Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Kehf 18:1 – Meryem 19:98

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Kehf 18:1
  2. Kehf 18:2
  3. Kehf 18:3
  4. Kehf 18:4
  5. Kehf 18:5
  6. Kehf 18:6
  7. Kehf 18:7
  8. Kehf 18:8
  9. Kehf 18:9
  10. Kehf 18:10
  11. Kehf 18:11
  12. Kehf 18:12
  13. Kehf 18:13
  14. Kehf 18:14
  15. Kehf 18:15
  16. Kehf 18:16
  17. Kehf 18:17
  18. Kehf 18:18
  19. Kehf 18:19
  20. Kehf 18:20
  21. Kehf 18:21
  22. Kehf 18:22
  23. Kehf 18:23
  24. Kehf 18:24
  25. Kehf 18:25
  26. Kehf 18:26
  27. Kehf 18:27
  28. Kehf 18:28
  29. Kehf 18:29
  30. Kehf 18:30
  31. Kehf 18:31
  32. Kehf 18:32
  33. Kehf 18:33
  34. Kehf 18:34
  35. Kehf 18:35
  36. Kehf 18:36
  37. Kehf 18:37
  38. Kehf 18:38
  39. Kehf 18:39
  40. Kehf 18:40
  41. Kehf 18:41
  42. Kehf 18:42
  43. Kehf 18:43
  44. Kehf 18:44
  45. Kehf 18:45
  46. Kehf 18:46
  47. Kehf 18:47
  48. Kehf 18:48
  49. Kehf 18:49
  50. Kehf 18:50
  51. Kehf 18:51
  52. Kehf 18:52
  53. Kehf 18:53
  54. Kehf 18:54
  55. Kehf 18:55
  56. Kehf 18:56
  57. Kehf 18:57
  58. Kehf 18:58
  59. Kehf 18:59
  60. Kehf 18:60
  61. Kehf 18:61
  62. Kehf 18:62
  63. Kehf 18:63
  64. Kehf 18:64
  65. Kehf 18:65
  66. Kehf 18:66
  67. Kehf 18:67
  68. Kehf 18:68
  69. Kehf 18:69
  70. Kehf 18:70
  71. Kehf 18:71
  72. Kehf 18:72
  73. Kehf 18:73
  74. Kehf 18:74
  75. Kehf 18:75
  76. Kehf 18:76
  77. Kehf 18:77
  78. Kehf 18:78
  79. Kehf 18:79
  80. Kehf 18:80
  81. Kehf 18:81
  82. Kehf 18:82
  83. Kehf 18:83
  84. Kehf 18:84
  85. Kehf 18:85
  86. Kehf 18:86
  87. Kehf 18:87
  88. Kehf 18:88
  89. Kehf 18:89
  90. Kehf 18:90
  91. Kehf 18:91
  92. Kehf 18:92
  93. Kehf 18:93
  94. Kehf 18:94
  95. Kehf 18:95
  96. Kehf 18:96
  97. Kehf 18:97
  98. Kehf 18:98
  99. Kehf 18:99
  100. Kehf 18:100
  101. Kehf 18:101
  102. Kehf 18:102
  103. Kehf 18:103
  104. Kehf 18:104
  105. Kehf 18:105
  106. Kehf 18:106
  107. Kehf 18:107
  108. Kehf 18:108
  109. Kehf 18:109
  110. Kehf 18:110
  111. Meryem 19:1
  112. Meryem 19:2
  113. Meryem 19:3
  114. Meryem 19:4
  115. Meryem 19:5
  116. Meryem 19:6
  117. Meryem 19:7
  118. Meryem 19:8
  119. Meryem 19:9
  120. Meryem 19:10
  121. Meryem 19:11
  122. Meryem 19:12
  123. Meryem 19:13
  124. Meryem 19:14
  125. Meryem 19:15
  126. Meryem 19:16
  127. Meryem 19:17
  128. Meryem 19:18
  129. Meryem 19:19
  130. Meryem 19:20
  131. Meryem 19:21
  132. Meryem 19:22
  133. Meryem 19:23
  134. Meryem 19:24
  135. Meryem 19:25
  136. Meryem 19:26
  137. Meryem 19:27
  138. Meryem 19:28
  139. Meryem 19:29
  140. Meryem 19:30
  141. Meryem 19:31
  142. Meryem 19:32
  143. Meryem 19:33
  144. Meryem 19:34
  145. Meryem 19:35
  146. Meryem 19:36
  147. Meryem 19:37
  148. Meryem 19:38
  149. Meryem 19:39
  150. Meryem 19:40
  151. Meryem 19:41
  152. Meryem 19:42
  153. Meryem 19:43
  154. Meryem 19:44
  155. Meryem 19:45
  156. Meryem 19:46
  157. Meryem 19:47
  158. Meryem 19:48
  159. Meryem 19:49
  160. Meryem 19:50
  161. Meryem 19:51
  162. Meryem 19:52
  163. Meryem 19:53
  164. Meryem 19:54
  165. Meryem 19:55
  166. Meryem 19:56
  167. Meryem 19:57
  168. Meryem 19:58
  169. Meryem 19:59
  170. Meryem 19:60
  171. Meryem 19:61
  172. Meryem 19:62
  173. Meryem 19:63
  174. Meryem 19:64
  175. Meryem 19:65
  176. Meryem 19:66
  177. Meryem 19:67
  178. Meryem 19:68
  179. Meryem 19:69
  180. Meryem 19:70
  181. Meryem 19:71
  182. Meryem 19:72
  183. Meryem 19:73
  184. Meryem 19:74
  185. Meryem 19:75
  186. Meryem 19:76
  187. Meryem 19:77
  188. Meryem 19:78
  189. Meryem 19:79
  190. Meryem 19:80
  191. Meryem 19:81
  192. Meryem 19:82
  193. Meryem 19:83
  194. Meryem 19:84
  195. Meryem 19:85
  196. Meryem 19:86
  197. Meryem 19:87
  198. Meryem 19:88
  199. Meryem 19:89
  200. Meryem 19:90
  201. Meryem 19:91
  202. Meryem 19:92
  203. Meryem 19:93
  204. Meryem 19:94
  205. Meryem 19:95
  206. Meryem 19:96
  207. Meryem 19:97
  208. Meryem 19:98

Kehf 18:1

Hamd Allah'a mahsustur. Bu ve buna benzer yerlerde “hamd” kelimesinin açıklaması, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyledir: Hamd hakkı, her bir ferde bahşedilen nimetin sahibine aittir. Bir başka ifadeyle; söz konusu nimet, ulaştığı herkese bazı kimselerin vasıtası ile ulaşmış olsa da hamd ve övülme hakkı (yine de) Allah Teâlâ'ya aittir. Nimete vasıta olan kişi övülse de bu durum değişmez. Çünkü o nimet, Cenâb-ı Hak'tan gelmektedir yoksa ona aracılık edenden değil. Aracılık yapan kişi, nimetin ulaşması için Allah'ın kendisi adına kullandığı konumdadır. Dolayısıyla hamd ve övgü hakkı, başkasının değil sadece Cenâb-ı Hakk'ındır. Ya da “el-hamdü lillah” cümlesi “Hamd ve övgü O'na mahsustur deyiniz” anlamına da gelmiş olabilir. Çünkü Allah Teâlâ, zatı için hamdden söz ettiği her yerde buna bir şey daha ilâve eder. Eklediği şey, ya kudreti ve hükümranlığı ya da yaratıklara bahşettiği nimetleridir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah'a Müfessirler Kehf süresinin Mekki olduğunu söylemişlerdir. mahsustur”; “Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden Allaha mahsustur”; NEM “Hamd Allaha mahsustur. (O Allah ki) kuluna kitabı indirmiştir”; “Çocuk edinmeyen Allaha hamdederim”, Allah Teâlâ, kendi zatı için nerede hamd ve övgüden söz etmişse ardından mutlaka ya kudretini ve hükümranlığını ya da nimetlerini belirtmiştir. Yüce Allah, hamd ve övgünün ardından nimetin belirtildiği yerlerde onun karşılığında kendisine şükür ve hamd borcunun yerine getirilmesini istemektedir. Kudreti ve hükümranlığı hamde ilâve edilirse bu kendisine tâzim edilmesini, (zatından) korkulmasını ve yüceltilmesini emretme mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. (O Allah ki) kuluna sağlam ve kusursuz kitabı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir. Âyetin metnindeki “ve lem yecal lehü ivecen” [Eyi g3) cümlesi, “lam” harfi olmaksızın “ve lem yacalhu” (t;e dii g3] demektir. Anlamı şudur: “Allah Teâlâ o Kitap'ta eğrilik yapmadı” Bu gibi ifadelerde fazladan bir “lam” harfi getirilebilir. “Radife leküm” cümlesinin “radifeküm” şeklinde olması buna bir başka örnektir. Verilen örnekte ve burada olduğu gibi fiile zâid bir lam bağlamak, Arap dilinde mümkündür. “Kuluna sağlam ve kusursuz Kitab'ı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir” meâlindeki cümle, iki şekilde açıklanabilir: Müfessirlerin ifade ettikleri üzere cümlede (ikinci cümle başta, birinci cümle sonda olmak üzere) takdim ve tehir vardır denilebilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Allah kuluna kitabı kusursuz indirmiş ve onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir” İkinci açıklama şekline göre ise ifadede gizli bir “bel” harfi vardır deriz. Buna göre yüce Allah sanki şöyle demiş olur: “Allah kuluna Kitab'ı indirmiş, içinde herhangi bir eğriliğe yer vermemiş aksine onu dosdoğru indirmiştir” Âyette belirttiğimiz bu iki şekilden birine göre anlam verilir. En doğrusunu Allah bilir. “Velem yec'al lehü ivecen”: Kurânda “vec” yani"eğrilik” söz konusu olmadığına göre dosdoğru olmuş olur. Dosdoğru olunca da eğriliği olmaz. Bu iki kelimeden her biri, diğerinin mânasını da taşımaktadır. Ne var ki bir sözü tekrar etme ve pekiştirme amacı ile bir kez daha söylemek, Araplar'ın âdetlerindendir. “İffetli yaşamaları, zina etmemeleri” meâlindeki âyete bakalım: Âyette sözü edilen kadınlar, zina ettiklerinde iffetli olmazlar. “Zina etmek” ve “iffetsiz olmak” aynı mânaya gelen iki ayrı deyiştir. Ancak sözleri tekrar etmek, Araplar'ın adetleri olduğu için aynı mâna değişik sözlerle tekrar edilmiştir. yunzira besen şediden” âyetinde de durum böyledir. “el-bes” şiddetli demektir; “eş-şedid”, de şiddetli anlamına gelir, dolayısıyla, “eş-şedid” de “el-bes” mânasınadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin ifadesi de aynen böyledir. “Kayyimen” kelimesinin ne anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları “kayyim” “şahit” anlamına gelir demişlerdir. Buna göre mâna şöyle olur: “Kuluna daha önce indirilen kutsal kitapların metinlerine ilâve yapılıp yapılmadığına, eksiltilip eksiltilmediğine, değişikliğe uğratılıp uğratılmadığına ve tahrif edilip edilmediğine şahit olan kitabı indirmiştir. O kitaplara ekledikleri, eksilttikleri, tahrif ettikleri ve değiştirdikleri şeyleri beyan eden kitabı indirmiştir” Şu beyanlar, Kur'ân'm söz konusu şehadetine örnektir: “Elleriyle kitap yazıp, ‘Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”7; “yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar”; “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu Allah katındandır” derler”. Kur'ân'ın kınadığı bu kimseler, ilâhi kitapların metnini ve kelimelerin sırasını tahrif ediyorlardı. Aralarında kitabın muhtevasını ve dini hükümlerini tahrif edenler de bulunuyordu. İşte bu Kur'ân, onların yaptıklarını ortaya koyan bir şahit ve tanık olmaktadır. Bazıları da “kayyim” kelimesinin sonsuza kadar sabit ve mevcut anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kayyim olan bir şey, değiştirilmez, başkalaştırılmaz, neshedilmez, üzerine ekleme yapılmaz ve eksiltilmez. Kur'ân, “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”? meâlindeki cümlenin anlattığı gibidir. Kur'ân, -Allah Teâlâ'nın “Allah hak ile bâtıla böyle misal verir”! beyanından anlaşılacağı üzere- hakkı değişmez ve mevcut, bâtılı da gidici olmakla ve yok olup gitmekle nitelediği gibidir. Kur'ân, nasıl ki “hoş söz'ü sabit olup mevcudiyetini korumak, “kötü söz”ü de yok olmak, değişikliğe uğramak ve gitmekle? nitelemişse aynen öyledir. İşte bu Kur'ân da aynen böyledir. Çünkü o haktır. (SJBazıları da “kayyim” kelimesinin “dosdoğru” mânasına geldiğini söylemişlerdir. “Müstakim” kelimesinin, düzgün ve uyumlu anlamına gelmesi, “kayyim” kelimesiyle aynı kökte ortak olmasından dolayıdır. Kur'ân'ın “kayyim” kelimesiyle nitelenmesi, bir kısmının diğer kısmını doğrulaması, başının sonu ile sonunun da başıyla uyumlu olmasındandır. Bir başka ifadeyle; Kur'ân, tutarsız olarak ortaya çıkmamıştır. Kur'ân, “Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” beyanında belirtildiği gibi çelişkiler içermez. Bu kitap, o kâfirlerin dedikleri gibi Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı başı sonuyla ve sonu da başıyla çelişkili ve tutarsız bir biçimde gelirdi. Tutarsız ve çelişik olmadığına göre bu, onun Allah katından indiğini gösterir. Kur'ân âyetlerin umümi anlamını ve zâhirini esas alanların dediği gibi olsaydı dosdoğru, istikamet üzere ve düzgün olmaz, aksine tutarsız ve çelişkili olurdu. Çünkü Zâhiriler, Kur'ân lafızlarının “umüm” ifade ettiğine inanıp zâhirini esas alıyorlar. Sonra söz konusu umümi bir delil bulunursa onunla tahsis ediyorlar. Bu zâhiri yaklaşımı, herkesçe kabul edilen bir husus değildir. Kur'ân, esasen hangi yorum esas alınırsa alınsın (içindeki) kanıtlar ve delillerle dosdoğrudur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Kendi tarafından gelecek çetin bir azap ile uyarmak (için.) Yani Allah bu Kitab'ı kuluna sizleri çetin bir azap ile uyarmak için indirmiştir. “li yünzira besen şediden” (fya Li 5425) “li yünzira bi besin şedidin” (aai yel 31) demektir. “el-Bes” azap anlamına gelir. “Kendi tarafmdan” meâlindeki “min ledünhü” tabirinin, iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi “O, kitabı kuluna kendi tarafından, yani kendi katından indirmiştir” şeklindedir. İkincisi ise “Ey kâfirler! O, kitabı sizi kendi katından inecek olan çetin bir azapla uyarmak için indirmiştir” anlamıdır. En doğrusunu Allah bilir. Dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminleri müjdelemek için. Bu beyan, müminlerin arasında salih ameller işlemeseler de “mümin” ismini almayı hak ettiklerini göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ önce “müminler”i belirtmekte sonra da “salih ameller”den söz etmekte ve salih amelleri onlara tahsis etmektedir. Fakat mutlak (kurtuluş) müjde ancak salih amel işleyen müminlere verilmektedir. Çünkü mutlak müjde, Kurân'ın tümünde sadece salih amel işleyen müminlere yönelik olarak belirtilmiştir. Salih amel işlemeyen müminler ise Cenâb-ı Hakk'ın dilemesine kalmışlardır. Allah Teâlâ onları dilerse affeder, dilerse işledikleri amel miktarınca azap eder ve dilerse kötü amellerini iyi amelleriyle karşılaştırır. (Jİyi amelleri kötü fiillerine üstün gelirse “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir” meâlindeki beyan doğrultusunda kötü hallerini iyiliklere dönüştürür. Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği gibi salih amel işlemeyen müminlerin durumu O'nun dilemesine kalmıştır. Salih amel işleyen müminlere mahsus olan mutlak müjde onlar için söz konusu değildir. İçinde hiçbir kötülüğün ve çirkinliğin olmadığı güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için. Burada “onlar için değerli bir ödül”; “büyük bir mükâfat” değil de “güzel bir mükâfat” ifadesi kullanılmıştır. Ama bu ifade de “içinde ebedi kalacakları” meâlindeki beyan ile “değerli bir ödül” ve “büyük bir mükâfat”tan söz eden ifadeler gibi olmuştur. İçinde ebedi kalacakları güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için kuluna sağlam ve kusursuz Kitab'ı indirmiştir. Cennetten ebediyen çıkmazlar ve orada kalırlar. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi içinde ebedi kalırlar. Yani insanların dünyada çok kaliteli bile olsa aynı yemeği yemekten bıkıp usandıkları ve başka bir yemeği arzuladıkları gibi (bir durum söz konusu olmaz). Orada kalmaktan bıkıp usanmazlar. Bu yüzden başka bir yere geçip gitmeyi de istemezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”7. İkincisi; içinde ebedi kalırlar, çünkü nimetin bulunduğu ortamı kaybetme ve ondan mahrum kalma korkusu, o nimeti insana zehir eder. Şu ilâhi beyanlarda da bu gerçeğe temas edilmiştir: “İçinde ebedi kalmak üzere”, “Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler”", spies Ta orp TAE A --- Dipnotlar: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah'a mahsustur” (el-Enam, “Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allaha mahsustur” (Fâtır, 35/1). “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah'a hamdederim de ve tekbir getirerek O'nun şanını “Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin”. “Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun”. “yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ' diyorlar”. “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42). “O, gökten su indirdi; su, vadiler dolusunca sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir”. Herhalde müfessir şu beyana işaret ediyor olsa gerektir: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü “Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”. “Kendisine kavuştukları gün onları esenlik dileyerek selâmlayacaktır ve onlar için değerli bir ödül hazırlamıştır” (el- Ahzâb, 33/44). “Kuşkusuz bu Kur'ân en doğru olana iletir; dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler”.

Kehf 18:2

Hamd Allah'a mahsustur. Bu ve buna benzer yerlerde “hamd” kelimesinin açıklaması, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyledir: Hamd hakkı, her bir ferde bahşedilen nimetin sahibine aittir. Bir başka ifadeyle; söz konusu nimet, ulaştığı herkese bazı kimselerin vasıtası ile ulaşmış olsa da hamd ve övülme hakkı (yine de) Allah Teâlâ'ya aittir. Nimete vasıta olan kişi övülse de bu durum değişmez. Çünkü o nimet, Cenâb-ı Hak'tan gelmektedir yoksa ona aracılık edenden değil. Aracılık yapan kişi, nimetin ulaşması için Allah'ın kendisi adına kullandığı konumdadır. Dolayısıyla hamd ve övgü hakkı, başkasının değil sadece Cenâb-ı Hakk'ındır. Ya da “el-hamdü lillah” cümlesi “Hamd ve övgü O'na mahsustur deyiniz” anlamına da gelmiş olabilir. Çünkü Allah Teâlâ, zatı için hamdden söz ettiği her yerde buna bir şey daha ilâve eder. Eklediği şey, ya kudreti ve hükümranlığı ya da yaratıklara bahşettiği nimetleridir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah'a Müfessirler Kehf süresinin Mekki olduğunu söylemişlerdir. mahsustur”; “Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden Allaha mahsustur”; NEM “Hamd Allaha mahsustur. (O Allah ki) kuluna kitabı indirmiştir”; “Çocuk edinmeyen Allaha hamdederim”, Allah Teâlâ, kendi zatı için nerede hamd ve övgüden söz etmişse ardından mutlaka ya kudretini ve hükümranlığını ya da nimetlerini belirtmiştir. Yüce Allah, hamd ve övgünün ardından nimetin belirtildiği yerlerde onun karşılığında kendisine şükür ve hamd borcunun yerine getirilmesini istemektedir. Kudreti ve hükümranlığı hamde ilâve edilirse bu kendisine tâzim edilmesini, (zatından) korkulmasını ve yüceltilmesini emretme mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. (O Allah ki) kuluna sağlam ve kusursuz kitabı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir. Âyetin metnindeki “ve lem yecal lehü ivecen” [Eyi g3) cümlesi, “lam” harfi olmaksızın “ve lem yacalhu” (t;e dii g3] demektir. Anlamı şudur: “Allah Teâlâ o Kitap'ta eğrilik yapmadı” Bu gibi ifadelerde fazladan bir “lam” harfi getirilebilir. “Radife leküm” cümlesinin “radifeküm” şeklinde olması buna bir başka örnektir. Verilen örnekte ve burada olduğu gibi fiile zâid bir lam bağlamak, Arap dilinde mümkündür. “Kuluna sağlam ve kusursuz Kitab'ı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir” meâlindeki cümle, iki şekilde açıklanabilir: Müfessirlerin ifade ettikleri üzere cümlede (ikinci cümle başta, birinci cümle sonda olmak üzere) takdim ve tehir vardır denilebilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Allah kuluna kitabı kusursuz indirmiş ve onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir” İkinci açıklama şekline göre ise ifadede gizli bir “bel” harfi vardır deriz. Buna göre yüce Allah sanki şöyle demiş olur: “Allah kuluna Kitab'ı indirmiş, içinde herhangi bir eğriliğe yer vermemiş aksine onu dosdoğru indirmiştir” Âyette belirttiğimiz bu iki şekilden birine göre anlam verilir. En doğrusunu Allah bilir. “Velem yec'al lehü ivecen”: Kurânda “vec” yani"eğrilik” söz konusu olmadığına göre dosdoğru olmuş olur. Dosdoğru olunca da eğriliği olmaz. Bu iki kelimeden her biri, diğerinin mânasını da taşımaktadır. Ne var ki bir sözü tekrar etme ve pekiştirme amacı ile bir kez daha söylemek, Araplar'ın âdetlerindendir. “İffetli yaşamaları, zina etmemeleri” meâlindeki âyete bakalım: Âyette sözü edilen kadınlar, zina ettiklerinde iffetli olmazlar. “Zina etmek” ve “iffetsiz olmak” aynı mânaya gelen iki ayrı deyiştir. Ancak sözleri tekrar etmek, Araplar'ın adetleri olduğu için aynı mâna değişik sözlerle tekrar edilmiştir. yunzira besen şediden” âyetinde de durum böyledir. “el-bes” şiddetli demektir; “eş-şedid”, de şiddetli anlamına gelir, dolayısıyla, “eş-şedid” de “el-bes” mânasınadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin ifadesi de aynen böyledir. “Kayyimen” kelimesinin ne anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları “kayyim” “şahit” anlamına gelir demişlerdir. Buna göre mâna şöyle olur: “Kuluna daha önce indirilen kutsal kitapların metinlerine ilâve yapılıp yapılmadığına, eksiltilip eksiltilmediğine, değişikliğe uğratılıp uğratılmadığına ve tahrif edilip edilmediğine şahit olan kitabı indirmiştir. O kitaplara ekledikleri, eksilttikleri, tahrif ettikleri ve değiştirdikleri şeyleri beyan eden kitabı indirmiştir” Şu beyanlar, Kur'ân'm söz konusu şehadetine örnektir: “Elleriyle kitap yazıp, ‘Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”7; “yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar”; “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu Allah katındandır” derler”. Kur'ân'ın kınadığı bu kimseler, ilâhi kitapların metnini ve kelimelerin sırasını tahrif ediyorlardı. Aralarında kitabın muhtevasını ve dini hükümlerini tahrif edenler de bulunuyordu. İşte bu Kur'ân, onların yaptıklarını ortaya koyan bir şahit ve tanık olmaktadır. Bazıları da “kayyim” kelimesinin sonsuza kadar sabit ve mevcut anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kayyim olan bir şey, değiştirilmez, başkalaştırılmaz, neshedilmez, üzerine ekleme yapılmaz ve eksiltilmez. Kur'ân, “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”? meâlindeki cümlenin anlattığı gibidir. Kur'ân, -Allah Teâlâ'nın “Allah hak ile bâtıla böyle misal verir”! beyanından anlaşılacağı üzere- hakkı değişmez ve mevcut, bâtılı da gidici olmakla ve yok olup gitmekle nitelediği gibidir. Kur'ân, nasıl ki “hoş söz'ü sabit olup mevcudiyetini korumak, “kötü söz”ü de yok olmak, değişikliğe uğramak ve gitmekle? nitelemişse aynen öyledir. İşte bu Kur'ân da aynen böyledir. Çünkü o haktır. (SJBazıları da “kayyim” kelimesinin “dosdoğru” mânasına geldiğini söylemişlerdir. “Müstakim” kelimesinin, düzgün ve uyumlu anlamına gelmesi, “kayyim” kelimesiyle aynı kökte ortak olmasından dolayıdır. Kur'ân'ın “kayyim” kelimesiyle nitelenmesi, bir kısmının diğer kısmını doğrulaması, başının sonu ile sonunun da başıyla uyumlu olmasındandır. Bir başka ifadeyle; Kur'ân, tutarsız olarak ortaya çıkmamıştır. Kur'ân, “Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” beyanında belirtildiği gibi çelişkiler içermez. Bu kitap, o kâfirlerin dedikleri gibi Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı başı sonuyla ve sonu da başıyla çelişkili ve tutarsız bir biçimde gelirdi. Tutarsız ve çelişik olmadığına göre bu, onun Allah katından indiğini gösterir. Kur'ân âyetlerin umümi anlamını ve zâhirini esas alanların dediği gibi olsaydı dosdoğru, istikamet üzere ve düzgün olmaz, aksine tutarsız ve çelişkili olurdu. Çünkü Zâhiriler, Kur'ân lafızlarının “umüm” ifade ettiğine inanıp zâhirini esas alıyorlar. Sonra söz konusu umümi bir delil bulunursa onunla tahsis ediyorlar. Bu zâhiri yaklaşımı, herkesçe kabul edilen bir husus değildir. Kur'ân, esasen hangi yorum esas alınırsa alınsın (içindeki) kanıtlar ve delillerle dosdoğrudur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Kendi tarafından gelecek çetin bir azap ile uyarmak (için.) Yani Allah bu Kitab'ı kuluna sizleri çetin bir azap ile uyarmak için indirmiştir. “li yünzira besen şediden” (fya Li 5425) “li yünzira bi besin şedidin” (aai yel 31) demektir. “el-Bes” azap anlamına gelir. “Kendi tarafmdan” meâlindeki “min ledünhü” tabirinin, iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi “O, kitabı kuluna kendi tarafından, yani kendi katından indirmiştir” şeklindedir. İkincisi ise “Ey kâfirler! O, kitabı sizi kendi katından inecek olan çetin bir azapla uyarmak için indirmiştir” anlamıdır. En doğrusunu Allah bilir. Dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminleri müjdelemek için. Bu beyan, müminlerin arasında salih ameller işlemeseler de “mümin” ismini almayı hak ettiklerini göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ önce “müminler”i belirtmekte sonra da “salih ameller”den söz etmekte ve salih amelleri onlara tahsis etmektedir. Fakat mutlak (kurtuluş) müjde ancak salih amel işleyen müminlere verilmektedir. Çünkü mutlak müjde, Kurân'ın tümünde sadece salih amel işleyen müminlere yönelik olarak belirtilmiştir. Salih amel işlemeyen müminler ise Cenâb-ı Hakk'ın dilemesine kalmışlardır. Allah Teâlâ onları dilerse affeder, dilerse işledikleri amel miktarınca azap eder ve dilerse kötü amellerini iyi amelleriyle karşılaştırır. (Jİyi amelleri kötü fiillerine üstün gelirse “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir” meâlindeki beyan doğrultusunda kötü hallerini iyiliklere dönüştürür. Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği gibi salih amel işlemeyen müminlerin durumu O'nun dilemesine kalmıştır. Salih amel işleyen müminlere mahsus olan mutlak müjde onlar için söz konusu değildir. İçinde hiçbir kötülüğün ve çirkinliğin olmadığı güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için. Burada “onlar için değerli bir ödül”; “büyük bir mükâfat” değil de “güzel bir mükâfat” ifadesi kullanılmıştır. Ama bu ifade de “içinde ebedi kalacakları” meâlindeki beyan ile “değerli bir ödül” ve “büyük bir mükâfat”tan söz eden ifadeler gibi olmuştur. İçinde ebedi kalacakları güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için kuluna sağlam ve kusursuz Kitab'ı indirmiştir. Cennetten ebediyen çıkmazlar ve orada kalırlar. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi içinde ebedi kalırlar. Yani insanların dünyada çok kaliteli bile olsa aynı yemeği yemekten bıkıp usandıkları ve başka bir yemeği arzuladıkları gibi (bir durum söz konusu olmaz). Orada kalmaktan bıkıp usanmazlar. Bu yüzden başka bir yere geçip gitmeyi de istemezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”7. İkincisi; içinde ebedi kalırlar, çünkü nimetin bulunduğu ortamı kaybetme ve ondan mahrum kalma korkusu, o nimeti insana zehir eder. Şu ilâhi beyanlarda da bu gerçeğe temas edilmiştir: “İçinde ebedi kalmak üzere”, “Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler”", spies Ta orp TAE A --- Dipnotlar: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah'a mahsustur” (el-Enam, “Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allaha mahsustur” (Fâtır, 35/1). “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah'a hamdederim de ve tekbir getirerek O'nun şanını “Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin”. “Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun”. “yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ' diyorlar”. “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42). “O, gökten su indirdi; su, vadiler dolusunca sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir”. Herhalde müfessir şu beyana işaret ediyor olsa gerektir: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü “Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”. “Kendisine kavuştukları gün onları esenlik dileyerek selâmlayacaktır ve onlar için değerli bir ödül hazırlamıştır” (el- Ahzâb, 33/44). “Kuşkusuz bu Kur'ân en doğru olana iletir; dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler”.

Kehf 18:3

Hamd Allah'a mahsustur. Bu ve buna benzer yerlerde “hamd” kelimesinin açıklaması, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyledir: Hamd hakkı, her bir ferde bahşedilen nimetin sahibine aittir. Bir başka ifadeyle; söz konusu nimet, ulaştığı herkese bazı kimselerin vasıtası ile ulaşmış olsa da hamd ve övülme hakkı (yine de) Allah Teâlâ'ya aittir. Nimete vasıta olan kişi övülse de bu durum değişmez. Çünkü o nimet, Cenâb-ı Hak'tan gelmektedir yoksa ona aracılık edenden değil. Aracılık yapan kişi, nimetin ulaşması için Allah'ın kendisi adına kullandığı konumdadır. Dolayısıyla hamd ve övgü hakkı, başkasının değil sadece Cenâb-ı Hakk'ındır. Ya da “el-hamdü lillah” cümlesi “Hamd ve övgü O'na mahsustur deyiniz” anlamına da gelmiş olabilir. Çünkü Allah Teâlâ, zatı için hamdden söz ettiği her yerde buna bir şey daha ilâve eder. Eklediği şey, ya kudreti ve hükümranlığı ya da yaratıklara bahşettiği nimetleridir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah'a Müfessirler Kehf süresinin Mekki olduğunu söylemişlerdir. mahsustur”; “Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden Allaha mahsustur”; NEM “Hamd Allaha mahsustur. (O Allah ki) kuluna kitabı indirmiştir”; “Çocuk edinmeyen Allaha hamdederim”, Allah Teâlâ, kendi zatı için nerede hamd ve övgüden söz etmişse ardından mutlaka ya kudretini ve hükümranlığını ya da nimetlerini belirtmiştir. Yüce Allah, hamd ve övgünün ardından nimetin belirtildiği yerlerde onun karşılığında kendisine şükür ve hamd borcunun yerine getirilmesini istemektedir. Kudreti ve hükümranlığı hamde ilâve edilirse bu kendisine tâzim edilmesini, (zatından) korkulmasını ve yüceltilmesini emretme mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. (O Allah ki) kuluna sağlam ve kusursuz kitabı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir. Âyetin metnindeki “ve lem yecal lehü ivecen” [Eyi g3) cümlesi, “lam” harfi olmaksızın “ve lem yacalhu” (t;e dii g3] demektir. Anlamı şudur: “Allah Teâlâ o Kitap'ta eğrilik yapmadı” Bu gibi ifadelerde fazladan bir “lam” harfi getirilebilir. “Radife leküm” cümlesinin “radifeküm” şeklinde olması buna bir başka örnektir. Verilen örnekte ve burada olduğu gibi fiile zâid bir lam bağlamak, Arap dilinde mümkündür. “Kuluna sağlam ve kusursuz Kitab'ı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir” meâlindeki cümle, iki şekilde açıklanabilir: Müfessirlerin ifade ettikleri üzere cümlede (ikinci cümle başta, birinci cümle sonda olmak üzere) takdim ve tehir vardır denilebilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Allah kuluna kitabı kusursuz indirmiş ve onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir” İkinci açıklama şekline göre ise ifadede gizli bir “bel” harfi vardır deriz. Buna göre yüce Allah sanki şöyle demiş olur: “Allah kuluna Kitab'ı indirmiş, içinde herhangi bir eğriliğe yer vermemiş aksine onu dosdoğru indirmiştir” Âyette belirttiğimiz bu iki şekilden birine göre anlam verilir. En doğrusunu Allah bilir. “Velem yec'al lehü ivecen”: Kurânda “vec” yani"eğrilik” söz konusu olmadığına göre dosdoğru olmuş olur. Dosdoğru olunca da eğriliği olmaz. Bu iki kelimeden her biri, diğerinin mânasını da taşımaktadır. Ne var ki bir sözü tekrar etme ve pekiştirme amacı ile bir kez daha söylemek, Araplar'ın âdetlerindendir. “İffetli yaşamaları, zina etmemeleri” meâlindeki âyete bakalım: Âyette sözü edilen kadınlar, zina ettiklerinde iffetli olmazlar. “Zina etmek” ve “iffetsiz olmak” aynı mânaya gelen iki ayrı deyiştir. Ancak sözleri tekrar etmek, Araplar'ın adetleri olduğu için aynı mâna değişik sözlerle tekrar edilmiştir. yunzira besen şediden” âyetinde de durum böyledir. “el-bes” şiddetli demektir; “eş-şedid”, de şiddetli anlamına gelir, dolayısıyla, “eş-şedid” de “el-bes” mânasınadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin ifadesi de aynen böyledir. “Kayyimen” kelimesinin ne anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları “kayyim” “şahit” anlamına gelir demişlerdir. Buna göre mâna şöyle olur: “Kuluna daha önce indirilen kutsal kitapların metinlerine ilâve yapılıp yapılmadığına, eksiltilip eksiltilmediğine, değişikliğe uğratılıp uğratılmadığına ve tahrif edilip edilmediğine şahit olan kitabı indirmiştir. O kitaplara ekledikleri, eksilttikleri, tahrif ettikleri ve değiştirdikleri şeyleri beyan eden kitabı indirmiştir” Şu beyanlar, Kur'ân'm söz konusu şehadetine örnektir: “Elleriyle kitap yazıp, ‘Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”7; “yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar”; “Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, ‘Bu Allah katındandır” derler”. Kur'ân'ın kınadığı bu kimseler, ilâhi kitapların metnini ve kelimelerin sırasını tahrif ediyorlardı. Aralarında kitabın muhtevasını ve dini hükümlerini tahrif edenler de bulunuyordu. İşte bu Kur'ân, onların yaptıklarını ortaya koyan bir şahit ve tanık olmaktadır. Bazıları da “kayyim” kelimesinin sonsuza kadar sabit ve mevcut anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kayyim olan bir şey, değiştirilmez, başkalaştırılmaz, neshedilmez, üzerine ekleme yapılmaz ve eksiltilmez. Kur'ân, “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”? meâlindeki cümlenin anlattığı gibidir. Kur'ân, -Allah Teâlâ'nın “Allah hak ile bâtıla böyle misal verir”! beyanından anlaşılacağı üzere- hakkı değişmez ve mevcut, bâtılı da gidici olmakla ve yok olup gitmekle nitelediği gibidir. Kur'ân, nasıl ki “hoş söz'ü sabit olup mevcudiyetini korumak, “kötü söz”ü de yok olmak, değişikliğe uğramak ve gitmekle? nitelemişse aynen öyledir. İşte bu Kur'ân da aynen böyledir. Çünkü o haktır. (SJBazıları da “kayyim” kelimesinin “dosdoğru” mânasına geldiğini söylemişlerdir. “Müstakim” kelimesinin, düzgün ve uyumlu anlamına gelmesi, “kayyim” kelimesiyle aynı kökte ortak olmasından dolayıdır. Kur'ân'ın “kayyim” kelimesiyle nitelenmesi, bir kısmının diğer kısmını doğrulaması, başının sonu ile sonunun da başıyla uyumlu olmasındandır. Bir başka ifadeyle; Kur'ân, tutarsız olarak ortaya çıkmamıştır. Kur'ân, “Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” beyanında belirtildiği gibi çelişkiler içermez. Bu kitap, o kâfirlerin dedikleri gibi Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı başı sonuyla ve sonu da başıyla çelişkili ve tutarsız bir biçimde gelirdi. Tutarsız ve çelişik olmadığına göre bu, onun Allah katından indiğini gösterir. Kur'ân âyetlerin umümi anlamını ve zâhirini esas alanların dediği gibi olsaydı dosdoğru, istikamet üzere ve düzgün olmaz, aksine tutarsız ve çelişkili olurdu. Çünkü Zâhiriler, Kur'ân lafızlarının “umüm” ifade ettiğine inanıp zâhirini esas alıyorlar. Sonra söz konusu umümi bir delil bulunursa onunla tahsis ediyorlar. Bu zâhiri yaklaşımı, herkesçe kabul edilen bir husus değildir. Kur'ân, esasen hangi yorum esas alınırsa alınsın (içindeki) kanıtlar ve delillerle dosdoğrudur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Kendi tarafından gelecek çetin bir azap ile uyarmak (için.) Yani Allah bu Kitab'ı kuluna sizleri çetin bir azap ile uyarmak için indirmiştir. “li yünzira besen şediden” (fya Li 5425) “li yünzira bi besin şedidin” (aai yel 31) demektir. “el-Bes” azap anlamına gelir. “Kendi tarafmdan” meâlindeki “min ledünhü” tabirinin, iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi “O, kitabı kuluna kendi tarafından, yani kendi katından indirmiştir” şeklindedir. İkincisi ise “Ey kâfirler! O, kitabı sizi kendi katından inecek olan çetin bir azapla uyarmak için indirmiştir” anlamıdır. En doğrusunu Allah bilir. Dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminleri müjdelemek için. Bu beyan, müminlerin arasında salih ameller işlemeseler de “mümin” ismini almayı hak ettiklerini göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ önce “müminler”i belirtmekte sonra da “salih ameller”den söz etmekte ve salih amelleri onlara tahsis etmektedir. Fakat mutlak (kurtuluş) müjde ancak salih amel işleyen müminlere verilmektedir. Çünkü mutlak müjde, Kurân'ın tümünde sadece salih amel işleyen müminlere yönelik olarak belirtilmiştir. Salih amel işlemeyen müminler ise Cenâb-ı Hakk'ın dilemesine kalmışlardır. Allah Teâlâ onları dilerse affeder, dilerse işledikleri amel miktarınca azap eder ve dilerse kötü amellerini iyi amelleriyle karşılaştırır. (Jİyi amelleri kötü fiillerine üstün gelirse “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir” meâlindeki beyan doğrultusunda kötü hallerini iyiliklere dönüştürür. Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği gibi salih amel işlemeyen müminlerin durumu O'nun dilemesine kalmıştır. Salih amel işleyen müminlere mahsus olan mutlak müjde onlar için söz konusu değildir. İçinde hiçbir kötülüğün ve çirkinliğin olmadığı güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için. Burada “onlar için değerli bir ödül”; “büyük bir mükâfat” değil de “güzel bir mükâfat” ifadesi kullanılmıştır. Ama bu ifade de “içinde ebedi kalacakları” meâlindeki beyan ile “değerli bir ödül” ve “büyük bir mükâfat”tan söz eden ifadeler gibi olmuştur. İçinde ebedi kalacakları güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için kuluna sağlam ve kusursuz Kitab'ı indirmiştir. Cennetten ebediyen çıkmazlar ve orada kalırlar. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi içinde ebedi kalırlar. Yani insanların dünyada çok kaliteli bile olsa aynı yemeği yemekten bıkıp usandıkları ve başka bir yemeği arzuladıkları gibi (bir durum söz konusu olmaz). Orada kalmaktan bıkıp usanmazlar. Bu yüzden başka bir yere geçip gitmeyi de istemezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”7. İkincisi; içinde ebedi kalırlar, çünkü nimetin bulunduğu ortamı kaybetme ve ondan mahrum kalma korkusu, o nimeti insana zehir eder. Şu ilâhi beyanlarda da bu gerçeğe temas edilmiştir: “İçinde ebedi kalmak üzere”, “Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler”", spies Ta orp TAE A --- Dipnotlar: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı var eden Allah'a mahsustur” (el-Enam, “Hamd, gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allaha mahsustur” (Fâtır, 35/1). “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten münezzeh olduğu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allah'a hamdederim de ve tekbir getirerek O'nun şanını “Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin”. “Elleriyle kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için, “Bu Allah'ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun”. “yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden saptırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak “işittik ve karşı geldik; dinle, dinlemez olası, râinâ' diyorlar”. “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42). “O, gökten su indirdi; su, vadiler dolusunca sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir”. Herhalde müfessir şu beyana işaret ediyor olsa gerektir: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir. Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü “Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”. “Kendisine kavuştukları gün onları esenlik dileyerek selâmlayacaktır ve onlar için değerli bir ödül hazırlamıştır” (el- Ahzâb, 33/44). “Kuşkusuz bu Kur'ân en doğru olana iletir; dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler”.

Kehf 18:4

(Bir de) “Allah evlat edindi” diyenleri uyarmak için... Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi var. Bu beyan iki mânaya muhtemeldir. İlki, onlar Allah Teâlâ'nın evlat edinmediğini biliyorlar, fakat bildikleri halde yalan ve iftira atarak böyle söylüyorlar. [9] Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Siz bana Allah'ı inkâr etmem, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O'na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz””. Yani ortak olmadığını bildiğim nesneyi kendisine ortak koşmam için bana çağrıda bulunuyorsunuz; yine şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?”!, Yani Allah Teâlâ'ya onların dedikleri gibi olmadığını bildiği şeyi bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Bu konuda ne onların ne de atalarının bilgisi var meâlindeki beyanın muhtemel olan diğer bir mânası şudur: Onlar Allah Teâlâ'nın ortağı ve evladı olduğunu bilerek değil, atalarını taklit ederek cahilliklerinden dolayı söylüyorlar. Çünkü onlar Cenâb-ı Hakk'ın ortağı ve evladı olmadığı gerçeğini bilen Ehl-i Kitap olmadıkları gibi peygamberlere inanan kimseler de değillerdir. (Bu gibi durumlarda] bilgi kaynağı şu ikisidir. Kitap ve peygamberler. Onlar söylediklerini bilgiye dayanarak değil cehaletlerinden söylüyorlar. Onların babaları da böyledir. Durum bu olduğuna göre âyet, bilmeden bir şey söyleyen kimsenin bu hareketinden sorumlu tutulacağını göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Allah evlat edindi” diyenleri uyarmak için” ifadesini kullanmaktadır. Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar çirkin! Yani Allah Teâlâ'yı hakkıyla tanıyan kimse (Hz. Peygamber) hakkında söyledikleri bu sözün (vebali) ne kadar büyük ve ne kadar ağır! Allah hakkında söyledikleri sözün ağırlığından “neredeyse gökler çatlayacak”” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere gökler ve yer neredeyse çatlayacak! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar. “İn yekülüne illâ kezibâ” (vi Yi oppa o!) cümlesinin başındaki “in” edatı, olumsuzluk mânasına gelen “mâ” anlamındadır. Arap dili âlimleri âyetteki “kelime” sözcüğünün neden “kelimeten” şeklinde mansup okunduğu konusu üzerinde durmuşlardır. Bazıları mastar olarak (mef'ül-i mutlak) mansup olmuştur demişlerdir. Buna göre mâna şöyle olur: “Onların söyledikleri söz (vebali) büyük olmuştur” İfade (di 5, US çeş)” âyetine benzer. Kutrub” der ki: “Kelimeten” sözcüğü “bi'se raculen ve ni'me raculen” ifadelerinde “raculen” kelimesinin fiilin gizli olan failine işaret ettiği gibi faile işaret etmek üzere temyiz olarak mansuptur. Bu da Arap dilinde caizdir. Netice olarak kelimenin mansup olması bu tarz bir şeydir” [§]Halil” de şöyle demiştir: “Kelimeten” sözcüğünün mansup olması, marife ve gizli olan bir ismin sıfatı olması dolayısıyladır. Çünkü yüce Allah, “Allah evlat edindi” diyenleri uyarmak için” ifadesini kullanmaktadır. Bu söz, Allah Teâlâ'ya atılmış bir iftiradır. Âyetin tevili şöyledir: Atılan bu iftira (vebali) büyük bir sözdür. Bazıları ise “Söyledikleri bu söz, bir söz olarak ne kadar çirkin!” demişlerdir. Biz de böyle söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir. “Ağızlarından çıkan” yani “söyledikleri bu söz” ya da “söylemekte oldukları bu söz, ne kadar çirkindir!” --- Dipnotlar: “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar” (Meryem, 19/90-91). “Ve Allah, Müsâ ile gerçekten konuştu”. © Kutrub: Ebü Ali Muhammed b. el-Müstenir b. Ahmed. Kutrub diye meşhurdur (6. 210/825 civarı). Nahivcidir. Basralı azatlılardan olup edebiyat ve dil alimidir. Mütezile mezhebinde Nazzamcı görüşteydi. Arap dilinde müsellesi ilk koyan odur. Kutrub, lakabı olup hocası Sibeveyh onu böyle çağırırdı. Hocasından ayrılmamıştır. Ebü Dülef el-İclfnin çocuklarını eğitirdi. Bazı eserleri şunlardır: Arap dili konusunda Meâni’l-Kurån, en-Nevâdir, elEzmine, el-Ezdâd, Halku I-insân, Mâ hâlefe fihi'-insân el-behimiyyete'l-vuhüş ve sıfâtihâ, Garibu'T-hadis (bk. Zirikli, el-Alâm, VIL, 95). Müselles: Aynı harflerden oluşan yalnız ilk harfinin harekesinin değişmesiyle üç farklı kelime teşkiline imkân veren kombinezonların sözlüğü demektir.

Kehf 18:5

(Bir de) “Allah evlat edindi” diyenleri uyarmak için... Bu konuda ne onların ne de atalarının bir bilgisi var. Bu beyan iki mânaya muhtemeldir. İlki, onlar Allah Teâlâ'nın evlat edinmediğini biliyorlar, fakat bildikleri halde yalan ve iftira atarak böyle söylüyorlar. [9] Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Siz bana Allah'ı inkâr etmem, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O'na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz””. Yani ortak olmadığını bildiğim nesneyi kendisine ortak koşmam için bana çağrıda bulunuyorsunuz; yine şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?”!, Yani Allah Teâlâ'ya onların dedikleri gibi olmadığını bildiği şeyi bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Bu konuda ne onların ne de atalarının bilgisi var meâlindeki beyanın muhtemel olan diğer bir mânası şudur: Onlar Allah Teâlâ'nın ortağı ve evladı olduğunu bilerek değil, atalarını taklit ederek cahilliklerinden dolayı söylüyorlar. Çünkü onlar Cenâb-ı Hakk'ın ortağı ve evladı olmadığı gerçeğini bilen Ehl-i Kitap olmadıkları gibi peygamberlere inanan kimseler de değillerdir. (Bu gibi durumlarda] bilgi kaynağı şu ikisidir. Kitap ve peygamberler. Onlar söylediklerini bilgiye dayanarak değil cehaletlerinden söylüyorlar. Onların babaları da böyledir. Durum bu olduğuna göre âyet, bilmeden bir şey söyleyen kimsenin bu hareketinden sorumlu tutulacağını göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Allah evlat edindi” diyenleri uyarmak için” ifadesini kullanmaktadır. Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar çirkin! Yani Allah Teâlâ'yı hakkıyla tanıyan kimse (Hz. Peygamber) hakkında söyledikleri bu sözün (vebali) ne kadar büyük ve ne kadar ağır! Allah hakkında söyledikleri sözün ağırlığından “neredeyse gökler çatlayacak”” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere gökler ve yer neredeyse çatlayacak! Yalandan başka bir şey söylemiyorlar. “İn yekülüne illâ kezibâ” (vi Yi oppa o!) cümlesinin başındaki “in” edatı, olumsuzluk mânasına gelen “mâ” anlamındadır. Arap dili âlimleri âyetteki “kelime” sözcüğünün neden “kelimeten” şeklinde mansup okunduğu konusu üzerinde durmuşlardır. Bazıları mastar olarak (mef'ül-i mutlak) mansup olmuştur demişlerdir. Buna göre mâna şöyle olur: “Onların söyledikleri söz (vebali) büyük olmuştur” İfade (di 5, US çeş)” âyetine benzer. Kutrub” der ki: “Kelimeten” sözcüğü “bi'se raculen ve ni'me raculen” ifadelerinde “raculen” kelimesinin fiilin gizli olan failine işaret ettiği gibi faile işaret etmek üzere temyiz olarak mansuptur. Bu da Arap dilinde caizdir. Netice olarak kelimenin mansup olması bu tarz bir şeydir” [§]Halil” de şöyle demiştir: “Kelimeten” sözcüğünün mansup olması, marife ve gizli olan bir ismin sıfatı olması dolayısıyladır. Çünkü yüce Allah, “Allah evlat edindi” diyenleri uyarmak için” ifadesini kullanmaktadır. Bu söz, Allah Teâlâ'ya atılmış bir iftiradır. Âyetin tevili şöyledir: Atılan bu iftira (vebali) büyük bir sözdür. Bazıları ise “Söyledikleri bu söz, bir söz olarak ne kadar çirkin!” demişlerdir. Biz de böyle söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir. “Ağızlarından çıkan” yani “söyledikleri bu söz” ya da “söylemekte oldukları bu söz, ne kadar çirkindir!” --- Dipnotlar: “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar” (Meryem, 19/90-91). “Ve Allah, Müsâ ile gerçekten konuştu”. © Kutrub: Ebü Ali Muhammed b. el-Müstenir b. Ahmed. Kutrub diye meşhurdur (6. 210/825 civarı). Nahivcidir. Basralı azatlılardan olup edebiyat ve dil alimidir. Mütezile mezhebinde Nazzamcı görüşteydi. Arap dilinde müsellesi ilk koyan odur. Kutrub, lakabı olup hocası Sibeveyh onu böyle çağırırdı. Hocasından ayrılmamıştır. Ebü Dülef el-İclfnin çocuklarını eğitirdi. Bazı eserleri şunlardır: Arap dili konusunda Meâni’l-Kurån, en-Nevâdir, elEzmine, el-Ezdâd, Halku I-insân, Mâ hâlefe fihi'-insân el-behimiyyete'l-vuhüş ve sıfâtihâ, Garibu'T-hadis (bk. Zirikli, el-Alâm, VIL, 95). Müselles: Aynı harflerden oluşan yalnız ilk harfinin harekesinin değişmesiyle üç farklı kelime teşkiline imkân veren kombinezonların sözlüğü demektir.

Kehf 18:6

Durum böyleyken arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin! Allah Teâlâ bir başka âyette ise şöyle bir beyanda bulunur: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”™ Cenâb-ı Hak, zikrettiği fiilin failinin Hz. Peygamber olduğunu haber vermektedir. Ancak ona bunu yap veya yapma dememektedir. Öyle görülüyor ki yasaklık diğer âyette zikredilmektedir. Yasaklama getiren ifade “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”? meâlindeki beyandır. Bundan dolayı bazıları şöyle demiştir: “Durum böyleyken arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin” meâlindeki cümle, onların arkalarından üzülmeyi yasaklamaktadır. Bize göre söz konusu ifade yasaklama tarzında değil de teselli ve yatıştırma kabilinden söylenmiştir. Durum böyleyken bu son kitaba inanmazlarsa arkalarından üzülerek cümlesindeki “üzülerek” anlamına gelen “esefen” (Uzi) kelimesi üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları esef “öfkenin zirvesidir” demişler ve buna Ebü Abdurrahman el-Halil b. Ahmed b. Amr b. Temim el-Ferâhidi el-Ezdi el-Yahmedi “Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik” meâlindeki ilâhi beyanı örnek göstermişlerdir. Müfessirler âyette yer alan “âsefünâ” kelimesinin “bizi öfkelendirdiler” anlamında oldugunu söylemişlerdir. Bazıları da esefin “üzüntünün zirvesi” olduğu görüşünü beyan etmişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Âh Yüsufum âh! İçim yanıyor””. Âyette yer alan “yâ esef?’ tabiri “yâ huzn?” takdirinde olup “Ah benim Yüsufum! Üzüntüden içim yanıyor!” Hz. Peygamber'in (a.s.) üzüntü duyması, iman etmeye yanaşmamaları sebebiyle cehennem ateşinde telef olup gidecekleri için onlara acıdığından olabilir. Ya da davete icabet etmemeleri ve Allah Teâlâ hakkında söyledikleri o sözlerden dolayı onlara gazap etmiş de olabilir. Allah için olduktan sonra her iki ihtimal de mümkündür. Netice olarak Resülullah'ın (a.s.) nefsi onlar için ya üzüntüsünden ve şefkatinden ya da gazabından neredeyse helâk olacaktı. [§]Bu beyanda Resülullah'ın (a.s.) katledip telef etmek için kâfirlerle savaşmış değil, müslüman olmaları için çarpıştığına dair delil vardır. Çünkü onlara acıdığından neredeyse kendini helâk edecekti. Dolayısıyla kâfirleri katletmek için onlarla savaşmış olması ihtimal dâhilinde olmaz. Zira katil fiilinde şefkati bir yana bırakma gibi bir özellik vardır. Resül-i Ekrem'in (a.s.) onlarla savaşması, savaşın kendilerini İslâm'ı kabule zorlaması ve müslüman olup helâk olmamaları amacına yöneliktir. Âyette, iki açıdan müslümanlara hatırlatma ve uyarı mevcuttur. Birincisi, günahların Resül-i Ekrem'in kalbinde işgal ettiği yerin büyük olmasıdır. Her halde bu kendisini incitir ve -“Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir” meâlindeki beyanda belirtildiği üzerelânete uğrarlar. Bu beyanda, Resülullah'ı kıran ve inciten söz ve davranışları yapmayı yasaklamak söz konusudur. İkincisi, burada Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in ümmetinin kâfirlere ve kötülük yapanlara nasıl davranacaklarına dair bir öğretim vardır. Buna göre müminler, kâfirlerle zâhiren savaşırlar ama Resülullah'ın (a.s.) yaptığı muamele uyarınca kalplerinde onlara karşı bir şefkat duyarlar. Bu son kitaba inanmazlarsa. Âyet-i kerimede Kur'âna “el-hadis” ismi verilmiştir. Nitekim “Allah, sözlerin en güzelini indirdi”! meâlindeki beyanda bu isim geçmektedir. Cenâb-ı Hak Kur'ân'a “kasas””, “hadis”, “zikr”, “râh”” ve benzeri isimler vermiştir. Üzüntü ve öfke sadece peygamberlerin kendilerinde aynı anda en ileri dereceye çıkabilir. Fakat onların dışındaki kişiler bunların sadece birine tahammül edebilir. Üzüntü varsa öfke gider, öfke gelince üzüntü gider. Bunların ikisinin bir arada bulunması peygamberlere mahsustur. --- Dipnotlar: “Onlardan yüz çevirdi, Ah Yüsufum âh! İçim yanıyor” diyordu. Sonunda üzüntüden gözlerine boz geldi. Artık kederini içine gömüyordu” (Yûsuf, 12/84). “Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir ceza hazırlamıştır”. “Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi”.

Kehf 18:7

Biz, yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık. Cenâb-ı Hakk'ın neleri yeryüzünün süsü yaptığı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları bitki, ağaç, insan ve başka şeyler olmak üzere yeryüzünde bulunan her şey oranın süsüdür demişlerdir. Kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye. Âyetin tevili böyle olduğu takdirde (bir sonraki âyette) “Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız” meâlindeki beyanda işaret edilen şey, kıyâmet olur. JYani Allah Teâlâ, yeryüzünde bulunan her şeyi kupkuru bir toprak haline getirecek ve onların yerini dümdüz ve bomboş bırakacaktır”. Bu âyet, kiyâmeti haber vermektedir. Bazıları yeryüzünün süsü tabiri ile kastedilen şeyin, yeryüzündeki bitkiler ve onlara tahsis edilen rızık olduğunu söylemiştir. Bu görüşe göre maksat, kendilerine rızık verip karşılığında emir ve yasak getirerek, ibadetlerle ve başka davranışlarla yükümlü kılarak onları imtihan etmektir. Allah Teâlâ, yeryüzündeki bu bitkileri ve o rızıkları onlara boşu boşuna vermemiştir. Fakat onları çeşitli şekillerde imtihan etmek ve denemek için bahşetmiştir. Durum bu olduğuna göre âyet, hiçbir kimsenin yeryüzünde bulunan şeyleri sahibinden izinsiz alamayacağını ve herhangi bir şeyi ele geçirme girişiminde bulunamayacağını ifade eder. Ebü Bekir Abdurrahman b. Keysân der ki: “zineten lehâ” [yani] yeryüzünde bulunanları imtihan etmek için onlara süs yaptı. Cenâb-ı Hak, burada yeryüzünde bulunanları onların hangisinin daha iyi davranacağını deneyerek göstermek için yarattığını beyan etmektedir. Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur”, Bazı müfessirler, iki âyeti birbiriyle birleştirip şöyle demiştir: Allah Teâlâ hayatı imtihan ve ölümü amellerin karşılığını vermek için yaratmıştır. Bu görüş sahipleri “Biz, kimlerin daha güzel davranacağını deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık” meâlindeki beyanı delil olarak göstermişlerdir. Cenâb-ı Hak, onları darlık ve ölümle değil, süsle ve hayatla denediğini haber vermektedir demişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ hem hayat vererek ve hem de sıkıntı ve darlıkla onları denemiştir. Onlara hayat vermesi, (dünyada) genişlik ve rahatlık içinde iken darlık ve sıkıntı zamanları için azık hazırlanması gibi öldükten sonrası için azık hazırlamaları amacına yöneliktir. Genişlik zamanında azık hazırlamayan kimsenin darlık halinde azığı olmaz. Buna göre hayatta azık hazırlamayan kimsenin öldükten sonra da azığı olmaz.

Kehf 18:8

Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız. Yani biz onları yeryüzünden bitkilerin ve gıda maddelerinin giderilmesi suretiyle de deneyip imtihan edeceğiz. Bu beyanın yorumu şudur: yüce Allah, onları rahatlık ve genişlikle imtihan edeceği gibi, darlık ve sıkıntıyla da deneyecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz””; “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”“; Tg sonuncuları, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”. “Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık. Ve biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız” meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan biz onları genişlik, rahatlık, darlık ve sıkıntıyla deneyeceğiz anlamına gelir. İbn Kuteybe “bâhi'un nefseke” (L cümlesini “kendini helâk edeceksin” diye açıklamıştır. Ebü Avsece ise kelimenin fiili olan “behaa nefsehü” tabirini “(üzüntüden, sıkıntıdan) canını çıkardı” şeklinde anlamıştır. Her iki âlim de “esef” kelimesinin “hüzün” anlamına geldiğini söylemiştir. Bir başkası, “esef” aynı zamanda “gazaptır” demiştir: Delili şu beyandır: “Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik”#, Bu âyetteki “âsefünâ” (G,izi) “ağdabünâ” “bizi öfkelendirdiler” demektir. İbn Kuteybe der ki: Âyette yer alan “es-sa'id” kelimesi, “düz, engebelsiz toprak” demektir. Bu kelimenin “toprağın yüzey tabakası” anlamında olduğu söylenmiştir. Kelimedeki bu anlamdan dolayı toprağa “es-sa'id” adı verilmiştir. Çünkü toprak, yeryüzünün yüzüdür. “el-cüruz” ise üzerinde hiçbir şey bitmeyen toprak demektir. Arapçada “ardun cüruz” ve “aradün ecrâz” denilir. Ebü Avsece de az önceki mânaya katılarak “el-cüruz”, üzerinde hiçbir şey bitmeyen [topraktır], “es-sa'id” de topraktır demiştir.

Kehf 18:9

[Ashâb-ı Kehf Kıssası] Âyetin başındaki “em hasibte” “yoksa sen zannettin mi?” kelimesinin, “e hasibte” “Zannettin mi?” “kad hasibte” “şüphesiz sen zannettin” mânasında olduğu söylenmiştir. “Em” kelimesinin “bel hasibte” “bilakis sen zannettin” anlamında olması muhtemeldir. Tıpkı “em yekülünefterâ” (5,3 öyyi gi) “yoksa o Allah hakkında bir yalan uydurdu mu diyorlar” cümlesinin “bel yekülüne”, 4) “bilakis o Allah hakkında bir yalan uydurdu diyorlar” mânasında olması gibi. “Em hasibte enne ashâbe'l İbn Kuteybe, Tefsiru garibiT-Kurân, s. 268. kehfi ver-rakim” âyeti de bu doğrultudadır. Bundan önce birçok yerde Cenâb-ı Hakk'ın kullandığı istifham harfinin (bilgi talep etme harfi değil) yükümlü ve bağlayıcı kılma anlamına olduğunu belirtmiştik. Bu beyan iki şekilde açıklanabilir: Birincisi: İfadenin emir olduğu söylenebilir. Buna göre mâna şöyle olur: Ashâb-ı Kehf ve Rakim'in bizim varlığımıza işaret eden şaşırtıcı alâmetlerden olduklarını bil ve kabul et. Ya da belirttiğimiz gibi bilakis sen şaşırtıcı mı zannettin? O, böyledir. Ya da Allah Teâlâ şöyle demektedir: Ashâb-ı Kehf'in ve Rakim'in bizim varlığımıza işaret eden ve kendisinden daha hayret vericisi bulunmayan alâmetlerden olduklarını zannetme! Tam aksine; sana bundan çok daha fazla hayret verici alâmetler gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. “er-Rakim” kelimesinin mânası üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları “kitâbun merkâm” “, yani “yazılmış kitap” beyanında olduğu üzere “er-rakim” “kitap”tır derken, bazıları onun Ashâb-ı Kehf'in sığındığı mağaranın içinde bulunduğu bir vadidir demişlerdir. Bazıları da “er-rakim”in mağaraya sığınan gençlerin isimlerinin yazılı olduğu levhadır ifadesini kullanmışlardır. İ“er-Rakim” kelimesinin mağaraya sığınan gençlerin içinden çıktıkları köydür diyenler de olmuştur. İbn Abbâs'tan bu doğrultuda bir rivayet nakledilmiştir. İbn Abbâs şöyle anlatmıştır: “er-Rakim'in ne olduğunu bilmiyorum. Bu yüzden Kâba sordum. Kâb, onun mağraya sığınan gençlerin içinden çıktıkları köydür dedi”; “er-Rakim”in o gençlerle birlikte bulunan köpek olduğu da söylenmiştir. Bu hususta zikrettiğimiz açıklamalara benzer açıklamalar yapmışlardır. Ancak Kehf ve Rakim'iri ne mânaya geldiğini öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Çünkü bu iki kelime, mağaraya sığınan gençlerin konuştukları dilden bir kelimeydi. Dolayısıyla Araplar, kelimenin ne anlama geldiğini sormamışlar, sadece Ashâb-ı Kehf’i ve Ashâb-ı Rakim'i sormuşlardır. Dolayısıyla onların kelimelerin mânalarıyla meşgul olmaları da gerekmez. Tevil âlimlerinin genelinin ifadeleri şu olmuştur: Resül-i Ekrem'e Ashâb-ı Kehf ve Ashâb-ı Rakim'in kim oldukları ve başlarına ne geldiği sorulmuş o da “Size yarın haber vereceğim” demiş, ancak “inşallah” dememiştir. Allah Teâlâ da onu azarlamış ve vahyi bir süre durdurmuştur. Bunun üzerine “Allah izin verirse” demeden hiçbir şey için, ‘Şu işi yarın yapacağım deme! Unuttuğun takdirde Rabb'ini an ve Umarım Rabb'im bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir de”” beyanı inmiştir. Ancak bu düşünce, çürük bir yaklaşımdır ve Resülullah (a.s.) hakkında düşündükleri durumun gerçekleşmesi imkânsızdır, çünkü yalandır. Hz. Peygamber'in (a.s.) “Size yarın haber vereceğim” demesi, mümkün değildir. Allah Teâlâ ona bunun emretmemiştir. Ya da “inşallah” demeden böyle cevap vermesi, Cenâb-ı Hakk'm da ondan vahyi kesmesi, bunun üzerine haberi söz verdiği vakitte verememesi, Allah Teâlâ'nm kendisini risâleti için seçip, vahyinin iniş yeri olarak tercih ettikten sonra onların nezdinde yalanın ortaya çıkması ve verdiği haberi yalan sayması mümkün değildir. Sayılan hususlar, uzak ve imkânsız bir ihtimaldir. Onların Allah ve Resülullah (a.s.) hakkında düşündükleri şeyler ihtimal dâhilinde değildir. Mekke kâfirleri, Resülullah'ın (a.s.) risâletini insanlara tebliğ etmesine engel olmuşlar, davet etmesi emredilen mesajlara çağırmasının önüne geçmişler, delilleri ve burhanlarına dair insanların aklını karıştırmak için birtakım şüpheler ileri sürerek onlara karşı durmuşlardır. Ancak yüce Allah, bunu yapmalarına razı olmamış ve çarptırmalarla karşılık vermekten onları aciz bırakmıştır. Şu halde Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (a.s.) onlara söz verdiği vakitte vâdettiği hususları haber vermekten aciz kalsın diye vahyi keserek nasıl olur da kendisini yalancı durumuna düşürür! ISİBirçok kıssa ve haberde müşriklerin yahudilere Hz. Peygamber'i ve sıfatını sordukları “Onun niteliklerini kitaplarınızda buluyor musunuz?” diye bilgi istedikleri belirtilir. Çünkü onlar, sordukları hususları bilebilecek Ehl-i Kitap değillerdi. Dolayısıyla kendilerine bilgi ve haber verecek birine ihtiyaç duymuşlardı. Ve Medine yahudilerine Hz. Peygamber ve onunla ilgili durumları sormuşlar, yahudiler de “Onun vasfını kitabımızda sizin anlattığınız gibi bulmaktayız. Bu günler, onun ortaya çıkma vakti ve zamanlarıdır” demişlerdi. Bunun üzerine müşrikler yahudilere “Bize ona soracağımız ve cevabını ancak bir peygamberin bilebileceği bir şey söyleyin” dediler. Yahudiler şöyle cevap verdiler: “Ona üç soru sorun. Eğer cevabını verebilirse kendisi peygamberdir, veremezse yalancıdır. Ona Ashâb-ı Kehf’i, Zülkarneyn'i sorun. Zülkarneyn hükümdardı. Şöyle şöyle emirler vermişti. Bir de ona ruhu sorun. Eğer bu sorulara cevap verebilirse peygamberdir. Veremezse yalancıdır” dediler. Müşrikler, yahudilerden öğrendikleri bu soruları Resülullahia (a.s.) yönelttiler. Hz. Peygamber de cevap verdi. Bazı kıssalarda yahudilerin “Ona ruhu sorun. Eğer size ruh hakkında bir şey söylerse peygamber değildir. Haber veremez ve durumu Allah'a havale ederse o peygamberdir” dedikleri de belirtilir“. Yoksa sen, bizim âyetlerimizden olan Ashâb-ı Kehf ve Rakim'i mi şaşırtıcı buldun? Allah Teâlâ'nın birçok âyette Resülullah'a (a.s.) hitap edip başkasını kastetmiş olması gibi burada da Hz. Peygambere hitap edilip başkasının kastedilmiş olma ihtimali vardır. Buna karşılık bizzat kendisi kastedilerek hitabın Resül-i Ekreme (a.s.) yapılmış olması da muhtemeldir. Bu cümlenin muhatabı Resülullah (a.s.) olduğu takdirde “em hasibte” cümlesiyle devamı iki şekilde açıklanabilir. Birinci ihtimale göre Cenâb-ı Hak şöyle diyor: Onlara dair haber ve rivayetlerin senin risâletin ve peygamberliği hakkında hayret verici alâmetlerimizden olduğunu kesin olarak bildin”, Bu yoruma göre “hasibte” niiinin kökü olan “hisab” ilim ve kesin bilgi mânasına gelmiş olur. Allah Teâlâ âdetâ şöyle buyurmaktadır: Sen mağaraya sığınanlara ait haberlerin ve onlara dair rivayetlerin peygamberliğin için hayret verici bir alâmet olduğu konusunda kesin bilgi sahibi oldun. İkincisi, bu beyan onların hallerini bir halden bir başka hale geçmelerini haber verme niteliğindedir. Bu yoruma göre “hüsbân” kökü, zannetme mânasında olur”, Allah Teâlâ sanki şöyle demiş olmaktadır: Sen onların hallerinin ve değişimlerinin bizim hayret verici alâmetlerimizden olduğunu zannetmiş bulunmaktasın. [ ] Yaptığımız bu açıklama, hitabın Resül-i Ekrem yapılmış olması durumunda geçerlidir. Fakat burada başka birine hitap edildiği takdirde fiil, zannetme ve daha başka mânalara gelmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Taberi, Câmi u'l-beyân, XV, 131-133; İbn Kesir, Tefsir, III, 73. Ne var ki İbn Abbâs'tan farklı rivayetler de vardır. Taberi der ki: Rakim hakkında doğruya en yakın olan görüş, onunla bir levha veya taş ya da üzerine yazı yazılabilecek herhangi bir nesnenin kastedilmiş oldu o Buve benzeri rivayetler için bk. İbn Kesir, Tefsir, III, 71.

