Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Yunus 10:1 – Hud 11:123
İçindekiler
- Yunus 10:1
- Yunus 10:2
- Yunus 10:3
- Yunus 10:4
- Yunus 10:5
- Yunus 10:6
- Yunus 10:7
- Yunus 10:8
- Yunus 10:9
- Yunus 10:10
- Yunus 10:11
- Yunus 10:12
- Yunus 10:13
- Yunus 10:14
- Yunus 10:15
- Yunus 10:16
- Yunus 10:17
- Yunus 10:18
- Yunus 10:19
- Yunus 10:20
- Yunus 10:21
- Yunus 10:22
- Yunus 10:23
- Yunus 10:24
- Yunus 10:25
- Yunus 10:26
- Yunus 10:27
- Yunus 10:28
- Yunus 10:29
- Yunus 10:30
- Yunus 10:31
- Yunus 10:32
- Yunus 10:33
- Yunus 10:34
- Yunus 10:35
- Yunus 10:36
- Yunus 10:37
- Yunus 10:38
- Yunus 10:39
- Yunus 10:40
- Yunus 10:41
- Yunus 10:42
- Yunus 10:43
- Yunus 10:44
- Yunus 10:45
- Yunus 10:46
- Yunus 10:47
- Yunus 10:48
- Yunus 10:49
- Yunus 10:50
- Yunus 10:51
- Yunus 10:52
- Yunus 10:53
- Yunus 10:54
- Yunus 10:55
- Yunus 10:56
- Yunus 10:57
- Yunus 10:58
- Yunus 10:59
- Yunus 10:60
- Yunus 10:61
- Yunus 10:62
- Yunus 10:63
- Yunus 10:64
- Yunus 10:65
- Yunus 10:66
- Yunus 10:67
- Yunus 10:68
- Yunus 10:69
- Yunus 10:70
- Yunus 10:71
- Yunus 10:72
- Yunus 10:73
- Yunus 10:74
- Yunus 10:75
- Yunus 10:76
- Yunus 10:77
- Yunus 10:78
- Yunus 10:79
- Yunus 10:80
- Yunus 10:81
- Yunus 10:82
- Yunus 10:83
- Yunus 10:84
- Yunus 10:85
- Yunus 10:86
- Yunus 10:87
- Yunus 10:88
- Yunus 10:89
- Yunus 10:90
- Yunus 10:91
- Yunus 10:92
- Yunus 10:93
- Yunus 10:94
- Yunus 10:95
- Yunus 10:96
- Yunus 10:97
- Yunus 10:98
- Yunus 10:99
- Yunus 10:100
- Yunus 10:101
- Yunus 10:102
- Yunus 10:103
- Yunus 10:104
- Yunus 10:105
- Yunus 10:106
- Yunus 10:107
- Yunus 10:108
- Yunus 10:109
- Hud 11:1
- Hud 11:2
- Hud 11:3
- Hud 11:4
- Hud 11:5
- Hud 11:6
- Hud 11:7
- Hud 11:8
- Hud 11:9
- Hud 11:10
- Hud 11:11
- Hud 11:12
- Hud 11:13
- Hud 11:14
- Hud 11:15
- Hud 11:16
- Hud 11:17
- Hud 11:18
- Hud 11:19
- Hud 11:20
- Hud 11:21
- Hud 11:22
- Hud 11:23
- Hud 11:24
- Hud 11:25
- Hud 11:26
- Hud 11:27
- Hud 11:28
- Hud 11:29
- Hud 11:30
- Hud 11:31
- Hud 11:32
- Hud 11:33
- Hud 11:34
- Hud 11:35
- Hud 11:36
- Hud 11:37
- Hud 11:38
- Hud 11:39
- Hud 11:40
- Hud 11:41
- Hud 11:42
- Hud 11:43
- Hud 11:44
- Hud 11:45
- Hud 11:46
- Hud 11:47
- Hud 11:48
- Hud 11:49
- Hud 11:50
- Hud 11:51
- Hud 11:52
- Hud 11:53
- Hud 11:54
- Hud 11:55
- Hud 11:56
- Hud 11:57
- Hud 11:58
- Hud 11:59
- Hud 11:60
- Hud 11:61
- Hud 11:62
- Hud 11:63
- Hud 11:64
- Hud 11:65
- Hud 11:66
- Hud 11:67
- Hud 11:68
- Hud 11:69
- Hud 11:70
- Hud 11:71
- Hud 11:72
- Hud 11:73
- Hud 11:74
- Hud 11:75
- Hud 11:76
- Hud 11:77
- Hud 11:78
- Hud 11:79
- Hud 11:80
- Hud 11:81
- Hud 11:82
- Hud 11:83
- Hud 11:84
- Hud 11:85
- Hud 11:86
- Hud 11:87
- Hud 11:88
- Hud 11:89
- Hud 11:90
- Hud 11:91
- Hud 11:92
- Hud 11:93
- Hud 11:94
- Hud 11:95
- Hud 11:96
- Hud 11:97
- Hud 11:98
- Hud 11:99
- Hud 11:100
- Hud 11:101
- Hud 11:102
- Hud 11:103
- Hud 11:104
- Hud 11:105
- Hud 11:106
- Hud 11:107
- Hud 11:108
- Hud 11:109
- Hud 11:110
- Hud 11:111
- Hud 11:112
- Hud 11:113
- Hud 11:114
- Hud 11:115
- Hud 11:116
- Hud 11:117
- Hud 11:118
- Hud 11:119
- Hud 11:120
- Hud 11:121
- Hud 11:122
- Hud 11:123
Yunus 10:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Hurüf-i mukattaa hakkındaki görüşleri kitabımızın baş tarafında belirtmiştik'. Bunlar hüküm ve hikmet dolu kitabın âyetleridir meâlindeki âyette geçen el-hakim lafzını, bazıları Allah diye açıklamışlardır. Buna göre sanki Allah şöyle buyurmaktadır: Bu kitap, Allah'ın âyetleridir. el-Hakim lafzını bazıları da Kur'ân'ın ve kitabın sıfatı olarak anlamışlardır. Bunun da iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine göre, Allah ona “feil” kalıbında olan hakim ismini verdi, bu da o muhkemdir anlamına gelir. “Maktül” (Jya) mânasına gelen “katil”, yaralı mânasına gelen cerih vb. örneklerde olduğu gibi bazan ism-i mef'ülun ism-i fâil ile isimlendirilmesi caizdir. O muhkem kitapta helâl, haram, emir ve nehiy vardır, demektir. Yahut o bâtıldan, yalandan ve ihtilaftan arınmış, muhkem, sağlam ve hükmü kesin kitaptır demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak onu şöyle nitelemektedir: “Asılsız bir iddia ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”?. İkinci ihtimale göre ise, onun âyetleri üzerinde düşünen, tefekkür eden ve onları anlayan insan hakim olacağından dolayı Allah ona hakim adını vermiştir. Allah başka bir âyette onu “mecid” olarak tavsif etmiş”, yani ona şerefli anlamına gelen bu adı vermiştir. Bu da, onu düşünen ve tefekkür eden mecid, yani şerefli olur demektir. Hakim, şayet Kur'ân'ın veya Allah'ın sıfatı kabul edilirse, hakikat konusunda isabet eden demek olur. [§]Şayet Allah'ın sıfatı olursa, O her şeyi ait olduğu yere koyan Hakimdir, demektir. Eğer Kur'ân'ın sıfatı kabul edilirse, yine her şeyi ait olduğu yere koyan anlamına gelir.
Bu âyette geçen “âyât”, kelimesinin, bilinen anlamıyla Kur'ân âyetleri anlamına gelmesi muhtemeldir. Kanıtlar ve deliller mânasına da gelebilir. Yani kitabın kanıtları, delilleri veya mücizeleri. Bu kelime çeşitli âyetlerde geçmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
PN ASİ Ğİ eği Jo! Eaj i Cas ÇE Gİ
---
Dipnotlar:
! o bk. Bakara süresinin 2/1. âyetinin tefsiri.? o “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42). Müellif şu âyet-i kerimelere işaret etmektedir: “Kâf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun!” (Kâf, 50/1). “Şüphesiz o şanı yüce bir Kur'ândır”.
Yunus 10:2
2. “İçlerinden bir kişiye, ‘insanları uyar ve iman Dİ Allah bni da değerli bir yeri bulunduğunu müjdele’ diye vahiy göndermemiz insanlar için şaşılacak bir şey midir? Bir de inkâr edenler, “bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü’ demektedirler.”
[Peygamberleri İnsan Türünden Göndermenin Hikmeti]
İnsanlar için şaşılacak bir şey midir? Bu cümle iki anlama gelebilir. Biri, içlerinden bir kişiye vahiy göndermemizden dolayı, onlar şaşırdılar anlamına; diğeri de çirkin görmek mânasında olmak üzere, içlerinden bir kişiye vahiy göndermemize, hayret mi ediyorlar, demek olur. Onlar üç şeye hayret ediyorlardı. Biri, yaratıkların benzerini meydana getirmekten aciz kaldığı Kur'ân'ın, içlerinden bir kişiye indirilmesine hayret ediyorlardı. Diğeri içlerinden birinin veya beşer türünden birinin peygamber olarak gönderilmesine ve ona vahiy verilmesine hayret ediyorlardı. Nitekim şu âyet-i kerimelerde buna işaret edilmektedir: “Allah peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” “İlâhi uyarı, içimizden ona mı indirildi şimdi!” Üçüncüsü de, onlar öldükten sonra dirilmeye hayret ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: “Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi?” İçlerinden bir kişiye meâlindeki ifade, insanlardan birine anlamına gelir. Yani insanlardan birine vahiy göndermemizden dolayı hayret etmesinler. Çünkü insanlardan birine vahiy göndermek, hem delil olmaya, Jhem mazeretlerin önünü kesmeye ve hem de şefkat ve merhamete daha uygundur. Çünkü insanlar, neyin beşerin güç ve takatinin dışında kaldığını bilirler, kendi özlerinden ve türlerinden olmayan varlıkları ise bilemezler. Her tür kendi türüyle, her varlık kendi türünden varlıklarla ülfet eder, kimse kendi yapısı ve türünün dışındakilerle ülfet edemez. Durum böyle olunca, peygamberleri, kendilerine elçi gönderilen varlıkların türünden ve aynı yaratılışa sahip varlıklardan seçmesi, hem delillerin kabulüne, hem mazeretlerin önünü kesmeye, hem de şefkat ve merhamete daha uygun olur.
[Ümmi Birini Peygamber Göndermenin Hikmeti]
İçlerinden bir kişiye vahiy göndermemiz. Bu beyan, ümmilerden birini göndermemiz anlamına da gelebilir. Yani içlerinden bir ümmiye vahiy göndermemiz onları şaşırtmasın! Bu, vahiyler konusunda insanları bilgilendirmek ve peygamberliğine delil getirmekte daha etkili yoldur. Çünkü Allah ümmi bir kişiyi Mekkelilere peygamber göndermiştir. İnsanlar ise bu kişiyi eski kitapları öğrenen veya o kitaplardan bir şeyler okuyan biri olarak tanımadılar. Aynı zamanda Mekkeliler bu kişinin kitaplarını öğrenmek için Ehl-i Kitap âlimlerinden birine gidip geldiğini de ve yazı yazdığını da asla görmediler. Sonra bu ümmi kişi Ehl-i Kitab'ın kitaplarının da kendisinin konuştuğu dilde olmadığı halde bunlara uygun muvafık olan bilgileri haber vermiştir. Bütün bunlar ümmi kişinin bu bilgileri Allah sayesinde bildiğini kanıtlar. İşte peygamberin ümmi oluşunun, risâletinin kanıtlanması konusunda en etkili yol olduğu böylece ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
İnsanları uyar diye. Bazıları şöyle demişlerdir: Uyarmak, hoş olmayan ve korkulan her konuda, müjdelemek de sevilen ve arzu edilen her şey için geçerlidir. Bazıları da insanları uyar diye meâlindeki cümleyi, kâfirleri cehennemle uyar diye açıklamışlardır.
İman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele, diye. Buradaki Allah katında değerli bir yer meâlindeki beyanla ne kastedildiğine dair farklı görüşler vardır. Bazıları buna, Allah katında onlar için cennet vardır anlamını vermiştir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar için önceden yaptıkları salih ameller vardır. Değerli bir şey anlamındaki ifadeyle, Muhammed aleyhisselâmın onlara Allah katında şefaat edeceğinin kastedildiği de söylenmiştir. Onlar için, önceden gönderdikleri değerli salih amellerinin sevabı vardır, diye de anlam verilmiştir. Yani geçmişte yaptıkları hayırların karşılığı veya önceden kendilerine vâdedilen şeyler vardır. [§]Buradaki ibarenin aslı kelimesidir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Konuşmada, “li fulânin indi kademu sıdkın ve yedu sıdkın” (giç eği gis t saie oi), yani falanın bende doğru ayağı ve doğru eli vardır, denilir. Yani o bana geçmişte iyilikler yapmıştı. İbn Kuteybe, “kademu sıdkın” beyanına, yapmış olduğu salih ameller diye anlam vermiştir’. İbn Abbâs'ın (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: İlk hitapta onların mutlu olacaklarına dair bilgi geçmiştir “Kademu sıdkın” (5 gis) beyanına şefaat mânası veren de vardır. “Kademu?” şefaatten kinâyedir. “Sıdk” ise vâki olacak demektir. Amellerinin sevabı onlara vâdedilmiştir diyen de mevcuttur. Yani gerçek ve doğru bir vâd onlara takdim edilir. “Kademe sıdkın” (gie ifadesinin, onların ayakları sağlam basar ve kaymaz anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim âhirette müminlerin ayaklarının sağlam basacağı ve asla kaymayacağı, kâfirlerin ayaklarının ise kayacağı âyet-i kerimede de belirtilmektedir: “Sapasağlam basmışken ayağınız kayar”.
İnkâr edenler, “bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü” demektedirler. Buradaki sihir kelimesini “le sihrun” diye okuyanlara göre, âyetteki “hâzâ” (iia) yani “bu” işaret ismi Kur'âna işaret etmektedir. Kelimeyi elifli olarak diye okuyanlara göre de Hz. Peygamber (s.a.) kastedilmektedir', Sihir ise, zâhirde gerçekmiş gibi görünür, halbuki o bâtıldır ve aslı yoktur. Sonra o, gözleri ve akılları etkisi altına alır. Sihirin gözleri etkisi altına alması, bir şeyin gerçekte olduğunun, akılları etkisi altına alması ise insanın aklını gidermesi ve onu mecnuna çevirmesidir. Firavun Hz. Müsâ'ya (s.a.) şöyle demişti: “Ey Müsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum”. Yani delirdiğini düşünüyorum. Lakin bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü, meâlindeki beyanla onlar, insanın aklını başından alan büyüyü kastetmiyorlar, gözleri etkisi altına alan büyüyü 8 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, 194.
kastediyorlardı. Onlar, her ne kadar görünürde gözleri etkisi altına alıyorsa da onun gerçek olmadığını söylüyorlardı. Ama bu, kuşkusuz apaçık bir büyücü meâlindeki cümle, onu reddetmekten aciz kaldıklarına ve onun gerçek oldugunu bildiklerine işaret etmektedir. Fakat Firavun'un sihirbazları Müsâ'nın Rabb'ine iman ettiklerini söylediklerinde Firavun'un onlara “Anlaşılan o size sihiri öğreten üstadınızmış”” diyerek insanların aklını karıştırmaya çalıştığı gibi, onlar da insanların akıllarını karıştırmaya çalışıyorlardı.
---
Dipnotlar:
“Diyorlar ki: Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?”.? o “Evet, yeminlerinizi aranızda bir kandırma aracı yapmayın; sonra sapasağlam basmışken ayağınız kayar ve insanları Allah yolundan saptırmanızın acı meyvesini tadarsınız, ayrıca ağır bir azapla da cezalandırılırsınız”. © Bu her iki kırâat da mütevâtirdir. On kırâat imamından Nâfi, Ebü Amr, İbn Âmir, Ebâ Câfer ve Yâkup diye, İbn Kesir, Âsım, Hamza, Kisâi ve Halef de diye okumuşlardır.
Yunus 10:3
Rabb'iniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı. O gün insanlar putlara ve heykellere tapıyor, din adamlarını ve ruhbanlarını da Allah'tan gayrı Rab ediniyorlardı. Allah bu âyette sizin Rabb'iniz buyurarak, kulluk edilmeye ve tanrılığa lâyık bulunanın sizin o taptıklarınız değil, hem sizi yaratan ve hem de gökleri ve yeri yaratan Rabb'iniz Allah olduğunu beyan etmektedir. Altı günde yarattı, sonra da (yarattığı) arşa hâkim oldu, meâlindeki beyan hakkında daha önce bilgi verilmişti".
Her işi yöneten O'dur. Önceki âyet hakkında söylendiği gibi, bu âyet de kendisine kulluk tahsis edilmeye ve şükredilmeye lâyık olan, her şeyi yöneten Allah'tır, anlamına gelir. Kendilerine faydalı olan şeyleri kazandırmak ve zararlı olan şeyleri defetmek suretiyle bütün yaratıkların menfaatlerini yöneten O'dur; kendilerine kulluk yapanlara fayda sağlamak yahut onlardan zararı defetmek bir yana, bizzat kendilerine yarar sağlamak yahut zararları defetmek gücüne sahip olmayanlar değil! Bazı müfessirler, her işi yöneten O'dur meâlindeki beyana 'hüküm veren O'dur” diye anlam vermişlerdir. Yönetme ve hüküm, aynı şeydir. Bazıları da yönetir anlamına gelen “yudebbiru” lafzına “yukaddiru”, yani takdir eder mânası vermiştir. Bu da az önce söylediğimiz gibidir; yani yönetme ve takdir aynı anlama gelir.
O izin vermedikçe şefaat edecek biri de yoktur. Şefâatçi, şefaat isteyeceği zâtın nezdinde üstün bir konuma ve değere sahiptir. Dünyada kendisinden şefaat talep edeceği kişi nezdinde belli bir değere ve konuma sahip olmayan hiç kimse, bir insan için başka birine gidip şefaat talep etmez. [§] Durum böyle olmakla birlikte, yine de ancak kendisine izin verildikten sonra tevhit inancı ile gelen birine şefaat edebilir.
İşte bu Allah sizin Rabb'inizdir, öyleyse O'na kulluk ediniz. Buradaki işte bu anlamına gelen “zâliküm” lafzı, kulluk edilmeye lâyık olan işte bu Rabb'inizdir, demektir. Sizleri de, gökleri ve yeri de yaratan ve işlerinizi yöneten O'dur. Binâenaleyh O'na kulluk edin! Bunlardan hiçbirine sahip olmayanlara kulluk etmeyin!
Bunları düşünmez misiniz? Kulluk edilmeye lâyık olanın ve kendisine şükredilmesi gerekenin, sizin kulluk ettikleriniz değil O olduğunu düşünmez misiniz? Yahut hem sizleri, hem de gökleri ve yeri yaratanın o Rabb'iniz olduğunu düşünmez misiniz? Yaratıkların menfaatine uygun olarak işleri idare eden, insanların dünyaları ve dinleri konusundaki yararlarının kaynağı olan, insanların kulluk ettikleri nesneler değil, O'dur. En doğrusunu Allah bilir.
EE KE AMİ eaf
Yunus 10:4
Hepiniz dönüp O'nun huzurunda toplanacaksınız. Bütün yaratıklar bütün zamanlarda zaten O'nun huzurundadırlar. Fakat Allah burada, huzurunda toplanmayı o güne tahsis etmektedir, çünkü o gün O'nun huzurunda toplanacaklarını bütün yaratıklar bilmektedirler. “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar” “ meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir; yani onlar dünyada da âhirette de O'nun huzurundadırlar, ama o gün onlar O'nun huzurunda olduklarını yakinen bilecek ve O'nun huzurunda toplanarak bunu ikrar edecekler. “O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır” meâlindeki âyet de aynı şeyi ifade etmektedir. Mülk dünyada, âhirette ve bütün zaman dilimlerinde sadece Allah'a aittir. Fakat o gün hükümranlık konusunda asla tartışma yapılamayacağı için, bunu o güne tahsis etmektedir. Dünyada hükümranlığın aidiyeti konusunu tartışanlar da, o gün hükümranlığın O'na ait olduğunu ikrar edecekler. En doğrusunu Allah bilit ya, her iki dünyada da hükümranlık O'na ait olmakla ve insanlar daima O'nun huzurunda olmakla birlikte özellikle o güne tahsis edilmesinin anlamı budur. Yahut Allah, öldükten sonra dirilmeyi, kendisine dönmek diye isimlendirmiştir, çünkü insanı yeniden yaratmaktan maksat O'na dönmesidir. Belirttiğimiz gibi bundan dolayı ona bu adı vermiştir. Zira onları yeniden yaratmaktan maksat bu olmasaydı, ilk yaratılış ve yok edişten sonra kendilerini tekrar yaratması abes ve anlamsız olurdu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”
Bu Allah'ın gerçek vâdidir. Bu cümlenin, belirtildiği üzere ölümden sonra dirilmek anlamına gelmesi muhtemeldir: O, baştan yaratır, sonra da yaratmayı tekrar eder. Başka bir ihtimal de, bu Allah'ın gerçek vâdidir meâlindeki âyetin, âhiretteki mükâfat ve ceza ile ilgili olmasıdır. Güzel işler yapanlar için mükâfat, kötü fiilleri yapanlar için de ceza...
O, baştan yaratır, sonra da yaratmayı tekrar eder. Yani sizi ve bütün mahlukatı ilk defa yaratanın O olduğunu biliyorsunuz, aynı şekilde sizi öldürdükten sonra tekrar yaratacak olan da O'dur. Çünkü bir şeyi örneği olmadan yaratmanın, bir örnek üzerine onu tekrar yaratmaktan çok daha zor olduğunu siz de bilirsiniz. “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır”. Yani sizce de bir şeyi tekrar yaratmak, ilk yaratmaktan daha kolaydır.
[İman, Amel ve Adalet]
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları adaletle ödüllendirsin! Buradaki “kıst” kelimesi adalet anlamına gelir. Fakat Allah'ın ödüllendirmesi, öyle yapması gerekli olduğu ve insanlar hak ettikleri için değil, ancak kendisinin bir lütfu ve ihsanı olarak gerçekleşecektir. Sonra sözlükte adalet anlamına gelen “kıst” kelimesi farklı mânalara da gelir. Bunlardan biri Allah'ın iyi iş yapanlara güzel karşılık, kötü iş yapanlara da kötü karşılık vermesi, yaptıklarına verilecek olan karşılık açısından âhirette dost ile düşmanı ayırması ve dost olana, onu düşmandan ayırdedecek bir alâmet ve işaret koymasıdır. Zira dünyada rızıklandırmak ve nimetler vermek açısından dostlar ile düşmanları ayırdetmemiştir. Allah, dünyada dostu düşmandan ayırdedecek bir alâmet koymamıştır. Bunu ötekinden ayırdetmek için bu alâmeti âhirette koyacaktır. İşte sözünü ettiğimiz adaletten maksat budur, buna benzer şekilde gerçekleşecektir. “Kıst” kelimesinin bir anlamı da ölçü ve tartıdır. Yani Allah onlara, yaptıkları her nevi işe, miktar olarak değil, adaletin gereği ve uygun olan bir karşılık verecektir. Yani bir güzelliğe belli bir miktar karşılık vermeyecek, ona ilâve yapmayacak, fakat hayra hayırla, iyiliğe iyilikle, kötülüğe de kötülükle karşılık verecektir. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar. Bu beyanın da adaletle karşılık verecektir anlamına NEN gelmesi muhtemeldir. ( Yani Allah, adaletle davrananlara, bunun karşılığını verecektir, çünkü onlar asla haksızlık yapmamışlar, kendileri için çizilen sınırı aşmamışlar, davranışlarında adaletle hareket etmişlerdir. Bu âyette sanki adalet öne geçirilmiş gibi gözükmektedir. Bu itibarla âdil davranarak iman edenlere Allah bunun karşılığını verecektir. Yani onlar iman ettikleri için Allah kendilerine cehennemde azap çektirmeyecektir. Sonra yararlı işler yapan o insanlara Allah, bu yaptıklarının mükâfatını verecek, üstelik lütuf ve keremiyle daha fazlasını da ihsan edecektir, Bundan daha doğru olanı en iyi bilen Allah'tır.
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları adaletle ödüllendirsin! Yani Allah, dünyada âdil davrananları âhirette ödüllendirecektir. Bu yoruma göre âdil davranmak anlamına gelen “kıst” sözcüğü, onların bir niteliği demek olur. Bu sözcük şayet Allaha ilişkin ve O'nun bir niteliği sayılırsa, bu durumda çeşitli yorumlar yapılabilir. Birincisi Allah müminlerden tülüklere de kötülükle karşılık verecek. Bu da, adaletle karşılık vermektir. Ama Allah müminlerden başka bir gruba da lütuf ve ihsanla karşılık verecektir; onların yaptıkları iyiliklere iyilikle karşılık verecek ve kötülüklerini de örtecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İşte o kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz”. “Allah asla bağışlamaz””. İkincisi Allah onlara lütfuyla muamele edecektir. Zira adalet, bir şeyi ait olduğu yere koymaktır; yani Allah lütfunu lâyık olmayan kişilere değil, lâyık olan kişilere tevdi edecektir. Lütfu iman edenlere vermek ise adalettir, çünkü onlar buna lâyık kimselerdir. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Fazlasını yapan herkese iyiliğinin karşılığını versin”. Üçüncüsü de güzelliğin mukabili olan adalettir. Bu ise, zulmün mukabili olan adalet değil, lütuftur. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz”. (İZulmün mukabili olan adalette Cenâb-ı Hakk'ın, kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz, deme ihtimali yoktur. Çünkü bu gibi konularda insanların âdil davranmaya güçleri yeter. Bu durumda İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları ödüllendirsin meâlindeki cümle, güzelliğin mukabili olan adaletle ödüllendirsin anlamına gelir, ki bu da lütuftur. Lütfun da dereceleri vardır. Onun aslı, âhiretteki mükâfatların tamamı kazanılmış bir hak ve verilmesi gerekli olan bir şey değildir; lütuftur, ihsandır, ikramdır.
İnkâr yolunu tutmaları sebebiyle münkirlerin nasibi kaynar bir içecektir. Buradaki “hamim” kelimesi, sıcaklığı son sınıra ulaşan içecek anlamına gelir.
---
Dipnotlar:
bir gruba adaletle karşılık verecek; yani onların yaptıkları iyiliklere iyilikle, kö18 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara Allah ecirlerini tam olarak verecek ve lütfundan onlara daha fazlasını da ihsan edecektir”. “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”. “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hak“Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tövbe edin. Allah da sizi belirlenmiş bir süreye kadar dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin” (Hüd, 11/3). “Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine büsbütün kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın”.
Yunus 10:5
[Ay ve Güneşin Özellikleri ve Faydaları]
Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan O'dur. Burada güneş için aydınlatıcı anlamına gelen “dıyâ”, ay için de aydınlık demek olan “nür” sözcüğü kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şu olabilir: Gece karanlıktır, o karanlıkta ayın ışığı (nuru) ortaya çıkar ve gecenin karanlığını bastırır. Gündüz ise, Aziz ve Celil olan Allah'ın “Gündüzü aydınlık yapan O'dur”? buyurduğu gibi, zaten aydınlıktır. Şayet nuru, yani aydınlığı özellikle güneşe vermiş olsaydı, gündüzleri güneşin aydınlığı (nuru) görünmez, dolayısıyla onun aydınlığı gündüzün aydınlığını bastıramazdı. Bu itibarla onda yaratıklar için var etmiş olduğu menfaatler de yok olup giderdi. Aziz ve Celil olan Allah, güneşin aydınlığı gündüzün aydınlığına üstün gelsin, onu bastırsın ve onda var etmiş olduğu menfaatler de ortaya çıksın diye lütfedip güneşe ışığı (aydınlatıcı olma özelliğini) yerleştirdi. Şayet güneş de ay gibi aydınlık (nur) olsaydı, onun aydınlığı ile bunun aydınlığı ayırdedilemezdi. Dolayısıyla onda yaratıklar için konulmuş olan menfaatlere de ulaşılamazdı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın gölgeyi uzatması âyetinde belirttiği şeydir, şayet dileseydi onu hareketsiz tutabileceğini haber vermektedir. Allah “Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin meâlindeki âyette buyurduğu gibi, gölge eğer uzatılmış şekliyle hareketsiz kalsaydı, onun gölge olduğu bile bilinmezdi. Sonra Allah, gölgenin bilinmesi için güneşi delil yaptığını haber vermektedir. Uzatılmış olan gölge peyderpey güneşi perdelemektedir. Böylece güneş sayesinde gölge bilinmekte ve varlığı ortaya çıkmaktadır. İşte güneşteki ışık (aydınlatıcılık) böyle tezahür etmektedir. Bu sayede onun aydınlığı (nuru) gündüzün aydınlığından ayırdedilebilmekte ve bu sayede güneşin sağladığı menfaatlere ulaşılabilmektedir. Şayet o sadece nur (aydınlık) olsaydı, varlığı bilinemez ve görülemezdi. Zira onlardan biri diğerini bastıramamış olurdu; en doğrusunu Allah bilir ya, güneşin alâmeti, gündüzün alâmetinden ayırdedilemezdi. Sonra Cenâb-ı Hak güneşin alâmetini diğer bütün alâmetlere galip getirdi, o kadar ki gündüzleri yıldızlar asla görülmezler. Gündüzleri her ne kadar ay bir şekilde görülse bile, aydınlığı görülmemektedir, çünkü güneşin aydınlığı ona galip gelmekte ve aydınlığı hiç görülmeyecek derecede onu bastırmaktadır.
Yılların sayısını ve hesaplamayı bilesiniz diye ona menziller belirleyen O'dur. Menzillerin belirlenmesi hususu, ay ve güneş her ikisi için söz konusudur. Yılların sayısı ve hesaplama her ikisi sayesinde bilinebilmektedir. Bu âyette onu belirledi anlamına gelen “kadderahü” lafzı, Hafsa'nın mushafında o ikisini belirledi anlamına gelecek tarzda “kadderahumâ” şeklindedir. Namaz vakitleri ile yaz-kış mevsimleri de güneş sayesinde bilinir, Allah güneşe böyle bir özellik de koymuştur. Bunların hiçbiri ayın hareketi ile bilinemez. Allah aya, onun vasıtasıyla ayları ve yılları bilme özelliğini, güneşe de namaz vakitlerini ve zamanları bilme özelliğini koymuştur. Güneş ile ayları ve yılları bilmek çok zordur. Ay ile de namaz vakitlerini ve zamanları bilmek zordur. Allah, güneşe iki fayda yerleştirmiştir: Değişimin faydası ve zamanları tanıma bilgisi ile nesnelerin olgunlaşması ve kendilerini göstermelerine dair fayda. Aya da iki fayda koymuştur: Biri günlerin, ayların ve yılların hesabını bilmek, diğeri de ürünlerin ve nesnelerin olgunlaşmasına ilişkin fayda.
Yılların sayısını ve hesaplamayı bilesiniz diye. Bu ifade, sadece o ikisinin bilineceği ve başka bir şeyin bilinmeyeceği anlamına gelmez. Bilakis yukarıda belirtilen şeyler ve daha pek çok şey de bilinir.
Allah bütün bunları hikmet ve fayda esasına göre yarattı. Ebü Bekir elEsam el-Keysâni şöyle demiştir: Allah bütün bunları hikmet ve fayda esasına göre yarattı meâlindeki beyan, Allah bunları ancak kendisinin bilinmesine işaret etsin diye yarattı, demektir. Bazıları şöyle derler: Allah bütün bunları hikmet ve fayda esasına göre yarattı. Yani bunlara, ancak kendisinin yaratıcı olduğuna şahitlik edecek bir nitelik koyarak yarattı, ki o da vahdâniyet ve ulühiyet şahitliğidir. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Allah, bunları mutlaka vuku bulacak olan bir şey için yaratmıştır, ki o da öldükten sonra dirilmektir. Allah bütün bunları hikmet ve fayda esasına göre yarattı meâlindeki beyan, bunları abes ve bâtıl olarak değil, hikmetle yaratmıştır anlamına da gelebilir. Nitekim “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık”, yani hikmetle yarattık buyurmaktadır.
Bilme kabiliyetinde olanlar için de âyetlerini detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. Şöyle denilmiştir: İlimleriyle yararlanacak olan millet için bunnan, düşünen, faydalanacakları âyetleri anlayan ve nesneleri akleden kişiler için belirtmiştir. Nesneler, ondan faydalanmasını bilmeyen insanlar için değil, ancak yararlanmasını bilen insanlar içindir.
Ngadi 5 45 gil EEE l
---
Dipnotlar:
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, (işlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşe“Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra güneşi gölgeye yol gösterici kılmışızdır”. ları açıklıyor veya idare ediyor. Allah zikrettiği bu âyetleri, ancak aklını kulla-
Yunus 10:6
[Gece ve Gündüz Öldükten Sonra Dirilmeye Delildir]
Gece ile gündüzün ardarda gelmesinde, ölümden sonra dirilmenin delili ve gece ile gündüzü yaratanın idare ettiğine dair delil vardır. Ölümden sonra dirilmenin delili şudur: Gece ile gündüzden her biri, diğeri gelince kendisi gitmektedir, o kadar ki varlığından hiç eser kalmamaktadır. Sonra onların varlıkları yeniden ortaya çıkmakta ve tekrar vücut bulmaktadır. Onların hali bu tarzda devam edip gitmektedir. Her biri ortaya çıkınca diğerini yok etmekte, ondan hiçbir iz bırakmamaktadır. İşte sözünü ettiğimiz bu işi yapmaya kâdir olan, insanları öldükten sonra diriltmeye, toprak haline geldikten sonra onları yeniden var etmeye de kâdirdir. Yaratanın idaresi meselesine gelince, gece ile gündüz her ne kadar birbirlerine dönüşüyorlarsa da hep aynı şekilde devam etmekte, hiçbir değişiklik veya farklılık veya eksiklik veya fazlalık olmadan aynı takdir ile varlıklarını sürdürüp gitmektedirler. Onların aynı yöntem ve aynı tarzda hareket etmeleri ve birbirlerinin peşinden gelmeleri, onlarda kendilerinden kaynaklanmayan bir yönetimin ve ezeli bir ilmin varlığına işaret eder. Bu da, onları düzenleyenin tek bir yaratıcı olduğunu gösterir. Zira onları idare edenler birden çok olsaydı, ihtilaf ederler, gece ile gündüz hiç farklılaşmadan veya fazlalık veya noksanlığa uğramadan aynı tarzda varlıklarını devam ettiremezlerdi. İşte bu hal, onları idare eden zâtın tek olduğuna işaret eder.
Burada gece ile gündüzü yaratan ve vücuda getirenin tek ilâh olduğunun delili vardır. Zira yaratan onları birbirlerinden uzak ve farklı bir şekilde yaratmış, uzaklıklarına rağmen birindeki faydaları da öbürüne bağlamıştır. Bu da onları yaratanın tek olduğunu gösterir. Eğer yapılan işte birden çok ilâhın dahli olsaydı, tıpkı dünyadaki sultanların yaptıkları gibi, onlardan her biri kendi fiilinin öbürüne ulaşmasına engel olurdu.
Sakınanlar için. Bu beyan, Allaha muhalefetten ve her türlü kötülükten sakınanlar için anlamına gelir.
Yunus 10:7
[Korku ve Ümit ile Sabır ve Şükür]
Bize kavuşma ümidi taşımayanlar. Bazıları şöyle demişlerdir: Bize kavuşma ümidi taşımayanlar meâlindeki beyan, kavuşmaktan ümidini kesenler anlamına gelir. Yani Allah'ın yaratıklara vâdetmiş olduğu sevaptan ümitlerini keserler ve umulan, tamah edilen şeylere rağbet etmezler, demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, yani bize kavuşmaktan korkmayanlar demektir. Her korkuda mutlaka bir parça ümit, her ümitte de mutlaka bir parça korku vardır. Zira içinde ümit bulunmayan korku tamamen yeisten, ümitsizlikten ibarettir, yine içinde korku bulunmayan ümit de (Allah'ın cezalandırmasından) güven ve emniyette olmak demektir. Lâkin iyiliklerde ve hayırlarda esas olan, içinde korku bulunan ümittir. Kötülüklerde ve günahlarda esas olan da, içinde ümidin en küçüğünün bulunduğu korkudur. Nitekim daha önce şükrün ve sabrın da aynı şey olduğunu söylemiştik.” Çünkü sabır, şehvetlere ve lezzetlere karşı kendini tutmaktır, şükür de hayır yolunda çalışmaktır. İnsan kendini şehvetlere karşı koruduğunda, hayır yolunda çalışmış demektir. Bundan dolayı biz, bunların ikisi de aynı şeydir diyoruz. Zira şükür kabullenmektir, )sabır da aynı şeydir. Yalnız şu kadar var ki, şükür nimetleri kabullenmek, sabır ise belâları ve musibetleri kabullenmektir. En doğrusunu Allah bilir.
Dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar. Yani sanki ebedi kalacaklarmış gibi sadece dünya için çalışmaya devam etmeyi tercih edenler. Nişanlarımızı (kanıtlarımızı) görmemekte ısrar edenler var ya, hak için gidecekleri yer ateştir. Dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar. Bu beyan iki anlama gelebilir: Birincisi, onlar dünya ile mutlu oldular, dünyanın güzelliklerini âhiretin güzelliklerine tercih ettiler. İkincisi, onların dünyaya razı olup, onunla mutluluk ve huzur duymaları, kendilerini tefekkürden ve âhireti düşünmekten alıkoydu.
Om z WET yep
Yunus 10:8
[Korku ve Ümit ile Sabır ve Şükür]
Bize kavuşma ümidi taşımayanlar. Bazıları şöyle demişlerdir: Bize kavuşma ümidi taşımayanlar meâlindeki beyan, kavuşmaktan ümidini kesenler anlamına gelir. Yani Allah'ın yaratıklara vâdetmiş olduğu sevaptan ümitlerini keserler ve umulan, tamah edilen şeylere rağbet etmezler, demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, yani bize kavuşmaktan korkmayanlar demektir. Her korkuda mutlaka bir parça ümit, her ümitte de mutlaka bir parça korku vardır. Zira içinde ümit bulunmayan korku tamamen yeisten, ümitsizlikten ibarettir, yine içinde korku bulunmayan ümit de (Allah'ın cezalandırmasından) güven ve emniyette olmak demektir. Lâkin iyiliklerde ve hayırlarda esas olan, içinde korku bulunan ümittir. Kötülüklerde ve günahlarda esas olan da, içinde ümidin en küçüğünün bulunduğu korkudur. Nitekim daha önce şükrün ve sabrın da aynı şey olduğunu söylemiştik.” Çünkü sabır, şehvetlere ve lezzetlere karşı kendini tutmaktır, şükür de hayır yolunda çalışmaktır. İnsan kendini şehvetlere karşı koruduğunda, hayır yolunda çalışmış demektir. Bundan dolayı biz, bunların ikisi de aynı şeydir diyoruz. Zira şükür kabullenmektir, )sabır da aynı şeydir. Yalnız şu kadar var ki, şükür nimetleri kabullenmek, sabır ise belâları ve musibetleri kabullenmektir. En doğrusunu Allah bilir.
Dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar. Yani sanki ebedi kalacaklarmış gibi sadece dünya için çalışmaya devam etmeyi tercih edenler. Nişanlarımızı (kanıtlarımızı) görmemekte ısrar edenler var ya, hak için gidecekleri yer ateştir. Dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar. Bu beyan iki anlama gelebilir: Birincisi, onlar dünya ile mutlu oldular, dünyanın güzelliklerini âhiretin güzelliklerine tercih ettiler. İkincisi, onların dünyaya razı olup, onunla mutluluk ve huzur duymaları, kendilerini tefekkürden ve âhireti düşünmekten alıkoydu.
Om z WET yep
Yunus 10:9
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara Rab'leri, inanmaları sebebiyle yol gösterir. Bu cümlenin çeşitli anlamlara gelme ihtimali vardır. Birincisi, Rab'leri, inanmaları sebebiyle onlara yol gösterir meâlindeki beyan, dünyada ve âhirette onlara cennet yolunu gösterir anlamına gelebilir. Nitekim bir rivayette, mümin kabirden çıkınca, dünyadaki amelinin kendisine en güzel surette görüneceği belirtilmektedir”. İkincisi, Rab'leri, inanmaları sebebiyle onlara yol gösterir meâlindeki âyet, Allah'ın kendilerine doğru yolu göstermesi sebebiyle onlar da doğru yolu bulmuşlardır, anlamına gelir. Rab'leri, inanmaları sebebiyle onlara yol gösterir meâlindeki beyan, sanki inanmaları sebebiyle Allah onları dünyada hayra çağırmaktadır, mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Mütezile'nin iddiasıyla çelişmektedir. Çünkü onlar, kendisinde iman olduğu halde büyük günah işleyen birine mümin demekten kaçınıyorlar. İEğer büyük günah işleyen kişide iman varsa, Allah'ın vâdettiğini ona isim olarak vermekten kaçınmaması Mütezile'ye gerekir. Çünkü âyette iman edenlere doğru yolu gösterme vâdi belirtilince, kendisinde iman bulunan kişiye mümin demesi Mütezile'ye gerekir.
Nimetlerle dolu cennetlerde onların bulundukları yerin altından ırmaklar akar. Müfessirler ırmaklar konusunda şöyle derler: Cennet ehlinin altlarından akar. Biz bu konuyu daha önce anlatmıştık”.
Yunus 10:10
10. “Orada onların duaları, ‘Sen bütün noksan salarian uzaksın Allahım!”; karşılıklı iyi dilekleri de Selâm” şeklinde olacaktır. Duaları da, Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun diyerek son bulur?
Orada onların duaları, “Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım" olacaktır. Bazıları buradaki “da vâhum?” sözcüğüne iman davası anlamı vermişlerdir. Yani onlar dünyada Allah'ın birliğini ve O'nun eksikliklerden münezzeh olduğunu iddia ettikleri gibi, âhirette de imanın ve tevhidin Allah'a ait olduğunu ve O'nun eksikliklerden münezzeh olduğunu iddia ederler. Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım. Bu beyandaki “sübhân” sözcüğü, Allah'ın münezzeh olduğunu, hiçbir benzerinin bulunmadığını ve mülhit Müşebbihe'nin nitelediği her türlü âfetlerden beri olduğunu ifade eden bir kelimedir. Bu âyet, mekânların (dünya ve âhiretin) değişmesiyle fikirlerin ve iddiaların değişmediğini göstermektedir. Müfessirlerin geneli buradaki “da'vâhum” kelimesinin iddia anlamına değil, dua anlamına geldiğini söylerler ve şöyle derler: İnsanlar yiyecek veya içecek arzu ettiklerinde veya canları başka bir şey çektiğinde “sübhânekellâhumme” diye dua ederler, bunun üzerine istedikleri ve canlarının çektiği şeyler hemen kendilerine verilir. Fakat cennette lezzetlerin ardı arkasının kesilmediği söylenmiştir. Şayet onların söyledikleri doğru olsaydı, söz konusu lezzetlerin ve isteklerin arkasının kesilmesi gerekirdi. Ancak buna karşı şöyle söylenmiştir: Onlara yeni istekler ve temennilerde bulunmaları ilham edilir ve onlar da sürekli isteklerde bulunurlar. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak”. [§]“Beğendikleri meyveler ve canlarının çektiği kuş etleri olacak”. Cenâb-ı Hakk'ın bununla neyi kastettiğini kesin olarak bilemeyiz. Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım! Bu beyan bir yükümlülüğü olmadığını haber vermektedir, bundan maksat da kelime-i tevhittir. İkincisi, müminler bu sözü, gördükleri nimetlerin büyüklüğünden ve müşahede ettikleri acayipliklerden dolayı söyleyeceklerdir. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine vermiş olduğu çeşitli renk ve tattaki nimetlere ve yiyeceklere karşı teşekkür için bu sözü söyleyecekler.
[Cennette Müminlerin Konuşmaları]
Karşılıklı iyi dilekleri de “selâm şeklinde olacaktır. Müfessirler şöyle derler: Melekler cennette müminlere canlarının çektiği çeşitli renk ve tattaki nimetleri getirirler, onlara selâm verirler, müminler de meleklerin selâmını alırlar. İşte karşılıklı iyi dilekleri ‘selâm şeklinde olacaktır meâlindeki cümle bunu ifade etmektedir. Bu nimetleri yiyip bitirdiklerinde de âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun diyecekler. Bu, İbn Abböâs'ın (r.a.) ve diğer müfessirlerin görüşüdür”. Karşılıklı iyi dilekleri ‘selâm şeklinde olacaktır cümlesindeki “selâm” lafzı, hiçbir hata ve kusur içermeyen, kabalık ve çirkinlikten sâlim bir söz gibidir. Yani onların cennette birbirleriyle konuşmaları her türlü ayıptan ve kusurdan uzaktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerimde şöyle buyurulmaktadır: “Orada boş bir söz işitmezler”?. “Sadece şu söz: Size esenlikler, size mutluluklar!...” Onların duaları da, Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun diyerek son bulur. Müfessirler şöyle derler: Onlar bu sözü, yemeyi içmeyi bitirdikleri sırada söylerler. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah dünya ve âhirette kendilerine verdiği nimetler üzerine, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun, diye şükretmelerinden dolayı kullarından razı olur. Onların duaları son bulur meâlindeki cümle, dünyadaki dualarının âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun şeklinde olduğu gibi, sanki âhiretteki dualarının da âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun, şeklinde olduğunu belirtmektedir.
---
Dipnotlar:
7. o İbn Cüreycden böyle rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Tefsir, XI, 89; Süyüti, ed-Dürru'l
Yunus 10:11
Eğer insanlar iyi olanı çarçabuk istedikleri gibi kötü olanı da Allah onlar için hemen gerçekleştirseydi derhal sonları gelirdi. Bu âyette sanki gizli bir kelime var gibidir, sanki şöyle demektedir: Eğer Allah insanlar için kötü olanı hemen gerçekleştirseydi. Yani iyi olanı çarçabuk istediklerinde onu hemen gerçekleştirdiği gibi kötü olanı istediklerinde de hemen gerçekleştirseydi derhal sonları gelirdi. Zâhirde âyet, insanların kötüyü istemelerinden söz etmemekte, sadece Allah'ın onu hemen gerçekleştirmesinden bahsetmektedir. Dolayısıyla belirttiğimiz gibi burada kötülükle ilgili olan “isti'câl” kelimesi gizlenmiştir. Nitekim “Allah'ın emri gelmiştir”. “Gökten üzerimize taş yağdır” meâlindeki çeşitli âyet-i kerimeler de böyledir. Onlar tazarru ve niyaz ile azabın hemen gelmesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak ise, onlar hayrı çarçabuk istediklerinde hemen verildiği gibi, şayet azabın derhal gelmesini istediklerinde de hemen azap gönderilseydi sonları gelirdi, helâk olurlar ve yok olup giderlerdi buyuruyor. Bu yorum, özellikle dua ve istekle azabın derhal gelmesini isteyen kâfirler hakkındadır. Bu hükmün, azap isteğini açıkça belirtmeden, kötülüğü irtikâp ettikleri takdirde bütün yaratıklar hakkında da geçerli olduğu anlaşılmaktadır. İnsanlar iyilik yaptıklarında Allah kendilerine hemen hayrı lütfettiği gibi, kötülük yapmaları sebebiyle, o kötülüğü işledikleri anda Allah eğer kötü olanı hemen gerçekleştirseydi, derhal sonları gelirdi. Yani insanlara yaptıkları iyiliğin karşılığını hemen verdiği gibi, kötülük yaptıklarında da işledikleri kötülüğün gerektirdiği cezayı derhal verseydi, onların hemen sonları gelirdi. Ama Allah böyle yapmamakta, ecellerinin sonuna kadar onlara süre vermektedir. Bu âyeti, insanlar lânetle ve rezil-rüsvay olmakla birbirlerine beddua ederler diye farklı bir şekilde yorumlamak da mümkündür. Yani insanın kızdığında, yâ Rabbi! Falana lânet eyle! Allahım, onu rezil-rüsvay et! ve benzeri sözlerle beddua etmesidir. Cenâb-ı Hak ise, insanlar birbirlerine dua ettiklerinde rahmeti ve bolluğu verdiği gibi, beddua ettikleri zaman da hemen onun karşılığını verseydi, derhal sonları gelirdi, helâk olurlar ve yok olup giderlerdi. Bu da onların sonu olurdu. Bu durum üç şekilde olabilir. Birincisi, belirttiğimiz gibi istek ve talebin derhal gerçekleşmesi. İkincisi, insanların fiili işlediklerinde ve kötülüğü irtikâp ettiklerinde gerçekleşmesi. Üçüncüsü de, yaptıkları ve ettikleri işlere bağlı olarak gerçekleşmesi.
Derhal sonları gelirdi. Bu beyan, onlar için belirlenen süreden önce sonları gelirdi anlamına gelebilir. İkinci olarak da, onların sonları bu şekilde takdir edilmiştir, mânasına gelebilir. Bu âyet, hiç kimsenin eceli gelmeden helâk olmayacağına ve ecelinin asla ileri-geri gitmeyeceğine işaret etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler”.
Bize kavuşacaklarına inanmayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp durmak üzere kendi hallerine bırakırız. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu âyet, dünyada yaptıklarından dolayı hiçbir kâfiri cezalandırmamanın Allah'ın hikmeti gereği olduğunu göstermektedir. Ama yaptıkları iyiliklere karşılık dünyada çeşitli nimetler vermek suretiyle onları hemen mükâfatlandırmaktadır. Buna karşılık cezalarını kıyâmet gününe ertelemek, O'nun hikmetinin gereğidir. İşte bu âyetin yorumu budur. En doğrusunu Allah bilir. Bize kavuşacaklarına inanmayanları, azgınlıkları içinde bocalayıp durmak üzere kendi hallerine bırakırız. Yani onları terkederiz, kendilerine vâdedilen azap vakti gelinceye kadar kör ve şaşkın olarak bırakırız.
---
Dipnotlar:
“Allah'ın emri yerine gelecektir; artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın” — “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!”.
Yunus 10:12
İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Kur'ân-ı Kerimde belirtilen her “insan” kelimesinden kâfir olan insan kastedilmiştir. Nitekim şu âyet-i kerimelerde bu mâna kastedilmiştir: [9]“Ey insan! Büyük bir çaba içindesin”. “Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır””. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette de kâfiri kastettiğinden kesin olarak emin değiliz. Şayet bu âyette söylenenler esas alınacak olursa, kâfirlerin yanı sıra iman edenler de bu hitabın kapsamına girerler; çünkü bir ihtiyaç veya zorluk halinde mümin de Allah'a dua etmeye ve yalvarmaya başlar. Ama o sıkıntıdan kurtulduğunda yaptığı duayı bırakır, yalvarmasını terkeder. Bu itibarla müminler de bu hükmün kapsamına dâhildirler.
Yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur. Bu beyanda, gerçek anlamda yan üstü yatmak, oturmak ve ayakta durmak kastedilmemiş, her durumda dua ederler anlamı kastedilmiştir. Yani her hal ve şartta dua ederler. İnsanlar başlarına gelen zorluk ve sıkıntıları gidermeye Allah'tan başka taptıkları şeylerin muktedir olmadıklarını anlayınca, bu belâları defetmesi için hemen Allah'a dua etmeye ve yalvarmaya koyulurlar.
Sonra Cenâb-ı Hak onların akılsızlıklarını, aşırı inatçılıklarını, tekrar ilk hallerine döndüklerini haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Onu zararlı durumundan kurtardığımızda ise sanki başına gelen zararı gidermeye bizi çağırıp yalvarmamış gibi inkârcılığa dönüp yoluna devam eder. En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki bizi çağırıp yalvarmamış gibi meâlindeki beyanla Cenâb-ı Hak, rahata erince bizi unutur, sanki bizi hiç tanımıyormuş gibi duayı terkederek keyfini yaşamaya devam eder, buyurmaktadır. Haddi aşanlara işte bu şekilde yaptıkları güzel görünmektedir. Buradaki “isrâf” kelimesi, ileri gitmek, konulan sınırı geçip haddi aşmak anlamına gelir. Bu da, putlara ve benzeri şeylere taparak canları ve malları hiç fayda vermeyecek yere koymak demektir. En mi Allah bilir.
e HAES ib İLE öy ceii ii;
EAN ji İl GoL A
---
Dipnotlar:
“Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da”.
Yunus 10:13
Sizden önceki nice nesilleri, haksızlık ve kötülük yoluna saptıklarında yok ettik.
Eğer denilirse ki: Cenâb-ı Hak kötülük yapanları da, yapmayanları da yok etmiştir. Bu durumda kötülük yapanları kötülüklerinden dolayı mı yok ettiği veya kötülük yapmayanları kurtarmak için mi yok ettiği nerden bilinir?
Buna şöyle cevap verilir: Kötülük yapanları yok etmesi, cezalandırma ve köklerini kurutma anlamında bir helâki ifade eder. Kötülük yapmayanları yok etmesi ise, cezalandırma ve köklerini kurutma anlamında bir helâk değildir, ancak tayin edilmiş olan ecelleri geldiği için onları yok etmiştir. Sizden önceki nice nesilleri, haksızlık ve kötülük yoluna saptıklarında yok ettik; halbuki peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi meâlindeki âyet, onların peygamberlerinden ısrarla ve inatla mücizeler istemeleri ve peygamberleri de onlara istedikleri mücizeleri getirmelerine rağmen yine de yalanlamaları üzerine helâk etmiştir, demektir. Onlar gerçekten o zaman yok edilmişlerdir. Binâenaleyh siz ey Mekkeliler! Peygamberinizden bir mücize istersiniz ve o da size mücize getirir, sonra yine de onu yalanlarsanız, Cenâb-ı Hak sizden önceki milletleri cezalandırdığı gibi sizi de cezalandırır. Zira istekten sonra helâk etmek O'nun hükmü gereğidir. Sanki Cenâb-ı Hak, Mekkeliler'e mücizeler istemelerini engellemektedir. Çünkü mücize geldikten sonra yine de kabul etmezlerse, arkasından helâk gelecektir.
Peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişlerdi. Buradaki apaçık deliller anlamına gelen “beyyinât” kelimesi, yapılması ve sakınılması gereken fiilleri açıklamak anlamına gelebilir. Biz bu hususa değişik yerlerde temas etmiştik”. Ama onların iman edecekleri yoktu. Cenâb-ı Hak, senden mücize isteseler ve sen de istedikleri mücizeyi getirsen dahi o insanların, yani Mekkeliler'in yine de iman etmeyeceklerini peygamberine haber vermektedir. Günah yolunu seçen toplulukları işte böyle cezalandırırız. Yani her günahkârı cezalandırırız.
Yunus 10:14
Sonra yeryüzünde sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik. Buradaki “halâif” kelimesi, helâk etmediği o insanlara sizleri halef yaptı anlamına gelir. Bu durumda âyet, Allah'ın nimetini, lütfunu ve rahmetini hatırlatmak anlamındadır. Şayet dileseydi hepsini yok edeceğini hatırlatmaktadır. Bunlar, onların yerine gelmediler, ama Allah lütfu ve rahmeti ile sizi helâk etmedi. Sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik, imtihan ve kulluk etmek konusunda sizi onlardan sonra yerlerine getirdik. Yani atalarınızı imtihan ve kullukla sorumlu tuttuğu gibi, sizleri de imtihan ve kullukla mükellef kıldı. Sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik. Bu beyanın sanki şu mânaya geldiği anlaşılmaktadır: Sizi, kötülük yapmayanların yerlerine getirdik, onlara nasıl uymazsınız? Sizden öncekiler kötülük yapmışlar ve Cenâb-ı Hak da onları helâk etmişti, sizler ise kötülük yapmayan ve peygamberleri yalanlamayan insanların yerine geldiniz, neden onlara tâbi olmuyorsunuz? Sanki o insanlar, atalarının da kendileri gibi yaptıklarını ve bu itibarla kendileri de atalarının yoluna uyduklarını iddia ediyorlardı. Cenâb-ı Hak da sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik, yani kötülük yapmayanların yerlerine getirdik buyurmaktadır. Çünkü kötülük yapanlar yok edilmişlerdi, sizler ise atalarınızın yolunda bırakıldınız. Sonra yeryüzünde sizi, onlardan sonra yerlerine getirdik meâlindeki beyan şu anlama da gelebilir: Ben size, yani insanlara gönderilen ilk peygamber değilim. Bilakis Cenâb-ı Hak, geçmiş ümmetlere pek çok peygamber göndermiştir. O ümmetlerde peygamberlere tâbi olan ve onların çağrısına uyan insanlar vardı, ey Mekke ahalisi! Siz de bana tâbi olun ve benim davetime uyun.
Nasıl davranacağınızı görelim diye. Cenâb-ı Hak, itaat ve isyan konusunda insanların neler yaptıklarını ve gelecekte neler yapacaklarını şüphesiz bilmektedir. Ama Allah, âsi olanla itaatkâr olanların akıbetini onlara bildirmektedir. Zira mâsiyet, ancak yasaklama geldikten sonra yapılan fiile denir. İtaat da, ancak emir geldikten sonra yapılandır. Binâenaleyh Cenâb-ı Hak sizi denemekte, içinizden isyan edenleri bildiği gibi daha önce isyan edenleri bildiğini de size bildirmektedir. Aynı şekilde sizden itaatkâr olanları bildiği gibi, daha öncekilerden itaatkâr olanları bildiğini de size haber vermektedir. Bunun örneklerini daha önce zikretmiştik!. En doğrusunu Allah bilir.
per Oku Bü göğe Gi) İLDE İN İİ Asi
Yunus 10:15
Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunup anlatılınca. Buradaki “beyyinât” (ota) kelimesini daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık”. Beyyinât, Allah tarafından geldiği açık olan, yaratıklardan biri tarafından uydurulmuş olmayan şey demektir. Bize huzurumuza geleceklerine inanmayanlar meâlindeki âyeti de daha önce zikretmiştik.
Bize bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir, dediler. Bu beyandan maksadın Kur'ân'ı değiştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü başka bir Kur'ân getirmekle onu değiştirmek aynı şeydir. Dolayısıyla âyette veya anlamına gelen “ev” kelimesi “veya” değil “ve” anlamında kullanılmıştır. Sanki onlar şunu söylüyorlardı: Başka bir Kur'ân getir ve bunu değiştir. Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğuna bakmaz mısın? Onlara şöyle de: Onu kendiliğimden değiştirmeye hak ve yetkim yoktur. Yüce Allah burada onlara sadece değiştirmekle ilgili bir cevap verdi. Bu da göstermektedir ki onların talebi, Kur'ân'ı degiştirmekti. Ama onlar bunu Kur'ân'ı yalanlama ve alay etme edasıyla söylüyorlardı. Sonra müfessirler, onların Kur'ân'ı değiştirme talepleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları şöyle dediler: Onlar Kur'ân'ın değiştirilmesini, yani azap âyeti yerine rahmet âyetinin getirilmesini veya hükümlerinin değiştirilmesini istemişlerdi. Bize bundan başka bir Kur'ân getir meâlindeki beyan, Kur'ân'ın nazmına dokunma ama hükümlerini değiştir anlamına gelebilir. Daha önce de söylediğimiz gibi, onlar azap âyeti yerine rahmet âyetini okumasını ve tanrılarına hakaret yerine onları övmesini ve benzeri şeyleri istemiş de olabilirler. En doğrusunu Allah bilir. Biz ise buradaki değiştirmekten maksadın hükümlerini değiştirmek mi, yoksa nazmını ve şeklini değiştirmek mi olduğunu bilmiyoruz. Bunu ancak ilâhi bir kaynaktan işitmekle bilebiliriz. Sonra Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in (s.a.) sadece kendisine vahyedileni söylediğini ve sadece ona uyduğunu haber vermektedir. Kendisine şöyle söylemesi emredilmektedir: Onlara şöyle de: Onu kendiliğimden değiştirmeye hak ve yetkim yoktur, ben ancak bana vahyedilene uyuyorum.
Eğer Rabbime itaatsizlik edersem şüphesiz dehşetli bir günün azabından korkarım. Yani size tebliğ etmekle emrolunduğum şeyi tebliğ etmezsem dehşetli bir günün azabından korkarım. Rabb'ini bilen herkes, eğer Allah'a âsi olur, O'nun emir ve yasaklarına muhalefet ederse, başına geleceklerden korkar. Ama Rabb'ini bilmeyen kişi, O'na isyandan ve muhalefetten korkmaz.
Onların, Bize bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir meâlindeki sözü, inat ve istihza ifadesinden başka bir şey değildir. Zira başka bir Kur'ân getirse veya onu değiştirse, bu söylenenden başka onlara bir yararı yoktur. Şayet onların bu talebi caiz olsaydı, tek tek her âyet hakkında da aynı şey caiz olurdu. Bunun da asla sonu ve nihayeti gelmezdi. Dolayısıyla bu, sadece inat ve istihza anlamında bir taleptir.
YONE I alla
Yunus 10:16
Yine de ki: Allah (öyle) dileseydi ne ben onu size okuyabilirdim ne de siz onu anlayabilirdiniz. Bu beyan, az önce geçen “Bize bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir” meâlindeki cümlenin sılasıdır. Bunun iki anlama gelme ihtimali olduğunu söylemiştik: Biri, onlar Kur'ânın nazmını ve şeklini değil hükümlerini değiştirmesini istiyorlardı. Diğeri de “Bize bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir” meâlindeki cümlenin, Kur'ân'ın nazmını, şeklini ve hükümlerini toptan kaldır, anlamına gelmesidir. Sanki onlar bu Kur'ân'ı şahsen Resülullah'ın (s.a.) uydurduğunu ve kendi kafasından düzenlediğini iddia ediyorlardı. Buna karşı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: De ki: Allah (öyle) dileseydi ben onu size okuyamazdım. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şöyle olmalıdır: Şayet Allah, aranızda dinini yaymamayı, delilleriyle sizi susturmamayı ve beni size peygamber olarak göndermemeyi dileseydi Kur'ân'ı size okumaz ve onu size haber vermezdim, yani size bildirmezdim. Size onu haber vermezdim meâlindeki cümle, ondaki hükümleri size bildiremezdim anlamına gelebilir. Yahut şöyle demek istiyor: Şayet Allah dileseydi bana vahiy göndermez, bana vahyedilenleri size tebliğ etmemi emretmez ve bana emrettiği şeylere sizi de çağırmamı istemezdi.
29 (SlAllah (öyle) dileseydi ben onu size okuyamazdım. Bu beyanda, Allah'ın dilediği her şeyin olduğuna, O'nun dilemediği hiçbir şeyin de olmayacağına dair işaret vardır. Çünkü âyet Allah (öyle) dileseydi ben onu size okuyamazdım, diye haber vermektedir. Şayet Allah onu okumasını dilemeseydi, o asla okuyamazdı. İşte bu, Allah'ın dilediği her şeyin olacağına, dilemediği hiçbir şeyin de olmayacağına işaret eder. Bu âyet, Mütezile'nin, Allah bütün yaratıkların iman etmelerini istedi, ama onlar iman etmediler, şeklindeki sözlerini reddetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
O gelmeden aranızda uzun bir süre yaşadım. Bu süre zarfında şu anda söylediklerime benzer bir iddiam olmadı ve şimdi okuduğum gibi bir şey de okumadım. Siz aklınızı kullanıp düşünmez misiniz? Bunları benim kendiliğimden uydurmadığımı, bana gönderilen vahiy olduğunu anlamıyor musunuz? Zira bunlar eğer benim uydurduğum şeyler olsaydı, şimdiye kadar da aynı şeyleri söylemem gerekirdi. Bunca zaman boyunca bunları söylememişsem, kendiliğimden onları uydurmadığıma aklınız ermiyor mu? Bu âyet farklı anlamlara gelebilir. Birincisi, bunları Hz. Peygamber'in (s.a.) kendiliğinden uydurduğunu iddia ettiklerinde, Resülullah (s.a.) şöyle cevap veriyor: Ben uzun zamandır aranızda yaşıyorum, yani bana vahiy gelmeden önce de sizinle idim; elimle yazı yazdığımı da, öğrenmek için başka birine gidip ders aldığımı da görmediniz. Bu durumda bunları ben kendiliğimden nasıl uydurabilirim? Zira önceden bir takım sebeplere başvurmadan herhangi bir eseri yazmak mümkün değildir. İkincisi bir ömür boyu aranızda yaşadım, benim yalan söylediğimi asla görmemiş, duymamışsınızdır. Böyle iken Allaha nasıl iftira edebilir, kendiligimden Kur'ânı nasıl uydurabilirim? Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetin peşinden gönderdiği şu âyete bakmaz mısın? “Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse var mıdır?” Yani Allah hakkında yalan söyleyenden daha zâlim hiç kimse yoktur.
(SJÜçüncüsü O gelmeden aranızda uzun bir süre yaşadım meâlindeki beyan, bu sürede peygamber olduğunu iddia eden ve buna delil getiren birini duymadım, ama ben peygamber olduğumu iddia ediyor ve buna da delil getiriyorum anlamına da gelebilir. Bunları benim kendi nefsimden uydurmadığıma aklınızı kullanıp düşünmez misiniz?
Yunus 10:17
Allah hakkında yalan uyduran veya O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimse var mıdır? Bu âyet de sanki “Bize bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Yani yalanın çirkin ve ahlâksızca bir şey olduğunu bildiğiniz halde benden başka bir Kur'ân getirmemi ve hükümlerini değiştirmemi nasıl istersiniz? Allaha iftira etmemi ve O'nun âyetlerini yalanlamamı nasıl beklersiniz? Bu âyetin, Hz. Peygamber'in (s.a.) Kur'ân'ı kendi kafasından uydurup Allah'a isnat ettiği şeklindeki iddialarına ilişkin cümlenin sılası olması da muhtemeldir. Buna göre Resülullah (s.a.) şöyle demektedir: Ben sizin aranızda bir ömür geçirdiğim halde sizler şimdiye kadar beni yalan söylemekle hiç itham etmediniz, Allaha yalan isnat etmenin ne kadar çirkin ve ahlâksızca bir şey olduğunu da bildiğiniz halde benim Allaha yalan isnat ettiğimi nasıl söylersiniz? Bu âyetin, önceki âyetlerle alakası olmayan müstakil bir âyet olması da muhtemeldir. Sonra Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse var mıdır? Bu kelâmın bir soru cümlesi olduğunu söylemiştik. Bu sorunun cevabı müfessirlerin söyledikleri şu sözdür: Kötülüğü ve ahlâksızlığı, Allah hakkında yalan uydurandan zulmü daha açık olan kimse yoktur. Onların söylemiş olduğu bu söz, bu âyetin tefsiri değildir. Biz bu hususu değişik yerlerde açıklamıştık”.
Veya O'nun âyetlerini yalanlayan. Allaha iftira etmek, O'nun âyetlerini yalanlamaktır. O'nun âyetlerini yalanlamak da Allah'a iftira etmektir.
YER Özlü akl Vag YAN dd ğa dl n
Yunus 10:18
5118. “Allah” bırakıp Kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar. Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O'nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphe yoktur.”
Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, tapmasalar kendilerine hiçbir zarar veremeyecek, tapsalar da hiçbir fayda veremeyecek olan şeylere tapıyorlar. İkincisi, fayda da zarar da veremeyen şeylere, yani tapmayı terketseler de zarar vermeye gücü yetmeyen şeylere tapıyorlar. Fayda vermeyen, yani onlara fayda vermeye gücü yetmeyen putlar... Cenâb-ı Hak, zararı gidermeye ve fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere taptıklarından; her türlü menfaati ve gıdaları lütfeden, her türlü zarar ve faydanın kendisinden geldiği zata kulluğu terkettiklerinden dolayı onların ne kadar akılsızca davrandıklarına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Bunlar Allah katında bizim aracılarımız diyorlar. Bu sözü onların atalarını taklit ederek söylemiş olmaları muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler“. Yahut onlar bu sözü, kendilerini Allaha kulluğa ve O'nun hizmetine ehil görmedikleri için söylemişlerdi. Dünyada kendisini sultana hizmete lâyık görmeyen, bu yüzden sultan nezdinde kendisine şefaat eder ümidiyle onun çevresindekilere hizmet eden herkes bu türlü sözleri söyler. Buna göre onlar da, putların kendilerini Allah'a yaklaştıracakları ve Allah katında kendilerine şefaat edecekleri düşüncesiyle onlara tapıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? [Birincisi], Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Yani O'na haber mi vermek istiyorsunuz? Allah'ın bilmediği bir şeyi, siz O'nun her şeyi bildiğini bildiğiniz halde... Yani )sizin bilmediğiniz, fakat belirtilen her şeyi bildiğini sizin de bildiğiniz Allah'a bir şey mi öğretiyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki, şayet mesele öyle olsaydı, Allah onu sizden çok daha iyi bilirdi. İkincisi, siz Allah'ın bilmediği bir şeyi mi söylüyorsunuz? Yani Allah, onun sizin söylediğiniz gibi olmadığını bilmektedir. Nitekim insanlar şöyle derler: Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı. Yani Allah'ın olmamasını dilediği şey olmadı”.
O münezzehtir. “Sübhânehü” kelimesi, Allah'tan başkalarında görülen ayıplardan ve âfetlerden, benzer ve zıt olma ihtimalinden Allahı yüdiyorlardı. Cenâb-ı Hak da “Sübhânehü” buyuruyor, öylelerini kendi katında şefaatçi kılmaktan zâtının münezzeh olduğunu ifade ediyor. Çünkü şefaat eden, ancak şefaat isteyeceği zâtın nezdinde bir kadri ve değeri olmasıyla bunu yapabilir. Kullar için Allah katında değer sahibi olmak, ancak kulluk yapmalarıyla mümkündür, bütün güçleriyle kulluk görevlerini yerine getirmeleriyle onu kazanırlar. Kulluk yapması ihtimali bulunmayanın ise, zikredilen şeyleri kazanması çok uzak bir ihtimaldir. Yani nebiler ve resüller dışında belirtilen kişileri şefaatçi kılmaktan Allah münezzehtir; onların ne zarar vermeye ve ne de fayda sağlamaya güçlerinin yetmediği kendilerine haber verilmişti, şefaat de böyledir. İkincisi, kulluk yapmak konusunda onları Allah'a ortak koşmuş olmalarıdır, Allah'ın yanında başka bir mâbut olmasından yahut kendisinden başka birine kulluk yapılmasına izin vermesinden Cenâb-ı Hak münezzehtir. En doğrusunu Allah bilir.
al iie ere PARA GYO d kadi HES il 5
---
Dipnotlar:
celtmek için kullanılır. Burada ise iki anlama gelir. (Birincisi), müşrikler âyette zikredilen şeylere tapıyorlar ve Allah katında onlar bizim şefaatçilerimizdir #8 “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”. Müellif burada “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, ki sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz, diyorlar” meâlindeki âyete işaret etmektedir. “Cenâb-ı Hakk'ın “Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” meâlindeki âyetinin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, âyetteki ‘bilmediği şeyi ifadesi, her ne kadar onların iddia etmiş oldukları putların kendilerine Allah katında şefaatçi olacakları bilgisini kendinden nefyediyor ise de, hakikatte onların iddialarını reddetmektedir. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na haber vermeye mi kalkışıyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki Allah, göklerde ve yerde olan her şeyi bilmektedir. Şayet iddia ettiğiniz gibi putlar Allah katında size şefaatçi olsalardı, Allah bunu sizden daha iyi bilirdi. Buna göre âyet onların iddiasını reddetmektedir. İkincisi de buna yakın bir mânadır. Cenâb-ı Hak “Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” buyuruyor. Yani o konunun sizin iddia ettiğiniz gibi olmadığını bilene öğretmeye kalkıyorsunuz. Bu, insanların söylediği şu söze benzemektedir: Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı. Yani Allah'ın olmasını dilediği şey oldu, olmamasını dilediği şey de olmadı”.
Yunus 10:19
[İnanç Farklılığı ve Fıtrat]
İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti, sonra aralarında inanç farklılığı oluştu. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bütün Mekkeliler müşrik idi, putlara tapıyorlardı, içlerinde ne yahudi, ne hıristiyan ve ne de başka mezhebe mensup biri vardı. Muhammed aleyhisselâm peygamber olarak gönderilince aralarında inanç farklılığı meydana geldi; bazıları ona iman edip kendisini tasdik etti ve samimi olarak Allahın dinine girdi. Bazıları ise onun Allah'ın elçisi olduğunu bildikleri halde kendisini yalanlamakta inat edip kibirlendiler. Bazıları şüpheye düştü, bazısı da hiç ilgilenmedi ve düşünmedi. Böylece dört gruba ayrıldılar. Bazıları da şöyle dedi: İnsanlar (inanç birliği içinde bütünda yer de olanlar da isteyerek veya istemeyerek hep O'na boyun eğmişlerdir”!. “Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel!” Herkesin yaratılışında Allah'ın birliğini ve ulühiyetini kabul etmek inancı vardır. Sonra aralarında inanç farklılığı oluştu, bir kısmı o fıtrat üzere kaldı, bazıları da yalanladı ve küfrü tercih etti. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Her doğan fıtrat üzere doğar, ancak anne babası onu yahudileştirir ve hıristiyanlaştırır”. Burada kendi hallerine bırakılsalardı herkesin fıtrat üzere olduğu, fakat anne babasının onun fıtrat üzere kalmasına mani oldukları haber verilmektedir. [§]Şöyle de denilmiştir: İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti, yani bütün yaratıklar bütün bir ümmet halinde idi. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır”. Cenâb-ı Hak sanki bu ümmeti azarlamakta ve şöyle söylemektedir: Özleri ve cinsleri farklı olduğu halde onlar ihlas ile Allaha boyun eğiyorlar, o ümmetlerden biri olan siz ey insanlar, Allah size akıl verdiği, hikmetli olan ile akılsızca yapılanı ayırdetme gücü lütfettiği halde nasıl olur da inanç farklılığına düşersiniz ve Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetine ve rablığına başkalarını ortak edersiniz? Üstelik Allah göklerde ve yerde olan her şeyi sizin için yaratmış, onların hepsini sizin istifadenize vermiş” ve sizi bütün yaratılanlardan daha üstün kılmışken... Böyle bir mazhariyeti diğer ümmetlerden hiçbirine vermemişken... Bazı tefsirciler, İnsanlar (inanç birliği içinde bütünleşmiş) tek bir topluluktan ibaretti meâlindeki beyanın Nuh aleyhisselâm dönemine ve onunla birlikte gemiye binenlere işaret ettiğini söylemişlerdir; onların hepsi tek bir dine bağlı idiler, fakat gemiden çıkınca aralarında inanç farklılığı oluştu. Bazıları bu âyette Hz. Âdem'in (s.a.) kastedildiğini, ondan sonra evlatlarının farklı inanç gruplarına ayrıldıklarını söyler. Bazıları da Hz. İbrahim (s.a.) dönemine işaret edildiğini söyler. Fakat bunun nasıl olduğunu biz bilmiyoruz. Biz ancak Cenâb-ı Hakk'ın haber vermesiyle biliriz.
Eğer Rabb'inin katından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı, ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilir, iş bitirilirdi. [Birincisi], denildi ki: İstemiş oldukları âyetler geldiğinde onları yalanlamaları halinde bu ümmete azap etmemek eğer Allah'ın hükümlerinden olmasaydı, daha önceki ümmetlerin istemiş oldukları âyetleri yalanladıklarında onları helâk ettiği gibi bunları da helâk ederdi. Fakat Cenâb-ı Hak bu ümmete azap etmeyi kıyâmet gününe ertelemiştir. İkincisi, Rabb'inin katından daha önce verilmiş söz ifadesi ile, peygamberleri yalanlamaları ve onlara inatla karşı çıkmaları halinde bu ümmetin kökünü kazımamak kararı kastedilmektedir. Bu iki yorumdan biri onların kökünü kazımaktan vazgeçmek, diğeri de azabı belli bir vakte kadar ertelemektir. Aralarında hüküm verilirdi, yani onları kabule zorlayan şey açıklanarak hüküm verilirdi.
ak ZİN jógi isio Gür BEİ yasa gi
---
Dipnotlar:
“O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah'ın yaratmasında değişme olmaz”. “Her doğan fıtrat üzere doğar, anne babası onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştırır veya mecüsileştirir...”. Müellif burada şu âyetlere ve benzerlerine işaret etmektedir: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur?. “Allah'ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz?” (Lukmân, 31/20). “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir”.
Yunus 10:20
120. “Ona Rabb'inden bir işaret gelse ya!” diyorlar. De ki: “Gaybı bilmek Allaha mahsustur; bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyenlerdeOna Rabb'inden bir işaret gelse ya! diyorlar. De ki: Gaybı bilmek Allah'a mahsustur. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun cevabı, “Eğer Rabb'inin katından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı” meâlindeki âyette zikredilmektedir. Yani istemiş oldukları âyetler geldiğinde onları yalanlamaları halinde bu ümmete azap etmemeye dair eğer Allah'ın verdiği bir söz olmasaydı, daha önceki ümmetlerin istemiş oldukları âyetleri yalanladıklarında onlar helâk edildiği gibi siz de mutlaka helâk edilirdiniz. De ki: Gaybı bilmek Allah'a mahsustur. Yani siz de biliyorsunuz ki, gayb ilmi Allah'a aittir. Allah, benim peygamber olduğuma işaret eden âyetleri ve açıklamaları indirmiştir.
Bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. Denildi ki: Öyleyse siz benim helâk edilmemi bekleyin, ben de sizin helâkinizi bekliyorum. Çünkü onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) helâk olmakla korkutuyorlardı. Şöyle de söylendi: Siz şeytanın vâdlerini bekleyin, ben de Allah'ın vâdlerini bekliyorum. Buna göre bu cümle bir tehdit ifadesidir. En doğrusunu Allah bilir.
Bir önceki âyet.
AHIRET zsozs 24,5 A Lir ó E EAA, KAE al gö GKI
Yunus 10:21
21. “İnsanlara dokunan bir zarardan sonra bir a tattırdığımızda birde bakarsın ki onlar, bize ait işaretler üzerinde hileye sapmışlardır. De ki:
“Hileye karşı Allah'ın tedbiri daha çabuktur! Şüphesiz elçilerimiz sizin hile ve düzenlerinizi kaydediyorlar.”
İnsanlara dokunan bir zarardan sonra bir rahmet tattırdığımızda bir de bakarsın ki onlar, bize ait işaretler üzerinde hileye sapmışlardır. Tefsirciler şöyle dediler: İnsanlara tattırdığımızda, yani Mekkeliler tattırdığımızda. Onlara bolluk, refah ve korktuklarından emin olmak gerçekleştiğinde tekrar yalanlamaya ve putlara tapmaya başlarlar. Ancak bu söz hem Mekkeliler'i, hem de diğer insanları içine almaktadır. İnsanlar putlara tapmaktan ümitlerini kestiklerinde hemen Allaha sığınırlar ve O'nun dinine samimiyetle bağlanırlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”97. “İnsanın başına zararlı bir şey geldiğinde yan üstü yatarken veya otururken ya da ayakta iken hemen bize dua etmeye koyulur”. [§]“İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız Rab'lerine sığınarak O'na yalvarırlar”. Kur'ân-ı Kerim'de böyle pek çok âyet-i kerime vardır. İnsanların âdeti, şiddete ve belâya mâruz kaldıklarında, tapındıkları putların bunları defedemeyeceğini bildikleri için hemen Allaha sığınmaktır.
Bize ait işaretler üzerinde hileye sapmışlardır. Âyetlerde hileye sapmaktan maksat, onları yalanlamak ve reddetmektir. Buradaki âyetlerin lafzı ile sanki Muhammed aleyhisselâm kastedilmiş gibidir. Çünkü başından sonuna kadar onun varlığı âyet idi. Defalarca onu öldürmeye azmederek hile yaptılar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler sana tuzaklar kuruyorlardı”. Burada diğer âyetlerin ve delillerin kastedilmiş olması da muhtemeldir; insanlar bunlarda hileye saptılar, yani onları yalanladılar ve reddettiler.
De ki: Hileye karşı Allah'ın tedbiri daha çabuktur. Buradaki “mekr” kelimesi, birini farkına varmadan yakalamak anlamına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hak, Allah'ın yakalaması çok çabuktur buyuruyor. O sizi hiç farkına varmadan yakalayıverir. Fakat sizin Resülullah'ı (s.a.) yakalamaya ve ona hile yapmaya gücünüz yetmez, çünkü Allah mutlaka onu bilir. O, sizden daha çabuk yakalayıcıdır.
Şüphesiz elçilerimiz sizin hile ve düzenlerinizi kaydediyorlar. Bunlar hafaza melekleridir. Cenâb-ı Hakk'ın De ki: Hileye karşı Allah'ın tedbiri daha çabuktur meâlindeki beyanı, hilenizin cezasını sizden daha çabuk verir anlamına da gelebilir. Yahut O sizin farkına varamayacağınız yönden sizi çok çabuk yakalar. Bazı dilciler şöyle dediler: Âyetler hakkında hile, onları reddetmek ve inkâr etmek anlamına da gelir. Bazıları âyetlerle alay etmek anlamına gelir dedi. Bunların ikisi de aynı şeydir. En doğrusunu Allah bilir.
agin TA MAAA BEŞ S5 dk DA EEZE gel
Yunus 10:22
22. “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar, üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler, (işte bu durumda) ‘Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız’ diye -din ve ibadeti yalnız O'na özgü kılarak- Allaha dua ederler.
Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur meâlindeki beyan, karada ve denizde yol alıp ilerlemeniz için her şeyi sizin istifadenize veren O'dur demektir, bundan maksat da kendileriyle karaların ve denizlerin katledildiği binit hayvanları ve gemilerdir. Aynen şu âyette ifade buyurulduğu gibi: “Sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde Rabb'inizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik!”"! [§] Şöyle de denildi: Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur, yani karayı ve denizi size boyun eğdiren O'dur, bunların ikisi de korku ve helâk olma yeridir; oralarda ihtiyaçlarınızı karşılamanız için sizi koruyor. Karaların ve denizlerin felâketlerinden korumak yaratıkların gücü dâhilinde değildir. Cenâb-ı Hak lütfederek, ihtiyaçlarını karşılamaları için oraları dolaşanları korumuştur. Nitekim bir âyette, “Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur” buyurmuş ve âyetin devamında bunun gibi çeşitli faydalarını zikretmiştir. Şayet Cenâb-ı Hak bunları insanların istifadesine vermeseydi ve kendilerini korumasaydı, insanlar bunlardan faydalanmaya ve kendilerini onların tehlikelerinden korumaya güçleri yetmezdi. Yüce Allah, insanları nimetlerine şükretmeye yöneltmek için onlara vermiş olduğu nimetleri ve lütfunu kendilerine hatırlatmaktadır.
Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan. Bu beyanın, Cenâb-ı Hak onu yarattı ve sizin karada ve denizde yürüyüp seyahat etmenizi sağladı anlamına gelmesi muhtemeldir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Orayı seyahati uygun konaklara ayırdık. Oralarda geceleri seyahat edin, dedik”®. Burada kullanılan “takdir” kelimesi yaratmak anlamına gelir, “mukadder” de yaratılandır. Burada kulların fiillerinin Allah tarafından yaratıldığına işaret vardır. Çünkü yürüyüp seyahat etmek, yaratılanların fiilidir ve Cenâb-ı Hak onu kendine nispet etmektedir. Bu da, insanların fiillerini Allah'ın yarattığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan. Bu beyanda Cenâb-ı Hak bizzat karanın ve denizin kendisini kastetmemiş gibidir. Fakat Allah, insanların daima kendisine şükretmeleri için onlara her türlü halde ve her zaman diliminde vermiş olduğu nimetleri hatırlatmaktadır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Karada ve denizde düzen bozuldu”, Burada da bizzat karanın ve denizin kendisini kastetmemiştir, içinde sular bulunan ve bulunmayan yerleri kastetmiştir. Yani her yerde düzen bozuldu, demektir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Cenâb-ı Hak, her yerde ve her türlü ahvalde insanlara vermiş olduğu nimetleri hatırlatmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Gemide bulunduğunuzda, yani gemiye bindiğinizde. Güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğünde. Yani gemiler hoş bir rüzgârla insanları götürdüğünde. Cenâb-ı Hak gemilerin denizde suyun akışıyla akıp gitmediklerini haber vermektedir, çünkü denizin suyu görünürde durgundur, gemileri orada rüzgâr kaydırıp götürmektedir. Dalgalar da böyledir, onlar suyun şiddetli akıntısından meydana gelmemekte, dalgayı suyun kendisi yaratmamakta, rüzgârın dalgaları sallayıp hareket ettirmesiyle oluşmaktadır. İnsanlar orada sevinç içinde olurlar. Yani insanlar orada sevinçli ve mutludurlar. Sevinç içinde olurlar meâlindeki cümlenin, sevinçten şımarırlar ve taşkınlık gösterirler anlamına gelmesi de muhtemeldir.
O sırada onları bir fırtına yakalar, üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar. Cenâb-ı Hak, gemilerin akıp gitmesiyle hissedilen mutluluğun rüzgâr sayesinde olduğunu, ayrıca gemileri kırıp parçalayan, yolcuları da helâk eden şiddetli fırtınanın ve gök gürültüsünün de rüzgâr ile meydana geldiğini haber vermektedir. Bunu da nesnelerin bazan uygun, bazan da bozuk olmasının kendilerinden değil, onun hakkında konulan sınırları korumak gerektiğinin bilinmesi için haber vermiştir. Ateş de böyledir; bazan yakar ve bozar, ama bazan da düzeltir. Bu da kendisi hakkında konulan sınırları muhafaza içindir. Kezâ su da bazan düzeltir, bazan da helâk eder; onun için konulan sınırlara uyulursa ıslah eder, uyulmayınca da bozar. Yoksa bir şeyin bizzat kendisinin bazan düzeltme, bazan da bozma ihtimali yoktur, ancak bu onun için konulan sınırların muhafaza edilmesi içindir“. En doğrusunu Allah bilir.
[Kesin Bilgi ve Zann-ı Galip]
Kuşatıldıklarını zannederler. Denildi ki: Onlar kesin olarak helâk edileceklerini anlarlar. Fakat olayın meydana geldiği sırada bir şeyi kesin olarak bilmek, ancak doğru bir haberle mümkün olur. Çünkü belli olmaz, belki Cenâb-ı Hak onu başlarından bertaraf edecektir, dolayısıyla o kesin bilgi değildir. Fakat pek çok şeyde zann-ı galip, kesin bilgi gibi kabul edilir. Görmez misin ki Allah, zaruret halinde ölü eti yemeyi zann-ı galipten dolayı mübah kılmıştır. Çünkü insanın bu yüzden ölmemesi mümkündür. Aynı şekilde ölümle tehdit edilen birinin küfür kelimesini diliyle söylemesi de zann-ı galipten dolayı mübah görülmüştür. Yoksa insan, öldürüleceğini kesin bir bilgi ile bilmemektedir. Fakat bazı durumlarda zann-ı galip, kesin ve kuşatıcı bilgi kabul edilir. İşte, onlar kesin olarak kuşatıldıklarını anlarlar meâlindeki cümle de zann-ı galibe dayanan bilgi anlamındadır.
Din ve ibadeti yalnız O'na özgü kılarak Allah'a dua ederler. Onlar başlarına gelen belâları defetmekte, taptıkları putlardan ümitlerini kesince, hemen Allah'a sığınırlar ve O'na gönülden bir samimiyetle dua ederler, şöyle derler: Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız.
---
Dipnotlar:
©! o “Bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de O'dur. Var etti ki, sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde Rabb'inizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik!” (ez-Zuhruf, & o “Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki, bu da O'nun lütfuna nâil olmanız ve O'na şükretmeniz içindir”. © o “Bereketli kıldığımız beldeler ile onlar arasında birbirini gören birçok yerleşim yeri oluşturduk ve bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık. Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin, dedik” (Sebe) 34/18). © Oo ©“..Bu, başkasının onda gördüğü bir maslahat ve hikmet gereği olarak sınırı koruduğuna işaret eder. Bu da hikmet sahibi bir yaratıcının varlığını kanıtlar” (Semerkandi, Şerhu't-
Yunus 10:23
Cenâb-ı Hak, bu durumdan kurtardıktan sonra tekrar eski hallerine dönmelerinden dolayı onların akılsızca davrandıklarını haber vermekte ve (Allah) onları kurtardığında bir de görürsün ki bulundukları yerde hak hukuk tanımazlar! diye buyurmaktadır. Onların âdeti böyledir. Ölüm korkusu duyduklarında ve tanrı diye taptıkları putlardan ümitlerini kestiklerinde hemen Allah'a sığınırlar ve gönülden bir samimiyetle O'na dua ederler. Söz konusu belâ başlarından kalkıp gidince de daha önceki hallerine, yeryüzünde taşkınlık yapmaya, yani bozgunculuğa dönerler.
40 [ ]Ey İnsanlar! Taşkınlığınız ancak sizin zararınızadır. Dünya hayatının geçici menfaati... Buradaki kendi zararınızadır meâlindeki söz, birbirinizin zararınadır anlamına gelebileceği gibi taşkınlığınızın neticesi size dönecektir anlamına da gelebilir. Taşkınlık, zulüm demektir. Taşkınlığınız ancak sizin zararınızadır meâlindeki beyan, eğer taşkınlığınızın neticesi sonunda size dönecektir anlamında ise, bu söz onlar için tamamen tehdit anlamına gelir. Eğer birbirinizin zararınadır anlamı verilirse, o zaman tehdit mânasının, sonra gelişiniz bizedir meâlindeki cümlede olduğu söylenebilir.
Sonra gelişiniz bizedir, geldiğinizde size yaptıklarınızın ne olduğunu bildireceğiz. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık“. Bu da bir tehdit cümlesidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:24
[Dünya Hayatının Misali]
Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su misalidir ki, yer bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Burada sözü edilen dünya hayatının ekine benzetilmesinde çeşitli anlamlar vardır. Bazıları şöyle dedi: Dünya hayatının misali meâlindeki ifade, çabuk yok olmasında, son bulmasında ve süratle zevâl bulmasında dünya, hemen helâk olan, tükenen ve sahibinin elinden giden ekin gibidir anlamına gelir. Yahut şöyle denilir: Sevinmek ve mutlu olmak açısından dünya hayatının misali, sahibini sevindiren ve mutlu eden ekine benzer, ancak sonra sanki dün yokmuş gibi bir hale getirilir. Bazıları da şöyle dedi: Dünya hayatı için yaptığınız harcamalar açısından dünya hayatının misali, [S]faydalı ürün vereceği ümidi ve arzusuyla sahibinin çeşitli harcamalar yaptığı ekin gibidir, ancak sonra âyette belirtilen gerçek ortaya çıkar. İnsan eğer ekinin nihai durumunu önceden bilseydi, o harcamaları yapmazdı. İşte dünya hayatını yaşayan insan da böyledir, eğer dünyada yaptığı harcamaların akıbetinin hüsran ve pişmanlık olacağını önceden bilseydi, o harcamaları yapmazdı. Tıpkı sözü edilen ekin sahibinin belirtilen hale düşmesi gibi, şayet insan emeğinin akıbetinin böyle olacağını bilseydi hiç emek vermez, harcama yapmazdı. Yahut yaptığı harcamanın faydasını görmeyeceğini bilseydi hiçbir harcama yapmazdı. Yani sevincinin ve mutluluğunun sonsuzca devam etmeyip sona ereceğini bilseydi o külfete katlanmazdı. Veyahut onun hemen yok olup gideceğini, süratle sona ereceğini bilseydi o harcamayı yapmaz ve o külfete katlanmazdı. Dünya hayatının bitkiye benzetilmesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bu benzetme dünya hayatının çok çabuk sona ereceğini haber vermektedir; dünya, tıpkı herhangi bir âfetle karşılaştığında süratle helâk olan ve yok olup giden bitki gibi çabuk yok olacaktır. İkincisi, dünya hayatının değişken olduğunu haber vermektedir; tıpkı çok kısa bir zaman diliminde değişiveren bitki gibi.
Yeryüzü bu güzelliğe kavuştuğunda, buradaki “zuhruf” kelimesi güzellik anlamına gelir. Süslendiğinde, yani çeşitli nebatlar bitirip güzelleştiğinde. Ebü Avsece şöyle dedi: “Zuhrufehâ” kelimesi, bitkilerle güzelleştiğinde anlamına gelir. Kökünden biçilmiş hale getiririz, yani ekini yok ederiz, sanki dün de yokmuş gibi, hiç ekilmemiş hale getiririz. “Meğâni” kelimesi, insanların yaşadıkları yerler anlamına gelir, bunun tekili de “meğnâ'dır. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Zuhruf” kelimesi, altın demektir; nakışa, çiçeğe ve süslenen her şeye “zuhruf” denilir”. Ve Sanki dün de yokmuş gibi meâlindeki cümle hakkında şöyle dedi: “Meğâni” kelimesi, evler ve konak yerleri anlamına gelir, bunun müfredi de “meğnâ'dır. [9] Bazıları da şöyle söyledi: Sanki dün de yokmuş gibi meâlindeki kelâm, sanki dün hiç sevinmemişler gibi anlamına gelir. Yaşamamışlar gibi anlamına geldiği de söylenmiştir. Bazıları da bu kelimenin zenginlik anlamına gelen “gınâ” kökünden geldiğini söyledi, yani sanki dün zengin değilmişler gibi. En doğrusunu Allah bilir.
© İbn Kuteybe, Tefstru garibi'Kurün, s. 195.
Sahipleri bu güzellikleri kendi güçlerine bağladıklarında; yani dünyada yaşayanlar yaptıkları harcamaları kendi güçleriyle yaptıklarını zannettiklerinde; tıpkı ekin sahibinin o ekini kendi gücüyle elde ettiğini zannettiği gibi.
Emrimiz ona ulaşır. Denildi ki: Burada, azabımız ona ulaşır anlamı kastedilmektedir. Buna “emr” denildi, çünkü Allah'ın emriyle gelmektedir. Burada ortaya çıkan durumun gafletle ve yanlışlıkla olmadığı, insanlar için bir öğüt ve ikaz olsun diye bilerek ve emirle olduğu anlamı da vardır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Düşünenler için âyetlerimizi işte böyle açıklıyoruz. Buradaki âyetler kelimesi, sanki öğütler anlamına gelmektedir. Yani dünya hayatının bitkiye ve ekine benzetilmesinde düşünenler için bir öğüt ve uyarı vardır. En doğrusunu Allah bilir.
hiza dl ELES A s4 3 İLEN 1S İN ZİŞŞ
Yunus 10:25
[Dârü's-Selâm]
Allah esenlik yurduna çağırıyor. Bu beyanla neyin kastedildiğine dair farklı görüşler vardır. Esenlik yurdundan maksadın cennet olduğu söylenmiştir. “Selâm” ile Allah kastedilmiştir, çünkü Cenâb-ı Hak onu kendi zâtına nispet etmektedir. Nitekim başka bir âyette “Mescitler yalnız Allah'ındır” buyurmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyette de Allah cenneti “Selâm'a nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, Esenlik yurdun'dan maksat şayet cennet ise, o zaman âyetteki mescitler, Allah'a yaklaşmaya çalışılan yerler anlamına gelir. Cennet de her türlü lezzetin ve arzuların karşılandığı yerdir. Cennet ehli her türlü âfetten salim olduğu için Cenâb-ı Hak, onu selâm kelimesine nispet etmektedir. Mescitler ise, Allaha yaklaşılmaya çalışılan yerler olduğu için özellikle Allaha nispet edilmiştir. Bazıları esenlik yurdundan maksat İslâmdır der. Bu iki yorumda İslâm esenlik yurdu diye, cennet de aynı şekilde isimlendirildiğine göre, her biri için iki izah yapılabilir. Birincisi, İslâm'a esenlik yurdu diye isim verildi, çünkü oraya giren herkes, her türlü korkudan ve âfetten emin olur, selâmette kalır. İkincisi, İslâm'a esenlik yurdu diye isim verildi, ona nispet edildi. Tıpkı “Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa””
meâlindeki âyette olduğu gibi. Burada Cenâb-ı Hak onun, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olduğunu haber vermektedir. İslâm'ın kendisine nispeti de böyledir. Esenlik yurdu anlamına gelen “dârü's-selâm”dan maksadın cennet olduğunu söyleyenlere gelince; (birincisi), cennete giren herkesin her türlü korkudan ve âfetten emin ve salim olduğu için ona esenlik yurdu ismi verilmiştir. İkincisi, âyetteki “dâr” kelimesinden maksat cennettir, Selâm da Allah'tır; cennet Allah dostlarının mekânı olduğu için Cenâb-ı Hak onu kendine nispet etmektedir. Bazı şeyler, Allah'ın dostları kastedilerek Cenâb-ı Hakk'a nispet edilebilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Kılâbeden rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Bana denildi ki: Gözün uyusun, fakat kalbin açık olsun ve kulağın duysun! Bunun üzerine gözlerim uyudu, ancak kalbim ve kulaklarım açık kaldı. Sonra denildi ki: Bir efendi bir saray yaptı, sonra bir ziyafet hazırladı ve insanları davet için elçi gönderdi. Davetçiye uyan saraya girer, Ziyafet sofrasından yer, efendi de ondan hoşnut olur. Davetçiye uymayan da ne o saraya girebilir, ne ziyafet sofrasından yiyebilir ve ne de efendi ondan hoşnut olur. Buradaki efendi Allah'tır, saray İslâm'dır, sofra cennettir, davetçi de Muhammed aleyhisselâmdır””. Eğer bu rivayet sabit ise, bazı yorumcuların söyledikleri gibi saraydan maksadın İslâm olduğu görülmektedir. Başka bir rivayette Câbir b. Abdullah (r.a.) şöyle dedi: Bir gün Resülullah (s.a.) yanımıza geldi ve şöyle dedi: “Rüyamda Cebrâil'i baş ucumda, Mikâil'i de ayak ucumda dururken gördüm); biri diğerine şöyle diyordu: Onun için bir darb-ı mesel söyle dedi, o da şöyle söyledi: Dinle! Kulağın duysun! Anla, kalbin de idrak etsin! Senin ve ümmetinin misali, tıpkı saray yaptıran bir krala benzer. Kral, sarayın içinde bir konak yaptırmış, sonra oraya bir sofra kurmuş, sonra bir elçi gönderip insanları yemeğe davet etmiş! İnsanlardan bir kısmı elçinin getirdiği daveti kabul etmiş, ama bir kısmı kabul etmemiş! Buradaki kral, Allah'tır! Saray, İslâm'dır! Konak, cennettir! Sen ise ya Muhammed, elçisin! [§]Sana uyan İslâm'ı benimser, İslâm'ı benimseyen cennete girer. Cennete giren de sofradaki nimetlerden yer”. Eğer sahih ise bu rivayet de, âyet-i 7 Dârimi, “Mukaddime” 1; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XI, 103-104.
kerimede belirtilen “dârü's-selâm'dan maksadın İslâm olduğunu kanıtlar. En doğrusunu Allah bilir.
[Hidâyet]
Allah esenlik yurduna çağırıyor. Cenâb-ı Hak burada dilediğini anlamındaki kelime ile hidâyet konusunda bir istisna getirmekte, fakat davet konusunda bu istisnayı belirtmemektedir. Bu, esenlik yurduna davet edilen herkese hidâyeti (doğru yolu) nasip etmediğinin bilinmesi içindir; doğru yolu ancak hidâyeti seçeceğini bildiği kişilere nasip eder. Bu âyet, Kaderiyye'nin aleyhinedir. Sonra hidâyet üç çeşittir. Birincisi davettir, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Her topluluğun bir kılavuzu vardır”. İkincisi beyandır, nitekim Cenâb-ı Hak bu anlamda “hidâyet ve rahmet olan bir kitap”? yani Kur'ân'ı nitelemiştir. Üçüncüsü de başarıya ulaşmak ve kurtulmaktır. İnsan başarıya ulaştırılırsa hidâyete erdirilir. Hidâyet burada başarıya ulaşmak anlamında kullanılmıştır.
YİNE Ga LA İZİN Aİ Hal
---
Dipnotlar:
7! o Tirmizi, “Edeb”, 76. Bu hadisin akabinde Tirmizi şöyle dedi: “Bu hadis Hz. Peygamber'den (s.a.) bundan daha sahih bir senetle ve farklı şekillerde rivayet edilmiştir... Bu, mürsel bir hadistir, çünkü Said b. Ebü Hilâl, Câbir b. Abdullah'a (r.a.) yetişmemiştir. Bu konuda İbn Mesüd'un (r.a.) da bir rivayeti vardır.” Bu hadisi Buhâri de başka lafızlarla rivayet etmiştir: “Resülullah (a.s.) uyurken, kendisine melekler gelir ve biri, “O, uyuyor” der, diğeri de, ‘Göz uyur, ama kalp uyanıktır” der. Sonra da; ‘Onun misali, bir saray yaptıran, sonra orada bir ziyafet sofrası kuran, sonra da etrafa davetçi gönderen adamın misali gibidir. Daveti kabul eden saraya girmiş, ziyafet sofrasından yemiş, kabul etmeyen de oraya girememiş ve sofradan da yiyememiştir! Dediler ki: “Hadi bunu yorumlayın da insanlar anlasın! İçlerinden biri; “O uyuyor’ der. Diğeri, “Şüphesiz göz uyur, ama kalp uyanıktır” der. Sonra şöyle der-
Yunus 10:26
Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır. Bu âyetin işaret ettiği anlam hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Dünyada güzel yapanlara, bu güzelliğin karşılığı olarak âhirette daha güzeli vardır, o da cennettir. Burada cennete daha güzeli diye isim verilmiştir, çünkü o dünyada yapılan güzelliğin karşılığıdır. Nitekim cehenneme de “sü&” denilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İyiliğin karşılığı da ancak işte böyle iyiliktir”. “Kötülükte ileri gidenlerin hali ne fena oldu!”” Çünkü cehennem kötülüğün karşılığıdır. Bir de fazlası vardır. Dendi ki: Bundan maksat, kulların kalplerine yerleştirilen muhabbet duygusudur, güzel işler yapan herkes onu sever. Ayrıca insanların kalplerine konulan heybettir, üzerinde bir otorite ve baskı olmadığı halde herkes ondan çekinir. Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır. Yani o güzellik gibi ve onun on katı kadar veya yediyüz katı kadar ve Allah'ın dilediği kadar fazlası vardır. Şu âyet-i kerime buna işaret etmektedir: “Bilerek ve isteyerek kötülük yapanlara gelince, kötülüğün karşılığı, dengi olan cezadır”. Bazıları şöyle der: Buradaki fazla anlamına gelen “ziyâde” kelimesi ile kastedilen rü'yet, yani Cenâb-ı Hakk'ı görmek ve O'na bakmaktır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır””. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki fazlalıktan maksat, kötülüklerle karışmış bile olsa iyiliklerin kabul edilmesidir, kötülüklerle karmaşık olsa dahi Cenâb-ı Hak, lütfu ve rızasıyla insanların yaptıkları iyilikleri kabul eder. Bu, fazilet ve ihsan yoludur; çünkü Cenâb-ı Hak daha önce ona, bütün ömrü boyunca çalışsa bile karşılığını tam olarak ödeyemeyeceği ölçüde nimetler vermişti. Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Fazlalıktan maksat, tek bir inciden yapılan ve dört kapısı bulunan bir odadır”. Cenâb-ı Hakk'ın âyette belirtmiş olduğu fazlalıktan maksadın ne olduğunu, Allah'tan gelen bir haberden başka bir yolla bilemeyiz. Bazıları şöyle dedi: Daha güzeli, akılların erip idrak ettiği ve hayallerin tasavvur ettiği şeydir. Fazlası ise, akılların ermediği, idrak etmediği ve hayallerin tasavvur dahi edemediği şeydir. JNitekim Resülullah (s.a.) da, “Hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insan zihninin hayal bile edemediği”? buyurmaktadır.
Onların yüzlerinde ne toz toprak bulaşığı olur ne de aşağılanmışlık izi. Denildi ki: Onların yüzlerinde, cehennem ehlinin yüzleri için söylenen toz-toprak ve kir-pas bulunmaz. Cehennem ehlinin yüzlerine dair Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Birtakım yüzler o gün toza toprağa bürünmüş, kapkara kesilmiştir”, Cennet ehlinin yüzlerini de şöyle niteledi: “O gün bir takım yüzler ışık saçar; güleçtir, müjde almıştır”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, onların dünyada yaptıkları güzel şeylerin karşılığı olarak kendilerine verilen güzelliğin, dünyada sahip oldukları nimetlerin Allah'tan başkasından gelmediğine inanmalarının ve bu nimetlerin karşılığı olarak Allah'tan başkasına şükretmemelerinin bir sonucudur. Âyet-i kerimede cehennem ehli hakkında zikredilen “toza toprağa bürünmüş ve kapkara kesilmiş yüz” hali de, dünyada Allah'tan başkasına kulluk yapmalarının, sahip oldukları nimetler karşılığında Allah'tan başkasına şükretmelerinin ve dünyada iken yapmış oldukları bunlara benzer kötülüklerin sonucudur. En doğrusunu Allah bilir. İşte bunlar cennetlik kullardır, kendileri orada sonsuza kadar kalıcıdırlar.
ci HES aoa SUSI o
---
Dipnotlar:
7 el-Kıyâme, 75/22-23. Suheyb (r.a.), “Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır” meâlindeki âyet hakkında Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Cennet ehli cennete girdiklerinde bir münâdi şöyle seslenir: Allah'ın size bir de vâdi vardır. İnsanlar derler ki: Allah bizim yüzümüzü ak etmedi mi, bizi cehennemden kurtarıp cennete sokmadı mı?” Münâdi, evet der. Sonra perde kaldırılır, vallahi insanlara Allah'ı görmekten hoşlandıkları kadar büyük bir mükâfat verilmemiştir” (Müslim, “İman”, 297; İbn Mâce, “Mukaddime” 13; Tirmizi, “Tefsir 109. o Taberi, Câmi'uİ-beyân, XI, 107; Süyütü, ed-Dürru'mensür, IV, 358. ” “Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Salih kullarım için gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insan kalbinin hayalini bile edemediği nimetler hazırladım” (Buhâri, “Tefsir”, 32/1; Müs-
Yunus 10:27
Bilerek ve isteyerek kötülük yapanlara gelince, kötülüğün karşılığı, dengi olan cezadır. Buradaki kötülüğün karşılığı olan ceza meâlindeki ifadeden maksat, hikmetin gereği olarak işlediği kötülüğün dengi olan ceza ile cezalandırmaktır. İyiliğin ve hayrın karşılığı ise, hikmet gereği olarak değil, lütuf ve ihsan yoluyla verilir. Çünkü, insan yaptığı hayırların karşılığını kendi gücüyle hak etmesi bir tarafa, ne kadar uzun yaşarsa yaşasın ve ne kadar gayret gösterirse göstersin, Allah'ın vermiş olduğu nimetlerin bir tekinin bile tam olarak şükrünü eda etmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği, Cenâb-ı Hakk'ın ezeli takdiridir.
Bunlar aşağılanmışlık içinde yaşarlar. Bundan maksat, az önce söylediğimiz gibi onların dünyada yaptıkları kötülüğün eseri olarak zillet içinde ve aşağılanmış bir halde olmalarıdır. Kendilerini Allah'ın cezasından kurtaracak biri de yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi onların, Allah katında kendilerine şefaatçi olacakları ümidiyle putlara tapmalarıdır. [S] Cenâb-ı Hak onların, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” dediklerini bildirmekte, fakat onlardan Allah'ın azabını engelleyecek hiç kimsenin olmadığını haber vermektedir.
Yüzleri sanki kapkaranlıktır. Denildi ki: Buradaki “uğşiyet” (ezeli) kelimesi “ulbiset ve uğtıyet” anlamına gelir, yani yüzleri karmakarışık ve kararmış hale gelir demektir. Âyette geçen “kıtaan” (Gis) kelimesi bütün harfleri harekeli olarak okunduğu gibi “kıt'an” diye de okunmuştur”. Denildi ki: Bütün harfleri harekeli olarak “kıtaan” diye okunduğunda, parça anlamına gelen “kıt'a”nın “kıtaan” çoğulu olur. “Tı” harfi harekesiz olarak “kıt'an” diye okununca da gecenin bir parçası anlamına gelir. Gecenin bir bölümü kastedilerek “sirnâ bi-kıt'in minelleyli” denilir, yani gecenin bir bölümünde yürüdük. Nitekim “Gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık” meâlindeki âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, dünyada bulunan siyah yüzler gibi onların yüzlerini siyaha değil, gecenin karanlığına benzetti. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Dünyadaki siyah yüzler, çirkinliğin son haddini göstermezler; çünkü aynı cins ve renge sahip olanlar, öylelerine özenirler ve onları güzel görürler. Dolayısıyla onların birbirlerinden hoşlanmaları, o halin çirkinliğin son haddi olmadığını gösterir. Gece karanlığı ise, insan tabiati ondan nefret eder ve kimse onu güzel bulmaz. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak cehennem ehlinin yüzlerini gece karanlığına benzetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
GGI GES e ÇAŞISZA dhg eşi; MİZE SASA ais ere uzuv
---
Dipnotlar:
3 İbn Kesir, Kisâi ve Yâkup, “tr” harfini cezimli olarak “kıt'an” (uks) diye, diğer kırâat imamları ise bu harfi üstünlü olarak okudular (bk. İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fil-kırââti'l-aşr,
Yunus 10:28
28-29. “Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz’ diyeceğiz, böylece aralarını böleceğiz ve yakıştırdıkları ortaklar onlara, “Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir’ diyecekler...”
Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz. Müfessirler bu beyanı şöyle açıkladılar: Yani kulluk yapan insanlarla, kendisine Allah'tan başka kulluk yapılan herkesi toplayacağız. Ancak bize göre bunun anlamı şudur: Biz bütün yaratılanları toplayacağız. Sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz” diyeceğiz. Buradaki Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz meâlindeki beyan bir tehdit ifadesidir. Nitekim dilde, ‘sen şöyle dur” denilir. Her ne kadar bu ifade lütuf ve ikram hakkında ve insanların birbirlerine iyilik yapmaları konusunda kullanılır ise de, Jonun anlamı ancak daha önce söylenen sözlerle anlaşılır. Burada daha önceki cümle ise, onun lütuf ve ikram anlamına gelmediğini, aksine tehdit anlamına geldiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Böylece aralarını böleceğiz. Denildi ki: Onların aralarını böleceğiz ve birbirlerinden ayıracağız, yani ibadet edenlerle ile ibadet edilenleri ayıracağız. Buradaki ayırmanın, birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, hesap sırasında onlardan amel eden ile dostluk göstereni birbirinden ayırırız, anlamına gelmesi mümkündür”. İkincisi, onlarla, şefaatlerine tamah ederek putlara kulluk yapanları, Allah katında kendilerine şefaat etsinler diye putlara tapanları ayıracağız anlamına gelebilir. Allah, onları şefaat konusunda birbirinden ayıracaktır. Uydurup yakıştırdıkları putlar kendilerini yüzüstü bırakıp kaybolduklarında onları ayıracağız anlamına gelmesi de muhtemeldir. Taptıkları putlar toprak olacak, onlar da cehenneme gidecekler.
Ortaklar onlara diyecek ki... Burada Cenâb-ı Hak ortakları anlamına gelen “şurekâ” kelimesini kullanmaktadır. (Bunun iki sebebi olabilir: Birincisi), her ne kadar onlar gerçekte ortak değil iseler de, kendi düşüncelerine göre ortak saydıkları için Allah onlara bu ismi vermektedir. Nitekim onlar putları tanrı kabul ettikleri için Allah da onların nitelemesiyle putlara tanrılar diye isim vermiştir. İkincisi, onlar ibadet konusunda putları ortak kıldıkları için onların ortakları diye isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ortaklar onlara, ‘Siz bize tapmıyordunuz? diyecekler. Her ne kadar dünyada putlara, konuşma yeteneği verilmemiş ise de, Cenâb-ı Hak kıyâmet günü o putları konuşturacaktır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün yer bütün haberlerini anlatır” “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapip ettikleri işlerde aleyhlerine tanıklık edecektir” Cenâb-ı Hak bütün bunları, onların aleyhine tanıklık etmeleri için o gün konuşturacaktır. Siz bize tapmıyordunuz. O gün kendilerine tapınmayı reddecek olan muhtemelen meleklerdir, çünkü bir kısım insanlar meleklere tapıyorlardı. Jİşte bu yüzden o gün melekler, onların kendilerine ibadet ettikleri iddiasını reddedecekler, çünkü ibadet ancak mâbuttan gelen bir emir ile yapılır. Onların putlara tapınmaları ise şeytana tapmak anlamına gelir, çünkü kendilerine putlara tapmalarını emreden şeytandır. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak (Hz. İbrahim'in, babasına), “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”” dediğini haber vermektedir. Hiç kimse özellikle şeytana kulluk yapmayı kastetmez, ancak putlara kulluk yapmayı onlara emreden şeytan olunca, her ne kadar onlar şeytana kulluk etmeyi kastetmeseler bile, sanki şeytana kulluk etmiş gibidirler. Yukarıda ifade edildiği üzere, sözü edilen tapınmayı putların reddetmiş olmaları da muhtemeldir.
Emile YE ÜN mi NİŞ ASİ 29. “Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir, diyecekler”
Yani sizin bize ibadet etmenizle ilgili olarak size bir emir vermediğimize dair hüküm veren ve hâkim olarak Allah yeter, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımızı Allah bilmektedir.
---
Dipnotlar:
© o “Hesap sırasında onlara, ‘Dünyada ne yaptınız, kim için amel ettiniz ve kime dost oldunuz?” diye sorulduğunda kâfirlerle onların aralarını ayırırız mânasına gelebilir. Bunlar putlara dost olmuşlar, onlara kulluk yapmamışlar, ancak onlar için amel etmişlerdir. İşte hesap sırasında onlarla dünyada kendilerine kulluk yaptıkları mâbutları ayırdedilir” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, 369a). Burada müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “İşte o gün her şahıs, dünyada yaptığının karşılığını görecek, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler ve uydurup yakıştırdıkları putlar da onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır” (Yünus, 10/30).
Yunus 10:29
28-29. “Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz’ diyeceğiz, böylece aralarını böleceğiz ve yakıştırdıkları ortaklar onlara, “Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir’ diyecekler...”
Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz. Müfessirler bu beyanı şöyle açıkladılar: Yani kulluk yapan insanlarla, kendisine Allah'tan başka kulluk yapılan herkesi toplayacağız. Ancak bize göre bunun anlamı şudur: Biz bütün yaratılanları toplayacağız. Sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz” diyeceğiz. Buradaki Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz meâlindeki beyan bir tehdit ifadesidir. Nitekim dilde, ‘sen şöyle dur” denilir. Her ne kadar bu ifade lütuf ve ikram hakkında ve insanların birbirlerine iyilik yapmaları konusunda kullanılır ise de, Jonun anlamı ancak daha önce söylenen sözlerle anlaşılır. Burada daha önceki cümle ise, onun lütuf ve ikram anlamına gelmediğini, aksine tehdit anlamına geldiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Böylece aralarını böleceğiz. Denildi ki: Onların aralarını böleceğiz ve birbirlerinden ayıracağız, yani ibadet edenlerle ile ibadet edilenleri ayıracağız. Buradaki ayırmanın, birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, hesap sırasında onlardan amel eden ile dostluk göstereni birbirinden ayırırız, anlamına gelmesi mümkündür”. İkincisi, onlarla, şefaatlerine tamah ederek putlara kulluk yapanları, Allah katında kendilerine şefaat etsinler diye putlara tapanları ayıracağız anlamına gelebilir. Allah, onları şefaat konusunda birbirinden ayıracaktır. Uydurup yakıştırdıkları putlar kendilerini yüzüstü bırakıp kaybolduklarında onları ayıracağız anlamına gelmesi de muhtemeldir. Taptıkları putlar toprak olacak, onlar da cehenneme gidecekler.
Ortaklar onlara diyecek ki... Burada Cenâb-ı Hak ortakları anlamına gelen “şurekâ” kelimesini kullanmaktadır. (Bunun iki sebebi olabilir: Birincisi), her ne kadar onlar gerçekte ortak değil iseler de, kendi düşüncelerine göre ortak saydıkları için Allah onlara bu ismi vermektedir. Nitekim onlar putları tanrı kabul ettikleri için Allah da onların nitelemesiyle putlara tanrılar diye isim vermiştir. İkincisi, onlar ibadet konusunda putları ortak kıldıkları için onların ortakları diye isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ortaklar onlara, ‘Siz bize tapmıyordunuz? diyecekler. Her ne kadar dünyada putlara, konuşma yeteneği verilmemiş ise de, Cenâb-ı Hak kıyâmet günü o putları konuşturacaktır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün yer bütün haberlerini anlatır” “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapip ettikleri işlerde aleyhlerine tanıklık edecektir” Cenâb-ı Hak bütün bunları, onların aleyhine tanıklık etmeleri için o gün konuşturacaktır. Siz bize tapmıyordunuz. O gün kendilerine tapınmayı reddecek olan muhtemelen meleklerdir, çünkü bir kısım insanlar meleklere tapıyorlardı. Jİşte bu yüzden o gün melekler, onların kendilerine ibadet ettikleri iddiasını reddedecekler, çünkü ibadet ancak mâbuttan gelen bir emir ile yapılır. Onların putlara tapınmaları ise şeytana tapmak anlamına gelir, çünkü kendilerine putlara tapmalarını emreden şeytandır. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak (Hz. İbrahim'in, babasına), “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”” dediğini haber vermektedir. Hiç kimse özellikle şeytana kulluk yapmayı kastetmez, ancak putlara kulluk yapmayı onlara emreden şeytan olunca, her ne kadar onlar şeytana kulluk etmeyi kastetmeseler bile, sanki şeytana kulluk etmiş gibidirler. Yukarıda ifade edildiği üzere, sözü edilen tapınmayı putların reddetmiş olmaları da muhtemeldir.
Emile YE ÜN mi NİŞ ASİ 29. “Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir, diyecekler”
Yani sizin bize ibadet etmenizle ilgili olarak size bir emir vermediğimize dair hüküm veren ve hâkim olarak Allah yeter, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımızı Allah bilmektedir.
---
Dipnotlar:
© o “Hesap sırasında onlara, ‘Dünyada ne yaptınız, kim için amel ettiniz ve kime dost oldunuz?” diye sorulduğunda kâfirlerle onların aralarını ayırırız mânasına gelebilir. Bunlar putlara dost olmuşlar, onlara kulluk yapmamışlar, ancak onlar için amel etmişlerdir. İşte hesap sırasında onlarla dünyada kendilerine kulluk yaptıkları mâbutları ayırdedilir” (Semerkandi, Şerhut-Te'vilât, 369a). Burada müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “İşte o gün her şahıs, dünyada yaptığının karşılığını görecek, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler ve uydurup yakıştırdıkları putlar da onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır” (Yünus, 10/30).
Yunus 10:30
İşte o gün her şahıs görecektir. Buna o sırada, o gün yani kıyâmet günü anlamı verilmiştir. Âyetteki “teblü” kelimesi “tetlü diye de okunmuştur”. “Tetlâ” diye okunduğunda, amel defterinde yazılan amellerini okur anlamına gelir. “Teblü” diye okununca da, başına gelen belâları görür anlamına gelir. Bu kelime, tıpkı haber vermek fiilinde olduğu gibi “sülâsi” olarak kullanıldığında da, “iftiâl” bâbından kullanıldığında da aynı mânaya gelir. “Teblü” kelimesine şöyle bir anlam da verilmiştir: Her şahıs daha önce yapmış olduğu şeyleri orada görür. Buna, her şahıs yaptıklarının karşılığı olarak cezalandırılır anlamı da verilmiştir. Kelime “tetlâ” diye okunduğunda, her şahıs yapmış olduğu amellerin peşine takılır diye de anlam verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler. Bu beyana, gerçek sultanları olan Allaha diye anlam verilmiştir, çünkü onların Allah'tan başka tapmış oldukları diğer ilâhlar âhirette onlar için hiçbir söz hakkına saip olmayacak ve onları yüz üstü bırakıp kaybolacaklar. Onlar, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler meâlindeki kelâm, her şahsın kendisinin önceden âhirete göndermiş olduğu amelleri haktır yahut her şahsın kendi yaptıklarıyla ilgili olarak okuduğu şey haktır anlamına gelmesi de muhtemeldir. Onların taptıkları putlar ve telaffuz ettikleri küfürlü sözler gibi uydurup yakıştırdıkları putlar da onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklardır. Onlar, gerçek mevlâları olan Allah'ın huzuruna götürülecekler. Bu ilâhi kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. (Birincisi), gerçek mevlâlarının onlar için hazırlamış olduğu yere gönderilirler anlamına, ikincisi de onların taptıkları putların emrine değil, gerçek mevlâlarının emrine havale edilirler mânasına gelebilir.
---
Dipnotlar:
o Hamza, Kisâi ve Halef, kelimeyi diye, diğer kırâat imamları ise çu diye okudular.
Yunus 10:31
De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Burada Cenâb-ı Hak onlara, yani Mekkeliler'e kendi tevhit ve rablığı konusunda delil getirmektedir. Bu süre sanki tevhit konusunda Mektkelilere delil getirmek için gelmiş gibidir, çünkü süre Mekkede nâzil olmuştur. Cenâb-ı Hak, de ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? buyurmakta, yani gökte rızkı kim tedbir ve idare ediyor, yerde rızkı kim düzenliyor ve idare ediyor? diye sormaktadır. Bu cümle iki anlama gelebilir: Birincisi, size gökten rızkı kim indiriyor ve yerden sizin için kim rızık çıkarıyor? İkincisi, size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Yani gökte rızkı kim düzenliyor ve idare ediyor, yerde rızkı kim tedbir ve idare ediyor? Hiç kimsenin ne gökten rızık indirmeye gücü yeter, ne de yerden rızık çıkarmaya!... Aynı şekilde gökte ve yerde hayatı düzenleme ve idare etmeye de O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. İşitme ve görme yeteneklerini hükmü altına almaya da kimsenin gücü yetmez. Ölüden diriyi çıkarmaya ve diriden ölüyü çıkarmaya da O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. Onlar işitme ve görme yeteneğinin gerçek mahiyetini ve keyfiyetini bile bilmiyorlar, [§]görme ve işitme yeteneğini nasıl yaratacaklar ve bunları yerlerine nasıl koyacaklar? Bu sözü edilen şeyler bozulduklarında da onları Allah'tan başka kimse düzeltemez. Bütün bunları Allah'tan başka kimsenin yapamayacağını onlar da kabul ediyorlardı. İşte bunun itirafı: Allah, diye cevap verecekler. Öyleyse (O'na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz? de. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, madem ki bu belirtilenleri Allah'tan başka kimsenin hükümranlık altına alamayacağını anlayıp kabul ediyorsunuz, bunların sadece O'nun kudret ve hükümranlığı altında olduğunu itiraf ediyorsunuz, öyleyse O'nun cezasından ve intikamından sakınmıyor musunuz? diye soruyor. Yahut şöyle soruyor: Allah'ı bırakıp da başkasına kulluk yapmaktan, ulühiyet ve rablık konusunda başkasını O'na ortak yapmaktan sakınmıyor musunuz? Yahut da şöyle söylüyor: Size nimetleri taptığınız putlar değil Allahın verdiğini kabul ettiğiniz halde O'ndan başkasına şükretmekten sakınmıyor musunuz? En doğrusunu Allah bilir ya, veyahut da şöyle diyor: Bütün bu sözü edilen hususları bildiğiniz halde Allaha muhalefet ve isyan etmekten sakınmıyor musunuz? Onlar, gökler ve yer arasındaki her şeyin düzenleme ve idaresinin Allah'ın elinde olduğunu, göklerin ve yerin O'na ait olduğunu ikrar ettiklerine göre kulluk yapılmaya ve şükredilmeye kimin lâyık olduğunu da biliyorlardı. Buna rağmen bütün bunları kaybettiklerinde, Cenâb-ı Hak onları sapıklık ismi altında topladı. Şöyle buyurdu: “Gerçeğin dışında sapkınlıktan başka ne olabilir ki?”
Yunus 10:32
İşte O Allah sizin gerçek Rabb'inizdir. Yani bu sözü edilen hususlar, sizin gerçek Rabb'inizin Allah olduğunu delillerle ve kanıtlarla gösteriyor. Gerçeğin dışında ne olabilir? Yani O, delillerle ve kanıtlarla haktır, gerçektir. Ancak sapıklık olabilir; çünkü delili ve kanıtı olmayan şey sadece sapıklık olur. Nasıl yoldan çıkarılabiliyorsunuz? Yani O'na kulluktan yüz çevirip başkasına kulluğa nasıl gidebiliyorsunuz? Yahut nimetleri verene şükretmekten vazgeçip nimetleri vermeyene şükretmeyi nasıl kabul edebiliyorsunuz? Veyahut sözü edilen hususların hükümranlığı ve idaresi elinde bulunanı bırakıp elinde hiçbir şey olmayana nasıl dönebiliyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
faia aigi iiia ¿is YEL GEZ İyisi
Yunus 10:33
Böylece Rabb'inin verdiği hüküm gerçekleşti. Yani o hüküm gerekli ve vacip oldu. Şöyle de söylendi: Günahkârlık batağına saplanmakla kalpleri mühürlenen o insanlar üzerinde Rabb'inin verdiği hüküm gerçekleşti: Onlar artık iman etmeyecekler. Yani bundan sonra onlar, inanmalarından dolayı bir fayda görmeyecekler. Âyetteki Rabb'inin hükmü meâlindeki ifadenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, günahkârlık batağına saplananların asla iman etmeyeceklerine dair Rabb'inin hükmü; yani Allah'ın bu sözü gerçek olarak ortaya çıktı ve onlar iman etmediler, anlamına gelebilir. Buna göre âyet, asla iman etmeyeceklerini Allah'ın bildiği bir kavim hakkındadır. İkincisi, günahkârlık batağına saplananlar hakkında Rabb'inin hükmü; yani Rabb'inin delilleri ve kanıtları anlamına gelebilir.
Yunus 10:34
O sizin tanrılaştırdığınız varlıklar arasında, bir şeyi ilk defa yaratan, sonra yaratmayı tekrar eden biri var mı? diye sor. Bütün tefsirciler, sonra yaratmayı tekrar eden ibaresine, ölümden sonra insanları dirilten anlamı verdiler. Yani sizin tanrılaştırdığınız ve taptığınız varlıklar arasında, bir şeyi ilk defa yaratan, sonra onu ölümden sonra tekrar dirilten kimse yoktur. Bazı müfessirler şöyle dediler: Sonra yaratmayı tekrar eden meâlindeki beyan, ölümden sonra dirilmek anlamına gelmez, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi kabul etmiyorlardı. Dolayısıyla bunun onlara delil gösterilmesi muhtemel değildir. Ancak sonra yaratmayı tekrar eden meâlindeki ifade, insandan başka varlıklar hakkındadır. Çünkü onlar, insanın tekrar diriltileceğini inkâr ediyorlar, fakat insandan başka varlıkların tekrarını; meselâ gece ile gündüzün tekrarını, yağmurun ve bitkinin yaratılışının tekrar edip durduğunu ve bizzat gördükleri diğer şeylerin tekrar yaratıldığını inkâr etmiyorlardı. Yani Cenâb-ı Hak geceyi, aynı gece olarak tekrar getiriyor, gündüzü de aynı gündüz olarak tekrar getiriyor. Diğer yaratıklar da bu şekilde sona eriyor, sonra da aynı şekilde tekrar ortaya çıkıyorlar. İnsanın dışındaki diğer yaratıklarda bu durum ortaya çıkınca, aynı şey insan için de söz konusudur. Bize göre her iki anlam da muhtemeldir, yani ölümden sonra dirilmek ve nesnelerin benzer şekilde ortaya çıkması anlamı da kastedilmiş olabilir; çünkü bunlar Allahtan insanlara gelen bir bildiridir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: De ki: İlkten yaratan da yaratmayı tekrar eden de Allah'tır. Şu halde nasıl gerçeğin dışına saptırılıyorsunuz! Bu son cümleye şöyle anlam verilmiştir: Varlıkları ilk defa yaratanın, sonra da yaratmayı tekrar edenin Allah olduğunu, başka birinin buna muktedir olmadığını bildiğiniz halde Allah'ın birliğini nasıl yalanlıyorsunuz? Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bu konuda onlara şu meâldeki âyeti delil getirmektedir: “Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz?”
Yunus 10:35
Tanrı diye taptıklarınız içinde hakka götüren biri var mı? diye sor. Buradaki hakka götüren meâlindeki ifadenin, hakka çağıran anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu durumda, sizin taptığınız o putların herhangi bir şeye çağırmaya güçleri bile yetmediğine göre zarar ve fayda vermeye de güçleri yetmez. Yaratılanlardan bazılarının fayda ve zarar vermeye güçleri yetmez, fakat bir hayra veya faydalı bir şeye davet etmeye gücü yeter. O putlar ise, diğer yaratıklardan daha aşağıdırlar, çünkü onların davete bile güçleri yetmiyor, fayda ve zarar vermeye nasıl güçleri yetsin? O insanlar, putların fayda ve zarar vermeye güçleri yetmediğini bildikleri halde yine de tapmaya devam etmelerini Cenâb-ı Hak akılsızca bir hareket olarak açıklıyor. Muhtemeldir ki, Hakka götüren biri meâlindeki beyan, kulluk edilmeye lâyık olanı Cenâb-ı Hak açıklıyor ve bunun için deliller ve kanıtlar gösteriyor anlamına da gelebilir. Putların insanları kulluk etmeye çağırmaya bile güçleri yetmediğine göre, kulluk edilmeye lâyık olduklarına dair delilleri ve kanıtları nasıl ortaya koyacaklar?
De ki: Hakka götüren yalnız Allah'tır. Cenâb-ı Hak burada hakka çağıranın Allah olduğunu haber veriyor. Sonra sözünü ettiğimiz iki yorum şöyle bir neticeyi muhtemel kılıyor: Allah hakka çağırma gücüne sahiptir, çağırdığı hak için de delil ve kanıt göstermektedir. Buna göre kulluk edilmeye ve Rab olarak kabul edilmeye lâyık olan O'dur.
Öyleyse hakka götüren mi izlenmeye daha lâyıktır? Yani deliller ve kanıtlar gösteren mi daha lâyıktır, yoksa bir başına yolunu bulmaktan bile aciz olan mı? Yani delil gösteremeyen ve davet de edemeyen mi? Rehberlik edilmedikçe... Şayet, putlar doğru yola çağrılsalar bile doğru yolu bulamayacaklarına göre buradaki istisnanın ne anlamı vardır denilirse, buna şöyle cevap verilir: Bu cümle daha önce geçen “Siz bize tapmıyordunuz”” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Cenâb-ı Hak kıyâmet günü onları konuşturacak ve onlar da, insanlara kendilerine kulluk yapmalarını emretmediklerini ve kulluk için kendilerini ortak yapmaya davet etmediklerini söyleyerek onların aleyhine şahitlik edecekler. Böylece rehberlik edilmedikçe meâlindeki ifade, Allah onları, doğru yola çağrıldıklarında doğru yolu bulan, davet edildiklerinde kabul eden nitelikte yarattığı için anlamına gelir. Size ne oluyor, nasıl yargıda bulunuyorsunuz böyle? Yani böyle haksız şekilde nasıl hüküm veriyorsunuz, kulluğu ve şükrü, sözü edilen eylemleri yapmaya gücü yetmeyene nasıl yöneltiyorsunuz?
Yoksa rehberlik edilmedikçe bir başına yolunu bulmaktan bile aciz olan mı? meâlindeki beyanda geçen ve rehberlik edilmedikçe anlamına gelen ifade hakkında bazıları şöyle dedi: Putlar, kendilerine rehberlik yapılsa bile yolunu bulamazlar. Ancak burada ondan maksat insandır. Bazıları da şöyle dedi: Rehberlik edilmedikçe ibaresi, putlar taşınmadıkça ve istenen yere konulmadıkça anlamına gelir. Onların kendiliğinden bir yol bulmasına gelince, bu mümkün değildir. Ancak az önce söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak onu konuşacak hale getirir, konuşan bir türe dönüştürür ve konuşmasına izin verirse, o zaman cevap vermesi ve doğru yolu bulması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
SL ÜZE JİN Ge vs g ÇAT
---
Dipnotlar:
“Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, ‘Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz’ diyeceğiz, böylece aralarını böleceğiz ve yakıştırdıkları ortaklar onlara, ‘Siz bize tapmıyordunuz' diyecekler” (Yünus, 10/28).
Yunus 10:36
Onların çoğu sadece zanna uyuyor. Bazıları şöyle dedi: Bu ilâhi kelâm, o insanların putlara tapan ve “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”” diyen ve buna benzer başka sözler söyleyen liderler ve ileri gelenlerle ilgilidir. Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Onların putlara tapmakla ilgili olarak söyledikleri, putların Allah katında kendilerine şefaatçi olacakları şeklindeki sözleri sadece zandan ibarettir, onlar öyle zannediyorlar. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet, onların liderleri hakkında değil, halk ve liderlere tâbi olanlar hakkındadır. [ ] Çünkü liderler, kendilerine gösterilen delilleri ve kanıtları görmüşler ve Resülullah'ın (s.a.) getirdiği âyetleri anlamışlardı. Ancak onlar, “Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil”, “Bu da ancak düzmece bir yalan”” ve “Bu uydurmadan başka bir şey değil” diyorlardı. Onlar böyle sözler söylemekle halkın kafasını karıştırmayı ve içlerine şüphe sokmayı istiyorlardı. Halk da onların, “o şöyledir, o böyledir” diye söyledikleri sözlere uyuyor ve onları tasdik ediyordu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onların çoğu, bu konuda liderlerin sözlerine ancak zanna dayanarak uyuyorlar, onlar öyle zannediyorlar buyuruyor. Onların çoğu uyuyor ibaresi, sanki Mekkeliler'i kastediyor gibidir. Yani putlara tapmak konusunda Mekkeliler'in çoğunluğu, atalarına ve geçmişlerine yalnızca zanna dayanarak tâbi oluyorlar; çünkü onlar putlara tapıyor ve “Biz babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk””, “Biz atalarımızı böyle yapar bulduk”!© diyorlardı.
Sonra Yüce Allah zannın hiçbir şekilde gerçek ve kesin bilginin yerini tutamayacağını haber veriyor. Yani zanni bilgi ile hakikate ulaşılmaz, hak ve hakikate ancak kesin bilgi ile ulaşılır. Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilmektedir! Bu beyan, onların daima dikkatli olmaları ve sakınmaları için bir tehdit ifadesidir.
---
Dipnotlar:
100 eş-Şuarâ, 26/74. Bu âyet-i kerime her ne kadar Hz. İbrahim (s.a.) ile ilgili ise de, müşriklerin hali her zaman aynıdır.
Yunus 10:37
Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerime, “Bize (huzurumuza geleceklerine inanmayanlar, ‘Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir” dediler”! meâlindeki âyetin sılasıdır. Cenâb-ı Hak Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir buyuruyor. Nitekim o âyetin devamında Allah şöyle buyuruyor: “Onlara şöyle de: Onu kendiliğimden değiştirmeye hak ve yetkim yoktur, ben ancak bana vahyedilene uyuyorum”. Bazıları da şöyle söyledi: Kureyş kâfirleri, bu Kur'ân'ı Muhammed kendi kafasından uydurdu, demişlerdi, Cenâb-ı Hak da buna cevaben Bu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir, onun başkasına nispet edilmesi veya uydurulması söz konusu değildir buyurdu.
(JBu Kur'ân Allah'tandır, başkası tarafından uydurulmuş değildir meâlindeki ilâhi kelâm iki anlama gelir. Birincisi, insan gücünün ve takatinin üstünde bir şey olduğu için bu Kur'ân'ın Allah'tan gelmeyip başka biri tarafından uydurulmuş olma ihtimali yoktur. Böylece onun özü itibariyle uydurulmuş olduğu fikrini imkânsız kılıyor. İkincisi, bu kitapta bulunan hikmetli sözler ve doğru [bilgiler ve haberler), onun Allah'tan geldiğine işaret eder. Çünkü Allah'tan başka birinin sözlerinde mutlaka hikmete aykırı akılsızca sözler, yalan ve tutarsızlık bulunması muhtemeldir.
O, kendisinden önceki kitapları (asıllarını) doğrulamaktadır. Yani bu Kur'ân daha önce gelmiş olan ilâhi kitapları doğrulamaktadır. Eğer onu Muhammed kendi kafasından uydurmuş olsaydı, diğer ilâhi kitaplarla onun arasında pek çok farklılık ve aykırılık bulunurdu. Çünkü Muhammed daha önce geçen diğer kitapları bilmiyordu, zira onlar onun dilinden başka bir dilde idiler. Onları bilen herhangi birine gidip öğrenmediğinde de hiçbir ihtilaf yoktur. Bununla birlikte Kur'ân, o kitapları tasdik etmekte ve onlara uygun âyetler içermektedir. Bu durum, onun Allah'tan geldiğini gösterir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyor ne de onu kendi elinle yazıyordun”!0:.
Konulmuş olan hükümleri açıklamaktadır; bunda kuşku yoktur. Denildi ki: Kur'ânda, daha önce gönderilen kitaplar açıklanmaktadır. Bu sözün tamamı şudur: Bu kitap, aralarında lafız itibariyle farklılık olsa dahi, hikmeti ve doğruyu beyan etmekte ve önceki kitaplarla uygunluk arzetmektedir. Şöyle de söylendi: Konulmuş olan hükümleri açıklamaktadır, yani insanların lehine ve aleyhine olan hükümleri açıklamaktadır. Yahut şöyle denilmesi de mümkündür: Kitapların açıklanması, başkalarına değil sadece Allaha aittir. Onun, âlemlerin Rabb'inden geldiğinden hiç kuşku yoktur. Yahut şöyle buyuruyor: O levh-i mahfüzdan gelen hükümlerdir.
hlo iiS ilo
Yunus 10:38
Yoksa “Onu Muhammed uydurdu? mu diyorlar? De ki: Onun benzeri bir sûre de siz getirin bakalım. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Eğer onu Muhammed kendi kafasından uydurmuşsa, o zaman hadi siz de onun benzeri bir süre getirin bakalım; çünkü siz de onunla aynı dili konuşuyorsunuz. Üstelik sizler iftira etmek ve yalan konuşmakla bilinmektesiniz, Muhammed'in ise hiçbir zaman böyle bir hali görülmedi, asla yalan konuşmakla itham edilmedi. Dolayısıyla onun benzeri bir süre getirmeye sizler daha uygunsunuz.
Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın! Eğer iddianızda doğru iseniz. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle anlam verdi: Onun bir benzerini getirmekte size yardım etmeleri için taptığınız tanrılarınızı da çağırın! Bazıları da şöyle söyledi: Çağırabildiklerinizi de yardımınıza çağırın! Yani bu konuda size yardım etmeleri için aynı dili konuştuğunuz kişileri de çağırın! Yahut Cenâb-ı Hak şunu demek istemiştir: Onun benzeri bir süreyi vücuda getirebilmek için diğer kitaplardan da yararlanın! Eğer Muhammed onu kendi kafasından uydurdu iddianızda doğru iseniz. Onların böyle bir süre meydana getirmekle uğraşmaktan kaçınmaları, Kur'ân'ın uydurulmuş olmadığını, semavi bir kitap olduğunu bildiklerini gösterir.
Yunus 10:39
İşin gerçeği şu ki onlar, mahiyetini bilemedikleri şeyi yalanladılar. Bazıları şöyle dedi: Onlar Kur'ân'ın nazmını ve lafzını anlamadılar, içeriğini anlamak için üzerinde düşünüp incelemediler, aksine gözü kapalı olarak yalanladılar. Bir şeyin yalan veya doğru olduğu ancak düşünüp tefekkür etmekle anlaşılır, aklına geleni hemen söylemekle değil. En doğrusunu Allah bilir ya, işin gerçeği şu ki onlar, mahiyetini bilemedikleri şeyi yalanladılar meâlindeki beyanın yorumu budur. İkincisi, İşin gerçeği şu ki onlar, mahiyetini bilemedikleri şeyi yalanladılar, yani onlar Kur'ânın Allah tarafından indirilmediği, uydurulmuş olduğu iddiasının yalan olduğunu bildikleri halde yine Kur'ân'ı yalanladılar.
Onlar henüz kendilerine yorumu yapılmamış olan şeyi yalanladılar.
Onun yani Kur'ân'ın yorumu ile ilgili bir bilgi kendilerine gelmeden onu yalanladılar. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Onlar Kur'ânın nazmını anlamadan, lafzını kavramadan, onun akıbeti ve sonu ile ilgili bir bilgi kendilerine gelmeden onu yalanladılar. Denildi ki: Tevil, her şeyi işin başlangıcına çevirmektir. Hukemâ şöyle dedi: Tevil, her fiilin, başlangıçta amaçlanan sonuca varmasıdır. Her fiilden başlangıçta amaçlanan şey ise fiilin planlanan şekilde son bulmasıdır!” Bazıları da şöyle dedi: Henüz kendilerine yorumu yapılmamış olan şey cümlesinden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın bir şey henüz var olmadan önce olacağını vâdettiği şeydir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Kur'ân'ın yorumu, dünyada olan ve kıyâmet günü gerçekleşecek olan şeylerdir, ondan maksat da sözü edilen azaptır'”. Bazıları sevap diye yorumlamıştır, bazıları da onu akıbet diye tevil etmiştir. Vâkıdi'“ şöyle dedi: Bu âyette söylenmek istenen şey şudur: Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerimde âhiretle ilgili vâd ve tehdit etmiş olduğu beyanın akıbeti, henüz onlara gelmemiştir. Tevilin aslı, işin akıbetinin vardığı yere bakmaktır.
Onlardan öncekiler de işte böyle yalan saymışlardı. (Birincisi), Mekke kâfirleri peygamberlerini yalanladıkları gibi geçmiş ümmetler de peygamberlerini yalanlamışlardı. Yani ilk defa yalanlanan kişi sen değilsin, aksine senden önceki kardeşlerin.de yalanlandı. Bu ifade, onların kendisini yalanlamaları ve önceki ümmetlere indirilen vahiylerin kendilerine de indirilmesini reddetmelerinden dolayı, bu huylarını devam ettirmelerinden Resülullah'ı (s.a.) teselli anlamı taşımaktadır. İkincisi, eğer Resülullah (s.a.) hariç tutulursa buradaki hitap onun kavmine yapılmaktadır; kendi durumlarından sakınmalarına vesile olsun diye onlara, önceki ümmetlere indirilenlere bakmalarını ve onların hallerini düşünmelerini emretmektedir.
Bak zâlimlerin sonu nice oldu! Yalanlamaları yüzünden başlarına neler geldi? Yani onlar nasıl cezalandırıldılar ve azaba uğratıldılar? En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:40
Onların arasında bu Kur'âna inanan da var. Denildi ki: Mekkeliler'den bu Kur'âna inanan da var; inanmayan da var, bu beyan Hz. Peygambere (s.a.) inanmayan da var anlamına gelebileceği gibi, Kur'âna inanmayan da var mânasına gelmesi de muhtemeldir. İnanan da var meâlindeki beyanın inanmış olan da var anlamına, İnanmayan da var meâlindeki beyanın ise inanmamış olan da var mânasına gelmesi muhtemeldir. Bunun gelecekle ilgili bir tehdit anlamına gelmesi de muhtemeldir; yani onlardan, Mekkeliler'den bu Kur'âna inanan da var, inanmayan da var. Onlar gerçekten böyle idiler; bir kısmı Kur'ân'a inanmış, bir kısmı da inanmamıştı. Bazıları şöyle dedi: Âyette Mekkeliler değil Yahudiler kastedilmektedir. Âyetin zâhiri, Mekke kâfirlerini göstermektedir. Müfessirlerin geneli bu kanaattedirler. Âyet, iman edenlerin dualarını kesmemeleri için sanki bir müjde anlamı taşımaktadır. İnanmayanların var olacağını da bildirmek suretiyle, inkâr etmelerinden dolayı üzüntüsünü arttırmamak için Hz. Peygambere (s.a.) onların imanlarından ümidini kestirmektedir.
Rabb'in bozguncuları çok iyi bilmektedir. Bu beyanın anlamı sanki şöyledir: Onlar Allah'ın bilgisi dâhilinde bozgunculuk yapmaktadırlar. Allah onları yarattı ve vücuda getirdi, onların bozgunculuk yapacaklarından cahil ve gafil değildir, aksine bunlar O'nun bilgisi dâhilindedir. Hiçbir bozguncunun ifsadı O'na zarar vermediği gibi, hiçbir salih kişinin dürüstlüğü de O'na fayda vermez. Onların bozgunculuklarının zararı ancak kendi aleyhlerine, dürüstlüklerinin faydası da ancak kendi yararlarınadır. Bu cümlenin tehdit anlamına gelmesi de muhtemeldir, yani Allah onların bozgunculuklarını bilmektedir ve bozgunculuklarının cezasını onlara verecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Oika kis a
Yunus 10:41
Seni yalanlamaya kalkışırlarsa şöyle de: Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Size verdiğim haberlerin Allah'tan geldiği konusunda eğer ben yalan söylersem, benim yaptığım banadır, yani size tebliğ ettiklerimde yaptığım tebliğin sorumluluğu bana aittir, yani onun günahı benimdir. Sizin yaptığınız da size aittir. Yani benim size Allah'tan tebliğ ettiğim şeyleri reddetmenizin günahı da size aittir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Yoksa, Bunu o kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur”. Yani eğer ben uydurduysam, yaptığım uydurmanın günahı bana aittir. Size Allah'tan tebliğ ettiklerimi reddetmenizin günahı da size aittir.
Siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın anlamı şudur: Ben sizin dininizden sorgulanmam, siz de benim dinimden ve yaptıklarımdan sorgulanmazsınız. Nitekim başka âyetlerde Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların hesaba çekilmelerinden sana sorumluluk yoktur”. “Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona aittir... Resüle düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır”. “Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacaksınız”!9, TIE I bezi ESG SI aiis A iia
Yunus 10:42
İçlerinde seni dinleyenler de var. Cenâb-ı Hak, onların içinden Resülullah'ı (s.a.) ve okuduğu Kur'ân'ı dinleyen, ancak yine de iman etmeyen insanların var olduğunu haber veriyor. Bir şeyi dinleyen herkesin ondan faydalanmasının veya aklını kullanıp anlamasının söz konusu olmadığını da bildiriyor. İnsan dinlediğinden ancak maksadı ve ihtiyacı kadar yararlanır ve aklını kullanır. [§]Onlar ise farklı amaçlarla dinliyorlardı; bazıları söyleneni kabul etmek ve orada yer edinmek için, bazıları ise başkalarına anlatmak için dinliyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlar hep yalana kulak verirler, başka bir kesim için dinler dururlar”"!, Bazıları da dinler ve itaat eder, ancak onun huzurundan çıktıklarında dinlediklerini değiştirip bozar. Allah şöyle buyuruyor: “İşimiz itaat, diyorlar, yanından ayrılınca da içlerinden bir grup, içinden, senin söylediğinin tersini kuruyor”!!2. Nihayet bazıları da alay etmek, kusur ve ayıp aramak için dinliyordu. Dolayısıyla Resülullah'ı dinlemekte insanlar farklı konumdaydılar.
Sonra Cenâb-ı Hak onların iki sebepten dolayı gerçekten dinlemediklerini, akıllarını ve basiretlerini kullanmadıklarını beyan ediyor. Birincisi, sözünü ettiğimiz şekilde onlar dinlediklerinden faydalanmadılar, akıllarını ve basiretlerini kullanmadılar, tıpkı bu duyu organlarına sahip olmayanların faydalanmadığı gibi onlarda bu organlarından yararlanamadılar, bundan dolayı da Allah, sanki onların bu organlara sahip olmadıklarını beyan etmiştir. Çünkü bu organlar boş yere ve onlardan faydalanmamak için değil, ancak kendilerinden yararlanılması için verilmiştir. İkincisi, akıl, kulak ve göz gibi organların verileri sanki bazan çalışmakla elde edilir, bazan da yaratılıştan kazanılır. Onlar ise organlar kullanarak bilgi elde etmek için bu organlarını kullanmayı terkettiler, bu organlarla kazanılan bilgilerden yüz çevirdikleri için de Allah o organları bulunmadığını açıklamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, onlarda bu duyu organlarını yok sayması, muhtemelen sözünü ettiğimiz bu iki sebepten olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah, akıllarını işletmiyorlar buyurarak onların akli bilgileri de dinlemediklerini açıklamakta, düşünmeyi terkettikleri için onların doğru yolu bulmalarını ve doğruyu görmelerini de mümkün görmemekte, ardından şöyle buyurmaktadır: Eğer görmüyorlarsa körlere doğru yolu sen nasıl göstereceksin? Çünkü yolların doğrusunu bulabilmek ve o doğru yolda yürümek, ancak görmekle mümkün olur. Görmez misin ki, hayvanlar bile yolları görüakıl yürütmekle elde edilen bilgileri dinler, [hayvanlarda ise böyle bir yetenek Aİ geni; GE Gigi Yala
---
Dipnotlar:
yor, bir yola giriyor ve o yoldaki tehlikelerden sakınıyorlar, fakat akli bilgileri dinlemek özelliğine sahip olmadıkları için akıl yürütemiyor. Gözleri görünüş itibariyle nesneleri gördüğü halde hayvanlar akıl yürütemiyor, çünkü zihin, “Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesim için dinler dururlar” (el-
Yunus 10:43
İçlerinde seni dinleyenler de var. Cenâb-ı Hak, onların içinden Resülullah'ı (s.a.) ve okuduğu Kur'ân'ı dinleyen, ancak yine de iman etmeyen insanların var olduğunu haber veriyor. Bir şeyi dinleyen herkesin ondan faydalanmasının veya aklını kullanıp anlamasının söz konusu olmadığını da bildiriyor. İnsan dinlediğinden ancak maksadı ve ihtiyacı kadar yararlanır ve aklını kullanır. [§]Onlar ise farklı amaçlarla dinliyorlardı; bazıları söyleneni kabul etmek ve orada yer edinmek için, bazıları ise başkalarına anlatmak için dinliyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlar hep yalana kulak verirler, başka bir kesim için dinler dururlar”"!, Bazıları da dinler ve itaat eder, ancak onun huzurundan çıktıklarında dinlediklerini değiştirip bozar. Allah şöyle buyuruyor: “İşimiz itaat, diyorlar, yanından ayrılınca da içlerinden bir grup, içinden, senin söylediğinin tersini kuruyor”!!2. Nihayet bazıları da alay etmek, kusur ve ayıp aramak için dinliyordu. Dolayısıyla Resülullah'ı dinlemekte insanlar farklı konumdaydılar.
Sonra Cenâb-ı Hak onların iki sebepten dolayı gerçekten dinlemediklerini, akıllarını ve basiretlerini kullanmadıklarını beyan ediyor. Birincisi, sözünü ettiğimiz şekilde onlar dinlediklerinden faydalanmadılar, akıllarını ve basiretlerini kullanmadılar, tıpkı bu duyu organlarına sahip olmayanların faydalanmadığı gibi onlarda bu organlarından yararlanamadılar, bundan dolayı da Allah, sanki onların bu organlara sahip olmadıklarını beyan etmiştir. Çünkü bu organlar boş yere ve onlardan faydalanmamak için değil, ancak kendilerinden yararlanılması için verilmiştir. İkincisi, akıl, kulak ve göz gibi organların verileri sanki bazan çalışmakla elde edilir, bazan da yaratılıştan kazanılır. Onlar ise organlar kullanarak bilgi elde etmek için bu organlarını kullanmayı terkettiler, bu organlarla kazanılan bilgilerden yüz çevirdikleri için de Allah o organları bulunmadığını açıklamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın, onlarda bu duyu organlarını yok sayması, muhtemelen sözünü ettiğimiz bu iki sebepten olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah, akıllarını işletmiyorlar buyurarak onların akli bilgileri de dinlemediklerini açıklamakta, düşünmeyi terkettikleri için onların doğru yolu bulmalarını ve doğruyu görmelerini de mümkün görmemekte, ardından şöyle buyurmaktadır: Eğer görmüyorlarsa körlere doğru yolu sen nasıl göstereceksin? Çünkü yolların doğrusunu bulabilmek ve o doğru yolda yürümek, ancak görmekle mümkün olur. Görmez misin ki, hayvanlar bile yolları görüakıl yürütmekle elde edilen bilgileri dinler, [hayvanlarda ise böyle bir yetenek Aİ geni; GE Gigi Yala
---
Dipnotlar:
yor, bir yola giriyor ve o yoldaki tehlikelerden sakınıyorlar, fakat akli bilgileri dinlemek özelliğine sahip olmadıkları için akıl yürütemiyor. Gözleri görünüş itibariyle nesneleri gördüğü halde hayvanlar akıl yürütemiyor, çünkü zihin, “Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesim için dinler dururlar” (el-
Yunus 10:44
Cenâb-ı Hak bu âyette, köklerinin kurutulması belasının ve mâruz kaldıkları cezanın, Allah'ın onlara kötülük etmesinden değil, onların bizzat kendilerine yaptıkları kötülük yüzünden geldiğini haber vermektedir.
BUZ MARFAN yene S
Yunus 10:45
Allah onları mahşerde topladığı vakit, sanki (dünyada) sadece günün bir saati kadar kısa bir süre kaldıklarını düşünürler. Yani mezarlarında ancak o kadar kaldıklarını düşünürler. Aralarında tanışırlar, yani mezarlarından çıktıkları zaman birbirleriyle tanışırlar. Bazı müfessirler şöyle dediler: Sadece günün bir saati kadar kısa bir süre kaldıklarını düşünürler meâlindeki beyan, dünyada o kadar kısa bir süre kaldıklarını düşünürler anlamına gelir. Meselenin aslı şudur: İnsanlar kıyâmet günü dirilişin dehşetini ve zorluğunu gördüklerinden dünyadaki hayatlarının sanki çok kısa ve kendilerine verilen nimetlerin de çok az olduğunu düşünürler. Yahut âhirette azap içinde geçen sürelerinin uzunluğuna bakarak dünyadaki kalış sürelerinin çok az olduğunu düşünürler. Burada ikinci bir yorum daha vardır: Onlar aşırı derecede cahil ve akılsız olduklarından Allah'ın kendilerine bildirdiği haşri ve ebedi azabı önemsemezler, sanki günün bir saati kadar orada kalacaklarını düşünürler, hatta bundan dolayı başlarına gelecek olana aldırmazlar, yapıp ettiklerinden dolayı görecekleri azabı önemsemezler.
Aralarında tanışırlar. Yani birbirlerine lânet ettikleri kadar birbirleriyle tanışırlar. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Birbirinize lânetler yağdıracaksınız”", Birbirlerinden uzak durdukları ölçüde tanışırlar, sonra araları ayrılır. Nitekim Cenâb-ı Hak “Böylece onların aralarını böleceğiz”! buyurmaktadır, yani onların aralarını ayıracağız.
(SJAlllah'ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını asılsız sayanlar hüsrana uğramış olacaklar. Yani âhiretteki ebedi nimetleri kazanamayanlar, vâdolundukları o nimetlerden hüsrana uğrayacaklar. Çünkü âhiret nimetleri ancak onu hak edip kazananlara verilecektir. Onlar ise hüsrana uğrayacakları şeyi kazandılar. Allah şöyle buyurmaktadır: “Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!”!1“ Yani ateşi gerektiren şeyi kazanmaya ne kadar da sabırlı imişler!
Gölü ie şii
Yunus 10:46
Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını ya sana gösteririz veya (görmeden) seni vefat ettiririz. Buradaki “immâ” edatı, tereddüt ve şüphe ifade eder, aynı şekilde “ev” edatı da böyledir. En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki “immâ” edatı mahzuf sayılıp altında “in” edatının gizli olduğu var sayılmalıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Eğer sana gösterirsek, onlara bildirdiğimiz cezanın hepsini değil ancak bir kısmını gösteririz, yahut seni vefat ettiririz ve hiçbir şey göstermeyiz. Yahut, onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını sana gösterirsek meâlindeki, bildirdiklerimizden bir kısmını sana göstereceğiz anlamına gelir. Bu şu âyetin anlamına benzer: “Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir”!17. Bu yoruma göre Cenâb-ı Hak, onlara bildirdiği cezanın bir kısmını gösterdi, fakat hepsini göstermedi. İlk yoruma göre ise, Allah gösterecekse o cezanın ancak bir kısmını gösterir veya hiç göstermez.
Şöyle bir soru sornulursa: “İmm&” edatı, aynen “ev” edatı gibi tereddüt ve şüphe ifade ediyorsa, Cenâb-ı Hak vuku bulanı ve vuku bulacak olanı bildiğine göre bunun Allaha nispet edilmesi nasıl doğru olur? Zira ancak akıbetten habersiz olan birine bunun nispet edilmesi doğru olur.
Buna şöyle cevap verilir: Allaha nispet edilen bütün tereddüt ve şüphe edatları, kesin ve zorunlu olduğu anlamına gelir. Umulur ki anlamına gelen “asâ” edatı ile belki anlamına gelen “le'alle” edatı ve benzerleri de böyledir. İşte “imm&” ve “ev” edatları da bu anlamdadır. Allah hiç şüphesiz vuku bulanı ve ilerde vuku bulacak olanı da bilir. ( Soru ve şüphe edatlarına gelince, daha önce teşbih edatından bahsederken! söylediğimiz gibi onlar gereklilik ve gerçekleşmek anlamına gelirler. Yahut da onlara bazı şeyleri göstermeyi Resülullah (s.a.) vâdetmiş olabilir. O zaman, Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını ya sana gösteririz veya (görmeden) seni vefat ettiririz demiştir. Sanki şöyle demektedir: Onlara vâdettiklerini göstermek senin işin değildir, o ancak bize aittir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: “(Resülüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok”™”.
Sonuçta dönüşleri bizedir; sonra Allah onların neler yaptığına da şahittir. Bu ilâhi kelâmın, sonuçta onların âyetleri yalanlayıp reddettiklerine ilişkin olarak kıyâmet günü Allah sana şahitlik edecektir anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyuruyor: “De ki: Benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'ân bana vahyedildi”. Âyet-i kerimenin, Allah onların yaptıklarını bilir, hiçbir şey O'na gizli değildir anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu durumda âyet, aynen şu beyanlarda olduğu gibi tehdit anlamına gelir: “Allah onların yapmakta olduklarını eksiksiz görür”, “O, her şeyi hakkıyla bilmektedir”? En doğrusunu Allah bilir.
Çev) Oyal; Y
---
Dipnotlar:
n? “Rabb'imizi tenzih ve tesbih ederiz, Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir, derler” (el118 Meselâ bk. el-Bakara, 2/210. “Lafızlar, her ne kadar sözlük anlamı içeren sözler olarak vaz edilmiş olsa bile, dilciler nezdinde şüphe için değil, gereklilik ve gerçeklik anlamında kullanılır. Bir lafız Allah'a nispet edildiğinde, O'na lâyık olan bir anlama hamledilmesi gerekir. Nitekim göz, el, gitmek, gelmek gibi zâhirde teşbih mânasına gelen lafızların Allaha nispet edilmesi konusunu belirtmiştik. Bu lafızlar sözlük anlamında vaz edilmiş olsa bile, Allah'a nispet edilmesi halinde aynı mânaya hamledilmesi caiz değildir. Ancak bu lafızlar mecâzi mânada kullanıldığında Allaha nispet edilmesi caiz olur ve ona yüklenen mâna O'nun sıfatlarına uygun hale gelir. Burada da aynı durum söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir”. “(Resülüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Çünkü onlar zâlimlerdir” (Âl-i İmrân, 3/128).
Yunus 10:47
Her ümmetin bir peygamberi olmuştur. Yani daha önce geçen her ümmete mutlaka bir peygamber gönderilmiştir. Ben, size gönderilen ilk peygamber değilim. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “De ki: Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem”!, (JOnlara peygamberleri geldiğine göre aralarında olup bitenler hakkında adaletle hüküm verilir, Bu âyetin iki anlama gelmesi muhtemeldir. [Birincisi], peygamberlerle ümmetleri arasında adaletle hüküm verilir; peygamberler insanlara risâleti tebliğ edip onları Allah'ın dinine davet ettiler mi? Ümmetler de peygamberleri yalanladılar ve âyetleri reddettiler mi? (İkincisi), Aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. Yani yaptıklarına ne bir şey ilâve yapılır, ne de eksik tutulur. Aralarında hüküm verilir meâlindeki beyan, yalanlayanlar helâk edilir, peygamberler ve onları tasdik edenler kurtulurlar mânasına da gelebilir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız”, Âyet-i kerime, yüz çevirenler ile kabul eden ve itaat edenler arasında kıyâmet günü hüküm verilir anlamına da gelebilir.
KEİ La S Sl Aegi lia iadeli ayi 9! p İİ gis
Yunus 10:48
48. “Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit, diyorlar?
Cenâb-ı Hak, “Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını sana gösteririz”! meâlindeki âyette onları azap ile korkutunca, onlar, ey Muhammed! Şayet dünyada bize azap gelecek sözünde doğru isen, bizi korkuttuğun o azap ne zaman gerçekleşecek? demişlerdi. Bu, “Onlara bildirdiğimiz cezanın bir kısmını sana gösteririz” meâlindeki âyette belirttiğimiz yorumun ikincisine girer.
óra Yi ANTEE PAEAS]
Yunus 10:49
49. De ki: Allah dilemedikçe ben kendime bile ne bir zarar ne de fayda vermeye muktedirim. Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalır ne de bir an ileri gidebilirler.”
De ki: Ben kendime bile zarar vermeye muktedir değilim, yani bana gelen bir zararı defetmeye bile muktedir değilim. Fayda vermeye de muktedir değilim. Aynı şekilde kendime bir fayda vermeye bile gücüm yetmez. Buyuruyor ki: Başıma gelen bir kötülüğü defetmeye muktedir olmadığım gibi, [ ] kendime herhangi bir faydayı sağlamaya da asla gücüm yetmez. Buna bile gücüm yetmiyor ise, size azap indirmeye nasıl gücüm yeter? Bu ancak Allah'a mahsustur, onu yapmaya gücü yeten ve kâdir olan sadece O'dur. O'ndan başka hiç kimsenin buna gücü yetmez. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “De ki: Ben yalnız sizin gibi bir insanım”, De ki: Ben kendime bile zarar vermeye muktedir değilim meâlindeki âyetle Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in (s.a.) insanlara azap indirmekten aciz olduğunu hatırlatmaktadır.
