Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Yusuf 12:1 – Ra'd 13:43

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Yusuf 12:1
  2. Yusuf 12:2
  3. Yusuf 12:3
  4. Yusuf 12:4
  5. Yusuf 12:5
  6. Yusuf 12:6
  7. Yusuf 12:7
  8. Yusuf 12:8
  9. Yusuf 12:9
  10. Yusuf 12:10
  11. Yusuf 12:11
  12. Yusuf 12:12
  13. Yusuf 12:13
  14. Yusuf 12:14
  15. Yusuf 12:15
  16. Yusuf 12:16
  17. Yusuf 12:17
  18. Yusuf 12:18
  19. Yusuf 12:19
  20. Yusuf 12:20
  21. Yusuf 12:21
  22. Yusuf 12:22
  23. Yusuf 12:23
  24. Yusuf 12:24
  25. Yusuf 12:25
  26. Yusuf 12:26
  27. Yusuf 12:27
  28. Yusuf 12:28
  29. Yusuf 12:29
  30. Yusuf 12:30
  31. Yusuf 12:31
  32. Yusuf 12:32
  33. Yusuf 12:33
  34. Yusuf 12:34
  35. Yusuf 12:35
  36. Yusuf 12:36
  37. Yusuf 12:37
  38. Yusuf 12:38
  39. Yusuf 12:39
  40. Yusuf 12:40
  41. Yusuf 12:41
  42. Yusuf 12:42
  43. Yusuf 12:43
  44. Yusuf 12:44
  45. Yusuf 12:45
  46. Yusuf 12:46
  47. Yusuf 12:47
  48. Yusuf 12:48
  49. Yusuf 12:49
  50. Yusuf 12:50
  51. Yusuf 12:51
  52. Yusuf 12:52
  53. Yusuf 12:53
  54. Yusuf 12:54
  55. Yusuf 12:55
  56. Yusuf 12:56
  57. Yusuf 12:57
  58. Yusuf 12:58
  59. Yusuf 12:59
  60. Yusuf 12:60
  61. Yusuf 12:61
  62. Yusuf 12:62
  63. Yusuf 12:63
  64. Yusuf 12:64
  65. Yusuf 12:65
  66. Yusuf 12:66
  67. Yusuf 12:67
  68. Yusuf 12:68
  69. Yusuf 12:69
  70. Yusuf 12:70
  71. Yusuf 12:71
  72. Yusuf 12:72
  73. Yusuf 12:73
  74. Yusuf 12:74
  75. Yusuf 12:75
  76. Yusuf 12:76
  77. Yusuf 12:77
  78. Yusuf 12:78
  79. Yusuf 12:79
  80. Yusuf 12:80
  81. Yusuf 12:81
  82. Yusuf 12:82
  83. Yusuf 12:83
  84. Yusuf 12:84
  85. Yusuf 12:85
  86. Yusuf 12:86
  87. Yusuf 12:87
  88. Yusuf 12:88
  89. Yusuf 12:89
  90. Yusuf 12:90
  91. Yusuf 12:91
  92. Yusuf 12:92
  93. Yusuf 12:93
  94. Yusuf 12:94
  95. Yusuf 12:95
  96. Yusuf 12:96
  97. Yusuf 12:97
  98. Yusuf 12:98
  99. Yusuf 12:99
  100. Yusuf 12:100
  101. Yusuf 12:101
  102. Yusuf 12:102
  103. Yusuf 12:103
  104. Yusuf 12:104
  105. Yusuf 12:105
  106. Yusuf 12:106
  107. Yusuf 12:107
  108. Yusuf 12:108
  109. Yusuf 12:109
  110. Yusuf 12:110
  111. Yusuf 12:111
  112. Ra'd 13:1
  113. Ra'd 13:2
  114. Ra'd 13:3
  115. Ra'd 13:4
  116. Ra'd 13:5
  117. Ra'd 13:6
  118. Ra'd 13:7
  119. Ra'd 13:8
  120. Ra'd 13:9
  121. Ra'd 13:10
  122. Ra'd 13:11
  123. Ra'd 13:12
  124. Ra'd 13:13
  125. Ra'd 13:14
  126. Ra'd 13:15
  127. Ra'd 13:16
  128. Ra'd 13:17
  129. Ra'd 13:18
  130. Ra'd 13:19
  131. Ra'd 13:20
  132. Ra'd 13:21
  133. Ra'd 13:22
  134. Ra'd 13:23
  135. Ra'd 13:24
  136. Ra'd 13:25
  137. Ra'd 13:26
  138. Ra'd 13:27
  139. Ra'd 13:28
  140. Ra'd 13:29
  141. Ra'd 13:30
  142. Ra'd 13:31
  143. Ra'd 13:32
  144. Ra'd 13:33
  145. Ra'd 13:34
  146. Ra'd 13:35
  147. Ra'd 13:36
  148. Ra'd 13:37
  149. Ra'd 13:38
  150. Ra'd 13:39
  151. Ra'd 13:40
  152. Ra'd 13:41
  153. Ra'd 13:42
  154. Ra'd 13:43

Yusuf 12:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla... Cenâb-ı Hakk'ın burada kullandığı “tilke” işaret ismi, daha önce belirtilmiş olan bir şeye işaret etmektedir. Fakat burada işaret edilmesi gereken bir şey geçmedi. Allah “âyât” kelimesini de belirtti, ancak ne âyetler geçti, ne de zâhirde âyet olduğunu gösterecek bir şey! Buradaki “tilke” işaret ismi, “hâzihi” mânasında kullanılmış gibidir. “Tilke” yerine “hâzihi” (sia) kelimesini kullanmak caiz olduğu gibi, “zâlike” yerine “hâzâ” kelimesini kullanmak da caizdir. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “Elif-lâm-mim zâlike'-kitâbu” yani “Elif-lâm-mim. Bu kitap.. ”' Bu cümle “hâze'l-kitâb” ile aynıdır. Yahut “tilke” kelimesi, gökte olana işaret etmektedir, yani gökte olan kitabın âyetleridir. Yahut levh-i mahfüzda olana veyahut daha önce geçen kitaplara işaret etmektedir. Yani bunlar apaçık kitabın âyetleridir. Apaçık anlamındaki “mübin” kelimesi, risâlet âyetleri mânasına, yahut onlar Allahtan geldiğini açıkladığı âyetlerdir anlamına gelebilir. Kitabın âyetleri. Bu beyan da iki anlama gelebilir. Birincisi, hurüf-i mukattaaya işaret etmesidir; yani bu mukatta harfler bir araya getirildiğinde kitabın âyetleri olur. [ ] [İkincisi], veyahut Allah onunla bir şey kastetmiştir, ancak O'nun neyi kastettiğini biz bilmiyoruz ve diyoruz ki: Bunlar kitabın âyetleridir. Yani bunlar, Allah'ın kastettiği kitabın âyetleridir. Onunla neyi kastettiğini en iyi Allah bilir. Bunlar kitabın âyetleridir. Bu beyan iki anlama gelir. Birincisi, insanlar Hz. Yüsuf'un kıssasını ve daha önce Şamda olan İsrâiloğulları'nın Mısıra gidişlerini Hz. Peygamber'e (s.a.) sormuşlar, o da şu cevabı vermişti: Bu haberleri ve bu kıssaları, apaçık kitaptan olan bu sürenin âyetleri yaptık. [İkincisi], yahut bunlar, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini gösteren âyetler, deliller ve kanıtlardır; çünkü bunlar, insanların bilmediği gayb âyetlerindendir. Bunları Muhammed aleyhisselâm, her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın kendisine bildirmesiyle bilmiştir. Sözlükte apaçık anlamına gelen “mübin” kelimesi burada, helâli ve haramı, yapılması ve sakınılması gereken şeyleri açıklamak için, anlamına gelir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak, “Bu, her konuda açıklama getiren bir rehberdir”? buyurmaktadır. Bazıları buna, Allah'ın bereketini, hidâyetini ve doğru yolunu açıklamak için anlamını verdiler. Yahut hakkı bâtıldan, adaleti zulümden ayırıp beyan etti mânasına gelir. Kitap, yazılan şeyin ismidir. Kur'ân'a da okunan kitap olduğu için bu isim verilmiştir. Veyahut kitaptan alındığı ve yüceltildiği için kitap, okunduğu için de Kur'ân denilmiştir. ilas SİRİ e Ge GL 33LİSİĞİ

Yusuf 12:2

Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. Burada onu indirdik ibaresinde geçen zamir, daha önce sözü edilen kitaptan kinâyedir. Arapça bir Kur'ân olarak, yani onu Arapça olarak indirdi. Onun levh-i mahfüzda hângi dilde yazılmış olduğunu bilmiyoruz; şu kadar var ki Kur'ân'ın Arapça olarak indirdiğini haber vermektedir. Aynı şekilde bütün kitaplar da, kendilerine gönderilen halkın diliyle indirilmiş, başka bir milletin lisanıyla indirilmemiştir. (SJAnlayabilesiniz diye. Yani lehinize ve aleyhinize olan, uymanız ve sakınmanız gerekenleri anlayasınız diye. Yahut Muhammed aleyhisselâmın size verdiği bu haberlerin yüce Allah'tan geldiğini anlayasınız diye. Çünkü bu haberler onların kitaplarında Resülullah'ın (s.a.) diliyle yazılmış değildi, buna rağmen onların kitaplarında yazılı olan şeyleri haber vermektedir. Bu, onun bu bilgileri Allah'tan aldığına işaret eder. Yahut sizin şerefinizin onda oldugunu anlayabilesiniz diye. Çünkü sizler kendilerine tâbi olunan kişilersiniz, insanların da onda olan şeyleri bilmeye ihtiyacı vardır, ona da ancak sizin vabulunan bir kitap indirdik”. Müfessirler buna, içinde sizin şerefiniz bulunan kitap diye anlam verdiler. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:3

Biz sana en güzel kıssayı anlatıyoruz. Bazıları dedi ki: Sana kıssa ediyoruz cümlesi, bu Kur'ân'ı sana vahyetmekle (başka konular yanında) onu da sana açıklıyoruz, demektir. Bazıları da şöyle dedi: Sana kıssa ediyoruz, yani onların kitaplarında bulunan kıssaların en güzelini ve onların kitaplarındaki haberlerin ve sözlerin en güzelini sana haber veriyoruz. En güzel kıssa. En doğru kıssa demektir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Allah, kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi”, Sözlerin en güzeli, en doğrusu demektir. Kıssaların en güzeli, en doğru olanıdır, sözlerin en güzeli de en doğru olanıdır. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Kıssaların en güzeli, Rahmân'ın kelâmıdır. Mücâhid dedi ki: Allah, sözlerin en güzelini indirdi sözü ile kastedilen, âlemlerin Rabb'inin kelâmıdır. Sen daha önce bilmeyenlerden idin. Yani bu haberleri ve kıssaları daha önce bilmiyordun. Bu âyet, her ne kadar nebilerin ve resüllerin kendileri ve isimleri bilinmese dahi bütün nebilerin ve resüllerin imanının gerçek iman olduğuna işaret eder. [§]Çünkü âyet, Hz. Peygamber'in (s.a.) onların haberlerinden ve kıssalarından habersiz olduğunu bildirmektedir. Hiç şüphe yok ki o, samimiyetle Allah'a inanıyordu. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Yusuf 12:4

(Hz. Yüsuf?un Rüyası] Ben rüyamda on bir yıldızla... gördüm. Bu beyanın işaret ettiği husus şudur: Yüsuf'un kardeşleri, bilgin ve yeryüzünün gözleri idiler, kendilerine uyulan ve kendileriyle doğru yol bulunan yıldızlar idiler. Çünkü yeryüzünde yıldızlar takip edilir ve onlarla doğru yol bulunur. Güneşi ve ayı gördüm cümlesi de Hz. Yüsuf'un ebeveynine işaret eder. Çünkü yaratıkların bütün menfaatleri ay ve güneş sayesinde elde edilir. Yeryüzündeki bütün gıdalar onlarla yetişir, meyvelerin ve her türlü gıda ürünlerinin olgunlaşması ve insanlara fayda veren her şey için onlara ihtiyaç vardır. Ben rüyamda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederken gördüm meâlindeki âyet de, hem rüyada bizzat gördüğünün kendisi anlamına gelir, hem de rüyaya ilişen bir mâna sebebiyle gördüğünün dışında bir anlama gelir. Çünkü o rüyada yıldızları, güneşi ve ayı görmüştü, bunlar onun kardeşlerine ve ebeveynine işaret eder. Gördüğü yıldızlardan maksat, bir mâna ilişkisi sebebiyle bilinen yıldızlardan, ay ve güneşten başka bir şeydir. Sonra secde ettiklerini söyledi, o gördüğü secdenin kendisi ve hakikatidir. Hz. İbrahim'in (s.a.) rüyasında oğlunu kestiğini görmesi de böyledir; görmüş olduğu kesme olayı gerçek bir kesme, yani koçu kesme idi; İrüyasında oğlunu görmüştü, fakat ondan maksat koç idi” Bu bizim için bir ölçüdür: Hitaptan maksat, o hitabın kendisidir, başkası değil; ilişkili olduğu bir mânadan dolayı öyledir. Bu mâna öbürüne ulaşınca o hüküm vacip olur. Burada aynı zamanda içtihadın ve hitaplarda belirtilen anlama dikkat etmenin cevazına delil vardır. Aynı şekilde rüya tabiri insanlarda içtihatla yapılır, bu da içtihatla amel etmenin cevazına delildir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yüsuf gördüğü rüyayı kardeşlerinin yanında babasına anlatınca, babası şöyle demişti: Bu gündüz rüyasıdır, hiçbir anlamı yoktur. Ancak gizlice Yüsuf'a, bundan sonra gördüğün rüyayı kardeşlerine anlatma diye tembih etmişti. Ancak bu söz yalandı, Allah'ın elçisi olan Hz. Yâkub'un ise yalan söylemesi caiz değildir. Oğluna önce, o gündüz rüyasıdır, bir anlamı yoktur diyor, sonra gizlice o rüyayı tabir ediyor. Allah'ın elçilerinden herhangi birinin yalan söylemiş olması düşünülemez. Eğer Hz. Yâkup böyle bir yalan söylemiş ise, mutlaka ilâhi emirle olmuştur. --- Dipnotlar: Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince babası ona, “Yavrucuğum dedi, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin? Dedi ki: Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın. Her ikisi de (ilâhi buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüzüstü yatırınca, ‘Ey İbrahim” diye ona seslendik; “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun: İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz. Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik”.

Yusuf 12:5

[Aile Bireylerinin Birbirlerine Şahitliği] Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma. Bu beyan, Hz. Yüsuf'un yıldızları, güneşi ve ayı kendisine secde ederlerken görmesi, ancak rüyasındaki görme olduğunu gösterir. Olayın sonunda Hz. Yüsuf?un “Babacığım! İşte daha önce gördüğüm rüyanın mânası buymuş” sözü de aynı hususa işaret eder. Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar meâlindeki cümle de, Hz. Yâkub'un bunu vahiy yoluyla öğrendiğini gösterir. Çünkü kesin bir ifadeyle sana tuzak kurarlar demiş, hiç istisna da yapmamıştı. Kardeşleri de onun dediği şeyi yaptılar. Bu âyet aynı zamanda Hz. Yüsuf'un kardeşlerinin rüya tabirini bildiklerine de işaret eder. Onlar bilgili ve anlayışlı insanlardı, çünkü Hz. Yâkup [Ş]sakın kardeşlerine anlatma demişti. Şayet onlar rüyanın yorumunu ve tabirini bilmiyor olsalardı, babası, Yüsuf'un rüyasını kardeşlerine anlatmasına engel olmazdı. Bilmiyor olsalardı, anlatıp anlatmamasının farkı olmazdı. Burada kardeşin, kardeşi hakkında sorgulanamayacağı, aynı zamanda kardeşten kardeşe hıyanet gelebileceği mânası da vardır. Anne ve baba ise çocukları hakkında sorgulanırlar, çocuk da anne ve babası hakkında sorgulanır. Genelde anne, baba ve çocuklar birbirlerine karşı hainlik yapmazlar. Hz. Yâkup, oğlu Yüsuf'un rüyasını kardeşlerine anlatmasına engel olmuştu; bunu öğrenirlerse kardeşlerinin kendisini kıskanacaklarını ve tuzağa düşüreceklerini söylemiş, ancak annesine anlatmasına engel olmamıştı. Bu durum, kardeşlerin birbirleri hakkındaki şahitliklerinde sorgulanamayacaklarına (şahitliklerinin kabul edileceğine), fakat anne ve babanın çocukları hakkındaki şahitliklerinin sorgulanacağına (şahitliklerinin kabul edilmeyeceğine) işaret eder. Çocukların anne ve babaları için yaptıkları şahitlikler de böyledir. Bundan dolayı [Hanefi] âlimlerimiz dediler ki: Anne ve babanın çocuğuna şahitliği kabul edilmez, çocuğun anne babasına şahitliği de öyledir. Kardeşlerin birbirlerine şahitliği ise kabul edilir. Böyle olmasının sebebi de şudur: Çocuk, anne ve babasının malından yararlanır, anne ve baba da çocuğunun malından yararlanır. Ancak kardeşler birbirlerinin malından yararlanamazlar. Başkasının malından yararlanan herkesin, onun için yaptığı şahitliği sorgulanır, şahitliği kabul edilmez. Buna mukabil başkasının malından yararlanmayan herkes, onun için şahitlik yapabilir. En doğrusunu Allah bilir. Şeytan insana apaçık bir düşmandır. Hz. Müsâ kavga ettiği adamı öldürdüğünde; “Bu, şeytan işidir” demişti. Her türlü kötülüğün başlangıcı şeytandandır, o kalplere fikri sokar, içine yerleştirir, sonra insanda o fikir karar haline gelir ve kulun fiiline dönüşür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah'a sığın!” “Takvâ sahipleri, içlerine saptırıcı bir fikir doğduğunda...” Bu iki âyette geçen “tayf” ve “nezğ” kelimeleri, burada vesvese ve kuruntu fitlemek anlamına gelir. İnsan onlardan Allah'ı anıp O'na sığındığında kaybolup giderler. Denildi ki: Bu âyette geçen “keyd” kelimesi ile “mekr” kelimesi aynı anlama gelir, o da tuzak kurmak mânasıdır. Bu, Ebü Avsece'nin sözüdür. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Keyd”, hile ve aldatma anlamına gelir”. Şöyle de söylendi: Keyd, haberi olmadan bir insana kötülük yapmaya çalışmaktır, “mekr” de aynı mânaya gelir. --- Dipnotlar: © “Müsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!” (el- Kasas, 28/15). 2 o “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler” (el- A'râf, 7/201). 3 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'-Kurün, 212.

Yusuf 12:6

Anlaşılan böylece Rabb'in seni seçecek, sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yâkup soyuna da nimetini tamamlayacaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin tefsiri şöyledir: Rabb'in, ataların İbrahim ve İshak'ı risâlet ve nübüvvetle ve çeşitli hayırlarla seçtiği, sonra da onlara nimetini tamamladığı gibi seni de seçecek, sana ve Yâkup ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Böylece Rabb'in seni seçecek meâlindeki cümle, Rabb'in gösterdiği rüya ile seni seçtiği gibi, onu sende gerçekleştirecektir anlamına da gelebilir. Sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek. Bu beyanın, sana rüya tabirini öğretecek mânasına geldiği söylenmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ona, Hz. İbrahim'e ve diğerlerine verilen sahifelerin yorumunu öğretti; bu sahifelerin ve sözlerin yorumunu ona öğretmişti. [S]Daha önce nimetini tamamladığı gibi sana ve Yâkup soyuna da nimetini tamamlayacaktır. Bazıları daha önce ataların İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi meâlindeki cümleyi şöyle izah ettiler: Hz. İbrahim, oğlunu kesmek isteyince Cenâb-ı Hak onun yerine kendisine bir koç göndermişti, işte sana da nimetini tamamlayacak meâlindeki ifade de bunun gibidir, Allah kardeşlerini ve ebeveynini sana secde ettirecek demektir. Sonra insanlardan bazıları buradaki kurbanlığın Hz. İshak olduğuna istidlâl etti, çünkü Allah âyette İbrahime ve İshak'a nimetini tamamlayacağını söylemektedir. Yâkup soyuna da meâlindeki cümle ise onları da, yani Yâkub'un soyunu da kendisinden sonra peygamber olarak seçeceğine işaret etmektedir, çünkü çocukları onun soyudur. Cenâb-ı Hak, ataları İbrahim ve İshak'a yaptığı gibi onları da seçeceğini ve nimetlerini tamamlayacağını haber vermektedir. Aynı şekilde Hasan-ı Basri'den rivayet edildiğine göre, o Yüsuf'un kardeşleri hakkında şöyle demiş: Onlar, Yüsuf'a yapacaklarını yaptıktan sonra bu durum kendilerine haber verildi. Sana onların yorumunu öğretecek. Yani onların bilgisini ve konuşmayı sana öğretecek. Yüsuf, rüyaları insanların en iyi yorumlayanı idi. Bunu Cenâb-ı Hak şöyle ifade buyurmuştu: “Yüsuf ergenlik çağına erişince, ona güçlü bir muhâkeme yeteneği ve ilim verdik”, Kuşkusuz Rabb'in çok iyi bilendir, Yüsuf'un kardeşlerinin yaptıklarını çok iyi bilmektedir. Buradaki “Alim” kelimesi nimetini tamamladığını çok iyi bilmektedir mânasına da gelir. Hikmet sahibidir, her şeyi yerli yerine koymuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:7

Almak isteyen için ibretler vardır meâlindeki cümle, insan doğru yolu bulmak isterse bunda ibretler vardır, anlamına gelir. Kur'ân da böyledir, o, doğru yolu bulmak isteyenler için bütünüyle bir delildir, bir ibrettir. İnatçıya gelince, Kur'ân onun da aleyhinde delildir. Sonra almak isteyen için ibretler vardır meâlindeki cümle, muhtemelen şuna işaret etmektedir: Bazı rivayetlerde geçtiği gibi yahudiler Hz. Peygambere Yüsuf konusunu ve onunla ilgili haberleri sormuşlar, Hz. Peygamber de bu konudaki haberleri olduğu gibi, yani gerçek şekliyle onlara anlatmıştı". Eğer bu rivayet sahih ise, bu onlar için bir ibretti. Almak isteyen için ibretler vardır meâlindeki cümlenin, Hz. Yüsuf'un durumunun bilâhare sonuna kadar neler olduğunu soranlar anlamına gelmesi de muhtemeldir. [§] Hâsılı Yüsuf kıssasını ve onun haberlerini soran herkes için bu haberlerde ibretler vardı. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın bu olayı ibret yapmasında çeşitli mânalar vardır. Birincisi, Allah Hz. Yüsuf ve onun haberleri için müstakil bir süre yaptı; o süre de “Elif-lâm-râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir”s meâlindeki âyette belirttiği üzere kitabın âyetleridir. Yani Yüsuf kıssasını ve onun haberlerini kitaptan âyetler yaptı. Onun âyet yapılması, Resülullah'ın (s.a.) nübüvvetine ve risâletine delil getirilmesi anlamına da gelir; çünkü Yüsuf kıssası ve onun haberleri kitaplarda Arapçadan başka bir dille yazılı idi ve herhangi bir kimse onu Arapça'ya tercüme etmemişti ve Hz. Peygamber'e bunları öğretmemişti. Sonra bu olayı Hz. Peygamber onlara, fazla ve eksik yapmadan aynen kitaplarında yazılı olduğu gibi haber vermişti. Bu gerçek, onun bu haberleri, onların kitaplarından öğrenmediğine ve yalnızca yüce Allah'ın kendisine bildirmesi ile öğrendiğine işaret eder. Rivayetlerde belirtildiğine göre, Yahudiler Hz. Peygamber'in (s.a.) Yüsuf süresini okuduğunu duymuşlar ve gelip sormuşlar: Ey Muhammed! Bunları sana kim öğretti? Resülullah (s.a.) şu cevabı vermiş: “Bunları bana Allah bildirdi” Yahudiler, Hz. Peygamber'in bu olayı aynen kendi kitaplarında yazılı olduğu gibi okumasına hayret etmişler”. Bu rivayet, onları Hz. Peygamber'e Allah'ın bildirdiğini gösterir. Sonra bunun, peygamber olduğuna dair delil isteyen herkes için delil olması da muhtemeldir. Yahut ondan soran herkes için delildir. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:8

8. “Hani kardeşleri demişlerdi ki: Yûsuf ile öz ai iie gözünde bizden daha değerli. Halbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde! Hani kardeşleri demişlerdi ki: Yûsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli. Halbuki bizim sayımız daha çok. Bu âyet, bir babanın çocuklarından birine, diğerlerinde olmayan bir özellik gördüğünde, ona daha çok şefkat ve yakınlık göstermesinde beis olmadığına işaret etmektedir. Dolayısıyla bir babanın, diğerlerine haksızlık yapmamak kaydıyla, çocuklarından özel olarak birine bağış veya tasaddukta bulunmasında sakınca yoktur. ( Burada Hz. Yâkub'un Yüsuf'u ve öz kardeşini, diğer kardeşlerine tercih etmesinde başka sebepler de vardır. Birincisi, onları bedenen zayıf ve aciz gördüğü için onlara karşı daha çok şefkat ve merhamet duyuyordu. Bu, yaratılanlar arasında bilinen bir husustur. Yahut küçük oldukları için onları daha çok seviyordu. Bu da insanların bildiği bir husustur; küçük çocuklar insanlara daha sevimli gelir, kalpleri onlara daha çok meyleder, onlara daha çok şefkat duyarlar ve büyüklerden daha merhametli davranırlar. Veyahut Hz. Yâkup, Yüsuf ve kardeşinde dini veya ilmi açıdan veya başka sebeplerle özel bir üstünlük gördüğü için onlara özel davranmıştı; diğer kardeşlerinden farklı olarak onlara öyle davranmasını kendisine Allah emretmişti. Veyahut da Hz. Yâkub'a Yüsuf'un peygamber olacağı müjdesi verildiği için onu diğer çocuklarından üstün tutuyor ve bu sebeple Yüsuf'u onlara tercih ediyordu. İşte onlar da, Yüsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli meâlindeki sözü, gördükleri bazı emarelerden dolayı söylemişlerdi, yoksa kalpteki sevgi duygusunun hakikati bilinemez. Halbuki bizim sayımız daha çok. Buradaki “usbe” (zmas) kelimesi cemaat demektir. Bazıları buna, on kişiden kırk kişiye kadar olan bir topluluk mânasını verdiler. Yani onlar, biz bir topluluğuz ve bizim engel olma gücümüz vardır diyorlardı. Bundan dolayı [Hanefi] âlimlerimiz şöyle dediler: İmam ve dokuz kişilik bir grup, engelleyici bir güçtür, seriyyeye, yani askeri birliğe gerekli olanlar, onlar için de gereklidir, darulharbe girip ganimet aldıklarında bu ganimetin taksiminde beşte bir kuralı uygulanır. Halbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde! Onlar, babalarının dini açıdan sapıttığını kastetmiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, bunu ancak şu anlamda söylüyorlardı: Biz sayıca kalabalık bir grubuz, can ve malla ilgili bize zarar vermek ve kötülük yapmak isteyene engel olacak gücümüz var. Biz güçlü kuvvetli bir grubuz, üstelik onun maişetini ve ihtiyaçlarını biz karşılıyoruz, böyleyken onları bize nasıl tercih eder? “Seni yol bilmez halde bulup yol göstermedi mi?” meâlindeki âyet de bunun gibidir. [§]Bu âyette Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'i dini açıdan sapık halde bulduğunu kastetmemiştir, bunun başka bir anlamı vardır. Yahut onlar bu sözü, babalarının kendilerinden bazı faydalar gördüğü, buna mukabil Yüsuf ve kardeşinden öyle bir fayda görmediği için söylemişlerdi. Şu da gerçektir ki, insandaki muhabbet duygusu ancak kendisinden fayda gördüğü kişiye olur, fayda görmediği kişiye sevgi duymaz. İşte Hz. Yâkub'un, fayda görmediği birini, fayda gördüğü kişilere tercih edip onu daha çok sevmesi, onlara göre açık bir yanılgı ve yanlış idi. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:9

Yûsuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Muhtemelen onlar Hz. Yüsuf'u öldürmeye karar vermemişlerdi, ancak bu sözü aralarında yaptıkları istişare sırasında, şöyle yapalım, böyle yapalım ederken söylemişlerdi. Nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle duyuruyor: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı”. Bu ifade, söylenenlerden herhangi biri üzerinde karar kıldıkları anlamına gelmez, aralarında istişare ederken ileri sürdükleri bir fikir anlamına gelir. Babanızın teveccühü yalnız size kalsın meâlindeki cümle de bu mânayı teyit etmektedir. Onların amacı Hz. Yüsuf'u öldürmek değil, sadece babalarının teveccühünün kendilerine dönmesini sağlamaktı, bu yüzden sadece Yüsuf'un ortalıkta bulunmamasını arzu ediyorlardı. Bazıları şöyle dedi: Babanızın teveccühü yalnız size kalsın meâlindeki cümle, babanız yüzünü size doğru çevirsin mânasına gelir. Bazıları da babanız sürekli Yüsuf'la ilgilenmeyi bıraksın, anlamını verdi. Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz! Burada iyi kimseler anlamına gelen “sâlihin” kelimesinin, tövbe edenler anlamına gelmesi muhtemeldir. Bazıları buna, ondan sonra babanız nezdinde iyi kimseler olursunuz mânasını verdi. Bazıları da şöyle dedi: Yüsuf kaybolduktan sonra babanız nezdinde sizin işiniz ve haliniz iyileşir. Bu cümlenin âhirette iyi kimseler olursunuz anlamına gelmesi de mümkündür. Dediler ki: Onlar hatayı işlemeden ve isyan etmeden önce tövbe etmişlerdi. Sxl a oley e çizi ED öle Lİ) OLEN Jazz Haas --- Dipnotlar: 1? “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı”.

Yusuf 12:10

110. “Onlardan biri, “Yüsuf'u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız, onu (kör) kuyunun dibine bırakın. Nasıl olsa gelip geçen kervanlardan biri onu bulup ahır’ dedi” Onlardan biri, Yüsuf'u öldürmeyin, onu (kör) kuyunun dibine bırakın, dedi. Ebü Avsece, “gayâbeti'l-cüb” ibaresi, kuyunun en dibi anlamına gelir, dedi. Ğayâbe, gâib kılmak, gizlemek demektir. “Cüb” ise kuyu demektir, bunun çoğulu “cibâb” gelir. Ebü Ubeyde dedi ki: “Gayâbe”, senden gizlenen her şeydir”. Nasıl olsa gelip geçen kervanlardan biri onu bulup alır. Yani kervanlardan biri onu oradan çıkarır. Burada geçen “yeltekıthu” kelimesi, taneleri arayıp bulur ve yerden kaldırır mânasında, kuşlar için de kullanılır. Eğer mutlaka yapacaksanız, yani kesin olarak onu ortadan kaybetmek istiyorsanız. Tefsirciler ise şöyle derler: Yûsuf’u öldürmeyin sözünü falanca ve falanca söyledi, o bizim tanımadığımız kişilerden idi. Onların kim olduğunu bilmeye de ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece dedi ki: Kervan diye tercüme edilen “seyyâre” kelimesi, “seyr” kökünden gelir, sefere çıkan gibi bir mânaya gelir, bununla kafile yani kervan kastedilmiştir. Denildi ki: “Cüb” kelimesi, taşla örtülmeyen kuyu demektir, taşla örtülürse “cüb” değildir.

Yusuf 12:11

Dediler ki: Ey babamız! Niçin Yüsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Bu söz onların, Yüsuf'u uzaklaştırmak için babalarına defalarca başvurduklarını gösterir. Böyle bir söz daha önce dile getirilmemişse ilk anda söylenmez. Bu, onların Yüsuf'u oradan çıkarmak için defalarca izin istediklerine işaret eder. Oysa biz onun iyiliğini isteyen kimseleriz. İyiliğini istemek, kurtulmasına çalışmak demektir. Yahut her nevi hayra ulaşması için çalışmak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. 2 o Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurün, I, 302.

Yusuf 12:12

Yâkup aleyhisselâm, kardeşlerinin Yüsuf?u korumayı bırakıp kaybolacağından korkuyordu. Onlar, onu mutlaka koruruz diyerek kendisine güvence vermişlerdi. Yemek vakitlerine dikkat etmeyip onu aç bırakarak hasta olmasından korkuyordu, kardeşleri buna karşı da “yerta”, yani bol bol yesin içsin diyerek güvence vermişlerdi. Yapamayacağı zor ve meşakkatli işler vererek onu zorlayacaklarından korkmuştu, buna karşı da oynasın sözüyle güvence vermişlerdi; çünkü oynamakta bir zorluk ve meşakkat yoktu. İşte Hz. Yâkup, söylediğimiz bu gibi şeylerle onun zarar göreceğinden endişe ediyordu, kardeşleri de bütün bu endişelere karşı belirtilen vasıtalarla güvence vermiş ve neticede Yüsuf'u babasının elinden almışlardı. Bazıları “yerta” kelimesine yesin, “yel'ab” kelimesine de oynasın diye mâna verdi. Bu söz sanki, Hz. Yâkub'un, “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor” meâlindeki sözüne verilen cevap gibidir; âyetler takdim tehir edilerek, Hz. Yâkub'a, ondan endişe etme, bol bol yiyip içecek ve oynayacak demişlerdi. Bazıları “yerta” kelimesine sevinsin, neşelensin, “yel'ab” kelimesine de eğlensin anlamını verdi. Bu iki kelime nün harfi ile birinci çoğul şahıs olarak yiyip içelim, eğlenelim “nerta” ve “nel'ab” diye de okunmuştur”. İbn Kuteybe dedi ki: “Nerta” yiyip içelim demektir, develer otlağa bırakıldığında “retatte'l-ibile” denilir. Kelime sülasiden de if'âl babından da kullanılır. Kelime ayın harfinin kesresi ile “nerta” diye de okunur. Maksat birbirimizle oynayacağız ve biz onu gözetleyeceğiz, yani birbirimizi koruyacağız. [S] “Ra'âkellâh” denilince de, Allah seni korusun mânası anlaşılır”. Bol bol yesin içsin, oynasın meâlindeki cümleye şu anlamı da verdiler: Helâl olan ve onun yapabileceği yarış ve benzeri oyunlar oynasın! Nitekim döndüklerinde babalarına şöyle demişlerdi: “Biz yarış için uzaklaşmış, Yüsuf'u da eşyamızın yanında bırakmıştık”. Bu gibi oyunlar helâldir. Bu konuda şöyle bir hadis de rivayet edilmiştir: “Ancak üç türlü oyun helâldir; insanın atı ile veya yayı ile oynaması ve eşiyle oynaşması””, Resülullah (s.a.) ancak bu üç oyunun helâl olduğunu haber verdi. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 o On kırâat imamından Nâfi' ve Ebü Câfer ye ile ve ayın harfinin kesresi ile “yerte'i” ve “yel'ab” (Çat 555) diye okudular. İbn Kesir, nün ile ve ayın harfinin kesresi ile “nerte'i” ve “nel'ab” (cabs 553) diye okudu. Ebü Amr ve İbn Âmir, nün ile ve ayın harfinin sükünu ile “nerta” ve “ndl'ab” diye okudular. Âsım, Hamza, Kisâi, Yâkup ve Halef de ye ile ve ayın harfinin sükünu ile “yerta” ve “yel'ab” diye okudular. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, 212.

Yusuf 12:13

13. “Babaları, “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum! dedi.” Babaları, “Doğrusu beni endişelendiriyor? dedi. O, Yüsuf'un başına bir şey gelmesinden ve Allah'ın kendisine lütfettiği nimetin kaybolmasından endişe ediyordu; çünkü Yüsuf aleyhisselâm onun için büyük bir nimetti. Onu göremeyip kaybedeceğinden endişe ettiğini söyledi, başına bir şey gelmesinden korktuğu için korku kelimesini kullandı. Bu, “Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler”” meâlindeki âyetin tefsiridir. Yani onlar üzülmeyecekler, çünkü o halen vardır ve kaybolup gitmeyecektir. Onlar için korku yoktur, yani onlar onun kaybolup gitmesinden korku duymayacaklar, çünkü nimetin yok olması, sahibine nimeti eksiltir, Cenâb-ı Hak da onlara bu konuda güvence vermektedir. Söylediğimiz gibi üzüntüden maksat o andaki halin ifadesidir, korku da ileride olacak şeyden duyulan endişedir. En doğrusunu Allah bilir. Onu kurt yer diye korkuyorum. Bazı müfessirler şöyle dedi: Yâkup aleyhisselâm rüyasında Yüsuf'u kurdun yediğini görmüştü”, bundan dolayı onu kurt yer diye korkuyorum demişti. Ancak böyle bir ihtimal yoktur. [ ] Çünkü peygamberlerin rüyalarının ekserisi haktır ve doğrudur. Hz. Yâkub'un bu rüyayı gördüğü halde onu kurt yer diye korkuyorum demesi ihtimali yoktur. Yahut o, Yüsuf'un onlarla gitmesine engel oluyordu. Ancak çöllerde ve sahralarda küçük çocukların başlarına kötü şeyler geleceğinden korkulduğu gibi Hz. Yâkup da Yüsuf'u kurdun parçalamasından korkmuştu. Çünkü çöllerde ve sahralarda çocuklar için duyulan korku ve onların kaybolmaları, başka şeylerden ziyade kurtların saldırısı yüzünden olmakta idi. Kardeşlerinin güreştikleri ve yarış için meşgul oldukları bir sırada yırtıcılardan birinin onu avlaması da mümkündü. Bir kişinin insanların arasından onu alıp kaybetmesi ihtimali yoktur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Onu kurt yer diye korkuyorum meâlindeki cümle, çocuklarından kinâyedir, yani onu helâk etmenizden ve kaybetmenizden korkuyorum, demektir. Onu kurt yer diye korkuyorum. Yâkup aleyhisselâm oğluna “Anlaşılan böylece Rabb'in seni seçecek, sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yâkup soyuna da nimetini tamamlayacaktır”? demişken, onu kurdun yemesinden nasıl korkar? Yüsuf'a, Allah seni seçecek, sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek ve nimetini tamamlayacak diyor, sonra onu kurdun yemesinden ve kaybolmasından nasıl korkuyor? Allah'tan gelen bir bilgi ve vahiy olmadan onun böyle bir şey söylemesine ihtimal yoktur. Denildi ki: Korkunun şartı olarak âyette belirtilen hususun olması muhtemeldir; Hz. Yâkup âyette zikri geçen seçilmeyi, rüyada görülenlerin yorumunun öğretilmesini ve nimetlerin tamamlanmasını kaybetmekten korkmuş olabilir. Yahut o, benimsediği dinden dolayı herkesin korkacağı şeylerden korunmuş olsalar bile yine de herkesin korktuğu şeylerden korkmuş olabilir. Çünkü Hz. İbrahim şöyle bir dua yapmıştı: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” Hz. İbrahim'in putlara tapmadığı ve tapmayacağı mâlumdur. [§]Hz. Yüsuf da şöyle dua etmişti: “Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” Buna benzer başka âyetler de vardır. Daha önce muhtelif yerlerde kaydettiğim”! gibi, ısmet sıfatı asla korkuyu yok etmez, zıt olan iki fiilden birini yapmayacağı konusunda da teminat vermez, aksine korkuyu daha çok arttırır. Bundan dolayı hayırlı ve günahsız insanların, dinleri hakkındaki korkuları ve endişeleri başkalarından daha çoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:14

14. Dediler ki: Biz böylesine kalabalık iken onu kurt yerse o zaman gerçekten bize yazıklar olsun!” Biz böylesine kalabalık iken onu kurt yerse o zaman gerçekten bize yazıklar olsun! En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet şunu söylemektedir: Yüsuf”'u kurda sanki biz teslim etmiş ve zarar göreceği zemini biz hazırlamışız demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetteki hüsran kelimesinin anlamı bu olmalıdır. Yoksa kurt onu yiyecek olsaydı onların hüsrana uğramasının anlamı olmazdı. Çünkü onlar güçlü-kuvvetli ve kurda engel olmaya muktedir oldukları halde bunu yapmadıkları için sanki kendileri ona zarar vermiş olurlardı. Caii İZLİ EE 3 Zİ AZİZ a Igas GIG

Yusuf 12:15

15. “Onu götürüp kuyunun dibine bırakmaya ittifakla karar verince bunu yaptılar. Biz de Yüsuf a, ‘Kardeşlerinin bu yaptıklarını bir gün onlara, kendileri (senin kim olduğunun) farkına varmadan mutlaka haber vereceksin!” diye vahyettik.” Onu götürüp kuyunun dibine bırakmaya ittifakla karar verince bunu yaptılar. Burada kuyunun dibi anlamına gelen “gayâbetü'l-cüb” tabirini daha önce açıklamıştık”. Biz de Yüsuf'a, “Kardeşlerinin bu yaptıklarını bir gün onlara, kendileri (senin kim olduğunun) farkına varmadan mutlaka haber vereceksin” diye vahyettik. Bu ilâhi kelâmda geçen ona vahyettik meâlindeki cümlede geçen vahiy, peygamberlik vahyi, yahut o kuyudan kurtulacağını müjdeleyen vahiydir. Veyahut da Mısır azizi ve yöneticisi olacağını müjdeleyen vahiydir. Kendileri (senin kim olduğunun) farkına varmadan mutlaka haber vereceksin; bazıları şöyle dedi: Bu Hz. Yüsuf'un onlara söylediği şu sözüne işaret etmektedir: “Yüsuf, Siz, cahilliğiniz yüzünden Yüsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? dedi. Yoksa sen, gerçekten sen Yüsuf musun? diye sordular. O da “Evet dedi, ben Yüsuf'um, bu da kardeşim””. Yüsuf'un onlara vereceği söylenen haber budur. Onlar henüz Yüsuf'un kim olduğunun farkına varmamışlardı. Cenâb-ı Hak ona vahyettik sözünü Hz. Yâkub'a söylemiş gibidir. Buna göre yaptıklarını onlara, kendileri farkına varmadan mutlaka haber vereceksin! ( meâlindeki cümle de Hz. Yâkub'un çocuklarına söylemiş olduğu şu sözle alakalıdır: “Ey oğullarım! Gidin de Yüsuf'u ve kardeşini iyice araştırın!” Yâkup aleyhisselâm onlara Yüsuf'u aramalarını ve durumunu öğrenmelerini emretmişti. Sanki o, Hz. Yüsuf'un hayatta olduğunu biliyordu. Bunu da şu meâldeki âyetten anlamıştı: Yaptıklarını bir gün onlara, kendileri farkına varmadan mutlaka haber vereceksin! Bu âyetle onun hayatta olduğunu düşünüyordu. Görmez misin ki, o şunu da söylemişti: “İnanın ben Yüsuf'un kokusunu alıyorum!” Bundan dolayı Yüsuf'un elbisesini yüzüne sürdüğünde gözleri açılmış; “Ben Allah tarafından sizin bilmediklerinizi bilirim” demişti. Eğer âyet-i kerime Hz. Yâkup ile ilgili ise, o zaman kendileri farkına varmadan meâlindeki cümlenin tefsiri budur. Şayet Yüsuf hakkında ise, o zaman yukarıda söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Á yağli C CIIN EĞ liz irt Sle Ahd S3

Yusuf 12:16

[Büyük ve Küçük Günah İşleyenin Durumu ile Münafıklık] Akşam ağlayarak babalarına geldiler. Bu ilâhi kelâmda muhtelif deliller vardır. Birincisi, küçük günah işleyen insanın azap görmesinden korkulur, ama kâfir olmaz. Büyük günah işleyen insan da imandan çıkmaz. Çünkü Hz. Yüsuf'un kardeşleri Yüsuf'u öldürmeyi kastetmişlerdi, yahut onu kuyunun dibine atmışlar, babasının gözünden yok etmişler ve babasını onsuz bırakmışlardı. Onların yaptığı bu iş, ya küçük ya da büyük günah sayılır. Eğer küçük günah idiyse, çocukları babalarından şöyle istiğfar talebinde bulunmuşlardı: “Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile!”7 Bu âyet, onların yaptıklarından dolayı Allah'ın azabından korktukları için istiğfar talebinde bulunduklarına işaret eder. Şayet yaptıkları şey büyük günah idiyse, yine de imandan çıkmış sayılmazlar. Çünkü daha sonra onlardan peygamberler çıktı ve onlar iyi kimseler oldular. Nitekim şöyle demişlerdi: “Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz!” [§]Bu söylediklerimiz, Mütezile'nin ileri sürmüş olduğu; küçük günah işleyene azap yoktur, büyük günah işleyen de imandan çıkar iddiasını geçersiz kılmaktadır. Aynı şekilde Hâriciler'in iddiasını da çürütmektedir, onlar şöyle diyorlar: İnsan büyük veya küçük bir günah işlerse kâfir ve müşrik olur. Bu aynı zamanda, bile bile yalan söyleyen veya verdiği sözde durmayan veya emanete ihanet edenin münafık olacağı fikrini de çürütmektedir. Çünkü Hz. Yüsuf'un kardeşleri emanete ihanet etmişler, verdikleri sözde durmamışlar ve aynı zamanda yalan söylemişler, fakat münafık olmamışlardı. Onlar, Yüsuf'u kurt yedi demişler, ama kurt yememişti, bu yalan bir sözdü. Hz. Yüsuf onlara emanet edilmiş, ama onlar Yüsuf'u kuyuya atarak emanete ihanet etmişlerdi. Yûsuf’u koruyacaklarına dair babalarına söz vermişler, ama onu korumamışlardı. [Münafıkların Alâmetleri] Eğer şöyle bir soru sorulursa: Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Üç şey nifakın alâmetlerindendir: Konuştuğunda yalan söylemesi, kendisine bir emanet verildiğinde ihanet etmesi ve verdiği sözde durmaması””. Bu hadisle o âyet arasında nasıl uyum sağlanır? Hadisin mensuh olma ihtimali yoktur, çünkü haberdir, haberlerde nesih cereyan etmez. Buna şu cevap verilir: Onun kâfirlerden özel bir kesimle ilgili olması mümkündür. Nitekim Tevrat'ta yer alan Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderileceği hükmü onlara emanet edilmiş, ama onlar bu hükmü değiştirmişlerdi; onu açıklayacaklarına söz vermişlerdi, fakat sözlerinde durmamışlar ve onu gizlemişlerdi. Açıklayacaklarını söyledikleri konuda da yalan söylemişlerdi. Yahut hadiste zikredilen şeyler din konusunda ise münafık olur anlamına gelir, başka konularla ilgili ise münafık olmaz ve onlar da münafıkın alâmetlerinden sayılmaz. En doğrusunu Allah bilir. (S1Biz yarış için uzaklaşmıştık. Bazıları buna, av peşinde koşuyorduk anlamını verdi. Ebü Avsece şöyle dedi: “Nestebiku” fiili, “sibâk” kökünden gelir. Yani onlar koşuyorlar ve hangisinin öne geçeceğine bakıyorlardı; rakibinin önüne geçiyor ve koşuda onu yeniyordu. İbn Kuteybe dedi ki: “Nestebiku” fiili, ok atma yarışı yapmak anlamına gelir, onlar ok atmakta birbirleriyle yarışıyorlardı. Fiil, “sülâsi'den de “mufâale” bâbından da kullanılır”. En doğrusunu Allah bilir. Biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın. Onların babalarına söyledikleri bu söz, zâhirde büyük bir laftır. Çünkü onlar, biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın diyorlardı. Onların doğru söyledikleri halde Hz. Yâkub'un onları yalancı sayması ihtimali yoktur. Peygamberlerden herhangi birinin, doğru söylediğini bildiği bir insanı yalancı kabul etmesi çok uzak bir ihtimaldir. Burada muhtemelen olan şudur: Onlar babalarına şöyle demişlerdi: Daha önce başka konularda senin nezdinde doğru söyleyenler olsak da, bu konuda sen bize inanmıyorsun. Yahut şöyle bir anlam verilir: Sen bize inanmıyorsun, yani bizi sorguluyorsun ve doğru söylediğimizi kabul etmiyorsun. Çünkü Hz. Yâkup şu sözlerle onları suçlamıştı: “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum”, Onlar babalarının suçlamasına karşı çıkmışlardı. Bu suçlama ise yalan anlamına gelmez, aksine duraklama ve tereddüt mânasına gelir. Çünkü bir şeyi başka birine emanet veren kişi sonra o konuda onu sorgularsa, bu sorgulama onu yalanladığı anlamına gelmez. Buna göre çocukların söylediği sen bize inanmıyorsun meâlindeki söz, doğru söyleyenler olsak da daha önceki suçlamadan dolayı şimdi bizi suçluyorsun demektir. Âyetin tefsiri işte bu iki yoruma göre yapılır. Yoksa peygamberlerden birinin, verdiği haberde ve sözünde doğru söylediğini bildiği birini yalanlaması caiz değildir. --- Dipnotlar: Bu hadis, yukarıdaki metinden daha güzel lafızlarla şöyle rivayet edilmiştir: “Münafıkın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz ve kendisine bir emanet verildiğinde ihanet eder”.

Yusuf 12:17

[Büyük ve Küçük Günah İşleyenin Durumu ile Münafıklık] Akşam ağlayarak babalarına geldiler. Bu ilâhi kelâmda muhtelif deliller vardır. Birincisi, küçük günah işleyen insanın azap görmesinden korkulur, ama kâfir olmaz. Büyük günah işleyen insan da imandan çıkmaz. Çünkü Hz. Yüsuf'un kardeşleri Yüsuf'u öldürmeyi kastetmişlerdi, yahut onu kuyunun dibine atmışlar, babasının gözünden yok etmişler ve babasını onsuz bırakmışlardı. Onların yaptığı bu iş, ya küçük ya da büyük günah sayılır. Eğer küçük günah idiyse, çocukları babalarından şöyle istiğfar talebinde bulunmuşlardı: “Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile!”7 Bu âyet, onların yaptıklarından dolayı Allah'ın azabından korktukları için istiğfar talebinde bulunduklarına işaret eder. Şayet yaptıkları şey büyük günah idiyse, yine de imandan çıkmış sayılmazlar. Çünkü daha sonra onlardan peygamberler çıktı ve onlar iyi kimseler oldular. Nitekim şöyle demişlerdi: “Ondan sonra da (tövbe ederek) iyi kimseler olursunuz!” [§]Bu söylediklerimiz, Mütezile'nin ileri sürmüş olduğu; küçük günah işleyene azap yoktur, büyük günah işleyen de imandan çıkar iddiasını geçersiz kılmaktadır. Aynı şekilde Hâriciler'in iddiasını da çürütmektedir, onlar şöyle diyorlar: İnsan büyük veya küçük bir günah işlerse kâfir ve müşrik olur. Bu aynı zamanda, bile bile yalan söyleyen veya verdiği sözde durmayan veya emanete ihanet edenin münafık olacağı fikrini de çürütmektedir. Çünkü Hz. Yüsuf'un kardeşleri emanete ihanet etmişler, verdikleri sözde durmamışlar ve aynı zamanda yalan söylemişler, fakat münafık olmamışlardı. Onlar, Yüsuf'u kurt yedi demişler, ama kurt yememişti, bu yalan bir sözdü. Hz. Yüsuf onlara emanet edilmiş, ama onlar Yüsuf'u kuyuya atarak emanete ihanet etmişlerdi. Yûsuf’u koruyacaklarına dair babalarına söz vermişler, ama onu korumamışlardı. [Münafıkların Alâmetleri] Eğer şöyle bir soru sorulursa: Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Üç şey nifakın alâmetlerindendir: Konuştuğunda yalan söylemesi, kendisine bir emanet verildiğinde ihanet etmesi ve verdiği sözde durmaması””. Bu hadisle o âyet arasında nasıl uyum sağlanır? Hadisin mensuh olma ihtimali yoktur, çünkü haberdir, haberlerde nesih cereyan etmez. Buna şu cevap verilir: Onun kâfirlerden özel bir kesimle ilgili olması mümkündür. Nitekim Tevrat'ta yer alan Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderileceği hükmü onlara emanet edilmiş, ama onlar bu hükmü değiştirmişlerdi; onu açıklayacaklarına söz vermişlerdi, fakat sözlerinde durmamışlar ve onu gizlemişlerdi. Açıklayacaklarını söyledikleri konuda da yalan söylemişlerdi. Yahut hadiste zikredilen şeyler din konusunda ise münafık olur anlamına gelir, başka konularla ilgili ise münafık olmaz ve onlar da münafıkın alâmetlerinden sayılmaz. En doğrusunu Allah bilir. (S1Biz yarış için uzaklaşmıştık. Bazıları buna, av peşinde koşuyorduk anlamını verdi. Ebü Avsece şöyle dedi: “Nestebiku” fiili, “sibâk” kökünden gelir. Yani onlar koşuyorlar ve hangisinin öne geçeceğine bakıyorlardı; rakibinin önüne geçiyor ve koşuda onu yeniyordu. İbn Kuteybe dedi ki: “Nestebiku” fiili, ok atma yarışı yapmak anlamına gelir, onlar ok atmakta birbirleriyle yarışıyorlardı. Fiil, “sülâsi'den de “mufâale” bâbından da kullanılır”. En doğrusunu Allah bilir. Biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın. Onların babalarına söyledikleri bu söz, zâhirde büyük bir laftır. Çünkü onlar, biz doğru söyleyen kimseler olsak da sen bize inanmazsın diyorlardı. Onların doğru söyledikleri halde Hz. Yâkub'un onları yalancı sayması ihtimali yoktur. Peygamberlerden herhangi birinin, doğru söylediğini bildiği bir insanı yalancı kabul etmesi çok uzak bir ihtimaldir. Burada muhtemelen olan şudur: Onlar babalarına şöyle demişlerdi: Daha önce başka konularda senin nezdinde doğru söyleyenler olsak da, bu konuda sen bize inanmıyorsun. Yahut şöyle bir anlam verilir: Sen bize inanmıyorsun, yani bizi sorguluyorsun ve doğru söylediğimizi kabul etmiyorsun. Çünkü Hz. Yâkup şu sözlerle onları suçlamıştı: “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum”, Onlar babalarının suçlamasına karşı çıkmışlardı. Bu suçlama ise yalan anlamına gelmez, aksine duraklama ve tereddüt mânasına gelir. Çünkü bir şeyi başka birine emanet veren kişi sonra o konuda onu sorgularsa, bu sorgulama onu yalanladığı anlamına gelmez. Buna göre çocukların söylediği sen bize inanmıyorsun meâlindeki söz, doğru söyleyenler olsak da daha önceki suçlamadan dolayı şimdi bizi suçluyorsun demektir. Âyetin tefsiri işte bu iki yoruma göre yapılır. Yoksa peygamberlerden birinin, verdiği haberde ve sözünde doğru söylediğini bildiği birini yalanlaması caiz değildir. --- Dipnotlar: Bu hadis, yukarıdaki metinden daha güzel lafızlarla şöyle rivayet edilmiştir: “Münafıkın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz ve kendisine bir emanet verildiğinde ihanet eder”.

Yusuf 12:18

5118. iliii üstünde uydurma bir kan izi de gösterdiler. Yâkup, “Hayır! Nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş; artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Anlattığınız şeyler karşısında, (bana) yardım edecek olan ise ancak Allah'tır” dedi.” © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 213. Gömleğinin üstünde uydurma bir kan izi de gösterdiler. Kanın yalan olması ihtimali yoktur. Ancak, en doğrusunu Allah bilir ya, gömleğin üzerindeki kanın kurdun yediği Yüsuf'un kanıdır şeklindeki sözleri yalan idi, çünkü kurt onu yememiş, kan da onun kanı değildi. Ferrâ şöyle dedi: “Bidemin kezib”, yani yalan kan, hakkında yalan söylenmiş kan demektir. Araplar, mef'ül yerine mastarı da kullanırlar”. Hayır! Nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş; yani nefsiniz size süslemiş, “tesvil” kelimesi sözlükte süslü göstermek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümlenin yorumu şudur: Nefsiniz size kötü bir işi süslü gösterdi, anlattığınız işi yapmaya ve beni çocuğumdan ayırmaya teşvik etti. Ancak nefislerinin onlara süslü gösterdiği o işin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Bunun şu âyette belirtilen husus olması muhtemeldir: “Babası, “Yavrucuğum” dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana tuzak kurarlar!” En doğrusunu Allah bilir. Artık (bana düşen) güzelce sabretmektir. Bu cümlenin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, “sabır” tahammülsüz olmamak, “cemil” de başımıza gelen musibete rıza göstermek; çünkü sabır tahammülsüzlükten kendini tutmaktır. İkincisi, “sabır”, kendini tahammülsüzlükten alıkoymak, “cemil” de karşılık beklememektir. En doğrusunu Allah bilir. Anlattığınız şeyler karşısında, (bana) yardım edecek olan ise ancak Allah'tır. Yani sizin anlattıklarınız karşısında sabretmek için Allah'tan yardım istiyorum. Yahut şunu demek istiyor: Yüsuf'u kurt yedi gibi söylediğiniz yalanlara karşı ben Allah'tan yardım istiyorum. A s is ÇİĞ EZİZ İSE LAS Şİ ALSEL Eş

Yusuf 12:19

119. “Derken bir kervan geldi, pm gönderdiler, adam kovasını kuyuya saldı; ‘Müjde! İşte bir oğlan çocuğu!” diye bağırdı. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Allah onların yaptıklarını çok iyi biliyordu.” Derken bir kervan geldi. “Seyyâre” kelimesi, yolcular yani sefere çıkanlar kelimesi gibi yürüyenler topluluğu anlamına gelir. Sucularını gönderdiler; “vârid” kelimesi de, su arayan, sâki demektir. Adam kovasını kuyuya saldı; yani kovayı kuyuya sarkıttı ve Yüsuf'u buldu. Müjde! İşte bir oğlan çocuğu! diye bağırdı. Bazıları şöyle dedi: Müjde anlamına gelen “büşrâ” kelimesi, sucunun yanındaki adamın ismidir. Sucu ona şöyle seslendi: Ey Büşrâ! İşte bir oğlan çocuğu! Aynen; ey falan, işte bir oğlan çocuğu denildiği gibi. Bazıları da şöyle dedi: Bu kelime “beşâret” kökünden ve müjdelemek mânasına gelmektedir. Sanki o şöyle demişti: Müjdeler olsun, bu bir çocuk!... Bazı kırâatlarda kendine nispet ederek “yâ büşrâye” diye okunmuştur. Yani adam kendini müjdelemiş, bu çocukla bana müjdeler olsun, demişti. Bu oradaki durumla ilgili kinâyeli bir söz gibidir, ancak onu bize açıklamamıştır. Onu en iyi Allah bilir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurdu: “Onlara, ‘Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim diye de yemin etti”, Burada İblis'in yemin ettiğini haber vermekte, ancak neye yemin ettiğini açıklamamaktadır. Onu alıp bir ticaret malı olarak sakladılar. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “isrâr” kelimesi hem gizlemek, hem de açıklamak mânasına gelir. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Azabı gördüklerinde pişmanlık gösterirler”. Yani pişmanlık izhar ettiler. Kullanılan kelime şayet her ikisine de ait ise, sanki şunu söylemektedir: Onu mal olarak ortaya koydular. Eğer gizlemek anlamına geliyorsa, o zaman da sakladılar demek olur, sanki şöyle diyor: Malı ortaya çıkardılar, ancak arkadaşları ortak olmak istemesinler diye orada bulunanı gizlediler. Allah onların yaptıklarını çok iyi biliyordu. Yani Yüsuf'un kardeşlerinin Yüsuf'a yaptıklarını çok iyi biliyordu. Yahut kervanın gizleyip açıkladıkları şeyde ne yaptıklarını çok iyi biliyordu. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:20

(Mısır'da) onu yok pahasına sattılar. Yani onu çok ucuza sattılar. Birkaç dirheme sattılar. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “bahs” kelimesi eksik maz. Bazıları da ona zulüm mânasını verdi. Buna göre de onu haksız olarak sattılar ve zulmen parasını aldılar, demek olur. Çünkü onu hür olarak satmışlardı, hür birini satmak ise haramdır. Parasını da haksız yere ve haram olarak aldılar, çünkü hür birini satarak alınan para haramdır. Bazıları ise şöyle söyledi: Onu yok pahasına, birkaç dirheme sattılar. Yani onu kalp para ve değersiz dirhemle sattılar. Zaten ona pek değer vermemişlerdi. Yani kervandakiler Yüsuf'a değer vermemişler ve onu, onun gibisinin satılamayacağı kadar eksik bir fiyatla satmışlardı; çünkü eğer köle ise böyle birinin peşine düşmeden terkedilemeyeceğini bildikleri için kendisini arayan sahibinin çıkıp gelmesinden korkmuşlardı. Bu yüzden aranacağı ve ellerinden alınacağı korkusuyla onu, insanın kendi kölesini satamayacağı kadar düşük bir fiyatla sattılar. Müfessirlerin geneli şöyle dedi: Onu yok pahasına sattılar. Yüsuf'un kardeşleri onu yok pahasına kervandakilere sattılar; birkaç dirheme sattılar. Zaten ona pek değer vermemişlerdi. Yani onun değerini ve kıymetini bilememişlerdi. Ancak ilk yorum daha doğru gibidir. Zaten ona pek değer vermemişlerdi, yani şayet çalınmış bir çocuk ise sahibinin gelip alacakları paranın da ellerinden gideceğinden korkarak satmakta cömert davranmışlardı. Müfessirler şöyle dediler: Yüsuf, yirmi veya yirmi küsur dirheme satıldı. Ancak, “bahs” kelimesiyle onun eksik ve değerinden düşük bir fiyata satıldığı bilgisinden başka bir bilgi yoktur, dolayısıyla bu fiyat konusu sağlam bir haber olmadan bilinemeyecek şeylerdendir. “Bahs” kelimesi de değerinden eksik fiyata satmak mânasına gelir. Bir âyette Allah şöyle buyurur: “İnsanların mallarının değerini düşürmeyin”. Yani fiyatlarını eksiltmeyin. Başka bir âyet de şöyledir: “Ölçüyü, tartıyı eksik tutmayın”. “Bahs” kelimesinin az önce de zikrettiğimiz gibi haram ve zulüm mânasına geldiği de söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:21

21. “Onu satın alan Mısırlı adam karısına, “Ona değer ver ve güzel bak! Umulur ki bize faydası olur veya onu evlat ediniriz’ dedi. İşte böylece Yüsuf'a orada bir yer sağladık ve bunu (rüyada görülen) olayların yorumunu ona öğretelim diye de yaptık. Allah, emrini yerine getirmeye kâdirdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” Onu satın alan Mısırlı adam karısına, ona değer ver ve güzel bak, dedi. Yani onun değerini ve kıymetini bil! Umulur ki bize faydası olur; tüccar onu kendi malı, olarak vermişse bize fayda sağlar. Veya onu evlat ediniriz; çalınmış ve hür olduğu ortaya çıkarsa onu evlat ediniriz. Çünkü onlara göre böyle bir ticaret malı, onların sattığı böyle bir fiyata satılamazdı. İşte böylece Yûsuf’a orada bir yer sağladık; yani Yüsuf'a Mısır azizi ve karısı nezdinde bir itibar sağladığımız gibi Mısır halkı nezdinde de ona itibar kazandırdık. Burada Cenâb-ı Hak imkân verdi anlamına gelen “mekkennâ” kelimesini haber makamında kullandı, çünkü o gün aziz ve kral nezdinde kendisine imkân verilmişti. “Mekkennâ” (c.) kelimesi burada, kardeşlerinin onu horlamaları, onun kıymetini ve değerini anlamamaları yerine ve onların yanında köle gibi sayılmasından sonra, Yüsuf için insanlarda ve onların kalplerinde bir yer ayırdık. En doğrusunu Allah bilir. Bunu (rüyada görülen) olayların yorumunu ona öğretelim diye de yaptık. Bu konuya daha önce temas etmiştik”, Allah, emrini yerine getirmeye kâdirdir. Yani Allah'ın hükmü geri çevrilemez, O bir hüküm verdiği zaman mutlaka olur. Nitekim şöyle buyurdu: “Allah hükmeder, O'nun hükmünü denetleyecek yoktur”. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.