Kehf 18:10

10. “O gençler mağaraya sml ve Rabb’ imiz! Bize katından rahmet gönder ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster!” demişlerdi” O gençler mağaraya sığınmışlar. Âyette geçen “evâ” fiili, “indamme” “girdi, sığındı” mânasınadır. Bazıları âyet metninde yer alan “el-kehf” (aii) kelimesinin dağda mağara anlamına olduğunu söylemişlerdir. Bu ke© Böylece âyetteki istifhamın tekit mânasında olduğuna işaret edilmiş olmaktadır. limenin “fezâ” uzay, boşluk mânasına olduğunu söyleyenler olmuştur. Bazıları da “melce” sığınak anlamındadır demişlerdir. Fakat daha önce de değindiğimiz gibi “el-kehf” ve “er-rakim” kelimelerinden maksadın ne olduğunu bilmiyoruz. Bu kelimeler, mağaraya sığınan gençlerin lisanında yer almaktadır. Ancak biz, ne anlama geldiklerini bilme ihtiyacı içinde değiliz. Âyet metninde yer alan “el-fitye” kelimesi ile kastedilen yaşlılar değil, delikanlılar ve gençlerdir. “Fitye” kelimesi, köleler, hizmetçiler ve hür olanlar anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ve ‘Rabb'imiz! Bize katından rahmet gönder (demişlerdi). Hasan-ı Basri"! “Bize katından rahmet gönder” adına gelen âyetteki beyanındaki “rahmet” kelimesini “cennet” “bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster” meâlindeki cümlede geçen “raşeden” kelimesini, “yesiran” s1fatını da ekleyerek “kolay bir çıkış yolu” şeklinde açıklamıştır. Biz “O halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın; işinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın”? meâlindeki beyanı açıklarken bu açıklamayı belirttik. Bu son cümle, dua değildir, sadece Allah Teâlâ tarafından onlara bir telkin ve ilhamdır. Dolayısıyla cümle, birinci âyetin tefsiri olur. Bazıları “Bize katından rahmet gönder” meâlindeki âyette geçen “rahmet” kelimesini “rızık” olarak açıklamışlardır. Çünkü mağaraya sığınan gençler, kavimleri kâfir oldukları için aralarından ayrılıyorlardı. Çünkü kavimleri kâfirdiler ve kendileri de mensup oldukları İslâm dinine göre yaşamak istiyorlardı. Bu gençler, bir kimsenin dinini yaşamak için insanlardan ayrılmasının mümkün olduğunu anlıyor, fakat kimsenin bulunmadığı bir mekâna çekilip orada yaşamaya güçlerinin yetip yetmeyeceğini ve kendi yaratılışlarının bunu kaldırıp kaldıramayacağını bilmiyorlardı. Bu nedenle kendilerine acıdıkları için Rablerinden “Bize katından rahmet” yani rızık “gönder” diye dua ederek rızık istediler. ( Ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster. Yani bütün işlerimizi doğruya ve hak yola yönelt. (Böyle dua etmelerinin sebebi) -daha önce belirttiğimiz gibi- onların din uğruna toplumdan ayrılmanın mümkün olduğunu anlamaları, fakat sığınacakları yerde helâk olma endişesi varsa bunun mümkün olup olmadığını bilmemeleriydi. Bundan dolayı Rablerinden işlerini doğruya ve hak yola yöneltmesini niyaz etmişlerdir. “Ve “Rabb'imiz! Bize katından rahmet gönder” meâlindeki âyette geçen “rahmet”in “nimet ve genişlik” “Ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster” meâlindeki dua cümlesinde geçen “min emrinâ” (içinde bulunduğumuz durum) kısmının “dini durumumuzu doğruya ilet”, “Rabb'imiz! Bize katından rahmet”, yani din “gönder” “Ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster” anlamlarına gelmesi muhtemeldir. --- Dipnotlar: Ebü Said Hasan b. Yesâr el-Basri. Tâbiindendir. Basralılar'ın imamıydı. Zamanında ümmetin en hayırlı kişisiydi. Hasan-ı Basri, yürekli ve ibadete çok düşkün, fasih konuşan, fakih âlimlerden birisiydi. Medinede dünyaya geldi. Hz. Ali b. Ebü Tâlibin himayesinde yetişti. Muaviye zamanında Horasan valisi Rebi b. Ziyâd kendisine kâtiplik görevi verdi. Basra'ya yerleşti. Heybeti insanların kalplerinde büyüdü. Hasan-ı Basri valilerin huzuruna girer onlara (iyilikleri) emreder ve (kötü şeyleri) yasaklardı. Hak uğrunda kınayanın kınamasından korkmazdı. Babası, Meysan halkından olup ensardan birisinin azatlısıydı. Gazzâli der ki: Hasan-ı Basri, insanların içinde konuşması peygamberlerin konuşmasına, yaşantısı da sahâbilerin yaşantısına en çok benzeyen bir kişiydi. Fesahatte zirveydi. Ağzından hikmet dökülürdü. Haccâc b. Yüsuf ile ters düştüğü anlar olmuştur. Ancak onun eziyetinden kurtulmuştur. Hasan-ı Basri'ye dair birçok menkıbe ve dilden dile dolaşan sözler vardır. Hasan-ı Basri, Basrada vefat etmiştir (bk. Zirikli, el-

Kehf 18:11

Bunun üzerine biz de onları o mağarada yıllarca derin bir uykuya daldırdık. Bu beyanda yer alan “ed-darb alel-âzân”, “kulaklara vurmak” “silmek” yani işitme duyusunu gidermek demektir. Arapçada “ıdrıb alâ haysü kezâ”, “şunun olduğu yere vur”, yani onu sil, gider anlamına gelir. İşitme duyusunun giderilmesi, iki şekilde olabilir. Birincisi, insanların, sayesinde hayat bulduğu ruhlarının yok edilmesi şeklinde olur. Bu durumda âyet-i kerimede işitme duyusunun giderilmesi belirtilmiş ve kinâye yoluyla ölüm kastedilmiş olur. Ya da ölümle değil de, işitme duyusunun giderilmesiyle olur. Allah Teâlâ, bir başka beyanında “Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın” buyurduğuna göre bu ifade bize insanların, sayesinde hayat bulduğu ruhların yok edilmesini değil de işitme duyusunun giderilmesini kastettiğini gösterir. Bu beyan, “Geceleyin sizi öldüren O'dur” meâlindeki âyete benzer.

Kehf 18:12

Sonra da iki gruptan hangisinin, kaldıkları müddeti daha iyi hesap edip değerlendireceğini ortaya koyalım. Yani vuku bulmadan (ğâiben) bildiğimizi vuku bulmuş (şâhiden) olarak da bilelim diye onları uykudan uyandırdık. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların ne yapacaklarını (onların davranışlarını gerçekleştirmeden önce) biliyordu. Âyetin yorumu belirttiğimiz gibidir. Allah Teâlâ insanları yaratmadan önce (ğâib) olarak bildiği gibi, yarattıktan sonra da bilsin ya da içlerinden günah işlemeyenleri işleyenlerden bilip de ayırt etsin diye onları uyandırdı. Çünkü ortada hata eden insan yokken Allah Teâlâ'nın insanın hata etmiş olduğunu bilmekle nitelenmesi imkânsız olduğu gibi, isabet eden insan ortada yokken insanın isabet etmiş biri olduğunu bilmekle nitelenmesi de mümkün değildir. Durum böyle olduğuna göre Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanı, vuku bulduğunda hata edeni isabet edenden, isabet edeni de hata edenden ayırıp bilsin anlamında olur. Bu konuda asıl kural şudur: Allah Teâlâ, var olanı, var olacağını bildiğine göre bilir. (SJKaldıkları müddeti daha iyi hesap eden. Bu ifadenin anlamı şu iki şekilde olabilir: Ya “Sonra da iki gruptan hangisinin, orada kalma sebebini daha iyi hesap edip değerlendireceğini bilelim diye”; ya da “Sonra da iki gruptan hangisinin orada kalma süresini daha iyi hesap edip değerlendireceğini bilelim diye” En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler “eyyü'l-hizbeyni” tamlamasıyla kastedilen iki grubun kimler olduğuna dair ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, onların müşrikleri ve müminleri derken, bazıları hükümdar ve gençler demişlerdir. Bazıları ise şu açıklamayı yapmıştır: “Onlar (uykularından) uyanınca mağarada ne kadar süre kaldıkları noktasında ihtilaf etmişlerdir. İçlerinden bir kısmı “bir gün veya günün bir parçası kadar kaldık” derken, bir kısmı da “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir” demişlerdir”. Bu sözü söyleyenlerin hangi gruptan olduklarını bilmiyoruz. Müfessirlerin görüşlerini aktarmak dışında bunu bilmeye ihtiyacımız yoktur. o we, 22; Zer. oi, vey tfa aeta b A sao, EARM esl é pe a --- Dipnotlar: Müellif şu beyana işaret ediyor: “İşte böyle uyuttuğumuz gibi onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar; içlerinden biri, Ne kadar kaldınız? dedi (Diğerleri) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık dediler; ve eklediler, ‘Kaldığınız müddeti Rabb'iniz daha iyi bilir”.

Kehf 18:13

Biz sana onların başından geçenleri gerçeğe uygun olarak anlatıyoruz. Âyette geçen “el-hak”, kelimesi ile haber nitelenirse mâna “doğru haber”, hükümler nitelenirse “adil hükümler” ve fiiller anlatılırsa “isabetli fiiller” anlamı kastedilmiş olur. Bazıları burada geçen “el-hak” kelimesiyle kastedilen, Kur'ândır demişlerdir. Buna göre âyetteki “bi'l-hakki” kelimesi “fi’l-hakki” demektir ki o da Kurândır. Yani biz sana onların başından geçenleri Kur'anda anlatıyoruz demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Hakikaten onlar Rablerine inanmış gençlerdi; biz de onların doğru yolda yürüyüşlerine katkıda bulunduk. Âyette yer alan “ez-ziyâde” ve “er-rabt” kelimelerinin anlamları birdir. Bu iki kelimeden her biri diğerinin mânasını, yani hidâyetlerinin artırılması mânasını ifade eder. Buna göre âyet şu anlama gelir: “Biz onları hidâyet üzere sabit kıldık”. Bu iki kelimeyle “et-tesbit” ve “errabt” da kastedilebilir. Buna karşılık “artırdık” anlamındaki “zidnâhum” ) fiili ile ilk başlangıç ve “rabatnâ” fiili ile artırmanın yenilenmesi mânası da kastedilmiş olabilir. Çünkü imanın her vakit yenilenme gibi bir özelliği vardır. Sebebine gelince mümin, her vakit küfrü inkâr edip reddetmektedir. Bunu yapan kişi, aynı şekilde her zaman imanı yenilemektedir. “Rabatnâ” fiilini “sebat” ve “zidnâ” fiilini de “eskisi üzerine ziyade” olarak yorumlamak da mümkündür. Buna karşılık, “zidnâ”yı başlangıç ve “rabatnâ” fiilini de yenilenme olarak yorumlamak da mümkündür. “İmanlarını pekiştirmiştir” meâlindeki beyan da böyledir. [ ]Hasan-ı Basri “zidnâhum huder” ) âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yani Allahm hükümlerinden biri hidâyeti benimseyenin hidâyetini artırmaktır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar”. Fakat bu kaide Hasan-ı Basri'nin dediği gibi olsaydı bir kere hidâyet yolunu seçen kimsenin inkâra sapmaması ve Allah Teâlânın da onun hidâyetini artırması gerekirdi. Müşahede edilen gerçek böyle olmadığına göre bu bize Hasan-ı Basri'nin dediğinin isabetli olmadığını gösterir. Bu konuda isabetli olan bizim dediğimizdir. (Haksızların karşısında) ayağa kalkıp şöyle derken onların yüreklerini güçlendirdik: “İz kâmü”, “hüccetlerle ve burhanlarla ayağa kalktılar” mânasına muhtemel olduğu gibi, “mağaraya girdikleri zaman oraya sığınmak üzere ayağa kalktılar” anlamına da gelmiş olabilir. Bunun yanında “Allah ve dini için ayağa kalktılar” mânası ile “O kâfirlerin yanından ayağa kalkıp (çıktılar)” ve Bizim Rabb'imiz göklerin ve yerin Rabb'idir, yani “Bizim Rabb'imiz göklerin, yerin ve içinde bulunanların Rabb'idir dediler” anlamı da ihtimal dâhilindedir. O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız. Bu beyanın, kavimlerinin taptıkları putlara tanrı ismini vermeleri gibi biz onlara tanrı ismini vermeyiz anlamına gelmesi muhtemeldir. Yoksa biz onlara tanrı dersek kesinlikle yanlış bir şey dillendirmiş oluruz. Yakarmayız. Yani O'ndan başkasını tanrı edinmeyiz ve O'ndan başkasına ibadet etmeyiz, putperestlerin putlara taptıkları ve Allah'ın yanında başka tanrılar edindikleri gibi. Kendi iddialarına göre yanlarındaki putlara ilâh adını verdiler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” ve “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak””, Peygamberlerin onların taptıkları putlara “ilâh” ismini vermeleri caiz değildir. Çünkü onlar ilâh değillerdir. Fakat peygamberler bu ifadeyi, onların zanları ve kendi adetlerine binaen kullanmışlardır. “O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız” meâlindeki beyanda buna göre anlaşılır. Yani O'ndan başkasına asla ilâh olarak tapmayız demektir. Kelime “ibadet” mânasına geldiğinde ifadede gizlenmiş bazı kelimeler var demektir. Buna göre cümle şöyle yorumlanır: Kavmimizin yaptığı gibi biz Allah'ı bir yana bırakıp da O'ndan başkasına ilâh diye çağırmayız. Eğer bunu yaparsak haksızlık ve yanlış bir şeyi dile getirmiş oluruz. İbn Kuteybe” der ki: “fe darabnâ alâ âzânihim” (gpi! Jé S4), Onları uyuttuk demektir“, Âyetin sonundaki “el-emed” kelimesi gaye anlamınadır. “Ve rabatnâ alâ kulübihim”, onlara sabrı ilham ettik ve kalplerini güçlendirdik demektir. “Şetatâ” haddi aştılar anlamınadır. Bir kimse sözde haddi aşarsa bunu anlatmak için “eşatta aleyye” denir, yani o bana karşı haddi aştı. SAN a i elki 423 e pir a gag oz --- Dipnotlar: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler”. Hasan-ı Basri'nin tefsiriyle (thk. Dr. Muhammed Abdürrahim), Taberi ve İbn Kesir tefsirlerinde Hasan-ı Basrf'nin yukarıdaki açıklamasını bulamadık. “Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar ve kendilerine takvâ şuurunu bahşeder” (Muhammed, 47/17).

Kehf 18:14

Biz sana onların başından geçenleri gerçeğe uygun olarak anlatıyoruz. Âyette geçen “el-hak”, kelimesi ile haber nitelenirse mâna “doğru haber”, hükümler nitelenirse “adil hükümler” ve fiiller anlatılırsa “isabetli fiiller” anlamı kastedilmiş olur. Bazıları burada geçen “el-hak” kelimesiyle kastedilen, Kur'ândır demişlerdir. Buna göre âyetteki “bi'l-hakki” kelimesi “fi’l-hakki” demektir ki o da Kurândır. Yani biz sana onların başından geçenleri Kur'anda anlatıyoruz demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Hakikaten onlar Rablerine inanmış gençlerdi; biz de onların doğru yolda yürüyüşlerine katkıda bulunduk. Âyette yer alan “ez-ziyâde” ve “er-rabt” kelimelerinin anlamları birdir. Bu iki kelimeden her biri diğerinin mânasını, yani hidâyetlerinin artırılması mânasını ifade eder. Buna göre âyet şu anlama gelir: “Biz onları hidâyet üzere sabit kıldık”. Bu iki kelimeyle “et-tesbit” ve “errabt” da kastedilebilir. Buna karşılık “artırdık” anlamındaki “zidnâhum” ) fiili ile ilk başlangıç ve “rabatnâ” fiili ile artırmanın yenilenmesi mânası da kastedilmiş olabilir. Çünkü imanın her vakit yenilenme gibi bir özelliği vardır. Sebebine gelince mümin, her vakit küfrü inkâr edip reddetmektedir. Bunu yapan kişi, aynı şekilde her zaman imanı yenilemektedir. “Rabatnâ” fiilini “sebat” ve “zidnâ” fiilini de “eskisi üzerine ziyade” olarak yorumlamak da mümkündür. Buna karşılık, “zidnâ”yı başlangıç ve “rabatnâ” fiilini de yenilenme olarak yorumlamak da mümkündür. “İmanlarını pekiştirmiştir” meâlindeki beyan da böyledir. [ ]Hasan-ı Basri “zidnâhum huder” ) âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yani Allahm hükümlerinden biri hidâyeti benimseyenin hidâyetini artırmaktır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar”. Fakat bu kaide Hasan-ı Basri'nin dediği gibi olsaydı bir kere hidâyet yolunu seçen kimsenin inkâra sapmaması ve Allah Teâlânın da onun hidâyetini artırması gerekirdi. Müşahede edilen gerçek böyle olmadığına göre bu bize Hasan-ı Basri'nin dediğinin isabetli olmadığını gösterir. Bu konuda isabetli olan bizim dediğimizdir. (Haksızların karşısında) ayağa kalkıp şöyle derken onların yüreklerini güçlendirdik: “İz kâmü”, “hüccetlerle ve burhanlarla ayağa kalktılar” mânasına muhtemel olduğu gibi, “mağaraya girdikleri zaman oraya sığınmak üzere ayağa kalktılar” anlamına da gelmiş olabilir. Bunun yanında “Allah ve dini için ayağa kalktılar” mânası ile “O kâfirlerin yanından ayağa kalkıp (çıktılar)” ve Bizim Rabb'imiz göklerin ve yerin Rabb'idir, yani “Bizim Rabb'imiz göklerin, yerin ve içinde bulunanların Rabb'idir dediler” anlamı da ihtimal dâhilindedir. O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız. Bu beyanın, kavimlerinin taptıkları putlara tanrı ismini vermeleri gibi biz onlara tanrı ismini vermeyiz anlamına gelmesi muhtemeldir. Yoksa biz onlara tanrı dersek kesinlikle yanlış bir şey dillendirmiş oluruz. Yakarmayız. Yani O'ndan başkasını tanrı edinmeyiz ve O'ndan başkasına ibadet etmeyiz, putperestlerin putlara taptıkları ve Allah'ın yanında başka tanrılar edindikleri gibi. Kendi iddialarına göre yanlarındaki putlara ilâh adını verdiler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” ve “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak””, Peygamberlerin onların taptıkları putlara “ilâh” ismini vermeleri caiz değildir. Çünkü onlar ilâh değillerdir. Fakat peygamberler bu ifadeyi, onların zanları ve kendi adetlerine binaen kullanmışlardır. “O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız” meâlindeki beyanda buna göre anlaşılır. Yani O'ndan başkasına asla ilâh olarak tapmayız demektir. Kelime “ibadet” mânasına geldiğinde ifadede gizlenmiş bazı kelimeler var demektir. Buna göre cümle şöyle yorumlanır: Kavmimizin yaptığı gibi biz Allah'ı bir yana bırakıp da O'ndan başkasına ilâh diye çağırmayız. Eğer bunu yaparsak haksızlık ve yanlış bir şeyi dile getirmiş oluruz. İbn Kuteybe” der ki: “fe darabnâ alâ âzânihim” (gpi! Jé S4), Onları uyuttuk demektir“, Âyetin sonundaki “el-emed” kelimesi gaye anlamınadır. “Ve rabatnâ alâ kulübihim”, onlara sabrı ilham ettik ve kalplerini güçlendirdik demektir. “Şetatâ” haddi aştılar anlamınadır. Bir kimse sözde haddi aşarsa bunu anlatmak için “eşatta aleyye” denir, yani o bana karşı haddi aştı. SAN a i elki 423 e pir a gag oz --- Dipnotlar: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı ki?” diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler”. Hasan-ı Basri'nin tefsiriyle (thk. Dr. Muhammed Abdürrahim), Taberi ve İbn Kesir tefsirlerinde Hasan-ı Basrf'nin yukarıdaki açıklamasını bulamadık. “Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar ve kendilerine takvâ şuurunu bahşeder” (Muhammed, 47/17).

Kehf 18:15

“Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka Ma si Onlann tanrı olduğuna dair açık bir delil getirseler ya! Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir!” Sonra yüce Allah'ın onların ağzından naklettiği şu cümleyi söylemişlerdir: Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka taptıkları tanrılar edindiler. Onların tanrı olduğuna dair açık bir delil getirseler ya! Yani onlara ilâh adı vermelerine ya da onların ibadete lâyık olduklarına dair açık bir delil getirseler ya! Arapçada “y J” anlamındaki “hellâ” kelimesi, hem mazi (dili geçmiş zaman) ve hem de gelecek zaman ifade eden fillerle kullanılır. Mazi fiille kullanıldığında “inkâr” mânası ifade eder. Yani “onların buna dair açık bir delilleri yoktu” anlamına gelir. Gelecek zaman ifade eden fiillerle kullanıldığı zaman “istek” bildirir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Ben nasıl Allah'ın hak bir ilâh olduğunu ve O'nun gökleri ve yeri yarattığını ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'i olduğunu düşünüyorsam sizler de o putların ilâh olduklarına açık bir delil getirin&. Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir! Yani Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse yoktur. Bu beyanın tevilini bundan önce birçok yerde yapmıştık. TPE rozs 0 TIET

Kehf 18:16

Mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız. Âyetin baş tarafı, İbn Mesüd'un mushafında “illallah” yerine “min dünillah” şeklindedir“. Meşhur olan kırâate göre âyetin tefsiri şöyledir: Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklar. Yani mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız o zaman Allaha tapmaktan uzak durmayın. Çünkü onlar, putlara ve aynı zamanda da Allah'a tapıyorlardı. Ve O'nu da mâbut olarak görüyorlardı. Mağaraya sığınan gençler, sanki şöyle demiş oldular: Mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız o halde Allah'a tapmaktan uzak durmayın. Gençlerin bu ifadeleri, Hz. İbrahim'in (a.s.) kavmine söylediği şu sözlere benzer: “İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü?” Hz. İbrahim, kavminin Allah Teâlâ'yı bırakıp tapmakta oldukları varlıkların arasından âlemlerin Rabb'ini istisna etmektedir. Çünkü kavmi, hem putlara ve hem de Allah'a tapmakta ve O'nu da mâbut olarak görmekteydi. Ancak içlerinden bazıları, kendilerini Allaha ibadet edecek mertebeye ermiş görmüyor ve Allah katında kendilerine şefaat ederler umuduyla putlara tapıyorlardı. Ya da putlara yaptıkları ibadetleri kendilerini Allah'a yaklaştırır umuduyla yapıyorlar ve buna benzer kanaat taşıyorlardı. [§]“Mademki siz onlardan ve Allah'ın dışında tapmakta oldukları varlıklardan uzaklaştınız” meâlindeki beyanın, son cümlesi öne geçirilir, baştaki cümle sona alınabilir. Yani “Madem ki siz onlardan uzaklaştınız o halde mağaraya sığının” demiş olurlar. Çünkü o gençler, yani mağaraya sığınanlar, Allahtan başkasına tapmıyorlardı. İkincisi ise belirttiğimiz gibidir. Yani madem ki siz onlardan uzaklaştınız. Onlar, zâhiren Allah'tan başkasına tapıyor olsalar da aslında O'ndan başkasına tapmıyorlardı demek olur. Abdullah b. Mesüd'un mushafındakine dair yoruma gelince şöyledir: “Madem ki siz, onlardan ve Allah'ı bırakıp da taptıkları bütün varlıklardan uzaklaştınız” Bu ifadenin onların ağzından söz ve konuşma şeklinde çıkmamış olma ihtimali de vardır. (Bu durumda) söz konusu beyanlar, onlar kavimlerinden ayrılır, uzaklaşır ve mağaraya sığınırlarken kalplerine ilham edilmiş ve verilmiş olabilir. “O halde mağaraya sığının ki, Rabb'iniz size rahmetini yaysın” denilmiş olur. Hasan-ı Basri der ki: Mağaraya sığınan gençlerin kavmi arasında kendilerinden başka iman edenler de vardı. Dediler ki: Sizler kavminizden ayrılıp, uzaklaştığınız zaman mağaraya sığının. O (iman edenlerden) uzaklaşmayın. Belki size yetişirler ve sizinle buluşmak isterler. Onlardan uzaklaşmayın. O halde mağaraya sığının ki, Rabb'iniz size rahmetini yaysın. Bu beyan, gençler kavimlerinden ayrılmaya karar verip de şeytan karşılarına dikilince söylenmişe benzemektedir. Şeytan, karşılarına dikilip şöyle der: “Kavminizden ayrılıp yanınızda yiyecek ve içeceğin olmadığı bir yere gitmektesiniz. Orada kendinizi helâk edeceksiniz” Mağaraya sığınanlar da şeytanın vesveselerini şöyle diyerek savuşturur: Rabb'iniz size rahmetini yaysın. İşinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın. Rabb'iniz size rahmetini yaysın. Bazıları bu beyanı Rabbiniz sizin için yaratsın diye açıklamışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kemiklere bak, onları nasıl bir araya getiriyoruz. Bu âyette “nunşizuhâ” kelimesi “nunşiruhâ” diye okununca “onları nasıl yaratıyoruz” anlamına gelir“. Bazıları ise “yenşur leküm” cümlesine “sizin için yaysm” mânasını vermişlerdir. Buna göre “neşr”, yaymak mânasına olan “bast” demek olur. “Min rahmetihi” cümlesindeki “rahmet” kelimesi, rızık anlamına gelmesi muhtemel olduğu gibi, kendilerinden helâki savuşturacak her şey mânasına gelmesi de muhtemeldir. 25 (lİşinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın”. Yani sizin için faydalanacağınız ve yararlanacağınız şeyleri hazırlasın. Bu açıklama, Ebü Avsece'ye aittir. Kelime “rifk” kökündendir. “Merfik” de “mirfak” gibidir. Çünkü “merfik” yararlanılan şey demektir. İbn Kuteybe “mirfak” kelimesine, yararlanılan şey anlamı vermiştir“. Ebü Ubeyde ise şu açıklamayı yapmıştır: “elmirfak”, yararlandığın şeydir. Bileklere ise “merfik” denilmiştir”. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları “yüheyyi leküm” cümlesine size hazırlasın mânası vermişlerdir. Bu durumda fiil “sen müminleri hazırlıyorsun” anlamındaki “tübevviu'l-mü'minine” ” cümlesindeki fiile benzer. “Sen müminleri hazırlıyorsun” “Bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster!” meâlindeki beyan da bu anlama verilecek bir başka örnektir. Âyette geçen “raşed”, kelimesiyle aynı kökten olan “reşid”, hak yolu izleyen ve salih olan kişi demektir. Mukâtil b. Süleyman ise “raşed” kelimesine “mahreç”, yani çıkış yolu mânası vermiştir”. İbn Abbâs, “İşinizde sizin için fayda ve kolaylık sağlasın” meâlindeki cümlede geçen “mirfak” kelimesini yiyeceğiniz öğle yemeği” diye tefsir etmiştir. “Mirfak” belirttiğimiz gibi yararlanılan her şey demektir. Bu kelimenin “çıkış yolu” anlamına geldiği de söylenmiştir. --- Dipnotlar: “İbrahim dedi ki: “İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? İyi bilin ki âlemlerin Rabb'i dışında taptıklarınız benim düşmanımdır” (eş-Şuarâ, 26/75Nâfi, İbn Kesir, Ebü Amr, Ebü Câfer ve Yâkup fiili “ra” harfiyle “nenşuruhâ” şeklinde okurken, kalan kırâat imamları “zây” harfiyle “nunşizuhâ” (4! şeklinde okumuşlardır (bk. Pâluvi, Zübdetü'l-irfân, s. 85). Nâfi; İbn Âmir ve Ebü Câfer “mirfak” kelimesini “merfikan” şeklinde okumuşlardır (bk. Pâluvi, Zübdetü'-irfân, s. 84). İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'!-Kurün, s. 264. İbn Manzür, Lisânü'1-Arab, “ra-fe-ka” md. “Hani sen sabah erkenden savaşmak için müminleri mevzilere yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah her şeyi hakkıyla işitendir, bilendir” (Âl-i İmrân, 3/121). Ancak bu ifade Mukâtil b. Süleyman'ın tefsirinde yer almamaktadır (bk. Tefsirü Mukâtil b.

Kehf 18:17

(Mağaraya sığındılar. Orada baksan) güneşin, doğduğu zaman ışınlarının mağaralarına direkt olarak düşmeyip sağına vurduğunu görürsün. Bazıları, âyeti “Güneşin, doğduğu zaman ışınlarının mağaralarına vurmadığını ve sağına düştüğünü batarken de onlara dokunmadan sol taraftan geçip gittiğini görürsün diye anlamışlardır. Bazıları da şöyle demişlerdir: Güneş ne doğduğu zaman ve ne de batarken onlara değmezdi. Çünkü mağara büyük ayı ve küçük ayı takım yıldızlarının” karşısındaydı. Bu takım yıldızların karşısında olan şeylere güneş vurmaz. Bazıları ise bu açıklamaya itiraz etmiş ve mağarada örtü ve perde vardı ve bunlar güneşin onlara vurmasına engel oluyordu demişlerdir. [§] Fakat bu açıklama doğru değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, güneşin üzerlerine vurmamasını mağaraya sığınanlar için varlığına işaret eden alâmetlerden ve bahşettiği lütuflarından biri yapmıştır. Güneş ışınlarının perde ve örtü ile engellenmesinde büyük bir alâmet ve üzerlerinde minnettarlık doğuracak bir taraf yoktur. Allah Teâlâ'nın varlığına asıl işaret eden şey, güneş ışınlarının üzerlerine düşmesi sonra da uğrayacakları zararı ve vereceği rahatsızlığı savuşturmuş olmasındadır. Mağaraya sığınan gençler, güneş ışınlarının kendilerine vurmayacağı bir konumda oldukları zaman, ışınların vereceği zarar ve rahatsızlığa da mâruz kalmazlardı. Bu durumda da büyük bir alâmet ve hikmet yoktur. Çünkü güneş ışınlarının vurmadığı bir konumda zarar ve rahatsızlık da olmaz. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın lütfu, güneş ışınları kendilerine vurduğu ve üzerlerine düştüğü halde ondan gelecek zarar ve rahatsızlıkları engellemesinde söz konusu olur. En doğrusunu Allah bilir. Güneşin, doğduğu zaman ınağaralarının sağına vurduğunu görürsün. Yani kendilerinin sağına veya kıblenin sağına vurduğunu görürsün. “Zâtüşşimâl” yani sol taraf da böyledir. Yani kendilerinin soluna ya da kıblenin soluna demektir. Dağın veya mağaranın sağ tarafına gelince, müfessirlerin ifadelerine göre dağın sağı ve solu yoktur. Onlar ise mağaranın ortasındalar. Bazıları âyette geçen “fecve” kelimesinin gölge mânasına geldiğini söylerken, bazıları ise uzay boşluğu anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da kelimeye mekân genişliği mânası vermişlerdir. Yüce Allah, içinde genişlik buldukları ve oradan oraya hareket edebildikleri bir mağarada onları toplamak suretiyle lütfunu ve ihsanını haber veriyor. Dağda bulunan mağara, (aslında) böyle olmaz, bilakis dar olur. İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir. Bu beyan, harikulâde olayların (âyât) peygamberlerden başkalarının ellerinde cereyan ettiğini inkâr edenlerin görüşlerine bir reddiyedir. Çünkü yüce Allah, Ashâb-ı Kehfte birçok mücize var etmiştir. Bunların tümü, insanların güçleri ve yapabilecekleri füllerin kapasitesi dışındadır. Çünkü Ashâb-ı Kehf, dinlerinin selâmeti için kavimlerinden ayrılmıştı. Alâmetleri şöylece sıralamak mümkündür: İnsanların gücünü aşan olayların birincisi, onların işitme duyularını giderdiğini ve insanların tabiatları ve yaratılışları (nın tahammülü) dışında kendilerini üç yüz sene uyuttuğunu, sonra da Allah Teâlânın haber verdiği üzere aralarında (mağarada ne kadar kaldıklarını birbirlerine) sorsunlar diye uyandırdığını haber vermesidir. İkincisi, bu kadar süre zarfında ve böyle bir yerde elbiseleri yıpranmamuş ve değişikliğe uğramamıştır. Uyandıkları zaman söyledikleri şu cümle bizi doğrulamaktadır: “Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık””. Elbiseleri eskimiş veya değişmiş olsaydı kaldıkları süreyi “Bir gün ya da günün bir kısmı kadar” diyerek az ve kısa bulmazlardı. Elbise bulmaya değil de yiyecek bir şeyler bulmaya koyulmaları da bunu gösterir. Çünkü “Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin” demişlerdir. Elbiseleri yıpranmış veya değişmiş olsaydı yiyecek aradıkları gibi elbise tedarik etmeye de kalkarlardı. Hatta buna yiyecek bir şeyler temin etmekten daha çok önem verirlerdi. [ ]Üçüncüsü, güneş doğduğu zaman (mağaralarının) sağ tarafına vurması ve (battığı zaman da) onlara dokunmadan sol tarafından geçip gitmesidir. Dördüncüsü, sıcaklığın ve soğuğun onları etkilemesinin genellenmesidir. Çünkü gerek soğuk ve gerekse sıcağın şiddetlenip çoğaldığı zaman insanı helâk etmek ve sağlığını bozmak gibi bir özelliği vardır. Beşincisi, yüce Allah'ın onları sağa ve sola çevirmesi ve toprağın bedenlerini bozması ve çürütmesine engel olmak suretiyle onları korumasıdır. Çünkü zaman uzayınca toprağın insanın bedenini çürütmek ve bozmak gibi bir özelliği vardır. Altıncısı, âyette belirtildiği üzere bulundukları yere girmek isteyen kimse oraya girip de durumlarını görünce kapılacağı korku ve dehşettir. Cenâb-ı Hak beyan buyurur: “Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı”7. Dehşetli durumlarını görmekten korkuya kapılacağın için dönüp kaçardın. Âyette anlatılan durum, Resül-i Ekrem için söz konusu olduğuna göre başkalarının durumu nice olur varın siz hesap edin! Yedincisi, Allah Teâlâ'nın onları bütün insanların şerrinden korumasıdır. Bu yüzden hiçbir kimse onların durumundan haberdar olmamış ve kendilerini bulamamıştır. Sekizincisi, herhangi bir gıda maddesi almaksızın onları üç yüz sene canlı olarak tutmasıdır. Oysa kimse gıda almadan sağ kalamaz. Bunca yıl sağ kalmaları, Allah Teâlâ'nın lütfu ile olmuştur. Daha buna benzer sayıp sıralaması uzun zaman alacak pek çok harikulâde olaylar (âyât) vardır. Bunların hepsi, insanların gücü ve yapabildikleri fillerin (âdât) dışında kalan önemli harikulâde olaylardır (âyât). Ashâb-ı Kehf'in elde ettikleri bu lütuflar, kavimleri arasında Allah'ın dinini tercih etmiş olmaları ve dinlerini yaşayabilmek için kavimlerinden ayrılmalarından ötürüdür. Çünkü o zamanda hâkimiyet kâfirlerin elinde idi. Yüce Allah da onlara sözünü ettiğimiz lütufları ikram etmiştir. Allah Teâlâ'nın dostlarından herhangi birine günlerce sürecek bir yolculukla varılacak mesafeyi bir günde veya bir saatte geçmesi, ya da suyun üzerinde yürütmesi inkâr edilmez. Böylesi olaylar ne uzak görülür ve ne de reddedilir. Tevil âlimleri Ashâb-ı Kehf şöyle idi, köpekleri şu vaziyette idi, isimleri şunlardı ve sayıları şu kadardı derler. Bütün bunlar ancak doğru bir rivayet olursa bilinecek hususlardandır. Cenâb-ı Hak, resülünün (a.s.) onlar hakkında herhangi bir kimseden bilgi istemesini yasaklamıştır. Çünkü “Ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!” buyurmuştur. Sözü edilen bilgi istemelerin tümü Hz. Peygambere yasak edilen hususlardandır. 28 İSJEbü Avsece der ki: Âyette geçen “tezâveru” kelimesi meyleder veya kayar anlammadır. “Tezverru” kelimesi de aynı anlama gelir. “Takriduhum” ise onları bırakıp mağaranın soluna vurur demektir. Yani güneş ne doğarken ve ne de batarken onlara vurmuyordu demektir. Arapçada “karadtuhü” onu terkettim demektir. “Akridhu kardan” “Onu adam akıllı terket” demek olur. “Karadtu mevdıa kezâ” “Filan yerden ayrıldım ve orada bıraktım” demektir. “Karadahü” “Bir şeyi makasla kesti” demektir. “Tezâvere yetezâveru”, “döndü ve meyletti” anlamına gelir. “Ve hüm fi fecvetin minhu” âyetinde geçen “fecve” kelimesi “genişlik” anlamında olup çoğulu “fecevât” şeklindedir. “İşte bu, Allah'ın âyetlerindendir” meâlindeki cümle, birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Bu haber ve sözü edilen Ashâb-ı Kehf kıssası, Allah Teâlâ'nın kudretinin alâmetlerindendir ya da Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberinin peygamberliğini ve nübüvvetini ispat etmek için getirdiği delillerindendir veya Allah Teâlânın o gençlere, dinini seçenlere ve onu başka dinlere tercih edenlere bahşetmiş olduğu harikulâde olaylardandır (âyât). Bazıları âyette geçen “tezâveru” ve “takriduhum” fiillerinin aynı anlama geldiğini söylemişler ve şu açıklamayı yapmışlardır: “Tezâveru” güneş doğduğu zaman mağaralarından kayıp, onlara vurmadan mağaranın sağına düşüyordu, “ve izâ garabet takriduhum”, yani batarken de onlara vurmadan mağaranın soluna vuruyordu. “Ve hum fi fecvetin minhu” ii ò şa), yani kendileri de oranın gölgelik bir yerinde idiler. Ebü Muâz” şöyle demiştir: “ez-zâiğa” kelimesi onlara kalacak mekân olmaya elverişli yer anlammadır. Allah kime hidâyet ederse işte o doğruyu bulmuştur; kimi de hidâyetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir rehber bulamazsın. Bu ifadenin tefsirini daha önce birçok yerde belirttik”. GE) e ağla ELİZ ia Aşk a ELİŞİ --- Dipnotlar: ” — Ebü Muâz el-Fadl b. Hâlid en-Nahvi el-Mervezi. Bâhile kabilesinin azatlısıdır. Abdullah b. Mübârek ve Ubeyd b. Selim'den rivayette bulunmuştur. Ondan da Muhammed b. Ali b. el-Hasan b. Şakik ve beldesinin halkı rivayette bulunmuşlardır. Hicri 211 yılında vefat etmiştir. Kur'ân konusunda güzel bir kitabı vardır. Ezheri Kitâbü i-Tehzib isimli eserde kendisinden rivayette bulunmuştur. İbn Hibbân onu güvenilir (sika) râviler arasında zik-

Kehf 18:18

Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Bazıları şöyle demiştir: Onları uyanık sanırdın denilmesi, uyanık gibi gözlerinin açık bir halde olmasındandır. Bazıları da “Sen onları uyanık sanırdın” çünkü uyanık olan kimsenin sağa ve sola dönmesi gibi uykularında sağa ve sola dönüyorlardı” demiştir. Bazı tevil âlimleri de şöyle demişlerdir: Onların sağa ve sola dönmeleri, bedenleri bozulup da çürümesin diye toprağın zararını kendilerinden savuşturmak içindi. JAllah Teâlâ, toprağın bedenlerine vereceği zararı onları bir yandan diğer yana çevirmeden de gidermeye kâdir olmakla birlikte bunu bedenlerini sağa ve sola çevirerek yapmıştır, her ne kadar bedeni sağa ve sola çevirme işi, belirttiğimiz sebepten dolayı eziyet veren bir şeyi ortadan kaldırma gücüne sahip bulunmayan birinin yapacağı iş ise de Allah Teâlâ böyle yapmıştır. Çünkü bu (işi sebep ve vasıta kullanmadan) bizzat yapabilecek güce sahip ve toprağın zararını savuşturacak yöntemlere ihtiyaç duymayan kimse, bunları kullanmadan bunu yaptığı takdirde onlara toprağın zararından nasıl sakınılacağını ve zararının giderileceğini öğretmesi mümkün olmaz. Söz konusu koruma insanların gözlerinin önünde gerçekleşmezse herhangi bir mânası da olmaz. Bazıları şöyle demiştir: “Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın” meâlindeki beyan, onların zanlıların ve hırsızların sığındıkları bir yerde bulunmaları dolayısıyla söylenmiştir. Burası hakkındaki kötü bir zan beslenen ve kötülük işlediği düşünülen bir kişinin kaçtığı bir yerdi. Ya da kötü bir iş yapmak isteyen birinin karşısına dikilmeye ve birisiyle mücadeleye niyet eden kimselerin barınacakları bir yerdi. Bu gençler, uyumaya elverişli ve uyumak için tercih edilecek bir yerde değillerdi. “Uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın” denilmesi, korkudan dolayı uyumanın mümkün olmadığı bir mekânda bulunmaları ve uyudukları halde sanki uyanıklarmış gibi bir durumda olmaları dolayısıyla söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat onlar uykuda oldukları halde kendilerine bakan kimsenin onları uyanık zannetmesinin hangi sebeple belirtildiğini bilmiyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hak, bunu bize açıklamadığı için tefsir edemiyoruz. Onları sağa sola çeviriyorduk. Bu beyanın tefsiri yukarıda belirttiğimiz gibidir. Uyurken bir yandan öbür yana dönüyor olmaları ve Allah Teâlâ'nın da bunu sağa sola çevirme fiiliyle ifade etmiş olması da mümkündür. Ashâb-ı Kehf zamanında yaşayan bazı kimseler toprağın bedene verdiği zararın ve bozulmanın giderilmesinden söz ettikleri için bu fiil kullanılmış olabilir. Ya da çevirme işini Allah Teâlâ'nın yaratması söz konusu olduğu için çevirme fiilini kullanmıştır. Sağa ve sola. “Zâte'l-yemin” ve “zâteş-şimâl” sağ ve sol demektir. Çünkü bir şeyin zatından o şeyden başkası ya da onun dışında bir başka şey anlaşılmaz. O halde âyette geçen “zâte'l-yemin” bizzat sağ ve “zâte'şşimâl” de soldur başkası değildir. “Âlimun bizâtihi” cümlesi de buna göre anlaşılır, bundan O'nun ilminden başka bir şey anlaşılmaz. [ ]Köpekleri de mağaranm girişinde ön ayaklarını uzatmış yatmaktaydı. Bazıları âyette geçen “el-vasid” kelimesinin avlu anlamında olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da buna “kapının eşiği” anlamı vermişlerdir. İbn Kuteybe, “el-vasid”in “avlu” anlamına geldiğini söyleyerek şöyle devam etmiştir: Bu kelimenin “kapının eşiği” mânasında olduğu söylenmiştir ki bence bu daha güzeldir. Çünkü Araplar “Evsıd bâbeke” derler ki “kapını kapa” demektir. “İnnehâ aleyhim musadeh” Gis pts 45)" âyetinde geçen “musadeh” kelimesi de aynı anlama gelir, yani “kapatılmıştır” mânasındadır9. Kelimenin asıl mânası, kapı kapatıldığı zaman onun eşiğe yapıştırılması demektir. “Vasid” kapının eşiği mânasında olursa, Ashâb-ı Kehf'in köpeğinin mağaranın kapısının iç kısmında olduğu söylenmiş olur. Kelimenin mânası “avlu” olursa âyet köpeğin mağara kapısının dışında olduğunu ifade eder. Bir de bu beyanda, her ne kadar Ashâb-ı Kehf ile aynı cevherden olmasa da köpeği Allah lütfuyla onlar gibi üç yüz sene mağarada canlı bıraktığına dair işaret vardır. Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Ashâb-ı Kehf'i görenin içini korku kaplaması saçlarının ve tırnaklarının uzamış olmasından ötürüdür. İnsanı korkutacak ve dehşete düşürecek bir halleri vardı. Fakat bizce bu, hiç ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü Ashâb-ı Kehf, “Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık” demektedirler. Müfessirlerin dediği gibi saçları uzamış, tırnakları çıkmış ve durumları değişmiş bir halde olsalardı “bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık” demezlerdi. Çünkü kendilerine bakıp durumlarının değişmiş olduğunu görselerdi orada dedikleri gibi bir gün veya günün bir kısmı kadar bir süre kalmadıklarını anlarlardı. Bu da bize, sözü edilen korku ve dehşetin bahsettikleri o saç ve tırnak uzamasından dolayı olmadığını göstermektedir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Ashâb-ı Kehf, şüpheli bir yerde bulunuyordu. Öyle bir yere ancak başına şüpheli bir şey geleceğinden korkan ya da şüpheli bir faaliyet yapmaya karar verenler sığınır. Böyle bir yere, sözünü ettiğimiz bu iki sebepten dolayı ancak ya başına bir kötülük geleceğinden korkanlar ya da başkasına kötülük yapmak isteyenler sığınırlar. Nitekim daha önce insana ürperti veren ve içine korku salan bir yerde bulunan kimselerden korkulduğunu ve endişe edildiğini söylemiştik. Ya da Ashâb-ı Kehf'in, Allah Teâlâ'nın kalmalarını dilediği vakte kadar orada kalmaları için kimse yaklaşıp da onları uyandırmasın diye insana korku ve ürperti verecek bir yere sığındıklarını söylemiştik. Allah Teâlâ'nın dilediği vakte kadar kalacak olmaları, onların sağa ve sola çevrilmeleri olayında da muhtemel bir mâna olarak gözükmektedir. Eğer o insanları görseydin dönüp kaçardın ve gördüklerin yüzünden içini korku kaplardı meâlindeki beyanda geçen “korku”nun, “dinin heybeti” olması da mümkündür. Hz. Peygamber'in “Bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salmakla yardım edildim” buyurması dinin bir heybetinin olduğunu gösterir. Sözü edilen korku, onun dinini ve gerçek bir peygamber olduğunu vurgulamak içindir. Buna göre Ashâb-ı Kehf'in durumlarında görülen heybetin, kavimlerinin içinde bulundukları sırada seçtikleri dinleri ve onu yaşamak için yiyecek içecek bir şeyin bulunmadığı bir mekâna sığınmalarından kaynaklanması da mümkündür. Söz konusu heybet, seçtikleri dinin gerçek bir din olmasından kaynaklanmış olabilir. Hak dinin heybet uyandırması, Allah Teâlâ'nın resülüne bildirmediği bir sebebe dayanır. Bundan dolayı tefsir edilmez. En doğrusunu Allah bilir. uui p Gape APE KRE vub Sİ gi “kizla ATI gil oia 3 Kii Oikia akii; a esii --- Dipnotlar: “İbn Kuteybe'den yapılan alıntı burada bitmektedir (bk. İbn Kuteybe, Tefsîru garibi'-Kurün, # Buhâri, “Teyemmüm” 1; Müslim, “Mesâcid” 3.

Kehf 18:19

19. “İşte böyle uyuttuğumuz gibi onları uyandırdık da birbirlerine sormaya başladılar; içlerinden biri, Ne kadar kaldınız?” dedi. (Diğerleri) Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık’ dediler ve eklediler, “Kaldığımız müddeti Rabb'iniz daha iyi bilir. Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin; ayrıca çok dikkatli davransın da sakın varlığınızı kimseye sezdirmesin.” İşte böyle uyuttuğumuz gibi onları uyandırdık da. Yani Allah Teâlâ onların başlarından geçenleri ve hikâyelerini sizlere nasıl haber vermişse aynı şekilde onları uyandırdığını da haber vermektedir. Ya da onların işitme duyularını nasıl gidermiş ve senelerce uyutmuşsa aynı şekilde onları uyandırmıştır. “İşte böyle uyuttuğumuz gibi onları uyandırdık da” birbirlerine sormaya başladılar. Cenâb-ı Hak onların birbirlerine soracaklarını bildiği için kendilerini uyandırmıştır. Allah'ın yarattığı ve var ettiği her şey böyledir. Nasıl davranayapacaklarını bildiği için kendilerini cehennem için yaratmıştır. “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” beyanı da bu konuya bir başka örnektir. Cenâb-ı Hak, cinlerin ve insanların içinde kendisine kulluk edeceğini ve kendisi için cennetliklerin amellerini yapacağını bildiği kimseleri kulluk için yaratmıştır. Allah Teâlânm yarattığı her şeyde âdeti budur. O, yarattığının öyle davranacağını bildiği için ancak öyle yaratır. Çünkü yapacağını bildiği fiilin dışında bir şeyi yaratması mümkün değildir. Ne olacağını bilmediği bir şeyi yaratmak, sonuçları bilmemek ve aciz olmak anlamına gelir. Allah Teâlâ olanı ve olacağı bildiğine, fiilinin abes olarak tahakkuk etmesinden yüce olduğuna göre bir şeyin vuku bulacağına dair bilgisine aykırı bir şey yaratması mümkün değildir. Bu kural dünyada da böyledir. Bir şeyin vuku bulacağına dair bilgisine aykırı bir iş ya da fiil yapan kimse, abesle iştigal eden ya da akıbetleri bilmeyen kimsedir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İçlerinden biri, ‘Ne kadar kaldınız? dedi. (Diğerleri) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” dediler. Bu cümlenin açıklaması, “Sonra da iki gruptan hangisinin, kaldıkları müddeti daha iyi hesap edip değerlendireceğini ortaya koyalım diye onları uyandırdık”? meâlindeki beyanın açıklamasında zikredilenin aynısıdır. “Bir gün ya da günün bir kısmı kadar kaldık” cümlesini üzerlerinde uzun bir süre kaldıklarını ve zaman geçirdiklerini gösteren alâmet ve belirti görmeyince söylediler. [ ]Uyuyan kimsenin rüyasında gördüğü acaip durumları ve başka birçok şeyleri (uyanınca hatırladığı gibi) kendi hallerini hatırlayınca bu kadar şeylerin ve gördükleri bunca hayret verici ilginç durumların bir gün veya günün bir kısmı kadar bir sürede gerçekleşmesinin ihtimal dışı olduğunu anladılar. İşte o zaman işi Allah Teâlâ'ya havale ettiler ve eklediler, kaldığınız müddeti Rabb'iniz daha iyi bilir. Allah Teâlâ, yüz sene süreyle ölü olarak tuttuğu kişiyi dirilttiği zaman o, bu konuda kesin konuşmuş, işi Cenâb-ı Hakk'a havale etmemiş ve “Ne kadar kaldın diye sordu. Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım”# cevabını vermiştir. Çünkü o ölüydü. Ölü hiçbir şey görmez ve nefsinde bunca süre ölü olarak kaldığını gösteren bir belirti de bulunmaz. Bu yüzden kaldığı süreye dair kesin konuşmuş ve işi Allah'a havale etmemişti. Ama uyuyan kişi uykusunda çok şey görür. Ve gördüklerinin kısa bir sürede olmayacağını bilir. Bu nedenle Ashâb-ı Kehf kaldıkları süreyi Allah Teâlâ'ya havale etmişlerdir. Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın. Bu ifadeden, kavimlerinden ayrılınca yanlarında azık, yani gümüş para bulunduğu ve aralarından birinin kendilerine yiyecek bir şeyler getirmesi için birisini gümüş parayla göndermesini istediği anlaşılmaktadır. Aynı beyandan, parayı kendilerine izafe ederek “gümüş paranız” ifadesini kullandığı da ortaya çıkmaktadır. Hiç şüphesiz bu talepte bulunan kişinin de o parada payı vardı. Çünkü “şu gümüş paranızla” demektedir. Âyetin bu ifadesi, yolculuklarda ve başka durumlarda giderleri eşit olarak paylaşma demek olan “münâhede”nin” caiz olduğunu göstermektedir. Çünkü söz konusu gümüş para aralarında ortaktı. Bu beyanda, ayrıca vekâletin caiz ve bidat olmadığına dair delil vardır. Ayrıca bundan, vekâletin eski çağlardan beri yapılageldiği ve nesilden nesle geçtiği anlaşılmaktadır. Baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise. Bu beyanın tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları “ezkâ ta'âmen” (Luk 551) kelimelerine “hangisinin yiyeceği daha helâl ise” mânası vermişlerdir. Çünkü o şehrin bazı sakinleri, taptıkları putlar için ve onlar adına kurban kesiyorlardı. Bu yüzden şehre gönderdikleri kişiden kendilerine yemesi ve alması helâl yiyecek getirmesini istemişlerdir. Bazıları da “ezkâ” kelimesine, “daha ucuz” ve “daha çok” anlamı vermişlerdir. Çünkü onlar ne zaman çıkacaklarını bilmedikleri bir mekândaydılar. İhtiyaçları çok olduğu için daha çok ve orada kalacakları süre zarfında yetecek gıda maddesi istemişlerdir. ( Bazıları da “ezkâ taâmen” kelimelerine “daha temiz ve daha kaliteli” anlamı vermişlerdir. Çünkü hoş olan gıda maddesi, akılları daha fazla arttırır, nefisleri daha çok ıslah eder ve onlar için daha yararlıdır. Bundan dolayı yüce Allah insanların rızıklarını daha hoş ve daha yumuşak olan gıda maddelerinden yaratmıştır. Çünkü sözü edilen özellikteki maddeler, akletmeyi ve anlamayı arttırır. Buna karşılık hayvanların rızıklarmı sert ve habis şeylerden yaratmıştır. Çünkü hayvanların gelişmesi gereken bir akılları yoktur. Âyette geçen “ezkâ” kelimesinin aslı, artma ve çoğalma mânasındadır. Ayrıca çok dikkatli davransın da. Âyette yer alan “vel yetelettaf” fiilinin çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Kendisinin dinleri uğruna onları terkedenlerden olduğunu hissetmesin diye onlara yumuşak davransın mânasma olabileceği gibi, yiyecek bir şeyler satın ahrken yumuşak ve hoş görülü davransın mânasına da gelebilir. Çünkü bir haberde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Allah satarken kolaylık sağlayan, satın alırken hoş görülü olan kişiye rahmetiyle muamele eylesin”. Sakın varlığınızı, yani kendisinin filanca kişinin oğlu ve filan topluluktan olduğunu kimseye sezdirmesin, sonra onun mağaraya sığınanlardan olduğunu anlarlar veya bulunduğunuz yeri kimseye sezdirmesin. --- Dipnotlar: “Yahut evlerinin çatıları çöküp üzerine duvarları yıkılarak harap olmuş, ıssız bir kasabaya uğrayan kimsenin durumu gibi. Bu kişinin, ‘Allah, bütün bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?” demesi üzerine Allah onu yüzyıl ölü olarak tuttu, sonra diriltti. Ne kadar kaldın diye sordu. ‘Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım dedi”. “Tenâhüd” her bir arkadaşın ortaya diğeri kadar para koyması demektir. Fiilin, “tenâhedünâhedü-nâhede baduhum ba'dan” şeklinde kullanımı vardır. Ortaya konan masrafa “nihd” denir.

Kehf 18:20

Çünkü onlar eğer sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler beyanındaki “yercumüküm” fiili, “sizi öldürürler” mânasına ya da “istediklerini yaparlar” anlamına gelir. Ya da kendi dinlerine, yani küfür olan dinlerine döndürürler. İşte o zaman, yani onların dini ve inançları üzere olursanız ebediyen kurtuluşa eremezsiniz. Bu ifadelerden sanki onların takıyye yapmayı bilmezmiş gibi bir halleri olduğu anlaşılmaktadır. Aksi takdirde onlara dilleriyle istediklerini söyleseler ve kalpleriyle tasdik etmeselerdi kurtuluşa ererlerdi. Ya da takıyye yapmayı biliyorlardı. Ancak geçmiş asırlarda takıyye diye bir şey yoktu ve onlara da takıyye yapma izni verilmemişti. Bir diğer ihtimale göre takıyye onlara verilen bir ruhsattı. En uygun olanı bunun yapılmaması ve ortaya konulmamasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Hie isi aal é é giii G çe İİ a5

Kehf 18:21

Böylece (kıssayı anlatarak insanları) onlardan haberdar ettik ki. Müfessirler, “kezâlike” kelimesinin işaret ettiği anlam üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları ona şu anlamı vermişledir: Yiyecek bir şeyler satın almak için daha önce basılmış gümüş para ile mağaradan gönderilen kişi, oradan nasıl çıkarılmış ve bu, şehir halkının o gençler hakkında bilgi edinmelerine sebep olmuşsa aynı şekilde onları haberdar ettik, yani onları bilgilendirdik. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ gençlerin, Ashâb-ı Kehf’in haberlerini ve başından sonuna kadar kıssalarını nasıl bildirmişse aynı şekilde onları da haberdar etmiştir. Yani onlara bilgi vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Böylece onlardan haberdar ettik. Bu beyanın mânası şöyle de olabilir: Onların işitme duyularını nasıl gidermiş ve kendilerini uzun bir süre nasıl uyutmuşsak aynı şekilde peygamberlerin Cenâb-ı Hak'tan naklederek vâdettiklerinin hak olduğunu bilsinler diye kıssayı anlatarak insanları da haberdar ettik. Sonra onlara nasıl bilgi verildiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları Allah Teâlâ onları uyuttuktan sonra kendisinden kaçtıkları hükümdara ve şehir halkına bilgi vermiş ancak onların Ashâb-ı Kehf'e ulaşmalarına engel olunmuştur demiştir. Bazılarının görüşü ise şöyledir: Allah Teâlâ bu bilgiyi Ashâb-ı Kehf'i uyutmadan önce vermiş, ancak kendilerine ulaşmalarına engel olunmuş, (gençler) mağaranın kapısını kapatmışlar ve orada kalmışlardır. Sonra da yüce Allah, onları belirtildiği gibi uyutmuştur. Ardından o zamanın hükümdarı ölmüş ve üzerinden asırlar gelip geçmiştir. Daha sonra ülkeye salih ve müslüman olan başka bir hükümdar hâkim olmuş sonra Allah Teâlâ ona kendileri hakkında bilgi vermiştir. Müfessirler bunlara benzer açıklamalar yapmışlardır. Fakat biz, hikâyenin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Âyetin zâhirine göre Allah Teâlâ Ashâb-ı Kehf’i uyuttuktan ve uyandırdıktan sonra haklarında bilgi vermiştir. Âyette bilgi verilenlerin birinci veya ikinci hükümdar ya da halk veya bunların dışında başkaları olup olmadığına dair herhangi bir açıklama yoktur. Dolayısıyla o hükümdar hakkında, filanca hükümdardı, şeklinde kesin bir yargıda bulunulamaz. Çünkü bu haberler, Kurânda Hz. Peygamber (a.s.) için bir delil olarak anlatılmıştır. Her hangi bir şey kesin olarak belirtilseydi ya da onların kitaplarında yazılı olandan daha fazla veya daha eksik belirtilseydi haber Resülullah'ın (a.s.) delili olmaktan çıkardı. Allah'ın vâdinin hak olduğunu bilsinler. Öyle anlaşılıyor ki bundan önceki peygamberler, kavimlerine bir grup insanın dinlerine düşkünlüklerinden dolayı hükümdarlarından kaçtıklarını, bir mağaraya sığındıklarım, ardından şu kadar sene uyuduklarını ve sonra uyandıklarını haber vermişler, kavimleri de onların söylediklerini gerçek dışı kabul etmişler ve bunun üzerine yüce Allah da peygamberlerin vâdettikleri ve Ashâb-ı Kehf'e dair kendilerine verdikleri haberin hak ve gerçek olduğunu bilsinler diye onları haberdar ettik demiştir. İkinci yoruma göre onlar, muhtemelen öldükten sonra dirilmeyi ve kıyâmeti inkâr ediyorlardı. Peygamberler, kendilerine onların öldükten sonra diriltileceklerini haber veriyordu. Allah Teâlâ Ashâb-ı Kehf hakkında bilgi verdi ki öldükten sonra dirilmenin ve kıyâmetin hak olduğunu bilsinler. Çünkü Ashâb-ı Kehf'in beslenecekleri herhangi bir gıda maddesi, yiyecekleri yemek ve hayatiyetlerini sürdürecekleri herhangi bir şey olmaksızın nefislerinin üç yüz sene veya daha fazla uyku halinde bırakılmasındaki mücize Jölüleri diriltmekten ve çürümüş un ufak olmuş kemikleri bir araya getirmekten daha fazla ve daha büyük (bir mücize) değilse ondan aşağıda da değildir. Çünkü nefislerin gıda almaksızın üç yüz yıl veya daha fazla kalması şöyle dursun birkaç gün bile hayatta kaldığını görmemişlerdi. Ashâb-ı Kehf uykudan uyandırıldı ki öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler, uzun bir süre beslenecekleri herhangi bir gıda maddesi olmadan nefisleri tutmaya kâdir olan varlığın ölüleri diriltmeye ve canlandırmaya da kâdir olduğunu anlasınlar. Ya da başta belirttiğimiz üzere geçmiş peygamberler, sanki kavimlerine Ashâb-ı Kehf kıssasını haber vermişler, onlar da bu peygamberleri yalanlamışlar, bunun üzerine Allah Teâlâ da onların kendilerine verdikleri haberlerin hak ve doğru olduğunu öğrensinler diye Ashâb-ı Kehf'in haberlerini ve başlarından geçenleri haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan daha önce geçen bu haberler ve kıssalar, Kurânda Hz. Peygamber'in delili ve peygamberliğini ispat etmeye dair bir kanıt olsun diye belirtilmiştir. Dolayısıyla Kurânda beyan edilmemiş, açıklığa kavuşturulmamış ve tefsir edilmemiş bir hususta kesin olarak şöyledir diye hüküm vermek caiz değildir. Çünkü bu tavırda Allah Teâlâ'ya iftira atma korkusu vardır. Böyle bir mevzuda Kur'ânda zikredilenden fazla da eksik de söylenemez. Çünkü söylenecek şeyler, onların kitaplarında anlatılanlara muhalif olabilir. Ve bu durumda da yapılan açıklamada ne delil olma özelliği kalır ne de bir işaret. Eğer denilirse ki: Onlar peygamberlerin kendilerine haber verdikleri şeylerin hak olduğunu nasıl bildiler? Çünkü Allah'ın vâdinin hak olduğunu inkâr etmiyorlardı. Fakat peygamberlerin kendilerine vâdettiklerinin ve haber verdiklerinin Allah tarafından yapılmış bir vâd ve verilmiş bir haber değil de kendi kafalarından uydurma şeyler olduğunu zannediyorlardı. Buna şöyle cevap verilir: Peygamberlerin verdikleri haberlerin hak oldugunu birkaç yönden anlamışlardır. Birincisi; yiyecek bir şeyler almaya gönderilen kişinin elinde gördükleri dirhemlerin eskiden basılmış para olmasıdır. Gerçi bu paraların Ashâb-ı Kehf'in elindeki dirhemler değil de yiyecek satın almaya gelen o kişinin biriktirdiği dirhemler olmaları da mümkün olmakla birlikte yine de delillerden biri buydu. Onlar bu kişinin elindeki dirhemlerin Ashâb-ı Kehf'e ait olduğu yolundaki beyanını tasdik ettiklerine göre peygamberlerin söylediklerini tasdik etmek daha uygun ve haberleri inanılmaya daha lâyıktır. İkincisi, yiyecek almaya gelen kişiyi görünce Allah Teâlâ'nın onları normalin dışında uzun bir süre uyutmuş, her türlü zarar, rahatsızlık ve bozulmadan korumuş olduğunu, yiyecek ve içecek maddesi olmaksızın hayatta bıraktığını anladılar. İnsanların yemeden içmeden -bu kadar süre hayatiyetlerini sürdürmeleri şöyle dursun- bundan daha az bir sürede de çoğunlukla hayatta uzun süre kalamayacaklarını ve hayatiyetlerini sürdüremeyeceklerini biliyorlardı. [§]Buna bağlı olarak anladılar ki sözü edilen canları korumaya ve hayatta bırakmaya kâdir olan bir varlık, diriltmeye ve canlandırmaya da kâdirdir, olmasını istediği bir şeyi gerçekleştirmekten aciz değildir ve O dilediğini yapar. Üçüncüsü, Allah Teâlâ'nın onları uzun bir süre uyuttuğunu ve bütün âfetlerden koruduğunu sonra da diriltip canlandırdığını görünce kendilerine verilen haberin hak olduğunu anladılar. Yüce Allah, onları ancak umut edilen bir akıbet ve hedeflenen bir hikmet için uyutmuş ve uyandırmıştır. İnsanların yaşatılmaları ve öldürülmeleri de aynı şekilde ancak umut edilen bir akıbet ve hedeflenen bir hikmet içindir. En doğrusunu Allah bilir. Bir zaman insanlar aralarında Ashâb-ı Kehf'in durumunu tartışıyorlardı. Onların kendi aralarında durumlarına dair ne konuştuklarını bilmiyoruz. Dediler ki: Üzerlerine bir bina yapın. Ya da onlar, Ashâb-ı Kehf'in mağaraya sığınma sebepleri üzerinde tartışıyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki tartışmaları, mâbet ve başka bir mekân olarak belirtilen bina hakkındaydı. Bu tartışmanın onların uyuma süreleri hakkında cereyan etmesi muhtemel olduğu gibi, sayılarına ve buna benzer başka bir şeye dair olması muhtemeldir. Fakat bu konuda şudur diye kesin hüküm vermek mümkün değildir. Çünkü tartışanlardan biri Rab'leri onları daha iyi bilir ifadesini kullanmaktadır. Onların yöneticileri ise “Bizler, kesinlikle onların yanı başına bir mâbet yapacağız” dediler. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. (Birincisi, onların yanı başına mâbet yapma isteği, orada Ashâb-ı Kehf'i anarak değer verme ve yüceltme amacına yönelik olabilir, Allah Teâlâ'nın onlara değer verdiğini anladıkları için yakınlarında bulunup buranın o gençleri kendilerine hatırlatmasını istemiş olabilirler. (İkincisi), ya da kendileri ibadet etmek için Ashâb-ı Kehf'in yanı başına bir mâbet yapmak istemiş de olabilirler. Böylece onların bereketlerine ulaşma ve buna benzer bir gaye ile yakınlarında Allah Teâlâ'ya ibadet etmek istemiş olabilirler. En doğrusunu Allah bilir. YİN e şid

Kehf 18:22

22. “(Sonra gelenler) bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi tahminler yürüterek, “Onlar üç kişidir, dördüncüleri de köpekleridir' diyecekler; “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir' diyecekler. “Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir? diyecekler. De ki: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!” (Sonra gelenler) bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi tahminler yürüterek, “Onlar üç kişidir, dördüncüleri de köpekleridir” diyecekler; “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler. “Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir” diyecekler. Bazıları şöyle demiştir: Ashâb-ı Kehf, yedi kişiydi, sekizincileri köpekti. Çünkü âyet metninde üç ve beş rakamları belirtildikten sonra “karanlığa taş atar gibi” meâlindeki ifade geçmektedir. Bunun anlamı, gaybı taşlamak ve zanda bulunmaktır. Bazıları ise bilmeden gaybı açıklamaya çalışmaktır demişlerdir. Ancak bu tabir “yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir” denilirken kullanılmamıştır. İbn Abbâs (r.a) da böyle söylemiştir, 9)Çünkü o, “Ben Allah Teâlâ'nın istisna ettiği” ve bilgisi çok az olanlardan biriyim. Ashâb-ı Kehf yedi kişiydi ve sekizincileri köpekleriydi” demiştir”. Her halde İbn Abbâs “Ben, (âyette) belirtilen rakamlara dayanarak zanna en az yer veren ve hüküm verenlerden ya da Hz. Peygamber'den (a.s.) naklen en az haber duyanlardan biriyim” demek istemiştir. Hasan-ı Basri, Ebü Bekir JelEsam)” ve başkaları şöyle der: Cenâb-ı Hak, “Onların sayısını Rabb'im daha iyi bilir” ifadesini kullanmış, sonra da kullarından az bir kısmını, onlar hakkında bilgisi bulunanlar olarak istisna etmiştir. Sayıca az olanların meleklerden mi yoksa insanlardan mı olduklarını bilmediğimiz gibi, kim olduklarına dair da mâlumatımız da yoktur. Netice olarak onların kim olduklarını ve sayılarının kaç olduğunu bilmiyoruz”. Bizim kanaatimiz de bu doğrultudadır. Zaten yüce Allah da Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme! buyurmakta ve peygamberine onlar hakkında herhangi bir kimseden bilgi istemesini yasaklamaktadır. Çünkü bu konunun onların kitaplarında açıklanmamış olma ihtimali vardır. Netice olarak Allah Teâlâ yalancılıkla suçlanmasını hoş görmediği için peygamberine bilgi vermemiş olabilir”. İbn Abbâs, “Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır” beyanına işaret etmektedir. Öte yandan Ashâb-ı Kehf'in hangi zamanda yaşadıkları da ihtilaflıdır. Bazıları Hz. İsâdan sonra Hz. Muhammed dünyaya gelmeden önce yaşadıklarını söylerken bazıları bu olay, Hz. Müsânm peygamber olarak gönderilmesinden önceydi demiştir. Hasan-ı Basri, Ebü Bekir el-Esam ve onların görüşleri bu doğrultudadır. Bu yaklaşım doğruya daha yakındır. Çünkü (kâfirler) Ashâb-ı Kehf hakkında, sadece Tevrat'a inananlar, yani yahudiler soru sormuşlardır. Bu durumda Ashâh-ı Kehf'in Hz. İsâdan sonra gelmiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü yahudiler İncil'e inanmıyorlardı. Müfessirlerin “Ashâb-ı Kehf'in isimleri şunlardı ve sayıları şu kadardı” diye yaptıkları açıklamalar, ancak sahih bir rivayet olursa kesinlik kazanabilir. Allah Teâlâ onların sayılarını kendisinin daha iyi bildiğini ve bu konuda sayıları az bir grup hariç kimseye bilgi vermediğini açıklamaktadır. Zaten bizim onların isimlerini ve sayılarını öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur. Olsaydı Allah Teâlâ kitaplarda bunları beyan etme işini kendi üstüne alır ve açıklardı. İbn Kuteybe “racmen bi'l-ğayb” tabiri hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Racmen bi'l-gayb”, gayba dair bir konuda zan ile tahmin yürüterek, yani zanna dayanarak sayı ve isim söylemektedirler“, Bazıları da bu tabire “gayba taş atarak” yani kesin bir kanaate dayanmayarak mânası vermişlerdir. “Zannen bi'l-ğayb” ile “kazfen bi l-ğayb” aynı şeydir. (SJ“Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme” beyanından 24. âyette yer alan “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, Şu işi yarın yapacağım deme!” cümlesine kadar geçen ifadelerde ki hitap, hiçbir kimse bir başkasından daha öncelikli olmaksızın bütün insanlara yapılmış olabilir. Bu cümle, gerçeği açıklama dışında kâfirlerle tartışmaya girmeyi bırakma ve aynı şekilde Ashâb-ı Kehf hakkında kimseden bilgi istememek gerektiğini öğretme mahiyetinde söylenmiş bir cümledir. Bunun yanında Cenâb-ı Hak onlara “inşallah” demeden herhangi bir vaatte bulunmamalarını öğretmekte ve bunun terbiyesini vermektedir. Yukarıdaki cümlelerde hitabın Resülullaha (a.s.) yönelik olması da muhtemeldir. Fakat Hz. Peygamber bu konuda kimseyle tartışmamış, hiç kimseden bilgi istememiş ve inşallah demeden vâdde bulunmamıştır. Yüce Allah'ın bu cümlelerde Resül-i Ekreme (a.s.) hitap etmesi insanların bu edep ve terbiyeyi kendileri açısından hayata geçirmeleri içindir. Buradaki ifade Cenâb-ı Allahın “Sakın müşriklerden olma”” meâlindeki beyanıyla ve benzeri cümlelerle müminlere hitap etmesine benzer. Allah Teâlâmn böyle hitap etmesi, Resül-i Ekrem'in (a.s.) şirk koşmasından ya da müşriklerden birisi olmasından dolayı değil, fakat daha önce sözünü ettiğimiz amaçlara yönelik olmasından dolayıdır. Ayrıca Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme meâlindeki beyan hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları, tartışma konusunun Ashâb-ı Kehf'in durumuyla ilgili olduğunu söylemiştir. Buna göre mâna şöyle olur: Ashâb-ı Kehf hakkında kitaplarında bulunan açıklama hariç, onlarla tartışmaya girme ve kimseden onlarla ilgili bilgi isteme. Çünkü sen onların kitaplarında bulunmayan şeyler hakkında kendileriyle tartışmaya girersen söylediklerini yalan sayarlar. (Onun için) kitaplarında yer alan kadarıyla tartış. Bu yaptığımız açıklama tartışma konusunun [Ashâb-ı Kehf hakkında] olması durumunda geçerlidir. Eğer konu Ashâb-ı Kehften başkaları hakkında olursa bu durumda yeni bir tartışma açma ve yeni bir münakaşa mahiyetinde olur. Böyle olursa âyetin, iki mânaya muhtemel hale gelir. Bunlardan birincisine göre mâna onlarla gayet açık olan şeyler ve açıkça bildikleri hususlar dışında tartışmaya girme şeklinde olur. Açıkça bildikleri hususların bir benzeri, putların herhangi bir zarar ve fayda vermedikleri, bir şey duymadıkları ve buna benzer başka özelliklerdir. (Jİkincisi, onlarla hikmetin incelikleri ve latifeleri ile tartışma! Fakat peygamberlerin gözle görülür alâmetlerle onlarla tartıştıkları gibi açık ve gözle görülür şeylerle tartış, latif ve ince olanlarla değil. Ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme. Bu beyan, filozofların kitaplarına ancak ne yazılmış diye bakmanın caiz olduğunu gösterir. Çünkü filozofların eserlerinde, Kur'âna muhalif olan görüşler bulunmaktadır. Dolayısıyla bu kitaplardan Kur'ân'a uygun olanlar alınır diğerleri terkedilir. --- Dipnotlar: © — Taberi, Câmi'uT-beyân, XV, 150; İbn Kesir, Tefsir, IIL, 78. © — Adı, Ebü Bekir Abdurrahman b. Keysân el-Esamldır. Mütezile mezhebine mensup fakih ve müfessirdir. Kendisinin tefsiri vardır. Ayrıca usül ilminde Makâlât isimli eserle, Munâzarât maa’l-Allâf isimli eserleri vardır. Ebü Bekir el-Esam'dan Râtizi görüşlü olduğu ve Allaha cisim isnat ettiği (tecsim) konusunda haberler zikredilir (bk. İbn Hacer el- Askalâni, Lisânü'I-mizân, IIL, 519). Dr. Muhammed Abdürrahim'in tahkik ettiği Hasan-ı Basri tefsiriyle, Taberi ve İbn Kesir tefsirlerinde herhangi bir açıklama bulamadım. “Bundan dolayı sözü edilen bu olay ve diğer kıssalar hakkında Kur'ânda zikredilse bile mütevatir olarak sabit olmadığı sürece kesin olarak şöyledir demiyoruz. Çünkü söz konusu kıssalar onların kitaplarında belirtildiği gibi gerçekleşmiş olabilir. İşaret ettiğimiz bu kıssalar, Kur'andan sadece Hz. Peygamber'in peygamberliğine delil ve peygamberliğinin ispatı için bir hüccet olarak belirtilmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'den mütevatir olarak nakledilenler hariç kitapla sabit olmayan bir şey hakkında kesin konuşmuyoruz. Zira zikredilenlere ilâve veya onları eksiltme endişesi vardır. Bu durumda o kıssalar, kendi kitaplarında aksini iddia ettikleri için Hz. Peygamber'i destekleyen bir delil olmaktan çıkar ve onun aleyhine bir delile dönüşür” (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 465b). İbn Kuteybe, Tefsiri ğaribi”!-Kurün, s. 266 (Kesin bir bilgi olarak değil, zanna dayanıp tahmin yürüterek der). ” o “De ki: ‘Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (de-