[Mütezile ve Ecel Meselesi]
Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde ne bir an geri kalır ne de bir an ileri gidebilirler. Yani insanların eceli geldiği zaman onu ertelemeye güçleri yetmez. Bir an bile ileri gidemezler, yani ecellerini öne almaya da muktedir değildirler. Eceli ertelemeyi veya öne almayı istemelerinin bir kıymeti yoktur ki onu istesinler. Ecel geldiğinde asla ertelenmez, zamanından önceye de alınamaz. Bu âyet, eceli tamamlanmadan önce hiç kimsenin ölmeyeceğine işaret etmektedir. Bu, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir; onlar, birini öldüren kişi, onu ancak ecelinden önce öldürmüştür diyorlar. Allah ise şöyle buyuruyor: Ne bir an geri kalır ne de bir an ileri gidebilirler. Onlar ise, ecelinden önce ölmüştür, diyorlar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Ne bir an geri kalır ne de bir an ileri gidebilirler. Allah'ın azabı indiği ve vakti geldiği zaman, onu öne almaya veya ertelemeye kimsenin gücü yetmez. Dünyada, şefaat ve fidye ile bir şeyi öne almaya ve arkaya bırakmaya geçirmek muhtemel olduğu gibi, kişinin değeri ve mevkii göz önüne alınarak ecelinin öne alınması veya ertelenmesi ihtimali yoktur.
ila İmar 15 ve ee m gis İĞ ali b
Yunus 10:50
En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenâb-ı Hak şunu demek istiyor: Allah'ın azabı gelirse, onda ne fayda vardır? Onda sizin için hiçbir fayda yoktur, aksine sizin için zarar vardır. Faydası olmayan şeyin âcilen olmasını istemek de akılsızlık ve cahilliktir. Onların azabı istemelerinden dolayı Cenâb-ı Hak kendilerini akılsızlıkla nitelemiştir.
Yunus 10:51
Sonra mı buna iman edeceksiniz? O anda, öyle mi? Yani başınıza Allah'ın azabı geldikten sonra iman edeceksiniz, öyle mi? Cenâb-ı Hak onların, kendilerine azap geldiğinde iman edeceklerini haber veriyor. İman edeceksiniz cümlesinin de, Allaha ve Resül'üne iman edeceksiniz anlamına gelmesi muhtemeldir. Bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler”!2. Sonra da azaba mâruz kaldıklarında iman etmelerinin kendilerine fayda sağlamayacağını haber veriyor: “Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”. “Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz”!”, İman edeceksiniz öyle mi? Bu beyan, azap geldiğinde onun varlığına inanacaksınız anlamına da gelebilir, çünkü onlar, Resülullah'ın (s.a.) kendilerini korkuttuğu azabı yalanlıyorlar, alay etmek ve yalanlamak maksadıyla azabın hemen gelmesini istiyorlardı. Azap gelince de iman ettiler, yani azabın varlığına inandılar. Allah şöyle buyuruyor: (İnanmadığınız için) hemen olsun istediğiniz şey olduktan sonra mı buna iman edeceksiniz? O anda, öyle mi? Alay ettiğiniz ve yalanladığınız için size gelemeyeceğini iddia ettiğiniz o azap gelince öyle mi? En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:52
5152. “Sonra o kötülük edenlere şöyle denilir: Tadın bitmeyen azabı! Vaktiyle yaptıklarınızdan başka şeyler sebebiyle mi cezalandırılıyorsunuz?”
Sonra o kötülük edenlere şöyle denilir. Buradaki kötülük edenler ibaresine, Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetine, rablığına ve kendisine kulluğa başkalarını ortak yapanlar, diye anlam verilmiştir. Tadın bitmeyen azabı! Çünkü onlar o azabın içinde ebedi olarak kalacaklar. Bu söz, onlar cehenneme sokulduktan sonra kendilerine söylenir. Vaktiyle yaptıklarınızdan başka şeyler sebebiyle mi cezalandırılıyorsunuz? Yani ancak dünyada yaptıklarınızdan dolayı cezalandırılıyorsunuz.
Yunus 10:53
Sana soruyorlar, yani senin haber vermeni istiyorlar: Sahi bu doğru mu? Bu ifade farklı anlamlara gelebilir. Bütün müfessirlerin söylediklerine göre, onlara gelmekle korkuttuğu azap sahi bu mu? anlamına gelebilir. Sonra buyurdu ki: De ki: Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Size onları indiren Allah'tır. Siz de bunları önleyemeyeceksiniz! Yani onları yok edemeyecek ve önüne geçemeyeceksiniz. Sahi bu doğru mu? meâlindeki beyan ile onları tevhide davet etmesi kastedilmiş olabilir. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurur: “Bize gerçeği mi getirdin, yoksa bizimle oyun mu oynuyorsun? diye sordular. İbrahim şöyle cevap verdi: Hayır, sizin Rabb'iniz, göklerin ve yerin Rabbidir”, Onların Sahi bu doğru mu? sözü de bunun gibidir. Sonra De ki: Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Siz de bunları önleyemeyeceksiniz! meâlindeki âyetle de onun hak olduğunu haber vermektedir. Buradaki hak ile mücizelerin, Hz. Muhammed'in (s.a.) veya Kur'ân-ı Kerim'in kastedilmiş olması muhtemeldir.
Sahi bu doğru mu? diye sana soruyorlar. De ki: Elbette! Rabbime yemin ederim ki bu söylenenler kuşku götürmez bir gerçektir. Bu ilâhi kelâm, Hz. Müsâ ile ilgili olan şu âyete benzemektedir: “Bir zaman Müsâ kavmine, Allah size bir inek kesmenizi emrediyor? demiş; onlar da “Bizimle alay mı ediyorsun! demişlerdi. Müsâ, “Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım” dedi”. Burada Hz. Müsâ Cenâb-ı Hakk'ın emrini haber vermekte ve onları bu emre uymaya davet etmekte, onun oyun ve eğlence olmadığını, yüce Allah'tan gelen hak bir emir olduğunu söylemektedir. Sahi bu doğru mu? meâlindeki beyan da bunun gibidir.
Sahi bu doğru mu? diye sana soruyorlar. Bu sorunun, onun doğruluğundan şüphe edenler tarafından sorulmuş olması muhtemeldir; o hak mıdır, yoksa değil midir? diye soruyorlardı. ( Soruyu, Resülullah'ın (s.a.) kâfirleri tehdit ettiği azabın hemen gelmesini isteyen inatçıların alay etmek ve yalanlamak amacıyla sormuş olmaları da muhtemeldir. Hz. Peygamber (s.a.) tâbi olan, onu tasdik ve iman ederek kendisine itaat eden insanlar tarafından da sorulmuş olabilir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar”!. Hasılı onlar üç gruptu: Bir grup ona iman etmiştir, öbür grup şüphe içerisindedir, diğer grup da onu yalanlamaktadır.
azal y İSİ vey ouii çi ji “rp Y şaş Lial a isi; AEA iz Gİ rai Giyilir?
Yunus 10:54
Haksızlık yapmış olan her insan, dünyadaki her şey kendisinin olsa (o gün) kurtulmak için onu feda ederdi. Cenâb-ı Hak burada, onlara azap geldiğinde, o azabın şiddetinden dolayı eğer güçleri yetse yeryüzünde olan her şeyi feda edeceklerini haber vermektedir. “Onlar dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlardır”? meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere, onların iman etmesini engelleyen şeyin dünya sevgileri ve dünya nimetlerine karşı olan cimrilikleri olsa da yine hepsini feda ederlerdi.
Onlar azabı gördükleri vakit pişmanlıklarını içlerinde saklayacaklar. Pişmanlık ancak kalpte bulunan bir duygudur. Sanki şöyle buyurmaktadır: Âyetleri yalanladıkları ve inat edip onları reddettikleri için kalplerinde tam bir pişmanlık duygusu yerleşir. Bazıları şöyle dedi: Pişmanlıklarını içlerinde saklayacaklar, yani pişmanlık gösterecekler. Bu fiil hem açıklamak ve hem de gizlemek anlamında kullanılır. Nitekim “şeabe” fiili de hem toplamak ve hem de parçalayıp dağıtmak anlamına gelir. Sonra insan bir şeyi içinde gizlediğinde mutlaka onu başka birine de haber verir, işte bu da onu açıklamaktır.
Onlar hakkında adaletle hüküm verilecek. Bu âyet, hikmetin gerektirdiği şekilde hüküm verilecek anlamına gelir. Çünkü hikmet, nimete nankörlük eden ve Allah hakkında O'na lâyık olmayan şeyleri söyleyen herkesin cezalandırılmasını gerektirir. Yahut buradaki adalet anlamına gelen “bilkıst” kelimesi, âyetin sonunda belirtilen Kendilerine haksızlık edilmeyecektir anlamındadır. Bu kelimenin “Oku şimdi kitabını! Kendini yargılamak için sana yeter!”! meâlindeki âyetle aynı mânaya gelmesi de muhtemeldir. “Kıst” kelimesi, adalet anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk'ın dünya ve âhirette adaletle hükmettiğini insanlar o gün anlayacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
Gil Ye masi
Yunus 10:55
Bilesiniz ki göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Yani göklerde ve yerde olan herkes Allah'ın kölesi, câriyesi ve mülküdür, sizin Allah'tan başka taptığınız putların değil. Dolayısıyla kullar, dünya ve âhiretin mülkiyeti elinde bulunandan isterler, bunların mülkiyetine sahip olmayandan değil. Bu âyetle Cenâb-ı Hak, hiçbir şeyin mülkiyetine sahip olmadığını bildikleri birinden dünyayı istemelerinden dolayı onların ne kadar akılsızca hareket ettiklerini beyan ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Dikkat edin, Allah'ın olacağını bildirdiği şey gerçektir. Azap olsun rahmet olsun, her vâd ve tehdit mutlaka gerçekleşecektir. Ama onların çoğu bilmezler. Yani bildiklerinden yararlanmazlar. İnsanlar bilmiş olsalar bile, bildiklerinden yararlanmadıkları için Cenâb-ı Hak onları bilgisizlikle nitelemiştir. Bilmezler anlamına gelen “lâ yalemün” (ozal Y) kelimesinin, bilgi vasıtasını kazanmaya çalışmadılar anlamına da gelebilir; bundan maksat da Allah'ın âyetleri ve delilleri hakkında düşünmek, tefekkürde bulunmaktır. Onların bilgisizlikle nitelenmesi, kendilerine bilgi vasıtaları verilmediğinden dolayı da olabilir, bundan dolayı onlar bilmiyorlar. Mesele eğer böyle ise, onlar mâzur sayılırlar. Ancak şayet önceki iki yorum doğru kabul edilirse, o zaman onlar mâzur sayılmazlar.
[Ölümden Sonra Dirilmek]
Bilesiniz ki göklerde ve yerde olan her şey Allah'ındır. Bu âyette ölümden sonra dirilmenin iki açıdan delili vardır. Birincisi, bütün ihtişamı ve gezenlerinin çokluğu, dayanıklılığı ve yaratılışının büyüklüğü ile göklerle, yeri İRAN ve ikisi arasındaki her şeyi yaratmaya kâdir olduğunu [Ş]ve bu kudretin insan gücünün ve hayalinin çok üstünde olduğunu belirtmesi açısından ona bir delil vardır; bütün bunlara kâdir olan, canlıları ölüp gittikten sonra yeniden yaratmaya da kâdirdir. İkincisi, Cenâb-ı Hak hikmeti gereği, aralarındaki uzun mesafeye rağmen yeryüzünün menfaatinin gökyüzüne bağlı olduğunu, sayılması uzun sürecek türlü nimetleri yaratıp insanlara lütfettiğini ve her şeyi olması gereken yere koyduğunu haber vermektedir. Hikmette böyle bir niteliğe sahip olan birinin, nesneleri boş ve bâtıl yere yaratmış olması ihtimali yoktur. Şayet ardında, hayatın olmadığı bir yokluk bahis konusu olsaydı, bu durum hikmete uygun düşmezdi. Bu hakikat, Cenâb-ı Hakklın insanları, dilediği bir amaç için yarattığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:56
Hiç şüphesiz biliyorsunuz ki canlılara can veren ve ölüleri de öldüren Allah'tır. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “O size hayat verdi; sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz””. İnsanlara başkasının değil Allah'ın can verdiğini ve O'nun öldürdüğünü bildiğinize göre, ölümden sonra sizi tekrar dirilteceğini de bilin. O'na döndürüleceksiniz. Cenâb-ı Hak, önce insanları, var oluşlarına ilişkin delili kabule zorladı, sonra belirttiği o delille vuku bulacak olan dirilişi de haber verdi.
Yunus 10:57
[Kur'ân Bir Öğüt, Şifa, Rehber ve Rahmettir)]
Ey insanlar! Rabb'inizden size bir öğüt gelmiştir. Bundan maksat şu Kur'ân-ı Kerimdir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki öğütten maksat, yasak koymaktır, nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: “Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor”". Denildi ki: Bir daha böyle bir şeyi yapmanızı yasaklıyor. )Başkaları şöyle söyledi: Öğüt, özenilen her şeye davet eden ve korkulan her şeyden sakındıran sözdür. Bazıları da şöyle dedi: Öğüt, her katı kalbi yumuşatan ve her karanlık kalbi aydınlatan sözdür. Belirttiğimiz bu açıklamaların hepsi Kur'ânda vardır. Orada yasak vardır, özenilen her şeye davet eden ve korkulan her şeyden sakındıran sözler vardır, o aynı zamanda insanlar düşünüp baktıkları, doğru yolu bulmak ve hakkı aramak isteyen bir bakış açısıyla tefekkür ettikleri takdirde katı kalpleri yumuşatır ve karanlık kalpleri aydınlatır. Denildi ki: Öğüt, katı kalpleri yumuşatan, kurumuş gözleri yaşartan ve kararmış gönülleri aydınlatan sözdür.
Kalplerdeki hastalıklara şifadır. Benimsenin bir dinin âfetleri ve hastalıkları olur, bu yüzden bazan zarar verir ve sahibini telef eder; tıpkı şu bedenlerin âfetleri ve hastalıkları olduğu gibi; bu hastalıklar da bedenleri yok eder ve helâkine yol açar. Sonra bedenlerin âfetleri ve hastalıkları için ilâçlar vardır, hasta ve rahatsız olan beden o ilâçlarla şifa bulur. Aynen bunun gibi bu Kur'ân da dinde şifa kaynağı ve ilâçtır, din konusunda insan onunla tedavi olur, dolayısıyla o da din konusundaki âfetleri ve hastalığı giderir. Tıpkı ilâçların, bedenlerin âfetlerini ve hastalığını giderdiği gibi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, gönüllerdeki hastalıkları iyileştirdiği için Kur'âna öğüt ve şifa diye isim vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bir rehber ve rahmettir. Buradaki rehber anlamına gelen “huden” kelimesi, sapıklıklardan uzaklaştırıp doğru yola götüren anlamına gelir. “Rahmet” de, Allah'ın azabından kurtaran demektir. Yahut da “huden, insanı her türlü hayra davet eden ve hayır yolunu gösteren, “rahmet” de kendisine tâbi olanı rahmete kavuşturan anlamına gelir. Hâsılı Kur'ân, kendisine sarılan ve tâbi olan için hidâyet ve rahmettir. Ancak ona muhalefet edeni ve kendisinden uzaklaşanı körlükte ve sapıklıkta bırakır. Nitekim Cenâb-ı Hak bir yerde şöyle buyurur: “Kur'ân onlara kapalıdır”!. Başka bir yerde de şöyle buyurur: “Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir”, Yani inananların imanına iman katmıştır. Başka bir yerde de şöyle buyurur: “Bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır”!. Yani kâfirlerin kirlerine kir katmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
ere üye
---
Dipnotlar:
137 “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı dilden bir kitap, öyle mi! De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur'ân onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesle-
Yunus 10:58
Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah'ın lütfu ve rahmetiyle sevinsinler. Bazıları şöyle dedi: Allah'ın lütfundan ve rahmetinden maksat Kur'ândır. Bazıları da şöyle dedi: Allah'ın lütfu Kur'ân, rahmeti ise imandır. Ancak burada Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı indirmekle lütfetmiştir anlamı da vardır, çünkü onu indirmeyebilirdi de. Buna göre âyetten, fetret döneminde yaşayan insanların da sorumlu olacakları anlamı çıkar™®. En doğrusunu Allah bilir.
Evet bununla sevinsinler; çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir. Yani burada sözü edilen bu lütuflarla sevinmeniz, sizin dünyada toplayıp biriktirdiklerinizden daha değerlidir. Bazıları şöyle dedi: Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah'ın lütfu ve rahmetiyle sevinsinler meâlindeki âyet, müminlere hitap etmektedir. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Müminlere söyle, Allah'ın lütfu ile, yani İslâm ile ve Allah'ın rahmeti ile, yani Kurân ile sevinsinler. Evet bununla, yani bu lütuf ve rahmetle sevinsinler, yani müminler sevinsinler. Çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir. Yani kâfirlerin dünyada toplayıp biriktirdikleri altın, gümüş ve diğer mallardan daha değerlidir.
YED a çal İş 1G
Yunus 10:59
De ki: Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeyler... Muhtemelen Cenâb-ı Hak buradaki indirme fiilini göğe nispet etmektedir. Her ne kadar rızıkları yetiştiren toprak ise de, onların vasıtaları gökle ilgilidir, ürünün yetişmesi, çardakların olgunlaşması, hülasa her şeyin yetişip olgunlaşması gökten gelen (güneş ve yağmur) vasıtalar sayesindedir. Rızıkların vasıtaları tabiri ile, toprakta bitkinin yetişmesini sağlayan yağmur gibi vasıtaları kastediyorum; insanların ve hayvanların gıdası olarak ortaya çıkan her şey onun sayesinde yetişmektedir. Aynı şekilde ürünün yetişmesini, çardakların ve her türlü meyvenin olgunlaşmasını sağlayan güneşi kastediyorum. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, az önce söylediğimiz gibi indirme fiilini göğe nispet etmektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede de şöyle buyurur: “Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir”4!, Yani rızıklarınızın bizzat kendileri değil, vasıtaları göktedir. Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeyler meâlindeki ifade, Allah'ın sizin için yarattıkları anlamına da gelebilir. Böyle Allah'a nispet edilen her şey, ancak onu yaratmış olması itibariyle nispet edilmiştir. Yani onları indirerek yarattı. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: “Hayvanlardan da sizin için sekiz eş indirdi”'?, Yani zikretmiş olduğu hayvanları sizin için yarattı. En doğrusunu Allah bilir.
Onlardan bir kısmını helâl bir kısmını haram saymanıza ne demeli? Bazıları dedi ki: Bundan maksat, En'âm ve Mâide sürelerinde sözü edilen ve insanların kendilerine haram kıldıkları bahire, sâibe, vasile gibi hayvanlardır", Onlardan bir kısmını taptığınız putlara adayarak kendinize haram kılıyorsunuz. )Yani onlar bu hayvanları putlara adamışlardı. Bunlar Enâm süresinde belirtilmiştir: “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırdılar”. Bu âyette ve devam eden âyetlerde bu hayvanları belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
De ki: Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz? Yani haram kıldığınız şeylerin haramlığına, helâl kıldıklarınızın helâlliğine Allah mı izin verdi, yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz? Aksine Allah adına siz hüküm veriyorsunuz. Bu süre, Mekkeliler'le yapılan tartışma üzerine onlara karşı delil olarak inmiştir. Onlar peygamberlere ve kitaplara inanmıyorlardı. Halbuki bir şeyin haram veya helâl olduğu bilgisine ancak peygamberler, kitaplar ve Allah'tan gelen haber ile ulaşılır. Onlar ise bunların hiçbirine inanmıyorlardı. Öyleyse helâl veya haram olduğu bilgisine ulaşma vasıtalarına inanmadığınız halde nasıl helâl ve haram kılabilirsiniz? Size helâl olan bir şeyi nasıl haram kılar, haram olan şeyi de nasıl helâl sayarsınız? Bu âyette Cenâb-ı Hak onların akılsızlıklarını, inatçılıklarını ve Allaha yaptıkları iftiraları haber vermektedir. Onlar Allaha bile iftiraya cüret ettiklerine göre başkalarına daha rahat iftira ederler. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:60
Peki, kendi uydurmalarını Allah'a yakıştıranlar, kıyâmet gününde olacaklar için ne düşünüyorlar? Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Onlar ölümden sonra dirilmeye inanmadıkları halde kıyâmet günü ile nasıl korkutulurlar? Buna şöyle cevap verilir: Cenâb-ı Hak onların helâl ve haram kılmak konusunda yalan söylediklerini ve Allah'a iftira ettiklerini ortaya çıkarmak suretiyle ölümden sonra dirilmenin var olduğu konusunda da onları susturan delile işaret etmektedir. Böylece onların yalancılıklarını ortaya koymak suretiyle ölümden sonra dirilmek konusunda da yalan söylediklerini belirtmektedir. Sonra, insan bazan kesin olarak bilmediği bir şeyle de tehdit edilir, hakkında tam bir bilgiye sahip olmadığı bir şeyle de korkutulur ve ondan sakındırılır. İşte burada da aynı şey söz konusudur. Sonra Cenâb-ı Hak onların hitap ederek akıllarına ölümden sonra dirilmeye iman etmenin ve dünyada yapılan eylemlere karşılık vermenin gerekli olduğu fikrini öğretti, çünkü yaratıkları özellikle yok olup gitmeleri için yaratmak hikmete uygun değildir. Burada başka bir ihtimal daha vardır ki o da şudur: Kendi uydurmalarını Allah'a yakıştıranlar, ne düşünüyorlar? Yani bu husus gerçek ise, Resülullah'ın (s.a.) haber verdiği herkesin ölümden sonra dirileceği ve yaptıklarının karşılığını göreceğine dair söylediklerini ortaya çıkarsa, onların hali ne olacak?
Gerçek şu ki Allah insanlara karşı lütufkârdır. O, kâfir olsun mümin olsun herkese rızık ve çeşitli nimetler vermek ve belli bir vakte kadar azabı ertelemek suretiyle bütün insanlara karşı lütuf sahibidir. Yahut insanlar önceden Allah'a karşı kitap ve peygamber sahibi olmayı gerektirecek bir şey yapmadıkları halde onlara peygamber ve kitap göndermek suretiyle kendilerine lütfetmektedir. Bu durumda bu lütuf, kâfirlere değil sadece inanan insanlaradır. Ama onların çoğu şükretmezler; Allah'ın lütfuna ve Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine vermiş olduğu nimetlere şükretmezler.
A göni ğun öy çiz EE YSA ya ALİ YS ZEN A V3 Yİ 355 Jais
Yunus 10:61
Ne zaman sen bir faaliyet göstersen. Bazı müfessirler buna, ne zaman bir işe koyulsan ve bir hale girsen anlamı verdiler; Kur'ân'dan bir bölüm okusan. Yani böylece ilâhi risâleti insanlara tebliğ etsen. Ne zaman sen bir faaliyet göstersen meâlindeki âyete bazıları bir ibadete koyulsan anlamı verdi. Kur'ân'dan bir bölüm okusan, yani böylece ilâhi risâleti insanlara tebliğ etsen. Siz ne zaman bir iş yapsanız muhakkak ki biz üzerinizde gözetleyici oluruz. Âyetin başında Cenâb-ı Hak uyarı ve ikaz anlamında peygamberine hitap etmekte, burada ise hem ona ve hem de diğer insanlara hitap etmektedir. Görmez misin ki Allah, siz ne zaman bir iş yapsanız buyuruyor; bu beyanın içerisine onların hepsini dâhil ediyor. [§]Rabb'inizle ve insanlarla aranızdaki meseleler konusunda sizin lehinize de aleyhinize de Allah'ın şahit olduğunu haber veriyor. Lehinize ve aleyhinize olarak yapmış olduğunuz her işte muhakkak ki biz üzerinizde gözetleyici oluruz. İnsanların daima dikkatli ve uyanık olmaları için onlara tenbih ve ikaz ediyor. O işe koyulduğunuzda; bazıları şöyle dedi: Bu ifade, o işe başladığınızda demektir. İşe dalmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Onu konuşmak anlamına geldiği ve konuşmada ileri gitmek anlamına geldiği de söylendi. Bunların hepsi aynı şeydir. Buradaki “fihi” zamiri, hak, din, Kur'ân, Resülullah ò oa 3 pll öv! çi) anlamlarına gelebilir. Yani hak adına, din adına, Kur'ân adına ve Resülullah (s.a.) adına bir işe koyulduğunuzda demektir. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Resülullah (s.a.) adına veya Allah'ın dini adına veya size okunan şeyler adına bir işe koyulduğunuzda muhakkak Allah sizi gözetleyicidir.
Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: O işe koyulduğunuzda meâlindeki cümle, ona daldığınızda ve ilerlediğinizde anlamına gelir. Bunun izahı da şudur: Siz ne zaman bir iş yapsanız, ona dalıp ilerlediğinizde muhakkak ki biz üzerinizde gözetleyici oluruz.
Ne yerde ne de gökte, zerre miktarı bir şey bile Rabb'inin bilgisi dışında kalmaz. Buradaki “lâ ya'zübu” fiili, gizli kalmaz anlamına gelir. Yani ne yerde ve ne de gökte, Rabbinin emretmediği, yasaklamadığı ve sorumlu tutmadığı hiçbir şey Allaha gizli kalmaz. Böyle olunca Cenâb-ı Hakk'ın istediği, emrettiği, yasakladığı ve sorumlu tuttuğu bir şeyin O'ndan gizli kalmaması daha evla ve daha lâyıktır. Yerde zerre miktarı bir şey bile Rabb'inin bilgisi dışında kalmaz. Bu beyan temsili anlamda bir sakındırma ve korkutmadır, beyan ve açıklama anlamında bir tehdit değildir. Çünkü tehdit iki şekilde olur. Birincisi, temsili, diğeri de bizzat o şeyin beyanı ve açıklaması anlamında.
Hepsi istisnasız apaçık bir kitapta yazılıdır. Denildi ki: Az olsun, çok olsun her şey o kitapta yazılıdır, [Ş]yani levh-i mahfüzda yazılıdır. Bu cümlenin gökten indirilen kitapta yazılıdır anlamına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
r gir Sx, 7 rozs 0 tso Sor 47 M PPro TEA Kİ
Yunus 10:62
[Büyük Günah İşleyenler)]
Mütezile şöyle dedi: Bu âyet, büyük günah işleyenlerin mümin olmadığına işaret eder. Çünkü eğer onlar mümin olsalardı, Allah dostu olurlardı. Allah dostu olduklarında da ne korku duyarlardı, ne de üzüntü! Büyük günah işleyenlerin korkacaklarında ve üzüleceklerinde şüphe olmadığına göre, onlar mümin değildirler, onların iman dostluğu yoktur. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bunun izahı şudur: Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler, yani onlar hiçbir vakit korku ve üzüntü duymayacaklar. Büyük günah işleyenlerin ise bazı vakitlerde korku ve üzüntü duymaları mümkündür. Kaldı ki âyet-i kerimede Allah dostlarının, işin başından sonuna kadar hiçbir korku ve üzüntü duymayacakları da söylenmemektedir. Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. Bu âyetin, dünya ehlinin dünyada çektikleri gibi korku ve üzüntü çekmeyecekleri anlamına da gelebilir, onların korkuları ve üzüntüleri ancak kendi akıbetleri içindir. Âyette, onlara cennette asla korku yoktur, üzüntü de çekmeyecekler anlamı da var gibidir. Cennete girdiklerinde durumları gerçekten böyle olur, orada kendilerini üzecek her şeyden güvende olurlar. Bazıları Bazı müfessirler şöyle dedi: Onlara korku yoktur, yani cehennem yüzünden onlara korku yoktur; Onlar üzüntü de çekmeyecekler, yani cennetten çıkacakları üzüntüsünü asla duymayacaklar. Mesele bizim sözünü ettiğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
G has iYi BİM öz asii
Yunus 10:63
[Büyük Günah İşleyenler)]
Mütezile şöyle dedi: Bu âyet, büyük günah işleyenlerin mümin olmadığına işaret eder. Çünkü eğer onlar mümin olsalardı, Allah dostu olurlardı. Allah dostu olduklarında da ne korku duyarlardı, ne de üzüntü! Büyük günah işleyenlerin korkacaklarında ve üzüleceklerinde şüphe olmadığına göre, onlar mümin değildirler, onların iman dostluğu yoktur. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bunun izahı şudur: Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler, yani onlar hiçbir vakit korku ve üzüntü duymayacaklar. Büyük günah işleyenlerin ise bazı vakitlerde korku ve üzüntü duymaları mümkündür. Kaldı ki âyet-i kerimede Allah dostlarının, işin başından sonuna kadar hiçbir korku ve üzüntü duymayacakları da söylenmemektedir. Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. Bu âyetin, dünya ehlinin dünyada çektikleri gibi korku ve üzüntü çekmeyecekleri anlamına da gelebilir, onların korkuları ve üzüntüleri ancak kendi akıbetleri içindir. Âyette, onlara cennette asla korku yoktur, üzüntü de çekmeyecekler anlamı da var gibidir. Cennete girdiklerinde durumları gerçekten böyle olur, orada kendilerini üzecek her şeyden güvende olurlar. Bazıları Bazı müfessirler şöyle dedi: Onlara korku yoktur, yani cehennem yüzünden onlara korku yoktur; Onlar üzüntü de çekmeyecekler, yani cennetten çıkacakları üzüntüsünü asla duymayacaklar. Mesele bizim sözünü ettiğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
G has iYi BİM öz asii
Yunus 10:64
İşte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun! Bazıları dedi ki: Onlara bu dünyada müjdeler vardır cümlesiyle doğru (salih) rüya kastedilmiştir. Bu anlamda Resülullah'tan (s.a.) gelen rivayetler vardır; Hz. Peygambere (s.a.) bu âyetin tefsiri sorulmuş, o da bunu doğru (salih) rüya ile tefsir etmiştir'. Eğer bu rivayet gerçekse, hak olan budur. Bazıları şöyle söyledi: [§]Onun doğru rüya olma ihtimali yoktur, çünkü âhiret müjdesi, dünya hayatının müjdesi üzerine getirilmiştir; âhirette ise doğru rüya mevcut olmadığında hiç şüphe yoktur. Ancak eğer belirttiğimiz rivayet gerçekse, bu odur. Burada sözü edilen müjde, şu âyetlerde geçen müjdeye benzemektedir: “Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!” “İman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele” “Allah'ın, iman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu!” Bunun örnekleri çoktur. Bazı müfessirler şöyle dediler: Onlara bu dünyada müjdeler vardır meâlindeki âyet, ölüm anında melekler onları müjdelerler demektir. Âhirette de müjdeler vardır meâlindeki âyet ile de, onlar için cennetin var olduğuna işaret edilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın sözlerinde değişme olmaz. Muhtemelen bu beyan, Allah'ın vâdinde ve tehdidinde değişme olmaz anlamına gelmektedir; bu, değiştirme ve değişikliğe uğramayan şeylerdendir. Allah'ın sözlerinde değişme olmaz meâlindeki beyanla Kur'ân-ı Kerim'in kastedilmiş olması da muhtemeldir; orada bulunan vâd, tehdit ve diğer şeylerin hiçbirinde değişme olmaz. Önceki ve sonraki ümmetlerden peygamberleri ve âyetleri yalanlayanların helâk edildiklerine ve köklerinin kazındığına dair olan Allahın kanunu değişmez anlamına da gelebilir. Nitekim bazı âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma bulamazsın”, “Daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir”. Allah'ın sözlerinde değişme olmaz meâlindeki beyan, o insanlar için az önce sözü edilen müjde değişmez anlamına da gelebilir. Allah'ın delilleri ve kanıtları değişmez yahut Allah'ın vâdi ve tehdidi değişmez anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
(Öyleyse) en büyük kazanç budur. Âyetteki budur anlamındaki “zâlike” lafzı ile en büyük kazanç bu müjdedir denilmektedir. Yahut “Onlara asla korku olmaması; onların üzüntü de çekmemeleri”5? en büyük kazançtır, çünkü ondan sonra korku yoktur.
a ŞALI İSİNİ ME iye BE
---
Dipnotlar:
“Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah'ın doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asıl akıl iz'an sahipleri de onlardır”. 150 “Yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötülük tuzakları kuruyorlardı. Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır. Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın” (Fâtır, 35/43). “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir” (el-Enfâl, 5 “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler” (Yünus,
Yunus 10:65
Onların sözleri seni üzmesin. Buradaki ‘onların sözleri'nden maksat, muhtemelen Allah'ın ortağı ve çocuğu vardır diyerek söyledikleri, Cenâb-ı Hakk'a lâyık olmayan sözleridir. Yüce Allah peygamberine, bunlar seni üzmesin, çünkü bütün güç ve izzet Allah'ındır demektedir. Onların Kur'ân hakkında söyledikleri, o sihirdir ve uydurulmuştur şeklindeki sözleri de kastedilmiş olabilir. Yahut onların, Resülullah (s.a.) hakkında söyledikleri, “o büyücüdür, yalan şeyler uydurup Allah'a nispet etmektedir” şeklindeki sözlerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Onların sözleri seni üzmesin meâlindeki beyanla sanki onların kurdukları tuzaklar ve yaptıkları hileler kastedilmiş gibidir. Hemen arkasından gelen kuşkusuz güç tamamıyla Allah'ındır meâlindeki beyan da bunu teyit etmektedir; yani tuzak kurmak ve hile yapmak konusunda da bütün güç Allah'ındır. Bu aynen şu âyet-i kerimenin anlamına benzemektedir: “Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı; oysa bütün tedbirlere hakim olan Allah'tır”!5, Yani Allah'ın tedbiri, onların tuzaklarını bozdu ve engel oldu, O'nun tedbiri onların tuzaklarını boşa çıkardı. Buna göre kuşkusuz güç tamamıyla Allah'ındır beyanı da onların, senin için kurdukları bütün tuzaklarını ve bütün hilelerini Allah bozacaktır anlamına gelir. Âyette geçen “izzet” kelimesi, güç-kuvvet anlamına gelir. Buna göre Allah şöyle söylüyor: Bütün güç ve kuvvet Allah'ındır, düşmanlarına karşı Allah sana yardım edecek, onların tuzaklarını, hilelerini ve emellerini boşa çıkaracak. O her şeyi duymaktadır, yani onların bütün söylediklerini duymaktadır. Her şeyi bilmektedir, yani onların menfaatlerine olan şeyleri bilmektedir. Yahut O her şeyi duymaktadır, yani dua edenin duasını kabul etmektedir; Her şeyi bilmektedir, yani yaptıkları her şeyi bilmektedir.
Yunus 10:66
Bilesiniz ki göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Yani göklerde ve yerde olan herkesin Allah'ın kulu ve kölesi olduğunu sizler de bildiğiniz halde falancı Allah'ın oğludur, O'nun ortağı vardır gibi sözleri nasıl söylersiniz? Üstelik sizden hiç kimse kendi kölesini ve câriyesini evlat ve ortak edinmemiştir. Bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah size kendinizden bir örnek veriyor”, İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Yahut göklerde ve yerde olan her şeyin mülkiyeti elinde olan nasıl evlat edinir? Dünyada ancak üç amaçla çocuk istenir: Ya başkalarına karşı destek ve yardımcı olsun diye, yahut duyduğu bir ihtiyacı gidermesi için, yahut da yalnızlık vahşetinden kurtulmak için. )Halbuki Allah zengindir, göklerin ve yerin mülkiyeti O'na aittir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Böyleyken O'na nasıl çocuk ve ortak nispet edersiniz ve O'nun hakkında hiç de lâyık olmayan sözleri söylersiniz? Biz bu konuyu daha önce anlatmıştık. Yahut Cenâb-ı Hak burada, insanlara emrettiği, yasakladığı ve kendisine kulluk yapmalarını istediği şeylere hiç ihtiyacı olmadığını haber vermektedir. Yani Allah'ın, insanlara emir vermesi, yasak koyması, çeşitli ibadetleri yapmalarını istemesi ve onları çeşitli sıkıntılarla imtihan etmesi, bunlara kendisinin ihtiyacı ve menfaati olduğu için değildir; aksine bunları yapmalarında insanların kendi menfaatleri vardır.
Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştukları sözde tanrılara tapanlar neyin peşinden gidiyorlar? Onlar yalnızca zan peşinde gidiyorlar. Yani onların, Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştukları sözde tanrılara tapmak konusunda delilleri ve kanıtları olmadığı gibi kitaptan veya peygamberden elde ettikleri bir bilgileri de yoktur, onlar ancak zanna ve korkuya dayanıyorlar. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yani onlar Allah'tan başkasına tapmakla sadece yalanın peşinden koşuyorlar. Çünkü onlar müşriktirler, kitap ehli değildirler, peygambere de inanmadılar. Allah'tan başkasına tâbi olmak konusunda yalan DE bAa eğil oÍ Á
---
Dipnotlar:
söylediklerini ve iftira ettiklerini onların kendileri de biliyorlar. Çünkü bu gibi şeyleri bilmenin yolu kitaptır veya peygamberdir, halbuki onlarda bu ikisinden hiçbiri yoktur. En doğrusunu Allah bilir. 154 “Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan hizmetçileriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? İşte aklını kullanacak kimseler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz”.
Yunus 10:67
[Allah'ın Birliği]
İçinde dinlenesiniz diye geceyi, (işlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O'dur. Gündüz vaktinde her şey görülür. Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyuruyor: “Allah, rahmetinden dolayı size geceyi - ve gündüzü yarattı ki gecesinde dinlenesiniz, gündüzünde lütfundan rızkınızı arayasınız”!. O günler lütuf elde etme ve nimetleri hatırlama yeridir, insan kendisine lütfedilen nimetlere şükrünü (gece vaktinde) eda eder. Bu âyette gece ve gündüzün Allah'ın düzenlemesi ve belirlemesi ile seyretmekte olduğuna da işaret edilmektedir. Gece ve gündüz şayet Allahın düzenlemesi ve belirlemesi dışında cereyan etmiş olsalardı, aynı düzene ve aynı kanuna göre gitmezlerdi. [§] Aralarında fazlalık ve noksanlık bulunur ve aynı çizgi üzerinde yol almazlardı. Bazan da birbirinin içine girerlerdi. Belirlenen aynı şekilde yol almaları, bunlarda başka birinin düzenleme ve yönetiminin bulunduğunu gösterir. Şayet herhangi bir düzenleme ve idare olmadan gitselerdi, rastgele yol alırlardı; bazan fazla bazan eksik, bazan az bazan çok olurlardı. Bu da onları düzenleyen ve idare edenin aynı zat olduğunu gösterir. Şayet onları birden çok kişi idare etmiş olsaydı, biri diğerine galip gelir ve galibiyeti de sürüp giderdi; galip gelen bir daha mağlup olmaz, mağlup olan da bir daha galip gelemezdi. Mesele sözünü ettiğimiz şekilde ise, onları düzenleyen ve idare edenin çok kişi değil tek kişi olduğu neticesi çıkar.
Bu âyette ölümden sonra dirilmenin de delili vardır; çünkü gece ve gündüzden her biri geldiğinde öbürünü yok ediyor, o kadar ki ondan hiçbir iz ve eser kalmıyor. Sonra öbürü gelince de aynı şekilde cereyan ediyor; o kadar ki giden geleni, birincisi ikincisini geçmiyor. Gece kaybolup gittikten, hiçbir izi ve eseri kalmadıktan sonra onu tekrar yaratmaya kâdir olanın, ölüleri diriltmeye de kâdir olduğunu gösterir. Gündüz kaybolup gittikten sonra onu yeniden ortaya çıkarmaya kâdir olan, söylediğimiz gibi ölümden sonra insanlara tekrar can vermeye de kâdirdir.
Bu âyette, bir şey iki şart ile vacip olduğunda, birinin yok olmasıyla öbürünün vacip olmadığına da işaret vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak âyette görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşetti buyurmaktadır, bir şeyi görmek ise ancak gözün ışığı ile gündüzün aydınlığı birlikte olursa mümkün olur. İşte bu durum, iki şartla vacip olan bir hükmün, ancak her ikisinin de birlikte olmasıyla vacip olduğunu gösterir. Gece karanlığı nesneleri örtüyor ve onun görülmesi mümkün olmuyor, gündüzün aydınlığı ise onların örtüsünü açıyor. Gece karanlığının nesnelerin üzerini örtmesinde, iki şarta bağlı olarak vacip olan bir hükmün tek bir sebeple engellenmesinin caiz olduğuna dair delil vardır; çünkü gece karanlığı hem gündüzün aydınlığını ve hem de gözün ışığını örtmektedir.
(Slİçinde dinlenesiniz diye geceyi, (işlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşeden O'dur meâlindeki âyet çeşitli hususlara işaret etmektedir. Birincisi, nimetleri hatırlatmaktadır; bu, insanları şükretmeye davet eder, nankörlükten sakındırır. Aynı zamanda Allah'ın kudretini hatırlatmaktadır; Cenâb-ı Hak gece ve gündüzden birini yaratıp ortaya çıkardığında ötekini yok ediyor. Buna muktedir olanı hiçbir şey aciz bırakamaz. Âyette Cenâb-ı Hakk'ın mutlak sultan ve otorite olduğunun da delili vardır; çünkü gece geldiğinde insanlar ister arzu etsinler ister etmesinler her şeyi örtüyor, gündüz olunca da ister arzu etsinler ister etmesinler her şeyi açıp parlatıyor. Yine âyet-i kerime, az önce söylediğimiz gibi, gece ve gündüzün aynı kanun ve yörüngede devam edip gitmelerinde bir irade ve bilgi bulunduğuna da işaret etmektedir; bunda onları yaratanın tek bir zat olduğunun delili vardır.
Cenâb-ı Hak içinde dinlenesiniz diye meâlindeki beyanla kendisinin yarattığını beyan etmekte, aynı zamanda geceyi dinlenmek ve istirahat etmek için yarattığını haber vermektedir. Gecenin sükünet ve dinlenmek ile nitelenmesi, gündüzün çalışmak ve maişet temin etmek için yaratıldığına işaret eder. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak gündüzle ilgili olarak görmenizi sağlasın diye buyurmaktadır, yani maişetinizi kazanmak için her şeyi görürsünüz. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Allah, rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lütfundan rızkınızı arayasınız”!6, Kuşkusuz dinlemesini bilen bir topluluk için bunda dersler vardır. Cenâb-ı Hak burada görmesini bilen bir topluluk için demiyor, dinlemesini bilen bir topluluk için diyor. İfadenin lafzı ise görmesini bilen bir topluluk için denilmesini gerektiriyor. Çünkü âyette görmenizi sağlasın diye buyurmaktadır. Ancak buradaki dinlemesini bilen bir topluluk için meâlindeki beyan, muhtemelen aklını kullananlar için anlamına gelmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “İçlerinde seni dinleyenler de var; ama sağırlara -üstelik akıllarını da kullanmıyorlarsa- gerçeği sen mi duyuracaksın?”!157 Dinlemesini bilen bir topluluk için meâlindeki beyan, sürenin başından buraya kadar olan âyetleri dinleyenler anlamına da gelebilir; Dinlemesini bilen bir topluluk için bunda dersler vardır. Yani dinlediklerinden faydalanan insanlar için yahut dinlediklerini kabul eden insanlar için. Nitekim Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah kendisine hamd edeni işitmiştir”8, Yani Allah onu kabul etmiştir.
Yunus 10:68
Onlar, ‘Allah çocuk edindi? dediler. Hâşâ! O hiçbir şeye muhtaç değildir. Bazıları şöyle dedi: Onların Allah çocuk edindi şeklindeki sözleri, gerçek anlamda çocuk mânasına gelir. Nitekim başka bir âyete göre, “Onlar -hâşâkızlar Allah'ındır diyorlar”. Başka bir âyette de Allah şöyle buyurmaktadır: “Yahudiler şöyle diyorlar... Hıristiyanlar böyle diyorlar...“ Aziz ve Celil olan Allah, hâşâ! O hiçbir şeye muhtaç değildir. Yani O kimseyi doğurmamış ve kendisi de kimseden doğmamıştır buyurarak, zâtını onların söylediklerinden tenzih etmektedir. Bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “O doğurmamış ve doğmamıştır”“ı. Dünyada ise herkes başka birinden doğmuş, veya kendisi dogurmuştur; bütün yaratıklar böyledir. Cenâb-ı Hak ise kendisinin hiç kimseyi doğurmadığını ve hiç kimseden de doğmadığını haber vermektedir.
[Çocuk Sahibi Olma İsteğinin Amacı]
Hâşâ! O hiçbir şeye muhtaç değildir. Göklerde olanlar da yerde olanlar da O'nundur. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şöyledir: Dünyada evlat sahibi olmak isteyen biri, mutlaka şu üç sebepten biri ile çocuk sahibi olmak ister: Ya bir ihtiyacını karşılamak için, ya kendisine galip gelen şiddetli bir arzudan dolayı, yahut da korktuğu başka kişilere karşı kendisine yardımcı olsun diye. Cenâb-ı Hak göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı kendisine ait olduğuna ve herkes onun kulu ve kölesi olduğuna göre, O'nun çocuğa falan hiç ihtiyacı yoktur, çünkü O zengindir, göklerin ve yerin mülkiyeti O'na aittir. Durumu böyle olan birinin çocuğa ihtiyacı olmaz. Ayrıca dünyada kendi kölesini ve câriyesini evlat edinmek, insan tabiatına uygun olan bir ihtimal değildir. Allah'ın niteliği belirtildiği gibi olduğuna ve bütün yaratıklar O'nun kulu ve kölesi olduğuna göre, caiz olsa bile onlardan birilerini evlat edinmek neden muhtemel olsun? Bunun imkânsızlığını ve doğru olmadığını daha önce açıklamıştık. Çünkü çocuk, kendisini dünyaya getirenin şeklinden ve türünden olur. Ortak, ortağın şeklinden ve türündendir. Ortağın reddinde, çocuğun reddi de vardır, çünkü ikisi de aynı anlamdadır. Her şeklin bir zıddı vardır, zıddı veya şekli olanın da rablıkla ve ilâhlıkla alakası yoktur.
Bazıları şöyle dedi: Onlar Allah çocuk edindi meâlindeki sözlerle gerçek anlamda çocuğu kastetmediler, fakat çocuğun babası nezdindeki konumunu ve değerini kastettiler. Bu da reddedilir; çünkü hakikate, yani hakiki anlamda çocuk ihtimali yoksa, böyle bir konumda olması imkânsızdır. Çünkü çocuk sahibi olma hakikati barındırdığı husus sebebiyle Allah hakkında mevcut değildir. Çocuk sahibi olma hakikati Allah hakkında söz konusu olduğu zaman bu hakikatin içerdiği kusur da işin içine dâhil olur.
Yanınızda bu iddianızı kanıtlayacak bir deliliniz asla yoktur. Denildi ki: Allah'ın çocuk sahibi olduğu iddianızla ilgili olarak elinizde hiçbir deliliniz yoktur. Çünkü onlar babalarını ve geçmiş atalarını taklit ediyorlardı, peygamberlere, kitaplara ve delillere inanmıyorlardı. Bu söylenen şeyler ise ancak peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla öğrenilir. Halbuki onlar, bütün bunları inkâr ediyorlardı.
Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? Yani Allah çocuk edindi diyorsunuz, O'nun çocuk edinmediğini bildiğiniz halde Allah için böyle konuşuyorsunuz.
YOL Í DİŞİN dil LİE ói 5 gal ği j
Yunus 10:69
69. “Dek ki: Allah hakkında asılsız şeyler yakıştıranlar kurtuluşa eremezler.
De ki: Allah hakkında asılsız şeyler yakıştıranlar... Daha önce de söylediğimiz gibi onlar, Cenâb-ı Hakk'ın çocuk edinmediğini biliyorlar, fakat Allahi iftira ederek bu yalanı söylüyorlardı. Onlar kurtuluşa eremezler, yani onlar âhirette arzu ettikleri şeyleri asla elde edemezler.
Yunus 10:70
Bu, dünyadaki önemsiz bir menfaattir, yani bu onlar için dünyadaki önemsiz bir menfaattir, âhirette ondan bir fayda görmeyecekler. Sonunda onların dönüşü bizedir. Cenâb-ı Hak burada diyerek peygamberine hitap etmekte, “sizin dönüşünüz bize olacak” şeklinde onlara hitap etmemektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu üslup, onların Allah'a iftira ederek Hz. Peygamber'i (s.a.) çok sıkıştırmalarından dolayıdır; Cenâb-ı Hak sonunda onların dönüşü bizedir buyurmaktadır, yani onların iftiralarının cezasını biz vereceğiz. İkincisi, sonunda onların dönüşü bizedir ve nihayet inkâr etmiş olmaları sebebiyle onlara şiddetli azabı tattıracağız! Yani onlar, bekledikleri şefaati ve yakınlığı bulamayacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:71
Onlara Nuh'un kıssasını da oku! Yani onlara Nuh'un haberini ver ve onun kavmi ile olan meselesini anlat!
Onlara Nuh'un kıssasını da oku. Bu beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Nuh'un kavmi ile neden bozuştuklarını, kavminin ona nasıl hile ve tuzak kurduklarını anlat! İkincisi, Nuh kavmi, peygamberlerine kötü muamele ettiklerinden başlarına gelen belâyı ve acı akıbetlerini hatırlat! Üçüncüsü, kavminden kendisine tâbi olanlar ile muhalif olanların akıbetlerini hatırlat.
O, kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah'ın âyetlerini bildirmem zorunuza gidiyorsa... Bazıları şöyle dedi: Eğer benim uzun süre aranızda bulunmam, sizi Allah'a kulluğa ve O'na itaate davet etmem ve size Allah'ın âyetlerini hatırlatmam zorunuza gidiyorsa... Bazıları da şöyle söyledi: Eğer benim davetimi kabul etmezseniz size Allah'ın azabını hatırlatmam zorunuza gidiyorsa... Eğer benim peygamberlik davasıyla aranızda bulunmam ve Allah'ın âyetlerini peygamberlik iddiası gereği Allah'ın delillerini bildirmem zorunuza gidiyorsa...
(1Siz de ortaklarınızı toplayıp ne yapacağınızı kararlaştırın. Bazıları dedi ki: Siz ve ortaklarınız toplanın ve bana istediğiniz tuzağı kurun! Yapacagınız iş içinizde niyet olarak kalmasın! Yani benim için içinizde gizlediğiniz hile ve tuzaklarınızı net olarak açıklayın! Bazıları da şöyle dedi: İşinize toplanın, yani işinize hazırlanın ve ortaklarınızı da çağırın! Übeyy'in (r.a.) rivayeti de bu şekildedir: İşiniz için toplanın ve ortaklarınızı da çağırın! Bana mühlet de vermeden yapacağınızı yapın! Yani neye karar verecekseniz verin ve gereğini yapın! Bazıları ise şunları söyledi: Yapacağınız iş içinizde niyet olarak kalmasın, yani yapacağınız iş size ağır gelmesin! Kisâi dedi ki: “Gumme” kelimesi kapalı ve örtülü olmak anlamına gelmektedir; yani işinizi örtmeyin, kapatmayın! Sözlerinizi açık ve aynı şekilde söyleyin! İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Yapacağınız iş içinizde kapalı kalmasın, yani onu açın, açıklayın! Buna yakın bir mânaya gelecek şekilde Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurur: “Her kim Allah'ın ona (peygamberine) asla yardım etmeyeceğini Bana mühlet de vermeden yapacağınızı yapın. Yani bana istediğinizi yapın ve bana hiç mühlet vermeyin! Bu beyan, şu âyetteki ifadeye benzemektedir: “Artık sen neye hükmedeceksen et!” Kisâi dedi ki: Bu söz, yapılacak muameleyi umursamamakta son noktayı ifade eder. Nitekim şu âyetteki ifade de bunun gibidir: “Biz İsrâiloğulları'na bildirmiştik”!4, Buna benzer başka bir âyet de şöyledir: “Lüt'a şu hükmü bildirdik”. Yani ona son ve nihai kararımızı bildirdik. Ebü Avsece şöyle dedi: Dilersen “gumme” kelimesine karanlık anlamını verebilirsin, onlar kendi işlerini göremiyorlar, yani işleri “gumme'dir.
Dilersen şüphe içindedirler anlamını da verebilirsin. Bu kelimenin kökü “Bamme, yeğummu, ğammen” şeklindedir, yani “Şattâ” örttü, gizledi demektir. “Gammetü rasehü” cümlesi başını örttüm anlamına gelir. Bana yapacağınızı yapın, yani bana ne istiyorsanız yapın!
Bazıları şöyle söyledi: Bana yapacağınızı yapın, yani bana karşı bütün gücünüzü kullanın! Burada yerine getirmek mânasındaki “kadâ” fiili, boşaltmak ve bitirmek anlamına gelen “ferağa” mânasına gelir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın sözüdür. Bazıları da şöyle dediler: Bana yapacağınızı yapın, yani düşündüklerinizi uygulayın! Nitekim bazı âyetlerde Cenâb-ı Hak şu ifadeyi kullanır: “Ferâğa ilâ ehlihi” yani “hemen ailesinin yanına gitti”'6, “Ferâğa ilâ âlihetihim” yani “Tanrılarının yanına vardr’, Nuh aleyhisselâmın kavmine söylediği, siz de ortaklarınızı toplayıp ne yapacağınızı kararlaştırın, yapacağınız iş içinizde niyet olarak kalmasın ve bana mühlet de vermeden yapacağınızı yapın meâlindeki sözü ile Hüd aleyhisselâmın söylediği “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” meâlindeki sözü ve Resülullah'ın (s.a.) söylediği “De ki: Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonra bana karşı planınızı ku1688 “Onlar şu cevabı verdiler: Bize gelen bunca apaçık kanıtlara ve bizi yaratana karşı asla seni tercih edemeyiz. Artık sen neye hükmedeceksen et; ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin” (Tâhâ, 20/72). Bu sözü Firavun'un sihirbazları iman ettikten sonra Firavun'un kendilerini öldürmekle tehdit etmesi üzerine söylemişlerdi. 14 o “Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik: Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz”. 6 “Lâta şu hükmü bildirdik: Onlar, sabah vaktine girerken son ferdine kadar yok edilmiş “Belli etmeden hemen ailesinin yanına gitti ve (kızartılmış) besili bir buzağı getirdi” (ez“İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı; Niçin bir şeyler yemiyorsunuz?” dedi” 103 run, göz açtırmayın bana!”® meâlindeki âyet, onların peygamberliklerinin delilidir. Çünkü bu sözü onlar, kendilerinin de aralarında yaşadıkları kendi kavimlerine söylüyorlardı, üstelik kendilerinin ne arkadaşları vardı, ne de yardımcıları! Bu durum onların bu sözü Allah'a güvenerek, O'nun yardımına ve desteğine dayanarak söylediklerine işaret eder.
EZİN GİR YE Hi ğe KİL Göç; so
---
Dipnotlar:
12 “Her kim Allah'ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, bir çaresini bulup göğe uzansın da (ona yapılan yardımı) kessin, sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği şeyi ortadan kaldırabilecek mi?”.
Yunus 10:72
72. “Şayet yüz çevirirseniz, zaten benim sizden bir karşılık beklediğim yok; benim mükâfatımı ancak Allah verir. Bana (Allaha) teslimiyet içinde olanlardan biri olmam emredildi?
Şayet yüz çevirirseniz, zaten benim sizden bir karşılık beklediğim yok. Buradaki “tevelli” kelimesi, iki anlamda kullanılır; biri yüz çevirmek ve karşı durmak mânasında, nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarır”!”. Diğeri de yönelmek ve kabul etmek anlamında, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah'ı, peygamberini ve iman edenleri veli edinirse (kabul ederse)...”17! Burada bu kelimenin her iki anlama gelmesi de muhtemeldir. ( Yani şayet yüz çevirirseniz, yani şayet size sunduğum ve davet ettiğim şeyi kabul ederseniz, benim sizden bir karşılık beklediğim yok, yani benim alacağım karşılık sadece Allaha aittir. Yüz çevirmek mânasına geldiğine göre de sanki şöyle demiş olur: Ben sizden bir karşılık beklemediğim halde nasıl yüz çevirirsiniz? Yüz çevirip reddetmekte ne mazeretiniz var? Bir âyette Allah şöyle buyurur: “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?”!? Yani size sunduğum ve davet ettiğim din karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum ki, o külfet size ağır gelsin ve bu yükün ağırlığı sizin onu kabul etmenizi engellesin?
Bu ve benzeri âyetler, Kur'ân ve ilim öğretmenin karşılığında ücret almamak gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü buna karşılık olarak ücret almak caiz olsaydı, onların o ücreti vermemeleri ve dolayısıyla bir şey öğrenmemeleri konusunda mâzur sayılırlardı. Ücret almakta Allah'ın hükümlerini geçersiz kılmak ve yürürlükten kaldırmak ihtimali vardır.
Bana (Allah'a) teslimiyet içinde olanlardan biri olmam emredildi. Yani kendimi tam olarak Allah'a teslim etmem ve bu konuda O'ndan başka hiç kimseye hak tanımamam emredildi. Yahut ihlas ve samimiyetle Allah'a boyun eğenlerden olmam emredildi. Bütün bu anlamlar ihtimal dâhilindedir.
GEZ Sepiii el Hisse At 15 BE ágika FREEK hai ad Şİİ
Yunus 10:73
73. az de onu Me itham ettiler. Biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları ise suda boğduk; yerlerine bunları geçirdik. İşte gör, o uyarılanların sonu nice oldu!”
Yine de onu yalancılıkla itham ettiler. Yani Nuh aleyhisselâmı yalancılıkla itham ettiler. Peygamberlik davasını yahut Allah'tan getirdiği âyetleri veyahut kendisini yalanlamaları halinde başlarına ilâhi azabın geleceği tehdidinde bulunan Hz. Nuh'u, kavmi yalancılıkla itham etmişti. Biz de onu kurtardık, yani Nuh'u kurtardık, gemide onunla beraber olanları da kurtardık, yani onunla birlikte gemiye binen müminleri de kurtardık. Ötekilerin yerlerine bunları geçirdik. Buradaki halifeler anlamına gelen “halâif” kelimesi, birbirlerinin peşinden gelen yeryüzünün sâkinleri kıldık anlamına gelebilir. Yalanlamaları sebebiyle helâk edilen ve kökü kurutulan kavmin arkasından gelenler mânasına da gelebilir. ( Âyetlerimizi yalan sayanları ise suda boğduk; buradaki âyetler anlamına gelen “âyât” kelimesinin, peygamberlik davasını ispat için ortaya koyduğu deliller ve kanıtlar mânasına gelmesi muhtemeldir. Âyetlerimizi yalan sayanlar meâlindeki beyan, Hz. Nuh'un getirdiklerini yalanlamaları sebebiyle onlara tehdit olarak söylenen azabı yalan sayanlar anlamına gelebilir.
İşte gör, o uyarılanların sonu nice oldu! O, iki grubu da, mümin olanı da kâfir olanı da aynı anda korkutmuştu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu:
“Sen ancak Kur'ân'a uyanı uyarabilirsin”!”. Âyetin söylediğimiz anlama geldiği sabit olunca, o zaman şöyle yorumlanır: Kabul edenlerin ve etmeyenlerin sonu nice oldu, gör! Kabul edenin sonu sevap ve mükâfat, kabul etmeyenin sonu da azap oldu. Uyarılanlar kelimesi burada, uyarıyı kabul etmeyenler anlamına gelebilir, yani onların akıbetinin nasıl bir helâk ve köklerinin kurutulması ile sonuçlandığına bak! “Sen ancak Kur'ân'a uyanı uyarabilirsin” meâlindeki âyet de, uyarıyı ancak zikre tâbi olanlar kabul eder yahut ancak Kur'ân'a tâbi olanı uyarmak ona fayda verir anlamına gelir. Kur'âna tâbi olmayana ise hiçbir şey fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:74
Onun ardından da peygamberler gönderdik, yani Nuh aleyhisselâmdan sonra da peygamberler gönderdik. Kendi topluluklarına, yani her topluluğa bir peygamber gönderdik. Bütün peygamberleri topluca değil, onları peş peşe ve tek tek gönderdik. Onlara açık mücize getirdiler. Buradaki “beyyinât” kelimesi muhtemelen peygamberlerin dile getirdikleri risâlet ve nübüvvet davasına dair deliller ve kanıtlar anlamına gelir. İnsanların sakınmaları ve yapmamaları gereken şeylerin beyanı anlamına da gelebilir. Peygamberlerin kendi kavimlerine haber verip bildirdikleri azabın onlara dünyada geleceği anlamına da gelebilir.
Fakat onlar daha önce (atalarının da) yalan saydıklarına bir türlü inanmak istemediler. Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber'in yaptığı açıklamaya, Mekke kâfirleri inanmadılar ve tasdik etmediler, tıpkı daha önce atalarının tasdik etmedikleri gibi. Bazıları da şöyle söyledi: Daha önce (atalarının da) yalan saydıkları, [Ş]yani peygamberleri göndermeden önce yalan saydıkları... Bu âyet, fetret döneminde yaşayan insanların da yalanlamaları halinde sorgulanacaklarına işaret etmektedir. Daha önce (atalarının da) yalan saydıkları cümlesinin, “beyyinât” henüz gelmeden önce yalanladıkları anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani onlar “beyyinât” gelmeden önce yalanladıkları gibi geldikten sonra da iman etmediler.
Sınırı aşanların kalplerini işte biz böyle mühürleriz. Yani Mekkeliler'in atalarının kalplerini mühürlediğimiz gibi onların kalplerini de işte böyle mühürleriz. Çünkü Cenâb-ı Hak onların âyetleri kabul etmeyeceklerini ve onlara iman etmeyeceklerini bilmekte idi. Sınırı aşmak, inatla zulme sapmak ve belirlenen sınırı aşmak demektir.
Fakat onlar daha önce (atalarının da) yalan saydıklarına bir türlü inanmak istemediler. Bu âyet iki anlama gelir. Birincisi, beyyinât, yani apaçık deliller onların kendi istekleri üzerine gelmiş olmasına rağmen yine inanmadılar. Zaten onların âdeti budur, kendi istekleri üzerine gelen âyetlere de inanmazlar. İkincisi, onların âyet olduğunu ve onun da peygamber olduğunu bilmelerine rağmen onları yalanladıkları için inanmadılar. En doğrusunu Allah bilir.
GÜL YSA İİ OII eya ela ya CAAS aS
Yunus 10:75
Onların da ardından gönderdik, yani sözünü ettiğimiz peygamberlerin ardından gönderdik. Müsâ ve Hârun'u Firavun'a ve çevresindeki ileri gelenlere gönderdik. Cenâb-ı Hak Müsâ ile Hârun'u, Firavun'un çevresinde olan ve olmayan herkese gönderdi. Açık mücizelerimizle, bu ifade belirttiğimiz muhtelif anlamlara gelir. İman etmeyi kibirlerine yediremediler. Bu beyan, peygamberlerin gösterdikleri harikulâde olaylar gerçekten Allah'tan gelen mücize olduğunu o insanların bildiklerine, ancak inatçılık yaptıklarına, büyüklendiklerine ve kabul edip boyun eğmeye yanaşmadıklarına işaret eder. Çünkü onlar günaha gömülmüş kimselerdi
Yunus 10:76
76. ie ki, kendilerine katımızdan hakikat geldiğinde, ‘Bu apaçık bir büyü!” dediler.”
Bazıları şöyle dedi: Kendilerine katımızdan hakikat geldiğinde meâlindeki beyan, katımızdan deliller ve mücizeler geldiğinde demektir. Hz. Müsâ'nın (s.a.) getirmiş olduğu delilleri ve kanıtları (mücizeleri) kastederek, bu apaçık bir büyü, dediler. Delilleri ve kanıtları büyü diye isimlendirdiler, çünkü onlara göre büyü aslı olmayan bir şeydi. [§]Bundan dolayı onlar delillere büyüdür dediler. Bu, onlar tarafından yapılan bir çarpıtmadır; onlar insanların hakkı görüp ona tâbi olmamaları için onu çarpıtıyorlardı. Bazıları, buradaki hak lafzı ile İslâm'ın ve dinin kastedildiğini söyler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Allah katında din kesinlikle İsâmdır”'. Bu apaçık bir büyü, dediler. Bunu Müsâ aleyhisselâmın onlara dine ilişkin olarak getirmiş olduğu delilleri ve âyetleri kastederek söylüyorlardı; çünkü Müsâ onlara din getirmiş, aynı zamanda dinin delillerini ve mücizelerini getirmişti. Dinin delilleri ve İslâm için, bu büyüdür, dediler. Hasılı her iki yoruma göre de onlar delillere büyü diye isim vermişlerdi. Kendilerine katımızdan hakikat geldiğinde. Bu beyan, kendilerine emrimizle hakikat geldi demektir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk'ın şu âyeti de böyledir: “Allah katında din kesinlikle İslâm'dır” Yani İslâm, Allah'ın emrettiği dindir. Buradaki “inde” kelimesinden bir yerden bir yere intikal edilen mekân mânası anlaşılmaz, aksine Allah'ın emrettiği din olan İslâm anlaşılır. Şu âyet-i kerime de bu mânadadır: “Rabb'inin katında bulunanlar -yani melekler- bile O'na kulluk etmekte kibre kapılmazlar”15. Yani onlar Rabb'inin emriyle O'na kulluk ederler ve O'na kulluk etmekten kibre kapılmazlar. Çünkü “hakkın O'nun katından gelmesi”nden mekân mânası anlaşılmaz, bundan dolayı “Rabb'inin katında bulunanlar” meâlindeki cümleden mekân mânasının veya Allah'a yakın bir yerin anlaşılması mümkün değildir. Doğru olan, bizim yorumladığımız gibi, “indellâh” lafzından Allah'ın emri mânasını anlamaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:77
Müsâ şöyle dedi: Size gerçek ulaştığında böyle mi söylersiniz? Bu sihir mi! Burada gerçek diye tercüme edilen hak lafzı, az önce söylediğimiz gibi İslâm ve din anlamına gelir. Sihirbazlar gerçek bir başarıya ulaşamaz. Başarı, ihtiyacın olan şeyi elde etmektir. Âyet, sihirbazlar gerçek bir başarıya ulaşamaz diyor, yani sihirbaz asla ihtiyacını elde edemez ve asla galip gelemez. Çünkü sihir bâtıldır, bâtıl asla hakka galip gelemez, aksine galip olan daima haktır, (S1sihir ise yenilmeye mahkümdur. Nitekim Hz. Müsâ'nın (s.a.) getirdiği hak, Firavun'un sihirbazlarının getirdikleri sihire galip gelmişti. Yahut sihirbazlar gerçek bir başarıya ulaşamaz meâlindeki beyan, dünyada yapmış oldukları sihirlerle âhirette kurtulamazlar anlamına gelir. Bu cümle, onlar sihir yaptıkları halde iken başarıya ulaşamazlar anlamına da gelebilir. Bazı âyetlerde şöyle de denilir: “Zâlimler kurtuluşa eremezler”76. “İnkârcılar iflâh olmayacak”!7. Yani zâlimler, zulüm yaptıklarında zulümleriyle kurtuluşa eremezler, ancak zulmü terkettikleri zaman kurtuluşa erebilirler. Buna göre sihirbazlar da sihri terkettikleri zaman kurtuluşa erebilirler. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:78
Sen, dediler, bizi çeviresin diye mi aramıza geldin? Buradaki “litelfitenâ” (vals) lafzı şöyle açıklandı: Sen bizi vazgeçirmek ve bize engel olmak için mi geldin? İbn Kuteybe şöyle dedi: Birini bir şeyden çevirdiğim zaman “lefettü fulânen an kezâ” derim, iltifat da buradan gelir”. Ebü Avsece de İbn Kuteybe gibi şöyle söyledi: Bizi çeviriyor ve vazgeçiriyorsun. Bunun vezni, “lefete, yelfitü, eften” şeklindedir.
Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan; yani putlara tapmaktan. Bu cümle, Firavun'a kulluk yapmaktan ve ona itaat etmekten anlamına da gelebilir.
178 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, 198 Bu yerde nüfuz ve egemenlik ikinizin olsun diye mi aramıza geldin? Bütün müfessirler şöyle dediler: Buradaki “kibriyâ” kelimesi mülk, saltanat ve şeref anlamına gelir; yani Firavun'un mülkü ve saltanatı ikinizin olsun, insanlar ikinize tâbi olsun diye mi? Çünkü kendisine tâbi olunan her insana aynı zamanda itaat edilir, değeri yüceltilir ve şanlı-şerefli kabul edilir. Bu yerde nüfuz ve egemenlik ikinizin olsun diye mi? Bu beyanın, Firavun'un kendisi için iddia ettiği tanrılık siz ikinizin olsun diye mi anlamına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü onlara göre her itaat edilen ve kendisine tâbi olunan kişiye kul olunmuş ve tanrı olarak kabul edilmiş sayılırdı.
Biz ikinize de inanacak değiliz! Yani sizin bizi davet ettiğiniz şeyleri veya iddia ettiğiniz risâleti tasdik edecek değiliz.
Giy İYİ İZE J65
Yunus 10:79
Firavun'un bu sözü, onun tanrılık iddiasıyla çelişmektedir, çünkü başkasına muhtaç olduğunu ifade etmektedir. Başkasına muhtaç olan birinin ilâh olması mümkün değildir.
Oia 22331 e” ERİ ilani Gi
Yunus 10:80
Sihirbazlar gelince Müsâ onlara: Haydi atabileceklerinizi atın, dedi. Onlar hünerlerini ortaya koyunca Müsâ şöyle dedi: Asıl bu sizin ortaya koyduğunuz. sihirdir. Allah onu mutlaka gız çıkaracaktır. ai Allah onlatir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Sihirbazlar gerçek bir başarıya ulaşamaz”'”. Yani sihirbazlar asla galip gelemez ve muratlarına eremezler.
Kuşkusuz Allah bozgunculuk edenlerin işini düzeltmez. Yani Allah, insanların kendi elleriyle bozdukları şeyleri düzeltmez ve onları salihler arasına dâhil etmez. Bu cümle, söylediğimiz gibi, bozuk amelleriyle Allah onları salih insan yapmaz anlamına yahut onların bozuk amellerini salih kabul etmez mânasına gelir. Bazıları şöyle dedi: Allah bozgunculuk edenlerin yaptıklarından razı olmaz.
Yunus 10:81
Sihirbazlar gelince Müsâ onlara: Haydi atabileceklerinizi atın, dedi. Onlar hünerlerini ortaya koyunca Müsâ şöyle dedi: Asıl bu sizin ortaya koyduğunuz. sihirdir. Allah onu mutlaka gız çıkaracaktır. ai Allah onlatir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Sihirbazlar gerçek bir başarıya ulaşamaz”'”. Yani sihirbazlar asla galip gelemez ve muratlarına eremezler.
Kuşkusuz Allah bozgunculuk edenlerin işini düzeltmez. Yani Allah, insanların kendi elleriyle bozdukları şeyleri düzeltmez ve onları salihler arasına dâhil etmez. Bu cümle, söylediğimiz gibi, bozuk amelleriyle Allah onları salih insan yapmaz anlamına yahut onların bozuk amellerini salih kabul etmez mânasına gelir. Bazıları şöyle dedi: Allah bozgunculuk edenlerin yaptıklarından razı olmaz.
Yunus 10:82
82. Allah, günaha batmış olanlar hoşlanmasa da, sözleriyle gerçeği ortaya çıkarır”
Cenâb-ı Hak burada hakkı ortaya çıkarmaktan söz etmektedir. Her ne kadar ortaya çıkmasa bile hak, haktır. Bâtıl konusunda da “Bâtılı geçersiz kılar”! buyurmaktadır. Geçersiz kılmasa bile bâtıl bâtıldır. Ancak “Hakkı hâkim, bâtılı geçersiz kılar” meâlindeki âyet muhtemelen başlangıçta hakkı hâkim kılar, hak olduğu ortaya çıkar ve yine başlangıçta bâtılı bâtıl kılar, bâtıl olduğu ortaya çıkar anlamındadır; yani bâtılı iptal etmesiyle bâtıl olur, hakkı var etmesiyle de hak olur. Bu aynen, ona doğru yolu gösterdi ve o da doğru yolu buldu; onu şaşırttı ve o da şaşırdı sözüne benzemektedir. Yani o, Allah'ın kendisine doğru yolu göstermesiyle doğruyu buldu, yolunu şaşırtmasıyla da şaşırdı. Buna göre de Allah bâtılı iptal etmesiyle bâtıl oldu, hakkı var etmesiyle de hak oldu. En doğrusunu Allah bilir.
96 [S]Sözleriyle anlamına gelen “bikelimâtihi” (sus) sözcüğünün farklı mânalara gelmesi muhtemeldir. Sözleriyle gerçeği ortaya çıkarır. Bu beyan peygamberleriyle gerçeği ortaya çıkarır mânasına da gelebilir. Çünkü peygamberler hakkı ortaya çıkarırlar, bâtılın bâtıl olduğu da onlar sayesinde ortaya çıkar. Onlar yeryüzünde Allah'ın delilleridir; hakkın ortaya çıkması ve bâtılın bâtıl görülmesi ancak delillerle olur. Sözleriyle anlamındaki “bikelimâtihi” lafzına bazı müfessirlerin verdiği mâna şöyledir: Peygamberine göndermiş olduğu âyetleriyle. Müsâ'nın elindeki olayın hakikat olduğu, sihirbazların yapALA?
tıkları sihirlerin de bâtıl olduğu âyetlerle ortaya çıktı. Bu lafzın, Hz. Müsânın (s.a.) kavmine söylediği azap ve düşmanlarına karşı kazanacakları zafer vâdi ve benzeri başarılar ile onlara vâdettiği nimetler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”!8!,
Yunus 10:83
Hâsılı, Müsâ'nın kavminden ancak az sayıda insan, Müsâ'ya iman etti. Buradaki onun kavminden meâlindeki ifade, muhtemelen Müsâ'nın kavminden anlamına gelir; çünkü Hz. Müsâ'nın (s.a.) İsrâilin soyundan olduğu ifade edilmektedir, bu bakımdan onlar da onun neslindendir. Nitekim bir insan hakkında ev kendisinin olmasa bile, falanın ehl-i beytindendir, denilir. Onun kavminden ancak az sayıda insan meâlindeki beyan, Firavun'un kavminden anlamına da gelir, zikrettiğimiz sebepten dolayı onlar Firavuna nispet edilmiştir. Müfessirler şöyle dedi: Buradaki “zürriyet” kelimesiyle Allah, onlardan az bir kesimi kastetmektedir, yani onlardan ancak çok az bir kesimi iman etti. Ancak bunun ne kadar olduğunu biz bilmiyoruz. Hâsılı, Müsâ'nın kavminden ancak az sayıda insan, Firavun ve adamlarından korka korka Müsâ'ya iman etti. Muhtemeldir ki onun kavminden iman eden az sayıda insan, ancak Firavun ve adamlarından korka korka iman etti. Yani onlar Firavun ve adamlarından korktukları halde yine de iman ettiler. Bu âyet, onlardan Müsâ'ya iman etmeyi kabul etmeyenler, ancak Firavundan korktukları için iman etmediler anlamına da gelebilir. Kendilerine kötülük edeceğinden korkarak. Yani kendilerini öldüreceğinden ve işkence edeceğinden korkarak. Bu âyet, bir insanın korku yüzünden imanını açıklamakta mâzur sayılsa bile, gerçek anlamda imanını terketmesi halinde mâzur sayılmayacağına işaret etmektedir; çünkü iman tasdiktir, tasdik de kalpte olur. Yaratıklardan hiç kimsenin, başkasının kalbine muttali olması mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki korku yüzünden imanı terketmekte hiç kimse mâzur olmaz, çünkü imanını gizlemesi mümkündür. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi”!. O imanını açıklamasa bile mümin idi ve onun imanı kendisi ile Rabb'i arasında idi Çünkü Firavun o topraklarda gerçekten güç ve iktidar sahibiydi. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”". Yani o ülke halkına galip gelmiş ve onları hükmü altına almıştı. Üstelik o, kötülükte sınır tanımaz biriydi.
Yunus 10:84
[İman ve İslâm Kavramları Aynı Anlama Gelir]
Bu âyet-i kerime iman ile İslâm'ın hakikatte aynı şey olduğunu kanıtlamaktadır. Çünkü âyet-i kerime söze Eğer Allah'a iman ettiyseniz diye imanla başlamış, sonra da gerçekten O'na teslim olduysanız diye İslâm ile bitirmiştir. Bu, iman ile İslâm'ın aynı şey olduğuna işaret etmektedir. İman, her hakkı kaybetmekten kaçınmak gerektiğine inanmaktır; İslâm da her hakkı teslim etmeye ve onu kaybetmekten kaçınmak gerektiğine inanmaktır. En doğrusunu Allah bilir. İslâm, her şeyi Allah'a teslim etmektir. İman da, her şeyin Allah'ın Rab ve ilâh olduğuna şahitlik ettiğini tasdik etmektir.
Gerçekten O'na teslim olduysanız, artık yalnız O'na güvenip dayanın. Bu âyet-i kerimenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. İnsanlar Firavun'dan ve onun cezalarından korktukları zaman Hz. Müsâ'nın (s.a.) bunu söylemiş olması ihtimal dâhilindedir. Nitekim sihirbazlar iman ettiklerinde Firavun onlara şöyle demişti: “Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim”!. İşte o zaman Hz. Müsâ (s.a.) bu belâyı sizden defetmesi için, Yalnız O'na güvenip dayanın demişti!8.
pi Laa LİR YL LİSAN ŞİR İİ
Yunus 10:85
Bizi o zâlimler için imtihan aracı kılma! Bu sözü onlar, “Firavun ve adamlarının kendilerine kötülük edeceğinden korka korka Müsâ'ya iman etti”! meâlindeki âyette belirtildiği üzere Firavun'un korkusunu yaşadıkları sırada söylemişlerdi, çünkü onlara Firavun'un kendilerini öldüreceği ve işkence edeceği söylenmişti. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, o zâlimlere bize karşı bir zafer ve galibiyet verme, çünkü o zaman onlar kendilerinin hak ve doğru yolda olduklarını, bizim ise dalâlet içinde ve bâtıl yolda olduğumuzu düşünecekler. İkincisi, bizi o zâlimlerin eline verme, çünkü bize işkence ederler, sihirbazlar iman ettiklerinde Firavun'un onlara yaptıkları gibi şeyler bizim için bir fitne ve sıkıntı olabilir.
Yunus 10:86
86. “Merhametinle bizi o inkârcılar güruhundan kurtar?” Önceki âyette geçen “zâlimler”97 lafzı ile bu âyetteki kâfirler lafzı aynı mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Üye am Üy) İyİ Ol ilg çaya dl EN
Yunus 10:87
Müsâ'ya ve kardeşine şöyle vahyettik: Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın, evlerinizi ibadet mahalli yapın! Bu âyet iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, Kavminiz için evler hazırlayın, yani kavminiz için namaz kılacağınız mescitler hazırlayın! Evlerinizi yapın, yani evlerinizde ibadet mahalleri yapın! Kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın meâlindeki kelâmdaki emir, mescitler yapmaları içindir. Evlerinizi ibadet mahalli yapın emri de bina ettikleri mescitlerde kıble yapmaları içindir. İkincisi, kavminiz için Mısır'da evler hazırlayın, yani söylediğimiz gibi kavminiz için Mısır'da mescitler yapın! Ebü Avsece şöyle dedi: Kavminiz için evler hazırlayın ilâhi kelâmındaki “tebevveğ” lafzı, hazırlayın anlamına gelir, yani onlar için bir yer hazırlayın. Bu lafız başka bir âyette şöyle geçmektedir: “Andolsun biz İsrâiloğulları'nı seçkin bir yere yerleştirdik”. Yani onlar için seçkin bir yer hazırladık.
Evlerinizi ibadet mahalli yapın! Yani kendiniz için yaptığınız evlerde namazda yöneleceğiniz bir kıble yapın! Bu âyet, cemaat olmanın, mescit yapmanın ve kıble edinmenin sadece bize ve bizim şeriatimize mahsus olmadığına, diğer peygamberlerin sünneti olduğuna ve peygamberden peygambere tevarüs ettiğine işaret eder. Âyetteki mescitler yapmak emri de söylediğimizi teyit etmektedir. Namazı kılın! Namaz kılma emri, evler inşa etme, mescitler yapma ve kıble edinme emrine dayanmaktadır. Şöyle bir soru akla gelebilir: Mescitler yapmak dış görünüşü itibariyle bir emirdir, mescit yapmayı emreden “Allah'ın, yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde”! meâlindeki âyet ise bize göre mübah anlamındadır, bu âyet zâhirde mübahlık ifade etmez mi? Buna şöyle cevap verilir: Her ne kadar zâhirde mübahlık ifade etse de, o hakikatte emirdir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak o âyette şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde Allah'ı tenzih ederek anarlar” Allah'ın ismini anmanın ve O'nu tesbih etmenin ise emir olduğunda şüphe yoktur!. Dolayısıyla âyet, bizim söylediğimize işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirciler şöyle dediler: Onlar Firavun ve çevresindekilerden korkuyorlardı, bundan dolayı evlerinde namazgâh edinmeleri, kıbleye dönmeleri ve Firavun korkusu yüzünden orada namazlarını gizlice kılmaları emredildi. Firavun'un helâkinden ve onların Mısır'a hâkim olmalarından önce böyle bir şey ihtimal dâhilindedir. Ancak Firavun ölünce Mısır'ı ele geçirdikten ve bölge halkına hâkim olduktan sonra da, mescitler edinmek, orada cemaat olmak ve namazı cemaatle kılmakla ilgili bu emir devam etmektedir. Bazı müfessirler buna şöyle bir anlam verdi: Evlerinizi ve mescitlerinizi kıbleye doğru yöneltin! Ancak bu yorum uzak bir ihtimaldir, çünkü yapılan her evin mutlaka bir kıble yönü vardır. Dolayısıyla bu yorum anlamsızdır. Mesele bizim söylediğimiz gibidir. Müsâ ile Hârun aleyhisselâma, kavimleri için ev yapmaları ve evleri ibadet mahalli kılmaları emrinin iki anlamı vardır. Birincisi, Firavundan ve kavminden ayrılma emridir, bu sayede onların yanından ayrılmak istediklerinde bunu yapmaları mümkün olur, onların arasından geçmek zorunda kalmazlar. Sanki bu ayrılış ancak kıble cihetinde yapılıyordu. İkincisi, söylediğimiz gibi onlar namaza hazırlanmak için o insanların yanından ayrılmak istiyorlardı, çünkü Firavun'un yanında namaza hazırlanamazlardı.