Yusuf 12:22

Yüsuf erginlik çağına erişince; buradaki “eşuddu” kelimesi, her şeyin kuvvetlenmesi ve nihai kemale ermesi anlamına gelir. Ergenliğinin veya gençliğinin sınırına varması mânasına veya aklının tamamlanması anlamına gelmesi muhtemeldir. Kelimede bu üç anlamın hepsi mevcuttur. [§]Müfessirler şöyle dediler: “Eşuddu” kelimesi, insanın on sekiz yaşından kırk yaşına kadar olan zamanı ifade eder”. Çünkü her şeyin gelişmesi ve kemale ermesi, bu yaştan o yaşa kadar bir zamanda gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir. Ona güçlü bir muhakeme yeteneği ve ilim verdik. Buradaki hüküm kelimesi, insanlar arasında hüküm verme gücü ve hüküm bilgisi mânasına gelebilir. Hüküm, peygamberlik anlamına da gelebilir, yani ona peygamberlik verdik. İlim de daha önce geçtiği gibi”? rüyada görülenleri yorumlama bilgisi demektir. Yahut ona hükmü verdiği zaman ilmi de vermiş, ilmi verdiği zaman hükmü de vermiş demektir. İşte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız. Bu cümle güzel ameller anlamına gelebilir, yani güzel ve iyi işler yapanları böyle mükâfatlandırırız. İnsanlara karşı güzel muamele etmek mânasına da gelebilir, yani insanlara güzel muamele et! Yahut kendine karşı güzel muamele et! Bu kelimede, bu üç anlam da vardır. Yahut işte güzel davrananları biz böyle mükâfatlandırırız meâlindeki cümle, Allah'ın nimetlerine ve ihsanına karşı güzel davranan ve onlara şükredenleri işte böyle mükâfatlandırırız anlamına da gelebilir. İşte böyle, yani Hz. Yüsuf'u mükâfatlandırdığı gibi. Bununla Cenâb-ı Hak, başkalarını da Yûsuf’u mükâfatlandırdığı gibi mükâfatlandıracağını kastetmemektedir, lâkin onu da güzel bir şekilde mükâfatlandıracaktır, demektedir.

Yusuf 12:23

23. “Evinde bulunduğu kadın, onunla ilişkiye ii istedi. Kapıları iyice kapattı ve ‘haydi gel!” dedi. O da “Hâşâ, Allaha sığınırım! Zira kocan benim velinimetimdir, bana iyilik edip evini açtı. Gerçek şu ki zâlimler iflâh olmaz!' dedi.” Evinde bulunduğu kadın, onunla ilişkiye girmek istedi. Âyetteki evinde ifadesiyle, ev hakikatte kocasına ait olsa da, kocasının evi kendisine nispet edilmiş, dolayısıyla evin kadına nispet edilmesi de caizdir. Evinde bulunduğu kadın, onunla ilişkiye girmek istedi. Buradaki “râvede” fiilinin, davet ve bir çeşit istek anlamına geldiği söylenmiştir. Yani kadın onu kendisiyle ilişkide bulunmaya davet etti. Müfessirler, onu arzu etti anlamını verdiler. (JKapıları iyice kapattı ve “haydi gel” dedi. Buradaki “heyte” kelimesinin Arapça olmadığı, eski kitaplardan alınan bir kelime olduğu söylenmiştir. Bununla tam olarak ne demek istediğini bilmiyoruz. Ancak müfessirlerin bazısı şöyle dediler: Gelsene!... Bazıları da, senin için hazırlandım, anlamını verdi. Bazı kırâatlarda kelime “hi'tu” diye okunmuştur”, bu da zikrettiğimiz gibi, senin için hazırlandım mânasına gelir. Bu ibare, işte senin için buradayım mânasına geliyor gibi gözükmektedir. O da, hâşâ, Allah'a sığınırım, dedi. Allah'a sığınıyor ve O'na iltica ediyorum. Zira kocan benim velinimetimdir, bana iyilik edip evini açtı. Müfessirler dediler ki: Âyetteki “rabbi” kelimesi, beni satın alan efendim anlamına gelir. Bana iyilik edip evini açtı, yani bana şu andaki değerimi ve konumumu o ikram etti. Bunun delili, Mısır azizinin, karısına söylediği şu sözdür: “Ona değer ver ve güzel bak!” İşte onun bu sözü, buradaki âyetin de ona değer ver ve güzel bak mânasına geldiğine delildir. Ancak O benim velinimetimdir, bana iyilik yaptı sözü ile Hz. Yüsuf, kendisini yaratan Cenâb-ı Hakk'ı kastetmiş gibidir. Gerçek şu ki zâlimler iflâh olmaz; onlar zulmettiklerinde, yaptıkları zulümle iflâh olmazlar. “Mesvây” kelimesi, yerleşilen mekân, oturulan makam demektir, “sâvi” de oturan, ikamet eden mânasına gelir. “Maazallâh”, Allah'a sığınıyor, O'na iltica ediyor ve O'nun gücüne dayanıyorum demektir. Yahut zâlimler iflâh olmaz meâlindeki cümle, hayatları zulümle sona erdirildiğinde iflâh olmazlar demektir, fakat zulümden vazgeçtiklerinde iflâh olurlar. GARİ 63 Ge ye ERİN £ NAZ --- Dipnotlar: 5 Bukelime hakkında hepsi de mütevâtir olan çeşitli kırâatlar vardır. Nâfi, Ebü Câfer ve İbn Zekvân hite leke diye, Hişâm “hite leke” ve “hi'tu leke” diye, İbn Kesir “heytu leke” diye, diğer kırâat imamları da “heyte leke” diye okudular.

Yusuf 12:24

Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı. Müfessirlerin söyledikleri, kadın Yüsuf için sırt üstü yattı, Yüsuf da kadını arzuladı, yani Yüsuf da pantolonunu çıkardı ve benzeri sözlerinin hepsi hurafedir, aslı yoktur, Hz. Yüsuf hakkında böyle bir söz söylenmesi helâl değildir. Bu sözlerin yanlış olduğunun çeşitli delilleri vardır. Birincisi, Hz. Yüsuf'un “Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi” sözüdür. Eğer istek ve ilişki arzusu Yüsuf'tan gelmiş olsaydı, kadın için böyle söylemez, kendini aklamaya çalışmazdı. (Slİkincisi, İşte biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için böyle yaptık. Müfessirlerin söylediği gibi şayet Hz. Yüsuf pantolonunu çıkarıp kadının bacakları arasında oturmuş olsaydı, kötülük ondan uzaklaştırılmış olmazdı. Üçüncüsü, Hz. Yüsuf, “Bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi bilmesi içindi” demektedir. Eğer onların dediği gibi olsaydı, yokluğunda azize hainlik etmiş olacaktı. Dördüncüsü, “Kadınlar, “Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir eğrilik görmedik dediler. Azizin karısı da: “Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onunla beraber olmak istemiştim dedi”, Bütün bu konuşmalar, müfessirlerin söylediklerinin doğru olmadığını göstermektedir, Hz. Yüsuf hakkında böyle bir şeyin söylenmesi helâl değildir. Âyetin zâhirinde onların söylediklerini destekleyen büyük ve küçük hiçbir alâmet bulunmamaktadır; çünkü orada kadın onu arzuladı, o da onu arzuladı ibaresinden başka bir şey yoktur. Sonra bize göre âyet, farklı şekillerde açıklanabilir. Birincisi, kadın onu arzulamıştı ifadesi, kesin kararlı bir arzulama anlamına gelir. Yüsuf da onu arzuladı meâlindeki cümle ise, aklına geliveren bir arzulama anlamına gelir. Kulun kalbine geliveren bir duyguda hiçbir dahli yoktur, bundan dolayı da sorumlu tutulamaz. Bu, Hasan-ı Basri'nin sözüdür”, İkincisi, kadın onu arzulamıştı meâlindeki ifade, onunla olmayı, ona sahip olmayı istemişti mânasına gelir. Yüsuf da onu arzulamıştı meâlindeki cümle de, onu başından defetmeyi arzulamıştı anlamına gelir. Ancak bu cümlenin devamında eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi buyurulmaktadır. Eğer onun arzusu kadını başından defetmek olsaydı, eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi meâlindeki cümlenin anlamı olmazdı. Ancak Yüsuf da onu arzulamıştı meâlindeki cümle, sanki onu öldürmeyi arzulamıştı mânasına gelmektedir; onu öldürmeyi arzulayınca da, kadını öldürmenin helâl olmadığına dair Rabb'inin uyarı ve işaretini gördü. Üçüncüsü, Hz. Yüsuf?un onu arzulaması, Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi şartına bağlanmaktadır. Yani Rabb'inin uyarı ve işaretini görmeseydi onu arzulayacaktı. Bu, aynen şu âyetteki ifadeye benzemektedir: “Seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!”” Yani seni yerinde biz sağlam tutmuş olmasaydık... Hz. İbrahim'in sözü de yaklaşık bu anlama gelir: “Hayır, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” Yani eğer o konuşabiliyorsa, o yapmıştır. Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi meâlindeki âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yâkub'un dudaklarını ısırdığını gördü. Bazıları da şöyle dedi: Hz. Yâkup onun gözünde canlandırıldı ve onun parmağını ısırdığını gördü. Bazıları da, Allah'ın kitabından şu âyeti gördü, der: “Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur”. Bu söylenenlerin hiçbiri bilinemez. Âyette zikredilen “burhan kelimesinin asıl mânası, kesin delildir; şayet o Allah'ın kesin delilini görmemiş olsaydı, kadını arzu edecekti. Ancak o kesin delilin ne olduğunu biz bilmiyoruz. Onu en iyi Allah bilir. Burhan, delil ve âyet mânasına gelir. Yani eğer Hz. Yüsuf Rabb'inin delilini, Rabb'inin burhanını ve âyetlerini görmeseydi... Yahut burhan, risâlet mânasına gelir. Nübüvvet anlamına gelmesi de muhtemeldir. İLİ İLE ML Sİ gate --- Dipnotlar: 5 “Kral (kadınlara), “Yüsuf'u elde etmek istediğinizde beklentiniz ne oldu?” diye sordu. Kadınlar, “Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir eğrilik görmedik! dediler. Azizin karısı da: “Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onunla beraber olmak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerKurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'Kurün, IX, 167.

Yusuf 12:25

İkisi de kapıya doğru koştular. Bazıları dedi ki: Kadın, kapatmak için kapıya koştu, Hz. Yüsuf da kaçıp gitmek için kapıya koştu. Ancak kadının, kapatmak için kapıya koşma ihtimali yoktur, çünkü kapıların zaten kapalı olduğu şu âyette ifade edilmektedir: “Kadın kapıları iyice kapattı”. Ancak kadın, Hz. Yüsuf'u hapsetmek ve gitmesine engel olmak için kapıya koştu. Hz. Yüsuf da çıkmak ve kaçmak için kapıya koşmuştu. Kadın onun gömleğini arkadan yakalayıp yırttı. Onun çıkmasına engel olmak için gömleğinden çekmişti. Kapının yanında kocası ile karşılaştılar. Yani kadının kocasını kapının yanında buldular. Bu âyet, Hz. Yüsuf'un “Efendim benim velinimetimdir, bana iyilik etti” sözü ile kendisini satın alan azizi kastetmediğine, kendisini yaratan ve Aziz olan Allahı kastettiğine işaret etmektedir. Çünkü burada “seyyidehâ” yani kadının efendisi buyurmakta, “seyyidehuma” yani ikisinin efendisi dememektedir. Ebü Avsece dedi ki: Kadın onun gömleğini yırttı; yani yırtıp parçaladı. “Makdüd” parçalanmış anlamına gelir. “Min düburin” arka taraftan, “min kubulin” yö ye) de ön taraftan demektir. Bu lafız Kubul kökünden gelmektedir ve “min kubuli'l-mere” ifadesindeki “ön” anlamında demektir. 9JKapının yanında kocası ile karşılaştılar. Burada Cenâb-ı Hak kadının efendisi anlamına gelen “seyyidehâ” kelimesini kullanmakta, ikisinin efendisi anlamına gelen “seyyidehuma” dememektedir. Bu durum az önce bizim söylediğimize işaret etmektedir. “Lede'l-bâb” kapının yanında demektir. Yani kadının efendisini kapının yanında buldular. Kadın kocasına dedi ki: Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan veya elem verici bir işkenceden başka ne olabilir? Bu ifade, iradenin fiil ile beraber olduğuna işaret etmektedir. Çünkü kadın, Hz. Yüsuf'un içindeki arzusunu bilmiyordu. O ancak gördüğü durumdan ve meyletmekten anladığını haber vermişti. Yüsuf'un kardeşlerinin sözleri de böyle idi: “Yüsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli”. Halbuki onlar babalarının içindeki sevgiyi bilmiyorlardı, Hz. Yâkup'tan gördükleri Yüsuf'a olan meylinden ve ona olan şefkatinden başka bir şey bilmiyorlardı. Bu, söylediğimiz gibi iradenin fiille beraber olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. ÇE) lela 3 ELİ Yİ YEN

Yusuf 12:26

26. "OT Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi” dedi. Kadının dk rabasından biri şöyle bilirkişilik yaptı: Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır.” 27. “Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir.” Yösuf, Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi? dedi. Yani o beni ilişkiye davet etti. Âyetteki “murâvede” kelimesi, yukarıda söylediğimiz gibi“ ilişkiye davet anlamına gelir. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Onu babasından isteyeceğiz, dediler”. Yani onu çağıracağız ve isteyeceğiz. Hz. Yüsuf asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi diyerek gizlilik örtüsünü nasıl yırtar? denirse, buna şöyle cevap verilir: Bu sözde kadının gizlilik örtüsünü açmak yoktur, aksine kendisine yapılan ithamın ve ayıbın reddi vardır. Bir insana gereken de, Hz. Yüsuf'un yaptığı gibi kendisine isnat edilen ayıbı ve lekeyi reddetmesidir. Kadının akrabasından biri şöyle bilirkişilik yaptı: Eğer gömleği şurdan yırtılmışsa Yüsuf şöyledir, burdan yırtılmışsa da böyledir. Bazı müfessirler şöyle dedi: O bilirkişi, kadının amcasının oğlu idi, anlayışlı bir adamdı, ismi de Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir. Gömleğin önden yırtılması, [Ş]ancak kadının Yüsuf'u kendinden uzaklaştırmak için olabilir, arkadan yırtılması da kadının Yüsuf'u kendinden itmek için değil kendine çekmek için olabilir. Bu, örfen açık olan bir haldir. Bundan dolayı bilirkişi dedi ki: Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir. “Aziz, Yüsuf'un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce dedi ki: Anlaşılıyor ki bu iş, siz kadınların tuzağıdır”. Aziz, Yüsuf'un gömleğinin arkadan yırtılmasını, kadının onu itmesinden değil kendine çekmesinden dolayı yırtılmış olacağına delil getirdi. Bu, içtihatla amelin caiz olduğuna işaret eder. Çünkü genellikle gömlek, ancak arkadan çekildiği sırada arkadan yırtılır, önden ise ancak önden itilirken yırtılır. Bundan dolayı bu hal, söylediğimiz şeye delil sayılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Her ne kadar gerçekte bunun aksinin olması da mümkün ise de, genel durum böyledir. Eğer gömleği önden yırtılmışsa o şöyledir, şayet gömleği arkadan yırtılmışsa, böyledir diye bilinen cümlede, âlimlerimizin çeşitli meseleler için gösterdikleri deliller vardır. Bu meselelerden biri şudur: İçinde inciler ve tabaklanmış deriler bulunan bir mağazada derici ile incici kavga ettiklerinde, onlardan her birinin elinin durumuna göre hüküm verilir; inciciye inci ile, dericiye de deri ile ve ellerinin durumuna göre. Genel anlayış ve elin zâhiri ile buna delil getirilir; tıpkı gömleğin arkadan yırtılmasının kadının Yüsuf'u arzulamasından dolayı olduğuna istidlâl edilerek onun aleyhine hüküm verildiği gibi. Buna benzer meselelerin sayısı çoktur; bir meselenin her ne kadar gerçekte görünen lafzi anlama aykırı olması mümkün olsa da, onun hakkında genel durumun işaretiyle hüküm verilir. gre ik dell

Yusuf 12:27

26. "OT Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi” dedi. Kadının dk rabasından biri şöyle bilirkişilik yaptı: Eğer gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır.” 27. “Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir.” Yösuf, Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi? dedi. Yani o beni ilişkiye davet etti. Âyetteki “murâvede” kelimesi, yukarıda söylediğimiz gibi“ ilişkiye davet anlamına gelir. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Onu babasından isteyeceğiz, dediler”. Yani onu çağıracağız ve isteyeceğiz. Hz. Yüsuf asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi diyerek gizlilik örtüsünü nasıl yırtar? denirse, buna şöyle cevap verilir: Bu sözde kadının gizlilik örtüsünü açmak yoktur, aksine kendisine yapılan ithamın ve ayıbın reddi vardır. Bir insana gereken de, Hz. Yüsuf'un yaptığı gibi kendisine isnat edilen ayıbı ve lekeyi reddetmesidir. Kadının akrabasından biri şöyle bilirkişilik yaptı: Eğer gömleği şurdan yırtılmışsa Yüsuf şöyledir, burdan yırtılmışsa da böyledir. Bazı müfessirler şöyle dedi: O bilirkişi, kadının amcasının oğlu idi, anlayışlı bir adamdı, ismi de Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir. Gömleğin önden yırtılması, [Ş]ancak kadının Yüsuf'u kendinden uzaklaştırmak için olabilir, arkadan yırtılması da kadının Yüsuf'u kendinden itmek için değil kendine çekmek için olabilir. Bu, örfen açık olan bir haldir. Bundan dolayı bilirkişi dedi ki: Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiştir; bu ise yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir; bu doğru söyleyenlerdendir. “Aziz, Yüsuf'un gömleğinin arkadan yırtılmış olduğunu görünce dedi ki: Anlaşılıyor ki bu iş, siz kadınların tuzağıdır”. Aziz, Yüsuf'un gömleğinin arkadan yırtılmasını, kadının onu itmesinden değil kendine çekmesinden dolayı yırtılmış olacağına delil getirdi. Bu, içtihatla amelin caiz olduğuna işaret eder. Çünkü genellikle gömlek, ancak arkadan çekildiği sırada arkadan yırtılır, önden ise ancak önden itilirken yırtılır. Bundan dolayı bu hal, söylediğimiz şeye delil sayılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Her ne kadar gerçekte bunun aksinin olması da mümkün ise de, genel durum böyledir. Eğer gömleği önden yırtılmışsa o şöyledir, şayet gömleği arkadan yırtılmışsa, böyledir diye bilinen cümlede, âlimlerimizin çeşitli meseleler için gösterdikleri deliller vardır. Bu meselelerden biri şudur: İçinde inciler ve tabaklanmış deriler bulunan bir mağazada derici ile incici kavga ettiklerinde, onlardan her birinin elinin durumuna göre hüküm verilir; inciciye inci ile, dericiye de deri ile ve ellerinin durumuna göre. Genel anlayış ve elin zâhiri ile buna delil getirilir; tıpkı gömleğin arkadan yırtılmasının kadının Yüsuf'u arzulamasından dolayı olduğuna istidlâl edilerek onun aleyhine hüküm verildiği gibi. Buna benzer meselelerin sayısı çoktur; bir meselenin her ne kadar gerçekte görünen lafzi anlama aykırı olması mümkün olsa da, onun hakkında genel durumun işaretiyle hüküm verilir. gre ik dell

Yusuf 12:28

Kadının tuzağı, Yüsuf'la birlikte olmayı arzuladığında bu arzusunu açıklayıp ona güvenmesi, ancak Hz. Yüsuf onun arzusunu kabul etmeyince, kadının durumu açıklayıp şöyle demesiydi: “Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası...“ Kadının bu sözü, onun hilelerinden biriydi. Hile anlamına gelen “keyd” ve tuzak anlamına gelen “mekr” kelimelerinin aslı, insanı güvende iken yakalamak demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette iki eş arasında ihtilaf konusu olan bir mal hakkında âlimlerimizin sözlerine delil vardır. Ebü Yüsuf ve İmam Muhammede göre, eğer o, erkeklerin mallarından ise erkeğin elinde, kadınların mallarından ise kadının elinde kalır.

Yusuf 12:29

Yüâsuf! Sen bunu olmamış say! Yani, “Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi” sözünü unut! Bu âyetin bütün bu olanları unut anlamına gelmesi de muhtemeldir, yani bu konuyu kapat ve bir daha asla açma! Hanım! Sen de günahının affını dile. Bunu söyleyen, Yüsuf'a bunu olmamış say dedi, kadına da, sen de günahının affını dile, çünkü sen günahkârlardan oldun, dedi. Adam bu sözü, birlikte olmayı arzu eden ve buna davet edenin kadın olduğu ortaya çıkınca söylemişti. Ancak bu sözü kimin söylediğinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları, kadının kocası söyledi, dedi, Yüsuf'a da; bunu olmamış say, yani bu konuyu açma, demişti. Müfessirler dediler ki: Çünkü adam kıskanç olmayan biriydi. Bazıları şöyle söyledi: O sözü başka bir adam, yani kadının amcasının oğlu söylemişti. Bu daha doğru gibidir. Sen de günahının affını dile meâlindeki cümle hakkında bazıları şöyle dedi: Adam bu sözü kadına söylemişti, çünkü onlar her ne kadar putlara tapıyor idiyseler de, ancak kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyorlardı; bundan dolayıdır ki kadına sen de günahının affını dile demişti. Bazı müfessirler şöyle söyledi: 1Sen de günahının affını dile, yani kocandan af dile, çünkü ona ihanet ettin. Eğer bu yorum doğru ise, o zaman kadına bu sözü söyleyen kocası değil, başka biriydi. Eğer ilk yorum doğru kabul edilirse, o zaman o sözü her ikisi de söylemiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. AOPA pl SDA aal od ts dos

Yusuf 12:30

Şehirdeki bazı kadınlar, “azizin karısı, hizmetindeki genç ile beraber olmak istiyormuş” dediler. Kadın sanki sırrının, şehirdeki kadınlar nezdinde gizli kalmasını istemişti, ama onlar bu sırrın krala ulaşması için şehir halkı içinde yaymışlardı. Yahut o kadınlara kendisi söylemediyse, o zaman mutlaka hizmetçilerden biri öğrenmiş ve o sırrı şehirdeki kadınlar arasında yaymıştı. İşte o zaman onlar şöyle demişlerdi: Azizin karısı, hizmetindeki genç ile beraber olmak istiyormuş. Yani kölesiyle birlikte olmak istiyormuş. (Yüsuf'un) sevdası kalbine işlemiş! Bazıları buradaki “şeğâf” i) kelimesine, kalbin örtüsü ve kılıfı mânasını verdi. Buna göre âyet, kadının Yüsuf'a olan aşkı kalbine işledi mânasına gelir. Ona “meşğüf” (vas) da denilir; o da, aşktan çılgına dönmüş anlamına gelir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Şeğaf” (aas), aşkını içine gömmek mânasına gelir”. “Şeğaf”, aşk ile dolmaktır. Ebü Avsece şöyle dedi: Âyet, aşk kalp kılıfının içine işledi mânasına gelir. Bu kelime ayın harfi ile “şeafehâ” (Yans) diye okunursa, aklı gitti, aşık oldu mânasına gelir”. Bu, o kadınların sözüdür, bununla onların neyi kastettiklerini bilmiyoruz. Ancak bu bir haberdir, Allah onların böyle söylediklerini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. (1Biz onu gerçekten açık bir sapkınlık içinde görüyoruz, çünkü kocasına ihanet etmişti. Yahut, o gerçekten açık bir sapkınlık içinde, çünkü aşkından şaşkına dönmüştü. En doğrusunu Allah bilir. mm ” ” Taberi, Câmi'wl-beyân, XII, 199; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 528. Jóna uh pe gis gag böy

Yusuf 12:31

Azizin karısı, kadınların dedikodularını duyunca. Yani onların konuşmalarını işitince... “Mekr” kelimesi, insanı güven halinde iken yakalamak mânasına gelir, burada ondan maksat da gizlenmesi istenen ve kendisine emanet edilen şeye ihanet etmektir. Sanki kadın, sırrının ve Yüsuf'a olan aşkının insanlardan saklanmasını istemişti, onu şehirdeki kadınlara da insanlardan gizlemek üzere açıklamıştı, fakat onlar da bunu her tarafa yaymışlardı. İşte kadının duyduğu (dedikodu anlamı verdiğimiz hile bu idi. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirler böyle dediler. Kadının, sırrını kadınlara vermemiş olması da mümkündür, ancak hizmetçilerden biri farkına varmış ve kadınlara o haber vermişti, onlar da her tarafa yaymışlardı. Azizin karısı, onlardan bunu duyunca, onlara davetçi gönderdi, ya vereceği ziyafete davet etti veya ziyarete gelmelerini rica etti. Müfessirler ise şöyle dediler: Kadınlar, şehirdeki fırıncı ve sucu kadınlardı. Onu kimin söylediğini ve onların kim olduklarını bilmiyoruz. Zaten onların kim olduklarını bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Yaslanmaları için yastıklar hazırladı. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Buradaki “müttekeen” S4) kelimesi, yiyecek, içecek ve yaslanacak yastık hazırladı mânasına gelir”. Bazıları bu kelimeye semer anlamı verdi. Bazıları da yastık veya dayanılacak şeyler anlamı verdi. Ebü Avsece de, uzanmış, yani kadınların oturacakları ve uzanacakları yerlerini hazırladı mânasını verdi. Kelime “mütkeen” 2) diye okunduğunda”, Hasan-ı Basri'nin dediğine göre, semer Bu mânada bir rivayet için bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân, XII, 202. ve yiyecek mânasına gelir. İbn Kuteybe de böyle dedi ve ona “bezmâverd” Onlardan her birine bir bıçak verdi. (Kadınlar meyvelerini soyarken Yûsuf’a), “karşılarına çık!” dedi. Kadınlar Yüsuf'u görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Burada kadının söylediği karşılarına çık sözüne Hz. Yüsuf nasıl itaat etmiştir? Bu, helâl olmayan bir durumdur. Ancak bu hal çeşitli yollarla açıklanabilir. Birincisi, kadınların yanına girmeye ve onlarla halvet olmaya Hz. Yüsuf zorlanmış olabilir. Çıkmaya gelince, o konuda zorlanmış olmaz, çünkü maksat onların yanından çıkmaktır. Çünkü onların karşısına çıktığında oradan çıkması da mümkün olacaktı. Sanki kadın onların karşısına çıkmaya izin verince, onların yanından çıkacağı için arzu ederek çıktı. Çünkü kadının izni olmadan o evden çıkması mümkün değildi. Dolayısıyla onların karşısına çıkma emri, o evden çıkma iznini de kapsamakta idi; çünkü kadının izni olmadan evden çıkmanın yolu yoktu. Bu yüzden önce onların karşısına çıktı, sonra da o mekândan ayrıldı. Bu, oradan kurtulmanın başka yolu olmadığı için zorlama sayılmaz. Buradaki çıkma emri, sanki sadece “çık” kelimesinden ibaretti, “onların karşısına” ifadesini söylememişti. Dolayısıyla Hz. Yüsuf, kadınların yanına çıkacağını bilmiyordu, bu yüzden çıktı. Ancak Cenâb-ı Hak âyette kadının maksadını haber vermektedir, yani onun çık emrinden maksadı kadınların karşısına çıkması idi. Karşılarına çık, dedi ilâhi beyanıyla kadının maksadını haber vermektedir. Konuşmada bu gibi şeyler yapılmaktadır. Karşılarına çık cümlesindeki “aleyhinne” zamiri, “anhunne” diye, yani onların yanından çık anlamında kullanılmış olması da caizdir; “alâ” harf-i cerini, “an” harf-i ceri anlamında kullanmak Arap dili açısından caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar, insanlara ölçerek bir şey aldıklarında””, yani insanlardan aldıklarında demektir. Bunun örnekleri çoktur. Bu âyet-i kerime, Yüsuf'u satın alanın, onun sokağa çıkmasına ve insanların içine girmesine engel olduğuna işaret etmektedir. Ya onun canından korktuğundan yahut kadınlar yüzünden fitneye düşmesini istemediğinden veyahut da hakkında çalınmış bir çocuğu alıkoyduğu kanaatinin uyanmaması için Yüsuf'un varlığından haberdar olunmasını istemediğinden onun dışarı çıkmasına engel oluyordu. Burada bir insanın kendi çocuğunu veya kölesini şefkat duygusuyla korumak istemesi fikri nasıl olmaz? Kadınlar Yüsuf'u görünce güzelliği karşısında şaşırıp kaldılar. Burada kullanılan ve onu büyüttüler anlamına gelen “ekbernehü” kelimesi, onun güzelliğini çok yücelttiler anlamına gelir; bir insanda böyle bir güzelliğin bulunmasına şaşırıp kaldılar. Görmez misin ki o kadınlar şöyle demişlerdi: Hâşâ Rabb'imiz! Bu bir beşer değil, bu ancak değerli bir melektir, dediler. Bu yüzden ellerini kestiler. Yani ellerindeki meyve bıçaklarıyla ellerini kestiler. Müfessirler bu cümlede ki hâşâ Rabb'imiz ifadesine maazallah anlamını verdiler. Bazıları bu sözün, çirkinlikten tenzih etmek mânasına geldiğini söyledi. Kadınların, maazallah, bu bir beşer değil, bu ancak değerli bir melektir demeleri, onların Allaha inandıklarına işaret eder. Bu ancak değerli bir melektir sözü de, onlar meleği görmeseler de, meleğin güzel olduğu anlayışının toplumda hâkim olduğunu ifade eder. Dolayısıyla güzel olan her şeyi meleklere nispet ediyorlardı. Onlara çirkin olan her şeyi de -Allah lânet eylesin!- şeytana nispet ediyorlardı. Âyetteki “beşeran” kelimesi, “bişian” diye de okunmuştur”, o zaman da, bu, satın alınan bir insan olamaz mânasına gelir. --- Dipnotlar: # Bezmâverd'in aslı zümâverdidir, yabancı dilden Arapçalaştırılmıştır. Yumurta ve etle yapılan bir yemektir. ” “Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler” (el- Mutaffifin, 83/1-2).

Yusuf 12:32

Kadın dedi ki: İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Onlar, kadın hakkında şöyle söylemişlerdi: “Azizin karısı, hizmetindeki genç ile beraber olmak istiyormuş”7”. Yani sizin beni, beraber olmak istiyorum diye kınadığınız şahıs işte budur. Şimdi onu görünce siz ellerinizi kestiniz, bu insan olamaz, insandan çok daha üstündür diye şaşırıp kaldınız. Ben onunla beraber olmak istedim. Yani onu benimle birlikte olmaya davet ettim. Fakat o, iffetini korudu. Yani davetimi kabul etmedi. Nitekim bir âyette “Bugün Allah'ın hükmünden ancak O'nun esirgedikleri kurtulacaktır” buyurulur, Allah'ın hükmünü engelleyecek kimse yoktur anlamı kastedilir. Âyetteki “ista'same” (anzi) kelimesi, Allah veya dini sayesinde, yahut peygamberliği veyahut aklı sayesinde kendini korudu, demektir. Bu ifade müfessirlerin söylediği gibi Hz. Yüsuf pantolonunu çıkarmıştı benzeri sözlerin doğru olmadığına işaret eder. Çünkü kadın, o, iffetini korudu demektedir. Andolsun, eğer kendisine emredeceğimi yapmazsa... Bu sözü azizin karısı söylemişti. Mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacaktır! Bu beyan ya mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacak anlamına gelir, veya mutlaka zindana atılacak ve elbette aşağılananlardan olacak mânasına gelir. Çünkü adam karısına, “Ona değer ver ve güzel bak!”” demişti. Ona değer verilirken kadının yanında değerli ve saygındı, ancak birlikte olmayı reddedince, kadın, mutlaka zindana atılacak ve elbette sürünenlerden olacak, yani aşağılananlardan biri olacak dedi.

Yusuf 12:33

5133. “Yüsuf, ‘Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum!” dedi.” Yüsuf, Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir, dedi. Hz. Yüsuf'un zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir demesi, çağıranın ve birlikte olma davetinin azizin karısından geldiğine işaret etmektedir. Görmez misin ki başka bir yerde de şöyle demektedir: “Kral (kadınlara), 'Yüsuf'u elde etmek istediğinizde beklentiniz ne oldu?” diye sordu””, Azizin karısı da buna benzer şeyler söylemişti: “İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur”. Yani onunla beraber olmak istediğim için sizler beni kınamıştınız, şimdi siz onunla beraber olmak istiyorsunuz. Ve Hz. Yüsuf'un söylediği şu söz: Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir. Yani o zillet ve aşağılanma benim için daha iyidir. “Ehabbu ileyye” kelimesi, benim tercihim odur, dinim için o daha hayırlıdır, demektir. Bunların benden istediklerinden, yani onların istedikleri şey nefsin hoşuna gitse, ona meyletse ve onu arzu etse de, yine zindanın kendisine daha hayırlı olduğunu haber vermekte; nefis zindandan hoşlanmadığı, hatta nefret ettiği halde yine de zindanı tercih ettiğini ve dini için onun daha hayırlı olduğunu söylemektedir. Görmez misin ki Hz. Yüsuf şunu da söylemektedir: Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum! Bu ifade, Hz. Yüsuf'un söylediği zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir meâlindeki cümle ile, ancak kendi irade ve tercihiyle sevdiğine ve dindeki tercihini kastettiğine işaret etmektedir, nefsin sevdiğine ve tercihine değil. Aksine nefis, kadınların davet ettikleri şeyi arzu eder ve onu ister. Bunun delili de yine Hz. Yüsuf'un söylediği, sonra onlara meyleder ve cahillerden olurum meâlindeki beyanıdır. Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir meâlindeki cümle, dua cümlesi değildir, nitekim bazı insanlar öyle dediler: O Rabb'inden zindanı talep etmişti, duası kabul edildi ve zindana düştü. Hz. Yüsuf'un duası, şu sözde görülmektedir: Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan... Nitekim Hz. Âdem ile Havva da şöyle demişlerdi: “Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik”. [§]Bu âyetteki “Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik” meâlindeki ifade dua değildir, içinde bulundukları halden haber vermektedir. Dua ancak onların şu sözleridir: “Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” Hz. Nuh da şöyle demişti: “Ey Rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!” Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meylederim. Bu cümle, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Yüsuf'a vermediği bir lütfun daha kendi katında bulunduğuna işaret etmektedir. Çünkü o lütfu kendisine vermiş olsaydı, kadınların tuzakları ve kötülükleri meydana gelmeyecekti. Çünkü Hz. Yüsuf, bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan demektedir. Eğer bu da kendisine verilmiş olsaydı, Hz. Yüsuf'un böyle bir istekte bulunmasının anlamı olmazdı. Bu, Mütezile'nin iddialarını da reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Yüce Allah herkese her türlü itaati yerine getirme kudretini ve her nevi hayrı yapma kuvvetini, aynı zamanda her çeşit kötülüğü de defetme gücünü vermiştir. Bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan. Yani eğer onların tuzaklarını benden sen gidermezsen, giderebilecek hiç kimse yoktur. Az önce geçen “Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen” meâlindeki âyet de bu mânadadır. Bu cümle, “Allahım! Beni bağışla ve esirge” diye dua etmekten daha beliğdir. Onlara meylederim. Bazıları buradaki “esbu ileyhinne” ibaresine onlara meylederim diye anlam verdi. Bazıları da şöyle mâna verdi: Eğer onların bana kurdukları tuzakları boşa çıkarmazsan, onlara uyarım. “Sabv” kelimesine, emrin dışına çıkmak mânası verilmiştir. Dininden çıkan herkese de Sâbii oldu denilir. Müşrikler de Resülullah'a (s.a.) Sâbii, yani üzerinde bulunduğumuz dinden çıktı diyorlardı. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: “Sabv” kelimesi, hoşa giden iş demektir. Cahillerden olurum, yani eğer bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan benim filim, âlimlerin hâkimlerin fiili gibi değil, cahillerin fiili gibi olur. --- Dipnotlar: 2 o “Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (el- A'râf, 7/23).

Yusuf 12:34

Rabb'i onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına düşürmedi. Bu ilâhi beyan, Hz. Yüsuf'un duasından maksadın, onun şu sözü olduğuna işaret eder: “Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meylederim”. ( “Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir” sözü dua değildir, o ancak haberdir, zindanı öyle gördüğünü haber vermektedir. Çünkü onun arkasından Cenâb-ı Hak, Rabb'inin onun duasını kabul ettiğini haber vermekte ve kadınların tuzağına düşürmediğini bildirmektedir. Şüphesiz O, çok iyi işiten, pek iyi bilendir. O, işitendir. Yani yaratılanlar arasında söylenen açık ve gizli her sözü işitmektedir. Bilendir, yani hiçbir şey O'na gizli değildir. “Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan”“ meâlindeki âyet ve hemen arkasından gelen Rabb'i onu kadınların tuzağına düşürmedi meâlindeki cümle, kadınların Hz. Yüsuf'u, kendisine de gizli olacak ve farkına varmayacak bir şekilde o işe davet ettiklerine, onun da hemen bunu kendisinden uzaklaştırması için Allah'a sığındığına işaret eder. Gy A SEY İZ Gaz 0105 rep

Yusuf 12:35

Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre kadın kocasına şöyle demişti: Yüsuf benimle birlikte olma isteğine devam ediyor, ama ben kabul etmiyorum. Kocası da bu sözü doğru saymış ve Yüsuf'u zindana atmıştı. Kesin delilleri görmelerine rağmen meâlindeki cümle hakkında müfessirler şöyle dediler: Kesin delil gömleğin arkadan yırtılması, yüzünün tırmalanması ve benzeri şeylerdir. Ancak onların gördükleri kesin deliller, sanki Hz. Yâsuf'un nübüvvetinin ve risâletinin delilleri idi. Bazıları da şöyle söyledi: Onu kadınların ithamından uzaklaştırmak, insanlardan ilişiğini kesmek ve böylece o olayı unutturmak için hapsettiler. Âyette mâsumiyetinin ve kendisine yaptıkları ithamlardan aklandığının delillerini gördükten sonra Hz. Yüsuf'u hapsettikleri belirtilmektedir; bu durumda onlar Hz. Yüsuf'u haksız yere hapsetmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. LAZ yakl n İN GRİSİ İĞ ŞALIN AZ EŞ e slk DERİLİ SAYİ

Yusuf 12:36

Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Denildi ki: Onlar kralın kölesi idiler ve kral onlara kızdığı için hapse atmıştı. Onlardan biri, “Ben rüyada şarap yaptığımı gördüm dedi. Bazıları şöyle dedi: Orası üzüme şarap denilen bir yerdi. Yahut üzüme, sebep olduğu halin ismiyle veya aslının ismiyle şarap deniyordu. Bir şeye, sebep olduğu halin ve aslının ismi ile isimlendirilmesi dilde caizdir. ( Diğeri de, ben de başımın üstünde bir ekmek taşıdığımı gördüm, dedi. Bunlardan biri kralın fırıncısı, diğeri de sâkisi idi. Bunun yorumunu bize bildir. Kuşkusuz biz seni bu işleri iyi bilen biri olarak görüyoruz. Bazıları şöyle dedi: Hz. Yüsuf'un zindandaki iyiliği, hastaları tedavi etmesi, dertlileri teselli etmesi ve kendi başına Rabb'ine ibadet etmeye çalışması idi. Bu, muhtemeldir. Belki de o zindandakilere iyilik yapıyor, onlarla iyi ilişkiler kuruyor ve namaz, oruç gibi kendisi ile Rabb'i arasında mâlum olan ibadetleri yapmaya çalışıyordu. Bundan dolayı ona Muhsin, yani iyi insan adını vermişlerdi. Onlar bu sözü, Hz. Yüsuf'tan özellikle hayırlı şeyler yaptığını gördükleri yahut kendilerini putlara tapmaktan çekip Allah'ın birliğine inanmaya ve O'na kulluk yapmaya davet ettiği için söylemiş de olabilirler. Bundan dolayı ona “muhsin”, yani iyi insan adını vermişlerdi. Hz. Yüsuf'un zindandakilere hep güzel muamele ettiği için böyle söylemiş de olabilirler. İhsan kelimesi burada ilim anlamına da gelebilir; yani biz seni bilgili insanlardan biri olarak görüyoruz. Bu, Ferrânın görüşüdür. Bunun yorumunu bize bildir. Rüya tabirine burada tevil ismi verildi, çünkü tevil, işin akıbetinden haber vermektir, bundan dolayı ona tevil dediler. Sonra Hz. Yüsuf şarap yaptığını gören kişinin rüyasını, tekrar krala şarap yapma işine dönmekle yorumladı. Yukarıda söylendiği gibi o, daha önce de kralın şarap ustası idi. O, rüyasında eski işine devam ettiğini görünce, Hz. Yüsuf da onun rüyasını tekrar eski işine döneceği şeklinde yorumladı. Diğeri ise söylendiği gibi fırıncı idi, ancak o insanlar için ekmek yapıyordu; o da rüyasında başında ekmek taşıdığını ve kuşların o ekmekten yediklerini görmüştü; buradan Hz. Yüsuf onun eski işinden ayrılacağı neticesini çıkardı, onun işinden ayrılması da öldürülmesi anlamına geliyordu. Çünkü o daha önce insanlar için ekmek üretiyordu ve başkaları için ekmek yapıyordu. Buradan Hz. Yüsuf, onun işinden ve mesleğinden çıkarılacağı neticesine vardı. Ancak o aynı zamanda asılacaktı, çünkü rüyada ayakta dikilmiş halde idi. Bundan dolayı onu bulunduğu hal üzere yorumladı. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:37

Yüsuf şöyle cevap verdi: Size erzak olarak verilen yemek gelmeden önce, onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Yüsuf bu sözü onlara bu konuda bilgi sahibi olduğunu anlatmak için söylemişti. Yani o, kendisine ihtiyaç duyulmayan şeyi de biliyordu. Kendisine ihtiyaç duyulmayan şeyin ilmini bilen, onun yorumunu bilmeye daha lâyıktır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu onları putlara tapmaktan ve Allah'tan başkasına kulluktan vazgeçirmek, Allah'ın birliğini kabule ve O'na kulluğa yönlendirmek için Cenâb-ı Hak tarafından uygun görülen bir çare idi. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir, yani O'nun lütfudur sözünü Hz. Yüsuf bundan dolayı söylemişti. O bilgiyi Allah'a nispet etmiş ve kendisine onu Allah'ın öğrettiğini söylemişti. Ancak bu öğretme işi de, meleklerin gelip kendisine bildirmelerinden başka bir yolla olmaz. Bu, -Allah'ın salât ve selâmı kendilerine olsun- peygamberlere yüce Allah'tan gelen bir lütuftur. Size erzak olarak verilen yemek gelmeden önce, onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şöyledir: Rüyada işaretlerini gördüğünüz o yemek size gelmeden, bunun yorumunu yemek gelmeden önce mutlaka size haber vereceğim. Şüphesiz ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaşıp geldim. Hz. Yüsuf, burada Allah'a inanmayan bir kavmin dinini terkettiğini haber vermektedir. Allah'a inanmayan bir kavmin dinini terkedip geldim meâlindeki cümle, daha önce Hz. Yüsuf o dine mensuptu da sonra terketti anlamına gelmez. Yani baştan beri ona yanaşmamıştı demektir, onu terketmeseydi başkasını alırdı anlamında değildir. Nitekim “Gökleri yükseltti” meâlindeki âyet, önce gök aşağıya konulmuştu, sonra yukarı kaldırdı mânasına gelmez, onu ilk yaratırken yüksek olarak yarattı demektir. Aynı şekilde “Yeryüzünü aşağıya serdi” meâlindeki âyet de böyledir; yeryüzü önce yüksekte idi de sonra aşağıya indirdi demek değildir. Cenâb-ı Hak, onları ilk yaratırken yukarda ve aşağıda olacak şekilde yaratmıştır. “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” meâlindeki âyet de böyledir; onlar önce karanlıkta idiler de sonra Allah onları oradan çıkardı anlamına gelmez, aksine Allah onları korudu ve o karanlığa hiç girmediler demektir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaşıp geldim. Bu âyet, küfrün bütünüyle tek millet olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Hz. Yüsuf, iman etmeyen bir milletin dininden uzaklaştığını haber vermektedir, uzaklaştığı o millet mezhepleri ve görüşleri itibariyle birbirlerinden çok farklı idiler. --- Dipnotlar: “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (el-Bakara,

Yusuf 12:38

[Mütezile ve Büyük Günah] Atalarım İbrahim, İshak ve Yâkub'un dinine uydum. Hz. Yüsuf önceki âyette “Ben, Allah'a inanmayan bir kavmin dininden uzaklaşıp geldim”” demiş, onların Allah'ı ve âhiret gününü inkâr ettiklerini haber vermişti. Bu, Allaha ve âhiret gününe inanmayanların kâfir olduklarını gösterir. Bu âyet, küfürle iman arasında üçüncü bir konum düşünen Mütezile'yi reddetmektedir. Hz. Yüsuf, Allah'a inanmayanların kâfir olduğunu haber vemekte idi, Mütezile ise büyük günah işleyen mümin değildir, ancak kâfir de değildir, demektedirler. Sonra Hiz, vasut La iman etmeyen o insanların sk uzaklaştığını, lemektedir. Sonra da atalarının dininden haber vermektedir: Allah'a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Onlara atalarının dinini tanıtıyor; Allaha ortak koşmaktan kaçınmak, ulühiyetin sadece O'na olduğunu kabul etmek ve kulluğu da O'na yöneltmektir. Buna göre dünyada sadece iki din vardır: Küfür dini ve İslâm dini! Hz. Yüsuf, İslâm dinine mensup olmayanın küfür dinine mensup olduğunu haber vermektedir. Sonra atalarından özellikle üçünün ismini vermektedir: İbrahim, İshak ve Yâkup. Çünkü bunlar, bütün insanlar nezdinde saygın şahsiyetlerdi. Her din mensubu kendilerini, onların dininden olduklarını iddia etmektedirler. Hz. Yüsuf onların İslâm dinine, samimi olarak tek Allah inancına bağlı olduklarını haber veriyor, onlar sizin iddia ettiğiniz gibi değildirler diyordu. Bunun için Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “İbrahim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilâkis o, tek Allaha inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi”. Bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Bu, yani benim ve atalarımın bağlı olduğu bu din, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Çünkü Cenâb-ı Hak insanları, onların bünyelerine yerleştirdiği akıl sayesinde Allah'ın vahdâniyetini ve rubübiyetini anlayabilecek bir fıtratta yarattı. Fakat insanların çoğu şükretmezler. Allah'ın lütfuna ve yaratılıştan bünyelerine aklı yerleştirmesine şükretmezler. [§] Yahut onlara vermiş olduğu bu din ve hidâyet, Allah'ın lütfundandır, ancak insanların çoğu o dini ve o hidâyeti terkediyor.

Yusuf 12:39

Arkadaşları gördükleri rüyayı tabir etmesini kendisinden istediklerinde Hz. Yüsuf, onları Allah'ın birliğine inanmaya davet etti ve onlara bunun yolunu gösterdi. “Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir”” dedi ve şöyle devam etti: Ey zindan arkadaşlarım! Çeşitli tanrılara mı, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'a mı (inanıp bağlanmak) daha iyi? Yani tek bir Rabbe kulluk etmek ve O'nun rızasını kazanmak mı daha iyi, yoksa birçok tanrıya kulluk edip birilerinin rızasını kazanmak mı? Çünkü tanrı kabul edilenden bazılarına kulluk ettiği ve onların rızasını kazanmaya çalıştığında, diğerlerini kızdırmış olur. Dolayısıyla onun maksadına ulaşması ve ihtiyaçlarını karşılaması mümkün olmaz, çünkü ne kadar gayret gösterse de hepsinin rızasını kazanmaya gücü yetmez. Fakat tanrı bir tane olduğunda onu razı etmek daha kolaydır; çünkü sadece ona kulluk etmeye ve onu razı etmeye çalışır ve neticede maksadına ulaşır, ihtiyaçlarını da elde eder. İkincisi, Hz. Yüsuf, onun gücüne karşı konulamaz olan bir tek Allah olduğunu haber veriyor; O, diğer tanrıları ve sizin taptıklarınızı kahretmek gücüne sahiptir. Bu durumda gücüne karşı konulamaz olan bir tek Allaha kulluk etmek, mağlubiyetin kahrını yaşayan birçok tanrıya kulluktan daha hayırlıdır. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Hz. Yüsuf, ey zindan arkadaşlarım demiş, onları zindan arkadaşı diye isimlendirmişti, çünkü onlar da zindanda idiler. Tıpkı cehennem arkadaşı, cennet arkadaşı vb. denildiği gibi. Fakat öyle olsaydı, “Yâ sâhibeyi's-sicni” değil, “yâ sâhibâ es-sicni” (yazl LU L) demesi gerekirdi. Böyle demediğine göre Hz. Yâsuf'un bu ifadesi, onları kendine nispet ettiğini gösterir. Sanki şöyle demişti: “Yâ sâhibeyye fis-sicn”, ey benim zindandaki arkadaşlarım! Çünkü onlar da Hz. Yüsuf'la birlikte zindanda idiler.

