Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Nahl 16:102 – İsra' 17:111
İçindekiler
- Nahl 16:102
- Nahl 16:103
- Nahl 16:104
- Nahl 16:105
- Nahl 16:106
- Nahl 16:107
- Nahl 16:108
- Nahl 16:109
- Nahl 16:110
- Nahl 16:111
- Nahl 16:112
- Nahl 16:113
- Nahl 16:114
- Nahl 16:115
- Nahl 16:116
- Nahl 16:117
- Nahl 16:118
- Nahl 16:119
- Nahl 16:120
- Nahl 16:121
- Nahl 16:122
- Nahl 16:123
- Nahl 16:124
- Nahl 16:125
- Nahl 16:126
- Nahl 16:127
- Nahl 16:128
- İsra' 17:1
- İsra' 17:2
- İsra' 17:3
- İsra' 17:4
- İsra' 17:5
- İsra' 17:6
- İsra' 17:7
- İsra' 17:8
- İsra' 17:9
- İsra' 17:10
- İsra' 17:11
- İsra' 17:12
- İsra' 17:13
- İsra' 17:14
- İsra' 17:15
- İsra' 17:16
- İsra' 17:17
- İsra' 17:18
- İsra' 17:19
- İsra' 17:20
- İsra' 17:21
- İsra' 17:22
- İsra' 17:23
- İsra' 17:24
- İsra' 17:25
- İsra' 17:26
- İsra' 17:27
- İsra' 17:28
- İsra' 17:29
- İsra' 17:30
- İsra' 17:31
- İsra' 17:32
- İsra' 17:33
- İsra' 17:34
- İsra' 17:35
- İsra' 17:36
- İsra' 17:37
- İsra' 17:38
- İsra' 17:39
- İsra' 17:40
- İsra' 17:41
- İsra' 17:42
- İsra' 17:43
- İsra' 17:44
- İsra' 17:45
- İsra' 17:46
- İsra' 17:47
- İsra' 17:48
- İsra' 17:49
- İsra' 17:50
- İsra' 17:51
- İsra' 17:52
- İsra' 17:53
- İsra' 17:54
- İsra' 17:55
- İsra' 17:56
- İsra' 17:57
- İsra' 17:58
- İsra' 17:59
- İsra' 17:60
- İsra' 17:61
- İsra' 17:62
- İsra' 17:63
- İsra' 17:64
- İsra' 17:65
- İsra' 17:66
- İsra' 17:67
- İsra' 17:68
- İsra' 17:69
- İsra' 17:70
- İsra' 17:71
- İsra' 17:72
- İsra' 17:73
- İsra' 17:74
- İsra' 17:75
- İsra' 17:76
- İsra' 17:77
- İsra' 17:78
- İsra' 17:79
- İsra' 17:80
- İsra' 17:81
- İsra' 17:82
- İsra' 17:83
- İsra' 17:84
- İsra' 17:85
- İsra' 17:86
- İsra' 17:87
- İsra' 17:88
- İsra' 17:89
- İsra' 17:90
- İsra' 17:91
- İsra' 17:92
- İsra' 17:93
- İsra' 17:94
- İsra' 17:95
- İsra' 17:96
- İsra' 17:97
- İsra' 17:98
- İsra' 17:99
- İsra' 17:100
- İsra' 17:101
- İsra' 17:102
- İsra' 17:103
- İsra' 17:104
- İsra' 17:105
- İsra' 17:106
- İsra' 17:107
- İsra' 17:108
- İsra' 17:109
- İsra' 17:110
- İsra' 17:111
Nahl 16:102
102. “İman edenlere sebat kazandırsın, müslümanlara rehber ve müjde olsun diye Rabb'in tarafından bir gerçek olmak üzere Kurânı Rühulkudüs'ün indirdiğini söyle.” Kur'ân'ı Rühulkudüs'ün indirdiğini söyle. “Hak ile” anlamındaki “bilhakkı” kelimesi Allah'ın onlar üzerindeki hakkı, yahut bazılarının bazıları üzerindeki hakkı mânasına gelebilir. Sözler hakkında kullanılınca hak doğruluktur, işler hakkında doğru olan ve sağduyu, hükümler hakkında ise adalet ve isabettir. Hak, bir işi yaptığı için failinin övüldüğü şeydir.
İman edenlere sebat kazandırsın diye. Bu cümle şu beyanın tefsiridir: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler”. Çünkü yüce Allah iman edenleri sebat ettirmek için Kur'ân'ı indirdiğini haber verdi. Âyette geçen “imanlarını artırır” ifadesi burada zikredilen sebat ettirmektir. Sen ancak uyduruyorsun? meâlindeki söz “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir” meâlindeki beyana karşılıktır. Bilinmesi gerekir ki, Tevbe süresinde sözü edilen iman artışı bu âyette belirtilen sebat ettirmek, tatmin olmak ve benzeri mânalardır.
(JMüslümanlara rehber ve müjde olsun diye. Yani cehaletten ve onlara arız olan şüphelerden yahut sapıklıktan hidâyete ermek müslümanlar için müjdedir. Başka bir âyette yüce Allah şöyle buyuruyor: “İnananlar için kılavuz ve rahmet olsun diye”, Bilinmelidir ki iman ile İslâm birdir.
Óid ii OUJ Az iala AAVERE E Mes Gez
Nahl 16:103
Kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz, onlar ona bir insan öğretiyor demediler, fakat falanca kişi diye adını belirleyerek ifade ettiler. Ancak beşer ifadesi kullanılarak haber Allah'tan gelmiştir. Görmez misin ki Allah devamında oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça'dır buyurarak bunu haber vermiştir. Bu haber, insanların Hz. Peygamber'i öğrettiğini söyledikleri beşerin, kendisine işaret edilmiş ve adı belirlenmiş biri olduğuna işaret eder. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: Bunun (o beşerin) dili yabancıdır, oysa Peygamber (s.aY'in dili Arapçadır. Nasıl oldu da Hz. Peygamber (s.a.) onun söylediklerini, o da Hz. Peygamber'in söylediklerini anlamışlardır. Oysa birinin dili ötekinden başka idi. Müfessirler şunu söyledi: Hz. Peygamber (s.a.) kendisine şu ad verilmiş olan yahudi bir delikanlı ile oturur, delikanlı ona Tevrat'ı okur, Hz. Peygamber (s.a.) de onu dinlerdi. Hz. Peygamber (s.a.) ona İslâm'ı öğretirdi, o da o zaman müslüman oldu da Kureyş onun için “Ona beşer bunları öğretiyor” dedi. Eğer dedikleri gibi Hz. Peygamber (s.a.) ona İslâm'ı öğretiyor idiyse ve müslüman olmuşsa şöyle bir soru sorulabilir: O delikanlı kendi dilinden başka bir dil konuşan Hz. Peygamber'in (s.a.) haber verdikleri hakkında Arapça olarak dilini nasıl anladı? Fakat bunun Kur'ânda olması ihtimali vardır. Çünkü onlar şöyle dediler: “Sen ancak uyduruyorsun”"!, sonra da şöyle derler: Onu ancak bir insan öğretti. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: Bu Kur'ân'ı ona nasıl öğretti ki! Oysa o onun dilinden çok az şeyi anlar. Oysaki sizin diliniz Arapça olduğu halde, Kur'ân'ın bir benzerini yapamıyorsunuz, benzeri bir süre yahut bir âyet de getiremezsiniz, buna rağmen onun dilini anlamayan bir kişi Kur'ân gibi bir kitap yapmaya nasıl kâdir olmuştur? Bu durum onlar aleyhine delil anlamına gelir.
196 ISIŞunu da ifade etmeliyiz ki onların sözlerinde açık bir çelişki bulunmaktadır. Çünkü onlar: “Sen ancak uyduruyorsun” dediler, sonra da “Ona bir insan öğretiyor” dediler. Halbuki başkasının bilgi öğrettiği kişi uydurmacı değildir, çünkü iftira kendinden uydurulandır, işte bu açık bir çelişkidir. Öğretiyor dedikleri kişi hakında bazıları şöyle demiştir: Ona meylediyorlar. Bu görüş Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin sözüdür. Onlar şöyle de dediler: İlhâd? meyletmektir, kabrin bir köşesine doğru meylettiği için lahide bu sebeple lahid adı verilmiştir. Kisâi şöyle dedi: Meyletmek anlamına gelmektedir, yani meylediyorlar.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurân, s. 249.
Açık seçik Arapça. “Mubin” kelimesinin, leh ve aleyhlerindeki her şeyi açıklayan anlamında olması muhtemeldir. Yahut Allah'ın kulları üzerindeki haklarını ve bazı kimselerin bazı kimseler üzerindeki haklarını açıklamak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu âyet Bâtıniler'in görüşlerini reddeder. Çünkü onlar şunu söylüyorlar: Resülullah bu Kur'ân'ı kendisi Arapça kelimelerle telif etmiştir, yoksa Allah ona Kur'ân'ın lafızlarını Arapça olarak indirmemiştir. Eğer belirttikleri durum gerçek olsaydı Bâtıniler'in iddiaları yukarıdaki âyette açıklandığı üzere Hz. Peygamber'in bu Kur'ânı kendisi Arapça olarak yazıp Allaha iftira etmiş olduğu iddiası türünden olurdu.
el A SİN ağ Ya köy iai
Nahl 16:104
Allah'ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, Allah onlara hidâyet vermeyecek. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: En doğrusunu Allah bilir ya, kim Allah'ın âyetlerini yalanlarsa, o Allah katında hidâyete ermiş olmaz. Ebü Bekir el-Esam da şöyle demiştir: Âyetleri yalanlamaları sebebiyle Allah onları hidâyete erdirmez. Bu görüş, Allah'ın âyetlerini yalanlayan kişinin hidâyete ermeyeceği meselenin kendisine gizli ve müphem kaldığı herkese bütünüyle hayaldir. Aynı şekilde Ebü Bekir el-Esamm'ın şu sözü de öyledir: Allahın âyetlerini yalanlayan kimseyi O'nun hidâyete erdireceğini kim vehmeder? Bu bütünüyle yanlıştır ve hayaldir. Bize göre bunun aslı şudur: Allah'ın âyetlerine inanmayanlar yok mu, inat ve kibirlenmeleri sebebiyle Allah onları hidâyete erdirmez.
[ ]Çünkü onlar Allah'ın âyetlerine karşı inatlaşıyorlar, onların âyetler ve 197) gerçek olduklarını bilmelerine rağmen yalanlıyorlar. Yahut bu sözü yüce Allah, iman etmeyeceklerini ve bunun üzerinde öleceklerini bildiği bir kavme söylemiştir. Allah iman etmeyeceğini bildiği kimseyi hidâyete erdirmez.
Çi als l GL big Y Gii OII s
Nahl 16:105
Ancak Allah'ın âyetlerine inanmayanlar böyle bir yalanı uydurabilirler, ona iman edip tasdik edenler değil. Bunu yalanlayanlar işte yalancıların tâ kendileridir.
OYL sez kk alize ğa YİN a el AS a
Nahl 16:106
[Küfre Zorlamak]
Kim iman ettikten sonra Allahı inkâra saparsa -kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesna olmak üzere. Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâra saparsa. Kim Allah'ı inkâr ederse meâlindeki beyanın geçtiği bunun iki anlama gelmesi muhtemeldir: Biri şudur: İnkâr etmeye zorlayanın zannına göre Allahı inkâr eden kişi. Bu, zorlayanın talebinden dolayı Allahı inkâr ettiği inancındadır. Bu yüce Allahın şu âyetinde ifade edildiği gibidir: “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı”, Yani onların inancına göre ilâhlar, çünkü onlar ilâh değillerdi. Şu âyet de bunun gibidir: (Müsâ) şöyle dedi: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak; biz onu iyice yakacağız sonra da un ufak edip denize savuracağız!” Kuyumcunun inancına göre o heykel ilâh olduğu için Allah ona ilâh adını vermiştir. İkincisi de şudur: Kim Allah'ı inkâr ederse kalbini küfre açarak, kâfir olarak. Fakat kalbi iman ile dolu olduğuna inandığı halde, dili ile baskı altında küfür açıklamasında bulunursa bu küfür değildir.
Bunun aslı şudur: Bir din yahut mezhebe inanan kimse ancak üç sebeple inanır. Birincisi: Bu din ve mezhepte başkasını daha basiretli, daha maharetli ve daha bilgili gördüğü için ve kendisi bu dereceye ulaşamayınca, onun görüşü, bilgisi ve basireti daha fazla olduğu için taklit eder. İkincisi: Şüpheden dolayı inanır. Çünkü diğerinin inancı kendince hak görünür ve sözünü ettiğimiz şüpheden ötürü o da buna inanır. Üçüncüsü: Hak kendince ortaya çıktığı için ona inanır. üç sebepten dolayı, kişi bir kimsenin mezhep veya din olarak inandığına inanır. İnsanın bir mezhebe karşılıksız olarak gelişigüzel bir şekilde inanmasına gelince bu olmaz. Zorlayanın zorlamasından dolayı olan bu şahıs küfrünü açıklarsa kâfir olmaz. Bunun aslı şudur: İman ve küfür ancak insanın kendi tercihi ile gerçekleşir. Baskı, tercih imkânını ve küfrü isteyerek tercih etmeyi yok eder. İşte bu sebeple bu kişi, inkârı seçme durumu kendisinde bulunmadıkça baskı görmeden önce olduğu gibi iman dairesinde kalır.
Şöyle bir soru sorulabilir: Bizler müslüman olmaları için kâfirlere karşı savaşmakla emrolunmadık mı? Bu da baskı altında müslüman olmaktır. Kitap da bunu söylüyor: “Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar”!5. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlara karşı savaşmakla emrolundum”“. Hem kişi kılıç korkusuyla müslüman olunca onun müslümanlığı görünüşte bir müslümanlık olur. Bunun gibi, bir kimse kâfir olmaya zorlansa ve küfür kelimesini dilinden söylese onun küfrü görünüşte küfür olur, dolayısıyla baskı altında müslüman olduğuna hükmedildiği gibi, baskı altında kâfir olduğuna da hükmedilir. Bunlar arasındaki fark nedir?
Buna şöyle cevap verilir: Böyle bir sonuca varılırdı, ancak Allah Teâlâ kulunu böyle bir neticeye varmaktan kurtarıp onu iman üzerinde bıraktı. Kalpleri iman ile huzur bulduktan sonra küfür kelimesini dilleriyle ifade etseler de, onun bir lütfu ve nimeti olarak iman dairesinde bırakılmıştır. Yoksa kural, küfür kelimesini konuşan kimsenin kâfir olduğuna hükmedilmesidir. Boşama, köle azat etme, evlenme ve benzeri konulara gelince bu işleri yapanın konuştuğuna göre sonuç vuku bulur. Çünkü boşama, azat etme ve benzer sözlerin kendisine bağlı olup başkasına bağlı değildir. Bu kişi her ne kadar bu konularda zorlanmış olsa da, konuşmak için tercih hakkına sahiptir ve ilgili konudaki sözü söylemeye yönelmiştir. Çünkü baskı altına alınan kişi anılan sözleri konuşmak için dilini kullanmak istese buna gücü yetmez, dolayısıyla bu durum baskı altına alınan kişinin kendi tercihi ile konuştuğuna işaret eder. Satmaya, satın almaya ve benzerlerine gelince sözün kendisi ile ilgili değildir. Çünkü bazan alışverişler konuşarak değil malı almak ve vermek suretiyle olur. İşte bunun için baskı altında kalmak, alışverişin iptalinde etkili olur. Fakat kâfir olmaya zorlanan kimselere gelince, küfür kelimesini dili ile açıklasa da, kalbi imanla mutmain olduktan sonra, Allah onları iman ve onun hükmü üzerinde bırakmıştır. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet olunan şu hadis buna göre söylenmiştir: “Ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları işler affedilmiştir”1”. Bu da küfür hakkında olup ondan başkası için söylenmiş değildir. Çünkü o zaman küfür üzerinde zorlanmak yaygındı, onun dışında kalan boşama ve diğer işlerde baskı yoktu.
Bizim kâfirlerle savaşmamıza gelince, bunun da iki şekilde açıklanması muhtemeldir. Birincisi, cezalandırmak üzere yapılabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi, siz de onlarla topyekün savaşın”8, Gerçeğini bilmesek de müslüman olduklarını açıklamalar için, ceza olmak üzere onlarla savaşırız.
İkincisi: Biz baskı altında onların İslâm'ını kabul ettik ki onlar bu şekilde müslümanlar arasında yaşarken İslâm'ı görüp müslümanlardan onun gerçeğini öğrensinler. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İnanmış kadınlar size muhacir olarak gelince onları sınayın”, Allah onlara “inanmışlar” adını vermiş, sonra da “ sınayın” sözü ile onları sınamayı bize emretmiştir. Kadınlar sadece gerçek imanlarının ortaya çıkması için sınanırlar. Böyle olmasa, sınamanın bir anlamı kalmazdı. Bunun dayandığı ilke şudur: Allah iman ve küfrün gerçeğini dile ve diğer organlara değil de kalbe bağlamıştır. Çünkü diğer organların baskı altında kullanılması caizdir. Fakat kalbin kullanılmasına sahibinden başkası yetkili değildir. Bu Allah'ın lütfudur ve O'ndandır. Kim kalbini ETJ inkâra açarsa. JBaskı altında olsa bile kim kalbini küfre açarsa o bu fiili sebebiyle kâfirdir. Daha önce zikrettiğimiz üzere küfrü tercih etmesi sebebiyle kişinin kalbi açılır, çünkü kalp üzerinde baskının tesiri olmaz. Bunlar için çok büyük bir gazap vardır. Bu âyet açık olup yorumlanmaya ihtiyacı yoktur.
© Sagi El sağ
---
Dipnotlar:
“Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: “Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar. Bu çağrıya uyarsanız Allah size güzel bir karşılık verecek, daha önce olduğu gibi geri durursanız sizi acı bir şekilde cezalandıracak”. Hadis şu sözlerle gelmiştir: “Allah ümmetimden hata, unutma ve zorlandıkları şeyleri kaldırmıştır”. “Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın” (et-Tevbe, “Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın”.
Nahl 16:107
Çünkü onlar. Yani o gazap ve azap dünya hayatını âhiret hayatına tercih etmeleri sebebiyledir. Bunun iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi, inkârları sebebiyle onlar dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir. Yoksa sadece sevmek müminden de vaki olur, fakat iman adı ondan yok olmaz. Yüce Allah da öyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda seferber olun” denilince yerinize çakılıp kaldınız; yoksa âhiretten vazgeçip de dünya hayatıyla yetinmeye razı mı oldunuz? Bu âyette yüce Allah müminlerin dünya hayatını sevmeleri sebebiyle onlardan iman adını yok etmedi, bu durum birinci sevme ve tercihin red ve inkâr üzere olduğuna işaret etmektedir. Bu da inkâr yolu ile değil, dünyaya meyletmesi sebebiyledir. Yahut âhireti mutlaka vuku bulacak gibi görmediler, fakat belki olur diye zannettiler. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kıyâmet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz dediniz”, Müslümanlar ise âhiret hayatı hakkında zan ve şüphe içinde değiller, bilakis gerçekten kesin iman sahibi idiler, dolayısıyla buna müstahak oldular.
Allah kâfirler topluluğuna hidâyet vermez. Küfrü tercih ettikleri vakit. Yahut Allah küfrü imana tercih edenlere hidâyet vermez. Yahut Allah'ın bu sözü, küfrü tercih edeceklerini ve küfür üzerinde öleceklerini bildiği bir kavmi hidâyete erdirmez, anlamındadır.
eau ke e aile atla a nihai Boka WARY
Nahl 16:108
Bunlar, Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. “Tab” “mühürlemek” örtmektir, küfrün karanlığı kalbin, kulağın ve gözün nurunu örter, Sanki her birinin iki nuru vardır, zâhiri ve bâtıni iki gözü vardır, onlarla birlikte görür. Bunlardan biri kaybolunca yahut göz kör olunca görünen göz ile görmeyen kimselerde olduğu gibi görmez olur. Kişi ancak gözünün nuru ile ve havanın nuru ile görür, bunlardan birine bir âfet gelirse faydalanma yok olur ve hiçbir şeyi görmez olur. Kalp de buna göredir. Onun gizli ve açık birer gözleri vardır ki bu zâhiri göz bilinmektedir. Kişi ancak bu iki gözle görür. Küfür karanlığı kişinin kalp gözünü kapatırsa bir şey görmez olur?”. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”. Yüce Allah görünen gözlerin kör olmadığını, esasen göğüslerdeki kalbin kör olduğunu haber vermiştir. Bu, belirttiğimiz görüşün doğruluğuna işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, kulak ve gözün mühürlenmesinin mânası işte budur.
Gaflette olanlar da işte bunlardır. Bu beyan, Allah'ın âyetleri ve delilleri hakkında düşünmekten gafildir anlamına gelmesi muhtemeldir. Ayrıca şu anlama gelmesi de muhtemeldir: inkâr etmeleri ve Allah'ın âyetleriyle delillerini yalanlamaları yüzünden başlarına geleceklerden gafildirler.
Nahl 16:109
109. “Hiç kuşku yok ki âhirette kaybedecek m e Kuşku yoktur ki. “Lâ cerame” sözü hakkında daha önce bilgi verdik. Yani mutlaka, gerçekten demektir”, Denildi ki bu kelime tehdittir, Hiç kuşku yok ki âhirette kaybedecek olanlar bunlardır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki, onlar cenneti ve Allahın rahmetini kaybetmişlerdir, Jailelerini, cennetteki konaklama yerlerini kaybetmişlerdir, kendilerini kaybetmişlerdir, öyle ki kendilerini ateşe atmışlardır. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Fani ve yok olan nimetlere karşılık daimi, bâki olan nimetleri kaçırmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Aynı ibare tekrarlanmaktadır.
Nahl 16:110
Öte yandan, bilesin ki Rabb'in, eziyetlerle sınandıktan sonra. Denildi ki; iman ettikleri için Mekkede kâfirler tarafından kendilerine azap edilenler, sonra da Hz. Peygamber (s.a.) ve arkadaşları ile beraber cihat edip bunda sabredenlerdir. Artık bu yapılanlardan sonra Rabb'in elbette çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Denildi ki; sınandıktan sonra onların yaptıkları hatalara karşı çok bağışlayandır, çok acıyandır. Denildi ki: “Min ba'di mâ futinü” (, ila kak) fitneden sonra demektir. Bir kere ile yetinmesi gerekirdi. O zaman “le gafüru'r-rahim” 4) beyanı anılan “lillezine hâcerü” cümlesinin mevsulu olurdu. En doğrusunu Allah bilir ya, Cevaptan önce söz uzadığı için] bu ifade iki kere belirtildi. (Âyetin, Allah onları çok bağışlayandır, yani şu sınananları, azap edilenleri ve diğerlerini çok bağışlayandır mânasına da ihtimali vardır]. Tevilcilerin belirttiklerine göre, inananlardan bazı insanlar Medine'ye gitmek üzere yola çıktılar, geri çevirmek için müşrikler onlara yetişip kendileri ile savaştılar, onlardan bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da kurtuldu. Bunun üzerine yüce Allah senin Rabb'in elbette çok bağışlayıcıdır meâlindeki âyeti indirdi”. Tevilcilerden şunu söyleyenler de vardır: yüce Allah “Elif-lâm-mim. İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” buyurdu. Onların çoğu şunu söylediler: “Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâra saparsa -kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesna olmak üzere”. Bu âyet sadece Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Bizim buna ihtiyacımız yoktur, ihtiyacımız sözünü ettiğimiz âyetteki hüküm ve hikmettir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
3 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIV, 184; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XIII, 324. #6 “Eliflâm-mim. İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece İman ettik demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?”. en-Nahl, 16/106. Arapça metinde dipnotta âyetin numarası verilmemiş.
Nahl 16:111
O gün herkes gelip kendisini savunacak. Hasan-ı Basri şöyle dedi: kelimesi: Yani herkese, kendisinin yaptığı hayır ve şerden” haber verecektir demektir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Her nefis kazandığı kötülük sebebiyle rehindir, öyle ki onun boynunda asılı olacaktır”. Fakat şunların sözünü ettiği konularda mücadele yoktur, mücadele atışma demektir. Mücadele sanki bazı hususları inkâr ettiği ve bazı iddialar öne sürdüğü için kişinin kendisiyle atışmasıdır. Nitekim şu âyette belirtildiği üzere bazı hususları dava konusu yaptığı için kendine hasımlık yapıyor ve kendisiyle atışıyor gibidir: “Sonra onların mazeretleri ‘Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı”?”, Bazıları da şunu söyledi: Cehennem öyle bir nefes alarak ses çıkarır ki bunun korkusundan diz çökmeyen ne bir mukarreb melek ne de gönderilmiş peygamber kalır”. İşte o zaman her nefis kendisi ile mücadele edecek, kendine hasım olacak.
İnsanların, bundan başka bir şekilde kendileriyle mücadele etmelerine de ihtimal vardır. O da şudur: “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu” derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz”?. İşte bu onların kendileri ile mücadelesidir. Yine Allah şöyle buyuruyor: “Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı”. Münafıklar hakkında zikredilen âyet de böyledir. “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler”, Yahut şöyle denilir: “Tücâdilu” mücadele eder. Fakat bu mücadelenin ne olduğu açıklanmaz. Çünkü Allah Teâlâ mücadeleyi belirtti, fakat onun ne olduğundan bahsetmedi.
IS) Herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenecek. Yani onların yaptıkları güzel işler ve iyilikler eksiltilmeyecek, kötülüklerine de ekleme yapılmayacak. Bu âyet Mütezile'yi reddediyor. Çünkü onlar büyük günah işleyenin ebediyen cehennemde kalacağını söylüyorlar. Oysa yüce Allah herkese yaptığının karşılığının verileceğini haber vermiştir. O halde ya herkese yaptığı kötülüğün karşılığı eksiksiz verilip de yaptığı hayır ve itaatların karşılığı verilmese durum nice olurdu?
---
Dipnotlar:
“Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, ‘Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz” (Fussilet, 41/20-21). Sanki şu âyetlere işaret ediyor: “Her nefis, yaptıklarına karşılık tutulan bir rehindir”; “Her insanın yükünü omuzuna yükledik. Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız”. “Sonra onların mazeretleri ‘Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı”. Kurtubi, el-Câmi' i-ahkâmi'l-Kurân, X, 193.
Nahl 16:112
Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu. Bu âyette verilen örnekle, âyetin inişi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Verilen bu örnek Mekke halkı içindir. Âyet onlar hakkında inmiştir. Mekkelilere şehirlerin halkın?” örnek vermiştir. İsrâiloğullarından gelen peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle onlara azap indirdi. Allah Resülullah'ı yalanlamaları sebebiyle, daha önceki ümmetlere indiği gibi, kendilerine inecek azaptan Mekkeliler'i sakındırıyor. Bazıları da şöyle demiştir: Örnek, Medineliler için verilmiş olup Mekke halkı hakkında inmiştir, Allah Mekkelilerin Hz. Peygamber'i yalanlamaları gibi yalanlamamaları için Medineliler'i sakındırıp uyarıyor ki yalanlamaları sebebiyle Mekkeliler'in başına gelen açlık ve korku giysisi onların da başına gelmesin.
Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Denildi ki burası Mekkedir, Mekke böyle idi, halkı orada sıkıntılardan yahut kötülüklerden emin idiler; her taraftan oraya rızık geliyordu. Bu durumda olan başka bir şehrin olması ihtimali de vardır.
Ahalisi Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti. Yani Allah'ın nimetlerine şükretmeyi inkâr ettiler, yani bu nimetlerin şükrünü edâ etmediler demektir, Allah Teâlâ tarafından onlara bu nimetler gösterilmedi demek değildir.
205 ISJAllah da onlara yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı.: Cevherlerin üstünü örten şeydir. Görmez misin ki yüce Allah, nesnelerin üstünü örttüğü için geceye “libâs” adını verdi?” Buna göre açlık da açlıktan önce var olan örtüyü kaldırır. Çünkü açlık şiddetlenince sahibinin yüzünü değiştirir ve örtüsünü kaldırır. Açlık köpek eti, leş ve yakılmış kemikleri yedikleri zaman onlara isabet ettiği belirtilen açlıktır. Sözü edilen korkuyla Resülullah'ı onlara göndermeyi dilemesidir. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Bir aylık yürüme mesafesindeki çevreye korku salmakla yardım olundum”. “Havf”ın öldürme anlamına gelebileceği de söylenmiştir.
Bol rızık. Kisâi şöyle dedi: Bir kimseye mal isabet edince yahut zahmetsiz bir yaşayış isabet edince “erğade'r-racülü” denilir. İbn Kuteybe “rağaden” kelimesine çok ve bol anlamı vermiştir”.
---
Dipnotlar:
Yüce Allah'ın şu âyetine işarettir: “Biz geceyi libas/örtü yaptık”. © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 249.
Nahl 16:113
Kendi içlerinden bir peygamber. Yani kendilerinden, kendi soylarından ve neseplerinden tanıdıkları bir peygamber. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Oğullarını tanıdıkları gibi onu tanıyorlar”. Onu yalancılıkla suçladılar, bu yüzden de haksızlıklarını sürdürürken azap onları yakalayıverdi. Yalanlama sebebiyle. Öyle ki bir şeyi lâyık olmadığı yere koydular. Yahut onlar kendilerine karşı zâlimdirler. Yüce Allah peygamberleri insanların beşer türlerinden ve kendi soylarından gönderdiğini haber verdi. Çünkü peygamber başka bir yapıya ve mahiyete sahip olunca mücizeden başka bir mücize ortaya çıkmaz delil ile ayırt edilmez. Çünkü bir olay olağanın ve beşeri gücün dışına çıkınca onun bir mücize ve kanıt olduğunu insanlar bilirler; zira elçi kendi mahiyetlerinin dışındaki bir varlıktan mutadı ve gücü aşan bir olayı bilmezler, böyle bir olayı ancak kendi türlerinden birinin elinde ortaya çıkması halinde bunu bilebilirler. Yine bunun gibi kendileri arasından bir kimsenin yalanı doğru olandan ayrılır, başkasından olunca bilinmez.
Nahl 16:114
Allah'ın size verdiği helâl ve güzel rızıktan yiyin. Bazıları şöyle demiştir: Helâl ve tayyib ikisi birdir ve helâl demektir. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuştur: Allah'ın size helâl kıldığı rızıklardan yiyin. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Size tayyib olan (helâl olan) kadınları nikâhlaym...”“ Yani size helâl olan kadınlar demektir. Bazıları da helâl ve güzel rızık yani tat aldığınız sizin için helâl olan şeyler demektir. Çünkü helâl olan bazı şeyler vardır ki insan onlardan tat almaz, hoşlanmaz, belki onları çirkin bulur. “Tayyiben” kelimesinin, nefislerinizin hoşlandığı ve tat aldığı, iğrenilmeyen rızıklar anlamına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü yüce Allah insanların gıdasını en temiz, en lezzetli maddelerden yaptı, hayvanlar ve dört ayaklılar için de en sert ve en iğrenç olan maddelerden yaptı. Zira en temiz ve hoş olan, daha çok şükretmeye vesiledir. Allah'ın size verdiği helâl ve güzel rızıktan yiyin. Bu beyanın sizin üzerinizde bir şer ve zarar yoktur anlamında olması da muhtemeldir. Bu âyet, helâl olmayı şart koşmakla beraber, helâl olmadığı halde kişinin tercihine göre habis olan yiyecekleri de Allah'ın rızık olarak verdiğine işaret eder.
Eğer yalnız Allaha kulluk ediyorsanız O'nun nimetine de şükredin. Allaha ibadet etmeseler de kulların Allah'a şükretmesi lazımdır. Bu yüce Allah'ın buyurduğu gibidir: “Eğer inanıyorsanız Allah ve resülüne itaat edin”, İnanmıyor olsalar da Allah'a ve resülüne itaat farzdır. Yahut şöyle buyuruyor: Eğer ona bir yönden ibadet ediyorsanız verdiği nimetlerin şükrünü Allaha yöneltin. Yani bütün durumlarda ona kulluk yapın ve şükredin.
RE EAEN İLA gk
Nahl 16:115
Allah size sadece murdar eti (meyte), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilmiş olanı haram kıldı. Yani ölmüş hayvan etini haram kılBA dı. [ ]Sanki Allah bunu söyledi, bunun arkasından kendilerine helâl kılınmış olan bazı yiyecekleri haram kılmalarından bahsetti. Kendilerine helâl kılınan ziraat ürünlerini, dört ayaklı hayvanları, develeri bahire ve sâibe yapmaları ve bahsedilen diğer yiyecekleri kendilerine haram kılmaları gibi. Sonra şöyle buyurdu: Bunlar haram kılınmadı, belki anılan ölü eti, kan, domuz eti ve benzeri yiyecekler haram kılındı. Âyetin yorumunun bu anlama gelmesi mümkündür. İlkin bunların haram kılınması uzak bir ihtimaldir.
Ama biri zorda kalırsa anılan haram kılınmış yiyeceklere dair haksızlığa sapmadan bunlardan yiyebilir, o da doyacak kadardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, günah sınırına varmaksızın”?, yani bu sınırı aşmaksızm yiyebilir. Bazıları şöyle demiştir: “Gayra bâğin” kendi dinine göre helâl kabul ederek, “ve lâ âdin” ise yemede Maddi aşmaksızın demektir. Bazıları da şöyle demiştir: “Ğayra bâğın” müslümanlara karşı isyan etmeksizin, onlara düşmanlık yaparak cemaatlerinden ayrılmaksızm; “ve lâ âdin” ise onlara zorluk verecek bir saldırıda bulunmaksızın demektir. Biz daha önce bunları ve sözlerini belirtFakat bize göre bu âyetin yorumu, müslümanlara karşı isyan etmeksizin ve zaruret miktarını aşmaksızın şeklindedir. Bazı insanların, “ğayra bâğin” kelimesine, insanlara zulmetmeksizin ve onlar üzerine saldırmaksızın diye Yaptıkları yorum iki yönden ihtimal dâhilinde değildir. Birincisi: Zaruret durumunda bu kavramın insanlara karşı zulüm yapmak mânasına gelme ihtimali olmaz. Çünkü anılan o durumda buna gücü yetmez. İkincisi şudur: Bu kişi, sözü edildiği gibi bâği olsa ve kendisine ölü etinden yemek mübah kılınmasa da kendisine karşı baği olur. Çünkü eğer bu durumda yemese ölecek ve asi olacak. Bu da âyetin yorumunun bizim söylediğimiz gibi olduğuna işaret eder.
LIK dl LİE 0328 y Saki d je was
Nahl 16:116
Ağzınıza geldiği gibi yalan yanlış konuşarak, “Bu helâldir, bu haramdır” demeyin. Yani ağzınıza geldiği gibi bu helâldir, bu haramdır demeyin. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: Sizin helâl kabul ettiğinize bu helâldir, haram kabul ettiğinize de bu haramdır demeyin. Bu, yüce Allah'ın şu sözü gibidir: “De ki: Allah'ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını helâl bir kısmını haram saymanıza ne demeli?35, Bu âyette hiç kimsenin, “Allah'ın izni olmaksızın bu Allah'ın helâl kıldıklarındandır, şu da haram kıldıklarmdandır” deme hakkı olmadığına dair işaret vardır. Kim eşyada aslolanın mübahlık yahut haramlık olduğunu söylerse o bu söz ile Allaha iftira ediyordur. Çünkü Allah ona böyle söylemesi için izin vermemiş, belki ona bunu yasaklamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah hakkında asılsız şey söylemeniz için. Yani şunu söylediğiniz zaman Allah'a iftira etmiş olursunuz.
Şöyle bir soru sorulursa: Harama helâl, helâle haram adını vermeleri sebebiyle Allah onlara “Allah'a iftira edenler” adını nasıl verdi?
Buna şu cevap verilir: Çünkü helâl kılmak, haram kılmak, emretmek ve yasaklamak rablıktır; onlar Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi haram yahut haram kıldığı bir şeyi helâl kıldığı zaman sanki Allah haram kıldı, Allah helâl kıldı yahut kendileri haram ya da helâl kılıp onu Allaha nispet ederek Allah haram kılmış yahut Allah helâl kılmış gibi davranmalarından ötürü, Allaha iftira atmış olurlar. Çünkü Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helâl kılan yahut helâl kıldığı bir şeyi haram kılan kâfir olur. Oysa haramdan yararlanan yahut helâlden yararlanmayı terkeden kâfir olmaz, sadece mücrim, yani günahkâr olur. Emirleri terkedip yasakları emredenler de böyledir.
IlAllah hakkında asılsız şey söyleyenler. Bu beyan haram kıldıklarını helâl, helâl kıldıklarını haram kılmakta ve bunu Allah bize emretti”“ diyerek yalan söyleyenler demektir.
Kesinlikle iflâh olmazlar. Yani Allaha iftira etmeye devam ettikçe iflâh olmazlar. Fakat iftiradan uzaklaşıp tövbe ederlerse iflâh olurlar yahut dünyada iftiraya devam ederlerse âhirette iflâh olmazlar.
Nahl 16:117
117. “Az bir faydalanma... Ardından onlara elem veren bir azap varAz bir faydalanma. Müpteda olmak üzere cümlede yer almıştır. En doğrusunu Allah bilir ya, birkaç sebepten dolayı buna az bir faydalanma adı verilmiştir. Birincisi: Dünya metal yok olmak ve sona ermek esasına göre vardır. Değeri yok olmak ve sona ermek olan her meta az sayılır. Nitekim bir atasözünde şöyle söylenmiştir: Mutlaka vuku bulacağı için “her gelecek yakındır” Buna göre yok olan ve devam etmeyen her şey azdır. İkincisi şudur: Dünya nimetlerine az denilmesinin sebebi âfetler, üzüntüler, çeşitli belâlar ve şiddetlerle karışık olduğu için gerçekte azdır. Yahut yüce Allah'ın dünya nimetlerine azdır demesinin sebebi, âhirette Allah'ın vâdettiği nimetlere göre az olmasıdır. Çünkü bu nimetlerde sözünü ettiğimiz hususlar yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Giy Ae Gaa G ipa zall
Nahl 16:118
Yahudilere daha önce sana sözünü ettiğimiz şeyleri haram kılmıştık. O da yüce Allah'ın Enâm süresinde anlattığı husustur: “Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıklarını onlara haram kıldık... Taşkınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru sözlüyüz”“; “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri yüzünden... önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık”.
Onlara biz haksızlık etmedik. Haram kıldığımız şeyleri yasaklamakla onlara haksızlık etmedik, çünkü biz onlara temiz olan o şeyleri, taşkınlık ve azgınlıkları sebebiyle kendilerine karşılık ve ukubet olmak üzere haram kıldık. Bu durum, Nisâ süresinde Allah'ın ifade buyurduğu husustur: “Yahudilerin zulmü sebebiyle, bir de pek çok kimseyi Allah yolundan engellemeleri yüzünB den... Önceden helâl kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık”, [ ] O da “Biz onları taşkınlık ve azgınlıkları sebebiyle cezalandırdık” meâlindeki beyanda ifade edilen husustur. Yüce Allah, bir ceza ve ukubet olmak üzere, onların yaptıkları zulüm sebebiyle, taşkınlık ve azgınlıkları sebebiyle onlara bu şeyleri haram kıldığını haber verdi. Fakat onlar bu işte esas kendilerine zulmettiler. Yahut Biz onlara haksızlık etmedik meâlindeki beyan şöyle olmalıdır: İnsanlar Allah'ın köle ve cariyeleridir. Bu sebeple, Allah köle ve cariyelerini bir kere haram kılp başka bir kere helâl kılmakla kullarını sınamaya tâbi kılıyor, fakat onlar nimetleri ve ihsanları bunlara sahip olan varlıktan başkasına yöneltmeleri ve kendilerine verdiği nimetlere karşı teşekkürü bunları verenin dışında başka varlıklara çevirmelerinden ötürü aslında onlar kendilerine haksızlık etmişlerdir.
Nahl 16:119
119. “Sonuç olarak senin Rabb'in cahillikle kötülük işleyen, ama bunun ardından tövbe edip kendilerini düzeltenlerin yardımcısıdır; onların bu dönüşünden sonra, bilesin ki, artık Rabb'inin mağfiret ve rahmeti de çok geniştir.
Sonuç olarak senin Rabb'in cahillikle kötülük işleyen. “Cahillikle kötülük işleyen” meâlindeki beyanın iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır: Birincisi kendisi cahil olmasa da yapılan iş cahil ve sefih işidir, kötü iş yapan adama: “Ey cahil, ey sefih!” denilir. İkincisi kötü iş işlemesi sebebiyle helâl olan şeyi bilmeyendir. Hem yüce Allah'ın: Senin Rabb'in cahillikle kötülük işleyen meâlindeki beyanı belirtilmeksizin gizli bir zamire bağlı olarak vârid olmuş olabilir. Çünkü Allah Teâlâ: Senin Rabb'in cahillikle kötülük işleyen ama bunun ardından tövbe edip kendilerini düzeltenlerin yardımcısıdır buyurmuş, sonra da bu cümleyi, cevabını belirtmeden başlangıç olarak tekrarlamıştır. O da artık Rabb'inin mağfiret ve rahmeti de çok geniştir cümlesidir. Lafzın zâhirine göre cevabın şöyle olması gerekirdi: Sonra Rabb'in bilmeden kötülük işleyen, daha sonra da tövbe edip kendilerini düzeltenleri çok bağışlayan, onlara çok acıyandır. Nitekim yüce Allah şu beyanında bunu belirtmiştir: Öte yandan senin Rabb'in çabalarını sürdürüp sabır gösterenlerin yardımcısıdır", Fakat kelimeyi gizlemek (ızmâr) yahut tekit etmeyi dilemek üzere tekrar etmek yahut başlangıç veya başka bir yerde belirtilen bir cevapla yetinmek anlamına gelir. Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Ama yaptıklarının ardımdan tövbe edip kendilerini düzeltenler başka”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle onun cevabıdır, yani senin Rabb'in tövbe ettikten sonra çok bağışlayan, çok acıyandır, bu kişi kötülük yapmadan önceki gibidir. Araplar kuvvetlendirmek amacıyla bazı şeyleri bazan tekrar ederler.
s A ye?
O pr”
Nahl 16:120
Kuşkusuz İbrahim, bir tevhit önderi olarak Allah'a gönülden itaat edendi. İbn Mesüd şöyle demiştir: “Ümmet” (izi) insanlara hayrı öğretendir demiştir”. Bazıları da “kâniten” Allaha itaat edendir demiştir. Bazıları da: “Ümmeten kâniten” her hayırda kendisine uyulan önder demektir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Ben seni insanlara önder yapacağım”. Hasan-ı Basri “ümmeten” kelimesine tâbi olunan sünnet anlamı vermiştir”. Yüce Allah'ın buna ümmet adını vermesi, düşmana karşı koymakta ümmet ve cemaate benzemesinden ötürü olabilir. Çünkü her ne kadar İbrahim (a.s.) yalnız başına tek bir kişi olsa da tek başına bir kişi gibi değil, düşmanlara ve ekâbir takımına karşı koymakta ümmet, cemaat ve onlardan yüz çevirenler gibi olmuştur. Ümmetin aslı, denildi ki cemaat ve çok sayıdaki insandır. İbrahim ümmet idi. Yani o bir cemaat gibi hayırlı işler yaptığı ve kendisinde her hayır itaatin toplandığı kişi idi. İbrahim (a.s.) işte bu sebeple ümmet adını almıştır. Yahut ümmetin tefsiri, peşinden getirilen cümledir: Allah'a boyun eğen tevhit önderi. Denildi ki: “Kânit” itaat eden, kunüt ise ayakta durmak demektir. [ ]Nitekim anlatıldığına göre Hz. Peygamber'e (s.a.) namazın en faziletlisinden sorulunca şöyle buyurdu: “Uzun kunutta bulunmaktır”, Yani uzun Süre kıyamda bulunmaktır. Bu mânaya göre İbrahim (a.s.) yaptığı bütün kulluk görevlerinde ve Allah'ın her emrinde, Allah için ayakta duran kimsedir demektir. Yine denildi ki: “Ümmeten” kelimesi din olarak demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir”?6, Bir tevhit önderi olarak. Denildi ki: “Hanifen” hacıdır; müslimdir. Yine denildi ki ihlâslı kişidir; onda bunların hepsi vardı; hacceden, müslim, Allah için ihlâslı olan. Hanifin aslı meyletmektir. Yani İbrahim Allah'ın emirlerine ve kulluk yapılacak fiillere meyleden biriydi. En doğrusunu Allah bilir.
Müşriklerden değildi. Şüphe yoktur ki İbrahim (a.s.) müşriklerden değildi, fakat Allah bunu iki sebeple zikretmiştir: Birincisi her bir din mensubu kendisinin, Hz. Peygamber'in dini üzerinde olduklarını ve her fırkanın da ona intisap ettiğini iddia eder. Bu sebeple İbrahim'i bundan beri kılarak onların üzerinde bulundukları dine mensup olmadığını haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “İbrahim ne yahudi ne de hıristiyan idi”. İkincisi: Bu âyet onun müşriklerden olmadığını “Bu benim Rabbimdir™” diye başlayan ilâhi beyanda belirtti. Çünkü bu söz konuştuğu lafızların zâhirine göre ondan çıktı, bu kelâm aslında Allah'a ortak koşmak anlamına gelir. Dolayısıyla burada lafzın zâhirine göre şirke bir tür benzerlik vardır. Fakat Allah onu şirkten uzaklaştırarak ağzından çıkan bu sözün Allaha ortak koşmak olmadığını, fakat hasmı kendisi ile tartışmaya girince, tartışmak üzere o sözün ağzından çıktığını haber vermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İşte o bizim delilimizdir, onu İbrahime verdik”, En doğrusunu Allah bilir.
il 121. Bn ın elti la Allah onu seçkin Mi? ili yola yöneltmişti”
Allah'ın nimetlerine şükrederdi. Yani Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü Allahtan başkasına çevirmedi, belki onların şükrünü nimetleri verene yaptı. Şükür duyular âleminde nimete bir karşılık vermektir. Yaratılmışlardan hiçbiri, Allah'ın verdiği en küçük bir nimetine karşı teşekkür etmekte Allah'a lâyık olacak mertebesine ulaşamaz ve hiçbir kimse Allah'ın kendisine ihsan ettiği nimetlerin karşılığını tüketemez, nerde kaldı ki ona denk gelecek bir karşılık versin. Fakat Aziz ve Celil olan Allah, gerçekte her ne kadar şükür olmasa da lütfu ve ihsanı ile buna şükür adını vermiştir. Nitekim kulun Allah'a borç olarak verdiği sadakayı sadaka olarak belirtti. Yine kulların kendileri de malları da gerçekte Allah'ın olmasına rağmen, kulun kendisini Allaha teslim etmesine ve Allah'ın emrine vermesine de satma adını vermiştir”, Örfte bir kişi kölesinden borç istemez, kendisini satmayı da istemez, fakat Allah Teâlâ lütfu ve ihsanı ile kullarına, kendileri hakkında da malları hakkında da mülkiyeti olmayan köle muamelesi yapmıştır. Şükür isimlendirmesi de işte buna göredir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah onu seçkin kılmış. Bazıları buna, risâlet ve nübüvvet (peygamberlik) görevi için onu seçti anlamını vermiştir. Yahut Allah onu seçkin kılmış, o kavim arasından seçmiş ve uyulan bir önder yapmıştır. Doğru yola yöneltmişti. O da İslâm dini idi. Bu da şu âyette belirtilen husustur: “De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allahı bir bilen İbrahim'in dinine iletti”,
---
Dipnotlar:
Bk. Müslim, Sahih, “Müsâfirin”, 22; Tirmizi, “Salât”, 110; Nesâi, “Zekât” 49; İbn Mâce, “Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabb'inizim. Şu halde bana kulluk edin (dedik)”. “İbrahim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilakis o, tek Allah'a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi” (Âl-i İmrân, 3/92). ™ o Müellif(r.h.) İbrahim'in (a.s.) Allah'ın varlığı hakkında Enâm süresi 6/75-79. âyetlerindeki tartışma ve delil arayışını bildiren âyetlere işaret ediyor. “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahime verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabb'in hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir” “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Bu, Allah'ın Tevrat'ta, İncilde ve Kur'ânda yer almış gerçek bir vâdidir. Kim Allah'tan daha fazla sözüne bağh olabilir! O halde yaptığımız bu alışverişten ötürü sevinin. İşte büyük bahtiyarlık da budur”. “De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allahı bir bilen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi”.
Nahl 16:121
Kuşkusuz İbrahim, bir tevhit önderi olarak Allah'a gönülden itaat edendi. İbn Mesüd şöyle demiştir: “Ümmet” (izi) insanlara hayrı öğretendir demiştir”. Bazıları da “kâniten” Allaha itaat edendir demiştir. Bazıları da: “Ümmeten kâniten” her hayırda kendisine uyulan önder demektir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Ben seni insanlara önder yapacağım”. Hasan-ı Basri “ümmeten” kelimesine tâbi olunan sünnet anlamı vermiştir”. Yüce Allah'ın buna ümmet adını vermesi, düşmana karşı koymakta ümmet ve cemaate benzemesinden ötürü olabilir. Çünkü her ne kadar İbrahim (a.s.) yalnız başına tek bir kişi olsa da tek başına bir kişi gibi değil, düşmanlara ve ekâbir takımına karşı koymakta ümmet, cemaat ve onlardan yüz çevirenler gibi olmuştur. Ümmetin aslı, denildi ki cemaat ve çok sayıdaki insandır. İbrahim ümmet idi. Yani o bir cemaat gibi hayırlı işler yaptığı ve kendisinde her hayır itaatin toplandığı kişi idi. İbrahim (a.s.) işte bu sebeple ümmet adını almıştır. Yahut ümmetin tefsiri, peşinden getirilen cümledir: Allah'a boyun eğen tevhit önderi. Denildi ki: “Kânit” itaat eden, kunüt ise ayakta durmak demektir. [ ]Nitekim anlatıldığına göre Hz. Peygamber'e (s.a.) namazın en faziletlisinden sorulunca şöyle buyurdu: “Uzun kunutta bulunmaktır”, Yani uzun Süre kıyamda bulunmaktır. Bu mânaya göre İbrahim (a.s.) yaptığı bütün kulluk görevlerinde ve Allah'ın her emrinde, Allah için ayakta duran kimsedir demektir. Yine denildi ki: “Ümmeten” kelimesi din olarak demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir”?6, Bir tevhit önderi olarak. Denildi ki: “Hanifen” hacıdır; müslimdir. Yine denildi ki ihlâslı kişidir; onda bunların hepsi vardı; hacceden, müslim, Allah için ihlâslı olan. Hanifin aslı meyletmektir. Yani İbrahim Allah'ın emirlerine ve kulluk yapılacak fiillere meyleden biriydi. En doğrusunu Allah bilir.
Müşriklerden değildi. Şüphe yoktur ki İbrahim (a.s.) müşriklerden değildi, fakat Allah bunu iki sebeple zikretmiştir: Birincisi her bir din mensubu kendisinin, Hz. Peygamber'in dini üzerinde olduklarını ve her fırkanın da ona intisap ettiğini iddia eder. Bu sebeple İbrahim'i bundan beri kılarak onların üzerinde bulundukları dine mensup olmadığını haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “İbrahim ne yahudi ne de hıristiyan idi”. İkincisi: Bu âyet onun müşriklerden olmadığını “Bu benim Rabbimdir™” diye başlayan ilâhi beyanda belirtti. Çünkü bu söz konuştuğu lafızların zâhirine göre ondan çıktı, bu kelâm aslında Allah'a ortak koşmak anlamına gelir. Dolayısıyla burada lafzın zâhirine göre şirke bir tür benzerlik vardır. Fakat Allah onu şirkten uzaklaştırarak ağzından çıkan bu sözün Allaha ortak koşmak olmadığını, fakat hasmı kendisi ile tartışmaya girince, tartışmak üzere o sözün ağzından çıktığını haber vermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İşte o bizim delilimizdir, onu İbrahime verdik”, En doğrusunu Allah bilir.
il 121. Bn ın elti la Allah onu seçkin Mi? ili yola yöneltmişti”
Allah'ın nimetlerine şükrederdi. Yani Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü Allahtan başkasına çevirmedi, belki onların şükrünü nimetleri verene yaptı. Şükür duyular âleminde nimete bir karşılık vermektir. Yaratılmışlardan hiçbiri, Allah'ın verdiği en küçük bir nimetine karşı teşekkür etmekte Allah'a lâyık olacak mertebesine ulaşamaz ve hiçbir kimse Allah'ın kendisine ihsan ettiği nimetlerin karşılığını tüketemez, nerde kaldı ki ona denk gelecek bir karşılık versin. Fakat Aziz ve Celil olan Allah, gerçekte her ne kadar şükür olmasa da lütfu ve ihsanı ile buna şükür adını vermiştir. Nitekim kulun Allah'a borç olarak verdiği sadakayı sadaka olarak belirtti. Yine kulların kendileri de malları da gerçekte Allah'ın olmasına rağmen, kulun kendisini Allaha teslim etmesine ve Allah'ın emrine vermesine de satma adını vermiştir”, Örfte bir kişi kölesinden borç istemez, kendisini satmayı da istemez, fakat Allah Teâlâ lütfu ve ihsanı ile kullarına, kendileri hakkında da malları hakkında da mülkiyeti olmayan köle muamelesi yapmıştır. Şükür isimlendirmesi de işte buna göredir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah onu seçkin kılmış. Bazıları buna, risâlet ve nübüvvet (peygamberlik) görevi için onu seçti anlamını vermiştir. Yahut Allah onu seçkin kılmış, o kavim arasından seçmiş ve uyulan bir önder yapmıştır. Doğru yola yöneltmişti. O da İslâm dini idi. Bu da şu âyette belirtilen husustur: “De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allahı bir bilen İbrahim'in dinine iletti”,
---
Dipnotlar:
Bk. Müslim, Sahih, “Müsâfirin”, 22; Tirmizi, “Salât”, 110; Nesâi, “Zekât” 49; İbn Mâce, “Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabb'inizim. Şu halde bana kulluk edin (dedik)”. “İbrahim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilakis o, tek Allah'a inanıp boyun eğmiş birisiydi, müşriklerden de değildi” (Âl-i İmrân, 3/92). ™ o Müellif(r.h.) İbrahim'in (a.s.) Allah'ın varlığı hakkında Enâm süresi 6/75-79. âyetlerindeki tartışma ve delil arayışını bildiren âyetlere işaret ediyor. “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahime verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabb'in hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir” “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır. Bu, Allah'ın Tevrat'ta, İncilde ve Kur'ânda yer almış gerçek bir vâdidir. Kim Allah'tan daha fazla sözüne bağh olabilir! O halde yaptığımız bu alışverişten ötürü sevinin. İşte büyük bahtiyarlık da budur”. “De ki: ‘Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allahı bir bilen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi”.
Nahl 16:122
Biz İbrahim'e bu dünyada iyilik verdik. Bazıları: Güzel övgü verdik demiştir. Bazıları dünyada iyilik verdik, çünkü bütün din mensuplar Allahı veli ediniyorlar ve ondan razı oluyorlar. Bu dünyada iyilik verdik meâlindeki beyanın, JAllah ona ne verdi ise mutlaka hasene olarak verdi anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim bu husus ey Rabbimiz dünyada bize iyilik ver“ meâlindeki ilâhi beyanda belirtildiği gibi, dünyada bize her ne verdiysen onların hepsini iyilik olarak ver demektir. Çünkü iyilik anlamındaki “hasene” sözü tek bir iyiliğin adıdır. Yahut yüce Allah'ın bize dünyada iyilik ver meâlindeki beyanın, ruhun bedenden alınması anında iyilik ver, yani ruhun bedenden alınmasının güzellikle olması mânasına gelmesi muhtemeldir.
Âhirette de sâlihlerden olacaktır. Yani dünyada Allah'ın kula verdikleri âhirette verdiklerinden eksiltilmeyecektir. Bazılar da bize dünyada iyilik ver meâlindeki beyan hakkında nübüvvet ve risâlet, yani peygamberlik ver demişlerdir. Yahut şöyle de denilebilir: Allah kuluna vereceğini bildirdiği iyilik ve güzelliği açıklamadı, fakat “Allahım! İbrahime rahmet ettiğin gibi Muhammede de rahmet et” duasında olduğu gibi, peygamberliği ona tahsis etti. İbrahim'de bir özellik ve lütuf vermiştir ki Allah onu başkasına değil sadece ona tahsis etti, birincisi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
ile ül sala iyi EE A
Nahl 16:123
123. “Sonra sana, ‘Tevhid önderi olan ve puiperester aranda yer almamış bulunan İbrahim'in dinine uy” diye vahyettik.”
Sonra sana, “Tevhid önderi olan İbrahim'in dinine uy” diye vahyettik. Yani İbrahim'in dinine ve onun yoluna uy demektir. Hz. Peygamber'den (s.a.) nakledilen bazı haberlerde şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Cebrâil (a.s.) Terviye günü İbrahim (a.s.) gelerek onu Mina'ya götürdü, orada hacla ilgili yapılacak bütün ibadetleri ona hem öğretti hem de gösterdi. Bunun üzerine yüce Allah Muhammede (s.a.) Tevhit önderi olan ve putperestler arasında yer almamış bulunan İbrahim'in dinine uy” diye vahyetti. İşte bu sebeple bizler de hacda ve hac dışında İbrahim'in dinine uymakla emrolunduk. En doğrusunu Allah bilir ya, millet kelimesinin aslı dindir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “İki millet mensubu kimseler birbirine vâris olamazlar”? buyurmuştur. Yani iki ayrı din mensubu demektir.
LİN ia La öğ eges
Nahl 16:124
Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenler. Bazıları şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) İsrâiloğulları'na kendilerini haftada bir gün cuma günü ibadete ayırmalarını ve dünya işlerinden o gün sıyrılmalarını emretti. JBunun üzerine onlar da şöyle dediler: Biz cumartesi gününü kendimizi ayırırız, çünkü Allah cumartesi günü hiçbir şey yaratmadı dediler. Onlardan bir grup da “Peygamberinizin size emrettiğine bakın, onu alın.” dediler. İşte bu onların ihtilafıdır. Bunun üzerine istedikleri gibi, cumartesi günü onlara ayrıldı, sonra o günde Allaha isyan etmeyi helâl kabul ettiler, bu sebeple yüce Allah da o günde iş yapmanın ceza olmak üzere onlara haram kılmıştır. Hasan-ı Basri ve Katâde şöyle demişlerdir ki: Sebt gününün gözetilmesi gerekli kılındı, yani onlar ancak cumartesi gününde lânete uğradılar da maymuna döndürüldüler, yani cumartesi günü hakkında ihtilafa düşenler. İhtilafları, bazısının cumartesi gününü helâl bazısının haram kabul etmeleriydi. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Onların ihtilafa düşmesi elçi ve nebileri yalanlamaya dair olmuştur, bir kısmı peygamberleri tasdik etmişler, bir kısmı da yalanlamışlardır. Bu sebeple yüce Allah ceza olmak üzere cumartesi gününü onlara yasaklı gün yaptı. Yahut ihtilafları Müsâdan (a.s.) tuhaf mücizeler istemeleri ve “Allah'ı açıktan görmedikçe ey Müsâ sana inanmayacağız “Onların ilâhları gibi bize de ilâhlar yap” demeleri ve benzeri isteklerinde olduğu gibi korkunç isteklerde bulunmalarıdır.
Sebt gününün gözetilmesi sadece onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılınmıştı. Bu beyan iki anlama gelir: Birincisi cumartesi imtihanı, ancak onun hakkında görüş ayrılığına düşenlere gerekli kılınmıştır. Yani o günde itaatin dışına çıkanlar hakkında gerekli kılındı, çünkü yüce Allah: Yoldan çıkmaları sebebiyle’ buyurdu. İkincisi: Cumartesi günü cezası o güne saldıranlar hakkında verilip ihtilafa düşenler hakkında değildir. Çünkü içlerinden bir grup onlara bunu yasakladılar, bir grup da o güne saldırdılar. İşte bu sebeple Allah saldıranları yok edip onlara bunu yasaklayanları yok etmedi. Sebt günü hakkında ihtilafa girenler meâlindeki beyanın Müsâ (a.s.) hakkında yahut sebt günü hakkında ihtilafa düştüler ve bundan dolayı cezalandırıldılar mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
ISİRabb'in kıyâmet gününde, ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir. Onların arasında ceza vererek hükmeder yahut hak yolda olan ile bâtıl yolda olanı açıklamaya hükmeder demektir. Fakat şöyle bir soru sorulursa: Allah dünyada hak yolda olanla bâtıl yolda olanı açıklamış, öyle ki bir grubu helâk etmiş, diğer bir grubu da kurtarmışsa ayrılığa düştükleri meseleyle ilgili olarak onların arasında hükmünü verecektir'97 meâlindeki beyanı nasıl söylemiştir? Fakat belirttiğimiz üzere bunun ceza vermek suretiyle olması ihtimali vardır.
Nahl 16:125
Rabb'inin yoluna davet et. Bubeyan hakkında şöyle denilmiştir: Rabb'inin dinine davet et. Hikmetle. Hasan-ı Basri demiştir ki hikmet Kur'ândır. Yani onları Allah'ın dinine Kurân'la çağır. Bazıları da hikmetle hüccet ve kuvvetli deliller ile demektir, demiştir. Yani onları Allah'ın dinine kuvvetli delil ve kesin kanıtlarla çağır. Yani onları Allah'ın dinine hüccet ve kuvvetli delillerle bağla ki bu sebeple onda sebat etsinler.
Güzel öğütle. Hasan-ı Basri demiştir ki: Yani yüce Allah'ın Kitap'ta verdiği öğütlerle öğüt ver. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Yani onlara, Allah'ın verdiği nimetleri hatırlat. Onlarla en güzel yöntemle tartış. Yani yumuşak sözler ve kanat germek suretiyle en güzel bir şekilde mücadele et ki Allah'ın dinini kabul etsinler ve Rablerine boyun eğsinler.
Bunun gibi âlimler “Hatırla ki sana Kitap ve hikmeti öğretmiştim”©; “Al lah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz” ilâhi beyanlar hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Kitap ile hikmet birdir, İki ismidir, yani hikmet Kur'ândır. Bazıları da şöyle demiştir: Kitap Kur'ândır, o da vahyi işitmektir. Hikmet ise ilhamın vahyedilmesidir, o da sünnettir. Bazıları da: Kitap tenzildir (indirilendir), Jhikmet tenzile yerleştirilen mânadır. “Kitap ve hikmet birdir, o da Kur'ândır” diyen Rabb'inin yoluna hikmetle davet et sözünün Kur'ân olduğunu söyleyen ile iki kavramın bir olmadığını söyleyen burada şöyle söylüyor: Hikmet, hüccet ve burhandır; ya ilham yönünden yahut Kitap'tan çıkarılıp ortaya konulması (tevil) yönünden.
Bu sürede belirtilen Rabb'inin yoluna hikmetle davet et meâlindeki cümlesinde geçen bu hikmetten biri “Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar...” anlamındaki âyette ifade edilen husustur. Yani arıların karnından çıkar. Yine: “Sizin için sağmal hayvanlarda da kesin olarak ibret vardır. Nitekim size hayvanın karnında, besin artıklarıyla kan arasında (oluşan), içenlere lezzet veren saf süt içiriyoruz””!. meâlindeki âyette belirtilen hususun yanı sıra kuru üzüm bağından ve değişik meyvelerden ve benzerlerinden çıkarıldığı belirtilen içeceklerin de hepsi Allah'ın hikmeti ile olmuştur. Yani onları Allah'ın dinine çağır, bunu onlara hatırlat, Allahın dinini kabul edip emrine boyun eğdikleri halde onlar onu ikrar etmektedirler.