Kehf 18:23

23-24. “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde Rab'bini an ve “Umarım Rabb'im bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de.” [İnşallah Demeden Konuşmak] “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım deme! Bu hitabın mânası, zâhirine göre olsaydı “Hiçbir şey için Allah'ın dilemesi hariç şu işi yarın yapacağım deme” cümlesi, “Allah dilemesi hariç” diyerek söz vermeyi (emretme değil) yasaklama mânasına gelirdi. Bu ilâhi beyanın mânası bu olmadığı için müfessirler cümleye gizli bir “inşâallâhu” fiili takdir ederek cümleyi “Allah dilerse cümlesini kullanmadan hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım deme” şeklinde anlamışlardır. Bu da bize hitabın zâhiri mânasına göre değil, fakat hikmetin ve delilin gereğine göre yorumlanması gerektiğini gösterir. Sonra Allah Teâlâ kulun “Allah dilerse” demeden söz vermesini yasaklamıştır. Bazıları yeminleri vâdlere kıyaslamış ve kişinin yemin ederken “Allah dilerse” diye istisna getirmesi gerekir demişlerdir. Ancak bu yanlış bir kıyastır. Çünkü yeminler, Allah Teâlâ'ya saygı göstermek ve O'nu yüceltmek için yapılır. Bu yüzden yemin ederken “Allah dilerse” ifadesinin kullanılması emredilmemiştir. Çünkü “Allah dilerse” demek söz konusu yüceltmeyi zedeler. Ayrıca bu konuda şöyle bir rivayet de vardır: “Yemin edeceğiniz zaman Allah adına yemin edin. Babalarınızın ve tâğutlarım üstüne yemin etmeyiniz”. Cenâb-ı Hak, kendisinden başkası adına yemin etmeyi, onu yüceltme anlamına geldiği için yasaklamıştır. Ama bir şeyi vâdetmeye gelince bu, fiili kendine izafe etmek demektir. Oysa kul gerçek mânada vâdettiği şeyi yapmaya malik değildir. [§]Bundan dolayı yüce Allah, kul vâdini yapmayınca vâdinden dönmüş duruma düşmesin diye sözünün arkasından “Allah dilerse” cümlesinin getirilmesini emretmiştir. Peygamberlerin de aynı şekilde bir şeyi vâdettikleri zaman “Allah dilerse” dedikleri rivayet edilir. Hz. Müsâ'nın “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın” şeklindeki ifadesi buna örnektir. Sonra Hz. Müsâ sabredemeyince karşılaştığı kul, onu sabretmemekle azarlamamıştır. Eğer bu yemin olsaydı, arkadaşının “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin”' diye çıkışması gibi kendisini azarlardı. Nebi ve resüller yemin etmişler, ancak hiç birinin “Allah dilerse” diye istisna getirdiği belirtilmemiştir. Bu da bize “Allah dilerse” demenin yapılan vâdlerde gerekli, ama yeminlerde gereksiz olduğunu göstermektedir. “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım deme! Bu beyan, hiçbir şeyin Allah Teâlâ'nın dilemesi olmaksızın vücuda gelmeyeceğine dair bir delildir. Çünkü bu cümlede yüce Allah, “Allah izin verirse” deme çağırısında bulunmaktadır. Sonra vâdedilen şey söz verilenin aksine gerçekleştiği zaman Hz. Peygamber vâdinden dönmüş olmuyor. Bu da bize Allah Teâlâ'nın böyle dilediğini, bir şey dilemediği zaman onun vücuda gelmeyeceğini gösteriyor. Çünkü meydana gelen Cenâb-ı Hakk'ın dilemediği bir şey olsa ya da bir şeyi dilese de vücuda gelmese bu takdirde “Allah izin verirse” cümlesinin herhangi bir mânası kalmaz. Çünkü kulun dilemediği vücuda gelmiş, dilediği ise meydana gelmemiştir. Bu da bize şunu gösteriyor: O dilerse var olur, dilemediği vücuda gelmez. Bu beyanda, Allah Teâlâ'nın itaat olmayan filleri de dilediğine dair delil vardır. Çünkü Resülullah'ın (a.s.) itaat olmayan şeyi vâdetmediği, aksine söz verdiği şeylerin hep Allaha itaat olduğu bilinen hususlardandır. Allah Teâlâ, ilâhi beyanda söylenmese ve belirtilmese de bütün itaatları dilemiş ve irade etmiştir. Çünkü bilginler şöyle der: Allah Teâlâ kulun bütün itaatini ve hayrını diler. İtaat olmayan şeyi dilemeseydi “Allah dilerse” diye istisna getirmezdi. Çünkü biliniyor ki O, bunu dilemiştir. İstisna getirmesi, kulun itaat olmayan şeyi tercih ettiğini bildiği zaman bunu dilediğini göstermektedir. Bu da Mütezile'nin aleyhine bir delildir. Eğer denilirse ki: Hz. Peygambere (a.s.) vâdde bulunurken “Allah izin verirse” diye istisna getirmesinin emredilmesi, vâdini yerine getirmeden ölme ihtimali ya da gücünü kaybedip verdiği sözü yerine getirmekten aciz duruma düşmesi ihtimalinden dolayıdır. (SİBuna şöyle cevap verilir: Bu meselede zan ve tahayyüle yer yoktur. Tam aksine burada zikredilmese de imkân dâhilinde olması ön şarttır. Meselâ bir insana imkân dâhilinde olmadığı için uçması emredilmez. Aynı şekilde emredilen ve yasaklananların tümü imkân dâhilinde olduğu takdirde emredilir ve yasaklanır. Mümkün olmak, belirtilmese de şart koşulmuş gibidir. Yapılan vâdler, yeminler ve başka şeyler de hep bu prensip üzeredirler. Yukarıdaki hitapta kastedilenin Hz. Peygamber'den başkası olması da mümkündür, Hatta bu ihtimal daha ağır basmaktadır. Çünkü Resül-i Ekrem'in bir şeyi vâdedip de “Allah dilerse” dememesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü o, Allah Teâlâ'nın dilemesi ve iradesi olmadan hiçbir şeyin var olmayacağını bilir. Ama Hz. Peygamberden başkasının bunu bilmemesi mümkündür. Bundan dolayı âyetteki hitabın ondan başkasına yönelik olması daha önceliklidir. Dolayısıyla “Allah dilerse” cümlesinin Hz. Peygamber tarafından söylenmesi, onlara bildirme ve öğretme amaçlıdır denilebilir. Unuttuğun takdirde Rabb'ini an. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birinci ihtimale göre mâna şöyle olabilir: Rabb'ini unuttuktan sonra hatırladığın zaman onu an. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma”, İşte “Unuttuğun takdirde Rabb'ini an” beyanı da böyledir. İkinci ihtimale göre mâna şöyle olabilir: Cümlenin başında “Allah dilerse” demeyi unuttuğun takdirde sonunda söyle. Çünkü Hz. Peygamber'in konuşmaya başlarken teberrüken “Allah dilerse” demesi müstahaptı. Cümlenin başında “Allah dilerse” demeye “inşallah doğrusunu buluruz”? meâlindeki âyet örnektir. Örnek verilen âyette yahudiler, önce “inşallah” diyerek istisna yapmakta sonra da söz vermektedirler. Böyle davranmak müstehaptır. Allah Teâlâ âdetâ şöyle demektedir: Sözün başında Rabb'ini anmayı, yani “inşallah deme”yi unuttuğun takdirde sonunda an. Bu ifade Zâhiriler'in aleyhine delil olur. Çünkü Kur'ân'ın zâhiri ifadesi, unuttukları takdirde Allah'ı anmaları yükümlülüğünü getirmektedir. Oysa unutma halinde olan hiç kimse bir şeyi yapmakla mükellef değildir. Âyetten unutma halinde olan kişinin Allah'ı anma yükümlülüğü altında olduğu anlaşılmadığına göre bu bize ifadenin zâhiri mânası doğrultusunda değil de doğru ve hikmetin gereğine göre anlaşılması gerektiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ve “Umarım Rabb'im bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de. Bazıları bu cümleyi şöyle açıklamışlardır: “De ki, umarım Rabb'im bana doğruya daha yakın yolu gösterir” meâlindeki beyan, benim resül olduğuma en açık delil ve Ashâb-ı Kehf hakkında en ikna edici açıklamadır. Çünkü onlar Resül-i Ekreme Ashâb-ı Kehf'in yapıp ettiklerini ve durumlarını soruyorlar ve onun peygamberliğini ve doğruluğuna buradan delil getiriyorlardı. Resül-i Ekrem de onlara şöyle diyordu: Rabb'im bana peygamberliğimi kanıtlayan mücize gösterdi. Bu, sizin benden istediğinizden daha açık ve kalpleri daha fazla ikna eden bir mücizedir. Çünkü onun peygamberliğine dair duyusal mücizeleri vardı. Hasan-ı Basri der ki: “Asâ” kelimesi, yüce Allah tarafından söylendiğinde kesinlik ifade eder”. Buna göre anlam şöyle olur “Rabb'im bana doğruyu ve isabetli olanı gösterdi” Hasan-ı Basri dışındaki müfessirler ise şöyle derler: Resül-i Ekrem onlara sordukları sorunun cevabını ertesi günü vereceğini vâdederek “Umarım Rabb'im bana söz verdiğim zamandan daha erken gösterir” demiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Hadisi bu lafızla bulamadım. Fakat aynı mânada iki hadis vardır. Birisi “Kim Allah'tan başkası üstüne yemin ederse küfre girmiş ya da şirk koşmuştur” hadisidir. Diğeri de “Dikkat ediniz! Kim yemin edecekse ancak Allah adına etsin” şeklindeki rivayettir (Buhâri, “Menâkıbü'l-ensâr”, 26; “Tevhid” 13; Tirmizi, “Nüzür”, “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam”. “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma!”. “Yine, “Bizim için Rabb'ine dua et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz’ dediler” (el-Bakara,

Kehf 18:24

23-24. “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde Rab'bini an ve “Umarım Rabb'im bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de.” [İnşallah Demeden Konuşmak] “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım deme! Bu hitabın mânası, zâhirine göre olsaydı “Hiçbir şey için Allah'ın dilemesi hariç şu işi yarın yapacağım deme” cümlesi, “Allah dilemesi hariç” diyerek söz vermeyi (emretme değil) yasaklama mânasına gelirdi. Bu ilâhi beyanın mânası bu olmadığı için müfessirler cümleye gizli bir “inşâallâhu” fiili takdir ederek cümleyi “Allah dilerse cümlesini kullanmadan hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım deme” şeklinde anlamışlardır. Bu da bize hitabın zâhiri mânasına göre değil, fakat hikmetin ve delilin gereğine göre yorumlanması gerektiğini gösterir. Sonra Allah Teâlâ kulun “Allah dilerse” demeden söz vermesini yasaklamıştır. Bazıları yeminleri vâdlere kıyaslamış ve kişinin yemin ederken “Allah dilerse” diye istisna getirmesi gerekir demişlerdir. Ancak bu yanlış bir kıyastır. Çünkü yeminler, Allah Teâlâ'ya saygı göstermek ve O'nu yüceltmek için yapılır. Bu yüzden yemin ederken “Allah dilerse” ifadesinin kullanılması emredilmemiştir. Çünkü “Allah dilerse” demek söz konusu yüceltmeyi zedeler. Ayrıca bu konuda şöyle bir rivayet de vardır: “Yemin edeceğiniz zaman Allah adına yemin edin. Babalarınızın ve tâğutlarım üstüne yemin etmeyiniz”. Cenâb-ı Hak, kendisinden başkası adına yemin etmeyi, onu yüceltme anlamına geldiği için yasaklamıştır. Ama bir şeyi vâdetmeye gelince bu, fiili kendine izafe etmek demektir. Oysa kul gerçek mânada vâdettiği şeyi yapmaya malik değildir. [§]Bundan dolayı yüce Allah, kul vâdini yapmayınca vâdinden dönmüş duruma düşmesin diye sözünün arkasından “Allah dilerse” cümlesinin getirilmesini emretmiştir. Peygamberlerin de aynı şekilde bir şeyi vâdettikleri zaman “Allah dilerse” dedikleri rivayet edilir. Hz. Müsâ'nın “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın” şeklindeki ifadesi buna örnektir. Sonra Hz. Müsâ sabredemeyince karşılaştığı kul, onu sabretmemekle azarlamamıştır. Eğer bu yemin olsaydı, arkadaşının “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin”' diye çıkışması gibi kendisini azarlardı. Nebi ve resüller yemin etmişler, ancak hiç birinin “Allah dilerse” diye istisna getirdiği belirtilmemiştir. Bu da bize “Allah dilerse” demenin yapılan vâdlerde gerekli, ama yeminlerde gereksiz olduğunu göstermektedir. “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım deme! Bu beyan, hiçbir şeyin Allah Teâlâ'nın dilemesi olmaksızın vücuda gelmeyeceğine dair bir delildir. Çünkü bu cümlede yüce Allah, “Allah izin verirse” deme çağırısında bulunmaktadır. Sonra vâdedilen şey söz verilenin aksine gerçekleştiği zaman Hz. Peygamber vâdinden dönmüş olmuyor. Bu da bize Allah Teâlâ'nın böyle dilediğini, bir şey dilemediği zaman onun vücuda gelmeyeceğini gösteriyor. Çünkü meydana gelen Cenâb-ı Hakk'ın dilemediği bir şey olsa ya da bir şeyi dilese de vücuda gelmese bu takdirde “Allah izin verirse” cümlesinin herhangi bir mânası kalmaz. Çünkü kulun dilemediği vücuda gelmiş, dilediği ise meydana gelmemiştir. Bu da bize şunu gösteriyor: O dilerse var olur, dilemediği vücuda gelmez. Bu beyanda, Allah Teâlâ'nın itaat olmayan filleri de dilediğine dair delil vardır. Çünkü Resülullah'ın (a.s.) itaat olmayan şeyi vâdetmediği, aksine söz verdiği şeylerin hep Allaha itaat olduğu bilinen hususlardandır. Allah Teâlâ, ilâhi beyanda söylenmese ve belirtilmese de bütün itaatları dilemiş ve irade etmiştir. Çünkü bilginler şöyle der: Allah Teâlâ kulun bütün itaatini ve hayrını diler. İtaat olmayan şeyi dilemeseydi “Allah dilerse” diye istisna getirmezdi. Çünkü biliniyor ki O, bunu dilemiştir. İstisna getirmesi, kulun itaat olmayan şeyi tercih ettiğini bildiği zaman bunu dilediğini göstermektedir. Bu da Mütezile'nin aleyhine bir delildir. Eğer denilirse ki: Hz. Peygambere (a.s.) vâdde bulunurken “Allah izin verirse” diye istisna getirmesinin emredilmesi, vâdini yerine getirmeden ölme ihtimali ya da gücünü kaybedip verdiği sözü yerine getirmekten aciz duruma düşmesi ihtimalinden dolayıdır. (SİBuna şöyle cevap verilir: Bu meselede zan ve tahayyüle yer yoktur. Tam aksine burada zikredilmese de imkân dâhilinde olması ön şarttır. Meselâ bir insana imkân dâhilinde olmadığı için uçması emredilmez. Aynı şekilde emredilen ve yasaklananların tümü imkân dâhilinde olduğu takdirde emredilir ve yasaklanır. Mümkün olmak, belirtilmese de şart koşulmuş gibidir. Yapılan vâdler, yeminler ve başka şeyler de hep bu prensip üzeredirler. Yukarıdaki hitapta kastedilenin Hz. Peygamber'den başkası olması da mümkündür, Hatta bu ihtimal daha ağır basmaktadır. Çünkü Resül-i Ekrem'in bir şeyi vâdedip de “Allah dilerse” dememesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü o, Allah Teâlâ'nın dilemesi ve iradesi olmadan hiçbir şeyin var olmayacağını bilir. Ama Hz. Peygamberden başkasının bunu bilmemesi mümkündür. Bundan dolayı âyetteki hitabın ondan başkasına yönelik olması daha önceliklidir. Dolayısıyla “Allah dilerse” cümlesinin Hz. Peygamber tarafından söylenmesi, onlara bildirme ve öğretme amaçlıdır denilebilir. Unuttuğun takdirde Rabb'ini an. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birinci ihtimale göre mâna şöyle olabilir: Rabb'ini unuttuktan sonra hatırladığın zaman onu an. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma”, İşte “Unuttuğun takdirde Rabb'ini an” beyanı da böyledir. İkinci ihtimale göre mâna şöyle olabilir: Cümlenin başında “Allah dilerse” demeyi unuttuğun takdirde sonunda söyle. Çünkü Hz. Peygamber'in konuşmaya başlarken teberrüken “Allah dilerse” demesi müstahaptı. Cümlenin başında “Allah dilerse” demeye “inşallah doğrusunu buluruz”? meâlindeki âyet örnektir. Örnek verilen âyette yahudiler, önce “inşallah” diyerek istisna yapmakta sonra da söz vermektedirler. Böyle davranmak müstehaptır. Allah Teâlâ âdetâ şöyle demektedir: Sözün başında Rabb'ini anmayı, yani “inşallah deme”yi unuttuğun takdirde sonunda an. Bu ifade Zâhiriler'in aleyhine delil olur. Çünkü Kur'ân'ın zâhiri ifadesi, unuttukları takdirde Allah'ı anmaları yükümlülüğünü getirmektedir. Oysa unutma halinde olan hiç kimse bir şeyi yapmakla mükellef değildir. Âyetten unutma halinde olan kişinin Allah'ı anma yükümlülüğü altında olduğu anlaşılmadığına göre bu bize ifadenin zâhiri mânası doğrultusunda değil de doğru ve hikmetin gereğine göre anlaşılması gerektiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ve “Umarım Rabb'im bana, doğruya bundan daha yakın yolu gösterir” de. Bazıları bu cümleyi şöyle açıklamışlardır: “De ki, umarım Rabb'im bana doğruya daha yakın yolu gösterir” meâlindeki beyan, benim resül olduğuma en açık delil ve Ashâb-ı Kehf hakkında en ikna edici açıklamadır. Çünkü onlar Resül-i Ekreme Ashâb-ı Kehf'in yapıp ettiklerini ve durumlarını soruyorlar ve onun peygamberliğini ve doğruluğuna buradan delil getiriyorlardı. Resül-i Ekrem de onlara şöyle diyordu: Rabb'im bana peygamberliğimi kanıtlayan mücize gösterdi. Bu, sizin benden istediğinizden daha açık ve kalpleri daha fazla ikna eden bir mücizedir. Çünkü onun peygamberliğine dair duyusal mücizeleri vardı. Hasan-ı Basri der ki: “Asâ” kelimesi, yüce Allah tarafından söylendiğinde kesinlik ifade eder”. Buna göre anlam şöyle olur “Rabb'im bana doğruyu ve isabetli olanı gösterdi” Hasan-ı Basri dışındaki müfessirler ise şöyle derler: Resül-i Ekrem onlara sordukları sorunun cevabını ertesi günü vereceğini vâdederek “Umarım Rabb'im bana söz verdiğim zamandan daha erken gösterir” demiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Hadisi bu lafızla bulamadım. Fakat aynı mânada iki hadis vardır. Birisi “Kim Allah'tan başkası üstüne yemin ederse küfre girmiş ya da şirk koşmuştur” hadisidir. Diğeri de “Dikkat ediniz! Kim yemin edecekse ancak Allah adına etsin” şeklindeki rivayettir (Buhâri, “Menâkıbü'l-ensâr”, 26; “Tevhid” 13; Tirmizi, “Nüzür”, “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam”. “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma!”. “Yine, “Bizim için Rabb'ine dua et de onun nasıl bir şey olduğunu bize iyice açıklasın; çünkü bu sığır bize ayırt edilemez geldi; inşallah doğrusunu buluruz’ dediler” (el-Bakara,

Kehf 18:25

[Ashâb-ı Kehf'in Mağarada Kalış Süresi] Onlar mağaralarında üç yüzyıl kaldılar. Bazıları, bu âyetin “Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir diyecekler” meâlindeki beyan ile alakalı olduğunu ve bunun üzerine Allah Teâlâ'nın da Hz. Peygamber'e “Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir” demesini emrettiğini söylemişlerdir. Bazılarıda bu cümlenin Allah Teâlâ'nın cümlesi olduğunu ve kendilerine zikredilen süre kadar mağarada kaldıklarını haber verdiğini ifade etmişlerdir. (SIBuna dokuz yıl da ilâve ettiler. Bazıları, âyette geçen “dokuzdan maksadın “dokuz yıl” olduğunu söylemişlerdir. Fakat âyette, yüce Allah'ın “dokuz yıl” veya “dokuz ay” ya da “dokuz gün” den hangisini kastettiğinin beyanı yoktur. Onun için Cenâb-ı Hakk'ın şu veya bu miktarı kastettiğini bilmiyoruz. Peygamberine “Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir” demesini emretmesi gibi bu konuda da işi Allah Teâlâ'ya havale ederiz. Yüce Allah “üç yüz sene” derken neden “sene” kelimesini “sinin” şeklinde çoğul getiriyor. Halbuki “Selâsu mieti raculin” ve “selâsu mieti dirhemin” ve benzeri ifadelerde olduğu gibi “selâsu mieti senetin” demesi gerekmez miydi şeklinde gelecek bir soruya Arap edebiyatına vakıf bazı kimseler şöyle cevap vermişlerdir: Allah Teâlâ bu âyette “üç yüz” (selâsumie) sayısının sayılanını “sinin” kelimesi olarak belirlememiş, fakat sayının “selâsumie” (üç yüz) kelimesiyle sona ermesini istemiştir. Bu yüzden sayının sonu “selâsu mietin” şeklinde tenvinlidir. Sayıyı bitirdikten sonra da bu “üçyüz” rakamının sayılanını cümlenin baş kısmından ayrı olarak “sinine” şeklinde getirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. paras; Yİ İY ARNE İLA ila, gisi lal E leze) ÜTS İl Sae Gaati

Kehf 18:26

De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Bu beyan, daha önce dediğimiz gibi onların mağaralarında kaldıkları sürenin bilgisini Cenâb-ı Hakk'a havale etmektedir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na aittir. Bu cümlenin üç mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, “Gizliyi ve açığı bilendir” meâlindeki beyanda olduğu üzere gökte ve yerde bulunanların gizli bilgisi O'na aittir anlamı kastedilmiş olabilir. İkincisi, göklerde ve yerde bulunanların birbirlerine gizledikleri ve sır olarak açtıkları şeylerin bilgisi O'na aittir anlamına gelebilir. Üçüncüsü, âyete göktekilerin ve yerdekilerin gördükleri şeylerin gizli bilgisi O'na aittir mânası verilebilir. Çünkü bizzat gördükleri ve şahit oldukları şeylerde onların bilmedikleri gizli bilgi ve sır vardır. Meselâ bizzat gördükleri ve güneş olduğunu anladıkları gök cismi buna örnektir. Bu cismin güneş oldugunu biliyorlar. Fakat güneşin yaratıklara elverişli ve faydalı kılan özelliğinin ne olduğunu bilmiyorlar. Ay için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Göklerde ve yerde bulunanlar, bu cisimleri bizzat izlemişler, fakat bunları başka nesnelere faydalı hale getiren ve onlara menfaat sağlayan özelliğin ne olduğunu anlayamamışlardır. İşitme, görme, akıl yürütme vb. duyular için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Onlar bu duyuları zâhiri halleri üzere tanımışlar, fakat bunların hangi özelliğine dayanarak işittiklerini, gördüklerini ve anladıklarını keşfedememişlerdir. Dolayısıyla yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: Müşahede ettiğiniz bu varlıkların gizli bilgisi O'na aittir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]O öyle bir duyar, öyle bir görür ki! (O kadar olur!) Bu üslup, bir şeyin en son noktaya, zirveye ve en üst dereceye ulaşmasının anlatımında kullanılır. Bir kimse cömertlikte zirveye çıkmışsa “ekrim bihi min fulânin” (w esi) “Filan ne cömert!” denilir. Bir kimse de güzelliğin zirvesindeyse aynı kalıpla “ahsin bihi min fülânin” “Filan ne güzel!” ifadesi kullanılır. Buna göre âyette geçen “Ebsır bihi ve esmi” (4.2, e a'î) ifadesi, Allah Teâlânın bilgide en son zirvede olduğunu, insanların bilmedikleri ve müşahede ettikleri şeyleri bildiğini ifade eder. Cenâb-ı Hak, onların yaptıkları fiilleri öyle bir görür ki! Ağızlarından çıkan sözleri öyle bir duyar ki! (O kadar olur!) Yani Hak Teâlâ, yapmadıkları ve söylemedikleri şeylerden onların bilmediklerini bilir. Allah, yapmadıklarını ve söylemediklerini bildiğine göre söylediklerini ve yapıp ettiklerini haydi haydi bilir. Burada yüce Allah onları hareketleri ve sözleri konusunda uyarmaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Onların Allah'tan başka bir yöneticisi yoktur. Bu beyanın “Onların Allah'tan başka ilâhları ve Rab'leri yoktur” anlamında olması muhtemeldir. Bir diğer ihtimal de şu anlama gelmesidir: “Onların Allah'tan başka hidâyetlerini ve başarılarını üstlenecek kimseleri yoktur” Ya da şu anlama gelir: “Onların Allah'tan başka zaferi ve yardımı üstlenecek kimseleri yoktur” Bir başka ihtimal de şöyledir: “Onların Allah'ın intikamını ve azabını üzerlerinden kaldırmayı üstlenecek O'ndan başka kimseleri yoktur” En doğrusunu Allah bilir. O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez. Bu beyanın şu anlama gelmesi muhtemeldir: “O, ilâhlığıma ve rabliğine kimseyi ortak etmez” O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez meâlindeki beyanın, şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: Hüküm O'nundur. O'ndan başka hiç kimsenin hüküm verme yetkisi yoktur. Onlara düşen, hüküm verirken Allah'ın hükmünün ne olduğunu araştırmaktır. Bu beyan O, takdirine ve yaratıkları hakkında yaptığı planlamaya kimseyi ortak etmez anlamına da gelebilir. Bir başka ihtimal de şudur: O, yaratıkları arasında yaptığı taksime kimseyi ortak etmez. Bu beyanın, O, peygamberlerin getirdikleri ve insanları davet ettikleri konulara dair hükmüne kimseyi ortak etmez anlamına gelmesi de muhtemeldir. aó 3 GİS ALA YI ES a İN alla Biz

Kehf 18:27

Rabb'inin kitabından sana vahyedileni oku. Bu beyanda yer alan “Rabb'inin kitabı” tamlamasından maksat, levh-i muhfüz olabilir. Yani okunan (metluv) ve okunmayan (gayr-i metluv) ve Allah nezdinde bulunan levh-i mahfüzdan sana vahyedilenleri tebliğ et. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Sana indirileni tebliğ et” Bunlar da Hz. Peygambere okunan (metluv) ve okunmayan (gayr-i metluv) türünden indirilen vahiylerin hepsidir. “Rabb'inin kitabı” tabiriyle Hz. Peygamber'e (a.s.) indirilen kitap, yani Kur'ân kastedilmiş de olabilir. Buna göre mâna şöyle olur: Onlara bu kitabı oku. Kastedilen şayet belirttiğimiz anlam ise zikrettiğimiz Kur'ân, tilâvetiyle Allah'a yaklaşılan bir kitap olur. “Rabb'inden sana indirileni tebliğ et” emriyle “Rabb'inin kitabından sana vahyedileni oku” buyruğunda, bizim gereğini yapmadığımız farz statüsünde bir yükümlülük vardır. Şöylesine ki; Cenâb-ı Hak resülüne risâletini ve kendisine indirileni tebliğ etmesini emretmektedir. Dünyanın en uç noktasında ve en uzak diyarında bulunan kimselerce bile mâlumdur ki Resülullah'ın (a.s.) söz konusu tebliği bizzat üstlenmesi mümkün değildir. Vefatından sonra risâletini tebliğ etmesinin kendisine emredilmesi de mümkün değildir. Söz konusu risâleti tebliğ görevi, müslümanların ve onlarm yöneticilerinin üzerine bir vecibeydi. Ama onlar bu görevlerini ihmal etmişlerdir. Bundan dolayı -en doğrusunu Allah bilir- müslümanlarm dârülharbe ticaret maksadıyla ve dârülharp sakinlerinin de dârülislâma aynı şekilde ticaret gayesiyle girmelerine ruhsat verilmiştir. Bununla İslâm dininin onlar tarafından duyulması amaçlanmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, âhir zaman idarecilerinin dinine önem vermeyeceklerini, tebliğ etmeleri emredilen şeyleri tebliğ işini üstlenmeyeceklerini ve O'nun emrini yerine getirmeyeceklerini ve böylece Allah Teâlâ'nm delilinin onları bağlayacağını biliyordu. Yoksa söz konusu ticarete ve ticaretini yaptıkları mallara ne ihtiyaç vardı ki! Fakat işaret ettiğimiz hikmet dolayısıyla dârülharp ve dârülislâm sakinlerinin karşılıklı olarak birbirlerinin ülkelerine giriş ruhsatı verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur. Bazıları bu beyanı, Onun yasalarını değiştirecek hiç kimse yoktur şeklinde anlamışlardır. Çünkü Allah'ın, âyetlerini yalanlayanlara dair yasası helâk etmek, tasdik edenler hakkındaki yasası ise kurtuluştur. Helâk etmeyi ve kurtuluşu öne alması ve geri bırakması mümkün ise de O'nun ilâhi sünneti budur. Fakat sünnetin kendisine gelince, tıpkı “Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın”! meâlindeki beyanında belirtildiği üzere değiştirilmez ve onlardan sapma da olmaz. Hasan-ı Basri, Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: “Cenâb-ı Hakk'ın onlara dünyada vâd ve tehdidine konu olan eylemlere dair kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur. Bu hüküm, âhirette de değiştirilmez ve bundan sapma da olmaz. Çünkü Allah Teâlâ müminlere cenneti, kâfirlere de azabı vâdetmiştir. İşte bu değiştirilmez”. Bazıları ise Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur meâlindeki beyanda geçen “kelimeler”in Kur'ân olduğunu ve “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere onun değiştirilmeyeceğini, başkalaştırılmayacağını, ilâve ve eksiklik yapılmayacağını söylemişlerdir. Bazıları da söz konusu “kelimeler”i Allah Teâlâ'nm dinini teyit etmek için koyduğu ve getirdiği deliller ve kanıtlar diye açıklamışlardır. Bu deliller, kişinin müslüman olmasını ve İslâm dinini seçmesini gerektirir. Ancak kendisine eksik anlatılmışsa ya da delil sunulan şahıs inatçı ve üstünlük taslayan biri ise bu delillerin herhangi bir faydası olmaz. Ama kendisinde bu iki özelliğin bulunmadığı kişi kesinlikle İslâm'a girer"2. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler, Onun kelimelerini değiştirecek hiç kimse yoktur meâlindeki beyanın Ashâb-ı Kehf hakkında indiğini söylemişlerdir. (Buna göre Allah Teâlâ şöyle) diyor: Ey Muhammed! Ashâb-ı Kehf hakkında sana ne vahyettiğimizi soranlara haber ver. Vahyettiğimize bir şey ekleme, bir şeyini de eksiltme. Eğer bu âyet onlar hakkında inmişse Resülullah (a.s.) onlara, kendisine vahyedilenden ve onlara dair indirilenden başkasını haber vermiyordu demek olur. Tercih edilmesi gereken yorum bizim belirttiğimizdir. En doğrusunu Allah bilir. Ondan başka bir sığınak da bulamazsın. Bu hitap, zâhiren her ne kadar Resül-i Ekrem (a.s.) yönelikse de -Kur'ânım birçok âyetini tefsir ederken söylediğimiz üzere- başkalarına da uyarı bağlamında gelmiştir. “Mültehaden” (isst) kelimesine bazıları giriş yeri mânası vermişlerdir. Çünkü bu kökten gelen mezara “lahid” denilmesi, içine girilmesinden dolayıdır. Bazıları da “sığınak” mânasına geldiğini söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Öyle GEMİYİ Ze LEŞ 265 --- Dipnotlar: © “Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır. Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın” (Fâtır, 35/43). Dr. Muhammed Abdürrahim'in tahkik ettiği Hasan-ı Basri tefsiriyle, Taberi ve İbn Kesir tefsirlerinde Hasan-ı Basri'ye nispet edilen açıklamayı bulamadım. “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42).

Kehf 18:28

28. “Rızâsını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster. Dünya hayatının çekiciliğine meylederek gözlerini onlardan çevirme! Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme! Rızâsını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster. Bu beyan, sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle birlikte olmak için sabret anlamına gelebilir. Bu durumda sabah akşam onlarla birlikte oturma emri, insanların bu iki vakitte birbiriyle oturma adetleri uyarınca onlara öğüt verme ve ilim öğretme amacına yönelik olur. Bu iki vakit, insanları öğüt alma ve ilim öğrenmekten alıkoyacak meşguliyetlerin bulunmadığı boş bir vakittir. Ya da sabah ve akşam vakitlerinin belirtilmesi, (İyüce Allah'ın sabah ve ikindi namazlarının farzından sonra namaz farizası getirmemiş olmasından da olabilir. Bir namaz farizasının getirilmemiş olması ise sözünü ettiğimiz zikir (dua) ve gece gündüz muhtaç oldukları öğretme faaliyetine fırsat verilmesi içindir. Ya da “sabah akşam dua edenler” belirtilmiş, ama kinâye yoluyla sabah namazıyla ikindi namazı kastedilmiş de olabilir. Çünkü bu iki namaz hakkında, başka namazlarda olmayan bir fazilet ve (kılmayanlara yönelik) tehdit gelmiştir. “Bir de sabah namazını, çünkü sabah namazı şahitlidir”"3 meâlindeki beyan söz konusu fazilete örnektir. İkindi namazını kaçıranlar hakkında da tehdit gelmiştir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim ikindi namazını kaçırırsa sanki ailesini ve malını kaybetmiş gibi olur”"4 Buna benzer başka rivayetler de vardır. Cenâb-ı Hak, Resül-i Ekrem sözünü ettiğimiz sebeplerden ötürü sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle birlikte sabah ve ikindi namazlarına kendisinin de sabrederek devam etmesini emretmiştir. Ya da sabah ve akşamı kastetmeksizin kendine tâbi olanlarla her vakit birlikte olmasını ve onlara sabretmesini emretmiş de olabilir. Müfessirler derler ki: Hz. Peygambere bu emrin verilmesi şu sebeple olmuştur: Mekke kâfirlerinin önde gelenleri Resülullah'tan (a.s.) kendine tâbi olanları yanından kovmasını ve kendileri için bir toplanma yeri tahsis etmesini istemişlerdi. Bu talep üzerine “Rab'lerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma!" meâlindeki beyan ile “Rızâsını dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster” meâlindeki beyan nâzil olmuştur. Dünya hayatının çekiciliğine meylederek gözlerini onlardan çevirme! Bu beyana şöyle mâna verilmiştir: Gözlerini onlardan başkalarına çevirme. Bazıları ise bu beyanı şöyle açıklamıştır: Gözlerini onlardan çevirip, bakışlarını onların üstünden kaldırma, gözlerini onlardan başkalarına çevirme. Dünya hayatının çekiciliğine meylederek meâlindeki cümle, iki anlama gelebilir. Birincisi, âyetin mânası müfessirlerin dedikleri gibiyse Mekke'nin önde gelen kâfirleri, Resül-i Ekrem'den kendisine tâbi olanların katılamayacakları bir toplanma yeri istemişlerdi. Buna göre Dünya hayatının çekiciliğine meylederek anlamına gelen cümlenin tevili şöyle olur: Senden sırf kendilerine has bir toplantı yeri talep edenleri istiyorsun, (oysa) onlar bu hareketleriyle dünya hayatının çekiciliğini istiyorlar, Allah Teâlâ'nm rızasını istemiyorlar. (Jİkincisi, onların senden talep ettikleri şeyi yaparsan bu, dünya hayatının çekiciliğini isteyenlerin yaptıkları bir iş olur. Çünkü (toplumda) eşraf ve önde gelenlerin katıldıkları meclisi istemek, sadece dünya hayatının çekiciliğini istemek demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş olan kimseye boyun eğme! Bizim görüşümüze göre bu beyanın yorumu açıktır. Biz buna, zâhirinin ifade ettiği anlamı veriyoruz. Biz Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız beyanı inkârları dolayısıyla kalplerinde küfrün karanlığını yerleştirdiğimiz kimseye boyun eğme, ya da işledikleri inkâr dolayısıyla yardımı ve desteği kestiğimiz kimseye boyun eğme diye yorumlamaktayız. Mütezile mezhebi bu âyet hakkında ne diyeceğini bilememiş, şaşırıp kalmış ve birçok yoruma baş vurmuştur. Hatta onlardan bazıları âyetin kırâatini değiştirip onu şeklinde okumuşlardır. Bu durumda Mütezile'ye göre âyetin mânası, fiilin kalbe isnat edilmesi suretiyle “Bizi anmaktan kalbinin kendisini gafil kıldığı kimseye boyun eğme” şeklinde olur. Mütezile âlimleri, “min şerri mâ halak? âyeti hakkında da mezheplerine göre sahih ve doğru olsun diye aynı şeyi söylemişlerdir". Yine bir başka Mütezili de Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız kimseye boyun eğme! meâlindeki beyanı “Kalbini gafil bulduğumuz kimseye boyun eğme!” diye anlamış ve şöyle demiştir: Yaptığımız açıklama, Arap dili açısından doğrudur. Arapçada “Kâtelnâhum femâ ecbennâhum” (His Us çalı) denir. Mânası şudur: Onlarla çarpıştık ve kendilerini korkak bulmadık. “Fe seelnâhum femâ ebhalnâhum” ( gali Ls aLi) “Onlardan istedik ve kendilerini cimri bulmadık” denir. Buna benzer başka ifadeler de vardır”. Zannediyorum"! bu yorum, Cübbâi'ye!” aittir. Bazıları Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız kimseye boyun eğme! meâldeki beyanda geçen “ağfelnâ kalbehü” (445 vási) cümlesini şöyle açıklamıştır: Bizi anmaktan kalbini gafil kılacak kişiyle kendisini baş başa bıraktığımız kimseye boyun eğme! Bu durumda bu beyan, birçok kişinin ahlâkını bozsun diye kölesini serbest bırakan kimseye söylenen şu cümleye benzemiş olur: “Köleni milletin başına musallat ettin” Aslında kölenin efendisi kölesini onların başlarına musallat etmiş değildir. Fakat kölesini engelleme ve yaptığı füle engel olma imkânı olduğu (ve bunu yapmadığı) için “musallat etme” fiili efendiye nispet edilmiştir. Buna göre kalbini gafil kıldığımız cümlesi, “gafil kılma fiilini yapmalarına izin verdiğimiz ve kendilerine engel olmadığımız kimse demek olur. Bu mana, Câfer b. Harbe!” aittir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ onlara dünyada verdiği maddi imkân ve zenginlik gibi vesileleri bahşettiği için “gafil kılma” fiilini kendi zatına nispet etmiştir. Onları gaflete sevkeden kendilerine verdiği bu maddi Hasan-ı Basri “ağfelnâ kalbehü” âyetine “Yardım etmediğimiz (hızlân) ve kalbini mühürlediğimiz kimseye boyun eğme” mânası vermiştir. Hasan-ı Basri şöyle der: Küfrün bir sınırı vardır. Bu sınıra ulaştığında Allah Teâlâ kulunu terkeder, kalbini mühürler ve o kişi asla iman etmez”. Böyle kimse hakkında şöyle bir soru sorulur: Allah onu küfür halinin ilk başında mı terketti yoksa bundan bir süre sonra mı? Eğer buna, küfür halinin ilk başında bıraktı diye cevap verilirse bu bizim görüşümüze göre verilmiş bir cevap olur. Eğer, hayır küfür halinin başında değil fakat bir süre sonra, derse verdiği cevaba göre o kişi başarıya ulaştırılmış bir kâfir ve ilâhi yardımdan yoksun bırakılmış bir mümin demektir. Onların bu söylediklerinden Allaha sığınırız. Birinci yoruma cevabımız, âyetin zâhiri mânasından ve olması gereken anlamdan çevrildiğini söylemekten ibarettir. Bunu yapmaları caiz olsaydı başkalarının da bütün âyetleri zâhiri mânasından çevirmeleri caiz olurdu. Bu da hem uzak bir ihtimaldir ve hem de imkânsızdır. Cübbâi'nin, onları bu halde bulduk, şeklindeki teviline gelince; yaptığı yorum, “if'âl” babı Arap dilindeki bütün fiiler açısından onun dediği mânaya gelmiş olsaydı isabetli olurdu. Fakat bazı fiillerde böyle söylenip bazılarında söylenmezse söylediği isabetli ve doğru olmaz. Bu gerçeği dikkate alarak söyleyeceklerimize gelince; eğer âyetin anlamı Cübbâf'inin dediği gibi olsaydı Allah Teâlâ, kendisini bizi anmaktan gafil bulduğum için kalbini gafil kıldığım kimseye boyun eğme derdi. Çünkü âyet, Cübbâi'ye göre yüce Allah'ın gafil bulduğu kimseye boyun eğme yasağı getirmektedir. Fakat kişi, Allah Teâlâ'nın kimi gafil bulduğunu bilemez ki. Sadece kendisinin gafil bulduğu kimseleri bilir. Buna karşılık âyetin yorumu bizim belirttiğimiz gibi olursa, onun sözünü ettiği şeyin yasak edilmesinin herhangi bir anlamı olmaz. Bu da bize onun yorumunun sakat ve hayali olduğunu gösterir. “Gafil kılma” fiilinin Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi de O'ndan kaynaklanan bir sebebe dayanır. (1Câfer b. Harb'in fiili “müsaade etme” ve “musallat kılma” mânasındaki teviline yönelik cevabımıza gelince; bu ancak bir övme sadedinde değil, kınama tarzında “Köleni şuna musallat ettin” diyen kimseye söylenir. Dolayısıyla bu fiil kınama anlamında kullanılarak yüce Allah hakkında söylenip de O'na izafe edilmez. Ebü Bekire de aynı şekilde cevap verilir. O, fiilin Allah Teâlâ'ya onlara verdiği maddi imkânlar dolayısıyla izafe edilebileceğini söylemişti. Oysa bu, sen şu maddi imkânları verdin o da böyle yaptı diyerek Cenâb-ı Hakk'a kınama anlamında söylenmiş ve izafe edilmiş olur. Buna karşılık övme tarzında söylenmesi durumunda ifade yanlış olmaz ve tevili de geçerlidir. Netice olarak filin yüce Allaha nispet edilmesi bize şunu gösteriyor: Allah Teâlâ öyle bir eylem yapar ki yaptığı bu fiil, onun kendisine nispet edilmesini isabetli kılar. Söz konusu fiil, daha önce belirttiğimiz üzere onların kalplerinde bir zulmet yaratma ve tercih ettikleri küfür ve seçip üstün tuttukları bâtıl inançlar yüzünden kendilerini terketmesi anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. Ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme! Bazıları “furutan” kelimesine kayıp ve helâk anlamı vermişlerdir. Bazıları da mânasının hüsran ve hasar olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece ise furut kelimesinin “tefrit, yani ihmal mânasına geldiğini söylemiştir. Bir başkası da “efrata ili-kavl” tabirinin mânası Ebü Avsece'nin dediği gibi değildir demiştir: Bazı kıssalarda belirtildiği gibi, bizler Mudar kabilesinin başkanlarıyız. Biz müslüman olduk mu bizden sonra herkes müslüman olur denilir!?. Ebü Ubeyde ise “furut” kelimesine “pişmanlık” anlamı vermiştir, RIA A İİ yi gö ji g5 Yil AnS pier --- Dipnotlar: “Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir”. Dârimi, “Salât, 21; Nesâi, “Salât, 17. Bir başka rivayete göre Resülullah (a.s.) “İkindi namazını kaçıran sanki ailesini ve malını kaybetmiş gibi olur” demiştir. Buhâri, “Mevâkit” 14; Müslim, “Mesâcid” 200; Tirmizi, “Mevâkit) 14. Hadiste geçen “vetera hakkahu”, hakkını eksiltti demektir. Hadiste “Kim ikindi namazını kaçırırsa sanki ailesini ve malinı kaybetmiş gibi olur” demek, ailesini ve malını kaybetmiş ve tek başına kalmış gibi olur demektir. Hadisin başka şerhleri de vardır. el-Felak, 113/2. Mütezile mezhebinin “Kul için en uygun olanı (aslah) yaratmak Allah üzerine vaciptir” kaidesine uygun düşsün diye “Min şerri” âyeti tenvinlenerek “min şerrin” şeklinde okunmuş, “mâ” harfi de Allaha isnat edilmesinden kaçınmak için olumsuzluk “mâ'sı olarak kabul edilmiştir (bk. İbnü'l-Müneyyir, el-İntisâf li mâ tazammenehü -Keşşâf mineT-i tizâl, IV, 300). imkânlardır. İşte gafil kılma fiili bu sebeple yüce Allaha nispet edilmiştir. Allah Teâlâ bazılarına verdiği maddi imkânı bir âyette meâlen şöyle beyan eder: “Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık”. Bu tevil, Ebü Bekir el-Esamma aittir. “Ağfelnâ kalbehü” “kalbini gaflet içinde bulduğumuz” demektir. Bu cümle “lekitü fulânen fe ahmedtühü” “Falan ile karşılaştım ve onu iyi bir şahsiyet olarak buldum” cümlesine benzer. Amr b. Mâdikerib Hâris b. Kâboğullarına şöyle demiştir: “Allah'a yemin olsun ki sizden istedik sizi cimri bulmadık, sizinle çarpıştık sizi korkak bulmadık, sizi hicvettik ama cevap vermekten aciz bulmadık” (Kurtubi, e/-Câmi'li ahkâmi'lKurân, X, 392; Râzi, MefâtihüT-gayb, XXI, 99). Bu görüşleri Zemahşeri'nin e/-Keşşâf'taki görüşleriyle mukayese et. Ebü Ali Muhammed b. Abdülvehhâb b. Sellâm el-Cübbâi. Cübbâi, Mütezile imamlarından olup kendi asrında kelâm âlimlerinin reisiydi. Cübbâiyye zümresi ona nispet edilir. Cübbâf'nin mezhep içinde başka taraftarı olmayan konuşmaları ve görüşleri vardır. İçi dopdolu ve uzun bir tefsiri bulunmaktadır. Eşari kendisine cevap vermiştir (bk. Zirikli, el-Alâm, VI, 256). Ayrıca âyetin Mütezile mezhebine göre tevili ve el-Kaffâl'm bu görüşlere verdiği cevap için bk. Râzi, Mefâtihu l-ğayb, XXI, 100). © o Ebu'l-Fadi el-Eşec Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Bağdâdi Mütezile imamlarındandır. Kelâm ilmini Basrada Ebu'l-Huzeyl el-Allâf'tan almıştır. Birçok kitap yazmıştır (bk. Zirikli, e/-AJâm, II, 123). Bakara süresinde “ni pes eşi Je ili" “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir” âyetini tefsir ederken geçmişti.

Kehf 18:29

29. “Ve de ki: Gerçek, Rabb'inizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak! Ve de ki: Gerçek, Rabbinizden gelendir. Bu beyanda sanki gizli bir kelime var gibidir. O kelimeyi de katarak mâna vermek gerekirse şöyle deriz: “Ve de ki: Ben size gerçeği Rabb'inizden getirdim” Allah Teâlâ ya da şöyle demiş olabilir: “Onlara de ki: Gerçeği Rabb'inizden sizlere getirdiğimi biliyorsunuz. Bunlar, benim resül olduğumu teyit etmek için Cenâb-ı Hakk'ın getirdiği mücizeler ve delillerdir. Bir başka ifadeyle; biliyorsunuz ki ben sizlere yaptığım daveti teyit etmek için öyle mücizeler ve deliller getirdim ki benim bünyem bunlara güç yetirmez, kapasitemin ve takatimin dışındadırlar. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Bu beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Çünkü ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: )“Kim dine ve dünyaya dair yararlı bir iş E yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”', “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz””, Yüce Allah, örnek verilen âyetlerde olduğu gibi bu âyette de aynı doğrultuda ifade kullanmış olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İkinci ihtimale göre Resül-i Ekrem (a.s.) şöyle demiş olmaktadır: Ben risâleti size tebliğ ettim. Sizi İslâm'a zorla sokmadığım gibi benden başkası da zorlamamaktadır. Artık içinizden dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin. Çünkü iman eden ancak kendi tercihi ve dilemesiyle iman emekte, inkâr eden de ancak kendi tercihi ve dilemesiyle inkâr etmektedir. Onu buna hiç kimse zorlamamaktadır. Üçüncü ihtimal şöyledir: Allah Teâlâ iman ve inkârın akıbetlerini beyan etmiştir. İmanı tercih edenin akıbetinin ne olduğunu ve inkârı seçenin sonunun da nereye varacağını açıklamıştır. Beklenen akıbet şudur: Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık. Allah Teâlâ müminler için vâdini şöyle beyan etmiştir: “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; altın bileziklerle bezenecekler; orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Ne güzel bir karşılık, ne güzel bir konak!”1. Bu durumda Resül-i Ekrem şöyle demiş olmaktadır: Cenâb-ı Hak bu iki durumdan her biri için bir akıbet beyan etmiştir. Artık dileyen akıbet olarak cennetleri ve içinde bulunan nimeti elde eder, dileyen de akıbet olarak sözü edilen cehennem ateşine ve çeşit çeşit azaba duçar olur. Bunların tümü, o tehdit üzere ortaya çıkar. Bünye fıtrat demektir. Yukarıdaki beyan şöyle açıklanabilir: “Biz zâlimler için” cehenneme girme zamanı, yani âhirette ateş hazırladık. Alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan. Bu beyan da iki mânaya ihtimallidir. Birinci ihtimale göre “alevler” gerçek mânada kullanılmış olabilir. İkinci ihtimale göre ise burada temsili bir anlatım söz konusu olabilir. Buna göre anlam şöyle olur: Cehennem ateşi onları çepeçevre kuşatacaktır. Ve dünyada çadırların dışarı çıkmayı, soğuğu ve sıcaklığı engellediği gibi cehennem ateşinden çıkamayacaklar. Eğer “sürâdik” kelimesi hakikat anlamında olursa -en doğrusunu Allah bilir- bu, dünyadayken Allah Teâlâ'nın bahşetmiş olduğu övünç vesileleri olan elbise, yiyecek, içecek ve başka nimetlere karşılık âhirette bunların ateşten olan çeşidini vermesi demek olur. Âhirette alacakları karşılık âyetlerde şöyle ifade edilir: “Onların giysileri katrandandır””3; “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur”. İçecekleri de yanan gövdelerden sızan su!” ğıslin"! olacaktır. )Bunun dışında dünyada iken övündükleri ve kendilerini imandan alıkoyan başka şeyler de söz konusudur. Allah Teâlâ âhirette onlara aynı türün ateşten üretilmiş benzerini verecek ve onları bununla cezalandıracaktır. Buna göre onların dünyada iken yolculuğa çıktıklarında çadırla övünüyor olmaları ve yüce Allah'ın da cehennemde onları ateşten çadırla cezalandıracak olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Onların “imdat dilemeleri, “suyunuzdan biraz da bize verin”! beyanında belirtildiği gibi olabilir. Onların sularını istemeleri üzerine kendilerine erimiş maden gibi bir su verilir. Cehennemin ateşini tattıktan sonra su istemeleri ve kendilerine erimiş maden gibi su verilecek olması da mümkündür. Müfessirlerin geneli “el-mühl” kelimesinin sıvı yağın"? veya meyve suyunun dibine çöken tortusu olduğunu söylemişlerdir. Fakat cehennemliklere verilecek olan suyun hangi açıdan buna benzediği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, Cenâb-ı Hak suyu kalınlığından dolayı tortuya benzetmiştir. Çünkü kalın olan bir şey, başkasına göre daha yapışkan ve daha tutucu olur demişlerdir. Bazıları ise Allah Teâlâ'nın o suyu, renginin karalığından dolayı tortuya benzettiğini ileri sürmüşlerdir. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam ise başka bir görüş belirtmişlerdir. Onlara göre cehennemliklere verilecek olan su kırmızı, sarı, siyah vb. birçok renkte ve şiddette olduğu için tortuya benzetilmiştir. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esmaml'ın verdikleri mâna şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “O gün gökyüzü erimiş maden gibi olur”, Allah Teâlâ bu örnek âyette gökyüzünü erimiş madene o günün dehşeti ve korkunçluğu dolayısıyla renk değiştireceği için benzetmiştir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak! Yani cehennem ateşi ne fena bir barınaktır! “Murtefak” kelimesinin anlamı üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları “murtefak” kelimesinin “dayanak” anlamına geldiğini söylerken, bazılarına göre “toplanma yeri” mânasındadır. Yani, ateş ne kötü bir toplantı yeridir demek olur. Bazıları da bu kelimenin meclis anlamına geldiğini söylemişlerdir. Başka bazıları da şöyle demiştir: “Cehennem ateşi ne kötü bir evdir! Onların yanlarında bulunacak olanlar kâfirler ve şeytanlardır.” Ebü Avsece der ki: “Sürâdik”, beyaz pamuklu bezden yapılmış ev ve oda benzeri bir yapıdır. “Sået murtefekâ”, yani “O ne kötü bir dayanak ve ne kötü bir yerdir” demektir. İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: “Sürâdik” çadırın etrafında bulunan oda demektir. Ebü Avsece açıklamasına şöyle devam eder: “Sürâdik”, kıyâmet günü kâfirleri bürüyecek olan bir dumandır. O, üç katlı bir gölgedir””. “el-Mühl” sıvı yağ tortusudur. )“el-Mühi” bakır ve kurşun eriğidir. “Sâet murtefekâ” yani ne kötü bir meclistir demektir. “İrtifak” kökünün aslı, rahatlık sağlayan hizmete dayanmak anlamına gelir. --- Dipnotlar: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”. 28 “Onların giysileri katrandandır; yüzlerini de ateş bürüyecektir” (İbrâhim, 14/50). © “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur. O da ne besler ne de açlığı “Ardından da cehennem gelecek, orada zorbaya, yanan gövdelerden sızan su içirilecektir! Onu yutmaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecektir” (İbrâhim, 14/16-17). “Bu sebeple bugün burada onun candan bir dostu yoktur. Yananların akıntısından başka yiyeceği de yoktur! Onu da günahkârlardan başkası yemez”. “Cehennem ehli cennet ehline, “Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin” diye seslenirler. Onlar da, ‘Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler” (elbk. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l Kurân, s. 267. Müellif burada “Haydi yalan saydığınız azaba doğru ilerleyin! Gölgelendirmeyen, ateşe karşı da bir faydası dokunmayan üç bölüklü bir gölgeye doğru yol alın” beyanına işaret © İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'L Kurân, s. 267.

Kehf 18:30

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanlarm ecrini asla zayi etmeyiz. Bazıları, âyetin başında yer alan dünya ve âhiret için yararlı iş yapanlar meâlindeki cümleyi sonda, sonda yer alan güzel iş yapanların ecrini zayi etmeme anlamındaki cümleyi de başta düşünerek (takdim ve tehir) anlamak gerektiğini söylemişlerdir. Bunların anlayışlarına göre Allah Teâlâ sanki şöyle söylemiş olmaktadır: Biz onların içinden güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz, sonra da “iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; altın bileziklerle bezenecekler; orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Ne güzel bir karşılık, ne güzel bir konak!”57 Bazıları da iki cümle arasında takdim ve tehir yoktur, ifade Kur'ânda belirtildiği gibidir demişlerdir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Onların içinden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz. Devamında da kendilerine nelerin verileceği belirtilmiş ve “Onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır” denilmiştir. Ga ós AŞİ esi as A diz DUE e s ÇELEN III A Gi gÉ

Kehf 18:31

İşte onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; altın bileziklerle bezenecekler. Cenâb-ı Hak bu âyette dünyada bunlara olan arzularını terkeden müminlerin sevaplarını belirtmiştir. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler. Müfessirler bu beyanda geçen “istebrak” kelimesinin kalın ipek, “sündüs” kelimesinin de “ince ipek” olduğunu söylemişlerdir. Kalın ipek olan “istebrak” giyilmez. Fakat Allah Teâlâ sanki giyilen ipekle yere serilen ipeği bir cümlede toplamış, giyme fiilini, giyilecek olan sündüs için kullanmıştır. Bu ifade “et'amtü fulânen ta'âmen ve şerâben” (Ci 5, Vu Üsü 2.2201) sözünde olduğu gibi, içecek yenilmediği halde, filanca kişiye yemek ve içecek yedirdim cümlesine benzer. “İstebrak”ın bazı Araplar'ın lehçesine göre ince ipek anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Eğer kelime bu anlamda ise sanki onlar için belirtilmiş gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Bazıları, âyet metninde geçen “el-erâik” gerdek odalarındaki yataklar anlamına gelir demişlerdir. Kelimenin tekili olan “el-erike” gerdek odasındaki yatak demektir", Bazıları “elerâik”in üzerinde yatak bulunan karyola demek olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece ise “el-erâik” kelimesinin yastık anlamına geldiğini belirtmiştir. İSİNe güzel bir karşılık, ne güzel bir konak! “Murtefak” kelimesnin ev anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun aslı şudur: Cenâb-ı Hak, dünyada iken nefislerinin çektiğini onlara âhirette vermeyi vâdetmiş, böylece âhirette vâdedildiği için o cazip şeyleri dünyada terketmelerini hedeflemiştir. Aynı şekilde dünyadayken nefislerinin ve tabiatlarının nefret ettiklerinden âhirette onları sakındırmıştır. Bununla da âhirette vâdedilen cezalara müstehak olmamalarını amaçlamıştır. En doğrusunu Allah bilir. whel ya lim Kass YE ula A H a İris aer ile ei (rr Li ertir dass yağ, aieka

Kehf 18:32

[Bahçe Sahipleri Kıssası] Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat: Burada sözü edilen “misâl”in geçmiş ümmetlerde ve kitaplarında olması mümkündür. Yukarıdaki âyette sözü edilen iki adam kıssası, resül olduğu bilinsin ve iddiasında doğru sözlü olduğu anlaşılsın diye Zülkarneyn kıssası ve o sırada yaşananlar, Ashâb-ı Kehf'in durumu ve yaşadıklarına ilâveten Resülullah (a.s.) soru sorulması üzerine inmiş olabilir. Çünkü soruyu soranlar, bu haber ve kıssalar hakkında Allah'ın kitabını bilenden başkasının mâlumat sahibi olmayacağını biliyorlardı. Sebebine gelince; bu konudaki bilgiler, Allah'ın kitaplarında mevcuttu. Ve Hz. Peygamber de bu kitapları bilmiyordu. Zira söz konusu kitaplar, onun dilinden başka bir dildeydi ve kendisinin de bunları öğrenmek için bilen birisine gidip geldiği rivayet edilmemiştir, buna rağmen kitaplarında olan bu bilgileri kendilerine haber vermiştir. Bu da Resülullah'm (a.s.) söz konusu bilgileri yüce Allah'tan öğrendiğini ve peygamberlik iddiasının doğru olduğunu kanıtlar. Bu duruma göre Resül-i Ekrem'in (a.s.) -en doğrusunu Allah bilir ya- bu konuda bilgi vermesi risâletinin ve peygamberliğinin alâmetidir denilebilir. Ya da Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat diye başlayan ilâhi beyan, şu mânaya da gelebilir: Onlara senin, onların ve iki adamın durumunu anlat. Senin ve onların durumu, davranışları aktarılan iki adamın durumu gibidir. Veya Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat diye başlayan cümle şöyle de yorumlanabilir: İbret alanlara ve fikir sahiplerine iki adamın durumunu anlat. Bunlardan her birinin düşüncesi şöyledir: Biri dünyayı, onun süsünü ister ve talep eder, gözü ondan başkasını görmez. Diğeri dünyadan el etek çekmeyi ister, dünyanın süsünü istemez ve âhireti ister. Bu beyanın mânası böyle veya belirttiğimiz gibi Hz. Peygamber'in (a.s.) ve onların durumlarını örnek verme kabilinden olduğu takdirde bir başlangıç cümlesi olur. Bir uyarı ve ikaz olmak üzere ibret alma ve zikredilenlerin üzerinde düşünme kabilinden söylenmiş bir açıklama mahiyetini kazanır. Buna karşılık olup biteni sorma tarzında kabul edilirse ibret alma kabilinden olmaz. Fakat Resül-i Ekrem'in (a.s.) peygamber olduğunu bildirme tarzında söylenmiş olur. Bu durumda ifade onun risâleti ve nübüvvetine delil teşkil eder. İbn Abbâs ise bu beyanı şöyle tefsir etmiştir: Onlara, yani Mekkelilere misal olarak Mahzüm kabilesinden biri müslüman diğeri kâfir olan şu iki kardeşi anlat”. Onlar, Allah Teâlâ'nın Sâffât süresinde “Benim bir arkadaşım vardı” diye başlayıp “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür” diye belirttiği iki kişidir. iki kardeşten müslüman olanı malını tasadduk etmiş ve âhireti talep etmiş, diğeri de dünyayı istemişti!, İbn Mesüd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Söz konusu iki kişi kardeş idiler. Babalarından kendilerine miras mal kalmıştı. O malı bölüştüler. Bunlardan birisi malı ile dünyayı ve onun süsünü istemiş, diğeri ise kendine düşen malı tasadduk etmiş, âhireti talep etmiş ve yanında hiçbir mal kalmamıştı. Bunlar, sözü edilen yaklaşımı benimsemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat. Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekin, yani iki bahçe bitirmiştik. --- Dipnotlar: Beyzâvi ve Hâzin kendi tefsirlerinde İbn Abbâs'a isnat etmeksizin buna benzer bir rivayet nakletmişlerdir (bk. Mecmüa mine't-tefâsir, IV, 105-106). “İçlerinden biri şöyle der: “Benim bir arkadaşım vardı; Derdi ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi?” Ve ekler: ‘Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)? Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”.

Kehf 18:33

Bağların ikisi de yemişlerini, yani ürünlerini verip. Burada Allah Teâlâ “Âtetâ hamlehumâ” (O bağların ikisi de ürününü verip) dememiş, bahçe iki adet olduğu halde tekil kipini kullanarak O bağ yemişini vermiş demiştir. İkil yerine tekil kullanmak Arap dilinde mümkündür. Meselâ Arapçada “kilte’lmereteyni sâlihatâni” diyecek yerde “kiltel-mereteyni sâlihatun”, yani bu iki kadın salihadır” ve “Kilânâ sâlihâni” (otto LS) diyecek yerde “Kilânâ sâlihun” yani biz ikimiz salih kimseyiz” (64 pis) denebilir. Bunun şiirden de örneği vardır: Şair der ki: “Kilânâ şâirun min hayyin sıdkın - velâkinne'r-rahâ talüs-sikâlâ”142 İkimiz de aynı mahalleden şairiz. Fakat degirmenin üst taşı alt taşın üstündedir. Hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. Yani meyvesinden hiçbir şey eksiltmemişti. İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık. Yani iki bağın arasından sular akıtmıştık.

Kehf 18:34

34. “Böylece adamın bol ürünü oluyordu. Bu u ya konuşurken ona şöyle dedi: “Ben, servetçe senden daha zenginim; nüfusça da senden daha güçlüyüm.” Böylece adamın bol ürünü oluyordu. Birisi şu açıklamayı yapmıştır: “semer” kelimesini “sümur” şeklinde okuyanlara göre anlamı bol üna değil, malik olduğu bahçe ve başka her şey demek olur. [9] Aynı kelimeyi “semer” Saime okuyanlara göre ise meyve mânasına gelir. Bazıları da “es-semeru” ve “es-sümuru” kelimelerinin çoğullarının “es-simâr” şeklinde olduğunu söylemişlerdir”. En doğrusunu Allah bilir. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken, Yani onunla konuşurken veya kendisine cevap verirken ya da çekişip tartışırken ona şöyle dedi: Ben, servetçe senden daha zenginim; nüfusça da senden daha güçlüyüm. Bu beyanın hitaba başlangıç cümlesi olarak söylenmiş olması ihtimali yoktur. Çünkü başlangıç cümlesi olması isabetli değildir. Öyle anlaşılıyor ki arkadaşı ona tehdit yöneltmiş ve kendisini korkutmuş o da kendisine bunları söylemiştir. Ya da arkadaşına, Rabb'im bana âhirette şöyle verecek ya da bundan daha hayırlısını verecek demiş o da kendisine, ben, servetçe senden daha zenginim; nüfusça da senden daha güçlüyüm demiştir. Yani O, bana dünyada lütufta bulunmuş, beni sana üstün kılmıştır. Âhirette de üstün kılacaktır. Böyle dediği, “eğer senin iddian doğruysa “Orada bunun yerine daha iyisini bulurum” demesinden anlaşılmaktadır. Aksi takdirde bu cümlenin hitaba başlangıç cümlesi olması isabetli değildir. SO thiu GİB. 4 e) gaya ag

Kehf 18:35

Böyle bir böbürlenme içinde kendine kötülük ederek bağına girdi. İfadenin nefsine kötülük ederek mânasına ihtimali olduğu gibi, bedenine kötülük ederek mânasına olması da muhtemeldir. “Nefsine kötülük etme” cümlesinin “bedenine kötülük etme” anlamında kullanılması, nefsin işlediği suçtan dolayı onun “beden” kelimesinin kullanıldığı yerde kullanılması sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Bazıları “mâ ezunnu” fiiline, kesin olarak inanmam, bilmem anlamını vermişlerdir. Bazıları da bu fiilin “zannetmek” mânasında olduğunu ifade etmişler ve çünkü arkadaşı kendisiyle tartışıyordu. Bağının fâni olması ve kıyâmetin kopması konusunda tereddüt etti ve şüpheye düştü demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Hayatta olduğum sürece bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam, demiştir. Ya da sanki o helâke şahit olmamış, görmemiş ve bu cümleyi söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:36

Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum. Eğer senin iddia ettiğin gibi Rabb'imin huzuruna götürülürsem, söylediklerin doğru olduğu takdirde hiç şüphem yok ki orada daha iyisini bulurum. deldim cisien sikşen

Kehf 18:37

Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona hitaben, “Yoksa sen” dedi, “Seni topraktan, sonra nutfeden (sperm) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'a da mı inanmıyorsun? Yani aslını topraktan ve seni de spermden yaratan “daha sonra seni bir adam biçimine sokan” yani seni düzgün yaratan ve bir adam biçimine sokan “Allah'a da mı inanmıyorsun?” Mümin olanın arkadaşıyla bu konuda tartışması, onun öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmesi dolayısıyla olabilir. Yani sen Allah Teâlâ'nın öldükten sonra diriltmeye ve yeniden yaratmaya kâdir olduğunu inkâr edip küfre mi giriyorsun? Halbuki O, senin aslını topraktan ve nefsini de nutfeden (sperm) yarattı. Sen öldüğün ve helâk olduğun zaman toprak ve suya dönüşeceksin. O aslını topraktan ve nefsini sudan yaratmaya kâdir olduğuna göre seni yeniden yaratmaya da ve toprak ve su olduktan sonra yeniden diriltmeye de kâdirdir. Mümin olanın arkadaşıyla tartışması, Allah'ın hikmetini inkâr etmesi dolayısıyla da olabilir. Bu durumda arkadaşına şöyle demiş olur: yüce Allah senin aslını topraktan, nefsini nutfeden (sperm) yarattı sonra seni düzgün bir şekilde yaratıp bir adam biçimine koydu. Cenâb-ı Hak seni diriltmese ve yeniden yaratmasa, belirttiği şekliyle aslını ve seni yaratması anlamsız ve hikmet dışı olur. Çünkü bir kimse bir bina yapsa sonra onu yararlanma kastı olmaksızın yıksa bu binayı ilk başta boşa yapmış, serserice, akılsız ve hikmet dışı bir iş yapmış olur. İşte senin ve aslının, daha sonra yeniden yaratılman söz konusu olmaksızın varedilmesi de aynen böyle akılsızlık ve hikmet dışı bir iş olur. Bu Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında belirttiği husustur: “Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız 1 Allah Teâlâ onların huzuruna dönmeleri söz konusu olmaksızın yaratılmalarını “boş yere” bir iş olarak nitelemektedir. Mümin olanın arkadaşıyla tartışması onun Allah'tan başkasına ibadetini akılsızlık olarak kabul etmesi sebebiyle de olabilir. Bu durumda arkadaşına şöyle demiş olur: Aslını topraktan ve nefsini nutfeden (sperm) yaratan sonra da seni düzgün bir adam biçimine sokan varlığın nimetini inkâr edip de nimetlerinin şükrünü başkalarına yapıp O'ndan başkasına mı kulluk ediyorsun? Mümin olanın arkadaşıyla tartışması şu üç sebepten birisi dolayısıyla olabilir. Ya Allah'ın kendisini diriltmeye ve yeniden hayat vermeye olan gücünü inkâr etmesi ya yeniden dirilmedeki hikmetini kabul etmemesi ya da nimetlerini inkâr edip O'dan başkasına şükretmesi sebebiyle olabilir. En doğrusunu Allah bilir. ES NİZİ İNŞ za ÉSI --- Dipnotlar: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi san-

Kehf 18:38

Halbuki O Allah benim Rabb'imdir. Mümin olan sanki şöyle diyor: Halbuki senin aslını topraktan ve nefsini nutfeden (sperm) yaratan o Allah benim Rabb'imdir. Ve ben Rabb'ime hiçbir şeyi ortak koşmam. el-Halil, “lâkinnâ” ifadesinin “lâkinni ene” “fakat ben diyorum ki O Allah benim Rabb'imdir” takdirinde olduğunu söylemiş ve cümlenin “İnni ene ahüke” '“, yani ben gerçekten senin kardeşinim cümlesine benzediğini ifade etıniş, “ene” kelimesinden “elif” harfini düşürdüklerini ve ama “nun” harfinden sonra da yazdıklarını belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. OZON aL YI YAZ GE İEİZ LİZSA Yİ

Kehf 18:39

39. “Keşke bağına girdiğinde, Mâşallah! Güç yalnız Allah'ındır” deseydin! Eğer malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan” Keşke bağına girdiğinde. Keşke bağma girseydin, Allah Teâlâ'nın kudretine ve otoritesine baksaydın da Mâşallah! Güç yalnız Allah'ındır” deseydin. Ya da Keşke bağına girdiğinde Allah'ın sana nimet olarak verdiklerine baksaydın da O'na şükretseydin, benimle alay etmekle meşgul olmasaydın, benim durumumun zayıflığına ve elimin acizliğine bakmasaydın ve bana karşı övünmekle vakit geçirmeseydin! Eğer malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan cümlesi de buna benzer olarak söylenmiş bir cümledir. “İn terani ene ekalle minke” cümlesinde “ekalle” kelimesi mansuptur. Çünkü kelime “in terani” fiiline bağlıdır. “Ene” kelimesi cümle yapısı bakımından herhangi bir kelimeyle irtibath değildir. Bu durumda “ekalle” kelimesi, fiilin mef'ülü olarak mansup olur. Fakat 34. âyette geçen “ene ekseru” " cümlesinde “ekseru” “ene” kelimesinin haberidir (yüklemi). Bu yüzden merfu olmuştur. Bundan sonra mümin arkadaş, ifadesinin devamında isteğini, Rabb'inden umudunu ve korkusunu zikretmekte ve şöyle demektedir:

Kehf 18:40

Ben de Rabb'imin, senin bağından daha iyisini bana vereceğini umuyorum. Allah senin bağına gökten âfetler, yani bahçene gökten âfetler gönBEM derir de. JMüfessirler “husbân” kelimesinin azap mânasına geldiğini söylemişlerdir. Ancak Ebü Bekir el-Esam bu cümleye, yapıp ettiklerinin" hesabı olarak gökten azap gönderir mânası vermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: Gönderilen azap, o kişinin inkârına karşılık olan cezasıdır. Söz konusu ceza, Allah Teâlâ'nın helâk ettiği iki bahçe konusunda belirtilmiştir. Çünkü yüce Allah, “Onların iki bahçesini, acı yemişli, ılgınlı ve birkaç da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik” diye başlayan beyanını “işte böyle cezalandırdık”! diyerek bitirmektedir. Ebü Avsece “husbân” kelimesine “azap” anlamı vermiştir. “Husbân” küçük oklar” demektir. “Husbâne” de kelimenin tekilidir!“. Bağ boş ve kaygan bir zemin haline gelebilir. Ebü Avsece “sa'iden zelekâ” terkibine “üzerinde bitki olmayan zemin” mânası vermiştir. “Zelekan” dümdüz demektir. İbn Kuteybe “es-sa'id” kelimesine dümdüz pürüzsüz yeryüzü, “ez-zelak” kelimesine de “ayakların kaydığı zemin” mânası iLE ua.