Yusuf 12:40

Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, yani putlar, sizin ve atalarınızın tanrılar adını taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Onlar, kendilerine kulluk yapılmaya ve ilâh diye isimlendirilmeye lâyık değildirler. Buna lâyık olan ancak sizleri ve göklerle yeri yaratandır. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Yani sizin onlara tapmanıza dair, sizin ve atalarınızın tanrılar diye isimlendirdiğiniz o nesneler hakkında Allah hiçbir delil ve kanıt indirmemiştir. Hüküm sadece Allah'a aittir. Yani ilâhlık, rablık ve kulluk yapılmak konusunda hüküm sadece Allaha aittir. Gerçek, sizin söylediğiniz şu sözlerdeki gibi değildir: “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””. “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”. Cenâb-ı Hak, kulluk ve ulühiyet konusunda hükmün sadece Allah'a ait olduğunu söylüyor. Yahut şöyle söylüyor: Yaratmakta hüküm sadece Allaha aittir. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Bilesiniz ki, yaratma da emretme de yalnız ona aittir”. Yani yaratmak da, yaratma emrini vermek de yalnız O'na aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. O'nun hükmü işte şudur: O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Yani Allah'a kulluk etmek ve O'nun birliğine iman etmek, dosdoğru dindir. Çünkü o, delile ve kanıta dayanan dindir. Diger dinlerin ise hiçbir değeri ve doğru bir temeli yoktur, çünkü delile ve kanıta dayanmamaktadırlar. “Kayyim?” kelimesi, delile ve kanıta dayanan anlamına gelir. Müfessirler bu kelimeye dosdoğru mânasını verdiler. Fakat insanların çoğu bilmezler. Muhtemelen düşünmedikleri için bilmezler. Düşünmüyorlar, bu yüzden bilmiyorlar, eğer düşünüp tefekkür etselerdi bilirlerdi. Bu ilâhi kelâm, cahillikle yapılsa bile işlenen suça ceza vermenin gerekli olduğuna işaret eder. Çünkü Allah, bilmesi için insana gerekli imkânı verdi. Ona bilme imkânını verdiği için, cahil kalmakta mazereti yoktur. Yahut onlar biliyorlardı, ancak bilgilerinden yararlanmıyorlardı, bundan dolayı Allah onlarda bilgiyi yok saymaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:41

Ey zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine şarap sunacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından yiyecek. Daha önce de söylediğimiz gibi” Hz. Yüsuf onların rüyalarını şöyle yorumladı: Sâki, rüyasında daha önce yaptığı işi gördüğü için rüyasını tekrar eski işine dönmekle yorumladı. Fırıncının rüyasını da, ekmek yaptığında onları başında taşımadığı halde başında ekmek taşıdığını gördüğü için rüyasını da işinin bitirileceği şeklinde yorumladı. Çünkü o, daha önce yaptığı işin aksine bir rüya görmüştü. Kuşlar onun başından. yiyecek. Hz. Yüsuf, ekmekleri başında taşırken gördüğü için onun rüyasını şöyle yorumladı: Asılacak ve kuşlar onun başından yiyecekti. O, daha önce insanlar için ekmek yapıyordu, insanlardan başkası (kuşlar) için ekmek yaptığını görünce asılacağını ve kuşların onun başından yiyeceğini söyledi. Yorumunu sorduğunuz iki rüya (bu şekilde) kesinleşmiştir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yüsuf onların rüyalarını yorumlayınca, asılıp öldürüleceğini söylediği kişi dedi ki: Ben bir şey görmedim, biz sadece eğleniyorduk. Hz. Yüsuf onlara şöyle söyledi: Yorumunu sorduğunuz iki rüya (bu şekilde) kesinleşmiştir. Yani hüküm verildi, iş bitti. Ancak şu husus bilinmiyor: O sözü ikisi de söylemiş miydi, söylememiş miydi? Yalnız şu kadar var ki âyet, Hz. Yüsuf'un onların ikisinin de rüyalarını yorumladığını söylemektedir. O rüyayı onlar için yorumlamamıştı., Allah'tan kendisine gelen bir bilgi ile o hali bilmişti. Âyet-i kerime şöyle söylüyor: “Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir””. Yorumunu sorduğunuz iki rüya (bu şekilde) kesinleşmiştir. Bazıları “kudıye” kelimesine iş bitti anlamını, bazıları da yorumunu sorduğunuz iki rüya (bu şekilde) tamamlandı, ben tamamladım mânasını verdi. Cenâb-ı Hak aynı kelimeyi başka bir âyette de kullandı: “Biz kitapta İsrâiloğulları'na bildirmiştik”, Yorumunu sorduğunuz iki rüya (bu şekilde) kesinleşmiştir meâlindeki âyet, (Jsanki Hz. Yüsuf'a vahiy ve emir gelmiş, o da onlara bunu vahiy olarak tebliğ etmiş mânasına gelmektedir. Yani müfessirlerin söylediğine göre, bu iş böyle olacak, bunun geri dönüşü yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:42

42. “Onlardan, kurtulacağına inandığı kişiye, “Efendinin yanında benden bahset' dedi. Fakat şeytan ona, efendisine Yüsuf'tan söz etmeyi unutturdu. Dolayısıyla Yüsuf birkaç sene daha zindanda kaldı” Onlardan, kurtulacağına inandığı kişiye dedi ki... Bazıları şöyle dedi: Hz. Yüsuf'un doğru söylediğini zanneden kişi, efendisine sâkilik yapıyor ve kurtuluyor. Bazıları da dedi ki: Hz. Yüsuf, kurtulacağını zannettiği kişiye dedi ki... Bunu söyleyenler, zannı Yüsuf'a ait kılmaktadırlar. Âyette zikredilen zan füli, eğer o adama ait ise, o zaman gerçekten zannetmek anlamına gelir. Şayet zanneden kişi Hz. Yüsuf ise, o zaman ilim ve kesin bilgi anlamına gelir. Yani onun kurtulacağını Hz. Yüsuf kesin olarak bildi demektir. Çünkü onun yorumladığı şeyde kuşkuya düşmesi ihtimali yoktur, çünkü rüyaları yorumlamayı ona Allah öğretmişti: “Rabb'in sana rüyada görülenlerin yorumunu öğretecek””. “Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir”!, Zannın gerçek anlamda Hz. Yüsuf'la ilgili olması da muhtemeldir, buna göre Hz: Yüsuf, kurtulacak olan kişiye, efendisinin kendisinden söz edeceğini zannettiğini söyledi. Bu durumda âyette takdim-tehir var demektir. [Esbâba Tevessül] Efendinin yanında benden bahset! Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yüsuf Allah'tan başkasına sığınıp zindandan kurtulmayı kraldan talep edince, Allah da adama ondan bahsetmeyi yıllarca unutturdu ve Rabb'inden başkasından hayır beklemesinin cezası olarak onu zindanda tuttu. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir. Hz. Yüsuf'un Allah'tan başkasına sığınması, kalbini Allah'tan çekip başkasıyla meşgul etmesi ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak o adamın kurtulmasını onun eliyle sağlamayı uygun buldu, kendisini ise unutulmuş olarak zindanda tuttu, çünkü onların zindana girmesine yol açan sebebin kendisi olmadığını biliyordu. Yalnız insanlara mazeret göstermek ve onlara azizin karısının kendisine yaptığı iftirayı reddetmek için gerekçelerini açıklaması gerekiyordu. Yahut bu haberi insanların dillerinden düşürmek ve kafalarındaki tereddütleri gidermek için buna gerek vardı. Hz. Yüsuf düşündü ki, adam kralın yanında kendisinden bahsettiği zaman, belki kendisini zindandan çıkarırdı. Bunu da kalbini Allah'tan çıkarmayı düşündüğü için değil, o adamın kurtulmasına kendi eliyle vesile olduğunu düşündüğü için söylemişti. Cenâb-ı Hak dünya işlerinin hepsini işte böyle sebeplere bağlamıştır. Kullarının, kalpte Allah'ın kaderi inancı olmakla birlikte sebeplere sarılarak kulluk yapmalarını ister. Meselâ rızkı ve ziraati insanların çalışarak elde edecekleri sebeplere bağladı. Yine meselâ savaş için pek çok silâh ediniliyor ve onlarla savaşılıyor, ancak insanlar Allah'ın verdiği güçle savaşıyor ve O'ndan gelen yardım ile galip gelebiliyorlar. Oysa Cenâb-ı Hak bütün bunları ve o sebeplere sarılmayı emretmiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Onlara karşı elinizden geldiği kadar güç hazırlayın”. Bütün bunları yapan insan, Allah'tan başkasına sığınmış değildir, yahut başarıyı ve zaferi onlardan ve o sebeplerden bekliyor değildir, aksine bütün bunların Allah'tan ve O'nun katından geldiğini bilmektedir. Aynı şekilde Hz. Yüsuf'un da kendisi gibi yaratılmış birine sığınmak istediğinin ve kurtuluşu ondan beklediğinin düşünülmesi caiz değildir. Ancak bu, söylediğimiz gibi esbâba tevessül meselesidir. En doğrusunu Allah bilir. Efendinin yanında benden bahset! Hz. Yüsuf'un neden böyle bir şey söylediğine dair iki ihtimal vardır. Birincisi, onun bilgisi ve emri olmadan zindana atılmış olabileceğim için benden bahset! Çünkü o kadın kendisini zindana atmakla tehdit etmişti. İçine, bunun kadın tarafından hazırlanan bir tuzak olduğu fikri doğdu. Bundan dolayı o sözü söylemişti. İkincisi, benden gördüğün ve duyduğun şeyleri ona anlat! Çünkü Hz. Yüsuf zindanda o iki kişiyi tevhit inancına davet etmiş, şöyle demişti: “Ayrı ayrı tanrılara mı, yoksa gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'a mı (inanıp bağlanmak) daha iyi?”10 Fakat şeytan ona, efendisine Yüsuf'tan söz etmeyi unutturdu. Bazı müfessirler şöyle dedi: Şeytan Hz. Yüsuf'a, kendisini yaratan ve vareden Rabb'ine dua etmeyi unutturdu ve o da hakiki rab olan Allah'a dua etmedi. Bazıları da şöyle söyledi: Hz. Yüsuf, efendine benden bahset demişti, ama şeytan ona, efendisine Yüsuf”tan bahsetmeyi unutturmuştu. Bu mâna daha doğru gibidir, ilk anlam ise uzak bir ihtimaldir. ) Çünkü sonunda adam şöyle demişti: “O iki kişiden, hapisten kurtulup bunca zaman geçtikten sonra olayı hatırlamış olanı, ‘Ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm, beni hemen gönderin dedi”, Onun bu sözü, kralın yanında Hz. Yüsuf”tan söz etmeyi şeytanın unutturduğuna ve bu yüzden uzun zaman onu efendisinin yanında anmadığına işaret eder. Bazıları şöyle dedi: Onu şeytan unutturmamış, aksine belki önceki sözleri hatırlar ve kızgınlığı daha da artar diye kasten Yüsuf'tan söz etmemişti, zamanı gelene kadar bilerek ondan bahsetmemişti. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak burada, unutturma işini şeytana nispet etti, nitekim Hz. Müsâ da şöyle demişti: “Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir”. En doğrusunu Allah bilir ya, her kötülüğün başı şeytan olduğu için Allah onu şeytana nispet etmiş olmalıdır. Çünkü şeytan insanın aklına çeda o istikamette karar verir ve o şeyi yapar. En doğrusunu Allah bilir ya, burada unutmanın faydası, Hz. Yüsuf zindanda olduğu halde Cenâb-ı Hakk'ın, onun risâletinin delilini ve nübüvvetinin kanıtını ortaya çıkarmak, o kadınların şahitliği ile de Yüsuf'un suçsuzluğunu ortaya koymak istemesidir. O, zikrettiği sözlerin ve yorumladığı rüyaların bilgisi idi. Dolayısıyla Yüsuf birkaç sene daha zindanda kaldı. Bazıları beş sene daha, bazıları da yedi sene daha zindanda kaldı dediler. Ancak biz onu bilmiyoruz, onun bir müddet daha zindanda kaldığından başka bir şeyi bilmeye de ihtiyacımız yoktur. . zerin e igo sorg Çer) o aa. --- Dipnotlar: şitli şeyleri hatırlatır, kalbine birçok şey sokar ve ona vesvese verir. Sonra insan

Yusuf 12:43

Kral dedi ki: Rüyamda yedi semiz ineği gördüm. Âyet-i kerime onun sadece gördüğünü söylüyor, uykuda iken rüyasında gördüğünü söylemiyor. Ancak âyetin sonunda rüya kelimesini de belirtiyor. Eğer rüya yorumluyorsanız meâlindeki ifade, onu rüyada gördüğüne işaret eder. Bu aynı zamanda bazı rüyaların hak olduğuna ve gerçeklik payı bulunduğuna, bazılarının da asılsız olduğuna ve gerçeklik payı bulunmadığına işaret eder. Çünkü o şöyle demişti: Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın. “Yorumcular, bunlar karışık düşlerdir, dediler”. Sanki bazı rüyalar hak ve gerçektir ve onun neticeleri beklenir, ancak karışık düşlerin hakikatle alakası yoktur. Kral dedi ki: Rüyamda yedi semiz ineği gördüm; bunlar yaşlı ineklerdi. “Simân” besili ve semiz olmak demektir. Onları yedi zayıf inek yiyordu. “İcâf” (ota) zayıflayıp kurumak demektir. Ayrıca yedi yeşil başak gördüm. “Sünbülât” başak, “hudr” da yeşil, biçilmeye hazır demektir. Bir o kadar da kuru başak gördüm. “Yâbisât” (-L.. kurumuş, biçilmeye değmez otlar demektir. Bu âyet göstermektedir ki, bazı rüyalar açık olur, işaret ettiği şey açıkça bilinir, bazıları da kapalı ve kinâyeli olur, açık değildir, ancak düşünmek ve tefekkür etmekle neye işaret ettiği bilinir. Çünkü âyette yedi inek gördüm diyor. Yedi, bildiğimiz yedi sayısıdır. İnekler yıllardan kinâyedir. Besili, bolluktan ve refahtan kinâyedir. Onları yiyordu, bildiğimiz yeme fiilidir, başka şey değil. Aynı şekilde yedi zayıf ibaresindeki yedi, bildiğimiz yedi sayısıdır. Zayıf (icâf) da, sıkıntıdan ve kuraklıktan kinâyedir. Yedi başak, bildiğimiz başaktır. Yeşil, hasat edilebilir olmaktan kinâyedir. Kuru (yâbisât) da hasat edilecek durumda olmamaktan kinâyedir. İşte burada açık ve sarih olan, sözün hakiki anlamına işaret eden şeyler vardır, [§]bu sözler kulağa geldiğinde maksadın ne olduğu anlaşılmaktadır. Burada aynı zamanda müphem olan, açık olmayan şeyler de vardır. Bu, iki şeyi gösterir: Onlardan bazıları düşünmek ve tefekkür etmekle anlaşılır, ikincisi, bazıları da açıkça anlaşılmaz, ne düşünmekle, ne de tefekkür etmekle maksat anlaşılır, onun maksadı ancak bunların dışında bir beyan ile anlaşılır. İşte Allah ile yaratılanlar arasındaki hitapların durumu da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın. Buradaki “yâ eyyuhe'l-mele” cümlesi ile, kavminin eşrafına ve bilginlerine hitap etmektedir. “Mele” kelimesinin milletin eşrafı ve liderleri anlamına geldiğini daha önce de söylemiştik. Krallarda âdet böyledir, onlar konuştuklarında ancak halkın en akıllılarına, maddi ve mânevi konumu en iyi ve yüksek olanlarına hitap ederler. Eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın meâlindeki cümle, gece uyurken gördükleri rüyayı kastetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu rüyamı da bana yorumlayın. Sanki onları, eğer bilmiyorlarsa zorlama bir şekilde rüya yorumlamayı yasaklamaktadır. Aynı şekilde kendisinden bilmediği bir şeyi yapması istenen herkese düşen, bilmiyorsa onunla uğraşmaması, zorluğa girmemesidir. Çünkü âyette, eğer rüya yorumluyorsanız, bu rüyamı da bana yorumlayın denilmektedir. Göle İYİ hş Ç lal MAZİ KE

Yusuf 12:44

44. “Yorumcular, Bunlar karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz” dediler.” Yorumcular, bunlar karmakarışık düşlerdir, dedi. Bazıları buna yalancı düşlerdir, aslı olmayan şeylerdir diye anlam verdi, bazıları da bunlar karmakarışık yalancı düşlerdir, dedi. Tıpkı muhtelif nebatların toplanıp karmaşık bir demet oluşturması gibi. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle denilmektedir: “Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur ve böylece yeminini yerine getirmiş ol”!07 Yani ağaçların dallarından bir tomar al! Bazıları şöyle dedi: “Dığs” ve “edğâs” (osi seas) kelimeleri, yorumu olmayan şey demektir. Otların bir çeşidine de “dığs” denilir. [§]O hasır otuna benzeyen kındıra (yakı otu) bitkisidir. Şöyle de söylendi: “Dığs” ve “ahlâm” kelimeleri, mânası ve yorumu olmayan iki isimdir, ikisi de aynı şeydir. “Ahlâm” kelimesinin aslı iki anlama gelir. Birincisi, akıllar demektir, delili şu âyettir: “Bunu onlara akılları mı emrediyor yoksa onlar azmış bir topluluk mu?” İkincisi, ergenlik çağına ulaşmak anlamındaki “ihtilâm” kökünden gelir. Nitekim âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Çocuklarınız ergenlik çağına gelince... Muhtemelen âyette de bu anlamda kullanılmıştır; çünkü küçük çocuk henüz aklı ermez, şeytan da onunla oynamaz ve ihtilam olmaz, mâlumdur ki ihtilam ancak şeytanın oynamasından olur. Bundan dolayı bâtıl ve asılsız rüyaya ahlâm, yani düş denilmiştir, çünkü o şeytanın oynamasından meydana gelmektedir. Küçüğün ihtilamına da hulüm, yani düş görmek denilir, çünkü âkıl-bâliğ olduğunda şeytan onunla oynar. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz. Onu bilmemeleri, muhtemelen yorumu olmadığı içindir. Bazı âyetlerde şöyle denilmektedir: “Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler”™. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”"!!. Bu âyetler, onların şefaatçileri yoktur anlamına gelir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenlerden değiliz meâlindeki cümle de, onun bir yorumu vardır, ama biz onu bilmeyiz anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. a) EZE m bes ierik óh eşli A ETE

Yusuf 12:45

45. “O iki kişiden, hapisten kurtulup bunca zaman geçtikten sonra olayı hatırlamış olanı, “Ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm, beni hemen gönderin dedi.” 46. “(Zindana gelerek) “Yüsuf? Ey özü sözü doğru arkadaş! (Rüyada görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedisi yeşil, diğer yedisi kuru olan başaklar hakkında bize yorum yap. Ümit ederim ki, insanlara dönerim ve umarım onlar da doğruyu öğrenirler” dedi.” O iki kişiden, hapisten kurtulan, yani ölümden kurtulan kişi demektir, ondan maksat da yukarıda geçtiği gibi kralın sâkisidir. Bunca zaman geçtikten sonra olayı hatırladı; âyetteki “ümmet” kelimesinin burada zaman anlamına geldiği söylenmiştir, yani adam hayli zaman sonra onu hatırladı, demektir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Andolsun, eğer biz onlardan azabı belirli bir süreye kadar ertelesek.. ”? Yani sayılı bir vakte kadar ertelesek, demektir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bunca zaman geçtikten sonra hatırladı meâlindeki cümle, insanlardan bir nesil geçtikten sonra demektir”. “Ümmet” e 44) kelimesi “emeh” şeklinde de okunmuştur", Ebü Avsece şöyle dedi: “Emeh” kelimesi, unutmak ve yanılmak mânasına gelir; buna göre âyet yanılıp unuttuktan sonra demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: “Şeytan ona, efendisine Yüsuf'tan söz etmeyi unutturdu”'", Fiilin vezni şöyledir: “Emihe, yemehu, emehen, âmih” ve “emih” (i yl iel 2d) şeklinde çekimi yapılan bu kelime, unuttu anlamına gelir"!9, Ümmet kelimesi ise, bilinen anlamıyla ümmet ve geçmiş asırlar mânasına gelir. Aynı zamanda nimet anlamına da gelir. Çoğulu “ümem'dir ÇA). Bu kelime, din ve sünnet anlamına da gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz atalarımızı bir inanç (ümmet) üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”!”. Yani biz onları bir din üzerinde bulduk, demektir. Ümmet kelimesi boy-pos anlamına da gelir; meselâ falancanın boyu güzeldir mânasında “fulânun hasenu'l-ummeti” ı İLE OY) denilir. Kelime “emem” (ayı) diye okunduğunda yakın anlamına gelir". Bu kelimenin burada belirttiğimiz iki anlama da gelmesi muhtemeldir; yani hayli zaman sonra hatırladı mânasına, yahut baştaki elif harfini üstünlü okuyana göre unuttuktan sonra hatırladı mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm. Yani onun yorumunu bilen kişi bizzat kendisi gelip anlatmayacak, ben öğrenip size anlatacağım. Görmez misin ki âyette şöyle denilmektedir: Beni hemen gönderin! (Zindana gelerek) “Yüsuf” dedi. Burada gizli bir kelime vardır, sanki şöyle demişti: Beni Yüsuf'a gönderin. Âyette ona gönderildi veya ona gitti ifadesi bulunmamaktadır, fakat ona gönderildiğine işaret etmektedir. Yüsuf'a gidince, ona dedi ki: Ey özü sözü doğru arkadaş! “Sıddik” (yia) kelimesi burada hep doğru konuşan adam demektir. Aynı vezinden gelen “şirrib”, “fissik”, “sikkir” kelimeleri de, içkiciliği, fâsıklığı ve sarhoşluğu çok olan kişiler için kullanılır. Sıddik, asla yalancılıkla suçlanmayan adamdır. Yahut onun, Allah'ın elçisi olduğunu bildikleri için kendisine sıddik demişlerdi. Hz. İbrahim hakkında da aynı kelime kullanılır: “Kuşkusuz İbrahim, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi”. Yahut ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm sözünü, ondan öğrenirim ve yorumunu size bildiririm anlamında söylemişti. İSİ(Rüyada görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedisi yeşil, diğer yedisi kuru olan başaklar hakkında bize yorum yap. Hz. Yüsuf da istediği yorumu yapıp kendisine söyledi. O şöyle demişti: “Her zaman yaptığınız gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Sonra yiyeceklerinizden ibaret olan az bir miktar hariç, hasat ettiğiniz ürünü başağında bırakın (böyle saklayın). Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, Ümit ederim ki, insanlara dönerim ve umarım onlar da doğruyu öğrenirler. Bu ifade farklı anlamlara gelebilir. Öğrenirler sözü, o rüyanın hak olduğunu ve gerçeği gösterdiğini öğrenirler anlamına gelebilir. Bazılarının söylediği gibi “O karmakarışık düşleri”2! öğrenirler anlamına gelmez. İkincisi, öğrenirler sözü, senin diğer insanlardan üstünlüğünü ve faziletini öğrenirler anlamına gelebilir. Yahut senin, insanlar uykuda iken onların hallerini ıslah etmeye çalıştığın gibi, uyanıkken de onların ihtiyaçlarını karşılamaya ve sıkıntılarını gidermeye çalıştığını öğrenirler. YEL sil eias Gi İS le Ó --- Dipnotlar: o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir”. Bu, kralın gördüğü rüyanın yorumu idi ve Hz. Yüsuf bunu kendisinden yorum isteyene söylemişti. 118 İbn Manzür, Lisânü’l-Arab “çi” md.

Yusuf 12:46

45. “O iki kişiden, hapisten kurtulup bunca zaman geçtikten sonra olayı hatırlamış olanı, “Ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm, beni hemen gönderin dedi.” 46. “(Zindana gelerek) “Yüsuf? Ey özü sözü doğru arkadaş! (Rüyada görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedisi yeşil, diğer yedisi kuru olan başaklar hakkında bize yorum yap. Ümit ederim ki, insanlara dönerim ve umarım onlar da doğruyu öğrenirler” dedi.” O iki kişiden, hapisten kurtulan, yani ölümden kurtulan kişi demektir, ondan maksat da yukarıda geçtiği gibi kralın sâkisidir. Bunca zaman geçtikten sonra olayı hatırladı; âyetteki “ümmet” kelimesinin burada zaman anlamına geldiği söylenmiştir, yani adam hayli zaman sonra onu hatırladı, demektir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Andolsun, eğer biz onlardan azabı belirli bir süreye kadar ertelesek.. ”? Yani sayılı bir vakte kadar ertelesek, demektir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bunca zaman geçtikten sonra hatırladı meâlindeki cümle, insanlardan bir nesil geçtikten sonra demektir”. “Ümmet” e 44) kelimesi “emeh” şeklinde de okunmuştur", Ebü Avsece şöyle dedi: “Emeh” kelimesi, unutmak ve yanılmak mânasına gelir; buna göre âyet yanılıp unuttuktan sonra demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: “Şeytan ona, efendisine Yüsuf'tan söz etmeyi unutturdu”'", Fiilin vezni şöyledir: “Emihe, yemehu, emehen, âmih” ve “emih” (i yl iel 2d) şeklinde çekimi yapılan bu kelime, unuttu anlamına gelir"!9, Ümmet kelimesi ise, bilinen anlamıyla ümmet ve geçmiş asırlar mânasına gelir. Aynı zamanda nimet anlamına da gelir. Çoğulu “ümem'dir ÇA). Bu kelime, din ve sünnet anlamına da gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz atalarımızı bir inanç (ümmet) üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”!”. Yani biz onları bir din üzerinde bulduk, demektir. Ümmet kelimesi boy-pos anlamına da gelir; meselâ falancanın boyu güzeldir mânasında “fulânun hasenu'l-ummeti” ı İLE OY) denilir. Kelime “emem” (ayı) diye okunduğunda yakın anlamına gelir". Bu kelimenin burada belirttiğimiz iki anlama da gelmesi muhtemeldir; yani hayli zaman sonra hatırladı mânasına, yahut baştaki elif harfini üstünlü okuyana göre unuttuktan sonra hatırladı mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm. Yani onun yorumunu bilen kişi bizzat kendisi gelip anlatmayacak, ben öğrenip size anlatacağım. Görmez misin ki âyette şöyle denilmektedir: Beni hemen gönderin! (Zindana gelerek) “Yüsuf” dedi. Burada gizli bir kelime vardır, sanki şöyle demişti: Beni Yüsuf'a gönderin. Âyette ona gönderildi veya ona gitti ifadesi bulunmamaktadır, fakat ona gönderildiğine işaret etmektedir. Yüsuf'a gidince, ona dedi ki: Ey özü sözü doğru arkadaş! “Sıddik” (yia) kelimesi burada hep doğru konuşan adam demektir. Aynı vezinden gelen “şirrib”, “fissik”, “sikkir” kelimeleri de, içkiciliği, fâsıklığı ve sarhoşluğu çok olan kişiler için kullanılır. Sıddik, asla yalancılıkla suçlanmayan adamdır. Yahut onun, Allah'ın elçisi olduğunu bildikleri için kendisine sıddik demişlerdi. Hz. İbrahim hakkında da aynı kelime kullanılır: “Kuşkusuz İbrahim, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi”. Yahut ben size bu rüyanın yorumuna dair bilgiyi öğrenip getiririm sözünü, ondan öğrenirim ve yorumunu size bildiririm anlamında söylemişti. İSİ(Rüyada görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile yedisi yeşil, diğer yedisi kuru olan başaklar hakkında bize yorum yap. Hz. Yüsuf da istediği yorumu yapıp kendisine söyledi. O şöyle demişti: “Her zaman yaptığınız gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Sonra yiyeceklerinizden ibaret olan az bir miktar hariç, hasat ettiğiniz ürünü başağında bırakın (böyle saklayın). Sonra bunun ardından, saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç, Ümit ederim ki, insanlara dönerim ve umarım onlar da doğruyu öğrenirler. Bu ifade farklı anlamlara gelebilir. Öğrenirler sözü, o rüyanın hak olduğunu ve gerçeği gösterdiğini öğrenirler anlamına gelebilir. Bazılarının söylediği gibi “O karmakarışık düşleri”2! öğrenirler anlamına gelmez. İkincisi, öğrenirler sözü, senin diğer insanlardan üstünlüğünü ve faziletini öğrenirler anlamına gelebilir. Yahut senin, insanlar uykuda iken onların hallerini ıslah etmeye çalıştığın gibi, uyanıkken de onların ihtiyaçlarını karşılamaya ve sıkıntılarını gidermeye çalıştığını öğrenirler. YEL sil eias Gi İS le Ó --- Dipnotlar: o yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek yedi kıtlık yılı gelecektir”. Bu, kralın gördüğü rüyanın yorumu idi ve Hz. Yüsuf bunu kendisinden yorum isteyene söylemişti. 118 İbn Manzür, Lisânü’l-Arab “çi” md.

Yusuf 12:47

Sonra Hz. Yüsuf onlara ziraati, ürünü toplamayı ve saklamayı, ürünün sözü edilen zamana kadar yeterli olması için nasıl depolamaları gerektiğini öğretti. Dedi ki: Her zaman yaptığınız gibi yedi sene ekin ekeceksiniz. Buradaki “deebâ” (Lis) kelimesine bazıları devamlı anlamı verdi, yani ziraate devam edeceksiniz, dedi. Ebü Avsece, bu kelimenin ciddi çalışmak ve yorulmak anlamındaki “devb” kökünden geldiğini söyler. İbn Kuteybe de, ziraatta gayret göstermek ve onu devamlı yapmak anlamı verir. Bunların hepsi de aynı mânaya gelir!?. Sonra hasat ettiğiniz ürünü başağında bırakın (böyle saklayın), onu toplamayın, çünkü bu usul ürünün ömrünü, onu toplayıp başağından çıkarılmasından daha çok uzatır. Yalnız yiyeceklerinizden ibaret olan az bir miktar hariç, isterseniz onları toplayın, yani yiyeceğiniz kadarını toplayın. 122 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, 219.

Yusuf 12:48

Sonra yedi kıtlık yılı gelecektir, yani kuraklık gelecektir. O yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek, yani o yıllar için depoladıklarınızı bitirecek kıtlık yılları gelecek. Yalnız saklayacaklarınızdan az bir miktar (tohumluk) hariç; bazıları buna depoladıklarınız mânasını, bazıları da koruduklarınız anlamını Ebü Avsece, depoladıklarınız mânasını verdi.

Yusuf 12:49

Sonra bunun ardından insanların bol yağmura kavuşacakları bir yıl gelecek. Bazıları dedi ki: Bundan maksat sulamadır, ki onunla da yağmur kastedilmektedir, yani size yağmur yağdırılacak, demektir. Yağmurla sulanmak anlamı da verilmiştir. Artık o yıl (bolca ürettikleri üzüm ve zeytin) sıkacaklar. Bazıları bunun üzüm, yağ, zeytin ve benzeri şeyleri sıkmak anlamına geldiğini söyledi. Bu ifade, sadece ürünün bolluğundan ve bereketli olacağından haber vermektedir. Bazıları “yasırün” kelimesine kurtulurlar anlamını verdi; “asar” sığınak mânasına gelir, yani yağmura sığınıyorlar demektir. Bu, Ebü Ubeyde'nin sözüdür”. Diğer edebiyatçılar ve yorumcular ise, kelimeye sıkmak mânasını verdiler, yani üzüm ve benzeri şeyleri sıkıp suyunu çıkarmak. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:50

Kral “Onu bana getirin” dedi, yani Yüsuf'u bana getirin. Elçi Yüsuf'a geldiğinde Yüsuf, “Efendine dön de sor ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi?’ dedi. Burada Hz. Yüsuf'un daha önce adama, “Onlardan, kurtulacağına inandığı kişiye, neden, “Efendinin yanında benden bahset”: dediği anlaşılmaktadır; o sadece kendisine yapılan ithamdan aklanmak için bunu istemişti. Müfessirlerin söylediği gibi, eğer o sözü başka bir amaçla söylemiş olsaydı, gelen elçiyi geri çevirmezdi. O, sadece aklanmak amacıyla onu söylemişti. En doğrusunu Allah bilir. (1Efendine sor: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? Bu cümlenin iki mânaya ihtimali vardır: Birincisi, onlar hâlâ kurdukları tuzak fikrinde midirler, yoksa ondan vazgeçtiler mi? İkincisi, Hz. Yüsuf, kendisinin mâsum olduğunu, itham ve iftiraya uğradığını kralın bilmesi ve kralın gözünde o iftira ve ithamdan aklanmak için böyle söylemişti. Şüphesiz Rabbim onların hilesini çok iyi bilir. Yani o kadınlar gerçekten hile yapmışlardı. Oan gA ENE

Yusuf 12:51

Sonra kral kadınlara şöyle dedi: Yüsuf'u elde etmek istediğinizde beklentiniz ne oldu? Bu söz, kadınların Yüsuf'la birlikte olmak istediklerini kralın bildiğine işaret eder. Çünkü Yüsuf'u elde etmek istediğinizde demektedir, onu elde etmek istediniz mi, istemediniz mi? diye sormamakta, aksine kesin bir ifade kullanmaktadır. Kadınlar, “Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir eğrilik görmedik dediler. Önce kadınlar Yûsuf’un mâsum olduğunu, haksız yere itham ve iftiraya mâruz kaldığını ikrar ettiler, onların ikrarından sonra da azizin karısı ikrar etti ve dedi ki: Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onunla beraber olmak istemiştim. Yüsuf, “Kadın benimle beraber olmak istedi” sözünde şüphesiz ki doğru söyleyenlerdendi, dedi. “Mâhatbukünne” cümlesi, durumunuz nedir, haliniz nicedir, demektir. “Hatb”, durum ve hal mânasına gelir. “Râvedtunne” kelimesini daha önce açıklamıştık". Kadınlar, hâşâ, Allah için, dediler. Bu kelimenin maazallah anlamına geldiği söylenmiştir, çirkinlikten tenzih etmek ve aklamak için kullanılan bir kelime olduğu da söylenmiştir. Biz ondan hiçbir eğrilik görmedik; müfessirler bunu zina diye tefsir ettiler. Ancak o, kadının söylediği “Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası nedir?” anlamındaki cümlede geçen kötülüktür. ( Kadının sözünü ettiği kötülük de, Yüsuf'un kendisi ile birlikte olmak istediği iddiasıdır. Kadınlar, biz ondan böyle bir şey görmedik dediler. Azizin karısı da, şimdi gerçek ortaya çıktı, hakikat anlaşıldı, dedi. Biz ondan hiçbir eğrilik görmedik. Bu cümle, Hz. Yüsuftun müfessirlerin söyledikleri gibi pantolonunu çıkarmadığına işaret eder. Çünkü Yüsuf eğer böyle bir şey yapmış olsaydı, kadınlar kötülüğün Yüsuf”tan geldiğini bilirlerdi.

Yusuf 12:52

Bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi bilmesi içindi. Âyetteki bu işaret ismi, Hz. Yüsuf'un, kralın davetini kabul etmeyip elçisini geri çevirmesine işaret etmektedir; çünkü kral, “Onu bana getirin!” demişti. Bilmesi içindi, yani kralın bilmesi içindi. Yokluğunda ona hainlik etmediğimi, yani kral yanımda değilken ailesi konusunda ona hainlik etmediğimi bilmesi içindi. Hz. Yüsuf bu sözü, kadının “Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası nedir?” sözünü reddetmek ve kendisinin söylediği “Asıl kendisi benimle ilişkiye girmek istedi”! sözünü doğrulamak için söylemişti. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bunu bilmesi içindi sözü, Allah'ın bilmesi içindi anlamına gelir; ben ona hainlik etmedim, yani kocasına hainlik etmedim. Ancak bu yorum uzak bir ihtimaldir. Çünkü kocasının gıyabında ona hainlik etmediğini Cenâb-ı Hakk'ın bildiğini, hiç şüphesiz Hz. Yüsuf da biliyordu. Allah, hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz; yani hile ve hıyanet fiilini, hidâyete ve doğruya çevirmez, ancak hile ve hıyanet fiilini sapıklığa ve azgınlığa çevirir. TARIE egalh ESG ZARI ÓN ot 1C;

Yusuf 12:53

Müfessirler dediler ki: Hz. Yüsuf, “Yokluğunda ona hainlik etmediğimi bilmesi içindi”? deyince, kral ona şöyle dedi: Arzu ettiğin şeyi arzuladığında da mı hainlik etmedin? Bunun üzerine Yüsuf şunları söyledi: Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, daima kötülüğü emreder. Bu bizim bilmediğimiz şeylerdendir. Daha önce geçen “Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; o da kadını arzuladı”? meâlindeki âyetin tefsirinde, Hz. Yüsuf için böyle bir şey söylenmesinin helâl ve caiz olmadığını söylemiş ve orada zikrettiğimiz sebeplerden dolayı müfessirlerin görüşlerinin yanlış olduğunu belirtmiştik. Yine de ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis, Rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder sözü, Rabbim beni korudu demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Yüsuf'un bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi bilmesi içindi sözü de, Allah beni ondan koruduğu için krala ihanet etmedim, şayet Allah beni korumasaydı ona ihanet ederdim, demektir. Çünkü nefis, Rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder sözü de, Rabbim beni korumasaydı anlamına gelir. Çünkü nefis, şehevi arzulara, lezzetlere ve hevâya meyilli ve arzulu olarak, hoş olmayan şeylerden ve zorluklardan da sakınmak tabiati üzere yaratılmıştır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Azan ve dünya hayatını âhirete tercih eden kişi; cehennem işte onun için tek barınaktır. Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı da cennetin tâ kendisidir”. Cenâb-ı Hak bu âyette nefsin kötü arzuları, dünya hayatını ve şehvetleri tercih ettiğini tespit etmektedir. “Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir” meâlindeki âyet ise, irade ile tercih edilen sevgiyi ve dini tercih etmeyi ifade etmektedir, nefsin iradesini ve tercihini değil. Hiç şüphe yok ki nefis daima daha leziz ve daha şehevi olan şeyleri ister ve tercih eder, zorluklardan ve hoş olmayan şeylerden de nefret eder. Nefis, işte böyle bir tabiatta yaratılmıştır. ! di halkali yil ALİ JE

Yusuf 12:54

54. “Kral dedi ki: ‘Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim? Onunla konuşunca, Bugün sen katımızda yüksek yeri olan, güvenilir birisin dedi.” Kral dedi ki: Onu bana getirin, onu kendime özel danışman edineyim. Yani o benim özel işlerime baksın. Yahut onu kendime özel danışman edineyim sözü, onun fikrine uyayım ve sözünü dinleyeyim anlamına gelir. Hz. Yüsuf'un onun özel danışması olması ancak bu şekilde gerçekleşir. Bundan dolayı âyette şöyle denilmektedir: “Yüsuf'a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik”, Yani kendisine başka hiç kimse karışmaması kaydıyla Yüsuf'a yetki verdi, sadece kendi özel hizmetinde kullanmak için değil... Bu görüşün delili de Hafsa'nın mushafında cümlenin “inneke'l-yevme ledeynâ mutâ'in emin” (yi çık. La) p331 444), şeklinde rivayet edilmesidir, sen katımızda kendisine itaat edilen ve güvenilen birisin, demektir. (JOnunla konuşunca, “Bugün sen katımızda yüksek yeri olan, güveni- Z lir birisin dedi. Âyet-i kerime Yüsuf'un krala getirildiğini söylemiyor, onunla konuşunca diyor; burada her ne kadar Yüsuf'un getirildiğini belirtmiyorsa da ifadeden onun getirildiği anlaşılıyor. Çünkü şunu söylüyor: Onunla konuşunca, Bugün sen katımızda yüksek yeri olan, güvenilir birisin dedi. Buradaki “mekin” kelimesinin gözde, itibarlı anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kelimenin katımızda kendisinden razı olunan ve emanet edeceklerimiz konusunda güvenilir kişi anlamına geldiği de söylenmiştir.

Yusuf 12:55

55. “Yüsuf da, Beni ülkenin hoznia tayin et! Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim” dedi” Yüsuf dedi ki: Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Hz. Yüsuf, o insanların yetişen ürünü korumayı beceremeyeceklerini bildiği ve eğer hazinelerin yönetimini başka biri üzerine alırsa, insanların durumuna göre öncelik verilmesi gerekenleri ve daha lâyık olanları bilemeyeceklerini düşündüğü için bu göreve talip oldu. O, insanların ekserisinin ihtiyaçlarını ve bedenlerini ayakta tutacak olan taleplerini arzetmek için kendisine başvuracaklarını da biliyordu. Bütün bunları yerine getirmek ve bu işleri kendi eliyle idare etmek için o göreve talip oldu. Bundan dolayı çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim, dedi. Buradaki “hafiz” kelimesine bazıları, bana verilen bu görevi insanlar için çok iyi yerine getiririm, anlamı verdiler. Bazıları da hesabı iyi bilirim anlamı verdi. “Alim” kelimesi de, bütün dilleri bilirim demektir. Şöyle de söylenmiştir: “Hafiz”, yeryüzünün bütün gelirlerini bilirim demektir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hafiz” elimin altında bulunanları korurum, “alim” de insanların durumlarını bilirim, demektir. Şöyle de denildi: “Hafiz”, onu takdir etmeyi, insanların mâruz kaldığı açlığın boyutunu bilirim demektir. Yahut “hafiz” korunması bana tevdi edilen şeyleri korumayı, “alim” de insanların ihtiyaçlarını veyahut hak edenlerin önceliğini bilirim demektir. FS oag E E PARE,

Yusuf 12:56

Böylece Yâsuf'a ülke içinde yetki verdik. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Kendisine atılan iftiradan Yüsuf'u akladığımız ve onun mâsum olduğunu ortaya çıkardığımız gibi Mısır ve diğer bölgelerdeki insanların ihtiyaçları için kendisine ülke içinde yetki verdik. [ ] Yahut şöyle denilmiştir: Kardeşlerinin onu öldürmeye kastetmelerinden koruduğumuz ve kendisini ölümden kurtardığımız gibi ülke içinde ona yetki de verdik. Böylece Yüsuf'a yetki verdik meâlindeki kelâmın cevabının şu cümlede verilmesi mümkündür: Biz, Yüsuf'un kendisine sığındığı kişi onu oradan çıkardıktan sonra kendisine ülke içinde yetki verdiğimiz gibi, aynı şekilde kendisine sığındığın kişi seni ülkenden çıkardıktan sonra sana da ülkede yetki vereceğiz ve onları sana sığındıracağız. Orada dilediği gibi hareket etmek üzere. Yani istediği yerde konaklar, istediği yerde oturur. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Buradaki “rahmet” kelimesi ile dünya rahatlığı, bolluğu ve nimetleri kastedilmiş olabilir. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurur: “Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur”. Âyetteki “rahmet” kelimesinin din, nübüvvet ve ısmet anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu âyet, Mütezile'nin aleyhine delildir, çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah'ın rahmeti bir kimseye tahsis etmesi söz konusu olamaz, rahmeti sadece belli kişiye isabet etmez. Onların iddiasına göre Allah, aynısını İblise de vermedikçe Hz. Peygamber'e bile rahmet veremez. Güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz. Yani Allah ile ilişkisi güzel olan bir insanın mükâfatını dünyada da, âhirette de zayi etmeyiz, onun iyiliğinin karşılığını mutlaka veririz. Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah'ın nimetlerine karşı davranışı güzel olanın ve Allaha şükrederek onları kabul edenin ecrini zayi etmeyiz. Yüsuf süresindeki üç âyet, Mütezile'nin aleyhine delildir. Biri, “Eğer onların bana kurdukları tuzağı boşa çıkarmazsan, onlara meylederim” meâlindeki âyettir. Burada kadınların Hz. Yüsuf'a kurdukları tuzakları Allah ondan uzaklaştırmadığı takdirde onlara meyledeceğini haber vermektedir. Onlar ise şöyle diyorlar: Allah kötülüğü ve tuzağı herkesten uzaklaştırmıştır, Jancak ondan uzaklaştırmamıştı. “Nefis, Rabbimin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder”' meâlindeki âyet de böyledir. Bu âyet, Cenâb-ı Hak birine acıdığı zaman ondan kötülüğü ve kötü şeyi gidereceğini haber vermektedir. Halbuki onlar diyorlar ki: Allah acısa bile kötülüğü ve kötü işi gideremez. Üçüncüsü de, dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz meâlindeki âyettir. Mütezile şöyle diyor: Allah, birini bırakıp ötekine rahmetini vermez, onu kimseye tahsis etmez.

Yusuf 12:57

57. il edip de sakınanlar için âhiret mükâfatı daha hayırlıdır” İman edenler için âhiret mükâfatı daha hayırlıdır. Yani onlar için âhiretin sevabı ve mükâfatı, dünyanın sevabından ve mükâfatından daha hayırlıdır. İman edenler anlamındaki “âmenü” lafzı burada, tasdik edenler demektir. Onlar sakınırlar, yani şirkten sakınmaktadırlar. Yahut iman edenler, inananlar demektir, sakınanlar da isyandan ve ahlâksızlıktan sakınanlar anlamına gelir.

Yusuf 12:58

Cenâb-ı Hak Hz. Yüsuf'un meselesini ulaştırmak istediği yere ulaşınca, kardeşlerinin onu tanımamalarını da sağladı. Bundan dolayı şöyle söyledi: Kardeşleri onu tanımadıkları halde Yüsuf onları tanımıştı. Buradaki “münkirün” kelimesi, “Hiç de tanıdık kimseler değil”, yani onlar Hz. İbrahim nezdinde tanınan kimseler değildi meâlindeki âyette geçtiği üzere kardeşleri Yüsuf'u tanımamışlardı demektir. Münker, dinen ve aklen bilinmeyen şeydir. GİNE GS ASİ asl gi

Yusuf 12:59

59. “Yüklerini hazırlayınca, Sizin baba bir kardeşinizi de bana getirir dedi, görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben iyi bir ev sahibiyim. Yüklerini hazırlayınca, yani istedikleri erzakı kendilerine verince. Ebü Avsece dedi ki: “Cehâz”, eşya, yük demektir. Kadının çeyiz eşyasına da “cehâz” denir. Bu kelime “cihâz” diye okunmaz. Müfessirler şöyle dediler: Kardeşleri yanına geldiklerinde Yüsuf aleyhisselâm onlara dedi ki: Siz ajansınız, kralınız sizi Mısır halkını gözetlemek, sonra Mısır'la ilgili haberleri ona götürmek için gönderdi. Siz bize bunun için geldiniz. Bu, Hz. Yüsuf'un onlara böyle söyleyip söylemediğini bilmediğimiz şeylerdendir. Müfessirlerin söyledikleri bundan başka şeyler de vardır: Yüsuf onlara şöyle dedi; onlar Yüsuf'a, biz şöyle şöyle adamlarız, bizden biri şu şekilde helâk oldu, bizim şöyle bir babamız var... Bu türlü sözler peygamberlerin sözü olamaz, bunlar ancak yüksek sesle konuşan sıradan insanların sözleridir”. En doğrusunu Allah bilir. Sizin baba bir kardeşinizi de bana getirin dedi, görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben iyi bir ev sahibiyim. Hz. Yüsuf'un, sebepsiz yere veya öncesinde söylenen bir söz olmadan hemen böyle bir sözle konuşmaya başlamasının ihtimali yoktur. Ancak bunun ne olduğu âyette belirtilmemiştir. Orada aralarında nasıl bir görüşme cereyan ettiğini de bilmiyoruz. Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum. Bu cümle iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, onlara ölçeği tam olarak vereceğini söylemektedir, çünkü o bölgenin insanları sıkıntılı zamanlarda ölçeği noksan yapıyor ve eksik tartıyorlardı. İşte bundan dolayı Hz. Yüsuf, görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum, eksik yapmıyorum demişti. İkincisi, görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum meâlindeki cümle, ihtiyaca göre dolduruyorum anlamına gelir. Ben iyi bir ev sahibiyim, yani size iyilik yapıyor ve rızıkları bol bol veriyorum. Çünkü o bölgenin insanları, gelen misafirlere güzel davranmazlar, yiyecek darlığından dolayı onlara bolca ikramda bulunmazlardı. Hz. Yüsuf, görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum anlamındaki sözü sanki, “Eğer onu bana getirmezseniz artık bende size verilecek tahıl yoktur; bana hiç yaklaşmayın!” meâlindeki sözünden sonra söylemiş gibidir. O sanki şöyle demişti: Baba bir kardeşinizi bana getirin, eğer onu getirmezseniz artık bende size verilecek tahıl yoktur; bana hiç yaklaşmayın. Bundan hemen sonra da şöyle demişti: Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum. En doğrusunu Allah bilir. oi J eie İŞİ iple Onların söyledikleri sözler için müteakip âyetin tefsirine bakınız.

Yusuf 12:60

Müfessirler ise şöyle dediler: Hz. Yüsuf, kardeşlerine dedi ki: “Baba bir kardeşinizi de bana getirin...” Çünkü Yüsuf onlara, siz kralınızın casusu olarak geldiniz, deyince hemen hapsedilmelerini istedi. Onlar da, biz Peygamber Yâkub'un çocuklarıyız, on iki erkek kardeştik, bir kardeşimiz çobanlık yaparken helâk olmuştu. Onun kanlı gömleğini bulup babamıza götürdük ve ona şöyle şöyle dedik. Onun ana baba bir kardeşini de babamızın yanında bıraktık. İşte o zaman Hz. Yüsuf onlara şöyle dedi: “Sizin baba bir kardeşinizi de bana getirin dedi, görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben iyi bir ev sahibiyim” Ancak müfessirlerin söylediği bu söz, Hz. Yüsuf'un söylediği sözün sebebi ve cevabı olamaz. Hz. Yüsuf'un ilk olarak böyle bir şey söylemiş olmasının doğru olmadığını yukarıda kaydetmiştik. Ancak biz aklen biliyoruz ki, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Yüsuf'a böyle söylemesini emretmesinin başka bir sebebi ve anlamı vardır. Yoksa Hz. Yüsuf'un onlara doğrudan bende size verilecek tahıl yoktur; bana hiç yaklaşmayın, demesi ihtimal dâhilinde değildir. Yüsuf biliyordu ki babasının erzaka ihtiyacı vardı, kardeşlerinin de bu konudaki ihtiyaçlarını biliyordu. Buna göre, ortada başka bir sebep olmadan onun böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. İşte o sebepten dolayı Allah Hz. Yüsuf'a şöyle demesini emretmişti: Bende size verilecek tahıl yoktur; bana hiç yaklaşmayın! Yani bana daha sonra da gelmeyin! En doğrusunu Allah bilir. Gól UZEL EE Sagi gG

Yusuf 12:61

Bu söz zâhirde, Hz. Yüsuf'un söylediği “Baba bir kardeşinizi de bana getirin”! sözünün cevabı değildir. Bu sözün cevabı, getiririz veya getiremeyiz demeleridir. Kardeşlerinin söylediği onu babasından isteyeceğiz, kuşkusuz bunu yapacağız meâlindeki söz ise, onun cevabı olmasının ihtimali yoktur. Her ne kadar Jonu babasından isteyeceğiz anlamındaki sözde bir netlik olmasa da, yani isteneni yapabilecekler veya yapamayacaklar belli değilse de, kuşkusuz bunu yapacağız sözü kesin bir beyandır. Ancak bu cümlenin iki anlamı var gibidir. Birincisi, cümlede gizli bir kelime vardır; onu babasından isteyeceğiz, eğer babası izin verirse, isteneni kuşkusuz yapacağız demektir. Yahut cümlede takdim-tehir vardır; “bana kardeşinizi getirin” sözünün cevabı, kuşkusuz bunu yapacağız meâlindeki cümledir. Sanki Hz. Yüsuf onlara “bana baba bir kardeşinizi getirin” dediğinde, onlar da kuşkusuz bunu yapacağız demişlerdi. Sonra da aralarında şöyle söylemişlerdi: Onu babasından isteyeceğiz. Bu ilâhi kelâmın bu şekilde iki anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Onu babasından isteyeceğiz. Ebü Avsece dedi ki: Âyetteki “murâvede” kelimesi, mümârese anlamına gelir, o da aldatmak ve savunma yapmak demektir. Bu kelimenin onu almaya çalışacağız ve isteyeceğiz mânasına geldiği de söylenmiştir.

Yusuf 12:62

Yüsuf, emrindeki gençlere dedi ki... Buradaki “li-fityânihi” kelimesi “li-fityetihi” diye de okunmuştur“. Fitye hizmetçi, “fityân” (otz) da köleler demektir. Ödedikleri bedeli yüklerinin içine koyun. Denildi ki: Verdikleri paraları torbalarının içine koyun! Bu âyet verilen hibenin hibe olduğu açık olarak söylenmese de, hibe edilen kişinin eline verildiği ve o da hibe olduğunu bilmeden onu eline aldığı takdirde bunun sahih olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Hz. Yüsuf, ödedikleri parayı hibe olarak onların yüklerinin içine koymuştu, onlar da bu durumu bilmiyorlardı. Para onlara verildiği sırada hâlâ Hz. Yüsuf'a aitti. Bundan dolayı âlimlerimiz şöyle dediler: Kişinin malını, kim alırsa onun olsun diye müslümanların gelip geçtiği yollardan birine koyması halinde bunu alan kimseye o mal helâldir. En doğrusunu Allah bilir. Umarım ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar ve umadiyecekler ki: İçimizden biri bunu eşyalarımızın arasına veya çuvallarımızın içine gizlice koydu. Hz. Yüsuf bunu, hırsızlıkla suçlanacaklarından korkarak geri gelirler diye yapmıştı. [Ş]İkincisi, müfessirler şöyle dediler: Hz. Yüsuf, babasında onların tekrar gelmelerine yetecek para bulunmadığından endişe edince, tekrar gelmeleri için ödedikleri paralarını eşyalarının arasına koydu, dolayısıyla parasızlık yüzünden gelmemezlik yapmayacaklardı, çünkü onlar çobanlıkla geçiniyorlardı. Oók öz Ssi Gui

Yusuf 12:63

Babalarına döndüklerinde, ey babamız! Artık bize erzak verilmeyecek (çünkü kardeşimizi istiyorlar), dediler. “Eğer onu bana getirmezseniz artık bende size verilecek tahıl yoktur; bana hiç yaklaşmayın!” meâlindeki sözle, kardeşimizi götürmezsek ne gelecekte ne de şimdi bize erzak verilmeyeceğini belirttiler. Kardeşimizi bizimle beraber gönder de erzak alalım. Buradaki “nektel” kelimesi “yektel” diye de okunmuştur”, ancak mâna itibariyle “nektel” kırâati daha uygundur, çünkü cümle kardeşimizi bizimle beraber gönder de erzak alalım şeklindedir, yani onun sebebiyle erzak alamadık, eğer onu gönderirsen erzak verecekler. Biz onu mutlaka koruyacağız. Onların bu sözü sebepsiz olarak söylemeleri mümkün değildir; ortada bir korku vardı, babaları onun başına kardeşleri tarafından bir şey geleceğinden ve onu itham edeceklerinden korkuyordu. Çünkü o, onların baba bir kardeşi idi, bu yüzden Hz. Yâkup ona zarar vereceklerinden yahut başına bir şey gelecek olursa kardeşlerinin ona yardım etmeyeceklerinden korkmuştu. Veyahut burada zikredilmeyen başka bir şey vardı ve biz onun ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Onu en iyi Allah bilir. Gü işl tis

Yusuf 12:64

Yâkup dedi ki: Daha önce kardeşi Yüsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim! İbn Mesüd'un (r.a.) kırâati şöyledir: Daha önce kardeşi Yüsuf'u ne kadar koruduysanız, bunu ancak o kadar koruyacaksınız. Bu âyet, bir konuda kendisinden daha önce bir töhmet veya hıyanet görülen kişinin, böyle bir şeyin görülmediği bir konuda itham edilmesinin caiz olduğuna işaret etmektedir, çünkü Hz. Yâkup, her ne kadar kardeşine bir şey yaptıkları ortaya çıkmadı ise de Yüsuf'a yaptıklarından dolayı Bünyâmin hakkında onları itham ediyordu. Bu, âlimlerimizin şu görüşlerine delildir: Bir konuda fâsıklığı veya yalancılığı ortaya çıkan kişinin başka konularda da şahitliği mecruhtur, sakıncalıdır. En iyi koruyucu Allah'tır. O, acıyanların en merhametlisidir. Yani eğer onu gönderirsem ancak Allah'ın korumasına güvendiğim ve O'nun muhafazasına dayandığım için gönderirim, sizin korumanıza güvendiğim için değil. O, acıyanların en merhametlisidir; yani O her türlü kedere ve her yardım isteyene, her merhametliden daha merhametlidir. Çünkü acıyan herkes, ancak Allah tarafından kendisine lütfedilen merhamet sayesinde acımaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:65

Eşyalarını açtıklarında ödedikleri bedelin kendilerine geri verildiğini gördüler. Bunu daha önce açıklamıştık!. Dediler ki: Ey babamız! Daha ne istiyoruz? İşte bedelimiz de bize geri verilmiş. Buradaki daha ne istiyoruz ibaresi, paradan başka ne istiyoruz, paramız da bize geri verildi anlamına gelir. Yahut bunun ötesinde hangi büyük şeyi istiyoruz, sadece bir deve parası istiyorduk, bir deve parası ise küçük bir şeydir, çünkü eşyalarımız bize on develik para olarak geri verildi. Ailemize yiyecek getiririz; kardeşimizi koruruz ve bir deve yükü de fazla alırız. Çünkü Hz. Yüsuf'un, kişi başına ancak bir deve yükü kadar mal verdiği, daha fazla vermediği belirtilmiştir. Onlar, bir deve yükü de fazla alırız, yani kardeşimiz sayesinde bir deve yükü daha fazla alırız, diyorlardı. Çünkü bu (getirdiğimiz) az bir miktardır; yani çabuk biter, o miktarda durmak olmaz. Bazıları şöyle dedi: Bu ölçekteki erzak bize az geliyor, o bize erzakı yasaklamıyor ve bu ona ağır gelmiyor. Çünkü o şöyle dedi: “Görüyorsunuz ki ben ölçeği tam dolduruyorum ve ben iyi bir ev sahibiyim. Eğer onu bana getirmezseniz artık bende size verilecek tahıl ürünü yoktur; bana hiç yaklaşmayın!” [§]Eğer kardeşimizi ona götürmezsek bize tahıl ürünlerinden vermeyecek ve bizi ondan mahrum edecek. En doğrusunu Allah bilir. Burada başka bir mâna daha vardır ve bu onların söylediklerine daha yakındır, o da şudur: Çünkü bu (getirdiğimiz) az bir miktardır; yani bir deve yükünün parasını istemek az bir şeydir; çünkü onlara on deve yükünün parası olan malları geri verilmişti. Dolayısıyla sadece bir deve yükünün parasına ihtiyaçları vardı. Onlar şöyle dediler: Bir deve yükünün parasını istemek azdır, onu üstlenmek kolaydır, o Bünyâmin'in devesinin yükünün parasıdır. En doğrusunu Allah bilir. e era çiş EZE, b

Yusuf 12:66

66. “Yâkup şöyle cevap verdi: Aşılamaz engellerle kuşatılmanız hariç, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına yeminle kesin söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!” Ona hepsi de kesin söz verince, “Söylediklerimize Allah şahittir’ dedi.” Yâkup şöyle cevap verdi: Allah adına yeminle kesin söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem! Yani onu bana geri getireceğinize dair Allah adına yemin edecek ve söz vereceksiniz. Her ne kadar Hz. Yâkup “En iyi koruyucu Allah'tır. O, acıyanların en merhametlisidir”'® demiş, oğlunun korunması konusunda Allah'a güvendiğini, onu Cenâb-ı Hakk'ın koruyacağını söylemiş idiyse de, yine de Allah adına yemin edip söz vermedikçe onu göndermeyeceğini açıklıyordu; çünkü insanlar arasında açık ve mütat olan şudur: İnsanlar bütün işlerinde, canları ve malları konusunda Allah'a güvenip dayandıkları, O'nun korumasına itimat ettikleri halde yine de birbirlerinden söz alırlar, yemin verirler. İşte Hz. Yâkup da aynı şeyi yapmaktadır; çocuğunun korunması hususunda Allah'a güvenip dayandığını haber verdiği halde, ancak aşılamaz engellerle kuşatılmaları hariç, onu mutlaka getireceğinize dair Allah adına yeminle kesin söz verdikten sonra oğlunu gönderebileceğini söylüyor; yani ancak başlarına hepsini içine alan bir belânın gelmesi, hepsini helâke götürecek bir olayla karşılaşmaları hariç, böyle bir hal olursa ancak mâzur sayılırlar, yoksa sadece Bünyâmine bir hal olması durumunda mâzur sayılmazlar. İkincisi, onu geri getirmeye engel olacak büyük bir olayın gelmesi hariç anlamına gelebilir; Hz. Yâkup, onu kralın istemesinden dolayı sanki kral tarafından başına bir şey gelebileceğinden korkuyordu. Ona hepsi de kesin söz verince, Yâkup, “Söylediklerimize Allah şahittir” dedi. Yani ettiğiniz yeminlere ve bana verdiğiniz sözlere Allah şahittir. Yahut “En iyi koruyucu Allah'tır”! dediği gibi, onu Allah koruyacaktır, diyordu. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:67

[Nazar Değmesi] Sonra şunu söyledi: Oğullarım! (Şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Yâkup onlara nazar değmesinden korkmuştu, çünkü onlar boylu-poslu, yakışıklı ve parlak gençlerdi, bu yüzden onlara göz değmesinden endişe etmiş ve ayrı ayrı kapılardan şehre girmelerini söylemişti. Bazıları da şöyle dedi: Hz. Yâkup onlara ansızın bir gece baskını yapılıp öldürüleceklerinden korkmuştu, çünkü onlar güçlü kuvvetli idiler ve Mısır halkı onların hırsızlık yapmak için geldiklerinden korkmuş olabilirlerdi; bundan dolayı onların ayrı ayrı girmelerini söylemişti. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüdür. Ayrı ayrı girdikleri takdirde en azından hepsi birden öldürülmezlerdi, belki bazıları öldürülür, ama bazıları da kurtulurdu. Yahut Hz. Yâkub'un bu sözle neyi kastettiği bilinmemektedir. Bazıları şöyle söyledi: Hz. Yâkup, Yüsuf'un rüyada kardeşlerinin kendisine secde ettiklerini gördüğü için onların helâk edilmeyeceğini biliyordu, ancak başlarına bir musibetin gelmesinden korkuyordu, bunun için ayrı kapılardan yahut farklı sokaklardan veyahut ayrı yollardan girmelerini emretmiş veyahut da onların söylediklerini söylemişti. Hatırladığım kadarıyla Hz. Yâkub'un söylediği hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin meâlindeki sözü hakkında Hasan-ı Basri şöyle demişti: Vallahi Hz. Yâkup bu sözle asla uğur inancını kastetmiyordu, ancak Yüsuf'un kardeşi ile kavuşacağını ve “Ben gerçekten senin kardeşinim”!5? diyeceğini biliyor veya zannediyordu. Ama Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Yani başınıza bir belâ gelir veya nazar değecek olursa, ben Allah'tan başınıza gelecek olan bir şeyi asla geri çeviremem. Şöyle bir soru sorulursa: Hz. Yâkub'un onlara şehre ayrı ayrı girmelerini emretmesi, göz değmesinden yahut bölge halkının onları hırsız sanmalarından veyahut halkın onlara baskın yapmalarından korktuğu içinse, bunu ilk seferinde neden söylememişti? Göz değmesinden ve [§]İbn Abbâs'ın (r.a.) söylediği şeylerden korkmak, bölge halkının onları bir arada gördüklerinde hırsız olduklarından çekinmesi, onların oraya ilk gidişlerinde de söz konusu idi. (Buna şu cevap verilir: Arkadaşların ve dostların bu şekilde toplanmaları mümkün olduğundan dolayı Hz. Yâkub'un ilk seferden korkmamış olabilir. İlk seferde, söyledikleri o korkuların sebebi yoktu, fakat ikinci defa gittiklerinde, belde halkının bu kadar gencin aynı ebeveynin çocukları olduklarını anlayacakları için göz değmesi ve diğer korkuların duyulması muhtemeldir. Yahut onlara ayrı kapılardan girmelerini emretmesi bir imtihandı, bununla onları imtihan ediyor ve onun için böyle emrediyordu. Veyahut bunun başka bir anlamı vardı ve bizim onu bilmeye ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam. Yani ayrı ayrı girseniz dahi başınıza Allah'tan bir belâ gelir veya göz değecek olsa, ben Allah'tan gelen hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm Allah'tan başkasının değildir meâlindeki cümle, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi sizden savamam anlamındaki sözün tefsiridir. Yani sizin başınıza gelecek olan Allah'ın kaza ve kaderi tecelli ederse ben onu sizden gideremem, yazılan o şey çaresiz başınıza gelecektir. Hüküm Allah'tan başkasının değildir; yani o konuda hüküm yalnız Allah'a aittir, O'nun hükmünde ve kazasında sizin başınıza geleceği yazılmış olan şey çaresiz gelecektir. Ben yalnız O'na güvenip dayandım. Güvenecek olanlar yalnız O'na güvenip dayansınlar. Bu beyan, insanın korktuğu her şey için esas olan bir cümledir: Hz. Yâkup, çocuklarına tedbirli olup sakınmalarını sonra da Allaha güvenmelerini tenbih ettiği gibi insan da tedbirli olup sakınmalı ve aynı zamanda Allah'a tevekkül etmelidir. Sakınmak, yaratılanların mütat halidir. Tevekkül ise işi Allah'a havale etmek ve O'na güvenmektir. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:68

Babalarının kendilerine emrettiği şekilde girdiklerinde. Yani babalarının emrettiği şekilde ayrı ayrı sokaklardan girdiklerinde, bu, Allah'tan gelecek hiçbir şeyi onlardan savamazdı; yani Allahın kaza ve kaderinden hiçbir şeyi geri çeviremezdi, ancak Yâkub'un duygularından kaynaklanan bir ihtiyacı gidermiş oldu. Yâkub'un duygularından kaynaklanın bir ihtiyacı gidermiş oldu meâlindeki cümlede geçen duygularından kaynaklanın ihtiyaç şu iki husustan biridir: Ya arzu ya da korku. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar”. Buna göre Yâkub'un duygularından kaynaklanan ihtiyaç şu iki ihtimalin dışında değildir: Ya onların ayrı kapılardan girmelerine dair bir arzu duyması yahut topluca bir kapıdan girmelerine ilişkin bir korku. Bu ihtiyacını gidermiş oldu. Şüphesiz o ilim sahibi idi, çünkü ona biz öğretmiştik. Bu beyan, Yâkub'un oğullarına söylediği şu sözün sılası olmasına benzemektedir: “(Oğullarım), hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Yani oğullarına ayrı kapılardan girmelerini emrettiği ve topluca girmelerini yasakladığı için ilim sahibi idi. Fakat insanların çoğu bilmezler. Bu beyan şu sözü ile ne kastettiğini bilmezler demektir: “Hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin”. İbn Abbâs'tan nakledilmiştir: Babalarının kendilerine emrettiği şekilde girdiklerinde. Yani değişik kapılardan. Bu onlardan bir şeyi savamazdı. Yani Allah'ın kazasından. Ancak Yâkub'un duygularından kaynaklanan bir ihtiyacı gidermiş oldu. İbn Abbâs diyor ki: Bu ihtiyacını açığa çıkardı da onu söyledi, demektir. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik. Kendisine Allah öğrettiği için, Allah koruyacaktır, diyordu. Şöyle söylendi: Oğlunu Allah'ın koruyacağını Yâkup biliyordu. Şöyle de denildi: Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik; yani o, bildiği şeylerle amel etti ve bildiklerinden yararlandı. Fakat insanların çoğu bildiklerinden yararlanmadılar. Şüphesiz o, ilim sahibiydi cümlesi, Yüsuf'un olayını başından sonuna kadar biliyordu, çünkü biz ona haber vermiştik anlamına da gelebilir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler. Şüphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz öğretmiştik meâlindeki cümlenin, ( Yüsuf?un ve kardeşinin gitmesinden ve başına gelen zorluk ve musibetten duyacağı hüznü biz ona bildirmiştik, her ne kadar öğretmiş olduğumuz bilgi onun nefsine ve bedenine etkisi oldu ise de, bunları bilmesinin o olaylarda bir etkisi olmadı, anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yani başına gelen şey geldikten sonra bizim kendisine öğrettiğimiz bilgi, daha önce bilgi sahibi olan kimsenin durumu gibidir, olayların meydana gelmesine bir şey yapamadı ve bilgisinin hiç etkisi olmadı. Müfessirlerin ekserisi şöyle dediler: ancak Yâkub'un duygularından kaynaklanan bir ihtiyacı gidermiş oldu meâlindeki cümle, çocuklarının güzelliginden, parlaklığından ve hoş yapılarından dolayı göz değmesi (nazar) korkusu için duyduğu ihtiyacı giderdi. Yahut yukarıda söylediğimiz gibi, bölge halkının çocuklarına kötülük yapacakları endişesinden her birine şöyle şöyle yapmaları için onları ikaz etme ihtiyacını giderdi. Veyahut bununla neyi kastetti ise onu giderdi. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:69

Yüsuf?un huzuruna girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı. Bunun iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, onlar şehre girdiklerinde Yüsuf kardeşini çağırdı ve onu yanına aldı mânasına gelebilir. İkincisi, onlar hep birlikte Hz. Yüsuf'un huzuruna girdiler, ama Yüsuf kardeşini yanına almış ve ona, ben, gerçekten senin kardeşinim demişti. Bazı müfessirler dediler ki: Hz. Yüsuf onu soy itibariyle kendisine nispet ederek ben senin kardeşinim dememiş, ancak ölen kardeşinin yerine ben senin kardeşinim demek istemişti. Hz. Yüsuf'un, kardeşini yanına almasının iki anlamı vardır. Ya kardeşlerine onu bana getirin demiş olduğundan veya onun faziletinden ve konumundan dolayı böyle yapmıştı; böylece Yüsuf ve kardeşinin babaları nezdindeki üstün sevgisini ve Allah tarafından gelen konumlarını diğer kardeşleri de anlamış olacaklardı. Çünkü her ikisi için bunu kralın ve diğer insanların yanında yapmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Onların yaptıklarına üzülme. Bu cümlenin de iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, kardeşlerinin yaptıklarına üzülme anlamına gelir; sanki Hz. Yüsuf onu çağırıp yanına aldığında kendisine kardeşlerinden şikâyet etmiş [ ] ve o sırada kardeşine onların yaptıklarına üzülme demişti. İkincisi, onların, yani hizmetçilerin ve çalışanların sana yaptıklarına üzülme anlamına gelebilir. Sanki Hz. Yüsuf ona, kardeşlerinin yüklerinin içine para koyarak onlara tuzak kurmak istediğini haber veriyor ve şöyle diyordu: Onların sana yaptıklarına üzülme! Çünkü Hz. Yüsuf ona kendisinin kardeşi olduğunu haber verdiği halde kardeşini itham edilmiş bir konuma, kendisinden hiçbir şey görülmediği halde iftiraya uğramış bir hale düşürmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet göstermektedir ki Hz. Yüsuf, kardeşlerine hazırladığı tuzaktan maksadının ne olduğunu kardeşinin bilmesini istiyordu. S gi al JES a BEI Jat çayla Aji Gİ

Yusuf 12:70

70. “Yüsuf, onlar için yüklerini hazırlattığı zaman (saraya ait bir) su kabının kardeşinin yükü içine konmasını sağladı! Sonra arkadan seslenen biri, “Ey kafile! Siz mutlaka hırsızsınız”” diye bağırdı.” Yüsuf, onlar için yüklerini hazırlattığı zaman; “cehâz”, yola çıkmak için hazırlanan malzeme çantasına denir. Nitekim gelinin bohçasına da “cehâz” denilir. (Saraya ait bir) su kabının kardeşinin yükü içine konmasını sağladı! “Sikâye”nin, kralın su içmek için kullandığı kap olduğu söylenmiştir. Yemeğin ölçüldüğü bir kap olduğu da söylenmiştir. Kıymetli ve pahalı olduğunun dışında onun nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz. Görmez misin ki elçi şöyle sesleniyordu: “Onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var. (İçlerinden biri) ‘Ben bu söze kefilim dedi”, Kıymetli ve pahalı olmasaydı onu getirene bir deve yükü bahşiş verilmezdi. O dönemde bir deve yükü tahılın kıymeti onun kadardı. Sonra arkadan seslenen biri “Ey kafile! Siz mutlaka hırsızsınız” diye bağırdı. Onlara hırsız demesini Hz. Yüsuf'un emretmiş olma ihtimali yoktur, )çünkü onların hırsız olmadıklarını kendisi biliyordu. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, onlara siz mutlaka hırsızsınız diyen kişi, bunu kendiliğinden söylemiştir. O, insanlara tahılı ölçekle dağıtan görevlilerden biri idi. Böyleleri yalan konuşmayı önemsemezler. Yahut onlara ey kafile! Siz mutlaka hırsızsınız diye seslenen kişi, orada bulunanlardan biriydi. Veyahut bu söz, gerçeği söylemeleri anlamında bir sorudur; bu durumda onu Hz. Yüsuf söyletmiş olabilir, bunun dışında bir anlamda Hz. Yüsuf'un böyle bir şeyi emretmesi mümkün değildir, çünkü o yalan sözdü.

