Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — İbrahim 14:1 – Nahl 16:101
İçindekiler
- İbrahim 14:1
- İbrahim 14:2
- İbrahim 14:3
- İbrahim 14:4
- İbrahim 14:5
- İbrahim 14:6
- İbrahim 14:7
- İbrahim 14:8
- İbrahim 14:9
- İbrahim 14:10
- İbrahim 14:11
- İbrahim 14:12
- İbrahim 14:13
- İbrahim 14:14
- İbrahim 14:15
- İbrahim 14:16
- İbrahim 14:17
- İbrahim 14:18
- İbrahim 14:19
- İbrahim 14:20
- İbrahim 14:21
- İbrahim 14:22
- İbrahim 14:23
- İbrahim 14:24
- İbrahim 14:25
- İbrahim 14:26
- İbrahim 14:27
- İbrahim 14:28
- İbrahim 14:29
- İbrahim 14:30
- İbrahim 14:31
- İbrahim 14:32
- İbrahim 14:33
- İbrahim 14:34
- İbrahim 14:35
- İbrahim 14:36
- İbrahim 14:37
- İbrahim 14:38
- İbrahim 14:39
- İbrahim 14:40
- İbrahim 14:41
- İbrahim 14:42
- İbrahim 14:43
- İbrahim 14:44
- İbrahim 14:45
- İbrahim 14:46
- İbrahim 14:47
- İbrahim 14:48
- İbrahim 14:49
- İbrahim 14:50
- İbrahim 14:51
- İbrahim 14:52
- Hicr 15:1
- Hicr 15:2
- Hicr 15:3
- Hicr 15:4
- Hicr 15:5
- Hicr 15:6
- Hicr 15:7
- Hicr 15:8
- Hicr 15:9
- Hicr 15:10
- Hicr 15:11
- Hicr 15:12
- Hicr 15:13
- Hicr 15:14
- Hicr 15:15
- Hicr 15:16
- Hicr 15:17
- Hicr 15:18
- Hicr 15:19
- Hicr 15:20
- Hicr 15:21
- Hicr 15:22
- Hicr 15:23
- Hicr 15:24
- Hicr 15:25
- Hicr 15:26
- Hicr 15:27
- Hicr 15:28
- Hicr 15:29
- Hicr 15:30
- Hicr 15:31
- Hicr 15:32
- Hicr 15:33
- Hicr 15:34
- Hicr 15:35
- Hicr 15:36
- Hicr 15:37
- Hicr 15:38
- Hicr 15:39
- Hicr 15:40
- Hicr 15:41
- Hicr 15:42
- Hicr 15:43
- Hicr 15:44
- Hicr 15:45
- Hicr 15:46
- Hicr 15:47
- Hicr 15:48
- Hicr 15:49
- Hicr 15:50
- Hicr 15:51
- Hicr 15:52
- Hicr 15:53
- Hicr 15:54
- Hicr 15:55
- Hicr 15:56
- Hicr 15:57
- Hicr 15:58
- Hicr 15:59
- Hicr 15:60
- Hicr 15:61
- Hicr 15:62
- Hicr 15:63
- Hicr 15:64
- Hicr 15:65
- Hicr 15:66
- Hicr 15:67
- Hicr 15:68
- Hicr 15:69
- Hicr 15:70
- Hicr 15:71
- Hicr 15:72
- Hicr 15:73
- Hicr 15:74
- Hicr 15:75
- Hicr 15:76
- Hicr 15:77
- Hicr 15:78
- Hicr 15:79
- Hicr 15:80
- Hicr 15:81
- Hicr 15:82
- Hicr 15:83
- Hicr 15:84
- Hicr 15:85
- Hicr 15:86
- Hicr 15:87
- Hicr 15:88
- Hicr 15:89
- Hicr 15:90
- Hicr 15:91
- Hicr 15:92
- Hicr 15:93
- Hicr 15:94
- Hicr 15:95
- Hicr 15:96
- Hicr 15:97
- Hicr 15:98
- Hicr 15:99
- Nahl 16:1
- Nahl 16:2
- Nahl 16:3
- Nahl 16:4
- Nahl 16:5
- Nahl 16:6
- Nahl 16:7
- Nahl 16:8
- Nahl 16:9
- Nahl 16:10
- Nahl 16:11
- Nahl 16:12
- Nahl 16:13
- Nahl 16:14
- Nahl 16:15
- Nahl 16:16
- Nahl 16:17
- Nahl 16:18
- Nahl 16:19
- Nahl 16:20
- Nahl 16:21
- Nahl 16:22
- Nahl 16:23
- Nahl 16:24
- Nahl 16:25
- Nahl 16:26
- Nahl 16:27
- Nahl 16:28
- Nahl 16:29
- Nahl 16:30
- Nahl 16:31
- Nahl 16:32
- Nahl 16:33
- Nahl 16:34
- Nahl 16:35
- Nahl 16:36
- Nahl 16:37
- Nahl 16:38
- Nahl 16:39
- Nahl 16:40
- Nahl 16:41
- Nahl 16:42
- Nahl 16:43
- Nahl 16:44
- Nahl 16:45
- Nahl 16:46
- Nahl 16:47
- Nahl 16:48
- Nahl 16:49
- Nahl 16:50
- Nahl 16:51
- Nahl 16:52
- Nahl 16:53
- Nahl 16:54
- Nahl 16:55
- Nahl 16:56
- Nahl 16:57
- Nahl 16:58
- Nahl 16:59
- Nahl 16:60
- Nahl 16:61
- Nahl 16:62
- Nahl 16:63
- Nahl 16:64
- Nahl 16:65
- Nahl 16:66
- Nahl 16:67
- Nahl 16:68
- Nahl 16:69
- Nahl 16:70
- Nahl 16:71
- Nahl 16:72
- Nahl 16:73
- Nahl 16:74
- Nahl 16:75
- Nahl 16:76
- Nahl 16:77
- Nahl 16:78
- Nahl 16:79
- Nahl 16:80
- Nahl 16:81
- Nahl 16:82
- Nahl 16:83
- Nahl 16:84
- Nahl 16:85
- Nahl 16:86
- Nahl 16:87
- Nahl 16:88
- Nahl 16:89
- Nahl 16:90
- Nahl 16:91
- Nahl 16:92
- Nahl 16:93
- Nahl 16:94
- Nahl 16:95
- Nahl 16:96
- Nahl 16:97
- Nahl 16:98
- Nahl 16:99
- Nahl 16:100
- Nahl 16:101
İbrahim 14:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Elif-lâm-râ. Bu, kitaptır. Buradaki elif-lâm-râ, Cenâb-ı Hakk'ın hikmetle kitabı vücuda getirdiği hurüf-i mukattaadan kinâyedir. Onu biz indirdik, onu biz topladık ve kitap haline getirdik, yani o hurüf-i mukattaayı kitap haline getirdik ve sen kitabın ne olduğunu bilmediğin halde onu sana indirdik. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”, Diğer bir âyette de şöyle buyurur: “Sen onu kendi elinle yazmayı bilmiyordun”?. İnsanları çıkarman için. Çıkarma fiilinin Allah'a nispet edilmesi, onun sebeplerini Allah verdiği ve işlerin hakikatinin Allah sayesinde yani O'nun kudretiyle yapıldığı içindir. Çıkarma fiilinin peygamberlere nispet edilmesi ise, Cenâb-ı Hak sebepleri vermeden onun gerçekleşemeyeceğini göstermek içindir. Çünkü bir filin oluşmasını sağlayan sebepleri vermeye O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. Sonra sebepler iki şekilde olur. Birincisi, ona çağırmaktır. İkincisi, onlara getirdiği beyan ve o konudaki delildir. İşte peygamberlerin getirebildiği sebepler bunlardır. Fiilin hakikatine gelince, ona Allah'tan başka kimsenin gücü yetmez.
İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için. Buna, küfürden imana çıkarman için diye mâna verildi. Küfre karanlık ismi verildi ki, ikisi de aynı şeydir. Çünkü küfür, göz, kulak ve dil gibi organların bütün işlevlerini örter, dolayısıyla doğru olmayanı görür, doğru olmayanı işitir ve aynı şekilde dil de doğru olmayanı söyler. Bütün organların durumu böyledir. İman ise bütün perdeleri ve örtüleri açar, kaldırır ve örtülmüş olan her şeyi aydınlığa çıkarır. İkincisi, karanlıklardan, yani şüphelerden demektir; aydınlığa kelimesi de imana ve hidâyete mânasına gelir.
Küfürden (inkâr) imana. Burada küfür karanlık diye isimlendirildi. Bu birinci yorumdur. Çünkü küfür görme, işitme ve dil kanallarını kapatır; bu takdirde insan faydalı olmayanları görür ve işitir. Faydalı olmayan sözleri söylemesi de bu sebeple olur, hatta bütün organlar için aynı durum söz konusudur. Oysa iman bütün örtüleri ve perdeleri kaldırır ve her gizli gerçeği aydınlatır. İkincisi karanlıktan, yani şüphelerden aydınlığa, yani iman ve hidâyete İnsanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için. Aydınlığa çıkarmanın ve hidâyetin Allah'a nispet edilmesi dört açıdan izah edilebilir. Birincisi, emrediyor ve onları sözünü ettiği dine davet ediyor. İkincisi, açıklıyor ve beyan ediyor. Üçüncüsü, özendirilen eylemleri arzu etsinler ve korkutulan fiillerden sakınsınlar diye onları özendiriyor ve korkutuyor. Dördüncüsü, hidâyeti O gerçekleştiriyor, bunu Allah'tan başka kimse yapamaz. Ondan maksat, başarıya ulaştırmak ve hatadan korumaktır. İlk üç madde Resülullah (s.a.) vasıtasıyla yapılır; yani peygamber emreder ve davet eder, özendirir ve korkutur, beyan eder ve ortaya çıkarır. En doğrusunu Allah bilir.
Elif-lâm-râ. Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için indirdiğimiz kitaptır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Bu, insanların zikredilen şeyden sözü edilen şeye çıkmalarını emretmen için sana indirdiğimiz kitaptır. İkincisi, insanları zikredilen şeyden çıkarman için onu sana indirdik.
Rablerinin izniyle. Buna Rablerinin emriyle diye anlam verilmiştir, yani onları Rab'lerinin emriyle davet et! [İkincisi], bazıları da Rablerinin ilmiyle mânasını verdi, yani bu hurüf-i mukattaayı Allah kendi ilmiyle indirdi. Üçüncüsü, Rablerinin muvaffak kılmasıyla anlamına da gelebilir. Allah'tan gelen izin, sözünü ettiğimiz bu üç mânadan birine gelebilir: Emir, ilim ve başarı mânasına. Güçlü ve övgüye lâyık olanın yoluna çıkarman için; burada kastedilen Allah'tır, yani peygamber onları, her girenin kurtuluşa ereceği Allah'ın yoluna çağırıyor. O güçlüdür; güç sahibi olan herkes gücünü O'ndan aldığı için Allah güçlü (Aziz) diye isim almıştır. ( Yahut şöyle denilir: O, kendi zatıyla güçlüdür, insanlar gibi başkası sayesinde güçlü değildir. Yahut, O asla mağlup edilemeyen güçlüdür. Övgüye lâyıktır; yaptıklarında kötülemenin asla söz konusu olmadığı yegâne mâbuttur; tıpkı tedbir ve idaresinde asla hata bulunmayan bir hakim gibi. Müfessirler şöyle dedi: Aziz, engelleyen, Hamid de ibadetin az olanını da kabul eden anlamına gelir.
İbrahim 14:2
2. “O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şiddetli azaptan dolayı inkârcıların vay haline!
O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Bu cümledeki Allah kelimesini “ellâhi” kesre ile okuyan, bunu, önceki âyetin mevsülu yapmış ve ikisini tam bir cümle haline getirmiş, kesreyi kesreye tâbi kılmış olur. Allah kelimesini “ellâhu” şeklinde ötre ile okuyan da ilk âyetten bağımsız saymış ve müpteda yapmış olur; buna göre Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: O öyle bir Allah'tır ki, göklerde ve yerde olan her şey O'nundur. Allah kelimesini kesreli olarak zikretti, O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur buyurdu; yaratıklara emrettiği, onları dinine davet ettiği, çeşitli yollarla onları imtihan ettiği, bunu kendi menfaati veya onun buna ihtiyacı olduğu için değil, aksine imtihan edilenlerin menfaati ve ihtiyacı için yaptığı bilinsin diye böyle buyurdu. Şiddetli azaptan dolayı inkârcıların vay haline! Bazıları şöyle dedi: Âyetteki “veyi” kelimesinden maksat zorluk ve şiddettir. “Veyl”in cehennemde bir vâdi ismi olduğu da söylenmiştir. Esam şöyle dedi: Belânın çok şiddetli olmasından dolayı, keder ve üzüntü duyulan her şey için kullanılan bir nidâ edatıdır. Hasan-ı Basri de böyle demiştir.
OLD deli se G © GAZA
İbrahim 14:3
3. “Onlar, dünya hayatını âhirete tercih eden, Allah yolundan aliyo ve onu eğri göstermek isteyenlerdir; işte onlar derin bir sapkınlık içindedirler.
Onlar, dünya hayatını âhirete tercih ederler. Önceki âyette hakkında “veyl” kelimesini kullandığı o kişilerin kim olduğunu Allah bu âyette nitelemektedir: Onlar, dünya hayatını âhirete tercih edenlerdir. Evet, onlar dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden ve onu seçenlerdir. Yani onlar dünya hayatıyla yetindiler ve onunla mutlu ve huzurlu oldular. Nitekim Allah da şöyle buyurmaktadır: “Onlar dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu oldular”?. Dünya için dünya hayatını seçtiler, fakat âhiret için bir şey seçmediler. Halbuki dünya, sadece dünya için yaratılmamıştır, o ancak âhiret için yaratılmıştır. Kim onu, âhirete giden yol için değil de dünya hayatı için seçerse, sapıklığa düşmüş ve haktan sapmış olur. Onlar, dünya hayatını âhirete tercih ederler; onlar dünya hayatını âhirete öyle tercih ederler ki, sonunda âhireti terkeder, ondan vazgeçer ve onu tamamen unuturlar. Ancak müslümanlar da bazan dünya hayatını âhirete tercih ederler, fakat söylediğimiz gibi müslümanlar onu âhiret için severler, onlar ise dünya için severler.
Allah yolundan alıkoyarlar. Buradaki alıkoyma iki ihtimali akla getirir. Birincisi, onlar bizzat kendileri yüz çevirdiler, demektir. İkincisi, onlar, her girenin kurtulacağı Allah'ın yolundan insanları alıkoydular. Ancak bu fiilin hangi anlama geldiği mastarından anlaşılır: Fiilin kökü “sadde, yesuddü, sadden” nı alıkoymak anlamına, “sudüden” mastarı da yüz çevirmek mânasına gelir. Onu eğri göstermek isterler; yani onu ayıplı ve kusurlu gösterirler. Bu cümle, âyet-i kerimenin onların liderleri, insanları Allah'ın yolundan alıkoyan ve Allah'ın dininde ayıp ve kusur arayan önderleri hakkında geldiğine işaret eder. Ancak onlar bunu yapmaya asla imkân bulamadılar.
[Dalâlet Kelimesinin Anlamı]
İşte onlar derin bir sapkınlık içindedirler. Burada sapkınlık anlamına gelen “dalâl” (Jsu) kelimesi, helâk mânasına gelebilir, yani onlar asla kurtuluş imkânı olmayan bir helâke uğradılar. Şaşırmak, kaybolmak anlamına da gelebilir; yani onlar şaşırdılar ve yollarını kaybettiler, asla doğru yolu bulamayacaklar. “Dalâl” kelimesi, bâtıl olmak ve boşluğa düşmek mânasına da gelebilir, yani onlar derin bir boşluğa düştüler, asla doğruyu bulamayacaklar. Âyet-i kerime, ebediyen doğru yola gelmeyeceklerini Allah'ın bildiği ve kendilerine sapkınlık mührü vurulan bir kavim hakkındadır.
---
Dipnotlar:
“Bize kavuşma ümidi taşımayanlar, dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu olanlar, nişanlarımızı (kanıtlarımızı) görmemekte ısrar edenlerdir” (Yünus, 10/7).
İbrahim 14:4
İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik. Diğer kitaplar ümmetlerin kendi dillerinin dışında gönderilmiş olsa bile, bu kitabın kendi kavminin diliyle gönderilmiş olması gerekir. Çünkü bu kitabın bizzat kendisi, onun peygamberliğine delil ve alâmet kılınmıştır. İnsanlar, kendi dillerinde olmasına rağmen onun benzerini meydana getirmekten aciz kalmışlardı, bu durum onun Allah tarafından geldiğini anlamaları içindi. Eğer o, peygamber tarafından uydurulmuş olsaydı, insanların da onun benzerini uydurmaları mümkün idi, çünkü aynı dili kullanıyorlardı. Onun benzerini yapmaktan aciz kaldıklarında, artık o kitabın insanlar tarafından uydurulmuş değil Allah tarafından gönderilmiş olduğu anlaşılır. Sonra istisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik cümlesi, farklı şekillerde yorumlanabilir. Bazıları şöyle dedi: Bu durum, insanların dilleri farklılaştıktan sonraki zamanla ilgilidir. O zaman Allah, önceki ümmetlerden farklı dili konuşan sonraki insanlara öncekilerin haberlerini onların diliyle göndermiş, bunu da kendi dillerinde olmayan o haberleri ancak Allah'ın haber vermesi ile bildiklerini anlasınlar diye böyle yapmıştır. (İkincisi), bazıları da şöyle söyledi: Cenâb-ı Hak, insanların söyleyecek sözleri olmasın diye her peygamberi kendi kavminin dili ile göndermiştir. Nitekim bir âyette onların şu sözlerini aktarıyor: “Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi?” Üçüncüsü, onların dillerinde biri peygamber olarak gönderildiğinde, aynı dili konuşmadıkları birine göre onu daha kolay kabul eder ve daha çabuk benimserler. Çünkü her tür ve her cins, kendi cinsinden ve özünden olanı, böyle olmayandan daha kolay benimser. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Şayet peygamberi bir melek yapsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokardık”. [§]Çünkü meleği kendi hüviyetiyle görmek ve ona bakmak, insanın gücü dâhilinde değildir. Buna göre her dil sahibi, kendi dilini konuşanı başkasından daha kolay kabul eder ve daha çabuk benimser.
Onlara açık açık anlatsın diye; bazıları buna şöyle bir anlam verdiler: Onlar için daha açık ve daha anlaşılır olsun diye. Bazıları da, peygamberlerinin sözlerini anlasınlar diye mânasını verdi. Onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. Yani sapkınlık yoluna götüren sebebi tercih edeni sapkınlığa, doğru yola götüren sebebi tercih edeni de doğru yola iletir. Bazıları da şöyle dedi: Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir; peygamberleri yalanlayanları sapkınlığa düşürmek, tasdik edenleri de doğru yola iletmek Allah'ın hükmüdür. Ancak bunların doğrusu ilk zikrettiğimiz yorumdur: Sapkınlık sebebini tercih edeni Allah sapkınlığa düşürür, dilediğini de, yani doğru yola götüren sebebi tercih edeni de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir. Çünkü bütün yaratılanlar O'na muhtaçtırlar, O'nun karşısında zelil ve hakirdirler, güçlü olan da gücünü O'ndan almaktadır. Yahut O, asla mağlup edilemeyen bir gücün sahibidir. Hakimdir, hükmünde ve idaresinde asla hata bulunmayandır. Yahut peygamberleri göndermesinde ve bütün fiillerinde hikmet sahibidir, yaptığında asla hata görülmez, hep isabetlidir, her şeyi ait olduğu yere koyandır.
---
Dipnotlar:
o “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur'ân onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesle“Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam suretine sokar, onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya düşürürdük”.
İbrahim 14:5
Müsâ'yı da mücizelerimizle göndermiştik. Allahın mücizelerinden maksat muhtemelen Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetine ve ulühiyetine dair gönderdiği deliller ve kanıtlardır. Peygamberliğini ispat etmek için Hz. Müsâ'ya göndermiş olduğu deliller olması da muhtemeldir. Allahın mücizelerine istersen delilleri diyebilirsin, istersen alâmetleri de diyebilirsin. Mücizeleri, alâmetleri ve delilleri aynı anlama gelirler. Dolayısıyla maksat ya Allah'ın vahdâniyetinin ve ulühiyetinin alâmetleridir, ya da Hz. Müsâ'nın peygamberliğinin alâmetleridir. Bazıları “bi-âyâtine” kelimesine dinimizle anlamını verdi; yani biz Müsâ'yı, insanları davet etmesi için kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar diye, kendi dinimizle gönderdik. Cenâb-ı Hak bütün resülleri ve nebileri bunun için göndermiştir. Bütün peygamberler, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaları için gönderilmiştir. Bu konuyu daha önce çeşitli yerlerde zikrettik.
[S]Ve Allah'ın onlara yaşattığı (güzel) günleri hatırlat, diye. Buradaki hatırlat fiili, öğüt vermek anlamına gelir, yani onlara Allah'ın günleriyle öğüt ver! Bazılarına göre Allah'ın günlerinden maksat, nimetleridir. Katâde şöyle dedi: Allah Hz. Müsâ'ya, insanlara vermiş olduğu nimetleri kendilerine hatırlatmasını emretmektedir; Cenâb-ı Hak tıpkı bir kavmin yaşadığı mutlu günler gibi size nimetlerle dolu öyle günler vermiştir ki, o günlerde size nice hayırlar lütfeylemiş, nice kötülükleri de sizden uzaklaştırmıştır, nice sıkıntıyı sizden gidermiş, nice üzüntüyü yok edip sizi rahatlatmıştır; Allahım! Ey Rabb'imiz, sana hamdolsun!... Bazıları şöyle dedi: Allah'ın günleri, Allah'ın yarattığı olaylar anlamına gelir, yani onlara geçmiş ümmetler hakkında Allah'ın yarattığı olayları hatırlat! Onlar peygamberleri yalanladıklarında Allah kendilerini nasıl helâk etmiş! Şu yorum da ihtimal dâhilindedir: Peygamberleri tasdik edenlere Allah'ın nimetlerini hatırlat, peygamberleri tasdik etmeleri sayesinde Allah onları azaptan ve helâk olmaktan kurtarmıştı. Aynı şekilde peygamberleri yalanlamaları sebebiyle Allah'ın onların başlarına getirdiği belâları ve onları nasıl helâk ettiğini de onlara anlat! Âyetteki Allah'ın günleri ibaresinden maksat bilinen anlamıyla günlerdir. Cenâb-ı Hak Hz. Müsâya o günleri insanlara hatırlatmasını emretmektedir, çünkü günler onlara rızıklarını getirmekte, amellerini ve ömürlerini devam ettirmektedir; iyi ise iyi, kötü ise kötü olacak ve onların ömürlerini ve ecellerini bitirecek. Günlerin onlara rızık getirmesi, Allah'tan kendilerine gelen bir lütuftur, ömürlerini ve ecellerini bitirmesi de Allah'ın hükümranlığının ve kudretinin göstergesidir. İşte Cenâb-ı Hak Hz. Müsâ'ya bunları insanlara hatırlatmasını emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. âyette, sanki Hz. Müsâya, İsrâiloğularına Firavundan gördükleri çeşitli işkenceleri ve sonra ondan nasıl kurtarıldıklarını hatırlatması emredilmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlara geçmiş günleri ve sonra onu izleyen günleri hatırlat! Bu yorum sanki daha doğru gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır. Sabrın, Allah'a isyandan ve bütün yasaklardan kendini uzak tutmak anlamına geldiğini, şükrün de Allah'a itaat etme arzusu olduğunu daha önce söylemiştik7. Cenâb-ı Hak, âyetlerde zikrettiği şeylerin peygamberlere dil uzatan, onlara büyüklenen, onların sözlerini kabul etmeyen ve davetlerinden yüz çevirenler için değil, kendini Allaha isyandan tutan ve O'na itaati arzulayan kimseler için olduğunu haber vermektedir. Çünkü öyleleri ne ibret alırlar ve ne de mücize onlara fayda verir! Bunlar ancak zikrettiğimiz o sabreden ve şükreden kullar içindir. Âyetteki “sabbâr” ve “şekür” kelimeleri, müminden kinâye gibidir. Çünkü Allaha ve O'nun birliğine iman eden herkes, O'na isyan etmekten kendini tutmak gerektiğine ve her ne kadar bazan isyan etse bile her türlü itaatin gerekli olduğuna da inanır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Bunda müminler için ibretler vardır. Nitekim başka âyetlerde bunu söylemektedir: “Onda inananlar için bir ders vardır”. “Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için”. “Ve takvâ sahipleri için”. En doğrusunu Allah bilir.
PEE E O MİLİ Ze ayl Öğ
---
Dipnotlar:
é o Taberi, Câmi'u'-beyân, XIII, 184. Taberi ibarenin sadece bu kadarın rivayet etmiştir.
İbrahim 14:6
Müsâ kavmine şöyle demişti: Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Hani O sizi, Firavun'un adamlarından kurtarmıştı. Bu âyette gizli bırakılmış bazı kelimeler var gibidir, o da başka bir âyette şöyle ifade edilmektedir: “Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”"!, İşkencenin en kötüsünü revâ gören Firavun'un adamlarından sizi kurtardığını da hatırlayın! ( Denildi ki: Size işkencenin en kötüsüyle azap ediyorlardı. Bazıları da şöyle dedi: Onlar sizi işkencenin en kötüsüne uğratıyorlardı; erkek çocuklarınızı kesiyor, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bu âyetteki “sevm” kelimesi, tattırmak ve mâruz bırakmak anlamına gelir. “Sâmeni kezâ” ifadesi, bana tattırdı ve beni ona mâruz bıraktı demektir. “Sümtüd-dâbbete 'ale'l-havd” denilince de hayvanı havuza götürüp suvardım, denilmiş olur. Bunlarda size Rabb'inizden büyük bir imtihan vardır. Bu cümleyi de Bakara ve Arâf sürelerinde açıklamıştık”. En doğrusunu Allah bilir.
İbrahim 14:7
7. “Hani Rabb'iniz, “Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!” diye bildirmişti?” Hani Rabb'iniz size bildirmişti. Bazıları buna, hani Rabb'iniz şöyle demişti, diye mâna verdi. Şöyle de denildi: Hani Rabb'iniz, size bilgi vermiş ve sizi haberdar etmişti. Araplar bazan if'âl bâbındaki fiilleri tefe'ul bâbı mânasında kullanırlar. Buradaki fiil de o anlamdadır. “Ev'ade ve teva'ade” fiili de böyledir. Bu, Ferrânın sözüdür”. Kelimenin hakikati, Rabb'iniz vâdetti veya Rabb'iniz taahhüt etti anlamına gelir; eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim. Cenâb-ı Hak burada şu nimete şükrederseniz demiyor, onun hangi nimet olduğunu açıklamıyor, bütün nimetleri veya nimetlerden birini kastediyor. Şöyle şükrederseniz diye de demiyor". Size daha çok vereceğim, burada da Allah neyi, hangisinden daha çok vereceğini söylemiyor. Eğer şükrederseniz ibaresi sanki tevhit ile şükrederseniz anlamına gelmektedir, yani sizi yaratan Cenâb-ı Hakk'ın bir olduğuna dünyada iken inanırsanız, zevk alma duygusunu ve dünyada içinde bulunduğunuz nimetleri size O'nun verdiğine ve sizleri en güzel surette yaratanın O olduğuna inanırsanız, âhirette ebedi nimetleri size daha çok vereceğim. Bu yoruma göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiş olmaktadır: Siz eğer şükrediciler olarak âhirete gelirseniz, ben de ebedi nimetleri size daha çok vereceğim. İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşü de böyledir veya buna yakındır. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak öyle buyuruyor: Nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir! Yani eğer nankörlük ederseniz, Allah'ın birliğine inanmazsanız, O'na başkalarını ortak koşarsanız ve Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü O'ndan başkasına tevcih ederseniz, hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir! Muhtemelen Cenâb-ı Hak, insanın şükrettiği her çeşit nimeti dünyada arttıracak ve onun devamını sağlayacaktır, anlamına da gelir.
Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim. Hiç şüphesiz bu bir lütuf ve ihsandır. Çünkü daha önce de ifade edildiği gibi şükür, bir mükâfat ve karşılıktır. Lütfettiği nimetlere karşılık Allah Teâlâ'ya mükâfat verilmez, insanlar zikredilen şükrü yapmakla kendilerine daha çok nimet verilmesini istemektedirler. O, hakikatte şükür değildir, ancak Allah'tan gelen bir lütuftur, onu belirtmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allaha (O'nun muhtaç kullarına) güzel bir ödünç verenler...“ “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır”. Bu canlar ve mallar hakikatte onların değil Allah'ındı. Onların ödünç verdikleri şey, kendileri için verdikleri bir ödünç idi. Satın alma olayı da böyledir, onlar kendileri için efendilerinden satın alıyorlardı. Fakat Allah onların canlarını satın almayı kendisinin bir lütfu ve ihsanı olarak zikretmektedir. Buna göre Allah'a şükretmekle insanlar kendileri için Allah'tan daha çok lütuf istemektedirler. Her ne kadar şükür zâhirde bir karşılık vermek anlamına geliyor ise de, Allah ile kullar arasında karşılık vermek söz konusu olmaz, ancak fazlalık sebebi olur. Cenâb-ı Hak tasaddukta bulunmaya ödünç adını verdiği gibi, şükretmeye de Allah'ın lütfu ve ihsanı adı verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
5 İbn Abbâs'tan (ra.) şöyle rivayet edilmiştir: Siz eğer Allah'ın birliğine inanır ve itaat ederseniz, size mutlaka daha çok sevap vereceğim (bk. Kurtubi, e/-Câmi'li-ahkâmi'-Kurün, IX, © o “Muhtaçlara yardım eden erkeklere, muhtaçlara yardım eden kadınlara ve Allaha (O'nun muhtaç kullarına) güzel bir ödünç verenlere bu fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir ödül de vardır” (el- Hadid, 57/18). “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Bu, Allah'ın Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'ân'da yer almış gerçek bir vâdidir. Kim Allah'tan daha fazla sözüne bağlı olabilir! O halde yaptıganız bu alışverişten ötürü sevinin. İşte büyük bahtiyarlık da budur”.
İbrahim 14:8
Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: Yine Müsâ, “Siz ve bütün yeryüzündekiler nankörlük etseniz dahi bilin ki Allah kimseye muhtaç değildir, övgüye lâyıktır? demişti. Yani Allah zatıyla zengindir, kimseye muhtaç değildir. Emretmiş olduğu şeyi, kendisinin ihtiyacı ve menfaati için emretmemektedir. Fakat O'nun sizi imtihan etmesi, Jancak sizin şahsınızın ihtiyacı ve bedenlerinizin menfaati içindir. Bazıları şöyle dedi: Siz ve bütün yeryüzündekiler nankörlük etseniz dahi bilin ki Allah kimseye muhtaç değildir, övgüye lâyıktır cümlesi, Allah bütün yaratıklardan müstağnidir ve yaratılanlar nezdinde övgüye lâyıktır, anlamına gelir. Söylediğimiz gibi Allah, yapılmasını emrettiği fiilleri kendi menfaati ve şahsının ihtiyacı için değil, halkın faydalanması ve onların ihtiyaçlarının karşılanması için emretmektedir. Aynı şekilde yasakladığı fiilleri de kendine zarar geleceği korkusundan değil, insanlara zarar vereceği ve âfetlerin onlara yöneleceği için yasaklamıştır. Aziz ve Celil olan Allah bu âyette, yarattıklarına, onların itaatine, ibadetine ve kendisine şükretmelerine ihtiyacı olmadığını haber vermektedir. “Hamid”, yaptıklarında asla eleştirilemeyen anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer insanlar inkâr ederlerse, hiç şüphesiz Allah onlardan kimin inkâr edeceğini biliyordu, O'nun bunu bilmesi, onları yaratmasında eleştirilmesini gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir.
İbrahim 14:9
9. Sizden öncekiler, Nuh, Âd ve Semüd kavimleriyle onlardan sonra gelenler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Onları (tam olarak) ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara mücizeler getirdi de ellerini ağızlarına götürüp getirerek, Biz size gönderilene inanmıyoruz, bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz' dediler.”
Sizden öncekilerden Nuh kavmi hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Bu âyet-i kerime, müminlere ve peygamberlere hitap ediyor gibidir. Cenâb-ı Hak onları sabra teşvik etmekte, kâfirlerin yalanlamalarına, eziyetlerine ve alaylarına karşı onları uyarmakta ve şöyle buyurmaktadır: Sizden öncekiler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Yani sizden öncekiler hakkındaki bilgiler size mutlaka gelmiştir, o bilgilerde Hz. Peygambere onların yaptığı gibi yapmanıza engel olacak şeyler vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler geldi”. Yani peygamberleri yalanlamaları ve etbâı ile alay etmeleri sebebiyle onların başlarına neler geldiğine dair haberler size geldi. Mâruz kaldıkları şeyler kendilerine daha kolay ve daha hafif gelsin diye Cenâb-ı Hak bunları peygamberlere hatırlatmaktadır; [Ş]çünkü emsallerinin neden dolayı belâya ve sıkıntıya mâruz kaldığını bilene bunlar, hususen ona mâruz kalandan daha kolay ve daha hafif gelir. Buradaki hitabın kâfirlere yapılmış olması da muhtemeldir; Allah, sizden öncekiler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? buyurmaktadır, yani insanların peygamberleri yalanlamaları ve etbâı ile alay etmeleri sebebiyle başlarına neler geldiğine dair haberler size geldi, onların başlarına gelen şeyler sizin de başınıza gelebilir. Çünkü onların başına bunu gönderen, halen diridir ve aynı şeyin benzerini göndermeye kâdirdir. Bu durumda âyet, geçmişteki insanların yaptıklarından sakınmaları için kâfirleri korkutma, ayıplama, azarlama ve olacak olanı bekleme anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Onları (tam olarak) ancak Allah bilir. Bu âyet, Hz. Âdeme varıncaya kadar soyunu tespite çalışmanın ve onları akılda tutmanın gereksiz bir meşguliyet ve zorlama olduğuna işaret etmektedir. Nitekim bir rivayette Hz. Peygamber'in (s.a.) soyunun Mudar'a kadar tespit edildiği, ondan sonrasına gidilemediği belirtilmektedir”. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Onları (tam olarak) ancak 9 Bu ifadeyi kaynaklarda bulamadık. Ancak Mudar, Arap kabilelerinin pek çoklarının Allah bilir meâlindeki âyet, geçmişlerin soyunu bildiğini söyleyenin iddiasını yalanlamaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak onları ancak Allah bilir buyurmaktadır. “Onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var” meâlindeki âyet de, geçmiştekilerin hepsinin hayat hikâyesini anlatmadığına delâlet etmektedir. Allah'ın, peygamberine anlatmadığını bilmeye çalışmak ve bunun için zorlanmak daha da anlamsızdır. En doğrusunu Allah bilir.
[S]Peygamberleri onlara mücizeler getirdi. Denildi ki: Buradaki “beyyinât” kelimesi, Allah'ın vahdâniyetine ve ulühiyetine dair açıklamalar anlamına gelir. Peygamberlerin risâleti ve nübüvveti ispat etmek için getirdikleri kanıtlar anlamına da gelebilir. Bazıları şöyle dedi: “Beyyinât”, onların sakındıkları ve yaptıkları şeyler, kendilerine helâl olan ve haram olan şeyler hakkında açıklama anlamına gelir.
Ellerini ağızlarına götürüp getirdiler. Bu beyanın yalanlamaktan ve kabul etmemekten kinâye ve temsili bir ifade olması muhtemeldir. Çünkü onların ellerini ağızlarına götürmeleri tasdik etmelerine engeldir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette, daveti kabulden kaçınanlar için “Onlar ancak, ağzına gelsin diye iki avucunu suya doğru açıp yalvaran kimse gibidir”?! benzetmesini yapmaktadır. Başka bir âyette de, “Sizi gerisin geri döndürürler” buyurmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyet, sanki gerçek anlamda ellerini ağızlarına götürdükleri anlamını içermektedir. Bu da iki anlama gelir. Birincisi, onlar ellerini peygamberlerin ağızlarına götürerek siz yalan söylüyorsunuz, dediler. İkincisi, ellerinin bizzat kendi ağızlarına götürdüler, böylece peygamberleri Biz size gönderilene inanmıyoruz, dediler. Size gönderilen ifadesi, tevhit anlamına gelebilir. Çünkü onlar insanları tevhide ve Allah'a kulluğa çağırmak için gönderilmişlerdi. Bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz meâlindeki cümle de bu anlamı teyit etmektedir. Peygamberler de onlara, “Allah hakkında bir şüphe mi var?” dediler. Biz size gönderilene inanmıyoruz meâlindeki cümle, peygamberliğin ispatına ve bu konuda getirilen delillere inanmıyoruz anlamına gelebilir. Buna göre bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz meâlindeki cümle de, risâleti ve nübüvveti tasdik konusunda kuşku içindeyiz anlamına gelir. Bu ilâhi kelâm, onların putlara tapmak konusunda da kuşku içinde olduklarına işaret eder. Çünkü bu konuda onların şayet bir beyanı, delili ve daveti olsaydı, bizi kendisine çağırdığınız şeye karşı derin bir kuşku içindeyiz demezler, kesin bir ifade kullanırlardı. Dolayısıyla bu âyet, onların tapmış oldukları putlara ibadet konusunda ciddi bir şüphe ve kuşku içinde olduklarına işaret etmektedir. [ ] Sonra şüphe ve kuşku anlamına gelen “şekk” ve “rayb” kelimeleri hakkında bazıları, aynı mânaya gelir, dedi. Bazıları da şöyle dedi: “Şek”, bilinen şekliyle şüphe demektir. “Rayb” ise, şüphede son noktayı ifade eder.
Ellerini ağızlarına götürüp getirirler meâlindeki cümle hakkında bazı müfessirler şöyle dedi: Davet edildikleri dine kızdıkları için parmaklarını ısırırlar. Bazıları şöyle söyledi: Peygamberlerin sözlerini reddettiler ve onları yalanladılar demektir. Bunu âyetin başında belirtmiştik. Bazıları da şöyle dedi: Peygamberleri ağızlarıyla reddettiler.
GİGİ zag 06 Gs Gsis S boh d Gli b Yı si
---
Dipnotlar:
atasıdır, Kureyş de o kabilelerden biridir. Onun Hz. İbrahim'in (s.a.) dinine inanan bir mümin olduğu rivayet edilir. O, Mudar b. Nizâr b. Mead b. Adnandır. Adnan ile İbrahim aleyhisselâmın oğlu Hz. İsmail (s.a.) arasındaki kişiler hakkında ihtilaf vardır. Hz. Peygamber'le (s.a.) Adnan arasındaki kişiler konusunda ise ittifak vardır (bk. İbn Hacer, Fethu'l-bâri, VI, 528-529). Ebü Ubeyd ve İbnü'l-Münzir, İbn Abböâs'ın (r.a.) şöyle dediğini rivayet ederler: Adnan ile İsmail arasında otuz ata vardır ve bunlar bilinmemektedir. Ebü Ubeyd, İbnü'l-Münzir ve İbn Ebü Hâtim, Urve b. Zübeyr'in şu sözünü rivayet ederler: Mead b. Adnandan sonrasını bilen birini görmedik (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, V, susturmaya çalıştılar, onlarla ve onların etbâı ile alay ettiler. Nitekim bir âyette, “Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir”? buyurmaktadır. Bunun anlamını yerinde açıklamıştık. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlama gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.? o “Senden önce de elçiler gönderdik; onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var”. “Dua edilmeye lâyık olan O'dur. O'nun dışında el açıp dua ettikleri şeyler, onların hiçbir isteğini karşılayamazlar. Onlar ancak, ağzına gelsin diye iki avucunu suya doğru açıp yalvaran kimse gibidir. Halbuki bu yoldan su asla onun ağzına gelecek değildir. Kâfirlerin duası hep boşa gider”. “Ey iman edenler! Eğer inkâr edenlere uyarsanız, sizi gerisin geri döndürürler de sonra hüsrana uğramış olursunuz” (Âl-i İmrân, 3/149). “Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir” (el-Enfâl,
İbrahim 14:10
Peygamberleri, “Allah hakkında bir şüphe mi var? dediler. Yani Allah'ın ulühiyeti konusunda şüphe mi var? Yahut Allah'a kullukta şüphe mi var? O'nun ulühiyetinde ve O'na kullukta hiçbir şüphe yoktur; çünkü O'nun ilâh ve mâbut olduğunu siz de ikrar ediyorsunuz. O'nun ilâh ve mâbut olduğunu babalarınız da ikrar ediyorlardı, dolayısıyla O'nun ulühiyetinde ve O'na kullukta hiç şüphe yoktur. Şüphe ancak sizin taptığınız putlara kullukta ve onların ulühiyetinde vardır. Sizin atalarınız da Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetini ve O'nun mâbut olduğunu şu sözlerle ikrar ediyorlardı: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””. “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır””, Onlar gökleri ve yeri yaratanın ve ikisi arasında bulunan her şeyi yaratanın Allah olduğunu şu sözlerle ikrar ediyorlardı: “Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka “Allah diyeceklerdir”. [§]Onların taptıkları putlar ise hiçbir şey yaratmadılar. Dolayısıyla Allah hakkında sizde de bir şüphe yoktur. Ancak sizin Allah'ı bırakıp taptığınız putlarda veya Allah'ın birliğinde şüpheniz vardır. Yahut şöyle demektedir: Allah hakkında bir şüphe mi var? Yani Allah'ın mâbut olduğunda şüphe mi var? Yani Allah'ın mâbut olarak var olduğunda hiç şüphe yoktur. Şüphe ancak onların, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” dedikleri putlarda vardır. Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın mâbut olduğunda ise hiç şüphe yoktur. Burada sanki bazı kelimeler gizlenmiş gibidir; yani gökleri ve yeri yarattığını ikrar ettiğiniz ve onları yaratanın kendisi olduğunu sizin de bildiğiniz Allah hakkında hiç şüphe yoktur. Âyetin delil getirmek anlamına gelmesi de muhtemeldir; yani Allah hakkında bir şüphe mi var? Gökleri ve yeri O'nun yarattığında şüphe mi var? Yani siz de biliyorsunuz ki O, gökleri ve yeri yaratandır, onları Allah'ın yarattığını siz de ikrar ediyorsunuz.
O, günahlarınızı bağışlamak için size bir çağrıda bulunuyor. Bu cümlenin iki anlama gelmesi ihtimal dâhilindedir. Birincisi, sizin fetret döneminde iken işlediğiniz günahlarınızı müslüman olduğunuzda bağışlayacaktır. İkincisi, onlar müslüman oldukları ve Allah'a iftira ettiklerinden, O'na lâyık olmayan sözlerinden tövbe ettikleri takdirde, Cenâb-ı Hak onların günahlarını bağışlayacağını vâdetmektedir. Yani siz Allaha iftira etmiş, O'nun hakkında uygun olmayan sözleri söylemiş ve gönderdiği peygamberleri yalanlamış olsanız da, müslüman olduğunuz, tövbe ettiğiniz ve peygamberleri tasdik ettiğiniz takdirde Allah sizin bütün günahlarınızı bağışlayacaktır. Burada Cenâb-ı Hakk'ın yaratılanlara olan lütfu ve güzel muamelesi belirtilmektedir. Şöyle bir ihtimal de vardır: O, günahlarınızı bağışlamak için size bir çağrıda bulunuyor ve size belli vakte kadar da süre veriyor ilâhi kelâmı, “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız, diyorlar” meâlindeki âyetin cevabıdır. Allah buyuruyor ki: Müslüman olduğunuz ve tövbe ettiğiniz takdirde yurdunuzdan atılmayacaksınız, ancak belirlenen ecelinizi beklersiniz, o vakte kadar da süre veriyor.
[İki Ecel]
Mütezile, bu âyetin zâhirine takılarak iki ecel bulunduğunu söylüyor: Şu fiili yaptığı haldeki eceli ile şöyle yaptığı haldeki eceli. Fakat iki ecel kabul etmek, ancak akıbetler hakkında cahil olan kişinin onları bilmemesiyle olur. ( Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah ise, olanı da olacak olanı da bilendir. Allah olacak olanı da bildiği için O'nun katında iki ecelin var olma ihtimali yoktur. Allah herkesin ecelini ancak olacağını bildiği vakte koymuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Onlar, “Siz de bizim gibi sadece insansınız; bizi atalarımızın tapmış olduğu tanrılardan uzaklaştırmak istiyorsunuz” diye cevap verdiler. Onların sözlerinde iki açıdan çelişki vardır. Birincisi, onlar peygamberlerine itaate ve tâbi olmaya yanaşmadılar, çünkü peygamberler de onlar gibi insan idiler, sonra putlara tapmak konusunda kendileri gibi insan olan atalarına itaat ettiler ve onlara tâbi oldular. Şöyle dediler: Bizi atalarımızın tapmış olduğu tanrılardan uzaklaştırmak istiyorsunuz. Bu, sözdeki çelişkidir. İkincisi, onlar peygamberleri tâbi olunan kişi olarak kabul etmediler, çünkü onlar da insandı; fakat kendi nefislerini tâbi olunan kişi yapmaktan geri durmadılar, peygamberleri bırakıp başkalarına tâbi oldular veya başkalarının etbâı oldular. Şöyle dediler: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”” Bu da sözdeki başka bir çelişkidir.
O halde bize, açık bir delil getirin! Onlar, davet edilmiş oldukları Allah'ın ulühiyeti ve rubübiyeti konusunda veya Allahtan gelen risâlet iddialarına delil istediler. Gözlerinin değdiği her şeyde Allahın birliğinin ve ulühiyetinin delili vardı. Fakat onlar inat olsun diye delil istediler. Aynı şekilde peygamberler, risâlet davalarına da delil getirmişlerdi, fakat onlar inat edip büyüklük taslayarak onu reddettiler. Bu sefer onları kabule zorlayacak ve mecbur edecek veya geldiğinde kendilerini helâk edecek bir mücize ve delil istediler. O zaman peygamberler onlara şöyle cevap verdiler: “Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir?” Yani sizi helâk edecek olan bir delili getirmek bizim elimizde değildir, o ancak Allah'ın elindedir, Allah dilerse onu yapar, dilemezse yapmaz.
İbrahim 14:11
Peygamberleri onlara şöyle dediler: Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız. Yani bizim de sizin gibi insan olmaktan başka bir halimiz yok. Bu âyette Bâtıniler'in iddialarının reddine işaret vardır, çünkü onlar insan cevherinde risâletin bulunmasını inkâr ediyor ve diyorlardı ki: Risâlet ancak ruhaniyetin cevherinde bulunur. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, insanların “Siz de bizim gibi sadece insansınız” demelerine şu cevabı vermişlerdi: Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız. Onlar, kendileri için insan olmaktan başka bir şey söylemediler. İşte onların, biz de sizin gibi sadece insanız demeleri, Bâtıniler'in iddialarının bâtıl olduğunu gösterir. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, kendilerinde Allah'ın lütfundan başka bir şeyin bulunduğundan söz etmediler.
Fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Bu ilâhi kelâm da Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir. Onlar şöyle diyorlar: Allah, peygamberliği hak edenden başka hiç kimseye özel olarak peygamberlik vermez. Bu da göstermektedir ki, Allah onlara lütfetmiş ve kendilerini özel olarak seçmiştir, peygamber olmaları yaptıkları amellerle onu hak ettikleri için değildir, Allah'ın lütfu ve ihsanı onların üzerinde olduğu içindir.
Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Daha önce de söylediğimiz gibi” iznin anlamı mübah olmaktır, yasağın zıddıdır. Ancak Kur'ânda zikredilen izin kelimesinin hepsi aynı mânaya gelmez, her yerde farklı bir anlam kazanır ve bulunduğu yere göre uygun bir mâna verilir. Bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler”. Yani Allah'ın yardımıyla yendiler, çünkü hezimet, yardımın geldiği yerde olur, bu itibarla bu âyetteki izin kelimesine yardım anlamı verilir. Başka bir âyette şöyle buyurdu: “Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim”?. Yani Allah'ın yaratmasıyla ölüyü diriltirim demektir. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki izin kelimesi de bu anlama gelir. Çünkü şöyle demektedir: Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Yani Allah'ın yaratması olmadan ve onu bizim elimizde gerçekleştirmeden biz size bir delil getiremeyiz. İşte Kur'ânda geçen izin kelimesi cümlenin siyak ve sibakına göre oraya uygun bir anlam verilir. İzin kelimesinin bu âyette emir mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani biz delili Allah'ın emriyle getiririz, Allah onu getirmeyi bize emrederse getiririz.
Müminler ancak Allah'a dayansınlar. Bu cümle, insanların yaptıkları eziyet ve tehdidin arkasından gelmiş gibidir. Peygamberler şöyle dediler: Sizin tehdidinize ve eziyetlerinize karşı müminler yalnız Allaha güvenip dayanırlar. Müminler ancak Allah'a dayansınlar meâlindeki cümle, iki mânaya gelir. Birincisi, emir anlamına gelir, yani ey müminler, kâfirlerin bütün tehditlerine karşı ve bütün işlerinizde Allah'a güvenip dayanın! İkincisi de müminlerin yaptıklarından haber vermek anlamına gelir; onlar ancak Allah'a dayanırlar, bütün işlerinde O'na güvenirler, her türlü hayır ve iyiliği bir takım sebep ve vasıtalardan değil O'ndan beklerler. Kâfirler ise sebeplere güvenip dayanırlar, her türlü bolluğu ve hayrı sebeplerden beklerler. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
o “Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler, Dâvüd da Câlüt'u öldürdü ve Allah ona hükümranlık ve hikmet verdi, ona dilediği şeyleri öğretti”. 3 Âl-i İmrân, 3/49. Bu söz âyette, Hz. İs&nın kelâmı olarak hikâye edilmektedir.
İbrahim 14:12
Ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Bu söz sanki, peygamberlerin “Allah'ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemiz mümkün değildir. Müminler ancak Allah'a dayansınlar” şeklindeki sözlerine onların verdikleri cevap üzerine söylenmiş gibidir, o zaman peygamberler şöyle demişlerdi: Ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Fakat onlar tarafından söyleneni âyet belirtmemekte, sadece peygamberlerin onlara verdiği cevaptan söz etmektedir: Ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim?
Üstelik bize yollarımızı göstermiş olduğu halde. Bazıları şöyle dedi: Allah bize gideceğimiz yolu göstermiştir. Bize göre ise âyet, girmemiz gereken yola girmeye bizi muvaffak kıldı ve onu bize ikram etti, anlamına gelir. Yani girilmesi mümkün yollar içinde girmemiz gereken yolu bize ikram eden ve o yola girmeye bizi muvaffak kılan Allah'a, bize yardım etmesi ve muzaffer kılması konusunda neden güvenmeyelim? Çünkü bu, düşmana karşı koymaktan ve yardım etmekten daha zordur. Daha zor ve daha büyük olanı bize ikram etti ise, bize yardım etmesi daha evlâdır. En doğrusunu Allah bilir.
Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette göğüs gereceğiz. Bu sözün, onlara düşmana karşı koyma emri verilmeden ve yardım istemelerine izin verilmeden önce söylenmiş olması muhtemeldir, çünkü âyette onların eziyetlerine karşı sabretmeleri emredilmekte idi. Şöyle dediler: Sizin bize verdiğiniz eziyete elbette göğüs gereceğiz.
Ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim? Müminler bu sözü, kâfirlerin sayıca çok, müslümanların ve Hz. Peygamber'e tâbi olanların az olduğu sırada söylemişlerdi. Kâfirler müminleri az görüyor ve bundan dolayı onları azarlıyorlardı. İşte o zaman müminler şöyle dediler: Cenâb-ı Hak sözü edilenleri bize ikram etmişken, düşmanlarımıza karşı bize yardım etmesi ve bizi onlara galip getirmesi konusunda ne diye Allah'a dayanıp güvenmeyelim?
Tevekkül edenler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler. Bu âyet sanki emir anlamına gelmektedir, yani Allah'a güvenin, başkalarına güvenmeyin! Haber anlamına gelmesi de mümkündür, yani müminler ancak Allah'a güvenip dayanırlar, O'ndan başkasına dayanmazlar. Nitekim Allah'ın elçisi şöyle demişti:
“Ben, Allah'a dayandım””. Bu, Hüd aleyhisselâmın sözüdür. Müminlerin sözü de şöyle idi: “Biz sadece Allah'a dayanırız. Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver”,
İbrahim 14:13
İnkârcılar peygamberlerine, “Sizi kesinlikle yurdumuzdan çıkarırız” dediler. Çıkarma konusu üç ihtimali akla getirir. Birincisi, hakiki anlamıyla çıkarmak mânasına gelir, kendi vatanından başka beldelere sürgün etmektir. İkincisi, çıkarmaktan maksat hapsetmek olabilir, yani sizi mutlaka hapsedeceğiz ve memleketin imkânlarından ve insanlardan yararlanamayacaksınız. Üçüncüsü, çıkarmak fiiliyle öldürmek kastedilmiş olabilir, yani sizi kesinlikle öldürürüz. İşte kâfirler bu üç şeyle peygamberleri ve onların etbâını tehdit ediyor ve korkutuyorlardı. ( Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler sana tuzaklar kuruyorlardı””. Sonra onların peygamberleri tehdit edip korkutmalarında da üç ihtimal vardır, çünkü onlar ellerinde mücizeler ve deliller bulunan peygamberlere bu türlü tehditlerle saldırma cesaretini gösteriyorlardı Birincisi, onlar kendilerini bunlara hâkim ve kâdir görüyorlardı, kibirli ve zâlim kimselerdi. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: “Peygamberler yardım istediler ve sonunda bütün inatçı zorbalar hüsrana uğradı”. Bu âyet, onların kendilerini güçlü ve zorba gördüklerine işaret etmektedir.
İkincisi, onlar peygamberlerin ortaya koydukları delilleri ve kanıtları karşılayamadıkları için böyle söylemişlerdi; onları öldürmeye niyetlenmişler ve peygamberleri fikren susturmaktan aciz kaldıkları için yurtlarından kovmakla tehdit etmişlerdi. İnsanlar arasında yaygın olan hal de budur; insan hasmını delillerle karşılamaya gücü yettiği müddetçe onu öldürmeyi düşünmez, fakat bundan aciz kaldığında onu öldürmeye ve helâk etmeye çalışır.
Üçüncüsü, onların söyledikleri o kötü söze peygamberler, daha güzeli görülmeyen en güzel bir sözle cevap verdiler.
Ya bizim dinimize dönersiniz. Buradaki “millet” kelimesi din anlamına gelir. Nitekim Hz. Peygamber de aynı kelimeyi kullanarak şöyle buyurur: “İki farklı din mensubu birbirine vâris olamaz””. Cenâb-ı Hak da şu âyette aynı kelimeyi kullanmaktadır: “Hanif olan İbrahim'in dini”, Ya dönersiniz; peygamberler önceden onların dininde olup sonra terketmiş değillerdi, fakat daha önce de söylediğimiz gibi” başından beri kendi dinlerine bağlı idiler.
Bunun üzerine Rab'leri onlara, “O zâlimleri elbette helâk edeceğiz’ diye vahyetti.
İbrahim 14:14
Ve onlardan sonra sizi mutlaka o yurda yerleştireceğiz! Bu âyette Cenâb-ı Hak onlara yardım etmeyi, kendilerini muzaffer kılmayı, peygamberlerin taraftarları sayıca az ve bedenen zayıf, düşmanları ise sayıca çok ve bedenen güçlü olmalarına rağmen onların yurduna mutlaka yerleştireceğini vâdetmektedir. Bu da, onların bu sözü kendi taraflarından değil, ancak Allah'tan gelen bir vahiy ile söylediklerini anlamaları içindi. En doğrusunu Allah bilir. Sonuç, onların söyledikleri gibi tecelli etti, işte bu da onların peygamberliklerinin alâmetlerindendi. Onların peygamberlerden ısrarla talep ettikleri mücizeleri ve delilleri istemeye hakları yoktu, çünkü peygamberler onları kendilerine itaate veya kulluğa çağırmıyorardı, ancak yüce Allah'ın vahdâniyetini ve ulühiyetini kabule, itaati ve kulluğu da taptıkları putlara değil Allah'a yapmaya davet ediyorlardı. Üstelik bu, ince ve küçük olsa da her varlığın hilkatinin, hatta bizzat onların hilkatinin de şahitlik ettiği bir şeydi. Bu itibarla peygamberlerin, onların iddia ettikleri delilleri ve kanıtları getirmeleri gerekmediği gibi, davet ettikleri dine delil getirmelerine de ihtiyaç yoktu. Ancak onlar inatçı ve kibirli bir milletti, bu yüzden peygamberlerin söylediklerini kabul etmiyorlar, inatçılıklarından ve kibirlerinden onları tasdik etmiyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini ve ulühiyetini anlamaları için de Allah'ın yarattıklarına bakıp düşünmüyorlardı. Her ne kadar peygamberlerin deliller getirmelerine ihtiyaç yok idiyse de, onların söyleyecekleri sözleri ve mazeretleri kalmasın diye yine de deliller ve mücizeler getirmeye mecbur edildiler. En doğrusunu Allah bilir.
Bu lütuf, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar içindir. Âyetteki bu işaret ismi, farklı anlamlara gelebilir; çünkü onun öncesinde üç özellik geçmişti, dolayısıyla onlardan her birine işaret etmiş olması muhtemeldir. Birincisi, peygamberin söylediği şu sözdür: “Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur”. İşte bu anlamına gelen “zâlike” işaret isminden maksat, bu âyetteki lütuf ve fazilet olması ihtimal dâhilindedir; yani bu lütuf ve fazilet, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. [İkincisi], daha önce onların “Ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim?”# dedikleri belirtilmişti; yani bu, ( Jâyette geçen ve Cenâb-ı Hakk'ın bize nasip ettiği hidâyet ve doğru yol, işte bu hidâyet ve doğru yol, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. [Üçüncüsü], bundan önceki âyette “Bunun üzerine Rab'leri onlara vahyetti” denilmekte idi; yani işte bu yardım ve zafer ve onların yurtlarına yerleştirmek, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. Sonra, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi: Huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar, dünya ve âhirette bu kaygıyı taşıyanlar demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Dünyada ve âhirette benim hükümranlığımdan, intikamımdan ve azabımdan korkanlar içindir; dünyada Allah'ın elçilerini ve nebileri yalanlayanların başlarına gelen felâketlere, âhirette Allah'ın tehdidinden ve azabından korkanlara işaret etmektedir, çünkü yalanlamaları ve kabul etmemeleri yüzünden o azabın başlarına geleceğini Cenâb-ı Hak önceden haber vermişti. Bazıları şöyle söyledi: Huzuruma çıkmanın kaygısı meâlindeki ifade, âhiret hayatı ile ilgilidir. Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar”“ Bu çıkış onlara korku veriyor. Haber verdiği cehennem azabı da korku vermektedir.
Sonra âyette benim huzurum (benim makamım) anlamına gelen ifadede Allah makamı kendi zâtına nispet etmiştir, bu sözün “Sonra arşa istivâ etti”, “Rabb'in ve melekler geldi”? ve “Onlar, ille de Allah'ın çıkıp gelmesini mi bekliyorlar!” meâlindeki âyetlerle ve benzerleriyle en küçük bir benzerliği yoktur. “Makami” sözünde hiç benzerlik olmadığı halde Müşebbihe'ye nasıl benzer gelmektedir? İnsanlar onu sormuşlar, bunu sormamışlardı, benzer olmakta bu daha çok değilse de, daha az da değildir. Bu ve benzerlerinde asıl olan şudur: Cenâb-ı Hak, “Dönüş yalnız O'nadır”, “Dönüp O'nun huzurunda toplanacaksınız”” Çer) “Dönüş de yalnız O'nadır”! “Dönüş de yalnız O'nadır”? buyurmaktadır. Bütün yaratılanlar her iki dünyada da beraber oldukları halde Allah onların gidecekleri ve varacakları yerin kendi huzuru olduğunu söylemektedir, çünkü şanı yüce olan Allah onları dünyada ebedi ve sürekli kalmaları için yaratmamış, Jancak zevâl bulmaları ve yok olmaları için yaratmış, âhireti ise ebedi ve sürekli kalmaları için yaratmıştır. Fakat onları bu dünyada imtihan edilmeleri için yaratmıştır, onlar orada imtihan edilecekler, sonra ebedi kalacakları yurda gidecekler. Onları dünyada yaratmış olmasından amaç dünya değil, âhirettir. Durum böyle olunca, her ne kadar onlar dünyada ve âhirette Allah'ın huzurunda olsalar, göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa Allah'a asla gâib ve gizli olmasalar da, Cenâb-ı Hak yine de dönüşü kendi zâtına nispet etmektedir, çünkü onları yaratmasındaki maksat budur. Kurtuluş Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Cenâb-ı Hak, geçmiş peygamberlerin ve tâbilerinin haberleriyle düşmanlarının haberlerini, onların birbirlerine yaptıklarını, gönderdiği elçilere yaptıklarından dolayı düşmanların başına gelen azabı, onların köklerinin kazınmasını ve mâruz kaldıkları çeşitli belâları belirtmekte, aynı zamanda peygamberlere, onların tâbilerine ve dostlarına, düşmanlarına karşı kendilerine yardım etmek, onları muzaffer kılmak ve yurtlarına yerleştirmek suretiyle ikram etmiş olduğu şeyleri de hatırlatmaktadır. Dostlara ve düşmanlara Allah'ın nasıl muamele ettiğinin bilinmesi, dostların lâyık görüldükleri ikramlara özenilmesi ve düşmanların yaptıkları şeylerin benzerlerini yapmaktan insanların sakınmaları için, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın elçilerine ve dostlarına nasıl davrandığını ve peygamberlerin de Rab'lerine karşı nasıl davrandıklarını bilmeleri için bütün bunları okunan hikmetli bir kitap haline getirmiştir. Peygamberler, nâil oldukları bütün hayırları ve ikramları, sanki kendilerinin hiçbir dahli ve müdahaleleri yokmuş gibi hep Allaha nispet etmişler, şöyle demişler: “Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur”. Onlar “Biz de sizin gibi sadece insanız” sözünü, hayrın insan olma cevheriyle meydana gelmediğinin, ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti ile olduğunun bilinmesi için söylediler. “Bize yollarımızı göstermiş olduğu halde ne diye biz Allah'a dayanıp güvenmeyelim?”! meâlindeki âyet ile benzeri âyetler de, onların her şeyi Allaha nispet ettiklerini, sanki kendilerinin hiçbir dahli olmadığını ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak, dostlarına ve peygamberlerine ikram etmiş olduğu yardımı, gücü ve onları yurtlarına yerleştirmeyi de belirtmekte, sanki bunları yaptıkları ile hak ettiklerini söylemektedir. [Ş]İşte âyet-i kerimede geçen bu anlamındaki işaret ismi, Allah'ın yardımına, onları yurtlarına yerleştirmesine ve sözünü ettiğimiz diğer ihtimallere işaret etmektedir; işte bunlar, huzuruma çıkmanın kaygısını taşıyanlar ve tehdidimden çekinenler içindir. Cenâb-ı Hak, peygamberlerine ve dostlarına muamelesinin, peygamberlerin ve dostların da efendilerine ve mevlâlarına karşı davranışlarının nasıl olduğunu insanların bilmeleri için, bunun Allahtan gelen bir lütuf ve ikram olmadığını, sanki onların davranışlarıyla bunu hak ettiklerini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
OLAS İŞ LEŞ)
---
Dipnotlar:
” “Rabb'in gelip melekler de saf saf dizildiğinde”.
İbrahim 14:15
Peygamberler yardım istediler. Bu cümledeki “istiftâh” kelimesi iki anlama gelir. Birincisi, yardım istemektir, onlar düşmanlarına karşı Allahtan yardım istediler. Nitekim başka bir âyette de aynı kelime kullanılmaktadır: “Onlar daha önce kâfirlere karşı zafer istiyorlardı”. Yani yardım talep ediyorlardı. İkincisi, zafer konusunda Allah'ın hakemliğine başvurdular anlamına gelir, yani hakka daha yakın olan ve zaferi daha çok hak eden kim ise demektir. Nitekim aynı kelime başka bir âyette de bu mânada geçmektedir: “Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver”, Bu âyet, Allah'ın hakemliğine başvurmak anlamına gelir.
Sonunda bütün inatçı zorbalar hüsrana uğradı. Söylediğimiz gibi onlar Allah'ın hakemliğine başvurdular, Allah da dostlarına yardım edip düşmanlarını helâk etti. Rivayet edildiğine göre Ebü Cehil şöyle demiş: Allahım! Senin kadim dinin ve güzel ellerin hürmetine, hangimiz sana daha sevgili ve hakka daha yakın isek ona yardım eyle! Cenâb-ı Hak da müminlere yardım etmiş ve düşmanları helâk etmişti. Bütün inatçı zorbalar hüsrana uğradı, yani Allah'ın peygamberine ve dostlarına karşı zorbalık yapanlar hüsrana uğradılar. “Anid” kelimesi, haktan ve itaatten yüz çeviren demektir. Bazıları “cebbâr” kelimesinin, kızgınlıkla savaşan ve kızarak vuranlar anlamına gelir dedi. O, bizim söylediğimiz gibidir”.
İbrahim 14:16
16. “Ardından da cehennem gelecek, orada zorbaya yanan gövdelerden sızan su içirilecektir!” Ardından da cehennem gelecek. Yani dünya azabının ardından onlara cehennem ve onun azabı gelecek. “Verâ” kelimesi bazan ön ve arka anlamında da kullanılır; yani başlarına gelenin devamında cehennem vardır. Bu kelime, zikredilen o musibetlerin arkasından mânasına da gelebilir.
(5JOrada zorbaya yanan gövdelerden sızan su içirilecektir! Yani dünyada içtikleri suya mukabil cehennemde onlara “sadid” içirilecek, sadid, insanların yaralarından ve çıbanlarından akan irindir. Cenâb-ı Hak âhirette kâfirler için, dünyada kullandıkları elbise yerine farklı elbiseleri, içecek ve yiyecek yerine canların hiç hoşlanmayacağı şeyleri yaratmıştır. Dünyada içtikleri suyun yerine cehennemde insanlardan çıkan irin, cerahat ve kaynar su” verecektir. Dünyada yedikleri yemeğin yerine de cehennemde zakkum“ ve dikenli bitki“! yiyecekler. Dünyadaki elbiseleri yerine de katran giyecekler. Dünyadaki dost ve arkadaş yerine orada onların dostu şeytan olacak: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”. Çünkü bütün bunlar, şeytanın onları Allah'ın dininden alıkoyması, O'nu anlamasını engellemesi ve onların da aynı şekilde dünyada insanları Allah'a itaatten engellemelerinin cezası olarak âhirette de şeytanla birlikte olma muamelesi kendilerine yapılacak. Sonra bazıları şöyle dedi: Onlara içirilen irin (sadid) şudur: Cehennem onları yakar, vücutlarında yaralar açar ve o yaralardan irin akar, işte orada onlara ondan içirilecek. Bazıları dedi ki: Hayır! Cenâb-ı Hak irini onların içecekleri kılmıştır, tıpkı cennet ehlinin yiyecek ve içeceğini köksüz şeylerden yarattığı gibi. Onlara gövdelerden sızan su içirilecek meâlindeki cümle, onların su zannettikleri, fakat hakikatte irin olan sıvıdan içirilecek anlamına gelebilir. Onun hakikatte ve görünürde irin olması da muhtemeldir. Ancak onlar susuzluklarını giderir ümidiyle onları içecekler.
gk Sli 4133 ele
İbrahim 14:17
Onu yutmaya çalışacak; Ebü Avsece dedi ki: âyetteki “tecerru” kelimesi, zorla ve iğrenerek içmek anlamına gelir. Fakat boğazından geçiremeyecektir. Bu cümledeki “esâğa” fiiline boğaza sokmak anlamı verilmiştir. Zorlanmadan kolaylıkla yutmak anlamı da verilmiştir. “İçimi güzeldir” meâlindeki âyet de boğazdan kolay geçer demektir. Bu fiil, hiç zorlanmadan lokma boğazdan geçtiğini ifade için kullanılır.
Ona her taraftan ölüm gelecek. Bazıları şöyle dedi: Her taraftan onlara keder ve üzüntü gelir. Gam, keder ve zorluklar şiddetlendiğinde insanlar arasında yaygın olarak kullanılan söz de aynıdır: Sanki ölü gibisin! Veya üzüntüden ölüyorsun! Ona ölüm gelecek meâlindeki cümleye bazıları, ölümün sebepleri gelecek anlamı verdiler; o kadar ki şayet cehennemde ölüm hükmü olsaydı, onlar, başlarına gelen belânın şiddetinden dolayı ölürlerdi, fakat Allah'ın hükmü, orada onlar için ölümün asla söz konusu olmayacağı şeklindedir. Ama ölmeyecektir, yani çektiği azaptan kendisini rahatlatacak gerçek bir ölümle ölmeyecektir. Her taraftan; bazıları buna her cihetten diye anlam verdi, yani üstten, alttan, arkadan ve önden. Nitekim başka âyetlerde Allah şöyle buyurur: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”“, “Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır”, Cenâb-ı Hak cehennemin onlara her taraftan geleceğini ve her cihetten saldıracağını haber vermektedir. Her taraftan meâlindeki ifade, her sebepten anlamına da gelebilir, yani ölüm onlara her cihetten (sebep) gelecektir, o kadar ki şayet ölüm hükmü bulunsaydı, insanlar o sebeplerden her biri ile ölürlerdi. Bazıları da şöyle söyledi: Onun bedeninin ve diğer organlarının hiçbir noktası yoktur ki, belânın şiddetinden dolayı oraya ölüm gelmiş olmasın ve onlar ölümün tadını ve acısını tatmış olmasınlar!
Ardından da, yani bu azabın arkasından da, oldukça ağır bir azap vardır; asla sonu gelmeyen ve hiç ara vermeyen bir azap daha vardır. Cenâb-ı Hak, sürekli oluşundan dolayı ve sona ereceği ümidini tamamen bitirmek için o azabı ağır ve şiddetli olmakla nitelemiştir.
İSEN LA BESİ Sp
İbrahim 14:18
Rablerini inkâr edenlerin yapıp ettikleri, kül gibidir. En doğrusunu Allah bilir ya, burada takdim-tehir vardır; yani Rab'lerini inkâr edenlerin yaptıkları amellerin misali, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Sonra onların yaptıkları ameller, muhtemelen iman halinde iken yaptıkları amellerdir, sonra küfre dönmüşlerdi. Küfür halinde yaptıkları fiiller, iman halinde iken yaptıkları salih amelleri iptal etmişti. Şu âyet-i kerimede Allah bunu belirtmektedir: “Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider”. Yahut onların amellerinden maksat, küfür halinde iken yaptıkları güzel şeylerdir, o güzel şeylerden âhirette yararlanmayı bekliyorlardı, ancak yararlanamadılar, yaptıkları o güzel işler şiddetli bir rüzgârın savurduğu kül gibi savruldu ve rüzgâr yapacağını yaptıktan sonra o küllerin sahibi onlardan hiç yararlanamadı. Buna göre onların küfür halinde iken yapmış oldukları salih ameller yahut iman halinde iken yaptıkları salih ameller bilâhare küfre dönmeleri halinde onlardan hiç yararlanamazlar. Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurdu: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin su zannettiği serap gibidir”. Bundan dolayı yaptıkları kötü amellerin kendisini salih ve güzel gibi görürler. Cenâb-ı Hak da, “Kötü işleri güzel bulan kimse” buyurmaktadır. Haddi zatında kötü olan amel seraba benzetilir, çünkü orada bir şey yoktur, insan ancak hayal görmektedir. Buna göre onlar kötü ameli de güzel olarak görürler, ancak öyle değildir. Küle benzetilen şey ise haddi zâtında salih amellerdi, ancak küfre dönmeleri onu iptal etmiştir.
Fırtınalı bir günde. Günün kendisi fırtına değildir, ancak burada gizli bir kelime vardır, sanki şöyle demektedir: İçinde şiddetli rüzgârın bulunduğu bir günde. Tıpkı “Gündüzü gören kıldı” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu gibidir. Gündüz, kendisi görmüyor, ancak gündüzün aydınlığında görülüyor, yahut gündüzün ışığıyla görülüyor. “Âsıf” kelimesinin, gök gürültüsü ve nesneleri kıran kasırga mânasına geldiği söylenmiştir. Yahut şiddetli rüzgâr ile “âsıf”, kelimesi iki farklı lafızdır, fakat aynı mânayı ifade ederler.
Kazandıkları hiçbir şeye yaramaz. Tıpkı yukarıda rüzgârın yapacağını yaptıktan ve etrafa savurduktan sonra sahibine hiçbir fayda getirmediğini söylediğimiz kül gibidir. En doğrusunu Allah bilir. İşte bu (sonucu gerektiren davranış) derin sapkınlıktır. Âyetteki bu anlamına gelen “zâlike” kelimesinden maksat muhtemelen küfürdür; yani küfür derin bir sapkınlıktır, o sapkınlıkta kurtuluş ihtimali asla yoktur. Yahut bu, onları haktan çok uzaklara atan küfürdür. En doğrusunu Allah bilir.
© YAZ gile v0)
---
Dipnotlar:
“İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz, ama Allah'ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Allah'ın hesabı pek çabuktur”. “Kötü işleri hoşuna gidip de onları güzel bulan kimse (ile böyle olmayan bir) mi? Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır, dilediğini de doğruya iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor” (Fâtır, 35/8).
İbrahim 14:19
Allah'ın gökleri ve yeri yarattığını görmüyor musun? Bu âyetteki görmüyor musun meâlindeki ifade, uyarı ve hayret anlamına gelmektedir, yani gerçeği anladı ve bildi, ama gafil davrandı. Yahut şöyle deriz: Bu, hayretten doğan bir uyarı ifadesidir, ondan sonra bile anlamadı, onunla dahi bilemedi. Bu ifadenin bu iki anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Gökleri ve yeri hikmetli olarak yarattı. Bütün tefsirciler şöyle dediler: Buradaki hak ile meâlindeki “bi'l-hak” kelimesi hak için anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, müfessirlerin “bi'l-hakkı” kelimesini “ll-hakk:” diye yorumlamaları, yani kesinlikle var olması için anlamına gelir ki o da âhirettir; çünkü Allah ilk âlemi (dünyayı) ikinci âlem (âhiret) için yaratmıştır. Bu âlemi yaratmasından maksat, ikinci âlemdir. Dolayısıyla gökleri ve yeri de ilk âlem için değil ikinci âlem için yaratmıştır. Çünkü ikinci âlem için değil de ilk âlem için yaratmış olsaydı, bu, onları yok olmaları için yarattığı anlamına gelirdi. Bu ise, hikmetin dışında olan bir fiildir. Allah şöyle buyurdu: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Bazıları şöyle dedi: İnsanları denemesi ve imtihan etmesi amacıyla kendisine gerekli olan bir hak için yarattı, göklerle yeri imtihan edilenler hakkında şahitlik etmeleri için yarattı. Yahut Allah şunu söylüyor: Onları hak ile yani hikmetle yarattı.
Allah gökleri ve yeri hikmetli olarak yarattı. Âyetteki hitap şayet Resülullah'a (s.a.) yapılmış ise, sanki şunu söylemektedir: Gördün ve bildin ki Allah, gökleri ve yeri hak ile yaratandır. Şayet hitap başkalarına ise, o zaman şunu demektedir: Biliniz ki Allah gökleri ve yeri hak ile yaratandır, onları abes olarak ve boş yere yaratmamıştır.
O, dilerse sizi yok edip yerinize yeni varlıklar getirir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Allah bu âyetle Mekkeliler'e hitap etmektedir; Cenâb-ı Hak burada kudretine ve gücüne işaret etmekte, insanlar ölüp gittikten sonra onları yeniden yaratma gücüne sahip olduğunu söylemektedir. Yani Allah sizi helâk edip yok etmeye kâdirdir, sizin yerinize başkalarını getirmeye de kâdirdir, demektedir. Buna göre göre sizleri öldükten sonra yaratmaya da kâdirdir.
İbrahim 14:20
Müfessirler şöyle dedi: Yani bu, Allah için kolay ve basit bir şeydir. En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre ise, bu değildir mânasına gelen “ve mâ zâke” ibaresi, yok edip bitirmek Allah için zor ve sıkıntılı bir şey değildir, demektir; yani Allah, ülkesinden bir şey yok olduğunda onu kazanmanın kendilerine çok ağır geldiği yeryüzünün sultanları gibi değildir. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın hükümranlığında ve mülkünde yaratılanlar hiçbir ilâvede bulunamazlar, onların yok olup gitmeleri de hiçbir noksanlık meydana getirmez. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar””. Yani kâfirlere karşı çetindirler. Cenâb-ı Hak müminleri böyle tavsif etmektedir: “Onlar kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler””. (JAllah, Mâide süresindeki âyette geçen “şiddet” kelimesi yerine Feth süresinde “izzet” kelimesini, oradaki “zillet” kelimesi yerine de burada rahmet kelimesini kullanmaktadır. Yahut Allah'a göre bu zor bir şey değildir ilâhi kelâmı, sizin öldürülmeniz ve öldükten sonra diriltilmeniz Allaha zor ve çetin değildir anlamına gelir.
ES Ğİ SE g paa İĞUE Pyar jijé yl gale ie Esd ES İs
İbrahim 14:21
Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Mukâtil şöyle dedi: Bütün insanlar mezarlarından kalkıp Allah'ın huzuruna giderler. Allah, âyette hepsi anlamına gelen “cemi'an” kelimesini kullanmaktadır, çünkü diriltilmeyen kimse kalmayacaktır”. Âyetin bunun dışında başka anlamlara gelme ihtimali de vardır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede Allah'ın huzuruna çıkacaklar, buyurmaktadır, yani Allah'ın emri için yahut Cenâb-ı Hakk'ın onların diriltileceğini vâdettiği için Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Yahut Allah'ın hükmü için O'nun huzuruna çıkacaklar demektir, onları dirilttiğinde Allah hüküm verecektir. “Berazü” kelimesi de, Allah'ın huzurunda hazır oldular, orada bulundular, yok olup gittikten ve kaybolduktan sonra Allahın huzurunda bütünüyle mevcut olarak hazır oldular demektir. Yani onlara göre dünyada kendileri Allahı görmüyorlardı ve O'nun huzurunda değildiler, bugün ise yaptıklarından ve hallerinden Allaha hiçbir şeyin gizli kalmadığını onlar da bilecekler. Bu husus başka âyetlerde de ifade edilmektedir: “Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarmak için””. “İçinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım””. Allah cihat etmeyenleri ve zorluklara göğüs germeyenleri bildiği gibi, cihâd edenleri ve zorluklara göğüs gerenleri o Mukatil b. Süleyman, ef-Tefsir, II, 402.
de bilmektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “O, gizliyi ve açığı bilendir””. İnsanların gizlice yaptıklarını bildiği gibi alenen yaptıklarını da bilmektedir. Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar, yani hepsi Allah'ın huzurunda mevcut olarak hazır duracaktır. En doğrusunu Allah bilir.
483 Her ne kadar herkes iki dünyada da Allah'ın huzurunda iseler, dönüşlerinin”, varacakları” ve gidecekleri yerin” O'nun huzuru olsa da, bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda olma gerçeği âhirete nispet edilmektedir; en doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi, bu gerçeği dünyada insanlar tartışmış olsalar da, o gün hiç kimsenin bunu tartışmayacağından dolayıdır. Yahut bunun özellikle o güne nispet edilmesi, insanların yaratılmasındaki asıl maksadın dünya hayatı değil, âhiret hayatı olduğu içindir. Bundan dolayı Allah onu özel olarak o güne tahsis etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Yani o gün herkes Allaha hiçbir şeyin gizli kalmadığını anlayacak, sanki daha önce bunu bilmiyorlarmış gibi...
Zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz? Bazıları şöyle dedi: Yani siz Allah'ın azabını bizden defedebilir misiniz? Çünkü biz size tâbi idik, tâbi olunan sizdiniz, dolayısıyla bu azabı bizden defedin! Fakat onlar azabı gördükten sonra, kendilerinden onu defetmelerini istemeleri imkânsızdır, çünkü şayet onu defetmeye güçleri yetseydi önce kendilerinden defederlerdi. Ancak tıpkı dünyada olduğu gibi orada da onlarda bir şaşkınlık ve körlük söz konusudur. Şaşkınlıktan ne dediklerini bilmiyorlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Bu dünyada kör olan âhirette de kördür”. Sanki zayıflar, onlardan azabın bir kısmını kaldırmalarını istemişler, bir kısmına ise tahammül edebileceklerini söylemişler gibidir. Çünkü örfte kabul gören şey, tâbi olanların yükünü tâbi olunanın taşımasıdır, bu bakımdan onlar bir kısım azabı kaldırmalarını, azabın bir kısmını ise taşımayı istemişlerdi. Bu husus başka bir âyette şöyle ifade edilmektedir: “Şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?” Onlar mâruz kaldıkları azabın bir kısmına tahammül etmeyi istiyorlardı.
(1Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Bazı âlimler şöyle dediler: Gerek tâbi olan ve gerek kendisine tâbi olunan bütün kâfirler, Allah'ın doğru yolunu Mütezileden daha iyi bilmektedir; çünkü onlar, Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik diyorlar. Onlar, Cenâb-ı Hak eğer doğru yola iletmiş olsaydı doğru yolu bulacaklarını, kendilerini doğru yola iletmenin Allah'ın gücü dâhilinde olduğunu biliyorlardı. Mütezile ise şöyle diyor: Allah bütün kâfirlere ve bütün yaratılanlara doğru yolu gösterdi, fakat onlar doğru yola girmediler. Allah şayet bir kimseyi doğru yola sokmak istese, buna gücü yetmez. Kâfirler ise şöyle dediler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Onlar, eğer Allah kendilerini doğru yola iletmiş olsaydı doğru yolu bulacaklarını anlıyor ve biliyorlar. Çünkü Allah onları doğru yola iletmiş olsaydı ve O'nun iletmesiyle doğru yolu bulamamış olsaydılar, kendilerine tâbi olan halka biz de sizi doğru yola iletirdik mazeretini ileri sürmezlerdi. Benzeri bir sözü İblis de söylemişti: “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için”, İblis, sapmayı Allah'ın verdiği imkâna nispet etmektedir. Mütezile ise, Allah kimsenin sapmasına imkân vermez diyor. Bu hususu İblis de Mütezileden iyi biliyor.
Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı, yani bizi hidâyetle rızıklandırmış ve bize onu ikram etmiş olsaydı, biz de sizi iletirdik. Fakat Allah bizi hidâyetle rızıklandırmadı ve onu bize ikram etmedi. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik meâlindeki âyetin tefsiri şöyledir: Bizim üzerinde bulunduğumuz yol eğer doğru yol olsaydı, sizi de o yola iletirdik. Bu yorum, âyetin zâhirini bir delile dayanmadan saptırmaktır. Eğer onun için bu caiz ise, başkası için de delilsiz olarak bütün âyetlerin zâhirini saptırmak caiz olur. Halk kesimi, üzerinde bulundukları yolun doğru yol olmadığını biliyorlardı, dolayısıyla bu yorumun anlamı yoktur.
Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok! Müfessirler şöyle dedi: Onlar kendi aralarında konuştular: Gelin biraz sızlanalım, belki Allah bize acır! Bir müddet sızlanırlar, fakat kendilerine merhamet edilmez. Sonra şöyle derler: Gelin sabredelim, belki Allah bize acır! Yine merhamet edilmezler. Bunun üzerine şöyle derler: Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok! Onların imtihandan ve denemeden sonra böyle bir şey demiş olma ihtimali yoktur.
Fakat onlar bu sözü sanki şu ilâhi kelâmı işittikten sonra söylemişlerdi: [Ş] “Girin oraya! Artık sabretmişsiniz etmemişsiniz, sizin için farketmez. Çünkü sadece yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz”, İşte bu sözü işittiklerinde şöyle dediler: Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok! Yani bizim için bir sığınak ve kurtuluş imkânı yok! Bu sözü onların ilk hallerinde ve işin başında söylemiş olma ihtimali yoktur. Fakat müfessirlerin zikrettikleri şeyi onların tamamen ümitlerini kestikleri sırada söylemiş olmaları muhtemeldir.
vi Sil şk gaf EE ÇİLESİ ojlo,re E o2 PEA 0 TEEPEE i pam
---
Dipnotlar:
8 “Ateşin içinde birbirleriyle çekişirken zayıflar, büyüklük taslamış olanlara, “Vaktiyle biz size uymuştuk, şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?” dedikle8 “İblisdediki: Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim ve onların topunu kesinlikle yoldan çıkaraca-
İbrahim 14:22
Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der. Bazıları hüküm yerine getirilince ibaresini, cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme sokulunca diye tefsir ettiler; işte o zaman cehennemde İblis kalkıp âyette belirtilenleri söyler. Hüküm yerine getirilince ibaresini bazıları şöyle tefsir ettiler: Cennet ehli ile cehennem ehli belirlenip ayrılınca, henüz cehennemlikler cehenneme, cennetlikler cennete girmeden İblis kalkar ve etbâına âyette geçen şeyleri söyler. Hüküm yerine getirilince ibaresi, hesap tamamlanıp herkesin durumu belli olunca İblis kalkıp konuşur anlamına da gelebilir. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurur: “Sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler””. Yani dinleme işi bitince döndüler demektir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. Bazıları şöyle dedi: Hüküm yerine getirilince, yani onlara azap gelince. Bu cümlenin şu anlama gelmesi de mümkündür: Cenâb-ı Hak onlara, İblis'in kalkıp kendilerine hitap edeceğini vâdetmişti, hüküm yerine getirildi, yani Allah'ın vâdettiği hitap etme işini şeytan yerine getirdi. Yahut kâfirler kıyâmet günü aralarında tartışırlar ve ısrarla konuşmaya devam ederler, Jnitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra onların mazeretleri “Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık’ demekten başka bir şey olmadı”. “(Dünyada) size yemin ettikleri gibi Allah'a da yemin edecekler””. Onlar âhirette yalan söyleyecekler ve dünyadaki halleri ile ilgili olarak ısrarla konuşmaya devam edecekler. Yahut bazı mazeretler ileri sürerek diyecekler ki: İblis bize galip ve üstün geldi, sanki o bizi görüyordu, fakat biz onu göremiyorduk; mağlup ve perişan olan kişi senin hükmüne göre kötülenmez ve cezalandırılmaz. Bu türlü asılsız şeyler ve ısrarlarla kendilerine mazeret arayacaklar ve İblis bizi saptırdı diyecekler. İşte o zaman İblis kalkar ve onlara der ki: Benim sizi zorlayacak gücüm yoktu, yani sizi mağlup edecek ve kahredecek bir güce sahip değildim, ben sadece davet ettim, siz de benim çağrıma uydunuz. Mağlup olmuş ve zorlanmış olarak değil, isteyerek uydunuz. Bunun doğrusunu Allah bilir.
Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu. Allah'ın vâdetmiş olduğu şey, peygamberlerin diliyle vâdettiği ölümden sonra dirilmenin, cennetin, cehennemin, hesabın ve azabın mutlaka gerçekleşeceğidir. Yahut Allah'ın sakındırdığı bütün tehditlerdir. Bütün bunlar haktır, yani mutlaka vuku bulacaktır. Ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. İblis'in bunu söylemesi, muhtemelen “Bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım” ve benzeri vâdlerinin hepsinin temenni, aldatma ve yalan çıkmasından dolayıdır.
Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu. Buradaki “sultan” (ota) kelimesinin iki mânaya ihtimali vardır. Birincisi, benim sizin üzerinizde bir gücüm, baskım ve galibiyetim yoktu, sizi nasıl zorlar ve size nasıl galip gelebilirdim, benim yaptığım sadece çağırmaktan ibaretti, siz de benim çağrıma kendi arzunuzla uydunuz. İkincisi, “sultan” kelimesi delil ve kanıt anlamına gelir, yani size yaptığım davete dair benim bir delilim ve kanıtım yoktu, ben ancak çağrı yapmış ve vesvese vermiştim, halbuki peygamberlerin delilleri ve kanıtları vardı ve siz onları terkedip Jbenim çağrıma uydunuz. Yani ben sizi zorlamadım ve sizi mecbur etmedim. Ancak şeytanın insanları zorla saptırabileceği yorumu doğru değildir; çünkü şayet İblis'in onlar üzerinde baskısı ve onlara galip gelmesi söz konusu olsaydı insanlar mâzur sayılır ve azaba uğratılmazdı, çünkü zorlanan ve mağlup edilen insan mecburdur, mecbur olan da mâzurdur. Dolayısıyla âyetteki “sultan” kelimesi delil anlamına gelir.
O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın. İblis'in maksadı, -Allah ona lânet etsin- kınanmaması değildir, ancak onun maksadı şudur: Siz kendi liderlerinize dönün, onlarla uğraşın, çünkü başınıza gelenler onların yüzündendir, benim yaptığım sadece çağrıda bulunmaktı. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Bu cümleye şöyle anlam verildi: Ne ben size yardım edebilirim, ne de siz bana yardım edebilirsiniz! Şöyle de söylendi: Ne ben sizin imdadınıza gelebilirim, ne de siz benim imdadıma gelebilirsiniz! Bu âyete, ne ben sizin başınıza gelene engel olabilirim, ne de siz benim başıma gelene engel olabilirsiniz, diye de mâna verilmiştir. Bunların hepsi aynıdır. Ben sizi kurtaramam. Yani ben sizin imdadınıza koşmak ve sizi kurtarmak gücüne sahip değilim, siz de beni kurtarma gücüne sahip değilsiniz. Yoksa böyle bir güçleri olsaydı, mutlaka o gücü kullanırlardı.
Ben daha önce, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Yani Allah'a kulluk ve O'na itaat etmek konusunda sizin beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiş, onu reddetmiştim. Kabul etmemiştim anlamına gelen “inni kefertü” (vas 51) ifadesi, itaat ve ibadet konusunda daha önce beni Allaha ortak koşmuş olmanızı bugün kabul etmiyorum anlamına da gelebilir. Bu iki yorumdan birine göre İblis o gün, yani kalkıp konuşma yaptığı gün o iddiadan beri olduğunu söylüyor ve onu kabul etmiyor. İkincisine göre de, dünyada iken de, yani kendisini Allaha ortak koştukları zaman da ben onu kabul etmemiştim, diyor. Doğrusu zâlimler için elem verici bir azap vardır.
---
Dipnotlar:
© o “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur'ân'ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde “Susup dinleyin” dediler, okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler” (el- Ahkaf, 46/29). “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileri“O vakit şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve “Bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım demişti. Ardından iki güç birbirini görünce hemen dönüş yaptı ve “Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah'tan korkuyorum, Allah'ın cezası çetindir? dedi”
İbrahim 14:23
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, altından ırmaklar akan cennetlere konulacaklar. Yani onların cennete girmelerine izin verilecek.
Rablerinin izniyle içinde ebedi kalacaklar. Âyette geçen “izin” kelimesi burada sanki rahmet anlamına gelmektedir, yani onlar Rab'lerinin rahmeti sayesinde cennette ebedi kalacaklar. Orada selâmla karşılanacaklar. Bu cümle bilinen anlamıyla selâm mânasına geldiği gibi, övgü mânasına da gelebilir, yani onlar Rablerine hamdü senâ ederler. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Bizden tasayı gideren Allaha hamdolsun”, Orada selâmla karşılanacaklar meâlindeki cümle hakkında bazıları şöyle dedi: On-
---
Dipnotlar:
lar birbirlerine selâm verirler, selâmla birbirlerini karşılarlar. Bazıları da şöyle söyledi: Selâm, her türlü hayrın, uğurun ve bereketin ismidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”” buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. “Şöyle derler: Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabb'imiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir” (Fâtır, 35/34).
İbrahim 14:24
24. “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti.”
25. “O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir.”
İbrahim 14:25
24. “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti.”
25. “O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir.”
İbrahim 14:26
Görmedin mi? Bu ifadenin, hiçbir şeyin farkında değilken başına gelecek olan şeyden dolayı uyarı ve hayret anlamına geldiğini daha önce söylemiştik”. Yahut henüz başına gelmeyen bir şeyden hayret edeceğine dair bir uyarıdır. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu, Araplar'ın söze başlarken kullandıkları bir lafızdır, bir adam diğerine şöyle der: Falancanın yaptığını görmedin mi? Bu ifadeyi başka yerlerde kullanmak da mümkündür. Burada “emmå” edatını kullanmak ise doğru değildir.
Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Buna şöyle mâna verilmiştir: Allah misali açıkladı ve ortaya koydu. Güzel sözü, güzel bir ağaca benzetti. Ebü Bekir el-Keysâni dedi ki: Güzel söz ile Kur'ân-ı Kerim kastedilmektedir. Kötü söz ile de insanların yazdıkları kitaplar kastedilmektedir. Allah Kur'ân'ı güzel ağaca benzetmektedir, eğer sahihse rivayet edildiğine göre ondan maksat da hurma ağacıdır veya meyve veren her nevi ağaçtır. Cenâb-ı Hak, insanların yazdıkları kitapları kötü ağaca benzetmektedir, ondan maksat da meyve vermeyen ağaçtır. Allah Kur'ân'ı güzel ağaca benzetti, çünkü güzel ağaç kıyâmete kadar var olacak ve insanlar her şekilde ondan yararlanacaklar, kesip onu sona erdirmeyecekler, o var olmasını sürekli devam ettirecek ve koruyacak. Kur'ân da böyledir, insanlar ondan devirler boyu yararlanacaklar.