İnananları müjdele! Bu müjdenin âhiretteki cennetle ve çeşitli nimetlerle olması muhtemeldir. Dünyada Firavun'a karşı zafer ve hâkimiyet elde etmek ve Firavun yüzünden yaşadıkları çeşitli zorluklardan sonra çeşitli nimetlere kavuşmakla müjdelenmeleri de ihtimal dâhilindedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allahın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar yaptı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”.
liz ELLE SE bei esl g
---
Dipnotlar:
189 “Allahın, yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, akşam sabah Allah'ı tenzih ederek anarlar; ticaretin de satımın da kendilerini Allah'ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişiler”. “Eğer denilirse ki; mescitler yapmak zâhirde bir emirdir, fakat mescit yapmayı emreden Allah'ın, yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde meâlindeki âyet ise mübahlığa işaret etmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak burada ‘Allah izin verdi buyurmaktadır. Buna şöyle cevap verilir: Bu âyetin anlamı şudur: Allah'ın yapılmasını ve içinde isminin zikredilmesini emrettiği evlerde... Görmez misin ki Cenâb-ı Hak o âyette şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde akşam sabah Allah'ı tenzih ederek anarlar? Allah'ın ismini anmak, orada O'nu tesbih etmek ve namaz kılmak hiç şüphe yok farz olarak emredilmiştir. Ona atfedilen şey de böyledir” (Semerkandi, Şerhu”“Bir zamanlar Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”.
Yunus 10:88
5188. “Mûså, Rabb'imiz! dedi, sen Firavun'a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi yâ Rab! Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler!
Müsâ, Rabb'imiz! dedi, sen Firavun'a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam verdin. Bu âyette geçen “zinet” kelimesi muhtemelen, Allah'ın onlara verdiği her türlü nimeti, gökten inen rahmeti ve yerden çıkan bitkileri de kapsar, nitekim başka bir âyette “Yeryüzü bu güzelliğe kavuşup süslendiğinde”! buyurmaktadır. Buradaki “zinet” lafzı ile, binit vasıtaları, elbiseler ve insanların süslenmek için kullandıkları her nevi takı malzemesinin kastedilmesi de muhtemeldir. Ve servet verdin, buradaki “emvâl” kelimesi de, zinetin dışındaki her türlü malı ve serveti ifade eder.
İnsanları senin yolundan saptırsınlar diye mi yâ Rab! Mütezile der ki: Rabb'imiz! Sen Firavun'a ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsınlar diye mi yâ Rab! meâlindeki âyet şöyle yorumlanır: Cenâb-ı Hak bunca nimeti onlara insanları Allah'ın yolundan saptırmasınlar diye verdi, ancak onlar insanları Allahın yolundan saptırdılar, aynen bunları sana öyle yapman için vermedim, ama sen öyle yaptın, denildiği gibi. Fakat bize göre âyetin anlamı, Cenâb-ı Hakk'ın söylediği gibidir: Cenâb-ı Hak onlara, insanları Allah'ın yolundan saptırmaları için bunca serveti ve zikrettiği diğer şeyleri verdi, çünkü Allah onların insanları kendi yolundan saptıracaklarını bildiğine göre, verdiği nimetleri, insanları saptırmaları için vermiş olmaktadır. Bu aynen, “Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor” meâlindeki âyetle “Onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz sanıyorlar” meâlindeki âyette ve benzerlerinde zikrettiğimiz gibidir, bu da onlar gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
İSJEy Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et! Buradaki “tams” (Çaki) kelimesine Ebü Avsece silip yok etmek diye anlam verdi, yani onların servetlerini silip yok et! İbn Kuteybe de, helâk et diye anlam verdi. Nitekim yol bitip tükendiği zaman “tamese't-tarika” dersin. Başkaları da şöyle dedi: “Tams”, silmek, düzlemek anlamına gelir, nitekim Allah şöyle buyurdu: “Biz de gözlerini silme kör ediverdik”', yani silip düzledik. Bazıları da “tams”, özünü değiştirmek demektir, dedi.
Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver! Bu âyet iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, Onların servetlerini silip yok et ve kalplerine katılık ve kasâvet ver ki, etrafındakiler ve onları taklit edenler dağılıp gitsinler, onları taklitten ve tâbi olmaktan vazgeçsinler. Onlara tâbi olanları kurtarmak için bu bizim işimizi kolaylaştırır ve onları imana davet daha rahat olur; bu sözle onları taklit edenleri ve tâbi olan halk kesimini kastediyorum. Bu durum, o insanları onlara tâbi olmaktan ve kendilerini taklit etmekten uzaklaştırmaya vesile olur. Bu, âyetin bir yorumudur. İkincisi, Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver! Yani bunu bir alâmet kıl, böylece onları imana zorlamış olursun. Çünkü onlar, kendilerine gönderdiğin tufan, çekirge ve diğer helâk mücizeleriyle iman etmediler". Elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler! meâlindeki âyette işaret edilen azap da, servetin silinip yok edilmesi, kalplerinin katılaşması ve sıkıntıya düşmeleridir. En doğrusunu Allah bilir.
Bazı müfessirler şöyle dedi: Kalplerine sıkıntı ver, yani kalplerini mühürle, çünkü onlar elem veren cezayı görmedikçe iman etmezler, yani denizde boğulduklarını görmedikçe iman etmezler, ancak onu görünce iman ederler. Yoksa bu mücizelerle onlar iman etmezler. Cenâb-ı Hak Müsâ'ya (s.a.) onların iman etmeyeceğini haber verdiğinde onun bu bedduayı yapmış olması muhtemeldir. Fakat haber vermeden, Hz. Müsâ'nın (s.a.) bu bedduayı yapması caiz değildir, çünkü o insanları ancak imana davet etmek için gönderilmişti.
Hz. Müsâ (s.a.) onların iman etmelerinden ümidini kesince kendilerine böyle beddua etti, nitekim Hz. Nuh (s.a.) da benzeri bir beddua yapmıştı: “Rabbim! Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma! Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar”17. Nuh aleyhisselâm da insanların imanlarından ümidini kesince bu bedduayı yapmıştı. Hz. Müsânın (s.a.) durumu da aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Gill eş ola Ya ai GSES iel 3
---
Dipnotlar:
84 “Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlâtlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar”. 5 “Üstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları!”. Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Biz de açık seçik mücizeler olmak üzere onların üzerine tufan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim olmakta direndiler” (el- A'râf, 7/133).
Yunus 10:89
Allah şöyle buyurdu: İkinizin de duası kabul edildi. Bazıları şöyle dedi: Müsâ aleyhisselâm beddua ediyor, Hz. Hârun (s.a.) da âmin diyordu, Allah da ikinizin de duası kabul edildi buyurdu. Her ikisinin yaptığını dua diye niteledi. Bundan dolayıdır ki Muhammed b. Hasan (r.a.) bazı kitaplarında şöyle der: Vitir namazında imam kunütta dua eder, cemaat da âmin derler”.
Doğruluktan ayrılmayın, yani risâletten ve emirlerimi yerine getirmekten ayrılmayın! Ve sakın kendini bilmezlerin yoluna uymayın. Bu ifade, aynen Hz. Muhammede (s.a.) söylediği sözlere benzemektedir: “Bilmeyenlerin arzularına uyma!” “Onların arzularına uyma!” Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini koruması sayesinde onların yolundan gitmeyecekleri ve onların arzularına uymayacakları kesin olarak bilinen bir husustur, ancak, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, ısmet sıfatının emir ve yasakları yok etmediği, aksine yasağın günahını arttıracağı bilinsin diye söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
9 Bu konuda detaylı bilgi için bk. Kâsâni, Bedâiu5-sanâi" 1, 174.
Yunus 10:90
Derken İsrâiloğulları'nı denizin öteki yakasına geçirdik. Firavun ve ordusu da peşlerine düşmüştü. Âyetin anlamı gayet açıktır. İsrâiloğulları'nı denizin öteki yakasına geçirdik meâlindeki beyan, kulların fiillerinin yaratılmış olduğuna işaret etmektedir. Çünkü denizin öte yakasına geçen İsrâiloğulları olduğu halde Cenâb-ı Hak onları geçirmek fiilini kendi zatına nispet etmektedir. Bu gerçek, Cenâb-ı Hakk'ın onların fiillerinin yaratıcısı olduğuna işaret eder.
[Firavun'un İmanı]
Sonunda Firavun boğulmak üzereyken, yani boğulurken. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Firavun denizin kıyısına vardığında denizin yarılıp yol açtığını gördü, deniz ancak benim için yarıldı dedi, denize girince de boğuldu. İşte o zaman tam boğulurken şöyle dedi: Elhak inandım ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş! Ben de artık kendini O'na teslim edenlerden biriyim. Ancak o anda onun yaptığı iman iki sebepten dolayı kabul edilmemişti. Birincisi, muhtemeldir ki o, ümidini kaybettiği ve ölüm korkusunu yaşadığı için iman etmişti. Bu ise gerçek iman değil, belâyı gidermek için yapılan imandı. Âhirette azabı gördüklerinde kâfirlerin de iman edecekleri haber verilmektedir: “Rabb'imiz! Bize kısa bir süre daha ver””!. Başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım”. Diğer bir âyette de şöyle söyler: “Rabb'imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım”? Bunlara benzer âyetlerde ifade buyurulduğu üzere “Onlar geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir”. Onlar, Firavun'un gördüğü azabın daha büyüğünü ve daha şiddetlisini henüz görmemişlerdi. Sonra Cenâb-ı Hak, onlar şayet dünyaya geri gönderilseler bile yine aynı şeyleri yapacaklarını haber vermektedir. Fakat onlar bu sözü, başlarındaki belâyı defetmek için söylüyorlardı. Buna göre Firavun'un imanı da belâyı defetme imanı idi, gerçek ve iradi bir iman değildi.
(Slİkincisi, iman ve İslâm, ruhu (nefs) Allah'a teslim etmektir. İnsan ruhu (nefs) bedeninden çıkarken iman ettiğinde kendini Allah'a teslim etmiş olmaz, çünkü canı artık kendi elinde değildir. İşte bundan dolayı böyle bir zamanda, ölümün gelip dayandığı vakitte yapılan iman kabul edilmez. Buradaki başka bir ihtimal şudur: Allah'a iman etmek, görünen âlemden hareketle gayb âlemine delil getirmekle olur. Halbuki ölüm anında görünen âlemden görünmeyen âleme istidlâl etmek mümkün değildir. Çünkü o istidlâl ancak tefekkür ve düşünme ile elde edilir. O vakitte ise ne düşünmek mümkündür, ne de tefekkür! İşte bundan dolayı onun imanı gerçek iman değildir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zâlimlerin, “Rabb'imiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım’ diyecekleri ve onlara, “Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz? diye sorulacağı güne karşı insanları uyar” (İbrâhim, 14/44). 22 “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır”. 23 — “Ve onlar orada, “Rabb'imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da gelmişti. Şimdi tadın bakalım! Zâlimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur!” (Fâtır, 35/37). 24 “Onların ateşin karşısında durdurulup “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak’ dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar” (el-
Yunus 10:91
İşte bugün senin cesedini kurtaracağız. Bu beyana dair çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denildi ki: “Nuneccike” kelimesi, “necve” kökünden gelir; yani seni “necve”ye atacağız, demektir, “necve” de yüksek tepe anlamına gelir. Firavun'un öldüğünü herkes görsün ve onun iddia ettiği gibi ilâh olmadığını anlasın diye oraya atacağız. Kavminden diğer adamların bedenleri ise, o tepeye atılmadı, denizde bırakıldı. İkincisi, şöyle denildi: Senin cesedini kurtaracağız ki, senden sonra gelenler için bir ibret olsun! Yani seni denizden çıkaracağız, orada bırakmayacağız. Üçüncüsü, Senin cesedini kurtaracağız, fakat ruhunu bedenine tâbi kılmayacağız. Çünkü rivayet edildiğine göre suda boğulduklarında onlar cehenneme batmayı istemişlerdi. Bir âyette Allah şöyle buyurur: “Günahları yüzünden tufanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar”?5, Cenâb-ı Hak, Firavun'un cesedinin ruhu ile birlikte cehenneme gitmediğini haber vermektedir, cesedi denizden çıkarılmış, ruhu diğer insanlarla birlikte cehenneme atılmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, onun cesedi görülsün, yalancılığı ortaya çıksın ve onunla ilgili kimsenin aklında şüphe kalmasın diye böyle olmuştur.
(İSenden sonra gelenler için bir ibret olsun! Bu beyan iki anlama gelebilir. Biri, senin ölümün ibret olsun diye anlamına gelir, artık onun gibi kimse tanrılık ve rablık iddiasına kalkışamaz. Diğeri de şudur: Senden sonra gelenler için bir ibret olsun, yani senin böyle boğulmuş ve bir tepeye atılmış oldugunu gören için ibret olur anlamına.
İnsanların pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler. Bazı müfessirler şöyle dedi: Yani Mekkeliler gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler, yani Firavun ve kavminin bilincinde değildirler, çünkü onlar, “Bu da ancak düzmece bir yalan”? ve “Bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir””
diyorlardı. Cenâb-ı Hak, insanların, onların başına gelenlerin bilicinde olmadıklarını söylüyor. Çünkü böyle bir iftira yapılamaz, yani bu kıssada söylenenler uydurma olamaz. İnsanların pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler meâlindeki âyet, insanların pek çoğu onların başlarına gelen belâlardan gafildirler anlamına da gelebilir. Gaflet iki şekilde olur; birincisi, onun hak olduğunu bilip anladıktan sonra inatçılık edip yüz çevirerek gafil olmaktır. İkincisi, düşünüp tefekkür etmeyi terkederek gafil olmaktır. Bunların her ikisi de kötülenmiştir.
sos 904m0, A AEA Pici EİN.., pi ika
---
Dipnotlar:
26 “Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda ‘Bu, başka değil, sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri demişler ve eklemişlerdi: “Bu da ancak düzmece bir yalan! İnkâr edenler kendilerine hakikat ulaştığında onun hakkında, “Bu, besbelli bir büyüdür’ demiş27 o “Müsâonlara apaçık mücizelerimizle gelince, “Bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir. Geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık dediler”.
Yunus 10:92
İşte bugün senin cesedini kurtaracağız. Bu beyana dair çeşitli yorumlar yapılmıştır. Denildi ki: “Nuneccike” kelimesi, “necve” kökünden gelir; yani seni “necve”ye atacağız, demektir, “necve” de yüksek tepe anlamına gelir. Firavun'un öldüğünü herkes görsün ve onun iddia ettiği gibi ilâh olmadığını anlasın diye oraya atacağız. Kavminden diğer adamların bedenleri ise, o tepeye atılmadı, denizde bırakıldı. İkincisi, şöyle denildi: Senin cesedini kurtaracağız ki, senden sonra gelenler için bir ibret olsun! Yani seni denizden çıkaracağız, orada bırakmayacağız. Üçüncüsü, Senin cesedini kurtaracağız, fakat ruhunu bedenine tâbi kılmayacağız. Çünkü rivayet edildiğine göre suda boğulduklarında onlar cehenneme batmayı istemişlerdi. Bir âyette Allah şöyle buyurur: “Günahları yüzünden tufanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar”?5, Cenâb-ı Hak, Firavun'un cesedinin ruhu ile birlikte cehenneme gitmediğini haber vermektedir, cesedi denizden çıkarılmış, ruhu diğer insanlarla birlikte cehenneme atılmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, onun cesedi görülsün, yalancılığı ortaya çıksın ve onunla ilgili kimsenin aklında şüphe kalmasın diye böyle olmuştur.
(İSenden sonra gelenler için bir ibret olsun! Bu beyan iki anlama gelebilir. Biri, senin ölümün ibret olsun diye anlamına gelir, artık onun gibi kimse tanrılık ve rablık iddiasına kalkışamaz. Diğeri de şudur: Senden sonra gelenler için bir ibret olsun, yani senin böyle boğulmuş ve bir tepeye atılmış oldugunu gören için ibret olur anlamına.
İnsanların pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler. Bazı müfessirler şöyle dedi: Yani Mekkeliler gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler, yani Firavun ve kavminin bilincinde değildirler, çünkü onlar, “Bu da ancak düzmece bir yalan”? ve “Bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir””
diyorlardı. Cenâb-ı Hak, insanların, onların başına gelenlerin bilicinde olmadıklarını söylüyor. Çünkü böyle bir iftira yapılamaz, yani bu kıssada söylenenler uydurma olamaz. İnsanların pek çoğu gösterdiğimiz delillerin bilincinde değildirler meâlindeki âyet, insanların pek çoğu onların başlarına gelen belâlardan gafildirler anlamına da gelebilir. Gaflet iki şekilde olur; birincisi, onun hak olduğunu bilip anladıktan sonra inatçılık edip yüz çevirerek gafil olmaktır. İkincisi, düşünüp tefekkür etmeyi terkederek gafil olmaktır. Bunların her ikisi de kötülenmiştir.
sos 904m0, A AEA Pici EİN.., pi ika
---
Dipnotlar:
26 “Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda ‘Bu, başka değil, sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri demişler ve eklemişlerdi: “Bu da ancak düzmece bir yalan! İnkâr edenler kendilerine hakikat ulaştığında onun hakkında, “Bu, besbelli bir büyüdür’ demiş27 o “Müsâonlara apaçık mücizelerimizle gelince, “Bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir. Geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık dediler”.
Yunus 10:93
93. “Andolsun biz İsrâiloğulları'nı seçkin bir yere yerleştirdik ve onları güzel nimetlerle rızıklandırdık. Kendilerine ilim gelinceye kadar da ayrılığa düşmediler. Ayrılığa düştükleri konularda Rabb'in kıyâmet günü aralarında hükmünü elbette verecektir.” Andolsun biz İsrâiloğulları'nı seçkin bir yere yerleştirdik. Müfessirlerin geneli şöyle der: Buradaki “bevve'nâ” (siz) kelimesi, onları yerleştirdik anlamına gelir. Bazıları da, İsrâiloğulları için seçkin -yani güzel- bir yer hazırladık anlamını verir. Nitekim başka bir âyette Allah aynı kelimeyi kullanarak şöyle buyurur: “Hani sen sabah erkenden müminleri mevzilere yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın”?, Yani müminler için mevziler hazırlıyordun. Bazıları da âyete, İsrâiloğulları'nı seçkin ve sağlam bir yere kondurdun. [ ]Bu da şu âyetin anlamına benzemektedir: “Oysa biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak, onları (ülkelerinin) vârisleri kılmak istiyorduk. Onları belli bir yere yerleştirmek (istiyorduk)”?. Yukarıdaki âyette geçen “tevbie” kelimesi, bu âyette geçen “temkin” (Sli) kelimesi ile aynı anlama gelir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “mubevvee sıdkın” sl 2) tamlaması şerefli ve değerli bir konaklama yeri anlamına gelir. Güzel bir yer anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunların dışında iki anlama daha gelmesi mümkündür: Birincisi, onları seçkin bir yere yerleştireceğini vâdetti ve bu vâdini yerine getirerek kendilerini belli bir yere yerleştirdi. Allah bu vâdini yerine getirdi, âyette zikrettiği üzere vâdinde doğru söyledi: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) ülkenin (tamamına) mirasçı kıldık”, İkincisi, onları doğru insanların bulunduğu yere yerleştirdik anlamına gelir, çünkü o sırada Şam doğruluk üzere yaşayan insanların bulunduğu yerdi. Buna göre “Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla”! meâlindeki âyet de, benim doğru insanların yanından çıkmamı ve doğru insanların yanına girmemi sağla, anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Onları güzel nimetlerle rızıklandırdık. Müfessirler buna, onları kudret helvası ve bıldırcın etiyle rızıklandırdık diye anlam verdiler. Ancak âyetteki “tayyibât” kelimesi, dinin helâl kıldığı, nefislerin hoşlandığı, kimsenin hakkının karışmadığı ve hakkında hiç haram şâibesi bulunmayan temiz rızıklar anlamına gelir.
Kendilerine ilim gelinceye kadar da ayrılığa düşmediler. Yani din konusunda kendilerine ilim gelinceye kadar onun hak olduğunda ayrılığa düşmediler. Denildi ki: Muhammed aleyhisselâmın Allah'ın resülü olduğu konusunda kendilerine ilim gelinceye kadar onun Allah'ın resülü olduğunda ayrılığa düşmediler. Şöyle de söylenmiştir: Cenâb-ı Hakk'ın peygamberine indirmiş olduğu Kur'ân ve mücizeler konusunda, kendilerine ilim gelinceye kadar onun Allah tarafından indirildiğinde ayrılığa düşmediler. Bu âyet, Müsânın (s.a.) Allah'ın resülü olduğu konusunda kendilerine ilim gelinceye kadar onun Allahın elçisi olduğunda ayrılığa düşmediler mânasına da gelebilir. (SlAyrılığa düştükleri konularda Rabb'in kıyâmet günü aralarında hükmünü elbette verecektir. Bu beyanın anlamı sözünü ettiğimiz yorumlar bağlamında gayet açıktır. Rabb'in aralarında hükmünü elbette verecektir meâlindeki ifadenin iki mânaya gelme ihtimali vardır. Birincisi, ceza ve sevap konusunda hükmünü verecektir anlamına, ikincisi de hak olanı bâtıl olandan ayırdetmek konusunda hüküm verecektir mânasına gelir.
---
Dipnotlar:
20 “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık. Sabırlarına karşılık Rabb'inin İsrâiloğulları'na verdiği güzel söz yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri de helâk ettik” (el- A'râf, 7/137). “Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!” (el-İsrâ, 17/80.
Yunus 10:94
Şayet sana indirdiklerimizden şüphen varsa, kitabı okuyanlara sor. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Burada Resülullaha (s.a.) hitap edilmiş, ancak maksat başkalarıdır. Bazıları da muhatap da, maksat da herkestir, dedi. Bazıları ise muhatap da, maksat da Resülullah'tır dedi; yani sana haber verdiğim ve bildirdiğim şeylerden şüphe ediyorsan... Hitap Resülullah'adır, ancak maksat başkaları ise bu şöyle açıklanır: Konumu ve saygınlığı itibariyle kendilerinden daha yukarda olana hitap etmek, ancak bununla başkalarını hedef almak, insanlar arasında görülen bir husustur. Yoksa Resülullah'ın (s.a.) kendisine indirilen vahiyler konusunda şüphe etmesi veya kuşkuya düşmesi ihtimali asla yoktur. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette, “Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa””? buyurmaktadır. Kendisine bu hitabın yapıldığı sırada Resülullah'ın (s.a.) anne babasının hayatta olmadığı bilinmektedir. Bu gerçek, buradaki hitabın Resülullah'tan (s.a.) başkalarına yapıldığına işaret etmektedir. Muhatabın ve maksadın Resülullah'ın (s.a.) huzurunda bulunanlar olduğu görüşünü de [Ş]şu şekilde açıklamak mümkündür: Kâfirlerden birtakım heyetler Resülullah'a (s.a.) gelip kendisine bazı sorular soruyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) de o gelen kişileri muhatap alarak konuşuyordu. Onun huzurunda bulunan tek kişi de cemaat da olabiliyordu. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Şayet sana indirdiklerimizden şüphen varsa, kitabı okuyanlara sor. Bu yoruma göre sana indirdiğimiz ibaresi, ona vahyedilen metinleri ifade eder, çünkü Resülullah (s.a.) vahyedilen her şey, hem kendisi için ve hem de diğer herkes için indirilmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Rabb'inizden size indirilene uyun!”” Burada Allah insanlara, kendilerine indirilen vahiylere uymalarını emretmektedir. Bu da göstermektedir ki Resülullah'a (s.a.) indirilen her vahiy, aynı zamanda insanlara indirilmişti. Muhatap Resülullah'tır (s.a.) ancak maksat başkalarıdır yorumuna gelince, Resülullah'ın (s.a.) kendisine vahyedilen herhangi bir konuda kuşkuya düşme ihtimali yoktur. Ancak Cenâb-ı Hak bununla, onun yanında bulunan kâfirlerin sözlerini tahkik etmek ve onlara itiraf ettirmek amacını gütmektedir. Onlar şöyle demişlerdi: Muhammede bunları şeytan öğretiyor. Allah onun huzurunda bunun tahkikini kastetmektedir. Yahut Allah bunlardan şüphe duyan herkese hitap etmektedir. Nitekim bir âyette şöyle buyurur: “Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” Burada Allah tekil olarak tek bir insana hitap etmektedir, ancak maksadı, aldatılan bütün insanlar ve bütün kâfirlerdir. Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsında bütün insanlara hitap edilmesi caizdir ve bunun Kur'ânda örnekleri çoktur. Âyet-i kerimedeki hitabın da maksadın da Resülullah (s.a.) olduğu görüşüne gelince, başlangıçta Hz. Peygamber (s.a.) vahyedilen kişinin kendisi olup olmadığını kesin olarak bilmiyordu. [§]Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun”5, “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”?5, Cenâb-ı Hak şayet sana indirdiklerimizden şüphen varsa, kitabı okuyanlara sor, sana indirilen vahyin ne olduğunu onlar sana anlatsınlar, buyurmaktadır. Ebü Bekir el-Esam bu âyeti sen, sana indirdiklerimizden şüphe etmiyorsun, kitabı okuyanlara sor diye yorumlamaktadır. Yani onlara anlattıklarını ve verdiğin haberleri ve Allah tarafından sana vahiy gönderildiği iddiasını kitap okuyanlara sor, onlar da senin söylediklerinin aynısını söyleyecekler”.
Senden önce kitabı okuyanlara sor. Bazıları şöyle dedi: Kitabı okuyanlara sor, yani onlardan iman edenlere sor, demektir. Bazıları da dedi ki: Onlardan Ehl-i Kitab'a sor, onlar sana anlatacaklar, çünkü onların kitaplarında yazılıdır. Nitekim Allah buyuruyor ki: “Onlar, ellerindeki kitapta yazılı buldukları o elçiye uyarlar”?!6, Rabb'inden sana gelen, gerçeğin tâ kendisidir. Burada geçen “hak” kelimesinden maksadın, Rabb'inden gelen Kur'ân olduğu söylenmiştir. Şöyle de denildi: Onun Allah tarafından gönderildiğine dair beyan geldi. Sakın şüphelenenlerden olma!
---
Dipnotlar:
22 “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle”. 25 o “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”. “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur'ân) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin”. “Ebü Bekir el-Esam âyeti şöyle yorumladı: Sana indirdiklerimizden sen şüphe etmiyorsun, ancak kanaatinin ve güveninin pekişmesi ve kararının kuvvetlenmesi için onlara verdiğin haberleri, sana vahyedildiği iddianı ve onların seni yalanlayacakları haberini kitabı okuyanlara sor, onlar da senin söylediklerinin aynısını anlatacaklar. Kararın kuvvetlenmesi, ilimde şüpheye ve zayıflığa işaret etmez. Nitekim Cenâb-ı Hak Hz. İbrahim (s.a.) “Yoksa inanmıyor musun? O, hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye, cevabını verd? buyurmuştu. Hz. Müsâ ve Hz. Hâruna da, “İkiniz de sakın kendini bilmezlerin yoluna uymayın” (Yünus, 10/89) demişti. Hz. Nuh için de ‘Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum (Hüd, 11/46) buyurmuştu. İşte bu âyet-i kerime de öyledir. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu't-Tevtlât, vr. 376a).
Yunus 10:95
Yukarıda söylediğimiz gibi burada muhatap, Resülullah'ın (s.a.) dışında kalan insanlardır. Yoksa Resülullah'ın (s.a.) şüpheye düşenlerden olması yahut Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan olması veyahut hüsrana uğrayanlardan olması mümkün değildir.
LYA LU ELİZ al SI
Yunus 10:96
Haklarında Rabb'inin hükmü kesinleşti. Bu beyanda işaret edilen hüküm, “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım”?” meâlindeki âyette geçen hükümdür. Bu, dünyadaki hayatın sonu ile ilgili hükümdür; yani dünya hayatını küfürle bitiren insan hakkında Rabb'inin hükmü kesinleşmiştir: Andolsun ki onları cehenneme dolduracağım! Yahut haklarında Rabb'inin hükmü kesinleşti meâlindeki cümlede sözü edilen hüküm, “Onlar kendileri için yazılmış nasiplerini elde ederler” buyruğunda dile getirilen hükümdür. Veyahut Rabb'inin hükmü, “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik...2! meâlindeki âyette söylenendir. Haklarında Rabb'inin hükmü kesinleşti. Yani onların ahvâli konusunda Rabb'inin ilmi gerçekleşti; O'nun ilminde asla iman etmeyeceği bilinen biri, küfrü tercih vaktinde asla iman etmeyecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Allah kimi dalâlete düşürürse artık onu hidâyete erdirecek hiçbir kimse bulunmaz”, Yani Allah kimi dalâlete düşürürse, küfrü tercih etme vaktinde onu hidâyete erdirecek hiçbir kimse bulunmaz. Aynı şekilde “Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez”? meâlindeki âyet de böyledir, yani zulmü tercih etme vaktinde onları hidâyete erdirmez. Âyetin ilk yorumu, insanın dünya hayatının son anı ile ilgilidir, ikincisi ise zamana bağlıdır; yani Rabb'inin ilmi kimin hakkında belli bir zamana kadar iman etmeyeceği şeklinde ise, o zamana kadar asla iman etmez.
Bedii dei Eğ
Yunus 10:97
Bu âyette sözü edilen azabın âhiret azabı olduğu söylenmiştir, yani onlar ancak azabı başlarından defetmek için iman ederler. Bu azabın dünyada olma ihtimali de vardır ki, biz onu daha önce açıklamıştık”, Lİ ye”
Yunus 10:98
Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı! Ama Yünus'un kavmi hariç. Nitekim onlar iman edince zillet azabını üstlerinden kaldırmıştık. Yani o belde halkı, imana yanaşmamışlardı ki belâ geldiğinde iman kendilerine yarar sağlasın; yalnız Yünus'un (s.a.) kavmi hariç, çünkü onlar gerçek anlamda iman etmişlerdi, Allah da onların imanlarının gerçek olduğunu bildi ve bu imanları onlara fayda sağladı. Bu olay, birkaç ihtimali akla getirir. Birincisi, Yünus'un (s.a.) kavminin dışındaki belde halkı kendilerine azap geldiğinde, üzerlerine belâ yağdığında imana gelmişlerdi, bu yüzden imanları onlara yarar sağlamadı. Yalnız Yânus'un kavmi hariç, onların imanı ancak azabı hafifletmek içindi, bu yüzden imanları onlara yarar sağladı.
İkincisi, Yünus'un (s.a.) kavmine gelen azap muhtemelen tercih ve temkin için gelmişti, şayet imanı kabul ederlerse azap üzerlerinden kalkacak, etmezlerse başlarına azap inecekti.
Üçüncüsü, beldenin diğer halkı cehennemdeki yerlerini gördükten sonra imana gelmişlerdi, bu durumda onların imanı ıztırâri, yani zorunlu bir imandı. Yünus'un kavmi ise o durumu görmedikleri halde iman etmişlerdi.
Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman etselerdi. Bu beyan, azabın ve belânın vukuundan sonra iman onlyara yarar sağlasaydı, anlamına da gelebilir. Ama Yünus'un kavmi hariç, çünkü onlar azap göreceklerini anladıklarında henüz azabı görmeden iman etmişlerdi. Firavun'un ve kavminin imanı ise, ancak denizde boğulduktan ve canları ellerinden gittikten sonra gerçekleşmişti, bu yüzden onların imanı kabul edilmedi. Halbuki Yünus'un (s.a.) kavminin imanı, kendilerine azap gelmeden ve canları ellerinde iken gerçekleşmişti, azap daha sonra gelmişti, bu yüzden imanları kabul edildi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: [§]“Bir zamanlar İsrâiloğulları'nın üzerine dağı bir gölgelik gibi kaldırdık da üstlerine düşecek sandılar”, İşte İsrâiloğulları o durumu gördüklerinde, henüz dağ tepelerine düşmeden önce imana gelmişlerdi. Âd, Semüd ve benzeri diğer ümmetler ise, ancak azap kendilerine geldikten sonra iman etmişlerdi. Bu meselenin aslı, bizim az önce söylediğimiz gibidir. Bazıları şöyle dedi: Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı, yalnız Yünus'un kavmi müstesna meâlindeki beyan iman edip de azap geldiğinde imanı kendisine fayda vermeyen hiçbir belde halkı yoktur anlamına gelir. Bazıları da şöyle dedi: Onlar, gönderdiğimiz belâyı gördüklerinde iman etselerdi ya, o zaman Yünus'un (s.a.) kavmi gibi olurlardı, ancak onlar azabı gördüklerinde iman ettiler. Bu meselenin aslı bizim söylediğimiz gibidir”, Cenâb-ı Hakk'ın, bazı insanların kendisine düşmanlığı ve muhalefeti tercih edeceğini bildiği halde buna rağmen onlara dost olması mümkün değildir, çünkü bu acizlik anlamına gelir. Dünyada birine muhalefeti, diğerine dostluğu seçen biri, ancak zayıf ve aciz olduğu için dost olmaya çalışmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Nitekim onlar iman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmıştık. Yani geleceğini söylediğimiz azabı onlardan kaldırmıştık. “Zillet azabı'ndan maksat da rezil rüsvay edici azaptır, zaten zilletin kendisi azaptır.
Yunus 10:99
[Baskı ile İman Etmek]
Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi.
(JMütezile şöyle dedi: Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanlar iman ederdi cümlesi, baskı yapma ve zorlama meşietine (dilemesine) işaret eder. Allah dileseydi bütün insanları zorlar, mecbur kılar ve onlar da iman ederlerdi. Fakat Allah, insanların isteyerek ve seçim yaparak iradeleriyle iman etmelerini diledi, ancak onlar iman etmediler. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın? meâlindeki ilâhi kelâmı da bu görüşlerine delil gösterdiler.
Onlara şöyle cevap verilir: İradeye bağlı meşiet (dileme), sizin nezdinizde açık bir şekilde görülmektedir, baskı ve zorlama meşteti ise onun nihai gayesidir. Tercihe bağlı meşiet ellerinde olduğu halde insanlar iman etmedikleri zaman, Allah'ın meşteti (dilemesi) onlarda etkili olmamış demektir, bu durumda keşke iman etselerdi diye meşietin nihai gayesinden haber vermek nasıl doğru olabilir? Onların iddialarına göre bu yanlış bir görüştür. Meselenin aslına gelince, âyette sözü edilen meşiet eğer baskı meşieti olsaydı, bu meşiet ile onların da iman etmeleri gerekirdi. Çünkü o, yaratılıştır; her kâfir kişi yaratılışı itibariyle mümindir, zira herkesin yaratılışı Allah'ın birliğine şehâdet etmektedir. Bu durumda onlar yaratılış itibariyle mümin olmalarına rağmen sonra Cenâb-ı Hakk'ın âyette dileseydi onlar mümin olurlardı buyurması, Allah'ın burada baskıya bağlı dilemeyi kastetmediğine, aksine tercihe bağlı dilemeyi kastettiğine işaret eder. Bize göre âyetin tefsiri şudur: Allah katında bir lütuf olarak onlara bunu vermiş olsaydı, hepsi iman ederdi, ancak Allah onların iman etmeyeceklerini bildiği için bunu onlara vermedi; ondan maksat da başarı ve kurtuluştur. Onların iman etmeyeceklerini bildiği için Allah da iman etmemelerini diledi. Sonra imanın baskı ve cebir yoluyla gerçekleşmesi mümkün değildir, çünkü iman kalp işidir, cebir ve zorlama ise kalbe tesir etmeyen fiillerdendir. İnsan dille iman ettiğini söylese bile, kalben iman etmediği müddetçe iman etmiş sayılmaz. Dolayısıyla onların yorumuna göre âyet Rabb'in dileseydi onlar iman etmezlerdi anlamına gelir. Bu ise yanlış ve gerçeğe aykırı bir görüştür. Sonra zorlama ve icbar yoluyla yapılan iman muteber değildir, çünkü zorlama, zorlanan kişinin fiilini yok eder, hüküm olarak sanki hiçbir şey yapmamış gibidir. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın!
(SİŞöyle bir soru akla gelebilir: Cenâb-ı Hak “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar”? yani onlar müslüman oluncaya kadar savaşacaksınız, buyurmadı mı? İşte bu zorlamadır. Resülullah (s.a.) da “Ben, Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum” buyurmadı mı? Bu da zorlamadır. Bu durumda bu iki âyet nasıl telif edilecektir?
Buna şöyle cevap verilir: İki cevap verilebilir. Birincisi, bu süre Mekkede nâzil olmuştur. “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar” meâlindeki âyet ise Medinede nâzil olmuştur. Hal böyleyken, mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın, meâlindeki kelâmın, onları zorlama anlamına gelmesi muhtemeldir. Sonra Medine döneminde Allah savaşmayı ve baskı yapmayı emretti.
İkincisi, söz konusu iki âyetin birleştirilmesi de mümkündür. “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar” meâlindeki âyet, İslâm ve iman sözünü söyleyene kadar onlarla savaşacaksınız anlamına gelir. Bunun delili “Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum” meâlindeki hadistir. Kalpten ve hakiki anlamda kullanılmayan “Lå ilâhe illallâh' sözü, iman değildir. Bu âyette de mümin olsunlar diye buyurmaktadır. Halbuki onlar zorlama ile gerçek anlamda mümin olmazlar, çünkü iman kalbin işidir, zorlama ise kalbe tesir etmeyen bir iştir. En doğrusunu Allah bilir. Hal böyleyken, sen tutup insanları zorlayacak mısın meâlindeki âyet, onları zorlamaya hakkın yok diye yorumlanır. Resülullah (s.a.) insanlara duyduğu şefkatten dolayı onların iman etmelerini şiddetle istiyor ve arzu ediyordu, o kadar ki Cenâb-ı Hak “İman etmedikleri için neredeyse kendini helâk edeceksin!” diye uyarmıştı.
Dila gii
---
Dipnotlar:
27 “Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar”.
Yunus 10:100
Allah'ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. Buradaki Allah'ın izni olmadıkça meâlindeki ifadeye Allah'ın dilemesi olmadıkça diye anlam verildiği gibi, Allah'ın bilgisi olmadıkça mânası da, Allah'ın emri ve iradesi olmadıkça anlamı da verilmiştir. O, bizim söylediğimiz gibidir: Allah'ın dilemesi ve iradesi olmadan hiç kimse iman etmez. Allah'ın izni olmadıkça meâlindeki beyan, Allah'ın dilemesi ve iradesi dışında anlamına gelmesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü imanla emredildiği halde iman etmeyen pek çok kişi vardır. Dolayısıyla bunun emir mânasına gelmesi muhtemel değildir. Mübahlık anlamına da gelmez, çünkü imanın terki hiçbir halde mübah değildir. Meselenin aslı bizim söylediğimiz gibidir: Cenâb-ı Hakk'ın, bazı insanların kendisine düşmanlığı ve muhalefeti tercih edeceğini bildiği halde sonra yine de onlara dost olmayı dilemesi ihtimali yoktur, çünkü bu acizlik anlamına gelir. Dünyada birine muhalefeti, diğerine dostluğu seçen biri, ancak zayıf ve aciz olduğu için onu seçmiştir.
O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır. Denildi ki: Bunun günahı akıllarını kullanmayanlaradır. Şöyle de denilmiştir: Akıllarını kullanmayanlara azap verir, yani akılları başlarına gelinceye kadar onlar akıllarıyla iş yapamazlar yahut akıllarından yararlanamazlar.
Allah'ın izni olmadıkça hiç kimsenin inanması mümkün değildir. Buradaki hiç kimse demek olan ifade, mümin olmayacağı Allah'ın ilminde sabit olduğu halde mümin olan kişi anlamına gelir ki, Allah'ın ilminde mümin olmayacağı bilinen kişinin mümin olması asla mümkün değildir, ancak iman edeceği Allah'ın ilminde bilinen biri mümin olur demektir. İman etmeyeceği Allah'ın ilminde mâlum olan biri de mümin olamaz. Bu ibareye, Allah'ın dilemesi olmadıkça hiç kimse mümin olmaz anlamı da verilmiştir. Yani insan iman ettiği zaman, ancak Allah'ın dilemesiyle iman etmiş olur. İnsan ne yapıyorsa, ancak Allah'ın dilemesiyle yapar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sizler ancak Rabb'inizin dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz”?. Allah'ın izni olmadıkça meâlindeki ifadeye bazıları Allah'ın emri olmadıkça diye anlam verdi. Bunun mânası da şudur: İnsan iman ettiğinde ancak Allah'ın emri ile iman eder, başkasının emriyle iman etmez. İlk anlam daha isabetlidir. En doğrusunu Allah bilir.
O, akıllarını kullanmayanları inkâr bataklığında bırakır. Onları “rics” cezasına uğratır, yani küfür cezasına uğratır. Akıllarını kullanmayanlar, yani akıllarından yararlanmayanlar, demektir. En doğrusunu Allah bilir.
ÇE) İse Yosi gz li
Yunus 10:101
De ki: Bir bakın da görün, göklerde ve yerde neler var? En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet şöyle yorumlanır: Allah buyuruyor ki: Kendisine şükretmeniz için Allah'ın göklerde ve yerde bulunan nimetlerine ve ihsanına bakın! Yahut şöyle buyuruyor: Göklerde ve yerde Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetini ve rablığını gösteren izlere bakın, ki bu sayede O'nun vahdâniyetini kabul eder ve kendisine iman edersiniz! Veyahut şöyle buyuruyor: Allah'ın kudretine ve saltanatına işaret eden eserlerine bakın ki, bu sayede O'nun intikamından ve cezalandırmasından korkarsınız. Veyahut da, Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyeti konusunda size delil olması için tek bir merkezin takdiriyle yaratılan varlıkların türlerine ve düzenine bakın! Göklerde ve yerde göze takılan, hatta bir bakışta görülen hiçbir şey yoktur ki, onda Cenâb-ı Hakk'ın rablığına delil bulunmasın!
Fakat iman etmeyecek topluma ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir. Bu beyanın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Kanıtların ve uyarıların kendilerine yararı olmayan toplum meâlindeki beyan, onların amaçlarının kibir ve inatçılık olduğunu ifade etmektedir. Kanıtların, ancak gayesi kabul edip benimsemek olan kişilere faydası olur. Amacı kibir ve inatçılık olanlara hiçbir faydası olmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı yine de inanacak değillerdi”. İkincisi, ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir, yani dünyada iman etmeyecek topluma âhirette onların faydası olmaz. Ancak iman eden toplum onlardan fayda görür ve yararlanır. İman etmeyenlere ise bunların hiçbir yararı yoktur. Üçüncüsü, ne o kanıtların ne de uyarıların yararı olabilir... Buradaki uyarıların peygamberler anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu ibare, onların ikaz edildikleri tehditler ve öncekilerin değişen halleri anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
OAE yaz il
---
Dipnotlar:
“Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”.
Yunus 10:102
51102. “Aslında onlar kendilerinden önce gelip geçenlerin günlerinin benzerini beklemekteler. De ki: Bekleyin bakalım, ben de sizinle beraber bekliyorum!
Aslında onlar kendilerinden önce gelip geçenlerin günlerinin benzerini beklemekteler. Onlar benimle, kendilerinden önce gelip geçenlerin günlerinin benzerini, yani benim helâk günümü beklemekteler. Yani onlar kendilerinden önce gelip geçenlerin beklediği gibi peygamberlerinin helâk gününü beklemekteler. Bu yorum, insanlar peygamberlerin helâkini ve onların emirlerinin yok olup gitmesini bekledikleri için bir kınama ve azarlama anlamına gelmektedir. Diğer bir ihtimal de şudur: Daha önce kendilerine azabın gelmesini bekleyenler gibi onlar da azabın gelmesini beklemekteler. Bazı müfessirler bu yorumu benimser. Başka bir ihtimal da şudur: Kendilerinden önce gelip geçenler iman etmeyi azabın geleceği güne kadar erteledikleri gibi onlar da iman etmeyi azabın geleceği güne kadar ertelemekteler. Bu, onların iman etmelerinden ümit kesildiği anlamına gelir. Yani onlar, imanın kendilerine hiç faydası olmayacağı bir an gelinceye kadar iman etmezler. İlk yorum, kınama ve ayıplama anlamına gelir.
De ki: Bekleyin bakalım; yani benim başıma geleceğini söylediğiniz o şeyi bekleyin, Ben de sizinle beraber onu beklemekteyim!
Yunus 10:103
Sonra peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Buradaki kurtarırız sözü, peygamberleri kurtarırız demektir; İman edenleri de kurtarırız, çünkü ondan sonra başka peygamber gelmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Cenâb-ı Hak ona peygamberleri ve iman edenleri kurtaracağını vâdetmiştir. İşte böyle; inananları kurtarmak bize düşer; yani peygamberleri ve iman edenleri kurtaracağımıza dair vâdimizi yerine getirmek bize düşer. En doğrusunu Allah bilir.
Mi Mr ONMİ lpi GIG E Din aall gói
Yunus 10:104
De ki: Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında şüpheniz varsa... Buradaki benim dinim meâlindeki ifade, benim mensubu olduğum din anlamına gelir. Yahut sizi davet etmiş olduğum benim dinim hakkında şüpheniz varsa, demektir. Bilin ki sizin Allah'ı bırakıp da taptıklarınıza ben tapmam. Benim sizi davet etmiş olduğum dinden kuşku içindeyseniz, sizin mensubu olduğunuz kendi dininizden de şüphe ediyorsunuz demektir. [§]Benim mensubu olduğum dini şüphe üzerine terkediyorsunuz, sonra da beni sizin şüphe ile bağlandığınız kendi dininize çağırıyorsunuz. Böylece onların şüphe gerekçesiyle davete icabet etmemelerini, buna mukabil Hz. Peygamber'i (s.a.) şüphe ile bağlı oldukları kendi dinlerine davet etmelerini akılsızca bir davranış olarak zikrediyor. Çünkü dine dair şüphe, ona başkasını davet etmeyi değil duraklamayı gerektirir. Bir dine davet, ancak diğerlerinin bâtıl olması halinde gerekli olur, şüphe durumunda değil. En doğrusunu Allah bilir ya, bu muhtemeldir. Bu da iki şekilde açıklanır. Biri, cümlede gizli bir ifade vardır, diğeri de meydan okumaktır. Gizli ifade, yukarıda da söylediğimiz üzere, eğer benim dinim hakkında şüpheniz varsa meâlindeki âyette bulunan, benim mensubu olduğum ve sizi davet ettiğim dinden ben hiç şüphe duymuyorum, cümlesidir, âyette gizli olması muhtemel ifade budur. Meydan okumaya gelince, benim taptığım Allah hakkında ve mensubu olduğum dine dair eğer sizin şüpheniz varsa, siz O'na tapmaz ve dinini de kabul etmezsiniz; ben de sizin taptıklarınıza tapmam ve dininize de uymam. Bu aynen Cenâb-ı Hakk'ın “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”? meâlindeki âyette ifade buyurması gibidir.
Ben ancak, sizin hayatınızı sona erdirecek olan Allah'a kulluk ederim. Hayatı sona erdirmek, zarar vermekte son ve nihai noktadır. Sizin Allahı bırakıp taptığınız putlar, hayatınıza son verme ve onlara tapmadığınız takdirde size zarar verme gücüne sahip değildirler. Cenâb-ı Hak burada onların ne kadar akılsızca davrandıklarını belirtmekte ve onlara şu delili getirmektedir: İnsanların hayatına son veren kendisine kulluk yapılmaya lâyıktır, sizin taptığımız putlar değil.
Bana müminlerden olmam emredildi. Buradaki müminlerden anlamındaki sözcük, gönderilenlerden lafzına benzemektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik”. “O, bizim mümin kullarımızdandı”?. [§] Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Bu âyette, müşriklerden veya şüphe edenlerden olmanın yasaklanması anlamına gelmek üzere imanın kendisi de kastedilmiş olabilir. Buna göre âyette Allaha ihlasla inananlardan ve kendilerini O'na teslim edenlerden olması emredilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:105
Ve yüzünü hak dine çevir! Yani ben kendimi ihlasla Allah'a çevirmek, O'na teslim olmak, bu konuda başkasını O'na ortak yapmamak ve başkalarına bir pay ayırmamakla emrolundum. Yahut şöyle demesi mümkündür: Ben nefsimi, yaratılışında şahitlik ettiği şeye çevirmekle emrolundum; çünkü her nefis yaratılışında Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetine ve ulühiyetine şahitlik etmişti. Veyahut şöyle der: Yüzünü çevir! Yani yüzünü sahibi olduğun ve üzerinde bulunduğun dinin tarafına çevir! Sakın müşriklerden olma! Bu beyanı daha önce açıklamıştık”. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:106
Allah'ı bırakıp kendisine iman ve itaat etsen bile sana yararı olmayan, reddedip itaat etmesen de zararı olmayan varlıklara tapma! Allah'ı bırakıp başka varlıklara yalvarma meâlindeki beyan, Allah'tan başka fayda sağlamaya gücü olmayan varlıklara tapma anlamına gelebilir. Bu âyet, Allah'ın kendine yaptığı bir çağrı anlamına da gelebilir. Yani Allah'tan başka kimseye ilâh deme!
Bunu yaparsan, kuşkusuz kendine yazık edenlerden olursun. Burada Cenâb-ı Hak, şayet Allah'tan başkasına tapacak olursa bunun zulüm olacağını söylemektedir, buradaki zulümden maksat şirktir. Nitekim Allah, Âdem ile Havva kıssasında da aynı kelimeyi kullanmaktadır: “Ey Âdem! Sen ve eşin şu ağaca yaklaşmayın! Sonra zâlimlerden olursunuz”, Fakat onlar o ağaca yaklaşmışlar ve müşrik olmamışlar, ancak âsi olmuşlardı. Bu da isimlerde örtüşmenin hakikatte ve anlamda örtüşmek mânasına gelmediğinin bilinmesi içindir. Gerçeklerde örtüşmek, ancak sebeplerde örtüşmek olursa uygun düşer. Bundan dolayı âyette belirtilen kelimenin durumu da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Yunus 10:107
Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Burada Cenâb-ı Hak, kendisinden başka birinden bir şey beklemeyi ve ondan ümit etmeyi yasaklamaktadır. Çünkü kendisinden başka hiç kimsede böyle bir gücün olmadığını haber vermektedir.
[İlâhi Lütuf]
O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Cenâb-ı Hak burada, şayet bir hayır ve lütuf vermeyi dilerse, bu hayrı ve lütfu engelleyebilecek hiç kimsenin olmadığını haber vermektedir. İman da hayırların ve lütufların en büyüklerindendir. Dolayısıyla Allah bir insan için imanı dilerse, o mutlaka gerçekleşir, Allah'ın dilediğini geri çevirme ve reddetme gücüne sahip kimse yoktur. Bu âyet, Allah bir kimsenin iman etmesini dilerse onun mümin olduğuna işaret eder. Bu yönüyle âyet, Mütezile'nin iddiasını nakzetmektedir. Onlar şöyle diyorlar: Allah bütün yaratıklar için imanı dilemiş, fakat insanlar iman etmemişlerdir. Cenâb-ı Hak bir hayrı dilerse onu geri çevirecek kimsenin olmadığını haber vermektedir. Mütezile ise, Allah'ın dilediğini reddetmeye ve geri çevirmeye kulun muktedir olduğunu iddia etmektedir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bu âyette, Cenâb-ı Hakk'ın herhangi bir fiili yapmasının gerekli olmadığına işaret edilmektedir, bununla ben hayır fiilini kastediyorum. Çünkü Allah ona “fadl”, yani lütuf ismini vermiştir. Lütuf ise, yapması kendisine zorunlu olmayan şeydir. İnsanlar arasında da bilinmektedir ki, yapılması gerekli olan şeye lütuf denilmemektedir. Lütuf ancak yapmak zorunda olmadan yaptıkları şeyin adıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bunu kullarından dilediğine nasip eder. Yani o lütuf ve hayrı veya şerri dilediğine nasip eder. Burada da sözü edilenlerin verilmesi konusunda Allah'ın bazı insanları bazısına tercih edeceğine işaret vardır, çünkü Allah Bunu kullarından dilediğine nasip eder, bağışlayan ve esirgeyen O'dur buyurmaktadır. Allah cezalandırmak konusunda da acele etmez.
Yunus 10:108
[Kur'ân'daki Hak Kelimesinin Anlamı]
De ki: Ey insanlar! İşte size Rabb'inizden hak gelmiştir. Buradaki hak kelimesi ile Muhammed aleyhisselâmın veya Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilen Kur'ân-ı Kerim'in kastedildiği söylenmiştir. Hak lafzı ile Resülullah'ın (s.a.) insanları davet ettiği dinin kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak bir âyette “Ey insanlar! Eğer benim dinim hakkında şüpheniz varsa” buyurmuştur. Buradaki hak lafzı ile insanların şüphe ettikleri din kastedilmiş gibidir. Yani eğer size sunulan delilleri ve kanıtları kabul etmekte tekebbür göstermezseniz, o şüpheyi sizden giderecek olan şey size gelmiştir. Bazı müfessirlerin de söyledikleri gibi hak ile Muhammed aleyhisselâmın kastedilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Çünkü Resülullah'ın (s.a.) bizzat kendisi dünyaya gelişinden itibaren hayatının sonuna kadar mücize idi. Yine bazı müfessirlerin söylediği gibi 'hakk'ın Kur'ân-ı Kerim olması muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”, Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerime hak, nur, şifa, rahmet, hidâyet ve benzeri değişik isimler vermiştir; onu okuyup düşünen, tefekkür eden ve ona sarılan kişilerde, sözü edilen bütün bu isimler hakikat olarak tecelli eder.
Artık kim doğru yolu tutarsa kendi lehine bu yolu seçmiş, kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Yani kim doğru yolu tutarsa, doğru yolu tutmasının dünyada ve âhirette faydası ona aittir. Kim de saparsa, sapkınlığının ve hıyanetinin zararı sadece kendisine râcidir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği ve yasakladığı şeyleri, kendine menfaat sağlamak veya şahsi ihtiyacını karşılamak için emretmiş ve yasaklamış değildir. Ancak ve ancak yaratılmışlara menfaat sağlamak ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için emretmiş ve yasaklamıştır.
Ben sizin adınıza hareket edecek değilim. Yani ben sizin başınıza memur yapılmış değilim. Bazı müfessirler şöyle dediler: Bu âyet neshedilmiştir, onu kıtâl âyeti neshetmiştir. Ancak böyle bir ihtimal yoktur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) her ne kadar savaşmakla emredilmiş ise de, o insanların amellerini muhafaza etmeye memur ve vekil değildir, (Jona düşen sadece tebliğdir. Nitekim Allah muhtelif âyetlerde şöyle buyurur: “Sana düşen sadece duyurmaktır”?, “De ki: “Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”?. “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”?.
---
Dipnotlar:
“Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, bil ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır”. “De ki: Allah'a itaat edin, resüle itaat edin. Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz; resüle düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır” (en-Nür, “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları yanından uzaklaştırıp da zâlimlerden olasın”.
Yunus 10:109
Sana ne vahyedilirse ona uy! Muhtemelen burada Kur'ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber'e (s.a.) gönderilen diğer vahiyler kastedilmektedir.
Allah hükmünü verinceye kadar sabret! Yani onların eziyetlerine sabret. Çünkü onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) üzüyorlar ve onun hakkında lâyık olmayan sözler söylüyorlardı. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Allah hükmünü verinceye kadar onların eziyetlerine sabret, cezalandırılmaları konusunda acele etme, Cenâb-ı Hakk'ın onların cezasını vereceği zamana kadar sabret! O hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Yahut onların seni yalanlamalarına karşı, seninle seni yalanlayanlar arasında Allah hükmünü verinceye kadar sabret! O hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Veyahut risâleti tebliğ ve emrolunduğun şeyleri yapmak konusunda sabırlı ol! Başarıya ulaştıran Allah'tır.
Hud 11:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
al Mm-râ. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah dünün âyetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.”
Elif-lâm-râ. Bu, âyetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Âyetleri sağlam kılınmış, yani emirleri ve yasakları sağlam yapılmış. Sonra da açıklanmış, yani vâdlerle ve uyarılarla açıklanmış’. Bazıları şöyle dedi: Âyetleri sağlam kılınmış, yani vâdlerle ve uyarılarla sağlam yapılmış, Sonra da açıklanmış, yani emirleri ve yasakları açıklanmış. Bazıları da şöyle dedi: Âyetleri sağlam kılınmış, o kadar ki bâtıl ona ne önünden yaklaşabilir, ne de arkasından ve ne de kimse onu değiştirebilir. Sonra da açıklanmış, yani verilecek olanlar ve sakınılması gerekenler açıklanmış, yahut insanların lehine ve aleyhine olan şeyler ile Allah'ın onlar üzerindeki hakları açıklanmış. Bazıları ise şöyle söyledi: Âyetleri sağlam kılunmış, yani neshedilmemiş, sonra da açıklanmış, yani helâller ve haramlar açıklanmış. Şöyle de denilmiştir: Açıklanmış, yani âyetleri parça parça indirilmiş, bütün olarak gönderilmemiş, ihtiyaca ve sebeplere göre peşpeşe indirilmiş. Eğer bütün olarak indirilmiş olsaydı, insanlar her birinin sebebini, durumunu, “hâs” ve “âm” olanını bilmeye ihtiyaç duyarlardı. İhtiyaca ve sebeplere göre muhtelif zamanlarda parça parça indirilince, insanlar herhangi bir beyana ve bilgilendirmeye gerek duymadan onları anladılar. Âyetteki “tafsil”, ayırtetme ve açıklama ismidir. Böylece âyetin her iki anlama da muhtemel olduğu anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir.
Âyetleri sağlam kılınmış. Yani birbiriyle çelişmeyecek ve tenkit edilemeyecek derecede sağlam kılınmış. Yahut kimsenin değiştirmeye gücü yetmeyecek derecede sağlam kılınmış. Veyahut aralarında ihtilaf olmayacak derecede! Taberi, Câmi'u'-beyân, XI, 179; Süyüti, ed-Dürru'l-mensûr, IV, 399.
sağlam kılınmış. Bazıları şöyle dedi: Âyetleri sağlam kılınmış, yani farzlarla sağlam kılınmış, sonra da açıklanmış, yani yapılanların sevabı ve günahı açıklanmış. Sonra âyetler çeşitli anlamlara gelir; biri ibretler, ikincisi kanıtlar, üçüncüsü de alâmet anlamına gelir. Sonra âyet, Kur'ânda tam olan her cümleye denir ve o ya kanıttır, ya ibrettir, ya da alâmettir. Her âyet mutlaka bu üç hasletten birine sahiptir.
Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından, yani bu âyetler hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından indirilmiştir. Bazı fukaha şöyle dedi: Elif-lâm-râ. Bu, âyetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır meâlindeki âyet açıklamanın ertelenmesine işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak âyetleri sağlam kılınmış, sonra da açıklanmış buyurmaktadır. Önce bir harf, sonra tertip edilmiş harflerden meydana gelen cümle. Burada açıklamayı ertelemenin caiz olduğuna işaret edilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:2
Yani ben Allah tarafından uyarmak gereken kişiyi uyarmak, yine O'nun nezdinde müjdelemek gereken kişiyi müjdelemek üzere; yani bana tâbi olanı müjdelemek, muhalif olanı da uyarmak üzere gönderildim. Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, yani kulluk edilmeye lâyık olanın Allah olduğuna dair yaratılışınız sırasındaki şahitliğinize uygun davranın! İbadet etmeyin ifadesi, yaratılışınız sırasında vahdâniyetine şahitlik ettiğiniz Allah'tan başkasına ibadet etmeyin, demektir.
Hud 11:3
Rabb'inizden mağfiret dileyin, sonra O'na tövbe edin. Eğer bu âyet kâfirler hakkında gelmiş ise, o zaman Rabb'inizden mağfiret dileyin meâlindeki beyan, müslüman olun anlamına gelir. Sonra O'na tövbe edin meâlindeki cümle de her türlü mâsiyetten ve işlediğiniz her günahtan dolayı O'na dönün demektir. Şayet âyet müslümanlar hakkında gelmiş ise, anlamı gayet açıktır. O zaman mağfiret dileyin meâlindeki beyan ile tövbe edin meâlindeki cümle aynı anlama gelir.
(SJAllah da sizi dünya nimetlerinden güzelce yararlandırsın, yani sizi dünyadaki nimetlerden yararlandırsın. Bu yararlanma ile âhirette de güzellikler görürsünüz. Kâfirler ise dünya nimetlerinden yararlanırlar, ancak âhirette güzellik görmezler. Çünkü onların dünyadaki yararlanmaları, sadece dünya içindir. Halbuki mümin, dünyada yararlandığı nimetlerle âhiret hayatı için de yararlanır ve âhiret için rızık hazırlar. En doğrusunu Allah bilir.
Fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin. Buradaki fazlasını yapan herkese. Bu beyan, dünyada fazlasını yapan herkese o fazlalığın karşılığını âhirette verecektir, anlamına gelir. Buradaki “yu'ti” kelimesi muhtemelen “etâ” anlamına gelir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın dünyada fazlasını yapan her kişiye verdiği şeyi, ancak kendi lütfu ile vermiştir. Fazlasını yapan herkese de iyiliğinin karşılığını versin, yani dünyada dini davranışlarda fazlasını yapan herkese âhirette o fazlalığın karşılığını versin. Yahut fazlasını yapan herkese, dünyada ve âhirette o fazlalığın karşılığını versin. Çünkü dünyada fazilet ehli olan insanlar, âhirette de fazilet ehlidirler.
Eğer yüz çevirirseniz, yani müslüman olmazsanız, ben sizin başınıza gelecek o dehşetli günün azabından korkarım. Âyet gayet açıktır. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak, buradaki “kebir” kelimesi yerine “azim” kelimesini kullanmıştır?. Bu, yaratıklara büyük geldiği için o gün azametli görünür.
Hud 11:4
Dönüşünüz yalnız Allah'a olacaktır. Yani dönüşünüz, Rabbinizin vâd ve tehdit nevinden sizin için hazırlamış olduğu şeye olacaktır. O her şeye kâdirdir, yani vâd ve tehdit ettiği her şeyi yapmaya kâdirdir.
ARILI ke gari YI
Hud 11:5
Bakınız! Onlar içlerindekini ondan gizlemek için sırtlarını dönerler. Abdullah b. Şeddâd'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlardan biri Hz. Peygamber'e (s.a.) rastladığında elbisesiyle yüzünü örter ve sırtını dönerdi’. Katâde şöyle dedi: Onlar [Ş]Allahın kitabını ve onun zikrini işitmemek için sırtlarını dönüyorlardı. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerime, Ahnes b. Şerik es-Sekafi” adında biri hakkında gelmiştir. Bu zat, Hz. Peygamber'le (s.a.) oturur ve ona karşı güzel davranırdı, görüntüsü ve sözleri de güzeldi. Hz. Peygamber (s.a.) de onun sözlerini beğenir ve onu meclisinde kendine yakın oturturdu. Ancak bu kişi içinde dış görüntüsünün aksini gizliyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bakınız! Onlar sırtlarını dönerler meâlindeki âyeti indirdi“. Cenâb-ı Hak burada, onlar içlerindekini gizliyor ve saklıyor buyurmaktadır. Bu, İbn Abbâs'ın sözüdür”. Göğsünü çevirmek anlamına gelen “tesniyetü'ssudür” (sal 1.5) ibaresinin aslı, gizlenen ve saklanan şeyi gizli tutmak için göğsünün bir tarafını diğer tarafa çevirmektir. Sözlükte göğsü ikilemek demek olan bu ibare, göğsü daraltmaktan kinâyedir. Nitekim bir âyette Allah şöyle? o Taberi, CCâmi'wl-beyân, XI, 183; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 400. o Taberi, Câmi'u'-beyân, XI, 184; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 401.
buyurmuştur: “Allah kimi saptırmak isterse, kalbine darlık ve sıkıntı verir”. Yahut kibir anlamına gelen bir ifadedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Büyüklük taslayarak, başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur”. Sanki bunun aslı, başka bir şeye meyletmektir, nitekim Ebü Avsece öyle dedi: Başkasına meylederler. Hac süresinde geçen “sâniye ıtfihi” (sibs ibaresi de bunun gibidir.
Ondan gizlemek için. Bazıları buna Allah'tan gizlemek için diye, bazıları da Resülullah'tan (s.a.) gizlemek için diye anlam verdiler. Ancak bazı müfessirlerin söylediği gibi âyet eğer münafıklar hakkında ise Resülullah'tan (s.a.) saklamak ve gizlemek anlamına gelir; çünkü onlar Hz. Peygamber'e (s.a.) tâbi olmuş görünüyor, fakat içlerinde ona muhalefeti ve düşmanlığı gizliyorlardı. Âyet şayet müşrikler hakkında ise, o zaman da Allah'tan saklamak ve gizlemek anlamına gelir; çünkü onlar Resülullah'a (s.a.) muhalif görünmeye aldırmaz ve ona düşmanlık göstermekten çekinmezlerdi. [§]Onlar kalplerinde sakladıkları ve gizledikleri şeylere Allah'ın muttali olamayacağını düşünüyorlardı. Cenâb-ı Hak ise, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiğini haber vermektedir. Bu âyette Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin ispatına delil vardır; onlar bu düşüncelerini Hz. Peygamber'den (s.a.) gizliyorlar ve onu içlerinde saklıyorlardı. Resülullah (s.a.) ise ancak Allah Teâlâ'nın haber vermesiyle bildiği anlaşılsın diye bu durumu onlara haber verdi.
Bilesiniz ki elbiselerine büründükleri zaman. Yani onları gizlediklerinde. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bilesiniz ki elbiselerine büründükleri zaman meâlindeki âyet, gecenin karanlığında ve evlerinin bir köşesinde gizledikleri ve açıkladıkları şeyleri o anda bilir, anlamına gelir. Meselenin aslı şudur: OnBurada bilesiniz ki anlamına gelen “elâ” kelimesi, söylenen sözü tekit anlamına gelmektedir. Bu, Ebü Ubeyde" ve diğerlerinin görüşüdür.
O kalplerin içini bilendir. Müfessirler bu beyana, O kalplerde olanı bilendir diye anlam verdiler. Ancak O kalplerin içini bilendir meâlindeki beyan, insan türüne ait bulunan kalplerin idaresi ve içinde sakladıklarının ayırt edilmesi Allaha aittir anlamına gelen bir ifadedir.
Ortis a GEL
---
Dipnotlar:
lar da biliyorlardı ki, o kalpleri ve göğüsleri de Allah yaratmıştır. Elbise ise, onların dokuyup edindikleri nesnelerdir. Sonra elde ettikleri nesneleri gizlemeye de onların güçleri yetmiyor. Buna göre onların, Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı kalplerindekini gizlemeye güçlerinin yetmemesi daha anlaşılır bir durumdur. 8 “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir. Allah inanmayanları işte böyle cezalan? o “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, büyüklük taslayarak, başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur. Onun dünyadaki payı rezil rüsva olmaktır; kıyâmet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız”.
Hud 11:6
Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'ın üzerine olmasın! Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hak buradaki “dâbbe” kelimesi ile imtihan edilen kişileri kastetmiştir, ondan maksat da insan türüdür. Diğer canlılar da, imtihan edilenlerin emrine âmâde kılınan hayvanlardır, dediler. Bazıları da şöyle dedi: Bundan maksat, imtihan edilen kişilerden olsun olmasın yeryüzünde kımıldayan her canlıdır. Cümlenin tamamı şöyledir: Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki, onları ayakta tutmak hayatları için gerekli olan rızkı vermek Allaha ait olmasın! Onlar için o rızkı yaratan da Allah'tır. Sonra bu rızkı edinmek için bazan bir sebep kılmış, bazan da sebepsiz olarak vermiştir.
Onların rızkı Allah'ın üzerine olmasın! Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Rızkı Allah'a aittir, yani o rızkı yaratmak Allah'a aittir, yaratılanlar ise o rızıkla ayakta durur ve hayatlarını devam ettirirler. Âyet-i kerimede “Rızkınız göktedir”"! buyurulmaktadır. Yani Allah bizim rızkımızı gökten yağan yağmur ve diğer vasıtalarla yaratmaktadır. Buna göre onların rızkı Allah'ın üzerindedir meâlindeki beyan, onların rızkını yaratmak Allah'a aittir anlamına gelir. Onların rızkı Allah'ın üzerindedir meâlindeki âyete, onlara rızkı ulaştırmak, rızkın ölçüsünü belirlemek ve maişetini temin etmek Allah'a aittir anlamı da verilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Orada gerekli besinlerini uygun ölçülerle yarattı”. Yani onlara rızkı ulaştırmak ve maişetlerini temin etmek Allaha aittir. Sonra Allah'ın üzerindedir meâlindeki beyana bazıları şöyle bir anlam verdi: Onlara ulaşan rızık ancak Allah'tan gelmiştir, o rızkı onlara Allah'tan başka kimse vermemiştir. Buradaki Allah'ın üzerinde anlamına gelen ifade, Allah tarafından demektir. Bu türlü ifadeler dilde caizdir. Meselâ Cenâb-ı Hak, “Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler”? buyurmaktadır. Buradaki insanların üzerine mânasındaki “ale'n-nâs” ( yti te) kelimesi “mine'n-nâs”, yani “insanlardan” anlamına gelir. Bu, Mücâhid'in görüşüdür". Onların rızkı Allah'ın üzerindedir meâlindeki beyan, vâdettiğini yerine getirmek Cenâb-ı Hakk'a düşer anlamına da gelebilir. Allah, onların rızıklarını vereceğini vâdetmişti, vâdine vefa göstermek ve onu yerine getirmek de O'na düşer. Başka bir ihtimal şudur: Cenâb-ı Hak belli bir süre yaşamaları için varlıkları yarattığına göre, o vakit, yani ecel gelinceye kadar onların maişetini kendilerine ulaştırmak da O'na aittir. Çünkü onları o vakte kadar yaşamak üzere yaratan O'dur. Bu görüşlerden bazıları birbirine yakındır.
[Müstakar ve Müstevda' Kelimelerinin Anlamı]
Allah onların halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir, Bu âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları “müstakar” kelimesine gece anlamı, “müstevda”” kelimesine de gündüz maişet vakti anlamı verdi. Bazıları da “müstakar” anne rahmi, “müstevda'” da erkeklerin sulbüdür, dedi. Bazıları da bunun tersi olarak müstakar erkeklerin sulbüdür, müstevda' anne rahmidir, dedi. Bazıları “müstakar”, dünyadaki harekât, ( “müstevda” da âhirette gideceği yerdir, dedi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir”, Yani dünyada neler yapacağınızı, maişetiniz konusunda nasıl davranacağınızı ve sonra gideceğiniz yerin neresi olduğunu Allah bilir. Yani âhiretteki makamınızı ve kalacağınız yeri O bilir. Bazıları şöyle dedi: “Müstakar” dünyadaki, “müstevda” da kabirdeki hayatıdır. Bu âyet, insanın her konumdaki bütün davranışlarını, bütün eylemlerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği anlamı taşımaktadır. Çünkü insanlar ya bir yerde hareketsiz haldedir, ya da hareket halindedir, işte Allah onların bütün hallerini bilir. Bu âyet aynı zamanda önceki âyetin sılası gibidir. Önceki âyette Cenâb-ı Hak “Bakınız! Onlar içlerindekini ondan gizlemek için sırtlarını dönerler” buyuruyordu. Bu âyette de Cenâb-ı Hak haber veriyor ki, yeryüzünde kımıldayan canlılardan hiçbiri Allaha gizli değildir, rahimlerin neyi eksilteceği', erkeklerin sulbüne ne konulduğu Allaha gizli değildir. Böyleyken hakkında Allah'ın emir ve yasağı bulunan ve cezalandırılması veya sevap verilmesi gereken amelleriniz nasıl Allaha gizli kalır? En doğrusunu Allah bilir.
Hepsi apaçık kitapta vardır. Yani hepsi kitapta açıklanmıştır. Buna levh-i mahfüzda yazılıdır mânası da verilmiştir. Bununla Kur'ân ve diğer şeyler kastedilmiş olabilir.
iye S3 çi Éa d İLEN GIZ giz SA) Paa YIO ZE li a ogai aa ya İğ yaz
---
Dipnotlar:
? o “Deki: Arzı iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin Rabb'i olan Allah'tır. Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- uygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört devirde oldu” (Fussilet, 3 “Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler”. 14 Taberi, Câmi'u'-beyân, XII, 1; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 401. 5 “Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allah'tan af dile. Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir” (Muhammed,
Hud 11:7
[Âlemin Altı Günde Yaratılması]
Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. Başka bir yerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan O'dur””. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “De ki: Yerküreyi iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz?... O arz üzerinde gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- uygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört devirde oldu... [9] Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı..”'9 Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünü, biri varlığı diğeri yokluğu olmak üzere iki günde yaratmış olması mümkündür. Aynı şekilde uzayı da biri varlığı, diğeri yokluğu olmak üzere iki günde yaratmıştır. Nitekim âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek””. “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz””. “O gün semayı örten bulutlar (perdeler) açılacak”. Aynı şekilde gökyüzü ile yeryüzü arasındaki varlıkları da biri varlığı, diğeri de yokluğu olmak üzere iki günde yaratmıştır. Yedinci gün de dirilme günüdür. Böylece bütün bunların her birini, biri varlığı diğeri yokluğu olmak üzere ikişer günde yaratmıştır. Biz bu konuyu Arâf süresinde bilgimizin elverdiği ölçüde bir nebze irdelemiştik. Bu âyette ise altı gün denilerek göklerin ve yerin belli bir zaman diliminde var olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü insanlar nazarında günler, zamanın geçmesiyle meydana gelir. Gökler ve yer belli bir zamanda var olduğuna göre, bazı dinsizlerin söyledikleri gibi onlar ezeli değildirler, âyette belirtildiği gibi yokken var olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir. Yedinci günün ise dünyada imtihan edilen insanların diriltildiği gün olması mümkündür. Varlıkların, yani insanın yaratılmasındaki maksat da zaten budur.
Arşı, su üzerinde idi. Bazı müfessirlerin söylediği gibi arştan maksat şayet mülk ve saltanatın ismi ise, en doğrusunu Allah bilir ya, buradaki üzerinde anlamına gelen “alâ” harf-i cerine,...den,...dan anlamına gelen “an” anlamı verilerek Allah mülkünü sudan ortaya çıkarmış demek olur. ( dilde caiz olan bir ifade tarzıdır. Çünkü her şeyin zuhuru ve vücuda gelmesi su ile olmuştur, Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Biz her canlıyı sudan yarattık”, Arş bazı insanların söylediği gibi şayet bir kürsü ve taht ismi ise, o zaman hükümranlığın tahtı anlamına gelir. Allah onu dostlarına ikram için ve meleklerin onu taşımaları ve ona hizmet etmeleri için yaratmıştır; nitekim yeryüzü sultanlarının tahtları da böyledir, hizmetçiler orada oturana hizmet etmektedirler. Arş, Allah'ın yaratıklarından biridir, nesneleri Allaha nispet ettiği gibi arşı da kendisine nispet etmektedir. Ancak nesneler Allah'a bazan bütün olarak nispet edilir, bazan da işaretle ve tek tek nispet edilir. Allah'ın bir şeyi işaret yoluyla kendisine nispet etmesi, o şeyi yüceltmesi anlamına gelir. Nesnelerin bütün olarak Allah'a nispet edilmesi ise, Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü hatırlatmak anlamına gelir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnız Allah'ındır”, “Gökleri ve yeri yaratan O'dur”#. Bu ve benzeri âyetlerde Cenâb-ı Hakk'ın hükümranlığına ve azametine dikkat çekilmektedir. Cenâb-ı Hak bir âyette “evim” buyurmakta, başka bir âyette de “Mescitler yalnız Allah'ındır” demektedir. Bu âyetler de “beyt”in ve “mescit”lerin değerinin büyüklüğüne işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Hanginizin daha güzel davranacağını denemek için, yani Allah gökleri ve yeri ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi, imtihan edilen insanlar için yarattı. Bunları kendi zatı için değil, ancak imtihan edilen varlıklar için yarattı. Nitekim bir âyette şöyle buyurur: “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir”. Cenâb-ı Hakk'ın bunları kendisi için yaratmış olması abestir, çünkü bunlar özellikle yok olmak için yaratılmıştır. Özellikle yok olmak için yaratılan her şeyin Allah için olması abestir. Bundan dolayı mesele yukarıda söz edildiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
(1Eğer sen, “Öldükten sonra mutlaka diriltileceksiniz? desen kâfirler derhal, “Bu büyü gibi bir düzmecedir? derler. Burada kâfirler bu büyü gibi bir düzmecedir sözünü, öldükten sonra mutlaka diriltileceksiniz kelâmı için söylemediler. Hz. Peygamber (s.a.) onların ölümden sonra diriltileceklerini söyledikten sonra, ölümden sonra dirilmeye dair deliller ve kanıtlar getirmişti; işte kâfirler ölümden sonra dirilmeye dair getirilen deliller ve kanıtlar için, bu büyü gibi bir düzmecedir demişlerdi. Burada başka bir ihtimal da şudur: Cenâb-ı Hak onların her şeyi büyüye nispet ederek, hatta büyü ile hiç alakası olmayan haberleri de ona nispet ederek ne kadar akılsızca davrandıklarına dikkat çekmektedir. Çünkü büyü ancak, nesnelerin şeklini değiştirmekten ibarettir. Halbuki Allah'ın, olacağını haber verdiği diriliş böyle değildir.
---
Dipnotlar:
“De ki: Arzı iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin Rabb'i olan Allah'tır. Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- uygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört devirde oldu. Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik’ dediler. Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir” (Fussilet, “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'ın huzuruna çıkacaklardır” (İbrâhim, 14/48). “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yaparız” (el-Enbiyâ, “O gün semayı örten bulutlar (perdeler) açılacak, melekler peş peşe indirilecek” (el-Furkân, bkel-A'râf, 7/54. âyetin tefsiri. “O zaman biz Kâbe'yi insanların gidip gelip ziyaret edecekleri bir makam ve bir güvenlik yeri yaptık. Siz de İbrahim'in makamından kendinize namaz kılacak bir yer edinin. İbrahim ve İsmail'e de, “Tavaf edecekler için, kendini ibadete verecekler, rükü ve secde edecekler için evimi temiz tutun diye talimat verdik”. “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır”.
Hud 11:8
Eğer biz onlardan azabı belirli bir süreye kadar ertelesek... Denildi ki: Onu bilinen bir vakte kadar, yani diriliş gününe kadar ertelesek... Cenâb-ı Hak burada “ümmet” kelimesini kullandı, en doğrusunu Allah bilir ya, diriliş günü bütün ümmetlerin ecellerinin son bulduğu gündür. O zaman mutlaka, “Onu engelleyen nedir?” derler. Yani onlar derler ki: Bize geleceği söylenen o azabın gelmesini engelleyen nedir? Onların azabın hemen gelmesini istemeleri, âdetleri olduğu üzere onlarla alay etmek anlamındadır.
Bilesiniz ki onlara azap geldiği gün artık ondan kurtulmaları mümkün değildir. O azap geldiğinde, bunu onlardan kaldırma gücüne sahip hiç kimse yoktur. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Kendileri için Rablerinden başka bir koruyucu ve bir aracı yoktur””. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Onları Allaha karşı koruyacak kimse yoktur”. Onları çepeçevre kuşatacaktır meâlindeki âyette bazıları, bu onlara gelecek mânası, bazıları da onlara yapışacak anlamı verdi. Alay etmekte oldukları şey, [Ş]yani Hz. Peygamber'i (s.a.) ve kitabı alaya almalarının cezası onları kuşatır. Bilesiniz ki onlara azap geldiği gün artık ondan kurtulmaları mümkün değildir meâlindeki beyan, onların kendilerine şefaat edeceğini bekledikleri kişilerin şefaati ile bu azap onlardan kaldırılmaz demektir. Nitekim başka bir âyet şöyledir: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler”?. Allah onların beklentilerini ve onlara tapmaktaki ümitlerini boşa çıkarmak için o tanrıların onlara itibar ve güç kazandırmayacağını haber vermektedir. Başka bir âyette Allah şöyle buyuruyor: “Onlar yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler”. Çünkü onlar, kendilerine şefaat edecekleri ümidiyle putlara tapıyorlardı.