Yusuf 12:71

Kardeşleri onlara dönerek, “Ne arıyorsunuz? dediler. “Kralın su kabını arıyoruz’ dedi. O kap için bir âyette “suvâ”, başka bir âyette de “sikâye” denilmektedir. Onun hem su içmek ve hem erzak ölçmek için kullanılan bir kap olması mümkündür. Münâdiye dediler ki: Ne arıyorsunuz? Ebü Avsece bu lafza, ne kaybettiniz, diye mâna verdi. Bu kelime iftiâl ve tefe'ul bâbından da kullanılır. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Üzülme!” kelimesi, “bu's” kökünden gelir’. “Sikâye” tahıl ölçülen kap demektir, kralın maşrabası olduğu da söylenmiştir. “Suvâ”” ile “sâ çu) kelimelerinin ikisi de aynı anlama gelir. Onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var, ben bu söze kefilim, dedi. Bir deve yükü bahşiş verileceğine ben kefilim, dedi. “Zaim” kelimesi, grubun reisi anlamına da gelir. S3 Yİ a İLİ Cin ÇİNE İİ LİG

Yusuf 12:72

Kardeşleri onlara dönerek, “Ne arıyorsunuz? dediler. “Kralın su kabını arıyoruz’ dedi. O kap için bir âyette “suvâ”, başka bir âyette de “sikâye” denilmektedir. Onun hem su içmek ve hem erzak ölçmek için kullanılan bir kap olması mümkündür. Münâdiye dediler ki: Ne arıyorsunuz? Ebü Avsece bu lafza, ne kaybettiniz, diye mâna verdi. Bu kelime iftiâl ve tefe'ul bâbından da kullanılır. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Üzülme!” kelimesi, “bu's” kökünden gelir’. “Sikâye” tahıl ölçülen kap demektir, kralın maşrabası olduğu da söylenmiştir. “Suvâ”” ile “sâ çu) kelimelerinin ikisi de aynı anlama gelir. Onu getirene bir deve yükü (bahşiş) var, ben bu söze kefilim, dedi. Bir deve yükü bahşiş verileceğine ben kefilim, dedi. “Zaim” kelimesi, grubun reisi anlamına da gelir. S3 Yİ a İLİ Cin ÇİNE İİ LİG

Yusuf 12:73

Bu âyetin farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Belki de onlar şöyle demişlerdi: Daha önce siz, ödediğimiz paraları iade etmiş, onları yüklerimizin içine koymuştunuz'”, Jsonra bizi hırsızlıkla ve yeryüzünde fesat çıkarmakla itham edeceğinizden korkarak onu geri vermiştik, şimdi böyle bir şeyle bizi nasıl itham edersiniz? İkincisi, siz de biliyorsunuz ki biz, Allah'ın peygamberi ve elçisi olan bir zâtın çocuklarıyız, peygamberlerde ne hırsızlık görülmüştür, ne de yeryüzünde fesat çıkarmak! Bizim ailede böyle bir şeyin benzeri görülmemiştir ve biz böyle bir ithamla karşılaşmadık, siz bize nasıl böyle bir ithamda bulunursunuz? Üçüncüsü, siz de görüyorsunuz ki bizler oruç tutan, namaz kılan insanlarız; böyle olan ve böyle yaşayan bir insan hırsızlıkla itham edilmez. Yahut Allah'a andolsun ki bizim bu yerde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz meâlindeki sözü, farklı kapılardan şehre girdiklerini gördükleri zaman söylemişlerdi, şayet onlar hırsız olsalardı, hep 15 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, 219. birlikte şehre girerlerdi, çünkü hırsızların âdeti çalmak için ayrı ayrı gitmek değil, hep birlikte gitmektir.

Yusuf 12:74

Yani içinizde yalan söyleyen olur ve bu da ortaya çıkarsa, onun cezası nedir? sa SUE İZE 3 3) d as a oly -IgG

Yusuf 12:75

Onun cezası, kayıp eşya kimin yükünde bulunursa onun buna karşılık alıkonulmasıdır. Bu cümlenin iki mânaya gelme ihtimali vardır. Birincisi, buna karşılık alıkonulmasıdır, yani kendisinin köle olarak alınmasıdır. İkincisi, hapsedilmek üzere tutuklanmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:76

76. “Bunun üzerine Yûsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yüsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır." Bunun üzerine Yüsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Bu cümlenin zâhiri, mallarını kontrol edip su kabını arayanın Hz. Yüsuf olduğu anlamına gelir, çünkü kardeşinin yükünden önce ibaresinde kardeşi, Hz. Yüsuf'a nispet edilmektedir. Ancak arama emrini veren kişi olması münasebetiyle ona nispet edilmişti, çünkü sultanlar verdikleri emri bizzat kendileri yapmazlar. Bu âyette Bünyâmin ile kardeşleri arasındaki ayırıma da işaret edilmektedir, çünkü kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı meâlindeki cümlede kardeşinin ismini verdi, diğerlerini vermedi. [§]Bu da iki anlama gelir. Birincisi, Hz. Yüsuf “Ben senin öz kardeşinim™” dediği için ondan kardeşi diye söz etmiş, diğerlerinden ise kardeşi olarak bahsetmemişti. Âyette onun, kardeşi olduğunu söylediği için onu kardeş diye zikretmiş ve kendisine nispet etmiş, diğerlerinin ise kardeşleri olduğunu söylemediği için onlardan kardeş olarak söz etmemiştir. İkincisi, onun, yani Bünyâmin'in Hz. Yüsuf'a bir zararı ve kötülüğü dokunmamış, aralarında kardeşlik ve sadakattan başka bir şey geçmemişti. Digerleri, yani diğer kardeşleri ise, kendisine kötülük etmişler, zarar vermişler ve çirkin işler yapmışlardı, onların kendisine yaptıkları kötülük sebebiyle onların kardeşliğinden uzak olduğunu göstermek için böyle söylemişti. Tıpkı Hz. Nuh'la ilgili olarak şu âyet-i kerimede söylendiği gibi: “Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin elbette haktır. Sen hâkimlerin en âdilisin. Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir”1, Cenâb-ı Hak burada Hz. Nuha, oğlunun kendi ailesinden olduğu fikrini onun kötü işler yapması sebebiyle reddetmekte, onun yaptıklarının doğru şeyler olmadığını söylemektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. Bu cümle, diğerlerinin yükleri arandıktan sonra kardeşinin yükünün arandığına ve onu hepsini aramadan çıkarmadığına da işaret eder. İşte biz Yüsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik meâlindeki beyan iki anlama gelir. Birincisi, “kezâlike kidnâ” (sis vas), yani işin başından sonuna kadar ne yapması gerektiğini, nasıl bir tedbirle kardeşini diğerlerinden ayırıp yanında tutacağını, )babalarının ilgisi sadece kendilerine yönelik olsun diye Yüsuf?'u babasından uzaklaştırmaya çalışmalarının cezası olarak ne yapacağını Yüsuf'a öğrettik. Çünkü babaları kendilerine şöyle demişti: “Onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah adına yeminle kesin söz vermediğiniz takdirde onu sizinle beraber göndermem!” Yüsuf'a yaptıkları eylemin haberi kendisine ulaştığında onlardan yüz çevirmişti: “Onlardan yüz çevirdi, Âh Yüsuf'um âh! İçim yanıyor” diyordu”! En doğrusunu Allah bilir ya, bu iş, babalarının ilgisi sadece kendilerine yönelik olsun diye Yüsuf'a yaptıklarının cezası ve babalarının onlardan yüz çevirmesi içindi. Bunun böyle olması mümkündür. İkincisi, “kezâlike kidnâ” (tas eWs), yani o kabı kardeşinin yükünden bilerek çıkardığını anlamasınlar, bilmeden ve rastgele çıkardığını görsünler diye onların yüklerini nasıl arayacağını kendisine öğrettik. Su kabının kardeşinin yükünde olduğunu kesin olarak bildiğini diğerleri anlamasınlar diye nasıl arama yapması gerektiğini Cenâb-ı Hak işin başında kendisine öğretmişti. En doğrusunu Allah bilir ya, biz Yûsuf’a böyle bir tedbiri öğrettik meâlindeki cümle bu iki anlama gelir. Yahut Yüsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik meâlindeki cümle, onlar kendi kardeşlerini tutmaya çalışacakları için daha önce yaptıklarının cezası olarak Yüsuf'a böyle bir tuzak kurmasını emrettik, anlamına gelir. Yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı. Burada Cenâb-ı Hak, Yüsuf'un kardeşinin hükmünün, onlardaki uygulamaya göre, hırsızlık yapan adamın malı çalınan kişiye köle yapılması olduğunu belirtmektedir. Hırsıza çaldığının iki katı kadar ceza ödemesi, dövülmesi, terbiye edilmesi ve sonra serbest bırakılması, kralın hükümlerinden idi. Biz hırsızlık konusunda kralın ne hüküm verdiğini bilmiyoruz, yalnız âyette kardeşini kralın kanununa göre almadığını haber vermektedir. Allah dileyip bunu öğretmeseydi. Yani bu hükmü, kralın hükmü yapmasaydı, yahut kralın kanununda bulunmamasına rağmen Yüsuf'a hırsızı yakalama ve hapsetme yetkisini vermeseydi... Veyahut Hz. İbrahim'le ilgili âyette söylendiği gibi: “Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç”!©. JAllah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, istisnayı gerçek iradeye, yani Allah'ın iradesine bağlarlardı. Veyahut da Hz. Yüsuf şunu söylüyordu: Allah'ın ilminde benim küçük bir hata yapmam müstesna, o zaman ben o kralın kanununa tâbi olmayı hak ederim, Allah da benim yapacağımı bildiği şeyi dilemiş olur. Hz. İbrahim'in sözü de böyledir: “Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç." Yani ben sizin Allah'a ortak koştuklarınızdan korkmam, ancak benim yapacağım bir hata ve benden sadır olan bir kusur ile ona lâyık görülmem müstesna, o zaman da Allah benim onu yapacağımı bildiği için onu dilemiş demektir. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Buradaki derecelerden maksat, faziletler ve üstünlüklerdir. Cenâb-ı Hak bazı kimseleri, peygamberlikle, ilimle ve her türlü lütuflarla diğerlerinden üstün tutar. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır. İlmi ne kadar güzel ve çok olursa olsun hiçbir âlim yoktur ki, bir konuda kendisinden daha güzel ilme ve daha çok bilgiye sahip olan biri bulunmasın! Yahut her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır meâlindeki cümle, insanlara ilim öğreten her ilim sahibinin üstünde yüce Allah vardır demektir. En doğrusunu Allah bilir. Allah ilimle âlim değildir diyenler, bu âyetin sözlük anlamına dayanarak delil gösterirler. Cenâb-ı Hak burada her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır buyurmakta, başkalarının ilmi bulunduğunu belirtti ve fakat kendisinin ilmi bulunduğunu belirtmedi, kendisi hakkında “alim” tabirini kullandı. Ancak alim deyince de ilmi bulunduğunu ispat etmiş oldu. Çünkü Allah, bütün âlimlerin üstünde bir “alim” vardır deyince bu anlam ortaya çıkar. Eş Şi MENE PITAT SİNİ

Yusuf 12:77

Dediler ki: Eğer o çaldıysa, daha önce onun kardeşi de çalmıştı. Bazı müfessirler şöyle dedi: Kardeşlerinin, onun çalması ile kastettikleri şey şudur: O, anne tarafından dedesinin taptığı altından yapılmış bir putu çalmıştı, onu da Allah'tan başkasına tapmasın diye çalmıştı. Ancak biz bu olayı bilmiyoruz. Yalnız kardeşlerinin söyledikleri daha önce onun kardeşi de çalmıştı anlamına gelen sözün yalan olduğunu biliyoruz. Onun kendilerinden olmadığını Hz. Yüsuf”un bilmesi için daha önce onun kardeşi de çalmıştı dediler ve böylece temize çıkmak ve yapılan ithamdan kurtulmak istediler. Yâsuf onlara belli etmeksizin içinden şunları geçirdi: Asıl sizin durumunuz Allah katında kötü! Denildi ki: Hz. Yüsuf bu sözü içinden söyledi, onlara açıklamadı. Yahut onu hırsızlıkla suçladıkları olayın gerçek yüzünü gizlediler. Eğer o çaldıysa, daha önce onun kardeşi de çalmıştı anlamına gelen sözü, Yüsuf'tan ayrı olarak Bünyâmine söylemişlerdi; eğer sen çaldıysan, daha önce kardeşin de çalmıştı, bunu onlar kendi aralarında söylüyorlardı. Bazı rivayetlerde şöyle denilmiştir: Eğer o çaldı ise, daha önce kardeşi de hırsızlıkla itham edilmişti!“ Eğer durum gerçekse, o zaman onların yorumu doğru olur. Sizin durumunuz kötü. Bu cümleye bazıları, sizin Yüsuf'a yaptığınız muamele daha kötü diye anlam verdiler. Allah, sizin suçladığınız hususu çok iyi bilmektedir. Yani söylediğiniz yalanı; daha önce kardeşi Yüsuf da hırsızlık yapmıştı sözünüzdeki yalanı çok iyi bilmektedir. ELANET iÉ A TDO aal GGG

Yusuf 12:78

Dediler ki: Ey aziz! Gerçekten onun çok yaşlı bir babası var. Onun yerine içimizden birini alıkoy. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar onun çok yaşlı bir babası var sözüyle onun kalbini yumuşatmak istemişlerdi, çünkü yaşlı birinin kalbi küçük çocuğuna daha meyyaldir. Onlar diyorlardı ki: O, babamızın nezdinde bizden daha değerli ve daha çok tercihe şayandır, bu yüzden onun yerine içimizden birini alıkoy. Şüphesiz biz seni iyilik sever biri olarak görüyoruz. Onlar Hz. Yüsuf'un tahılı ölçmekte, kendilerini misafir etmekte, ağırlamak ve ikram etmekte güzel davrandığını gördüklerinde onun iyilik sever biri olduğunu anlamışlardı.

Yusuf 12:79

79. “Yûsuf, Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allaha sığınırız! Aksi halde biz gerçekten haksızlık etmiş oluruz” dedi” ISI Éi Zile GELE Giz; a Yİ Yüsuf dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız! Bu sözün Hz. Yüsuf'a ait olduğu söylenmiştir: Maazallâh! Yani eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını hırsızlık suçuyla alıkoymaktan ve hapsetmekten Allah'a sığınırım. Eğer kardeşini yakalamayıp onun yerine hırsızlık yapmadığı için yakalama hakkının olmadığı başka birini almaktan nasıl Allah'a sığınır, çünkü sadece terki caiz olmayan bir füli terketmekten Allah'a sığınılır denilirse, buna şöyle cevap verilir: O, kardeşini almadığı için değil, eşyasının yanında buldukları kişiden başkasını alıkoymaktan Allaha sığınmıştı. Aksi halde biz gerçekten haksızlık etmiş oluruz! Şayet eşyamızı yanında bulduğumuz kişiden başkasını alırsak sizin nezdinizde de haksızlık etmiş oluruz, çünkü onların hükmüne göre hırsızı yakalamak ve hırsızlık suçuyla onu hapsetmek hakkı vardı. En doğrusunu Allah bilir. iae ane deki a

Yusuf 12:80

Ondan ümitlerini kesince; denildi ki: Onlar kardeşlerinin kendilerine verilmesinden ümitlerini kesmişlerdi. Görüşmek üzere bir kenara çekildiler. Yani insanlardan ayrıldılar, bir kenara çekilip kardeşlerinin durumunu, yahut babalarına dönmeyi veyahut o şehirde kalmayı aralarında gizlice görüştüler. Büyükleri dedi ki. Müfessirler şöyle dedi: En büyüklerinden maksat, yaşça büyük olan değil akıllı olandır, o da falancadır. Bazıları onun Yehüda olduğunu, bazıları da Şem'ün olduğunu söyledi. Ancak onlara bu sözü kimin söylediğini biz bilmiyoruz, onu bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Yalnız en büyüklerinin söylediğini biliyoruz, o da ya aklen en büyük olan veya yaşça en büyük olandır. Bilmiyor musunuz ki babanız... Buradaki “bilmiyor musunuz?” veya “görmediniz mi?” sözü, iki şeyden biri için kullanılır. Ya emir anlamında kullanılır, yani şöyle bilin diye, yahut da uyarmak ve beyan etmek anlamında kullanılır. Burada sanki takrir ve tenbih anlamında kullanılmış gibidir; yani biliyorsunuz ki, babanız sizden Allah adına söz almıştı, daha önce de Yüsuf hakkında kusur etmiştiniz. Bu ifade, “Aşılamaz engellerle kuşatılmanız hariç”! meâlindeki âyetin, hepinizin başına bir musibet gelmesi ve hepinizin birden helâk olmanız hariç anlamına geldiğini gösterir. Müfessirlerin söylediği gibi o cümle, onu geri getirmekten engellenmeniz, yani mağlup olmanız ve onu geri getirmekten aciz kalmanız hariç anlamına gelmez. Çünkü onu babalarına götürmelerine mani olacak bir olay meydana gelmişti, fakat en büyükleri yine de babasına dönmekten kaçınıyordu. Bu durum, o âyetin de böyle yorumlanması gerektiğini gösterir. “Aşılamaz engellerle kuşatılmanız hariç” meâlindeki âyetin, onu geri getirmekten engellenmeniz hariç anlamında yorumlanmasına, “Babanıza dönün ve deyin ki: Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti” meâlindeki âyetle istidlâl edilmiştir diyen olursa, âyet eğer onların hepsini kapsamış olsaydı, en büyükleri onlara babalarına dönmelerini emretmezdi. Belirtilen husus buna işaret eder. Müfessirler ise şöyle diyorlar: “Babanıza dönün” meâlindeki âyet, emir değildir, ancak babanıza döndüğünüz zaman ona “Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti” deyin anlamındadır. [ ] Aynı şekilde “İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor” meâlindeki âyet de emir anlamında değildir, şu mânadadır: Şehrin halkına ve kafileye soracak olursan, onlar da sana bizim söylediğimizi söyleyecekler. Bunun gibi “Babanıza dönün!” meâlindeki âyet de emir değil, babanıza dönerseniz ona şöyle söyleyin, anlamındadır. Daha önce de kusur etmiştiniz, yani daha önce de Yüsuf hakkında babanızın emrini zayi etmiştiniz, yahut Yüsuf hakkında Allah'ın emrini ve vâdini zayi etmiştiniz. Babam gelmeme izin verinceye veya benim için Allah hükmedinceye kadar bu yerden asla ayrılmayacağım. Bu cümlenin iki mânaya gelme ihtimali vardır. Biri, babam izin verinceye kadar, yani oğlunun durumu hakkında özrümüz ve doğru söylediğimiz belli olduğunda kendisine dönmeye izin verinceye kadar; diğeri de, babam izin verinceye kadar, yani kardeşimi kurtarıncaya ve onların elinden alıncaya kadar kralla savaşmaya izin verinceye kadar. Veya benim için Allah hükmedinceye kadar, yani babama dönmeye veya kralla savaşa hükmedinceye kadar... O hükmedenlerin en iyisidir. Veya benim için Allah hükmedinceye kadar meâlindeki cümle, mazeretimiz ve doğru söylediğimiz babamız nezdinde ortaya çıkmasına hükmedinceye kadar anlamına da gelir. O hükmedenlerin en iyisidir; yani O, mazeretimizi ortaya çıkarmakla hükmedenlerin en iyisidir, çünkü Allah mazeretin açıklamasına hükmederse, onu bütün yaratıklar hakkında da açıklamış olur. Başkasının hükmü ise böyle değildir. Çünkü hüküm veren her insan hakkında şöyle denilmesi caizdir: O ancak Allah'ın hükmü ile hüküm vermiştir ve Allah hükmedenlerin en iyisidir. “O, merhametlilerin en merhametlisidir”67 meâlindeki âyet de böyledir. Çünkü yaratıklardan kim merhamet gösterirse, ancak Allah'ın rahmetiyle merhamet etmiş olur ve Allah merhametlilerin en merhametlisidir. YI Gis 435572 AZIĞI Gİ ENİ Sİ LİNES

Yusuf 12:81

Babanıza dönün. Bu ifade ilk bakışta emir anlamına gelebilir. Yukarıda söylediğimiz mânaya da gelebilir', yani babanıza giderseniz, ona deyin ki: Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti. Bu cümlede, sanki onu diğer çocuklarına tercih ettiği suçlamasına bir ima var gibidir; yani senin bizden daha çok sevdiğin ve kalbini kendisine meylettiğin oğlun hırsızlık yaptı. Bunun bir ima değil, onlara göre açık olan bir durumu haber verdiği gibi bir anlamı da vardır. Biz de ancak bilip gördüğümüze tanıklık ettik, yani su kabının onun yükünden çıktığını gördük. (Koruma sözü verdik ama) bilgimiz dışında kalan olaylara karşı da onu koruyamazdık. âyet, “Aşılamaz engellerle kuşatılmanız hariç”! meâlindeki âyetle, yani hepinizi toptan içine alan bir engel hariç diye yapılan yorum ile aynı anlama gelir. Buna göre âyet, sana söz verdiğimiz ve yemin ettiğimiz sırada onun hırsızlık yapacağını bilemezdik, bilseydik o sözü vermez ve o yemini yapmazdık demektir. (Koruma sözü verdik ama) bilgimiz dışında kalan olaylara karşı da onu koruyamazdık, yani su kabını onun yükünün içinden çıkardığı vakitte, onun hırsızlık yaptı veya yapmadı diye itham edileceğini yahut su kabını yükün içine Yüsuf mu koydu 16 Bir önceki âyetin tefsirine bakınız. yoksa başka biri mi koydu diye suçlanacağını başlangıçta bilemezdik. Üstelik mesele de dönüp buna dayanıyor. Bunları başlangıçta bilseydik onu yanımıza alıp getirmezdik.

Yusuf 12:82

İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Yani şehir halkına ve kafileye soracak olursan, onlar da sana bizim söylediğimizi söyleyecekler: Biz gerçekten doğru söylüyoruz. Su kabının onun yükünün içinden çıktığını açık olarak gördük. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:83

Babaları şöyle dedi: Hayır, nefisleriniz bu hususta sizi aldattı. Hz. Yâkup, onların verdikleri haberleri nefislerinin kendilerini aldattığı ve süslü gösterdiği şeylerden saymıştı, ama onlar Bünyâmin meselesinde kendisine muhalefet etmemişler ve onunla ilgili verdiği hiçbir emri ihmal etmemişlerdi. Bu seferki durum, daha önce Yüsuf'la ilgili olarak babalarının kendilerine söylediği gibi değildi: “Hayır! Nefsiniz sizi kötü bir iş yapmaya sürüklemiş”, Çünkü o zaman babalarının emrine aykırı davranmışlar ve Yüsuf'u öldürmeye çalışmışlardı. Bundan dolayı Hz. Yâkup onlara bunun, nefislerinin aldatması ve bu aldatmayı da onlara güzel göstermesi olarak nitelemişti. Fakat şimdi babalarına muhalefet etmemişler ve emrine uymazlık da yapmamışlardı. Böyleyken Hz. Yâkup nasıl olur da hayır, nefisleriniz bu hususta sizi aldattı demişti? Fakat Hz. Yâkup bunu, çocuklarının hepsi birden hırsızlıkla itham edildikleri için söylemiş gibidir. Çünkü şöyle denilmişti: “Ey kafile! Siz mutlaka hırsızsınız!”7! “Onlar, “Allah'a andolsun ki bizim bu yerde fesat çıkarmak için gelmediğimizi siz de biliyorsunuz, biz hırsız da değiliz, dediler”. Onlar hırsız olmadıklarını kesin bir dille ifade etmişlerdi Bünyâmin de onların içindeydi. Böyleyken “Şüphesiz oğlun hırsızlık yaptı”? diye Bünyâmin'in hırsızlık yaptığını kesin bir dille nasıl söylersiniz? Lakin nefisleriniz bu hususta sizi aldattı. Babalarının Yüsuf'u ve kardeşini onlardan daha çok sevdiği ve kalbinin onlara daha meyilli olduğu fikriyle onlara düşmanlık ve nefret besliyorlardı, çünkü şunu söylemişlerdi: “Yüsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerlidir. Halbuki bizim sayımız daha çok”. En doğrusunu Allah bilir. Nefretiniz ve düşmanlığınız yüzünden nefisleriniz sizi aldattı ve Bünyâmin'in halini ve durumunu incelemeye gerek görmediniz, yükünün içinde bir şey bulunan herkesin onu oraya kendisinin koymayabileceğini, aksine sahibinin bilgisi dışında başka biri tarafından da konulmuş olabileceğini düşünüp araştırmadınız. Bana düşen artık güzel bir sabırdır. Bunu daha önce açıklamıştık!”. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Müfessirler şöyle dediler: Onların hepsini bana getirir, çünkü onlar bir cemaat olmuşlardı: Yüsuf, Bünyâmin ve kardeşleri Yehüda ve Şem'ün. Hz. Yüsuf kardeşini hapse atması sebebiyle diğer ikisi de orada kalmışlardı. Yahut sadece Yüsuf ve kardeşi geride kalmıştı. Bazı müfessirler şöyle söyledi: Cibril en güzel bir surette Hz. Yâkub'a gelmişti, Yâkup da ona Yüsuf'un halini sormuştu: Yüsuf hayatta mı, yoksa öldü mü? Cibril; hayatta deyince, Hz. Yâkup, umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir, demişti. Yahut Hz. Yâkup, Yüsuf'un rüyasında yıldızların, güneşin ve ayın kendisine secde ettiklerini görmesinden, onun ölmediğini, hayatta olduğunu anlamıştı. Gördüğü rüya gerçekleşmeden onun ölmeyeceğini hayatta kalacağını biliyordu, bundan başka delillerle de bu kanaate sahip olmuştu. Ancak onun nerede olduğunu bilmiyordu. İşte bundan dolayı, şüphesiz O, çok iyi bilendir, hikmet sahibidir, demişti. Ya İZE LASI ği é ALİ ÇİĞ ÇE İŞ --- Dipnotlar: 75 bk. Yüsuf süresinin 12/18. âyetinin tefsiri.

Yusuf 12:84

84. “Onlardan yüz çevirdi, Âh Yüsuf'um âh! İçim yanıyor!” diyordu. Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu” Onlardan yüz çevirdi, yani oğlunun hırsız olduğunu söylemeleri üzerine çocuklarından yüz çevirdi ve onları azarladı. Âh Yüsuf”um âh! İçim yanıyor, dedi. Bu cümleye üzüntüden içim yanıyor anlamı verildiği gibi içim parçalanıyor anlamı da verildi. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Esef” kelimesi, üzüntünün en şiddetlisi anlamına gelir”. [§]Kelimenin aslı, üzüntünün son noktası mânasına gelir. Hüznün ve üzüntünün son sınırına varınca “esife” (Lai) denilir. Bu kelime, kızgınlığın son noktası mânasına da gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik ve hepsini suya gömdük”!7. Âh Yûsuf’um âh! İçim yanıyor! Bu, sadece dille söylenen bir söz değildi, içinde duyduğu hissiyatı haber veriyordu. Bu caizdir, nitekim Cenâb-ı Hak “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz”” sözü ile onların kalplerindeki duygularını haber veriyordu, dilleriyle söyledikleri sözü değil. O sözün, bütünüyle amaçsız olarak söylenmiş olması da muhtemeldir. Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu. “Kazm” kelimesi, feryat etmekten kendini tutmak, hüznünü fiillerine yansıtmadan üzüntüyü içinde saklamak mânasına gelir. “Ceze'u” ise, feryadını fiillerine yansıtmak demektir. Hüznü heyecanlandıran şey gazabı da heyecanlandırır. Ancak hüzün insan gücünün dışında, gazap ise insanın kendi elindedir, yalnız her ikisini heyecanlandıran şey de aynıdır. Yahut “kezim”, hüznünü kalbine gömen anlamına gelir, gam ise geldiğinde sanki insanın kalbini örtüp perdeleyen durumdur. “Hemm”, maksada uygun niyetlerden birine sevkeden düşüncedir. “Hüzn”, yaratılış halinin değişiminde etkili olan, lâkin fiillerde görülmeyen şeydir. “Ceze'u” durumu ise, fiillerde görülür, ama yaratılışın yapısını değiştirmez. Bundan dolayı Hz. Yâkub'un 176 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, 221. ruhi bakımdan zayıflamasında etkili olmuş, Jonun bazı organlarına zarar vermişti, gözlerini kaybetmiş, hüznünü içine gömmüştü. “Kezim”, söylediğimiz gibi kederi yutmak, ortaya çıkmasını engellemek ve feryat etmekten kendini alıkoymaktır.

Yusuf 12:85

85. “Oğulları, Allaha andolsun ki, sen “Yüsuf'um!” diye diye sonunda ya hasta olacaksın ya da büsbütün helâk olacaksın?” dediler.” “Tallâhi” kelimesi, insanların vallahi ve billâhi yerine kullandıkları bir yemin sözcüğüdür. Hz. İbrahim de aynı lafızla yemin etmişti: “Allaha yemin ederim ki putlarınıza bir oyun oynayacağım!”!” Yûsuf’um, diye diye... Yani sürekli Yüsuf'u sayıklayarak, onu hiç aklından çıkarmayarak üzüntüsünden kurtulamayacaksın. Sanki onlar babalarını Yüsuf'un kederinden kurtulmaya davet ediyorlardı. Çünkü devamlı onu anmak, üzüntüsünü yeniler ve canlandırır. Bu yüzden babalarına dediler ki: Devamlı Yüsuf'u sayıklarsan, sonunda hasta olacaksın. Âyetteki “harad” kelimesi, hastalık anlamına gelir, bunaklık mânasına geldiği de söylenmiştir. Kelimenin aslı zayıf düşmek demektir. Ya da büsbütün helâk olacaksın! Hz. Yâkup bu hale gelmişti; üzüntüden bedeni zayıflamış, vücudunun bazı organları fonksiyon kaybına uğramıştı, gözlerine boz gelmiş, üzüntüden görme yeteneğini kaybetmişti. Bazıları “harad” kelimesine, yaşlılıktan aklının gitmesi anlamı verdiler. Ya da büsbütün helâk olacaksın, öleceksin! En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:86

Yâkup da şöyle dedi: Ben acımı ve kederimi ancak Allah'a arzediyorum. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Harad” hastalık demektir; “bes” de, üzüntünün en şiddetlisi anlamına gelir; çünkü sahibi üzüntüye dayanamayıp “bes” seviyesine geliyor, acı duymaya başlıyor ve şikâyetleniyor. Bir rivayette bu kelime bu mânada kullanılmıştır: [§]“Men besse felem yasbir” (a; (Bii), yani kim şiddetli üzülüp de sabretmezse..” şikâyet eder”, Âyetteki şikâyetini Allah'a arzetme ifadesi, dil ile açık olarak söylenmek anlamına gelmez, bu şikâyetini kalbinde tutmak demektir. Hasan-ı Basri, acımı ve kederimi ancak Allah'a arzediyorum meâlindeki cümleye ihtiyacımı Allah'a arz ediyorum mânasını verdi"9!, Âyetteki “bes” ve “hüzün” kelimeleri sanki eş anlamlı olarak kullanılmış gibidir, aynı anlamı farklı kelimelerle tekrar etmiştir. Ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum. Bazı müfessirler, Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum meâlindeki cümleyi, Hz. Yüsuf'un gördüğü rüyadan onun gerçekleşeceğini biliyordu diye açıkladılar. Sizin bilmediklerinizi, yani sizin de benim de ona secde edeceğimizi biliyorum. İbn Abbâs (r.a.) Hz. Yâkub'un sizin bilmediklerinizi Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum meâlindeki sözü, Yüsuf'un ölmediğini, hayatta olduğunu bildiği şeklinde tefsir etti. Âyette geçen insanların bilmediği, fakat Hz. Yâkub'un Allah'tan gelen bilgiyle bildiği şey, Yüsuf'un ölmediğidir'#, Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum sözü, sizin yararlanmadığınız bilgiden ben yararlanıyorum anlamına da gelebilir. İşin aslı şudur: Yüsuf'un kardeşleri eğer onun ulaştığı saltanat ve izzeti önceden bilselerdi, onu babasından uzaklaştırmak istemezler, Yüsuf'a dair emrini bozmaya çalışmazlardı, ama bilmiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Hz. Yâkup Allah'tan gelen bilgiyle bildiği, onların ise bilmediği olayın ne olduğunu açıklamamıştır. Nitekim Hz. İbrahim de babasına şöyle demişti: “Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi”, Müfessirlerin söyledikleri, Hz. Yâkub'un böyle diyerek Yüsuf için feryat ettiği sözünün doğru olma ihtimali yoktur; çünkü çocukları kendisine haberi getirdiklerinde “Bana düşen artık güzel bir sabırdır”! demişti. Müfessirlerin onun hakkında söyledikleri ise güzel olması bir yana sabır bile değildir. ia lg Í; ahy eig oya İyi ltal 52 G Ta “Ey oğullarım! Gidin de Yüsuf” u ve kardeşini iyice araştırın, E Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden a Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!” Ey oğullarım! Gidin de Yüsuf?'u ve kardeşini iyice araştırın. Müfessirler, “tehassesü” (ips) kelimesine, gidin arayın, Yüsuf'tan ve kardeşinden bir haber bulup getirin, anlamını verdiler. Ancak bunun dışında bir mâna verilmesi daha doğru gibidir, o da içine o hissin doğmasıdır, buna göre sanki şöyle diyordu: Gidin, Yüsuf'a ve kardeşine bakın; çünkü kardeşleri Yüsuf'un nerede olduğunu bilmiyorlardı, buna mukabil Bünyâmin'in durumunu ve nerede olduğunu biliyorlardı. Eğer maksat müfessirlerin söylediği gibi onları araştırıp haber getirmek olsaydı, bu yorum Yüsuf hakkında doğru olsa da kardeşi hakkında doğru değildi, çünkü onlar her ne kadar Yüsuf'un durumunu ve nerede olduğunu bilmiyorlar idiyse de, kardeşinin durumunu ve nerede olduğunu biliyorlardı. Dolayısıyla Hz. Yâkup onlara ancak her ikisinin durumuna bakın emrini vermişti. En doğrusunu Allah bilir ya, bu fikir bir araştırmadan değil, onlar hakkındaki basiretten ve içine doğan histen kaynaklanmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Sanki Hz. Yâkup, Yüsuf'un orada olduğunu ve kardeşinin de onunla birlikte olduğunu vahiy yoluyla öğrenmiş, fakat çocuklarının tembellik göstereceklerini ve gitmekte ağır davranacaklarını bildiği için onların orada olduklarını çocuklarına söylememişti. Bu yüzden çocuklarına böyle bir emir veriyordu, bu açık bir emir değil, ima yollu bir emir idi. Yahut gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın meâlindeki cümlede gizli bir kelime vardır, yani gidin Yüsuf”tan kardeşini geri vermesini isteyin; çünkü Bünyâmin'in onun yanında olduğunu biliyordu. Müfessirlerin geneli şöyle dedi: Hz. Yâkup bu sözü çocuklarına ancak Yüsuf”un hayatta olduğunu bildiği için söylemişti, çünkü Yâkup ölüm meleğini görmüş ve ona; ruhları aldığın kişiler arasında Yüsuf'un ruhu da var mı? diye sormuş, melek de; hayır demişti. Bazıları da ölüm meleğini rüyasında görmüş ve sözünü ettiğimiz soruyu orada sormuştu, der. İşte Hz. Yâkup bunun üzerine çocuklarına o sözü söylemişti. [Ş] Ancak biz deriz ki: Hz. Yâkup, gördüğü rüya vasıtasıyla ve başka yollardan Yüsuf'un hayatta olduğunu, ölmediğini biliyordu. Yüsuf'un görmüş olduğu rüyanın' hak ve doğru bir şekilde gerçekleşmeden ölmeyeceğini de biliyordu. Fakat onun nerede olduğunu önceden bilmiyordu, bilâhare onun bulunduğu yeri ve durumunu da vahiy yoluyla öğrendi. Bunun üzerine çocuklarına, gitmelerini, ona ve kardeşine bakmalarını emretti. Bunun aslı şudur: Hz. Yâkub'un başına gelen Yüsuf'u kaybetmesi olayı bir imtihandı, Rabb'i onu bununla imtihan etmişti; aynı zamanda bir belâ idi ve Rabb'i bu belâyı onun başına sarmıştı, iki çocugunun hasretini yaşamak sıkıntısına uğratılmıştı. Görmez misin ki Hz. Yûsuf, isteseydi yerini ve halini babası Hz. Yâkuba bildirebilirdi, çünkü her ne kadar Hz. Yâkup Yüsuf'un nerede olduğunu bilmiyor idiyse de, Yûsuf babasının nerede olduğunu biliyordu, buna rağmen durumunu ve yerini babasına bildirme emri gelmeden bildirmemişti. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. “Min ravhillâh” ifadesinin Allah'ın rahmeti mânasına geldiği söylenmiştir. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez! Cenâb-ı Hak bu âyette Allah'ın rahmetinden ancak inkâr edenlerin ümit keseceğini haber vermektedir; çünkü iman eden biri, Cenâb-ı Hakk'ın istediğini rahmetine ve nimetine dâhil edeceğini bilir ve O'nun rahmetinden ümit kesmez. Kâfir ise ne Allah'ın rahmetini bilir, ne de istediği kişiyi rahmetine dâhil edeceğini! Bu yüzden O'nun rahmetinden ümit kesmiştir. Yüce Allah müminlerin ümit kesmesini yasaklamıştır, çünkü onlarda Yüsuf'un öldüğü kanaati vardı, şöyle diyorlardı: “Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın”!97 Onlar bu sözü kafile Mısır'dan ayrıldığında, babalarının; “İnanın ben Yüsuf'un kokusunu alıyorum!” sözü üzerine söylemişlerdi. Kardeşi ise hırsızlıktan hapiste idi. [§]Mahpus olan kişi, onların kanunlarına göre geri verilmezdi. Yahut şöyle de diyebiliriz: Her ne kadar onlar ümit kesmemiş idiyseler de, yine de Allah onlara ümit kesmeyi yasaklamakta, sonra da şöyle söylemektedir: Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez! Bu, Allah'tan gelen bir haberdir. Cenâb-ı Hak, kâfirlerden başkasının Allahın rahmetinden ümit kesmeyeceğini haber vermektedir. Aynı şekilde Hz. İbrahime çocuğunun olacağı müjdesi verildiğinde melekler şöyle demişlerdi: “Sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma!” Burada da onu ümitsizliğe kapılmaktan menetmektedir. Aslında Hz. İbrahim'in ümitsizliğe kapılması söz konusu değildi, fakat yine de Allah ona ümitsiz olmayı yasaklamaktadır. Sonra da Hz. İbrahim'e şunu bildirmektedir: “Haktan sapmış olanlardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser!” Bu âyet, Mütezile'nin iddialarını da reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Büyük günah işleyen biri, ebedi olarak cehennemde kalacaktır. Aslında o kâfir değildir, onların iddiasına göre Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir. Cenâb-ı Hak da inkâr edenlerden başkasının Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyeceğini haber vermiştir. Fakat onlar diyorlar ki: Büyük günah işleyen biri, Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir, fakat o kâfir değildir. a İRİŞ ELA İNG ELİ cia es Zİ --- Dipnotlar: 180 Hz. Peygamber'in (s.a.) bu sözü söyledikten sonra “Ben acımı ve kederimi ancak Allah'a arzediyorum” meâlindeki âyeti okuduğu rivayet edilmiştir (bk. Abdürrezzâk, et-Tefsir, Il, 181 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIII, 45; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 573. 2 “Ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben biliyorum ki, Yüsuf'un rüyası sadık rüyadır ve hiç şüphesiz ben ona secde edeceğim (bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, XIII, 45). Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Müjdeci gelince, gömleği yüzüne koyar koymaz Yâkup tekrar görür hale geldi. Dedi ki: Ben size, ‘Allah tarafından sizin bilmediklerinizi bilirim demedim mi?” (Yüsuf, 12/96). Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim'in sözünü şöyle nakleder: “Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi, bu sebeple bana uy ki seni düz yola çıkarayım” (Meryem, 19/43). 186 Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Bir gün Yüsuf, babasına demişti ki: Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde eder-

Yusuf 12:87

Yâkup da şöyle dedi: Ben acımı ve kederimi ancak Allah'a arzediyorum. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Harad” hastalık demektir; “bes” de, üzüntünün en şiddetlisi anlamına gelir; çünkü sahibi üzüntüye dayanamayıp “bes” seviyesine geliyor, acı duymaya başlıyor ve şikâyetleniyor. Bir rivayette bu kelime bu mânada kullanılmıştır: [§]“Men besse felem yasbir” (a; (Bii), yani kim şiddetli üzülüp de sabretmezse..” şikâyet eder”, Âyetteki şikâyetini Allah'a arzetme ifadesi, dil ile açık olarak söylenmek anlamına gelmez, bu şikâyetini kalbinde tutmak demektir. Hasan-ı Basri, acımı ve kederimi ancak Allah'a arzediyorum meâlindeki cümleye ihtiyacımı Allah'a arz ediyorum mânasını verdi"9!, Âyetteki “bes” ve “hüzün” kelimeleri sanki eş anlamlı olarak kullanılmış gibidir, aynı anlamı farklı kelimelerle tekrar etmiştir. Ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum. Bazı müfessirler, Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum meâlindeki cümleyi, Hz. Yüsuf'un gördüğü rüyadan onun gerçekleşeceğini biliyordu diye açıkladılar. Sizin bilmediklerinizi, yani sizin de benim de ona secde edeceğimizi biliyorum. İbn Abbâs (r.a.) Hz. Yâkub'un sizin bilmediklerinizi Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum meâlindeki sözü, Yüsuf'un ölmediğini, hayatta olduğunu bildiği şeklinde tefsir etti. Âyette geçen insanların bilmediği, fakat Hz. Yâkub'un Allah'tan gelen bilgiyle bildiği şey, Yüsuf'un ölmediğidir'#, Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum sözü, sizin yararlanmadığınız bilgiden ben yararlanıyorum anlamına da gelebilir. İşin aslı şudur: Yüsuf'un kardeşleri eğer onun ulaştığı saltanat ve izzeti önceden bilselerdi, onu babasından uzaklaştırmak istemezler, Yüsuf'a dair emrini bozmaya çalışmazlardı, ama bilmiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Hz. Yâkup Allah'tan gelen bilgiyle bildiği, onların ise bilmediği olayın ne olduğunu açıklamamıştır. Nitekim Hz. İbrahim de babasına şöyle demişti: “Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi”, Müfessirlerin söyledikleri, Hz. Yâkub'un böyle diyerek Yüsuf için feryat ettiği sözünün doğru olma ihtimali yoktur; çünkü çocukları kendisine haberi getirdiklerinde “Bana düşen artık güzel bir sabırdır”! demişti. Müfessirlerin onun hakkında söyledikleri ise güzel olması bir yana sabır bile değildir. ia lg Í; ahy eig oya İyi ltal 52 G Ta “Ey oğullarım! Gidin de Yüsuf” u ve kardeşini iyice araştırın, E Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü inkâr edenlerden a Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!” Ey oğullarım! Gidin de Yüsuf?'u ve kardeşini iyice araştırın. Müfessirler, “tehassesü” (ips) kelimesine, gidin arayın, Yüsuf'tan ve kardeşinden bir haber bulup getirin, anlamını verdiler. Ancak bunun dışında bir mâna verilmesi daha doğru gibidir, o da içine o hissin doğmasıdır, buna göre sanki şöyle diyordu: Gidin, Yüsuf'a ve kardeşine bakın; çünkü kardeşleri Yüsuf'un nerede olduğunu bilmiyorlardı, buna mukabil Bünyâmin'in durumunu ve nerede olduğunu biliyorlardı. Eğer maksat müfessirlerin söylediği gibi onları araştırıp haber getirmek olsaydı, bu yorum Yüsuf hakkında doğru olsa da kardeşi hakkında doğru değildi, çünkü onlar her ne kadar Yüsuf'un durumunu ve nerede olduğunu bilmiyorlar idiyse de, kardeşinin durumunu ve nerede olduğunu biliyorlardı. Dolayısıyla Hz. Yâkup onlara ancak her ikisinin durumuna bakın emrini vermişti. En doğrusunu Allah bilir ya, bu fikir bir araştırmadan değil, onlar hakkındaki basiretten ve içine doğan histen kaynaklanmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Sanki Hz. Yâkup, Yüsuf'un orada olduğunu ve kardeşinin de onunla birlikte olduğunu vahiy yoluyla öğrenmiş, fakat çocuklarının tembellik göstereceklerini ve gitmekte ağır davranacaklarını bildiği için onların orada olduklarını çocuklarına söylememişti. Bu yüzden çocuklarına böyle bir emir veriyordu, bu açık bir emir değil, ima yollu bir emir idi. Yahut gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın meâlindeki cümlede gizli bir kelime vardır, yani gidin Yüsuf”tan kardeşini geri vermesini isteyin; çünkü Bünyâmin'in onun yanında olduğunu biliyordu. Müfessirlerin geneli şöyle dedi: Hz. Yâkup bu sözü çocuklarına ancak Yüsuf”un hayatta olduğunu bildiği için söylemişti, çünkü Yâkup ölüm meleğini görmüş ve ona; ruhları aldığın kişiler arasında Yüsuf'un ruhu da var mı? diye sormuş, melek de; hayır demişti. Bazıları da ölüm meleğini rüyasında görmüş ve sözünü ettiğimiz soruyu orada sormuştu, der. İşte Hz. Yâkup bunun üzerine çocuklarına o sözü söylemişti. [Ş] Ancak biz deriz ki: Hz. Yâkup, gördüğü rüya vasıtasıyla ve başka yollardan Yüsuf'un hayatta olduğunu, ölmediğini biliyordu. Yüsuf'un görmüş olduğu rüyanın' hak ve doğru bir şekilde gerçekleşmeden ölmeyeceğini de biliyordu. Fakat onun nerede olduğunu önceden bilmiyordu, bilâhare onun bulunduğu yeri ve durumunu da vahiy yoluyla öğrendi. Bunun üzerine çocuklarına, gitmelerini, ona ve kardeşine bakmalarını emretti. Bunun aslı şudur: Hz. Yâkub'un başına gelen Yüsuf'u kaybetmesi olayı bir imtihandı, Rabb'i onu bununla imtihan etmişti; aynı zamanda bir belâ idi ve Rabb'i bu belâyı onun başına sarmıştı, iki çocugunun hasretini yaşamak sıkıntısına uğratılmıştı. Görmez misin ki Hz. Yûsuf, isteseydi yerini ve halini babası Hz. Yâkuba bildirebilirdi, çünkü her ne kadar Hz. Yâkup Yüsuf'un nerede olduğunu bilmiyor idiyse de, Yûsuf babasının nerede olduğunu biliyordu, buna rağmen durumunu ve yerini babasına bildirme emri gelmeden bildirmemişti. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. “Min ravhillâh” ifadesinin Allah'ın rahmeti mânasına geldiği söylenmiştir. Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez! Cenâb-ı Hak bu âyette Allah'ın rahmetinden ancak inkâr edenlerin ümit keseceğini haber vermektedir; çünkü iman eden biri, Cenâb-ı Hakk'ın istediğini rahmetine ve nimetine dâhil edeceğini bilir ve O'nun rahmetinden ümit kesmez. Kâfir ise ne Allah'ın rahmetini bilir, ne de istediği kişiyi rahmetine dâhil edeceğini! Bu yüzden O'nun rahmetinden ümit kesmiştir. Yüce Allah müminlerin ümit kesmesini yasaklamıştır, çünkü onlarda Yüsuf'un öldüğü kanaati vardı, şöyle diyorlardı: “Vallahi sen hâlâ eski şaşkınlığındasın”!97 Onlar bu sözü kafile Mısır'dan ayrıldığında, babalarının; “İnanın ben Yüsuf'un kokusunu alıyorum!” sözü üzerine söylemişlerdi. Kardeşi ise hırsızlıktan hapiste idi. [§]Mahpus olan kişi, onların kanunlarına göre geri verilmezdi. Yahut şöyle de diyebiliriz: Her ne kadar onlar ümit kesmemiş idiyseler de, yine de Allah onlara ümit kesmeyi yasaklamakta, sonra da şöyle söylemektedir: Çünkü inkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez! Bu, Allah'tan gelen bir haberdir. Cenâb-ı Hak, kâfirlerden başkasının Allahın rahmetinden ümit kesmeyeceğini haber vermektedir. Aynı şekilde Hz. İbrahime çocuğunun olacağı müjdesi verildiğinde melekler şöyle demişlerdi: “Sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma!” Burada da onu ümitsizliğe kapılmaktan menetmektedir. Aslında Hz. İbrahim'in ümitsizliğe kapılması söz konusu değildi, fakat yine de Allah ona ümitsiz olmayı yasaklamaktadır. Sonra da Hz. İbrahim'e şunu bildirmektedir: “Haktan sapmış olanlardan başka kim Rabb'inin rahmetinden ümit keser!” Bu âyet, Mütezile'nin iddialarını da reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Büyük günah işleyen biri, ebedi olarak cehennemde kalacaktır. Aslında o kâfir değildir, onların iddiasına göre Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir. Cenâb-ı Hak da inkâr edenlerden başkasının Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyeceğini haber vermiştir. Fakat onlar diyorlar ki: Büyük günah işleyen biri, Allah'ın rahmetinden ümit kesmiştir, fakat o kâfir değildir. a İRİŞ ELA İNG ELİ cia es Zİ --- Dipnotlar: 180 Hz. Peygamber'in (s.a.) bu sözü söyledikten sonra “Ben acımı ve kederimi ancak Allah'a arzediyorum” meâlindeki âyeti okuduğu rivayet edilmiştir (bk. Abdürrezzâk, et-Tefsir, Il, 181 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIII, 45; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 573. 2 “Ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben biliyorum ki, Yüsuf'un rüyası sadık rüyadır ve hiç şüphesiz ben ona secde edeceğim (bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, XIII, 45). Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Müjdeci gelince, gömleği yüzüne koyar koymaz Yâkup tekrar görür hale geldi. Dedi ki: Ben size, ‘Allah tarafından sizin bilmediklerinizi bilirim demedim mi?” (Yüsuf, 12/96). Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim'in sözünü şöyle nakleder: “Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi hakikaten bana geldi, bu sebeple bana uy ki seni düz yola çıkarayım” (Meryem, 19/43). 186 Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Bir gün Yüsuf, babasına demişti ki: Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde eder-

Yusuf 12:88

Huzuruna girdiklerinde, yani Yüsuf'un huzuruna girdiklerinde dediler ki: Ey aziz! Muhtemelen onlar her krala aziz dendiğini bildikleri için Yüsuf'a da aziz demişlerdi. Yahut kralın Yüsuf hakkında karısına, “Ona değer ver ve güzel bak” dediği için Hz. Yüsuf'un aziz konumunda olduğunu düşünerek kendisine aziz demişlerdi. Veyahut insanların ihtiyacı olan tahıl onun elinde olduğu, kendisinin ise insanların sahip oldukları şeylerden müstağni olduğu için ona aziz demişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. (1Bizi ve ailemizi kıtlık bastı. Müfessirler bu cümleye, bize kıtlık belâsı ve zorluğu geldi, diye anlam verdi. Biz, az bir bedel ile geldik. Denildi ki: Durgunluğun hakim olduğu pazarda bile erzak almaya yetmeyecek birkaç kuruşla geldik. Çünkü Hz. Yüsuf izzet ve şeref makamında idi ve başkalarına mal veriyordu. Ebü Avsece dedi ki: Biz, az bir bedel ile geldik, yani çok küçük bir para ile geldik. İbn Kuteybe de aynı mânayı verdi, az bir para dedi”. İbn Abbâs şöyle dedi: O, değeri düşük gümüş paradır, o kadar ki değerini düşürmeden harcanamaz", Ebü Ubeyd dedi ki: “İzcâ” kelimesi Arapçada vermek ve sevketmek anlamına gelir. Başka bir âyet de şöyledir: “Görmez misin ki, Allah bulutları yürütüyor”, Yani sevkediyor ve gönderiyor. Bazıları ona, eksik diye mâna verdi. Bazıları yağ ve yün getirdiler demiş, çam fıstığı ve sebze tohumu getirdiler de denilmiş, buna benzer başka şeyler de söylenmiştir. “Müzcât” kelimesi “tezciye” kökünden geliyor gibi gözükmektedir, nitekim gün gün geçiriyoruz dendiği gibi. Yine de bize talebimizi karşılayacak kadar ver; Bazıları bu cümleye şöyle bir anlam verdi: Bize malı, iyi bir para karşılığı kadar tam ölçekle ver; yani bizden düşük para alırsın, fakat tahılı bize bol para alıyormuş gibi tam olarak ölçerek verirsin. Ancak bize talebimizi karşılayacak kadar ver meâlindeki cümle, bize ölçeği tam ölçerek ver demektir. Çünkü “if?” kelimesi, hakkını tam olarak vermek anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurur: “Ölçü ve tartıyı adaletle yapın”. Bize bağışta da bulun. Yani tartı sırasında verilen iki bedel arasında fazladan bir miktar daha ver, yahut iki ölçek arasında fazladan bir miktar daha koy! Bazıları bize bağışta da bulun meâlindeki cümleye, sadaka olarak bize bir miktar da fazladan ver, diye anlam verdiler. Ancak onların söyledikleri sözler ve sadaka olarak istedikleri şey, fiyatını düşürmek mânasına gelir gibidir, çünkü peygamberler için sadaka helâl değildir, fakat onlara düşük fiyatla vermesi caizdir. )Sadaka verilmesi caiz olmayan kişiye malı düşük fiyatla vermek caizdir. Aynen ticarette malın fiyatını düşürmeye izin verilen, fakat sadaka vermeye izin verilmeyen köle gibi. Allah'ın elçisinin durumu da böyledir; parasız mal (hediye) alması caizdir, fakat sadaka alması helâl değildir, Bizi ve ailemizi kıtlık bastı. Bu beyanın, babalarının gözlerinin görmediği mânasında kullanılmış olması da muhtemeldir, bundan dolayı onları ve ailesini kıtlık basmıştı. Bize bağışta da bulun cümlesi, Bünyâmin'i bize gönder, belki Allah babamızın gözünü iade eder anlamına da gelebilir”. 192 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 222. 9 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIII, 50; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 575. Şüphesiz Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır. Müfessirler dediler ki: Onlar eğer İslâm dinine bağlı idiyseler, sanki onun İslâm dininde olmadığını zannediyorlardı. Şayet onun müslüman olduğunu düşünüyolar idiyse şöyle demeleri gerekirdi: Şüphesiz Allah verdiğin sadaka ile seni mükğfatlandıracaktır. Góda İĞ asi) al ila İZ İRİ --- Dipnotlar: 56 Müellifin ibaresi, Hz. Yüsuf'un kardeşlerinin de peygamber olduklarını söyleyenlerin fikirlerine uygun düşmektedir. 17 Bu yorum için ayrıca bk. Yüsuf süresinin 12/90. âyetinin tefsiri.