Kökü sabit, dalları göktedir. Buradaki kökü sabit anlamına gelen “asluhâ sâbitün” ifadesi, yerde kökleşmiş bir şekilde durmaktadır anlamına gelir. Kur'ân da böyledir, o da delilleri ve kanıtlarıyla sabittir. İnsanların yazdıkları kitaplar ise yanlış ve asılsızdır, delili ve kanıtı olmayan iddialarla doludur; tıpkı meyve vermeyen kötü ağaç gibidir, kalıcılığı, kararlı duruşu ve sebatı yoktur. Bazıları şöyle söyledi: Güzel söz, iman ve tevhittir; Allah, imanı meyve veren ve meyvesi gelişip olgunlaşan güzel ağaca benzetti. O, Allah'ın şu cümlede tavsif ettiği gibidir: O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. İman ve tevhit de böyledir; ağacı her zaman ve her vakit sahibine meyvesini vermekle nitelediği gibi, iman ve tevhit de sahibine sürekli meyve vermekte, onun hayırlar ve yararlı işler yapmasını sağlamaktadır. Kökü sabittir, yani iman ve tevhid, delillerle ve kanıtlarla sabittir. Dalları göktedir, yani müminin ameli her an göğe yükselmektedir. Kötü sözden maksat küfürdür, çünkü onun, sahibine hiçbir faydası yoktur. Kötü sözün güzellikle hiç alakası yoktur, ayrıca onun delili ve kanıtı da yoktur. O ancak insanı şehvetle ve arzularla sarsan bir sözdür. Tıpkı meyve vermeyen ve kimseye faydası olmayan kötü ağaç gibidir. O, kıyâmete kadar kalıcı da değildir. İşte kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır, benzetmesinde kastedilen budur.
Bu darb-ı mesel, bundan başka bir mânaya örnek gösterilmiş gibidir; burada Cenâb-ı Hak, duyu organlarının algıladığı, gözün gördüğü kötü cevherleri ve güzel cevherleri zikretmektedir. Duyu organlarının algıladığı ve gözün gördüğü cevherlerin her birinin güzel ve kötü olması, yaratılanların görmediği ve duyu organlarının algılamadığı şeylerin de güzel ve kötü olduğuna delil ve şahit olduğunu anlatmak içindir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, duyu organlarının algıladığı bu âlemi ve âlemde açıkça görülen nesneleri, gâib olana ve algılanamayan varlıklara delil ve şahit kılmıştır. Hisle ve gözle algılanan nesnelerden hareketle gâibte vâdedilenlere özenilmesi korkulan ve kötü algılanan davranış ve olgulardan gâibte sakınılması için bütün bunlar, insanlara lütfedilen akıl vasıtasıyla idrak edilir. )Cenâb-ı Hak bu dünyadaki acıların, hastalıkların ve zorlukların benzerini insanların âhirette yaşamamaları için kendilerine bunları gerektirecek fiillerden kaçınsınlar diye onları yaratmıştır. Aynı zamanda dünyadaki nimetleri ve lezzetleri de, kendilerinin ebedi nimetlere ulaşmalarına vesile olsun diye yaratmıştır. Âyetin bu anlama gelmesi muhtemeldir, yoksa Allah güzel ağaç ve kötü ağaç ifadesiyle bizzat ağacın kendisini kastetmiş değildir. Mesele bizim söylediğimiz gibidir. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: Allah güzel ağacı, mümine örnek gösterdi; mümin yeryüzünde yaşamakta, fakat onun ameli her gün göklere yükselmektedir, nitekim ağaç da her zaman meyvesini vermektedir, tıpkı müminin gece ve gündüz her saat yaptıklarını Allah için yapması gibi.
Her zaman. Bazıları bunu her sene diye tefsir etti, çünkü ağaç her sene bir defa meyve verir. Bazıları şöyle dedi: Maksat, ağacın çiçek açmasından olgunlaşmasına kadar geçen altı aylık bir süredir. Bazıları da, her akşam ve sabah kastedilmiştir, dedi. Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin”. Bazıları da maksat, yaklaşık iki aylık bir zamandır, dedi. Söylediğimiz gibi burada herhangi bir zaman dilimi kastedilmiş değildir, fakat vakitlerin hepsi, her an ve her saat kastedilmiştir.
Eğer bir mülhit bize şunu söylerse: Allah'ın örnek verdiği güzel ağaçtan maksat bizim sözlerimizdir, dolayısıyla burada kastedilen biziz; Cenâb-ı Hakk'ın örnek verdiği kötü ağaçtan maksat da sizin sözlerinizdir, dolayısıyla orada biz değil siz kastediliyorsunuz.
(lOnlara şöyle cevap verilir: Bu örnekteki güzel sözden maksadın mükâfatı ve uhrevi faydası olan söz olduğuna dair örnekler ve deliller daha önce geçti. Mükğfatı ve uhrevi faydası olan her şey haktır. Sizin sözlerinizin ise mükâfatı ve uhrevi faydası olmayan şeylerdir. Mükâfatı olmayan her şey, hikmet gereği olarak bâtıldır. Küfrün de hiçbir mükâfatı yoktur. İkincisi, iman ve tevhidin delilleri ve kanıtları vardır, küfrün ise ne delili vardır ne de kanıtı! Küfür ancak şeytanın sevdirdiği ve süslediği temenniler ve şehvetlerden ibarettir. Bundan dolayı mesele bizim söylediğimiz gibidir.
Güzel sözden maksadın, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberine göndermiş olduğu vahiy olması da mümkündür, kötü söz de şeytanın insanlara telkinde bulunmasından ibarettir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten şeytanlar dostlarına telkinde bulunurlar””. Allah'ın vahyi, sabit olan, daimi olan, Allah'a iman edenlerin yararlandığı ve mükâfatı bulunan sözlerdir. Şeytanın telkini ise bâtıldır, yok olmaya mahkümdur, mükâfatı yoktur ve kimsenin ondan yararlanması da söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Kökü yerden sökülmüş. Buradaki “ictesset” kelimesi hakkında bazıları, kökünden sökülüp atılmış diye mâna verdi, bazıları da çekilip atılmış dedi. Ebü Avsece şöyle dedi: Ağaç kökünden söküldüğünde bu fiil kullanılır.
[İman Artıp Eksilmez]
Ayakta duramıyor. Bunun tefsirini yukarıda yaptık. Bazı müfessirler şöyle dedi: Şirki, kesilip atılan, toprakta kökü kalmayan ve göğe uzanan dalı da bulunmayan Ebü Cehil karpuzuna benzetti, yani onun hiçbir ameli ve sözü Allaha yükselmez. İmanı da faydası, fazileti, sebatı ve yerde istikrarlı duruşuyla sözü edilen ağaca benzetti. En doğrusunu Allah bilir. )Sonra insanlardan bazıları bu örneği iman ile küfrün yaratılmış olduğuna delil gösterdi ve dedi ki: Allah bu örnekle iman ile küfre yaratılmış olan bir şeyi örnek göstermiştir, ki o da ağaçtır. İman da öyledir. Fakat bize göre bu örnekten, iman ile küfrün yaratılmış olduğuna istidlâl edilmesi gerekmez, ancak onları yaratan aynıdır; şayet onları yaratan farklı kişiler olsaydı, ne bu ona, ne de o buna örnek gösterilirdi! Bunların örnek gösterilmesi, onların her ikisini yaratanın da aynı kişi olduğuna işaret eder. Bu husus sabit olunca da, bu konunun bizim söylediğimiz gibi olduğunu gösterir. Bazı kişiler bu örnekten imanın azalıp çoğalacağına istidlâl ettiler, çünkü Allah ağacı örnek göstermiştir, ağaç ise azalıp çoğalan bir şeydir. Biz deriz ki: Bu âyette onların söylediklerine gösteren bir bilgi yoktur, çünkü ağacın kendisinde bir sınır yoktur, fakat iman sınırı olan şeydir, onun çoğalması ancak süslenmesi ve güzelleştirilmesidir. İmanın bizzat kendisi ziyade kabul etmez; tıpkı yaprakları ve meyvesi ortaya çıktığında” süslenen ve güzelleşen ağaç gibi. Ağacın kendisi artmakla nitelenmez, iman da böyledir.
Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. Muhtemelen bu cümlenin anlamı şudur: Allah duyu organlarıyla algılanan, gözle görülen ve zâhir olan nesne ve olayları, örtülü bırakılan ve gayba dair olan nesne ve olaylara işaret etmesi için insanlara bu misalleri açıklamaktadır; onlar açık olan ve algılanan nesne ve olaylardan hareketle örtülü ve gizli olan şeyleri akıllarıyla idrak edecekler. Öğüt alsınlar diye, belki öğüt alırlar diye.
Allah'ın güzel söze nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözden maksat muhtemelen tevhittir; dallarından maksat da Allah korkusu, huşü ve boyun eğiş ile kulluğa özenmek ve itaatsizlikten çekinmektir. Meyvelerinden maksat ise, insanın yaptığı yararlı işler ve hayırlardır. [§]Kötü kelimeden maksat da şirktir; dalları şirkten neşet eden katılık, inat ve direnmedir, meyveleri de şirk halinde iken yapılan işlerdir. Yahut güzel sözden kastedilen imandır, dalları amel edilen hükümlerdir, meyveleri de dünyada ve âhirette devamlı sevap getiren amellerdir. En doğrusunu Allah bilir.
A5 GAM RİN d GN YİL 1,2 A özlü dal EZ GÜLAN İsis; gÉ i KERANI
İbrahim 14:27
Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar. Cenâb-ı Hak bazan bu âyette olduğu gibi imanı sabit tutmaktan, bazan de aşağıdaki âyette olduğu gibi onun artmasından söz etmektedir: “İmanlarına iman katsınlar diye”. Bazan da başlangıç ve yenileme anlamında ondan bahsetmektedir: “Ey iman edenler! İman ediniz!” “Bizi dosdoğru yola ilet!”97 Çünkü yenileme ve başlangıç, hemen meselenin vukuunda ortaya çıkar, çünkü o fiiller biter, yok olup gider ve kalmaz. Var olan bir şeye ilâve etmek anlamındaki ziyade ile var olanın sabit kalması, hepsi hakikatte aynı anlama gelir.
[İnsanın Fiilleri]
Allah zâlimleri şaşırtır. Cenâb-ı Hak saptırmayı bazan kendine, bazan de şeytana nispet etmektedir, hiç şüphe yok ki şeytana nispet edildiğinde eleştiri mânasına gelir. Zikredilen şey Allaha nispet edildiğinde, şeytana nispet edilenden farklı bir anlama gelir. Allah'a nispet edildiğinde, kâfirdeki şaşırma fiilini yaratan Allah'tır, anlamına gelir. Şeytana nispet edildiğinde ise, onun süslemesi ve sevdirmesi anlamına gelir. Her iki nisbetin doğru anlaşılması için bu ayırımı yapmak gerekir. (JMütezile'nin dediği gibi, ona sapıtan ismini vermesine gelince, birine sapıtan veya inkâr eden ismini verdiği her kişi için mutlaka bir saptıranın olması ve ona saptıran isminin verilmesi gerekir. Onun sapıtan veya inkâr edip saptıran diye isimlendirilmemiş olduğuna göre, Cenâb-ı Hak ancak fiili onun şahsında gerçekleştiren kendisi olduğu için kendine saptıran anlamındaki “mudılI” adını vermiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi Allah ondaki sapıtma fiilini yaratandır. Mütezile şöyle diyor: Allah bütün insanlara doğru yolu göstermiştir, ancak insanlar doğru yola girmediler ve Allah onları saptırmadığı halde kendileri sapıttılar. Bu görüş, âyetin görünüşünü delilsiz olarak başka tarafa çekmektir.
Allah dilediğini yapar. Mütezile'nin iddiasına göre Allah dilediği her şeyi yapmaya kâdir değildir. Çünkü diyorlar, Allah bütün insanların iman etmelerini diledi, fakat insanlar iman etmediler. Cenâb-ı Hak kendisi için şunu da söylüyor: “Dilediğini yapan yalnız O'dur”. Fakat onlar diyorlar ki: Allah hepsinin iman etmesini diledi, ancak dilediğini yapamadı, buna gücü yetmedi, aksine insanlar Allah'ın dilediğini değil kendi dilediklerini yaptılar. Onların bu yorumları Kur'ân'ın zâhirine aykırıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar. Bu ilâhi kelâm sanki “Allah'ın güzel söze nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi?”” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Bunu söyleyenin yorumuna göre; güzel sözden maksat Kur'ândır, buna göre sağlam söz de Kur'ândır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Allah sağlam söze iman edenleri, Kur'ân'ı kabul ettikleri ve ona göre amel ettikleri için dünya hayatında sağlam tutar; âhirete iman edip ölümden sonra dirilmeyi ikrar ettikleri için de onları âhirette sağlam tutar. Allah zâlimleri de şaşırtır; çünkü onlar Kur'ânı kabul etmemişler, onu reddetmişler, büyüklenmişler ve inatçılık yapmışlardır. )Güzel sözden maksadın tevhit ve iman olduğunu söyleyenlere göre de, sağlam söz imandır; Allah kendi tercihleriyle kabul ettikleri için dünya hayatında onları imanlarında sağlam tutar. Âhiret hayatı konusunda ise şöyle söylenmiştir: Onları mezarlarında münker ve nekire cevap vermek konusunda sağlam tutar, onların sorularına doğru cevap vermelerini mümkün kılar. Allah zâlimleri de şaşırtır; çünkü onlar dünya hayatında imanı kabul etmediler, dünyada kabul etmedikleri için mezarda da onu kabul etmezler. Allah sağlam söze iman edenleri dünya hayatında sağlam tutar meâlindeki ilâhi kelâmın anlamı muhtemelen şu âyet-i kerimede belirtilmektedir: “Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor”', Davetini kabul edeni Cenâb-ı Hak dünyada sağlam tutuyor, âhiret hayatında da onlara esenlik yurduna götüren yolu gösteriyor. Davetini reddeden kâfiri de, dünya hayatında daveti reddettiği için âhirette esenlik yurduna götüren yoldan da saptırıyor. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Allah dilediğini yapar. Daveti kabul edip doğru yolu tercih edene doğru yolu gösteriyor, daveti kabul etmeyip sapıklığı tercih edeni de saptırıyor.
3S pda SİZ VAS dl Ez İŞ Ze Dila P
İbrahim 14:28
Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verenleri görmedin mi? Bu âyetin nüzül sebebi hakkında farklı rivayetler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bu sürenin tamamı Mekkede nâzil olmuştur, yalnız bu âyet müstesna, bu âyet Medinede gelmiştir. Bazıları da sürenin tamamı Mekkede gelmiştir, der. Bu âyetin Medinede geldiğini ileri sürenler şöyle derler: Sonunda onlar toplumlarını helâke uğrayacakları yere, cehenneme sürüklüyorlar, meâlindeki âyetten maksat Bedir savaşıdır; onlar toplumlarını Bedire sürüklediler ve orada öldürüldüler. Mekkede Bedir diye bir yer yoktur, o ancak Medinededir. Sürenin tamamının Mekkede geldiğini söyleyenler de, helâk yeri anlamına gelen “dâru'l-bevâr” terkibinden maksadın, Kitab'ın zâhirini tefsir edenlere göre cehennem olduğunu ifade ederler. Bu, âyetin zâhirine daha uygun bir yorumdur. Çünkü Cenâb-ı Hak o yerin neresi olduğunu açıklamakta, cehennem olduğunu söylemektedir. Bu âyet, müşriklerin büyükleri ve liderleri hakkında geldiğine işaret eden bilgiler vardır, çünkü Allah, toplumlarını sürüklediler diye buyurmaktadır.
[ ] Sonra âyette onların nankörlükle karşılık verdikleri nimetten maksadın ne olduğu konusunda da ihtilaf edilmiş, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Birincisi, şanı yüce olan Allah onlara bu dünyada çeşitli nimetler ve bolluk vermişti, fakat onlar bu nimetleri kendilerine haram kıldılar, onların bir kısmını taptıkları putlara tahsis ettiler, onları dokunulamaz saydılar ve onlardan yararlanmadılar; meselâ Kur'ân'da belirttiği bahire, sâibe, vasile ve hâmi gibi!0. Putlara ayırdıkları payları de Cenâb-ı Hak şöyle açıklıyor: “Bu ortaklarımıza (putlara) aittir, dediler”. İşte nimeti nankörlüğe dönüştürmek budur, onlar Allah'ın kendilerine lütfettiği nimetleri haram kılmışlar ve onları putlara tahsis etmişlerdi. İkincisi, o nimetten maksat Muhammed aleyhisselâmdır yahut Kur'ândır veyahut İslâmdır. Bu onlar için büyük bir nimet idi, fakat onu yalanlamışlar ve inkâr etmişlerdi. Yahut onlar, kendilerine lütfedilen nimetlere karşı yapılması gereken şükrü nankörlüğe dönüştürmüşlerdi, o nimetleri inkâr sebebi saymışlar, kendilerine verilen bu nimetlere şükretmemişlerdi.
Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verdiler. Bu beyanın hakikati iki mânaya gelir. Birincisi, onlar Allah'ın kendilerine lütfettiği Muhammed aleyhisselâmı kendilerinden uzaklaştırmışlardı, sonunda Muhammed aleyhisselâm onlardan alındı, oradan başkalarının yanına hicret etmesi emredildi; onlar işte bu nimeti nankörlükle karşılamışlardı. İkincisi, onlar Rab'lerinden bir uyarıcı göndermesini istedikten, eğer onu gönderirse kendisine uyacaklarına dair bütün güçleriyle yemin edip Allah'a söz verdikten sonra' gönderilen o nimeti nankörlükle karşılamışlardı; Allah'ın verdiği o nimete şükretmemişler, şükrü nankörlüğe dönüştürmüşlerdi.
Sonunda toplumlarını helâke uğrayacakları yere sürüklediler. Yani helâke uğrattılar. Bu beyan, âyet-i kerimenin, kâfirlerin liderleri ve önderleri hakkında geldiğine işaret etmektedir; çünkü onların, kavimlerini helâke sürükleyeceklerini haber vermektedir. “Ehallü” fiili mazi sigasıyla gelmiştir, İçünkü onların kendi toplumlarını helâke sürükleme cinayeti muhakkaktır. İkinci âyete Cenâb-ı Hak cehenneme sürüklüyorlar, oraya girecekler; orası ne kötü karargâhtır diye, onların cehenneme gireceklerini belirterek başlamaktadır; çünkü onlar henüz cehenneme girmemişler, daha sonra girecekler, ama mutlaka gireceklerdir. Âlimlerimizin bu âyeti başka bir mesele için delil olarak kullanmaları da caizdir. Şöyle ki: Bir köle bir kuyu kazdıktan sonra âzat edilince, sonra oraya biri düşecek olsa, kölenin kuyuyu kazdığı sıradaki değerine bakılır. Çünkü kuyuyu kazmak, kazıldığı gün değil, olayın meydana geldiği günde ortaya çıkan bir cinayet sebebidir, zira cinayet henüz gerçekleşmemiş, kazıldığı günün cinayeti daha sonra gerçekleşecektir. Yahut şöyle söylenir: Onların ruhlarını cehenneme sürüklediler, bedenleri o günde (âhirette) oraya girer, henüz bedenleri girmedi, sonra girecektir.
---
Dipnotlar:
101 “Allah bahire, sâibe, vasile ve hâm (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkârcılar kendi uydurdukları yalanları Allah'a yakıştırmaya çalışıyorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar” (el-Mâide, ©. “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, “Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”.
İbrahim 14:29
Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verenleri görmedin mi? Bu âyetin nüzül sebebi hakkında farklı rivayetler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bu sürenin tamamı Mekkede nâzil olmuştur, yalnız bu âyet müstesna, bu âyet Medinede gelmiştir. Bazıları da sürenin tamamı Mekkede gelmiştir, der. Bu âyetin Medinede geldiğini ileri sürenler şöyle derler: Sonunda onlar toplumlarını helâke uğrayacakları yere, cehenneme sürüklüyorlar, meâlindeki âyetten maksat Bedir savaşıdır; onlar toplumlarını Bedire sürüklediler ve orada öldürüldüler. Mekkede Bedir diye bir yer yoktur, o ancak Medinededir. Sürenin tamamının Mekkede geldiğini söyleyenler de, helâk yeri anlamına gelen “dâru'l-bevâr” terkibinden maksadın, Kitab'ın zâhirini tefsir edenlere göre cehennem olduğunu ifade ederler. Bu, âyetin zâhirine daha uygun bir yorumdur. Çünkü Cenâb-ı Hak o yerin neresi olduğunu açıklamakta, cehennem olduğunu söylemektedir. Bu âyet, müşriklerin büyükleri ve liderleri hakkında geldiğine işaret eden bilgiler vardır, çünkü Allah, toplumlarını sürüklediler diye buyurmaktadır.
[ ] Sonra âyette onların nankörlükle karşılık verdikleri nimetten maksadın ne olduğu konusunda da ihtilaf edilmiş, farklı görüşler ileri sürülmüştür. Birincisi, şanı yüce olan Allah onlara bu dünyada çeşitli nimetler ve bolluk vermişti, fakat onlar bu nimetleri kendilerine haram kıldılar, onların bir kısmını taptıkları putlara tahsis ettiler, onları dokunulamaz saydılar ve onlardan yararlanmadılar; meselâ Kur'ân'da belirttiği bahire, sâibe, vasile ve hâmi gibi!0. Putlara ayırdıkları payları de Cenâb-ı Hak şöyle açıklıyor: “Bu ortaklarımıza (putlara) aittir, dediler”. İşte nimeti nankörlüğe dönüştürmek budur, onlar Allah'ın kendilerine lütfettiği nimetleri haram kılmışlar ve onları putlara tahsis etmişlerdi. İkincisi, o nimetten maksat Muhammed aleyhisselâmdır yahut Kur'ândır veyahut İslâmdır. Bu onlar için büyük bir nimet idi, fakat onu yalanlamışlar ve inkâr etmişlerdi. Yahut onlar, kendilerine lütfedilen nimetlere karşı yapılması gereken şükrü nankörlüğe dönüştürmüşlerdi, o nimetleri inkâr sebebi saymışlar, kendilerine verilen bu nimetlere şükretmemişlerdi.
Allah'ın lütfettiği nimete nankörlükle karşılık verdiler. Bu beyanın hakikati iki mânaya gelir. Birincisi, onlar Allah'ın kendilerine lütfettiği Muhammed aleyhisselâmı kendilerinden uzaklaştırmışlardı, sonunda Muhammed aleyhisselâm onlardan alındı, oradan başkalarının yanına hicret etmesi emredildi; onlar işte bu nimeti nankörlükle karşılamışlardı. İkincisi, onlar Rab'lerinden bir uyarıcı göndermesini istedikten, eğer onu gönderirse kendisine uyacaklarına dair bütün güçleriyle yemin edip Allah'a söz verdikten sonra' gönderilen o nimeti nankörlükle karşılamışlardı; Allah'ın verdiği o nimete şükretmemişler, şükrü nankörlüğe dönüştürmüşlerdi.
Sonunda toplumlarını helâke uğrayacakları yere sürüklediler. Yani helâke uğrattılar. Bu beyan, âyet-i kerimenin, kâfirlerin liderleri ve önderleri hakkında geldiğine işaret etmektedir; çünkü onların, kavimlerini helâke sürükleyeceklerini haber vermektedir. “Ehallü” fiili mazi sigasıyla gelmiştir, İçünkü onların kendi toplumlarını helâke sürükleme cinayeti muhakkaktır. İkinci âyete Cenâb-ı Hak cehenneme sürüklüyorlar, oraya girecekler; orası ne kötü karargâhtır diye, onların cehenneme gireceklerini belirterek başlamaktadır; çünkü onlar henüz cehenneme girmemişler, daha sonra girecekler, ama mutlaka gireceklerdir. Âlimlerimizin bu âyeti başka bir mesele için delil olarak kullanmaları da caizdir. Şöyle ki: Bir köle bir kuyu kazdıktan sonra âzat edilince, sonra oraya biri düşecek olsa, kölenin kuyuyu kazdığı sıradaki değerine bakılır. Çünkü kuyuyu kazmak, kazıldığı gün değil, olayın meydana geldiği günde ortaya çıkan bir cinayet sebebidir, zira cinayet henüz gerçekleşmemiş, kazıldığı günün cinayeti daha sonra gerçekleşecektir. Yahut şöyle söylenir: Onların ruhlarını cehenneme sürüklediler, bedenleri o günde (âhirette) oraya girer, henüz bedenleri girmedi, sonra girecektir.
---
Dipnotlar:
101 “Allah bahire, sâibe, vasile ve hâm (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkârcılar kendi uydurdukları yalanları Allah'a yakıştırmaya çalışıyorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar” (el-Mâide, ©. “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, “Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”.
İbrahim 14:30
Allah'a ortaklar koştular. Müteakıben Cenâb-ı Hak, onların toplumlarını neden helâke sürüklediklerini açıklamakta, şöyle buyurmaktadır: Allah'a ortaklar koştular, yani Allah'ın benzeri ve dengi olduğunu söylediler. Bunu da halkı O'nun yolundan saptırmak için söylediler. Allah'a ortaklar koştular meâlindeki cümleden maksat muhtemelen sözünü ettikleri ortaklara, Allah'a ibadet eder gibi ibadet etmeleridir. Yahut Cenâb-ı Hakk'a Allah dedikleri gibi onlara da ilâh ismini vermeleridir. Onlar işte bu iki cihetten Allaha ortaklar koştular. İşitmeyen, görmeyen, fayda veremeyen, verilen faydayı reddedemeyen ve zarar veremeyen o şeyleri Allaha ortak kıldıkları için Cenâb-ı Hak onlardan akılsız diye bahsetmektedir; çünkü onlar, kendilerini yaratanın, rızık verenin, nimetler ihsan edenin, başlarına gelen her türlü belâyı ve sıkıntıyı defedenin Allah olduğunu bilmelerine rağmen yine de o nesneleri Allah'ın benzeri ve dengi sayıyorlar. Allah'a ortaklar koştular ki halkı O'nun yolundan saptırsınlar meâlindeki cümlenin, yukarıda belirtilen ve Allah'ın lütfettiği nimetlere nankörlükle karşılık vermeleri anlamına gelen tefsiri olması da caizdir.
De ki: Biraz daha oyalanın. Yani belirtildiği gibi Allah'ın lütfettiği nimetlere nankörlükle karşılık vermekle biraz daha oyalanın, sonunda döneceğiniz yer ateştir! Bu ilâhi beyan, kâfir olarak ölenler hakkındadır. Yahut dünyada biraz daha oyalanın, veyahut küfürle biraz daha oyalanın; sonunda döneceğiniz yer ateştir! Bu hüküm, Allah'ın, asla iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkındadır. Bu âyet aynı zamanda peygamberliği ispat eden delillerdendir.
Ebü Avsece şöyle dedi: Âyetteki “bevâr” kelimesi helâk olmak ve yok olmak anlamına gelir. Bu kelimenin şu kökten geldiği söylenmiştir: “Bâre, yebüru, bevran, bâirun”. Bu kökten gelen “kavmun bürun” cümlesi de helâk olan kavim mânasına gelir. Pazar yerinde alış-veriş ve ticaret durgun olduğunda “bârati's-süku, bârati's-sil'atü” denilir. Kadın ihtiyarlayınca da “bârati'l-meretü, tebüru, bevâran, fehiye hadislerinde şöyle buyurdular: “Kadınların kocasız olarak yaşlanmalarından Allaha sığınırız”. Yani tek başına kalmalarından. En doğrusunu Allah bilir.
Çal yaa EŞİN ya ll öl GaGa J BİLAL EGE Şİ e5
---
Dipnotlar:
104 İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle diyordu: “Allahım; borç baskısından, düşmanın baskısından, kocasız kalıp yaşlanan kadınların çoğalmasından ve Deccâl'in fitnesinden sana sığınırım!” Bunu Taberâni her üç Mutem'inde de rivayet etmiştir. Rivayetin senedinde Abbâd b. Zekeriyya es-Sarimi adında bir râvi vardır, onun kim olduğunu bilmiyorum, diğer râvileri ise sikadır (Heysemi, Mecma'u'z-zevâid, X, 143). Alış-veriş ve çarşı-pazarda işler kesat olduğunda “bâra” fiili kullanılır. Bu mânada olmak üzere “neüzü billahi min bevâril-eyyim” yani kadınların yalnız (kocasız) kalmalarından Allaha sığınırız denilmiştir. Bundan maksat da kadının evde kalması ve kimsenin ona talip olmamasıdır. İşler kesat olduğunda “bârati's-sâk” denilir, kadının kocası olmadığı halde kimse ona talip olmadığında da aynı fiil kullanılır. Dul anlamına gelen “eyyim” (eit) kelimesi başka mânalarda da kullanılır; bâkire olsun, evlenmiş olsun kocası olmayan kadın için “eyyim” denilir. Karısı olmayan erkeğe de “eyyim” denilir. Bu kelime, kocasından dul kalan kadınlar için de kullanılır.
İbrahim 14:31
İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar. Bu beyanın iman etmek mânasına gelmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”. Buradaki namaz kılmak ifadesi ile iman etmek kastedilmektedir. Söyleneni yapmaya ve ona vefa göstermeye kadar insanı hapsetmek mümkün değildir, çünkü bu müebbet hapis cezası anlamına gelir. Ancak ona vefa göstermek ve söyleneni yapmak mânasına gelmesi muhtemeldir, çünkü âyet müminlere hitap etmekte ve onu yerine getirmelerini emretmektedir; iman etmek ise daha önce gerçekleşmişti.
Şöyle bir soru sorulabilir: Söylediğimiz gibi onlar önceden iman ettiklerine göre, âyette geçen namaz kılmak emrine, iman etmek mânası nasıl verilir?
Buna şu cevap verilir: Bu caizdir, Cenâb-ı Hak onlara o anda da iman etmelerini emretmektedir; çünkü iman için her zaman yenilenme hükmü vardır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allaha iman edin”©“, Yani o anda da Allah'a iman edin! Buna göre de namazı kılmak emrinin, ona iman etmek anlamına gelmesi muhtemeldir. Âyet-i kerimedeki namaz kılma ve infâk etme emrinin, bilinen anlamıyla namaz ve bilinen mânasıyla farz olan zekât mânasına gelmesi ve onları sürekli korumanın kastedilmiş olması da muhtemeldir. Onları kabul etmek ve korumak anlamına da gelebilir.
(1Onlara verdiğimiz rızıklardan Allah rızası için gizli ve açık harcasınlar. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Onlara verdiğimiz rızıklardan meâlindeki ifadeyle verilmesi emredilen ve farz kılınan zekâtlardır'”. Görmez misin ki âyetin sonunda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Alım satımın bulunmadığı, dostluğun fayda vermediği o gün gelmeden önce. Nâfile olarak verilen sadakalar için böyle bir tehdit ifadesinin kullanılma ihtimali yoktur. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Her birinize ölüm gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın”. Nâfile ibadetler için tekrar dünyaya dönme ve eceli geciktirme talebinde bulunma ihtimali yoktur. İşte bu âyette, kastedilen ibadetin farz kılınan zekâtlar olduğuna işaret vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık harcasınlar ilâhi kelâmındaki gizli ifadesi nâfile sadakalar, açık lafzı da farz olan zekât hakkındadır; çünkü farzın alenen ve açıktan verilmesi gerekir, onun açıktan verilmesinde riyakârlık yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Alım satımın bulunmadığı, dostluğun fayda vermediği o gün gelmeden önce. Buradaki alım satımın bulunmadığı gün meâlindeki ifade ile, insanın kendini Rabb'inden satın alamayacağı gün kastedilmektedir, halbuki dünyada insan kendini Rabb'inden satın alabilir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır””, “Allah, müminleri satın almıştır”", Buna göre o gün gelmeden önce meâlindeki cümle, kimsenin kendisini Rabb'inden satın almaya muktedir olamayacağı gün gelmeden önce anlamına gelir. Alım satımın bulunmadığı gün ibaresi de, alım-satım mümkün olsa bile kendini satın almanın kimseye fayda vermeyeceği gün demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Daha önce inanmamış kimseye o gün iman etmesi fayda sağlamaz”™!!, “Dehşetli cezamızı gördüklerinde inanmaları fayda vermeyecektir”!2 İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlamdadır.
(IDostluğun fayda vermediği gün. Burada dostluk anlamına gelen “hilâP kelimesi mastardır, dostluk ve sadakat anlamına gelmektedir. Bunun iki mânaya gelme ihtimali vardır. Birincisi, dünyada aralarında var olan dostluk o gün onlara fayda vermeyecektir, çünkü dünyada Allah için yapılmayan her dostluk, âhirette düşmanlığa dönüşecektir. Nitekim Allah “Dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”? meâlindeki âyette bunu açıklamaktadır. Cenâb-ı Hak dünya menfaati için birbirine dost olan kişilerin aslında birbirinin düşmanı olduğunu, ancak Allah için dost olanların dostluğunun fayda vereceğini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”, Bunun gibi âyetlerde Cenâb-ı Hak, dünyada Allah için olmayan dostluğun âhirette düşmanlığa dönüşeceğini, hatta onların birbirlerinden kaçacaklarını ve birbirlerine lânetler yağdıracaklarını haber vermektedir. İkincisi, âyetteki “hilâl” kelimesi, şefaatçiler ve yârenler anlamına gelir, ancak onlar da o gün şefaat edemezler. Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler”!5. Yahut şefaat ederler, ancak şefaatleri kabul edilmez. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”"!6.
[Büyük Günah İşlemek]
İman eden kullarıma söyle: Alım satımın bulunmadığı, dostluğun fayda vermediği o gün gelmeden önce namazlarını dosdoğru kılsınlar, onlara verdiğimiz rızıklardan Allah rızası için gizli ve açık harcasınlar. Bu âyeti, bazı Mütezile âlimleri, büyük günah işleyenin ebedi cehennemde kalacağına delil gösterdiler; çünkü Allah namazı ve zekâtı terkedeni ebedi cehennemle korkutmaktadır, mazeretsiz olarak namazı terketmek ve zekâtı vermemek büyük günahlardandır, dolayısıyla bu âyet bizim söylediğimize delil teşkil etmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, biz deriz ki; âyet-i kerimenin namazı dosdoğru kılmayı, zekât ve sadaka vermeyi ve bazı müfessirlerden naklen söylediğimiz gibi ona iman etmeyi emretmek anlamına gelmesi muhtemeldir. Buna göre onların farziyetine iman etmeyi terkeden biri, hiç şüphesiz cehennemde ebedi bırakılır. Yahut onları terketmeyi helâl sayan, bu helâl sayması sebebiyle küfre girer ve o da cehennemde ebedi olarak bırakılır. Veyahut da bir mazeret sebebiyle bunları terkeder, o zaman da ulemânın ittifakına göre o ebedi cehennemde bırakılmaz. Âyetin sözünü ettiğimiz bu mânalara gelmesi muhtemel olduğuna göre, o zaman âyet özel bir anlama işaret ediyor demektir. Sonra büyük günah işleyen birinin ebedi cehennemlik olması, ancak bunun dışında başka delillerle ileri sürülebilir; çünkü bu âyetin zâhiri, söylediğimiz özel mâna ihtimalinden dolayı onların ebedi cehennemlik olduğuna işaret etmemektedir. Bundan dolayı onların ebedi cehennemlik olduğuna dair başka delil istenir. Jİbn Kuteybe dedi ki: “Ve lâ hılâl” ifadesinde geçen, mufâale bâbından gelen bir mastardır. “Hâleltü fulânen hılâlen” ve “muhâlleten” (dv., Ya bw cil) denilir. “Hulle” ve “muhâlle” o kökten gelen isimlerdir, dostluk ve sadakat anlamına gelir”. Ebü Avsece de şöyle dedi: “Hilâl” kelimesi, “muhâlle” kökünden gelir, sevgi ve muhabbet mânasına gelir.
GLAM SİA İŞİ Sİ Ase AİN a
---
Dipnotlar:
109 “Her birinize ölüm gelip, “Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan da gönüllü yardımlarda bulunsam ve iyi kişilerden olsam? diye yalvarmadan önce size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın”. “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır” “(İnanmak için) ille de kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabb'inin gelmesini ya da Rabb'inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz”. “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”. 13 “Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır” (ez114 “İbrahim onlara şöyle demişti: Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır”.
İbrahim 14:32
Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler çıkaran Allah'tır... Bu âyet, Allah'ın tedbir ve yönetiminin göklerde ve yerde olan her şeyi kapsadığına işaret etmektedir, O'nun ilmi bütün yaratılanları ihata etmektedir, çünkü insanı kastederek gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler çıkaran Allah'tır buyurmaktadır. Allah göklerin yararlarını, aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen yeryüzünün yararı ile birleştirmiştir. Bu durumun hikmetli bir idareden ve ilimden dolayı böyle olduğuna işaret eder; o, bir olan, her şeyi bilen ve 17 İbn Kuteybe Tefsiru garibi'l-Kurün, 233.
her şeye gücü yetenin tedbir ve idaresidir. Sonra sert ve sağlam olan gökyüzü ile kesif ve kalın olan yeryüzünü, bütünüyle gökleri ve yeri insanların emrine âmâde kıldığını, müthiş dalgaları ve ürkütücü halleri olan denizleri, akıp giden nehirleri, güneşi, ayı, geceyi ve gündüzü bu insanın emrine ve hizmetine verdiğini belirtmesinde, bütün bunlarda iki anlam vardır. Birincisi, Allah onlara verdiği nimetleri, başkalarının hizmetine verildiklerini dahi bilmeyen bütün o sisteme dâhil nesneleri insanların hizmetine vermesinde onlar için yarattığı faydaları hatırlatıyor, bununla da onların şükrünü yerine getirmelerini istiyor. İkincisi, Cenâb-ı Hak burada kendi hükümranlığını ve kudretinden bahsetmektedir, çünkü sertliğine, sağlamlığına, kalınlığına ve ürkütücülüğüne rağmen bunları insanların hizmetine verdiğini söylemektedir. Belirttiği bu varlıkları başkasının hizmetine vermeye kâdir olan, insanları ölümden sonra diriltmeye de kâdirdir. Bütün bunları emre âmâde kıldığını belirtmesi, onları bizim hizmetimiz için ve bizim emrimizde olacak şekilde yarattığı anlamına gelmesi de muhtemeldir. İkinci olarak, onları bizim istifademize âmâde kılmıştır, yani onlardan faydalanma yollarını ve vasıtalarını bize öğretmiştir anlamına da gelebilir.
Düzenli seyreden anlamındaki “dâibeyn” kelimesi hakkında şöyle dedi!; Bu fiil, sürekli olarak deveran ediyorlar demektir, “devb” kökünden gelir, yani ardı ardına gelmek!” anlamındadır.
İbrahim 14:33
Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler çıkaran Allah'tır... Bu âyet, Allah'ın tedbir ve yönetiminin göklerde ve yerde olan her şeyi kapsadığına işaret etmektedir, O'nun ilmi bütün yaratılanları ihata etmektedir, çünkü insanı kastederek gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü türlü ürünler çıkaran Allah'tır buyurmaktadır. Allah göklerin yararlarını, aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen yeryüzünün yararı ile birleştirmiştir. Bu durumun hikmetli bir idareden ve ilimden dolayı böyle olduğuna işaret eder; o, bir olan, her şeyi bilen ve 17 İbn Kuteybe Tefsiru garibi'l-Kurün, 233.
her şeye gücü yetenin tedbir ve idaresidir. Sonra sert ve sağlam olan gökyüzü ile kesif ve kalın olan yeryüzünü, bütünüyle gökleri ve yeri insanların emrine âmâde kıldığını, müthiş dalgaları ve ürkütücü halleri olan denizleri, akıp giden nehirleri, güneşi, ayı, geceyi ve gündüzü bu insanın emrine ve hizmetine verdiğini belirtmesinde, bütün bunlarda iki anlam vardır. Birincisi, Allah onlara verdiği nimetleri, başkalarının hizmetine verildiklerini dahi bilmeyen bütün o sisteme dâhil nesneleri insanların hizmetine vermesinde onlar için yarattığı faydaları hatırlatıyor, bununla da onların şükrünü yerine getirmelerini istiyor. İkincisi, Cenâb-ı Hak burada kendi hükümranlığını ve kudretinden bahsetmektedir, çünkü sertliğine, sağlamlığına, kalınlığına ve ürkütücülüğüne rağmen bunları insanların hizmetine verdiğini söylemektedir. Belirttiği bu varlıkları başkasının hizmetine vermeye kâdir olan, insanları ölümden sonra diriltmeye de kâdirdir. Bütün bunları emre âmâde kıldığını belirtmesi, onları bizim hizmetimiz için ve bizim emrimizde olacak şekilde yarattığı anlamına gelmesi de muhtemeldir. İkinci olarak, onları bizim istifademize âmâde kılmıştır, yani onlardan faydalanma yollarını ve vasıtalarını bize öğretmiştir anlamına da gelebilir.
Düzenli seyreden anlamındaki “dâibeyn” kelimesi hakkında şöyle dedi!; Bu fiil, sürekli olarak deveran ediyorlar demektir, “devb” kökünden gelir, yani ardı ardına gelmek!” anlamındadır.
İbrahim 14:34
34. “O size istediğiniz her şeyi verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zâlim, çok nankörO size istediğiniz her şeyi verdi. Bu cümlenin iki türlü okunuşu ve iki yorumu vardır. Bazıları şöyle dedi: O size istediğiniz her şeyden verdi anlamına gelecek şekilde tenvinli olarak “min küllin” diye okunmuştur. Bu Bunu söyleyen Ebü Avsecedir.
kırâat inkâr mânasına gelir, yani sizin emrinize verdiğini söylediği nesneleri Allah size istemediğiniz halde verdi, sizin talebiniz ve isteğiniz olmadığı halde onları size lütfetti. İkincisi, O size istediğiniz her şeyi verdi, istemediğinizi de verdi. Allah istememiz gerektiğini bile bilmediğimiz nimetleri bize vermiştir, çünkü belirttiği o şeyleri bizi yaratmadan önce yaratmıştı. Hasan-ı Basri şöyle dedi: O size istediğiniz her şeyi verdi, istemediğinizi de verdi”!. Bu, az önce bizim de söylediğimiz şeydir.
Şöyle bir soru sorulabilir: Biz, bize verilemeyen nimetleri de Allah'tan istiyoruz, öyleyse âyetin ne anlamı var?
Bu soruya birkaç açıdan cevap verilebilir: Birincisi, Allah, sizin istediğiniz her şeyden buyurarak “teb'id” edatını (yani sizin ancak bir kısmını istediğiniz şeylerden) kullanmıştır. İkincisi, Allah istediğiniz şeylerden yararlanma ilmini, onlardan yararlanma ilmini istemeden önce size verdi. Üçüncüsü, istemeyi hak eden ve istemeye lâyık olan her şeyi size verdi. Âyet işte bu anlamlara gelir. En doğrusunu Allah bilir.
(JAllah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Bazıları şöyle dedi: Başa çıkamazsınız, yani şükrünü edâ edemezsiniz, hatta şükrünü takdir edemezsiniz. Bazıları da şöyle dedi: O nimetleri sayamazsınız. İnsanların en az nimete sahip olanı bile, şayet verilen o nimetleri saymaya; cevherinin ve suretinin güzelliğini, bünyesinin düzgünlüğünü, organlarının sağlıklı ve uyumlu oluşunu ve ayrıca ancak uzun zaman düşündükten sonra hatırlanabilecek olan nimetleri saymaya kalksa, buna gücü yetmez. Bazıları da şöyle söyledi: Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız; yani onların iç yüzünü kavrayamaz, o nimetlerin bütününü ihata edemezsiniz. Şu bir gerçek ki insanoğlu çok zâlim, çok nankördür! Bu cümledeki çok zâlimdir meâlindeki ifade, yaratıldığı ve emrolunduğu cihetin dışına gitmek suretiyle kendine zulmetmiştir, kendini helâke atmıştır ve tehlikeye düşürmüştür anlamına gelir. Çok nankördür meâlindeki cümle de, Allah'ın nimetlerine nankörlük etmiştir anlamına gelir, çünkü şükrünü, bütün bunları kendisi için yaratandan gayrısına yöneltmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
opa adı Ía akl gö pal İĞ 2! Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'lKurün, IX, 367; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, V, 44.
İbrahim 14:35
[Mekke'nin Harem ve Güvenli Kılınışı]
İbrahim şöyle dua etmişti: Rabbim! Bu şehri güvenli kıl. Yani emniyetli yer kıl! Oradaki halkın güven ve emniyet içinde yaşaması için “âminen” (yani güvenen, emin olan) denilmiştir, nitekim gündüze de gören adı verilmiştir”, halbuki gündüzün kendisi görmemekte, fakat gündüz vaktinde görmek mümkün olmaktadır. Bunun örnekleri çoktur. Sonra bu şehri güvenli kıl meâlindeki cümle hakkında bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. İbrahim'in Rabb'inden Mekke'yi güvenli kılmasını, bütün insanlar için değil, özellikle kendi ailesi ve çocukları için istemişti. Çünkü orada pek çok kan dökülmüş, namuslar çiğnenmişti, dolayısıyla bu durum, onun güvenli olmasını özellikle ailesi ve çocukları için istediğine işaret eder. Ancak eğer müfessirlerin söylediği doğru ise, o zaman, “Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır!”23 meâlindeki âyet ne olacak? “O zaman biz Kâbe'yi insanların gidip gelip ziyaret edecekleri bir makam ve bir güvenlik yeri yaptık”1 meâlindeki âyet nereye konacak? Ve bunlara benzer başka âyetler... [§]Cenâb-ı Hak, o beldeyi insanlar için güvenli kıldığını ve orada herkesin güven içinde olacağını haber vermektedir. Bu âyetin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, imtihan ve deneme açısından Allah orayı güvenli kılmıştır; kan dökmekten, namusları çiğnemekten ve diğer isyan hareketlerinden o beldeyi korumalarını insanlardan istemiştir. Her ne kadar insanlar onun güvenli olma özelliğini kaybetmişler ve doğru olmayan şeyler yapmışlar ise de, Allah insanlardan o beldeyi bu türlü şeylerden korumalarını; Allah'a ibadet için yapılan câmileri ve hayır işlerini devam ettirmek gibi amelleri korumalarını istemişti. Allah o belde halkına ve bütün insanlara doğru ve helâl olmayan fiillerden o beldeyi korumalarını emretmişti. Ancak sonradan insanlar bu emri terkettiler, oraya yakışmayan ve doğru olmayan işler yaptılar. Allah'ın güvenli kıldığını haber verdiği Harem işte böyle idi.
İkincisi, Allah orayı yaratırken güvenli kılmıştı. Bu açıdan bakıldığında şöyle bir soru akla gelir: Allah orayı yaratılıştan güvenli kıldı ise, orada nasıl kan dökülmekte ve namuslar çiğnenmektedir? Buna şöyle cevap verilebilir: Her ne kadar orası yaratılıştan güvenli olsa da, bu yapılanların insanların kendi hallerinin gerektirdiği bir ceza olması mümkündür. Görmez misin ki Allah şöyle buyurmaktadır: “Yahudilerin zulmü sebebiyle, kendilerine helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık”. Temiz ve iyi şeyler, yaratılış itibariyle helâl idi, ancak insanların zulmü sebebiyle Allah bu nimetleri onlara ceza ve intikam olarak haram kılmıştı. İşte buna göre Allah Harem'i de yaratılışta güvenli kılmıştı, fakat sonra insanların isyanları sebebiyle, onlara ceza olarak bu güvenli hal yok edildi. En doğrusunu Allah bilir.
Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut! Şöyle bir soru sorulabilir: Hz. İbrahim nübüvvet ve risâletle korunduğu, insanlar içinden o seçildiği halde Allah'tan nasıl korunmayı ister, nasıl böyle bir dua eder? Bazı müfessirler buna şu yorumu yaptı: Hz. İbrahim, sonraki nesillerin Allah'ın dininde ve Allah'ın birliği konusunda ihtilafa düşeceklerini bildiği için Rabb'inden çocuklarının ve soyunun korunmasını istemişti. Kendisi için de bunu istemiş olmasına gelince, mâlum olduğu üzere insan başkasına dua ettiğinde önce kendi nefsiyle söze başlar. Mütezile şöyle dedi: Hz. İbrahim dua edip sözünü ettiği yanlış fiilden korunma talep etmesi, talep ettiği şey kendisine verilmiş olsa veya bağışlandığını bilse dahi, kulluk gereği böyle duada bulunmanın caiz olduğunu gösterir. Denildi ki: Hz. İbrahim'in ve diğer peygamberlerin yaptıkları dualar, onların korunmalarının (ısmet) kendi taleplerine, tazarru ve niyazlarına bağlı olduğu anlamına gelir. Çünkü mâlumdur ki onlar, kendilerini ihmal ederek ve başıboş bırakarak o korunmayı istememişler, aksine kendilerini Allaha itaate zorlayarak bunun onlar için de gerekli olduğunu göstermek istemişlerdir.
Sonra âyet, iki açıdan Mütezile'nin aleyhine delildir. Birincisi, Hz. İbrahim Allah'tan, putlara tapmaktan korunmayı (ısmet) talep etti, o biliyordu ki Allah kendisini ondan korursa korunacak ve kendisine doğru yolu gösterirse hidâyet bulacaktı. Mütezile ise şöyle diyor: Allah korur, ancak kul korunmaz, Allah doğru yolu gösterir, ancak kul doğru yola gitmez. Yine diyorlar ki: Allah birine onu verdiği zaman, artık o şey O'nun elinden çıkar ve bir daha onu vermesi mümkün olmaz. Onların iddialarına göre peygamberlerin duaları alay etmek yahut hakikati gizlemek anlamına gelir; çünkü başkasından, elinde olmadığını bildiği bir şeyi isteyen biri onunla alay ediyor demektir, yahut kendisine vermiş olduğu bir şeyi istemek, (verdiği halde bunu isteyerek) hakikati gizlemektir. Nebilerin, resüllerin ve büyük insanların, dinlerinden ve üzerinde bulundukları halden sapmaktan korkmaları daha fazla ve daha büyük olur, çünkü onlar Allah nezdinde, kendilerinin oldukları halden başka bir durumda olmaktan korkmaktadırlar, bundan dolayı sahip oldukları nimetin kendilerinden alınmasından endişe ederek ebedi bir korku hali içinde bulunurlar. Üzerinde Allah'ın nimetleri daha çok olan kimsenin Allah korkusunun da daha çok olması gerekir.
Ebü Avsece şöyle dedi: “Vecnubni” kelimesi, beni uzaklaştır demektir. İbn Kuteybe ona, beni ve onları uzaklaştır diye anlam verdi",
---
Dipnotlar:
22 “İçinde dinlenesiniz diye geceyi, (işlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşe“Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır! Hâlâ asılsız şeylere inanıp Allah'ın nimetine karşı nankörlük mü edecekler?” (el- Ankebüt, 29/67).
İbrahim 14:36
Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu. Putların insanları saptırmada herhangi bir dahli olmasa da, Cenâb-ı Hak burada saptırmayı putlara nispet etmiştir, çünkü insanlar o putlar sebebiyle sapmışlar, putlar onların sapıtmalarına sebep olmuşlardı. Her ne kadar sebeplerin dahli olmasa da bazan işler sebeplere nispet edilir. Nitekim bunu şu âyet-i kerimenin tefsirinde belirttik: ( “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır”?. Aslında süre onların kirlerini arttırmamaktadır, ancak kirlerinin artmasına sebep olduğu için, kir süreye nispet edilmiştir. Süre nâzil olduğunda onların yalanlaması ve inkârı daha da artmıştı, bu yüzden ona nispet edildi. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. İkincisi, onlar, içinde bulundukları ahvâle nispet edilmiştir, öyle ki şayet bu ahvâl can taşıyan varlıklarda olsaydı onları da saptırır ve şaşırtırdı; çünkü o nesneler kendilerine süslü ve güzel gösteriliyor. Bu tıpkı, her ne kadar dünya aldatmasa da, aldatmanın dünyaya nispet edilmesi gibidir; çünkü o öyle bir haldir ki, şayet o canlıların hallerinden olsaydı, bu bir aldatma olurdu. Saptırmanın putlara nispet edilmesi de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
26 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'-Kurün, 233.
Kim bana uyarsa o bendendir. Buradaki bendendir anlamına gelen “minni” lafzı, dinde ve dostlukta benimle beraberdir mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, dinde ve din işlerinde benimle beraberdir demektir. “Aldatan bizden değildir”?! meâlindeki hadis de bu mânaya gelir; yani bize uymuyor veya bizimle beraber değildir veyahut bizim dinimizde değildir demektir. O bendendir meâlindeki ifade de, benim dinimdendir anlamına gelir. Hâsılı, kim bana uyarsa, davetimi kabul eder ve emrime uyarsa o bendendir, yani benim bulunduğum hal üzeredir. Aynı şekilde “Aldatan bizden değildir” meâlindeki hadis de, bizim bulunduğumuz hal üzere değildir mânasına gelir.
Kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin. Bu cümledeki kim bana karşı gelirse meâlindeki ifade, Allaha ortak koşarak karşı gelmek anlamında değil, şirkin dışında işlediği hatalarla karşı gelmek mânasındadır, onlara karşı sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin. Yahut kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin, yani onların inkârını belli bir vakte kadar örtersin; çünkü “gufran” kelimesi örtmek anlamına gelir, Cenâb-ı Hak da onu belli bir vakte kadar örtmektedir, nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O sadece, onların işini bir güne erteliyor”!. Veyahut kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin. Yani ona tövbe etme ve müslüman olma imkânını verirsin, o da müslüman olur ve tövbe eder, sen de onun isyanını bağışlar ve merhamet edersin. Kim de bana karşı gelirse, yani benim davetime ve emrime karşı gelirse, sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin, yani ona tövbe etmek ve bulunduğu halden dönmek imkânını verirsin ve sonra da onu bağışlar ve esirgesin.
G0 eril EES
İbrahim 14:37
37. “Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında tarıma elverişli olmayan bir vâdiye yerleştirdim. Bunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir ve çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler!
22. “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını tarıma elverişli olmayan bir vâdiye yerleştirdim. Hz. İbrahim'in bu sözü Mekke'ye ilk geldiği sırada söylemiş olması mümkün değildir, çünkü devamında senin kutsal evinin (Kâbe) yanında diye ilâve etmektedir. Halbuki Mekke'ye ilk geldiğinde orada Kâbe yoktu. İşte bu gerçek, onun ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını yerleştirdim ve “Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle”! ve benzeri duaları, Kâbe'yi yükselttikten sonra yaptığına işaret eder.
(Hz. İbrahim'in Üç Şeyle İmtihanı] Ben zürriyetimden bir kısmını yerleştirdim. Bu ifade, Hz. İbrahim'in bütün neslini değil, ancak çocuklarından bir bölümünü oraya yerleştirdiğine işaret etmektedir, çünkü zürriyetimden bir kısmını demektedir. Cenâb-ı Hak Hz. İbrahim'i başka hiçbir peygamberin başına gelmeyen üç şeyle imtihan etmiştir. Birincisi, çocuklarını tarıma elverişli olmayan bir vâdiye yerleştirmekle imtihan etmiştir, hatta orada su da yoktu; böyle bir yere çocuklarını bırakmaya insan kalbi dayanmaz. Buna rağmen çocuklarını orada bırakması, onu yüce Allah'ın emriyle yaptığına işaret eder. İkincisi, evladını kurban etmekle imtihan etmiştir, bıçağı evladının boğazına dayadığında Allah ona fidye olarak bir koç göndermişti. Üçüncüsü de onu ateşe atmakla imtihan etmiştir, ateşe atılıp helâk olacağı anda Allah Teâlâ kendisine serin ve selâmet bir rüzgâr göndermişti. Bütün bunlar onun peygamber olduğunun delilleridir. Ayrıca onun iki hicreti vardır. Biri, ailesini yerleştirdiği Mekke'ye, ikincisi de Beytülmakdise hicreti. Şu âyette bunu belirtmektedir: “Onu da Lüt'u da kurtarıp herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık”, Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını tarıma elverişli olmayan bir vâdiye yerleştirdim. Bu beyan, târiz anlamı taşıyan, açık olmayan bir duadır. Târiz yoluyla dua etmek ve kinâye ile istemek, açık ve sarih olarak istemekten daha beliğ ve daha anlamlıdır, tıpkı Hz. Âdem ile Havva'nın duaları gibi: “Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik”. Böyle bir ifade, bizi bağışla, bize acı diye dua etmekten daha beliğdir; çünkü öyle bir ifade ile Allah'tan başkasından istenir ve onda, burada bulunan hüsrana uğramak ifadesi olmaz!, Zürriyetimden anlamına gelen “min zürriyeti” ibaresindeki “min” harf-i cerinin sıla olması muhtemeldir, yani zürriyetimi yerleştirdim. Kısım bildirmek mânasına da gelebilir, yani zürriyetimden bir kısmını yerleştirdim. Bazı tefsirlerde ifade edildiği üzere oraya yerleştirdiği zürriyetinden maksat Hz. İsmail ile Hz. İshak'tır'.
Senin kutsal evinin (Kâbe) yanında; burada geçen ve kutsal anlamına gelen “muharrem” kelimesi iki şekilde açıklanır. Birincisi, orada helâl ve iyi olmayan şeyleri yapmayı Allah haram kılmıştır. Her ne kadar öyle şeyleri yapmak başka yerlerde de helâl değilse bile, Cenâb-ı Hakk'ın o beldeye vermiş olduğu fazilet ve saygınlıktan dolayı Mekke'yi özel olarak belirtmiştir. Tıpkı özel olarak camileri diğer mekânlardan daha faziletli olarak belirttiği gibi.
İkincisi, senin kutsal evin meâlindeki “beytike'l-muharrem” (ppi 4...) cümlesi, yasaklanan evin anlamına gelir. “Harreme” fiili, engelledi, yasakladı demektir. Nitekim bir âyette şöyle buyurur: “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik”!. Bu cümle haramlık mânasına gelmez, süt anneler ona haramdır demek değildir, ancak engelleme anlamına gelir; yani onu kendi annesine geri döndürmek için süt anne kabul etmesini engelledik. Buna göre senin kutsal evin meâlindeki ifade, Allah için insanların engellendiği ev demektir, o kadar ki firavunlardan ve krallardan hiç kimsenin ona galip gelmeye ve onu kendi yararları için kullanmaya gücü yetmemiştir, aksine onlar engellenmiş ve olduğu gibi kalmıştır. Bunda Allah'ın vahdâniyetinin ve ulühiyetinin delili vardır. En doğrusunu Allah bilir.
(JBunu yaptım ki Rabbim, namazı kılsınlar! Bazı müfessirler şöyle dedi: Burada takdim-tehir söz konusudur, şöyle demektedir: “Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” ki senin için senin evinde namazı kılsınlar! Âyetin başka bir anlama gelmesi de muhtemeldir, o da şöyle denmesidir: Ben zürriyetimden bir kısmını, tarıma elverişli olmayan bir vâdiye yerleştirdim. Yani orada insanları namazdan meşgul edecek bir şey yoktur. Çünkü ziraat ve diğer nimetleri elde etmek için çalışmak, insanı namazdan ve Allah'a ibadetten alıkor. Yani zürriyetimden bir kısmını, insanları namaz kılmaktan meşgul eden ziraat çalışmalarının olmadığı bir vâdiye yerleştirdim. Buradaki namaz kelimesiyle bilinen anlamıyla namaz kastedilmiştir. Namaz ile, dua, zikir ve benzeri şeylerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Namazı kılsınlar meâlindeki cümle ile bizâtihi namazın kendisi ve diğeri taatler kastedilmiştir. “Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle!”137 meâlindeki âyet de bu anlamdadır.
İnsanların gönüllerini onlara meylettir. Bu beyanda Hz. İbrahim Rabb'inden, insanların gönüllerini oraya meylettirmesini istemesinin iki anlamı vardır. Birincisi, zürriyetini binanın, bitkilerin ve ziraatın olmadığı bir yere yerleştirdiği için böyle bir talepte bulunmuştur. Böyle bir yerde kalmak insanda yalnızlık ve vahşet duygusu uyandırır, Rabb'inden insanların gönüllerini onlara meylettirmesini istedi ki, insanlar oraya gelsin, böylece onların yalnızlığı gitsin ve insanlarla ünsiyet sağlasınlar. Yahut Hz. İbrahim Rabb'inden insanların gönüllerini onlara meylettirmesini istedi ki, onlara getirilen azıklardan ve yiyeceklerden yararlanarak yaşasınlar; çünkü onları ziraatın olmadığı maişet imkânının bulunmadığı bir yere yerleştirmişti. Cenâb-ı Hak insanoğlunun bünyesini, yiyecek ve gıda almadan ayakta kalamayacak şekilde yaratmıştır, bundan dolayı Hz. İbrahim Rabb'inden, onlara getirilen şeylerle maişetlerini temin etmelerini istemişti. Müfessirler şöyle dedi: İnsanların gönüllerini onlara meylettir, yani hac için meylettir. Dediler ki: Eğer o, “min” harf-i cerini kullanmadan (yani insanlardan bir kısmının gönüllerini demeyip), insanların gönüllerini onlara meylettir deseydi, kâfir ve mümin herkesin Kâbe'yi haccetmesi gerekirdi. [ ] Ancak bize göre Hz. İbrahim'in herkes için böyle bir istekte bulunması ihtimal dâhilinde değildir. Yahut “İnsanlara hac ibadetini duyur”! meâlindeki âyette kâfir ve mümin herkesin kastedilmesi ihtimali yoktur. Aksine bu, özel bir kesime yönelik bir çağrıdır. En doğrusunu Allah bilir. Çeşitli ürünlerden onlara rızık ver ki şükretsinler! Bu cümle, verdiğin o ürünlere şükretsinler anlamına gelebilir. Onlara getirilen yiyecek ve gıdalarla maişetlerini temin ettikleri için şükretsinler anlamına da gelebilir. Çeşitli ürünlerden onlara rızık ver meâlindeki cümlede özel olarak bir ürün kastedilmemiş, ancak gıdalarını ve ayakta kalmalarını sağlayacak olan her nevi ürün kastedilmiştir.
---
Dipnotlar:
19 “İbrahim İsmail'le birlikte Kâbe'nin temellerini yükseltiyordu: Ey Rabb'imiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin. Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et. Şüphesiz tövbeleri kabul eden, merhameti bol olan yalnız sensin” (el132 “Dediler ki: Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (el- A'râf, 7/23). 133 Yani bağışlanma ve merhamet, Allah'tan başkalarından istenir. Ancak o ebedi hüsran ifadesi burada olmaz. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'tan istendiğinde ise, bu ebedi hüsran dile getirilir: “Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz!” 4 Mâruf olan, o meşhur rivayette belirtildiği üzere Hz. İsmaildir. Çünkü İbrahim aleyhisselâm, oğlu İsmail'i ve annesi Hâcer'i alıp Mekke'ye götürmüş ve Allah'ın emri ile onları orada bırakmıştı. Müfessirler, Hz. İshak'ın da oraya götürüldüğünden söz etmezler (bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân, XIII, 233; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, V, 47; Kurtubi, el-Câmi' H-ahkâmi'-Kurüân, IX, 371; Âlüsi, Rühu'l-meâni, XIII, 236).
İbrahim 14:38
38. “Rabb'imiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allaha gizli kalmaz.” Rabb'imiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Hz. İbrahim'in işin başında böyle bir duayı yapmış olma ihtimali yoktur. Aksine, en doğrusunu Allah bilir ya, o, başına gelen bir şeyden dolayı bu duayı yapmıştır. Çünkü Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun Hz. İbrahim, gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi Allah'ın bildiğini hiç şüphesiz biliyordu. Lâkin âyette, gelen şeyin ne olduğu belirtilmemiştir. Müfessirler şöyle derler: Hz. İbrahim bunu, yani gizlediğimiz şeyi bilirsin meâlindeki sözü, oğlu İsmail ve annesini, suyun ve tarımın olmadığı bir yerde bırakmasından dolayı içinde duyduğu sıkıntıyı ve hüznü ifade maksadıyla söylemiştir. Onlar diyorlar ki: Açıkladığımızı da bilirsin sözünü de, “Ey Rabb'imiz! Ben zürriyetimden bir kısmını bir vâdiye yerleştirdim” meâlindeki âyeti kastederek söylemiştir. Ancak biz bunu bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bu cümle, yerde ve gökte hiçbir şeyin Allaha gizli olmadığına dair Cenâb-ı Hak'tan Hz. İbrahime gelen bir cevap ve haberdir. Yani hiçbir emir, hiçbir yasak ve hiçbir ceza Allaha gizli kalmazken, hakkında ceza ve emir bulunan ameller nasıl gizli kalır?
511 [5]Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Hz. İbrahim'in mutlaka içinde gizlediği bazı ihtiyaçları vardı, Rabb'inden bunları karşılamasını istemiş, şöyle demişti: Benim gizlediğim veya açıkladığım ihtiyaçlarımı sen bilirsin Rabbim! Onları bana lütfeyle! Yahut kavmi bir konuda kendisine sataşmış, o da öyle bir şeyle alakası olmadığını ifade etmek için, gizlediğimiz ve açıkladığımız her şeyi Allah bilir, -en doğrusunu Allah bilir yabeni tenkit edenler onu bilemezler demişti. Tıpkı Hz. İsânın söylediği “Sen benim içimdekini bilirsin” sözü gibi. Veyahut bütün din mensuplarının Hz. İbrahime dostluk besledikleri ve onun dininden olduklarını iddia ettikleri için bu sözü söylemişti. Bundan dolayı da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: “İbrahim ne yahudi ne hıristiyan idi”, Allah bu âyetle Hz. İbrahim'i, onlardan her birinin ileri sürdüğü iddialardan aklamaktadır. Sonra bu gruplardan bazıları Allah'tan bazı şeyleri sakladıklarını iddia ediyorlardı, Hz. İbrahim de Allah'ın birliğini insanlara öğretmek için, gizlensin veya açıklansın hiçbir şeyin O'na gizli olmadığını söylüyordu. Bunu da Allah'ın birliğini ve hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını anlamaları için söylüyordu. En doğrusunu Allah bilir.
İbrahim 14:39
Yaşlılığıma rağmen bana İsmail'i ve İshak'ı armağan eden Allah'a hamdolsun! Müfessirler şöyle dediler: Cenâb-ı Hak ona bir evlat lütfetmişti, onun yaşı şu kadardı, karısının yaşı da şu kadardı!. Ancak biz onu bilmiyoruz, sadece ihtiyarlayıp çocuktan kesildiği vakitte Cenâb-ı Hakk'ın ona bir çocuk armağan ettiğini biliyoruz. İşte o zaman kendisine çocuk sahibi olacağı müjdesi verilince, şöyle demişti: “Üzerime yaşlılık çökmüş olmasına rağmen bana böyle bir müjde getiriyorsunuz öyle mi?” Aynı müjde karısına verildiğinde o da şöyle demişti: “Aman yâ Rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam” Anlaşılıyor ki Cenâb-ı Hak onlara, yaşlandıkları ve çocuktan kesildikleri bir vakitte çocuk armağan etmişti.
Yaşlılığıma rağmen bana İsmail'i ve İshak'ı armağan eden Allah'a hamdolsun! Hz. İbrahim iki şeye birden hamdetmektedir. Verilen armağana ve yaşlanıp çocuktan kesildikleri vakitte çocuk verilmesine. Bunların her biri de, Allah'a hamd ve senâ etmeyi gerektirir. Şüphesiz Rabbim duaları kabul edendir. Bu cümlede sözlükte duaları işiten anlamına gelen “le-semi'u'd-du'ğ” ibaresi, burada duaları kabul eden demektir.
İbrahim 14:40
Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle. Cenâb-ı Hak namaz kılma emrini daha önce vermişti, Hz. İbrahim de o emri yerine getirmeye devam ediyordu. Hz. İbrahim'in, kendisini devamlı namaz kılanlardan eylemesini istemesi, namaz emrinin dışında Allah katında henüz kendisine vermediği bir lütfun bulunduğuna işaret eder, Hz. İbrahim işte onu istemiş ve o da gerçekleşmişti. Bu âyet, Mütezile'nin ileri sürdüğü, şu iddianın yanlış olduğuna işaret ediyor: Allah insana her şeyi vermiştir, artık kendisinde verecek bir şey kalmamıştır.
Rabb'imiz, duamı kabul et! Bazıları şöyle dedi: Benim duamı kabul eyle, yani kendisi ve zürriyeti için istemiş olduğu namazı devamlı kılma niyazımı kabul et! Ancak bunu, Hz. İbrahim'in Rabb'ine yapmış olduğu dualardan birine tahsis etmeyi gerektirmez, o muhtelif zamanlarda pek çok dua yapmıştı. Meselâ şöyle dua etmişti: “Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” “Ey Rabb'imiz! Bunu yaptım ki namazı kılsınlar! İnsanların gönüllerini onlara meylettir!”1 “Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle”. Bunlara benzer daha pek çok dua etmişti.
DAİ EA a İSE AN
İbrahim 14:41
Rabb'imiz! Beni, anamı ve babamı bağışla! Hz. İbrahim, Rabbinden ebeveynini bağışlamasını istedi. Hasan-ı Basri dedi ki: Hz. İbrahim'in annesi müslüman, babası ise kâfirdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu”, O, doğru yoldan sapmış olmayı sadece babasına tahsis etti, bu onun annesinin müslüman olduğuna işaret eder'. Ancak annesinin halini, müslüman mı yoksa kâfir mi olduğunu bilmiyoruz, fakat babası hiç şüphesiz kâfir idi. Hz. İbrahim, anne ve babası kâfir oldukları halde -eğer annesi kâfir idiyse- İslâm'ı gizlemek kaydı ile onlar için dua etmiş olması da muhtemeldir; yani müslüman idiyseler onları bağışla kaydı ile dua etmiş olabilir. Yahut onlar için yaptığı mağfiret talebi ile bizzat müslüman olmalarını kastetmiş olabilir. Veyahut bu dua ile Allah'tan dünyada onların durumlarını gizlemesini, onları rezil ve rüsvay etmemesini istemiş olabilir. Ancak Hz. İbrahim Rabb'inden hesap gününde onları bağışlamasını istemektedir, dolayısıyla onların durumlarını örtmesini istemiş olma ihtimali yoktur. Ancak beni ve anne babamı bağışla meâlindeki cümle ile müminleri bağışla anlamındaki cümlesi birbirinden ayrılırsa, o zaman böyle bir mâna mümkün olur. Hesap günü müminleri bağışla meâlindeki cümle, başlı başına müstakil bir cümle olur. Bu konuyu daha önce belirtmiştik”, Hz. İbrahim'in dua etmesi ve ebeveyni için mağfiret dilemesi ile, Rabb'inden onların bağışlanmaya lâyık olacak ve onu hak edecek olan sebebi istemiştir, ki o da tevhittir ve Allahı bilmektir. [5]Daha önce belirttiğimiz gibi o, Hz. Nuh'un, kavminden mağfiret dilemelerini emrettiğinde söylediği ile!3!, aynı şekilde Hüd aleyhisselâmın söylediği, “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin!” sözü de böyledir.
Hesap kurulacağı gün. Bununla adalet kastedilmiş olabilir. Bir adam başka birine, hesabımı gör, yani âdil davran der. Hesap görmek, o konuda hikmetin gereği olan adaleti gözetmek, hiç ziyade ve noksan yapmamak demektir.
Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz, kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız”. Bazıları şöyle dedi: Hesap kurulacağı gün, yani hesaplaşmanın yapılacağı gün. Hesap kurmak sözü ile bizzat muhasebenin kendisi kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
İbrahim 14:42
Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber zâlimlerin yaptıklarından Allah'ın gafil olduğunu sanmamasına rağmen, bu âyette özellikle Resülullah'a (s.a.) hitap edilmektedir. Allah'ın resülü öyle sanmamasına rağmen Cenâb-ı Hak yine de ona hitap etmektedir, tıpkı şu âyetlerde olduğu gibi: “Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma!” “Sakın müşriklerden olma!”! Bu ve benzeri âyetlerde Cenâb-ı Hak, Resülullah'ın (s.a.) öyle olmadığını bilmesine rağmen yine de onu bunlara yasaklamıştır. Bu konuda asıl olan şudur: Ismet sıfatı, imtihan edilmeye engel değildir, imtihan da ancak emretmek ve yasak koymakla olur. Çünkü imtihan, ısmet vasfını kaldırsaydı, Jemir ve yasak ısmetin faydasını yok ederdi, onun vuküuna ihtiyaç duyulmazdı. Anlaşılıyor ki ısmet, imtihanda ziyadeliği gerektirir, imtihanla ona ihtiyaç duyulur ve ondan yararlanılır. Âyet-i kerimede hitabın başkalarına yapılmış olması da muhtemeldir, yani Allah'ı zâlimin zulmünden gafil olduğunu zanneden herkese hitap edilmiş olabilir, nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” Burada hitap her insana değil, yüce Rabb'i hakkında yanılıp aldanan kişilere yapılmıştır. Buna göre sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma meâlindeki ilâhi kelâm, Allah'ı zâlimin zulmünden gafil zanneden herkese hitap etmektedir. Allah'ın zâlimin zulmünden habersiz olduğu zannına onları sevkeden de, Cenâb-ı Hakk'ın yumuşaklığı (hilmi), azabı onların zulmettikleri vakitten sonraya ertelemesi ve hemen cezalandırmamasıdır. Bazıları Allahın ondan habersiz olduğu iddiasını, yeryüzü sultanlarından gördükleri uygulamaya dayandırdı, onlar zulmeden birinden en kısa zamanda intikam alıyor, ondan intikam almaya güçleri yetiyor; işte bu hali görmüş olmaları onları, Allah'ın zâlimlerden azabı ve intikam almayı ertelemesi, Cenâb-ı Hakk'ın bundan habersiz olduğu inancına sevketti. Bazıları da şirki ve Allah'ı inkârı tercih etmelerinden Allah'ın razı olduğunu iddia etti, Cenâb-ı Hakk'ın, yaptıklarından dolayı kendilerini cezalandırmadığı ve köklerini kurutmadığı için O'nun bunu emrettiğini ileri sürdüler. Bu durumu Allah'ın rızasına ve kendilerine bunları emrettiğine delil saydılar. Cenâb-ı Hak, peygamberine şunu haber veriyor: Onlardan azabı ertelemesi ve kendilerine fırsat vermesi, habersiz olduğu ve unuttuğu için değildir, yaptıklarından razı olduğu ve onu emrettiği için de değildir, lâkin belli bir güne ertelediğinden dolayıdır.
Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Bu beyan, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanları yarattığı sırada, onlardan kimlerin zulmedeceğinden Allah'ı gafil sanma, yani onları yarattığı sırada zâlimlerin zulmedeceğinden habersiz ve gafil değildi, ( yarattığı insanlardan kimlerin zâlim olacağını biliyordu. Çünkü onlardan meydana gelen fayda ve zarar, yine onlara dönecektir. Cenâb-ı Hakk'ın onları, kendisinin bildiği bir hikmetten dolayı böyle yarattığı anlamına gelmez.
İkincisi, söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk'ın onlardan azabı ertelemesi yaptıklarından habersiz olduğu için değildir, lâkin yaptıkları sırada kendilerini azap ile yakalamakta imtihan gerçeğinin ortadan kalkacağından dolayıdır. Çünkü azap ve sevap, görerek verilmiş olur.
Sonra Cenâb-ı Hak, o günün ne kadar korkunç ve ürkütücü olduğunu şöyle beyan ediyor: Onların işini öyle bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış, başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş. Bazıları şöyle dedi: Bütün bunlar görmekle ilgilidir. Diyorlar ki: Gözler dehşetten dışarı fırlamış; ona, yani davetçiye korku dolu gözlerle bakıyorlar; başları yukarıda, herkes başını yukarı dikmiş; o günün dehşetinden bakışları bir noktaya sabitlenmiş haldedirler. Bütün bunlar dikkati şahsa degil gözlere çeviriyor; çünkü gözlerini dikmek, başını kaldırmak, gözlerin kendileri için değil, bakmak için yapılır. Bazıları o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış ve bakışları bir noktaya sabitlenmiş meâlindeki cümleleri gözlere, başları yukarıya kalkık meâlindeki cümleyi şahıslara atfetmiştir. Cenâb-ı Hak başka bir yerde de şöyle söylemektedir: “O çağrıcıya doğru koşarlar”. Yani daveti kabul etmediklerinden dolayı başlarına gelenden kurtulmak ümidiyle süratle çağırıcıya doğru giderler. “İhtâ” (guâyı) kelimesinin gözlerini bir noktaya dikmek, “iknâ” kelimesinin de başını kaldırmak, anlamına geldiği söylenmiştir. “Muhtiine” sabit bir nazarla bakmak mânasına, “muknii ruüsihim” s) ibaresi de başını kaldırıp uzatmak anlamına gelir. [ ] Bazılarına göre “ muhtıine” kelimesi, az önce söylediğimiz gibi süratle gitmek demektir. Bazıları da şöyle dedi: “Muknii ruüsihim” s4) sözcükleri, boyunlarına yapışarak başlarını kaldırırlar anlamına gelir.
Zihinleri bomboş. Yani o günün dehşetinden ve ürkütücü halinden kalpleri sökülüp gırtlaklarına dayanmış, ağızlarından dışarı çıkamıyor, yerine de dönemiyor durumdadırlar. Bu ifade bir temsil ve kinâyedir, tıpkı şu âyette olduğu gibi: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi; korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti”59. Bu âyet de korkunun şiddetinden bu halde olduklarını temsili ifade ile dile getirmektedir. Çünkü dünyada gerçek anlamda yüreklerin ağıza gelme ihtimali yoktur, çünkü eğer ağıza gelseydi can çıkar ve insanlar hemen ölürlerdi. Dolayısıyla âyet-i kerime, insanların yaşadığı korkunun şiddetini temsili ifade ile dile getirdiğine işaret etmektedir.
3 14b geli das bla esl e ei F EE 33 gös lele İNE
İbrahim 14:43
Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber zâlimlerin yaptıklarından Allah'ın gafil olduğunu sanmamasına rağmen, bu âyette özellikle Resülullah'a (s.a.) hitap edilmektedir. Allah'ın resülü öyle sanmamasına rağmen Cenâb-ı Hak yine de ona hitap etmektedir, tıpkı şu âyetlerde olduğu gibi: “Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma!” “Sakın müşriklerden olma!”! Bu ve benzeri âyetlerde Cenâb-ı Hak, Resülullah'ın (s.a.) öyle olmadığını bilmesine rağmen yine de onu bunlara yasaklamıştır. Bu konuda asıl olan şudur: Ismet sıfatı, imtihan edilmeye engel değildir, imtihan da ancak emretmek ve yasak koymakla olur. Çünkü imtihan, ısmet vasfını kaldırsaydı, Jemir ve yasak ısmetin faydasını yok ederdi, onun vuküuna ihtiyaç duyulmazdı. Anlaşılıyor ki ısmet, imtihanda ziyadeliği gerektirir, imtihanla ona ihtiyaç duyulur ve ondan yararlanılır. Âyet-i kerimede hitabın başkalarına yapılmış olması da muhtemeldir, yani Allah'ı zâlimin zulmünden gafil olduğunu zanneden herkese hitap edilmiş olabilir, nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” Burada hitap her insana değil, yüce Rabb'i hakkında yanılıp aldanan kişilere yapılmıştır. Buna göre sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma meâlindeki ilâhi kelâm, Allah'ı zâlimin zulmünden gafil zanneden herkese hitap etmektedir. Allah'ın zâlimin zulmünden habersiz olduğu zannına onları sevkeden de, Cenâb-ı Hakk'ın yumuşaklığı (hilmi), azabı onların zulmettikleri vakitten sonraya ertelemesi ve hemen cezalandırmamasıdır. Bazıları Allahın ondan habersiz olduğu iddiasını, yeryüzü sultanlarından gördükleri uygulamaya dayandırdı, onlar zulmeden birinden en kısa zamanda intikam alıyor, ondan intikam almaya güçleri yetiyor; işte bu hali görmüş olmaları onları, Allah'ın zâlimlerden azabı ve intikam almayı ertelemesi, Cenâb-ı Hakk'ın bundan habersiz olduğu inancına sevketti. Bazıları da şirki ve Allah'ı inkârı tercih etmelerinden Allah'ın razı olduğunu iddia etti, Cenâb-ı Hakk'ın, yaptıklarından dolayı kendilerini cezalandırmadığı ve köklerini kurutmadığı için O'nun bunu emrettiğini ileri sürdüler. Bu durumu Allah'ın rızasına ve kendilerine bunları emrettiğine delil saydılar. Cenâb-ı Hak, peygamberine şunu haber veriyor: Onlardan azabı ertelemesi ve kendilerine fırsat vermesi, habersiz olduğu ve unuttuğu için değildir, yaptıklarından razı olduğu ve onu emrettiği için de değildir, lâkin belli bir güne ertelediğinden dolayıdır.
Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Bu beyan, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanları yarattığı sırada, onlardan kimlerin zulmedeceğinden Allah'ı gafil sanma, yani onları yarattığı sırada zâlimlerin zulmedeceğinden habersiz ve gafil değildi, ( yarattığı insanlardan kimlerin zâlim olacağını biliyordu. Çünkü onlardan meydana gelen fayda ve zarar, yine onlara dönecektir. Cenâb-ı Hakk'ın onları, kendisinin bildiği bir hikmetten dolayı böyle yarattığı anlamına gelmez.
İkincisi, söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk'ın onlardan azabı ertelemesi yaptıklarından habersiz olduğu için değildir, lâkin yaptıkları sırada kendilerini azap ile yakalamakta imtihan gerçeğinin ortadan kalkacağından dolayıdır. Çünkü azap ve sevap, görerek verilmiş olur.
Sonra Cenâb-ı Hak, o günün ne kadar korkunç ve ürkütücü olduğunu şöyle beyan ediyor: Onların işini öyle bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış, başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş. Bazıları şöyle dedi: Bütün bunlar görmekle ilgilidir. Diyorlar ki: Gözler dehşetten dışarı fırlamış; ona, yani davetçiye korku dolu gözlerle bakıyorlar; başları yukarıda, herkes başını yukarı dikmiş; o günün dehşetinden bakışları bir noktaya sabitlenmiş haldedirler. Bütün bunlar dikkati şahsa degil gözlere çeviriyor; çünkü gözlerini dikmek, başını kaldırmak, gözlerin kendileri için değil, bakmak için yapılır. Bazıları o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış ve bakışları bir noktaya sabitlenmiş meâlindeki cümleleri gözlere, başları yukarıya kalkık meâlindeki cümleyi şahıslara atfetmiştir. Cenâb-ı Hak başka bir yerde de şöyle söylemektedir: “O çağrıcıya doğru koşarlar”. Yani daveti kabul etmediklerinden dolayı başlarına gelenden kurtulmak ümidiyle süratle çağırıcıya doğru giderler. “İhtâ” (guâyı) kelimesinin gözlerini bir noktaya dikmek, “iknâ” kelimesinin de başını kaldırmak, anlamına geldiği söylenmiştir. “Muhtiine” sabit bir nazarla bakmak mânasına, “muknii ruüsihim” s) ibaresi de başını kaldırıp uzatmak anlamına gelir. [ ] Bazılarına göre “ muhtıine” kelimesi, az önce söylediğimiz gibi süratle gitmek demektir. Bazıları da şöyle dedi: “Muknii ruüsihim” s4) sözcükleri, boyunlarına yapışarak başlarını kaldırırlar anlamına gelir.
Zihinleri bomboş. Yani o günün dehşetinden ve ürkütücü halinden kalpleri sökülüp gırtlaklarına dayanmış, ağızlarından dışarı çıkamıyor, yerine de dönemiyor durumdadırlar. Bu ifade bir temsil ve kinâyedir, tıpkı şu âyette olduğu gibi: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi; korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti”59. Bu âyet de korkunun şiddetinden bu halde olduklarını temsili ifade ile dile getirmektedir. Çünkü dünyada gerçek anlamda yüreklerin ağıza gelme ihtimali yoktur, çünkü eğer ağıza gelseydi can çıkar ve insanlar hemen ölürlerdi. Dolayısıyla âyet-i kerime, insanların yaşadığı korkunun şiddetini temsili ifade ile dile getirdiğine işaret etmektedir.
3 14b geli das bla esl e ei F EE 33 gös lele İNE
İbrahim 14:44
diyecekleri ve onlara, “Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz?’ diye sorulacağı güne karşı insanları uyar”
Kendilerine azabın geleceği güne karşı insanları uyar. Yani insanların Rabb'imiz! Bize kısa bir süre daha ver diye yalvaracakları güne karşı onları uyar! JAzabın geleceği güne karşı insanları uyar meâlindeki cümlenin, başlarına azabın ineceği gün anlamına gelmesi muhtemeldir. Sonra azap başlarına geldiğinde onların ne diyeceğini haber vermektedir: Rabb'imiz! Bize kısa bir süre daha ver! Bazıları bu cümleyi, bizi dünyaya çevir, süresi yakın olan dünyadır, diye tefsir etti. Ancak böyle bir ihtimal yoktur; çünkü dünya başlangıç, âhiret ise sondur, eğer bu yorum doğru olsaydı âhiret başlangıç olurdu. Bu ise imkânsızdır. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, onlar, davetçiyi kabul etmeleri için güven ve emniyet haline döndürülmelerini istiyorlardı; çünkü korku ve endişe halinde iken kabul etmelerinin faydasını görmemişlerdi. Başlarına gelen şey, ancak güven ortamında kabul etmedikleri için gelmişti. Bu itibarla davetçiye icabet etmeleri ve kabullerinin kendilerine fayda getirmesi için güven ortamına döndürülmelerini istiyorlardı, çünkü onlar bu taleplerinin gerekçesi olarak şunu söylüyorlardı: Senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım.
Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz? Cenâb-ı Hak bu âyette onların neye yemin ettiklerini beyan etmemekte, bunu başka bir âyette açıklamaktadır: “Onlar, Allah'ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler”, Sizin için bir yok oluş bulunmamaktadır. Bazıları şöyle dedi: Sizin için bir yok oluş bulunmamaktadır; dünyadan yok oluş söz konusu değildir, yani siz şöyle diyordunuz: Dünyadan başka bir hayat yoktur, diri ve ölü olarak bizim için ondan başka yok oluş yoktur, tıpkı şu âyette söyledikleri gibi: “Gerçek olan sadece şu yaşadığımız dünya hayatıdır. Ölür ve yaşarız”, Cenâb-ı Hak onların ölümden sonra asla diriltilmeyeceklerine dair yemin ettiklerini söylemektedir. Bazıları da şöyle dedi: Sizin için bir yok oluş bulunmamaktadır meâlindeki cümle, Rabb'imiz! Bize kısa bir süre daha ver meâlindeki âyette istemiş oldukları şeyin cevabıdır. Yani içinde bulunduğunuz azap halinden sizin için bir yok oluş bulunmamaktadır, istediğiniz süre ve azabı erteleme imkânının size verilmesi söz konusu değildir, yani sizin için böyle bir yol yoktur.
Sİ EZE i ilk gali gp BİEN as ry cins
---
Dipnotlar:
160 “Gerçek olan sadece şu yaşadığımız dünya hayatıdır. Ölür ve yaşarız. Bir daha da diriltile-
İbrahim 14:45
Sizden önce (bâtılı seçerek) kendilerine kötülük edenlerin, yani peygamberleri yalanlayanların yurtlarına yerleşmiştiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şöyledir: Onlar Rab'lerinden, daveti kabul etmeleri için tekrar güven haline döndürülmelerini istemişler, şöyle demişlerdi: “Rabb'imiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım”"6ı, Cenâb-ı Hak şöyle dedi: Sizden önce (bâtılı seçerek) kendilerine kötülük edenlerin, yani peygamberleri yalanlayanların yurtlarına yerleşmiştiniz. Yani siz dünyada onların yurtlarının ve evlerinin benzeri olan yerde yaşıyordunuz, sizin yaptıklarınızın benzerini yapan önceki milletlerin başına nelerin geldiğini de gördünüz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Onlara ne yaptığımız sizin için açıkça belli oldu, yani azap ve köklerinin kurutulması gibi başlarına gelen cezalar ortada iken siz onlardan ibret almadınız. Buna göre tekrar güven haline döndürülseniz bile, bugün başınıza gelenden yine ders almayacaksınız. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”1. Onlar, daveti kabul edeceklerine dair sözlerinde yalan söylemektedirler. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin tefsiri budur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Sizden önce (bâtılı seçerek) kendilerine kötülük edenlerin yurtlarına yerleşmiştiniz. Yani siz de onların yaptıklarının aynısını yaptınız. Onlara ne yaptığımız sizin için açıkça belli oldu; peygamberleri yalanlamaları sebebiyle onların köklerini kazıdık, fakat siz bundan ders almadınız, tekrar geri gönderilseniz bile yine ders almayacaksınız. En doğrusunu Allah bilir.
Sizden önce (bâtılı seçerek) kendilerine kötülük edenlerin yurtlarına yerleşmiştiniz meâlindeki âyet, tefekkür ve istidlâlin ve kıyasın gerekliliğine işaret etmektedir. Her ne kadar onlar bilmeseler de, kendilerine bilme imkânı verildikten sonra ceza verilmesinin de gerekliliğine işaret etmektedir. Tefekkür ve istidlâle işareti şu cümlede görülmektedir: Sizden önce (bâtılı seçerek) kendilerine kötülük edenlerin yurtlarına yerleşmiştiniz. [§] Peygamberleri yalanlamaları sebebiyle onların başına gelen belâlara baksaydınız ve onlardan ders alsaydınız ya! Kıyasa işareti şöyledir: Cenâb-ı Hak, onların başına gelen belâların bunların da başına gelmesiyle korkutmaktadır. Çünkü bunlar, onların başına gelen belâlara sebep olan şeyde müşterek konumdadırlar, o da peygamberleri yalanlamaları ve onlara kötü muamele etmeleridir.
Size misaller de getirdik. Yani size öyle örnekler gösterdik ki, eğer onları düşünüp tefekkür etseydiniz, sizin için ders olur ve aynı şeyleri yapmanıza engel olurdu. Yahut size misaller de getirdik, yani size örnekleri, benzer halleri ve anlamanızı sağlayacak bilgileri açıkladık; onları sizin için örnek ve benzer görseydiniz, yaptıklarının da sizin yaptıklarınızla aynı ve benzer olduğunu düşünseydiniz, onların başına gelenin sizin de başınıza gelebileceğini hesap etseydiniz!. En doğrusunu Allah bilir.
İYİSİ SAZI OE İŞ çala dl ieg AAS 13Sa 55 deli. dia
İbrahim 14:46
Onlar tuzaklarını kurmaya devam ettiler, peygamberleri helâk etmek ve öldürmek için tuzak kurmaya ve hile yapmaya devam ettiler. Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler sana tuzaklar kuruyorlardı”, Kur'ân'ın diğer âyetlerinde de geçen onların peygamberlere kurdukları tuzaklar, sonunda peygamberlerin şöyle demelerine sebep olmuştu: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” Onlar, peygamberlerin getirdiği Allah'ın dinine de tuzak kurmuşlardı, o nuru söndürmek için tuzaklar kurmuş, hileler yapmışlardı. Fakat Allah bunu onların aleyhine çevirdi, dinini galip getirdi ve nurunu kıyâmet gününe kadar bâki yaptı. Şöyle buyurdu: “İsterler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler”, İki yorumdan birine göre sanki onların tuzakları ve hileleri, peygamberlerin canlarına yönelikti, onları helâk etmek ve yok etmek istiyorlardı. İkincisine göre de onlar, peygamberlerin getirdikleri dini ve kendisine davet ettikleri nûru söndürmek istiyorlardı.
Tuzaklarını Allah bilip duruyordu (cümlenin tam anlamı şöyledir: Onların tuzakları Allah katındadır). Bu cümlenin, onların Allah'ın elçilerine ve dinine kurdukları tuzakların cezası Allah katındadır anlamına gelmesi muhtemeldir. Yahut onların tuzaklarının bilgisi Allah katındadır, O'nun yanında mahfüzdur, hiçbir şey O'ndan kaçamaz ve âhirette insanları ona göre cezalandırır anlamına da gelebilir. Veyahut onların kurdukları tuzakların sebepleri Allah katındadır, onlar Allah katında bulunan o şeyden yararlandılar anlamına gelebilir; bundan maksat da Cenâb-ı Hakk'ın onlara verdiği nimetler, lütfettiği mallar ve bünyelerine yerleştirdiği akıllardır, bunlar sayesinde onlar o tuzakları kurabiliyor ve o hileleri yapabiliyorlar. İşte bütün bunlar Allah katındadır. En doğrusunu Allah bilir.
Onların tuzaklarıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi! Bu ilâhi kelâmın kırâatinde ve tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları âyeti şöyle okudu: “Ve inkâde mekruhum”. Bu, Allah kendilerinden razı olsun Hz. Ömer, İbn Mesüd, Übey ve İbn Abbâs'ın kırâatidir!“, Bazıları da “ve inkâne mekruhum” (ça 4015 ols) diye okudu. Sonra “ve in kâne” (oS ojs) ibaresinin mânasında da farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri ve başkaları şöyle dedi: Buradaki “in” edatı, “mâ” mânasına gelir. Yani onların tuzakları ile dağlar yıkılıp yok olacak değildi. Âyet şunu söylüyor: Onların tuzakları, dağları yıkmaktan çok daha Aa”
basit ve hafif şeylerdir. “İn” edatının “mâ” mânasında kullanıldığının örnekleri Kur'ân-ı Kerimde çoktur. Meselâ, “Onu kendi katımızdan edinirdik, bunu asla yapmayız”. Burada biz onu asla yapmayız mânasında kullanılmaktadır. “Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız”, “İn” edatı burada da aynı mânada kullanılmakta ve âyet de, biz de sizin gibi insan olmaktan başka bir şey değiliz anlamına gelmektedir. “İn” edatı bazan “kad” mânasında da kullanılır.