Kehf 18:41

Yahut bağının suyu dibe çekilir de. Bu beyan iki anlam gelebilir. Bunlardan birincisi şudur: Allah senin bağına gökten âfetler, yani azap gönderir de bahçen boş ve üzerinde hiçbir bitkinin olmadığı kaygan bir zemin haline gelir. İkincisi de şudur: Allah, bahçenin suyunu giderir ve bu sebeple bahçen helâk olur. Çünkü bahçelerin helâki, önce suyunun çekilmesiyle sonra da üzerine azap inmesiyle meydana gelir. Bir daha onu aramaya bile gücün yetmez. Bu beyan da iki mânaya gelebilir. Birincisine göre öyle bir hale düşersin ki (su vardır ama) almaya gücün yetmez ya da öyle bir duruma düşersin ki (su yoktur) bulmaya gücün yetmez. FER IE si) Gay EŞE

Kehf 18:42

19142. “Çok geçmeden adamın ürünleri (felâketlerle) kuşatıldı. Sahibi, çardakları yere çökmüş haldeki bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü çırpınmaya başladı. Ak diyordu, “Keşke ben Rabb'ime hiçbir şeyi ortak koşmamuş olsaydım! “Uhita bi semerihi” ürünleri helâk edildi demektir. Sahibi, çardakları yere çökmüş haldeki bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü çırpınmaya başladı. İnsanların adetleri böyledir. Bir hüsrana ve musibete uğradıkları zaman kaybettiklerine içleri yanarak ellerini oğuşturur dururlar. © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 267. Çardakları yere çökmüş haldeki bağı. Âyette yer alan “hâviyetün alâ urüşihâ” sözüne “çardakları üzerine çökmüş bağı” anlamı verileceği söylenmiştir. “Hâviye” kelimesinin “bereketi gitmiş” mânasına gelmesi ihtimali de vardır. Ah diyordu, keşke ben Rabb'ime hiçbir şeyi ortak koşmamış olsaydım! Eğer bu sözü dünyada söylemişse tövbe ettiği anlamına gelir. Çünkü tövbe, yaptıklarına pişmanlık duymak demektir. Bazıları da bu hayıflanmayı âhirette yapacağını ifade etmişlerdir. Eğer âhirette söyleyecekse, o zaman kendisine hiçbir faydası olmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Âhirette bütün kâfirler iman edecek, fakat imanları fayda vermeyecektir.

Kehf 18:43

Ona Allah'tan başka yardım edecek yandaşları da yoktu; kendisi de (bu felâkete) engel olamadı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan, “Ben, servetçe senden daha zenginim; nüfusça da senden daha güçlüyüm” cümlesinin karşıtıdır. Bu durumda mâna, sözü edilen zafer, ona Allah'ın azabına karşı fayda vermedi ve belirtilen malla kendi kendine muzafter olamadı şeklinde olur.

Kehf 18:44

İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allaha mahsustur. Âyette geçen “hunâlike” (duts) kelimesini bazıları “işte burada” diye tefsir ederken, bazıları da Allah'ın dostluğu işte böyledir şeklinde anlamışlardır. Öte yandan kelimenin okunuşu ve tevili konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları âyeti “elVelâyetü lillah” (4 gyglı) şeklinde okumuş ve buna “dostluk Allah'a mahsustur” anlamını vermişlerdir. Aynı kelime İbn Mesüd mushafında da aynen böyledir: “Hunâlike'l-velâyetü lillâhil-gafüri ve huve'l-hak” İşte burada dostluk, bağışlayan Allah'a mahsustur. Ve O, haktır. Hafsa'nın mushafına göre âyet-i kerime “Ve hunâlike'l-mülkü ve'l-vilâyetü lillâhi l-gafûri zir-rahmeti” Ji (65 yaall GAY, ALIN Ukas) şeklindedir. Bu durumda mâna şöyle olur: İşte burada otorite ve hükümranlık, rahmet sahibi mağfiret eden Allaha mahsustur. Bazıları âyeti “lillâh”I-hakku” şeklinde okumuştur ki bu durumda anlamı şöyledir: Hak olan hükümranlık Allaha mahsustur"55, “Velâyet” dostluk anlamına gelen “el-muvâlât” kökündendir. Jİbn Abbâs (r.a) der ki: “Allaha dost olmayan, O'na iman etmeyen ve O'nun hak olduğunu bilmeyen hiçbir kimse yoktur” “el-vilâyet” Hafsa ve Übeyy'in kırâatinde zikredildiği üzere otorite ve hükümranlık anfamınadır.. Âyet şeklinde okunmuştur. Bu durumda mânası “işte burada dostluk Allaha mahsustur. Ve o haktır” şeklinde olur. Âyet (LY Su Mükâfatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren yine O'dur. Yani bu müminin dünyada alacağı sevap, âhirette en üstün sevap olur ve akıbeti de bu kâfirin akıbetinden daha güzeldir. 32. âyetteki “misâl”in'5“ Resül-i Ekreme zikredilmesi -En doğrusunu Allah bilir- onun risâletine delil, Allah'ın tevhidine, kudretine ve hükümranlığına bir hüccet olmasındandır. IGS EGI tai teo 5 e

Kehf 18:45

Onlara dünya hayatının örneğini de ver: O gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Bu örneğin verilmesinin sebebi konusunda tevil ehli alimler ihtilaf etmişlerdir. Bir müfessir, bu örneğin müşrik Araplar için verildiğini belirterek, çünkü onlar dünyanın fâni olacağını ve bir gün helâk olacağını inkâr ediyorlar ve asla yok olmayacağını söylüyorlardı demiş, sonra da şöyle devam etmiştir: Fani ve helâk olduğunu gözleriyle gördükleri bitki ve başka nesneler, dünyadan bir parçadır. Dünyanın bir parçasının fâni ve helâk olması ihtimal dâhilinde olduğuna göre bunların dışındakiler de böyle olacaktır. Bir başkası da şöyle demiştir: Bu örneğin verilme sebebi, dünya sakinlerinin ve onu talep edenlerin dünyalık elde ettikleri ve ondan yararlanmak ve faydalanmak istedikleri zaman ( buna engel olunmasıdır. Âyette işaret edilen durum, çiftçilerin ekini elde etmek ve ondan yararlanmak istemeleri sonra da o üründen yararlanmalarının ve maksatlarına ulaşmalarının önüne geçilmesine benzer. Dünya da böyledir. Onu talep edenlerle dünyalık arasına engel konulur. Başka bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: Dünya hayatının adı geçen bitkilerle örnek verilmesinin sebebi, bunların dünya sakinlerine süslü gösterilmeleri ve güzel kılınmaları içindir. Çünkü dünya bitkileri onlar için süslenir ve güzelleştirilir. Sahiplerinin hoşuna giden kendileri için süslenen, sonra da bozulan ve helâk olan bitki gibi. İşte dünya da böyledir. Bu bir başka âyette beyan edilen husustur: “Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir”5. Dünya ve içindekiler de böyledir. Dünyada ne varsa âfete ve fesada mâruz kalmaktan uzak değildir. Âyette sözü edilen örneğin, birçok hikmet ve delil yönü vardır. Bunlardan birincisi, verilen örneğin düşünüp de ibret alanlar ıçin ibret ve öğüt ihtiva etmesidir. Bunun yanında âlemin hâdis (sonradan olma) olduğunu ve onu yoktan var eden bir varlık bulunduğunu inkâr eden, âlemin fâni olduğunu ve öldükten sonra dirilmeyi de kabul etmeyen inatçıları ve böbürlenenleri bağlayan bir delil olma özelliği taşımasıdır. Âlemin hâdis olmasına (sonradan olma) gelecek olursak, onlar âlemdeki eşyanın teker teker yokken var olduklarını gözleriyle görünce âlemin bütünüyle böyle olduğunu anlarlar. Verilen örnek, onlara ayrıca âlemdeki varlıkların fâni olduğunu hatta yok olup giderken hiçbir eserinin kalmadığını, sonra da yok olanın aynısının (yeniden) var olduğunu göstermektedir. Bu durum, âlemdeki varlıkların bir kısmında zuhur edince tümünün de böyle olduğu anlaşılır. Âlemin hâdis ve fâni olduğu ortaya çıktığına göre mutlaka onu yoktan var eden bir varlık olmalıdır. Âyette verilen örnek, öldükten sonra dirilmenin vuku bulacağını da göstermektedir. Rızıkların, ağaçların, bitkilerin ve başka nesnelerin yenilenip durduğunu ve yok olduktan sonra eskisi gibi tekrar vücut bulduğunu gözlerinin önüne sermektedir. Bu eşyanın varedilmesinde asıl hedefi teşkil eden âlemin yeniden yaratılması da bunun gibi olacaktır. Bu durum, yeniden iade edilmeye başka varlıklara nazaran kendilerinin daha uygun olduğunu gösterir. Çünkü başka varlıkların yaratılmasında asıl maksat kendileridir. Söz buraya gelmişken şunu da belirtelim: Bilginler, belli bir amaç ve sonuç söz konusu olmaksızın sırf helâk olsun diye bir şeyi yaratmanın ve yok etmenin anlamsız olduğu ve bunun hikmetle bağdaşmadığı noktasında ittifak etmişlerdir. Ölümden sonra dirilme ve yeniden yaratma olmasa Allah Teâlânın onları yaratmasında hiçbir hikmet olmazdı. Çünkü bu durumda yaratması sadece yok olup gitmek amaçlı olurdu. [ ]O gökten indirdiğimiz bir su gibidir; yerdeki (onu emen) bitkiyle karışmış. Bu beyan, Allah Teâlâ'nm bilgisini, kâinatı idare etmesini ve kudretini göstermektedir. Çünkü O, gökten su indirdiğini ve bunun bitkiyle karıştığını haber veriyor. Suyun özelliği, bitkiye karıştı mı onu boğmak ve çürütmektir. Ama karıştığı bitkiyi çürütmediğine aksine canlandırdığına göre bu bize suda Allah'tan başka kimsenin bilmediği bitkiye hayat veren bir özellik olduğunu ve bir de O'nun zatıyla âlim olduğunu gösterir. Kâinatı idare ettiğinin delili ise aralarında bunca mesafe olduğu halde göğün menfaatleriyle yeryüzünün menfaatlerini birbirine bağlamasıdır. Bu durum bize Cenâb-ı Hakkın birliğini, zatıyla çok bilen, planlayıcı ve kâdir olduğunu göstermektedir. Sözü edilen hadiselere ve yok etmeye kâdir olan zat, yeniden hayat vermeye ve öldükten sonra diriltmeye de kâdirdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra (zamanı gelince) bitki rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Âyette geçen “heşimen” kelimesine “kurumuş, çöp haline gelmiş” mânası verilmiştir. Allah, her şeyi yapabilecek güçtedir. “Muktedir” kelimesi, “gücü yetme” fiilinden olup “iftiâl” babındandır. Ebü Avsece “fe asbaha heşimen” âyetindeki “heşimen” kelimesine, kurumuş, çürüyüp gitmiş mânası vermiştir. İbn Kuteybe de “Erkeklere Hâşim ismi bu sebeple verilmiştir” demiştir. Ebü Avsece “tezrühu'r-riyâh” cümlesine “rüzgârların uçurduğu” anlamını vermiştir. İbn Kuteybe ise aynı cümleye “De ki: “Rabb'im onları un ufak edip savuracak”"58 âyetinde olduğu üzere “rüzgârların un ufak edip savurduğu”! mânasını vermiştir. yer Se SAZ BAM ge öz --- Dipnotlar: “Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlaita birçokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çittçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline

Kehf 18:46

[Servet ve Oğulların Dünya Hayatının Süsü Olduğu] Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise. Bu beyan, insanların eğilimlerine göre söylenmiş bir cümledir. Dünyada hedefi bol mal ve oğullar olan kimse için bunlar dünya hayatının süsüdürler. Belirtildiği gibi kendisi fâni ve gidici bile olsa bu böyledir. Dünyada hedefi iyi davranışlar ve âhiret olan kişi için de bunlar ebediyen kalıcı olan şeylerdir. (SJKalıcı olan iyi davranışların ne olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Birisi, bunların “Sübhânallâhi velhamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber au Yi as Y) tesbihi olduğunu söylemiştir. Bu tesbihi ve hamdi okuyan kişi, “Allah Teâlâ'yı tesbih ederim. Hamd Allaha mahsustur. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah'tan başka güç ve kuvvet yoktur” demiş olur. Hz. Peygamber'den nakledilen haberlerden biri bu doğrultudadır. Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Elâ ve inne sübhânallâhi velhamdu lillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber hiye'l-bâkıyâtu's-sâlihât”, Yİ olall oLa a Çİ ii YI 4) Y), yani “Dikkat edin! Allah'ı tesbih ederim. Hamd Allaha mahsustur. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah en büyüktür cümleleri kalıcı olan iyi davranışlardır”, Bir habere göre Resül-i Ekrem sahâbilerine “Kalkanınızı alınız” der. Sahâbiler “Üstümüze gelmekte olan bir düşman var da ona karşı mı?” diye sorduklarında Resülullah (a.s.) “Kalkanınızı cehennem ateşine karşı alınız. 'Sübhânallâh, velhamdu lillâh ve lâ ilâhe illallâh, vallâhu ekber velâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh deyiniz. Çünkü bunlar, öne geçiren, geri bırakan ve kalıcı olan iyi davranışlardır” cevabını verir"“!, Bir başka rivayete göre Hz. Peygamber Ebud-Derdâ'ya şöyle demiştir: “Onları al, Onlarla arana engel konulmadan önce kabul et. Çünkü bu kelimeler, kalıcı iyi davranışlardır. Ve cennet hazinelerinden bir hazinedirler” Ebu'd-Derdâ “Nedir onlar ey Allah'ın resülü?” deyince Resül-i Ekrem yukarıdaki duayı “Sübhânallah”tan başlayıp sonuna kadar okumuştur. Eğer sözü edilen haberler sahihse bu konuda esas alınması gereken asıldır ve bundan başka bir açıklama yapmak caiz olmaz. Bir başkası ise şöyle demiştir: Âyette geçen “el-bâkıyâtu's-sâlihât” beş vakitte kılınan namazdır. İbn Abbâs ve daha başkasının görüşü bu doğrultudadır'©, Bu iki ihtimalden hangisi olursa olsun içinde diğerinin mânasını bulundurmaktadır. Çünkü bunların her biri gerçekte hayırların ve ibadetlerin tüm çeşitlerini kendisinde toplamaktadır. Çünkü “sübhânallah” demek, Rabb'i her türlü kusurdan ve noksanlıktan tenzih etmek demektir. “Elhamdu lillâh” Allah'tan mahlükata ulaşan her türlü nimete karşılık O'na övgü ve başkasını değil kendisini hamde ve övgüye lâyık görmek anlamına gelir. “Lâ ilâhe illallâh” ise, O'dan başka mâbut olmadığı, O'ndan başkası ibadete lâyık değildir demektir. “Allâhu ekber” ifadesine gelince; JO'nun hakkında söylenen her şeyden yüce olduğunu ifade etmek ve yaratılmış olma vasıflarının tümünün kendisinde bulunmadığını belirtmek anlamına gelir. “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” ise O'ndan başkalarından yüz çevirmek ve beklentiyi kesmek, her şeyi tamamıyla kendisine havale etmek ve O'na teslim olmak demektir. Bu kelimelerden her biri, -belirttiğimiz gibi- aslında ibadet ve hayırların tüm çeşitlerini kendinde toplar. Namaz da böyledir. Bütün ibadet çeşitlerini bünyesinde toplar. Çünkü kul namazda organlarından her birini namazın bütün intikallerinde kullanır. Netice olarak namaz, bütün ibadetleri bünyesinde toplamış olur. “el-Bâkıyâtu's-sâlihât” esas itibariyle hayırların ve itaatların tamamı demektir“, Çünkü Allah Teâlâ, Kurânda birçok âyette hakkı kalıcı ve sabit olmakla, bâtılı da butlan, yok olup tükenmek ve gitmekle nitelemektedir. Allah'ın şu beyanları bu konuya dairdir: “İşte Allah hak ile bâtıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir”!©, “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti”1“, Ve benzerleri. İşte “el-bâkıyâtu's-sâlihât” bu doğrultuda kalıcıdır ve Rabb'inin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır. Yani onların umdukları en hayırlı şeydir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilir: Rabb'inin nezdinde sevapça daha hayırlı demek, insanlara sevap olarak verilecek şeyin en hayırlısı anlamına gelir. Ümit bağlamaya daha lâyıktır meâlindeki beyan da insanların yaptıkları amellerden kıyâmet günü ümit bağladıkları şeyin en hayırlısı demektir. En doğrusunu Allah bilir. Jwusj sor, --- Dipnotlar: © o Hâkim, el-Müstedrek, I, 541. Hâlid b. Ebü Umrân'ın nakline göre Resül-i Ekrem şöyle demiştir: “Çünkü onlar, kıyâmet günü kulu öne geçirici, takip edici ve uzaklaştırıcı olarak gelirler. Ve onlar kalıcı olan iyi davranışlardır? (bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 107). “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh”ın cennetin hazinelerinden birisi olduğunu belirten birçok hadis gelmiştir. Taberi, Câmi'wl-beyân, XV, 165. Fakat İbn Abbâsa nispet edilen başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlere göre o, “el-bâkıyâtu's-sâlihât”ın “Sübhânallâhi, ve'l-hamdu lillâhi, ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber” olduğunu söylemiştir (bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, XV, 166).

Kehf 18:47

47. Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün. Onları da (dirilttiklerimizi) hiçbirini geride bırakmaksızın mahşerde toplamış olacağız.” [Kıyâmetin Dehşeti] (Düşün) o günü ki dağları yürütürüz. Allah Teâlâ burada kıyâmet gününün ne denli dehşetli ve korkunç olacağını onlara hatırlatıyor. Çünkü dünya hayatında görmüş oldukları en sabit şey (dağlar) o günün dehşeti ve korkunçluğu karşısında yerinden oynayıp yürüyecek ve en katı nesneler kırılıp dökülecektir. [ ]Sözü edilen katı ve sabit nesneler, dağlardır. Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle beyan buyurur: “O gün insanlar sağa sola dağılmış kelebekler gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”. Bir diğer âyetin meâli şöyledir: “Dağlar savrulan kum yığınları halini alır”“, Allah Teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurur: “Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler”, Yüce Allah bir başka âyette de konuya dair şöyle buyurur: “Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman”. Bunlara benzer daha birçok âyet vardır. Yüce Allah o günün dehşetinin ve korkunçluklarının ne derece olacağını onlara hatırlatmaktadır. Çünkü dünyadaki en sabit, en katı ve şiddetli nesneler (dağlar), sözü edilen şekilde yürüyecektir. Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği bu dehşet ve korkunç durumdan daha hafifi karşısında bile insanların nefisleri duramaz. O halde adı geçen bu dehşet ve korkunç durum karşısında evleviyetle duramaz. Hz. Müsânın başından geçen olaya bakıldığında bu durum gayet açık olarak görülür. Hz. Müsâ insanların en çetini ve en güçlüsüydü. Ama (Tur) dağının yerle bir olması karşısında dayanamadı ve bayılıp yere düştü'”. Ne var ki yüce Allah o gün insanları dirilttikten sonra bir daha ölmeyeceklerine hükmetmiştir. Yoksa insan nefsi, sözü edilen bu dehşetlerden daha hafif olanları karşısında bile dayanamaz. Öte yandan dağların sözü edilen durumları değişik hal ve zamanlarla ilgilidir. Belirtildiği gibi o günün başlangıcında dağlar yürüyecek ve onlar dağları durmadıkları halde duruyormuş gibi göreceklerdir. Sonra onlar savrulan kum yığınları halini alacaklardır. Daha sonra da atılmış renkli yüne dönüşeceklerdir. Sonra da parçalanıp toz duman haline gelecektir. Dağlar, şiddet ve dehşetin miktarına uygun çeşitli durumlar ve vakitlerde belirtilen hallere göre şekil alacaktır. En doğrusunu Allah bilir. (lÖte yandan “Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler”! meâlindeki beyan açısından şöyle bir ihtimal daha vardır. O günün dehşetinden dağlar, bulutlar gibi hareket ettikleri halde sanki duruyorlarmış gibi gözükür. Dünyada da korku ve dehşet sebebiyle bunun aynısı görülebilir. İkinci bir ihtimale göre dağlar bir araya gelmesi ve üst üste binmesi sebebiyle de duruyormuş gibi görülebilir. Dünyada da yürüyenler kalabalık ve izdiham nedeniyle duruyormuş ve yürümüyormuş gibi görülebilirler. Meselâ büyük bir ordu giderken dışardan bakan orduyu yürümüyormuş ve olduğu yerde duruyormuş gibi görebilir. İşte dağların durumu da aynen böyle olacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan âyette sözü edilen bu korkunç durumların kâfirler ve isyankârlar için söz konusu olması da muhtemeldir. İman edenler ve ihsan mertebesine ulaşanlar ise “Rabb'imiz Allah'tır deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: “Korkmayın, kederlenmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!” meâlindeki beyanda belirtildiği gibi bu korkunç durumlardan güven ve afiyette olacaklardır. Yeryüzünü dümdüz görürsün. Yani yeryüzünü üzerinde bina, ağaç, dağ, taş ve hiçbir şey bulunmaksızın dümdüz olmuş görürsün. “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün” meâlindeki beyanda belirtildiği gibi yeryüzü dümdüz hale gelir. Yeryüzünü dümdüz görürsün meâlindeki beyanı “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar” meâlindeki beyanda belirtildiği gibi dünya sakinleri, O'nun huzuruna çıkacaklar anlamında olması da ihtimal dâhilindedir. Onları da (dirilttiklerimizi) hiçbirini geride bırakmaksızm mahşerde toplamış olacağız. Yani “De ki: Hem öncekiler hem sonrakiler; bilinen bir günün belirlenmiş bir vaktinde mutlaka bir araya getirilecekler!”'7 meâlindeki beyanda anlatıldığı üzere onların tümünü bir araya toplayacağız. --- Dipnotlar: “O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır” (el-Müzzemmil, “Yer şiddetle sarsıldığı zaman; Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman” (el“Müsâ, tayin ettiğimiz vakitte (Tür'a) gelip de Rabb'i onunla konuştuğunda o, “Rabb'im! Bana görün; sana bakayım” dedi. Rabb'i, “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin” buyurdu. Rabb'i o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Müsâ da bayılıp düştü”. Mâtüridi merhum yukarıda geçen el-Vâkıa süresinin 56/4-6 âyetlerine işaret etmektedir.

Kehf 18:48

48. “Artık hepsi sıra sıra senin Rabb'inin huzuruna çıkarılmışlardır. (Onlara): Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız gibi (tek başınıza) bize geldiniz. Oysa size asla bir buluşma zamanı tayin etmediğimizi sanmıştınız Artık hepsi sıra sıra senin Rabb'inin huzuruna çıkarılmışlardır. Bazıları bu âyete, artık onların tümü birden Rabb'inin huzuruna çıkarılmışlardır anlamı vermişlerdir. Artık hepsi sıra sıra senin Rabb'inin huzuruna çıkarılmışlardır meâlindeki cümlenin hesap vermek için çıkarılmışlardır mânasında olması da muhtemeldir. Bazıları da bu âyete “O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir”” meâlindeki beyanda belirtildiği üzere, onlar makamlarına arzedileceklerdir, mânası vermişlerdir. Âyette sözü edilen “Allah'a arzedilme”nin Cenâb-ı Hakk'a dünyada ve âhirette her hâlükârda ve her zaman arzedilip durdukları halde o gün gerçekleşme ihtimali vardır. Allah Teâlâ kendine arz olunmayı ve kıyâmeti inkâr ve ikrar edenleri bildiği halde bu olayın âhiret günü gerçekleşmesi ihtimal dâhilindedir. )Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi “Hepsi Allahın ES huzuruna çıkacaklar”!”, “O gün iş Allah'a kalmıştır”, Yani iş her vakit Allaha aittir. Aynı şekilde onların her türlü durumda “Allaha gizli kalan hiçbir şeyleri” olmayacaktır’. Bu ifadeler, herkesin Allah Teâlâ'ya arzedileceğini ifade etmektedir. Fakat o günün özel olarak Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi, âhiret günü Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetini ve hükümranlığını tanıyacak ve hakikatini bilecek olmalarından dolayıdır. İşte Allah Teâlâ'nın huzuruna o gün çıkarılacaklarının belirtilmesi de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız gibi (tek başınıza) bize geldiniz. Bu ifade birkaç mânaya muhtemeldir. Bir ihtimale göre mâna şöyle olabilir: Sizi dünyada ilk defasında yarattığımız zaman yaratılışınızın (emrimize) icabet ettiği gibi (davetimizi) kabul ve bizi ikrarla geldiniz. İkinci ihtimal de şudur: Dünyada iken sizler diriltileceksiniz, bir araya getirileceksiniz ve kıyâmet sizin için kopacak şeklindeki ifademize uygun olarak andolsun ki bize geldiniz. Üçüncü ihtimal, müfessirlerin söylediği şekildir. İlk baştaki halinize uygun olarak size yardım edecek yandaşlar ve destek verecek destekçiler olmaksızın Andolsun ki bize tek başınıza geldiniz. Bazıları da âyeti şöyle anlamışlardır: Size engel olacak mal ve destek verecek yandaşlar olmaksızın annelerinizin karnından nasıl çırıl çıplak ve yalınayak çıktıysanız andolsun ki öylece bize geldiniz. Bu mâna şu beyanda belirtilmiştir: “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız. Sizin hakkınızda ortaklarımız sandığınız şefaatçilerinizi de yanınızda görmeyeceğiz”!&, Oysa size asla bir buluşma zamanı tayin etmediğimizi sanmıştınız. Bu beyan, belirtilen dehşetli durumların ancak âsiler ve dirilmeyi inkâr edenler için söz konusu olacağını göstermektedir. Çünkü Allah 'Teâlâ ei size” kıyâmet günü “asla bir buluşma zamanı tayin etmediğimizi sanmıştınız” diye buyurmuştur. Bu ifade, ilk âyette belirtilen dehşetli ve korkunç hallerin müminler için değil âsiler ve fasıklar için söz konusu olacağını göstermektedir. Göğe ek gk OTE Diii ais VE lleó GAZ zzz --- Dipnotlar: “Evet, ceza günü nedir bilir misin? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allaha kalmıştır”. “O gün onlar, Allaha gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” (el-Mü'min,

Kehf 18:49

Artık kitap (amel defteri) ortaya konmuş. Bu beyanda geçen “kitap” kelimesini “hesap” olarak tefsir edenler olmuştur. Bunun meleklerin yazdığı amel defteri olması da muhtemeldir. Bu defter, ellerine verilecektir. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış olarak. Yani Mİ korkmuş ve ürkmüş olarak “Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş dediklerini görürsün” Bazıları şöyle demiştir: Amel defterine bakıp da çirkin amellerinin orada kaydedilmiş olduğunu görünce içinde olanlardan korkacaklardır. Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Kötü amellerimizden küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş! Yani hepsini muhafaza etmiş dediklerini görürsün. Âyete iyi ve kötü amellerden küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş anlamı da verilmiştir. “Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın” meâlindeki beyanın, insana karşılığının verileceği ve verilmeyeceği hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş, yani muhafaza etmiş anlamına gelmesi de muhtemeldir. Böylece dünyada iken yaptıklarını âhirette korunmuş, hiçbir şey atlanmamış ve kaybolmamış olarak karşılarında bulmuşlardır. Bazıları bu cümlenin meleğin sözü olduğunu söylemiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici”, yani muhafaza edici “olmasın!”, En doğrusunu Allah bilir. Rabb'in hiç kimseye haksızlık etmez. Yani herkese ameli kadar karşılık verir. Amelinden fazla da vermez, eksik de. Ya da müminin iyi amellerinden eksiltmez. Kâfirin yaptığı kötü amellerden hiçbirini sayıp dökmeden bırakmaz. Zulüm, dünyada bir şeyi konulması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Allah Teâlâ “Rabb'in hiç kimseye haksızlık etmez” yani herkese amelinin karşılığını verirken zâlim olmaz ve bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymaz demiş olmaktadır. İS İİ Yi ARA ESY gazel SAZ Ga 33

Kehf 18:50

50. “Hani biz meleklere, Âdem'e secde edin demiştik; İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi, Rabb'inin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler adına bu ne kötü bir tercih (Hz. Âdem ve İblis Kıssası] Hani biz meleklere, Âdem'e secde edim demiştik. Allah Teâlâ Âdem ve İblis kıssasından bazan daha fazla bazan daha eksik olarak Kur'ânda birçok yerde söz etmiştir. Kıssayı böyle anlatması ve tekrarlaması eski kitaplarda tekrarlanması ve mükerrer olarak anlatılmasındandır. Hadise Kur'ânda da o kitaplarda belirtildiği gibi anlatılmıştır ki bu Hz. Muhammed'in peygamberliğine delil olsun. Çünkü onlar Hz. Peygamber'in geçmişte indirilmiş olan kitaplardan habersiz olduğunu biliyorlardı. Ya da bu olay, Kur'âna muhatap olanların ihtiyaçlarından ve tekrar edilmesinden elde edecekleri faydalardan dolayı tekrar edilmiş de olabilir. Veya her zaman ve her durumda onlara öğüt ve uyarı olsun diye tekrarlanmış da olabilir. Bir olay, öğüt verme ve uyarı için tekrar edilir ve yeniden ondan bahsedilir. Bunun en doğrusunu Allah bilir. İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O cinlerdendi. Bu beyanın anlamı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Âyette İblis'in cinlerden olduğu ifade edilmiştir. Çünkü o cennetlerde çalışan cinlerdendi, bu yüzden cinlerden olduğu söylendi. Bazıları da şöyle demiştir: Meleklerin cin isminde bir kabilesi vardı. İblis işte bu kabiledendi. Bundan dolayı cinlerden olduğu söylendi. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: İblis bir an olsun asla meleklerden olmadı. Fakat o, yüce Allah'ın dediği gibi cinlerdendi. İblis, cinlerin atasıdır. O cinlerden Rabb'ine ilk karşı gelendir. Tıpkı Âdem'in insanların atası ve babası olduğu gibi. Buna göre İblis, cinlerin babası olmuş olur', Bazıları da “O cinlerdendi” meâlindeki cümleye o cinlerden oldu anlamını vermiştir. Aynı şekilde “ve kâne mine'l-kâfirin” “O kâfirlerden oldu” meâlindeki âyette de o kâfirlerden oldu” mânasını vermişlerdir. Bazıları âyeti şöyle tefsir etmişlerdir: O, Allah'ın ezeldeki ilmine göre cinlerdendi!#, Yani onun, Rabb'ine isyan edeceği ve Âdem secde etmeye direneceği vakit kâfirlerden olacağı Allah'ın ezeli ilminde vardı. Biz bu konuya daha önce belirtmiştik”. Rabb'inin emrinden dışarı çıktı. Âyette yer alan “feseka” fiili Rabb'ine inatla karşı geldi ve isyan etti şeklinde açıklanmıştır. “Fısk” kökünün asıl mânası, çıkmaktır. Yani İblis Rabb'inin emrinden çıktı demek olur. İbn Kuteybe de kelimeyi buna benzer şekilde açıklamış ve şöyle demiştir: 1 Taberi, Câmi'w-beyân, XV, 170. “fe feseka”, yani Rabb'ine itaattan çıktı. Arapça'da “feseka” kökü kullanılarak “fesaktü'r-rutabete” denir ki hurmayı kabuğundan çıkardım demektir! Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanmızdır. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir: Birinciye göre yüce Allah “min düni” derken kendisini kastetmektedir. Bu durumda sanki şöyle demiş olmaktadır: Şimdi siz beni bırakıp da onu ve izleyenleri mi dost, Rab ve ilâh ediniyorsunuz? Oysa onlar izin düşmanınızdır. [§]Onlar ilâh ve Rab değillerdir. Düşmanı Rab ve ilâh edinmek nasıl caiz olur? İkinci ihtimale göre yüce Allah “evliyâe min düni” ( derken, benim dostlarımı bırakıp da onu ve izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? demek istemiştir. Buna göre Allah Teâlâ âdetâ şöyle demiş olmaktadır: Şimdi siz benim dostlarımı bırakıp da onu ve izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Yani, nasıl oluyor da düşmanları dost ediniyor, size dost olanları bir yana bırakıyor ve dost edinmiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir. Zâlimler adına bu ne kötü bir tercih! Yani Rab'lerine ibadeti bırakıp İblise ibadet ve itaat etmeleri ne kötü! Bu, onlar için ne kötü bir bedel! Ya da zâlimler adına bu ne kötü bir tercih cümlesinin mânası, “dostlarının yerine ya da Rab'lerinin ilâhlığı ve rablığma bedel olarak düşmanlarını dost edinmeleri ne kötü!” şeklinde de olabilir. --- Dipnotlar: 18 “O direndi, büyüklendi ve kâfirlerden oldu”. Allah'ın ezeldeki ilminde cinlerdendi, Allah'ın ezeldeki ilminde cinlerden olacağı yer alıyordu.

Kehf 18:51

Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ bu ifadeyi Arap müşriklere söylemiştir. Çünkü onlar “Melekler Allah'ın kızlarıdır” demişlerdi. Taptıkları putların birer ilâh ve Allah'ın ortağı olduklarını söylemişlerdi. Yüce Allah da onlara, Ben onlara ne meleklerin, ne yeryüzünün ve ne de kendilerinin yaratılışını gösterdim. Onların kitapları yoktu. Ve onlar herhangi bir peygambere inanmış da değillerdi. O halde iddia ettikleri üzere meleklerin Allah'ın (İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'i-Kurân, s. 269. kızları, putların birer ilâh ve Allah'ın ortakları olduğunu nasıl bildiler? İlmin ve bilginin kaynağı gözlem, kitap ve peygamberlerdir. Arap müşrikler bu sayılan bilgi kaynaklarından herhangi birisine sahip olmadıklarına göre Rab'lerini nasil tanıdılar, Allah'ın oğlu ve ortakları olduğu yolunda söyledikleri sözleri neye dayanarak bildiler? Hasan-ı Basri bu yorumu benimsemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Arap müşrikler, İblis ve zürriyetini veli ve dost edindikleri için biz onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdik. Bu beyan “Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onu izleyenleri mi dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zâlimler adına bu ne kötü bir tercih!” meâlindeki beyanın sılasıdır. Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Bu beyana dair bir kaç yorum yapılmıştır. Yani nefislerini yaratırken onları hazır bulundurmadım. Çünkü onlar o zaman mevcut değillerdi. Göklerin ve yerin yaratılışında da hazır bulundurmadım. [§] Çünkü Allah Teâlâ gökleri ve yeri yarattığı zaman onlar hiçbir şey değillerdi. Ya da onlara göstermedim, yani ne göklerin ve yerin yaratılışını ve ne de kendilerinin yaratılışını nasıl planladığımı onlara bildirdim. O halde benim ilâhlığıma ve rablığıma nasıl ortak koşuyorlar? Ben bu hususta onlardan yardım dilemedim ki! En doğrusunu Allah bilir. [Yaratma Fiilinin Yaratılan Nesneden Başka Bir Şey Olması] Birçok kelâmcı bu âyeti bir şeyi yaratmanın başka, yaratılan o şeyin başka bir şey olduğuna delil olarak göstermişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ben onlara ne göklerin ve yerin yaratılışını ne de bizzat kendilerinin yaratılışını gösterdim. Halbuki onlar gökleri de görüyorlar, kendilerini de görüyorlar. Hatta Allah Teâlâ onlara “Yeryüzünde açık kanıtlar vardır. Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz?” diye onlara soruyor sonra da ne göklerin ve yerin ve ne de bizzat kendilerinin yaratılışını göstermediğini haber veriyor. Allah Teâlâ'nın kullandığı ifade, göklerin, yerin ve kendilerinin yaratılışının göklerden, yerden ve kendilerinden başka bir şey olduğunu gösterir. Ben yoldan çıkaranları yardımcı edinecek değilim. Bazıları bu âyete Ben iman ve hidâyetten saptıranları dinime yardımcı edinecek değilim. İkinci bir mâna da şöyledir: Ben kullarımı yoldan çıkaranları dinime yardım eden ya da dostlarıma destek olan kullarım edinecek değilim. Bazıları da şöyle demiştir: Ben âdemoğullarını yoldan çıkaranları, gökleri, yeri ve kendilerini yaratırken yardımcı edinecek değilim. Yüce Allah'ın kastettiği İblis ve onun soyudur. Ya da şu anlam verilebilir: Ben yoldan çıkaranları dost edinecek değilim. Onları ancak düşman edindim. Ben o yoldan çıkaranları dostlarıma yardımcı edinecek değilim. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Vâdim zâlimleri ji..,.14 ole selesi. Jei Z-A Jaz 1 Z İŞ --- Dipnotlar: © “Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır. Hatta kendinizde de. Hiç görmüyor musunuz?”.

Kehf 18:52

52. “Unutma ki bir gün Allah, Benim ortaklarım olduğunu ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın” buyuracak. Onları çağıracaklar fakat kendilerine cevap veremeyecekler; çünkü biz aralarına aşılamaz bir uçurum koyduk.” Unutma ki bir gün Allah, “Benim ortaklarım olduğunu ileri sürdüğünüz şeyleri çağırın! buyuracak. Allah Teâlâ “ortaklarım” ifadesini onların bâtıl iddialarına göre kullanmaktadır. Yoksa Cenâb-ı Hakk'ın ortakları yoktur. Onları çağıracaklar. Yani taptıkları putları çağıracaklar, fakat kendilerine cevap veremeyecekler. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Onlara bir vakitte cevap veremeyeceklerdir. Halbuki başka bir vakitte ise vereceklerdir. Verecekleri cevap şudur: “Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir diyecekler...” [§]Fakat Kendilerine cevap veremeyecekler meâlindeki EN cümle, dünyada iken putlara tapmalarından dolayıdır. Onlar ancak putların kendilerine şefaatçi ve yardımcı olmalarını istedikleri için tapıyorlardı. Tıpkı şu sözlerinde olduğu gibi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır!” Netice olarak fakat kendilerine cevap veremeyecekler meâlindeki “Ben seni insanlara önder yapacağım buyurmuştu. İbrahim, Soyumdan da deyince beyan, putlara tapmak suretiyle onlardan umdukları aracılık etme, yardımda bulunma, başlarına gelen belâları savma ve Allah'ın azabını engelleme gibi eylemleri yapamayacaklardır demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü biz onlarla putların aralarına aşılamaz bir uçurum koyduk. Bazıları âyette geçen “mevbık” kelimesine helâk yeri ve uçurum anlamını vermişlerdir. Bazıları da onlarla putları birbirinden ayıracak olan uçurumun cehennemde bulunacağını söylemiştir. Başka bazıları ise “el-mevbık” cehennemde bir vadidir demiştir. Bazıları da bunun cehennemde bir nehir olduğunu ileri sürmüştür. Bazıları ise buna şu mânayı vermiştir: Müşriklerle putlar arasındaki bağlantıyı, dünyada helâk olma yeri, uçurum kıldık. e yel er lapai mp! leş SUJI Öga 133

Kehf 18:53

Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar. Yani oraya gireceklerini öğrenecekler ve kesin olarak anlayacaklar. Fakat ondan kurtuluş yolu bulamayacaklar. Yani taptıkları putlar, onlardan cehennemi savuşturamayacaklardır. Ebü Ubeyde bu beyanı şöyle açıklamıştır: Fakat ondan kurtuluş yolu, yani dönüş yolu bulamayacaklar. Hakikaten biz bu Kur'ân'da insanlar için her türlü misali vermişizdir. “Sarrafnâ” fiilini, daha önce birçok yerde belirtmiş ve açıklamıştık!” “Min külli mesel” sözünün, iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi “Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur”, meâlindeki beyanda olduğu üzere “sıfat”, yani “yüce sıfatlar” demektir. İkinci ihtimale göre “min külli mesel” ifadesindeki “mesel” olduğu üzere “benzer” anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Onun benzeri hiç bir şey yoktur'. [§] Eğer “mesel” kelimesi “benzer” mânasına gelirse Cenâb-ı Hak, -en doğrusunu Allah bilir- sanki şöyle demiş olmaktadır: Biz bu Kur'ânda her türlü misali, onların görmedikleri şey hakkında bilgi sahibi olma ihtiyacında oldukları her şeyi açıkladık. Allah Teâlâ gördükleri veya bildikleri şeylerden örnek verdi ki onun vasıtasıyla görmedikleri şeyler hakkında bilgi sahibi olsunlar. Eğer “mesel” kelimesi “sıfat” anlamında olursa o zaman da Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir- sanki şöyle demiş olur: Biz bu Kur'ânda yapılan ve yapılmayıp sakınılan her şeye dair bir sıfat beyan ettik ki onun sayesinde haklarını ve vecibelerini, yaptıklarını ve yapmayıp sakındıklarını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir. Fakat insan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır. Müfessirler bu beyanı şöyle tefsir etmişlerdir: İnsan, yani kâfir, tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler”'”. İnsan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır meâlindeki beyanın anlamı, insanın yapısı, başka yapılara nispetle tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır mânasında gibi gözükmektedir. Çünkü cinlere Kur'ân ve âyetler okununca bahsedilen bir tartışma olmaksızın bunları kabul etmişlerdir. Tartışmadan kabul ettiklerini “Biz, doğru yolu gösteren harika bir okuma dinledik”? meâlindeki beyandan anlamak mümkündür. Melekler de böyledir. Onların da bu konuda kayda geçen bir tartışmaları ve münazaraları olmamıştır. İnsanoğlunun yapısından dolayı mücizeler ve deliller hakkında tartışmalar ve münazaralar zuhur etmiştir. Şu ilâhi beyanlar, bu kabildendir: “İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız””!; “Onlarla en güzel yöntemle tartış”; “Ehl-i Kitap'la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün”; “Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler”. Daha bunlara benzer çok âyet vardır. İnsanoğlundan kaynaklanan tartışmanın çokluğundan dolayı daha çok âyet ve delil indirmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu âyet, zikredilen nitelikte mücadeleye izin verildiğini ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur. O mutlak galiptir, hikmet sahibidir”. © “Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır”. “De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kuranı) dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu: “Biz, doğru yolu gösteren harika bir okuma dinledik ve ona iman ettik”. “İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız, fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız bir konuda niçin tartışıyorsunuz!” (Âl-i İmrân, 3/66).

Kehf 18:54

Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar. Yani oraya gireceklerini öğrenecekler ve kesin olarak anlayacaklar. Fakat ondan kurtuluş yolu bulamayacaklar. Yani taptıkları putlar, onlardan cehennemi savuşturamayacaklardır. Ebü Ubeyde bu beyanı şöyle açıklamıştır: Fakat ondan kurtuluş yolu, yani dönüş yolu bulamayacaklar. Hakikaten biz bu Kur'ân'da insanlar için her türlü misali vermişizdir. “Sarrafnâ” fiilini, daha önce birçok yerde belirtmiş ve açıklamıştık!” “Min külli mesel” sözünün, iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi “Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur”, meâlindeki beyanda olduğu üzere “sıfat”, yani “yüce sıfatlar” demektir. İkinci ihtimale göre “min külli mesel” ifadesindeki “mesel” olduğu üzere “benzer” anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Onun benzeri hiç bir şey yoktur'. [§] Eğer “mesel” kelimesi “benzer” mânasına gelirse Cenâb-ı Hak, -en doğrusunu Allah bilir- sanki şöyle demiş olmaktadır: Biz bu Kur'ânda her türlü misali, onların görmedikleri şey hakkında bilgi sahibi olma ihtiyacında oldukları her şeyi açıkladık. Allah Teâlâ gördükleri veya bildikleri şeylerden örnek verdi ki onun vasıtasıyla görmedikleri şeyler hakkında bilgi sahibi olsunlar. Eğer “mesel” kelimesi “sıfat” anlamında olursa o zaman da Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir- sanki şöyle demiş olur: Biz bu Kur'ânda yapılan ve yapılmayıp sakınılan her şeye dair bir sıfat beyan ettik ki onun sayesinde haklarını ve vecibelerini, yaptıklarını ve yapmayıp sakındıklarını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir. Fakat insan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır. Müfessirler bu beyanı şöyle tefsir etmişlerdir: İnsan, yani kâfir, tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler”'”. İnsan tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır meâlindeki beyanın anlamı, insanın yapısı, başka yapılara nispetle tartışmaya çok düşkün olan bir varlıktır mânasında gibi gözükmektedir. Çünkü cinlere Kur'ân ve âyetler okununca bahsedilen bir tartışma olmaksızın bunları kabul etmişlerdir. Tartışmadan kabul ettiklerini “Biz, doğru yolu gösteren harika bir okuma dinledik”? meâlindeki beyandan anlamak mümkündür. Melekler de böyledir. Onların da bu konuda kayda geçen bir tartışmaları ve münazaraları olmamıştır. İnsanoğlunun yapısından dolayı mücizeler ve deliller hakkında tartışmalar ve münazaralar zuhur etmiştir. Şu ilâhi beyanlar, bu kabildendir: “İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız””!; “Onlarla en güzel yöntemle tartış”; “Ehl-i Kitap'la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün”; “Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler”. Daha bunlara benzer çok âyet vardır. İnsanoğlundan kaynaklanan tartışmanın çokluğundan dolayı daha çok âyet ve delil indirmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu âyet, zikredilen nitelikte mücadeleye izin verildiğini ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur. O mutlak galiptir, hikmet sahibidir”. © “Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır”. “De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kuranı) dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu: “Biz, doğru yolu gösteren harika bir okuma dinledik ve ona iman ettik”. “İşte siz böylesiniz; hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız, fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız bir konuda niçin tartışıyorsunuz!” (Âl-i İmrân, 3/66).

Kehf 18:55

Kendilerine hidâyet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rab'lerinden mağfiret talep etmekten alıkoyan şey sadece öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini, beklemeleridir. Yani insanların iman etmelerine engel olan şey, dik kafalılık ve inattan başkası değildir. Çünkü Allah Teâlâ onlara o kadar çok delil ve mücizeler göstermiştir ki inat etmeseler ve dik kafalı olmasalar (hakkı) tasdik etmekten başka çare bulamazlardı. Fakat iman etmelerine engel olan şey, sözünü ettiğimiz dik kafalılık ve inattır. Öncekilerin başına gelenler kendi başlarına da gelmedikçe iman etmezler. Öncekilerin başlarına gelen ise köklerinin kazınması ve helâk edilmektir. Allah Teâlâ ancak bu gerçekleşirse onların iman edeceklerini beyan ediyor. Ancak o vakitte iman etmek “ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir” beyanında olduğu üzere onlara fayda vermez. Yahut âhiret azabının göz göre göre kendilerine gelmesini beklemeleridir. Bu beyanın metninde geçen “kubulen” kelimesi, ayan beyan, göz göre göre demektir. Ebü Ubeyde “ev yetiyehumu”l-azâbu kubulen” (Liisi Hist s 45) cümlesindeki “kubulen” kelimesine “mukâbeleten ve kıbelen, istinâfen” Gue Sü, iú) anlamı vermiştir. “Mukâbeleten” “karşılık olarak” “kıbelen” “önlerinden” ve “istinâfen” “yeni bir başlangıç olarak” demektir. Mücâhid ise kelimenin “kubulen” okunması halinde “ansızın” mânasına, “kıbelen” okunması durumunda ise “kabilen, kabilen” yani “bölük bölük” anlamına geldiğini ifade etmiştir. Ebü Avsece de “kubulen” kelimesinin “karşısında” anlamına geldiğini ve “kıbelen"in de aynı mânaya geldiğini söylemiştir. İbn Kuteybe ise “kubulen” kelimesine “karşısında ve ayan beyan” anlamı vermiştir”. En doğrusunu Allah bilir. ÄI Jales is ayi Yİ lall bei G3

Kehf 18:56

Biz resülleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Yani biz resülleri ancak insanlara müjde ve uyarıda bulunmalarını gerektirecek vahiylerle göndeririz. resüller, insanlara emir vermek ve yasaklamak için gönderilmişlerdir. Onların gönderiliş amacı, itaati, yani Allaha itaati emretmek ve mâsiyeti yasaklamaktır. Peygamberler bu görev için gönderilmişlerdir. Müjde onların emirlerine tâbi olanlar ve yasakladıklarından vazgeçenler içindir. Uyarı da onların yasakladıklarını yapanlara yöneliktir. Netice olarak müjde, verdikleri emir konusunda kendisine tâbi olanlar, uyarı da yasak olanları işleyenlere mahsustur. En doğrusunu Allah bilir. Kâfir olanlar ise, bâtıla dayanarak. Yani Hz. Peygamber'in sihirbaz, kâhin ve Allah'a yalan uyduran biri olduğunu ileri sürerek ve başka şeyler iddia ederek hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Sihirbazlık, kâhinlik ve daha başka iddialara dayanarak Hz. Peygamber'le mücadele ederler ki bu bâtıldır. Veya Hz. Peygamber'le tartıştıkları ve mücadele ettikleri şeylerin bâtıl, Resülullah'ın (a.s.) insanları Allah'a inanmaya davetinin hak, doğru ve nur olduğunu anlarlar. Fakat ona karşı inat ederler ve mücadele yürütürler. Onlara göre müslümanlar bâtıl üzeredir, tıpkı şu ilâhi beyanda açıklandığı gibi: İsterler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler?, Onlar İslâm'ın nur olduğunu anlarlar fakat bâtıla dayanarak mücadele edip tartışmak suretiyle ona karşı inat ederler. En doğrusunu Allah bilir. Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır. Bazıları Allah Teâlâ'nm âyetlerinin güneş, ay ve başka nesneler, “Kendilerine yapılan uyarılar'dan maksadın da peygamberlerin uyarı yaparken dayandıkları kitap, yani Kur'ân olduğunu söylemişlerdir”. Bazıları da âyete şöyle mâna vermişlerdir: Onlar âyetlerimi, yani Kur'ân'ı ve onun getirdiği delilleri, Kur'ândan başka kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır. Bu tevili yapan şöyle demiştir: Âyetin birinci tevili bâtıldır, doğru değildir. Çünkü Allah Teâlâ bu âyetten sonra “Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır?” þuyurmaktadır. Tevili yapan kişi, şöyle devam etmektedir: Bu ifade bize Cenâb-ı Hakk'ın “âyetler” kelimesiyle bâtıl tevili yapan kişinin belirttiğini değil sözünü etmiş olduğumuz delilleri ve hüccetleri kastetmektedir. Onlar, Allah Teâlâ'nın âyetlerini gerçekten alaya almamış olsalar bile gereğince amel etmedikleri gibi bu amel etmeyi de istemeyince âyetlerle alay ettiklerinin ve dalga geçtiklerinin söylenmiş olması da mümkündür. Onlar için “kör” “dilsiz” ve “sağır” ifadelerini kullanmış olması da bu sebeptendir”, Çünkü gerçekte böyle olmasalar bile gözlerinden, kulaklarından ve dillerinden yararlanmamışlar ve onları yaratılış gayesinde kullanmamışlardır. Duyu organlarını kullandıkları halde nasıl kullanmamış kabul edilmişlerse burada da Allah'ın âyetleriyle gerçekte alay etmedikleri halde etmiş gibi kabul edilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan onların müslümanlarla mücadelelerini şu sözlerle yapmış olmaları da muhtemeldir: “Bu sihirdir”2;, “Kâhinliktir”23; “O uydurmadır”, “şiirdir”?5, Ve buna benzer başka ifadeler. [§] Yahut da müslümanlarla mücadeleleri şu ve EEA benzeri sözlerle olmuştur: Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?”216, “Siz de bizim gibi sadece insansınız”. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Kastedilen Muhammed ümmeti için Kur'ân, diğer ümmetler için ise diğer semavi kitaplardır. 7i “Artik onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir” (el-Bakara, 2/18. Ayrıca bk. el-Bakara,

Kehf 18:57

Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılıp da ona sırt çevirenden daha zâlim kim vardır? “Rabb'inin âyetleri hatırlatılıp” meâlindeki cümle ile geçmiş ümmetlerden peygamberleri yalan sayanlar hakkında inen âyetler vasıtasıyla kendilerine nasihat edilen kimselerin kastedilmiş olması mümkündür. Bu durumda âyetin yorumu şöyle olur: Rabb'inin âyetleriyle öğüt verilip de ondan yüz çevirerek nefsine zulmeden kimseden daha zâlim hiçbir kimse yoktur. Halbuki o kişi kendisine verilen öğütten yararlansaydı kurtuluşa erecekti. Yahut da Rabb'inin âyetlerinin ona hatırlatılması, Rabb'inin tevhidine ve “Ona sırt çevirenden” Burada sözü edilen “sırt çevirme'nin ilk başta yüz çevirme olması muhtemeldir. Buna göre anlam şöyle olur: Âyetleri kabul etmeyen, onlara aldırmayan ve üzerinde düşünmeyen kimseden daha zâlim kim vardır? Veya onların âyet ve delil olduklarını öğrendikten sonra sırf inat ve dik kafalılıktan dolayı onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim vardır? Ve kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zâlim kim vardır? Bu cümlenin, kendi elleriyle yaptığı hiyanet ve şirki unutandan daha zâlim kim vardır? anlamına gelmesi ihtimal dâhilindedir. Yahut da “Ve kendi elleriyle yaptığını unutandan” anlamındaki cümle, öncesine bağlıdır. Buna göre mânası şöyle olur: Kendisine öğüt verilen ve elleriyle yaptıklarından kurtuluş yolu gösterilen ancak öğüt almayan kimseden daha zâlim kim vardır? En doğrusunu Allah bilir. “Kendi elleriyle yaptığını” meâlindeki cümlede elin yapılan bütün işlerde bir fonksiyonu olmasa da işleri ellerin öne çıkardığı belirtilmiştir. Çünkü normal hayatın akışına göre bir şey ancak eller vasıtasıyla öne alınır ve geri bırakılır. “febimâ kesebet eydikum”? Si 2228 1.3) âyetindeki “kesb” de böyledir. Çünkü dünya hayatında ancak el vb. şeylerle kazanç elde edilir. Bu beyan Zâhiriyye mezhebini reddeder. Çünkü onların anlayışına göre âyet, kelimenin zâhiri mânasına göre anlaşılır. Oysa burada “el” kelimesinden bizzat elin kendisi anlaşılmamış, fakat elden başka bir şey anlaşılmıştır. “Biz onların kalplerine, bu uyarıyı algılamalarına engel olan bir örtü koyduk, kulaklarına da sağırlık verdik.” Biz onların kalplerine, bu uyarıyı algılamalarına engel olan bir örtü koyduk, kulaklarına da sağırlık verdik. Küfür karanlık kaynağıdır. Bir insan küfre girdi mi küfür kalbin ve bütün organların nurunu örter. İman ise aydınlatır. İman kalbi ve insanın bütün organlarını aydınlatıp nurlandırır. Birçok yerde belirttiğimiz gibi insan ancak zâhir olan iki nur vasıtasıyla görür. Bunlar kişinin kendi nuru ile gördüğü nesnenin nurudur. Bunlardan birisi yok olduğu zaman diğerinden yararlanmak da imkânsız hale gelir. Daha önce ifade ettiğimiz üzere iman aydınlık kaynağıdır ve kalpte nurdur. İki nur bir araya geldiği zaman kişi ondan yararlanır, kalbin ve imanın nuruyla varlıkları derinden anlamaya ve akletmeye başlar. İnsanın kulak, göz ve dil bütün organlarının durumu da böyledir. İnsan bu nurla hakkı görmeye, akletmeye, hakkı ve doğruyu duymaya başlar. Küfür karanlıktır, organların nurunu engeller ve üzerini örter. Ve insanı görmez, akletmez, hakkı duymaz ve konuşmaz hale getirir. Daha önce de belirttiğimiz gibi insan bir şeyi gözün ve hevânın nuruyla görür. Bunlardan biri gittiği zaman insan bir şey görmez hale gelir. Belirttiğimiz husus bu kabildendir. Tevili yaptığımız bu beyanda, Mütezile'nin görüşünü geçersiz kılan delil vardır. Çünkü küfür, ya bizâtihi veya Allah'ın fiiliyle mutlaka karanlıktır, çirkindir ve kınanmıştır. Eğer küfür kendi kendine öyle olmuştur denirse buna şöyle cevap verilir: Eğer bu mümkünse eşyanın kendi kendine hâdis olması (sonradan olma) da mümkündür. Çünkü bir şeyin kendi kendine karanlık, çirkin ve kötü olmasıyla eşyanın kendi kendine şu an bulunduğu hal üzere olması arasında hiçbir fark yoktur. Bir şeyin kendi kendine karanlık ve çirkin olması geçersiz olduğuna göre onu karanlık ve çirkin kılanın yüce Allah olduğu kesin hale gelir. Biz de zaten bunu söylüyor ve kâfirin küfür fiilini karanlık ve çirkin olarak, müminin iman fiilini aydınlık ve güzel olarak yaratan Allah'tır, diyoruz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sen onları hidâyete çağırsan da artık ebediyen hidâyete eremeyecekler. Yüce Allah'm bu beyanı asla iman etmeyeceklerini bildiği bazı belirli topluluklara dairdir, bütün kâfirler hakkında olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü kâfirlerden iman edenler vardır. (İHasan-ı Basri der ki: Allah Teâlâ'nın bu beyanı, kalplerine mühür vurulan ve perde konulan kimseler hakkındadır. Çünkü onun şöyle bir sözü vardır: Küfrün öyle bir sınırı vardır ki kâfir o sınıra ulaştı mı kalbi mühürlenir ve bir daha asla iman etmez. Bazıları da bu âyetin, karakterleri inat, kibir, âyetleri ve delilleri yalan saymak olan kimselere dair olduğunu söylemişlerdir. Âdetleri böyle olunca inatları yüzünden asla iman etmezler. Bu ifadenin aslı bizim belirttiğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. S imei izi ha --- Dipnotlar: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar”.

Kehf 18:58

Senin Rabb'in hep bağışlayıcıdır ve merhamet sahibidir. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah Teâlâ, onların kusurlarını örttüğü ve isyan ettikleri zaman cezalandırmadığı için bağışlayıcıdır, tövbe ettikleri zaman tövbelerini kabul ettiğinde merhamet sahibidir. İkinci ihtimale göre bağışlanma dileyip tövbe ettiklerinde bağışlayıcıdır. Onlara merhamet ettiği ve daha önce işledikleri günahların üzerinde durmadığı için de merhamet sahibidir. Şayet yaptıkları yüzünden onları (hemen) cezalandıracak olsaydı, onlara azabı dünyada çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış belli bir süre vardır ki. Hasan-ı Basri şu açıklamayı yapar: Allah Teâlâ her ümmet için helâk olacakları bir süre ve zaman tayin etmiştir. Cenâb-ı Hak bu hususu şöyle beyan eder: “Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir”? Bir başka âyette ise şöyle buyurur: “Fakat Semüd kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Sâlih de, “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın” dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi”, Yüce Allah bu ümmetin helâk zamanını ise kıyâmet günü olarak belirlemiştir. Söz konusu helâk zamanı “Ama asıl vâdeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır”! beyanında sözü edilen vakittir. Bazı âlimler ise şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ peygamberlerini yalanlayan bütün ümmetleri helâk etmiş ve kendilerinden sonra gelen ümmetlerin bundan öğüt ve ibret almalarını hedeflemiştir. Yüce Allah, bu ümmetin helâkini ise kıyâmet günü olarak tayin etmiştir. Çünkü bu ümmetten sonra ibret alacak başka bir ümmet olmayacaktır. Artık bundan öte kaçıp kurtulacakları bir sığınak bulamayacaklardır. Âyette geçen “mev'il” kelimesinin melce ve sığınak mânasına geldiği söylenmiştir. İbn Kuteybe ise şöyle der: Arapçada “lâ veelet nefsüke” denir ki nefsin kurtulmasın demektir. “Veele fülânun ilâ kezâ” tabiri ise filanca şuna sığındı anlamına gelir. şal) L ci ciag b Lİ ceki salı i --- Dipnotlar: “Elçiler “Ey Lüt! Biz Rabb'inin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar, Sen gecenin bir vaktinde ailenle birlikte yola çık. Eşin hariç, sizden hiç kimse geride kalmasın. Çünkü onların başma gelecek olan, şüphesiz onun başına da gelecektir. Onlar için belirlenen zaman, sabah vaktidir. Sabah da yakın, değil mi?” dediler” (Hüd, 11/81). İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'i-Kurün, s. 269.

Kehf 18:59

İşte o beldeler (ahalisi), zulme sapınca onları helâk ettik; helâk etmek için de belli bir süre belirlemiştik. Bu beyanda Mütezile'nin görüşlerini geçersiz kılan delil vardır. Çünkü onlara göre helâk olan, belirlenen süre gelmeden önce helâk olur. Yüce Allah ise onların helâk olmaları için belli bir süre belirlemiş olduğunu haber vermektedir. Bu süre, bir an bile ne öne alınır ve ne de geriye ertelenir.

Kehf 18:60

60. “Bir vakit Müsâ genç adamına, “Tâ iki denizin birleştiği yere varmadıkça yahut (bu yolda) senelerce yürümedikçe durup dinlenmeyeceğim' demişti.” (Hz. Müsâ ve Hızır Kıssası] Bir vakit Müsâ genç adamına, “Tâ iki denizin birleştiği yere varmadıkça durup dinlenmeyeceğim demişti. Tevil âlimleri şöyle demiştir: “Lâ ebrahu” 149), bu ise filan noktaya ulaşıncaya kadar vazgeçmeyeceğim, anlamına gelir. Bu takdirde âyetin mânası açık olur. Aksi takdirde “el-berâh” kelimesi bir yerden ayrılma mânasını ifade eder. Buna göre âyet şu anlama gelir: İki denizin birleştiği yere varmadıkça bulunduğum durumdan ayrılmayacağım. Burada sanki gizli bir kelime vardır. Onu da takdir edersek anlam şöyle olur: İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar seninle (durup dinlenmeden) yürümeye devam edeceğim. Öyle anlaşılıyor ki Müsânın (a.s.) yanında bulunan genç o mekâna Müsâ (a.s.) beraberinde olmaksızın daha önce gitmişti. Bu durumda cümle, bir hizmetçinin herhangi bir iş için gitmek istediğinde efendisine, ben çıkıyorum, ben gidiyorum demesi kabilinden olur. İşte o esnada Müsâ (a.s.) da ona “lâ ebrahu” yani sözü edilen yere ulaşıncaya kadar ben de seninle birlikte yürüyeceğim ve senden ayrılmayacağım demiş olur. Böylece Hz. Müsâ (a.s.) bana böyle yapmam emredildi demiş olmaktadır. Bazıları, o gence “fetâ” denilmesi Müsâ'nın (a.s.) hizmetçisi olmasındandır demişlerdir. Bazıları da kendisinden ilim öğrenmek için onu takip etmesi ve arkadaşlık etmesi dolayısıyladır, demişlerdir. “Mecmaa'l-bahreyn” “iki denizin birleştiği yer demektir. Yahut (bu yolda) senelerce yürümedikçe durup dinlenmeyeceğim' demişti. Âyette geçen “hukuben” kelimesinin zaman anlamına geldiği söylenmiştir. Bazıları “hukub” kelimesinin seksen sene olduğunu belirtmiştir. Bazıları da kelimenin bir lehçeye göre yıl anlamına geldiğini ileri sürmüştür. Bir kısım bilgin de bu tabirin, uzak mesafe anlamının temsili yolla anlatımı olduğunu söylemiştir. Bu kelimenin yetmiş sene vb. olduğunu söyleyenler de olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:61

Her ikisi, iki denizin birleştiği yere varınca balıklarını (yoklamayı) unuttular, Asıl unutan genç adam olduğu halde Allah Teâlâ unutma fiilini hem Hz. Müsâ'ya ve hem de o genç adama nispet etmiştir. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: yüce Allah, unutma fiilini hem Hz. Müsâ'ya ve hem de o gence “terketme, bırakma” mânasında izafe etmiştir. Çünkü Müsâ ve genç adamı o mekândan ayrılmış ve balığı orada bırakmışlardı. Unutmayı onlara izafe etmesi her ikisinin balığı orada bırakmaları ve oradan ayrılmaları dolayısıyladır. Yoksa asıl unutan Müsâ (a.s.) değil o genç adamdı. Çünkü genç adam “Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir”? demiştir. Çünkü unutulan şey terkedilmiş demektir. Baziları da unutmanın hem Hz. Müsâya ve hem de genç adama nispet edilmesi ikisinin de unutmasından dolayıdır demiştir. Genç adam, Müsâ'ya (a.s.) hatırlatmayı ve balığın denizde yolunu tuEIE tup gittiğini haber vermeyi, Müsâ (a.s.) da balığın durumu hakkında bilgi istemeyi unutmuştu. Dolayısıyla her ikisi de unutmuştu. Genç adam balığın denize gittiğini haber vermeyi ve hatırlatmayı, Müsâ (a.s.) da balığın durumunu sormayı unutmuştu. Bazıları da şöyle demiştir: Unutmanın Müsâ'ya (a.s.) ve genç adamına nispet edilmesi, gitmesi ve ilim alması emredilen kişinin yerini her ikisinin de unutmuş olmalarından dolayıdır. Bu yoruma göre unutmak “bilmemek” diye tevil edilmiş olur. Yani Müsâ ve genç adamı o kişinin yerini bilmediler demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Balık denizde yolunu tutup gitmişti. Ebü Avsece bu beyana şu anlamı vermiştir: Balık, bir kovuğa girer gibi denize girmişti. “es-Serab” yerde bir delik, yarık, kovuk demektir. Farsçada buna “sümc” denir”, İbn Kuteybe ise “serab” kelimesine gidiş yeri anlamı vermiştir”. Müfessirler şöyle demişlerdir: Söz konusu balık kızartılmıştı, Allah onu canlandırdı. Bazıları da balığın taze olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu balığın kızartılmış veya taze olup olmadığını öğrenme ihtiyacı içinde değiliz. Allah Teâlâ onu -kızartılmış veya taze- hangi halde olursa olsun canlandırmaya kâdirdir. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:62

Oradan, yani o mekândan uzaklaştıklarında Müsâ genç adama, “Yiyeceğimizi getir. Gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük’ dedi. Bu beyan, bir kimse meşakkate girdiği ve ağır bir çaba harcadığı zaman “şöyle bir meşakkate düştüm” ve bir hastanın “Şöyle bir hasatlığa yakalandım” demesinde herhangi bir mahzur olmadığına delildir. Böyle bir davranış, Allah'tan şikâyet ve ondan gelen karşısında yakınma olarak değerlendirilmez. Çünkü Hz. Müsâ gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük, çaba harcadık demiştir.