Yusuf 12:89

Yüsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? Bu, izaha ihtiyacı olmayan açık bir cümledir. Onların kardeşi Bünyâmine yaptıkları muamele konusunda müfessirler şunu söyledi: Onun hırsızlık yaptığını söylemeleridir”, Ancak onlar bunu sadece gördükleri şeye göre söylemişlerdi. Dolayısıyla bu sözden dolayı onlar fazla ayıplanmayı hak etmiyorlar. Fakat onlar Bünyâmine bazı üzücü muameleler yapmışlar gibidir. Onların Yüsuf'tan ve kardeşinden hoşlanmadıklarında şüphe yoktur. Çünkü şöyle demişlerdi: “Yüsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli”. Yûsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz? Onlar Yüsuf'a ne yaptıklarını biliyorlardı. [ ] Ancak Hz. Yüsuf sanki şunu söylemişti: Yâsuf'a yaptığınızı hatırlıyor musunuz, yoksa unuttunuz mu? O, diyordu ki: Yüsuf'a yaptığınızı hatırlayın ve bundan dolayı Allah'a tövbe edin, cahillerden olmayın! Yahut onlara şunu söylüyordu: Ondan vazgeçtiniz ve tövbe ettiniz mi, yoksa daha sonra da aynı kafada mısınız? Çünkü siz, cahilsiniz. Bazı müfessirler buna günahkârsınız anlamını verdi. Siz cahilsiniz meâlindeki cümle, Yüsuf'un değerini ve konumunu bilmiyorsunuz anlamına da gelir. Çünkü onlar eğer Hz. Yüsuf'un Allah katındaki değerini ve konumunu bilselerdi “Yüsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli” demezlerdi. Ona olan sevgisinden dolayı babalarını hata etmekle suçlamazlardı. Çünkü onlar; “Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde”?“ demişler, sonra da ona yaptıklarını yapmışlardı. En doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:90

Yoksa sen, gerçekten sen Yüsuf musun? diye sordular. Hz. Yüsuf'un onlara söylediği “Yüsuf ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?” sözü üzerine kardeşleri sanki onun Yüsuf olduğunu anlamışlardı. Yahut babalarının söylediği, “Ey oğullarım! Gidin de Yüsuf'u ve kardeşini iyice araştırın!” sözünden anlamışlardı; babaları Yüsuf'un kardeşini anınca ve onu da Yüsuf'un yanında gördüklerinde onun Yüsuf olduğunu anladılar, bundan dolayı söyledikleri o sözü söylediler. En doğrusunu Allah bilir. O da “Evet” dedi, ben Yüsuf'um, bu da kardeşim. Allah bize lütufta bulundu. Kim Allah'tan korkar ve sabrederse... Bu son cümle, kim Allaha âsi olmaktan korkar ve O'nun verdiği belâlara sabrederse mânasına gelmesi muhtemeldir. Yahut Allah'ın yasaklarından korkar ve O'nun emirlerini yerine getirmeye sabırlı olursa, anlamına gelir. Veyahut kim korkar ve sabrederse güzel yapmış olur demektir. Veyahut da şunu söylemektedir: Cefâdan sakınan ve belâya sabreden güzel yapmıştır. Şüphesiz Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez. Daha önce geçen “Bize bağışta da bulun!” meâlindeki âyetin, kardeşimizi bize geri ver anlamına geldiği anlaşılmaktadır. O, belirttiğimiz gibidir. en doğrusunu Allah bilir.

Yusuf 12:91

Dediler ki: Allah'a andolsun, hakikaten Allah seni bize üstün kılmış. Buradaki “tellâhi” kelimesi yemin sözcüğüdür, ancak Yüsuf'un kardeşleri bu lafzı yemin mânasını kastetmeksizin alışkanlıkları gereği sözün gelişi olarak söylediler, bu Araplar'ın âdetidir. Yoksa Hz. Yüsuf, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini onlardan üstün kıldığını biliyordu. Bu yemin lafzı burada, Hz. Yüsuf'un faziletini ve konumunu bildiklerini tekit anlamında kullanılmış gibidir; yani sen zaten bize hep üstün kılınmıştın! Gerçekten biz hataya düşmüşüz. Yani bizim sana yaptıklarımızda gerçekten hata etmişiz. Yahut Allah seni bize üstün kılmış meâlindeki cümle, kardeşlerinin söylediği “Yüsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha değerli”” sözü ile ilgilidir; yani babaları Yüsuf ile kardeşini onlardan üstün tutunca dediler ki: Sen zaten üstün tutuluyordun, babamız seni üstün tutuyordu ve biz gerçekten hata ettik. yar f s Lak eyi Ele C #5 y JL

Yusuf 12:92

Hz. Yüsuf şöyle dedi: Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak. İbn Kuteybe “lâ tesribe” kelimesine şu anlamı verdi: Yaptıklarınızdan dolayı bugünden sonra sizler ayıplanmayacaksınız”. Bazıları da size üzüntü verilmeyecek diye mâna verdiler. Dendi ki: “Tesrib” kelimesinin asıl mânası bozmaktır; denildiğinde, onu bozdu denilmiş olur?. Ebü Avsece, “tesrib” kelimesine kınama mânasını verdi; buna göre Hz. Yüsuf şöyle diyordu: Yaptıklarınızdan dolayı sizler kınanmayacaksınız. İbn Abbâs (r.a.) bu cümleye, bugünden sonra sizi asla ayıplamayacağım, onu da size ayıplatmayacağım anlamı verdi. Burada iki ihtimal vardır. Birincisi, size ayıplama yok, kınama da yok! Yani tövbe ettiğiniz ve hatanızı ikrar ettiğinizde size kınama ve ayıplama cezası verilmeyecek. Her günah işleyen veya büyük günah işleyen sonra vazgeçip tövbe eden herkesin hükmü de budur, o artık ayıplanmaz ve kınanmaz. Şu âyet-i kerime hakkında da aynı şey söylenmiştir: “Birbirinize kötü ad takmayın”. Rivayet edildiğine göre onlar kâfirleri küfürlerinden dolayı 205 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 222. 28 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, 222. ayıplıyorlar ve onlara lakap takıyorlardı, sonra onlar müslüman olmuşlardı. (1Bundan dolayı kötü lakap takmaktan ve küfür halinde iken yaptıklarının benzerini yapmaları yasaklandı. Hatadan elini çektikten ve tövbe ettikten sonra da ayıplamak ve kınamak gerekseydi veya bu caiz olsaydı, Resülullah'ın (s.a.) ashabı da ayıplanır ve kınanırlardı. Çünkü onlar da başlangıçta kâfir idiler. Dolayısıyla bu, helâl olmayan bir ceza türüdür. İkincisi, yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak meâlindeki cümle, İbn Abbâs'ın (r.a.) söylediğine göre sizi ayıplamayacağım demektir, yani sizin bize yaptıklarınızdan söz etmeyeceğim. Bu sözle Hz. Yüsuf, onların kendisine yaptıklarından bahsetmeyeceğine dair onlara güvence vermektedir. Bundan dolayı o; “Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra... anlamına gelen bir ifade kullanmıştı. Bu sözle de, kendisi ile kardeşleri arasındaki şeyleri şeytanın yaptırdığını söylüyordu. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, diyerek o suçu kardeşlerine değil, şeytana nispet etmişti. Allah sizi affetsin! Kardeşleri hatalarını ikrar edip yaptıklarından tövbe ettiklerinde Hz. Yüsuf, kesin bir ifade ile onlar için Allah'tan mağfiret diledi. İşlediği günahtan tövbe eden ve ondan elini çeken herkesin rahmet ve mağfiret edilmesi için kesin bir dil kullanılır. Allah sizi affetsin meâlindeki cümle, onların affedilmesi için yapılan dua mânasındadır, yahut onları affedeceğini Cenâb-ı Hakk'ın vahiy yoluyla verdiği haber anlamına da gelir veyahut Allah onları affetmiştir, demektir. Veyahut da şunu söylemektedir: Allah ile aranızdaki şeyler için Cenâb-ı Hak'tan mağfiret dileyin ki, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir; çünkü yaratılanlardan merhamet gösteren her canlı, ancak Allah tarafından kendisine verilen rahmet ile merhamet etmektedir, O, merhametlilerin en merhametlisidir. “O, hükmedenlerin en hayırlısıdır”? ve “O, hâkimlerin en âdilidir”219 meâlindeki âyetlerde söylediklerimiz de bunun gibi idi. Çünkü yaratılanlardan hüküm veren herkesin, ancak Allah tarafından kendisine verilen bir hükümle hüküm vermesi caizdir. mü al aI AE gab lia garais gaal

Yusuf 12:93

Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun, gözleri görecek duruma gelir. Bu âyet-i kerime, Hz. Yüsuf'un bu sözü -babasının gözlerinin açılacağına dair kullandığı bu kesin ifadeyi- kendi kanaati ve içtihadı ile değil vahiyden aldığı bilgi ile söylediğini göstermektedir; çünkü gömleği babasının yüzüne konulduğunda gözlerinin açılacağını kesin bir ifade ile dile getirmektedir. Gözleri görecek duruma gelir meâlindeki ifade, iki anlama gelir. Birincisi, söylediğimiz gibi gözleri açılır mânasına gelir. İkincisi de gözleri gördüğü halde bana gelir demektir. Bütün ailenizi de bana getirin. En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Yüsuf onlara bütün aile bireylerini getirmelerini emretti, bununla da onların yaptıklarından tövbe edip kendisine yönelik olarak işledikleri hatayı ikrar ettiklerinde hepsini aklamak ve onlara ikramda bulunmak istedi.

Yusuf 12:94

94. “Kafile Mısır'dan ayrılınca babaları, Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yüsuf'un kokusunu alıyorum!” dedi.” Kafile Mısır'dan ayrılınca; denildi ki: “Fesale” kelimesi, çıktı mânasına gelir; yani Mısırdan çıkınca demektir; “fesale” ve “infesale” (Jex) aynı mânada kullanılır. Babaları, ben Yüsuf'un kokusunu alıyorum, dedi. Müfessirler dedi ki: Araları, yani Mısır'la Hz. Yâkub'un yaşadığı Kenan?" arası seksen fersahtı?!?. Küfe ile Basra arası kadar?" olduğu ve aralarında on günlük bir yürüme mesafesi bulunduğu söylenmiştir. Aralarındaki mesafenin ne kadar olduğunu bilmeye ihtiyacımız yoktur, yalnız günlerce sürecek bir yolculuk yapmak gerektiğini biliyoruz. Sonra Hz. Yâkup o mesafeden Yüsuf'un kokusunu alıyor, ama yanında bulunanlardan hiçbiri o kokuyu duymuyor. İşte Hz. Yâkub'un o mesafeden oğlunun kokusunu alması ve yanındakilerin bu kokuyu duymamaları da Allah'ın mücizelerinden biridir. Bu olay aynı zamanda onun gelmesiyle duyulan sevinci ve müjdeyi de gösteriyordu. Bazı müfessirler dediler ki: O gömlek, cennet giysilerindendi, Allah onu Hz. İbrahime giydirmişti. (JHz. İbrahim de Hz. İshak'a, Hz. İshak Hz. Yâkub'a ve Hz. Yâkup da Hz. Yüsuf'a giydirmişti. Bundan dolayı üzerinde onun kokusu vardı, çünkü o cennet giysilerindendi. Eğer bu söz doğru ise, o zaman kokuyu Hz. Yâkup duyduğu halde diğerlerinin duymamasının nedenini de gösterir. Hz. Yâkup, kafile Mısır'dan ayrılmadan önce, gömleğin Hz. Yüsuf'ta olduğu sırada o kokuyu duymamıştı. Müfessirlerin söylediklerinin doğru olması muhtemeldir yahut gömleğin kendi gömleklerinden biri olması ihtimali de vardır. En doğrusunu Allah bilir. Eğer bana bunamış demezseniz. Buradaki “tufennidün” (ozas) kelimesine, üzüntüden aklını kaybetmek, bunamak, yalan söylemek, zâfa düşmek, aciz kalmak, cahillik etmek, akılsızlık etmek ve ahmaklık yapmak gibi anlamlar verilmiştir. Aklını kaybetmişsin demezseniz, anlamı da verilmiştir. Bu kelime insanlar arasında ihtiyarlığı had safhaya varmış anlamında kullanılır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Kiminiz ömrün en düşkün çağına eriştirilir”?", Olmasaydı anlamına gelen “lev lê” kelimesi cümlenin başında kullanılınca, olumsuzluk ifade eder, yani bana bunamış demeyin, demektir. Haber cümlesinde kullanılınca da olumsuzluk ifade eder. Meselâ Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı!”2'5 Yani imanları onlara fayda sağlamadı.

Yusuf 12:95

Tallâhi, dediler. Bunun bir yemin lafzı olduğunu, fakat yemin maksadı taşımadan insanların onu alışkanlık halinde kullandıklarını daha önce söylemiştik?'“, Sen hâlâ eski şaşkınlığındasın; denildi ki: Yüsuf'un sevgisinden ve onun eski hatıralarından dolayı şaşırmışsın. Onlara göre Yüsuf ölmüştü, bundan dolayı babalarının o halini yadırgadılar, Yâsuf'un kokusunu aldığını söylemesinden dolayı onu hatalı buldular. Fakat Hz. Yâkub'a göre Yüsuf yaşıyordu. Bundan dolayı o sözleri söylediler. En doğrusunu Allah bilir. gi! Jü maz SEY agt -3 dé kal pacii iz Sİ Gİ GDöleyu a dil gezisi AŞİ

Yusuf 12:96

196. “Müjdeci Ta gömleği yüzüne koyar koymaz Yâkup tekrar görür hale geldi. Dedi ki: Ben size, Allah tarafından sizin bilmediklerinizi bilirim demedim mi?” Müjdeci gelince, gömleği yüzüne koyar koymaz Yâkup tekrar görür hale geldi. Gözleri tekrar eskisi gibi görmeye başladı. Müfessirler, müjdecinin Yehüzâ olduğunu söylediler. Onun postacı olduğu da söylenmiştir. Onun kim olduğunu biz bilmiyoruz, bilmeye de ihtiyacımız yoktur, yalnız Hz. Yâkub'a gönderilen giysi, her ne kadar Hz. Yüsuf önceden “Şu benim gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne koyun”? dedi ise de, aynı giysidir. Dedi ki: Ben size, ‘Allah tarafından sizin bilmediklerinizi bilirim demedim mi? Bazı müfessirler dediler ki: Çünkü Hz. Yâkup daha önce onlara şöyle demişti: “Ben acımı ve kederimi ancak Allah'a arz ediyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan gelen bilgiyle biliyorum”, Yani siz Yüsuf'un rüyasının doğru olduğunu ve onun hayatta olduğunu bilmiyorsunuz. Hz. Yâkup ise onların bilmediği bu hususu, Allah'tan gelen bir vahiyle biliyordu. BN 151 Payeer ein ó;

Yusuf 12:97

Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten hata ettik, dediler. Hz. Yâkup da onlara sizin için biraz sonra Rabbimden af dileyeceğim demişti. Onlar babalarından, Rabb'inden af dilemesini istemişlerdi, Hz. Yâkup ise bu talebi yerine getirmeyi bir süre sonraya erteledi. Onlar Hz. Yüsuf”tan da af dilemişler, hatalarını ve günahlarını itiraf etmişlerdi, Hz. Yüsuf da onların bu isteği üzerine hemen onları afftetmişti. Bazı insanlar şöyle söyledi: Hz. Yâkup, çocuklarının mağfiret talebini ertelemiş, Hz. Yüsuf ise onları hemen affetmişti; çünkü gençlerin kalbi, yaşlıların kalbinden daha yumuşak ve daha incedir, bundan dolayı böyle oldu. Fakat bu söz bir şey değildir, bu ancak sıradan insanlarda olabilecek bir haldir. Peygamberler ise yaşlandıkça kalplerinin yumuşaklığı, inceliği ve huşüu daha da artar. Bazı insanlar da şöyle dedi: Bu ancak böyle olmuştur, çünkü Hz. Yâkub'un öfkesi, Yüsuf'un öfkesinden daha büyüktü. Bundan dolayı kardeşleri Yüsuf'tan af dilediklerinde hemen onları affetmiş, fakat Hz. Yâkup mağfiret talebini sonraya ertelemişti. [S]En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre onlar Hz. Yâkup'tan ancak şefaatçi olarak Rabb'inden mağfiret talep etmesini istemişlerdi. O da bunu istiğfar ve şefaat vaktine kadar ertelemişti, çünkü günün her saati istiğfar için uygun değildi. Kardeşleri Yâsuf'tan da af dilemişler, o da hemen onları affetmişti. Meselenin bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Hz. Yâkup istiğfar talebini ertelemişti, çünkü işlenen günah onlarla Rab'leri arasında bir meseleydi, bu yüzden Rabb'inden izin gelinceye kadar bu talebi ertelemişti. Yüsuf'a yaptıkları ise Yüsuf”la onların arasındaki bir meseleydi ve Yüsuf da hemen o anda onları affetmişti. Sizin için biraz sonra Rabbimden af dileyeceğim, yani eğer siz de Allah'tan af dilerseniz... Yahut sizin için biraz sonra Rabbimden af dileyeceğim sözünü, vakti gelince dileyeceğim anlamında söylemişti. İbn Abbâs'ın (r.a.) söylediği şey de budur: O istiğfarı seher vaktine ertelemişti??. Veyahut talebin hemen kabul edilmesi için istiğfar ve şefaatten önce bir hayır yapılana kadar onu ertelemişti. SSE NETA

Yusuf 12:98

Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten hata ettik, dediler. Hz. Yâkup da onlara sizin için biraz sonra Rabbimden af dileyeceğim demişti. Onlar babalarından, Rabb'inden af dilemesini istemişlerdi, Hz. Yâkup ise bu talebi yerine getirmeyi bir süre sonraya erteledi. Onlar Hz. Yüsuf”tan da af dilemişler, hatalarını ve günahlarını itiraf etmişlerdi, Hz. Yüsuf da onların bu isteği üzerine hemen onları afftetmişti. Bazı insanlar şöyle söyledi: Hz. Yâkup, çocuklarının mağfiret talebini ertelemiş, Hz. Yüsuf ise onları hemen affetmişti; çünkü gençlerin kalbi, yaşlıların kalbinden daha yumuşak ve daha incedir, bundan dolayı böyle oldu. Fakat bu söz bir şey değildir, bu ancak sıradan insanlarda olabilecek bir haldir. Peygamberler ise yaşlandıkça kalplerinin yumuşaklığı, inceliği ve huşüu daha da artar. Bazı insanlar da şöyle dedi: Bu ancak böyle olmuştur, çünkü Hz. Yâkub'un öfkesi, Yüsuf'un öfkesinden daha büyüktü. Bundan dolayı kardeşleri Yüsuf'tan af dilediklerinde hemen onları affetmiş, fakat Hz. Yâkup mağfiret talebini sonraya ertelemişti. [S]En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre onlar Hz. Yâkup'tan ancak şefaatçi olarak Rabb'inden mağfiret talep etmesini istemişlerdi. O da bunu istiğfar ve şefaat vaktine kadar ertelemişti, çünkü günün her saati istiğfar için uygun değildi. Kardeşleri Yâsuf'tan da af dilemişler, o da hemen onları affetmişti. Meselenin bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Hz. Yâkup istiğfar talebini ertelemişti, çünkü işlenen günah onlarla Rab'leri arasında bir meseleydi, bu yüzden Rabb'inden izin gelinceye kadar bu talebi ertelemişti. Yüsuf'a yaptıkları ise Yüsuf”la onların arasındaki bir meseleydi ve Yüsuf da hemen o anda onları affetmişti. Sizin için biraz sonra Rabbimden af dileyeceğim, yani eğer siz de Allah'tan af dilerseniz... Yahut sizin için biraz sonra Rabbimden af dileyeceğim sözünü, vakti gelince dileyeceğim anlamında söylemişti. İbn Abbâs'ın (r.a.) söylediği şey de budur: O istiğfarı seher vaktine ertelemişti??. Veyahut talebin hemen kabul edilmesi için istiğfar ve şefaatten önce bir hayır yapılana kadar onu ertelemişti. SSE NETA

Yusuf 12:99

99. “Yûsuf'un yanına girdiklerinde anne babasını bağrına bastı ve Allah'ın izniyle Mısıra güven içinde girin [kalın] dedi.” Bu âyetin zâhiri, Hz. Yüsuf'un onları Mısır'ın dışında karşıladığını ifade eder. Onları şehrin dışında karşılamış ve şöyle demişti: Allah'ın izniyle Mısır'a güven içinde girin! [Ş]Sonra onlar gelip Mısır'a girdiklerinde annesini ve babasını bağrına bastı, Mısır'da güven içinde kalmalarını söyledi. Çünkü Mısır halkı kâfir idi, sanki onlar oradaki kraldan korkuyorlardı, bunun için onlara güvence vermişti. En doğrusunu Allah bilir. Burada Hz. Yüsuf bir istisna edatı kullanmaktadır, çünkü söylediği şey bir vâd idi, Hz. Yüsuf onlara güvence vâdediyordu. Peygamberler bir şey vâdettiklerinde sonunda bir istisna getirirlerdi. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah izin verirse, demeden hiçbir şey için, ‘Şu işi yarın yapacağım deme!” Hz. Yüsuf “Allah izin verirse” diye getirdiği istisna kaydını, onların Mısır'a girmeleri için değil, orada emniyet içinde kalmaları için koymuştu. Çünkü şehre girmek emirdi, sözünü ettiği güven içinde olmak ise vâd idi. Daha önce de söylediğimiz gibi vâd konusunda istisna yapılır, ancak emirde istisna olmaz. 100. “Anne babasını makamına çıkardı. Hepsi onun huzurunda yere kapandılar; Yüsuf dedi ki: Babacığım! İşte daha önce gördüğüm rüyanın mânası buymuş; Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana lütuflarda bulundu: Beni zindandan çıkardı, sizi çölden (çıkarıp buraya) getirdi, üstelik şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra! Şüphesiz Rabbim dilediğine çok lütufkârdır. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Anne babasını makamına çıkardı. Önceki âyette geçen “Anne babasını bağrına bastı”? meâlindeki cümle ile onları makamına çıkardı ifadesi aynı mânaya gelir gibidir. Bu âyette özellikle ebeveynini makamına çıkardığını belirtiyor, fakat muhtemelen annesiyle babasını ve kardeşlerini birlikte çıkarmışmakamına çıkarmamış olsaydı, kardeşlerinin gönlünde, Yüsuf'un kafasında kendileri hakkında hâlâ bazı fikirlerin bulunduğu düşüncesi uyanırdı. Eşrafın ve büyüklerin ismi özellikle belirtildiği gibi Hz. Yüsuf da, şan ve şereflerinden dolayı annesi ve babasını özellikle belirtmişti. Cenâb-ı Hak da bir âyette şöyle buyurur: “Gerçekten Müsâyı da mücizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a ve onun adamlarına gönderdik”, [§] Annesi ve babasını makamına çıkarması ifadesi, sultanın taht edinmesinde ve oraya oturmasında beis olmadığına işaret eder. Çünkü o helâl veya mübah olmasaydı, ne Hz. Yüsuf taht edinir, ne de Hz. Yâkup oraya otururdu. Her ikisinin bu yaptığı, onun mübah olduğuna ve bir beis bulunmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Hepsi onun huzurunda yere kapandılar. Bazı müfessirler şöyle dediler: O gün insanların birbirlerini selâmlamaları, secdeye kapanmak şeklinde idi. Bizim birbirimize verdiğimiz selâm yerine o gün insanlar birbirleri için secdeye kapanırlardı. Bugün ise böyle bir uygulama mübah değildir, yapılması gereken sadece selâm vermektir. Allah'tan başkasına secde etmek, bizâtihi secdenin hoş görülmemesinden ibaret değildir, ancak secdenin ifade ettiği mânadan dolayı hoş görülmemiş ve yasaklanmıştır; secdenin mânası da kulluğunu ve zavallılığını göstermektir. Hiç kimsenin kulluğunu ve zavallılığını Allah'tan başkası için göstermesi helâl değildir. Bizzat secde fiilinin kendisine gelince, o kıyâm, kuüd ve benzerleri gibi insanın hallerinden biridir. En doğrusunu Allah bilir. Hepsi onun huzurunda yere kapandılar. Bu cümle, zelil bir halde boyun eğdiler mânasına da gelebilir. Bazıları şöyle dedi: Onlar, bütün aile efradını birleştirdiği ve aralarındaki düşmanlığı kaldırdığı için şükür anlamında olmak üzere Allah için secdeye kapanmışlardı. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür. Yüsuf dedi ki: Babacığım! İşte daha önce gördüğüm rüyanın mânası buymuş; Rabbim onu gerçekleştirdi. Yani daha önce görmüş olduğum rüyayı Rabbim gerçekleştirdi ve onu benim için sâdık bir rüya yaptı. Hz. Yüsuf bir rüya görmüş ve rüyası aradan uzun yıllar geçtikten sonra gerçekleşmişti. Bu durum, hitap kulağa çalındığı zaman, onun açıklamasının belli bir zaman sonra gelmesinin caiz olduğunu gösterir. Gayet tabii hitapla birlikte gelmesi de caizdir. Bazılarının söylediği gibi hitabın açıklamasının gecikmesinde herhangi bir karışıklık ve şüphe söz konusu değildir. (İDoğrusu Rabbim bana lütuflarda bulundu: Beni zindandan çıkardı. Hz. Yüsuf, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine olan lütfunu ve ihsanını anmış, fakat sıkıntısını açık olarak dile getirmemiş, yalnız ima yollu bir ifade ile yetinmiş, şöyle demişti: Rabbim bana lütuflarda bulundu: Beni zindandan çıkardı. O, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini verdiği sıkıntılardan olmak üzere zindana atıldım veya hapsedildim gibi bir söz söylememişti. Sizi çölden (çıkarıp buraya) getirdi; onlar bâdiyeden, yani çölden gelmişlerdi ve hayvancılık yapıyorlardı. Üstelik şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra! Bazıları buna “ayırdı” anlamı verdi ve şöyle dedi: Şeytan benimle kardeşlerimin arasını ayırdıktan sonra. Müfessirlerin söylediği gibi “nezğ” kelimesi, sanki bozmak mânasına gelir; yani şeytan benimle kardeşlerimin arasını ayırıp, bozduktan sonra... Kardeşleri Yüsuf'un faziletini anlayıp yaptıklarının hatalı olduğunu itiraf ettiklerinde Hz. Yüsuf, “Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak”? demiş ve yapılan şeyleri şeytana nispet etmişti. Şüphesiz Rabbim dilediğine çok lütufkârdır. Buradaki latif kelimesi, iki şeyin ismidir. Birincisi, iyiliğin ve şefkatin ismidir, nitekim şöyle denilir: Falancı iyilikseverdir, şefkatlidir. İkincisi, “latif”, lütfettiği şeyleri bilen ve verdiklerinin büyük ve çok olanını bildiği gibi küçüklerini de bilen demektir. Yahut şöyle denilir: Latif, yani açık ve meydanda olanı bildiği gibi insanlara gizli ve kapalı kalan şeyleri de biliyor, hiçbir şey O'na gizli kalmıyor: “Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir”. Cenâb-ı Hak için “Azim” ve “Latif” denilir; Allah'ın büyüklügünden anlaşılması gereken mâna, yaratılanların büyüklüğünden anlaşılan mâna olmadığının bilinmesi için böyle denilir. Çünkü yaratılanların “azim” ve “Tatif” olmaları caiz değildir, fakat Allah'ın öyle olması caizdir. O da bundan anlaşılması gereken mânanın, başkalarından anlaşılması gerekenden farklı olduğunun bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. Yani olmuş ve olacak olaULA LİSESİNİN a3 Sİ İŞİN EYL yü; --- Dipnotlar: tı. Çünkü kardeşleri yaptıkları hatayı itiraf ettikleri ve Hz. Yüsuf da onları affedip “Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak” dediği halde yine onları nı, zâhir ve bâtın olanı, gizli ve açık olanı ve her şeyi bilendir. Yahut işlerin başlangıcı ve sonunu bilendir. Hakimdir, ( yani ilimle hükmedendir ve her şeyi ait olduğu yere koyandır. Yaratılanların yaptığı gibi cehâletle, gafletle ve akılsızca hüküm vermez. Cenâb-ı Hak bütün bunlardan yüce, pek çok yücedir.

Yusuf 12:100

99. “Yûsuf'un yanına girdiklerinde anne babasını bağrına bastı ve Allah'ın izniyle Mısıra güven içinde girin [kalın] dedi.” Bu âyetin zâhiri, Hz. Yüsuf'un onları Mısır'ın dışında karşıladığını ifade eder. Onları şehrin dışında karşılamış ve şöyle demişti: Allah'ın izniyle Mısır'a güven içinde girin! [Ş]Sonra onlar gelip Mısır'a girdiklerinde annesini ve babasını bağrına bastı, Mısır'da güven içinde kalmalarını söyledi. Çünkü Mısır halkı kâfir idi, sanki onlar oradaki kraldan korkuyorlardı, bunun için onlara güvence vermişti. En doğrusunu Allah bilir. Burada Hz. Yüsuf bir istisna edatı kullanmaktadır, çünkü söylediği şey bir vâd idi, Hz. Yüsuf onlara güvence vâdediyordu. Peygamberler bir şey vâdettiklerinde sonunda bir istisna getirirlerdi. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah izin verirse, demeden hiçbir şey için, ‘Şu işi yarın yapacağım deme!” Hz. Yüsuf “Allah izin verirse” diye getirdiği istisna kaydını, onların Mısır'a girmeleri için değil, orada emniyet içinde kalmaları için koymuştu. Çünkü şehre girmek emirdi, sözünü ettiği güven içinde olmak ise vâd idi. Daha önce de söylediğimiz gibi vâd konusunda istisna yapılır, ancak emirde istisna olmaz. 100. “Anne babasını makamına çıkardı. Hepsi onun huzurunda yere kapandılar; Yüsuf dedi ki: Babacığım! İşte daha önce gördüğüm rüyanın mânası buymuş; Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana lütuflarda bulundu: Beni zindandan çıkardı, sizi çölden (çıkarıp buraya) getirdi, üstelik şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra! Şüphesiz Rabbim dilediğine çok lütufkârdır. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” Anne babasını makamına çıkardı. Önceki âyette geçen “Anne babasını bağrına bastı”? meâlindeki cümle ile onları makamına çıkardı ifadesi aynı mânaya gelir gibidir. Bu âyette özellikle ebeveynini makamına çıkardığını belirtiyor, fakat muhtemelen annesiyle babasını ve kardeşlerini birlikte çıkarmışmakamına çıkarmamış olsaydı, kardeşlerinin gönlünde, Yüsuf'un kafasında kendileri hakkında hâlâ bazı fikirlerin bulunduğu düşüncesi uyanırdı. Eşrafın ve büyüklerin ismi özellikle belirtildiği gibi Hz. Yüsuf da, şan ve şereflerinden dolayı annesi ve babasını özellikle belirtmişti. Cenâb-ı Hak da bir âyette şöyle buyurur: “Gerçekten Müsâyı da mücizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a ve onun adamlarına gönderdik”, [§] Annesi ve babasını makamına çıkarması ifadesi, sultanın taht edinmesinde ve oraya oturmasında beis olmadığına işaret eder. Çünkü o helâl veya mübah olmasaydı, ne Hz. Yüsuf taht edinir, ne de Hz. Yâkup oraya otururdu. Her ikisinin bu yaptığı, onun mübah olduğuna ve bir beis bulunmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Hepsi onun huzurunda yere kapandılar. Bazı müfessirler şöyle dediler: O gün insanların birbirlerini selâmlamaları, secdeye kapanmak şeklinde idi. Bizim birbirimize verdiğimiz selâm yerine o gün insanlar birbirleri için secdeye kapanırlardı. Bugün ise böyle bir uygulama mübah değildir, yapılması gereken sadece selâm vermektir. Allah'tan başkasına secde etmek, bizâtihi secdenin hoş görülmemesinden ibaret değildir, ancak secdenin ifade ettiği mânadan dolayı hoş görülmemiş ve yasaklanmıştır; secdenin mânası da kulluğunu ve zavallılığını göstermektir. Hiç kimsenin kulluğunu ve zavallılığını Allah'tan başkası için göstermesi helâl değildir. Bizzat secde fiilinin kendisine gelince, o kıyâm, kuüd ve benzerleri gibi insanın hallerinden biridir. En doğrusunu Allah bilir. Hepsi onun huzurunda yere kapandılar. Bu cümle, zelil bir halde boyun eğdiler mânasına da gelebilir. Bazıları şöyle dedi: Onlar, bütün aile efradını birleştirdiği ve aralarındaki düşmanlığı kaldırdığı için şükür anlamında olmak üzere Allah için secdeye kapanmışlardı. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür. Yüsuf dedi ki: Babacığım! İşte daha önce gördüğüm rüyanın mânası buymuş; Rabbim onu gerçekleştirdi. Yani daha önce görmüş olduğum rüyayı Rabbim gerçekleştirdi ve onu benim için sâdık bir rüya yaptı. Hz. Yüsuf bir rüya görmüş ve rüyası aradan uzun yıllar geçtikten sonra gerçekleşmişti. Bu durum, hitap kulağa çalındığı zaman, onun açıklamasının belli bir zaman sonra gelmesinin caiz olduğunu gösterir. Gayet tabii hitapla birlikte gelmesi de caizdir. Bazılarının söylediği gibi hitabın açıklamasının gecikmesinde herhangi bir karışıklık ve şüphe söz konusu değildir. (İDoğrusu Rabbim bana lütuflarda bulundu: Beni zindandan çıkardı. Hz. Yüsuf, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine olan lütfunu ve ihsanını anmış, fakat sıkıntısını açık olarak dile getirmemiş, yalnız ima yollu bir ifade ile yetinmiş, şöyle demişti: Rabbim bana lütuflarda bulundu: Beni zindandan çıkardı. O, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini verdiği sıkıntılardan olmak üzere zindana atıldım veya hapsedildim gibi bir söz söylememişti. Sizi çölden (çıkarıp buraya) getirdi; onlar bâdiyeden, yani çölden gelmişlerdi ve hayvancılık yapıyorlardı. Üstelik şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra! Bazıları buna “ayırdı” anlamı verdi ve şöyle dedi: Şeytan benimle kardeşlerimin arasını ayırdıktan sonra. Müfessirlerin söylediği gibi “nezğ” kelimesi, sanki bozmak mânasına gelir; yani şeytan benimle kardeşlerimin arasını ayırıp, bozduktan sonra... Kardeşleri Yüsuf'un faziletini anlayıp yaptıklarının hatalı olduğunu itiraf ettiklerinde Hz. Yüsuf, “Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak”? demiş ve yapılan şeyleri şeytana nispet etmişti. Şüphesiz Rabbim dilediğine çok lütufkârdır. Buradaki latif kelimesi, iki şeyin ismidir. Birincisi, iyiliğin ve şefkatin ismidir, nitekim şöyle denilir: Falancı iyilikseverdir, şefkatlidir. İkincisi, “latif”, lütfettiği şeyleri bilen ve verdiklerinin büyük ve çok olanını bildiği gibi küçüklerini de bilen demektir. Yahut şöyle denilir: Latif, yani açık ve meydanda olanı bildiği gibi insanlara gizli ve kapalı kalan şeyleri de biliyor, hiçbir şey O'na gizli kalmıyor: “Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir”. Cenâb-ı Hak için “Azim” ve “Latif” denilir; Allah'ın büyüklügünden anlaşılması gereken mâna, yaratılanların büyüklüğünden anlaşılan mâna olmadığının bilinmesi için böyle denilir. Çünkü yaratılanların “azim” ve “Tatif” olmaları caiz değildir, fakat Allah'ın öyle olması caizdir. O da bundan anlaşılması gereken mânanın, başkalarından anlaşılması gerekenden farklı olduğunun bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. Yani olmuş ve olacak olaULA LİSESİNİN a3 Sİ İŞİN EYL yü; --- Dipnotlar: tı. Çünkü kardeşleri yaptıkları hatayı itiraf ettikleri ve Hz. Yüsuf da onları affedip “Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak” dediği halde yine onları nı, zâhir ve bâtın olanı, gizli ve açık olanı ve her şeyi bilendir. Yahut işlerin başlangıcı ve sonunu bilendir. Hakimdir, ( yani ilimle hükmedendir ve her şeyi ait olduğu yere koyandır. Yaratılanların yaptığı gibi cehâletle, gafletle ve akılsızca hüküm vermez. Cenâb-ı Hak bütün bunlardan yüce, pek çok yücedir.

Yusuf 12:101

101. “Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da âhirette de beni yönetip himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına Ey Rabbim! Bana iktidar verdin. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bana iktidarın bir kısmını verdin dedi, çünkü bütün iktidarı ona vermemişti, onun üstünde daha büyük bir kral vardı. Ancak o bundan dolayı “mine'l-mulki” dememişti; çünkü Cenâb-ı Hakk'ın bütün dünyanın iktidarını kimseye vermediği mâlumdur. Yüce Allah, “Sen mülkü dilediğine verirsin”? buyurmaktadır. Aynı anda dünyada birçok iktidar bulunmaktadır. Mukâtil, âyetteki “ya” harf-i cerrinin sıla olduğunu söyler”, Hz. Yüsuf sanki şunu söylemektedir: Ey Rabbim! Şüphesiz iktidarı bana verdin. Ancak bunun yorumu bizim söylediğimiz gibi olmalıdır. Ey Rabbim! Bana iktidar verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin... Müslüman olarak canımı al... Bu âyette Hz. Yüsuf duasında ve istedigi şeyde, talebinin Rabb'i tarafından kabulüne vesile olsun diye önce Allah'ın kendisine olan ihsanını, övgüsünü ve iyiliklerini anıyor. Bunda, iki açıdan Mütezile'nin iddiasının reddine işaret vardır. Birincisi, onlar şöyle diyorlar: Herkesin şefaatçisi kendi yaptıklarıdır. Fakat Hz. Yüsuf burada, ben şunu yaptım, sen de bunu yap, demiyor. O sadece Allah'ın nimetlerini ve kendisine olan ihsanını anıyor. İkincisi, yine onlar diyorlar ki: Yüce Allah, hak etmeden kimseye iktidar ve peygamberlik vermez, Allah tarafından hiç kimseye hak etmeden bir nimet ve ihsan verilmez. Onlar şunu da söylüyorlar: Herkes öğrencidir, ancak Allah kimseye bir şey öğretmez. Âyet-i kerimede ise Hz. Yüsuf öğretme işini Allah'a nispet etmekte ve şöyle demektedir: Bana rüyaların yorumunu da öğrettin. Halbuki onlar, Allah öğretmedi, o kendisi öğrendi diyorlar. 2 Mukātil b. Süleyman, ef-Tefsir, 1, 352. (JBana rüyaların yorumunu öğrettin meâlindeki beyan hakkında müfessirler şöyle dedi: Rüya tabirini öğrettin. Fakat âyette geçen “ehâdis” haberler demektir, tevil ise akıbeti ve işin varacağı sonu bilmektir. Sanki şöyle demiştir: Bana, haberlerin karar kılacağı yeri ve akıbetlerini öğrettin. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır”. Ey gökleri ve yeri yaratan! Bu ifade, sanki nidâ ve dua cümlesidir; ey gökleri ve yeri yaratan demektedir. Bundan dolayı “fâtıra” kelimesi üstün harekelidir. Dünyada da âhirette de beni yönetip himaye eden sensin. Bu cümle, sen benim dünya ve âhirette velinimetimsin anlamında söylenmiş gibidir. Nitekim falan adam, falancının velinimetidir denilir. Bu cümlenin, dünya ve âhirette bana en yakın olan sensin anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yahut sen dünya ve âhirette benim Rabbim ve efendimsin anlamına gelir. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat! Burada kendisini iyi kulların arasına katması isteği, bütün iyilikleri içine alır. Başka bir ihtimal da kendisini iyi kulların arasına, yani babalarının, atalarının ve bütün nebilerin ve resullerin arasına katmasını istemiş olmasıdır. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat! Bu âyet de Mütezile'nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. Onlar diyorlar ki: Allah'ın herkese verdiği şey, müslüman olarak canını almayacağı değildir. Bu durumda onlara göre Hz. Yüsuf?un duası abestir. İkincisi, onların iddiasına göre Cenâb-ı Hak insanı müslüman olarak öldürmeye mâlik değildir. Çünkü onlar şunu söylüyorlar: JAllah insana, mümin olması için her şeyi verdi, o kadar ki geride verecek bir şey bırakmadı. Allah nezdinde olmadığını bildiği bir şeyi isteyen kişi, Allah ile alay etmektedir. Yahut böyle bir istekte bulunmakta, verilen nimeti gizlemek söz konusudur, nimeti gizlemek de nankörlüktür. parl agpi T

Yusuf 12:102

102. “İşte bu kıssa, gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar, tuzak kurmak üzere ittifak ettikleri zaman, sen onların yanında değilİşte bu kıssa, gayb haberlerindendir. Buradaki işte bu işaret ismi, Yüsuf'un ve kardeşlerinin haberine işaret eder ve onlar hakkında sana anlattıımız kıssaları, başından sonuna kadar sana bildirdiğimiz haberleri sen bizzat görmüş değilsin, o sırada onların yanında da değildin anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “(Ey peygamber!) Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin!” Bunları senin ancak Allah'tan gelen bir vahiyle bildiğin anlaşılsın ve bu da senin risâletine ve nübüvvetine delil olsun diye anlatıyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Onlar, tuzak kurmak üzere ittifak ettikleri zaman, sen onların yanında değildin. Yani o sırada sen orada ve onların yanında bulunmuyordun, buna rağmen aynen cereyan ettiği gibi onu haber verdin; bu, söylediğimiz gibi risâlete delil olması içindir. Onlar, tuzak kuruyorlardı, yani babalarına ve kardeşlerine karşı tuzak kuruyorlardı. Babalarına karşı kurdukları tuzak, onların şöyle demeleridir: “Ey babamız! Niçin Yüsuf hakkında bize güvenmiyorsun? Oysa biz onun iyiliğini isteyen kimseleriz”. Onlar Yüsuf'un iyiliğini istediklerini söylediler, fakat ona hainlik yaptılar. Kardeşlerine kurdukları tuzak da, şu sözleridir: “Yarın onu bizimle beraber (kıra) gönder de bol bol yesin içsin, oynasın; onu mutlaka koruruz”. Onlar Yüsuf'u koruyacaklarına dair garanti vermişlerdi, fakat korumadılar. İşte böylece her ikisine de tuzak kurmuş oluyorlardı. Âyette geçen “mekr” kelimesi, sözlükte hile yapmak demektir. İnsana güven ve emniyet tarafından yaklaşarak hile yapmaktır. Onlar hem babaları Hz. Yâkub'a, hem de kardeşleri Hz. Yüsuf'a böyle yapmışlardı.

Yusuf 12:103

Yani, ey Muhammed! Sen insanların mümin olmalarını ne kadar büyük bir arzu ile istesen de onların çoğu mümin olmaz. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir”. Hz. Peygamber'in (s.a.) yaratılanlara karşı şefkati ve merhameti ve onların iman etmeleri için duyduğu arzu o boyuta ulaşmıştı ki, neredeyse bu uğurda kendisini helâk edecekti. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Neredeyse kendini helâk edeceksin!” demektedir. Başka bir âyette de şunu söylemektedir: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”. “Onların yüzünden üzülme”. Resülullah'ın (s.a.), insanların iman etmelerine duyduğu arzu işte bu boyuta ulaşmıştı, Cenâb-ı Hak da bu âyetlerle onun yükünü hafifletmektedir. Bazı müfessirler şöyle dedi: İnsanların çoğu, yani Mekke ehli, sen ne kadar inanmalarını istesen de inanmazlar, Onlar gerçekten böyle idiler ve ekserisi mümin değildi. Âyetteki hitabın Mekkelilere veya başkalarına yapılmış olması farketmez, hepsinin durumu aynıdır.

Yusuf 12:104

Halbuki sen bunun karşılığında onlardan bir ücret de istemiyorsun. Yani onlara yaptığın tebliğden, onları Allah'a itaate, sadece O'na kulluk yapmaya ve O'na şükretmeye davet etmenden dolayı onlardan ücret istemiyorsun. Davet ettiğin şeyi kabul etmelerine ve senin emrine uymalarına engel olan şey nedir? Bu âyet, itaate ve ibadete davete karşılık ücret almanın caiz olmadığına işaret eder. Çünkü Cenâb-ı Hak insanlara tebliğ ettiği şeye karşılık ücret almasını Hz. Peygamber (s.a.) yasaklamakta ve onun ücret almadığını haber vermektedir. O, emrolunduğu şeylerin hepsini bütün insanlara şahsen tebliğ etmekle yükümlü değildi. Gerçi Cenâb-ı Hak, “Biz seni başka değil, ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak bütün insanlara gönderdik”? buyurmaktadır, fakat Hz. Peygamber bu görevin bir kısmını başkalarına yüklemiş, [Ş]şöyle buyurmuştur: “İyi dinleyin! Burada bulunanlar, sözlerimi bulunmayanlara ulaştırsın!” Onun tebliğ ettiği görev için ücret alması caiz olmayınca, ondan geleni tebliğle memur olanın da tebliği için ücret alması caiz olmaz. Sen bunun karşılığında onlardan bir ücret de istemiyorsun meâlindeki âyet iki 2. “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”. şekilde yorumlanır. Birincisi, o, tebliğ ettiği ve insanları davet ettiği şey için ücret istemiyordu ki, ücret verme ve bu külfete katlanma zorunluluğu onların kabul etmesini engellemiş olsun! İkincisi, âyet, onun bir şey almadığını ve dünyalık nimetler toplamadığını haber vermektedir. Nitekim bir âyet-i kerime şöyledir: “Sakın dünya hayatına göz dikme!” Onun, helâl olmayan bir şeye gözünü dikmediği de herkesin mâlumudur. O zaman getirilen yasak, mübah olanı almakla ilgilidir. O herkes için ancak bir hatırlatma ve öğüttür. Yani senin tebliğ etmiş olduğun bu Kur'ân âlemler için ancak bir hatırlatma ve öğüttür. Yahut bizzat kendisi, yani Hz. Peygamber (s.a.) âlemler için ancak bir hatırlatma ve öğüt idi. O herkes için ancak bir hatırlatma ve öğüttür, yani kendisine tâbi olan ve onu yerine getiren için şan ve şereftir. Bu, başka bir âyette zikrettiği şeyle aynı mânadadır: “Aklı olan kimse için bunda büyük bir ibret vardır”. “Onda da inananlar için bir ders vardır”?”. Yani ona tâbi olanlar için onda fayda vardır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.

Yusuf 12:105

Göklerde ve yerde nice deliller vardır. Bazı müfessirler şöyle dedi: Gökteki deliller güneş, ay, yıldızlar, bulut ve benzeri varlıklardır. Yerdeki deliller de dağlar, nehirler, denizler, şehirler ve benzerleridir. Fakat göğün ve yerin bizzat kendileri delildirler, yerden çıkan bitkiler de delildir. Onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler. Yani onlar, kendileri için delil olarak sunulan varlıklardan yüz çevirdiler; bunlar ancak Allah'ın vahdâniyetine ve ulühiyetine delil olarak sunulmuşlardır, ancak onlar kendileri için getirilen delillerden yüz çevirdiler. Doğruyu bulma ve hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Nice deliller vardır; yani gökleri ve yeri yaratmakta Allah'ın tek olduğuna dair nice deliller ve alâmetler vardır. Bu da bizim söylediğimize yakın bir anlamdır. Bazıları şöyle dedi: Göklerin delilleri, belirttiğimiz anlamdır güneş, ay ve yıldızlar, yerin delilleri de daha önce helâk edilen Nuh kavminin, Âd ve Semüd'un ve Lüt kavminin helâk edilmelerinin izleridir. Geçip giderler; yani onları görür, fakat ibret almazlar. Yüz çevirirler ibaresi de, az önce söylediğimiz gibi, yüz çevirdikleri o deliller, ancak Allah'ın birliğine ve ulühiyetine delil olan şeylerdi. Yahut onlar, o deliller üzerinde düşünmekten ve tefekkürden, inatçılıklarından ve kibirlerinden dolayı yüz çevirirler. Buna göre bu yüz çevirmenin iki anlamı vardır. Birincisi, yüz çevirdiler, yani kendilerini Allah'ın birliğine ve ulühiyetine götürecek olan o deliller üzerinde düşünmediler ve tefekkür etmediler, bu onlardan yüz çevirmektir. İkincisi, onlar düşündüler ve bunların Allah'ın birliğine delil olduğunu anladılar, fakat inatlarından ve kibirlerinden yüz çevirip geçtiler. Çok latif olsalar da göklerde ve yerde Allah'ın birliğine işaretten ve O'nun ulühiyetine delil olmaktan başka şey yoktur. Gö ka ALE KITAN

Yusuf 12:106

Bu âyetin iki anlama ihtimali vardır. Birincisi, itikat olarak Allah'a inanmamak ve O'na ortak koşmak anlamına gelir, yani onların çoğu Allah'ın ilâh olduğuna iman etmezler, ancak putları tanrı diyerek Allah'a ortak koşarlar, onların ilâh olduğunu söylerler. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah'tan başka ilâhlar olsaydı onlar da arşın sahibine yakınlaşmak için yol ararlardı”?. İkincisi, fiil olarak ortak koşmak anlamına gelir, yani onların çoğu Allah'a iman etmezler, ancak onlar putlara ve başka şeylere taparlar. Yahut onların çoğu dilleriyle Allah'a iman etmezler, ancak kalpleriyle ortak koşarlar, demektir. Veyahut onların çoğu Allah'a, nimetlerin her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'tan geldiğine inanmazlar, ancak şükürde O'na ortak koşarlar.

Yusuf 12:107

Yani onlar, kendilerine Allah'ın azabının gelmesi veya onlar farkında olmaksızın kıyâmetin ansızın kopması karşısında nasıl emin oldular? Üstelik onlar, kendilerinden öncekilerin başına Allah'ın azabının geldiğini ve onları helâk ettiğini de duydular. Onlara kıyâmetin gelmesinden korkutan bilgi de ulaşmıştı, her ne kadar onun hakikatini bilmiyorlardı ise de ondan korkuyorlardı. Onlar, kendisine hakkında açıklama yapılmayanın, bu itibarla kendisine korku ve bilgi gelmeyenin göz ardı ettiği gibi değil, inatçının ve kibirlinin göz ardı ettiği gibi o bilgiyi görmezden geldiler. Allah tarafından onlara kuşatıcı bir azabın gelmesi meâlindeki cümleye Ebü Avsece, onları tamamen kaplayan bir azap, anlamı verdi. Nitekim bu lafız başka bir âyette de geçmektedir: “O kıyâmetin haberi sana geldi mi?” Buradaki “gâşiye” kelimesi, onlara yukarıdan gelen azap anlamına gelir. [9] Başkaları şöyle dedi: Allah tarafından gelen kuşatıcı bir azap. Yani her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın azabından biri... Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Andolsun, onları Rabb'inin azabından bir esinti dokunsa..2 Müslümanların, “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler”? meâlindeki âyet gereği yüz çevirmeyip ibret alırlar. Allah tarafından onlara kuşatıcı bir azabın gelmesi veya kıyâmetin ansızın kopması karşısında kendilerini güvende mi hissediyorlar? meâlindeki âyet de bunun gibidir. Her ne kadar her iki âyet de gayrimüslimler hakkında gelmiş ise de, müminlere de hitap etmektedir; yani onlar âyette sözü edilen delilleri görmezden gelerek geçip gidiyor ve ibret almıyorlar, ayrıca her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın kuşatıcı azabından kendilerini güvende görüyorlar ise de, müminler böyle değildirler.

Yusuf 12:108

De ki: İşte bu benim yolumdur. Burada geçen “sebil” kelimesinin hem müennes hem de müzekker olarak kullanıldığı söylenmiştir. “Hâzihi” (oja) kelimesi bir işaret ismi olarak, itaate veya yüce Allah'a kulluğa işaret etmiş olabilir. Benim yolum ibaresi de, benim üzerinde bulunduğum yol demektir. İşte bu benim yolumdur meâlindeki cümle, sizi Allah'a çağırdığım yolum demektir. Ben ve bana uyanlar ne yaptığımızı bilerek (bunu yapıyoruz). Buradaki “basiret” kelimesi bilmek, beyan etmek, aydınlatıcı delil göstermek anlamına gelir. Yani sizleri davet ettiğim bu benim yolum, ancak sizi ne yaptıgımı bilerek davet ettiğim bir yoldur; yani bilgiye, açık beyana, kesin kanıta ve aydınlatıcı delile dayanan bir yoldur; bu din, delilsiz ve kanıtsız olarak insanların beşeri arzulara ve şehevi duygulara çağrıldığı diğer dinler gibi değildir. Bana uyanlar, yani bana uyanlar da sizi ancak delile ve kanıta dayanan dine çağırıyorlar; çünkü bana tâbi olan, ancak bilerek, açık bir beyan ve delile dayanarak tâbi olmuştur. Allah'ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim. Denildi ki: Bu beyan sanki “Onların çoğu ortak koşmadan Allah'a iman etmezler” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Sübhânallah! Bu afzı, onların söylediklerinden Allah'ı tenzih etmek ve Allah hakkında O'na lâyık olmayan sözlerinden Cenâb-ı Hakk'ı uzak tutmak anlamına gelir. Ben ortak koşanlardan değilim, yani ben Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetine ve rablığına başkalarını ortak koşanlardan veya O'na kulluğa başkalarını ortak edenlerden değilim. En doğrusunu Allah bilir. [sln 109. “Senden önce de şehir halkı içinden seçip kendilerine vahyetsiği- 37 miz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” [Peygamberlerin Erkek Olması] Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Cenâb-ı Hak burada “ricâl” kelimesini kullanmaktadır; en doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle senden önce peygamber olarak ancak bir insanı gönderdik, melek ve cin göndermedik anlamına gelir, böyleyken insan olduğundan dolayı Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini, nasıl inkâr edersiniz? Üstelik daha önce insandan başka birinin peygamber gönderildiğini görmediniz ve duymadınız... Nitekim Cenâb-ı Hak şunları söylemektedir: “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi? diyorlar”. “Şayet peygamberi bir melek yapsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokardık”. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetteki ancak erkek olarak anlamına gelen “illâ ricâlen” ifadesi, peygamber olarak senin gibi bir insanı gönderdik, melek ve cin göndermedik mânasına gelir. Yahut buradaki “ricâl” kelimesi, peygamber olarak kadının gönderilmediğini ifade etmektedir. [Peygamberler Köylü Değil, Şehirlidirler] Şehir halkı içinden seçip kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden. Yani bütün peygamberler ancak gönderilmiş oldukları şehir halkından seçilmiştir, çöl ve sahra halkından peygamber gönderilmemiştir. Âyette geçen ve köyler anlamına gelen “kurâ” kelimesi ancak şehirleri ve gelişmiş yapıların olduğu yerleri kastetmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu”. Bu kelimeden maksadın Mekke olduğu da söylenmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de geçen ve köy anlamına gelen bütün “karye” ve “kurâ” kelimeleri ile şehirler kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak bütün nebileri ve resülleri ancak şehir halkından seçip göndermiştir, çöl ve sahra halkından göndermemiştir. Bunun iki sebebi vardır. En doğrusunu Allah bilir. Birincisi, şehir halkı çeşitli halk tabakalarının karışımından ve farklı nitelikteki insanların bir araya gelmesinden oluşur. Onlar farklı nitelikteki insanlara yaklaşım konusunda tecrübeli idiler, çöl ve sahra halkından daha akıllı, daha yumuşak huylu ve daha basiretli idiler; çünkü çölde (köylerde) yaşayanların birlikte olduğu ve uyum sağladığı varlıklar ancak çeşitli hayvanlarladır. İşte bundan dolayı peygamberler çöl ahalisinden değil, ancak şehir halkından seçilip gönderilmişlerdi. [ ] Sonra peygamberler gönderilmeden önce, onun gönderilmesine insanların ihtiyaç duyacağı bir takım işaretler ve alâmetler mutlaka ortaya çıkar, bu da halkın onları daha çabuk benimsemeleri ve daha kolay kabul etmeleri içindir. İkincisi, peygamberlikten maksat, onun uzak bölge ve çevrelerde yaşayan insanlar tarafından duyulup bilinmesidir. Şehirler de, insanların civar bölgelerden ve uzak beldelerin ötesinden ticaret maksadıyla ve çeşitli ihtiyaçları için gelip gittikleri yerlerdir. Bu vesile ile peygamberin varlığı o bölgelerde de duyulur. Çöl ve sahralara gelince, insanlar nadiren oraya uğrarlar, ihtiyaçlarını orada karşılamazlar, dolayısıyla peygamberlik ve onunla kastedilen halk arasında yayılma imkânı bulamaz. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Yani önceki ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden helâk olduklarına bakmadılar ve bu gerçeği düşünmediler mi? Resülullah'ı (s.a.) yalanlamaktan sakınmaları için onların peygamberleri yalanlamaları yüzünden dünyada akıbetlerinin ne olduğuna bakmadılar mı? Yeryüzünde dolaşmadılar mı? Bu cümle iki şekilde açıklanır. Birincisi, onlar yeryüzünü dolaştılar ve “Yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu”? gördüler, fakat inatçılık yaptılar ve ibret almadılar. İkincisi, yeryüzünü dolaşın ve bakın ifadesi, bizzat yeryüzünü gezmek anlamında değildir, ancak onların başına nelerin geldiğini soruşturmaktır. Sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Yani şirkten sakınanlar için veya Allah'a ve resülüne muhalefetten sakınanlar için... Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? Çünkü sakınıp aklını kullanan, sakınmayandan daha üstün ve daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. IPEA CET IEA JEE LAZ --- Dipnotlar: 25 “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak ‘Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” şeklindeki itirazları engellemiştir” (el-İsrâ, “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi. Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokar, onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya

Yusuf 12:109

De ki: İşte bu benim yolumdur. Burada geçen “sebil” kelimesinin hem müennes hem de müzekker olarak kullanıldığı söylenmiştir. “Hâzihi” (oja) kelimesi bir işaret ismi olarak, itaate veya yüce Allah'a kulluğa işaret etmiş olabilir. Benim yolum ibaresi de, benim üzerinde bulunduğum yol demektir. İşte bu benim yolumdur meâlindeki cümle, sizi Allah'a çağırdığım yolum demektir. Ben ve bana uyanlar ne yaptığımızı bilerek (bunu yapıyoruz). Buradaki “basiret” kelimesi bilmek, beyan etmek, aydınlatıcı delil göstermek anlamına gelir. Yani sizleri davet ettiğim bu benim yolum, ancak sizi ne yaptıgımı bilerek davet ettiğim bir yoldur; yani bilgiye, açık beyana, kesin kanıta ve aydınlatıcı delile dayanan bir yoldur; bu din, delilsiz ve kanıtsız olarak insanların beşeri arzulara ve şehevi duygulara çağrıldığı diğer dinler gibi değildir. Bana uyanlar, yani bana uyanlar da sizi ancak delile ve kanıta dayanan dine çağırıyorlar; çünkü bana tâbi olan, ancak bilerek, açık bir beyan ve delile dayanarak tâbi olmuştur. Allah'ı ortaklardan tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim. Denildi ki: Bu beyan sanki “Onların çoğu ortak koşmadan Allah'a iman etmezler” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Sübhânallah! Bu afzı, onların söylediklerinden Allah'ı tenzih etmek ve Allah hakkında O'na lâyık olmayan sözlerinden Cenâb-ı Hakk'ı uzak tutmak anlamına gelir. Ben ortak koşanlardan değilim, yani ben Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetine ve rablığına başkalarını ortak koşanlardan veya O'na kulluğa başkalarını ortak edenlerden değilim. En doğrusunu Allah bilir. [sln 109. “Senden önce de şehir halkı içinden seçip kendilerine vahyetsiği- 37 miz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?” [Peygamberlerin Erkek Olması] Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Cenâb-ı Hak burada “ricâl” kelimesini kullanmaktadır; en doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle senden önce peygamber olarak ancak bir insanı gönderdik, melek ve cin göndermedik anlamına gelir, böyleyken insan olduğundan dolayı Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini, nasıl inkâr edersiniz? Üstelik daha önce insandan başka birinin peygamber gönderildiğini görmediniz ve duymadınız... Nitekim Cenâb-ı Hak şunları söylemektedir: “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi? diyorlar”. “Şayet peygamberi bir melek yapsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokardık”. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetteki ancak erkek olarak anlamına gelen “illâ ricâlen” ifadesi, peygamber olarak senin gibi bir insanı gönderdik, melek ve cin göndermedik mânasına gelir. Yahut buradaki “ricâl” kelimesi, peygamber olarak kadının gönderilmediğini ifade etmektedir. [Peygamberler Köylü Değil, Şehirlidirler] Şehir halkı içinden seçip kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden. Yani bütün peygamberler ancak gönderilmiş oldukları şehir halkından seçilmiştir, çöl ve sahra halkından peygamber gönderilmemiştir. Âyette geçen ve köyler anlamına gelen “kurâ” kelimesi ancak şehirleri ve gelişmiş yapıların olduğu yerleri kastetmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu”. Bu kelimeden maksadın Mekke olduğu da söylenmiştir. Kur'ân-ı Kerim'de geçen ve köy anlamına gelen bütün “karye” ve “kurâ” kelimeleri ile şehirler kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak bütün nebileri ve resülleri ancak şehir halkından seçip göndermiştir, çöl ve sahra halkından göndermemiştir. Bunun iki sebebi vardır. En doğrusunu Allah bilir. Birincisi, şehir halkı çeşitli halk tabakalarının karışımından ve farklı nitelikteki insanların bir araya gelmesinden oluşur. Onlar farklı nitelikteki insanlara yaklaşım konusunda tecrübeli idiler, çöl ve sahra halkından daha akıllı, daha yumuşak huylu ve daha basiretli idiler; çünkü çölde (köylerde) yaşayanların birlikte olduğu ve uyum sağladığı varlıklar ancak çeşitli hayvanlarladır. İşte bundan dolayı peygamberler çöl ahalisinden değil, ancak şehir halkından seçilip gönderilmişlerdi. [ ] Sonra peygamberler gönderilmeden önce, onun gönderilmesine insanların ihtiyaç duyacağı bir takım işaretler ve alâmetler mutlaka ortaya çıkar, bu da halkın onları daha çabuk benimsemeleri ve daha kolay kabul etmeleri içindir. İkincisi, peygamberlikten maksat, onun uzak bölge ve çevrelerde yaşayan insanlar tarafından duyulup bilinmesidir. Şehirler de, insanların civar bölgelerden ve uzak beldelerin ötesinden ticaret maksadıyla ve çeşitli ihtiyaçları için gelip gittikleri yerlerdir. Bu vesile ile peygamberin varlığı o bölgelerde de duyulur. Çöl ve sahralara gelince, insanlar nadiren oraya uğrarlar, ihtiyaçlarını orada karşılamazlar, dolayısıyla peygamberlik ve onunla kastedilen halk arasında yayılma imkânı bulamaz. İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmediler mi? Yani önceki ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden helâk olduklarına bakmadılar ve bu gerçeği düşünmediler mi? Resülullah'ı (s.a.) yalanlamaktan sakınmaları için onların peygamberleri yalanlamaları yüzünden dünyada akıbetlerinin ne olduğuna bakmadılar mı? Yeryüzünde dolaşmadılar mı? Bu cümle iki şekilde açıklanır. Birincisi, onlar yeryüzünü dolaştılar ve “Yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu”? gördüler, fakat inatçılık yaptılar ve ibret almadılar. İkincisi, yeryüzünü dolaşın ve bakın ifadesi, bizzat yeryüzünü gezmek anlamında değildir, ancak onların başına nelerin geldiğini soruşturmaktır. Sakınanlar için âhiret yurdu elbette daha iyidir. Yani şirkten sakınanlar için veya Allah'a ve resülüne muhalefetten sakınanlar için... Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? Çünkü sakınıp aklını kullanan, sakınmayandan daha üstün ve daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. IPEA CET IEA JEE LAZ --- Dipnotlar: 25 “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak ‘Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” şeklindeki itirazları engellemiştir” (el-İsrâ, “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi. Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokar, onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya

Yusuf 12:110

Nihayet peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada... Buradaki “kezebe” fiili iki şekilde “küzibü” ve “küzzibü” diye okunmuş” ve iki farklı anlam verilMİ miştir. Bazıları şöyle dedi: Peygamberler, ümmetlerinin iman etmelerinden ve peygamberleri tasdik etmelerinden ümitlerini kesti, demektir. Peygamberlerin onların iman etmelerinden ümitlerini kesmeleri, delillere inatla karşı koyduklarını ve onları reddetmekte öne çıktıklarını çokça gördükleri içindi, bu yüzden onların iman etmelerinden ümitlerini kesmişlerdi. Yahut onların ümit kesmeleri, iman etmeyeceklerine dair Allah'tan gelen bir haberle olmuştu. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurur: “Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak”, Bunun gibi başka âyetler de vardır. Peygamberler yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada; bazıları şöyle dedi: Peygamberler, kendilerine bağlı zayıf kişilerin kendilerini yalanladıklarını sandılar. Ancak bu düşünce peygamberlere ait idiyse, o zaman peygamberlerin kendi tâbileri ile ilgili zanlarından ibarettir; yani peygamberlere tâbi olanlar çok zorluk gördükleri, üzerlerindeki belânın uzun süre devam etmesi ve Allah'ın yardımının gecikmesi üzerine, peygamberlerin içine onların başına gelenlerden dolayı kendilerini yalanladıkları fikri doğdu. Eğer yalanlama düşmanlardan gelmiş ise, hiç şüphe yok ki peygamberler, onların kendilerini yalanlayacaklarını zaten biliyorlardı. Rivayet edildiğine göre Urve b. Zübeyr, Hz. Âişe'ye (r.a.) şöyle sormuş: Cenâb-ı Hakk'ın Peygamberler ümitlerini yitirip de kendilerinin yalancı sayıldıklarını anladıkları sırada meâlindeki âyette geçen kelime “küzzibü” (ı gis ) diye mi okunmalı? Hz. Âişe, aksine kavmi onları yalanlamıştı dedi. Ben dedim ki: Vallahi peygamberler, kavimlerinin kendilerini yalanladıklarını kesin olarak biliyorlardı, bu bir zan değildi. Hz. Âişe; Ey Urve! Evet, onlar bunu kesin olarak biliyorlardı, diye cevap verdi. O zaman ben dedim ki: Belki de onlar kendilerine yalan söylendiğini sanmışlardı. Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: Maazallah! Peygamberlerin, Rab'leri hakkında bunu zannetmeleri mümkün değildir”!, O zaman ben, öyle bu âyetin anlamı nedir, dedim. Şöyle cevap verdi: Onlar, peygamberlere tâbi olanlardır; Rab'lerine iman etmişler ve kendilerini tasdik etmişlerdi, fakat üzerlerindeki belâ uzun süre devam edip Allah'ın yardımı da gecikince, nihayet peygamberler, kavimlerinden kendilerini yalanlayanların iman etmelerinden ümitlerini kestiler, kendi tâbilerinin de kendilerini yalanladıklarını sandılar, işte tam o sırada Allah'ın yardımı geldi. Bazıları da şöyle dedi: Nihayet peygamberler ümitlerini yitirince. Yani kavimlerinin iman etmelerinden ümitlerini yitirince, kavimleri de tehdit edildikleri azabın gecikmesi üzerine, Allah'ın azabının başlarına geleceği konusunda peygamberlerin kendilerine yalan söylediğini zannettiler. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar zannettiler, yani kavimleri zannettiler ki, peygamberleri onlara gökten gelen onlara yardımımız gelir haberinde yalan söylediler. Bazılarının söylediği gibi eğer âyet peygamberlere tâbi olanlar hakkında ise, o zaman şu âyetle aynı mânaya gelir: “Peygamber ve yanındakiler, Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır”. Eğer peygamberleri yalanlayan diğerleri ile ilgili ise, o zaman peygamberlere Allah'ın yardımı geldi, demektir. Dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir. Yani müminlerden dilediğimiz kimse... Bu cümle ilk bakışta, Cenâb-ı Hakk'ın o müminlerden dilediği kişileri kurtaracağına dair geleceğe ilişkin bir haberdir, müminlerden o insanlarla ilgili bir habere benzemektedir. Şayet öyle ise, o zaman anlamı şöyle olur: Onlardan dilediğimizi kurtardık, dilediğimizi de helâk ettik. Ancak bu, kelimelerin ilk bakışta görünen anlamı itibariyle böyledir. Yahut âyet, âhirette dilediğimizi kurtaracağız mânasına gelir. Suça gömülmüş olanlardan azabımız geri çevrilmez. Yani günahkârlara azabımız geldiğinde, artık o geri çevrilmez. gla ek, ali İŞ EE Gİ Gla SİZ SİZİ --- Dipnotlar: 29 Her iki kırâat da mütevâtirdir. Âsım, Hamza, Kisâi, Ebü Câfer ve Halef, “küzibü” diye sülâsiden ve şeddesiz olarak, diğerleri de “küzzibü” diye tef'il bâbından şeddeli olarak okudular. 231 Yani Peygamberler, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine yalan söylediği zannına asla düşmediler. Ancak kelime sülâsiden ve şeddesiz olarak okunduğunda çeşitli şekillerde izah edilir, bunlardan bir kısmını müellif zikretti. Buhâri, “Tefsir, 12/6; Taberi, Câmi'wl-beyân, 13/87; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 595. 23 “Yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine yoksulluk ve sıkıntı çekmişler, öyle sarsılmışlardı ki peygamber ve yanındakiler, Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?” diye niyaz etmişlerdi. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır”.