Hud 11:9
Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırırsak... Denildi ki: Yani bol servet ve nimet verirsek... Sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, yani o servetin yok olup gitmesi, kendisinden alınması onu ümitsizliğe düşürür, onun tekrar gelebileceği ümidini kaybettirir. Ümit kesmek, bazan insanı küfre götürür, meselâ Allah şöyle buyurur: “Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!” Muhtemeldir ki âyetteki ümit kesmek, eldeki nimetin gitmesi haline, nankörleşmek de nimetin ve bolluğun varlığı haline işaret etmektedir.
Nankörleşir, o mal ve servet kendisinden haksız yere ve zulüm yoluyla alındığını düşündüğü için nankörleşir, bu ise küfürdür. Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırırsak meâlindeki beyanda geçen insan kelimesini İbn Abbâs'ın (r.a.) kâfir diye yorumladığı rivayet edilir. Tarafımızdan bir nimet, yani sağlık, âfiyet nimeti, malda bolluk ve insanı sevindiren her şey... Sonra ondan çekip alırsak, yani o rahmeti çekip alırsak, tamamen ümitsizliğe düşer, bu hal ona Allah'ın rahmetinden ümidini kestirir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsanlara bir nimet tattırdığımızda buna sevinirler; fakat kendi elleriyle yaptıkları (günahlar) yüzünden başlarına bir belâ gelse hemen ümitsizliğe düşerler”.
Ümitsizliğe düşer meâlindeki beyan, sıkıntı ve zorluk halinde ümitsizlige düşer; nankörleşir meâlindeki beyan bolluk halinde ve nimetler içersinde iken nankörleşir anlamına da gelebilir. Bu meselenin aslı şudur: Onlar nimetlere sahip olduklarında bu nimetleri kendilerine vereni düşünmüyor, sadece ellerindeki malı ve nimeti düşünüyorlar. JBundan dolayı verilen nimetlerin onlardan alınması, kendilerini ümitsizliğe ve nankörlüğe sevketti. Onlara nimetler verilmesi de, kendilerini nankörlüğe, sevince ve övünmeye sevketti. Eğer o nimetlere bakarak onları lütfedeni düşünselerdi, bu malların ellerinden gitmesi durumunda ümitsizliğe kapılmaz, onlara nail olmaları halinde de sevince ve nankörlüğe düşmezlerdi. Aksine nimet ellerinden gidince sabrederler, nimete sahip olduklarında da onları verene şükrederlerdi.
Hud 11:10
Bu âyetteki “ferah” kelimesi razı ve hoşnut olmak anlamına gelir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede “Onlar dünya hayatıyla sevinip mutlu oluyorlar”, yani dünya hayatından razı ve hoşnutturlar buyurmaktadır. Denildi ki: “Ferih” kelimesi, çok sevinmek ve şımarmak demektir. Rahatlık ve bolluk halinde insan sevinip şımarır. Cenâb-ı Hak ise “Bil ki Allah şımarıkları sevmez” buyurmaktadır. “Ferah, insanı bazan küfre götürür, bazan da küfür değil sadece sevindirir. Âyetteki fahür kelimesi ise, kendisine verilen mal ve servetle fakirlere karşı övünmek, yahut nebileri ve resülleri yalanlayarak böbürlenmek demektir. Kâfirlerin reislerinin âdeti de böyle idi, onlar servet sahibi idiler ve bolluk içinde yaşıyorlardı; mal ve bolluk itibariyle kendilerinden daha düşük olan birine peygamberlik verilmesini kabul edemiyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: “Var etti ki, sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde Rabb'inizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz””
Hud 11:11
Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir. Bazı müfessirler dediler ki: Ancak sabredenler, yani belâlara ve zorluklara sabredenler; dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, yani itaat edenler böyle değildir, demektir. Ancak sabredenler böyle değildir cümlesi, çeşitli âyetlerde zikredilen şeylere iman edenler böyle değildir anlamına da gelir gibi gözükmektedir: “Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”, “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edenler başkadır”, Sabredenler böyle değildir meâlindeki beyan, isyan etmeyip günah işlemeyenler böyle değildir mânasına da gelir; yararlı işler yapanlar meâlindeki ifade de, itaatkâr davrananlar demektir. İmanın kendisi, bütün günahlara son verme inancı ile o inanca nakise getirecek şeyleri karıştırmaktan sakınmak ve her konuda itaatkâr davranmaktır. Her mümin böyle inanır, böyle sakınır, her türlü mâsiyete son verir ve her ilâhi buyruğa itaatkâr davranır. Mümin olan herkesin inancı böyledir. Onun hakikati, bütün bunlara vefa göstermektir.
İşte onlar için bir bağış ve büyük bir mükâfat vardır. Onlar için bir bağış vardır. Bu beyan, işledikleri küçük günahları bağışlanır, büyük günahlardan da sakınırlar demektir. Büyük bir mükâfat vardır meâlindeki beyan da, yaptıkları iyiliklerden ve farzlarda itaatkâr davranmalarından dolayı onlara büyük mükâfat vardır, demektir. Onlar için bir bağış vardır meâlindeki beyan, dünyada hataları örtülür anlamına da gelebilir; Cenâb-ı Hak dünyada onların günahlarını örter ve kimsenin bunlardan haberi olmaz. Buna göre büyük bir mükâfat vardır meâlindeki cümle de, itaatkâr davrandıkları ve hayırlar yaptıkları için insanlar onlara saygı gösterirler ve yaptıkları günahları da insanlardan gizler, anlamına gelir. Bu yorum, dünya hayatıyla ilgilidir, ilk yorum ise âhiret hayatıyla ilgilidir.
Hud 11:12
Sana vahyedilen âyetlerin bir kısmının tebliğini terkedecek değilsin. Burada belki, ihtimal ki anlamına gelen “lealle” edatı, iki anlama gelebilir. Birinci yorum, olumsuzluk anlamına gelir, yani sana vahyedilen âyetlerin bir kısmının tebliğini terketme! demektir. Her ne kadar Hz. Peygamber'in (s.a.) tebliği terketmeyeceği biliniyor ise de, âyet buna vurgu yapmaktadır. Buna benzer başka âyetler de vardır: “Sakın müşriklerden olma!” “Sakın şüpheye düşenlerden olma!” Resülullah'ın (s.a.) böyle şeyler yapmayacağı bilinmekle birlikte Cenâb-ı Hak yine de bu gibi âyetlerde ona bunları yasaklamaktadır. Yasak, ancak bir adamın diğerine, belki sen şöyle yapmak istiyorsun, diyerek onu yapmasını yasaklamasıdır. İkincisi, bu edat, insan bir şeyi yapmaya niyetlenip ona yaklaştığında kullanılır. Meselâ, “Neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!” meâlindeki âyet bunun örneğidir. Burada “kâde” fiili, iman edecekleri ümidiyle Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara yaklaştığı sıradaki durumu ifade etmektedir. Bu, onlardan uzak durmasının helâl olduğu anlamına gelir, onların tanrılarına hakaret etmek ve o hususta onları ayıplamak gibi durumlarda kullanılır ve onların tanrılarına hakaret etmemenin helâl olduğunu ifade eder. Aynı şekilde “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” meâlindeki âyet de iki anlama gelir. Birincisi, iman etmedikleri için onlara acıyarak kendine zarar verecek şeylerden uzak dur anlamına gelir. İkincisi, hafifletmek anlamına gelir. Meselâ Cenâb-ı Hak “Onlardan dolayı üzülme” buyurmaktadır. Keza “Korkup kaygılanma” buyurmaktadır. Bu ise yasaklamak anlamında değil, korkusunu ve üzüntüyü hafifletme anlamındadır. “Felealleke târikün” (4 J6 elli) ifadesinde başka bir ihtimal daha vardır; bu, Hz. Peygamber'e (s.a.) müjde anlamına gelen bir yasaklamadır, zira Hz. Peygamber (s.a.) göğsünün daralmasından ve onların kötü muamelelerinden dolayı kalbinin onlarla meşgul olmasından korkuyor ve tebliğ etmekle emrolunduğu şeyleri tebliğde gecikiyordu. Yüce Allah bundan dolayı ona güvence verdi ve onun mâsumiyetini ifade buyurdu. (Jİkinci yorum, buradaki yasaklama, o konuda Hz. Peygamber'in (s.a.) içinde uyanan bir ümit yüzünden olabilir. Hayırlı insanlar, kötülerle başları derde girdiğinde bazan onlardan ayrılmalarına ve mârufu onlara emretmeyi terketmelerine izin verilir. Belki de herhangi bir halden dolayı tebliği ertelemesine izin verileceğine dair Hz. Peygamber'in (s.a.) içinde bir ümit uyanmıştı. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in (s.a.) bu ümidini kestiriyor ve onu her hâlükârda emrolunduğu şeyi tebliğ etmekle mükellef kılıyor. Sana vahyedilen âyetlerin bir kısmı, meâlindeki âyetten maksat muhtemelen, müfessirlerin söylediği gibi onların ilâhlarına hakaret etmek, onları ayıplamak ve hakkındaki iddialarına ilişkin konulardır.
Canının sıkılması. Müşrikler Hz. Peygamberle alay ederek konuşmalarından canı sıkılıyordu. Kendisiyle alay edilen herkesin canının sıkılması gerçek ve mümkün olan bir haldir. Yahut onların istedikleri şeyleri yapamamaktan dolayı canı sıkılıyordu, meselâ eğer bunları yaparsa iman edeceklerine dair söz verdikleri gökten melek indirmek, önlerine hazine koymak gibi şeyler... En doğrusunu Allah bilir.
Ona bir hazine indirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya! Çünkü hazinenin ve meleğin, o insanların kalplerinde bir yeri ve değeri vardı. Bundan dolayı ona bir hazine indirilse ya, dediler. Eğer bu yapılırsa ona saygı duyacaklar, ona verilen vahiyler ve ileri sürdüğü iddialar tasdik edilecekti. Meleğin de onların nazarında büyük değeri vardı, eğer Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında bir de melek olursa, ona saygı duyacak ve onu tasdik edeceklerdi.
Sen ancak bir uyarıcısın. Cenâb-ı Hak o insanların, ona bir hazine indirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya, demelerinin hemen arkasında sen ancak bir uyarıcısın buyurdu. Onların isteklerini yerine getirmek sana düşmez. Bu ancak onların Allah'a karşı tahakkümü ve temennileridir. Sana düşen, sana indirilen şeyleri tebliğ etmektir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Sana düşen sadece duyurmaktır””. Allah her şeye vekildir. Yani Allah, onların senin hakkında söylediklerini ve ileri geri konuşmalarını saklıyor. Yahut Vekil ve Hafiz olan Allah'tır, sen değil! Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: “Onlara egemen bir zorba değilsin”. “Sen onlardan sorumlu değilsin”, En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!” (el“4 İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”. o “Müsâ'nın annesine, “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden endişe ettiğinde onu nehre bırak. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız' diye vahyettik” (el- Kasas, 28/7).
Hud 11:13
13. “Yoksa ‘Kur'ân'ı kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylüyorsanız Allah'tan başka çağırabildiğiniz herkesi yardıma çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on süre getirin!”
Yoksa “Kur'ân'ı kendisi uydurdu? mu diyorlar? Onlar dediler ki: Onu o uydurdu, yani bu Kur'ân'ı Muhammed kendi kafasından uydurdu. De ki ey Muhammed! Sizin iddianıza göre şayet onu ben uydurmuşsam, hadi siz de onun gibi uydurulmuş on süre getirin! Siz uydurmayı Muhammedden daha iyi becerirsiniz, çünkü siz kendinizi yalana ve iftiraya alıştırmışsınız. Muhammed'in ise ne yalanını gördünüz, ne de iftirasını! Kendini yalana ve iftiraya alıştıran biri, onu böyle bir şeyi hiç tanımayandan daha iyi becerir. Onun gibi on süre getirin!... Yardıma çağırın! Şayet onu kendi kafasından uydurdu iddianızda doğru söylüyorsanız Allah'tan başka cinlerden ve insanlardan çağırabildiğiniz şahitlerinizi de çağırın, onun gibisini getirmek konusunda size yardım etsinler. Yahut şöyle buyuruyor: Onun gibi uydurulmuş on süre getirin! Yani Muhammed, gökten gelen bir vahiy yolundan ve Allah'ın kendisine bildirmesi yolundan başka bir vasıta ile hiçbir şekilde bilmesi mümkün olmayan sizin o gizleyip sakladığınız haberleri toplayan bir süre getirdi. Hadi, o nasıl sizin gizli hallerinize muttali oldu ise, siz de onun gizli hallerine muttali olun ve onun gizleyip sakladığı şeyleri toplayan uydurulmuş bir süre de siz getirin! Allah'tan başka taptığınız putları da çağırabildiğiniz kadar yardıma çağırın! Eğer Kur'ân'ı onun uydurduğu iddianızda doğru söylüyorsanız... Yahut Allah şunu söylüyor: Siz Muhammed'le aynı dili konuşuyorsunuz, şayet Allaha iftira edip Kur'ân'ı kendi kafasından uydurdu ise, siz de onun gibi uydurabilirsiniz; hadi öyleyse siz de bir süre getirin, hem aynı dili konuştuğunuz kişileri de çağırın ve onlar da size yardım etsinler. Eğer Kur'ân'ı onun uydurduğu iddianızda doğru söylüyorsanız... En doğrusunu Allah bilir.
Siz de onun gibi uydurulmuş on süre getirin! Başka bir yerde de “Onun benzeri bir süre de siz getirin!” buyrulur. Bazıları şöyle dedi: On süre âyeti daha önce geldi, ancak on sürenin benzerini yapamadılar. Sonra “Onun benEH zeri bir süre de siz getirin!” âyeti geldi. [§]Önce on süre getirmeye davet edildiler, ancak onlar bundan aciz kaldıklarında, bu sefer kendilerine onun gibi bir süre getirin denildi.
Onun gibi uydurulmuş on süre! Cenâb-ı Hak, uydurulmuş süre sözünü nasıl kullanır denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Bunun anlamı şudur: Sizin iddianıza göre eğer onun uydurulmuş olma ihtimali varsa, hadi siz de onun gibisini getirin, çünkü siz uydurmayı Muhammed'den daha iyi becerirsiniz. Şayet siz bunu yapamazsanız, başka kimse de yapamaz.
LAR İSA YI
---
Dipnotlar:
“Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir süre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi ise-
Hud 11:14
Eğer size cevap veremezlerse. Yani siz bunu yapamazsanız ve onlar da onun bir benzerini yapmak konusunda size yardıma gelmezlerse, bilin ki Kur'ân ancak Allah'ın ilminin eseri olarak indirilmiştir; O'nun emriyle gelmiş ve O'nun tarafından gönderilmiştir, sizin iddia ettiğiniz gibi uydurulmuş değildir. O'ndan başka tanrı yoktur; sizin Allah'tan başka taptığınız putların ulühiyetle alakası yoktur. İkincisi, eğer size cevap veremezlerse, yani ey Resülullah'ın (s.a.) ashâbı, onlar onun benzerini getiremezler, siz de bilin ki Kur'ân ancak Allah'ın ilminin eseri olarak indirilmiştir; O'nun tarafından gönderilmiştir. Ashâb-ı kirâm her ne kadar Kur'ân'ın Allah tarafından gönderildiğini biliyorlar idiyse de, Cenâb-ı Hak burada bir uyarı ve hatırlatma yapmaktadır. Tıpkı “Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur”! meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi, bu âyet de bir uyarı ve hatırlatma anlamına gelir, yoksa Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'tan başka tanrı olmadığını bilmiyor anlamında değildir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Hâlâ teslim olmayacak mısınız? Hâlâ Allah'a boyun eğmeyecek, ihlasla O'na bağlanmayacak mısınız? Âyetin ilk yorumu, İslâm ve imanın hakikati anlamına dayanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bilin ki Kur'ân ancak Allah'ın ilminin eseri olarak indirilmiştir. Bu cümle, Cehmiyye'nin ve Mütezile'nin iddialarını yalanlamaktadır; onlar Allah'tan ilmi nefyediyorlar, âyet ise Allah'ın ilmiyle indirilmiştir meâlindeki ifade ile Allah'ın âlim olduğunu ispat etmektedir.
Hud 11:15
[Amellerde Riya]
Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa... Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Âyet, iman eden ve insanlara gösteriş olsun diye salih ameller yapanlar hakkındadır. Cenâb-ı Hak onlar için buyuruyor ki: Orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz, yani namlarını ve şereflerini arttırırız, yaptıklarıyla dünyada övülme ve benzeri arzularını gerçekleştiririz. Allah yaptıkları o amellerin karşılığını onlara dünyada verir. Ama bütün yaptıkları geçersizdir. “Onların yapıp ettikleri de geçersizdir”. Çünkü onlar o işleri Allah'tan başkası için yapmışlardı, dolayısıyla bu yaptıkları ile âhirette mükâfat alamazlar. İbn Abbâs (r.a.) bu görüştedir”. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Hz. Peygambere (s.a.) şöyle sorulmuş: Hayırlı kişi olarak tanınan bir adamın ölüm sırasında zorluk yaşamasının, buna mukabil kötü olarak bilinen bir adamın kolayca can vermesinin sebebi nedir? Cevaben buyurdu ki: “Müminin bazı günahları olur, bu yüzden ölüm sırasında cezalandırılır, âhirette ise Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna günahsız olarak varır. Kâfirin de dünyada bazı iyilikleri olur, ona da bu iyiliklerin karşılığı ölümü sırasında verilir, ölüm acısı kendisine hafifletilir, sonra hiçbir iyiliği olmadığı halde âhirete varır”. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet kâfirler hakkındadır, onlar fakirlere sadaka vermek, yolları imar etmek, köprüler ve hanlar yapmak gibi dış görünüşü itibariyle salih olan işler yaparlar. Bütün bunlar görünüşte iyi işlerdir. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz. Yani yaptıkları o hayırlı işlerin karşılığını kendilerine dünyada tam olarak veririz, hiçbir eksiltme yapmayız. Bundan maksat dünyada onlara refah ve bolluk verilmesidir. Onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz meâlindeki cümlenin, onlara yaptıkları hayırlı şeyleri iade ederiz, kabul etmeyiz, anlamına gelmesi de mümkündür. Bu durumda yaptıklarının karşılığını vermekten maksat, iade etmektir. Orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar. Yani hayatereği iyii
---
Dipnotlar:
ları sona erene, ecelleri gelene kadar onlar için takdir edilen rızık, Allah'a ortak koşmaları sebebiyle eksiltilmez. “Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa...” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah onlara mükâfatlarını dünyada verir, onlara zerre kadar haksızlık yapılmaz. Dünyevi bir menfaat için oruç tutan veya namaz kılan veya geceleyin teheccüde kalkan insan, onları sadece dünya menfaati için yapmıştır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Ona dünyada istediği menfaati veririm, artık onun dünya menfaati için yapmış olduğu ameller geçersizdir. O âhirette hüsrana uğrayanlardandır” (Taberi, Câmi'w'l-beyân, XII, 11; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 407). Buna benzer bir rivayet şöyledir: Abdullah b. Mesüd (r.a.) dedi ki: Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Müminin canı sızarak çıkar, kâfirin canı ise merkebin canı gibi akarak çıkıverir. Çünkü mümin dünyada bazı hatalar yapmıştır, bu hatalarına kefâret olsun diye ölümü zorlaştırılır. Kâfir de dünyada bazı güzel şeyler yapar, bunların karşılığı olarak da ölümü kendisine kolaylaştırılır” (Taberâni, e/-Mucemü'-kebir, bu rivayetin senedindeki râvi Kasım b. Mutayyib zayıftır. Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, II, 326).
Hud 11:16
Onlar, âhirette paylarına ateşten başka bir şey düşmeyen kimselerdir. Önceki âyet için yapılan ikinci yoruma göre âyetin anlamı açıktır; kâfirler için âhirette cehennemden başka bir yer yoktur. İlk yoruma göre, yani âyetin müminler hakkında olduğu yorumuna göre ise, gösteriş için yaptıkları bu amellerin karşılığı olarak onlara sadece cehennem vardır, anlamına gelir. Çünkü o insanlara gösteriş yapmayı gaye edinince, onu sadece Allah için yapmamış ve O'nun emrini zayi etmiş olur. Allah'ın emrini ve farzını zayi eden herkesin azap görmesi gerekir. Onun affı Allah'a aittir. Âyet-i kerimede onların gösteriş amacıyla yaptıkları amellerden dolayı mutlaka azap göreceklerine dair açık bir ifade yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
EĞE Él EE ley ŞEYİ
Hud 11:17
Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse (hiç ötekiler gibi olur mu)? Bu delili de Rabb'inden gelen bir şahit izliyor. Bu beyanın başındaki soru sözcüğü, cevap vermeyi gerektirir. Ancak âyette onun cevabı açık değildir. Çünkü onun cevabı şudur: Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse, Rabb'inden gelen bir delile dayanmayan kimse gibi değildir. Nitekim başka âyetlerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Yaratanla yaratamayan bir olur mu?” “Sana Rabb'inden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu?”“ Yani bilmeyen gibi olur mu? İşte Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse mi? meâlindeki âyetin cevabı da bu âyetlerde olduğu gibi şöyledir: Rabb'inden gelen açık bir delile dayanmayan kimse gibi olmaz. Ancak bize göre onun cevabı çeşitli şekillerde olabilir. Az önce söylediğimiz gibi bazan cevabı açık ve belirgin hale olur. Bazan işaret yoluyla, bazan da açık olmayan bir kinâye yoluyla olur. Sonra bazıları onun cevabını daha önceki bir âyette bulurlar. Meselâ Cenâb-ı Hak “Kim dünya hayatı ve onun Zziynetini istiyorsa” buyurmaktadır. Burada da Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse mi? demektedir; yani bu kimse, dünya hayatını ve onun zinetini isteyen kimse gibi midir? Hayır, onun gibi değildir. Bazıları da daha sonraki bir cümlede onun cevabını bulur. Meselâ Cenâb-ı Hak bunun devamında çeşitli gruplardan onu inkâr eden kimseler buyurmaktadır, sanki Allah şöyle demektedir: Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse mi çeşitli gruplardan onu inkâr eden kimse gibidir? Hayır onun gibi değildir. Dediler ki: Cevabın önce gelmesi de, sonra gelmesi de caizdir. Meselâ Allah şöyle buyuruyor: “(Bu adam mı,) yoksa âhiret kaygısıyla ve Rabb'inin rahmetine nâil olma ümidiyle gece vakitlerinde secde ederek, ayakta durarak kendini ibadete veren kişi mi (daha iyi)?” Bu âyetin cevabı da açık değildir. Sonra onun cevabı hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle dedi: Onun cevabı âyetin devamında gelen şu cümledir: “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” Âyetteki “Ayakta duran ve kendini ibadete veren kişi mi?” meâlindeki cümle, az önceki cümlede geçen “bilenler”in niteliğidir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Bilen kişi, bilmeyen gibi midir? Bazıları onun cevabını şu âyette ararlar: “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır; sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah'a ortaklar koşmaya kalkar. De ki ona: İnkârcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin!” Allah şöyle diyor: Allaha ortak koşan, O'nun yolundan sapan ve cehennemlik olan kişi, gece vakitlerinde secde edip ayakta durarak kendini ibadete veren kişi gibi midir? Hayır, aynı değildirler. Mukâtil şöyle dedi: Rabb'inden bir beyan üzere olmayan kişi, varacağı yer cehennem olan kişi gibidir“. En doğrusunu Allah bilir.
(lÂyet-i kerimeyi, soru takısı olan elif harfini atarak okumak da caizdir: Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse, bu delili okuyan Rabbinden gelen bir şahit ve ondan önce de Müsâ'nın kitabı. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Rabb'inin beyanı üzerinde olanlar, işte bunlar ona inanırlar. Sonra Rabb'inden gelmiş açık bir delil ve bu delili okuyan Rabb'inden gelen bir şahit, meâlindeki cümleyi bazıları, Rabb'inden gelen din diye açıkladılar. Yani Allah'tan gelen din üzerinde olan kimse ve bu delili okuyan Rabb'inden gelen bir şahit, yani üzerinde bulunduğu dine ait hususları onun şahidi olarak okuyan kimse, şeytanın dini üzerinde bulunan ve şahidi bulunmayan kimse gibi midir? Bazıları da şöyle dedi: Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse (hiç ötekiler gibi olur mu)? Yani Rabb'inden gelen kesin kanıta ve açık delillere dayanan kimse, bu delili de Rabb'inden gelen bir şahit okumaktadır; böyle biri sağlam bir kanıta ve delillere dayanmayan ve şahidi de olmayan kimse gibi mi olur? Sonra bazıları da şöyle söyledi: Onu Rabb'inden gelen bir şahit okuyor; yani Cebrâil veya başka bir melek Kur'ân'ı ona okuyor. Bazılarına göre Onu Rabb'inden gelen bir şahit okuyor meâlindeki beyandan, bundan maksat onun dilidir, bazılarına göre de bundan maksat Kur'ân ve benzeri şeylerdir demişlerdir. Sonra Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimse mi? meâlindeki beyanla Hz. İsâ'ya iman eden ashâbının kastedilmiş olması da muhtemeldir. Ondan önce Müsâ'nın kitabı var meâlindeki beyanla da Tevrat'a iman eden Müsâ'nın ashabı kastedilmiş olabilir. İşte bunlar ona inanırlar meâlindeki âyet de bütün bunlara iman edenler, -salavatların en üstünü kendisine olsun- Muhammed aleyhisselâma ve onun getirdiklerine de işte onlar inanırlar, anlamına gelebilir.
Ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Müsâ'nın kitabı var. Bu ilâhi kelâmı farklı şekilde yorumlamanın mümkün olduğu söylenmiştir. Denildi ki: Kur'ândan önce Müsâ'nın kitabı vardı ve onu Hz. Müsâya Cebrâil getirmişti, tıpkı bu Kur'ân'ı getirdiği gibi. Önder olarak, yani kendisine uyulan bir rehber olarak; rahmet olarak, yani Jonları azaptan kurtaran bir rahmet olarak...
Ondan önce meâlindeki ifade ile “Kurândan önce” anlamı da kastedilmiş olabilir. Müsâ'nın kitabı var, yani Tevrat var. Önder, yani onda bu Kur'ân'ın haberleri ve Hz. Muhammed'in peygamber olacağının haberleri vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye uyarlar”, “Onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Bir önder ve rahmet olarak ibaresi konusunda İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müsâ'nın kitabı olan Tevrat, kendisine uyulan bir rehber idi, aynı zamanda rahmetti. İşte bunlar ona inanırlar meâlindeki beyan hakkında şöyle dedi: Ehl-i Kitap'tan ve diğerlerinden olduğu halde Muhammed aleyhisselâmın ashabı olanlar da ona inanırlar. Bu cümle şöyle de anlaşılabilir: Tevrat'a iman edenler ehlinin, aynen JA a?
Tevrat'a inandıkları ve ona uydukları gibi Kur'âra da inanırlar ve uyarlar.
Onu inkâr edenler. Yani Kur'ân'ı inkâr edenler demektir. Çeşitli gruplardan; buradaki “ahzâb” kelimesi fırkalar ve sınıflar anlamına gelir. Bu cümle ile çeşitli gruplardan Kur'ân'ı inkâr edenler kastedildiği gibi, Hz. Muhammed'i inkâr edenler de, onun getirdiği ve insanları davet ettiği dini inkâr edenler de kastedilmiş olabilir. Eğer bu hal üzere ölürlerse onların varacağı yer cehennem ateşidir. Fakat müslüman olurlar ve sonra müslüman olarak ölürlerse, onların varacağı yer cehennem ateşi olmaz.
Bundan şüphen olmasın. Buradaki bundan diye çevrilen “minhu” zamiri ile yukarıda din, Kur'ân ve Hz. Peygamber şeklinde sözünü ettiğimiz üç ihtimal de kastedilmiş olabilir. Muhtemelen burada bizzat Hz. Peygamber'in şahsına hitap edilmektedir. Şu âyet-i kerimelerde belirttiğimiz üzere hitabın ondan başkasına yapılmış olması da muhtemeldir: “Sakın şüpheye düşenlerden olma!” “Sakın müşriklerden olma!” “Sakın cahillerden olma!” ( Bunlara benzer başka âyetler de vardır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunlar gibidir. Ismet (mâsumiyet) niteliğinin emir ve yasağı yok etmeyeceğini, aksine onları daha da arttıracağını daha önce söylemiştik“. Çünkü ısmet niteliği, emre uygun davranmak, yasaktan ve mahzurlu olandan uzak durmakla belli olur.
Bu Rabb'in tarafından bildirilmiş bir gerçektir. Muhtemelen burada Kur'ân-ı Kerim kastedilmektedir. Üzerinde bulunduğu ve insanları kendisine davet ettiği dinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Rabb'inden gelen hakkın kendisi de kastedilmiş olabilir. Fakat insanların çoğu inanmazlar.
---
Dipnotlar:
“(Bu adam mı,) yoksa âhiret kaygısıyla ve Rabb'inin rahmetine nâil olma ümidiyle gece vakitlerinde secde ederek, ayakta durarak kendini ibadete veren kişi mi (daha iyi)? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” Doğrusu ancak akıl iz'an sahipleri bunu anlar” © o Mukâtil b. Süleyman şöyle diyor: “Rabb'inden bir beyan üzere amel etmeyen kişi, Kur'ân'a küfreden, varacağı yer cehennem olan kişi gibidir; bunlar eşit değildirler” (Tefsiru Mukâtil, “Onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. Peygamber onlara iyiliği emreder ve onları kötülüğü yasaklar; yine onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını kaldırır, üzerlerindeki zincirleri çözer. O peygambere inanan, onu koruyup destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar, işte bunlardır kurtuluşa erenler”. “Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenlere gelince, işte onlar inanmazlar”. “Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mücize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden olma!” (el-
Hud 11:18
Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden kim daha zâlimdir? Daha önce de söylediğimiz gibi zatını gerçek mâbuduna kulluktan alıkoymasından ve taptığında hiçbir fayda veremeyecek, tapmadığında da hiçbir zarar veremeyecek olana kul olmakla meşgul etmesinden daha büyük bir zulmü kimse kendisine yapamaz. Yahut Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Allaha iftira etmesi sebebiyle temiz şahsını Allah'ın azabına ve O'nun ebedi cezasına mahkum eden kimseden daha zâlim kimse yoktur. Hatalardan korunmak ve güç kuvvet elde etmek ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Âyet yorum olarak şöyledir: Kendi nefsine karşı, yalan sözlerle Allah'a iftira edenden daha zâlim kimse yoktur. Bunun anlamı da şudur: Sahip olduğu her şeyin Allah'tan geldiğini bildiği halde yalan sözlerle Allah'a iftira edenden daha çirkin bir zulmü kendisine revâ gören kimse yoktur.
Onlar (kıyâmet gününde) Rab'lerinin huzuruna çıkarılacaklar, yani kıyâmet günü Rablerinin huzurunda onlara yaptıkları ameller gösterilir; eğer yaptıkları ameller yaratılışlarındaki şahitlikleriyle uyuşuyorsa cennete sokulurlar, fakat amelleri yaratılışlarındaki şahitliklerine muhalif ise cehenneme sokulurlar. Rablerinin huzurunda iken amelleri onlara gösterilir, çünkü Aziz ve Celil olan Allah onların amellerini ve sözlerini zaten bilmektedir. Âyetteki Rablerinin huzuruna anlamına gelen “alâ Rabbihim” ifadesi, Rab'lerinin huzurunda demektir. Nitekim “Rablerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!”97 meâlindeki âyette geçen Rab'lerinin huzuruna getirilirken anlamına gelen “alâ Rabbihim” ifadesi, Rab'lerinin huzurunda iken anlamına gelen (ees ks) mânasında kullanılmıştır. Dolayısıyla onlar (kıyâmet gününde) Rab'lerinin huzuruna çıkarılacaklar meâlindeki âyet, (lkendilerine gösterilir anlamına gelir, çünkü kendilerine kendi menfaatleri için emredilen, yasaklanan ve imtihan edilenler onlardır. Dolayısıyla arz edilme onlaradır. Yahut onlar arzolunurlar meâlindeki beyan, Rab'lerinin dünyada iken onlara vâdetmiş olduğu şeye arz olunurlar anlamına gelir. Veyahut gıyaplarında değil, Rab'lerinin huzurunda iken bizzat kendilerine arz olunur demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Şahitler de “İşte bunlar Rab'lerine iftira edenlerdir? diyecekler. Bu âyetin işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler vardır. Denildi ki: Şahitler meâlindeki kelime ile resüller ve nebiler kastedilmiştir. Bazıları şahitler meleklerdir dedi, bazıları da müminlerdir dedi. Şahitlerden maksadın peygamberler ve müminler olduğunu söyleyenlerin görüşleri, âyetlerin beyanıyla da örtüşmektedir: “Siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye”“ “Seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!” Şahitlerden maksadın melekler olduğunu söyleyenlerin de âyetten delilleri vardır: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” “Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var”. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Onların amelleri ve sözleri kendilerine gösterilir; şayet bunları ikrar ederlerse hemen cehenneme gönderilirler. Ancak inkâr ederlerlik ederler. Şayet yine inkâr ederlerse, “Oku şimdi kitabını!” denilecek. Eğer onu da inkâr ederlerse, ozaman vücudunun organları onların aleyhine şahitlik ederler: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, onların aleyhlerine tanıklık edecektir”, Muhtemeldir ki onlar henüz cehenneme sokulmadan melekler bütün mahlukatın arasında şöyle nida edecekler: İşte bunlar Rab'lerine iftira edenlerdir! Şahitliği, insanların amellerini ve sözlerini yazmakla görevli meleklerin yapmaları ve kitapta onlar hakkında yazdıkları şeyleri haber vermeleri de muhtemeldir. ( Bilin ki, Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerine olacaktır! Lânet konusunda bazıları şöyle dedi: Lânet, bütün menfaatlerden mahrum etmek ve dünyada Allah'ın rahmetinden, yani dininden, âhirette de O'nun sevap ve mükâfatından uzaklaştırmak anlamına gelir. Bazıları da lânet, azap demektir dedi.
---
Dipnotlar:
se, âyetlerde sözü edilen şahitler getirilir ve bu şahitler onların aleyhine şahit© o “Rablerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen! Allah “Bu (yeniden dirilme haberi) hak değil miymiş?” diyecek. Onlar da ‘Evet Rabb'imize andolsun ki öyleymiş diyecekler. Allah da inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı” diyecek”. “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık”. “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri 7l “Oysa sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar”
Hud 11:19
O zâlimler, Allah yolundan alıkoymaya çalışanlardır. Buradaki “yesuddüne” fiilinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Biri, bizzat kendilerini Allah'ın dininden alıkoymak, diğeri de insanları Allah'ın dininden alıkoymak. Bu veya öbürü, onun hangi anlama geldiği ancak fiilin kökünden anlaşılır. Fiilin kökü “sudüd” şeklinde geldiğinde kendini uzaklaştırmak anlamına gelir, nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurdu: “Senden iyice uzaklaşırlar”. Şayet fiilin mastarı “sadden” şeklinde ise, o zaman başkalarını uzaklaştırmak mânasına gelir.
Onu eğri göstermeye çalışanlardır. Bazıları şöyle dedi: Onlar Allahın dinine zulmeden âsilerdir. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar, insanların Allah'ın dinini bırakıp kendi dinlerine gelmesini isteyenlerdir. İşte bu, eğri göstermede taşkınlıktır. Allah'ın yolundan başka bütün yollar, eğridir ve taşkınlıktır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Onlar Allah'ın yolundan başka bir yol arıyorlar. Dünyada iken âhireti inkâr edenler de işte bunlardır.
AZN yahi Şİ MİLİ Çİ azl İİ Üryan Ips G5
Hud 11:20
Onlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değillerdir. Birincisi, şayet Allah dünyada kendilerine azap etmeyi ve onlardan intikam almayı isterse asla Allah'ı aciz bırakamazlar. İkincisi, onlar âhirette azabı kendilerinden defetmekte asla Allah'ın önüne geçemezler. İnsanların liderleri ve zâlimleri hakkında nâzil olması muhtemel olan bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın onlardan istediğine azap etmesinde asla O'nu aciz bırakamayacaklarını haber vermektedir.
Kendilerini Allah'ın azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur. Onlar zannediyorlardı ki, Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyler kendilerine yardım edecekler. Çünkü onlar “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”” ve “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”” diyorlardı. Onlar taptıkları putların kendilerine şefaatçi olacaklarını bekliyorlardı. Yahut tâbi oldukları kişilerin kendilerini koruyacaklarını ümit ediyorlardı. Cenâb-ı Hak, zannettikleri gibi onları koruyacak kimsenin olmayacağını, aksine düşmanları olacağını haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: “Kıyâmet sonrası insanlar toplanınca taptıkları şeyler kendilerine düşman olacak””. Buna benzer âyetler Kur'ân-ı Kerimde çoktur. Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız””. “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır! -Onların bu beklentileri gerçekleşmeyecek!- O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar”. Âyette zikredildiği gibi o gün putlar onlara düşman olacaklar. Kendilerini Allah'ın azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur. Yani dost edindikleri kimselerin dostluğu onlara fayda getirmeyecek. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”.
Cezaları kat kat olacaktır. Bu beyan, az önce geçen “Allah yolundan alıkoyanlar...” meâlindeki âyette sözü edilen kişilerden maksadın insanları Allah'ın dininden alıkoyan liderler olduğuna işaret etmektedir. Çünkü âyet-i kerime, onların cezalarının kat kat olacağını haber vermektedir. Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır; biri bizzat kendileri saptıkları için, diğeri de insanları Allah'ın dininden alıkoydukları için cezaları kat kat olacaktır.
Çünkü onlar (ilâhi ışığa arkalarını döndüklerinden) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı. Mütezile şöyle dedi: Bu âyet iki mânaya gelir: Birincisi, onlar işitiyorlar ve görüyorlardı, ancak Cenâb-ı Hak kendilerini istiskal maksadıyla onların duymadıklarını görmediklerini haber vermektedir. Tıpkı bir kişinin, falancının yüzüne bakamıyorum, sözünü de duyamıyorum demesi gibi. Aslında ona bakıyor, sözünü de duyuyor, fakat ona bakmayı ve sesini duymayı istiskal amacıyla böyle söylüyor. Açıklamaya çalıştığım âyet de bunun gibidir. Onlar duyuyor ve görüyorlardı, fakat duymak ve bakmak kendilerine ağır geliyordu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onların göremediklerini ve işitemediklerini söylüyor. İkincisi, Çünkü onlar (ilâhi ışığa arkalarını döndüklerinden) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı. Yani sanki onlar Bize göre ilk yorumun cevabı şudur: Onlar rahmet kulağı ile dinleyemiyor, rahmet ve kabul gözü ile bakamıyorlardı. Bu yüzden onlar işitip göremiyorlardı. İkincisi ise kalp kulağı ve kalp gözüdür. Onlar kalp kulağıyla dinleyemiyor ve kalp gözü ile göremiyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”. Bize göre bunu yapamamak, fiil olarak yapamamak değil hal olarak yapamamaktır, çünkü onların işitme ve görme organları sağlamdı. Bu da gösteriyor ki bu istitâat fiilin kendisiyle gerçekleştiği istitâattir, belirttiğimiz sebeplerden ötürü. İbn Mesüd'un (r.a.) rivayeti şöyledir: İşitme gücüne sahip olmaları sebebiyle onlara kat kat azap vardır. Sonra Hasan-ı Basri'ye soruldu, o da şöyle dedi: O, Cenâb-ı Hakk'ın “Gözleri beni hatırlatacak delillere kapalı bulunan, vahye kulak vermeye de tahammül edemez olan kâfirler” meâlindeki âyette ifade buyurduğu haldir. Vahyi duyduklarında onu dinlemeye dayanamadıkları için elbiselerine sarılırlar. Hafsa'nın mushafında da atıf vavı ile şöyledir: Onlar dinleyemiyorlardı. İbn Mesüddan gelen rivayetin yorumu açıktır, yani işitme gücüne sahip olmaları sebebiyle onlara kat kat azap vardır. Çünkü inat ederek ve ağır davranarak dinlemediler. O durumun aslı, onların mükteseb işitme ve mükteseb görme gücüne sahip olmamalarıdır. Bize göre âyette sözü edilen işitme ve görme fiiliyle sorumluluğa konu olan işitme, görme ve hayattır. Çünkü âhirette hesap verilecek olan işitme ve yaşama şekli insanın duyusundan elde ettiklerini değerlendirip değerlendirmemesiyle ilgilidir. Dünyada insanın yaşama ve işitme imkânına sahip olması Allah tarafından yaratılmış olup sorumluluğa konu teşkil etmez.
---
Dipnotlar:
ne işitebiliyor, ne de görebiliyorlardı. Allah onların sağır, dilsiz ve kör olduklarını haber veriyor." Onlar hakkı dinlemiyorlar ve hakkı görmüyorlardı. 7 “İbrahim onlara şöyle demişti: Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır”. P “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar”
Hud 11:21
İşte kendilerine yazık edenler bunlardır. Yani dünyada ve âhirette kendilerine yazık etmişlerdir. Dünyadaki hüsranları, bütün nimetleri ve faydalı şeyleri onlara veren gerçek mâbutlarından başkasına tapmaları sebebiyledir. Onların başına gelen zillet ve horlanma bu sebepledir. Âhiretteki hüsranları ise, ebedi nimetler yerine azap görmektir, ebedi horlanmaktır. Yanlarından kaybolup gitti. Yani onlardan ayrıldı, yok olup gitti. Uydurdukları (tanrılar). Yani “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız, diyorlar”, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz, diyorlar” ve emsâli âyetlerde ifade edildiği üzere onların uydurdukları tanrılar...
EE LET EN SEA] 222 oY eai see! ER
Hud 11:22
Ebü Avsece şöyle dedi: “Lâ cerame” kelimesi, sözün mutlaka gerçekleşeceğini ifade eder. Yani kesinlikle gerçek olan şudur ki, bunlar, âhirette en çok ziyana uğrayanlardır. Bazıları bu kelimeye evet diye mâna vermişler; evet bunlar, âhirette en çok ziyana uğrayanlardır. Ferrâ ise kelimeye mutlaka diye mâna verdi, ancak insanlar o kelimeyi çok kullanmışlar ve dolayısıyla onların örfünde haktır anlamına gelmiştir. Mutlaka, gerçekte haktır anlamına gelir, bir şey mutlaka gerekli olunca o hak olur.
İİİ eg MERİ ASILAN la izl iÓ BİNE Ga İZİ MELİ
Hud 11:23
En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki iman edenler meâlindeki kelime, Allah'a ve O'nun peygamberine gönderdiği her şeye iman edenler demektir. Dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, yani imanlarının gereklerini yapmaya devam ettiler, sonunda Allah'a kavuştular, işte onlar cennetliklerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Şu da bilinmeli ki, ben tövbe edip yürekten inanan ve iyi işler yapan, sonra da doğru yolda sebat eden kimselere karşı çok bağışlayıcıyım”. Yani şirkten tövbe edip Allah'a inanan ve iyi işler yapan, sonra da doğru yolda sebat eden, yani sonra bu tutumunu Allah'a kavuşuncaya kadar aynı şekilde devam ettirenler... Buna göre iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ve Rab'lerine gönül huzuruyla teslim olanlar meâlindeki âyet, bütün bu hallerini Allaha kavuşuncaya kadar devam ettirenler anlamına gelir. “Sonra doğru yolda sebat edenler” meâlindeki ifade, onların yollarına aynen uyanlar demektir.
Rablerine gönül huzuruyla teslim olanlar, Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “ihbât” kelimesi huşü ve tevazu anlamına gelir; yani Rab'lerinden korkarak huşü ve tevazu içinde olanlar demektir. Bazıları da şöyle dedi: Bu kelime ondan gönülleri huzura erdi demektir, onlar işte böyledirler. İbn Abbâs'ın (r.a.) buna, Rab'lerinden korkanlar, anlamını verdiği rivayet edilmiştir”. İbn Kuteybe de, Rab'lerine karşı mütevazi oldular diye anlam verdi ve “ihbât”, vakar ve tevazu anlamına gelir dedi®. Ebü Avsece dedi ki: “İhbât”, tövbe etmek demektir, “muhbit” de tövbe eden kişi anlamına gelir. Başkaları da şöyle dedi: “İhbât” yönelmek demektir, buna göre “ehbetü” Allah'a yöneldiler anlamına gelir. Bu değerlendirmelerin bazıları birbirine yakın anlama gelir. İhbâta huşü ve tevazu mânasını verenlere göre, en doğrusunu Allah bilir ya, Rab'lerinin kendilerini yaptığı davete uymakla tevazu ve huşü içinde olanlar, anlamına gelir.
Hud 11:24
24. “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hâlâ ibret almıyor musuBu iki grubun durumu. Yani yukarıda nitelikleri belirtilen iki sınıfın durumu. Bundan maksat da şu iki âyette nitelikleri belirtilenlerdir: “Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa..” Bu, kâfirlerin nitelemesidir. Öbür sınıfın nitelemesi de “Rabb'inden gelmiş açık bir delile dayanan kimseler...” meâlindeki âyette yapılmaktadır ve bu da müminlerin nitelemesidir. Yahut 8 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XII, 24. æ İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurüân, 202.
kâfirlerin nitelemesi şu âyet-i kerimede yapılmıştır: “Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden kim daha zâlimdir? Onlar (kıyâmet gününde) Rab'lerinin huzuruna çıkarılacaklar, şahitler de “İşte bunlar Rab'lerine iftira edenlerdir” diyecekler. Bilin ki, Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerine olacaktır! O zâlimler, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermeye çalışanlardır; âhireti inkâr edenler de işte bunlardır. Onlar yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değillerdir; kendilerini Allah'ın azabından koruyabilecek yardımcıları da yoktur; cezaları kat kat olacaktır. Çünkü onlar (ilâhi ışığa arkalarını döndüklerinden) ne görebiliyorlar ne de işitebiliyorlardı. İşte kendilerine yazık edenler bunlardır; uydurdukları (tanrılar) da yanlarından kaybolup gitti”. İşte iki sınıftan birinin niteliği böyledir, ki bunlar kâfirlerdir. Diğer sınıf da şu âyette şöyle nitelenmektedir: (1“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ve Rab'lerine gönül huzuruyla teslim olanlara gelince, işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır””. En doğrusunu Allah bilir ya, bu iki grup, kör ve sağır ile gören ve duyan kişiye benzetilmiştir. Yani kâfirler kör ve sağır kişilere, müminler de gören ve işiten kişilere benzetilmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan maksat kâfirin kalp gözünün kör ve gerçeği duyma kulağının sağır olduğudur; o vâdolunan gâibteki şeyleri görmemekte ve vâdolunan gayba dair haberleri duymamaktadır. Ancak her şeyin zâhirini görebilmekte, aynı şekilde her şeyin zâhir ve açık olanını duyabilmektedir, vâdolunan gayba dair haberleri görmüyor ve duymuyorlar. Halbuki o, sadece görünenleri bilmek için yaratılmamıştı, gâib olduğu halde kendisine vâdedilen ve hakkında uyarı yapılan haberleri de bilip inanmak için yaratılmıştı. Mümin işte bu gaybı da görür ve vâdolunan gayb âlemine dair haberleri de duyar. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Zâhirde gören ile kör ve duyan ile sağır sizce de eşit olmadığı gibi, kalp gözü kör olan ile gayba dair olanı kalp gözü ile gören de eşit değildir. Aynı şekilde kalp kulağı sağır olan ile onları duyan da eşit değildir.
Hâlâ ibret almıyor musunuz? Bu beyan onların eşit olmadığını hâlâ anlamıyor musunuz, anlamına geldiği gibi, hâlâ ibret almıyor musunuz? anlamına da gelir. Yani gelen Kur'ân âyetlerinden hâlâ ibret almıyor ve yasaklandığınız şeyleri yapmaktan hâlâ vazgeçmiyor musunuz? En doğrusunu Allah bilir.
[S]Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hâlâ ibret almıyor musunuz? Bu ilâhi kelâm, çeşitli soruları akla getirmektedir. Birincisi şudur:
Onların kör ve sağır oldukları yahut kör ve sağır gibi oldukları belirtilmesine rağmen nasıl onların aleyhine delil getirilir? Kör görmekle, sağır da duymakla mükellef değil ki... İkincisi, onlar diyorlar ki: Biz görüyor ve duyuyoruz, bizde körlük ve sağırlık yoktur. Aksine siz kör ve sağırsınız. Üçüncüsü, bunlar ötekilerine nasıl benzetilir? Onlar görmüyor, duymuyor ve dönüp ona bakmıyorlar bile.
İlk sorunun cevabı olarak şöyle denilir: Bu örneğin onların aleyhine delil getirilmesinin sebebi şudur: Çünkü onlar, âhiret gözünü ve âhiret kulağını kazanmaya çalışmadılar. Bu yüzden Allah onlardaki gözü, kulağı ve hayatı yok saydı. Çünkü insanda yaratılan gözle dinde basiret, dini hayatta gerçeği duyma ve dinde canlılık kazanılır. Böylece insan, ebedi hayat, sürekli görme ve devamlı işitme melekesini kazanır. Neticede âhirette de gören, işiten ve canlı olan varlıklar haline gelirler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sizi hayat verecek davranışlara çağırdıklarında Allah ve resülünün çağrısına uyun”. İkincisi, Allah onların bu organlarını yok saymaktadır, çünkü onlar bu organlardan gereği gibi yararlanmadılar. Bu organlar ancak kendileri için ve onlardan gereği gibi yararlanmaları için yaratılmıştı. Bu organların yaratılmasındaki gaye budur. Fakat onlar bu organlardan gereği gibi yararlanmayı terkedince, Allah da sanki bu organları yok farzetti.
Onların, “biz görüyor ve duyuyoruz, asıl kör ve sağır olan sizsiniz” sorusunun cevabına gelince, onlara şöyle denir: Müslümanlar onu duyduklarında, kulaklarına gelen âyetleri anlayıp düşünmeye çalışırlar. Siz ise böyle yapmazsınız, aksine onlara gözlerinizi kapatır, kulaklarınızı tıkarsınız. Müslümanların o âyetleri düşünmeleri, onların canlı olduklarına, gördüklerine ve duyduklarına işaret eder. Siz ise ey kâfirler, kör, sağır ve ölü gibisiniz. İkincisi, bu âyetler, Mekkeliler'e karşı delil olarak gelmiştir, onlar biliyorlardı ki babaları filozof ve âlimlerden değildiler. Dolayısıyla âyette zikredildiği gibi onlar da gören, duyan ve organları canlı olan kişiler değildi. [§]Onlar da kör, sağır ve ölü gibi idiler. Hiç şüphesiz iki gruptan biri, biz veya onlar diye belirtilmiştir. Sonra onlar bu dünyada, akılda ve gerçekleri bâtıldan ayırdedici hikmette eşit durumda idiler. Bu da gösterir ki onlar, sözü edilen hususlara daha uygun düşüyorlardı.
Onlar hakkında belirtildiği bilinen örnekle ilgili cevaba gelince, onlar bu örneği kabul etmiyor ve düşünmüyorlardı. Bu örnek ancak müslümanlar için belirtilmiştir. Çünkü bir örneğin verilmesi, çoğu kez insanı onun üzerinde düşünmeye ve tefekküre sevkeder.
---
Dipnotlar:
“Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve resülünün çağrısına
Hud 11:25
25. “Gerçek şu ki biz Nuh'u kavmine elçi olarak gönderdik; şöyle dedi: Ben size gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.” (Hz. Nuh ve Tevhit Mücadelesi Gerçek şu ki biz Nuh'u kavmine elçi olarak gönderdik. Cenâb-ı Hak, bu âyette Hz. Nuh'u kavmine elçi olarak gönderdiğini haber vermektedir, bu gönderme eylemi, bir mekândan başka bir mekâna yapılan gönderme şeklinde anlaşılmamalıdır. Allah başka bir âyette de “Andolsun, size içinizden bir peygamber gelmiştir” buyurmaktadır. Onlara o peygamberin gelmesi de, bir mekândan başka bir mekâna gitmesi şeklinde değildir. Bu gerçek, gelmek fiilinin kullanılmasıyla bir mekândan başka bir mekâna intikalin anlaşılmaması gerektiğini gösterir. Göndermek fiili de böyledir”.
Ben size gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. Yani ben, âsi olanları cehennemle ve Allah'ın cezasıyla açık bir şekilde uyarmak için gönderildim.
Gres e gii Gİ İLİ ZI Wasi
Hud 11:26
Allah'tan başkasına tapmayın! Yani yaratılışınızın varlığına şahitlik ettiği gerçek mâbuttan başkasına tapmayın! Çünkü sizin yaratılışınız, gerçekten tapılmaya lâyık olan mâbudun o olduğuna, bugün taptığınız putlar olmadığına şahitlik etmektedir. Allah'tan başkasına tapmayın meâlindeki beyan, Allah'ın birliğini kabul edin ve ulühiyet niteliğini O'ndan başkasına vermeyin, anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu ben, başınıza gelecek can yakıcı bir günün azabından korkuyorum. Burada Cenâb-ı Hak can yakmayı güne nispet etti, halbuki gün can yakmaz. Ancak, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak canların yakıldığı zaman dilimi olması itibariyle güne nispet etmiştir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O, geceyi dinlenme yapti”. (JHalbuki gece dinlenmez ve böyle nitelenmez. Fakat gecenin içinde dinlenilir. Aynı şekilde “Gündüzü de gören yaptı” buyuruyor. Halbuki gündüz görmez, fakat gündüz vaktinde görülür. Can yakıcı gün anlamına gelen cümle de böyledir, yani o gün içinde canlar yanmaktadır.
Sizin için korkuyorum. Başkası adına korkmak, hakikatte korku değildir. Aynı şekilde başkası adına ümit etmek de gerçek bir ümit anlamına gelmez. Hakikatte insan, zarar gelirse kendisine gelecek, fayda gelirse de kendisine gelecek diye kendisi adına korkar ve ümit eder. İnsanın, başkası adına değil kendi adına korkması gerçek korkudur ve kendi adına ümitvar olması gerçek ümittir; çünkü korktuğu şeyin zararı ve ümit ettiğinin faydası başkasına değil kendisine gelecektir. Böyle olunca bu ifade iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, bilmek anlamına gelir; yani başınıza acı bir azabın geleceğini ben biliyorum. Nitekim bir âyet-i kerimede “Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız””, yani aralarının açılacağını bilirseniz, buyurmaktadır. Başka bir âyet de şöyledir: “Eğer Allah'ın kurallarına uymamalarından korkarsanız”” buyurulmaktadır, yani Allah'ın kurallarına uymayacaklarını bilirseniz, demektir. İkincisi, onlara şefkat duyduğu için korkmaktadır. Çünkü insan, başkalarının başına gelen felâketlerden acı duyacak tabiatta yaratılmıştır, o kadar ki bazıları o felâketi başkalarında görmeye bile dayanamazlar. İşte başkası adına korkmanın bu iki anlamı vardır. Korkuda ümit vardır, ümitte de korku vardır. Çünkü korkuda ümit olmazsa, o “iyâs” olur, yani mutlak ümitsizlik hali olur. )Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “İnkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!” Ümitte hiç korku olmazsa, o da mutlak emniyet anlamına gelir. Onlar için de Allah şöyle buyurur: “Ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın azabından emin olamaz”™.
ii SİN GaG lay lm
---
Dipnotlar:
“Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin”. “Boşama iki keredir. Ondan sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir. (Eşlerin) Allah'ın koyduğu kurallara uymamalarından korkmadığınız sürece onlara verdiğiniz mehirden hiçbir miktarı geri almanız sizin için helâl olmaz. Eğer Allahın kurallarına uymamalarından korkarsanız, kadının evlilikten kurtulmak için bir meblağ vermesinde taraflara bir vebal yoktur”.
Hud 11:27
Kavminin ileri gelen inkârcıları. Denildi ki: Burada kavminin eşrafı ve liderleri kastedilmektedir. Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz; bütün ümmetler, kendilerine gönderilen peygamberlere böyle dediler: “Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız”. Onların ilâhi risâleti reddetmek için ileri sürdükleri delil bu idi. Peygamberlere bu durumu delil gösteriyorlardı, en doğrusunu Allah bilir ya, onlar elçilerin dünyada (aralarından seçilmesini değil) gönderenin makamından gelmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Halbuki siz bizim içimizden ortaya çıktınız, zâhirde bize başka birinden gelmediniz, diyorlardı. Elçi, başkasının nezdinden gelen kişidir, dolayısıyla elçide gönderenin konumuna ait birtakım özellikler bulunur, ama sende farklı bir özellik görmüyoruz; ne yaratılışta, ne güç-kuvvette, ne malda ve ne de başka bir şeyde! Biz size elçi gönderilmedik de, siz nasıl bize elçi gönderildiniz? Çünkü siz de, biz de yaratılışta eşit durumdayız, görünür hallerimizde de eşitiz. Onlar bu veya buna benzer sözler söylüyorlardı. Peygamberlerinin risâletini reddetmek için delil olarak bu sözleri ileri sürüyorlardı. Aynı şekilde peygamberlerden delil isteyip de kendilerine delil getirildiğinde, onları sihirbazlıkla itham etmeleri de, diğer taraftan onların da kendileri gibi insan olduklarını ileri sürmeleri de kâfirlerin âdetlerindendi. Bütün bunların cevabı şu âyet-i kerimede verilmiştir: “Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur”. Ayrıca Hz. Nuh'un şu sözünde de bu iddiaların cevabı vardır: “Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya benim, Rabbimden gelmiş açık bir delilim varsa ve O kendi katından bana rahmet vermiş de siz bunu anlamamışsanız!” Yani Allah kendi katından bana bir rahmet verdi ve bu rahmeti bana verdiğine dair O'ndan gelmiş açık bir delilim var. Buna benzer şeylerle onlara karşı çıkılır. Şöyle de denilir: Sizler Allah'ın lütfunu ve dünya işlerinde sizi başkalarına âmir ve lider kılmasında olduğu gibi bazı kişileri bazılarından daha özel gördüğünü inkâr etmiyorsunuz. Öyleyse Cenâb-ı Hakk'ın lütfunu ve O'nun din ve peygamberlik lütfetmek konusunda bazı kişileri diğerlerine üstün tutmasını neden inkâr ediyorsunuz?
Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Onlar peygamberliği reddetmekte bunu da gerekçe gösteriyorlar ve diyorlardı ki: Ayak takımından olan kişiler, kendilerini her davet eden kişiye uyarlar ve kendisine uyulan herkese itaat ederler. Bu ayak takımının ve zayıf kişilerin sana tâbi olmaları, peygamberliğinin ispatına işaret etmez, çünkü onlar hiçbir delil ve kanıt olmadan itaat eden insanlardır. Onlar teferruattır ve başkasının peşinden giden kişilerdir. Toplumda asıl olan kişilerden hiçbiri sana uymadı. Onlara şöyle denilir: Bu ayak takımından olan insanların servete ve dünyaya sahip olan liderlerine ve reislerine uymamaları, ellerinde her şeyin bulunduğu bu insanları bırakıp ellerinde dünyalık bir şey bulunmayan peygamberlere uymaları, onların ancak kendilerine getirilen delilleri ve kanıtları görerek peygamberlere uyduklarını gösterir.
“Erâzil” kelimesi, toplumun zayıfları ve ayak takımı olanlar mânasına gelir. İbn Kuteybe bizim ayak takımımız meâlindeki cümleye, bizim kötülerimiz ve şirretlerimiz anlamını vermiştir”, “Bâdiye'r-ra'y” ifadesine bazıları açık görüşlü anlamını vermiştir, gizli olan şey bana açık göründü anlamındaki cümlesini de buna örnek göstermişlerdir. Bazıları da zayıf görüşlü, işlerin hakikatini anlamayan, ancak dış görünüşünü anlayabilen anlamını verdi. Onlar sanki şöyle diyorlardı: Sana ancak zayıf gösiz olarak da okunmuştur. Hemzeli okuyanlar, kelimenin “ibtidâ” kökünden geldiğini söylerler; buna göre mânası işin başlangıcında olanlar, [ ] olayların sonunu göremeyenler anlamına gelir. Hemzesiz okuyanlar da kelimenin açık ve zâhir olmak anlamına geldiğini söylerler; yani görüşü açık ve belli olan, hiç düşünüp incelemeyenler demektir.
Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz. Yani yaratılışta veya idarede yahut malda veyahut hiçbir şeyde sizin bize üstünlüğünüz yoktur. Bunun cevabı daha önce geçmişti.
Bilakis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyoruz. Kâfirlerin âdeti böyledir, peygamberlerin getirdikleri delilleri ve kanıtları, açık olan bir hakikate dayanarak değil zanna dayanarak reddederler.
AAA i as i is Egh osie
---
Dipnotlar:
rüşlü kişiler tâbi olur, işlerin aslını ve hakikatini bilenler sana uymaz. Bu ifade hemzeli olarak “bâdie'r-ra'y” diye de okunmuştur, Kelime hemze“Peygamberleri onlara şöyle dediler: Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler ancak Allaha dayansınlar” (İbrâhim, 14/11). 165 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 203. 16 o Ebü Amr, âyeti bu şekilde hemzeli olarak okumuştur (bk. İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi'l-
Hud 11:28
Nuh şöyle dedi: Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya benim, Rabbimden gelmiş açık bir delilim varsa. Yani Rabbimden gelen açık bir beyanım varsa, yahut bana onu rahmetiyle verdiğine dair Rabbimden gelen bir delilim ve kanıtım varsa? Muhtemelen buradaki rahmet kelimesinden maksat, peygamberliktir; çünkü onlar Nuh'un (s.a.) da kendileri gibi insan olduğunu söyleyerek onun peygamberliğini inkâr ediyorlardı, Nuh (s.a.) da kendileri gibi insan olduğu halde, peygamberliğe onlardan biri değil de nasıl Nuh seçilmişti? Hz. Nuh şöyle diyor: Rabbim bana rahmet verdi, yani peygamberlik verdi. Ayrıca buna dair bana açık delil ve kanıt da verdi. Buradaki rahmet kelimesinin, onları davet etmiş olduğu din anlamına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Siz bunu anlamamışsanız. Buradaki “ummiyet” kelimesi şeddeli olarak da şeddesiz olarak da okunmuştur”. Kafanız karışmış anlamına gelir.
Kelime şeddeli okunduğunda halka ve ayak takımına işaret eder, yani liderleri ve reisleri hakkında onların kafası karışmış demektir. Şeddesiz okunduğunda, bu meselede liderlerin ve reislerin kafası karışmış demek olur.
(lBiz sizi ona zorlayabilir miyiz? Yani biz, sözü edilen peygamberliği ona Cenâb-ı Hakk'ın verdiğine yahut yine sözü edilen delili ona Allah'ın verdiğine veyahut kendilerini davet ettiği dini ona Allah'ın verdiğine inanmanız için sizi mecbur edebilir miyiz? Hayır, sizi icbar edemeyiz ve zorlayamayız. Siz rahmeti istemediğiniz halde. Yani elinizde delil ve kanıt olmadığı halde onu istemiyorsunuz. İstemediğiniz veya yüz çevirdiğiniz o şeye delilsiz olarak sizi zorlayamayız, ancak delille size geliriz. Burada dinin zorla kabul edilmeyeceğinin delili vardır.
Übeyb. Kâb'ın kırâati şöyledir: “Enulzimukümühâ şatra enfusinâ”, yani biz sizi bizim tarafımıza doğru zorlayabilir miyiz?" Bunun anlamı şudur: Sizin inatçı bir millet olduğunuzu gördüğümüz halde bizim tarafımıza gelmeniz için sizi zorlayabilir miyiz? İbn Abbâs'ın rivayeti de aynı şekildedir: “Enulzimukümühâ min şatri enfusinâ” (Leii Ls a lage i), yani sizi kendiliğimizden zorlayabilir miyiz? Yani siz istemediğiniz halde bizim sizi kendiliğimizden zorlamamız mümkün değildir.
Hud 11:29
Ey kavmim! Buna karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Yani risâleti size tebliğ etmeme karşılık yahut risâlet davamı ispat için getirdiğim delile karşılık veyahut sizi dine davet etmemin karşılığı olarak sizden bir şey istemiyorum. Bunlara karşılık sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Öyleyse sizi davet ettiğim dinden ve size sunduğum delil ve gerekçeden niçin yüz çeviriyorsunuz?
(S1“Yoksa, sanki sen onlardan bir ücret istiyorsun da bunun ağırlığı altında kalmaktan mı çekiniyorlar?”! meâlindeki âyet de bu anlama gelir. Yani onlara tebliğ ettiğin ve davet ettiğin şey için kendilerinden ücret istemiyorsun ki, ağır bir külfet altına girmemek için onu kabul etmeyip reddediyorlar. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. İnsanın zarar göreceği endişesi ancak onu hakkı kabul etmekten, ona yönelmekten ve ona vefa göstermekten engelleyeceğinden dolayı yahut hak kendisine açıkça belli olmadığından ona yanaşmayacağı için Cenâb-ı Hak bunu zikretmektedir. Böylece her ne kadar onların yeterli bir gerekçeleri olmasa da, Allah katında ileri sürebilecekleri gerekçeyi ve sebebi de ortadan kaldırmaktadır. Şöyle buyurmaktadır: “İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye!”119 Eğer peygamberler onlardan bir ücret istemiş olsalardı, onu reddetmek ve kabul etmemekte bir mazeretleri olurdu. İnsanları mal karşılığında veya bir mal olmaksızın kabul edip itaat etmekle mükellef tutması Allah'ın hakkıdır. İkincisi, malım az ve ihtiyacım fazla olmasına rağmen sizi davet ettiğim ve size tebliğ ettiğim şeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum, çünkü bu durumda elinizdeki mala göz diktiğim veya şahsi menfaatim için sizi davet ettiğim fikri içinizde uyanabilir. Aksine ben sizi davet ettiğim şeye ancak bizzat sizin menfaatiniz için davet ediyorum.
Benim ecrim sadece Allah'a aittir. Yani bu konuda benim mükğfatımı ve ücretimi siz değil, Allah verecektir.
(Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim. Bu beyan göstermektedir ki, onlar peygamberlerinden, kendileri için özel bir meclis kurmasını, kendisine uyan o zayıf insanları ve ayak takımını ayırmasını ve onları dışlamasını istiyorlardı. Şu âyet-i kerime de bunu vurgulamaktadır: “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma!” [§] Müfessirler dediler ki: (Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim; yani sizin nezdinizde zayıf olan ve ayak takımından görülen insanların imanlarını kabul etmeyecek kişi ben değilim. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: “Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz”. Onlar, ayak takımından görülen kişiler sana zâhirde uyuyorlar, fakat onların içleri öyle değildir, diyorlardı. Bundan dolayı onlara şöyle dedi: “Ben, sizin hor gördüğünüz kimseler için, ‘Allah onlara faydalı şeyler vermeyecektir? diyemem. Onların içlerinde olan düşünceleri Allah daha iyi bilir”13. Yani o ayak takımından sayılan insanların içlerinde ne bulunduğunu en iyi Allah bilir. Burada da aynı şeyi söylüyor: (Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onların kalplerinde olan düşünceleri en iyi bilen Allah'tır.
Onlar (imanları sayesinde) Rab'lerine kavuşacaklardır. Bu beyanın iki yoruma ihtimali vardır. Birincisi, onlar Rab'lerine kavuşacaklar ve imanlarından dolayı reddettiğim için beni Allah'a şikâyet edecekler, bana düşman olacaklar ve benden kendilerini kovmamın hesabını soracaklar. İkincisi, onlar Rab'lerine kavuşacaklar, yani onların imanları zâhiri olsun bâtıni olsun, imanlarıyla Rab'lerine kavuşacaklar; hangi halde olularsa olsunlar onlar Rab'lerine gidecekler, Allah da onlara yaptıklarının karşılığını verecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şu âyette bunu dile getiriyor: “Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!” Fakat ben sizi bilgisizliğe gömülmüş bir topluluk olarak görüyorum. Bu beyan, benim davet ettiğim vahiylere karşı sizi cehâlet içinde görüyorum anlamına gelebilir. Yahut, onlar ancak zâhirde iman ettiler ve sana tâbi oldular, içlerinden iman etmediler sözlerinde cahillik ediyorlardı. Veyahut onları kovmam halinde başıma gelecek olanları bilmiyorsunuz demektir.
---
Dipnotlar:
no “Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir” (en-Nisâ, “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları yanından uzaklaştırıp da zâlimlerden olasın”.
Hud 11:30
Ey kavmim! Onları kovarsam, beni Allah'a karşı kim koruyabilir? Yani sizin isteğiniz üzerine eğer onları kovarsam beni Allah'ın azabından kim koruyacak? Yahut onların imanlarını kabul etmezsem beni Allah'ın azabından kim koruyacak? Sizin isteğinize uyarak benim onları reddetmeye veya imanlarını kabul etmemeye gücüm olmadığını düşünmüyor musunuz? Veyahut düşünmediğiniz için mi iman etmiyorsunuz?
ei ll Kile Ki Yak ön gel i eşi a, Gizl
Hud 11:31
Size, “Allah'ın hazineleri benim yanımdadır? demiyorum. Bu beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Hz. Peygamber (s.a.), Allah'ın hazineleri ve bolluğu benim elimde değildir ki, mala ve bolluğa özenerek iman etmeniz için onu size dağıtayım, diyor. İkincisi, benim elimde bir bolluk yok ki, mala özenerek heveslenen insanların yaptığı gibi sizin de mala özenerek heveslenmeniz için davet ettiğim kuşkusu uyansın içinizde! Ben ancak bununla mükellef olduğumu bilmeniz için onu yapıyorum. Üçüncüsü, sözünü ettiğimiz soruların onlardan gelmiş olma ihtimalidir.
Size, “Allah'ın hazineleri benim yanımdadır? demiyorum, gaybı da bilmem, melek olduğumu da söylemiyorum. Bu sözün Hz. Peygamber (s.a.) tarafından onlara söylenmiş olması iki anlama gelebilir. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) bu sözü onlara yaptıkları birtakım işlerin ve sordukları bazı soruların arkasından söylemiş olması muhtemeldir. Meselâ onlar dediler ki: “Ona bir hazine indirilse veya onunla beraber bir melek gelse ya!”!15 Resülullah'a (s.a.) da şöyle demişlerdi: “Sen bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın. Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allahı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın”!!“. Bunlara benzer çeşitli şeyler söylemişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) onlara şu cevabı verdi: Benim elimde bunların hiçbiri yoktur, bunlar ancak Allah'ın katında ve O'nun elinde olur. Ben gaybı da bilmem. Muhtemelen onlar Hz. Peygamber'e (s.a.) ilerde başlarına gelecek olan şeyleri de sormuşlardı ve onları haber vermesini istiyorlardı. Eğer başlarına kötülük gelecekse, onu savmak için gerekli hazırlığı yapmak, şayet iyilik gelecekse onu karşılamak ve hazırlıklı olmak istiyorlardı. Resülullah (s.a.) onlara dedi ki: Bu gayba ait bir konudur ve ben gaybı bilmem, gaybın bilgisi sadece Allah'a aittir.
Ben melek olduğumu da söylemiyorum ki, gökyüzündeki haberleri ve orada olan olayları bileyim!... Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır? demiyorum cümlesi hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Yani Cenâb-ı Hakk'ın rızıklarla ilgili anahtarları benim elimde değildir. Bu sorulara göre sanki onlar, kendisine tâbi olmaları için Hz. Peygamber'den (s.a.) bolluk getirmesini istemişlerdi. O da bende böyle bir imkân yok diyordu. Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara böyle demesinin sebebi, muhtemelen içlerindeki şüpheleri gidermekti. [§]Şu da bir hakikattir ki bazı kâfirler, peygamberin insan olduğunu öğrendikten sonra da onu ilâh kabul edip kendisine tapmışlardır. Bazıları, o Allah'ın oğludur, dedi. Bazıları da gayptan haber verdikleri için o melektir, diyorlar ve meleklere tapıyorlardı. Onlar zannettiler ki, o bunu tanrı olduğu için bilmektedir. İşte Hz. Peygamber (s.a.) onların bu şüphelerini gidermek ve onları bu düşüncelerden uzaklaştırmak için böyle söylüyordu. Hz. İsâ (s.a.) da bundan dolayı şöyle demişti: “Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı”7. Allah'ın selâmı üzerine olsun, o kendisinin Allahın kulu olduğunu biliyordu, ancak onlara, kendisini ulühiyete ve rablığa nispet etmemeleri için böyle söylüyor, kendisinin kulluğunu ifade ediyordu. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Bazı müfessirler şöyle dediler: Size, “Allah'ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum, yani Allah'ın anahtarları bende değildir, sizden daha alt seviyede olan ayak takımına doğru yolu gösteren O'dur. Ben gaybı da bilmem, yani Allah'ın onlara doğru yolu gösterdiği ve onların gizlice mümin oldukları bilgisi bendedir, demiyorum. Bu Hz. Nuh'un şu sözüne benzemektedir: “Nuh dedi ki: Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem”. Açıklamaya çalıştığımız âyetin devamında da benzer bir ifade yer almaktadır: Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir, yani onların doğru söylediklerini en iyi Allah bilir. Ben melek olduğumu da söylemiyorum, yani ben sadece bir beşerim. Nitekim onlar da bunun benzerini söylemişlerdi: “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz”!!9, Sizin hor gördüğünüz kimseler için. Denildi ki: Sizin aşağıladığınız, yani ayak takımından ve halktan saydığınız kişiler için... İbn Abbâs (r.a.), sizin gözlerinizin görmediği kişiler için, anlamını verdi. Allah onlara faydalı şeyler vermeyecektir, diyemem. Yani onlara iman vermeyecektir, diyemem. Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir, yani onların doğru söylediklerini en iyi Allah bilir. Bunları yaparsam gerçekten zâlimlerden olurum! Yani eğer onların imanını kabul etmezsem veya onları kovarsam, onlara zulmetmiş olurum. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
né “Dediler ki: Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın. Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer-peygamberim” (el-İsrâ, “Cevabı çocuk verdi: Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı ve anneme saygılı olmayı emretti” (Meryem, 19/30-31).
Hud 11:32
Dediler ki: Ey Nuh! Gerçekten bizimle tartıştın ve bize karşı çok mücadele ettin. Onlar gerçekten bunu söylediler, çünkü Hz. Nuh çok uzun yaşamış, bu uzun sürede hep onların arasında kalmış ve kendilerini imana davet etmişti. Dolayısıyla onlarla çok tartışmış ve çok mücadele etmişti. Onlar da, bize karşı çok mücadele ettin, eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı başımıza getir, demişlerdi. Hz. Nuh, eğer kabul etmezlerse, onları Allah'ın azabı ile korkutuyordu. Meselâ şöyle diyordu: “Doğrusu ben, başınıza gelecek can yakıcı bir günün azabından korkuyorum, dedi”, Eğer kabul etmezlerse diye, onları Kur'ânda sözü edilen âyetlerden başka beyanlarla da korkutmuştu. Onlar da, hadi, bizi korkuttuğun o azabı getir bakalım, demişlerdi.
TOO jaa IEG 1 dal ay eS 56 GSI JU
Hud 11:33
Nuh dedi ki: Onu size ancak dilerse Allah getirir. Yani benim o azabı getirmeye gücüm yetmez. Allah dilerse dünyada size azabı gönderir, dilerse öldükten sonraki zamana erteler. Bu, Resülullah'ın (s.a.) kavmine söylemiş olduğu şu sözlere benzemektedir: “De ki: Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti”12!.
Siz (O'nu) aciz bırakamazsınız. Yani Allah'ı size azap göndermekten aciz bırakamazsınız ki ondan kurtulasınız. Şöyle de söylendi: Siz, Allah'ın cezalandıracağı çirkin amellerinizle Allahın önüne geçemezsiniz. Bunların ikisi de aynı mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:34
Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, benim duam sizi kurtarmaya yetmez. Sonra bunun ne zaman olacağı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Eğer sizin azgınlardan olmanız Allah'ın hükmü ise, size azap geldiği zaman benim öğüdümün size faydası olmaz. Bazıları da şöyle dedi: Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez, yani eğer Allah size cehennem ateşinde azap etmeyi dilemişse, benim öğüdüm size fayda vermez. Buradaki “gayy” kelimesi azap demektir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bunlar elbette azgınlıklarının cezasını bulacaklardır”. Yani cehennem azabını göreceklerdir. Bize göre durum, âyette söylendiği gibidir; eğer Allah bir milletin ebediyen azgınlık içinde olmasını dilemişse, onlar ebediyen azgınlık içinde kalırlar. İşin aslı da şudur: Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle azgınlığı ve sapıklığı tercih edeceğini bildiği kimseyi azgınlık içinde bırakmayı, sapıklığı tercih edeceğini bildiği kimseyi de dalâlet içinde bırakmayı irade buyurur. Çünkü Allah'ın ilminde azgınlığı ve sapıklığı tercih eden kimse, O'nun düşmanlığını tercih etmektedir. Kendisine düşmanlığı seçeceğini bildiği biri için Cenâb-ı Hakk'ın hidâyeti irade buyurması caiz değildir. Çünkü kendisine düşmanlık yolunu seçen birine dost olmaya çalışan insanın bu durumu ancak onun zayıflığını gösterir. İşte âyet-i kerime de, azgınlığı ve dalâleti seçeceğini bildiği birine Cenâb-ı Hakk'ın hidâyeti dilemeyeceğine işaret etmektedir.
Sonra azgınlığın, sapkınlığın ve dalâletin Allaha nispet edilmesinde iki anlam vardır. Birincisi, Allah bu fiili onlarda azgınlık, sapkınlık ve dalâlet olarak yarattı. Çünkü onların fiilleri, azgınlık ve sapkınlık fiilleridir. İkincisi, Allah onları rezil etmiştir, onları muvaffak etmeyecek, doğruyu göstermeyecek, hatalardan kurtarmayacak ve doğru yolu göstermeyecektir. Bu bakımdan O'nun fiili, Allaha nisbetle yasaklanıncaya kadar kötülenen bir fiil değildir. Yaratılanlara nisbeti açısından ise, kötülemeye konu olur, çünkü onların fiili bizzat azgınlık ve sapıklık fiilidir. Böylece onlar bu yerilmeyi hak etmişlerdir. Yaratılanın azgınlığı, insanları ona çağırmak veya onu emretmektir. Bu yerilmiş bir fiildir, bundan dolayı onlar da yerilirler. Bu açıdan o Allah'tan değildir, az önce sözünü ettiğimiz iki anlama göredir.
(JEğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez meâlindeki beyan, bir şartın başka bir şarta bağlı olduğuna işaret etmektedir”.
DR Gi alg PAE aio pa o
---
Dipnotlar:
22 “Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan bir nesil geldi. Bunlar elbette azgınlıklarının cezasını bulacaklardır” (Meryem, 19/59). Ebussuüd el-İmâdi (rh.) şöyle dedi: “Buradaki 'eğer ben size öğüt vermek istesem meâlindeki cümle, şart cümlesidir, daha önce geçen cümleye delâletinden dolayı cevabı hazfedilmiştir. Bu cevap da şöyle takdir edilir: Ben size öğüt vermek istesem bile, bu öğüdümün size faydası yoktur. Bu cümle Cenâb-ı Hakk'ın “Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse meâlindeki cevabından dolayı hazfedildiğine işaret etmektedir. Bu da şöyle takdir edilir: Eğer Allah sizi azgınlığınızın içinde bırakmayı dilemişse, ben size öğüt
Hud 11:35
Yoksa, “Bunu o kendisi uydurdu” mu diyorlar? Yani onlar, onu kendi kafasından uydurduğunu kesin bir ifadeyle dile getiriyorlar. De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur. Bu âyetin anlamıyla ilgili farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Nuh'un kavmi, Nuh aleyhisselâm hakkında şöyle dediler: Onun, kavmini Allah'ın dinine davet etmesi meselesinde geçtiği üzere, o kendisinin Cenâb-ı Hak tarafından insanlara gönderilen bir peygamber olduğunu Allah'a iftira ederek söylemektedir. Böylece onun için Allah'a iftira ediyor, dediler. Bazıları da şöyle dedi: Bu, Muhammed aleyhisselâmın kavminin sözüdür. Onlar dediler ki: Muhammed bu Kur'ân'ı kendi kafasından uydurdu, iddia ettiği gibi Allah'tan gelmiş değildir. O söz, sürenin baş tarafında geçmişti: “Yoksa “Kur'ân'ı kendisi uydurdu? mu diyorlar? De ki: Hadi siz de onun gibi uydurulmuş on süre getirin!” Buna göre o sözü onlar Resülullah'a (s.a.) söylemişlerdi: Onun Allah'tan geldiğini söylediği bu Kur'ân'ı o kendi kafasından uydurmuştur. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur. Yani eğer onu ben uydurmuşsam, uydurmamın günahı ve cezası bana aittir. Ama ben sizin işlediğiniz günahlardan sorumlu tutulmayacağım. Buna benzer başka âyetler de vardır: “(Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”, “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”. Benim günahımın durumu da böyledir. Bu sözü onun, insanların iman etmelerinden ümidini kestiği sırada söylemiş olması mümkündür. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulur: “Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok”. [§]Bu sözü onlara, insanların iman etmelerinden ümidini kestiğinde ve İslâm'ı kabul edecekleri ümidini ve arzusunu tamamen kaybettiğinde söylemiş, bundan sonra artık aramızda tartışmaya gerek kalmadı, demişti. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:36
Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Bazıları şöyle dedi: Nuh aleyhisselâm, kavminin iman edeceği ümidini taşıdığı sürece, asla onların helâki için beddua etmedi. Bu ümidi tamamen kaybolunca, o zaman onların helâki için beddua etti. Şöyle dedi: “Nuh ‘Rabbin? dedi, yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma! Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; günahkâr nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler”!. Hz. Nuh, onların imanlarından ümit kesmesi gerektiğini, açıklamaya çalıştığımız Nuka vahyolundu ki... meâlindeki âyetten anlamıştı. Aynı şekilde diğer nebilere ve resüllere de kendi kavimlerinin helâki için beddua etmelerine ve onların iman edecekleri ve dini kabul edecekleri ümidini taşıdıkları sürece aralarından ayrılmalarına izin verilmemişti. Ümitlerini kestiklerinde, iman edeceklerine dair beklentileri tamamen sona erdiğinde ise, onların helâki için beddua etmelerine ve aralarından çıkmalarına izin verilmişti. İşte bundan dolayı Hz. Yünus, kendisine izin verilmeden kavminin arasından ayrıldığı için azarlanmıştı.
Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Bu âyet, imanın her zaman ve her halde yenilenme ve başlama hükmüne tâbi olduğuna işaret eder. Çünkü Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki, iman eden kişi, bazan olayların akışı sırasında tekrar iman eder. Buna göre iman da sözü edilen artma ortaya çıkar: “Bu onların imanlarını arttırır””. En doğrusunu Allah bilir.
Sakın onların yaptıklarına üzülme! Yaptıkları şeylerden dolayı sakın üzülme! Bu cümlenin iki anlama ihtimali vardır. Birincisi, onların Allah'ı inkâr etmelerinden ve seni yalanlamalarından dolayı sakın üzülme! Burada üzülmenin ona yasaklanması söz konusu değildir, lancak üzüntüsünü ondan kaldırmakta ve onu teselli etmektedir. Çünkü, - Allah'ın selâmı üzerlerine olsunpeygamberler, ümmetlerinin Allah'ı inkâr etmelerinden ve Allaha düşman olmalarından üzülürler. Nitekim Cenâb-ı Hak Resülullah'a (s.a.) şöyle demişti: “Neredeyse kendini helâk edeceksin!”" Başka bir âyette de şöyle söylemişti: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”, Buna benzer başka âyetler de vardır. Allah'ın selâmı kendilerine olsun, peygamberler, kavimlerinin Allah'ı inkâr etmeleri ve âyetlerini yalanlamaları sebebiyle insanların en çok üzüleni idiler. Aynı zamanda onların iman etmelerini en çok isteyeni idiler. Onların üzüntüsü, milletin helâkine sebep olmamıştır. Görmez misin ki Nuh aleyhisselâm onların helâki için beddua etmişti. Diğer peygamberlerin durumu da böyledir. Bu gerçek, onların üzülmelerinin sebebinin, milletin Allah'ı inkâr etmeleri ve âyetlerini yalanlamaları yüzünden olduğuna, kavimlerinin helâkine acıdıkları için olmadığına işaret eder.
İkincisi, sakın onların yaptıklarına üzülme! Muhtemeldir ki onlar peygamberi öldürmek ve onu tuzağa düşürmek istiyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Onların seni öldürmek için çabalamalarına üzülme, onlara karşı ben sana yeterim. Ebü Avsece şöyle dedi: “Felâ tebteis” kelimesi, hüzün anlamına gelir. Kisâi de, üzülme demektir, der. “el-Bâis” kökünden gelir.
---
Dipnotlar:
129 “Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler” 130 “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”. 131 “Kötü işleri hoşuna gidip de onları güzel bulan kimse (ile böyle olmayan bir) mi? Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır, dilediğini de doğruya iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor” (Fâtır, 35/8).
Hud 11:37
Bizim gözetimimiz altında ve öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap! Bazı müfessirler “bi-a'yuninâ” kelimesine emrimizle ve vahyimizle anlamını verdiler. Bazıları da bizim nezaretimizde ve gözetimimizde diye mâna verdi. Ancak bize göre burada iki ihtimal vardır: Birincisi, bizim korumamız ve muhafazamız altında anlamına gelebilir. Nitekim Allah'ın gözü üzerinde olsun denildiğinde, Allah seni korusun mânası anlaşılır. Sonra âyetteki “a'yuninâ” kelimesi, bizzat göz anlamına gelmez. Nitekim “Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır” ve “Kendi ellerinizin kazandığıdır”! meâlindeki âyetlerde geçen “yed”, yani el anlamındaki kelime de bizzat el mânasına gelmez. Burada el kelimesinin belirtilmesi, dünyada her şeyin ancak elle takdim edilmesi ve elle kazanılması sebebiyledir. Göz kelimesi de burada, dünyada her şey gözle kontrol edildiği için kullanılmıştır.
(1İkincisi, gözlerimizle anlamındaki kelime, bizim seni bilgilendirmemizle mânasına gelir. Şayet Allah'ın onu bilgilendirmesi olmasaydı, gemi yapmayı ve marangozluğu bilmeyen Nuh aleyhisselâm onu nasıl yapacak ve nasıl marangozluk edecekti? O bunları ancak Allah'ın kendisini bilgilendirmesi sayesinde bilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar! Bu beyan iki anlama gelebilir. Birincisi, o haktan sapanların kurtulmaları için benden şefaat bekleme! Çünkü onlar Allah'ın hükmünde boğulacaklar! İkincisi, haktan sapmış olarak öleceği Allah'ın hükmünde belli olan o insanların doğru yolu bulmalarını benden bekleme! Yani iman etmeyeceği Allahın ilminde hükme bağlanan o insanların imana gelmelerini benden isteme! Burada, olmayacağı Allah'ın ilminde belirlenen bir işin talep edilmesi yasaklanmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak onun vuku bulmayacağını haber verdiği halde, yine de O'ndan böyle bir talepte bulunacak olsa, sanki Cenâb-ı Hakk'ın bir konuda vuku bulmayacağını bildirdiği haberini O'ndan yalanlamasını istemiş olur. Bu âyet aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın iman etmesini irade buyurduğu kişinin iman edeceğine, iman etmeyeceğini dilediği kişinin de iman etmeyeceğine işaret etmektedir.
GİLES Çİ ALS BELA
---
Dipnotlar:
“Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullara asla zulmedici değil“Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar”.
Hud 11:38
Nuh gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri yanına uğradıkça... Buradaki “mele” kelimesi, kavminin eşrafı ve reisleri demektir. Onunla alay ediyorlardı. Onlar, Hz. Nuh ile alay ediyorlardı. Bazıları şöyle dedi: Onlar şu sözlerle alay ediyorlardı: Nuh, peygamber olduğunu iddia ettikten sonra şimdi de marangoz oldu. Bazıları da şöyle dedi: Orada deniz, vâdi ve akarsu bulunmadığı ve insanlar su ihtiyacını kuyulardan karşılarken, Nuh aleyhisselâmın gemi yapmaya kalktığını gördüklerinde şu türlü sözlerle alay ediyorlardı: Nuh, gemiyi çöllerde, sahralarda yüzdürmek için yapıyor!...
Dedi ki: Bizimle alay ediyorsanız edin bakalım! Ama bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi (günü gelecek) biz de sizinle öyle alay edeceğiz! Dediler ki: Müminler de şu sözlerle onlarla alay ediyorlardı: Gemiye binip diğerlerinin boğulduklarını gördüklerinde şöyle sözler söylemişlerdi: Hani siz hak ve doğru yolda idiniz? Ancak bu, bizim bilemediğimiz bir husustur. Onların ve diğerlerinin birbirleriyle nasıl alay ettiklerini bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur. Biz de sizinle alay edeceğiz meâlindeki beyan, onlara alay etmelerinin cezasını vereceğiz anlamına da gelebilir.
Bie İZ Js u DİZ sk KARA
Hud 11:39
Yakında göreceksiniz. Bu bir tehdit cümlesidir. Yani alaylarınızın neticesinin size döndüğünü yakında göreceksiniz, demektir. Tıpkı “Onlar yalnızca kendilerini aldatmış oluyorlar” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibi. Yani bizim kurtulup sizin ise boğulduğunuz sırada rezil edecek bir cezaya kimin çarptırılacağını göreceksiniz, yani rezil edici ve helâk edici azabın... Bundan maksat da denizde boğulmalarıdır. Sürekli azabın kimin başına geleceğini de yakında göreceksiniz! Yani sonsuz devirler boyu devam edecek olan azabın... Bazıları sürekli azap ile cehennem azabı kastedilmiştir derler. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Tufanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar”, Müfessirler şöyle dediler: Nuh'un gemisinin boyu şu kadar, eni şu kadar, yüksekliği şu kadardı. Bizim onları bilmemiz mümkün değildir, kaldı ki onu bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Eğer onların söyledikleri doğru ise şöyle dediler: Onun üç tane kapısı vardı ve kendisi de üç kattı. Bunun da doğru olup olmadığını bilemeyiz. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Hud 11:40
Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi. Buradaki emrimiz geldi meâlindeki cümle, onların hemen gelmesini istedikleri azabın gelmesi ile ilgili emrimiz geldi demektir. Nitekim başka bir âyette belirtildiğine göre onlar, “Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı başımıza getir!” demişlerdi. Geçmiş ümmetlerin peygamberlerinden azabı getirmesini istediklerinde âdetleri böyle idi. Burada azaba Allah'ın emri denildi, çünkü onda Allah'tan başka kimsenin dahli yoktu. Aynı şekilde hastalığa da, onda yara4. “Akıllarınca Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar; halbuki onlar farkında olmatıklardan kimsenin dahli olmadığı için Allahın emri denilmektedir. Allah'ın emriyle kılındığı için namaza da Allah'ın emri denilir.
(JSular coşup yükseldi. Ebü Avsece dedi ki: “Ve fâre't-tennür” cümlesi, su coşup yükseldi, yani ortaya çıktı, tıpkı tencerenin kaynaması gibi kaynıyordu, demektir. Şu âyet-i kerime de bu anlamı doğrulamaktadır: “Cehennemin uğultusunu işitirler, neredeyse öfkesinden çatlayacak!”!7 Bazıları bu kelimeye ortaya çıktı anlamını verir. “Tennür” kelimesinin anlamında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları, o ekmek pişirilen fırındır, dedi. Dediler ki: Fırından suyun fışkırdığını gördüğünde ona bin! Su gökten iner, yerden kaynar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. Yerden de sular fışkırttık”!. Lakin Cenâb-ı Hak, suyun yerden çıkmasını ve kaynamasını, gemiye binme vaktinin alameti kıldı.
Nuh'a dedik ki: Her türden (hayvan) birer çifti gemiye bindir! Bu cümlenin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, sular coşup kaynadığında biz ona dedik ki: Her türden (hayvan) birer çifti gemiye bindir! İkincisi, suların coşup yükselme vakti geldiğinde biz ona, her türden (hayvan) birer çifti gemiye bindir! dedik. Birer çift meâlindeki ifadede geçen “zevc” kelimesi, eş demektir. Kadın cinsi “zevc'dir, erkek cinsi de “zevc'dir. Dolayısıyla erkek ve kadın “zevceyn”, yani iki zevc olurlar. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki birer çift meâlindeki ifade, bir erkek ve bir kadın anlamına gelir. “Zevceyn” kelimesi ile, rûh sahibi olanlar kastedilmiş olabilir, maksat onların soyunun kesilmemesidir. Rüh sahibi veya başkaları anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında aileni. Bazıları şöyle dedi: Buradaki aileni anlamındaki “ehleke” sözcüğü ile Nuh'un ailesi ve ona iman eden müminler kastedilmiştir. Yani her türden (hayvan) birer çift gemiye bindir, aileni de bindir! Ancak daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar müstesna! Yani iman etmeyeceği Allah'ın ilminde bilinen kişiler müstesna! Yahut helâk edileceği Allah'ın ilminde bilinen kişiler müstesna! Bazıları “ehleke” lafzıyla Cenâb-ı Hakk'ın özellikle Nuh'un ailesini kastettiğini, sonra daha önce haklarında hüküm verilmiş olanları istisna ettigini söyler; bunlardan maksat da oğlu ve karısıdır. Bunlar Nuh'un ailesi idi. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bunun ardından ona iman edenleri belirtti, iman edenleri buyurdu. Yani ailenden sana iman edenleri gemiye bindir, ancak ailenden ve diğerlerinden helâk edileceklerine dair daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar müstesna! Yahut iman etmeyeceğine dair daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar müstesna! Bu âyet, Hz. Nuh'un ailesinde zâlim ve kâfir olanların da bulunduğuna işaret eder, çünkü Nuh'un ailesinden bazı kişileri istisna etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Zaten onunla birlikte pek azı iman etmişti. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu Resülullah'a (s.a.) olan lütfunu ve verdiği nimetleri hatırlatma sadedinde belirtmiştir; çünkü Nuh aleyhisselâm kavmi arasında çok uzun süre kalmış olmasına ve kavmini Allah'ın dinine uzun yıllar boyunca davet etmesine ve onlara öğüt vermesine rağmen kavminden çok az kimse kendisine iman etmişti. Resülullah (s.a.) ise ömrünün kısa ve kavmi arasında az bir zaman kalmış olmasına rağmen inanan insanların sayısı çok fazla idi. Cenâb-ı Hak bu âyetle Hz. Peygambere olan nimetlerini tanıtıyor. Bu âyet, öğütler, nasihat edilen kişiye ancak öğüt verenin söylediklerini kendisinin yaşaması ölçüsünde fayda verir, görüşünü ileri sürenleri reddetmektedir. Hakikat böyle değildir. Gerçek olan, öğüt verilenlerin söyleneni kabul etmeleri ve onları yerine getirmeleri ölçüsünde fayda verdiğidir. Çünkü Nuh aleyhisselâm öğütleri en çok yerine getiren ve en uzun süre insanları davet eden kişidir, buna rağmen kavminden çok az kişi iman etmişti. Bu, onların anlamadıkları için değildi, söylediğimiz sebeplerdendi. Müfessirlerin söylediği, Nuh aleyhisselâm gemiye üzüm tanelerini koymuş, fakat şeytan onları almış ve ortaklık vermediği takdirde onları vermeyeceğini söylemiş!” şeklindeki ifadelerin doğruluğu konusunda bizim elimizde bilgi yoktur. Eğer rivayet doğru ise, bu, diğer içeceklerde ve şırada şeytanın hissesinin olmadığını gösterir. [§] Ancak üzümden
---
Dipnotlar:
137 “Rablerini inkâr edenlere cehennem azabı vardır. Orası ne kötü bir varış yeri! Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar” (el- Mülk, 67/6-8). “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. Yerden de sular fışkırttık; derken sular önceden belirlenmiş bir iş için birleşti” (el- Kamer, 54/11-12). çıkan suda onun hissesi vardır. Üçte bir ve üçte iki takdiri de, ancak ve özellikle üzüm suyunda olur, başkasında değil'. En doğrusunu Allah bilir. 9 Bu konuda bazı rivayetler vardır. Bunlardan birini Nesâi, Enes b. Mâlik'ten rivayet etmiştir. Bu rivayete göre Nuh aleyhisselâm üzüm çubuğu konusunda şeytanla tartışmış; şeytan o benimdir demiş, Nuh da benimdir demiş. Sonunda üçte biri Nuha, üçte ikisi şeytana ait olmak üzere anlaşmışlar (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 423, 425). “Bu üçte birlik pay konusu, Ebü Hanife'nin görüşüne delildir. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu t-Tevilât, vr. 383b). Merğinâni'nin belirttiğine göre bu üçte birlik payın aslı şudur: “Üzüm suyu pişirildiğinde üçte biri kalır, üçte ikisi gider, ekşiliği çok olsa bile kalan üçte bir helâldir. Bu, Ebü Hanife ve Ebü Yüsuf'un görüşüdür. İmam Muhammed, Mâlik ve Şâfii'ye göre ise haramdır” (Merğinâni, el-Hidâye, IV, 112).
Hud 11:41
Nuh, haydi gemiye binin! Yüzerken de dururken de Allah'ın adını anın, dedi. Muhtemelen “bismillâhi mecrâhâ” cümlesi, Hz. Nuh onlara haydi gemiye binin dediği için zikredilmiştir. Yani yüzerken de dururken de besmele çekin! Bu, aynen insanların hayvana binerken, inerken ve diğer her türlü işin başında besmele çektikleri için, “bismillâhi min evvelihi”, yani başından itibaren Allah'ın adıyla demeleri gibidir. Yüzerken de dururken de besmele çekin meâlindeki beyanın, Allah'ın adıyla yüzün ve Allah'ın adıyla durun anlamına gelmesi muhtemeldir; yani Allah ile hareket eder ve Allah ile durursun. Yahut Nuh'un gemisi, yolcuları götüren ve durup indiren diğer gemiler gibi değildi; gemiyi yürütmek ve durdurmakla mükellef olan insanlardır, Nuh'un gemisini ise yürüten de Allah'tır, durduran da! Bu konuda insanların hiçbir dahli yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, “mursâhâ” durmak anlamına gelir, dedi!“ Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir. Bu beyanın Allah'a iman eden ve resülünü tasdik eden kişiler için söylendiği açıktır. Allah onları boğulmaktan ve helâk olmaktan kurtaracaktır.
BEAN SN gi eyy
Hud 11:42
Derken gemi onları, dağlar gibi dalgalar arasında götürmeye başladı. Bu ilâhi kelâm, az önce bizim söylediğimizi teyit etmektedir: Gemiyi yürüten ve durduran Allah'tı, bundan dolayı dalgaların büyüklüğünden dolayı korkmuyorlardı. Diğer gemileri ise insanlar yürütüp durdurdukları için yolcular dalgaların büyüklüğünden korkarlar. En doğrusunu Allah bilir.
141 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, 204.
Derken gemi onları, dağlar gibi dalgalar arasında götürmeye başladı meâlindeki beyan, aynı zamanda onun bir mücize olduğunu ifade eder. Çünkü mütat olan dalgaların geminin düzgün hareketine engel olmasıdır. Âyet-i kerime azgın dalgaların geminin yürümesine engel olmadığını haber verdiğine göre, bu, Cenâb-ı Hakk'ın onun insanlar için bir mücize olmasını kastettigine işaret eder.
Nuh, uzak duran oğluna seslendi. Muhtemelen bu beyan, Nuh'tan uzak duran anlamına yahut gemiden uzak duran mânasına gelir.
(IHaydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, kâfirlerle beraber olma! Hz. Nuh bu sözle, boğulmak için kâfirlerin yanına gitme, yahut Allah'ın nimetlerini inkâr eden kâfirlerle beraber olma demek istemiş olabilir.
ÇE YİLİN ika EŞE ld
Hud 11:43
Oğlu, “dağa sığınacağım? diye cevap verdi. Yani dağa çıkacağım ve dağ beni sudan koruyacak. Zavallı, bu suyun da diğer sular gibi dağlara sığınıldığında korunacağını zannetti. Nuh aleyhisselâm, ona bugün Allah'ın hükmüne, yani O'nun azabına mani olacak hiçbir güç yoktur, dedi. Daha önce de söylediğimiz gibi O'nun azabına Allah'ın emri diye isim verdi! Allahın emri, yaratma emri demektir. Bu ifade, delil olmakta nihai noktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bizim sözümüz “ol? demekten ibarettir, o da hemen oluverir”! Cenâb-ı Hak, dirilme gününe de Allaha kavuşma günü ismini vermiştir. Çünkü ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlere delil olmak konusunda o da nihai noktadır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'ın azabına Allah'ın emri adını vermiştir. Bu, tekvini emirdir, yani yaratma emridir. Çünkü azabı inkâr edenlere delil olmakta nihai nokta odur.
Ancak O'nun esirgedikleri kurtulacaktır. Yani ancak Cenâb-ı Hakk'ın kendisine doğru yolu göstermek suretiyle esirgediği kişiler kurtulacaktır. Yahut geçmişte hakkında Allah'tan bir hidâyet ve kurtuluş rahmeti bulunanlar kurtulacaktır.
Beni sudan koruyacak. Yani suyun bana ulaşmasına engel olacak. Hz. Nuh şöyle dedi: Bugün Allah'ın hükmünden kurtuluş yoktur. İbn Kuteybe dedi ki: Cümle bugün Allah'ın azabından kurtulmuş kimse yoktur, demektir. Tıpkı “Atılan sudan”, yani atılmış sudan meâlindeki âyette buyurulduğu gibi". Bugün Allah'ın hükmünden kurtuluş yoktur meâlindeki cümlenin aslı şudur: Bugün onlara Allah'ın azabının gelmesine engel olacak ve onları koruyacak hiç kimse yoktur.
( Derken aralarına dalga giriverdi. Buradaki aralarına anlamına gelen “beynehumâ” lafzı, oğlu ile Nuh arasına, mânasına gelebilir. Oğlu ile gemi arasına anlamına da gelebilir. Böylece o da boğulanlardan oldu. Bu beyan boğulanlardan oldu anlamına gelebileceği gibi, Allah'ın ilminde o boğulacaktı mânasına da gelebilir. Buna göre İblis hakkındaki “kâfirlerden oldu” meâlindeki âyet de iki anlama gelir. Biri, Allah'ın ilminde kâfir idi, diğeri de kâfirlerden oldu. Nitekim âyette o da boğulanlardan oldu buyurmaktadır, çünkü ezelde boğulanlardan değildi.
çala a hi) öl Eyi ela ayl 4 253
Hud 11:44
44. “(Sonra) “Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut?” denildi. Su çekildi; hüküm yerini buldu; gemi Cüdi'nin üzerine oturdu; 'Zâlimlerin topunun canı cehenneme!” denildi.”
(Sonra) “Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut” denildi. Bazıları şöyle dedi: Sular çıktığı yere geri döndü; gökten yağanlar oraya çıktı, yerden çıkan sular da yere girdi ve böylece sular kayboldu. Bazıları da dedi ki: Hayır, gök suyunu tuttu, yer de kaynaklarını tuttu.
“Ey toprak suyunu yut! Ey gök sen de tut” denildi. Aslında bu, yere ve göğe söylenmiş bir söz değildir, ancak Cenâb-ı Hak göğün yağdırmasını, yerin de kaynamasını durdurdu. Bunun, Cenâb-ı Hak tarafından onlara lütuf olarak söylenmiş olması ve onlarda bunu anlama melekesini yaratması da muhtemeldir. (JSu çekildi, yani yeryüzünde su kayboldu. Hüküm yerini buldu, yani Nuh kavminin helâki ile ilgili hüküm yerini buldu. Bunun sözü edilen şekilde yaratılmış olması da muhtemeldir. Gemi Cüdi'nin üzerine oturdu, yani Cüdi dağına oturdu. “Zâlimlerin topunun canı cehenneme?” denildi. Bu beyan helâk olsunlar mânasına gelebileceği gibi Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar anlamına da gelebilir.
Hud 11:45
Nuh Rabb'ine şöyle seslendi: Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin elbette haktır... Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O senin ailenden değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, muhtemelen Nuh aleyhisselâm, oğlunun, kendisine tâbi olacağını açıklayacağını umduğu için kendi dininden olduğunu düşünüyordu, aksi halde oğlum da ailemdendir, demez ve onun kurtulmasını talep etmezdi, çünkü onun böyle bir talepte bulunması âyetle yasaklanmıştı: “Haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!”!“ Dolayısıyla oğlunun başka bir dine mensup olduğunu bildiği halde, üstelik Allah haktan sapanlar hakkında kendisine başvurmayı yasaklamışken, oğlunun kurtulmasını talep etme ihtimali yoktur. Cenâb-ı Hak, o senin ailenden değildir buyurdu, yani iç dünyasında ve kalbinde beslediği inancı itibariyle senin ailenden değildir. Aksi halde bu söz, elçisinin yalanlaması anlamına gelir. Ancak belirttiğimiz yorumun izahı şudur: Nuh aleyhisselâm oğlunun görünüşte kendisine muvafakat ettiği için onu kendi dinine mensup düşünüyordu, fakat içinde neyi gizlediğini bilmiyordu, dolayısıyla görünüşüne göre Allah'tan talepte bulunmuştu. Münafıkların durumu da böyle idi; zâhirde Resülullah (s.a.) ve ashâbına muvafık görünüyorlar, fakat içlerinde muhalefeti gizliyorlardı. Müslümanlar da, ancak Allah'ın bildirmesinden sonra onların münafık olduklarını anlamışlardı. Nuh aleyhisselâm da oğlunun içinde neyi gizlediğini bilmiyordu. Bundan dolayı onun talebine, Cenâb-ı Hak, o senin ailenden değildir karşılığını vermişti, yani kurtarmayı vâdettiğim ailenden değildir. Yahut bana iman etmediği için o senin ailenden değildir. (SlŞüphesiz oğlum da ailemdendir sözü ve sonra arkasından gelen o senin ailenden değildir karşılığı, görünüşte yalanlama anlamına gelir. Ancak bu, şöyle yorumlanır: Sendeki bilgiye göre o senin ailendendir, fakat sana kurtarmayı müjdelediğim ailenden değildir.
Senin vâdin elbette haktır. Bu beyan iki anlama gelebilir. Biri, zâlimleri boğmak konusundaki vâdin elbette haktır, mânasına gelebilir. İkincisi de müminleri kurtarmak konusundaki vâdin elbette haktır, mânasına gelebilir. Sen hâkimlerin en âdilisin. Onun yaptığı iyi olmayan bir iştir. Bu âyeti Resülullah'ın (s.a.) tenvinsiz olarak, o iyi olmayan bir iş yaptı anlamına gelecek şekilde “amile gayra sâlih” Çe diye okuduğu rivayet edilmiştir”. İbn Mesüd (r.a.) âyeti tenvinli olarak “amelun gayru sâlih” diye okudu. Tenvinsiz okunduğunda âyet, senin oğlun iyi olmayan bir iş yaptı anlamına gelir. Tenvinli okunduğunda ise, en doğrusunu Allah bilir ya, senin talebin iyi olmayan bir iştir anlamına gelir. Oğluna hamledilerek her iki kırâat da caizdir. Tenvinsiz olunca o iyi olmayan bir iş yaptı, küfür fiilini işledi mânasına gelir. Tenvinli olunca onun üzerinde iyi olmayan bir iş vardır anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Sakın hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme! Bu âyet, kendisine izin verilmeyen bir talepte bulunmayı yasaklamak anlamına gelebilir; çünkü Allah'ın salâtı ve selâmı kendilerine olsun peygamberler, talepte bulunmaları mümkün olsa bile ancak talep etmelerine izin verildikten sonra bir şeyi isteyebilirlerdi. Yahut daha önce yaparlarsa azarlanmaya mâruz kalırlardı. Peygamberler, kendilerine helâl olan bir şey için bile azarlanmaya mâruz kalmışlardır. Meselâ Cenâb-ı Hak, resülüne şöyle buyurmuştur: “Allah seni affetti de, doğru söyleyenler sence belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden niçin onlara izin verdin?” Yüce Allah “De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız”! meâlindeki âyetle de ona oturmasını emretti, çıkmasını yasakladı.
[S]Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum. Cenâb-ı Hak “Sakın cahillerden olma!”15 meâlindeki âyetle Resülullah'ı (s.a.) ikaz etmişti. Her ne kadar onun cahillerden olmadığı mâlum ise de, buna benzer âyetler vardır. Ismet sıfatının nehyetmeye engel teşkil etmediğini, aksine nehyin ısmet niteliğini daha net ortaya çıkardığını daha önce söylemiştik".
---
Dipnotlar:
18 Ebü Dâvüd, “el-Hurüf vel-kırâât”, 1; Tirmizi, “el-Kırâât”, 2; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV,
Hud 11:46
Nuh Rabb'ine şöyle seslendi: Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin elbette haktır... Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O senin ailenden değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, muhtemelen Nuh aleyhisselâm, oğlunun, kendisine tâbi olacağını açıklayacağını umduğu için kendi dininden olduğunu düşünüyordu, aksi halde oğlum da ailemdendir, demez ve onun kurtulmasını talep etmezdi, çünkü onun böyle bir talepte bulunması âyetle yasaklanmıştı: “Haktan sapanlar için bana başvuruda bulunma! Onlar boğulacaklar!”!“ Dolayısıyla oğlunun başka bir dine mensup olduğunu bildiği halde, üstelik Allah haktan sapanlar hakkında kendisine başvurmayı yasaklamışken, oğlunun kurtulmasını talep etme ihtimali yoktur. Cenâb-ı Hak, o senin ailenden değildir buyurdu, yani iç dünyasında ve kalbinde beslediği inancı itibariyle senin ailenden değildir. Aksi halde bu söz, elçisinin yalanlaması anlamına gelir. Ancak belirttiğimiz yorumun izahı şudur: Nuh aleyhisselâm oğlunun görünüşte kendisine muvafakat ettiği için onu kendi dinine mensup düşünüyordu, fakat içinde neyi gizlediğini bilmiyordu, dolayısıyla görünüşüne göre Allah'tan talepte bulunmuştu. Münafıkların durumu da böyle idi; zâhirde Resülullah (s.a.) ve ashâbına muvafık görünüyorlar, fakat içlerinde muhalefeti gizliyorlardı. Müslümanlar da, ancak Allah'ın bildirmesinden sonra onların münafık olduklarını anlamışlardı. Nuh aleyhisselâm da oğlunun içinde neyi gizlediğini bilmiyordu. Bundan dolayı onun talebine, Cenâb-ı Hak, o senin ailenden değildir karşılığını vermişti, yani kurtarmayı vâdettiğim ailenden değildir. Yahut bana iman etmediği için o senin ailenden değildir. (SlŞüphesiz oğlum da ailemdendir sözü ve sonra arkasından gelen o senin ailenden değildir karşılığı, görünüşte yalanlama anlamına gelir. Ancak bu, şöyle yorumlanır: Sendeki bilgiye göre o senin ailendendir, fakat sana kurtarmayı müjdelediğim ailenden değildir.
Senin vâdin elbette haktır. Bu beyan iki anlama gelebilir. Biri, zâlimleri boğmak konusundaki vâdin elbette haktır, mânasına gelebilir. İkincisi de müminleri kurtarmak konusundaki vâdin elbette haktır, mânasına gelebilir. Sen hâkimlerin en âdilisin. Onun yaptığı iyi olmayan bir iştir. Bu âyeti Resülullah'ın (s.a.) tenvinsiz olarak, o iyi olmayan bir iş yaptı anlamına gelecek şekilde “amile gayra sâlih” Çe diye okuduğu rivayet edilmiştir”. İbn Mesüd (r.a.) âyeti tenvinli olarak “amelun gayru sâlih” diye okudu. Tenvinsiz okunduğunda âyet, senin oğlun iyi olmayan bir iş yaptı anlamına gelir. Tenvinli okunduğunda ise, en doğrusunu Allah bilir ya, senin talebin iyi olmayan bir iştir anlamına gelir. Oğluna hamledilerek her iki kırâat da caizdir. Tenvinsiz olunca o iyi olmayan bir iş yaptı, küfür fiilini işledi mânasına gelir. Tenvinli olunca onun üzerinde iyi olmayan bir iş vardır anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Sakın hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi benden isteme! Bu âyet, kendisine izin verilmeyen bir talepte bulunmayı yasaklamak anlamına gelebilir; çünkü Allah'ın salâtı ve selâmı kendilerine olsun peygamberler, talepte bulunmaları mümkün olsa bile ancak talep etmelerine izin verildikten sonra bir şeyi isteyebilirlerdi. Yahut daha önce yaparlarsa azarlanmaya mâruz kalırlardı. Peygamberler, kendilerine helâl olan bir şey için bile azarlanmaya mâruz kalmışlardır. Meselâ Cenâb-ı Hak, resülüne şöyle buyurmuştur: “Allah seni affetti de, doğru söyleyenler sence belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden niçin onlara izin verdin?” Yüce Allah “De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız”! meâlindeki âyetle de ona oturmasını emretti, çıkmasını yasakladı.
[S]Ben cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum. Cenâb-ı Hak “Sakın cahillerden olma!”15 meâlindeki âyetle Resülullah'ı (s.a.) ikaz etmişti. Her ne kadar onun cahillerden olmadığı mâlum ise de, buna benzer âyetler vardır. Ismet sıfatının nehyetmeye engel teşkil etmediğini, aksine nehyin ısmet niteliğini daha net ortaya çıkardığını daha önce söylemiştik".
---
Dipnotlar:
18 Ebü Dâvüd, “el-Hurüf vel-kırâât”, 1; Tirmizi, “el-Kırâât”, 2; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV,
Hud 11:47
Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Yani istemek konusunda izin verip vermediğini bilmediğim bir şeyi bir daha talepte bulunmaktan sana sığınırım. Bu, muhtemel bir anlamdır.
Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum! Yani böyle bir şeyi bir daha yapmaktan ısmet niteliğiyle bana merhamet buyurmazsan kaybedenlerden olurum! Bunun da olması mümkün gibidir. Allah'ın rahmeti ve lütfu olmadan mağfirete ve rahmete lâyık görülmedikleri için böyle söylenmiş olabilir. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah'ın rahmeti olmadan kimse cennete giremez” Kendisine, sen de mi ey Resülullah? diye sorulunca, “Evet ben de! Ancak Allah beni rahmetiyle bürümüştür” karşılığını verdi!?. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen. Bu ifade, kinâye yoluyla mağfiret talebidir. Bu ifade, ya Rabbi, beni bağışla, meâlindeki cümleden daha beliğ ve daha üstündür. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen Jmeâlindeki ifade, başkalarından mağfiret ümidini kesmekte, buna hiç kimsenin gücünün yetmediğini haber vermektedir. “Beni bağışla” meâlindeki cümlede başkasından ümit kesme mânası yoktur. Bundan dolayı ondan daha beliğdir. Âdem ile Havva da mağfiret dilediklerinde şöyle demişlerdi: “Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik”. Bu da kinâye yoluyla mağfiret talebidir. Bu, talepte en beliğ ifadedir.
Hud 11:48
48. Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden selâm ve bereketlerle gemiden in! İleride, bir süre faydalandıracağımız, sonra tarafımızdan can yakıcı bir azapla cezalandırılacak topluluklar da olacaktır.”
Denildi ki: Ey Nuh! Gemiden in! Bazıları bu beyana, Cüdi'den yeryüzüne in, diye mâna verdi. Bazıları da şöyle dedi: İn ve ayakta dur! Bir yerde kal! Bundan maksat yüksek bir yerden alçak bir yere inmek değildir.
[Lafızları Farklı - Mânaları Aynı Kelimeler]
Bizden selâm ve bereketlerle gemiden in! Selâmet, kötülüklerden ve âfetlerden salim olmak demektir. Bereket de hiç yorulmadan her türlü hayra ve iyiliğe nail olmaktır. Sonra bu ikisi neticede aynı şeydir; çünkü insan her türlü kötülükten ve âfetten salim olduğunda her türlü hayır ve iyiliğe de ulaşmış demektir. Her türlü hayra ulaştığında da bütün kötülük ve âfetlerden kurtulmuş demek olur. Hasılı selâmet ve bereket hakikatte aynı şeydir, ancak sözcükleri farklıdır. Tıpkı “bir” ve “takvâ” kelimeleri gibidir; birr, her türlü hayrı kazanmaktır, takvâ da her türlü kötülükten ve mâsiyetten sakınmaktır. Bunların da kelimeleri farklı, ama mânaları hakikatte aynıdır. Çünkü insan her türlü kötülükten ve mâsiyetten sakındığında her nevi hayrı ve iyiliği işliyor demektir. Her nevi hayrı ve iyiliği yaptığında da her çeşit kötülükten ve mâsiyetten sakınmış olur. “Şükür” ve “sabır” kelimeleri de aynıdır; sabır, her çeşit günahtan kendini tutmaktır, şükür de her türlü itaati yapmaktır. Bu ikisi de kelime olarak farklı, ancak anlam olarak gerçekte aynıdır. Çünkü insan her türlü günahtan kendini uzak tuttuğunda itaatkâr davranıyor demektir, itaat fiillerini yaptığında da her çeşit günahtan ve mâsiyetten kendini uzak tutmuş olur. İslâm ve iman kelimeleri de böyledir. İslâm, insanın samimiyetle ve tam anlamıyla kendini Allah'a teslim etmesi ve bu konuda başkasına hiçbir alan bırakmamasıdır. Jiman da, kendi şahsında ve her şeyde Allah'ın rablığını tasdik etmektir. Bu iki kelime de hakikatte aynı anlama gelir, ama lafızları farklıdır. Çünkü insan kendini ve her şeyi Allah'a tam olarak teslim ettiğinde O'nun hem kendisi ve hem de her şeyi üzerindeki rubübiyetini ikrar etmiş demektir. Allah'ı tasdik ettiğinde ve hem kendi şahsı hem de her şey üzerinde O'nun rubübiyetini ifade ettiğinde de kendini ve her şeyi Allah'a teslim etmiş olur. Bütün bunlar lafızları farklı, ama neticede aynı mânaya gelen kelimelerdir.
Bizden selâmetle gemiden in! Bu beyanın, “Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!”5 meâlindeki âyetin cevabı olması caizdir. Cenâb-ı Hak, Nuh'u korktuğu şeyden emin kılıyor ve talep etmiş olduğu mağfiret ve rahmeti kendisine veriyor. İkincisi, Allah'tan Nuh'a verilen selâmet, güzel övgü olabilir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Bütün âlemlerde Nuba selâm olsun”!55, Bereketlerle gemiden in! Bu ilâhi kelâmın da “Rabbim! Beni bereketli bir yere indir” meâlindeki duanın cevabı olması caizdir. Bereket, bitip tükenmeyen her türlü hayrın adıdır, yahut yorulmadan elde edilen her şeydir.
[INimetler Dünyada Herkese, Âhirette ise Sadece Müminlere Verilecektir]
Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden selâm ve bereketlerle gemiden in! İleride, bir süre faydalandıracağımız topluluklar da olacaktır. Bazı yorumcuların beyanına göre bu selâmet ve bereket dünyada gerçekleşmiştir. Selâmet, boğulmaktan kurtulmalarıdır. Bereketler de dünyada nâil oldukları hayırlar ve faydalardır. Bazılarına göre ise selâmet ve bereketler, âhirette elde edilecektir. Sonra Cenâb-ı Hak dünya menfaatleri ve bereketleri konusunda mümin ile kâfiri ayırmadı, ancak âhiretin menfaatlerini ve bereketlerini sadece mümine tahsis etti. Şöyle buyurdu: “İyi son, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır”!5?, Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyâmet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır”, Allah dünyanın zineti konusunda mümin ile kâfiri eşit gördü, sonra kıyâmet günü onları sadece mümine tahsis etti. İşte buradaki âyet-i kerime de bunu söylemektedir: İleride, bir süre faydalandıracağımız, sonra tarafımızdan can yakıcı bir azapla cezalandırılacak topluluklar da olacaktır. Burada Cenâb-ı Hak, onları dünya nimetleriyle yararlandıracağını, sonra kendilerine can yakıcı bir azabı tattıracağını haber vermektedir. Allah mümini de dünyada çeşitli nimetlerle yararlandırmaktadır. Sonra da şunu haber vermektedir: “İyi son, günahtan sakınanlarındır”5 Onlara, yani kâfirlere can yakıcı azabın karşısında müminlere iyi son hazırlamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Seninle beraber olan gruplar üzerine... O gün Nuh'un yanında başka gruplar yoktu, sadece birkaç kişi vardı. En doğrusunu Allah bilir ya, burada ondan sonra gelecek olan grupları kastetmiş olmalıdır. Sanki, senden sonra gelecek olan ümmetler üzerine, buyurdu. Bu ifade, bütün nebilerin ve resüllerin şeriatları farklı olsa bile dinlerinin aynı olduğuna işaret eder. Çünkü âyette sözü edilen gruplar, şahsen Nuh aleyhisselâm ile birlikte değildiler, Nuh ibadet yaparken onun yanında bulunmadılar. Bu gerçek, onların hepsinin aynı dine, tek bir dine bağlı olduklarını gösterir. “Rabbim! Beni, annemi babamı bağışla”!“ meâlindeki âyet de aynı anlamı teyit eder; çünkü bütün mümin erkeklere ve kadınlara yapılan mağfiret duası, kendisinden sonra gelecek olan müminleri de kapsar. Aynı şekilde aynı âyetteki “Zâlimleri ise daima helâk et” bedduası da bütün kâfirleri kapsar.
Bazı müfessirler şöyle dediler: Bizden selâm ile in gemiden! Cenâb-ı Hak bu ifade ile, onu ve onunla beraber olan müminleri boğulmaktan salim kılmıştır. Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden bereketlerle... Yani Allah onlara bereketler vermiş ve gemiden çıktıktan sonra üreyip çoğalmışlar. Bu cümle hakkında İbn Abbâsl'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: (JAllah'ın GE ilminde daha önce geçen peygamberlerden ve diğerlerinden bereketler ve mutluluklarla...!6 Çİ eği GIN O yolda hi ya aşi
---
Dipnotlar:
“Yine de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir; en uygun şekilde indirip yerleştiren 157 “İşte âhiret yurdu! Onu yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenler için hazırlamış bulunuyoruz. İyi son, Allah'a karşı gelmekten sakınanların “Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla, zâlimleri ise daima helâk et” (Nüh, 71/28).
Hud 11:49
(Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Buradaki “bu” işaret ismi ile muhtemelen Nuh kıssası kastedilmiştir. Gayb haberlerindendir, yani senin gıyabında olan ve senin görmediğin haberlerdendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin! Eğer işte bu anlatılanlar gayb haberlerindendir meâlindeki beyan ile özellikle Nuh kıssası ve onunla ilgili haberler kastedilmişse, o zaman âyette geçen ve uzağı işaret eden “tilke” yerine yakını işaret eden “hâzihi” (sia) kelimesinin kullanılması ve bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir denilmesi gerekirdi. Ancak burada sanki bir kelime gizli tutulmuş gibidir; “hâzihi'l-enbâ”, yani bu haberler onların kitaplarında belirtilen o haberlerdir. Şayet maksat bu veya diğer haber olsa da Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Bu da o haberlerdendir. İşte bunlar gayb haberlerindendir cümlesinin, Nuh ve diğer peygamberlere ait bütün kıssalar gayb haberlerindendir, bunlar senin gıyabında gerçekleşmiştir, dolayısıyla ne sen ve ne de kavmin onları görmediniz ve bilmiyordunuz, anlamına gelmesi muhtemeldir. Burada Allah özellikle Hz. Peygamber'in (s.a.) kavmini zikretmektedir, onlar bunu diğer kavimlerden öğrenmişlerdi. Onlar bu haberleri bunlara haber veriyor ve bunlar da Resülullah'ın (s.a.) doğru söylediğini anlıyorlardı. Bu âyet, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğinin ispatına işaret etmektedir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.), onların kitaplarından öğrenip bunlara anlattıkları haberleri söylüyordu. Âyette özellikle Resülullah'ın (s.a.) kavmini belirtmesi de, Hz. Peygamber'in (s.a.) onu ancak Allah tarafından öğrendiğinin bilinmesi içindir. Çünkü bu haberler, onun dilinden başka bir dille gelmişti ve Hz. Peygamber'in (s.a.) bunları öğrenmek için herhangi birine gittiği de bilinmemektedir. Bu gerçek, Resülullah'ın (s.a.) onu ancak yüce Allah'ın kendisine bildirmesiyle öğrendiğini gösterir. Sabret! Yani onların seni yalanlamalarına ve eziyetlerine sabret! Yahut emrolunduğun veya yasaklandığın şeylere sabret! Veyahut daha önceki peygamber kardeşlerin sabrettiği gibi sen de sabret! Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. Çünkü iyi son günahtan sakınanlarındır. Buradaki sakınanlar meâlindeki ifade, sanki şirkten sakınanlar anlamına gelmektedir, şirkten ve her türlü mâsiyetten sakınanlar mânasına gelmesi de mümkündür. Maksada en uygun olanı, şirkten sakınanlar anlamına gelmesidir. Çünkü bunu, “İleride, bir süre faydalandıracağımız, sonra tarafımızdan can yakıcı bir azapla cezalandırılacak topluluklar da olacaktır”!“, meâlindeki âyete karşılık olarak söylemektedir. Cümlenin siyak ve sibakı itibariyle bu anlam daha uygundur.
Hud 11:50
[Hüd ve Âd Kavmi]
Âd kavmine de kardeşleri Hüd'u gönderdik. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet, “Gerçek şu ki biz Nuku kavmine elçi olarak gönderdik”! meâlindeki âyetin sılası olmalıdır; bunun ardından Cenâb-ı Hak, biz Hüd'u kardeşleri Âd kavmine gönderdik buyurmaktadır. Sonra buradaki kardeşleri meâlindeki “ehâhum?” (çat) sözcüğü hakkında farklı değerlendirmeler yapılabilir. Kardeş kelimesi farklı durumlar için kullanılır. Biri tür kardeşliğidir; bu falanın kardeşidir denilir. Meselâ kapının iki kanadından biri için, bu, ötekinin kardeşidir; ayakkabı ve benzeri çiftlerden her biri için de bu öbürünün kardeşidir denilir. Diğeri nesep kardeşliği ve din kardeşliğidir. Meselâ Cenâb-ı Hak “Müminler ancak kardeştirler”! buyurur. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki kardeş lafzı, din kardeşliği anlamına gelmez, çünkü Hüd aleyhisselâm onların din kardeşi değildi. Muhtemelen onlarla cins ve nesep bakımından kardeş idi; çünkü bütün insanlar aralarında çok uzun zaman dilimi bulunmasına rağmen hepsi Hz. Âdem nispet edilir ve hepsine Beni Âdem, yani Âdem'in oğulları denilir. Buna göre nesep bakımından aralarında çok uzun zaman bulunsa bile hepsi birbirinin kardeşi sayılır. En doğrusunu Allah bilir.
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur. O'ndan başka tapılacak ilâh yoktur. Yani sizin taptığınız tanrılar ilâh değildir ve onlar tapılmaya lâyık değildirler. Tapılmaya lâyık olan ilâh, ancak sizi yaratan Allah'tır.
(1Siz sadece uydurmaktasınız. Yani siz sadece iftira ediyorsunuz. Nuh aleyhisselâmın, insanların tevhide davetinin başında ve kavminin de onu ilk reddetmelerinde ve yalanlamalarında insanlara bunu söylemiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü peygamberler, insanlara yumuşak söz söylemekle ve onlara ilâhi nimeti hatırlatmakla emrolunmuşlardı. Nitekim Hz. Müsâ ile Hz. Hârun'u Firavun'a gönderirken onlara şöyle demişti: “Ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin”, Hüd aleyhisselâm bu sözü onlara, sanki kendilerini geçmişte defalarca davet ettikten, onlara çeşitli deliller ve kanıtlar gösterdikten, onların da bütün bunları reddettikten sonra söylemişti. İşte ondan sonra insanlar yine de “Ey Hüd! Bize açık bir mücize getirmedin”!7 dediklerinde o sözü söylemişti.
Siz sadece uydurmaktasınız. Muhtemelen insanlar taptıkları putlara ilâh diyorlardı. Bunun üzerine Hüd aleyhisselâm da siz sadece uydurmaktasınız, dedi. Bunu kendilerine Allah'ın emrettiğini söylediklerinde! onlara müfteriler demiş olması da muhtemeldir; yani bunu size Allah'ın emrettiği şeklindeki iddianızda iftira ediyorsunuz demişti. Yahut onlar ölümden sonra dirilmeyi ve risâleti inkâr etmekle iftira ediyorlardı.
---
Dipnotlar:
“Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer” (Tâhâ, 20/44). 168 Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (el- A'râf, 7/28).
Hud 11:51
Ey kavmim! Bunun karşılığında ben sizden bir ücret istemiyorum; benim hizmetimin karşılığı ancak beni yaratana aittir. Bu âyet muhtelif yerlerde zikredilmişti!'. En doğrusunu Allah bilir ya, Hüd aleyhisselâm onlara şöyle demiş olmalıdır: Ben davetime karşılık sizden bir ücret istemiyorum ki, o ücretin getireceği yük sizin davetimi kabul etmenizi engellesin! Öyleyse sizin davetimi kabul etmenizi engelleyen ve beni reddetmenize sebep olan nedir? Aksine ben yaptığım bu davetle size arzu ettiğiniz şeyleri vâdediyorum. Davet ettiğim şeyi kabulden ve onun üzerinde düşünmekten sizi alıkoyan nedir? [ ] Ben size elçi olarak geldim, size mücizeler ve deliller getirdim, hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?... Yahut onların mücizeler ve deliller olduğu konusunda hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? Veyahut Allah birdir, O her şeyin Rabb'idir ve her şeyin yaratıcısıdır, hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
Go İİB NES re
Hud 11:52
Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin! Burada yer alan Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin meâlindeki iki cümlenin aynı şeyi ifade etmiş olması muhtemeldir. Cümlede bir takdim-tehir olması da muhtemeldir: O'na tövbe edin, sonra bağışlanma dileyin! Çünkü siz kötü şeyler yapıyorsunuz. Yani Allaha itaate dönün ve yaptıklarınızdan nâdim olun! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin! Mâlumdur ki Hûd aleyhisselâm bu sözle, onların Allah'tan mağfiret diliyoruz demelerini kastetmemiştir. Fakat onlara, kendilerinin bağışlanmasını gerektiren, bunu onlara hak ettiren vesileyi, yani tevhidi Allah'tan istemelerini emretmişti. Sanki şöyle demişti: Rabb'inizin birliğini kabul edin, O'na iman edin, sonra da O'na tövbe edin! Yahut şöyle demiş olabilir: Küfre son vermekle Allah'tan bağışlanma dileyin! Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”!”, Üzerinize bolca yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın! Bazı yorumcular şöyle dedi: Yağmur yağmamış, kuraklık başlamış ve onların nesli de kesilmişti. Eğer Allah'a tövbe ederseniz ve Rabb'inizden bağışlanma dilerseniz, Allah üzerinize bolca yağmur gönderecek, çocuklarınız ve soyunuz da çoğalacak. Kuvvetinize kuvvet katsın sözü, yaptıklarınızın kuvvetini bedenlerinizin kuvvetine katsın anlamına gelebilir, çünkü onlar güçlü-kuvvetli ve atılgan insanlardı. [§]Şöyle diyorlardı: “Bizden daha güçlü kim var?” Üzerinize bolca yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın meâlindeki beyan başlangıç cümlesi de olabilir. Allah'tan yüz çevirmeyin, yani sizi davet ettiğim şeylerden yüz çevirmeyin, şayet yüz çevirirseniz günahkârlardan olursunuz. Buradaki mücrim kelimesine Ebü Bekir, günaha batan anlamını verdi. Kötülük işleyen anlamına geldiği de söylenmiştir.
AİDA EŞİ EY SE EE GSA GIÓ Osi iii;
Hud 11:53
Dediler ki: Ey Hüd! Bize açık bir mücize getirmedin. Yani bizi davet ettiğin konuda veya iddia ettiğin peygamberlik konusunda bize açık bir mücize getirmedin! Bunun üzerine Hüd aleyhisselâm onlara “Siz sadece uydurmaktasınız”? dedi.
Tanrılarımızı bırakacak değiliz. Yani tanrılarımıza tapmayı bırakacak değiliz. Senin sözünle. Burada kullanılan “an kavlike'deki “an” harf-i ceri “bikavlike”deki “bâ” harf-i ceri anlamına gelir. Hüd aleyhisselâm bu sözüyle onları sadece ilâhlarına tapmayı bırakmaya çağırmadı, onları buna davet etti, ama aynı zamanda bu hallerinin yanlışlığına dair deliller ve kanıtlar da getirdi. Fakat onlar inat ederek ve kibirlenerek biz sana iman edecek değiliz dediler. Yani bizi davet ettiğin şeye iman edecek ve babalarımızın taptıklarına tapmamıza engel olmana uyacak değiliz.
BS ERİ lils
Hud 11:54
Tanrılarımızdan biri senin aklını almış, demekten başka söyleyeceğimiz söz yok! Denildi ki: Hüd aleyhisselâm onların tanrılarına hakaret ediyor, onları ayıplıyordu. Onlar da diyorlardı ki: Şu bir gerçek ki, tanrılarımızdan biri sana kötülük yapmış, veya senin aklını almış yahut delirmişsin. ( Sana onlardan bir zarar gelmesini istemeyiz, sağlıklı olarak onlardan uzaklaş! Bu, onlar tarafından gösterilen bir lütuf anlamına gelir. Yani biz ancak tanrılarımıza hakaret ettiğinden ve onları ayıpladığından dolayı sana acıdığımız ve zarar görmeni istemediğimiz için seni uyarıyoruz. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Onlar dediler ki: Sen ilâhlarımıza hakaret ettin, bu yüzden onlar da seni çarptı ve delirtti!, En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Tanrılarımızın cezası seni çarptığı, seni çıldırtıp delirttiği için sen bize o davetini yapıyor ve iddialarını ileri sürmeye devam ediyorsun. Onlar Hüd aleyhisselâmı, ilâhlarımıza tapmayı terketmekle tanrılarımız sana kötülük yapacak diye korkutuyorlardı; çünkü onlar putlara tapmakla onların da kendilerine şefaat edeceğini umuyor ve bekliyorlardı.
Ebü Avsece şöyle dedi: Burada geçen “i'tirâ” fiili yakalamak demektir. “İterathu'l-hummâ” denilince, hummaya yakalandı denilmiş olur. İbn Kuteybe şöyle dedi: “İ'tirâ”, isabet almak, başına gelmek demektir, âyetteki bu lafız sana isabet etmiş anlamına gelir. Hülâsa o bizim söylediğimiz gibidir.
Taberi, Câmi'u'beyân, XII, 59.
Hüd dedi ki: Ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki sizin Allah'ı bırakıp da O'na ortak koştuklarınızdan uzağım. Yani sizin Allaha ortak koştuklarınızdan ve taptığınız ilâhlardan uzağım. Benim bunlardan uzak olduğuma sizler de şahit olun!
erikleri ikili
Hud 11:55
Haydi hepiniz bana tuzak kurun. Yani siz ve tanrılarınız, beni öldürmek veya bana kötülük yapmak şeklindeki tehditlerinizi hadi uygulayın! Bana aman vermeyin! Yani bu hususta bana hiç mühlet vermeyin! Hepiniz bana tuzak kurun meâlindeki beyan, siz ve tanrılarınız bana tuzak kurun anlamına gelebilir. Hüd aleyhisselâm diyor ki: Siz ve tanrılarınız hep birlikte yapacağınızı yapın, beni delirtecekleri ve aklımı alacakları iddianızı uygulayın! Bana aman vermeyin! Yani bana mühlet tanımayın! Bu, nübüvvetin en şiddetli âyetlerinden biridir. Çünkü Hüd aleyhisselâm onların içinde tek başında iken kendilerine bunları söylüyordu. Hüd aleyhisselâm bu sözleri Allah'ın kudretine güvenerek, O'na itimat ederek ve O'nun yardımını umarak söylüyordu, yoksa düşmanlarının arasında bulunan bir kimse böyle bir sözü söylemeye cüret edemezdi. Bilinmektedir ki o bu sözü yüce Allah'a dayanarak söylüyordu. Resülullah'ın, “Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonra bana karşı planınızı kurun”!” meâlindeki âyette geçen beyanı da, [ ] Nuh aleyhisselâmın “Bana yapacağınızı yapın”'3 meâlindeki âyette geçen ifadesi de, Şuayb aleyhisselâmın da “Ey kavmim! Bana elinizden geleni yapın!”!7s meâlindeki âyette geçen sözü de böyledir. Kur'ânda bunun başka örnekleri de vardır. Onlar bu sözü düşman arasında bulundukları sırada, yanlarında da yardımcıları ve destekçileri olmadığı sırada söylemişlerdi. Bu durum, onların bu sözü Allaha dayanarak söylediklerine işaret eder. Bu da nübüvvetin alâmetlerinden biridir.
Hud 11:56
Ben, Allah'a dayandım. Yani işimi O'na havale ettim, yahut bütün yaptıklarımda O'nu vekil yaptım. Veyahut sizin beni öldürmekle tehdit etmenize karşı ben sadece O'na güvendim ve O'na dayandım. Veyahut da beni tehditlerinizin geçersiz olmasını sağlaması için O'na tevekkül ettim. Benim de Rabbim, sizin de Rabb'iniz olan Allah... Yani Cenâb-ı Hakk'ın benim de sizin de Rabb'iniz olduğunu bildiğiniz halde O'ndan korkmuyorsunuz da, taptığınız ilâhlarınızla beni nasıl tehdit ediyorsunuz? Bu aynen Hz. İbrahim'in (s.a.) sözü gibidir: “Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm indirmediği putları O'na ortak koşmaktan korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz putlardan nasıl korkarım?”!77 Her canlının kontrolü O'nun elindedir. Yani onları dilediği zaman öldüren O'dur. “Âhızün bi-nâsıyetihâ” (ezel isi) beyanı, O'nun mülkü ve hükümranlığı altındadır anlamına gelir. Falancı, falanın gırtlağına yapışmış, falancı falanın elindedir denilir; aslında onun canı bunun elinde değildir veya onun gırtlağı bunun elinde değildir, onun otoritesi, yönetimi ve emri altındadır demektir.
191 (lŞüphesiz Rabbimin yolu dosdoğru yoldur. Yani ben Rabbimin bana emrettiği ve beni uymaya çağırdığı en doğru yol üzerindeyim. Yahut Rabbimin bana emrettiği ve beni uymaya çağırdığı yol, en doğru yoldur. Tıpkı şu âyette buyurduğu gibi: “Rabb'in her şeyi yakından izlemektedir”, Us) ELİE SERASI İÖ Oi y a.
Hud 11:57
Eğer sırt çevirirseniz bilin ki size ulaştırmakla görevli olduğum şeyi size bildirdim. Burada muhtemelen bir kelime gizlenmiştir, yani sana uymaktan ve sana itaatten yüz çevirirlerse, de ki: Ben Rabbimin risâletini tebliğ ettim. Buradaki “tevellev” kelimesi ancak haberdir. “Eblağtukum” kelimesi de hitaptır. Her ikisinin hitap olmaları da mümkündür. O şöyle diyordu: Eğer sizleri davet ettiğim konuda bana uymaktan yüz çevirirseniz, bilin ki size ulaştırmakla görevli olduğum şeyi size bildirdim. Benim görevim sadece risâleti size tebliğ etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmaktadır: “Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir”!?. “Sana düşen sadece duyurmaktır”, O şöyle diyordu: Bana düşen sadece Allah'ın risâletini size iletmektir, sizin bana uymaktan yüz çevirmenizin günahı benim meselem değildir. Başka bir âyette de Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”. En doğrusunu Allah bilir.
Rabbim yerinize başka bir kavmi getirebilir. Bu cümle iki şekilde anlaşılır. Birincisi, onların helâk edileceğini haber vermektedir, çünkü Cenâb-ı Hak başka bir kavmi getireceğini söylemektedir. Allah eğer onları helâk etmeyecekse, başka bir kavmi getirmesinin anlamı olmaz. Onlar, “Bizden daha güçlü kim var?” diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: Sizin bedenlerinizin ve saldırınızın güçlü olması, sizi helâk etmekten Allah'ı aciz bırakmaz. İkincisi, Âd kavmi bu âlemin son nesli değildir, aksine onlardan sonra başka kavimler de gelecektir. En doğrusunu Allah bilir.
(1Siz O'na hiçbir engel çıkaramazsınız. Yani sizin bana uymaktan yüz çevirmeniz ve Allah'ın risâletini reddetmeniz, O'na hiçbir zarar vermez. O, hizmetçileri ve ordusu kendisinden yüz çevirdiğinde zarara uğrayan yeryüzünün sultanları gibi değildir. İkincisi, yeryüzü kralları öldürmekle ve birbirleriyle savaşmak yoluyla insanlara zarar verdikleri gibi siz Allah'a zarar veremezsiniz. Üçüncüsü, siz O'na zarar veremezsiniz, çünkü sizi davet ettiği dine uymanızda O'nun bir menfaati yoktur ki, uymamanızdan zarar görsün! Çünkü davetine uymanızda O'nun için şahsi bir ihtiyaç ve fayda söz konusu değildir. O bunu size, ancak sizin ihtiyacınız ve sizin menfaatiniz için emretmekte ve ona uymaya davet etmektedir. Siz O'na hiçbir engel çıkaramazsınız cümlesinin, “Haydi hepiniz bana tuzak kurun!” meâlindeki âyetin cevabı olması da muhtemeldir.
Şüphesiz Rabbim her şeyi gözetendir. Küçücük bir şey dahi olsa hiçbir şey O'na gizli değildir. Böyleyken tamamen ortada ve açıkta olan sizin yaptıklarınız ve halleriniz O'na nasıl gizli kalır? Yahut şunu demek istiyordur: Şüphesiz Rabbim her şeyi gözetendir, size yaptıklarınızın cezasını verecektir. Yani hiçbir şey O'nun gözünden kaçmaz ve O hiçbir şeyden gafil değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:58
Emrimiz gelince, Hüd'u kurtardık. Bu cümledeki emrimiz gelince anlamına gelen “velemmâ câe emrunğ” ifade kıyâmetin kopmasını gerektiren emir değil, yaratma emridir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: “Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu ol!” demekten ibarettir; hemen oluverir”. Buna göre buradaki emir, tekvini emirdir." Biz ona daha önce temas etmişHüd'uve onunla beraber iman edenleri katımızdan bir rahmetle kurtardık. Bu ilâhi kelâm, o insanlardan kurtulmuş olanlar, ancak Allah'ın rahmetiyle kurtulmuştur, kendi bilgisiyle değil anlamına gelir. Bu konuda Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: ( “Allah'ın rahmeti olmadan kimse cennete giremez.” Kendisine, sen de mi ey Resüllullah? diye sorulunca, “Evet ben de! Ancak Allah beni rahmetiyle bürümüştür” karşılığını verdi." Bu mesele Mütezile'nin iddia ettiği gibi değildir. Onlar, kurtulan Allah'ın rahmeti sayesinde değil ancak kendi ameliyle kurtulmuştur, derler. Katımızdan bir rahmetle meâlindeki ifade farklı şekillerde yorumlanabilir. Buradaki rahmet, Hüd aleyhisselâmdır, yani Cenâb-ı Hak onlara Hüd'un sayesinde merhamet göstermiştir; çünkü Hüd'u onlara peygamber (resül) olarak göndermişti, bundan dolayı ona tâbi olanları kurtarmıştır. Eğer durum böyle ise, o zaman fetret ehli de fetret hallerinde sorgulanırlar demektir; çünkü Cenâb-ı Hak onların Hüd aleyhisselâm sayesinde kurtulduklarını haber vermektedir. Buna göre fetret ehli de peygamber gönderilmeden önceki hallerinden sorgulanırlar. (İkincisi), katımızdan bir rahmetle meâlindeki ifade, onlardan kurtulanlar, katımızdan lütfettiğimiz tevfik sayesinde kurtulmuştur anlamına da gelebilir. Üçüncüsü de, onlar amelleriyle değil, bizim lütfumuzla kurtulmuştur anlamına gelir.
Böylece onları ağır bir azaptan da kurtardık. O kişileri, o kavmi helâk eden azaptan kurtardık. Bunun gelecekle ilgili bir vâd anlamına gelmesi de muhtemeldir, yani onları âhirette ağır bir azaptan kurtaracaktır.
Hud 11:59
İşte Âd! Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler. Yani Rab'lerinin âyetlerini inkâr eden o ülke sakinleri Âd kavmidir. Onlar, Rab'lerinin âyetlerini inkâr ettiler; O'nun peygamberlerine âsi oldular. Âyetleri inkâr etmek, bütün peygamberleri inkâr etmektir. Tek bir peygamberi inkâr etmek, bütün peygamberleri ve Allah'ı inkâr etmektir. Çünkü peygamberlerin her biri, Allaha ve bütün peygamberlere iman etmeye davet etmiştir. Onlardan birine iman etmek, Allaha, bütün peygamberlere ve Allah'ın âyetlerine iman etmektir. Birini inkâr etmek de Allah'ı ve bütün peygamberleri inkâr etmektir. Âyetleri inkâr etmek de Allah'ı inkâr etmektir; çünkü Allah ancak âyetlerle bilinir, dolayısıyla âyetleri inkâr etmek Allah'ı inkâr etmek anlamına gelir.
(S1Her inatçı zorbanın emrine uydular. Denilmiştir ki: Cenâb-ı Hak onların inatçı zorbaların emrine uyduklarını, onlara itaat ettiklerini, peygamberlere uymayı ve onlara itaati terkettiklerini haber vermektedir. Şöyle de denildi: “Cebbâr” kelimesi büyüklenen, peygamberlere karşı büyüklenen ve kibirlenenler demektir, çünkü onların reisleri peygamberlere karşı büyüklenir ve kibirlenirlerdi. Sonra halk tabakası da reislerine tâbi oldular ve onların isteklerine uygun davrandılar. Ebü Avsece şöyle dedi: Cebbâr, büyüklenen demektir; “anid” de muhalefette inatçı olan anlamına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Anüd, anid ve ânid” kelimeleri sana muhalefet ederek muarız olan anlamına gelir. Ebü Ubeyde de “anid, anüd, ânid” (suJ syai 4.2211) kelimeleri zâlim, sapkın anlamına gelir, dedi!.
Hud 11:60
Onlar hem bu dünyada hem de kıyâmet gününde lânete uğradılar. Bazıları şöyle dedi: Lânetten maksat azaptır, yani onlar dünyada da âhirette de azaba uğratılacaklar. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Bilin ki, Allah'ın lâneti zâlimlerin üzerine olacaktır!”! Yani Allah'ın azabı zâlimlerin üzerine olacaktır.
Âyetteki “utbiü” (ı yasi) kelimesi, katıldılar, ilhak edildiler anlamına gelir. Lânet kelimesinin kovulmak mânasına geldiği de söylenmiştir; buna göre âyet, onlar Allah'ın rahmetinden kovuldular, ne dünyada ve ne de âhirette ona nâil olamayacaklar demektir.
Evet Âd Rabb'ini inkâr etti. Hüâd'un kavmi Âd'ın canı cehenneme! Yani onlar Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar!
188 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 205. 189 Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurüân, 1, 290.
AITF ELG Ga Saian E Geri lal isis
Hud 11:61
(Hz. Salih ve Semüd Kavmi] Semüd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. Bu beyan daha önce, Semüd kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik, meâlindeki âyette söylediklerimizle aynı anlamdadır.” Kardeşleri anlamına gelen “ehâhum” (pat) lafzı ile ilgili olarak da onun, din kardeşliği, cins kardeşliği ve soy kardeşliği olmak üzere üç anlama geldiğini söylemiştik!?. Salih aleyhisselâmın onların din kardeşi olma ihtimali yoktur, ancak diğer ikisi yani soy ve cins kardeşi olması muhtemeldir.
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun bütün peygamberlerin, kavimlerine yaptıkları ilk davet, Allah'ın birliği inancı ve O'na kulluk yapmak gerektiğidir. Çünkü diğer ibadetler, ancak tevhidi sağlam şekilde ayakta tutmakla mümkün olur. Bundan dolayı tevhit inancı, onların kavimlerini ilk davet ettikleri şeydir. Peygamberlerin âdet ve gayretleri, insanları Allah'ın birliğine ve O'na kulluğa çağırmakla sürüp gitmiştir.
O sizi yerden var etti. Bazı tefsirciler bu beyanı şöyle izah ederler: Allah sizi Âdem'den yarattı, Âdem'i de topraktan yarattı. Cenâb-ı Hak burada mahlukatı yaratmayı toprağa nispet etmektedir. Buna benzer bir ifade “Sizi bir tek kişiden yaratan O'dur”? meâlindeki âyette yer almaktadır, burada yaratmayı “tek bir kişiye” nispet etmektedir. O bizi tek bir kişiden yarattığını haber vermektedir, yani her ne kadar kendimiz onun zâtından olmasak da bizleri Âdemden yaratmıştı. İşte aynı şekilde burada da, her ne kadar bizim kendimiz topraktan gelmesek bile yaratmakta bizi toprağa nispet etmektedir. Yani bizim aslımızı topraktan yarattı ve ondan var etti demektir, bizim var olmamızı, aslımızı var ettiği şeye nispet etmektedir. O sizi yerden var etti meâlindeki beyanda, bütün yaratıkların var olmasını, gelişmesini, yaşamasını ve maişetlerini sağlamalarını topraktan çıkan şeye bağladı anlamı da var gibidir. Çünkü mahlukatın var olması, gelişmesi, yaşaması ve ayakta kalmaları toprakta yetişen ürünlere dayanmaktadır.
Size orayı mâmur hale getirme görevi verdi. Bazıları buna, sizi oraya yerleştirdi, anlamını verdi. Bazıları da sizi oraya halef kıldı, dedi. Başkaları da şöyle dedi: Sizi yeryüzünü mâmur etmeniz için yarattı, onu dünyanız ve âhiretiniz için mâmur kılacaksınız. Burada Cenâb-ı Hak, yeryüzünü mâmur etmeyi yaratılanlara bıraktı; yeryüzünün imarını binalarının yapımını ve onlardan faydalanma yollarını onlar sağlayacaklar. Bunların hepsi aynı mânaya gelir. Mâmur hale getirme görevi verdi meâlindeki beyana bazıları, sizin ömrünüzü uzun yaptı anlamını verdi.
(10 halde O'ndan mağfiret isteyin; sonra O'na tövbe edin. Bu cümleyi Hüd kıssasını anlatırken açıklamıştık!4. Yani Allah'ın sizi mağfiret edeceği bir halde olun. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”!55. Cenâb-ı Hak sanki şöyle söylemektedir: Eğer küfürden vazgeçerlerse, onlar bağışlanacak.
Şüphesiz Rabbim yakındır, yani yaratıklarını korumak için yakındır. Yahut, kendilerine ihsanda bulunduğu kişilere yakındır. Veyahut kendisine sığınana yakındır. Duaları kabul eder; dua eden herkesin duasını kabul eder. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Kullarım sana beni sorduklarında.. 19 “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki...197 İİ EŞİN ŞEN Şİ Bat ÜL çal İNŞ GAZİ Aza;
---
Dipnotlar:
194 bk. Hüdsüresinin 11/52. âyetinin tefsiri. “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler”. “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim” (el-Bakara,
Hud 11:62
Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin. Şimdi babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Bazıları bu âyetteki sen içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin meâlindeki beyanı şöyle açıkladı: Sen zayıflara merhamet eder, hastaları ziyaret ederdin türünde sözler söylediler. Şimdi bunun tersine midöndün? Bazıları da şöyle dedi: Bizi kendi dinine davet etmeden önce senin bizim dinimize döneceğini umuyorduk, şimdi ise tanrılarımıza hakaret ediyorsun ve onları ayıplıyorsun. Babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Yani bundan önce senin, bizim babalarımızı akılsız insanlar olarak gördüğünü bilmiyorduk, ama şimdi o akıllı insanları putlara tapmakla akılsızlık yaptıklarını söylüyorsun. Doğrusu bizi davet ettiğin konuda ciddi bir şüphe içindeyiz. Yahut onlar bunu, Salih aleyhisselâmın kendilerini Allah'ın birliğine ve O'na kulluk yapmaya çağırmasına karşı delil olarak söylüyorlardı. Dediler ki: Biz kesin olarak biliyoruz ki, babalarımız bu putlara tapmışlardır, (Jancak senin bizi davet ettiğin konuda ciddi bir şüphe içindeyiz. Yani senin durumun ve bu dine davetin bizi şüpheye düşürüyor. Bu söz söylenmiştir. Ancak onların bundan ne beklediklerini bilmiyoruz. Sen içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin sözüyle de neyi kastettiklerini bilmiyoruz, yalnız onun aklıyla, dindarlığıyla, bilgisiyle ve basiretiyle kendisine ümit bağlanan biri olduğunu biliyoruz. O, belirttiğimiz bu ve benzeri şeylerden dolayı kendisine ümit bağlanan biriydi. Bundan önce sen içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin, sözüyle bunun dışında neyi kastettiklerini bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:63
Salih dedi ki: Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya ben Rabbimden verilmiş apaçık bir delile dayanıyorsam. Yani sizi Allah'ın birliği inancına ve O'na kulluk etmeye davet etmemle şayet Rabbimden gelen bir delile, bir kanıta ve bir beyana dayanıyorsam, demektir. İkincisi, kesin olarak ben Rabbimden gelen açık bir delile dayanıyorum, anlamına gelir.
O bana kendinden bir lütufta bulunmuşsa! Buradaki rahmet kelimesi, Rabbim bana kendi katından bir hidâyet ve nübüvvet vermiştir anlamındadır.
Beni Allah'a karşı kim korur? Yani şayet ben O'na âsi olursam ve sizin dininize dönersem, beni Allah'ın azabından kim koruyacak? Sizin davetinizi kabul edecek olursam, beni hiç kimse koruyamaz. Davetinize uyar ve sizi dinlersem, Allah'tan başka beni koruyacak kimse yoktur. Sonra onların istedikleri şey muhtemelen ilâhi risâleti kendilerine tebliğ etmeyi bırakması veya kendilerinin tapmış oldukları putlara onun da tapmasıdır. (Bu teklifinizle) siz benim ancak zararımı arttırmış olursunuz. Bu beyan hakkında farklı izahlar yapılabilir. Şöyle denildi: Benimle yaptığınız bu mücadelenizle siz ancak benim hüsranımı arttırmış olursunuz. Bazıları şöyle dedi: Bana isyan etmenizle siz ancak kendi hüsranınızı arttırmış oluyorsunuz. İbn Kuteybe “gayra tahsir” ifadesine “noksansız” anlamı verdi", Ebü Avsece şöyle dedi: Bu kelime hüsran kökünden gelmektedir. Tef'il kalıbından “hassertuhü” denilirse onu hüsrana mahküm ettim mânasına gelir.
İL Layla O Sai lis A. £ gm REAK E
Hud 11:64
198 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 205.
Hud 11:65
65. “Fakat Semüd kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Salih de, “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın!” dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi” (Hz. Salih ve Devesi Ey kavmim! İşte size mücize olarak Allah'ın gönderdiği dişi deve. Onu bırakın Allah'ın mülkünde otlasın. Hz. Salih bu sözü, insanlar kendisinden mücize istediklerinde söylemişti. İşte size mücize olarak Allah'ın gönderdiği dişi deve; Salih'in peygamberlik iddiasının doğruluğuna delâlet edecek olan odur. Yahut risâlet sahibinden istemiş olduğunuz mücize işte odur.
Allah'ın devesi. Cenâb-ı Hak, devede bulunan bir özellikten dolayı onu kendisine nispet etti, ancak o özelliğin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Bu özellik başka develerde bulunmuyordu; Cenâb-ı Hak onu risâlete ve nübüvvete delil olacak bir mücize olsun diye insanların görüp tanıdıkları başka develerden farklı birtakım özelliklerle yaratmıştı. Peygamberlerin mücizeleri böyledir; semavi olduğu bilinsin diye onlar insanların güç ve kuvvetinin dışında kalan olaylardır. Sonra o devenin hangi özelliğe sahip olduğunu bilmiyoruz, yalnız vücudunun büyüklüğünü ve bedeninin kalınlığını biliyoruz; çünkü su içme sırası insanlarla onun arasında paylaşılmıştı, bir gün o içecek, bir gün insanlar içecekti. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: “Onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir”!”. Bununla birlikte meralar taksim edilmemişti, çünkü Allah şöyle diyordu: Onu bırakın Allah'ın yarattığı yeryüzünde otlasın. Bazı insanların, o şöyle bir kayadan çıkmıştı, günde şu kadar süt veriyordu ve benzeri mahiyette söyledikleri sözlere gelince, biz bunları bilmiyoruz, dolayısıyla o şöyledir diye kesin bir söz söylememiz mümkün değildir. Yalnız onda, diğer develerde bulunmayan bir özelliğin var olduğunu biliyoruz. Bu özelliğin ne olduğunu bilmek bizim için ihtiyaç olsaydı, hiç şüphesiz Allah onu da açıklardı. Meselenin aslı konusunda daha önce şunu söylemiştik”: Bir şeyin parçası Allaha nispet edildiğinde, O'na nispet edilen o parçalara saygı göstermek anlamına gelir. Eşyanın bütünü Allah'a nispet edildiğinde ise, Allah için ona saygı gösterilmesi kastedilmiştir. Meselâ, “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah'a aittir”? meâlindeki âyetle “Zaten her şey O'na aittir” meâlindeki âyet ve benzerleri böyledir.
(5JOna kötülük etmeyin. Salih aleyhisselâm onlara, deveye kötülük etmeyi yasaklıyor ancak bu kötülükten maksadın ne olduğunu açıklamıyor. Muhtemeldir ki bu onların bildiği bir şeydir ve işte onu yasaklamaktadır. Bazı müfessirler ona kötülük etmeyin meâlindeki beyana onu kesmeyin mânasını verdiler. Sonra sizi, yaklaşan bir azap yakalar, nitekim onların deveyi kesmelerinden üç gün sonra azap onları yakaladı. Semüd kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Salih de, “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın!” dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi. Rivayet edildiğine göre ilk gün onların yüzleri sarardı, ikinci gün kızardı, üçüncü gün de karardı, sonra dördüncü günde onlara mahiyetini bilmediğimiz bir azap geldi. Yaklaşan bir azap meâlindeki ifade, çabuk gelecek olan azap anlamına gelir, onlara hiç mühlet verilmeyecek ve hemen azap edilecekler. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi, yani Allah'tan gelen ve asla yalan olmayan bir tehditti. Azap onlara mücize istemelerinin hemen arkasından gelmişti. Onlar mücize istemişler, sonra mücize geldiğinde onu yalanlamışlardı, bunun üzerine kendilerine azap geldi. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Bizi mücizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semüd kavmine, açık bir mücize olmak üzere dişi deveyi vermiştik, ama ona (inanmayıp) kötülük yaptılar”, En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
© bk Hûd sûresinin 11/7. âyetinin tefsiri.
Hud 11:66
Emrimiz gelince. Yani Cenâb-ı Hakk'ın emri geldiğinde. Rabb'imizin vâdi geldi denildiğinde, Rabb'imiz tarafından vâdedilen şey geldi demektir. Çünkü O'nun vâdi ve emri gelmez, ancak emrettiği ve vâdettiği şey gelir; ondan maksat da azaptır. Yahut şöyle diyor: Allah'ın emrettiği ve vâdettiği şeyin gerçekleşme vakti geldi. O'nun emrettiği ve vâdettiği şey de azaptır. En doğrusunu Allah bilir.
(JSalih'i ve onunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak, helâk olmaktan kurtardık. Yani ihsanımız ve lütfumuzla onları kurtardık. Bu hususu daha önce açıklamıştık?, O günün zilletinden kurtardık. Buradaki “hızy” kelimesi, onları rezil ve rüsvay eden azap demektir. Denildi ki: Her azap, rezilliktir, Allah müminleri o günün rezilliğinden kurtarmıştır.
Şüphesiz Rabb'in kuvvetlidir, üstündür. Burada geçen “kavi” kelimesi, hiç kimsenin aciz bırakamadığı güç anlamına gelir. “Aziz” de, kendisinden başka herkesi zillete düşüren güçtür. Denildi ki: “Kavi”, dostlarına yardım eden ve düşmanlarından intikam alan demektir. “Aziz” de mülkünde ve hükümranlığında hiç kimsenin kendisini aciz bırakamayan kuvvetli kişi anlamına gelir.
Hud 11:67
[Semüd Kavmine Gelen Azap]
Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı. Denildi ki: Onların azabı, Cebrâil aleyhisselâmın çıkardığı korkunç gürültüdür (sayha). Buradaki “sayha'dan (immo) maksat, “sâ'ika'dır (isto), yani yıldırımdır da denilmiştir. Şöyle de söylendi: Her nevi azaba sayha denilir. Ancak onun nasıl bir şey olduğunu biz bilmiyoruz. Yahut onlara azabın süratle gelmesinden dolayı, bir sayha atacak kadar zamanda helâk edildiler. Veyahut insanlar azabın geldiğini gördüklerinde aralarında feryat ettikleri için o azaba sayha denilmiştir. Veyahut da söylediğimiz şeydir.
Yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Allah bu âyette kelimeyi “diyârihim”
yani yurtları diye çoğul kullandı, A'râf süresinde ise “yurdu” anlamına gelen “dârihim”? (çayı) diye tekil kullandı. Her ikisindeki hikâye aynıdır. Bazıları şöyle dedi: Yurdu diye müfred kullanılınca köyleri anlaşılır, yurtları diye çoğul kullanılınca da evleri anlaşılır. Ancak bunlar da aynı anlama gelir. Onlar yurdunda ve evlerinde diz üstü çöküp kaldılar anlamına gelen ifade, aynı mânaya gelir. “Câsimin”, kelimesine öldüler, yok olup gittiler anlamı verilmiştir. Bu kelimenin aslı, yüz üstü yere yapıştılar demektir. Kuş avcıdan korkarak kafasını içine gömdüğünde “ceseme't-tâir” (pui çiz) denilir.Bu hususa daha önce temas etmiştik?,
Hud 11:68
68. “Sanki orada hiç oturmamışlardı. İşte böyle, Semüd kavmi Rab'lerini inkâr etti. Vay Semüd'un haline!
Sanki orada hiç oturmamışlardı. Bu beyana sanki orada hiç yaşamamışlardı, sanki orada hiç yerleşmemişlerdi ve sanki orayı hiç imar etmemişlerdi diye de mâna verilmiştir. İşin aslı şudur: Onlar helâke uğradıktan sonra kendilerinden hiç söz edilmediği için sanki orada hiç yokmuşlar gibi oldu, ( hiç anılmadıkları için sanki orada hiç var olmamışlardı. Hayırlı ve iyi insanlara gelince, ölseler ve bedenlerinin hiçbir izi kalmasa bile onlar ölümlerinden sonra hatırlandıkça sanki yaşıyor gibidirler.