Kehf 18:63

Genç, “Gördün mü, dedi, o kayanın yanında konakladığımız zaman balığı unuttum! Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir meâlindeki beyanda geçen “en ezkürahü” kelimeleri İbn Mesüd mushafında “en üzekkirahü” 6 si 1) şeklindedir”, Hasan-ı Basri şu açıklamayı yapmıştır: “O genç unutmuş değildi. Fakat Hz. Müsânın emrini kasten ve ihmal ederek hatırlatmamıştı. Unutturmayı da şeytana nispet ederek şöyle demişti: “Beni kışkırttı da sana hatırlatmadım” Hasan-ı Basri Hz. Âdem kıssasında ve başka benzer yerlerde geçen “nesiye” fiilini de emALA? rini yerine getirmedi ve terketti, diye açıklamıştır? Fakat Hz. Müsânın yanındaki gencin, balığın denize gittiğini kendisine kasten hatırlatmaması ihtimal dâhilinde değildir. Şeytan dini konularda burada bahsedilene benzer hususlarda insana engel olmaya çalışır. İnsanın elinde nimetler çoğalıp da hali vakti düzelince -burada olduğu gibi- insana unutturma çabası içine girer. Balık, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Hz. Müsâ, balığın götürülmesinde büyük bir sıkıntıyı göğüslemek zorunda kalmışken o gencin balığın denizde yol tutup gittiğini kendisine hatırlatmayı nasıl olup da unutmuş olduğuna hayret etmişti. Bazıları da Hz. Müsâ kuruyup izleri suyun üstünde kalınca balığa hayret etti demişlerdir”. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan o genç balığın durumunu ve denize kaçtığını Hz. Müsâ'ya haber verince Müsâ (a.s.), “İşte aradığımız bu idi”, yani istediğimiz o adamı bulmaktı demiştir. Hz. Müsâ (a.s.) bu cümleyi o gence söylemiştir. Öte yandan bu beyandan çıkarılacak birçok ders vardır: Bunlardan birincisi, insanın ilim öğrenmesi ve alması gerektiğidir. İnsanların gerek fert ve gerekse toplum olarak bilgiye ihtiyaçları varsa ilim alınacak yer, mesafeli ve uzak bile olsa o ilmi almak vaciptir. Çünkü Müsâ (a.s.) “Tâ iki denizin birleştiği yere varmadıkçayahut(buyolda) senelerceyürümedikçedurupdinlenmeyeceğim””! demişti. Bu beyanda, iki kişinin yolculuğa çıkmasının herhangi bir sakıncasının olmadığına ve bu iki kişiden her birinin ve her ikisinin -bir haberde belirtildiği üzere- şeytan olmadığına dair delil vardır. İlgili haber şöyledir: “Tek yolcu şeytandır, iki yolcu iki şeytandır”. /Müsâ ve genç şeytan olmazlar], çünkü Hz. Müsâ ile o gençten her biri, fert olarak sıradan başka fertlere benzemedikleri gibi, iki kişi olarak da herhangi bir iki yolcuya da benzemezler. Bu beyanda işaret edilen bir başka hüküm şudur: Azık olmadan yola çıkılmayacağıdır. Çünkü Hz. Müsâ ve yanındaki genç adam, kendisine gitmesinin emredildiği iki denizin birleştiği noktaya doğru yola çıkarken sözü edilen balığı azık olarak almışlardı. Müfessirlere gelince onların hepsi şunu söylemişlerdir: Hz. Müsâ'ya kendisinden ilim öğrenmesi için Hızır'a gitmesi emredilmişti. Fakat Kur'ânda Hızır ismi geçmez. Orada belirtilen sadece “Cenâb-ı Hakk'ın kullarından biri” cümlesidir. Çünkü Allah Teâlâ “Derken, kullarımızdan birini buldular”? demektedir. Âyette işaret edilen bir diğer hüküm de ileride gerçekleşip gerçekleşmeyeceği şüpheli her fiil için “İnşallah” demenin gerekli olduğudur. Buna karşılık gerçekleşeceği vahiy yoluyla öğrenilen ve kesin olan fiiller için inşallah demek gerekmez. Çünkü Hz. Müsâ yanındaki gence “Tâ iki denizin birleştiği yere varmadıkça yahut (bu yolda) senelerce yürümedikçe durup dinlenmeyeceğim”” demiş ve inşallah tabirini kullanmamıştır. Çünkü ona gitmesini Allah Teâlâ emretmişti. Hz. Müsâ'ya (Allah tarafından) bir yere gitmesi emredilip de sonra kendisinin gidip gitmeyeceğinden şüphe duyması ihtimal dâhilinde değildir. Bundan dolayı Hz. Müsâ o konuda kesin bir ifade kullanmıştır. O salih kulun Müsâ'ya söylediği söz de böyledir: “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin”5 O da inşallah demeden kesin ifade kullanmıştır. Çünkü göreceği şeylere sabredemeyeceğini vahiy yoluyla öğrenmişti. Müsâya (a.s.) gelince; sabredeceğini vâdederken inşallah demektedir. Çünkü o sabredip sabredemeyeceği konusunda kedisinden emin olmaksızın şüphe duyarak vâdini ileride bir vakte nispet etmiş ve belirttiğimiz gibi “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam” demiştir. Bu beyanda işaret edilen bir başka husus da şudur: Bir kimse ilim almak ve öğrenmek için bir kişinin yanına gidip gelse ve (bu arada) kendisinde birtakım kabul edilemez ve haksız davranışlar görse Müsâ'nın (a.s.) arkadaşına yapEZE tığı gibi ondan ayrılması ve bilgi almaması gerekir. Çünkü gemiyi deldiğini, çocuğu öldürdüğünü ve bunun dışında zâhiren kabul edilemez ve haksız olan davranışlar görmüştü. Halbuki o bütün bunları emir üzerine yapmıştı. Müsâ (a.s.) onunla birlikte olmaktan hoşlanmamış ve arkadaşlık ettiğine çok pişman olmuş, o kişi de kendisine bütün bu yaptıklarının iç yüzünü anlatan bilgileri açıklamıştı. Bir kimse ilim aldığı bir şahısta birtakım kabul edilemez ve haksız davranışlar gördüğü zaman üzerine düşen yükümlülük budur. O kişiden ayrılması ve kendisinden ilim almaması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan -daha önce belirttiğimiz gibi- onların Ashâb-ı Kehf ve başka kıssalar hakkında gerek Hz. Peygambere soru sormaları üzerine anlatılan, gerekse kitaplarında bahsi geçen bu kıssa ve haberlerin soruya muhatap olmadan Resülullaha anlatılması, bunları Allah Teâlâdan öğrendiğinin bilinmesi amacına mâtuftur. Diğer taraftan Hz. Müsâ'ya o adamdan ilim öğrenmesinin emredilmesi ve bu amaçla ona gönderilmesinin sebebinin ne olduğu üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Hz. Müsâ bir gün kavmi içinde kalkıp bir konuşma yapar. Daha önce yapmadığı şekilde bir konuşmadır bu. Müsâ (a.s.) yaptığı bu konuşmayı beğenir. Dünyada kendisinden daha bilgili hiçbir kimsenin olmadığı şeklinde bir duyguya kapılır. Bunun üzerine iki denizin birleştiği yerde kendisinden daha bilgili bir kimse olduğu haber verilir. Ve o adama gitmesi ve kendisinden ilim alması emredilir. Bazıları da bu yaklaşımı kabul etmez ve şöyle der: Müsâya (a.s.) Tevrat verilmişti ve içinde çok ilim bulunmaktaydı ve Müsâ da (bu yüzden) kendisinden daha bilgili hiçbir kimsenin bulunmadığını zannetmişti. Bunun üzerine Hz. Müsâya iki denizin birleştiği yerde kullarımızdan bir kul var ve o senden daha âlimdir diye haber verilmiş sonra da o adama gitmesi ve kendisinden ilim öğrenmesi emredilmişti. Eğer sebep müfessirlerin dediği gibi ise bu takdirde Müsâ ya (a.s.) verilen o adama gitme ve bilgi alma emri, hatırına gelen ve içinden geçen o düşünce dolayısıyla ceza ve kınama kabilinden olur. O adama gitmesi ve kendisinden bilgi öğrenmesi emrinin Müsâdan (a.s.) kaynaklanan bir sebep olmaksızın sırf yüce Allah tarafından bir imtihan vesilesi olarak ilim öğrenme yükümlülüğü şeklinde getirilen başlıbaşına bir yükümlülük olması da mümkündür. Bu durumda Hz. Müsâ'ya getirilen yükümlülük, herhangi bir sebep olmaksızın yüce Allah'ın imtihan etmek üzere kişiye getirdiği yükümlülük olarak verdiği emir kabilinden olur. Hz. Müsâdan kaynaklanan bir sebep olmaksızın doğrudan yüce Allah'ın imtihan vesilesi olarak verdiği emir gereği Sina dağına gitmesinin emredilmesi ve orada levhalarda yazılı olarak kendisine Tevrat'ın verilmesi söylediğimize örnektir. Buna göre Hz. Müsâya emredilen yere gitmesi ve o kişiden ilim öğrenmesi emrinin bir imtihan vesilesi olarak doğrudan doğruya verilmiş bir emir olması da muhtemeldir. Müfessirlerin Müsâ'ya (a.s.) gitmesi ve ilim öğrenmesi emredilen şahsın Hızır ve yanında bulunan ve kendisine tâbi olan gencin de Yüşa b. Nün olduğu yolundaki açıklamaları, ancak vahiy alan ve bu yolla bilgi sahibi olan birinden duymakla ve onun haber vermesiyle bilinebilir. Fakat bunu vahye dayandırmadan söyleyen kimsenin sözlerinin doğru olup olmadığı bilinemez. Bizim onların Hızır ve Yüşa olup olmadıklarını öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Asıl ihtiyaç, bu hikâyedeki çeşit çeşit hikmet ve ilimlerdir. Müfessirlerin söz konusu kulun filan kişi olduğu, filan yerdeki denizin kıyısında rastlaştıkları, Müsâ'nın (a.s.) ona şöyle dediği, onun da Müsâ'ya böyle cevap verdiği yolundaki ifadelerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da yine (sahih rivayet) duymaya bağlıdır. Eğer bu konuda bir rivayet varsa ne âlâ! Aksi takdirde bu konuda Kitap'ta belirtilenden daha fazlasını söylememek gerekir. Çünkü Kur'ânda anlatılan bu haberler ve kıssalar, Hz. Peygamber'in peygamberliğine delil olsun diye belirtilmiştir. Bu konu onların kitaplarında anlatılanlardan daha fazlası ya da eksiği ile anlatılacak olursa tasdik edilmesine değil kesinlikle yalanlanmasına sebep olurdu. --- Dipnotlar: “İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü-Mesâhif, s. 57. 27 “Biz daha önce Âdemden söz almıştık, fakat o unuttu; biz onda yeterli bir kararlılık görmeHasan-ı Basri'nin burada ve benzer yerlerde “unutma” fiilini “terketme” ve “emri ihmal etme” diye yorumlaması, “unutma” fiilini, sorumluluk gerektirmeyen eylemlerden kabul etmesinden olabilir, Bu sebeple yukarıdaki âyette geçen “unutma” fiilini “terketme” mânasında yorumlamıştır. Çünkü biz de bu âyeti kendi görüşümüze delil olarak alıyoruz. Burada Hz. Müsâ'nın yanındaki genç adam “Onu sana söylemeyi bana unutturan, şeytandan başkası değildir” demekte ve unutturmayı şeytana nispet etmektedir. Şeytan ancak sorumlu tutulacak şeyleri yaptırma çabası içindedir. Bunu unutturduğu kişi belki sorumlu tutulur beklentisiyle yapar. Hz. Âdem kıssasında da durum aynıdır. Orada da “unutma” kelimesi geçer, ancak yüce Allah o fiili, Âdem'i azarlamak için “zelle”, yani ayak sürçmesi olarak kabul eder. Bu da “unutmanın “hesaba çekilme”yi mümkün kılan bir fiil olduğunu gösterir. Hasan-ı Basri'nin unutmanın balığın denize sıçramasını haber vermeyi kasten terketme anlamında olduğuna dair belirtilen görüşü mânasızdır. Çünkü Allah Teâlâ o gencin “unutma”yı şeytana nispet ettiğini haber vermektedir. Eğer kastedilen balığın durumunun Hz. Müsâ'ya kasten haber verilmemesi olsaydı, unutmanın şeytana izafe edilmesinin herhangi bir mânası olmazdı. Çünkü şeytan, ancak genellikle dini konularda engel olma ve bir şeyin önüne geçmeye ya da bu sonucu doğuran fiilleri yapmaya çaba harcar. Bir insana bol bol nimet verildiğinde ve genişlik sağlandığında aynı şekilde yine unutturma çabası içinde olur. Şeytanın o genci balığın denize sıçradığını hatırlatmayı terketmeye ilişkin çaba harcaması ve onu buna sevketmesi anlamsızdır. Ama balığın denize sıçradığım o gence unutturması ve onun geri dönme ve balığı aramak zorunda kalmasına gelince; bunda büyük bir yorgunluk söz konusudur. Böylesi bir durumun dini bir konuda ihmale sebep olması çok nadirdir. Bu da şeytanın çaba harcadığı şeylerdendir (Semerkandi, Bazıları şöyle demiştir: Hz. Müsâ, balığın denizde yol bulup gitmesine, suyun ve eserinin kurumuş olmasına dair gencin verdiği habere hayret etti (bk. Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 37a, Medine nüshası). Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Tek yolcu şeytandır. İki yolcu iki şeytandır. Üç yolcu ise topluluktur”.

Kehf 18:64

Müsiâ, “İşte aradığımız bu idi” dedi. Yani bizim aradığımız, balığın kaybolması idi dedi. Çünkü balığın kaybolması, o adamın bulunduğu yerin işaretiydi. Hemen izleri üzerine geri döndüler. Bazıları bu âyete başladıkları yere geri döndüler anlamını vermişlerdir. Bazıları da şöyle söylemiştir: Müsâ ve o genç adam, balığın kaybolduğu mekâna gitmek üzere geldikleri izi takip ettiler ve yol katederek geri döndüler. Çünkü o mekân, ilim mekânı ve Müsâya (a.s.) gitmesi emredilen adamın bulunduğu yerdi. Bazıları da şöyle demiştir: Suda balığın izini sürdüler. Fakat bu görüşlerden birincisi en ağır basanıdır. Çünkü âyette, balığın izi denilmiyor, ikisinin izi deniliyor.

Kehf 18:65

Derken, kullarımızdan birini buldular ki ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik. “Katımızdan bir rahmet” sözleriyle “peygamberlik” kastedilmiş olabilir. Çünkü Müsâ ya (a.s.) “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin””” demiştir. Bu sözü vahiy bilgisine sahip olmadıkça söyleyemez. Bir de şunu söylemiştir: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım”, Bu beyanla yaptıklarını kendiliğinden değil Allah Teâlâ'nın emri üzerine yaptığını haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]“Katımızdan bir rahmet” anlamındaki beyanla Allah Teâlâ'nm kendisine vermiş olduğu bütün hayır ve bereketlerin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Yahut da gemi yolcuları için gemiyi delerek, ana-babasına veya insanlara acıdığı için o çocuğu öldürerek ve yıkılmak üzere olan duvarı doğrultarak vb. hareketleri yaparak tecelli eden kalp merhameti ve şefkati de kastedilmiş olabilir. “Ve ona nezdimizden bir ilim öğretmiştik” meâlindeki cümlenin anlamı açıktır.

Kehf 18:66

66. “Müsâ ona, Senin öğrendiğin doğruya ulaştıran bilgiden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi.” Müsâ ona, “Senin öğrendiğin doğruya ulaştıran bilgiden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi. “Sana tâbi olayım mı?” meâlindeki cümle, o kulun yolculuk halinde olduğunu ve o mekânda ikamet eden biri olmadığını göstermektedir. Başkasından ilim öğrenen kimse, hocası ihtiyacını gidermek için nereye giderse ona tâbi olur, öğrencinin ikamet ettiği yerde kalması emredilmez. Çünkü Müsâ (a.s.) “Bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?” demektedir. “Senin öğrendiğin doğruya ulaştıran bilgi” meâlindeki beyan, sana öğretilen bilgiyi bana göster veya sana öğretilen doğruya ulaştıran bilgi ve doğrudan bana da öğret anlamlarına gelmesi de muhtemeldir.

Kehf 18:67

O kul, “Doğrusu sen benimle beraberliğe, dış görünüşü itibariyle bende şahit olacağın kabul edilemez şekilde gerçekleşen olaylara sabredemezsin dedi. Yahut şöyle dedi: Sen nebi ve resülsün. Resül'ün, dış görünüşü bakımından kabul edilemez bir şey gördüğü zaman o kötü olaya tepki göstermemesi ve değiştirmemesi caiz olmaz. Sen bende göreceğin davranışlara sabredemezsin. Çünkü sebebini bilmiyorsun. Dikkat edilirse görülecektir ki o kul, Müsânın, gördüğü kötü olaya tepki göstermesine ve onu değiştirmesine cevaz verdi. Çünkü ona (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye mahiyetini bilmediğin sürece nasıl sabredersin?” dedi. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:68

O kul, “Doğrusu sen benimle beraberliğe, dış görünüşü itibariyle bende şahit olacağın kabul edilemez şekilde gerçekleşen olaylara sabredemezsin dedi. Yahut şöyle dedi: Sen nebi ve resülsün. Resül'ün, dış görünüşü bakımından kabul edilemez bir şey gördüğü zaman o kötü olaya tepki göstermemesi ve değiştirmemesi caiz olmaz. Sen bende göreceğin davranışlara sabredemezsin. Çünkü sebebini bilmiyorsun. Dikkat edilirse görülecektir ki o kul, Müsânın, gördüğü kötü olaya tepki göstermesine ve onu değiştirmesine cevaz verdi. Çünkü ona (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye mahiyetini bilmediğin sürece nasıl sabredersin?” dedi. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:69

69. mn “inşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam! dedi.” Müsâ, “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam?” dedi. Bu beyanda geçen “inşallah” ifadesinin her iki durum için olması muhtemeldir. Hem vâdettiği sabır ve hem de Senin sözünden dışarı çıkmam demesiyle ilgili söz konusu olması mümkündür. “İnşallah” tabiri Senin sözünden dışarı çıkmam sözü için değil de özel olarak sabırla ilgili gözükmektedir. Çünkü Senin sözünden dışarı çıkmam Müsâ tarafından verilmiş bir sözdür. “İnşallah” tabiri ahitlerde kullanılmaz. İnşallah sen beni sabreder bulacaksın meâlindeki beyan, “inşallah” tabirinin “tercih edilen fiil” den önce söyleneceğini ve bunun müstehap olduğunu gösterir. Çünkü Müsâ (a.s.) sözüne bu cümleyle başlamaktadır. “İnşallah doğrusunu buluruz”? meâlindeki beyan da bunun gibidir. Kişi sözünün başında “inşallah” demez veya unutursa sözünün sonunda der ve inşallah sözü, vâdine uymama ve yalan söyleme konumuna düşmemekte fonksiyon icra eder. Bazıları “Unuttuğun takdirde Rabb'ini an?“ cümlesini bu anlama uygun olarak tevil etmişlerdir. Yani sözünün başında “inşallah” demeyi unutursan sonunda söyle, diye tefsir etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:70

O da, “Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar nefsinin tepki göstereceği ve hoşlanmayacağı hiçbir şey hakkında yaptığımı niçin yaptım diye bana soru sorma” diye tembih etti.

Kehf 18:71

Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Müsâ, “İçindekileri boğmak için mi onu deldin? dedi. Bu cümle iki türlü söylenmiş olabilir. Birincisi söz konusu kula tepki mahiyetinde söylenmiş olabilir. Yani Müsâ (a.s.), o kulun yaptığı fiili zâhiri itibariyle kabul edilemez bir fiili gördüğü için kendisine tepki göstermiş ve İçindekileri boğmak için mi onu deldin? demiş olabilir. Nebilerin ve resüllerin âdeti böyleydi. İkincisi, bu cümle bir soru cümlesi olabilir. Yani gemiyi İçindekileri boğmak için mi deldin? yoksa kusurlu hale getirmek için mi? Ya da niçin yaptın demiş olabilir. Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın! dedi meâlindeki cümle olmasa ifadenin zâhiri bunun bir soru cümlesi olduğu yönündedir. Eğer bu iki ihtimalden birincisi geçerli olursa, yani o kula tepki ve yaptığını red anlamı olursa Gerçekten sen çok kötü bir iş yaptın! beyanının mânası açık olur. Buna göre anlam şöyle olur: Gerçekten sen sorumluluğu büyük ve ağır bir iş yaptın. Buna karşılık cümlenin mânası soru sorma ise o zaman gizli bir ifade söz konusudur. Bu durumda Müsâ (a.s.) şöyle demiş olur: İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Eğer onları boğmak için deldinse Gerçekten sen çok kötü, yani sorumluluğu ağır bir iş yaptın! [ ]Bu cümle, yapılan fiile tepki anlamında olduğu takdirde bir bina yapmaya kalkışan sonra da meskün hale getirmek için harcama yapmayan kimseye “Sonunda tahrip etmek veya yerle bir etmek için bina ettin” ve ekin eken sonra da onu sulamayı bırakan kişiye “Sonunda telef etmek için ekin ektin” denilmesi vb. kabilinden olur. Örnekteki kişi binayı yerle bir etmek için bina yapmamış, ekin eken de ekini telef etmek için ekmemiş olsa da biri ekini sulamadığı, diğeri de yaptığı binayı meskün hale getirmediği için neticede onu yıkmak için yapmış ve ekini telef etmek için ekmiş gibi olur. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Hz. Müsâ o kulun gemiyi delmesinin içindekileri boğacağını henüz bilmeden nasıl oluyor da “İçindekileri boğmak için mi onu deldin diyor? Gemide açtığı delik, içindekileri öldürmeyebilirdi? Buna şöyle cevap verilir: Hz. Müsâ, yapılan işin sonunda varacağı neticeyi haber vermektedir. Gemide açılan bir delik, büyük bir ihtimalle içindekilerin boğulmasına sebep olur. Bu fiil, bina ve ekin örneğinde zikrettiğimiz gibidir. Kişinin binayı yapması ve ekini ekmesi onu tahrip ve telef etmek için olmasa bile meskün hale getirmeyi ve sulamayı ihmal ettiğinden dolayı “sonunda tahrip etmek için bina ettin” ve “sonunda telef etmek için ektin” denilmektedir. İşte Müsâ'nın (a.s.) arkadaşına söylediği söz de bu kabildendir. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:72

Kul, “Ben sana, sen benimle beraberliğe sabredemezsin, demedim mi?” dedi. Bu beyan, Mütezile mezhebi aleyhine delildir. Çünkü o kul Müsâ'ya (a.s.) sen benimle beraberliğe sabredemezsin diyor. Hz. Müsâ'nın kafasında öyle gerekçeler vardı ki bunları tercih etmemiş olsaydı onunla birlikte olmaya sabrederdi. O kul kendisine, Sen benimle beraberliğe sabredemezsin dediğine göre bu bize Hz. Müsâ'nm fiile yakın bir zamanda bir istitâate ihtiyacı olduğunu ve fiilin bu istitâatle gerçekleştiğini gösterir. Onun öyle gerekçeleri vardı ki bunları tercih etmemiş olsaydı kendisiyle birlikte olmaya sabrederdi. Bu da bize bir fiile ilişkin istitâatin o fiilden önce olmadığını, aksine fiil anında olduğunu göstermektedir. Hasan-ı Basri der ki: Bu cümle, bir şeyin zor olduğunu ifade etmek için söylenir. Bir kimsenin bir başkasına baktığı halde sırf kininden dolayı “Sana bakamıyorum” demesi bu duruma benzer. Bu cümleyi sarf eden kişi, gerçek anlamda bakmaya gücü olmadığını belirtmek için değil, fakat bu meselenin kendisine ağır geldiğini ifade etmek için söyler. İşte yukarıdaki cümle de bu kabildendir. Meselâ bir kimse bir başkasına baktığı halde “Sana rahmet nazarıyla bakamıyorum” der. Belirttiğimiz gibi aslında ona rahmet ve şefkat nazarıyla bakamıyordur. Bu iki cümle aynıdır. Biz de zaten bunu söylüyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:73

Müsâ, unuttuğum şeyden dolayı beni paylama dedi. Bu beyanın, birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan birincisi, üstü kapalı kinâyeli bir anlatımdır. Yani Unuttuğum için beni paylama demektir. Tıpkı Hz. İbrahim'in şöyle söylediği âyette olduğu gibi: “Sonra yıldızlara şöyle bir baktı, ‘Ben rahatsızım dedi”. Yani bu ifadenin (tariz yoluyla) “Ben rahatsız olacağım” mânasına gelmesine benzer. İkincisi ilâhi beyanda yer alan “unutma” fiili, gerçek mânada unutma anlamına da gelebilir. Hz. Müsâ o kulda zâhiren kabul edilemez gördüğü şeylerden dolayı “hiçbir şey hakkında bana soru sorma”? şeklinde söylediği sözü unutmuştu. Peygamberlerin âdetleri hep böyleydi. Onlar bir kötülük gördükleri zaman üzüntüden ve gördüklerine gazaplarından dolayı kendilerini tutamazlar. Onun için o kulun kendisine söylediği sözü unutması garip karşılanmaz. Bazıları da söz konusu “utunma'yı “emri yerine getirmeme” ve “terketme” mânasında yorumlamışlardır. Bu da birinci yorumla aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ve işimi çıkmaza sokma! dedi. Bu beyana bazıları şu anlamı vermiştir: Bana zor gelecek bir işi yükleme. Bir kısım müfessir onu üzerime (ağırlık) yükleme diye tevil etmiştir. Bazıları da âyette geçen 'irhak” kelimesinin şiddet ve yorgunluk anlamına geldiğini söylemiştir. Bir kısım müfessir de bu cümleye, beni zora sokma anlamı vermiştir?”. e b G; Bütün nüshalarda “ba'dehâ” (uss) kelimesi bulunmaktadır. Bu kelime “Eğer bundan --- Dipnotlar: sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme!” ifadesinde Hz. Müsânın sözü olarak geçmektedir. Metinde zikredilen âyet “Eğer bana tâbi olursan, sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!” daha önce geçmişti İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 270. Müsâ şöyle diyor: “Seninle olan durumumu ve arkadaşlığımı zora sokma?” (Taberi, Câmi'u-beyân, XV, 185).

Kehf 18:74

74. “Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında, o kul hemen onu öldürdü. Müsâ dedi ki: Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha! Gerçekten sen fena bir şey yaptın“ Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında, o kul hemen onu öldürdü. Müsâ dedi ki: Mâsum bir insanı?, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha! Bu beyanın da iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, yaptığına tepki gösterme ve reddetme anlamındadır. İkincisi ise daha önce (71. âyetin tefsirinde) belirttiğimiz gibi soru sorma anlamıdır. Yani Sen mâsum bir insanı bir cana karşılık olmaksızın mı katlediyorsun, yahut da haklı olarak mı ya da niçin?, yahut öldürülmesini gerektiren sebebi bilmediği halde zâhirde gördüğü haksız yere adam öldürmeye karşı red ve inkâr anlamındadır. Gerçekten sen fena bir şey yaptın. Belirttiğimiz gibi bu beyanın, yapılana tepki mânasında olduğu gayet açıktır. Ama soru anlamında olursa o zaman metinde bulunmayan ancak anlamın doğru çıkması için takdir edilmesi gerekli olan bir cümle söz konusu olur. Buna göre ifade şu anlama gelir: Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın mı katlettin? Eğer bunu yaptıysan Gerçekten sen kötü bir şey yaptın, yani günah işledin. 90 [ ]Öte yandan “nükran” kelimesi üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları “nükran” kelimesinin “imran” (i 4“ kelimesinden daha büyük ve daha ağır olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu durumda bir cana karşılık olmaksızın mâsum bir insanı öldürme ve helâk etme söz konusudur. Dolayısıyla bu daha ağır ve daha büyüktür. Gemiyi delme ve helâk etmede bu büyüklükte bir vabal yoktur. Gemiyi delme, sadece onu helâk etme sebebidir. Gemi delinir ama birisi ölmeyebilir. Bazıları da “İmran” kelimesinin “nükran” kelimesinden daha büyük bir vebal anlamına geldiğini söylemiş ve şöyle devam etmişlerdir: “İmran” kelimesinin kullanıldığı gemiyi delme olayında bir topluluğu yok etme, “nükran” kelimesinin belirtildiği mâsum bir kimseyi öldürme olayında bir kişiyi öldürme söz konusudur. Bu, birinciden daha hafiftir. En doğrusunu Allah bilir. STRT. --- Dipnotlar: “Zekiyye” kelimesi başka kırâatlerde “zâkiye” şeklindedir. Bu, kırâat imamlarından Nâfi, İbn Kesir, E£bü Amr ve Ebü Câfer'in okuyuşudur (bk. Paluvi, Zübdetü'l-irfân, “Bunun üzerine birlikte yürüdüler. Kıyıya ulaşıp gemiye bindikleri zaman o kul gemiyi deldi. Müsâ, “İçindekileri boğmak için mi onu deldin? Gerçekten sen çok kötü bir iş yap-

Kehf 18:75

75. “O kul, Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim?” dedi?” 76. “Müsâ, Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde hakikaten benden yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun dedi.” Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim? Bu cümlenin mânası önceden anlamını belirttiğimiz cümle ile aynıdır. Müsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” dediğin için hakikaten benden yana benimle arkadaşlığı terketmekten yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun çünkü ben sabretmemiş oldum dedi. © Zİ İZ DİRİ Era

Kehf 18:76

75. “O kul, Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim?” dedi?” 76. “Müsâ, Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde hakikaten benden yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun dedi.” Sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin dememiş miydim? Bu cümlenin mânası önceden anlamını belirttiğimiz cümle ile aynıdır. Müsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme! Bu takdirde “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” dediğin için hakikaten benden yana benimle arkadaşlığı terketmekten yana mazeretin sonuna ulaşmış olursun çünkü ben sabretmemiş oldum dedi. © Zİ İZ DİRİ Era

Kehf 18:77

77. “Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar, o hemen onu doğrulttu. Müsâ, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın dedi.” Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Yiyecek istedikleri yer, bir “şehir” olduğu halde âyette “köy” tabiri geçmektedir. Buranın şehir olduğu ileride Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi?” meâlindeki beyandan anlaşılmaktadır. Bu cümle bize oranın şehir olduğunu göstermektedir. Araplar şehir anlamına gelen “medine”ye köy mânasına gelen “karye” derler. Onlardan yiyecek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındı. Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarla karşılaştılar, o hemen onu doğrulttu. Hasan-ı Basri der ki: Söz konusu duvar, dışardan bakan bir kimsenin gözüne yıkılacak gibi görünmekteydi. Ebü Bekir el-Esam duvar için kullanılan “yüridu en yankadda” cümlesindeki “irade etme” fiilini şöyle açıklar: İrade, ortaya gerçek mânada bir fiil koyan (duvar yıkıldı gibi) ya da kendisine fiil izafe edildikten sonra ortaya gerçek mânada fiil koyamayan (duvar yıkılmak üzere) bütün failler için kullanılan bir sıfattır. Şu örneğe bakınca bu gerçek daha kolay anlaşılır: Duvar gerçekte yıkılmakta iken “sekata” “yıkıldı” fiili kullanılır. Bize göre böyle söylenmesinin seEZE bebi, (Jduvarın yıkılmaya ve göçmeye yüz tutması ve yaklaşmasıdır. Bir başka örnek daha verelim: Bir kimse ölmeyi ve düşmeyi istemediği halde ölmek istedim, helâk olmak istedim ve düşmek istedim der. O bu cümlelerle ölümle burun buruna geldiğini ifade eder. Kişinin ölüme yaklaşması, gerçekten onu istemesi demek değildir. İşte âyetteki “yüridu en yankadda” ( cümlesi de aynen böyledir. Yani duvar, yıkılma haline yaklaşmış ve yerle bir olması an meselesiydi demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Müsâ, “Dileseydin, elbet buna karşı bir ücret alırdın dedi. Müsânın (a.s.) bu beyanı iki mânaya gelebilir. Birincisi, yemeğe çok ihtiyaç duyduğu için ve o şehir halkına muhtaç olmamak gayesiyle Dileseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın demiştir. Çünkü onlara muhtaç duruma düşmüşlerdi. (Müsâ'nm arkadaşına, ücret al diye teklif etmesi) o şehir halkından kendilerini yedirmelerini istemeleri ve onların da yedirmemeleriydi. Müsâ (a.s.) bir daha onlara muhtaç duruma düşmemek için duvarı doğrultma karşılığında onlardan ücret almak istemiştir. İkinci ihtimal şudur: Müsânm (a.s.) o kuldan ücret almasını istemesi şehir halkının iyilik yapmaya değer kimseler olmadıklarını düşünmesinden dolayıdır. Çünkü onlarda yemek yedirme konusunda cimrilik ve pintilik görmüştü. Sebebine gelince onlardan yemek istemişler, belde halkı da cimrilik ve pintilikleri yüzünden onlara yiyecek bir şey vermemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Bazı kıssalarda Müsâ'nın (a.s.) arkadaşının doğrulttuğu duvarın uzunluğu beş yüz arşın, boyu iki yüz arşın ve genişliği kırk arşın vb. kadar olduğu ve altından da şehir halkının yolunun geçtiği zikredilir. Fakat duvarın enini boyunu öğrenmeye ihtiyacımız yoktur. Asıl ihtiyaç, içindeki çeşit çeşit hikmetlere ve faydalaradır.

Kehf 18:78

O cevap verdi: “İşte bu, beraberliğimizin sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim dedi. Yani sana Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” demenin açıklamasını haber vereceğim. Sonra da beyan edip açıklamasını yapmış ve şöyle demiştir: [§]Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. Yani gemiyi kusurlu hale getiriyorum. “Ve kâne verâehum melikun”, yani “arkalarında (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı” cümlesi bazı, kırâatlarda “Ve kâne emâmehum melikum”, yani “önlerinde (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı”? şeklindedir. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı. İbn Mesüd mushafında bu cümle “idi SU S3 La bal e, yani arkalarında her sağlam gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı şeklindedir?. Bu yoruma göre onu delerek kusurlu hale getirmek istedim cümlesi, şu anlama gelir: O gemiyi gasıp kral almasın diye ayıplı hale getirdim. Çünkü o kral, ancak sağlam ve kullanmaya elverişli gemileri gasbediyordu. En doğrusunu Allah bilir. Biz ağlat İİ EA yeka izl SI ağ iş --- Dipnotlar: %3 İbn Abbâs'ın mushafı buna örnektir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 57). İbn Mesüd kırâatinde “Arkalarında her sağlam gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı” şeklindedir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'-Mesâhif, s. 57).

Kehf 18:79

O cevap verdi: “İşte bu, beraberliğimizin sona ermesidir. Şimdi sana, sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim dedi. Yani sana Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” demenin açıklamasını haber vereceğim. Sonra da beyan edip açıklamasını yapmış ve şöyle demiştir: [§]Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul kimselerindi. Onu delerek kusurlu hale getirmek istedim. Yani gemiyi kusurlu hale getiriyorum. “Ve kâne verâehum melikun”, yani “arkalarında (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı” cümlesi bazı, kırâatlarda “Ve kâne emâmehum melikum”, yani “önlerinde (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı”? şeklindedir. (Çünkü) onların gideceği yerde her (sağlam) gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı. İbn Mesüd mushafında bu cümle “idi SU S3 La bal e, yani arkalarında her sağlam gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı şeklindedir?. Bu yoruma göre onu delerek kusurlu hale getirmek istedim cümlesi, şu anlama gelir: O gemiyi gasıp kral almasın diye ayıplı hale getirdim. Çünkü o kral, ancak sağlam ve kullanmaya elverişli gemileri gasbediyordu. En doğrusunu Allah bilir. Biz ağlat İİ EA yeka izl SI ağ iş --- Dipnotlar: %3 İbn Abbâs'ın mushafı buna örnektir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 57). İbn Mesüd kırâatinde “Arkalarında her sağlam gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı” şeklindedir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'-Mesâhif, s. 57).

Kehf 18:80

Erkek çocuğa gelince, onun anne babası, mümin kimselerdi. Bu beyanda sözü edilen çocuğun yaşı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları bu genç, ergenlik çağına ermiş yetişkin bir çocuktu demişlerdir. Araplar henüz sakalı çıkmamış ya da çıkmak üzere olup da tam çıkmamış olan ergenlik çağına gelmiş erkeklere ergenlik zamanına yaklaştığı için “gulam” derler. Bundan dolayı Müsâ (a.s.) ona Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha”' demiştir. Küçük yaşta olan bir kişi, haksız yere birisini öldürdüğünde (kısas cezası olarak) ölüm cezası ile cezalandırılmaz. Eğer o “gulam'dan maksat çocuk olsaydı Müsâ'nın (a.s.) Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha demesinin herhangi bir anlamı olmazdı. Bazıları da şöyle demiştir: Bu “gulam” küçük yaştaydı. Hz. Müsâ'nın Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha meâlindeki sözü, bu çocuk öldürülseydi yapılan, (çocuk kısas edilmediği için) bir cana karşılık olmaksızın katil olurdu, demek olur. Bu durumda ifade, Hz. Peygamber'in şu sözüne benzerdi: “İmanlarınız kanlarınızı korumaktadır”?. Bu da onlardan birinin bir başkasının kanını akıttığı (sonra da müslüman olduğu) zaman söz konusu olur. Bir diğer örnek de bir kadın zina ettiği (ve kocası tarafından yakalandığı) zaman “İman olmasaydı ona (kocası ile lian yapan kadına) daha başka türlü davranırdım”? meâlindeki hadistir. [§]Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın” meâlindeki beyan buna göre anlaşılır. Çünkü adam öldürmenin bir can karşılığında olması ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan çocuğun öldürülme sebebi üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları, çocuk kâfir olduğu için Müsânın arkadaşı onu öldürmüştür demişlerdir. Zaten Übey b. Kâb'ın mushafı da “ve emme'l-ğulâmu fe kâne kâfiran”, yani “Çocuğa gelince o kâfirdi” şeklindedir. Bu kırâat farkı bize o çocuğun ergenlik çağına ermiş bir kâfir olduğunu göstermektedir. Çünkü kâfir olmasaydı anne-babası onun yüzünden azgınlık ve nankörlüğe düşmezdi. Bazıları da şöyle demiştir: Müsâ'nın (a.s.) arkadaşının o çocuğu öldürmesi yol kesen bir hırsız olmasındandı. Çocuk insanların yollarını kesiyor ve mallarını alıyordu. Çocuğun küçük yaşta olduğuna ilişkin görüşe göre Müsânın (a.s.) arkadaşının onu öldürmesi, ergenlik çağına eriştiğinde kâfir olarak erişeceğini bildiğinden dolayı idi. Bunu en iyi Allah Teâlâ bilir. Hz. Müsânın arkadaşının çocuğu neden öldürdüğünü, yaşının büyük veya küçük olduğunu bilmeye ihtiyacımız yoktur. Çünkü o, çocuğu kendiliğinden değil yüce Allah'ın emri üzerine öldürdüğünü haber vermekte ve “Ben bunları kendiliğimden yapmadım”? fakat Allah'ın emri üzerine yaptım demektedir. Allah kullarından herhangi birine -küçük bir çocuğu öldürebileceği veya ölüm meleğine insanların ruhlarını alma emri verebileceği için- onu öldürmesini emredebilir. Buna göre Allah Teâlâ onu bir başkasının eliyle öldürebilir ve ruhunu alabilir. Çünkü “Bilesiniz ki yaratma da buyurma da yalnız ona aittir”, Çocuğun onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk. Bu beyanda sözü edilen “korkma”, korku anlamında değil “bilme” mânasındadır. Buna göre anlamı şöyle olur: Çocuğun onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşüreceğini biliyorduk. Übeyy'in mushafında da böyle zikredilmektedir?”. Şayet şöyle bir soru sorulursa ve denilirse ki: “Allah Teâlâ, çocuğun anababasını azgınlık ve nankörlüğe düşüreceğini bilmesini nasıl oluyor da onu öldürmeye delil gösteriyor? Halbuki Cenâb-ı Hak, İblis ve askerlerinin zamanın sonuna kadar yaşamalarına müsaade etmiştir. Oysa onların insanları azgınlık ve nankörlüğe sevkedeceklerini ve çeşit çeşit mâsiyetlere ve çirkin fiillere düşüreceklerini biliyordu. İnsanlara kötülük ve zulümden başka bir şeyi revâ görmeyen zâlimler de böyledir. Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını bildiği halde kendilerini yaşatıyor. O halde o çocuğun öldürülmesi ve helâk edilmesine ana-babasını azgınlık ve nankörlüğe düşürecek olmasını nasıl oluyor da delil olarak gösteriyor.” Buna şöyle karşılık verilir: Bunun iki cevabından birincisi şudur: Allah Teâlâ, insanoğlunu birtakım özellikler, sebepler ve nesnelerle imtihan eder. İmtihana konu olan o özellikler ve nesneler, kulu imtihana konu olan şeye teşvik eder ve onda istek uyandırır. Her ne kadar imtihan, o özellikler ve nesnelere karşılık değilse de kulda böyle bir isteği uyandırır. Cenâb-ı Hakk'ın insanları birtakım ibadetler ve itaatlarla imtihan etmesi buna örnek verilebilir. Söz konusu ibadet ve itaatları yaptıkları takdirde kendilerine sevap ve karşılık verileceği zikredilir. Oysa zikri geçen ibadet ve itaatla imtihan, sevap ve mükâfat için değildir. Cezalar ve başka sıkıntılar da böyledir. Birinci cevap bu doğrultudadır. Sorunun ikinci cevabına gelince; çocuğun öldürülmesi, insanların gönüllerini hoş etmek için yüce Allah'ın bir lütuf ve ihsanı olarak belirtilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ insanları küçük yaşta da ileri yaşta da öldürebilir. Cenâb-ı Hakk'ın, birçok insanın rızkını bol bol verdiği halde “Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi”? meâllindeki beyanda da bu doğrultuda yorumlanır. Rahmân inkâr edenlerin evlerine âyette sözü edilen nimetler bahşedildiği halde “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık”? meâlindeki beyan da böyledir. Böyle bir açıklama, yüce Allah'ın herkesin evini o şekilde donatma gücüne sahip olduğunu hatırlatma amacına mâtuftur. Bunca nimetlere erdiği halde öyle davranmayan kişi, bunu Allah Teâlâ'nın lütuf ve ihsanı sayesinde yapmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “© Übeyy'in mushafında “fe hâfe rabbuke” şeklindedir (İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'-

Kehf 18:81

Böylece istedik ki, Rab’leri onun yerine kendilerine ondan daha temiz ve daha merhametlisini versin. Bazıları “hayran minhu zekâten” tabirine “ondan daha salih” ve “akrabe ruhmen” kelimelerine de “sıla-i rahmi daha çok yapan ve ana-babasına daha itaatkâr” mânasını vermişlerdir. Bazıları da “ameli ondan daha temiz” ve “ana-babasına daha çok iyilik eden” anlamına vermeyi uygun görmüşlerdir. (SJEbü Avsece “ruhmen” kelimesinin rahim ve akrabalık anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Kuteybe ise bu kelimenin rahmet ve şefkat?" mânasına geldiğini ifade etmiş ve o anne-babaya öldürülen çocuktan daha hayırlı bir evlat verildiğini belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. GAM EZDİ a ike kei Wal öç hilii E 124 eli İşi

Kehf 18:82

Duvara gelince o, şehirde iki yetim çocuğun idi; altında da onlara ait bir define vardı. Bu beyanda sözü edilen define hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları söz konusu define çocuğun ana-babasmın toprağa gömdükleri mal idi demişlerdir. İbn Abbâs da çocuğun ana-babasının salih kimselerden oldukları ve kendilerinden iyilik haberleri nakledildiği için bu define muhafaza edilmiştir demiştir. Bazıları da söz konusu definenin, içinde bulunan sayfalar olduğunu söylemiştir. Ebü Bekir el-Esam ise şöyle demiştir: O definenin ilim olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü ilim, âlimlerin bildikleri ve insanların da ortaklaşa paylaştıkları bir şeydir. Dolayısıyla ilmin insanlar dışlanarak sadece o ana-baba için saklanmış olması mümkün değildir. Haberde rivayet edilen husus sabit ve haber sahih ise söz konusu define, mal ve ilim olur. Enes b. Mâlik'in nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “yüce Allah'ın Kitab'ında, altında da onlara ait bir define vardı dediği kullandığı duvarın altında © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurân, s. 270. altın bir levha vardı ve üzerinde şu ibare yazılıydı: 'Bismillâhirrahmânirrahim. Bir kimsenin öleceğini kesin olarak bilip de içinin nasıl rahat olduğuna, kadere kesin olarak iman edip de nasıl üzüntü duyduğuna, dünyanın elden çıkacağına/içindekilerle birlikte alt üst olacağına kesin kanaat edip de içinin nasıl rahat ettiğine hayret ediyorum. Muhammed Allah'ın resülüdür””!, Bu rivayet, Resülullah'tan (a.s.) sahih olarak nakledilmiş olduğu takdirde o sayfada hem mal ve hem de ilim vardı demek olur. Çünkü o levha biriktirilen ve çok değer verilen altından yapılır. Ama o definenin mahiyetinin ne olduğunu bilmeye ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Babaları ise iyi bir adamdı. Rabb'in istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına erişsinler ve Rabbinden bir rahmet, yani bir nimet ve ihsan olarak definelerini çıkarsınlar. Çünkü babaları, bu malı onlar için koruyamaz ve yetim ve fakirlerin çoğuna hiçbir mal verilmediği gibi onlara bırakacağı malı ulaştıramazdı. Fakat bu, yüce Allah'tan iki çocuğa ulaşan nimet, ihsan ve rahmet oldu. En doğrusunu Allah bilir. ra [ ]Ben bunları kendiliğimden yapmadım. O kul, belirttiğimiz gibi yaptığını kendiliğinden değil Allah'ın emri üzerine yaptığını haber vermiştir. İşte, hakkında sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur. Yani ilk başta sana “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin” diye söylediğim sözün tevili işte budur. Öte yandan Hz. Müsâ'ya bilgi alması için o kula gitmesi, kendisine tâbi olması ve onunla arkadaş olmasının emredilmesi, kendisinden sadece tepki gösterdiği şeylerin bilgisini alması ve onların sebebini öğrenmesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü tepki gösterdiği fiiller zâhiren münker olduğu için bunlara tepki göstermişti. Fakat Hz. Müsânın (a.s.) o kuldan bunun dışında başka bilgiler almış, fakat bize anlatılmamış olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerin, Müsânın (a.s.) arkadaşının öldürdüğü çocuğun adının Haşnüza olduğuna dair görüşü vardır, fakat o çocuğun ismi nedir bilmiyorum, ana-babasının isimlerinin ne olduğunu bilmiyoruz. Öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur. Aynı şekilde duvar sahibi iki yetim çocuğun adının da Asram ve Sarim olduğunu da bilmiyorum. Bunu öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur. Yine Müsâ'nın (a.s.) arkadaşının adının Hızır olduğu, ona Hızır denilmesi beyaz bir kürkün üzerine oturduğu ve oturunca yeşermesi dolayısıyla bu ismin verildiği şeklindeki ifadelerine gelince; bu ancak vahiy yoluyla, yani semadan gelen vahiyle bilinecek hususlardandır. Bu konuda Kur'ân'ın söylediğinden daha fazlasını söylemiyoruz. Çünkü söylersek, Allah'a yalan yere iftira atmış oluruz ve bize herhangi bir amel veya başka bir hususta faydası da olmaz. Kur'ânda sadece “kullarımızdan bir kul”, “iki yetim çocuk” “genç”, “şehirde iki yetim” vb. ifadeler zikredilmektedir. Bu konuda [Kitap'ta] olan neyse o söylenir. Allah Teâlâ'ya yalan iftira atmış olmamak için bunun ötesine geçilmez. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Ben bu rivayeti bulamadım. Ancak Taberi böyle bir ifadeyi Hasan-ı Basrf'nin sözü olarak nakletmektedir (bk. Taberi, Câmi'u7-beyân, XVI, 5-6).

Kehf 18:83

[Zülkarneyn Kıssası] Sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: Size onunla ilgili bir parça okuyacağım. Bu beyanda Zülkarneyn kıssasının Hz. Peygambere bu konuda soru sorulmadan önce indiğine dair bir işaret vardır. Çünkü âyette “seelûke” “Sana sordular” denilmiyor, “yeselüneke” “Sana soruyorlar” deniyor. Ukbe b. Âmir el-Cüheni'nin rivayet ettiği haber de buna işaret etmektedir. Ukbe şöyle anlatır: Ehl-i Kitap'tan bir grup ellerinde sayfalarla ve kitaplarla geldiler ve bana “Resülullah'ın (a.s.) huzuruna girmemiz için bize izin ver” dediler. Hz. Peygamber'in (a.s.) odasına gittim ve kendisine kapıda beklediklerini haber verdim. Resülullah (a.s.) bana dedi ki: “Benim onlarla bir işim yok. Bana bilmediğim şeyleri soruyorlar. Ben ancak bir kulum. Rabbimin bana öğrettiğinden başka hiçbir bilgim yok.” Sonra “Bana abdest suyu getir de abdest alayım” buyurdu. (Getirdiğim suyla) abdest aldı ve evindeki namazgâhında namaza durdu. İki rekât namaz kıldı. Namazı bitirince yüzünde bir sevinç eseri gördüm. Sonra bana “Git. Onları ve ashabımdan kapıda bulunan kim varsa hepsini içeri al” buyurdu. Ben de onları içeri aldım. Hz. Peygamber kendilerini görünce “İsterseniz bana sormak istediğiniz şeyi size bildirebilirim. Dilerseniz onu kitabınızda bulduğunuz şekliyle size haber verebilirim” dedi?, Eğer bu rivayet sahih ise bize Zülkarneyn ve haberinin Resülullaha (a.s.) daha sorulmadan önce (âyet olarak) indiğini gösteriyor. FaBu rivayeti ayrıntısıyla görmek için bk. Taberi, Câmi'u1-beyân, XVI, 7. kat bütün tevil âlimleri Zülkarneyn haberi Hz. Peygambere (âyet olarak) inmeden önce sorulmuş sonra inmiştir demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Ayrıca Zülkarneyn hakkında ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri Zülkarneyn peygamberdi demiştir. Bu görüşüne delili ise “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin dedik” meâlindeki beyandır?, Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu beyan, bahsi geçen konuda Zülkarneyne hakemlik görevi vermek anlamına gelir. Bir hüküm, ancak peygamber olan bir kimseye havale edilir”. Hz. Ali'ye “Zülkarneyn peygamber miydi yoksa hükümdar mıydı?” diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: Zülkarneyn ne peygamberdi ne de hükümdardı?, Bunlardan başkaları da şöyle demiştir: Zülkarneyn hükümdardı. Ukbe b. Âmir el-Cüheni'nin rivayet ettiği haber bunu göstermektedir. Söz konusu habere göre Hz. Peygambere Zülkarneyn hakkında soru sorulur. Ukbe'nin rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle cevap verir: “Zülkarneyn Rumlar'dan bir gençti. Kendisine hükümdarlık verildi. Yola çıktı ve filan yere kadar ulaştı”. 98 (SJEn ağır basan ihtimal, Zülkarneyn'in bir hükümdar olduğudur. “Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kıldık”? beyanına bakılınca onun hükümdar olduğu anlaşılır. İşaret ettiğimiz ilâhi beyan, “Biz onu bütün yeryüzüne hükümdar yaptık” anlamına gelir. Bu beyanda, dilediğini yapmak üzere yeryüzünün tamamının emrine verildiğinden ve herhangi bir köşesinin istisna edilmeyip tümüne hükümdar olduğundan söz edilmektedir. Bu, şu ilâhi beyanlar gibi değildir: “Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin içinde toplandığı bir yere yerleştirmedik “Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik”, Burada onlara her yer değil, belli bir mekân tahsis edilmektedir. Zülkarneyne gelince; herhangi bir köşesi istisna edilmeksizin bütün yeryüzünde iktidar sahibi kıhndığından söz edilmektedir. Allah Teâlâ, onu yeryüzünün bütününde hükümdar yapmış ve tüm yeryüzünü emrine vermiştir. Hasan-ı Basri'nin “Allah onu hakem kıldı ve hüküm verme yetkisi verdi” demesi, Zülkarneynnin peygamber olduğunu göstermez. Çünkü o zamanlar cihat ve gaza görevini hükümdarlar üstleniyorlardı. Yüce Allah'ın “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım”” meâlindeki beyanına bakılınca bu gerçek anlaşılır. Çünkü cihadı, gazayı ve düşmanla savaşı hükümdarlar üstleniyorlardı. Burada da durum aynıdır. Yüce Allah'ın “Haksızlık edeni cezalandıracağız... “iman edip iyi işler yapan kimselere gelince”? şeklindeki sözü de böyledir. Zülkarneyn'in bu sözü yüce Allahtan gelen bir ilham ve orada bulunan meleğin öğretmesi olabilir, Ya da yanında bir peygamber bulunmuş ve ona bunu öğretmiş de olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Zülkarneyne neden bu ismin verildiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Ona Zülkarneyn denildi. Çünkü kavmini Allah'ı tevhide ve ona iman etmeye davet etmişti. Başını sağ tarafından yaraladılar da Allahın dilediği kadar bir süre onların yanma çıkamadı. Bazı rivayetlere göre de ölmüş; sonra tekrar geri gelmiş ve onları ikinci kez davet etmişti. Bu kez de başını sol tarafından yaraladılar. Aldığı darbelerin başında izi kaldı. Ve bundan dolayı ona Zülkarneyn dediler. Yoksa öküz boynuzu gibi boynuzu olduğundan bu ismi almamıştır. Bazıları da şöyle derler: Onun iki adet örüğü vardı. Bu yüzden Zülkarneyn ismini aldı. [§]Başka bazıları ise ona Zülkarneyn denilmiştir. Çünkü o, güneşin iki tarafına, yani battığı ve doğduğu yere ulaşmıştı açıklamasını yapmıştır. Bazıları da bu ismi almasının sebebinin iki asır yaşaması oldugunu söylemişlerdir”. En doğrusunu Allah bilir. Zaten neden o ismi aldığını öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur. --- Dipnotlar: Ben bunu Hasan-ı Basri'den rivayet edilmiş olarak bulamadım. Fakat Kurtubi, bu âyetin tefsirinde olayı “kile” yani “denilmiştir” fiilini kullanarak nakleder. Kurtubi “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin” dedik âyetini tefsir ederken şöyle der: Ebü Nasr el-Kuşeyri “Zülkarneyn eğer peygamber ise bu söz vahiydir. Peygamber değilse Allah'tan bir ilhamdır” demiştir (bk. Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'-Kurüân, XI, 52). Ebut-Tufeyl anlatır: Hz. Ali'ye “Zülkarneyn peygamber miydi?” diye sorulunca “Salih bir kuldu. Allah'ı sevdi Allah da onu sevdi. Allah'a içten bağlı oldu Allah da ona içten bağlı oldu. Allah onu kavmine gönderdi. Başına iki darbe vurdular. Bundan dolayı Zülkarneyn ismini aldı. Bugün de aranızda onun gibisi vardır” diye cevap verdi (bk. Taberi, Câmi'y'lBu gibi rivayetler için bk. Taberi, Câmi'u1l-beyân, XVI, 7-8. “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız' diyorlar. Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin içinde toplandığı bir yere yerleştirmedik mi? Fakat çoğu bunun şuurunda değildir”. “Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik; kendilerini kulak, göz ve kalplerle “Müsâdan sonra İsrâiloğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi? Peygamberlerinden birine “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım dediklerinde o, “Üzerinize savaş farz kılındığında savaşmayacağınızdan korkarım' cevabını verdi”. “O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb'ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak. İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız” (el-Kehf, 18/87Bu gibi görüşler için bk. Taberi, Câmi'uT-beyân, XVI, 8.

Kehf 18:84

Ona (muhtaç olduğu) her şey için bir yol öğrettik. Bahsi geçen “sebeb” kelimesinin ne anlama geldiğine dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları bunun “menâzil ilmi” olduğunu söylemiştir. Yani yeryüzünün konaklama yerlerini, çeşitli bölgelerini ve eskilerin yaşantılarına dair izlerin bulunduğu yerleri öğrettik. Bazıları “sebeb”in “ilim” ve “kuvvet” olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da yüce Allah Zülkarneyne verilen iktidarın ve hükümranlığın düzgün işleme yollarını öğretti, zira onun buna ihtiyacı vardı demişlerdir. Bazıları da bu beyanda adı geçen “sebeb”in “en'âm” denilen develer olduğunu söylemiştir. Bu hayvanlara keresteleri yükler ve gemi yapardı. Karşısına deniz çıktığı zaman gemilerle denizi geçer sonra gemileri yıkıp dağıtırdı. Keresteleri develere yükler ve kara parçasını hayvanların üzerinde geçerdi. İşte burada adı geçen “sebep” budur. Aslına bakacak olursak yüce Allah ona iktidarı ve hükümranlığı düzgün kılacak olan sebebi vermiş ancak bunun ne olduğunu bize beyan etmemiştir. Dolayısıyla “sebep” kelimesiyle neyi kastettiğini biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:85

Ona (muhtaç olduğu) her şey için bir yol öğrettik. Bahsi geçen “sebeb” kelimesinin ne anlama geldiğine dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları bunun “menâzil ilmi” olduğunu söylemiştir. Yani yeryüzünün konaklama yerlerini, çeşitli bölgelerini ve eskilerin yaşantılarına dair izlerin bulunduğu yerleri öğrettik. Bazıları “sebeb”in “ilim” ve “kuvvet” olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da yüce Allah Zülkarneyne verilen iktidarın ve hükümranlığın düzgün işleme yollarını öğretti, zira onun buna ihtiyacı vardı demişlerdir. Bazıları da bu beyanda adı geçen “sebeb”in “en'âm” denilen develer olduğunu söylemiştir. Bu hayvanlara keresteleri yükler ve gemi yapardı. Karşısına deniz çıktığı zaman gemilerle denizi geçer sonra gemileri yıkıp dağıtırdı. Keresteleri develere yükler ve kara parçasını hayvanların üzerinde geçerdi. İşte burada adı geçen “sebep” budur. Aslına bakacak olursak yüce Allah ona iktidarı ve hükümranlığı düzgün kılacak olan sebebi vermiş ancak bunun ne olduğunu bize beyan etmemiştir. Dolayısıyla “sebep” kelimesiyle neyi kastettiğini biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:86

Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu. Sanki Zülkarneyn güneşin nereden battığını öğrenmek ister gibidir. Çünkü Allah Teâlâ “Onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu” buyurmaktadır. “Hamie” kelimesi “hâmiye” ve “hamie” olmak üzere iki türlü okunur. Müfessirler derler ki: Bu kelimeyi “hâmiye” şeklinde okuyanlar kelimeye “onu sıcak bir gözede batar (gibi) buldular” anlamını vermişlerdir. Aynı kelimeyi “hamie”” şeklinde okuyanlar ona “kara balçık” anlamı vermişlerdir. [ ]Orada bir kavme rastladı. Bazıları şu açıklamayı yapmışlardır: Bu EN kavmin bir kısmı kâfir, bir kısmı da mümindi. Kavim, bu iki zümrenin tamamı idi. Allah Teâlâ kâfirler hakkında “Ey Zülkarneyn! Onları ya katlederek cezalandıracak veya müminler hakkında da haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin dedik buyurmuştur. Yüce Allah'ın bu beyanı, bir muhayyer bırakma değil, her iki zümre hakkında başlı başına hüküm verme ifadesidir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu kavmin tamamı kâfirdi. Bu durumda âyetin yorumu, senin davetine icabet etmezlerse “ya onları cezalandıracak veya” davetine icabet edip Allah'a iman ederlerse “haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin” şeklinde olur.

Kehf 18:87

87. “O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb'ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak?” 88. “İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız.” O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb'ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak? İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Daha önce de belirttiğimiz üzere” Zülkarneyn bu hükmü ya bir peygamberin kendisine öğretmesi veya yanmda bulunan meleğin bildirmesi üzerine vermiş ya da Allah Teâlâ'nın kâfirler hakkındaki âdetinin katl ve helâk etme, müminler hakkında da helâk etmeyip ihsanda bulunma olduğuna dair bilgisine dayanarak ifade etmiştir. Ya da kendisine böyle ilham edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ve ona işimizden Kolay olanını buyuracağız. Hasan-ı Basri der ki: Bu beyanda geçen “yüsran” “ârifen” mânasınadır””. Bazıları da bu kelimenin “ma'râf”, yani meşru mânasına olduğunu söylerken, bazıları da yüsr, bütün hayır ve bereketin ismidir demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:88

87. “O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb'ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak?” 88. “İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız.” O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb'ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak? İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Daha önce de belirttiğimiz üzere” Zülkarneyn bu hükmü ya bir peygamberin kendisine öğretmesi veya yanmda bulunan meleğin bildirmesi üzerine vermiş ya da Allah Teâlâ'nın kâfirler hakkındaki âdetinin katl ve helâk etme, müminler hakkında da helâk etmeyip ihsanda bulunma olduğuna dair bilgisine dayanarak ifade etmiştir. Ya da kendisine böyle ilham edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ve ona işimizden Kolay olanını buyuracağız. Hasan-ı Basri der ki: Bu beyanda geçen “yüsran” “ârifen” mânasınadır””. Bazıları da bu kelimenin “ma'râf”, yani meşru mânasına olduğunu söylerken, bazıları da yüsr, bütün hayır ve bereketin ismidir demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:89

Sonra ihtiyacını gidermek için yine bir yol, bir vesile tutup gitti. Bir başkası da şöyle demiştir: Burada bahsi geçen “sebep” Zülkarneyn'in doğu ve batının yolunu tutmasına ve ulaştığı noktaya ulaşmasına yardımcı olan bir yol, bir vesiledir. En doğrusunu Allah bilir. JEK Şİ ph dé giis isg LAN gez ai S s

Kehf 18:90

Nihayet güneşin battığı yere ulaştığı gibi Allah Teâlânm kendisine verdiği vesile ile güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık. Hasan-ı Basri der 78 83.ncü âyetin teviline bakınız. ki: Oranın arazisi sallanıyor ve toprağı akıyordu”, Sakin durmuyordu, üzerine kurulacak binayı ve (güneşe karşı) kurulacak perdeyi?” taşımaya elverişli değildi. Güneş doğduğu zaman binaları ve perdeleri olmadığı için (doğrudan doğruya) üzerlerine doğardı. (Bu yüzden) denize dalarlar, güneş yükselince de denizden çıkarlardı2“, İbn Abbâs ise şu açıklamayı yapar: Güneş doğduğu zaman harareti yeryüzünün batısından doğduğundan daha fazlaydı. Her şeyi yakardı hatta elbise, bina, tahta ve başka ne varsa hepsini yakar kül ederdi?!

Kehf 18:91

İşte böyle oldu! Âyette yer alan “kezâlike” kelimesinin neye işaret ettiği hususunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları kelimenin açılımını şöyle yapmıştır: Biz Resülullaha Zülkarneyn ve haberini aslına uygun olarak işte böyle haber verdik. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Biz Zülkarneyne o yolu işte böyle verdik ki o da bu vesile ile güneşin battığı yere nasıl ulaşmışsa doğduğu yere de öylece ulaştı. Başka bazıları ise şöyle demişlerdir: Zülkarneyne güneşin battığı yerde nasıl “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin” denilmişse doğduğu yerde de işte böyle denildi. En doğrusunu Allah bilir. Biz onunla ilgili her şeyi ayrıntısıyla biliyorduk. Bazıları bu beyanın “Size onunla ilgili bir parça okuyacağım”? meâlindeki cümleye bağlı olduğunu söylemişler ve onu şöyle açıklamışlardır: Biz onunla ilgili her şeyi bilgiye dayanarak ayrıntısıyla biliyorduk. Onu size okuyacağım. Bazıları da şöyle demiştir: Bu cümle, bir başlangıç cümlesidir. Birinci cümle ile bağlantılı da olsa onunla alâkalı da değildir. Buna göre âyetin mânası “Biz onun yanında olanı biliyorduk” şeklinde olur.

Kehf 18:92

Sonra yine bir yol tuttu. Bu beyanda geçen “sebep'ten maksat, Zülkarneyn'in yeryüzünün batısı ve doğusuna ulaşması konusunda belirttiğimiz vesiledir. Yani biz ona bir yol ve vesile verdik demek olur. GASS 5 45 25) Nihayet iki dağ arasına ulaştığında. Âyetin metninde geçen “essüddeyai ( (gazlı) kelimesi bazı kırâatlerde “es-seddeyni” şeklinde okunmuştur”, İki kelime arasında fark olduğu kabul edilirse öyle görünüyor ki “es-süddâni” orada bulunan iki dağ olmalıdır. “es-Seddeyni” ise Zülkarneyn'in yaptığı iki seddir. Aralarında fark ihtimali olmadığı takdirde ise “seddeyn” Zülkarneyn'in yaptığı veya yaratılıştan o şekli almış olan iki seddir. Diğer taraftan bu seddin ne olduğu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları söz konusu seddin oranın arazisini çevreleyen dağın iki tarafı arasındaki giriş noktasıdır demişlerdir. Yecüc ve Mecüc? bu giriş noktasından o araziye girmekteydi. İşte Zülkarneyn'nin yaptığı sed o giriş noktası oluyordu. Bazıları ise bu görüşe katılmamışlar ve şöyle demişlerdir: Hayır gerçek böyle değildi. Âyette sözü edilen seddeyn iki dağ idi. Bunlardan biri Yecüc'un, diğeri de Mecüc'un önünü kapatır ve tıkardı. Bunun nasıl olduğunu ancak Allah bilir. Bunların ötesinde nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. Hasan-ı Basri bu beyan hakkında şöyle demiştir: Bu kavim yaşantılarını düzeltecek ve hayatta kalmalarını sağlayacak şeyleri biliyorlardı. Fakat hidâyeti sapkınlıktan, hayrı şerden vb. ayıramıyorlardı. Bazıları ise şöyle demiştir: Onlar kendi dillerinden ve sözlerinden başka hiçbir dili ve sözü anlamıyorlardı. Zülkarneyn ise bütün dilleri biliyordu. Bu kavim Zülkarneyn'in ne dediğini, Zülkarneyn de onların söylediklerini anladı. Çünkü “Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Yecüc ve Mecüc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel” bir ücret “ödesek kabul eder misin?” demişlerdir. Zülkarneyn de “Rabb'imin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret sizinkinden üstündür” cevabını vermiştir. Az önce de belirttiğimiz gibi Zülkarneyn onların ne dediğini, onlar da Zülkarneyn'in ne dediğini anladılar. Bu da bize onların kendi dillerini anladıklarını, başkalarının dillerini ise anlamadıklarını göstermektedir. IJBu beyan, sözün çoğunu anlamıyor olsalar da az bir kısmını anladıklarını göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ bu kavim hakkında “nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim” demektedir. Âyette geçen “yekâdu” fiili, bir şeyin kesin olarak gerçekleşmediğine değil, bunun yaklaşmış olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Ou; --- Dipnotlar: Yecüc ve Mecüc hakkında iki görüş vardır: Birinci görüşe göre bu ikil kelime yabancı isimdir. Bu görüşün delili kelimelerin gayr-i munsarif olmalarıdır. İkinci görüşe göre bu iki kelime türemiştir. Bu iki ismin türemiş olduğunu söyleyenler birçok açıklama zikrederler.

Kehf 18:93

Sonra yine bir yol tuttu. Bu beyanda geçen “sebep'ten maksat, Zülkarneyn'in yeryüzünün batısı ve doğusuna ulaşması konusunda belirttiğimiz vesiledir. Yani biz ona bir yol ve vesile verdik demek olur. GASS 5 45 25) Nihayet iki dağ arasına ulaştığında. Âyetin metninde geçen “essüddeyai ( (gazlı) kelimesi bazı kırâatlerde “es-seddeyni” şeklinde okunmuştur”, İki kelime arasında fark olduğu kabul edilirse öyle görünüyor ki “es-süddâni” orada bulunan iki dağ olmalıdır. “es-Seddeyni” ise Zülkarneyn'in yaptığı iki seddir. Aralarında fark ihtimali olmadığı takdirde ise “seddeyn” Zülkarneyn'in yaptığı veya yaratılıştan o şekli almış olan iki seddir. Diğer taraftan bu seddin ne olduğu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları söz konusu seddin oranın arazisini çevreleyen dağın iki tarafı arasındaki giriş noktasıdır demişlerdir. Yecüc ve Mecüc? bu giriş noktasından o araziye girmekteydi. İşte Zülkarneyn'nin yaptığı sed o giriş noktası oluyordu. Bazıları ise bu görüşe katılmamışlar ve şöyle demişlerdir: Hayır gerçek böyle değildi. Âyette sözü edilen seddeyn iki dağ idi. Bunlardan biri Yecüc'un, diğeri de Mecüc'un önünü kapatır ve tıkardı. Bunun nasıl olduğunu ancak Allah bilir. Bunların ötesinde nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. Hasan-ı Basri bu beyan hakkında şöyle demiştir: Bu kavim yaşantılarını düzeltecek ve hayatta kalmalarını sağlayacak şeyleri biliyorlardı. Fakat hidâyeti sapkınlıktan, hayrı şerden vb. ayıramıyorlardı. Bazıları ise şöyle demiştir: Onlar kendi dillerinden ve sözlerinden başka hiçbir dili ve sözü anlamıyorlardı. Zülkarneyn ise bütün dilleri biliyordu. Bu kavim Zülkarneyn'in ne dediğini, Zülkarneyn de onların söylediklerini anladı. Çünkü “Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Yecüc ve Mecüc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel” bir ücret “ödesek kabul eder misin?” demişlerdir. Zülkarneyn de “Rabb'imin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret sizinkinden üstündür” cevabını vermiştir. Az önce de belirttiğimiz gibi Zülkarneyn onların ne dediğini, onlar da Zülkarneyn'in ne dediğini anladılar. Bu da bize onların kendi dillerini anladıklarını, başkalarının dillerini ise anlamadıklarını göstermektedir. IJBu beyan, sözün çoğunu anlamıyor olsalar da az bir kısmını anladıklarını göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ bu kavim hakkında “nerede ise hiçbir sözü anlamayan bir kavim” demektedir. Âyette geçen “yekâdu” fiili, bir şeyin kesin olarak gerçekleşmediğine değil, bunun yaklaşmış olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Ou; --- Dipnotlar: Yecüc ve Mecüc hakkında iki görüş vardır: Birinci görüşe göre bu ikil kelime yabancı isimdir. Bu görüşün delili kelimelerin gayr-i munsarif olmalarıdır. İkinci görüşe göre bu iki kelime türemiştir. Bu iki ismin türemiş olduğunu söyleyenler birçok açıklama zikrederler.

Kehf 18:94

Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cüc ve Me'cüc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel, bir karşılık, bir ücret ödesek kabul eder misin? Zülkarneyn şöyle cevap verdi: Rabb'imin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret sizinkinden üstündür. Hasan-ı Basrf'nin teviline göre bu beyanın anlamı şöyledir: Rabb'imin beni içinde bulundurduğu peygamberlik daha üstündür. Çünkü Hasan-ı Basri, Zülkarneyn'in peygamber olduğunu söylemekte ve buna delil olarak da “Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kıldık” meâlindeki beyanı göstermektedir. Ama Hasan-ı Basri'den başkalarına göre onun mânası şudur: Rabb'imin bana verdiği hükümdarlık ve bana bahşettiği güneşin doğduğu ve battığı yere ulaştıran vesile ve yol, sizin söylediklerinizden daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle, yani güçleneceğim bir şeyle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel, yani bir sed yapayım. Oelk İİ yaşi Ge İLE İSİ İS

Kehf 18:95

Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cüc ve Me'cüc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir bedel, bir karşılık, bir ücret ödesek kabul eder misin? Zülkarneyn şöyle cevap verdi: Rabb'imin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret sizinkinden üstündür. Hasan-ı Basrf'nin teviline göre bu beyanın anlamı şöyledir: Rabb'imin beni içinde bulundurduğu peygamberlik daha üstündür. Çünkü Hasan-ı Basri, Zülkarneyn'in peygamber olduğunu söylemekte ve buna delil olarak da “Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar sahibi kıldık” meâlindeki beyanı göstermektedir. Ama Hasan-ı Basri'den başkalarına göre onun mânası şudur: Rabb'imin bana verdiği hükümdarlık ve bana bahşettiği güneşin doğduğu ve battığı yere ulaştıran vesile ve yol, sizin söylediklerinizden daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle, yani güçleneceğim bir şeyle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel, yani bir sed yapayım. Oelk İİ yaşi Ge İLE İSİ İS

Kehf 18:96

96. “Bana, demir kütleleri getirin? Nihayet (vadiyi demirle doldurup) iki dağın arasını aynı seviyeye getirince, Ateşi körükleyin!' dedi. Artık onu kor haline getirdiği vakit, “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim dedi.” Bana, demir kütleleri, yani demir parçaları getirin. Bazıları şöyle demiştir: Zülkarneyn onlardan demir parçaları istedi. Çünkü orası demirin bulunduğu bir yerdi. Bazıları da demir, onlar için kerpiçten veya bakırdan daha yumuşaktı demiştir. Fakat bütün bunlar ancak (âyet veya hadisten) duyularak bilinebilecek şeylerdir. Nihayet (vadiyi demirle doldurup) iki dağın arasını aynı seviyeye getirince. Bu beyandan, söz konusu seddin iki dağın başına ulaştığı ve onlarla aynı seviyeye geldiği anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Ateşi körükleyin! dedi. Artık onu kor haline getirdiği vakit, “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim” dedi. Bazıları “kıtran” á as) kelimesinin bakır, bazıları da kurşun olduğunu söylemişlerdir. Rivayete göre Zülkarneyn bir tabaka demir döküyor, sonra üzerine bir tabaka odun sonra da odunun üzerine demir döküyordu. Bunu dağın zirvesine Julaşıncaya ve bu yolla seddi iki dağ ile aynı 104) seviyeye getirinceye kadar yaptı. Sonra bakır eritildi ve üzerine döküldü. Bakır odunu yakmaya ve demiri eritmeye başladı sonunda bakır odunun yerini aldı ve demire yapıştı. Anlatıldığına göre Zülkarneyn bu seddi yaptı. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onun bakırı, bizdeki milât?”, yani sıva harcı gibiydi. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:97

Artık onu ne aşabildiler, yani ne o seddin üzerine çıkabildiler ne de alt tarafından delebildiler. Bu haberler ve kıssalar hakkında Kur'anda bahsedilen açıklamalara bir şey eklenmez. Çünkü Allah Teâlâ'ya iftira atmış olmaktan ve yalan uydurmuş olmaktan korkarız. Fakat Kur'ânda belirtildiği kadarını anlatır ve ona başka bir şey eklemeyiz. Bu olay, Kur'ânda da bizim belirttiğimiz kadar anlatılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Arapçada dağ için “es-süddü” denilir. “Züber” kelimesi, parçalar demektir. “el-Kıtr” Cka) ise bakır anlamına gelir. Âyette geçen “en yazherühu” “onu aşmaya” demektir. Bir kimse bir çatının üstüne çıktığı zaman “zahera fülânun ales-sathi” (çilli de Dü b) denilir?, Ebü Avsece de böyle demiş ve âyette geçen bazı kelimeleri şöyle açıklamıştır: “es-Süddeyni” dağın iki tarafı, “er-radmü” sed, “essadefeyni” iki sed gibidir. “Üfriğ aleyhi kıtran” (bs üzerine bakır dökeyim demektir. f

Kehf 18:98

98. “Zülkarneyn, “Bu, Rabb'imden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince O, bunu yerle bir eder. Rabb'imin vâdi haktır’ dedi” Zülkarneyn, “Bu, Rabb'imden bir rahmettir” (dedi.) Söz konusu rahmetin, yapılan ve kendileriyle Yecüc ve Mecücun arasına engel olan sed olması muhtemeldir. Bu yüce Allah'tan bir rahmettir. Yani bu engel O'nun rahmeti sayesinde yapılmıştır. Bir başka ifadeyle; bu sed Allah'tan gelen bir nimettir. Rahmet, nimetin tâ kendisidir. Yani sizinle Yecüc ve Mecüc arasındaki bu sed, Rabb'imin size rahmetidir. Öte yandan bu ifadenin iki türlü açıklaması söz konusudur: Zülkarneyn bu seddi bitirdiği zaman onun Allah'tan bir rahmet olduğunu beyan etmektedir. Seddin ilk başlangıcında kendisinden bir sed yapmasını istedikleri zaman sed yapma fiilini kendi nefsine izafe ederek “Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım”?! demiştir. Bu ifade, Zülkarneyn'in yaptığının, ancak yüce Allah'ın rahmeti ve ihsanı sayesinde yaptığını ve bu seddin inşasını O'nun yarattığını göstermektedir”. İkinci açıklama şekli şudur: Allah Teâlâ dinde insanlar için en faydalı olmayanı (aslah) yaratabilir. [§]Çünkü burada iki ihtimalden birisi söz konusudur: Onlar için ya ilk fiil, dinde en faydalı olandır. Bu durumda ikincisi (yani seddin yıkımı) dinde onlar için en faydalı şık olmaz. Ya da ikincisi en uygundur da birincisi değildir. Öte yandan yüce Allah bunun onlar için rahmet olduğunu ifade etmektedir. [Böylece Mütezile'nin yüce Allah'ın kulu hakkında en uygun olanını yaratmasının üzerine vacip olduğu tezi çürümüş olur. Fakat Rabb'imin vâdi gelince. Rabb'in vâdinden maksat, O'nun vâdine konu olan şey, yani vâdedilendir. Çünkü vâd gelmez. Âyette sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Fakat Rabb'im tarafından vâdedilen husus gelince. Bu da ya Yecüc ve Mecüc'un çıkmasıdır ya da bu seddin açılmasıdır”, O, bunu yerle bir eder. Yani daha önce belirttiğimiz gibi kırar ya da yerle bir eder. “O, bunu yerle bir eder” yani yere yıkar, yerle bir eder. İbn Kuteybe “O, bunu yerle bir eder” meâlindeki cümleyi, “yere yapıştırır” şeklinde açıklamıştır?. Rabb'imin vâdi haktır? dedi. Burada geçen “vâd” vâdde bulunmaktır, ama önceki “våd” “vâdedilen” mânasındadır. yal 3ğö3 mi Sese e saa

Kehf 18:99

O gün (kıyâmet günü) biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır. Yani birbirine karışmış dolanır bir halde bırakmışızdır. Öte yandan onların “birbirlerine çarparak çalkalanmaları”nın, Zülkarneyn'in inşa ettiği seddin yanında olma ihtimali vardır. O seddin açılışında orada birbirlerine çarparak çalkalanırlar. Ya da bu beyan, onların çok olmaları ve izdiham oluşturmaları nedeniyle de belirtilmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Süra da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir. Bu beyanın zâhirine göre süra üfürme vakti için kullanılan kip geçmiş zamandır, fakat kastedilen gelecek zamandır. Yani süra üfürülecek ve böylece onlar bütünüyle bir araya getirileceklerdir. Bu gibi kullanımlar, Kur'ânda çoktur. Geçmiş zaman gelecek zaman, gelecek zaman da geçmiş zaman kipiyle ifade edilir.