Yusuf 12:111

Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Burada işaret edilen onların kıssaları ile, Hz. Yüsuf ve kardeşlerinin kıssası kastedilmektedir, işte o kıssada akıl sahipleri için ibretler vardır. Peygamberlerin ve bütün geçmiş ümmetlerin kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır, anlamına gelmesi de muhtemeldir. İbret almak, ancak akıl sahipleri için, aklını kullanan ve ondan faydalananlar için söz konusudur. (lUydurulabilecek bir söz değildir. Bu ilâhi kelâmın, Muhammed aleyhisselâmın söylediği sözler, anlattığı kıssalar, peygamberlere ve geçmiş ümmetlere dair verdiği haberler uydurulabilecek bir söz değildir, aksine hiç kimseden öğrenmeden ve hiç kitap okumadan geçmiş kitaplardan haber vermektedir anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu Kur'ân, uydurulabilmesi mümkün olan bir söz değildir anlamına da gelebilir. Fakat o, kendinden öncekiler için onaydır, yani Resülullah'a (s.a.) indirilen vahiyler, daha önceki kitapları tasdik edicidir. Ve her şey için detaylı açıklamadır, yani insanların ihtiyaç duyduğu her konuyu açıklayan kitaptır. Bir hidâyettir, doğru yolu bulmak isteyenler için dalâletten kurtaran bir hidâyet kitabıdır. Ve müminler için bir rahmettir. Hz. Yüsuf ve kardeşlerinin kıssasının Resülullaha (s.a.) söylenmesi, Kureyş'in eziyetlerine karşı sabırlı olmaya işaret etmektedir. Yani şunu söylüyor: Yüsuf'un kardeşleri aynı dine bağlı olmalarına, aynı soya mensup ve kardeş olmalarına rağmen, yine de Yüsuf'a yapacakları hileyi yaptılar, onu tuzağa düşürdüler. Senin kavminin senden farklı bir dine bağlı olduklarına göre, onların eziyetlerine karşı sabırlı olman daha çok yakışır. En doğrusunu Allah bilir.

Ra'd 13:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. bai á ğa AİN İŞİ Gil ASİ Bi Bis yal ÇELEN ÉIS; Elif-lâm-mim-râ. İşte kitabın âyetleri. Baştaki elif-lâm-mim-râ, noktasız hurüf-i mukattaadan kinâye olması muhtemeldir; işte kitabın âyetleri meâlindeki cümle, elif-lâm-mim-râ'nın tefsiri olur. Bütün noktasız hurüf-i mukattaa, sonra gelen cümlenin tefsiridir, denilmesi açık olan bir durumdur. İkincisi, elif-lâm-mim-râ ifadesinin delillerden, kanıtlardan ve diğer kitaplardan kinâye olması da mümkündür, sanki şöyle buyurmaktadır: İşte bu delilleri, kanıtları ve diğer kitapları Kur'ân'ın âyetleri ve delilleri yaptık. Hurüf-i mukattaa konusunda daha önce açıklama yapmıştık!. Sonra işte kitabın âyetleri. Rabb'inden sana indirilmiştir meâlindeki âyetin işareti konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: İşte kitabın âyetleri, Tevrat, İncil ve daha önceki diğer kitaplardır. Rabb'inden sana indirilen kitap da, Muhammed aleyhisselâma indirilen Kur'ândır. Bazıları da şöyle dedi: İşte kitabın âyetleri, Kur'ân-ı Kerimdir; Rabb'inden sana indirilen de, yine Kur'ândır, ancak Cenâb-ı Hak bu cümlede onun Rabb'inden indirildiğini haber vermektedir. Gerçeğin tâ kendisidir, yani onun Allah tarafından indirilmiş olduğu gerçektir. Onların iddia ettikleri gibi Kur'ân Allah'tan gelmemiş, Muhammed (s.a.) kendi kafasından uydurmuş değildir. Buradaki “hak” kelimesinden maksadın, şu âyette ifade edilen anlamın kastedilmiş olması da muhtemeldir: “Asılsız bir iddia ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”. En doğrusunu Allah bilir. (JFakat insanların çoğu inanmaz, yani onun Allah'tan geldiğine inanmaz. Yahut onun Allah'ın âyetleri ve delilleri olduğuna inanmaz. En doğrusunu Allah bilir. Göken, GL (Sİ SENİ ja Jak ği

Ra'd 13:2

Gökleri direk olmaksızın yükselten Allah'tır. Buradaki yükseltti anlamına gelen “rafea” kelimesi yüksek olarak yarattı mânasına gelir, önce aşağıya konulmuştu da sonra yükseltti demek değildir, başlangıçta onu yüksek olarak yarattı demektir. Aynı şekilde “Yeryüzünü canlıların altına serdi”, “Yeryüzünü enine boyuna uzattı” ve “Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi”! meâlindeki âyetler ve benzerleri de bu anlamdadır; yani aşağıya serilmiş olarak yarattı, enine boyuna uzatılmış olarak yarattı mânasındadır, yüksekte idi de aşağıya indirdi, toplanmış idi de yaydı anlamında değildir, öyle yarattı demektir. Görebileceğiniz bir direk olmaksızın. Bazıları şöyle dedi: O direklidir, fakat siz onu görmüyorsunuz, yani siz onu direksiz olarak görüyorsunuz, ama direklidir. Bazıları da, âyette belirtildiği üzere o direksizdir, dedi. Ancak burada göğü görünmeyen bir direkle tutması sebebiyle ortaya çıkan ilginçliğin ve latifliğin direksiz olarak göğü tutmasındaki ilginçlik gibi olmasıdır. Çünkü dünyada geniş ve yüksek bir tavanın direksiz olarak havada durması görülen ve mümkün olan bir şey değildir. Yüksekte olan bir şey, ancak görülen bir direkle yüksekte durabilir. Buradaki latiflik, diğerindeki latiflik gibidir. Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın canlıları ölümden sonra tekrar yaratmaya kâdir olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Allah bunu söyledikten sonra Rabbinize kavuşacagınıza kesin olarak inanasınız diye buyurmaktadır. Yani geniş ve yüksek olan göğü direksiz olarak yüksekte tutmaya kâdir olan, yeniden yaratmaya, öldükten sonra yaratıkları diriltmeye ve onlara tekrar can vermeye de kâdirdir. Hatta geniş ve yüksek olan göğü direksiz yukarıda tutmak, bir canlıyı ölümden sonra tekrar yaratmaktan daha zordur. Çünkü dünyada bazan yok olan bir şeyi tekrar yapmaya kâdir olan çıkabiliyor, fakat geniş ve yüksek bir tavanı direksiz havada tutmaya kâdir olan biri yoktur. Bu bakımdan göğün direksiz tutulmasının ölümden sonra dirilmeye delil getirilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. [İstivânın Anlamı] Sonra arşa istivâ etti. Çeşitli âyetlerde geçen “Allah her şeyi işitir ve görür”, “O, her şeyi hakkıyla bilmektedir” ve “Her işi yöneten Allah'tır meâlindeki âyetlerde geçen “semi”, “basir”, “alim” ve “müdebbir” kelimeleri, yaratılanlara nispet edildiğinde mekân? mânası anlaşılır ise de, “istivâ” ) kelimesinden yaratılanlar için anlaşıldığı gibi mekâna kurulup oturmak mânasının anlaşılması caiz değildir. Sonra, dünyada ‘falanca şu beldenin işini üzerine aldı denildiğinde, yahut işine hakim oldu denildiğinde, bundan mekân mânası anlaşılmaz, aksine bundan emrinin, otoritesinin ve iradesinin geçerli olduğu anlaşılır. Buna göre istivâ kelimesi de Allah'a nispet edildiğinde mekân mânasını anlamak caiz değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi" bunun asıl mânası, “O'na benzer hiçbir şey yoktur”! meâlindeki âyetin ifade ettiğidir. O, hiçbir şeyde ve hiçbir konuda yaratılanlara benzemez. Dünyada bile yaratılanlar her açıdan birbirlerinin aynısı değildirler, ancak bazıları sadece bir yönden başkasına benziyor. Sonra hepsi aralarındaki o benzerlik cihetiyle birbirlerine benzemektedir. Öyleyse her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah, kendisine benzer hiçbir şeyin olmadığını haber verdiğine göre, [Ş]bu sözüyle benzerlik yönlerinin tamamını reddetmektedir; O, her açıdan yaratılanlardan farklıdır. Bu, daha önce zikredilen bir meseledir. Âyette geçen arş kelimesinin işaret ettiği anlama dair de ihtilaf edilmiştir. Bazıları ondan maksadın imtihana tâbi tutulanlar olduğunu söyledi, âlemde onların dışındaki varlıkları yaratma düzeni imtihana çekilenlerle tamam oldu. Çünkü bütün varlıkların yaratılmasının amacı bunlardır. Bazıları şöyle dedi: Arş, öldükten sonra dirilmeye işaret etmektedir, mahlukatın varlığını yönetmek onunla düzgün ve tam olur, o kadar ki şayet tekrar dirilmek olmasaydı onları varetmek abes ve yanlış olurdu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”!? Cenâb-ı Hak onların huzuruna getirilmemelerini, boş yere yaratıldıklarının alâmeti saymıştır. Bazıları da arşa hükümranlık mânasını vermiştir, zira hükümranlık arşla tamam olur. Ona kralın tahtı da denilmiştir. İşleri Allah düzenliyor. Yapılan işlerin, bir düzenleyicinin yönetimi ortaya çıktığı, her şeyin ilim ve hikmete uygun olarak düzenlendiğine, hiçbir şeyin ilim sahibi ve müdebbir bir yöneticinin düzenlemesi olmaksızın rastgele meydana gelmediğine dair bilgiler her akıllı insanda vardır. Allah âyetleri de açıklıyor. Bu cümle delilleri ve kanıtları açıklıyor anlamına gelebilir. Âyetleri açıklıyor anlamındaki cümle, muhtemelen Kur'ân âyetlerini açıklıyor demektir, onları topluca değil, parça parça indirdi ki Rabb'inize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. Söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak âyetleri, yönetim ve düzenlemeyi ve gökleri direksiz yukarıda tutmayı, öldükten sonra dirilmeyi delillendirsin diye belirtmiştir. Rabb'inize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız. Yukarıda söylediğimiz gibi bu cümle, “Hepiniz dönüp O'nun huzurunda toplanacaksınız””, insanların “dönüşleri” ve “huzuruna çıkacakları” yüce varlık Allah'tır meâlindeki âyetlerle aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir. 5: S IEG 155 G Jat III Sa sidl As Eyi çiş GÝ oi --- Dipnotlar: 7 — Bu ibare pek çok âyette geçmektedir; meselâ bk. “O, her şeyi hakkıyla bilmektedir” (elMuhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Her işi yöneten Allah'tır” Muhtemelen müellif buradaki “mekân” kelimesini sözün gelişi olarak zikretmiştir. Evla olarak tavsif ettiği gibi, bundan yaratılanlar hakkında anlaşıldığı mâna anlaşılmaz; yaratılanlar bir takım âletler ve organlarla bu niteliklere sahip ise ve dünyada o nitelikler bu vasıtalardan ayrı düşünülemez ise de, aynı şekilde yaratılanların istivâsından anlaşılan mânanın Cenâb-ı Hakk'ın istivâsından anlaşılması caiz değildir” (Semerkandi, Şerhu't© o Meselâ bk. el-ATâf,7/54. 14 Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Sonunda dönüş Allah'adır” Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıka-

Ra'd 13:3

Yeryüzünü enine boyuna uzattı. Başka bir âyette şöyle buyurdu: “Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı”. Başka bir âyette de Allah Teâlâ, “Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?” buyuruyor. Bu iki âyet de aynı anlama gelir. Bir âyette yeryüzü için döşek anlamına gelen “firâş” '9, başka bir âyette de yine döşek anlamına gelen “mihâd” kelimesi kullanılmaktadır". Bu lafızlarla Allah, insanlara vermiş olduğu nimetlerini hatırlatmaktadır. Yeryüzünü enine boyuna uzattı, yani yeryüzünü yaydı. Onda sabit dağlar meydana getirdi. Yeryüzünün su üzerinde yayıldığı, bu yüzden tıpkı bir geminin sallanması gibi üzerindekilerle birlikte sallandığı, arkasından ağır dağları dikerek sallanmanın durdurulduğu ve sabitleştirildiği belirtildi. Aynı zamanda onun havada uzatılıp yayıldığı, sonra sözü edilen dağlarla onu sabitleştirdiği de hatırlatıldı. Ancak eğer mesele bu söylenenler gibi olsaydı, onun sabitleşip istikrara kavuşması dağlarla sağlanamazdı. Çünkü yeryüzü ve dağlar, tabiatı gereği olarak suda ve havada aşağıya doğru düşerler; ağırlıkları çoğaltıldıkça aşağıya doğru düşmeleri de hızlanır, dolayısıyla sabitlik ve yerinde durma gerçekleşmezdi. Aksine sabit kalma ve yerinde durma ancak yükselmek ve yukarıya doğru çıkmak tabiatında olan bir nesnenin bu tabiatını, aşağı düşmekten engellemekle mümkün olur. Fakat şöyle söylenebilir: Yeryüzünün kendisi aşağıya düşmüyor, kendi başına sallanmıyor, ancak üzerindekileri sallıyor ve sarsıyor, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik””. Eğer durum böyle ise, o zaman dağlar, yeryüzünün sabit kalmasını ve yerinde durmasını sağlamış ve onu sallanıp sarsılmaktan engellemiş olur. Yahut Cenâb-ı Hak bunu, lütfu ve kudreti bilinsin diye belirtmiştir, çünkü her konuda Allah'ın sınırsız kudreti ve lütfu bilinsin diye tabiatı düşmek olan yeryüzünü düşmekten alıkoyuyor, tutuyor. Bunun nasıl olduğunu en iyi Allah bilir. Yeryüzünü enine boyuna uzattı. Yani yeryüzünü bu şekilde yarattı, yoksa gökyüzünün yükseltilmesinde söylendiği gibi yeryüzü bir yerde toplu halde idi de sonra yaymış değildir. [ ] Onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getirdi. Aziz ve Celil olan Allah, her ne kadar nesneleri bir sebebe bağlı olarak veya sebepsiz olarak yaratması mümkün ise de, -çünkü O buna kâdirdir- her şeyin kendisi tarafından yaratıldığını insanların daha kolay anlamaları için nesnelerin ekserisini bir sebebe bağlı olarak yaratmıştır. İşte Allah ya verdiği nimetleri hatırlatmak ve böylece insanların şükür görevlerini yerine getirmeleri için yeryüzünü yayıp uzattığını, sözünü ettiği dağlarla onu sabitleştirdiğini, canlıların faydalanmaları için ırmaklar koyduğunu belirtmektedir; yahut da bunları, kudretini ve hükümranlığını haber vermek maksadıyla hatırlatmaktadır. Çünkü Allah yeryüzünü, içine bir şeyin girmeyeceği şekilde yarattığını, hemen arkasından da gücünü ve kudretini anlamaları için son derece ağır ve azametli dağları yeryüzüne dâhil ettiğini haber vermektedir. Irmaklar meydana getirdi. Cenâb-ı Hak yeryüzünü uzatıp yaydığını, yaratılanların istikrarlı bir şekilde yaşamaları için onu yerinde duran ve sabit halde yaratıldığını haber vermektedir. Sonra sağladığı bütün faydalarından yararlanmaları için orada ırmakları var ettiğini bildirmektedir. Sonra da yeryüzünde her meyveyi çifter çifter yarattığını haber vermektedir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Meyvelerin her birinden çifter çifter yarattı, yâni iki renkte yarattı. Bazıları da buna iki tatta yarattı diye anlam verdi. Ancak meyvelerde ikiden fazla renk vardır: Kırmızı, beyaz, siyah, sarı gibi. Meyvelerin tatları da öyledir; ekşi, tatlı, acı ve mayhoş olanları var. Ancak şöyle söylenebilir: Çifter çifter, yani lezzetli ve tatsız, bunun üçüncü bir şıkkı yoktur. Bu ibare renge tahsis edilirse, çeşitli renkte ve tatta anlamına gelir. Bazıları buna erkek ve dişi mânasını verdi. Eğer maksat ağaçlar ise bu anlam doğrudur, çünkü ağaçların bazısı meyve veriyor, bazısı vermiyor. Meyve veren ağaç dişidir, meyve vermeyen de erkektir”. Başka bir anlam vermek doğru olmaz. Çift anlamına gelen “zevceyn” kelimesi esas olarak, benzer, birbirinin dengi ve zıddı olanlara verilen isimdir. Bunda da Allah'ın dengi ve zıddı olamayacağına dair delil vardır. Zevc kelimesinin aslı, benzeri ve zıddı şeklinde mukabili olan kimse demektir. Cenâb-ı Hak burada bütün yaratılanları gece ve gündüz, erkek ve dişi gibi benzeri ve zıddı olacak şekilde yarattığını haber vermektedir. Bu da çiftin, faydalanma konusunda tek nesne gibi, bizzat kendileri hakkında ise ayrı ayrı nesneler gibi olduklarını gösterir. [ ]Geceyi de gündüzün üzerine O bürüyüp örtüyor. Yani gecenin karanlığını gündüzün aydınlığı ile, gündüzün aydınlığını da gecenin karanlığı ile yok ediyor. Yahut birini diğerine elbise gibi giydiriyor. Veyahut gündüzün yaratılanlara görünenleri gece ile örtüyor, gecenin örtüp sakladığı nesneleri de yaratılanlara gündüzün aydınlığı ile gösteriyor. En doğrusunu Allah bilir. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır. Bütün bu belirtilenlerde, Allah'ın âyetlerine inatla karşı koyan ve kibirlenen insanlar için değil, fakat Allah'ın âyetlerini ve kanıtlarını düşünen insanlar için ölümden sonra dirilmenin delili, ince bir yönetimin, ilmin ve hikmetin delili ve Allah'ın birliğinin kanıtı vardır. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır meâlindeki cümlede Cenâb-ı Hak, bunların ancak düşünüp tefekkür eden insanlar için ibret olacağını, fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- çaba göstermeyen insanlar için durup dururken ibret olmayacağını söylemektedir. Yahut bu âyetler ancak düşünen insanlara fayda verir, düşünmeyi ve tefekkürü terkeden insanlara faydası olmayacağını belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Ra'd 13:4

Yeryüzünde birbirine komşu parçalar, üzüm bağları vardır. Bu cümledeki komşu parçalar anlamına gelen “kıta mütecâvirât” ifadesi şunu gösterir: Komşuluktan, ancak yeryüzünün parçalar halinde olmasıyla söz edilebilir. Yeryüzünün tek bir parça halinde olması durumunda komşuluktan bahsedilmez. Bu gerçek, ancak bir ortaklık halinde komşuluktan bahsedilir, ortak sınırın bulunması halinde şuf'a hakkı doğar, başkalarında ise böyle bir hak yoktur, diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Bize göre ise doğru olan, Cenâb-ı Hakk'ın söylediğidir: Yeryüzü birbirine bitişik parçalar halinde olursa ancak komşuluk olur. 386 (SİBirbirine komşu parçalar, üzüm bağları vardır. Bu âyetteki komşu parçalar meâlindeki ifade, ziraate elverişli olan açık araziler anlamına gelir. Üzüm bağları anlamındaki ifade de yine birbirine komşu bağlar demektir. Bağlar anlamındaki “cennât” kelimesi de, ağaçlarla çevrelenmiş ve içinde çeşitli renkte meyveler bulunan bostanlar mânasına gelir. Ekinler, sürgünlü-çatallı ve tek gövdeli hurma ağaçları vardır; “sınvân” kelimesi, bir kökten çıkan iki hurma ağacı mânasına, “gayru sırivân” da dağılmış hurma mânasına gelir. Şöyle de denildi: Sınvân, kökü bir olan, fakat sonra dallanıp budaklanan hurma, “gayru sınvân” tek gövdeli hurma demektir. Şöyle de söylenmiştir: “Sınvân”, yerden çıktıktan sonra dallanan ve kolları çıkan hurmadır; bundan dolayı amcaya “babanın sınvânr' denir. Hepsi bir tek su ile sulanır; yani yukarıda belirttiği ekin, hurma ve meyvelerle bostanlar tek bir su ile sulanır. Böyle iken üründe bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunları şunun için söylemektedir: Bütün yeryüzünün cevheri ve özü aynıdır, hepsi aynı su ile sulanmaktadır. Sonra oradan rengi, tadı, kokusu, lezzeti ve görüntüsü farklı ürünler çıkar; bu durum, onların kendiliğinden yetişmediği, sebeplerle oluşmadığı, aksine tek olan, müdebbir olan, Alim ve Hakim olan yüce Allah'ın lütfu ile meydana geldiği bilinsin diyedir. Çünkü onlar eğer kendiliğinden veya tabiatları gereği yahut sebepler sayesinde yetişmiş olsalardı, hepsinin kokusu, lezzeti, rengi ve tadı aynı olurdu. Söylediğimiz gibi onlar aynı renk, aynı tat ve aynı görüntüde olmayınca, tek olan, Alim ve lütufkâr olan düzenleyici bir yöneticinin idaresi sayesinde yetiştiğine işaret eder. Üründe bir kısmını bir kısmına üstün kılarız. Denildi ki: Bu üstünlükten maksat ağırlıklarıdır, yani bazısının ağırlığı diğerinden fazladır, bazısı kolayca taşınır, bazısı taşınamaz. Fakat söylediğimiz şekilde onların koku, lezzet, tat, renk ve görüntü itibariyle [Ş]bazısı diğerinden daha üstündür. Hepsinin aslı olan toprak ise tektir, birbirine bağlı ve komşudurlar. Onları sulayan su da tektir. Sonra ürünler, meyveler, ekinler ve üzümler farklı farklı çıkmaktadır; bütün bunlar, yeryüzünde suyun var ettiği ürünler, bir takım sebeplerin ve tabiatın yarattığı ürünler olmadığı; aksine bütün bunların Allahın lütfu olduğu bilinsin diyedir. Çünkü bu ürünler eğer toprağın, suyun, sebeplerin ve tabiatın eseri olsaydı, hepsinin aynı şekil ve konumda olması gerekirdi. İşte bunlarda ibretler vardır. Söylediğimiz gibi Allah'ın birliğine, düzenleme ve idaresine, ilmine ve hikmetine delâlet eden ibretler vardır. Akıllarını kullanan insanlar için; yani tabiatı inatçılık ve kibir olan insanlar için değil, himmet ve gayret sahibi, ibretler konusunda aklını kullanan, anlamaya çalışan, düşünüp tefekkür eden insanlar için... Yahut akıllarından ve bilgilerinden yararlanan insanlar için... Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bu temsili bir ifadedir, Cenâb-ı Hak onu âdemoğullarının zihinlerine yönelik bir temsil getirmiştir. Yeryüzü aslında bütün bir çamur halinde idi, Rahmân onu düzeltti, sonra yaydı, toprak oldu ve birbirine komşu parçalar haline geldi. Üzerine gökten su indi ve toprak hemen çiçeklerini, meyvelerini ve ağaçlarını çıkarmaya başladı. Toprak bitkilerini yetiştiriyor, ölümden sonra tekrar canlanıyor. Sonra toprak içini boşaltıp tuzunu ve içindeki kötü şeyleri dışarı çıkarıyor; bu iki şey de aynı su ile sulanmaktadır. Eğer su tuzlu olsaydı, yeryüzü o sudan tuzlandı denilirdi. Aynı şekilde insanlar da Âdem aleyhisselâmdan yaratıldılar, onlara da gökten aynı öğüt geliyor; bazılarının kalbi yumuşuyor, huşü ve teslimiyet gösteriyor, bazı kalpler ise katıdır, gafil davranıyor, zevk ve eğleceye dalıyor ve katılaşıyor. Sonra Hasan-ı Basri şöyle dedi: Vallahi Kur'ân okumak için oturan herkes, mutlaka ya bir ziyade ile veya bir noksanlıkla kalkar. Sonra şu âyeti okudu: “Biz Kur'ândan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zâlimlerin ise sadece kaybını arttırır.” Bİ EN DİZ pek 14735 Geli ól DİNE YAŞA İN ARİ ái --- Dipnotlar: el-İsrâ, 17/82. Rivayet için bk. Taberi, Câmi'w7-beyân, XIII, 101; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr,

Ra'd 13:5

Eğer şaşacağın bir şey varsa o da onların şu sözleridir. Hasan-ı Basri dedi ki: Yâ Muhammed! Eğer onların senin peygamberliğini yalanlamalarına şaşırıyorsan?, asıl onların şu sözleri şaşılacak şeydir: Biz toprak olduğumuz zaman gerçekten yeniden mi yaratılacakmışız? Bazıları şöyle dedi: Ey Muhammed! Sâffât süresinde “Doğrusu sen hayranlık duydun, onlarsa alay etmektedirler” buyurulduğu gibi, eğer sana vahyettiğimiz Kur'ândan şaşkınlık duyuyorsan, onların sözlerinden de şaşırmalısın! Yani Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Asıl onların ölümden sonra dirilmeyi inkâr için söyledikleri şu sözleri sende şaşkınlık meydana getirmelidir: Biz toprak olduğumuz zaman gerçekten yeniden mi yaratılacakmışız? sözleri sende şaşkınlık meydana getirmelidir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin aslı şudur: Eğer onların, senin peygamberliğini yalanlamalarına ve seni peygamber saymamalarına şaşırıyorsan, daha önce Allah'ın insanları ölümden sonra diriltme gücüne sahip olduğunu inkâr etmelerine şaşırmalısın! Çünkü asıl şaşılacak şey, onların görüp müşahede ettikleri Allah'ın kudretini ve ölümden sonraki hayatla ilgili âyetlerini yalanlamalarıdır; öyle ki eğer onlar düşünüp tefekkür etseler ve inat etmeselerdi Cenâb-ı Hakk'ın bütün bunlara kâdir olduğunu anlarlardı. Onların Yüce Allah'ı âcizlikle ve ölümden sonra insanları tekrar diriltmeye kâdir olmamakla tavsif etmeleri, senin risâletini yalanlamalarından daha çok hayret edilir. Senin peygamberliğini kabul etmeyi ve seni tasdik etmeyi gerektiren bir delil senin tarafından henüz onlara gösterilmedi, fakat Allahın ölüleri diriltmeye muktedir olduğunu ve hatta ondan da fazlasını yapmaya kâdir olduğunu anlamalarına yetecek pek çok delil Allah tarafından onlara gösterildi. En doğrusunu Allah bilir ya, onun aslı şudur: Senin tarafından onlara hidâyetin hakikati, nimetler, âyetler ve deliller verilmemiş, sadece açıklama ve çağrı yapılmışken, eğer onların senin peygamberliğini inkâr etmelerine ve seni yalanlamalarına şaşırıyorsan, Jasıl onların ölüleri diriltmeye Allah'ın kâdir olduğunu inkâr etmelerine ve her şeyin hakikatinin Allaha ait olduğunu anladıktan sonra da her türlü noksanlıktan münezzeh olan Cenâb-ı Hak hakkında söylemiş oldukları sözlerine şaşırmalısın! En doğrusunu Allah bilir. Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 606. Onlar, Rab'lerini inkâr edenlerdir. Burada onların âhireti inkâr etmiş olmaları, Allah'ı inkâr gibi sayılmaktadır. Çünkü onlar, Allah ölüleri diriltemez diyerek Cenâb-ı Hakk'ı aciz gördüler; Rabb'ini aciz gören de, gerçek Rabb'i ve gerçek ilâhı tanımamış demektir. Onlar boyunlarında demir halkalar bulunanlardır. Bazıları şöyle dedi: Küfür onların boyunlarında demir halkalara dönüşecek, çünkü insandan peygamber gönderilmesini inkâr etmişler, putları mâbut olarak kabul etmişler, onlara boyun eğmiş ve onlara tapmışlardı; işte boyunlarındaki demir halkalar bunlardır. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar boyunlarında demir halkalar bulunanlardır cümlesi, âhirette boyunlarında demir halkalar olacaktır anlamına gelir, nitekim Cenâb-ı Hak “Onu yakalayıp bağlayın” buyuruyor. Onlar cehennemliklerdir; orada ebedi kalacaklardır! SEa O ptala le gaa ea eş İİ ali

Ra'd 13:6

Senden, iyilik yerine bir an önce kötülüğün gelmesini istiyorlar. İstif'âl bâbı iki anlam taşır; biri o işin yapılmasını istemek, diğeri de bizzat fiilin kendisidir. Meselâ Allah şöyle söylemektedir: “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim”. Buradaki “estecib” fiili kabul edeyim anlamına gelir. Başka bir âyette de “Benim davetime gelsinler”, yani benim davetimi kabul etsinler buyurmaktadır. Biran önce gelmesini istiyorlar anlamına gelen “yesta'cilâneke” (44 şmaz...;) kelimesine de, eğer talep mânası verilirse, o zaman Resülullah'tan (s.a.) azabın bir an önce gelmesini istediler anlamına gelir. Nitekim bir âyette şöyle buyurulur: “Gelecek olan azabın gelmesini istedi”. Cenâb-ı Hak başka âyetlerde şöyle buyurur: “Onlar, (alaycı bir tavırla), “Rabb'imiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver! dediler””. “Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır!” Onlar azabın ertelenmesini ve mühlet verilmesini istemeden önce onun hemen gelmesini istemişlerdi. Halbuki onlardan azabın ertelenmesi ve kendilerine mühlet verilmesi bir iyilikti, fakat onlar bundan önce öbürünün hemen gelmesini istediler. Bir an önce gelmesini istiyorlar meâlindeki cümle eğer fiilin bizzat kendisi anlamı verilirse, o zaman âyete şöyle mâna verilir: Ya Muhammed! Onlar senden bir iyilik getirmeni istemeden önce hemen kötülük istediler. Çünkü daha önce onlardan bir iyilik gelmeden onlar senin peygamberliğini yalanladılar ve senin şahsına eziyet ettiler. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Denildi ki: Kötülük anlamındaki “seyyie” lafzı ile söylediğimiz gibi azap kastedilmiş, iyilikten önce meâlindeki ifade ile de aftan önce mânası murat edilmiştir. Onların kötülüğü ve azabı istemeleri, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamber olduğunu ve doğru söylediğini bilmemelerindendir. Çünkü eğer onun peygamber olduğunu, haber verdiği şeylerde ve korkuttuğu azapta doğru söylediğini bilselerdi, böyle bir şey istemezlerdi. Çünkü onlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine azap göndermeye kâdir olduğunu biliyorlardı. Fakat onun peygamber olduğunu bilmedikleri için kendisiyle alay etmek amacıyla onu istemişlerdi. Eğer onların isteği üzerine azap gerçekleşmiş ise, o zaman âyet, bilme imkânına sahip olan ve düşünüp tefekkür edebilen bir cahile de cezanın ve azabın gerekli olduğuna işaret eder. Bunlar, onun Allah'ın elçisi olduğunu bilmedikleri için düşünüp tefekkür etmeyi de terketmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Oysa onlardan önce nice benzerleri gelip geçmiştir. Bazıları şöyle dedi: Benzerleri anlamındaki “mesülât” kelimesinden maksat cezalardır; yani geçmiş ümmetler, azabı istemeleri ve gelen mücizelere karşı inatla direnmeleri yüzünden cezalandırıldılar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki peygamberinden, azap ve mücizeler isteyen, sonra da inatla direnen kavminin akılsızlığına sabır göstermesini istemekte ve şöyle söylemektedir: [ ]Geçmiş ümmetler de peygamberlerinden azap ve mücizeler getirmesini istemişler, mücizeler geldikten sonra da inatla karşı çıkmışlardı, bunun üzerine tepelerine ceza yağdı. İşte bunların durumu da öyledir. Bazıları “mesülât” kelimesine emsal ve benzer mânasını verdi. Hafsa'nın mushafında da “emsâl” kelimesi zikredilmektedir: “Ve kad halet min kablihimu'l-emsâl” (JEN! eşli yel 454). En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şudur: Bunun emsali daha önce geçti, eğer ibret alsalardı, bu onlara örnek olurdu. Fakat ibret almadılar, dolayısıyla bu durum geçmişteki örneğin onlar için de örnek olmasını engelledi. Şüphesiz Rabb'in insanları zulümlerine rağmen bağışlayandır. Bazıları bağışlayandır anlamındaki “zů mağfiratin” lafzına, onların zulümlerini örtendir ve azabı belli bir vakte kadar ertelemektedir mânasını verdi. Nitekim bazı âyetlerde şöyle buyurdu: “Allah onların işini bir güne erteliyor “Biz o günü sadece belli bir süreye kadar erteleriz””. Bazıları şöyle söyledi: İnsanları zulümlerine rağmen bağışlayandır meâlindeki cümle, eğer tövbe ederler ve bu tövbe hali üzere ölürlerse mânasına gelir. Yahut müminleri zulümlerine rağmen bağışlayandır, demektir. Şüphesiz Rabb'inin azabı da çok çetindir, yani tövbe etmeyip zulüm ve şirk üzere ölen kâfirlere azabı çok çetindir. Buna göre Şüphesiz Rabb'inin azabı da çok çetindir meâlindeki cümle, kâfirlere azabı çok çetindir anlamına gelir. İlk yoruma göre ise, suçlulara azabı çok çetindir demektir.

Ra'd 13:7

[Hissi Mücize Talebi] İnkârcılar, “Ona Rabb'inden bir mücize indirilse ya” diyorlar. Başka bir âyette de şöyle buyurulur: “Bize, öncekilere gönderilenin benzeri bir mücize getirsin”, Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyurur: “Sen bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız”. Onların, öncekilerin benzeri bir mücize getirmesini istemelerinden maksat, muhtemelen önceki peygamberlerin getirdiği mücizelerin aynısıdır. ) Halbuki Hz. Peygamber'in (s.a.) aynı mücizeyi getirmesi gerekmiyordu, onun yapması gereken onların tabiatına ve örfüne uygun bir mücize getirmesiydi. Bütün peygamberler hep aynı mücizeyi değil, aksine farklı farklı mücizeleri getirmişlerdi; her biri diğerinin getirdiği mücizeden farklı bir mücize getirmişti. Cenâb-ı Hak peygamberine buyurdu ki: Bu senin işin değil, sen ancak bir uyarıcısın. Yahut onlar, daha öncekilerin yaptıkları gibi helâk edilecekleri bir mücizenin kendilerine getirmesini inatla istiyorlardı, Cenâb-ı Hak da sen ancak bir uyarıcısın buyurmuştu. Her ne kadar onlar inatla mücize istiyorlar idiyse de, yüce Allah mücize göndermek ve sonra yine karşı çıktıklarında onları helâk etmeyi bu ümmete bağışlamıştır. Çünkü bunlar peygamberliğini ispat için mücize getirmesini ve kendilerine yetecek bir şeyi ortaya koymasını istemişlerdi, onlar ise inatçılık yapıyorlardı. Sen ancak bir uyarıcısın cümlesi mücize getirmek senin elinde değildir mânasına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “De ki: Mücizeler yalnız Allah'ın katındadır”. “De ki: Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette iş bitirilmişti”. Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sen ancak bir uyarıcısın, yani mücizeleri var etmek ve onları yaratmak senin işin değildir; “De ki: Mücizeler yalnız Allah'ın katındadır” Her topluluğun da bir kılavuzu vardır. Yani insanları Allah'ın birliğine ve dinine çağıran bir davetçisi vardır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”?. Her topluluğun bir kılavuzu vardır cümlesi de, her zamanın bir kılavuzu vardır mânasına gelebilir. Sonra bu davetçinin kim olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları Allah'tır, bazıları da peygamberlerden biridir demiş, bazıları ise şöyle söylemiştir: Buradaki davetçi, peygamberden başka bir delildir. Bâtıniler şöyle dediler: Ondan maksat, haktan sapmaması için peygamber gibi mâsum imamdır. Ancak bize göre mâsum olsun olmasın, Kur'ânda sapıklığa düşmeye engel olacak, ( saptığı zaman onun haktan ayrıldığını gösterecek şeyler vardır. Her topluluğun da bir kılavuzu vardır. Yani bir davetçisi vardır. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”. AŞ ESY gai G5 i SS Jess --- Dipnotlar: malısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim” (el-İsrâ, “Onlar hâlâ, 'Rabbinden ona bazı mücizeler indirilmeli değil miydi?” diyorlar. De ki: Mücizeler yalnız Allah'ın katındadır; ben sadece bir uyarıcıyım”.

Ra'd 13:8

[Ceninin Yaratılması] Allah her dişinin karnında neyi taşıdığını bilir. Yani Allah her dişinin karnında erkek çocuk mu kız çocuk mu, sağlıklı mı yoksa özürlü çocuk mu taşıdığını bilir. Burada Cenâb-ı Hak ilminden ve kudretinden haber vermekte, hiçbir şeyin kendisine gizli olmadığını ve hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını söylemektedir. Bu bir iddiadan ibarettir, O'nun her şeyi bildiğini bize ispat edecek olan şey nedir? denilecek olursa, buna şöyle cevap verilir: Allah'ın idaresinin ve lütfunun o şeyle birlikte olması, ona ait bilginin Allah'ta olduğunu gösterir. Çünkü onun büyüyüp gelişmesi, kusurlardan sâlim ve düzgün olması, bütün organlarının düzgün bir şekilde gelişmesi, hiçbirinin diğerinden daha büyük olmaması, bazısının daha noksan bazısının daha tam olmaması, meselâ iki gözünün de düzgün olarak görmesi, birinin diğerinden daha fazla olmaması, aksine her ikisinin de eşit şekilde gelişip büyümesi, aynı şekilde ellerinin, ayaklarının, kulaklarının ve diğer organlarının da böyle olması, bunun bir ilimle ve düzgün bir yönetimle gerçekleştiğine işaret eder. Rahimlerin neyi eksiltip neyi artıracağını bilir, Yani rahimlerin neyi azaltacağını ve neyi çoğaltacağını Allah bilir. Bütün müfessirler bunu şöyle yorumladı: Rahimlerin eksilteceği şeyden maksat, doğumun dokuz aydan ne kadar eksik olacağıdır. Rahimlerin artıracağı şeyden maksat da, dokuz ayı ne kadar geçeceğidir. Hasan-ı Basri şöyle diyordu: Rahimlerin eksiltmesi, altı ayda, yedi ayda yahut sekiz ayda doğum yapmasıdır, Jarttırması da dokuz ayı geçmesidir”. Übey (b. KâbJ'ın mushafında şöyledir: Allah her dişinin karnında neyi taşıdığını bilir ve ne doğuracağını bilir”. Fakat Allah rahimlerin o Taberi, Câmi'u'-beyân, XIII, 111, 112; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 609. neyi eksiltip neyi artıracağını bilir meâlindeki cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, rahimlerin eksilteceği şey, hâmile olamamasıdır, yani o kısırdır. Eksiltrmekten maksat, oradaki özelliğin yok olmasıdır. Cenâb-ı Hak aynı kelimeyi şu âyette de kullanmaktadır: “Su çekildi”. Yani çekilip gitti. Neyi artıracağını bilir meâlindeki cümle de neye hâmile olduğunu bilir demektir. Yahut rahimlerin eksilteceği şey, kadınların doğurması için belirlenen vakitten önce doğurması, arttıracağı şey de kadınların doğuracağı zamanın üzerine çıkmasıdır. Veyahut rahimlerin eksiltip artıracağı şeyden maksat, rahimdeki çocuk sayısının çok veya az olmasıdır, rahmin bir çocuğu veya birden çok çocuğu taşımasıdır. Veyahut da çocuğun kendisinin artıp eksilmesidir; çünkü çocuğun karnında bir hastalık ârız olur, çocuk gelişir, fakat karnı eksik kalır, bunun gibi bazı organları gelişir, bazıları gelişmez. En doğrusunu Allah bilir. O'nun katında her şey bir ölçüye bağlıdır. Yani yaratılış sırasında her şey bir ölçüye bağlanmıştır, hiçbir şey rastgele bırakılmamıştır, Cenâb-ı Hak onu takdir edip düzenlemiştir. ILE Z.S ESEN ARİ ME

Ra'd 13:9

O, görüneni de görünmeyeni de bilir. Bazıları şöyle dedi: Hiçbir şey O'nun bilgisinin dışında (ğayb) değildir, O yaratıkların görmediklerini (gayb) de, onların gördüklerini de bilir. Yani insanlara görünen ve görünmeyen her şey, Allah katında aynı bilgi seviyesindedir. Bazıları da şunu söyledi: O, görüneni de görünmeyeni de bilir, bilfiil duyu ötesinde (ğayb) olanı da, bizzat görüneni de bilir. Bilfiil gaybın kapsamına yokken henüz var olmayan demektir, görünen de olan giren mevcut olan demektir. Cenâb-ı Hak henüz var olmayanı, sonra varedip etmeyeceğini de bilir. Var olunca da onu nasıl, ne zaman ve hangi vakitte varedeceğini de bilir. Var olan ve görüneni de var olarak bilir. Âyet-i kerimenin bu iki anlama gelmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak gözlemledikleri halde özelliklerini bilmedikleri nesnelerin özelliklerini bilir. Meselâ yemekte bulunan yemek gücünü, sudaki gücü, göz ve kulağın mahiyetini, aklı, ruhu ve onların keyfiyetini de bilir. Bunların hepsi insanların bilmediği şeylerdir. [Allah'ın Sıfatlarını Nasıl Anlamak Gerekir?] O, büyüktür, yücedir. Yani Allah yaratıkların hayal edemeyecekleri kadar yücedir. İnsanlar arasında şöyle sözler söylenir: Bu, kavminin büyüğüdür, bu zamanının biriciğidir. Bununla insanlar onun şahsen büyük ve iri olduğunu veya sayı itibariyle bir tane olduğunu kastetmezler, ancak emrinin ve iradesinin etkinliğini, şanını ve hükümranlığını, insanların ise onun karşısında düşük ve ona boyun eğer konumda olduklarını kastederler. Buna göre Allah'ın sıfatlarından anlaşılması gereken mâna, insanların beden büyüklüğünden anlaşılan anlam gibi değildir. Buna göre Allah'ın isimlerle nitelemesi de yaratılanların nitelenmesi ile aynı mânaya gelmez. Meselâ Allah için şöyle denilir: O evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır, büyüktür ve latiftir, yani lütufkârdır. Cenâb-ı Hakk'a bu sıfatların nispet edilmesinden, yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılan mâna anlaşılmaz. Çünkü dünyada biri için, o büyüktür denildiğinde, o lütufkârdır denilmiş olmaz. O evveldir denilince de, âhirdir denilmez. Zâhir ve bâtın sıfatları da böyledir. Dünyada bir insan bunlardan biriyle nitelendiğinde diğeri tabii olarak yok olur. Duyu ötesinde olan varlık nitelendiğinde ve ona bir isim nispet edildiğinde de böyledir. Bunun böyle olması, yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılması gereken mânanın Allaha nispet de anlaşılmayacağı bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir.

Ra'd 13:10

Sizden, sözü tek başına iken kendi içinde gizleyenle onu başkasına açıkça söyleyen, geceleyin yani gece karanlığında gizlenenle gündüzün yürüyen O'na göre eşittir. Bazıları gündüzün yürüyen meâlindeki ifadeye, gündüz açıkta olan mânasını verdiler. Bazıları şöyle dedi: Gündüzün yürüyen, izbede olan insandır, günün aydınlığı ile kaçmaktadır. Bazıları da şöyle söyledi: Geceleyin gizlenen kişi, yani geceleyin evinde istirahat eden kişi; gündüzün yürüyen, yani gündüzün ihtiyaçlarını temin için dolaşan, hareket halinde olan insan. Cenâb-ı Hak bunu, önceki cümlenin, yani “Allah her dişinin karnında neyi taşıdığını bilir”? meâlindeki âyetin sılası olarak zikretmiştir. Allah rahimlerin neyi eksiltip neyi artıracağını da bildiğini, görüneni de görünmeyeni de bildiğini söylüyor. Sonra da Cenâb-ı Hak, sözü gizleyenle onu açıkça söyleyeni, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyeni de bildiğini, yani her şeyi bildiğini, hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını, yaratılanlardan gizli iş yapanla açıktan iş yapanın farketmediğini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, insanların kendisine isyandan sakınmaları için bundan söz etmiştir. Çünkü peşinde bir murakıp ve muhafız olduğunu bilen insan, bunların olmadığını bilenden daha çok sakınır ve daha korkar. Mukâtil şöyle dedi: Sizden, sözü gizleyenle onu açıkça söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyen Allah nezdinde eşittir; yani mâsiyetini gecenin karanlığında gizleyen veya onu gündüzün aydınlığında alenen yapan insanla ilgili her şeyin bilgisi Allah'ın nezdindedir. Burada iki şeyin hatırlatılması söz konusudur. Birincisi, Cenâb-ı Hak insanlara, ilk günden hayatlarının son bulacağı güne kadar verdiği nimetleri hatırlatmakta, hayatta oldukları müddetçe nimetlerinin sürekli devam etmesi için kendisine şükretmelerini istemektedir. İkincisi, Allah insanların kendisine isyandan ve muhalefetten ebediyen sakınmaları için onların bütün hallerini ve yaptıklarını bildiğini hatırlatmaktadır. Bunları bildiğini şu âyette ifade buyurmaktadır: “Allah her dişinin karnında neyi taşıdığını, rahimlerin neyi eksiltip neyi artıracağını bilir. O'nun katında her şey bir ölçüye bağlıdır. O, görüneni de görünmeyeni de bilir; O, büyüktür, yücedir. Sizden, sözü gizleyenle onu açıkça söyleyen, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyen O'na göre eşittir”, Nimetlerini de şu âyette hatırlatmaktadır: “Kişinin önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler (muakkıbât) vardır”.

Ra'd 13:11

[Koruyucu Melekler] 2 o Mukâtilb. Süleyman, Tefsir, 1, 369. Kişinin takipçileri vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlar, insanın görünürde yaptığı işleri kontrol eden güvenlik güçleri ve yöneticilerdir. Cenâb-ı Hak onun gizli hallerinin de mahfüz olduğunu haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: “Sizden, sözü gizleyenle onu açıkça söyleyen O'na göre eşittir”. Cenâb-ı Hak bunları bildiğini, aynı zamanda görünen hallerinin de kontrol edildiğini haber vermektedir. Bazıları da şöyle dedi: Onun takipçileri vardır, yani onu koruyan melekler vardır. Bu mânada olmak üzere Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Melekler sabah namazında ve ikindi namazında sizin yanınızda buluşurlar”. Önünde ve arkasında onu kayıt ve koruma altına alırlar. Bu cümle, “İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı vardır” meâlindeki âyetle aynı anlama gelir. Mücâhid dedi ki: Önündeki iyilikleri, arkasındaki kötülükleri yazar. İnsanın sağ tarafındaki melek iyilikleri yazar, sol tarafındaki de ancak sağdaki meleğin şahitliği ile yazar; ancak insan yürürken meleklerden biri önde, diğeri arkada olur”. [ ]Onun takipçileri vardır. Buradaki “lehü” zamiri muhtemelen Allaha gider, yani Allah için onu takip edenler vardır... Bunlar onu koruma altına alırlar. Bu zamirin erkek ve kadın herkese işaret etmesi de muhtemeldir, bunun benzeri “Allah her dişinin karnında neyi taşıdığını bilir”® meâlindeki âyettir. Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alırlar. Bu cümlenin âdemoğlunun başına gelen belâlardan ve musibetlerden onun şahsını korurlar, anlamına gelmesi muhtemeldir. Eğer maksat onun şahsını korumak ise, o zaman Allah'ın emrinden meâlindeki ifade, onu Allah'ın azabından ve belâlarından korurlar anlamına gelir. Nitekim “Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi”! meâlindeki âyet de, azabımız gelince mânasına gelir. Onu korurlar ibaresi, onun amellerini Allahın emriyle korurlar mânasına da gelebilir. Önünde ve arkasında meâlindeki beyan farklı anlamlara gelir. Önünde anlamındaki “min beyni yedeyhi” kelimesi, yaptığı hayırlı ameller, arkasında meâlindeki “min halfihi” kelimesi de kötülükler ve günahlar mânasına gelebilir. İlkinin, önden gönderdiği (yaptığı) ameller, ikincisinin geride kalan (yapmadığı) amelleri mânasına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını açıkça bilecektir”. Önünde kelimesi geçmiş zaman, arkasında kelimesi kalan zaman mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Bu nimetin, Resülullah (s.a.) tarafından getirilen din nimeti veya Kur'ân veya din işinden bir şey olması mümkündür. İnsanlar kendi hallerini değiştirmedikçe Allah da o nimeti değiştirmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra sıvışıp giderler. Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir”. “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti”. [§]Bundan maksadın sağlık, esenlik ve mal gibi dünyevi nimetler olması da mümkündür. Onlar kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah da bunları değiştirmez. Şöyle bir soru sorulabilir: Peygamberler zorluklara ve belâlara mâruz kaldılar, bunlardan önce onların kendilerinde bir değişiklik yaptıkları düşünülemez mi? Buna şu cevap verilir: Onlara bu nimetin yerine daha hayırlı olanı verilmiştir. Bu, kendilerinin sebep olduğu bir değiştirme değildir, fakat söylediğimiz gibi o nimetin yerine daha hayırlı olan bir nimet kendilerine verilmiştir. Sonra, yenilenme ve tekrar ortaya çıkarılması gerekli bulunan lütuf türü itaatler ve nimetlerden ibaret olanlar, insanların tercih hallerini ve kendilerini değiştirmeleri halinde değişir. Devam etmesi gereken fiillere gelince, onları Allah sonradan değiştirir. O da esenlik, sağlık ve bolluk gibi şeylerdir. Bu yenilenmesi ve yeniden yapılması gerekenler de itaatler ve isyanlardır"5. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Bu ilâhi beyan, Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: Allah insanlar için dinde yalnızca aslah (en uygun) olanı diler. Fakat bu âyette Cenâb-ı Hak, onların başına bir kötülük gelmesini murat ettiğinde kimsenin onu geri çeviremeyeceğini haber vermektedir. İşte bu âyet, insanlar Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri degiştirdiklerinde Cenâb-ı Hakk'ın da onlar için kötülük murat edeceğine işaret etmektedir. Allah bunu onların aleyhine değiştirmektedir. Mütezile ise şöyle diyor: Yaratılanların, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına bir kötülük yapmayı dilemesi onların bunu ortadan kaldırma halinde güçleri vardır, Allah onlara bir hayrı murat ettiğinde onu da reddedebilirler. Fakat Allah, “Lütfunu engelleyebilecek kimse yoktur”, “Vereceği kötülüğü geri çevirecek kimse de yoktur” diye buyurmaktadır. (1Onların Allah'tan başka yardımcıları da bulunmaz. Yani Cenâb-ı Bi Hakk'ın onlar için murat ettiği azabı defedecek bir dost veya yardımcı yoktur ki, onu defetsin veya onlara yardım etsin. Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de yardımcı vardır”. Ebü Avsece şöyle dedi: Âyetin başındaki “muakkıbât” kelimesi, Allah'ın emriyle insanı koruyan muhafızlar demektir. Bu kelime “Allah'ın hükmünü denetleyecek yoktur” meâlindeki âyette de geçmektedir, ancak burada O'nun hükmünü reddedecek kimse yoktur anlamına gelmektedir. Bundan başka anlamlar verenlerin de olduğu söylenmiştir. Meselâ “a'kabe fulânun fulânen” denildiğinde, o gitti bu geldi denilmiş olur. “Akkabtü” (Caz) denilince de döndüm anlamı kastedilir. “ Racea alâ akıbeyhi” denilince de, geri döndü demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Muakkıbât, gece ve gündüz birbirini takiben gelen meleklerdir, bir grup gidince, onların yerini başka bir grup alır. Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alırlar. Burada Allah'ın emrinden anlamına gelen “min emrillah” sözcükleri, Allah'ın emriyle anlamındaki “bi-emrillah” mânasındadır. Onların Allah'tan başka yardımcıları da bulunmaz. Buradaki “vâlin” (Jis) kelimesi veli, yani dost mânasına gelir. Kelime kâdir ve kadir, hâfız ve hafiz lafızlarının benzeridir”. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır. --- Dipnotlar: 4 Ebü Hureyreden (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Sizleri gece ve gündüz melekleri takip ederler ve onlar görev devir teslimi sırasında sabah namazında ve ikindi namazında buluşurlar. Sonra geceyi sizinle geçiren melek Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna çıkar, Allah insanları herkesten iyi bilmesine rağmen yine de sorar: Kullarımı nasıl bıraktınız? Onlar da şu cevabı verirler: Onları namazda bıraktık, yanlarına vardığımızda da namaz kılıyorlardı”. “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alıp kaydederken biz ona şah damarından daha yakınız” (Kâf, 50/16-17). Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 613. 9! “Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi” (Hüd, 11/40). “Ne zaman bir süre indirilse, “Sizi biri görüyor mu?” diyerek birbirlerine bakarlar, sonra sıvışıp giderler. Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevir“ “Hani Müsâ kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz? Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez”. “Sonra itaatlerden ve hayırlı fiillerden yenilenmesi ve tekrar yapılması gereken nimetlerin değişmesi, insanların tercih haline göre zıddına döner. Bu nimetler, ilâhi lütuf ve korumanın engellenip insanın yardımsız bırakılmasıyla değişir. Devam etmesi gereken durum ve nesneler yahut hiç ardı gelmeyecek şekilde benzerlerinin getirilmesiyle haklarında devam etme hükmü verilen nimetlerin değiştirilmesi sonradan Allah tarafından gerçekleştirilir, meselâ zihin sağlığı ve anlama kabiliyeti gibi; insanlardan bu halin değişmesi, o nimetleri ait olmadıkları yerde kullanmak ve nimetlerin şükür hakkını yerine getirmekten imtina etmekle olur. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 408b). 5% “Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Bunu kullarından dilediğine nasip eder. Bağışlayan ve esirgeyen O'dur” (Yünus, 10/107). 5 “Allah hükmeder, O'nun hükmünü denetleyecek yoktur”.