Meselâ, “Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir” meâline gelen âyette bu mânada kullanılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyette geçen “in” edatını “mâ” mânasında kullananlar, onların tuzaklarını küçümseme, hafife alma mânasını vermiş olurlar: [§]Şüphesiz onların tuzakları, dağların yıkılıp yok olmasından daha zayıf ve daha basittir, dağlar ise peygamberlerin risâletinden ve Allah'ın dininden daha zayıftır ve daha çabuk yok olurlar. Aksine peygamberlerin risâleti ve Allah'ın dini, dağlardan daha sağlamdır, çünkü Allah'ın dininin ve O'nun peygamberlerinin yanında Allah'ın delilleri ve kanıtları vardır. Onların tuzakları dağları yıkıp yok etmeye yetmiyorsa, yanlarında Allah'ın delilleri ve kanıtları bulunan Allah'ın dinini ve peygamberlerin risâletini yıkmaya hiçbir şekilde yetmez. Âyetteki “in” edatını “kad” mânasında anlayanlar ise, onların tuzaklarının büyüklüğü anlamı verirler. Âyetteki “kâne” yardımcı fiilini “kâde” diye okuyanlar da, yine onların tuzaklarının büyüklüğü anlamı vermiş olurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecekti! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar”!7. Onların Allah hakkında söyledikleri sözün büyüklüğünden dolayı neredeyse gökler çatlayacaktı, işte tuzakları da böyle idi. Âyet-i kerimede onların tuzaklarının her iki anlamda kullanılmış olma ihtimali'yoktur, yani tuzakların hem küçümsenmesi ve hem de büyültülmesi anlamında kullanılmamıştır. Ancak şöyle denebilir: Onların şirk ve küfür mânasında söyledikleri sözler gerçekten büyüktür, fakat o nüru yok etmek ve söndürmek için kurdukları tuzaklar ve hileler zayıftır. En doğrusunu Allah bilir.
Tuzaklarını Allah bilip dururken onlar tuzaklarını kurmaya devam ettiler. Oysa onların tuzaklarıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi. Bu beyan hakkında müfessirlerin söyledikleri, bu âyet Nemrut hakkında geldi, o bir tabut yapmış, kuşları da onun ucuna bağlamıştı [ ]diye anlattıkları hikâyeye gelince!”, bizim onu bilme imkânımız yoktur, onların hepsinin hayal mahsulü şeyler olduğunu zannediyorum. Biz bu konuda âyette zikredilenden başka bir şey söylemeyiz. Âyette geçen fiilin “letezüle” diye okunması tekit mânasına gelir, “litezüle” diye okunması halinde ise reddetmek mânasına gelir; yani onların tuzaklarından dağlar yıkılacak değildir. O, bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
1 o Resmi mushafa muhalif olduğu için bu kırâat şâz kabul edilir (bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân, “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, bunu asla yapma“Peygamberleri onlara şöyle dediler: Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız” (İbrâhim, © “Ve 'Rabb'imizi tesbih ederiz, Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir” derler” (el-İsrâ, 7! Hz. Ali'nin (r.a.) “Onların tuzaklarıyla dağlar yıkılıp yok olacak değildi” meâlindeki âyeti şöyle tefsir ettiği rivayet edilmiştir: Zâlimlerden biri şöyle demişti: Gökte olanı görmedikçe ben bu işten vazgeçmem! Sonra leş yiyen kuş yavrularının etle beslenmesini emretti, sonunda yavrular büyüdü ve irileşti. Sonra bir tabut yapılmasını emretti, iki adamı içine alacak büyüklükte bir tabut yapıldı. Sonra tabutun ortasına bir sırık bağladı. Sonra kuşları ayaklarından zincirle oraya bağladı. Sonra onları aç bıraktı, sonra sırığın ucuna et astı. Sonra o ve arkadaşı tabuta girdi. Sonra onları tabutun ucuna bağladı, sonra onları eti arzular bir halde yalnız bıraktı. Sonra Allah'ın dilediği kadar bir süre gittiler. Sonra arkadaşına dedi ki: Aç bakalım ne göreceksin? Dedi ki: Dağları sanki sinek gibi görüyorum. Sonra, kapat dedi ve tekrar kapattı. Kuşlar yine Allah'ın dilediği kadar uçtular. Sonra, aç dedi, o da açtı. Ne görüyorsun? deyince, gökyüzünden başka bir şey görmüyorum, dedi. Ona
İbrahim 14:47
O halde, Allah'ın, peygamberlerine verdiği sözden sakın cayacağını sanma! Söylediğimiz gibi buradaki hitabın da Resülullah'a (s.a.) yapılmış olması muhtemeldir. Yani Allah'ın vâdettiği cezanın gelmesinin gecikmesinden, sakın Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlerine söz verdiği şeyden caydığını sanma! Nitekim onların zulüm işledikleri vakit azabı kendilerinden geciktirmiş olması da Cenâb-ı Hakk'ın gafil ve habersiz olduğundan değildi. Ancak O'nun vâdi belli bir vakte bağlıydı. Dünyada insanların verdikleri sözden caymaları ancak iki sebepten olur. Birincisi, sözlerini yerine getirme imkânına sahip olmadıkları için, ikincisi de verdikleri sözü yerine getirmelerinin kendilerine zarar vereceğinden dolayı. Cenâb-ı Hak ise bütün bunlardan yücedir.
Allah güçlüdür, kimsenin yaptığını yanına bırakmaz. Bazıları şöyle dedi: Buradaki Aziz kelimesi, hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz demektir. Aziz kelimesinin, gücüne karşı durulamayandır, her şeyi zelil kılandır, bütün yaratılanlar zelildirler ve O'nun gücü altındadırlar mânalarına geldiği de söylenmiştir. Aziz, galiptir ve gücüne karşı durulamaz demektir. “Züntikâm”, dostları için onların düşmanlarından intikam alır, yani düşmanlara galiptir ve kahirdir, dostlara da yardımcıdır, demektir.
İbrahim 14:48
Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bugünkü yeryüzü yok olacak, sonra aynı anda ağacı, dağı ve tepesi olmayan dümdüz bir yer haline dönecek. “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsüm”!”. Bazıları şöyle dedi: Bu yeryüzü başka bir yere döndürülecek; bembeyaz, tertemiz, üzerinde kan dökülmeyen, isyan yapılmayan bir yere döndürülecek, tıpkı gökler gibi olacak. Bazıları şöyle söyledi: Yeryüzünün aslı değiştirilmez, ancak vasfı ve güzelliği değişir. Tıpkı bir adamın başka birine, sen değişmişsin, dediği gibi; bu sözle onun aslının ve kendisinin değiştiğini değil, ahlâkının ve dininin değiştiğini kasteder. Yerin ve göklerin değiştirileceği ifadesi de bu mânadadır. Doğru olan, hallerinin değişeceği anlamına gelmesidir. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “O gün yer, bütün haberlerini anlatır”. “Yer dümdüz edildiğinde”!”. “Yerküre paramparça olduğu gün”!”. “Gök yarıldığında”7. “Gök yüzü yarıldığında””, “Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler”!?, “(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz”, “Sana dağları soruyorlar”! “Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman”!?. Cenâb-ı Hak bir yerde yeryüzünün dümdüz edildiğini, bir yerde üzerinde işlenen her şeyi haber verdiğini söylemekte, gökyüzünün parçalandığından ve yarıldığından bahsetmekte, dağların da yürütüldüğünü, geçip gittiğini, kaldırıldığını İve toz duman haline getirildiğini haber vermektedir. Bunların başka örnekleri de vardır. Bütün bunlar zamanın değişmesiyle o nesnelerin durumlarının de değiştiğini gösterir; çünkü kıyâmet günü, her şeyin dümdüz edildiği gündür. Buna göre, “O gün onlar birbirlerine de soramazlar”, “Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar”, “Birbirlerine soru soramayacaklar”!8 ve “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'ndan ister (O'na muhtaçtır)” meâlindeki bütün âyetler, en doğrusunu Allah bilir ya, zamanların ve hallerin değişmesi durumuna işaret etmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Yerin ve göklerin değişmesi iki anlama gelir. Birincisi, “İstersen orada bulunduğumuz şehre ve aralarında geldiğimiz kafileye de s0r”97 ve “Bu şehir güvenlikli idi”!88 meâlindeki âyette ve benzeri pek çok âyette geçtiği gibi yerin ve köyün belirtildiği yerlerde orada yaşayanlar kastedildiğine göre, yerin ve göğün değişmesinden maksat da orada yaşayanların değişmeleridir. İkincisi, bizzat yeryüzünün kendisinin değişmesidir. Sonra bu iki anlamın her birinin de ikiye ayrılması muhtemeldir. Yerde ve gökte yaşayanların hallerinin değişmesindeki ihtimallerden biri, dünyada öyle olmadıkları halde o gün Allah'a teslim olmuşlar ve O'na boyun eğmişlerdir anlamına gelmesidir. İkincisi, Allah'ın dostları o gün ebedi nimetler ve daimi lezzetler içindedirler, düşmanları ise azap, acı ve zorluk içindedirler, halbuki onların hepsi, yani dostlar ve düşmanlar dünyada aynı durumda idiler, aynı acıları ve lezzetleri paylaşıyorlardı. Bizzat yeryüzünün kendisinin değişmesine gelince, onun da iki anlamı vardır. Birincisi, süsünün ve niteliğinin değişmesidir. İkincisi, bizzat kendisinin ve özünün değişmesidir. Nitekim cennetin toprağının miskten ve zaferandan olduğu rivayet edilmektedir, buna benzer başka rivayetler de vardır”, En doğrusunu Allah bilir.
(SİBir gün gelecek yer başka yere dönüştürülecek. Bu beyan, sanki “Allahın, peygamberlerine verdiği sözden sakın cayacağını sanma!” meâlindeki âyetin sılası gibidir. İnsanlar, bu ne zaman olacak? diye sormuşlar, Cenâb-ı Hak da, yeryüzünün başka bir yere dönüştürüleceği gün cevabını verdi. Dolayısıyla bu âyet, onların sorularına cevap mahiyetindedir. En doğrusunu Allah bilir.
İnsanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'ın huzuruna çıkacaklardır. Daha önce de söylediğimiz gibi9!, Cenâb-ı Hakk'ın kıyâmet günü insanların Allah'ın huzuruna çıkacaklarını özellikle belirtmesi, en doğrusunu Allah bilir ya, bu ilk âlemi ikinci âlem için yarattığından ve bu âlemi yaratmasından maksadın ikinci âlem olduğundan dolayıdır. Bazıları şöyle dedi: İnsanların o gün Allah'ın huzuruna çıkacaklarının özellikle belirtilmesi, onların mezarlarından başka bir şey için değil sadece hesap için çıkacaklarından dolayıdır, onları Allah hesaba çekecektir. Onların sadece bunun için çıkacaklarından dolayı Cenâb-ı Hak, kendi huzuruna çıkacaklarını söylemektedir. Dünyada onlar kendi ihtiyaçlarını temin için çıkıyorlardı. Bundan dolayı Allah, huzura çıkma olayını sadece kendi zâtına nispet etmektedir.
Allah'ın huzuruna çıkacaklar. Bu beyanın iki mânaya ihtimali vardır. Birincisi, onlar teslim olarak, boyun eğerek, kabul ederek ve itaat ederek Allah'ın huzuruna çıkacaklar, halbuki onlar dünyada böyle değildiler. İkincisi, insanlar O'nun huzuruna çıkacaklar, yani vâdolundukları ve korkutuldukları için O'nun huzuruna çıkacaklar. Allah'ın vâdi ve tehdidi için, davet edildikleri ve özendirildikleri için çıkacaklar. Denildi ki: Gizlenmek ve saklanmak imkânı olmadığı, aksine Allah'a açık ve ayan oldukları için O'nun huzuruna çıkacaklar.
Gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah. Yani eşi-ortağı olmayan Allah. “Kahhâr” kelimesi, bütün yaratılanları kahrına râm eden, zâlimlere ve firavunlara galip olan demektir. Yahut Cenâb-ı Hak “Allah herkese hak ettiğini vermek için bunu yapacaktır”? meâlindeki âyette ifade buyurduğu üzere, hak ettiklerini vermesi için Allah'ın huzuruna çıkacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
o 1 PA GİR ege DİN ai çi KİZ lak e
---
Dipnotlar:
173 “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabbim onları un ufak edip savuracak. Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün” (Tâhâ, 20/105“Yerküre kendilerinden ayrılıp paramparça olduğu gün göz açıp kapayıncaya kadar (0 seslenene yöneleceklerdir); bu bizim için çok kolay bir toplamadır” (Kâf, 50/44). “(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün. Onları da (dirilttiklerimizi) hiçbirini geride bırakmaksızın mahşerde toplamış olacağız”. “Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman” (el- Vâkıa, 56/5-6). 183 İşte o gün kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır, birbirlerine de sora5 “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”. 186 “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'ndan ister (O'na muhtaçtır). O her an yaratma halindedir”. “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bolrızık geliyordu. Derken ahalisi Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti, Allah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı”. 89 Bu konudaki muhtelif rivayetler için bk. Taberi, Câmi'u'i-beyân, III, 249-254; Süyüti, edBI o bk İbrâhim süresinin 14/21. âyetinin tefsiri.
İbrahim 14:49
O gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin! Onların giysileri katrandandır. Buradaki “katırân” kelimesinin “katır” ve “ân'dan meydana geldiği, “katır”ın bakır anlamına, “ân”ın da bakırın sıcaklığının son haddeye varması mânasına geldiği söylenmiştir. “Hamim” ve “ân” kelimeleri"? de böyledir. Onun tunç anlamına geldiği de söylenmiştir. Bazıları “katırân” kelimesi için, insanların azap edilmeleri için hazırlanan bakır eriyiğidir, dedi. Bazıları da şöyle dedi: Ondan maksat develerin boyandığı, bilinen katrandır, çabuk tutuştuğu ve çok kuvvetli yandığı için belirtilO gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin! Cenâb-ı Hak kâfirlerin âhiretteki azabını, onların dünyada övündükleri elbise, içecekler ve arkadaşlar gibi sebeplere bağlamıştır. Onların peygamberlerin davetlerini kabul etmelerini engelleyen sebep bunlardı. Allah onların âhiretteki azabını da cehennemde bu nevi şeylere bağladı. Buyurdu ki: O gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin! Onlar sıra halinde dizilir ve birbirlerine zincirle bağlanırlar. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz”, Çünkü insan ona uyuyor ve onun emriyle hareket ediyordu. Başka bir âyette de, “Toplayın o zâlimleri!”55 buyurmaktadır. Onların reisleri ve tâbi olunan insanları da böyledir. Onların giysileri katrandandır, çünkü onlar dünyada giysileriyle övünüyorlardı. Onların dünyada övündükleri ve peygamberlere uymalarını engelleyen her şeyin durumu da böyledir. Bunları daha önce söylemiştik. Âyetteki “asfâd” kelimesi zincirler anlamına gelir, yani onlar yanyana zincirlerle bağlandılar demektir, müfredi “safed” gelir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”. (SJ“Asfâd” kelimesi konusunda Ebü Avsece de aynı görüştedir, yalnız o, müfredinin “sıfâd” olduğunu söyler; “safed”, lütuf ve ihsan demektir. “Serâbiluhum” (çiz! 2) kelimesi gömlekleri demektir, müfredi “sirbâl” gelir. “Katırân” kelimesi söylediğimiz gibi bakır anlamına gelen “katır” ve sıcaklığı son hadde varan mânasına gelen “ân'dan meydana gelmiştir. Bu, İbn Kuteybe" ve Ebü Avsece'nin görüşüdür. Cenâb-ı Hak bu tehditleri, zorlukları, âhirette azap edilecekleri o vasıtaları ve nimetleri, doğruluğu âyetler ve delillerle sabit olan peygamberlerin diliyle belirtmektedir, bunu da peygamberlerin tehdit ettikleri azaptan sakınmalarına ve onların özendirdikleri nimetleri elde etmelerine engel bir gerekçeleri olmasın diye söylemektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye!”19 “Ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın diye!” En doğrusunu Allah bilir.
Yüzlerini de ateş bürüyecektir. Çünkü elleri enselerinden bağlanmıştır, dolayısıyla yüzlerini ateşten korumaları mümkün olmayacaktır. Dünyada insan, yüzüne gelen bir şeyden eliyle korunmaya çalıştığı için Cenâb-ı Hak böyle söylemektedir, onların ancak yüzleriyle sakınmaya çalışacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yy! MOLU 3 EIFE,
İbrahim 14:50
O gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin! Onların giysileri katrandandır. Buradaki “katırân” kelimesinin “katır” ve “ân'dan meydana geldiği, “katır”ın bakır anlamına, “ân”ın da bakırın sıcaklığının son haddeye varması mânasına geldiği söylenmiştir. “Hamim” ve “ân” kelimeleri"? de böyledir. Onun tunç anlamına geldiği de söylenmiştir. Bazıları “katırân” kelimesi için, insanların azap edilmeleri için hazırlanan bakır eriyiğidir, dedi. Bazıları da şöyle dedi: Ondan maksat develerin boyandığı, bilinen katrandır, çabuk tutuştuğu ve çok kuvvetli yandığı için belirtilO gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin! Cenâb-ı Hak kâfirlerin âhiretteki azabını, onların dünyada övündükleri elbise, içecekler ve arkadaşlar gibi sebeplere bağlamıştır. Onların peygamberlerin davetlerini kabul etmelerini engelleyen sebep bunlardı. Allah onların âhiretteki azabını da cehennemde bu nevi şeylere bağladı. Buyurdu ki: O gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin! Onlar sıra halinde dizilir ve birbirlerine zincirle bağlanırlar. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz”, Çünkü insan ona uyuyor ve onun emriyle hareket ediyordu. Başka bir âyette de, “Toplayın o zâlimleri!”55 buyurmaktadır. Onların reisleri ve tâbi olunan insanları da böyledir. Onların giysileri katrandandır, çünkü onlar dünyada giysileriyle övünüyorlardı. Onların dünyada övündükleri ve peygamberlere uymalarını engelleyen her şeyin durumu da böyledir. Bunları daha önce söylemiştik. Âyetteki “asfâd” kelimesi zincirler anlamına gelir, yani onlar yanyana zincirlerle bağlandılar demektir, müfredi “safed” gelir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”. (SJ“Asfâd” kelimesi konusunda Ebü Avsece de aynı görüştedir, yalnız o, müfredinin “sıfâd” olduğunu söyler; “safed”, lütuf ve ihsan demektir. “Serâbiluhum” (çiz! 2) kelimesi gömlekleri demektir, müfredi “sirbâl” gelir. “Katırân” kelimesi söylediğimiz gibi bakır anlamına gelen “katır” ve sıcaklığı son hadde varan mânasına gelen “ân'dan meydana gelmiştir. Bu, İbn Kuteybe" ve Ebü Avsece'nin görüşüdür. Cenâb-ı Hak bu tehditleri, zorlukları, âhirette azap edilecekleri o vasıtaları ve nimetleri, doğruluğu âyetler ve delillerle sabit olan peygamberlerin diliyle belirtmektedir, bunu da peygamberlerin tehdit ettikleri azaptan sakınmalarına ve onların özendirdikleri nimetleri elde etmelerine engel bir gerekçeleri olmasın diye söylemektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye!”19 “Ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın diye!” En doğrusunu Allah bilir.
Yüzlerini de ateş bürüyecektir. Çünkü elleri enselerinden bağlanmıştır, dolayısıyla yüzlerini ateşten korumaları mümkün olmayacaktır. Dünyada insan, yüzüne gelen bir şeyden eliyle korunmaya çalıştığı için Cenâb-ı Hak böyle söylemektedir, onların ancak yüzleriyle sakınmaya çalışacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yy! MOLU 3 EIFE,
İbrahim 14:51
197 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, 234. 1 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 234. “Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah herkese hak ettiğini vermek için bunu yapacaktır; ister iyi ister kötü yaptıkları her şeyin karşılığını almak için insanların Allahın huzuruna çıkacaklarını daha önce söylemiştik?!, Kuşkusuz Allah'ın hesabı çabuktur. Bazıları şöyle dedi: Sanki hesabı görülmüş olarak gelmiş gibi. İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu söyledi, çünkü dünyada ancak hesaba çekenin kimi ve neden hesaba çekeceğini hatırlamamasından dolayı hesap uzun sürer, yahut kendisini engelleyen bir meşguliyetinden veyahut hesabı bilmemesinden dolayı uzun sürer. [§]Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'a hiçbir şey gizli değildir, hiçbir şey O'nu meşgul etmez, her şey O'nun nezdinde mahfüzdur ve O'nun hesabı çok çabuktur. En doğrusunu Allah bilir. Yahut şöyle deriz: Dünyada hesaplaşma, ancak insan düşünmeye, tefekküre ve hatırlamaya ihtiyaç duyulduğu için uzun sürer, her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın ise düşünmeye ve tefekküre ihtiyacı yoktur, aksine her şey O'nun yanında mahfüzdur. En doğrusunu Allah bilir.
İbrahim 14:52
İşte bu, bütün insanlara, bununla uyarılsınlar diye yapılmış bir bildirimdir. Muhtemelen bundan maksat, Kur'ân-ı Kerimdir, sürenin başında ifade buyurulduğu üzere o, insanlar için gönderilen bir bildirimdir: “Bu, sana indirdiğimiz kitaptır”. Belirtildiği gibi o, bir bildirimdir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla uyarılsınlar diye, âyet-i kerimede belirtildiği üzere Kur'ânla uyarılsınlar diye: “Bu (Kur'ân), Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz, kendisinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır”, O bir bildirimdir meâlindeki cümle, sözü edilen tehditler için bildirimdir mânasına gelebilir: “O gün, suçluların -sıra halinde- zincirlere vurulmuş olduklarını göreceksin!” Yani bu, sözünü ettiği şeyler bir bildirimdir, mutlaka onlara ulaşacaktır. Uyarılsınlar diye, yani belirttiği şeylerle uyarılsınlar diye. Hem de Allah'ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler diye; Allah'ın vahdâniyetini ve ulühiyetini ortaya koyan mücizelerle O'nun ortağı olmadığını anlasınlar diye. Akıl sahipleri öğüt alsınlar diye. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
(“Hurüf-i mukattaa” adı verilen bu harflerle ilgili görüş ve yorumlar için bk. el-Bakara 2/1]. Daha önceki bahiste, hurüf-ı mukattaanın, Allah'ın Kitabı yahut Allah'ın âyetlerinden kinâye olmasının ihtimal dâhilinde bulunduğunu belirtmiştik. Allah hurüf-ı mukattaayı, hikmetin gerektirdiği mânaya hamlederek onları Kitab'ın bir bölümü veya okunan âyetleri haline getirdi. Yahut bunlar Hz. Peygamber'in (s.a.) görmediği geçmişteki ümmetlerden haber vermekten kinâyedir. Yani o haberleri ve bilgileri, bu Kitab'ın ancak gökten (Cenâb-ı Hakk'ın yüce katından) indirildiğini ve Allah'tan gelen vahiyle bilindiğini bilmeleri için o bilgileri Kitap yahut âyetler yaptık. Biz bu hususu birçok yerde belirttik. “Apaçık Kur'ân” Allah Kur'ânda, yapılacak ve sakınılacak olan işleri açıklıyor. Yahut “mubin”, açıklayıcı. Yani hak ile bâtılı açıklıyor. En doğrusunu Allah bilir. i Oila İlgi lil öz laz)
Hicr 15:2
2. Zaman olacak, inkâr edenler, “Keşke müslüman olsaydık!” diye hayiflanacaklar.
Zaman olacak, inkâr edenler, “Keşke müslüman olsaydık!” diye hayıflanacaklar. Müfessirlerin geneli şöyle dediler: Tevhit ehlinden bir topluluk günahları sebebiyle ateşte azap edildikten sonra, şefaatle yahut Allah'ın rahmetiyle oradan çıkarılınca, kâfirler de müslüman ve tevhit ehli olmayı isteyecekler; işte o zaman müşrikler de İslâm ve tevhit ehli olmayı temenni edeceklerdir. (JFakat bu uzak bir görüştür. Doğru olan ise müminler ateşten çıkarıldıktan sonra, kâfirler ancak ateşte iken temenni etmiş olacaklar şeklindeki yorumdur.
Oysa ateşe girmeden önce de onlara belâ ve sıkıntılar isabet etmişti. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım” der. Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır”. Yüce Allah, dünyaya geri dönmeyi istediği gibi kâfirin ölüm halinde iken müslüman olmayı temenni edeceğini haber verdi. Öyle ki, bu durum, kâfirlerin sözünü ettikleri vakitten önce müslüman olmayı isteyeceklerine işaret eder. Yahut hesaba çekildikleri zaman yahut cennetlikler cennete, kendileri de cehennem ateşine gönderildikleri zaman müslüman olmayı temenni edecekler. Belki kâfirler gerçeğin ortaya çıktığı hallerde müslüman olmayı tek tek temenni edecek ve isteyeceklerdir. Oysa kendileri için gerçek ortaya çıkmıştır, fakat onların müslüman olmalarını engelleyen husus elde etmeyi arzu ettikleri ve fakat elde edemedikleri dünya nimetleridir.
Hasan-ı Basri yüce Allah'ın “bunlar kitabın, apaçık Kur'ân'ın âyetleridir” meâlindeki sözü hakkında onun yukarıda geçen “Keşke müslüman olsaydık!” diye hayıflanacaklar anlamındaki ilâhi beyana dair yemin olduğunu söylemiştir: Böylece Allah hurüf-ı mukattaa ile, kâfirlerin müslüman olmayı isteyeceklerine yemin etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:3
3. Bırak onları; yesinler, yararlansınlar, boş ümit oyalasın onları; yakında bilecekler!
Bırak onları; yesinler, yararlansınlar. Bu ifade emir niteliğinde olmayıp tehdit ve korkutmadır, aynı zamanda tehditte son nokta ve bir tekittir. Nitekim yüce Allah'ın “dilediğinizi yapın, o sizi görüyor”? meâlindeki beyanı da tehdit niteliği taşımaktadır. Çünkü devamında Gerçekten Allah sizin yaptıklarınızı görüyor buyurmuştur. Buna göre “Bırak onları; yesinler sözü yakında bile Bırak onları; yesinler, yararlansınlar meâlindeki ifade Allah'ın inanmayacaklarını bildiği ve Resülünün iman etmelerinden ümidini kestiği bir topluluk hakkındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Ve onları taşkınlıkları içinde şaşkın olarak bırakırız” âyeti gibidir’. [ ]Boş ümit oyalasın onları. Emel, dünya malına göz dikmek ve onu arzu etmektir. Bunun yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre anlamı şudur: Onların arzuları, onları engelledi demek kendileri ve atalarının hak dine mensup olduklarını zannetmeleridir. İşte bu zan, yapılan daveti kabul etmelerine ve mücizelerle (âyât) diğer deliller hakkında düşünmelerine engel oldu. İkincisi: Yöneticilik ve şeref kendilerinde kalsın diye hayatlarının sürüp gideceğini düşünmeleridir. İşte yapılan daveti kabul etmekten, Hz. Peygambere (s.a.) boyun eğmekten, âyet ve deliller hakkında düşünmekten onları alıkoyan sebep bu idi. Üçüncüsü: Hz. Peygamber'in yok olmasını arzu ediyor ve bunu temenni ediyorlar, onun hâkimiyet ve yönetiminin yıkılmasını ve bunların kendilerine dönmesini istiyorlardı. Hafsanın mushafında bu âyetin sözleri şöyledir: “Zerhum yehüdü ve yel'abü ve yulhihumu'l-emel” (a 5 Jl asil s eni 3 İş), yani onları bırak, bâtıla dalsınlar, oynasınlar ve boş ümit kendilerini oyalasın.
Yakında bilecekler. Hak yolda olanla bâtıl yolda olanları bilecekler ve onları birbirinden ayıracaklar. Hakkı savunan kim, bâtılı müdafaa eden kim? Sen mi yoksa onlar mı? Bilecekler. Yahut senin onlara nasihatini ve kendilerine karşı şefkatini yakında bilecekler. Çünkü sen onlara öğüt verdin, kendilerine şefkatle yaklaştın; hainlik etmedin. Yahut onlar sizinle alay etmelerini ve sizi eğlenceye almalarını bilirler.
Hicr 15:4
Hasan-ı Basri bu âyet hakkında şunları söylemiştir: Azapla helâk ettiğimiz hiçbir köy halkı yoktur ki, onları yok etmeden önce kendilerine bilinen bir kitabı getiren ve bilinen o kitabı kendilerine okuyan elçiler göndermiş olmayalım. Onlar elçileri yalanlayıp elçiler de iman etmelerinden ümitlerini kesince, işte o zaman azap edilmek üzere helâk edilirler. Bu açıklama, yüce Allah'ın beyan ettiği husustur: “Halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe rabbin memleketleri helâk etmez”, Açıklamasını yaptığımız ilk âyet buna göre anlaşılmalıdır.
(JBazıları da şöyle demiştir: “Hangi beldeyi yok etmişsek mutlaka onlar için bilinen bir kitab vardır” Buyuruyor ki: O kitap ki orada onlar için bilinen belirlenmiş bir süre vardır. Bu yoruma göre sanki o beyan, kâfirlerin, helâke mâruz bırakılmalarında acele edilmesini istemelerine karşılık bir cevap olarak söylenmiştir.
E sas ENAR A
Hicr 15:5
5. Hiçbir ümmet kendi ecelini ne öne alabilir ne de erteleyebilir”
Hiçbir ümmet kendi ecelini ne öne alabilir ne de erteleyebilir. Yani hiçbir ümmet, Allah'ın bir kavmi helâk etmek için belirlediği sürenin önüne geçemez ve bu süreyi tehir de edemez. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: “Ne bir saat geciktirilirler, ne de bir saat öne alınırlar”. Yani Allah'ın belirlediği saati ne geciktirebilirler, ne de öne alabilirler. Bu âyet Mütezile'nin söylediği şu sözün yanlışlığını ortaya koyar: Allah yaratıkları için eceller belirler, sonra başka biri gelir Allah'ın belirlediği ecel gelmeden önce bu kişiyi öldürür. Oysa yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar ne bir saat tehir edilirler, ne de bir saat öne alınırlar” Yine Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Senden azabın acele verilmesini isterler, belirlenmiş ecel olmasaydı, azap onlara gelirdi”. Allah, eğer onlara belirlenmiş bir süre koymasaydı onlara azabın geleceğini haber vermiştir. Oysa yüce Allah vâdettiği belirli süreye riâyet edeceği sözünü vermiştir. Mütezile'nin sözüne göre Allah, vâdini yerine getirme imkânına sahip değildir. Çünkü bir insan gelip o şahsı öldürür, Allah'ın vâdini yerine getirmesine engel olur. Bu durum “Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleise acizliktir ve vâdinden caymaktır. Sözde israfa dalmaktan ve haktan uzaklaşmaktan Allaha sığınırız.
Hicr 15:6
6. Dediler ki: “Ey kendisine vahiy gelen Glam Sen kesinlikle cinlere kapılmış birisin!
Dediler ki: “Ey kendisine vahiy gelen adam. Yani Ey kendisine Kur'ân indirilen kişi, sen cinlere kapılmış birisin. Hasan-ı Basri bu âyet hakkında şunları söylemiştir: “Ey kendisine Kur'ân'ın indirildiğini iddia eden zat, sen sana Kurüânın indirildiği iddianda cinlenmişsin. Hasan'ın dediği gibi “Kur'ân'ın sana indiğine dair iddianda” cümlesi gizlenmiştir. Aksi takdirde metnin zâhirinde bir çelişki ortaya çıkar. Çünkü müşrikler Hz. Peygamber'e (s.a.) Kur'ân'ın indirilmiş olduğunu kabul etmiyorlardı. Zira eğer Kur'ânın ona indirildiğini kabul etmiş olsalardı, onların “Sen cinlere çarpılmışsın” sözleri çelişkili ve yanlış olurdu. Bunun için onlar Hz. Peygambere (s.a.) mecnün, yani cinlenmiş kişi adını vermişlerdi.
IIMüşrikleri, Hz. Peygambere mecnân adını vermeye sevkeden çeşitli UM sebepler vardır. Birincisi şudur: Müşrikler, aralarındaki akıllı ve anlayış sahibi insanlara Hz. Peygamber'in muhalefet ettiğini ve benimsedikleri dinin dışında bir dine inanmaya davette bulunduğunu görünce akıl ve anlayış sahibi insanlara ancak delilerin muhalefet ettiğini düşünerek O'na mecnün (deli) adını verdiler. İkincisi: Onlar, dünya işlerinde kendilerine karşı muhalefet etmeyi açıklayanlara karşı öldürme ve yok etmeyi adet edinmiş bulunan firavunlara ve zâlimlere karşı, Hz. Peygamber'in (s.a.) din hakkında muhalefet ızhar ettiğini gördüler. Öyle ise dini konularda kendilerine muhalefet ızhar eden Hz. Peygambere karşı nasıl davranırlardı! Böylece onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.), kendilerine karşı çıkamayacağını ve kendisini ve canını tehlikeye atmayacağını, bunu ancak deli olduğu için yapabileceğini sandılar, Üçüncüsü: Onlar, kendisine vahiy indiği zaman Hz. Peygamber'in renginin değiştiğini gördüklerinde bu durumun, içinde bulunduğu ruhi bunalımdan kaynaklandığını sandılar. Bu işin gerçeğini düşünen bilir ki, bir kimseye delilik bulaşmışsa deli odur, Hz. Peygamber değil. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Arkadaşlarında delilik bulunmadığını düşünmediler mi?”;
“Sen Rabb'inin nimeti sayesinde deli değilsin”, Yüce Allah, düşünmeleri halinde Hz. Muhammedde delilik olmadığını bileceklerini haber vermiştir. Fakat bunu inatçılık ve kibirden dolayı söylüyorlar. Hem ona büyücü dediler, bu sözlerinin çelişkili olduğunu göstermektedir. Çünkü sihirbaz denilen kişi, ancak ilimde ve basiretteki üstünlüğünden dolayı sihirbaz olarak adlandırılır, bu da bir çelişkidir".
Hicr 15:7
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin yorumu şöyledir: Onlar Hz. Peygambere (s.a.) şöyle diyorlardı: Sen meleklerin sana vahiy getirdiklerini zannediyorsun, o halde geldikleri zaman onları bize göstersen de biz de onları görsek ya” Senin inandığın gibi onlar melek midirler yoksa şeytan mı?” Bazıları da şöyle demiştir: Bize melekleri getirsen de senin elçi olduğuna ve iddia ettiğin gibi elçi olarak gönderildiğine şahitlik etseler. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:
Hicr 15:8
Biz melekleri ancak açık gerçekle indiririz, o zaman da onlara artık süre tanınmaz. Bazıları melekleri kendi suretleri ile görmenin insan gücü dâhilinde olmadığını söylemiştir. Bu sebeple yüce Allah biz melekleri ancak açık gerçekle indiririz buyurmuştur. Ancak ölümle indiririz, eğer onları görselerdi ölürlerdi, çünkü onlara melekleri görme gücü verilmemiştir. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Ona melekler indirilseydi ya!”?. Allah Teâlâ, eğer melek indirseydi muhakkak öleceklerini onlara haber verdi, çünkü onlarda meleği kendi suretinde görme gücü yoktur. Sonra yüce Allah “Şayet peygamberi bir melek yapsaydı muhakkak ki onu (yine) bir adam suretinde göndereceğini” haber vermiştir. Bu durumda onlar için bir karışıklık söz konusu olur ve melek olduğunu anlamazlardı. Bazıları da biz melekleri ancak açık gerçekle indiririz meâlindeki âyet hakkında şu yorumu yaptılar: Melekleri “hüccetlerle, mücizelerle ve kesin delillerle elçiler üzerine yahut herkese değil de buna ehil olanlar üzerine indirirdik”
Bazıları da: Ancak gerçekle anlamındaki ifadeyi onların helâkine sebep olacak azapla gönderirdik diye tefsir etmişlerdir. Böylece melekler sadece onların yok olmasını gerektiren bir azapla inerler yahut hüccet ve kanıtlar delillerle inerler. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:9
Bu zikri kuşkusuz biz indirdik. Yani Kur'ân'ı biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz. Öyle ki “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”, Allahın korumasını kendi üzerine alması sebebiyle, sayıları çok olmasına rağmen, isyan ve taşkınlık yapanlardan hiçbiri, Kur'ân'ın indiği zamandan beri onda itiraz ve tenkit noktası bulma gücüne sahip olamamışlardır. Bu durum Kur'ân'ın gökten (Allah katından) geldiğini ve korunmuş olduğunu göstermektedir. Bazıları onu koruyan da yine biziz cümlesini, Hz. Muhammed'i (a.s.) koruyacağız şeklinde yorumlayarak, yani biz onu kendisine indirilen Kur'ân sayesinde koruyacağız demişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle demiştir: “Allah seni insanlardan koruyacaktır”; “Şayet ben yanlış yolda isem bunun vebali banadır”, Hz. Peygamber'in bile ancak ilâhi vahiy sayesinde doğru yolu bulabileceğini Allah haber vermiştir. )Buna göre Allah, kendisine indirdiği Kurân sayesinde Hz. Peygamber'i (s.a.) koruyor. Buradaki “zikir” kelimesinin peygamberlik anlamına gelme ihtimali de vardır. Yani peygamberliği biz indirdik ve onu, yani elçiyi risâlet ve nübüvvet görevi karşılığında koruyacağız.
0 peak GC D) ISIN az pl ai sol dal
Hicr 15:10
Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Denildi ki, bu eski topluluklardan maksat önceki milletler demektir.
Başka bir görüşe göre önceki fırkalar, bir başka görüşe göre önceki cemaatler demek olup bunların hepsi aynı anlama gelir.
Onlara bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi. Allah Teâlâ Hz. Peygambere, kavminin kendisi ile alay edişi ve eziyetleri karşısında sabırlı olmayı öğretiyor ve şöyle diyor: En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum sana mahsus değildir, belki bunların hafiflemesi ve kolaylaşması için bu noktada senin ortakların ve arkadaşların vardır. Halk arasında yaygın olan örfte bir kimseye isabet eden belâ ve musibetlerde ortaklar ve arkadaşları olursa o belâ ve musibetler diğer insanlar arasından sadece kendisine mahsus olmaktan daha kolay ve daha basit olur. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyet Ey kendisine vahiy gelen adam!” meâlindeki cümlenin sılasıdır. Sanki Hz. Peygamber (s.a.) bunu duyunca ona zor geldi ve kalbi daraldı da bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i, onların eziyetleri ve alay etmelerine karşı sabırlı yapıyor. Onlara karşı gösterdiği şefkat ve yaptığı nasihati olmakla beraber bu durum ona çok zor geliyordu. Onlara yaptığı nasihat ve gösterdiği şefkat şu âyetlerde ifade edilen noktaya ulaşmıştı: “Nerde ise kendini yok edeceksin...”“; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Nerde ise Hz. Peygamber'in kendisi yok olacaktı. Yahut Allah bu durumu ona hatırlattı, çünkü Hz. Peygamber'in kavmi, babalarını taklit ederek, onlara uyarak ve onların telkinleri altında kalarak onunla alay etmişler, bunu da kendiliklerinden yapmamışlardır. Onlar, yani öncekiler ise bir kimseyi taklit ederek değil belki sadece kendiliklerinden elçileri ile alay etmişlerdir. Başkasını taklit ederek, telkin altında kalarak ve başkasına uyarak bir başkası ile alay edip onu kötüleyenin kötülemesi, bunları kendiliğinden yapanların durumundan daha ehvendir. Çünkü ancak deliler, çocuklar ve böyle bir âfete mâruz kalanlar telkin altında iş yaparlar. Âfetlerden kurtulan ve akıllı olan insanlar bunu yapmazlar. Bunların yaptığı, öncekilerin elçileri ile alay etmelerinden daha ehvendir. En doğrusunu Allah bilir.
ar- ENE” - ERT DYAN KA j A il
Hicr 15:11
Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Denildi ki, bu eski topluluklardan maksat önceki milletler demektir.
Başka bir görüşe göre önceki fırkalar, bir başka görüşe göre önceki cemaatler demek olup bunların hepsi aynı anlama gelir.
Onlara bir peygamber geldiğinde muhakkak onunla alay ederlerdi. Allah Teâlâ Hz. Peygambere, kavminin kendisi ile alay edişi ve eziyetleri karşısında sabırlı olmayı öğretiyor ve şöyle diyor: En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum sana mahsus değildir, belki bunların hafiflemesi ve kolaylaşması için bu noktada senin ortakların ve arkadaşların vardır. Halk arasında yaygın olan örfte bir kimseye isabet eden belâ ve musibetlerde ortaklar ve arkadaşları olursa o belâ ve musibetler diğer insanlar arasından sadece kendisine mahsus olmaktan daha kolay ve daha basit olur. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyet Ey kendisine vahiy gelen adam!” meâlindeki cümlenin sılasıdır. Sanki Hz. Peygamber (s.a.) bunu duyunca ona zor geldi ve kalbi daraldı da bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: Andolsun senden önce de eski topluluklar arasından elçiler göndermiştik. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i, onların eziyetleri ve alay etmelerine karşı sabırlı yapıyor. Onlara karşı gösterdiği şefkat ve yaptığı nasihati olmakla beraber bu durum ona çok zor geliyordu. Onlara yaptığı nasihat ve gösterdiği şefkat şu âyetlerde ifade edilen noktaya ulaşmıştı: “Nerde ise kendini yok edeceksin...”“; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Nerde ise Hz. Peygamber'in kendisi yok olacaktı. Yahut Allah bu durumu ona hatırlattı, çünkü Hz. Peygamber'in kavmi, babalarını taklit ederek, onlara uyarak ve onların telkinleri altında kalarak onunla alay etmişler, bunu da kendiliklerinden yapmamışlardır. Onlar, yani öncekiler ise bir kimseyi taklit ederek değil belki sadece kendiliklerinden elçileri ile alay etmişlerdir. Başkasını taklit ederek, telkin altında kalarak ve başkasına uyarak bir başkası ile alay edip onu kötüleyenin kötülemesi, bunları kendiliğinden yapanların durumundan daha ehvendir. Çünkü ancak deliler, çocuklar ve böyle bir âfete mâruz kalanlar telkin altında iş yaparlar. Âfetlerden kurtulan ve akıllı olan insanlar bunu yapmazlar. Bunların yaptığı, öncekilerin elçileri ile alay etmelerinden daha ehvendir. En doğrusunu Allah bilir.
ar- ENE” - ERT DYAN KA j A il
Hicr 15:12
12-13. “İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Nitekim daha öncekilere de bu ilâhi kanun uygulanmıştir.
İşte onu (Kur'ân'ı) inkårcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Bu beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şu yorumu yapmıştır: Böylece yalanlama ve alay etmeyi kâfirlerin kalplerine sokarız da ona inanmazlar. Bu yorumu yapan şöyle diyor: Yalanlamayı seçip de yalanlayanın kalbine yalanlamayı sokmak da Allah'ın hükmündendir. Yine doğrulamayı seçip de Hz. Peygamber'i doğrulayan ve doğrulamayı seçenin kalbine tasdik etmeyi sokmak da Allah'ın hükmündendir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti”; “Allah onunla (örnekle) başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır”. Bazıları da şöyle demiştir: Böylece... İnkar etmeleri sebebiyle kâfirlerin kalplerine küfür ve fâsıklığı yerleştiririz. Nitekim yüce Allah da şöyle buyuruyor: “Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik”; “...onların kalplerini katılaştırdık””. İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine yerleştiririz ifadesinin yorumunun, yalanlamaları ve delillerle mücizeleri reddetmeleri inat ve kibirlenme şeklinde olup ona inanmasınlar diye, inkârcılarm kalplerine delil ve mücizeleri sokarız şeklinde olma ihtimali de vardır.
İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Yani müminlerin kalplerine mücizeleri ve hüccetleri benimseyip tasdik etme fikrini yerleştirdiğimiz gibi -bu tercihi kendileri yaptıklarını bildigimiz için- kâfirlerin kalplerine de mücize ve delilleri reddedip yalanlama düşüncesini sokarız. Bu mâna ihtimal dâhilindedir, belirttiğimiz diğer mânalar da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
İSİNitekim daha öncekilere de bu ilâhi kanun uygulanmıştır. Bu sözün, deliller ve mücizeler getirildikten sonra yalanlama, reddetme, inatçılık yapma ve kibirlenme anlamına ihtimali olduğu gibi, Allah'ın delillerine karşı kibirlenip onlara karşı inatlaşınca yok etme, kökünü kazıma mânasına da gelmesi ihtimali vardır.
Bazı müfessirler şöyle demiştir: (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Yani belirttiğimiz gibi küfrü azapla kâfirlerin kalplerinde yaratırız sokarız da onlar azaba inanmazlar. Yani azabı tasdik etmezler, oysaki daha öncekilere de elçilerini ve kendilerine verilecek azabı yalanlamaları sebebiyle bu ilâhi kanun uygulanmıştır, onlar da öncekilerin yolundan gidiyorlar.
Ebü Avsece şöyle demiştir: (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz demek onların kalplerine sokarız demektir. Âyette geçen “sâlik” kelimesi giren, “sülük” de girmek demektir. “Selektu” girdim anlamına gelir. Yüce Allah'ın “Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk” meâlindeki âyeti bu mânayı doğrulayıcı niteliktedir. Başka bir âyette de Müsâ aleyhisselâmdan hikâye ederek şöyle buyurmuştur: “Elini cebine sok”.
YOLA KOAA AERA AIA
Hicr 15:13
12-13. “İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Nitekim daha öncekilere de bu ilâhi kanun uygulanmıştir.
İşte onu (Kur'ân'ı) inkårcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Bu beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şu yorumu yapmıştır: Böylece yalanlama ve alay etmeyi kâfirlerin kalplerine sokarız da ona inanmazlar. Bu yorumu yapan şöyle diyor: Yalanlamayı seçip de yalanlayanın kalbine yalanlamayı sokmak da Allah'ın hükmündendir. Yine doğrulamayı seçip de Hz. Peygamber'i doğrulayan ve doğrulamayı seçenin kalbine tasdik etmeyi sokmak da Allah'ın hükmündendir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti”; “Allah onunla (örnekle) başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır”. Bazıları da şöyle demiştir: Böylece... İnkar etmeleri sebebiyle kâfirlerin kalplerine küfür ve fâsıklığı yerleştiririz. Nitekim yüce Allah da şöyle buyuruyor: “Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik”; “...onların kalplerini katılaştırdık””. İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine yerleştiririz ifadesinin yorumunun, yalanlamaları ve delillerle mücizeleri reddetmeleri inat ve kibirlenme şeklinde olup ona inanmasınlar diye, inkârcılarm kalplerine delil ve mücizeleri sokarız şeklinde olma ihtimali de vardır.
İşte onu (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Yani müminlerin kalplerine mücizeleri ve hüccetleri benimseyip tasdik etme fikrini yerleştirdiğimiz gibi -bu tercihi kendileri yaptıklarını bildigimiz için- kâfirlerin kalplerine de mücize ve delilleri reddedip yalanlama düşüncesini sokarız. Bu mâna ihtimal dâhilindedir, belirttiğimiz diğer mânalar da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
İSİNitekim daha öncekilere de bu ilâhi kanun uygulanmıştır. Bu sözün, deliller ve mücizeler getirildikten sonra yalanlama, reddetme, inatçılık yapma ve kibirlenme anlamına ihtimali olduğu gibi, Allah'ın delillerine karşı kibirlenip onlara karşı inatlaşınca yok etme, kökünü kazıma mânasına da gelmesi ihtimali vardır.
Bazı müfessirler şöyle demiştir: (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz. Yani belirttiğimiz gibi küfrü azapla kâfirlerin kalplerinde yaratırız sokarız da onlar azaba inanmazlar. Yani azabı tasdik etmezler, oysaki daha öncekilere de elçilerini ve kendilerine verilecek azabı yalanlamaları sebebiyle bu ilâhi kanun uygulanmıştır, onlar da öncekilerin yolundan gidiyorlar.
Ebü Avsece şöyle demiştir: (Kur'ân'ı) inkârcıların kalplerine, inanmadıkları halde böyle yerleştiririz demek onların kalplerine sokarız demektir. Âyette geçen “sâlik” kelimesi giren, “sülük” de girmek demektir. “Selektu” girdim anlamına gelir. Yüce Allah'ın “Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk” meâlindeki âyeti bu mânayı doğrulayıcı niteliktedir. Başka bir âyette de Müsâ aleyhisselâmdan hikâye ederek şöyle buyurmuştur: “Elini cebine sok”.
YOLA KOAA AERA AIA
Hicr 15:14
14-15. “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler.
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar. Aziz ve Celil olan Allah mücize talep etme ve meleklerin inmesini istemeleri sebebiyle, inanmayanların sefihlik ve inatçılık yaptıklarını bize şöyle haber veriyor: “Doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirseydin ya!” Buyuruyor ki, onlar mücize talep etmelerinde ve diğer isteklerinde inatçıdırlar, mağrurdurlar, doğru bilgi istemiyorlar. Fakat müslümanlar, onların Kur'ân'a karşı inatçılık yaptıklarını bilmiyorlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: 'Mücizeler ancak Allaha aittir. Ama mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?” Çünkü müminler, belki inanırlar umuduyla, inanmayanların mücize istemelerine yardımcı oluyorlardı. Bunun Mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız” ifadesiyle onların inanmayacaklarını haber vermiştir.
üzerine Allah Teâlâ, [ ]Onlara gökten bir kapı açsak nerde ise oraya çıkacaklar. Bu beyan BI yukarıda sözü edilen bağlamda anlaşılır. Yüce Allah, meleklerin inmesini istemeleri sebebiyle onların inatçı ve mağrur olduklarını, doğru bilgi istemediklerini haber veriyor.
Bu âyetin mânasına dair de farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “Eğer onlar üzerine kapı açsak” sözü için şu anlamı veririler: Yani meleklere kapı açsak da meleklerin gökten inip çıkmakta olduklarını gözleri ile görseler de inanmazlar ve Gözlerimiz perdelendi derlerdi. Denildi ki “huyyirat ve süddet” kelimeleri şaşırtıldı ve perdelendi demektir. Hayır, bizler büyülenmişiz derler. Yani gözlerimiz büyülendi, bu sebeple onları görmüyoruz derler. Bazıları da şöyle demiştir: Onlara gökten bir kapı açsak meâlindeki beyanda geçen “aleyhim” kelimesi “lehum”, yani onlara anlamındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar”, Bu beyanda geçen “ale'n-nüsubi” kelimesi “li'n-nüsubi” anlamındadır.
Oradan yukarı çıksalar. Yani mücizeleri gözleri ile görüp her şeyi müşahede etseler yine de gözlerimiz perdelendi. Bu söz Resülullah'a ve arkadaşlarına kâfirlerin iman etmelerinden ümit kestiriyor. “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler. Müşrikler inatçılıklarının şiddetinden ve sefihliklerinden dolayı bunu söylüyorlar, melekleri görmeyi de inkâr ediyorlar.
Ebü Avsece “fe zallü fihi ya'rucün” (5,214 âyetine şu mânayı veriyor: Yani o gün onlar yukarıya doğru çıkarlar, yükselirler. Başka biri de “fe zallü” kelimesine “meylettiler” anlamını vermiştir. Nitekim yüce Allah'ın “fe zallet anâkuhum” ” âyetinde “meyletmiştir” mânası vardır. Yine Ebü Avsece demiştir ki: Gözlerimiz perdelendi meâlindeki cümle gözlerimiz hayratte bırakıldı demektir. Hayrete düştüğü zaman bir kimse hakkında “tesekkera basaruhü denilir. Yine o, hayrete düşünce “tehayyertü” şaşırdım, hayrete düştüm denildiğini söylemiştir. Arap dilinde şöyle denilir: “Sekkerallâhu basarahu”, yani Allah gözünü şaşırttı; rüzgar sakinleştiği zaman da “sekerati'r-rihu tesküru - sekeran” denilir. Yine: “Leylün sâkir” ( 5. yani sakin gece denilir. “Sekertü'l-mâe eskuruhu sekeran” denilir. Yani suyu hapsettim, sakladım anlamına gelir. Yine “siker” engel demektir, “sükür” çoğuldur.
“Sekira, yeskeru, sekr/sükr, sekrân, kavm sükârd” (eys o SAL. Km s) denilir. “Sekratü” “gamratü” demektir, bu şiddet anlamına gelir.
Yüce Allah “Ölüm sarhoşluğu gelince...” buyurmuştur. Ölümün şiddeti ve ıztırabı gelince demektir. İbn Kuteybe: “Sükirat” kelimesine “perdeMEM lendi” anlamı vermiştir. [ ]Bu kabilden olmak üzere önüne set çekildiği zaman “sükira'n-nehru” denilir. “Sin” harfinin esresiyle “sikr” denilir ki bu sarhoşluk veren şeydir. Şarabın sarhoşluk vermesi de bu anlamdan alınmıştır. Çünkü şarap akıl ve göz üzerinde bir perdedir”. Hasan-ı Basri şeddesiz olarak “sükırat” kelimesine büyülendi anlamı vermiştir”.
O Gezbl kig Kay RA a as dal;
---
Dipnotlar:
“Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler, De ki: 'Mücizeler ancak Allaha aittir! Ama mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?”. “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adıma kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkınadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. Çünkü bunlar doğru yoldan sapınaktır”. “Bu durumda iken ölüm sarhoşluğu kaçmılamaz bir gerçek olarak çöküverir; İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” (Kâf, 50/19). ” Bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 235. Bk. İbn Kuteybe, a. g-e., a.y.
Hicr 15:15
14-15. “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler.
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar. Aziz ve Celil olan Allah mücize talep etme ve meleklerin inmesini istemeleri sebebiyle, inanmayanların sefihlik ve inatçılık yaptıklarını bize şöyle haber veriyor: “Doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirseydin ya!” Buyuruyor ki, onlar mücize talep etmelerinde ve diğer isteklerinde inatçıdırlar, mağrurdurlar, doğru bilgi istemiyorlar. Fakat müslümanlar, onların Kur'ân'a karşı inatçılık yaptıklarını bilmiyorlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler. De ki: 'Mücizeler ancak Allaha aittir. Ama mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?” Çünkü müminler, belki inanırlar umuduyla, inanmayanların mücize istemelerine yardımcı oluyorlardı. Bunun Mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız” ifadesiyle onların inanmayacaklarını haber vermiştir.
üzerine Allah Teâlâ, [ ]Onlara gökten bir kapı açsak nerde ise oraya çıkacaklar. Bu beyan BI yukarıda sözü edilen bağlamda anlaşılır. Yüce Allah, meleklerin inmesini istemeleri sebebiyle onların inatçı ve mağrur olduklarını, doğru bilgi istemediklerini haber veriyor.
Bu âyetin mânasına dair de farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “Eğer onlar üzerine kapı açsak” sözü için şu anlamı veririler: Yani meleklere kapı açsak da meleklerin gökten inip çıkmakta olduklarını gözleri ile görseler de inanmazlar ve Gözlerimiz perdelendi derlerdi. Denildi ki “huyyirat ve süddet” kelimeleri şaşırtıldı ve perdelendi demektir. Hayır, bizler büyülenmişiz derler. Yani gözlerimiz büyülendi, bu sebeple onları görmüyoruz derler. Bazıları da şöyle demiştir: Onlara gökten bir kapı açsak meâlindeki beyanda geçen “aleyhim” kelimesi “lehum”, yani onlara anlamındadır. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar”, Bu beyanda geçen “ale'n-nüsubi” kelimesi “li'n-nüsubi” anlamındadır.
Oradan yukarı çıksalar. Yani mücizeleri gözleri ile görüp her şeyi müşahede etseler yine de gözlerimiz perdelendi. Bu söz Resülullah'a ve arkadaşlarına kâfirlerin iman etmelerinden ümit kestiriyor. “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler. Müşrikler inatçılıklarının şiddetinden ve sefihliklerinden dolayı bunu söylüyorlar, melekleri görmeyi de inkâr ediyorlar.
Ebü Avsece “fe zallü fihi ya'rucün” (5,214 âyetine şu mânayı veriyor: Yani o gün onlar yukarıya doğru çıkarlar, yükselirler. Başka biri de “fe zallü” kelimesine “meylettiler” anlamını vermiştir. Nitekim yüce Allah'ın “fe zallet anâkuhum” ” âyetinde “meyletmiştir” mânası vardır. Yine Ebü Avsece demiştir ki: Gözlerimiz perdelendi meâlindeki cümle gözlerimiz hayratte bırakıldı demektir. Hayrete düştüğü zaman bir kimse hakkında “tesekkera basaruhü denilir. Yine o, hayrete düşünce “tehayyertü” şaşırdım, hayrete düştüm denildiğini söylemiştir. Arap dilinde şöyle denilir: “Sekkerallâhu basarahu”, yani Allah gözünü şaşırttı; rüzgar sakinleştiği zaman da “sekerati'r-rihu tesküru - sekeran” denilir. Yine: “Leylün sâkir” ( 5. yani sakin gece denilir. “Sekertü'l-mâe eskuruhu sekeran” denilir. Yani suyu hapsettim, sakladım anlamına gelir. Yine “siker” engel demektir, “sükür” çoğuldur.
“Sekira, yeskeru, sekr/sükr, sekrân, kavm sükârd” (eys o SAL. Km s) denilir. “Sekratü” “gamratü” demektir, bu şiddet anlamına gelir.
Yüce Allah “Ölüm sarhoşluğu gelince...” buyurmuştur. Ölümün şiddeti ve ıztırabı gelince demektir. İbn Kuteybe: “Sükirat” kelimesine “perdeMEM lendi” anlamı vermiştir. [ ]Bu kabilden olmak üzere önüne set çekildiği zaman “sükira'n-nehru” denilir. “Sin” harfinin esresiyle “sikr” denilir ki bu sarhoşluk veren şeydir. Şarabın sarhoşluk vermesi de bu anlamdan alınmıştır. Çünkü şarap akıl ve göz üzerinde bir perdedir”. Hasan-ı Basri şeddesiz olarak “sükırat” kelimesine büyülendi anlamı vermiştir”.
O Gezbl kig Kay RA a as dal;
---
Dipnotlar:
“Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler, De ki: 'Mücizeler ancak Allaha aittir! Ama mücize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız?”. “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adıma kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkınadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. Çünkü bunlar doğru yoldan sapınaktır”. “Bu durumda iken ölüm sarhoşluğu kaçmılamaz bir gerçek olarak çöküverir; İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” (Kâf, 50/19). ” Bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 235. Bk. İbn Kuteybe, a. g-e., a.y.
Hicr 15:16
Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk. Denildi ki bu, yıldızlar oluşturduk demektir. “Burüc” kelimesinin güneş, ay ve yıldızların konakladığı yerler olma ihtimali vardır. Allah o burçlardan her biri için bir konaklama yeri belirlemiş olup her biri tek başına her gece burada konaklarlar. Anılan “burüc” kelimesinin güneş, ay ve yıldızların doğup battığı yerler mânasında olma ihtimali de vardır”, Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Yani bakanlar için gökleri süsledik. Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Bu âyette göğe bakmayı yasaklayan kurranm” sözünün reddedilmesine işaret vardır; bakanlar için onu süsleyip sonra da ona bakmayı yasaklama ihtimali yoktur”. Bu durum bakanlar için bir sakınca olmadığına işaret eder. Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyurmuştur: “And olsun ki, biz dünya göğünü kandillerle süslendirdik”, Allah güneş, ay ve yıldızlarda insanlar için menfaatler yarattı; insanlar gece karanlığında bunlarla yollarını bulurlar; yine onları karanlıklarda aydınlatan birer kandil yapmış ve gökleri bakanlar için süslediğini bildirmiştir. Çünkü göze çirkin gelen bir manzara hakkında bakan düşünmez, hem de böyle manzaralara bakmaz. Dolayısıyla yüce Allah gökleri insanlar için süsledi ki kendilerini düşünmeye ve onlara bakmaya sevketsin. Onlara bakmak ise bunlarm tek bir varlığın yönetimi altmda olduğunu bilmeleri içindir. ( Şöyle ki: Aralarında uzaklık olmasına rağmen göklerin menfaatini yerkürenin menfaatine bitiştirdi ve öyle şeyler yarattı ki bunlar görünüşte (zâhir) benzerdirler, halbuki hakikatte birbirine zıt gibidirler. Bunların bir kısmı görünüşte de birbirine zıttır, oysa hakikatte birbirine benzerdir. Işıkla karanlık bunun örneğidir. Bu iki şey birbirinin zıddı olduğu halde zâhirde benzer olmuşlardır. Öyle ki gece karanlığında yıldızlar ışık verirler, yerde bulunan varlıklar da bu ışıktan yararlanırlar. Işıkla karanlık görünüşte birbirinin zıddıdır, fakat ortaya çıkan menfaatleri sebebiyle şekiller gibi olmuşlardır. Çünkü ayın ışığı yanında yıldızların ışığından yararlanılmaz, güneşin ışığı yanında da ayın ışığından yararlanılmaz; her biri diğerinin gücünü yok etmesi sebebiyle bunlar birbirinin benzeridir. Bütün bunlar tek bir yönetimden çıktığı bilinsin diye böyle yaratılmıştır. Öyle ki menfaatin gereği olarak zıtlar birbirinin benzerleri gibi, benzerler de birbirinin zıddı gibi olmuştur.
Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Yani göğü koruduk. Allah şeytanların göğe çıktıklarını, yerde vuku bulacak yağmur ve benzeri konularda meleklerden gökteki bilgileri dinlediklerini, sonra ilâveler yapıp bunları kâhinlere götürdüklerini, onların da bu bilgileri insanlara haber verdiklerini ve şöyle dediklerini belirtti: Biz size, şu şu günlerde yağmur yağacağını haber vermedik mi, işte bu haktır dediler? Sonra şeytanlar göğe çıkmaktan engellendiler ve Allah göğün şeytanlardan korunmasını emretti. Bu sefer de “dinleme hırsızlığı yapmaya başladılar, bu sebeple Allah şeytanları uzaklaştırsınlar diye onlara yıldızları musallat kıldı. Bu, yüce Allah'ın şu beyanlarında belirttiği hususlardır: “Uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır”97; “Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar”.
“Ve hafıznâhâ” (uuluz;) ifadesinin, gök ehlini kovulmuş şeytandan koruduk mânasına da gelme ihtimali vardır. Çünkü daha önce köy, şehir, kafile ve diğer sözü edilenlerden bahsedildiğini belirttik. Bunlardan kastedilen köylerde ve şehirlerde yaşayan insanlardır”. Bu da buna göre değerlendirilmelidir. Ancak, gök ehli bütünüyle Allah'ın dostları ve kendisine itaat edenlerdir. Yer halkına gelince onlar içinde azgınlar, sapıklar da vardır ki bunlar şeytanın dostlarıdır. Nitekim yüce Allah, “Şeytanın sultası sadece kendisini dost edinenler üzerinedir” buyurmuştur.
“Burücen” “Burçlar” hakkında “on iki burç vardır. Burcun aslı kale ve saraydır. JOnları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa müstesna. Allah buyuruyor ki: Biz, şeytanın kendilerine ulaşmasından yahut kulak hırsızlığı dışında, onların durumu hakkında bilgi sahibi olmaktan onları koruduk. Sonra peşinden ateş saçan bir yıldız (şihâb) gelir. Ebü Avsece ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa meâlindeki beyan hakkında şöyle denildiğini söylemiştir: “İsteraktü'ssema” kulak hırsızlığı yaptım, yani bir topluluğun gafil olduğu vakti gözetledim de onlar farkında olmadan sözlerini işittim. Böylece melekler eğer şeytanların kulak hırsızlığı yaptıklarını ve bilgi kaçırdıklarını bilselerdi buna engel olurlar; sözlerini ve konuşmalarını dinlememeleri için konuşmaktan imtina ederlerdi. “Şihâb” yıldızdır. Denildi ki: “Şihâb” (vka) bir tarafında ateş olan bir odun parçasıdır. “Şuhbân” kelimesi ise cemaat demektir. Bazıları “şihâbun mubin” ifadesinin daha önce mevcut olmayan ve Hz. Peygamber (s.a.) hakkında kullanılan bir tabir olup ışık veren bir yıldız anlamına geldiğini söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ifadenin bizzat gökleri meleklerle korumak anlamına gelme ihtimali vardır. Bu da “her taraftan uzaklaştırılırlar”4 meâlindeki âyette belirtilmiştir? Şühübün Kur'ânda daha başka âyetlerde belirtilen anlamlara gelmesi muhtemeldir.
Bazıları “racim” kelimesinin lânetlenen anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Mesüd'un mushafında ise “İânetlenmiş olan her şeytandan... meâlindeki ifade vardır. Lanetlenmiş anlamına gelen “lain” sözlükte tard edilen, uzaklaştırılan kimse demektir. Belirtildiğine göre “duhüran” kelimesiyle aynı anlamdadır”.
---
Dipnotlar:
“Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kova“Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir “İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz” (Yüsuf, 12/82). “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”. “Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır” (esBu siyakta gelen şu âyetlere işaret etmektedir: “Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar” (Sâffat, 37/10); “Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”.
Hicr 15:17
Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk. Denildi ki bu, yıldızlar oluşturduk demektir. “Burüc” kelimesinin güneş, ay ve yıldızların konakladığı yerler olma ihtimali vardır. Allah o burçlardan her biri için bir konaklama yeri belirlemiş olup her biri tek başına her gece burada konaklarlar. Anılan “burüc” kelimesinin güneş, ay ve yıldızların doğup battığı yerler mânasında olma ihtimali de vardır”, Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Yani bakanlar için gökleri süsledik. Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Bu âyette göğe bakmayı yasaklayan kurranm” sözünün reddedilmesine işaret vardır; bakanlar için onu süsleyip sonra da ona bakmayı yasaklama ihtimali yoktur”. Bu durum bakanlar için bir sakınca olmadığına işaret eder. Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyurmuştur: “And olsun ki, biz dünya göğünü kandillerle süslendirdik”, Allah güneş, ay ve yıldızlarda insanlar için menfaatler yarattı; insanlar gece karanlığında bunlarla yollarını bulurlar; yine onları karanlıklarda aydınlatan birer kandil yapmış ve gökleri bakanlar için süslediğini bildirmiştir. Çünkü göze çirkin gelen bir manzara hakkında bakan düşünmez, hem de böyle manzaralara bakmaz. Dolayısıyla yüce Allah gökleri insanlar için süsledi ki kendilerini düşünmeye ve onlara bakmaya sevketsin. Onlara bakmak ise bunlarm tek bir varlığın yönetimi altmda olduğunu bilmeleri içindir. ( Şöyle ki: Aralarında uzaklık olmasına rağmen göklerin menfaatini yerkürenin menfaatine bitiştirdi ve öyle şeyler yarattı ki bunlar görünüşte (zâhir) benzerdirler, halbuki hakikatte birbirine zıt gibidirler. Bunların bir kısmı görünüşte de birbirine zıttır, oysa hakikatte birbirine benzerdir. Işıkla karanlık bunun örneğidir. Bu iki şey birbirinin zıddı olduğu halde zâhirde benzer olmuşlardır. Öyle ki gece karanlığında yıldızlar ışık verirler, yerde bulunan varlıklar da bu ışıktan yararlanırlar. Işıkla karanlık görünüşte birbirinin zıddıdır, fakat ortaya çıkan menfaatleri sebebiyle şekiller gibi olmuşlardır. Çünkü ayın ışığı yanında yıldızların ışığından yararlanılmaz, güneşin ışığı yanında da ayın ışığından yararlanılmaz; her biri diğerinin gücünü yok etmesi sebebiyle bunlar birbirinin benzeridir. Bütün bunlar tek bir yönetimden çıktığı bilinsin diye böyle yaratılmıştır. Öyle ki menfaatin gereği olarak zıtlar birbirinin benzerleri gibi, benzerler de birbirinin zıddı gibi olmuştur.
Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Yani göğü koruduk. Allah şeytanların göğe çıktıklarını, yerde vuku bulacak yağmur ve benzeri konularda meleklerden gökteki bilgileri dinlediklerini, sonra ilâveler yapıp bunları kâhinlere götürdüklerini, onların da bu bilgileri insanlara haber verdiklerini ve şöyle dediklerini belirtti: Biz size, şu şu günlerde yağmur yağacağını haber vermedik mi, işte bu haktır dediler? Sonra şeytanlar göğe çıkmaktan engellendiler ve Allah göğün şeytanlardan korunmasını emretti. Bu sefer de “dinleme hırsızlığı yapmaya başladılar, bu sebeple Allah şeytanları uzaklaştırsınlar diye onlara yıldızları musallat kıldı. Bu, yüce Allah'ın şu beyanlarında belirttiği hususlardır: “Uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır”97; “Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar”.
“Ve hafıznâhâ” (uuluz;) ifadesinin, gök ehlini kovulmuş şeytandan koruduk mânasına da gelme ihtimali vardır. Çünkü daha önce köy, şehir, kafile ve diğer sözü edilenlerden bahsedildiğini belirttik. Bunlardan kastedilen köylerde ve şehirlerde yaşayan insanlardır”. Bu da buna göre değerlendirilmelidir. Ancak, gök ehli bütünüyle Allah'ın dostları ve kendisine itaat edenlerdir. Yer halkına gelince onlar içinde azgınlar, sapıklar da vardır ki bunlar şeytanın dostlarıdır. Nitekim yüce Allah, “Şeytanın sultası sadece kendisini dost edinenler üzerinedir” buyurmuştur.
“Burücen” “Burçlar” hakkında “on iki burç vardır. Burcun aslı kale ve saraydır. JOnları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa müstesna. Allah buyuruyor ki: Biz, şeytanın kendilerine ulaşmasından yahut kulak hırsızlığı dışında, onların durumu hakkında bilgi sahibi olmaktan onları koruduk. Sonra peşinden ateş saçan bir yıldız (şihâb) gelir. Ebü Avsece ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa meâlindeki beyan hakkında şöyle denildiğini söylemiştir: “İsteraktü'ssema” kulak hırsızlığı yaptım, yani bir topluluğun gafil olduğu vakti gözetledim de onlar farkında olmadan sözlerini işittim. Böylece melekler eğer şeytanların kulak hırsızlığı yaptıklarını ve bilgi kaçırdıklarını bilselerdi buna engel olurlar; sözlerini ve konuşmalarını dinlememeleri için konuşmaktan imtina ederlerdi. “Şihâb” yıldızdır. Denildi ki: “Şihâb” (vka) bir tarafında ateş olan bir odun parçasıdır. “Şuhbân” kelimesi ise cemaat demektir. Bazıları “şihâbun mubin” ifadesinin daha önce mevcut olmayan ve Hz. Peygamber (s.a.) hakkında kullanılan bir tabir olup ışık veren bir yıldız anlamına geldiğini söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ifadenin bizzat gökleri meleklerle korumak anlamına gelme ihtimali vardır. Bu da “her taraftan uzaklaştırılırlar”4 meâlindeki âyette belirtilmiştir? Şühübün Kur'ânda daha başka âyetlerde belirtilen anlamlara gelmesi muhtemeldir.
Bazıları “racim” kelimesinin lânetlenen anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Mesüd'un mushafında ise “İânetlenmiş olan her şeytandan... meâlindeki ifade vardır. Lanetlenmiş anlamına gelen “lain” sözlükte tard edilen, uzaklaştırılan kimse demektir. Belirtildiğine göre “duhüran” kelimesiyle aynı anlamdadır”.
---
Dipnotlar:
“Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kova“Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir “İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz” (Yüsuf, 12/82). “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”. “Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır” (esBu siyakta gelen şu âyetlere işaret etmektedir: “Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar” (Sâffat, 37/10); “Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”.
Hicr 15:18
Andolsun biz gökte yıldız kümeleri oluşturduk. Denildi ki bu, yıldızlar oluşturduk demektir. “Burüc” kelimesinin güneş, ay ve yıldızların konakladığı yerler olma ihtimali vardır. Allah o burçlardan her biri için bir konaklama yeri belirlemiş olup her biri tek başına her gece burada konaklarlar. Anılan “burüc” kelimesinin güneş, ay ve yıldızların doğup battığı yerler mânasında olma ihtimali de vardır”, Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Yani bakanlar için gökleri süsledik. Seyredenler için ona güzel bir görünüm verdik. Bu âyette göğe bakmayı yasaklayan kurranm” sözünün reddedilmesine işaret vardır; bakanlar için onu süsleyip sonra da ona bakmayı yasaklama ihtimali yoktur”. Bu durum bakanlar için bir sakınca olmadığına işaret eder. Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyurmuştur: “And olsun ki, biz dünya göğünü kandillerle süslendirdik”, Allah güneş, ay ve yıldızlarda insanlar için menfaatler yarattı; insanlar gece karanlığında bunlarla yollarını bulurlar; yine onları karanlıklarda aydınlatan birer kandil yapmış ve gökleri bakanlar için süslediğini bildirmiştir. Çünkü göze çirkin gelen bir manzara hakkında bakan düşünmez, hem de böyle manzaralara bakmaz. Dolayısıyla yüce Allah gökleri insanlar için süsledi ki kendilerini düşünmeye ve onlara bakmaya sevketsin. Onlara bakmak ise bunlarm tek bir varlığın yönetimi altmda olduğunu bilmeleri içindir. ( Şöyle ki: Aralarında uzaklık olmasına rağmen göklerin menfaatini yerkürenin menfaatine bitiştirdi ve öyle şeyler yarattı ki bunlar görünüşte (zâhir) benzerdirler, halbuki hakikatte birbirine zıt gibidirler. Bunların bir kısmı görünüşte de birbirine zıttır, oysa hakikatte birbirine benzerdir. Işıkla karanlık bunun örneğidir. Bu iki şey birbirinin zıddı olduğu halde zâhirde benzer olmuşlardır. Öyle ki gece karanlığında yıldızlar ışık verirler, yerde bulunan varlıklar da bu ışıktan yararlanırlar. Işıkla karanlık görünüşte birbirinin zıddıdır, fakat ortaya çıkan menfaatleri sebebiyle şekiller gibi olmuşlardır. Çünkü ayın ışığı yanında yıldızların ışığından yararlanılmaz, güneşin ışığı yanında da ayın ışığından yararlanılmaz; her biri diğerinin gücünü yok etmesi sebebiyle bunlar birbirinin benzeridir. Bütün bunlar tek bir yönetimden çıktığı bilinsin diye böyle yaratılmıştır. Öyle ki menfaatin gereği olarak zıtlar birbirinin benzerleri gibi, benzerler de birbirinin zıddı gibi olmuştur.
Onları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Yani göğü koruduk. Allah şeytanların göğe çıktıklarını, yerde vuku bulacak yağmur ve benzeri konularda meleklerden gökteki bilgileri dinlediklerini, sonra ilâveler yapıp bunları kâhinlere götürdüklerini, onların da bu bilgileri insanlara haber verdiklerini ve şöyle dediklerini belirtti: Biz size, şu şu günlerde yağmur yağacağını haber vermedik mi, işte bu haktır dediler? Sonra şeytanlar göğe çıkmaktan engellendiler ve Allah göğün şeytanlardan korunmasını emretti. Bu sefer de “dinleme hırsızlığı yapmaya başladılar, bu sebeple Allah şeytanları uzaklaştırsınlar diye onlara yıldızları musallat kıldı. Bu, yüce Allah'ın şu beyanlarında belirttiği hususlardır: “Uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır”97; “Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar”.
“Ve hafıznâhâ” (uuluz;) ifadesinin, gök ehlini kovulmuş şeytandan koruduk mânasına da gelme ihtimali vardır. Çünkü daha önce köy, şehir, kafile ve diğer sözü edilenlerden bahsedildiğini belirttik. Bunlardan kastedilen köylerde ve şehirlerde yaşayan insanlardır”. Bu da buna göre değerlendirilmelidir. Ancak, gök ehli bütünüyle Allah'ın dostları ve kendisine itaat edenlerdir. Yer halkına gelince onlar içinde azgınlar, sapıklar da vardır ki bunlar şeytanın dostlarıdır. Nitekim yüce Allah, “Şeytanın sultası sadece kendisini dost edinenler üzerinedir” buyurmuştur.
“Burücen” “Burçlar” hakkında “on iki burç vardır. Burcun aslı kale ve saraydır. JOnları her kovulmuş şeytana karşı koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa müstesna. Allah buyuruyor ki: Biz, şeytanın kendilerine ulaşmasından yahut kulak hırsızlığı dışında, onların durumu hakkında bilgi sahibi olmaktan onları koruduk. Sonra peşinden ateş saçan bir yıldız (şihâb) gelir. Ebü Avsece ancak kulak hırsızlığı yapmaya kalkışan olursa meâlindeki beyan hakkında şöyle denildiğini söylemiştir: “İsteraktü'ssema” kulak hırsızlığı yaptım, yani bir topluluğun gafil olduğu vakti gözetledim de onlar farkında olmadan sözlerini işittim. Böylece melekler eğer şeytanların kulak hırsızlığı yaptıklarını ve bilgi kaçırdıklarını bilselerdi buna engel olurlar; sözlerini ve konuşmalarını dinlememeleri için konuşmaktan imtina ederlerdi. “Şihâb” yıldızdır. Denildi ki: “Şihâb” (vka) bir tarafında ateş olan bir odun parçasıdır. “Şuhbân” kelimesi ise cemaat demektir. Bazıları “şihâbun mubin” ifadesinin daha önce mevcut olmayan ve Hz. Peygamber (s.a.) hakkında kullanılan bir tabir olup ışık veren bir yıldız anlamına geldiğini söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu ifadenin bizzat gökleri meleklerle korumak anlamına gelme ihtimali vardır. Bu da “her taraftan uzaklaştırılırlar”4 meâlindeki âyette belirtilmiştir? Şühübün Kur'ânda daha başka âyetlerde belirtilen anlamlara gelmesi muhtemeldir.
Bazıları “racim” kelimesinin lânetlenen anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Mesüd'un mushafında ise “İânetlenmiş olan her şeytandan... meâlindeki ifade vardır. Lanetlenmiş anlamına gelen “lain” sözlükte tard edilen, uzaklaştırılan kimse demektir. Belirtildiğine göre “duhüran” kelimesiyle aynı anlamdadır”.
---
Dipnotlar:
“Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kova“Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir “İstersen orada bulunduğumuz şehrin halkına ve aralarında geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söylüyoruz” (Yüsuf, 12/82). “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”. “Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır” (esBu siyakta gelen şu âyetlere işaret etmektedir: “Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar” (Sâffat, 37/10); “Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”.
Hicr 15:19
Arzı da yaydık, oraya sağlam dağlar yerleştirdik. Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyurdu: “Yeryüzüne, sakinlerini sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik; kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler ve yollar açtık”. Bundan dağları kastediyor. Bu ifadenin zâhirine göre sanki yer sallanıp üzerinde bulunanları yere meylettiriyor, bu sebeple Allah yeri dağlarla sabitlemiştir. Böyle olmazsa yerin tabiatı yukarıdan aşağı doğru iniştir. Bunun gibi dağların tabiatı da alçalma ve aşağıya doğru inmektir. [Ş] Ancak yüce Allah, lütfuyla tabiatı aşağıya doğru iniş olan yeri, aynı şekilde tabiatı yukarıdan aşağıya doğru iniş olan dağlarla sabitledi ki böylece Allah'ın lütuf ve kudreti bilinsin. Biz bunu daha önce de belirtmiştik.
Orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik. Bazıları şöyle demiştir: Yani dağlarda ölçüyle belirlenmiş olan her şey vardır. Yani altın, gümüş, demir, kalay ve benzeri yerden çıkarılan her şey ölçülü olarak orada vardır. Bu yorum doğru değil gibidir. Çünkü altın, gümüş ve demir için bitkiler ve yerde biten maddeler için söylenildiği gibi, yerde bitirildi denilmez; aksine altın, gümüş ve demir için: “Biz orada yarattık, orada yerleştirdik” gibi ifadeler kullanılır. Bazıları şöyle demiştir: Orada bitirdik. Yani yerde her renkten ölçüleri belli cahillerin yaptıkları gibi, düzenleme yapmaksızın, ölçüsüz ve kabataslak degil. En doğrusunu Allah bilir. Bunun, ziraat ürünlerini sonunda ölçülü olacak şekilde yerde bitirdik mânasına gelme ihtimali de vardır. En doğrusunu Allah bilir. Orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik. Yani bütün yaratılmışlar bir araya gelseler, yerden ilk çıkışında, bir saniyede, göz açıp kapayacak kadar bir vakitte, büyüyen ve çoğalan bitkilerin miktarını insanlar bilemezler. Bunlar Allah katında bellidir, miktarı da biliniyor. Bilinmelidir ki bunlar Allah'ın lütfu, düzenlemesi, kudreti, bilgisiyle olmaktadır, bunların hepsinin düzenleyicisi ve yöneticisi de birdir, değişmez ve farklılık göstermez. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:20
Sizin için orada geçim şartları yarattık. Yani yeryüzünde ve dağlarda. Rızkı size borç olmayanlar için. Hasan-ı Basri demiştir ki: Yani sizin için ve çevrenizdekiler için yeryüzünde yaşamak için geçim şartları yaptık. Allah orada sizin sağlamadığınız geçimlikler yarattı, bunu yapmak Allaha aittir; onların rızkını da sizin rızkınızı da Allah verir. Bazıları da şöyle demiştir: Rızkı size borç olmayanlar vahşi hayvanlar ve kuşlardır. Hayvanlar ise yaşamada insanlarla ortaktırlar. Fakat bunun dışında bir mâna daha yakın ve daha uygundur. Bunun sebebi şu idi: Mekkeliler, Hz. Peygamber'i minnet altında bırakmak için: Onu biz terbiye ettik/yetiştirdik, biz besledik, onun nafakasını biz verdik ve onun rızkını biz verdik de sonra bize böyle yaptı diyorlardı. Bu sebeple bu âyet onlara cevap yerinde geçmiştir. Orada hem sizin için hem de rızkı size borç olmayanlar için uygun geçim şartları yarattık. Yani Muhammed'in geçimini sağladık.
Hicr 15:21
Her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ifadenin şu anlama gelmesi muhtemeldir: Halkın depoladığı her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır. Yani o hazineler bizim katımızdadır. Yani depoladığımız nesneler var ya, onlar işte bizim katımızdadır, bizim hazinemizdedir.
Biz oradan indirdiğimizi ancak belirli bir ölçüye göre indiririz. Bu yoruma göre “ve mâ nunezziluhü” kelimesi, onu biz ancak belli bir ölçüye göre veririz demektir. Yani her ne kadar rızıklar sizin yanınızda depolanmış ve saklanmış olsa da bunların hepsi Allah'ın hazinelerindedir; dilediğine verir, dilediğini mahrum eder.
Her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır. Bu beyanın şu anlama gelmesi muhtemeldir. Hazineler anlamındaki “hazâin” kelimesi malların saklandığı gizli yerler ve saklı mekânlar demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle diyor: Yerin içinde hiçbir şey ve gizli hazineler yoktur ki onların düzenlenmesi ve bilgisi bizim nezdimizde olmasın. Allah bize haber veriyor ki; hazinelerin düzenlenmesi ve onlara dair bilgi açıktakiler gibidir. Hiçbir şey onun yönetiminin ve bilgisinin dışına çıkmaz, belki bunların hepsi onun bilgisi ve düzenlemesi altında gerçekleşmektedir.
Her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır. Bu beyan hakkında Hasan-ı Basri demiştir ki: “Hazâin” her şeye hayat veren su kaynakları hakkındaki bilgi katımızdadır, her şey sudan yararlanır. Su bütün her şeyin kaynağıdır, her şeyin varlığı su sayesindedir demektir“. O, şöyle demiştir: Görmez misin ki yüce Allah biz onu ancak belirli bir ölçüye göre indiririz buyurmuştur. Allah indirme kelimesini kullanmıştır, o da gökten temiz olarak inen sudur.
Hasan-ı Basri'nin bu söylediği muhtemel bir yorumdur. Fakat tamamı şöyle olmalıdır: Su “hızânededir, hızâne ise suyun saklandığı yer, yani mahzen ve depodur. Suda bir güç ve bir özellik vardır ki yaratıkların canlılığı onun sayesinde gerçekleşir. Yaratıkların menfaatleri sudaki özelliklerde bulunur, suyun kendisinde değil. Görmez misin ki, su ağacın köklerine isabet edince onun yararları ağacın dallarında yukarı kısmında ortaya çıkar. Suda gizli bir güç ve özellik bulunduğu böylece sabit olmuştur. Yaratıklar suyun bu güç ve özelliğinden yararlanır, kendisinden değil. En doğrusunu Allah bilir.
Kurtubi, el-Cami'li-ahkâmiT-Kurân, X, 14.
Hem sözü edilen bu hazineler, rüzgârlar, su, yağmurlar ve diğerleri, onlara karşı delil olarak belirtilen nimetlerdendir. Çünkü yüce Allah bu nimetleri kendisi için değil, aksine onlar için varedip yaratmıştır. Kullar için yaratınca onları başı boş bırakması muhtemel ve mümkün değildir. Yani bu nimetler insanlara emirler vermemesi, yasaklar koymaması ve onları imtihana tabi tutmaması, mükâfatla ve ceza ile karşılayacakları bir akıbeti onlar için yaratmaması düşünülemez. İşte bu sebeple bu âyetin sonunda “Ve senin Rabb'in, onları kıyâmette toplayıp bir araya getirecektir” buyurmuştur.
Ancak belirli bir ölçüye göre. Belirttiğimiz birinci yoruma göre bunun mânası şudur: Yani kullar onu stok edip saklasa da biz onu sadece belli bir ölçüye göre veririz. Ancak belirli bir ölçüye göre meâlindeki söz daha önce geçen bilinen bir ölçü ile indiririz mânasına da gelme ihtimali vardır. Eğer tevil buna göre yapılırsa, var olan ve meydana gelen her şeyin, daha önceki bir kadere göre vuku bulacağına, Allah'ın önceden takdir etmediği hiçbir şeyin de var olmayacağına işaret eder. Yahut ancak belirli bir ölçüye göre indiririz anlamındaki beyan sınırlandırılmış bilinen bir ölçü ile indiririz, belirsiz bir şekilde indirilmez, belki bilinen ve belirli bir miktarda indirilir demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:22
Biz, rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik. Bazıları “levâkıh” (4 kelimesine taşıyıcı olarak gönderdik anlamı vermişse de bu doğru değildir. Eğer buna göre mâna verilirse “levâkıh” kelimesi değil “melâkıh” ve “mulkıhât” (sal) kelimelerinin kullanılması gerekirdi. Ebü Avsece kelimesine ağaçları aşılar, yani aşılayıcı olarak yapraklarını bitirir, diye anlam vermiştir. Yine dişi deve için “nük levâkıh”, “nâka lâkıh” denilir. Yani deve hamile olmuştur. Yine “harb lakih” denilirki bu da “şiddetli savaş” demektir. “Sehâb lâkıh” (İdenir, bu da su taşıyan yağmur bulutuna denilir. “Rih lâkıh” ise aşılayıcı rüzgâr, ağacı aşılayan, yani yaprağını ve taşıyacağı meyveyi bitiren rüzgâr demektir. Yine “rih yulkıh” denilir, bu da rüzgâr aşılar demektir. Yine “elkaha'T-racülu” denilir, bu da devesi hamile oldu anlamına gelir. Yine “recül mulkah” denilir, aynı anlamda. “Leküh” beraberinde küçük yavrusu bulunan dişi deveye denilir. Cem'i “likâh”tır. Cem'inin cemi ise “lekâih” gelir. “Lukah, levâkıh” ise develerden hamile olanlar dajana gelir.
İbn Kuteybe'nin naklettiğine göre Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Levâkıh” (çöl) “melâkıh”den başkası değildir. Bu kelime “mulkıha”nın (wau) çoğuludur. Allah Teâlâ bununla şunu kastediyor: Rüzgârlar ağaçları ve bulutları aşılarlar, sanki rüzgârlar bulutları doğurur“. “Levâkıh” ağaçlardan meyveleri, buluttan yağmurları ve diğerlerinden beklenen sonuçların ortaya çıkmasını sağlayan rüzgârlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Gökten su indirip onunla sizin su ihtiyacınızı karşıladık. Suyu depolayan siz değildiniz. Bu, “Her şeyin hazineleri sadece bizim katımızdadır” meâlindeki âyette belirttiğimiz ilk tevile göre suyu depolayan siz değilsiniz anlamındadır. Hasan-ı Basri'nin teviline göre ise bundan maksat su ile yağmurdur, Suyu depolayan siz değildiniz. Yani Allah'ın gökten indirdiğini belirttiği yağmur ile suyunu siz depolamıyorsunuz, yani toprağın içinde onu siz tutmuyorsunuz. Bu ifade şöyle de yorumlanabilir: Siz Allah adına depoluyor değilsiniz, yani Allah'ın hazineleri sizin elinizde olmadığı gibi kimsenin elinde de değildir, belki Aziz ve Celil olan Allah'ın elindedir. Başka bir tevile göre ise suyu depolayan siz değilsiniz meâlindeki cümlenin mânası “yer altına gizlenen ve depolanan şeyleri düzenleyen siz değilsiniz şeklindedir.
Hicr 15:23
Yani biz bâkiyiz, bütün yaratılanlar yok olur, sadece Allah bâki kalır. İşte bu sebeple ölen kimsenin halefine vâris denilir. Çünkü kişi ölür, geride vârisi kalır, vâris var olmaya devam eder. “Yeryüzü ve üzerinde bulunanlar sonunda yalnız bize kalır ve hepsi bize dönerler” meâlindeki âyet de bu mânada değerlendirilir. En doğrusunu Allah bilir.
© İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'Kurün, s. 236.
Hicr 15:24
Andolsun biz, içinizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da muhakkak biliriz. Bazıları demiştir ki: Andolsun biz, içinizden önce gelip geçen yalancıları, yalanlamaları sebebiyle onların başına gelenleri de biliriz, sizden geri kalan yalancıları da biliriz. Bazıları da şöyle demiştir: Yalancılardan olup ölenleri de biliriz, onlardan olup doğacak olanları da biliriz. Bu sebeple yüce Allah şöyle buyurmuştur: Senin Rabb'in, onları kıyâmette toplayıp bir araya getirecektir. Yani geçenleri, kalanları, daha sonra kıyâmet gününe kadar yaşamayanları bir araya getirecektir. Andolsun biz, içinizden hayırda önce gelenleri ve şerde kalanları da biliriz. Bazıları da bu âyete: “İlk ve son safta olanları biliriz” yorumunu yapmıştır. Fakat bu yorum kabul edilebilir olmaktan uzaktır.
O, Hakim'dir, Alim'dir. “Hakim”; eşyayı lâyık olduğu yere koyandır. İkincisi “Alim” eşyayı yerli yerinde varedendir. Birincisinde insanlar eşyayı yerine koymayı bilir, ikincisi ise ancak Allah'ın yapması ile olur. Alimdir. Yani Allah halkın faydasına olanları, leh ve aleyhindeki hususları iyi bilendir yahut eşyayı lâyık olduğu yere koymayı en iyi bilendir.
Hicr 15:25
Andolsun biz, içinizden önce gelip geçenleri de biliriz, geri kalanları da muhakkak biliriz. Bazıları demiştir ki: Andolsun biz, içinizden önce gelip geçen yalancıları, yalanlamaları sebebiyle onların başına gelenleri de biliriz, sizden geri kalan yalancıları da biliriz. Bazıları da şöyle demiştir: Yalancılardan olup ölenleri de biliriz, onlardan olup doğacak olanları da biliriz. Bu sebeple yüce Allah şöyle buyurmuştur: Senin Rabb'in, onları kıyâmette toplayıp bir araya getirecektir. Yani geçenleri, kalanları, daha sonra kıyâmet gününe kadar yaşamayanları bir araya getirecektir. Andolsun biz, içinizden hayırda önce gelenleri ve şerde kalanları da biliriz. Bazıları da bu âyete: “İlk ve son safta olanları biliriz” yorumunu yapmıştır. Fakat bu yorum kabul edilebilir olmaktan uzaktır.
O, Hakim'dir, Alim'dir. “Hakim”; eşyayı lâyık olduğu yere koyandır. İkincisi “Alim” eşyayı yerli yerinde varedendir. Birincisinde insanlar eşyayı yerine koymayı bilir, ikincisi ise ancak Allah'ın yapması ile olur. Alimdir. Yani Allah halkın faydasına olanları, leh ve aleyhindeki hususları iyi bilendir yahut eşyayı lâyık olduğu yere koymayı en iyi bilendir.
Hicr 15:26
26. delin biz insanı şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattık.”