Kehf 18:100

Kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir. Kâfirlerin cehennemle yüz yüze getirilmelerinin, “Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir” meâlindeki beyanlarda olduğu üzere oraya atılmalarından önce olma ihtimali vardır. Kâfirlerin cehennemle yüz yüze getirilmeleri cehenneme konulduktan sonra onunla azap edilmelerinin kinâye yoluyla anlatımı da olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Bu azap, onların sabah akşam arzedilecekleri ateştir’. OAE SIAE 2 gaz açil ES

Kehf 18:101

(Kâfirleri o gün cehennemle yüz yüze getirmişizdir.) Ve (dünyada iken) gözleri beni hatırlatacak delillere kapalı bulunan. Daha önce birçok yerde küfrün karanlığının kalbin nurunu, işitme ve görme duyularıyla kalp ve başka organların nurunu örttüğünü ve perdelediğini belirtmiştik. Çünkü bu duyu organlarından her birinin kendi özünde (içinde) bir nuru ve ışığı vardır. Söz konusu organlar, ancak iki nur sayesinde görür ve duyarlar. Bunlardan biri, zâhirin diğeri de gizliliğin ve bâtının (içinin) nurudur. İşte küfür, bu nuru örter ve kapatır. Ve insanı hakkı görmez eder, ibretli şeylere bakmaz ve üzerinde tefekkür etmez hale getirir; hakikat (sadece) zâhirin nuruyla kula tecelli etmez. İmanın bir nuru ve ışığı vardır. Kulun önünde hakkın tecelli etmesi ve her güzelin güzelliğini ve her çirkinin çirkinliğini anlayabilmesi için onunla görür, işitir ve önünde bulunan her şeyin perdesi onunla kaldırılır. Bu durum insanın gözünün nuruyla ve havanın ışığıyla görmesine benzer. Bu ışıklardan biri gidince insan hiçbir şey işitmez ve görmez olur. Dolayısıyla insan bir şeyi iki nurla bilir ve o şeyin hakikati kendisine bu ikisiyle ortaya çıkar. Bunlar kalbin ve duyuların nurudur. Küfrün karanlığı kalbin nurunu kapattığı zaman insan bir şey görmez, ibret almaz, işitmez ve hakkı söylemez hale gelir. İman ise bunları aydınlatır ve ışıklandırır. İnsanı her şeyi görür hale getirir ve bu sayede hakkı bâtıldan ayırır. İnsan nelerin gerçeğe işaret eden kanıt, nelerin sahte delil olduğunu anlar hale gelir. En doğrusunu Allah bilir. Vahye kulak vermeye de tahammül edemez olan. Bu beyan, iki şeye işaret etmektedir: Birincisi; onların işitme organları olduğu halde duyma yeteneklerinin olmadığını belirtmektedir. Bu da bize fiile ilişkin istitâatin fiil anında olduğunu ve ondan önce bulunmadığı gibi sonra da devam etmediğini göstermektedir. Çünkü yüce Allah, “Vahye kulak vermeye de tahammül edemezlerdi” buyurmaktadır. Hz. Müsânın birlikte olduğu o kulun birçok yerde kendisine söylediği sözde de aynı durum görülmektedir. Çünkü o, “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin””? demişti. Bu da fiili gerçekleştiremeyeceğini belirtmesinden Jistitâatın fiil anında olduğunu gösterir, fiilden Eğ önce ve sonra bulunması ihtimali yoktur. Bu beyanın işaret ettiği ikinci husus ise onların Allah'ın vâdinden yararlanmalarına ve bu vâde” lâyık olmalarına yardımcı olan ikinci bir istitâatlarının daha olduğudur. Ancak onlar bu istitâatlarmı başka şeylerle meşgul olarak kaybetmişlerdir. Çünkü kendilerinden kaynaklanan ihmal nedeniyle azarlanmakta ve kınanmaktadırlar. Eğer onlardan kaynaklanmamış olsaydı, azarlanma ve kınanmalarının herhangi bir anlamı olmazdı. Bir zümre şöyle demiştir: Allah Teâlânm kâfirlerin işitme duyularının olmadığını söylemesi, gerçekten işitme duyularının olmadığından değil, (hakikati duymaya) tahammül edememelerindendir. Tıpkı, işitme, görme ve konuşma duyularından yararlanmadıkları için onlarda bu duyuların da olmadığını belirtmiş olması gibi?. Örnek ifadede de işitme, görme ve konuşma duyularının bulunmadığı anlamında değildir. Buna göre yüce Allah'ın onların gücünün olmadığını (istitâat) belirtmesi bu duyu organlarından yararlanmamalarından dolayıdır. Yoksa fiile başlamadan önce istitâatlarının bulunmadığından değildir. Onlar gözlerini yumunca ve hakikati söylemeyince Allah Teâlâ da onların bu duyularının bulunmadığını ifade etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Yani Allah'ın vâdiyle: “Bu ilâhi beyanda insanların, fiil anında Allah'ın yardımıyla elde ettikleri ve ihtiyaç duydukları bir istitâatın bulunduğuna dair delil vardır” (Semerkandi, “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler” (el-Bakara, 2/171. Ayrıca bk.

Kehf 18:102

O inkârcılar, beni bırakıp kullarımı yardımcı edineceklerini mi sandılar? Bazıları, bu beyan hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Dünyada meleklere ve peygamberlere tapan ve beni bir yana bırakıp da onları dost edinen o inkârcılar (Jâhirette onların kendilerine dost olacaklarını mı ve şefaatlerini üstlenip kendilerine şefaat ve yardım edeceklerini mi sandılar? Asla! O taptıkları kendileri için asla dost olamayacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”, “ki sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”"!, Âyetin ikinci ihtimale göre açıklaması şöyle olabilir: O inkârcılar, beni bırakıp ihlaslı “kullarımı yardımcı” ve dost “edineceklerini mi sandılar.” Yani onlar, beni bırakıp da onları dost edinemezler. Onlar müminleri dinlerine ve kendilerine dost olmaya davet ediyorlardı. Yüce Allah, bu gerçeği şöyle ifade eder: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”0. Üçüncü bir ihtimale göre bu beyan şöyle anlaşılabilir: O inkârcılar beni bırakıp taptıkları ve dost edindikleri şeylere tapmalarını ve onları dost edinmelerini benim emrettiğimi ve buna benim izin verdiğimi mi sandılar? Çünkü onlar “Allah da bize bunu emretti” vs. diyorlar. Asla! Allah Teâlâ bunu ne emretmiş ve ne de izin vermiştir. Âyetteki “e fehasibe” (Lsi) filinin “e fe hasbu” ™ şeklinde cezimle okunması fiilin başındaki soru elifinin hazfedilmesiyledir. Yani ibare “fe hasbullezine keferü” şeklinde olur. Bu takdirde âyet üç türlü açıklanabilir: Birincisi: Beni bırakıp kullarımı dost edinen kâfirlere hazırladığımız cehennem yeter. Âyet-i kerime bu durumda “Onların harcı cehennem; işte oraya girecekler” beyanı gibi olur. İkincisi: “Kâfirlere benden başkalarını dost edinmeleri yetmez mi?” Yani bu yetmez mi? Bana kulluk etmeleri ve ulühiyetime dönmeleri için kendilerine deliller ve alâmetler takdim ettiğim halde bunlara dönme zamanı gelmedi mi? Üçüncüsü: Beni bırakıp başkalarını dost edinmeleri zillet olarak onlara yeter. Biz cehennemi inkârcılar için bir konak olarak hazırladık! Âyette geçen “nüzülen” kelimesini bazıları “nüzül” (inme) kökünden “nüzlen” şeklinde okumuşlardır. Bu durumda kelime, konak mânasmadır. Bazıları da kelimenin “nüzül” ve “enzâl” (misafir yemeği) kökünden olduğunu belirtmişlerdir, Bu durumda mana, orada ateşi yerler. Yiyecekleri ve içecekleri ateşten olur şeklini alır. İbn Kuteybe “en-nüzül” kelimesinin misafire ve askerlere takdim edilen yiyecek maddesi mânasında olduğunu söylemiştir”. ii 103. “Deki: Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?” --- Dipnotlar: “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18). “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar”. 23 “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez”. Taberi bu kırâatı Hz. Ali, İkrime ve Mücâhide nispet etmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân,

Kehf 18:103

O inkârcılar, beni bırakıp kullarımı yardımcı edineceklerini mi sandılar? Bazıları, bu beyan hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Dünyada meleklere ve peygamberlere tapan ve beni bir yana bırakıp da onları dost edinen o inkârcılar (Jâhirette onların kendilerine dost olacaklarını mı ve şefaatlerini üstlenip kendilerine şefaat ve yardım edeceklerini mi sandılar? Asla! O taptıkları kendileri için asla dost olamayacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”, “ki sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”"!, Âyetin ikinci ihtimale göre açıklaması şöyle olabilir: O inkârcılar, beni bırakıp ihlaslı “kullarımı yardımcı” ve dost “edineceklerini mi sandılar.” Yani onlar, beni bırakıp da onları dost edinemezler. Onlar müminleri dinlerine ve kendilerine dost olmaya davet ediyorlardı. Yüce Allah, bu gerçeği şöyle ifade eder: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rablerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”0. Üçüncü bir ihtimale göre bu beyan şöyle anlaşılabilir: O inkârcılar beni bırakıp taptıkları ve dost edindikleri şeylere tapmalarını ve onları dost edinmelerini benim emrettiğimi ve buna benim izin verdiğimi mi sandılar? Çünkü onlar “Allah da bize bunu emretti” vs. diyorlar. Asla! Allah Teâlâ bunu ne emretmiş ve ne de izin vermiştir. Âyetteki “e fehasibe” (Lsi) filinin “e fe hasbu” ™ şeklinde cezimle okunması fiilin başındaki soru elifinin hazfedilmesiyledir. Yani ibare “fe hasbullezine keferü” şeklinde olur. Bu takdirde âyet üç türlü açıklanabilir: Birincisi: Beni bırakıp kullarımı dost edinen kâfirlere hazırladığımız cehennem yeter. Âyet-i kerime bu durumda “Onların harcı cehennem; işte oraya girecekler” beyanı gibi olur. İkincisi: “Kâfirlere benden başkalarını dost edinmeleri yetmez mi?” Yani bu yetmez mi? Bana kulluk etmeleri ve ulühiyetime dönmeleri için kendilerine deliller ve alâmetler takdim ettiğim halde bunlara dönme zamanı gelmedi mi? Üçüncüsü: Beni bırakıp başkalarını dost edinmeleri zillet olarak onlara yeter. Biz cehennemi inkârcılar için bir konak olarak hazırladık! Âyette geçen “nüzülen” kelimesini bazıları “nüzül” (inme) kökünden “nüzlen” şeklinde okumuşlardır. Bu durumda kelime, konak mânasmadır. Bazıları da kelimenin “nüzül” ve “enzâl” (misafir yemeği) kökünden olduğunu belirtmişlerdir, Bu durumda mana, orada ateşi yerler. Yiyecekleri ve içecekleri ateşten olur şeklini alır. İbn Kuteybe “en-nüzül” kelimesinin misafire ve askerlere takdim edilen yiyecek maddesi mânasında olduğunu söylemiştir”. ii 103. “Deki: Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?” --- Dipnotlar: “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve ‘Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18). “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar”. 23 “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez”. Taberi bu kırâatı Hz. Ali, İkrime ve Mücâhide nispet etmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân,

Kehf 18:104

De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?” Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. Bu beyan, kâfirlerin reislerinin sözlerine karşı bir cevap ve bir karşı ifade gibi durmaktadır. Şöylesine; onların reisleri, kendilerine tâbi olan bazı kimselere bol mal veriyorlar ve iyilikte bulunuyorlardı. Daha sonra bu kâfirlerden yardım gören kişiler, Hz. Peygambere tâbi oldular ve onun dinine girdiler. Bu yeni dine girince sıkıntıya düştüler ve kâfirlerin elebaşılarından elde ettikleri menfaatler yok olup gitti. Bunun üzenasıl iyi idiyse şimdi de öyle iyi olurdu” dediler. Ya da buna benzer sözler ettiler. Allah Teâlâ da onlara cevap verdi ve şöyle buyurdu: De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?’ Bu beyanın insanlardan el etek çeken ve kendilerini putlara ibadete hasreden ve bu konuda nefislerini bitkin düşüren, sıkıntı ve meşakkatlere katlanan rahipler ve manastırlara çekilen kimseler hakkında bağımsız bir cümle olması da mümkündür. Yüce Allah da küfür bakımından aynı olmakla birlikte bunların dünyayı talep eden ve riyaset peşinde koşan, fakat onların yaptıklarını yapmayan kimselerden iş ve davranışça daha çok ziyana uğramış ve çaba bakımından daha sapkın olduklarını haber vermiştir. Âyette geçen “el-ahser” bir şeyi hüsran ile nihayetine ermekle ve sonuna ulaşmakla nitelemek demektir. “Ef'alü” kalıbının ism-i fâil yerine kullanılması da mümkündür”, Kelimenin ism-i fâil yerine kullanılması, Arap dilinde imkânsız değildir. Buna göre âyetin tevili şöyle olur: De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından ziyana uğrayanları bildirelim mi?” Tıpkı, “Allâhu ekber” ifadesinin Allah daha büyük mânasına değil de Allah büyüktür mânasına kullanılmasına benzer. Dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. Bu beyan iki türlü anlaşılabilir: Birincisi: Taptıkları şu putlara kul oldukları ve böylece nefislerini nasipsiz bıraktıkları için zelil oldular. “İşte hem dünyada hem âhirette yaptıkları boşa gidenler bunlardır” meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır. Yani dünyada putlara taparak nefislerini zelil kıldılar. İkincisi: Onların dünyadaki çabaları boşa gitmiştir. Çünkü putlara tapmak suretiyle âhirette (elde edecekBENİ lerini) umdukları ve tamah ettikleri şeylere ulaşamamışlardır. Çünkü onlar “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”“, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”” vb. şeyler söylemişlerdir. Dolayısıyla dünyadaki uğraşları ile âhirette umduklarına erişememişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Onlar taptıkları putlara ibadete ederek iyi yaptıklarını sanıyorlar. Asla! Âyetin “Onlar” fakirlere harcama yaparak ve kendilerini geçim darlığından kurtararak hayır veya iyilik “yaptıklarını sanıyorlar” mânasında olması da (muhtemeldir. Yani yaptıkları, iyi bir iş ve hayır değildir. Âyet, onların hakkı bilmeseler bile yaptıkları fiillerden dolayı hesaba çekileceklerini göstermektedir. Zaten bizim görüşümüz de bu doğrultudadır. Bir kimse hakkı ve doğruyu bilmeden bir fiili işlerse isteyerek ve ilim öğrenerek hakka ulaşma yolunu bulduktan sonra o fiili ile hesaba çekilecektir. Çünkü yüce Allah, Onlar iyi yaptıklarını sanıyorlar buyurmaktadır. Sonra da onların kim olduklarını şöyle haber veriyor: DIEE iz zor oSA nA --- Dipnotlar: Yani kalıbın daha üstünlük ve daha aşağılık ifade etmeksizin ism-i fail yerine kullanılması mümkündür.

Kehf 18:105

İşte onlar Rab'lerinin âyetlerini, hüccetlerini ve burhanlarını, Hasan-ı Basri'ye göre ise dinini inkâr etmişlerdir. Bunu birçok yerde belirttik32. Ve O'na kavuşmayı inkâr eden. Yani öldükten sonra dirilmeyi veya O'na gitmeyi. Bundan da önceden bahsedilmiştir. Bu yüzden amelleri boşa gitmiş olanlardır; bu sebeple biz kıyâmet gününde onların (dünyadaki) amellerine değer vermeyiz. Yani biz onlara değer vermeyiz. Fakat kötü amelleri söz konusu olunca Allah Teâlâ yaptıklarının hesabını sorar”, Yüce Allah “Ticaretleri kâr etmemiş” derken kastettiği de budur. Ticaretleri kâr etmeyince kayba uğramış olurlar. “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular”! meâlindeki beyan Biz kıyâmet gününde onların amellerine değer vermeyiz anlamına gelen cümle ile tartılacağının kastedildiğini bize gösterir?"6,

Kehf 18:106

Daha sonra yüce Allah onların alacakları cezayı haber vererek şöyle diyor: İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve resüllerimi alaya almaları sebebiyle işte onların cezası cehennemdir. ya SUZİ SİLA NEZ izl ill QIY;

Kehf 18:107

Allah Teâlâ daha sonra da kâfirler için belirttiği cezaya karşılık olarak müminlerin dünyada iken işledikleri ve yapmayı tercih ettikleri amellerin karşılığını ve sevabından bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır: İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır. Müminler için vâdedilen cennetler dört tanedir: Bunlar naim cenneti, me'vâ cenneti, adn cenneti ve firdevs cennetidir. Sonra bu dört cennetten her birinde diğerinin özelliği bulunmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ “cennâtü İ-me'vâ” tabirini kullanmaktadır. Bu kendisine sığınılan cennettir. Naim cennetinin mânası açıktır. Adn cenneti ikamet veya başka bir kökten türemedir?”. Firdevs cennetine bu ismin verilmesi, ağaçlarla çevrelenmiş ve donanmış olmasındandır”, Netice olarak bu cennetlerin tümünde bu sayılan özellikler bulunmaktadır. Rivayete göre İbn Abbâs, Kâba Firdevs'in ne mânaya geldiğini sorar. Kâb şöyle demiştir: “Firdevs, Süryanice'de üzüm bahçeleri anlamına gelir”. Bazıları bizim de belirttiğimiz üzere Firdevs'in bu ismi alması, ağaçlarının çok ve dallarının birbirine geçmiş olmasından dolayıdır demiştir. Ubâde b. Sâmit'in nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Cennet, yüz tabakadır. İki tabaka arasında gökle yeryüzü arası kadar mesafe vardır. Firdevs, en yüksek derecedir. Firdevs bu derecelerin en üstünde bulunur. Cennetteki dört nehir buradan kaynaklanır. Allah Teâlâdan cenneti istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin”, Bazıları âyette geçen “nüzülen” A S kelimesine “ nüzül” kökünden “menzil” yani konak mânası vermişlerdir. Kelime kökünden “misafir yemeği” mânasınadır diyenler de olmuştur”,

Kehf 18:108

Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak, yani oradan başka bir yere gitmek istemezler. Allah Teâlâ insanların dünya nimetlerinden bıkıp usandıkları gibi cennetin nimetlerinden bıkıp usanmayacaklarını haber vermektedir. Çünkü kişi bir nimetten usanıp [§]bir başkasını isteyebilir. Dolayısıyla Allah Teâlâ da cennetliklerin orada bıkıp usanmayacaklarını, dilediklerine” sahip olacaklarını ve canlarının istediğini elde edeceklerini haber vermiştir. İbn Kuteybe, oradan hiç ayrılmak istemezler meâlindeki beyan başka yere taşınmak?” istemezler diye tevil etmiştir. Ebü Avsece de aynı şekilde kelimenin başka yere gitme anlamına “tehavvül” kökünden türediğini söylemiştir. İbn Kuteybe “nüzülen” kelimesinin yiyecek ve içecekler anlamına geldiğini belirtmiştir. “en-Nüzül” misafir yemeği demektir”. En doğrusunu Allah bilir.

Kehf 18:109

109. “De ki: “Rabb'imin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi Rabb'imin sözleri bitmeden önce mutlaka deniz tükenirdi. De ki: “Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi Rabb'imin sözleri bitmeden önce mutlaka deniz tükenirdi.” Öyle anlaşılıyor ki bu beyan şunlara mukabil olarak belirtilmiştir: “Bu kitabı sana her konuda açıklama getiren bir rehber, bir hidâyet ve rahmet kaynağı, Allaha gönülden bağlananlar için bir müjde olarak indirdik””, “her şey için detaylı açıklama”, Bunun açıklaması şöyledir: Allah Teâlâ, Kur'ân'ın her şeye dair açıklama ve ayrıntıh beyan olduğu belirtilince, bu kadarcık bir kitapta her şey için açıklama ve her şey için detaylı beyan nasıl mümkün olur, dediler. Cenâb-ı Hak da onların bu sözlerine cevaben şöyle buyurdu: Kur'ândaki lafızlara yüklenen anlamlar ve hikmetler ayrıntısıyla açıklanıp ve şerh edilse ve bunlar da yazıya geçirilse sözü edilen miktara ve daha da fazlasına ulaşır. Hasan-ı Basri bu âyeti şöyle tevil eder: Rabb'imin sözleri, yani Rabb'imin yaratması için denizler mürekkep olsa, yani Allah Teâlâ yarattıklarını söylese” ve “ben şunları ve şunları yarattım” dese ve bunları yazdırsa, yarattıkların hepsi yazıya dökülse âyette sözü edilen miktara ulaşır. Hasan-ı Basri'nin bu tevili Allah Teâlâ'nın yarattığı çeşit çeşit yaratıklara ve bütün şahıslara yönelik olur. Ebü Bekir el-Esam da “li kelimâti rabbi” kelimesini “Rabb'imin yarattığı şeylerin beyanı” diye açıklamıştır. Bu açıklama da birinci yorumla aynı anlama varır. Ebü Bekir el-Esam şöyle devam eder: Bu beyanın birinci faydası muhatapların, Allah'ın yarattıkları ve var ettikleri zihinde canlandırılamayınca onları yaratan ve yoktan var edenin zihinde canlandırılamamaya en lâyık yüce bir varlık olduğunu anlamalarıdır. İkinci faydası, Allah Teâlâ'nın kudretini, hâkimiyetini ve ilminin mahlükatım kuşatmış olduğunu insanların anlamaları ve buna kâdir olan varlığın, inkâr ettikleri diriltme fiiline daha kâdir olduğunu öğrenmeleridir. Bilgisi, sözü edilen yaratıkları kuşatan bir varlık, onların fiillerini ve sözlerini daha çok bilir ve buna daha çok vâkıf olur. Böylece onların her an ve daima dikkatli olmaları hedeflenmiştir. Öte yandan Allah Teâlânın Rabb'imin sözleri meâlindeki kelimelerin, vahdâniyeti ve rubübiyyetine dair getirdiği delilleri ve âyetleri mânasına gelmiş olması da muhtemeldir. Yani Allah bunları yazsaydı yazılanlar adı geçen miktara ulaşırdı demek olur. “Sözler” anlamındaki kelimesinden maksat Kur'an olduğu takdirde anlamı ilkin belirttiğimiz yoruma dönüşür. Bu durumda ilâhi beyan, âdetâ onların söyledikleri söze mukabele ve cevap şeklini alır. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir'in ifadelerine göre “Allah'ın kelimeleri” deyimi, yaratması veya yaratmasına dair beyanı mânasına gelmesi muhtemel olabilir. Ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi. Burada belirtilen miktar, miktarı belirleme amaçlı değil, onu büyük gösterme ve mübalağa amaçlıdır. “Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kâlem olsaydı, deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı yine de Allah'ın sözleri tükenmezdi”” meâlindeki beyanda belirtilen husus da odur. Bu da bize “Ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi” anlamındaki cümlesinde geçen “meded”, yani destek ve takviyenin bir sınırının ve bir sonunun olmadığını, fakat takviye ve desteği yüceltmek ve mübalağaa yapmak amaçlı olduğunu gösterir. Âyet-i kerimede, Allah Teâlâ'nın yarattığı ilimlerin insanların idrak edebilecekleri bir nihayetinin ve sonunun olmadığını, fakat her tür ilimden bir şeyler alıp gereğine göre amel edilmesi gerektiğine işaret vardır. Âyetten anlaşılan bir diğer husus da meselenin ilim öğrenme meselesi olmadığı, maksadın ilmin bizzat kendisi değil, asıl amacın öğrenilene göre amel etmek olduğudur. Çünkü ilimlerin bir nihayeti ve beşerin ulaşabileceği bir sınırı yoktur. Bütün bunlar, âyette kastedilen mânanın belirttiğimiz anlam olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ; “Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Kur'ân, uydurulabilecek bir söz değildir; fakat o, kendinden öncekiler için onay, her şey için detaylı açıklama, iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidâyettir” (Yüsuf, 12/111). Yani Allah yarattıklarını sonuna kadar sayıp dökse ve bunları haber verse demektir.

Kehf 18:110

De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Allah Teâlâ Hz. Peygambere kendisinin de onlar gibi bir beşer olduğunu bildirmesini emretmektedir. Ayrıca bu emir ve yalnızca onlar gibi bir insan olduğunu haber vermesi birçok mânaya gelir. Birincisi şöyledir: Onlar Resül-i Ekrem'den bir beşerin takatini ve kapasitesini aşan mücizeler istiyorlardı. Allah Teâlâ da Hz. Peygambere kendisinin onlar gibi bir beşer olduğunu, istedikleri mücizelerin gücünü ve kapasitesini aştığını, bu sebeple de onları var etme gücünün bulunmadığını, hiçbir kimsenin Cenâb-ı Hakk'ı hükmü altına alamayacağını ve herhangi bir hususta O'nun iradesine müdahalede bulunamayacağını haber vermesini emretmektedir. Bütün bu konularda yetki yüce Allaha aittir. O dilerse bir mücize indirir, dilemezse indirmez. Ben bunlardan hiçbirine malik değilim. İkincisi şudur: Cenâb-ı Hakk'ın bunu belirtmesi, Hz. Peygamber insanın kapasitesini aşan bir mücize getirdiği takdirde bunu kendi kendisinden değil Allah katından getirdiğini onların bilmeleridir. Çünkü insanın kapasitesinin bunu kaldıramadığım bilmektedirler. Resül-i Ekrem onlara sözü edilen nitelikte bir mücize getirdiği zaman bunu ancak Allah katından getirmekte olduğunu ve kendisinin söylediklerini resül olarak söylediğini bilmeleridir. Üçüncüsü de şöyle olabilir: Allah Teâlâ'nın Resülullah'a (a.s.) kendisinin yalnızca onlar gibi bir insan olduğunu söylemesini emretmesi, aşırı sevgilerinin kendisini ilâh edinmeye sevketmesini önleme amacına mâtuftur. Nitekim Hz. İsânın kavmi, kendisini sevmede ileri gitmişler ve onu ilâh ve rab edinmişlerdi. Artık her kim Rabb'ine kavuşmayı bekliyorsa. Bu beyan Arap müşrikleri hakkında nâzil olduğu takdirde onlar öldükten sonra dirilmeyi inkâr ediyorlar ve Allah'a kavuşmayı ummuyorlardı. Fakat onlara, Rabbe kavuşmaktan söz etmesi, kendi nefislerinde Cenâb-ı Hakk'ın eski ihsanım ve nimetlerini biliyor olmalarındandır. Dolayısıyla Allah'tan kendilerine gelen ihsanın devam etmesi için salih amel işlemeleri emredilmiştir, ki bu amel, onları Allah'ı tevhide ve öldükten sonra dirilmeyi ikrara sevketsin. Âyet müminler hakkında nâzil olduğu takdirde mâna şöyle olur: Artık her kim Rabb'ine, yani Rabb'inin sevabına kavuşmayı bekliyorsa kendisine sevap verilmesi için dünya ve âhirete yararlı iş yapsın. Çünkü sevap, başka amele değil sadece salih amele verilecektir. Âyetten anlaşılan bir başka husus da -belirttiğimiz gibi- ilimden maksadın salih amel olduğudur. Çünkü ilim, sonu gelmeyen bir alandır. Nihayeti olmayan bir şey emrediliyorsa bu o şeyin zatı için değil, gereğine göre amel etmek içindir. En doğrusunu Allah bilir. Ve Rabb'ine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın. Bu beyanın, kâfirlerin ibadet ve ulühiyet konusunda putları Allah Teâlâ'ya ortak koşmaları gibi O'na ibadet ve ulühiyet konusunda gerçek mânada şirk koşma anlamında olması muhtemeldir. Aynı beyanın, Tevhit ehli bazı kimselerin bazı itaat ve hayırlar hakkında bildiklerini uygulayarak salih amelde gösteriş yapmaları mânasına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir. Dönüş ve gidiş O'nadır.

Meryem 19:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

Meryem 19:2

Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd. Bu beş harfin (sanki tek kelimeymiş gibi) Kur'ân'ın isimlerinden birisi olduğunu söyleyenler olmuştur. Bazıları da Allah Teâlânın isimlerinden bir isim olduğunu ifade etmişlerdir’. Hz. Ali'den rivayet edilen “Ey Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd! Beni bağışla!”? meâlindeki dua, bu anlayış doğrultusunda yapılmıştır. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Söz konusu rivayetin Hz. Ali'ye isnadı sahih değildir. Çünkü adı geçen harfler, Cenâb-ı Hakk'ın duada okunduğu bilinen isimleri arasında zikredilmemiştir. Bazıları ise bunların Allah Teâlâ'nın sürelere başlangıç yapılan isimlerinden alınmış harfler olduğunu söylemişlerdir. Başka bazıları ise şöyle demişlerdir: “Kâf” harfi yüce Allah'ın isimlerinin işaretidir. İbn Abbâs'a göre ise “kâf” el-kerim, “hå” el-hâdi lerinden alınmadır’. Rebi b. Enes ise şöyle demiştir: “Yâ” harfi yüce Allah'ın “iz İY) Sl şa, yani “kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan” meâlindeki beyandan alınmıştır. Kelbi ise şöyle demiştir: “Bu harf grubu, yüce Allah'ın “kâfi “hâdi, “âlim ” ve sâdık ” isimlerine işaretle kendi zatını övdüğü bir övgüdür. Netice olarak Cenâb-ı Hak kendi zatını şöyle övmüş olmaktadır: O yaratıklarına yetendir (kâfi), kullarına hidâyet rehberidir (hâdi), yaratıklarını ve onların durumlarını bilendir (âlim) ve sözünde doğru olandır (sâdık)". ( Bazıları da şöyle der: yüce Allah, içinde mahiyetini sadece kendisinin bildiği sır bulunmayan hiçbir kitap indirmemiştir. Kur'ân'ın sırrı da sürelere giriş harfleridir. Başka bazıları ise bu harflerin ardından getirilen âyetlerin onların tefsiri olduğunu söylemişlerdir. Bu söz Hasan-ı Basri'ye aittir. Müfessirler buna benzer çok açıklamalarda bulunmuşlardır. Hurüf-ı mukattaa hakkındaki gereken açıklamayı bundan önce birçok yerde yapmıştık“. [Hz. Zekeriyya'nın (a.s.) Rabbinden Çocuk İstemesi Bu, Rabb'inin Zekeriyya kuluna lütfettiği rahmetin anlatımıdır. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birinci ihtimale göre “zikru” kelimesi emir olabilir. Buna göre âyet Onlara Zekeriyya kulunun çocuk sahibi olmaktan umudunu kestiği bir anda çocuk isteğini kabul etmek suretiyle Rabb'inin kendisine luftettiği rahmetini anlat anlamına gelmiş olur. Bu durumda âyet, yüce Allah'ın Zekeriyya'ya (a.s.) rahmetinden söz etmesi ve bu olayı kitaplarında yer aldığı şekliyle haber vermesi açısından Hz. Peygamber'in peygamberliğine delil olur. İkinci ihtimale göre âyetin mânası şöyle olur: Bu, Rabb'inin Zekeriyya kuluna duasında lütfettiği rahmetinin anlatıldığı Kur'ândır. Bu açıklamaya göre âyette geçen “zikr” kelimesi Kur'ân olur. Cenâb-ı Hak, birçok âyet-i kerimede Kur'ânı “zikr” diye isimlendirmiştir”. En doğrusunu Allah bilir. CE Las sl gaal

Meryem 19:3

3. Hani o, alçak sesle Rabb'ine yalvarmıştı. Hani o, alçak sesle Rabb'ine yalvarmıştı. Bazı müfessirler alçak sesle anlamına gelen “nidâen hafiyyen” kelimelerini, yalvarmasını kelimelere döküp telaffuz etmeksizin ihlasla kalbinden geçirdi diye açıklamışlardır. Bazıları da bu beyanı şöyle yorumlamıştır: Kavminden ve yanında bulunanlardan gizleyerek alçak sesle yalvardı. Öte yandan bu cümlenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisine göre Hz. Zekeriyya yakarışını sırf Allah Teâlâ'ya yönelik ve sadece O'na yapılmış olsun diye gizlemiş ve yanında bulunanlara hissettirmemişti. İkinci ihtimale göre ise Hz. Zekeriyya yaşının ilerlediği ve çocuk yapmaktan ümidini kestiği bir zamanda Rabb'inden çocuk istemesi dolayısıyla kendisini ayıplamalarından utanç duyduğu için yakarışını gizlemiş ve onlara sezdirmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. AMEL. wv. KR.

Meryem 19:4

4. “Rabb'im!” demişti, “Benim kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabb'im! Ben sana ettiğim dualarda hiç eli boş dönmedim. Benim kemiklerim zayıfladı, yani güçsüzleşti ve inceldi. Saçlarım ağardı. Hz. Zekeriyya Rabb'inden özür dilemiş ve yaşlanmış olduğundan ve çocuk yapmanın umulmadığı bir çağa girdiğinden söz etmişti. )Yani bedenimin zayıfladığı ve kemiklerimin inceldiği bir çağa eriştim demek istemişti. Hz. Zekeriyya bunun ardından Rabbinden çocuk istemiştir. Onun Rabb'inden özür dilemesi, Allah Teâlâ'nın ileri yaşlarda, zayıflık halinde, sebebe bağlı ve sebepsiz olarak her zaman çocuk yaratmaya ve onu bağışlamaya kâdir olduğunu bilmediğinden değil, eriştiği o yaşta, yani genellikle çocuk sahibi olmanın umulmadığı bir yaşta çocuk istemesinin mümkün ve uygun bir hareket olup olmadığını bilmemesindendi. Bu olay, Âl-i İmrân süresinde şöyle belirtilmiştir: “Zekeriyya onun bulunduğu yere, mâbetteki odaya her girdiğinde yanında (yeni) bir rızık bulur ve ‘Ey Meryem! Bu sana nereden?” diye sorar, o da Allah tarafından cevabını verirdi”, İşte o an Hz. Zekeriyya çocuk bahşetme duasının ve çocuk yapma umudunun kalmadığı bir zamanda çocuk istemesinin mümkün olduğunu anladı. Çünkü Meryem'in yanında yaz mevsiminde kış meyvelerini, kış mevsiminde yaz meyvelerini hiç değişmemiş bir halde gördü. İşte o an Rabb'inden çocuk istedi. Bu olay da şöyle anlatılır: “Orada Zekeriyya Rabb'ine dua edip dedi ki: Rabb'im! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle!”? En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:5

5-6. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum; karım da kısırdır. Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Yâkup hanedanına da vâris olsun; Rabbim, onu rızana erdir!” Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Hasan-ı Basri der ki: Zekeriyya (a.s.) yakınlarının malına vâris olacaklarından korkmuştu. Buna karşılık ilmi ve peygamberliği miras olarak kalacak şeylerden değildir”. Ebü Bekir el-Esam ise şöyle demiştir: Bu yaklaşım sahih değildir. Zekeriyya'nın (a.s.) mallarının vârislerine kalacağından korkup da bu sebeple Rabb'inden çocuk istemesi ihtimal dâhilinde değildir. Aksine akrabalarının kendisinden sonra dini ve sünneti üzere hareket etmeyeceklerinden korkmuş [§]ve Rabbinden dinini ve sünnetini muhafaza konusunda yerine geçmesi için bir evlat istemiş olabilir. Ebü Bekir el-Esam, onun malına vâris olunması ihtimal dâhilinde olmadığını söyledi. Çünkü bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız mal, sadakadır”". Bu iki ihtimalden biri gündeme gelir. Ya bu hüküm başka peygamberlerin değil, özel olarak onun malı hakkında idi ya da Zekeriyya (a.s.) peygamber değildi. Peygamber olduğuna göre Zekeriyya (a.s.) muhtemelen yakınlarının malına mirasçı olacaklarından değil, ilmine vâris olup onu tahrif edeceklerinden endişe ediyordu. Netice olarak o, “benden sonra akrabalarımın ilmimi zayi edeceklerinden endişe ediyorum” demiş olmaktadır. Zekeriyya'nın (a.s.) Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum demesinin ve çocuk istemesinin bir başka açıklaması daha olabilir. Buna göre söz konusu duayı etmesinin sebebi, Rabb'inin razı olacağı temiz bir çocuk istemektir. Böyle bir çocuğu vefatından sonra hayatta iken yaptığı işlerle ve faaliyetlerle anılmak, kendisine dua edilmek için istemiş olabilir. Duayı da halk arasında ismi hep anılsın ve kendisine sürekli © o Taberi, Câmi'uT-beyân, XVI, 58; Beğavi, Meâlimü't-tenzil, III, 609. dua edilsin diye arzulamış olabilir. Halk arasında bilinen âdet budur. İnsanlar, salih bir çocuğa sahip oldukları zaman hayatta iken yaptıkları iyilikler dolayısı ile dua alırlar ve isimleri unutulmaz. Zekeriyya'nın (a.s.) çocuk istemesi halk içindeki bu âdetten dolayı idi denilebilir. En doğrusunu Allah bilir. Karım da çocuk doğuramayan kısır bir kadındır. Tarafından bana yerimi alacak, yani yerime geçecek bir halef ver. O, Yâkup hanedanına da vâris olsun. Bazı müfessirler bizim söylediğimiz şeyleri söylemişler ve şöyle bir açıklama yapmışlardır: Bana vâris olup malımı miras olarak alacak ve Yâkup hanedanından da miras yoluyla peygamberliği alacak bir halef ver”. Zekeriyya (a.s.) şöyle demişti: Tarafından bana yerimi ve ilmimi alacak bir halef, yani vâris ve Yâkup hanedanından (intikal edecek) iktidarı miras olarak devralacak bir halef ver. Çünkü Yâkup hanedanı hükümdar idi ve dayıları oluyordu. Zekeriyya da (a.s.) âlimdi. Bunu en doğru şekilde Allah bilir. Fakat “yerisuni” “yerimi alacak” fiili ile “Zekeriyyada (a.s.) bulunan ilim, hikmet, din ve başka şeyler”; “ve yerisu min âl-i Ya'küp”. & 53) “Yâkup hanedanına vâris olsun” meâlindeki cümle ile de onlarda bulunan ilim ve başka şeyler kastedilmiş olabilir. Yâkup hânedanının Zekeriyya'nın (a.s.) dayıları oldukları sabit olduğu takdirde" âyet, zevil-erhâmın" birbirine mirasçı olduklarına delil olur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: U Buhâri, “Ferâiz”, 2; Müslim, “Cihâd ve Siyer” 49,

Meryem 19:6

5-6. Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum; karım da kısırdır. Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Yâkup hanedanına da vâris olsun; Rabbim, onu rızana erdir!” Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum. Hasan-ı Basri der ki: Zekeriyya (a.s.) yakınlarının malına vâris olacaklarından korkmuştu. Buna karşılık ilmi ve peygamberliği miras olarak kalacak şeylerden değildir”. Ebü Bekir el-Esam ise şöyle demiştir: Bu yaklaşım sahih değildir. Zekeriyya'nın (a.s.) mallarının vârislerine kalacağından korkup da bu sebeple Rabb'inden çocuk istemesi ihtimal dâhilinde değildir. Aksine akrabalarının kendisinden sonra dini ve sünneti üzere hareket etmeyeceklerinden korkmuş [§]ve Rabbinden dinini ve sünnetini muhafaza konusunda yerine geçmesi için bir evlat istemiş olabilir. Ebü Bekir el-Esam, onun malına vâris olunması ihtimal dâhilinde olmadığını söyledi. Çünkü bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız. Geriye bıraktığımız mal, sadakadır”". Bu iki ihtimalden biri gündeme gelir. Ya bu hüküm başka peygamberlerin değil, özel olarak onun malı hakkında idi ya da Zekeriyya (a.s.) peygamber değildi. Peygamber olduğuna göre Zekeriyya (a.s.) muhtemelen yakınlarının malına mirasçı olacaklarından değil, ilmine vâris olup onu tahrif edeceklerinden endişe ediyordu. Netice olarak o, “benden sonra akrabalarımın ilmimi zayi edeceklerinden endişe ediyorum” demiş olmaktadır. Zekeriyya'nın (a.s.) Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum demesinin ve çocuk istemesinin bir başka açıklaması daha olabilir. Buna göre söz konusu duayı etmesinin sebebi, Rabb'inin razı olacağı temiz bir çocuk istemektir. Böyle bir çocuğu vefatından sonra hayatta iken yaptığı işlerle ve faaliyetlerle anılmak, kendisine dua edilmek için istemiş olabilir. Duayı da halk arasında ismi hep anılsın ve kendisine sürekli © o Taberi, Câmi'uT-beyân, XVI, 58; Beğavi, Meâlimü't-tenzil, III, 609. dua edilsin diye arzulamış olabilir. Halk arasında bilinen âdet budur. İnsanlar, salih bir çocuğa sahip oldukları zaman hayatta iken yaptıkları iyilikler dolayısı ile dua alırlar ve isimleri unutulmaz. Zekeriyya'nın (a.s.) çocuk istemesi halk içindeki bu âdetten dolayı idi denilebilir. En doğrusunu Allah bilir. Karım da çocuk doğuramayan kısır bir kadındır. Tarafından bana yerimi alacak, yani yerime geçecek bir halef ver. O, Yâkup hanedanına da vâris olsun. Bazı müfessirler bizim söylediğimiz şeyleri söylemişler ve şöyle bir açıklama yapmışlardır: Bana vâris olup malımı miras olarak alacak ve Yâkup hanedanından da miras yoluyla peygamberliği alacak bir halef ver”. Zekeriyya (a.s.) şöyle demişti: Tarafından bana yerimi ve ilmimi alacak bir halef, yani vâris ve Yâkup hanedanından (intikal edecek) iktidarı miras olarak devralacak bir halef ver. Çünkü Yâkup hanedanı hükümdar idi ve dayıları oluyordu. Zekeriyya da (a.s.) âlimdi. Bunu en doğru şekilde Allah bilir. Fakat “yerisuni” “yerimi alacak” fiili ile “Zekeriyyada (a.s.) bulunan ilim, hikmet, din ve başka şeyler”; “ve yerisu min âl-i Ya'küp”. & 53) “Yâkup hanedanına vâris olsun” meâlindeki cümle ile de onlarda bulunan ilim ve başka şeyler kastedilmiş olabilir. Yâkup hânedanının Zekeriyya'nın (a.s.) dayıları oldukları sabit olduğu takdirde" âyet, zevil-erhâmın" birbirine mirasçı olduklarına delil olur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: U Buhâri, “Ferâiz”, 2; Müslim, “Cihâd ve Siyer” 49,

Meryem 19:7

7. Allah buyurdu ki: “Ey Zekeriyya! Biz sana Yahya Kalin bir oğul Şi müğjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermedik.” Ey Zekeriyya! Biz sana Yahya adında bir oğul müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermedik. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Fazilette ve derece itibariyle bundan önce kimseye Yahya gibi bir oğul vermedik. Gerekçe olarak Hz. Peygamber'in şu hadisini göstermişlerdir: “Âdemoğulları içinde Yahya b. Zekeriyya hariç, günah işlemeyen veya aklından geçirmeyen Taberi, Câmi'uT-beyân, XVI, 58; Beğavi, Meâlimu'-tenzil, III, 609. hiçbir kimse your Bazıları da şöyle demiştir: “lem necal lehü min kablü semiyyâ” “L piya! BEJ” âyeti, ondan önce hiç kimse “Yahya” diye isimlendirilmedi demektir. “4 EG 04 JS a” âyetinin “Ona Yahya ismini vermeyi Allah üzerine aldı. Ondan önce hiçbir kimse Yahya diye isimlendirilmedi. Başka insanlar çocuklarına kendileri isim verirler? mânasında da olabilir.

Meryem 19:8

8. “Zekeriyya, Rabbim” dedi. Karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?” Zekeriyya, “Rabbim!” dedi. “Karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?” Hasan-ı Basri der ki: “Ey Allah'ın kulları! Zekeriyya (a.s.) Rabbinden kendisine bir çocuk bahşetmesini istedi. Allah da duasını kabul etti ve kendisine bunun müjdesini verdi. Zekeriyya (a.s.) ‘Benim nasıl oğlum olabilir? dedi ve bunun için bir alâmet talep etti. Ve “Rabbim! Öyle ise bana bir işaret ver” dedi. Allah Teâlâ bu yüzden Zekeriyya'yı (a.s.) ayıplamadı, azarlamadı, fakat ona merhamet etti” Ya da Hasan-ı Basri buna benzer bir şeyler söyledi. Bir başkası da şöyle demiştir. Yüce Allah'ın Zekeriyya'nın (a.s.) dilini tutması ve konuşmasını engellemesi, aldığı müjdeye işaret istemesini cezalandırmak içindi. Bu konuda açıklama yapanların tümü bunu Zekeriyya'nın (a.s.) bir sürçmesi (zelle) olarak kabul etmişlerdir. [§] Ancak Hasan-ı Basri şöyle der: Cenâb-ı Hak bundan dolayı Zekeriyya'yı (a.s.) ne ayıplamış ve ne de cezalandırmıştır. Fakat kendisine yönelik bir rahmet olarak bunları belirtti. Diğer açıklama yapan ise bunu işaret istemesine karşılık bir ceza olarak kabul etmiştir. Bu beyanın, onların dediklerinden başka türlü yorumlanması da mümkündür. Buna göre “Ennâ yekânu li gulâmun” âyeti, “benim hangi durumda oğlum olacak? Şu durumda mı, yoksa gençlik halime döndürüleceğim de o halde mi oğlum olacak?” demektir. Bu son açıklamaya göre âyet, çocuk sahibi olabileceği hali sorma ve bilgi isteme kabilinden olur. Yoksa Allah Teâlânın yaşlılık halinde sebebe dayalı veya sebep olmaksızın çocuk yaratmaya kâdir olduğunu bilmemesinden kaynaklanmış olmaz. Zekeriyya'nın (a.s.) sözü bu doğrultuda yorumlanır. Ona dediği yerde Cenâb-ı Hakk'ın sözü bu anlama gelir. Ebü Avsece şu açıklamayı yapmıştır: “Âkır ve akim” çocuk doğuramayan kadın demektir. “İtiyyen” kelimesi ihtiyarlığın son sınırı anlamına gelir. Yani çok yaşlı demektir. “el-Mihrâb” kelimesini “mihrab” olarak kabul etmek mümkün olduğu gibi, “saray” ve “konak” olarak kabul etmek de imkân dâhilindedir. İbn Kuteybe ise şöyle der: “İtiyyen” “ümitsiz” demektir. “İtiyyen” ve “utiyyen” aynı mânayadır. Aynı kökten türeme olarak “melikün âtin” deyimi vardır. Mânası katı kalpli yumuşak olmayan” kişi demektir. “Seviyyen”, sağlam [dilsiz olmayan] demektir.

Meryem 19:9

“Orası öyle dedi ve buyurdu ki Rabb'in: O bana kolaydır; daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım!, Yani ben seni yaratmadan önce sen hiçbir şey değildin”. Zekeriyya'nın (a.s.) bir oğlu olacağı müjdesini aldıktan sonra bir işaret ve alâmet talep etmesi iki şekilde açıklanabilir: [ ] Birincisi: YE Bir oğlu olacağı müjdesini alınca herhalde bunun bir meleğin mi yoksa bir başkasının mı müjdesi olduğunu anlayamamış ve ondan bir işaret istemişti. Böylece verilen müjdenin bir meleğin müjdesi olarak Allah'tan mı, yoksa bir başkasından mı geldiğini anlamak istemişti. Çünkü âyet-i kerimede meâlen © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi -Kurân, s. 272. şöyle denilmektedir: “O mâbette durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler: “Allah'ın bir kelimesini tasdik edici, efendi, iffetli ve salih kullardan bir peygamber olarak Yahya'yı Allah sana müjdeliyor”. Zekeriyya'nm alâmet talep etmesi meleğin müjdesi hakkında bilgi almak ve bunun Allah'tan gelip gelmediğini öğrenmek amacına mâtuftu. Yoksa Allah 'Teâlâ'nm her hâlükârda yaratmaya kâdir olduğunu bilmediğinden değildi. Böyle bir düşünce, dünyada imanı en zayıf bir müminden beklenmezken peygamberlerden birinden nasıl beklenir? Ya da alâmet talep etmesi, eşinin ne zaman hamile kalacağını, çocuğun ana rahmine ne zaman düşeceğini öğrenmeye mâtuf idi. Böylece çocuk daha doğmadan ve onu (kucağına alarak) görmeden önce ana rahmine düşmesiyle sevinmek istemişti. En doğrusunu Allah bilir. “O bana kolaydır” Çünkü ben bir sebebe bağlı olarak da sebepsiz olarak da yaratırım. “Daha önce sen hiçbir şey değilken seni de” bir spermden “yaratmıştım” Her şeyi yoktan ve herhangi bir sebebe bağlı olmadan yaratmaya kâdir olan varlık, yaşlı bir erkekle kısır ve yaşlı bir kadından çocuk yaratmaya da kâdirdir.

Meryem 19:10

10. “Zekeriyya, ‘Rabbim! Öyle ise bana bir işaret ver? dedi. Allah, “Sana işaret, tam üç gün insanlarla konuşamamandır' buyurdu.” Sana işaret, tam üç gün insanlarla konuşamamandır buyurdu. Bazı müfessirler bu sana işaret, sen sağ ve salim olduğun halde üç gece insanlarla konuşmamandır diye anlamışlardır”. Bazıları da verilen süreyi bir başka ilâhi beyanda yer alan üç gün ancak işaretle konuşmandır” beyanı doğrultusunda tam üç gece, yani günleri de dâhil tam üç gece şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu âyette üç gece meâlindeki ifade geçerken diğer âyette “üç gün” meâlindeki ifade kullanılmıştır. Her iki âyette sözü edilen olay da aynı olaydır.

Meryem 19:11

11. “Bunun üzerine Zekeriyya, mâbetten kavminin karşısına çıkarak onlara, özel bir işaret diliyle, “Sabah akşam Allah'ı tenzih edir dedi.” Bunun üzerine Zekeriyya, mâbetten kavminin karşısına çıkarak onlara, özel bir işaret diliyle, Sabah akşam Allah'ı tenzih edin dedi. “Özel bir BEJ işaret diliyle” anlamına gelen “fe evhâ ileyhim” beyanı hakkında bazıları “Onlara işaret etti” anlamı vermişlerdir. Bazıları da “onlar için yere yazdı” demişledir. Bu beyanın mânasının bir başka âyette geçen “üç gün ancak işaretle (remz) konuşmandır”” meâlindeki ifade doğrultusunda “dudaklarıyla onlara ima etti” şeklinde olması da mümkündür. Çünkü “remz” dudakları oynatmak demektir. İmâ (işaret) de dudakları oynatarak yapılmaktadır. “Fe evhâ ileyhim” ifadesinin “Onlara işaret etti” anlamına geldiğini belirttik. Bazıları ise bu cümleye “onlar için yere yazdı” mânası vermişlerdir. Sabah akşam Allab’ı tenzih edin. “Sebbihü” fiilinin sabah akşam Allah için namaz kılın anlamında olması ihtimali vardır. Eğer “tesbih”ten maksat “namaz kılmak” olursa, bundan namazın geçmiş milletlerde gecenin bitiminde farz olmuş olduğu anlaşılır. Bu kelimenin tesbih, Allah'ı övme ve ona sabah akşam dua etme anlamına gelmesi temeldir.

Meryem 19:12

12. “Ey Yakyal Kitaba var gücünle sarıl” dedik ve ona henüz çocukken hikmeti verdik.” Ey Yahya! Kitab'a var gücünle sarıl! Bazı müfessirler bu beyana, Allah'ın sana verdiği güç ve yardımla sarıl anlamını verirlerken bazıları da Kitaba sarıl ve içindeki hükümlere göre amel et” demişlerdir. Başka bazıları da onu “Kitaba kuvvetle, yani ciddiyetle sarıl” şeklinde anlamışlardır. Ebü Bekir el-Esam “elcidd” kelimesi işe hızla yapışmak, “el-kuvve” kelimesi ise insanın üzerine yüklenen şeyi yüklenmesi demektir. Bu ilâhi beyanda, Mütezile mezhebinin görüşüyle çelişen delil vardır. Çünkü onlar istitâatin fiilden önce insanda bulunduğunu ve iki anda devam etmediğini söyler. Netice olarak onlarm görüşüne göre Hz. Yahya istitâat bulunmaksızın Kitaba sarılmış olur. Oysa âyette kuvvetle sarılması emredilmektedir. Dolayısıyla onların bu kuvvet konusundaki görüşleri, Kur'ân'ın zâhirine muhalif olmuş olur. Ona henüz çocukken hikmeti verdik. Bazıları âyette geçen “el-hükm” kelimesini çocukluk halinde peygamberlik olarak tefsir etmişlerdir. Bazıları da Ona hikmeti verdik cümlesinin, ona anlama yeteneği ve eşyanın iç yüzünü kavrama istidadı verdik anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları da bu cümleyi, Ona hikmeti ve bilgiyi verdik diye tefsir etmişlerdir. Âyetin mânası ne olursa olsun Mütezile mezhebinin yanlışlığma dair delil vardır. Çünkü onlar derler ki: Cenâb-ı Hak hiç kimseye peygamberliği veya herhangi bir hayrı kişi önceden bunları hak etmedikçe ve lâyık hale gelmedikçe özel olarak seçip vermez. Yahya'nın (a.s.) küçüklüğünde ve çocukluk çağında peygamber olmasını ve zikri geçen hikmetleri almasını gerektirecek nesi vardı? Bu da bize onun peygamber olması ve o hikmeti almasının Allah Teâlâ'nın lütfu, ihsanı ve rahmeti neticesinde olduğunu, yoksa kendisinin hak etmesi ve bunları almasını gerektirecek bir şey yapmış olmasından dolayı gerçekleşmediğini göstermektedir. Ey Yahya! Kitab'a var gücünle sarıl! cümlesi Yahya'nın (a.s.) peygamber olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah ona kitabı verdiğini bildirmektedir. Bu beyanda Ebü Hanife'nin müslüman ve müşrik çocuklarınm dini durumuna dair yaptığı istidlâlin delili vardır. O şöyle demiştir: Onların dini durumuna ilişkin bilgim yoktur. Onlar hakkında İmam Ebü Hanife müslüman ve müşrik çocuklarının durumları hakkında kesin bir hüküm vermemiştir. Ebü Hanife kesin bir hüküm vermemiştir, çünkü Yahya ve İsâ peygamberlere çocukken ve küçük yaşta nasıl hüküm, anlama ve marifet verilmişse Allah Teâlâ müslüman ve müşrik çocuklarına da çocukluk halinde yaratıcılarını ve yoktan var edicilerini tanısınlar diye marifet, temyiz gücü ve anlayış verebilir demiştir. SER (İÇE ESAT (ize

Meryem 19:13

Ayrıca katımızdan ona şefkat (verdik). “Hanânan min ledünnâ” cümlesi “âteynâhu'l-hükme sabiyyen” cümlesi üzerine atfedilmiştir. Buna göre mâna şöyle olur: Biz ona şefkat ve ruh temizliği de verdik. “Hanânan min ledünnâ” beyanının anlamı üzerinde ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs onu katımızdan bir şefkat, diye tefsir etmiştir”. Bazıları da onu “katımızdan bir rahmet” şeklinde açıklamışlardır. Bu yaklaşım, Hasan-ı Basri'ye aittir. Bazıları da “el-hanân” kelimesinin “sevgi” anlamına geldiğini söylemişlerdir. JEbü Avsece Arapçada “hanâneke” (déus) ve “hanâneyke” aynı anlamda olup “senin rahmetinle” anlamına gelir demiştir”. Ebü Avsece kelimenin aslının “tehannun” köküne dayandığını ve merhamet etme anlamına geldiğini söylemiştir. İbn Kuteybe ise kelimenin aslının devenin yavrusuna özlem duyması deyiminden geldiğini ifade etmiştir”. Ve ruh temizliği de (verdik). O, kötülükten çok sakınan biriydi. Bazı müfessirler “zekâten” kelimesini Zekeriyya (a.s.) ve eşine çocuk yapmaları beklenmeyen bir zamanda verdiği bir sadaka olarak tefsir etmişlerdir. Bazıları da bu kelimeyi “salih olma” (salâh) ve hayırların artmasına vesile olan şey diye açıklamışlardır. Âyette geçen “zekât” kelimesinin -takvâ eseri olan iyilik gibi- her türlü hayır ve bereketin ismi olması mümkündür. Buna göre âyetin mânası, ona her türlü iyiliği ve hayrı verdik şeklinde olur. O, kötülükten, yani kötülüklerin tümünden çok sakınan biriydi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın”. Burada da iyilikte ve kötülükleri defetmede yardımlaşın demek olur. çe”

Meryem 19:14

Anne babasına çok iyi davranırdı. Bu beyan “ona hikmeti verdik” anlamındaki “ve âteynâhu'l-hükme” cümlesi üzerine mâtuftur. Yani biz ona ana-babasına iyilik etme karakteri verdik. Zorba ve âsi değildi, aksine Allaha boyun eğen, onun karşısında zelil ve Rabb'ine itaat eden biriydi. Hasan-ı Basri ise zorba ve âsi değildi meâlindeki beyanı insanları Allah'a isyan etmeye zorlayan” biri değildi diye açıklamıştır. Müfessirler “lem yekün cebbâran” cümlesinin, çok öldüren değildi mânasına olduğunu söylemişlerdir. Yani o, öfkelenip de öldüren ve öfkesine kapılıp da başkasına vuran biri değildi”. Onun asıl karakteri belirttiğimiz gibidir. Çünkü o, sözü edilenin aksine Allaha boyun eğen ve itaat eden biriydi. Belirtildiği gibi hiçbir günah işlememiş ve işlemeyi aklından da geçirmemişti”. Zx ds, raj süs” Je rore Tij rêr

Meryem 19:15

Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun. Âyetin metninde geçen ona selâm olsun ifadesi üç şekilde açıklanabilir. Bir yaklaşıma göre “selâm”, her türlü iyiliğin ve hayrın ismidir. Bu takdirde âyetin mânası şöyle olur: Sözü edilen bu hallerin tümünde bütün iyilikler ve hayırlar ona olsun. İkinci ihtimale göre “selâm” övgü demektir. Bu esas alındığı takdirde mâna şöyle olur: Allah onu doğumundan ölümüne kadar bu dünyada ve öldükten sonra âhirette övmüştür. Üçüncü ihtimale göre “ona selâm olsun” beyanı “şeytanın karşısına dikileceği ve vesvese vereceği tüm bu hallerde ona esenlik olsun demek olur. Çünkü şeytan doğum anında gelir ve eğer bir yol bulabilirse çocuğu ifsat eder”. Aynı şekilde insan ölürken şeytan gelir ve kişiyi ifsat etmeye çalışır. Bundan dolayı yüce Allah Hz. Yahya'nın (a.s.) şeytanın kışkırtmalarından salim, uzak ve korunmuş olduğunu, o derecede ki hiçbir günah işlemediğini, hatta bunu aklından bile geçirmediğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ses Beğavi, Medlimu t-tenzil, III, 612. Ebü Hureyre'nin nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Âdemoğullarının tümüne Öleceği gün. Bu beyan ölümün ve katledilmenin gerçekte birbirinden farklı olmakla birlikte aynı şey olduğunu göstermektedir. Çünkü kıssada Hz. Yahya'nın katledildiği sonra da (burada) öldüğü belirtilmiştir. Bu da bize ikisinin aynı şey olduğunu gösterir. Ölümün ve katledilmenin aynı şey olması Mütezile'nin görüşünü çürütmektedir. Çünkü onlar maktulün eceli gelmeden önce “öldüğünü” söylerler. Bu konuda “Allah yolunda öldürülenler için ölüler demeyin” meâlindeki beyan, onlara “ölü” demeyi her açıdan değil, bir açıdan yasaklamaktadır. Çünkü Hz. Yahya belirtildiği gibi katledildiği için şehit olduğu halde burada kendisine “ölü” denilmektedir. YELE ÜS GİRİ a İZE SA ZA SİN a 8313

Meryem 19:16

(Hz. Meryem'in Hz. İs&'ya Hamile Kalması ve Doğurması Kitap'ta Meryem'i de okuyup an. Hasan-ı Basri der ki: Bu beyan, daha önce geçen “Bu, Rabb'inin Zekeriyya kuluna lütfettiği rahmetin anlatımıdır” meâlindeki âyetle bağlantılıdır. Bana göre mâna şöyle olur: “Bu, Rabb'inin Meryeme rahmetinin anlatımıdır” Bazıları da âyete “Meryemvin kitaptaki haberini ve kıssasını an” anlamını vermişlerdir. ISIHani o, evinden ayrılarak doğu tarafında, yani doğu tarafına doğru bir yere çekilmişti. Öte yandan “izintebezet min ehlihâ” cümlesinin, Meryem ergenlik çağına erdiğinde kan akrabalarından evlenmesi haram olmayanlardan kimsenin gözü ona ilişmesin, kimse kendisini görmesin ve hiçbir bakış üzerine değmesin diye ailesinden ayrıldı ve uzaklaştı anlamına gelmesi muhtemeldir. Bazı müfessirler “mekânen şarkıyyen” cümlesini şöyle açıklamıştır: “Meryem, güneşlenecek bir yere” oturdu. Çünkü mevsim kıştı” Gİ JEL EE Şİİ İLİ Glao tpai ya DİRİ

Meryem 19:17

Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Bazıları bu beyana şu anlamı vermiştir: “Meryem, onların bulunduğu yerden uzaklaşarak onlara görünmez olmuştu” Bazıları da onu şöyle açıklamıştır: “Meryem onlarla kendi arasına bir perde çekmişti” Mukâtil b. Süleyman da şöyle demiştir: Meryem, dağı onlarla kendisi arasında bir perde ve engel olarak kullandı. Yani dağın arka tarafına çekilerek onu ailesi ile arasına aldı. Kendisini aile fertlerinden hiçbir kimse Derken, ona ruhumuzu gönderdik. Übey b. Kâb şöyle demiştir: Âyette geçen “ruh” kelimesi Hz. İsâdır. Yüce Allah onu bir beşer suretinde Meryem gönderdi ve Ruh ona tam bir insan şeklinde göründü. Bir başka müfessir de aynı âyeti şöyle açıklamıştır: Derken ona ruhumuzu, yani Cebrâili gönderdik. Kur'ânda birçok âyette Cebrâile “ruh””, “ruhulkudüs” ve başka isimler” verilmiştir. Ruh ona tam bir insan şeklinde göründü demek, onun beşerden başka bir alâmeti yoktu demektir. Bazıları “tam bir insan şeklinde” diye çevrilen “beşeren seviyyen” tabirini “hiçbir kusuru ve noksanı olmayan, aksine düzgün, sağlıklı ve tam bir insan şeklinde göründü” diye açıklamışlardır. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:18

Meryem, “Ben, senden, çok esirgeyici olan Rahmân'a sığınırım! Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)” dedi. Eğer “O kişi Allah'tan sakınan bir kimse ise Meryem nasıl olur da ondan Rahmâna sığınır? Rahmân'a ancak günahkâr ve fasıktan sığınılır” diye sorulacak olursa bu soruya bazı cevaplar verilmiştir. Hasan-ı Basri Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen meâlindeki cümlenin Ben, senden çok esirgeyici olan Rahmân'a sığınırım anlamındaki cümleden ayrı olduğunu söylemiştir. Bu durumda söz konusu cümle söze başlan o Mukâtilb. Süleyman, Tefsir, IL, 623. giç cümlesi olur. Buna göre Meryem sanki şöyle demiştir: Eğer sen Allahtan sakınan bir kimse isen senden bana hiçbir kötülük dokunmaz ve hiçbir şer isabet etmez. JEğer Allah'tan sakınan bir kimse isen meâlindeki cümlenin, “Benden izin almadan ve razı mıyım değil miyim diye sormadan huzuruma girdiğin için sen Allah'tan sakınan bir kimse değilsin” mânasında olması da ihtimal dâhilindedir. Eğer Allah'tan sakınan bir kimse isen meâlindeki cümlenin, Ben senden, çok esirgeyici olan Rahmâna sığınırım! Halbuki sen Allah'tan sakınan bir kimse idin anlamına gelmesi de mümkündür. Bu durumda ruh Meryem'in yanına daha önce takvâ ehli ve salih bir kimse olarak tanıdığı bir beşer şeklinde girmiş, Meryem de sanki ona şöyle demiş olur: Ben seni müttaki ve salih bir kişi olarak tanımıştım. Sen benim huzuruma benden izin ve müsaade almadan nasıl girdin? Arapça'da “in” kelimesinin “mâ” ve “kad” yerine kullanılması mümkündür. Bunun Kur'ânda çok örnekleri vardır. En doğrusunu Allah bilir. © YUSSÜYE U LAY İş GIGI JG

Meryem 19:19

Melek, “Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için Rabb'in tarafından gönderilmiş bir elçiyim dedi. Bu beyanda geçmeyen, ancak takdir edilmesi gereken bir cümle vardır. Melek sanki şöyle demiştir: Ben ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlayacağım mesajıyla Rabb'in tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Yani Rabb'in beni sana sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için gönderdi. İbn Mesüd'un mushafma göre bu âyet “Ben ancak Rabb'inin sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlaması için onun tarafından gönderilmiş bir elçiyim” şeklindedir”. Âyetin metninde geçen “zekiyyen” kelimesi, salih ve her türlü kötülükten arınmış anlamınadır.

Meryem 19:20

Meryem, “Ben iffetsiz olmadığım ve bana bir erkek eli bile değmediği halde nasıl çocuğum olur?” dedi. Ne takvâ sahibi ve ne de başka hiçbir erkek elinin Meryeme değmediği bilinmektedir. O sanki şöyle demiştir: Ben iffetsiz olmadığım, zina etmediğim ve nikâhlı olarak bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Sanki o çocuğun ancak bu sebebe dayanarak olacağını biliyordu. Bundan dolayı nasıl çocuğum olur demiştir.

Meryem 19:21

21. “Melek cevap verdi: “Orası öyle; ancak Rabb'in buyurdu ki: O P kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, kararlaştırılmış bir iştir.” Melek cevap verdi: Orası öyle; ancak Rabb'in buyurdu ki ben herhangi bir sebebe dayanarak da sebepsiz de yaratırım. O bana kolaydır. Yani bir şeyi belli bir sebep aracılığıyla da sebepsiz olarak da yaratmak bana kolaydır. Bazıları bu beyanı şöyle anlamışlardır: Rabb'in daha önce geçen peygamberlere de bunun benzerini, yani babasız ve anasız çocuk yaratmaya kâdir olduğunu söylemiştir. 128 (SJBiz, onu insanlara bir delil (yapacağız). Yani -daha önce geçen peygamberlerin haber verdiği üzere- onun babasız olarak doğmasını insanlara karşı peygamberliklerine dair delil getireceğiz. Çünkü onlar babasız ve anasız bir çocuk dünyaya geleceğini haber vermişlerdi. Ve aynen dedikleri gibi oldu. Bu da peygamberlerin verdikleri haberi ancak Cenâb-ı Hak'tan öğrendiklerini gösterir. Verdikleri haber onların doğru söylediklerinin delili olur. Allah Teâlâ'nın bu kararlaştırılmış bir iştir meâlindeki beyanı, peygamberlere daha önce verdiği bu haber ve yaptığı vâd kararlaştırılmış ve olacak bir iştir mânasına gelir. Müfessirler Biz onu insanlara bir delil kılacağız meâlindeki beyanı, dünyaya babasız gelmiş olması, beşikte iken insanlarla konuşması ve bunların dışında onda başka mücizelerin de görülmüş olması dolayısıyla İsâ'yı insanlara Yani sperm ve anne olmadan çocuk yaratmak bana kolaydır. bir delil yapacağız diye açıklamışlardır”. Hz. İsâ'nın, öldükten sonra dirilmeye dair insanlara delil olması da mümkündür. Çünkü yüce Allah onu babasız olarak ve herhangi bir sebebe bağlı olmadan yaratmıştır. İnsanlar babasız dünyaya gelen çocuk görmedikleri için de ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmişlerdi. Ama daha sonra İsâ (a.s.) babasız dünyaya geldi. Ölümden sonra dirilme de aynen böyle olacaktır. Çünkü aralarında hiçbir fark yoktur. Sebebine gelince babasız ve annesiz çocuk yaratmaya kâdir olan varlık, öldükten sonra diriltmeye de kâdirdir. Hatta buna evleviyetle kâdirdir”, Ve kendimizden insanlara bir rahmet kılacağız. Çünkü onun yoluna giren ve kendisini takip edene kurtuluş vesilesi olur. Allah Teâlâ'nın bir âyette peygamberine verdiği mesaj da budur. “Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”, Yüce Allah'ın insanlara gönderdiği bütün nebiler ve resüller de hep böyleydiler. Allah Teâlâ'dan onlara rahmet olarak gelmişlerdir. Bu, kararlaştırılmış bir iştir. Yani bu meydana gelecek bir iştir. Ebü Bekir el-Esamm'ın: Orası öyle; ancak Rabb'in buyurdu ki: O bana kolaydır. Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız beyanı hakkındaki teviline göre “bu kararlaştırılmış bir iştir” meâlindeki cümle, bu, peygamberlerin İsâ ve annesi hakkında verdikleri haber doğrultusunda bilinen bir vâd ve haberdir anlamına gelir. Müfessirlerin, İsâ'nın (a.s.) Meryem'in yakasına ya da burnuna veya bunların dışında başka bir yerine üfürüldü şeklindeki sözlerinin ya da bundan başka anlattıkları hususların ve Kitap'ta belirtilmeyen diğer kıssaların, Allah Teâlâdan veya vahye muhatap olan peygamberden gelen bir habere dayanmadıkça anlatılması caiz değildir. Çünkü bunu söyleyen kimsenin doğru söyleyip söylemediği ve rivayetin sahih olup olmadığı bilinemez. Netice olarak Kur'ân'da ne söylenmişse o kadar söylenmeli, orada geçen haberin üzerine ilâve de eksiltme de yapmamalıdır. Çünkü bu haberler, Hz. Peygambere sırf risâlet ve nübüvvetine delil olsun diye belirtilmiştir. Sebebine gelince, söz konusu haberler daha önce geçen kitaplarda yer almış olan haberlerdir. Bu haberleri Mekkede bilen kimseler vardı. Dolayısıyla işaret edilen haberler onların kitaplarında belirtildiği gibi ifade edilmiştir ki Resül-i Ekrem'in bunları yüce Allah'tan öğrenmiş olduğunu anlasınlar. Eğer bu haberlere ilâve yapılsa ya da eksiltilse Hz. Peygamber'in peygamber olduğuna delil olmazlardı. --- Dipnotlar: Müfessirin Zuhruf süresi 61. âyetin tefsiri sadedinde söylediklerini burada söyledikleri ile mukayese et. Çünkü bazı tevil âlimleri Zuhruf âyetini İsânın nüzulüne delil olarak göstermektedirler.