Güzel öğüt. Bu öğüt “Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder.” meâlindeki beyanda belirtilenlerdir. Bunların hepsi hikmetin gerektirdikleri ve aklın güzel gördükleridir. Çünkü adalet, ihsan ve sözü edilen akrabaya verme, her bir insanın aklında güzel görülenlerdir. Yine çirkin işlerle, yasakları işlemeye son vermek de güzeldir, bunları işlemek ve yapmak da çirkin görülen şeydir. Sanki hikmet ilim ve amel etmeyi birlikte kapsar, sanki Allah şöyle buyurmuştur: Onları ilim ve amel ile birlikte Allah'ın dinine çağır ki onlara fayda sağlasın yahut onları yumuşak bir üslupla, bazan kanat gererek, bazan da sertlik ve zorbalıkla davet et. İşte bu bir şeyi lâyık olduğu yere koymaktır. Daha sona Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Öğüdü alasınız diye size öğüt Onlarla en güzel yöntemle tartış. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın şu şekilde yorumlanması muhtemeldir: Yani inkârlar üzerinde ikrarları sebebiyle onlarla mücadele et. Bu şu beyanlarda dile getirilen husustur: “O halde yaratanla yaratamayan bir olur “Yerden en küçük bir rızık sağlama imkânı olmayan, buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar?””. [§] “Allah size, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkü konumundaki köle ile, katımızdan kendisini güzel bir şekilde rızıklandırdığımız ve bundan gizliaçık başkalarını da yararlandıran kişiyi örnek veriyor””5; “Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla gelmez. Şimdi bununla adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru yolda bulunan kimse bir olur mu?””; “Allah kiminize kiminizden daha fazla rızık verdi. Ama kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilerle paylaşıp da onları bu hususta kendileriyle eşit hale getirmeye yanaşmıyorlar. Peki, onlar Allah'ın nimetini inkâr etmiş olmuyorlar mı?”98. Bunlara benzeyen âyetler. Allah yukarıdaki âyette, aynen ikrar ettikleri hususları, inkâr ettiklerine karşı delil getirerek en güzel bir şekilde tartışmayı emretmiştir ki, onu kabul edip boyun eğmeye kendilerini mecbur etsin.
Bunun yanında bu âyette din hakkında tartışma, bazılarının bazılarına karşı nasıl muamelede bulunmaları gerektiğini öğretmeye dair delil vardır. Çünkü Allah Rabb'inin yoluna hikmetle davet et buyurdu. Allah katındaki hikmetle, o da Kur'ândır yahut diğer kanıtlar ve açık delillerdir. Güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir şekilde tartış. İşte böylece bazısının bazısı ile Allah'ın gösterdiği şekilde tartışmaları gerekir. Nebi ve resüllerin firavunlar ve ekâbir takımı ile tartışmalarını Kitab'ında bu şekilde belirtmiştir ki, o tartışmalardan bazıları âyetlerde şöyle ifade edilmiştir: “Allah'ın kendisine verdiği iktidara dayanarak” Rabb'i hakkında İbrahim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi?”3”; “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: “Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz?” Yine Firavun'un Müsiâ (a.s.) ile tartışması da böyledir, Allah onun hakkında şöyle buyurdu: “Firavun, “Âlemlerin Rabb'i de kimdir?” diye sordu. Müsâ, “Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa, bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir” diye cevap verdi”! “Müsâ devamla şunu söyledi: “Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir”; “Firavun, “Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Müsâ asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ düpedüz bir yılan oluvermiş!”' Daha birçok örnek vardır. [ ] İşte bu resül ve nebilerin firavunlar ve düşmanlarla tartışmasıdır, ya evliya arasındaki tartışmalar nasıl olur? Bunların hepsi din hakkında tartışmaktan yüz çeviren ve bu hususta konuşmak ve delil getirmekten kaçınanları reddeder.
Kuşkusuz senin Rabb'in, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilir. Bu beyanda onların sapıklığa nispet edilmesi işaret ve kinâye yolu ile olup açık ifadelerle değildir. Çünkü yüce Allah, resülüne öğrettiği ve yapmasını emrettiği güzel muameleden dolayı açıkça: “Siz Allah'ın yolundan saptınız” buyurmadı. Çünkü bu ifade tarzı kabul edilmeye daha yakın, kalpleri daha çok meylettirici ve daha etkileyicidir. Görmez misin ki yüce Allah Müsâ (a.s.) ile Hârün'u (a.s.) Firavun'a gönderince ikisine hitaben şöyle buyurdu: “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin, ola ki aklını başına alır veya içine bir korku düşer”,
---
Dipnotlar:
“İşte o zaman Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsâ! Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Seni Rühulkudüs'le (Cebrâil) desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğret“Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz! diye söz almıştı” “(Rabb'in bal arısına] “Sonra her türlü besleyici ürünlerden ye; Rabb'inin koyduğu kanunlara boyun eğerek çizdiği yollardan git? diye ilham etti. Onların karınlarından, farklı renk ve çeşitlerde şerbet (kıvamında bir sıvı) çıkar ki onda insanlara şifa vardır. İşte bunda da düşünen bir topluluk için açık delil bulunmaktadır”. “Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt “Yaratan yaratmayanla bir midir? Düşünsenize!”. ” “Rabb'i hakkında İbrahim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrahim “Rabbim hayat veren ve öldürendir? deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim dedi. İbrahim ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”. “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben sizin O'na ortak koştuklarınızdan korkmam. Ancak Rabbimin (beni korkutacak) bir şey dilemesi hariç. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ ibret almıyor musunuz?” “Firavun, Âlemlerin Rabb'i de kimdir?” diye sordu. Müsâ, “Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir” diye
Nahl 16:126
Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın. Bu âyetin iniş sebebi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet Resülullah'ın (s.a.) ashabı hakkında inmiştir, bu da şöyle olmuştur: Onlardan bir grup Uhud savaşında, kulaklarının, burunlarının kesilmesi, karınlarının yarılması ve benzeri çok kötü bir işkenceye mâruz kalınca onların arkadaşları: “Eğer Allah bize yardım eder de galip getirirse onlara şöyle şöyle yapacağız” diyerek kendilerine yapılan işkenceye karşılık vermeyi düşündüler. Bunun üzerine yüce Allah, cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın meâlindeki âyeti indirdi. Bunda düşmanlarına karşı müminlere yardım ve zafer müjdesi vardır. Çünkü onların düşmana karşı zafer kazanmaları söz konusu olmasaydı kendilerine yapılan işkenceye misliyle nasıl mukabele edebilirlerdi. Bu durum, bu âyetin müminler için yardım ve zafer müjdesi olduğuna işaret ediyor. Bunda aynı zamanda öldürme yetkisine sahip olmayanın intikam almasının caiz olmadığına dair delil vardır. Çünkü intikam almak belki de vurmak bu işi üstlenenlerin başarılı olamayacakları içindir. Fakat bir kısmının bir kısmına yardım etmeleri sebebiyle, onların arkadaşları sorguya çekilir. Bu âyette yol kesen eşkıyanın öldürülmek yahut elleri ve ayakları kesilmek üzere cezalandırılacaklarına dair delil vardır. Her ne kadar işkenceyi onlardan bir kısmı üstlenmiş olsa da bunu yapan, ancak üstlenmeyenlerin yardımı ile yapacak olmasından ötürüdür. Bazıları şöyle demiştir: Âyet kâfirlerle EN yapılan savaşların onların başlattığı savaşa karşılık verilmesine dair savaşlar hakkında inmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir”; “Şayet sizinle savaşmaya kalkışırlarsa o zaman onları öldürün”, Ve bu beyanların benzerleri konuya dair örneklerdir. Bunlar karşılıklı olunca Allah kendilerine yapılan işkencenin sınırını geçmemelerini, ancak onların yaptıkları kadar cezalandırmalarını emretti. Fakat eğer başlatılan savaş, karşılık verme savaşı değilse, onlar İslâm'ı kabul etmedikleri takdirde toptan öldürülürler. Bu husus yüce Allah'ın şu beyanıyla sabittir: “Ehl-i Kitaptan Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Allah'tan başka bir ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum”; “Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: “Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, bu âyet müslümanlar hakkında inmiştir. Onun hükmü kısas, öldürme dışında kesme ve yaralama cezaları ile ilgilidir. Allah bu cezalarda kulların haklarında haddi aşmamalarını emretmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kötülüğün cezası onun kadar bir kötülüktür””; “Şu halde kim size saldırırsa, onun yaptığı saldırının dengiyle siz de ona saldırın. Allah'ın hükmüne saygılı olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır”; “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın... Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabb'inizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır”.
Fakat sabır gösterirseniz. Belirtildiği gibi o, yani sabır sabredenler için çok hayırlıdır. Fakat sabır gösterirseniz bilin ki sabırlı davrananlar için bu muhakkak daha hayırlıdır meâlindeki beyan âyetin savaş hakkında değil de kısas hakkında indiğine işaret eder. Çünkü savaşta: Sabırlı ol denilmez yahut sabretmek daha hayırlı olmaz. Dolayısıyla bu durum âyetin savaş hakkında olmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Müşrikler sizinle topyekün savaştıkları gibi siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah buyruklarına karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir”. “Ehl-i Kitap'tan Allaha ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. © “Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki: “Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar”.
Nahl 16:127
127. Sen sabret; sabır göstermen de Allahın ihsanı sayesinde olacaktır. Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma.
Sabret ya Muhammed, Senin sabrın ancak Allah'ın ihsanı sayesinde olacaktır. Yani senin sabırda başarılı olman ancak Allah'ın lütfu iledir. [ ] Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: Fakat başarmam Allah'ın yardımına bağlıdır. Yalnız O'na dayanıyor ve O'na yöneliyorum””. İkincisi: sabret; sabır göstermen de Allah'ın ihsanı sayesinde olacaktır. Yani senin kısası terketmen Allah emrettiği için, onun emri iledir, sendeki âcizlik ve zâf sebebiyle değildir.
Onlardan dolayı üzülme. Bazıları şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) kavminin Allah'a küfretmeleri ve Allah'a imanı terketmelerinden dolayı üzülüyor ve kalbi daralıyordu. Bunun örneği şu âyetlerdedir: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor”. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurdu: Bu sebeple onlardan dolayı üzülme. Bu beyan Hz. Peygamber'i (s.a.) teselli etmek ve rahatlatmak için olup yasaklamak için değildir. Onlardan dolayı üzülme meâlindeki söz beyanın öldürülen ve şehit edilen müminlerden dolayı üzülme, çükü onlar Rab'leri katında sevinçlidirler, Allah'ın kendilerine verdikleri ile sevinçlidirler anlamına gelmesi muhtemeldir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar”. Yani müminlere üzülme, onlar sözü edilen lütuflar içindedir. Yahut müminlere üzülme, o kâfirlerin sana kurdukları tuzaktan dolayı kalbin daralmasın; çünkü onlar Allahın elçisine ve arkadaşlarına tuzaklar kuruyorlar, onlara eziyet ediyorlardı, bunun için Allah, senin kalbin bundan dolayı daralmasın diye emretti. Bazılar da şöyle demiştir: Bu âyet şehitlerin efendisi Hz. Hamza'nın şehit edilmesi hakkında inmiştir. Hamza'ya işkence edildi, büyük yaralar aldı, bu durum Hz. Peygamber'e (s.a.) çok şiddetli gelerek “Eğer onlara karşı zafer elde edersek şöyle şöyle yapacağız dedi”7. Bunun üzerine Cezalandırmak isterseniz size yapıldığı kadarıyla cezalandırın” meâlindeki âyet indi. Fakat eğer bu rivayet doğru ise bu, kâtil ve öleni yaralayanlar dışındakilere uygulanan bir ceza anında olur. Bu da ilkin olmuştu. Görmez misin ki Allah Teâlâ: “Hüre hür, köleye köle, kadına kadın” buyurdu. Onlar hür insanı köleye karşı, kadına karşı erkeği cezalandırmayı istiyorlardı. Bu âyet inince onunla ve “Sizin için kısasta hayat vardır” meâlindeki âyetle neshedilmiş oldu. Eğer kâtilden başkası kısas sebebiyle cezalandırılacak olsaydı bunda hayat olmazdı. Savaşta kâfirlerle birlikte bunu söyleselerdi bu muhtemel olmaz. Çünkü savaşta müminlerin, kâfirlerin hepsini öldürme ve tek bir kişi bırakmama hakları vardır. Bu durum hükmün iki anlama geleceğine işaret eder: Belirttiğimiz gibi neshedilmiş olma yahut hakkından fazla kısas cezası uygulamayı yasaklama anlamlarıdır. Nitekim yüce Allah anılan âyette “Ona saldırın..” buyurmuştur.
---
Dipnotlar:
yapmak niyetinde değilim. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam Allah'ın yardımına bağlıdır. Yalnız O'na dayanıyor ve O'na yöneliyorum” (Hüd, “Kötü işleri hoşuna gidip de onları güzel bulan kimse (ile böyle olmayan bir) mi? Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır, dilediğini de doğruya iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor” (Fâtır, 35/8). “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar” (Âl-i Taberi, Câmi'u (-beyân, XIV, 195.
Nahl 16:128
128. emi Allah fr ile hareket edip iyiliği seçenlerin fe Bu beyanın, Allah ve resülüne muhalefetten sakının anlamına gelmesi muhtemeldir. Takvâ sahiplerine yardım ederek sizinle beraberdir, çünkü Allah onlara karşı sizin yardımcınızdır. İyiliği seçenler, yani amelde ve tevhidde. Yahut şöyle buyuruyor: Allah takvâ ile hareket edenlerin yanındadır. Allah, haram kıldığı ve yasakladığı filleri yapmaktan sakınanlara yardım ve nusretiyle muamele ederek onların yanında olur. İyiliği seçenler. Yani Allah'ın nimetlerine karşı şükrünü yerine getirmekle. En doğrusunu Allah bilir.
“Şu halde kim size saldırırsa, onun saldırısının dengiyle siz de ona saldırın. Allah'ın hükmüne saygıh olun ve bilin ki Allah kendisine saygılı olanların yanındadır” (el-Bakara, ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
GGI ğa Lİ ŞE SSU sil LİN aati 1. Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye e Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir.”
Bir gece götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. “Sübhâneke” kelimesi Allah'ı dengi bulunmaktan yüce tutmak yüceltmek ve ortakları olmaktan tenzih etmek anlamına gelir. Bu kelime Allah'ı Muattıla'nın söylediği ve mülhitlerin sandığının aksine Allah'ın çocuğu yoktur, hiçbir şeye muhtaç değildir, âfetlerden ve yaratıkların bütün özelliklerinden uzak olduğunu ifade eder. Bazı haberlerde rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) “sübhânallah”m (wl otw) tefsiri sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: “O Allah'ı her türlü kötülükten uzak tutmaktır”. Bir gece, kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın anlamı sanki şöyledir: Kulunu bir gece vaktinde bir aylık yürüme mesafesindeki yolu katettirmeye gücü yeten Allah, ölümden sonra insanları diriltmeye elbette kâdir olur; resülünü korumaya, ona yardım etmeye, nübüvvet ve risâletine dair mücizelerini gösterme ve muhalefet edip onu yalanlayanların bütün hilelerini boşa çıkarma imkânına sahip olur.
Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya. Allah mescide “aksâ” ( asi) adını verdi. “Aksâ” en uzakta olan demektir. “Kasıye, yaksâ, kasan” (Lai. çat.,a5) kökünden? türemiştir. Sanki o zaman Mescid-i Haram ile Beytülmakdis denilen Mescid-i Aksâdan başka bir mescid yoktu. En doğrusunu Allah bilir ya, işte bundan dolayı Beytülmakdise Allah Mescid-i Aksâ adını vermiştir. [ ] Çevresini mübarek kıldığımız. Denildi ki mübarek olarak adlandırılmasının sebebi konukları, hayırları çok ve geniş olmasıdır. Başka bir görüşe göre mübarek adını almasının sebebi, peygamberlerin makam ve mekânı olmasıdır. Onların bereketi ve uğurlu olmaları sebebiyle bu yer de mübarek kılındı. En doğrusunu Allah bilir.
Kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye. Yani akli mücizelerimizi gösterdikten sonra hissi bazı âyetlerimizi göstermek için demektir. Çünkü hissi mücizeler şüpheyi yok etmede ve vesveseyi ortadan kaldırmakta daha çok etkilidir. Zira hiç kimse bilgi yolu duyu ve gözlem olan konularda şüphe etmez. Çoğunlukla şüpheler ve vesveseler akli bilgilerde ortaya çıkar. Zira hiç kimse kendisinin kendisi olduğundan şüphelenmez. Aziz ve Celil olan Allah, resülüne, insaflı kimselerin kabul edip iman etmesine ve Resülullah'ın (s.a.), Allah elçisi olduğunu ikrar etmesine mecbur edecek hissi mücizeler göstermek istedi. Çünkü onlar, Hz. Peygamber'in kendilerine haber verdiği bilgilerin (gerçek olduğunu) biliyorlardı. Öyle ki falanca dışındakileri ve birçok işler gördüğünü söylediği takdirde? onun görmeden ve müşahede etmeden söz söylemeyeceğini biliyorlardı. Çünkü onlar, akli mücizeler kendilerine geldikçe “büyüdür”, daha önceki kitaplarında zikredilen bilgileri için de “öncekilerin masallarıdır, ona bunları bir insan öğretiyor” dediler. Hayır, bunlar büyü işi, yalan ve iftira değil, öncekilerin masalları da değildir. Onlar onu bir kere büyüye, başka bir kere de yalan ve iftiraya ve benzerlerine nispet etmişlerdi.
O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir. Yani sözü edilen filleri yapmaya gücü yeten, söz ve iş türünden hiçbir şeyin onun için gizli kalmasına ihtimal yoktur.
---
Dipnotlar:
“Kasıye, yaksâ, kasan”: Mekân uzak oldu. “Kasıyer-racülü ani'l-kavmi” ( si gali e e Ji): Kişi kavminden uzak oldu demektir. Hiz. Peygamber'in (s.a.) mescidi hicretten sonra inşa edilmiştir. İsrâ süresi ise Mekkede inmiştir. (Falancadan başka) sözünden -herkesin varlık ve mahiyetini bildiği- melek ve diğer varlıkları kastetmiş olsa gerektir.
İsra' 17:1
Sonra Hz. Peygamber'in (s.a.) göklere yükseltildiği (miraç), hatta burada kendinden önceki peygamber kardeşlerini gördüğü şeklinde rivayet edilen haberler ve bu haberlerde sözü edilen bilgilere dair biz de Ebü Bekir es-Sıddik'in söylediğini deriz: “Eğer bunları o söyledi ise doğru söylemiştir, ben de bunlara şahitlik ederim. Fakat eğer sözü edilen haberler doğru değilse âyette belirtilen kadarını söyleriz: Hz. Peygamber Beytülmakdise, Mescid-i Aksâ'ya kadar gece yürütüldü deriz, âhad haberleri buna ilâve etmeyiz, çünkü bunlar âhad haberlerdir, âhad haberlerin verdiği bilgiye şahitlik yapmak caiz olmaz.
2. “Müsâ'ya kitabı verdik ve “Benden başkasına güvenip dayanmayın” diyerek o kitabı İsrâiloğulları'na bir hidâyet rehberi kıldık.”
Müsâ'ya kitabı verdik. Yani Tevrat'ı verdik. O kitabı İsrâiloğulları'na bir hidâyet kıldık. Yüce Allahın bütün kitapları, hidâyeti benimsemek isteyen herkes için kılavuzdur, doğru yolu bulmak isteyenler için doğru yoldur, açıklama isteyenler için açıklamadır. Çünkü bu kitaplar üç haslete çağırmışlardır: yüce işlere, yüksek ahlâka, salih amellere çağırmışlardır; üç şeyi de yasaklamışlardır: Kötü işler, saçma ve önemsiz işler, ahlâksızlık ve çirkin davranışlar. Allah Teâlâ Kitab’, İsrâiloğulları için hidâyet yaptığını belirtmiştir, çünkü kitabın faydası onlara dokunmuştur, zira onlar bu Kitap vasıtasıyla hidâyet buldular, buna göre o Kitap hidâyet isteyenler için hidâyettir. En doğrusunu Allah bilir.
Benden başkasına güvenip dayanmayın. Yani benden başkasını vekil edinmeyin. Yani biz onlara o Kitapta dedik ki yahut onlara orada belirttik, yahut emrettik ki benden başkasını vekil edinmeyin. Yani benden başkasını dayanılacak kişi ve vekil yapmayın. Vekil O'dur, işler O'na bırakılır, her durumda Allah'a dayanılır. Denildi ki: Benden başkasını Rab ve ilâh edinmeyin. Yine denildi ki: Benden başkasını ortak edinmeyin. Bunun aslı belirttiğimiz gibidir, vekil itimat edilen, güvenilendir.
---
Dipnotlar:
Bk. Taberi, Câmi'u'l-beyån, XV, 6; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, X, 283.
İsra' 17:2
Sonra Hz. Peygamber'in (s.a.) göklere yükseltildiği (miraç), hatta burada kendinden önceki peygamber kardeşlerini gördüğü şeklinde rivayet edilen haberler ve bu haberlerde sözü edilen bilgilere dair biz de Ebü Bekir es-Sıddik'in söylediğini deriz: “Eğer bunları o söyledi ise doğru söylemiştir, ben de bunlara şahitlik ederim. Fakat eğer sözü edilen haberler doğru değilse âyette belirtilen kadarını söyleriz: Hz. Peygamber Beytülmakdise, Mescid-i Aksâ'ya kadar gece yürütüldü deriz, âhad haberleri buna ilâve etmeyiz, çünkü bunlar âhad haberlerdir, âhad haberlerin verdiği bilgiye şahitlik yapmak caiz olmaz.
2. “Müsâ'ya kitabı verdik ve “Benden başkasına güvenip dayanmayın” diyerek o kitabı İsrâiloğulları'na bir hidâyet rehberi kıldık.”
Müsâ'ya kitabı verdik. Yani Tevrat'ı verdik. O kitabı İsrâiloğulları'na bir hidâyet kıldık. Yüce Allahın bütün kitapları, hidâyeti benimsemek isteyen herkes için kılavuzdur, doğru yolu bulmak isteyenler için doğru yoldur, açıklama isteyenler için açıklamadır. Çünkü bu kitaplar üç haslete çağırmışlardır: yüce işlere, yüksek ahlâka, salih amellere çağırmışlardır; üç şeyi de yasaklamışlardır: Kötü işler, saçma ve önemsiz işler, ahlâksızlık ve çirkin davranışlar. Allah Teâlâ Kitab’, İsrâiloğulları için hidâyet yaptığını belirtmiştir, çünkü kitabın faydası onlara dokunmuştur, zira onlar bu Kitap vasıtasıyla hidâyet buldular, buna göre o Kitap hidâyet isteyenler için hidâyettir. En doğrusunu Allah bilir.
Benden başkasına güvenip dayanmayın. Yani benden başkasını vekil edinmeyin. Yani biz onlara o Kitapta dedik ki yahut onlara orada belirttik, yahut emrettik ki benden başkasını vekil edinmeyin. Yani benden başkasını dayanılacak kişi ve vekil yapmayın. Vekil O'dur, işler O'na bırakılır, her durumda Allah'a dayanılır. Denildi ki: Benden başkasını Rab ve ilâh edinmeyin. Yine denildi ki: Benden başkasını ortak edinmeyin. Bunun aslı belirttiğimiz gibidir, vekil itimat edilen, güvenilendir.
---
Dipnotlar:
Bk. Taberi, Câmi'u'l-beyån, XV, 6; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, X, 283.
İsra' 17:3
Ey Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelenler. Bazıları şöyle demiştir: “Zürriyyet”ten, daha önceki peygamberleri kastediyor. Yani Nuh'un soyundan olanları, Nuh ile birlikte taşınanlar ki onlar insanlardır. İnsanlardan elçiler göndermesini inkâr ettikleri için, Allah Teâlâ bunu hatırlattı. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, sadece “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” şeklindeki itirazları engellemiştir”. İkincisi: Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın başkasına da ihtimali vardır. Yani Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın zürriyetinden gelen şu kâfirler, nasıl oluyor da hidâyet üzerinde olan babalarına muhalefet ettiler ve onlardan başkalarına uydular. Yahut o peygamberler (elçi) Nuh (a.s.) ile beraber taşıdıklarımızın soyundan idiler ve onlar insan idiler. Beşer olan peygamberleri nasıl da inkâr ettiklerini belirtti. Bazıları da onun bir sesleniş ve bir çağrı olduğunu söylediler. Yani ey tüfan zamanında Nuh ile birlikte erkeklerin belinde (meni olarak) ve kadınların rahimlerinde (yumurta olarak) taşıdığımız nesil!
(SlBilesiniz ki o çok şükreden bir kul idi. Ondan Nuh'u kastediyor. Bazıları demiştir ki: Allah Nuh'a çok şükreden adını vermiştir, çünkü o her halde iken Allah'ı anardı. Bazıları da şekürun, nimet vericisinin rızasını isteyen, kızdığı eylemleri yapmaktan sakınan kimse olduğunu söylemiştir. Bazıları ise şekürun Allah'a itaat eden kul olduğunu söylemiştir. Biz daha önce şükrün anlamının nimetin karşılığı olduğunu belirtmiştik. Yahut şöyle denilir: Nuh'un Allaha ibadeti şükür ibadeti olup bağışlanma talebi tarzındaki ibadet değildi. Yani o, ibadetinde istiğfar eden değil, çok şükreden idi.
İsra' 17:4
Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik: Yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracaksınız. “Kadaynâ” (uii) beyanına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri ve diğerleri şöyle demişlerdir: Kitap'ta onlara vahyettik, haber verdik ve bildirdik ki yeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracaksınız. Bazıları bunun “kadaynâ aleyhim” şeklinde olduğunu söylemiştir. Yani onlar aleyhine hükmettik. Bazıları da bu ifade için şunu söylemiştir: Onlar aleyhine yazdık. Nasıl olursa olsun, bunda Mütezile'nin görüşünü iptal etmek söz konusudur. Çünkü yüce Allah, burada “kadâ”nın onları bilgilendirmek ve haber vermek olduğunu sananların teviline göre, İsrâiloğulları'na haber verip bildirmiştir. Onlara şöyle denilir: Allah, verdiği haberde tasdik etsinler yahut etmesinler diye haber verip bildirmiştir. Eğer doğru çıkması için bir haber vermişse, bu Allah tarafından verilmiş bir hükümdür ki onlar yeryüzünde iki kere fesat çıkaracaklardır. Eğer “kadâ"nın tevili kitap ve hüküm vermekse bu açıktır. O bizim söylediğimiz şu husustur: İster itaat ister isyan (günah) olsun, bir iş yapan her insanın yaptığı fiil Allah'ın hükmü ile olur. Şunu da eklemek gerekir. Başkasına, kötülük yapmak Allah'ın kazası ile mi oluyor? diye sorarsa, mutlak anlamda evet yahut hayır diye cevap vermemesi gerekir. Ancak kazadan neyi kasteddiğini ve ne anladığını açıklarsa bu müstesnadır. Çünkü kaza birkaç mânaya yönelik olarak kullanılır: Şu âyette buyurulduğu gibi yaratmak anlamına yönelik olur: “Böylece onları yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti”. Yani onları yarattı. “Kadâ” (stas) kelimesi Allah'ın şu âyetinde emretmek anlamında kullanılmıştır: “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi... emretti”. Yani Rabb'in bunu emretti. “Kadâ”nın bir anlamı da hükmetmektir. “Artık sen neye hükmedeceksen et; ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin”. Yani sen nasıl istersen öyle hükmet. Mütezile'nin dediği gibi, kadânın (kaza) hamletmek ve defetmek mânasında kullanıldığı bilinmemektedir. Kazadan neyi kasteddiğini açıklamadan, mutlak anlamda buna cevap verilemez. Eğer kazadan hükmetmek anlamını murat etmişse o zaman şöyle denilir: Evet, olan iş Allah'ın kazası ve hükmü ile olmuştur, Allah'ın kazası ve hükmünde kulu mâsiyete sevketmek ve bu mâsiyete yöneltmek yoktur.
İki kere. Bu beyana dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerden bazıları şöyle demiştir: İsrâiloğulları Rab'lerine karşı haddi aşmışlardır. Bu sebeple Allah onlara Câlüt adlı hükümdarı musallat kılmış, o da onları öldürüp soylarını esir almış, mallarına el koymuştur. Uzun zaman onlar bu şekilde kaldılar, sonra tövbe edip bu davranışlarından vazgeçtiler. Sonra Allah Dâvüd'u (a.s.) gönderdi, o Câlütu öldürüp İsrâiloğulları'nı onun elinden kurtardı ve kendilerini yerlerine döndürdü. Sona tekrar daha önceki hallerine döndüler, bunun üzerine Allah onlara Buhtunnasr'ı musallat etti, o dan Câlüt'un yaptıklarını onlara yaptı, sonra yine tövbe ettiler, bu sefer yüce Allah Muhammed'i (s.a.) gönderdi. Bazıları ise Allah önce Buhtunnasr'ı, sonra falanca falancayı gönderdi demiştir. Bu da yüce Allah'ın şu beyanda belirttiği husustur: “Bu iki fesattan ilkinin zamanı gelince üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vâd idi... Ama eğer yine fesatçılığa dönerseniz biz de cezayı tekrarlarız”. Yani eğer isyana dönerseniz biz de sizi tekrar cezalandırırız.
Fakat bundaki bazı hikmetler ve işaret ettiği anlamlar dışında, bizim bunları bilmeye ihtiyacımız yoktur. Bu yollardan birincisi şudur: Bunda Muhammed'in (s.a.) peygamberliğini ispata dair delil vardır. Çünkü Hz. Muhammed (s.a.), kendisine öğretilmeden ve hiçbirinin yanına gidip gelmeden, onların kitaplarındaki bilgilerden haber verdi ve haber verdiği şekilde olay vuku buldu. Bu da gösteriyor ki O, bunu Kitab'ında haber vermesiyle Allah sayesinde bildi.
İkincisi: Hiç bir kavim, fesat çıkarmaya çalışmak ve mücizelere karşı inatçılık yapmak dışında, sadece kâfir olmaları sebebiyle kökü kazınacak şekilde yok edilmemiştir. Üçüncüsü: İnsanlar için din konusunda en yararlı olanı gözetmek ve onlara vermek Allah'a vacip değildir. Öyle ki onları mümin olarak öldürmedi, fakat kendilerini serbest bırakıp isyan etmelerine imkân verdi, sonra da kendilerini o durumdayken öldürecek kimseleri onların üzerine musallat etti ve onları dinine çağırdı... Eğer onlar için en yararlı olanı yapmak Allah'a borç olsaydı, onları müslüman olarak öldürürdü, çünkü bu durum din bakımından kendileri için en yararlı olandı.
228 (İYeryüzünde mutlaka iki defa fesat çıkaracak, çok böbürleneceksiniz. Yani çok büyük cürette bulunacaksınız. Denildi ki tamamen üstün gelecek ve galip olacaksınız, tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştır”. Yani galip geldi ve ezdi demektir. Görmez misin ki, Allah başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamış, (ayırımcılık yaparak) halkını da gruplara ayırmıştı”!, Bu âyetin galip gelme ve kahretme mânasında olduğu ortaya çıkmıştır. Yine denildi ki o, kuvvet, cüret ve kibirlenmedir; bu da sözünü belirttiğimiz mânadır.
---
Dipnotlar:
8 “Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti” (Fussilet, “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti”
İsra' 17:5
Bu iki fesattan ilkinin zamanı gelince. Yani önce onlardan âsi olanın vâdesi gelince ve Allah'ın emrine muhalefet edip O'nu inkâr edince demektir. Üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Üzerinize gönderdik meâlindeki beyan vahiy göndermek anlamında değil, belki tahliye mânasındadır. Yani onları şiddetli bir kuvvete sahip kimselerle baş başa bıraktık, yani şiddetli ve kuvvetli bir şeklide yakalayan kimseleri gönderdik demektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Görmedin mi? Biz, inkârcıların üzerine kendilerini isyana itip duran şeytanları saldık”. Yani onları şeytanları ile baş başa bıraktık. Bazıları da demiştir ki üzerinize gönderdik, yani sizin üzerinize musallat kıldık demektir.
Üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bu Mütezile aleyhine bir delil olur. Çünkü Allah Teâlâ onların üzerine şiddetli, güçlü kullarını gönderdiğini belirtmiştir. Onları, sadece kendilerini cezalandırmak ve yaptıkları işlerin kötülüğü sebebiyle göndermiştir, bu da onlara yapılan bir kötülüktür. Bu durum, kulların bütün işlerinde Allahın müdahalesinin olduğuna işaret eder. [ ]Bunlar, evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar. Bazıları “fecâsü” kelimesinin tecessüsten geldiğini söylemiştir. Yani kenFars tarafından gelen ordular olup insanları sokaklarda öldürdüler. Bir görüşe göre, yolda öldürdüler.
Ebü Ubeyde, “fecâsü hılâled-diyâr”ın mânasının ülkelerinde öldürüldüler demek olduğunu söylemiştir.
Bu, yerine getirilmiş bir vâd idi. Yani haklarında Allah'ın, “Yeryüzünde iki kere fesat çıkaracaksınız”? buyurduğu kimseler için yerine getirilmiş bir vâd... Yani yapılmış, yerine getirilmiş, olmuş bir vâd. Yoksa vâd yerine gelmez. Bunun gibi “Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete; çok esirgeyici olan Allah'ın, kullarına vâdettiği, onların idraklerini aşan adn cennetlerine gireceklerdir”. Yani vâdedilmiş, yerine getirilecektir. Buna benzeyenler de bunun gibidir.
Bu iki fesattan ilkinin zamanı gelince meâlindeki beyan Evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar kısmına kadar. Bilinmektedir ki onların kitabında bu konu başlangıç olmak üzere Üzerinize gönderdik... köşe bucak aradılar meâlindeki sözler yer almamaktaydı. Fakat en doğrusunu Allah bilir ya, iki fesattan ilkinin zamanı gelince elbette her tarafı arayan üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı göndereceğiz meâlindeki beyanlar idi. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanlarla, sözü edilen eylemleri onlar yapmamış olsalar da Resülullah'ın (s.a.) huzurunda olanlara hitapta bulundu. Fakat onlardan öncekiler bunu yapınca, onlarla iftihar edip “Biz Allah'ın oğulları ve Allahın sevdiği kullarız” dedikleri için kendilerine hitapta bulunmuştur". Allah onlara verdiği nimetleri bunlara hatırlatıyor ve yaptıklarından onları sakındırıyor. Şu yaptığı hitapta olduğu gibi: “Bir zamanlar, “Ey Müsâ! Allahı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız” demiştiniz”. [§]Şu ve benzeri beyanlar da aynı hususa dairdir: “Hani siz, “Ey Müsâ! Biz bir tek yiyeceğe dayanamayacağız. Bizim için Rabb'ine dua et de bize toprağın ürünlerinden; sebzelerinden, kabakgillerinden, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bitirsin demiştiniz”. Yüce Önceki âyet.
Allah, Resülullah'ın (s.a.) huzurunda bulunan kimselere hitapta bulundu, her ne kadar bu sözleri onlar söylemeseler de yaptıkları ve söylediklerine rıza gösterdikleri için, öncekilerinin yaptıklarından dolayı bunlara sitem etti, onlardan şükretmelerini istemek ve onların yaptıklarının benzerini yapmaktan sakındırmak için böyle bir hitapta bulundu. En doğrusunu Allah bilir.
-2 PARET Ar sel öz zaroto ORFA YE.
---
Dipnotlar:
“Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete; çok esirgeyici olan Allah'ın, kullarına vâdettiği, onların idraklerini aşan adn cennetlerine gireceklerdir” (Meryem, 19/61). “Yahudiler ve hıristiyanlar, “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız? dediler” (el-Mâide, “Bir zamanlar, ‘Ey Müsâ! Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız' demiştiniz de bakıp dururken hemen sizi yıldırım çarpmıştı”. “Hani siz, “Ey Müsâ! Biz bir tek yiyeceğe dayanamayacağız. Bizim için Rabb'ine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden, kabakgillerinden, sarımsağından, mercimeinden, soğanından bitirsin demiştiniz”.
İsra' 17:6
Bir zaman sonra onlara karşı size tekrar üstünlük verdik. Yani onlara karşı galibiyet ve helâk verdik. Servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; adamlarınızın sayısını daha da çoğalttık. Yani bundan öncekilerden erkekler ve sayı itibariyle daha çok demektir. Sonra ikinci kere âsi olup Allah'ı inkâr edince, Allah onlara başka kavimleri musallat etti, onlar da bunları imha ettiler. Bu yüce Allah'ın şu beyanında belirtilen husustur. “Âhiretteki vâd gelince” Yani helâk etmek suretiyle imha edince, yani akıbet için belirlenen vakitte demektir. “Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince, düşmanlarınız onurunuzu çiğnesinler”. Sonra Allah, tövbe ettikleri ve yaptıklarından döndükleri takdirde, onlara “Umulur ki Rabb'iniz size acır” meâlindeki beyanla rahmet vâdetti. Sonra da “Ama eğer yine fesatçılığa dönerseniz biz de cezayı tekrarlarız”'? meâlindeki beyanla da onları tekrar cazalandırma tehdidinde bulundu. Yani eğer siz kötülükleri işlemeye dönerseniz biz de sizi tekrar cezalandırırız.
Bir de müfessirler şöyle demiştir: Allah onlara Buhtunnasr ile Câlât'u, sonra falanca falancaları musallat etti görüşü ancak Resülullah'tan gelen bir haberle biliniyor. Âyette, Allah'ın onlara çok güçlü kullar gönderdiği açıklamasından başka bir bilgi yoktur. Allah'ın bize bunu aktarması dışında, buna ancak hadis ile ilâve yapılabilir. Bunda da çeşitli hikmetler vardır. Birincisi: Belirttiğimiz gibi Muhammed'in (a.s.) peygamberliğinin ispatı ve isyan etmeleri karşısında onların peygamberlerinin kendilerini cezalandırmaktan sakındırdığı sözünde doğru söylemeleridir. Sonunda söyledikleri gibi de oldu. [§]Bu âyette onların yaptıklarının benzerini yapmaktan sakındırmak söz konusudur. Çünkü onlar buna, başkalarından daha lâyık değillerdir. İbn Kuteybe evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar beyanına dair şunu söylemiştir: Yani ülkeler arasında yaşadılar ve oralarda fesat çıkardılar. “Câsü” ve “hâsü da denilir”, Sonra size tekrar üstünlük verdik. Yani devlet verdik.
Adamlarınızı daha da çoğalttık. Yani sayı olarak. Ebü Avsece Adamlarınızın sayısını daha da çoğalttık beyanına dair şöyle demiştir: “Nefiran” kelimesi çıkmak ve gitmekten alınmıştır. Mânası sayı bakımından cok yaptı demektir. Katâde de şöyle demiştir: “Nefir” savaş için çağrılan savaşçılardır. Yani sefer için siz çağırsanız, onlar da çağırsalar siz onlardan daha çok olursunuz.
AE a olia ipit a sio S panne İva
İsra' 17:7
Eğer iyilik ederseniz kendinize için iyilik etmiş olursunuz. Allaha değil. Çünkü yaptığınız iyiliğin menfaati size döner ve ondan dolayı siz mükâfatlandırılırsınız. Kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz. Yani aleyhinize olur. Şu ilâhi beyanda ifade buyurulduğu gibi: “Kim yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur”, Yani onun zararı kendi aleyhinedir. Buna göre Allah'ın kullarına emrettiği işlerle yasakladığı işleri onların menfaatleri ve ihtiyaçları için emretmiş ve yasaklamıştır, kendi menfaati ve ihtiyacı için değil. Bazıları da Kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz. Yani kendinize kötülük edersiniz demiştir.
Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince. Yani son vâdedilen vakit gelince ki o isyanları ve Allahın elçilerini yalanlamaları sebebiyle verilecek olan cezadır. Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince meâlindeki beyan dini değiştirme ve tahrif etme sebebiyle cezalandırma vakti gelince demektir. Düşmanlarınız onurunuzu çiğnesinler diye. “Liyesüü” kelimesi iki vavla birlikte çoğul, tek vav ile olunca tekildir: Yüzleriniz kötü olsun diye. Allah Teâlâ, kimlerin yüzlerini kötü yapacağını açıklamadı. İhtimaldir ki, birinci vâdde olduğu gibi, Allah onurunuzu çiğneyen bir kavim gönderir. iki fesattan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşıp köşe bucak her tarafı aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir våd idi”2. Onlar onurunuzu çiğneyip yüzlerinizi kötü yaparlar. Bu kelimeyi “nun” harfi ile beraber okuyanlara göre, yapılan kendi emriyle yapıldığı ve o kavmi bunlar üzerine musallat ettiği için, Allah bu işi kendine nispet etmiştir. Bazıları burada “vech” kelimesini belirtmesinin, üzüntü, keder ve onlar için alçaltmadan kinâye olduğunu söylemiştir. Nitekim sevinç halinde iken: Yüzüne ikram etti denilir, yani yüzünü sevinçli hale getirdi demektir. Yahut yüz kelimesini belirtmesinin sebebi o değişiklik ve çirkinliğin yüzde ortaya çıkmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Daha önce girdikleri gibi yine mescide girsinler. Bu âyetin lafzi anlamına göre, birinci kere girdikleri gibi, mescide ikinci kere gireceklerdir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurdu: İlk defa girdikleri gibi. Fakat başka kulların, birinci defa girdikleri gibi, mescide ikinci kere girecekleri anlamına da gelmesi muhtemeldir. Bazılarına göre burada mescitten kastedilen kilise ve havradır.
Ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar istedik. Yani sayesinde yükseldikleri gücü yok etmek için, yani kendisiyle galip geldikleri ve düşmanlarını mağlup ettikleri gücü. Yani kendisiyle âsi oldukları vasıtaları yok etmek için. Ebü Avsece “mâ alev” kelimesini şöyle açıklamıştır: Yani helâk oldukları şeyleri bozmak için. “Tebâr” fesattır. Şöyle denilir: “Alevtüş-şeye”, yani bir şeye sahip oldum demektir.
EOE, EIRA
İsra' 17:8
8. “Umulur ki Rabb'iniz size acır. Ama eğer yine fesatçılığa dönerseniz biz de cezayı tekrarlarız. Biz cehennemi kâfirler için ebedi bir ceza yeri yapUmulur ki Rabb'iniz size acır. Bunun, sözü edilenler için olması muhtemeldir. İnen âyetler onlar hakkında inmiştir, eğer tövbe ederlerse Allah onlara merhamet eder. Bu âyetin başlangıç mahiyetinde bir beyan olmaya da ihtimali vardır. Yani, umulur ki Rabb'iniz size Muhammed (a.s.) sebebiyle merhamet eder. Eğer yine fesatçılığa dönerseniz biz de cezayı tekrarlarız. Yani, eğer yalanlamaya ve isyana dönerseniz biz de cezalandırmaya ve kıyâmete kadar savaşa devam ederiz.
Biz cehennemi kâfirler için ebedi bir ceza yeri yaptık. Denildi ki: İçinden çıkmayacakları bir hapishane yaptık. Yine denildi ki: Tutuk evi yaptık, içinde mahsur kalacakları bir yer yaptık. En doğrusunu Allah bilir.
gel gli PER işl ga peri ) 543 gisaj Vía ó
İsra' 17:9
Kuşkusuz bu Kur'ân en doğru olana iletir. “Lilletî hiye akvem” cümlesindeki “hiye” zamirinin müennes olmasının mânası hakkında birkaç yorum yapılmıştır: Bir yoruma göre bu Kurân, dinlerin en kuvvetlisi ve en âdili olan millete iletir. Millet dindir, Allahın dinidir. Başka bir görüşe göre ise bu Kur'ân en doğru, en düzgün işlere iletir. Diğer bir görüşe göre yolların en doğru ve en düzgününü gösterir. Âyetin bu üç yoruma gelmesi de muhtemeldir.
Bu Kur'ân en doğru olana iletir. Bu beyanın, salih amellere ve hayırlara götürür diye yorumlanması da caizdir. Çünkü salih ameller Kur'ân'a var olurlar. Bu beyanın, Kur'ân açıklar, çağırır mânasına da gelmesi muhtemeldir. Eğer hidâyet isterlerse bu Kur'ân herkese yol gösterir. Fakat, menfaati sözü edilenlere ait olmak üzere Allah şunları hususi olarak belirtti. Biz daha önce belirtmiştik ki bu Kur'ân ve Allah'ın diğer kitapları hidâyet ve rahmet olup insanları işleri, alçak işleri, kötü ahlâkı, ahlâki düşüşü yasaklar; Kur'ân'ın, bizzat haber verdiğine göre, kendisi aracılığıyla hidâyet isteyenler için hidâyet ve rahmettir, doğru yolu isteyenler için doğru yoldur.
Dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminleri müjdeler. Mutlak anlamda müjde iman edip yararlı işler yapanlara verilmiş, özellikle yararlı işler yapmayan müminler için belirtilmemiştir. Onlar hakkındaki mesele bunlar hakkındaki meseleden başkadır. Bu durum, iman edene mümin ismi amel-i salih olmadan da verileceğini kanıtlar. Yine bunda amel-i salih şart koşulan yerde iman adının amel-i salih olmaksızın da hak edileceğine dair delil vardır.
Kendileri için büyük bir mükâfat olduğu. Allah katında önemi büyük olduğu için, Allah ateşe büyük adını verdiği gibi, mükâfata da büyük adını vermiştir. Yahut “kebir” hedeflenilen ve rağbet edilenlerin en büyüğü olduğu için Allah ona büyük adını vermiştir. O da cennetteki sevaptır. Ateş ise kendisinden sakındırılan ve korkutulanların en büyüğüdür.
hee Giz eşi ös YL Uyak Y il ols
İsra' 17:10
Onların ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri ve ona inanmamaları, şehvetleri kendilerini teslim alsın diye Allah'ı inkâr etmeye ve peygamberleri yalanlamaya sevkeden sebeptir, o da dünyada şehvetlerinin kendilerini teslim almasıdır. Çünkü bütün peygamberler dünyada onları, şehvetlerini terketmeye çağırmışlar, âhirette sevabı gerektirecek işleri yapmaya teşvik etmişler, azabı gerektirecek eylemlerden sakındırmışlardır. Bu sebeple onlar başta âhireti ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler ki dünya kendilerini teslim alsın. İşte elçileri inkâr etmeye ve onları yalanlamaya sevkeden sebep budur. Görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “Âhirete inananlar ona inanırlar”. Yani âhirete iman edenler Kur'âna yahut Muhammede inanırlar. Yani öldükten sonra dirlmeye inanmak, müminleri Kurâna ve Muhammede (a.s.) inanmaya sevketti. Âhireti yalanlamaları da inkârcıları elçileri yalanlamaya sevketti. En doğrusunu Allah bilir.
“Bu (Kurân), Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz, TEC ole 3 pr le seLE3 pe ie OLNI PAI
İsra' 17:11
Bazıları şöyle demiştir: İnsan kızdığı zaman, hayır için yaptığı dua gibi, kendisi, çocuğu ve eşi aleyhine dua eder ve lânet eder. İşte bu sebeple “duâehü” kelimesi fethalı okundu. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: İnsanın göğsü ve kalbi hoşlanmadığı en küçük bir olaydan dolayı daralır, bu sebeple kendisi ve ailesine lânet eder de Allah duasını kabul etmez. Sonra hayır duada bulunur da Allah ona verir yahut buna benzer bir ifade söz konusudur. İnsan hayrı istediği gibi şerri de ister. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Biri, insan bilerek hayrı istediği gibi, şer olduğunu bildiği halde insan şerri de ister. İkincisi: Bilmeden ve gafletle kabul edilecek olsa, hayır için dua edince kabul edileceğini bildiği gibi insan şerri de ister. Hem bu insan kâfir bir kişi olunca alaylı bir şekilde dua eder. [§]Şu ve benzeri ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: “Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!”; “Birisi, huzuruna yükselmenin birçok yolu bulunan Allah katından inkârcılar için gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi”, Eğer insan müslümansa kendisi ve ailesi aleyhine, kötü olduğunu bilerek ve haklarında kötülük isteyerek dua eder; yine yanılarak ve gaflet içinde iken de kötülük talep ederek dua eder. Meselâ, mallar ve evlilik ister, fakat belki de bunlar onun için şerdir.
İnsan pek acelecidir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Âdem hakkında söylenmiştir. Çünkü Allah onu yaratıp cesedinin bir kısmına ruh üfleyince kalkmak istedi, bu sebeple ona çok aceleci denildi. Fakat her insan aslında tabiatı itibarıyla çok aceleci olarak yaratıldı. Görmez misin ki insan tek bir işe yahut tek bir duruma sabredemez, eğer bu durum nimet ise ona sabretmez, fakat ondan bıkar. Bunun gibi, en az bir şiddet ve belâ durumunda da böyledir, belâ ile sınanınca ona sabretmez, dolayısıyla sürekli olarak bir halden başka bir hale intikal eder. Görmez misin ki Müsâ'nın (a.s.) kavmine sıkıntı, zorluk ve meşakkat çekmeden bıldırcın kuşu ve helva indirmek gibi, Allah onlara bazı ikramlarda bulunmuştur. Giysiler de böyledir. Sonra onlar buna sabretmeyip şöyle dediler: “Hani siz, “Ey Müsâ! Biz bir tek yiyeceğe dayanamayacağız Onlar Rablerinden sarımsak ve pırasa ve benzeri yiyecekler istediler. İnsan işte buna göre çok aceleci olarak yaratılmıştır. Görmez misin ki yüce Allah kendini eğitme gücünü insanın içine yerleştirdi, kendini eğitme gücü verdi ve onu iki yönden birine çevirme kudreti var etti. Bunlar da övülen ve yerilmeyen yönlerdir. Bunların birincisi, insanın kendisini sabır, hilim ve vakar sahibi olmaya alıştırmasıdır. İkincisi ise acelecilik özelliğini acele etmesi sayesinde kişinin övülmesini sağlayan hayırlı işlere ve itaatlara harcamasıdır. Yoksa, yaratılışının ve tabiatının zahirine göre insan acele üzerine inşa edilmiş ve sözü edilen nimetlere sahip olarak yaratılmıştır. Görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Ancak namaz kılanlar başka”” İşte bu yukarıda bizim sözünü ettiğimiz husustur. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Fakat Allah Teâlâ'nın kulunu emir, yasak, vâdedilenlere teşvik ve tehditle sınaması sayesinde onu andığımız eğitimle, yaratıldığı tabiatı ve inşa edildiği özelliklerinden çıkmaya muktedir olacak şekle dönüştürdü. Görmez misin ki Allah tahammülsüzlük ve sızlanmayı belirttikten sonra şu şu müstesna diyerek bir istisna yaptı. Allah halkı işte çeşitli niyet ve değişik tavırlar sahibi olacak şekilde yarattı, hepsini tek bir niyet ve azim üzere yaratmadı. Bu sebeple de büyük sanatlara ve en yüce isimlere rağbet etmez. Aksine onları çeşitli tabiatlarda yarattı. İnsanlardan bir kısmı yüksek işlere ve büyük sanatlara rağbet eder, bir kısmı da hacamat, tabakçılık, dokumacılık gibi daha aşağı işlere ve sanatlara rağbet eder. İsimlerde de durum böyledir. Bir kısmının arzusu yüksek işler ve yüce amellere yönelik olur. Eğer onların hepsinin gayreti tek tür bir faaliyete yönelik olsaydı insanların faydasına olan hususlar ve üretilen bilgiler ortaya çıkmazdı. En doğrusunu Allah bilir.
Ole gif Hd si e it Brai
İsra' 17:12
Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Gece, gündüz, güneş ve aydan kastedilen şudur: Yani güneş ile ayda varlığımıza dair işaretler yaptık. Görmez misin ki Allah işareti (âyet) geceye ve gündüze nispet ederek şöyle buyurdu: Gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz; ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye. Hesap ancak ay ile bilinir. Yine görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “O Allah ki, güneşi aydınlatıcı, ayı da ışık yaptı”. Bu âyet yılların sayısını ve hesabı aya bağlamıştır. [ ]Bu durum hesabın ay ile bilineceğine işaret eder. Bu da Ali ve İbn Abbâs ile diğer müfessir âlimlerin görüşleridir. Gecenin nişanını sileriz meâlindeki cümlede belirtilen “mehavnâ'nın tevili, onun silinmesine dair söyledikleridir, o da gecede görülen siyahlık ile sonunda oluşan eksilmedir. Bazıları da şöyle dedi: Allah gecenin 70 parçasından 69 parçasını mahvetmiştir. Bu görüşün sahipleri yukarıda adı geçen o âlimlerdir. Hasan-ı Basri, Ebü Bekir el-Esam ve diğerlerine gelince onlar şöyle diyorlar: Bu âyette güneş ile aydan bahsedilmemiştir, belki gece ile gündüzden söz edilmiştir. Âyet bize, Allah'ın gece ile gündüzü birer alâmet yaptığını haber verdi, güneş ile ay da bunun gibi birer alâmettir, bunlar aracılığı ile yılların sayısı ve hesabı bilinir, Çünkü bu hesap ve yılların sayısı ancak güneş ve ay ile bilinirler. Aylara gelince onlar günler ile bilinmezler, belki ay ile bilinirler. Buna göre: Gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz meâlindeki beyanın anlamı şöyle olur: Yani gecenin alâmetini başlangıçta ışığı giderici ve karartıcı yaptık ve gündüzün nişanını aydınlatıcı yani başlangıçta ışık verici yaptık. İkisi aydınlatıcı ve ışık verici değillerdi. Sonra gecenin alâmeti silindi ve gündüzün alâmeti aydınlatıcı bırakıldı. Fakat başlangıçta gecenin alâmetini aydınlatıcı yaptı. Şu beyanda buyurulduğu gibi: “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?””. Yani Allah Teâlâ bunları başlangıçta böyle yarattı, yoksa gök yerde idi de onu yukarıya doğru kaldırmış değildir. Dağlar da böyledir, başlangıçta yere döşenmiş idiler de sonra Allah onları dik yapmıştır demek değildir, belki başlangıçta onları böyle yaratmıştır. Gecenin nişanını sildik, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getirdik. Yani bunları başlangıcında böyle yapmıştır; bunu karanlık, ışığı giderilmiş, ötekini aydınlatıcı ışık veren yaptı. Gece ile gündüzü iki nişan kıldık ki onlar değişik iki alâmettir, her biri diğerinden farklıdır. Çünkü bunların biri diğerini yok eder, öyle ki hiçbir izi kalmaz. Gece ile gündüzün ikisi yüce Allah'ın birliğine işaret eden alâmetlerdir, çünkü bunlar eğer birkaç ilâhın işi olsalardı bunlardan biri diğerinin üzerine gelip galip olunca diğerinin hükümranlığının yahut emrinin oluşmasına engel olurdu. Bu durum ortada bulunmayınca gece ile gündüzün tek bir ilâhın işi olduğuna işaret eder. Gece ile gündüzün her ikisinde de Allah'ın yönetimine delâlet vardır, çünkü onlar tek bir yolda tek bir ölçüde, birbirine karşı bir farklılık yahut geçmişte olanlara göre bir değişiklik olmaksızın cereyan ederler. Bu da onların tek bir yönetimden çıktıklarına ve böyle devam ettiklerine işaret eder. Yine bunda Allah'ın bilgisi ve hikmetine işaret vardır. Çünkü güneş ile ayda bazı menfaatler konulmuştur. Öyle ki eğer gece sürekli olsaydı gecenin menfaati giderdi, eğer gündüz sürekli olsaydı tek başına onun menfaati giderdi. Bunda öldükten sonra dirilmeye işaret vardır, çünkü onlardan biri gelince diğerini telef eder, öyle ki kesinlikle ondan bir eser kalmaz, sonra Allah, ilkinden başkası olduğu bilinmeksizin onu olduğu gibi iade eder. Buna göre Kur'ândaki âyetlerin ve ona tevdi edilen mânadan neyin murad edildiği ancak düşünme ve akıl yürütme yolu ile anlaşılır. Gece ile gündüzde tabiatçıların görüşlerini geçersiz kılmak söz konusudur. Çünkü belirttiğimiz gibi ikisinin aynı düzende, tek bir biçimde ve tek bir çizgide yürüyüp gitmesi, bu işlerin tabii olarak değil de bir yönetme sayesinde böyle olduğuna işaret eder. Ashâb-ı Nucüm'un görüşünü iptal etmeye gelince yıldızların, yaratıkların menfaatleri emrine verilmiş olmalarından, güneş ve ayın ışığı karşısında kaybolup görünmez ve mağlup duruma gelmelerinden ötürüdür. [Ş]Bütün bunlar o varlıkların kendi kendilerini yönetme yetkisine EE sahip olmadıklarına, başka bir varlık tarafından yönetildiklerine işaret eder. Belirttiğimiz gibi, tabiatçıların dışındaki inkârcıların, bunlardan her birinin menfaatinin diğerine bağlı olması düşüncesini reddetmek, bunların yöneticisinin belirttiğimiz gibi tek olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb'inizin nimetlerini arayasınız. “Fadlen” kelimesinin başka bir âyette belirtilen rızık ve geçimlikler anlamına gelmesi ihtimali vardır: “Gündüzü de çalışıp kazanmak için fırsat kıldık”, Bu kelimenin dini konulardaki çeşitli faziletler anlamında olması ihtimali de vardır.
Ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye. O belirttiğimiz gibi, güneş ve ay vasıtasıyla yılların sayısı ve hesabı bilinir.
İşte biz her şeyi açık açık anlattık. Buradaki “fessalnâhu” (ciz) kelimesinin, bir işareti diğerinden ayırmak anlamına gelmesi ihtimali vardır. Yani belirtildiği gibi, Allah gece ile gündüzü birlikte tek bir alâmet yapmadı. Hasan-ı Basri bu beyan hakkında şöyle dedi: Yani Allah kullarına emredip yasakladıklarını birbirinden ayırdı. Yani yapılması gerekenleri sakınılması gerekenlerden ayırdı. Açık açık anlattık. Yani Allah bunları müphem bırakmadı, belki son derece açık olarak anlattı.
GS AZLA EZ irait ae İŞLİ 3
---
Dipnotlar:
“Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan, yılların sayısını ve hesaplamayı bilesiniz diye ona menziller belirleyen O'dur” (Yünus, 10/5).
İsra' 17:13
Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Burada “tâirahü” kelimesinin ne anlam ifade ettiğine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “tâirahü” kelimesinin mutsuzluk ve mutluluğunu, rızkını ve yaşayışını boynuna astık mânasına geldiğini söylemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: İşlediği hayır ve kötülük türünden işler demektir. Bazıları da şu yorumu yapmıştır: Amelinden payını ve nasibini boynuna astık, bu onun karşılığıdır. Ve benzeri yorumlar. Bunların hepsi tek bir mânaya döner, çünkü insan yaptığı işlerden ötürü mutlu ve mutsuz olur, yaptığı işlerin karşılığı da böyledir. Bunun gibi, Hasan-ı Basri şu âyeti böyle tevil etmiştir: “Derler ki: Rabbimiz! Kötü yanımıza yenildik”, Yani yaptığımız işler demektir. [§] Ayrıca amele ve sözü edilenlere “tâir” adının verilmesi iki anlama gelir: Birincisi uğurlu (tefe'ul) ve uğursuz (tıyere) kabul etmek eyleminden mülhem olarak böyle isimlendirilmiştir. Araplar çeşitli konularda kuş aracılığıyla bir şeyin uğurlu veya uğursuz olup olmadığını belirlemeye çalışırlar ve şöyle derlerdi: Kuş onun için şu hayrı getirdi, şu kötülüğü getirdi. İşte yüce Allah onlara kullandıkları kavramla hitapta bulundu ve onu boyunlarına bağladığını haber vermiştir. Bu yüce Allah'ın şu beyanlarında söylediği husustur: “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince “Bu bizim hakkımızdır” derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Müsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı”; “Şöyle cevap verdiler: “Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz? Sâlih, Başınıza gelenler Allah katındandır. Doğrusu siz sınava çekilen bir topluluksunuz' dedi”, Benzeri başka âyetler de vardır.
İkincisi: Onların yaptıkları işlere “tâir” adı verilmesinin sebebi, o işleri doğuranın kuş gibi olmasıdır, o da niyet ve azimdir. Önce kişinin kalbine bir düşünce gelir, bunun aklına gelmesinde ise kendisinin bir etkisi yoktur, sonra düşünür, sonra düşünmek onu iradeye sevkeder, sonra irade onu talebe ve eyleme sevkeder. İşlerin kendisinden doğduğu niyet kuş gibidir, bu sebeple ona bu ad verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Boynuna. Burada “unukıhi” kelimesinin nefisten kinâye olması muhtemeldir. Yani onu nefsine karşı sorumlu kıldık, bu caizdir. Şöyle denilir: Bu senin benim üzerimde, benim boynumdaki hakkındır. İkincisi: Burada bir işten kurtulmak isteyince bir kimsenin diğer bir kimseye söylediği şu söz gibi, boyun kelimesini kullandı: Bu işi sana yükledim, onu boynuna doladım. Yani eğer o işte bir şer varsa günahından dolayı sorumlu sen olacaksın, eğer hayır varsa bunun sevabı ve karşılığı sana ait olacaktır. [§]Her insanın sorumluluğunu boynuna yükledik. Bunun anlamı: Yani yaptığı işten ve kötülüğünden dolayı başkası sorguya çekilmez, o sorguya çekilir demektir. Bu, yüce Allah'ın şu beyanında belirttiği husustur: “Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resâl göndermedikçe azap da etmeyiz”. Bu üç âyetin mânaları birdir, o da belirttiğimiz gibi, hiç kimsenin başka birinin yaptıklarından sorumlu olmadığı ve hiçbir nefsin başkasının hata ve günahını yüklenmediğidir. Fakat herkes kendi hatasını yüklenir.
Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi: Yani boynuna asılanı açılmış bir kitap yaparız. İkincisi: Boynuna bağladığı yükü kitap yaparız.
İbn Kuteybe: Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız meâlindeki beyanın belirttiğimiz anlama geldiğini söylemiştir: Yani o iş sebebiyle bir kitap çıkaracağız” Ebü Avsece de şöyle demiştir: Yani yaptıklarını yazarız, sonra bunlar boynuna asılır da kıyâmet gününde onunla Allah'ın huzuruna gelir. Ebü Ubeyde “tâir” kelimesine haz anlamı vermiştir. Diğer tefsir âlimleri ise şöyle demiştir: Yaptığı iyilik ve kötülükleri boynuna asarız. İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bu iki mânanın açıklanmaya ihtiyacı vardır. Benim görüşüme göre, en doğrusunu Allah bilir ya, anlamı şöyledir: Allah'ın hükmettiği hayır ve şerden herkesin payı vardır, bu da onun boynuna asılacaktır. Araplar şöyle derler: İnsana sarılan onun boynuna sarılır, uğur ve uğursuzluk da insanın boynuna yapışan bir kuş gibidir. Bu, sorumluluğumdan çıkana kadar benim üzerimde, benim boynumdaki alacağındır. İnsanın hayır ve şer türünden olan paylarına “tâir” denilmesinin sebebi, belirttiğimiz gibi şudur: Araplar: “Ona “kuş şöyle bir hayır getirdi, yine “kuş” ona şöyle bir şer getirdi” şeklinde söz söylerdi. Bu aynı zamanda Araplar'ın, bir şeye, onun sebebinin adını vermelerine binaendir. O da sözü edilen husustur.
---
Dipnotlar:
“Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince ‘Bu bizim hakkımızdır” derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Müsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı. Bilesiniz ki başlarına gelenler Allah katındandır; fakat onların çoğu bunu bilmez”. “Şöyle cevap verdiler: “Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz. Sâlih, ‘Başınıza gelenler Allah katındandır. Doğrusu siz imtihana çekilen bir topluluksunuz' dedi” (en-Neml, “Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resül göndermedikçe azap
İsra' 17:14
Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter, Denildi ki bu, şahit olarak yeter anlamındadır. Ve yine denildi ki kâfi olarak ve hesaba çeken olarak yeter mânasındadır. İkisi de birdir, çünkü inanan kimse, geçmiştek iyilikleri sayesinde onları bilir, İrahmeti hakkında ümitli olduğu, kötülükleri hakkında da korktuğu için, iyi işleri hakkında kesin bir hüküm veremez. Dolayısıyla ceza konusunda kendi aleyhinde şahitlik etmez. Kâfire gelince kendisinin cehennemlik olduğuna şahitlik eder. Çünkü Allah'ın rahmetinden kâfirin bir ümidi yoktur.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi -Kurün, s. 252.
Oku şimdi kitabını. Yani “Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız”. Bu sebeple ona: Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter denilecek. Bunda, kişinin hangi dilde olursa olsun, kitabını kendi dilinde okuması dolayısıyla büyük bir lütuf söz konusudur. Çünkü Allah bu kitabın hangi dilde yazılı olacağını açıklamamıştır. Okuduktan sonra ömür boyu yaptıklarının hepsini hatırlayacaktır. Oysa insan (dünyada) en yakın zamanda yaptığı işleri bile unutur, fakat bu kişi âhirette, neler yapmışsa bir anda ve derhal hepsini hatırlayacaktır.