Ra'd 13:12

Size korku ve ümit duyguları içinde şimşeği gösteren O'dur. Yani sizi hem korkutan hem ümit veren şimşeği... Yahut korktuğunuz ve ümit ettiğiniz şeyi gösteren... Müfessirler der ki: Korku yolcu için, ümit de mukim içindi. Korku ev halkı için, ümit de ziraat ehli için olduğu da söylenmiştir. Bize göre, ümit eden de korkan da aynı gruptur; yararlanma zamanında ondan faydalanmayı ümit ediyorlar, yararlanma vaktinin dışında da onun zararından korkuyorlar. Yahut faydasını ümit ediyorlar, zararından korkuyorlar. Veyahut onun geçmesini ümit ediyorlar, üzerlerine inmesinden ve yararlanma zamanı gelmeden zarar vermesinden korkuyorlar. Size korku ve ümit duyguları içinEN de şimşeği gösteren O'dur. Bu beyan hakkında başka bir ihtimal da şudur: [ ] Sözü edilen korkuyu ve vâdedilen ümidi size gösterecek; çünkü şimşek hem ışıktır, hem ateştir. Işıktır, cennette vâdedilen ışığı ümit ettirir. Ateştir, âhirette sözü edilen ateşten korkutur, çünkü orada ateş vardır. Görmez misin ki, ateş şiddetli olunca, ona dokunanın halinden korkulur. Yağmur dolu bulutları meydana getiren O'dur. Yani içinde yağmur ve su bulunan ağır bulutları yükselten O'dur. Ebü Avsece şöyle dedi; Bulut yükseldiğinde “neşeti's-semâu” denilir, buluta da “neş'un” denilir. “Enif'âl bâbından enşee fiili de rafea mânasına gelir. Âyette de bu anlamda, yani yükseltti mânasında kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Gel Jas ahaa ip KİZİN sal JE JE) İLE SAZAN İyİ AŞILI Yl a3

Ra'd 13:13

[Gök Gürültüsü ve Şimşek] Gök gürültüsü Allah'ı överek tenzih eder; Gök gürültüsü anlamına gelen “ra'd” kelimesi ile şimşek anlamına gelen “berk” kelimelerinden neyin kastedildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları dedi ki: “Ra'd” kelimesi, bulutlarla görevli meleklerden birinin ismidir, onun sesinden maksat da Allahı tesbih etmesidir. Bu konuda İbn Abbâs'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Yahudiler Hz. Peygamber (s.a.) gelip dediler ki: Yâ Ebe'l-Kâsım! Bize gök gürültüsünün ne olduğunu anlat! Hz. Peygamber (s.a.) şöyle dedi: “O, bulutlarla görevli meleklerden biridir, yanında ateşten kamçılar vardır, bulutları onlarla Allah'ın dilediği yere sevkeder” Dediler ki: O zaman duyduğumuz o ses nedir? Buyurdu ki: “Bulutları sevk sesidir, emrettiği yere gitmeleri için çıkardığı yönlendirici sesidir” Yahudiler, doğru söyledin, dediler”. )JEğer bu rivayet doğru ise, âyetten maksat da odur. Hz. Ali'ye (r.a.) gök gürültüsü ve şimşekten sorulduğunda şu cevabı vermiş: Gök gürültüsü (ra'd) bir melektir, şimşek (berk) de onun demir kamçılarla bulutlara vurmasıdır“. Şöyle de söylendi: Gök gürültüsü, söylediğimiz gibi, Allah'ı tesbih ile bulutları sevkediyor. Bulut az olduğunda onu dürer, gazabı şiddetlenince de ağzından ateş çıkar, yıldırım işte budur. Şöyle de söylenmiştir: O, bulutları sevkeden rüzgârdır, bulutlar yoğunlaşıp çıkacak bir yer bulamayınca ses çıkarır, işte bulutların çıkardığı gürültü odur. Bazı felsefeciler şöyle dedi: Gök gürültüsü, bulut kütlelerinin çarpışmasıdır, bundan taşın taşa çarpması gibi o ses çıkar. Başka bazı felsefeciler de şöyle söyledi: O ancak bir rüzgârdır, bulutların altında sıkışır ve parçalanır, işte o ses bundan çıkar. Gök gürültüsünü meydana getiren şey, ya melektir, ya rüzgârdır, ya da Cenâb-ı Hakk'ın, her şeyin Allah'ı tesbih ettiğini haber vermesi dikkate alındığında her şeyin yaptığı tesbih türündendir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: “O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur”©. Yaratılış gereği ortaya çıkan bir tesbih olması da muhtemeldir; çünkü her şeyin yaratılışında, yaratıcısına hamdetme, kendisini varedeni mülhitlerin niteledikleri her şeyden uzak tutma özelliği ile O'nun ulühiyetinin ve rablığının delilleri varedilmiştir. Sözlü bir tesbih olması da muhtemeldir; çünkü, diğer yaratıkların anlamayacağı şekilde, gizlice Allah'ı tesbih ve tenzih özelliği her şeyin yaratılışına konulmuştur. Ebü Said el-Hudri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Gök gürültüsü, melektir ve o ses onun tesbihidir. Şimşek ise o meleğin bulutları sevkederken çıkardığı sestir. Bunun örneklerinin çok olduğu söylenmiştir. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Onun korkunç bir şey olduğundan, mahlukatı korkuttuğundan ve insanlara Cenâb-ı Hakk'ın hükümranlığını ve azametini hatırlattığından başka, bizim onu bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Eğer insanlar ona alışmamış olsalardı o sesi dinlemeye canları dayanmazdı. (JGök gürültüsü Allah'ı överek tenzih eder. Yani insanlara Allah'ın hükümranlığını ve azametini hatırlatır. Bu ve onun, insanlara Allah'ın hükümranlığını ve azametini hatırlatması, onun tesbihidir. O'nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır; yani Cenâb-ı Hakk'ın korkusundan melekler de bu tesbihe katılırlar. Gök gürültüsü Allah'ı tesbih ediyor ve mahlukata Allah'ın azametini ve hükümranlığını hatırlatıyor, bu da onun Allah'ı övmesidir. Melekler, kendileriyle Rab'leri arasında kalacak şekilde Allah'ı tesbih ederler. Cenâb-ı Hak âyette gök gürültüsünün hamd ile tesbih ettiğini belirtti, fakat meleklerin hamd ile tesbihini zikretmedi. O'nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır buyurdu. Buradaki korkusundan kelimesi iki mânaya gelir. Birincisi, O'nun cezasından korkarak demektir, çünkü onlar en küçük bir hata yaptıkları takdirde Allahın cezası ile korkutulmuşlardı. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurur: “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim?” diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız”, İkincisi, cezadan değil Allah'ın heybetinden korkarlar demektir, çünkü Allah onları kendisine itaat etmek ve teslim olmakla nitelemiş, şöyle buyurmuştur: “Melekler, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmez ve kendilerine emredileni yerine getirirler”. Başka bir âyette de, “Onlar asla yorulmazlar” buyuruyor. Buna benzer başka âyetler de vardır. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın heybetinden korkma hali âhirette de devam eder, cezadan korkmak ise geçip gider. O, yıldırımlar gönderir. Buradaki “sa'ka” kelimesinin, bazılarını öldüren, bazılarının da aklını başından alan kuvvetli gürültü mânasına geldiği söylenmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek”. Bu kelimenin bir azap ismi olduğu da söylenmiştir, onu daha önce açıklamıştık”. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelip kendisine Rabb'in işinden bir şey soruyor. Hemen o sırada bir yıldırım düşüyor ve adamı yakıyor. Bunun üzerine şu âyet-i kerime geliyor: O, yıldırımlar gönderip bunlarla dilediğini çarpar. O'nun azabı pek şiddetlidir“, (1Onlar Allah hakkında tartışıp duruyorlar; yani Allah'ın birliği konusunda tartışıyorlar, çünkü kâfirlerin hepsi, Allah'ın birliği ve ulühiyeti konusunda tartışıp duruyordu. O'nun azabı pek şiddetlidir. Bazıları şöyle dedi: O'nun intikamı ve cezası çok şiddetlidir. Buna, çok güçlüdür mânası verildiği gibi, yakalaması çok şiddetlidir anlamı da verilmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Mihâl” kelimesi, hile ve tuzak anlamına gelir, kelimenin kökü “hile'dir Ancak ona ilkinin ismi verilmiştir, çünkü o, hilenin cezasıdır. Tıpkı kötülüğün cezasına kötülük, saldırının cezasına saldırı ismi verildiği gibi”. Hile ve tuzak anlamına gelen “keyd” ve “mekr” kelimeleri, daha önce de söylediğimiz” gibi, insanlar güven içinde olduklarını düşündükleri sırada onları hiç beklemedikleri yerden yakalamaktır. Ebü Avsece şöyle dedi: “Mihâl” bana göre “mekr”, yani tuzak mânasına gelir. --- Dipnotlar: ©“ Oo “Göklerdeve yerde olanlar hep O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”. © “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allahın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar”. © O bk. el-Bakara süresinin 2/55. âyetinin tefsiri. © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l Kurün, 226. 7 Burada müellif şu âyetlere işaret etmektedir: “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez”. “Kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın”. 7 bk. Yüsuf süresinin 12/5 ve 78. âyetlerinin tefsiri.

Ra'd 13:14

Dua edilmeye lâyık olan O'dur. Bu cümleye iki anlam verilebilir. Birincisi, ibadet edilmeye lâyık olan O'dur, O'ndan başka hiç kimse ibadete lâyık değildir. Yani ibadet edilme hakkına sahip olan O'dur, O'ndan başka kendisine ibadet edilenlerin hiçbiri ibadet edilme hakkına lâyık değildir. İbadet edilme hakkı O'na aittir, başkasına değil. İkincisi, yapılan duayı kabul etme hakkı O'na aittir, O'ndan başka hiç kimsenin duayı kabul etme gücü yoktur. İlk yoruma göre âyetteki davet kelimesi ibadet anlamına gelir, ikinci yoruma göre de yapılan duayı kabul etmek, yani dua eden insanın duasını kabul etmek O'na aittir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Yaratılanların duasını kabul etme gücü sadece O'nda vardır, insanların O'nun dışında taptığı ve dua ettiği nesnelerin böyle bir gücü yoktur. O'nun dışında el açıp dua ettikleri şeyler, onların hiçbir isteğini karşılayamazlar meâlindeki âyet buna işaret eder. Yani O'nun dışında el açıp dua ettikleri şeyler, duayı kabul etme gücüne sahip değildirler. Yahut onların putlara tapmalarından umduklarını alamazlar. Bunun örneği şu âyette belirtilmiştir: Onlar ancak, ağzına gelsin diye iki avucunu suya doğru açıp yalvaran kimse gibidir. Halbuki bu yoldan su asla onun ağzına gelecek değildir. Burada Allah'tan başkasına dua eden kişinin iki avucunu suya doğru açan kimseye benzetilmesinin açıklaması şöyledir: En doğrusunu Allah bilir ya, Allah'tan başkasına dua eden kişi, ancak iki avucunu süya doğru açıp suya dua eden kimse gibidir; suya dua etse bile su ona cevap veremediği ve duasını kabul edemediği gibi, putlara dua eden kişiye de putlar cevap veremez ve duasını kabul edemezler. Bunu en iyi Allah bilir. Yahut bu örnek şöyle de açıklanabilir: Allah'tan başkasına tapan veya O'ndan başkasına dua eden kimse, ancak iki avucunu suya doğru açan kimse gibidir; yani o sudan uzakta bir yerdedir, kendisi suya ulaşamadığı gibi Allah'tan başkasına tapan da arzusuna ve beklentisine ulaşamaz. Başka bir ihtimal de şudur: Avuçlar birleştirildiğinde su avuçlanır, eller ve parmaklar açıldığında ise suyu avuçlama imkânı yoktur; işte Allah'tan başkasına kulluk yapan da böyledir. Kâfirlerin duası hep boşa gider. Yani kâfirlerin dua ve ibadetlerinin kendilerine, âhirette hüsrandan başka bir getirisi yoktur. Hâsılı; onların bütün yaptıkları kendilerinden kaybolup gider, onlar yaptıkları dua ve ibadetle umduklarını elde edemezler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Daha önce taptıkları putlar onları terkedip kaybolmuştur”?. Yahut “Uydurdukları putlar kendilerini bırakıp gitmiştir”.

Ra'd 13:15

Göklerde ve yerde bulunan her şey isteseler de istemeseler de Allah'a secde ederler. Buradaki secde kelimesi ile gerçek secde kastedilmiştir, mümin ve kâfir herkes Allah'a secde eder; ancak mümin kendi tercihi ve arzusu ile secde eder, kâfir ise zaruret halinde, sıkıntıya ve zorluğa düştüğünde istemeyerek secde eder. Buradaki secdenin farklı mânalarda kullanılmış olması da muhtemeldir. Birincisi, gerçek secde mânasında kullanılmıştır, eğer maksat bu ise, o zaman âyet özellikle imtihan edilenler hakkındadır. İkincisi, hilkat secdesi mânasında kullanılmış olabilir, bu durumda da âyet yaratılanların hepsi ile ilgilidir, çünkü Allah her şeyin yaratılışında ve hilkatinde Cenâb-ı Hakk'ın birliğine işaret eden, O'nun ulühiyetini ve rablığını gösteren özelliği koymuştur. Üçüncüsü, mümin ve kâfir herkeste ortaya çıkan durumların secdesi olabilir. Mümin her türlü ahvâlde Allah'a secde eder, kâfir ise ancak dara ve zora düştüğünde secde eder, boyun büker, bolluk ve rahatlık halinde secde etmez. Âyet, kâfirin Allah'a secdesinin de kendi tercihi ve arzusu ile olduğu anlamına da gelir gibidir, çünkü onlar şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””. “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız, diyorlar”. Onlar putlara tapmış olsalar da, secdenin ve ibadetin Allah'a yapılması gerektiğini biliyorlardı. Fakat başkalarını Allaha ortak koştukları için Cenâb-ı Hak onlardan bunu kabul etmedi. Her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam... Yani o nesnelerin gölgeleri sabah akşam Allah'a secde ederler. Her şeyin gölgesi, o şeyle birlikte döner, o şeyin döndüğü yöne döner. Cenâb-ı Hak burada akşam ve sabah anlamına gelen “gudüv” ve “âsâl” kelimelerini zikretti, çünkü gölge sabah ve akşama yakın zamanlarda belirgin olarak ortaya çıkar. Göklerde ve yerde bulunan her şey isteseler de istemeseler de Allah'a secde ederler meâlindeki secde ile, onların eğilmeleri ve boyun eğmeleri kastedilmiş olabilir. Eğer maksat eğilmek ise, o zaman sözü edilen secde, insan olsun olmasın, canlı olsun olmasın bütün yaratıklar içindir. Her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam... Yani o nesnelerin gölgeleri de sabah akşam eğilir. Buradaki secde lafzından maksadın hilkat secdesi olması da mümkündür, bu durumda da herkes hilkati, yani yaratılış özelliği ile Allah'a secde ediyor demektir. Burada sabah akşam denilmesinin anlamı nedir? diye sorulursa, cevap olarak denilir ki: Bu ifadeden belli bir zaman dilimi değil, her zaman, daima, bütün vakitler, anlamı kastedilmiştir. MERREN edin sts Jaf mağ a feaa in işle Sal aas gl larë --- Dipnotlar: 4 “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, ‘sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz' diyorlar”. “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18).

Ra'd 13:16

Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sor. “Allah'tır? diye de cevap ver. Cenâb-ı Hak önce onlara, göklerin ve yerin Rabb'i kimdir, diye sormasını Resülullah'a (s.a.) emrediyor, sonra da Allah diyerek bunun cevabını onlara kendisinin vermesini emrediyor. Bu, görünüş itibariyle bir iddiadır. Bu süredeki âyetlerin ekserisi iddia, bazıları da delildir. Meselâ Allah şöyle buyurmaktadır: Kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip olmayan şeyler... Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular? Çünkü onlar, taptıkları putların Allah'ın yarattığı gibi yaratamayacağını, kimseye fayda veremeyeceğini, kimseden de zararı gideremeyeceğini kabul ediyorlardı. Cenâb-ı Hak, peygamberine şunu emrediyor: Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sor. Allah ona Rabb'iniz kimdir? diye sormasını değil, Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sormasını emrediyor. Onlara bunu sormayı emretmesinin sebebi, ancak göklerin ve yerin Rabb'inin, taptıkları putlar olduğunu söylemeye cesaret edememeleri içindir. Onlar göklerin ve yerin Rabb'inin Allah olduğunu kesin olarak ikrar ediyorlardı. O'nun göklerin ve yerin Rabb'i olduğunu ikrar ettikleri zaman, bu ikrarın içine göklerde ve yerde olan her şeyin O'nun rubübiyeti altında olduğu hükmü de girer. Çünkü Allah gökleri ve yeri, ancak orada yaşayanlar için yaratmıştır. Buna göre Allah göklerin ve yerin Rabb'i olunca, aynı zamanda göklerde ve yerde olan her şeyin de Rabb'i olmuş olur. Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sor. “Allah'tır? diye de cevap ver. Allah önce onlara sormasını, sonra da cevabını onlardan önce yine kendisinin vermesini emrediyor. Çünkü Hz. Peygamber, her türlü hayır yarışında önde gidendir. Hz. Peygamber'in (s.a.) sorusuna insanlar, göklerin ve yerin Rabb'i Allah'tır, diye cevap vermişlerdi. Bunun delili, Übey, İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarıdır. Onlar âyeti şu mânada okudular: Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? Allah'tır” diye cevap verdiler. Yukarıdaki kırâat, Hz. Peygamber (s.a.) her türlü hayır yarışında önde olduğu gibi, bu soruya cevap vermekte de onları geçmesini emrettiğine işaret eder. Sonra de ki: Öyle ise O'nu bırakıp da koruyucu putlar mı edindiniz? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Göklerin ve yerin Rabb'inin Allah olduğunu ve O'nun gerçek ilâh olduğunu ikrar ettiğinize göre, Allah'ı bırakıp da şu putları nasıl rab edindiniz ve onlara nasıl taptınız? Yahut göklerin ve yerin Rabb'i olmayanı, bunların Rabb'i olduğunu ve ibadete lâyık olduğunu ikrar ettiğiniz Allah'tan nasıl daha üstün görürsünüz? En doğrusunu Allah bilir. Kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip olmayan; çünkü onlar kendilerine bile fayda sağlayacak güce sahip olmadıkları gibi zararı gidermeye de güçleri yetmiyor. Böyle iken nasıl başkasına fayda verebilir veya başkasından zararı nasıl defeder? Cenâb-ı Hak onların buna güçlerinin yetmeyeceğini, gerçek güç ve kudret sahibinin kendisi olduğunu onlara öğretiyor. O güç ve kudrete sahip olanı nasıl bıraktınız ve güçsüz olana nasıl taptınız? Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah'ı bırakıp da kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip olmayanı nasıl ilâh edindiniz? İkincisi, kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip değil iken, faydayı elde etme ve zararı ortadan kaldırma ihtiyacı da varken, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”” diyerek fayda sağlamak için onlara nasıl taptınız? Hiç körle gören bir olur mu? diye de sor. Yani taptığınız putların kör olduğunu, hiçbir şeyi göremediğini, Allah'ın ise her şeyi gördüğünü biliyorsunuz, böyleyken her şeyi görene kulluğu nasıl bırakır, hiçbir şeyi görmeyene kulluğu nasıl tercih edersiniz? Bunlar eşit midir? Hayır, eşit değildir. Yahut Allah onlara şunu söylüyor: Siz putlara tapmakla, onların Allah nezdindeki şefaatlerine tamah ettiniz, halbuki onlar kördürler, siz ise görüyorsunuz, kör olan birinin gören kişiye rehberlik yaptığını dünyada gördünüz mü? Veyahut gözleri görmeyen birinin gören kişiye kılavuz olacağını nasıl düşünürsünüz? Eğer böyle düşünmüyorsanız, putların şefaatine nasıl tamah edersiniz? (IHiç körle gören bir olur mu? diye de sor. Kör olandan maksat kâfirdir, gören de mümindir. Yahut karanlıklarla aydınlık eşit olur mu? diye de sor. Buradaki karanlıktan maksat küfürdür, aydınlık ise imandır. Karanlığı küfre, aydınlığı imana benzetmelerinin sebebi şudur: Karanlık her şeyi örter ve perdeler, aydınlık ise örtüyü ve perdeyi kaldırır. İmanın delilleri ve kanıtları ranlıktadır. Mümin ise gören kimse gibidir, çünkü yanında delilleri ve kanıtları vardır. Yoksa Allah'a ortaklar mı buldular? Yani aksine onlar, taptıklarında kendilerine fayda veremeyeceğini, tapmadıklarında da zarar veremeyeceğini bildikleri halde ibadet konusunda onları Allah'a ortak ettiler. Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? Yani onların taptığı ve ulühiyet konusunda Allah'a ortak koştukları o putlar, Allah'ın yarattığı gibi bir nesne yarattılar da, Allah'ın yaratması ile putların yaratmasını mı karıştırdılar? Aslında onlar, putların, Allah'ın yarattığı gibi bir şey yaratmadığını biliyorlar, üstelik onlar Allah'ın her şeyin yaratıcısı olduğunu ikrar etmelerine rağmen ibadet ve ulühiyet konusunda o putları nasıl Allah'a ortak ederler? Bu âyet, Mütezile'nin iddiasını geçersiz kılmaktadır, çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah kulların fiillerini yaratmamıştır, onları yaratmaya gücü yetmez. Onların iddiasına göre insanların fiillerini Allah yaratmadı, insanlar kendileri yarattı. Buna göre burada bir yaratma benzerliği vardır. İşte bu bakımdan bu âyet, onların iddialarının yanlışlığına ve görüşlerinin bozukluğuna işaret etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır. Yani göklerde ve yerde olan her şeyi yaratan Allah'tır. O birdir, karşı konulamaz güce sahiptir. Yani her şey O'nun gücü, kudreti ve hükümranlığı altındadır. Onların taptığı putlar ise, yenik ve mağlupturlar. JE İKE yla, ği SİLE, ZEN ga İŞİ --- Dipnotlar: vardır, bu deliller o örtüleri ve perdeleri kaldırır ve her şeyi aydınlatır. Küfrün ise onları kaldıracak delilleri ve kanıtları yoktur, bu yüzden karanlıktır, hiçbir şeyi aydınlatamaz. İman aydınlıktır, söylediğimiz gibi delillerle ve kanıtlarla her şeyi aydınlatıp parlatır. Kâfir, hiçbir şeyi göremeyen kör gibidir, çünkü ka“Allahı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18).

Ra'd 13:17

Bazı müfessirler şöyle dediler: Allah bu âyette yakin ile şekke (kesin imanla şüpheli olana) bir misal getiriyor. Kalp, yapılan işin yakin ve şek halinde olma durumuna göre onu taşır. Şüpheli olana hiçbir ameli fayda vermez, kesin iman ile amel edenleri ise Allah faydalandırır. İşte âyetteki köpük atılıp gider ifadesi şüpheli olana işaret etmekte, insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur meâlindeki ifade ise kesin imanla yapılana işaret etmektedir. Altın ateşe konulup hâlis olanı alındığı ve işe yaramaz olan maddeleri atıldığı gibi Cenâb-ı Hak da kesin bir imanla yapılanı kabul etmekte, şüphe ile yapılanı reddetmektedir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüdür”. Katâde şöyle dedi: O, gökten su indirdi; su, vâdiler dolusunca sel olup aktı; yani küçük küçüklüğü ile, büyük de büyüklüğü ile aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü; yani suyun üzerine çıkan nesneleri götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. Buradaki “cüfâ” kelimesi ağaca sarılan maden cürufu vb. şeyler demektir. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. Cenâb-ı Hak burada hak ile bâtıla örnek vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle demektedir: Suyun üzerinde görünen o köpük nasıl dağılıp yok oluyor ve atılıyor, istifade edilemez hale geliyor ve artık ondan bir bereket beklenmiyorsa, bâtıla bulaşan insanların durumu da aynen öyle olur, köpüğün dağılıp gitmesi gibi olur. Aynı şekilde su yerde kaldığı ve orada istikrar bulup kaldığında arazi nasıl bitek hale gelir, oradan bereket beklenir ve ekin elde edilirse, hakka katılan insanların durumu da böyledir; su yerde kaldığı gibi hak da onlarda sürekli kalır. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası yapmak istedikleri madenler... Burada Allah şunu söylüyor: O maden ateşe atıldığında altının ve gümüşün hâlis olan kısmı kalır, cürufu yanıp gider. İşte hakkın, sahibi için devamlı var olması da bunun gibidir. Veya alet yapmak istedikleri... Bu ibare ile Allah, kendisinden istifade edilen ve çeşitli faydalar bulunan demiri ve tunçu kastetmektedir. Yani maden ateşe atıldığında onun hâlis olan demiri ve tunçu kalıp cürufu yandığı gibi, hak da sahibi için, aynen hâlis demirin ve tunçun kaldığı gibi, bâki kalır”. 7 o Taberi, Câmi'w'İ-beyân, XIII, 135; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 632. 78 Taberi, Câmi'u'-beyân, XIII, 136; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, IV, 634. O, gökten su indirdi; yani Kur'ân'ı indirdi. Kur'ân, kesin inanç sahibinin kalbini inancı ölçüsünde, şüphelinin kalbini de şüphelerine göre kendi arzuları istikametine doğru çeker. Bu arzular çoğu kez bâtıl ve köpük gibi yok olup gidicidir. Âyetteki su haktır, vâdiler kalplerdir, sel arzular, köpük de batıldır. Hak, yanmayan madendir ve zinettir. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. Köpük, demir ve altın madeninin cürufu bâtıldır, bunları alan hiçbir fayda görmez. Aynı şekilde bâtıla sapan kişi de kıyâmet günü bâtılından hiçbir fayda göremeyecek. Su, zinet ve saf maden ise haktır, bunları bulan onlardan yararlanır, aynı şekilde hak ehli de kıyâmet günü o haktan yararlanır. Zinetten maksat, altın ve gümüştür, madenden (metadan) maksat da tunç, demir, kurşun, bakır ve benzeri şeylerdir; bunlardan da ancak ateşe girip saf olanı cürufundan ayrıldığında yararlanılır. Hüseyin b. Vâkıd”, Mukâtil'in şu sözünü nakleder: Allah küfür ile imana ve hak ile bâtıla şöyle bir misal getirdi: O gökten su indirdi; su, vâdiler dolusunca sel olup aktı; vâdi büyük ise oradan vâdinin büyüklüğü ölçüsünde sel aktı, küçük ise küçüklüğü ölçüsünde sel aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü; yani suyun üzerinde kalan köpüğü alıp götürdü. Sonra buyurdu ki: Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası, yani altın ve gümüş gibi, veya alet yapmak istedikleri, yani demir, tunç ve kurşun gibi, madenlerden de üste böyle köpük çıkar. Yani akan selin üzerindeki köpüğün kimseye faydası yoktur, sudan ise faydalanılır. Selin köpüğü olduğu gibi, zinet eşyası ve alet elde etmek için maden ateşe atıldığında onun da köpüğü, yani cürufu vardır ve bu cürufun hiçbir faydası yoktur. Hâlis maden olan zinet eşyası ve âletten ise istifade edilir. Âyette vâdiler kalplere benzetilmiştir. Sel de beşeri arzulara benzetilmiştir. Su, zinet ve alet de insanların yararlandıkları hakka benzetilmiştir. Suyun köpüğü, zinetin posası ve aletin işe yaramayan cürufu da bâtıla benzetilmiştir. Sudan, hâlis altından ve kullanılan aletlerden insanlar dünyada yararlandıkları gibi, hak da sahiplerine âhirette fayda verecektir. Köpük, altının posası ve aletin cürufu insana dünyada fayda vermediği gibi, bâtıl da sahibine âhirette fayda vermeyecektir”. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Yani Allah Teâlâ, hak ile bâtılı, belirttiği bu örnekte açıklıyor. Köpük atılıp gider; yani kurur gider ve ondan istifade edilmez. İnsanlara fayda veren şeye gelince, yani suya gelince, o dünya durdukça durur; insanlar ondan içerler, tarlalarını sularlar ve her işte ondan faydalanırlar. Yüce Allah bu üç örneği, bir örneğin içinde söz konusu etmiştir. Yüce Mevlâ, “Rablerinin emrine uyanlar için”, yani dünyada Rab'lerine iman eden ve O'nun birliğini kabul edenler için, “mükâfatın en güzeli” vardır, yani âhirette ona cennet vardır, buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak iman ve hakkı ve onlarda sebatı, istikrarı ve güzel kokuyu, önce temiz bir toprağa, sonra güzel bir ağaca benzetmektedir, küfrü ve bâtılı da kötü bir toprağa ve kötü bir ağaca benzetmekte, onları kötülükle ve yok olup gitmekle nitelemektedir. Şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir”?. “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”. “Güzel memleketin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar”. Cenâb-ı Hak bazan da mümini gören ve duyan insana, kâfiri de kör ve sağır insana benzetmektedir: “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu?” Küfrü de bazan karanlığa, bazan küle ve ölüme benzetmekte, imanı da aydınlığa, ışığa ve canlı olmaya benzetmektedir”. Cenâb-ı Hakk'ın verdiği bütün bu örnekler zâhirde iddia mânasına gelir; çünkü bu örneklerde hakkın beyanı olmadığı gibi haklı olanla haklı olmayanın ayırdedilmesi de söz konusu değildir, yalnız şu söylenmektedir: Şununla şu eşit midir? -belirtilen şeyler eşit değildir-, iyi ile kötü, yahut gören ve duyan ile kör ve sağır, veyahut ölü ile diri, veyahut da karanlık ile aydınlık bir midir? Bunların hiçbiri eşit değildir. Farklı mezheplerden olsalar da din mensuplarının her biri şunu söylerler: Hak üzere olan benim, )bâtılda olan da başkalarıdır! Herkes kendisinin kör ve sağır olmadığını, karanlıklar içinde bulunmadığını, aksine aydınlıklar içinde olduğunu iddia eder. Verilen bu örneklerde hakkın bâtıldan, haklı olanın diğerlerinden ayırdedilmesi söz konusu değildir, bu, başka şeylerle anlaşılır: Delillerle, kanıtlarla ve burhanlarla! Cenâb-ı Hak “İşte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz”” buyuruyor. Hakkın bâtıldan, hak üzere olanın olmayanından ayırdedilmesi, ancak delillerle, kanıtlarla ve burhanlarla mümkündür. İmanın ve hakkın, güzelliğini, hoşlugunu ve ortaya çıkan neticelerini akıl sahibi olanların akıl yoluyla anlayacakları delilleri ve kanıtları vardır. Küfrün ve bâtılın çirkinliğini, bozukluğunu ve neticesinin ne kadar kötü ve çirkin olduğunu da akıl sahibi olanlar akıl yoluyla net olarak anlarlar. İbn Kuteybe şöyle dedi: Bu sel, üste çıkan köpüğü, yani suyun üstüne çıkan köpüğü; süs eşyası, yani zinet eşyası; veya âlet, yani çeşitli kap-kaçak... Yani yerden çıkan bakır madeni ile kurşun ve demir gibi cevherler ve altın ve gümüş gibi madenler eritildiğinde suyun üstüne çıkan köpük gibi onların da cüruf kısmı ayrışır. Âyette geçen “cufâ” kelimesinden maksat, sel sulaEbü Avsece şöyle dedi: Âyetteki “râbiyen” kelimesi, suyun üstüne çıkan şey demektir. Bu da köpükle aynı mânaya gelir. Su köpürdüğünde “zebede'lmâu” denilir. Süs eşyası yapmayı istemek, bundan maksat, altın ve gümüş gibi zinetlerden üzerlerine takınacakları süs eşyalarıdır. Köpük atılıp gider, yani lüzumsuzdur ve hiçbir işe yaramaz. “Cufâ”, insanın önemsemediği, kaybından çok az üzüntü duyduğu ve hafife aldığı şeydir. “Cufâ, nesnelerin posa kısmıdır. Bu türlü şeylerle vâdi dolduğu ve sonra da sel onları götürdügünde “kad incefâ el-vâdi” 35) denilir. Ebü Avsece dedi ki: Bana göre Aa” “gusâ” (Lui) selin götürdüğü ağaçlar, hayvanlar ve benzeri şeyler demektir. İbn Kuteybe “Onları kapkara bitki kalıntısı haline getiren”! meâlindeki âyete kurumuş bitki diye anlam verdi. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Cufâ”, donmuş demektir. “Zebed” kelimesinin de, suyun üstünde toplanıp kütle haline gelen ve sonra sel tarafından götürülen şey olduğu kanaatindedir. Ferrâ da şöyle dedi: “Feyezhebu cufâen” ifadesi, geldiği gibi süratle gider demektir”. [S]Burada su ile sanki dine örnek verilmektedir. O da gökten indirilen ve tek olan hak dindir. Fakat insanlar farklı dinler ve farklı mezhepler edindiler. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın””. Uyulması emredilen din ile ona tâbi olmak aynı şeydir. Gökten inen su da aynı saflıktadır, asıl olan odur, fakat sonra ondan önemsenmeyen ve üzüntü duyulmayan bir takım şeyler ortaya çıkıyor, sel de odur. Yahut suyun örnek verilmesinin anlamı şudur: Su gökten temiz ve tatlı olarak gelir, ancak sonra toprakta bulunan unsurların farklılığına göre suyun rengi ve tadı da farklılaşır; bazısı yerden tuzlu ve acı olarak çıkar, bazısı kullanılamayacak derecede acı, bazısı da tatlı su olarak çıkar. Bu farklılık, topraktaki özlerin farklılığından kaynaklanır, yoksa gökten inen suyun hepsi tatlı ve temiz idi. Bu sulardan istifade edileni tektir, o da tatlı olanıdır. Buna göre faydalanılacak olan din de tektir, diğerlerinden ise tıpkı acı ve tuzlu su gibi yararlanılmaz. Yahut âyetin bundan başka bir anlamı vardır ve biz onun ne olduğunu bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. İşte Allah böyle misaller getirir. Í laiii Şİ gaiis ALİN g E EL gal --- Dipnotlar: Hüseyin b. Vâkıd, Merv kadısıdır. Muhaddistir, sikadır, hayır ehli insanlardandır. 159/776'da vefat etmiştir (bk. Zehebi, el-Kâşif, I, 337; İbn Hacer, Takribü't-Tehzib, I, 169; Mukātil b. Süleyman, Tefsir,1, 374. 8! o “Rablerinin emrine uyanlar için mükâfatın en güzeli vardır”. & “Allah'ınnasılbirmisal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir” (İbrâhim, 14/24-25). # “Güzel memleketin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız üründen başka bir şey çıkmaz. İşte biz şükreden bir kavim için âyetleri böyle açıklıyoruz” (elæ Müellif şu âyetlere işaret etmektedir: “Hiç körle gören bir olur mu; yahut karanlıklara aydınlık eşit olur mu?”. “Rablerini inkâr edenlerin yapıp ettikleri, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Kazandıkları hiçbir şeye yaramaz. İşte bu (sonucu gerektiren davranış) derin sapkınlıktır” (İbrâhim, 14/18). 8 Zikredilen âyetlere bakınız. Ayrıca bk. “Onların misali, bir ateş yakan insan gibidir. Ateş tam etrafını aydınlattığında Allah ışıklarını yok eder de onları karanlık içinde, hiçbir şeyi görmez bir halde bırakıverir”. “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle güzel gösteril%8 “Deki: Kötünün çokluğu sana ilginç gelse de iyi ile kötü bir değildir. O halde ey akıl sahipleri, Allah'a âsi olmaktan sakının ki kurtuluşa eresiniz!”. “İşte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz ama bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır”. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, 227. 9 o “Yeşil bitkileri çıkartan, sonra onları kapkara bitki kalıntısı haline getiren (Rabb'in)” “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte günahtan korunmanız için Allah bunları size emretti”

Ra'd 13:18

Rablerinin emrine uyanlar için mükâfatın en güzeli vardır. Yani Allah'ın kendilerini davet etmiş olduğu dini kabul edenler için... Cenâb-ı Hak onları ancak, selâmet yurduna, yani cennete gitmelerine vesile olacak olan dine davet etti: “Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor”. [S]Allah onları selâmet yurduna çağırdı ve kendilerine de bu çağrıyı kabul veya reddetmek imkânını verdi. Daveti kabul edene selâmet yurdu ve belirtilen en güzel mükâfat, daveti reddedene de cehennem ve zillet yurdu vardır. Hangi yolu seçerse, vâdedilen o karşılık kendisine verilecek; daveti kabul yolunu seçerse kendisine vâdedilen ebedi nimetler ve selâmet yurdu verilecek, eğer reddetmek şıkkını seçerse, o zaman da kendisine vâdedilen ebedi azap ve zillet yurdu verilecek. Rablerinin emrine uyanlar için mükâfatın en güzeli vardır meâlindeki âyetle benzeri diğer âyetler müminler içindir, çünkü en güzel mükâfattan yararlanacak olanlar onlardır. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim de müminler için hidâyet ve rahmet“, kâfirler için ise körlük ve dalâlettir. “İnananların kalplerine şifa verir” meâlindeki âyet de böyledir. Kâfirlerin kalplerine verdiği şey de şöyle açıklanmaktadır: “Bu, onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır”. “Kalplerinde bir bozukluk vardır, Allah da onlardaki bozukluğu arttırmıştır”. Rablerinin emrine uyanlar için mükâfatın en güzeli vardır. Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tamamı ve ek olarak bir misli daha onların olsa (kurtuluş için) onu mutlaka feda ederlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Onların, yapılan daveti kabul etmelerine engel olan şey, bu dünyaya olan düşkünlükleri ve meyilleridir, fakat azap ve zorluk başlarına geldiğinde Jondan kurtulmak için yeryüzünde olan her şeyin kendilerinin olmasını isterler. Onlar var ya, hesabın en kötüsü işte onları bekliyor. Yani onlar çok kötü bir şekilde hesaba çekilecekler. Çünkü onların yaptıkları güzel işlerin ve fayda göreceklerini umdukları işlerin hiçbirinden fayda göremeyecekler, aksine bunlar, âyet-i kerimede belirtildiği gibi seraptan ibarettir: “Susamış kimsenin su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz”. Cenâb-ı Hak onların yaptığı kötülükleri görmezden gelmez. Varacakları yer de cehennemdir. Orası ne kötü kalacak yerdir! Onların gidecekleri yer cehennemdir. Orası ne kötü kalacak yerdir! Onlara kötü muamele edecek olan yerdir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: o “Şüphesiz o, müminler için bir hidâyet rehberi ve bir rahmettir”. o “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arapa yabancı dilden bir kitap, öyle mi! De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur'ân onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesle“Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin”. “Biz Kur'ândan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zâlimlerin ise sadece ziyanını arttırır”. “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”.

Ra'd 13:19

Sana Rabb'inden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu? Yani hakkı bilen kişi, hakka karşı gözünü kapatan ve onu bilmeyen kimse gibi olur mu? Yahut hakkı hak olarak bilen, onu bâtıl olarak bilen gibi olur mu? Onlar eşit değildirler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”!0! Bunu ancak akıl sahipleri anlar. Yani ancak akıllarından yararlanan akıl sahipleri bunları anlar ve ibret alırlar.

Ra'd 13:20

Sonra Cenâb-ı Hak onların kim olduklarını açıklıyor: Onlar, Allah'a verdikleri sözü yerine getirirler. Allah'a verdikleri sözden maksat, muhtemelen yaratılış sırasındaki sözleridir. Onlar, yaratılış esnasında Allah'a verilen sözde duruyorlar. Çünkü herkesin hilkatinde Allah'ın vahdâniyetine dair delil ve ulühiyetinin şahidi vardır; işte onlar o sözde duruyorlar. Allah'a verdikleri sözden maksadın, peygamberlerin dilleriyle ifade edilen misâk (peygamberlerden alınan söz) olması da muhtemeldir. Bu konuya daha önce temas etmiştik”. [ ]Bu husus başka âyetlerde de belirtilmektedir: “Allah peygamberlerden söz almıştı”, “Allah, kendilerine kitap verilenlerden sağlam söz almıştı”. Onlar yeminlerini asla bozmazlar. “Ahd” ve “misâk” kelimeleri aynı mânaya gelir. Ahd, misâk diye isimlendirilmiştir, çünkü insan ona sağlam bir şekilde yapışıyor ve o kendisini başka şeyle uğraşmaktan alıkoyuyor. En doğrusunu Allah bilir. OO EATS] olay 1“ a3 gili

Ra'd 13:21

[Muhafaza Edilmesi Gereken Davranışlar] Onlar Allah'ın, korunmasını emrettiği bağı korurlar. Cenâb-ı Hakk'ın korunmasını emrettiği davranışlar, çeşitli konulara yöneliktir ve farklı seviyededir. İnsanın, kendisi ile diğer müminler arasında koruması gereken şey, kendisi için istediğini onlar için de istemesi ve ancak kendi başına gelen şeyin onların da başına gelmesini arzu etmesidir. Kendisi ile aile efradı arasında koruması gereken şey, Allah'ın onlar için belirlediği hakları koruması ve bunları yerine getirmesidir. Kendisi ile peygamberler arasında koruması gereken şey, bütün peygamberlere ve bütün kitaplara iman etme hakkını korumasıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın korunmasını emrettiği şeyden maksat bunlar olmalıdır. Rablerine saygıda kusur etmezler; ister Allah'ın korunmasını emrettiği bu davranışlara kusur etmek şeklinde olsun, ister bunları ihmal etmek ve korumaktan yüz çevirmek şeklinde olsun, yine Rab'lerine saygıda kusur etmezler ve O'ndan korkarlar. Hesabın kötü sonuç vermesinden korkarlar; yani iyilikleri fayda vermediği ve kötülüklerinden de vazgeçilmediği takdirde başlarına gelecek olan azabın şiddetinden korkarlar, işte kötü sonuç budur! En doğrusunu Allah bilir. TOARE PAREA İL 045163 MEZ 1 ÇA

Ra'd 13:22

Onlar sabrederler. Sabrın, insana, nefsinin hoşlanmadığı ve ağır buldugu davranışlara karşı kendini tutması ve engellemesi anlamına geldiğini daha önce söylemiştik!“5, Sabır, belâlara feryat etmekten insanın kendini tutması ve Allah'ın emrettiği ve farz kıldığı şeyleri edaya mecbur etmesi anlamına da gelebilir. Yahut onlar, Allaha âsi olmaktan kendilerini tutarlar ve nefislerini bu türlü davranışlardan alıkorlar. Sabır, işte belirtilen bu üç mânada yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. (SJRablerinin rızasını elde etmek için. Burada geçen ve sözlükte yüz anlamına gelen “vech” kelimesi iki anlama yorumlanır. Biri, Rab'lerinin rızasını aramak için mânasına, diğeri de Allah katında yerleri ve üstün bir makamları olsun diye, anlamına gelebilir. Bundan dolayı üstün olana ve bir mevki sahibi olana gözde ve itibarlı denilir, nitekim bir âyette Allah şöyle buyurur: “O, dünyada da âhirette de itibarlı kılınanlardandır”"s, Yani dünyada da âhirette de üstün ve mevki sahibi olandır. “Nereye dönerseniz Allah'ın zâtı (vechi) oradadır”! meâlindeki âyet de bu anlama gelir; yani Allah'ın, yönelinmesini emrettiği yön orasıdır. Onlar Rab'lerinin rızasını elde etmek için sabrederler; yani Rab'leri katında bir mevki ve üstün bir makam elde etmek için, yahut da Allah'ın rızasını elde etmek için sabrederler. En doğrusunu Allah bilir. Namazı dosdoğru kılarlar; yani namazlarını düzenli olarak kılarlar, bazan kılıp bazan kılmamak şeklinde değil, devamlı olarak kılarlar. “Namaz kılın!” meâlindeki âyet de bu anlamdadır, yani namazınızı muntazaman kılın demektir. Namazı dosdoğru kılarlar cümlesinin, namazı daima canlı ve ayakta tutarlar anlamına da gelebilir. Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcarlar. Bu cümle, her türlü meşru harcamayı, sadakayı, zekâtı ve insanın ailesine ve çocuklarına yaptığı harcamayı içine alır. Gizli ve açık meâlindeki ifade de, her zaman demektir, insanlardan gizli olarak da, onların göreceği şekilde de verir; yani insanların bilgisi dâhilinde de, hiç bilgileri olmadığı halde de verir. Her durumda verir, Allah'ın rızasını esas aldıktan sonra insanların bilgi sahibi olmaları onun vermesini engellemez. Kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. Bu cümle iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, aralarında düşmanlık bulunan kişilere güzellikle karşılık verirler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!”! İkincisi, kendilerine yapılan kötülüğü hayırla ve onlara iyi karşılık vermekle savarlar. Kötülüğe kötülükle, çirkin de güzel davranmaktır. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır. Yani yukarıda belirtilen ahde vefa göstermek, korumaları emredilen hususları korumak, yapmaları emredilen ve farz kılınanları sabırla yerine getirmek, yasaklanan davranışlardan uzak durmak gibi fiiller karşısında sabredenlerin akıbeti Allah'ın insanları davet ettiği (cennet) yurdudur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah esenlik yurduna çağırıyor”!0, İkincisi, İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır; yani onların yaptıkları güzelliklerin akıbeti cennettir. Yahut bu dünya hayatının akıbeti cennettir, veyahut onların akıbetleri cennet yurdudur. ge per akii --- Dipnotlar: liğe çirkinlikle karşılık vermezler, aksine iyilikle karşılık verirler. Kötülüğü iyilikle savarlar meâlindeki cümleye bazıları, kendilerine kötülük yapıldığında yumuşak davranırlar anlamını verdiler. “Sefeh” kötülük demektir, “hilm” 1% “Melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsâ Mesih'tir, dünyada da âhirette de itibarlı ve (Allaha) yakın kılınanlardan107 “Doğuda Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın zatı oradadır. Şüphesiz Allah (zat ve sıfatlarında) sınırsızdır, her şeyi bilmektedir”. “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!”

Ra'd 13:23

O güzel son, girecekleri adn cennetleridir. Müfessirler şöyle dediler: Adn, cennetin merkezidir, yani cennetin ortasıdır. Bazıları da şöyle dedi: Adn, ikamet demektir, yani ikamet ettikleri cennetler anlamına gelir. “Adene” (ose) kelimesinin, ikamet etti mânasına geldiği söylenmiştir. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Cenâb-ı Hak neden onların babalarını, eşlerini ve çocuklarını özellikle belirtti? Üstelik, “Onlar, Allah'a verdikleri sözü yerine getirirler”! müjdesine, “Onlar Allahın, korunmasını emrettiği bağı korurlar”? meâlindeki âyete ve “Onlar Rablerinin rızasını elde etmek için sabrederler”!!? meâlindeki ilâhi buyruğa dâhil oldukları halde, özellikle onları belirtmenin anlamı nedir? Bu soruya iki ihtimalle cevap verilebilir. Birincisi, onlar müslüman olmuşlar ve göçüp gitmişlerdi, yani müslüman oldukları hal üzere ölmüşler, belirtilen iyilikler ve güzelliklerden hiçbirini yapmamışlardı. (İCenâb-ı Hak bunların da cennete gireceklerini ve o kişilere katılacaklarını haber vermektedir. İkincisi, bunlar, onların derecesine ulaşamadılar, fakat Cenâb-ı Hak bunları da onların derecesine ulaştıracağını ve onlara katacağını haber vermektedir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “İman eden, soylarından gelenlerin de aynı iman ile kendilerini izledikleri kimselerin yanlarına bu nesillerini katacağız”( Cenâb-ı Hak onları dünyada olduğu gibi âhirette de birbirleriyle buluşturacaktır. Herkes kendi yakınını, âhirette yanına alacaktır. Babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte meâlindeki cümle, kendisi lâyık değil ise, yakını dahi olsa başkasının lâyık olmasının ona fayda getirmeyeceğine işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak âyette...lâyık olanlarla birlikte buyurmaktadır. Bu ilke, Allah'ın Hz. Nuha söylediği sözde de görülmektedir: “O senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı iyi olmayan bir iştir”15. Bu âyet de göstermektedir ki, birinin babasının veya yakınının iyi olması, âhirette ona bir fayda getirmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir. Melekler de her kapıdan onların yanına girerler. Muhtemeldir ki, onların bulundukları yerlerin ve makamlarının kapıları olacak ve her bir kapıdan içeriye melekler girecekler. İkincisi, muhtemelen onların yanına giren her melek, her birinin ameline ve yaptığı hayırlara göre farklı bir hediye ile gelecektir. Her kapıdan, yani her çeşit hediyeden demektir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Biri, melekler cennet ehlinin hizmetçisi olacaklar, bu anlam insanların meleklerden daha faziletli olduğu anlamına gelmektedir. Diğeri de, melekler hayır ehlini sevdikleri ve insanlar da dünyada iken hayır yaptıkları için meleklerle arkadaşlık hakkını kazanacaklar, Cenâb-ı Hak onları âhirette birbirlerine dost ve arkadaş yapacaktır. Bunun en doğrusunu Allah bilir. GN biz kei

Ra'd 13:24

Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun! Allah başka bir âyette de şöyle buyurur: “Cennette onlar selâmla karşılanacaklardır”"!5. Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu, derler. Bunun anlamını “İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır”? meâlindeki âyetin tefsirinde belirtmiştik. FACA APASAREA ös josiz

Ra'd 13:25

Allah'a verdikleri sözü pekiştirdikten sonra bozanlar. Burada geçen “ahd” ve “nakd” ( yaz!) kelimelerini daha önce çeşitli yerlerde açıklaAllah'ın korunmasını emrettiği bağı koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya... Bu âyetin lafızlarından her biri, diğerinin anlamı ile irtibatlıdır. Onlar Allah'a verdikleri sözü bozduklarında, aynı zamanda Allah'ın korunmasını emrettiği bağı da koparmışlar ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmışlardır. Allahın korunmasını emrettiği bağı kopardıklarında Allah'a verdikleri sözü de bozmuşlar ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmışlardır. Ancak şu söylenebilir: Onların bozdukları söz inançla ilgili olabilir, o zaman mesele kendileriyle Rab'leri arasındadır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk'ın korunmasını emrettiği şey, peygamberlere ve bütün kitaplara imanı korumakla ilgili idiyse, o da Rablleriyle kendileri arasındaki bir meseledir. Eğer sıla-i rahmi korumakla ilgiliyse, o bir fiildir, yeryüzünde fesat çıkarmak da bir fiildir; zinâ, hırsızlık, yol kesmek ve benzeri isyanların hepsi, yeryüzünde fesat çıkarmaktır. En doğrusunu Allah bilir. Yeryüzünde fesat çıkarmak, insanların Allah'a iman etmesini ve O'nu tasdik etmesini engellemek, yahut diğer isyan hareketlerinde bulunmak veyahut yol kesmek anlamına da gelebilir. [ ] Allah'ın korunmasını emrettiği bağı koparanlar meâlindeki cümle, yukarıda söylediğimiz gibi peygamberlerin hepsine ve bütün kitaplara imanı koruma emrinden, bunlardan bazısına olan iman bağını koparanlar mânasına gelebileceği gibi, Allah'ın, korunmasını kendilerine farz kıldığı sıla-i rahimi koparanlar da kastedilmiş olabilir. Yahut Cenâb-ı Hakk'ın onlara korumalarını emrettiği amelleri ile bağlarını koparanlar mânası kastedilmiş olabilir. İşte rahmetten mahrum olmak onlar içindir; dünyanın kötü sonu da onlar içindir. Lânet, sözlükte kovmak ve uzaklaştırmak demektir; sanki onlar âhirette Allah'ın rahmetinden kovulup uzaklaştırılacaklar. Yahut onlar, dünyada Allah'ın hidâyetinden ve doğru yolundan kovulup uzaklaştırılacaklar. Dünyanın kötü sonu da onlar içindir. Onların bir yurda davet edildikleri, fakat başka bir yurda gitmekten sakındırıldıkları daha önce söylenmişti". Onlar esenlik yurduna!” davet edilmişlerdi, eğer kabul ederlerse, söylenildiği gibi en güzel sonuç onların olacaktı. Aşağılayıcı yurttan sakınmaları da istenmişti, şayet sakınmazlarsa o kötü ve aşağılayıcı yurda gidecekler. Âyetlerde geçen “sü”, “hevân” (oii) veya “süu'd-dâr” lafızları, onların oradaki ikametlerinin kendilerine çok kötü geleceği anlamına gelir. Yahut cennet ehli için belirtilen “hüsnü'l-meâb”, yani “Güzel yurt”, “hüsnü's-sevâb” “Nimetin güzeli”! ve MAR en güzeli”! ifadelerinin karşılığında cehennem ehli için de “süu'd-dâr” “Dünyanın kötü sonu” denilmektedir. GEĞİN Ğ kamal LEY Yİ Şİ Ppa

Ra'd 13:26

Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır. Cenâb-ı Hak insanları kendi elinde bulunana özendirmekte, yaratılmışların elinde bulunandan ümitsizliğe düşürmekte ve bundan ümitlerini kestirmektedir. Çünkü onları Allah'a imandan alıkoyan, peygamberleri yalanlamaya sevkeden daveti kabul etmelerini engelleyen, yaratılmışların ellerinde bulunan o mallardı. Bu dünyada liderliğin, izzet ve şerefin devamını o mallarda görüyorlardı. Bundan dolayı Allah, insanlara serveti bollaştırıp daraltanın kendisi olduğunu söylemektedir; dilediğine bollaştıran, dilediğine de daraltan O'dur. Bu güç yaratılmışlarda yoktur. Cenâb-ı Hak rızkı dostlarından ve düşmanlarından dilediğine bollaştırdığını, yine düşmanlarından ve dostlarından dilediğine daralttığını belirtmekte, bunu da dünyada bollaştırıp dağıtmanın dostluğa işaret etmediği, daraltıp kısmanın da düşmanlığı göstermediği bilinsin diye söylemektedir. Allahın yaptığı bu fiilin hikmeti, dünyada görüldüğü gibi dostlara bollaştırıp genişletmek, düşmanlara ise kısıtlamak şeklinde değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın dünyada rızkı genişletmesi ve daraltması imtihan içindir, âhirette ise dünyada yaptıklarının karşılığıdır. İmtihan sırasında dost da düşman da eşit tutulur ve imtihanda araları birleştirilir. Ancak imtihanın karşılığı verilirken araları tefrik edilir. Onlar dünya hayatıyla sevinip mutlu oluyorlar. Bu cümledeki sevinip mutlu oluyorlar meâlindeki ifadenin, daha önce geçen “Allaha söz verdikten sonra ahdini bozanlar, Allah'ın korunmasını emrettiği bağı koparanlar”!3s meâlindeki âyetin sılası olması muhtemeldir, yani onlar dünya hayatı ile sevinip mutlu oluyorlar. Sonra bu sevinme farklı anlamlara gelebilir. Onlar dünya hayatıyla sevinip mutlu oluyorlar, yani dünya hayatına razı oluyorlar anlamına gelebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu oluyorlar”. Yahut bilinen anlamıyla seviniyorlar mânasına gelir. Mümin de dünya hayatıyla sevinir, denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Doğru, o da sevinir, fakat onun sevinci, kendisini dünyaya kaptırmasına ve âhiretten gafil olmasına sebep olmaz. Kâfirin aşırı sevinci ise kendisini âhireti hatırlamaktan ve her türlü itaatten alıkoyar. İnsanlar arasında alışılagelen budur; insan bir şeyden çok sevinirse, başka şeyleri unutur ve gaflete düşer. )Yahut âyetteki sevinip mutlu olurlar lafzı, şımarıp azgınlaşırlar anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Halkı ona şöyle demişti: Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez””. Bu âyetteki “ferah”tan maksat, şımarıp böbürlenmektir. En doğrusunu Allah bilir. Oysa âhiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin yorumu şudur: Dünya hayatından hayli uzun süre faydalanmalarına rağmen, âhiret hayatının faydaları yanında bu ancak bir anlık faydadan başka bir şey değildir, yahut âhiret hayatının faydaları yanında çok küçük bir şey gibidir. Bu gerçeği Cenâb-ı Hak şöyle ifade buyuruyor: “Onlar (dünyada) sadece bir akşam vakti veya onun kuşluğu kadar kaldıklarını sanırlar”. “Onlar sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar”. Onlar dünyada çok uzun süre faydalandıkları halde âhiretin faydaları yanında onu, sanki bir anlık bir fayda gibi zannederler. İşte âhiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir meâlindeki cümle ile, başka bir âyette ifade buyurulan “Dünya hayatının sağladığı fayda âhiretinkine göre pek azdır”! meâlindeki cümle âhiret hayatı ile mukayese edildiğinde dünya hayatının çok az olduğunu beyan etmektedir. Çünkü âhiretin faydaları ve nimetleri süreklidir, asla bitmez, arkası kesilmez, herhangi bir âfet, üzüntü ve korku o mutluluğu bulandırmaz. Dünyanın faydası ise sonludur, sürekli değildir, âfetler ve üzüntüler de o mutluluğu bulandırır. Bundan dolayı dünyanın faydası, âhiretin faydaları ve nimetleri yanında çok azdır. Bazı müfessirler şöyle dediler: Âhiretin yanında dünya hayatı, geçici bir faydadan başka bir şey değildir cümlesi, dünya hayatı boş bir oyalanmadan ibarettir anlamına gelir. Ancak doğrusu bizim söylediğimizdir. Jawi akies nE aids --- Dipnotlar: 126 “Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar, nişanlarımızı (kanıtlarımızı) görmemekte ısrar edenler” (Yünus, 10/7). u7 “Kârun Müsâ'nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez”.