Meryem 19:22

Derken Meryem ona hamile kaldı, işte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi. Bu ifade bize Meryem'in doğurmasmın hamile kalmasınm hemen ardından olmadığını, fakat doğumla hamilelik arasında belli bir sürenin geçtiğini göstermektedir. Ancak bu sürenin ne kadar olduğu sadece Cenâb-ı Hakk'ın bildirmesiyle bilinebilir. Bazı müfessirler İşte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi meâlindeki cümleyi ailesinden utandığı için karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi diye açıklamışlardır. Bazıları da aynı cümleye, Karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi anlamını vermişlerdir. Sonra doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine yöneltti. İbn Kuteybe “fe ecâehe'l-mehâdu” âyetindeki “ecâehâ” fiilini “câe bihâ” şeklinde açıklamıştır. Yani doğum sancısı onu bir ağacın dibine getirdi, oraya yöneltti. “Câet bi el-hâcetü ileyke” (aJ ist! y Esi) ve “ecâetni el-hâcetü” (iui, Hit) denilir” ki her iki cümlenin mânası da ihtiyaç beni sana getirdi demektir. İbn Kuteybe “el-mehâd” kelimesinin “doğum (sancısı)” anlamına geldiğini söylemiştir“. İşte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi meâlindeki cümle, doğum sancısının Meryem'i sığındırdığı hurma ağacının -tevil âlimlerinin de ifade ettikleri üzere- kuru bir ağaç olduğunu gösterir. Çünkü o, sırf ailesinden utandığı için uzak bir yere çekilmiş ve onlardan uzaklaşmıştır. Meryem'in sığındığı hurma ağacı meyve veren yaş bir ağaç olsaydı insanlar da o ağaca sığınırlar ve onun bulunduğu yerde ikamet ederlerdi. Dolayısıyla Meryem'in yanı başında insanların barınaklarının bulunduğu böyle bir ağaca sığınma ihtimali yoktur. Öte yandan onun ağaca sığınması, kadınların doğum esnasında çektikleri şiddetli doğum sancısından destek alacakları bir şeye ihtiyaç duymaları gibi ondan destek ve yardım almak amaçlı idi. En doğrusunu Allah bilir. IlMeryem, “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim” EEN dedi. Bu beyan, keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, yani tanınmaz ve bilinmez olsaydım anlamına gelmesi muhtemel olduğu gibi keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, öldükten sonra böyle anılmasaydım mânasına da gelebilir. Çünkü Meryem'in şerefli, onurlu ve peygamberlik ailesine mensup bir kadın olduğu belirtilir. Bundan dolayı daha sonra kötü anılmamak ve iftiraya uğramamak için tanınmayan bir kimse olmayı temenni etmiştir. Müfessirler unutulup gitseydim anlamına gelen “küntü nesyen mensiyyen” cümlesine, atılan hayız (âdet kanı) bezi olsaydım mânasını vermişlerdir”. Ebü Avsece de aynı açıklamayı yapmış ve “en-nesyü” “el-haydu”, yani “âdet kanı” mânasınadır demiştir. Ebü Bekir elEsam ise şöyle demiştir: Kelimenin bu anlama gelmesi ihtimali yoktur. Çünkü Hz. Meryem Allah katındaki değerini biliyordu. Dolayısıyla böyle bir temennide bulunması ihtimal dışıdır. Fakat insan sıkıştığı zaman büyük bir şeyi temenni edebilir. Meselâ insan, başına gelen musibetin büyüklüğünden dolayı bazı zamanlar ölmeyi temenni edebilir. Buna göre Hz. Meryem'in, müfessirlerin belirttiği hususu temenni etmesi yadırganacak bir şey olmaz. En doğrusunu Allah bilir. IN É - ize şir Tez 9 eate iz li? --- Dipnotlar: Tefsirin bütün nüshalarında “yekülü” “O söyler” geçmektedir. Ancak doğru olanı İbn Kuteybe'nin Tefsiru garibi 1-Kurün isimli eserindeki kullanımdır. Orada “Denilir” anlamındaki “yukâlü” kelimesi geçmektedir (bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 273).

Meryem 19:23

Derken Meryem ona hamile kaldı, işte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi. Bu ifade bize Meryem'in doğurmasmın hamile kalmasınm hemen ardından olmadığını, fakat doğumla hamilelik arasında belli bir sürenin geçtiğini göstermektedir. Ancak bu sürenin ne kadar olduğu sadece Cenâb-ı Hakk'ın bildirmesiyle bilinebilir. Bazı müfessirler İşte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi meâlindeki cümleyi ailesinden utandığı için karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi diye açıklamışlardır. Bazıları da aynı cümleye, Karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi anlamını vermişlerdir. Sonra doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine yöneltti. İbn Kuteybe “fe ecâehe'l-mehâdu” âyetindeki “ecâehâ” fiilini “câe bihâ” şeklinde açıklamıştır. Yani doğum sancısı onu bir ağacın dibine getirdi, oraya yöneltti. “Câet bi el-hâcetü ileyke” (aJ ist! y Esi) ve “ecâetni el-hâcetü” (iui, Hit) denilir” ki her iki cümlenin mânası da ihtiyaç beni sana getirdi demektir. İbn Kuteybe “el-mehâd” kelimesinin “doğum (sancısı)” anlamına geldiğini söylemiştir“. İşte bu sebeple karnında bebeği ile uzak bir yere çekildi meâlindeki cümle, doğum sancısının Meryem'i sığındırdığı hurma ağacının -tevil âlimlerinin de ifade ettikleri üzere- kuru bir ağaç olduğunu gösterir. Çünkü o, sırf ailesinden utandığı için uzak bir yere çekilmiş ve onlardan uzaklaşmıştır. Meryem'in sığındığı hurma ağacı meyve veren yaş bir ağaç olsaydı insanlar da o ağaca sığınırlar ve onun bulunduğu yerde ikamet ederlerdi. Dolayısıyla Meryem'in yanı başında insanların barınaklarının bulunduğu böyle bir ağaca sığınma ihtimali yoktur. Öte yandan onun ağaca sığınması, kadınların doğum esnasında çektikleri şiddetli doğum sancısından destek alacakları bir şeye ihtiyaç duymaları gibi ondan destek ve yardım almak amaçlı idi. En doğrusunu Allah bilir. IlMeryem, “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim” EEN dedi. Bu beyan, keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, yani tanınmaz ve bilinmez olsaydım anlamına gelmesi muhtemel olduğu gibi keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, öldükten sonra böyle anılmasaydım mânasına da gelebilir. Çünkü Meryem'in şerefli, onurlu ve peygamberlik ailesine mensup bir kadın olduğu belirtilir. Bundan dolayı daha sonra kötü anılmamak ve iftiraya uğramamak için tanınmayan bir kimse olmayı temenni etmiştir. Müfessirler unutulup gitseydim anlamına gelen “küntü nesyen mensiyyen” cümlesine, atılan hayız (âdet kanı) bezi olsaydım mânasını vermişlerdir”. Ebü Avsece de aynı açıklamayı yapmış ve “en-nesyü” “el-haydu”, yani “âdet kanı” mânasınadır demiştir. Ebü Bekir elEsam ise şöyle demiştir: Kelimenin bu anlama gelmesi ihtimali yoktur. Çünkü Hz. Meryem Allah katındaki değerini biliyordu. Dolayısıyla böyle bir temennide bulunması ihtimal dışıdır. Fakat insan sıkıştığı zaman büyük bir şeyi temenni edebilir. Meselâ insan, başına gelen musibetin büyüklüğünden dolayı bazı zamanlar ölmeyi temenni edebilir. Buna göre Hz. Meryem'in, müfessirlerin belirttiği hususu temenni etmesi yadırganacak bir şey olmaz. En doğrusunu Allah bilir. IN É - ize şir Tez 9 eate iz li? --- Dipnotlar: Tefsirin bütün nüshalarında “yekülü” “O söyler” geçmektedir. Ancak doğru olanı İbn Kuteybe'nin Tefsiru garibi 1-Kurün isimli eserindeki kullanımdır. Orada “Denilir” anlamındaki “yukâlü” kelimesi geçmektedir (bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 273).

Meryem 19:24

24. “Aşağısından biri ona şöyle seslendi: “Tasalanma! Rabb'in senin altında bir su kaynağı yaratmıştır. Aşağısından biri ona şöyle seslendi. Bu beyanda geçen ve “aşağısından” anlamına gelen “min tahtihâ” tabirine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Meryeme melek seslenmiştir derken, bazıları da seslenen kişinin oğlu İsâ (a.s.) olduğunu söylemişlerdir, Ebü Bekir el-Esam da şöyle demiştir: Meryeme bir meleğin seslenmiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü yüce Allah “aşağısından” ifadesini kullanmaktadır. Ona seslenen melek olsaydı yukarıdan seslenirdi. Fakat (bizce) bu yaklaşımın kabule değer bir tarafı yoktur. Çünkü melek ancak kendisine emredilen yerden seslenir. Aşağıdan veya yukarıdan olması fark etmez. Bazı müfessirler de Cebrâil vadinin alt tarafından Tasalanma! Rabb'in senin altında bir su kaynağı yaratmıştır diyerek seslenmiştir demişlerdir. En doğru gözüken ihtimal, kendisine seslenenin oğlu İsâ olmasıdır. Çinkü Meryem kendisine kötü söylenecek ve iftira atılacak diye üzülüyordu. İsâ (a.s.) konuştuğu ve bu yerde bulunduğu zaman Meryem bundan sevinç duyar. Çünkü İsâ'nın (a.s.), kendisine yöneltilen tenkit ve atılan iftiranın bir kısmını geçersiz kılacağını biliyordu. Meryemin bir başka sebepten dolayı üzülmüş olması muhtemeldir. Meryem kendisinden ve çocuğundan endişe ettiği için hüzünleniyor olabilirdi. Çünkü o, içecek su ve yiyecek bir gıdanın bulunmadığı bir yerde ikamet ediyordu. Bundan dolayı kendisi ve çocuğunun can derdine düşmüş ve bundan dolayı üzülmüş olabilir. İşte bunun üzerine Tasalanma! Rabbin senin altında bir su kaynağı yaratmıştır denilerek kendisine müjde verilmiş olabilir. Böylece Allah Teâlâ onu yaşadığı korkudan güvende kılmıştır. Bazı tevil alimleri âyette geçen “es-seriyy” kelimesinin küçük nehir, yani akarsu mânasına geldiğini söylemişlerdir”. Bazıları da “Aşağısından biri ona şöyle seslendi” cümlesini, Meryem'in sıgındığı hurma ağacının aşağısından biri ona seslendi şeklinde açıklamışlardır.

Meryem 19:25

hurma ağacını da kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Bu beyan, kazanç elde etmenin gerekli olduğuna delildir. Çünkü Allah Teâlâ Meryemte üzerine taze olgun hurma dökülsün diye hurma ağacını silkelemesini emretmiştir. Allah dileseydi hurmalar Meryem'in üzerine onun herhangi bir çabası olmadan da dökülür ve o da bunları yerden toplardı. Zekeriyya'nın (a.s.) bakımı altında iken rızkını zorluk çekmeden elde ediyor idiyse bu da ona daha kolay ve daha hafif olurdu”. Âyet, bir kimsenin yiyeceğini kazanacak kadar bir kuvvete sahip olduğu takdirde başkalarından dilenmesinin caiz olmadığına da delildir. Âyetten Hz. Zekeriyya'nın (a.s.) Allah katında Meryem'den daha faziletli ve mertebesinin daha yüksek olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü o Zekeriyya'nın (a.s.) bakımı altında iken yüce Allah kendisini Zekeriyya'ya (a.s.) herhangi bir külfet ve masraf yüklemeden rızıklandırmıştı. Ama ondan ayrılınca çalışıp kazanç elde etmesini emretti. Âyetten anlaşılan bir başka husus da Allah Teâlâ'nın peygamberlerin gösterdikleri mücizeleri peygamber olmayan müminlerin ellerinde yaratmasının mümkün olduğudur. Çünkü Cenâb-ı Hak, Meryem için kuru hurma ağacını altından dere akıtarak meyve veren yaş hurma ağacına çevirmiştir. Bir de Zekeriyya'nın (a.s.) bakımı altında iken hiçbir çaba harcamaksızın onu rızıklandırmıştır. Bu açıdan belirtilen olaylar peygamberlerin gösterdikleri mücizelere benzer ve onlara yakındır. Çünkü yüce Allah “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlardan üstün eyledi”! meâlindeki beyanla, onu dünyadaki kadınlara üstün kılmış ve “Onun annesi dürüst ve inançlı bir kadındır” anlamına gelen beyanla da” ona “sıddika” ismini vermiştir. Bu isim insanlardan ancak doğruluğun ve sabrın zirvesine çıkan kimselere verilir. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:26

Ye iç, gözün aydın olsun! Yani üzerine dökülen taze hurmaları ye, altında akıtılan akarsudan iç ve hüzün duyduğun, canının ve çocuğunun canının derdine düştüğün yerden razı ol veya gönlün hoş olsun. İnsanlardan birini görürsen de ki: Ben, çok esirgeyici olan Rahmân'a adakta bulundum; artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım. Yani susma ve konuşmama adağında bulundum. Âyet bazı mushaflarda böyle nakledilmiştir, o da Übeyy'in mushafıdır”, Âyette geçen “de ki” ifadesi “söyle” anlamında değildir. Buradaki “söyleme” den maksat Meryem'in onlara “Ben, çok esirgeyici olan Rahmân'a adakta bulundum” anlamında yaptığı bir işarettir. Eğer âyetin mânası bu ise işaretin maksadı bildirmesi ve anlatabilmesi durumunda bizzat sözün ve kelâmın sağladığı neticeyi gerçekleştireceğine dair delil olur. Bundan dolayı dilsizlerin ve başkalarının işaretleri anlaşılıyor ve kavranabiliyorsa işaret yoluyla yaptıkları talâk (boşama), nikâh ve bütün akitleri geçerli olur. Bazıları da “de ki” ifadesinin gerçek mânada “söylemek” anlamına geldiğini ifade etmişlerdir. Buna göre Meryeme şöyle demesi emredilmiş olur: “Ben çok esirgeyici olan Rahmân'a susma ve süküt etme adağında bulundum” Netice olarak onun susma ve süküt adağı, bu ifadeyi kullandıktan sonra başlamış olur. Hasan-ı Basri de bu kanaati benimsemiştir. akan e Bali GAL ğa İİ

Meryem 19:27

27 “Sonra çocuğu kucağına alarak topluluğuna getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın!” Meryem çocuğu, yani İsâ'yı kucağına alarak topluluğuna getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın. Ebü Bekir el-Esam bu âyeti, gerçekten sen olmayacak bir iş yaptın diye tevil etmiştir. Ancak onun tevili “ferayti” fiiline “et-takdir” mânası verildiğinde isabetli olur. Arapça'da “ferâ” fiilinin “düşünüp taşındıktan sonra yaptı” anlamına geldiği söylenmiştir. Bazıları da aynı âyete “Sen büyük bir iftira yaptın” anlamını vermişlerdir ki bu açık bir zina iftirasıdır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp”. Bazıları “şey'en feriyyen” beyanındaki “feriyyen” kelimesini açıklarken yapılan her acaib anlamına gelmiş olur. Bu açıklama doğruya daha yakındır. Çünkü onların sözlerinin açıkça iftira olarak yorumlanması mümkün değildir. Burada iftiranın üstü örtülü olarak atılmasının bir gerekçesi (babasız çocuk doğurması) ve bir dayanağı (her hangi bir kimse ile evli değil) vardır. En doğrusunu Allah bilir. Tà OÉ Mİ SE Ghea ERATA TESI D- “Ey Hârun'un kız kardeşi! Baban kötü bir adam, annen de iffetsiz değildi” Ey Hârun'un kız kardeşi. Bazı müfessirler Meryem Hz. Müsâ'nın kardeşi Hârun b. İmrân'ın kız kardeşiydi demişlerdir. Bu görüşü ileri süren müfessirler, Hz. Peygamber'den hadis rivayet etmişlerdir. Eğer bu rivayet sahih ise” adı geçen Hârun, Hz. Müsâ'nın kardeşi Hârun olmalıdır. Bazıları da bu görüşü kabul etmemişler ve Meryem'in Hârun b. Mâsân adında baba bir erkek kardeşi vardı demişlerdir. Bundan dolayı Meryem'i ona nispet etmişler ve “Ey Hârun'un kız kardeşi” demişlerdir. Bazıları da adı geçen Hârun o toplumda salih ve ibadete düşkün bir kişiydi. Meryem'i ona benzetmişler ve saliha ve ibadete düşkün olduğu için ona nisbet etmişlerdir demişlerdir. Diğer bazıları da şu görüşü ileri sürmüştür: İsrâiloğulları Hârun'u sevdikleri için her salih kimseye Hârun derlerdi. Meryem'in saliha ve ibadete düşkün olmasından dolayı kendisine bu ismi vermişler ve onu Hârun'un kardeşi olarak nitelemişlerdir. Baban kötü bir adam, annen de iftetsiz değildi. Yani baban, annen ve sen kötü ve iffetsiz değildiniz. Bu çocuk sana nereden geldi? Âyette bu husus açıkça söylenmiş bir söz değil, üstü kapalı olarak ifade edilmiştir. Daha önce işaret ettiğimiz gibi bunu açıkça zina etmekle suçlama ve iffetine iftira etme tarzında değil de hayret ifadesi olarak söylemişlerdir. İbn Kuteybe âyette geçen “savm” kelimesinin “imsâk” Y1), yani kendini tutma mânasına geldiğini söylemiştir. “Savmen” “susmak” demektir. “feriyyen” büyük ve acaib demektir. “el-Bağiyy” kelimesi “imraetün bağiyyun” ve “nisvetün beğâyâ” zinâ eden kadınlar anlamına gelir". Ebü Avsece de böyle söylemiştir. Ben bu konuda hiçbir rivayete rastlamadım. İbn Kuteybe, TefSiru garibi'l-Kurüân, s. 274.

Meryem 19:28

27 “Sonra çocuğu kucağına alarak topluluğuna getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın!” Meryem çocuğu, yani İsâ'yı kucağına alarak topluluğuna getirdi. Dediler ki: “Ey Meryem! Gerçekten sen çirkin bir şey yaptın. Ebü Bekir el-Esam bu âyeti, gerçekten sen olmayacak bir iş yaptın diye tevil etmiştir. Ancak onun tevili “ferayti” fiiline “et-takdir” mânası verildiğinde isabetli olur. Arapça'da “ferâ” fiilinin “düşünüp taşındıktan sonra yaptı” anlamına geldiği söylenmiştir. Bazıları da aynı âyete “Sen büyük bir iftira yaptın” anlamını vermişlerdir ki bu açık bir zina iftirasıdır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp”. Bazıları “şey'en feriyyen” beyanındaki “feriyyen” kelimesini açıklarken yapılan her acaib anlamına gelmiş olur. Bu açıklama doğruya daha yakındır. Çünkü onların sözlerinin açıkça iftira olarak yorumlanması mümkün değildir. Burada iftiranın üstü örtülü olarak atılmasının bir gerekçesi (babasız çocuk doğurması) ve bir dayanağı (her hangi bir kimse ile evli değil) vardır. En doğrusunu Allah bilir. Tà OÉ Mİ SE Ghea ERATA TESI D- “Ey Hârun'un kız kardeşi! Baban kötü bir adam, annen de iffetsiz değildi” Ey Hârun'un kız kardeşi. Bazı müfessirler Meryem Hz. Müsâ'nın kardeşi Hârun b. İmrân'ın kız kardeşiydi demişlerdir. Bu görüşü ileri süren müfessirler, Hz. Peygamber'den hadis rivayet etmişlerdir. Eğer bu rivayet sahih ise” adı geçen Hârun, Hz. Müsâ'nın kardeşi Hârun olmalıdır. Bazıları da bu görüşü kabul etmemişler ve Meryem'in Hârun b. Mâsân adında baba bir erkek kardeşi vardı demişlerdir. Bundan dolayı Meryem'i ona nispet etmişler ve “Ey Hârun'un kız kardeşi” demişlerdir. Bazıları da adı geçen Hârun o toplumda salih ve ibadete düşkün bir kişiydi. Meryem'i ona benzetmişler ve saliha ve ibadete düşkün olduğu için ona nisbet etmişlerdir demişlerdir. Diğer bazıları da şu görüşü ileri sürmüştür: İsrâiloğulları Hârun'u sevdikleri için her salih kimseye Hârun derlerdi. Meryem'in saliha ve ibadete düşkün olmasından dolayı kendisine bu ismi vermişler ve onu Hârun'un kardeşi olarak nitelemişlerdir. Baban kötü bir adam, annen de iftetsiz değildi. Yani baban, annen ve sen kötü ve iffetsiz değildiniz. Bu çocuk sana nereden geldi? Âyette bu husus açıkça söylenmiş bir söz değil, üstü kapalı olarak ifade edilmiştir. Daha önce işaret ettiğimiz gibi bunu açıkça zina etmekle suçlama ve iffetine iftira etme tarzında değil de hayret ifadesi olarak söylemişlerdir. İbn Kuteybe âyette geçen “savm” kelimesinin “imsâk” Y1), yani kendini tutma mânasına geldiğini söylemiştir. “Savmen” “susmak” demektir. “feriyyen” büyük ve acaib demektir. “el-Bağiyy” kelimesi “imraetün bağiyyun” ve “nisvetün beğâyâ” zinâ eden kadınlar anlamına gelir". Ebü Avsece de böyle söylemiştir. Ben bu konuda hiçbir rivayete rastlamadım. İbn Kuteybe, TefSiru garibi'l-Kurüân, s. 274.

Meryem 19:29

(Hz. İsâ'nın Beşikte Konuşması] Meryem çocuğu işaret etti. Yani konuşun diye oğlu İsâ'yı işaret etti. Beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz dediler. Yani beşikte yatan bir çocukla nasıl konuşuruz dediler”. NEŞELİ laz; DESİ gl Al İZE 3 İĞ

Meryem 19:30

30. “Cevabı çocuk verdi: “Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı.” 31. “Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı emretti.” Cevabı çocuk verdi. Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi. Yani o bana kitabın ilmini verdi dedi. Söz konusu kitabın hangi kitap olduğunu, İncil mi, Tevrat mı yoksa bir başka kitap mı olduğunu söylemiyoruz. Çünkü yüce Allah bir başka âyette meâlen “Rabb'in ona yazmayı, hikmeti Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek”” ifadesini kullanmış, Kitab'ı, yanında da Tevrat ve Incili belirtmiştir. Bu beyan, âyette geçen kitabın Tevrat ve İncil'den başka bir kitap olduğunu bize göstermektedir. Ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı. Bu beyan bize İsânın (a.s.) bu kelimelerden sonra konuştuğunu göstermektedir. Yoksa müfessirlerin dediği gibi bu kelimeleri söylemiş ve sonra çocukların konuştukları yaşa erişinceye kadar bir daha konuşmamış değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın kendisini bir peygamber ve bereketli yaptığını haber vermektedir. Netice olarak Hz. İsânın peygamber olması, konuşmaması ve insanları Allah'ın dinine davet etmemesi ihtimal dışı bir şeydir. Hz. İsâ herhangi bir hayır sözcüğü konuşmadığı takdirde onda ne gibi bir bereket olabilir? Bu da bize gerçeğin onların dedikleri gibi olmadığını göstermektedir. Arapça'da “el-berake” her türlü hayır ve iyiliğe verilen isimdir. En doğrusunu Allah bilir. Yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı emretti. Burada geçen “namaz” ve “zekât”ın bilinen namaz ve zekât olması muhtemeldir. Bunun yanında namazın her zaman ve her mekânda Allah Teâlâ'yı övme ve ona dua etme, zekâtın da nefsi arındıran, salih kılan ve her türlü hayırla geliştiren bir ibadet anlamına gelmesi ihtimali de vardır. Eğer bu kelimelerden kastedilen bilinen namaz ve zekât olursa, bu takdirde Hz. İsâ'ya onları insanlara öğretmesinin emredildiği anlaşılmalıdır. Bu durumda Hz. İsâ sanki şöyle demiş olur: Allah bana yaşadığım sürece insanlara zekâtın hükmünü bildirmemi ve öğretmemi emretti. Çünkü Hz. İsâ'nın zekâtını vermek gerekecek kadar malı yoktu. Netice olarak beyan, kendisine zekâtın hükmünü bildirmesi emredilmiştir diye yorumlanır. Ya da bu emir, insanlarla birlikte az çok ne varsa vermesinin emredilmesi (muvâsât)” diye de açıklanabilir. Zekât kelimesi ile ikinci mâna kastedildiği takdirde Hz. İsâ ve başkaları eşit şekilde zekât vermekle yükümlü olurlar. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:31

30. “Cevabı çocuk verdi: “Ben Allah'ın kuluyum; O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı.” 31. “Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı; yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı emretti.” Cevabı çocuk verdi. Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi. Yani o bana kitabın ilmini verdi dedi. Söz konusu kitabın hangi kitap olduğunu, İncil mi, Tevrat mı yoksa bir başka kitap mı olduğunu söylemiyoruz. Çünkü yüce Allah bir başka âyette meâlen “Rabb'in ona yazmayı, hikmeti Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek”” ifadesini kullanmış, Kitab'ı, yanında da Tevrat ve Incili belirtmiştir. Bu beyan, âyette geçen kitabın Tevrat ve İncil'den başka bir kitap olduğunu bize göstermektedir. Ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, o beni kutlu ve bereketli kıldı. Bu beyan bize İsânın (a.s.) bu kelimelerden sonra konuştuğunu göstermektedir. Yoksa müfessirlerin dediği gibi bu kelimeleri söylemiş ve sonra çocukların konuştukları yaşa erişinceye kadar bir daha konuşmamış değildir. Çünkü Allah Teâlâ'nın kendisini bir peygamber ve bereketli yaptığını haber vermektedir. Netice olarak Hz. İsânın peygamber olması, konuşmaması ve insanları Allah'ın dinine davet etmemesi ihtimal dışı bir şeydir. Hz. İsâ herhangi bir hayır sözcüğü konuşmadığı takdirde onda ne gibi bir bereket olabilir? Bu da bize gerçeğin onların dedikleri gibi olmadığını göstermektedir. Arapça'da “el-berake” her türlü hayır ve iyiliğe verilen isimdir. En doğrusunu Allah bilir. Yaşadığım sürece bana namazı, zekâtı emretti. Burada geçen “namaz” ve “zekât”ın bilinen namaz ve zekât olması muhtemeldir. Bunun yanında namazın her zaman ve her mekânda Allah Teâlâ'yı övme ve ona dua etme, zekâtın da nefsi arındıran, salih kılan ve her türlü hayırla geliştiren bir ibadet anlamına gelmesi ihtimali de vardır. Eğer bu kelimelerden kastedilen bilinen namaz ve zekât olursa, bu takdirde Hz. İsâ'ya onları insanlara öğretmesinin emredildiği anlaşılmalıdır. Bu durumda Hz. İsâ sanki şöyle demiş olur: Allah bana yaşadığım sürece insanlara zekâtın hükmünü bildirmemi ve öğretmemi emretti. Çünkü Hz. İsâ'nın zekâtını vermek gerekecek kadar malı yoktu. Netice olarak beyan, kendisine zekâtın hükmünü bildirmesi emredilmiştir diye yorumlanır. Ya da bu emir, insanlarla birlikte az çok ne varsa vermesinin emredilmesi (muvâsât)” diye de açıklanabilir. Zekât kelimesi ile ikinci mâna kastedildiği takdirde Hz. İsâ ve başkaları eşit şekilde zekât vermekle yükümlü olurlar. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:32

32. “Ve anneme al ei emretti, beni zorba ve aan uate Anneme saygılı olmayı emretti. Yani beni anneme saygılı kıldı. Bu cümle az önce geçen “Ve beni peygamber yaptı ve bereketli kıldı” cümlesi ile bağlantılıdır. Ve anneme saygılı olmayı emretti, beni zorba ve isyankâr yapmadı. Bu beyanın mânasını Yahya kıssasını anlatırken açıklamıştık“. 5133. “Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır.” Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır. Bu kısmı da Yahya (a.s.) kıssasını belirtirken açıklamıştık. Ne var ki Allah Teâlâ o sözü edilen durumlarda Yahya'ya (a.s.) selâm etmişti. Burada ise İsâmn (a.s.) kendine selâm verdiğinden söz ediyor. Bazı kıssalarda ise İsâ (a.s.) ve Yahya'nın (a.s.) karşılaştıklarından, Yahya'nın İsâ'ya (benim için bağışlanma dile] sen benden daha hayırlısın” dediğinden, İsânın da “Bilakis sen benden daha hayırlısın. Allah sana selâm etti. Bense kendi kendime selâm verdim” dediğinden söz edilir“, En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:33

32. “Ve anneme al ei emretti, beni zorba ve aan uate Anneme saygılı olmayı emretti. Yani beni anneme saygılı kıldı. Bu cümle az önce geçen “Ve beni peygamber yaptı ve bereketli kıldı” cümlesi ile bağlantılıdır. Ve anneme saygılı olmayı emretti, beni zorba ve isyankâr yapmadı. Bu beyanın mânasını Yahya kıssasını anlatırken açıklamıştık“. 5133. “Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır.” Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır. Bu kısmı da Yahya (a.s.) kıssasını belirtirken açıklamıştık. Ne var ki Allah Teâlâ o sözü edilen durumlarda Yahya'ya (a.s.) selâm etmişti. Burada ise İsâmn (a.s.) kendine selâm verdiğinden söz ediyor. Bazı kıssalarda ise İsâ (a.s.) ve Yahya'nın (a.s.) karşılaştıklarından, Yahya'nın İsâ'ya (benim için bağışlanma dile] sen benden daha hayırlısın” dediğinden, İsânın da “Bilakis sen benden daha hayırlısın. Allah sana selâm etti. Bense kendi kendime selâm verdim” dediğinden söz edilir“, En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:34

İşte Meryem oğlu İsâ bu. Yani Meryem oğlu İsâ budur, yoksa Hıristiyanların ve başkalarının dediği gibi O Allah'ın oğlu değildir, Hıristiyanların dediği gibi üç unsurdan biri de değildir“. İşte Meryem oğlu İsâ meâlindeki cümlenin İsâ'ya dair onlara verdiğin haber de bu, şu kâfirlerin şüpheye düşüp tartıştıkları konuda gerçek söz de bu mânaya gelmesi de muhtemeldir. Çünkü onlar İsâ (a.s.) hakkında kendilerine verdiğin haberi inkâr ettiler. Yani onların doğruluğundan şüphe ettikleri konuda gerçek söz de budur. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:35

Allah'ın bir evlat edinmesi olacak şey değildir. O, bundan münezzehtir. Allah Teâlâ zatını bir çocuk edinmekten tenzih etmektedir. Çünkü yüce Allah hakkında, çocuk edinmek ve talep etmek için baş vurulan sebepler oluşmaz. Ya da Cenâb-ı Hak burada zatını evlat edinmekten tenzih etmiyor fakat başka bir 8 o bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XVI, 70. şey söylüyor: Çocuk edinmek ilâhlığı düşürür. Çünkü dünyada çocuk, babasının şeklinde olur ve ona benzer. Netice olarak mahlükata benzeyen birisinin ilâh olması ihtimal dâhilinde değildir. [§]Çünkü dünyada çocuk, üç sebepten birisinden dolayı edinilir ve istenilir. Kişi, ya kapıldığı yalnızlıktan kurtulmak için çocuk yapar ve çocuğu ile bu yalnızlığını giderir, ya bir ihtiyacı vardır ve çocuğu sayesinde o ihtiyacını gidermekte başkasına muhtaç olmaktan kurtulur ya da düşmanlarından korktuğu için çocuk yapar ve ona dayanarak düşmanına galip gelir. Allah Teâlâ böylesi bir konumda olmaktan münezzehtir. Ve onun bir işi yapmaktaki hızı Bir işe karar verdiği zaman ona sadece ‘oP der, hemen olur beyanında belirtilmiştir. Emrinin yerine getirilmesinde bu derece hıza sahip olan bir varlığın hiçbir sebep ve gerekçe ile çocuğa ihtiyacı olmaz. Allah Teâlâ zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir ve çok yücedir.

Meryem 19:36

Muhakkak ki Allah, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'inizdir. O halde O'na kulluk edin. Kulluğa davet edilenler, Cenâb-ı Hakk'ın Rab'leri olduğunu biliyorlardı. Çünkü “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”“ vb. sözler söylüyorlardı. Buna göre Hz. İsâ onlara sanki şöyle demiş oluyordu: Benim de sizin de Rabb'iniz olduğunu bildiğiniz Yaratıcı'ya kulluğa dönünüz. Ve Rabb'iniz olmadığını bildiğiniz mahlükata kulluk etmekten vazgeçiniz. ea ALA yal a İŞE gi e ZEN EL

Meryem 19:37

Sonra gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler. Bu ilâhi beyanın ne anlama geldiği hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları İsâ (a.s.) hayatta iken gruplara ayrılanlar kendi aralarında onun hakkında ihtilafa düşmüşlerdir demiştir. Kimisi, o bir büyücüdür demiş, kimisi kâhindir demiş, kimileri de buna benzer şeyler söylemişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Aralarından alınıp göğe yükseltildikten sonra İsâ hakkında gruplara ayrılanlar da farklı görüşler ileri sürmüştür. Kimi o Allah'tır derken, kimi Allah'ın oğludur demiş, kimi de o üçün üçüncüsüdür“ ve buna benzer başka fikirler ileri sürmüşlerdir. Bütün bunları, niteledikleri ve hakkında söyledikleri gibi olmadığını bile bile İsâ hakkında söylemişlerdir. Ancak onlar, inat etmişler ve büyüklenmişlerdir. [9]Bazıları da Hz. Muhammed peygamber olarak gönderilince onun hakkında gruplara ayrıldılar, kendi aralarında ihtilafa ve ayrılığa düştüler demiştir”. Bazıları Resül-i Ekrem için büyücüdür“, kâhindir9, cinlere kapılmış biridir”, söz uydurandır”, yalancıdır” vb. şeyler söylemişlerdir. Bütün bunları Resülullah'ın (a.s.) söylediklerinin onların kitaplarına uygun olduğunu ve getirdiği Kitab'm onların kitaplarını doğruladığını, kendisinin onların inandıkları peygamberlere inandığını bile bile söylemişlerdir. Fakat bu sözleri inatları ve böbürlenmeleri yüzünden söylemişlerdir. Bu tevili yapanlar, âyette yer alan vay o inkârcıların haline meâlindeki beyanda geçen tehdidin ve “yazıklar olsun” cümlesinin bunlar için” söz konusu olduğunu ifade etmişlerdir. Birinci tevili yapan da şöyle der: Âyetteki tehdid İsâ (a.s.) hakkında gruplara ayrılan ve ihtilafa düşenlerle ilgilidir”. En doğrusunu Allah bilir. Yazıklar olsun mânasındaki “veyl” her kâfire yöneliktir. Bu tehdidden payı olmayan hiçbir kâfir yoktur. Büyük güne ulaşıldığında vay o inkârcıların haline. Bu günün büyük olmakla nitelenmesi öncekilerin ve sonrakilerin toplanma yeri olmasındandır. O güne cinler, insanlar ve melekler şahit olacaklardır. O gün büyük bir sahne olacaktır. Cenâb-ı Hakk'ın bu günü “büyük” olmakla nitelemesi, dünyada âlemin yaratılmasından maksadın o gün olmasındandır. Allah Teâlâ mahlükatı büyük bir gün için yaratmıştır. O da bu sözü edilen gündür. --- Dipnotlar: © — Ancakbazılarının Hz. Peygamber hakkında zikrettiği bu görüşler, müşriklere aittir. Yoksa İsâ'nm (a.s.) mahiyeti hakkında “O, Allah'ın unsurundan bir ilâh mıdır yoksa insan ını şeklinde ihtilafa düşen ve gruplara ayrılanların görüşü değildir. Müşriklerin Resül-i Ekrem'in yalancı olmakla suçladıkları âyetler çoktur. Bunlardan birisi Müşrikler için. Onlar için zikredilen tehdid ifadesi “Vay o inkârcıların haline” cümlesidir. İlk tevili yapan âyette zikri geçen tehdid İsâ (a.s.) hakkında gruplara ayrılan ve ihtilafa düşenleredir demiştir. Bu son kısım eserin bir diğer nüshasında “Resülullah hakkında gruplara ayrılanlar ve ihtilafa düşenleredir” şeklindedir.

Meryem 19:38

Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün öyle bir işitirler ve öyle bir görürler ki! Hasan-ı Basri der ki: Onlar dünyada kör, dilsiz ve sağır” olmalarının aksine orada çok işiten ve çok gören kişiler olurlar. Bazıları da âyete onlar bizim huzurumuza çıkacakları gün ne güzel de işitirler ve görürler! anlamını vermişlerdir. Bazıları da bu mânanın doğru olmadığını, âyetin alay etme ve hayret belirtme kabilinden olmadığını söylemişlerdir. )Bu görüşe göre âyetin mânası şöyle olur: Onlar bizim huzurumuza çıkacakları gün söylediklerini duyacak ve yaptıklarını göreceklerdir. Bazıları da âyete şu anlamı vermiştir: Onların konuşmalarını kendilerine duyur ve bildir. Huzurumuza gelecekleri gün onlara ne yapacağımızı gör. En doğrusunu Allah bilir. Ne var ki o zâlimler bugün tam bir sapkınlık içindedirler. Onlar apaçık bir pişmanlık veya tam bir helâk içindedirler. Buna benzer açıklamaları tefsirimizde birçok yerde yapmıştık”. Y eag ilit dag Nl ak l 3,20 2 ail

Meryem 19:39

Sen onları pişmanlık günü hakkında uyar. Müfessirlerin geneli bu âyette geçen “el-hasra” kelimesini ölümün “boz bir koç” şeklinde canlanması olarak açıklamışlardır. Bunların ifadelerine göre söz konusu koç cennetliklerle cehennemlikler arasında kesilecek ve cehennemliklerle cennetlikler ona bakıp pişmanlık duyacaklar ölmek istedikleri için üzüleceklerdir. Ölüm boğazlanınca ondan ümitsizliğe kapılacaklardır. Bu açıklamayı yapanlara göre âyette sözü edilen “hasret” işte budur. Fakat söyledikleri bu husus, ancak Hz. Peygamber'den gelen bir rivayetle bilinebilir. Resül-i Ekrem'den sahih bir rivayet olursa durum o rivayetteki gibi olur”. Yoksa onların duyacakları pişmanlık dünyada iken yaptıkları amelleri sebebiyle olacaktır. Bu durum şu ve benzeri ilâhi beyanlarda belirtilen husustur: “Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir”, “Allaha itaat hususunda gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana!””, “Dünyada iyi amelleri terketmemizden dolayı vah halimize!”9 Onların dünyada iken işledikleri her amel âhirette kendileri için pişmanlık ve bir iç yangısı olacaktır. [ ]O gün onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken iş olup bitecektir. İş olup bitecektir. Yani cennetlikler cennete ve cehennemlikler cehenneme girecektir. Onlar gafletin içine dalmış oldukları halde, yani onlar bu gafletin için dalmış ve henüz Allaha iman etmemişken iş olup bitecektir. EİN LİE 223 pIi ÉI --- Dipnotlar: Ebü Said el-Hudri'nin nakline göre Hz. Peygamber şöyle anlatmıştır: “Ölüm boz bir koç kılığında getirilir. Bir seslenen şöyle der: Ey cennetlikler! Cennetlikler başlarını kaldırıp bakarlar. “Bunu tanıyor musunuz?” Cennetlikler Evet. Bu ölüm derler. Cennetliklerin tümü onu görmüştür. Bu koç boğazlanır. Seslenen sonra “Ey cennetlikler! Burada ebedilik vardır. Artık ölüm yoktur. Ey Cehennemlikler! Burada ebedilik vardır. Artık ölüm yoktur” der. Sonra “Sen onları pişmanlık günü hakkında uyar; o gün onlar’ dünyadakiler bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken iş olup bitecektir beyanını okur. “İzleyenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir” “Allah'ın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihayet kendilerine kıyâmet vakti ansızın gelip çatınca, onlar günahlarını sırtlarına yüklenmiş bir halde diyecekler ki: “Dünyada iyi amelleri terketmemizden dolayı vah halimize” Dikkat edin, yüklendikleri vebal ne ağır!”.

Meryem 19:40

Bu beyan, -en doğrusunu Allah bilir- bütün yaratıkların fâni ve yaratıcının bâki olduğunun kinâyeli anlatımıdır. Âyette geçen “verâset” fiilinin mânası budur. En doğrusunu Allah bilir. Dünyada vârise vâris denilmesi, kelimenin bu anlamı dolayısıyladır. Çünkü vâris, miras bırakanından sonra hayatta kalmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:41

(Hz. İbrahim Kıssası] Bu kitapta İbrahim'i de okuyup an. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu beyan, “kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” ” diye başlayan âyet ile bağlantılıdır. Buna göre yüce Allah “Rabb'inin İbrahime olan rahmetini an” demektedir. Hasan-ı Basri bu beyanın baştaki âyetle bağlantılı olduğunu söyler. Aynı şekilde bu sürede benzer şekilde belirtilenlerin tümü baştaki âyetle bağlantılıdır. Sanki bütün bunlar hakkında “Kâh-hâ-yâ-ayn-sâd” âyeti belirtilmiştir. Çünkü “Kâh-hâ-yâ-ayn-sâd” 'ın tefsiri en başta kendisini takip eden âyetlerde belirtildiği gibi bütün bu bağlantı âyetlerinde de zikredilmiştir. Aynı şeyleri bütün hurüf-ı mukattaalar hakkında da söylemek mümkündür. Yani bunların tefsirleri takip eden âyetlerde anlatılanlardır, denebilir. Buna karşılık Hasan-ı Basri dışındaki müfessirler de âyete, bu Kitap'ta onlara İbrahim'i ve kıssasını an diye bir mâna vermişlerdir. Söz konusu âlimler bu sürede belirtilen ifadelere de aynı anlamı vermişlerdir. Meryem hakkındaki “vezkür frlkitâbi Meryeme” âyetine Kitap'ta onlara Meryem'in haberini ve kıssasını an; Müsâ hakkındaki âyete, Kitap'ta Müsânın haberini ve zikrini onlara an diye mâna vermişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi. “Sıddik” ismi ancak bu ismi hak edecek çok şeyler yapan kimselere verilir. Kelimenin “sıddik” şeklinde şeddeli hali de bu fiili çok yapan, yaptığı iş kendisi için âdet ve huy haline gelmiş olan kimseye isim olarak verilir. Hz. İbrahim'in böyle isimlendirilmesi eda etmesi gereken hak ve yapması gereken fiil ile bunu yerine getirme ve eda etme arasına göz açıp kapayacak kadar bir zaman ve bir mühlet koymamasından, aksine o hakkı ve o fiili karşısına çıkar çıkmaz eda etmesinden ve bu konuda vefakâr olmasındandır. Bundan dolayı Allah Teâlâ ona “Vefa örneği İbrahim'in” meâlindeki beyanla “vefakâr” ismini verirken bir başka âyette onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Vaktiyle Rabb'i İbrahim'i bazı sözlerle sınayıp da İbrahim onları eksiksiz yerine getirince”, Cenâb-ı Hak İbrahim'i karşısına çıkan hakka vefakâr davrandığı ve Rabb'inin imtihanını eksiksiz yerine getirmek âdeti olduğu için “vefa örneği” diye isimlendirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:42

Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Dua ettiğin zaman seni duymayan ve ibadet edersen seni görmeyen ve kendisine muhtaç olup istediğin zaman sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Bazıları âyetin son kısmına şu anlamı vermişlerdir: Âhirette Allah'ın azabına karşılık sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? Allah Teâlâ şöyle demiş oluyor: Dua ettiğin zaman seni duyan, ibadet ettiğin zaman seni gören, muhtaç olup istediğin zaman sana yardım eden bir varlığa nasıl olur da tapmazsın? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Meryem 19:43

Babacığım! Sana gelmeyen bir bilgi, yani bulunduğun hal üzere öldüğün takdirde ölümden sonra başına geleceklere dair açıklama hakikaten bana geldi. Ama sana gelmedi. Bu sebeple bana seni davet ettiğim Allah'ın dinine uy ki seni düz yola mutedil, düz ve eğriliği olmayan dosdoğru dine çıkarayım. Bu beyan İbrahim'e o sırada vahiy geldiğini göstermektedir. Bu söz, İbrahim'in “Rabb'im budur; zira bu daha büyük” beyanının ardından “Ben O'nun birligine inanarak yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim” demesi örneğinde olduğu gibi kendisine vahiy gelmeksizin içtihadı ve akıl yürütmesi sonucu söylenmiş bir söze benzemektedir. Aslında bütün bunlar ona Allah tarafından verilmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahime verdiğimiz delillerimizdir” meâlindeki beyanına bakanlar bu gerçeği hemen görürler. G Çaz SE ENİ ALAN A Yİ

Meryem 19:44

Babacığım! Şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan, Rahmân'ın buyruğuna uymamıştır. Onlar akılları sıra şeytana kulluk etmiyorlardı. O zaman şeytana kulluk etmekle nitelenmeleri iki sebebe dayanabilir. Birincisi şudur: Onların kulluk ettikleri putlar, kendilerine kulluk etmelerini emretmiş, çağrıda bulunmuş da onlar da kendilerine kulluk etmiş değillerdi. ( Onların putlara BEM kulluk etmeleri şeytanın emri ve kendilerini daveti üzerine olmuştu. İşte şeytana kulluk etmekle nitelenmeleri şeytandan gelen bu emir dolayısıyla olmuştur. İkincisi: Anlatıldığına göre şeytan putun içinden konuşuyordu. Ve onlar da şeytanın sözüne kulluk etmişlerdi. Dolayısıyla sanki şeytana kulluk etmiş gibi oldular. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:45

Babacığım! Allah'ın gazabına uğramandan korkuyorum. Bazıları “korkuyorum” fiilini “Eğer küfür üzere devam eder ve hayatını bu inançla bitirirsen Allah'ın gazabının sana dokunacağını biliyorum” şeklinde açıklamışlardır. Eğer “korkma” fiilinin açıklaması “bilme” şeklinde olursa tevil bu şartla isabetli olur. “Korkma” kelimesinin bildiğimiz “korkma” mânasında kullanılmış olma ihtimali de vardır. Bana göre mâna eğer vâdini yerine getirmezsen”” Allah'ın azabının sana dokunmasından ve böylece şeytanın yandaşı olmandan, yani azaba yakın olmandan korkuyorum şeklinde olur. FER di çi EiS

Meryem 19:46

(Babası:) Ey İbrahim! Sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? dedi. Kuşkusuz İbrahim onların tanrılarından yüz çeviriyordu. Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlatırım. Bu beyanın birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Bulunduğun dinden vazgeçmezsen andolsun seni taşlatırım, yani yemin ederim seni öldürürüm. İkincisi: Beni dinine davetinden vazgeçmezsen andolsun seni taşlatırım. Yani yemin ederim seni kovarım. Üçüncüsü: Eğer bizim tanrılarımıza iftira atmaktan, onları yermekten ve kötü şeyler söylemekten vazgeçmezsen andolsun seni taşlatırım. Yani bizim tanrılarımızı yermene ve iftira atmana karşılık yemin ederim ben de sana kötü şeyler söylerim. Âyette geçen “racm” kelimesi bu üç mânayı kapsar; bunlar da, yani öldürme, kovma ve yerme mânalarıdır. Eğer “öldürme” anlamına gelirse din karşılığı olur. Buna göre anlam şöyle olur: Dininden vazgeçmezsen andolsun seni öldürürüm. Eğer “kovma” mânasına gelirse bu, davet karşılığı verilen bir ceza olur. Bu takdirde anlam şöyle olur: Eğer beni davet ettiğin dine çağırmaktan vazgeçmezsen andolsun seni kovarım. Kelime, “kötü söz söyleme ve yerme” mânasında olursa Hz. İbrahim'in babası, şöyle demiş olur: Eğer tanrılarımız hakkında kötü şeyler söylemekten vazgeçmezsen andolsun senin hakkında kötü şeyler söylerim. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi uzun bir süre gözüme görünme dedi! Âyette geçen “meliyyen” kelimesine bazıları “uzun”, bazıları “uzak” ve bazıları da “uzun bir zaman” anlamını vermişlerdir. İKelime “uzak” anlamında olursa Hz. İbrahim'in babasından uzak olması ve gözüne görünmemesi demek olur. Yani kelime “ba'ude” anlamına gelir ve babası İbrahime “benden uzak ol” ve “beni terket” demiş olur. Buna karşılık aynı kelime “dehr”, yani zaman ve “tül” mânasına gelirse babası İbrahime “Benimle ebediyyen konuşma” demiş olur. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:47

İbrahim şöyle dedi: Esen kal! Hz. İbrahim'in babasına “cahiller onlara lâf attığı zaman “selâm deyip geçerler” meâlindeki beyanda olduğu gibi (bilinen) selâmı vermemesi ancak terbiye sınırları dâhilinde bir söz söylemesi muhtemeldir. “Selâmun aleyke” (i cümlesinin bilinen selâm anlamına da gelmesi ihtimal dışı değildir. Fakat selâm mânasında olursa ifadede bir kelimenin takdir edilmesi gerekir. Kelimenin takdirinden sonra anlam şöyle olur: müslüman olduğun takdirde Allah'ın selâmı üzerine olsun. Rabb'imden senin için mağfiret dileyeceğim. Bu beyanın, az önce selâm için söylediğimiz gibi müslüman olursan Rabbimden senin için mağfiret dileyeceğim mânasında olma ihtimali vardır. Bir diğer ihtimale göre de Rabb'imden senin için mağfiret dileyeceğim demek Rabb'imden seni bağışlanmaya lâyık hale getirecek sebebe ve mağfiret edilmeye ehil kılacak vesileye ulaştırmasını dileyeceğim anlamına gelir. Çünkü O, bana karşı çok lütufkârdır. Bazıları “hafiyyen” (taz) kelimesine ihsanı çok ve lütufkâr mânası verirken, bazıları bunun “âlim” mânasına geldiğini söylemişlerdir. Müfessirlerin bir kısmı da cümleyi şöyle açıklamıştır: O, dua ettiğimde kabul etmeye beni alıştırmıştır. Ebü Avsece bu kelimenin “durumu bilen” kişi mânasına geldiğini söylemiştir. Kelimenin kökü, “hafiyerracülü yahfâ” (4X5 J4 gaz) kullanımına dayanır ki adam ayağında nalın ve mest olmadan yalın ayak yürüdü demektir. Çoğulu “hufât” şeklindedir, bu da dost anlamına gelir. Yerden yeşillik toplayan kimse için de bu kökten türeme “ihtefâ yahtefi” fiili kullanılır,

Meryem 19:48

Sizden de Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyorum. Âyette geçen “i'tizâl” “Onu da Lüt'u da kurtarıp herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık” meâlindeki beyanda olduğu gibi Şam topraklarına hicret etmek ve onların bulundukları mekândan ve yurttan ayrılıp gitmek demektir. Verdiğimiz örnek âyette de “necceynâhu”, fiilinin kökü “ennecât”, yani kurtarma onlardan ayrılarak meydana gelmiştir. 143 ISJAllah'ın dışında taptığınız. Yani sizden ve Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyorum demektir. Âyet Hz. İbrahim'in onların yurtlarından, mekânlarından ve yapıp ettiklerinden de uzaklaştığını ifade etmektedir. Yani İbrahim (a.s.) hem taptıkları şeylerden ve hem de yurtlarından, mekânlarından ve fiillerinden uzak durmuştur. Ve Rabb'ime niyaz ediyorum. Umudum odur ki Rabb'ime niyazımdan eli boş dönmeyeceğim. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Ve Rabb'ime niyaz ediyorum. Umudum odur ki kavmimin Allah'tan başkasına kulluk etmesi dolayısıyla bedbaht olması gibi ben de O'ndan başkasına kulluk ederek bedbaht olmayacağım. İkincisi: Umudum odur ki Rabb'ime niyazımdan eli boş ve duası reddedilmiş olarak dönmeyeceğim. En doğrusunu Allah bilir. Gy İz S6;

Meryem 19:49

Nihayet İbrahim onlardan ve Allah'ın dışında taptıklarından uzaklaşınca. Yani Cenâb-ı Hakk'ın kendisini kurtardığını ifade ettiği o mübarek yere hicret etmek suretiyle o yurttan ve mekândan, bir de Allah'tan başkasına tapmak için yaptıkları o hareketlerden uzaklaşınca biz ona İshak ve Yâkub'u bahşettik. Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: “İbrahime İshaklı ve fazladan bir armağan olarak Yâkub'u lütfettik”, Cenâb-ı Hak, burada “hibe” kelimesini kullanmaktadır. Çünkü çocuk yüce Allah'tan yarattıklarına bir lütuf ve bir nimet olarak verilmiş bağıştır. Cenâb-ı Hak, çocuğu kullarına onların üzerinde bir hakları olmaksızın verir. Çocuğun bağış olarak zikredilmesinin faydası budur. Her birini peygamber yaptık. Bu beyan açıktır. Yüce Allah ona zikri geçen İshak ve Yâkub'u bahşetmiş, sonra da onları peygamber kılmıştır. GE GAL ók a Clag ELİZ yaşi aS

Meryem 19:50

Onlara da rahmetimizden bağışlarda bulunduk. Âyetin metninde geçen “rahmet” kelimesinin anlamına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, rahmet nübüvvet anlamına gelir demiştir. Buna göre anlamı şöyle olur: Allah size nübüvveti bahşetmiştir. Bazıları da “rahmet” kelimesinin “nimet” mânasına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Bu durumda da bu beyan Allah onlara bahşettiği peygamberlik ve başka şeyleri, nimetinden bahşetmiştir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ve onlara hak ettikleri yüksek bir övgü ile anılmayı nasip ettik. Âyetin metninde geçen “lisâne sıdkın” tabirinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları bundan kastın yüce Allah'ın indirdiği kitaplar olduğunu söylemiştir. Bu kitaplarda onların doğruluklarına, faziletlerine ve mertebelerine dair haberler bulunmaktadır. Söz konusu kitaplar, yüksek bir doğruluk dilidir. Bazıları da bu deyimden maksadın onlarm çocukları olduğunu söylemişlerdir. Yüce Allah onları kendilerinden sonra anılan ve tâzim edilen nebiler ve resüller yapmıştır. [§]Çünkü bütün nebiler ve resüller, Hz. İbrahim'in neslinden olup, babaları İbrahim'den Hz. Muhammede kadar yüksek bir doğruluk delili idiler. Çünkü hepsi hayrın, bereketin ve mutluluğun her türlüsü ile anılırlar. Bazı müfessirler “lisâne sıdkın aliyyen” tabirini bütün dinlere mensup olanların İbrahim'e iman etmeleri ve dinine inanmaları diye açıklamışlardır. Bir topluluğun sözünde duanın, bereketin ve övgünün İbrahim ve ailesine has kılınması bu tefsire göre açıklanır. Onlar şöyle dua ederler: “Allahım! Muhammede ve ailesine rahmet eyle. İbrahim ve ailesine rahmet ettiğin gibi” GİS ÍL a: AYN, çaya ESI i Sl

Meryem 19:51

51. “Bu kitapta Müsâ'yı da okuyarak an. Gerçekten o ihlaslı biriydi, elçipeygamberdi? (Hz. Müsâ Kıssası] Bu kitapta Müsâ'yı da okuyarak an. Bu beyan, daha önce “Bu kitapta İbrahim'i de okuyup an!” meâlindeki beyanla aynı anlamdadır. “Kitapta Meryem'i de okuyup emri, Hasan-ı Basri'ye göre “Bu, Rabb'inin Zekeriyya kuluna lütfettiği rahmetin anlatımıdır” meâlindeki beyanın sılasıdır. Buna göre âyetin mânası şöyledir: Rabb'inin Müsâya olan rahmetini okuyup an. Başka müfessirlere göre ise bu beyanın anlamı şöyledir: Onlara Müsânın Kitap'taki haberini ve kıssasını okuyup an. Biz buna daha önce değinmiştik. Hz. Peygambere salât konusunda çok hadis vardır. Bunlardan birini Abdurrahman b. Gerçekten o ihlaslı biriydi, elçi-peygamberdi. “İhlaslı” anlamına gelen “muhlesan” kelimesi, “muhlisan” şeklinde de okunmuştur”, Bazıları iki kırâat arasındaki farkı şöyle açıklamışlardır: “Muhlasan” (Lak) özel olarak seçilmiş demektir. Yüce Allah onu kendisine resül ve nebi olması için özel orak seçmiş, ihtiyar buyurmuş ve tayin etmişti. Kelime “muhlisan” (Lass) şeklinde okununca da mâna Allah onu kendisine olan ibadetinde ve tevhidinde ihlaslı kılmıştı şeklini alır. [Resül ve Nebi Arasındaki Fark] Gerçekten o ihlaslı biriydi, elçi-peygamberdi. Bazıları resül ve nebi kelimeleri arasındaki farkı açıklarken resül (yeni bir şeriatı) tebliğ ile görevli, “nebi” ise bir başka resülün tebliğ ettiği (şeriatı) bildirmekle görevli peygamber anlamına gelir demişlerdir. Başka bazıları ise resül kendisine vahiy ve kitap inen peygamber, İnebi ise (kendine özel vahiy gelmeyen, bir başka resülün ŞE şeriatını) haber veren peygamberdir demişlerdir. Nebi kelimesi esasen her türlü hayır ve bereketten haber veren peygamber demektir. Bir peygambere “nebi” denmesinin sebebi, kendisinde (hayır ve bereket) özelliklerinin toplanmasından dolayıdır. Buna “sıddik” kelimesi örnek verilebilir. Bir kimseye bu isim ancak bütün hayır ve bereket özelliklerinin kendisinde toplanmasından sonra verilebilir. Söz konusu özelliklerden birisi eksik olursa o kişiye “sıddik” değil “sâdık” denilir. O eksik olan özellik de kendisinde toplanırsa kişi “sıddik” olur. İşte “nebi” de böyledir. Kendisinde bütün hayır ve bereket özellikleri toplandığı için ona “nebi” denilmiştir. Gerçeğin böyle olduğunu şu iki haberden öğreniyoruz. Hz. Peygamber, “Salih rüya, nübüvvetin kırk beş parçadan biridir?” derken bir başka hadiste “Güzelce susmak, nübüvvetin yirmi beş parçadan bir parçasıdır” buyurmuştur”. Bu rivayetler bir peygambere nebi denilmesinin -“sıddik” kelimesini açıklarken vurguladığımız gibikendisinde bütün hayır ve bereket özelliklerinin toplanmasından dolayı olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Muhlisan” (Uas) şeklindeki kırâat Âsım, Nâfi, Hamza, Kisâi ve Halef hariç kalan kırâat imamlarının kırâatidir (bk. Paluvi, Zübdetii T-irfân, s. 88). ” — Buhâri, “Ta'bir”, 4; İbn Mâce, “Ta'bir”, 1. Her iki kaynakta da “kırk altı” rakamı geçmektedir. © el-Muvatta' “Şiir” 17 (mam Mâlike ulaşan bir habere göre Abdullah b. Abbâs “Doğruluk, temkinle hareket etme, güzel bir üslup nübüvvetin yirmi beşte biridir” derdi).

Meryem 19:52

Ona Tür'un sağ tarafından seslendik. Bu âyette geçen “el-eymen” kelimesini “yümn” ve “bereket” kökünden kabul edersek âyetin mânası şöyle olur: Ona mübarek ve hayırlı Tür dağı tarafından seslendik. Bir haberde de şöyle rivayet edilmiştir: Müsâ (a.s.) der ki: “Rabb'im bana Tür-ı Sinâ dağından geldi, Sâîr” dağından doğdu!” Fârân dağından zuhur etti”™, Bunun anlamı şudur: Rabb'imin vahyi bana Tür-i Sinâ dağı tarafından geldi. “Sâir dağından doğdu” yani Hz. İsâ'ya vahyi Sâir dağından, Hz. Muhammede de Fârân dağından geldi. Kelime “yümn” mânasında olursa dağın hayrı ve bereketi mânasına olur. Bazıları dağın hayrı derken bazıları da Müsâ'nın hayrı demişlerdir. Ebü Bekir el-Esam der ki: Bu anlatılan şeyler, ancak hakkında bir rivayet olursa bilinecek şeylerdendir. Biz bu kelimeyi tefsire kalkışıp yüce Allah şunu kastetmiştir diyemeyiz. Çünkü değişiklik yapmış olmaktan korkarız. )Zira ifade, onlara karşı delil getirme bağlamında belirtilmiştir. Onların kitaplarında olandan daha fazlası ya da daha eksiği söylenecek olursa bu cümle, kendilerine karşı delil getirme özelliğini kaybeder. Ve onu fısıldaşırcasına (kendimize) yaklaştırdık. Müfessirler buradaki “yakınlaştırma”nın mekân itibariyle bir yakınlaştırma olduğunu söylemişlerdir. Fakat bize göre bu, mertebe, değer ve fazilet açısından yakınlaştırmadır. Bu bilinen bir husustur ve daha sağlamdır. Âyetin metninde geçen “neciyyen” kelimesi, “el-münâcât” kökündendir. Yani Hz. Müsâ kendileri dışında kimsenin farkedemeyeceği bir şekilde gizlice Rabb'ine seslenmiştir. Müsâdan “neciyyen (münâcatta bulunan)” diye bahsedilmesi, nefsini Allaha ihlaslı bir şekilde bağlaması ve teslim etmesi sebebiyledir. Bundan dolayı bir haberde rivayet edildiği üzere namaz kılan kişi hakkında da “Rabbiyle gizlice konuşan (münâcatta bulunan)” denilmiştir. İlgili haber şudur: “Gizlice seslendiğin varlığa dikkat et!” Namaz kılan kişi, nefsini her türlü meşgaleden sıyırıp Rabb'ine teslim ettiği için münâci diye isimlendirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Bu kelime bütün nüsha ve şerhlerde “Sâür” şeklindedir. Tashih Mu cemü'-büldândandır. “Sâir” Tevrat'ta Filistinde bir dağ adıdır. Burası Nâsıra ile Taberiye ve Akkâ arasındadır (bk. Yâküt el-Hamevi, Mucemü T-büldân, V, 10). Eserin bütün nüsha ve şerhinde ifade “talea” değil de “ittalea” (gibi) şeklindedir. Düzeltme şu ifadeden yararlanılarak yapılmıştır: “Allah Sina'dan geldi, (Ve onlara) Sâir'den doğdu ve Fârân dağından zuhur etti” (e/-Kitâbü'-mukaddes, Tesniye, 33/2. Ayrıca bk. Fârân: Bu kelimenin kökeni İbrânice olup Arapça'ya geçmiştir. Fârân Mekke'nin isimlerinden olup Tevrat'ta zikredilmektedir. Bu kelimenin Mekke dağlarından birinin adı olduğu da söylenmiştir (bk. Yâküt el-Hamevi, Mucemü'-büldân, VI, 323).

Meryem 19:53

Rahmetimizin bir sonucu olmak üzere kardeşi Hârun'u bir peygamber olarak onun yanına verdik. Bu beyanın anlamı daha önce (benzer âyetlerde) zikrettiğimiz gibidir. YO EZİN BOS Ğİ hazel SİN çi SİZ

Meryem 19:54

(Hz. İsmail Kıssası] Bu kitapta İsmail'i de okuyup an. O gerçekten sözüne sadıktı. Hasan-ı Basri'nin ifadesine göre İsmail'ide okuyup an meâlindeki cümle “Bu, Rabb'inin Zekeriyya kuluna lütfettiği rahmetin anlatımıdır” anlamındaki cümlenin sılasıdır (bağlantı). Bu durumda âyetin mânası şudur: Onlara Rabb'inin İsmaile olan rahmetini anlat. Ancak başka müfessirlere göre söz konusu beyan (baştaki âyetle bağlantılı değil) başlangıç cümlesidir. Bu açıklamaya göre de mâna şöyle olur: Onlara İsmail'in haberini ve kıssasını kendilerine karşı delil getirme tarzında anlat. Çünkü bu haberler ve kıssalar, onların kitaplarında mevcuttu. Yüce Allah resülüne söz konusu haberleri ve kıssaları kitaplarında bulunduğu haliyle haber veriyor ki Hz. Peygamber de onlara bildirsin ve böylece verdiği bu haberleri Allah Teâlâdan aldığını öğrensinler. Öğrensinler de bütün bunlar, onun peygamberliği ve risâleti için kendilerine delil olsun. Öte yandan âyetin metninde geçen “İsmail”in kim olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerin geneli bu kişinin -her ikisine de salât ve selâm olsun- Hz. İbrahim'in oğlu İsmail olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bu kişinin peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım”( diyenlerden biri olduğu kanaatine varmışlardır. Fakat bu kişinin kim olduğunu ancak yüce Allah bildirirse bilebiliriz. Esasen onun kim olduğunu öğrenmeye de ihtiyacımız yoktur. 147) [ ]O gerçekten sözüne sadıktı. Müfessirlerin geneline göre yüce Allah'ın Hz. İsmail'i (a.s.) sözüne sadıktı diye nitelendirmesi, bir kişiye geri dönünceye kadar olduğu yerde kalma ve kendisini bekleme sözü vermesi ve o noktada söz verdiği kişi geri dönünceye kadar günlerce yerinden ayrılmaması ve beklemesi dolayısıyladır. Fakat İsmail gibi birinin söz verip de inşallah dememesi ihtimal dâhilinde değildir. “Allah izin verirse demeden hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım deme” beyanı ile “Allah izin verirse” demeden yarın şu işi yapacağım demesini Cenâb-ı Hak peygamberine yasaklamıştır. “Sâdıka'l-va'di” tabirinde geçen “sâdık” kelimesi “sıddik” anlamına gelir. “Sıddik” karşısına çıkan her türlü hakka vefakâr olan kişi demektir. Çünkü her mümin, imanının esası olarak Rabb'inin emrettiği her hususta ona iman etmesi, yasakladığı her şeyden vazgeçmesi ve üzerindeki her hakka vefakâr olması gerektiğine inanır. Yüce Allah İsmail'i karşısına çıkan ve tecelli eden her hakka vefakâr olduğu için “sözüne sadık” olarak nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Elçi-peygamberdi. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık.

Meryem 19:55

Halkına, yani kavmine namazı ve zekâtı emrederdi. Bu beyanda geçen “salât” bilinen namaz ve “zekât” da bilinen zekât anlamına gelirse bu iki ibadet geçmiş milletlerde de mevcuttu demek olur. Eğer birincisi dua ve övgü, ikincisi de nefisleri arındıran ve ıslah eden anlamına gelirse bunlar herkesin yapmakla yükümlü olduğu buyruk demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Ve Rabb'inin rızasına ermişti. Bu cümlenin anlamı açıktır.

Meryem 19:56

57. “Onu üstün bir konuma getirdik.” (Hz. İdris Kıssası] Kitapta İdris'i de okuyarak an. Bu cümlenin anlamı bundan önce geçen aynı beyanlarda belirttiğimiz gibidir. Hakikaten o, pek doğru bir insandı ve bir peygamberdi meâlindeki beyanın anlamını da belirtmiş bulunmaktayız!“ Onu üstün bir konuma getirdik. Hasan-ı Basri der ki: Âyette geçen “rafa'nâhu” fiili di-li geçmiş zaman anlamında değildir. Fiilin mânası onu cennette üstün bir konuma getireceğiz şeklindedir. Tevil âlimleri ise Cenâb-ı Hak İdrisi dördüncü kat göğe yükseltmiş ve o orada ölmüştür”! demişler veya buna benzer açıklama yapmışlardır. Fakat bizce yüce Allah'ın İdris'i yükseltmesi “Onlara hak ettikleri yüksek bir övgü ile anılmayı nasip ettik” beyanını açıklarken de ifade ettiğimiz gibi mertebesinin, değerinin yükseltilmesi, hem yüce Allah ve hem de insanlar nezdinde üstün bir konuma getirilmesi anlamında olmalıdır. JLG e İRİ İSİ EEE Lamy Bu sürenin 41. âyetine bakılabilir. --- Dipnotlar: Nitekim Miraç hadisinde buna şöyle işaret edilir: “Dördüncü semaya geldik. “Kim bu kişi? denildi. “Cebrâil” diye cevap verildi. “Yanmdaki kim?” diye soruldu. Muhammed'dir (a.s.) denildi. “Ona peygamberlik görevi verildi mi? diye soruldu. “Evet denilince “Merhaba ona. Gelen ne güzel bir kişidir” denildi. İdrise geldim. Kendisine selâm verdim. “Merhaba! Kardeş ve neb? dedi.

Meryem 19:57

57. “Onu üstün bir konuma getirdik.” (Hz. İdris Kıssası] Kitapta İdris'i de okuyarak an. Bu cümlenin anlamı bundan önce geçen aynı beyanlarda belirttiğimiz gibidir. Hakikaten o, pek doğru bir insandı ve bir peygamberdi meâlindeki beyanın anlamını da belirtmiş bulunmaktayız!“ Onu üstün bir konuma getirdik. Hasan-ı Basri der ki: Âyette geçen “rafa'nâhu” fiili di-li geçmiş zaman anlamında değildir. Fiilin mânası onu cennette üstün bir konuma getireceğiz şeklindedir. Tevil âlimleri ise Cenâb-ı Hak İdrisi dördüncü kat göğe yükseltmiş ve o orada ölmüştür”! demişler veya buna benzer açıklama yapmışlardır. Fakat bizce yüce Allah'ın İdris'i yükseltmesi “Onlara hak ettikleri yüksek bir övgü ile anılmayı nasip ettik” beyanını açıklarken de ifade ettiğimiz gibi mertebesinin, değerinin yükseltilmesi, hem yüce Allah ve hem de insanlar nezdinde üstün bir konuma getirilmesi anlamında olmalıdır. JLG e İRİ İSİ EEE Lamy Bu sürenin 41. âyetine bakılabilir. --- Dipnotlar: Nitekim Miraç hadisinde buna şöyle işaret edilir: “Dördüncü semaya geldik. “Kim bu kişi? denildi. “Cebrâil” diye cevap verildi. “Yanmdaki kim?” diye soruldu. Muhammed'dir (a.s.) denildi. “Ona peygamberlik görevi verildi mi? diye soruldu. “Evet denilince “Merhaba ona. Gelen ne güzel bir kişidir” denildi. İdrise geldim. Kendisine selâm verdim. “Merhaba! Kardeş ve neb? dedi.

Meryem 19:58

İşte bunlar, Allah'ın peygamberlik ve daha önce sözü edilen rahmetle kendilerine lütuflarda bulunduğu kimselerdir. Rahmet âyetin metninde geçen “nimetin tâ kendisidir. Bu da Mütezile mezhebinin bir görüşünü daha reddeder. Onlar şöyle demektedir: Allah, lâyık olmadıkça ve hak etmedikçe hiçbir kimseye özel olarak peygamberlik veya lütfundan vermez. Oysa yüce Allah bunları kendi katından bir nimet ve lütuf olarak verdiğini haber vermektedir. Âdem'in soyundan gelen peygamberler. Peygamberler, Hz. Âdem'in, Nuh ile birlikte (gemide) taşınanların, İbrahim'in, İsrâilin (Yâkup), tevhide ulaştırdığı kimselerin ve risâlet ve nübüvvet için seçtiği insanların soyundan idiler. En doğrusunu Allah bilir. Kendilerine Rahmân'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlar. Bazı müfessirler âyet, Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi Ehl-i Kitab'ın müminleri hakkında inmiştir demişlerdir. Ehl-i Kitab'ın müminleri, iman ettikten sonra kendilerine Kur'ân âyetleri okununca ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlardı. Bu beyanın, yüce Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu kimseler hakkında olması da muhtemeldir. Bu kimselerin kitaplarında içinde secde kelimesi geçen âyetler vardı. Söz konusu âyetler okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek Allah için secdeye kapanırlardı. Âyette geçen “secde” hakiki mânada değil de Cenâb-ı Hakk'a boyun eğme ve kendilerine okunan delillerini ve burhanlarını kabul etme anlamında da olabilir. Bir başka muhtemel anlam da şudur: yüce Allah'ın âyetlerini ve otoritesini gördükleri zaman kendilerine hâkim olamazlar ve secde ederek yere kapanırlar. Bu durumları yüce Allah'ın haber verdiği üzere Firavun'un yanındaki sihirbazların âyetleri görünce secdeye kapanmalarına benzer. “Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar”"; “Sihirbazlar secdeye kapandılar”! beyanlarında geçen “sücceden” (fas) ve “sâcidin” kelimeleri, yüce Allah'a secde ettiler anlamında değil, âyetleri görünce kendilerine hâkim olamayarak yüz üstü yere kapandılar mânasındadır. [ ]Ebů Avsece der ki: Âyette geçen “bukiyyen” kelimesi “bukiyyen” , “bikiyyen” ES) ve “buküyyen” şeklinde üç türlü okunabilir. Her üç kelimenin anlamı da “ağlayanlar” demektir. “Neciyyen” ' kelimesi ise “sırdaş” anlamına gelir. Nitekim kelime, “fülânun neciyyu fülânin” (o5 imi Dw) “Falan falancanın sırdaşıdır” cümlesinde bu mânayadır. Kendilerine Rahmân'ın âyetleri okunduğunda ağlayarak ve secde ederek yere kapanırlar. Bu beyanda kinâye yoluyla namaz kastedilmiş ve yüce Allah onları namazda huşu içinde ve ağlayan kişiler olarak nitelemiş de olabilir. Allah Teâlâ devamla şöyle buyurmuştur: MEN AA EŞİM A ELEİ İİZ aa ye İSİ --- Dipnotlar: “Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. Âlemlerin Rabb'ine, Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine iman ettik dediler”.