İŞE Jas GG Jo pal a gai ag USÚ gai 3
İsra' 17:15
Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir. Yani Allahın verdiği çeşitli nimetlere erişir de şükrünü edâ etmeye kalkarsa bunu kendisi için yapar, çünkü nimetlerden yararlanan kendisidir. Yahut şöyle buyuruyor: “Kim hidâyeti seçerse ve Allah'ın davet ettiği dini kabul ederse o sadece kendisi için bunu seçmiş olur. Çünkü faydalanan odur, boynunu azat etmeye çalışan da odur.
Kim saparsa. Yani kim sapıklığı seçerse sadece kendi aleyhine seçer. Yani zararı sadece kendisine olur. Bu da şu beyanda belirtilen husustur: “Kim yararlı bir iş yaparsa o kendi lehinedir, kim kötü bir iş yaparsa o da kendi aleyhinedir””; “Eğer güzel bir iş yaparsanız kendiniz için yaparsınız, kötülük yaparsanız da kendi aleyhinize yaparsınız”. Kim bundan saparsa kendi aleyhine sapar. Yani sapıklığının zararı kendisine döner. Bu durum şu âyette ifadeline husus gibidir: Kim şükrederse, kendisi için şükreder...”
Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. O belirttiğimiz mânadır. Yani hiçbir insan başka bir insanın hatasını yüklenmez, başkasınm işlediği günah sebebiyle günahkâr olmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu belirtti ki âhirette vuku bulan durumun dünyadakinden farklı olBEM duğu bilinsin. [§]Çünkü dünyada başka bir kimse yerine bir kimse cezalandırılabilir, bir kimse başka bir kimsenin meşakkatini yüklenir. Âhirette ise hiç kimse başka bir kimsenin yerine cezalandırılmaz. İkincisi, bazı kimseler gönüllü olarak bazı kimselerin külfetlerini karşılıksız yüklenirler, kurtarılmasını üstlenirler. Âhirette ise kimse bunu yapamaz.
Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz. Bu beyan şu anlama gelir: Biz dünyada, her yönden delillerdeki şüpheleri defedip kaldırmadıkça ve böylece delilleri tamamlamadıkça, her yönden mazeretlerini kaldırmak için her ne kadar elçiler gönderilmeden kendilerini bu deliller bağlasa da, kökten yok edecek şekilde azap etmeyiz. Yahut biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz meâlindeki beyan deliller var olsa ve azap onlara lazım gelse de Allah'ın bir lütfu ve rahmeti olarak azap etmeyiz demektir. Allah'ın onlara dünyada verdiği azap küfre mukabil bir azap değildir, çünkü küfre mukabil azap daimidir, ebedidir, kesilmez; oysa dünyadaki azap kesilir, ara verilir, fakat onlar inat gösterip mücizeleri reddettikleri için dünyada bazı azap türlerine mâruz kaldılar. Küfür azabı ise âhirtte olup ebedidir.
Bu âyette şu hususa işaret vardır: Allahın Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz dediği yerde tevhidin delili onları bağlamış ve aklen ortaya çıkmıştır. Eğer deliller onları bağlamayacak olsaydı, o zaman resüller onları imana çağırınca: Siz kimsiniz, sizi bize kim gönderdi? diyebilirlerdi. Fakat Allah Teâlâ lütfu ile onların üzerinden şüpheleri uzaklaştırmak ve gönderdiği resüller vasıtasıyla mazeretlerini kaldırmak istedi. Çünkü varlık ve olaylara dair bilginin kaynakları üçtür: Biri duyuların gösterdiği apaçık bilgiler. Diğeri düşünerek ve araştırarak idrak edilen bilgiler, bir diğeri de yalnızca (başkaları tarafından) öğretilen ve dikkat çekilen bilgiler.
244 [9]Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz. Azap etmek üç şekilde olur: Birincisi Allah onları dünyada başlangıç azabı olmak üzere, sınamak ve imtihan etmek için suçları olmaksızın azap eder. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz”; “Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”“ ve benzer âyetlerde bu konuyu açıklamıştır. Dolayısıyla âyetler onları küfre nispet etmek değil, (yani günahlarına kefaret değil) belki onlara bir uyarı ve bir hatırlatmadır.
İkincisi: İnat ve kibirlenmeden dolayı azap edilir, bu da köklerini kazıma tarzında olur, onlara bir ceza, takva sahiplerine bir öğüt olur. Bu azap ise bir tehdidin ardından gelen azaptır.
Üçüncüsü: Âhirette vâdedilen azaptır. Allah şöyle buyuruyor: Dünyada bir resâl göndermedikçe âhirette biz azap etmeyiz. En uygun olan mâna, anılan azap etmenin kök kazıma tarzındaki azap etme şeklinde olmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
GE fsi Ga pe best irir yere Eeyr UG Ol G35115153 Olm% GG Jya
İsra' 17:16
16. “Bir ülkeyi helåk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz” Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz. “Emernâ mütrafihâ” cümlesi şeddeli ve şeddesiz okunabilir. “Emernâ” kelimesini şeddeli olarak “emmernâ” diye okuyana göre bunun iki mânaya ihtimali vardır: Birincisi şımarmış yöneticilerini (iyiye yönlendirici) emir yaparız. “Emmernâ” emirlikten ve onlara musallat kılmaktan gelir. Yani onlara şımarmış kimseleri yönetici ve sulta sahibi kılarız. Yani onların sayılarını çoğaltır ve şımarmış olanlarını fâsık ve kibirlenenlere sultan yaparız. İkincisi: “Emmernâ”, yani şımaranların ve nimet verilenlerin sayısını çoğaltırız demektir. Şu âyetlerde ifade edilenleri Allah onlara hatırlatıyor: “Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun zevkusafaya dalmış kesimi şöyle demiş olmasınlar: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz””; “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız”. Onlar azap edilmeyeceklerine inanıyorlardı, çünkü bu dünya hayatında mallarının ve evlatlarının çokluğu sebebiyle nimetlenmişlerdi. JAziz ve Celil olan Allah, geçmiş ümmetlerden bazılarını, azlık ve darlık durumunda değil, ancak sayılarını çoğalttıktan ve dünya varlıklarını bolca verdikten sonra helâk ettiğini haber vermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar”. Âyette geçen “hattâ afev” cümlesi çoğaldılar demektir. “Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık”. Geçmiş ümmetler, çoğalıp, sefihlik sebebiyle kendilerini güvende hissedip izzet sahibi olmadıkça azaba çarptırılmamışlardır. Yüce Allah şu müşrikleri, mal ve evlatlarına, sayılarının çokluğuna mağrur olmamaları için uyarıyor. “Emernâ” kelimesinin şeddesiz olduğunu söyleyenlere göre, bu kelime emretmekten gelir, yani onların büyüklerine ve ileri gelenlerine resüle itaat etmeyi ve çağırdığı dini kabul etmeyi emrettik. Nihayet peygamberlerine isyan edip onun çağrısını inadına ve kibirlenerek kabul etmeyince, işte o zaman helâk edilirler. Çünkü daha önce belirttik ki, sadece Allah'ın mücizeleri hakkında inat ve kibirlenmelerinden dolayı Allah geçmiş ümmetlerin kökünü kazımıştır, yoksa ilk anda sadece resülleri yalanlamarı ve onlara muhalefet etmeleri sebebiyle kendilerini yok etmemiştir. Şımarmış yöneticilerini. Bazıları “mütrafihâ” kelimesinin nimet verilen kimse olduğunu söylemiştir. Bazıları “mütrafihâ” kelimesinin ikram edilen ve kibirlenenler olduğunu söylemiştir. Hepsi biridir.
Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde. Bu beyanda iradenin, murad edilenden başka bir şey olduğuna işaret vardır. Çünkü yüce Allah iradenin, helâk etme anından önce olduğunu haber vermiştir. Bu da iradenin murad edilenden başka bir şey olduğuna işaret eder. Burada Allah'ın, ne sebeple helâk edileceklerse onu murad ettiği anlamı vardır, o da yalanlama ve inattır. Çünkü Allah onların bunu seçeceklerini bilir. Helâk olma sebebi dışında bir durumu bildiği halde onları helâk etmeyi murad etmesine ihtimal yoktur. Bu durum, Mütezile'nin, iradenin murad edilen şeyin aynısı olduğu ve Allah onların helâkine sebep olan şeyi murat etmediği görüşünü reddeder. En doğrusunu Allah bilir.
Sonuçta o ülke helâke müstahak olur. Helâk edilmelerini murat etmesi sebebiyle onlar helâke müstahak olmuşlardır. Yahut o ülke helâke müstahak olur meâlindeki beyan, geçmiş ümmetlerden haber vermesi sebebiyle, anlamına da gelir. Şu beyanda belirtildiği gibi: “Bu, Allah'ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur”.
Biz de oranın altını üstüne getirdik. Yani onları kuvvetli bir şekilde helâk ettik.
sep Seyi Aİ yağa! ya ESLa S3
---
Dipnotlar:
“Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun zevkusafaya dalmış kesimi şöyle demiş olmasınlar: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”. “Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz? Ardından şunu eklemişlerdir: ‘Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız” (Sebe. “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı dediler. (İnkârda ısrar edince) biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık” (el-Arâf, 7/95. “Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca her şeyin kapılarını onlara açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler” (el- Enâm, 6/44).
İsra' 17:17
Nuh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede Rabb'in yeterlidir. “Habir” ile “Basir'in bir olma ihtimali de vardır, aralarında fark olma ihtimali de vardır: “Habir” kulların yaptıkları işleri bilen, “basir” maslahatlarını, yaşantılarını ve cezalarını bilen demektir. Şöyle denilir: Falanca şu işte basirdir yani bilgilidir, “fulânun ebsaru min fulânin”, yani falanca falancıdan daha bilgilidir. Kullarının günahlarını. Bu onların Resülullah (s.a.) kurdukları tuzaklardır. Bu sebeple şöyle buyurdu: Sana kurdukları tuzaklara karşı Allah yeter.
İsra' 17:18
Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz. Bu âyetin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır: Birincisi şudur: Onlar küfür halindeyken işledikleri infak, sadaka vermek ve mallarını dağıtmak ve benzeri güzel işler yaparlar, bununla dünyada izzet, şan ve şeref kazanmak isterlerdi. Bunun üzerine yüce Allah, o yaptıklarından bunları kastedenler hakkında burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri vereceğini haber verdi. İkincisi: Kim bu geçici dünyayı isterse meâlindeki beyanın anlamı şöyle olur: Yani o yaptıkları ile mal toplamayı ve malını artırmayı murad ederse istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz. Sonra Allah haber vermiştir ki, dünyayı isteyen herkese yahut dünyada bunun karşılığının verilmesini isteyen herkese dünyada peşin verilecek demek değildir. Fakat Allah'ın dilediği kimselere dilediği kadar dünyada verilir. Çünkü bir şey isteyen herkese istediği verilmez.
Hem Allah âhirette verilecekleri bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: Sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Yani halk nezdinde kötülenen, çirkin ve alçak isimlerle adlandırılmış olarak girer yahut cehennemde kötülenip kınanır. Kovulmuş olarak, yani en güzel isimlerden ve hayırlardan uzaklaştırılmış olarak yahut Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış olarak. Kınanmış. Kendi içinde, yani o gün kendini kötüleyerek yahut melekler ve bütün yaratıklar nezdinde kötülenmiş olarak.
Nuhvtan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Bu âyet hakkında iki türlü yorum bulunmaktadır: Birincisi, onları helâk etmekten, ecelleri ile ölmelerini kastetmiş olma ihtimali vardır. ( Diyor ki: Nuh (a.s.) zamanında onların sayıları azdı, sonra çoğalarak bir kuşağı oluşturdular, sonra da öldüler, öyle ki onlardan tek bir kimse kalmadı. Burada helâk etmenin, kökünü kazımak mânasına da gelmesi ihtimali vardır. Bu da iki şekilde ortaya çıkar: Birincisi onlar bu dünya hayatında eşittirler, yani dost ile düşman... Hikmette ikisini birbirinden ayırmak söz konusudur. Bunun için birini diğerinden ayıracak bir yurda ihtiyaç vardır. İkincisi, hepsi birlikte helâk olmuşlardır. Akıl ve hikmette insanları özellikle, amaç olan bir akıbet olmaksızın yok etmek gayesiyle yaratmak abestir, yanlıştır. Bu sebeple orada, amaç olan başka bir dünyanın var olduğuna işaret eder ki, şu insanların yaratılmasında bu maksada göre bir hikmet olsun. Bu da ölümden sonra dirilmeyi zorunlu kılmaktadır.
ever Sör ye kiç Eo) ESAE mese
İsra' 17:19
Kim âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa. Bu yukarıda geçen şu beyanın açıklamasıdır “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz” Sanki şöyle buyuruyor: Rabb'ini inkâr ettiği, âhireti yalanladığı halde kim dünyayı isterse “Dünyada onun için orada dilediklerimiz için istediğimizi peşin olarak veririz”. Rabb'ine inanıp, âhireti tasdik ettiği halde kim âhireti ister de onun için çaba harcayarak çalışırsa işte onların çalışmaları karşılık görecektir. Yani makbul bir karşılık bulacaktır. Karşılık bulan, sevapla mükâfatlandırılan çaba ve çalışmadır. Kim âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa. Bu beyan, söz konusu kişilerin âhireti inkâr ederek dünyayı elde etmek isteyen kimseler olduğuna işaret eder. Sonra Allah dünyada yaptığı işlerle âhireti kasteder de onun için mümin olarak çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir. Yani makbul bir karşılık görecektir.
İsra' 17:20
Hepsine, bunlara da ötekilere de Rabb'inin ihsanından kesintisiz veririz. Yani mümin ve kâfir, hepsine buna ve şuna veririz. Yani âhireti isteyeni dünyadan mahrum bırakmayız. Yüce Allah âhireti inkâr etmelerinden ötüÖnce geçen âyet.
rü o kâfirlerin haberlerini bildiriyor ki, âhireti inkâr edene dünyayı ve dünya varlığını veriyor değildir, fakat kâfir olana da iman edene de Allah dünyayı verir. Bunu yapmasının sebebi onların âhireti inkâr etmeleri karşısında dünya sevgisi ve dünyanın izzet ve şerefini istemeye sevketmesin. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: Hepsine, bunlara da ötekilere de Rabb'inin ihsanından kesintisiz veririz. Allah mümine de kâfire de fâsıka da takva sahibine de dünyada verir.
Rabb'inin ihsanı sınırlı değildir. Yani Rabb'inin rızkı, lütfu sınırlı değildir. Bazıları şöyle demiştir: Hapsedilmiş ve engellenmiş değildir. Bazıları da “mahzüran” kelimesine noksanlaştırılmış anlamı vermiştir, o da âhirette olacaktır. Yani âhirette verilecek olan karşılık eksiltilmiş olmayacaktır. Bir haberde Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Al lah âhiret niyeti bulunan kimseye dünyayı verir, dünya niyeti bulunan kişiye ise âhireti vermez”, Hasan-ı Basri'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Kulumun azmi ve kastı âhiret olunca Allah kazancını kendisine yeterli yapar, kalbine zenginlik koyar; kişinin azim ve kastı dünya olursa Allah onun gelirini açığa vurur ve fakirliği iki gözünün önüne getirir, akşama da sabaha da fakir olarak girer”.
Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz”. Fakat her kim âhiret için dünyayı elde etmek isterse o kötülenmiş değildir. Bu yüce Allah'ın şu beyanında belirttiği husustur: “Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir”"!. Bu aynı zamanda şu beyanda da ifade edilmiştir: “Kim dünya hayatını ve dünyanın ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar”.
[ ]“Bilin ki dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir”.
Dünya hayatı sırf dünya için harcanırsa bu bir oyun ve eğlencedir. Âhiret hayatı için dünya hayatını elde etmek isteyene gelince o bir oyun ve eğlence değildir. Çünkü dünya sırf dünya hayatı için yaratılmamıştır, ancak âhiret için yaratılmıştır. Kim dünyayı âhiret için yaratılmış görür de bunun için onu elde etmek isterse o bir oyun ve eğlencedir; kim de âhiret için yaratılmış görür de onu âhiret için elde etmek isterse o bir oyun ve eğlence değildir.
---
Dipnotlar:
Bu sözlerle bir hadis bulamadım. Ancak İbn Mâce, es-Sünen'inde şu hadise yer vermiştir: “Kimin düşüncesi ve himmeti dünya ise Allah onun işlerini dağıtır, fakirliği iki gözünün önüne getirir, dünyadan ona sadece yazılan miktarı gelir; kimin niyeti de âhiret olursa Allah onun işlerini toplar, zenginliği kalbine koyar, dünya ona alçalmış olarak gelir? Bu hadis Tirmizi'de şöyle gelmiştir: “Kimin düşüncesi/niyeti âhiret olursa Allah zenginliği onun iki kalbine yerleştirir, dağınıklığını giderir, dünya ona alçalmış olarak gelir; kimin de himmeti/niyeti dünya olursa Allah fakirliği iki gözünün önüne getirir, işlerini dağıtır, dünyadan da ona sadece takdir edildiği kadarı gelir.” “Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşıhğını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar” (Hüd, 11/15).
İsra' 17:21
Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kılmışızdır. Dünyada, rızık, yaratılış itibariyle; bazısı kör olur, bazısı görür, bazısı sağır olur, bazısı işitir ve benzeri. İnsanlar dünyada birbirinden farklı ve birbirinden üstün oldukları gibi, âhirette de böylece Allah katındaki mertebe ve dereceleri bakımından da farklı ve üstün olurlar; Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: Elbette âhiretteki dereceler ve farklılıklar daha büyük olacaktır. Daha çok yahut daha geniş diye buyurmamıştır. Bu durum, üstünlük ve derecenin, durumlarının dünyadaki farklılığına göre değil, belki Allah katındaki derece ve mertebe olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:22
Allah'tan başka tanrı tanıma. Daha önce belirtmiştik ki hitap resülüne ait olduğu halde bu tür hitapta yasağın bulunması imkânsız değildir, her ne kadar peygamberi koruyan ısmet sıfatından dolayı peygamber hakkında yasak vehmedilmeyecek olsa bile. Çünkü biz emir ve yasağın bulunması durumunda ısmetten faydalanılacağını önceden belirttik. Zira emir ve yazak bulunmasaydı ısmet sıfatına ihtiyaç kalmazdı. Yahut da Allah başkasını kastederek Hz. Peygambere hitap etti. Tıpkı yeryüzü hükümdarlarının kendilerine en yakın olan ve önemli olan memurlarına hitap ettiği gibi, onlar aşağı seviye ve değersiz insanlara hitap etmez. İkincisi şudur: Allah herkesin kendisine hitap ediyor, bu hitabı sadece resâlüne yapmıyor, fakat zihne gelen herkese aittir hitap. [ ] Bu beyanla insana hitap etmesi muhtemeldir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Ey insan!”; “Ey insanlar!” Hiç bir insan bu hitaba diğerinden daha lâyık değildir. Birincisi de buna göre anlaşılır. Yahut şöyle deriz: Allah peygamberine hitap ediyor. Bunun sebebi şudur: Nezdindeki değeri ne kadar büyük, derecesi ve konumu ne kadar yüksek olursa olsun hiç kimsenin dinde Allah katında bir ayrıcalığı yoktur, bunu insanlar bilmelidir. Zira peygamberler Allah katında değerli ve yüce insanlar olmalarına rağmen şirk konusunda onlar affedilmeyince diğer insanlar da affedilmez. Görmez misin ki yüce Allah meleklere şöyle buyurmuştur: “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim! diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zalimleri böyle cezalandırırız”©, Oysa ki melekler Allah'ın en çok lütfettiği yaratıklarıdır. Çünkü Allah onları şöyle nitelemiştir: “Allah'ın emirlerinde ona isyan etmezler ve kendilerine ne emredilirse onu yaparlar”. Elçilerin durumu da buna göredir. Görmez misin ki bu ifadelerin ardından yüce Allah şöyle buyurdu: “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme”, Biliniyor ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) ana ve babası (ebeveyn-i resül) hidâyet üzerinde değillerdi, dolayısıyla resülüne: “Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle. Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger” “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster diyerek dua et”” hitabı ile muhatap olmaya ihtimali yoktur. Bu durum, yüce Allah'ın, bu hitapla Allaha ortak tanıma ihtimali olan ve böyle tasavvur edilen herkesi muhatap aldığına işaret etmektedir.
Sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın. İnsanlar nezdinde alçalmış ve kahredilmiş olursun. Çünkü “hızlân” yardımın zıddıdır. Görmez misin ki yüce Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O'ndan sonra size kim yardım edebilir? Müminler yalnız Allaha güvensinler”“ Burada “hızlân”ı yardımın zıddı olarak belirtti. Buna göre “mahzül” (Ysa) yani kahredilmiş, alçaltılmış, yardım edilmemiş olursun. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:23
Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Bazıları şöyle dedi: “Kadâ” hükmetti demektir. Bazılarına göre burada “kadâ” emretti demektir. Yani Senin Rabb'in, kendisinden başkasına tapmamayı emretti. Bazıları da şöyle dedi: “Ve kadâ rabbuke”: Yani Rabb'in tavsiye etti demektir. [§]Bunun gibi İbn Mesüd ile Übey b. Kâb'm mushafında bu ifadeyi diye okudukları nakledilmiştir; yani “Rabb'in tavsiye etti”“!, Bazıları da bu cümle hakkında şöyle demiştir: Senin Rabb'in ahdetti. İbn Kuteybe “ve kadâ rabbuke”, yani “hateme rabbuke” " demiştir. O da farz kılmak, ilzam etmektir. Yani Allah sadece kendisine ibadet edin diye farz kıldı ve bunu zorunlu kıldı demektir. Bu mâna daha uygundur. Görmez misin ki yüce Allah başka bir beyanda şöyle buyurmuştur: “Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Allah'ın ve resülünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır”. “Kim Allah ve resülüne isyan ederse” meâlindeki ifade “Allah ve resülü bir şey hakkında hüküm ve emir verince” sözünün mânasının şu olduğuna işaret etmektedir: Yani Allah ve resülü bir iş hakkında emir verip hükmederlerse demektir.
Yani Senin Rabb'in, kendisinden başkasına tapmamayı emretti, Farz kıldı, zorunlu kıldı, hükmetti ve kendisinden başkasına tapmamayı emretti, sadece gerçek mâbud olan, ibadet edilmeye, ilâhlık ve rablığa müstahak olan ilâha tapmanızı emretti, ondan başka hiç kimseye tapmayın. Allah bize açıklamıştır ki, o ilâhtır, Rab'tır, ibadet edilmeye, ilâhlığa ve rablığa müstahak olan odur, Allah dışında taptığınız heykel ve resim şeklindeki putlar ve üç yönden ilâhlığa müstahak değildir: Birincisi, mahiyet ve keyfiyetini anlamak ve bilmekten, akılların âciz olmasıdır. Çünkü akıllar kendilerinin keyfiyeti ve mahiyetini bilemezler, fakat eşyanın iyilik (hüsün) ve kötülüklerini (kubuh), çirkinliklerini bilirler, Allah'ın ilâhlığını, ona kulluk yapmanın güzelliğini ve başkasına ibadetin çirkinliğini de idrak ederler.
İkincisi, bütün yaratıklarda Allah'ın ilâhlık ve rablık izlerinin bulunması, bir şükür olmak üzere ibadetin ona tahsis edilmesidir. Buna göre, ilâhlık izlerini taşıdığı için, yüce Allah'a şükretmek üzere, Allah insan uzuvlarının her biri için kendisine şükür borcu koydu. Üçüncüsü, sem'i-nakli delildir. Allah bize, Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığını, kendisi dışında hiçbir kimsede ilâhlık bulunmadığını haber verdi. Allah'ın yarattıkları üzerine bazı işleri farz kılması ve Allah'tan başkasına tapmamalarını emretmesinin mânası işte budur.
[ ]Yukarıdaki âyeti “Senin Rabb'in sadece kendisine ibadet yapılmasına hükmetti” diye tevil etmek, herkesin yaratılışında Allah'ın birliğinin izlerini, rablığına ve ibadet edilmeye lâyık olduğuna şahitlik eden delilleri yarattığı içindir. İşte bu, “kadâ” kelimesinin hüküm anlamına geldiğini söyleyenlerin tevilidir. “Kadâ” kelimesini Rabb'in emretti ve sadece kendisine ibadet yapmakla sizi mükellef kıldı diye tevil edenlere gelince, bu yorumda Allaha ibadet yapılması emri ve başkasına ibadet yapılmasının yasaklanması mevcuttur. Sanki Allah şöyle buyurmuştur: Senin Rabb'in, kendisine ibadet yapın diye emretti ve başkasına ibadet yapmanızı yasakladı.
Ayrıca itaat ile ibadet arasındaki farka burada işaret etmek gerekir: Allah'tan başkasına itaat etmek caizdir, fakat Allah'tan başkasına ibadet etmek caiz değildir. Çünkü itaat emre uymaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allaha, resülüne ve sizden emir sahiplerine itaat edin”“, Yani emir sahiplerinin emrini yerine getirin. İbadet ise Allaha teslim olmak, boyun eğmek ve ona şükretmektir. Bunu Allah'tan başkasına yapmak caiz olmaz. Yahut ibadette idrak edilemeyen bir anlam vardır, Rahmân mânası gibi. Öyle ki bu mâna sebebiyle Rahmân adının başkasına isim olarak verilmesi caiz değildir. Bu konu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
[Ana ve Babaya İyilik Yapmak]
Anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Yine ana-babaya ihsanda bulunmayı Allah size farz kıldı ve buna hükmetti. Yahut da ana-babaya ihsanda bulunmayı size emretti. Hem insanların örfünde ihsan, zorunlu olmadığı halde iyilik yapmaktır. Bu iyilik bir lütuftur ki kişi onu başkasına yapar. İşte örfte ve sözlükteki ihsan budur. Fakat anababaya ihsan emrinden kastedilen şükretmektir. Çünkü belirttiğimiz mâna insanlar nezdinde bilinen gönüllü iyiliktir. Oysa âyetteki ihsan başka bir âyette belirtilen şu mânadır: “Bana ve ana-babana şükret”. Çünkü şükür nimete ve yapılan bir iyiliğe verilen mükâfat ve karşılıktır. En doğrusunu Allah bilir ya, o da her ne kadar bu âyet ile diğer âyetlerde ihsan kelimesi belirtilmemişse de: “Allaha hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya ihsanda bulunun” ve diğer âyetlerde olduğu gibi, bundan kastedilen -en doğrusunu Allah bilir ya- ana babaya şükretmektir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Bana ve anne-babana şükret”. [§] Şükür karşılık vermektir, Allah ana karnında iken ve ana karnından çıktıktan sonra, kişiyi her türlü kötülük ve çirkin işlerden koruma, şefkatli davranma, terbiye etme ve iyiliklerde bulunmalarının bir kısmına karşılık olmak üzere, ana-babayı ödüllendirmesini ona emretti. Öyle ki ana baba evlatlarını sevinçte kendilerine tercih ediyorlar, her türlü kötülük ve sakıncalı işlere karşı da ona siper oluyorlardı. İşte bu sebeple, anlattığımız gibi, ana babanın yaptıklarına karşılık ve bir mükâfat olmak üzere onlara şükretmesini çocuğa emretti. Bu durum, çocukların, kendi işlerini yapmaktan ve ihtiyaçlarını karşılamaktan âciz oldukları durum hakkında zikredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu da ana babanın kuvvetli, kendi ihtiyaçlarını ve menfaatlerini elde etme gücüne sahip oldukları bir zamanda çocuklarına iyilikte bulunup onlara ihsanda bulundukları içindir. Çocuğa yaptıkları bu iyilik ve ihsanlar, ana-babanın kendilerine iyilik ve ihsanda bulunmalarının karşılığı olmak üzere, çocuğu ebeveyne itaate sevkeder. İşte insanlar nezdinde bilinen durumda şudur: İnsanlardan biri diğerine iyilik yapınca bu onu, karşılığını vermeye sevkeder, ki bu iyilikler aralarında devam etsin ve kesilmesin. En doğrusunu Allah bilir ya, işte bunun için Allah, zayıflık ve âcizlik durumunda iken ana babaya ihsanda bulunmayı emretmiştir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:
Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa. Sonra Allah evlada, çocukluk ve küçüklük dönemindeki durumunu, kendisini nasıl terbiye edip iyilikte ve şefkatte bulunduklarını, gerek söz gerekse eylemleriyle yumuşak davrandıklarını, hatta insanların kendi aralarında iğrendikleri pislikleri çocuktan olunca bundan iğrenmediklerini, yine insanların birbirinden uzaklaşmasına sebep olan pislik ve diğer akıntılar çocuktan olunca ebeveynin bunlardan uzaklaşmadığını hatırlamasını emretti. Dolayısıyla evlada, kendisinin önceden bulunduğu bilgisizlik ve ihtiyaçlarını giderememe, düşkün hale gelip iğrenilecek ve uzak durulacak konuma geldiklerinde, ana babadan iğrenmemesini, onlardan uzak durmamasını, -ana babasının yapmadığı gibi- bir şey isteyince ve bir şeye muhtaç olunca bunları karşılamasını, onlara karşı yumuşak davranmasını, onlar daha önce kendisine karşı alçalıp boyun eğdikleri gibi, kendisi de onlara karşı yumuşak davranmasını emretti. Bu yüce Allah'ın şu beyanda belirttiği husustur: “Sizi Allah yarattı, sonra öldürecek”, Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah'tır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir”. Yüce Allah, güçlü ve bilgili olduktan sonra daha önce bulundukları çocukluk durumuna geri döndüreceğini haber verdi, bu hal ise zaaf ve bilgisizlik halidir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı”” “Allah sizi güçsüz yarattı” daha sonara şöyle buyurdu:
Onlara öf bile deme! Onları azarlama. Bazıları Onlara öf bile deme. Bu beyan onların yüzlerine karşı hoşnutsuzluk göstermemekten kinâyedir. Onları azarlama. Yani onlara, size yapmadıkları tarzda, onlara yönelik hitap ve konuşmada sert davranma. Bazıları da şöyle demiştir: “Uffin” kelimesinden kastedilen mâna sadece öf demek olup başka bir şey değildir. “Ve lâ tenherhumâ”, yani sert sözler, kırıcı ifadeler kullanma. Fakat başlangıçta insanlara ağır gelecek hususları, sonunda da hoş olmayan davranışları belirtti. Yani ana babaya, insanların ağırına gidecek olan ve ilk durumda hoşlanmadıkları, ağır ve çirkin kabul ettikleri sözler söylenince “öf” derler. Yani, onlara sertlik, kırıcılık ve azarlamaya götüren öf bile deme. Bazıları yüce Allah'ın şu beyanına buna göre anlam verdiler: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar”. Çünkü göz ile bakmak kişiyi zinaya sevkeder, ahlâksızlık ve fuhşun başlangıcı bakıştan olur. Bazıları da: “gözlerini haramdan sakınsınlar ve namuslarını korusunlar” meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Allah sözü edilen ilk ve son durumu belirtti ki bunların hepsinden kaçınsınlar. İşte buna göre onlara öf bile deme ve azarlama ifadesi hakkında Allah Teâlâ ilk ve son durumu belirtti demişlerdir. İkincisi: Yani sert davranmaya ve azarlamaya sevketmesin diye yüzünü buruşturma ve küçük düşürücü davranışlarda bulunma. Eğer “uffin” kelimesinin yorumu “öf” demek olup başka bir anlama gelmezse, bunda Ebü Hanife'nin fıkıhtaki bir meselesi lehine delil vardır. Mesele şudur: Namaz kılan kişi, secde edeceği yere üflerse o bir konuşma olduğu için namazı bozar. Çünkü yüce Allah: Ana-babaya öf bile deme buyurmuştur. Yani “öf” sözünü söyleme demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ana-babaya gönül alıcı güzel sözler söyle. Çünkü Allah, evladın “öf” demesini yasaklamıştır, yine onlara sert sözler söylemesini de yasaklamıştır. Evlat “öf” demekten ve sert sözler söylemekten kaçınırsa, ondan sonrası yumuşak ve latif söz olur.
Ebü Avsece şöyle demiştir: Arap dilinde: “Nehertühü ve enhertühü” denilir. Nehr, tehdide benzer sert söz söylemektir. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle demiştir: Kerem sahibi, başka birinin nimetlerini üstlenen ve eziyetlerle baskıyı terketmekle afiyet dileyen kimsedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allaha ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın”. Başka biri cömert kimseyi anlatırken şöyle demiştir: Sahip olduğu şeyi ihtiyacı olana veren ve kendisi muhtaç olduğu zaman başkasının sahip olduklarına sahip olmak istemeyen kimsedir. “Kerim”in de bu mânaya yakın olma ihtimali vardır.
Şöyle bir soru sorulabilir: Ana-baba evlatlarına iyilik yapma ve şefkatli davranma tatbikatı ve meylinde yaratılmış gibidirler, fakat evlatlar böyle değildir, iyilik yapmak üzere yaratılmış olanın iyiliği, yaratılışı böyle olmayanın iyiliğine nasıl benzer ki?
Buna şu cevap verilir: Bundan dolayı iyilik yapmayı ebeveyne değil evlatlara emretti. Çünkü ana-baba, çocuğa yaptıkları iyilik ve ihsanı fıtratları gereği yaparlar, çocuk ise böyle değildir. İşte bunun için sözü edilen iyilik emri evlatlara yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. İşte bundan dolayı yüce Allah, (SJbabanın çocuğunu öldürmesinden dolayı aralarında hayatı koruyan kısası meşru kılmamış, babasını öldürmesinden dolayı çocuğun öldürülmesini ise meşru kılmıştır. Çünkü babanın kalbine, çocuğunu öldürmeye engel olan şefkat ve rahmet konulmuştur. Çocukta ise bu şefkat ve merhamet yoktur. Bu sebeple çocuğun, babasını öldürmesinden dolayı onun hakkında kısas hükmünü koydu, babanın çocuğunu öldürmesinden ötürü kısas hükmü koymadı. İyilik yapma ve ihsanda da durum buna göredir.
Şöyle bir soru sorulursa: Allah Teâlâ'nın, Kurânın sadece bir âyetinde ana-babaya şükretmeyi kendisine şükretmekle birlikte zikretmesinin hikmeti nedir? O âyet de şudur: “Bana ve ebeveynine şükret”, Buna şu cevap verilir: Çünkü çocuğun ilk halinden vardığı son duruma kadar, beslenme, eğitim, her kötülükten korunma, her türlü âfet ve kötülükten muhafaza gibi işleri ebeveyn sayesinde olmaktadır.
Bu âyette Ebü Hanife'nin görüşü lehinde bir delil vardır. Ebü Hanife sözleşmeli (mükâteb) köleler hakkında şöyle demiştir: Bir kimse (köle olan) babasını ve anasını satın alsa, bunlar (otomatik olarak) sözleşmeli (mükâteb) köle olurlar. Fakat kardeşini yahut mahremi olan bir yakınını satın alsa ebeveyn gibi sözleşmeli köle statüsüne geçmezler. Çünkü baba ve ana, evlada yaptıklarına karşılık ve bir şükür vesilesi olarak bu statüye intikal ederler. Dolayısıyla bunu yapmak evlada düşen bir yükümlülüktür. Fakat kardeş ve diğer mahremlere gelince onlara yapılacak olan muamele örfün gereğine göredir, dolayısıyla kardeşini köle olarak satın alması, onu sözleşmeli köle statüsüne sokmaya muhtemel değildir.
Allah'tan gelen bu hitap her ne kadar resülüne ise de bundan kastedilen ondan başkasıdır. Çünkü bilinmektedir ki, Resülullah (s.a.) peygamber olduğu vakitte, ana-babasma kavuşmamıştı. Allah'ın ona bu şekilde hitapta bulunması, Allah'ın bu hitaptan ondan başkasını; bu duruma ihtimali olan, bu durumda olduğu vehmedilen ve anılan şekilde davranmalarını emrettiği herkesi kasteddiğine delâlet eder. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Allah'ın ve resülünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır” (el- Ahzâb, 33/36). “Ey iman edenler! Allaha, resülüne ve sizden emir sahiplerine itaat edin”. “Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karımda taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır” (Lukmân, “De ki: ‘Gelin, Rabb'inizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne babaya iyilik edin.... © “Şizi Allah yarattı, sonra da vefat ettirecektir. İçinizden, (sahip oldukları) bilgiden hiçbi! şeyi bilmeyecek yaşa, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır. Kuşkusuz Allah ilim ve kudret sahibidir”. ©“ — “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi, analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler, kalpler verdi”. 7 o “Biz insana ana babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem ana babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır” (Lukmân,
İsra' 17:24
24. “Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster diyerek dua et.”
Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. Burada “cenâh” kelimesinin iki elden kinâye olması muhtemeldir. Çünkü insanın iki eli kuşların iki kanadı konumundadır, kuşun kanatları ise iki elleridir. Sanki Allah şöyle buyurdu: JAna-babana iki ellerini alçalt ve indir. Nitekim O, evlada dili ile ana-babasına karşı alçak gönüllü olmasını şu sözlerle emretmiştir: “Onlara gönül alıcı güzel sözler söyle”. Yani ana-babana söz ve davranışla boyun eğ. Burada “cenâh” kelimesinin zattan kinâye olma ihtimali de vardır. Yani ana-babana bütün varlığınla ve organlarınla boyun eğ. “Zül” kelimesinden, bizzat zilletin kastedilme ihtimali vardır. Yani ana-babaya, onlardan yardım isteyen ve onlara muhtaç olan biri gibi davran; onlara yardım eden ve ihtiyaçlarını gören biri gibi davranma. Belki onlara karşı, başkasından yardım istemek için ihtiyacını öne sürerken alçalan biri gibi davran. “Zül” kelimesinin kalpteki merhametten kinâye olma ihtimali de vardır. Yani kalbin ve bütün organların inceliği ile onlara karşı alçal. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı serttirler””.
Yani inananlara karşı merhametli, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Yine görmez misin ki yüce Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler””. Allah o âyetteki zillete karşılık burada rahmeti, izzete karşılık setliği belirtmiştir. Buna göre “cenâha'z-zülli” (Jüt! cs) sözünün rahmetten kinâye olmaya ihtimali vardır. Dolayısıyla bunun anlamı şöyle olur: Sen ana-babaya gizli-açık her durumda boyun eğ. Nitekim: “Onlara öf bile deme ve azarlama”! meâlindeki beyanda bunu belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster diyerek dua et. Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdikleri gibi, beyana dair şu yorumu yapmıştır: Yani terbiye edince. Bana merhamet ettikleri gibi meâlindeki ifadeyi gizli kılmak üzere şöyle olma ihtimali vardır: En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle demiş gibi olur: Ey Rabbim! Ana-babama, küçükken beni eğitip merhametli davrandıkları gibi sen de onlara merhamet et.
Müfessirlerin bu âyetin, “Peygamber de müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler”” meâlindeki âyette neshedilmiş olduğuna dair görüşü gerçek olmaktan uzaktır. Bu âyetin hem inananlar hem de kâfirler hakkında olması muhtemeldir. Sözü edilen rahmet kâfirler için hidâyet istemek, onları rahmet ve bağışlanmaya ehil hale getirmek olur, Nuh'un (a.s.) kavmi için “Rabbinizden bağışlanma isteyin, çünkü o çok bağışlayandır” dediği gibi bu da caizdir. Yani Rabbinizden hidâyet isteyin ki sizin günahlarınızı bağışlasın, çünkü O'nun çok bağışlayan olduğu sabittir. Zira yüce Allah'ın kullarına bağışlanma dilemeyi emredip de bağışlanmayı dilemeden bulundukları halde iken bağışlamayı vâdetmesi muhtemel olmaz. İbrahim'in (a.s.) babası için bağışlanma duasında bulunmayı vâdetmesi de böyledir. Yahut küçüklere ve zayıflara merhamet edildiği gibi, bazılarının bazılarına karşı merhamet etmeleri tarzında bir rahmet olması muhtemeldir. Ayrıca evladın ana-babasına yapması emredilen muamelenin benzeri, dindarlık ve ahlâki üstünlük yönünden müminlerce insanlara karşı yapılması gerekir. Ancak bunun diğer insanlar arasında yapılması bağlayıcı bir farz değildir, fakat ana-babaya yapılması gereken bu muamele bağlayıcı bir farzdır. Çünkü ana-babaya yapılan iyilik, çocuklara ihsanda bulunma ve onları terbiye etme karşılığının gereği yahut onların haklarına, mertebe ve hususiyetlerine saygı göstermek içindir. Bu yüce Allah'ın elçisine buyurduğu şu söz gibidir: “Sana uyan müminlere kol kanat ger”, Yoksa Allah inananları, “kendi aralarında merhametlidirler”? meâlindeki âyette belirtildiği gibi birbirine merhametli olmakla nitelemiş ve merhametli davranmayı onlara emretmiştir.
Ebü Avsece Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger meâlindeki ifade hakkında şunu söylemiştir: Yani ana-babaya karşı yumuşak ol, onlara şefkatle muamele et. Allah Teâlâ, ana-babaya dille iyilikte bulunmayı ve onlara karşı söz ve fiillerle nazik olmayı belirtti. Bu âyetin zahirinde malı harcayarak iyilik yapmak yoktur ancak bunun da “Ana-babaya ihsanda bulun”? meâlindeki emrine dâhil olma ihtimali vardır. Yahut çocuğun malı, ana-babanın malı olduğu için bunu belirtmedi. Câbir b. Abdullah'tan rivayet olunan hadisi görmez misin? O şöyle rivayet etmiştir: “Bir adam, babası ile beraber Hz. Peygamber'e (s.a.) gelerek şöyle dedi: “Ey Allah'ın elçisi! Benim malım vardır, babam var, onun da malı vardır, babam ise malımı almak istiyor. Hz. Peygamber (s.a.) de ona şöyle buyurdu: “Sen ve malın, babanınsınız” Yine görmez misin ki yüce Allah çocukların evlerini ana-babaya nispet ederek şöyle buyurdu: “Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden yiyip içmenizde bir sakınca yoktur”. Bunun mânası oğullarınızın evlerinden demektir.
---
Dipnotlar:
“O, Allah'ın elçisi Muhammeddir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler”. “Müşriklerin cehennemlik oldukları, müminler nezdinde açıklık kazandıktan sonra, akraba bile olsalar peygamber de müminler de onların bağışlanmalarını dileyemezler” (et“ Bk. İbn Mâce, “Ticârât” 64; Ebü Dâvüd, “İcâre” 43. i “Gözleri görmeyen için bir sakınca yoktur, topal için bir sakınca yoktur, hasta için de bir sakınca yoktur. Sizin için de kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarı elinizde bulunan evlerden ve arkadaşınızdan yiyip içmenizde bir sakınca yoktur”
İsra' 17:25
Kalplerinizdekini en iyi bilen Rabb'inizdir. Bazıları şöyle demiştir: Allah, kalplerinizde yer eden ana-babaya ait muhabbeti, iyilik ve keramet sırlarını en iyi bilendir. Bazıları da kalplerinizdekini en iyi bilen Rabb'inizdir meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Yani nefislerinizin yaptığını en iyi bilen Allah'tır. Bu İsâ'nın (a.s.) söylediği şu söz gibidir: “Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi “Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Sen benim içimdekini bilirsin”, Yani kendi yaptıklarımı bilirsin, ben ise senin takdirini ve düzenlemeni bilemem. Sözü edilen âyet buna göre anlaşılmalıdır. Kalplerinizdekini en iyi bilen Rabb'inizdir meâlindeki beyan “Ana-babaya öf bile deme” meâlindeki cümlenin sılasıdır. Yani Rabb'iniz anılan duruma geldikleri zaman, ana-babaya karşı, içinizde bulunan iğrenme, küçük görme ve hoş karşılamama duygularını en iyi bilendir. Fakat sen bunu açığa vurmuyorsun, için dışına uymuyor. Yahut yüce Allah içinizdekini en iyi bilen Rabb'inizdir meâlindeki beyan için, Allah'tan başkası içinizdekileri bilmez, bu sebeple insanlara karşı gösteriş yapmayın, içinizde gizlediklerinizi bunu bilmeyenlere çevirmeyin buyuruyor olmalıdır. Başlangıçta Allah herkese hitap ederek kalbindekini başkasına açıklamamasını ve onları kendisi için saklamasını istiyor. Yahut içinizdekini en iyi bilen Rabb'inizdir meâlindeki beyan kalbinizden geçenleri ve yaptığınız planları Rabb'in en iyi bilendir demektir. [5]Eğer iyi olursanız. Yani iyi kişi olmaya dönüşürseniz demektir. Çünkü “tekânü” kelimesi yeni bir oluşu ifade eder. Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır, meâlindeki cümle senin Rabb'in, kendisinden başkasına tapmamayı emretti meâlindeki âyetin sılası olması muhtemeldir. Eğer iyi olursanız şüphesiz Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır. Yani Allali kendisine yönelenleri ve dilediklerini çok bağışlayandır. Sonra “çok yönelen” anlamındaki “evvâb” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, “evvâb” çok tövbe eden ve Allaha çok dönendir, demiştir. Bu görüş Ebü Avsece'nin görüşüdür. İbn Kuteybe de şöyle demiştir: “Evvâb” birkaç kere tövbe edendir. “Âbe, yeübu'dan gelmiştir. Yani döndü demektir, İki mâna da birdir. Bazıları da “evvâb” itaat edendir, bazıları tesbih eden ve benzeridir demişlerdir.
[Kuşluk / Evvâbin Namazı]
Bazıları da Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır meâlindeki beyan hakkında şunu söylemiştir: O kuşluk namazıdır, bu konuda da bir haber rivayet etmiştir. Rivayet edildiğine göre Zeyd b. Erkam şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.), kuşluk namazı kılmakta olan bir kavmin yanma uğradı ve şöyle buyurdu: “Evvâbin namazı kızgın kumlar üzerinde bulunan deve yavrularının, kızgınlığın şiddetinden çöktükleri zamandır””, Başka bir haberde Ebü Hureyre'den şöyle rivayet edilmiştir: “Resülullah (s.a.) bana üç şey emretti: Bunlar da her aydan üç gün oruç tutmak, vitir namazını kılmadan uyumamak ve kuşluk vaktinin iki rekâtını kılmaktır. Çünkü kuşluk namazı evvâbin namazıdır”, Kuşluk namazı ve fazileti hakkında teşvik edici mahiyette birçok hadis rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) kuşluk namazını, 2, 4, 6, 8 rekât olarak kılmıştır ki bunları burada aktarmak bahsi uzatır ve çok yer ahr”. [ ] É Kim kuşluk namazını kılarsa onu vacip, sünnet-i müekkede olarak değil de nâfile olarak kılsın. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) bu namazı bir kere kılmış, bir kere terketmiştir, dolayısıyla gece namazı gibidir, kılan fazilete erişir.
---
Dipnotlar:
“Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zâtmda olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin”.
İsra' 17:26
Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! Bu âyet sanki “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti” meâlindeki âyetin sılasıdır. Yani Allah yine İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, 253. Dâvüd, “Salât”, 153. (Jual a+; Ye) Bu vakit: Kumların kızgınlaşmasıdır, deve akrabaya ve sözü edilen kimselere hakkını vermesini emretmiştir. Yani farklı görüşlere göre Allah farz kıldı, mecbur kıldı ve hükmetti demektir. Bu “Allaha kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya... iyi davranın” meâlindeki âyet gibidir. Aziz ve Celil olan Allah, ana-babaya iyilikte bulunmayı ve onlara şükretmeyi, akrabaya ve âyette sayılan kimselere sıla yapmayı farz olarak emretmiştir. Ayrıca, “hakkahü” kelimesi hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: O hak farz olan haktır ki bu da zekâttır. Çünkü Allah zekâtı farz olan bir emrin sılası yapmıştır, o da Allaha şükretmek, ibadeti Allah'a tahsis etmek ve çocuklar için ana babanın yaptıklarının karşılığı olmak üzere ana-babaya şükretmektir. Daha önce de bunu yapmanın bir farz olduğunu kaydettik. İşte buna göre âyette sayılanların sılası da böyledir. Çünkü onlara iyilikte bulunmak farzdır, akrabaya sılayı kesmek hakkında şiddetli tehditler vardır, sılada bulunmaya ise teşvik vardır. Müfessirlerden, o hakkın nâfile bir hak olduğunu söyleyenler de vardır. Görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!” Yine O, şöyle buyurdu: “Eğer sen kendin dahi Rabbinden umduğun bir lütfu beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan, hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle” Belirtildiği üzere, onların yüz çevirmesi “sen kendin dahi Rabbinden umduğun bir lütfu beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan” meâlindeki beyanın farz olan fiillere dair olması muhtemel değildir. Bu da o hakkın nâfile olduğuna işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Gereksiz yere de saçıp savurma! Bazıları “tebzir” ile “isrâf”in aynı şey olduğunu söylemiştir. O da infakta ve haklarda sınırı aşmaktır. Yahut hakkı hak sahibinden alıp hakkı olmayana vermektir. İbn Mesüd'a “tebzir”den sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Tebzir” (pas) faydalı olmayan alanda harcama yapmaktır. İbn Abbâs'ın görüşü de böyledir”. Belirttiğimiz anlama gelmesi muhtemeldir, o da şudur: Kişi akrabaları hak sahibi iken onlara harcamayı terkeder de yabancılara harcama yapar.
Taberi, Câmı'ul-beyân, XV, 73.
İsra' 17:27
Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Yani saçıp savuranlar şeytanın velileridir, şeytan da Rabb'ine karşı çok nankördür. Yani Rabb'inin nimetlerine karşı çok nankördür.
İsra' 17:28
Eğer sen kendin dahi Rabbinden umduğun bir lütfu beklemek durumunda olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygambere (s.a.) soru sorulur, o da şöyle cevap verirdi: “Muhammed ailesinin -ki onlar dokuz ev halkıdır- bir ölçek yiyecek hakkı yoktur”. Bunun üzerine yüce Allah onlara hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle meâlindeki âyeti indirdi. Yani onlara yakında rızkın geleceğini vâdet. Eğer sen onlara ilgi gösteremiyorsan. Bu beyan hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Senden bir şey isteyip de yanında verecek bir şey bulamazsan, Allah'tan sana gelecek rızkı beklersin, inşallah bu bir vâd gibi olur, bunun benzerlerini de söylediler. Eğer sen onlara ilgi gösteremiyorsan meâlindeki beyanın yüz çevirmek mânasına gelmesi muhtemeldir. Cevap vermemek, daveti kabul etmemek mânasına gelmesi de muhtemeldir. O da bir kere hoşlanmamak ve küçümsemek için olur, ikinci olarak yanında verecek bir şey bulunmadığı için olur. Fakat küçük görmek ve küçümsemek için yahut yanında verecek bir şeyi olmadığından yüzçevirme durumu bilinmediği için, Allah onlara, kendilerinden yüz çevirmenin hoşlanmamak ve küçümsemek amacıyla yapılmadığmı açıklamasını emretti, Bunun gibi, onların isteklerini kabul etmemek de böyledir. Fakat bu, yanında onlara verecek bir şeyi olmadığı içindir. Bilmelidirler ki onlardan yüz çevirmek onları küçümsemek ya da hoşlanmamak için değildir, fakat yanında onlara verecek bir şeyi bulunmadığı için, yahut onlara verecek bir şeyin olmasını istediği içindir. Bu da kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle meâlindeki beyanda anlatılan husustur. Müfessirler bu yüz çevirmenin, ondan bir şey istemelerinden dolayı olmadığında ittifak etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) verecek bir şey aramak için onlardan yüz çeviriyordu. Bu yüz çevirmenin faydası ondan bir şey istemelerini sağlamaya dönüktür. Bir de rahatlatıcı söz anlamına gelen “meysüran” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun, “Onlara güzel bir vâdde bulun” bizde olursa size veririz mânasına geldiğini söylemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Onlara yumuşak ve rahatlatan söz söyle” mânasmdadır. Ebü Avsece: “meysüran” sözü hakkında şu yorumu yapmıştır: “Yani güzel söz söyle. Bu kelime kolaylaştırmaktan geliyor. Bunun benzerini de söyleyenler vardır: Yani onları güzel bir şekilde geri çevir ki, senin ilgi göstermemenin, senin yanında verecek bir şeyin bulunmamasından olduğunu, başka bir sebebi olmadığını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir.
Datan da y;
İsra' 17:29
Eli sıkı olma. Sende var iken harcama yapmakta. Ölçüsüzce eli açık da olma, sonra senden bir şey umanlar seni kötülerler. Fakat Allah “Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu için, ne israf ne de kısma şeklinde harcama yapmalarını emretmiştir. Bu görüş İbn Abbâs ve diğerlerinin görüşüdür. Bazıları bu konuda şunları söylemiştir: Rabb'inin sana emrettiği alanlarda hak yolunda harcama yapmaktan kaçınma, seni yasakladığı alanlarda da ölçüsüzce eli açık olma, sonra şöyle şöyle oturursun. Bazıları da şöyle demiştir: Bu cimrilik ve israfı yasaklamadır'”. Eğer bu ifade cimriliği yasaklama olsa ÖL çüsüzce eli açık da olma! meâlindeki beyan cömertliği yasaklama olurdu. Allah'ın hiç kimseye cimrilik ve cömertliği yasaklamasına ihtimal yoktur. Çünkü bu iki sıfat yaratılışta mevcut iki tabiattır. Hiç kimseye tabii ve fıtri olan yol yasaklanmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, belirttiğimiz üzere, hak ve haklı kişi uğrunda harcama yapmaktan elini tutarsa ve hak ile hak sahipleri dışında elini yayarsa bu ona yasaklanır.
(SİEbü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Elini boynuna bağlı tutma meâlindeki beyan yahudilerin, “Allah'ın eli bağlıdır” meâlindeki sözleriyle gerçek eli kastetmediklerine, belki kısık ve az harcamayı kasteddiklerine işaret etmektedir. Bunun gibi, “Yahudiler “Allah'ın eli bağlanmış!” dediler” meâlindeki beyan, burada geçen ellerden, gerçek eli açmak mânasını kastetmemiş olduğuna, belki rızkı genişletme ve çoğaltmayı kasteddiğine işaret eder. Görmez misin ki yüce Allah “Aksine O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir” buyurmuştur.
Bu âyetteki hitabın daha önce, çeşitli yerlerde belirttiğimiz üç yorumdan birine uygun olma ihtimali vardır. Birincisi: yüce Allah resâlüne bunların hepsi ile hitap etti ve kavmini bu hitaba ortak etti. Bu durum Kur'ân-ı Kerim'de çoktur, Allah bazı konularda resülüne hitap eder, sonra bu hitaba kavmini de ortak eder.
İkincisi; “Ey insan”, “Ey insanlar”, “De ki Allah birdir”, “De ki, şafağın Rabb'ine sığınırım”, “De ki insanların Rabbine sığınırım”? meâlindeki beyanlarda belirttiğimiz gibi, benzer hitaplarda her birinin kendisine hitap etmiştir. Çünkü “De ki Allah birdir” hitabında özellikle Resülullaha (s.a.) hitap edip başkalarına hitap etmeme ihtimali olmaz, belki bu hitap bütün insanlara ve her bir insanadır.
Birinci kısım cimriliği yasaklama, ikinci kısım da israfı yasaklamadır.
Üçüncüsü: Allah Teâlâ, Hz. Peygambere (s.a.) mahsus olmak üzere, başkalarını kastederek resülüne hitapta bulundu. Bu yeryüzünde hükümdarların özel adamlarma ve halkı içindeki en akıllı kimselere hitapta bulunup muhatapları dışındaki kişileri murad etmeleri gibidir. Buradaki hitabın da buna ihtimali vardır.
Yahut Elini boynuna bağlı tutma sözü ile cimrilik yapan başkalarına, ölçüsüzce eli açık da olma sözü ile de Allah resülüne hitapta bulunmuş olur. Çünkü Resülullah'ın (s.a.) sözü edilen cimri bir kimse olma ihtimali yoktur. Bu ifade elini açmaya da ihtimali vardır, bunun için de sözü edilen mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin. “Melümen” kelimesinin, kendince ve insanlarca kötülenmiş olursun; niçin infakta bulunduğun için kendini kötülersin, onlara infak edecek bir şeyi niçin bulmadın diye de insanlar nezdinde kötülenirsin, hakkın dışında infak ettiğin için de Allah nezdinde kötülenirsin. )“Mahsüran” kelimesi hakkında İbn Kuteybe şu yorumu yapmıştır: Yani sefer deveyi yorup da takatini kestiği gibi ihsan da seni yorup zayıf bırakır“. Ebü Avsece şöyle demiştir: O kelime hasret ve pişmanlıktan geliyor, şöyle denilir: Kişi pişman edildi, pişman edilmiştir. Yine o şöyle demiştir: “Tebzir” fesattır, “melümen” ise kederlenmiş ve hüzünlenmiş demektir.
---
Dipnotlar:
Yasakladığı konuda, şöyle oturur kalırsın. Bazıları bunun cimrilik ve israftan yasaklama olduğunu söylemişlerdir. “Yahudiler “Allah'ın eli bağlanmış!” dediler. Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir. Aksine O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Rabb'inden sana indirilen, onlardan birçoğunun azgınlığını ve inkârcılığını kuşkusuz arttıracaktır”
İsra' 17:30
Rabb'in rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da. Yani rızkı Allah genişlettiğine genişletir, daralttığına daraltır ve az verir. Yani bu iş Allaha aittir, yaratıklara ait değildir. Bunun sebebi halktan ümitlerini kesip onu Allah'tan bilsinler ve Allah'tan başkasından bilmesinler diyedir. İkincisi: Üstün olduğunu belirttiği kimseler için üstünlük devam etsin ve onlar için ortaya çıksın diye bundan söz etmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kılmışızdır. Elbette âhiretteki dereceler İbn Kuteybe, Tefstru ğaribi’l-Kurân, s. 254.
ve farklılıklar daha büyük olacaktır”, Müfessirlerden, Rabb'in rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da meâlindeki beyanın “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma” meâlindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenler de vardır. Allah şöyle buyuruyor: En doğrusunu Allah bilir ya, şayet sen rızkı engellesen ve haram kılsan da Allah'ın takdirinde eğer onun rızkını genişletmek ve yaymak varsa, senin engel koyman ve yasaklaman buna zarar vermez. Yine sen bir kimsenin rızkını genişletsen ve yaysan, Allah'ın takdirinde eğer onu daraltmak ve azaltmak varsa, senin genişletmen ve yayman ona fayda vermez. Bilinmelidir ki, rızkı genişletmek, yaymak, daraltmak ve engellemek Allah'tandır. Yahut insanlardan ümit kesip onun rahmetine ve lütfuna tamah etsinler diye Allah bunu belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
O, kullarından haberdardır, onları görmektedir. Yani kulların yaptıklarını bilendir, faydalarına olanı, leh ve aleyhlerindekileri görendir. Yahut “habir” ile “basir” aynı mânadadır. Yahut bu ifade belirtildi ki kulların yaptıkları işleri bilmekte olduğu insanlarca bilinsin. Emrine muhalefet etmeleri, resüllerini reddetmeleri ve yalanlamalarına rağmen Allah onları yarattı, İyaratıkların yapacağı işleri bilmesine rağmen O'nun fiili ve insanları yaratması hikmetin dışına çıkmamıştır. Çünkü kulların Allaha itaat etmesinde ve emirlerini yerine getirmelerinde Allah'ın bir menfaati, buna mukabil muhalefet etmelerinde O'na bir zarar ve kötülük yoktur, belki bunun menfaat ve zararı kendilerine aittir. Bu sebeple, kulların yapacaklarını bilerek onları yaratması hikmete uygun olmuştur. Yeryüzündeki hükümdarlardan sefih ve cahil olanlar vardır. Çünkü onların gönderdikleri elçiler bazı işler yaparlar ve kendilerine fayda sağlamak ve zarar verecek şeyleri defetmek için çalışırlar. Buna göre, kendilerine zarar vereceğini bildikleri bir şey yapınca, bu sefihlik olur. En doğrusunu Allah bilir.
MEK İS) PLAE aiiis ar ke- ŞEN
İsra' 17:31
Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Araplar'ın âdetlerinden biri şu idi: Kız ve erkek çocuklarını, onlardan faydalanamayacak duruma geldikleri zaman öldürürlerdi, çok yaşlılık (erzel-i umur) dönemine ulaşınca da ana-babalarını öldürürlerdi. Bu sebeple Allah Teâlâ müslümanlara, onların yolundan gitmeyi yasaklayarak bu duruma geldikleri zaman ana-babalarma iyilik yapmalarını emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa...”""' âyetin sonuna kadar. Kız çocuklarını öldürme işinde, bu âlemin yaratılmasından amaçlanan neslin üreme yolunun ve doğumların kesilmesi söz konusudur. Çünkü âlemin yaratılmasından amaçlanan şey sözünü ettiğimiz insan neslinin devam etmesidir. Kız çocuklarını öldürmekte neslin kesilmesi ve âlemin yaratılma amacının ihlali söz konusudur. Daha sona yüce Allah biz onları da sizi de rızıklandırırız buyurmuştur. Yani onlar sizin rızkınızı yemiyorlar, belki bir ölçüde her birinin rızkı vardır, onların bekasında sizin rızkınızın noksanlaşması ve yok olmasında sizin rızkınızın artması söz konusu değildir, belki herkes kendi rızkını yer. Görmüyor musunuz ki Allah onlar için rızık yarattı, siz o rızka ortak değilsiniz, o rızık da doğan kız çocukları için annesinin memede yarattığı süt olup bu sütten siz yararlanmıyorsunuz. Dolayısıyla ortaya çıkmıştır ki herkes kendi rızkını yer, başkasının rızkını eksiltmez.
267 (JOnları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. Yani onları öldürmek aklen büyük hatadır. Sözünü ettiğimiz sebep dolayısıyla, kız çocuklarını öldürmekte kendisi aracılığı ile bu âlemin yaratılış amacının engellenmesi ve bu amacın son bulması söz konusudur. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Onları öldürmek geçmiş ümmetlerde büyük bir günah idi. Bu âyetlerin hitap ettiği kimselerin, evlat öldürme, zina etme, hukuka dayanmaksızın adam öldürme ve benzeri önceden ve sonradan bu işlerin faillerine yapılan hitapla iki yönden muhatap olma ihtimali de vardır. Birincisi: Araplar'ın yaptıkları kötü işler ve âdetler akıl nazarında çirkin ve saçma olmaları dolayısıyla hikmet dışında kalan eylemlerdir, bu sebeple de Allah bunları yasakladı. İkincisi: Bunu belirtti ve yaratıkları içinde, kız evlatlarını öldürme işini yapacakların bulunduğunu bildiği için bunu (kız çocuklarını öldürmeyi), sözü edilen endişelerden dolayı yasakladı... En doğrusunu Allah bilir.
DALİ BOSS Na Yİ
---
Dipnotlar:
© o “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle”.
İsra' 17:32
Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o hayâsızlıktır, çok kötü bir yoldur. Yani olduğu vakitte aklen çirkin iştir. Çünkü zinanın mübah kabul edilmesinde sayesinde hikmet ve ilme ulaşılan bilgilerin yok olması söz konusudur. Yahut zina hikmet açısından iğrenç ve hayâsız bir iştir. Görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “Allah çirkin işleri emretmez”"2. Dolayısıyla bu, yüce Allah'ın çirkin işleri emretmediğine işaret eder. Aynı zamanda zinada buyruktan önce hikmet yahut akıl açısından çirkinlikler vardır. Nitekim Allah Teâlâ bundan dolayı “Allah çirkin işleri emretmez” diye buyurmuştur. Zira eğer çirkin olmasaydı sadece “Allah emretmez” buyururdu. Adam öldürmenin mübah kılınmasında, bu âlemin yaratılış amacının yok olması söz konusudur. Aziz ve Celil olan Allah, evlat öldürme hakkında, onun büyük bir günah olduğunu haber vermiştir. Bu durum akıl yönünden çok büyük bir hatadır. Zina hakkında çirkin iş anlamına gelen “fâhişeten” kelimesini kullandı. Fâhişe, akıl ve hikmet bakımından çirkin ve iğrenç işlemdir. Allah Teâlâ, adam öldürme hakkında israf etmemeyi belirterek “öldürmede haddi aşmasın”” buyurdu. “İsraf” belirlenmiş olan sınırı aşmaktır. “Zinaya yaklaşmayın” meâlindeki “velâ tekrabu'z-zinâ” cümlesinin; zina etmeyin çünkü o çirkin iştir anlamına gelmesi muhtemeldir. “Yaklaşmayın” anlamındaki “velâ tekrabü” (y; sözünün, zinaya götüren sebeplere yaklaşmayın mânasına gelmesi de muhtemeldir.