Andolsun biz insanı şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattık. Başka bir âyette yüce Allah “O sizi çamurdan yarattı”; “Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık”? buyurmuştur. Başka âyetlerde de: “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz”; “Sizi topraktan yarattık” buyurmuştur. Allah Teâlâ, bir kere kuru balçıktan söz etti ki kuru balçık bir görüşe göre değişik siyah bir çamurdur; bir kere de topraktan söz etti, bir kere ise yapışkan çamurdan, ki yapışkan çamur yapışan çamurdur; bir kere de çamurdan alınmış bir özden söz etti. Oluşum süreci ve zamanlarına göre bunların o adları alma ihtimali vardır. Bir halde toprak idi, bir halde yapışkan çamur oldu, bir halde kurutulmuş çamur oldu ki çok eğleştiği için bu şekilde siyahlaşıp değişti, kurutulmuş çamur, çanak ve testi Organlarla kemiklerin birleştirildiği bir yaratık olmadan önce insan üzerinden bu üç merhale geçmiştir. Nitekim insanoğlunun merhalelerine ilişkin değişimi haber veren Allah şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ölümden sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık”, Allah orada et ve kemik halinde yaratılmadan önce üç aşamadan bahsetti. Bir aşamada nutfe (döllenmiş yumurta) idi, sonra alaka (rahimde asılıp beslenen embriyo) oldu, sonra mudğa (şekilsiz et görünümünde) oldu. İşte buna göre Âdem hakkında sözü edilen toprak, çamur, balçık ve benzeri aşamalar zikrettiğimiz değişik halleri aşma yahut benzetme ve temsili bir anlatım olma ihtimali vardır. Sözü edilen çamur ile yapılan temsilin açıklaması şöyledir: Kurutulmuş çamur, fahhâr ve yapışkan çamur gibileri binaların, çanakların, kazanların ve yarar sağlayan çeşitli aletlerin imal edildiği çamurdur. Habis olan çamurdan ise söz konusu alet ve eşyalardan hiçbiri yapılmaz. Bunlardan böyle ürünler yapma imkânı da olmaz.
Allah Âdem'in yaratılışını, çeşitli faydaların muhtevasında toplandığı çamura benzetti. Buna göre Âdemde tertemiz çamurun içerdiği bütün menfaat ve hayır türlerini toplanmıştır. Bütün bunlar, Allah'ın kudretine, hükümranlığına ve nimetlerini hatırlatmaya işaret ederler. Çünkü Allah Âdem'i çamurdan ve belirtilen maddelerden yarattığını bize bildirdi; toprak ile çamurda beşeri niteliklerden hiçbir iz yoktur. Bunun gibi, insanın yaratıldığı nutfede de beşeri özelliklerden herhangi bir iz yoktur. Bu, Allah'ın maddi varlıkları yoktan yaratmaya (lâ min şey) gücünün yettiği bilinmesi içindir. Zira beşerin yaratıldığı toprakta beşeri özelliklerden hiçbir özellik yoktur”, insan soyunun yaratıldığı nutfede de et, kemik, kıl ve diğer unsurları ile insanlarda var edilen akıl, ilim, düşünme, idare etme, azalar ve bunlar dışında kalan beşeriyet ve insaniyet nitelikleri yoktur. Bu da eşyayı mevcut bir nesne olmadan da yaratmaya Allah'ın kudreti ve hâkimiyetinin bulunduğunu bilmeleri ve insanlara verdiği nimetleri tanımaları için Allah böyle yapmıştır. Öyle ki Allah Âdem'i yapışkan çamurdan ve kuru balçıktan ve belirtilen maddelerden yarattığını haber verdi. İşte bu saf ve temiz çamurun özelliğidir, çünkü kirli ve temiz olmayan çamur Allah'ın nitelediği dereceye ulaşamaz, uzun süre beklese de o duruma gelemez. Çünkü kirli ve pis çamurdan yararlanılmaz; ondan ne bina, ne çanak, ne kazan yapılır, aynı zamanda bu çamur ekinin bitmesi için de elverişli değildir. Dolayısıyla bunun sözünü ettiğimiz temsil anlamına gelme ihtimali vardır, gerçek anlamda yahut çeşitli merhalelere göre gerçek olma anlamında değildir. Dolayısıyla Allah'ın Âdemi aslı tertemiz olan çamurdan yarattığını gösterir. Buna göre beşerin kendisinden yaratıldığı nutfe olması ihtimali de vardır ki bu nutfe temiz olur, bir şeye isabet etmez, o çıktığı yerin dışında bir niteliktedir. Çünkü Allah: “O, atılan bir sudan yaratıldı”; “Sonra onun neslini önemsenmeyen bir suyun özünden yaratıp sürdürmüştür” buyurmuştur.
“Salsâl”: Bazıları kuru topraktır demiştir. “Hame”: Siyah çamurdur. “Mesnün”: Kokuşmuş, bozulmuş demektir. Bazıları da “Salsâl”: Vurduğun zaman ses çıkaran demektir. Ses çıkardığı zaman “Salsalatü”l-licâm ve'l-feres” denilmesi bu kullanıma örnektir. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Salsâl” ateş değmeyen kuru topraktır. Tıklattığın zaman ise ses çıkarır, ateş değince onun adı “fahhâr'dır. “Mesnün” kokusu değişen demektir. Yine “mesnün” dökülmüş demektir. Bir şeyi kolaylıkla döktüğün zaman: “Senenteş-şey'e” denilir. “Sünne'l-mâu alâ vechike”
(işe; le eli 2) “Su yüzüne dökülmüştür” denilir. Bunlar İbn Kuteybe'nin göEbü Avsece “min hamein mesnün” cümlesindeki “hame”nin kuyunun altındaki siyah toprak olduğunu söylemiştir. İşte bu sebeple ona “hame” denilmiştir. Çünkü otlatılmaktan korunuyor. Yine: Hararetleri şiddetli olunca “humiyeti'l-harbu veş-şems vet-tennür” denilir. Yani savaş, güneş ve tandır şiddetli kızgın olunca böyle denilir. “Mesnün” (Oya) yaratılmış demektir. Hasan-ı Basri demiştir ki “mesnün” insanların yaratılışının üzerinde cereyan ettiği nesnedir. Yani Âdem'in çocukları, onun yaratılışına göredir. Yani insanlar Âdem'in yaratılışı ne ise insanlar da aynı özden yaratılmıştır. Bunun benzeri başka açıklamalar da vardır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
” o “Eyinsanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim...” (el- Hac, 22/5). “O, insanı ateşte pişirilmiş toprak kaplar gibi kurutulmuş çamurdan yarattı” (er-Rahmân, Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim” (el- Hac, 22/5). Bilinmelidir ki, Allah bir şeyden ve hiçbir şey olmadan eşyayı yaratmaya kâdirdir. Çünkü beşerin babasının kendilerinden yaratıldığı anılan toprak ve çamurda herhangi bir beşeriyet eseri yoktur. “İnsan neden yaratıldığına bir baksın. O, atılan bir sudan yaratıldı”. “Sonra onun neslini, önemsenmeyen bir suyun özünden yaratıp sürdürmüştür” (es-Secde,
Hicr 15:27
Cin türüne gelince daha önce onu da kavurucu alevden yaratmıştık. Bazıları “cânn'ın iblis olduğunu söylemiştir. Bazıları “cânn'a cinlerin babası demiştir. İblis de şeytanların babası demektir. Onlara şeytan adı verilmesinin sebebi yaptıkları işte başkaldırmalarıdır. Görmez misin ki Allah insan ve cinlerden şeytanların var olduğundan bahsetmiştir. Tıpkı yüce Allah'ın şu sözünde olduğu gibi: “İnsan ve cinlerin şeytanları..”“ Bu durum onların inatla başkaldırmalarındandır. Cân cin kelimesinden türemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
İBazıları “semüm'”un dumansız ateşin alevi olduğunu söylemiştir. Ateşin dumansız olanı işte budur. “Mâric” ateşten çıkan kısımdır. Bazıları da semümun ateş cinsinden olduğunu söylemiş, sanki ateşin alevini kastetmiştir. Bazıları da “nâru's-sumüm'un öldüren ateş olduğunu söylemiştir. Her ne kadar semüm ve mâricin bazılarının zikrettiği ateş alevi olsa da onun tabiatı yükselmek ve yukarı çıkmaktır. Buna göre ateşten yaratılanın tabiatı yükselmek ve yukarı çıkmaktır. İşte bu sözü edilen cânnın tabiatıdır.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 237-238.
Çamurun tabiatı ise alçalmak, yere doğru inmektir. Buna göre topraktan yaratılanm tabiatı yere doğru meyletmek ve yere doğru inmektir.
“Cân” hakkında Ebü Avsece şöyle demiştir: Cin, cânnın tekilidir. Çoğulu “cân'dır. Bu adı almasının sebebi gizli olmasıdır. Bir başkası da şöyle demiştir: Cân topluluk adıdır, cin ise tek bir ferdine verilen addır.
Özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamur. Bu söze dair Hasan-ı Basri şunları söylemiştir: “Salsâl” (Jual) hararetli çamur olup sertlik ve kuruluğundan dolayı ses çıkarır. “Hame” ( çamurdur. “Mesnün” hakkında şunu söylemiştir: Yaratılışı takib edilendir, o soyundan sonraki halkın kendi yaratılışına göre varedilmesi sünnetidir. Hasan-ı Basri “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık” meâlindeki âyet hakkında Hasan diyor ki: Yarattığı her çamurdan değil, Âdem'i çamurun ortasından çekip çıkardı demektir. Soyun çoğalması hakkında da böyle demiştir. Yüce Allah'ın: “Biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık” anlamındaki sözle kastedilen budur. Allah'ın yarattığı her şeyden değil, fakat onu suyun içinden çekip çıkardı. Yine şöyle dedi: Cân, cinlerin babası olan İblis'tir. Biz onu Âdem'den önce dumansız ateşten yarattık. Hasan-ı Basri diyor ki: Semüm cehennemin adlarından biridir, nitekim cehennemin birçok adı vardır. Yüce Allah cinleri cehennem ateşinden yarattığını haber verdi. En doğrusunu Allah bilir 1 j Ozor Jİol,”
Hicr 15:28
5128-29. “Hani rabbin meleklere demişti ki: “Ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın.”
Hani rabbin meleklere demişti ki: Ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tesviye ettiğim vakit. Yani yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit demektir. Allah Teâlâ başka bir âyette: “Biz ona ruhumuzdan üfledik”“ buyurdu. İnsanlar bunda şüphelenmediler ve ona ruhumdan üfledim; “Biz ona ruhumuzdan üfledik”“ meâlindeki sözlerden, yaratmak için üflemekten anladıkları mânayı anladılar. Öyle ise onlara ne oluyor ki “Sonra Allah arşın üzerine çıktı”; “Sonra O, duman halinde olan göğe yükseldi”“” ve bu meâldeki âyetlerden yaratıkların taht üzerine çıkması mânasını anladilar. Belki Allah'ın yaratmak için üflemesi mânasını anlamak Allah'ın arşa istivâ etmesini anlamaktan akla daha yakındır“. Çünkü istivâ kelimesini başka mânalara çekmek mümkündür, fakat üfleme/nefh kelimesini başka mânalara çekmek mümkün değildir, (0 sadece tek bir mânaya gelir). Fakat onlar bunu karıştırdılar. Çünkü onlar Allah'ın fiilini yaratıkların fiiline kıyas ettiler. Oysa onlar, Allah'ını sınırları“, Allah'ın hükmü”, Allah'ın kulları”, Allah'ın yaratıkları” gibi sözlerde yapmadıkları kıyasları yaratıklar hakkında yapmaları gerekmez. Oysa yüce Allah, hiçbir şey'in Allah gibi olmadığını” bize haber vermiştir. Onların bu yaptıkları şeytanın telkinidir.
Ruhumdan”, Ruhumuzdan demektir. Yani yaratıkların canlılığı kendisine bağlı olan ruh demektir. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi yaratıkların hayatının kendisine bağlı bulunduğu ruhumdan yarattığım şey demektir. Nitekim daha önce bunu zikrettik”.
[ ]Hemen onun için secdeye kapanın. Bu cümlenin daha önce geçen ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım meâlindeki cümlenin sılası olma ihtimali vardır. Çünkü zikredildiği üzere, Allah bunu yapacağını meleklere haber verdi ve onlara secde etmelerini emretti, dolayısıyla Âdeme secde emri onu yarattıktan sonra oluyor. Bu, fiil anından önce emretmenin mümkün olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“İmrân kızı Meryem'i de (misal vermiştir): O iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik; o, Rabb'inin sözlerini ve kitaplarını hep tasdik etti ve o içtenlikle itaat edenlerdendi”. “İffetini korumuş olan kadını da an! Ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir işaret kıldık”. “Şüphesiz ki rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yarattıktan sonra arşa çıktı” (el-A'râf, Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler” (Fussilet, Yani yüce Allah'ın üflemesini yaratılmışların üflemesi gibi anlamak, Allahın istivasını/arş üzerine çıkmasını yaratılmışların çıkması gibi anlamaktan akla daha yakındır. “Bunlar, Allahın sınırları olup sakın onları aşmayın”. “İşte bu Allah'ın size verdiği hükmüdür, Allah aranızda hüküm veriyor” (el-Mümtehıne, “Bir su kaynağı ki Allah'ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler” (el“O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler”.
Hicr 15:29
5128-29. “Hani rabbin meleklere demişti ki: “Ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın.”
Hani rabbin meleklere demişti ki: Ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Onun şeklini tesviye ettiğim vakit. Yani yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit demektir. Allah Teâlâ başka bir âyette: “Biz ona ruhumuzdan üfledik”“ buyurdu. İnsanlar bunda şüphelenmediler ve ona ruhumdan üfledim; “Biz ona ruhumuzdan üfledik”“ meâlindeki sözlerden, yaratmak için üflemekten anladıkları mânayı anladılar. Öyle ise onlara ne oluyor ki “Sonra Allah arşın üzerine çıktı”; “Sonra O, duman halinde olan göğe yükseldi”“” ve bu meâldeki âyetlerden yaratıkların taht üzerine çıkması mânasını anladilar. Belki Allah'ın yaratmak için üflemesi mânasını anlamak Allah'ın arşa istivâ etmesini anlamaktan akla daha yakındır“. Çünkü istivâ kelimesini başka mânalara çekmek mümkündür, fakat üfleme/nefh kelimesini başka mânalara çekmek mümkün değildir, (0 sadece tek bir mânaya gelir). Fakat onlar bunu karıştırdılar. Çünkü onlar Allah'ın fiilini yaratıkların fiiline kıyas ettiler. Oysa onlar, Allah'ını sınırları“, Allah'ın hükmü”, Allah'ın kulları”, Allah'ın yaratıkları” gibi sözlerde yapmadıkları kıyasları yaratıklar hakkında yapmaları gerekmez. Oysa yüce Allah, hiçbir şey'in Allah gibi olmadığını” bize haber vermiştir. Onların bu yaptıkları şeytanın telkinidir.
Ruhumdan”, Ruhumuzdan demektir. Yani yaratıkların canlılığı kendisine bağlı olan ruh demektir. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi yaratıkların hayatının kendisine bağlı bulunduğu ruhumdan yarattığım şey demektir. Nitekim daha önce bunu zikrettik”.
[ ]Hemen onun için secdeye kapanın. Bu cümlenin daha önce geçen ben şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan bir insan yaratacağım meâlindeki cümlenin sılası olma ihtimali vardır. Çünkü zikredildiği üzere, Allah bunu yapacağını meleklere haber verdi ve onlara secde etmelerini emretti, dolayısıyla Âdeme secde emri onu yarattıktan sonra oluyor. Bu, fiil anından önce emretmenin mümkün olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“İmrân kızı Meryem'i de (misal vermiştir): O iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik; o, Rabb'inin sözlerini ve kitaplarını hep tasdik etti ve o içtenlikle itaat edenlerdendi”. “İffetini korumuş olan kadını da an! Ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu cümle âlem için bir işaret kıldık”. “Şüphesiz ki rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yarattıktan sonra arşa çıktı” (el-A'râf, Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler” (Fussilet, Yani yüce Allah'ın üflemesini yaratılmışların üflemesi gibi anlamak, Allahın istivasını/arş üzerine çıkmasını yaratılmışların çıkması gibi anlamaktan akla daha yakındır. “Bunlar, Allahın sınırları olup sakın onları aşmayın”. “İşte bu Allah'ın size verdiği hükmüdür, Allah aranızda hüküm veriyor” (el-Mümtehıne, “Bir su kaynağı ki Allah'ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler” (el“O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler”.
Hicr 15:30
Secde etme emrinin zâhiri ve âyette belirtilen istisna İblis'in meleklerden olduğunu gösteriyor, çünkü secde emri İblis'in içinde bilindiği topluluğa yönelik idi ve istisna da onlardan yapıldı. Biz daha önce âlimlerin ibtilaflarını ve görüşlerini hatırladığımız kadarıyla zikretmiştik”“, Esas olan şudur: İstisna konumunda söylenen sözün, icmalen söylenenlerden düşmesi gerekir. Örnek; bir kimsenin başka birine “Senin bende bir dirhem dışında 10 dirhem alacağın vardır” demesi gibi. Buradaki istisna icmalen zikredilen adlardan düşer, dolayısıyla alacak dokuz dirhem olur. Bir kimse: “Elli müstesna, bin...” demiş olsa da bunun gibidir. O sözü edilen sayı düşmezse hepsinin kapalı olması gerekir. Örnek; bir adamın “Falanca dışında beldenin âlimlerini gördüm demesi gibi. Burada “hepsi” anlamına gelen “kül” kelimesinin gizlenmesi vacip olur ki hepsi hakkında vaki olsun. Yine bir kimsenin “Falanca dışında beldenin bütün âlimlerini gördüm” demesinde olduğu gibi. Umumi ifadelerin tahsis edilmesi de bu kurala göredir.
Ge İŞLEME Yala ai EE Ers
Hicr 15:31
Secde etme emrinin zâhiri ve âyette belirtilen istisna İblis'in meleklerden olduğunu gösteriyor, çünkü secde emri İblis'in içinde bilindiği topluluğa yönelik idi ve istisna da onlardan yapıldı. Biz daha önce âlimlerin ibtilaflarını ve görüşlerini hatırladığımız kadarıyla zikretmiştik”“, Esas olan şudur: İstisna konumunda söylenen sözün, icmalen söylenenlerden düşmesi gerekir. Örnek; bir kimsenin başka birine “Senin bende bir dirhem dışında 10 dirhem alacağın vardır” demesi gibi. Buradaki istisna icmalen zikredilen adlardan düşer, dolayısıyla alacak dokuz dirhem olur. Bir kimse: “Elli müstesna, bin...” demiş olsa da bunun gibidir. O sözü edilen sayı düşmezse hepsinin kapalı olması gerekir. Örnek; bir adamın “Falanca dışında beldenin âlimlerini gördüm demesi gibi. Burada “hepsi” anlamına gelen “kül” kelimesinin gizlenmesi vacip olur ki hepsi hakkında vaki olsun. Yine bir kimsenin “Falanca dışında beldenin bütün âlimlerini gördüm” demesinde olduğu gibi. Umumi ifadelerin tahsis edilmesi de bu kurala göredir.
Ge İŞLEME Yala ai EE Ers
Hicr 15:32
32-33. “Allah, “Ey İblis! Secde edenlerle birlikte e etmeyişinin sebebi nedir?” diye sordu. Dedi ki: “Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem!”
Başka bir yerde Allah şöyle buyurmuştur: “İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu””. SJAllah ona “Ey İblis! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?” buyurdu. Başka bir yerde: “Allah şöyle buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?””; başka bir yerde: “Allah, “Ey İblis” dedi, “Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir?”; diğer bir yerde: “Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten, onu çamurdan yarattın”! buyurdu. Allah bunun benzerlerini değişik sözlerle ifade etmiştir. Malumdur ki şeytana yapılan bu hitaplar birkaç kere değil bir kere olmuştur.
Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: yüce Allah İblis kıssası ile peygamberlerin kıssasını birlikte değişik yerlerde, farklı sözlerle zikretmiştir. Çünkü bu kıssalar kendi kitaplarında bu şekilde farklı idiler, dolayısıyla Allah kıssayı kendi kitaplarındaki sözlere göre zikretmiştir ki doğru söylediğine işaret etmek üzere, Resülullah'ın bu kıssayı Allah'ın bildirmesi ile bildiğini bilsinler. Bunda, mâna değişmedikten sonra sözlerin farklı ve değişik oluşunun hükmün degişmesini gerektirmediğine dair delil vardır. Bu durum, bir haberi mânasına uygun olan farklı İafızlarla aktarılmasının caiz olduğuna da işaret eder. Bunun gibi biri, mânasına uygun olması şartıyla indirildiği dilden başka bir dile çevirerek Kur'ân okuması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:33
32-33. “Allah, “Ey İblis! Secde edenlerle birlikte e etmeyişinin sebebi nedir?” diye sordu. Dedi ki: “Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem!”
Başka bir yerde Allah şöyle buyurmuştur: “İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu””. SJAllah ona “Ey İblis! Secde edenlerle birlikte hareket etmeyişinin sebebi nedir?” buyurdu. Başka bir yerde: “Allah şöyle buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?””; başka bir yerde: “Allah, “Ey İblis” dedi, “Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir?”; diğer bir yerde: “Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten, onu çamurdan yarattın”! buyurdu. Allah bunun benzerlerini değişik sözlerle ifade etmiştir. Malumdur ki şeytana yapılan bu hitaplar birkaç kere değil bir kere olmuştur.
Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: yüce Allah İblis kıssası ile peygamberlerin kıssasını birlikte değişik yerlerde, farklı sözlerle zikretmiştir. Çünkü bu kıssalar kendi kitaplarında bu şekilde farklı idiler, dolayısıyla Allah kıssayı kendi kitaplarındaki sözlere göre zikretmiştir ki doğru söylediğine işaret etmek üzere, Resülullah'ın bu kıssayı Allah'ın bildirmesi ile bildiğini bilsinler. Bunda, mâna değişmedikten sonra sözlerin farklı ve değişik oluşunun hükmün degişmesini gerektirmediğine dair delil vardır. Bu durum, bir haberi mânasına uygun olan farklı İafızlarla aktarılmasının caiz olduğuna da işaret eder. Bunun gibi biri, mânasına uygun olması şartıyla indirildiği dilden başka bir dile çevirerek Kur'ân okuması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:34
34. “Allah, “O halde çık a dedi; en sani mena O halde çık oradan. Bazıları bu cümle hakkında: “gökten çıkıp yere in”; bazıları yerden denizdeki bazı adalara çık” bazıları “cennet ve benzeri yerlerden çık” yahut “melek suretinden İblis suretine gir” demişlerdir. Bunun hakkında: “Gerçekten çıkmak dışında şöyle bir mekândan şöyle bir mekâna çık” şeklinde yorumu yapmak da caizdir. Bu çıkmanın nasıl olduğunu biz bilemiyoruz.
Kovulmuş. Bu söz hakkında “lânetlenmiş”, ler de vardır.
yıldızlarla taşlanmış” diyenCD Jil esi İLEN SİZ l3
Hicr 15:35
Kıyâmet gününe kadar lânetlenmiş bulunmaktasın. Lânet sözlükte uzaklaştırmak ve yardımsız bırakmak demektir. Allah'ın dini ve hidâyetine nail olmasın diye şeytan kıyâmet gününe kadar Allahın rahmetinden uzaklaştırıldı. Sonra kıyâmette onun için daimi bir azap ve sürüp giden bir lânet vardır.
Hicr 15:36
5136. “Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver” dedi.”
Melun şeytan kıyâmete kadar lânetlendi ve Allahın rahmetinden uzaklaştırıldı. Yani ona hidâyet ulaşmaz, çünkü hidâyet dünyada iken bir kimseye Allah'ın rahmeti ile ulaşır, âhiretteki rahmet ise yükümlülük ve sorumlulukların affedilmesidir.
[Şeytanın Yaratılmasındaki Hikmet]
Hakkında Konuşulan Bir Mesele: Kullarının düzenini bozacağını ve onları günah işlemeye çağıracağını bildiği halde, Allah Teâlâ'nm İblisi yaratmasında ve bilinen vakte kadar ona mühlet vermesindeki hikmet nedir? Allah'ın kullarını ifsad etmek için şeytana mühlet verdiği bilinmektedir. Yapacaklarını bilmesine rağmen Allah'ın şeytanı yaratmasındaki hikmet nedir? Bazıları şunu söylemiştir: Bunları bilmesine rağmen Allah İblis'i yarattı ki bu sayede onu kendisine yönelik menfaatler ve kendi ihtiyacı için yaratmadığı, mâsiyetlerinin kendisine zarar vermediği ve ilâhi hükümranlığa eksiklik getirmediği bilinsin. Yapacaklarını bilmesine rağmen, Allah'ın şeytanı yaratmasının sebebi, onu kendi menfaatleri için ya da kendi ihtiyacı için değil belki yaratıkların menfaatleri ve ihtiyaçları için yarattığı bilinsin diyedir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah evliyasını gözetmek için onlarla birlikte düşmanları da yaratmıştır ki, bu sayede evliyası kendilerine Allah'm bir özelliği tahsis ettiğini bilsinler. Eğer kulların hepsi Allah'ın evliyası olsaydı Allah'ın fazlını ve kendilerine verdiği özelliği bilemezlerdi. Bunun gibi Allah'ın nimetleri, yaptığı ihsanlar, tek başına bu nimetlerin ve ihsanların kendileri ile bilinmez, belki başlarına gelen belâ ve sıkıntılarla bilinir. Evliya kullar da böyledir. Eğer düşmanlar olmasa Allah'ın kendilerine yaptığı özel muameleyi ve ikram ettiği faziletleri bilemezlerdi.
Bunun aslı şudur: Halkın bilgisinin ulaşamayacağı ve beşer hikmetinin idrak edemediği şekilde, hikmet ve sırlar bulunan bazı şeyleri Aziz ve Celil olan Allah'im yaratması caizdir. Nitekim görünen nimetleri hikmetli ve anlamlı yapmıştır, ancak halkın bilgisi ve beşerin hikmeti ona ulaşamaz. Belâ ve sıkıntılar da böyledir, onlarda halkın bilgisinin ulaşamadığı bir hikmet vardır.
[ ]Buna göre Allah'm İblisi, asi ve azgın kimseleri bir hikmete binaen yaratmış olması caizdir. Fakat yaratıkların bilgisi buna ulaşamaz, sözü edilen zâhiri nimet ve zâhiri sıkıntılar gibi beşeri hikmet bunu idrak edemez. Bunun aslı şudur: Allah Teâlâ'nın, isyan edeceklerini ve haddi aşarak saldıracaklarını bildiği halde yaratıkları yaratmıştır. Fakat kulların, kurtulma ve helâk olma noktasında seçme ve tercih etme iradeleri vardır; kurtulacakları işleri seçince kurtulurlar, helâk edilecekleri işleri seçince de helâk olurlar. Dolayısıyla helâk olmaları da kurtulmaları da kendi tercihleri ile olur. Bunun dayandığı ilke birçok yerde sözünü ettiğimiz şu noktadır: Allah Teâlâ, kulları bu dünya hayatında sınamak için yaratmıştır. Dolayısıyla anılan İblis ve diğer düşmanları, mihnetlerini tamamlamak için yaratmıştır. Bunları yaratmamakta mihnetin yok olması söz konusudur, oysa dünya bir sınama yeridir.
Hicr 15:37
Bazı tevilciler bu âyeti, “birinci süra üflemeye kadar” diye tevil ettiler. Denildi ki: İkinci süra üflenmesine kadar ve bunun gibi anlama gelir. Fakat biz bunu bilemeyiz. Sanki yüce Allah şeytana bilinen vakte kadar mühlet vermiş, o vakti kendisine bildirmemiş, onu bu vakte muttali kılmamıştır. Çünkü şöyle buyurmuştur: “Ardından iki güç birbirini görünce hemen dönüş yaptı”. Şeytan insanların görmediklerini gördüğünü, bu sebeple kendisinin Allahtan korktuğunu haber vermiştir. Eğer Allah ona malum vakti açıklamış olsaydı, o vakit gelmeden önce helâkten korkmazdı. Bu yorum zikrettiğimiz hususlara işaret ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:38
Bazı tevilciler bu âyeti, “birinci süra üflemeye kadar” diye tevil ettiler. Denildi ki: İkinci süra üflenmesine kadar ve bunun gibi anlama gelir. Fakat biz bunu bilemeyiz. Sanki yüce Allah şeytana bilinen vakte kadar mühlet vermiş, o vakti kendisine bildirmemiş, onu bu vakte muttali kılmamıştır. Çünkü şöyle buyurmuştur: “Ardından iki güç birbirini görünce hemen dönüş yaptı”. Şeytan insanların görmediklerini gördüğünü, bu sebeple kendisinin Allahtan korktuğunu haber vermiştir. Eğer Allah ona malum vakti açıklamış olsaydı, o vakit gelmeden önce helâkten korkmazdı. Bu yorum zikrettiğimiz hususlara işaret ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:39
dedi.
İblis, “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim. Hasan-ı Basri şöyle dedi: “Rabb'i bimâ eğveyteni” (asf l 23) cümlesi bana lânet etmen sebebiyle demektir. Bu yorum Hasan'ın hileye başvurması ve Mütezile mezhebinden kaçışıdır. “Eğveyteni” sözü hakkında onlara gereken itiraz “leanteni” sözü için de lazımdır. Çünkü lânet etmek uzaklaştırmaktır, Allah şeytanı rahmetinden uzaklaştırınca alçaltmış da olur. İğva ile idlâl aynı şeydir. Dolayısıyla lânetlemekten doğan problem iğva için de söz konusudur. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: İğva ve lânet etme Allah'tan olunca sövmek demek olur. Fakat bu mâna uzaktır. Çünkü sövmenin Allaha nispet edilmesi ve “Allah sövüyor” denilmesi caiz olmaz. Çünkü söven ve şetmeden kimseler görünürde halk nezdinde kötülenir. Dolayısıyla kötülenmesine sebep olan bir fiilin Allaha nispet edilmesi caiz olmaz. Bu meselenin aslı şudur: Allah'ın “Rabb'i bimâ eğveyteni” sözü azma işini yaratmanın Allah'ın fiili olmasına ihtimali vardır. Yahut azgınlığı ve sapıklığı seçeceğini bildiği için onu azdırdı mânasına gelme ihtimali vardır.
İblis, “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onlara (günahları) şirin göstereceğim. Şeytan sanki şöyle diyor: Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için kullarını azdıracak fiilleri artıracağım. Bu ve benzeri konuları daha önce belirttik”.
Şöyle bir itirazda bulunulabilir: “Benim sapmama imkân verdiğin için...” meâlindeki söz İblise ait olup, onu Allaha nispet etmesinde yalancıdır. Buna şöyle cevap verilir: “Eğer şeytan, Allah'a nispet etiği saptırmada yalancı olsaydı Allah bu sözünü yalanlar ve reddederdi. Nitekim şeytanın “... Ben Âdem'den daha hayırlıyım, beni şundan, onu bundan yarattın” tarzındaki sözünü şu âyetiyle yalanlayıp reddetti: “Allah, “Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir” buyurdu#, Yüce Allah, iğva kelimesini kendisine nispet etmede onu reddedip yalanlamayınca, bu şeytanın saptırma ve iğvayı Allaha nispet etmesinin hakiki mâna olduğuna işaret eder. Yahut şeytanın “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan...” meâlindeki sözü Allah'ın şeytana olan lütuf ve ihsanını hatırlatmak mânasında olur. Çünkü şeytan, Allah'ın kendisini, Âdem'i yarattığı topraktan daha faziletli ve daha hayırlı olan maddeden yarattığını söylemiştir. Dolayısıyla bu söz şeytandan şükür konumunda çıkmış olur. Fakat “bimâ eğveyteni” sözü böyle değildir, şeytan bu sözde yalancı olunca, Allah'ın onu yalanlamama ve sözünü reddetmeme ihtimali yoktur. Çünkü saptırmaya imkân vermek, Allah'tan olmadığı zaman, bu şeytanın Allaha nispet ettiği kötü bir iş olur. Bunun için bu iki söz birbirinden farklıdırlar. Yahut durum şöyledir: Eğer İblis'in -Allah ona lânet etsin- sözü yalan ise o zaman Nuh'un (a.s.) “Eğer Allah sizi saptırıyor ise... “ sözü ile Hz. Müsânın (a.s.): “...Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti”7 meâlindeki sözünü ne yapacaksınız?
IİRabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki ben de yeryüzünde onların hepsine (günahları) şirin göstereceğim. Bu beyanın, ağızla söylemeksizin şeytanın içindeki bir niyet ve kastı olma ihtimali de vardır. Bu sebeple Aziz ve Celil olan Allah, şeytanın azim ve söz ile yaptığı diğer saptırmalardan haber vermiştir. Allah'ın, şeytanın azminden ve iradesinden haber vermesi caizdir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmuştur: “Sizi sadece Allah rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istiyoruz”. Allah'ın kullarından naklen haber verdiği bu sözün onların sözleri olma ihtimali yoktur. Çünkü sadaka verirken hiçbir kimse böyle bir söz söylemez. Fakat bu söz sadaka vermekle onların niyet ve azimlerinden haber vermektir. İşte buna göre bu sözün, diliyle ifade etmeksizin İblis'in kasıt ve azimlerinden haber vermek şeklinde olması mümkündür. Âyetin baş tarafındaki “kavi” kelimesi Allah'ın zikrettiği gibi: “Sizin açığa vurduğunuzu da ve gizlediğinizi de en iyi bilirim” meâlindeki sözdür. Yüce Allah, onların şu âyette meleklerin gizlediklerini haber verdi. Bu sözün, anılanları ağızdan söylemek üzere olma ihtimali vardır. Aziz ve Celil olan Allah “Kıyâmete kadar senin üzerine lânet olsun” buyurunca şeytan o sözü söyledi. Allah Teâlâ şeytan aleyhine kıyâmete kadar lânet olduğuna şahitlik edince -aleyhillâne- hidâyetten ümit keserek: “: “Rabbim! Bana lânet etmen ve aleyhimde lânet olduğuna şahitlik etmen sebebiyle yeryüzünde onların hepsine (günahları) şirin göstereceğim dedi.
D asai ği PEN YI
---
Dipnotlar:
“Ben Âdemden daha hayırlıyım, beni ateşten, onu çamurdan yarattın” (Sâd, 38/76). 3 “Allah, “Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Artık sen aşağılıklardansın!”. “Eğer Allah sizi saptırıyor da ben size öğüt vermek istiyorsam benim öğüdüm size fayda vermez. O sizin Rabb'inizdir ve siz ona döndürüleceksiniz” (Yünus, 10/34). Hani Müsâ kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz?” Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez”.
Hicr 15:40
Aralarından senin samimi kulların hariç. “Muhlis” kelimesi lâmın kesri ile inanç, amel ve vefada ihlâslı olan demektir. “Muhlas” lâmm fethi ile olunca Allah'ın halis kıldığı, koruduğu ve vefayı has kıldığı kimsedir. “Muhlas” Allah'ın kullarına dahli, kulların da sayesinde Allah'ın kendilerine rahmet ve lütfunu tahsis ettiği özellik sahibi kimseler olduktan sonra ancak olunur. Mütezile şöyle diyor: Kulların kendilerinden sadır olan bir eylem bulunmadan hiç kimse, bir nimet tahsis edilmeye ve fazilete müstahak olamaz, Allah'ın lütfunu hak etmez. JMütezile âlimleri şöyle derler: Allah İblis dışında ne bir kimseyi ne de İblise uyanları saptırır. İblis Allah'ı Mütezileden daha iyi tanıyor. Şöyle ki Mütezile, Allah'ın hiçbir kimseyi saptırmayacağı ve kulun kendi dahli olmaksızın hiç kimseye bir lütuf tahsis edemeyeceği görüşündedir.
Hicr 15:41
İşte bana varan doğru yol budur. Bazıları “aleyye” (çiz) sözcüğünün “ileyye” mânasında olduğunu söylemiştir. Buna göre mâna bu bana varan doğru yoldur şeklinde olur. Allah buyuruyor ki: O benim elimde olup başka hiçbir kimsenin elinde değildir. Bazıları da işte bana varan doğru yol budur meâlindeki âyeti şöyle yorumlamıştır: Yani hak Allaha döner, hakkın yolu da bunun üzerinde olup bu yol üzerinde hiçbir şey eğrilmez. “Aleyye müstekim” sözünün “açıklaması benim üzerimedir ve o yol dosdoğrudur” mânasında yorumlanmaya ihtimali vardır. Bu yüce Allah'ın: “Doğru yol Allaha aittir”, yani doğru olan yolu açıklamak Allah'a aittir sözü gibidir. Bazıları da şöyle demiştir: İblis “kullarının hepsini saptıracağım”? deyince yüce Allah “İşte bana varan doğru yol budur” buyurdu. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Senin saptırdıklarınla sana uyanların varacağı yol banadır. Bu durum, bir kimseyi tehdit ettiğin zaman ona, “Yolun benden geçer” demek gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:42
42. Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”
Kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır. Bu beyan, yani senin onlar aleyhinde bir delilin yoktur demektir. Sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında. Çünkü onlar sana delil ve burhan olmaksızın uyarlar. ohi 2414) sözü: Onları kahredeceğin ve buna zorlayacağın bir delilin yoktur, ancak sana uyan sapıklar müstesna demektir. Onlar baskı ve zorlanma olmaksızın sana uyarlar. Yani bu, her ne kadar senin onları saptırman olmasa da Allah'ın ilminde sana uyan ve sapıklığı tercih edenler demektir. Senin sadece, sana isteyerek uyanlar üzerinde bir etkileme gücün vardır.
Çer) Gazla WPA e oly
Hicr 15:43
Yani İblis'in ve ona uyanların buluşma yerdir.
Hicr 15:44
Onun yedi kapısı vardır. Bilinen kapılar olma ihtimali olduğu gibi bu kapıların cehennemin varış yerleri olma ihtimali de vardır. Görmez misin ki yüce Allah her kapıdan girmek üzere de onlardan birer grup belirlenmiştir buyurdu. Bu beyanı kapılarla kendilerinin değil, cehenneme varış yerlerinin ve cehennemin derinliklerinin kastedildiğine işaret eder. Çünkü ancak derinlikler için belirlenmiş birer parça olur, kapılar için olmaz.
Hasan-ı Basri ve Esam Onun yedi kapısı vardır ilâhi beyanındaki kapılardan, cehennem tabakaları ve derinliklerinin kastedildiği görüşündedir. Her kapıdan girmek üzere de onlardan birer grup belirlenmiştir. Ayrıca onlar, bu beyanda yahudi ve hıristiyanlar için birer kapı, Mecüsiler için bir kapı, müşrikler, münafıklar için bir kapı ve büyük günah işleyenler için bir kapı belirlenmiş olduğunun kastedildiğini söylemişlerdir. Bu iki âlim yine büyük günah işleyenler ile Sâbiiler ve dehriler için bir kapı olduğunu belirtmişler ve onları bu kapıya dâhil etmişlerdir.
Bize göre bu âyetin zâhiri mânası kâfirler hakkındadır. Çünkü yüce Allah “Sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin yoktur” buyurmuştur. “Gâvin” ile kastedilen kâfirlerdir. Yine şeytanın “Ben onları saptıracağım” sözü de böyledir. Durum bu olunca anılan cehennemin yedi kapısı küfür ehline ait olup büyük günah işleyenler oradan girmeyeceklerdir. Aslında bildikleri halde bilmez görünerek dünya ve âhiret âlemini inkâr eden ve hiçbir şeye inanmayanlar mütecâhile, cahillik için bir kapı olma ihtimali de vardır. Bir kapı da dehriler için vardır, onlar yaratıcıyı inkâr ederler. Bir kapı da seneviler içindir. Seneviler iki tanrının varlığını kabul eden düalistlerdir. Bir kapı da müşrikler içindir, onlar Allah'ın bir olduğunu kabul ederler, fakat bir olan yaratıcıya başkalarını ortak tanırlar, heykellere ve putlara taparlar. Bir kapı yahudiler için, bir kapı hıristiyanlar için, bir kapı da münafıklar için vardır. İşte bunlar yedi kapı olup büyük günah işleyenler için adlandırılmış bilinen bir kapı yoktur, o kapıların hepsi kâfirler içindir.
ÇE) İs) BUZ b ill
Hicr 15:45
Eğer büyük günah işleyenler “cehennemin yedi kapısı”na dâhil iseler o takdirde kelimesi büyük günah işlemekten sakınanlar mânasında olur. Büyük günah sahipleri ise Onun yedi kapısı vardır sözüne dahil değildir. Dolayısıyla (gat 51) sözü şirkten sakınanlar anlamında olur.
Bahçelerdedirler. Yani bostanlardadırlar. Bostan ise ağaçlar, hurma ağaçları ve kaynak suları ile iç içe olan bahçelerdir. Dünyada bu bahçelerin suları ise akar vaziyette de akmaz durumda da olur. Bu sebeple Allah Teâlâ başka bir âyette, âhiret sularının akar durumda olduğunu şöyle beyan etmiştir: “İki cennette de akıp giden iki kaynak vardır”. Pınarlar. Bazıları demiştir ki: Allah kaynak suları ifadesini zikretti ki cennet sularının, dünyada olduğu gibi karlar ve büyük nehirlerden oluşmadığı, fakat cennetten çıktığı bilinsin. Bazıları da şöyle söyledi: yüce Allah'ın su kaynakları ifadesini zikretmesinin sebebi herkesin bostanında sadece bir kaynak suyu bulunur, dünyada olduğu gibi, bu su bostanına başka birinin mülkünden akarak gelmez, başkasının bostanından da. Fakat her bir kimsenin bahçesinde Allah'ın iradesine göre tek başına bir kaynak suyu çıkar, bu kaynak toprağa bitişik değildir. Nitekim İsrâiloğulları kıssasında bu husus şöyle zikredilmiştir: “Taştan on iki göze fışkırdı. “Al lah dilerse yer ile bağlantısı olmaksızın o taşta, onlar için su çıkarılır. Fakat Allah, lütfu ile orada su yaratır, vâdedilen cennetlerde de durum böyledir. Bunun zikredilmesinin, dünyada insanların değişik istek ve arzularına göre olma ihtimali vardır. Onlardan bir kısmı kaynak suyuna rağbet eder ve akarsuya bakarak haz alır, bir kısmı akan nehre rağbet eder. Bu sebeple Allah Teâlâ bir kere su kaynağından bir kere de nehirlerden bahsetti. “Zemininden nehirler akan cennetler...” meâlindeki âyette olduğu gibi. Nitekim dünyada insanların rağbet ettikleri şekilde bir kere çadırlardan ve kubbelerden, bir kere odalardan ve türlü türlü yaygılar ve mefruşattan, küplerden, testilerden, cariyeden, gılmandan ve diğerlerinden bahsetti. İnsanlardan bir kısmı bir türe rağbet eder, fakat diğer türe rağbet etmez. Dolayısıyla Allah Teâlâ, âyetlerde dünyada insanların rağbet ettikleri her şeyi zikretti ki, insanları rağbet ettiklerine ulaştıracak amellere sevketsin. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:46
(denecek).
Bazıları güvenle girin beyanı hakkında şöyle dedi: “Dünyada evlere girerken yapmalarını emrettiği üzere cennete selâm vererek girin” demektir. [ ] Nitekim yüce Allah: “Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm verin” buyurmuştur. Yine Allah meleklerin kendilerine selâm verdiklerini haber vermiştir. Cennetin bekçileri onlara, “Selâm size! Hoş geldiniz”” diyecekler. “Onlara İbrahim'in misafirlerini hatırlat. Onun yanına girip selâm vermişler, o da, “Doğrusu biz sizden korkuyoruz” demişlerdi”, Esenlikle, güvenle girin oraya cümlesi hakkında bazıları da şöyle dedi: Oraya selâmla girin, size hoş olmayan bir şey isabet etmez, ne bir korku ne de bir üzüntü sizi kederlendirmez. Nitekim Allah bunu başka bir âyette bize bildirmiştir: “Onlar üzerinde korku yoktur ve üzülmeyecekler de.
ini a ELİZ E
Hicr 15:47
Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik. Bazıları dediler ki: Bu âyet “Allaha karşı saygısızlıktan sakınanlar mutlaka cennet bahçelerinde ve pınar başlarında olacaklar”? meâlindeki cümlenin sılasıdır. Yani dünyada küfür sebebiyle onların göğüslerindeki düşmanlık duygusunu kalplerinden çıkardık, bu sebeple Allahın kendilerini hidâyetine erdirdiği İslâm sayesinde kardeşler olmaya intikal ettiler de kardeş oldular. Sonra onlara, düşmanlık duygusu olmaksızın cennete girin denilecek. Şu ilâhi beyanda belirtilen husus budur: “Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”. Allah dünyada iken düşmanlık duygularını onların kalplerinden çıkardı, böylece kardeş oldular da cennete girdiler. Bazıları şöyle demiştir: Onların gönüllerindeki düşmanlık duygularını cennete girip karşılıklı olarak sedire yaslanınca âhirette temizledik. İşte o zaman kalplerinden düşmanlık duygusu ve aralarındaki haksızlıklar (mezâlim) çıkarılır. Eğer bu olursa, o müslümanlar arasında olur. Buna göre dünyada başkasına cefada bulunan kimselere yaptıklarını Allah'ın unutturması muhtemeldir. Çünkü yapılan cefanın hatırlatılması kişinin içinde bulunduğu nimetleri azaltıp sıkıntıya sokar. Bunun gibi, bir kişi ile çocuğu arasındaki cefa ve babaya asi olma durumlarını, Allahın onlara unutturması caizdir. Hz. Ali'den rivayet edilen şu söz buna uygun düşmektedir: “Ben, Talha ve Zübeyr'in yüce Allah'ın: Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar buyurduğu kimselerden olmamızı umarım", ( Karşı karşıya. Bazıları demiştir ki: Allah onların konaklarını karşılıklı yapacak, birbirine bakacaklar, birbirlerini ziyaret edecekler” Bazıları da şunu söylemiştir: “Biri diğerini ziyaret etmek isteyince Allah, üzerinde oturdukları sedirlerde karşılıklı olmayı emreder; dolayısıyla birbirlerine sırt çevirmezler, yüz de çevirmezler. Allah, âhirette onların içecek ve çeşitli yiyeceklerden oluşan nimetler içinde bir araya geleceklerini haber verdi. Nitekim dünyada kardeşler kendi aralarında yemek içmek, tat almak ve birbirine bakmak gibi eylemlerin paydaşı olmak için toplu halde bulunmayı güzel görürler. İşte bu duruma göre, Allah, âhirette de takva sahiplerinin yeme içme ve türlü lezzetler içinde iken bir araya geleceklerini haber verdi. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:48
Orada hiçbir yorgunlukla karşılaşmayacaklar. Yani onlara zorluk ve sıkıntı dokunmayacak. Allah onlara, dünyada olduğu gibi dokunacak bir zorluğun olmadığını haber vermiştir. Çünkü dünyada bir yerde uzun süre kalanlar oradan usanıp, bıkarlar. Bunun gibi, bir kimse yiyecek, içecek ve meyvelerden çok yerse bundan usanır ve bıkar, aldığı gıdalar onu rahatsız eder ve ona uygun gelmez. Bu sebeple yüce Allah, çok yiyip içseler de cennet ehlinin usanç duymayacağını, cennet yemeklerinin onları rahatsız etmeyeceğini haber verdi.
Oradan çıkarılmayacaklardır. Yüce Allah, cennetliklerin cennetten çıkarılmayacaklarını, onların da buradan çıkmayı istemeyeceklerini haber verdi. Nitekim şöyle buyurdu: “Oradan hiç ayrılmak istemezler”, Çünkü nimetlerin yok olmasından korkmak, sahibinin hem o nimetleri hem de nimetlerin tadını almasına engel olur. Bu sebeple Allah, cennet ehlinin cennette ebedi olarak kalacaklarını, oradaki nimetlerin de daimi olacağını ve yok olmayacağını haber verdi. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:49
49. “Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu bildir.
50. Ama azabım da çok elem verici bir azaptır Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu haber ver. Bazıları şunu söylemiştir: Kullarıma haber ver. Yani onlara haber ver ki bağışlanmayı isteyen ve kazandığı günahlardan tövbe edenleri ben çok bağışlayıcı, onlara çok merhametliyim. Ama bana isyan edip bağışlanma dilemeyenler ve tövbe etmeyenler için azabım da çok elem verici bir EI azaptır! (JBundan başka mânaya da ihtimali vardır, o da Allah'ın şöyle buyurmuş olmasıdır: Hem rahmetimden ümitlerini kesmemeleri hem de benden ümit kesmemeleri için Kullarıma haber ver ki şüphesiz ben çok bağışlayıcı, çok esirgeyiciyim; fakat onlar onun rahmeti ile affını umarlar, azap ve cezasından korkarlar, Yine ebedi olarak güvenmemeleri çin onlara haber ver ki, benim azabım çok ağrıtıcı bir azaptır. Dolayısıyla âyette Hz. Peygambere (s.a.) müjdelemesi ve uyarması için bir emir vardır. Yüce Allah sanki şöyle buyurdu: Benim veli kullarımı müjdele ki, ben evliyama karşı çok merhametli ve çok bağışlayıcı olduğumu, düşmanlarıma karşı azabımın şiddetli olduğunu müjdele. Kullarıma haber ver. Cümlesinde hem müjde hem de uyarı vardır. Müjde Şüphesiz ben çok bağışlayan ve çok esirgeyiciyim sözüdür, uyarıya gelince Benim azabım çok acı veren azaptır sözüdür.
Hicr 15:50
49. “Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu bildir.
50. Ama azabım da çok elem verici bir azaptır Kullarıma benim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyici olduğumu haber ver. Bazıları şunu söylemiştir: Kullarıma haber ver. Yani onlara haber ver ki bağışlanmayı isteyen ve kazandığı günahlardan tövbe edenleri ben çok bağışlayıcı, onlara çok merhametliyim. Ama bana isyan edip bağışlanma dilemeyenler ve tövbe etmeyenler için azabım da çok elem verici bir EI azaptır! (JBundan başka mânaya da ihtimali vardır, o da Allah'ın şöyle buyurmuş olmasıdır: Hem rahmetimden ümitlerini kesmemeleri hem de benden ümit kesmemeleri için Kullarıma haber ver ki şüphesiz ben çok bağışlayıcı, çok esirgeyiciyim; fakat onlar onun rahmeti ile affını umarlar, azap ve cezasından korkarlar, Yine ebedi olarak güvenmemeleri çin onlara haber ver ki, benim azabım çok ağrıtıcı bir azaptır. Dolayısıyla âyette Hz. Peygambere (s.a.) müjdelemesi ve uyarması için bir emir vardır. Yüce Allah sanki şöyle buyurdu: Benim veli kullarımı müjdele ki, ben evliyama karşı çok merhametli ve çok bağışlayıcı olduğumu, düşmanlarıma karşı azabımın şiddetli olduğunu müjdele. Kullarıma haber ver. Cümlesinde hem müjde hem de uyarı vardır. Müjde Şüphesiz ben çok bağışlayan ve çok esirgeyiciyim sözüdür, uyarıya gelince Benim azabım çok acı veren azaptır sözüdür.
Hicr 15:51
Onlara İbrahim'in misafirlerini hatırlat. Yani kavmine İbrahim'in misafirini hatırlat. Yani onlara öğüt ve yasakların tamamını haber ver. Çünkü bunda elçileri yalanlaması sebebiyle yalanlayanların başına inecek şeyi haber vermek vardır. O da yok edilmek ve elçileri doğrulayanların da kurtulmasıdır. Bunda, onları yasaklayan ve öğüt veren korkutma ve teşvik unsurlarının tamamı vardır. Çünkü bunda senin elçiliğine ve peygamber olduğuna delâlet eden bir belge vardır. Zira o peygamber kendisi şahit olmadığı halde, onların kitaplarında bulunan bilgilerden haber veriyor. Bu durum, peygamberin bu bilgileri ancak Allah'ın bildirmesi ile bildiğini gösterir. Yahut onlara haber ver, çünkü onda onları yaptıkları işlerin benzerini yasaklayan bir bilgi, bunda da Allah'ın nimetlerini hatırlatma vardır. Çünkü onlar müjde getirdiler: Çocuk müjdesi, kâfir bir kavmin helâk edilmesi. İşte bu, onları benzer işleri yapmalarını engeller. Müjde ise İbrahim'in yaptığı eylemin benzerini yapmaya teşvik eder, onlardan haber verir. Bunda sözü edilen teşvikler vardır. İbrahim'in misafirlerinden. Misafir ister evinde yemek yesin ister yemesin; konuk oluşu ister yemek için olsun ister olmasın, başkasının yanında konaklayan kimsedir.
Hicr 15:52
Onun yanına girip selâm vermişler. Yani İbrahim (a.s.) selâm verdiler, Hz. İbrahim de onların selâmını aldı. Ebü Bekir el-Esam şunları söyledi: Selâm Allah'ın halk arasına güven ve birbirine karşı şefkat kalplerine, içinden kinleri çıkaracak sebepleri koymasıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Allah selâmı, başkasının yanına giden herkese bir dua yaptı. O da zikrettiğimiz husustur. Bazıları da şöyle demiştir: Selâm her hayrın, iyiliğin ve bereketin adıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Selâm dışında orada boş söz işitmezler”©, En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu biz sizden korkuyoruz demişti. “Vecilün korkanlar demektir. Baz müfessirler şöyle demiştir: Hz. İbrahim, onların hırsızdan başka bir kimse olmadıklarını ve şüpheli kişiler olduklarını sandığı için korkmuştu. Fakat onlardan korkmasına, hırsız ve şüpheli kimseler olduklarını sanmasına ihtimal yoktur, çünkü yanına girdikleri zaman ona selâm vermişlerdi, oysa hırsızlarla şüpheli kimseler bir eve girince sahibine selâm vermezler. Fakat İbrahim (a.s.) sadece onların ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce korktu. Nitekim yüce Allah bu olayı hikâye ederken şöyle buyurmuştur: “Ona el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü”“”. İşte o zaman onlardan korktu. Bu durumu görünce İbrahim (a.s.), büyük bir iş için gelen melekler olduklarını sandı, çünkü kendilerine ikram edilen yemekleri yememişlerdi; İbrahim (a.s.) ile gelinen yer arasında öyle bir mesafe bulunmaktaydı ki bu mesafeden gelenlerin yemek yemeye ihtiyaçları
Hicr 15:53
Korkma biz seni bilgili bir çocukla müjdeliyoruz demektir. Başka bir âyette “Bunun üzerine kendisine akıllı ve edepli bir erkek çocuğunun olacağını müjdeledik”!. Hilim, sahibini her türlü kötü ahlâktan uzaklaştıran niteliktir. İlim ise sahibini bütün yüksek ahlâka davet eden bir niteliktir. Meleklerin müjdesi o çocukta yüksek hasletlerin toplandığı ve ondan her türlü kötü ahlâki özelliklerin yok edildiği bilinsin diyedir.
Hicr 15:54
İbrahim, Üzerime yaşlılık çökmüş olmasına rağmen bana böyle bir müjde getiriyorsunuz. Bulunduğum bu halde iken beni çocuğu olmakla mı müjdeliyorsunuz yahut bana ve eşime gençliğimiz geri mi verilecek, ben ve eşim yaşlı halde iken bizi müjdeliyor musunuz? Ya da gençliğimiz bize geri verilmelidir. Yoksa yaşlılık halinde çocuk vermeye Allah'ın güç sahibi olduğunu, İbrahim'in (a.s.) bilmemesi ihtimali yoktur. Ancak bu durumdaki bir babaya çocuk verildiği görülmemiştir. Yahut da bu, başka bir hale, gençlik durumuna döndürülerek yapılır. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:55
dediler.
Sana gerçeği müjdeledik, bu mutlaka olacaktır. Yani olacak bir vâddir, başka bir yolu yoktur. Kendisine bir nimet verilen kimseye gerekli nimeti verene şükretmekle meşgul olması, verilen nimetin sebeplerini ve bulunduğu hali keşfetmekle uğraşmak değildir. Çocuk sahibi olmakla müjdelenmenin iki yönü vardır: Biri, erkek çocuğu ile müjdelenmek, ikincisi bu çocuğun ergenlik çağına ulaşacağı ve bilgi sahibi olacağı vakte kadar yaşamasıdır. Nitekim melekler: Seni bilgili bir erkek çocuğu ile müjdeliyoruz"' dediler, tıpkı yüce Allah'ın başka bir âyette buyurduğu gibi: “O hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşacak ve sâlih kişilerden olacak”. “Kehlen” sözünde çocuğun yetişkinlik durumuna gelinceye kadar yaşayacağının müjdesi vardır.
Sakın ümitsizliğe kapılanlardan olma. Daha önce peygamberlere bazı hususların yasaklandığını ve bu tür günahlardan korunmuş (ısmet) olduklarını; kendilerine yasaklanan fiilleri yapmalarına ihtimal bulunmadığını zikretmiştik. Örnekler: “Sakın şüpheye düşenlerden olma!”7; [§]“Sakın müşriklerden olma!”5; “Eğer bunu yaparsan, kuşkusuz kendine yazık edenlerden olursun”; “Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme”5 ve benzeri âyetler. Dolayısıyla İbrahim (a.s.) müşrik, zâlim ve kâfirlerden olması vehmedilmeyen kimselerdendir. Çünkü daha önce de zikrettiğimiz üzere, ısmet sıfatı imtihanı ortadan kaldırmaz. Eğer ısmet imtihanı kaldıracak olursa bu takdirde ısmetin faydası kesinlikle giderdi. Zira ısmete, imtihan zamanında ihtiyaç duyulur. Fakat imtihan olmazsa ısmete ihtiyaç bulunmazdı. Buna göre Hz. İbrahim, yaşlılık halinde Allah'ın kendisine çocuk hibe etmez diye asla Rabb'inin rahmetinden ümit kesmedi, fakat bahsettiğimiz sebeple o sözleri söyledi".
A YIGG iag ye lek oyag
Hicr 15:56
dedi.
Allah sonra Rabb'inin rahmetinden ümit kesenlerin ancak sapıklar oldugunu açıkladı. Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin sapıklık ve küfür oldugunu haber verdi. Mütezile'ye göre Allah'ın rahmeti dardır, bu sebeple büyük günahlar ona sığmaz. Büyük günah işleyenler hakkında demediklerini bırakmadıkları için Allah'ın rahmetinden ümit kesiyorlar.
Hicr 15:57
57-58. “Ey elçiler! Göreviniz nedir?” diye sordu. Dediler ki: “Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik.”
Ey elçiler! Göreviniz nedir? Denildi ki: Sizin haberiniz, kıssanız ve durumunuz nedir? “Hatb” iş demektir. Yani siz hangi iş ve meşguliyet için gönderildiniz?
Dediler ki: “Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. İbrahime bu durumu ilk haber verip sözü ilk söyleyenlerin onlar olma ihtimali vardır. Fakat başka bir âyette sözü edilen durum orada olmuştu. “Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır” dediler”"7; “Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!” Bunun üzerine İbrahim (a.s.) dedi ki: “Orada Lüt vardır. Onlar dediler ki: Biz orada kimin var olduğunu çok iyi biliyoruz” Burada kıssayı kısa bir şekilde zikrediyor. Bu da bir haberi, bir olaya ilişkin sözler olduğu gibi ifade edilmese de mânayı doğru anlatan başka lafızlarla nakletmenin caiz olduğuna işaret eder.
Dediler ki: “Aslında biz, Lüt ailesi dışında suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Sanki buradaki istisna mücrimlerden değil de şahıslardan ve köyde yaşayanlardan yapılıyor gibidir. Çünkü Lüt ailesi suçlulardan değildir, dolayısıyla onların suçlulardan istisna edilmesine ihtimal yoktur. Yahut şöyle denilebilir: Haberde istisna olsa da bu gerçek bir istisna değildir.
Hicr 15:58
57-58. “Ey elçiler! Göreviniz nedir?” diye sordu. Dediler ki: “Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik.”
Ey elçiler! Göreviniz nedir? Denildi ki: Sizin haberiniz, kıssanız ve durumunuz nedir? “Hatb” iş demektir. Yani siz hangi iş ve meşguliyet için gönderildiniz?
Dediler ki: “Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. İbrahime bu durumu ilk haber verip sözü ilk söyleyenlerin onlar olma ihtimali vardır. Fakat başka bir âyette sözü edilen durum orada olmuştu. “Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır” dediler”"7; “Biz, yoldan çıkmalarının cezası olarak bu memleket halkının üzerine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz!” Bunun üzerine İbrahim (a.s.) dedi ki: “Orada Lüt vardır. Onlar dediler ki: Biz orada kimin var olduğunu çok iyi biliyoruz” Burada kıssayı kısa bir şekilde zikrediyor. Bu da bir haberi, bir olaya ilişkin sözler olduğu gibi ifade edilmese de mânayı doğru anlatan başka lafızlarla nakletmenin caiz olduğuna işaret eder.
Dediler ki: “Aslında biz, Lüt ailesi dışında suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Sanki buradaki istisna mücrimlerden değil de şahıslardan ve köyde yaşayanlardan yapılıyor gibidir. Çünkü Lüt ailesi suçlulardan değildir, dolayısıyla onların suçlulardan istisna edilmesine ihtimal yoktur. Yahut şöyle denilebilir: Haberde istisna olsa da bu gerçek bir istisna değildir.
Hicr 15:59
Yalnız Lüt'un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız. Allah, meleklerin Lüt kavmini helâk edeceklerini haber verdikten sonra ailesini, sonra da hanımını onlardan istisna etti. Bunda, istisnanın (azaptan) vazgeçme olmadığına işaret vardır. Zira istisna vazgeçme anlamında olsaydı bu, haberde yalan unsurunun bulunmasını gerektirirdi. Fakat bu istisnada mücmel lafızla kastedilen mânayı elde etmeyi açıklamak söz konusudur.
Yine bu beyanda istisnadan da istisna yapmanın caiz olduğuna işaret vardır. Çünkü “illâ âle Lüt illemraeteh” sözü ile Lüt'un ailesinden hanımını istisna etmiştir. Dolayısıyla hanımını da kavminden kabul ederek onu Lüt'un ailesinden istisna etmiştir. Bu ifadede, türün hilafından istisna etmenin caiz olduğuna işaret vardır. Çünkü Lüt ailesini kavminden istisna etti, zira suçlu kimseler salih kullar türünden değillerdir. Sonra da hanımını ailesinden istisna etti. Çünkü hanımı da onlardan değildir.
Burada yine şu mânaya işaret vardır. Bir kimsenin tâbileri için ailesi ifadesi kullanılır, çünkü kavminden Lüâtun ailesini istisna etmiştir. Aynı zamanda bir kimseye uyanlar “âl” kavramına dâhildir. Görmez misin ki yüce Allah “ buyurdu. Firavun'un ailesi ise ona uyan kimselerdi. Müsâ ailesi, Hârun ailesi, İmrân ailesi gibi kavramlarda da “âl” uyanlara döner. Dolayısıyla bu ifade “Allahım! Muhammede, Muhammed'in âline rahmet et” duasına, Hz. Muhammede uyan herkes dâhil olur. En doğrusunu Allah bilir.
( Fakat karısı hariç! Biz onun da geride kalanlardan olmasını takdir ettik. Ebü Bekir el-Esam “kaddernâ inneha” ( Haber “ahbernâ”, yani haber verdik demektir, demiştir. Fakat bu yorum Ebü Bekir'in, Mütezile mezhebini takviye etmek için başvurduğu bir hiledir. Çünkü Mütezile, kullara ait fiillerinin Allah'ın takdiri ve yaratması ile vuku bulduğunu inkâr ediyor.
le (ezelde) biz takdir ettik. Geride kalanlardan. Yani hayatta kalanlardandır. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Gâbirün” hayatta kalmaya devam edenler demektir. Aynı zamanda geçmişte olanlar demektir; geçmişte kaldığı ve baki olduğu zaman bir şey için: “Gabera, yağburu, gabran” denilir.
BİLL İİİ Lİ az ei
---
Dipnotlar:
Âyette şuna işaret vardır: Kullara ait fiilleri Allah'ın yaratması ve takdiri ile gerçekleşir. Bunun aslı şudur: Yani onun hayatının devam etmesini esas itibariy“Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi: Adamı, Rabbim Allah'tır" dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz”.
Hicr 15:60
Yalnız Lüt'un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız. Allah, meleklerin Lüt kavmini helâk edeceklerini haber verdikten sonra ailesini, sonra da hanımını onlardan istisna etti. Bunda, istisnanın (azaptan) vazgeçme olmadığına işaret vardır. Zira istisna vazgeçme anlamında olsaydı bu, haberde yalan unsurunun bulunmasını gerektirirdi. Fakat bu istisnada mücmel lafızla kastedilen mânayı elde etmeyi açıklamak söz konusudur.
Yine bu beyanda istisnadan da istisna yapmanın caiz olduğuna işaret vardır. Çünkü “illâ âle Lüt illemraeteh” sözü ile Lüt'un ailesinden hanımını istisna etmiştir. Dolayısıyla hanımını da kavminden kabul ederek onu Lüt'un ailesinden istisna etmiştir. Bu ifadede, türün hilafından istisna etmenin caiz olduğuna işaret vardır. Çünkü Lüt ailesini kavminden istisna etti, zira suçlu kimseler salih kullar türünden değillerdir. Sonra da hanımını ailesinden istisna etti. Çünkü hanımı da onlardan değildir.
Burada yine şu mânaya işaret vardır. Bir kimsenin tâbileri için ailesi ifadesi kullanılır, çünkü kavminden Lüâtun ailesini istisna etmiştir. Aynı zamanda bir kimseye uyanlar “âl” kavramına dâhildir. Görmez misin ki yüce Allah “ buyurdu. Firavun'un ailesi ise ona uyan kimselerdi. Müsâ ailesi, Hârun ailesi, İmrân ailesi gibi kavramlarda da “âl” uyanlara döner. Dolayısıyla bu ifade “Allahım! Muhammede, Muhammed'in âline rahmet et” duasına, Hz. Muhammede uyan herkes dâhil olur. En doğrusunu Allah bilir.
( Fakat karısı hariç! Biz onun da geride kalanlardan olmasını takdir ettik. Ebü Bekir el-Esam “kaddernâ inneha” ( Haber “ahbernâ”, yani haber verdik demektir, demiştir. Fakat bu yorum Ebü Bekir'in, Mütezile mezhebini takviye etmek için başvurduğu bir hiledir. Çünkü Mütezile, kullara ait fiillerinin Allah'ın takdiri ve yaratması ile vuku bulduğunu inkâr ediyor.
le (ezelde) biz takdir ettik. Geride kalanlardan. Yani hayatta kalanlardandır. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Gâbirün” hayatta kalmaya devam edenler demektir. Aynı zamanda geçmişte olanlar demektir; geçmişte kaldığı ve baki olduğu zaman bir şey için: “Gabera, yağburu, gabran” denilir.
BİLL İİİ Lİ az ei
---
Dipnotlar:
Âyette şuna işaret vardır: Kullara ait fiilleri Allah'ın yaratması ve takdiri ile gerçekleşir. Bunun aslı şudur: Yani onun hayatının devam etmesini esas itibariy“Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi: Adamı, Rabbim Allah'tır" dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz”.
Hicr 15:61
Elçiler Lüt ailesine geldiklerinde Lüt onlara, “bilinmedik tanınmadık kimselersiniz” dedi. Yani siz tanınmayan bir topluluksunuz, bu beldenin halkı arasında bilinmiyorsunuz. Onlara bu sözü söylemesinin sebebi şu idi: Çünkü onun kavmi yabancılara yaptıklarını o belde halkına yapmazlardı. Görmez misin ki onlar: Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi? dediler”, Yani onlardan hiçbir kimseyi misafir kabul etmeyi sana yasaklamadık mı? En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:62
Elçiler Lüt ailesine geldiklerinde Lüt onlara, “bilinmedik tanınmadık kimselersiniz” dedi. Yani siz tanınmayan bir topluluksunuz, bu beldenin halkı arasında bilinmiyorsunuz. Onlara bu sözü söylemesinin sebebi şu idi: Çünkü onun kavmi yabancılara yaptıklarını o belde halkına yapmazlardı. Görmez misin ki onlar: Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi? dediler”, Yani onlardan hiçbir kimseyi misafir kabul etmeyi sana yasaklamadık mı? En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:63
Öyle ama, biz sana insanların, hakkında kuşkuya düştükleri şeyi getirdik. Bu daha önce geçmiş olan bilinmedik tanınmadık kimselersiniz sözünün cevabı değildir. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- Lüt ile kavmi arasında bazı mücadele ve tartışmalar geçtikten sonra onlar bu sözü söylediler. O tartışmalardan biri: “Lût, “Bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın?”; “Allah'tan korkun, beni rezil etmeyin!”2! meâlindeki âyetlerde geçen sözleri ile diğer tartışmalardı. Halbuki Lüt yaptıkları çirkin işten dolayı onları tehdit ediyordu. Bundan dolayı ona şöyle demişlerdi: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!”!2 [ ]Öyle ama, biz sana insanların, hakkında kuşkuya düştükleri şeyi EM getirdik. Bazıları bu âyete şu anlamı vermiştir: Bu beyan kendilerine yaptığı azap tehdidine dair şüphe içinde bulunmaları sebebiyle demektir. Bazıları da: Kuşkuya düştükleri şey sebebiyle ifadesini yaptıkları mücadele ve tartışma sebebiyle, diye yorumlamışlardır. Yahut Allah Teâlâ şöyle diyor: Belki, kuşkuya düşmelerinin cezasını sana getirdik. Onların kuşkulanmalarının, Lüt (a.s.) ile mücadele etmeleri mânasına gelme ihtimali vardır. Yahut üzerinde bulundukları kuşku anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Hicr 15:64
Bazıları “ve eteynâke bi'l-hak” ifadesine şu anlamı vermiştir:
“Senin ve ailenin kurtuluşunu ve kavminin yok edilişini getirdik”. Diğer bazıları da buna şöyle anlam vermiştir: “Onları tehdit ettiğin azabı getirdik”. “Ve innâ le-sâdikûn” 6i) ifadesinin anlamı, söylediğimiz sözde doğruyuz demektir. Eğer onların söyledikleri bir söz değilse bu tevile ihtimali vardır. Çünkü Lüt sözlerinden melek olduklarını anladığı için onların doğru söylediklerini biliyordu. Fakat Lüt, kendilerinden çıkan bir söz olmaksızın, bulundukları halde Allah onlardan haber verdi. En doğrusunu Allah bilir.
Goya liz kaş İİ
Hicr 15:65
Hemen gecenin bir vaktinde ailenin hızla yola koyulmasını sağla. Yani gecenin bir ölümünde. Bazıları, sahur vaktinde demiştir. Nitekim yüce Allah “Biz onları sahur vaktinde kurtardık””. “Bi-kıt“in minelleyi” (J 5. asi) cümlesi, ister sahur olsun ister başka bir vakit olsun, gecenin bir kısmıdır. Sen de arkalarından git. Yani arkalarından sen de yürü, git demektir. İşte bunun gibi bir ordunun emirliğini üstlenen kişinin de onların ardından gitmesi gerekir yahut onların ardından gidecek birine emrederek bu görevi yerine getirir ki geride kalan askerleri -onlarla bağlantısı kesilenler mânasına da ihtimali vardır- orduya ilhak etsin ve bu durum ordu mensuplarını daha iyi koruyor olsun.
Hiçbiriniz arkasına dönüp bakmasın! Bazıları şöyle demiştir: (44 Y; iss) sizden biriniz kimse ile ihtilafa düşmesin, size emredilen yere doğru gidin. Başka bir âyette yüce Allah “Eşin hariç, sizden hiç kimse geride kalmasm”?, buyuruyor. Çünkü hanımı sizden geri kalırsa o kavme isabet eden kötülük ona da isabet eder. Bu durum, mâna doğru aktarıldıktan sonra sözün takdim ve tehirinde, dilin ve kelimelerin değiştirilmesine dair bir engelin bulunmadığına işaret eder. Çünkü Lüt kıssası ile diğer kıssalar fazlası ve eksiği ile, söz ve dil farkları ile anlatılmış ve tekrarlanmıştır. Bu farklılıklar anlam bakımından değişmeyi gerektirmez, bunda bir sakınca yoktur.
Hiçbiriniz arkasına dönüp bakmasın. Yani sizden hiçbiri arkasına bakmasın -en doğrusunu Allah bilir ya- onlar arkalarına dönüp baktıkları ve yerin altüst çevrildiğini ve üzerlerine yıkıldığını gördükleri zaman bünyeleri ve kalpleri buna tahammül gösteremez, helâk olurlar yahut bayılırlar, Görmez misin ki Müsâ güçlü olmasına rağmen dağın parçalanmasına tahammül gösteremedi, aksine bu anda dehşete düşüp bayıldı. Bunlar ise zayıftırlar, kavimlerine isabet eden azap da daha şiddetlidir, bünyelerinin buna tahammül etmemesi daha uygun bir konudur. En doğrusunu Allah bilir.
Gim geta e Ya 1301 PRISE aJl Sey
Hicr 15:66
Lüt'a şu hükmü bildirdik. “Kadaynâ” hakkında şöyle denildi: Bu O'na vahyettik demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirdik... Yani onlara vahyettik. Bazıları da “ve kadaynâ ileyhi” cümlesine şu anlamı vermiştir: Ona vardırdık ve bildirdik. Bu yorum Kisâi ve İbn Kuteybe'ya aittir”. “Zâlikel-emra” sözüyle belirtilen Onlar, sabah vaktine girerken son ferdine kadar yok edilmiş olacaktır meâlindeki âyetin kastedilmesi ihtimali vardır. İşte bu, Allahın İbrahim'e vahyedip bildirdiği husustur. “Ve kadaynâ ileyhi zâlikel-emra” cümlesinin “Muhammede (s.a.), sana ulaşan durumun/emrin, son ferdine kadar onların yok edilmiş olacağını vahyettik mânasına gelme ihtimali vardır. Onlar, sabah vaktine girerken son ferdine kadar yok edilmiş olacaktır meâlindeki âyetin Lûta müjde olmak üzere ona vahyedilmiş olması anlamına gelmesi ihtimali de vardır. Yani onların nesli kesilecektir. Bu âyette onların neslinin kesileceğini bildirmek söz konusudur; nesillerinin kesilmesini bildirmede ise onların yok olacaklarını bildirmek vardır.
(SIŞunların ardı. Bazıları şunların aslı kesilmiştir demiştir. Bazıları kökleri kazmacaktır demiştir. “Musbihin'den sabah vaktine girdikleri zamanı, yani sabahın doğmaya başladığı zamanı kastediyor değildir, belki bununla güneşin dağma zamanını kastetmiştir. Görmez misin ki yüce Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Nihayet ortalık aydınlanırken korkunç ses onları yakalayıverdi!”2. Güneşin doğması onun yükselmesi ve yer üzerine yayılması olayıdır. Bu da zikrettiğimiz görüşün doğruluğuna işaret eder. Nihai gerçeği bilen Allah'tır. “Sayhan birkaç yoruma ihtimali vardır. Birincisi: Allah “sayha” (ial) kelimesini, onların süratli bir şekilde yok olması için zikretti. Yani korkunç bir ses kadar sürede helâk oldular demektir. İkincisi: Korkunç ses ile helâk edildiler yahut onlar yok edilince korkunç feryatta bulundular demektir. Sayha her türlü azabın adıdır.
Hicr 15:67
Misafirlerin gelmesine seviniyorlar yahut misafirlerin güzel görünüşlü, yakışıklı ve güzel giysili olmaları dolayısıyla birbirlerini müjdeliyorlardı.
Hicr 15:68
Bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın. Bu âyetin iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Konuklarım hakkında beni rezil etmeyin, çünkü onlar bize güvenip konuk oldular, beni onlar nezdinde rüsvay etmeyin. Bu yorum başka bir âyette: “misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin”? anlamındaki beyan ettiği husustur. Bu âyetin, beni halk arasında rezil etmeyin mânasına gelmesi de muhtemeldir. Halk şöyle der: “Lüt ev halkı arasında konuklara şöyle şöyle davranılıyor” Oysa benim ev halkım, halk nazarında salih ve güvenilir olarak biliniyor, bu sebeple halk nezdinde beni rezil etmeyin, erkeklere yaptığınız muamele hakkında Allah'tan sakının, beni halk nazarında rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun, beni rezil etmeyin meâlindeki âyette geçen “ihzâ”nın ahlâki kötülük mânasında olma ihtimali vardır. Bunun delili, bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın diye sözü edilen âyettir. Bu âyet Gi Ynn tefsiri oluyor, zillet mânasına da ihtimali vardır. Bunun gibi âyetinde de bu kavram “bugün zillet” mânasındadır.
Hicr 15:69
Bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın. Bu âyetin iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Konuklarım hakkında beni rezil etmeyin, çünkü onlar bize güvenip konuk oldular, beni onlar nezdinde rüsvay etmeyin. Bu yorum başka bir âyette: “misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin”? anlamındaki beyan ettiği husustur. Bu âyetin, beni halk arasında rezil etmeyin mânasına gelmesi de muhtemeldir. Halk şöyle der: “Lüt ev halkı arasında konuklara şöyle şöyle davranılıyor” Oysa benim ev halkım, halk nazarında salih ve güvenilir olarak biliniyor, bu sebeple halk nezdinde beni rezil etmeyin, erkeklere yaptığınız muamele hakkında Allah'tan sakının, beni halk nazarında rüsvay etmeyin. Allah'tan korkun, beni rezil etmeyin meâlindeki âyette geçen “ihzâ”nın ahlâki kötülük mânasında olma ihtimali vardır. Bunun delili, bunlar benim misafirlerim, sakın beni utandıracak bir şey yapmayın diye sözü edilen âyettir. Bu âyet Gi Ynn tefsiri oluyor, zillet mânasına da ihtimali vardır. Bunun gibi âyetinde de bu kavram “bugün zillet” mânasındadır.
Hicr 15:70
dediler.
Seni el âlemi korumaktan menetmedik mi?” dediler. Bu âyet Lüt'a (a.s.) kavmi tarafından misafir konuk etmesinin yasaklandığına delâlet ediyor. Bunun için “seni âlemi korumaktan yasaklamadık mı?” dediler. Ebü Bekir elBM Fsam dedi ki: Onların “Seni âlemi korumaktan yasaklamadık mı?” sözleri, Lüt (a.s.) için özür dileme yerinde çıkarılıyor. Çünkü onlar elçilere/resüllere saygı gösteriyorlardı. Bundan, kendilerine gönderilen elçiler olmasa da, din farkı ve Allah'ın dinine çağırmada ihtilaf olmakla beraber, bütün elçilerin kavimlerini/ümmetlerini kastediyorum, onlar elçilerin getirdikleri kuvvetli delilleri inkâr ediyor olsalar da genelde peygamberlere saygı gösteriyorlardı. Görmez misin ki yüce Allah bizim peygamberimiz (Hz. Muhammed) için şöyle buyurdu: “(Resülüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz””. Birincisi daha uygundur. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.
Hicr 15:71
Lüt, “İşte kadınlar, benim kızlarım, (nikâh) yaparsanız. Başka bir yerde yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Lüt, “Ey kavmim! Şunlar kızlarım; sizin için en nezih olan yol onlarla evlenmektir”". Biz bunu, içinde Hüd'un (a.s.) bahsi geçen sürede belirtmiştik. Bazıları ise şöyle demiştir: Lût onlara kavminin kızlarını arzetmesinin sebebi, kendisi onlar için baba gibi olmasına binaendir'. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarının müminlerin anneleri olduğu zikredilmiştir. Bazıları da şunu söylemiştir: Kızların burada zikredilmesinde, Lüt tarafından onlara yaptıkları işin çirkin bir iş olduğunu bildirmek söz konusudur. Çünkü kızlarının helâl olması hakkında şeriatın, Nuh kavmi için hüküm getirmiş olması caizdir, fakat hiçbir şekilde livâtanm helâl olması caiz değildir.
Hicr 15:72
(Ey resülüm!) Hayatına yemin olsun ki onlar, sarhoş (sersem) halleriyle saçmalayıp duruyorlardı. Hasan-ı Basri dedi ki: Allah yaratıkları içinde dilediğine yemin eder, fakat hiç kimsenin Allah'tan başkasına yemin etmeye hakkı yoktur. Burada yüce Allah, sadece Hz. Peygamber'in (s.a.) hayatına yemin etmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Hz. Muhammed'in (a.s.) hayatına' yemin etmiş olup O'nun dışında kimseye ve hayatına yemin etmemiştir. [ ] Bazıları “leamruke” kelimesini, herhangi bir kimsenin hayatına yemin etmeyi kastetmeksizin, Araplar'ın yeminlerinde kullandıklarını söylemiştir. Bir kısmı da bu yeminin tariz şeklinde olduğunu söylemiştir. Aslı şudur: yüce Allah bazı şeylere yemin etmiştir. Güneşe, aya, geceye, gündüze yemin etmiştir; dağlara, göklere ve halk nezdinde saygı gösterilen şeylere yemin etmiştir, Resülullah gibi", Allah Teâlâ, kendisini yaratıklara rahmet olarak gönderdiğini haber vermiştir ki kendisine yemin etmekle yüceltilmeye daha lâyıktır. Görmez misin ki yüce Allah onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Biz seni sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik”!5. Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen zat, saygı gösterilmeye başkalarından daha lâyıktır, çünkü onun sağladığı faydalar daha yaygın yahut daha çoktur. Bazıları da şunu söylemiştir: “leamruke” “Ömrüne yemin olsun ki” Buradaki yemin Hz. Peygamber'in (s.a.) hayatına değil, belki dininedir. Bu görüş Dahhâk'a aittir.
Onlar, sarhoş (sersem) halleriyle saçmalayıp duruyorlardı. Bazıları demiştir ki: “Sekratihim” bu ölüm zamanında insana inen sıkıntılı hal anlamına gelir. Allah, onların içinde bulunduğu şaşkınlık halini ölüm anındaki sarhoşluk durumuna benzetmiştir. Saçmalayıp duruyorlar. Bazıları, bu kelimeye sapıklıklarında ve küfürlerinde tereddüt ediyorlar anlamı vermiştir.
Hicr 15:73
Nihayet ortalık aydınlanırken korkunç ses onları yakalayıverdi. Birçok yerde “sayha”nm!' ne olduğuna dair âlimlerin farklı görüşleri bulunduğunu zikretmiştik. Bazıları: “Sayha” azabın kendisidir, dedi. Yani onları azap yakaladı demektir. Bazıları azaba sayha adı verilmesinin sebebinin, süratle inmesi ve onları yakalaması olduğunu söylemiştir. Ortalık aydınlanırken. Bazıları: Güneş yükselip aydınlatınca! si), net olarak görününce de denildiğini söylemiştir. Bu görüş Kisâi'ye aittir. Ebü Avsece “muşrikin” ( Bazıları da Hz. Muhammed'in (a.s.) hayatına yemin etmiştir. Bütün nüshalardaki metin tercih edilmiştir.
kelimesi hakkında “İşrak vaktine girdikleri zaman, yani güneş üzerlerine doğduğu zaman demiştir. Bunu daha önce zikretmiştik.
Hicr 15:74
Yurtlarının altını üstüne getirdik. Hüd'un bahsi geçen sürede bu konuyu zikrettik.
Hicr 15:75
İbret alacaklar için. Bazıları buna firaset kökünden “feraset sahipleri için” anlamı vermişlerdir. Bu konuda Ebü Said el-Hudri'nin rivayet ettiği bir hadis nakledilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuru ile bakar” Râvi dedi ki; sonra Hz. Peygamber (s.a.) “inne fi zâlike leâyâtin lil-mütevessimin” 2ElU) âyetini okudu”, Eğer bu haber doğru ise ve haberin ardından Hz. Peygamber'in (s.a.) bu âyeti okuduğu da doğru ise tamamdır. Bazıları “lřlmütevessimin” kelimesine, ibret alanlar anlamı vermiştir. Bu kelimenin anlamı hakkında “düşünenler” de “nazar edenler” de denilmiştir. Zikrettiklerine göre o ibret alanlar için bir mücizedir, fakat anılanlar için hangi yönden mücize olduğunu açıklamamışlardır'. Bunun birkaç yoruma ihtimali vardır. Birincisi “leâyâtin li l-mütevessimîn”, Hz. Peygamber'in İkincisi: Bu İbrahim (a.s) ile Lüt'un (a.s.) verdikleri haberin doğru olduğunun bir delilidir. Çünkü onlar kendi kavimlerine, azabın ineceğini ve başka tehditleri haber veriyorlardı. Bu da bütün peygamberlerin verdikleri haberlerin doğru olduğuna işaret eder”.
Üçüncüsü: Onlardan helâk edilenlerin helâkinin yalanlamaları sebebiyle ve kurtarılanların kurtulmasının da iman ve tasdik etmeleri sebebiyle gerçekleştiğini hatırlayanlar içindir.
Dördüncüsü: Helâk olmuş kavimlerden geride izler kalmıştır; dolayısıyla bu izler bu olayı hatırlayanlar için bir delil olur.
Bunun aslı şudur: yüce Allah, bunda ibret alacak olanlar için dersler olduğunu zikretti. Yani bu, takva sahibi müminler için demektir. İbret alma ve düşünme inananlar içindir, çünkü onlardan inananlar yararlanırlar. “Mütevessim”, bir alâmete bağlı olarak bir şeyi bilen kişidir. “Müteferris” NEM de böyledir; başkasındaki bir alâmeti görerek bir şeyi bilendir. Başkasının ne sebeple yok olduğuna bakar, bu sayede yaptığı işten vazgeçer ve bu olaydan öğüt ahr. Bu kişi bir şeyi sadece mânaya bağlı olarak bilen ve bilmiş gibi görünen kimse gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:76
Yani daimi yoldur, daimi bir alâmettir.
dö 5 Dil FAN I böl
Hicr 15:77
Bu da zikrettiğimiz gibi müminler için bir alâmettir. En doğrusunu Allah bilir. Birinci âyette “leâyât” kelimesi zikredildi. Çünkü o âyette İbrahim'in haberleri, kıssası ve Lüt kavminin kıssası vardır. Bunlarda anılan kimseler için dersler vardır. Bu âyette ise “leâyeten” “İnananlar için ders vardır” meâlindeki ifade geçti. Çünkü âyette tek bir şeyi zikretmiştir, o da yoldur.
Hicr 15:78
Yani Eyke halkı zâlim idiler. Eyke, içiçe ve sık ağaçların çok olduğu bir yerdir. Onlar burada idiler. Gayzada iken Allah onlara Şuayb'i (a.s.) gönderdi. Bazı tevilciler Hz. Şuayb'ın (a.s.) iki kavme; bir kere Gayza halkına, bir kere de Medyen halkına gönderildiğin söylemiştir. Nitekim âyete “Medyen halkına kardeşleri Şuayb'ı gönderdik”; başka bir âyette de: “Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. Şuayb onlara şöyle demişti: “Allaha karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”14 Eyke halkı da gerçekten bir zâlimler topluluğu idi. Yüce Allah kâfirlere değişik adlar vermiştir; bir kere zâlimler, bir defa fâsıklar ve müşrikler demiştir. Zulüm ismi bazan küfür ve şirk dışındaki işlere de söylenir. Fısk ismi de böyle, küfür ve şirk dışındaki işler için kullanılır. Hem küfür, küfür isminden dolayı çirkin olmamıştır. İman ismi de öyle, iman isminden dolayı güzel olmamıştır. Çünkü hiçbir mümin yoktur ki bazı şeyleri inkâr edip bazı şeylere iman etmiş olmasın. Yüce Allah: “Kim tâğütu inkâr edip Allaha iman ederse... buyurmuştur.
m) yi 2 eGLİ Göl eği ELA
Hicr 15:79
79. “Biz onların da cezasını Eridi “Bu iki şehir ie bilinen bir yol üzerindedir.”
Allah onlardan intikam altığını belirtti, fakat ne ile intikam aldığını zikretmedi. Başka bir âyette ise şöyle buyurdu: “Nihayet o şiddetli deprem onları yakalayıverdi”'”; başka bir âyette de “Korkunç ses onları da yakaladı!”; bir diğer âyette “Gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi'” buyurmuştur. Şiddetli sarsıntının onlardan bir kavim için, korkunç sesin başka bir kavim için, gölge günün azabının da başka bir kavim için olma ihtimali vardır. Yahut hepsinin mahiyetinin bir, fakat isimlerinin değişik olması da muhtemeldir. Sonradan gelenlere ibret olması için, onların yok edildiklerini yahut azaba çarptırıldıklarını bilip bunların yaptıklarına benzer işler yapmaktan sakınmak dışında, bizim bunu bilmeye ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
(SlOnlardan intikam aldık. Yaptıkları kötü iş ve Lüt'a karşı kötü muamelede bulunmaları dolayısıyla, Lüt kavminden Lüt adına intikam aldığımız gibi, elçiler adına onlardan intikam aldık. Buna göre Mekke halkından da Muhammede (a.s.) yaptıkları kötü iş ve fena muamele dolayısıyla onun adına intikam alırız. Eyke halkına inen azap onları engellemek için yetecek bir azap ve öğüt olup Lüt kavmine inen azabı zikretmeye ihtiyaç hissettirmez. Bu iki şehir açıkça bilinen bir yol üzerindedir. Bazıları demiştir ki: Bu ikiden kastedilen Lût kavmi ile Şuayb kavmidir. “Lebiimâmin mubin” (putj 5s): Apaçık bir yol demektir. Yani helâk edilmeleri apaçıktır. Yüce Allah'ın “lebiimâmin mubin” sözü ile “lebisebilin mukim” sözü birdir. Yani onların kalıntıları görünür ve apaçıktır, kim bu yola girerse yahut kim onların köyüne ve mekânına girerse, onların helâk edilmelerinin izleri ile başlarına gelen musibet hakkında açık bilgi edinir. “Lebiimâmin mubin” ifadesi gidilen ve kastedilen yol demektir. i Gİ) İİ el pal DİS AZİZ
Hicr 15:80
Kuşkusuz Hicr halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladılar. Tevilciler bu âyet hakkında şöyle demişlerdir: Hicr ashabı Salih ve Semüd kavmidir. Onlar yine dediler ki: Hicr, bir vadinin adıdır. Yine denildi ki: Hicr, vadinin kenarında yer alan bir köyün adı olup bu kavim o köye nispet edilmiştir. Kuşkusuz Hicr halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladılar. Tevilci âlimler şöyle demişlerdir: Gönderilen elçiler anlamındaki “el-murselin” sözü ile Allah Teâlâ sadece Salih'i kastetmekle birlikte, bütün elçileri zikretmiştir. Çünkü Salih onları, diğer elçilerin çağırdığı dine çağırıyordu. Salih'i yalanlayınca, bütün peygamberleri de yalanlamış oldular. Çünkü her elçi bütün elçilere iman etmeye çağırır, dolayısıyla bunlardan birini yalanlayınca hepsini yalanlamış olur. En doğrusunu Allah bilir.
Oie Al Şİ SE EŞİ ŞALE;
Hicr 15:81
81. “Oysa onlara yerimizi de gönderdik, fakat bunlara sırt çevirdiler.
Oysa onlara âyetlerimizi de gönderdik, fakat bunlara sırt çevirdiler. Burada “âyât” kelimesinin, Allah'ın birliğini gösteren deliller ve mücizeler anlamına gelmesi ihtimali vardır. Bütün mücizeler; Allah'ın birliğinin delilleri ve elçilik mücizeleri mânasına da gelebilir. Sırt çevirdiler, yani kabul etmediler demektir. Çünkü kabul etmeyince ondan yüz çevirmiş olurlar. Yahut âyetlerden yüz çevirdiler, yani onları yalanladılar.
Hicr 15:82
Onlar, güvende olmak üzere dağları oyarak barınaklar yaparlardı. Bu âyet Salih'in (a.s.) Allah'tan gelecek azap tehdidinden emin oldukları halde demektir. Çünkü: “Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, tehdit ettiğin azabı bize getir!” dediler” ve onlar azap tehdidinden emin idiler. Bazıları da şöyle demiştir: Sanatta ileri seviyede oldukları için azabın, dağlarda yonttukları evlere gelmeyeceğinden emin idiler. Bu da yüce Allah'ın şu âyetinde belirtilen husustur: “Dağlardan ustaca evler oyup/yontu yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?” Bazılarının yorumuna göre bu âyette geçen “fârihin” ustaca demektir.
(Çar, p) ie ami eal] pi
Hicr 15:83
Ama sonunda sabaha girerlerken korkunç ses onları da yakaladı. Korkunç sesin, onları gündüzün açık bir şekilde yakalaması ihtimali vardır.
Hicr 15:84
84. “Aldıkları tedbirin kendilirine hiçbir faydası Me Aldıkları tedbirin kendilerine hiçbir faydası olmadı. Kendileri için yonttukları evler onlara fayda sağlamadı, yani Allah'ın azabından kurtulmaya hiçbir şekilde fayda sağlamadı. “Femâ eğnâ anhüm” cümlesinin; putlara ve heykellere tapma türünden yaptıkları ibadetler onlara fayda vermedi mânasına gelme ihtimali vardır. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Biz o putlara sadece, bizi doğrudan Allaha yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”; “Onlar (putlar) Allah katında bizim şefaatçilerimizdirler”"!. Yani taptıkları varlıklar onları Allah'ın azabından kurtaramadı. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Bu dünya hayatında nimetlenmeleri ve dünya malından yararlandırılmaları, onların kendilerinden azabın uzaklaştırılmasına faydası olmadı. Nitekim yüce Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kulakları da gözleri de kalpleri de onlara hiçbir fayda sağlamadı”. Yani her ne kadar kendilerine anılan kulak, göz ve kalp verildiyse de bakıp Allah'ın âyetleri hakkında düşünmeyice ve inkâr edince...
5185. “Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. Kıyâmet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol.”
Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. “Bilhakkı” ( talu) kelimesi, Allah'ın yaratıklarına karşı kendisinin hakkı ve yaratıkların birbirine karşı hakkı anlamına gelmesi muhtemeldir. Hak, övülen ve tercih edilen her sözün ve fiilin adıdır. Bâtıl ise yerilen her söz ve işin adıdır. Bazıları şunu söylemiştir: Biz gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları, hak sahiplerinin hakkını gözeterek ve Allah'ın şahitleri olarak yarattık.: Yani yer ile gökleri başka şey için yaratmadı, aksine yaratıkların imtihan edilmesi için yeri ve gökleri yarattı. Hasan-ı Basri) bu görüşü benimsemiştir. Yine denildi ki: “Allah yer ile gökleri ve ikisi arasında olanları, vuku bulacak bir şey için yarattı, yani sevap ve ceza akıbeti için yarattı; özellikle yok olmak için değil, mutlu bir akıbet için yarattı. Çünkü bir şeyi yok olmak için yaratmak faydasız boş bir iştir, o da şu âyette yüce Allahın ifade buyurduğudur: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Allah kullarını, sırf kendisine dönsünler ya da mutlu bir gelecek ve hayırla karşılık vermek için yaratmasının anlamsız olmadığını haber verdi"9, Biz bunu daha önce de zikretmiştik. Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. Kıyâmet de mutlaka gelecektir meâlindeki âyetin kıyâmeti inkâr edenlere karşı iki delil olmak üzere iki açıdan getirilmiş olması mümkündür. Birincisi: Zikrettiğimiz üzere, eğer kıyâmet olmasaydı, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, özellikle yok olmak için yarattığı ortaya çıkardı. Bir şeyi özellikle sırf yok olmak için yaratmak, anlamsızdır ve gerçeğe aykırıdır. Özellikle amaçlanan bir akıbet olmaksızın binayı yapanın onu yıkmak için yapması gibi. İkincisi: Gökleri ve yeri boşuna yaratmakta düşmanlarla dostları eşit kabul etme söz konusudur. Oysa hikmette bunların birbirinden ayırtedilmesi gerekir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”. Aslında onların zannı, Allah'ın gökleri ve yeri boşuna yarattığı şeklinde değildir, fakat dirilişi inkâr edince, onlardaki inanç, Allah'ın gökleri ve yeri boşuna yarattığı tarzında bir zanna dönüştü.
Kıyâmet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol. Bazıları “fesfahi's-safha'l-cemil” ifadesini şöyle yorumlamıştır: “Yani onlardan yüz çevir; dilleri ve fiilleri ile sana verdikleri eziyete karşılık verme” Kıyâmet mutlaka gelecektir, sana verdikleri eziyetten ve o gün yaptıklarından dolayı senin yerine ben onları cezalandıracağım. Güzel bir şekilde hoşgörü meâlindeki beyan örfte eksiklik ve bozukluk içermeyen söz demektir. )Yani Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol. Yani tam olarak EE nitelenen bir ahlâkla eksiklik ve bozukluk taşımayan bir hoşgörü ile davran. Güzel bir şekilde hoşgörülü ol meâlindeki beyanın onları hoş görme ve minnet altında bırakmama anlamına gelmemesi muhtemeldir. Sanki yüce Allah Hz. Peygambere, başa kakma tarzında olmayacak şekilde hoş görmeyi emretmiştir. Kıyâmet mutlaka gelecektir. Sen hoş görmenin karşılığını göreceksin, onlar da sana yaptıkları eziyetin karşılığını görecekler.
Ça) ei! GASJ! akril
---
Dipnotlar:
“Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik; kendilerini kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şeyler kendilerini kuşatıverdi!” (elAllah kullarını, kendisine dönsünler ya da akıbet için yaratmasının abes olduğunu haber verdi. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Cehenneın ateşinden vay o inkârcılarm başına geleceklere!” (Sâd, 38/27).
Hicr 15:85
84. “Aldıkları tedbirin kendilirine hiçbir faydası Me Aldıkları tedbirin kendilerine hiçbir faydası olmadı. Kendileri için yonttukları evler onlara fayda sağlamadı, yani Allah'ın azabından kurtulmaya hiçbir şekilde fayda sağlamadı. “Femâ eğnâ anhüm” cümlesinin; putlara ve heykellere tapma türünden yaptıkları ibadetler onlara fayda vermedi mânasına gelme ihtimali vardır. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Biz o putlara sadece, bizi doğrudan Allaha yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”; “Onlar (putlar) Allah katında bizim şefaatçilerimizdirler”"!. Yani taptıkları varlıklar onları Allah'ın azabından kurtaramadı. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Bu dünya hayatında nimetlenmeleri ve dünya malından yararlandırılmaları, onların kendilerinden azabın uzaklaştırılmasına faydası olmadı. Nitekim yüce Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kulakları da gözleri de kalpleri de onlara hiçbir fayda sağlamadı”. Yani her ne kadar kendilerine anılan kulak, göz ve kalp verildiyse de bakıp Allah'ın âyetleri hakkında düşünmeyice ve inkâr edince...
5185. “Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. Kıyâmet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol.”
Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. “Bilhakkı” ( talu) kelimesi, Allah'ın yaratıklarına karşı kendisinin hakkı ve yaratıkların birbirine karşı hakkı anlamına gelmesi muhtemeldir. Hak, övülen ve tercih edilen her sözün ve fiilin adıdır. Bâtıl ise yerilen her söz ve işin adıdır. Bazıları şunu söylemiştir: Biz gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları, hak sahiplerinin hakkını gözeterek ve Allah'ın şahitleri olarak yarattık.: Yani yer ile gökleri başka şey için yaratmadı, aksine yaratıkların imtihan edilmesi için yeri ve gökleri yarattı. Hasan-ı Basri) bu görüşü benimsemiştir. Yine denildi ki: “Allah yer ile gökleri ve ikisi arasında olanları, vuku bulacak bir şey için yarattı, yani sevap ve ceza akıbeti için yarattı; özellikle yok olmak için değil, mutlu bir akıbet için yarattı. Çünkü bir şeyi yok olmak için yaratmak faydasız boş bir iştir, o da şu âyette yüce Allahın ifade buyurduğudur: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Allah kullarını, sırf kendisine dönsünler ya da mutlu bir gelecek ve hayırla karşılık vermek için yaratmasının anlamsız olmadığını haber verdi"9, Biz bunu daha önce de zikretmiştik. Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık. Kıyâmet de mutlaka gelecektir meâlindeki âyetin kıyâmeti inkâr edenlere karşı iki delil olmak üzere iki açıdan getirilmiş olması mümkündür. Birincisi: Zikrettiğimiz üzere, eğer kıyâmet olmasaydı, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri, özellikle yok olmak için yarattığı ortaya çıkardı. Bir şeyi özellikle sırf yok olmak için yaratmak, anlamsızdır ve gerçeğe aykırıdır. Özellikle amaçlanan bir akıbet olmaksızın binayı yapanın onu yıkmak için yapması gibi. İkincisi: Gökleri ve yeri boşuna yaratmakta düşmanlarla dostları eşit kabul etme söz konusudur. Oysa hikmette bunların birbirinden ayırtedilmesi gerekir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”. Aslında onların zannı, Allah'ın gökleri ve yeri boşuna yarattığı şeklinde değildir, fakat dirilişi inkâr edince, onlardaki inanç, Allah'ın gökleri ve yeri boşuna yarattığı tarzında bir zanna dönüştü.
Kıyâmet de mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol. Bazıları “fesfahi's-safha'l-cemil” ifadesini şöyle yorumlamıştır: “Yani onlardan yüz çevir; dilleri ve fiilleri ile sana verdikleri eziyete karşılık verme” Kıyâmet mutlaka gelecektir, sana verdikleri eziyetten ve o gün yaptıklarından dolayı senin yerine ben onları cezalandıracağım. Güzel bir şekilde hoşgörü meâlindeki beyan örfte eksiklik ve bozukluk içermeyen söz demektir. )Yani Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol. Yani tam olarak EE nitelenen bir ahlâkla eksiklik ve bozukluk taşımayan bir hoşgörü ile davran. Güzel bir şekilde hoşgörülü ol meâlindeki beyanın onları hoş görme ve minnet altında bırakmama anlamına gelmemesi muhtemeldir. Sanki yüce Allah Hz. Peygambere, başa kakma tarzında olmayacak şekilde hoş görmeyi emretmiştir. Kıyâmet mutlaka gelecektir. Sen hoş görmenin karşılığını göreceksin, onlar da sana yaptıkları eziyetin karşılığını görecekler.
Ça) ei! GASJ! akril
---
Dipnotlar:
“Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik; kendilerini kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şeyler kendilerini kuşatıverdi!” (elAllah kullarını, kendisine dönsünler ya da akıbet için yaratmasının abes olduğunu haber verdi. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Cehenneın ateşinden vay o inkârcılarm başına geleceklere!” (Sâd, 38/27).
Hicr 15:86
İyi bilesin ki Rabb'in, evet O, muhakkak surette eşsiz yaratıcıdır, her şeyi bilmektedir. Bu âyetin iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Biri şudur: Allah kulların kötülük ve muhalefetlerini bildiği halde yaratmıştır, bundan gafil olarak ve bilmeyerek yaratmamıştır. Bilinmelidir ki, Allah yaratıkları kendi ihtiyacı için yahut kendi menfaati için yaratmamıştır, belki emir ve yasakları hakkında sınamak ve kulların menfaat ve ihtiyaçlarına bağlı olarak yaratmıştır. İkincisi: Senin Rabb'in, muhakkak yaratıklarını eşsiz yaratandır, kullarının maslahatlarını çok iyi bilendir, çünkü onları hoş görmek, dinleri sebebiyle cezalandırmaktan daha elverişlidir. En doğrusunu Allah bilir.
İİİ AİN lk EİN gali Kirik
Hicr 15:87
Kuşkusuz sana tekrar tekrar okunandan (âyetlerden) yedisini ve yüce Kur'ân'ı verdik. “Mine'l-mesâni” kelimesinin ne anlama geldiği hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları demiştir ki; “seban minelmesâni” deki “mesâni” Kur'ân'ın hepsidir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi” buyurmuştur. Denildi ki, Kur'ân'ın “mesâni” adıyla adlandırılması, onda misaller, ibret levhaları ve haberlerin tekrarlanmasından dolayıdır. Eğer böyle ise, “seban mine'l-mesâni” Kur'ân'dan yedi demek olur. Hem bazı tevilcilerin belirttiğine göre, bunun yedi uzun süre mânasına da gelmesi ihtimali vardır. Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: “Biz sana Kur'ân-ı azimden yedi verdik” “Seban” kelimesi Kur'ân sürelerinden Fâtiha mânasına da gelmesi muhtemeldir. Yani biz sana Kur'ândan Fâtihal'yı verdik. Bir topluluk da “seban mine'l-mesâni”nin (gili p Ez) Fâtihatü'l-Kitâb olduğu görüşünde bulunanlar olduğunu söylemişlerdir. Onlar bu konuda Resülullah'tan (s.a.) bir hadis de rivayet ediyorlar. Ebü Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: (S1“el-Hamdülillah Kur'ân'ın anasıdır, Kitab'ın anasıdır ve sebu'l-mesânidir'9, BEM Übey'den de rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah Tevrat'ta ve İncil'de Kur'ân'ın anası gibi bir âyet indirmemiştir. O es-seb'u'l-mesâni olup benimle kulum arasında taksim edilmiştir, ne isterse kuluma verilecektir”, Müfessirler içinde şöyle diyen de vardır: Mesâni Kur'ân'ın hepsidir. Daha önce zikrettiğimiz âyetle Ebü Hureyreden rivayet olunan şu hadise gidilmektedir: “Ne Tevratda ne İncil'de ne Zebür ile Kur'ânda bir benzeri -yani Ümmü'l-Kur'ân'ın benzeri- yoktur. Ümmü'l-Kur'ân es-seb'u'İ-mesânidir ve bana verilen Kur'ân-ı Azimdir””, Zikrettiklerine göre, Ümmü'l-Kur'ân es-seb'u'l-mesânidir. Eğer es-seb'u'l-mesâni Fâtihatü'l-Kitâb ise yüce Allah şöyle buyurmuş gibi olur: Andolsun ki biz sana yedi verdik, o da mesânidir. Eğer “seban mine'l-mesâni” (pti 5. 4:2) uzun yedi süre ise şöyle olur: Yani biz sana yedi verdik, o da mesanidir. Hz. Peygamber'den (s.a.) yine şöyle rivayet olunmuştur: “Tevrat yerine bana uzun yedi süre geldi, mesâni ise İncil yerine verilmiştir ve Rabbim bana mufassal sürelerle fazlasını vermiştir”.
Hem hadiste rivayet edilen bilgi eğer sabitse, es-seb'u'l-mesâni Fâtihatü Kitâb'tır. Eğer doğru değilse kaçınmak daha iyidir. Çünkü bizim böyle bir bilgiye ihtiyacımız yoktur ve bizim onu adlandırmamız şahitlikten başka bir şey olmaz. Bize bir fayda getirmeksizin şahitlik anlamına gelen konumdan uzak durmak ve kendini tutmak daha doğrudur. Müfessirlerin bir kısmı, seb'umesâninin mufassal süreler olduğunu söylüyor. Mesâninin Fâtihatü I-Kitâb olduğunu söyleyen, her rekâtta tekrarlandığı için bunu söylemiştir. ( Yahut mesâni tekrarlanan ve iade edilen âyetlerdir. Çünkü Kur'ândaki her bir harf'“ başka bir mânayı eda eder, bu sebeple de mesâni adını alır. Mesâninin Kur'ân olduğunu söyleyenler bundan dolayı söylemişlerdir. Çünkü Kur'ân'ın örnekleri, haberleri, ibretleri, iade edilmekte ve tekrarlanmaktadır. Mesâninin, yedi uzun süre olduğunu söyleyenler, Kur'ânda hadler, kıssalar, farzlar ve genel hükümleri tekrarlandığı için bu açıklamanın yapıldığını ifade ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
(Sli 5i) yüce Kur'ân'ı verdik. Allah Kur'ân'a azim, mecid, hakim adlarını verdi. Bunlar fiil yapanların adlarıdır, oysa gerçekte Kur'ân'ın işi, ameli yoktur. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- bu durumun üç ihtimali vardır: Allah'ın Kur'ân'a azim, mecid adlarını, onu yücelttiği, şereflendirdiği ve üstün kıldığı için vermiştir. Kur'ân azimdir, meciddir, hâkimdir. Yani muhkemdir. Hakim ism-i mef'ül mânasında ve fail vezninde olan bir kelimedir, bu dil yönünden mümkündür. Yahut Allah'ın Kur'ân'a bu adları vermesinin sebebi, ona sarılıp hükümleri ile amel edenlerin azim, mecid ve hakim olmasındandır. Yahut Allah ona azim, mecid, hakim adını şu sebeple vermiştir. Yani azim, mecid, hakim olan Allah tarafından gelmiştir. Hakimin aslı isabetli olan, her şeyi lâyık olduğu yere koyan demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Bire iec ba
---
Dipnotlar:
Tirmizi, “Tefsir”, 16. X Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 114; Tirmizi, “Tefsir” 16. Bk. Buhâri, “Tefsir” 1/1, 15/3; “Fedailir1-Kur'ân” 9; Mâlik, el- Muvatta”, “Salât” 37; Ahmed W Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 107. Müellif (r.a.) her bir harf ile ince mânaları, orada bulunan hikmetli hükümleri kastediyor olsa gerektir. İşte bunlar başka bir sürede tekrarlanıp iade olmaktadır. Çünkü Fâtiha süresi Kur'ân'm anasıdır.
Hicr 15:88
Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin! Buradaki “ayneyke” sözünden, gözün kendisinin kastedilmesi muhtemeldir. Aynı zamanda bu kelimenin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır: Birincisi Allah, onları faydalandırdığı nimetlere, onlar gibi bakmayı resülüne yasaklamıştır. Çünkü onlar Allah katında mertebe sahibi ve önemli kimseler olduklarından dolayı dünyada bu mallardan yararlandırıldıklarını sanmışlar, bunun için şöyle demişlerdir: “Rabbimin huzuruna götürülsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”©. Yine onlardan hikâye ederek Allah şöyle buyurmuştur: “Dönüp Rabbime va“Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Rabbimin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüpracak olsam bile..” ve benzer âyetler. [§]Onlar bu dünyada nimetlerden yararlandırılmalarının sebebi, kendilerinin Allah katında önem taşıdıkları ve değer kabul edildiklerinden dolayı olduğunu zannettiler, bunun için o sözleri söylediler. Bu sebeple yüce Allah kendilerine hangi gözle bakıyorlarsa onlara o gözle bakmasını Hz. Peygambere yasaklamış, fakat ibret gözü ile bakmayı emretmiştir.
İkincisi: yüce Allah, onların baktıkları gibi müminlere karşı kibirlenme, baskı yapma ve onlara alay etme gözü ile bakmasını Hz. Peygambere yasakladı. Çünkü onlar çeşitli dünyevi nimet ve mal sahibi kılınmaları sebebiyle, insanlar karşısında büyüklendiler ve onlarla alay ettiler, çünkü göz mal zenginliğine zorlanmadan ve tabii bir şekilde takılır. Dolayısıyla Allah Teâlâ sanki onların yararlandırıldıkları nimetlere rağbet etmekten ve onları tercih etmeyi Hz. Peygambere (s.a.) yasaklamış gibi oldu“. Çünkü yararlandırıldıkları nimetler sözü edilen şu unsurlardır: “O halde, onların malları da evlâtları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor”!65, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikme, çünkü onlar anılan sebeple mallardan yararlandırılmışlardır.
meyi yasaklama, gözün kendisi!“ kastedilerek değil, nefsi dikkate alınarak söylenmiş olma ihtimali vardır. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Nefsini onların yararlandırıldıkları mallara ve nimetlere meylettirme ve buna rağbet ettirme, çünkü bu genişlik Allah nezdinde önemli ve mertebeleri yüksek kişiler olmalarından dolayı onlara verilmemiştir; aksine bu nimetlerin, Allah katmda önem ve değer taşımadığının bilinmesi içindir. Öyle ki Allah kendisine iftira atanlara, nimetleri ve lütuflarını inkâr edenlere de vermiştir.
“Lâ temuddenne ayneyke” cümlesi gözleri bir nesneye dik1 “Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyâmetin kopacağını sanmıyorum ama, dönüp rabbime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim”
Anılan âyette fakirliğin zenginlik üzerine üstün tutulması söz konusudur. Çünkü Resülullah'ı (s.a.), onların yararlandırıldıkları mal ve nimetlere gözlerini dikmekten yasaklamıştır. Mâlumdur ki, Resülullah (s.a.) gözlerini bunlara dikse, sadece dünya ve dünya sevgisi için dikmez, ( belki düşmanlarına karşı cihat için bunlardan yararlanmak ister ve hayır yolunda ashabına yardım etmek için yapardı. Buna rağmen Allah, onu kendisine yasakladı. Bu durum, en hayırlı ve en faziletli olan yolun Hz. Peygamber'in (s.a.) tercih ettiği fakirlik ve elinin darda bulunması yolu olduğuna işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. “Ezvâcen minhum” yani türlü mallar ve değişik nimetler. Bazıları bu beyan hakkında şunu söylemiştir: Bu onlardan zengin olanlar ve benzeri kimseler anlamına gelir. Eğer bu ifadenin anlamı türlü mallar olursa, bunda takdim ve tehir vardır. Sanki Allah şöyle buyurmuştur: İki gözünü, onları yararlandırdığımız türlü mallara dikme. Eğer “ezvâcen minhum” ifadesi insan sınıfları ise o Kur'ân'ın cari olduğu düzene göre anlaşılır. Yani iki gözünü onlardan bir kavme verdiğimiz mallara dikme.
Onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikme âyetinde, Mütezile'nin görüşünü nakzeden delil vardır. Çinkü Mütezile şöyle diyor: Allah bir kimseye ancak dinde en yararlı olanı (aslah) verir. Eğer Allah'ın bu kimselere verdiği nimetler onlar için din yönünden en yararlı olsaydı, elçisini, gözlerini bu mallara dikmeyi yasaklamazdı. Dolayısıyla (Mütezile'nin görüşünün aksine), bazan Allah din itibariyle en faydalı olmayanı da verdiğine işaret etmektedir. Bunun gibi şu âyet de inkârcılara mühlet verilmesinin sebebinin sadece günahlarını arttırmak olduğunu belirtmektedir: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar, Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor. Onlar için alçaltıcı azap vardır”. Nitekim onlar “Hayırları artmak için onlara mühlet veriliyor” diyorlar. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: “Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için kötüdür”, Bu âyetlerin hepsi Mütezile'nin görüşlerini reddediyor. Daha önce de bu konuyu birçok yerde zikretmiştik.
Onlardan yana üzülme. Buradaki yasağın Hz. Peygamber'in (s.a.) kendisine mahsus olması ihtimali vardır. Yüce Allah onlara şefkat göstermek için, onlardan dolayı üzülmesini yasakladı, belki onlara karşı sert davranmasını emretti. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kâfirler ve münafıklarla cihat et ve onlara karşı sert davran”. Buna göre yüce Allah müminlere karşı da alçak gönüllü ol buyurmuştur. Yani müminlere yumuşak davran ve nazik muamele et; kâfirlere karşı ise şiddetli ve sert davran. Bu Allahın müminleri nitelediği özelliktir. Şu âyetlerde belirtildiği gibi: “O, Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler”!”; “Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar””. Allah, müminlerin kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli davranan, müminlere karşı alçak gönüllü olan, kâfirlere karşı da şiddetli davranan kimseler olduklarını bildirdi. Bu mesele de buna göre anlaşılmalıdır. Bu âyetin yasaklamak için değil, belki hafifletme, teselli ve kendisinden üzüntüyü kaldırma anlamına gelme ihtimali vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) onların, Allah'ı inkâr etmelerine ve imanı terketmelerine üzülüyordu, öyle ki nerde ise kendini bunun için telef edecekti. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İnanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin"”!7?; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”, Ve benzeri âyetler. Yukarıdaki âyetin başka bir yoruma da ihtimali vardır: Hz. Peygamber (s.a.) onlara üzülüyor ve kendisine karşı kurdukları tuzaklar, yaptıkları hileler dolayısıyla kalbi daralıyordu. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur: “Sen de onlar yüzünden üzülme, tuzak kurmalarından dolayı da canını sıkma”, Zira ben onları cezalandırırım. En doğrusunu Allah bilir.
ETIE Te vir
---
Dipnotlar:
“O halde onların malları da evlâtları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor” “Sakın kendilerini sınamak için onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine göz dikme! Rabb'inin sana verdiği nimetler daha hayırlı ve daha kalıcıdır” Yani muhatabın şahsı, kendisi. Alâeddin es-Semerkandi şöyle demiştir: “Burada kelimesinden nefsi kastetmiştir. Çünkü anılan metâlara tekellüfsüz sabredilir. Dolayısıyla sanki yüce Allah Hz. Peygamber'i (s.a.) onların yararlandırıldıkları şeylere rağbetten yasaklamış gibi oluyor. (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 430a). Kâfirler ve münafıklara karşı cihat et ve onlara karşı katı davran. Onların varacakları yer cehennemdir ve ne kötü bir varış yeridir”. “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar; Allah yolunda cihat ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar” “Durum böyleyken bu son kitaba inanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin!”. “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor”
Hicr 15:89
de.
Bu âyetin, Allaha isyan karşısında uyarıcı, itaat karşısında açıklayıcıyım mânasına ihtimali vardır. Yahut âsileri Allah'ın azabından uyaran, emir ve yasaklarını açıklayandır demektir. En doğrusunu Allah bilir.
DELİM Eee e RM
Hicr 15:90
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bütün ilâhi kitaplar Kur'ândır. Yani Allahın kitaplarını bölüp parça parça yaptılar. Yani tahrifte bulunarak ve değiştirerek onları birbirinden ayırdılar; kendilerine uygun olanları aldılar, uygun düşmeyenleri bozup değiştirdiler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun” derler’. Ve benzer âyetler. İşte bu, onların Kur'ân'ı bölmeleri ve sözlerini parçalamalarıdır. Yüce Allah'ın “Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz””“; “Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar”? meâlindeki âyet ile benzeri âyetler gibi.
[ ]Bazıları demiştir ki: Onların bölüştürmeleri şöyledir: Kureyşten bir topluluk, insanları Hz. Peygamber'den (s.a.) yüz çevirmek için Mekke'nin akarını (ev, toprak ve bahçe) bölüştürdüler. Onlardan bir gruba Hz. Peygamber (s.a.) sorulunca da: O bir kâhindir diyordu, başka bir grup da şair, büyücü ve delidir vb. diyordu. “Tdin” onların Kur'ân büyüdür, şiirdir, kehanettir””, öncekilerin masallarıdır, Allaha yalan isnat ediyor ve benzeri sözler söylüyor, demeleridir. Bazıları da âyette takdim vardır diyor. Yani “Sana mesâni ve Kurân-ı Azim” verdik. Tevrat ve İncili hıristiyan ve yahudilere indirdiğimiz gibi Kur'ân'ı da sana indirdik, onlar Allah'ın Kitab'ını bölenlerdir; bir kısmına inandılar, bir kısmına inanmadılar. Ebü Avsece şöyle dedi: “Adaytü'l-cezür” denilir, yani kesilen hayvanı organlara taksim ettim demektir. Başka biri şöyle demiştir: Bu sözcük “ıdatün” kelimesinden alınmıştır, o da Kureyş dilinde büyü demektir. Büyücüye de “âdıh” denilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunlar Kur'ân'ı bölüp Hz. Peygamber (s.a.) aleyhine parçalama ve bunu her bir yolla yaymak ve kendilerinin civarındaki yabancı kabilelere bildirmek noktasında birbiri ile anlaşma yapmışlardır”. “Idin”, yani onu ayırdılar ve parça parça ettiler. Bir görüşe göre, Hz. Peygamber (s.a.) hakkındaki sözü ayırdılar demektir. Bu daha önce sözünü ettiğimiz mânadır. En doğrusunu Allah bilir.
diki SE gaz lele diş iş
Hicr 15:91
Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bütün ilâhi kitaplar Kur'ândır. Yani Allahın kitaplarını bölüp parça parça yaptılar. Yani tahrifte bulunarak ve değiştirerek onları birbirinden ayırdılar; kendilerine uygun olanları aldılar, uygun düşmeyenleri bozup değiştirdiler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey peygamber! Kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik” diyenlerden ve yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, eğer o verilmezse uzak durun” derler’. Ve benzer âyetler. İşte bu, onların Kur'ân'ı bölmeleri ve sözlerini parçalamalarıdır. Yüce Allah'ın “Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz””“; “Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar”? meâlindeki âyet ile benzeri âyetler gibi.
[ ]Bazıları demiştir ki: Onların bölüştürmeleri şöyledir: Kureyşten bir topluluk, insanları Hz. Peygamber'den (s.a.) yüz çevirmek için Mekke'nin akarını (ev, toprak ve bahçe) bölüştürdüler. Onlardan bir gruba Hz. Peygamber (s.a.) sorulunca da: O bir kâhindir diyordu, başka bir grup da şair, büyücü ve delidir vb. diyordu. “Tdin” onların Kur'ân büyüdür, şiirdir, kehanettir””, öncekilerin masallarıdır, Allaha yalan isnat ediyor ve benzeri sözler söylüyor, demeleridir. Bazıları da âyette takdim vardır diyor. Yani “Sana mesâni ve Kurân-ı Azim” verdik. Tevrat ve İncili hıristiyan ve yahudilere indirdiğimiz gibi Kur'ân'ı da sana indirdik, onlar Allah'ın Kitab'ını bölenlerdir; bir kısmına inandılar, bir kısmına inanmadılar. Ebü Avsece şöyle dedi: “Adaytü'l-cezür” denilir, yani kesilen hayvanı organlara taksim ettim demektir. Başka biri şöyle demiştir: Bu sözcük “ıdatün” kelimesinden alınmıştır, o da Kureyş dilinde büyü demektir. Büyücüye de “âdıh” denilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bunlar Kur'ân'ı bölüp Hz. Peygamber (s.a.) aleyhine parçalama ve bunu her bir yolla yaymak ve kendilerinin civarındaki yabancı kabilelere bildirmek noktasında birbiri ile anlaşma yapmışlardır”. “Idin”, yani onu ayırdılar ve parça parça ettiler. Bir görüşe göre, Hz. Peygamber (s.a.) hakkındaki sözü ayırdılar demektir. Bu daha önce sözünü ettiğimiz mânadır. En doğrusunu Allah bilir.
diki SE gaz lele diş iş
Hicr 15:92
Rabb'ine andolsun. Denildi ki bu beyan yüce Allah'ın yemin ifadesidir. Hepsini sorguya çekeceğiz. Bazıları demiştir ki sorguya çekilecekler yaratılmışların hepsidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”'. Yüce Allah hepsini sorgulayacak; peygamberleri, elçiliği tebliğden, peygamberlerin gönderildiği kavimler de elçilerin çağrısını kabul etmekten sorulacaklardır. Bazılar da demiştir ki: Rabb'ine and olsun ki hepsini sorguya çekeceğiz. Sorguya çekilecekler bahsi geçen Kur'ân'ı bölüp parça parça yapanlar ve Resülullah (s.a.) ve arkadaşları ile alay edenlerdir; onkötü muameleye sevkeden sebebi soracak: “Niçin benim elçimi ve Kitab'ımı büyüye, yalana, kâhinliğe ve Allah'a iftira etmeye nispet ettiniz?” “Ne yaptınız; hangi ameli yaptınız?” diye sorulmayacaklar. Çünkü bunlar ellerine verilen kitapta yazılı olacak, onu oradan okuyacaklar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!!! Rabb'ine and olsun ki hepsini sorguya çekeceğiz meâlindeki söz tehdit ve şiddetin son noktasında şiddetli bir tehdittir, çünkü bu yeminle birlikte yapılmış bir tehdittir. Yeminle birlikte yapılan her tehdit son derece şiddetlidir. Zira eğer bu tehdit bize hükümdarlarından gelseydi korkulurdu da ya Rabbimizden gelince nasıl olur?
Hicr 15:93
Rabb'ine andolsun. Denildi ki bu beyan yüce Allah'ın yemin ifadesidir. Hepsini sorguya çekeceğiz. Bazıları demiştir ki sorguya çekilecekler yaratılmışların hepsidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”'. Yüce Allah hepsini sorgulayacak; peygamberleri, elçiliği tebliğden, peygamberlerin gönderildiği kavimler de elçilerin çağrısını kabul etmekten sorulacaklardır. Bazılar da demiştir ki: Rabb'ine and olsun ki hepsini sorguya çekeceğiz. Sorguya çekilecekler bahsi geçen Kur'ân'ı bölüp parça parça yapanlar ve Resülullah (s.a.) ve arkadaşları ile alay edenlerdir; onkötü muameleye sevkeden sebebi soracak: “Niçin benim elçimi ve Kitab'ımı büyüye, yalana, kâhinliğe ve Allah'a iftira etmeye nispet ettiniz?” “Ne yaptınız; hangi ameli yaptınız?” diye sorulmayacaklar. Çünkü bunlar ellerine verilen kitapta yazılı olacak, onu oradan okuyacaklar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!!! Rabb'ine and olsun ki hepsini sorguya çekeceğiz meâlindeki söz tehdit ve şiddetin son noktasında şiddetli bir tehdittir, çünkü bu yeminle birlikte yapılmış bir tehdittir. Yeminle birlikte yapılan her tehdit son derece şiddetlidir. Zira eğer bu tehdit bize hükümdarlarından gelseydi korkulurdu da ya Rabbimizden gelince nasıl olur?
Hicr 15:94
Sen, sana buyurulanı açıkça duyur, müşriklere aldırış etme. Sana buyurulanı açıkça duyur. Bu beyan hakkında bazıları “emrolunduğun gibi istikamet sahibi ol” yorumunu yapmıştır. Nitekim yüce Allah “Emrolunduğun gibi istikamet sahibi ol”? buyurmuştur. Bu Hz. Peygamber'e (s.a.) verilen bütün emirlere dairdir. Bazıları duyur, yani emredildiğin elçilik tebliğini yerine getir ve müşriklerden yüz çevir demektir demişlerdir. Müşriklere karşılık vermekten yüz çevir. Bunun mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- emrolunduğun gibi onlara elçilik görevini tebliğ etmeye devam et, onlardan korkma, ürkme; korku, akrabalık ya da başka hiçbir şey seni elçilik görevini tebliğ etmekten engellemesin. Fakat sen emrolunduğun fiili yapmaya devam et. O da Allah Teâlânın buyurduğu gibidir: “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin”; “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için NEN şahitlik eden kimseler olun”, ( Yani onlara buğz etmeniz ve kendi aranızda akraba olmanız, gerçeği söylemenizi ve adaleti icra etmenizi engellemesin. Buna göre “fesda'bimâ tümer” (/ 4. abu) cümlesi, emredildiğin elçiliği tebliğ etmene bak, korku, tehdit ve seninle onlar arasındaki akrabalık bağları seni bu görevi yapmaktan alıkoymasın.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Fesda' bimâ tü'mer”, yani emredildiğin risâleti açığa vur. “Fesda” aslı ayırmak ve fethetmektir. Bundan şunu murat ediyor: Senin savunduğun hakikat ile bâtılı, sana yakin yani ölüm gelinceye kadar, birbirinden ayır. Ebü Avsece dedi ki: “Fesda”, yani emrolunduğun şeye devam et. “Sada'te”, yani devam etme, işine bak demektir. Bunların hepsinin aslı yarmak, parçalamaktır. Şöyle denilir: “Tesaddeü”, yani ayrıldılar. En doğrusunu Allah bilir.
Müşriklere aldırış etme. Yani onlara karşılık vermekten yüz çevir. Sana eziyet yapmaları dolayısıyla onlara karşı ben sana yeterim. Bazı müfessirler, müşriklere aldırış etme anlamındaki sözün kılıç âyeti ile neshedilmiş olduğunu söylemiştir. Fakat bahsettiğimiz şekildeki mânasıyla neshedilmemiştir. Müşriklere aldırış etme ifadesinin şu mânaya da ihtimali vardır: Eğer savaşa ve tevhide çağrı varsa o her vakit değil bazı vakitlerdedir yahut belli bir kavme karşıdır. Allah, onların Hz. Peygambere (s.a.) icabet etmeyeceklerini ve ona inanmayacaklarını bildiği için O'nun elçisi onların iman etmelerinden ümit kesmiştir. Bu sebeple yüce Allah ona şu emri vermiştir: Onlardan yüz çevir, onlarla meşgul olma, onları davet etme, çünkü onlar inanmayacaklardır. Fakat başka kavimleri imana çağır. En doğrusunu Allah bilir.
Hicr 15:95
Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Seninle alay eden bütün kâfirlere karşı biz sana yeteriz; yok etmek ve diğer maksatlarında sana ulaşmalarına engel olduk. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Bir aylık yürüyüş mesafesinden korku ile yardım olundum”!, Bazıları şöyle demiştir: Hz. Peygamber'den (s.a.) insanları vazgeçirmek için gözetleme yerlerinde ve yollarda bulunan alaycılara karşı biz senin yanındayız. Kıssada belirtildiğine göre, anılanların sayısı yedi yahut beş kişi idi. Allah onları yok etmek suretiyle Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında olmuştur. Müfessirlerin zikrettiklerine göre Hz. Peygamber (s.a.) ile alay edenlerin hepsi değişik cezalarla yok edilmişlerdir.
© İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribil-Kurån, s. 230.
Hicr 15:96
Allah'ın yanında başka bir tanrı daha edinen. “Yecalüne” fiili yapmak, yaratmak mânasında değildir, çünkü onlar eğer yapacak olsalardı mevcut olurdu. Çünkü yapılan her şey vardır. Fakat “yecalüne” (öylesi) sözü, ya isim vermek ya da ibadet etmek şeklinde Allah ile beraber başka bir ilâhın olduğunu sanırlar demektir. “Ellezine ce'alü'l-Kur'âne ıdin” âyeti de böyledir. Onlar Kur'ân'ı parça parça yapma gücüne sahip değillerdir, fakat böyle olacağını sandılar. Çünkü yüce Allah “Biz Kur'ân'ın koruyucusuyuz” meâlindeki âyette belirtildiği gibi onu korumayı üstlenmiştir. Yine şöyle buyurmuştur: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”, Yüce Allah Kur'ân'ı koruyacağını, ne önünden ne de arkasından Kur'âna asılsız bir ilâvenin gelmeyeceğini bildirmiştir. Eğer onlar Kur'ân'ı parça parça yapma gücüne sahip olsalardı, onun önünden bâtılın gelmiş olması gerekirdi. Bu durum onların söyledikleri sözün mecaz olduğuna işaret etmektedir. Yine yüce Allah'ın İbrahim'den (a.s.) hikâye olmak üzere “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı; “Niçin bir şeyler yemiyorsunuz?” dedi” “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?” Müşriklerin kullandıkları bütün “ceale” kelimeleri âyetlerde kendi inançlarına göre mecazdır; ya isimlendirme yoluyla yahut da Allah'tan başka ilâh diye taptıkları varlıklara ibadet etmeleri itibariyle böyledir. Bunun zâhiri, Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği bu alaycılara karşı Allah Hz. Peygamber'e (s.a.) (koruyucu olarak) yeter O'nunla alay edenlerin hepsi kâfirlerdir. Fakat müfessirlerin belirttikleri bu kimselerin, Mekke'nin gözetleme yerlerinde olmaları muhtemeldir. Allah'ın bunu onlara nispet etmesinin sebebi, onların başkalarına Allah dışında varlıkları ilâh edinmeyi emretmeleri ve bunların da onu yapmış olmalardır. Sanki bunu onlar yapmışlar ve bu sözü onlar söylemişlerdir. O alaycılara karşı biz senin yanındayız”. Yani adı geçen Hz. Peygambere (s.a.) yapmadığını koymayan alaycılar. Dolayısıyla “ellezine yec'alüne” sözü “kâne” kelimesini gizli olarak kapsar: Böylece Allah ile birlikte başka ilâhlar kabul etmiş olanlar anlamına gelir. Eğer bundan sonrakilerle ilgili ise “yec'alüne” fiili “Gelecekte onunla beraber başka ilâh edinenler” şeklinde mânası zâhirine göredir.
Yakında bilecekler. Bu beyan bir tehdittir. Yani yakında kendilerine azap inince yapmış oldukları o bölme, parçalama ve Resülullah'ı (s.a.) ve ashabını alaya almanın ne demek olduğunu bileceklerdir.
---
Dipnotlar:
“Kesin olarak bilesiniz ki bu Kitab'ı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine 191 “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” (Sâd, 38/5). 192 Azönce geçen âyet.
Hicr 15:97
Yani söylemeye devam ettikleri ve geçmişte söylemiş oldukları adı geçen bölme, parçalama ve Hz. Peygamber ile alay etme gibi sözler ve Allah'ın elçisine yaptıkları türlü eziyetler yüzünden canının sıkıldığını muhakkak ki biliyoruz. [§]Yani biz yapılanları biliyoruz, o bilgi bizim katımızda korunmuştur, bundan dolayı onları cezalandıracağız, sakın canın sıkılmasın. Bu ifade Hz. Peygamber'i (s.a.) eziyetlere karşı sabrettirme, ona teselli verme ve onlara karşılık vermemek için söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazan yaptığı daveti kabul etmedikleri için, bazan da sözle eziyet ettikleri için, Hz. Peygamber'in (s.a.) canı sıkılıyordu. İkincisi: Yani onlardan gelen eziyeti ve Hz. Peygamber'in (s.a.) buna canının sıkıldığını bilerek demektir. Fakat onları biz yarattık, seni ve onları bununla sınamak için onlara bu imkânı bilerek biz verdik.
Hicr 15:98
Ama sen Rabb'ini hamd ile tesbih et. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Rabb'inin emri ile namaz kıl ve secde edenlerden ol. Yani namaz kılanlardan ol. Tesbih et. Bu kelime emirdir, bazı müfessirlerin söylediği gibi, eğer hamdetmek bir emir ise, Hz. Peygamber (s.a.) de Rabb'inin emri ile bunu yapınca ondan sonra Rabb'ini hamd ile meâlindeki ifade ile tesbih etme emrinden sonra emir sigasını zikretmenin bir anlamı yoktur. Bunun başka bir yoruma da ihtimali vardır. Tesbih et meâlindeki söz inkârcıların, hakkında söylediklerinden Allah'ı beri kıl, çünkü tesbih etmek sözlükte tenzih etmektir. Rabb'ini hamd ile. Yani Rabb'ine övgü ile hamdet. Yani Allah'ı överek bütün bunlardan onu tenzih et, beri kıl. Secde edenlerden ol. Yani boyun bükenlerden ol. Çünkü secde boyun bükmek, alçalmaktır. Yahut Allah'ın Hz. Peygambere (s.a.) kendi zatını tesbih etmesini emretmesi onu teselli etmek ve onlardan gelen sıkıntılara karşı kalbini rahatlatmaktır. Yani bunların yaptıkları yerine sen Rabb'ini tesbih et.
Hicr 15:99
Rabb'ine kulluk et. Bu ifadenin tevhit mânasına gelmesi muhtemeldir. Yani Rabbini tevhit et. Bunun gibi, İbn Abbâs şöyle demiştir: Kur'ânda zikredilen her ibadet kavramı tevhit demektir. Allah Hz. Peygambere (s.a.) her işte inanarak ihlâslı olmayı emrediyor. İbadetin kendisine de ihtimali vardır. Allah ona, şükür olmak üzere, kendisine ibadet etmesini emrediyor mânasına da muhtemeldir. Nitekim Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet olunan bir hadiste iki ayağı şişinceye kadar namaz kılardı. Kendisine “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamadı mı?” sorusu sorulunca şu cevabı vermişti: “Çok şükreden bir kul olmayayım mı?”
[ ]Kesin olan şey gelinceye kadar. Kesinleşmiş olan ve kesin olarak inandığın şey demektir. Bunun gibi yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider”™. Yani inanılacak esasa kim inanmayı reddederse onun ameli kesin olarak boşa gider. Çünkü iman reddedilemez. Buna göre kesin olan şey ona gelmez, belki kesin inanılan şey gelir. Bunun gibi anılan: “Namaz Allah'ın emridir” sözü de Allah'ın emri ile demektir, Hz. Peygamber (s.a.) de namazla emrolunandır. Çünkü namaz Allahın emri olmaz, belki Allah'ın emri ile olur. Bu türden gelen ifadeler de böyledir. Kesin olan şey gelinceye kadar meâlindeki söz onlara vâdedilen azap gelinceye kadar mânasına da muhtemeldir. Yani buna kesin olarak inanıyorlar demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu hadis Sahih-i Buhâri'de değişik sözlerle rivayet olunmuştur (bk. Buhâri, “Rikāk”, 20; “Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. O, âhirette de hüsrana uğrayanlar-
Nahl 16:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Bu âyet hakkında iki yorum vardır: Birincisi: Allah'ın emri meâlindeki sözün bilinmesiyle ilgilidir, yani Allah bununla ne emek istemiştir? İkincisi acele verilmesini ettikleri şey nedir? Acele gelmesini istedikleri şey, kıyâmete inanmayanların çabuk gelmesini istedikleri diriliş saatidir, kıyâmettir, şu âyette ve benzerlerinde belirtildiği gibi: “İnanmayanlar kıyâmetin acele gelmesini ister”. Bazıları Allah'ın emri'nin onun azabı olduğunu söylemiştir. Bunun gibi Kurânda belirtilen Allah'ın emri anlamındaki bütün beyanlar böyle olup onlardan kastedilen mâna Allah'ın azabıdır. Allah'ın emri geldi”. Yani azabı geldi demektir. Buna benzer âyetler de böyledir. Allah'ın emri geldi meâlindeki âyetin Ehl-i Kitab'ın, müşriklere karşı kendisi aracılığı ile yardım istedikleri elçi geldi mânasına da muhtemeldir. Nitekim yüce Allah “Daha riyle yemin etmişlerdi” meâlindeki beyan gibi. Onun (azabın) bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Muhammed (a.s.) vasıtasıyla temenni etmekte olduğunuz şeyin gitmesini istemekte yahut başka bir şeyde acele etmeyin”. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hak Allah'ın emri geldi meâlindeki sözü ile onun vuku bulduğunu kastetmemiş, belki vukuunun yakın olduğunu kastetmiştir. Yani Allah'ın azabının belirtileri yaklaşmıştır. Nitekim “Sana hayır geldi, şöyle bir iş geldi...” denilir, bundan da vuku bulduğu değil, belki yakın olduğu kastedilir. Allah'ın emri geldi meâlindeki sözünün, Allah'ın azabının belirtileri, işaretleri ve izleri ortaya çıkmıştır demektir. Yoksa onun azabının bir mekândan başka bir mekâna geldiği anlamında değildir. Nitekim yüce Allah “Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti” buyurmuştur. Kıyâmetin belirtileri Hz. Peygamberdir (s.a.), çünkü peygamberlik onunla son bulmuştur. O kıyâmetin alâmeti idi. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Ben ve kıyâmet şu iki parmak gibi yakın gönderildik” buyurduktan sonra (yan yana duran) iki parmağına işaret etti”.
Kıyâmetin bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Çünkü sizin bunda bir menfaatiniz yoktur, neden acele ediyorsunuz ki? Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Şunu da söyle: “Ne dersiniz, ya O'nun azabı bir gece veya gündüz vakti üstünüze inerse!” Günah içinde boğulmuş olanların böyle acilen vuku bulmasını istedikleri bunların hangisidir?” Çünkü bunda onlar için bir menfaat yoktur, belki onlar aleyhine bir zarar vardır.
Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir. “Sübhâne” kelimesi Allah'ı yüceltme kelimesidir, bu kelimeyi Allah, inkârcıların söylediklerinden Allah'ı uzak tutmak ve Allaha nispet ettikleri çocuk, eş, ortak ve diğer eşyadan ve zıtlardan yüceltmek üzere, veli kullarının dilinde söyletir; Allah bunlardan yücedir. “Sübhânallah” [ ]uzak görülen yahut tuhaf karşılanan yahut büyütülen bir şeyin arkasından buna bir cevap olmak üzere belirtilen bir kavramdır. O da Allaha yakışmayan çocuk, ortak ve benzeri şeylerle ilgili sözler ve nitelemelerin ardından belirttiği bir kavramdır. Allah'ı vasıflandırdıkları şeylerden beri kılmak için Allah “sübhânehü” (sus) buyurmuştur.
öl tele Sa MEZ YA e Se gal akii Jig Ölü diy YE Éi sai
---
Dipnotlar:
“ “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı” (Fâtır, 35/42). “Allah Resülullah'ı (s.a.) peygamber olarak gönderince onu doğrulamadılar, onu öldürmeyi ve yok etmeyi istediler. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: “Allah'ın emri geldi, onun acele gelmesini istemeyin” Yani gelmesini temenni etmekte olduğunuz peygamber geldi, onun hakkında acele etmeyin, yani temenni ettiğinizin gitmesini istemede acele etmeyin” (Semerkandi, Şerhu?-Te'vilât, vr. 431 4). “ o “Deki: “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkâmdur”.
Nahl 16:2
Allah, emri uyarınca vahyi taşıyan melekler indirir. Bazıları “birrühi” kelimesinin “Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiy ile” mânasında olduğunu yahut ruhun rahmet anlamında olduğunu söylemiştir. Ruh Allah'ın rahmet ettiği ve dinine hidâyet ettiği kimselerin kurtuluşuna vesile olan şeydir. Bu da şu âyette zikredilen husustur: “Biz seni sadece bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik”. Bir görüşe göre bu risâlet, nübüvvet ve Kur'ândır. Bunların hepsine ruh adı verilmiştir. Çünkü dinin yaşaması bunlarla kaimdir. Nitekim bedenin canlılığını sağlayan kuvvete de ruh denilmiştir. Hasan-ı Basri de şöyle Emri uyarınca vahyi taşıyan melekler. Emri uyarınca hayat ile demektir, o da zikrettiğimiz din hayatıdır.
Kullarından dilediğine. Yani kullarından dilediği ve tercih edip talisis etmek istediği kimseler üzerine demektir. Bu beyanda, bu iş için başkası elverişli olsa bile Allah'ın bazısına karşı bazısına (nübüvveti) tahsis etmesinin mümkün olduğuna dair delil vardır”.
Allah, “Benden başka tanrı olmadığı hususunda insanları uyarın ve bana saygıda kusur etmeyin. Resül ve nebiler (Allah'ın selâmı hepsi üzerine olsun) buna binaen uyarı ve Allah'ın birliğine çağrı ve ona ibadete yönlendirme görevi ile geldiler. İnsanları uyarın meâlindeki cümle az önce geçen Melekleri indirir... Uyarın anlamındaki cümlelerin sılasıdır, daha sonra gelen kelimenin sılası değildir. Hem bu şu cümlenin gizlenmiş olması ihtimaline göre anlam verilir: Yani uyarın ve onlara şüphe yok ki Allah'tan başka bir ilâh yoktur deyin.
Nahl 16:3
Allah, gökleri ve yeri hikmetle yarattı. Daha önce “bi'l-hakkı” sözünü birden fazla yerde zikrettik, öyle ki Allah gökleri ve yeri boşuna yaratmamıştır, ancak vuku bulacak bir iş için yahut sınamak ve cezalandırmak için ve benzeri hususlar için yaratmıştır”.
Allah ortak koştukları her şeyden münezzehtir. Allah yaratmayan, fayda ve zarar vermeyen, zararı defetmeyen; yaratılan, fayda verilen, zarar verilen ve zararı defedilen putlardan beridir, münezzehtir.
Nahl 16:4
Allah insanı bir damla sudan yarattı. Aziz ve Celil olan Allah onlara nimetlerini, üzerlerindeki kudret ve hükümranlığını ve bilgisini hatırlatıyor. Çünkü bütün insanlar nutfenin (sperm ve yumurtanın) sayesinde canlı bir varlık haline dönüştüğü bilgiyi anlamak üzere bir araya gelseler bunu anlamaya güçleri yetmezdi. Öyle ki Allah aşılanmış yumurtadan inasanı en güzel bir şekilde ve mutedil olarak yaratmıştır. Bunda dehrilerin sözlerini geçersiz kılan bilgiler vardır. Çünkü onlar bir şeyi yoktan (lâ şeyden) yaratmayı inkâr ettiler. Zira onlar insanın nutfeden nasıl bir canlı varlığa dönüştürüldüğünü kavrayamadılar. Dolayısıyla, onların görüp idrak etmeseler de bir şeyin yoktan yaratılmasını ikrar etmeleri gerekir.
Bunda öldükten sonra dirilmeye dair delil vardır. Çünkü insana ilişkin bir iz olmaksızın insanı nutfeden yaratmaya gücü yetenin, insanı ölümden sonra diriltmeye ve bütün varlıkları yoktan (lâ şey) yaratmaya gücü yeter.
Yaratıcısına apaçık bir muhalif olup çıkmıştır. Bazıları demiştir ki “hasim” bâtıla karşı mücadele edendir. Apaçık. Yani bâtıla karşı mücadelesi açık demektir. Bazıları şunu söylemiştir: “Hasim”, olan bir şey hakkında mücadele eden cedelci demektir. Ebü Avsece “hasim'in hem mücadele eden hem de mücadele edilen kimse olduğunu söylemiştir. Mücadele eden de edilen de “hasim'dir. “Hasim” fail kalıbında bir kelimedir. Fail, fâil ve mef'ül için birlikte kullanılır. Sanki Allah şöyle demiştir: İnsan sanki husumetten kesilen, düşmanlık yapamadığı açık olandır. [§]Bu, insanın başka bir âyette düşmanlık yapacağı ve delil getirmek- EN ten âciz kalacağı belirtilen husustur. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi? Oysa bak, şimdi o, açıktan açığa bize karşı duran biri olmuştur. Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve “Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” diyor””. İnkârcıya karşı getirilen bu delile cevap vermekten âciz olmuş ve Allah'ın ölüleri diriltmeye kudretini inkâr eden kişi şaşırıp kalmıştır. Öyle ki dayandığı delil için vereceği bir cevabı kalmamıştır.
Oki gus hitas tda Ga Sİ AŞİ şeyi
Nahl 16:5
Eti yenen büyük ve küçükbaş hayvanları da O yarattı. (Sizin için): Görünüşe göre bu hayvanlar bizim için yaratıldı, bizim için de bunlarda her gün yararlanılacak tüyleri, derileri ve daha başka unsurlarında menfaatler yaratılmıştır. Nitekim yüce Allah başka bir âyette şöyle buyuruyor: “Allah yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratmıştır”; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin emrinize vermiştir”1, “Ve'l-enâme halekahâ leküm” Gİ güz ağız) sözünün Zzâhire göre bu nesneleri bizim için yarattı mânasına gelme ihtimali vardır. Allah bu sürede ve diğer sürelerde çeşitli menfaatleri ve bize verdiği nimetleri tek tek zikretmek suretiyle, bizim için o hayvanlarda menfaatler yarattığını yukarıdaki âyeti tefsir edici ve açıklayıcı olarak bildirdi. “Enâm” kelimesinin, tek tek her birine işaret edilmeksizin mücme! olarak zikredilmesi, bu sürede işaret edildiği üzere, nimetlerin şükrünü yerine getirmek ve Allah'ın herhangi bir şeyi yoktan yaratmaya kâdir olduğunu bilmeleri içindir.
Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler. Bazıları demiştir ki: “Difun” dört ayaklı bütün hayvanların neslidir. Bazıları da şöyle demiştir: Dört ayaklı hayvandan doğan yavrudur. İbn Kuteybe de şunu söylemiştir: “Difur kendisiyle ısınılan şeydir”. “Dif'un” kelimesi ile sözü edilen “menâfi” kelimesinin tefsirinin (Sbaşka bir âyette yapılan tefsirin aynısı olma ihtimali vardır. Bu âyet de şudur: “Allah size evlerinizi huzur yeri yaptı; hayvanların derisinden gerek yolculuk zamanınızda gerekse ikamet gününüzde kolaylıkla taşıyabileceğiniz barınaklar yapmanızı; bunun gibi bir süreye kadar onların yünlerini, yumuşak tüylerini, kıllarını ev ve giyim eşyasıyla ticaret malı olarak değerlendirmenizi sağladı”“. Aziz ve Celil olan Allah dört ayaklı hayvanları sıcak, soğuk, açlık ve sayısı çok, fakat sayılması uzayacak olan ve nefisleri harekete geçiren semavi ve diğer bütün eziyet türlerine karşı koruyucu olarak belirtilen hayvanlardan söz etti ve bunlarda binme, içme ve yemeye dair birçok fayda var etti. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır””; “Sizin için hayvanlarda da alınacak ders vardır. Size onların karınlarında oluşan nesneden içiriyoruz; onlardan sağladıgınız başka birçok fayda da var”.
Nahl 16:6
Bir kimse şöyle bir soru sorabilir: Hayvanların akşam eve döndürülmelerinde ve sabah salıverilmelerinde hangi güzellik vardır? Buna bazı müfessirler şöyle cevap vermiştir: Hayvanlar akşam eve dönerken memeleri sütle dolarak şişmiş, hörgüçleri uzamış olarak geri dönmeleri olabilecek en hoş bir durumdur. Salıverirken. Sabahleyin otlamak için salıverdiğiniz zaman demektir. Yahut hayvanların eve döndürülmesi zamanında güzellik olur. “Serh” sabah akşam hayvanların sütlerini içmek, sütleri ile misafir ağırlamaktır. Bazıları da şöyle demiştir: Onlarda akşamları otlaktan getirirken, sabahları otlatmaya salıverirken size sergiledikleri bir güzellik de vardır. Çünkü onlar akşam hayvanlarını eve döndürürken ve sabah salıverirken sevinirler ve bu sevinç onların yüzlerinde görülürdü, bu da onların güzelliklerini artırırdı. İşte insanlar arasında bilinen şey şudur: Sevindikleri zaman bu sevinç onların yüzlerinde ortaya çıkar, dolayısıyla yüzlerindeki güzelliği artırır. ( İnsanlar üzülüp kendilerine bir keder isabet edince o keder yaratılışlarında bir eksilme meydana getirir, dolayısıyla çirkinliklerini artırır. Bazıları da şunu söylemiştir: Onlar hayvanlarını akşam eve döndürüp sabah salıverdikleri zaman insanlar, sahiplerinin zengin, servet sahibi kimseler olduklarını görürler ve başkalarına muhtaç olmazlar, belki başkalarının onlara ihtiyacı olur. Dolayısıyla insanlar nezdinde şan ve şeref sahibi olurlar, işte bu onların hayvanlardaki güzelliği ve şerefidir. Onların hayvanlardaki güzellikleri açıktır. Çünkü yaygılar ve yataklar onların yün ve tüylerinden elde edilir. Bunun gibi giyilen elbiseler de onlardan elde edilir. Yaygı, tefriş, giysi güzelleşmek ve zarafetten başka bir şey değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Ubeyd'in “Hine türihüne” ifadesi hakkında şöyle dediği söylenir: “erahtü'l-ibile, urihuhâ irâhaten” be. KY! sözünden denilir, bununla Araplar nezdinde “irâha” çobanların davarlarını gece ağılına döndürmesini kasteder. Bu sebeple bu yerlere Murâh yeri denilmiştir. Salıverdiğiniz zaman. Hayvanları meraya çıkarmaktır. Şöyle denilir “sarahtühâ, esrahuhâ, serhan ve sürühan”. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece de böyle dediler”. “Dif?un” kelimesi, belirttiğimiz gibi, ısınmayı talep etmektir.
Nahl 16:7
7. “Bu hayvanlar ancak kendinizi fazlasıyla yorarak ulaşabileceğiniz bir beldeye yüklerinizi taşır. Kuşkusuz Rabb'iniz çok şefkatli, çok merhametlidir?
Ancak kendinizi fazlasıyla yorarak ulaşabileceğiniz bir beldeye yüklerinizi taşır. Allah bu âyette, ağır yükleri bir mekândan diğer bir mekâna, bir beldeden başka bir beldeye nakledecek hayvanlardan söz etti. Öyle ki şayet bu yüklerimizi taşıyacağını bildirdiği hayvanları yaratmış olmasa, bunlarsız Y İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'-Kurün, s. 241.
insanlar ancak zorlanarak ve sıkıntı altında bu yerlere ulaşabilirlerdi”. [§]Bu da -en doğrusunu Allah bilir ya- Allah bu nefislerde ihtiyaçlar ve hayatı ayakta tutan unsurlar yarattı, oysa hayatın gidişatı ancak bunlarla mümkün olabilir. Muhtemelen insan kendi ihtiyacını ancak başka bir belde ve mekâna giderek elde edebilir. Kendi başına buna tahammül etse belki de kendini telef etmesi ve ayakta tutan unsurun gitmesi söz konusu olur. Bu sebeple yüce Allah kendimizi ayakta tutan ve ihtiyaçlarımızı taşıyan hayvanları bizim için yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Kuşkusuz Rabbiniz çok şefkatli, çok merhametlidir. Yani Aziz ve Celil olan Allah'ın rahmeti ve şefkatinden biri, dört ayaklı hayvanları anılan hususlarda sizin için yararlı kılmasıdır. Yahut bu hususu, kendileri için yarattığı o hayvanlara infak ve ihsanda bulunmak ve güzel davranmak suretiyle merhametli olmaları için zikretmiştir. O konuda onlardan beslenirsiniz? cümlesini zikretti. O hayvanların etini yemeye ancak onları boğazlamakla ulaşılır. Bilinmelidir ki, eti yenen hayvanları boğazlama rahmet ve şefkatin dışında değildir.
Bu âyet Seneviyye taifesinin sözlerini bozmaktadır. Öyle ki onlar bu hayvanların kesilmesine karşı çıkarak şöyle demişlerdir: Bu hayvanlar dövmekten, boğazlanmaktan ve öldürülmekten dolayı ağrı çekerler de siz nasıl ağrı çekmezsiniz? Sizden biri bir kimseyi öldürmeyi kastedse size göre o kimse sefihtir, hikmet ve merhamet sahibi değildir, belki katı yüreklilik ve sefihlikle nitelenmiştir. Oysa yüce Allah hikmetle, rahmet ve şefkatle nitelenmiş olup hayvan kesmeyi ve şu hayvanları öldürmeyi emretmez, çünkü bunlar merhameti yok edecek davranışlardandır.
Seneviyye'ye birkaç yönden cevap verilir: Birincisi şudur: yüce Allah bu dünyada ya sevap ya da ceza yönünden insanı sınamayı dilediği bir akıbet için yaratmış ve kendisinin bu hayvanları bizim için yarattığını ve bizim için onlarda düşünülen ve amaçlanan menfaatler koyduğunu bildirmiştir. Bazan biz görünen olaylar içinde kendisine karşı merhametli ve şefkatli olmakla nitelenmiş olduğu halde amaçladığı bazı menfaatler ve sonuçta beklediği hayır dolayısıyla kendisini yaraladığını ve nefsine sıkıntılar ve hoş olmayan şeyler yükleyen kimselerin var olduğunu görürüz. )Kastedilen bazı menfaatler dolayısıyla hacamat yaptıran, kan aldıran ve hoşa gitmeyen ilâçlar içen kimse sefihlikle, hikmet ve rahmetin dışına çıkmakla vasıflanmaz. Bunları yapan adam, sonuçta bundan bir menfaat ummasa, bu sıkıntılarla hoşa gitmeyen işlere tahammül gösteremez. Bizim anlattıklarımız, yapılan bir işten kastedilen bir menfaat olduğu ve beklenen sonuç bulunduğu zaman, insanın yüklendiği eziyetler, ağrılar ve hoşa gitmeyen eylemler hikmet ve rahmetin dışında olmadığına işaret eder. Dolayısıyla Seneviyye zümresinin “bunlar rahmeti yok eder” şeklindeki görüşü bâtıl olur. Bununla beraber, şu dört ayaklı küçük baş hayvanlarla büyükbaş hayvanlar sonuçta sınamak ve ve ceza için yaratılmamışlardır. Fakat insanın faydalanması için yaratılmışlardır, dolayısıyla insanların bu hayvanlardan yararlanma hakları vardır; bazan etlerinden, bazan yük taşımalarından ve sırtları ile onlardan yararlanma hakları vardır. Belirttiğimiz hususlarla birlikte, sonuçta fayda kastedilince ve hayır umulunca hoş olmayan eylemlerle türlü sıkıntıları ve ağrıları yüklenmek, bir işi hikmet dairesinin dışına çıkarmaz, merhamet ve şefkati yok etmez. Bu durum, telef edilmeleri bizim için mübah kılınmamakla beraber, hakikatlerini değiştirmeksizin ve amaçları dışında kullanılmaksızın, sadece bu hayvanlardan yararlanma ve onları boğazlamanın bize mübah kılındığına işaret eder. Ortaya çıkmıştır ki hayvanlardan yararlanmak ve esas itibariyle bize ait olmaları mübah kılındı; hakikatlerini ve yaratılış amaçlarını değiştirmek ise mübah değil. Çünkü eşyanın aslı olsaydı bu kesinlikle onları telef etmeye engel olmazdı. Böylece “Sakıncalı olduğuna işaret eden delil var oluncaya kadar eşyada asl olan helâllik ve mübahlıktır” görüşünü savunanların sözleri bâtıl olur”.
---
Dipnotlar:
Alâeddin es-Semerkandî şöyle demiştir: “Allah yine, yeryüzünde, ağır yükleri bir mekândan başka bir mekâna, bir beldeden başka bir beldeye, onlar olmaksızm ancak sıkıntı ve zorlukla taşıyacak hayvanlardan söz etti” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 432b). “Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler ve başka yararlar vardır, ayrıca onlardan beslenirsiniz”.
Nahl 16:8
Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı. Bu âyette geçen “zinet” kelimesi iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, süs, yaya giden için değil binen için söz konusudur”, Yaya yürümek yüz üzerinde eksiklik bırakır, binmek ise bırakmaz. [§]Bu da “sizin için hayvanlarda güzellik vardır” âyetinde zikrettiğimiz üzere bir ziynettir. İkincisi: Binen adam yaya olarak yürüyene baktığı zaman kendisinin binen olmasına sevinir, yüzünde sevinç belirtisi görünür. Bu durum onun güzellik ve cemalini artırır. Bu âyette sözü edilen mânanın aslı Aziz ve Celil olan Allah'ın zikrettiği şu âyetlerde mevcuttur: “Eti yenen büyükbaş ve küçükbaş hayvanları da sizin için O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu yün ve derilerle daha başka yararlar vardır”; “Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı” Yüce Allah dört ayaklı hayvanları ne için yarattığını ve onlarda ne gibi faydalar yarattığını açıklıyor. Bu faydalar onlardan elde ettiğiniz yün ve derilerle ısınmanız, etlerinden yemeniz ve daha başka menfaatlerdir. Allah atları neden yarattığını “Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları yarattı” meâlindeki âyetle açıkladı. İbn Abbâs'a at etinin hükmü soruldu, o da “Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları yarattı” meâlindeki âyeti okudu. Allah bu âyette “yemeniz için” buyurmadı. İşte bu sebeple İbn Abbâs at etinin yenilmesini mekruh kabul etmiştir. Bu istidlalin tamamı şudur: Allah dört ayaklı hayvanlar ve onlarla elde edilen nimet ve menfaatleri zikretti ve bunda mübalağa ederek şöyle buyurdu: “Eti yenen büyükbaş ve küçükbaş hayvanları da sizin için O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler ve başka yararlar vardır, ayrıca onlardan beslenirsiniz””; “Onlarda akşamları otlaktan getirirken, sabahları otlatmaya salıverirken size sergiledikleri bir güzellik de vardır”; “Taze etinden yemeniz ve mücevherini çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün ki, bu da O'nun lütfuna nâil olmanız ve O'na şükretmeniz içindir””. Âyeti sonuna kadar oku. Yüce Allah kendilerinden yararlanılan çeşitli menfaatlerin hepsini yeterli, yetersiz ve mübalağalı olmak üzere üç kategoride zikretti. Atlar, katır ve eşeklerdeki menfaati, anılan binmekten başka bir menfaat olmamak üzere belirtti, o da binme menfaatidir. Çünkü o menfaati anmak mübalağa ve detaylı anlatma anlamına gelir, bu anlatım azla yetinmek anlamında değildir. Eğer orada başka bir menfaat olsaydı başka yerde belirttiğini burada da belirtirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Varlıkların ikincisi, insan tabiatının nefret ettiği, habis varlıklar olduğu bilinenlerdir. Çocuklar ergenlik çağına ilk ulaştıkları zaman bu hayvanlara binmeye rağbet ederler; tabiatı buna göre yaratılmış olanlar dışında, bunların etlerini yemeye rağbet eden hiç kimse yoktur. Tabiatı buna göre yaratılmış olan ise bunların etini yer. Fakat yaratılışı ile baş başa bırakılan kimseye gelince, yaratılışı bunların etlerini habis bulur ve onu yemekten nefret eder. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Câbir’in (r.a.) şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Hayber günü insanlara açlık isabet edip ehil eşekleri alıp kestiler, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) ehil eşeklerin etleri ile at, katır ve kesici dişleri bulunan yırtıcı hayvanları ve gagası olan yırtıcı kuşların etlerini yasakladı; yankesiciliği ve yağmalamayı da yasakladı”, Câbir'den (r.a.) bunun tersi de rivayet olunmuştur. Câbir (r.a.) şöyle dedi: “Resülullah (s.a.) bize at eti yedirdi, eşek etlerini ise yasakladı””.
Esmâ bint Ebü Bekir'in (r.a.) şöyle dediği rivayet edildi: “Hz. Peygamber (s.a.) döneminde bir at kestik ve etini yedik”, Bazı haberlerde şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.) eşek etini yasakladı ve at eti için bize izin verdi”.
Biz deriz ki: Bu durum, at etini yemenin mübah olduğu bir durumda at eti yemiş olmaları caizdir, çünkü o haberlerde ne zaman yediklerinden bahsedilmedi.
Hasan-ı Basrf'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'ın (s.a.) ashabı savaşlarda at eti yiyorlardı. İmam Hasan Ziyâd her durumda bunda bir sakınca görmezdi. İmam Hasan'ın: “Onlar savaşlarda at eti yerlerdi” sözü onların at etini zaruret halinde yediklerini göstermektedir. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Atlar üç türlüdür: Bir adamın şöyle, bir adamın böyle, başka bir adam için günahtır””. Hz. Peygamber (s.a.), atın bunanasının hükmüdür, çünkü çocuk anadan olmadır, yahut o atın bir parçası gibidir. Mantık ve kıyas bakımından, katır etini haram kılanın at etini de haram kılması lazım gelir. Görmüyor musun ki vahşi eşek ehil eşekle çiftleşse ondan doğacak hayvanın eti yenmez. Yine ehil bir eşek vahşi bir eşekle çiftleşse ve yavrulasa onun doğurduğu hayvanın eti yenir. Yine görmez misin ki, helâllik ve haramlıkta çocuğun hükmü anasının hükmü gibi kılınmış, babaya itibar edilmemiştir. Katır eti haram olunca at etinin de haram olması lazım gelir. Ancak, Ebü Hanife (r.h.) katır etini mutlak olarak haram kabul ederdi, çünkü bunda şüphe vardır, aynı zamanda bu konuyla ilgili olarak Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet olunan hadislerde ihtilaf bulunmaktadır. Fakat Ebü Hanifeden, katır etinde şüphe bulunduğu için etinin yenmesinin mekruh olduğunu söylediği rivayet olunmuştur. İmam Ebü Yüsuf (r.h.) ise katır etinin yenmesini mübah kabul ediyordu. Ebü Yüsuf lehine, atın vahşi eşekle çiftleşmesinden doğan yavru, ehil eşekle vahşi eşeğin çiftleşmesinden doğan yavru arasındaki fark konusunda, eşek yavrusunun anasının cinsinden değişmeyeceği, dolayısıyla onun hükmü ile aynı olduğu noktasında delil getirilebilir. Katır ise anasının cinsinden değildir, belki o üçüncü bir cinstir, bu sebeple onun yolu ötekinin yolu değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah sizin bilmediğiniz başka şeyler de yaratır. Allah bizim bilmediğimiz şeyleri yarattığını bildirdi, bizim bunları bilmek için kendimizi zorlamamız gerekmez. Yahut yarattıkları içinde nimet olduklarını bilmediğiniz nimetleri de yaratır. Yahut Allah o sözü söylemiştir, çünkü bir kavim Allah'ın, sınananın bilmediği bir şeyi yaratması söz konusu değildir.
---
Dipnotlar:
“Eti yenen büyükbaş ve küçükbaş hayvanları da sizin için O yarattı. Onlarda sizin için soğuktan koruyucu şeyler ve başka yararlar vardır, ayrıca onlardan beslenirsiniz” (en-Nahl, dan başka bir işe yaramadığını açıklıyor, eğer elverişli olsaydı “Atlar dörttür...” der ve şöyle ifade ederdi: “Bir adam için de yiyecektir...” Belirttiğimiz bu bilgilerden, katırın haram olduğu, onun da atgillerden olduğu ortaya çıkıyor. [ ] Eğer katırın anası helâl olacak olsaydı o da helâl olurdu, hem çocuğun hükmü 3 İbn Manzür, Lisânül-Arab,! 55) ve md.leri. Bk. Buhâri, “Cihâd” 130; “Nikâh” 31; “Sayd ve Zebâih” 29. Müslim, “Sayd ve Zebâih” 23, 30, 36; Nesâi, “Sayd ve Zebâih, 29. Buhâri, “Zebâih” 27; Müslim, “Sayd ve Zebâih”, 38. Buhâri, “Cihâd” 48; Müslim, “Zekât” 24.
Nahl 16:9
Doğru yol Allah'a aittir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, Allah'ın doğru olan yolu açıklamak Allaha aittir demiştir. Allah hidâyet ile dalâleti birbirinden ayırır; kendi yolundan ayrılan yolları da diğerlerinden ayırır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”.
( Yolun eğrisi de vardır. Yani yolların sapık olanını açıklamak Allah'a ait- EY tir, orta yol, hem de uzaklaşılan yoldur. Yahut şöyle denilir: Allah'ın yardımıyla doğru yola ulaşılır. Bazılar da Allah'a aittir. Yani Allah ile doğru yola ulaşılır, bu da zikrettiğimiz yoldur. Yolun eğrisi de vardır. Nitekim yüce Allah “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın” buyurmuştur. Bazıları da: “Hak ve adalet yolu Allah'ındır?” demişlerdir. “Alâ harfi bazan “lam” harf-i cerri “li” yerinde kullanılır. Nitekim yüce Allah: “dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar” buyurmuştur. Burada “alâ” “li” mânasında olup “Dikili taşlar için boğazlamış hayvanlar” demektir. “Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen!” “Alâ Rabb'ihim'deki “alâ” (giz) “li” harf-i cerri mânasında olup “Rab'leri için” demektir. Şu âyette de bunun gibi kullanılmıştır: “İşte o gün insanlar, âlemlerin Rabb'i için çıkacaklar”? Yolun eğrisi de vardır. Onlar da Allah'ın yolundan ayrılan yollardır.
Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. Bu âyetin tevilini daha önce zikretmiştik. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi. Bu ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi: Allah dileseydi, velilerine (müminlere) ikramda bulunduğu lütuflarını herkese ikram ederdi de o lütuf sayesinde hidâyeti benimser ve hidâyete ererlerdi. İkincisi: Hidâyetin kendisiyle elde edildiği hali, Allah dileseydi hepinize verirdi. Bu, yüce Allah'ın şu âyette beyan ettiği mânadır: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı...”, âyeti sonuna kadar oku. Çünkü eğer bu nimetler kâfirlerde olsa hepsi kâfir olurlardı, müslümanlarda olsa müslüman olmazlardı.
---
Dipnotlar:
“Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allahm yolundan ayırır. İşte günahtan korunmanız için Allah bunları size emretti” el-Mutaffifin, 83/6. “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmânı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık”
Nahl 16:10
Gökten su indiren O'dur. Bu beyanın bağlı bulunduğu âyetler şunlardır: “Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı”; “İnsanı bir damla sudan yarattı”“; “Eti yenen büyükbaş ve küçükbaş hayvanları da O yarattı". ( “Binmeniz ve güzelliğini seyretmeniz için atları, katırları, eşekleri de yarattı””. Allah şöyle buyuruyor: Gökten sizin için anılan şeyleri indirdi, O Allah ki hem kendiniz için içecek su aşhem de hayvanlarınıza yedireceğiniz bitkiler verendir. Belirttiğimiz gibi bu beyanın, Allah gökten bizim için su indirdi mânasına ihtimali vardır. Sonra şunu bildirdi: Kendiniz için içecek su ve bitki.
Ondan içecek su. Bu beyanın içilen bütün içecekleri kapsaması muhtemeldir. Ondan içecek su. Bu beyan özellikle su mânasına gelir. Ondan ağaç. Bu da bilinen ağaç mânasına gelme ihtimali vardır. Ağaç yerde yükselir ve uzar, yeryüzünde yayılan otlara ağaç ismi verilmez. Bu ifadenin zâhiri bilinen ağaca raci olmasıdır. Ancak yüce Allah “fihi tüsimün” cümlesini belirtti, yerde ondan dikersiniz demektir. Bu ifade yüce Allah'ın, bu âyetten yeryüzünde yayılan ve yükselen ağaç türünü kasteddiğine işaret eder.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Sâime” (asl), otlayan demektir. Ebü Avsece de aynı şeyi söylemiştir. Ebü Ubeyde de: “esemtü sâimeti” denilir, yani hayvanlarımı otlattım anlamına geldiğini söylemiştir. “Ve'l-hayli'1müsevvemeti” " ifadesi de böyledir. Yani otlayan atlar demektir.
Oon pesä DY L olll
Nahl 16:11
Allah o su ile size ekin, zeytin, hurma, üzüm ve daha türlü türlü ürünler de bitirir. Yani belirtiği gibi gökten indirdiği su sebebiyle sizin için ekin, zeytin ve sözü edilenlerin hepsini bitirir. Allah, suyu lütfetmesi sebebiyle farklı olan ve aynı olan bitkileri aşılamasını yapar, bitkilerin dışında kalan canlılar ve hayvanlar için durum böyle değildir. Bir türün aşısını başka bir tür vasıtasıyla yapmamıştır, aksine her türün aşısını kendi türünden yapmıştır. Ve suda, lütfu ile farklı olan bütün canlılara uygun olan bir özellik koymuştur ki bunu anlamak için bütün yaratıklar toplansalar -zorlansalar bile- bunu yapmaya güçleri yetmez. Görünüşte insanlar suyu bilirler, fakat sudaki lütufu, herkesin hayatının sayesinde var olduğu ve kendisiyle uyum arzettiği gizli özelliği idrak edemezler.
Bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır. Allah, düşünen topluluk için suda bir işaret ve delil olduğunu zikretmiş, ancak neye dair bir delil olduğundan söz etmemiştir, fakat düşünen topluluk için bir delil oldugunu belirtmiştir. Yani kullar düşünmek suretiyle suyun neye işaret ettiğini anlar. Bu durum, görünüşleri itibariyle bilinmeyen nesnelerin içyüzü tefekkür ve düşünmekle anlaşılır.
NAL NI) CDE ASİ 75451 İs çe Sez
Nahl 16:12
O, geceyle gündüzü, ayla güneşi hizmetinize verdi. Anılan bu nimetlerin bizim emrimize verilmesinin açıklaması şöyledir: Allah bu nesneleri yarattı ve bunlarda yaratıklar için birçok menfaatler koydu, ister dilesin ister dilemesin, ister sevsin ister sevmesin, bu menfaatler yaratıklara ulaşır. Gündüzde yaratıklar için geçimi sağlama imkânları ve değişimler koydu, insanlar orada yaşarlar ve değişim içinde olurlar; geceyi de insanların rahatlayıp, dinlenecek ve huzur bulacakları zaman dilimi yapmıştır, öyle ki ister kabul etsinler ister karşı çıksınlar, gece ile gündüzden yararlanırlar. Bu gibi güneş, ay ve yıldızlarda; meyvelerin olgunlaşması, ekinin yetişmesi, hesap, yılların ve ayların bilinmesi, yol bulma ve yol yürüme gibi halkın kendi başlarına idrak etme gücü dâhilinde bulunmayan menfaatleri insanlar için yaratmıştır. Yaratıklar evrendeki nesneler istesin ya da istemesin onlardaki menfaatlerden yararlanırlar. İşte bunların, bizim emrimize âmâde kılmmasının açıklaması budur.
Bu nesnelerin emrimize verilmesinin anlamı şöyle olması muhtemeldir: Allah, bizim gücümüzde bu eşyayı kullanıp onlardan yararlanmak ve ihtiyaç duyduğumuzda onları kullanmaya bizi muktedir kılan çözüm imkânları yarattı. Yaratıkların bizim emrimize verilmesinin şu anlama gelmesi muhtemeldir: İsteseler de istemeseler de biz onlardan yararlanırız. En doğrusunu Allah bilir.
EE (SIO'nun emrine boyun eğmişlerdir. Bu beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Yani yaratılmışlar Allah'ın emri ile yararlanıyorlar mânasına gelebilir. Emri ile anlamındaki kelime şuna da muhtemeldir: Yani onların insanların yararlanması sebebiyle aslında böyle olmaları demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Bunda aklını kullanan bir topluluk için önemli ibretler vardır”. Birinci âyette düşünen topluluk için buyurdu. Aziz ve Celil olan Allah, tefekkürü, beş duyu organı ile bilinmeyenleri idrak etmeye bir vasıta yaptı; çünkü aklın, bilinmeyenleri idrak etmesi için beş duyu organından başka bir yolu yoktur. Zira açık beş duyu organı bulunmadan aklın bir şeyi idrak etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla yüce Allah duyu organlarını, bilinmeyenleri aklın idrak etmesi için bir basamak yapmıştır. Allah Teâlâ birinci âyette düşünen bir kavim için meâlindeki ifadeyi, ikinci âyette akleden bir kavim için ifadesini, üçüncü âyette öğüt alan bir kavim için, dördüncü âyette belki şükredersiniz” beyanını zikretti. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu ifadeyi merhale merhale tekrarladı, çünkü bunlar, hakkında düşünmekle anlaşılır ve bilinirler. Hem insan bilme, akletme ve anlamadan sonra öğüt alır, öğüt alınca da Allahın nimetlerine karşı şükreder.
İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır. Sözü edilenlerde Allah'ın birliğine işaret vardır, Allah'ın bütün işleri yönettiğine, bilgisine ve hikmetine, yaratılmışların diriltileceğine delil, yüce Allah'ın kudret ve sultasına işaret vardır. Çünkü gece ile gündüz, zâlimlerin, diktatör ve firavunlar üzerine gelip giderler ve ister istemez onların ömürlerini tüketirler, işte bu Allah'ın hükümranlığının ve kudretinin belgesidir. Bilinmelidir ki, hükümranlık ve kudret onların değil, Allah'ındır. Gece ile gündüzün oluşmasında öldükten sonra dirilmeye de işaret vardır, çünkü gece geldiği zaman gündüz gider, öyle Önceki âyet.
ki ondan bir iz kalmaz, sonra ilkinden iz kalmadıktan sonra onun benzerini yaratır. İzleri kaybolup yok olduktan sonra gece ve gündüzü yaratmaya kâdir olan Allah, bunlardan hiç iz geride kalmayacak hale geldikten sonra onları yeniden yaratmaya elbette kâdirdir. Güneş ile ay, yıldızlar ve sözü edilen nesneler de böyledir. ( Bunların hepsi tek bir yolda, tek bir takdir ile bir farklılık ve fazlalık, takdim ve tehir olmaksızın bir uyum içinde hepsi tek bir yolda tek bir düzende, tek bir ölçüde farklılık ve ihtilaf olmaksızın cereyan edince bu durum, bunların tek bir varlığın yönetiminde bulunduğuna, rastgele vaki olmadığına, hepsini yönetenin bir olduğuna işaret etmektedir. Bu, aynı zamanda kendi kendine değil, kendisinin dışında başka varlığın düzenlemesiyle yürüdüğünü, bir ilme ve hikmete göre böyle cereyan ettiğini gösterir. Dolayısıyla bu durum peygamberliğin lüzumlu olduğuna ve risâleti lütfetmesi sebebiyle Allaha ibadet etmenin de gerekli olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir ya, yüce Allah'm işte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır meâlindeki sözünün mânası budur.
Nahl 16:13
Sizin için yerden türlü renklerde bitirdiği şeyler. Yani türleri ve cevherleri değişik bitki ve meyveler. Aziz ve Celil olan Allah kendi gücünden, hükümranlığından ve kullarına verdiği nimetlerinden haber veriyor. Hükümranlığı ve kudretine gelince, yerde yarattığı ve su ile bitirdiği bitki ve ağaçlar olup ne yerin cevherine, ne de suyun cevherine ve cinsine aittir. Bunlar ana baba gibidirler. Su baba gibi, toprak ana gibidir. Dolayısıyla ikisinden türeyen bitkilerden çıkanlar, diğer nesnelerde olduğu gibi meselâ; üreme ana-babanm cinsine ve cevherine döndüğü gibi onların cevherine ve cinsine dönmez. Belki toprakla sudan meydana gelen üreme ve inşa tohumun cins ve cevherine aittir. Bilinmelidir ki Allah'ın, eşyayı sebepli ve sebepsiz, bir şeyden ve bir şey olmaksızın yaratmaya kâdir ve hükümranlık sahibi olduğu bilinmesi; değişik cevherleri ve değişik sınıftan varlıkları insanların yararlanması için yaratmıştır. Renkleri muhtelif anlamındaki sözün, tek cinsten ve tek bir şeyden mânasına gelmesi muhtemeldir. Çünkü tek bir cinsten çeşitli renkler olmaktadır, bir şeyden çeşitli renkleri inşa etmeye gücü yeten varlığı hiçbir şey âciz kılamaz.
[ ]Bunda da düşünüp taşınan bir kavim için büyük ibret vardır. Başka bir âyette: Akleden bir kavim için“ meâlindeki beyan vardır. Bir başka âyette: Düşünen bir kavim için” meâlindeki ifade yer almaktadır. Bir âyette de: Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır meâlindeki cümleler bulunuyor. Başka bir âyette ise: Bunda ibret alacak olanlar için dersler vardır”, başka bir âyette: İnananlar için? meâlindeki söz geçmektedir. Bunların hepsinin inananlardan kinâye olması muhtemeldir. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuştur: Bütün bunlarda inananlar için ibret vardır. Çünkü iman anılan düşünme, öğüt alma, akletme, ibret alma, sabır, şükür ve diğerlerini bünyesinde toplamakta ve bunlar sonucu oluşmaktadır.
Bunda düşünen, akleden, öğütlenen, bir kavim için büyük ibret vardır âyetleri. Yani himmetleri âyetler üzerinde düşünmek ve akıl yürütmek olan bir kavim için, himmetleri âyetler hakkında düşünmek ve ibret almak olan bir kavim için; himmetleri inat, kibirlenme ve âyetler hakkında nazar ve fikirden yüz çevirmeyen demektir. Yahut âyet, düşünen, aklını çalıştıran, tezekkür edenleri zikretmiştir. Çünkü âyetin menfaati onlar içindir. Her ne kadar âyetler onlar için ve diğerleri için olsa da menfaatleri anılan kimseler içindir. En doğrusunu Allah bilir.
e KAŞE WEF A eah 2
Nahl 16:14
Taze etinden yemeniz için denizi hizmetinize veren de O'dur. Denizi Allah'ın bizim emrimize vermesi, içinde ziynet, cevher, inci gibi Allah'ın orada ve diğer türleri bolca vermesi demektir. Allah'ın bu varlıkları halka ihsan etmesi, nefis mallara ulaştıran yolları onlara bildirmesi olmasaydı, denizde şiddetli korku olduğu için, içindeki bu malları ve balık türlerini oradan çıkarmaya, onlara ulaşmaya güçleri yetmezdi. Yüce Allah'ın taze etinden yemeniz için anlamındaki sözünün özellikle balık anlamına gelmesi muhtemeldir. Balığın yanı sıra karada olsa yenilebilen manda ve diğer hayvan türleri mânasına gelmesi de muhtemeldir.
(Sl Çıkarıp takınmanız için denizi hizmetinize veren de O'dur. Ziynetin başka bir âyette zikredilen inci ve mercan olmaya ihtimali vardır, tâ ki yüce Allah şöyle buyurdu: “Onlardan inci ve mercan çıkar””. Hilye, yani ziynet olarak sözünün, kendisinden ziynet elde edilen maddeler anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu yorum da şuna dayanıyor: Bir şeye imal edildiği asıl maddenin ve sonunda oluşacağı ürünün adının verilmesi caizdir. Yahut hilyeye bu ad ziynet olduğu için verilir. Şüphe yoktur ki, inci ve mercan ikisi de ziynettirler. Görmez misin ki dört ayaklı hayvanlar hakkında da ziynet ve güzellik ifadesi kullanılmıştır. Atlar ve katırlarda da durum bunun gibidir”, İnci ile mercanda ziynet yönü daha çok ve güzellik yönü daha açıktır. Yüce Allah, denizin derinliklerinde bulunan varlıklara ulaşma imkânını yarattı. Denizdeki varlıklar ise anılan inci ve çeşitli ziynetlerdir. Denizin içindeki maddeler anılan taze et ile suyun üstünde yüzen söz konusu gemilerdir.
Denizdeki varlıklara ulaşmak için bize bildirdiği çare ve sebepleri emrimize vermesinin açıklamasına gelince sanki yüce Allah şöyle buyurdu: Altından üstüne kadar, denizi sizin emrinize verdik” Bunda bazı konulara işaretler vardır. Birincisi: Tehlikeli gemi yolculuğuyla ticaret yapmanın mübah olmasıdır. Çünkü denize dalan kimse bedenini ve canını tehlikeye atar, gemiye binen kimse de böyledir. Eğer bunu talep etmek kişiye mübah olmasaydı, bu husus Allah'ın kuluna yaptığı ihsanlar arasında olmazdı. Çünkü bu ifade, Allah'ın yaptığı ihsanları belirtmek konumunda ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün. İmam Hasan ve Esam şöyle demiştir: “Mevâhır” yük ve ağırlık kapasitesi tam olarak doldurulmuş gemilerdir. Allah kendileri aracılığıyla ihsanda bulunduğu nimetlerini anıyor; öyle ki kulları için denizlerde sayelerinde büyük ve ağır yükler taşıdıkları, büyük ve küçük gemiler vermiştir ki bu gemilerin işlevi alçalmak ve denize dalmaktır. Allah denizde bu gemileri büyük ve ağır yüklerle tutmaktadır. Bazıları da “mevâhır” kelimesi için tek bir rüzgârla denizde gidiş Ea geliş tarzında yüzen, cereyan eden demektir. [ ]Zira deniz suyu durgundur, rüzgâr vasıtasıyla Allah gemileri insanların istedikleri ve kasteddikleri tarafa doğru yürütmektedir. Çünkü eşya, akıntısı olan su yolunda akıp gider. Fakat su durgun ve sakin olursa buna imkân yoktur. Bu sebeple yüce Allah büyük lütuflarını ve gemileri durgun suda akıtır gibi yüzdürmeye kâdir olduğunu hatırlatıyor. Bazıları “mevâhır” kelimesine suyu yararak ve yırtarak yüzen gemiler anlamı vermiştir. Arap dilinde “meharati's-sefinetu” denilir. “Mahru'l-ardı” ifadesi de bu köktendir. Bu sadece suyu gemi için yarmaktır. Bu görüş İbn Kuteybe'ye aittir”. Ebü Ubeyde de şöyle söylemiştir: Bu ifade gemilerin suyu yarmasından alınmadır”, Ebü Avsece şöyle denildiğini söylemiştir: “el-Mevâhıru'l-müstakbile” “önüne alan gemiler” Arap dilinde insan rüzgârı önüne alıp karşılayınca “istemhara'l-insânu erriha” denilir. Ebü Ubeyde: “Mevâhıra"nin istidbârdan (arkadan gelmek) anlamı bulunduğunu söylemiştir. Şöyle denilir: Sizden biri küçük abdeste çıktığı zaman rüzgâra istimhar etsin, yani rüzgârı arkasına alsın. En doğrusunu Allah bilir.
O'nun lütfundan istemeniz için. Orada imkân verilen ticaret sebebiyle denizi katederek gemilerle kendi bedenleri ve ruhlarının kıvamı olan nimetleri aramak için gidilen uzak ülkeler mânasına gelmesi muhtemeldir. Çünkü Allah insanların bünyesini gıdasız yaşayamayacak bir bünye yapmıştır. İnsanlar, bedenlerinin kıvamı olan besinleri kendi ülkelerinde bulamayabilirler, dolayısıyla kendilerinden uzakta bulunan ülkelere gitmeye ihtiyaç duyarlar. Yüce Allah kıtalar ve çöllere dört ayaklı kara hayvanları lütfettiği gibi, deniz aracılığıyla da onlara lütufta bulunmuştur. Nitekim yüce Allah lütfunu şu âyette açıklamıştır: “Bu hayvanlar, ancak kendinizi fazlasıyla yorarak ulaşabileceğiniz bir beldeye yüklerinizi taşır” denizden çıkarılan yiyecek ve ziynetler sebebiyle O'nun lütfundan istemeniz için buyurmuştur.
O'na şükretmeniz için. Sürenin başından itibaren belirtilen bütün menfaat türleri ve nimetler Allaha şükretmenin eda edilmesini istemek içindir.
İbn Kuteybe, Tefsiru ğarîbi’l-Kurûn, 242. ” o Ebü Ubeyde, Mecâzü'-Kurân, I, 357.
Onun lütfundan istemeniz için. Bu âyette ticaretin mübah olduğuna ve tehlikeli vasıtalara binerek ve sıkıntılara katlanarak Allahın lütfunu istemenin mübah olduğuna işaret vardır. Şöyle ki Allah Teâlâ denizi insanların emrine verdiğini, hatta öğrettiği çarelerini ve sebeplerini onlara deniz taşıtlarına binme imkânını sağladı. Çünkü dalgıç canını ve bedenini tehlikeye atar, bunun gibi gemiye binen de.
Nahl 16:15
O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi ki gideceğiniz yere ulaşabilesiniz. Yani Allah yeryüzüne dağları yerleştirdi ki yeryüzü sizi sarsmasın. Çünkü yeryüzü su üzerine yayılmıştır, gemi suda iken ters dönüp yolcularını boşalttığı gibi, yeryüzü de üzerindekileri öyle yapıyordu, bu sebeple Allah, yeryüzünde bulunanların orada durabilmesi için onu dağlarla sabitlemiştir. Fakat eğer anlattıkları gibi yeryüzü su üzerine yayılmış olsaydı üzerindekileri çalkalamaz, sarsılmaz, belki toprak suyun içine çöker ve suya sızardı. Çünkü toprağın tabiatından biri su içinde alçalmak ve suyun dibine sızmaktır. Ancak şöyle denilirse bu müstesnadır: Allah lütfu ile toprağın tabiatını, sızmaksızın ve ahşap gibi dibe çökmeksizin sarsılan ve içini boşaltan tabiat yapmıştır. O zaman sözü edilen mâna ihtimal dâhilinde olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer toprak rüzgâr üzerine yayıldı derlerse, bu söyledikleri fikir ihtimal dâhilinde olur ve kendi sözlerine daha çok benzer. Görmez misin ki, kuyu içindeki kandiller ile kanallardaki kandiller ışık vermezler, belki her ne zaman yakılırsa sönerler. O zaman kandilin sönmesi yerdeki rüzgâr sebebiyle olur. Daha önce biz bu hususu belirtmiştik. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Yeryüzü öküzün sırtı üzerine yayılmıştır, öküzün hareket etmesi sebebiyle yer de sallanırdı, işte yukarıda belirtilen şekilde Allah yeri sabitlemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
O, sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi, ırmaklar ve yollar açtı. Bu konunun Allah tarafından belirtilmesi verdiği nimetleri hatırlatma konumundadır. Çünkü Allah'ın, yeri yarattığı gibi bırakma ve insanları sarsıp E çalkalasın diye dağlarla onu sabit hale getirmeme hakkı vardır, böylece insanlar yeryüzünde durup ondan yararlanamazlar, Fakat Allah lütfu ve ihsanı ile yeri dağlarla sabitledi ki orada yaşayabilsinler ve yerden yararlansınlar. Bunun gibi, Allah'ın, insanlar için kuyu sularını temin edecekleri [yer altında] akan nehirler yaratmama hakkı da vardır. Yine onları değişik ihtiyaç maddelerine muhtaç kılma sonra da onlara ihtiyaçlarını nasıl gidereceklerine dair yolları ve yordamları açıklamama hakkı vardır“. Ayrıca onlara ihtiyaçlarının giderileceği çeşitli beldelere ve mekânlara götürecek yolları araştırmayı teklif etme hakkı da vardır. Fakat, Allah lütfu ile insanlar için yeryüzünün zemininde akan nehirler yarattı ve yeri dağlarla sabitledi ki üzerinde sarsılmadan yaşasınlar. Bunların hepsi Allah'ın lütfu ve ihsanı iledir.