İşte böyle, Semüd kavmi Rab'lerini inkâr etti. Denildi ki: Onlar Rab'lerinin nimetlerini inkâr ettiler, yahut Rab'lerinin âyetlerini inkâr ettiler. Bundan dolayı hepsi Allahı inkâr etmiş sayıldı.
Vay Semüd'un haline! Yani Allahın rahmetinden uzak olan Semüd'un vay başına geleceklere!
Lİ İĞ OİL jú GL AİL çalı BİL) EE i
Hud 11:69
(Hz. İbrahim'e Gelen Müjdeci Melekler] Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirmişlerdi. Bu müjdenin ne olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Elçiler ona İshak'ı ve torunlarını müjdelemişlerdi. Cenâb-ı Hak bu hususu şu âyette ifade buyuruyor: “Ona İshaklı, İshak'ın ardından da Yâkub'u müjdeledik”27 Bazıları da şöyle dedi: Flçiler ona Lüt'un kavminin helâk olacağı, Lüt ve ailesinin ise kurtulacağı müjdesini getirmişlerdi. Denildi ki: Lüt, Hz. İbrahim'in kardeşinin oğlu idi. Lüt aleyhisselâm, kavminin kötülüklerinden ve yaptıkları (sapık) fiilden Allaha sığınmış ve onlardan kurtulmak için dua etmişti. Şöyle demişti: “Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum” Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Sâre, Hz. İbrahime şöyle demiş: Kardeşinin oğlunu yanına al, çünkü kavmi ona işkence edecek. Sâre sanki, onların yaptığı kötülükleri Cenâb-ı Hakk'ın cezasız bırakmayacağını anlamıştı. Bazıları da şöyle söyledi: Elçiler ona her iki müjdeyi de getirmişlerdi; yani hem çocuk ve torun müjdesini, hem de Lât'un kavminin helâk olacağı, Lût ve ailesinin ise kurtulacağı müjdesini. Bazı müfessirler bu görüşü benimser.
[Selâmlaşma)]
(lElçiler İbrahim'e selâm vermişlerdi. O da ‘selâm dedi. Bu âyet, selâmın dünya ve âhirette nebilerin, resüllerin ve meleklerin sünneti olduğuna işaret eder. Selâm sadece bu ümmete mahsus değildir, aksine geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerin de sünnetidir. Aynı zamanda cennet ehlinin de selâmlaşma şeklidir: “Selâm size! Hoş geldiniz!” Dolayısıyla söylediğimiz gibi âyet de buna işaret etmektedir. Sonra “selâm” kelimesinin nasbedilmesi ve ikincisinin ötre okunmasına gelince, ilki “söz söyledi” cümlesinde olduğu gibi söylenen şey olduğundan mansup, ikincisi ise onların sözü olarak nakledildiğinden merfü gelmiştir.
[Misafirlere İkram Âdabı]
Çok geçmeden (konuklarına) kızartılmış bir buzağı getirdi. Bu cümledeki çok geçmeden getirdi meâlindeki ifade onların yanında kalmadı tâ ki onlara bir şeyler ikram etmekle uğraşmaya başladı demektir. Yoksa buzağıyı kesmek ve kızartmak zaman alır, ancak buzağı kızartılmış olmalıdır. Eğer kızartılmamış idiyse, o zaman bu beyan söylediğimiz gibi şöyle açıklanır: Gelen misafirlerle yapıldığı gibi İbrahim de, sözü edilen yiyecekler gelinceye kadar bir müddet onlarla sohbete ve konuşmaya devam etti. Burada belirttiğimiz misafirlere yapılacak olan ilgilenme âdabı vardır. Bu âyet, gelen misafirleri nereden gelip nereye gittiği ve neye ihtiyacı olduğu gibi şahsi sorularla meşgul etmemek, ancak ona ikram edilmesi icabeden ikramları yapmak ve ihtiyaçlarını karşılamak gerektiğine de işaret etmektedir. Çünkü İbrahim aleyhisselâm ancak onlara ikramda bulunmakla uğraşmış, şahsi halleri ile ilgili sorularla meşgul olmamıştı; söylediğimiz işleri yapmış ve onlara kızartılmış buzağı getirmişti. Bu, misafirler hakkında dikkat edilmesi gereken bir ahlâk kuralı idi. (lGörmez misin ki, şayet Hz. İbrahim gelenlerin durumlarına dair sorular sormuş olsaydı, onların melek olduklarını anlardı ve sözü edilen yemek ikramıyla uğraşmazdı, çünkü onların melek olduklarını anlardı, çünkü meleklerin yemek ihtiyacı olmadığını biliyordu.
Kızartılmış buzağı. Bazıları “haniz” kelimesine besili anlamı verdi. Başka bir âyette de besili anlamına gelen “semin” kelimesi kullanılmaktadır: “Besili bir buzağı getirdi”9, Bazıları şöyle dedi: “Haniz” yerde bir çukur açılarak orada kızgın taşlarla kızartılan ettir. Bazıları da şöyle söyledi: “Haniz”, suyu akıncaya kadar kızartılan ettir. İbn Abbâs dedi ki: O, pişirmek demektir, “haniz” pişirilmiş ettir?!.
---
Dipnotlar:
“Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da gruplar halinde cennete sevkedilecek. Nihayet oraya vardıklarında cennetin kapıları açılmış olacak; bekçileri onlara, “Selâm size! Hoş geldiniz! Ebedi olarak kalmak üzere buyurun girin cennete!” diyecek”.
Hud 11:70
Ona el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı. Bazıları şöyle dedi: Burada geçen ve onları yadırgadı anlamına gelen “nekirahum” sözcüklerindeki “nekira” fiili if'âl ve istif âl kalıplarında kullanılınca da aynı mânaya gelir; inkâr etti, anlamadı, yadırgadı demektir. Onların hırsız olduklarını sandı. Çünkü hırsızlar şayet birilerinden bir şey çalacaklarsa, onların yemeklerini almazlar, yanlarında da bir şey yemezlerdi. Denildi ki: Onların insan olmalarını yadırgadı.
2U Taberi, Câmi'u'l-beyân, XII, 69; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 446.
Onlardan dolayı içine bir korku düştü. Denildi ki: Onlardan dolayı içinde korku duygusu uyandı. Bazıları şöyle dedi: Onların hırsız olduklarını zannettiği için korktu, çünkü kendilerine takdim ettiği yemeklerden yememişlerdi. Bazıları da dedi ki: “Hife” kelimesi yabancılık mânasına gelir. Yani onlara ikram ettiği yemekleri yemediklerini görünce içinde yabancılık fikri uyandı. İşte o zaman onların insan olmadıklarını anladı. JÇünkü Hz. İbrahim'in evi, meskün mahallin uzağında idi ve oraya ancak yemeğe ihtiyacı olan insanlar misafir olurdu. Bu gelenlerin, getirilen yemekten yemediklerini görünce, onların insan olmadıklarını ve büyük bir iş için, yani kavme azap etmek ve onları helâk etmek için geldiklerini anladı, bundan dolayı korktu.
Korkma! Biz Lüt kavmine gönderildik, dediler. Başka bir âyette şöyle denilmektedir: “Biz, günaha batmış bir topluluğa gönderildik; taşları üzerlerine yağdırmak için”2. Burada da korkma! Biz Lüt kavmine gönderildik buyurmaktadır. Bu konudaki diğer âyetler şöyledir: “Korkma, dediler ve ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler”2, Hz. İbrahim şöyle dedi: “Peki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir?”2 Bu âyet-i kerimede “Biz gönderildik” meâlindeki cümle, Hz. İbrahim'in sorusu üzerine beyan edilmiştir. Açıklamaya çalıştığımız âyette ise Hz. İbrahim'in sorusu yer almamaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Bu âyette Hz. İbrahim'in “Sizin asıl göreviniz nedir?” sorusuna cevap verilmektedir. Ancak açıklamaya çalıştığımız âyette, her ne kadar birbirinden ayrı düşmüşler ise de bu soru ile birleştirilerek meleklerin sözleri nakledilmektedir. Bu beyan başka bir yerde gerçek anlamda kullanılmıştır. Bu, Arap dilinde doğru görülen bir ifade tarzıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:71
(Hz. İbrahim'in İhtiyarlığında Çocukla Müjdelenmesi Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü. Bazıları şöyle dedi: Ayakta bekleyen. Yani misafirlerin başında bekleyen demektir. Çünkü o yaşlı idi, yaşlı bir kadının yabancı erkeklerin yanına gitmesinde beis yoktur. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınlar”? buyurmaktadır. Bazıları da ayakta bekleyen meâlindeki ifadeye, kapının arkasında ayakta bekleyen diye anlam verdi. Ancak bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz.
Bu sürede Cenâb-ı Hak, ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü buyurmakta, başka bir yerde de şöyle demektedir: “Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu”, Eğer İbrahim'in karısı kapının arkasında ayakta bekliyordu diyenlerin görüşü doğru ise, o zaman bu âyette onun heyecanla gelmesinden bahsedilmesi, misafirlerin yanına çıkması anlamına gelir. Şayet misafirlerin başında duruyor idiyse, o zaman bu âyetteki kadının heyecanla gelmesi meâlindeki ifade, onun alnına ve yanağına vurmaya yönelmesi anlamına gelir. Yani burada gerçek anlamda bir gelmek söz konusu değil, âyette bildirilen fiili yapmaya, yani alnına vurmaya yönelmesi bahis konusudur. En doğrusunu Allah bilir.
Karısı güldü. Bazıları şöyle dedi: İbrahim'in onları hırsız sanıp korkmasına şaşırıp güldü. Onlar üç veya dört kişi idiler, yani on kişiden daha az idiler. Rivayetlerde belirtildiğine göre Hz. İbrahim'in hizmetçilerinin sayısı üç yüze ulaşıyordu. İşte Hz. İbrahim'in karısı, hizmetçilerin sayısı bu miktara ulaşmışken, sayıları on kişiye bile varmayan birkaç insandan nasıl korktuğuna şaşırıp güldü. Bazıları da dedi ki: Hz. İbrahim'in karısı yaşı itibariyle ihtiyarlamış olduğu halde çocuğu olacağı müjdesine şaşırıp güldü. Bu doğrudur, kadın şöyle demişti: Yaşım şu kadara ulaşmışken benim çocuk sahibi olacağım gerçek midir? Bazıları ise şöyle dedi: “Dahiket” kelimesi, âdet gördü demektir, zira, “tavşan hayız gördü” anlamında denir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) ve İkrime'nin sözüdür?”. Ferrâ şöyle dedi: “Dahiket” kelimesinin hayız gördü mânasına geldiği işitilmemiş ve hiç bilinmemektedir. Çocukla müjdelendiği için hayret ederek güldü diyenlerin yorumuna göre, burada takdim tehir var demektir, sanki şöyle olmalı idi: Ona İshak'ı, İshak'ın ardından da Yâkub'u müjdeledik, o da güldü. Bazıları dedi ki: Gelenlerin kötülüklerinden emin olunca sevinçten güldü, çünkü Hz. İbrahim ve karısı onlardan korkmuşİshak'ın ardından da Yâkub'u müjdeledik. Burada açık olarak görülmektedir ki, o önce İshak ile İshak'ın doğumunun arkasından Yâkub'un dogumuyla müjdelenmişti. Ancak Yâkup, Hz. İbrahim'in değil İshak'ın oğlu idi, [ ]Hz. İbrahim'in torunu ve İshak'ın oğlu idi. Buna göre âyetteki İshak'ın ardından sözü, torunu Yâkub'u müjdeledik anlamına gelir. Buradaki müjdeleme, çocuk ve torun ile gerçekleşmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İbrahime İshaklı ve fazladan bir armağan olarak Yâkub'u lütfettik”?,
---
Dipnotlar:
25 o “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır”. 216 “Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu; benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha! dedi” (ezBu söz İbn Abbâs (r.a.) ve İkrimeden rivayet edilmiştir (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 451-452). Aynı söz Mücâhid'den de rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi 'u’l-beyån, XII,
Hud 11:72
dedi.
Aman yâ Rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam; bu halde ben çocuk mu doğuracağım? Başka bir yerde de şöyle dedi: “Ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler. Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu; ‘Benim gibi yaşlı ve kısır kadın ha” dedi”, Burada ise şöyle demektedir: Aman yâ Rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam; bu halde ben çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey! Hz. İbrahim'in karısı, Allah'ın kudretine şaşırmış değildi, çünkü o Cenâb-ı Hakk'ın her zaman çocuk vermeye kâdir olduğunu biliyordu. Fakat o, kadınlarda ve erkeklerde mütat olanın belli bir yaşa geldiklerinde çocuk yapamadıklarını düşündüğü için şaşırmıştı. Onun şaşırması, kendisi ve kocası bu halde iken mi çocuk sahibi olacaklarına, yoksa gençlik günlerine döndürülüp o halde mi çocuk sahibi olacaklarına idi. Allah'ın kudreti açısından değil, fakat mütat olanın hilafına bir husus olduğu için her iki durum da şaşılacak işti. Bu mesele, daha önce belirttiğimiz Zekeriyya aleyhisselâmın durumuna benzemektedir: “Bana ihtiyarlık gelip çattığı, üstelik karım da kısır olduğu halde benim nasıl oğlum olabilir?”! Başka bir yerde de şöyle demektedir: “Ben ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?” Yani ben bu halde iken mi çocuğum olacak, yoksa gençlik yıllarıma geri mi döndürüleceğim? İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir: Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam; bu halde ben çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey!
bje A err Pa A
Hud 11:73
173. “Elçiler de Allah'ın işine mi Ra Allah ın rahmet ve bereketi üzerinizdedir, ey hâne halkı! Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, şanı yücedir” dediler.”
Elçiler de “Allah'ın işine mi şaşıyorsun?” dediler. Müfessirler bu âyeti şöyle açıkladılar: Cenâb-ı Hakk'ın bunu yapmak konusundaki kudretine mi şaşırıyorsun? Ancak bunun iki anlama gelmesi ihtimali vardır. Birincisi, Allah'ın işine şaşırma! Ben senin ailende buna benzer çok şey gördüm. İkincisi...
Allah'ın rahmet ve bereketi üzerinizdedir. Bu beyan, “Selâm vermişlerdi”? meâlindeki âyetin sılası gibidir. Çünkü bilinmektedir ki, onlar hiçbir şey eklemeden sadece “selâm” demediler, aksine selâma başka kelimeler de eklemişlerdi. Onlar sanki şöyle demişlerdi: Selâm üzerinize olsun, Allah'ın rahmeti ve bereketleri de! Yahut şöyle dediler: Allahın selâmı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun!
Hâne halkı! Buradaki kelimenin harekesi üstündür, sanki şöyle denilmektedir: Ey hâne halkı! Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle demiştir: “Ehl-i beyt'im, size iki ağır yük bırakıyorum: Allah'ın kitabını ve akrabalarımı””.
Yani ey Ehl-i beytim, demektir”. (JŞüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, şanı yücedir. O “Hamid'dir, yani övülmeye layıktır, yani şükür gibi küçük bir iyiliği kabul edip bol mükâfat verendir. “Mecid” kelimesi, şan, şeref anlamına gelir. Şöyle de söylendi: Hamid övülen demektir, Mecid de şanlı olan, yani Kerim olan demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:74
(Hz. Lüt ve Kavmi] İbrahim'in korkusu geçince... Denildi ki: Buradaki “rav” kelimesi, meleklerin gelmesiyle Hz. İbrahim'in içinde duyduğu korku ve endişe anlamına gelir. Kendisine müjde de geldi, yani çocuğu ve torunu olacağı, Lüt ve ailesinin de kurtulacağı müjdesi geldi. Bu, “Elçilerimiz İbrahime müjdeyi getirdi”? meâlindeki âyette söylediklerimizle aynıdır.
Lût kavmi hakkında bizimle tartışmaya başladı. Bazı müfessirler dediler ki: Hz. İbrahim'in Lût kavmi hakkında onlarla tartışması, konuyla ilgili hikâyede belirtildiği gibi, onlara söylediği şu sözdür: Onların içinde şu kadar mümin olduğu halde onlara da mı azap edeceksiniz? Melekler buna, hayır ve benzeri sözlerle cevap verdiler”. Eğer bu rivayet sahih ise, âyetteki tartışmadan maksat odur, sahih değilse onun meleklerle tartışmasının ne olduğunu biz bilmiyoruz. Hz. İbrahim'in meleklerle tartışmasının, o insanlardan azabın defedilmesi veya ertelenmesi ile ilgili olması mümkündür. Bunun delili şu âyet-i kerimedir: “İbrahim, bundan vazgeç; çünkü Rabb'inin emri gelmiştir. Onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir, dediler”, Kendilerine acıdığı ve merhamet duyduğu için Lüt kavminin hayatta kalmaları için de tartışmış olabilirler, çünkü onlar azabın ve tehdit edildikleri felâketin gelmemesi için belki de iman edecekler ve davet edildikleri şeyi kabul edeceklerdi. Hz. İbrahim, onları bırakması için Rablerinden talepte bulunmaları ona dair bir aracılık yapıyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:75
[Halim, Evvâh ve Münib Kelimeleri]
Denilmiştir ki: Âyetteki “halim” kelimesi, kendisine zulmedene karşılık vermeyen kişi anlamına gelir. Yahut her cahilin bilgisizce davranışına yumuşak karşılık verendir. “Evvâh” kelimesinin de Habeş dilinde kesin inanan anlamına geldiği söylenmiştir. “Evvâh”ın, çok âh çeken, yüreği yanan, çok dua eden mânasına geldiği de söylendi. Buna, hiç ara vermeden dilinden zikri düşürmeyen müttaki kişi anlamı verilmiştir. Bazıları da buna Rabb'i ile arasında geçen şeye çok üzülen biriydi, mânasını verdi. Cenâb-ı Hak bu üç kelimede, bütün hayır ve itaat çeşitlerini topladı: Hem Rabb'i ile arasında geçen şeyleri, hem de insanlarla arasında geçen olayları. Çünkü onun “halim” oldugunu, “evvâh” olduğunu ve “münib” olduğunu açıkladı. Münibin, Allah'a karşı son derece ihlaslı mânasına geldiği söylenmiş, kalbi ve bedeniyle Allaha yönelen anlamı da verilmiştir. Bunu Tevbe süresinde açıklamıştık?.
Hud 11:76
pes! Iai 5 5 ea İbrahim, bundan vazgeç. Yani yaptığın bu tartışmadan vazgeç! Çünkü Rabb'inin emri gelmiştir. Yani Rabb'inin emrettiği ve Rabb'inin vâdettiği şey gelmiştir. Onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir. Yani karşı durulamaz, şefaatle geri çevrilmesi ihtimali olmayan bir azap!... İbrahim, bundan vazgeç meâlindeki cümle, belirtilen o tartışmadan vazgeç anlamına da gelebilir. Çünkü Rabb'inin emri gelmiştir, meleklerin senin yanından ayrılmalarıyla geri çevrilemez. Rabb'inin emri gelmiştir cümlesi, onlara azabın gelmesi ile ilgili Rabb'inin emri gelmiştir mânasına da gelebilir.
Hud 11:77
77. “Elçilerimiz Lüta geldiğinde, Lüt onlardan dolayı huiz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. Zor bir gün!” dedi”
Elçilerimiz Lât'a geldiğinde, Lüt onlardan dolayı huzursuz oldu. kelimesi, kavminin yabancılara yaptıkları yüzünden, kendisini utandıracaklarından korktuğu için meleklerin gelmesinden rahatsız oldu demektir. Onlara karşı çaresizlik hissetti. Yani onların gelenlere ne yapacaklarını ve misafirlerini onların kötülüğünden korumak için nasıl davranacağını bilemiyordu. Âyetteki “zer'an” kelimesi, güç ve kudret anlamına gelir, yani gücü ve kudreti daraldı demektir. Zor bir gün, dedi. Buna çirkin ve sıkıntılı gün mânası verildi. Çünkü o, perdeleri yırtacak ve erkekleri rezil edecek bir gündü. Bu âyet, içtihadın caiz olduğuna işaret etmektedir; çünkü Lüt aleyhisselâm, zor bir gün, yani dehşetli bir gün sözünün gerçekliği sonradan belli olacaktı, henüz onun sıkıntısı ortaya çıkmamıştı; ancak o bu sözü kendi içtihadıyla söylemişti. En doğrusunu Allah bilir.
Elçilerimiz Lât'a geldiğinde, Lût onlardan dolayı huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti. Burada geçen huzursuz oldu, onlara karşı çaresizlik hissetti meâlindeki beyanda ifade edilen hususun sebebi muhtemelen şu idi: Elçiler, kavmini helâk etmek üzere Lüt'a geldiğinde, Lüt bundan huzursuz oldu ve çaresizlik hissetti. Bu cümlenin, kavminin misafirlere kötülük yapacakları endişesiyle huzursuz oldu mânasına gelmesi de muhtemeldir. Hâsılı her iki anlam da, gerek kavminin durumu ve gerek gelen elçilerin konumu netice olarak Lüt aleyhisselâma yöneliktir. Yahut ikisinden biri misafirlerin konumu ile ilgili, diğeri de kavminin başına gelecek olan felâketle ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir.
İĞ izl İLLE İĞ gaz öğ Up;
Hud 11:78
Lât'un kavmi koşarak ona geldi. Bu âyette geçen “yuhra'ün” (sye) kelimesine bazıları koşarak anlamı, bazıları da hızlı yürüyerek geldi mânası verdi. O, koşmakla yürümek arası bir haldir, yarısı koşmak, yarısı yürümek gibi bir gidiştir. Bazıları da korkutmak diye mâna verdi, yani onu korkutacak halde geliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Daha önce de o çirkin işleri yapıyorlardı. Bu cümle iki şekilde açıklanabilir. Biri, daha önce, yani Lüt henüz onlara peygamber olarak gönderilmeden önce o çirkin işleri yapıyorlardı, anlamına gelebilir. Diğeri, daha önce, yani misafirler Lât'a gelmeden önce o çirkin işleri yapıyorlardı, mânasına gelebilir. Buradaki çirkin işten maksat, muhtemelen şirk ve onların işledikleri ahlâksızlıktır. En doğrusunu Allah bilir.
(Hz. Lât'un Kızları Lût, ey kavmim! Şunlar kızlarım; sizin için en nezih olanı onlarla evlenmektir, dedi. Lüt aleyhisselâmın söylediği, şunlar kızlarım; sizin için en nezih olan onlardır, meâlindeki beyanın işaret ettiği anlam hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Hz. Lüt burada kavminin kızlarını kastetmişti; çünkü peygamberler kavminin babası hükmündedir, dolayısıyla kavminin çocukları onlara nispet edilirler. Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetine bakmaz mısın: “Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır, eşleri de onların anneleridir””. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında şu cümle de yer almaktadır: Peygamber de onların babalarıdır?. Resülullah'ın (s.a.) zevceleri onların anneleri ise, Hz. Peygamber (s.a.) de onların babalarıdır. İşte buna göre Lüt aleyhisselâmın şunlar kızlarım sözü ile kavminin kızlarını kastetmiştir. Söylediğimiz gibi kendisinin kavminin babası hükmünde olduğundan dolayı onların kızlarını kendisine nispet etmişti. Sonra Hz. Peygamber'in (s.a.), kavminin babası, zevcelerinin de anneleri gibi addedilmesinin mânası iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, kavmine olan şefkatinden dolayı ona nispet edilmişlerdi, çünkü Hz. Peygamber halka kendi analarından ve babalarından daha şefkatli idi. Yahut tıpkı babaları gibi halkı eğitip yetiştirdiği için bu niteliğe sahipti. İşte bu iki cihetten dolayı Resülullah (s.a.) onlara kendi canlarından daha yakındı.
Bazıları şöyle dedi: Lût aleyhisselâm kendi kızlarını kastetmişti. Bu durumda o sözün ne anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları dedi ki: Bu söz, kızlarını nikâhlayarak almaları konusunda yapılan bir göndermedir. Şunlar kızlarım; sizin için en nezih olan onlardır, yani eğer imanı kabul ederseniz nikâh kıyarak onlarla evlenebilirsiniz demek istemişti.
Şöyle diyenler de vardır: Bu, onun, kavmi nezdinde zina ettiğine dair yaptığı bir gönderme idi, yoksa kendi nezdinde zani olduğuna dair yaptığı bir gönderme değildi. Nitekim şöyle derler: Muhammed aleyhisselâma sövmeye zorlanan birinin, başka bir Muhammed'i kastederek sövmesinde beis yoktur, ona sövmesi kendisine helâldir. Eğer zorlayan kişi de yanında ise, söven kişi zihninde başkasını canlandırarak Resülullah'a (s.a.) sövebilir. Aynı şekilde insan Allah'a sövmeye zorlandığında, kalbinden putperestlerin tanrılarına niyetlenerek sövebilir, şayet sövmeye zorlayanlar nezdinde taptığı Allah'a sövdüğü zannedilirse. Buna göre Lüt aleyhisselâmın sizin için en nezih olan onlardır sözü, her ne kadar Lüt'un nazarında zina kastı yok idiyse de, onların nazarında zinaya yapılan bir gönderme idi. Bazıları şöyle dediler: Lüt aleyhisselâmın bu sözü, misafirlerine karşı onların yapmaya niyetlendikleri fiilin çirkinliğini kendilerine göstermek için söylemişti. Çünkü zina onlarda da haramdı, bu yüzden o fiilin çirkinliğini anlamaları ve o işten vazgeçmeleri için kızlarını ileri sürmüştü; kızları hakkında söz etmeye kalbi dayanıyor, ama misafirleri hakkında söz etmeye dayanmıyordu. Yahut onların her ikisi de helâl değil idiyse de, biri diğerinden daha hafif olduğu için o sözü söylemişti. İki kötülüğün bir arada belirtilmesi de caizdir, o zaman şöyle denilir: Her ne kadar o fiillerin ikisi de kötü ise de, bu öbüründen daha temiz ve daha helâldir, bu öbüründen daha hafif ve daha ehvendir. Zina fiili haram ise de, nikâh yoluyla kadınlarla ilişkide bulunulabiliyordu, ancak erkeğin erkekle ilişkisi hiçbir halde helâl değildi. Bazıları da şöyle söylediler: Onlar Lât'un kızlarına talip olmuşlardı, ancak Lüt aleyhisselâm denk olmadıkları için kızlarını onlara vermemişti. Fakat misafirlerine yapmaya niyetlendikleri fiilin çirkinliğini anlamaları için, o sırada onlara kızlarını kendilerine nikâhlayabileceğini söylemişti. Buna benzer daha farklı değerlendirmeler de yapılabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! Başka bir yerde de şöyle dediği belirtilir: “Bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın”, Bu iki farklı ifade, rezil etmenin utandırmakla aynı şey olduğunun bilinmesi içindir. Bu aynı zamanda rezil etmekten maksadın, kendisine misafir gelen kişiyi utandırmak olduğuna işaret eder.
İçinizde aklı başında bir adam yok mu? Bazıları dedi ki: Lüt aleyhisselâm kızlarından birini kendi aklıyla hareket edebilen biriyle evlendirirse, o da diğerlerini başlarından savar diye düşündü. Sanki şöyle diyordu: İçinizde aklı başında ve kendi aklıyla hareket edebilen kimse yok mu? Denildi ki: Jİçinizde aklı başında bir adam yok mu? Yani içinizde öğüt kabul edecek, sonra size yol gösterecek ve nasihat edecek biri yok mu? Yahut bu cümle soru cümlesi olarak değil, olumsuz bir cümle kabul edilerek şöyle denilir: İçinizde aklı başında bir adam yok ki, onların yapmak istediklerine engel olsun!
GARİ İŞE Ulu GENE iii Jú
---
Dipnotlar:
232 Bu, Übey b. Kâb ve Abdullah b. Abbâs'ın kırâatinde de yer almaktadır; bk. Süyüti, ed-
Hud 11:79
Sen de biliyorsun ki bizim senin kızlarında gözümüz yok. Belirttiğimiz iki yoruma göre buradaki hak kelimesi, nikâh hakkı veya yararlanma hakkı anlamına gelir. Bazı yorumlarda hak kelimesine ihtiyaç mânası verilmiştir. Buna göre bütün müfessirler bizim senin kızlarında gözümüz yok meâlindeki âyette geçen hak kelimesine ihtiyacımız yok mânasını verdiler. Bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun. Bu sözle onlar misafirlere talip olduklarını söylüyorlardı.
Bizim senin kızlarında gözümüz yok. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın yorumu şöyledir: Sen de biliyorsun ki, misafirlerinde hakkımız olmadığı gibi kızlarında da hakkımız yok; böyleyken kızlarını bize teklif ederek misafirlerini almamıza neden engel oluyorsun? Aynen misafirler gibi kızlarında da hakkımız yok. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:80
Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı; yani kendimde böyle bir güç olsaydı... Veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim; bununla onun güçlü bir aşirete sahip olmayı kastettiği söylenmiştir. Çünkü Araplar'da güçlü destek sözü ile aşiret kastedilir. Lüt aleyhisselâm şöyle diyordu: Keşke bende size karşı koyacak bir güç olsaydı, yahut sizinle savaşmak için bana yardım edecek bir aşiretim olsaydı!... Bu anlam, başkasının ahlâksızlık yaptıgını gören birinin, onunla savaşabileceğine işaret eder.
gay İMAL, ahiahi İZ GL İŞİ GİS OA Gali Gİ öl gale çil
Hud 11:81
81. “Elçiler Ey Lût! Biz Rabb'inin elçileriyiz. asla dokunamayacaklar. Sen gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Eşin hariç, sizden hiç kimse geride kalmasın. Çünkü onların başına gelecek olan, şüphesiz onun başına da gelecektir. Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir. Sabah da yakın, değil mi?” dediler.”
Elçiler dediler ki: Ey Lât! Biz Rabb'inin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Denildi ki: Buradaki onlar sana asla dokunamayacaklar, sözünü melekler Lüta, Jadamların gözlerini silme kör ettiklerinde söylemişlerdi. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Üstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları!”? Bazıları şöyle dedi: Melekler bu sözü Lüta, adamların gözlerini dümdüz ettiklerinde onların, “misafirlerin gözlerimize büyü yaptılar, sen ve ailen yarın başınıza neler gelecek göreceksiniz? diyerek Lüt'u korkuttuklarında söylemişlerdi. İşte o sırada melekler, onlar yarın sana asla dokunamayacaklar, çünkü helâk edilecekler, demişlerdi. “Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim” meâlindeki âyet-i kerime, onların Lüt'a kastetmek istediklerinde ve onu korkuttuklarında söylediğine işaret eder. Görmez misin ki melekler Lüt'a, onlar sana asla dokunamayacaklar, demişlerdi. Dolayısıyla bu husus, bizim söylediğimiz gibidir.
Sen gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Buradaki gecenin bir vakti meâlindeki beyanla gecenin sonunun, yani seher vaktinin kastedildiği söylenmiştir. Buna, gecenin son üçte biri veya dörtte biri kaldığında diye de mâna verilmiştir. Bunların hepsi aynı mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Eşin hariç, sizden hiç kimse geride kalmasın. Denildi ki: Eşinden başka hiç kimse sizden geri kalmasın, çünkü eşi geride kalmış ve insanların başına gelen onun da başına gelmişti. Bazıları, geride kalmasın anlamındaki “ve lâ yeltefit” (cazi, Y), geride kalmak ve olan bitene bakmak mânasına geldiğini söyler. Şöyle de söylendi: Eşin hariç, kimse sana tâbi olmayı sakın bırakmasın, çünkü eşin sana tâbi olmayacak ve insanların başına gelen onun da başına gelecek. Eşin hariç, sizden hiç kimse geride kalmasın meâlindeki âyet muhtemelen geri kalmayı yasaklamak anlamındadır; yani kimse geri durmasın, demektir. Haber anlamına gelmesi de muhtemeldir; yani sözü edilen kişi, yani eşin hariç kimse geri kalmayacak, demektir. Bu, eşinin Lüt'a muhalif olduğunun alâmetidir. Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir. Dediler ki: Sabah yakın değil mi? Lüt aleyhisselâm onların azap edileceği zaman dilimi olduğu için sanki sabahı geciktirmek istiyordu. Yine dediler ki: Sabah yakın değil mi? Bu, Lût tarafından söylenmiş idi. Hz. Lât insanların içinde iken ve misafirlerinin beldenin altını üstüne getireceklerini bildiği halde böyle bir söz söylemesi ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bunu kendisini ve ailesini oradan çıkardıktan sonra söylemiş olmalıdır. İşte o zaman söyleyeceğini söyledi ve onlara azabın gecikmesini istedi. En doğrusunu Allah bilir.
Se gele 6 A laz gis Gaz 61215 GÜ ha.
Hud 11:82
[Lât Kavminin Azabı]
Emrimiz gelince; muhtemelen emrimiz anlamındaki “emrunâ” lafzından maksat, Cenâb-ı Hakk'ın o beldenin altını üstüne getirmekle ilgili emridir, Müfessirler şöyle dediler: Oranın altını üstüne getirdik meâlindeki cümlesi şunu ifade etmektedir: Cebrâil aleyhisselâm kanatlarını Lüt kavminin yaşadığı beldenin altına soktu, sonra onu göğe doğru kaldırdı, sonra ters çevirdi, üstünü altına getirdi ve yere yapıştırdı”, Şu âyet-i kerime de bunu ifade etmektedir: “Altı üstüne getirilmiş şehirleri de O helâk etti”. Denildi ki: Cebrâil aleyhisselâm onları gökten yere çarpıp helâk etti. Helâk ettiğinde onları yerin altına sokması da mümkündür, böylece yerin üstünde olanları altına sokmuş olur. Ancak müfessirler bunu bizim söylediğimiz şekilde yorumladılar ve bu hususta ittifak ettiler. Bazıları şöyle dedi: Belde ters çevrildi ve zikredildiği gibi altı üstüne getirildi, orada bulunmayanların üzerine de taş yağdırıldı.
Üzerlerine sağanak halinde taşlar yağdırdık. Bazıları şöyle dedi: Üzerlerine taşlar yağdırıldı, sonra Cibril beldenin altını üstüne getirdi. Bazıları da dedi ki: Cibril beldeyi ters çevirdikten sonra üzerlerine taşlar yağdırıldı ve şehir dümdüz hale geldi. O belde halkından olduğu halde orada bulunmayan kişilere gelince, bu taşlar, üzerinde ait olduğu kişinin ismi yazılı olduğu halde onlardan her birinin başına düştü ve onu bulunduğu yerde öldürdü. En doğrusunu Allah bilir.
Siccil'den kelimesini bazıları şöyle açıkladı: Siccil, o insanların başlarına yağdırılan taşın alındığı yerin adıdır. Bazıları da şöyle dedi: Tuğla gibi pişirilmiş balçıktır. İbn Abbâs'ın (r.a.) ona, seng kil dediği rivayet edilmiştir.” “Mendüd” kelimesi, taş çamurla sıvandı ve birbirine yapıştı anlamına gelir.
Hud 11:83
5183. ©: kalinda işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Böyle cezalar zâlimlerin başından hiç eksik olmaz.”
“Müsevveme”, işaretlenmiş, siyah, kırmızı ve beyaz çizgiler konulmuş taşlar demektir. Bazıları bu kelimeye, atılacağı şahsın adı yazılmış anlamını verdi.
Böyle cezalar zâlimlerin başından hiç eksik olmaz. Bazıları şöyle dedi: Böyle cezalar, Lât kavminin zâlimlerinden uzak olmaz. Bazıları şöyle dedi: Mekke ve civarındaki zâlimlerden uzak değildir anlamına gelir, yani Allah'ın azabı onlardan uzak değildir, Cenâb-ı Hak onlardan dilediğine azap eder. Böyle cezalar zâlimlerin başından hiç eksik olmaz; yani o belde ve ahalisi ile helâk edilen diğer yerler, Mekke müşriklerinden uzak değildir. Bir âyet-i kerime şöyledir: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz”?. Burada Cenâb-ı Hak bu ümmete olan lütfunu hatırlatmaktadır, çünkü onlara köklerini kazıyacak bir azap vermeyecektir, zira onların o halden dönmeleri mümkün olmayacaktır. Ancak cihadı onların azabı yaptı, ondan dönmek istediklerinde bunu yapabileceklerdi. En doğrusunu Allah bilir.
PRS 50 ver eri a uiz,?
EKİ A Oradei yak siz ÇE) beye e Í giz Ks İLİ
Hud 11:84
(Hz. Şuayb ve Medyen Halkı] Medyen'e kardeşleri Şuayb'ı, yani onu Medyene gönderdik. Onlara şöyle dedi: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, O'ndan başka tanrınız yoktur. Daha önce de belirttiğimiz gibi? her peygamber kavmini ilk olarak Allahın birliğine inanmaya ve O'na kulluk yapmaya davet etmiştir. Kardeşleri Şuayb anlamındaki “ehâhum Şuayben” (Las et) ifadesinde ve daha önce sözü edilen Hüd ve Salih aleyhisselâm gibi peygamberlerin”! kardeş olarak kaydedilmesinde, daha önceki peygamberlerin de melek olmadıklarının, kendi ümmetleri cinsinden beşer olduklarının delili vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, kardeşleri Şuayb demektedir. (JPeygamberlerin o insanlarla dinde kardeş olmadıkları bilinmektedir. Dolayısıyla buradaki kardeşlik ifadesi, kardeş olmanın faziletini gerektirmemektedir; çünkü o insanlar kâfir oldukları halde Cenâb-ı Hak peygamberler için onların kardeşi demektedir. Bu, Râfiziler'in Resülullah (s.a.) ile Hz. Ali'nin (r.a.) soy itibariyle kardeş olduklarını delil göstererek Hz. Ali'nin (r.a.) Hz. Ebü Bekir'den (r.a.) daha üstün olduğu şeklindeki iddialarını reddetmektedir. Fazileti ve üstün olmayı gerektiren dostluktur. Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Eğer Rabbimden başka birini dost edinseydim, Ebü Bekir'i dost edinirdim”??.
Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın. Bu âyet, onların ölçü ve tartıda eksiklik yaptıklarını, insanlara haklarını tam olarak vermediklerini söylemekte ve onlara bunu yasaklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun iki anlamı vardır. Birincisi, faiz yüzünden bu onlara yasaklanmıştı, çünkü eğer sahibinin rızası ile noksan vermişse bu caizdir. Bu, onun faiz yüzünden yasaklandığına işaret eder. Ölçü ve tartıda da faiz olur. İkincisi, söz konusu malı teslim almadan önce müşterinin satıcıya hibe etmesi ve istediği değişikliği yapması caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Ben sizi iyi bir durumda görüyorum. Bu beyana mali açıdan bolluk içinde görüyorum, anlamı verildi. Fiyatları ucuzlatmak konusunda sizi rahat görüyorum mânası da verildi. Bir insanı malı az tartmaya ve başkasına haksızlık yapmaya, ancak malın azlığı ve durumun sıkışıklığı sebep olur. Öyleyse siz bolluk içinde olduğunuz halde, fiyatlar da ucuzken tartıyı nasıl eksik yaparsınız? Yahut ben sizi iyi bir durumda görüyorum meâlindeki cümle başka konularla ilgilidir. O hususta insanlara haksızlık yapmayın ve haklarını almalarına engel olmayın! Doğrusu hakkınızda kuşatıcı bir azap gününden de korkuyorum. Yani azabın onları kuşatacağı günden korkuyorum. Kuşatma fili güne nispet edilince, o her şeyi kuşatıcıdır demektir. Kuşatma fiili azaba nispet edildiğinde ise, özellikle kâfirleri kuşatıcıdır mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin anlamı şudur: Zâhir ve bâtın hiçbir organ yoktur ki azap ona ulaşmasın ve onu kuşatmasın! Oradaki azap, dünya azabı gibi sadece belli bir organa ulaşmakla kalmaz, aksine bütün organları kapsar.
Bu âyette yasağın sadece ölçü ve tartıya tahsis edilmesi, onlarda bundan başka günah ve kötülüğün bulunmadığı anlamına gelmez; fakat eksik ölçmek ve tartmak onlarda açık ve yaygın olduğu için özellikle buna vurgu yapmakta ve bunu belirtmektedir. Nitekim Hz. Lüt'un kavmi hakkında da bir hususa özellikle vurgu yapmaktadır: “İnsanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz?” “Siz, kesinlikle daha önce kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz””, Cenâb-ı Hak onlar hakkında sadece bunu belirtti, ancak bu durum, onların sözü edilen ahlâksızlıktan başka bir kusur işlemedikleri anlamına gelmez. Fakat Allah sadece bunu belirtti, çünkü onlarda açık ve yaygın olan kötülük bu idi. Buna göre Şuayb aleyhisselâmın kavminde de açık ve yaygın olan ölçü ve tartıyı noksan yapmaktı. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
20 Meselâbk. Hüd süresinin 11/61. âyetinin tefsiri. 22 Buhâri, “Menâkıb” 3; Müslim, “Fedâilu's-sahâbe 6.
Hud 11:85
Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin. Cenâb-ı Hak bu âyette de özellikle ölçü ve tartı konusuna temas etmektedir, çünkü onlar ölçüde hile yapıyor, tartıyı da noksan tutuyorlardı, bu iki şeye düşkün idiler ve söylediğimiz gibi bu ikisinde faiz cereyan ediyordu.
İnsanların mallarının değerini düşürmeyin. Bu âyet, müşterinin teslim almasından önce de malın sahibi olduğuna işaret eder. Çünkü Cenâb-ı Hak insanların mallarının değerini düşürmeyin buyurmakta, malları insanlara nispet etmektedir. Eğer o mala sahip olmamış olsalardı, onların malı sayılmaması, ancak satıcının malı olması gerekirdi ve satıcı ancak kendi malını eksiltmiş olurdu.
(S1Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Bu âyet başka bir yerde şu şekildedir: “Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın”?.
6I G yeğ PONE A iia [a EFE o AGA 5 UÜ vel)
Hud 11:86
Eğer müminseniz Allah'ın bıraktığı (meşru) kazanç sizin için daha hayırlıdır. Bazıları şöyle dedi: Eğer Allah'a iman ve itaat ederseniz, O'nun size âhirette vereceği sevap, toplayıp biriktirdiğiniz mallardan daha hayırlıdır. Bazıları da dedi ki: Allah'ın bıraktığı kazanç sizin için daha hayırlıdır; yani eğer mümin iseniz, yani helâle veya âhirete inanıyorsanız bilin ki, Allah'ın size helâl kıldığı meşru kazanç, haram kıldığı ölçü ve tartıda noksanlık yaparak kazanmaktan daha hayırlıdır. Bazıları da şöyle söyledi: Allaha itaat etmek -ki Allah'ın size emrettiği ve sizi davet ettiği davranış da odur- sizin yaptıklarınızdan daha hayırlıdır. Hasan-ı Basri dedi ki: Allah'ın verdiği rızık, insanların haklarını yemenizden daha hayırlıdır”. Ancak bu, bizim söylediğimiz anlamla birleşir. En doğrusunu Allah bilir.
Ben üzerinize bir bekçi değilim. Bu âyet, ben sizin alış-verişinize şahit değilim ki, ölçü ve tartıda insanlara hile yapıp yapmadığınızı bileyim! Bunu ancak Allah bilir. Bu âyet, onun peygamberliğinin delilidir. İkincisi, Ben üzerinize bir bekçi değilim. Yani başınızda bir zorba değilim, ben sadece siz tebliğ ediyorum. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir”, BİLDİ EN İşi Ze
Hud 11:87
Kavmi dedi ki: Ey Şuayb! Atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana ibadetin (dinin) mi emrediyor? Bazıları buradaki “salâtüke” (ssu) kelimesini, bunu senin kırâatin mi emrediyor, diye yorumladılar. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Onlar bunu Şuayb aleyhisselâma söylemişlerdi, çünkü Şuayb çok namaz kılardı. Burada sanki gizli bazı kelimeler var gibidir. Onlar namazın mı emrediyor demişlerdi; yani babalarımızın taptıklarına tapmayı terketmemizi senin namazın mı emrediyor? Namazın, yani namazların demektir”. Muhtemelen Şuayb aleyhisselâmın kıldığı bilinen namazlar kastedilmektedir. Onlar diyorlardı ki: Bize onları terketmemizi sana emreden senin kıldığın namazlar mıdır? Yahut onları terketmemizi sana emreden sürekli kıldığın o tek namaz mıdır? Onlar böyle demişlerdi. Diğer farzlardan ayrı olarak özellikle namazın zikredilmesi, muhtemelen Hz. Şuayb'ın yaptığı ibadetlerden onların en çok gördükleri ibadet olduğu içindir, bundan dolayı ona böyle demişlerdi.
Bu âyette iki anlam daha vardır. Birincisi, atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor, sözünü onlar, sanki Hz. Şuayb'ın akılsız ve bilgisiz biri olduğuna göndermede bulunmuşlardı. Tıpkı bir adamın başkasını akılsızlıkla suçlarken şöyle demesi gibi: İlmin mi sana bunu emrediyor? Yahut imanın mı sana bunu emrediyor? Cenâb-ı Hak da şöyle buyuruyor: “De ki: Eğer böyle inanıyorsanız, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!” Aynen bunlar gibi o sözü de Hz. Şuaybın akılsızlığına ve cehaletine telmihte bulunarak söylemiş olabilirler.
İkincisi, Bu söz inkâr anlamına da gelir. Bir adam başka birine der ki: Sana bunu imanın mı emrediyor? Yahut sana bunu ilmin mi emrediyor? Yani sana bunu onlar emretmiyorlar. Buna göre onların söyledikleri, atalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor sözü, onlar sana bunu emretmiyor anlamına gelir. Bu yorum, namaz onlar tarafından beğenilen bir ibadet olduğuna göredir. Şayet beğenilmeyen ibadet ise, o zaman ilk yorum esastır.
[ ]Sana namazın mı emrediyor? Cenâb-ı Hak, putlara ibadet yapmakta babalarını taklit etmeyi onlara sevdirdi, hem babalarına tâbi olmak ve hem de malların kendilerine verilmesi. Bu iki husus onları deliller ve âyetler üzerinde düşünmekten alıkoymuştu, çünkü bunlar onlara sevdirilmişti. Bütün kâfirlerin özelliği de budur; onları Allah'ın âyetleri üzerinde düşünmekten, delillere bakmaktan ve sözünü ettiğimiz şu hususlardan biri alıkoyuyordu: Zevke düşkünlük, liderliğin devamı arzusu ve şehevi arzulara meyil!... Onlar zannediyorlardı ki, şayet paygamberlere uyarlar ve onların davetlerini kabul ederlerse bunlar ellerinden gidecek.
Yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemiz. Bu beyanın bütün arzularını yerine getirmek anlamına gelmesi muhtemeldir. Ölçü ve tartıda yaptıkları noksanlığı kastetmiş olmaları da muhtemeldir. Şöyle diyorlardı: Mallar bizim, onlarda başka kimsenin hakkı yok, dolayısıyla istedigimizi yaparız. Bazıları şöyle dedi: Yahut dilediğimizi yapmaktan anlamına gelen “ev en nef'ale mâ neşâu” (sls L Jasoi st) ifadesindeki ilk elif harfi sıladır, dolayısıyla cümle, mallarımızda istediğimizi yaparız şeklindedir.
Oysa sen uyumlu ve akıllı birisin. Müfessirler şöyle dedi: Onlar bu sözü Şuayb aleyhisselâm ile alay etmek ve eğlenmek için söylemişlerdi. Buradaki “halim” kelimesi ile akılsızlıktan, “reşid” kelimesi ile de sapıklıktan kinâye yapmışlardı. Yani sen akılsızın birisin, babalarının putlara tapmalarında da akılsızlık yapıyorsun; aynı zamanda sapıtmışsın, babalarının dinini ve mezhebini terkediyorsun. Bazıları bu cümleye olumsuzluk anlamını verdiler; yani sen uyumlu ve akıllı biri değilsin. Buradaki uyumlu ve akıllı anlamına gelen “halim” ve “reşid” kelimeleri, hakikat mânasında kullanılmış gibidir; çünkü onlar Şuayb'ın yalan söylediğine asla şahit olmamışlardı, bir aksiliğini ve akılsızlığını da kesinlikle görmemişlerdi. Bundan dolayı onlar sen uyumlu ve akıllı birisin demişlerdi. Yani sen böyle idin, şimdi bu hale nasıl geldin? Bu aynen Hz. Salih'in kavminin Salih'e söylediklerine benzemektedir: “Ey Salih! Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin””, — İG İN ANE Sİ AŞİ ELE yeiz ls AL YI iay G5 dabu uein
Hud 11:88
Şuayb da şöyle dedi: Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya benim, Rabbimden açık bir delilim varsa! Yani bana Rabbimden açık bir beyan, deliller ve kanıtlar gelmişse!... Bu husustan daha önce söz etmiştik?!. Yani benim Rabbimden gelen açık bir beyan ve delil üzerinde olduğumu siz de biliyorsunuz.
O bana tarafından güzel bir nasip vermişse!... Bu cümlenin, diğer peygamberler tarafından söylenen şu sözün yerine söylenmiş olması muhtemeldir: “O kendi katından bana rahmet vermiştir”25?. Yani Şuayb şöyle dedi: O bana tarafından güzel bir nasip vermişse. Yani daha önce de söylediğimiz gibi din ve hidâyet yahut peygamberlik vermişse... Âyetteki güzel rızık sözü ile, yorulmadan kazanılan helâl ve temiz malın kastedilmiş olması mümkündür. O, böyle demişti. Cenâb-ı Hak onlara yorularak elde ettikleri bir rızık vermemişti, çünkü onlar o serveti helâl olmayan yollarla kazanmışlardı.
Size yasakladığımı kendim yapmak niyetinde değilim. Bazı insanlar şöyle dedi: Hz. Şuayb bu sözü, Arâf süresinde zikredilen ve insanların kendisine söylemiş oldukları şu sözün karşılığı olarak söylemişti: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız veya mutlaka dinimize döneceksiniz!” Hz. Şuayb buna şöyle cevap vermişti: Ben sizi Allaha ve O'nun bir olduğuna iman etmeye davet ediyor ve size O'nu inkâr etmeyi yasaklıyorum, buna rağmen ben, size yasakladığımı yapar ve sizi davet ettiğim inancı terkeder miyim? Katâde şöyle dedi: Yani ben size yasakladığım hiçbir şeyi yapmam”. Bu da aynı anlama gelir.
Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Ben gücüm yettiği ölçüde sizin için ıslah etmekten başka bir şey düşünmüyorum. Bu ifade, istitâatın (güç) fiil ile beraber olduğuna işaret eder. Çünkü o, ya irade (dileme) istitâatini (güç) ya da fiil istitâatini kastetmiştir. Hz. Şuayb, onlar için gücünün yettiği kadar ıslahı murad ettiğini haber verdiği halde, istitâatin fiil ile beraber olmadığı nasıl düşünülebilir? Bu âyette bizim görüşümüze dair delil vardır. [ ] Bu âyet, Mütezile'nin görüşlerini geçersiz kılıyor. Onlar şöyle diyorlar: İstitâat, fiilden öncedir, o, iki zaman diliminde var olmaz. Onların iddialarına göre, Hz. Şuayb'ın kavmini ıslah etmeyi istemesi irade istitâati olmaksızın gerçekleşmektedir.
[Başarı ve Başarısızlık]
Başarmam Allah'ın yardımına bağlıdır. Bazıları şöyle dedi: Başarı, her itaatkârın niteliğidir. Başarısızlık da her âsinin niteliğidir. Bazıları da şöyle dedi: Başarı, itaat konusunda sözü ve fiili uyumlu olmaktır; başarısızlık da mâsiyet konusunda sözü ve fiili uyumlu olmamaktır. Hüseyin en-Neccâr”“ şöyle söyledi: Başarı, her türlü hayrı yapabilme gücüdür, başarısızlık da her nevi kötülük ve mâsiyeti yapabilme gücüdür. Bize göre başarı, hayırlı amelleri diğerlerinden ayırabilme ve onları yapabilmektir, başarısızlık da kötü işleri diğerlerinden ayırıp onları yapmaktır. Bu tanımların ikisi de aynı anlama gelir.
Ben yalnız O'na dayanıyorum. Yani her işimde O'na güveniyor ve O'na dayanıyorum. O'na yöneliyorum. Yani O'na dönüyorum, yahut itaat fiillerimle O'na yöneliyorum.
ÖPER ARİ 55 Taberi, Câmi'u'-beyân, XII, 103; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 467. Hüseyin b. Muhammed en-Neccâr, Neccâriye mezhebinin reisidir. Nazzâm'la münazara-
---
Dipnotlar:
ları vardır. İsbâtüT-rusül, Kitâbü'-kadâ ve'l-kader, Kitâbü'l-lutf ve't-teyit, Kitâbü'lirâdeti'!mücibe ve benzeri eserleri vardır. 230/845 yılı civarında vefat etti (bk. Zehebi, Siyeru
Hud 11:89
Ey kavmim! Sakın bana karşı muhalefetiniz sizi, Nuh kavminin veya Hüd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelenlerin benzeri bir musibetin başınıza gelmesine sebep olacak günahlar işlemeye sürüklemesin! Daha önce belirttiğimiz üzere Nuh kavmi boğularak helâk edilmiş, Hüd kavmi şiddetli bir bora ile, Salih kavmi de müthiş bir gürültü (sayha) ile helâk edilmişlerdi. Bazıları şöyle dedi: “Lâ yecrimenneküm” sizi sevketmesin demektir. “Şikâki” ( suz) de bana muhalefet etmeniz anlamına gelir. Yani bana olan muhalefetiniz yüzünden, onların başlarına gelenlerin benzeri bir musibet sizin de başınıza gelmesin. Bazıları da şöyle söyledi: fiili, sizi günah işlemeye sevketmesin demektir. “Şikâki” de bana olan düşmanlığınız anlamına gelir. Yani bana olan düşmanlığınız, onların başlarına gelenlerin benzeri bir musibetin sizin de başınıza gelmesine sebep olacak günahlar işlemeye sevketmesin! Şöyle de söylenmiştir: “Lâ yecrimenneküm” fiili, size bana düşmanlık fikrini kazandırmasın demektir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Şikâki” sözcüğü, benim zarara uğratılmam mânasına gelir. Ancak bunların hepsi de aynı mânaya gelir. Çünkü düşmanlık tezahür edince, muhalefet, nefret ve zarar vermek de ortaya çıkar. Dolayısıyla zikredilen bu anlamların hepsi aynı şeyi ifade eder. Cürmün aslı, günah ve onu iktisap etmektir.
Sonra Hz. Şuayb'ın onları diğer ümmetlerin helâkiyle korkutmasının iki sebebi vardır. Birincisi, Şuayb'ın kavmi ölümden sonra dirilmeye ve kıyâmete inanmıyordu, bundan dolayı onları geçmiş ümmetlerin helâkiyle korkuttu; çünkü eğer ölümden sonra dirilme ile korkutsaydı, bu onlarda hiçbir korku duygusu meydana getirmezdi, çünkü tekrar dirilmeye inanmıyorlardı. İkincisi, onlar babalarını taklit ettikleri ve putlara tapmak konusunda onlara tâbi oldukları için kendilerini geçmiş ümmetlerle korkutmuştu, sanki şöyle diyordu: Siz babalarınızı taklit ediyor ve putlara tapmak konusunda onlara tâbi oluyorsunuz, geçmiş ümmetler de babalarına tâbi olmuşlardı. Onların putlara tapmaları ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle helâk edildiklerini siz de biliyorsunuz; bu durumda siz de babalarınızı taklit edecek olursanız, onları taklit etmeniz ve onlara tâbi olmanız yüzünden o insanların başlarına gelen musibetler sizin de başınıza gelmez mi? Yahut şöyle diyordu: Siz, putlara tapan babalarınızı taklit ediyorsunuz, halbuki onlar helâk edilmişlerdir; öyleyse putlara tapmayıp kurtulan babalarınızı neden taklit etmiyorsunuz? Üstelik onlardan helâk olanların neden helâk edildiğini, kurtulanların da niçin kurtulduklarını biliyorsunuz... En doğrusunu Allah bilir.
Lût kavmi zaten sizden uzak değildir. Yani eğer geçmiş ümmetleri unuttunuz ise, Lüt kavminin başına geleni unutmazsınız, çünkü onlar sizden uzak bir yerde değildiler.
xi ola A etak SRT TEE RÝ N Als iü “Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin. Muhakkak ki Rabbimin merhameti ve sevgisi boldur.”
Rabbinizden bağışlanmayı dileyin. Yani Rabb'inizden mağfiret talep edin, daha doğrusu Rabb'inizin bağışlamasını sağlayacak bir vesile isteyin; bundan maksat tevhit inancıdır. Sonra O'na tövbe edin; yani O'na dönün, daha önce içinde bulunduğunuz hale dönmeyin. O'na tövbe edin cümlesi, O'na öyle bir dönüş yapın ki, bir daha asla daha önce yaptıklarınıza iltifat etmeyin, anlamındadır.
Muhakkak ki Rabbimin merhameti boldur, kendisine dönenlere merhamet buyurur. O'nun sevgisi de boldur. Buradaki “vedüd” kelimesi iki mânaya gelebilir. Birincisi, sevilmesi haktır anlamına gelebilir, çünkü her şey ve her türlü güzellik O'ndan gelmektedir, insanlar da kendisine iyilik yapanı sevecek tabiatta yaratılmışlardır. İkincisi, kendisine tevessülde bulunan ve yaklaşmaya çalışanı sever anlamına gelir.
mi maal KELAAN IE
Hud 11:90
Ey kavmim! Sakın bana karşı muhalefetiniz sizi, Nuh kavminin veya Hüd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelenlerin benzeri bir musibetin başınıza gelmesine sebep olacak günahlar işlemeye sürüklemesin! Daha önce belirttiğimiz üzere Nuh kavmi boğularak helâk edilmiş, Hüd kavmi şiddetli bir bora ile, Salih kavmi de müthiş bir gürültü (sayha) ile helâk edilmişlerdi. Bazıları şöyle dedi: “Lâ yecrimenneküm” sizi sevketmesin demektir. “Şikâki” ( suz) de bana muhalefet etmeniz anlamına gelir. Yani bana olan muhalefetiniz yüzünden, onların başlarına gelenlerin benzeri bir musibet sizin de başınıza gelmesin. Bazıları da şöyle söyledi: fiili, sizi günah işlemeye sevketmesin demektir. “Şikâki” de bana olan düşmanlığınız anlamına gelir. Yani bana olan düşmanlığınız, onların başlarına gelenlerin benzeri bir musibetin sizin de başınıza gelmesine sebep olacak günahlar işlemeye sevketmesin! Şöyle de söylenmiştir: “Lâ yecrimenneküm” fiili, size bana düşmanlık fikrini kazandırmasın demektir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Şikâki” sözcüğü, benim zarara uğratılmam mânasına gelir. Ancak bunların hepsi de aynı mânaya gelir. Çünkü düşmanlık tezahür edince, muhalefet, nefret ve zarar vermek de ortaya çıkar. Dolayısıyla zikredilen bu anlamların hepsi aynı şeyi ifade eder. Cürmün aslı, günah ve onu iktisap etmektir.
Sonra Hz. Şuayb'ın onları diğer ümmetlerin helâkiyle korkutmasının iki sebebi vardır. Birincisi, Şuayb'ın kavmi ölümden sonra dirilmeye ve kıyâmete inanmıyordu, bundan dolayı onları geçmiş ümmetlerin helâkiyle korkuttu; çünkü eğer ölümden sonra dirilme ile korkutsaydı, bu onlarda hiçbir korku duygusu meydana getirmezdi, çünkü tekrar dirilmeye inanmıyorlardı. İkincisi, onlar babalarını taklit ettikleri ve putlara tapmak konusunda onlara tâbi oldukları için kendilerini geçmiş ümmetlerle korkutmuştu, sanki şöyle diyordu: Siz babalarınızı taklit ediyor ve putlara tapmak konusunda onlara tâbi oluyorsunuz, geçmiş ümmetler de babalarına tâbi olmuşlardı. Onların putlara tapmaları ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle helâk edildiklerini siz de biliyorsunuz; bu durumda siz de babalarınızı taklit edecek olursanız, onları taklit etmeniz ve onlara tâbi olmanız yüzünden o insanların başlarına gelen musibetler sizin de başınıza gelmez mi? Yahut şöyle diyordu: Siz, putlara tapan babalarınızı taklit ediyorsunuz, halbuki onlar helâk edilmişlerdir; öyleyse putlara tapmayıp kurtulan babalarınızı neden taklit etmiyorsunuz? Üstelik onlardan helâk olanların neden helâk edildiğini, kurtulanların da niçin kurtulduklarını biliyorsunuz... En doğrusunu Allah bilir.
Lût kavmi zaten sizden uzak değildir. Yani eğer geçmiş ümmetleri unuttunuz ise, Lüt kavminin başına geleni unutmazsınız, çünkü onlar sizden uzak bir yerde değildiler.
xi ola A etak SRT TEE RÝ N Als iü “Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin. Muhakkak ki Rabbimin merhameti ve sevgisi boldur.”
Rabbinizden bağışlanmayı dileyin. Yani Rabb'inizden mağfiret talep edin, daha doğrusu Rabb'inizin bağışlamasını sağlayacak bir vesile isteyin; bundan maksat tevhit inancıdır. Sonra O'na tövbe edin; yani O'na dönün, daha önce içinde bulunduğunuz hale dönmeyin. O'na tövbe edin cümlesi, O'na öyle bir dönüş yapın ki, bir daha asla daha önce yaptıklarınıza iltifat etmeyin, anlamındadır.
Muhakkak ki Rabbimin merhameti boldur, kendisine dönenlere merhamet buyurur. O'nun sevgisi de boldur. Buradaki “vedüd” kelimesi iki mânaya gelebilir. Birincisi, sevilmesi haktır anlamına gelebilir, çünkü her şey ve her türlü güzellik O'ndan gelmektedir, insanlar da kendisine iyilik yapanı sevecek tabiatta yaratılmışlardır. İkincisi, kendisine tevessülde bulunan ve yaklaşmaya çalışanı sever anlamına gelir.
mi maal KELAAN IE
Hud 11:91
91. “Medyenliler, Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz, ayrıca aramızda seni zayıf görüyoruz! Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük. Bizim karşımızda sen güçlü biri değilsin' dediler.” Medyenliler, ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz, dediler. Buradaki “Mâ nefkahu” kelimesi muhtemelen söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz, aklımız almıyor anlamına gelir. Onlar Hz. Şuayb ile alay etmek ve dalga geçmek için böyle diyorlardı, sanki onun delirdiğini ima ediyorlardı; söylediklerini anlamıyoruz, çünkü senin sözlerin delilerin sözleri gibidir, diyorlardı. İnsanların âdeti genellikle böyledir, peygamberleri deli olmakla itham ederler. “Mâ nefkahu” kelimesi, söylediklerinin çoğunu kabul etmiyoruz anlamına da gelebilir. Bu kelimenin şayet anlamak mânasına geldiği kabul edilirse, o zaman şu âyetin anlamı ile örtüşür: “Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkümları arasında olmazdık!” Onlar iki gruptur: Bir grup, kalplerimiz ilim için kaptır derler. Cenâb-ı Hak da onların şöyle dediklerini beyan eder: “Kalplerimiz kılıflanmıştır, derler”. Yani eğer senin söylediğin gerçek olsaydı, biz onu anlardık, başka şeylere aklımız erdiği gibi ona da aklımız ererdi. Diğer grup da şöyle der: “Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık vardır”. ( Onlar, anlamadıklarını ve akıllarının ermediğini sanıyorlardı; çünkü onların kalpleri kapalıydı, kulaklarında da sağırlık vardı. İlk grup şöyle diyordu: Kalplerimiz ilmin kabıdır, eğer söylediklerin gerçek olsaydı, başka şeylere aklımız erdiği gibi ona da aklımız ererdi. Bunlar kusuru peygambere atıyorlardı, ikinci grup ise kusuru kendilerine atfediyorlardı. Buna göre Hz. Şuayb'ın kavminin de bunlar gibi olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Ayrıca aramızda seni zayıf görüyoruz! Bu cümle de iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, sen bizim büyüklerimizden ve önderlerimizden değilsin, sen ancak orta tabakadan birisin. Peygamberler böyledirler, onlar dünya işlerinde toplumun büyüklerinden değil, toplumun ancak orta tabakasından gönderilmişlerdi. Onlara göre güçlü ve şerefli olan, dünyaya ve mala sahip olan kişidir. Serveti olmayan insan, onlara göre zayıf ve zavallıdır. Çünkü onlar dini tanımıyorlar, âhirete de inanmıyorlardı. Bundan dolayı böyle söylüyorlardı. İkincisi, sen şahsen güçlü ve atılgan biri değilsin. Onun, basiretinde ve şahsında zayıf biri olduğu söylenmişti. İşte o insanların Hz. Şuayb zayıf demeleri, bu iki sebeptendi. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer kabilen olmasaydı... Buradaki “raht” kelimesi kabile anlamına da, aşiret anlamına da gelir. Seni mutlaka taşlardık; taşlamaktan maksat, muhtemelen öldürmektir. Lânetlemek, hakaret etmek mânasına da gelir. Eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlayarak öldürürdük cümlesi iki anlamına gelir. Birincisi, kabilenin saygınlığı olmasaydı anlamına gelir; onlar, Şuayb'ın kabilesi ibadette kendileriyle birlikte hareket ettikleri, yani putlara taptıkları için sanki o kabileye saygı duyuyorlardı. İkincisi, Hz. Şuayb'ın kabilesi ve aşireti büyük olduğu ve onlardan korktukları için eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlayarak öldürürdük demişlerdi. Onlar Hz. Şuayb'ın kabilesinden korkuyorlardı, bu yüzden ona eziyet edemiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Bizim karşımızda sen güçlü biri değilsin. Yani bizim önderlerimizden ve büyüklerimizden biri değilsin, sen ancak orta tabakadan birisin. Yahut onların nazarında güçlü olan kişi mala ve dünyaya sahip olan insan olduğu için bizim karşımızda sen güçlü biri değilsin diyorlardı, çünkü başka şeylerdeki gücü bilmiyorlardı. Hz. Şuayb'ta ise dünya malı yoktu, bundan dolayı onu sözü edilen konumda gördüler. Yahut sen güçlü değil, zavallının birisin dediler, o zaman bu kelime aramızda seni zayıf görüyoruz meâlindeki cümlenin sılası olur. En doğrusunu Allah bilir.
SAĞ İŞSİZ dl Ga g ze! sasi Lik Ohitu 2016 şb
Hud 11:92
Şuayb da, ey kavmim! Size göre benim kabilem Allah'tan daha mı hatırlı? Bu ilâhi kelâm iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, ey kavmim, benim kabilemin sizin üzerinizdeki hakkı Allah'ın hakkından daha mı büyüktür ve daha çok mu saygıya lâyıktır ki, kabileme duyduğunuz saygı yüzünden tehdit ettiğiniz cezayı vermekten vazgeçtiniz? İkincisi, benim kavmim sizi Allah'tan daha çok mu korkutuyor ve Allah'tan daha mı güçlüdürler, anlamına gelir. “Eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlayarak öldürürdük” meâlindeki âyetin tefsirinde de onun iki anlama geldiğini söylemiştik. Birincisi, Hz. Şuayb'ın kabilesine duydukları saygı idi, çünkü kabilesi her konuda onlarla birlikte idi ve onlara yardım ediyordu. İkincisi, kabileden korktukları, onların güçlerinden ve nüfusunun çokluğundan çekindiklerinden ve fazla saldırgan olmalarından dolayı, Şuayb'ı tehdit ettikleri cezayı ona vermekten vazgeçmişlerdi. İşte burada da Şuayb şöyle diyordu: Demek ki kabilemden duyduğunuz korku, Allah'tan duyduğunuz korkudan daha çok ve daha büyüktür, ama geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden hareketle, Allah'ın gücünün ve intikamının ne kadar büyük olduğunu biliyor olmalısınız. Yahut şöyle demişti: Sizin nezdinizde kabilemin saygınlığı ve hakkı, Allah'ın hakkından ve saygınlığından daha büyüktür, ama Cenâb-ı Hakk'ın size olan ihsanını ve lütuflarını biliyor olmalısınız.
O'nu arkanıza atıp unuttunuz. Bazıları bu âyete, Allaha sırtınızı döndünüz anlamı verdi. Onların Cenâb-ı Hakk'a sırtlarını dönmeleri, O'na kızmaları anlamına gelir. Bazıları dedi ki: Araplar şöyle derler: Falanca insanları arkasına attı, yani onlara kızdı demektir. Ancak böyle bir sözün kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz. Eğer bunun kullanıldığı söylenirse, o zaman dediği gibi olması muhtemeldir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın sözüdür. Diğer müfessirler dediler ki: O'nu arkanıza atıp unuttunuz meâlindeki âyet, Allah'ı arkanıza attınız, yani Allah'ın hakkını, emrini ve size indirdiği kitabını Jarkanıza attınız, umursamadınız, Allah'ın emrine uygun davranmıyorsunuz ve bundan kaygılanmıyorsunuz mânasına gelir. Bu durumda Allah, sanki insanın sırtının arkasına atılan bir nesne gibidir. Bu, temsili bir ifadedir. Yani Allah'ın emrini ve sizin davet edildiğiniz dinini sırtınızı arkasına attığınız bir nesne haline getirdiniz, ona bakıp düşünmüyor ve ondan kaygılanmıyorsunuz. Bu cümle, şu âyetlerdeki ifadeye benzemektedir: “Hemen gerisin geriye dönüş yaptı”! “Gerisin geri dönecek misiniz?” Bunlar da temsili ifadelerdir, yani sizin içinde bulunduğunuz çirkinlik, topuklar üzerinde geri dönmek gibidir.
Şüphesiz ki Rabbim yaptıklarınızı kuşatmıştır. Bu beyan da iki şekilde izah edilir. Yani şüphesiz ki Rabbim, çirkin işlerden sizin yaptıklarınızı kuşatmıştır ve sizi bundan dolayı cezalandıracaktır. Yahut şüphesiz ki Rabbim, sizin Resülullaha (s.a.) kurduğunuz tuzakları ve hileleri kuşatmıştır ve size karşı ona yardım edecektir.
sil ós Í sa he SEZ İRİ İZİ 563
Hud 11:93
Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Bu beyan iki anlama gelir. Birincisi, siz kendi dininizde kalın, ben de kendi dinimde kalacağım; nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”. Çünkü Şuayb'ın kavmi kendisine şöyle demişlerdi: “Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız veya mutlaka dinimize döneceksiniz”, İşte o zaman onlara bu cevabı vermişti. Böyle bir cevap, ancak insanların iman etmelerinden tamamen ümit kesildiği sırada verilir. Allah şu âyette de aynı şeyi söylemektedir: “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır.
Elinizden geleni yapın! Ben de yapacağım! Yani bana hile ve tuzak kurmak ve beni öldürmek konusunda elinizden ne geliyorsa yapın, ben de size onu yapacağım. Peygamberlerden bir diğeri de şöyle demişti: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” “Bekleyin öyleyse! Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!”7 (1Yakında öğreneceksiniz! Yani sonunda kimin başına aşağılayıcı bir azap geleceğini yakında göreceksiniz. Bu, bir tehdit cümlesidir. Yahut sonunda bizlerden kimin başına aşağılayıcı bir azap geleceğini yakında göreceksiniz; bizim başımıza mı, yoksa sizin başınıza mı? Ve yalancının kim olduğunu; yani bizlerden kimin yalancı olduğunu da sonunda göreceksiniz; biz mi, yoksa siz mi? Çünkü iki taraftan her biri, karşı tarafın yalancı olduğunu ve Allah'a iftira ettiğini iddia ediyordu. İşte bunun üzerine, sonunda bizlerden yalancı olan ve Allah'a iftira edenle doğru söyleyeni yakında göreceksiniz, dedi.
Bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim. Yani benim ölmemi bekleyin, ben de sizin helâkinizi bekleyeceğim. Yahut akıbetin hangimizin, sizin mi yoksa bizim mi lehimize olacağını bekleyin! Ben de sizinle beraber beklemekteyim. En doğrusunu Allah bilir.
ERLEA PAN Gis resi çek va irt üre peel Yere LİE
---
Dipnotlar:
“İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Onların arzularına uyma ve şöyle de: Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim ve bana aranızda âdil davranmam emredildi. Allah bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb'inizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O'nadır”.
Hud 11:94
Haksızlık edenleri korkunç bir gürültü yakaladı. Buradaki korkunç gürültü anlamına gelen “sayha”nın, Cibril'in sayhası olduğu söylendi, yani onlar Cibril'in oluşturduğu gürültü ile helâk edildiler. Bazıları, sayha için her azabın ismidir, dedi. “Racfe”? de böyledir. Kur'ân-ı Kerimde azap hakkında muhtelif isimler kullanılmıştır; bazan “sâika” bazan “sayha”, bazan da “racfe” denilmiştir.
(Hz. Şuayb'ın Ümmetini Helâk Eden Azap] Yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı! İşte böyle, Semüd'un yıkıldığı gibi Medyen de yıkılıp gitti! Bu hususu da daha önce zikretmiştik?”, Bazı müfessirler şöyle dedi: Medyen de yıkılıp gitti, yani helâk olup gitti; Semüd'un yıkıldığı gibi, yani Semüd da helâk olup gitmişti. Çünkü bunların ikisini de Cenâb-ı Hak korkunç bir gürültü (sayha) ile helâk etmişti. [9] Bundan dolayı ümmetler arasından özellikle Semüd'tan bahyukarıdan gelen bir azapla helâk edilmişti. Cenâb-ı Hak, içinde onların azabı bulunan bir bulut yaratmıştı, -insanlar onun gölgelik gibi olduğunu anlamamışlardı- onun içinde bir rüzgâr vardı. İnsanlar bulutu gördüklerinde güneşin sıcağından gölgelenmek için hemen onun altına koştular, derken üzerlerine azap yağıverdi. İşte şu âyet-i kerime bunu ifade etmektedir: “Gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi.”?”
Semüd, Allah'ın rahmetinden uzak olduğu gibi, Medyen de Allah'ın rahmetinden uzak oldu. Söz konusu helâkin belirttiğimiz gibi olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:95
Haksızlık edenleri korkunç bir gürültü yakaladı. Buradaki korkunç gürültü anlamına gelen “sayha”nın, Cibril'in sayhası olduğu söylendi, yani onlar Cibril'in oluşturduğu gürültü ile helâk edildiler. Bazıları, sayha için her azabın ismidir, dedi. “Racfe”? de böyledir. Kur'ân-ı Kerimde azap hakkında muhtelif isimler kullanılmıştır; bazan “sâika” bazan “sayha”, bazan da “racfe” denilmiştir.
(Hz. Şuayb'ın Ümmetini Helâk Eden Azap] Yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı! İşte böyle, Semüd'un yıkıldığı gibi Medyen de yıkılıp gitti! Bu hususu da daha önce zikretmiştik?”, Bazı müfessirler şöyle dedi: Medyen de yıkılıp gitti, yani helâk olup gitti; Semüd'un yıkıldığı gibi, yani Semüd da helâk olup gitmişti. Çünkü bunların ikisini de Cenâb-ı Hak korkunç bir gürültü (sayha) ile helâk etmişti. [9] Bundan dolayı ümmetler arasından özellikle Semüd'tan bahyukarıdan gelen bir azapla helâk edilmişti. Cenâb-ı Hak, içinde onların azabı bulunan bir bulut yaratmıştı, -insanlar onun gölgelik gibi olduğunu anlamamışlardı- onun içinde bir rüzgâr vardı. İnsanlar bulutu gördüklerinde güneşin sıcağından gölgelenmek için hemen onun altına koştular, derken üzerlerine azap yağıverdi. İşte şu âyet-i kerime bunu ifade etmektedir: “Gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi.”?”
Semüd, Allah'ın rahmetinden uzak olduğu gibi, Medyen de Allah'ın rahmetinden uzak oldu. Söz konusu helâkin belirttiğimiz gibi olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:96
96. “Gerçekten Müsâ'yı da mücizelerimizle ve apaçık bir delille gönder“Âyâtinâ” kelimesi açık deliller anlamına gelir. Mücizelerimizle ve apaçık delille ibaresinde tekrar vardır, bu iki husus da aynı mânaya gelir. Eğer “âyât” kelimesi ile emirler ve yasaklar, yapılması ve yapılmaması gerekenler kastedilmişse, o zaman “sultânun mubin” (g ölki..) ibaresi deliller ve kesin kanıtlar anlamına gelir.
97. “Müsâ'yı da Firavun'a ve onun adamlarına gönderdik; fakat onlar (Müsâya değil) Firavun'un emrine uydular; oysa Firavun'un emri isabetli değildi.” (Hz. Müsâ ve Firavun] Firavun'a ve onun adamlarına gönderdik. Buradaki “mele” kelimesinin iki şeyin ismi olduğunu söylemiştik: Biri cemaatın, diğeri de eşrafın ve ileri gelenlerin. Hz. Müsâ kavminin eşrafına ve bütün cemaate gönderilmişti. Ancak herkese gönderilmesine rağmen Firavun ve adamlarının özel olarak belirtilmesinin sebebi şudur: Krallarda örf, ancak ileri gelenleri ve eşrafı muhatap almaktır, her ne kadar maksat bütün halk ise de onlar muhatap alınır.
231 (lOnlar (Müsâ'ya değil) Firavun'un emrine uydular; oysa Firavun'un emri isabetli değildi. Bazıları şöyle dedi: Mümin süresinde ifade buyurulduğu üzere Firavun onlara “Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum”?” deyince, onlar da Firavun'un sözüne uydular. Oysa Firavun'un emri isabetli değildi, yani doğru değildi. Yahut Firavun'un içinde bulunduğu hal isabetli değildi, aksine sapıklıktı. Ancak bize göre onlar Firavun'un putlara tapmak konusunda ve diğer hususlardaki bütün emirlerine ve yasaklarına uymuşlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu beyan etmektedir: “Firavun bu konuşmalarla halkının aklını çeldi, hemen ona boyun eğdiler”?”. Firavun'un emri isabetli değildi, yani doğru değildi, aksine onun emri sapıklıktı, çünkü o hem kendisi sapkındı, hem de başkalarını saptırıyordu.
Hud 11:97
96. “Gerçekten Müsâ'yı da mücizelerimizle ve apaçık bir delille gönder“Âyâtinâ” kelimesi açık deliller anlamına gelir. Mücizelerimizle ve apaçık delille ibaresinde tekrar vardır, bu iki husus da aynı mânaya gelir. Eğer “âyât” kelimesi ile emirler ve yasaklar, yapılması ve yapılmaması gerekenler kastedilmişse, o zaman “sultânun mubin” (g ölki..) ibaresi deliller ve kesin kanıtlar anlamına gelir.
97. “Müsâ'yı da Firavun'a ve onun adamlarına gönderdik; fakat onlar (Müsâya değil) Firavun'un emrine uydular; oysa Firavun'un emri isabetli değildi.” (Hz. Müsâ ve Firavun] Firavun'a ve onun adamlarına gönderdik. Buradaki “mele” kelimesinin iki şeyin ismi olduğunu söylemiştik: Biri cemaatın, diğeri de eşrafın ve ileri gelenlerin. Hz. Müsâ kavminin eşrafına ve bütün cemaate gönderilmişti. Ancak herkese gönderilmesine rağmen Firavun ve adamlarının özel olarak belirtilmesinin sebebi şudur: Krallarda örf, ancak ileri gelenleri ve eşrafı muhatap almaktır, her ne kadar maksat bütün halk ise de onlar muhatap alınır.
231 (lOnlar (Müsâ'ya değil) Firavun'un emrine uydular; oysa Firavun'un emri isabetli değildi. Bazıları şöyle dedi: Mümin süresinde ifade buyurulduğu üzere Firavun onlara “Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum”?” deyince, onlar da Firavun'un sözüne uydular. Oysa Firavun'un emri isabetli değildi, yani doğru değildi. Yahut Firavun'un içinde bulunduğu hal isabetli değildi, aksine sapıklıktı. Ancak bize göre onlar Firavun'un putlara tapmak konusunda ve diğer hususlardaki bütün emirlerine ve yasaklarına uymuşlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu beyan etmektedir: “Firavun bu konuşmalarla halkının aklını çeldi, hemen ona boyun eğdiler”?”. Firavun'un emri isabetli değildi, yani doğru değildi, aksine onun emri sapıklıktı, çünkü o hem kendisi sapkındı, hem de başkalarını saptırıyordu.
Hud 11:98
Firavun, kıyâmet gününde kavminin önüne düşecek. Bazıları dedi ki: Yani kavminin öncüsü olacak. Bazıları da şöyle dedi: O, cehenneme varıncaya kadar kavmini sevkedecek. Kavminin önüne düşecek meâlindeki beyan, dünyada onların lideri olduğu ve insanların ona tâbi olduğu gibi âhirette de onların önderi olacak ve insanlar onun izini takip edecekler. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde...” “Böylece onları, halkı ateşe çağıran öncüler yapmış olduk”. Cenâb-ı Hak dünyadaki önderlerin, âhirette de halkının önderleri olacaklarını haber vermektedir.
Onları ateşe götürecektir. Yani onlar insanları dünyada, kendilerini ateşe götürecek olan inanca davet ediyor ve bunun gereği olan amelleri yapmalarını emrediyorlardı. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!””” Yani cehennem ehlinin amelini yapmaya ne kadar da sabırlı imişler! Bazıları da şöyle dedi: İnsanlar onu, kendilerini cehenneme sokuncaya kadar takip edecekler.