IZinaya yaklaşmayın. Zinanın kendisini yasaklamaya ihtimali olduğu gibi, öpmek, dokunmak ve benzeri zina sebeplerini yasaklamaya da ihtimali vardır. Nitekim bir hadiste bu husus şöyle belirtilmiştir: “İki göz zina ederler, iki el zina ederler, cinsel organ da bunların hepsini ya tasdik eder yahut
İsra' 17:33
Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Hak, Resülullah'tan (s.a.) rivayet olunan hadiste zikredilen hususlardır. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Müslüman bir kişinin kanı ancak üç sebeple helâl olur: müslüman olduktan sonra kâfir olmak, yahut evlendikten sonra zina etmek, yahut hukuka aykırı olarak adam öldürmek”!5. Yüce Allah hukuk dışında adam öldürmeyi yasakladı. Çünkü adam öldürmemin mübah kılınmasında, Allah'ın âlemi yaratmasındaki gayenin yok olması söz konusudur. Yasaklamada insanın yaşaması vardır. Zinanın mübah kılınmasında, ilmin yok olması ve insanın cahilliği söz konusudur. Bunun haram kılınmasında ilmin yaşaması, devam etmesi, hikmete ve bazı insanların bazısından sorup öğrendiği ilimlere ulaşması vardır. O takdirde hikmet ehli olan kimseler, hikmet ehli olmayanlardan ayrılamaz. Dolayısıyla adam öldürmede ilimlerin ve hikmetlerin yok olması söz konusudur. Din (değiştirmek) sebebiyle öldürmede ise dinin yaşaması söz konusudur. Çünkü dinini terkedince öldürüleceğini düşünen kimse, -bundan İslâm dinini kastediyorum- düşüncesinden dönerek dini olan İslâm'ı terketmez. Zina sebebiyle recmedileceğini bilen insan, zinadan uzak durur ve onu terkeder. Başkasını öldürdüğü takdirde öldürüleceğini bilen kimse de adam öldürmekten kaçınır. İşte bu sebeple: “Sizin için kısasta hayat vardır”“ buyurulmuştur.
Şöyle bir soru sorulursa: Kadın dinden dönerse öldürülmez, deniyor.
[Buna ne dersiniz?]
(SJBuna şöyle cevap verilir: Çünkü kız çocuklarının öldürülmesinde dinin hayat bulması yoktur. Çünkü kadınlar din konusunda erkeklere tâbidirler, dolayısıyla onların öldürülmesinde hayat yoktur. Görmez misin ki şöyle rivayet olunmuştur: Falanca erkek müslüman oldu, onunla birlikte şu şu kadınlar da müslüman oldular. En doğrusunu Allah bilir.
Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın.
Hak andığımız şeydir. Allah'ın dokunulmaz kıldığı. Bunun, İslâm sebebiyle, cizye ödeyerek zimmilik sebebiyle dokunulmaz kıldığı anlamına gelmesi muhtemeldir. Hukuk ile olan müstesna... Bu, sözünü ettiğimiz husustur.
Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik. Yani hüküm verme ve kahretme imkânı verdik. Bazıları da “sultân” kelimesine şu anlamı vermiştir: Yani kısası gerektiren konuda öldürmek üzere kendisine kanıt verdik. Sonra öldürülenin velisi lehine yetki verdik, bunun için herhangi bir veli adı belirtmemiştir. Veliden kastedilenlerin, ölünün terikede halefi olan vârisler olma ihtimali vardır. Zira o başka haklar gibi bir haktır, bu sebeple vârislere verilmiştir. Kan hakkı da buna dâhildir. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuştur: Bir kimse haksızlıkla öldürülürse velisine yetki verdik. Yani gerekli olan hakkı almak için delil verdik. Bu âyetin lafzi anlamına göre vârislerden birinin kan bedelini talep etme işini ifa edebileceğine işaret eden delil vardır. Çünkü eğer vârislerden her birinin kan bedelini talep etme hakkı olsaydı bu, “öldürmede israfa gitmesin” meâlindeki âyette belirtildiği üzere sınırı aşmak olurdu. Çünkü vârislerden her biri onu dövecek olsalar, öldürme konusunda onun gibi olurlardı, oysaki bunu yapmaları yasaklanmıştır. Sözünü ettiğimiz husus sabit olunca bunda Ebü Hanife'nin şu sözünün doğruluğuna dair işaret olur: Vârislerin bazıları küçük, bazıları büyük olsalar, küçüklerin büyümelerini beklemeden büyüklerin kan bedelini talep etme hakkı olurdu. En doğrusunu Allah bilir.
Öldürme hususunda haksızlığa sapmasın. Bazıları şöyle demiştir: Velâyet hakkının bulunduğu kâtil dışındaki kimseleri öldürme, çünkü Araplar'm âdetinde kâtil olmayanı öldürmek de vardı. Bazıları da: Öldürme hususunda haksızlığa sapmasın, yani Allah'ın kısasta koyduğu öldürme ve yaralamadaki sınırı aşmasın, demişlerdir. Bazıları da: Öldürme hususunda haksızlığa sapmasın, [Ş]yani ilk öldürmede demektir. Çünkü bir insanı haksız yere öldürgi müş olur, bunu yapmak ise haddi aşmaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur”!7.
Öldürme hususunda haksızlığa sapmasın. Allah'ın, bununla öldürülenin velisine hitapta bulunma ihtimali vardır. “Felâ yüsrif fil-katl” buyurdu. Yani kendisi için belirlenen sınırı aşmasın. Bir hadiste rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Öldürdüğün zaman güzel bir şekilde öldür”. İkincisi: Bununla kâtile hitapta bulunmuştur, ona şöyle buyurmuş oluyor: Öldürme, çünkü öldürmek haddi aşmaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları demiştir ki: Öldürülen kişiye, velisi vasıtasıyla yardım olunmuştur, velisine yetki verdik meâlindeki beyan gereği velisi ona yardım eder. O yardım olunmuştur meâlindeki beyanın, müslümanlarla yardım olunmuştur mânasına gelmesi ihtimali vardır. Yani müslümanlarla hükümdarlar ve diğerleri, o öldürme fiilini ondan uzaklaştırmak zorundadırlar. Bu, öldürme hususunda haksızlığa sapmasın meâlindeki sözü, velisinin kâtilinden başkasını öldürmek, yahut yaralandığından daha fazla yaralar yahut ona işkence yapar şeklinde yorumlayanların yaptığı yoruma göredir. Allah şöyle buyuruyor: Bundan sakının, çünkü müslümanların öldürmeyi ondan uzaklaştırma mükellefiyeti vardır. Yahut da âhirette yardım olunmuştur demektir.
Bu âyetin lafzi anlamına göre, kısasın hür ve kölelerle müslümanlar ve zimmiler arasında vacip olduğuna dair delil vardır. Çünkü Aziz ve Celil olan Allah hukuka dayalı olmadıkça Allah'ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın buyurmuştur, dolayısıyla zimmilerin canları da bu âyetin hükmüne dâhil olmuştur. Çünkü onların canına dokunmak da haramdır. Buraya kadar belirttiğimiz hususlar, aralarında küçük vârisler olsa da, büyük olan vârislerin katili öldürme hakları olduğunu kanıtlamaktadır. Rivayet olunduğuna göre, Hasan b. Ali (r.a.) babalarının katili falanı öldürdü, halbuki o zaman vârisler arasında buluğ çağına ermemiş olanlar vardı.
O yardım olunmuştur meâlindeki beyanın lafzi anlamına göre, yukarıdaki ifadenin, katile yardım olunmuş olması mânasına gelmesi muhtemeldir. [S]Çünkü o yardım olunmuş oldu buyurdu da yardım olunmuş buyurmadı. Adam öldürmeden önce yardım olunmuştur demesi de caizdir. Çünkü Allah'ın yardımı müslümanlara yönelik idi. Fakat öldüren olunca yardım edilmemiş oldu. Ancak, öldürülenin velisi yardım olunmuştur denilirse bu caiza) Yi paak işa azl iş
---
Dipnotlar:
“Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır, belki takva sahibi olursunuz” (el-Bakara, Geçen 32 numaralı âyetin tefsirinde bir kesit vardı, biz onu buraya naklettik (bk. vr. 428b,
İsra' 17:34
Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, onun yararına olmadıkça el sürmeyin. En güzel anlamına gelen “ahsenü” ism-i tafdil kalıbındadır. Eğer şekil bakımından en güzel ise kastedilen o son derece güzeldir, eğer özü (muhtevası) bakımından ise güzel olanı istemek anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rabb'iniz tarafından size indirilenlerin en güzeline uyun”, Yani itaate davet edenine uyun demektir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: Yetimin malına, kendisi için en hayırlı ve en güzel olacak şekilde yaklaşın. Bu da şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Büyüyecekler de mallarını alacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin”?!, Allah şunu buyuruyor: İsraflı bir şekilde ve aceleci yaklaşmayın, belki onun için daha hayırlı olacak şekilde davranın. Eğer bu ifade son derece güzel bir şekilde yaklaşmayı istemek anlamında ise bu, Ebü Hanife'nin (r.h.) söylediği şu sözde anlatılandır: Yetimin malı, kendisinin menfaatine yaklaşınca, velisi o mala sadece yetimin şimdiki menfaati için yaklaşsın, ileride umulacak olan bir menfaat için (bir yatırım şeklinde) yaklaşmasın. Yetim lehine yetimin malına yaklaşınca, peşin bir menfaat olmasa da yetimin lehine ve ileride umulan bir menfaati için yaklaşması da caiz olur. Biz bunun tevilini ve bu tevilde Ebü Hanife'nin görüşüne dair delil olduğunu daha önce Enâm süresinde belirttik'. ( Östelik bu âyeti, Ebü Hanife'nin görüşü lehine delil getirenler de vardır. Ebü Hanife şöyle demiştir: Eğer lehine ise vasinin, yetimin malını kendisine satması caizdir. Çünkü emsal kıymetle o malı başkasına satma hakkı vardır. Bu durum, yetimin lehine hayırlı olanı belirtmenin, vasi bu malı kendisine sattığı vakitte söz konusu olduğuna işaret eder.
Yetimin malına, onun yararına olmadıkça el sürmeyin. Sanki bu beyanda bir kısım kelimeler gizlenmiştir (izmâr). Yani yetimin malına ancak kendisi için en güzel ve en yararlı olacak yollarla yaklaşın demektir. O da yetimi korumak, onun kârını ve malının büyümesini istemektir. En doğrusunu Allah bilir.
Rüşdüne erinceye kadar. Yani aklı mükemmel, mali işleriyle diğerlerini tam olarak yönetme çağına gelinceye kadar. O zaman emir kendisine ait olur, bu beyanda bundan sonra da eğer varsa işin vasiye ait olmayacağı hükmü yoktur, fakat ancak vasinin izni ile alıp satar.
İbn Kuteybe Rüşdüne erinceye kadar meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Bu, sebat etme noktasında erkeklerin durumuna ulaşıncaya kadar demektir. Bunun 18 yaş olduğu söyleniyor. “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarır...” İbn Kuteybe bu ilâhi beyanı dikkate alarak şöyle demiştir: “Bu beyana göre yetimin reşit olması erkeklerin reşit olmasından başkadır” Reşitlik, belirttiğimiz şekilde, tasarruflarındaki eksiklikten dolayı sorguya çekilemeyeceği yaşa kadar aklının ve tasarruflarının sağlam olmasıdır. Kişi kırk yaşını geçince yaptığı eksikten dolayı sorguya çekilebilir. Kırk yaşına kadar ise kişi, akli gelişme sürecinde olur.
Ahde vefa gösterin; çünkü ahit sorumluluk doğurur. “Bil-ahdi” sözünün insanlar arasındaki antlaşma ve sözleşmeler anlamına gelmesi muhtemeldir, kullar bunlara da vefa göstermekle emrolunmuşlardır. Ahde vefanın, bu âyetlerde sözü edilen emir ve yasaklar olması ihtimali vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti”, Yani bunlara vefa gösterin, çünkü bunların hepsi sorumluluğu gerektiren şeyler olup ister ahde vefa göstersin, ister ahdi bozsun, onlardan sorulacaktır. Bazıları da çünkü ahit sorumluluk doğurur meâlindeki beyanı şöyle yorumlamıştır: Yani ahdi bozan sorumlu olur.
Sİ Ayrıca antlaşma birkaç şekilde olur: Birincisi yaratılış ahdi, ikincisi peygamberlerin dilinde kullarından aldığı ahit, üçüncüsü ise insanlar arasında cereyan eden ahit. En doğrusunu Allah bilir.
Aİ ELAN e PEES eya
---
Dipnotlar:
“İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşma girince şöyle yakarır: “Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimete şükretmeye, razı olacağın işleri yapmaya beni muvaffak kıl. Benden gelecek nesli hayırlı eyle, pişmanlıkla dönüp senin kapına başvurmaktayım ve ben şüphesiz sana boyun eğenlerdenim!”.
İsra' 17:35
Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün. Allah ölçünce, insanların ölçüyü tam yapmalarını emretti, tartınca da tartıyı tam yapmalarını ve insanların haklarını tam vermelerini emretti. Bu yüce Allah'ın şu âyetinde buyurduğu husustur: “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının degerini düşürmeyin, yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın”. Onların âdetleri ise şöyle idi: Ölçüp tarttıkları zaman insanlara verdikleri şeyleri eksik yapıyorlar, haklarını tam vermiyorlardı. Bu sebeple Allah onlara bunu yasakladı ve şiddetli bir şekilde şöyle tehdit etti: “Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler, kendileri başkalarına vermek için ölçüp tarttıklarında ise haksızlık ederler”. Diğer şeyler arasından ölçü ve tartıya tâbi olan malları tahsis ederek belirtmesinin iki hususa ihtimali vardır: Birincisi: Genel olarak halkın ticari muameleleri bu iki mal üzerinden cereyan etmekteydi, bu sebeple bu malların satılmasında ölçü ve tartıyı tam yapmalarını emretti. İkincisi: Riba korkusudur, çünkü ölçekli ve tartılı mallar zimmete borç olan mallardır. Bunlardan biri alınınca zimmette borç olan şeyden alınmış olur, eksik yapılınca yahut fazla yapılınca bu da riba olur. İşte bu sebeple bu iki madde tahsis edilerek belirtildi. Eğer bunlar dışındaki eşya söz konusu olursa bunlarda da tam olarak verilmesi emredilir. En doğrusunu Allah bilir.
Doğru terazi ile tartın. Bazıları şöyle demiştir: “Kıstas” kelimesi geçmiş kitaplardan alınan bir kelime olup belirli değildir. Bazıları da şöyle demiştir: O adalettir, yani adil bir şekilde tartın. Bazıları da şöyle demiştir: Kıstas tartı aletidir (terazi). Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi: “Ey kavmim!
Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın”. Bazıları kıstasın el kantarı olduğunu söylemiştir. Nasıl olursa olsun, belirttiğimiz gibi bu ilâhi beyanda, ölçü ve tartının tam yapılması ve haklarının tam verilmesi emri vardır; eksik ve noksan yapmak yasaklanmıştır.
Bu hem daha iyidir hem de sonucu daha güzeldir. O daha iyidir meâlindeki cümlenin, anılan ölçü ve tartıyı tam tapmak, hakları tam vermek dünyada daha hayırlıdır, çünkü bunda onlar için dünyada güven vardır. “Ahsenu te'vilen”, [ ]yani âhiretteki akıbeti bakımından daha güzeldir. “Zâlike” kelimesinin baştan sona bu âyette belirtilen hususların olması ihtimali vardır, onlarla amel ettikleri vakit dünyada kendileri için hayırlıdır, akıbet bakımından da çok güzeldir.
Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartm. Bu beyanda, İslâm'da içtihadın caiz olduğuna dair delil vardır, çünkü Allah ölçü ve tartıyı tam yapmayı emretti, buna da ancak ölçüp tartanın içtihadı ile muktedir olunur. Çünkü bir adam tarafından yapılmış olsa da iki ayrı tartı nerede ise eşit olmaz. Kişinin ölçmesinde içitihadın teklif edilmesi, bilerek fazla ve noksan yapmayı terketmek içindir. Bunu yaptığı zaman ölçüyü tam yapar ve gerekeni yerine getirir. İstihsan da buna göredir, o da âlimin gücü yettiği en güzel hükmü tercih etmek için içtihat etmesidir. Bize göre bu içtihadın ve istihsanın aslıdır. Tartıyı yapan kişi, ticari akitte belirledikleri ölçüyü tam olarak karşıladığını bilmediği halde hakkını tam olarak vermek için sade gayret sarfeder, içtihat eder. Tabii ki, bir olayı kıyas edecek ve kendisine benzetecek bir asıl bulunmadığı zaman. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:36
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Denildi ki: Söyleme. Denildi ki: Atma’. Denildi ki: Peşine düşme. Nasıl olursa olsun, bu beyanda, bilgi olmayan konuda söz söyleme ve kafadan atmanın yasaklanması söz konusudur. Bilgin olmayan şey hakkında kafadan atma, bilgin olmayan konuda söz söyleme”.
Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. Bazıları şöyle demiştir: Bunların hepsi. Yani kulak, göz ve kalp sahibinin yaptıklarından sorulacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize yapmış olduklarını anlatır, ayakları da tanıklık eder”, ( “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder”, O organlara, sahiplerinin yaptıkları işler sorulacak, onlar da aleyhine şahitlik yapacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: Organ sahibine, organlarının yaptıklarından sorulacaktır demektir. Yani kişiye, bu organlarını hangi işlerde neden kullandığı sorulacaktır. Bazıları da “küllü ulâike” sözü hakkında şöyle demiştir: Yani bütün yaratılmışlar ondan, yani anılan kulak, göz ve kalpten sorumulu tutulacaktır. Bazıları da hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme meâlindeki beyana dair şöyle diyor: Görmediğin halde gördüm yahut işitmediğin halde işittim, bilmediğin halde bildim deme. Yorumculardan bir kısmı bunun yalancı şahitlik hakkında olduğunu söylemiştir.
Eğer bir kimse bunu, kıyas ve içtihadı iptal etmek için delil getirmek isterse şöyle diyebilir: Bir kimse kıyas yapınca, bilmediği bir şey hakkında söz söylemiş olur. Fakat aslında böyle değildir. Çünkü Resülullah'ın (s.a.) ashabı, olaylar hakkında kendi görüşlerine dayanarak konuştular ve olaylara dair danışmalarda bulundular. Hz. Ebü Bekir de, hakkında Hz. Peygamber'den (s.a.) bir açıklama olmaksızın Hz. Ömer'i halifelik makamına getirmiştir. Hz. Ömer ise halifeliği müminler arasında şüraya dayandırmıştır. Oysa Hz. Peygamberden (s.a.) bu konularda bir hadis rivayet olunmamıştır. Biz, onların bu işleri bilgisizce yaptıklarını yahut bilmeden konuştuklarını söyleyemeyiz. Belirttiğimiz bu hususta yüce Allah'ın hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme sözü şuna delâlet eder: Ahkâm konusunda içtihat etmek ve müçtehidin fer'i meseleleri, hakkında nas bulunan asla benzetmesi buna dâhil değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yani bilgin olmayan şey hakkında söz söyleme.
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül. Yani ilim sebepleri hakkında bilgin olmadığı meselelerin ardına düşme. Bilgi sebepleri de anılan kulak ve gözdür. Aynı zamanda çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur ifadesinin, bu şeylerin şükründen sorumlu tutulacaktır şeklinde olması yahut sınandığı bu şeylerden sorumlu tutulacaktır mânasında olması caizdir.
---
Dipnotlar:
“Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder” (Fussilet, 41/20).
İsra' 17:37
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Buradaki yasak, yürüme eyleminin kendisi değildir, yasak sadece kibirlenerek ve böbürlenerek yürümek içindir. Ayrıca bir şeyi yasaklamak onun zıddını yapmayı gerektirir. Emretmek de böyledir. Aynı zamanda bir şeyi yasaklamak onun zıddını emretmeyi gerektirir, yine bir şeyi emretmek de onun zıddını yasaklamayı gerektirir. Burada kibirlenmeyi yasaklamak vardır, dolayısıyla bu aynı zamanda sözü edilen kibirlenmenin zıddını emretmek olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rahmân'ın has kulları yeryüzünde vakarla yürürler”. Bazıları şöyle demiştir: Şımararak, kibirlenerek ve şiddetle sevinerek. Denildi ki bunun anlamı: Kendini büyük görerek, kendini beğenerek kibirlenmektir.
Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ yeri yarmayı ve dağların boyuna ulaşmayı belirtti. Çünkü yaratıklardan öylesi vardır ki, yeri yırtarak içine girerler yahut dağların boyuna ulaşırlar, onlar da meleklerdir. Şunu belirtmek gerekir ki, onlar Allaha karşı, resülüne karşı kibirlenmemişlerdir, onun karşısında kendilerini büyük görmemişler, belki onlara boyun eğmişlerdir. Kuvvet ve şiddet bakımından bu duruma ulaşamayan kimse, Allaha boyun eğmeye, ona karşı alçak gönüllü davranıp kibirlenmemeye daha lâyıktır.
Yüce Allah'ın bunu belirtmesinin sebebi şu ihtimaldir: Onlar bu dinin nurunu söndürmeye ve Resülullah'ı (s.a.) mağlup etmeye çalışıyorlardı, bu sebeple O, şöyle buyuruyor: Yeri yırtmak ve dağların boyuna erişmek sizin için mümkün olmadığı gibi, Allah'ın dinini söndürmek ve resülünü mağlup etmek de mümkün değildir. Bu da şu beyanda belirtilen husustur: “Onların içlerindeki, hedefine asla ulaşamayacakları bir büyüklenme duygusundan başka bir şey değildir”. Allah bunu hatırlatarak şöyle buyuruyor: Sen kibrinle ve azametinle reis ve kumandanların mertebe ve menzilesine ulaşamazsın. Âyete bu temsile göre anlam verilmesi ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Allah şöyle buyurur: Şüphesiz sen yeri yırtamazsın. Yani yeri yırtıp onun içinde bulunan hazineleri ve menfaatleri çıkarıp onlardan yararlanamazsın, dağların boyuna da erişip dağ başlarında bulunan menfaatlerden yararlanamazsın. O halde, kuvvet ve şiddette senin gibi olan başkalarına karşı nasıl da kibirleniyorsun. Kibir konusunda bilinmesi gereken şudur: Kendisini bilen, içinde bulunduğu olayları, âfetleri ve türlü ihtiyaçların farkında olan kimse, kendisi gibi olan birine karşı kibirlenmez. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:38
Bütün bunlar. Yani şu âyetlerde Allahın emrettiği ve yasakladığı bütün fiillerin kötülüğü, Rabb'in katında hoş karşılanmayan, gazap edilen davranışlardır. Bunda şu hususa işaret vardır: Şu âyetlerde Allahın emredip yasakladığı filler mendub emirler yahut mendup yasaklar değildir; belki vücup, lüzum ve hüküm emirleridir, çünkü bunların hepsinin Rabb'in katında hoş karşılanmayan şeyler olduğunu belirtmiştir. Çünkü eğer bu emir ve yasaklar mendup olsaydı, istenmeyen şeyler olarak nitelenmezlerdi. Yani burada sözü edilen her bir şey Rabb'in katında istenmeyen şeydir. Bu yüce Allah'ın şu beyanında ifade edilen husustur: “En güzeline uyan kullarımı müjdele!” Yani hepsini işitip de en güzeline uyan ve başkasını terkedenleri müjdele demektir. Birincisi buna göredir. En doğrusunu Allah bilir.
BORLU ie o İZİ
İsra' 17:39
İşte bunlar, Rabb'inin sana vahyettiği hikmetlerdir. Yani Allahın şu âyetlerde emrettiği ve yasakladığı hususlardır, hikmet eseri olup sefihlik kabilinden değildir. Yani Allah'ın o âyetlerde emrettikleri fiiller hikmettir; yasakladığı davranışlar ise sefihlik olduğu için yasaklamıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Hikmet burada Kur'ândır. Bu, yani Allah'ın sana vahyettikleri hikmettir. Bazıları da hikmet isabettir demiştir. Yani Allah'ın sana vahyettiği hususlar doğrudur demiştir. İşte bunlar, Rabb'inin sana vahyettiği hikmetlerdir, yani bu âyetlerde belirtilenlerle Allah'ın emredip yasakladıkları, işte onlar hikmettendir. Hikmet ise, bir şeyi yerli yerine koymaktır. Şöyle diyor: Allah'ın hükmü, her şeyi yerli yerince koymaktır, bir şeyi yerinin dışına koymak hikmet değildir.
Allah'tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. Mâlumdur ki Resülullah (s.a.), Allah ile beraber başka bir ilâh tanımaz. Çünkü Allah onu korudu ve elçiliği için tercih etti. Fakat Allah bunu belirtti ki, eğer Resülullah da bunları yapacak olsa anılan cezayı ona da uygular. Durum böyle olunca, Resülullahtan mertebesi daha aşağıda olanlara ise anılan cezanın uygulanması daha lâyıktır. İşte bu durum yüce Allah'ın melekler hakkındaki şu beyanlarda belirtilen husustur: “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim” diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zalimleri böyle cezalandırırız”; “Melekler O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler”. Günahlardan korunmuş olmayan, sözünün önüne geçilmemekle nitelenmez. Allah'tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın meâlindeki beyan da bu anlama uygundur. Yani Allah katında yahut kendi kendine yahut halk nezdinde kötülenmiş, kovulmuş olursun. “Medhüran”,-12), yani Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılarak cehenneme atılmış olursun demektir. Yahut Allah © “Onun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler” (el-Enbiyâ, herkese tek tek hitap etmiştir: Kim bu günahı yüklenirse demektir. Yahut yüce Allah bununla resülüne hitapta bulunmuş, fakat onunla başkasını kastetmiştir. Nitekim birçok yerde bu konuyu belirttik. En doğrusunu Allah bilir.
ASS EĞİ 3 CNAE A Jui ae Togi
İsra' 17:40
Rabb'iniz erkek çocukları size verdi de kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi? yüce Allah müşriklerin akılsızlıklarından haber veriyor, çünkü onlar “Kızlar Allah'ındır” diyorlar. Akıllarınca beğendikleri de kendilerinin oluyor!” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere, kızları Allaha, erkek çocukları da kendilerine nispet ettiler. Onları, böyle yapmaya sevkeden şey, Ehl-i Kitab'ın sözleri idi. Çünkü onlar Allah'ı çocuk sahibi olmakla nitelediler, buna bağlı olarak çocuğu olanın kızı da olur görüşüne sahip oldular. Bu sebeple yüce Allah şöyle buyurdu: Siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz. Cenâb-ı Hak tarafından âyette, Allah hakkında söylediklerine bu büyük kelimesinden başka bir ilâvede bulunulmadı, o sözleri için bir örnek verilmedi. Çünkü bunun arkasında verilecek bir örnek yoktur. Zira yüce Allah'ın çocuğu olduğuna dair sözlerinin örneğini, göklerin parçalanmasını, yerin yarılmasını ve dağların çökmesini örnek vererek şöyle buyurdu: “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!”13 Allah Teâlâ, müşriklerin “Allah'ın çocuğu olduğu”na dair iddialarının ağır bir söz oluşundan dolayı, gökler ve onlarla beraber sözü edilen diğer nesnelerin altüst olduğunu haber verdi ve ortak koşmalarına dair şöyle buyurdu: “Allaha ortak koşan kişi, gökten düşüp parçalanan ve kuşların kapıştığı yahut rüzgârın ücra bir yere sürüklediği nesnelerden farksızdır”. Bu âyetler Allah hakkında çocuğu ve ortağı olduğuna dair söz söyleyenler için belirtilen son derece güzel örneklerdir. Bunların ötesinde Allahın kızı olduğunu söyleyenlere dair belirtilen bir örnek yoktur. ( Fakat Allah şöyle buyurmuştur: Siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz. Allah bundan fazlasını söylememiştir. Çünkü Allah hakkında söyledikleri ve ona nispet ettikleri şeyler son derece akılsızlık ve söz israfıdır. Allah, zâlimlerin söylediklerinden çok çok/büyük olarak yücedir. Yahut şöyle buyurur: Aklınızca siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz, düşünseniz ve kafa yorsanız, Allah sübhânehü ve teâlâ hakkında söylediğiniz sözlerin çok ağır laflar olduğunu bilirdiniz. Ebü Avsece de şöyle demiştir: “Efe asfâküm” (S., Sui), yani Rabbiniz size verdi mi. Şöyle denilir: “Asfeytühü”, yani onu verdim demektir. “Asfâküm”, yani sizi seçti demektir.
İsra' 17:41
İyice düşünmeleri için bu Kur'ân'da ayrıntılı açıklamalar yaptık. Hasan-ı Basri “sarrafnâ” cümlesine dair Allah şöyle buyuruyor demiştir: O geçmiş ümmetlerden resülleri yalanlamaları sebebiyle, onların başına gelenleri, geceleri itaat ve ibadete duran bir ümmet olarak, biz bu Kur'ânda açıkladık ki onların başına gelenleri hatırlayarak elçileri yalanlamaya son versinler. Allah'ın onlara açıkladığı hususlar, nefreti, yani elçileri yalanlamayı artırdı. Bazıları şöyle demiştir: Bu Kur'ân'da ayrıntılı açıklamalar yaptık. Yani ibret alıp iman etsinler diye, bu Kur'ânda ve adı geçen âyetlerde, yapılması ve sakınılması gereken her davranışı, hak ve sorumlulukları açıkladık. Kur'ân, onlarda iman etmekten uzaklaşma dışında başka bir şeylerini artırmadı, o şu âyette belirtilen husustur: “Şu Rabb'inin sana vahyettiklerindendir”, Bazıları da demiştir ki, bu Kur'ânda, elçilere yaptıkları kötü muamele ve yalanlama sebebiyle, âhirette başlarına gelecek şiddetli azapla ilgili tehditler hakkında ayrıntılı açıklamalar yaptık. Fakat âhirete inanmayınca bu tehditler sadece nefretlerini artırdı.
280 [ ]Bundan sonra, Allah Teâlâ Kur'ânda kapsamlı öğütlerden bahsetti, öyle ki eğer bu öğütlere bakıp düşünecek olsalar onları, yapmış oldukları bu ve küçümseyen bir nazarla baktılar, işte bunun için öğüt alma kelimesine nefreti artırma cümlesi eklenmiştir. Allah'ın, bu nefret ifadesini öğüt ifadesine eklemesinin sebebi şudur: Onlar Kur'ân'ın inmesi sebebiyle inkâr ve yalanlama gösterdiler, dolayısıyla burada nefret ifadesi buna eklendi. Çünkü Kur'ân Hz. Peygambere (s.a.) indirilince onların yalanlamalarını artırdı ve onlar için inkâr meydana geldi. Nitekim Kur'ân âyetleri indirilince müslümanların da imanını artırıyordu.
İyice düşünmeleri için bu Kur'ân'da ayrıntılı açıklamalar yaptık. Şeref kazansınlar diye. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun, içinden sizin için öğüt bulunan bir kitabı size indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”!; Yani unuttukları, terkettikleri ve gafil oldukları şeyleri hatırlasınlar diye.
Bununla beraber iyice düşünmeleri için bu Kur'ân'da ayrıntılı açıklamalar yaptık meâlindeki beyanın anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- Allah Kurân' zorunlu olarak öğüt alsınlar diye indirdi yahut aleyhlerine olsun için yahut öğüt almayı onlara emretmek için indirdi. Bu “Ben cinler ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım” âyeti ile “Biz her bir peygamberi, Allah'ın izniyle, ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik” meâlindeki âyette belirttiğimiz husustur. Yani onları ibadet ve itaate bağlamak yahut ibadet ve taati kendilerine emretmek için yahut ibadet ve itaatte bulunacağını bildiği kimseler için, Allah elçiler gönderip yarattı.
İyice düşünmeleri için. Yani bununla kendileri için öğüt olsun diye. Çünkü Allahın, onlara bir açıklama yapması ve öğüt almak üzere açıklamalar göndermesi, sonra da bunların olmamasına ihtimal yoktur. Fakat bizim belirttiğimiz husus, öğüt olsun diyedir ve olmuştur da, fakat onlara fayda vermemiştir.
Ama bu, sadece onların haktan uzaklaşmalarını arttırdı. Onların uzaklaşmasını artıran Kur'ân değildir, belki ona alay ve küçümseme gözü ile baktılar, bu durum bize göre onların uzaklaşmasını ve yalanlamasını artırdı, yoksa Kur'ân, kendisinin anlattığına göre, hidâyet ve doğru yola iletmekten başka bir şeyi artırmaz.
AİLE LİL İREN Roa 3 âli az 0S 3
---
Dipnotlar:
“Ben cinler ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım”.
İsra' 17:42
De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah'tan başka ilâhlar olsaydı onlar da arşın sahibine yakınlaşmak için yollar ararlardı.
Müfessirlerin büyük çoğunluğu, bu âyetin, müşriklerin tapmakta oldukları resimli ve resimsiz putlar hakkında indiğini söylemişlerdir. Yani, eğer sizin dediğiniz gibi, Allah ile beraber diğer ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde arşın sahibine yaklaşmak için yol ararlardı. Bazıları şöyle demiştir: “Eğer onların aklı olsa ve akla itaat ve ibadet imkânı tanınsa, o takdirde, ibadet ve itaatle arşm sahibine yol arardı. Bu husus, Allah'ın melekler hakkında buyurduğu şu âyettir: “Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allaha en yakın olanları bile Rab'lerine daha yakm olabilmek için vesile ararlar”!. Fakat en uygun olan görüş, yüce Allah'ın bu putlar hakkında “Allah'tan başka ilâhlar olsaydı...” gibi bir sözü söylemeyeceğidir. Çünkü putlar ahşaptandır. Fakat Allah putlar hakkında söylediğini söylemiştir ki o da şöyledir: Onlar işitmez, akletmez ve görmezler daha ve başka âyetlerde buyurduğu gibi: “Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın?””; “Allah'tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar!“ Bu gibi ifadelerin putlar hakkında söylenmesi caiz olur. Fakat Allah Teâlânın belirttiği: “Eğer onların söyledikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı...“ meâlinde belirttiği sözleri arşın sahibine varmak isteyenler türünden değillerdir. Ancak bazılarının dediği gibi, şöyle söylenebilir: Eğer ibadet ettiğiniz putlar, sizin inancınıza göre ilâh olsalardı, o takdirde kendilerine imkân verilip de itaat ehlinden olsalardı, itaatla Allaha gidecek yol ararlardı. Fakat en uygun olan yorum şudur: Eğer olmuşsa bu meleklere ibadet edenler ve onları mâbut tanıyanlar hakkında olmuştur. Yahut yönetme hakkı olan birkaç ilâh olduğunu kabul edenlerdir. Yahut tedbir sahibi birden fazla ilâhın bulunduğunu söyleyen Seneviler hakkındadır. Veya âlemin kadim olduğunu ve asli unsurları bulunduğunu söyleyenlerdir.
En doğrusunu Allah bilir ya, biz şöyle deriz: Eğer söyledikleri gibi Allah'tan başka ilâhlar olsaydı meâlindeki beyan şu anlama gelir: Yani o takdirde, Allah Teâlâ ilâhlık ve rablığını gösterdiği gibi, bunlar da yaratıkları inşa etmek suretiyle rablıklarına ve ilâhlıklarına işaret edecek deliller gösterirlerdi. Halbuki kendilerinin ilâhları olduklarını iddia ettikleri kimselerden, böyle bir şey inşa ettiklerini iddia edenler ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu durum, Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına işaret etmektedir.
(JEğer söyledikleri gibi Allah'tan başka ilâhlar olsaydı. Bazılarına bu beyan hakkında şunları şöylemiştir: Bu O'nun gibi, yani Allah gibi olsalardı, yani yaratma, yok etme ve yönetmede onun gibi olsalardı ve yaratmasında, onlar için dilemesinde ve yönetiminin uyumlu olmasında onu, kendi emirlerini uygulamakta engelleselerdi demektir. Onlar bunu yapamayınca, bu durum Allah'tan başka bir ilâh olmadığına işaret etmektedir. Bu Allahın şu sözü gibidir: “O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı”. Bazıları da şunu söylemiştir: Eğer inandığınız gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, o takdirde yarışmak ve birbirine galip gelmede arşın sahibine gitmek için yol arayacaklardı, galip gelme ve kahretmede o takdirde arşın sahibine yol ararlardı. Nitekim hükümdarların âdeti de şudur: Hükümdarlardan her biri başkasına galip gelmek ve onu mağlup etmek için çalışır ve ona karşı yarışa girerdi. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Eğer Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, o takdirde her bir ilâh yaratığını götürürdü? Yani galip olur, kahreder ve yarışırdı. Bundan başka bunun, şöyle de yorumlanmaya da ihtimali vardır: O ilâhlardan her birinin rablık ve ilâhlığına işaret etmek üzere, yaratmada tek Allah olmak isterdi. Bunu delil olarak ileri sürmenin esası şudur: İlâhların her biri diğerine engel olamayınca, ondan başkasının ilâh olmadığına işaret eder, o aynen birinci ilâh olur.
Bazı müfessirler şöyle demişlerdir:...Onlar onun diğerlerine karşı üstünlüğünü ve mertebesini bilirler, ona yaklaştıracak şeyler isterlerdi. Bir görüşe göre ihtiyaçlarını ona iletirler, ihtiyaçları için ondan yardım isterlerdi. İşte bu, başlangıçta belirttiğimiz, ilâha itaati talep etme mânasıdır.
GENİ Öğr üz İş LZ
---
Dipnotlar:
' “Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münez-
İsra' 17:43
“Sübhânehü” şu anlama gelir: Allah kendisini inkârcıların söyledikleri şeylerden ve ortaklar, benzerler, çocuk, ona yakışmayan şeyler gibi onların yakıştırdıkları sıfatlardan beridir. Bunun için şöyle buyurdu: Allah onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir. Sonra da şöyle buyurdu:
İsra' 17:44
Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder. Hem burada sözü edilen varlıkların tesbih etmesinin birkaç mânaya ihtimali vardır: Birincisi yüce Allah'ın gökleri, yeri ve anılan diğer varlıkları yaratmasında, kendi birliğine, ilâhlığına işaret eden delil, ( bunları Allah'ın bir olduğuna, ortağı ve benzerinin olmadığına şahit kılmasıdır. Eğer böyle olursa, ruh sahibi olan ve olmayan her şey buna dâhil olur, dolayısıyla fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız meâlindeki cümle özellikle kâfirlere mahsus bir hitap olur, müslümanlara gelince onlar bunu anlarlar. İkinicisi: Allah Teâlâ bu eşyanın özelliğinde belirtildiği gibi, tesbih ve tenzihte bulunmayı koymuştur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız meâlindeki âyette haber verdiği üzere biz o tesbihi anlamıyoruz. O nesneler de yine bunun tesbih olduğunu bilmezler. Nitekim Allah kendileri bunun tesbih olduğunu bilmeseler de organlarda ve uzuvlarda kendisine yönelik tesbih ve ibadet yapma özelliği koymuştur. Üçüncüsü: İnsanlardan sadece özel kişiler bilmiş olsalar da -ki onlar peygamberlerdir- yüce Allah, tesbih olduğu bilinmek üzere bu şeylerin seslerini kendisi için tesbih yapmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
O Halim'dir, bağışlayıcıdır. “Halim” kelimesi “sefih”in zıddıdır, o Hakim'dir. İkincisi: Şöyle denilir: O Halimdir, aceleci değildir; yani cezalandırmada acele etmez. Tövbe ettikleri zaman çok bağışlayandır (yahut tövbe etmeseler de) çok bağışlayandır, onların ayıplarını örter. “Hilm” belirttiğimiz üzere, sefihlik ve acelenin zıddıdır. Allah burada, onların onun hakkındaki vahşi ve büyük söz etmelerinin ardından kendisinin Halim oldugunu belirtti ki, onları acilen yakalayıp cezalandırmadığını bilsinler; çok bağışlayan olduğunu da belirtti ki -her ne kadar onlar onun hakkında büyük sözler söylemişlerse de- tövbe ettikleri takdirde onları bağışladığını ve günahlarını cezalandırmaktan vazgeçtiğini bilsinler.
Bir mülhit şöyle bir soru sorabilir: Siz Rabb'inizi yumuşaklıkla ve rahmetle nitelendiriyorsunuz, sonra da: “Küfürleri sebebiyle onlara Allah ebediyen cehennemde azap edecek” diyorsunuz, bunda rahmet yahut hilim nasıl oluyor?
Buna şöyle cevap verilir: Siz rahmet ile hilmin ne olduğunu bilmiyorsunuz, eğer bilseydiniz bu soruyu sormazdınız. Küfürden dolayı eğer Allah ebediyen azap etmeyecek olmasaydı o zaman Halim olmaz belki sefih olurdu. Rahmet de bunun gibidir. Tabiatına uygun olmayacak şekilde bir şeyin çıkması, onun sahibini hikmet ve rahmet çizgisinin dışına çıkarmaz. Oysa siz hikmet ve rahmeti kendi yaratılışınıza uygun olan şeklinde tasavvur ettiniz, oysa ki olay böyle değildir.
Bunun gibi, şu sözü söyleyen Mütezile mensuplarına da aynı şey söylenir: Allah din konusunda ancak bizim için en yararlı olanı yapar, çünkü o çok cömerttir, eğer en yararlı ve en hayırlı olanı vermezse çok cömert olmaz, cömertlikle nitelenmez.
IMütezile'ye şu cevap verilir: Siz cömertliğin ne olduğunu bilmiyorsunuz, siz sadece kendi tabiatınıza ve kendinize uygun olanı söylediniz, ona gücünüz yetti. Şayet cömertliğin gerçeğini bilecek olsaydınız bunu söylemez, kalbinize de böyle bir düşünce gelmezdi. Allah'a ait olan ise seçip tercih edeceğini bildiği şeyleri seçmektir. Çünkü, kendisine karşı düşmanlığı tercih edeceğini bildiği kimse hakkında Allah'ın dostluğu tercih etmesi caiz olmaz. Bunun gibi, kendisine dostluğu tercih edeceğini bildiği kimselere düşmanlığı tercih etmesi de caiz olmaz. Dolayısıyla dinde hiçbir kimse için en yararlı olanı gözetmek zorunluluğu yoktur, belki hikmet ve rablığın gerektirdiğini gözetmeyi üstlenir.
Şu kâfirlerin, Allah'ı çocuğu ve ortağı olmakla ve benzeri şeylerle nitelediklerini belirtmesinin ardından, bütün cansız varlıkların Allahı tesbih ettiğini belirtmesinde birkaç yönden hikmet vardır: Birincisi: Akıllı, temyiz ehli, efendilik ve bilgi sahibi olduklarını iddia etmelerine karşılık, Allah onların akılsız olduklarını belirtiyor; onlar kendi inançlarınca, Allahı O'na yakışmayan, ilâhlık ve rablığı O'ndan düşüren niteliklerle beraber belirttiler, O temyiz, anlayış ve akla sahip olmayanlar bile Allah'ı bu sayılanların hepsinden tenzih ettiler, hepsinden beri kıldılar.
İkincisi: Bunun ardından o varlıların tesbihlerinden söz etti ki, kendisinin onların tesbihlerine ihtiyacı olmadığı, bunda bir menfaatinin bulunmadığı bilinsin. Çünkü onların dışında kalan bütün yaratıklar Allah'ı tesbih etmiştir, belki onların tesbihlerinin menfaati kendilerine dönmektedir.
Üçüncüsü: Resüllerin risâletini ispat etmek için bunu belirtti. Çünkü onlar cansız varlıkların tesbihte bulunduğunu belirtmişlerdir, bu ise gökten bir vahiy olmaksızın anlaşılmaz ve akledilmez. İşte bu da risâlete işaret etmektedir. İşte, sözünü ettiğimiz bu üç açıklamaya göre belirttiğinin ardından, anlatılan şekilde tesbih etmeyi belirtmek caiz olur. Bunun gibi, cansız varlıkların secde etmesi de belirttiğimiz anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir.
EYL ogag Y ill yazli a l l laS
İsra' 17:45
Kur'ân okuduğun zaman seninle, âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz. Bazıları şöyle demiştir: Kâfirler Resülullah'ın, insanlara risâletini tebliğ etmesine ve kendisine indirilen Kur'ân âyetlerini okumasına engel oluyorlardı. Oysa o, elçiliğini tebliğ etmekle emrolunmuştu. Bu sebeple yüce Allah bu âyeti indirerek kendisi ile o âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çektiğini ve Hz. Peygamber'e (s.a.), o perde sebebiyle tebliğ yapma imkânı verdiğini haber vermiştir. Sonra bu perde hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Kendi başlarına bazı işlerle ve bazı meşgalelerle uğraşıp onlara tebliğde bulunmalardır. Şöyle diyenler de vardır: Allah onların kalplerine korku ve ürperti koyar, öyle ki bunu engellemeye güçleri yetmez. Şöyle diyenler de vardır: Onları, Hz. Peygamber'i (s.a.) görmeyecek, fakat okuyuşunu ve tilâvetini işitecek konuma getirir, böylece ona eziyet etme ve kendisine zarar verme gücüne sahip olmazlar, böylece onlara tebliğde bulunmuş olur.
Burada sözü edilen perdenin, anlama perdesi olması caizdir. Çünkü onlar Hz. Peygambere (s.a.) alaylı ve küçük düşürücü bir nazarla bakıyorlardı, bu sebeple Kur'ândaki mânalarını anlamaları engellendi. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden mahrum lamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik”, 19. Yüce Allah'ın şu âyeti de buna işaret etmektedir: “Fakat onu anAyrıca Hasan-ı Basri seninle, âhirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz meâlindeki ilâhi beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Yani Allah onların kalplerine mühür vurdu ki inanmasınlar. Hasan-ı Basri'nin bu meseledeki görüşü şudur: Küfrün bir sınırı vardır, kâfir o sınıra ulaşınca, Allah onun kalbini mühürler ki, bu sebeple ebediyen inanmasın, inkâr etmesinin bir sonucu olarak cezaya ve helâk edilmeye müstahak olsun. Ancak Allah, onlardan iman edecek nesillerin doğacağını bildiği için, lütfu sayesinde onları geride bırakmıştır yahut başkalarının menfaati olduğu için onları geride bırakır, değilse helâk edilmeleri gerekli olur. Hasan-ı Basri bu sebeple şöyle diyor: Onlar kendi fiillerinin bir sonucu olarak helâke müstahak oldukları için, Allah onları helâk etmeyi kendisine nispet etmiştir.
Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Helâk etmeyi Allah kendisine nispet etti, çünkü peygamberlere uymayı hafife aldılar, onlara karşı kendilerini büyük gördüler ve de kibirlendiler. Fakat biz ona şunu söyleriz: Sözünü ettiğimiz kibirlenme onların fiili olup Allah'ın fiili değildir, o zaman kibirlenmeyi Allah'a nispet etmenin anlamı nedir? Bu bir hayaldir ve mezheplerinin, kendilerini benimsemeye mecbur ettiği düşüncelerden kaçmaktır.
[ ]Câfer b. Harb şöyle demiştir: Bu âyette gizlenmiş bir kelime vardır (izmâr). Çünkü onlar perdeyi Allaha nispet ettiler, perdeyi o çekti dediler. Bu, onların söylediklerinin şu ilâhi beyanlarda belirtilmesidir: “Yahudiler 'Kalplerimiz perdelidir” dediler. Aksine, inkârları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir; o yüzden çok az inanırlar”; “Kalplerimiz perdelidir! dediler. Aksine, inkârları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir; o yüzden çok az inanırlar” ve benzeri hayaller. Eğer bu âyetleri bahsettikleri hayallere göre anlamak caiz olsaydı, başkaları için hepsini bunun benzerlerine göre anlamak de caiz olurdu. Bu ise uzak bir ihtimaldir.
Fakat bize göre perde çekmeyi Allah'ın kendisine nispet etmesi, kendisinin bu işte bir yaratmasının ve fiilinin olduğuna işaret eder. O da yaptıkları tercihin bir sonucu olarak Allah'ın onlara yardım etmesidir. Yahut şöyle denilebilir: Allah perde çekmeyi kendisine nispet etti, çünkü onların kalplerindeki küfür karanlığını o yaratmıştır. Bu durum inasanlar arasında meşhurdur. Kim küfre inanırsa onun kalbi daralır ve sıkışır, öyle ki başkasını görmez olur. Kişi başkasını görmemek ve küfrün dışındaki yolu bulmamak için küfür inancında olmaz, fakat küfrü benimsediği için iman yolunu görmez. Bu durum, şuna işaret ediyor: Allah'ın yaratmasından dolayı böyle bir duruma intikal eder. Bunun gibi, iman edip inanan kimse imanın nuru ile birçok şeyi görür; yoksa o görmediği varlıklara iman nuruyla görsün diye iman edip inanıyor değildir. Bu da, o kişinin başkası sayesinde imanı idrak ettiğine işaret eder. Bunun gibi, halk arasında bilinen husus şudur ki, bir kimse başkasına düşmanlık beslerse bundan dolayı kalbi daralır. Bunun gibi, başkasının dostu olduğuna inanırsa, aralarındaki sıcaklık sebebiyle kalbi o kişiden dolayı açılır. İşte bütün bunlar kalbin daralması ve ferahlamasında başkasının bir etkisi olduğunu gösterir. O da sözünü ettiğimiz ilâhi yardımda bulunmak ve başarıya ulaştırmak yahut bu durumu onlarda yaratmaktır. En doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah'ın: “Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler çektik”! meâlindeki âyeti bu konuya dâhil olur.
Bunun aslı şudur: Allah'ın sözünü ettiği perde, kılıf ve örtü çekmek, inatları ve hak karşısında kibirlenmeleri sebebiyle onlara ceza olsun diyedir. Çünkü onların inat ve karşı durmaları arttıkça kalplerindeki karanlık ve körlük de artmaktadır. Bu da başka âyetlerde belirtildiği gibidir. Şöyle ki: “Onlar eğrilik yapınca, Allah da kalplerini eğriltti”54 “Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir”; “Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır”“, Yüce Allah, onların kalplerini kaplayıp karartan sebebin, kendi kazandıkları günahları olduğunu, kalplerini haktan çevirmeyi tercih etmeleri ve (haktan) dönmeyi tercih etmeleri sebebiyle Allah onların kalplerini çevirdiğini haber vermiştir. İşte onların kalplerine perde ve örtü koymak da onların yaptıkları inkâr ve isyan sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
© Bir sonraki âyet ve el-Enâm, 6/25. “Dediler ki: “Bizi çağırdığın şeylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var; bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır” (Fussılet, 41/5). © “Kalplerimiz perdelidir” dediler. Aksine, inkârları sebebiyle Allah onlara lânet etmiştir; o yüzden çok az inanırlar”. “Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik”. “Ne zaman bir süre indirilse, ‘Sizi biri görüyor mu?’ diyerek birbirlerine bakarlar, sonra sıvışıp giderler. Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevir-
İsra' 17:46
Ayrıca onu anlamamaları için kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da bir tıkaç koyarız. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın adı anılınca şeytan o kişiden yüz çevirir ve kaçar. Bu şu ilâhi beyanlarda belirtildiği anlamdır: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allaha sığın! Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir”; “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler”. Bazıları da canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler ilâhi beyanı için: Yani insanlar kendilerini çağırdıkları yoldan yüz çevirirler ve ibadet etmekte oldukları putlarına yönelirler, demiştir.
Sen Kur'ân'da Rabb'inin birliğini andığında. Bu beyanın şu anlamlara gelmesi muhtemeldir: Andığın zaman. Rabb'inin birliğine, ilâhlığına ve rablığına dair delilleri andığın zaman. Yahut risâlete yahut ölümden sonra dirilişe dair delilleri andığın zaman demektir. Bu üç esasın delillerini belirtmesi muhtemeldir. Çünkü onlar bu esasları inkâr ediyordu. Bunlardan söz edilince yüz çevirirler. Canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler, bu cümlenin, kaçarak ve yüz çevirerek giderler mânasına gelmesi muhtemel olduğu gibi, inkâr ve yalanlamadan kinâye olma ihtimali de vardır.
G5 5 Yiğya a EİN Oyal E
İsra' 17:47
Biz onların seni dinlerken neye kulak verdiklerini, kendi aralarında fısıldaşırken, sanki onlar Kur'ân'ı dinliyor gibi idiler, ya onun söz diziminden (nazım) hoşlanıyorlardı yahut içinde ilginç haberler bulunduğu için onu dinliyorlar yahut onda kötülenecek bir şey bulmak için onu dinliyorlardı. Eğer dinlemeleri ilk iki sebepten dolayı ise, ihtilaf yerleri gelince -ki orada Allah'ın birliğine, risâlete ve ölümden sonra dirilmeye dair delillerden söz edilmiştir(Slo zaman koşarak arkalarını çeviriyorlardı. Her ne kadar bu dinleme işi, kötülemek için idiyse de bu mâna ihtimal dâhilindedir. Biz onların seni dinlerken neye kulak verdiklerini en iyi biliriz. Denildi ki; Kur'ân'ı yalanlamak için dinliyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “O inkârcılara ne oluyor ki (inkâr veya alay etmek için) grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar”. Onlar, yalanlamak için Resülullah'm (s.a.) dediklerini dinlemeye koşuyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamber'i (s.a.) kötüleyecek bir nokta bulmak için dinlemeye koşuyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Onlar dinleyip tanıdıktan sonra Hz. Peygamber'i ancak zayıf ve sıradan insanlara kötülediklerini, yani onların nezdinde, yaptıkları kötülemenin yerinde bir kötüleme olduğunu göstermek için dinliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Kendi aralarında fısıldaşırken. Denildi ki: Yani kendi aralarında, Hz. Peygamber'in (s.a.) büyülenmiş, mecnun ve kâhin bir kimse olduğunu aralarında fısıldaşıyorlardı. Sonra Allah resülüne, gizlice söyledikleri ve aralarında fısıldaştıkları şeyleri haber verdi ki, bunlar onun elçiliğini kanıtlasın ve bunları Allah'ın bildirmesiyle bildiğini göstersin. Hz. Peygamber'in deli ve büyülenmiş biri olmadığını bildiklerinden dolayı onları zâlim olarak isimlendirmiştir. Fakat böyle olmadığını bilerek ona bunları söylüyor, büyü ve delilik nispet ediyorlardı.
İsra' 17:48
Bak işte, senin hakkında ne türlü benzetmeler yapıyorlar. Delillerle, sihirbazlarla ve kâhinlerle, sonra da saptılar. Yahut insanların sana uymalarını engelleyecek vasıtaları senin için örnek vererek ona büyü, delilik ve kâhinlik nispetinde bulundular, İşte bu durum, onların Hz. Peygamber'in davetini kabul etmelerini ve ona uymalarını engellemekteydi.
Böylece yoldan saptılar, bir daha da doğru yolu bulamıyorlar. Bu beyana dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların amaçladıkları gibi, insanların sana tabi olmasını engellemeye ve yollarından çevirmeye güçleri yetmez. Bazıları da şu yorumu yapmıştır: Ona tuzak kurmaya yol bulamazlar, çünkü bununla onu kastetmişlerdir. Bazıları da şu yorumu yapmıştır: Ona nispet ettikleri nitelemeleri kanıtlamak için yol bulamazlar. [ ] Hasan-ı Basri bu konuda şöyle demiştir: Kalplerine mühür vurulduğu, perde çekildiği ve kılıf içine konulduğu için, hidâyet ve imana yol bulamazlar. Güçleri yetmez meâlindeki sözün, kanıt ve delillerle ve Resülullah'ın (s.a.) tevhit, risâlet ve diriliş hakkında getirdiği delillerle istidlâl etmeye güçleri yetmez demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Lails Ül saa Lis LL) lbs Le ll: miT
İsra' 17:49
Dediler ki: Biz bir kemik yığını haline gelmiş, ufalanmışken. Yani eskimiş ve parçalanmış kemikler halini alınca. Ufalanmışken. Denildi ki: Toprak olmuşken. Denildi ki: Toz olmuşken. Denildi ki: Eskimiş oldukları halde, öyle ki kemik tükenince kırılıp gider. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Çürümüş kemikler olmuş iken mi?” diyorlar. Ve ekliyorlar: “O zaman bu, (bizim için) ziyanlı bir dönüş olur!” Yani olmayacak. Bunların hepsini, dirilişi inkâr etmek ve kendilerinin diriltilip yaptıkları işlerden dolayı cezalandırılacaklarına dair haberle alay etmek için söylediler. Çünkü onlar sanki hayret etmek, olacağını uzak ihtimal olarak görmek ve bununla alay etmek üzere bu sözleri söylediler. Onu bilmemek, kendilerini sözü edilen şekilde şaşkınlık ve alay etmeye sevketmiştir. O kâfirler Allah'ın, ölümden sonra diriltmeye kâdir oldugunu inkâr ettiler. Nitekim Mütezile de Allah'ın, kullarının işlerini yaratmaya kâdir olduğunu inkâr etmişlerdir. Mütezile'nin o kâfirlere karşı ilk yaratılışa dair getirecekleri delil yoktur, çünkü kâfirler onlara şöyle söyleyebilirler: Siz Allah'ın ilk yaratmaya kâdir olduğunu ikrar ediyorsunuz da kulların fiillerini yatmasını inkâr mı ediyorsunuz, sizin bunda ileri sürecek bir deliliniz yoktur.
Ebü Avsece “rufâten” kelimesi hakkında şöyle demiştir: Yani kırılmış olduğu halde. “Fettettühü” kırdım demektir. İbn Kuteybe “ekinneten” kelimesi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Gıtâ” ve “ağtıye” kelimelerinde olduğu gibi “kinân”ın (ots) çoğulu olup perde demektir. “İz hum necvâ” ). Yani onlar birbirine fısıldarlar, bazısı bazısına gizlice Muhammed (a.s.) için deli, büyücü, kâhin ve öncekilerin masalları diyorlar. Bazıları da onların fısıldaşmaları Enbiyâ süresinde hikâye edilen şu sözleridir: “O zâlimler, “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? diye gizlice fısıldaşmaktalar”©, İşte bu yüce Allah'ın şu beyanında ifade edilen husustur: Zâlimler dediler ki; siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz'. Ebü Ubeyde “meshüren” 6522) kelimesi hakkında şunu söylemiştir: Kendisine büyü yapılmış kişi demektir. Onların sözleri bazan çelişmektedir. Daha önce biz onların sözlerindeki çelişkileri belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
19 en-Nâziât, 79/11-12.: Denildi ki; toprak, denildi ki; toz, denildi ki; yani eskimiş, öyle ki ölünce kırılıp gider. (5 ss ulke) âyetinde olduğu gibidir. “O zâlimler, ‘Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye gizlice fısıldaşmaktalar”.
İsra' 17:50
5150-51. “De ki: İster taş olun ister demir; isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Bu defa da ‘Bizi tekrar hayata kim döndürecek?” diyecekler. “Sizi birinci defa yaratan' de. Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve ‘Ne zamanmış 0?” diye soracaklar. De ki: “Yakın olduğunu sanıyorum.”
De ki: İster taş olun ister demir, isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Bazı müfessirler şöyle demiştir: Yani demir yahut taş olsanız da sizi öldürürdü. Fakat bu uzak bir anlamdır. Zira onlar ölümü inkâr etmiyorlardı, çünkü ölüme her an şahit oluyorlardı, onun inkâr edilmeye ihtimali yoktur. Fakat onlar öldükten, toprak ve ufalanmış kemik olduktan sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. Ancak onlara şöyle söylenebilir: Siz diriltilmeyecek, yaptığınız işlerin karşılığını görmeyecek olsaydınız, o zaman taş veya demir olurdunuz, insan olmazdınız. Çünkü taş, demir ve benzeri nesneler sınanmazlar, onlara bir şey emredilmez, bir şey de onlara yasaklanmaz. Fakat insanlar sadece çeşitli meşakkatlerle, emir, yasak, helâl ve haramlarla sınanmak için yaratılmışlardır; dolayısıyla imtihan olmazsa olmazdır, bazı emir ve yasaklarla sınandıkları zaman, ceza ve azap için ölümden sonra dirilmek olmazsa olmazdır. Sözü edilen demir ve taş olmayıp da beşer iseniz, biliniz ki sizler ölümden sonra diriltileceksiniz ve yaptığınız işlerin karşılığını göreceksiniz. Buna göre onların yaptığı tevillerin, söyledikleri dışında bir anlama göre yorumlanması ihtimali vardır, yoksa onların söylediklerinin ve tevillerinin lafzi anlamı ihtimal dâhilinde değildir, çünkü ölümü inkâr eden hiç kimse yoktur.
De ki: İster taş olun ister demir, isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Yani eğer zikrettiği taş veya demir yahut olabilecek en kuvvetli bir yaratık da olsanız, sizi onlardan yeniden yaratmaya kâdir olurdu. Bunun gibi, başlangıçta insan olunca, başlangıçta su ve topraktan yarattığı gibi, sizi olduğunuz gibi bir insan olarak iade etmeye gücü yetmez mi? Oysa o su ile toprakta insan bedeninin izlerini taşıyan kemik, et, damar, deri ve diğer maddeler yoktur. Bunu yaratmaya kâdir olan, insanı öldükten ve ufalanıp toz toprak olduktan sonra yaratmaya da elbette kâdir olur. Başka bir yorumda şöyle denilebilir: Siz, taş yahut demir yahut sözü edilen diğer nesneler olsaydınız da sizi elbette diriltirdi, o zaman öldükten, toprak ve kemikleri ufalanmış hale geldikten sonra sizi nasıl olur da diriltmez. Yahut benzer sözler.
İsterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Onlar bunu ve zihinlerinde uzak gördükleri her şeyi belirttiler. Nitekim bizi tekrar kim diriltecek diyecekler meâlindeki beyan onlarla alay etmek üzere belirtilmiştir. De ki sizi ilk defa yaratan. Onlar Hz. Peygamber (s.a.) ile alay etmek ve maskaralık için ağızlarına geleni söylemişlerse de söyledikleri sözleri akılsızlık ve alay etmek için söylemiş olsalar da, Allah Teâlâ dostlarına ve inananlara, delil ve kesin kanıtlar ileri sürerek akıllı ve hikmet sahibi kimselerin tartışması gibi tartışmalarını emretmiştir. Her ne kadar söyledikleri sözlerde alaycı olsalar da Allah onlara böyle muamelede bulunmuştur. Bunun gibi Allah, peygamberlerine imana davet ettikleri kavimlerine en güzel bir şekilde muamele etmelerini emrederek şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış”; “Kullarıma söyle, (inanmayanlara karşı) sözün en güzelini söylesinler; çünkü şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır”, Yüce Allah'ın bu âyetleri belirtmesi, sadece onlara karşı bunları delil olarak ileri sürmemiz ve onlara karşı nasıl muamele etmemiz gerektiğini bilmemiz içindir. Çünkü yüce Allah, ölümden sonra insanların dirileceklerine benzerine muhtaç olunmayacak yeterince âyet ve deliller getirdi. Fakat bu delilleri, sözünü ettiğimiz sebeple burada belirtti. En doğrusunu Allah bilir.
Onları bu inkâra sevkeden iki türlü bakış açısı olmuştur: Birincisi: Onlar öldürüldükten sonra bu şekilde diriltilmekte bir hikmet görmediler. Çünkü eğer Allah ikinci defa diriltecek olsaydı onları öldürmezdi. Çünkü bu bir binayı yıkıp aynen onun benzerini yapmak gibi bir şeydir. İkincisi: Uzun zamandan beri birçok kavmin ölüp de diriltilmediğini gördükleri için inkâr etmeleridir. Bunlara şöyle denilir: Sizin yaratılışınız ve var oluşunuz sonraya bırakılmıştır. Hem bu sonraya bırakılışmız, bir daha var olmayacaksınız demek değildir. Buna göre öldükten sonra dirilmenin gecikmesi, bunun vuku bulmayacağına delil teşkil etmez. Birinci şüphenin cevabına gelince onlara şöyle denilir: Siz, Allah'ın sizi birinci defa yarattığını ve öldüreceğini ikrar ediyorsunuz. Oysa yaratıp sonra diriltmemek üzere öldürmek de hikmetten değildir. Çünkü bu da bozmak ve yok etmek için bir bina inşa etmek gibi olur (ki bu hikmete uygun değildir). Yeniden inşa etmek üzere binayı yıkmak hikmete uygun olunca diriltmek üzere insanı öldürmek de hikmete uygun olur. En doğrusunu Allah bilir. (S1Sizi birinci defa yaratan de. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi, hiçâleminde hiçbir kimse bir defa yaptığı bir şeyi ikinci defa yapmayı öğrenmede ve yapmada zorlanmaz, belki ilk defa yapmada ve bilmede zorlanır, sonra bu şeyi tekrar yaparken ilk bilgiye dayanarak yapar. Bu durum bunu yapmanın daha kolay ve daha basit olduğunu gösterir. Bu da Allah Teâlâ'nın “İkinci kere yaratmak, Allah için daha kolaydır” ilâhi beyanında belirtmiştir. Yani sizin aklınıza göre bunu yapmak daha basit ve daha kolaydır.
Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacaklar. Yani, Hz. Peygamber (s.a.) ile alay etmek ve onu küçümsemek üzere başlarını hareket ettirecekler. Ve “Ne zamanmış o?’ diye soracaklar. Yine alaya almak üzere bunu söyleyecekler. Yani olmayacak. Ve “Ne zamanmış o?’ diye soracaklar. Bunu, dirilişi bilmedikleri için ve inkâr ettikleri için söylediler, yoksa dirilişin mutlaka olacağını bilselerdi bu sözü söylemezler, belki dirilişe iman edenlerin korktuğu gibi onlar da Allah'tan korkarlardı. De ki: Yakın olduğunu sanıyorum. “Olaki” anlamına gelen kelimesi Allah tarafından ifade edilince vacip anlamını kazanır. Yani mutlaka olacaktır demektir. “Kariben”, yakın demektir, yani olacaktır. Bu yakın olmaya denilir. Yani olacaktır. Araplar'da “alel-kurb” (sahi js) denilir, bu, olmak üzere anlamına gelir. “Baid” kelmesi de böyledir, doğrudan inkâr için söylenir. Uzak ihtimali görmek üzere de deniliyor. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Doğrusu onlar o azabı ihtimalden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz”“, Yani onlar dirilişin vuku bulacağı görüşünde değillerdir, biz ise olacağı görüşündeyiz. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktadırlar”!6”. İnanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlardı, çünkü olacağına inanmıyorlardı, inananlar ise onun olacağına inanıyor idiler. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
bir şey değilken (yokken) sizi ilk defa yaratan tekrar yaratır. Sizin aklınıza göre bir şeyi ikinci defa yapmak birinciden daha kolay, daha basittir. Çünkü duyular
İsra' 17:51
5150-51. “De ki: İster taş olun ister demir; isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Bu defa da ‘Bizi tekrar hayata kim döndürecek?” diyecekler. “Sizi birinci defa yaratan' de. Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve ‘Ne zamanmış 0?” diye soracaklar. De ki: “Yakın olduğunu sanıyorum.”
De ki: İster taş olun ister demir, isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Bazı müfessirler şöyle demiştir: Yani demir yahut taş olsanız da sizi öldürürdü. Fakat bu uzak bir anlamdır. Zira onlar ölümü inkâr etmiyorlardı, çünkü ölüme her an şahit oluyorlardı, onun inkâr edilmeye ihtimali yoktur. Fakat onlar öldükten, toprak ve ufalanmış kemik olduktan sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. Ancak onlara şöyle söylenebilir: Siz diriltilmeyecek, yaptığınız işlerin karşılığını görmeyecek olsaydınız, o zaman taş veya demir olurdunuz, insan olmazdınız. Çünkü taş, demir ve benzeri nesneler sınanmazlar, onlara bir şey emredilmez, bir şey de onlara yasaklanmaz. Fakat insanlar sadece çeşitli meşakkatlerle, emir, yasak, helâl ve haramlarla sınanmak için yaratılmışlardır; dolayısıyla imtihan olmazsa olmazdır, bazı emir ve yasaklarla sınandıkları zaman, ceza ve azap için ölümden sonra dirilmek olmazsa olmazdır. Sözü edilen demir ve taş olmayıp da beşer iseniz, biliniz ki sizler ölümden sonra diriltileceksiniz ve yaptığınız işlerin karşılığını göreceksiniz. Buna göre onların yaptığı tevillerin, söyledikleri dışında bir anlama göre yorumlanması ihtimali vardır, yoksa onların söylediklerinin ve tevillerinin lafzi anlamı ihtimal dâhilinde değildir, çünkü ölümü inkâr eden hiç kimse yoktur.
De ki: İster taş olun ister demir, isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Yani eğer zikrettiği taş veya demir yahut olabilecek en kuvvetli bir yaratık da olsanız, sizi onlardan yeniden yaratmaya kâdir olurdu. Bunun gibi, başlangıçta insan olunca, başlangıçta su ve topraktan yarattığı gibi, sizi olduğunuz gibi bir insan olarak iade etmeye gücü yetmez mi? Oysa o su ile toprakta insan bedeninin izlerini taşıyan kemik, et, damar, deri ve diğer maddeler yoktur. Bunu yaratmaya kâdir olan, insanı öldükten ve ufalanıp toz toprak olduktan sonra yaratmaya da elbette kâdir olur. Başka bir yorumda şöyle denilebilir: Siz, taş yahut demir yahut sözü edilen diğer nesneler olsaydınız da sizi elbette diriltirdi, o zaman öldükten, toprak ve kemikleri ufalanmış hale geldikten sonra sizi nasıl olur da diriltmez. Yahut benzer sözler.
İsterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Onlar bunu ve zihinlerinde uzak gördükleri her şeyi belirttiler. Nitekim bizi tekrar kim diriltecek diyecekler meâlindeki beyan onlarla alay etmek üzere belirtilmiştir. De ki sizi ilk defa yaratan. Onlar Hz. Peygamber (s.a.) ile alay etmek ve maskaralık için ağızlarına geleni söylemişlerse de söyledikleri sözleri akılsızlık ve alay etmek için söylemiş olsalar da, Allah Teâlâ dostlarına ve inananlara, delil ve kesin kanıtlar ileri sürerek akıllı ve hikmet sahibi kimselerin tartışması gibi tartışmalarını emretmiştir. Her ne kadar söyledikleri sözlerde alaycı olsalar da Allah onlara böyle muamelede bulunmuştur. Bunun gibi Allah, peygamberlerine imana davet ettikleri kavimlerine en güzel bir şekilde muamele etmelerini emrederek şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış”; “Kullarıma söyle, (inanmayanlara karşı) sözün en güzelini söylesinler; çünkü şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır”, Yüce Allah'ın bu âyetleri belirtmesi, sadece onlara karşı bunları delil olarak ileri sürmemiz ve onlara karşı nasıl muamele etmemiz gerektiğini bilmemiz içindir. Çünkü yüce Allah, ölümden sonra insanların dirileceklerine benzerine muhtaç olunmayacak yeterince âyet ve deliller getirdi. Fakat bu delilleri, sözünü ettiğimiz sebeple burada belirtti. En doğrusunu Allah bilir.
Onları bu inkâra sevkeden iki türlü bakış açısı olmuştur: Birincisi: Onlar öldürüldükten sonra bu şekilde diriltilmekte bir hikmet görmediler. Çünkü eğer Allah ikinci defa diriltecek olsaydı onları öldürmezdi. Çünkü bu bir binayı yıkıp aynen onun benzerini yapmak gibi bir şeydir. İkincisi: Uzun zamandan beri birçok kavmin ölüp de diriltilmediğini gördükleri için inkâr etmeleridir. Bunlara şöyle denilir: Sizin yaratılışınız ve var oluşunuz sonraya bırakılmıştır. Hem bu sonraya bırakılışmız, bir daha var olmayacaksınız demek değildir. Buna göre öldükten sonra dirilmenin gecikmesi, bunun vuku bulmayacağına delil teşkil etmez. Birinci şüphenin cevabına gelince onlara şöyle denilir: Siz, Allah'ın sizi birinci defa yarattığını ve öldüreceğini ikrar ediyorsunuz. Oysa yaratıp sonra diriltmemek üzere öldürmek de hikmetten değildir. Çünkü bu da bozmak ve yok etmek için bir bina inşa etmek gibi olur (ki bu hikmete uygun değildir). Yeniden inşa etmek üzere binayı yıkmak hikmete uygun olunca diriltmek üzere insanı öldürmek de hikmete uygun olur. En doğrusunu Allah bilir. (S1Sizi birinci defa yaratan de. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi, hiçâleminde hiçbir kimse bir defa yaptığı bir şeyi ikinci defa yapmayı öğrenmede ve yapmada zorlanmaz, belki ilk defa yapmada ve bilmede zorlanır, sonra bu şeyi tekrar yaparken ilk bilgiye dayanarak yapar. Bu durum bunu yapmanın daha kolay ve daha basit olduğunu gösterir. Bu da Allah Teâlâ'nın “İkinci kere yaratmak, Allah için daha kolaydır” ilâhi beyanında belirtmiştir. Yani sizin aklınıza göre bunu yapmak daha basit ve daha kolaydır.
Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacaklar. Yani, Hz. Peygamber (s.a.) ile alay etmek ve onu küçümsemek üzere başlarını hareket ettirecekler. Ve “Ne zamanmış o?’ diye soracaklar. Yine alaya almak üzere bunu söyleyecekler. Yani olmayacak. Ve “Ne zamanmış o?’ diye soracaklar. Bunu, dirilişi bilmedikleri için ve inkâr ettikleri için söylediler, yoksa dirilişin mutlaka olacağını bilselerdi bu sözü söylemezler, belki dirilişe iman edenlerin korktuğu gibi onlar da Allah'tan korkarlardı. De ki: Yakın olduğunu sanıyorum. “Olaki” anlamına gelen kelimesi Allah tarafından ifade edilince vacip anlamını kazanır. Yani mutlaka olacaktır demektir. “Kariben”, yakın demektir, yani olacaktır. Bu yakın olmaya denilir. Yani olacaktır. Araplar'da “alel-kurb” (sahi js) denilir, bu, olmak üzere anlamına gelir. “Baid” kelmesi de böyledir, doğrudan inkâr için söylenir. Uzak ihtimali görmek üzere de deniliyor. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Doğrusu onlar o azabı ihtimalden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz”“, Yani onlar dirilişin vuku bulacağı görüşünde değillerdir, biz ise olacağı görüşündeyiz. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktadırlar”!6”. İnanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlardı, çünkü olacağına inanmıyorlardı, inananlar ise onun olacağına inanıyor idiler. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
bir şey değilken (yokken) sizi ilk defa yaratan tekrar yaratır. Sizin aklınıza göre bir şeyi ikinci defa yapmak birinciden daha kolay, daha basittir. Çünkü duyular
İsra' 17:52
O gün Allah sizi çağıracak ve siz de ona hamdederek çağrısına uyacaksınız. Bu davet ve kabulün, yaratılış çağrısı ve yaratılışı kabul olma ihtimali vardır. Çünkü onların yaratılışları, Kur'ânda birden fazla âyette belirttiğimiz gibi yaratılışları, Rab'lerine saygıda bulunmak ve her vakitte ona hamd ve sena etmek üzere olmuştur. [§]Bu ifadenin, “muhtıine iled-dâ”, yani “o çağrıcıya doğru koşarlar” ve benzeri ilâhi ifadelerde olduğu gibi, Allah'ın kudret ve azametini görüp ona hamd ve sena ederek cevap verdikleri için, sözlü çağrıya, sözlü kabule ve amel mânasına gelmesi ihtimali vardır. Yahut O gün Allah sizi çağıracak, kıyâmet gününde çağıracak. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Çağrıcının görülmemiş bir şeye çağırdığı gün”“; “Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar””9, Yüce Allah, o günde dünyada iken Hz. Peygamber'in (s.a.) çağrısını kabul etmemekten kaynaklanan korkulardan ötürü davetçilerinin davetini kabul edeceklerini ve Allah hakkında övgü dolu sözler söyleyeceklerini haber verdi.
O'na hamdederek çağrısına uyacaksınız. Yani Allah'ı överek ve ona hamdederek onun davetçilerinin davetini kabul edeceksiniz. Yani Allah'ı övüp ona hamdedeceksiniz.
(Dünyada) çok az kaldığınız zannı içinde. Hasan-ı Basri “zannedersiniz” anlamındaki “tezunnüne” kelimesi hakkında şunları söylemiştir: Yani bilirsiniz ve açık kesin bir şekilde anlarsınız ki siz dünyada ancak az bir müddet kalmışsınız. Bunun gibi, Katâde de şöyle söylemiştir: Yani kıyâmeti gördüğünüz zaman, dünyayı hakir ve küçük görürsünüz. (Dünyada) çok az kaldığınız zannı içinde. Bu beyanın kabirde mânasında olması da dünyada olması da mümkündür. Yani âhiretteki korkular ve orada kalış süresinin uzunluğu sebebiyle dünyada kaldığınız süreyi çok kısa kabul edeceksiniz.
[Kabir Azabı]
Bununla birlikte, kabir azabını inkâr edenler bu âyetin ve benzer âyetlerin lafzianlamını delil olarak getiriyorlar. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “(Dünyada) çok az kaldınız”; “Diyecekler ki biz orada bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldık... Kabir azabını inkâr edenler şöyle dediler: Şayet azap ve şiddet içinde olsalardı, dünyadaki kalışı az ve kısa bir zaman olarak değerlendirmezlerdi. Çünkü azap, belâ ve şiddet içinde olan her bir fert bunu çok görür, fazla kabul eder ve ebediyen unutmaz. İşte insanlar nezdinde bilinen anlam budur. Onlar kabirdeki kalışı az ve kısa bir süre gibi kabul edip de “bir gün yahut bir günden az...” diyerek az ve önemsiz deyince, bu onların azap ve belâ içinde olmadıklarını kanıtlar. Kabir azabını inkâr edenler “Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir”? meâlindeki âyeti takdim ve tehir var diye tevil ederek şöyle yorumlamıştır: “Kıyâmet koptuğunda, “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın! denilecek. Sabah akşam ateşe arzolunacaklar”!”, Burada “Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir” meâlindeki sözün kabir ile kıyâmetin kopması arasında onlar için azap olacak şeklinde değildir diye tevil ediyorlar, belki “onlar için orada sabah akşam rızıkları vardır”” meâlindeki âyette belirtildiği gibi, cennette olacaktır diyorlar.
Kabirde azabın olacağını söyleyenler orada çok az eğleştiğinizi zannedersiniz meâlindeki beyanı dünyada diye tevil ediyorlar. Yahut: O süra yapılacak iki üfleme arasındaki vakittir diyorlar. Yine süra birinci defa üflenmesi ile ikinci defa üflenme arasında onlardan azap kaldırılacaktır, diyorlar. Bu teviller hileye başvurmaktır. Yine şöyle denilir: Onların, dünyadaki kalış süresini azımsamalarında ve bunun onlar için kısa bir süre kabul edilmesinde, kabirde onlar için azap olmadığını gösteren bir delil yoktur. Çünkü insanlar arasındaki örfe göre, bir belâ, şiddet ve bir tür hastalık içinde olup da sonra daha şiddetlisi başlarına geldiği zaman, içinde bulundukları durumu küçük görürler ve onu unuturlar. İşte bunun gibi onlar kıyâmet azabını, dehşetini ve korkularını gördükleri zaman, kabirdeki azabı küçümseyecekler ve onu unutacaklardır. Görmez misin ki, onlar cenneti ve cennetteki nimetleri görünce dünyada, içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. Oysa dünyada iken şüphesiz olarak onların nimetleri vardı, işte azap da buna göredir.
EL AŞAR OLLİYU AEA
---
Dipnotlar:
“Gözlerini korku bürümüş halde kabirlerinden çıkıp etrafa yayılmış çekirgeler gibi o çağrıcıya doğru koşarlar. İnkârcılar, “Bu, gerçekten zor bir gün” derler”. “İşte böyle uyuttuğumuz gibi onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar; içlerinden biri, Ne kadar kaldınız” dedi. (Diğerleri) Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık dediler ve eklediler, “Kaldığınız müddeti Rabb'iniz daha iyi bilir”. “Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Kıyâmet koptuğunda, Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın” denilecek”.
İsra' 17:53
Kullarıma söyle, (inanmayanlara karşı) sözün en güzelini söylesinler. “En güzel olan” anlamındaki “elleti hiye ahsen” cümlesinin üç şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi: “Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır” meâlindeki beyanda olduğu gibi davettir. Yüce Allah Hz. Peygamber'e (s.a.), Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle insanları çağırmasını emretti. Burada “ellet?” kelimesinin müennes olması “davet” kelimesinin müennes olmasından dolayıdır. Sanki yüce Allah “davet” kelimesini gizleyerek şöyle buyuruyor: Onları en güzel davet şekliyle davet et. “el-Hasenetü” kelimesini gizleyerek (izmâr) de şöyle olması caizdir: [§]Yani onlara söyle, en güzel olan kelimelerle konuşsunlar. Yahut sözler anlamındaki “akvâl” kelimesini gizlemek üzere sanki şöyle buyurmuştur: Onlara sözlerin en güzeli olan sözler söylesinler. Yoksa bu cümlenin lafzi anlamı şöyle olur: En güzel olanı söylesinler.
İkincisi: Bu beyanın yorumu, “Onlarla münazara ve ve mücadele” anlamına gelen “el-mücâdele ve'l-münâzara meahum” kelimelerini gizlemek üzeredir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et”. Allah Teâlâ resülüne onlara karşı en güzel şekilde mücadele etmesini ve en güzel şekilde tartışmasını emretti.
Üçüncüsü: Onlara karşı güzel muamele etmek, müslümanlara yaptıkları türlü eziyetleri affetmek ve bunlardan vazgeçmektir. Allah Teâlâ müslümanlara, onlara yaptıkları muamelede güzel davranmalarını ve onların kusurlarından vazgeçmelerini emretti. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever”7; “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz”;
“Onlar öfkelerini yenerler, insanları affederler” ve benzeri âyetler. Yüce Allah, haber verdiği gibi müşriklerin ileride kendilerine veli, sıcak bir dost ve kardeş olurlar umudu ile müminlere, onlara karşı en güzel bir şekilde muamele etmelerini, yaptıkları kötülüklere karşılık vermemelerini, fakat affedip kusurlarından vazgeçmelerini emretti.
Hikmet yönünden ise Allah Teâlâ bu dili yarattı ve onu yaratıklar arasında birbirlerini anlamak için tercüman kıldı, dil vasıtasıyla birbirlerinin ihtiyaçları giderilir, onunla dünya ve âhiretleri ayakta durur, bütün peygamberler ve kitaplar o dil ile gönderildi. Durum böyle olunca dilin sadece hayırda ve hikmette kullanılması gerekir, en güzel ve en doğru bir şekilde kullanılması gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
Çünkü şeytan aralarına girer. Yani aralarını bozar, onlara vesvese verir, aralarını bozmak için birini diğerine saldırtır. Şeytanın âdeti budur.
[ ]Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır. Yani insan var olduğundan bu yana şeytan insana açık bir düşmandır, düşmanlığı da bellidir. Yüce Allah şeytanı, insanlara vesvese verecek ve kendileri için hayırlı zannedecekleri eylemlere davet edecek şekilde yarattı; ebedi olarak içlerinde oluşan vesvesenin kendileri için en yararlı düşünce olduğu fikrini insanların kalbine bırakır, herkese, kendince gerçek olduğu inancına sevkeden bir görüşü sevdirir, bununla aralarına ebedi olarak fesat ve düşmanlık duyguları koymayı kasteder. İşte bu şeytanın âdeti, halidir. Her bir insanı başka bir tarafa çekerek, herkese diğerinin yöneldiği yönün dışında bir yön gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:54
Sizi en iyi bilen Rabb'inizdir. Bu ifadenin iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi: Sizi daha iyi bilendir. Maslahatlarınızı, dünya ve Dilerse size merhamet eder, dilerse sizi cezalandırır. Bazıları demiştir ki: Onların eziyetlerinden sizi kurtarır yahut dilerse sizi cezalandırır da onları size musallat eder. İkincisi: Dilerse size merhamet eder de sizi dinine yönlendirir ve kendi yolundan gitmeye muvaffak eder. Yahut dilerse sizi bırakır ve rezil eder, kendi yoluna sevketmez, dinine girmeye muvaffak kılmaz. Dilerse size merhamet eder meâlindeki beyanın dünya ve âhirette rahmet eder mânasına ihtimali vardır. Dünyada merhamet etmesi, onları itaatte muvaffak kılması ve bunda yardımcı olmasıdır, âhiretteki rahmeti ise onları kurtarıp cennetine koymasıdır. Dünyada azap etmesine gelince, onları rezil etmesi ve kendi tercihleri ile baş başa bırakması, âhirette de cehennem ateşinde onlara azap etmesidir.
297 (JBiz seni onlardan sorumlu bir vekil olarak göndermedik. Bazıları şöyle demiştir: Onları, seni reddetme ve davetini kabul etmeleri ve yaptıkları işler üzerinde seni koruyucu yapmadık.
Bazıları da şunu söylemiştir: “Vekil” yani yaptıklarına kefil göndermedik. Yani sen onların yaptıklarından dolayı sorumlu değilsin. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”; “Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz; resüle düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır”, Bazıları da Biz seni onlara bir vekil olarak göndermedik ilâhi beyanına, yani onlara hükmeden ve onları kahreden biri olarak göndermedik, anlamı vermiştir.
gan BİZ ii Ii ŞAL EK
İsra' 17:55
Göklerde ve yerde olanları en iyi bilen senin Rabb'indir. Bu beyanın, belirttiğimiz şu anlamlara gelmesi muhtemeldir: Allah onların maslahatlarını, mefsedetlerini, açık ve gizli işlerini en iyi bilendir. Bundan başka bir yorum yapılması muhtemeldir, o da şudur: “Bu Kurân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya” diye de eklediler” “Allah, elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir” meâlindeki âyetlerde hikâye edilen sözlere verilen cevaptır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Göklerde ve yerde olanları en iyi bilen senin Rabb'indir, yani nübüvvet ve risâlete elverişli olan ile olmayanı, ona ehil olanla olmayanı en iyi bilendir. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Göklerde ve yerde olanları en iyi bilen, yani Allah onları bilgisizce değil bilgi ile yarattı. Yahut Allah onları kendilerinden daha iyi bilir. En doğrusunu Allah bilir. Doğrusu biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. Bunun gibi ifadeler ancak bir olay hakkında olur, fakat Allah hangi olay hakkında indirdiğini belirtmedi. Bunun yanında, anılan peygamberden bazılarının bazılarına üstün kılınması hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları şunu söylemiştir: Allah her bir peygambere, başkasına vermediği bir üstünlük vermiştir. Örnek; Müsâ (a.s.) ile konuşmuştur" (kelimullah), İbrahim'i (a.s.) dost edinmiştir' (halilullah), İsâ'ya (a.s.) ölüleri diriltme, alaca hastaları ile dilsizleri iyileştirme’ mücizeleri vermiştir -ki İsâ (a.s.) O'ndan bir ruhtur ve bir kelimesidir (kelimetullah) - Süleyman'a (a.s.) kendisinden sonra hiç kimsenin kolayca erişemeyeceği bir hükümdarlık vermiştir”, Dâvüd'a (a.s.) Zebür'u!# vermiştir. Efendimiz Muhammed'i (a.s.) de bütün insanlara peygamber olarak göndermiş”, geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır”, Bazıları da şunu söylemiştir: Allah kendi nezdinde, peygamberlerin bazılarını bazılarına göre derecesini, mertebesini ve kıymetini üstün kıldı. Birincisi derece, mücizelerde ve delillerde olur. İkincisi: Menzile ve kıymet bakımından kendilerinde olur. Peygamberlerin bazılarının bazılarına üstün kılınmasının, anılan mücize ve delillerden dolayı olma ihtimali vardır. Yine kendisine uyanların çokluğu sebebiyle birbirine üstün kılınmaları ihtimali vardır. Üçüncüsü, Allah'ın verdiği nimetlere şükretme ve verdiği belâ ve musibetlere sabretmede bazıları bazılarına üstün kılınır. Mütezile'nin görüşüne göre, Allah'ın müstahak kılması dışında Allah katında peygamberlerden hiçbirinin diğeri üzerinde üstünlüğü söz konusu olmaz.
Dâvüd'a da Zebür'u verdik. Allah'ın bütün kitapları zebürdur, çünkü zebür kitap demektir. Biz daha önce inen âyetlerin hangisi hakkında bu kelimenin kullanıldığını bilmediğimizi belirttik. Bunun gibi ifadelerin başlangıç ve yeni bir cümle olmak üzere belirtilmesi ihtimali yoktur. Fakat onda şu nokta vardır: Üstün kılma ve mertebe verme ancak Allah tarafından olur ve elde edilir; yoksa kendilerinin düzenlemesini ve hak etmesiyle olmaz. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kılmışızdır. Elbette âhiretteki dereceler ve farklılıklar daha büyük olacaktır”. Allah'ın böyle buyurmasının sebebi şudur: Hiçbir kimse kendisinden kaynaklanan vasıtalarla kendinde üstünlük ve bir mertebe görmesin, aksine bunlar Allah katındandır. [§]Ebů Bekir el-Esam Doğrusu biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık meâlindeki beyan hakkında şöyle dedi: Allah bu beyanla Ehl-i Kitab'a hitap ediyor ve diyor ki, sizden öncekiler dünyevi bakımdan birini diğerine üstün görürlerdi, sonra o üstün tutulanlar, kendilerinde özellik ve fazilet gördükleri için peygamberlere uyarlardı. Ey Mekkeliler! Size ne oluyor ki, kendinizde ve başkasında görmediğiniz üstünlükleri ve özellikleri Muhammed'de gördüğünüz halde O'na uymuyorsunuz yahut buna benzeyen sözler. En doğrusunu Allah bilir.
er ats öle y TPES zil ies! J
İsra' 17:56
56. “De ki: “Allah'ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın! Ama onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilir ne de ferahlığa çevirebilirler.
De ki: Allah'ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın. Sebe süresinde de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “De ki: Allah'tan başka (ilâhi güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağırın bakalım! Onlar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip olmadıkları gibi, buralarda herhangi bir ortaklıkları da yoktur; Allah'ın onlardan bir destekçiye de ihtiyacı bulunmamaktadır”? Tevil ehlinin söylediklerine göre, bu âyetin onlara belâ ve musibetler inip de, bu sıkıntıların üzerlerinden atılmasını, tapmakta oldukları Allah'ın dışındaki putlardan istemeleri üzerine bu şekilde emrolunmuş olmaları muhtemeldir. Allah onlara şöyle buyurur: Cenâb-ı Hak dışında, ilâh olduklarını sandığınız putlara seslenin ki başınıza inen musibeti kaldırsın. Yine bu ifadenin, ne bir musibet gelmesi ne de onların cahillikte bulunmalarını açıklamak üzere inmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Onlara ancak, bizi doğrudan Allah'a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz”; “O putlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”", Yüce Allah, putların Allah katında şefaat yetkisinin olmadığını haber vermiştir. Onlara ibadet etmeleri, kendilerini Allaha ulaştırmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yoksa onlar kendilerine Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı?” Allah şunu haber vermiştir: Onlar putlara tapmakla yiyecekleri şeylere sahip olamazlar. Yahut bu husus, Allah'tan başkasından, kendileri üzerinden sıkıntıyı kaldırmak ve defetmek yahut onlara menfaat celbetmek ve hayır getirmek umutlarını kesmek için belirtilmiş olabilir. Nitekim yüce Allah, kendisinden başka hiç kimsenin bu imkâna sahip olmadığını haber vermiştir. [ ] Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah'ın Æ insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur”; “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur”. Yüce Allah, kendisi eğer bir rahmet kapısı açmışsa, onun dışında bu kapıyı kimsenin kapatamayacağını, eğer kendisi rahmet kapısını kapatmışsa ondan başka kimsenin bunu açamayacağını haber vermiştir. Yine bir kimseye bir zarar dokunsa, onu kimsenin kaldıramayacağını, hayır vermek murat etmişse de hiç kimsenin bunu uzaklaştıramayacağını ve geri çeviremeyeceğini haber vermiştir.
De ki: Allah'ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın. Sözü edilen yalvarma -lafzi anlamı itibariyle emir olsa da- gerçekte emir değildir, fakat müşriklerin taptıkları Allah'tan başka varlıkların âciz olduğunu, sözü edilen putların bir sıkıntıyı defetmek ve değiştirmekten âciz olduklarını haber vermiştir. Yüce Allah'ın “De ki taş olun” sözü de emir olmayıp Allahın kudret sahibi olduğunu, en sert ve diriltilmesi size göre en zor nesnelere döndürülseniz de hiçbir şeyin onu âciz bırakmadığını haber vermektir. Onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilir, yani sizden uzaklaştırıp geri döndüremezler. Değiştiremezler. Bu kelimenin iki mânaya ihtimali vardır: Birincisi, o zararı sizden başkasına çeviremezler ve onu geri döndüremezler. İkincisi, en şiddetli ve en ağır durumdan en hafif ve ehven olan duruma çeviremezler, Rabb'inin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır. Yani gökte ve yerde bulunanlar o azaptan sakınırlar.
En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan yaratıklardan hiçbirinin Allah'tan başka kimseden bir şeyler ummaması ve Allah'tan başka kimseden korkmaması için bir uyarıdır. Müfessirler bu âyetin yorumunu meleklere döndürse de onun, Allah'tan başka her mâbut mânasına gelmesi ihtimali vardır. Melekler, cinler ve ibadet ettikleri putlar. Okumakta olduğun ikinci âyetin lafzi anlamı, melekler yahut cinler hakkındadır. Bu da yüce Allah'ın şu beyanında belirttiği husustur:
ov”
---
Dipnotlar:
“Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur ve eğer sana bir hayır verirse bilesin ki O her şeye kâdirdir”.
İsra' 17:57
Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah'a en yakın olanları bile Rablerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar. Yani Allahtan başkasına tapan bu insanlar Allah'a hangisi en yakın diye Rablerine vesile ararlar, onun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Bu vesilelerin kimler olduğuna dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu kavramı (vesileyi) melekler ve cinler olarak yorumlayanlar vardır. Bu görüş Abdullah b. Mesüdi aittir. Abdullah b. Mesüd şöyle diyor: Araplar'dan bir kavim cinlere tapıyorlardı, cinler müslüman olunca onlar yine cinlere tapmaya devam ettiler. İşte bu sebeple yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah'tan başka taptığınız o varlıklar, Rab'lerine vesile ararlar, siz onlara nasıl tapıyorsunuz?” Bu vesilenin melekler olduğunu söyleyenler O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hasan-ı Basri şu yorumu yapmıştır: Allah'ın sevgisini ve rızasını umarlar ve onun azabından korkarlar. Yani heybet, celâl ve azametinden korkarlar, yoksa ateşinden ve azabından korkmazlar, çünkü Allah melekleri azap ve şiddetli cezayı gerektirecek işler yapmaktan korumuş ve şöyle buyurmuştur: “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”; “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”?; “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim!” diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız”, Bu bir ihbardır ki, onlar eğer o sözü söylerlerse, sözü edilen cehennem azabını ona verecektir, yoksa onlardan biri bunu söylemiş diye degil. Ebü Bekir el-Esam Rahmetini umar meâlindeki cümleye, sevabını umar, azabından korkar meâlindeki beyana da cezalandırmasından korkar, demiştir. Çünkü Allah onlar hakkında tehdit niteliğinde şöyle buyurmuştur: “Onlardan kim bunu söylerse...” Allah onlar hakkındaki tehdidini ortaya koymuştur. Fakat Allah'ın sevabı, tat alınan, azabı da ağrı ve elem duyulan bir olgudur. Rahmetini umar ifadesi hakkında müfessirlerden şöyle diyenler olmuştur: Yani cennetini umar. JFakat bu onların cennet ehli ile sohbet etmek isteyerek: “Her kapıdan onların yanına girerek sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun” derler meâlindeki âyete benziyor. Bize göre, bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allaha en yakın olanları bile Rab'lerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar meâlindeki beyanın, Allah dışında taptıkları putlara da vesile ararlar demektir. O zaman bunun yorumu şöyle olur: Yalvardıkları o varlıklara dua ederek isterler. Yani kendilerine ibadet etme ve itaat imkânı verilse ve sebepleri bir araya getirilse, belirtilen şekilde olurlar. Bu yüce Allah'ın şu beyanı gibidir: “Eğer bu Kur'ânı bir dağın üzerine indirseydik”, Yani Allah dağı muktedir kılsa ve beşere yüklenen ve onun sırtına yerleştirilen bu yük o dağa yüklense, belirtildiği gibi? Allah'tan başkasına ibadet eden o putperestlerin sözü edilen sefihlikleri karşısında o dağı, Allah korkusundan parçalanmış olarak görürdün. Yüce Allah şunu söylüyor: Kendisine ibadet imkânı verilse, bu imkânla Rab'lerine ulaşmak için vesile arayan putlara nasıl tapıyorsunuz, yahut âyet şayet melekler hakkında ise anlamı şöyle olur: Rabb'ine itaat etmek için vesile arayan varlıklara siz nasıl tapıyorsunuz? Sanki yüce Allah Mekke halkının sefihliğini belirtiyor, çünkü onlar “Bize taş yağdır” ve benzer sözlerle azap istemişlerdi, oysa bütün gök ehli ile yer ehli onun azabından sakınırlar.
PATEA] eb SİS 1S Afv
---
Dipnotlar:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”. “O güzel son, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte girecekleri adn cennetleridir; melekler de “Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun! Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu!” diyerek her kapıdan onların
İsra' 17:58
(Günaha batmış) ne kadar ülke varsa hepsini kıyâmet gününden önce ya helâk etmiş veya onları çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız. Ebü Bekir el-Esam şunları söylemiştir: Her ne kadar ülke varsa biz onları öldüreceğiz. Bazan ölüm kelimesi yerine “Eğer çocuğu olmayan bir kimse ölür de onun bir kız kardeşi bulunursa, bıraktığının yarısı bunundur””“ meâlindeki beyanda olduğu gibi, helâk kelimesi de kullanılır. Yani ölürse demektir. Yine şöyle de denilir: Buna göre Ebü Bekir el-Esam şunu söylüyor: Hepsini helâk etmiş olacağız. Yani kıyâmet gününden önce öldüreceğiz. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Her nefis ölümü tadacaktır”; “Dünya üzerinde bulunan her şey fani olacaktır”, Yahut ona azap edeceğiz yani şiddetli bir azap vererek intikam alacağız. Ebü Bekir el-Esamnmtın teviline göre; Allah Teâlâ hepsinin helâk olacağını “Her nefis ölümü tadacaktır” ve “dünya üzerinde bulunan her şey fâni olacaktır” meâlindeki sözleri ile haber verdiği için, bu azap hükmü sadece bazı köy ve şehirler için değil, bütün köy ve şehirler için geçerli ve doğru olur. Bu ifadenin, köylerin bir çoğuna yaptığı üzere, sözünü ettiği bir halkın helâk edilmesinden sonra tekrar helâk edilmesi mânasına da ihtimali vardır. Köy halkını helâk edip de köyü hali üzere bırakma ihtimali de vardır. Sonra da kıyâmetten önce bu köy helâk edilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Bekir el-Esamm'ın tevili şöyledir: Şunu şunu yapıyor, ya onları ecelleri ile öldürüyor yahut yok edici azapla öldürüyor. Hasan-ı Basri, Ebü Bekir el-Esamm'ın dediğine göre, hepsini helâk etmiş olacağız meâlindeki beyanın, yani onları öldüreceğiz demek olduğunu söylemiştir. Yahut şiddetli bir azap vereceğiz. Hasan-ı Basri diyor ki: Kıyâmet günü gelmeden önce kıyâmet koptuğu zaman, yüce Allah'ın “süra üfürüldü, gökte ve yerde ne varsa helâk oldu”; “Kıyâmetin sarsıntısı çok büyük bir şeydir”? meâlindeki beyanlarında ifade edilenlerin hepsi kıyâmetten öncedir. Hasan-ı Basri diyor ki: “Kıyâmet insanların kötüleri yüzünden kopacaktır.” Dolayısıyla onun görüşüne göre sözü edilen azap etme, kendileri yüzünden kıyâmetin kopacağı kimseler için olur. Katâde de şöyle demiştir: İşittiğin gibi, işte bu Allah'ın kazası ve hükmüdür, olmazsa olmazıdır; ya o köy halkını “Herkes ölümü tadacaktır”! meâlindeki beyanda olduğu gibi ölüm vasıtasıyla helâk edecektir yahut emirlerini terkedip resüllerini yalanlayınca, köklerini kazıyan biz azapla o köyü yok edecektir.
IİSözünü ettiğimiz intikam işte budur. Bazıları şunu söylemiştir: Halkı iyi olan köyleri ecelleri ile, halkı kötü olan beldeyi ise sözü edilen helâk türü azap yakalayacaktır. Eğer muhtemel ise o geçmiş yıllardadır. (Günaha batmış) ne kadar ülke varsa hepsini kıyâmet gününden önce helâk etmiş olacağız. Bu beyanın kâfirlerin liderlerini ve yönetici kadrolarını helâk edeceğiz mânasına gelmesi muhtemeldir. Dolayısıyla dinlerin hepsi tek bir din oluyor ki o da İslâm'dır. Bazı müfessirlerin dediğine göre, “Şimdi bizim yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde üstün gelen onlar mı?”2 meâlindeki beyan hakkında şöyle demişlerdir: O kâfirleri helâk etmek, kâfirlerin hâkimiyetini müslümanlara vermektir; işte yeryüzünün etrafından eksiltmesi budur, kâfirlerin eksilmesi belde belde devam edecek, hatta yeryüzünün hepsi müslümanların olacaktır. Bu da Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu sözdür: “Yeryüzü bana yakınlaştırıldı; doğusu ve batısı bana gösterildi, ümmetim ise yakınlaştırıldığı yere kadar ulaşacaktır”. İşte günaha batmış ne kadar ülke varsa hepsini kıyâmet gününden önce helâk etmiş olacağız. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın anlamı şudur: Yani kâfirleri yok edeceğiz. Günaha batmış ne kadar ülke varsa hepsini kıyâmet gününden önce ya helâk etmiş veya onları çetin bir şekilde azaba uğratmış olacağız meâlindeki beyanın haber verdiği üzere, yeryüzünde bulunan her şeyin tükenip yok olacağı ve yeryüzünün içinde binalar ve yükseklikler olmaksızın dümdüz yapılacağı anlamındadır. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Dünya üzerinde bulunan her şey yok olacaktır Sana dağlardan sorarlar”; “Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman.. yüce Allah yer üzerinde ne bir kimse ne de bir bina kalmayacağını, hepsinin “Eğrilik olmayan şekilde yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak, orada ne bir kıvrım ne de bir tümsek olacak””. İşte Allah'ın helâk etmesi ve azap vermesi budur. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Bu, kitapta yazılıdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu Allah katındaki levh-i mahfüz denilen kitapta vardır. Bazıları da şöyle demiştir: Bunlar Allah'ın bütün elçilerine gönderdiği kitaplarda yazılıdır. Yani Allahın elçilerine gönderdiği hiçbir kitap yoktur ki, orada “Dünyada olan her şey fânidir”; “Herkes ölümü tadacaktır”? diye yazılı olmasın. En doğrusunu Allah bilir.
PLEA EEA E A OÚ ioy ELS Vaz ý labs i an BG
---
Dipnotlar:
“(O gün) süra üflenecek, ardından -Allahın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar”. “Ey insanlar! Rabb'inize karşı gelmekten sakının. Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir “3 Bk Müslim, “Eşrâtu's-Sâa”, 19; Ebü Dâvüd, “Fiten” 1; Tirmizi, “Fiten”, 14; İbn Mâce, “Fiten” “Sana dağları soruyorlar. De ki: “Rabbim onları un ufak edip savuracak' (Tâhâ, 20/105). “Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman” (el- Vâkıa, 56/5-6). Şu âyetlere işaret ediyor: “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün” (Tâhâ, 20/106-107).
İsra' 17:59
Bizi mücizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır. Allah Teâlâ, mücizeleri indirmesini engelleyen sebebin sadece öncekilerin bu mücizeleri yalanlaması olduğunu haber vermiştir.
Şöyle bir soru sorulursa: Öncekilerin yalanladıkları içinde mücizelerin indirilmesine engel olan şey hangisidir?
Buna şu cevap verilir: Sanki gizli tutulmuştur. Yani mücizeleri göndermemize ancak, öncekilerin yalanladığı gibi, sonrakilerin de bunları yalanlayacağını bilmesinden başka bir şey değildir.
Yine şöyle bir soru sorulursa: Biz şunu soruyoruz: Eğer sonrakilerin yalanlayacağını bilmesi, öncekilerin yalanlamalarını bilmesi gibi ise, hem öncekilerin mücizeleri yalanlamasını bilmesi, onlara mücizelerin indirilmesine engel olmadı da sonuncuların yalanlayacaklarını bilmesi nasıl engel oldu? Allah, onların Hz. Peygamber'i ve Kitab'ı (Kur'ân'ı) yalanlayacaklarını bilmesine rağmen, elçilerini gönderdi. Fakat Allah'ın bu durumu bilmesi, Kitabı (Kurân) indirmesine ve elçi göndermesine engel olmazken, onların mücizeleri yalanlayacaklarını bilmesi, onlara mücize gönderilmesine nasıl engel oldu? Oysa Hz. Peygamber ile Kitab'ı yalanlayacaklarını bilmesi, Hz. Peygamber'in gönderilmesine ve Kitab'ın (Kur'ân'ın) indirilmesine engel olmadı?
[ ]Buna şu cevap verilir: Allah'ın kanunu öyle gelmiştir: İsteklerinin ardından -yani mücize isteğinin ardından- mücizeler indirilip de bunları yalanlayınca, Allah onları helâk etmiştir. İşte ilk asırlarda Allah'ın kanunu böyle gelmiştir. Sonra rahmet ve lütfunun eseri olarak Allahın vâdi geçmiştir ki bu ümmeti, dünyada azap olmak üzere ve kökünü kazımak şeklinde yok etmeyecektir. Nitekim bu hususu resülüne haber vermiştir: “Biz seni bütün âlemlere sadece rahmet olarak gönderdik”, Allah'ın rahmeti, onları dünyada bırakarak, azabı ve kökünü kurutmayı kaldırmak suretiyle Muhammed ümmetine ihsanda bulunmasıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle buyurmuş gibidir: Bu ümmeti kökünü kazıma ve azap etme şeklinde yok etmeyeceğiz diye yaptığımız vâdimizin ve rahmetimizin öne geçmesi dışında hiçbir şey bizim mücize göndermemizi engellememiştir. İşte, gönderdiğimiz takdirde onları yalanlayacaklarını bildiğimiz için, sözünü ettiğimiz o vâd mücize göndermemize engel olmuştur. Çünkü mücize isteyip de onu gönderdikten sonra ardından yalanlama olunca, bizim kanunumuz onları yok etmek şeklinde yürümüştür. Sonra da Hz. Peygamber'i âlemlere sadece rahmet olarak gönderdiğini haber verdiği üzere Allah'tan, Muhammed ümmetini, bir rahmet olmak üzere helâk etmeyeceğine dair vâd, ilm-i ilâhide geçmiştir.
Bunun dayandığı temel ilke şudur: Allah Teâlâ geçmişte gönderdiği peygamberlerin peygamberliklerini ispat etmek üzere başka mücize ve delillere ihtiyaç kalmayacak şekilde yeterli mücizeler ve mükemmel deliller indirdi. Bundan sonra istedikleri mücizeleri sadece inatçılık ve inkârcılık maksadıyla istediler, doğruyu araştırmak ve hidâyeti istemek için değil. Onların mücize istemeleri inatçılık ve inkârcılığa dayalı olunca, bunları yalanlayıp da kendilerine mühlet verilmeyince helâk edilirler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Ona bir melek indirilseydi ya” dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi””!; “Biz melekleri ancak açık gerçekle indiririz, o zaman da onlara artık süre tanmmaz” ve benzeri beyanlar. Görmez misin ki bir mücize olmak üzere kavmi, İsâdan (a.s.) kendilerine “Allah'ın gökten bir sofra indirmesini Rabbinden istemesini teklif ettiler, o da Allah'tan sofra indirmesini istedi, Allah 'Teâlâ sonra da inkâr ettikleri takdirde onlara ne yapacağını da haber verdi. Oysa onlar inatçılık ve inkârcılık olsun diye ondan kendilerine gökten bir sofra indirilmesini istemişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: )“Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye yapmadığım azabı ona yapacağım”. Mücize istemenin ve şu ümmetin helâk edilmesinin ardından mücize gönderilmemesinin sebebi, esir edildikten sonra, bu ümmetin neslinden müslümanların gelmesi ve kıyâmete kadar neslin devamının bırakılmış olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Nitekim Semüd kavmine, açık bir mücize olmak üzere dişi deveyi vermiştik. Denildi ki: Salih'in (a.s.) elçiliğine işaret eden bir mücize olarak demektir. Bazıları da “mubsıraten” kelimesine” şu anlamı vermiştir: Yani Allah tarafından gönderilmiş bir mücize olduğunu gözleriyle görerek demektir. Çünkü onlar bu dişi deveyi kendi develerinden farklı görmüşlerdi. Bu da şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “İşte bu size bir mücize olmak üzere Allah'ın devesidir” Onlar deveye zulmettiler”, Yani onu yalanladılar, inkâr ettiler, sonra da Allah tarafından bir mücize olduğunu bildikten sonra, kendi develerine aykırı ve insanların develerinin dışında bir hayvan olarak gördükleri için onu kestiler. En doğrusunu Allah bilir.
Oysa biz mücizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz. İbn Abbâs, Hasan-ı Basri ve diğerleri bunun hakkında şu yorumu yapmıştır: Süratli bir ölüm. Bazıları da oysa biz insanlar için mücizeleri yalnızca korkutup uyarmak için göndeririz diye anlam vermiştir. Eğer dişi devenin mücize olduğuna inanmazlarsa dünyada azap edilirler. Yahut Allah şöyle buyuruyor: İnat etmek için istemeleri sonucu yaratılan ve yalanlanan mücizeleri sadece korkutmak için göndeririz, belirttiğimiz üzere, istedikleri mücizeleri, onları helâk etmek için göndeririz. Yahut biz mücizelerle göndeririz, onları istemelerinin ardından, sonra da onları yalanlamaları üzerine bunları sadece korkutmak için göndeririz; sonradan gelen ümmetlerden benzeri mücizeleri isteyenler için de durum aynıdır veya bunun gibi yorumlar yapılabilir. Sözü edilen mücizelerin; güneş, ay ve diğerlerinin batması olarak yorumlanması da muhtemeldir. Biz insanları korkutmak için bunları göndeririz. En doğrusunu Allah bilir.
Hadala AALi n Eş 23 YL MEZİ
---
Dipnotlar:
“Havâriler “Ey Meryem oğlu İsâ! Rabb'in bize gökten bir sofra indirebilir mi” diye sormuşlardı. O şöyle cevap verdi: “Eğer iman etmiş kimseler iseniz Allah'a saygılı olun? Onlar “İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna tanık olalım dediler. Meryem oğlu İsâ şöyle yalvardı: “Allahım! Ey Rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısm? Allah da şöyle buyurdu: “Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim” (el-Mâide, “o Abdülâl Sâlim Mekrem - Ahmed Muhtâr Ömer, Mucemü T-kırâdti'l-Kurâniyye, II, 142. “Ey kavmim! İşte size mücize olarak Allah'ın gönderdiği dişi deve. Onu bırakın Allah'ın mülkünde otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi, yaklaşan bir azap yakalar? Fakat Semüd kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Salih de, “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın” dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi” (Hüd, 11/64-65).
İsra' 17:60
60. “Hani sana, “Rabb'in insanları çepeçevre kuşatmıştır? demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kurün'da lânetlenen ağacı, sadece insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkutan uyarılarda bulunuruz, fakat bu onların taşkınlıklarını iyice arttırmaktan başka bir şey sağlamaz.”
Hani sana, “Rabb'in insanları çepeçevre kuşatmıştır? demiştik. Yani biz sana demiştik ki; senin Rabb'in insanları kuşatmıştır. Bir şeyi kuşatmak birkaç yönden olur: Birincisi galip olmak, güç sahibi olmak ve hükmetmektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler”. Yani helâk ve galebe onları yakaladı ve dalgalar onlara kâdir oldu. İkincisi: İhatadır, bir şeyi kuşatıp bilmektir. Tıpkı şu beyanlarda olduğu gibi: “Allah her şeyi kuşatandır”” yani bilendir; “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi kuşatmaktadır””; Yani onu bilemezler. Üçüncüsü, halk arasında birbirini kuşatma türünden bilinen kuşatmadır. Yüce Allah hakkında bu mânayı dikkate almaya ihtimal yoktur. Bu, ilk iki yorum üzerine bina edilmiştir. Yani bilgi bakımından onları kuşatması, onlar üzerinde kudret ve galebesidir. “Kuşattı” anlamına gelen “ehâta” (bizi) kelimesi hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, Allah kulların amellerini, leh ve aleyhte olan, faydalı ve faydasız olan hususları kuşattı anlamı vermiştir. Bu şu beyanda ifade buyurulan husustur: “Senin Rabb'in göklerde ve yerde ne varsa hepsini en iyi bilendir”, Bazıları da şunu söylemişlerdir: Onlar Resülullah'a (s.a.) tuzak kuruyorlar; onun nurunu söndürmek ve elçilik görevini tebliğ etmesine engel olmak istiyorlardı. Nitekim yüce Allah şu âyetinde bunu ifade buyurmuştur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı”, Buna benzer şekilde şöyle buyurmuştur: Senin Rabb'in insanları çepeçevre kuşatmıştır. Yani sana kurdukları tuzakları bildi, onların sana tuzak kuracaklarını bildiği halde seni onlara elçi olarak gönderdi ve elçiliği onlara tebliğ etmek üzere seni mükellef kıldı. Fakat risâletini tebliğ edinceye kadar seni onlardan koruyacağını, onları senden engelleyeceğini şu âyetlerde vâdetti: “Allah seni insanlardan koruyacaktır””!; “Ancak, elçi olarak seçtiği başka... Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir”. (JAziz ve Celil olan EW Allah, kavimlerinin engelleyip, tuzaklar kuracaklarını bildiği halde peygamberler gönderdi ve onlara elçilik görevlerini tebliğ etmelerini emretti, fakat onları koruma altına aldı, onlara elçilik görevini tebliğ etmek için imkân verdi. Buna göre insanları kuşattı meâlindeki beyanın anlamı, ilim ile yahut onları kudret ve galibiyetiyle kuşattı demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Sana gösterdiğimiz o rüyayı ve Kur'ân'da lânetlenen ağacı, sadece insanları sınamak için meydana getirdik. Müfessirlerin büyük çoğunluğu şunu söylemişlerdir: Allahın Hz. Peygambere (s.a.) gösterdiği rüya uyku halindeki rüya değildir, belki uyanıkken, uyuyabilen gözün görmesiyle görmüştür, uyumayan gözle (kalple) değil”. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Benim gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz””, Ancak Allah ona uyuyan bir göz ile rüya gösterdi, kalp ve bilgi türünden bir görme değil. Said b. Müseyyeb de şöyle demiştir: O uyku rüyasıdır, rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bir topluluğu minberler üzerinde gördü ve bu onun fenasına gitti, bunun üzerine fitne olmak üzere onlara mal verileceğini kendilerine hatırlattı. Bazıları da şöyle demiştir: Resülullah'a (s.a.) rüya gösterildi, rüyada sanki güven içinde Mescid-i Harama giriyordu, bu rüyayı gördüğünü ashabına haber verdi. Hudeybiye savaşı olunca ve Beytullaha gitmesi engellenince, bazı insanlar onun bu rüyasından şüpheye düştüler. İşte haber verildiği gibi o rüyanın insanlar için imtihan olması budur. Fakat Hz. Peygamber (s.a.) o rüyada Mescid-i Harama ne zaman gireceği kendisine açıklanmamıştı. Oysa Hz. Peygambere (s.a.) güven içinde Mescid-i Harama gireceği şu beyanda vâdedilmiştir: “Allah, resülüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir”
Sadece insanları sınamak için. Fitne şiddetli bir meşakkattir. Eğer bu, Beytülmakdise yolculuğunda gördüğü ve haber verilen mücizelere dair olsaydı, herhangi bir insanın öğretmesi ve büyü yapmasıyla bunun gibi bir olayı düET şünmek mümkün olmazdı. JAllah'ın haber verdiği bu durum insanlar için imtihan olsun diye bu rüyayı Hz. Peygamber gördü. Bu imtihan haber verilen rüyayı tasdik etmek veya yalanlamak şeklinde idi. Bu uykuda görülen bir rüya olsaydı bile belirttiğimiz sebeple bu zaten onlar için bir imtihandır. En doğrusunu Allah bilir.
Kur'ân'da lânetlenen ağaç. Yani Kur'ânda sözü edilen lânetlenmiş ağaç da onlar için bir imtihan idi. Nitem Allah Teâlâ bunu şöyle buyuruyor: “Biz o zakkumu zâlimler için bir sınama aracı yaptık. O, cehennemin ta dibinde yetişen bir ağaçtır”. Bu ağacın onlar için fitne olma yönü kıssada belirtilen şu sözlerdir: Muhammed şöyle diyor: Cehennem ateşinde bir ağaç vardır, oysa ateşin tabiatı ağacı yok etmektir, cehennem de ağaç nasıl bulunuyor da onu ateş yok ediyor? Fakat onlar cehennemdeki ağacın da ateşten bir ağaç oldugunu, içeceklerinin de ateşten olduğunu, bunun gibi yiyeceklerinin de ateşten olduğunu bilmediler. Ağaç ateşten olunca onu ateş yemez. Bu konuda şöyle diyenler de vardır: Zakkum kaymak ve hurmadır, cehennemde kaymak ve hurma nasıl bulunabilir? Bununla, cehennemde ağaç bulunduğuna dair verdiği haberde Hz. Peygamber'in (s.a.) yalancı olduğu iddia ediyorlar. İşte o ağaç da Hz. Peygamber'i (s.a.) doğrulama ve yalanlamada onlar için bir imtihan (fitne) vesilesi olmuştu.
O ağaca lânetlenmiş adı verilmesinin sebebi hakkında bazıları şunu söylemiştir: Araplar eziyet veren her zararlı nesneye lânetlenmiş adını vermişlerdir. Bu sebeple zakkum ağacına da lânetlenmiş adı verilmiştir, çünkü cehennem halkına eziyet edip zarar veriyordu. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: O ağaca lânetlenmiş adı verilmesinin sebebi, cehennem halkının lânetlenmiş olmasına bağlıdır, bunun için cehennem halkının adıyla anılmıştır. Bu, gündüze gören“, adını vermek gibidir. Gündüz görmez, belki gündüz aracılığı ile görülür, dolayısıyla gündüz görme sebebi olmasından dolayı bu adı almıştır. Bu mesele de buna göre değerlendirilmelidir. Lânetin aslı uzaklaştırmaktır, her türlü hayır ve menfaat ağaçtan uzaklaştırıldığı için bu adı almıştır, dolayısıyla ağaç lânetlenmiştir. Tıpkı şu beyanda belirtilen husus gibi: “Rabbim, o putlar, insanlardan birçoğunu saptırmışlardır”?, Allah bu âyette saptırmayı putlara nispet etti, putların ise bunda bir etkisi yoktur, fakat insanlardan birçoğu onlar aracılığı ile saptılar, dolayısıyla sanki onları o putlar saptırmış gibi oldu. [9] EM Bu mesele yine yüce Allah'ın şu sözü gibidir: “Dünya hayatı onları aldattı..." Yani dünya hayatına aldananları bırak demektir. “Fi'l-Kur'âni” kelimesi: Yani Kur'ânda belirttim demektir. Lânetlenmiş ağaç da müstesna... o Kur'ânda bulunmaz. Bu Allah'ın sözünü ettiği musibetler ve diğerleri gibidir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki”. Musibetler Kitapta olmaz, fakat Kitapta belirtilmiştir. Sözünü ettiğimiz uyarılarla biz onları korkuturuz. Fakat bu onların taşkınlıklarını iyice arttırmaktan başka bir şey sağlamaz. Bu, şu ilâhi beyanlarda bahsettiğimiz husustur: “Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”; “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. Bu beyanlarda sözü edilen nefret ve azabı artırmıştır. Çünkü onlar, Hz. Peygambere (s.a.) alay ve hakaret gözü ile baktılar. Müslümanlara gelince, bu âyetler onların imanlarını ve hidâyetlerini artırmıştır, çünkü onlar ona saygı ve değer verme gözü ile baktılar.
---
Dipnotlar:
“Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı; onlar tuzak kuruyorlardı Allah da bozuyordu. Tuzak bozma işini en iyi yapan Allah'tır”. Yani kalp ve bilgi ile görmektir. “ Buhâri, “Teheccüd” 16; “Salâtüt-Terâvih” 1; Müslim, “Salâtü 1-müsâfirin” 125; Ebü Dâvüd, “Allah, resülüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir. Allah izin verirse hiçbir şeyden korkmaksızın, (umrenizi yaptıktan sonra) ya saçlarınızı kazıtarak veya kısmen kestirerek, güven duygusu içinde Mescid-i Harama muhakkak gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilmektedir ve bundan başka hemen gerçekleşecek bir fethi de takdir buyurs “İçinde dinlenesiniz diye geceyi, (işlerinizi) görmenizi sağlasın diye gündüzü size bahşe“Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu. Bundan böyle kim bana uyarsa o bendendir; kim de bana karşı gelirse artık sen çok bağışlayan, pek esirgeyensin” “Dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa birak” “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allaha göre kolaydır”. “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı” (Fâtır, 35/42).
İsra' 17:61
Hani, meleklere, “Âdem'e secde edin” demiştik. İblis'in dışmda hepsi secde ettiler. İblis, “Ben, çamurdan yarattığın kimseye secde eder miyim!” dedi. “Eescüdü” Secde eder miyim? Yani secde etmem demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem Bu göstermektedir ki “eescüdü” sözünün mânası şudur: Yani secde etmem. İblis kıssasında Allah çeşitli sözlerden bahsetti. Bir kere “Ey İblis! Sana ne oldu ki secde edenlerle beraber olmadın”. Başka bir yerde şöyle buyurdu: “Secde etmekten seni engelleyen şey ne idi?”“. Bir başka yerde de “Seni secde etmekten alıkoyan nedir?” ve benzeri âyetler. Dolayısıyla bunun tek bir halde değil, değişik hallerde olması mümkündür. Bu da ona benzer. [ ] Âdem (a.s.) kıssasında sözü edilen değişik durumlar da böyledir. Şöyle ki, bir kere “topraktan yarattı başka bir kere “çamurdan””, bir kere de “şekillenebilir özlü balçıktan yarattı”? ve benzer âyetler. Bu, Âdem'in çamur iken değişen hallerinden haber vermektir. Arapçadan başka bir dilde olması da caizdir. Burada ise çeşitli sözlerle, fazlası ve eksiği ile bahsetti, çünkü sözler mânayı değiştirmez.
---
Dipnotlar:
“Dedi ki: “Ben, şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan yarattığın bir insana asla secde etmem!”. “Allah, “Ey İblis dedi, “Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü taslıyorsun yoksa ululardan mısın?” (Sâd, 38/75). “Allah buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir” (İblis), Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın dedi” (el-Arâf, “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık” “Sizi (özel) bir çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak O'dur. O'nun katında bir ecel daha vardır. Siz hâlâ şüphe ediyorsunuz”. “Andolsun biz insanı şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan
İsra' 17:62
Şu benden üstün kıldığına bak. İblis (Allah'ın lâneti üzerine olsun) Âdem'in faziletini ve Allah'ın ona ikram ettiğini ikrar etti. Her ne kadar şeytan kendisinin ateşten, Âdem'in ise çamurdan yaratıldığını söyleyerek yaratılış bakımından Âdem'den üstün olduğunu iddia etmiş olsa da Âdeme verilen bu üstünlük ya Allah'a itaat etme yahut Allah'ın verdiği peygamberlik yönünden olmuştur”. Çünkü şu benden üstün kıldığına bak demiştir. Şeytan, ya Allaha itaat ettiği? yahut Allah Âdem'i kullarına elçi olarak gönderdiği için, Âdem'in kendisinden üstün olduğunu ve ikrama nail kılındığını ikrar etmiştir.
Yemin ederim ki eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım! Şeytanın, Rabb'ine hitap ederek eğer beni şu zamana kadar yaşatırsan diye hitap etmesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü kıyâmete kadar tehir edilip saptırmaya devam etmeyi, Allahın bir nimet ve lütfu olarak istediği için, istemiştir. “Eğer bana o nimetleri verirsen sana isyan edeceğim der; nimet karşılığında Allah'a ancak itaat ve şükür kelimeleri ifade edilir, nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onların içinde öyleleri var ki, “Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz” diye Allah'a söz vermişlerdi”, Ancak nimet karşılığında Allah itaatla karşılık verebilir, fakat isyanla mukabelede bulunmak diye bir şey bilinmemektedir.
[ ]Eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan meâlindeki beyan iki mânaya gelir: Birincisi tekit olmak üzere belirtilebilir. Şeytan şöyle der: Sen eğer beni kıyâmete kadar tehir ederek yaşatırsan ben de Âdem'in zürriyetini peşime takacağım; yahut onun tarafından bir temenni olmak üzere söylenmiş olabilir.
Burada iki durum söz konusudur: Tehir edilmek ve Âdem'in neslini peşinden sürüklemek ve bunların her ikisini de istemek.
Eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan. Bu beyanda Mütezile'nin görüşüyle çelişen bir işaret vardır: Çünkü İblis Rabb'inden tehir edilme ve kıyâmete kadar bırakılmayı istemiştir, oysa ki o Allah'ın, kendine yaptığı vâdi gerçekleştireceğini ve kıyâmete kadar bırakacağını biliyordu, melekler ise bunu bilmiyorlardı, belki şöyle demişlerdi: Bir kul gelip de onu öldürecek ve vâd ettiğini yerine getirilmesinin ve belirlenen vakte kadar bırakılmasını engelleyecek, işte o Rabb'ini, onlardan daha iyi tanıyor. Böylece İblis, “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için...” demiştir. Onlar ise şöyle diyorlardı: Allah İblis'i saptırmadı, O şeytanı onlardan daha iyi bilir.
Neslini peşime takacağım. Bu beyan hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onları kuşatacağım, ihata edeceğim. Bazıları da buna, saptıracağım anlamını vermiştir. Nitekim bu husus, başka bir âyette şöyle ifade edilmiştir: “Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım””, Bazıları da “le ahtenikenne” kelimesine “mertebesinden aşağı indireceğim” anlamı vermiştir. Denildi ki, istila edeceğim demektir. İbn Kuteybe “le ahtenikenne” kelimesine kökünü kazıyacağım demektir. “Le ahtenikenne” kelimesinin “haneked-dâbbete” sözünden alındığı da söyleniyor. Hayvanı dizginledi, yönetmek için hayvanın alt çenesine ip bağlayınca “haneke dâbbetehü hanken” denilir. İbn Kuteybe bu ifade hakkında şunu söylemiştir: İstediğim gibi onları güderim Yemin ederim ki eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım. Başka bir âyette belirtildiği gibi, sanki şeytan Rabb'inden (ecelinin) tehir edilmesini istemiştir. Sanki melün şeytan, (SİKıyâmet gününde senin üzerine lânet olsun?” meâlindeki beyanı işitince şöyle dedi: “Rabbim! Kıyâmet gününe kadar bana mühlet ver”, Şeytan, kendisine iman etse de rahmetin kendisine dokunmayacağını bildi, çünkü Allah Teâlâ kıyâmet gününe kadar ona lânet ettiğini zikretmiştir. Lain, Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılandır. İşte o zaman Rabb'inden, kıyâmet gününe kadar mühlet istemiştir. O melün şeytan, yaratıkların Allaha itaat etmesinin, Allah'ın mülkünde bir şeyi artırmayacağını, isyanının da mülkünden bir şeyi eksiltmeyeceğini biliyordu, bunun için “Âdem'in neslini peşime takacağım, onları azdıracağım ve yoldan çıkaracağım” demiştir?, LEE SİZE rd ii ASİ (İLİ
---
Dipnotlar:
Yüce Allah'ın şu âyetine işaret ediyor: “Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın dedi” (el- A'râf, 7/12). Her ne kadar Arapça metinde “li tâatihim” şeklinde yazılarak tashih edilmemişse de aslında “litâatihi” (xet) şeklinde düzeltilmesi gerekir. “Allah şeytanılânetlemiştir, o da “Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allahın yarattığını değiştirecekler? demiştir” 29 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 258.