Belki gideceğiniz yere ulaşabilesiniz. Bu beyanın, ihtiyaçlarını giderecek yollara ulaşırsınız mânasına da sözü edilen nimet ve ihsanlar sebebiyle bilinen hidâyete ulaşırsınız anlamına da gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
7 Arepo) ofe, ui; Oók ça ILs HYE i
Nahl 16:16
16. “Daha nice işaretler koydu. Yıldızlarla da insanlar yollarımı bulurlar:
Daha nice işaretler koydu. Yıldızlarla da insanlar yollarını bulurlar. Bu beyan yine insanlara yönelik lütuf ve ihsanlarını belirtmesi konumundadır. Çünkü eğer Allah denizlerde ve kara parçalarında sayelerinde yol alınacak olan alâmetler koymasaydı, hiç kimse denizlerde ve kara parçalarında yolları bilme gücüne sahip olamazdı. Sonra denizlerdeki alâmetler bazan suyun tadı ile ve bulunduğu dağlar ile, bazan rüzgarlar ile bazan da yıldızlar ile olur. İnsanlar suyun tadı ile bu yolun şöyle bir mekâna götüreceğini bilirler. Bunun gibi dağlar ve rüzgârlar aracılığıyla ihtiyaç ve maksatları olan yerlere giden
Nahl 16:17
17. “O halde mlm yaratamayan bir olur mu? Siz düşünmez misiBu âyetin iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi: Onlar aleyhine hüccet kabul edilmektir. Yani yaratmayan, fayda vermeyen, nimet vermeyen, mevcüdatı bütünü ile yaratan, size nimetleri veren gibi midir? düşünmez misiniz? İbadeti ve şükrü yaratıcmızın ve size nimet verenin dışındaki varlıklara yöneltmeniz zulümdür, haktan sapmadır. İkincisi, düşlerinin sefihleştirdiği kimseler yerine konulurlar. Çünkü onlar yaratıcı olmadığını bildikleri varlıklara ibadet ediyorlar, bütün eşyanın yaratıcısı olduğunu bildikleri Allah'a ibadette bulunmayı terkediyorlar. Düşünmez misiniz? En doğrusunu Allah bilir.
Oi Aİ yasi Yl İzmi lim Olg
Nahl 16:18
Allah'ın nimetini saymaya kalksanız başa çıkamazsınız. Bu beyanın, birkaç türlü yoruma ihtimali vardır. Birincisi: Eğer Allah'ın size verilen nimetlerini, bunların tamamını aynen saymaya kalksanız, bilinemeyecek kadar çok olduklarından onları saymaya güç yetiremezsiniz. İkincisi: Eğer saymaya kalkarsanız yani bütün gayretinizle kendinizi zorlasanız da Allah'ın size verdiği nimetlerin şükrünü yerine getirmeye çalışsanız, hepsinin şükrünü yerine getirmek şöyle dursun, bunlardan sadece birinin şükrünü yerine getirmeye gücünüz yetmez. Üçüncüsü: Bu âyet sitem yapmak ve azarlamak konumundadır, yani yaratana ve nimet verene ibadet etme yerine yaratmayan ve nimet vermeyen bir varlığa ibadet etmeye nasıl yöneldiniz? Allahın size verdiği nimetleri saymaya gücünüz yetmiyor, nerde kaldı ki ona karşı şükrünüzü eda edesiniz. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'ın nimetleriniz saysanız başa çıkamazsınız. Allah'ın nimetlerini bilemezsiniz, çünkü nice nimetler vardır ki onları yaratıklar bilmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz?” Bunları bilmeyince saymaya da güçleri yetmez. Allah gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir. Bu âyetin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi: Siz -her ne kadar Allaha iftira edip onun delillerine ve âyetlerine karşı inatlaşmaya girip elçilerini yalanlasanız da- yaptığınız günahlardan dolayı bağışlanma talebinde bulunursanız, Allah sizin bütün hatalarınızı bağışlar. JNitekim yüce Allah “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır””. İkincisi: Gerçekten bağışlayıcıdır. Yani açığa çıkarıldığı takdirde sizi rezil edecek olan günahlarınızı örter. Fakat O, sizin hakkınızda bunları rahmeti ile örter. Çok merhametlidir. Günahlarınızı örtmesi sebebiyle size acır. Çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Bu beyanı, nimetleri ve türlü menfaatleri belirtilmesinin ardından getirmesi, emrimize verdiği ve bizim için yararlanılır kıldığı söz konusu hayvanlara karşı merhametli olmak için belirtmiş olması da muhtemeldir.
Nahl 16:19
Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. Bu beyan iki anlama gelir: Biri daha çok sakındırmak ve uyarmak içindir. Çünkü dünyada yaptıklarını kendisinin üzerinde kontrol eden ve koruyan birinin olduğunu bilen bir kişi, işlerini daha çok kontrol eder, üzerinde gözetleyen ve kontrol edenin bulunmadığını düşünen kimseden daha çok sakınır. İkincisi: Gizlediğinizi bilir. Allah elçisine karşı yaptığınız hileleri, öldürme, yurdundan çıkarma ve diğer türden kurduğunuz tuzakları bilir. Yani Allah bunların hepsini, gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı bilir. Bu âyet nihai tehdit ve ayıplamak üzere sevkedilmiştir.
Gi GAZEL OYA Yl üdy İş İl
Nahl 16:20
20. Mİ Allah'ın dışında taptıkları varlıklar hiçbir şey yaratamazlar, onların kendileri yaratılmıştır.”
Allah'ın dışında taptıkları varlıklar. Bu âyetteki kelimesinin duanın kendisi olma ihtimali vardır.: Yani ilâh diye adlandırdıkları putlara, ihtiyaç zamanında çoğunlukla dua ederler. “Yed'üne” 'nin ibadet ediyorlar mânasına da gelmesi muhtemeldir. Yani Allah'ım dışında ibadet ettikleri putlar bir şey yaratamazlar, oysa onlar yaratılmışlardır. Bu birinci anlama varır: “Yaratan yaratamayan gibi midir?”
Gog Igat e ye LA
Nahl 16:21
Onlar canlı değil ölüdürler. Bu cümleden putlara tapanlarla Allah'ı inkâr eden bütün kâfirlerin kastedilmiş olma ihtimali vardır. Onlar diri değil, ölüdürler. Çünkü Allah Teâlâ bir âyette kâfire ölü adını vermiştir. Buna göre onlar canlı değil ölüdürler sözünün kâfirler anlamına gelmesi ihtimali vardır. zaman diriltileceklerini bilmezler. Yani diriltildikleri zaman kendilerine bildirilecektir. Âhirette bileceklerini eğer bu dünya hayatında bilselerdi, dünyada iken ne yaptıklarını bilemezlerdi. Onlar canlı değil ölüdürler sözünün ibadet etmekte oldukları putlar olma ihtimali vardır, o putlar ölüdürler, diri değillerdir. Çünkü onlar konuşmazlar, işitmezler, görmezler, ölü gibi ne bir fayda ne de bir zarar verirler. Canlı değillerdir. Yani hayvanlar ve dört ayaklı canlılar gibidirler, yararlanabilecekleri ruhları yoktur. Buna göre ne zaman diriltileceklerini bilmezler anlamındaki söz putlara tapanlara varır. Çünkü putlar insanların ne zaman diriltileceklerini bilmezler, putlara tapanlar da putların bunu bilemediklerini bilirler, fakat diriltildikleri zaman bileceklerdir. Bazıları ne zaman diriltileceklerini bilmezler anlamındaki beyanı, ilâh diye tapılanlar da onlara tapanlar da birlikte diriltilecekler şeklinde yorumlamıştır. Nitekim yüce Allah “Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz” diyeceğiz, böylece aralarını böleceğiz” diyecekler”, “(Allah, görevlilere buyutaptıkları varlıklar hiçbir nesne yaratamazlar, onların kendileri yaratılmıştır”? meâlindeki âyet her ne kadar meleklere, Allah'ın dışında ibadet ettikleri meliklere ait ise de ne zaman diriltileceklerini bilmezler sözünün tevili, (dirilişin kendini bilseler de) diriliş vaktini bilemezler şeklinde olur. Ne zaman diriltileceklerini bilmezler. Yani kendilerinin diriltileceğini bilmezler. Onlar hiçbir şey yaratamazlar, onların kendileri yaratılmıştır. Bu beyanın putlar hakkında söylenmiş olma ihtimali yoktur. Çünkü putlara tapanlar, putların bir şey yaratamayacağını biliyorlardı. Bu söz sadece işitmeyen, görmeyen; fayda ve zarar vermeyen putlar hakkında söylenir. Dolayısıyla bu, yukarıdaki ifadenin meleklere ve putlara tapanlara ait olduğuna işaret eder.
Nahl 16:22
Sizin tanrınız bir tek tanrıdır. Daha önce onların taptıkları putları iptal etme ve bu gibi varlıkların ibadete lâyık olmadığı ve bunların ilâh olarak benimsenmesini iptal etmeyi anlatan delilleri zikrettik“3. Sonra ilâhlık ve rablığın tek bir zata tahsis edilmesi, onların taptıkları putların değil, ilâhlığa sadece O'nun müstahak olduğunu açıklayan delilleri belirtti ve şöyle dedi: Sizin ilâhınız tek ilâhtır, şunlarm taptıkları çok sayıdaki ilâhlar değil.
Âhirete inanmayanlara gelince, işte onların kalpleri inkârcıdır. Kalpleri inkârcıdır meâlindeki sözün âhirete imanı, ölümden dirilmeyi inkâr edicidir anlamına gelmesi muhtemeldir. Yahut ilâhlık ve rablığın tek bir varlığa tahisisini ve ibadeti ona yöneltmeyi inkâr ediyorlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”“ Onların kalpleri inkârcıdır sözünün, Hz. Peygamber'in (s.a.) getirdiklerini inkâr etme mânasına da gelmesi muhtemeldir.
Onlar ululuk taslayan küstahlardır. Hz. Peygamber'in Allahtan getirdiklerine karşı büyüklük taslamaktadırlar. Ululuk taslayan sözünün Hz. Peygamber'i, emsallerinden onun gibi birini boyun eğilmeye ehil görmedikleri için ona karşı büyüklük taslıyorlar mânasına gelmesi ihtimali vardır. Yahut Ululuk taslayanlar peygamberlerin davet ettikleri Allah yoluna karşı büyüklük taslayanlar demektir. Çünkü peygamberlerin hepsi halkı Allah'ın birliğine ve ibadeti ona tahsis etmeye çağırmışlardır.
Nahl 16:23
Hiç kuşku yok ki Allah onların saklı tuttuklarını da açığa vurduklarını da bilmektedir. Saklı tuttukları meâlindeki beyanın Hz. Peygambere karşı yaptıkları hile ve kurdukları tuzaklar mânasına gelmesi ihtimali vardır. Açığa vurdukları anlamındaki beyanın ona yaptıkları yardım mânasına ihtimali vardır. Yahut Allah onların gizledikleri ve açıkladıkları habis işleri bilir demektir. İster açıklasınlar, ister gizlesinler, onların yaptıkları işlerden hiçbiri Allah Teâlâ'ya gizli değildir. Hiç kuşku yok meâlindeki söz hakkında Ebü Bekir el-Esam şunları söylemiştir: “Lâ cerame” kelimesini Araplar, bir olayın gerçekleşmesinin yahut gerçekleşmemesinin gerekli olduğunda kullanırlar. Nitekim Araplar “hakkan”, “vele'umri”, ve eymullahi” (ets wl) ve benzeri ifadeleri kullanırlar. Hasan-ı Basri) bunun bir tehdit kelimesi olduğunu söylemiştir. Bazıları da “lâ cerame”nin mânasının “hakkan”, “belâ”, “Hayır öyle değil, “lâ budde” olmazsa olmaz anlamında olduğunu söylemişlerdir. Netice olarak bunların hepsi tek bir mânaya döner, o da tehdittir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın Allah onların saklı tuttuklarını da açığa vurduklarını da bilmektedir meâlindeki sözü bir tehdittir. En doğrusunu Allah bilir.
ISJAllah ululuk taslayanları sevmez. Çünkü Allah ululuk taslamayı sevmez başka bir insana karşı büyüklenmek hiçbir kimseye yakışmaz. Çünkü insanların hepsi birbirinin şeklinde ve birbirinin benzeridir. Birbirinin benzeri kimselerin, kendisi gibi olan insanlara karşı büyüklük taslaması caiz değildir. Çünkü birinin diğerine karşı büyüklük iddiası yalandır, Allah hepsini aynı şekillerde ve birbirinin benzeri yapmıştır. İşte bunun için bir insanın diğer insana karşı büyüklük taslaması aslında yalan ve kendine iftiradır. Zira Allah bütün insanları birbirinin benzeri ve dengi olarak yaratmıştır. Oysa Allah yalanı haram kılmış ve onu akıl nazarında da çirkin yapmıştır.
GİY ZLE Si İZİ Beğ fa
Nahl 16:24
Onlara, “Rabb'iniz ne indirdi?” diye sorulduğunda “eskilerin masallarını!” diye cevap verirler. Yani reislere tâbi olanlar, Rabb'iniz neyi indirdi? dediler. Reisler de, Öncekilerin masalları dediler. “Mâzâ enzele Rabbuküm” sözü gizlenmiş konumdadır, dolayısıyla kelimesiyle sanki onlar şöyle demişlerdir: Yani sizin Rabb'iniz ona neyi indirdi? O reisler de o zaman sanki şöyle cevap verdiler: Öncekilerin masalları. Böyle değilse, onların tek başına Öncekilerin masallarıdır demelerinin, tâbilerinin sordukları sorulara cevap olma ihtimali yoktur“, Çünkü onlar “Biz o putlara, sadece bizi Allaha direkt yaklaştırdıkları için tapıyoruz”©; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar”. Dolayısıyla kendilerine: Rabb'iniz neyi indirdi? sorusu ile hitap edilince: Öncekilerin masalları şeklinde cevap vermelerine ihtimal yoktur. İhtimal olması için soruya ilâve bir sözün eklenmesi yahut cevapta gizli bir cümlenin olması gerekir. Buna göre -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiş gibi oluyor: “Onlara: Bu adam ne zannediyor, kendisine Rabbiniz neyi indirdi?” denilince o zaman şöyle cevap verdiler ve Öncekilerin masallarını indirdi dediler. Nitekim yüce Allah da şöyle buyuruyor: “Dediler ki: “Ey kendisine vahiy gelen adam!” Yani onlar: “Ey kendisine vahiy indirildiğini sanan adam” dediler, Yahut: “Onlara: Rabb'inizin indirdiği nedir?” denilince şöyle cevap verdiler: “Allah bir şey indirmedi, onun (Muhammed'in) söyledikleri öncekilerin masallardır” dediler. Bu gibi sözlerin alaya almak üzere söylenmiş olma ihtimali vardır. [ ]Eskilerin masalları. Ebü Avsece bu cümle hakkında şöyle demiştir:
Öncekilerin sözleri demektir. “Esâtir” (bti) kelimesinin tekili “ustür”dur, o da çeşitli sözler demektir. Nitekim yüce Allah: uydurmadan başka bir şey değildir”. Yani aslı yoktur, aslı yalandır. İşte o kâfirlerin âdeti de aynen böyle idi, peygamberlerin sözlerine “Evvelkilerin masalları” diyorlardı ve kendilerine okunan âyetleri büyüye nispet ediyorlardı. Eğer bu gerçekten büyü yahut öncekilerin masalları olsaydı onun lehine bir delil olurdu”, Yahut o sözü alay etmek için söylemişlerdir. Çünkü sözlerinin alay etmek üzere söylenmiş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
EREA İSİ gezazlaı şik Eas
Nahl 16:25
Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular. Bu âyetin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Bunlardan biri şudur: Onlar yani elçilerin söyledikleri için “öncekilerin masalları” diyenler, kendi günahlarını tam olarak yüklenirler, Hz. Peygamber'e (s.a.) soru sormak için gönderdikleri elçi ve heyeti görevlendirenlerin de günahlarını yüklenirler. Dolayısıyla hem kendi günahlarını yüklenirler hem de elçileri görevlendirenlerin ve onlara bilgisizce uyanların günahlarını yüklenirler. Çünkü onlar kendilerini gönderenlere uyarak saptıklarını bilmediler”. Onlar her ne kadar bunu bilmeseler de aslında bilmeleri gerekir. Bu sebeple günah onların üzerine yüklenir. Çünkü bu yolu onlar açmışlardır. Nitekim şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Kim kötü bir yol açarsa bu kötü yolu açmanm günahı ile bu yola girerek âdeti yapanların günahı kıyâmete kadar o yolu açana aittir”.
[S]Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi muhtemeldir. İslâm'a arzu duyanlar (kendilerine İslâm'ın gerçek olduğu haber verilince) müslüman olunca o günahlar üzerlerinden düşer. Günahlarından da yüklenmiş oldular. Bunlar yaptıklarını onların günahlarını yüklenmek için yapmadılar, fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- onların ve saptırdıkları kimselerin günahlarını yüklenenlerden olmak için yapmadılar. Bilgisizce meâlindeki söz cahilce demektir.
İşte görün, yüklendikleri şey ne kadar kötü! Yani onların yüklendikleri günah yükü ne kötüdür! Bilgisizce. Yani saptırdıklarının günahının kendilerine döneceğini bilmeksizin, yahut bundan dolayı kendilerine yüklenecek günahı bilmeksizin, demektir.
EZEN yan? APRENE
Nahl 16:26
Bunlardan öncekiler de tuzak kurmuşlar. Kâfirlerin âdeti, Allah'ın elçilerine tuzak kurmak ve onlara karşı hile yapmak olmaya devam etmiştir. Mekke kâfirlerinin Hz. Peygambere (s.a.) kurdukları tuzak da böyledir. -En doğrusunu Allah bilir ya- müşriklerin kendisine yaptıkları eziyete karşı, diğer peygamberleri kavimlerinin kurdukları tuzaklara karşı sabrettikleri ve onlara karşılık vermeyi terkettikleri gibi, Allah, son elçisine buna sabretmeyi öğretmek için bu olayı Hz. Peygambere (s.a.) hatırlatıyor. Nitekim ona hitaben Allah şöyle buyurmuştur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. Hem onların kurdukları tuzaklar iki şekilde oluyordu: Biri elçilerin getirdikleri vahiyler hakkında idi. Elçilerin kavimlerine getirdikleri vahyin gerçeğini örtmek için kendilerini zorluyorlardı. İkincisi: Onların öldürme, yurtlarından çıkarma ve kurdukları benzeri tuzaklar elçilerin kendilerine yöneliktir. Allah bu sebeple Mekke halkını, Resülullah'a yaptıkları kötülükler sebebiyle, peygamberlerine karşı tuzak kuran tarihteki o kavimlerin başına inen azap gibi bir azabı onlara da indirmekle korkuttu ki, o kavimlerin peygamberlerine yaptıkları muamelenin benzerini Hz. Peygambere (s.a.) yapmasınlar. En doğrusunu Allah bilir.
Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu âyette ifade edilen şey, temelsiz inşa edilen bir bina ile temsildir, yıkılır fakat hangi sebepten yıkıldığı bilinmez. Buna göre onların tuzakları temelsiz bina gibi boşa çıkar, yok olup gider. Bunun dışında bir temsil şeklinde olma ihtimali de vardır. ( temsil de şudur: Onlar peygamberlere tuzak kurdular ve tuzaklarını muhkem yaptılar, bununla kendilerini koruma altına alırlar. Kendisi ile korunulan bina gibi. Bu sebeple Allah onların tuzaklarını iptal etmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri için bir plan kurduk”; “(yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu””.
Üstlerindeki tavan tepelerine inmiş. İşte sözünü ettiğimiz o sığındıkları tuzaklarının bozulmasıdır. Tıpkı sayesinde çeşitli eziyet veren musibet ve kötülüklerden korunulan tavanın çökmesi gibi bir durumdur. Bu ifadenin gerçekten vuku bulmuş olması da muhtemeldir. Bu, toprağa gömülme, binaların altüst oluşu ve üzerlerine taş yağdırılması türünden Lüt kavmine inen musibetlerdir. Bazı müfessirlerin belirttiği gibi, Nemrud'un inşa ettirdiği bina ve bu binanın üzerlerine çökmesi olayı hakkında bizim bir bilgimiz yoktur.
Farkında olmadıkları bir yerden kendilerine ceza ansızın gelmişti. Bunun gibi zâlim ve yalancı kimselere, bilmedikleri taraftan azap gelir. Nitekim “Biz onları ansızın yakaladık...” buyurulmuştur. Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş. “Fe etallâhu bunyânehum'deki “etâ” kelimesi “ityân'dan (ots!) gelmektedir. Bilinmektedir ki Allah'ın gelmesinden, onun bir mekândan başka bir mekâna intikali anlaşılmaz, fakat azabının gelmesi anlaşılır. Allaha “ityân” yani “gelme” anlamındaki fiilin nispet edilmesi, azap Allah'ın emri ile Allahtan geldiği içindir. Buna göre “Senin Rabb'in geldi””; “Onlar, ille de Allah'ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar!” meâlindeki âyetlerde geçen gelme sözünden, intikal ve bir mekândan başka bir mekâna gelmek mânası anlaşılmaz. Biz bu ve benzeri hususları birçok yerde belirttik.
---
Dipnotlar:
” “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de ” o “Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan bir plan kurduk” (en45 (Yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Evet, Allah en iyi tuzak bozucudur” (Âl-i İmrân, 3/54).
Nahl 16:27
Sonra kıyâmet gününde Allah onları rezil eder. Allah Teâlâ, dünyada azap verdikten sonra kıyâmet gününde de onları rezil edeceğini şu beyanıyla haber verdi: “Hiç farkında olmadıkları bir yerden kendilerine ceza ansızın gelmişti””. Rezil eder. Tevilciler şöyle demiştir: Onlara azap verir sanki ihzâ” rezil etmek, zelil etmek, küçük düşürmek ve rüsvay etmektir. Hz. Peygambere (s.a.) ve ashabına karşı yaptıkları zulüm ve zorbalığa karşılık Allah onları âhirette alçaltıyor, küçük düşürüyor ve rüsvay ediyor. “O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz” meâlindeki âyetin mânası şudur: Yani Hz. Peygambere (s.a.) ve ashabına karşı alçak gönüllü davrandıkları ve ona kanat gerdikleri için, Allah inananları alçaltmaz, onları küçük düşürmez. En doğrusunu Allah bilir.
Uğruna mücadele ettiğiniz ortaklarım hani nerede? Yani tanıdığınız ortaklar sebebiyle benim veli kullarıma düşmanlık ediyordunuz yahut onlardan dolayı bana düşmanlık ediyordunuz. Ortaklarım hani nerede? Onlar Allaha ortak değillerdir. Fakat yüce Allah, dünyada iken sizin ortakları sandığınız varlıkları kendisine nispet etmiştir. Yüce Allah'ın “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” meâlindeki âyet de böyledir. Yani onların inancına ve putlara ilâh adını vermelerine göre demektir.
Uğruna mücadele ettiğiniz. Yani müminlere muhalefet ediyor ve düşmanlık yapıyordunuz. Yani putlara ibadet konusunda müminlere karşı muhalefet ediyordunuz, çünkü müşrikler şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye biz onlara tapıyoruz”?; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”. Müşrikler müminlere muhalefet ediyorlar ve bu uğurda mücadele ediyorlardı. Ancak yüce Allah'ın müminleri kendisine nispet etmesinin sebebi, onların Allah'ın velileri ve Allah'ın dinine yardım eden kimseler olmalardır. Muhalefeti de kendisine nispet etti, çünkü onlar Allah'ın emrine muhalefet ediyorlardı.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar... derler. Müfessirler Kendilerine ilim verilenlerin yazıcı olan değerli melekler olduğunu söylemişlerdir. Fakat melekler ve diğer inananlar mânasına gelmesi de muhtemeldir. Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkâr edenlerin başına! Yani zillet ve alçaklık ve reno “Kendilerine kötülük edip dururken canlarını meleklerin aldığı kimseler, “Biz hiçbir kötülük yapmadık” diyerek boyun büküp teslim olurlar. “Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir!”
Canlarını meleklerin aldığı kimseler. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hesap gününde Allah'ın huzurunda melekler onların canını alırlar demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Ruhları çekilip alınacağı zaman şirk ve küfür sebebiyle kendilerine karşı zulmettikleri halde melekler onların canını alırlar. Hasan)-ı Basrif'nin teviline göre kendilerine karşı zulmettikleri halde, dünyada zulmettikleri halde demek oluyor. Biz hiçbir kötülük yapmadık “Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demeleri ve benzeri asılsız sözleri sebebiyle yalan söyledikleri için, onların, âhirette de zulüm ile vasıflanmaları caizdir. Çünkü onlar Allah'ın ilâhlığına ve kulluğuna başkalarını ortak koştuklarını inkâr ediyorlar. Onların bu inkâr ve yalan sözleri ilk durumlarında, bunun kendilerine fayda vereceğini zannetmelerine binaendir. Onların inkârları fayda vermeyince, yapmış oldukları kötü işlerden başka iyi işler yapmak için dünyaya iade edilmelerini yahut güven haline iade edilmelerini isteyeceklerdir. Nitekim buna işareten yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yahut (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!..”5 Geri gönderilmeyip bundan ümitlerini kesince, o zaman Allah onların organlarını konuşturacak, yaptıkları hakkında aleyhlerine şahitlik edeceklerdir? İşte o zaman suçlarını ikrar edip günahlarını itiraf edeceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Günahlarını itiraf ettiler...”
Boyun büküp teslim olurlar. Bazıları şöyle demiştir: müslüman olup Allah'ın emrine teslim olurlar. Fakat belirttikleri durum gerçek olsaydı yaptıkları kötülüğü inkâr etmezlerdi. Nitekim âyette şöyle buyurulmuştur: Biz hiçbir kötülük yapmadık. Bazıları “fe elkavu's-seleme” Gis vat) beyanına boyun eğme, yakarış ve teslim olma mânasını vermişlerdir. “Fe elkavu's-seleme” (1f eli) beyanının ölüm anında boyun büküp teslim olurlar, bunu gördüklerinde inanırlar yahut dünyada iken müminlerin birbirine selâm verdiklerini görmelerine binaen âhirette onlara selâm verirler mânasına gelmesi muhtemeldir.
(S1Biz hiçbir kötülük yapmadık. Bu, âhirette bir kötülük yapmadık de- BIN mektir. -En doğrusunu Allah bilir ya- Biz hiçbir kötülük yapmadık sözlerinde Allah onları yalanlayacaktır. Nitekim âyetin devamında şöyle buyurdu: Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir! Bu dünyada söyledikleri yalan söz ortaya çıkıp gerçekleşmediği gibi, onların âhirette yalan söylemelerinin caiz olmadığı hakkında bir tehdittir.
---
Dipnotlar:
zillik ve her türlü kötülük kâfirler üzerinedir. İşte bu şekilde Allah'ın delilleri ve burhanları hakkında kibirlenip inatçılık yapan her mütekebbir ve inatçıya, dünyada yaptıkları büyüklenme ve zorbalık mukabilinde karşılık verilir. En doğrusunu Allah bilir. “O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: “Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter” (et-Tahrim, “İbrahim gizlice tanrılarının yanma vardı; “Niçin bir şeyler yemiyorsunuz?” dedi” (es“Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler -ki sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir”. “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar” (Yünus, 10/18). © “Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı”. “(Fakat) onlar, hesap gününün gerçekleşmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Önceden onu yok sayanlar gerçekleştiği gün derler ki: Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiştir. Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!”. “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu? derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz” (Fussılet, 41/20-21). “Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkümları artık rahmetten mah-
Nahl 16:28
Sonra kıyâmet gününde Allah onları rezil eder. Allah Teâlâ, dünyada azap verdikten sonra kıyâmet gününde de onları rezil edeceğini şu beyanıyla haber verdi: “Hiç farkında olmadıkları bir yerden kendilerine ceza ansızın gelmişti””. Rezil eder. Tevilciler şöyle demiştir: Onlara azap verir sanki ihzâ” rezil etmek, zelil etmek, küçük düşürmek ve rüsvay etmektir. Hz. Peygambere (s.a.) ve ashabına karşı yaptıkları zulüm ve zorbalığa karşılık Allah onları âhirette alçaltıyor, küçük düşürüyor ve rüsvay ediyor. “O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz” meâlindeki âyetin mânası şudur: Yani Hz. Peygambere (s.a.) ve ashabına karşı alçak gönüllü davrandıkları ve ona kanat gerdikleri için, Allah inananları alçaltmaz, onları küçük düşürmez. En doğrusunu Allah bilir.
Uğruna mücadele ettiğiniz ortaklarım hani nerede? Yani tanıdığınız ortaklar sebebiyle benim veli kullarıma düşmanlık ediyordunuz yahut onlardan dolayı bana düşmanlık ediyordunuz. Ortaklarım hani nerede? Onlar Allaha ortak değillerdir. Fakat yüce Allah, dünyada iken sizin ortakları sandığınız varlıkları kendisine nispet etmiştir. Yüce Allah'ın “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” meâlindeki âyet de böyledir. Yani onların inancına ve putlara ilâh adını vermelerine göre demektir.
Uğruna mücadele ettiğiniz. Yani müminlere muhalefet ediyor ve düşmanlık yapıyordunuz. Yani putlara ibadet konusunda müminlere karşı muhalefet ediyordunuz, çünkü müşrikler şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye biz onlara tapıyoruz”?; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”. Müşrikler müminlere muhalefet ediyorlar ve bu uğurda mücadele ediyorlardı. Ancak yüce Allah'ın müminleri kendisine nispet etmesinin sebebi, onların Allah'ın velileri ve Allah'ın dinine yardım eden kimseler olmalardır. Muhalefeti de kendisine nispet etti, çünkü onlar Allah'ın emrine muhalefet ediyorlardı.
Kendilerine ilim verilmiş olanlar... derler. Müfessirler Kendilerine ilim verilenlerin yazıcı olan değerli melekler olduğunu söylemişlerdir. Fakat melekler ve diğer inananlar mânasına gelmesi de muhtemeldir. Şüphesiz bugün rezillik ve kötülük inkâr edenlerin başına! Yani zillet ve alçaklık ve reno “Kendilerine kötülük edip dururken canlarını meleklerin aldığı kimseler, “Biz hiçbir kötülük yapmadık” diyerek boyun büküp teslim olurlar. “Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir!”
Canlarını meleklerin aldığı kimseler. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hesap gününde Allah'ın huzurunda melekler onların canını alırlar demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Ruhları çekilip alınacağı zaman şirk ve küfür sebebiyle kendilerine karşı zulmettikleri halde melekler onların canını alırlar. Hasan)-ı Basrif'nin teviline göre kendilerine karşı zulmettikleri halde, dünyada zulmettikleri halde demek oluyor. Biz hiçbir kötülük yapmadık “Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demeleri ve benzeri asılsız sözleri sebebiyle yalan söyledikleri için, onların, âhirette de zulüm ile vasıflanmaları caizdir. Çünkü onlar Allah'ın ilâhlığına ve kulluğuna başkalarını ortak koştuklarını inkâr ediyorlar. Onların bu inkâr ve yalan sözleri ilk durumlarında, bunun kendilerine fayda vereceğini zannetmelerine binaendir. Onların inkârları fayda vermeyince, yapmış oldukları kötü işlerden başka iyi işler yapmak için dünyaya iade edilmelerini yahut güven haline iade edilmelerini isteyeceklerdir. Nitekim buna işareten yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yahut (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!..”5 Geri gönderilmeyip bundan ümitlerini kesince, o zaman Allah onların organlarını konuşturacak, yaptıkları hakkında aleyhlerine şahitlik edeceklerdir? İşte o zaman suçlarını ikrar edip günahlarını itiraf edeceklerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Günahlarını itiraf ettiler...”
Boyun büküp teslim olurlar. Bazıları şöyle demiştir: müslüman olup Allah'ın emrine teslim olurlar. Fakat belirttikleri durum gerçek olsaydı yaptıkları kötülüğü inkâr etmezlerdi. Nitekim âyette şöyle buyurulmuştur: Biz hiçbir kötülük yapmadık. Bazıları “fe elkavu's-seleme” Gis vat) beyanına boyun eğme, yakarış ve teslim olma mânasını vermişlerdir. “Fe elkavu's-seleme” (1f eli) beyanının ölüm anında boyun büküp teslim olurlar, bunu gördüklerinde inanırlar yahut dünyada iken müminlerin birbirine selâm verdiklerini görmelerine binaen âhirette onlara selâm verirler mânasına gelmesi muhtemeldir.
(S1Biz hiçbir kötülük yapmadık. Bu, âhirette bir kötülük yapmadık de- BIN mektir. -En doğrusunu Allah bilir ya- Biz hiçbir kötülük yapmadık sözlerinde Allah onları yalanlayacaktır. Nitekim âyetin devamında şöyle buyurdu: Hayır! Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir! Bu dünyada söyledikleri yalan söz ortaya çıkıp gerçekleşmediği gibi, onların âhirette yalan söylemelerinin caiz olmadığı hakkında bir tehdittir.
---
Dipnotlar:
zillik ve her türlü kötülük kâfirler üzerinedir. İşte bu şekilde Allah'ın delilleri ve burhanları hakkında kibirlenip inatçılık yapan her mütekebbir ve inatçıya, dünyada yaptıkları büyüklenme ve zorbalık mukabilinde karşılık verilir. En doğrusunu Allah bilir. “O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: “Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter” (et-Tahrim, “İbrahim gizlice tanrılarının yanma vardı; “Niçin bir şeyler yemiyorsunuz?” dedi” (es“Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler -ki sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir”. “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar” (Yünus, 10/18). © “Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı”. “(Fakat) onlar, hesap gününün gerçekleşmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Önceden onu yok sayanlar gerçekleştiği gün derler ki: Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiştir. Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!”. “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu? derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz” (Fussılet, 41/20-21). “Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkümları artık rahmetten mah-
Nahl 16:29
Ululuk taslayanların yeri ne kötü!
İçinde ebedi olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin! (Yani onlara şöyle denilecek: Cehennem kapılarından girin]. Ululuk taslayanların yeri ne kötü! Yani Allah'ın dinine karşı kibirlenenlerin yahut Allah elçilerinin Allahtan getirdikleri yahut Allah'ın onlara indirdiği vahye karşı kibirlenenlerin kalacağı yer ne kötüdür.
. “Allaha karşı gelmekten sakınanlara, “Rabb'iniz size ne indirdi?” diye a Onlar, “Hayır indirdi” derler. Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır. Allaha karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzel!”
Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, “Rabb'iniz size ne indirdi?” diye sorulur. Onlar, “Hayır indirdi” derler. Müfessirler şu yorumu yaptılar: Bu, inananların, müşriklerin sözlerine karşılık söyledikleri sözdür: Onlara, “Rabb'iniz ne indirdi?” diye sorulduğunda ‘eskilerin masallarını” diye cevap verirler". “Kâlü hayrân” sözü hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “kâlü hayran” (24, yani onların söyledikleri: “Hz. Peygamber Hak ile gönderilmiştir ve o şöyledir...” tarzında dedikleri söz hayırdır demektir. Bazıları da “kâlü hayran” sözünün, Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilenlerden hikâye olarak söylenmiştir.: Yani Rabbimiz onlar üzerine hayrı indirdi yahut çeşitli ufuklardan gelerek Resülullah (s.a.) soru soran insanlar olmalıdırlar. İnananlara: Rabb'iniz ne indirdi? diye soru sorunca hayır (indirdi) cevabını verdiler. Kâfirlere bu soruyu sorunca da: “Öncekilerin masalları” dediler.
Şöyle olması da mümkündür: Kâfirlerin büyüklerinin, kendilerine uyanlara öncekilerin masalları demelerine karşılık, müminlere uyanların, onların büyüklerine Rabb'iniz ne indirdi? diye bir soru sormuş olması ve onların da hayırdır demiş olmaları mümkündür.
102 [S]Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Buradaki güzellikler: Kendilerine yardım edilmesi, düşmanlarına karşı da kendilerine zafer verilmesidir. Âhiret yurdu dünyada onlara verdiklerinden daha da hayırlıdır. Bazıları bu dünyada iyilik yapanlar için âhirette güzel sonuç vardır demişlerdir. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır. Yani cennet müminler için, dünyada kendilerine verilenlerden daha hayırlıdır ve daha üstündür. Takvâ sahibi olanların yurdu ne güzeldir. Allah kâfirler hakkında söylediği “İçinde ebedi olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin!” Ululuk taslayanların yeri ne kötü!”” sözüne karşılık müminlere de bunu söylemiştir. Sonra Allah takvâ sahiplerine vâdettiği yurdu vasıflandırmak üzere şöyle buyurdu:
e EĞİN ağ LE GEZ
Nahl 16:30
Ululuk taslayanların yeri ne kötü!
İçinde ebedi olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin! (Yani onlara şöyle denilecek: Cehennem kapılarından girin]. Ululuk taslayanların yeri ne kötü! Yani Allah'ın dinine karşı kibirlenenlerin yahut Allah elçilerinin Allahtan getirdikleri yahut Allah'ın onlara indirdiği vahye karşı kibirlenenlerin kalacağı yer ne kötüdür.
. “Allaha karşı gelmekten sakınanlara, “Rabb'iniz size ne indirdi?” diye a Onlar, “Hayır indirdi” derler. Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır. Allaha karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzel!”
Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, “Rabb'iniz size ne indirdi?” diye sorulur. Onlar, “Hayır indirdi” derler. Müfessirler şu yorumu yaptılar: Bu, inananların, müşriklerin sözlerine karşılık söyledikleri sözdür: Onlara, “Rabb'iniz ne indirdi?” diye sorulduğunda ‘eskilerin masallarını” diye cevap verirler". “Kâlü hayrân” sözü hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “kâlü hayran” (24, yani onların söyledikleri: “Hz. Peygamber Hak ile gönderilmiştir ve o şöyledir...” tarzında dedikleri söz hayırdır demektir. Bazıları da “kâlü hayran” sözünün, Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilenlerden hikâye olarak söylenmiştir.: Yani Rabbimiz onlar üzerine hayrı indirdi yahut çeşitli ufuklardan gelerek Resülullah (s.a.) soru soran insanlar olmalıdırlar. İnananlara: Rabb'iniz ne indirdi? diye soru sorunca hayır (indirdi) cevabını verdiler. Kâfirlere bu soruyu sorunca da: “Öncekilerin masalları” dediler.
Şöyle olması da mümkündür: Kâfirlerin büyüklerinin, kendilerine uyanlara öncekilerin masalları demelerine karşılık, müminlere uyanların, onların büyüklerine Rabb'iniz ne indirdi? diye bir soru sormuş olması ve onların da hayırdır demiş olmaları mümkündür.
102 [S]Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Buradaki güzellikler: Kendilerine yardım edilmesi, düşmanlarına karşı da kendilerine zafer verilmesidir. Âhiret yurdu dünyada onlara verdiklerinden daha da hayırlıdır. Bazıları bu dünyada iyilik yapanlar için âhirette güzel sonuç vardır demişlerdir. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır. Yani cennet müminler için, dünyada kendilerine verilenlerden daha hayırlıdır ve daha üstündür. Takvâ sahibi olanların yurdu ne güzeldir. Allah kâfirler hakkında söylediği “İçinde ebedi olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin!” Ululuk taslayanların yeri ne kötü!”” sözüne karşılık müminlere de bunu söylemiştir. Sonra Allah takvâ sahiplerine vâdettiği yurdu vasıflandırmak üzere şöyle buyurdu:
e EĞİN ağ LE GEZ
Nahl 16:31
Girecekleri yer, zemininden ırmaklar akan adn cennetleridir; orada diledikleri her şeye sahip olacaklar. Yani diledikleri lezzet ve şehvetlere sahip olacaklardır.
Şöyle bir soru sorulursa: Şunu düşündün mü? Müminler kendilerine peygamberlerin dereceleri ile ebrâr ve sıddikların mertebelerinin verilmesini isteseler bu dilekleri yerine getirilecek midir?
Buna şöyle cevap verilir: Bunu dileyemezler. Çünkü bu gibi şeyler ya haset etmekten dolayı olur yahut temenni tarzında olur. Cennette ise haset olmaz. Çünkü haset bir kimsenin, kendisinde olmayan bir şeyin başkasında olduğunu görmesi ve bunu çekememesidir yahut benzerini kendisi için istemesidir. Cennet ehli olanlar bütün temenni ettikleri şeyleri yahut kalplerinden geçen şeyleri bulacaklardır, dolayısıyla Rab'lerinin başkalarına verdiği şeyleri istemelerinin bir anlamı yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Takvâ sahiplerini Allah böyle ödüllendirecektir. Bu beyan açık olup yoruma ihtiyacı yoktur.
Nahl 16:32
Meleklerin, mutluluk içinde ruhlarını teslim alacağı kimseler. Hasan-ı Basril'nin yorumuna göre: Meleklerin ruhlarını teslim alacağı kimseler hesap gününde mutluluk içindedirler, onlara şöyle denilir: Selâm size; yaptıklarınıza karşılık girin cennete. Biz daha önce belirttik ki “selâm” kelimesi dünyada ve âhirette Allah'ın yaratıklar arasında belirlediği bir selâmlama ve tebrik ifadesidir. Bu hususu birçok yerde zikrettik.
IBazıları demiştir ki: Meleklerin, vefat ettirdiği kimseler. Dünyada iyilerin ruhlarını çekip almak suretiyle, mutluluk içinde teslim alırlar demektir. Bazıları buna, hem diri hem de ölü hallerinde de onlar iyidirler, anlamı vermiştir. İşte bunlar dünyada, işleri iyi olan müminlerdir.
Selâmın iki mânaya gelmesi ihtimali vardır: Dünyada inananlar birbirini selâm duası ile karşıladıkları gibi melekler de onları cennette selâm duası ile karşılarlar. İkincisi: Onların verdiği selâm her türlü âfet ve çirkin işlerden emin olduklarını bildirmesidir. En doğrusunu Allah bilir.
Nahl 16:33
O inkârcılar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rabb'inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar. Bu ifade onların imanından ümit kesmek anlamına gelir. Yani onlar iman etmek için ancak ruhlarının kabzedilmesi anını yahut onlar üzerine azabın indiği vakti bekliyorlar. Yani ancak bu iki vakitte iman ederler, oysa bu iki vakitte iman etmeleri onlara fayda vermez, çünkü onların o iki anda imanı zorunludur. Tıpkı yüce Allah'ın şu beyanında olduğu gibi: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık derler”; “Ehl-i Kitap'tan her biri ölümünden önce ona mutlaka iman edecektir”. Alaih azabını görünce iman ederler, fakat bu vakitte iman etmeleri onlara fayda vermez. Allah haber veriyor ki: Onlar o vakti beklerler, Allah da iman etmeyeceklerini bildiği için imana çağırmanın ve onlara karşı savaşma külfetini üzerinden kaldırmak için, resülüne onların imanından ümit kestirir. Yahut Rabb'inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar. Bu ifadenin, dünyadaki azap mânasına da âhirette azabı gördükleri zaman mânasına da gelmesi muhtemeldir.
(JOnlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Bu beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Biri şöyledir: Bundan önce yalanlama, inat ve belirtilen vakte kadar inanmayı terketme gibi elçilerine karşı inatçılık yapanlar ve kibirlenenler de böyle yaptılar. Ey Muhammed! Kavminin seni yalanlaması ve iman konusunda inat etmesi gibi eylemler de bunun gibidir. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Yani peygamberlerini yalanlamak ve inatçılık göstermek suretiyle senin kavminden önce de bunu yapanlara azap indirildi mânasına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah onlara haksızlık etmemişti. Azap etmek suretile zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmettiler. Çünkü onlar kendilerini Allah'ın yerleştirdiği yere koymadılar (kendilerine lâyık olanı yapmadılar). Belki kendilerine fayda veren, nimet veren Allaha ibadetten kendilerini alıkoydular. Onlar kulluğu, ne bir fayda ne de bir zararı dokunmayan ve hiçbir şekilde ibadete lâyık olmayan varlıklara müstahak kıldıklarından kendi kendilerine zulmetmişlerdir. Öyle ki kendilerini hikmetten uzaklaştırıp hikmet olmayan eylemlere yöneltmişlerdir. Çünkü Allah onları, hikmetin gerektirdiği donanıma sahip kılmıştır. Zulüm bir şeyi lâyık olduğu yerden başka bir yere koymaktır. İnkârcılar da kendilerini lâyık olduğu yerin dışında bir konuma yerleştirmişlerdir. Yüce Allah ise onları hikmetin konulmasını gerektirdiği yere koymuştur.
Kendilerine meleklerin gelmesini yahut Rabb'inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar. Sanki Allah şöyle buyurdu: Nakli, akli ve duyusal deliller getirildikten sonra onlar sadece meleklerin Allah Teâlâdan bir azap getirmesini bekliyorlar. Çünkü Resülullah (s.a.) onlara nakli, akli ve hissi deliller getirmiştir, fakat ona inanmadılar, onu tasdik etmediler. İşte bu sebeple Allah şöyle buyuruyor: “Onlar kendilerini kahreden ve iman etmeye mecbur bırakan (azap inmesi) tarzındaki delillerden başka bir şey beklemiyorlar. O zaman iman edecekler. İşte bu, onlara ineceği belirtilen azaptır. Yahut şöyle buyuruyor: Onlar, iman etmek için ancak imanın fayda vermeyeceği vakti bekliyorlar. Bu vakit de canlarının ellerinden çıkacağı vakittir. Yüce Allah bu sebeple, onların bu vakitteki imanlarının fayda vermeyeceğini haber vermiş, şöyle buyurmuştur: “Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”.
---
Dipnotlar:
“Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”.
Nahl 16:34
Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O'na rağmen haram da saymazdık” Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Enâm süresinde de Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar” buyurdu.
Burada da şöyle buyurdu: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. “Hel” kelimesi görünürde soru edatıdır, fakat ondan kastedilen şudur: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. Nitekim müfessirler aynı şeyi söylemişlerdir. Çünkü peygamberlerin, tebliğden başka bir görevi olmadığı hakkında Allah'tan açıklama gelmiştir. Yüce Allah'ın “O inkârcılar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini mi bekliyorlar” meâlindeki beyanı bunun gibidir. Yani ancak kendilerine şunun gelmesini bekliyorlar. Yüce Allah'ın: “İnsan için temenni ettiğinden başkası yoktur” meâlindeki âyet de bunun gibidir. “Em” kelimesi şüphe edatıdır, burada Allah'ın muradı, insan için temenni ettiğinden başkasının olmadığı ve benzerleridir. Çünkü Allah'ın şu beyanı geçmiştir: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur””. Yüce Allahın En'âm süresindeki: “Müşrikler diyecekler ki! Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, Bu sözün birkaç türlü açıklaması vardır: Biri, bu sözü alay etmek üzere söylemiş olmalardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “İnsan, “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor”. İkincisi: Eğer Allah dileseydi yani Allah kendisine ibadet etmemizi, O'ndan başkasına ibadet etmememizi emretseydi yapardık. İNitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler”, Üçüncüsü: Onlar şöyle dediler: “Eğer Allah bizim yaptıklarımızdan razı değilse onları yapmak için bizi bırakmaz, belki yok ederdi”
BİMER Aİ Yaz KİNSE Tet;
---
Dipnotlar:
“Putperestler diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık” Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz” (el-Enâm,
Nahl 16:35
Müşrikler dediler ki: “Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O'na rağmen haram da saymazdık” Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Enâm süresinde de Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar” buyurdu.
Burada da şöyle buyurdu: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. “Hel” kelimesi görünürde soru edatıdır, fakat ondan kastedilen şudur: Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir. Nitekim müfessirler aynı şeyi söylemişlerdir. Çünkü peygamberlerin, tebliğden başka bir görevi olmadığı hakkında Allah'tan açıklama gelmiştir. Yüce Allah'ın “O inkârcılar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini mi bekliyorlar” meâlindeki beyanı bunun gibidir. Yani ancak kendilerine şunun gelmesini bekliyorlar. Yüce Allah'ın: “İnsan için temenni ettiğinden başkası yoktur” meâlindeki âyet de bunun gibidir. “Em” kelimesi şüphe edatıdır, burada Allah'ın muradı, insan için temenni ettiğinden başkasının olmadığı ve benzerleridir. Çünkü Allah'ın şu beyanı geçmiştir: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur””. Yüce Allahın En'âm süresindeki: “Müşrikler diyecekler ki! Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, Bu sözün birkaç türlü açıklaması vardır: Biri, bu sözü alay etmek üzere söylemiş olmalardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “İnsan, “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor”. İkincisi: Eğer Allah dileseydi yani Allah kendisine ibadet etmemizi, O'ndan başkasına ibadet etmememizi emretseydi yapardık. İNitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler”, Üçüncüsü: Onlar şöyle dediler: “Eğer Allah bizim yaptıklarımızdan razı değilse onları yapmak için bizi bırakmaz, belki yok ederdi”
BİMER Aİ Yaz KİNSE Tet;
---
Dipnotlar:
“Putperestler diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık” Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz” (el-Enâm,
Nahl 16:36
36. Sirkeli ki biz her ümmete, “Allaha kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun” diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu görün.”
Andolsun ki biz her ümmete bir elçi gönderdik. Yüce Allah elçisine, ümmetine gönderilen ilk peygamber olmadığını, belki her ümmete Allah'ın bir elçi gönderdiğini" haber veriyor. Bu, Allah Teâlâ'nm şu beyanı gibidir: “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”? Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i (s.a.), kendisine isabet eden çirkin davranışlar ve eziyetlere karşı sabrettiriyor. Yani sen ilk defa musibetle karşılaşan kişi değilsin, belki senden önce kardeşlerin oldu, senin başına gelen musibetler onların da başlarına ümmetleri tarafından getirilmiştir. Andolsun ki biz her ümmete, Allah'a kulluk edin. Burada bir kelime gizlenmiştir. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuştur: Biz her ümmete bir elçi gönderdik ve onlara şöyle dedik: Allah'a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun. Bütün elçilerin kavimlerine gönderilişinde şu husus vardır: Allah'ı birlemek, ibadeti Allah'a tahsis etmek ve Allah'ı bırakıp da putlara tapmamak. Nitekim yüce Allah [peygamberlerin] şöyle söylediklerini bildiriyor: “Ey kavmim! Allaha ibadet edin, sizin için Allah'tan başka bir ilâh yoktur”, Burada Tağuttan sakının meâlindeki söz sizin için Allah'tan başka bir ilâh yoktur” sözü gibidir. İkisi birdir. Tâğüt. Bazıları demiştir ki: Allah'tan başka ibadet edilen her şeydir. Hasan-ı Basri) demiştir ki: Tâğüt şeytan olup “Şeytana tapma” anlamındaki cümle ile ibadet ona nispet edilmiştir. Çünkü Allah'tan başkasına ibadet eden, şeytanın emri ile ibadet eder. İşte bu sebeple ibadet şeytana nispet edildi. Bu hususu daha önce de belirtmiştik.
107) (JOnlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Bazı kimselerin dediği gibi, bu âyet hidâyet kavramıyla Allahın insanlara doğru yolu açıklamayı kastetmediğine işaret eder. Çünkü her bir insan için Allah'tan beyan vuku bulmuştur. Kimileri de saptırılmayı hak ettiler meâlindeki beyan Mütezile'nin görüşlerini reddeder. Onlar şöyle dediler: Hidâyet Allah'ın insanlara doğru yolu açıklamasıdır. Fakat burada hidâyet Allah'tan gelen bir açıklama değildir, aksine Allah'ın kuluna sayesinde ikram ettiği ve iman ve itaate muvaffak kıldığı lütuftur. Hidâyeti tercih ettiği için onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yani sapıklığı benimsedikleri ve onu tercih ettikleri için onlar sapıklığı hak ettiler.
Yeryüzünü dolaşın. Hasan-ı Basri dolaşın anlamındaki “fesirü” sözünün emir niteliğinde olmadığını, belki yüce Allah'ın sanki şöyle buyurmuş olduğunu söylemiştir: Yeryüzünde yürüyüp dolaşsanız yalanlamalarından dolayı peygamberleri yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görürdünüz. Bazıları da şöyle dedi: Dolaşın demek sanki bu hacılara yönelik bir emirdir. Yani yeryüzünde yürüyüp dolaşın, çünkü siz, yalanlamalarından ötürü yok edilen sizden öncekilerin izlerini göreceksiniz. Hz. Peygamber (s.a.), tarihte gelmiş geçmiş ümmetlerin haberlerini ve başlarına gelen işleri onlara haber veriyor, onlar da bunu inkâr ediyordu. İşte o zaman şunu ifade buyurdu: Yeryüzünü dolaşın sizden öncekilerin bıraktıkları izlere bakın. Bu ifadenin, dolaşmanın kendisi olmayıp belki onların izlerine ve yaptıkları işlere bakıp yorum yapmak ve inen musibetlerin ne için indiği hakkında düşünmek anlamındadır.
---
Dipnotlar:
“© Bu, Nuh, Hüd, Sâlih ve Şuayb'tan (a.s.) her birinin kendi kavmine yaptığı hitaptır (bk. el“Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan Rahmân olan Allaha isyan etmiştir” (Meryem,
Nahl 16:37
Sen onların doğru yola yönelmelerine haris olsan da. Ebü Bekir elEsam demiştir ki: Hz. Peygamber (s.a.) yakınlarının hidâyete ermesini sever ve tutku derecesinde bunu isterdi. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sen dilediğini doğru yola iletemezsin” Ebü Bekir sonra şöyle dedi: Allah sapanlara doğru yolu göstermez. Yani sapma vaktinde sapmaları sebebiyle Allah onları doğru yola iletmez. Yahut sapıklığı seçme anında onu tercih edenleri, doğru yola eriştirmez. Yahut sapıklığı tercih ettiğini ve sapıklık üzerinde öleceğini bildiği kimseleri hidâyete eriştirmez. Yahut sapıklık yolunda helâk olanları kurtarmaz. Hidâyetin dilde kullanımına dair üç görüş vardır. Allah, hidâyete erdirmez. Yani Allah saptırdığı kimseyi hidâyete erdirmez. Yani Allah bir kimseyi saptırırsa onu kimse doğru yola eriştiremez; belirttiğimiz gibi sapanları da doğru yola eriştirmez, saptırdığı kimseyi de Allah hidâyete eriştirmez, -en iyisini Allah bilir- yahut sapıklığı seçtiği için Allahın dünyada saptırdığı kimselere âhirette cennetin yoluna sevketmez, tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Allah kâfir olan toplulukları doğru yola iletmez”; “Allah zâlim toplulukları doğru yola iletmez”. Yani küfür ve zulmü tercih etme anında hidâyete erdirmez yahut sapıklığı ve zulmü tercih ettiğini bildiği kesmeleri doğru yola iletmez. Yahut sapıklığı ve şirki tercih edeceğini bildiği kimseleri Allah hidâyete eriştirmez. Yahut benimseme anında sapıklığı benimseyenleri hidâyete eriştirmez. Onların asla yardımcıları da olmaz. Bu âyetin yorumu aslında açıktır.
sobida VE e dt icis
Nahl 16:38
Onlar, Allah'ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler.
Bize şöyle bir soru sorulursa: Kâfirlerin yaptıkları yeminin Kur'ânda belirtilmesi ve bu yeminin okunan bir âyet yapılmasının hikmeti nedir? Onların yaptıkları bu yemin, Hz. Peygamber (s.a.) ile arkadaşlarının huzurunda olmuştur. Oysa onlar bu yemini biliyorlardı, bu yemin daha önceki peygamberler ve kıssalar gibi değildir. Geçmişte vuku bulan kıssaları görmediği halde Hz. Peygamber bunları Mekkelilere olduğu gibi haber vermiştir. Bunda Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvet ve risâletinin ispatı vardır. Bunların Kur'ânda belirtilip okunan Kur'ân âyetleri yapılmasının hikmet ve faydası, bunun ancak Allah'ın bildirmesi ile bilinmesidir. Onların yaptıkları yeminde sözünü ettigimiz peygamberliği ispat yoktur, oysa onlar da bunu biliyorlardı, dolayısıyla onu belirtmenin faydası nedir?
Buna şu cevap verilir: Öyle görünüyor ki Allah Azze ve Celle'nin bu yeminden bize bahsetmesi müşriklerin sefihliklerinin büyük, akıllarının az ve Hz. Peygamber'in (s.a.) yumuşak huylu ve hoşgörülü olduğunu, onlardan gelmesi muhtemel eziyet ve çirkin eylemlere karşı tahammül göstermesi ve insanlar içinde sefihlere, bozgunculara ve asi kimselere karşı nasıl davranacağımızı KOİ bilmemiz içindir. [ ] Ayrıca bu, akılları az ve sefihleri çok olan kavimlerine karşı Allah elçilerinin yaptıkları muameleyi dikkate alarak bizim de böylelerine nasıl davranacağımızı bilelim diyedir. İşte, Allah'ın müşriklerin yeminlerini Kur'ânda zikretmesinin faydası budur. O kavimlerden çıkan katmerli kâfirler elçilerin getirdikleri mücizeler ve delillerin etkisini azaltmak için hakkında kafa karıştırma işini üstlenmişlerdir. Bunu yaparken belirtildiği gibi bazan yemin etmek suretiyle bunu gerçekleştirmişler, öyle ki son derece kuvvetlendirdikleri yemin ifadeleri ile Allaha yemin etmişlerdir, bazan da peygamberlerin getirdikleri mücizelerin sihir olduğunu iddia etmişlerdir. Büyüye nispet etmek suretiyle, bazan iftira atmakla ve bazan peygamberlerin deli olduklarını ileri sürmekle bunu yapmışlardır. Yine Hz. Peygambere (s.a.) bir beşerin bilgi öğrettiğini bir haber olarak yaymakla bunu yapmışlardır ki bununla peygamberlere uyanların kafalarını karıştırmak istemişlerdir.
[Ölümden Sonra Dirilmenin Gerekliliği]
Hem öldükten sonra dirilme akıl, hikmet ve peygamberlerin verdiği haberlerle zorunludur. Çünkü elçilerin haberleri ile onun getirdiği haberlere inananların söyledikleri sözlerden daha doğru bir haber yoktur. Peygamberlerin verdikleri haberler, tasdik ve kabul edilmeye başkalarından daha lâyıktır. Çünkü peygamberlerin, doğru söylediklerine dair mücizeler ve gerçeği söylemelerine ilişkin delilleri vardır. Ölümden sonra dirilmenin akli izahına gelince, bu dünyanın sadece yok edilmek için yaratılmış olması hikmetin dışındadır. Çünkü amacı olmayan her iş faydasızdır, abestir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Allah şunu haber vermiştir: Eğer yaratana dönüş olmazsa yaratıkların var edilmesi abestir. Hikmete gelince Allah'ın veli kullarına yaptıkları zulüm sebebiyle zâlimlerden intikam alması, güzel ve iyi işler yapmaları dolayısıyla yaptıklarına karşılık ihsanda bulunması gereklidir. Zulmü sebebiyle eğer zâlimden intikam almak, güzel iş yapanlara, güzel iş yaptıkları için mükâfat vermek üzere diriliş ve öldükten sonraki hayat var olmasaydı taatlara ve güzel işler yapmaya teşvik etmenin ve zâlimleri intikamla tehdit etmenin bir faydası olmazdı. Dolayısıyla ölümden sonra dirilmek, zikrettiğimiz sebeplerden dolayı vaciptir, Allah'ın veli kulları ile Allah'ın düşmanlarını birbirinden ayırmak da vaciptir. Allah bunları dünyada bir arada yaşatmıştır, oysa hikmet açısından bu iki grubun birbirinden ayrılması gereklidir.
[ ]En büyük yeminleri. Anlatıldığına göre Arap müşrikleri, sadece BIN önemli büyük işlerde ve kendileri için sıkıntılı olan durumlarda, saygı göstermek ve onu yüceltmek için yemin ederlerdi. Aslında onlar normalde ibadet ettikleri putlara yemin ederlerdi. Allah'a yemin ettiklerinde bu onların en büyük yeminleri olurdu.
Aksine bu, Allah'ın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir. “Belâ” sözü onların Allah'ın ölen birini diriltmeyecek anlamındaki sözlerini reddetmektir. Bunun üzerine Allah “belâ” “öyle değil, Allah diriltir buyurdu. Allah'ın gerçek bir vâdidir sözünün våd mânasına gelmesi muhtemeldir. Yani Allahın onları dirilteceğine dair bir vâd olarak. Dolayısıyla Allah'ın vâdettiği şeyi yerine getirmek Allah'ın üstlendiği gerçek bir vâdidir. Yahut diriltmeyi vâdedip onu yerine getirmek üzere bir haktır. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat insanların çoğu bilmezler. Bu âyetin iki türlü yorumlanması muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Bildikleri ile amel etmedikleri için Allah onların bilmediklerini beyan etmiştir. Yaratılış gayesine uygun olarak yararlanmadıkları için Allah işitme, görme ve diğer duyuların yararını yaratmadığı gibi bu bilgiyi onlarda yaratmamıştır.
İkincisi: Allah gerçek anlamda, onların duyularıyla bilgi sahibi olmadıklarını belirtti. Çünkü onlar, sayesinde bilgiye ulaşacakları mücizeler, âyetler ve diğer sebepler hakkında düşünmediler ve bu sebeple de bilgi sahibi olmadılar. Sonra onları, bilgisizlikleri sebebiyle mâzur kabul etmedi, çünkü Allah onlara, mücize, delil ve âyetlere bakıp düşünmek suretiyle bilgiye ulaşacak imkânı vermiştir. Fakat onlar kendilerini başka işlerle meşgul ettiler ve kendileri için bilgi vasıtası yaptığı kaynakları hakkında düşünmediler. İşte bu durum, Allah'ın emir ve yasaklarını bilmeyen kimselerin, delil ve alâmetlerle ulaşma imkânı sağladıktan sonra cezalandırılacağına işaret eder'”. Emrini terkettiği için böyle bir kimseyi cezalandırmak hikmetin kapsamı dışına çıkmaz. Duyular âleminde emrini bildirmediği halde kölesine emreden birinin kölesini cezalandırması hikmetle bağdaşmaz, çünkü köle ancak bir açıklama ile kendisine neyin emredildiği bilgisine ulaşır, oysa emreden efendiden bir açıklama yapılmamıştır. Bundan dolayı sözü edilen durum gerçekleşmiştir. Görmez misin ki Allah şu beyanıyla onu şiddetle tehdit etti.
LİE EĞİ pal aöl si El
---
Dipnotlar:
“Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi san-
Nahl 16:39
Bu âyette geçen Kâfir olanların bilmeleri için anlamındaki beyanın şu şekilde tevil edilmesi mümkündür: Yani inkârcıların ileri gelenlerine uyanlar, reislerinin yalancı olduklarını bilmeleri için. Aksi takdirde yöneticiler tâbileri nezdinde yalancı olurlar. Yahut bunu söylemiş olması, âhiretin kendilerine ait olduğunu iddia etmelerinden dolayıdır. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “...ona bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir: “Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyâmetin kopacağını sanmıyorum”"'9. Allah onlardan hikâye ederek naklettiği bu sözlere inkâr edenlerin, âhiretin kendilerine ait olduğu iddialarında yalancı olduklarını kendilerinin anlamaları için diye cevap vermiştir.
Hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açıklamak için. Bazıları şöyle demiştir: Onlar sadece ölümden sonra dirilme konusunda ihtilafa düştüler. Onların bir kısmı dirilişi tasdik ettiler, bir kısmı da yalanladılar. Allah, bunu onlara açıkla diye buyuruyor: İhtilaf ettikleri şey. Yani dinde ve mezhep konusunda ihtilaf ediyorlar. Bir din ve mezhep iddiasında bulunan herkes, başkalarını da bu din ve mezhebe çağırınca, bunlar içinde hak olanı hak olmayandan, doğru söyleyeni yalan söyleyenden ayırt eder. İnkâr edenlerin, yalancı olduklarını kendilerinin anlamaları için. Bu âyet onların dirilişe inanmama ve onu inkâr etmelerinin yanlışlığını anlamaları anlamına gelmesi ihtimali vardır. Yahut Allah resülünü yahut Allah'ın birliğini inkâr etmelerinin yanlışlığını bilmeleri anlamına gelmesi mümkündür.
Onlar yalancı olmuşlardır. Bu, inkâr ettikleri hususları inkâr etmekte yalancıdırlar demektir. Bu durum onlar için âhirette ortaya çıkacaktır.
Nahl 16:40
Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz “ol!” demekten ibarettir. Allah Teâlâ emrinin süratle gerçekleştiğini, işlerin onun için göz açıp kapayacak kadar süreden daha kısa zamanda vuku bulduğunu haber veriyor. Bu yorumda şuna işaret vardır. “Yaratmak fiili” ve “yaratılan” aynı şey değildir. Çünkü “ol” anlamındaki “kün” emri ile bir şeyin yaratılması anlatılmıştır. “Fe yekün” sözü ile de yaratılan (mükevven) ifade edilmiştir. Bunun gibi, “innemâ kavlünâ li-şey'in” cümlesindeki “şey” kelimesi de şeyin yaratılmasından kinâye kılınmıştır. Dolayısıyla “şey” sözü ona yönelik sözün vaki olması ve tekvinden kinâye yapılmıştır. ( Böylece tekvinin mükevvenden başka bir şey olduğu ortaya çıkmıştır. Sonra şu ihtimaller söz konusudur: Tekvin ya sonsuza varacak şekilde başka bir tekvinle var olur (teselsül) ya da başka bir tekvin olmadan var olur. Biz daha önce her ikisinin de yanlış olduğunu açıklamıştık. Meselenin aslı bu iki alternatiften oluşur". Böylece ortaya çıktı ki, Allah Teâlâ ezelde tekvin sıfatı ile nitelenmiştir, yani tekvin ezeli bir sıfattır. Başarıya ulaştırmak yalnız Allaha aittir.
İkincisi: Kesbi (fiili) yapana kâsib denir. Kim hangi fiili yaparsa o fiile ait isim ona tahsis edilir. Eğer söz konusu olan yaratıkların bütün fiilleri ise yaratıklar bununla isimlendirilir; ölü, hareketli, hareketsiz, pis, temiz, küçük, büyük olan gibi. Allah bunlardan münezzeh olunca o yaratan, öldüren, dirilten, hareket ettiren, durduran, toplayan, ayıran diye isimlendirilir. Böylece ortaya çıkmıştır ki, Allahın fiili yaptığı işten (mefül) ayrıdır. Zatıyla doğrudan nesneleri yaratır, başka bir vasıta ile değil. Başarıya ulaştırmak yalnız Allaha aittir.
Göl Sİ Sİ YI İŞE Fred
Nahl 16:41
Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenler. Hicret edenlere müşriklerin zulmü birkaç şekilde idi: Bir kısmı ülkesinden çıkarılıp beldesinden uzaklaştırılmıştır. Nitekim yüce Allah bu hususu şöyle ifade buyurmuştur: “Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir”12. Onların bir kısmı da hicret etmeleri engellenmek suretiyle zulme uğradılar, bir kısmı ise müslüman olduğunu açıklayıp müslümanca yaşaması engellenmek ve türlü eziyetlere mâruz kalmakla zulme mâruz kalmıştır. Mâruz kaldıkları eziyet ve zulüm türleri, müslüman olduklarını açıklamaları ve Resülullah'ın davetini kabul edip O'na tabi olmalarından ötürüdür. Sonra Allah onlara güzel bir vâdde bulunarak şöyle buyurmuştur: Yerleştireceğiz. Denildi ki, onlara elbette vereceğiz ve yine denildi ki elbette onları rızıklandıracağız, bu iki yorum da birdir. Dünyada güzel şekilde. Dünyada hasene zilletten sonra izzet, darlıktan sonra genişlik, kuvvet, yardım ve kahredildikten ve düşmanın elinde mağlup olduktan sonra galip gelmek, zilletten sonra şan ve şeref sahibi olmak anlamlarına gelmesi ihtimali vardır. İşte bunlar Allah'ın dünyada onlara verdiği güzelliktir. Muhacirlik karşılıklı olarak alakayı kesmektir. Sanki Allah şöyle buyuruyor: Akrabaları ile, malları ile, kazançları ile ve ülkeleri ile ilgiyi kesenler... [§]İşte Allah akraba ve yakınlara karşılık olmak üzere onlara yeni dostlar, kardeşler ve mallarına karşılık başka mallar verdi; bunun gibi evler verdi, Mekke'de geride bıraktıkları her şeyi verdi, bunların hepsinin yerine karşılığını verdi.
Âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler! Bunun anlamı muhtemelen şöyledir: Allah'ın muhacirleri Medinede konaklatma, onları burada aziz edip şanlarını yükseltme, emir sahibi yapıp yardım etme gibi lütuflarda bulunmasını, kâfirlerin hasedinden dolayı belirtmiştir. Kâfirler bundan dolayı müminlere haset ettiler. İşte o zaman Allah Âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır buyurdu. Keşke bilseler. Yani keşke âhirette onlara vâdettiklerini bilseler demektir. Âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler! Bu beyanla kastedilenlerin muhacirler olma ihtimali de vardır. Yüklendikleri eziyetler ve mâruz kaldıkları zulüm onlara hafif gelir, basit gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Nahl 16:42
Onlar güçlüklere katlanan, Rab'lerine güvenen kimselerdir. Hasan-ı Basri demiştir ki: Yani âhirette Allah'ın kendilerine yaptığı vâdleri yerine getireceğine güvenirler, Allah bunu yerine getirecektir. Sabredenler. Yani Allah'ın emrine sabredenler yahut hicrete ve mallarından ve yurtlarından uzaklaşıp onlardan ayrılmaya karşı sabredenler.
SİN İRİNLİ ir e em ELBİ ELE ir Bol Yy RES
Nahl 16:43
Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. En doğrusunu Allah bilir ya, müfessirlerin söylediklerine göre bu, kâfirlerin yaptıkları bir işin ardından vuku buluyor. Onlar şöyle dediler: “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?”!13 dediler. Yine: “Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?” dediler. Buna karşılık yüce Allah onlara şu cevabı verdi: Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Yani biz kadınlardan peygamber göndermedik, peygamberler erkek olup hem erkeklere hem de kadınlara gönderilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
114 (SJEğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun. Bazıları şunu söylemiştir: Bu söz soru sorma emrini içermez. Fakat eğer bilenlere sorarsanız, bundan önce insanlara kendi türleri dışındaki bir türden peygamber gönderilmediğini onlar size haber verirler. Bazıları da şöyle demiştir: Bu beyan soru sorma mahiyetinde bir emirdir. Yani bilgi sahiplerine sorun ve onları taklit edin. Eğer mutlaka taklit etmeniz gerekli ise bilenlere sorun ve onları taklit edin, babalarınızı ve kitabı bilmeyenleri taklit etmeyin, fakat bilgi sahiplerini taklit edin.
Bazıları bilgi sahibi olanlara sorun meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Eğer apaçık delilleri ve kanıtları bilmiyorsanız onları taklit edin. Bu beyanın şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Eğer delilleri ve peygamberlerin getirdikleri kitapları bilmiyorsanız peygamberlerin delillerle ve kitaplarla sadece insanlardan gönderildiğini haber versinler. Dolayısıyla bazı müfessirlerin belirttiği gibi takdim ile olur: “Senden önce biz sadece kendilerine vahiyler ilettiğimiz erkekleri deliller ve kitaplarla gönderdik.” Yine bilgi sahibi olanlara sorun meâlindeki cümlenin şöyle yorumlanmaya ihtimali vardır: Yani Ehl-i Kitap'tan şeref sahibi değerli kimselere sorun ki size delilleri ve kitapları açıklasınlar. Çünkü onlar bilgileri gizlemekten ve yalan konuşmaktan hoşlanmazlar. Eğer bilgi sahipleri bütün Ehl-i Kitap olanlar olursa, kastedilen şey elçilerin beşerden ve erkeklerden olduğunu sormaktır. Çünkü onlar bunu biliyorlar.
Sana da uyarıcı kitabı indirdik. Denildi ki: İndirilen mesajları insanlara açıklaman için sana Kur'ân'ı gönderdik. İnsanlara açıklaman meâlindeki cümlenin şu anlama gelmesi muhtemeldir: Gayb haberlerini ve onların gıyabında olan hususları, Allah'ın kulları üzerindeki hakları, insanların birbiri üzerindeki haklarını açıklaman, yaptıkları her şeyi açıklaman, sakınacakları eylemleri, helâl ve haramları açıklaman için.
(Ola ki üzerinde) düşünürler. Bu konuda düşünürler. İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için sana da uyarıcı kitabı indirdik. Bu âyet şöyle de yorumlanabilir: Kitaplarında tahrif ettikleri, değiştirdikleri hususları açıklaman için sana Kitab'ı indirdik, dolayısıyla bunda senin peygamberliğinin delili ve işareti vardır. Yahut şöyle yorumlanabilir: Hz. Peygambere (s.a.) indirilen onlara indirilen gibidir. Çünkü yüce Allah, Hz. Peygamber'in (s.a.), onlara indirilen vahiyleri açıklıyor olduğunu belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
sl Nas EATE TESH Ai AR gali (ars yoz yea diz 5 Ze ia sk G
Nahl 16:44
Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. En doğrusunu Allah bilir ya, müfessirlerin söylediklerine göre bu, kâfirlerin yaptıkları bir işin ardından vuku buluyor. Onlar şöyle dediler: “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?”!13 dediler. Yine: “Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?” dediler. Buna karşılık yüce Allah onlara şu cevabı verdi: Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Yani biz kadınlardan peygamber göndermedik, peygamberler erkek olup hem erkeklere hem de kadınlara gönderilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
114 (SJEğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun. Bazıları şunu söylemiştir: Bu söz soru sorma emrini içermez. Fakat eğer bilenlere sorarsanız, bundan önce insanlara kendi türleri dışındaki bir türden peygamber gönderilmediğini onlar size haber verirler. Bazıları da şöyle demiştir: Bu beyan soru sorma mahiyetinde bir emirdir. Yani bilgi sahiplerine sorun ve onları taklit edin. Eğer mutlaka taklit etmeniz gerekli ise bilenlere sorun ve onları taklit edin, babalarınızı ve kitabı bilmeyenleri taklit etmeyin, fakat bilgi sahiplerini taklit edin.
Bazıları bilgi sahibi olanlara sorun meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Eğer apaçık delilleri ve kanıtları bilmiyorsanız onları taklit edin. Bu beyanın şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Eğer delilleri ve peygamberlerin getirdikleri kitapları bilmiyorsanız peygamberlerin delillerle ve kitaplarla sadece insanlardan gönderildiğini haber versinler. Dolayısıyla bazı müfessirlerin belirttiği gibi takdim ile olur: “Senden önce biz sadece kendilerine vahiyler ilettiğimiz erkekleri deliller ve kitaplarla gönderdik.” Yine bilgi sahibi olanlara sorun meâlindeki cümlenin şöyle yorumlanmaya ihtimali vardır: Yani Ehl-i Kitap'tan şeref sahibi değerli kimselere sorun ki size delilleri ve kitapları açıklasınlar. Çünkü onlar bilgileri gizlemekten ve yalan konuşmaktan hoşlanmazlar. Eğer bilgi sahipleri bütün Ehl-i Kitap olanlar olursa, kastedilen şey elçilerin beşerden ve erkeklerden olduğunu sormaktır. Çünkü onlar bunu biliyorlar.
Sana da uyarıcı kitabı indirdik. Denildi ki: İndirilen mesajları insanlara açıklaman için sana Kur'ân'ı gönderdik. İnsanlara açıklaman meâlindeki cümlenin şu anlama gelmesi muhtemeldir: Gayb haberlerini ve onların gıyabında olan hususları, Allah'ın kulları üzerindeki hakları, insanların birbiri üzerindeki haklarını açıklaman, yaptıkları her şeyi açıklaman, sakınacakları eylemleri, helâl ve haramları açıklaman için.
(Ola ki üzerinde) düşünürler. Bu konuda düşünürler. İnsanlara indirdiklerimizi kendilerine açıklaman için sana da uyarıcı kitabı indirdik. Bu âyet şöyle de yorumlanabilir: Kitaplarında tahrif ettikleri, değiştirdikleri hususları açıklaman için sana Kitab'ı indirdik, dolayısıyla bunda senin peygamberliğinin delili ve işareti vardır. Yahut şöyle yorumlanabilir: Hz. Peygambere (s.a.) indirilen onlara indirilen gibidir. Çünkü yüce Allah, Hz. Peygamber'in (s.a.), onlara indirilen vahiyleri açıklıyor olduğunu belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
sl Nas EATE TESH Ai AR gali (ars yoz yea diz 5 Ze ia sk G
Nahl 16:45
Şimdi şu kötülükleri planlayanlar, Allah'ın onları yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldular. “Efe emine” cümlesini daha önce belirttik. Buna göre buradaki elif soru edatıdır, ancak şu var ki bu sorunun Allaf'tan olması ihtimali yoktur, belki bu ifade cevap niteliğindedir. Hem bu soru edatlı ifade iki anlama gelir: Birincisi, onların, Allah'ın tuzağından emin olduklarıdır. İkincisi, nehyetmek anlamındadır, yani emin olmasınlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ansızın gelen Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın azabından emin olamaz”, Belirttiğimiz şekilde bu, onların Allah'ın tuzağından emin olduklarını haber vermek tarzında yorumlanma ihtimali vardır. Emin olmasınlar tarzında bir eylemi yasaklama anlamına da ihtimali vardır. Sonra Allah, kendi tuzağından sadece hüsrandakilerin emin olacaklarını haber vermiştir. Yani ancak kâfirler emin olabilirler. Çünkü onlar peygamberlerin yaptıkları azap tehdidi konusunda onları yalanladılar. Yahut Allah'ı bilmedikleri ve haklarını, nimet ve azabını tanımadıkları için bundan emin oldular.
Kötülükleri planlayanlar. Bazıları demiştir ki: Onların kötülükleri planlamaları, Resülullaha (s.a.) ve ashabına kurdukları tuzaklardır, öyle ki bu tuzaklara yakalansalardı onları kötü duruma düşürecek ve düşmanlarına karşı galip gelemeyeceklerdi. Bazıları da şöyle demiştir: Onların kötülük planı kurmaları, yaptıkları işlerdir. Bunların hepsi onlardan vaki olmuştu; Resülullah (s.a.) ve ashabına karşı planlar yapmışlar, müslümanlar aleyhine, düşmanlarına yardım etmişlerdi ve kötü işler yapmışlardı.
Allah'ın onları yerin dibine geçirmeyeceği. Yani onlar kötülükleri planlayınca Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmesinden yahut onları bilemeyecekleri bir yerden kendileri için güven yahut korkunun olmadığı bir durumda azabın kendilerini yakalamayacağından emin oldular.
Nahl 16:46
Onlar işe güce dalmışken kendilerini kıskıvrak yakalamayacağı. Bu beyan hakkında şöyle denildi: Yolculuklarında ve ticaretlerinde yakalamamak demektir. Çünkü insanlar güven durumunda olunca yolculuk ve ticaret yaparlar. Felâket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağı. )Bazıları demiştir ki bu cümle, azarlamak ve kötülemek üzere sevkedilmiştir. Bazıları da malların ve diğer varlıkların noksanlaştırılmasını anlatmak üzere ifade edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”"'“ Felâket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağı meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Köy köy, belde belde korku salarak yakınlarına kadar gelmesi, sonra onları yakalamasıdır. Ne zaman bir köye azap edilse kendilerini bu azap korkusu yakalar, işte bu, korku salarak cezalandırmaktır. 'Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir”, Allah felâketin ülkelerinin yakınına ineceği tehdidinde bulundu. Kendi bölgelerine felâket ininceye kadar Allah onları korkutuyordu. İşte bu, korku ile yakalamaktır. Allah bu beyanda, her halde, ne güven ve ne de korkunun olmadığı halde azabının inmesinden, cezalandırmasından -yani güven ve korkudan her biri diğerine galip gelmediği durumda- işe güce dalma ve ihtiyaç durumunda emin iken de, korkma durumunda iken de azabından emin olunmaması gerektiğini bildiriyor. Sizin Rabbiniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir. Çünkü sizin kökünüzü kazımamış, Allah'a yaptığınız iftira, elçilerini yalanlama, döneminde mücizelerine ve hüccetlerine karşı kibirlenme ve inatlaşmanız sebebiyle sizi cezalandırmamıştır. Fakat mühlet vererek cezanızı ertelemiştir. Yahut tövbe edip yaptığınız günahlardan dönünce, Allah çok şefkatli çok merhametlidir; size acır, o yaptığınız günahları örter.
Jön e Eye
---
Dipnotlar:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”. “Allahın vâdi gelinceye kadar yaptıklarmdan dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir. Allah, vâdinden asla
Nahl 16:47
Onlar işe güce dalmışken kendilerini kıskıvrak yakalamayacağı. Bu beyan hakkında şöyle denildi: Yolculuklarında ve ticaretlerinde yakalamamak demektir. Çünkü insanlar güven durumunda olunca yolculuk ve ticaret yaparlar. Felâket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağı. )Bazıları demiştir ki bu cümle, azarlamak ve kötülemek üzere sevkedilmiştir. Bazıları da malların ve diğer varlıkların noksanlaştırılmasını anlatmak üzere ifade edilmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”"'“ Felâket korkusu salarak kendilerini cezalandırmayacağı meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Köy köy, belde belde korku salarak yakınlarına kadar gelmesi, sonra onları yakalamasıdır. Ne zaman bir köye azap edilse kendilerini bu azap korkusu yakalar, işte bu, korku salarak cezalandırmaktır. 'Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir”, Allah felâketin ülkelerinin yakınına ineceği tehdidinde bulundu. Kendi bölgelerine felâket ininceye kadar Allah onları korkutuyordu. İşte bu, korku ile yakalamaktır. Allah bu beyanda, her halde, ne güven ve ne de korkunun olmadığı halde azabının inmesinden, cezalandırmasından -yani güven ve korkudan her biri diğerine galip gelmediği durumda- işe güce dalma ve ihtiyaç durumunda emin iken de, korkma durumunda iken de azabından emin olunmaması gerektiğini bildiriyor. Sizin Rabbiniz kuşkusuz çok şefkatli, çok merhametlidir. Çünkü sizin kökünüzü kazımamış, Allah'a yaptığınız iftira, elçilerini yalanlama, döneminde mücizelerine ve hüccetlerine karşı kibirlenme ve inatlaşmanız sebebiyle sizi cezalandırmamıştır. Fakat mühlet vererek cezanızı ertelemiştir. Yahut tövbe edip yaptığınız günahlardan dönünce, Allah çok şefkatli çok merhametlidir; size acır, o yaptığınız günahları örter.
Jön e Eye
---
Dipnotlar:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”. “Allahın vâdi gelinceye kadar yaptıklarmdan dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir. Allah, vâdinden asla
Nahl 16:48
Bu âyetin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, Allah bu sözü, her şeyin Allah'a secde edip boyun eğdiği kendilerince bilinmiş ve ortaya çıkmış bir kavme söylemiştir. Bu sözü onlara bir sitem olmak üzere söylemiştir: Yani siz kendilerine akıl verilmeyen, anlama ve işitme duyusu bulunmayan her nesnenin, Allah'a boyun eğip onu tesbih ettiğini biliyorsunuz da size akıl, anlama ve diğer yetenekler verildiği halde ona boyun eğmiyorsunuz. İkincisi emir niteliğindedir. )Yani bilin ki Allah'ın yarattığı her şey ona secde eder, boyun eğer. Oysa Allah onlara deliller getirdi, eğer düşünselerdi bunların hepsinin Allah'a boyun eğip onu tesbih ettiğini muhakkak bilirlerdi. Aksi takdirde Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmektedir meâlindeki ilâhi beyanın zâhirine göre şöyle demeleri gerekirdi: Müfessirlerin söylediklerine göre, eğer hitap Mekkelilere olsaydı, bunun “Görmedik” şeklinde olması gerekirdi. Fakat belirttiğimiz bu iki yoruma göre âyete anlam verilir. Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Bu beyanı Allah'ın şu anlamda belirttiği anlaşılıyor gibidir: Müslümanlar o kâfirlerin taptıkları putlardan ve Allah hakkında söyledikleri büyük günah olan sözleri söylemelerinden ürkünce bundan dolayı yüce Allah Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? buyurdu.
Onların gölgeleri sağa ve sola dönmektedir. Bazıları şöyle demiştir: “Zılâl”den maksat o şeyin kendisidir. “Zılâl” şahıstan kinâyedir. Nitekim: “Falancının gölgesini gördüm.” denilir. Yani şahsını gördüm demektir. Bazıları da “zılâl” kelimesinden gölgenin kendisini kasteddiğini söylemiştir. Fakat onun boyun eğmesi ve secde etmesi güneş ve aydan dolayı olur"!8, “Zıl” kelimesini şahıstan kinâye yapanların yorumuna göre gölge, her nefsi boyun eğen ve secde eden duruma getirir. Sonra cansız nesnelerin boyun eğip secde etmesinin mânası şu ilâhi beyanlardaki gibidir: “Gölgeleri sağa ve sola dönmektedir”
“Her sabah ve her akşam Allah'ın yüceliğini dile getirirken dağları ve çevresinde toplanmışken kuşları Dâvüdia eşlik ettirdik”; “Andolsun biz Dâvüd'a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik ve onun için demiri yumuşattık””; “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O Halimdir, bağışlayıcıdır”; “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!”! Bu ve benzeri âyetlerin birkaç şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi: Aziz ve Celil olan Allah'ın, kendi lütfu ile bu eşyanın bilinmeyen mahiyetinde Allaha secde etme ve ona boyun eğmeyi öğrenme mânasını koymasıdır. O Allah'ın emri ile isabet ettiği yere rüzgârın tatlı tatlı esmesinden bahsetmesi gibidir'?. [9]Allah, rüzgârın kendi emri ile estiğini haber vermiştir. Bu durum rüzgârın Allahın emrini bildiğine işaret eder. Allah Teâlâ yine şöyle buyurdu: “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. Yüce Allah şöyle buyurur: “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu.” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz”, Bu âyette, her şeyin (kıyâmette) şahitlik yapıp konuşacağım haber vermiştir. Eğer bu eşya anlamayacak, hitabı bilmeyecek olsa, ölü bile olsa muhatap yapılmazdı. Buna göre eşyanın tesbih etmesi de böyledir. Dolayısıyla yüce Allah'ın bu cansız varlıkların bilinmeyenleri mahiyetlerinde secde ve tesbih etmeyi bilecek ve anlayacak kabiliyeti koyması mümkündür.
İkincisi: Bu cansız varlıkların secde etmesi ve boyun eğmesi, kendileri bilip anlamasa da Allah'ın bunları tesbihe âmâde kılması ile gerçekleşir, ancak Allah onların yaratılışlarını böyle düzenlemiştir.
Üçüncüsü: Allah Teâlâ bu eşyanın yaratılışını, kendi birliğine ve ilâhlığma işaret edici ve şahit kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, eşyanın secde etmesi ve boyun eğmesinin mânası budur. En doğrusunu Allah bilir.
Allaha secde edip yere kapandıkları halde. Yani zelil ve alçalmış oldukları halde.
---
Dipnotlar:
118 “Yani gölgenin boyun eğmesi Allaha olur ve bu durum güneş ve ay sebebiyle meydana gelir. © o Her sabah ve her akşam Allah'ın yüceliğini dile getirirken dağları ve çevresinde toplanmışken kuşları Dâvüdi eşlik ettirdik” (Sâd, 38/18). “Andolsun biz Dâvüd'a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de” dedik ve onun için demiri yumuşattık” (Sebe, “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O Halimdir, bağışlayandır” “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkıYüce Allah'ın şu âyetine işaret ediyor: “Bunun üzerine, emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen rüzgârı onun buyruğuna verdik” (Sâd, 38/36).
Nahl 16:49
En doğrusunu Allah bilir ya, Allah bize şunu hatırlatıyor: Yaratıkların en yücesi, en bilgilisi olan melekler Allah'a secde ederler, yaratıkların en kuvvetlileri, en katı varlıkları olan dağlar, gökler ve yer Allaha secde eder; yine yaratıkların en sefih ve en cahilleri olan dört ayaklı hayvanlar ve diğerleri de ona secde ederek boyun eğerler. Oysa siz ona secde etmeyi ve boyun eğmeyi reddettiniz; büyüklenerek ibadet etmediniz. Şu sözünü ettiklerin ise Allah'tan başkasına secde etmiyorlar. Allah Teâlâ, bu inkârcılarm kendisine secde etmekten, O'na boyun eğmekten yüz çevirmeleri ve O'na karşı büyüklük taslamalarından dolayı sefih olduklarını haber veriyor. KIJE s TES ED gie
Nahl 16:50
Onlar, yüceler yücesi bildikleri Rab'lerinden korkarlar. Bazıları şunu söylemiştir: Meleklerle peygamberlerin korkusu, Allah'ın heybetinden ve celâlinden korkması olup, O'nun azabından bir bölümünün başlarına inmesi korkusu değildir. Diğer insanların korkusu, kendilerine zarar verecek bir azabın başlarına inmesinden korkmaktır. Bunun gibi insanların ümit edip arzu duymaları da böyledir. Ümit ve arzu kendilerine ulaşacak olan faydayı ummaktır. Meleklerin ve peygamberlerin ümit ve arzusu, Allah'ın rızasını ummaktır; kendilerine ulaşacak bir menfaati ummak değildir.
Bazıları korkarlar anlamındaki “yehâfüne” (opt) kelimesine azap ve intikam korkusu anlamı vermiştir. Çünkü insanlar sınanıyorlar, sınanan herkes Allah'ın azap ve cezasından korkar. Görmez misin ki Allah onları nasıl şiddetli tehditlerle tehdit etmiş, şöyle buyurmuştur: “Onlardan her kim, ben Allah dışında bir ilâhım derse...” buyurmuş; İbrahim (a.s.) da şöyle demiştir: “Beni ve oğullarımı, putlara tapmaktan uzak tut” demiştir. İbrahim (a.s.) putlara ibadet etmekten korktu. Bundan kim korkarsa, Allah'ın tehdidinden ve azabından da korkar. En doğrusunu Allah bilir.
Yüceler yücesi Rab'lerinden korkarlar. Üst, alt ve benzeri yönler mekânlar ve meclisler için kullanılır, bunlarda üstünlük, şeref ve mertebe mânası yoktur. Çünkü meclis ve mekân olarak “şu şunun üstündedir” dediğimiz nesne veya kişinin, altta ve daha aşağıda olması mümkündür. Ötekinin üstünde olmakla üstünlük ve şerefi artmaz. Bunun gibi, altta olmakla zillet ve alçaklık olmaz. Bu durum, “fevk” kelimesinden mekânın üstü yahut altı anlaşılmadığını gösterir. Çünkü dağlara ve yüksek yerlere çıkanlar, yücelik ve azametle vasıflandırılmazlar. Falanca Irak'ın yöneticisidir yahut Horasan'ın yöneticisidir denildiği zaman bu ifadede o kişiyi yüceltme vardır. Çünkü bunu söyleyen onu kudret ve güç ile, sulta ile, o bölgelerde emir ve iradesinin geçerliliği ile beraber anmıştır. [§]Bu beyanın, Allah, kulların gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi BEM bilir ve yaptıkları bütün işleri bilir mânasına da ihtimali vardır. Buna göre üst anlamına gelen “fevk” kelimesinin tevil edilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Kendilerine buyurulanı yerine getirirler. Aziz ve Celil olan Allah, kendisine itaat etmeleri ve boyun eğmelerinin üstünlüğü ile onları nitelemiştir, tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Göklerde ve yerde olanlar hep O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”; “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine emrettiklerine karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”,
---
Dipnotlar:
“Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlat edindi” dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilakis o evlat dedikleri lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır. O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler. Allah onların önlerindekini de arkalarındakini de (bildiklerini de bilmediklerini de) bilir. Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler ve Allah korkusundan titrerler! Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim! diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zalimleri böyle cezalandırırız” (el“İbrahim şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” (İbrâhim, 14/35).
Nahl 16:51
51. “Allah buyurdu ki: “İki tanrı edinmeyin, Tanrı bir tektir. Şu halde yalnız benden korkun.”