Gidilen o yer ne kötü! Bazıları şöyle dedi: Girilen o yere girmek ne kadar kötüdür! “Vird” kelimesi, girmek demektir; “mevrüd” da girilen yer anlamına gelir. Ceza, ona sebep olan şeyle isimlendirildi. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: JKur'ân-ı Kerimde geçen “vurüd” kelimesi, her yerde girmek anlamına gelir. Meselâ, gidilen o yer ne kötü! “İçinizden, oraya varmayacak hiçbir kimse yoktur”?. “Şüphe yok ki siz hepiniz oraya gideceksiniz”, “Günahkiârları da suya götürülen sürü gibi cehenneme süreceğiz”. Cenâb-ı Hak her iyiyi ve günahkârı oraya doğru sürecek, “Sonra biz kötülükten sakınanları (cehennemden) esirgeriz; zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız” 281.
3 laa aş dail ila) oja d lool PANN et ALAN ES E oda ilya İl
Hud 11:99
99. “Onların burada da kıyâmet gününde de lânet peşlerini bırakmadı; verilen ödül” ne kötü!”
Onların burada da kıyâmet gününde de lânet peşlerini bırakmadı. Dünyadaki lânet ile muhtemelen başlarına gelen azap kastedilmiştir. Yaratılanların onlara lânet okuması da kastedilmiş olabilir, çünkü onları her anan kişi kendilerini lânetler. Âhiretteki lânette ise her iki anlam da vardır. Muhtemelen onlara dünyada azap edildiği gibi âhirette de azap edilecek, aynı zamanda onları gören herkes kendilerine lânet okuyacak. Lânet, sözlükte kovmak demektir; onlar Allah'ın rahmetinden kovulurlar; dünya azabı konusunda kendilerine merhamet edilmez, âhiret azabı konusunda da merhamet gösterilmez.
Verilen ödül ne kötü! Bu âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ondan maksat dünya ve âhiret lânetidir?. Katâde şöyle dedi: İki lânet onlara Allah tarafından peşpeşe gelir: Dünya lâneti ile âhiret lâneti?. Onların iddiasına göre “ridf” kelimesi, peşpeşe gelmek anlamındaki “terâdüf” mastarından gelmektedir. Bazıları “rifd” kelimesi, yardım mânasına gelir dedi. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür. İbn Kuteybe şunları da söyler: “Rifd”, lütuf ve ödül anlamına gelir, “merfüd” da lütfedilen şey demektir. Birine lütfettiğim ve yardım ettiğim zaman “rafedtuhü” denilir. [ ] Aynı şekilde, verilen şey ne kötü ihsan! denilir. Ebü Avsece de aynı şeyi söyledi: Onlara ne kötü şeyler verildi ve ne kötü yardım yapıldı! Verilen şey ne kötü! En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:100
(Hz. Muhammed'in Peygamberliği] İşte bu anlamına gelen “zâlike” işaret ismi, bu sürede geçen beldeler ve çağlarla ilgili haberlere işaret etmektedir. Sana anlatmakta olduğumuz bu haberler, gayb haberlerindendir. Senin peygamber olduğun anlaşılsın, peygamberliğine delil olsun diye anlatıyoruz, çünkü sen bunların hiçbirini görmedin. Bunları öğrenmek için birilerine gidip ders de almadın. Bunları yazan kitaplar da senin dilinde yazılmamıştı ki, onları gördün ve bu bilgileri oradan aldın, desinler! Sonra sen bunları olduğu gibi onlara anlattın. Bu durum, senin bunları Allah tarafından öğrendiğinin bilinmesi ve senin peygamberliğine delil olması içindir.
Kiminin izleri hâlâ ayakta, kimi de biçilip yere serilmiş. Bazı müfessirler şöyle dedi: Kiminin izleri hâlâ ayakta; yani onların yerini görüyor ve onları seyrediyorsun. Kimi de biçilip yere serilmiş; yani onların izini ve yerini göremiyorsun. Bazıları, “kâim” kelimesine evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış” anlamını; “hasid” kelimesine de kökü kazınmış mânasını verdi.
282 Taberi, Câmi'u'-beyân, XII, 111; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 472. 23 Taberi, Câmi'wl-beyân, XII, 111.
Hasan-ı Basri şöyle dedi: Kiminin izleri hâlâ ayakta, yani Allah çoğunu yere sermedi, beldelerin çoğunu helâk etmedi. Bize göre bu cümlenin aslı şudur: Âd, Semüd ve Medyen gibi bazı beldelerin halkı helâk edildi, diğer beldelere müslümanlar için dokunulmadı. Çünkü Cenâb-ı Hak, Âd kavminin beldesi hakkında şöyle buyurmuştu: “Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler”. “Hasid” kelimesi de bunun gibidir; yani Nuh kavmi bütün binalarıyla birlikte helâk edildiği, Lât kavmi de beldeleriyle birlikte helâk edildiği gibi, bütün beldeler ve ahalisi helâk edilmedi, ama onların ne kendileri kaldı, ne de binaları! En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Kiminin izleri hâlâ ayakta, yani ahalisi helâk edildi, fakat binaları bırakıldı. Kimi de biçilip yere serildi, yani halkı da binaları da yok edildi, onlardan hiçbir iz kalmadı.
[ ]Bu âyet üç hususa işaret etmektedir. Birincisi, az önce söylediğimiz gibi Hz. Peygamber'in peygamberliğine delildir. İkincisi, müttakiler için ibrettir; bu hususa daha sonraki âyette işaret edilmektedir: “İşte bunda, âhiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır”, Bu olay, âhiret azabından korkanlar için ibrettir. Üçüncüsü, müşrikler ve kâfirler için de sakındırıcıdır, çünkü onlar, o insanların başlarına gelenleri duyduklarında onların yaptıklarını yapmaktan çekinirler. İşte âyet bunlara işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:101
Onlara biz zulmetmedik; onlar kendi kendilerine zulmettiler. Buradaki onlara biz zulmetmedik meâlindeki beyanın iki anlamı vardır. Birincisi, biz onlara zulmetmedik, çünkü onlar da, onların bütün yapıları da Allah Teâlâ'nın mülküdür. Her mülk sahibinin mülkünü helâk etme hakkı vardır. Dolayısıyla kendi mülkünü telef ettiğinden dolayı hiçbir mülk sahibi zâlim olmakla nitelenemez. Onlar kendi kendilerine zulmettiler; çünkü onların canları hakikatte kendilerine ait değildir, evleri de öyle! Dolayısıyla başkasına ait bir şeyi helâk eden kişi, zâlimdir. İkincisi, zulüm, bir şeyi ait olduğundan başka bir yere koymak demektir. Cenâb-ı Hak, azap etmekle onlara biz zulmetmedik buyuruyor, çünkü onlar yaptıkları şeylerle bunu hak ettiler, dolayısıyla biz azabı ait olduğu yerden başka bir yere koymadık. Aksine onlar kendilerini olmaları gereken yerden başka yerlere koydular, kendilerini kendi mâliklerinden başkasına yönelttiler ve O'ndan başkasına kulluk yaptılar, bu ise zulümdür. Bu yorum, onların kendi şahısları hakkındadır. Binalarına gelince, Cenâb-ı Hak onları o insanlar için yaratmıştı, onları helâk ettiğinde, onlar için yarattığı şeyleri de helâk etmiştir. Onlar var oldukları sürece bunları da onlar için ayakta tutmaktadır. Onlar yok olup gittiklerinde, artık bu binaların varlığına da gerek kalmamıştır.
Âyette belirtilen, o insanların kendilerine zulmetmiş sayılmalarının sebebi olarak da farklı hususlar gösterilebilir. Birincisi, onlar Allah'tan başkasına taparak kendilerine zulmettiler. İkincisi, onlar insanları Allah'ın yolundan, Allaha kulluktan ve O'nun birliğini kabulden çevirip Allahtan başkasına kulluğa yönlendirdikleri için kendilerine zulmetmiş oldular. Üçüncüsü de hemen azabı istemeleri ile kendilerine zulmettiler.
Rabb'inin hükmü geldiğinde Allah'ı bırakıp da taptıkları tanrıları onlara hiçbir şey sağlamadı. Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların Allah'tan başka taptıkları ilâhların, Rabb'inin hükmü geldiğinde, yani Rabb'inin azabı geldiğinde onlara hiçbir faydası olmadı. Onlar şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Cenâb-ı Hak, kendilerini Allaha yaklaştırsınlar diye taptıkları putların, bekledikleri faydayı onlara sağlamayacaklarını haber vermektedir. İkincisi, onlara hiçbir şey sağlamadı, yani tanrılarının bizzat kendileri, azabı kaldırmaya en çok ihtiyaç duydukları sırada, aciz ve zayıf oldukları için kendilerine bile faydaları olmadı.
27. “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, “sadece bizi Allah'a yaklaştırOnlar diyorlardı ki: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”?, Onlar en çok ihtiyaç duydukları sırada kendileri için bunu yapamadıklarına göre başkaları için hiçbir halde yapamazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Ziyanlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Onların putlara tapmaları sadece kendi zararlarını artırdı. Yahut taptıkları putlar, onların sadece zararlarını çoğalttı. Âyette geçen “tetbib” kelimesine bütün müfessirler zarar etmek anlamı verdiler. Ebü Avsece şöyle dedi: “Tetbib” kelimesi, fesat anlamına gelir. O, şu âyette geçen bu kelimeye de aynı anlamı verdi: “Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı”?”. Yani fesattan başka bir sonuç doğurmadı. Başkaları ise, hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı anlamı verdi. Diğerleri de zarardan başka bir sonuç doğurmadı mânasını verdi. Aynı şekilde “tebbet” kelimesine de hüsran anlamı verdiler. Ebü Ubeyde, “gayra tetbib”, ibaresi, yok olmaktan ve helâk olmaktan başka bir işe yaramadı, anlamına gelir dedi?”. [§]“Ebû Leheb'in elleri kurusun! Kurudu zaten”?! meâlindeki âyet hakkında da aynı şeyi söylediler. İnsanların “tebben leke” (w şeklindeki beddualarına da aynı mânayı verdiler. Bazıları “gayra tetbib” ibaresine kötülüğü arttırmaktan başka bir şeye yaramadı mânasını verdi ve dedi ki: “Tetbib”, kötülük demektir, “tebbe” de kötülük ve hüsran mânasına gelir, neticede her ikisi de aynı anlama gelir.
el ZARİ ÖN AZI gag yali İZİ Bi İğ İRİ S3
---
Dipnotlar:
sınlar diye onlara tapıyoruz' diyorlar” (ez- Zümer, 39/3).
Hud 11:102
Rabb'in, zulme sapan toplulukları yakaladığında işte böyle yakalar! Yani Allah onları yakaladığı gibi bu ümmetin kâfirlerini de işte böyle yakalar. Yani zulme sapan, müşrik ve kâfir olan geçmiş ümmetlere azap ettiğimiz gibi bu ümmete de azap ederiz. Ancak Cenâb-ı Hak bu ümmetin azabını ertelemektedir. Bu, onlara duyduğu rahmetin eseridir.
Ebü Ubeyde, Mecâzü'-Kurün, I, 339.
Şüphesiz onun cezalandırması pek elem vericidir, pek çetindir! Buradaki O'nun yakalaması meâlindeki ifade, O'nun azabı anlamına gelir. Pek elem vericidir, pek çetindir! Sadece yakalamak çok çetin olarak nitelendirilir, ancak elem verici olarak nitelendirilmez. Azap ise, elem verici olarak nitelendirilir. Ancak âyette elem ve şiddet kelimeleri birlikte kullanılınca, bu, sözü edilen yakalamanın azap için yakalamak anlamına geldiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:103
İşte bunda, âhiret azabından korkanlar için elbette bir ibret vardır. Bu hususa daha önce temas etmiştik?2. Bunda müttakiler ve âhiret azabından korkanlar için ibret vardır.
O gün bütün insanların bir araya toplandığı gündür. Her ne kadar o gün insanların ve diğer varlıkların toplandığı gün ise de, Cenâb-ı Hak burada sadece insanlardan söz etti, çünkü âyet-i kerime insanlar için ibret olduğunu söylemektedir. Yahut o günde toplanmaktan maksadın insanlar olduğu içindir. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki: O gün önceki ümmetler ve sonraki ümmetler toplanacaktır.
gün olup bitenin gözle görüldüğü bir gündür. Bazıları şöyle dedi: Gök ehli ve yeryüzü ehli arzedilmek ve hesaba çekilme gününe şahit olurlar. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:104
Yani biz bu ümmetten azabı, sadece belli bir süreye kadar erteleriz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyeti, onların azabın hemen gelmesini istemelerinin cevabı olarak belirtmiştir. Onların bu isteklerini de şöyle ifade buyuruyor: “Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!” Cenâb-ı Hak buna cevaben şöyle buyurmuştur: Biz onlardan azabı sadece belli bir süre erteliyoruz, yani tayin edilmiş bir vakte kadar erteliyoruz. Allah katında belli olan bir vakte kadar erteliyoruz. Eğer bu süre, İbn Abbâs'ın (r.a.) dediği gibi yedi bin yıl olsaydı, o zaman insanlar nezdinde de belli bir süre olurdu. Buna göre kıyâmetin vakti de mâlum olurdu. Halbuki Cenâb-ı Hak kıyâmetin vakti için söyle söylemektedir: “Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah'tır”, En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:105
O gün geldiğinde Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Yani o gün birine şefaat etmek maksadıyla Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. JNitekim başka bir âyette Allah şöyle buyuruyor: “Onlar Allah'ın razı AS olduklarından başkasına şefaat edemezler!” Yahut o günün dehşetinden ve korkutucu halinden dolayı hiç kimse konuşamaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar”, Başka bir âyette de şöyle buyurur: “O gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkası konuşamayacak”2”. Yahut başkalarına şefaat etmek maksadıyla büyüklerden ve ileri gelenlerden hiçbiri Allah'ın izni olmadan konuşamaz. En doğrusunu Allah bilir.
Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu! Yani bazıları kendisinin seçmiş olduğu kötü amelleri işlediğinden dolayı bedbahttır, çünkü bu ameller onları cehenneme sokacaktır. Kimisi de mutludur; kendi tercihi ile hayırlı ve itaate dair ameller işlediği, bunları yapmak kendisine ikram edildiği için mutludur, çünkü bu ameller onu cennete sokacaktır. Yaptığı her amel kendisini cennete sokmaya yarıyorsa, o mutludur. Buna mukabil yaptığı her amel kendisini cehenneme sokmaya sebep oluyorsa, o bedbahttır. Bu konuda Resülullah'tan (s.a.) gelen bir rivayet vardır. Hz. Ömer'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu meâlindeki âyet nâzil olduğunda Hz. Peygambere sordum: Ey Allah'ın peygamberi! Ne üzerine amel ediyoruz? (Takdir edilip) bitirilen bir şey üzerine mi, yoksa henüz bitirilmeyen bir şey üzerine mi? Hz. Peygamber buyurdu ki: “Aksine (takdir edilip) bitirilen ve kalemlerin (önceden) yazdığı şey üzerine ya Ömer! Ancak herkese, ne için yaratıldı ise, kendisine o kolaylaştırılacaktır”8. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:106
Bedbaht olanlar ateştedirler. Az önce bunun sebebini açıkladık. Orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler. Bazıları şöyle dedi: “Zefir”, eşeğin göğsünde hissedildiği gibi hırıltılı nefes almaktır, ondan maksat da eşeğin ilk anırma sırasında çıkardığı sestir. “Şehik” ise eşeğin boğazı sıkıldığı sırada çıkardığı yüksek sestir, anırmasını bitirirken çıkardığı şiddetli sestir. Bazıları şöyle dedi: “Zefir”, hiçbir şeyin anlaşılmadığı homurdanma
Hud 11:107
Rabb'inin dilediği hariç, onlar gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır. Hasan-ı Basri'nin gökler ve yer durdukça meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet edildi: Gök, bu gökten başka bir göğe, yer de bu yerden başka bir yere dönüştürülecek. O gök ve o yer devam etmeyecek™, Çünkü Cenâb-ı Hak bu göğün parçalanacağını, dürüleceğini ve değiştirileceğini haber vermiştir. Şöyle buyurmuştur: “O gün göğü örten bulutlar (perdeler) açılacak””!. “O gün göğü düreriz””. “O gün gökler başka göklere dönüştürülecek”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Bazıları şöyle dedi: Gökler ve yer durdukça meâlindeki ancak başka bir sözün sılasıdır. Sanki şöyle demiştir: Rabb'in dilediği hariç onlar orada sürekli kalacaklar. Bunun sılasında da buna benzer sözler söylenmişti. Bazıları ise şöyle söyledi: Dünya ehli orada bulundukları sürede gökler ve yer durdukça onların azabı ebedi olarak devam edecek; çünkü yer ve gök, ancak orada yaşayanların yok olmasından ve onların tekrar dirilmesinden sonra yok olur. Cenâb-ı Hak, dünya ehli için gök ve yer devam ettiği gibi, onların azabının devam edeceğini haber vermektedir. Bazıları da dedi ki: Onlar gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır. Yani cennet göğü ve cennet yeri ile cehennem göğü ve cehennem yeri durdukça... Ancak dünya ehlinin helâki dünya yerinin ve göğünün helâkinden önce olduğu düşünülerek, cennet ve cehennemin yeri ve göğü helâk edilmeden önce cennet ve cehennem ehlinin helâk edileceği vehmine düşülmesin diye bunu söylemektedir. Bazıları da şunları söyledi: Onlar gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır. Yani yer, yer olarak, gök de gök olarak kaldığı müddetçe, onun sona ereceği düşüncesinden uzak olduğu konusunda böyle söylenir. Yahut sıla olmak üzere, bir adamın başka birine şöyle demesi gibidir: Gece ve gündüz devam ettiği sürece seninle konuşmayacağım, yani ebediyen konuşmayacağım demektir. İşte gökler ve yer durdukça ilâhi kelâmının yorumu böyledir.
Rabb'inin dilediği hariç meâlindeki beyana gelince, bazıları şöyle dedi: Tevhit ehlinden bazıları günahları ve hataları ölçüsünde cehennemde yanar, sonra çıkarlar. Bu konuda muhtelif rivayetler vardır. Ebü Said el-Hudri (r.a.) ve Ebü Hureyreden (r.a.) Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Âyetteki her iki istisna da cennet ehli içindir”, Yani tevhit ehlinden olanlar cehennemden çıkarlar. Rabb'inin dilediği hariç; yani Cenâb-ı Hak diyor ki: Onlar cehennemde ebedi kalacak derecede bedbaht değildirler. Rabb'inin dilediği hariç cümlesi mutlu olanlar hakkında da düşünüldüğünde, onlar cennet ehlinden olup cehenneme girmeyenlerin ulaştığı mutluluğa ulaşamayanlardır. Bazı rivayetlerde Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu kaydedilir: “Allah'ın cehennemden çıkarmayı istediği kişiler, orada bir şekilde öldürülürler”", [Ş] Başka bir rivayette de şöyle buyurdu: “Cenâb-ı Hakk'ın cehennemde ebedi kalmasını istediği kişiler oradan çıkamazlar”. Buna benzer başka rivayetler vardır. Eğer bu rivayet sahihse, güvenilmesi gereken budur. Bazıları şöyle dedi: Rabb'inin dilediği hariç; yani Allah cehennem ehlinin orada ebedi kalmasını, cennet ehlinin de “kesintisiz bir lütuf olarak ebedi”7 olarak orada kalmalarını diledi. İbn Mesüd (r.a.) ve Übeyy'in (r.a.) mushafları da bu hususu teyit etmektedir. Onlar gökler ve yer durdukça meâlindeki cümle (bu ve bundan sonra gelecek olan) her iki âyette de okumuşlar, ilk âyette Rabb'inin dilediği hariç meâlindeki beyanı, ikinci âyette de gökler ve yer durdukça kesintisiz bir lütuf olarak devam edeceği anlamındaki cümleyi okumuşlardır. Aynı şekilde İbn Mesüd (r.a.) ve Übey, (r.a.) mushaflarında, ikinci âyette cennet ehlinden söz etmediler.
Bu meselenin aslı konusunda Ebü Ubeyde şunları söyler: İstisnanın mutlu kişiler hakkında da düşünülmesi problemlidir. Çünkü şöyle denilir: Cenâb-ı Hak cennette ebedi kalacaklarını vâdettiği kişilerden bazılarını nasıl istisna eder? Bu konuda öyle şeyler söylenmiştir ki, bunların kime dayandığını ben bilmiyorum. Ancak onların Arap dilinde bazı dayanakları ve rivayetlerden bazı şahitleri vardır. İnsanlar bu konuda ancak Arapçadaki anlamlarına göre bir takım şeyler söylüyorlar. Neyi kastettiğini en iyi Allah bilir. İstisna konusundaki bu yorumlardan biri şöyledir: Bu tıpkı, kendisine bir şey lazım olan bir adamın, onu mutlaka yapacağına yemin etmesi, sonra da inşallah demesi gibidir. Burada Allah isterse diye bir istisna getirmesine rağmen kalbindeki kararı, onu yapmak şeklindedir, başka bir şey değildir. Bu görüşü destekleyen delillerden biri Cenâb-ı Hakk'ın şu meâldeki âyetidir: “Allah izin verirse güven duygusu içinde Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz”. Cenâb-ı Hak onların Mescid-i Harama kesin olarak gireceklerini bilmesine rağmen, Allah izin verirse diye bir istisna getirmektedir. Bu görüşün delillerinden biri de Mekke'nin harem oluşu ile ilgili hadiste Resülullah'ın (s.a.) söylemiş olduğu şu sözdür: “Mekke'nin yitiğini almak, sahibini arayacak olandan başkasına helâl değildir”?. Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber burada, sahibini arayacak olanı istisna etti, halbuki o mal, başkasına helâl olmadığı gibi ona da helâl değildir.
[Ş]İkincisi, âyetteki “illâ” istisna edatının “siv?” anlamında kullanılmış olmasıdır. Araplar bunu yaparlardı. Meselâ şöyle dersin: Sana, daha önceki bin dirhem müstesna, falanca ve falanca tarafından bin dirhem verilecek; yani daha önce verilen bin dirhemden ayrı olarak bin dirhem daha verilecek. Bu anlama göre Cenâb-ı Hak cennet ehline yukarıdaki âyette zikretmediği ikram ve lütuftan fazla olarak orada ebedi kalmayı vâdetti, mânasına gelir. Bunu teyit eden delillerden biri, Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadistir: “Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Salih kullarım için, size bildirdiklerim dışında hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hayal edemediği nimetler hazırladım.” Sonra da “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez” meâlindeki âyeti okudu?! Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak, orada insanlara bildirmediği daha pek çok nimetin var olduğunu söylemektedir.
Üçüncüsü, onların cennette ebedi olarak kalmaktan istisna edilmeleri, dirilme ile hesap arasında geçen sürede bekletilmeleri anlamındadır. Belirttigimizden ayrı olarak ölüm ile dirilme arasında geçen zamanın kastedildiği de söylenmiştir ki bu zaman, onların cennete girecekleri ve orada ebedi olarak kalacakları ana kadar geçen berzah âlemidir. Buna göre âyette şöyle denilmiş olur: Onlar cennetten ancak hesap için bekletildikleri süre kadar uzak kalırlar. Bunu destekleyen delillerden biri de, şu âyet-i kerimedir: “Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır”. Yani ölüm ile dirilme arasındaki zaman vardır, denildi. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
%0 Bunu İbn Ebü Hâtim ve EbuŞ-Şeyh tahric ettiler (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 477). %1 “O gün semayı örten bulutlar (perdeler) açılacak, melekler peş peşe indirilecek” (el-Furkân, “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yaparız” (el-Enbiyâ, “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'ın huzuruna çıkacaklardır” (İbrâhim, 14/48). %4 Bu rivayeti kaynaklarda bulamadık. Ancak İbn Merdüye, Câbir'den (r.a.) şöyle tahric eder: Resülullah (s.a.) “Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler” (Hüd, 11/106) meâlindeki âyeti “Rabb'inin dilediği hariç” cümlesine kadar okudu, sonra buyurdu ki: “Allah, bedbaht olan kişilerden bazılarını cehennemden çıkarıp cennete sokmak isterse bunu yapar” (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 476). “Allah'ın cehennemden çıkarmayı istemediği kişiler orada ölmezler, fakat cehennemden çıkarmak istediği kişileri orada kömür haline gelinceye kadar öldürür, sonra oradan çıkarılırlar..” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 11, 20; Müslim, “İman”, 304; İbn Mâce, 36 Öncekidipnota bakınız. Bu, aynı hadistir, başka bir hadis yoktur. 38 “Allah, resülüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir. Allah izin verirse hiçbir şeyden korkmaksızın, (umrenizi yaptıktan sonra) ya saçlarınızı kazıtarak veya kısmen kestirerek, güven duygusu içinde Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilmektedir ve bundan başka hemen gerçekleşecek bir fethi de takdir buyur-
Hud 11:108
Mutlu olanlara gelince, bu kelimenin okunuşunda kırâat imamları ihtilaf ettiler. Kisâi ve Hamza ötreli olarak “sü'idü” diye okudular, Ebü Amr, Medineliler ve diğer kırâat imamları ise “şekü” sözcüğüne kıyas ettiler ve üstünlü olarak “se'idü” diye okudular. JEbü Avsece şöyle dedi: Ben ötreli olarak “sü'idü” diye okunduğunu bilmiyorum, o ancak üstünlü olarak “se'idü” diye okunmuştur. Ebü Avsece “Bayra meczüz” ibaresine de kesintisiz anlamı verdi, tıpkı şu âyetlerde ifade edildiği gibi: “İbrahim putları paramparça etti”, Hatırladığımız kadarıyla “şehik” ve “zefir” kelimeleri hakkında onların söylediklerini de zikretmiştikö"5.
O pAn É ima AŞİ aç
Hud 11:109
O halde onların tapmakta olduğu şeylerin (bâtıl olduğu) konusunda şüphen olmasın; onlar da daha önce babalarının tapındığı gibi tapınmaktan başka bir şey yapmıyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, burada söylenmek istenen şey şudur: Ey Muhammed! Putlara tapmak konusunda onların da babalarının vardığı sınıra ulaştıklarından ve babalarının o sınıra varmalarından dolayı helâk edildiklerinden sakın şüphe etme! Bunlar da o sınıra, yani helâk edilme sınırına gelip dayandılar. Ancak Allah, rahmeti ve lütfuyla onlardan azabı belli bir vakte kadar ertelemektedir. Yahut şöyle denilir: Babaları henüz kendilerine delil ve kanıt gelmeden önce putlara tapmak konusunda vardıkları sınıra onlar, Allah'tan başkasına tapmak konusunda Kur'ân ve delil geldikten sonra ulaştılar. Yahut âyet, müslümanlara tâbi görünen, fakat babalarının putlara taptıkları gibi kendileri de gizlice putlara tapan bir kavim hakkındadır. Bu anlama göre âyet şunu söylemektedir: Onlar sana tâbi görünseler de, gizlice yaptıkları ile babalarının yaptıkları sınıra vardılar. En doğrusunu Allah bilir. Sonra bu âyetin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, âyet, fertlerinden hiçbiri iman etmeyecek olan özel bir kavimden bahsetmektedir, bu da peygamberin onları bırakıp başkalarıyla uğraştığı içindir. İkincisi, Hz. Müsânın kavmi bütünüyle iman etmediği, sadece bir grubun iman edip diğer grubun etmediği gibi senin kavmin de bütünüyle iman etmeyecektir diye haber vermektedir. Bu mânaya göre muhatap kitle, senin kavmindir.
Biz onların hak ettiklerini elbette eksiksiz olarak vereceğiz. Bazıları şöyle dedi: Biz onlara, dünyadaki rızıklarını ve kendileri için takdir edilen nimetleri vereceğiz. Eksiksiz olarak; onlara ne takdir edildi ise onu tam olarak vereceğiz. Yani rızıkları tam olarak verilmeden onlar helâk edilmeyecekler. Bazıları dediler ki: Biz onlara amellerinin karşılığını eksiksiz olarak vereceğiz. Ne yaptılarsa, hiç eksiltmeden onun karşılığını vereceğiz; iyilik yapmışlarsa iyilik, kötülük yapmışlarsa kötülük! Yaptıklarının karşılığı ne ise o verilecek. Bazıları şöyle söyledi: Biz onların hak ettiklerini elbette vereceğiz. Cenâb-ı Hak burada buyuruyor ki: Onlara âhirette azaptan hak ettiklerini tam olarak vereceğiz, eksiksiz olarak, yani onlardan bu azabı hiç eksiltmeden vereceğiz. Biz onların hak ettiklerini elbette eksiksiz olarak vereceğiz meâlindeki beyan, eğer onların tapmakta olduğu şeylerin (bâtıl olduğu) konusunda şüphen olmasın; onlar da daha önce babalarının tapındığı gibi tapınmaktan başka bir şey yapmıyorlar anlamına gelen âyete bağlı olarak yorumlanırsa, âyet, Cenâb-ı Hakk'ın asla iman etmeyeceklerini bildiği bir kavimden ümidini kesmek mânasına gelir. O zaman bunun yorumu başka bir âyette belirtmiş olduğu şey olur: “Kim dünya hayatı ve onun süsünü istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz”6, Eğer ikinci anlam esas alınırsa, o zaman da mânası şu âyette belirttiği muhteva olur: “Şüphesiz Rabb'in, onların her birine yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir”.
GE) LİR il ÇİŞ gli İş
Hud 11:110
[Tevrat'ın Tahrif Edilmesinin Sebepleri]
Gerçek şu ki biz Müsâ'ya da kitabı vermiştik, Yani Tevrat'ı vermiştik. Onda da ihtilafa düşüldü; yani o kitapta da ihtilafa düşüldü. Bu ihtilafın üç konuda olması muhtemeldir. Birincisi, Allaha iman ve O'nu inkâr hakkında; onlardan bir kısmı Allah'a iman etmiş, bir kısmı inkâr etmişti.
İkincisi, onlar Tevrat'a ilâve ve çıkarma yapmak, değiştirmek ve tahrif etmek hususunda ihtilafa düşmüşlerdi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler”!8. “Elleriyle kitap yazanlara yazıklar olsun!” “Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar””. Bunlara benzer âyetler çoktur.
Üçüncüsü, kitaba iman edip kabul ettikten sonra onun yorumunda ve anlamında ihtilafa düştüler. Yorumda ihtilaf, bizim kitabımız için de muhtemel olan şeylerdendir. Ancak değiştirme, tahrif, ziyade ve noksan yapmak ise bizim kitabımız için söz konusu değildir, çünkü onu korumayı Cenâb-ı Hak üstüne almıştır: “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz””!. “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”. Cenâb-ı Hak onu okumayı insanların dillerine ve kalplerine kolaylaştırmıştır; o kadar ki, biri ona ziyade veya noksan yapar veya tebdil eder veya bir şeyi tahrif eder veya takdim ve tehir yapacak olsa bu mutlaka bilinir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu husus, onun hükümlerinin neshi ve şeriatinin değiştirilmesi ihtimali bulunmadığı içindir. Diğer kitapların korunmasını ise sadece insanlara bırakmıştır, nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendi”??, En doğrusunu Allah bilir ya, bu da onun şeriatinin ve hükümlerinin yürürlükten kaldırılması ve değiştirilmesi muhtemel olduğu içindir. İşte bundan dolayı bu husus, bizim söylediğimiz gibidir.
Gerçek şu ki biz Müsâ'ya da kitabı vermiştik; onda da ihtilafa düşüldü. Cenâb-ı Hak, kendisine gelen kitap hakkında insanların ihtilaf etmelerine sabretmesi için bunu peygamberine hatırlatmaktadır. Diyor ki: Sana gönderilen kitapta ihtilaf edildiği gibi, senden önceki peygamberlere indirilen kitapta da ihtilaf edilmişti. Eğer Rabb'in tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı işleri bitirilirdi; yani kökleri kazınarak ve ayıplanarak helâk edilirlerdi. [Birincisi], daha önce verilmiş sözden maksat, muhtemelen Muhammed aleyhisselâm ile peygamberliği sona erdirmeye ve onu peygamberlik kurumunun mühürleyicisi yapmaya, lümmetini de, başlarına kıyâmetin kopacağı son ümmet olduğuna hükmetmesidir. Cenâb-ı Hakk'ın burada belirttiği “kelimetuhü” lafzını açıklamıştık. Ancak onun başka bir anlama gelmesi de muhtemeldir, o da şudur: (İkincisi), O'nun hükümlerinden biri de, insanlar kitap ve din konusunda ihtilafa düştükleri, doğruya ulaşamadıkları ve din yoluna giremedikleri zaman, onlara dini açıklayacak ve doğru yolu gösterecek bir peygamberi göndermesidir. Eğer geçmişte bu hüküm olmasaydı, insanlar helâk edilerek işleri bitirilirdi. Üçüncüsü, eğer bu ümmetten azabı belli bir vakte kadar ertelemeseydi, helâk yoluyla işleri bitirilirdi.
Eğer Rabb'in tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı işleri bitirilirdi. Cenâb-ı Hakk'ın burada zikretmiş olduğu “sebekat” kelimesinin Hz. Müsâ'nın kavmi ile ilgili olması muhtemeldir; Firavun ve ordusunun boğulma olayından sonra Allah köklerini kazımak suretiyle onları helâk etmeyeceğini söylemektedir. Tevrat, daha sonra indirilmiş ve kavminden ancak bir grup ona iman etmişlerdi. Bu hususu Cenâb-ı Hak şöyle açıklıyor: “Müsâ'nın kavminden hak yolu gösteren bir topluluk da vardı””, Onlar kitap hakkında derin bir şüphe içindedirler; yani dinde derin bir şüphe içindedirler. Bazıları, azaptan derin bir şüphe içindedirler diye anlam verdi. “Şekk” ve “rayb” kelimelerinin mâna farkını daha önce açıklamıştık3”.
Oyla AŞAĞI GİBİ A 5 e ŞİLİ SE n
---
Dipnotlar:
32 “Asılsız birşey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42). “Kendilerini Allah'a vermiş olan peygamberlerin ve - Allah'ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için- Rab'lerine teslim olmuş zâhidlerin, bilginlerin yahudiler arasında kendisiyle hükmettikleri, içinde hidâyet ve aydınlık bulunan Tevrat'ı elbette biz indirdik. Hepsi onun (hak olduğunun) şahitleri idi. O halde insanlardan korkmayın, benden korkun da âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir”.
Hud 11:111
Şüphesiz Rabb'in, onların her birine yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir. Denildi ki: “Lemâ” edatı burada sıla anlamında kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Şüphesiz Rabb'in, onların amellerinin karşılığını tam olarak âhirette kendilerine verecektir. Eğer amelleri kötü ise karşılığı da kötü, iyi ise karşılığı da iyi olacaktır.
[9]Bunu şeddeli olarak “lemmâ” okunduğunda cümle iki anlama gelir. Birincisi “ill?” mânasına, ikincisi de “lemen mâ” mânasına gelebilir; yani üç mim harfi birleştiğinde biri atılır, öbürü de diğerine idğam edilir. Rabb'in, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Bu, tehdit cümlesidir.
Hud 11:112
Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte, sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol! Siz de azıp sapmayın! Allah başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür”. Bazıları şöyle dedi: Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte, sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol, meâlindeki âyette geçen istikametten maksat, tevhittir; yani Rabb'ine varıncaya kadar tevhit üzere ol, demektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Rabb'imiz Allah'tır, deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar”; yani Allah'a mülaki oluncaya kadar istikamet üzere olanlar... Bazıları “Rabb'imiz Allah'tır, deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar” meâlindeki âyete, “Rabb'imiz Allah'tır” sözünün gerektirdiği şekilde yaşayanlar mânasını verdiler. Çünkü “Rabb'imiz Allah'tır” sözü, Allah'ın rubübiyetini ikrar etmektir. Dolayısıyla o insan, şahsında ve bütün işlerinde rablığı ve ilâhlığı sadece Allah'a tahsis eder, kendisine de O'na kul olmayı bırakır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada zikretmiş olduğu istikamet, şahsında ve bütün işlerinde rablığı Allah'a vermesi, ulühiyeti O'na tahsis etmesi, kendisinin de yapılması gerekenleri yapması, kaçınılması gerekenlerden kaçınması ve Allah'ın bütün emir ve yasaklarına uymasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
[S]Dosdoğru ol! Bu söz, Hz. Peygamber'e peygamberliğini insanlara teb- È liğ etmesi konusunda söylenmiş olabilir. Sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol meâlindeki beyan, iki anlama gelir. Birincisi, Sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle birlikte iman edenler de emrolundukları gibi dosdoğru olsunlar! İkincisi, emrolunduğun çizgide hayatını sürdür. Âyette geçen “kemâ” edatı, zikrettiğimiz bu iki anlama gelir: Emrolunduğun üzere ve emrolunduğun çizgide.
Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte; yani şirkten dönenlerle birlikte, onları da dilleriyle söyleyip ikrar ettikleri şey üzere dosdoğru olmaya çağır! Siz de azıp sapmayın! Bazıları şöyle söyledi: Buradaki “tuğyân” kelimesi, konulan sınırı tecavüz etmek anlamına gelir. Allah, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir meâlindeki cümle de tehdit ifade eder.
---
Dipnotlar:
327 İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Onların arzularına uyma ve şöyle de: Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim ve bana aranızda âdil davranmam emredildi. Allah bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb'inizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O'nadır”.
Hud 11:113
Zâlimlerin yanında olmayın Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bu âyet, “Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte, sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol! Siz de azıp sapmayın!” meâlindeki âyetin sılasıdır. Zâlimlerin yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Hasan-ı Basri dedi ki: Bu iki âyet arasında, yani zâlimlerin yanında olmakla nimetler konusunda azıp sapmak arasında Allah'ın dini vardır”, Âyet eğer müşrikler hakkında ise, ozaman müşriklerden ve diğer insanlardan zâlim olanlara işaret etmiş olur. Hiç şüphesiz zâlimlerin yanında olan herkes onlara itaat etmekte veya onları sevmektedir; dolayısıyla onun, bu âyette tehdit edilen zümreden olmasından korkulur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur; yani insanlardan azabı defedecek yahut onlara fayda sağlayacak dostlarınız yoktur. Bu durumda bir yerden yardım da göremezsiniz! Allah'tan başka size yardım edecek ve azaba mani olacak kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Zâlimlerin zulümleri yanında olmayın; sonra ateş sizi de yakar. Bu beyan, her ne kadar genel bir ifade taşıyorsa da, özel bir hükümdür. Çünkü zulmün yanında olan herkesi ateş yakmaz. Allah bu ifade ile sanki zâlimlere tâbi olan halka hitap etmektedir. (JŞöyle demektedir: İçinizden ileri gelenlerin ve önderlerin yanında olmayın ve onların davetlerine uymayın, sonra ateş sizi yakar. Bazı müfessirler şöyle dediler: Zâlimlerin yanında olmayın meâlindeki âyet, Resülullah (s.a.) hakkında, müşrikler kendisini babalarının dinine davet ettikleri sırada gelmiştir. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Müşriklere meyletmeyin ve onlara katılmayın!
Hud 11:114
[Beş Vakit Namaz]
Gündüzün iki tarafında, gecenin de gündüze yakın saatlerinde namaz kılın. Bu âyet zâhirde üç vakit namazdan bahsetmektedir: Gündüzün ilk tarafında sabah namazı, ikinci tarafında ikindi namazı vardır. Gecenin de gündüze yakın saatlerinde ise akşam namazı vardır; çünkü gecenin gündüze yakın saatlerinden söz etmektedir. Âyette geçen “zülef” kelimesi, yakınlık demektir. “Zülfâ”, yakınlık ve yaklaşmaya vesile aramaktır”. Gecenin de gündüze yakın saatleri, gecenin gündüze yakın olan tarafıdır, o da akşam namazıdır. Diğer namazları da şu âyette belirtilmiştir: “Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl”. Güneşin gün ortasını aşması ile zeval vaktine işaret etmektedir. Gecenin karanlığından maksat da yatsı namazıdır. Yahut bu namazları şu âyette belirtilmiştir: “Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O'nu tesbih edin”. Akşam vaktine erişmekten maksat ikindi namazıdır, sabah vakti ile sabah namazı kastedilmektedir. Gündüzün sonundan maksat, yatsı namazıdır, öğle vakti ile de öğle namazı kastedilmektedir. Bu âyette akşam namazı geçmemektedir, fakat akşam namazı açıklamaya çalıştığımız âyette geçmektedir: Gecenin gündüze yakın saatleri. Bazıları şöyle dedi: Gecenin gündüze yakın saatleri, gece saatleridir, ancak bazı müfessirler bu âyeti beş vakit namaza işaret kabul ettiler ve dediler ki: Gündüzün iki tarafı ibaresinde sabah, öğle ve ikindi namazlarına işaret edilmektedir. ( Gecenin gündüze yakın saatleri ile de akşam ve yatsı namazları kastedilmektedir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Akşam ve yatsı namazları, gecenin gündüze yakın olan iki vakittiri, Ebü Avsece şöyle dedi: Gecenin gündüze yakın saatleri, gece saatleridir. “Zülfe”, merhale ve yakınlık mânasına gelir. Cenâb-ı Hak da, “Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı, güzel bir geleceği vardır”, yani yakınlığı vardır buyurmaktadır. Ebü Ubeyde dedi ki: “Zülef”, “zülfe”nin çoğuludur ve saat anlamına gelir. Söylediğimiz gibi bu, bir menzile, bir zaman dilimidir.
[Namazlar Günahlara Kefârettir]
Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder meâlindeki âyetin de beş vakit namaza işaret ettiğine dair rivayetler vardır; buradaki iyiliklerden maksat, beş vakit namazdır“, Rivayet edildiğine göre sahâbeden bir adam, bir kadınla ilişki dışında her şeyi yaşamış, sonra bundan pişman olmuştu. Resülullah'a (s.a.) gidip bu durumu sormuş, Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle demiş: “Senin hakkında Allah'tan bir beyan gelmeden sana ne cevap vereceğimi bilmiyorum” Onlar bu durumda iken namaz vakti geldi. Hz. Peygamber'e (s.a.) Cebrâil, o adamın tövbesiyle birlikte geldi ve dedi ki: Gündüzün iki tarafında namaz kıl! Sabah ve akşamleyin namaz kıl! Yani sabah namazını, öğle namazını ve akşam namazını kıl! Gecenin gündüze yakın saatlerinde de namaz kıl! Yani akşam ve yatsı namazlarını kıl! Çünkü iyilikler, yani beş vakit namaz kötülükleri yok eder. İşte bu, yani beş vakit namaz öğüt almak isteyenler için bir hatırlatmadır. Yani tövbe etmek isteyenler için bir tövbedir, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) hemen o anda bu âyeti okudu. Hz. Ömer (r.a.) dedi ki: Yâ Resülallah, bu o adama mı mahsustur, yoksa herkesi kapsar mı? Resülullah (s.a.) “Aksine bütün insanları kapsar” buyurdu”. Eğer bu rivayet sahihse, bu konuda asıl olan budur. [S]Hz. Osman'ın (r.a.) da Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini duyduğu rivayet edilir: “Beş vakit namaz, kötülükleri yok eden iyiliklerdir? İnsanlar; kalıcı olan iyi davranışlar? nedir ya Osman? diye sorduklarında, Hz. Osman (r.a.) şöyle dedi: Lâilâhe illallâh, Sübhânellâh, el-hamdu lillâh, Allâhu ekber, lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi l-azîm?”. Ebü Hureyre (r.a.) Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Namazlar günahlara kefârettir. Dilerseniz şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder meâlindeki âyeti okuyun”, Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) da, iyiliklerden maksat beş vakit namazdır, dediği rivayet edilir!, Câbir'in (r.a.) rivayetine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Beş vakit namaz, birinizin kapısının önünde akan ve günde beş defa yıkandığı bir ırmağa benzer”. Bu konudaki rivayetler pek çoktur. Bazıları şöyle dedi: Açıklamaya çalıştığımız âyette dört vakit namaza işaret edilmiştir: Gündüzün iki tarafı, sabah ve ikindi namazları vaktidir. Gecenin gündüze yakın saatleri, akşam ve yatsı namazları vaktidir. İyiklerin beş vakit namaza işaret ettiğine dair muhtelif rivayetler gelmiştir.
Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder meâlindeki âyet hakkında bazıları, bizzat beş vakit namaz kılmaktır, dedi. Bu eğer sahihse, belirttiğimiz hadislerde de ifade edilmiştir. Bazıları dedi ki: Bizzat namaz günahlara kefâret olmaz, ancak insana işlediği günahları hatırlatır, o da onlardan pişman olur, böylece [namaz] ona kefâret olmuş olur. Bu tıpkı şu âyetin ifadesi gibidir: “Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor”. Cenâb-ı Hak burada namazın insanı hayâsızlıktan alıkoyduğunu haber vermektedir; fakat namaz ancak insana hayâsızlığı hatırlattıktan sonra kendisini ondan alıkor. Bazıları da şöyle söyledi: “Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Yani insan namaz kılmaya devam ettiği sürece onu hayâsızlıktan alıkor. Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder meâlindeki âyetin, namazları ve diğer iyilikleri kastetmiş olması mümkündür. Bu âyette iyiliklerden bazılarının kötülüklerden bazılarına kefâret olduğu haber verilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
İşte bu, öğüt almak isteyenler için bir hatırlatmadır. İşte bu, yani adı geçen şeyler bir hatırlatmadır, öğüt almak isteyenler için bir öğüttür.
---
Dipnotlar:
34 bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XII, 130; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 481. 3 Konu ile ilgili rivayetler için bk. Taberi, Câmi'u’l-beyån, XII, 132. 37 Muhtelif tarikler ve farklı lafızlarla buna benzer başka rivayetler de vardır. Ancak o rivayetlerde Hz. Peygamber'in “Senin hakkında Allah'tan bir beyan gelmeden sana ne cevap vereceğimi bilmiyorum” sözü yer almamaktadır. Âyetin tefsiri yalnız İbn Merdüye'nin rivayetinde “akşam ve yatsı namazlarını kl” cümlesine kadar yer almaktadır. bk. Buhâri, 33 Muhtemelen onlar şu âyeti kastediyorlardı: “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise Rabb'inin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır”. 39 Bu mânada sahih senetle gelen bir rivayet vardır (bk. Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, I, 71; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 485). Buna yakın bir lafızla Ebü Mâlik el-Eş'ariden de rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi u'lbeyân, XII, 133; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 484-485). Heysemi dedi ki: “Bu hadisi Taberâni, el-Mucemü'-kebir'inde rivayet etmiştir. Hadisin senedinde Muhammed b. İsmail b. Ayyâş vardır, bu zat hakkında Ebü Hâtim, babasından bir şey dinlemedi, dedi. Ben de derim ki: O bu hadisi babasından rivayet etmektedir. Diğer râvileri sikadır” (Heysemi, MI Taberi, Câmi'u'-beyân, XII, 132; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 481. İbn Ebü Şeybe, el Musannef, II, 160. Hadisin Ebü Hureyre (r.a.) tarafından rivayet edilen bir de şahidi vardır.
Hud 11:115
115. “Sabret! Allah Gir PRIA aa zayi iper:
Bu beyanın zâhiri, Allah sabredenlerin mükâfatını zayi etmez, olmasını gerektirir, çünkü âyetin başında sabrı zikretmekte, sabret buyurmaktadır. Ancak muhtemeldir ki bu kelime, bütün kötülüklere sabret ve güzel davran anlamına gelir, çünkü Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez, aksine onların güzel davranışlarını mükğfatlandırır. Yahut âyet-i kerime şunu söylüyor: Mükellef kılındığın itaatları yerine getirmek veya mükellef kılındığın tebliğ görevini insanlara iletmek konusunda sabret! Başka bir ihtimal de şudur: Onların eziyetlerine sabret ve karşılık verme, eziyetlerine karşılık vermediğinde kendilerine iyilik yapmış olursun. Şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez. Yahut bu âyeti, önceki âyette geçen “iyilikler kötülükleri yok eder” meâlindeki cümlesine bağlamaktadır.
Hud 11:116
Sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek birikimli kimseler bulunsaydı ya! Onlardan, az bir kesim bunu yaptı. Bu ilâhi kelâm, azarlama, uyarı ve hatırlatma anlamına gelir. Çünkü sizden önceki toplumlar içinde bulunsaydı ya, buyurmaktadır. Yani böyle insanlar aranızdan niye çıkmadı? Azarlanan veya uyarılan o toplumda böyle insanlar yoktu. Ancak bu âyet iki anlama gelir. Birincisi, sizden önceki toplumlar içinde birikimli kimseler bulunsaydı ya! Yani birikimli insanlar çıksaydı ve yeryüzünde bozgunculuğu önleselerdi ya! En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Yeryüzünde bozgunculuğa engel olmaları için aralarında müslüman olan kimseler çokça bulunsaydı ya! Çünkü onların sayıları az olduğunda yeryüzündeki bozgunculuğu önlemeye güçleri yetmez. Nitekim Hz. Lût ve ailesinin sayıları azdı ve bu yüzden bozgunculuğu önlemeye veya ona engel olmaya güçleri yetmedi. Hz. Nuh'un da yanında çok az sayıda insan vardı, bu yüzden kavmini bozgunculuktan ve benzeri yanlışlıklardan engellemeye güçleri yetmedi. Mesele bizim söylediğimiz gibi olduğunda, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Müslümanların ve yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek birikimli insanların sayısı çok olsaydı ya! İkincisi, sizden önceki toplumlar içinde, yani onlardan önceki toplumlarda birikimli insanlar vardı, ancak onlar insanların yeryüzünde bozgunculuk çıkarmalarına engel olmadılar, bu yüzden hepsi birden helâk edildi. Ancak onlardan az bir kesimi kurtardık; bu az bir kesim yeryüzünde bozgunculuk çıkarılmasına engel olmaya çalıştılar ve bu sayede onların arasından kurtuldular. Hülâsa bu âyet, söylediğimiz bu iki anlama gelir. Bunlardan biri, bazı müfessirlerin söylediğine göre, onların içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek birikimli kimseler yoktu. İkincisi de, onların içinde birikimli insanlar vardı, ancak onlar da yeryüzünde bozgunculuğu önlemeye çalışmadılar, yalnız çok az bir kesim müstesna, onlar insanları bundan vazgeçirmeye çalıştılar. En doğrusunu Allah bilir. Zulmedenlerse içinde şımartıldıkları refahın peşine düştüler. Bu âyet de iki anlama gelir. Halk ve alt kesim, refah içinde şımartılan zâlimlerin peşine düştü anlamına gelebilir; yani onlar bol servetle şımartıldı, kendilerine refah ve bol mal verildi. Bunlar toplumun önde gelenleri ve liderleri idi. Hâsılı halk, resüllere ve nebilere uymak yerine şımartılan liderlerin ve toplumun önde gelenlerinin peşine takılmayı tercih etti. )Jİkincisi, zulmedenler, yani toplumun önde gelenleri ve liderleri şımartıldıkları refahın peşine, yani kendilerine verilen servetin peşine düştüler. Yani onlar nebilere ve resüllere uymak yerine dünyaya sarılmayı tercih ettiler. Bu iki yorumdan birincisi halk kesimine, ikincisi de toplumun önde gelenlerine ve liderlerine dikkat çekiyor. Liderler peygamberlere uymak yerine dünyaya sarılmayı tercih etmişler, halk kesimi de onlara tâbi olmuşlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:117
117. “Rabb'in, halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir.” Yani Rabb'in, halkın tamamı veya ekserisi iyilik peşinde olduklarında, köklerini kazımak ve intikam almak şeklinde ülkeleri helâk etmez, ancak halkının tamamı veya ekserisi bozguncu olduklarında onları helâk eder. Bu âyet, bir ülke hakkında, ancak halkın ekseriyetinin durumuna göre hüküm verileceğine işaret eder; eğer halkın çoğunluğu müslümansa, oraya İslâm hükmü verilir, şayet ekseriyet dârulharp'ten ve kâfir ise, onun hükmü verilir. Halkın ekseriyeti iyilik peşinde koşuyorsa, o belde halkı kâfir ve bozguncu diye isimlendirilmez. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, Lüt kavmi hakkında şöyle söyledi: “Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!” Cenâb-ı Hak o belde halkını fâsık olmak, yani yoldan çıkmakla itham etti, halbuki onların içinde Lüt ve ailesi gibi iyilik peşinde koşanlar da vardı. Allah, Lüt'u ve ailesini o belde halkı arasında saymadı.
Rabb'in, ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir. Yani onları helâk etmekle Allah kendilerine haksızlık yapmış değildir. Bu âyet de iki şekilde anaşılabilir. Birincisi, bizzat halkın kendisidir, yani Allah onları helâk etmekle kendilerine haksızlık yapmış değildir, çünkü O, kendi malı olan bir şeyi helâk etmiştir. İkincisi, Cenâb-ı Hak onları, kendi zulümleri sebebiyle helâk etmiştir. Nitekim bir âyette şöyle buyurur: “Onlara biz zulmetmedik”. Yani onları, kendilerinin yaptıkları günahlar sebebiyle helâk etti, onlar o işleri yaparak kendilerine zulmettiler. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: “Allah onlara haksızlık etmemişti, fakat onlar kendilerine haksızlık etmişlerdi”,
Hud 11:118
[Mâtezile'nin İrade ve Kudret Anlayışına Reddiye]
Rabb'in dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Mütezile şöyle der: Bu meştet (dileme), baskı ve zorlama meşietidir. Bu ise imtihan olgusunu ortadan kaldırır ve dolayısıyla sevap ve ceza verilmesini de yok eder. Şu âyet de aynı anlama gelmektedir: “Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi”. Bize göre ise, onları tek bir ümmet yapmayı dilemesi, imtihan olgusunu ortadan kaldırmaz. Bu durum, bazı hususlara işaret eder. Birincisi, Cenâb-ı Hak, toplumda ittifak sağlanan veya ihtilaf edilen imanı ve dini bize tanıttı, varlığın hakikatlerini ve kelimelerin mecazlarını, işlerin güzelini ve çirkinini anlamamızı sağlayacak aklı lütfetmekle, ya işitme yoluyla yahut düşünerek hissetmekle veya her iki yolla onları tanımamızı sağladı. Bu ise ancak insanın kendi seçimi ve tercihi ile olmaktadır. Bir dinin kabul edilmesi, ancak delile bağlı olarak yahut eğitim yoluyla mümkün olur, çünkü o itaat ve tasdik etmektir. Bu ise duyularla algılanmayan konulardandır, onu bilmenin yolu içtihattır. Akıl sahibi olan herkes, bunu zorla kabul ettirilmenin zıddı olarak görür. Dolayısıyla âyetteki dileseydi anlamına gelen “lev şâe” ifadesinin, olmayacağını hem işitme ve hem de akıl yoluyla anladığımız bir mânaya gelmesi muhaldir. Âyet hakikatte sanki şunu söylemektedir: Olmasını dileseydi olmazdı. Mütezile'nin iddiasına göre Allah Teâlâ, yaratılıştan beri, yaratılanların fiillerinden olmasını dilediği şeyin gerçekleşmemesi ile, dilemediği şeylerin onlarda ortaya çıkması arasında bulunmaktadır. Böyle biri, her yönüyle âcizliği ortada olan sonra da bütün kudretin kendisinde olduğunu ve istediği her şeyi boyunduruğu altına aldığını iddia eden kimse gibi olur. Böyle biri, ayağa kalkmaya ve ayakta durmaya bile gücü yetmediği halde göklere çıkmayı iddia eden kimse gibidir. Yahut zerre kadar bir şeyi kaldırmaya gücü yetmediği halde gökleri ve yeri kaldırdığını iddia eden biri gibidir. Eğer hakikat onların, Allah onlarda imanı cebren yaratmaya kâdirdir, dedikleri gibi olsaydı, akılsızca davranış, küfür ve yalan fiilini de onlarda cebren yaratmış olması gerekirdi. Çünkü onların nazarında, zıddını yaratmaya kâdir olmadıgı bir şeyi yaratan kişinin kudreti, kudret değildir. Sonra bütün bunlar başka birinin değil sadece onun kudreti dâhilinde olan bir fiil olsaydı, onları kendisi dur ve kendisinden delil istenir. Durumu böyle olan birinin rablığından nasıl söz edilebilir? Cenâb-ı Hak böyle olmaktan pek yücedir?.
(Jİkincisi, baskı ve zorlama ile yapılan bir iş kulun fiili olarak değil yaratılışın gereği olarak yapılmış olur. Bu ise gerçekte insanın değil, Allah'ın fiili olur. Yaratılış bakımından insanda böyle bir özellik vardır. Çünkü herkes ya%9 “Cenâb-ı Hakk'ın ‘Rabb'in dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı meâlindeki âyet hakkında Mütezile şöyle dedi: Bu meştet (dileme), baskı ve zorlama meştetidir. Bu ise, imtihanı kaldırır ve Allah katında sevap almayı ve ceza görmeyi de yok eder. “Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi (Yünus, 10/99) meâlindeki âyet de aynı mânaya gelir. Bize göre ise durum şudur: Eğer Allah meşiet olarak insanların tek bir ümmet olmalarını dileseydi, bu, imtihan olgusunu yok etmezdi, herkes onların dediği gibi cebren değil kendi tercihleriye mümin olurdu. Söylediğimize işaret eden bir takım hasletler vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, kendisi vasıtasıyla eşyanın hakikati ve meratılış itibariyle mümindir. Allah da işte bu meşteti (iradeyi) dilemiştir. Dolayısıyla dileseydi sözünün başka mânası yoktur, aksine dilemiş ve olmuştur. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak, öyle yapmayı dileseydi onları tek ümmet yapacağını vâdetmektedir. Eğer insanları mümin oluncaya kadar zorlasaydı, iman etmiş olanı hakikatte mümin, gerçekten kâfir olanı da mecazen mümin yapardı; çünkü insanlar ancak böylelikle tek bir ümmet olurlardı. Çünkü insanların çoğu kendi tercihleriyle mümin olmuş olurlardı. Cenâb-ı Hakk'ın insanları bundan başka bir şekilde yaratması ihtimali yoktur, âdil ve övülmüş olmak bunu gerektirir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Bu meselenin aslı şudur: Cenâb-ı Hak, vâdedilmiş olan her şeyin delilini duyular âleminde açık bir şekilde var etti, güç yetirilip de yapmaya davet edilen her konuyu açık hale getirdi. Mütezile'ye göre bu tür meşiet ve iddia da -dilediği her şeyin vuku bulması için yaratmasından ötürü- böyledir. Kendisinde bulunduğunu iddia ettiği kudret sebebiyle insan için yaptığı düzenlemeyi yalanlamış olur, deliller bunun benzerini engellediği için”. Bu şekilde nitelenen varlık hâkim olmaz. Cenâb-ı Hak böyle şeylerden çok yücedir. Şu da var ki Allah'ın verdiği haberler üzerine düşünen insan, -imtihan olgusunun devam ettiği iddiası karşısında, Allah'ın böyle bir kudreti bulunduğunu açıkça gösteren bir delile ihtiyaç duymaksızın- kolay bir şekilde bunun gerçek olduğunu görür. JAllah'a hamdolsun, onların sözünü ettiklere büyüklenmeye de ihtiyaç duymaz. Cenâb-ı Hak şöyle de söylemektedir: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı...”2 Mâlumdur ki, zikrettiği gibi eğer bütün insanlar kâfir olsalardı, kendi tercihleriyle kâfir olurlardı, yaptıkları şeyi yapmaya mecbur değillerdi. Onların küfür dini üzerinde olmaları doğru ise, şayet tercih hakları varsa bunun gerçekleşmemesi ve iman üzere kalmaları ihtimali de yoktur. Buna göre o tercih hakkı müminler için de varsa, onların da kendi tercihleriyle iman üzere olmaları doğru olur. Mütezile'nin iddiasına göre Cenâb-ı Hakk'ın imtihan yoluyla insanları kâfir yapma gücü vardır, fakat imtihan yoluyla mümin yapmaya gücü yoktur. Çünkü bu, her ne kadar bize göre öyle olmasa da, onlara göre aczin ifadesidir. Başkasını var etmeye muktedir olmak sözü doğrudur, kudretiyle başkasını kadim kılmak iddiası ise muhaldir. Yahut kudretiyle başkasını kendine muhtaç kılmak sözü doğrudur, başkasını kendinden müstağni kılmayı ise kudretle tavsif ihtimali yoktur. Onların aleyhine olan delil daha açıktır; çünkü onlar, kulun her türlü davranışlarına zorunlu olarak kâdir olduğuna cevaz veriyorlar, fakat kendi tercihine cevaz vermiyorlar. Aman Allahım!... Onlar ancak şunu söylüyorlar: Kulun kâmil olmayan bir kudrete sahip olması caiz değildir, o kudret nesnelerin zıtlarına da elverişlidir, Allah'ın eksik bir kudretle tavsifi ise caizdir. Bu durumda onlar, kul için öngördükleri ve Rabb'ı cahil kılan, rablığın kendisinde bâki olduğu konusunda verdiği haberde O'nu yalancı sayan bir kudret anlayışına yaklaşıyorlar. Allah kulda, imtihanla kulluğu bâki kılan böyle bir şeye kâdir değildir. Yahut onlar, Allah'ın bâki kılmayı vâdettiği ve bunu irade buyurduğu -ki bu O'nun lütfudur-, bununla birlikte kendisine şu şu nimetleri vereceğini vâdettiği kimseleri helâk etmeye kulu daha muktedir görüyorlar. [Ş]İnatçının biri geliyor, Rabb'ın vâdini ve bâki olmak hükümranlığını uygulamasına engel oluyor. Rab, böyle düşüncelerden çok yücedir. Mütezile'nin iddiasına göre Allah bir peygambere ve bir sıddıka belli bir ömür tayin ediyor, bununla da kulunun maslahatını düşünüyor, fakat henüz eceli gelmeden kâfir gelip onu öldürüyor, Allah'ın vâdettiği her şeyi iptal ediyor, hayatın devamında yapmayı düşündüklerini yerine getirmesine engel oluyor, dolayısıyla Allah vâdini yerine getirmeye ve istediğini yapmaya gücü yetmiyor, kul ise ancak onu aciz kılıyor yahut öldürüyor, yahut hasta ediyor”. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır.
Asıl olan şudur ki, bir şeyi yaptığında kendi iradesi ile yapan, ancak sonra istediği gibi olmayan herkesin durumu, -halbuki onun ancak öyle olmaması için yapmıştı- hikmette iki şeyden birini gerektirir: Ya işin sonunu bilmeden yapmış, ya da hataen öyle yapmış. Tıpkı bir şey yapan, sonra ona üzülen veya hoşlanmadığı bir hale düşen kimsenin, -halbuki öyle olması için yapmamıştı- yapanın bilmeden yaptığı veya yaptığının hatalı çıktığı fikrinin kendisinde belirmesi gibidir. Buna göre halkta sakındırmanın ve uyarmanın anlamı şu sözlerinde görülür: “Ölmeleri için çocuk doğurunuz” “yıkılmaları için binalar yapınız”, “elinin kesilmesi için çaldı”, “öldürülmek için savaştı”... Bu cümlelerindeki ikinci anlamı gerçekleşmesi birinci fiilin yapılmasına bağlıdır. Bu cümlelerde yaptığı şeylerin neticesinin kendisine döneceğini insana hatırlatmak ve sakındırmak maksadıyla gafletten uyandırmak mânasındadır. “Firavun ailesi onu bulup aldı”: meâlindeki âyet de bu anlamdadır. Yahut şöyle denilir: O onu bilmiyor ise de, Allah nezdinde o öyle idi. ( Yahut fiilde akılsızlığı ve boşuna iş yapmayı gerektirir. Çünkü o fiiliyle, olmayacağını bildiği bir şeyi kastetmektedir yahut ulaşamayacağını kesin olarak bildiği bir şeyi istemektedir. Böyle olunca Cenâb-ı Hakk'ın iman etmesi için kudret lütfetmesi veya kendisine kulluk yapması için onu yaratması -o bunu yapmak istedi ve o fiili bunun için seçti- o akılsızlık ve abesten birini gerektirir. Allah bunların her ikisinden de pek yücedir. Şu husus görünen bir gerçektir ki, Allah her şeyin akıbetini bilmektedir ve abesle iştigalden de münezzehtir. Olanı ve olacak olanı bildiği için yaratılan her insanı O yarattı. Verdiği nimetleri O verdi. Çünkü O olacak olanı ve vuku bulmayacak olanı bilir. Şu âyetlerin mânası da bu takdire göredir: “Biz, onları cehennem için yarattık”, “Onların malları seni imrendirmesin”?””
Rabb'in dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı meâlindeki âyeti Mütezile'nin, o baskı ve zorlama iradesidir diye yorumlaması, doğru olmaktan uzaktır. Çünkü baskı ve zorlama halinde iman olmaz. İman etmesi için zorlanan ve baskı yapılan birinin imanı, gerçek anlamda bir iman değildir. İman, ancak kendi tercihi ve iradesiyle inanırsa, özgür ve sınanmış biri olarak inanırsa iman anlamını kazanır ve ancak o zaman onun imanına iman denir. İmanın mahiyetine dair bu gerçek, onların yorumlarının fasit olduğunu gösterir.
Fakat onlar hep ihtilaf içinde olacaklardır. Cenâb-ı Hak insanları, ihtilaf veya ittifak edeceklerini, dost veya düşman olacaklarını bilerek yaratmıştır. Bildiğinden başka bir şeyi murad etmemiştir. Olacağını bildiği kimse hakkında vuku bulandan başkasını bilmez. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Gol iii Éni ğa rar
---
Dipnotlar:
yarattığı için sefih ve yalancı olan da kendisi olurdu. Bu vasıfta olan biri de Rab olamaz, yaptıklarında da hikmet bulunmaz. Rablığı başkasının kudreti veya hikmeti altında olan biri, zıtlıkları barındırmaktadır, yaptıklarından sorumlu%8 Yani Allah kendi iradesiyle insanın iman etmesini dileseydi, insanın inkârı tercih etmesi halinde bu gerçekleşmezdi. cazı, işlerin güzeli ve çirkini bilinen aklı bünyemize yerleştirerek ve anlaşılması gerekeni düşünmekle ve işitmekle anlama imkânını vererek bize imanı ve hakkında ittifak veya ihtilaf edilen dini öğretti. Bu ancak insanın kendi tercihi ile gerçekleşir; ya akli istidlâl yoluyla veya kendisine bilgi ikram edilen birinden öğrenmekle veyahut da sıfatlarıyla hissedilmeyen şeyi bilmekle olur. Esası Allah'a itaat ve kulluk olan din ancak istidlâl yoluyla bilinir. Onun yolu da içtihattır veya kendi arzusu ve tercihi ile öğrenmektir. Allah'ın cebren yarattığı bilgide ise kişisel tercih yoktur, itaat söz konusu değildir, Allah'ın emrettiği ve istediği şeyin dışında bir fiil de olmaz. Allah sanki şöyle demektedir: Eğer Allah onlardan imanı isteseydi, bu mümkün olmazdı; çünkü kulun taati olan iman, ancak kişinin kendi tercihi ile tezahür eden imandır. Zorlama ve baskı halinde ise, Allaha itaati ifade eden iman gerçekleşmez; çünkü zorlanan ve baskı altında tutulan insanın kendine ait fiili olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Âyet-i kerimeyi baskı meşietine bağlamak doğru değildir. Mütezile'nin ileri sürdüğü baskı meşietinin Allah'tan geldiği iddiası da kabul edilemez. Onların iddiasına göre yaratılıştan itibaren Allah'ın yaratılanlardan istediği filler olmamış, istemedikleri ise olmuştur. Yine onların iddiasına göre Allah bütün yaratılanların iman etmelerini istemiş, ancak bu gerçekleşmemiştir. Aynı şekilde kâfirin küfretmesini istememiş, fakat istemediği bu şey olmuştur. Onların iddialarına göre bütünüyle aciz olduğu ortaya çıkan birinin, eğer isterse bütün yaratılanları baskı altına alabileceği iddiası nasıl kabul edilir? Tıpkı bütün delilleriyle aciz olduğu ortaya çıkan birinin sonra dilediğini baskı altına alacak kudrete sahip olduğunun anlaşılması gibi!... Böyle biri, ayağa kalkmaya ve ayakta durmaya bile gücü yetmediği halde göklere çıkmayı iddia eden kimse gibidir. Yahut zerre kadar bir şeyi kaldırmaya gücü yetmediği halde gökleri ve yeri kaldırdığını iddia eden biri gibidir. Eğer hakikat onların, Allah onlarda imanı cebren yaratmaya kâdirdir, dedikleri gibi olsaydı, akılsızca davranış, küfür ve yalan fiilini de onlarda cebren yaratmış olması gerekirdi. Çünkü onların nazarında, zıddını yaratmaya kâdir olmadığı bir şeyi yaratan kişinin kudreti, kudret değildir. Sonra bütün bunlar başka birinin değil sadece onun kudreti dâhilinde olan bir fiil olsaydı, onları kendisi yarattığı için sefih, yalancı ve kâfir olan da kendisi olurdu. Çünkü onlara göre fâil, o fiili varedendir. Bu vasıfta olan biri de Rab olamaz, yaptıklarında da hikmet bulunmaz. Rablığı başkasının kudreti veya hikmeti altında olan biri, zıtlıkları taşımaktadır, yaptıklarından sorumludur ve kendisinden delil istenir. Durumu böyle olan birinin rablığından nasıl söz edilebilir? Cenâb-ı Hak böyle şeylerden çok yücedir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 392b). 30 “Diğer bir husus da şudur: Cenâb-ı Hak, eğer dileseydi onları tek ümmet yapacağını vâdetmektedir. Eğer maksat zorlama iradesi olsaydı ve insanları da mümin oluncaya kadar zorlasaydı, gerçekten iman etmiş olanı mümin, gerçekten kâfir olanı da mecazen mümin kılardı; çünkü insanların çoğu kendi tercihleriyle mümin olmuşlardır. İhtiyari imanı iptal etmeden ve cebri-zorunlu imanı ortaya koymadan insanlar tek bir ümmet olamazlardı. Evet, onlar tek bir ümmet olarnazlardı. Bu durumda dileseydi insanları tek bir ümmet kılacak kudrette olduğunu söyleyerek övünmenin anlamı tahakkuk etmezdi. Buna göre âyet, ihtiyari imanı iptal etmeyi ve onu zorunlu imana dönüştürmeyi de içine alan cebri irade mânasına hamledilmiş olur, böyle olunca da tek bir ümmet kılmakla övünmenin mânası olmaz. Söylediğimiz gibi, kendi tercihine bağlı kılınan irade, böyle bir sonuç doğurmaz. Bazıları kendi tercihleriyle iman etmiş, kalanı da Allah dileseydi iradeleri dışında mümin olurdu, böylece insanlar tek bir ümmet olurlardı. Dolayısıyla âyet, bizim söylediğimiz mânaya hamledilmelidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu”t-Te'ilât, Yani Allah, insanı kendi iradesiyle iman etmeye zorlama kudretine sahip değildir. 32 “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık” ”4 “Allah'ın bir meleği vardır, her gün şöyle seslenir: Ölmek için doğunuz, harap olmak için çocuk yapınız” Bu söz zayıf senetlerle merfü ve mevkuf hadis olarak rivayet edilmiştir. Ahmed b. Hanbel şöyle dedi: Bu, sokaklarda dolaşan sözlerdendir, aslı yoktur (bk. Aclüni, “(Böyle de oldu.) Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yoldalardı” (el-Kasas, “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk” (el37 “Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünyada bütün bunlarla eziyet vermeyi ve canlarının da inkârcı olarak çıkmasını murat ediyor (et-Tevbe,
Hud 11:119
Mütezile der ki: “Onlar hep ihtilaf içinde olacaklardır” meâlindeki ilâhi kelâm, Rabb'inin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır meâlindeki âyete bağlıdır; yani Allah'ın kendilerini esirgemek için yarattıkları müstesnadır. Bizim bazı [Hanefi] kelâmcılarımız ise şöyle derler: Rahmet kelimesi müennes olarak zikredilmektedir, ancak ona bağlı olduğu söylenen insanları buna uygun yaratmıştır cümlesindeki “ve lizâlike” işaret zamiri ise müzekkerdir, aslında bunun müennesi olan “ve litilke” şekli kullanılmamıştır. Bu durum, meselenin Mütezile'nin söyledikleri gibi olmadığına işaret eder. Bazıları şöyle mâna verdi: Rabb'inin esirgedikleri müstesna Allah onları ihtilaf için yaratmıştır. Bazıları da bunun, “Rabb'in, halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir” meâlindeki âyetin sılası olduğunu söyler; yani Allah, halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helâk etmemek için yarattı. Bize göre ise âyetin mânası şudur: Allah onları, kendilerinin neler yapacaklarını bildiği şekilde yarattı ve buna göre onlar ihtilaf veya ittifak, dost veya düşman halinde olacaklar, onların neler yapacaklarını bildiği şeyin dışında bir amaç için yaratmadı. Onların ne olacaklarını bildiğinin dışında bir şeyi de dilemedi. Onların varacakları akıbetin dışında bir bilgi gayrısı O'nun ilminde yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Hud 11:120
Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin tefsiri şöyledir: Sana anlattığımız şeylerin hepsi, yahut peygamberlerin haberlerinden sana, birinin peşinden öbürü gelecek şekilde teker teker anlattığımız haberler, senin kalbini kuvvetlendirmemiz içindir.
Senin kalbini kuvvetlendirmemiz için meâlindeki beyan, farklı mânalara gelebilir. Birincisi, muhtemeldir ki Hz. Peygamber (s.a.), kendisine gelen vahiylere veya getirenin melek mi olduğu yoksa şeytanın dürtüsü ve vesvesesi mi olduğuna dair içine şüphe düşmüştü, kendi kendine bu konuda kendisiyle tartışıyordu. Cenâb-ı Hak da, kendisine indirilen âyetlerin ve onları getirenin Allah tarafından görevlendirilmiş melek olduğunu anlaması için Rabb'i ile kendisi arasında bir işaret olsun diye peygamberlerin haberlerinden bazılarını ona anlatıyordu. [§]Bu âyet, Hz. Peygamber'in (s.a.) içindeki şüphe ve tereddütleri gidermek için gelmişti; çünkü bu haberleri şeytanın bilmesi ve sonra onları kendisine bildirmesi mümkün değildi, onun gücü buna yetmezdi. Dolayısıyla âyet, Resülullah'ın (s.a.) kalbini teskin ve tatmin etmek için gelmişti. Nitekim Hz. İbrahim'in (s.a.) de buna benzer bir hali vardı: “İbrahim “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!” deyince, Rabb'i “Yoksa inanmıyor musun?” demişti. O “Hayır inanıyorum cevabını verdi”, Cenâb-ı Hakk'ın ölüleri nasıl dirilteceği konusunda Hz. İbrahim'in nefsi de kendisinde kuşku uyandırmıştı. Her ne kadar Allah'ın ölüleri dirilteceğine ve O'nun buna kâdir olduğuna inanıyor idiyse de, kalbinin tam kanaat getirmesi için Rabb'inden onu kendisine göstermesini istemişti.
İkincisi, Cenâb-ı Hak Hz. Peygambere, kalbinin kuvvetlenmesi, kavmine karşı nasıl davranacağını bilmesi için peygamberlerin haberlerini kendisine anlattı; kendisinin de diğer peygamberler gibi sabretmesi ve onların kavimlerine karşı nasıl davrandıklarını bilerek kendisinin de onlar gibi davranması için, peygamberlerin kendi kavimlerinden neler gördüklerini, insanların eziyetlerine nasıl sabrettiklerini tek tek anlattı. Kalbini kuvvetlendirmemiz için meâlindeki beyan muhtemelen, Hz. Peygamber'in her haberi tek tek görmesi, üzerinde düşünmesi ve haberdeki incelikleri anlaması onun kalbini kuvvetlendirecektir mânasına da gelebilir. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “İnkârcılar, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık”. Âyetleri tek tek, süre süre indirdi, bu ise onun kalbini bütün olarak indirmekten daha çok güçlendirir. Çünkü bütün olarak indirdiğinde kulağı ve kalbi dolar, izdihama mâruz kalır, fakat parça parça geldiğinde her biri üzerinde düşünür, bu ise onun kalbini ve gönlünü daha çok güçlendirir. En doğrusunu Allah bilir. Bunlarda sana gerçeğin bilgisi geliyor. Bazıları bunlarda anlamındaki “fi hâzihi” (cia, 5) kelimesine, Allah'ın sana anlattığı bu haberlerde, sana gerçeğin bilgisi gelmektedir, diye mâna verdi. Bizim de söylediğimiz budur. Bazıları da şöyle söyledi: Bunlarda sana geldi, yani bu sürede sana gerçek olan geldi. Bu da az önce söylendiği gibi haberleri tek tek indirmesine işaret etmektedir. Bazıları ise şunları söyledi: Bunlarda sana gerçeğin bilgisi geldi, yani bu dünyada senin peygamberliğinin ve dininin gerçek olduğunu gösteren âyetler, deliller ve kanıtlar geldi. Müminlere de bir öğüt ve bir uyarı ulaşıyor. Yani kavmine vereceğin öğüt ve müminlere yapacağın uyarı geliyor. Müminlere de bir öğüt ve bir uyarı ulaşıyor meâlindeki cümleyi Cenâb-ı Hak müminlere tahsis etmiştir; çünkü öğüdün ve uyarının faydasını ancak mümin olanlar görür. Yoksa o, herkes için bir öğüt ve uyarıdır.
---
Dipnotlar:
%0 “İbrahim ‘Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster” deyince, Rabb'i “Yoksa inanmıyor musun? demişti. O “Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye cevabını
Hud 11:121
Âyetteki “mekânetü” kelimesi, yer ve miktar anlamına gelir. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Siz, etbâınızla birlikte kendi yerinizde yapacağınızı yapın! Allah sanki insanların eşrafına ve liderlerine hitap ediyor. Biz de Allah nezdinde kendimize ait olan yerde yapmamız gerekeni yapacağız. Hangimiz daha kazançlı çıkacağız, siz mi biz mi? Hangimiz daha çok hüsrana uğrayacagız, siz mi biz mi? Göreceğiz.
Elinizden geleni yapın! Biz de yapacağız. Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bunca deliller gösterilmesine rağmen onlara hiçbir faydası olmadığı için kınama ve korkutma anlamına gelir. İşte bunların hiçbir faydası olmadığını gördüğünde onlara böyle söyledi. Buna benzer başka bir âyet de şöyledir: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”? İkincisi, onların yapmak istedikleri hilelerden ve kurmak istedikleri tuzaklardan kendilerini aciz düşürmek anlamına gelir; bundan dolayı, siz istediğinizi yapın, ben de yapacağım demiştir.
Hud 11:122
Yani siz bizi bekleyin, biz de sizi bekleyeceğiz. Yahut bunu, kendisini çeşitli kötülüklerle tehdit ettikleri ve korkuttukları için söylüyor. Diyor ki: Siz bizi, kendisinden korkuttuğunuz şeyin gelmesini bekleyin, biz de sizi korkuttuğumuz şeyin başınıza gelmesini bekliyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
Hud 11:123
Göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah'a aittir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Gayb Allah'a aittir cümlesiyle, azabın gelişi Allaha aittir, yeryüzünde vuku bulanların gaybı da O'na aittir, anlamı kastedilmiştir. Sanki insanların hemen azabı getirmesini istemelerinin cevabı gibidir: “Onlar senden, azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Eğer önceden belirlenmiş bir vâde olmasaydı elbette azap tepelerine inmişti”. “Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit? diyorlar”. “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!” Allah şöyle buyurdu: Göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah'a aittir. Yani bunların ilmi Allah'ın elindedir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyuruyor: “Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş bitirilmişti.”“ Bu anlama gelen başka âyetler de vardır. Açıklamaya çalıştığımız âyet, insanların Kur'ân'ın indiriliş şekli ve peygamberliği başkasına neden vermediği konusunda Allah'ı sorgulamaya kalkmalarının cevabı gibi de gözükmektedir. Onların sözlerini Cenâb-ı Hak şöyle ifade buyuruyor: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” Allah şöyle buyuruyor: “Rabb'inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Onların geçimliklerini biz paylaştırdık”. “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir”. Bu durumda göklerin ve yerin gizlisi (gaybı) yalnız Allah'a aittir, yaratıklara değil! Bununla neyi kastettiğini en iyi Allah bilir.
Her iş O'na döndürülür. Yaratılanların bütün işleri, onların tedbir ve idaresi O'na döner. Öyleyse O'na kulluk et! Yani özel olarak sen Allah'a kulluk et! Ve O'na güvenip dayan! İnsanlara risâleti tebliğ konusunda O'na güven, onların hileleri ve tuzakları seni risâleti tebliğden alıkoymasın! Onlardan korkma! Çünkü Allah onların hilelerinden ve tuzaklarından seni koruyacaktır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Allah seni insanlardan koruyacaktır”?!
(SIRabb'in yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir. Bu ilâhi kelâm, bizim söylediklerimizi teyit etmektedir. Yani Rabb'in, onların sana yapmak istediklerinden, hilelerinden ve tuzaklarından gafil değildir; aksine bunları bilmektedir, sana yardım edecek ve onlardan intikam alacaktır. Bu cümle, Hz. Müsâ ve Hz. Hârun hakkında söylediklerine benzemektedir: “Ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer. Ey Rabb'imiz, dediler, doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz. Allah buyurdu: Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm”? Yani Firavun'un size vereceği cevabı ben duyarım, onun yapacaklarını da görürüm. Yani korkmayın, ben size yardım edeceğim. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Rabb'inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabb'inin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır” (ez-Zuhruf,