İsra' 17:63
Git! Onlardan kim sana uyarsa, onlara ihsan etmem ve nimet vermemle beraber, cezanız eksiksiz bir ceza olarak cehennem olacaktır. İbn Kuteybe “mevfüren” 4) kelimesine “Çokça tamamlanmış” anlamı vermiştir.
Bir başkası “vâfiren” kelimesine tam mânası vermiştir.
İsra' 17:64
Haydi, onlardan gücünün yettiklerini sesinle (telkinde bulunarak) çağrınla ayart. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Biri, belirttiği gibi şeytana imkân ve güç vermek şeklindedir. Yani Rabb'ine âsi olup emrini (secde emri) terkedince, Allah, rüsvay etmek için ona bu imkânı verdi ve onu bunları yapmaya muktedir kıldı, çünkü Allah'ın Âdem secde etme emrini kendisi için zulüm kabul etmiştir. Bu sebeple Allah onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Kıyâmete kadar sana lânet olsun””“!, Lânet ve alçaltmanın tamamlanması için Allah ona bu imkânı vermiştir. İkincisi: Allah şeytana bu sözleri, tehdit ve korkutmak için söylemiştir. [§]Görmez misin ki şeytan bu sözleri Allah'ın tehdidinin ardından söylemiştir. Bu da yüce Allah'ın şu beyanında ifade edilen husustur: “Allah şöyle buyurdu: “Git! Onlardan kim sana uyarsa cezanız, eksiksiz bir ceza olarak cehennem olacaktır”?. Bu âyetteki “ayart” anlamına gelen “vestefziz” kelimesi, şeytanı, ona uyan ve dediklerini kabul edenleri tehdit etmesinin ardından söylenmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Dilediğinizi yapın; Allah sizin yaptıklarınızı görüyor”. Bu ifade -her ne kadar emir tarzında olsa da- aslında bir tehdittir. Buna göre onlardan gücünün yettiklerini sesinle (telkinde bulunarak) çağrınla ayart meâlindeki beyan, senin için ve sana uyanlar için şöyle bir ceza vardır demektir. Yahut belirttiğimiz gibi, bunu yapmak için şeytana imkân ve güç vermek onu aşağılamak ve lânetlemek içindir. Yoksa sözü edilen eylemleri yapmasını Allah'ın ona emretmesi mümkün olmaz. O zaman bu emir sefihlik ve çirkin işleri emretmek anlamına gelmiş olur. Oysa yüce Allah çirkin ve günah olan eylemleri yapmayı emretmeyeceğini, sadece adaleti emredeceğini haber vermiştir. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “De ki; Allah çirkin işleri emretmez”; “Allah adaleti, güzel işler yapmayı ve akrabaya vermeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve zorbalığı yasaklar”. Eğer bu ifadeler emir mânasına alınırsa çirkin işleri ve kötülükleri emretmesi anlamına gelmiş olurdu. Dolayısıyla bu durum, yukarıdaki âyetin, sözünü ettiğimiz iki yorum şeklinden biri anlamına geldiğine işaret eder. Yahut uzak görmek ve kendi isteği ile şeytana uymayı tercih edenler dışında, sözü edilen sebeple o işleri yapma imkânına sahip ve kâdir olmaktan umut kesmek üzere olur. Bu da Allah'ın belirttiği şu husustur: “Şüphesiz, azgınlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”, En doğrusunu Allah bilir.
Onlardan gücünün yettiklerini ayart. İbn Kuteybe “vestefziz” kelimesi hakkında şöyle demiştir: Yani koş, yaya olarak...” Ebü Avsece de şöyle demiştir: “Vestefziz”, yani hor gör. Yani o da bu çağrıyı kabul etti, emretti de emrini yerine getirdi. “Firavun bu konuşmalarla halkının aklını çeldi, hemen ona boyun eğdiler”, Yani onlara emretti de onlar ona itaat ettiler. Yahut onları çağırdı da kabul ettiler.
Sesinle. Bu kelimenin üç türlü yorumlanmaya ihtimali vardır: Birincisi gerçek ses anlamıdır. Öyle ki şeytanın sesi olur ve o sesle insanları davet eder, bu görünen kesif nefsin (beden) içinde gizli olan nefs o sesi duyar fakat görünen beden onu duymaz. İnsanın kalbine çok şey geldiği halde bunların nereden geldiğini, heyecanının neden olduğunu ve nereden atıldığını bilmez; bilmeden ve muttali olmadan kalplere birçok şeyi vesvese olarak sokar. Buna göre şeytanın, biz işitmesek de insanları kendisi aracılığı ile çağıracağı sesinin olması caizdir. Fakat o görünürdeki bedene işittirdiği ve gördürdüğü şeyleri (içinde saklı) gizli nefse işittirir, bundan gizli nefsi kastediyorum. Görmez misin ki uykuda olan insan birçok şeyi görür, dünyanın en uzak yerinde bulunur, oysa görünen nefs burada durmaktadır. İşte bütün bunlar gizli nefs ile yapılır.
İkincisi: O ses gerçekten ses değil belki temsilidir. Fakat Allah sesten söz etti, çünkü bazı hususların bazı kimselere bildirilmesi ses aracılığı ile olur, bazı insanlar bazı insanları uzaktan çağırır. Bu sebeple Allah, insanlara uzaktan verdiği ve Allaha asi olmaya çağırdığı vesvese yerine, şeytanın sesinden söz etmiştir. Hasan-ı Basri de “Şeytan ona vesvese verdi” meâlindeki beyan hakkında böyle, uzaktan, kula yakınlık olmaksızın vesvese verdiğini söyledi.
Üçüncüsü: Her âsinin yaptığı gibi şarkı, çalgı aletleri ve diğer işlerin nispet edilmesine göre anlaşılır. Yahut her âsi, her sapık kişinin yaptıklarının şeytana nispet edildiği gibi, ses de kendisine nispet edilir. Nitekim Müsâ (a.s.) da bu işleri şeytana nispet etmiş, şöyle demiştir: [ ] “Bu şeytanın işlerindendir”?”;
“Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir””!. O iş gerçekten şeytanın işi değildir, fakat Allah Teâlâ bu sözü söyledi ve onu şeytana nispet etti, çünkü o işi yapanlar şeytanın emri ve çağrısı ile yaparlar. Müfessirlerin büyük çoğunluğu “bi savtike” sözüne “senin çağırman ile” mânasını vermişlerdir.
Süvarilerinle yayalarınla onlara karşı ordu topla. Bazıları “eclib” kelimesine, onları topla anlamı vermişlerdir. Şöyle denilir: “Ecebtühüm”, onları peşimden celp ettim. Bu Ebü Avsece'nin görüşüdür. “Bi haylike ve racilike”. Daha önce sözünü ettiğimiz üç şekilde tevil edilebilir: Birincisi, şeytanın kendi türünden atlıları ve yayaları olur, biz onları görmesek de onun yapısı bunları çeker. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları inanmayanların yoldaşları yaptık”. Şeytanın, bizim görmediğimiz fakat onların bizi gördüğü atlıları ve yayalarının olması mümkündür. İkincisi, daha önce de sözünü ettiğimiz üzere o temsili bir ifadedir, fakat Allah atlılardan, yayalardan söz etti, çünkü uzakta ve yakında ihtiyaç olduğu zaman insanlar atlı ve yaya olarak birbirine ulaşırlar. Belirttiğimiz üzere Allah onun için de bundan bahsetmiştir. Üçüncüsü: Allah kendisine isyan noktasında süvari olan herkesi ve yine Allaha isyan noktasında her yaya yürüyeni, ses konusunda belirttiğimiz üzere Allah'a isyan noktasında her sesi nispet ettiği gibi bunları da şeytana nispet etti. En doğrusunu Allah bilir.
Mallarına, evlâtlarına ortak ol. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Şeytanın mallara ortak olması Câhiliye döneminde yaptıkları gibi, Allaha bahire, sâibe, vasile ve hâmi develeri nispet etmelerdir”, Evlatlara gelince onları yahudileştirdiler, hıristiyanlaştırdılar ve Mecüsileştirdiler, bu Katâde'nin görüşüdür. Bazıları şöyle demiştir: Şeytanın mallara ortak oluşu, manen pis ve haram yollarla kazanmaları, onu böyle yerlere ve helâl olmayan alanlara harcamalarıdır. Evlada ortak olmalarına ise zinadan doğan çocuklardır. Bazıları da şöyle demiştir: Mallar, ilâhları önünde kestikleri hayvanlarla ilâhlara tahsis ettikleri ekinler ve hayvanlardır”, Bu ifadelerin daha önceki Haydi, onlardan gücünün yettiklerini sesinle (telkinde bulunarak) çağrınla ayart! Süvarilerinle yayalarınla onlara karşı ordu topla meâlindeki âyetin sılası olması da mümkündür. Zikredilenlerin sonuna kadar, öyle ki şeytan onlara mal ve evlatta ortak olur.
Bununla beraber, Allah'ın sözünü ettiği nesnelerdeki ortaklığın anlamı, en doğrusunu Allah bilir ya, kendisi inşa etmek ve yaratmak itibariyle, bu mallar ile evladın gerçekte Allah'a ait olmalarıdır. Gerçek mülkiyet, belirttiğimiz sebeple Allah'a aittir, görünürdeki yararlanma ise kullarına aittir. Zira bunların hepsi, sınama hakkı dolayısıyla Allah'ındır ve onları bunlarla sınar, yararlanma hakkı ise kullarındır. Çünkü Allah'ın, kendi menfaati için bir şey yaratması mümkün değildir, belki kulların onlardan yararlanmaları için bunları yaratır. Oysa Allah kulları için şeriatler koydu, İblis de onlar için gidecekleri yollar belirledi. Bu, yüce Allah'ın şu belirttiği husustur: “Yoksa onların ortak koştukları tanrıları var da Allah'ın izin vermediği kuralları bunlar için din mi yapıyorlar?” O malları Allah'ın şeriatı yolunda değil de İblis'in çizdiği yolda harcadıkları zaman İblis'i o mallara ortak etmiş olurlar. İnsanlar için çizdiği ve gösterdiği yolda şeytana itaat söz konusu olan her şeyde kullar şeytanı onlara ortak etmiş olurlar. Çünkü evlat üç sebepten dolayı istenir: Ya yalnız başına kalma durumunda onlarla ünsiyet etmek için, yahut düşmanlara karşı evlattan yardım almak için, yahut da vefat ettikten sonra anılmak için. Bunun gibi, mallar da şunun için istenir: Ya hayatta iken onlardan yararlanmak için, yahut düşmana karşı yardımcı olmak için, yahut bıraktıkları hayırlarla anılmak için. Fakat eğer kullar bu malları İblis'in emrettiği yollara harcarlarsa, onu bu mallara ortak etmiş olurlar. Şeytanın, kulların mallarına ortak olması ise, onlara emredip haram kazanç elde etmelerini sağlamak ve helâl olmayan yollara harcamakla olur. Evlatta da durum böyledir. Şeytan evlada kötülüğü emreder Kendilerine vâdde bulun. Müfessirlerin büyük çoğunluğu bu kelime hakkında şunu söylemiştir: Yani onlara cennet yok, cehennem yok, diriliş yok diye vâdde bulun, fakat o onlara Allah'ın vâdettiğinin tersini vâdeder, Allah'ın korkuttuklarının zıddı ile korkutur. Allah'ın ümit vâdi onda tehdit olur, Allah'ın korku vâdi onda ümit vâdi olur. Bu, şu ilâhi beyanda buyurulan husustur: “Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştur; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım”?”. Yüce Allah şeytanın vâdettiklerinin yalan çıkacağını haber vermiştir. İşte bu durum zaten şeytan insanlara aldatmadan başka bir şey vâdetmez meâlindeki ilâhi beyanın ifadesidir. Yani yalan ve bâtıldan başka bir şey vâdetmez. Çünkü bunların hepsi vâdettiğinin tersine çıkar.
---
Dipnotlar:
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 258.: Yani korku onu hafifletti/istihfaf etti. Tenzil-i Azizde [Kurân] “Onlardan dilediğini istifzaz et” cümlesi vardır. Yani sesini ve çağrını hafiflet. “Derken, şeytan şöyle diyerek onun kafasını karıştırdı: “Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” (Tâhâ, 20/120). “Müsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: ‘Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!”. Yüce Allah'ın şu âyetine işaret ediyor: “Allah bahire, sâibe, vasile ve hâm (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkârcılar kendi uydurdukları yalanları Allaha yakıştırmaya çalışıyorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar”. ve kötülüğe çağırır, onlar da bu çağrıya itaat ederler ve uyarlar. İşte bu, en doğrusunu Allah bilir ya, şeytanın evlada ortaklığıdır. Müellif şu âyete işaret ediyor olsa gerektir: “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allaha pay ayırıp zanlarınca, “Bu Allaha, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler. Ortakları için ayrılan Allaha ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allaha pay ayırıp zanlarınca, Bu Allaha, bu da ortaklarımıza (putlara) dediler. Ortakları için ayrılan Allaha ulaşmıyor, fakat Allah için ayrılan ortaklarına ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar!”.
İsra' 17:65
Benim kullarım üzerinde senin hiçbir nüfuzun olmayacaktır. “Sultan” sözünün üç mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi, güç ve kahırdır. İkincisi, delil ve burhandır. Üçüncüsü, velâyettir. Kudret ve kahıra gelince, Allah şeytana onları kâhretme gücü vermemiştir. İster istesinler ister dilemesinler fark etmez. Bunun gibi, şeytanın onlar üzerinde çağırdığı ve emrettiği işlerde kuvvetli bir delili de yoktur. Nitekim kıyâmet gününde şeytan şöyle diyecek: “Benim onlar üzerinde bir yaptırım gücüm yoktu”. Velâyet anlamında sultana gelince, şeytanın, kendisine uymayı ve onu dost edinmeyi tercih edenler hakkındadır. [ ] Tıpkı şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “Şeytanın nüfuzu sadece kendisini veli edinenler üzerindedir”; “İblis, aralarından senin samimi kulların hariç, onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım”. Allaha ihlâs ile bağlanan üzerinde onun bir nüfuzu yoktur. “Sultan” kelimesinin delil mânasına gelmesi muhtemeldir. Çünkü kullar Allah'ın emrine onun gönderdiGüvenip dayanmak için Rabb'in yeter. “Vekilen” kelimesinin, seni şeytanın yaldızlı sözlerinden ve aldatmalarından koruyan bir koruyucu olarak, şeytanın tuzaklarına karşı sana yardım edici olarak, korkunca sığınacağın sığınak olarak, bütün işlerinde dayanacağın bir dayanak olarak yeter anlamlarına gelmesi muhtemeldir.
İsra' 17:66
Lütfuna nâil olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren Rabb'inizdir. “Yüzci” gemiyi, denizde akıtır, sevkeder ve seyrettirir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah denizde gemileri bizim emrimize verdi, karada da hayvanları emrimize verdi ki, onlara binerek denizlerde, çöllerde ve karada mesafe katedelim, bu sayede uzak ülkelerde bizim için yaratılan ihtiyaçlarımıza ve uzak mekânlara ulaşalım. Nitekim bunu şu ilâhi beyanda söylemiştir: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur”, Yani Allah onları bizim emrimize verdi. Biz şöyle deriz: Bunun gibi, sözü edilen nimetleri bizim emrimize Allah verdi. Ancak bu işlerin Allaha nispet edilmesi, “denizde ve karadaki seyrimizi ve dolaşmamızı o yarattı” ve “bizim fiillerimiz Allah tarafından yaratılmıştır” dememize göredir. Sonra ondaki kudreti, hakimiyeti ve bilgisini hatırlatıyor. Şöyle ki Allah ağacı yarattı ve ağır bir cisim olmasına rağmen, ona su üzerinde duracak bir özellik vermiştir. Ağırlığı olan cisimlerin tabiatlarından biri suda süzülüp dibe inmektir. Ahşabın su üzerinde durmasını sağlayan özelliğin ne olduğunu anlamıyoruz, halbuki ağırlığı ağaçtan daha az olan nesneler suya batmakta ve dibe inmektedir. Yahut ağaç tabiatı gereği Allah'ın lütfu sebebiyle, suyun üzerinde duracak ve dibe batmayacak şekilde yaratılmıştır. İçindeki bizim anlayamadığımız bir özellik sebebiyle yahutta kendi lütfu ile suyun üzerinde duracak bir nesneyi inşa etmeye gücü yeten Allah, insanların aklı bunu idrak etmese ve anlayışı bundan âciz kalsa da bu insanları yaratmaya ve yok olup gittikten sonra onu yeniden yaratmaya elbette kâdirdir. Tabiatı suda süzülmek ve dibe batmak olan bir ahşabı su üzerinde duracak ve hareketsiz olarak kalacak şekilde yarattığı gibi, elbette sözünü ettiklerimizi yapmaya kādir olur. Gemilerin geçmesi için denizlerdeki dalgaları sakinleştirmeye kâdir olan ve akarsuda seyreder gibi gemilerin orada seyretmeleri için rüzgârları yaratan ve bu şekilde bunları yapmaya kâdir olan, yok olduktan sonra canlıları belirttiğimiz şekilde diriltmeye kâdir olur. Bunda, belirttiğimiz gibi, Allah'ın, şükretmemizi bize öğüt vermesi, kendisine saygı duymamız, herhangi bir şey üzerinde gücünü ve hâkimiyetini inkâr etmememiz için kendi nimetlerini hatırlatması vardır. Bununla beraber, akıllar anlama noktasında eksik olduğu için insanlardan bazıları bunu inkâr etmektedir.
Bu beyanda ayrıca çeşitli anlamlara işaretler bulunmaktadır: Birincisi, denizleri ve karaları katetmeye kendileriyle ulaşılan gemileri ve gemilerle taşıma yapmak gibi yolları öğretmeye işaret vardır. İkincisi, denizleri ve karaları bizim emrimize vermektir. Öyle ki bunlar eğer bizim emrimize verilmemiş olsaydı onları kullanmak bizim için mümkün olmazdı. Üçüncüsü Hz. Muhammed'in peygamberliğini göstermesidir. Çünkü eğer gökten bir haber gelmeseydi, uzak beldelerde ve uzak mekânlarda ihtiyaçlarımızı karşılayacak unsurların bulunduğunu bilemezdik. Bu mekânlara götüren o deniz yolunu ancak resülün Allah Teâlâdan getirdiği haberle bilebilirdik.
[S]O size çok merhametlidir. Bazıları şöyle demiştir: Sizin için gemileri, uzak beldelerde sizin için yarattığı rızıklarınıza ulaşmanız için hayvanları yaratması, Allah'ın rahmetindendir. Bazıları da şöyle demiştir: Tövbe edip hatalarınızdan dönünce, Allah size çok merhamet edendir. Yahut âyet inananlar hakkındadır, Allah ise inananlara merhamet etmeye devam etmektedir. Eğer bu ifade rızıklar hakkında ise o zaman bütün insanlar içindir.
Eğer Seneviler şu soruyu sorarlarsa: Siz Rabb'inizi rahmet ve şefkatle niteliyorsunuz. Oysa ki o sizi öldürüyor, katlediyor, üzerinize şiddet ve sıkıntılar, külfetler yüklüyor, bunlar rahmet sıfatının bir sonucu değildir.
Buna şöyle cevap verilir: Birden fazla yerde bu sorunun cevabını size belirttik. Şöyle ki: Kişi kendisine karşı çok merhametlidir, nefsine karşı rahmet ve şefkati vardır, bununla beraber kendisine sıkıntılar ve büyük külfetler yükler, çünkü sonunda bunlardan bir fayda umar; hacamat yaptırmak, kan aldırmak, tadı hoş olmayan ilâçlar içmek bunun örnekleridir. Şayet bunların sonunda sağlanacak faydayı düşünmezse bunlara tahammül göstermez. Ana-baba da böyledir, herkesin bildiği şekilde çocuklarına karşı merhamet ve şefkatleri vardır. Fakat buna rağmen, çocuklarına sözünü ettiğimiz sıkıntılı işleri, büyük külfetleri yüklerler, çünkü sonuçta onlar lehine bir fayda umarlar. Buna rağmen ana-babanın yükledikleri bu külfet ve sıkıntılar kendilerinin merhamet ve şefkatle nitelemelerine engel olmaz. Bunun gibi, yüce Allah'ın bize yüklediği külfetler ve verdiği sıkıntılar onun rahmetle nitelenmesine engel olmaz ve bunlar onu hikmet dairesinin dışına çıkarmaz, bilakis O -kendisinin buyurduğu gibi- “Merhamet edenlerin en merhametlisidir””!,
İsra' 17:67
Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. Yani onların putlara ibadetten umdukları şey bâtıl olmuş, sadece Allaha ibadet kalmıştır. Çünkü Allah'a ibadetten umulan akıbet bâtıl olmaz.
İİÇünkü onlar putlara ve resimli heykellere tapıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Onlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”?; “Biz onlara, sadece bizi direkt olarak Allaha yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz”. Putlara taptıkları için Allah Teâlâ onların cahilliğinden ve âhirette o putlardan umduklarını vermekten onların âciz olduklarını, çünkü putların, dünyada kendilerine dokunan belâ ve musibetlerden hiçbirini defetme imkânına sahip olmadıklarını haber vermiştir, âhirette onlardan bunu nasıl beklerler? Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. Yani Allahtan başka taptıkları ilâhlar yok olur, sadece ibadete hak kazanan ilâh kalır, çünkü size O yardım etmiştir, sizi yok olmaktan O kurtarmıştır. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında. Onların âdetleri böyle idi, kendilerinin helâk olmasından korktukları zaman, Allah'a halisane bir şekilde dua ederlerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar””; “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalayarak üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler, (işte bu durumda) Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız' diye -din ve ibadeti yalnız O'na özgü kılarak- Allah'a dua ederler”, O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. Bu beyanın, verdiğiniz ahdi tutmaktan ve vâdinizi yerine getirmekten yüz çevirirsiniz mânasına gelmesi muhtemeldir. Çünkü onlar: “Eğer bizi bundan kurtarırsanız elbette şükredenlerden olacağız derler.” Onlar bu vâdlerinden yüz çevirdiler ve onu yerine getirmediler.
İnsanoğlu çok nankördür! Rabb'inin nimetlerine karşı çok nankördür. Allah onların cahilliklerini iki yönden hatırlatıyor: Birincisi genişlik durumunda kendilerine nimet veremeyeceğini, şiddet durumunda kendilerinden belâyı defedemeyeceklerini bildiği kimselere ibadet etmeleridir. İkincisi: Duyular âleminde başka birine nimet veren ve ona ihsanda bulunan kimseye şükredilir ve övülür. Herhangi birine insanlardan bir belâ ve şiddet gelirse, ona beddua ve EZ lânet eder. Kâfirlerin Allah ile muameleleri ( halkın birbiri ile muamelelerinin hilafınadır. Şiddet ve ve belâ durumunda ona halisane dua ederler, genişlik zamanında ise nankörlük ederler. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:68
Peki, O'nun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden emin misiniz? Nitekim bir kavmi karaya gömdü yahut başınıza taş yağdıracağından emin misiniz? Nitekim başka bir kavme taş yağdırmıştı. Onlar çakıl taşları idiler, onları bunlarla helâk etmiştir. Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Size yardım edecek bir yardımcı yahut yaslanacağınız bir dayanak bulamazsınız.
İsra' 17:69
Yahut sizi bir defa daha denize döndürmesinden emin misiniz? Yani sizi bir defa daha denize binmeye muhtaç kılmasından emin misiniz? Yahut inkâr etmeniz sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Yahut bu ifade şunu hatırlatır: Sözü edilen gemiyi inşa, onu denizde yürütme, dalgalarını teskin etme ve denizin korkularını defetmeye gücü yeten, sizi karada yok etmeye yahut ikinci defa sizi denize döndürüp orada boğmaya elbette gücü yeter.
Yahut sizi bir defa daha boğmayacağından emin misiniz? Bu beyanda belirtilen husus şu âyetlerde dile getirilmiştir: “Lütfuna nâil olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren Rabb'inizdir””; “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur” Bu ilâhi beyanlar kulların fiillerinde Allah'ın yaratmasına dair delil vardır. Çünkü onlar karada yürürler de denizde gemilerini yürütürler. Bununla beraber, denizde gemileri yürütmeyi de karada yürümeyi de kendinse nispet etti ki, Allah'ın bu işlerde yaratma fonksiyonunun bulunduğu bilinsin. Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Allah “tebian” buyurdu. Yani kanlarınız sebebiyle bizi takip eden ve o kan bedelinizi bizden talep edenler demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Teb?” kefil demektir. Bir yerde muhakeme olanlara da deniliyor. Başkaları onun” “tebia” dan geldiğini söylemiştir. [Ş]Yani kendinize tabi olacak birini bulamazsınız. İbn Kuteybe şunu söylemiştir: “Hâsıb” rüzgârdır, hâsıb adını almasının sebebi, ça-
---
Dipnotlar:
kıl taşlarını atmasıdır, bunlar da küçük çakıl taşlarıdır. “Kâsıf” ise ağaçları kıran şiddetli kasırgadır?. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi Kurân, s. 259.
İsra' 17:70
Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik. Âdemoğullarını en güzel şekilde yaratmak suretiyle onlara ikram etmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda da belirtildiği gibi: “Size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah'tır”?. “Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır””. Buyurduğu gibi insanı en güzel bir biçimde ve en güzel boyda yaratmıştır. Aynı zamanda kendilerinde, lütufları zilletten, güzellikleri çirkinliklerden, hikmeti anlamsızlıktan, hayrı şerden ayıracakları akıllar var etmek suretiyle onlara izzet ve şeref verdi. Yine onlarda hikmeti ve hayrı konuştukları, hikmetleri anlayıp bir araya getirmeye ulaştıkları bir dil yarattı. Yine rızıklarını en helâl hoş rızık yapmak, onlardan fazla olan (ve ihtiyaç sahibine verilmediği takdirde) kirli olan kısmını başkalarına bırakmak suretiyle şerefli ve aziz kıldı; yeryüzünde bulunan her şeyi yararlanmaları için yaratmak suretiyle şerefli ve aziz kıldı. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratmıştır””!. Yine bütün yaratıkları emrine verdiği için insanoğlunu şerefli ve üstün yaratmıştır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin için yaratmıştır”. Yine âdemoğullarını, bütün yaratıkları var etmenin amacı yapmıştır; âdemoğullarını, gökleri ve yeri, güneşi ve ayı, denizleri ve karaları, zor ve şiddetli olan her şeyi kullanmayı diger yaratıklar için hazırlanmamış biçimde ihtiyaçlarına ve menfaatlerine hazır hale getirmekle onları üstün kılmıştır. İşte insanların diğer yaratıklara üstün kılınması bu açıdandır.
ISJAllah'ın, âdemoğullarını üstün kılmasınm, Hz. Âdem'i üstün kılmasından dolayı olması mümkündür. Yine Âdem'i üstün kılması meleklerini ona secde ettirmesinden ve onu meleklere de peygamber olarak göndermesinden dolayı olması da mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey Âdem! Onlara isimlerini haber ver”, Allah Teâlâ Âdemlii (a.s.) üstün kılmca, onun oğulları da onun gibi üstün kılınmış oldular. İşte bu sebeple şunu ifade ediyoruz: Oğula hakaret etmekle babaya da hakaret edilmiş olur.
“Âdemoğullarının diğer hayvanlar ve yaratıklar üzerine üstünlüğü elleri ile yiyip içmelerdir, diğer hayvanlar ise ağızları ile yer içerler” diye müfessirlerce yapılan yorum işte bu sözü edilen üstün kılınmadır. Ancak Âdem için bunu bir özellik olarak belirtmesinde büyük bir hikmet ve fazilet yoktur (el ile yemek içmek). Fakat Allah âdemoğullarını, daha önce belirttiğimiz gibi lütuflar yönünden üstün ve aziz kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Onları karada ve denizde taşıdık. İşte bu sözünü ettiğimiz âdemoğullarının aziz kılınması ve meleklere karşı üstün tutulmasıdır. Ayrıca bunun iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır: Birincisi Allah'ın kara parçaları ile denizi âdemoğullarının emrine vermesi, böylece denizin içinde ve yüzeyinde bulunan çeşitli mallara ve menfaatlere ulaşmalarıdır. Kara parçaları da böyledir, içinde ve yüzeyinde bulunan mallar ve menfaatlere ulaşmaları için insanların emrine verilmiştir. İkincisi: Deniz ile kara parçalarının ötesinden ihtiyaçlarını giderecekleri öyle şeyler yarattı ki başka yaratıkların ötelerde ihtiyaçlarını giderecekleri şeyler yaratmamıştır. İşte bu insanların diğer yaratıklara üstün kılınmasının bir başka anlamıdır. Bunun yanında, biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik, meâlindeki beyanın ardından, insanoğlunun sözü edilen üstün kılınması ve ikram edilmesinin açıklamasıdır. Çünkü yüce Allah, onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın, âdemoğullarını şerefli kılması ve onları üstün olarak yaratmasının, başka varlık türlerinden seçmediği şekilde onların içinden nebiler ve resüller, takva sahibi kimseler ve hayırlı insanlar çıkarması tarzında olması da mümkündür. Görmez misin ki Müsâ (a.s.) şöyle demiştir: “Ey kavmim! Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın”.
[ ]Kendilerine güzel güzel rızıklar verdik. O da belirttiğimiz şu nimetlerdir: Allah onların rızıklarını ve gıdalarını temizlikte nihai dereceye ulaşmış özellikte yaptı. Öyle ki insanların dışındaki hayvanların gıdası ve rızkı böyle temiz değildir, çünkü hayvanlar insan yiyeceklerinden artan, iğrenilecek, sert, kepek ve diğer unsurlar çıkarıldıktan sonra artanları yiyorlar. İnsanların yiyecekleri pişirmede ve olgunlaşmada ve yumuşaklıkta son noktaya ulaştırdı. İnsanlar dışında kalan hayvanlar, gıdalarını çiğ olarak olduğu gibi, pişmemiş ve olgunlaşmamış halde iken yerler, bununla beraber, bunlarda iğrençlik ve eziyet veren özellikler vardır.
Ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık”. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Allah Teâlâ yarattıklarımızın birçoğuna onları üstün kıldık meâlindeki beyan şöyle açıklanır: Melekler dışındaki cinlere, şeytanlara ve şeytanların arkadaşlarına üstün kıldık. Bazıları da şöyle demiştir: Yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık, yani canlılara, dört ayaklı hayvanlara üstün kıldık anlamında demektir. Üstün elleri ile yemek yemelerinden ötürü ve rızıklarını da dört ayaklı hayvanların rızkından farklı yapmak suretiyle... Yarattıklarımızın çoğu üzerine, yani yeryüzünde bulunanlardan cinler ve diğerlerinden üstün kıldık, çünkü cinlere, kendilerinden bir resül gönderilmedi, onlara ayrı bir kitap da indirilmedi; belirttiğimiz gibi onların rızıkları, beşerin yediklerininden artan kemik, dışkı ve diğer maddelerdir. İnsanların diğer yaratıklar üzerine üstün kılınmasının anlamı işte budur.
İnsanların melekler üzerine, meleklerin de insanlar üzerine üstün kılınmasına dair söze gelince, biz bunlardan hiçbiri hakkında söz söylemek istemiyoruz. Çünkü bu konuda bir bilgiye sahip değiliz, bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Bu durum hakkındaki bilgi Allaha aittir. İnsanları melekler üzerine, melekleri de insanlar üzerine üstün kılmak bizi ilgilendiren bir şey değildir. En kötü ve en fâsık bir insanla, göz açıp kapayacak kadar bir zaman bile Allaha isyan etmeyenleri bir araya getirip “İnsanlar meleklerden daha üstündürler” diyerek değerlendirme yapmak caiz değildir. Fakat ille de bir söz söylemek gerekirse; peygamberler, elçiler ve en çok takva sahibi kimselerle melekler tafdil meselesinde bir araya getirilir, o zaman bazısının bazısından üstün olduğundan söz edilebilir. Yukarıda söylediğimiz gibi, bu mesele hakkında hüküm Allaha ait olup bizi ilgilendiren bir şey yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Sli ea i AE ART Ossie Jeso
---
Dipnotlar:
“Bir zamanlar Müsâ kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Allahın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”. Âdemoğulları ve Allahın Âdem'i onlar üzerine şerefli ve üstün kılması hakkında zikredilen şeyin, insanlar arasından gönderdiği peygamberler, elçiler, takva sahipleri ve hayırlı kimseler olması caizdir. Çünkü Allah insanlardan başkasına bu üstünlüğü vermemiştir. Görmez misin ki Müsâdan (a.s.) söz ederek: “Ey Kavmim! Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın” buyurmuştur. Ve yine buradaki: “Ademoğullarına güzel güzel rızıklar verdik” ilâhi beyanı da böyledir.
İsra' 17:71
Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağız. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu cümle “O gün Allah sizi çağıracak ve siz, (dünyada) çok az kaldığınız zaman içinde O'na hamdederek çağrısına uyacaksınız”” meâlindeki beyanla ilgilidir. Hangi gün? diye soracaklar, Allah Teâlâ da şöyle cevap verecek: Her insan topluluğunu önderleri ile çağıracağız. Önderleri ile anlamına gelen “bi imâmihim” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları önderleri ile çağıracağız, meâlindeki beyana şu anlamı vermiştir: Yani kabul ettikleri ve savundukları din ile demektir, herkes bağlı bulunduğu ve savunduğu din ile çağrılacaktır. Bazıları “bi imâmihim” kelimesine, başları ve kendilerini saptıran imamları ile, yani tâbi olanlar önderleri ile ve onları saptıran başları ile çağrılacaktır, hatta bazıları bazılarını kötüleyecek, bazıları bazılarına lânet edecek ve bazıları bazılarından uzaklaşmaya çalışacaktır, diye anlam vermiştir. Tıpkı şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”””; “İbrahim onlara şöyle demişti: Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız””; “Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik”?”, Liderlere tabi olanlar, uydukları kimselerle beraber çağrılacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: Her bir insan topluluğu kendilerini çağıran davetçileri ile çağrılacaktır; eğer davetçi peygamberse onunla, şeytansa şeytanla çağrılacaktır. Bu yorum daha önce sözünü ettiğimiz anlama yakındır. Bazıları “bi imâmihim” kelimesi hakkında şunu söylemişlerdir: Bu, meleklerin amellerini yazdıkları kitaplarla anlamına gelir. Bazıları da şöyle demiştir: Kendilerine indirilen kitapla. Aleyhlerinde kuvvetli delillerin bulunduğunu, uyduklarına delilsiz ve kanıtsız olarak tâbi olmaları sebebiyle kendilerine azabın gerekliliğini bilsinler diye herkes sözü edilen önderlerle çağrılacaktır.
Yukarıdaki görüşlerin özeti şu üç noktaya varıyor: Birincisi, kıyâmet gününde her insan topluluğunun önderi çağırılır, insanların bu önderi ya hayırda olur, ya şerde olur; sonra ona yaptığının karşılığı verilir, ardından tâbilerini kendileri için hazırlanan sevap ve azaba çağırmakla mükellef kılınır. Jİkincisi, hayır ve şerde öncülük eden her önder ve reis, yaptıkları davete uyanlarla beraber çağrılır; meselâ her peygamber kendisine uyan kavmi ile beraber çağrılır, şerre çağıran her önder ve şeytan da onların peşi sıra çağrılır. Üçüncüsü: “Bi imâmihim” demek, yaptıkları işlerin yazıldığı kitapları ile demektir. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız” ve benzeri âyetler.
O günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse. Hepsi kitaplarını okuyacaklar, ancak mümin kul kitabına bakınca orada yazılı olanlardan dolayı ferahlayıp sevinecek, Allah'ın hüccetlerine uyduğu için okumak kendisine kolaylaştırılacak ve basitleşecek. Kâfire gelince kitaba bakınca üzülecek, kederlenecek ve kitabını okumak kendisi için zorlaşacak. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Kitabı sağ tarafından verilen kimse der ki “Alın kitabımı okuyun. Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum”; “Kitabı sol tarafından verilene gelince o, “Keşke” der, “Bana kitabım verilmeseydi”©, Çünkü uyduğu kimselere delilsiz uymuştur. Yahut şu olur: Mümin kul kitabına baktığı zaman kötülüklerinin bağışlanmış olduğunu görür. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz“. Bunu görünce mümin olan ferahlar, kâfir ise aleyhine olarak kötülüklerinin bâki olduğunu, yaptığı iyiliklerin de geçersiz olduğunu görerek bundan dolayı üzülüp kederlenir. Yüce Allah işte bunun için söylediğini söyledi. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Kitabı sol tarafından verilene gelince o, “Keşke' der, “Bana kitabım verilmeseydi de hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!”. “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir” (el-Ahkâf,
İsra' 17:72
72. “Bu dünyada kör olan âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.
Bu dünyada kör olan âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Bu varlığının işaretleri ve birliğinin delilleri çok olmakla birlikte dünya hayatında Allah'ı birlemekte ve O'na iman etmekte kör olan, âhirete ve öldükten sonra dirilmeye dair âyetlere karşı da kördür. Bazıları da Bu dünyada kör olan meâlindeki beyan hakkında haktan kör olan, [ ] BEN onun delillerinden âhrette de kördür demiştir. Çünkü hakkın kendisine karşı kör olunca, onun delillerine karşı da kör olmuştur. Buradaki “fi” harf-i cerri “an” harf-i cerri mânasında olur. Çünkü Allah'ın birliğine işaret eden delillerle diğer âyetler, öldükten sonra dirilmeye ve âhirete işaret edenlerden daha çoktur. Çünkü hiçbir şey yoktur ki, onda Allah'ın birliğinin izi, ilâhlığına işaret eden deliller olmasın. Âhiret hakkındaki durum ise böyle değildir. Dolayısıyla Allah'ın varlığı ve birliği konusunda kör olan âhirete iman noktasında daha fazla kördür. Bazıları şöyle söylemiştir: Bu dünyada Allah'a imanda kör olan âhirette Allaha iman etmekte daha kördür. Çünkü dünya, kendisine iman etmenin kabul olunduğu yerdir, âhirette ise iman kabul olunmaz. Bu, şu beyanda söylenen husustur: “Artık kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına bir set çekilmiştir? Yani kendileri ile arzu ettikleri iman arasına bir engel girdi. Nitekim bu durum “tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” meâlindeki âyette belirtilmiştir. Yani Allah'ın şiddet ve azabını görünce kendileri ile benzerleri arasına set çekildi. Bu Hasan-ı Basri'nin görüşüdür. Ebü Bekir el-Esam da buna yakın sözler söylemiştir. O sözler de şunlardır: Bu dünyada cehaletinden dolayı hakka ve doğruya karşı kör olan kimse, âhirette doğruyu ve gerçeği bilme noktasında daha da kördür yahut buna benzer sözler söylemiştir. Bazıları da şunu söylemiştir: Dünyada iken kalbi Allaha imana ve tevhide karşı kör ise, o kişi âhirette gözü ve diğer duyuları daha da kör olur. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “O der ki: Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim”; “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız””. Sözü edilen şekilde onların duyuları gitmiş olarak haşredileceklerdir, çünkü onlar dünyada duyu organları olduğu halde bunlardan faydalanmayı terketmişlerdir.
Bu dünyada kör olan. Bu beyanın, Allaha iftira atmak suretiyle kör olan âhirette de kördür diye yorumlanmaya ihtimali vardır. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı” ve benzeri âyetlerde olduğu gibi, (Jâhirette Allaha iftira ediyorlar, dünyada yalan konuştukları gibi yalan konuşuyorlar. Şu beyanda olduğu gibi: “Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!” yüce Allah onlardan şöyle haber verdi: “Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”, Katâde bu dünyada kör olan meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Allah şöyle buyuruyor: “Dünyada, Allah'ın gösterdiği göklerin ve yerin, dağların ve yıldızların yaratılışı hakkında kör olan, görmediği âhiret hayatında da kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır. Bu yorum daha önce sözünü ettiğimiz yoruma yakındır. İbn Abbâs (r.a.) da şöyle demiştir: Bu nimetlerin Allah katından olduğunu bilmeye karşı kör olan, âhirette hüccetini bilmeye karşı daha kördür”, Şöyle de denilebilir: Allah'ın dinine karşı bu dünyada kör olan âhirette daha da kördür ve yolunu daha çok şaşırmıştır. Bunun hakkında: Delilinde sapmıştır da denilebilir. İbn Abbâs dışındaki bir müfessir de şöyle demiştir: Bu nimetlere karşı kör olan, yani kâfir olan, nimetleri gördüğü halde, onların Allah'tan olduğunu bilip de Rabb'ine şükretmeyen kimse, âhirette daha da kördür. Allah şöyle buyuruyor: Dünyada kör olan, âhirete ait hallerden olan diriliş ve ceza gibi görmediğimiz (gaib) işlere karşı kör olan orada daha çok kördür ve daha çok yolunu şaşırmıştır. Bu yorumların bazısı bazısına yakındır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
3H Bk. Taberi, Câmi'wl-beyân,, XV, 128; Âlüsi, Rûhul-meâm, XV, 124.
İsra' 17:73
O putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar. Bu durum kâfirlerden bir tür çağrı gibi oldu, ki eğer bu çağrıyı kabul edecek olsa, nerde ise onunla ayartılmış duruma gelecekti. Ayrıca kâfirlerin âdeti böyledir, Resülullah'ı nerede ise şaşırtacaklar, vahyedilen âyetlerden alıkoyacaklar ve onu bundan çevireceklerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir””. İşte onların âdetleri böyle idi. (JBir tuzak olmak üzere, Hz. Peygamber'den (s.a.) Allaha iftira etmesini ve sapıtmasını istiyorlardı, bu talep dalâlet ve inkârı açıklama şeklinde değildi, belki sapıklığa ve inkâra götürecek bir açıklama idi. Onlar aynı zamanda bundan, Hz. Peygamber'in yanında ve O'na yardım etmiş görünerek aslında, içinde bulundukları bazı işlerde Hz. Peygamber'in kendilerine yardım etmesini istiyorlardı. Fakat Allah Resülullah'tan istedikleri şeyleri, Kitab'ında belirttiği âyetler ve akli deliller sayesinde hepsinden O'nu korudu. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. Bu âyette yüce Allah, verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymaz hale gelmedikçe iman etmiş olmayacaklarını haber vermiştir. Mâsum olmayan insanın Allah'ın verdiği hükümden dolayı içinde sıkıntı duyması mümkündür, şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah ve resülüne eziyet verenlere, dünyada da âhirette de Allah lânet etmiştir”, Hata yapmaktan korunmuş (mâsum) olmayan kimseye eziyet edilmesi caiz olur fakat ona lânet edilmez. Allah'ın “İnanan erkekler ve inanan kadınlar...“ meâlindeki beyanı mevcuttur. Mâsum olmayan kimsenin, yaptığı işlerde muhayyer olması mümkündür. Bu konuda şu ilâhi beyan da vardır: “Allah ve resülüne itaat edin”, Bunun benzeri çok sayıda âyet mevcuttur. Bunun gibi, insanların akılları da Hz. Peygamber'in (s.a.) hatalardan korunmuş olduğuna (mâsum) şahitlik eder. Kim, bazı âyetleri tevil etmekle ve rivayet ettiği bir hadisle yahut rivayet ettiği Hz. Peygamber'den (s.a.) ısmet niteliğini uzaklaştırıp yok etmek isterse, biz onun tevilini de rivayet ettiği hadisi de kabul etmeyiz ve rivayetin yalan olduğuna şahitlik ederiz. Rivayet ettiği haberin, başka bir mânasının olması mümkündür. Bir râvinin hadisi, taşıdığı mânadan başka bir mâna ile rivayet etmeye hakkı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.), “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lâtı, Uzzâyı ve diğer üçüncüsü olan Menât1277 meâlindeki âyeti okurken şeytanın ona “Bunlar yüksek geniş kanatlı beyaz erkek deniz kuşları”, onların da şefaati umulur”? meâlindeki sözlerini telkin ettiğine dair yorumlarına gelince bazıları şöyle dedi: Müşrikler Hz. Peygambere “Bizim ilâhlarımızı selâmlamadıkça senin Hacerülesved'i selâmlamana izin vermeyiz, demişler”; bazıları da müşriklerin Hz. Peygambere “Bizim ilâhlarımızı selâmlamadıkça biz senin Hacerülesved'i selâmlamana izin vermeyiz demişler” Fakat bunların hepsi yanlış olup hayal ürünüdür; çünkü Hz. Peygamber (s.a.), küçükken müşriklerin putları etrafında dolaşmazdı, aynı zamanda onun bu putlara yaklaştığını kimse görmemişti, tâ ki küçükken putlara yaklaşmasını ondan istemişlerdi, kendisine vahiy geldikten ve peygamber olduktan sonra putlarını selâmlamasını ondan nasıl isterler? [§]Bunun gibi nakledilen şu hikâye de hayaldir: Güya müşrikler, kendisine tâbi olmak için, Hz. Peygamberden (s.a.), kendisine uyan müminlerden bazılarını meclisinden uzaklaştırmasını istediler, Hz. Peygamber (s.a.) de bunu yapmayı içinden geçirdiği için neredeyse seni ayartıp ondan vahyettiklerimizden saptıracaklardı meâlindeki âyet nazil oldu. Fakat bunların hepsi asılsızdır, hayal ürünüdür, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında vehmettikleri bu durum ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) hakkıyla tanıyamadılar, eğer hakkıyla tanısalardı bu vehimlerden hiçbirini onun hakkında ileri sürmezlerdi. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar. Biz daha önce, onların âdetinin bu olduğunu belirtmiştik. Ancak Allah Hz. Peygamber'i (s.a.) bundan korumuştur.
---
Dipnotlar:
“Seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”. “Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Allah'ın ve resülünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır” (el- Ahzâb, 33/36). H“ Bu âyetin tefsiri için bk. Hac süresi. Ayrıca bk. Taberi, Câmi'uT-beyân, XVII, 188; Âlüsi, Rûhu’l-meânt, XVIIL, 176. Putlara tapan müşrikler, putların kendilerini Allah'a yaklaştırdıklarına ve onun katında şefaatçı olduklarına inanırlardı. Onlar putlarını garanik kuşlarına benzetiyorlardı. Bu sebeple garanik kuşlarının şefaatinin de umulduğuna inanıyorlardı. © Bu âyetin tefsiri için bk. Hac süresi. Ayrıca bk. Taberi, Câmi'u I-beyân, XVH, 187Bk. Kurtubi, el-Câmi li-ahkâmi'-Kurün, X, 299.
İsra' 17:74
Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Bu âyetin lafzı, müfessirlerin bu beyan hakkında bütün söylediklerini reddeder. Seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Bu beyan, yüce Allah'ın Hz. Peygamber'i (s.a.) sağlam tuttuğunu, sebat ettirdiğini, dolayısıyla onlara meyletmediğini haber vermiştir. Çünkü Allah Teâlâ, nerdeyse onlara meyledecek olduğu sırada kendisini sağlam bir şekilde tuttuğunu haber verdi ve az bir şey diye buyurdu. Buna az bir şey adını verdi, çünkü onların dedikleri olsaydı büyük bir şey olacaktı, belki bu küfre kadar varacaktı, bu da onların sözünü ettikleri durumun olmadığına işaret etmektedir.
Neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! “Kåde” kelimesi yakın olmak anlamına gelen mukarebe füllerindendir, yani: Onlara meyletmesi yakın oldu demektir. “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!” meâlindeki âyet de bu anlamdadır. Yani gökler parçalanmaya yaklaştı demektir. Bu âyette Hz. Peygamber'in (s.a.), onlara meylettiği hakkında bir ifade yoktur. Onların sözleri, belirttiğimiz sebeplerle geçersizdir. Çünkü Allah az bir şey meâlindeki ifade ile belirtti. Onların söyledikleri ise büyük bir şey olup küfre kadar varmasından korkulur. İkincisi: Allah “kidte” yani “nerde ise sen” diye buyurdu. Bu kelime karşılıklı yaklaşma kelimesidir. Üçüncüsü: Bu ifade şart cümlesinden sonra getirilmiştir: Seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Dolayısıyla Allah Hz. Peygamber'i (s.a.) sebat ettirdiği için onlara meyletmedi. Bu İbrahim'in (a.s.), putları kırdığı zaman sorguya çekilince: “... İbrahim, “Hayır, dedi, “Bu işi onların şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” meâlindeki sözü ile Yüsuf'un (a.s.) kıssasındaki: “Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer Rabb'inin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı” meâlindeki söze benzer. Son âyetlerde Hz. Peygamber (s.a.) için, “meyletti”, Hz. Yüsuf için de “O kadını arzu etti” meâlinde bir ifade yoktur, çünkü ifade şart cümlesine dayalı olarak çıkmıştır.
ISINeredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın. Bu beyan hakkında Hasan-ı Basri şunları söylemiştir: Yani arzu ettin, demektir. Fakat Hz. Peygamber (s.a.), İblis'in hatırına getirdiği bir istek olarak onu arzu etti. Yüsuf kıssası hakkında da yüce Allah böyle buyurmuştur: Kadın iradeli bir şekilde onu arzuladı, Yüsuf (a.s.) ise hatırından geçme tarzında arzu etti. Başka biri bu ifade hakkında şunu söyledi: Müslüman olmak için müşrikler, Hz. Peygamberden (s.a.) kendilerine özel bir meclis yapmasını istediler de Hz. Peygamber (s.a.) onların müslüman olmalarını şiddetle istediği ve onlara karşı şefkatli olduğu için bunu yapmak istemiştir. Böyle bir şeyi yapmak caizdir; ancak küçük de olsa, Allah'tan izin olmaksızın böyle bir şey yapmak, peygamberler için caiz değildir. Görmez misin ki, Yünus (a.s.) kavmine kızarak Allah'tan izin almadan onların yanından çıkıp gittiği zaman Rabb'i ona büyük bir sitemde bulunarak şöyle buyurdu: “Eğer Yünus tesbih getirenlerden olmasaydı, kesinlikle kıyâmete kadar balığın karnında duracaktı””. Bunun benzerini eğer peygamberlerden başkası yapsaydı, bunun için övülür, hamdedilirdi. Bu durum, Allahın izni olmaksızın peygamberlerin -basit de olsa- bir şey yapmalarının caiz olmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:75
Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık. Yani dünya hayatındaki azabı kat kat yapar, öldükten sonraki hayatı da kat kat yapardık. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Dıfe'l-hayâti”, yani hayat gibi demektir. Başka bir müfessir şöyle demiştir: “Dıfe'l-hayâti” (6X1 ais), dünya azabıdır, “dı'fe'l-memâti” (okii 57) de âhiret azabıdır. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın! Denildi ki; engel bulamazsın, denildi ki; sana yardım edecek yardımcı bulamazsın, şefaat edecek şefaatçi bulamazsın. En doğrusunu Allah bilir.
PEREA AAE ET
İsra' 17:76
Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi. Hasan-ı Basri neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi meâlindeki beyan hakkında şunu söylemiştir: Yani nerde ise seni öldürecekler ve öldürmek suretiyle seni oradan çıkaracaklardı. Müşrikler, Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürmeyi düşünmüşlerdi, fakat “Allah seni insanlardan korur” vâdinden ötürü onu bundan korudu. [§] Ama senden sonra kendileri de fazla kalamayacak- É lar. Geçmiş ümmetlerdeki Allah'ın kanunu bu şekilde idi; onlar peygamberlerini öldürdükleri zaman, ondan sonra hayatta çok az kalırlar, helâk edilirlerdi. Bazıları da şöyle demiştir: O çıkarma Hz. Peygamber'i (s.a.) çıkarması anlamınadır. Ancak Allah Teâlâ, bu ümmeti, kökünü kazıyacak şekilde helâk etmek istemediği için, öne geçen rahmeti ve lütfu ile onu Medine'ye hicret ettirmek şeklinde Mekke'den çıkardı. Eğer Mekke müşrikleri onu kendileri çıkaracak olsalardı, daha önceki ümmetlerde Allah'ın kanunu olduğu üzere, aralarından çıkan elçilerini ülkesinden çıkarınca, onları helâk etmek Allah'ın kanunu olduğundan, onlar da helâk edileceklerdi. Bazıları da bunun, müşrikler tarafından gerçekten çıkarmak tarzında olduğunu söylemiştir. Onlar Resülullahı (s.a.) aralarından çıkardılar ve bunu yaptıktan sonra çok az kaldılar, Nihayet yüce Allah onları Bedir'de ve diğer savaşlarda öldürmek suretiyle helâk etti. Bu durum şu ilâhi beyanda dile getirilmiştir: “Seni dışarı çıkaran şehrinden daha güçlü nice şehri helâk ettik; onlara yardım edecek kimse de yoktu”, Bu âyette, müşriklerin, Hz. Peygamber'i (s.a.) köyünden çıkardıklarına ve bu sebeple helâk edildiklerine işaret vardır. Allah Teâlâ'nın, peygamberine dair kanunu da böyledir. Kavimleri kendilerine bunu yapınca, onlara da aynı kanun uygulanmıştır.
Onlar, neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi. Bu beyan hakkında şöyle demişlerdir: Yani sen Medinede konaklayınca, seni nerde ise Medine topraklarından da çıkaracaklardı. Yahudiler onun için: Bu toprak nebi ve resüllerin beldesi değildir, belki nebi ve resüllerin beldesi Şam beldesidir. Eğer sen nebi ve resül isen oraya çık, dediler. Bunun üzerine Resülullah aleyhissalâtü vesselâm Şam'a yönelerek yola çıktı, arkadaşlarının da kendisine katılması için şu kadar mil mesafenin başında arkadaşlarının nöbet tutması için asker topladı, bunun üzerine Cebrâil (a.s.) ona bu âyeti indirdi. Fakat daha önce de belirttiğimiz gibi, bu ve benzeri olayların vuku bulması muhtemel değildir”. Çünkü Bu konuda Allah'tan bir izin olmaksızın, Resülullah'ın (s.a.), Medine bölgesinden Şam bölgesine yahudilerin sözleri ile çıkması mümkün değildir, böyle olayın vukuu muhtemel değildir, Hz. Peygamberden böyle bir davranışın çıkması vehmedilemez. Doğru görüş bizim belirttiğimizdir. En doğrusunu Allah bilir.
O putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın” meâlindeki beyanın şu şekilde yorumlamak uygun görünmektedir. Yani, hile, aldatma ve tuzaklarla seni bulunduğun yerden uzaklaştıracaklardı, fasihçe kendisine vahyedilenden neredeyse seni ayartıp açık bir beyan ve sözlerle ondan saptırmayı şiddetle arzu ediyor değillerdi, fakat tuzak kurmak ve aldatmak suretiyle bunu yapıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:77
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun da budur. Hasan-ı Basrf'nin söylediğine göre, geçmiş ümmetlere dair Allah'm kanunu şu idi: Onlar bir peygamberi öldürdükleri zaman helâk edilirler, yahut azaba çarptırılırlardı. Bazılarının dediğine göre onlar bir peygamberi kendi bölgelerinden çıkardıkları zaman, Allah onların iman etmeyeceklerini bildiği için, cari olan ilâhi kanun onları yok etmekti, bazılarının görüşüne göre ise sadece çıkarmaktı. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi bazı kavimler peygamberlerini bölgelerinden çıkardılar: “Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim inkârcılar onu, iki kişiden biri olarak yurdundan çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti”; “Seni dışarı çıkaran şehrinden daha güçlü nice şehri helâk ettik; onlara yardım edecek kimse de yoktu”, Fakat onlar rahmet azabı, rahmet helâki tarzında azap edilip helâke mâruz bırakıldılar, köklerini kazıma tarzında helâk edilmiş değillerdir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın. Yani azabımızda bir değişiklik bulamazsın demektir.
EZE ardi
İsra' 17:78
Namazı kıl. Namazı kılma emrinin, namaza devam etme ve onu bırakmama anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani namazı bırakma ve onu devam ettir. Yahut tamamlama ve ikmal etme anlamı taşıması muhtemeldir. Yani namazı tam kıl ve emredilen şartları ile mükemmel kıl. “Ekim” kelimesinin, namazı icra etme anlamına da ihtimali vardır. “Ekımi's-salâte” cümlesinden bir şeyin dikilmesi ve ikamesi gibi dikilmek, doğrulmak mânası anlaşılmaz. Bu durum, bir hitaptan sadece zahirindeki mânanın kastedilmediğine işaret eder.
Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından sonra. Bu ifade hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları öze demiştir: Güneşin “dulük”, yani zeval vaktidir. “İlâ gasekilleyi” gecenin karanlığına kadar demektir. “Kurâne'l-fecr” sabah namazı demektir. İnsanlar diyorlar ki: Bu âyetlerde beş vakit namazm bütün vakitlerinin açıklaması vardır. Çünkü âyet ilk farz olan namazdan -ki o öğle namazıdır- son namaza kadar -ki o da sabah namazıdır- bahsetmiştir. Bu tevile göre “ilâ” harf-i cerri “son” mânasına gelmez, fakat Allah sanki şöyle buyurmuş oluyor: [§] Namazı, güneşin zeval vaktinde ve gecenin karanlık vaktinde kıl, En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle diyen müfessirler de vardır: Bu âyette gündüz namazlarından söz edilmiştir, çünkü Allah Teâlâ burada güneşin “dülük”ünden bahsetmiştir, o da güneşin zeval vaktinde olmasıdır, “ilâ gasekilleyl”e kadar devam eder, “gasekulleyi” (gili 525) ise karanlığın başlangıcıdır. Dolayısıyla gündüz namazlarına öğle ile ikindi namazları da girer. Bu yoruma göre “ilâ” harfi sona erme, yani geceye dek mânasında olur, dolayısıyla akşam namazı buna dâhil olmaz. Bunun yanında, hitabın ve namaz kılma emrinin Resülullaha (s.a.) tahsis edilmesi sebebiyle sanki yüce Allah şöyle buyurmuş oluyor: Onlara namaz kıldır. Eğer mâna böyle ise, bunda imamın namazı ile birlikte cemaatin namazının da sahih olacağına ve cemaatin namazının imamın namazına bağlı olduğuna işaret vardır. Çünkü onlara namaz kıldır buyurmuştur. Eğer her biri namazını kendi başına kılacak olsaydı “ekımi's-salâte” (é Lai göl) yani “onlara namaz kıldır” demez, belki “salli's-salâte”, yani naníaz kıl derdi. Bu da yorumun belirttiğimiz gibi olduğuna işaret eder.
Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasında. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi güneşin “dülük” ettiği vakitte, yani secde ettiği vakitte namazı kıl demektir”. Tıpkı şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “Onların gölgeleri sağa ve sola dönmektedir”?”. İkincisi: Güneşin gün ortasını aşma zamanını izleyen vakitten [gece karanlığının başladığı zamana kadar namazı kıl, sabah kırâatini de ikame et, yani sabah namazını da kıl ve namazda kırâati de yerine getir. Burada sabah kırâatinin tahsis edilerek ifade edilmesi yüce Allah'ın belirttiği gibi olduğundandır: “Sabah namazı (Kur'ân'ı) meleklerin şahit oldukları bir namaz”. Burada “sabah Kurân'ı şeklinde tahsis etmek şahit olunmuş bir namaz olduğu içindir. Sabah vaktinde namazın farz olduğu, daha önce belirttiğimiz gibi “Namazın kırâatini yerine getir” sözü ile sabittir. Bununla beraber, sabah namazı şahitlidir meâlindeki beyan, Allah'ın bilgisinde şahitlidir yahut şahitli olmuş yahut şahitli duruma intikal etmiştir demektir. [ ]Sonra Allah şöyle buyurdu: “Kur'âne'l-fecr” (Ati 3143), yani “Sabah Kur'ân', o da Sabah namazıdır. Gündüzün namazları belirtildi, gece namazları da buna şu beyanda dâhil oldu: “Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nâfile bir ibadet olarak da namaz kıl”, Fakat müfessirler şöyle diyorlar: Teheccüd uykudan sonradır, akşam ve yatsı namazlarından önce uyumak mekruhtur, dolayısıyla bu yorum doğru değildir. Şöyle diyenler de vardır: “Güneşin dülükü”, onun batmasıdır, bu da İbn Mesüd ve diğerlerinin görüşüdür?. Bazıları da bu âyette gece namazlarından bahsedilmektedir, çünkü Allah gece karanlığının başlangıcını belirtti, bu da güneşin batması ile olur. “Kur'âne'l-fecr” ise gece karanlığının son bulduğu vakittir, çünkü gece karanlığı fecrin aralığına kadar devam eder.
“Kur'âne'l-fecr” beyanının iki türlü yorumlanması muhtemeldir: Birincisi, Kur'ân'ın sabah namazından kinâye olmasıdır. Sanki yüce Allah şöyle buyuruyor: Güneşin gün ortasını aşma vaktinde namaz kıl, yine sabah namazını kıl, çünkü o birinciye tâbidir. “Kur'âne'l-fecr” sözünün şu mânaya da gelmesi ihtimali vardır: Yani sabah kırâati. Yani sabah kırâatini yerine getir demektir. Kırâat yerine bazan Kur'ân demek de caizdir. Nitekim yüce Allah: “Kur'ân'ı sana okuduğumuz zaman sen onun Kur'ân'ına uy” meâlindeki âyette olduğu gibi, yani kırâatine uy demektir. Hem insanlardan, namazda kırâatin farz olduğuna bu âyeti delil getirenler vardır, çünkü belirttiğimiz gibi, birinciye tâbidir. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kırâati yerine getir.” İnsanlardan şöyle diyenler de vardır: Allah Teâlâ'nın, diğer namazların değil de sabah namazının kırâatine teşvik etmesinin sebebi, dört rekâttan kısa olduğu için, Hz. Peygamber'in (s.a.), bu namazda kırâati uzun yapmasıdır. Çünkü Allah, sabah namazı dışındaki hiçbir namazı iki rekât yapmamıştır. Dolayısıyla bu namazdaki kırâati teşvik etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Sabah namazı şahitlidir. Müfessirlerin büyük bir kısmı şöyle demiştir: Bu namaza gece ve gündüz melekleri birlikte şahit olurlar”. Yani gece ve gündüzün koruyucu melekleri bir arada bulunurlar. Resülullah'tan (s.a.) birçok hadis ve sahâbeden bu konuda birçok eser rivayet edilmiştir”.
Sabah namazı şahitlidir. Yani sabah namazında okunan Kur'âna, gece melekleri ile gündüz melekleri şahitlik eder. Müfessirler bu âyete bu anlamı vermişlerdir, bunun hakkında bazı rivayetler de vardır. Yoksa başka türlü de bir yorum yapılabilir: Sabah namazında kalpler, kulaklar ve akıllar şahit olur. Çünkü bu vakit, bütün meguliyetlerden, dinleme ve anlamayı işgal eden engellerden kurtulduğu bir vakittir, akşam ve yatsı namazı gibi diğer namazlarda bu boşluk olmaz. Çünkü bu vakitler meşguliyet ve ihtiyaçlara yakın vakitlerdir. Görmez misin ki, aşikâre Kurân okumak sadece meşguliyetlerden kurtulmuş olan akşam ve yatsı gibi namazlar için konulmuştur. Bunun yanında sabah vakti diğer vakitlere göre en boş olan vakittir, çünkü bu vakit uykuyu tamamladıktan sonra ve değişimlerin olacağı vakitten hemen öncedir. Dolayısıyla bu vakitte Kur'ân okumak daha çok işitilir, kalpler ona daha kuvvetle şahit olur. Fakat müfessir âlimler bu Kurân okuyuşuna, sözü edilen yorumu yapmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
© Ebùů Zerden rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.) güneş batınca Ebü Zerre şöyle buyurmuştur: “Nereye gideceğini biliyor musun?” Dedim ki Allah ve resülü en iyi bilendir. Şöyle buyurdu: “Güneş gider, arşın altmda secde eder, Allah'tan izin ister, kendisine izin verilir, secde edip de kabul olmadığı, izin isteyip de izin verilmediği zaman da yakındır, ona: Geldiğin yere geri dön denilir, o da batıdan doğar. İşte bu yüce Allah'ın: “Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider Yâsin, 36/38) meâlindeki âyette belirtilen husustur”, (Buhâri, “Bedü'l-Halk” 4; Müslim, “İmân”, 250, 215; Tirmizi, “Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah'a secde edip yere kapanmaktadır”.