Allah buyurdu ki: İki tanrı edinmeyin, Tanrı bir tektir. Buna muhatap olanların kimler olduğunu bilmiyoruz. Eğer bu hitabın muhatapları Mekke halkı ise, onlar “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” meâlindeki âyete göre zaten Allah'tan başka ilâh edinmişlerdi. Ancak Seneviler'le zındıklar bununla muhatap olabilirler. Çünkü Seneviler Allah'ın iki tane olduğunu söylüyorlar. Bu hitaba muhatap olanların Mekke halkı olma ihtimali vardır. Onlar her ne kadar birçok ilâh edinmişlerse de gerçekte iki ilâha tapıyorlardı. Çünkü o putlara şeytanın emri ile itaat ederek tapıyorlardı, dolayısıyla ibadetleri şeytana nispet edilmiştir. Çünkü onlar şeytanın emriyle bu ibadeti yapıyorlardı. Görmüyor musun ki İbrahim (a.s.) babasına şöyle demişti: “Babacığım! Şeytana tapma””, Her ne kadar görünürde şeytana tapmıyor olsa da, o putlara şeytanın emri ile ibadet ettikleri için Allah putlara ibadeti ona nispet etmiştir. Yahut “iki ilâh”tan söz etmekle kastedilenin, sadece bir ilâha yapılan ilâvedir. O zaman Allah sanki şöyle buyurmuş olur: “Bir ilâhtan çok ilâh edinmeyin ve onlara tapmayın.”
121 [ ] Yalnız benden korkun. Yani benden korkun, ibadet etmekte olduğunuz putlardan korkmayın, çünkü siz eğer onlara ibadet etmeyi terkederseniz onlar size bir zarar veremezler.
Nahl 16:52
Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Yani göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur, oysaki siz O'na boyun eğmiyorsunuz. Yahut göklerde ve yerde bulunan her şey; kölesi, cariyesiyle herkes O'na ibadet ettiler; siz nasıl oluyor da ilâh ve Rab oluşunda Allah'ın kullarını O'na ortak koştunuz.
İtaat da daima ve yalnız O'na yapılır. Bazıları “vâsıben” kelimesine daimi olarak anlamı vermiştir. Çünkü diğer dinlerin hapsi bâtıldır, yok olup gider, O'nun dini ise her iki dünyada kalıcı olur. İtaat da daima ve yalnız O'na yapılır. Bazıları bu beyan hakkında şunu söylemiştir: Yani ihlâslı olarak. “Vâsıben” kelimesi “vasab'dan alınmıştır. Vasab ise daim olan ağrı ve sıkıntı demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Yani Allah'ın dini vardır, ona ancak gayretle ve sıkıntı çekerek ulaşılır. Dini sadece Allah'a tahsis etmek için gayret edin ve sıkıntı çekin. Bu yorum “vâsıben” kelimesinin mânasıdır, o da ihlâsla demektir.
Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz? Yani Allah'tan başkasına muhalefet etmekten mi korkuyorsunuz? Yani korkmayın, fakat Allaha muhalif olmaktan korkun, başkasına muhalefet etmekten korkmayın. Yahut şöyle buyuruyor: Allah'tan başkasından korkmayın, Allah dışındaki varlıklardan sakınmayın, fakat Allah'tan sakının, Allah'ın azabından sakının.
Nahl 16:53
53-54. “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O'na yalvarırsınız. Allah sizi sıkıntıdan kurtardığında içinizden bazıları, gariptir ki, hemen Rab'lerine ortak koşarlar.”
Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O'na yalvarırsınız. Yani tazarruda bulunursunuz. Allah Teâlâ onların sefihliğinden ve akıllarının azlığından haber veriyor, öyle ki onlar göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allaha ait olduğunu, hepsinin O'nun mülkü olduğunu, ellerindeki nimetlerin de Allah'tan olduğunu, başlarına gelen belâ ve şiddeti kaldıracak ve kendilerini bundan koruyacak olanın Allah olduğunu biliyorlar. Sonra onlar bu nimetleri inkâr ediyorlar, bolluk ve genişlik zamanında nimeti verene yapılması gereken şükrü başkasına yöneltiyorlar, şiddet ve belâ geldiği zaman da ona inanıyorlar. Allah şöyle buyuruyor: O nimetleri size veren benim, belâ ve şiddeti sizden kaldıracak olan benim, yoksa ibadet etmekte olduğunuz putlar değildir, genişlik ve bolluk vaktinde beni nasıl inkâr ettiniz de darlık ve sıkıntı vaktinde bana inandınız. Onlar bir vakitte dini Allaha tahsis ediyorlar, başka bir vakitte ona şirk koşuyorlardı. İşte bu sebeple Allah “ve lehu'd-dinu vâsıben” beyanı ile “Daima dini bana tahsis edin, bir vakitte iman edip başka bir vakitte imanı terketmeyin” buyuruyor. Bunun gibi, onların âdetleri şu idi: Bolluk ve genişlik halinde Rab'lerini inkâr ederler, belâ ve şiddet halinde ise iman ederlerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”"!, Onlara karşı müslümanlara cihat ve savaşın farz olması bu mânadan dolayı olma ihtimali vardır. Çünkü korku ve şiddet vaktinde iman etmek, onların âdetindendi. Bu sebeple Allah müminlere, müşriklere kaşı savaşmayı farz kıldı ki, iman etmeye mecbur olsunlar ve imanda devam etsinler, Onlara karşı savaşmak farz olduğundan beri müslümanlar çoğaldı ve insanlar grup grup İslâm'a girdiler. Oysaki bundan önce İslâm'a teker teker giriyorlardı. Bunda Hz. Muhammed'in (a.s.) elçiliğinin ispatına işaret eden delil vardır. Çünkü Allah şöyle dedi: Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Allah sadece, onların bildiğini ve onların nezdinde bilinen “Bunların hepsinin Allah'tan” olduğunu haber verdi ki Hz. Peygamber (s.a.) bunu Allah'ın vahyetmesi sayesinde bilmiştir. Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O'na yalvarırsınız. Yani Allaha yakarırsınız. Bu müminler için aynı zamanda bir öğüttür. Çünkü onlardan birçoğu ancak sıkıntı ve belâ kenBERİ dilerine isabet edince Allah'a yakarırlar. Fakat belâ ve sıkıntı kaldırılınca o yakarmayı bırakırlar ve Rab'lerini unuturlar.
(Cao JO aat d ad 2 RAT te- J
Nahl 16:54
53-54. “Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O'na yalvarırsınız. Allah sizi sıkıntıdan kurtardığında içinizden bazıları, gariptir ki, hemen Rab'lerine ortak koşarlar.”
Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O'na yalvarırsınız. Yani tazarruda bulunursunuz. Allah Teâlâ onların sefihliğinden ve akıllarının azlığından haber veriyor, öyle ki onlar göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allaha ait olduğunu, hepsinin O'nun mülkü olduğunu, ellerindeki nimetlerin de Allah'tan olduğunu, başlarına gelen belâ ve şiddeti kaldıracak ve kendilerini bundan koruyacak olanın Allah olduğunu biliyorlar. Sonra onlar bu nimetleri inkâr ediyorlar, bolluk ve genişlik zamanında nimeti verene yapılması gereken şükrü başkasına yöneltiyorlar, şiddet ve belâ geldiği zaman da ona inanıyorlar. Allah şöyle buyuruyor: O nimetleri size veren benim, belâ ve şiddeti sizden kaldıracak olan benim, yoksa ibadet etmekte olduğunuz putlar değildir, genişlik ve bolluk vaktinde beni nasıl inkâr ettiniz de darlık ve sıkıntı vaktinde bana inandınız. Onlar bir vakitte dini Allaha tahsis ediyorlar, başka bir vakitte ona şirk koşuyorlardı. İşte bu sebeple Allah “ve lehu'd-dinu vâsıben” beyanı ile “Daima dini bana tahsis edin, bir vakitte iman edip başka bir vakitte imanı terketmeyin” buyuruyor. Bunun gibi, onların âdetleri şu idi: Bolluk ve genişlik halinde Rab'lerini inkâr ederler, belâ ve şiddet halinde ise iman ederlerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”"!, Onlara karşı müslümanlara cihat ve savaşın farz olması bu mânadan dolayı olma ihtimali vardır. Çünkü korku ve şiddet vaktinde iman etmek, onların âdetindendi. Bu sebeple Allah müminlere, müşriklere kaşı savaşmayı farz kıldı ki, iman etmeye mecbur olsunlar ve imanda devam etsinler, Onlara karşı savaşmak farz olduğundan beri müslümanlar çoğaldı ve insanlar grup grup İslâm'a girdiler. Oysaki bundan önce İslâm'a teker teker giriyorlardı. Bunda Hz. Muhammed'in (a.s.) elçiliğinin ispatına işaret eden delil vardır. Çünkü Allah şöyle dedi: Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Allah sadece, onların bildiğini ve onların nezdinde bilinen “Bunların hepsinin Allah'tan” olduğunu haber verdi ki Hz. Peygamber (s.a.) bunu Allah'ın vahyetmesi sayesinde bilmiştir. Elinizde nimet olarak ne varsa Allah'tandır. Sonra başınıza bir sıkıntı geldiğinde O'na yalvarırsınız. Yani Allaha yakarırsınız. Bu müminler için aynı zamanda bir öğüttür. Çünkü onlardan birçoğu ancak sıkıntı ve belâ kenBERİ dilerine isabet edince Allah'a yakarırlar. Fakat belâ ve sıkıntı kaldırılınca o yakarmayı bırakırlar ve Rab'lerini unuturlar.
(Cao JO aat d ad 2 RAT te- J
Nahl 16:55
Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, Allah'ın verdiklerini ve ihsan ettiği nimetleri, Allah'ı inkâr etmeye vasıta yapmaları. İkincisi, putlara ibadet etmeleri ve şükrü Allah'tan başkasına çevirmeleri sebebiyle onlar Allah'ı inkâr ediyorlar. Allah'ın, onların sefihliğinden haber vermesinin başka bir açıdan olma ihtimali vardır. O da şudur: Onlar, insanlar içinde sadece iki kimseden birine itaat edilip boyun eğildiğini görmüşlerdir. Biri belâyı kendilerinden uzaklaştıran, diğeri kendilerine fayda veren komşu. Taptıkları putların belâyı defetme ve menfaat celbetme durumları yoktur. O halde bunlara niçin tapıyorlar? Ebü Bekir el-Esam Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için meâlindeki beyan hakkında: Yani Kur'ân'ı inkâr etmeleri için diye yorum yapmıştır. Yiyip için bakalım, ama yakında anlayacaksınız! Bu Allah tarafından onlara bir tehdittir, şöyle buyuruyor: Yakında nimetlerini inkâr etmek ve şükrü ondan başkasına çevirmekten dolayı sizin başınıza gelecek olanı bileceksiniz. Allah onları helâk edeceğini haber vermiştir.
Nahl 16:56
“Ve yecalüne” yani söylerler. Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden bilmedikleri şeyler”. Allahın kendilerine verdiği deve, ekin ve benzeri nimetler. Bazıları demiştir ki tapmakta oldukları putlar için, rızık olarak kendilerine verdiğimiz hayvan, ekin ve Allahın verdiği diğer nimetlerden onlara ayırırlar, oysa o putlar kendileri için bir pay olduğunu bilmezler". Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarmca, “Bu Allaha, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler”'. Allah'ın verdiği nimetleri kendilerine haram kıldılar ve onları ilâhlarına tahsis ettiler. Bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar meâlindeki beyandan kastedilenin şeytan olması ihtimali vardır. Yani putlar için ayırdıkları nimetler gerçekte şeytana ayrılmıştır. [§] Çünkü bunu onlara emreden ve onları buna davet eden şeytandır. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi “Babacığım! Şeytana tapma”, Hiç kimse şeytana ibadet etme kastı ile bunu yapmaz, fakat onlar putlara tapınca sanki şeytana tapmış gibi oldular. Çünkü bunu onlara emreden şeytandır; onları putlara ibadete çağıran da odur. Buna göre, putlara yaptıkları ibadet, belirttiğimiz sebeplerle şeytana yapılmıştır. Fakat onlar şeytanın bu işlerde payı olduğunu bilmezler.
Bilmedikleri şeylere de bir pay ayırırlar. Bu beyanın şu yoruma da ihtimali vardır: Aslında, putların bunda payı yoktur, fakat bunları bilmeyerek onlara ayırırlar. Yani putların bunda payları yoktur. Bu yüce Allah'ın şu sözü gibidir: “Onlara şöyle de: “Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O'nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur”, Yani Allaha, tanrı olmadığını bildiği putları ve benzeri diğer şeyleri mi haber veriyorsunuz? Yani Allah bildirdiğinizin dışındakileri de biliyor. Az önce Allah'ın “yec'alüne” sözünün “söz söylemek” mânasında olduğunu belirttik. Yani söylerler. Yoksa, bunu yapma imkânına sahip olamazlar.
Allaha yemin olsun ki böyle kendi uydurduğunuz putlardan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz. Burada “tefterün” sözü, putlara ilâhlar adını vermekle iftira etmek demektir. Allaha iftira etmeye şu ilâhi beyanda olduğu gibi ihtimali vardır: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler”, Onlar (müşrikler) babalarının yaptıkları ile kendi yaptıklarının, Allah'ın emri ve rızası ile olduğunu, çünkü kendilerini bu inanç üzerinde bıraktığını iddia ettiler, işte bu onların Allaha yaptıkları iftiradır.
Allaha yemin olsun ki böyle kendi uydurduğunuz putlardan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz. Buradaki sorgulamanın ceza mânasına gelmesi muhtemeldir. Yani Allah'a yemin olsun ki yaptığınız iftiradan dolayı cezalandırılacaksınız demektir. Sorgulamadan maksadın delil isteme sorgulaması mânasında olmasına da ihtimali vardır, yani - Allah hakkındaki iddialardan dolayıonlara bu inancınızın delili nedir? diye sorulacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve 'Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar. Onlara şöyle söyle: “Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O'nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphe yoktur” (Yünus, 10/18).
Nahl 16:57
57. “Yine onlar -hâşâ- “Kızlar Allah'ındır? PON Akıllarınca begendikleri de kendilerinin oluyor!”
Allah'a kız çocukları isnat ediyorlar. Yani onlar, Allah'ın kız çocukları vardır diyorlar. Allah onların şiddetli sefihliklerinden haber veriyor. Öyle ki onlar bir taraftan kızlardan nefret edip utanç duyuyorlar, sonra da kalkıp onları Allaha nispet ediyorlar. Allah Teâlâ resülünü, kâfirlerin yaptıkları eziyete sabrettiriyor, çünkü onlar kesin olarak Allah'ın Rab'leri ve yaratıcıları olduğunu bilmelerine rağmen, Hz. Peygamber hakkında istediklerini söylediler: Sihirbaz’ dediler, iftiracı” dediler, benzer sözler söylediler. Hz. Peygamber'i kim inkâr ederse Hz. Peygamber (s.a.) onların sözlerine sabretmeye ve onlara karşı hilim sahibi olmaya daha lâyıktır.
“Sübhânehü”, müşriklerin söyledikleri sözlerden tenzih etme kelimesidir, hayrete düşürme ifadesidir, çünkü onlar kendileri hakkında çirkin gördükleri pozisyonları Allah'a nispet ettiler".
Nahl 16:58
Bazıları şöyle demiştir: Araplar'ın “Allah senin yüzünü çirkinleştirsin. Allah senin yüzünü karartsın” anlamındaki sözleri çirkinlik ve siyahlığı kastetmek için söylenmiş değildir, fakat hoşlanmadığı bir durumu kastederek söylenmiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Yüzü mosmor kesilir, yani yüzü kederden dolayı değişmiş demektir. “Ve huve kezim” ( yani üzüntülü demektir. Bunun gibi, insanlarda üzüntü ve keder şiddetli olunca, bu durum örfe göre yüzlerinde çirkinlik ve siyahlığın ortaya çıkması diye ifade edilir.
a Jea pa DEO
Nahl 16:59
Verilen müjdenin (kendisine göre) kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Bu beyanda Allah kız çocuğuna karşı nasıl davranıldığını belirtiyor. Kendisine zarar verecek ve sohbetini kötüleştirecek şekilde alçalarak tutacak mı, yoksa canlı olarak toprağa mı gömecek? O şöyle diyor: Rabbim kızları tercih etti, dolayısıyla kız çocuğunu ona göndereyim, çünkü kız çocukları Allaha daha çok yakışır. İşte o kız çocuğu yüce Allah'ın, hakkında “Diri diri gömülen kıza hangi günahından ötürü öldürüldüğü sorulduğunda...” buyurduğu kızlardır. Onlar bunu, geçim endişesi ile yapıyorlardı. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır”.
126 [9§]Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar! Kendileri için hoş karşılamadıkları kız çocuklarını Allaha nispet etmekle ne kötü yargıda bulunuyorlar. Yahut onların “Allah bize bunu emretti” demelerinde, yahut “Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara)”™ meâlindeki sözleri ile benzer sözlerinde vardıkları yargı ne kötüdür! En doğrusunu Allah bilir.
Nahl 16:60
Âhirete inanmayanlar kötü sıfatlarla anılır. Bazıları şunu söylemiştir: “Meselüs-sev” 211 42) yani onlar için kötü bir ceza vardır, ki o da cehennem ateşidir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Meselü's-sev” (211 yeğ onların Rab'lerini, kızları tercih etmekle niteledikleri kötü bir sıfat demektir. Allah'a ise en yüce sıfatlar yaraşır. Yani benzeri bulunmayan en yüce sıfatlar, çünkü benzersiz olmak onun sıfatıdır. Allah'ın onlar için kötü sıfat 21 sözünü kullanması muhtemelen onları, bir yerde ölüler, bir yerde fâsıklar, bir yerde zâlimler, bir yerde karanlıklar içinde olanlar ve benzeri diye adlandırmasında geçen sıfatlardan dolayıdır. Âhireti inkâr etmeleri sebebiyle o sıfat onlara aittir. Hikmet, akıl ve şeriatın gerektirdiği şeyi inkâr etmeleri sebebiyle o sıfat ve kötü örnek onlara aittir.
Kötü sıfat 1! sözünün, kötü bir benzeri mânasına ihtimali vardır. (e3431 JEY'in sıfat mânasına da gelmesi muhtemeldir. Eğer benzer mânasında ise bu dünyadadır, nitekim Kur'ânda birden fazla âyette Allah onları kötü ağaç“, kötü kelime, kül“, köpük”, serap’ ve benzeri şeylere benzetmiştir.
[ ]Eğer nitelik ve sıfat anlamında ise o âhirette olup Allah'ın sözünü ettiği şu âyette vardır: “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar...” Yüce sıfatlar ise Allah'a yaraşır. Yani en yüksek sıfatlar Allah'ın veli kullarınındır, onlar da müminlerdir. Çünkü yüce Allah inananları hayat, nur", adalet“! ve diğer güzel sıfatlarla vasıflandırmıştır. Bu sıfatlar gerçekte Allaha aittir, fakat lütuf ve ihsanı ile veli kullarını da bunlarla nitelemiş ve onlara bu isimleri vermiştir. Bu yüce sıfatların Allah'a nispet edilmesi, kendileri hak ettikleri için değil sadece Allah'ın lütfu sayesinde bu isimlerin müminlere verilmesinin gerekli olmasından ötürüdür. Şu beyan da buna göre yorumlanır: “Allah'ın en güzel adları vardır, ona bu adlarla dua edin”. Yani Allah'ın veli kullarının en güzel adları vardır”. Allaha bu adların nispet edilmesinin sebebi, veli kulların, Allah'ın kendilerine verdiği bu adları almaya Allah'ın lütfu ile müstahak olmalardır. Dolayısıyla yüce Allah'ın: “Ve lillâhi1-meselü'l-a'lâ” (4; SEN! jii) sözünün anlamı şöyle olur: En yüce sıfatlar Allah'ın veli kullarınındır. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuş oluyor: Âhirete inanmayanların kötü nitelikleri vardır meâlindeki âyette belirtilen ifadeye karşılık âhirete inananların en yüce sıfatları vardır.
O Aziz'dir, Hakim'dir. Hasan-ı Basri demiştir ki, emri üzere, bütün her şeye hâkim olmasından ötürü Allah Aziz'dir. O'nun dışındaki her şey zelildir, hükmettiği bütün olaylarda adaleti ile hikmet sahibidir. Bu konuyu birden çok yerde zikretmiştik"5. O Aziz'dir, Hakim'dir. Bu konuda sanki yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Allah, yaratıkları ve velileri sebebiyle değil zatı sayesinde Azizdir. Nitekim dünya hükümdarları hizmetçileri ve maiyetiyle izzet sahibi olurlar. Bu yardımcı ve hizmetçiler giderse veya ona isyan ederlerse kahrolur ve hükümdarlığını kaybeder. Aziz ve Celil olan Allah ise böyle değil, zatından dolayı Aziz'dir, galiptir. Hakim'dir, yani onun kullarından bazı asiler yaratması onun bilgisi dâhilindedir, bu sebeple onları yaratmak hikmet dışı değildir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Müellif Allah'ın şu âyetine işaret ediyor olsa gerektir: “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır” (İbrâhim, 14/26). Yüce Allah'ın şu sözüne işaret ediyor: “Rab'lerini inkâr edenlerin yapıp ettikleri, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. Kazandıkları hiçbir şeye yaramaz. İşte bu (sonucu gerektiren davranış) derin sapkınlıktır” (İbrâhim, 14/18). Allah Teâlânın şu sözüne işaret ediyor: “O, gökten su indirdi; su, vadiler dolusunca sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir”. Allah Teâlâ'nın şu sözüne işarettir: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz, ama Allah'ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Allahın hesabı pek çabuktur”. “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar, evet işte onların yerleri en kötü yer, yolları da en yanlış yoldur”. 153 Müellif (r.h.) bu ifade ile Allah'ın veli kullarının dillerinde dolaşan en güzel adlarla Allah'ı vasıflandırarak ona dua ederler ve onunla adlandırılmasına gayret gösterirler.
Nahl 16:61
Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı. Bu ilâhi beyan yaptıkları karşılık Allah'ın, asilerin kökünü kazıma ve yok etme hakkı olduğuna işaret eder. Fakat Allah lütfu ile onları belirlediği bir müddete kadar bırakmıştır. Eğer Allah'ın böyle yapma hakkı bulunmasaydı yaptığı tehdidin bir anlamı olmazdı. Ebü Zeyd el-Belhi de şöyle demiştir: Allah, yaptığı tehditler sebebiyle kendisine ulaşan zarar yahut fayda için tehdit etmez, fakat hikmetin gerektirdiğine uygun olarak tehdit eder. Bu durum da tehdidin lazım ve vacip olduğuna işaret eder. Biz şöyle diyoruz: Allah hikmetin gereğine göre tehdit ediyor, oysa tehditten sonra Allah (rahmet ve lütfunun gereği olarak) onlara mühlet vermiştir. Buna göre, işledikleri büyük günahlar sebebiyle onları cehennem ateşine soktuktan sonra oradan çıkarması caiz olur.
Eğer Allah insanları haksızlıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı. Bu âyette Mütezile'nin sözünü reddetmeye dair delil vardır. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah bir vakitte iman edeceğini bildiği bir kavmi yahut onların zürriyetlerinden gelip iman edeceklerini bildiği bir kavmi helâk etme hakkına sahip değildir. Çünkü tehdit ettiklerinden bir kısmı iman edebilir yahut onların zürriyetinden iman edecekler çıkabilir. Onları tehdit etmek, Allah onları yaşatsaydı ömrünün sonunda iman edeceğini bildiği kimseleri yok edebileceğine işaret eder'. Çünkü bir şeyi yapabilecek olan kimse ancak tehdit edilir. Fakat Allah lütfu ile onu belli bir vakte kadar tehir eder. Bunda, Allahın dinde kulları için en faydalı olmayanı (aslah olmayanı) yaptığına işaret vardır. (Sl Ayrıca Çepik.) zulümleri sebebiyle meâlindeki ifade hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, kâfirlere has bir beyandır. Bazıları da, hem kâfirler hem müminlerden büyük-küçük günah işleyen herkese dairdir. Zelle işleyen hiçbir kimse yoktur ki bu sebeple cezalandırılmayı ve azap edilmeyi hak etmiş olmasın. Fakat Allah lütfu ile dilediği kimselerin hatalarını affeder.
Yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Bazıları şunu söylemiştir: Allah “dâbbe” ile insanlar için yarattığı yürüyen hayvanı kastetmiştir. Allah inYani yüce Allah'ın: “Eğer Allah insanları cezalandırırsa...” âyetidir.
sanları helâk edince hayvanları da yok eder, çünkü o hayvanları insanlar için yaratmıştır. Bazıları da Yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yer üzerinde hiçbir hayvan bırakmazdı demektir. Çünkü dört ayaklı hayvanlar insanlar ne ile yaşıyorlarsa onlar da bununla yaşıyorlar. İnsanlar helâk olunca o hayvanlar da helâk olurlar. Çünkü onların yaşama sebebi olan insanlar ortadan kalkmıştır. Ayrıca Allah'ın dâbbe ile insanı kastetmiş olması da mümkündür. Yani Allah onları zulümlerinden ötürü cezasız bırakmadı, aksine onları helâk etti. Allah onlara dâbbe adını vermiştir, çünkü Allah, onlardan zulüm konumunda söz etmiştir. Her ne kadar başka yerde onları güzel isimlerle isimlendirmiş olsa da. Çünkü başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkını vermek Allaha ait olmasın!” Şüphe yoktur ki insan da bu isimlendirmeye dâhildir. Buna göre diğer yerde geçen dâbbe isimlendirmesine dâhil olmaları mümkündür. Eğer sözü edilen dâbbeden insan kastedilmişse, peygamberler ve elçilerin helâki sadece nesillerinin tükenmesi ile olur. Çünkü peygamberlerin çoğu zâlim (müşrik) babaların çocukları idiler. Babaları helâk edilince bunların elçi ve nebi olacak çocukları doğmazdı, dolayısıyla peygamberlerin helâki o zâlimlerin zulmü sebebiyle değil belki neslin kesilmesi ile olur. Eğer dâbbeden hayvanların kendileri kastedilirse, hayvanlar sadece insan için ve onların menfaatleri için yaratılmıştır, hayvanlar helâk edilince, kimler için yaratılmışlarsa onlar da helâk edilirler. En doğrusunu Allah bilir.
(SlAma süreleri dolduğunda onu bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler. Mütezile'nin görüşünün geçersizliğine işaret etmektedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah insanlar için eceller belirler, sonra bir kâfir gelip Allah'ın koyduğu ecel gelmeden onu öldürür. Oysa Allah, insanlar için konulan ecel geldikten sonra ne bir saat geri ne bir saat ileriye tehir edilmeyeceklerini haber vermiştir. Mütezile şöyle diyor: Belki kâfir eceli öne alıp kişiyi öldürür, bu da boş söz söylemektir. Bu iki anlama gelir: Biri, insanlar için belirlenen Dikili iii ev ai
---
Dipnotlar:
ecel bir saat geri bırakılmaz, bir saat da ileri alınmaz. İkincisi: Ecelin tehir ve takdimine dair yapılan dualara icabet edilmez!” “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allahın üzerine olmasın! Allah onların halen bulunduğu yeri de emanet olarak konulacağı yeri de bilir; hepsi apaçık kitapta Yani ecelin sonraya bırakılması yahut öne alınması konusunda yapılan duayı Allah Teâlâ kabul etmez.
Nahl 16:62
Hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nispet ediyorlar. Kızları olmasını istememek gibi, bazı şeylerin kendilerine ait olmasını müşrikler hoş karşılamıyorlar; kızlar Allaha aittir diyorlar ve kızları kendilerine nispet etmeyi çirkin görüyorlar; kullarından bazılarını ise Allaha ortak koşuyorlardı. Oysa onlar köleler ve cariye gibi insanların kendilerine denk olmasından hoşlanmıyorlardı. Tıpkı şu iâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah size kendinizden bir örnek veriyor”. Aziz ve Celil olan Allah müşriklerin sefihliklerinden ve boş söz söylemelerinden haber veriyor, Allah'a hakkında söyledikleri çocuk isnat etmek ve ortak nispet etmek gibi büyük günah olan sözlerden dolayı onların kökünü kazıyıp helâk etmemek suretiyle onlara karşı sabır, yumuşaklık ve teenni ile muamele ettiğini bildiriyor. Bilmeliyiz ki, Allah onlardan gafil bulunduğu için yahut sehven onları ihmal etmiş değildir, belki hilminden dolayı kendilerine mühlet vermiştir. Allah'ın zatı hakkında halk da böylece sabırlı ve halim davransın ve cezalandırmada acele etmesin. Çünkü eğer Allah onları yok etmek istese, o sözleri söyledikleri saatte onları helâk eder ve yaşamak için kendilerine mühlet vermezdi. Fakat O, bunu bir güne erteledi. Yüce Allah'ın şu beyanında bu anlam mevcuttur: “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma!” “Ve yecalüne” sözünün yani kendileri için hoş karşılamadıkları hususları Allah'ın velilerine nispet ediyorlar. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: En güzel karşılık âhirette onlar içindir, o da cennettir. Onlara göre müminler için de “Ama, dönüp Rabbime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim” meâlindeki âyete göre ateş vardır.
Dillerinden yalan dökülüyor. Ebü Bekir el-Esam, onların şöyle dediklerini anlatmıştır: Biz Allah'ın dini üzerindeyiz, biz gerçek yoldayız. En güzel karşılık bizimdir diyorlar, bununla da güzel işler yaptıklarını ve benimsedikleridini kastediyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Onlar için en güzel karşılık vardır. Bundan erkek çocuklarını kastediyorlar. Çünkü onlar kızları Allaha nispet ediyorlar, erkekleri de kendilerine nispet ediyorlardı. Onların zikrettikleri en güzel sonuç işte budur. Bazıları da şöyle demiştir: Onlar için en güzel karşılık vardır. Yani cennet vardır. Nitekim tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Andolsun ki, eğer Rabbime döndürülsem...” Sonra Allah sözlerinde yalancı olduklarını açıkladı ve şöyle buyurdu:
Kaçınılmaz olarak onlara ancak ateş vardır. Onlar için sandıkları gibi en güzel akıbet yoktur, fakat onlar için ateş vardır. Biz daha önce “lâ cerame” kelimesini açıklamıştık'5. Kâfirler birkaç fırka idi. Bir kısmı, dünya nimetlerinde ortak oldukları gibi, âhiret nimetlerinde de müminlere ortak olmayı iddia edenlerdi. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlara, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar?” ® Onların bir kısmı, dünyada olduğu gibi, âhiretin de kendilerine ait olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla, hoşlanmadıkları şeyleri Allah'a nispet edenlerin en güzel akıbetin kendilerine ait olduğunu iddia edenler olması caizdir, o akıbet de kendilerine ait olduğunu ileri sürdükleri cennettir.
Onlar oraya sürüleceklerdir. “Mufratün” (5 eziz) kelimesi “ferat”tan alınmadır. O da geçmek veya öne geçmektir. Sanki âyet (Jonların reisleri hakkındadır. Allah, cehenneme giderken onların, arkadaşlarını geçeceklerini haber vermiştir. O “Öncekiler de sonrakilere derler ki?” Önde olanlar uyulanlardır, arkadakiler de reislere uyanlardır. Bazıları “mufratûn”a şu anlamı vermiştir: Tâbilerinin önünde cehenneme acele sokulacaklardır. Bazıları da “mufratün” kelimesi hakkında şunu söylemişlerdir: Cehennem varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim?
ateşine terkedilmiş, unutulmuşlardır. Bazıları da “mufratün” hakkında şöyle demiştir: Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmışlardır. Fakat bu iki görüş âyetin tevili değildir. Çünkü cehennem ateşinde olan herkes unutulmuş, terkedilmiş, Allah'ın rahmetinden zaten uzaklaştırılmıştır. Bazıları da onlar cehennem ateşine sokulacaklardır demiştir. Bunun da sebebi belirttiğimiz husustur.
ÇİLEĞİN SİMİ yayi İLİ he
---
Dipnotlar:
Biz, inkâra sapanlara neler yaptıklarmı mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir azap tattıracağız!” (Fussilet, 41/50). “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarla eşit yapacağımızı mı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yan“Öncekiler de sonrakilere derler ki: “Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!” (el- A'râf, 7/39).
Nahl 16:63
Allaha andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara da mutlaka elçiler göndermiştik. Bu yeminin sebepsiz bir yemin olması ihtimali yoktur, fakat onların peygamberliği inkâr etmelerinden ötürü yapılmış yemindir. Bu durumda Allah'a andolsun, senden önceki çeşitli topluluklara göndermiştik meâlindeki ifade ile yemin etmiştir. Nitekim senin ümmetine seni gönderdik de senin ümmetine güzel gösterdiği gibi, şeytan onlara işlerini süslü gösterdi. Şeytan bugün olduğu gibi o zaman da onların velisi idi.
Şeytan onlara yaptıklarını allayıp pulladı. Allah şöyle buyuruyor: Bunlar şeytanın, işlerini allayıp pulladığı ilk kimseler değillerdir, fakat geçmiş ümmetlerde de şeytanın, yaptıkları işleri kendilerine güzel gösterdiği, bu sebeple de peygamberlerini yalanladıkları olmuştur. Dolayısıyla sen ilk yalanlanan değilsin, belki yalanlanmakta seninle aynı durumu yaşayan ortakların vardır. [ ] Bugün de şeytan öylelerinin velisidir. Bazıları şeytan öylelerinin velisidir meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Dünyada şeytan, onların velisidir, çünkü dünya onların aralarında dostluk yurdudur. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Bazıları bazılarının velileridir”; “Onların velileri şeytandır”, Âhirette ise birbirine düşman olurlar, şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”; “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”!“; “Yandaşı (şeytan), Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi der”, Bu ve benzeri diğer âyetler. Bunların âhirette de birbirinin dostu olma ihtimali yoktur, aksine birbirine lânet edecekler ve uzaklaşmaya çalışacaklardır, işte bu düşmanlık alâmetidir. Bugün de şeytan öylelerinin velisidir meâlindeki beyan hakkında şunları söylemiştir: Şeytan onlara daha yakındır, bu sebeple kendilerine yaklaştırılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”. Şeytan öylelerinin velisidir. Yani şeytan onların sahibi ve arkadaşıdır. Tıpkı şu âyetlerde belirtildiği gibi: “(Şeytan onun arkadaşıdır]; “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!”
Nahl 16:64
Sana kitabı, özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için gönderdik. Bazıları ihtilaf ettikleri kitap ifadesi için kendilerinden önceki kitaplar demiştir. Çünkü onlar kitapları hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Bir kısmı bu sözleri başka sözlerle değiştirmiş, bir kısmı bozup tahrif etmiştir. Sana kitabı, özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için gönderdik. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanla şunu kastetmiştir: Kitapları hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Çünkü, Allah bu kitabı, önceki kitapları tasdik etmek ve hakkı bâtıldan ayırmak üzere gönderdi. Bazıları şöyle demiştir: Özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için. Yani peygamberler, dinler ve Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilen kitap hakkında demektir.
Yani onlar bu sayılanların hepsi hakkında ihtilafa düştüler, bu sebeple Allah, Hz. Peygambere (s.a.) indirdiği Kitap'la bâtıla karşılık hakkı onlara açıkladı. Çünkü bu Kitap'ta (Kurânda) geçmiş milletlere dair haberler vardır, oysa Hz. Peygamber bu olaylara şahit olmadı ve bunları kendisine haber veren birine de gidip gelmedi. Sonra Allah Hz. Peygambere, bu haberleri vuku bulduğu şekliyle haber verdi. Bu durum Hz. Peygamber'in (s.a.) bu bilgileri sadece Allah'ın bildirmesi ile bildiğine işaret etmektedir.
Bu beyanda şuna işaret edilmiştir: Allahın kıyâmete kadar kullarının başına geleceğini bildiği olaylara dair Kitap'la açıklamalar yapmış ve böylece bunlara ulaşma imkânı sağlamıştır: Yaptığı açıklamalar ya kinâye tarzındadır ya da açıkça beyan etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Biz sana kitabı ancak... açıklaman için gönderdik. Öyle ki Allah açıklama yapmak suretiyle onları ihtilafta bırakmış değildir. Buna göre, onların hakkında nas bulunmayan olaylarla sınanacaklarını bildiği için, bu konuda onlara açıklama yapmayıp kendilerini şaşkın vaziyette bırakmasına ihtimal yoktur. Fakat bu açıklama iki şekilde yapılmıştır: Biri aklın bedâheti ile anlaşılabilen açık ve net bir açıklama, diğeri ancak düşünme, araştırma ve delilleri inceleme sonucu anlaşılabilen kinâye yollu açıklamadır. Bu konunun aslı özellikle ayrılığa düştükleri konuda onları aydınlatman için meâlinde beyanda saklıdır. Yani ihtilafa düştükleri konularda onlara açıklama yapman için. Çünkü onlar kimin haklı olduğu konusunda bu meselede ihtilafa düşmüşlerdir. Çünkü onlardan her bir fırka kendilerinin haklı olduğunu ve üzerinde yürüdüğü yolun hak olduğunu, başkasınınkinin ise bâtıl üzerinde olduğunu iddia etmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ Kitab'ı Hz. Peygambere (s.a.), ihtilafa düştükleri konuları açıklaması için indirdiğini haber vermiştir.
İnanan bir topluluğa rehber ve rahmet olsun diye indirdik. Yüce Allah Hz. Peygamber'i ve Kitab'ını müminlere rehber ve rahmet yaptı. Çünkü onlar her ikisine de inandılar, tasdik ettiler ve kabul ettiler. Dolayısıyla Hz. Peygamber ve Kitabı onlar için rehber, rahmet ve yol gösterici bir ışık olmuştur. [ ] Fakat kim bu ikiliyi yalanlayıp kabul etmezse onlara gelen bir azap ve körlüktür. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır”?.
Nahl 16:65
65. “Allah gökten su indirip onunla ölmüş toprağa hayat vermektedir.
Kuşkusuz bunda dinlemesini bilen bir topluluk için açık delil bulunmaktaAllah gökten su indirip onunla ölmüş toprağa hayat vermektedir. Aziz ve Celil olan Allah kudret ve hâkimiyetini hatırlatarak, gökten su indirdiğini ve bununla ölü olan toprağı canlandırdığını, toprakta bitkiler, zirai ürünler ve ağaçlar yarattığını haber vermiştir. Bunları yapmaya gücü yeten bir varlık, öldükten sonra da insanları diriltmeye kâdirdir. Çünkü iki diriltme arasında bir fark yoktur; bunların birine gücü yetenin diğerine de gücü yeter.
Kuşkusuz bunda. Yani zikrettiklerimizde öğütleri işiten bir topluluk için açık delil vardır. Bazıları işiten bir topluluk için açık delil vardır meâlindeki beyanı, açık deliller ve hüccetler vardır diye yorumlamıştır. Fakat işitmeyenler için açık delil olmaz. Bunun aslı şudur: Kuşkusuz bunda işitmesinden yararlanan ve akleden bir topluluk için açık delil vardır. Yani onlar akılları ile yararlanırlar. Bunun aslı şudur: Belirtildiği üzere, bunların hepsi inananlar için açık bir delil teşkil eder. Çünkü onlar Allah'ın açık belgelerini ve öğütlerini işitenlerdir, hepsi anlamına gelen “küllih” kelimesi de inananlardan kinâyedir. En doğrusunu Allah bilir.
Nahl 16:66
Sizin için sağmal hayvanlarda da kesin olarak ibret vardır. İbret işaret ve delildir. Yani Allah sizin için sağmal hayvanlar yarattı, onlarda delil vardır. Bu cümle “Allah gökten su indirip onunla ölmüş toprağa hayat vermektedir. Kuşkusuz bunda dinlemesini bilen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır”? meâlindeki âyetin sılasıdır. Yani Allah gökten su indirdi ve orada sizin için ibret bulunan sağmal hayvanlar yarattı. Yüce Allah sağmal hayvanlarda, alafla beslenme ihtimali olmayan bir vakitte evlatları için gıda olmak üzere sağmal hayvanlarda süt yarattı. Hayvanların sahipleri için de o sütten yararlanma imkânı sağladı. Eti yenmeyen hayvanlarda ise sahipleri için artan sütlerinden yararlanma imkânı vermedi, onlara fazla süt de vermedi.
Nitekim size hayvanın karnında, besin artıklarıyla kan arasında (oluşan), içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz. Burada kuvvetli bir şekilde hatırlatmada bulundu. Bunun zâhirine göre müennes kelime ile zikrolunması gerekirdi. Çünkü Allah bu ifadeden ya bol süt alman annelerini yahut onlardan topluca erkek hayvanları kastediyor. Nasıl olursa olsun, sonuçta müennes kelime ile ifade edilir. Fakat bazıları şöyle diyorlar: Burada kelime müzekker kipi ile getirildi. Bundan sütün kaynağı olan erkek hayvan kastedilmiştir. Bu durum, Ebü Hanife ve Hanefi âlimlerin (r.a.), süt emzirmede haram kılınanın erkeğin sütü olduğuna dair görüşleri lehine delil teşkil ediyor. Bazıları şöyle demiştir: “Butünihi” kelimesinde zamirin müzekker olarak getirilmesi, cinsler ve cevherler arasından sayı ve cemaati değil de cins ve cevheri kastetmek içindir”i, Besin artıklarıyla kan arasında (oluşan), içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Sütün besin artıklarıyla kan arasından çıkarılmasının mânası şudur: Alaf işkembeye inince işkembe onu pişirir, (Slalaf atıklarını alt tarafa bırakır, kanı onun üzerine çıkarır, sütü de kan ile atıklar arasına yerleştirir. Sonra ciğerler devreye konur ve kan ayrıştırılarak damarlara, süt de memelere gönderilir, atıklar da işkembede olduğu gibi gübre olarak kalır. Bazı filozoflar şöyle demiştir: Alaf işkembeye düşünce ondan atık olur, sonra ondan kan olur, sonra halis süt olur. Süt rahime düşen meni gibidir. Önce zigota dönüşür, sonra bir çiğnem et parçasına (mudğa) intikal eder. Süt de bunun gibi belli evrelerden geçerek oluşur. En doğrusunu Allah bilir. Bazı filozoflara ait görüşlerin şuna da ihtimali vardır: Alaf atık olur, sonra kan olur, sonra da süt olur. Sütün akış yolunun, atıklarla kan arasında olması muhtemeldir. İki şekilden hangisi olursa onda sözünü ettiğimiz (ilâhi) lütuf vardır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: işkembede bulunan alaf atıklardır. Çünkü süt yemek idi, o yemekten kan süzüldü, ondan da işkembede atık kaldı, kandan da kolay içilen halis süt süzüldü. Yani sütün içimi kolaydır, içen kişiyi üzmez, yutarken zorluk vermez'”. Bunun gibi Ebü Avsece “esağtühü” ifadesinin onu kolayca boğazıma koydum, yuttum anlamına geldiğini söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun burada zikredilmesinin sebebi insanları minnet altında bırakmaktır. Bunun gibi, sözü edilen meyveler, üzümlerde olduğu gibi, gözle bakıldığı zaman en bulanık ve en habis şeyler arasından Allah'ın lütfu ile en latif ve en safi sütü çıkardı. Arada görünen herhangi bir perde ve algılanan bir engel olmaksızın bunu korumaya kâdir olan varlık mevcüdatı yoktan var etmeye de kâdirdir. Çünkü bütün yaratıklar bir araya gelseler sayesinde şunu şundan koruyan ve sütün pis olanla karışmasını engelleyen sebebin içyüzünü idrak edemezler. [§] Hurma ağacı, üzüm bağı ve hoş olan meyvelerle tatlı üzümlerden çıkan meyve suları da böyledir. Onun sağlık üzerindeki etkisi orada görülmeden ve üzümün üzüm ve diğer meyvelerin de farklı meyve olmasını sağlayan sebep idrak edilmez. İşte bunlar, Allah'ın mevcüdatı yoktan var etmeye kâdir olduğuna işaret etmektedir. Çünkü bunlar aslında odundan ibaret ağaçlardır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
en-Nahl, 16/65. (Metin dipnotunda “geçen âyet” deniliyor fakat yakın dipnotta geçmiSütün oluşmasının aslı erkektir. Bu da Ebü Hanife ve arkadaşlarının, haram kılan unsurun erkeğin sütü olduğu hakkındaki görüşleri lehine delil teşkil eder.
Nahl 16:67
İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'1-Kurün, 245.
Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının ürünlerinden. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: Hurma ağacının tadı olmayan ahşap gövde, üzüm bağının da ağaç olmasında sizin için delil vardır. Her iki meyve ağacının dal ve yapraklarında ne bal vardır, ne de üzüm. Fakat Allah her ikisinden, içinde bal, hurma ve kuru üzüm olan çeşitli meyveler çıkardı, siz de onlardan lezzetli içecekler edinirsiniz. Bu şarabın yasaklanmasından önce idi. “Seker”, insanları sarhoş eden her şeydir. Siz bu ikisinden güzel rızık, yani helâl hoş rızık edinirsiniz. Bu rızık, içtikleriniz dışında yediklerinizdir. Bunlar sayesinde de Allah'ın lütfettiği çok mallar kazanırsınız. Bazıları da şöyle demiştir: “Seker” meyvelerden yapılan ve Allah'ın içilmesini haram kıldığı içeceklerdir: Üzümden yapılan şarap, hurmadan yapılan da “seker” denilen içkidir. Güzel rızık ise kuru üzüm, hurma ve hurma şırası gibi meyvelerden elde edilen içeceklerdir. “Seker” sarhoşluk veren içecektir, güzel rızık da sirke ve benzeri maddelerdir.
Bunda da uyarıldıkları şeyler hakkında aklını kullanan bir topluluk için delil ve beyan vardır. Onlar bu sayede bilirler ki kuru bir ağaçtan kendileri için meyveleri yaratmaktan âciz olmayan zat ölüleri diriltmeye kâdir olur ve dilediğini yaratır. İnsanlar biliyor ki )çocuk spermden (nutfe), meyveler su ve ağaçlardan, süt ottan meydana gelir. Bunlar dışındaki nesnelerden de başka yaratıklar oluşur. İşte bu sözü edilenler nesnelerin oluşmasının sebebidir, bu sebeplerin o nesneleri nasıl var ettiği idrak edilmez ve bilinmez. Bunu bilmek ancak zatından dolayı âlim olan bir âlimin öğretmesiyle olur. Bütün gayretlerini sarfetseler de insanlar öğretme olmaksızın sözünü ettiğimiz nesnelerin oluşumunu idrak edemez ve o sebepler aracılığıyla var olmalarını anlayamaz. Bu durum, insanlara bunları zatıyla bilen birinin öğrettiğine işaret eder. Allah'ın zatıyla âlim olduğu ortaya çıkınca, -insanlar her ne kadar başkası sebebiyle bilenleri görüyor olsa da- her ne kadar dünyada (duyular âleminde) bir nesnenin mutlaka bir nesneden meydana geldiğini görse de bu yaptığımız açıklama Allah'ın mevcüdatı yoktan (bir nesne olmaksızın) yaratmaya kâdir olduğunu gösterir. Bundan şu anlaşılır: Yenilen alaf yahut yenilen yemek veya yerde yetişen sayesinde ortaya çıkan süt, yiyecek ve ürünler yalnızca su, yemek ve ot sebebiyle var olmuş değildir, aksine Allah'ın lütfuyla ortaya çıkmıştır. Çünkü bazan o su bir durumda meyve ağacını; hurma ağacını sular, sonra ondan meyve ve hurma çıkmaz. Bunun gibi, sağmal hayvanlar da bir durumda alafla beslenir de ondan süt çıkmaz.
Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının ürünlerinden hem içki hem de güzel besinler elde edersiniz. Bazıları şu yorumu yapmıştır: “Seker” haram olan içecektir, güzel rızık da ağaçların meyvesinden elde edilen helâl içecektir. Bazıları da şöyle demiştir: “Seker” şarap elde edilen meyveler, güzel rızık ise meyve ve kuru üzüm olarak yenilen türden yiyeceklerdir. Bazıları da demiştir ki “seker” Acem şarabıdır, güzel rızık da şıra ve sirke yapıp içtikleri içeceklerdir. Bazı haberlerde rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber “sekeri haram kıldı, fakat âyeti tefsir etmedi. Bazı haberlerde şöyle gelBEM miştir: Hz. Peygamber (s.a.) Muaz'ı Yemen'e gönderdi ve ona, seker denilen içeceği yasaklamasını emretti”. Abdullah'tan şöyle bir rivayet gelmiştir: “Evlatlarınız fıtrat üzere yaratılmışlardır, siz onlara sarhoşluk veren içecek “seker” içirmeyin. Çünkü yüce Allah haram olan bir maddede şifa yaratmamıştır”. İslâm beldelerinde yaşayan fakihler arasında sekerin, kuru hurma suyunun (fadih)' kuru üzüm suyunun (naki)'” pişirilmeden çok yenilmesi halinde sarhoşluk verince, haram kılındığında ihtilaf yoktur. Biz bunu, şüphesiz bunda aklını kullanan bir topluluk için açık delil vardır meâlindeki Bakara süresinde geçen âyette belirttik!, Üzüm asmalarının ürünlerinden hem içki hem de güzel besinler elde edersiniz. Yani bunlarda, yenilmesi haram olan maddeler elde edersiniz, bir de helâl olan güzel rızık elde edersiniz. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “De ki: “Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını helâl bir kısmını haram saymanıza ne demeli?” De ki: “Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz?”!. Yahut sarhoşluk veren içeceklerin (seker) helâl olduğu zamanda Allah'ın verdiği nimetleri hatırlatmak anlamına gelir. Yani onlardan, sarhoşluk veren içecekler ve içecek dışında güzel rızık edinirsiniz.
Bak) Es Jel Sa isli o YİN l h3 ei
---
Dipnotlar:
Bu rivayet Sahih-i Müslim'de şu lafızla geldi: “Ebü Burde babasından naklen bize anlatarak şöyle dedi: “Resülullah (s.a.) beni ve Muaz'ı Yemene gönderip şöyle buyurdu: “İkiniz İnsanlari İslâm'a çağırm, müjdeleyin nefret ettirmeyin; kolaylaştırın zorlaştırmaym?” Ravi dedi ki; Hz. Peygamber'e (s.a.): “Ey Allah'ın Elçisi! Bize iki içecek maddesi hakkında fetva ver: Biri Bit olup baldan yapılır, diğeri Mirz olup o da mısır ve arpadan kaynatılıp keskinleştirilerek yapılır. Dedi ki: Hz. Peygamber'e kapsamlı anlam ifade eden sözler verilmişti, o şöyle buyurdu: “Namazdan alıkoyacak sarhoşluk veren her şeyi yasaklıyorum” Bu hadis Buhâri'de bu sözlerle gelmiştir. İbn Mes'ud seker hakkında şöyle demiştir: Allah, yasakladığı bir şeyde sizin için şifa vermemiştir”. Fadih: Sadece kuru hurmadan elde edilen (mefdüh) içecektir (İbn Manzür, Lisânü 1-Arab, Naki" İçine kuru üzüm ve diğer maddeler konulan bir şeydir. Sonra bunların suyu süzülür ve içilir.
Nahl 16:68
Ve Rabb'in bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan yuvalar edinin. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Vahyetti: Yani arıların kalplerine “anılanları yap” diye attı. Vahiy atmak, bırakmaktır. Bu adla adlandırılmasının sebebi, kalbine bırakılan ve atılanın, biri bunu yapıp bıraktığının farkına varmaksızın, kalplere nüfuz etmesi ve süratle kalpte vaki olmasıdır. O da vesvese verilen yahut kalbine vesvese bırakılan kimseler, birinin kendisini davet ettiğini yahut o işi güzel gösterdiğini bilmeksizin Allah'ın, vesvese vermeye şeytanı muktedir kılmasıdır. [§]Bunun gibi, herhangi bir kimsenin buna çağırdığını yahut kalbine ilham ettiğini bilmeden, meleklerin âdemoğluna yaptığı ilhamlar da böyledir. Bütün bu olgular şeytanı ve melekleri inkâr edenlere karşı bir cevap teşkil eder. Onlar inkârcılardan bir zümre olup şöyle derler: İnsanların nefislerine yerleştirilen, şehvetler ve arzular onları sevkeden ve yönelten unsurlardır, şeytan değil. Onlara şöyle denilir: Hakkında düşünmeden yahut istemeden veya önceden düşünmeden insana bazı fikirler gelir. Bu husus, bir başkasının bunları insanın kalbine bıraktığına işaret eder, bunlar arzu ve şehvetlerin etkisiyle oluşan işler değildir. Bu da aynı şekilde, başkasının bu konuda bir dahli olmaksızın, Allah'ın insanı itaatlara muvaffak kıldığına ve lütufta bulunduğuna işaret eder. İnsanların işledikleri türlü günahlarda ve mâsiyetlerde ilâhi yardımdan mahrum kalmaları da böyledir.
Hem Rabb'in bal arısına şöyle ilham etti. Yani arı ve diğer hayvanlara ilham etmesi iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Biri şudur: Allah bu hayvanları çeşitli tabiatlarda yarattı; ki onlar bu tabiat sayesinde menfaatleri, tehlikeleri, yaşama yerlerini, beden ve ruhlarını devam ettirecek hususları bilirler; beden ve ruhun zararına ve faydasına olanları, kendilerini buna çağıran yahut buna işaret eden, emreden ve yasaklayan birinin var olduğunu bilmezler mânasına gelmesi muhtemeldir. Fakat onlar yaratılıştan bunları biliyorlar; daha birçok şeyi de herhangi bir kimsenin kendilerine öğrettiğini bilmeden bunları tabii olarak bilirler. Buna şu örnekler verilebilir: Suda yüzen kaz, ona yüzmek öğretilmeden yüzer; havada uçan kuş da böyledir, kendisine uçmak öğretilmeden uçar. Buna göre, bu hayvanların bildiğini bilmeksizin sözü edilen fayda ve zararları anlaması ve bilmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. (SJİkincisi: Muhtemeldir ki yüce Allah bu eşyanın yaratılışını, emir, yasak gibi hitaplara vakıf olacak ve benzerini insanın bilemeyeceği hususları bilecek kabiliyette yarattı. Görmez misin ki insan faydalı ve tehlikeli olan şeyleri ancak öğrenmekle bilir, hayvanlar ise hacmi ne kadar küçük olursa olsun, (öğretilmeksizin) bilir, öyle ki tehlikelerden korunur, faydalı olan eylemlere ve nesnelere rağbet eder. Bu hayvanların emir, yasak ve hitapları anladığına işaret eden delillerden biri yüce Allah'ın şu âyetidir: “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu?” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz”. Görmez misin ki, onlar (organlar) hitabı anladıkları için şöyle cevap verdiler: “Allah bizi konuşturdu” cümlesi ile cevap verdiler. En doğrusunu Allah bilir.
Dil âlimlerinden bazıları şöyle demiştir: Arap kelâmında vahiy birkaç anlama gelir: Bunlardan biri nübüvvet vahyidir. O da Allahın meleklerini peygamberlerine ve elçilerine göndermesidir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması ancak vahiy ile olmuştur..." Vahiy türlerinden biri de işaret anlamına gelen vahiydir. Tıpkı şu âyette olduğu gibi: “Onlara vahyetti ki, sabah-akşam Allah'ı tesbih edin”, Vahyin başka bir şekli de ilhamdır. Şu âyetlerde belirtildiği gibi: Senin Rabb'in arıya vahyetti “Müsâ'nın anasına vahyettik ki...85; ©. Senin Rabbin yere vahyetti ki...1, Vahiy şekillerinden biri de fısıldama anlamına gelen vahiydi (isrâr). Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar”!7. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bize göre vahyin aslı bir insanın arkadaşına gizli tutması için bir söz söylemesidir. Bazan da vahiy ima yolu ile ve yazı ile de olur. Vahyin esası, daha önce neden bu adı aldığını anlatırken belirttiğimiz gibi, süratle kalpte vaki olması ve kalbe atılmasıdır. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Vahyin yorumu şudur: Vahiy, vahyedeni ve irşat edeni vahyedilenin bilmesidir. Bu da iki şekilde olur: Biri şudur: Allah insan dışındaki her biyolojik varlığa sahip canlıyı menfaatine yönelecek ve kendisini yok edecek tehlikelerden kaçmayı doğuştan sahip kıldığı bilgilerle yol gösterdi, tıpkı dini ve dünyevi konularda faydasına olan bilgileri insana öğretimle gideceği yolu gösterdiği gibi. Allah Teâlâ her hayvana faydasını ve zararını, yaratılışını düzenleyerek öğretmesini örnek vermiştir. Tıpkı insana hitap ve beyanla öğrettiği gibi Senin Rabb'in arıya vahyetti. Yani Allah yaratılışına yerleştirdiği bilgilerle arıya yol gösterdi ve işarette bulundu ki, dağlardan ve ağaçlardan insanların kurdukları çardaklardan oralarda bulunan evler edin. Yani insanların mesken olarak yaptıkları nesnelerden ev edin. “Ariş” tavanı olmayan ve duvarlardan oluşan yapıdır. Arı fıtratıyla onun boşluklarını ev edinir. Bütün bunlar insanların menfaati içindir.
Üstelik bu gizlice öğretme ve bilgileri yaratılışına koyma sadece arıya has olmayıp bütün hayvanlar için söz konusudur. Çünkü belirttiğimiz gibi hayvanlar tehlikeler, menfaatler, yaşamayı sağlayan gıdalar, helâk olmasına sebep olan her şeyi öğrenim görmeden bilirler. oysa insanlar, bütün bunları öğrenim dışında bir yolla bilemez. En doğrusunu Allah bilir ya, bu iki sebebe dayanır: Birincisi imtihana tabi tutmaktır. Çünkü insanlar öğretilerek smanmışlardır, öğrettiklerini dikkate alma teklifi Allah'tan insanlara bir sınamadır. Hayvanların ise sınanması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu işleri kendilerine öğretilmeden bilirler. Yahut şu sebebe dayanır: Bu insanın öğretilerek bilmesi, öğrenmede bazısı bazısına üstün olduğu içindir. [§]Çünkü hayvanların küçüğü ve BEN büyüğü bunları bilmede eşittir. Âdemoğullarmda ise öğrenmede üstünlük ve farklılık mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle bir soru sorulabilir: Hayvanların hepsi o ilham ve vahiy konusunda ortak olunca, diğer hayvanlar arasından arıyı özellikle zikredip tahsis etmesinin anlamı nedir?
Buna şu cevap verilir: Arıya tahsis edilerek vahiyden söz edilmesi, en doğrusunu Allah bilir ya, arı dışındaki o hayvanların arıda yaratılan faydaları verememesidir. Bu faydalar insanlara ancak eğitim ve öğretimle verilir. Arıya ise bunlar öğretilip eğitilmeden doğuştan verilir. En doğrusunu Allah bilir.
İnsanların kurdukları çardaklardan. Denildi ki bu, yaptıkları binalardan demektir. Bu ifadeden kastedilen şey edinilen çardaktır. Çardak da ahşaptan yapılır.
---
Dipnotlar:
© “Herhangi bir beşer ile Allahın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile, dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir”. © “Müsânın anasına vahyettik ki onu emzir..”. “Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığında; ve yer ağırlıklarını dışarı attığında... (ez-Zilzâl, “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar”.
Nahl 16:69
69. “Sonra her türlü besleyici ürünlerden ye; Rabb'inin koyduğu Ti lara boyun eğerek çizdiği yollardan git!” Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar ki onda insanlara şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır”
Dağlardan evler edin’ âyeti ile Sonra her türlü meyvelerden ye ve Rabb'inin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git. Bu ve benzeri âyetlerin lafzi anlamı yeryüzünde gezin dolaşın!” âyetlerinde olduğu gibi emirdir, fakat bunların gerçeği Allah'ın imkân vermesi ve kolaylaştırmasıdır. Bu âyetlerde de gerçekte pekiştirmek ve anlamayı kolaylaştırmak söz konusudur.
a [9] Hem bu âyette hem onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar meâlindeki âyette ve daha önce geçen “Sizin için sağmal hayvanlarda da kesin olarak ibret vardır. Nitekim size hayvanın karnında, besin artıklarıyla kan arasında (oluşan), içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz”!“; “Hurma ağaçlarının ve üzüm asmalarının ürünlerinden hem içki hem de güzel besinler elde edersiniz” anlamına gelen âyetlerde yoktan (hiçlikten) mevcüdatı var etmeye Allah'ın kâdir olduğuna, bunlar hakkında bilgisinin olduğuna ve bunları yönettiğine dair delil vardır. Çünkü Allah, şu değişik cevherlerden, cevherleri ve cinsleri dışında, mevcut olmayan şeyler çıkardı. Bunlar şu hayvanların yedikleri yiyeceklerden çıkarılan ürünlerdir. Örnek; arının yediği meyvelerden çıkardığı bal, inek, koyun, deve gibi hayvanların yediği bitkilerden çıkardığı süt, bağdan çıkarılan üzüm ve meyve suyu, üzüm ve sarhoşluk veren içecekler gibi. Bunlardan çıkan maddelerin hiçbiri yenilenin cinsinden değildir, sulanan (bağın, meyvenin) cevherinden değildir. Bunlar mevcüdâtı yoktan sebepsiz olarak var eden kâdir-i mutlakın bilgisine işaret eder. Bunda Allah'ın bilgisine, yönetmesine ve hikmetine işaret vardır, çünkü yediği bir bitkiden başka, rengi farklı olan, karında o karanlık ortamda o sütü inşa etmek, Allah'ın bilgisinin yaratıkların bilgisi ile, onun hikmetinin insanların hikmeti ile ölçülemeyeceğine, bunun gibi, kudretinin de insanların kudreti ile ölçülemeyeceğine işaret eder.
Rabb'inin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git! Denildi ki Rabb'inin yoluna girerek. Denildi ki itaat ederek. Denildi ki bu ifade zilletten gelir. “Zülülen” yani yumuşaklık ve lütufla. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”?; “Müminlere kanat ger”, “Zülül” kelimesi zülden, rıfktan yani yumuşaklıktan gelir. Bu iki anlama gelir: Biri yani Rabb'inin yolları alçaltıldı, diğeri de o yollara girmek sana kolaylaştırıldı, hatta nasıl dilersen öyle girersin.
Renkleri farklı. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Petek ve baldır. Bazıları şöyle demiştir: Tadı ve lezzeti farklı. Renkler hakkında da şöyle denildi: Beyaz, kırmızı ve sarı renkler.
[Balda Şifa Vardır]
[ ]Onda insanlara şifa vardır. Bazıları demiştir ki onda her türlü hastalığa yaralara, hatta her şeye varıncaya kadar insanlar için şifa vardır. Bazıları da şöyle demiştir: Balda her hastalığa değil bazı hastalıklara şifa vardır. Bazıları onda şifa vardır meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Kur'ânda şifa vardır, onda kalplere dine dair şifa vardır. Bazıları da onda şifa vardır sözünü şöyle yorumlamıştır: Onda bedenlere dair şifa vardır. Eğer bunu murad etmişse o açıktır, balda o şifa vardır. Onda şifa vardır sözü, din adına şifadır mânasına gelmesi de muhtemeldir. Eğer maksat bu ise hakkında düşünme yönünden olur, düşününce idrak eder ve bu şifaya ulaşır”.
Sonra her türlü meyvelerden ye. Bazıları şu yorumu yapmıştır: Arıya yönelik olarak ona her türlü bitkiden yemesi demektir. Bazıları da dağlarda bulunan her türlü meyvelerden ye demektir. Abdullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kur'ân ve bal her ikisi de şifadır". Kur'ân din için şifadır, bal ise bedenler için şifadır.
Sonra her türlü meyvelerden ye. Meyvelerin tadı, görünümü, kokusu çeşitlidir. Rabb'inin koyduğu yollardan git! O da Allah'ın arılar için koyduğu rızık yolları ve sığınma yerleridir. “Zülül” şu anlama gelir: O da senin yolun ve rızkın için belirlediği her şeyi sana kolaylaştırdı. Bunun da sebebi şudur: Âdemoğullarının yararlanması için Allah sana yol yapmak ve onları menfaatlerine vasıta kılmak istedi. Kudret ve hükümranlığını insanlara göstermek için de Allah senin bedenini dilediği gibi küçük yaptı. Onlar bilmelidirler ki, yaratıcılarını hiçbir şey âciz kılmaz ve O vâdettiği diriliş, sevap ve azaba elbette kâdirdir. Farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar. Tür birdir, sonra da onun çeşitleri vardır. Hurma, üzüm ve diğer meyve renkleri gibi tadı, kokusu ve görünüşü de farklı. İşte her balda insanların menfaatleri ve damak tadları açısından şifa vardır.
147 ISJAllah'ın kendilerine dilediği gibi kudretini gösterdiğine göre balda hem din hem de ilim yönünden şifa vardır; açıkladığımız gibi, gözlemleri sayesinde balda Allah'ın kudretini ve yaptığı düzenlemeyi bilirler.
İşte bunda delil vardır. Kesin bir ibret, delil ve burhan vardır. Düşünen bir topluluk için. Yaptıkları gözleme göre Allah'ın yönetimini, takdirini ve dilediğini yapmaya kâdir olduğunu düşünenler için demektir.
---
Dipnotlar:
“Sizden önce nice uygulamalar geçmiştir. Yeryüzünde gezin de yalanlayanlarm sonunun ne olduğuna bir bakın” (Âl-i İmrân, 3/137). “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarhdırlar; Allah yolunda cihat ederler ve hiç kimsenin kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allahın lütfu geniştir; O, her şeyi bilir” (elBu yorum şeklinin açıklaması ileride gelecektir.
Nahl 16:70
Sizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, (sahip oldukları) bilgiden hiçbir şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır.
Şöyle bir soru sorulabilir: Bizi yaratmasını, sonra bizi öldürmesini, sonra sözü edilen hale bizi çevirmesini belirtmesinde Allah'ın bize karşı hangi lütfu vardır ki bizi çevirdiği halde hiçbir şey bilmiyoruz?
Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu nimetlerin anılmasının birkaç şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi şudur: Allah kullarına sizi yaratan ve vefat ettirenin kendisi olduğunu hatırlatıyor. Sonra sizi bir şey bilmediğiniz zamandaki duruma döndürür, onun hâkimiyet ve sultası altında olduğunuz halde, nasıl oldu da bunlardan hiçbirini yapma imkânına sahip olmayan putlara taptınız, Allah'ın ilâhlığına ve ibadetine başkalarını ortak ettiniz. Yahut bu âyet, siz bir şey değilken sizi yarattığını, yaşattıktan sonra da vefat ettireceğini, sizi akıllı bilgili yaptıktan sonra da bir şey bilmediğiniz eski hale döndüreceğini hatırlatıyor. Buna sahip olan ve kâdir olan varlık öldükten sonra sizi diriltmeye de elbette kâdir olur, yok olduktan sonra diriltmeye de gücü yeter. Yahut Allah böyle bir hatırlatma da bulunuyor, çünkü bu sayede insanların yaratılış amacının özellikle yok olmak değil, aksine başka bir amaç olduğunu bilsinler. Allah daha önce çeşitli nimetleri ve sözü edilen imkânları kulların emrine verdiğini belirtmesi, yaratılışlarındaki amacın özellikle fani olmak olmadığını hatırlatmaktır. Çünkü yaratılış eğer sadece fani olmak için olsaydı, [Ş]kullar için bunca nimetleri ve gıdaları yaratmasında bir anlam kalmazdı. Ki o nimet ve gıdaları da, emirlerine âmâde kıldığı imkânları da kullar için yarattı.
Ebü Bekir el-Esam Allah sizi yarattı cümlesi hakkında şunları söyledi: Siz ölü nutfeler halinde idiniz de sizi yarattı, sonra çocuk olarak ve yaşlı durumda sizi vefat ettirir, sizden bir kısmınızı da ömrün en düşkün çağına kadar yaşatır. Güçlü, bilgili ve işleri yönetir duruma getirdikten sonra, kulunu aklı bozulacak yaşlılığa ve bilgiden sonra bilgisiz hale çevirir ki ömür ve rızkın kendilerinden dolayı düzenlenip güçlendirildiğini insanlar bilsinler. Çünkü ömür ve rızık mevcuttur fakat onlarla birlikte insanlar eskir, tükenir ve bilgisiz bir konuma döner. Bu da insanın bu serüveninin beslenme ile değil Allah'ın düzenlemesi ve lütfuyla oluşmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Kuşkusuz Allah ilim sahibidir. Yani Allah yaratıkları hakkında yaptığı düzenlemeyi bilir. Yaratıklar da o sayede yaratıklarının kâdir olduğunu ve O'nun kendilerini işlere yönelttiğini idrak ederler, böylece hakim ve âlim olurlar. Bu işleri düzenleyen hikmet sahibidir, dilediği şekilde gücü yetendir.
Âyette ecellerin farklı farklı kılınmasını belirtmekteki hikmet, kulların daima korku ve ümit içinde olmaları içindir. Çünkü insanların ecelleri eğer bir olursa, kendilerine ölümün geleceği vakti bilecekleri için buna güvenir ve karşılıklı olarak mâsiyet işlerlerdi. İkincisi: Kendileri ve mülkleri hakkındaki tedbirin başkasına ait olup kendilerine ait bulunmadığını bilmeleri içindir. Çünkü yönetmek ve emretmek kendilerine ait olsaydı her biri en kuvvetli olan durumu tercih ederdi.
İİ oaae Gİ EKİZ LİE gö İZ,
Nahl 16:71
Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Bazı müfessirler şöyle dedi: Müşriklerin Allah'ın yarattıklarını ve kullarını ilâhlık ve ibadette ona ortak koşmalarına karşılık Allah bunlardan söz ediyor. Allah şöyle buyuruyor: Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi, mal verdi de efendiliğe ve mevlâlığa ulaştılar. Kölelerinizin ve elinizin altındakilerin mülkünüzde ve mallarınızda size ortak olmasını istemezsiniz, o halde nasıl oluyor da Allah'ın kullarının ve kölelerinin kendisine ortak olmasına razı oluyorsunuz. Bazı tevilciler bu yorumu benimser.
Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Bu beyana dair Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bazınızı zengin, bazınızı fakir yaptı, sizden hür ve köleler var etti. Zenginlik ve mülk sahibi kılınmakla kendilerine fazlalık verilenler, rızıklarını ellerinin altındaki kölelerle paylaşmaya yanaşmıyorlar. Onlar bunda eşittirler. Yani sahip olduğu şeylerde efendi ile kölenin eşit olması demektir. Allah şöyle buyuruyor: Sizden biri mülkünde ve statüsünde sahip olduğu kölenin kendisine eşit olmasına razı olur mu? Siz bunu kendiniz için eksiklik görünce -bunu yapsanız- Allah'ın kendisi ile putlar arasında ortaklık kurduğunu sandınız, öyle ki siz Allah'ın size mülk olarak verdiklerini onunla putlar arasında ibadette ortak koştunuz. Size verdiği rızka da ortak koştunuz da ve “Bunlar Allah'ın, bunlar da ona ortak koştuklarımızındır” dediniz", Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar? Bu beyanda şöyle deniliyor: Allah onlara canlarını, rızıklarını, mallarını ve evlatlarını nimet olarak verdi. Onlar da Allah'tan başkasını O'na ortak koştular, Allah'ın kendilerine verdiği nimeti inkâr ettiler, bu sebeple asi ve kâfir oldular. Sonra sözü edilen lütuflara dair düşünmekle yükümlü tuttu. Bunu düşündükleri takdirde Allah'ın bazı insanları bazılarına üstün kıldığını anlarlar. Bu üstünlük başvurdukları sebeplerin değil Allah'ın verdiği bir üstünlüktür. Düşünmeleri halinde bu üstünlük ve lütuflara hak ettikleri için değil Allah'ın rahmeti ve inayeti sayesinde ulaştıklarını bilirler diye bunları belirtti. Bu durum her ne kadar hepsi beşer türünden ise de Allah'ın lütfuyla bazı kullarına nübüvvet ve risâleti tahsis etmesine delil olur ki insanlar bunu inkâr ediyor. Nitekim insanlar aynı türden oldukları halde insanların bir kısmını rızık, zenginlik, saltanat, hürriyet gibi konularda diğerlerine nispetle daha üstün kıldı. Bütün bu lütufları inkâr etmediklerine ve bir kısım insanlara karşı diğerlerine ihsanlar tahsis ettiğine göre lütfu ve rahmetiyle peygamberliği Hz. Muhammede tahsis etmesini nasıl inkâr edersiniz? [9] En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabb'inin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır”. Allah, peygamberlik ve diğer nimetlere nail olmanın, hak etmek ve lâyık olmakla değil kendi lütfu ve rahmeti ile olduğunu haber vermiştir. Yahut Allah onların şu sefihliklerini zikrediyor: Onlar (müşrikler) mülkiyetleri altındaki kölelerini ve cariyelerini ve diğer mallarını kendilerine ortak yapmaktan yüz çeviriyorlar, oysa bunların kendilerine, işlerinde yardımcı ve hizmetçi olmak gibi faydaları vardır; onlara ne oluyor ki hiçbir kimseye faydası olmayan taş ve tahtaları ulühiyet, rubübiyet ve ibadette Allaha ortak yapıyorlar?
Allah'ın nimetini inkâr mı ediyorlar? Nübüvveti tevil etmek üzere, Allah bazı kimseleri bazısına risâletle üstün kılmaz diye Allah'ın lütfunu ve rahmetini inkâr mı ediyorlar? Yahut onlar Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri inkâr edip nimetleri başkalarına mı yöneltiyorlar? Onlar da ibadet ettikleri putlardır. Onlar şöyle dediler: “Onlar bizim ortaklarımızındır”. Yahut onlar Allah'ın nimetlerine yapılacak şükrü, başkalarına çeviriyorlar, o başkaları da taptıkları putlardır. En doğrusunu Allah bilir.
I e PESE EYE NE
Nahl 16:72
Allah size kendi cinsinizden eşler yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti. Hasan-ı Basri ve diğerleri şöyle demişlerdir: Bunlar, torunlar, hizmetçiler ve kölelerdir. Bu grubun yorumuna göre cümlede takdim vardır. Buna göre âyetin anlamı şöyledir: Allah sizin için kendi cinsinizden eşler ve hizmetçiler yaptı. Çünkü Allah Teâlâ daha önce şunu belirtti: “Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi””. [§]Allah, kendilerine kendi cinslerinden verdiği eşler ve ellerinin altındaki hizmetçiler verdiğini belirterek, onlara nimetlerini ve lütfunu hatırlatıyor; onlar bu eşlerden yararlanıyorlar, hizmetçi ve köleleri hizmetlerinde kullanıyorlar, oysa bunlar kendi türlerinden insanlardır. Allah onlara, üzerlerindeki lütfunu ve ihsanını hatırlatıyor.
Yahut bunun “Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir” meâlindeki âyetin sılası olma ihtimali vardır. Onlar kızlardan utanç duyuyorlar ve doğunca utanmalarından dolayı kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Allah şöyle buyuruyor: “Siz kız çocuklarından nasıl utanç duyarsınız, oysa Allah kızlardan sizin için yararlandığınız eşler yarattı ki, siz onlarsız sabredemezsiniz. Bunun gibi, Allah size o kızlardan rağbet ettiğiniz erkek çocukları veriyor, öyle ki eğer bu kızlar olmasa yararlandığınız eşler olmaz, arzu ettiğiniz erkek çocukları, yardımcılar, rağbet ettiğiniz hizmetçiler ve destekçiler olmazdı. Allah onların, kızlardan utanç duymalarındaki çelişkileri onlara hatırlatıyor. Şöyle ki, arzu ettikleri erkekler ve yardımcılar, nefret ettikleri o kızlardan oluyor, bundaki çelişkiyi onlara hatırlatıyor.
Bu durum, kadınların kocaların mülkü gibi olduklarına ve kendilerinden cinsel açıdan yararlanmak hakkında köle olarak mülkiyeti altında olan köleler gibi ellerinin tasarrufu altında olduklarına işaret eder. Bununla beraber, Aziz ve Celil olan Allah üremeyi çeşitlilik, bir halden başka bir hale dönüşmeye bağladı. Bunun gibi, sürekli yeni nesillere intikal etmeleri Allah'ın düzenlemesini daha çok hatırlatan husustur, delil ve işaretleri hakkında daha çok düşündürücüdür. Allah eğer dileseydi, halkı bir kerede yaratır ve onları bir defada yok ederdi. Kullar için yarattığı rızıkları ve çeşitli bitkileri, eğer Allah dileseydi bunların hepsini bir kerede ve bir vakitte yaratırdı. Fakat Allah bunları kullar için farklı zamanlarda ve farklı şekillerde yaratmıştır ki, âyetleri ve yaptığı düzenlemeye dair düşünüp araştırma yapsınlar, dolayısıyla bu durum rağbet edilen şeyleri elde etmeye ve sakındırılanlardan sakınmakta daha etkili olsun. Bunun gibi, Kurânda birçok yerde varit olan haber, kıssa ve vâdlerle cennet ve cehennemden söz edilmesi, onları Allah'ın âyetleri ve evrene dair düzeni hakkında düşünmeye sevketmek ve her zaman teşvik edilene rağbet ettirmek, mahzurlu ve sakıncalı işlerden sakındırmak içindir.
ISJAllah size kendi cinsinizden eşler yarattı. Başka bir âyette: “Kendinizi sakındırın”? (bununla enfüsün hakikatini kastetmiştir); “Kendinizi öldürmeyin””. Ve benzeri âyetlerin hepsinde “enfüs” kelimesi zikredilmiştir. Hem bu hitapla muhatap olanlar, sözlükte ve dilde bir olsalar da bunların hepsinden tek bir mânayı ve tek bir şeyi anlamamışlar, belki her birinden, başkasından anladıkları mânadan başka bir mâna anlamışlardır. İşte bu durum, hitaptaki hikmet ve mânanın, dilin lafzi mânası itibariyle anlaşılmaz, belki hitaba dair ön görülen bir hikmet konulmuş delili ile anlaşılır”. Kim hitaptaki zâhiri mânaya inanırsa bundaki hikmet ve anlamın kapısını kapatmış olur, çünkü ondan kastedilen şeyin yerine zâhiri mânayı koymuş olur. Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti. O da sözünü ettiğimiz hususlardır. “Hafede” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “hafede”nin hizmetçilerle köleler olduğunu söylemiştir.
Bazıları da “hafede”nin çocuğun çocuğu, yani torun olduğunu söylemiştir. İbn Mesüd (r.a.) şöyle demiştir: “Hafede” iki kızkardeştir. Yine İbn Mesüd'dan: “Hafede”nin hısımlar olduğu şeklinde bir görüş de rivayet edilmiştir?” Ona göre hısımlar ve iki kızkardeş birdir. Bir görüşe göre “hafede” yardımcılar ve ensârdır. Allah onlara, kızlardan utanç duymaları sebebiyle ortaya çıkan çelişkiyi hatırlatıyor. Şöyle ki: Nasıl oluyor da kızlardan utanç duyuyorlar, halbuki dünya işlerinde kızkardeşler, yardımcılar ve ensar onlardandır”. Ebü Avsece şöyle demiştir: Torunlar oğulların oğullarıdır. Yine o şöyle demiştir: “Hafede” yardımcılardır, “hafede” ibadette ve işte gayret gösterendir. “Hafede, yahfidu” dersin, hizmet etti ve çabaladı demektir. “Hafede” “ve ileyke nes'â ve nahfidü” duasında da çabalarız, gayret gösteririz demektir”. [§]İbn Kuteybe “hafede”nin “hizmetçi ve yardımcılar”, “oğullar ve hizmetçiler” olduğunu söyleyenlerin de bulunduğunu söylemiş ve şöyle demiştir: “Hafd”in aslı adımların birbirine yetişmesi ve yürümede sürat yapmaktır. Bunu ancak hizmetçiler yaparlar, bu sebeple onlara denilmiştir. Bu kelimenin tekili “hâfid”dir, kâfir ve kefere kelimelerinde olduğu gibi. Vitir namazının duasında “ve ileyke nesâ ve nahfidü” denilir”. Ebü Ubeyde de şöyle demiştir: “Hafd”in aslı çalışmaktır. Yine o şöyle demiştir: Kunut duasındaki “nahfidü” de bundandır, yani sana çalışırız demektir”. En doğrusunu Allah bilir.
Sizi güzel olan ürünlerle rızıklandırdı. Bazıları “tayyibât”ın helâller olduğunu söylemiştir. Bazıları da “tayyibât” hakkında şunu söylemiştir: “Tayyibât” hoş ve helâl, yumuşak ve latif olan her şey demektir. Ve Allah sizden başka hayvanlara ve dört ayaklılara sert (kemik) ve temiz olmayan olan maddeleri rızık olarak verdi. Allaha şükrünü eda etsinler diye onlara ihsanlarını ve nimetlerini hatırlatıyor.
Onlar yine de bâtıla inanıyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Şeytanı mı tasdik ediyorlar da onun kızlardan utanç duyma çağrısını kabul ediyorlar.
Allah'ın nimetine karşı nankörlük mü ediyorlar? Yani şu kızlar sizin için nimettir, onlara karşı nasıl nankörlük yapıyorsunuz. Bir görüşe göre onlar bâtıla mı inanıyorlar? meâlindeki söz, şeytana ve onun davetine mi inanıyorlar demektir. Allah'ın nimetine. Yani Muhammed'i inkâr mı ediyorlar yahut İslâm'ı mı yahut Kur'ân'ı mı inkâr ediyorlar. Ebü Bekir el-Esam: Onlar bâtıla mı inanıyorlar? Bu beyan hakkında Allah şöyle buyuruyor demiştir: Siz kendinizin putların kulları olduğunuzu, onların önünde eğildiğinizi ve ibadet ettiğinizi ikrar ediyorsunuz. Allah'ın nimetine karşı nankörlük mü ediyorlar? Bu beyan hakkında da şöyle diyor: Allah'ın size nimet vermesine, sizi gözetmesine ve rızık vermesine karşılık ona nankörlük ediyorsunuz, oysa size yakışan şükretmekti. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
200 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlardan ibaret olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”. “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir” (en“Bu durum, hükmün, hitabın zâhirine taalluk etmediğine, hitapta konulmuş olan hikmet delili ile bilinir” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 441a). 23 Bk. Taberi, Câmi'w-beyân, XIV, 144; Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'-Kurân, X, 143. Allah onlara kızlardan ar duymalarındaki çelişkiyi hatırlatıyor; yani kızlardan nasıl utanç duyuyorlar, halbuki onlardan kendileri lehine yardımcılar ve ensar olur. Taberi, Câmi'uT-beyân, XIV, 144; Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kurün, X, 143. © İbn Kuteybe, TefSiru ğaribi'-Kurân, 246-247. (Gl İZ sas 125): Hafif ve süratli bir şekilde çalıştı. “Hafede”: Hizmet etti. “Ve ileyke nesâ ve nahfidü” (sw; 4 els): Yani çalışma ve hizmette süratli davranırız. Ebü Ubeyde, şöyle demiştir: “Hafed”in aslı hizmet ve çalışmaktır. “Hafed” ve “hafede”: Yardımcılar ve hizmetçilerdir. Tekili “hâfid'dir.
Nahl 16:73
15173. “Allah'ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorAllah'ı bırakıp da kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan. Yani herhangi bir fayda sağlamayan. En doğrusunu Allah bilir ya, nefis arzusuna bağlı olarak bazı yaratıklara tabi olmamak ve işlerimizi, bize ne bir faydası ne de bir zararı dokunmayan, hiçbir şekilde rızık verme imkânı bulunmayan varlıklara dayanmamak için Allah bize bunları hatırlattı. Nitekim şunlar ne bir faydası ne de bir zararı olmadığını bildikleri halde onlara uyup ibadet etmişlerdir. Allah onlara fayda, zarar ve rızık verme imkânına sahip olmadıklarını bildikleri yaratıklara ibadet etmelerindeki sefihliklerini hatırlatıyor, böylece Allah'ın yanında yaratılmışlara karşı onların yaptıkları gibi yapmayalım.
Ayrıca kendilerine göklerden ve yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu beyanda öne alma (takdim) vardır. Bazıları da şöyle demiştir: Yani sözü edilenlere sahip olmayan, Allah'tan başka nesnelere ibadet ediyorlar. Bazıları da şu anlamı vermiştir: Göklerde ve yerde kendilerine rızık verme imkânına sahip olmayan ve hiçbir şey yapamayan Allah'ın dışındaki varlıklara ibadet ediyorlar. Bazıları da şöyle demiştir: Göklerde ve yerde kendilerine rızık ya da başka bir şey veremeyen Allah'ın dışındaki varlıklara ibadet ediyorlar.
Nahl 16:74
Allah için (kendiliğinizden) örnek göstermeyiniz. Yani ulühiyet ve ibadette yaratıklar ve benzerlerinden Allah'a örnekler vermeyiniz. Yahut Allah için, onun benzerleri ve emsalleri vardır demeyin. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Sizin olan şeylerin Allaha ait olduğunu, ibadette ve ilâhhıkta Allaha emsal kabul ettiğiniz putlara ait olmadığını bildiğiniz halde, ibadette ve ilâh diye isimlendirmede yaratıkları Allah'ın benzerleri yapmayınız. Allah için (kendiliğinizden) örnek göstermeyiniz meâlindeki beyanın Allah'ın veli kullarına örnekler vermeyin anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü Allah evliyasının konumunu ve mertebesini açıklamıştır.
Gerçekten Allah bilir. Yaratıklardan onun denginin ve benzerinin bulunmadığını bilir, siz ise faydanıza olanı yahut helâkinize sebep olanı bilemezsiniz.
e serra Kaz üye ağa iy
Nahl 16:75
Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle ile katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor. Bununla örnek verilmesinin iki açıklaması vardır: Birincisi, size göre dünyada bir şeye gücü yetmeyen ve infak etmeye imkânı bulunmayan bir kimse bir şeye sahip olup infak etmeye gücü yeten kişi gibi değildir. Bu, yüce Allah'ın beyanları gibidir: “De ki; hiç körle gören bir olur mu”, “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer?”2. Yani gören ile görmeyen, sağır ile işiten bir olamaz. Buna göre yaratıklara infak etme ve nimet verme imkânı bulunan gerçek mâbut ile buna gücü yetmeyen bâtıl mâbut eşit olmaz.
İkincisi: Allah kâfiri ve mümini örnek verdi. Kâfir kendisine nimet olarak verilen maldan, Allaha itaat yolunda yahut hayır işlerinde harcamaz. Mümin ise kendisine verilen bütün nimetleri Allaha itaat ve hayır yolunda harcar. Bunların ikisi eşit değildir. Allaha itaat yolunda harcayan, bir şey harcamayan gibi değildir. Bunlardan biri gerçek mâbut ve ilâhın örneği, ikincisi, mümin ve kâfirin örneği olur.
Ayrıca bu âyette çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Kudret (istitâat) fiilden ayrılmaz”, Çünkü yüce Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen buyurduktan sonra kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli açık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor diye buyurmuştur. Dolayısıyla fiilin karşısına kudreti koydu. [ ] Eğer kudret fiilden ayrılacak BE olsaydı, kudretin karşısına başka bir kudreti zikreder, fiil karşılığında onun dengi olan fiili zikrederdi™. Bu durum kudretin fiilden ayrılmayacağına işaret etmektedir.
İkincisi: Belirtildiği gibi, köle gerçekten mülkiyete sahip değildir. Bu sebeple hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle meâlindeki beyanı getirmiştir. Eğer kölenin bir şeye gücü yetecek olursa o da mülkiyet kime aitse, ancak onun izin verdiği kadar olur. Bunun gibi, yaratılanların hepsi gerçekten mülkiyet vermenin hakikatine sahip değillerdir. Eşyada mülkiyetin hakikati Allaha aittir (mülkiyeti o verir). İzne bağlı olan kulların mülkiyet miktarı kendilerine izin verildiği kadardır.
Üçüncüsü: Köle, infak etme ve sadaka verme hakkına sahip değildir. Çünkü Allah hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle buyurmuş, daha sonra mülkiyete sahip olanlar hakkında kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizli-açık başkalarını da yararlandıran kişi buyuruyor. Bu, kölenin infakta bulunma ve hibe etme hakkına sahip olmadığma işaret eder.
Katımızdan kendisini rızıklandırdığımız. Veli kullarımızdan yahut dinimizin evliyasından demektir. Bu sözlükte caiz ve yaygın bir mânadır. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'a mahsustur. Bazıları şöyle demiştir: Allah'a hamdolsun meâlindeki cümleyi belirttiklerinin ardından getirdi. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e nimetleri ve çeşitli menfaatleri bildirdikten sonra onun ardından Allah'a hamdolsun anlamındaki cümleyi getirmiştir. Bazıları da Allah'a hamdolsun meâlindeki sözün övgü olduğunu, insanların çoğunun Allah'a hamd ve senada bulunmayı bilmediklerini haber vermiştir.
Bilmezler. Bu cümlenin, bildiklerinden yararlanmadıkları için onların bilgisi bulunmadığının belirtilmesi mânasına gelmesi muhtemeldir. Yahut, mücizelere ve delillere bakıp bunlar üzerinde düşünmedikleri ve bunun bir neticesi olarak bilmedikleri için, gerçekten bilgilerinin bulunmadığı anlamında olması ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir.
GIS Ja aşi Yağa esl Ai ea
---
Dipnotlar:
© “Deki; hiç körle gören bir olur mu?; yahut karanlıklarla aydınlık eşit olur mu?” (er-Rad, “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu? Hâlâ ibret almıyor musunuz?” (Hüd, 11/24). “Kudret, yapılan işten ayrılmaz” Yani kudret Mütezile'nin sandığı gibi fiilden önce bulunmaz, belki fiil ile beraber bulunur; kul bir fiili gerçekleştirmek isteyince Allah "Teâlâ kudreti yaratır. Bundan rızık verdiğimiz sözünü kastediyorum (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 441a).
Nahl 16:76
Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla NE gelmez. Dediler ki: Bu örneğin birinci örnekte belirttiğimiz gibi iki yoruma ihtimali vardır. Birincisi: Mümin ve kâfirdir. Allah kâfiri, hiçbir şey yapamayan ve efendisine bir hayır ve menfaat sağlamayarak yük olan dilsiz köleye benzetti. Mümini de efendisine her türlü hayır ve fayda sağlayan kimseye benzetti. Allah buyuruyor: Sizce bunlar eşit midirler? Eşit olamazlar. Buna göre Allaha İkincisi: Allah bâtıl mâbuda karşılık gerçek mâbuda örnek verdi. Allah şöyle buyuruyor: Size her nimeti ve her hayrı veren, bütünüyle âdil olmayı emreden; dilsiz, bir şeye gücü yetmeyen, fayda yahut zarar veremeyen, cevap veremeyen, ibadet edenlerine ve hizmet edenlerine muhtaç olan varlıklarla eşit olur mu, bu onunla bir olur mu? Elbette örnek olarak da eşit olmazlar. Ancak burada hakkı konuşmayan ve adaleti emretmeyenle örnek verildi; adaleti emretmeyen dilsize mukabil adaleti emreden zikredildi. Birincisinde infak etme yetkisine sahip olmayana mukabil infak etme yetkisine sahip olan örnek verildi. O dosdoğru yoldadır. Yani o dosdoğru hak yol üzerindedir, o gerçek mabuttur. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Kel” başkasının sırtına yük olandır. Onun dışındaki edebiyatçılar da aynen böyle söylemiştir. Bazıları ise şunu demiştir: “Keli” ( yoksul demektir, ikisi de birdir. Ebkem, dilsizdir, o da kesinlikle konuşamayandır. Ve şunu da dediler: Adaleti emreden, tevhidi emreden demektir.
çif Yatsi Eii heba
Nahl 16:77
Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bu beyanın birkaç şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, müfessirlerin belirttiği gibi kıyâmetten ve kopacağı vakitten sormaktır. Nitekim yüce Allah “Ne zaman gelip çatacak?” diye sana kıyâmet saatini sorarlar. De ki: “Onun hakkındaki bilgi sadece rabbimin katındadır. Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah'tır. O (kıyâmet), göklere de yere de ağır gelecektir!” Gizli olduğu için ağır gelecektir. Çünkü gizli olan her şey kişiye ağır gelir. Allah, Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olanın ancak Allah olduğunu haber vermiştir. Ne zaman kopacağını O'ndan başkası bilmez.
İkincisi: Gök ve yer ehlinin gizledikleri hususların gayp bilgisi Allah'a aittir. Yani bazısının bazısından gizledikleri şeyler demektir. Bunlar Allaha nispetle gayp değillerdir. Belki halktan gizli olan da halka açık olan da Allaha ait olup hepsi bir yerde açıktır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir”?
Üçüncüsü: Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Yani görünen bu evrenin iç yüzünü bilir. Duyularıyla görseller ve görünen maddi varlıkları ve mevcüdatı bilseler de insanların evrenin iç yüzünü bilme imkânları yoktur. Her canlıya kaynak teşkil ettiğini haber verdiği su gibi bir maddenin iç yüzünü insanlar bilmezler, her canlının hayatını sağlayan sudaki anlamı idrak edemezler. Bunun gibi insanın yaratıldığı spermi ve insanı insan yapan spermde saklı anlamı bilemezler. Görme, işitme ve akıl da böyledir. İnsanlar duyuların görünüşlerini bilir ve farkederler, fakat görme, işitme ve anlama eylemlerini sağlayan özelliği bilemezler. [§]En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Bu insanlarca bilinmeyen görülen varlık ve cisimlerde saklı hakikatin bilgisi Allah'a aittir. Yahut şöyle buyuruyor: Gökte ve yerde yaşayanların ehlinden bilmedikleri varlıkların sahibi Allah'tır. Bu mâna şu ilâhi beyanda mevcuttur: “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter””, Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: En doğrusunu Allah bilir ya, gök ve yer halkından gizlenenlerin bilgisi Allaha aittir. O gayp da kıyâmettir, Allah onun vaktini başkasına bildirmemiştir.
Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Kıyâmetin durumu meâlindeki beyan, yani kıyâmetin durumu Allah için daha basit ve göz açıp kapamaktan daha kolaydır. Çünkü insan için göz açıp kapamaktan daha kolay ve daha basit bir şey yoktur. Çünkü göz farkında olmadan açılıp kapanır.
Bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa bir vakit. Yani göz açıp kırpmaktan daha kolay. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Halkı yeniden yaratmak Allah için göz kırpmaktan daha kolay ve daha basit bir iştir. Çünkü insan gözünü kırpar ve bununla bir anda yer ile gök arasını görür, oysa yer-gök arası 500 yıllık yürümeyle gidilecek yol mesafesindedir. Allah şunu buyuruyor: Yarattıklarını 500 yıllık yürüyecek mesafeyi gören bir göz kırpması kadar kısa bir zamanda gören kişiyi yaratmaya kâdir olan, bunları yeniden yaratmaya ve yok olduktan sonra diriltmeye elbette kâdirdir, belki o daha kısa bir zamandır.
Yani onları yeniden yaratması göz kırpmaktan daha kısa ve daha süratli olur. Hasan-ı Basri bu görüşü benimsemiştir.
Bazıları kıyâmetin durumu meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Yani kıyâmetin kopma vakti ancak bir göz kırpacak kadar zamandır. Yani kıyâmetin kopması ile oluşması arasında ancak göz kırpacak kadar bir zaman vardır, belki göz kırpmaktan daha da kısadır. Fakat Allah, insanlar nezdinde göz kırpmaktan daha süratli ve daha basit bir şey olmadığı için göz kırpmayı örnek verdi. Çünkü daha önce de belirttiğimiz üzere, insan göz kırpar fakat süratli ve hafif hareket olduğu için bunun farkında olmaz. İşte burada göz kırpmanın zikredilmesi, gerçekte bu vaktin göz kırpacak kadar olduğunu kastetmek için değil temsil içindir. Fakat süratte mübalağada bulunmak, akla gelebilen ve tasavvur edilebilen nihai hızı belirtmek içindir. Örnek: “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görecektir, kim de zerre kadar kötülük işlerse onu görecektir”5; “İşte Rabb'iniz Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka yalvarıp durduklarınız ise bir çekirdek zarına bile hâkim olamazlar”; “Kimseye kıl payı kadar haksızlık edilmez”7 meâlindeki âyetler ve benzerlerinin hepsi gerçeği ifade etmek için değil, belki temsili olarak belirtiliyor. Yani az ya da çok, hayır yahut şer türünden kişinin işlediği işler, yine çekirdek zarı kadar küçük bir haksızlığa uğratılmazlar, kıl pay kadar haksızlığa uğratılmazlar, yine kıl payı kadar zulme uğratılmazlar ifadeleri şunu anlatmak içindir: Hiçbir şeye malik olmazlar. Çünkü kıtmir bir şeye sahip değildir. Bu ve benzeri sözler belirttiğimiz gibi temsil olmak üzeredir. Bir de kıyâmetin durumu bir göz kırpması kadardır meâlindeki sözün yorumu şudur: Kıyâmetle sizin aranızda geçen vakit ancak göz kırpacak kadar bir zamandır. Yani kıyâmetin kopma zamanından geride kalan zamana kadar, ancak anılan göz kırpacak kadar yahut kalan zamandan daha kısa olmak üzere daha az bir zaman kalmıştır.
Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir. Diriltme ve yeniden yaratma gibi hususlara, her şeye Allah kâdirdir, hiçbir şey Allahı âciz bırakamaz. Bu âyetin zâhiri anlamı Mütezile'nin, kullara ait fillerin yaratılmış olduğunu inkâr etmelerini reddetmektedir. Çünkü Allah, her şeye kâdir olduğunu haber vermiştir. Yine bu âyet Mütezile'nin “Allah milyon tane şeye kâdir değildir” sözlerini de geçersiz kılmaktadır.
pe Ji ESS Olis T SAA oy GEZİ ig lere İY SERMEK GEY LE
---
Dipnotlar:
“A “İşte Rabb'iniz Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka yalvarıp durduklarınız ise bir çekirdek zarına bile hâkim olamazlar” (Fâtır, 35/13). “Kendilerini temize çıkaranlara ne dersin? Hayır, Allah dilediğini temize çıkarır ve kimseye kıl payı kadar haksızlık edilmez”.
Nahl 16:78
Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Allah bununla, daha önce geçtiği üzere, kıyâmetin süratle vuku bulması, kıyâmetin bilgisi, dirilişin hikmeti gibi kudret ve hâkimiyetini hatırlatıyor. Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından çıkardı, çocuğu üç karanlık ortam içinde yarattı", onun gıdasını anaların gıdası ile birlikte ve anaların kuvveti ile birlikte verdi, sonra çocuğun o karanlıklar içinde, halden hale dönüşmesini zikretti, öyle ki bütün yaratıklar çocuğun anne gıdası ile nasıl beslendiğini, bir halden başka bir hale, bir cevherden başka bir cevhere nasıl dönüştüğünü bilmek için çabalasalardı bunu bilmeye güçleri yetmezdi. Bu durum, karanlık devrelerde bunları yapmaya kâdir olan ve bilen zat öldükten sonra diriltmeye ve yok olduktan sonra mahlukatı yeniden yaratmaya elbette kâdirdir ve halktan gizlenenleri bilir. Yahut Allah ilk durumumuzu bize hatırlatıyor; biz bir şey bilmezken bizi analarımızın karnından çıkardı, sonra birçok şey bilecek duruma getirdi; ardından bir şey bilmez durumdan intikal ettiğimiz diğer durumlara ulaşmamızdaki nimet ve ihsanlarını bize hatırlatıyor. İkincisi: Bize sözü edilen durumda olduğumuzu, kimseden yardım dilemeksizin ve kimsenin yardımı olmaksızın analarımızın karnına intikal ettirdiğini hatırlatıyor. En doğrusunu Allah bilir.
Size kulaklar, gözler, kalpler verdi. Sesleri duyup ayırt etmek için kulağı vermeye, görmek ve cisimlerin renklerini birbirinden ayırmak için göz vermeye, anlamak ve lehinde-aleyhinde olanları kavramak için akıl vermeye, fakat aklı duyup gördükleri ve aklettiklerinin ve sözü edilenlerin arasını ayırt etme gücünün mahiyetini idrak edemeyen bir konumda tutmaya gücü yeten, bütün bunları yapmaya kâdir olan, yok olduktan ve öldükten sonra yaratıkları varedip iade etmeye kâdirdir. Bundan sonra yüce Allah Siz hiçbir şey bilmiyordunuz meâlindeki sözün ardından işitme, görme ve akıldan bahsetti. Bu durum, bu akıl ve duyuların bilgi kaynağı olduklarına işaret eder. Bunlar vasıtasıyla varlığın bilgisine ulaşılır. Kendisine, bir şeyi bilme vasıtası verilen kimseye, o şeyin bilgisi de verilmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Şükredesiniz diye. Lafzi anlamı itibariyle “lealle” şüphe kelimesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, zikredilmesinin sebebi insanların hepsinin Allah'ın nimetlerine şükretmemesidir yahut onları şükretmeye mecbur etmektir.
BDO EY göl
Nahl 16:79
Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor. Yani diğer cisimler gibi bedenleri birer cisim olan kuşları, alttan birilerinin yardımı olmaksızın ve yukarıdan bir şey ile bağlı olmaksızın havada tutmaya kâdir olan, yok olduktan sonra yaratıkları yeniden yaratmaya elbette kâdirdir. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Allah'ın kuşlara yaptığı lütfu, havada durmaya ve boşlukta uçmaya kâdir olacak şekilde onlarda yarattığı hikmeti görmüyorlar mı ki, bütün yaratıklar o lütfu ve o hikmeti anlamak için bir araya gelseler anlayamazlar. Bu âyette Mütezile'nin görüşünü reddetmek söz konusudur. Çünkü uçmak kuşun işidir. Sonra Allah uçmayı Allaha nispet etmiş, şöyle buyurmuştur: Onları ancak havada Allah tutar, buyurmuştur. Bu durum, Allahın uçma işinde dahlinin ve fiilinin var olduğunu gösterir.
Kuşkusuz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır. Yüce Allah'ın zikrettiği şeylerin hepsi, inananlar için bir ibret oluyor, çünkü bunlardan yararlanan onlardır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Göz kırpmak, süratle bakmaktır; gök boşluğu havadır. Şöyle denilir: Göğün karnı, göğün boşluğu. Şöyle de denilir: “Cev” yerin alçak olan kısmıdır. Birincisi daha doğru gözükmektedir.
İY al epi PACARAN E
Nahl 16:80
Allah size evlerinizden huzur yeri yaptı. Bu âyetin lafzi anlamı şudur: Allah bizim için evlerden bazılarmı mesken ve ikamet yeri yapmıştır. Çünkü Allah size evlerinizden mesken yaptı buyurdu, )Jtapkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “İçinde kimsenin oturmadığı ve kendinize ait eşya bulunan evlere girmenizde sizin için bir sakınca yoktur”, Meskün olmayan evler mescitler, ribatlar/kaleler, ordunun atlarını bağladıkları yerler ve diğer evlerdir. Kulların, Allah'ın büyük lütuf ve nimetlerini bilsinler diye bundan bahsetmiş olması ihtimali vardır. Allah yeryüzünü, sözü edilen dağlar sayesinde yaşayabilecekleri ikamet yeri yaptı. Önceden yeryüzü üzerindekileri sarsacak ve üzerinde duralamayacak yapıda iken orada dağları varettiğini haber verdi”. Yahut âyetin metnindeki “min” harfinin sıla olma ihtimali vardır. Yani Allah sizin için içinde yaşayacağınız evler yaptı.
Allah size evlerinizden size mesken yeri yaptı. Bu cümlenin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Biri şudur: Yani Allah yeri sizin emrinize verdi, öyle ki orada yaşayacağınız mesken edinme imkânına sahip oldunuz. Yahut o bilgi size öğretilmiş olmasaydı orada ev inşa etme imkânına sahip olamazdınız, Allah böylece size olan lütuflarını hatırlatıyor. En doğrusunu Allah bilir.
Allah evlerinizden size huzur yeri yaptı ve sizin için hayvanların derisinden evler sağladı ve benzeri âyetlerde Mütezile'nin görüşünü geçersiz kılan delil vardır. Çünkü Allah insanlar için yerleşeceğiniz evler yaptığını belirtti. Yerleşmek ise kulun fülidir. Bu da kullara ait fiillerde Allah'ın dahli (etkisi) bulunduğuna işaret eder.
Sizin için hayvanların derisinden evler sağladı. Tevil ehli âlimler sizin için hayvanların derisinden sağladı sözünü, yani onların yünlerinden diye tevil etmişlerdir. Fakat yünü deriye nispet etti, çünkü yün deriden çıkar ve ondan kırkılıp alınır. Bu da “ve min esvâfihâ” âyetinde ifade edilen husustur ki o, koyunun yünüdür. “Ve evbârih&” devenin yünüdür. “Ve eşârihâ” da keçiden çıkan kıllardır.
IYolculuk gününüzde. Denildi ki: Sefer ve yolculuk yaptığınız günde. Ebü Avsece şöyle dedi: Yolculuk gününüzde yürüme gününüzde demiştir. Şöyle denilir: “Zaane, yaz'anu” (yah. yak) yürüdü. İkamet gününüzde bazıları şehirde ikamet ettiğiniz günde, bazıları seferde konakladığınız zaman demiştir. Buradaki “ca” ( sizin için evlerden mesken yaptı meâlindeki beyanda zikrettiğimiz iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi onların emrine vermek, ikincisi öğretmek. Aziz ve Celil olan Allah evlerinizde mesken dediği yerde derilerden ve deve tüylerinden edinilen evler hakkında bunu belirtti, fakat “derilerden, deve tüylerinden ve keçi kıllarından edinilen evlerde” diye buyurmadı. Sanki, birincisinde belirttiği için burada zikretmeyi terketti. Yahut birincide açıkça ikincide işaret yolu ile zikretti. Giyim eşyası olarak. Denildi ki “esâs” ile “riyâş” olup o da maldır. Başka bir görüşe göre ise “esâs” giysi ve ticaret eşyasından edinilen mallardır. Bir süreye kadar ticaret malı. Bu beyanın iki süreye işaret etmesi muhtemeldir: Bu elbisenin eskime vaktine veya yok olma vaktine işaret eder.
yaşi Ki kle
Nahl 16:81
Allah, yarattığı şeylerden sizin için gölgelikler yaptı. Burada gölgeliklerin anılan evler olma ihtimali vardır, çünkü o evler aynı zamanda onlara gölge de oluyordu. Bu cümlenin ağaçlar, elbiseler, etekler ve gömlekler olması da muhtemeldir. Yüce Allah “sizi korur” buyuruyor. Yani sizi örtüyor demektir. İbn Kuteybe de gölgelik kelimesine ağaçlar ve dağlar anlamı vermiştir.
Allah dağlarda size sığınaklar yaptı. Onlar dağların içindeki mağaralar EĞİ ve dağlarda edinilen evlerdir ki insanları sıcaktan ve soğuktan korur. (1Size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler bahşetti. Denildi ki bunlar gömlekler ve zırhlardır. Sonra Allah anılan evlerin, sığınakların ve giysilerin sizi sıcaktan ve korkudan ve aynı zaman düşmanın zarar vermesinden korur. İşte Allah, size nimetini böyle eksiksiz vermektedir. Bu nimetler burada sözü edilen türlü nimetlerdir.
Size sıcağa karşı kendinizi koruyacak elbiseler verdi. Allah bu giysilerin sıcaktan koruduğundan bahsetti, aslında bunlar insanı hem sıcaktan hem de soğuktan birlikte korurlar. Bunlardan birini zikredip de diğerini zikretmemek, birini belirtmenin yeterli olmasından dolayıdır.
İşte Allah, size nimetini böyle eksiksiz vermektedir. Yani Allah, sizi müslüman olmaya mecbur etmek yahut deliliyle susturmak için bu şekilde nimetini belirtmeyi tam yapıyor.
Teslimiyet gösteresiniz diye. Bu sürede başından sonuna kadar sözü edilen bütün nimetler ve âyetler sadece şu sonucun gerçekleşmesi için belirtilmiştir: Umulur ki müslüman olursunuz (5,14 ssi), Bu sûrede zikredilen “Belki şükredersiniz”, “Belki doğru yolu bulursunuz” meâlindeki ifadelerde bu sonuçların hepsinin kastedilmesi ihtimali vardır. Bunlardaki her bir cümlenin diğerinden ayrı bir mâna taşıma ihtimali de vardır. En doğrusunu Allah bilir.
İşte Allah, teslimiyet gösteresiniz diye size nimetini böyle eksiksiz vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, kendilerine hatırlatılan çeşitli nimetlere, lütuf ve ihsanlara inanan bir kavim hakkındadır. Bilinmelidir ki İslâm Allah'ın en büyük nimetlerindendir, Allah'ın nimeti olmaksızın ona erişilmez. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Nahl süresine aynı zamanda Niam süresi adı da verilmiştir, çünkü bu sürede baştan sona nimetler ve halka yarar sağlayan türlü ihsanlar zikredilmiştir.
Nahl 16:82
Eğer onlar senden yüz çevirirlerse. Senin peygamberliğini ve yaptığın çağrıyı kabul etmekten yüz çevirirlerse artık sana düşen, sadece açık seçik duyurmaktır. Yani onlara kabul ettirmek senin görevin değildir, belki sana düşen görev onlara tebliğde bulunmak ve onlara açıklamalar yapmaktır.
Nahl 16:83
Onlar Allah'ın nimetini biliyor, ama sonra kalkıp nankörlük ediyorlar. Nimet kelimesinin burada Muhammed (s.a.) anlamında olma ihtimali vardır, onlar onun peygamber olduğunu biliyorlardı, fakat inkâr ettiler. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Oğullarını tanıdıkları gibi onu da tanırlar”; “Onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de onu yazılı bulurlar”, Burada Allah'ın nimeti meâlindeki ifadenin Allah'tan olduklarını bildikleri söz konusu nimetler anlamına gelmesi muhtemeldir. Sonra o nimetlere nankörlük ediyorlar. Putlara tapmak ve bu nimetlerin şükrünü Allah'tan başkasına yapmak suretiyle nankörlük ediyorlar. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Eğer onlara, kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette Allah'tır derler”, Onlar Allah'ın, kendilerinin yaratıcısı olduğunu, onlara ait olan her şeyin Allah katından geldiğini bilmekle beraber, putlara tapıyorlar, dolayısıyla Allah'tan başkasına tapmaları Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük olur.
gp YalayiS Gill Og Yalaz lal İS ahmed gi
Nahl 16:84
Bir gün gelecek, her ümmetten bir tanık çıkaracağız. Bazıları şunu söylemiştir: Ümmetin şahidi, o ümmetler aleyhine, sözü edilen şekilde, vücut organlarının kendi aleyhlerinde şahitlik etmeleri gibi şahitlik edecektir. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir”?”; “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder”; “O gün yer, bütün haberlerini Rabb'inin ona vahyettiği şekilde anlatır”, Bu ve benzeri âyetlerde, yaptıkları kötü işleri inkâr ettikleri zaman aleyhlerinde şahitlik yapılacağı belirtilmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Her ümmetin şahidi, kendisine gönderilen peygamberidir, o peygamber onlar aleyhine, kendilerine Rab'lerinin elçilik görevini tebliğde bulunduğuna dair şahitlik edecektir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”, “Nezir” onlara gönderilen elçidir. Şu ilâhi beyanlarda da bu konu işlenmiştir: “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlar hakkında şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak”; “Böylece insanlara karşı şahitler olmanız için ve peygamber de size karşı şahit olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık”. Yüce Allah, Hz. Muhammed'i o ümmetler aleyhine, peygamberlerinin elçilik görevlerini tebliğ ettikleri konusunda şahit getirecek. O da “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız””; “Kıyâmet gününde Allah elçileri toplayacak”4; “O gün Allah onlara hitap ederek, “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” diye sorar”, Allah elçilere, kavimlerine risâleti tebliğ etmelerini sorar, kavimlerine de elçilere ne cevap verdiklerini sorar. Bazı müfessirler bu görüşü benimsemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Kur'ânda Allahın gelmesi, gitmesi ve benzer şekilde belirtilen ifadelerin hepsinin gönderme anlamına gelmesi mümkündür”, Bu âyetlerin hepsinin tefsiri şöyledir: “Biz her ümmetten şöyle şöyle göndeririz” şeklindedir. Şu âyetler de bu türdendir: “Rabb'in gelip melekler de saf saf dizildiğinde”?; “Onlar, ille de Allah'ın ve meleklerin çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar!”; “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlar hakkında şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!” İşte bu göndermek anlamındadır.
Artık inkâr etmiş olanların, ne (olmadık) mazeretler ileri sürmelerine izin verilecek. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların mazeret ileri sürmelerine bile izin verilmeyecek, çünkü onların bir özrü yoktur. Bu husus şu âyetin ifadesidir: “Bu öyle bir gündür ki artık konuşamazlar. (Zamanı geçtiği için) kendilerine izin de verilmez ki mazeret bildirsinler”2, Onların özür bildirmeleri kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Çünkü onların mazeret bildirmeleri şu beyanlarda belirtildiği anlam gibidir: “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!”?4; “Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik”. Buna benzer mazeret beyanları onlara fayda vermeyecek, bu sebeple onların mazeret ileri sürmelerine izin verilmeyecek, onlardan Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yönünde çaba göstermelerine de imkân verilmeyecektir. Hasan-ı Basri “velâ hum yüsta'tebün” beyanına şu anlamı vermiştir: Onların işledikleri küçük günahlar da silinmeyecektir. Buna benzer bir ifade şu âyette geçmektedir: “Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir; kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez”?, Yani onlar, hataları silinenlerden olmayacaklardır. Yani onlar kendilerinden sudur eden günahlardan muaf tutulmazlar. Onlara izin verilmeyecek. Bazıları bu beyan hakkında şöyle demiştir: Onlara tövbe etme ve bulundukları durumdan dönme imkânı verilmeyecektir. Çünkü o vakit tövbe ve Allah'ın yoluna dönme vakti değildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz” derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”?. Bu ve benzeri âyetlerde olduğu gibi. “Ve lâ hum yüsta tebün” eksiğinden dönmesi için bir kimseye eksiğini hatırlatmak, sitemde bulunmaktır. Bu durumun âhirette olması muhtemel değildir. Hem kâfirlere izin verilmez. Yani onların konuşmalarına izin verilmez. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah buyurur ki: “Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin!” Ya-
---
Dipnotlar:
“Allah'ın peygamberleri toplayıp da onlara “Size ne cevap verildi?” diye soracağı gün onlar ‘Bizim bir bilgimiz yok. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin diyecekler” (el“O gün Allah onlara hitap ederek, ‘Peygamberlere ne cevap verdiniz?” diye sorar” (el- Kasas, 26 Yani Allah gelmez, belki onlar aleyhine şahitlik yapacak şahitler gönderir. 37 “Rabb'in gelip melekler de saf saf dizildiğinde..”. “Onlar, ille de Allah'ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah'a dönecektir!”. “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri hut şefaat edeceklere, kâfirler için şefaat etme izni verilmez, şefaatçilere sadece müminlere şefaat izni verilir demektir. “Allah buyuracak ki: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin! Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecektir. Hepsi birbiri ardından orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver? diyecekler. Allah da, “Zaten hepiniz için bir kat daha azap vardır, fakat siz bilmezsiniz diyecektir”. “İnkâr edenler şöyle dediler: “Biz ne bu Kur'âna inanırız ne de bundan öncekilere? Sen o zâlimleri Rablerinin huzurunda, tutuklanmış halde birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman “Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir; kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez” (Fussilet, 41/24). “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”.
Nahl 16:85
O zâlimler azabı görünce. Yani azaba girince demektir. Bunun delili sözü edilen Azap onlardan hafifletilmez meâlindeki cümledir. Çünkü azap devam eder, devam eden azapta hafifletme de yoktur. Onlara mühlet de verilmez yani azaptan mühlet verilmez. İkincisi: Hak ettikleri ve lâyık oldukları azap onlardan hafifletilmez. Yahut belirttiğimiz gibi, onların azabında bir kesinti olmaz.
SAGAZA. Yİ İSİ İĞLALE LAN EEE giii
Nahl 16:86
Şirke sapanlar, Allah'a ortak koştukları şeyleri gördüklerinde, “Ey Rabbimiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır diye itirafta bulunurlar. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onların ortak koştukları şeyler, yani onların yakınları ve şeytanlardan olan dostları demektir. Tıpkı şu âyetlerde belirtildiği gibi: “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarım”?; “Onların yanlarına bazı arkadaşlar verdik”7; “Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız; sonra da Allaha ortak koşanlara “Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?” diyeceğiz”. Onların ortak koştukları şeyler. Yani dünyadaki yakınları ve dostları. Sözünü ettikleri ortaklar bunlardır.
İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır. Bu tevile göre mânası şöyledir: Biz sana ve senin dışında ortak kabul ettiklerimize dua ediyorduk. Onlara gerekli cevabı verirler. Yani onlara siz elbette yalancısınız derler. Bazıları: Seni bırakıp da kendilerine taptıklarımız işte bunlardırdan kastedilen, ibadet ettikleri putlardır. Onlara gerekli cevabı verirler, yani onları şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi yalanlarlar: “Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir” diyecekler...”. Onlar hakkında söylediklerini yalanlayacakları ve kendilerinin o putlara ibadetten gafil olduklarını bildireceklerdir. Bazıları da: Ortaklarından maksat ibadet ettikleri meleklerdir demişlerdir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: “Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?” Melekler şöyle cevap verecekler: “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı”. Onlar, putların emri ile cinlere taptıklarını ve putlara tapmadıklarını haber vermişlerdir. Yahut tâbilerin kendilerine boyun eğdikleri reisleri, Allaha koştukları ortaklar olur. Putlar ve zikredilen varlıklar olmaya da ihtimal vardır. En doğrusunu Allah bilir.
İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır” diye itirafta bulunurlar. O daha önce sözünü ettiğimiz şeydir, onlara: Şüphesiz ki siz yalancılarsınız derler yahut iddia ettikleri ve inandıkları şeyler hakkında onları yalanlarlar.
---
Dipnotlar:
“Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız; sonra da Allah'a ortak koşanlara 'Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz”. © “Şiz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir diyecekler” (Yünus, 10/29). “O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: ‘Bunlar mıydı size tapmakta olanlar? Melekler şöyle cevap verecekler: “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı” (Sebe,
Nahl 16:87
Onlar da artık ister istemez Allah'ın iradesine boyun eğerler. Yani hepsi Allaha boyun eğerler, dini ona tahsis ederler, emir ve ilâhlığı da ona teslim ederler. Tanrı diye uydurdukları ise onları yüzüstü bırakmış olur. Yani putlar ve heykellere tapmaları sebebiyle umdukları şefaat ve şefaat dışındaki hususlar onlar hakkında bâtıl olmuştur. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar giye onlara tapıyoruz””!; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar”, Onların arzu ettikleri ve o putlara ibadet etmekten umdukları şefaat ve Allah'a yakınlık vehmi bâtıldır.
lil öğ GIJS AĞ LE li Kai
Nahl 16:88
Bazıları şöyle demiştir: Onlar kâfirlerin reisleri ve önderleri idiler, onlar hem kendileri saptılar hem de kendilerine uyanları saptırdılar, kendileri kâfir olmaları sebebiyle onlar için daimi azap vardır, başkalarını saptırdıkları için de ilâve azap vardır, tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular. İşte görün, yüklendikleri şey ne kadar kötü!”; “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler; düzüp koştukları iddialardan dolayı kıyâmet gününde kaçınılmaz olarak sorguya çekileceklerdir””. Yüce Allah onların hem kendi günahları ile ağır yüklerini taşıdıklarını hem de saptırdıkları ve müslüman olmalarını engelledikleri kimselerin günahlarını yüklendiklerini haber vermiştir. Tâbilerini saptırmaları ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışmaları sebebiyle onlara azap üstüne azap vereceğiz meâlindeki beyanda buna göre değerlendirlir. Bu yorum Ebü Bekir el-Esamma aittir. Bazıları şöyle demiştir: Onların azap şekli şöyledir: Derileri ateşte pişip acı duymaz hale geldikçe ve zayıfladıkça, derilerini yenisiyle değiştirmek suretiyle azapları artırılır. Sönmeye her yüz tuttukça da ateşin alevi artırılır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar”; “Onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz”“, İşte bu azabı artırmaktır. Bundan başka bir yoruma da ihtimali vardır ki o da şudur: İnkâr etmenin azabı daimi ve ebedidir, Allah inkâr dışındaki amelleri ve kötülüklerine binaen, onların azabını artırır. Öte yandan hataları olmakla beraber, inananların kötülükleri affedilir ve cezalandırmaktan vazgeçilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz”. Müminlerin yaptıkları kötülüklerin affedilmesine karşılık, kâfirlere küfür dışındaki kötülükleri sebebiyle azap artırımı yapılır.
İbn Mesüd'un mushafında fesat çıkarmaları sebebiyle onların azabını kat kat artırırız. (Âyetlerde) zikredilen “artırma”, “üstünde” ve diğer kavramlar kat kat artırma mânasındadır.
rk İN GU DESİ SİZ 0555 Ya SUDİ rip
---
Dipnotlar:
“Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir”. “Allah kime hidâyet verirse doğru yolu bulan işte odur; kimi de hidâyetten uzaklaştırırsa artık böylelerine Allah'tan başka destekçiler bulamazsın. Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Onların varıp kalacağı yer cehennemdir; onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz” (el“İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir” (el-Ahkâf,
Nahl 16:89
Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız. “Min enfusihim” sözünün, “insan cinsinden” mânasına gelmesi muhtemeldir. Belirttiğimiz kelime organların kendi aleyhlerine şahitlik yapması mânasına da gelmesi ihtimali vardır. Seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız. O daha önce sözünü ettiğimiz husustur. Hz. Peygamber (s.a.) dini onlara tebliğ ettiğine dair onlar aleyhine şahitlik yapacak, tebliği kabul eden ve itaat edenlerin de lehine şahitlik yapacak; peygamberi reddedip yalanlayanlara ise red ve yalanlamalarından ötürü aleyhte şahitlik yapacak.
Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber olmak üzere indirdik. Bu sürede belirtilenler her konuda açıklayıcı olarak. Çünkü bu sürede nimetlerin bütün çeşitlerini ve bunların yapısal özelliklerini, bu nimet ve cevherlere ulaşma yollarım ve kulların emrine verdiği çeşitli nesnelerin yanı sıra, vâdlerini, tehditlerini, emir ve yasaklarını belirtti. Düşmanın başına gelen belâları, JAllah'm velilerinin düşmanlarına karşı elde ettikleri zaferi belirtti. Orada Allah'ın hakimiyetini/sultasını, gücünü; kâfirlerin sefihliklerini ve inatlarını; yapılacak ve sakınılacak şeyleri anlattı. İşte her şeyin açıklanması meâlindeki “tibyânen li-külli şey” beyanının anlamı budur. Yahut Kitab'ta her şeyin açıklaması vardır. Yani Kur'ânda sözü edilen emir, yasak, vâd, tehdit, geçmiş ümmetlere ait örneklerle haberler, yapılacak ve sakınılacak olan her şey. İşte her şeyin Kur'ânda sözünü ettiğimiz yönlerden açıklaması vardır. Yahut peygamberlerin getirip davet ettiği bütün kitapları açıklayan bir kitabı Hz. Peygambere indirmiş olması anlamına gelir. Çünkü bu Kitapta peygamberlerin getirdikleri tüm kitapların ve onlardaki emir, yasak, vâd ve tehditler vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “(Resülüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik”.
Hem bu açıklama hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Âyetin iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi açıklamanın usüle ait olmasıdır, furüa değil. Dinin tamamlandığını belirtmek gibi. Fakat bu yorum zayıftır, çünkü kemal dinin vastıdır, dinin kemali de Kitap ve sünnet ile olur. Bu açıklama ise Kitaba aittir. Dolayısıyla diyanet işinde ihtiyacın gerektirdiği kadarını kapsamayan eksik açıklama yapmak caiz değildir. Şu husus da belirtilmiştir: İman, türlü ibadetler, hadlerde ve hükümlerde, haklarda ve sayesinde sıla-i rahim, kardeşlik ve komşularla iyi geçinme ve benzeri davranışların düzenlendiği güzel ahlâk gibi usülüd-din konularında ortaya çıkan problemler hakkında Kitap bir açıklama içerir. Bu sayılanlar genel olarak usülüd-dinin kapsamı içine girer. Bunların ötesi Hz. Peygamber'in (a.s.) açıklamalarına bırakılmıştır; böylece okunuş ve mânalara işaret yönünden Kitaba dair olarak kendisi için gerekli olan ödevleri karşılamış olur.
173) (SJİkinci yorum: Her konuda açıklama, Kur'ân'ın cümlelerini, müphemini ve müşkülünü kapsamış olmasıdır. Bu ifade, Hz. Peygamber'in (s.a.) Kur'ân'ın cümlelerini açıklamasını, müphem olan ifadelerini tefsir etmesini ve müşkülünü göstermesini ve izah etmesini de kapsar. Sünnetlerin tamamı, birbiri ile bağlantılı oldukları için Kitab'ın açıklamalarıdır.
Burada “beyan” (oust) ve “tafdil” (Jaai) kelimelerinin geçtiği âyetlerin, belirttiğim iki yorum dışında, birkaç şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi: Kitap, çeşitli din mensupları arasında tartışma çıkan meselelerde zaruret dolayısıyla açıklamaya zorladığı bütün konularda bir açıklamadır. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hak Kitab'ı, Allah'tan geldiğini düşünmeye mecbur bırakan bir açıklama yaptı. Çünkü Kur'ân, içerdiği kayıt ve delil türlerini insanın gücünü aşan, benzerini ve nazmını telif etmeyi arzu etmekten beşerin âciz kaldığı bir kitaptır. Bilmelidirler ki ihtiyaç olan konularda Allah onlara yardım etti, ihmal ettikleri takdirde bundan düşmanlık ve inat doğacağı konularda gerçeği öğrenecekleri kimselere müracaat etmeye zaruret onları mecbur etti. Bu sebeple Allah onlara Kitab'ı bir nimet olarak verdi ve o Kitapta, kardeşliğin devam etmesine dair bütün ihtiyaçlarını açıkladı.
İkincisi: Kitapta her şeyin açıklamasının bulunması şu anlama gelebilir: Allah katından talep edilmekle, araştırmakla ve bu sayede ebediyete kadar karşılaşılacak ihtiyaçların üstesinden gelmekle, her şeyin açıklaması yapılmış olur. Dolayısıyla o Kitap bunun temeli olur. Fakat muhtelif yollarla gerçek bilgiye ulaşılır. Bunun örneği şudur: Allah her şeyin? hayatını sudan sağladı, bütün yaratıkların rızıklarının göklerde olduğunu?" belirtti ve Allah'ın gökten giysi ve lüks elbise?! indirdiğini haber verdi. Yine bizi topraktan yarattığını”, EEA sonra da bütün insanları sözü edilenlerin hepsinin değişik vasıtalarla ve dogum yolu ile kendisine raci olduğu tek bir nefisten yarattığını haber verdi? En doğrusunu Allah bilir. Bu durum kelâmcıların söylediği gibidir: Duyu organlarıyla algılanan âlem, her bilinmeyene (âib) delil yapılmıştır, Allah, duyulur âlemi akıl yürütmek ve düşünmekle ulaşılan delil yapmıştır. Allah onu böyle yaratmış olmakla beraber felsefecilerden, ulvi ve süfli âleme dair külli çıkarmada zorlananlar olmuştur. Aynı zamanda filozoflardan bazıları bu duyulur âlemden çıkarılabilecek bilgileri çıkarmakta da zorlanmıştır. Kur'ânın durumu da bunun gibidir. Başarıya ulaştıran yalnız Allah'tır.
Üçüncüsü: Kur'ânda bazan rumuz ve işaretle, bazan da kapalılığı gidermeye bağlı olarak açıklamanın bulunması yoluyla olur. Rumuz ve işaretle yapılan açıklama, mânalarda saklı olanın bilinmesi insandan istenmiştir. O mânalarda bulunan bilgilere ulaşmanın yolları ise çeşitlidir. Bunlardan Kur'ân dışı vahyin yardımıyla vuku bulan vardır. Kur'ân dışı vahiy de farklı şekillerde olur: Melegin diliyle vahiy göndermek, sadık rüya yoluyla yahut kalbe ilham etmekle veya bu konuda düşünmekle ya da yapılan açıklamaları dikkate alarak kıyas etmekle olur. Allah'ın doğruya ulaşmak için yardım etmesi ve sapmaktan korumasından sonra ancak doğruya isabet mümkün olur. Anlamları kapalı olanların anlaşılması hususunda düşünürlerin düzenlenmesini dilediği önermelere göre açıklama olur. Ya da bu beyan, Allah'ın peygamberini muttali kılmayı dilediği başka açıklama yoluyla bilinir., çünkü âlemlerin Rabb'inin seçkin kullarıyla yaptığı muamele lafızlarla anlatılmaktan yahut zihinlerde canlandırmaktan çok yücedir. Meselâ hafaza meleklerinin yazması, ölüm meleğinin yeryüzünün çeşitli bölgelerinde aynı anda insanların ruhlarını çekip alması ve daha başkaları bu ilginç işlerdendir. [§]İşte bunların hepsi, insanların kuşatıcı bilgi sahibi olmaktan âciz olduğu lütf-i ilâhi sınırıdır. Bununla birlikte âyetin, çok ve genel olan işler anlamında tevil edilmeye de ihtimali vardır. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: “Her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Güç ve kuvvet sadece Allah'ındır.
Bize göre bu meseledeki ilke şudur: Bazılarının beş olarak belirtildiği şekilde açıklama tarzları için ezberlenmesi vacip olan bir sayı yoktur. Beyan da sadece iki kısımdır. Biri, Allah'ın açıkladığı, diğeri Allah'tan başkasının açıkladığıdır. Duyu ötesinin beyanla ortaya çıkanı duyuların algı alanında gerçekleşendir?, Çünkü o beyanı inkâr eden beyan derecelerinin birincisinden mahrum olur ve inkârın inkâr olduğunu anlamaktan engellenir ve muhalefetin her iki külfetinden de kurtulunmuş olur”. Ayrıca duyuların dışında kalan ve düşünmeye bağlı olan beyanın -yakın ve uzak olsa da- çeşitli şekilleri vardır ki ona ulaşma vasıtası olan (akli) delil duyusal delil gibidir. Çünkü sebepler üzerinde düşünmek, duyu ötesinde olan bir bilgiye ulaşma yoludur. Görmeye konu olanlar hakkında duyuları kullanmak gibi. Bir (duyuların ve aklın) sınırı yahut bir konuda kesin bir bilgi isteyen kişi bunun için delile muhtaç olur.
Gerçekte beyanın aslı ortaya çıkmaktır. Çeşitli konulara dair bilgileri açığa çıkarmanın vasıtaları farklıdır, açığa çıkma dereceleri de buna göre farklıdır. Bunun genel çerçevesi gerginliğin kalplerden kalkması ve işlerin gerçeğinin akılların idrakteki istidlâl derecesine göre kalplerde ortaya çıkması ve bilinme ihtimaline göre kalplerde tecelli etmesidir.
Bir hidâyet ve rahmet kaynağının, her konuda açıklama getiren bir rehber olması gerekir. JHidâyet ve rahmet. Hepsi aynı anlama gelir: Rahmet, hidâyet, beyan. Allah'ın rahmeti ve hidâyeti ile beyan açığa çıkar ve aydınlanır. Fakat onlar şöyle dediler: Beyan bütün insanlaradır, inatlaşan ve kibirlenenler dışında gerçek herkes için açığa çıkar, hidâyet ve rahmet ise özellikle inananlar içindir. Nitekim müslümanlar için hidâyet, rahmet ve müjde olarak ifadesi zikredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
É 3 GAİN g GEN oN güzl Zak ği SERİN LAN 75 Yani duyu ötesinde bulunanların açıklama yolu ile anlaşıldığı yollar.
Müellif filozoflara işaret ediyor olsa gerektir.
---
Dipnotlar:
“(Resülüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri Allah size haber verecektir”. “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?”. “Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir”. Müellif yüce Allah'ın şu âyetine işaret ediyor olsa gerektir: “Ey âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takvâ elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar”. “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık” “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabb'inize itaatsizlikten sakının”.
Nahl 16:90
Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı emreder. Allah adaleti emreder meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “İnsanlar arasında” Yani aranızda adaletle ve ihsanla hükmetmeyi emreder ki o da kendisine itaatle mükellef kıldığı emirdir. Yahut kendilerine ya da insanlara güzel davranmayı emretmek olur. Adaletle emretmenin, kulun kendisi ile Allah arasmda, ihsanı emretmenin de kendisi ile diğer insanlar arasında olması mümkündür. Yani kul Rabb'ine karşı adaletle muamelede bulunur, çünkü adalet bir şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Kişi kendisi ile Rabb'i arasındaki ihsan derecesinin sınırını aşmaya güç yetiremez. Allah insanlara, onların Allaha yaptıklarından daha fazla ihsanda bulunmaya güç yetirir, dolayısıyla yaratıklara ihsanda bulunmuş olur, fakat kimse Allah'a ihsanda bulunmuş olamaz.
Akrabaya karşı cömert olmak. Yani akrabaya farz olan zekât dışında sadaka vermek.
Hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. Bunlar kötülüklerdir, yani Allah bütün kötülükleri yasakladı.
Ebü Bekir el-Esam Muhakkak ki Allah adaleti emreder meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani Allah'ın, onlar üzerlerindeki hakkı sebebiyle adaleti ve ihsanı emreder demiştir. Bunlar da Allah'a ibadet ve birbirlerine şefkatin vasıtası kılınan itaatlardır. Akrabaya karşı cömert olmak akrabayı ve yakınları ziyaret etmektir. Hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı da yasaklar. İbn Abbâs, Mukâtil, Katâde ve diğerleri şöyle demişlerdir: Allah adaleti emreder, tevhidi emreder demektir, ihsanı emreder meâlindeki söz farzları yerine getirmeyi emreder demektir. Bu görüş İbn Abbâs ve Katâde'nin görüşüdür. Mukâtil ihsan sözünün, kulların kendi aralarındaki muameleler olduğunu, bazılarının bazılarına güzel davranışları mânasına geldiğini, akrabaya karşı cömert olmak meâlindeki sözün de akrabayı ziyarette bulunmak, hayâsızlığı yasaklar meâlindeki söz zinayı yasaklar, kötülüğün şirk olduğunu, zorbalığın da insanlara yapılan zulümler olduğunu söylemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Münker şeriatlerde ve âdetlerde tanınmayan davranıştır. Münkerin, Allah'ın ateşle tehdit ettiği yasaklanmış fiiller olduğu da söylenmiştir. Denildi ki; zorbalık da öldürmek ve zulüm yapmaktır.
Bununla beraber, adaletin iç yüzünün ne olduğunun bilinmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, adalet her şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Buna göre, her şey, tevhit ve diğerleri adaletin çerçevesine girer. Rablık ve ilâhlık Allaha tahsis edilir, Allah'tan başkası bu konuda ona ortak koşulmaz, bu nitelikler başkasına çevrilmez, başkasına nispet edilmez. Belki rablık ve ilâhhk Allaha, kulluk da kullara nispet edilir, kulluk Allaha nispet edilmez, rablık ve ilâhlık da kullara nispet edilmez. İşte bu adalettir, her şeyi lâyık olduğu yere koymaktır; rablığı yerine, kulluğu da yerine koymaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, adaletin mânası budur.
İhsana gelince, o, Hz. Peygamber'in (s.a.) buyurduğu gibi, Cebrâil (a.s.) ona imanın ne olduğu sorusunu sorunca, ihsanı ve İslâm'ı da sormuş ve “İhsan nedir?” demiştir. Buna karşılık Hz.Peygamber: “Görüyormuş gibi Allaha ibadet etmendir, sen onu görmesen de Allah seni görüyor” buyurmuştur. Bir kimse başkası için, kendisini görecek şekilde bir iş yaparsa ebedi olarak o işte o kişinin rızasını ister, o işi ona tahsis eder ve o işte rızasının olmasını ister. [ ] İhsanın üç şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi: Az önce belirtildiği gibi, Allah'ı görür gibi onun için iş yapmaktır. Bu da kulun kendisi ile Allah arasındaki işlere dairdir.
İkincisi: Kul ile halk arasındaki işlerdedir. O da izin verilen işlerde kendisi için sevdiği şeyleri halk için de sevmektir. Yahut mutlak anlamda şöyle deriz: Kendisi için sevdiğini, halk için de sever. Eğer bu açıklamaya, düşmanlarla aramızda cereyan eden savaşlar ve öldürmeler sebebiyle itiraz edilirse ve denilirse ki, savaşta kendimize yapılmasını istemediğimizi onlar için isteriz. Buna şöyle cevap verilir: Bu savaşlarda ve öldürmelerde, kâfir olan düşmanı helâkten ve ebedi azaptan kurtarma talebi vardır. Bu bizim kendimiz için de sevdiğimiz bir akıbettir. Bir kimsenin bizi tehlikeden kurtarmaya çalışmasını severiz. Görmez misin ki yüce Allah: “Biz seni bütün âlemlere sadece rahmet olarak gönderdik”? buyurmuştur.
Görünüşü itibariyle savaşta rahmet yoktur, fakat gerçekte rahmet vardır, çünkü savaş onları İslâm'a sevkeder, zira öldürme ve savaş başlamadan önce ancak az kimseler müslüman olmuştur, fakat onlara karşı savaş başlatılınca, grup grup İslâm'a girmişlerdir. Dolayısıyla savaş, her ne kadar görünüşte baştaki gözün bakışı ile rahmet olmasa da gerçekte rahmet olmuştur.
Üçüncüsü: Halkın başına gelen şu belâ ve musibetler de böyledir. Bunlar gerçekte birer nimet ve rahmettirler. Bu sebeple, sabredince bunun sonunda sevap ve nimet var olduğu için, bazı insanlar onları nimet olarak isimlendirmişlerdir. [§]Bunu Allahtan hak ve adalet olarak görmüştür, sıkıntı ve sevinç EEJ halini de Allah'tan görmüştür. Kul, akıbetinde hayır, menfaat bulunduğu için bunları nimet bilirse, dönüp dolaştığı bütün sıkıntı ve şiddet hallerinde kalbi rahat eder. İşte bu açıdan şöyle denilmesi caiz olur: Bunlar nimet ve rahmettir, fakat görüntü itibariyle değildir. Çünkü bir kimsenin başına belâ iner de ona sabrederse bunda dört haslet olur: Birincisi kazandığı kötülüklerin örtülmesidir. İkincisi: Kulluğu ve başkasının kendisi üzerindeki mülkiyeti bilmektir. Üçüncüsü: Musibetleri izleyen sevap ve daimi nimettir. Dördüncüsü: Nimeti şiddetten ayırmaktır. Çünkü şiddet sebebiyle nimetin kadri daha iyi bilinir. Kulun, kendisine ihsanda bulunmasına gelince; helâkine sebep olacak şeylerden onu korumasıdır.
Hayâsızlığı yasaklar. “Fahşâ” büyük ve çirkin olan fiildir. Münker ise tanınmayan ve garib olan bir davranıştır. İbrahim'in (a.s.): “Siz tanımadık kimselersiniz”?“9 demiş ve tanımadığı için meleklere tanınmayan (münker) adını vermiştir. Münker, hayır ve salah sahibi iyi bir kul olmakla tanınan kimselerin yaptıkları hatalardır, bu işin onlardan çıkması beklenmez ve garip karşılanır. Çünkü bu iyi kullar bu nevi işlerle tanınmamışlardır, bu sebeple onların yaptıkları bu tür hatalar münker diye isimlenir. Fahşâ, çirkin işler, fesat sahibi ve kötü insanların yaptıkları işler olup bu işler onlarda çok büyük ve çirkin olur. “Bağy” zulüm demektir. Münker, fahşâ ve bağy, bunların hepsinin aynı anlamda olması da ihtimal dâhilindedir. Fahşâ ( münkerdir, fahşâ bağydir, münker fahşâ ve bağydir. En doğrusunu Allah bilir.
Size öğüt veriyor. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Anılanların hepsinden sizi sakındırıyor ki aklınızı başınıza alasınız ve onlardan uzak durasınız. Bazıları da şöyle demiştir: Öğüt katı kalpleri yumuşatan ve Allah'a itaata çeviren sözlerdir. Biz bunu daha önce belirtmiştik.
DOLİ LE İZ laz i;
abi “Antlaşma yaptığınız zaman Allaha verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Unutmayın ki yaptıklarınızı Allah bilmektedir.”
Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allal'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Bu beyan, bazı kimselerin bazılarına verdiği sözlerde durmalarmı Allahm emretmesi anlamına gelmesi muhtemeldir. Allah kullarma, verdikleri sözün gereğini yerine getirmelerini emretti, verilen sözü bozmayı da yasakladı. Birbirlerine verdikleri sözlerde durmasalar da Allaha verdikleri sözlerde durmaları lazım gelir. Fakat Allah söz verince sözde durmalarını emredip ahitlerini bozmayı yasakladı. Çünkü verdikleri sözlerde durmayı terketmek ve bunun üzerine ileri sürdükleri şartı bozmak, anlaşma yapmadıkları sözlerde durmamaktan daha çirkin ve daha kötüdür, tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah'ın üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdini hatırlayın; o zaman, “Duyduk ve kabul ettik” demiştiniz. Allahtan korkun; şüphesiz Allah kalplerin içindekini bilmektedir”?”. İşittik ve itaat ettik dedikten sonra kulların verdikleri sözde durmayı terketmesi ve verilen ahdi bozması, daha önce geçen bir ahit ve şart ileri sürme olmadan verilen sözü bozmaktan daha ürkütücü ve daha çirkin bir iştir. En doğrusunu Allah bilir ya, vâdetmeseler de sözde durmak gerekli olsa da söz verilince sözde durmayı, Allah'ın emretmesinin mânası işte budur. Çünkü Allah insanları hikmeti ve sınanmayı kabul edecek şekilde yaptı ve bünyeleri ile yaratılışlarını, bunları yerine getirebilecek kabiliyette yarattı. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler”, Yani onları da bünyelerini de ben yarattım. Yani Allah bu şeylerin yaratılışları ile bünyelerini o yükü yüklenecek şekilde yaratmadı, o yükü insan yüklendi. Yani insanı ve bünyesini bu yükü yüklenebilecek ve yerine getirebilecek kabiliyette yarattı.
Yüce Allah'ın, söz verince sözün yerine getirilmesini emrettiği ahitlerin kulların yaptıkları yeminler olma ihtimali de vardır. Çünkü Allah bu konu hakkında şöyle buyurdu: Kuvvetlendirdikten sonra yeminleri bozmayın. Allah Teâlâ yeminlerden söz edip onları bozmayı yasakladı. Ayrıca bunun, yemin yapınca onu bozduğu zaman kişinin günahkâr olacağı yeminleri bozmayı yasaklaması anlamma gelmesi de muhtemeldir. Çünkü Allah bu tür yeminleri bozmayı yasaklamıştır, eğer akdettiği yemin sebebiyle günahkâr olsaydı onu bozmayı yasaklamazdı. Çünkü yemin edince onu bozduğu için kişinin günahkâr olacağı bildirilmiş ve yerine getirilmesi, korunması emredilmeyen yeminleri bozmak zaten emredilmiştir. Üstelik o âyette kuvvetledirdikten sonra meâlindeki ifade zikredilmiş ve yerine getirilmesinde günah söz konusu değilse, kişi de eğer bunu kuvvetlendirmemişse bu yemini bozmaya cevaz verilmemiştir. Fakat kuvvetlendirmeyi belirtmesinin sebebi, kuvvetlendirdikten sonra onu bozmanın, kuvvetlendirmeden bozmaktan daha çirkin ve daha kötü olmasıdır. Belirttiğimiz gibi, sözleşme yaptıktan sonra ahitleri bozmakta çirkinlik ve ölçüyü aşmak vardır.
Bazıları kuvvetlendirdikten sonra meâlindeki beyanını Allah adına yemin etmeleri anlamına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü Arap müşrikleri büyük ve önemli olmayan işler için yemin etmezlerdi, işte bu da onların en son yeminleridir. Bu sebeple yorum yapan bazı âlimler: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler”? meâlindeki âyet hakkında şöyle demişlerdir: “kuvvetle yemin”, onların Allaha yemin etmeleridir.
Allah'ı kendinize kefil tutarak. Denildi ki: Müşrikler kendi aralarında, Allah'ı kendileri hakkında kefil tutma konusunda yemin ediyorlardı. Yine denildi ki: Kefil, şahitlik eden, koruyan demektir. Böylece malları ve canları korumak için kefil olduğu nesnelerden sorumlu tutulur.
Allah yapacaklarınızı biliyor. Verdiğiniz sözde duracağınızı da, verdiğiniz sözü bozacağınızı da bilir. En doğrusunu Allah bilir.
ESI ES Eis
---
Dipnotlar:
“Elçiler Lüt ailesine geldiklerinde Lüt onlara, bilinmedik tanınmadık kimselersiniz dedi” “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir”
Nahl 16:91
Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı emreder. Allah adaleti emreder meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “İnsanlar arasında” Yani aranızda adaletle ve ihsanla hükmetmeyi emreder ki o da kendisine itaatle mükellef kıldığı emirdir. Yahut kendilerine ya da insanlara güzel davranmayı emretmek olur. Adaletle emretmenin, kulun kendisi ile Allah arasmda, ihsanı emretmenin de kendisi ile diğer insanlar arasında olması mümkündür. Yani kul Rabb'ine karşı adaletle muamelede bulunur, çünkü adalet bir şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Kişi kendisi ile Rabb'i arasındaki ihsan derecesinin sınırını aşmaya güç yetiremez. Allah insanlara, onların Allaha yaptıklarından daha fazla ihsanda bulunmaya güç yetirir, dolayısıyla yaratıklara ihsanda bulunmuş olur, fakat kimse Allah'a ihsanda bulunmuş olamaz.
Akrabaya karşı cömert olmak. Yani akrabaya farz olan zekât dışında sadaka vermek.
Hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. Bunlar kötülüklerdir, yani Allah bütün kötülükleri yasakladı.
Ebü Bekir el-Esam Muhakkak ki Allah adaleti emreder meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani Allah'ın, onlar üzerlerindeki hakkı sebebiyle adaleti ve ihsanı emreder demiştir. Bunlar da Allah'a ibadet ve birbirlerine şefkatin vasıtası kılınan itaatlardır. Akrabaya karşı cömert olmak akrabayı ve yakınları ziyaret etmektir. Hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı da yasaklar. İbn Abbâs, Mukâtil, Katâde ve diğerleri şöyle demişlerdir: Allah adaleti emreder, tevhidi emreder demektir, ihsanı emreder meâlindeki söz farzları yerine getirmeyi emreder demektir. Bu görüş İbn Abbâs ve Katâde'nin görüşüdür. Mukâtil ihsan sözünün, kulların kendi aralarındaki muameleler olduğunu, bazılarının bazılarına güzel davranışları mânasına geldiğini, akrabaya karşı cömert olmak meâlindeki sözün de akrabayı ziyarette bulunmak, hayâsızlığı yasaklar meâlindeki söz zinayı yasaklar, kötülüğün şirk olduğunu, zorbalığın da insanlara yapılan zulümler olduğunu söylemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Münker şeriatlerde ve âdetlerde tanınmayan davranıştır. Münkerin, Allah'ın ateşle tehdit ettiği yasaklanmış fiiller olduğu da söylenmiştir. Denildi ki; zorbalık da öldürmek ve zulüm yapmaktır.
Bununla beraber, adaletin iç yüzünün ne olduğunun bilinmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir ya, adalet her şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Buna göre, her şey, tevhit ve diğerleri adaletin çerçevesine girer. Rablık ve ilâhlık Allaha tahsis edilir, Allah'tan başkası bu konuda ona ortak koşulmaz, bu nitelikler başkasına çevrilmez, başkasına nispet edilmez. Belki rablık ve ilâhhk Allaha, kulluk da kullara nispet edilir, kulluk Allaha nispet edilmez, rablık ve ilâhlık da kullara nispet edilmez. İşte bu adalettir, her şeyi lâyık olduğu yere koymaktır; rablığı yerine, kulluğu da yerine koymaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, adaletin mânası budur.
İhsana gelince, o, Hz. Peygamber'in (s.a.) buyurduğu gibi, Cebrâil (a.s.) ona imanın ne olduğu sorusunu sorunca, ihsanı ve İslâm'ı da sormuş ve “İhsan nedir?” demiştir. Buna karşılık Hz.Peygamber: “Görüyormuş gibi Allaha ibadet etmendir, sen onu görmesen de Allah seni görüyor” buyurmuştur. Bir kimse başkası için, kendisini görecek şekilde bir iş yaparsa ebedi olarak o işte o kişinin rızasını ister, o işi ona tahsis eder ve o işte rızasının olmasını ister. [ ] İhsanın üç şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi: Az önce belirtildiği gibi, Allah'ı görür gibi onun için iş yapmaktır. Bu da kulun kendisi ile Allah arasındaki işlere dairdir.
İkincisi: Kul ile halk arasındaki işlerdedir. O da izin verilen işlerde kendisi için sevdiği şeyleri halk için de sevmektir. Yahut mutlak anlamda şöyle deriz: Kendisi için sevdiğini, halk için de sever. Eğer bu açıklamaya, düşmanlarla aramızda cereyan eden savaşlar ve öldürmeler sebebiyle itiraz edilirse ve denilirse ki, savaşta kendimize yapılmasını istemediğimizi onlar için isteriz. Buna şöyle cevap verilir: Bu savaşlarda ve öldürmelerde, kâfir olan düşmanı helâkten ve ebedi azaptan kurtarma talebi vardır. Bu bizim kendimiz için de sevdiğimiz bir akıbettir. Bir kimsenin bizi tehlikeden kurtarmaya çalışmasını severiz. Görmez misin ki yüce Allah: “Biz seni bütün âlemlere sadece rahmet olarak gönderdik”? buyurmuştur.
Görünüşü itibariyle savaşta rahmet yoktur, fakat gerçekte rahmet vardır, çünkü savaş onları İslâm'a sevkeder, zira öldürme ve savaş başlamadan önce ancak az kimseler müslüman olmuştur, fakat onlara karşı savaş başlatılınca, grup grup İslâm'a girmişlerdir. Dolayısıyla savaş, her ne kadar görünüşte baştaki gözün bakışı ile rahmet olmasa da gerçekte rahmet olmuştur.
Üçüncüsü: Halkın başına gelen şu belâ ve musibetler de böyledir. Bunlar gerçekte birer nimet ve rahmettirler. Bu sebeple, sabredince bunun sonunda sevap ve nimet var olduğu için, bazı insanlar onları nimet olarak isimlendirmişlerdir. [§]Bunu Allahtan hak ve adalet olarak görmüştür, sıkıntı ve sevinç EEJ halini de Allah'tan görmüştür. Kul, akıbetinde hayır, menfaat bulunduğu için bunları nimet bilirse, dönüp dolaştığı bütün sıkıntı ve şiddet hallerinde kalbi rahat eder. İşte bu açıdan şöyle denilmesi caiz olur: Bunlar nimet ve rahmettir, fakat görüntü itibariyle değildir. Çünkü bir kimsenin başına belâ iner de ona sabrederse bunda dört haslet olur: Birincisi kazandığı kötülüklerin örtülmesidir. İkincisi: Kulluğu ve başkasının kendisi üzerindeki mülkiyeti bilmektir. Üçüncüsü: Musibetleri izleyen sevap ve daimi nimettir. Dördüncüsü: Nimeti şiddetten ayırmaktır. Çünkü şiddet sebebiyle nimetin kadri daha iyi bilinir. Kulun, kendisine ihsanda bulunmasına gelince; helâkine sebep olacak şeylerden onu korumasıdır.
Hayâsızlığı yasaklar. “Fahşâ” büyük ve çirkin olan fiildir. Münker ise tanınmayan ve garib olan bir davranıştır. İbrahim'in (a.s.): “Siz tanımadık kimselersiniz”?“9 demiş ve tanımadığı için meleklere tanınmayan (münker) adını vermiştir. Münker, hayır ve salah sahibi iyi bir kul olmakla tanınan kimselerin yaptıkları hatalardır, bu işin onlardan çıkması beklenmez ve garip karşılanır. Çünkü bu iyi kullar bu nevi işlerle tanınmamışlardır, bu sebeple onların yaptıkları bu tür hatalar münker diye isimlenir. Fahşâ, çirkin işler, fesat sahibi ve kötü insanların yaptıkları işler olup bu işler onlarda çok büyük ve çirkin olur. “Bağy” zulüm demektir. Münker, fahşâ ve bağy, bunların hepsinin aynı anlamda olması da ihtimal dâhilindedir. Fahşâ ( münkerdir, fahşâ bağydir, münker fahşâ ve bağydir. En doğrusunu Allah bilir.
Size öğüt veriyor. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Anılanların hepsinden sizi sakındırıyor ki aklınızı başınıza alasınız ve onlardan uzak durasınız. Bazıları da şöyle demiştir: Öğüt katı kalpleri yumuşatan ve Allah'a itaata çeviren sözlerdir. Biz bunu daha önce belirtmiştik.
DOLİ LE İZ laz i;
abi “Antlaşma yaptığınız zaman Allaha verdiğiniz sözü yerine getirin; Allah'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Unutmayın ki yaptıklarınızı Allah bilmektedir.”
Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin; Allal'ı kendinize kefil tutarak kesinliğe kavuşturduktan sonra yeminlerinizi bozmayın. Bu beyan, bazı kimselerin bazılarına verdiği sözlerde durmalarmı Allahm emretmesi anlamına gelmesi muhtemeldir. Allah kullarma, verdikleri sözün gereğini yerine getirmelerini emretti, verilen sözü bozmayı da yasakladı. Birbirlerine verdikleri sözlerde durmasalar da Allaha verdikleri sözlerde durmaları lazım gelir. Fakat Allah söz verince sözde durmalarını emredip ahitlerini bozmayı yasakladı. Çünkü verdikleri sözlerde durmayı terketmek ve bunun üzerine ileri sürdükleri şartı bozmak, anlaşma yapmadıkları sözlerde durmamaktan daha çirkin ve daha kötüdür, tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah'ın üzerinizdeki nimetini, sizden aldığı sağlam ahdini hatırlayın; o zaman, “Duyduk ve kabul ettik” demiştiniz. Allahtan korkun; şüphesiz Allah kalplerin içindekini bilmektedir”?”. İşittik ve itaat ettik dedikten sonra kulların verdikleri sözde durmayı terketmesi ve verilen ahdi bozması, daha önce geçen bir ahit ve şart ileri sürme olmadan verilen sözü bozmaktan daha ürkütücü ve daha çirkin bir iştir. En doğrusunu Allah bilir ya, vâdetmeseler de sözde durmak gerekli olsa da söz verilince sözde durmayı, Allah'ın emretmesinin mânası işte budur. Çünkü Allah insanları hikmeti ve sınanmayı kabul edecek şekilde yaptı ve bünyeleri ile yaratılışlarını, bunları yerine getirebilecek kabiliyette yarattı. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler”, Yani onları da bünyelerini de ben yarattım. Yani Allah bu şeylerin yaratılışları ile bünyelerini o yükü yüklenecek şekilde yaratmadı, o yükü insan yüklendi. Yani insanı ve bünyesini bu yükü yüklenebilecek ve yerine getirebilecek kabiliyette yarattı.
Yüce Allah'ın, söz verince sözün yerine getirilmesini emrettiği ahitlerin kulların yaptıkları yeminler olma ihtimali de vardır. Çünkü Allah bu konu hakkında şöyle buyurdu: Kuvvetlendirdikten sonra yeminleri bozmayın. Allah Teâlâ yeminlerden söz edip onları bozmayı yasakladı. Ayrıca bunun, yemin yapınca onu bozduğu zaman kişinin günahkâr olacağı yeminleri bozmayı yasaklaması anlamma gelmesi de muhtemeldir. Çünkü Allah bu tür yeminleri bozmayı yasaklamıştır, eğer akdettiği yemin sebebiyle günahkâr olsaydı onu bozmayı yasaklamazdı. Çünkü yemin edince onu bozduğu için kişinin günahkâr olacağı bildirilmiş ve yerine getirilmesi, korunması emredilmeyen yeminleri bozmak zaten emredilmiştir. Üstelik o âyette kuvvetledirdikten sonra meâlindeki ifade zikredilmiş ve yerine getirilmesinde günah söz konusu değilse, kişi de eğer bunu kuvvetlendirmemişse bu yemini bozmaya cevaz verilmemiştir. Fakat kuvvetlendirmeyi belirtmesinin sebebi, kuvvetlendirdikten sonra onu bozmanın, kuvvetlendirmeden bozmaktan daha çirkin ve daha kötü olmasıdır. Belirttiğimiz gibi, sözleşme yaptıktan sonra ahitleri bozmakta çirkinlik ve ölçüyü aşmak vardır.
Bazıları kuvvetlendirdikten sonra meâlindeki beyanını Allah adına yemin etmeleri anlamına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü Arap müşrikleri büyük ve önemli olmayan işler için yemin etmezlerdi, işte bu da onların en son yeminleridir. Bu sebeple yorum yapan bazı âlimler: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler”? meâlindeki âyet hakkında şöyle demişlerdir: “kuvvetle yemin”, onların Allaha yemin etmeleridir.
Allah'ı kendinize kefil tutarak. Denildi ki: Müşrikler kendi aralarında, Allah'ı kendileri hakkında kefil tutma konusunda yemin ediyorlardı. Yine denildi ki: Kefil, şahitlik eden, koruyan demektir. Böylece malları ve canları korumak için kefil olduğu nesnelerden sorumlu tutulur.
Allah yapacaklarınızı biliyor. Verdiğiniz sözde duracağınızı da, verdiğiniz sözü bozacağınızı da bilir. En doğrusunu Allah bilir.
ESI ES Eis
---
Dipnotlar:
“Elçiler Lüt ailesine geldiklerinde Lüt onlara, bilinmedik tanınmadık kimselersiniz dedi” “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir”
Nahl 16:92
Sakın, bir grubun diğer gruptan daha güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda (güçsüzler aleyhine) bir kandırma aracı yaparak, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın. Bu beyanın tevilinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun, kâfirlerin birbirine muhalefetine dair olarak indiğini söylemiştir. O muhalefet de bazısının bazısına vâris olması, bazısının bazısına yardımda bulunmasıdır. Helâk olsalar da birbirlerine maddi ve manevi yardımda bulunma konusunda yemin ediyorlardı. Sonra anlaşmalı oldukları kabileler dışındakilerle birlikte çoğalmak ve hâkim olmak isteyince o yemini bozuyorlar, çokluk ve hâkimiyet kimin tarafında ise ona dönüyorlardı, bu sebeple onlara bu tavır yasaklanmıştır.
Bazıları da, âyetin Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabından sonra gelenler hakkında indiğini söylemişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.) Hâriciler'in ortaya çıkacağını, dinde ihtilaflar olacağını bildiği için, adalet ehli ile sözleşme yapanlarla onlara biat edenleri, sayıca çok olmaları ve galip gelmeleri sebebiyle adalet ehli ile beraber olmayı ve onlara yardımda bulunmayı terketmelerini ve verdikleri ahdi bozmalarını yasaklamıştır. Bunun için Allah bu şekilde sizi imtihan etmektedir buyurdu. Bu açıklama, yapılan uyarının müslümanlar hakkında olduğuna işaret eder. Bazıları da âyetin, münafıklar hakkında indiğini söylemişlerdir. Çünkü münafıklar Resülullah ile ashabına yardım edeceklerine dair yemin ediyorlar ve “biz sizinle beraberiz” diyorlardı. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sizden olduklarına dair Allaha yemin de ederler, halbuki onlar sizden değildir, fakat onlar korkak bir topluluktur”. Onlar kendilerinden olan müminlere muvafakat edeceklerine ve düşmanlarına karşı yardım edeceklerini sanırlar ve bunun için yemin de ederlerdi, sonra çokluğun, galebe ve kuvvetin kâfirlerde olduğunu görünce onlara meylederler, yeminlerini bozarak onlarla beraber olurlardı. Bunun benzeri şu âyette yer almaktadır: “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, “Sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler”, 183 (Slİpliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın. Yani verdikleri sözü ve misakı bozmakta, kuvvetlendirdikten sonra büktüğü ipliği çözen kadın gibi olmayın. Bundan başka bir yoruma da ihtimali olması caizdir.
Allah şöyle buyuruyor: Allah hakkında, onun insanları var etmekte ipliği büktükten sonra çözen kadın gibi olduğunu zannetmeyin. Eğer diriliş olmayacak olsa bu durum ipi büktükten sonra çözen kadın gibi olurdu, oysa siz bunun çirkin bir şey olduğunu bilirsiniz. İşte bunun gibi, diriliş olmasa insanları yaratmadaki çirkinlik de böyle olurdu.
Sonra Allah ahit ve misak veren ve bunu yemin ile kuvvetlendiren, sonra da bozan kimseye, ipi büktükten sonra onu geri çözen kadın örneğini vermiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, Allah şöyle buyurur: Bu kadın sağlam bir şekilde büktüğü ipi çözünce ondan yararlanmadığı gibi, söz verip de verdiği ahdi bozan kimse de bu sözden yararlanamaz ve ona güvenilemez. Şöyle buyuruyor: O kadın ne büktüğü ipi bırakıp ondan yararlanmıştır, ne de pamuk ve keteni olduğu gibi bırakmıştır. Söz verip de sonra sözünü bozan da böyledir; söz verdiği zaman ne onu tutar, ne de söz vermeyi bırakır, benzer açıklamalar yapılabilir.
Ayrıca o kadın hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, bir temsil olarak söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Yani sağlam bir şekilde büktükten sonra ipini çözen bir kadın duysanız “bu ne ahmak bir kadındır” derdiniz. İşte kuvvetli bir şekilde söz verip de onu bozan kimse de böyledir.
Aranızda (güçsüzler aleyhine) bir kandırma aracı yaparak. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: “Dehalen” “Kandırma” doğru ve düzgün olmayan bir eylemdir. Araplarda söyle denilir: “Hâzâ medhülun “Bu medhüldür” yani doğru değildir. Başka biri “dehal” hakkında şöyle demiştir: Dehal aldatarak ve tuzak kurarak, yani bazınız bazınızı aldatır. Bu Ebü Avsece'nin görüşüdür. İbn Kuteybe de şunu söylemiştir: “Dehalen beyneküm” sözü: Aranızda hainlik ve fesat çıkararak anlamına gelir. Bir grubun olması. Yani bir fırkanın bir fırkadan daha güçlü olması demektir. Ebü Avsece de (Kii) kelimesi için şöyle demiştir: Bu kelime “niks”ten gelmektedir, “niks” sicimin iplikleridir. Bu iplikler bozulur, sonra taraklanır ve yün haline getirilir, sonra da tekrar bükülür.
[ ] “Mıtrak” kamıştan bir sopa olup onla pamuk dövüldüğü gibi yün dövülüp ayrılır ve yumuşatılır. Arap dilinde: “taraktus-süfe, atrakuhu, tarkan” denilir. Yani dövdüm demektir. Yine “nefeştühu, enfeştühu, nefşen” (les asat axx55) denilir. Yani: Birbirinden ayırdım da ayrıldı demektir. Allah Teâlâ'nın şu beyanı bu anlamı içerir: “O gün dağlar atılmış yün gibi olur”. Yine Arap dilinde, ip iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz ve on tasmalı olunca “habl müsennen” denilir. İbn Kuteybe demiştir ki: “Enkâs” kıl ve diğer onun dışında bükülenlerin bozulanıdır, tekili “niks” kelimesidir. Allah şöyle buyuruyor: “Yemin ve ahitlerini kuvvetlendirdikten sonra bunları bozup da günahkâr olmayın; yoksa ip eğiren ve dokuyan sonra bu dokuduğu ile eğirdiğini bozup çözülmüş hale getiren kadın gibi olursunuz”, En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allahtan bir zafer nasip olursa, Sizinle beraber değil miydik” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara) “Üzerinize kol kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler. Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir”.
Nahl 16:93
Eğer Allah isteseydi hepinizi elbette ki bir tek inanç topluluğu yapardı. Hasan-ı Basri Allah dileseydi meâlindeki beyan hakkında şunu demiştir: Buradaki dilemek zorlamak ve mecbur etmektir. Yani Allah dileseydi onları iman etmeye zorlar ve onlara galip gelir de hepsi iman ederlerdi. Bu düşünce yanlıştır. Baskı ve zorlama ile iman meydana gelmez. Çünkü baskı ve cebir altındaki kulun yaptığı işte kendi dahli olmaz, dolayısıyla Hasan-ı Basri'nin yorumu bâtıl geçersizdir. Zira bu durumda imanın ortaya çıkması mümkün değildir. Ebü Bekir el-Esam bu âyetin yorumu şöyledir demiştir: Allah dileseydi onlar için bir mücize indirirdi de o mücizeye dayanarak iman ederlerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz de derhal ona boyun eğerler”?”. Allah, şayet bir mücize indirse, ona boyun eğeceklerini haber verdi. Fakat bize göre bunun mânası şudur: Onlar mücizeye inanıp boyun eğecek değillerdir, fakat O'nun bunu dilemesiyle boyun eğerler. Dileseler de yahut istemeseler de, mücizenin onları imana sevketmesine ihtimal yoktur. Görmez misin ki onlar haşir günü mücizeleri görünce yalan konuşurlar. [§]Şu beyanda belirtildiği üzere: “Sonra da Allaha ortak koşanlara Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?" diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı””. Burada yüce Allah, mücizeleri gördükleri halde yalan söylediklerini haber vermiştir. Allahın dünyada onlara indirdiği âyet, kıyâmet gününde görecekleri âyetten daha büyük değildir. Hem âhirette mücizeyi görmek onların yalan konuşmalarını engellemedi. Bu durum gösteriyor ki; mücize onları imana sevkediyor, inanmaya zorluyor değildir. Fakat Allah dileseydi kendi tercihleri ile iman ederlerdi, dolayısıyla onun yaptığı yorum yanlış olur.
Hem bize göre bu âyetin iki şekilde yorumlanması da muhtemeldir: Birincisi: Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Kendilerine verdiği mücizenin zâhirine bakarak kesinlikle iman ederlerdi. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı”? İnsanları küfre teşvik eden sebeplerle hepsi kâfir olmasaydı Allah Teâlâ kâfirlerin tavanları ve merdivenlerini gümüşten yapardı. Eğer Allah bunu müslümanlar hakkında aynen yapsa ve onların ellerinde olsa, yine hepsi iman ederlerdi. Çünkü bunun kâfirlerin ellerinde olmasına ihtimal yoktur. Müslümanlar hakkında bu imkân aynen söz konusu olunca ve ellerinde ortaya çıkınca bu kâfirleri, küfrü terkedip İslâm'a girmeye sevketmez.
İkinci yorum şudur: Allah dileseydi lütfuyla insanları tek bir ümmet yapardı ve onlarndan her birinin kalbini İslâm'a açardı, insanlar da bu lütfu kalplerine kimin koyduğunu bilmeden bunu yapardı. Allah'ın düşmanı olan şeytana vesvese verme imkân verip, o da davet edenin yahut kalplerine bırakanın kim olduğunu bilmeden insanların kalbine vesvese vermesi gibi bir yolla bunu yapardı. [§]Görmez misin ki, İblis (aleyhillâne) Âdemt (a.s.) vesvese verince, Rabb'inin yasakladığı ağacın meyvesinden yedi. Eğer vesvese verenin İblis olduğunu bilseydi onun dediğini yapmazdı. Bunun gibi, Allah meleklere iman edenlerin kalplerini sebat ettirmez ve kalplerine bazı şeyleri bırakıp ilham etmeye imkân vermezdi. Buna şu beyanda temas edilmiştir: “O sırada Rabb'in meleklere şunu vahyediyordu: Şüphesiz ben sizinle beraberim, iman edenlerin sebatlarını pekiştirin”. Herhangi bir kimsenin kendilerini buna çağırdığını bilmeden yahut kimin kalplerine bıraktığını bilmeksizin demektir. Düşmanına (şeytana) ve meleklerine, sözünü ettiğimiz bu imkânı veren Allah, kimin yaptığını bilmeksizin, insanların kalplerini İslâm'a açma ve onları buna çağırma imkânına sahiptir.
Ama O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir, dilediğini de doğru yola iletir. Hasan-ı Basri'nin söylediğine göre bu âyet “hükmetmek anlamındadır”! Ebü Bekir el-Esam bu âyet hakkında şöyle demiştir: Yasak koyduğu kimseyi koyduğu yasak sebebiyle saptırır, verdiği emirle de hidâyete erdirir. Fakat bu görüş yanlıştır. Çünkü Allah yasaklama sebebiyle saptırıcı, emretmek yoluyla da hidâyete erdirseydi, nebi ve resüllerin hakkında da saptırıcı olması gerekirdi. Çünkü Allah onlara da yasaklar koydu, dolayısıyla onları da saptırmış olurdu.
Eğer denilirse ki: Sözünü ettiğin durum gerçekleşmedi, çünkü peygamberler günah işlememişlerdir.
Buna şöyle cevap verilir: Günah işlemek onların fiilidir. Sapmanın peygamberlerin fiilleri sebebiyle olmasına ihtimal yoktur. Dolayısıyla sözü edilen itirazın yanlış olduğuna işaret eder. İtiraz edenlerin görüşüne göre nehiyle asi ve saptırıcı olur. Bize göre Dilediğini saptırır meâlindeki beyanın anlamı şudur: Yani insanların sapma fiilini yaratır yahut hidâyet karşısında sapıklığı tercih edeceğini bildiği kimseleri saptırıp onlara yardım etmez.
Yapmakta olduklarınızdan dolayı kesinlikle sorgulanacaksınız. Âyetin anlamı açık olup yoruma ihtiyacı yoktur.
On ha DEE NERE
---
Dipnotlar:
“Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız; sonra da Allaha ortak koşanlara 'Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı” “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmânı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık” “O sırada Rabb'in meleklere şunu vahyediyordu: Şüphesiz ben sizinle beraberim, iman edenlerin sebatlarını pekiştirin. Ben inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım, artık boyunlarının üzerinden vurun, onların bütün parmaklarıma vurun”.
Nahl 16:94
Yeminlerinizi aranızda bir kandırma aracı yapmayın. Bunun yorumunu daha önce belirttik. Sonra sapasağlam basmışken ayağınız kayar. Ebü Bekir el-Esam demiştir ki: Sapasağlam basmışken ayağınız kayar meâlindeki beyan şuna işaret eder: Önce geçen âyetler müslümanlara dairdir. Allah Teâlâ sebat ettikten sonra bazı ayakların kaydığmı haber vermiştir ki o da müslüman olduktan sonra kâfir olmaktır. Sapasağlam basmışken korku ile ayağınız kayar meâlindeki ifade güven içinde olduktan sonra demektir. Çünkü onlar imanları sebebiyle güvende bulunuyorlardı, verdikleri sözü ve yaptıkları yeminleri bozmaları sebebiyle korkuyorlar. Buna göre ayağınız kayar sonra meâlindeki beyan korkudan kinâyedir, sebat ettikten sonra sözü de güvenden kinâye olur. Yani verdikleri sözle güvende olduktan sonra verdikleri sözü bozmaları sebebiyle korkar oldular. En doğrusunu Allah bilir.
Allah yolundan saptırmanızın acı meyvesini tadarsınız, ayrıca ağır bir azapla da cezalandırılırsınız. Bu beyana yorum şöyledir: Dünyada iken öldürülmek ve kahredilmek suretiyle azabı tadarlar. Allah'ın dininden insanları çevirmeleri ve iman ettikten sonra imanı inkârla değiştirmeleri sebebiyle âhirette azabı tadarlar anlamına gelmesi de muhtemeldir. Sizin için çok büyük bir azap vardır.
Nahl 16:95
Allah'a verdiğiniz sözü küçük bir menfaate satmayın. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın ahdi, Allah'ın dinidir. Bazıları da Allah'ın onlara verdiği söz olduğunu söylemiştir. Allah'ın ahdinin verdikleri ahit ve yaptıkları yeminler olma ihtimali de vardır. Yani Allah'a verdiğiniz sözü az bir menfaat karşılığında bozmayın.
Allah katında olan daha hayırlıdır. Çünkü Allah katında olan devamlı ve kalıcı olandır, bu ise yok olan, devam etmeyendir yahut ahdinizi yerine getirmenizin karşılığı olan şey bundan daha hayırlıdır, yani anılan ahde vefa ile size vereceği karşılık başkasından daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Nahl 16:96
Sizde bulunanlar tükenip gider, ama Allah'ın katındakiler kalıcıdır. Yani verdiğiniz ahdi ve yaptığınız yeminleri bozmak suretiyle kazandığınız ve aldığınız mallar tükenir, yok olur, Allah katındaki karşılık ve sevap ise kalıcıdır.
Asla kuşkunuz olmasın ki, güçlüklere göğüs gerenlerin ecirlerini vereceğiz. Bu ilâhi beyanda geçen “saberü” sözü; emirlere ve yasaklara karşı sabrederler; verdikleri söze en güzel bir şekilde vefa göstermek üzere sabrederler demektir. Burada “bi ahseni” kelimesi sabretmeleri karşılığında kendilerine vereceğimiz mükâfat, ahde vefa etmekten daha güzeldir demektir. Yahut onları, yaptıklarından daha güzeli ile mükâfatlandıracağız; yani onların kötülüklerini iyiliğe çevireceğiz. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir”; “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir””, En doğrusunu Allah bilir.
Nahl 16:97
Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız. Müfessirler güzel bir hayat yaşatacağız meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları âhirette güzel bir hayat demiştir, o da cennettir. Bazıları da dünyada güzel bir hayat demiştir. Güzel bir hayatın âhirette olduğunu söyleyenlerin yorumu şöyledir: Kimin dünyadaki ameli güzel ve yararlı olursa, Allah ona âhirette güzel bir hayat yaşatır. Böyle olmazsa kim salih amel işlerse meâlindeki cümlenin anlamı tek bir amele inhisar eder. Bunun gibi yüce Allah'ın: “Ey rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver” (lâyetinin zahiri mânası da birdir. Fakat bunun açıklaması belirttiğimiz şu husustur: Kimin dünyadaki işi yararlı olursa Allah ona sözü edilen vâdini gerçekleştirir. Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver meâlindeki beyan şu anlama gelir: Bize dünyada verdiğin müddetçe güzel şeyler ver’. Yahut bitirmek anlamında olur. Yani kimin hayatı yararlı işle son bulursa, cennette yüce Allah ona tertemiz hoş bir hayat yaşatır. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Kim iyilik getirirse ona getirdiğinin on katı vardır”, Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Tertemiz hayat” cennettir. Çünkü dünyada insanın hayatını daraltan ve sıkıntıya sokan olaylar vardır. Bazıları da: Dünyada güzel bir hayatın tevili şöyledir demiştir: Dünyada iken kimin himmet ve gayreti yararlı iş yapmak olursa, elbette biz ona güzel bir hayat yaşatırız. Yani onu başarılı kılar ve hayırları, yararlı işler yapmayı ve taatı ona kolaylaştırırız. Bu da Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet olunan şu hadiste ifade edilen husustur: “Herkes (cennet ve cehennemden hangisi için) yaratılmışsa onun yolu kendisine kolaylaştırılır””, Yüce Allah da şöyle buyuruyor: “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; bunların güzel karşılığına da inanırsa; biz onu işin kolayına yönlendiririz”; “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı harcayanlara gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır”, Ve benzeri âyetlerde olduğu gibi. İşte bu, dünyadaki güzel hayattır, çünkü kişiye yararlı güzel iş yapmak kolaylaştırılmış, itaat hayır yapmakta başarılı kılınmıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Erkek olsun kadın olsun, kim yararlı işler yaparsa. Bunun anlamı şudur: Dünyada Allah'ın taksimine ve rızkına kanaat getirir de razı olursa, fazla talepte bulunma düşüncesinin yanı sıra, keder ve dünyaya haris olma zilletini onlardan yok etmek suretiyle biz onu dünyada güzel bir hayatla yaşatacağız. Çünkü insanların çoğu sıkıntıları ve zilletleri, Allah'ın kısmetine razı olmamaktan ve verdiklerine kanaat etmemektendir. İşte bu kişi bunlardan korunduğu için temiz bir hayat yaşar. En doğrusunu Allah bilir.
Güzel hayatın dünyada olacağı görüşünde olanlara göre, âhirette biz onlara yaptıklarından daha güzeli ile karşılık vereceğiz. Bu Ebü Bekir elEsamm'ın görüşüdür. [§]Sözü edilen kimselere dünyada yaptıklarından daha güzeli ile karşılık vereceğiz. Bazıları da Temiz hayat için helâl rızık demiştir. Yaptıklarından daha güzeli ile bunun açıklamasını belirtmiştik.
---
Dipnotlar:
™ “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından korv’ derler”. Yani dünyada verdiğin işler ve malları güzel olarak ver, kötü olarak verme demektir. ™ “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar”.
Nahl 16:98
Kur'ân okuyacağın vakit, o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. Başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse hemen Allaha sığın! Allah işitendir, bilendir”; “Ve de ki: “Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım””!. Dolayısıyla, Resülullaha emredildiği gibi, şeytanın gizli kışkırtmalarından Allah'a sığınmak vacip olur. Yahut belirtildiği şekilde şeytanın fitlemesi durumunda Allah'a sığınmak gerekir. Fakat şeytandan Allaha sığınırken onun kışkırtma ve fitlemesinden de sığınmak gerekir.
Şöyle bir soru sorulursa: Eüzü çekerek okumak, diğer zikirlere, ibadet ve amel-i salihlere değil de Kur'âna nasıl tahsis edilmiştir?
Buna şu cevap verilir: Kur'ân dışında, ibadet ve zikirlerde “bismillah” denilerek şeytandan Allah'a sığınılır. Çünkü besmelesiz hiçbir şeye başlanmaz. İşte bu kulların şeytandan Allaha sığınmalardır. Fakat bunlardaki sığınma kinâye yolu ile Kurân okumadaki sığınma ise açık ifade ile olur. Çünkü Kur'ân bir kanıt ve kuvvetli bir delildir, kendisinde kanıt bulunan kitaba düşmanın saldırısını, kullara ait işlere yaptıkları saldırıdan daha çoktur. Görmez misin ki şeytan kendisine uyanlara, Kur'ânın büyü olduğunu, onun öncekilerin masallarından ibaret olduğu, onu Hz. Peygambere sadece bir insanın öğrettiği”? ve benzeri düşünceler telkin ediyordu. Şu beyanda buyurulduğu gibi: “Şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”. Yani onlar Kur'âna saldırmayı istiyorlardı, çünkü Kur'ân kuvvetli bir delil ve burhandı, dolayısıyla kulların işlerinden herhangi bir işe yahut zikirlerden herhangi bir zikre saldırmakla meşgul olmadılar. Buna göre hüccet olan Kur'ân'ı okurken şeytandan Allah'a açıkça sığınmak, diğerlerinde ise üstü kapalı olarak sığınmak caiz olur. En doğrusunu Allah bilir.
IS) Ayrıca bu beyanda” ve “Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar da ellerinizi yıkaym””; Ve Kur'ân okuyacağın vakit, o kovulmuş şeytandan Allah'a sığm meâlindeki diğer âyetlerde hikmet ehli, bunlardan zâhirine göre bir mâna anlamadılar, belki bundan hikmete göre bir mâna anladılar. Çünkü zâhiri anlam Kur'ân'ın okunuşundan sora Allah'a sığınmanın anlaşılmasıdır. Bunun gibi, namaza kalkma emrinden de (zâhiren) namazı kıldıktan sonra abdest almak anlaşılır. Sonra onlar bu ve benzeri âyetlerde bu mânayı anlamamışlar, belki şunu anlamışlardır: “Kur'ân okumak istediğin zaman Allaha sığın.” Bunun gibi “kalktığınız zaman” meâlindeki cümleden de “Namaza kalkmak istediğiniz zaman şunları yıkayın...” mânasını anlamışlardır, hem her kalkmada abdest alma mânasını da anlamamışlar, sadece bir kalkmada bu mânayı anlamışlar, diğerinde değil. Yani bu ifade: “Abdestsiz iken namaza kalkmak istediğiniz zaman” demektir. Yine onlar “Namaz kılınıp tamamlandığı zaman yeryüzüne dağılın”, “Yemeginizi yiyince hemen dağılm”?”; yine “Hac ibadetlerini tamamladığınız zaman Allah'ı anın” meâlindeki âyetlerden bu ibadetleri tamamlama mânasını anlamışlardır. Bu durum, bir hitaptan kastedilen ve ondan anlaşılan zâhiri mâna olmadığı, belki hikmet ve maksat olduğuna işaret etmektedir. Allaha sığınmanın aslı, düşmanlarının vesvese ve tuzaklarından Allaha sığınmaktır.
“Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse”; rım?” âyetleri.
Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığını-
---
Dipnotlar:
“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, ayaklarınızı da topuk kemiklerine kadar (yıkayın)” “Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeginizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın” (el- Ahzâb, 33/53). “Hacca mahsus ibadetlerinizi bitirdiğinizde de, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah'ı anın”.
Nahl 16:99
Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Bazıları şöyle demiştir: Şeytanın, iman edenlere nüfuz edecek bir yolu yoktur. Bazıları da sultanı delil diye açıklamıştır. Yani şeytanın iman edenler aleyhine bir delili yoktur. Bazıları da şöyle demiştir: Şeytanın, iman edenler üzerinde hükmü yoktur, onun hâkimiyeti kendisini veli edinenler üzerindedir. Fakat kendisini veli edinenler üzerinde de kahreden bir hükmü yoktur. Belki onlar, onun bir işareti ile gönüllü olarak ona itaat ediyorlar. durum, sultan kavramını hâkimiyet diye yorumlamanın sahih olmadığına delâlet eder. Buna göre sultanı yol ve hüccet diye yorumlamak uygun olur. Şeytanın, iman etmiş olanlar üzerinde bir hâkimiyeti olamaz meâlindeki sözün Kur'ân anlamına gelmesi ihtimali vardır. Çünkü Kur'ân'ın belirtilmesinden sonra şeytanın sultasının olmadığı zikredilmiştir. İman edenler meâlindeki kelimenin hülâsa olarak yalnızca Rab'lerine inananlar şeklinde anlaşılmaya da ihtimali vardır.
Tevekkül sıkıntı, sevinç, darlık genişlik gibi bütün durumlarda Allah'a dayanmak ve işini ona bırakmaktır. İşte Allah'a tevekkül budur.
Nahl 16:100
Şeytanın hâkimiyeti, hücceti ve yolu ancak onu veli edinenler üzerindedir. Yani onu yönetici edinip her emrinde ve bütün işaretlerinde, ayrıca kalplerine attığı vesveselerde ona itaat ederler. Bunun aslı şudur: Şeytanın iman edip her hal ve saatlerinde Rab'lerine tevekkül edenler üzerinde hâkimiyeti yoktur”, Yani Allah'a iman edip ona tevekkül edenler üzerinde şeytanın bir yolu ve hâkimiyeti yoktur.
Önceki âyet.
Onun yüzünden Allaka ortak koşanlar. Allah'a ortak koşanlar'dan kastedilenin İblis olması ihtimali vardır. Ona uyarlar ve Rab'lerinden vazgeçerler. Onun yüzünden Allah'a ortak koşanlar sözünün, Rablerine ortak koşanlar mânasına da ihtimali vardır.
Nahl 16:101
Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman ilâhi beyanının iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi müfessirlerin söylediği gibi bir âyetin peşinden gelen başka bir âyetle neshedilmesi anlamına gelmesidir. O da bir âyetin lafzının kaldırılması değil bir âyetin hükmünün başka bir âyetin hükmüyle değiştirilmesi şeklinde olur. İkincisi Hz. Peygamber'in risâletine ilişkin delil ve kanıttan başka bir kanıtla değiştirdik ve yeniledik demektir. [9] Sen sadece uyduruyorsun dediler. Her ne zaman onlara bir hüccetten sonra başka bir hüccet, bir âyetten sonra başka bir âyet gelirse şöyle derler: Sen sadece uyduruyorsun. Hz. Peygambere (s.a.) Allaha iftira ettiğine dair nispette bulunuyorlar. Onların inatlaşma ve kibirlenme âdetleri de böyle olmuştur. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Rablerinin âyetlerinden onlara bir âyet gelmeye görsün, ondan ille de yüz çevirirler”; “Ne zaman Rablerinden kendilerine yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, akılları başka yerde, kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir”. Onlara ne zaman bir delil ve âyetten sonra başka bir âyet gelince onları yalanlamakla ve Hz. Peygamber'i (s.a.) de bunları kendisi tarafından uydurmaya nispet etmekle karşılıyorlardı. Bununla onların küfürleri artıyordu. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Ama bu, “İman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”.
Yüce Allah inananlara inen her bir sürenin inananların imanını artırdığını, müşriklerin de azabını artırdığını ve inkârlarına inkâr kattığını haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyette “izâ” edatının edatı yerine konularak şöyle yorumlanması muhtemeldir: Eğer bir delilden sonra bir delil, bir âyetin ardından yeni bir âyet indirsek iman etmezler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”; “Eğer gelmesi sebebiyle dağların yürütüldüğü bir Kurân olsaydı (yine inanmazlardı)”:. Yani eğer bu Kur'ânın inmesi sebebiyle dağlar yahut ölüler konuşturulacak olsaydı inatlarından dolayı yine de ona inanmazlardı. İşte birincisi de buna göredir. Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman. Yani soru sebebiyle bir âyeti başka bir âyetle değiştirsek de Sen sadece uyduruyorsun derlerdi.
194 (SlAllah neyi indireceğini çok iyi bilir beyanı Allah, kulların yararına olsun yahut olmasın indireceği şeyleri çok iyi bilir mânasına gelmesi muhtemeldir. Yahut şöyle olur: Allah inananların kalplerini sabit kılmak gibi neyi indireceğini çok iyi bilir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “İman edenlere sebat kazandırsın”5. Yahut şöyle olur: Cebrâil'in (a.s.) Resülullah'a indireceğini en iyi bilir. Şu âyet de böyledir: “Müslümanlara rehber ve müjde olsun diye Rabb'in tarafından bir gerçek olmak üzere Kur'anı Rühulkudüs'ün indirdiğini söyle”, Yani Hz. Peygamber (s.a.) Kurânı kendiliğinden uydurmadı, fakat Cebrâil onu Rabb'inden indirdi.
izi gii ELE Sİ EŞ) ya yeli FSF KE
---
Dipnotlar:
“Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”. “Eğer gelmesi sebebiyle dağların yürütüldüğü veya yerin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'ân olsaydı (yine inanmazlardı). Fakat bütün işler Allaha aittir” (erSonraki âyetten. Sonraki âyet.