Ra'd 13:27

İnkârcılar, “Ona Rabb'inden bir mücize indirilseydi ya” diyorlar. Muhtemelen onların istemiş oldukları mücize, daha önce peygamberlerin kendi ümmetlerine getirmiş oldukları mücizelerdir. Yahut kendilerinin isim vererek belirttikleri mücizelerdir: “Dediler ki: Sen bizim için yerden pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın. Yahut -iddia ettiğin gibigöğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olmalı”. Veyahut kendilerini iman etmeye mecbur edecek, zorla iman etmelerini sağlayacak mücizeler istiyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz de derhal ona boyun eğerler”. Bu âyet-i kerime, eğer Allah isteseydi onlara öyle mücizeler indirirdi ki, bu onların hepsinin iman edip doğru yola gelmelerine vesile olacağına işaret etmektedir. Allah'ın yanında öyle şeyler var ki, eğer onu insanlara verseydi, bu onların hidâyete gelmelerine ve Allah'ın birliğini kabul etmelerine vesile olurdu. Aynı şekilde yanında bulunan öyle şeyler var ki, onları verecek olsaydı, bu onların hepsinin inkârına sebep olurdu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan yapardık”. Fakat Cenâb-ı Hak insanların arzularına ve temennilerine göre mücize indirmez, ancak düşünüp tefekkür edildiğinde delil olacak şeyler indirir. Kim onlar üzerinde düşünür ve tefekkür ederse doğru yolu bulur ve kendi iradesi ve tercihi ile iman eder. Yüz çeviren ve düşünmeyen de sapıtır ve kendi iradesi ve tercihi ile yoldan çıkar. “Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz” meâlindeki âyet, eğer onların iman etmelerini ve doğru yolu bulmalarını istesek, kendilerine mücize gönderirdik anlamına gelir. Açıklamaya çalıştığımız âyette onların mücize istemelerinin hemen arkasından gelen de ki: Allah dilediğini saptırır; kendisine yöneleni de gerçeğe ulaştırır meâlindeki âyetin yorumu işte budur. Yani Cenâb-ı Hak kendisine yöneleni ve O'na doğru geleni hidâyete erdirecek, yüz çevirecek ve kendi tercihi ile başka tarafa gidecek olanı da saptıracak mücizeler indirir. Dolayısıyla onların hidâyete ermeleri kendi irade ve tercihleriyle, sapıtmaları da kendi irade ve tercihleriyle olur, kimse zorla ve baskı ile hidâyete veya dalâlete götürülmez. gl SAYLAN Si ei sah5 Igal ill --- Dipnotlar: BI o “Dediler ki: Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın. Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız. De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim” (el-İsrâ, 133 “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık. (Ayrıca) evleri için kapılar, üzerlerinde yaslanıp istirahat edecekleri koltuklar yapar, altınla da süslerdik. Ama bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, Rabb'inin katında âhiret (mutluluğu) ise takvâ sahiplerine mahsustur”.

Ra'd 13:28

Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: Bunlar, iman edenler ve Allah'ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Allahı zikretmekten maksat, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberine indirmiş olduğu Kur'ân-ı Kerimdir. Bu, Allah'ın zikrine yönelen ve ona dönenin niteliğidir; onu düşünüp tefekkür eden insanların kalpleri huzur ve sükün bulur, mutmain olur. Bu meselenin esası şudur: Cenâb-ı Hak, kendi irade ve tercihi ile imanı ve hidâyeti seçeceğini bildiği kişiye hidâyet yolunu açmayı, yine kendi irade ve tercihi ile dalâleti ve sapkınlığı seçeceğini bildiği kişiye de dalâlet yolunu açmayı dilemiş, onlardan her biri için kendi irade ve tercihinin ne olacağını bildiği sonucu dilemiştir. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur ve onunla sükün bulur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bu, husumetler ve dostluklarla ilgilidir; yani bilin ki, Allah ile dostluk iman edenlerin kalplerini huzur ve süküna kavuşturur, Allah'tan başkasıyla dostluk ise insanı mutlu etmez. Bazıları âyete şöyle bir anlam verdi: Bilesiniz ki Kur'ân ve ondaki sevap, iman edenlerin kalplerini huzura ve süküna kavuşturur. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur. Yani iman edenlerin kalpleri Allah'ı zikrederek mutlu olur ve sevinir. Bilesiniz ki Allah'ı zikretmek, iman edenlerin kalplerine sevinç ve müjde verir. Allah, kâfirlerin ancak dünya hayatı ile sevinip mutlu olduklarını söylemektedir: “Onlar dünya hayatıyla sevinip mutlu oluyorlar”!. “Onlar dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu oluyorlar”. Yüce Allah müminlerin Allah'ı zikretmekle mutlu olduklarını ve içlerinin sevinçle dolduğunu, kâfirlerin kalplerinin ise Rahmân'ın anılmasından dolayı nefretle dolduğunu, Allah'tan başkalarının anılmasıyla mutlu olduklarını söylemektedir: “Ne zaman tek başına Allah'ın ismi zikredilse âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vurur; ama Allah'ın dışındakiler (putlar) anıldığında hemen sevinçten yüzlerinin parladığını görürsün”!. [§]Cenâb-ı Hak, müminlerin kalplerinin Allah'ı zikrederek sevinç ve mutlulukla dolduğunu, diğerlerinin kalplerinin ise Allah'tan başkalarının anılmasıyla sevinip mutlu olduklarını belirtmektedir. Gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur meâlindeki âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah'ı zikretmek onların kalplerine huzur ve mutluluk verir, onları başarıya ulaştırır ve doğru yola götürür. İkincisi, onların kalpleri Allah'ı zikretmeleriyle huzura kavuşur, onların Allah'ı zikretmeleri Cenâb-ı Hakk'ın ihsanını, nimetlerini, azametini ve şanını anmakla olur.

Ra'd 13:29

“Tübâ” kelimesinin, onlara hayırlar verilecek ve onlar gıpta edilecekler anlamına geldiği söylenmiştir. En güzel şeyler ve en büyük nimetler onlara verilir anlamına geldiği de söylenmiştir. Eğer hayra ulaşırsan sana ne mutlu! diye de söylenmiştir. Habeş dilinde veya Hintçede cennetin adı olduğu, cennetteki bir ağacın ismi olduğu da söylenmiştir; bu ağacın kökleri Resülullah'ın (s.a.) evinde, dalları da ümmetinin evlerindedir. Eğer onun cennette bir ağaç olduğu rivayeti doğru ise, o zaman âyetin doğru anlaşılması için mutlaka onun öncesinde bir şey olması gerekir; sanki Ehl-i Kitap onun kendilerine ait oldugunu iddia etmişler, Cenâb-ı Hak da onlara değil müminlere ait olduğunu haber vermiştir. Onlar şöyle diyorlardı: “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek”!7. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Bilâkis, kim güzel niyet ve davranış sahibi olarak kendini Allaha teslim ederse Rabb'inin katında onun mükâfatı vardır”, Onlar cennetin kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdi, Allah da cennetin onlara değil, aksine ihlasla kendini Allaha teslim edenlere ait olduğunu haber vermektedir. Buna göre onlar Tübâ ağacının da kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdi, fakat Allah onlara değil, iman edenlere ait olduğunu haber veriyordu. Âyet-i kerime şayet Arap müşrikleri hakkında gelmişse, onlar ölümden sonra dirilmeyi, cenneti ve cehennemi inkâr ediyorlardı, bu durumda onların şöyle demiş olmaları muhtemeldir: Eğer iddia ettiğiniz gibi öldükten sonra dirilmek varsa ve orada cennet ve Tübâ ağacı da varsa, onlar bize aittir. [§]Nitekim Allah onların şöyle dediklerini haber vermektedir: “Hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”, Bazıları şöyle dedi: Tübâ, Cenâb-ı Hakk'ın, insanların kazandıkları sevaplarını övmek ve gıpta ettirmek için kullandığı bir kelimedir. Bazıları da şöyle söyledi: Tübâ, Cenâb-ı Hakk'ın dostları için hazırlamış olduğu bir lütuf ve ihsandır, onun mahiyeti kitaplarda zikredilmiştir!. çiz s jig azl GS LİE S5 ii FILÍ © EİN LEŞ ek Ki AYI

Ra'd 13:30

İşte seni de kendilerinden önce nice benzerlerinin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik. Yani senden önce diğer ümmetlere elçiler gönderdiğimiz gibi, her ne kadar Rahmân'ı inkâr etmiş olsalar da seni de onlara elçi olarak gönderdik. Daha önce gönderdiğimiz elçilerden her biri, Rabb'imiz O'dur, O'ndan başka tanrı yoktur; sadece O'na güvenip dayandım demiş, fakat insanlar Rahmân'ı inkâr etmişlerdi, yani senden önce insanlara gönderilen her peygamber sözü edilen daveti yapmakla emrolunmuştu. Sen de o peygamberlerin söylediği gibi Rabbim O'dur, O'ndan başka tanrı yoktur, diye söyle. Kendilerine peygamber gönderilmeyen hiçbir ümmet yoktur: “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”!!, “Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Rabbimin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüpSana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Bu âyet-i kerime, “Ona Rabb'inden bir mücize indirilseydi ya!”12 meâlindeki âyetin sılası gibidir. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Seni, önceki peygamberlerin ve ümmetlerin haberlerini onlara okuyasın ve bu, senin peygamberliğinin delili olsun, senin bu haberleri Allah Teâlâdan aldığını onlar da anlasınlar diye gönderdik. Onlar ise Rahmân'ı inkâr ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu sözü, bütün yaratılanlarda senin peygamberliğinin delili vardır anlamında değil, bütün yaratılanlarda Allah'ın birliğinin ve ulühiyetinin delili vardır anlamında söylemektedir. Bütün bunlara rağmen onlar yine de Rahmân'ı inkâr ediyorlar. Buna göre onlar senin peygamberliğine dair delilleri de inkâr edecekler, demektir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Onlar ise Rahmân'ı inkâr ediyorlar cümlesi, “Ona Rabbinden bir mücize indirilseydi ya!” meâlindeki âyetin sılasıdır. Onlar, kibirlerinden dolayı inatçılık yapan insanlardı. Bundan dolayı Allah şöyle söylemektedir: Eğer onlara “Kendisiyle dağların yürütüldüğü veya yerin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'ân”! getirmiş olsaydın yine inanmazlardı, bütün bunları getirsen dahi onların yapacakları şey yine yalanlamak ve yine inatla direnmek olacaktı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik.. “Onlara gökten bir kapı açsak...“ Cenâb-ı Hak inatçılıkları yüzünden onların, Allah dilemedikçe ne kadar büyük olursa olsun mücize ile iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: “Bütün işler Allah'a aittir”. “Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değildirler”'4. Yani her şey Allah'ın elindedir; Allah kimin iman etmesini dilemişse o iman eder, kimin iman etmemesini dilemişse o da kesinlikle iman etmez. Bazıları şöyle dedi: Onlar Rahmân'ı inkâr ediyorlar, yani Rahmân ismini inkâr ediyorlar, çünkü onlar şöyle diyorlardı: Muhammed (s.a.) bizi Allah'a kulluğa ve O'nun birliğini kabule davet etmişti, şimdi ise bizi Rahmâna kulluğa ve O'nun ulühiyetini kabul etmeye çağırıyor, bu iki kişiye kulluk yapmak demektir. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: De ki: Benim Rabbim O'dur, O'ndan başka tanrı yoktur! Yani benim Rahmân'a kulluk yapmaya ve O'nun ulühiyetini kabule davet etmem, Allah'a kulluğa davet etmemle aynı anlama gelir. Bu kelimelerin ikisi de aynı şeydir, iki ayrı varlığa kulluk yapmak anlamında değildir. Nitekim Allah, “İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın!” buyurmaktadır. Yani isimlerin birden çok olması, zâtın da birden çok olduğu anlamına gelmez. Dünyada da bir şeyin birden çok isminin olduğu görülmektedir. Dolayısıyla isimlerin farklılığı zâtın da farklılığını gerektirmez, aynı şey Allah hakkında da geçerlidir. Bazıları şöyle dedi: Rahmân, önceki kitaplarda geçen Allah'ın isimlerindendir. Dediler ki: Bunu Resülullah (s.a.) yazmış, ama onlar onu kabulden kaçınmışlar!' ve Rahmân nedir, biz onu bilmiyoruz, demişlerdi. İşte bunun üzerine onlar Rahmân: inkâr ediyorlar meâlindeki âyet gelmişti!. En doğrusunu Allah bilir. Eio Aaaa i íí 5 a saoi p n Şazi Ohi Sli Yağı --- Dipnotlar: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”. © “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler...”.

Ra'd 13:31

Eğer, gelmesi sebebiyle dağların yürütüldüğü bir Kur'ân olsaydı... Bazı müfessirler şöyle dedi: Bunun yorumu şudur: Eğer Kur'ân-ı Kerim, sana gelen Kur'ândan farklı olarak kendisiyle dağların yerlerinden sökülüp yürütüldüğü yahut yerin parçalandığı veyahut ölülerin konuşturulduğu bir kitap olsaydı, hiç şüphesiz senin Kur'ân'ını da böyle yapardık, ancak senden önceki peygamberlere verdiği kitaplardan hiçbirini böyle yapmadık, o nebilerimize ve resüllerimize vermiş olduğumuz bir şeydir. Fakat bütün işler Allah'a aittir. Yani bütün o işlerin gerçekleşmesi Kur'ândan değil, Allah tarafındandır demektir. Eğer Kur'ân ile onlar yapılmış olsaydı, yine de onların hepsi Allah Teâlâ tarafından yapılmış olurdu. Fakat bütün işler Allah'a aittir. Allah istediklerinizi dilerse yapar, dilemezse yapmaz. Ancak bu cümleye bundan başka bir anlam verilmesi daha doğru gibidir, o da daha önce geçen “İnkârcılar, “Ona Rabb'inden bir mücize indirilseydi ya!” diyorlar”!5! meâlindeki âyette onların istemiş oldukları belirtilen mücizenin sılası olmasıdır. Allah buyuruyor ki: Senin onlara okuduğun Kur'ân, Jeğer kendisiyle dağların yürütüldüğü yahut yerin parçalandığı veyahut ölülerin konuşturulduğu bir kitap olsaydı, bütün yaratılanlar Allah'ın birliğine ve ulühiyetine delil olduğu halde onlar Rahmân'a iman etmedikleri gibi, sana da iman etmezler ve peygamberliğini tasdik etmezlerdi. Onların mücize istemelerinin gerçeği öğrenme ve doğru yolu bulma isteği olmadığını, aksine inat ve isyan isteği olduğunu Hz. Peygamber'in (s.a.) bilmesi için Cenâb-ı Hak onların ne kadar inatçı ve isyankâr olduklarını Resülullah'a (s.a.) haber vermektedir. Bazıları şöyle dedi: Kur'ân, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü meâlindeki cümle, eğer Kur'ân âyette belirtilen şeyi yapsaydı, onu mutlaka bu Kur'ân yapardı demektir ve bunda Kur'ân'ın şanını yüceltmek söz konusudur. Ancak daha önce belirttiğimiz yorum, daha doğrudur. En doğrusunu Allah bilir. Müminler hâlâ anlamadılar mı? Bazıları dedi ki: Bu cümle, “Onlar Rahmânı inkâr ediyorlar”? meâlindeki âyetin ve Kur'ân, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü bir kitap olsaydı meâlindeki kelâmın sılasıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Müminler, kimin Allah'ın nitelediği iman üzere olduğunu hâlâ anlamadılar mı? Bu beyanın tamamı şudur: Sanki müminler, onların Resülullah'tan (s.a.) mücizeler istemeleri sebebiyle, kendileri de onlar için mücizeler istemişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onların imanlarının durumu ile ilgili olarak müminler hâlâ anlamadılar mı? buyurdu. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurdu: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler”!5. Sanki müminler, onların da iman etmeleri için mücizeler istemişlerdi. Allah şöyle buyurdu: Mücizeler geldiğinde onların iman edeceklerini siz nereden biliyorsunuz, ey müminler?! Bazıları da şöyle söyledi: Müminler hâlâ anlamadılar mı? Onlarda görülen aşırı bir inat ve kibirden dolayı kendilerinin asla iman etmeyeceği müminler tarafından hâlâ açık olarak anlaşılmadı mı? Bu yorumu ileri sürenler, âyetteki “iyâs” kelimesini ilim ve kesin bilgi diye tefsir ettiler. [§]Çünkü ümit kesmek anlamına gelen “iyâs” duygulara galip geldiğinde, korku ve zan gibi bir kanaat haline gelir. İşte o duygunun galebesinden dolayı onu kesin bilgi ve ilim olarak algıladılar, çünkü iyâs duygulara galip geldiğinde kesin bilgi ve kanaat haline dönüşür. Bazıları dedi ki: Müminler hâlâ anlamadılar mı? Yani Cenâb-ı Hakk'ın bunu yapabileceğini müminler bilmiyorlar mı? Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi. Müminler hâlâ anlamadılar mı? meâlindeki âyet hakkında Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: “Efelem yey'es” sözcüğü, kâtibin hatasıdır, doğrusu “efelem yetebeyyen” olmalıydı, yani Allah dileseydi onu yapacağı müminler tarafından hâlâ açıkça görülmedi mi? Bunun anlamı şudur: Müminler tarafından açık olarak anlaşılmıştır. Bazıları bu cümleye, müminler hâlâ bilmediler mi? anlamını verdi, yani Allah insanların iman etmelerini ve doğru yola gelmelerini dileseydi, onların mutlaka iman edeceklerini ve doğru yola geleceklerini müminler bilirler. Bu yorumun sahibi der ki: “Yeyesu” fiilinin biliyor mânasına gelmesi dilde caiz olan bir kullanım şeklidir. Onun “Neha” ve diğer kabilelerin dili olduğu söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Müminler hâlâ anlamadılar mı? meâlindeki cümle, Allah dileseydi... anlamındaki cümleye bağlı değildir, ondan tamamen ayrıdır ve “İnkârcılar, “Ona Rabb'inden bir mücize indirilseydi ya” diyorlar” meâlindeki âyete bağlıdır. O cümleyi, onların bu sözlerine cevaben söylemiştir. Sanki şöyle buyurmuştur: Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi. Fakat Allah dilediğini dalâlete düşürür, dilediğini hidâyete erdirir. Yani dalâleti tercih edeceğini bildiği kişi için onu diler, hidâyeti seçeceğini bildiği kişi için de onu diler. Dolayısıyla müminler hâlâ anlamadılar mı? meâlindeki beyan, bağımsız bir cümledir, onun cevabı yoktur. Sanki şöyle buyurmuştur: Mucizeleri ve delilleri gördükten sonra da sergiledikleri aşırı inat ve direnmeden dolayı onların imanlarının durumunun ne olduğunu müminler hâlâ anlamadılar mı? Sanki müminler, onların müslüman olmalarını istediklerinden ve onlara acıdıklarından dolayı, Resülullah'tan (s.a.) onlar için de mücizeler getirmesini istemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Müminlerin, onların iman etmelerinden ümitlerini kesme zamanı hâlâ gelmedi mi? Yani müminlerin, onların iman etmelerinden ümitlerini kesme zamanı gelmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik.. 15 buyurdu. İşte bu âyetin yorumu budur. Müminlerin, onların iman etmelerinden ümit kesme zamanı gelmiştir, fakat eğer Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi. Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi meâlindeki beyanın sılası, “Onlar Rahmân’ inkâr ediyorlar” meâlindeki âyettir. Allah dileseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi meâlindeki beyan, şu âyet-i kerime gibidir: “Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi”. İnkâra devam edenler. Bazıları bu cümleye, Resülullah (s.a.) ile savaşanlar mânasını verdi. Yaptıklarından dolayı felâkete uğrayıp duracaklar. Bu cümledeki “kâria” kelimesi, kalplere çarpan ve onları kıran gürültünün ismidir. Onlara çarpan şey de azap, ölüm ve benzeri hezimetler ile çocuklarının esir edilmesi ve mallarının müslümanlar tarafından ganimet olarak alınmasıdır. Yahut sen onların yurtlarının yakınına ineceksin. Bazıları bu cümleye yahut o felâket onların yurtlarının yakınlarına kadar gelecek, diye anlam na, vatanlarına ve mallarına müslümanları vâris kılacaktır"5, İkincisi, Allah'ın vâdinden maksat Mekke'nin fethidir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Henüz elde edemediğiniz başkaları da var. Kuşkusuz bunlar Allah'ın bilgisi ve gücü dâhilindedir”!. Allah, vâdinden asla dönmez. Cenâb-ı Hakk'ın resülüne vâdettiği fetih, yardım ve diğer vâdlerden asla dönmez. Yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar; muhtemelen bu felâket, onların mâruz kaldıkları açlık ve başlarına gelen sıkıntılardır. Müslümanlarla aralarında meydana gelen savaşlar olması da muhtemeldir. Veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir; yani askeri birlikler onların yurtlarının yakınına kadar inecektir. Allah'ın vâdi gelinceye kadar; muhtemelen burada Mekke'nin fethi kastedilmektedir. Yani Allah'ın sana vâdettiği Mekke'nin fethi gerçekleşinceye kadar sen onların yakınlarına ineceksin. Yahut Allah'ın vâdetmiş olduğu ölümden sonra dirilme vakti gelinceye kadar. En doğrusunu Allah bilir. Oké aki isi --- Dipnotlar: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: Mücizeler ancak Allaha aittir. Ama mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?” (el- En'âm, 6/109). verdiler. [§]Bazıları da şöyle dedi: Resülullah'ın (s.a.) askeri birliklerinden biri mutlaka onların bir kısmını bastıracak yahut onların yakınlarına inecektir. Tå ki Allah'ın vâdi gelinceye kadar. Allah'ın vâdi de iki şekilde olur. Birincisi, Allah müminleri onların hepsine karşı muzaffer kılacak ve onların toprakları“Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.

Ra'd 13:32

Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; kavmin seninle alay ettiği gibi senden önceki peygamberlerle de kavimleri alay etmişlerdi. Cenâb-ı Hak bu âyette, insanların kendisini yalanlamalarına karşı peygamberini teselli etmektedir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; yani senden önceki peygamberlerden kavimleri alay ederek mücize ve azap istemişlerdi. Cenâb-ı Hak burada, onların alay etmek için bunları istediklerini açıklamaktadır. Bu âyet, daha önce geçen “İnkârcılar, ‘Ona Rabbinden bir mücize indirilseydi ya” diyorlar”! meâlindeki âyetin sılasıdır. Ancak ben inkâr edenleri bir süre serbest bıraktım. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Ben onları inkârlarında ve alay etmelerinde bir süre serbest bıraktım. Bu âyet, onlardan azabı ertelemenin kendileri için güvence anlamına gelmediğine delâlet etmektedir. Sonra da onları yakaladım; onlar emniyet içinde olduklarını düşündükleri sırada kendilerini yakaladım. Görülsün işte azabım nasılmış? Onların alaycı tavırlarla istedikleri cezayı başlarına indirdim. Bazıları şöyle dedi: Allah'ın azabı nasılmış? Yani azabının şiddeti nasılmış? Buna benzer başka bir âyet şöyle buyurur: “Nice belde var ki, onlara biraz süre verdim”, (İkincisi), âyete şöyle bir anlam da verilmiştir: Onları verdiğim azabı nasıl buldun? Yani onlar o azabı şiddetli buldular mı? Üçüncüsü, Görülsün işte azabım nasılmış? Yani peygamberlerin korkuttukları azap hak ve gerçek mi imiş?

Ra'd 13:33

Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten Allah; Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten kimdir, Allah mı yoksa sizin ortak koştuklarınız mı? Yaratmak da dâhil olmak üzere her şeyi düzenleyerek yöneten ve koruyan kimdir? Âyetteki “kâim” kelimesi, burada sanki koruyan ve bilen anlamına gelmektedir. Buna göre âyet, herkesin hak ettiğini koruyan ve bilen, yahut onlara rızkı veren ve vermeyen Allah, bütün bunlardan habersiz ve kör olan gibi midir? Hayır, onlar aynı değildirler, anlamına gelir. Buna benzer başka bir âyet şöyledir: “Sana Rabb'inden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu?”!® Yahut Allah şunu söylüyor: Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten, onları gözetmeyen kimse gibi midir? Hayır, onlar aynı değildir. Mukâtil şöyle dedi: Onların rızıklarını ve yiyeceklerini veren ve koruyan Allah“. Sonra Allah şöyle buyurdu: Bir de Allah'a ortaklar koşuyorlar; yani Allah'ın ortakları olduğunu söylüyor ve onlara tapıyorlar. Halbuki yüce Allah, tapılmaya en lâyık olanıdır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Herkesin rızkını koruyup gözeten ve herkesi yedirip içiren benim; benimle, bunların hiçbirini yapamayan ortaklarım aynı olur mu? Bu âyetin yorumu bizim söylediğimiz gibidir: Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten; yani rızık veren, herkesin yaptığı ve hak ettiği şeyi gören ve bilen ve onları çeşitli belâlardan koruyan, bütün bunlardan kör, cahil ve aciz olan kimse gibi olur mu? Böyle biri O'nun gibi olamaz. Cenâb-ı Hak onların taptıkları putları Allaha ortak koşmaları, ulühiyet ve kendisine kulluk konusunda putları ortak saymaları sebebiyle onları akılsızlıkla nitelemektedir: Allah, kör ve aciz biri gibi olur mu? Yani onlar aynı değildirler. Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten. Bu beyan, herkesi muktedir kılan ve herkese güç veren anlamına gelebilir, yahut karşılık vermek mânasına gelir, herkese hak ettiğinin karşılığını veren. Bir de Allah'a ortaklar koşuyorlar. Yani putlar insanların neyi hak ettiklerini bilmedikleri ve hak ettikleri şeyi vermeye de muktedir olmadıkları halde, onlara kulluk yaparak veya onları ilâh diye isimlendirerek Allah'a ortak koşuyorlar. Putların sözü edilen eylemleri yapmaya muktedir ve hiçbir şeye sahip olmadıklarını bildikleri halde, kulluk yapmakta onları Allah'a ortak kılmaları ve onlara da tanrı adını vermeleri yüzünden Cenâb-ı Hak kendilerini akılsız olmakla nitelemektedir. De ki: Söyleyin bakalım onların isimlerini (onlar kimlermiş, ne yapmışlar)! Bazı müfessirler şöyle dedi: Söyleyin bakalım onların isimlerini! Yani onların isimleri ve sıfatları ne imiş? Şayet onların isimlerini söyleselerdi, yalan, bâtıl ve uydurma isimler söyleyeceklerdi. Bize göre ise âyetin anlamı şudur: Eğer onlara tanrı adını verir ve onları mâbut edinirseniz, Allaha vermiş olduğunuz Hâlik (yaratan), Râzık (rızık veren), Rahmân (merhamet eden), Rahim (acıyan) ve benzeri isimleri onlara da verin bakalım! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: O putlara tanrı ve mâbut adını veriyorsanız, aynı zamanda Hâlik, Râzık, Rahmân ve Rahim gibi isimleri de vereceksiniz. Onlar, putların böyle olmadıklarını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Siz Allah'a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi bildiriyorsunuz? Yani Allah göklerde ve yerde olanı ve her şeyi bildiği halde, sizin tanrılar hakkında söyledikleriniz ve onları kendisine ortak kıldığınız gibi yeryüzünde olan ve O'nun bilmediği bir şeyi mi öğretiyorsunuz? Şu âyet-i kerime de aynı anlama gelir: “Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” Yoksa siz, söylediğimiz ve nitelediğimizden yeryüzünde herhangi bir şeyin olmadığını mı Allaha bildiriyorsunuz? Yani Cenâb-ı Hak şöyle diyor: Allah her şeyi bildiği halde, siz O'na göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi bildiriyorsunuz? Siz, Allah'ın her şeyi bildiğini ikrar ediyorsunuz, böyleyken O, sizin söylediklerinizi, ortak tanıdıklarınızı ve diğer şeyleri bilmez mi? İkincisi, Allah'a bilmediği bir şeyi mi bildiriyorsunuz? Yani yeryüzünde Allah'ın bilmediği bir şey yoktur. [ ] Yoksa kuru laf mı söylüyorsunuz? Müfessirler buna şöyle anlam verdiler: Aksine siz bâtıl ve uydurma sözler söylüyorsunuz. Bu cümle sanki zayıf ve hafif söz anlamına gelmektedir. Araplar asılsız ve sabit olmayan şeye görüntü diyorlardı. Cenâb-ı Hak da bir âyette şöyle buyurdu: “Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz”. Yani dar ve hafif görüşlü olan, aslı ve kararı olmayan kişilerden başkasının sana uyduğunu görmüryoruz. Yoksa kuru laf mı söylüyorsunuz? Bu cümlenin, yaratılanlar ve geçmiş ümmetler hakkında olması da muhtemeldir. Yani onların putları Allah'a ortak koşmalarının ve onları tanrı ve mâbut diye isimlendirmelerinin aslı çıkmadı. Bu yoruma göre buradaki “em” edatı, hakikat ve asıl konumunda olur. En doğrusunu Allah bilir. Doğrusu inkâr edenlere tuzakları güzel göründü. Bazı müfessirler şöyle dedi: Tuzakları anlamına gelen “mekruhum” kelimesinden maksat, onların, putların tanrı ve Allah'ın ortakları olduğuna dair söyledikleri yalan ve uydurma sözlerdir. Ancak tuzakları anlamına gelen “mekruhum” kelimesiyle, onların Resülullah'a (s.a.) kurdukları tuzaklar kastedilmiş gibidir; çünkü onlar bu dinin yeryüzünde yayılmaması, o nuru söndürmeleri ve kendi şan ve şereflerinin bu dünyada devam etmesi için Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürmek amacıyla tuzaklar kuruyorlardı. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler sana tuzaklar kuruyorlardı”, “Mekr” kelimesi, hile yapmak ve insanı güvendiği taraftan yakalamak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Doğru yoldan saptırıldılar. Onların kurdukları tuzaklar ve tercih etmiş oldukları şeyler bilindiği için doğru yoldan saptırıldılar. “Sebil”...) kelimesi mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın yolu mânasına gelir, yoksa bütün dinlere ve mezheplere sebil adı verilir. Nitekim Allah, “Başka yollara sapmayın”!“7 buyurmaktadır. JSöylediğimiz gibi “sebil” kelimesi mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın yolu anlamına gelir, “kitap” kelimesi de mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın kitabı, “din” kelimesi de mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın dini kastedilir. Allah'ın saptırdığı kimseyi doğru yola iletecek yoktur. Allah'ın saptırdığı birini kimse doğru yola getiremez, Allah'ın doğru yola soktuğu birini de kimse saptıramaz. --- Dipnotlar: 162 “Sana Rabb'inden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu? Bunu ancak akıl sahipleri anlar”. 13 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, II, 381. 14 “Allahı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar. Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O'nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur” (Yânus, 10/18). “Kavminin ileri gelen inkârcıları, “Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de kabul etmiyoruz, bilâkis sizin yalancı olduğunuz kanaatini taşıyo-

Ra'd 13:34

Onlar için dünya hayatında büyük bir azap vardır. Onlara dünyada verilecek olan azaptan maksat, ölüm, savaş, korku, açlık ve çeşitli belâlar olabilir. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu”!, Âhiret azabı ise elbette daha çetindir. Yani daha şiddetlidir. Onları Allah'a karşı koruyacak kimse de yoktur. Yani onları Allahın azabından koruyacak kimse yoktur ki, azap geldiğinde onları korusun! BASİN RNA DİN ağ Sl isis GAE

Ra'd 13:35

Takvâ sahiplerine vâdolunan cennetin özellikleri şöyledir. Yani takvâ sahiplerine vâdolunan cennetin vasfı veya sıfatı şöyledir. Takvâ sahiplerine vâdolunan cennet, kâfirlere vâdolunan cehennemle mukayese mânasında örneklendirilmiş gibidir; yani bunlar birbirine benzemezler ve aynı şey değildirler. Bu, öbürü gibi değildir, ona benzer de değildir. JNitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen cennetin temsili şudur: İçinde doğal nitelikleri bozulmamış su ırmakları bulunan bir bahçedir”!. En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Niteliği böyle olan ebedi nimetler, azabı ve niteliği şöyle olan ile aynı olur mu? Aynı olmaz. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânaya gelir. “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti, Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı”. 19. “Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen cennetin temsili şudur: İçinde doğal nitelik- [Cennetin Nimetleri] Zemininden ırmaklar akar; yemişleri süreklidir; yani cennetin meyveleri süreklidir, hiçbir zaman onların sonu gelmez. Cenâb-ı Hak burada âhiret meyvelerinin ve oradaki nimetlerin yok olmayacağını ve tükenmeyeceğini, aynı şekilde âhiret azabının da ebedi olduğunu ve sonunun gelmeyeceğini haber vermektedir. Gölgeler de süreklidir. Allah cennetin gölgesinin de yok olmayacağını ve kesilmeyeceğini; orada güneş olmadığını, dolayısıyla güneşin zevâliyle gölgesinin de zevâl bulmasının söz konusu olmadığını haber vermekte, orada bulunan her şeyi devamlı ve faydalı olmakla nitelemektedir. Gölge, zararı olmayan, aksine fayda veren bir şeydir, güneşin ise zararı da vardır, faydaları da. Aynı şekilde dünyada olan her şeyin hem faydası ve zararı vardır, hem de onlar zevâle ve tükenmeye mahkümdur. Cenâb-ı Hak, âhiretin gölgesinin ve oradaki nimetlerin, dünya nimetleri ve gölgesi gibi olmadığını, aksine onların ebedi ve kalıcı olduğunu, zevâle ve tükenmeye mahküm olmadığını, zararlarının da bulunmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. İşte bu, günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; inkâr edenlerin sonu ise ateştir. Yani inkârcıların cezası cehennemdir. Bu âyetin zâhiri, şirkten sakınanlara işaret etmektedir, çünkü âyette inkâr edenlerin sonunun cehennem olduğu belirtilmektedir, buna göre belirttiğimiz gibi şirkten sakınanların sonu da cennettir, anlamına gelir. Yani o cennet, şirkten sakınanların alacağı karşılıktır. İnkâr edenlerin sonu ise ateştir, yani inkâr edenlerin cezası cehennemdir. Yahut bunun mutlu sonu, sakınan kimseler için cennettir, onların sonu ise cehennemdir. Bazıları şöyle dedi: İşte bu, günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; yani onların yaptıkları amellerin ve işledikleri iyiliklerin sonu cennettir, Allah'ın birliğini inkâr edenlerin akıbeti ise cehennemdir. da az Seyi say

Ra'd 13:36

Kendilerine kitap (Kur'ân) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden memnun olurlar. Bu âyet-i kerime, “Onlar Rahmân’ inkâr ediyorlar”? meâlindeki âyetin sılası gibidir. Allah şunu haber vermektedir: Kendilerine kitap (Kur'ân) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden, Rahmân'ın zikrinden memnun olurlar. Sonra kendilerine kitap (Kur'ân) verdiğimiz kimseler meâlindeki beyanla kimin kastedildiğinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Muhammed aleyhisselâmın ashabı, Resülullah (s.a.) indirilenden mutlu oluyorlardı. Bazıları da şöyle söyledi: Kendilerine kitap (Kur'ân) verdiğimiz kimseler Tevrat ehli olan yahudiler kastedilmiştir, onlar sana indirilen vahiyden memnun oluyorlar. Cenâb-ı Hak burada sana indirilen vahiyden yahudilerin memnun olduklarını söylüyor, ancak bir yerde de şöyle diyor: “Ehl-i Kitap'tan kâfirler ve putperestler Rabb'inizden size iyi bir şey indirilmesini istemezler”. Başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır””. Bu kitabı hakkıyla okuyan, onu çarpıtmayan ve değiştirmeyen, ona iman etmektedir ve Muhammede (s.a.) indirilenden mutlu olmaktadır. Onu değiştiren ve çarpıtan da Muhammede (s.a.) indirilenden mutlu olmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, Kendilerine kitap (Kur'ân) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden memnun olurlar ilâhi kelâmında Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Kendilerine kitabın faydalarını verdiğimiz kimseler, işte onlar sana indirilen vahiyden memnun olurlar; bundan maksat da şu âyette söylenenlerdir: “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır” Çünkü insanların çoğu Muhammed aleyhisselâma indirilenden mutlu olmuyorlar. 443 Fakat inanç gruplarından onun bir kısmını inkâr eden de vardır. Muhtemelen Ehl-i Kitap, Hz. Muhammede (s.a.) indirilenlerin hepsini değil, bir kısmını inkâr ediyorlardı; onlar Hz. Peygamber'in (s.a.) özelliklerine ve sıfatlarına dair olan âyetleri inkâr ediyorlardı, çünkü kendi kitaplarında bulunan buna dair âyetleri gizliyorlardı. İnanç gruplarından onun bir kısmını inkâr eden de vardır Arap müşrikleri de kastedilmiş olabilir. Onlar da Hz. Peygambere (s.a.) indirilen âyetlerin bir kısmını inkâr ediyorlardı; bu hususa şu âyetlerde temas edilmektedir: “Onlar Rahmân'ı inkâr ediyorlar”? “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”!7 Müşrikler de âyetlerin hepsini inkâr etmiyorlardı. De ki: Bana, sadece Allah'a kulluk etmem ve O'na ortak koşmamam emrolundu. Ben yalnız O'na çağırıyorum. Bunu sanki onların sözleri üzerine söylemişti; sanki onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) putlara tapmak konusunda kendileriyle beraber olmaya veya babalarının yaptıklarını yapmaya davet etmişlerdi, bunun üzerine şöyle demişti: De ki: Bana, sadece Allah'a kulluk etmem emrolundu, aynı zamanda O'na hiçbir şeyi ortak koşmamakla emrolundum. O'na hiçbir şeyi ortak koşmam meâlindeki cümleyi Hz. Peygamber'in kendiliğinden söylemiş olması muhtemeldir. Ben yalnız O'na çağırıyorum; ben Allah'ın birliğine çağırıyorum, böyleyken sonra gidip O'ndan başkasına kulluk mu edeyim? Dönüş de yalnız O'nadır; döneceğim yer O'nun yanıdır. --- Dipnotlar: 11 “Ehl-i Kitap'tan kâfirler ve putperestler Rabb'inizden size iyi bir şey indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir”

Ra'd 13:37

37. “Biz Kurün'ı işte böyle Arapça bir hüküm ve hikmet olarak indirdik. Sana bu ilim geldikten sonra, eğer onların arzularına uyarsan, (bil ki) Allah tarafından senin ne bir dostun ne de bir koruyucun olur.” Biz Kur'ân'ı işte böyle indirdik. Yani sana âdâbı öğrettiğimiz ve nübüvveti verdiğimiz gibi, aynı şekilde sana Arapça bir hüküm olarak Kur'ân'ı da indirdik. Denildi ki: Arapça bir hikmet olarak indirdik, Araplar hikmeti anlamuıyorlardı. Yahut içinde hüküm bulunan bir kitap indirdik. Biz Kur'ân'ı işte böyle Arapça bir hüküm olarak indirdik meâlindeki âyetin tefsiri başka bir âyette verilmektedir: “Elif-lâm-râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir. Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik”. Cenâb-ı Hak Kur'ân'a hüküm adını verdi, çünkü hükmetmek üzere indirmiştir. Sana bu ilim geldikten sonra, eğer onların arzularına uyarsan; bu ifade, müşriklerin Hz. Peygamber'i (s.a.) kendilerinin yaptıkları bazı şeylere katılmaya davet ettiklerine işaret etmektedir. (Bil ki) Allah tarafından senin ne bir dostun olur; seni Allah'ın azabından koruyacak ve sana yardım edecek ne bir dostun olur, ne de Allah'ın azabından koruyacak bir koruyucun olur.

Ra'd 13:38

Andolsun senden önce de peygamberler göndermiş, onlara da eş ve çocuklar vermiştik. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bu âyet, Resülullah'ın (s.a.) zevceleri ve çocukları çok olduğu için yahudilerin onu ayıplamaları ve kınamaları üzerine gelmiştir. Onlar şöyle diyorlardı: Eğer o iddia ettiği gibi peygamber olsaydı, sıradan insanların yaptıkları gibi kadınlarla keyif sürmez, çocuk sahibi olmayı da istemezdi, peygamberlik görevi onu bu işlerden alıkordu. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil olmuştur!7. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Kadınlardan yararlanmak ve birden çok eşe sahip olmak, insanın nübüvvet ve risâlet görevini yerine getirmesine engel teşkil etmez, nitekim daha önceki peygamberlerde bu bir engel teşkil etmemişti. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber mücize getiremez. Yani peygamberler, kendiliklerinden mücizeler getirme gücüne sahip değildirler. Mücize getirmeyi ancak Allah dilerse kendisi gerçekleştirir. Hz. İsâ şöyle demişti: “Ben körü ve cüzzamlıyı iyileştiririm”!7. Cenâb-ı Hak bütün mücizelerin ancak Allah'ın izni ve emriyle gerçekleştiğini, peygamberin kendisinin mücize yaratamadığını haber vermektedir. Bu âyet, müfessirlerin zikrettiği gibi Hz. Peygamber'i çok kadınla evlenmesinden dolayı kınamalarına Allah'ın verdiği cevap olabileceği gibi, başka bir şeyin cevabı olması da muhtemeldir; meselâ peygamberleri yiyip içmesinden ve sokaklarda yürümesinden dolayı kınamalarının, peygamberlerin insan olmasını inkâr etmelerinin cevabı da olabilir. Cenâb-ı Hak, peygamberine şöyle diyor: Kavmin seni kınamış olduğun için kavmi tarafından ilk defa kınanan peygamber sen değilsin! Kavmin seni kınadığı gibi senden önceki peygamberleri de kavimleri kınamış ve kavminin senden istediği mücizeleri onlar da peygamberlerinden istemişlerdi. Bu sözlerle peygamberleri reddetmeleri ve emirlerini terketmeleri onlar için mazeret kabul edilmedi, aksine onlara Allah'ın azabı geldi. Senin kavminin durumu da böyledir. Süreli her şeyin bir kaydı vardır. Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle anlam verdi: Her kitabın bir zamanı vardır, ondan maksat da peygamberlere indirilen kitaplardır, o kitaplar belli bir zamana kadar uygulanır, sonra neshedilir ve hükmü yürürlükten kaldırılır. Bazıları da şöyle söyledi: [§]Süreli olan her şeyin sona ereceği bir eceli vardır; bununla elle yazmak murad edilmemiş, ancak tespit kastedilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmuştur: “Allah o müminlerin kalplerine imanı nakşetmiştir””, Buradaki kalplerine imanı yazdı ifadesi, koydu, tespit etti anlamına gelir, eliyle oraya yazdı mânasına gelmez. Buna göre süreli her şeyin bir kaydı vardır ibaresi de belli bir zamana kadar tespit anlamındadır. Âyet-i kerime, her kitabın bir zamanı vardır mânasına, yani yazılan her şeyin bir zamanı, inatçılara gelecek olan azabın ve peygamberlere yapılacak yardımın bir vakti vardır anlamına da gelebilir. Tayin edilen o zamandan ne önce gelir, ne de sonraya bırakılır. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Ecelleri gelince bir an geri kalmazlar”!?. Şİİ aiies İka ts Gl garas --- Dipnotlar: 16 Bu, Kelbiden rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'i-beyân, IX, 327; Âlüsi, Rühu'l-medni, 17 “Allahın izniyle ben körü ve cüzzamlıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim” (Âl-i İmrân, 3/49).

Ra'd 13:39

Allah dilediğini siler, dilediğini de yerinde bırakır. Bazıları şöyle dedi: Allah dilediğini siler anlamına gelen cümledeki silmek fiili, başlangıçta her şeyi silinmiş olarak yarattı, önce orada bir şey tespit edilmiş de sonra silinmiş değildir. Aksine her şeyi böyle silinmiş bir şekilde yarattı. Bu, “Biz gecenin nişanını sileriz”! mânasındaki âyet gibidir. Yani gece önce farklı tespit edilmiş de sonra silinmiş değildir, aksine başlangıçta öyle silinmiş olarak yaratmıştır. “Gökleri bir direk olmaksızın yükselten Allah'tır”! meâlindeki âyet de böyledir; yani önce aşağıya koymuş da sonra yükseltmiş değildir, olduğu gibi yüksek yaratmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Sonra Allah katında bağışlanmış olan amellerin, küçük çocukların yaptıkları ile cezası olmayan ameller olması muhtemeldir. Bazıları şöyle söyledi: Âyet, silmeyi yaratmaya hamledilir. Bu da çeşitli şekillerde açıklanabilir. Bir ihtimal, hükümlerin neshedilmesidir, âyet bizâtihi kendisini değil, hükmünü ve onunla amel etmeyi silmek anlamına gelir. Dilediğini de yerinde bırakır; yani neshedilmez, onunla amel etmek terkedilmez ve hüküm yerinde kalır. Diğer bir ihtimal, ahvâlin silinmesi anlamına gelmesidir, ondan maksat da bir halden başka bir hale intikal etmek ve dönüşmektir. Meselâ ceninin nutfeden alakaya, alakadan mudğaya dönüşmesi!” gibi. Cenâb-ı Hak onu bir halden başka bir hale naklediyor, bir durumdan başka bir duruma dönüştürüyor. İşte silmekten maksat budur. Başka bir ihtimal de, silmekten maksadın, insan hayatının mutluluk (saâdet) veya bahtsızlıkla (şekavetle) bitirilmesidir; insan önce kâfir iken bilâhare hayatının sonuna doğru müslüman olur, küfür halinde iken yaptığı amelleri silinip hasenata dönüştürülür veya müslüman iken ömrünün sonuna doğru küfre girer, bütün salih amelleri silinir ve onlardan hiç fayda görmez. Diğer bir ihtimal da şudur: Silmek ve yerinde bırakmaktan maksat, hafaza meleklerinin yazdıkları amellerdir, onlardan cezası ve sevabı olmayanlar silinir, cezası ve sevabı olanlar yerinde kalır, aynen yazıldığı gibi bırakılır. Yahut maksat, insanların yapmış oldukları şeylerdeki niyetleridir, hafaza melekleri insanların niyetlerine muttali olmadıkları için hakikatte ve insanın niyetinde sevap (hasene) olan bir işi, zâhir durumuna göre günah (seyyie) diye, yahut hakikatte günah olan bir şeyi zâhirde sevap diye yazarlar. Cenâb-ı Hak işte bunu değiştirir; yani insanın niyeti kötülük olan fakat zâhirde hayır görünen bir şeyi hakikatte kötü diye, zâhirde kötü olan ama hakikatte hayır olan bir şeyi de hayır diye yazar. Veyahut da bu durum hafaza meleklerinin yazmalarında başka bir açıdan ortaya çıkar, o da şudur: Hafaza melekleri amelleri yazarlar, sonra bu yazdıkları levh-i mahfüzda yazılanlarla karşılaştırılır, hafaza meleklerinin fazla yazdıkları silinir, eksik yazdıkları da ilâve edilir. En doğrusunu Allah bilir. 447 (SJAna kitap onun katındadır. Bu cümle de farklı anlamlara gelebilir. Meleklerin yazdıklarının karşılaştırıldığı kitap O'nun katındadır anlamına gelebilir. Nebilere ve resüllere gönderilen kitapların istinsah edildiği ana kitap O'nun yanındadır, yani levh-i mahfüzdadır anlamına gelebilir. Burada dillerin değişmesinin mânanın değişmesini gerektirmediğine delil vardır. Çünkü o kitapların yazıldığı levh-i mahfüzdaki ana kitabın hangi dilde olduğu bilinmemekte, ancak her kitap gönderildiği peygamberin diliyle indirilmektedir. Aynı şekilde melekler de âdemoğlunun amellerini yazıyorlar, onu yaratılanların diliyle yazmış olmaları ihtimali yoktur; çünkü onların konuştukları dille yazmış olsalardı zâhir olurdu', bu durum onların ancak kendi dilleriyle yazdıklarına delâlet eder. Bütün bunlar, dillerin farklı olmasının mânanın farklı olmasını gerektirmediğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. dar lez ös

Ra'd 13:40

Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun sanki Hz. Peygamber, Cenâb-ı Hakk'ın onlara göndereceğini vâdettiği bütün azabı ve diğer vâdettiklerini kendisine göstermesini arzu etmiş veya Allah'tan onu istemişti. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmuştu: Onlara vâdettiğimiz şeylerin bir kısmını sana ister gösterelim, ister ondan önce seni vefat ettirelim ve göstermeyelim, senin görevin sadece tebliğ etmektir. Yani bu işte senin yapacağın bir şey olmadığı gibi, ondan sana bir şey de olmaz, senin işin sadece tebliğ etmektir. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “(Resülüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok”, Bu durumda âyet, bir vâd ve süre belirleme anlamına değil, azarlama ve kınama mânasına gelir. Çünkü âyet, ister o şekilde, ister bu şeklinde bir ihtimal ifadesi kullanmaktadır, dolayısıyla bunun ona nispet edilmesi caiz değildir. Onlara haber verdiğimiz azabın bir kısmını sana ister gösterelim, ister (bundan önce) seni vefat ettirelim meâlindeki cümle zâhirde bir tereddüt anlamına gelir; yani vâd anlamına veya Resülullah'a (s.a.) talepte bulunmasının yasaklanması mânasına gelmektedir. [§]Eğer talebin yasaklanması söz konusu ise, o zaman BIN onlara azabın gelmesini istemesinin Resülullah'a yasaklandığı anlamına gelir; yani biz dilersek azabı göndeririz, dilemezsek göndermeyiz demektir. Şayet vâd anlamına geliyorsa, o zaman Allah şunu söylemektedir: Vâdettiklerimizin hepsini değil, ancak bazısını sana göstereceğiz. Yoksa âyetin zâhirinde bir tereddüt anlamı çıkar. 18 Muhtemelen müellif burada kıyâmet günü olacak olan şeye işaret etmektedir. Hesaba çekmek bize aittir. Bu cümle vâdedilen şeyin hesabı ve cezası bize aittir anlamına gelebilir. Buradaki hesap kelimesi, bilinen şekliyle kıyâmet günündeki muhâsebe mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Yani Allah onları terkedilmiş ve ihmal edilmiş halde bırakmaz. Yahut bize hesap verecekler, hesaba çekmek bizim işimizdir anlamına da gelebilir. Dilde bunlar caizdir.

Ra'd 13:41

Görmüyorlar mı? Bunun hayret ve uyarı anlamına geldiğini daha önce söylemiştik. Bu ifade iki şekilde yorumlanır. Birincisi, haber anlamına gelir, yani belirtilen fiilleri yaptığımızı onlar görmüşlerdir, demektir. İkincisi, emir anlamına gelir, yani belirtilen fiilleri yaptığımızı görsünler! Buna benzer başka bir âyette de Allah şöyle buyurur: “Yeryüzünde gezmezler mi?”! Yani yeryüzünde geziyorlar veya gezsinler mânasına gelir. Biz, yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip duruyoruz. Bazıları şöyle dedi: Bu beyan küfür diyarının müslümanlar tarafından fethedileceği, kâfirlere karşı onlara Cenâb-ı Hakk'ın yardım edeceği ve o beldeleri kâfirlerin hâkimiyetinden çıkarıp müslümanların hakimiyetine vereceği anlamına gelir; işte bu, bir eksiltmedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak vâdettiği şeylerden bazılarını peygamberine göstereceğini söyleyince, kâfirler şöyle demişlerdi: Allah'ın sana göstereceğini vâdettiği şey nerede? İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: Bizim, yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? Yani onlara ait olan bazı yerlerin müslümanların eline geçtiğini görmüyorlar mı? Onlara ait olan bazı yerleri müslümanların hakimiyetine vermeye kâdir olan, hepsini onlara vermeye de kâdirdir. Hâlâ ibret almıyorlar mı? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın âyette zikretmiş olduğu eksiltmeden maksat bu olmalıdır. Bazıları şöyle söyledi: Yeryüzünün eksiltilmesinden maksat, o beldedeki fukahanın ve âlimlerin ölmesidir. Bunun açıklaması da şöyledir: Fukaha ve ulemâ, yeryüzünü ve orada yaşayanları mâmur kılanlardır, yeryüzünün ıslahı onlar sayesinde sağlanır. Dolayısıyla onların gitmesi, yeryüzünün eksiltilmesi diye nitelenmiştir. Bu aynen Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünü bozmakla nitelemesi gibidir: “Yeryüzünde düzen bozulurdu”, “Karada ve denizde düzen bozuldu”, Yeryüzünün düzeni kendiliğinden bozulmaz, fakat Allah yeryüzü ehlinin bozulmasını yeryüzünün bozulması olarak niteledi. Buna göre yeryüzü kendiliğinden eksilmez, fakat Allah o belde ehlinin ve orayı mâmur kılanların gitmesini, yeryüzünün eksilmesi olarak niteledi. Beldeleri mâmur kılanlar da o beldenin fukahası ve ulemâsıdır. Bunun, Resülullah'tan (s.a.) önceki ümmetlerin âlimlerinin, yani Ehl-i Kitap âlimlerinin gitmesi mânasına gelmesi de muhtemeldir. Allah buyuruyor ki: Onların âlimlerinin yok olup gitmelerinden ibret almıyorlar mı? Hiç şüphesiz her peygamber, insanlara âdabı öğretir, onlara bilgi verir, geçmiş ümmetlerin yok olup giden nişânelerini ve kaybolan izlerini onlara yeniden gösterir; peygamberin gönderilmesiyle ulemâ da vücut bulduğu halde nasıl onun peygamberliğini inkâr ederler? Çünkü o vakit, ulemânın ortaya çıkma vakti ve zamanıdır. Eğer âyette sonraki ulemâ ve fukaha kastedilmiş ise, o zaman teselli anlamına gelir, yani yeryüzü, ulemâ ve fukahanın gitmesi halinde eksilmekle nitelenmiş olduğu hale gelir demektir. En doğrusunu Allah bilir. Allah hükmeder, O'nun hükmünü denetleyecek yoktur. Denildi ki: O'nun hükmünü geri çevirecek kimse yoktur. O'nun hükmünden maksat da muhtemelen kâfirler hakkında hükmettiği azaptır. Buna göre Allah şöyle diyor: Onlar için hükmettiği azabı geri çevirecek kimse yoktur! Bu aynen şu âyetteki ifade gibidir: “Rabbim! Adaletinle hükmünü ver”, Yani onlar hakkında verdiğin hükmü adaletle ver! O'nun hükmünü denetleyecek yoktur. Bu beyanın, kimse O'nun hükmünü sorgulayamaz, yaratılanlar birbirlerinin hâkimiyet alanına girdiği gibi kimse O'nun hükümranlığının yerine geçemez anlamına gelmesi de muhtemeldir. [§]Nitekim Cenâb-ı Hak hafaza melekleri hakkında şöyle buyurdu: “Kişinin önünde ve arkasında takipçiler vardır”!. Bunlar o kişiyi korumak ve mâruz kaldığı şeyler konusunda birbirlerini kontrol ederler. En doğrusunu Allah bilir. O'nun hesaba çekmesi de hızlıdır. Bu ilâhi kelâmı daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık”. --- Dipnotlar: 188 “Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu. Fakat Allah'ın âlemler için büyük lütufları vardır”. “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor” (er-Rüm, 18 “Rabbim! Adaletinle hükmünü ver. Rabb'imiz Rahmândır. Asılsız iddialarınıza karşı yardımına sığınılacak da yalnız O'dur”. “Kişinin önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler 19 Meselâbk. el-Bakara süresinin 2/202. âyetinin tefsiri.

Ra'd 13:42

Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı; yani onlar sana tuzak kurdukları gibi onlardan öncekiler de peygamberlerine tuzak kurmuşlardı. Cenâb-ı Hak bu sözle insanların verdikleri eziyetlere karşı peygamberine sabrı telkin ediyor. Sonra buradaki tuzak kelimesi iki mânaya gelebilir. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsına tuzak kurdular, yani onu öldürmek ve yok etmek istediler. İkincisi, onun davet ettiği ve ortaya koymak istediği dinine tuzak kurdular, o nuru söndürmek ve ortadan kaldırmak istediler. Onlardan önceki insanların kendi peygamberlerine kurdukları tuzak da bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Oysa bütün tedbirlere hâkim olan Allah'tır. Bu cümle de iki anlama gelir. Birincisi, Cenâb-ı Hak bütün tedbirlere Allah'ın hâkim olduğunu, herkese kurduğu tuzağın cezasını vereceğini söylüyor. İkincisi, hakiki tuzağı kuran Allah'tır, onların hepsini hiç beklemedikleri yerden hak ile yakalayıverir. Onlara gelince, onların yakalaması hak ile değil, bâtıl iledir, sonra çok azı müstesna onlar beklemedikleri yerden yakalamaya muktedir değildirler. Dolayısıyla hakiki tuzak, hak ile yakalamaktır, bu da hakikatte onların değil, Allah'ın elindedir. Bütün tedbirlere hâkim olan Allah'tır meâlindeki cümle, tuzak kurmanın bütün tedbir ve idaresi Allaha aittir anlamına gelebilir, dilerse onu sürdürür, dilerse ona engel olur; bu yetki onlara değil Allaha aittir. Yahut tuzağın hakikati Allaha aittir, O'nun tuzağı, insanların tuzağına galip gelir. O, herkesin neyi hak ve elde ettiğini bilir; yani hayır veya şer olarak neyi hak ettiğini bilir. İnkâr edenler dünya hayatından kimin kazançlı çıkacağını yakında anlayacaklardır! Buradaki “ukbed-dâr” tamlamasından maksadın cennet olduğu sanki onlar tarafından biliniyor gibidir. Bu durumda âyet, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek”! meâlindeki âyetin sılası olur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onlar âhirette kimin kazançlı çıkacağını bilecekler; kendileri mi, yoksa müminler mi? Yahut bu âyet-i kerime, “Rabbimin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”? meâlindeki âyetin cevabıdır. Onlar dünya şartlarında kendilerini müminlerden üstün görünce ve dünya bütün imkânlarıyla onlara açılınca, âhiretin de aynı şekilde kendilerinin olacağını zannettiler. Cenâb-ı Hak da işte buna cevap vermektedir. Os giei ype --- Dipnotlar: 8! “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek dediler. Bu onların kuruntusudur. De ki: Eğer sözünüzde doğru iseniz kesin kanıtınızı getirin!” (el-

Ra'd 13:43

O inkârcılar diyorlar ki; yani dediler ki: Sen peygamber değilsin; yani Allah seni peygamber olarak göndermemiştir. Onlar Hz. Peygambere (s.a.) böyle diyorlardı, Cenâb-ı Hak da kendisine, onlara şöyle söylemesini emrediyor: De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak bir Allah yeter; ben peygamberim ve Allah'ın size mücizelerle birlikte gönderdiği elçisiyim. Yahut Resülullah (s.a.) bu sözü onlara, risâletini ve nübüvvetini ispat etmek için yeterince delil ve kanıt gösterdiği halde kabul etmedikleri ve kendisi de artık onların tasdiklerinden ümidini kestiği sırada söylemişti: Sizinle benim aramda şahit olarak bir Allah, bir de kitap bilgisine sahip olanlar yeter. Kitap bilgisine, yani Tevrat'a sahip olan da benim peygamber olduğumu bilir, benim resül ve nebi olduğuma o da şahitlik eder. Kitabın bilgisine sahip olan benim hak yolda ve Allah'ın elçisi olduğumu bilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Onlar için bir delil değil midir?”'” Başka bir âyette de, “Bilgi sahibi olanlara sorun” buyurmaktadır. Bu âyeti kesre ile “ve min indihi ilmu'l-kitâb” şeklinde okuyanlara göre", en doğrusunu Allah bilir ya, yorumu şöyle yapılır: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilen” bu kitabın ilmi Allah tarafından gelmiştir. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) de âyeti bu şekilde kesre ile “min indihi ilmu'l-kitâb” (PLSI çe ate 5.) diye okuduğu söylenmiştir. Ancak bütün kırâat imamları üstünlü olarak “ve men indehů ilmu'l-kitâb” (5431 şi sie aş) diye okumayı tercih etmişlerdir. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Bazıları âyeti şu şekilde okudular: “Ve min indihi ulime'i-kitâbu” (DESI ŞE eais 24), ancak âyeti kimin böyle okuduğunu bilmiyorum!?. Abdullah b. Selâm'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak bir Allah, bir de kitap bilgisine sahip olanlar yeter meâlindeki âyet, benim hakkımda nâzil oldu'. Eğer bu rivayet sabitse, müfessirlerin söyledikleri, kitap bilgisine sahip olanlar yeter meâlindeki âyet, Abdullah b. Selâm ve arkadaşları hakkında gelmiştir sözünü teyit etmektedir. 1% “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussılet, 41/42). Bu da şâz kırâattır. Bu kırâat Hz. Ali (r.a.), Hasan-ı Basri ve diğerlerine nispet edilmiştir (bk. Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurün, LX, 336; Âlüsi, Rühu'l-meâni, XIII, 176). 8 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIII, 176; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, IV, 668.