İsra' 17:79
Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nâfile bir ibadet olarak da namaz kıl. Bazıları: Nâfile kelimesinin ganimet mânasında olduğunu söylemiştir. “sana ganimetleri soruyorlar”” Yani ganimetlerden. “Nâfileten lek” “sana mahsus bir nâfile olmak üzere”: Yani elde edeceğin ganimet olarak yahut bunun benzeri bir yorum. Hasan-ı Basri “nâfileten lek” cümlesi hakkında şunu söylemiştir: Sana mahsus olmak üzere. Bu namazın Hz. Peygamber'e (s.a.) mahsus olması, hiçbir durumda onun hiçbir şeyden gafil olmamasıdır. [§]Hz. Peygamber'den (s.a.) başka diğer insanlar ise birçok şeyden gafil olurlar. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın, teheccüd namazının nâfile olduğunu belirtmesi Hz. Peygamber'in (s.a.) günahlarının bağışlanmasına binaendir, dolayısıyla o hangi ameli yapsa nâfile olur. Hz. Peygamber'den (s.a.) başkasına gelince onların yaptıkları hayırlar, günahlarına kefaret olur, nâfile olmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb'in seni övülmüş bir makama yükseltsin. Şöyle dedi: Rabb'in seni övülmüş makama gönderecek, onun akıbetini sen de teheccütle öveceksin. Yani, dünyadaki teheccüdüne karşılık olmak üzere Rabb'in seni öyle bir makama gönderecek ki, o akıbeti öveceksin. Bazıları da övülmüş bir makam için önce ve sonraki bütün insanların övdüğü makam demiştir. Bazıları da övülmüş bir makam -en doğrusunu Allah bilir ya- şefaat makamıdır demiştir. Yani sen ümmetine ve onlardan âsi olanlara şefaat edeceksin demektir. Bu cümlenin, şu ilâhi beyanların ve daha önce sözü edilen tehditlerin bağlantısı (sıla) olması mümkündür: “Allah'tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın”; “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin”; “Allah'tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın”. Hz. Peygamber (s.a.) bu tehditleri işitip kulağında çınlanınca, bunlar onu korkutup ürküttü de bunun üzerine Rabb'in seni övülmüş bir makama yükseltsin meâlindeki âyet inmiştir, eğer Allah'a ibadet eder ve bütün emir ve yasaklarında ona itaat edersen, namazı kılar ve orucu tutarsan.
dagli Hi sile j Çay TNI Zi CÉL İŞ
İsra' 17:80
80. “Ve şöyle niyaz et: “Rabbim!! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!”
De ki; Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla. Lafzi anlamına göre bu hitap Hz. Peygamber'edir (s.a.). Çünkü, sözü edilen şekilde ona dua etmesini emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) de Allah'ın, Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver meâlinde kendisine emrettiği bu duayı bilmiş ve yapmıştır. Buna göre, bundan neyin kastedildiğini araştırmamıza ihtiyaç yoktur. Ancak bunda başkalarının Hz. Peygamber'e ortak olması müstesnadır. O zaman böyle bir yola girilir ve BEM neyin kastedildiği araştırılır. [§] Müfessirler ise bu konuda söz söylemişlerdir. Bazıları Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi sağla meâlindeki beyan hakkında şunları söylemiştir: Hz. Peygamber (s.a.) Mekkede idi, sonra Mekkeden Medine'ye hicret etmekle emrolundu ve kendisine şu duayı yapması emrolundu: Rabbim! Yahudilere rağmen, Medinede girilecek yere doğrulukla girmemi sağla, Mekke kâfirlerinin orada güçlü ve hâkim olmalarına rağmen, beni Medineden Mekke'ye güven içinde doğrulukla çıkmamı sağla. Görmez misin ki devamında, onlara karşı bana tarafından yardımcı bir güç ver demiştir. Allah da onun için bunu yaptı ve duasını kabul etti. Birden çok yerde belirttik ki, sultan kavramı üç şekilde yorumlanmaya müsaittir: Bazan güçlü, üstün ve tartışmada galip gelen delilden ibaret olur, bazan etkili ve hükümran olan yöneticilikten ibaret olur, bazan da görünen galip ve kuvvetli elden ibaret olur. Allaha hamdolsun ki O'nun kâfirlere karşı resülüne ihsanı ve lütfu ile bunların hepsi olmuştur. Bazıları: Girilecek yere doğrulukla girmemi sağla meâlindeki duayı şöyle yorumlamıştır: Mekkede, Mekkeliler'in benim risâlet görevini tebliğ ettiğimi bilsinler diye, Mekkeden çıkmamı sağla ki Medine yahudileri, benim yardım edildiğimi ve bana emredilen görevi tebliğ ettiğimi bilsinler. Hasan-ı Basri de şöyle demiştir: Beni Mekkeden doğrulukla çıkar, benim cennete doğrulukla girmemi sağla. Yine bazıları: Rabbim! Bana yüklediğin risâlet ve nübüvvet görevinde emrettiklerini, emrettiğin şekilde yerine getirmek ve risâlet görevini halka tebliğ etmeyi bana teklif ettiğin için benim doğrulukla girmemi sağla. Beni doğrulukla çıkar; yani bana teklif ettiklerinden beni salimen, bana bir kötülük dokunmadan çıkar yahut bunun gibi bir söz. Bunun aslı şudur: Sanki Rabb'i Hz. Peygambere (s.a.), bütün işlerinde ve bütün sözlerinde doğruluk, bir yere ve işe girme yahut çıkma tarzındaki taabüdi olan bütün işlerde kendisinden doğruluk istemesini emretti. Çünkü kul şu iki ihtimalin dışında olmaz: Bir işe girmek, bir işten çıkmak. Hz. Peygamber (s.a.), Allah'tan her durumda, her giriş ve çıkışta doğruluk vermesini istedi.
Mücâhid, Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla meâlindeki duasının risâlet ve nübüvvet hakkında olduğunu söylemiştir. O da bizim daha önceki belirttiğimiz görüştür.
Bana tarafından yardımcı bir güç ver. Bazıları bunun için, Allahtan kuvvetli delil ver demiştir ki, o kuvvetli delili kâfirlere karşı ileri sürmüştür. Bazıları yardımcı güç, ifadesi için: Yani insanların kalplerine heybet ver ki benden korksunlar, Hz. Peygamber'in heybetinden iki aylık uzak mesafede bulunan kâfirler bile korkuyorlardı”. Bazıları da şunu söylemiştir: Bundan kastedilen, Jkendisi aracılığı ile insanların dine yardım ettikleri, had cezalarını ve hükümleri ikame ettikleri hükümdarlardır. Denildi ki: Sultan had cezalarını, hükümleri ve şeriatleri uygulamaktır. Bu aynı zamanda velâyet kavramının da tefsiridir. Çünkü devlet adamının uyguladığı hükümler velâyetle gerçekleşir. İşte bu, velâyetin; hükümlerin uygulanması olduğu şeklinde belirttiğimiz huAyrıca sıdk ve ihlas? hakkında da bazı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları demiştir ki, ihlas, bir kimsenin bir şeyden dolayı kalbinde Allahtan başkasına bir pay vermemesidir. Eğer pay verirse bunun tadını bulamaz. Sıdk bize göre kişinin bütün işlerinde lütfu Allah'a nispet etmesi, bu lütufla kendisinin bir payının bulunmadığını bilmesidir. Buna göre de bütün işlerinde Rabb'ine karşı şükretmesi lazımdır. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mekke kâfirleri, orada tuşa getirmek, yahut öldürmek yahut Mekkeden çıkarmak için Resülullaha (s.a.) tuzak kurunca ve Allah da Mekkelilerin orada kalmasını murad edince, resülüne, Medine'ye hicret etmek üzere oradan çıkmasını emretti ve ne söyleyeceğini de ona öğretip şu meâldeki âyeti indirdi: Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver. Allah ona Fars ve Rum saltanatının çökeceğini ve bunları ümmetine vereceğini de vâdetti.
İsra' 17:81
De ki: “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti. Bazıları hak geldi meâlindeki cümlenin, İslâm geldi demek olduğunu söylemiştir. Denildi ki: Hak olan Kur'ân geldi demektir. Yine denildi ki: Muhammed geldi demektir. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Hak ve hakkın izleri geldi, bâtıl ve bâtılın izleri gitti. Yahut hakkın kuvvetli delilleri ve burhanları geldi, bâtılın şüpheleri ve yaldızları gitti. Sözünü ettiğimiz gibi hakkın, İslâm ve Hz. Peygamber (s.a.) anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Bâtıl yıkılıp gitti. Yani bâtıl gitti ve diğer dinler ve mezhepler, puta tapınmalar ve benzeri diğer dini işler gitti. Dediler ki: Bunun aslı şudur: İnsanlar Hz. Peygamber'in (s.a.) peygamber olarak gönderilmesinden önce şaşkınlık içinde ve yolunu kaybetmiş vaziyette idiler; bu durum Hz. İsâ'nın yeryüzünden göğe kaldırılmasından sonra Allah'ın dinini ve onun yolunu kaybetmiş olmalarından kaynaklanmıştı. Allah'ın yolunu bulamıyorlar, doğru bir şeye erişemiyorlar, hayretler içinde üzgün vaziyette idiler; tâ ki Allah Teâlâ onları Allah'ın dinine çağırmak, Jkendisinden önceki peygamberlerin sarıldığı Allah'ın yolunu insanlara açıklamak ve içine düştükleri şaşkınlıktan onları kurtarmak için Hz. Muhammed'i (s.a.) gönderdi de O bu görevleri yerine getirdi. İşte Hak geldi, bâtıl yok oldu meâlindeki beyanın anlamı budur. Yani yitirdikleri hak geldi ve bundan dolayı onlar sevindiler. Bâtıl yıkılıp gitti, yani gitti ve silinip yok oldu, gerçekten bâtıl yok olmaya mahkümdur. Yani gidecek ve yok olacaktır, hayır getirmez, ehline fayda getirmez. Hak ise takipçisine fayda getirir.
Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti. Bu beyana muhatap olanlar, hakkın gelmesinden, bir mekândan başka bir mekâna intikal etmeyi yada bâtılın yok olup gitmesinden falanın gelip filanın gitmesini anlamamışlar, belki hakkın gelmesinden, onun ortaya çıkışını ve yükselişini anlamışlar, bâtılın yıkılıp gitmesinden yok olmasını, mahvolmasını ve kıymetten düşmesini anlamışlardır. Buna göre, arazlar gelmesinden, cisimlerin ve bedenlerin gelişini anlamamışlardır. Buna göre: “Senin Rabb'in geldiği zaman” meâlindeki beyandan Allah'ın, bir mekândan başka bir mekâna intikal etmesi mânasının anlaşılması gerekmez. “Sonra arşa istiva etti meâlindeki beyandan da yaratıkların istivası, yani bir taht üzerinde bulunması gibi bir mâna anlaşılmaz, Allah'ın inmesinden? yaratıkların inmesi gibi bir mâna anlaşılmaz. Nitekim arazlara nispet edilen fiillerden, bedenler ve cisimlerden anlaşılan mâna da anlaşılmaz, belki bundan anladıkları mâna diğerinden anladıklarından başkasıdır. Buna göre, Allaha nispet edilen fiil ve niteliklerden yaratıklara nispet edilenler anlaşılmaz, belki Allah yaratıklara benzetilmekten yahut yaratıkların ona herhangi bir nitelik bakımından yahut herhangi bir yönden benzemesinden de beridir, uzaktır. Aksine Allah kendisini nitelediği gibidir: “Hiçbir şey onun gibi değildir, o işiten ve görendir”; “Allah, onların ileri sürdüğü nitelemelerden uzak ve yücedir”, Zâlimlerin söylediklerinden Allah yücedir.
[ ]Zaten bâtıl yıkılmaya mahkümdur. Denildi ki bâtıl gidicidir, ehline BEN fayda getirmez, çünkü mahvolacaktır, kalmayacaktır; hak ise ehline fayda getirir ve kalıcıdır. Buna göre, yüce Allah hakka, kalıcı olan bir şeyi örnek vermiş, bâtılı da kalıcı olmayan ve durmayan bir şey ile anlatmış, şöyle buyurmuştur: “İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir”, Yerinde açıklamıştık ki, Allah bâtıla köpük örneğini verdi, o yok olur, ondan faydalanılmaz, bâtıl da işte böyledir. Hakka da suyu örnek verdi, su yerde kalır ve insanlara fayda verir. Yine Allah bâtılı yerin üstünden sökülmüş sabit kalmayan kötü bir ağaçla temsili olarak şu âyette anlatmıştır: “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”. Allah hakkın örneğini, yerde sabitlenmiş ve karar kılmış meyve veren iyi bir ağaca temsili olarak şu âyetle anlatmıştır: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti”. Bunlar
---
Dipnotlar:
© “Senin Rabb'in gelip melekler de saf saf dizildiğinde”. Müellif, Hz.Peygamber'den (s.a.) rivayet olunan şu hadise işaret ediyor: “Her gece, gecenin üçte biri geçtikten sonra Allah dünya semasına inerek şöyle buyurur: Ben melikim, ben melikim, kim bana dua ederse duasını kabul ederim, kim benden bir şey isterse istediğini veririm, kim benden bağışlanmasını isterse onu bağışlarım, sabah aydınlanıncaya kadar böyle devam eder”. (hak ve bâtıl) Allah'ın nitelediği gibidir; hak sabittir, bâkidir, kararı vardır, ehline fayda verir, bâtıl ise görülür, sonra silinir ve bekası yoktur. p” ye asi Bam BiZ i e G3 EYİ ATLA “Cinleri Allaha ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir” (el-Enâm,
İsra' 17:82
Biz Kur'ân'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifadır. Sanki bu âyet işin başlangıcında inmiştir. Çünkü biz indiririz, buyurdu da Kur'ândan şifa olanı indiririz demedi. Yüce Allah'ın: Kur'ân'dan şifa olan şeyi indiririz meâlindeki beyanın, Kur'ân'ın kendisini indiririz anlamında olması da mümkündür. Bu da bizim belirttiğimiz mânadır. Bunun, Kur'ânda yer alan, onların başına gelecek olaylara dair tehditler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Sanki bunlarda müminler için bir şifa vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları cezalandırsın””. Yahut şöyle deriz: “yaparız” füli yerine “yaptık” kelimesinin belirtilmesi de mümkün olur. Bunun Kur'ândaki örnekleri çoktur.
(İMüminler için şifa ve rahmet olan. Yani dünyada şifa isteyen müminler için şifadır, ona sarılanlar için de âhirette rahmettir. Yani dünyada Kur'ân'dan şifa elde etmek isteyene o şifadır, dünyada ona sarılana âhirette rahmettir, her ne kadar Kurân bizzat kendisi şifa ve nur olsa da ondan yüz çeviren ve ona küçümseme ve hafife alma gözü ile bakan zâlimler için körlük, ziyan ve karanlıktır. Fakat o kendisine saygı ve yüceltme gözü ile bakanlara şifa ve rahmettir. Bunun gibi, duyular âleminde bir şeyi gören kimse gözün nuru ile ışığın (hava) nuru ile ve bu iki nuru örten perdelerin birlikte kalkması durumunda görür. Çünkü bir göz kör olursa ışığın (hava) nuru tecelli etse de bir şeyi göremez. Bunun gibi gözün nuru tecelli etse de ışığın (hava) nurunu bir şey örttükten sonra yine göz görmez. Belirtilen şeyler olsa da göz ancak iki nur ile görür: Gözün nuru, havanın nuru. Kâfirin kalbini, karanlık örttüğü için Kur'ân'ın nurunu ve şifasını göremez. Mümin kul ise imanının nuru ile Kur'ân'ın şifasını ve nurunu görür. İlâçlar da bunun gibidir -kendileri itibariyle her ne kadar şifalı ve faydalı olsalar da- ancak insan tabiatının kabul etmesi ile fayda verirler. Çünkü -şifalı olsalar da- bunları tabiat kabul etmezse sahibine fayda sağlamazlar, bu ilâçlar şifa da vermezler, aslında olduğu gibi zararlı olurlar ve şifa vermez duruma gelirler. Kur'ân da buna göre değerlendirilir, her ne kadar zatında şifa ve nur olsa da kâfir için ziyan ve körlük olur, küfrün karanlığı, onun nuruna sirâyet ederek kendisi için fazlalık, pislik, isyan ve nefrete intikal eder, bu sebeple kendisinde şifa ve rahmet yok gibi olur. İşte zâlimlerin ise sadece ziyanını arttırır meâlindeki beyanın anlamı budur. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin, kalplerindeki öfkeyi yatış-
İsra' 17:83
İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirip yan çizer. Bu ilâhi beyanda belirtilen nimetin Muhammed (s.a.) olması muhtemeldir. Çünkü daha önce de sözünü ettiğimiz üzere, müşrikler şaşkınlık ve körlük içinde olup Allah'ın dinine yol bulamıyorlar, [§] [ve kendilerinin bir uyarıcı ve inanmak için Hakk'a çağıran bir davetçilerinin olmasını temenni ederlerdi ve Allah'ın şu sözleri ile haber verdiği gibi buna yemin de ederlerdi): “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse, herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu, sadece (Hak'tan) uzaklaşmalarını arttırdı”, En doğrusunu Allah bilir. Bundan sonra Allah Teâlâ, kendi dinine çağırması ve kendi yolunu açıklaması için Muhammed'i (s.a.) gönderdi, bu Allah katından büyük bir nimetti, fakat onlar ondan yüz çevirdiler ve uzaklaştılar. Müfessirlerin yaptığı yorumun şu olma ihtimali vardır: İnsana rızık ve geçim işi genişletildiği zaman, Allah'a dua etmekten yüz çevirir ve O'ndan uzaklaşır.
İnsanın başına bir kötülük gelince de hemen karamsarlığa düşer. Yani hayırdan ümidini kesen olur, asla ona dönmez. İşte o müşriklerin âdeti de böyle idi. Onlar, kendilerine bir kötülük dokunduğu ve belâ isabet ettiği zaman Allaha ihlâsla dua ederlerdi, bunlar kalktığı ve bertaraf olduğu zaman ise Allah'ı inkâr ederlerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”; “Ne zaman insanoğluna bir lütufta bulunsak arkasını dönüp uzaklaşır”? ve benzer âyetler. İnsanların hepsi dört fırkadan oluşmuştu: Bir kısmının yolu, belirttiğimiz gibi, şiddet halindeyken Allaha hâlisâne dua ederler, genişlik ve rahatlık zamanında Allah'ı inkâr ederlerdi.
Bir kısmı, rahatlık ve nimet zamanlarında Allaha inanırlar, şiddet zamanında ise onu inkâr ederlerdi. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder”. Bunlar münafıklardır. Bir kısmı da bütün durumlarda Allah'ı inkâr eder. Dördüncü fırka müslümanlardır ki bunlar bütün durumlarda genişlik ve rahatlık durumunda da şiddet durumunda da Allaha inanırlar. Aslında insanlar bu durumda idiler. Buna göre bir kötülük gelince de hemen karamsarlığa düşer meâlindeki EE beyan putlardan ümit keser şeklinde olur gibi görünüyor. [Ş] Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi “Allahtan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”, İşte bu onların, ibadet ettikleri putlardan ümit kesmeleri olur. Fakat müfessirler bunu belirttiğimiz gibi, hayırdan ümit kesmeye, hayra bir daha dönmemeye çevirdiler.
---
Dipnotlar:
© “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allaha yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allaha ortak koşuyorlar”. “Ne zaman insanoğluna bir lütufta bulunsak arkasını dönüp uzaklaşır; başına bir kötülük geldiğinde de uzun uzadıya yalvarıp yakarır” (Fussilet, 41/51).
İsra' 17:84
De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar. Burada hangi sebep vardı ki yüce Allah'ın De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar buyurduğunu bilemiyoruz. Bunun, başlangıçta sebepsiz olduğunu söylememiz caiz olmaz. Resülullah'ın (s.a.) müşriklerin iman edeceklerinden ümit kesmesi dolayısıyla yüce Allahın böyle buyurması muhtemeldir. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.), onları davet etmesi, Allah'ın âyetlerini kendilerine okuması ve onlara kuvvetli birçok deliller getirmesi, onlarda inat ve küfürden başka bir şey artırmadı. İşte bu durumda yüce Allah De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar buyurdu. Yani herkes kendi dini ve kendi bizim dinimiz bize...”“; “Seni yalanlamaya kalkışırlarsa şöyle de: “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim”, Bütün bunlar kendisine iman etmemeleri ve dinini kabul etmekten ümit kesmeleri üzerine buyurulmuştur. Sonra da yüce Allah şöyle buyurmuştur: Rabb'iniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir. Yani sizin Rabb'iniz, bizden kimin hidâyet üzerinde olduğunu, kimin olmadığını yahut bizden kimin daha çok hidâyet üzerinde olduğunu en iyi bilir: Biz mi, yoksa siz mi?
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Şâkile” (usu:J1) kelimesi böğür anlamına gelir. Yani nahiyesi üzerine iş yapar demektir. İbn Kuteybe “şâkiletihi” kelimesi hakkında şu yorumu yapmıştır: Yani yaratılışı ve tabiatına göre demektir. Kutrub şöyle demiştir: “Şâkiletihi” yoluna göre demektir. Bu daha doğruya benzemektedir. Bazısı şöyle dedi: Niyetine göre demektir. Denildi ki: Dinine ve mezhebine göre. Denildi ki: Tarzına ve yöntemine göre. Bunların hepsi tek bir mânaya döner. [De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar] beyanın şu anlama gelmesi en doğrusu gibi görünüyor: Yani herkes kime benziyorsa ve kim kendisine benziyorsa ona göre iş yapar. Çünkü şekil bir şeye benzeyen demektir. Örfte “hâzâ şeklü hâzâ” (Ijs (Sx lis) denilir, yani şu şuna benzer. De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar ifadesi, tabiatı, yaratılışıdır diyenlerin görüşüdür. Çünkü insan tercih edeceği ve seçeceğini bildiği tabiat üzerine yaratılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:85
Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Ruh burada Kur'ândır. 'Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Allah, “Benden başka tanrı olmadığı hususunda insanları uyarın ve bana saygıda kusur etmeyin hükmünü bildirmeleri için kullarından dilediğine, emri uyarınca vahyi (ruhu) taşıyan melekler indirir”; “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur'ân) vahyettik, sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun”2, Denildi ki: Ruh ancak Rabbimin işidir. Yani Rabbimin yönettiği işlerdendir, bütün yaratıklar toplansalar onun gibisini yapma gücüne sahip olamazlar.
Şöyle bir soru sorulursa: Kur'ân'ı ikrar etmedikleri halde, Kur'ândan nasıl sordular?
Buna şu cevap verilir: Onlar Hz. Muhammed (s.a.) nezdindeki anlayışa göre Kurâna Kur'ân ve ruh adını vermişlerdir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bu elçiye ne oldu ki yemek yer ve çarşılarda dolaşır”. Halbuki onlar Hz. Muhammed'in (s.a.), peygamber olduğunu ikrar etmiyorlardı, fakat ona yine de resül adını veriyorlardı, çünkü o kendi inancına göre elçi idi. Yani kendini elçi sanan bu adama ne oluyor ki yemek yiyor demektir. Buna göre sana ruh hakkında soru sorarlar meâlindeki beyan da böyledir. Kendi inancına göre ruh olan demektir. Ebü Bekir el-Esam) bu görüşü kabul etmiştir.
Hasan-ı Basri Sana ruh hakkında soru sorarlar meâlindeki beyan hakkında şunları söylemiştir: Ruh bedenin hayatı kendisi vasıtasıyla ayakta duran unsur olup O'na (Kurâna) kim sarılırsa sapıklık yolunda helâkten kurtulur demiştir.
De ki: “Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir. Yani ruh, Rabbimin emri ile iner. Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir meâlindeki beyan hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani Rabbimin yarattıklarındandır. Bu ikisi tek bir anlama gelir. Bazıları da şöyle demiştir: Ruh bir melektir, Mekkeliler Hz. Peygambere (s.a.) ruh hakkında soru sordular. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “O gecede ruh ile diğer melekler iner”“, Yani melek iner, Bazıları da şöyle demiştir: ) Onlar Hz. Peygamber'e, sadece bedenlerin hayatını sağlayan ruh hakkında soru sormuşlardı, fakat buna cevap vermeyip onu Allah'a havale etti, çünkü açıklamış olsaydı bunu anlayamazlardı.
Ebü Yüsuf”tan (r.h.) rivayet edildiğine göre; kendisi kelâm ilmine dalmayı yasaklar ve bu âyetin lafzi anlamına dayanırdı. Şöyle ki Mekkeliler Hz. Peygambere (s.a.) ruhtan sordular fakat buna cevap vermeyip ruhun durumunu Allah'a bıraktı. Halbuki Hz. Peygambere (s.a.) hangi soru sormuşlarsa onlara açıklamada bulunmuştur. Şu beyanlarda olduğu gibi: “Sana şarap ile kumardan sorarlar”; “Sana ganimetlerden sorarlar”; “Sana yetimlerden sorarlar”; “Sana hayız halinden sorarlar”; “Kadınlar hakkında sana sorular sorarlar”, Bunlara benzer beyanlarda Hz. Peygambere (s.a.) ahkâm hakkında ne sorulmuşsa mutlaka onlara cevap vermiş ve yeterli ölçüde açıklama yapmıştır. Fakat burada De ki: Ruhun ne olduğunu ancak Rabbim bilir buyurdu [Bu durum kelâm ilmine dalmanın mekruh olduğuna işaret eder]. Câfer b. Harb” da şöyle demiştir: Allah 'Teâlâ kelâmi konularda konuşmayı emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et””; “Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme” ve benzeri âyetler. Allah bu durumda kelâma dalmayı nasıl yasaklamış olur! Fakat Ebü Yüsuf, bu yasakla, (Allah'ın zâtı gibi) sadece akılla idrak edilemeyen, şaşkınlık ve sapıklıktan başka bir şeyi artırmayan meselelere dalmayı yasakladı. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu hadiste olduğu gibi: “Allah'ın yarattıkları hakkında düşünün, fakat yaratıcının (zâtı) hakkında düşünmeyin”. Çünkü Allah'ın zatı idrak edilemez, idrak edilemeyen hakkında düşünmek, ancak körlük, şaşkınlık ve hayreti artırır. Fakat idrak edilebilen ve akledilen bilgilere dalmaktan yasaklanmamıştır. Belirttiğimiz gibi bu meselenin aslı, din hakkında konuşmanın ve birçok âyet hakkında kelâm ilmine dalmanın mübah olmasıdır. Bunlardan biri yüce Allah'ın şu beyanıdır: “Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et” benzer başka âyetler de vardır.
Ruhun ne olduğunu tefsir etmeyiz, çünkü soranların ruhtan neyi kasteddiklerini bilmiyoruz, bundan neyi kasteddiklerini kendileri biliyorlardı, Hz. Peygamber (s.a.) ise onların sordukları soruyu bilmişti. Onlar Resülullah'ın (s.a.) peygamberlik iddiasını da doğru olduğunu bilmek için, kendi kitaplarında ruh hakkındaki bilgiden sordular. Çünkü bu sorunun cevabını peygamber olan kimseden başkasının bilemeyeceğini biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Size ise pek az bilgi verilmiştir. Bazıları bu beyana dair şunu söylemiştir: Maslahat ve ihtiyaçlarınız için size verilen bilgi çok azdır. Bazıları da şöyle demiştir: Allah'ın yarattığı ve onun nezdindeki bilgiden size çok az şey verilmiştir. Ruh da böyledir, bize varlıkların sadece açıkta görünen bilgisi verildi, varlıkların iç yüzü ve hakikati hakkındaki bilgi verilmedi. Şöyle ki, biz gözün gördüğünü, kulağın işittiğini, dilin konuştuğunu, elin tuttuğunu ve yakaladığını, ayağın yürüdüğünü ve aklın idrak ettiğini biliriz, fakat bunların iç yüzüne dair olan ve görmeyi, işitmeyi, konuşmayı, yürümeyi ve idrak etmeyi sağlayan özelliğin mahiyetini bilemeyiz. Bunun gibi gözle gördüğümüz ve gözlemledigimiz şu cevherleri biliriz; meselâ şunun eşek olduğunu, bunun öküz olduğunu, şunun şu olduğunu biliriz. Fakat eşeği eşek, öküzü öküz yapan özelliğin mahiyetini bilemeyiz. Diğer bütün cevherler ve bütün türler böyledir. Allahın yarattığı bilgilerden çok azını, ancak görüşlerini biliriz, gerçeğini bilemeyiz.
paa.
---
Dipnotlar:
“Allah, “Benden başka tanrı olmadığı hususunda insanları uyarın ve bana saygıda kusur etmeyin hükmünü bildirmeleri için kullarından dilediğine, emri uyarınca vahyi (ruhu) taşıyan melekler indirir”. “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kuran) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun; ama şimdi onu, dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin”. “Dediler ki: “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” (el-Furkân, “O gece melekler ve ruh, Rab'lerinin izniyle her bir iş için iner dururlar”. Ebu’l-Fadl Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Bağdâdi el-Âbid, Mütezile'nin önde gelen âlimlerinden olup Bağdatlıdır. Kelâm ilmini Basrada yaşayan Ebırl-Hüzeyl el-Allâf'tan aldı ve birçok kitap tasnif etti. Onun Müteşâbihü1-Kurün, Kitâbü'L-İstiksâ, Kitâbü'r-Red alâ ashabi't-Tabâi; Kitâbü'-Usül adlı eserleri vardır (bk. Zehebi, Siyeru “Rabb'inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz senin Rabb'in, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bilendir” (en-Nahl, “Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir? diyecekler. De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!”.
İsra' 17:86
Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Onların sordukları ruhun Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilen vahiy ve Kur'ân olduğunu söyleyenler, bu âyetle birlikte şunu delil getiriyorlar: “De ki; bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere, insanlar ve cinler toplansa benzerini getiremezler”, Çünkü bu âyet, ruhtan sorulan sorunun ardından getirilmiştir. Bu da cevabın belirttiğimiz husus olduğuna işaret etmektedir. âyet sebebiyle iki fırka sapmıştır: Haşviyye ve Mütezile. Haşviyye şöyle diyor: Kur'ân ve (dolayısıyla) kelâm ezelden beri Allah'ın sıfatlarıdır, Allah'tan hiçbir zaman ayrılmaz?7”. Bununla birlikte şunu da diyorlar: Kur'ân zâtıyla mushaflardadır; o yeryüzünde ve kalplerdedir. İşte onların bu sözleri çelişkilidir. Çünkü Kur'ân (kelâm) Allah'ın zâtının sıfatı olunca ne aynıdır ne de gayrıdır; zâtıyla mushaflarda olması yahut yeryüzünde yahut zâtıyla kalplerde olması mümkün olmaz. (Şeyh Ebü Mansür (rahimehullah) şöyle dedi: Şu mushaflarda var olan Kur'âna gelince, kendisi vasıtasıyla anlaşılan yahut ona uygun olan mânadır, bununla Kur'ân'ı kastediyorum. Şöyle de denilir: (Mushaflarda olan) lafızlar o Kur'ân'ın aslından yapılan nakildir (hikâye).
Mütezile'ye gelince onlar, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratıldığını inkâr ediyorlar, sonra da şöyle diyorlar: Kur'ân yaratılmıştır. Onların inancına göre yazılan, sabit bırakılan ve silinen lafızlar Kur'ândır, bu sözü edilen hususlar ise kulların fiilleridir. Sonra da kullara ait fiiller yaratılmış değildir diyorlar. Bu ise onların sözlerindeki apaçık bir çelişkidir.
Bizim görüşümüze göre, yukarıda sözü edilen “gitmek” ve “gelmek” kelimelerinin hepsi mecazdır. Yani lafzi mânasında değil hakikatine uygun anlamdadır. Nitekim falanın kelâmını, filanın sözünü işittim, falanın sözünü yazdım ve benzeri ifadeler kullanılır. Bu sözlerin hepsi mecaz olup lafzi anlamda değildir. Çünkü falancanın kelâmı ya da sözü işitilmez, kelâm ve sözün kendisiyle anlaşıldığı ses işitilir. Buna göre tevilini yapmakta olduğumuz ilk âyet işitilen ve yazılanlar diye anlaşılır, fakat gerçek kelâm bunlardan biri ile nitelenmez””. Bunu açıkladıktan sonra şunu söyleyelim ki gelmek anlamında olan “meci” kelimesi hakkında böyle bir fiil yaptığı bilinmeyen bir zâta da bazan nispet edilir.
Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız meâlindeki beyanın, “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruhun ne olduğunu ancak rabbim bilir”™ anlamına gelen âyetin sılası olması muhtemeldir. Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız tâ ki Resülullah böyle bir vahye erişme imkânı kalmaz. Ancak, Resülullah Allah dilediği takdirde, kendisine vahyettiği kelâmı giderebileceğini, buna gücü yettiğini ve onu ortadan kaldırabileceğini biliyordu. Aynı şekilde yine bunu her mümin de bilir. Eğer âyet sıla değil de bir başlangıç cümlesi ise o minnet ve rahmeti belirtmek anlamına gelir. Yani, peygamberliği ve vahyi ibka etmenin, kullarına bir lütuf olduğunu bilmeleri için, Allah Hz. Peygamber'e (s.a.) vahyettiklerini kendi katına alma hakkına sahiptir. Bunun gibi, ilkin ona vahyetmek ve onu insanlara peygamber olarak göndermek, istihkaka ve bir talebe mebni değil de bir lütuf ve ona yönelik bir ayrıcalıktır, peygamberliği hak etmesinden ve yaptıklarına verilen bir karşılık değildir. [ ] Tıpkı şu ilâhi beyanlarda ifade edildiği gibi: “Allah rahmetini dilediğine verir”; “De ki; lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir”. Allah Teâlâ, peygamberliğin kendisine ait bir görevlendirme olduğunu, peygamber olarak gönderdiği kişiye nübüvvet vermesi kendisi hak ettiği için değil, Allah'ın lütfu ve tahsis etmesine bağlı bulunduğunu haber verdi. Bir lütuf ve rahmet olarak peygamberliği ve vahyi muhafaza edip bırakması da buna göre anlaşılmalıdır.
Bunda Mütezilenin görüşünü birkaç yönden iptal eden kanıt vardır: Birincisi Mütezile'nin söylediği şu sözdür: Allah, hak etmeyen hiçbir kimseyi risâlet ve nübüvvet için seçmez. Oysa Allah Hz. Muhammed'i lütfu ile ve kendi tahsis etmesi ile peygamber gönderdiğini vahyedip onu peygamber olarak gönderdikten sonra da lütfu ile peygamberliğini baki kıldığını haber vermiştir. İkincisi: Allah'ın, Hz. Peygamber'e (s.a.) vahyettiklerini bırakmasında, kulları için dinde en yararlı olanı (aslah) yapmamasının onun iradesi dâhilinde bulunduğuna dair delil vardır. Çünkü vahyi ortadan kaldırıp peygamberliği yok etmekle insanları tehdit etti, tehdit etme hakkı olan ancak tehdit eder. Hikmet açısından yapmadığı bir işi yapmakla tehdit etmez. Ayrıca nübüvveti muhafaza etmek ve indirdiği vahiyleri insanların ellerinde bırakmanın insanları peygamberlik ve vahiyden yoksun bırakmaktan daha yararlı (aslah) olduğunda şüphe yoktur. Bu da gösteriyor ki dinde insanların en faydasına olmayanı Allah yapar.
Geçmiş âyet.
[Üçüncüsü]: Bunda şu görüşün doğruluğuna dair delil vardır: Allah, insanlara peygamber göndermese ve vahiyler indirmese de onları tevhide ve kendisine iman etmekle mükellef kılar. Çünkü bilinmektedir ki, Allah peygamber göndermese ve insanlar kişi olarak mükellef olmasalar, başıboş bırakılmış olacakları için Allah'ın onları yaratması anlamsız olurdu. Dolayısıyla bu durum, elçi gendermese ve bir şey vahyetmese de kulların Allah'ın birliğine iman etmek ve onu bilmekle mükellef olduklarına işaret eder. Çünkü Allah peygamber göndermek ve onu bâki kılmanın kendisi tarafından bir lütuf ve rahmet olduğunu şu beyanıyla haber vermiştir: Rabb'inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o başka. Çünkü Allah'ın lütfu senin üzerinde çoktur. Rabb'inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o başka. Yani nübüvvetin ve vahyin bâki kılınması, Rabb'in tarafından bir rahmettir, Allah'ın lütfu ise çok büyüktür.
[Dördüncüsü]: Ezberlemek ve unutmak -her ne kadar kula ait bir fiil ise de- Allah'ın da bunlarda yaratması vardır, o sayede insan ezberler, çükü şöyle buyurmuştur: Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Allah, dilerse kalpten ezberlenen şeyleri yok eder ve unutturur.
[ ] [Beşincisi]: Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Hikmetin bir başka yönü de şudur: Müminler, bütün lütufların Allah tarafından olduğunu bilmeleri gerekir. Kullar, bunda kendilerinin bir fazilet ve özelliğinin bulunduğunu düşünmemeli, ellerinde ortaya çıkan hayırlar ve itaatların hepsini kendilerinin Allaha nispet etmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Yani Haşviyye'ye göre Allah ezelden beri ve ilelebet kelâm sıfatına sahiptir, kelâm ezeli olduğu gibi ebedi ve bâkidir. Yani gerçek kelâm işitilmez ve yazılmaz.
İsra' 17:87
Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Onların sordukları ruhun Hz. Peygamber'e (s.a.) indirilen vahiy ve Kur'ân olduğunu söyleyenler, bu âyetle birlikte şunu delil getiriyorlar: “De ki; bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere, insanlar ve cinler toplansa benzerini getiremezler”, Çünkü bu âyet, ruhtan sorulan sorunun ardından getirilmiştir. Bu da cevabın belirttiğimiz husus olduğuna işaret etmektedir. âyet sebebiyle iki fırka sapmıştır: Haşviyye ve Mütezile. Haşviyye şöyle diyor: Kur'ân ve (dolayısıyla) kelâm ezelden beri Allah'ın sıfatlarıdır, Allah'tan hiçbir zaman ayrılmaz?7”. Bununla birlikte şunu da diyorlar: Kur'ân zâtıyla mushaflardadır; o yeryüzünde ve kalplerdedir. İşte onların bu sözleri çelişkilidir. Çünkü Kur'ân (kelâm) Allah'ın zâtının sıfatı olunca ne aynıdır ne de gayrıdır; zâtıyla mushaflarda olması yahut yeryüzünde yahut zâtıyla kalplerde olması mümkün olmaz. (Şeyh Ebü Mansür (rahimehullah) şöyle dedi: Şu mushaflarda var olan Kur'âna gelince, kendisi vasıtasıyla anlaşılan yahut ona uygun olan mânadır, bununla Kur'ân'ı kastediyorum. Şöyle de denilir: (Mushaflarda olan) lafızlar o Kur'ân'ın aslından yapılan nakildir (hikâye).
Mütezile'ye gelince onlar, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratıldığını inkâr ediyorlar, sonra da şöyle diyorlar: Kur'ân yaratılmıştır. Onların inancına göre yazılan, sabit bırakılan ve silinen lafızlar Kur'ândır, bu sözü edilen hususlar ise kulların fiilleridir. Sonra da kullara ait fiiller yaratılmış değildir diyorlar. Bu ise onların sözlerindeki apaçık bir çelişkidir.
Bizim görüşümüze göre, yukarıda sözü edilen “gitmek” ve “gelmek” kelimelerinin hepsi mecazdır. Yani lafzi mânasında değil hakikatine uygun anlamdadır. Nitekim falanın kelâmını, filanın sözünü işittim, falanın sözünü yazdım ve benzeri ifadeler kullanılır. Bu sözlerin hepsi mecaz olup lafzi anlamda değildir. Çünkü falancanın kelâmı ya da sözü işitilmez, kelâm ve sözün kendisiyle anlaşıldığı ses işitilir. Buna göre tevilini yapmakta olduğumuz ilk âyet işitilen ve yazılanlar diye anlaşılır, fakat gerçek kelâm bunlardan biri ile nitelenmez””. Bunu açıkladıktan sonra şunu söyleyelim ki gelmek anlamında olan “meci” kelimesi hakkında böyle bir fiil yaptığı bilinmeyen bir zâta da bazan nispet edilir.
Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız meâlindeki beyanın, “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruhun ne olduğunu ancak rabbim bilir”™ anlamına gelen âyetin sılası olması muhtemeldir. Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız tâ ki Resülullah böyle bir vahye erişme imkânı kalmaz. Ancak, Resülullah Allah dilediği takdirde, kendisine vahyettiği kelâmı giderebileceğini, buna gücü yettiğini ve onu ortadan kaldırabileceğini biliyordu. Aynı şekilde yine bunu her mümin de bilir. Eğer âyet sıla değil de bir başlangıç cümlesi ise o minnet ve rahmeti belirtmek anlamına gelir. Yani, peygamberliği ve vahyi ibka etmenin, kullarına bir lütuf olduğunu bilmeleri için, Allah Hz. Peygamber'e (s.a.) vahyettiklerini kendi katına alma hakkına sahiptir. Bunun gibi, ilkin ona vahyetmek ve onu insanlara peygamber olarak göndermek, istihkaka ve bir talebe mebni değil de bir lütuf ve ona yönelik bir ayrıcalıktır, peygamberliği hak etmesinden ve yaptıklarına verilen bir karşılık değildir. [ ] Tıpkı şu ilâhi beyanlarda ifade edildiği gibi: “Allah rahmetini dilediğine verir”; “De ki; lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir”. Allah Teâlâ, peygamberliğin kendisine ait bir görevlendirme olduğunu, peygamber olarak gönderdiği kişiye nübüvvet vermesi kendisi hak ettiği için değil, Allah'ın lütfu ve tahsis etmesine bağlı bulunduğunu haber verdi. Bir lütuf ve rahmet olarak peygamberliği ve vahyi muhafaza edip bırakması da buna göre anlaşılmalıdır.
Bunda Mütezilenin görüşünü birkaç yönden iptal eden kanıt vardır: Birincisi Mütezile'nin söylediği şu sözdür: Allah, hak etmeyen hiçbir kimseyi risâlet ve nübüvvet için seçmez. Oysa Allah Hz. Muhammed'i lütfu ile ve kendi tahsis etmesi ile peygamber gönderdiğini vahyedip onu peygamber olarak gönderdikten sonra da lütfu ile peygamberliğini baki kıldığını haber vermiştir. İkincisi: Allah'ın, Hz. Peygamber'e (s.a.) vahyettiklerini bırakmasında, kulları için dinde en yararlı olanı (aslah) yapmamasının onun iradesi dâhilinde bulunduğuna dair delil vardır. Çünkü vahyi ortadan kaldırıp peygamberliği yok etmekle insanları tehdit etti, tehdit etme hakkı olan ancak tehdit eder. Hikmet açısından yapmadığı bir işi yapmakla tehdit etmez. Ayrıca nübüvveti muhafaza etmek ve indirdiği vahiyleri insanların ellerinde bırakmanın insanları peygamberlik ve vahiyden yoksun bırakmaktan daha yararlı (aslah) olduğunda şüphe yoktur. Bu da gösteriyor ki dinde insanların en faydasına olmayanı Allah yapar.
Geçmiş âyet.
[Üçüncüsü]: Bunda şu görüşün doğruluğuna dair delil vardır: Allah, insanlara peygamber göndermese ve vahiyler indirmese de onları tevhide ve kendisine iman etmekle mükellef kılar. Çünkü bilinmektedir ki, Allah peygamber göndermese ve insanlar kişi olarak mükellef olmasalar, başıboş bırakılmış olacakları için Allah'ın onları yaratması anlamsız olurdu. Dolayısıyla bu durum, elçi gendermese ve bir şey vahyetmese de kulların Allah'ın birliğine iman etmek ve onu bilmekle mükellef olduklarına işaret eder. Çünkü Allah peygamber göndermek ve onu bâki kılmanın kendisi tarafından bir lütuf ve rahmet olduğunu şu beyanıyla haber vermiştir: Rabb'inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o başka. Çünkü Allah'ın lütfu senin üzerinde çoktur. Rabb'inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o başka. Yani nübüvvetin ve vahyin bâki kılınması, Rabb'in tarafından bir rahmettir, Allah'ın lütfu ise çok büyüktür.
[Dördüncüsü]: Ezberlemek ve unutmak -her ne kadar kula ait bir fiil ise de- Allah'ın da bunlarda yaratması vardır, o sayede insan ezberler, çükü şöyle buyurmuştur: Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Allah, dilerse kalpten ezberlenen şeyleri yok eder ve unutturur.
[ ] [Beşincisi]: Biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız. Hikmetin bir başka yönü de şudur: Müminler, bütün lütufların Allah tarafından olduğunu bilmeleri gerekir. Kullar, bunda kendilerinin bir fazilet ve özelliğinin bulunduğunu düşünmemeli, ellerinde ortaya çıkan hayırlar ve itaatların hepsini kendilerinin Allaha nispet etmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Yani Haşviyye'ye göre Allah ezelden beri ve ilelebet kelâm sıfatına sahiptir, kelâm ezeli olduğu gibi ebedi ve bâkidir. Yani gerçek kelâm işitilmez ve yazılmaz.
İsra' 17:88
De ki: Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsalar dahi onun benzerini ortaya koyamazlar. Bu beyanın, “Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız” meâlindeki âyetini? sılası olma ihtimali vardır. Ayrıca tüm insanlar ve cinler bunun bir benzerini getirmek için bir araya gelseler buna güçler yetmezler. “Onun gibi” anlamma gelen “bi mislihi” sözü “bihi”, yani “onu” demektir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Allah'ın misli gibi hiçbir şey yoktur”. Yani O'nun gibi bir şey yoktur, çünkü Allah'ın misli yoktur. Bu durum “Kur'ân'ın mislini getiremezler” sözünün, tanıyıp gördükten sonra onu ortaya koyamazlar demektir. İlkin benzerini görmeden, bakıp tanımadan onu yapmaya güçlerinin yetmemesi, daha kuvvetli bir ihtimaldir. Çünkü, nesneleri ve şekilleri gördükten sonra, bir şeyin şeklini çizmek ve düzenlemek gözlem yapıp görmeden önce tasvir ve tanziminden daha kolay ve daha basittir.
Yine bu âyetin, Hz. Peygamber'in (s.a.) hem insanlara hem de cinlere gönderilmiş olduğuna işaret vardır. Çünkü yüce Allah De ki, eğer insanlar ve cinler toplansa buyurmuştur. Zira eğer Hz. Peygamber (s.a.), insan ve cin türlerine birlikte gönderilmiş olmasaydı, bunları belirtmesinin bir anlamı ve faydası olmazdı. Bunda, cinlerden de Arap dilini konuşanların var olduğuna işaret vardır. Eğer böyle olmasaydı, Allah cinleri insanlarla birlikte belirtmezdi. Şu şekilde de yorum yapmak mümkündür: Eğer insanlar insanlarla, cinler cinlerle, yahut insanlar cinlerle, cinler de insanlarla bir araya gelseler yahut şunlar şunlarla bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cinler bir araya gelip birbirine destek olsalar dahi onun benzerini ortaya koyamazlar. Bazı yorumcular şöyle demiştir: Bu ifadenin belirtilmesinin sebebi, Kur'ân “bir büyüdür” “ona ancak bir beşer öğretiyor”, “bu Allah'a yapılmış bir iftiradan başka bir şey değildir” “O, Allah'a iftira etmiş yalancı bir adamdır” demeleridir?, İftira, sihir ve diğer sözünü ettikleriniz ancak insan ve cin türünden olur. Allah Teâlâ bunlar bir araya gelseler Kur'ân'ın benzerini ortaya koyamayacaklarını haber verdi. İnsanlarla cinlerin Kur'ân'ın benzerini getirmekten âciz olduklarının delili de Allah'ın, sefilliğini ve yalancılığını açığa çıkardığı bir aşağılık kişiden başka hiçbirinin Kur'âna nazire yapmaya tamah etmemesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Âyetlerimiz kendilerine okunduğu zaman “biz dinledik dediler. Dileseydik bunun gibisini söyleriz. Bu eskilerin masallarından başka birşey değildir. Şöyle demişlerdi: Allahım eğer Kur'ân senin katından bir gerçek ise gökten bize taş yağdır veya bize bir azap getir. Şu beyanda bu sözü söyleyenin yalanı ve saçmalığı ortaya çıktı. Önce “Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir”, sonra da “Eğer bu senin katından gelmiş bir gerçek ise bize gökten taş yağdır” demiş ve “eğer gerçekse” bize yardım et (tevfik) diye Allah'tan yardım istememiştir. Bu da o kişinin saçmalığın son noktasında bulunan bir sefih olduğunu gösterir. Üstelik “eğer bu katından gelmiş bir gerçek ise” diyerek Kur'ânda şüpheye düştü, eğer şüphe etmeseydi yaratıklardan hiçbiri Kur'ân'a nazire yapmak için kendisini zorlamayı istemez ve bunu aklına getirmezdi. Bu da gösteriyor ki Kurân Allah'tan gelmiş bir mücize ve alâmettir.
Bir de âlimler bu Kur'ân'ın benzerini getirmekte meâlindeki cümle hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Denildi ki söz dizimi ve tertibinin benzerini getirmekte. Denildi ki gerçeklik ve doğrulukta benzerini getirmekte. Bu Kur'ân'ın benzerini getirme konusunda bir araya toplansalar benzerini getiremezler meâlindeki beyanın, sözünü ettiğimiz beş yönden benzerini getirememeleri muhtemeldir.
“Bi mislihi” kelimesinin de belirttiğimiz mânaya gelmesi muhtemeldir, yani Sana vahyettiğimizi dileseydik ortadan kaldırırdık meâlindeki cümlenin bağlantısı (sıla) olarak kabul ettiğimiz yoruma göre onu ortadan kaldırırdık demektir. Ortadan kaldırılan ve yok edilen bu Kur'ân'ın benzerini getirmek üzere insanlar ve cinler toplansalar benzerini getiremezler, yani onu getirmeye güçleri yetmez.
[9] [Yahut başlangıç olmak üzere olur]. Eğer başlangıç olmak üzere olursa o misli üzere olur. Yani onun mislini yapmaya kâdir olamazlar, nitekim bu Kur'ân sesleri kulaklarına geldikten sonra onun mislini hiç yapamazlar. Eğer bunu yapmak onların gücü dâhilinde olsaydı, kendi sözlerinin doğru, peygamberin sözünün yalan çıkması için bunu yaparlardı. Bunu yapamayınca ve bunun için kendilerini zorlamayınca/tekellüfte bulunmayınca, onlar bu Kitab'ın Allah katından gönderilen bir kitap olduğuna ve Kur'ân'ın âciz bırakan ve kendi güçlerinin dışında olan bir kelâm olduğuna delâlet etmektedir.
İsra' 17:89
“Velekad sarrafnâ”, yani açıkladık, örnek verdik mânasına gelmesi de muhtemeldir, [Bu Kur'ânda insanlara ayrı ayrı her türlü örnekler verdik anlamına da gelebilir. Yani insanlar için misal olmak üzere, peş peşe örnek verdik, her örnekten sonra başka bir örnek verdik. Üzerinde düşünselerdi, Resülullah'ın (s.a.) doğru, kendilerinin de yalan söylediklerini ve cahilce davrandıklarını bilirlerdi; hakkı bâtıldan, haklıyı haksızdan ayırırlardı; fakat onlar bunun üzerinde düşünmediler, etraflıca tefekkür etmediler ve inatçılık yaptılar. “Min külli meselin”, yani “her türlü örnek” Bununla bütün örnekleri kastetmiyor, belki de belirttiğimiz her örnekten bir tanesinin mânasını kastediyor ki eğer bu örnekler üzerinde düşünselerdi onlar için muteber olurdu.
Muhakkak ki biz bu Kur'ân'da insanlara (gerçekleri anlatmak için) her türlü misali denedik. Örneklerin çeşitlendirilmesi ve insanlar için örnek verilmesi üç yönden olur: Birincisi, Resülullah ile onu tasdik eden ve etmeyen diğerlerine, geçmiş ümmetler içinden elçileri yalanlayanların başına inen ceza ve azaba şahitlik eden bu ümmet için örnek verdi. Oysa Allah bunun, geçmiş ümmetlerden yalanlayanlar hakkında kendi kanunu olduğunu haber vermiş ve bu kanunun değiştirilmediğini şu beyanıyla açıklamıştır: “Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın”“, O kanun değiştirilemez, yerine başka bir şey konulamaz. Dolayısıyla azap geçmiş ümmetler için hemen verilmiş, bu ümmet için tehir edilmiştir”. O kanun, ümmetlerden hiçbiri için değiştirilmiş ve tebdil edilmiş değildir.
İkincisi: Örneklerin değiştirilmesi anlamına gelmesi muhtemeldir. O da Allah'ın açıkladığı din, dünya ve âhiretin düzgün olmasını sağlayan bilgileri açıklaması ve hatırlatmasıdır. Öyle ki, bunlar üzerinde düşünseler ve tefekkür etselerdi bunu anlarlardı.
(SJÜçüncüsü: Allah'ın dinine hikmetle ve güzel öğütlerle çağıran misallerin değiştirilmesi, şu ilâhi beyanda olduğu gibi üç yöne çevrilirse Kur'ânda belirtilen bütün örneklere de çevrilir: “Rabb'inin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlara karşı en güzel bir şekilde mücadele et”, Yine de insanların çoğu inkârcılıkta direndikçe direndiler. Bu beyanın, Kur'ânda onlara verdiği çeşitli örnekler sebebiyle bunları kabul etmeyip inkâr ettiler anlamına gelmesi muhtemeldir. Yahut Allah Teâlâ yine de insanların çoğu inkârcılıkta direndikçe direndiler, meâlindeki beyanın Allah'ın nimetlerine karşı şükretmede nankörlük ettiler, şükrü başkasına çevirdiler yahut Allah'ın birlik ve ilâhlığını mübalağa ile inkâr ettiler anlamına gelmesi mümkündür.
---
Dipnotlar:
“Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın” (Fâtır, O yüce Allah'ın: “Allah'ın yasasında değişiklik bulamazsın” âyetidir. O yasa değiştirilemez, tebdil edilemez, geçmiş ümmetler için o yasa peşin/dünyada, bu ümmet için ise tehir edil-
İsra' 17:90
Onlar, “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın dediler. Sözü edilen soru veya taleplerin sonuncusuna kadar... Bu soruların hepsinin bir grup tarafından sorulmuş olması mümkündür. Bir gruptan gelmeyen sorunun diğer bir gruptan gelmesi ihtimali vardır, her bir fırkanın bir soru sormuş olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Dediler ki; doğru yolu bulmanız için yahudi yahut hıristiyan olun”. Her bir fırka tarafından, başkasından gelmeyen sorular soruldu; yahudilerden “Yahudi olun ki hidâyet bulasınız” sözü geldi, hıristiyanlardan da “Hıristiyan olun ki hidâyet bulasınız” sözü geldi. Buna göre, birincinin böyle olmasına ihtimal vardır.
Üstelik onları bu imkânsız ve yanlış soruları sormaya sevkeden birkaç sebep vardır: Birincisi tövbe edip daveti kabul ederse, Resülullah'ın kendilerine vâdettiği cennetler ve oradaki akan nehirler, meyve veren bahçeleri sormalarımeâlindeki beyanda ifade edildiği gibi, Hz. Peygamber, göklerin üstlerine düşmesi ile onları tehdit ediyordu. “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar”! meâlindeki beyanda ifade buyurulduğu gibi, alay etmek üzere, Hz. Peygamber'den (s.a.) azabın kendilerine verilmesini acele istediler.
(STİkincisi: Ehl-i Kitab'ın kitabı bulunmayan Mekke müşriklerine, cevap alamayacaklarını bildikleri saçma ve vukuu imkânsız olan bu soruları öğretmiş olması muhtemeldir. Bunun sebebi şudur: Müşrikler bunları Resülullah'a (s.a.) sorsunlar, o da cevap veremeyip onlara tâbi olan aşağı tabakaya şöyle desinler: Biz Resülullah ile tartıştık, onun ileri sürdüğü delil ve burhanlara itiraz ettik, işte bakın, eğer o eğer peygamber olsaydı cevap verebilecekti. Bunu insanlara gösterip böylece taşkınlıklarını ve sapıklıkların uzatıp gitmek ve bulundukları durumda kalmak için bunu yapmışlardı.
Üçüncüsü: Müşriklerden reis ve yönetici konumunda olanların, cevap veremiyeceğini bildikleri halde, tâbilerine ve sefil kesime, kendilerinin Resülullah (s.a.) ile tartıştıklarını, onun getirdiği hüccetlere ve burhanlara itiraz ettiklerini göstererek kendilerinde olan riyaset ve menfaatlerin kalıcılığını ve bunun ellerinden gitmemesi sağlamak için, Hz. Peygambere (s.a.) bu soruları sormuş olmaları muhtemeldir.
Sonra Allah onların sordukları soruların, inatlaşma sorusu olup doğruyu öğrenme ve ihtiyaç duyulan bir meselenin sorusu olmadığını açıklamıştır:
ENER G5 ME Edir F Peia Gus ae óy i ipag GEN ça © ÍN] L paia cee
İsra' 17:91
Onlar, “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın dediler. Sözü edilen soru veya taleplerin sonuncusuna kadar... Bu soruların hepsinin bir grup tarafından sorulmuş olması mümkündür. Bir gruptan gelmeyen sorunun diğer bir gruptan gelmesi ihtimali vardır, her bir fırkanın bir soru sormuş olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Dediler ki; doğru yolu bulmanız için yahudi yahut hıristiyan olun”. Her bir fırka tarafından, başkasından gelmeyen sorular soruldu; yahudilerden “Yahudi olun ki hidâyet bulasınız” sözü geldi, hıristiyanlardan da “Hıristiyan olun ki hidâyet bulasınız” sözü geldi. Buna göre, birincinin böyle olmasına ihtimal vardır.
Üstelik onları bu imkânsız ve yanlış soruları sormaya sevkeden birkaç sebep vardır: Birincisi tövbe edip daveti kabul ederse, Resülullah'ın kendilerine vâdettiği cennetler ve oradaki akan nehirler, meyve veren bahçeleri sormalarımeâlindeki beyanda ifade edildiği gibi, Hz. Peygamber, göklerin üstlerine düşmesi ile onları tehdit ediyordu. “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar”! meâlindeki beyanda ifade buyurulduğu gibi, alay etmek üzere, Hz. Peygamber'den (s.a.) azabın kendilerine verilmesini acele istediler.
(STİkincisi: Ehl-i Kitab'ın kitabı bulunmayan Mekke müşriklerine, cevap alamayacaklarını bildikleri saçma ve vukuu imkânsız olan bu soruları öğretmiş olması muhtemeldir. Bunun sebebi şudur: Müşrikler bunları Resülullah'a (s.a.) sorsunlar, o da cevap veremeyip onlara tâbi olan aşağı tabakaya şöyle desinler: Biz Resülullah ile tartıştık, onun ileri sürdüğü delil ve burhanlara itiraz ettik, işte bakın, eğer o eğer peygamber olsaydı cevap verebilecekti. Bunu insanlara gösterip böylece taşkınlıklarını ve sapıklıkların uzatıp gitmek ve bulundukları durumda kalmak için bunu yapmışlardı.
Üçüncüsü: Müşriklerden reis ve yönetici konumunda olanların, cevap veremiyeceğini bildikleri halde, tâbilerine ve sefil kesime, kendilerinin Resülullah (s.a.) ile tartıştıklarını, onun getirdiği hüccetlere ve burhanlara itiraz ettiklerini göstererek kendilerinde olan riyaset ve menfaatlerin kalıcılığını ve bunun ellerinden gitmemesi sağlamak için, Hz. Peygambere (s.a.) bu soruları sormuş olmaları muhtemeldir.
Sonra Allah onların sordukları soruların, inatlaşma sorusu olup doğruyu öğrenme ve ihtiyaç duyulan bir meselenin sorusu olmadığını açıklamıştır:
ENER G5 ME Edir F Peia Gus ae óy i ipag GEN ça © ÍN] L paia cee
İsra' 17:92
92-93. “Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız”. De ki: 'Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim.
Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin meâlindeki âyetle ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız meâlindeki âyet, bütünü ile onların Hz. Peygambere (s.a.) yönelttikleri soruların hepsinin inatlaşma sorusu olup doğruyu talep etme ve hidâyet isteme soruları olmadığına işaret etmektedir. Çünkü eğer onlar, doğru yolun gösterilmesini ve hidâyeti istiyor olsalardı, göklerin üzerlerine düşürülmesini istemiyor olurlardı. Çünkü onların cennet istemede menfaatleri olsa da bunda bir menfaatleri yoktu. Allah Teâlâ burada o kavmin cahilliğini, inatçılığını ve Resülullah'a kötü muamelede bulunmalarını aktarıyor.
Şunu da eklemek gerekir: Onların yaptıkları bu cahilliği Allah'ın, Kur'ânı kıyâmete kadar okunan bir kitap yapmasının hikmet ve faydası, sonradan gelenlerin, sefihlerle karşılaştıkları zaman onlara nasıl bir muamelede bulunacaklarını, Resülullah'ın yaptığı gibi muamele etmelerini bilmeleri içindir.
ISJDe ki: Rabbimi tenzih ederim! Allah Teâlâ, yüce zatı aleyhinde hakime başvurmak ve hüküm vermekten Rabb'ini tenzih etmesini peygamberine emretti. Onların istedikleri şeyler, Allah'ın aleyhinde hüküm vermektir. De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim. Resülullah (s.a.) âyette sözü edilen cenneti getirmek ve daha başka türden istediklerine Allah'ın dışında kimsenin malik olmadığını belirtip Allahı tenzih ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Ben sadece bir beşer peygamberim. Yani ben, birer beşer olan daha önceki peygamberler gibi bir insanım, onlar peygamberlerine, sizin bana sorduğunuz gibi şeyler sormadılar yahut onlar bu soruları sormuş olsalar da bunlara cevap verilmedi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Yoksa daha önce Müsâ'ya sorulduğu gibi, siz de peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur”. Yahut Ben sadece bir beşer peygamberim meâlindeki beyanın anlamı şöyle olmalıdır: Yani Resülullah'ın (s.a.), diğer peygamberlere bir şekilde itiraz etme hakkı yoktur, peygambere düşen görev gönderileni yahut emredilen elçiliği tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Yahut Resülullah şöyle buyurmuş olur: Ben, benden istedikleriniz hakkında, Rabbimi tesbih ve tenzihten başka bir şey yapma imkânına sahip değilim. Rabbimi tesbih ederim. Yani Rabbim, kullarınm üzerinde baskı kurma ve hükmetmeyi seçme hakkına mâlik olmaktan yücedir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demişlerdir: “Yenbü” su kaynağı demektir; “yenâbi” çoğuludur”. “Kisfetün” kıta, parça demektir, çoğulu “kisef ”tir. Bir başkası şöyle demiştir: “Kisf” kelimesi cezimle okununca azap demektir. “Kisefen”, kelimesi “kıtaan” t) gibidir. Ebü Avsece “kabilen” kelimesinin mânasının gözle görmek olduğunu söylemiştir. Yine bu kelimenin mukabele etmekten geldiğini ifade etmiştir. “Beytün min zuhruf”. 22): Altından bir evin olmalı demektir. Ebü Avsece'ye göre “müzahraf” müzeyyen, yani süslü demektir. “Zahreftü'1-beyte” denilir. Yani evi süsledim demektir. Yahut göğe çıkmalısın. Yani göğe yükselmelisin, yukarı çıkmalısın. Oraya (göğe) çıktığına da asla inanmayacağız. Yani çıkmana inanmayacağız. Buradaki “irtikğ”, yükselmek demektir. Bazıları, cezimle okuyarak “kisfen”i taraf, “kisefen” kelimesini de “kıtaan” gibi parçalar şeklinde anlamlandırmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
EKİBİ YI SAĞIN ÇARE Si ği yl ere Pera yer
İsra' 17:93
92-93. “Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız”. De ki: 'Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim.
Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin meâlindeki âyetle ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız meâlindeki âyet, bütünü ile onların Hz. Peygambere (s.a.) yönelttikleri soruların hepsinin inatlaşma sorusu olup doğruyu talep etme ve hidâyet isteme soruları olmadığına işaret etmektedir. Çünkü eğer onlar, doğru yolun gösterilmesini ve hidâyeti istiyor olsalardı, göklerin üzerlerine düşürülmesini istemiyor olurlardı. Çünkü onların cennet istemede menfaatleri olsa da bunda bir menfaatleri yoktu. Allah Teâlâ burada o kavmin cahilliğini, inatçılığını ve Resülullah'a kötü muamelede bulunmalarını aktarıyor.
Şunu da eklemek gerekir: Onların yaptıkları bu cahilliği Allah'ın, Kur'ânı kıyâmete kadar okunan bir kitap yapmasının hikmet ve faydası, sonradan gelenlerin, sefihlerle karşılaştıkları zaman onlara nasıl bir muamelede bulunacaklarını, Resülullah'ın yaptığı gibi muamele etmelerini bilmeleri içindir.
ISJDe ki: Rabbimi tenzih ederim! Allah Teâlâ, yüce zatı aleyhinde hakime başvurmak ve hüküm vermekten Rabb'ini tenzih etmesini peygamberine emretti. Onların istedikleri şeyler, Allah'ın aleyhinde hüküm vermektir. De ki: Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim. Resülullah (s.a.) âyette sözü edilen cenneti getirmek ve daha başka türden istediklerine Allah'ın dışında kimsenin malik olmadığını belirtip Allahı tenzih ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Ben sadece bir beşer peygamberim. Yani ben, birer beşer olan daha önceki peygamberler gibi bir insanım, onlar peygamberlerine, sizin bana sorduğunuz gibi şeyler sormadılar yahut onlar bu soruları sormuş olsalar da bunlara cevap verilmedi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Yoksa daha önce Müsâ'ya sorulduğu gibi, siz de peygamberinize sorular sormak mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur”. Yahut Ben sadece bir beşer peygamberim meâlindeki beyanın anlamı şöyle olmalıdır: Yani Resülullah'ın (s.a.), diğer peygamberlere bir şekilde itiraz etme hakkı yoktur, peygambere düşen görev gönderileni yahut emredilen elçiliği tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Yahut Resülullah şöyle buyurmuş olur: Ben, benden istedikleriniz hakkında, Rabbimi tesbih ve tenzihten başka bir şey yapma imkânına sahip değilim. Rabbimi tesbih ederim. Yani Rabbim, kullarınm üzerinde baskı kurma ve hükmetmeyi seçme hakkına mâlik olmaktan yücedir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demişlerdir: “Yenbü” su kaynağı demektir; “yenâbi” çoğuludur”. “Kisfetün” kıta, parça demektir, çoğulu “kisef ”tir. Bir başkası şöyle demiştir: “Kisf” kelimesi cezimle okununca azap demektir. “Kisefen”, kelimesi “kıtaan” t) gibidir. Ebü Avsece “kabilen” kelimesinin mânasının gözle görmek olduğunu söylemiştir. Yine bu kelimenin mukabele etmekten geldiğini ifade etmiştir. “Beytün min zuhruf”. 22): Altından bir evin olmalı demektir. Ebü Avsece'ye göre “müzahraf” müzeyyen, yani süslü demektir. “Zahreftü'1-beyte” denilir. Yani evi süsledim demektir. Yahut göğe çıkmalısın. Yani göğe yükselmelisin, yukarı çıkmalısın. Oraya (göğe) çıktığına da asla inanmayacağız. Yani çıkmana inanmayacağız. Buradaki “irtikğ”, yükselmek demektir. Bazıları, cezimle okuyarak “kisfen”i taraf, “kisefen” kelimesini de “kıtaan” gibi parçalar şeklinde anlamlandırmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
EKİBİ YI SAĞIN ÇARE Si ği yl ere Pera yer
İsra' 17:94
Kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını engelleyen nedir? Yani peygamber kendilerine hidâyeti getirince ancak Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi? demek oldu. Başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur: “Kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey sadece, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, yahut âhiret azabının göz göre göre kendilerine de gelmesini beklemeleridir””, Fakat bu, Allah'ın azabını görmeden inanmayacakları için, onların imanlarından ümit kesmeleri üzerine buyurulmuştur. O vakitte iman kabul edilmez ve kendilerine fayda vermez. Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” meâlindeki beyan, onların delil getirmeleri konumunda bulunur ve bu anlama gelir. Eğer Allah dileseydi gökten melekler de indirirdi. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Onlar dediler ki; eğer Allah dileseydi mutlaka melekler gönderirdi”. Burası onların şüpheye düştükleri yerdir. Şöyle demeleri mümkün: O da elçi beşerdir, O'nun bize elçi olması, bizim ona elçiler olmamızdan daha uygun değildir. İşte bu düşünce şüpheye düştükleri yerdir. Bunun için Allah onlara cevap vermiştir. Çünkü onlar kendilerine kendi türlerinden ve aynı özelliklere sahip bir elçinin gönderilmesini inkâr ettiler ve bunu uzak gördüler. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu:
İsra' 17:95
De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı. Yani orada ikamet edip, oturanlar olsalardı, elbette gökten bir meleği elçi olarak gönderirdik. Hem bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları da yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani yeryüzünün sakinleri melekler olsaydı da onlara meleklerden bir elçi gönderseydi yine de onlar “Allah bir meleği elçi mi gönderdi?” diyecekler miydi? Yani Allah bizim özelliklerimizde ve bizim türümüzden bize elçi mi gönderdi diyecekler miydi? Yani onların bunu söylemeye hakları yoktur. Buna göre, yerin sakinleri beşer olunca “Allah bize kendi özelliklerimizi taşıyan elçi mi gönderdi? deme hakları olmaz. İkincisi: Eğer yeryüzü meleklerin mekânı, onlar da oranın sakinleri olsaydı da [kendilerine kendi cevherleri dışından bir elçi gönderseydil o zaman da şöyle diyeceklerdi: Allah bizim özelliklerimiz dışında, bir beşeri mi elçi gönderdi? Fakat yeryüzü beşerin mekânı, melekler de semanın sakinleri olunca Jonların kendi türlerinden ve kendi özelliklerini taşıyan bir elçinin gönderilmesini inkâr etmeye hakları yoktur. Çünkü onlar melekleri tanımıyorlar ve onların özelliklerini taşımayan varlıkları da tanımıyorlar, belki kendi özelliklerini taşıyanı tanıyorlar, dolayısıyla kendi özelliklerini taşıyan bir elçinin gönderilmesi, kendi özelliklerini taşımayanın gönderilmesinden daha iyidir. Yahut şöyle buyuruyor: Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler ve insanlar bulunsaydı da melekler onları tanısaydı, onları bildikleri için kendilerinden yani meleklerden bir elçi istemek hakları olurdu. Fakat yeryüzünün sakinleri sadece insanlar olunca, onların bunu isteme hakları yoktur. Çünkü onlar meleklerin ve cinlerin güçlerini bilmiyorlar, ancak insanların güçlerini biliyorlardı. Dolayısıyla gönderilen mücizelerle kuvvetli delilleri aldatıcı delillerden ayırırlardı, çünkü onlar insanların güçlerini biliyorlar, meleklerin ve cinlerin güçlerini ise bilmiyorlardı; dolayısıyla mücize getirdiklerinde, mücize ve delil olduklarını bilemezler. Yahut kendi kuvvetleriyle olması ihtimali dışına çıkınca, bu meleklerin kuvvetleri ile olur da onlar onu beşerden bilirler. Bir başka açıklama şekli de şudur: Onlar beşerin peygamberliğini ikrar ettiler, çünkü onlar melekleri sadece beşerin verdiği haberle bilirler, çünkü onları tanımak için meleklerle bir arada birbirlerini gören bir durumda bulunmadılar. Onlar meleklerin melek olduğunu sadece beşerden gelen bir haberle biliyorlar, dolayısıyla bir beşerin elçiliğini inkâr etmeye hakları yoktur. Bunun aslı yüce Allah'ın şu beyandır: “Şayet peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak ki onu (yine) bir erkek suretine sokardık”“, Daha önce de belirttik ki, onlar melekleri tanımıyorlardı, kendi yapısal özellikleri dışından olan peygamberin de mutlaka erkek olması gerekirdi. Dolayısıyla, Allah'ın verdiği habere göre bunda itirazda onlar aleyhine bir karıştırma söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:96
96. “Yine de ki: “Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir.
O, kullarını çok iyi bilip görmektedir.
De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir. Bazıları şöyle söylemiştir: Yani Allah'ın benim peygamberliğim ve size gönderilmiş bir resül olmama dair yarattığı mücizeler ve getirdiği deliller yeter, çünkü bu açıklama, o kâfirlerin peygamberliği inkâr eden sözlerine karşılık söylenmiştir. Bazıları da şunu söylemiştir: Bu açıklamanın, onların iman etmelerinden ümit kesilmesi üzerine yapılmış olması ihtimali vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir”.
O, kullarını çok iyi bilip görmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Peygamber'in onlara resül olarak gönderildiğini kabul edeceklerini yahut reddedeceklerini bildiği için, Allah bunu belirtiyor, hallerini bilmemekten dolayı değil. Elçilerini kabul yahut reddeceklerini Allahın bilmesinde hikmetin dışına çıkmak söz konusu değildir. Çünkü onların daveti kabul etmelerinde peygamberler için bir menfaat yahut reddetmelerinde onlar için bir zarar yoktur. Daveti kabul edince bunun menfaati kendilerine aittir, reddedince de zararı onlaradır. İşte bu sebeple, reddeceklerini bildiği halde Allah'ın elçilerini göndermesi, hikmetin dışına çıkmak değildir. Duyular âleminde ise hikmetten çıkmak söz konusudur. Çünkü duyular âleminde bir kimse, düşündüğü ve ulaşacağı bir menfaat için yahut kendisinden bir zararı defetmek için elçi gönderir. Elçinin elçiliğini reddedeceğini ve ona elçi gönderdiği vakitte kabul etmeyeceğini bilirse, reddedeceğini bilmesine rağmen bunu yapmak hikmetten çıkmaktır. Yahut O, kullarını çok iyi bilip görmektedir meâlindeki beyan tehdit anlamına gelir, benzerleri de böyledir, Mütezileden bazıları şu ilâhi beyanla bize karşı delil getirmiş olsa da: “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde, insanların inanmalarını, ancak Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?”. Mütezile Allaha şöyle der: “Bize kaza ve kader engel oldu”. Çünkü sizin (Sünniler'in) görüşünüz şudur: İnsan mâsiyet ve itaat türünden yaptığı işleri ancak Allah'ın kazası ve kaderi ile yapar. Dolayısıyla Allaha karşı ileri sürdükleri delil şöyle demektir: Ya Rabbi! Senin kazan ve takdirin bize engel oldu.
Fakat bu düşünce geçersizdir. Çünkü onlar yaptıklarını fiil anında yapmıyorlar, çünkü Allah buna hükmetti ve bunu takdir etti. Eğer durum böyle olsaydı o zaman bu itirazları yerinde olabilirdi. Çünkü Allah böylece hükmetmiş ve takdir etmiştir. Onlar yaptkları işleri, Allah kendileri hakkında böyle hükmedip takdir ettiği için yapmıyor olunca, Allah'a karşı itirazda bulunma hakları da olmaz. ) Çünkü kaza ve kader kendilerini bu işleri yapmaya zorlamamış, onlar üzerinde bir güç kullanmamıştır. Belki başka bir alternatif de yapmak onlar için mümkün olmuştur. İşte bundan dolayı onların Allah'a karşı bir delil ileri sürme hakları yoktur. Çükü buna -yani kaza ve kadere- hükmetmek söz konusu olsaydı, insanların yapacaklarını bilmesi sebebiyle de Allaha itirazda bulunma hakları olurdu. Zira Allah'ın, onların yapacağı fiilleri bildiğinde şüphe yoktur. Onların, kendileri hakkındaki ilâhi bilgiye itiraz etme hakları olmayınca -çünkü onlar Allah'ın bildiğinden başkasını yapamazlarbuna göre Allah'a karşı kaza ve kaderi ileri sürerek itirazda bulunma hakları yoktur. Çünkü Allah bilmiştir ki, kulun kendisi iradesiyle bu fiili zıddına karşı tercih edecektir. Bu da haklarındaki kaza ve kaderden dolayı bu filleri yapmadıklarına ve kaderin fiil üzerinde bir etkisi bulunmadığına işaret eder. Allah haklarında böyle hükmettiği için, onlar kendilerine göre yapacakları vakitte fiili yapamayınca, bunu Allah hakkında delil olarak ileri sürmeye de hakları yoktur. Çünkü kaza ve kader onları fiillerini yapmayı engellememiştir ve ona zorlanmıyorlardır. Allah da onlar hakkında bu işlere hükmetti, çünkü onların bu işleri yapacaklarını ve bu tercihi yapacaklarını bilmiştir. İşte bundan dolayı belirttiğimiz görüşün doğruluğu gerçekleşmiştir. Bunun gibi duyular âleminde başkası hakkında hükmeden herkes de böyledir. Daha önce konuya dair bilgisi olduğu için hükmeder.
iyi ÇA kak JS ağ Emi hp
---
Dipnotlar:
“İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Onların arzularına uyma ve şöyle de: “Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim ve bana aranızda âdil davranmam emredildi. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabb'inizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O'nadır”. “Kendilerine kurtuluş rehberi (vahiy) geldiğinde insanların inanmalarını, ancak “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” şeklindeki itirazları engellemiştir” (el-İsrâ,
İsra' 17:97
Allah kime hidâyet verirse doğru yolu bulan işte odur. Yani Allah kimi, hidâyeti kabul etmeye muvaffak kılarsa ve onu şeytanın verdiği vesveseden korursa işte o Allah nezdinde ve hidâyeti akledenler nezdinde hidâyeti benimsemiştir. Kime de yol göstermeyip şaşkınlıkta bırakırsa yani onu alçaltır ve korumaz da şeytandan gelecek vesveseyi kabul ederse işte o şaşkındır, sapmıştır. Sen böylelerine Allah'tan başka destekçiler bulamazsın. Allah'ın dinine sevkeden ve onları buna muvaffak kılan bir destekçi bulamazsın. Yahut onlara Allah'tan başka yardım edecek ve kendilerine inen azaptan kurtaracak dostlar bulamazsın. En doğrusunu Allah bilir.
(SJKıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Hasan-ı Basri şunu söylemiştir: Dünyada yaptıkları işlerin kötülüğünü bilmeleri için onlar hesaba çekilecekler, sonra da cehenneme doğru haşredileceklerdir. [Bu] âyette belirtilen şu husustur: Onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız, yahut bunun gibi bir şey. Ayrıca “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar, evet işte onların yerleri en kötü yer, yolları da en yanlış yoldur” meâlindeki âyetle “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler”; “Kıyâmet gününde o şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi mi (daha kötü durumda, yoksa cennette bulunan mümin mi)?”® meâlindeki âyetlerde belirtilen hususlar kastedilmiş olabilir. Son âyet elleri boyunlarına bağlı olacağı için yüzleri ile ateşten korunmaya çalışacaklardır anlamına gelebilir.
Kör, dilsiz ve sağır bir halde. Bunun iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Âhirette bu duyu organlarının algıları ve lezzetleri gideceği için Allah onlara sağır, dilsiz ve kör adını vermiştir. Yoksa bu organların gerçekten yok olacağı mânasında değildir. Belki bu organlarla onlardan yararlanma arasına Allah'ın sözünü ettiği şu engel girer demektir: “Onların üstünde kat kat ateşten tabakalar olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak””. İşte o gölgeler onlarla eşyayı görme arasına engel koyacak. Allah onlara dünyada kör, dilsiz ve sağır adını verdi, bu gerçekten gözlerinin yok olması anlamında değildir, fakat dünyada bu duyu organlarından yararlanmadıkları ve bunları emredilen alanlarda kullanmadıkları için bu duyuların fonksiyonları onlardan giderilmiştir.
Âhirette de durum böyle olacaktır. Dünyada yaratıldıkları işlerde kullanılmadıkları için, bir azap olmak üzere bu duyu organlarının gerçekten yok olduğu mânasına gelmesi ihtimali vardır. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören biri idim”, Varacakları yer cehennemdir. Yani kalacakları yer cehennemdir, orada barınacaklardır. Onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürtülmüştür. Hasan-ı Basri bu beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Cehennem ateşinin alevi, onlara isabet eden ağrısı gitmeksizin söner, sonra onlar için cehennem ateşini artırırız. Bazılar da: “Küllemâ habet”, yani Ne zaman sönerse cümlesine dair şu yorumu yapmıştır: Yani derileri ne zaman pişerse ve ateş sakinleşirse demektir.
364 [ ]İbn Kuteybe şunu söylemiştir: “Küllemâ habet”, yani sakinleşince demektir. Ateşin alevi sakinleşince “habeti'n-nâr” denilir. Ateşin alevi sakinleşip de korlar sönmeyince: “Hamedet, tahmedü, humüden” dersin. Ateş sönüp de bir şey kalmayınca “hemedet, tehmudu, humüden” denilir”, Yakıcı alevlerini çoğaltırız. Ateşlerini artırır da tekrar alevlenir. Ebü Avsece: “Sair”in ateş olduğunu söylemiştir. Ateşi yaktığın zaman “seartü'n-nâr” denilir. Yine “nâr mes'üra”, st) denilir. Yani yakılmış ateş.
Yakıcı alevlerini çoğaltırız. Yani ateşi eskiden olduğu duruma getiririz de alevlenir ve yanar... Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar”. Bazıları da şunu söylemiştir: Onları cehennem ateşi yiyip de onlardan kemikler dışında bir şey kalmayıp kömür haline gelince ateşin sönmesidir. Sonra Allah tarafından derileri, başka yenisiyle değiştirilir ve cehenneme yakıt olurlar. En doğrusunu Allah bilir. Bunların hepsi birdir. Bazıları da “küllemâ habet” cümlesi hakkında şunu söylemiştir: Ateş onları yakıp kül oldukça yeniden yaratılırlar, sonra ateş onları tekrar yakmaya başlar. İşte bu yakıcı alevlerini çoğaltırız meâlindeki söz ile “Ben onu sekara sokacağım. Sen bilir misin sekar nedir? Bitirir ama yok olmaya da bırakmaz”““ meâlindeki beyanda anlatılan husustur. Cehennem yakalayınca yakmadan bırakmaz demektir.
js shii HO ERSE A
---
Dipnotlar:
“Onların üstünde kat kat ateşten tabakalar olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak. Allah kullarını bununla korkutup uyarıyor. Ey kullarım! Bana karşı gelmekten sakının!” “Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir”.
İsra' 17:98
98. “Cezaları işte budur. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: “Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi?”
99. Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kâdirdir! Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur. Ama zâlimler inkârcılıktan başkasını kabullenmediler”
Cezaları işte budur. Yani belirtilen ceza. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi? demelerine karşılık onların cezalarıdır. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurdu: Görmediler mi? Yani ibret alıp bakmadılar mı ki gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kâdirdir! Bu düşünme ve ibret almanın iki yönden olması muhtemeldir. Birincisi şudur: Siz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığını ve sizi de yarattığını ikrar ediyorsunuz. Önceden bir örneği olmaksızın göklerin ve yerin ilkin yaratılması, bunların aşağısında olan varlıkları yaratmaktan daha büyüktür. Bunları yaratmaya gücü yeten sizin gibileri yaratmaya ve ölümden sonra tekrar yaratmaya daha çok gücü yeter. Size göre, aklınızca da bir şeyi tekrar yapmak ilk yapmaktan daha kolay ve daha basittir.
İkincisi: Biliyorsunuz ki Allah gökleri ve yeri yarattı, sizi de yarattı, bunları özellikle yok olsunlar diye yaratmadı, çünkü bir şeyi herhangi bir amaç ve hedef olmaksızın yaratmak faydasız bir iştir. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyan buna göre anlaşılır mutlaka olacaktır demektir. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyanın acele verilmesini istedikleri azaba karşılık bir cevap olması da mümkündür. Yani Allah onlar için bir vade takdir etti, bu ecel ne ileri ne de geri gider. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyandan maksadın, ecellerini bitirecek olan ölüm olması muhtemeldir. Fakat Allah kullarını sadece ölsünler diye yaratmamıştır, aksine bir akıbet, bir hedef için yaratmıştır. Bu da daha önce belirttiğimiz husustur.
Ama zâlimler inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. Yani öldükten sonraki dirilişi inkâr ettiler. Zalimler burada kâfirlerdir. Şayet kâfirler zâlimlerden başkasını kabullenmediler buyursaydı bu da aynı anlama gelirdi.
İsra' 17:99
98. “Cezaları işte budur. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: “Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi?”
99. Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kâdirdir! Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur. Ama zâlimler inkârcılıktan başkasını kabullenmediler”
Cezaları işte budur. Yani belirtilen ceza. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr etmişler ve demişlerdi ki: Bizler, bir kemik yığını ve un ufak olmuşken yepyeni bir yaratmayla dirilecek mişiz, öyle mi? demelerine karşılık onların cezalarıdır. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurdu: Görmediler mi? Yani ibret alıp bakmadılar mı ki gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, kendilerinin benzerlerini de yeniden yaratmaya kâdirdir! Bu düşünme ve ibret almanın iki yönden olması muhtemeldir. Birincisi şudur: Siz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığını ve sizi de yarattığını ikrar ediyorsunuz. Önceden bir örneği olmaksızın göklerin ve yerin ilkin yaratılması, bunların aşağısında olan varlıkları yaratmaktan daha büyüktür. Bunları yaratmaya gücü yeten sizin gibileri yaratmaya ve ölümden sonra tekrar yaratmaya daha çok gücü yeter. Size göre, aklınızca da bir şeyi tekrar yapmak ilk yapmaktan daha kolay ve daha basittir.
İkincisi: Biliyorsunuz ki Allah gökleri ve yeri yarattı, sizi de yarattı, bunları özellikle yok olsunlar diye yaratmadı, çünkü bir şeyi herhangi bir amaç ve hedef olmaksızın yaratmak faydasız bir iştir. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyan buna göre anlaşılır mutlaka olacaktır demektir. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyanın acele verilmesini istedikleri azaba karşılık bir cevap olması da mümkündür. Yani Allah onlar için bir vade takdir etti, bu ecel ne ileri ne de geri gider. Allah onlar için bir vade takdir etti, bunda kuşku yoktur meâlindeki beyandan maksadın, ecellerini bitirecek olan ölüm olması muhtemeldir. Fakat Allah kullarını sadece ölsünler diye yaratmamıştır, aksine bir akıbet, bir hedef için yaratmıştır. Bu da daha önce belirttiğimiz husustur.
Ama zâlimler inkârcılıktan başkasını kabullenmediler. Yani öldükten sonraki dirilişi inkâr ettiler. Zalimler burada kâfirlerdir. Şayet kâfirler zâlimlerden başkasını kabullenmediler buyursaydı bu da aynı anlama gelirdi.
İsra' 17:100
De ki: “Rabbimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. Bu beyanın birkaç türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Bazıları demiştir ki, bu isteklerine dair olan cümlenin sılasıdır, daha önce geçen ve o istekler şu beyanlarda mevcuttur: “Yerden bir pınar tışkırmadıkça sana inanmayacağız yahut hurma ve üzüm bağları bulunan bir bahçen olsun, veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim”; “...ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı”; “Yahut meyvelerinden yediği bahçesi olsun”. ( Onlar bu şeyleri inatçılık olsun diye ve alaya almak için istiyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ, kendisi her ne kadar onlara istediklerini verdiyse de onların infakta bulunmadıkları, belki cimri davrandıklarını haber verdi. Allah'ın yasası şudur ki, kullara istediklerini verip de sonra kendisine iman etmeyi ve bağlılığı terkedince yok edilirler. Yüce Allah, inatçılık olsun diye onların istekte bulunduklarını, bunların kendilerini rahatlatmak ve rızıklarını genişletmek tarzında bir istek olmadığını haber vermiştir. Bu âyette risâleti ispat da söz konusudur, açıkladığı gibi, bu da onların cimrilikleri ve infak etmekten kaçınmalarıdır. Bazıları da De ki: “Rabbimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız meâlindeki âyetin her biri hakkında değil özel bir kavim hakkında olduğunu söylemiştir. Öyle ki onlara istekleri verilse sözü edilen davranışları yaparlardı. Bu, şu beyanlarda ifade edilen hususlar gibidir. “İster uyar ister uyama onlar inanmazlar”; “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik””!. Bu beyan Allah'ın inanmayacaklarını bildiği bir kavim hakkında nazil olmuştur. İlki de buna göre anlaşılır. Yukarıdaki âyetin, Allah rızıklarını genişlettiği takdirde infak etmeyi ve genişlik sağlamayı üstlenen bir kavim hakkında nazil olması ihtimali de vardır. Allah Teâlâ, onların taahhüt ettikleri ve söz verdikleri şeyi yapmayacaklarını haber vererek şöyle buyurdu: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz diye Allah'a söz vermişlerdi”? Bu âyetin, halkın tabiatı ve âdetini Allah'ın haber vermesi olarak yorumlanması ihtimali de vardır. O da şöyledir: Onlar çok mallar elde edip bunları biriktirince, bu sebeple mal biriktirme hırsları artar, genişlik sağlama ve infak hakkındaki cimrilikleri de artar. Çünkü bu mallar, çoğalmadan ve biriktirilmeden önce yoktu, bu durum insanlar arasında bilinen bir şeydir. Allah, bir imkân sahibi olunca, kulların infaktan ve fakirlere genişlik sağlamaktan kaçındıklarını haber verdi. Nitekim insan tabiatı, daha önce olmayan malları çoğaldıkça cimri davranmak ve kısmak üzere yaratılmıştır.
(SJİnsanoğlu pek eli sıkıdır! Bunun her kâfirin sıfatı olmaya ihtimali vardır. “Gerçekten insan pek tahammülsüz ve pek cimri bir tabiatta yaratılmıştır” meâlindeki beyanın ifadesine göre onların âdetlerinin cimrilik, musibet zamanlarında sızlanma olmasına ihtimali vardır. Her insanın âdetinin bu durumda olması da mümkündür. Başlangıçta böyle olur, sonra sınanma ve tecrübe ile insanlar cömert ve sabırlı olurlar. Yahut Allahın şunu haber veriyor olması muhtemeldir: İnsanlar mülk sahibi kılınsalar ve ömür boyunca ayrı ayrı kendilerine verilen rızıklar bir defada topluca verilecek olsa, ömürlerinin sonunda fakir olurlar korkusuyla infak etmekten imtina ederler. Çünkü onlar ecellerinin nereye varacağını bilemezler, dolayısıyla bu durum onları cimriliğe ve sıkı davranmaya sevkeder. Yahut onların buna ihtiyacı olmasa da Allah, insanları başlangıçta eli sıkı ve vermemek üzere yaratıp inşa ettiğini belirtiyor. Evlatlar ve çocuklardan küçük olanların ellerindekileri, bunlara ihtiyaçları olmasa da, başkalarına vermek istemediklerini görürsün, bu durum çocuklarda bilinmektedir. Allah insanları bu şekilde yarattı, onları cömertlik, fakirlere genişlik vermek, cimrilik ve eli sıkı olmakla sınamak için böyle yarattı. Yoksa onların asıl yaratılışlarında ve ilkin var edilişlerinde belirttiğimiz gibi cimri olarak yaratılmışlardır, ki bu yüce Allah'ın şu beyanlarda haber verdiği gibidir: “Gerçekten insan pek tahammülsüz ve pek cimri bir tabiatta yaratılmıştır”, “insan çok acelecidir”5, Allah insanları elem ve musibetli durumlarda sızlanan, bunlara karşı sabretmeyen bir tabiatta yaratmıştır. Yine insanları çok aceleci!5, tek bir duruma ve tek bir işe sabretmez şekilde yarattı. Sonra onları sabır üzerine, sızlanma ve aceleyi terketmek konusunda sınamıştır. İnsanoğlu pek eli sıkıdır meâlindeki beyan bu mânaya göre anlaşılır. Yani insan tamahkâr, cimri, eli sıkı ve daraltıcı olarak davranır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra sınanarak ve tam tersini yaparak bunları terketmiştir.
Gİ ey 3 LEY ölüye pda
---
Dipnotlar:
“Kâfirleri ister uyar ister uyarma, onlar inanmazlar”. “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”. “Ama Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı”. “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz”
İsra' 17:101
Andolsun biz Müsâ'ya açık seçik dokuz âyet verdik. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanlarda geçen âyet Allah'ın Müsâ'ya (a.s.) verdiği mücizeler ve Firavun'a karşı tartışmada kullanmasını emrettiği delillerdir. Yoksa Müsânm Âyet az önce geçmiştir. Daha önce bu âyete işaret edilmiştir.
(a.s.) âyetleri dokuzdan fazla, yirmi ve daha çok olurdu. Çünkü onun sırf asâsında dört mücize vardı. Biri asâsını denize vurup da yarıldığı zaman, diğeri kayaya vurup da ondan su gözeleri fışkırdığı zaman, bir diğeri asâsını atıp ejderhaya dönüştüğü zaman, dördüncüsü ise ejderha büyücülerin iplerini, asâlarını ve benzeri araçlarını yuttuğu zamandır. Sanki sayı belirttiğimiz rakama ulaşıyor. Fakat Allah apaçık delil olarak dokuz mücizeden bahsetti ki Hz. Müsâ'ya, bunlarla Firavun ve kavmine karşı tartışmasını emretti.
“Beyyinât”, yani Allah katından geldiği ve beşerden olmayıp semavi olduğu konusunda açık seçik. Yahut “beyyinât” Müsânın, bütün haber verip söylediklerinde doğruluğunu açıklayıcı oldukları, verdiği hükümlerde ve yaptığı işlerde âdil olduğunu açıkladığı halde. Çünkü peygamberlerin mücizelerinde şuna ihtiyaç duyulur: Mücizeler, insanlara söyledikleri sözlerde ve verdikleri hükümde peygamberlerin doğru ve âdil olduklarını açıklamasıdır. Çünkü onlar Allah'a ibadet ve itaata çağırıyorlar, bu da her sağlam aklın ve selim yaratılışın gerekli kıldığı olaydır. Mucizelere olan ihtiyaç, peygamberlerin sözlerinde doğruluk ve verdikleri hükümlerde âdil olduklarını göstermekten başka bir şey değildir.
Ayrıca bu mücizeler hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları asâ, el, taş, malları yok etmek”, Elif Lâm Mim Sâd (Arâf) süresindeki beş mücizedir”#, Bunlar da yüce Allah'ın şu beyanında belirttiği mücizelerdir: “Biz de açık seçik mücizeler olmak üzere onların üzerine tüfanı gönderdik...“ Bazıları “Elif lâm mim sâd” süresinde sözü edilen beş mücize şunlardır demiştir: Asâ [iki mücize), gönderilen ölüm, bembeyaz el, denizin yarılması. Bazıları da şöyle demiştir: “Elif lim mim sâd” süresinde belirtilen beş mücizenin el, dilindeki düğümün çözülmesidir””, asâda ise iki tane mücize vardır. İbn Abbâs (r.a.) da şunu söylemiştir: Asâ, el, kıtlık, meyve eksikliği”! Bununla beraber, tefsircilerden bir kısmı kıtlık ile meyve eksikliğini bir kabul ederler; ikisini ayrı ayrı kabul edenler de vardır. Bunun gibi, bir kısmı da asâyı da tek bir mücize kabul ederler, Jiki ayır mücize kabul edenler de vardır. Mallarını yok etmeyi mücize sayan da saymayan da vardır. Biz ise asâyı tek bir mücize kabul ediyoruz; kıtlık ile meyvelerin eksiltilmesini bir mücize, malları yok etmeyi bir mücize, “elif lim mim sâd” süresinde belirtilen beş maddeyi mücize kabul ediyoruz. Toplam sekiz mücize oluyor. Dokuzuncusu da “Müsâ şöyle dedi: Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi". Çünkü Allah “çok iyi biliyorsun ki” onlar birer mücizedir, buyurmuştur. Firavun Hz. Müsâ'nın bu sözünü yalanlamadı ve onu yalanlayacak bir şey ile karşılık vermedi. Bu durum, yüce Allah'ın buyurduğu şu durumdur: “Mücizeleri açık ve kesin olarak görüp idrak ettikleri halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!”” yüce Allah, onların birer mücize ve kuvvetli delil olduklarını kesin bildikten sonra onları zulüm ve inatlarından dolayı inkâr ettiklerini haber verdi. Safvân b. Assâl el-Murâdi şu rivayeti nakletmiştir: İki yahudi Hz. Peygamber'e (s.a.) gelip ona, Allah'ın Müsâ'nın getirdiğini söylediği dokuz mücizeyi sordular. Hz. Peygamber de şöyle cevap verdi: “Hiçbir şeyi Allaha ortak koşmayın, hukuka aykırı olarak bir insanı öldürmeyin, zina etmeyin, israf etmeyin, suçsuz insanı sulta sahibine gidip şikâyet etmeyin, faiz malı yemeyin, namuslu kadınlara iftira atmayın, savaştan kaçmayın, ey iki yahudi! Sizler cumartesinin saygınlığını ihlâl etmeyin.” Safvân dedi ki: O iki yahudi Hz. Peygamber'in iki el ve ayağını öptüler ve: “Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın peygamberisin” dediler. Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.) onlara: “Müslüman olmanızı engelleyen şey nedir?” diye sordu. Onlar da: “Eğer müslüman olursak yahudiler bizi öldürürler” cevabını verdiler”, En doğrusunu Allah bilir.
Haydi İsrâiloğulları'na sor. O onlara gelince. Yani Müsâ (s.a.) onlara geldiğinde. Bazıları dedi ki: Allah, yahudiler nezdinde, Hz. Peygamber'in (s.a.) bunları Allah'ın bildirmesi ile bildiğini, kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu onların kafasına yerleştirmek için Resülullah'a (s.a.), İsrâiloğulları'na kendi kitaplarındaki dokuz mücizeyi sormasını emretti. Çünkü onlar o mücizeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.) dilinden başka bir dilde olan kendi kitaplarından biliyorlardı, oysa Hz. Peygamber (s.a.) eli ile yazı yazmıyordu, yazı öğrenmek için de kimsenin yanına ders almak için gitmemişti. Bu durum, onların, Hz. Peygamber'in (s.a.) bu bilgiyi ancak gökten gelen bir vahiy ile bilebildiğini bildiklerine işaret eder. Bazıları da şöyle demiştir: O ifade onlara bu soruyu sormaları için bir emir mahiyetinde değildir, belki onlara sorsaydın sana haber verirlerdi, tarzındadır. Nitekim yüce Allah: “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorunuz” buyurmuştur.
Ey Müsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum! demişti. Aklında bir sorun var, yani büyülendin demektir. Büyülenen kimse, aklı etki altına alınan, aklını kullanmayan demektir. Onların sözleri çelişkilidir, çünkü onlar bir kere onun için büyücü dediler, bir kere de büyülenmiş; oysa büyücü, basireti son noktaya ulaşan demektir, büyülenen ise büyücünün mağlup edip kahrettiği kişi demektir.
GOK SEN g sU
---
Dipnotlar:
Müellif burada muhtemelen şu âyette işaret ediyor: “Müsâ, Rabbimiz!” dedi, ‘Sen Firavuna ve adamlarına dünya hayatında ihtişam ve servet verdin; insanları senin yolundan saptırsmlar diye mi yâ Rab! Ey Rabbimiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver; elem veren cezayı görmedikçe iman etmesinler de görsünler” Allah şöyle buyurdu: “İkinizin de duası kabul edildi; doğruluktan ayrılmayın ve sakın kendini bilmezlerin yoluYani A'râf süresi. “Biz de açık seçik mücizeler olmak üzere onların üzerine tüfan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim olmakta direndi“Müsâ ‘Rabbim! dedi, “Kalbime genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar” (Tâhâ, 20/25-28). “Andolsun ki biz de Firavuna uyanları, ders alsınlar diye kuraklık yılları ve ürün kıtlığı ile t" Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV/239; Tirmizi, “Tefsiru'l-Kurân” 18, “İsti'zân” 23; Nesâi, “Tahrimu'd-dem” 18. Bu hadis, râviler arasında Abdullah b. Seleme'nin yer alması dolayısıyla zayıftır. -O el-Murâdi el-Küfi'dir- Ondan Amr b. Mürre ve Ebu'z-Zübeyr el-Mekki'den başkası rivayette bulunmamış, İcli ile Yâküb b. Şeybeden başkası onu güvenilir kabul etmemiştir. Buhâri: Onun hadisini destekleyen başka rivayeti yoktur demiştir. Diğer râvileri ise güvenilirdir, Buhâri ile Müslim'in de râvileridirler (bk. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Tahkiku lecnetin minel-ulemâ, XXX/14-16), Tirmizi bu hadisi kuvvetlendirmiş ve bu hadis için “hasen sahih” demiştir.
İsra' 17:102
102. “Müsâ şöyle dedi: “Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret dimak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorunı ki hakikaten senin işin bitik!”
Müsâ şöyle dedi: Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi. “Alimte” kelimesi fethah ve dammeli de okunmuştur”. Allah'ın başlangıçta çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi buyurması da mümkündür. Başka bir defasında Müsâ (a.s.) Firavun'a karşı delil getirince çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi buyurdu. “Besâir” yani inatçı ve kibirli olmayanlar, kendisi aracılığı ile gerçeği bâtıldan ayırarak gördüğü halde demektir.
(SJEy Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik! Müsâ (a.s.), Firavun'un Ey Müsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum sözüne karşılık Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik! mukabelesinde bulunmuştur. Bazıları “mesbür” kelimesine “helâk olmuş” mânasını vermiştir. “Mağlub” da denilmiştir. Bazıları da değiştirilmiş anlamı vermiştir. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik meâlindeki beyanın şu mânaya gelmesi ihtimali vardır: Yani kendi aleyhine helâk olmayı istersin. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler””. Yani helâki isterler. Zan, bazan zan edilecek yerde bazan da bilgiye konu olan yerde olur.
İsra' 17:103
Yani Firavun onların yerdeki varlığına son vermek istedi. Müfessirler şöyle demiştir: Firavun onları ülkeden çıkarmak ve yok etmek istedi. Yani Mısır'dan. Fakat o Allahın Müsâ'ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar” meâlindeki emri ile kavmini çıkarmasını istediği için, Firavun kendilerini çıkarmadan, onlar Mısır'dan gönüllü olarak çıkmışlardı. O zaman Firavun onları ülkeden çıkarmak istedi meâlindeki beyanın yorumu, öldürmek ve yok etmekle dünyadan çıkarmak istedi demektir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) için bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık”, Yerin doğusundan çıkarmayı kasteddi. Yoksa belirttiğimiz gibi, onlar zaten onun toprağından çıkmışlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Bu yüzden biz onu ve yanındakilerin hepsini denizde boğduk. Bu, Allah'ın başka bir âyette ifade buyurduğu şu husustur: “Derken İsrâiloğulları'nı denizin öteki yakasına geçirdik. Firavun ve ordusu da haksız yere onlara saldırmak üzere peşlerine düşmüştü”, (ere) iğ al sy OAK
İsra' 17:104
104. “Arkasından da İsrâiloğullarr” na, “Yurdunuzda oturun! Âhiret vakti gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz!” dedik.”
Arkasından da İsrâiloğulları'na dedik ki. Yani Firavun'un helâkinden sonra İsrâiloğullar'na bu ülkede ikamet edin dedik. Bu konuda da farklı görüşleri ileri sürülmüştür: Bazıları: Yerde ikamet edin meâlindeki cümle hakkında şunu söylemiştir: Firavun'un ikamet ettiği Mısır'da ikamet edin. (SİBu, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Allah, onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı”. Bazıları yurdunuzda oturun, meâlindeki beyandan Şam ve kutsal toprakların kastedildiğini söylemiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey kavmim! Allah'ın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin, sakın geri dönmeyin, sonra kaybedenler siz olursunuz”. Bazıları yurdunuzda oturun, beyanı hakkında şöyle söylemiştir: Firavun un sizi yerin doğu ve batısından çıkarmak istemesine karşılık, belli bir yerde değil, belki doğu ve batıda dilediğiniz yerde, korkusuzca ve güven içinde oturun demektir. Nitekim bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık”. Bu İbn Abbâs'm görüşüdür.
Yüce Allah'ın âhiret vakti gelince meâlindeki beyanı Meryem oğlu İsâ'nın gönderilmesidir. “Ci'nâ biküm lefif&” Su.) yani doğu ve batı taraflarına dağılmış olan hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz. Âhiret vakti gelince, bundan İsâ'nm diri oluşunu ve gökten inişini kastediyor. Hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz, yani uzak ve garib kalanların hepsini köylerden şuraya buraya toplayacağız, hepsi bir araya getirilmiş olacak, o birinci toplanma gibidir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre onlar şöyle dediler: Âhiret vakti gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz, yani ikram edilen üstünlükleri ve kendilerinin alçaklığını görmeleri için, hepinizi; sizi, Firavun'u ve ordusunu bir araya toplayacağız.
İsra' 17:105
Biz Kur'ân'ı sadece gerçeğin bilgisi olarak indirdik, o da (sana) yalnız gerçekle indi. Hasan-ı Basri şunu söylemiştir: Kurânda hikmetler ve haberler vardır; onun hikmetleri adalettir, haberleri doğrudur ve gerçektir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir”. “Ve temmet kelimetü Rabb'ike sıdkan ve adlen” (Gas ek, ids cas) cümlesindeki “sıdkan” verdiği haberlerde demektir. “Adlen” (Yas) kelimesi ise içinde bulunan hikmetler bakımından demektir. Allah işte içinde adaletli hükümler ve doğru haberler bulunan bu gerçekten ötürü Kur'ân'ı indirdi. Şöyle de deniliyor: Doğruluk haberlerde ve haber vermekte, adalet de hükümlerde ve haktadır. Hak ile indi. Yani sizde devam edip karar kılan hak ile, yahut buna benzer bir söz demektir. Onu hak ile indirdik meâlindeki beyanın şu mânaya da ihtimali vardır: Yani Allah'ın kulları üzerindeki hakkı ile ve bazı kulların bazıları üzerindeki hakkı ile Kur'ânı indirdik demektir. Hak ile indi. Yani Allah'ın kulları üzerindeki o hakkı sebebiyle devam edip yerleşti yaratıkların bazılarının bazıları üzerindeki hakkı sebebiyle sabit olup karar kıldı. Bunun dayandığı temel şu âyettir: Biz Kur'ân'ı gerçek ile indirdik, o da gerçek ile inmiştir. Hak övülen ve sevilen her şeyin adıdır. Bâtıl da sevilmeyen ve kötülenen her şeyin adıdır. Kim hakka uyarsa sevilmiş ve övülmüş olur; kim de hakka muhalefet eder ve ona uymayı terkederse kötülenmiş olur. Yahut Hak ile indi meâlindeki cümle değiştirme ve tahrif ona bulaşmadı mânasında olur.
Seni de ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Allah, Hz. Peygamber'i (s.a.) sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdiğini haber verdi, fakat bu peygamberliğin gereği olarak böyledir. Allah onu sadece sözünü ettiği bu iki husus için gönderdi. Yoksa onu, nefsinde birçok zorluklarla sınamıştır, bütün vakitlerde özellikle bu iki görevle meşgul değildi, fakat bu peygamberliğin gereği idi. Allah onu sadece müjdelemek ve uyarmak için gönderdi. Yani seni koruyucu ya da vekil olarak göndermedi, onlar üzerinde baskıcı biri olarak da göndermedi. Belki, seni kendilerine elçiliği tebliğ etmek sonra da müjdelemek ve uyarmak için gönderdi; bunlar işlerin sonunda olan iki durumdur: Müjdelemek, sevilen ve övülen her işin sonunda olur, uyarmak ise hoş karşılanmayan ve kötülenen her işin sonunda olur.
Burada senideancak müjdeleyici veuyarıcı olarak gönderdik meâlindeki beyan hakkında şöyle bir soru sorulabilir: Müjde, Hz. Peygamber'in emrettiği ve çağırdığı hususlarda onun çağrısını kabul edenleredir, uyarı da yasaklanan işi yapanlaradır. Şu halde bu ifade, yasağın engelleme ve haram kılmaya nasıl işaret etmez? Çünkü yasaklanan şeyi yapması sebebiyle Allah kula uyarıda bulunmuştur.
Buna şöyle cevap verilir: Uyarı her kötülenen ve hoş karşılanmayan eylemin akıbetidir, müjdelemek de her sevilen ve övülen eylemin akıbetidir. Dolayısıyla bu, âdap ve diğer şeyler hakkında olur. Bununla beraber, peygamberler sadece yasaklanan ve halk arasında ortaya çıkan şirk ve diğer kötü ve çirkin işleri değiştirmek için gönderilmişlerdir. Onlar, halk arasında ortaya çıkan küçük günahlar sebebiyle gönderilmemişlerdir. Fakat, gönderildikleri görevlere bağlı olarak küçük günahlarla âdap türünden işler de müjde ve uyarıya dâhil olmuştur. Yoksa onların gönderilme sebebi, sadece büyük günahlarla kötü davranışlar olurdu. Durum belirttiğimiz gibi olunca, sözünü ettiğimiz mekruhlar ve âdap kabilinden olan işler de yasaklar da edep yasağı, vücup ve hüküm açısından yasak olmuştur. Bunun yanında, yüce Allah birçok kötülükleri aftedeceğini haber vermiştir. Affedeceği küçük günahlar uyarı ve tehdide dâhil olmaz. En doğrusunu Allah bilir.
MİŞ EE, E Ei ari Saf aguis
İsra' 17:106
“Ve Kur'ânen feraknâhu” (453 şeddeli ve şeddesiz olarak “ferraknâhu” ve “feraknâhu” diye okunan bu kelime tefrik ettiğimiz, ayırdığımız Kur'ân demektir. Bazılarına göre şeddesiz olarak “feraknâhu” kelimesi muhkem yaptık, önünden ve arkasından ona bâtıl gelmeyecek şekilde kuvvetlendirdik, tespit ettik demektir”. Bazılarına göre ise “ferraknâhu” kelimesi şedde ile okunarak indirmede birbirinden süre süre, âyet âyet parçaladık, ayırdık demektir. İnsanlara aralıklarla okuyasın diye. Bu da -en doğrusunu Allah bilir ya- birkaç yönden olur: Birincisi şudur: O da “İnkârcılar, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönderdik” meâlindeki âyette belirtilen husustur. Aziz ve Celil olan Allah, Kur'ân'ı, onun kalbine yerleştirmek için farklı zamanlarda indirdiğini haber vermiştir. Çünkü parçah olarak indirilmek ezberleme bakımından kalpte daha çok yerleşir ve kalır.
İkincisi, insanların basiretlerinin yenilenmesi, delil yönünün kat kat artması için, Allah Kur'ânı olaylara göre farklı zamanlara ayırarak indirmiştir. Eğer Kur'ân'ın indirilmesi toptan bir kerede olsaydı, o yenilenme olmaz ve onların bu basiretini artırmazdı.
Yahut Allah Kur'ân'ı, ayrı ayrı zamanlarda indirdi, bunu uyarmak, her vakitte insanları sebat ettirmek ve her durumda onlara öğüt vermek için yaptı. Çünkü bu durum, onlar için bir defada indirilmekten daha uyarıcı, daha öğüt vericidir. Görmez misin ki mücize devam edince daha az uyarıcı olur. Vakitlere bölündüğü zaman ise korku ve uyarma bakımından daha güçlü olur. Güneşin gece tutulması gibi; karanlığın devam etmesi sebebiyle korkutucu ve uyarıcı olmaz, fakat güneşin gündüz tutulması, arada kesiklik olması sebebiyle bir uyarı olur. İşte Kur'ân'ın peyder pey inmesi de buna göre anlaşılmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
İsra' 17:107
107. “De ki: “Siz ona inanın veya inanmayın, şu bir gerçektir ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere (Hakk'ın kelâmı) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.”
De ki: Siz ona inanın veya inanmayın. Bu beyanın lafzi anlamı serbest bırakmak demektir. Fakat bundan kastedilen mâna öğütlerin lüzumu, tehditlerin kuvvetlendirilmesi ve ağırlaştırılmasıdır. “Dilediğinizi yapın””. ( Bu âyetin görünüşü serbest bırakmak üzerinedir. Fakat hakimler bunu, lafzi anlamına göre anlamamışlar, fakat onu kuvvetli tehdit ve bağlayıcı bir vaaz mânasında anlamışlardır. Duyular âleminde bilinen husus şudur: Bir insan başka birine defalarca emir verse ve defalarca öğüt verse de başarılı olmasa ona şöyle der: Dilersen yap, dilersen yapma. Çünkü yapsan da yapmasan da geride bunun zararı senin aleyhinedir, yaparsan faydası kendine döner. İster inananın, ister inanmayın meâlindeki beyan da böyledir. Hz. Peygamber'e (s.a.) inanmayı terketmenin bize bir zararı yoktur, inansanız bunun bize bir faydası yoktur. Bunun faydası da zararı da size aittir; dilerseniz yapın, dilerseniz yapmayın. Bu yüce Allah'ın şu beyanlarda belirtildiği gibidir: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize kötülük edersiniz. Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince, düşmanlarınız onurunuzu çiğnesinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar istedik”; “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur”. Bu ve benzeri yararlı ve faydalı işler yapan kendisi için yapar, kötü işler yapan da kendi aleyhine, kendi zararına yapar meâlindeki âyetler de böyledir.
İşte bu sebeple bu, ashâb-ı zevâhirin görüşlerini geçersiz kılar. Onlar şöyle dediler; Hitaptan onun zâhiri-lafzi mânası kastedilir, zâhiri-lafzi mânasının dışına taşırılamaz. Şöyle ki: İster inananın, ister inanmayın meâlindeki beyandan, gerçekten insanların inanıp inanmamakta serbest oldukları anlaşılmaz. Fakat onlar bundan kuvvetli ve ağır tehdit ve öğütler vermenin zorunlu olduğu mânasını anlamışlardır.
Eğer şöyle bir soru sorulursa: Allah'ın bize emrettikleri, bize fayda sağladığı için, yasakladıkları da bize zarar verdiği için olursa, bu dünyada kendi menfaati için iş yapmayanı kötüleme ve cezalandırma olmaması gerekir?
Buna şu cevap verilir: Hikmette kendimizi esirlikten azat etmek ve nefsimizi yok olmaktan kurtarmak için çalışmak farzdır. Allah'ın bize emrettikleri içinde kendimizi esirlikten ve nefsimizi yok olmaktan kurtarmak da vardır. Sonuç olarak Allah'ın bu emir ve yasaklarının menfaati bizim lehimizedir, Allah'ın bunda bir menfaati yoktur. İzarar bakımından da durum aynıdır (yasaklarının zararı Allah'a değil, bizedir). “Biz onlara zulmetmedik” meâlindeki beyan bu anlama gelir, Âdem (a.s.) ile diğerlerinin duası da bu mânada anlaşılır. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik”.
Bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere (Hakk'ın kelâmı) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar. Bu ilâhi beyan yine ashâb-ı zevâhirin çelişkisini ortaya koyuyor. Çünkü âyetin zahirinden çıkan mânaya göre sadece onlardan öncekiler yüzüstü secde ederler, bu da inancın, kulağa çalındığı gibi âyetin zahirine göre değil, fakat hikmetin gerektirdiğine göre olduğuna işaret eder. Kendilerine ilim verilenler. Yani ilmin faydaları kendilerine verilenler, yüzüstü secdeye kapanırlar. Bununla birlikte yüzüstü secdeye kapanırlar meâlindeki beyanın gerçek secde değil, temsili secde olmaya, işittiğine boyun eğme, ona karşı alçalma ve zelil olma mânalarına ihtimali vardır. “Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?” Bu âyette de ifade edildiği üzere, sözünü ettiğimiz temsil, topuğu üzerine dönmek değil, temsil olmak üzere, vazgeçmek, geri dönmek anlamındadır. Birincisi de buna göre anlaşılır. Şu ilâhi beyanda da durum aynıdır: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Ama onlar bunu kulak ardı edip kitabı az bir dünyalıkla değiştiler”. Buradaki anlam onunla amel etmeyi terketmektir. Burada secdenin namazdan kinâye olma ihtimali vardır. Yani Allah için namaz kılarlar. Gerçekten secde anlamına gelmesi ihtimali de vardır: Allah'ın âyetleri ve delilleri kendilerine okunduğu zaman Allah için secdeye kapanırlar, o da Allah'ın âyetlerini gördükleri zaman Firavun'un sihirbazlarının secde etmesi gibidir. O da “Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar”“ meâlindeki âyettir. Buna göre onların yaptıkları gibi bir secde olmaya da ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmettiler”. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bağışlayıp bize merhamet etmezsen elbette ziyana girenlerden oluruz”. “Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?” (Âl-i İmrân, 3/144).
İsra' 17:108
Ve Rabb'imizi tesbih ederiz derler. İnkârcıların söylediklerinden O'nu tenzih ederiz Rabbimizin vâdi mutlaka yerine getirilir. Yani Allah'ın vâdettiği şey yapılır. “Allah'ın emri yapılır”; “Allahın hükmü değişmez kaderdir”
İsra' 17:109
Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar. Eğer secdenin yorumu namaz ise bunda Ebü Hanife'nin görüşü lehine bir delil söz konusudur. Şöyle ki Ebü Hanife'ye göre namaz kılan adam korkudan dolayı yahut şefkatinden dolayı yahut Allah'ın verdiği bir nimete yahut dinini ikram ettiğinden dolayı sevindiği için ağlarsa namazı bozulmaz. Fakat eğer bu ağlama başına gelen belâ ve sıkıntılara karşı teselli bulmak için olursa namazı bozulur. Bu meselenin aslı şudur: Ağlamak Allah için olursa bu ağlama namazı bozmaz, dünya için olursa yahut kendi ihtiyacı için olursa namazı bozar.
Kur'ân onların (Allah'a yakınlığını) saygısını arttırır. Yani onlara Kur'ândan bir şey okununca huşü ve alçak gönüllüklerini artırır yahut okunan âyetler artırır. Hasan-ı Basri, “huşü” kalpteki daimi korkudur diyor.
ZEYNA ESA ASSN EĞİ AİLESİ Yâ
İsra' 17:110
De ki: “İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın; hangisiyle yakarsanız olur, çünkü bütün güzel isimler O'na mahsustur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu zikretti ki Araplar peygamberleri, gökten indirilen kitapları bilmiyorlar, bunlara iman da etmiyorlardı, Rahmân'ı anmayı ve Rahmân adını vermeyi de bilmiyorlardı, bunun gibi Allah'ın diğer isimlerini de bilmiyorlardı. Elçilere ve nebilere iman etmeyip kitapları da tanımayınca, bu durum onları Allah'ın isimlerini inkâr etmeye sevketti. Bu sebeple Rahmân da neymiş“ diyorlar; rahmânı inkâr ediyorlardı“, Yani onlar Rahmânı anmayı ve onun isimlerini anmayı zikrettiğimiz sebeple inkâr ediyorlardı. )Yahut Rahmân adının, rahmetten alındığını bilmedikleri için onu inkâr ediyorlardı, eğer bilselerdi bunu inkâr etmezlerdi. Nitekim Rahim adının rahmetten alındığını bildikleri için onu inkâr etmiyorlardı. Allah adına gelince, onlar her mâbuda, ibadet edilen her varlığa ilâh adını veriyorlardı. Bunun şefaatçilerimizdir”9, Onlar kendisince mâbut olana Allah adını veriyorlar ve putlara yaptıkları ibadet Allaha dönük idi. Şöyle ki “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara taptıklarını” zannediyorlardı. Onlar putlara taparak, Allaha yaklaşmak istiyorlardı. Bunun için de Allah'ın diğer adlarını inkâr ediyorlardı. Bununla beraber, Araplar bir şeyin iki yahut daha çok adı olmasına karşı çıkmamışlar, isimlerin çeşitliliği ve çokluğunun adlandırılan şeyin de çeşitliliğini ve birkaç tane olmasını gerektirmediğini biliyorlardı. Onların: “Şu ana kadar tek bir ilâha ibadete çağırıyordu, şu saatte iki yahut daha çok ilâha ibadet etmeye çağırıyor” tarzındaki sözlerini, inatçılık ve eziyet vermek için söylediler. Yoksa onlar bir şeyin iki yahut daha çok adının olduğunu biliyorlardı. Fakat onlar belirttiğimiz üzere, sırf inatçılık yapmak ve eziyet vermek için, Allah'ın birçok adının olmasını inkâr ettiler. Âyetin buna göre tevil edilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Bununla beraber, tahsis ederek Allah'ı şu iki ad ile anmaları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Diğer adlarla Allah'tan başkasının adlandırılması caizdir. Hasan-ı Basri: yüce Allah'ın bu adı özellikle belirtmesinin sebebi, halk nezdinde saygı gösterilen adlar olmalarıdır. Öyle ki, bu iki ada gösterilen saygı başka adlara gösterilmemiştir. Ebü Bekir el-Esam da şöyle demiştir: Allah bu iki adı belirterek tahsiste bulunmuştur, çünkü bunlar dışındaki adlar, onun sıfatlarından türetilmiş adlardır. Fakat bu iki ad Allah'ın sıfatlarından alınmamıştır. Zeccâc da şöyle demiştir: Rahmân, rahmetten alınmıştır, fa'lân vezninde olup rahmette nihai nokta demektir. kelime gazabı nihai noktaya varan kimse için söylenen “gazbân” sözü gibidir. Rahmân ile Rahim ikisi de rahmetten alınmışlardır. Ancak, daha önce de belirttiğimiz üzere, Rahmân falân vezninde olup, rahmet sıfatının nihai noktasıdır. Allah'tan başka yaratıklar rahmette bu dereceye ulaşamazlar. İşte bunun için Rahim sıfatı değil de Rahmân sıfatı tahsis edilerek belirtilmiştir. Bunların hepsi birdir, ihtilaf yoktur. Bunun aslı, belirttiğimiz gibi, bu iki sıfata Allahtan başkası ortak olamaz, başka sıfatlarda olabilir.
En güzel isimler Allah'ındır. Yani Allah'ın isimlendirildiği adların hepsi güzel isimleridir. Yararlı ve güzel olan her iş Allah'ındır. Yani Allaha nispet edilir, ona izafe edilir. Çirkin olan hiçbir iş ona nispet edilmez. Bunun dayandığı esas şudur: Her güzel ve yararlı iş ona işaretle nispet edilir. Çirkin olan hiçbir iş O'na işaret yoluyla ya da isimlendirme yolu ile nispet edilmez. Bütün övgüler, salavatlar ve güzel işler Allaha aittir. Bu tahiyyat duasında sözü edilen husustur. Her temiz ve her güzel olan iş Allaha nispet edilir. En güzel isimler Allah'ındır. Bu ifadenin iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi güzel isimler Allah'ındır, Allah onlarla isimlendirilir. İkincisi güzel olup Allah'tan başkasmın isimlendirildiği her şey gerçekte O'na ait olur, Allah onunla adlandırılır, her güzel şey ona nispet edilir.
Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut. Müfessir âlimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları namazında niyazında sesini fazla yükseltme meâlindeki beyan hakkında şunu söylemiştir: Yani müşrikleri kine sevkedecek bir mekânda namaz kılma, fazla da kısma, yani arkadaşlarından gizleyerek de yapma belki ikisinin arasında bir yol tut. Bazıları da şunu söylemiştir: Her namazını cemaatle kılma, sesini fazla da kısma, hepsini cemaatsiz kılma, ikisinin arasında bir yol tut, fakat bazısını cemaatle bazısını da cemaatsiz kıl. Bazıları da Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, yani işlerde ve sana emrettiğim amellerde sınırı aşma, senin için çizdiğim sınırlardan eksik yapma, fakat ikisinin arasında bir yol tut. Bazıları da Namazında niyazında sesini fazla yükseltme meâlindeki beyan hakkında, insanlara gösteriş yapma, sesini fazE la yükseltme (Jdemişlerdir. Sesini fazla da kısma. Yani sesini gizlemek için dikkat çekme. Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, yani namazdaki bütün zikirleri, bütün kırâatleri yaparken sesini çok yükseltme. Sesini fazla da kısma. Hepsinde oku, fakat bazısını sesli bazısını da gizli oku. Bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) namazında, müşriklere işittirecek şekilde sesli okuyordu, bu sebeple onlar kendisine eziyet ediyorlardı, İşte Allah Teâlâ, eziyete uğramaması için sesini çok yükseltmemesini emretti. Bütünü ile gizli okuma ki ashabın senin sesini duysunlar ve senin okuyuşunu onlar da alsınlar. Bazıları da şöyle demişlerdir: Bu, tebliğ etmek, iman etmelerini istemek ve benzeri hususların gereği olarak Allah'a ve birliğine davet etmeye dairdir. Fakat bu ve benzeri konularda kesin yorum olmaz. Şöyle denilir: O şöyle idi, ancak ondan bir haber ile sabittir. Çünkü haberle hitap etmek onun için yapılan bir hitaptır. Onun hakkında tevili bitirmek ve bir şey hakkında kesin hükmetmek, Allaha ve resülüne karşı şahitlikte bulunmaktır. Allah ve resülü hakkında, “bu mânayı murat etmiştir” tarzında ihatalı olmadan şahitlikte bulunmaktır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Allab bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız? diyorlar” (Yünus, 10/18).
İsra' 17:111
Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, acizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah'a hamdolsun. Bu âyette tevhide ihtiyaç duyulan her şeyi belirtmiştir. Çünkü tevhidi reddedip inkâr eden, ancak burada sözü edilen yollardan biri ile reddeder. Tevhidi inkâr edenlerden bir kısmı ona çocuk nispet etmektedir ki bunlar yahudi ve hıristiyanlardır. Bir kısmı onun ortağı olduğunu söyleyenlerdir, bunlar da Arap müşrikleridir. Bir kısmı da Allah'ın velisi ve zillete karşılık yardımcısı olduğunu söylemektedir. Onlar da Seneviler ve diğerleridir. Onlar şöyle demişlerdir: Allah bu ışığı yarattı ki, karanlık bağından kendisini kurtarmaya yardımcı olsun. Oysa Allah kendi zatını tenzih ederek onu bunların Allah hakkında söyledikleri ve ona nispet ettiklerinin hepsinden beri kılmıştır. Çünkü dünyada çocuk ya eğlenmek ya ünsiyet etmek için istenir. Allah Teâlâ ise bunlara muhtaç olmaktan beridir. Yine Allah ortağı olmaktan münezzehtir, çünkü dünyada ortaklardan bazısının bazısına yardım etmesi ve birbirinden kuvvet kazanması için, malından istifade etmek ve bulundukları durumdan istifade etmek için edinilir. Bu dünyada veli de yardım elde etmek, düşmanlarına karşı yardım istemek için edinilir. [§] Allah Teâlâ ise, bunlardan hiçbirine ihtiyacı olmaktan çok yücedir. Allah Teâlâ, yaratıkların bütün özelliklerini ve kendilerine nispet ve izafe edildikleri ve nitelendirildikleri özelliklerin hepsini kendisinden nefyetmiştir.
Ve tekbir getirerek O'nun şanmı yücelt! Yani Allah kendisini nelerle nitelemişse sen onu onlarla nitele, onun zatından, yaratıkların bütün özelliklerini nefyet; işte bu Allah'ın tâzimi ve yüceltilmesi olur. Yahut şöyle der: Allahı, kendisinin belirttikleri ile tanı, böyle yaparsan Allah'ı yüceltmiş ve ona saygıda bulunmuş olursun.
Bu dünyada çocuk birkaç sebepten istenir: Birincisi onunla eğlenmek, ikincisi yalnızlığa karşı ünsiyet, yahut kişiye bağlı bir ihtiyaç ki insan çocuk aracılığı ile bu ihtiyacı gidermek ister. Yahut düşman tarafından gelecek olan bir zillet ki, ona karşı çocuktan yardım ister. Allah bu hususlardan birinin kendisine nispet edilmesinden münezzehtir, beridir.
Acizlikten münezzehtir. Yani kendileri aracılığıyla zilletten kurtulacağı veliler edinmedi, belki kendi katından bir rahmet ve lütuf olmak üzere veliler edindi ki onlar bu sebeple aziz olmaktadırlar, yüce olmaktadırlar.
Allah çocuk edinmediğini belirtti, oysa insanlar için çocuklar yarattı ki bir şeyi yaratmakta, kendisi için bir fayda olmadığı bilinsin.
Hâkimiyette ortağı bulunmayan. Eğer Mütezile'nin dediği gibi olsaydı, onların görüşüne göre Allah'ın hâkimiyetinde ortağı olurlardı. Çünkü Mütezile şu görüşü savunuyor: Allah hâkimiyeti kâfirlerden hiçbir kimse için murat etmemiş, belki onu velileri için murat etmiştir. Mütezile'nin görüşüne göre, firavunlar yönetimde Allah'a ortak olmuşlardır. Çünkü Allah'ın murat ettiği olmadı, belki onların dedikleri oldu. En doğrusunu Allah bilir.