Meryem 19:59

Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan ve nefsâni arzulara uyan bir nesil geldi. Yani yüce Allah'ın, kendi rızası için namaz kılmakla ve namazda huşu içinde olmakla ve ağlamakla nitelediği o kimselerin ardından artık namaz kılmayan, yani namazı ihmal eden bir nesil geldi. Çünkü bunlar onların Allah için kıldıkları namazı putlar için kılıyorlardı. Namazı kılmayan meâlindeki beyanda geçen namazın [bilinen namaz] olması ihtimal dâhilindedir. Çünkü namaz, en son terkedilen ve yerine getirilmeyen bir ibadettir. Sebebine gelince; bir haberde şöyle rivayet edilmiştir: “İslâm düğümleri birer birer çözülecektir. Bunun ilki emanet, sonuncusu ise namaz olacaktır”, Bazı müfessirler, âyetteki namazı zayi ettiler meâlindeki beyanı, namazı tamamı ile kılmamak değil de, vaktinde kılmamak olarak açıklamışlardır. Eğer bu açıklama isabetli olursa âyet müslümanlar hakkında inmiş demektir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra bunların ardından artık namazı kılmayan bir nesil geldi. Bazıları bu beyanda geçen “halfun” kelimesinin kınama, “halef” kelimesinin ise övme anlamında kullanıldığını söylemişlerdir. Bazıları da bu iki kelimenin anlam itibariyle aynı olduğunu her ikisinin de aynı mânada kullanıldığını ifade etmişlerdir. Ve nefsâni arzulara uydular. Yani nefsâni arzularını ibadetlere tercih ettiler, ibadetleri değil de nefsâni arzuları esas aldılar. 150) (SJBunlar elbette azgınlıklarının cezasını bulacaklar. Bazıları âyette geçen “el-gayyu” kelimesinin cehennemde bir vadi anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat Hz. Peygamber'in söz konusu kelimenin cehennemde bir vadi olduğunu söylediğine dair herhangi bir haber nakledilmedikçe böyle bir iddiada bulunmak mümkün değildir". Bazıları ise bu kelimenin azap anlamında olduğunu söylemişlerdir. Başka bazıları ise bu kelimenin “şer (kötülük)” mânasına geldiğini ifade etmişlerdir. Onların dünyada işledikleri amellerin cezasının “gavâye” diye isimlendirilmesi, amellerinin doğru yoldan sapma niteliğinde olmasından olabilir. Bir cezaya sebebinin adını vermek mümkündür, tıpkı şu beyanda ve benzerlerinde olduğu gibi “Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür (davranıştır)” gULg İla?

Meryem 19:60

60. “Ancak tövbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler böyle değildir. Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete (gireceklerAncak daha sonra Allah Teâlâ şirkten tövbe eden, Allaha iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler böyle değildir diyerek onları istisna etmiştir. Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın cennete girecekler. Bu beyanın mânası şöyle olabilir: Onları kâfir iken işledikleri amellerden dolayı mümin iken işledikleri güzel amelleri eksiltilmeyecektir. Aksine kötü amellerini iyi amellere çevirecektir. Nitekim yüce Allah bu konuda başka ilâhi beyanlarda şöyle buyurmuştur: “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”5; “eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”15, Cenâb-ı Hak iman ettikleri ve şirkten vazgeçtikleri takdirde kâfir iken işledikleri yüzünden onları cezalandırmayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah bundan sonra söz konusu cennetin hangi cennet olduğunu beyan etmek üzere şöyle demektedir: RAİL A LAZİM 183 İl DABİ

Meryem 19:61

61. Çok esirgeyici olan Allah'ın, kullarına vâdettiği, onların idraklerini aşan adn cennetlerine gireceklerdir. Şüphesiz O'nun vâdi yerine gelecektir” Bu cennet, çok esirgeyici olan Allah'ın gayba iman eden kullarına vâdettiği adn cennetleridir. İşte onlar idraklerini aşan (gayb) bu adn cennetlerine gireceklerdir. Öte yandan âyetin metninde geçen “gayb” kelimesiyle kastedilen Allah olabilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Bu cennet, çok esirgeyici olan Allah'ın gözleriyle görmeseler de verilen habere dayanarak Bayba, yani Allaha iman eden kullarına vâdettiği adn cennetleridir. “Gayb” kelimesiyle “cennet” de kastedilmiş olabilir. Buna göre mâna şöyle olur: Bu cennet çok esirgeyici olan Allah'ın ğayba, yani gözleriyle görmeseler de cennete, cehenneme ve öldükten sonra dirilmeye iman eden kullarına vâdettiği adn cennetleridir. Şüphesiz O'nun vâdi yerine gelecektir. Yani vâdettiği şey şüphesiz yerine gelecektir. Fakat âyetin metninde geçen “me'tiyyen” kelimesi gelen anlamına değil de gelinen mânasındadır. Çünkü insan, kendisine gelen her şeye kendisi gelmiş demektir. Bundan dolayı gelecek olan våde “mettiyyen” yani “gelinen” denilmiştir.

Meryem 19:62

Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir. Cenâb-ı Hak bir başka yerde de şöyle buyurmuştur: “Orada ne boş bir söz işitirler ne de günaha sokacak bir şey. Sadece şu söz: Size esenlikler, size mutluluklar!”117. Yani orada ne boş bir söz işitirler, ne sevmedikleri bir söz ve ne de günaha sokacak bir hareket görürler. Yalnız esenlikler dilenir. “Selâm” kelimesi, sanki bütün hayır ve bereketin adı gibidir. Orada, sabah akşam rızıkları hazırdır. Hasan-ı Basri bu beyana dair şöyle demiştir: Araplar için hayatın en hoş ve en sevimli tarafı, öğle ve akşam yemeği yemektir. İşte bundan dolayı yüce Allah onlara cennette öğle ve akşam yemeği verileceğini haber vermiştir. Arap olmayanlar için de hayatın en hoş yanı, ipek giymek ve inci takınmaktır. Bunun için Arap olmayanlara da “Onlar orada altın bilezik ve incilerle süsleneceklerdir. Orada onların giysileri de ipektir”"!8 ifadesiyle tercih ettikleri şeylerin cennette kendilerine verileceğini bildirmiştir. Müfessirler şöyle demiştir: Cennette, sabah, akşam, gece ve gündüz yoktur. Fakat cennetliklere bu nimetler isteklerine göre sabah veya akşamın süresi göz önüne alınarak verilecektir”, İbn Abbâs'ın bunu, gece ve gündüzün miktarına göre, diye tefsir ettiği nakledilmiştir”, Öyle anlaşılıyor ki Orada sabah akşam rızıkları hazırdır meâlindeki beyanla özel olarak belli bir vakit değil de bütün zamanlar kastedilmektedir. Onlar cennet nimetlerini “Orada onların canlarının istediği her şey vardır” ifadesiyle? “beğendikleri meyvelerle”? meâlindeki beyanda olduğu üzere her vakit sevebilecek ve iştahla arzu edebileceklerdir. Âyette geçen sabah ve akşam anlamına gelen kelimeler şöyle de yorumlanmıştır: Cennette zamanın fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan sabah, güneşin batmasından karanlık çökene kadar olan akşam gibi olmasından dolayı. Çünkü yüce Allah “kesintisiz gölgeler”? meâlindeki beyanla cennetin gölgesinin uzanmış oldugunu haber vermektedir. a Bale Ya) ll İZİN Bis --- Dipnotlar: 9 bk. Mücâhid b. Cebr, Tefsir, s. 456-457 (Metin kenarı); Beğavi, Meâlimü't-tenzil, WI, 629. “© Ben İbn Abbâs'tan naklen böyle bir rivayet bulamadım. Fakat Taberi Züheyr b. Muhammedden şöyle bir nakilde bulunur: “Cennette gece yoktur. Cennetlikler sürekli aydınlık içinde olacaklardır. Onlar için gece ve gündüzün süresi, söz konusu olacaktır. Gecenin geldiğini perdelerin indirilmesinden ve kapıların kapanmasından, gündüzün geldiğini de perdelerin kaldırılmasından ve kapıların açılmasından anlayacaklardır (Taberi, “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır”.

Meryem 19:63

9163. Kl takvâ sahibi kimselere vereceğimiz cennet işte budur.” yüce Allah bundan sonra kullarımızdan takvâ sahibi kimselere vereceğimiz ve içinde sözü edilen nimetlerin bulunduğu cennet işte budur diye haber vermektedir. Cennetin bütün insanlığa vâdedilmiş olması da muhtemeldir. Ancak söz konusu vâd, kayıtsız ve şartsız değildir, aksine yüce Allah'ın koyduğu birtakım şartlar söz konusudur. İnsanların tümü bu şartları yerine getirirse cennet onların olacak, getirmezlerse olmayacaktır. Allah Teâlâ, şartları yerine getirene şartlara uymayanlar için ayırdığı şeyleri de verecektir', İşte âyette zikri geçen “miras” tan maksat budur. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı da buna göre yorumlanır: İşte vâris olacaklar bunlardır. Firdevs cennetine vâris olacaklar’. Vâris, miras bırakan kişinin geriye kalan mirasçısı ve ölüden sonra hayatta kalan kişi demektir.

Meryem 19:64

64. “(Melek dedi ki:) Biz ancak Rabb'inin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'na aittir. Senin Rabb'in unutkan değildir.” (Melek dedi ki:) Biz ancak Rabb'inin emriyle ineriz. Meleğin” bu sözü, ancak ondan gelen bir soru üzerinedir. Sanki o (a.s.)'7 Cebrâilin kendisine inmesini yavaş bulunca! Cebrâil ona şöyle demiştir: Biz ancak Rabb'inin emriyle ineriz. Öte yandan bir başka hususu daha vurgulamak gerekir: Cebrâil'in bu cevabı ancak Allah Teâlânm emri üzerine vermiş olduğunu biliyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hak, melekler “O'nun sözünün önüne geçemezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler”? diye haber vermektedir. Dolayısıyla Cebrâil'in Hz. Peygambere bu cevabı kendiliğinden vermiş olması ve verdiği cevabı Allah'ın kitabında okunan bir âyet yapması ihtimal dâhilinde değildir. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O'na aittir. Bu Biz ancak Rabb'inin emriyle ineriz meâlindeki beyanla irtibatlı gibi durmaktadır. Çünkü Cebrâil de Hz. Peygamber de önlerinde ve arkalarında ve bunlar arasında olan her şeyin yüce Allah'a ait olduğunu biliyorlardı. Bu da bize söz konusu ifadenin önceki ile bağlantılı olduğunu göstermektedir. İkinci ifadeyi birinciye bağlayan “Biz ancak Rabb'inin emriyle ineriz” )Biz O'nun emri olmadan ne ileri gidebiliriz ne de geri kalabiliriz. O'nun emri olmadan hiçbir şey yapmayız şeklindeki cümlelerdir. Yukarıdaki beyan, “Ey iman edenler! Allah ve resülünün önüne geçmeyin” meâlindeki emre benzer“, Tevil âlimleri ise bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları Önümüzde olan şeyle kastedilenin âhiret, arkamızda olan ile kastedilenin dünya hayatından geçip giden kısım, bunların arasında olan şeyle kastedilenin ise şu anda bulunduğumuz durum olduğunu söylerken, başka bazıları Önümüzde olan şeyle kastedilenin dünya, arkamızda olan ile kastedilenin âhiret, bunların arasında olan ile kastedilenin ise süra iki üfürme arasında olacak olan hadiseler ve bunlara benzer şeyler olduğunu ifade etmişlerdir. Fakat ilk belirttiğimiz daha öncelikli ve doğruya daha yakındır. Çünkü bu ifade, O'nun emri olmadan öne geçmeyiz, geri kalmayız ve hiçbir şey yapamayız şeklindeki baştaki ifade ile bağlantılıdır. En doğrusunu Allah bilir. Senin Rabb'in unutkan değildir. Bu ilâhi beyan üç şekilde açıklanabilir. Bunlardan birincisi, bazı müfessirler tarafından dile getirilmiştir. Cebrâil bir süre Hz. Peygambere gelmemişti. Bunun üzerine Mekkeliler, “Rabbi Muhammed'i bıraktı ve ona darıldı” dediler. Müşriklerin bu sözleri üzerine “Yemin olsun, kuşluk vaktine; kararıp sakinleştiğinde geceye ki; Rabb'in seni bırakmadı ve sana darılmadı” beyanı indi”! Senin Rabb'in unutkan değildir beyanında geçen “unutma” da “terketme” anlamında yorumlanır. Yani Rabb'in seni terketmedi. Çünkü müşrikler, Rabb'inin onu terkettiğini ve kendisine darıldığını söylemişlerdi”. Senin Rabb'in unutkan değildir meâlindeki beyanın ikinci mânası, “Senin Rabb'in” dünya hükümdarları gibi “unutkan değildir” şeklinde de olabilir. Dünya hükümdarları, dalgın ve dikkatsiz oldukları zamanlarda hizmetçi ve kölelerinden!” hizmet etmeleri istenir. Onlar da hem hükümdarlarının ve hem de kendilerinden hizmet isteyenlerin ihtiyaçlarını giderirler", Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Senin Rabb'in dünya hükümdarları gibi yanılan ve gaflete düşen biri değildir”. Üçüncüsü “Senin Rabb'in”, vahyi iniş vaktinden geriye bırakarak “unutkan” olan bir Rab “değildir” Aksine vahyi sana iniş vaktinde indirmiştir. Bu iki tevil, dikkatsizlik ve gaflet mânası esas alınarak yapılmış bir açıklamadır. Birinci tevil ise terketme mânasına göredir. --- Dipnotlar: İbn Abbâs'ın nakline göre Hz. Peygamber Cebrâile “Bizi ziyaret ettiğinden daha fazla ziyaret etmekten seni engelleyen nedir?” diye sorunca “Biz ancak Rabb'inin emriyle ineriz” âyeti indi.

Meryem 19:65

O göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabb'idir. Şu halde O'na sabır ve sebatla kulluk et. Yani O'na kulluğa ve itaata sabret. O'nun adını almaya lâyık başka birini biliyor musun? Yani Allaha kulluğu bir yana bırakıp da kulluğu ile meşgul olacağın bir ortak biliyor değilsin. O, ancak bir tek ilâhtır. O'na kulluğu bırakırsan asla rahat yüzü göremezsin ve O'ndan yüz çeviremezsin. Bazı tevil âlimleri âyete “Allah'tan başka adı Allah olan bir başka varlık biliyor musun?” şeklinde bir mâna verirlerken, bazıları da “Allah'a benzer ve denk birini biliyor musun?” şeklinde bir anlam vermişlerdir. Katâde “Onun adını almaya lâyık başka birini biliyor musun?” ifadesini açıklarken “O'nun ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Bütün yarattıkları O'nu kabul eder, tanır ve kendisinin yaratıcısı olduğunu bilir” demiştir", Bazıları da “Hiç kimse onun adını, yani Allah adını alamaz” derken, başka bazıları “Rahmân adını alamaz” demişlerdir.

Meryem 19:66

66. yz “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor” İnsan, “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor. Bu ilâhi beyan iki türlü açıklanabilir: Birincisi: Öldükten sonra dirilmenin inkârı şeklinde olup Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?, yani döndürülmeyeceğim demektir. İkincisi ise müslümanların “Siz dirilecek ve hayata döndürüleceksiniz” meâlindeki sözlerine cevap olarak onları alaya alıp dalga geçerek “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” anlamındadır.

Meryem 19:67

İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey değilken biz onu yaratmışızdır?” Allah Teâlâ, insan hiçbir şey değilken ilkin onu yaratmaya kâdir olduğuna göre var olup bir şey haline geldikten sonra hayata döndürmeye ve diriltmeye elbette kâdir olur. Cenâb-ı Hak devamla onların öldükten sonra dirileceklerini yeminle vurgulayarak şöyle devam ediyor: © o Taberi, Câmi'ul-beyân, XVI, 124. ie A kağ diri vw... çörek GİRİ agi

Meryem 19:68

Rabb'ine andolsun ki onları muhakkak kendilerini sapkınlığa sevkeden şeytanlarla birlikte mahşerde toplayacağız. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!” [S]Sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş vaziyette hazır tutacağız. Bazı müfessirler “cisiyyen” kelimesine topluluklar halinde anlamı vermiştir, tıpkı şu beyanda olduğu gibi: Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek'”. Bazıları da bu kelimenin, diz üstü çökmüş olarak, mânasına geldiğini, çünkü o günün dehşetinden ayaklarının çalışmayacağım söylemişlerdir. “Bunlar elbette azgınlıklarının cezasını bulacaklardır”", Ebü Avsece âyetin metninde geçen “el-ğayyu” kelimesinin “kötülük” anlamına, “cisiyyen” kelimesinin ise “topluluklar halinde” mânasına geldiğini söylemiştir. İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: “Cisiyyen” kelimesi “câsin” kelimesinin çoğuludur. Tefsirde “topluluklar halinde” mânasına geldiği belirtilmiştir.

Meryem 19:69

Sonra her gruptan, Rahmâr'a en çok âsi olup baş kaldıran ve inat içinde olanlar hangileri ise çekip çıkaracağız. Âyetin metninde geçen “itiyyen” kelimesinin tekili “el-âti” ( suni) baş kaldırmasında inatçı ve katı demektir. “Le nenzianne” kelimesi “çekip çıkaracağın” demektir. Yani Rahmâna en çok âsi ve inat içinde olandan başlayacağız. Bunlar onların arasında elebaşı 210 TE'YİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ ve önder konumunda olanlardır. Cehenneme önce onlar atılacaklardır. Sonra dünyada işgal ettikleri mertebelere göre sırası ile diğerleri atılacaktır.

Meryem 19:70

Sonra ateşi boylamayı hak edenleri, yani cehenneme girecekleri elbette en iyi biz biliriz. Onlar küfrün elebaşıları ve inkârcılardır.

Meryem 19:71

İçinizden, oraya varmayacak hiçbir kimse yoktur. Bu cümle hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu âyetin özellikle kâfirler hakkında indiğini söylemişler ve bu görüşlerini şu ilâhi beyanın başındaki sözlere dayandırmışlardır: Rabb'ine andolsun ki onları muhakkak şeytanlarla birlikte mahşerde toplayacağız; sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş vaziyette hazır tutacağız”. Bu görüşün sahipleri “müminler şeytanlarla birlikte mahşerde toplanmayacaktır. Fakat sadece kâfirler toplanacaktır demişlerdir, şu beyanda belirtildiği gibi: Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!“ Bu durumda daha sonra gelen “Sonra biz kötülükten sakınanları (cehennemden) esirgeriz; zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız”! meâlindeki beyan, öncekinden bağımsız bir başlangıç cümlesi olarak müminlerin cehenneme girmeyeceklerini ve oradan kurtulacaklarını ifade eder. Bazıları ise âyetin hem müminler ve hem de kâfirler hakkında nâzil olduğunu ileri sürmüşlerse de “cehenneme varma” konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları sözü edilen “vürüd”, kelimesi, cehenneme girme anlamında değil, “oraya gelme” mânasında olduğunu belirterek ve “Rabb'imiz! Sen kimi ateşe sokarsan hiç şüphe yok onu rezil etmiş olursun”! meâlindeki beyana dayanarak yüce Allah, ateşe soktuğunu rezil eder demişlerdir. Bazıları da söz konusu “vürüd”un cehenneme girme anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Bunların delili ise şu ilâhi beyanlardır: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”; “Firavun, kıyâmet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir”, Bu görüşü ileri sürenler, her iki zümre de cehenneme girecek fakat cehennem ateşi nasıl “İbrahim için serin ve zararsız”'“ olmuşsa müminlere karşı yakıcı değil serin olacak, sonra sıcaklaşacak ve kâfirlerle zâlimleri yakıcı hale gelecektir demişlerdir. Hasan-ı Basri der ki: Müminlerin cehennem ateşine girme ihtimali yoktur. Çünkü yüce Allah, “Onlar için herhangi bir korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler”!4 meâlindeki beyanı ile müminleri korku ve üzüntüye düşmekten emin kılmıştır. Eğer cehenneme girecek olurlarsa korku ve üzüntüye kapılırlar. Oysa Allah Teâlâ onların herhangi bir korkuya ve üzüntüye düşmeyeceklerini haber vermiştir. Bu da bize müminlerin cehenneme girmeyeceklerini gösterir. [ ]Müslümanların hep birden cehenneme gelmeleri, ancak bunun azap verme ve cezalandırma girişi olmaksızın gerçekleşmesi de mümkündür. Çünkü onların tümünün cehennem üzerine" bir evin çatısı gibi kurulu olan sırattan geçecekleri zikredilmiştir. Çünkü bir kimse bir eve girmeyeceğine yemin etse ancak daha sonra duvarına tırmansa ya da çatısına çıksa yemini bozmuş ve eve girmiş olur. Buna göre bütün insanlar sırata gelince müminler kurtulup sırattan geçecek ve kâfirler ayakları kayarak cehenneme düşeceklerdir. Böylece hem müminler ve hem de kâfirler açıkladığımız şekliyle cehenneme girmiş olmakla nitelenmiş oldular. Bazıları da şöyle demişlerdir: Müslümanların cehenneme gelmeleri, sırat köprüsünün üstünden geçme, müşriklerin gelmeleri ise oraya girmeleri anlamındadır. Hz. Peygamber bir hadisinde “Ayakları kayan erkekler ve kadınlar” ifadesini kullanmıştır', Hasan-ı Basrfnin sözünü ettiği yüce Allahın müminlere korku ve hüzün duymayacakları güvencesi vermesi meselesine gelince, Allah Teâlâ'nın onları cezalandırma amacı ve keyfiyeti olmaksızın oraya sokması mümkündür. Cezalandırma şeklinde olmayınca korku duymazlar, hüzün de hissetmezler. Dikkat edilirse görülecektir ki yüce Allah melekleri cehennemde görevlendireceğinden söz etmekte ve “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir” buyurmaktadır. Öte yandan müminler için korku ve hüzün söz konusu olmayacaktır. Onlar, Allah'ın “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim diyecek olsa (ki demez) biz onu da cehennemle cezalandırırız”! meâlindeki beyanla emrine muhalefet edip karşı geldikleri zaman cehennemle tehdit edilenlerdendir. Şu da bir gerçektir: Allah Teâlâ buyurmaktadır: “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”, Bu beyanıyla müminlerin onların cehennemlikleri cehennemde göreceklerini ve korku ve hüzün duymayacaklarını haber vermektedir. Onlar dünyada kendilerinde baktıkları zaman hiç kuşkusuz, korkarlar, hüzün duyarlar ve bu onları şiddetli bir korkuya sürükler. Ama âhirette böyle olmaz. Buna göre müminlerin cehenneme gelmeleri, içine girmeleri ve bunun kendilerine korku ve hüzün vermemesi, onları üzmemesi mümkündür. Bunu en iyi Allah bilir. [ ]Bu, Rabb'inin vacip olarak kesinleşmiş bir hükmüdür. AEN IÉ f vw ASİ --- Dipnotlar: “Biz de, “Ey ateş” dedik, “İbrahim için serin ve zararsız ol!”. 146 o Mukayese için bk. Hasan-ı Basri, Tefsir, II, 112. Söz konusu müjde birçok âyette yer almıştır: el-Bakara, 2/62, 112, 262, 277; el-Mâide, 5/69; Hz. Peygamber, büyük şefaat hadisinin bir yerinde şöyle anlatır: “(Mahşerde bekleyenler) Muhammede gelirler. Muhammed ayağa kalkar ve kendisine izin verilir. Emanet ve kan akrabalığı (rahim) gönderilir. Bu ikisi, sıratın iki yanına, yani sağına ve soluna dururlar. Sizden ilk kısmınız (sırattan) şimşek gibi, sonraki rüzgâr gibi, sonraki kuş gibi ve yetişkin erkeklerin koşması gibi geçerler. Bunları sırattan amelleri geçirir, Peygamberiniz ise sıratın başında ayakta “Ya Rabbi! Esenlik ver esenlik ver” der (Müslim, “İmân”, 329; Buhâri,

Meryem 19:72

Sonra biz kötülükten şirkten veya çirkin söz ve fiillerden sakınanları (cehennemden) esirgeriz; zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.

Meryem 19:73

Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman. Bu cümlenin anlamını daha önce açıklamıştık. İnkâr edenler iman edenlere, “İki topluluktan hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi?” diye sorarlar. Bu söz kâfirler tarafından müminlere cevap olarak söylenmişti. (Çünkü) müminler, sözü edilen delillerle onlara karşı gelmiş ve tartışmaya girmişti. Kâfirler de şöyle dediler: Sizler, dünya ve âhiretin Allaha ait olduğunu söylüyorsunuz!” Allah dünyayı bize genişletirken size daralttı. Buna göre âhireti de bize genişletecek size de dünyada yaptığı gibi daraltacaktır. Çünkü Allah'ın bize dünyada dost olup âhirette düşman olması mümkün değildir. Onların “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla azaba uğratılacak biz olamayız” meâlindeki sözleri de bu doğrultuda söylenmiştir. Allah Teâlâ onların (hayat kalitesini) genişletip, konumlarını ve mensuplarının durumlarını iyileştirince âhirette de böyle olacaklarını zannetmişler, Cenâb-ı Hak da kendilerini yalanlamış ve bu kanaatlerini reddederek şöyle demiştir: mer İli a ESİRİ 4553

Meryem 19:74

Oysa onlardan önce de daha varlıklı ve daha gösterişli olan nice nesiller helâk ettik. Yüce Allah onlara kendilerinin de bildiği bir durumu haber vermiştir. Kendilerinden öncekiler varlık içinde yüzmekte ve dünyanın süsünü takınmaktaydılar. Ama daha sonra peygamberleri yalanlamaları ve Rablerine karşı gelmeleri yüzünden helâk edildiler. Bu kâfirlerin dediklerinin aslı, esası olsaydı helâk edilmezlerdi. Netice olarak Allah Teâlâ'nın dünyada bir kimsenin geçimini rahatlatıp bir başkasının hayat şartlarını daraltması ancak imtihan içindir yoksa kişinin mertebesi ve konumu ile alakalı değildir. Sevap ve ceza ise kişinin değeri, mertebesi ve aşırıya kaçıp kaçmaması ile ilgilidir. Âyetin metninde geçen “esâsen” kelimesi mal ve mülk, “ri yen” kelimesi ise dış görünüm ve manzara demektir. v9 (SIEbü Avsece şöyle demiştir: “Hatmen makdıyyen” " kelimeleri vacip bir hükümdür, “nediyyen” kelimesi meclis bakımından demektir. “el-Endiye” onun çoğuludur. “el-Esas” mal demektir. “Ri'yen” manzara, dış görünüm anlamına gelir. “Nemüddü lehü mine'l-azâbi medden” cümlesi cezasını, yani azabını uzattıkça uzatacağız demektir. İbn Kuteybe ise şu açıklamayı yapmıştır: “Nediyyen” meclis bakımından demektir. “Nediyyün” ve “nâdin” “meclis” kelimesinin eş anlamıdır. Kelimenin bu anlamından dolayı müşriklerin oturup Hz. Peygamber hakkında istişarelerde bulundukları toplantı yerine “dârü'n-nedve” ra, alâmet ve görünüm anlamına gelir. “Fel yemdüd lehü'r-rahmânu medden” (ila Dai SN” “Kim sapkınlık içinde ise dilerim Rahmân ona sapkınlığı içinde süre versin!” demektir!”, ON Ağı. gaear D Sgene

Meryem 19:75

75. “De ki: Kim sapkınlık içinde ise dilerim Rahmân ona süre versin” Sonunda kendilerine vâdolunanı; azabı veya kıyâmeti gördükleri zaman, konumu daha kötü, askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir.” © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 275. De ki: “Kim sapkınlık içinde ise dilerim Rahmân ona süre, yani dünyada iyilik ve genişlik versin!” Sonunda kendilerine vâdolunanı, azabı kastedilen Resül-i Ekrem'in dünyada vâdettiği azap ve helâktir veya kıyâmeti gördükleri zaman, Konumu daha kötü, askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir. Bu beyan, “İki topluluktan hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi?” sorusuyla hizmetçileri ve maiyetleri kastettiklerini göstermektedir. Zira bu âyetin sonunda “ad'afu cünden” (142 dxi), yani “askeri daha zayıf” ifadesi yer almaktadır.

Meryem 19:76

76. “Allah, doğru yola ii lin güçlendirir. Kalıcı olan iyilikler, Rabb'inin katında hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de sonuç bakımından daha iyidir. Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini güçlendirir. Yüce Allah'ın hidâyeti artırdığına ve hidâyeti başlattığına dair belirttiği bütün beyanlar (Sİşöyle açıklanır: Kul hidâyet konusunda istekli ve arzulu olup bunu talep ediyorsa Allah onun hidâyetini arttırır, ona ilk başta hidâyet eder. (Buna karşılık kul) hidâyete ermişse Allah Teâlâ onun istek ve talep anındaki hali üzere sebatını arttırır. Ya da (henüz) hidâyete ermemişse bunu istediği ve kabul ettiği anda kendisine hidâyetini başlatır. “Hidâyeti arttırma” ve “hidâyeti başlatma” konusunda sözü edilen ifadeler, bize göre böyle açıklanır. Allah, doğru yola gidenlerin hidâyetini güçlendirir cümlesinin, onlar hidâyete erdikleri, Allah'ın vahdâniyetini tanıdıkları zaman kendilerini çeşitli hayır ve itaatlara muvaffak kılar anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. Mütezile ise şu görüşü savunur: Hidâyet iki kısımdır.) Hidâyetin birinci türü doğru yolu beyandır. Bu, genel hidâyettir. İkinci türü hidâyet ise kulun göğsünü hidâyete açmak ve onu buna muvaffak kılmaktır. İkincisi özel hidâyet olup, hidâyetin neticesi sevap olarak daha sonra ortaya çıkar. Mütezile'nin iddiasına göre Allah bir kula hidâyet etti mi o kişi bir daha asla kâfir olmaz. Çünkü onlar şöyle düşünüyorlar: Kul hidâyet yoluna girip de hidâyeti bir kez kabul edildi mi bundan sonra Allah Teâlâ onu hidâyete muvaffak kılar ve göğsünü açar. Ve o kul, sonsuza kadar hidâyet ve iman üzere olur. Bir kez hidâyet yoluna girmiş kimselerin birçoğu arasından daha sonra kâfir olanlar çıktığına göre bu bize onların tevillerinin bozuk ve gerçek tevilin bizim belirttiğimiz şekilde olduğunu gösterir. Bize göre Allah Teâlâ hidâyetin talep edilmesi ve istenmesi durumunda insanların hidâyetini arttırır. İster daha önce hidâyete ermiş olsunlar isterse ilkin hidâyeti benimsemiş olsun fark etmez. En doğrusunu Allah bilir. Kalıcı olan iyilikler, Rabb'inin katında hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de sonuç bakımından daha iyidir. Âyette geçen “el-bâkıyât” (Sai) kelimesi kalıcı olma özelliği bulunan ve fâni olmayan ameller anlamına gelebilir. Yani Allah Teâlâ katında sizin için kalıcı olan ameller, bâtıl olanlardan daha hayırlıdır demek olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur”“ meâlindeki beyanla hakkı ve hayrı kalıcı olmakla ve durmakla, bâtılı ise gidici ve yok olucu olmakla nitelemiştir. Yüce Allah bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurur: “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir”©', Bir başka beyanda ise şöyle buyurulur: “Kötü sözün misali BON de kökü yerden sökülmüş ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”“. [§]Bir diğer beyanda ise şöyle denilir: “De ki: “Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya, gitmeye mahkümdur”, Netice olarak âyetin mânasının kalıcı olan iyilikler, yani kalıcı olma özelliği olan ameller, sizin için sevapça kalıcı olmayan amellerden daha hayırlıdır şeklinde olması ihtimal dâhilindedir. “el-Bâkıyât” (Saw) kelimesinin Allah Teâlâ'nın sizin için âhirete bıraktığı sevap mânasına gelmesi ve âyetin anlamı şöyle olması muhtemeldir: “Allah'ın sizin için âhirete bıraktığı sevap, dünyada iken verdiği şeylerden sizin için daha hayırlıdır, çünkü bu fânidir diğeri kalıcıdır” şeklinde olması da muhtemeldir“, En doğrusunu Allah bilir. alli © 1033 İLEN düz GGL İS İl EŞİ --- Dipnotlar: Ayrıca aynı âyetin Kehf süresindeki tefsirine de bakınız; 18/46.

Meryem 19:77

77. “Âyetlerimizi inkâr eden ve ‘Mutlaka bana mal ve evlat verilecektir’ diyen adamı gördün mü! 78. “O, gaybı mı biliyor, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?”

Meryem 19:78

77. “Âyetlerimizi inkâr eden ve ‘Mutlaka bana mal ve evlat verilecektir’ diyen adamı gördün mü! 78. “O, gaybı mı biliyor, yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı?”

Meryem 19:79

Âyetlerimizi inkâr eden ve “Mutlaka bana mal ve evlat verilecektir? diyen adamı gördün mü! Bir müfessir bu sözün Âs b. Vâil es-Sehmi'ye! ait olduğunu, müminler âhiretin kâfirlere değil kendilerine ait olduğunu söyleyerek onunla tartışınca bu sözü söylediğini belirtmiştir. Âs, müminlere öldükten sonra dirilip hayata döndürüleceğiz şeklindeki sözünüz eğer gerçekse bana bu dünyada verildiği gibi âhirette de mutlaka mal ve evlat verilecektir demiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu sözü Velid b. Muğire söylemiştir'“”. Velid, yüce Allah'ın hakkında şu sözleri kullandığı bir kişidir: “Yarattığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak! Kendisine geniş bir servet ve gözü önünde duran oğullar verdiğim; önüne nimetleri serdikçe serdiğim, arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi! (Daha fazla vermek mi?) Asla!”, Velid, dünyada kendisine kesinlikle daha fazla verilmesini bekliyordu. Fakat yüce Allah ona cevap olarak “Asla!” ifadesini kullanmıştır. JAllah Teâlâ, burada O, gaybı mı biliyor ki âhirette kendisinin mal ve evladının olacağını söylediğini beyan etmiştir. Bu mâna yukarıda zikrettiğimiz birinci tevile göredir. (Bir diğer tevil de şöyledir:) O gaybı mı biliyor ki dünyada bir başka vakitte kendisinin mal ve evladının olacağını ileri sürüyor. Bu tevil de Hasan-ı Basri'nin yaptığı açıklamaya göredir. Yoksa Allah'ın katından bir söz mü aldı? Yani elinde bu konuda Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir söz mü var? Cenâb-ı Hak onun bu iddiasını reddetmek için şöyle buyuruyor: Kesinlikle hayır. Biz onun söylediklerini yazacağız“. Yani söylediklerini koruyacağız. Ve cezasını uzattıkça uzatacağız. Bazı müfessirler buna şu anlamı vermiştir: “Azabı hergün arttıracağız”. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: Tadın artık! Bundan sonra size arttırarak vereceğimiz şey ancak azaptır'”. Bazıları da Ve cezasını uzattıkça uzatacağız meâlindeki beyana, bitip tükenmeyecek bir azapla ona azap vereceğiz anlamını vermişlerdir", En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:80

80. “Onun sözünü ettiği şeyler nuna bize kalacak, kendisi de tek başına bize gelecek? Bazıları Onun sözünü ettiği şeyler sonunda bize kalacak meâlindeki beyanı, mutlaka bana verilecektir dediği mal ve evlat, sonunda bize kalacaktır”? diye açıklamışlardır. Bir başka ifadeyle; bir kimsenin kendisinin olduğunu söylediği mal ve başka varlıklar, ona değil Allah'a aittir. Bazı müfessirler “nerisuhü” fiiline “Ona verilenler cennette müminlere verilecektir, onları kendisinden alıp başkasına vereceğiz anlamını vermişlerdir. “Varis olma” fiilinin Allah Teâlâ'nın dostları kastedilerek yüce Allah'a izafe edilmesi mümkündür. Buna göre âyet, bütün bunlar (cennette) O'nun dostlarına kalacaktır anlamına gelir. Kendisi de tek başına bize gelecek. Bu beyan kendisi de âhirette yanında hiçbir şey ve ailesinden hiçbir kimse olmaksızın “tek başına bize gelecek” mânasındadır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “And olsun ki teker teker bize geleceksiniz”. Bu ifade, “mutlaka bana mal ve evlat verilecektir” cümlesinin “mutlaka bana” dünyada “mal ve evlat verilecektir” şeklinde açıklanmasına uygun olarak o, yanında hiçbir şey, aile fertlerinden hiçbir kimse ve çocuğun olmadığı bir vakitte dünyada tek başına bize gelecektir mânasında olması da ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir. (SJİbn Kuteybe “Onun sözünü ettiği şeyler sonunda bize kalacak” meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Mutlaka bana verilecektir'” dediği mal ve evlat sonunda bize kalacaktır, kendisi de tek başına bize gelecek cümlesini de kendisi de beraberinde hiçbir şey olmaksızın tek başına bize gelecektir diye açıklamıştır”. Öte yandan tevil alimleri, o kişinin Allah katından aldığı “ahd”in (genel olarak) ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir: Bazıları bunun dünyada “lâ ilâhe illallâh” kelime-i tayyibesi olduğunu söylerken, başka bazıları, önden salih amel göndermektir demişlerdir. Bazıları söz konusu ahdin namaz olduğunu söylemişlerdir ki bu söz Mukâtile aittir'”. Bir rivayete göre İbn Mesüd şöyle demiştir: Rahmân'ın katından söz alınız. Çünkü Allah Teâlâ kıyâmet günü “Kimin benden aldığı bir söz varsa ayağa kalksın” diyecektir. İbn Mesüd'a “bu nasıl olacak?” diye sorulunca şöyle demiştir: “Allahım! Gökleri ve yeri yaratan, gizliyi ve aşikâr olanı bilen Allahım! Ben bu dünya hayatında sana söz veriyorum. Çünkü sen beni kendi nefsime bırakırsan kötülüğe yaklaştırmış ve iyilikten uzaklaştırmış olursun'7, Ben ancak senin rahmetine güveniyorum. Bana katından kıyâmet günü vereceğin bir söz ver. Sen vâdinden dönmezsin””. İbn Mesüd bu haberi Hz. Peygamber'e isnat etmiştir. Haber sahih olduğu takdirde birinci ihtimal (yani haberin mevkuf olması) sanki daha doğru görünmektedir. --- Dipnotlar: Arapça'da “veristu fulânen mâlen, erisuhü virsen ve versen” şeklinde çekimi olan bu fiil, kişinin miras bırakanı öldüğü zaman, filanca kişiye mirasçı oldum anlamını ifade eder. “Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada) size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız”. 175 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurüân, s. 275). 176 Mukayese için bk. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, TI, 638. Ancak Mukâtil “ahd” kelimesini “namaz” şeklinde değil de “tevhid” olarak açıklamış âyeti “Yoksa Rahmân'ın katında tevhidi olduğu sözünü mü aldı” şeklinde tefsir etmiştir.

Meryem 19:81

Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Bu beyanda geçen “el-izz” kelimesi güç mânasında olursa, müşriklerin bu putlara tapan liderleri ve önderleri hakkında söylenmiş olur. Çünkü onlar yaptıkları putlara taparak güç kazanmayı, zelil olmamayı ve dünyada elde ettikleri riyasetin devam etmesini hedefliyorlardı. Şimdi eğer iman ederlerse bu riyasetin ve övündükleri o fakirlere yedirme özelliklerinin ellerinden gideceğini zannettiler'”, Yukarıdaki âyetin metninde geçen “el-izz” kelimesinin galibiyet ve taraftar mânasına gelme ihtimali de vardır. Şayet kelime bu anlamda olursa onların önderleri ile dünyada ve âhirette kendilerine tâbi olanlar kastedilmiş olur. Âhirette elde edecekleri güç ise “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”8! gibi sözlerinden anlaşıldığı üzere (putların) âhirette kenRivayetin tahkiki için bk. Hâkim, e/-Müstedrek, 11, 409. dilerini Allaha yaklaştırmaları, şefaat etmeleri ve azaptan kurtulmalarıdır. Dünyaya gelince ilâh edindikleri ve taptıkları tanrılarının dünyada kendilerine yardım edeceklerini zannettiler. Çünkü onlar, “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!” dediler. Yüce Allah umdukları o güç ve kurtuluşa erme umutlarını reddettiği zaman halleri nice olur! Allah Teâlâ hayır, hayır! diyor. Çünkü onlar nefislerini bir tahta parçası karşısında boyun eğdirmiş ve bellerini bükmüşlerdir. Bu yaptıkları, zillet ve küçülmek olarak onlara yeter. O putlar onların ibadetini tanımayacaklar. Hasan-ı Basri bu beyanı şöyle açıklamıştır: Puta tapanlar, âhirette dünyada iken o putlara taptıklarını inkâr edecekler, taptıkları putlar da onların küfre girmediklerini ve kendilerine tapmadıklarını inkâr edecekler. “Sonra onların mazeretleri “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı”! meâlindeki beyanda olduğu üzere âhirette Allaha ortak koştuklarını ve O'nu bırakıp da başkasına taptıklarını kabul etmeyecekler. Hasan-ı Basriden başka bir tevil âlimi de şöyle demiştir: “Kendilerine tapılanlar, tapanları tanımayacaklar ve onlardan uzak olduklarını belirteceklerdir”, Bu yorum şu beyanlarda belirtilen husustur: “Yakıştırdıkları ortaklar onlara, ‘Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir diyecekler”"; “Siz gerçekten yalancısınız diyerek onlara gerekli cevabı verirler”, Ve kendilerine hasım olacaklar. Bazı müfessirler âyetin metninde geçen “dıdden” kelimesine “yardımcı”? anlamı vermişlerdir. Putların onlara yardımcı olması şöyle açıklanmıştır: Sözü edilen putlar müşriklerle birlikte cehennem ateşine atılacaklar ve onlarla birlikte yanacaklardır. Böylece onların azabı putlar yüzünden daha da artacaktır. Netice olarak putlar onların yakılmalarına yardımcı olacaklardır. “ed-Dıddu” kelimesine “el-belâu” mânası veren müfessirin!® sözü buna göre açıklanır. Yani belirttiğimiz © Beğavi, Meâlimül't-tenzil, III, 637-638. gibi o putlar müşriklerin başına belâ olacaklardır. [§]Şu beyanda belirtilen de mâna odur: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız”, Taptıkları tanrılar yakıt olduklarına göre başlarına belâ ve yakılmalarına yardımcı olurlar. Bazı müfessirler de Ve kendilerine hasım olacaklar beyanını şöyle açıklamışlardır: Cehennemde bir kısmı diğerine arkadaş olacak”, bazıları bazılarından uzaklaşacak, bazıları bazılarına hasım olacak ve bazıları da bazılarını yalanlayacaktır. Bütün bu durumlar onların aleyhine ve putlardan umduklarının aksine bir durumdur. Çünkü onlar dünyada putlara âhirette kendilerine aracı ve yardımcı olacaklar diye tapmışlardı. Oysa beklentilerinin tam aksine kendilerine düşman kesileceklerdir. İbn Abbâs da aynı beyanı “Ve kendilerine hasım”, yani üzüntü!” olacaklar diye açıklamıştır. Bütün bu açıklamaların hepsi aynıdır. --- Dipnotlar: “Şirke sapanlar, Allah'a ortak koştukları şeyleri gördüklerinde, “Ey Rabb'imiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır” diye itirafta bulunurlar. Fakat o varlıklar, ‘Siz gerçekten yalancısınız” diyerek onlara gerekli cevabı verirler”. Nitekim bu açıklama İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir (bk. Ali b. Ebü Talha, Tefsiru İbn İbn Zeyd'den böyle rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVI, 143).

Meryem 19:82

Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Bu beyanda geçen “el-izz” kelimesi güç mânasında olursa, müşriklerin bu putlara tapan liderleri ve önderleri hakkında söylenmiş olur. Çünkü onlar yaptıkları putlara taparak güç kazanmayı, zelil olmamayı ve dünyada elde ettikleri riyasetin devam etmesini hedefliyorlardı. Şimdi eğer iman ederlerse bu riyasetin ve övündükleri o fakirlere yedirme özelliklerinin ellerinden gideceğini zannettiler'”, Yukarıdaki âyetin metninde geçen “el-izz” kelimesinin galibiyet ve taraftar mânasına gelme ihtimali de vardır. Şayet kelime bu anlamda olursa onların önderleri ile dünyada ve âhirette kendilerine tâbi olanlar kastedilmiş olur. Âhirette elde edecekleri güç ise “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”8! gibi sözlerinden anlaşıldığı üzere (putların) âhirette kenRivayetin tahkiki için bk. Hâkim, e/-Müstedrek, 11, 409. dilerini Allaha yaklaştırmaları, şefaat etmeleri ve azaptan kurtulmalarıdır. Dünyaya gelince ilâh edindikleri ve taptıkları tanrılarının dünyada kendilerine yardım edeceklerini zannettiler. Çünkü onlar, “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!” dediler. Yüce Allah umdukları o güç ve kurtuluşa erme umutlarını reddettiği zaman halleri nice olur! Allah Teâlâ hayır, hayır! diyor. Çünkü onlar nefislerini bir tahta parçası karşısında boyun eğdirmiş ve bellerini bükmüşlerdir. Bu yaptıkları, zillet ve küçülmek olarak onlara yeter. O putlar onların ibadetini tanımayacaklar. Hasan-ı Basri bu beyanı şöyle açıklamıştır: Puta tapanlar, âhirette dünyada iken o putlara taptıklarını inkâr edecekler, taptıkları putlar da onların küfre girmediklerini ve kendilerine tapmadıklarını inkâr edecekler. “Sonra onların mazeretleri “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı”! meâlindeki beyanda olduğu üzere âhirette Allaha ortak koştuklarını ve O'nu bırakıp da başkasına taptıklarını kabul etmeyecekler. Hasan-ı Basriden başka bir tevil âlimi de şöyle demiştir: “Kendilerine tapılanlar, tapanları tanımayacaklar ve onlardan uzak olduklarını belirteceklerdir”, Bu yorum şu beyanlarda belirtilen husustur: “Yakıştırdıkları ortaklar onlara, ‘Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir diyecekler”"; “Siz gerçekten yalancısınız diyerek onlara gerekli cevabı verirler”, Ve kendilerine hasım olacaklar. Bazı müfessirler âyetin metninde geçen “dıdden” kelimesine “yardımcı”? anlamı vermişlerdir. Putların onlara yardımcı olması şöyle açıklanmıştır: Sözü edilen putlar müşriklerle birlikte cehennem ateşine atılacaklar ve onlarla birlikte yanacaklardır. Böylece onların azabı putlar yüzünden daha da artacaktır. Netice olarak putlar onların yakılmalarına yardımcı olacaklardır. “ed-Dıddu” kelimesine “el-belâu” mânası veren müfessirin!® sözü buna göre açıklanır. Yani belirttiğimiz © Beğavi, Meâlimül't-tenzil, III, 637-638. gibi o putlar müşriklerin başına belâ olacaklardır. [§]Şu beyanda belirtilen de mâna odur: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız”, Taptıkları tanrılar yakıt olduklarına göre başlarına belâ ve yakılmalarına yardımcı olurlar. Bazı müfessirler de Ve kendilerine hasım olacaklar beyanını şöyle açıklamışlardır: Cehennemde bir kısmı diğerine arkadaş olacak”, bazıları bazılarından uzaklaşacak, bazıları bazılarına hasım olacak ve bazıları da bazılarını yalanlayacaktır. Bütün bu durumlar onların aleyhine ve putlardan umduklarının aksine bir durumdur. Çünkü onlar dünyada putlara âhirette kendilerine aracı ve yardımcı olacaklar diye tapmışlardı. Oysa beklentilerinin tam aksine kendilerine düşman kesileceklerdir. İbn Abbâs da aynı beyanı “Ve kendilerine hasım”, yani üzüntü!” olacaklar diye açıklamıştır. Bütün bu açıklamaların hepsi aynıdır. --- Dipnotlar: “Şirke sapanlar, Allah'a ortak koştukları şeyleri gördüklerinde, “Ey Rabb'imiz! İşte bunlar, seni bırakıp da kendilerine taptığımız putlarımızdır” diye itirafta bulunurlar. Fakat o varlıklar, ‘Siz gerçekten yalancısınız” diyerek onlara gerekli cevabı verirler”. Nitekim bu açıklama İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir (bk. Ali b. Ebü Talha, Tefsiru İbn İbn Zeyd'den böyle rivayet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVI, 143).

Meryem 19:83

Görmedin mi? Biz, inkârcıların üzerine kendilerini isyana itip duran şeytanları saldık. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Biz inkârcıların üzerine kendilerini isyana itip duran şeytanları hükümran olması için saldık. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”. Bazıları da “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”? beyanında ifade edildiği üzere şeytanları saldık cümlesini, şeytanları musallat ettik diye tefsir etmişlerdir. Aslında bu iki açıklama aynıdır. Çünkü yüce Allah şeytanları üzerlerine saldığı zaman onlarla bağlantı kurarlar. Bunu yaptıkları zaman da başlarına musallat edilirler ve birbirlerine arkadaş kılınırlar. Hasan-ı Basri, Ebü Bekir el-Esam ve başka müfessirler Biz, inkârcıların üzerine şeytanları saldık meâlindeki beyanı şöyle açıklamışlardır: Onları birbirleriyle baş başa bıraktık, belirtilen hususları yapmalarına engel olmadık. Fakat şeytanları salmanın tevili, onları birbiriyle baş başa bırakma, “el-kayz” kelimesinin tevili de aynı şekilde olsaydı o zaman bunun kâfirlere tahsis edilmesinin herhangi bir anlamı olmazdı. Çünkü şeytanla baş başa bırakmanın bu kadarcığı, onlarla müslümanlar arasında da olur. Netice olarak şeytanların salınması ve benzeri fiillerin kâfirlere tahsis edilmesi âyetin tevilinin, şeytanla baş başa bırakma mânasında değil başka bir anlamda olduğunu gösterir. [§]Bu ve buna benzer “Allah da onların kalplerini mühürledi” ve “Kalplerinin üstüne örtüler çektik” meâlindeki beyanların kâfirlere tahsis edilmesi, onlarda müminlerde bulunmayan, müminlerde de onlarda mevcut olmayan ve Allah'tan gelen bir özellik olduğunu gösterir. Bu özellik -En doğrusunu Allah bilir- şudur: Cenâb-ı Hak müminlerde bir irade ve kabul bulunduğunu tespit edince kendilerini buna muvaffak kılar ve onlara hidâyet eder. Kâfirlerde de bunun aksini ve zıddını tespit ettiği zaman onlara yardım etmez ve yollarını saptırır. Sözü edilen özelliğin kâfirlere tahsis edilmesi bu sebepten olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Kendilerini isyana itip duran. Bazıları bu beyanı, rahatsız edip duran şeklinde tefsir ederken bazıları, davet edip duran!” ve kışkırtıp duran! diye açıklamışlardır. Hasan-ı Basri ise aynı cümleyi şöyle tefsir etmiştir: Tahrik edip duran”, Bazıları, “onları kötülüğe cüret ettirip duran” derken, bazıları da “emredip duran” başka bazıları, kötülüğe düşüren diye anlam vermişlerdir. Aslında verilen bu mânaların hepsi birbirinden farklı değildir. Sözü edilen şeytanların inkârcılarm üzerlerine salınması ve kendilerine müminlerin kalplerine vesvese verme imkânı verilmesi, mecbur bırakma ve zorlama gücüne sahip olmaksızın onların kalplerini?" kışkırtmaları, kendilerini göremediğimiz halde onlara bizi görecekleri bir konum verilmesi -en doğrusunu Allah bilir- şöyle açıklanabilir: Yanında ve yakınında kendisini gözetleyen ve kendisine zarar vermek için fırsat kollayan bir düşman olduğunu bilen kimse, bunu bilmeyen ve yanmda ve yakınında düşman olmayan kimseye göre daha ihtiyatlı ve daha korkar olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”. Cenâb-ı Hakk'ın, âdemoğullarının az veya çok yaptıkları ve konuştukları şeyleri kaydetmeleri için üzerlerine hafaza ve kirâmen kâtibin melekleri görevlendirmesi de bu şekilde açıklanır. [Ş]yüce Allah onların yapıp ettiklerini teker teker yazmaya ve onlara sırasıyla birer birer hatırlatmaya kâdir olduğu halde adı geçen melekleri görevlendirmiştir. Bunun sebebi belirttiğimiz gibi şudur: Baş ucunda yaptıklarını gözetleyen ve az veya çok bunları yazan biri olduğunu bilen bir kimse nefsi üzerine gözetleyici biri olduğunu bilmeyen kimseye göre daha ihtiyatlı ve günah işlemekten daha çok korkar olur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da Katâde'den böyle nakledilmiştir. bk. Taberi, Câmi'u7-beyân, XVI, 144. Bu tefsir İbn Zeydden nakledilmiştir (bk. Taberi, Câmi'uT-beyân, XVI, 145). Bu son tefsirde geçen “el-işlâ”, davet etmek ve kışkırtmak mânasınadır. İbn Abbâs'ın “aklını çelip duran” şeklinde bir mâna verdiği nakledilmiştir (Ali b. Ebü Talha, Tefsiru İbn Abbâs, s. 338). Dahhâk'ın da aynı mânayı verdiği rivayet edilmiştir (Dahhâk, “el-Ezzü” ve “el-hezzü” tahrik etmek mânasınadır. Buna göre âyetin mânası “Onları günaha tahrik ve teşvik edip duran” şeklinde olur (Beğavi, Medlimü't-tenzil, IIL, 639). Metinde geçen “er-rü'u” kalp ve akıl demektir. “Ve vakaa zâlike fi rü”, yani bu benim aklıma, nefsime, canıma ve kalbime etki etti demektir.

Meryem 19:84

84. “Öyle ise onlar hakkında acele etme; biz Sirin günlerini sayıyoruz. Öyle ise onlar hakkında acele etme! Yani onların sana verdikleri eziyetlere aynısı ile karşılık verme ve onları cezalandırma! Biz onların günlerini, yani dünyada alıp verdikleri nefeslerini sayıyoruz. Aldıkları nefesler sayılıdır ve bunlar yakında tükenip ecelleri gelecektir. Sana verdikleri eziyetlere ve hoş olmayan, kötü davranışlarına karşılık verme.

Meryem 19:85

Gün gelecek, takvâ sahiplerini seçkin konuklar olarak Rahmân'ın huzurunda toplayacağız. Yani gün gelecek iradelerine baskın gelmeyen her hususta Allah Teâlânın emrine karşı gelmekten sakınanları seçkin konuklar olarak toplayacağız. Çünkü mümin bir günahı, ancak şehveti baskın geldiği veya Rabb'inin bağışlamasına olan umudu kendisine hâkim olduğu ya da günahı işledikten sonra tövbe etmeye azmettiği için işler. Mümin Rabb'ine bu şekilde muhalif olur. Bu beyanın, “Rahmân'ın huzurunda” anlamına gelen kısmı “Rahmân'ın huzuruna” şeklinde de olabilir. Bu durumda anlamı şöyle olur: Rahmân'ın huzuruna, yani Rahmân'ın kendilerine vâdettiği sevaba. “el-Vefd” dünyada herhangi bir görev için gönderilen onurlu ve mertebe sahibi kimseler demektir. Buna göre Allah Teâlâ sanki şöyle demiş olmaktadır: Takvâ sahipleri, Rahmân'ın huzurunda onurlandırılmış, yüceltilmiş ve onun katında (belli bir) mertebe ve değer sahipleri olarak toplanacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Ge Easa TETA 33

Meryem 19:86

Günahkârları da suya götürülen sürü gibi cehenneme süreceğiz. Âyette geçen “vird” kelimesi ile aynı kökten türeyen “el-vârid” (4 su içmek isteyen demektir. “el- Vird” kelimesi bunun çoğuludur. Netice olarak tevil âlimlerinin ifadelerine göre” âyette sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Günahkârları da susuz kalmış ve suya hasret kimseler olarak cehenneme süreceğiz. Âyette yer alan “el-mücrim” Ebü Bekir el-Esamm'a göre günaha atılırcasına dalan kimse demektir. Kelimenin türediği mastar olan “elicrâm” sözcüğü esasen kazanmak demektir. Kelimedeki bu mânadan dolayı bazıları “lâ yecrimenneküm şeneânü kavmin” ” âyetini, Bir kavme karşı duyduğunuz kin size (günah) kazandırmasın diye açıklamışlardır. Kelimenin asıl anlamı günah kazanmak demektir. Günahkârları süreceğiz meâlindeki cümlede geçen “nesüku” fiili, günahkârların cehenneme istemeye istemeye sevkedileceklerini ifade etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ kâfirler için “sevk” fiilini kullanırken, müminler için toplamak anlamına gelen “cem” ve bir araya getirmek demek olan “haşr”, fiillerini kullanmaktadır.

Meryem 19:87

(O gün) Rahmântın katında söz ve izin alandan başkasının şefaat hakkı olmayacaktır. Şefaat ancak azabı ve cezayı hak etmiş kimseler için söz konusu olacaktır. Ceza almayacak olanın ise günahı bağışlanmıştır. Çünkü böyle bir kimse için şefaatin mânası da yoktur, faydası da. Âyet Mütezile mezhebinin görüşlerine karşı bir reddiyedir. Çünkü onlar büyük günah işleyenlerin bağışlanmayacaklarını buna karşılık küçük günah işleyenlerin affedileceklerini söylemektedirler. Âyette zikri geçen şefaat, ya büyük günah işleyenler için söz konusu olacaktır ve şefaat sebebiyle yüce Allah günahlarını affedecektir ki bu durumda Mütezile mezhebinin görüşü geçerliliğini yitirir. Ya da küçük günah işleyenlere şefaat edilecektir bu durumda da onlara azap edecektir. Şefaat nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin her iki durum da onların görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Çünkü günahları bağışlanmış olanlar için şefaatin bir anlamı yoktur. Mütezile mensupları şunları söylüyor: Dünyada şefaat, bir insanın iyi taraflarını ve güzel fiillerini bir başkasının bilmesi ve nezdinde değeri ve mertebesi olması için zikretmektir. Fakat bu çeşit bir şefaat bunları ve o kişinin iyiliklerini bilmeyen kimse için mümkündür. Allah Teâlâ ise zatıyla âlimdir, herkesin durumunu bilir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak için böyle bir şefaat muhtemel değildir. Daha önce belirttiğimiz gibi?“ âyetin metninde geçen “ahd” kelimesi, bazılarına göre Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadettir, bazılarına göre salih amel, bazılarına göre namazdır. Ahdin aslı, yüce Allah'ın kula vefa göstermesi için şart koşmasıdır ki kul Rabb'inin getirdiği bu şarta uysun. Ahd, kulun Allah Teâlâ'nm emrettiği ve yasakladığı şeylere uyması demektir. En doğrusunu Allah bilir. D'i EAE İĞ

Meryem 19:88

9188. “Rahmân çocuk edindi” dediler” Rahmân çocuk edindi dediler. Bazıları bu beyanın Arap müşrikler hakkında indiğini, buna gerekçe olarak da onların meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylediklerini” göstermişlerdir. Buna karşılık Ehl-i Kitap ise şöyle demiştir: “yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da Mesih t Kelimenin anlamları 78. âyetin tefsirinde geçmişti. (İsâ) Allahın oğludur”, Aslında yukarıdaki âyet, bunları söyleyen herkes hakkındadır.

Meryem 19:89

Hakikaten çok çirkin bir iddia ortaya attınız. Bu beyan, metinde bulunmayan gizli bir cümlenin var olduğu şeklinde açıklanabilir. Allah Teâlâ onların, “Allah çocuk edindi” dediklerini haber verince âyetteki cümlenin başında gizli bir (Ey Muhammed! Onlara de ki) şeklinde bir cümle takdir edilir. Bu durumda âyette (Ey Muhammed! Onlara de ki) Hakikaten çok çirkin bir iddia, yani büyük bir münker ortaya attınız denilmiş olur. Veya şöyle de olabilir: Onlar “Allah çocuk edindi” deyince Resül-i Ekrem onlara dönmüş ve Hakikaten çok çirkin bir iddia, büyük bir münker ortaya attınız demiştir. En doğrusunu Allah bilir. VAZ İlle ais deği ŞE tiz Ağla FATSA

Meryem 19:90

Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar. Bir kısım müfessir şöyle demiştir: Böyle bir üslup, yapılan işin ağırlığının (vebalinin), sıkıntı ve şiddetin son noktasına vardığının temsili olarak anlatımı için kullanılır. Meselâ bir kişi diğerine düştüğü sıkıntı ve şiddeti abartılı bir şekilde vurgulamak istediği zaman “dünyam karardı”, “şu koskoca dünya başıma dar geldi” ve benzeri ifadeler kullanır. Buna göre âyet, onların Allah Teâlâ'nın çocuk edindiği şeklindeki sözlerinin vebalinin son derece ağır olduğunu abartih bir üslupla vurgulamak için söylenmiştir. Daha sonra da Allah hakkında söyledikleri bu ağır sözün bir benzeri aklen idrak edilen şeyler hakkında ifade TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ edilmiştir. Söyledikleri sözün benzeri, en katı ve en sert olan göklerin çatlaması, yerin ortasından yarılması ve dağların da yıkılıp çökmesidir. Yaptıklarının sözü edilen olaylara benzetilmesi, Allah hakkında söyledikleri sözlerin ne kadar ağır olduğunu bilmeleri içindir. Bilinmesinin yolu gözle görülen ve algılanma imkânı olan somut nesnelerle istidlâl etmek olan gaybi meseleler (ancak) böyle anlaşılır. Sözü edilen, yerin ortasından yarılması, dağların yıkılıp çökmesi ve göklerin çatlaması belirtilen hakikat mânasına göre anlaşılır. Her ne kadar bu müşahede edilmese ve duyularla algılanmasa da. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Rabb'i o dağa tecelli edince onu paramparça etti”. Bazıları şöyle demişlerdir: Söz konusu ifade, göklerde ve yeryüzünde bulunanlar hakkında belirtilmiştir. Onlar inkârcıların Allah hakkında söylediklerinin ne kadar ağır olduğunu vurgulamak ve buna tepki göstermek için âyette zikredildiği gibi olacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “ed-Dıddu” hasım demektir. “el-İddu” şiddetli bir şekilde sürmek anlamına gelir. “Şeyen idden” şiddetli demek olur. “el-Virdü” onları oraya götürür ve sokar anlamına gelir. Ebü Avsece “el-virdü” kelimesinin su payı mânasına geldiğini söylemiştir. “Hedden” yerle bir eden?”, yerle bir eden ses demektir. OE PARİS SİK

Meryem 19:91

Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar. Bir kısım müfessir şöyle demiştir: Böyle bir üslup, yapılan işin ağırlığının (vebalinin), sıkıntı ve şiddetin son noktasına vardığının temsili olarak anlatımı için kullanılır. Meselâ bir kişi diğerine düştüğü sıkıntı ve şiddeti abartılı bir şekilde vurgulamak istediği zaman “dünyam karardı”, “şu koskoca dünya başıma dar geldi” ve benzeri ifadeler kullanır. Buna göre âyet, onların Allah Teâlâ'nın çocuk edindiği şeklindeki sözlerinin vebalinin son derece ağır olduğunu abartih bir üslupla vurgulamak için söylenmiştir. Daha sonra da Allah hakkında söyledikleri bu ağır sözün bir benzeri aklen idrak edilen şeyler hakkında ifade TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ edilmiştir. Söyledikleri sözün benzeri, en katı ve en sert olan göklerin çatlaması, yerin ortasından yarılması ve dağların da yıkılıp çökmesidir. Yaptıklarının sözü edilen olaylara benzetilmesi, Allah hakkında söyledikleri sözlerin ne kadar ağır olduğunu bilmeleri içindir. Bilinmesinin yolu gözle görülen ve algılanma imkânı olan somut nesnelerle istidlâl etmek olan gaybi meseleler (ancak) böyle anlaşılır. Sözü edilen, yerin ortasından yarılması, dağların yıkılıp çökmesi ve göklerin çatlaması belirtilen hakikat mânasına göre anlaşılır. Her ne kadar bu müşahede edilmese ve duyularla algılanmasa da. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Rabb'i o dağa tecelli edince onu paramparça etti”. Bazıları şöyle demişlerdir: Söz konusu ifade, göklerde ve yeryüzünde bulunanlar hakkında belirtilmiştir. Onlar inkârcıların Allah hakkında söylediklerinin ne kadar ağır olduğunu vurgulamak ve buna tepki göstermek için âyette zikredildiği gibi olacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “ed-Dıddu” hasım demektir. “el-İddu” şiddetli bir şekilde sürmek anlamına gelir. “Şeyen idden” şiddetli demek olur. “el-Virdü” onları oraya götürür ve sokar anlamına gelir. Ebü Avsece “el-virdü” kelimesinin su payı mânasına geldiğini söylemiştir. “Hedden” yerle bir eden?”, yerle bir eden ses demektir. OE PARİS SİK

Meryem 19:92

Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz. Yani ona çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, Rahmân'a birer kul olarak gelecektir. Dünyada hiçbir kimse kölelerinden çocuk edinmez. O halde göklerin ve yerin mülkü elinde olan ve herkesin kul olduğu bir varlığa kullarından çocuk edinmek nasıl olur da yaraşır! Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz. Yani çocuk edinmek için baş vurulan çocuk yapma nedenleri O'nda yoktur. Çünkü dünyada çocuk ancak üç sebeple yapılır. Bunu tefsirimizin birçok yerinde belirttik2!, Allah Teâlâ bu sebeplere tenezzül etmeyecek kadar yüce olduğuna göre çocuk edinmesi gerekmez. (İBazıları Rahmâr'a birer kul olarak gelecektir cümlesini Rahmân âhirette birer kul olarak gelecektir diye tefsir etmişlerdir. Bir başka ifadeyle; onlar o gün Rahmân kul olduklarını birer birer kabul edeceklerdir.

Meryem 19:93

Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz. Yani ona çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, Rahmân'a birer kul olarak gelecektir. Dünyada hiçbir kimse kölelerinden çocuk edinmez. O halde göklerin ve yerin mülkü elinde olan ve herkesin kul olduğu bir varlığa kullarından çocuk edinmek nasıl olur da yaraşır! Halbuki çocuk edinmek Rahmân'ın şanına yakışmaz. Yani çocuk edinmek için baş vurulan çocuk yapma nedenleri O'nda yoktur. Çünkü dünyada çocuk ancak üç sebeple yapılır. Bunu tefsirimizin birçok yerinde belirttik2!, Allah Teâlâ bu sebeplere tenezzül etmeyecek kadar yüce olduğuna göre çocuk edinmesi gerekmez. (İBazıları Rahmâr'a birer kul olarak gelecektir cümlesini Rahmân âhirette birer kul olarak gelecektir diye tefsir etmişlerdir. Bir başka ifadeyle; onlar o gün Rahmân kul olduklarını birer birer kabul edeceklerdir.

Meryem 19:94

94. “O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit od 95. “Bunların hepsi de kıyâmet gününde Allah'ın huzuruna tek başına gelecektir.” O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Bunlardan birincisi, onların her birinin teker teker sayılıp bitirilmesi şeklindedir. Buradan çıkan sonuç; hiçbir şeyin Allah Teâlâ'ya gizli kalmayacağıdır. Ya da âyet, meâlindeki beyanla söyledikleri sözlerin ve yaptıkları fiillerin baş uçlarında görevli ve her şeylerini gözetleyen melekler vasıtası ile tespit edildiğinin bildirilmesi suretiyle tehdit mânasında da olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “O hiç bir söz söylemez ki yanında çok dikkatli biri gözetleyici olmasın”??, “değerli yazıcılar” Bunların hepsi de kıyâmet gününde Allah'ın huzuruna dünyadan yanında kimse olmaksızın tek başına gelecektir.

Meryem 19:95

94. “O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit od 95. “Bunların hepsi de kıyâmet gününde Allah'ın huzuruna tek başına gelecektir.” O, bunların hepsini kuşatmış ve sayılarını tesbit etmiştir. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Bunlardan birincisi, onların her birinin teker teker sayılıp bitirilmesi şeklindedir. Buradan çıkan sonuç; hiçbir şeyin Allah Teâlâ'ya gizli kalmayacağıdır. Ya da âyet, meâlindeki beyanla söyledikleri sözlerin ve yaptıkları fiillerin baş uçlarında görevli ve her şeylerini gözetleyen melekler vasıtası ile tespit edildiğinin bildirilmesi suretiyle tehdit mânasında da olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “O hiç bir söz söylemez ki yanında çok dikkatli biri gözetleyici olmasın”??, “değerli yazıcılar” Bunların hepsi de kıyâmet gününde Allah'ın huzuruna dünyadan yanında kimse olmaksızın tek başına gelecektir.

Meryem 19:96

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahmân onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. Bu beyanın üç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: yüce Allah burada Mekkeliler'e hitap etmekte (ve şöyle demektedir:) İman ettiğiniz ve salih ameller işlediğiniz takdirde Allah Teâlâ aranızdaki karşılıklı nefreti ve düşmanlığı ortadan kaldıracak ve bunun yerine sevgi ve muhabbeti yerleştirecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”? Cenâb-ı Hak, bu beyanda, iman sayesinde, Rab'lerinin nimeti ve lütfu ile onların kalpleri birbirlerine ısınmış kardeşler haline geldiklerini haber vermektedir. Âyetin ikinci mânasına göre “Rahmân onlar için” cennette “bir sevgi” yaratacaktır. “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar”?15 meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere kalplerindeki düşmanlık duygularını ve hileyi çekip alacaktır. Üçüncü ihtimale göre bu beyanın anlamı şöyle olur: Rahmân onlar için peygamberlerin, iyi kimselerin ve dini yaşayan kimselerin kalplerinde bir sevgi yaratacaktır. Çünkü bu kimseler, insana dini, amelini içtenlikle Allah için yapıp yapmadığına ve O'na karşı ihlash olup olmadığına bakarlar yoksa dünyaya ve elinde bulunan mala mülke değil. 172 [S] Ayetin mânasının, eğer sahih ise haberlerde yer alan bir rivayet doğrultusunda olması da mümkündür. Ebü Hureyre'nin nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiş: “Allah bir kulu sevdiği zaman ‘Ben filancayı sevdim. Siz de seviniz buyurur", Allah Teâlâ'nın kulu sevmemesi durumunda da aynı durum geçerlidir. Kâb [el-Ahbâr] der ki: Tevrat'ta şöyle bir ifadeye rastladım: Hiçbir kimse, Allah Teâlâ tarafından sevilmedikçe başkaları tarafından sevilemez. Cenâb-ı Hak bu sevgiyi göktekilere sonra da yeryüzündekilere indirir. Kâb nefret konusunda da aynı şeyleri söylemiş sonra şöyle demiştir: Tevrat'ta gördüğüm şeylerin aynısını Kurânda da gördüm. Kâb daha sonra şu meâldeki âyeti okumuştur: İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahmân onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. Allah onları sever ve müminlerin kalplerinde de sevdirir. Eğer bu rivayet sahih ise bir kimse insanların kendisini sevmediklerini gördüğü zaman bunun kötü amellerinden kaynaklanması dolayısıyla kendisi için endişe etmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Ebü Hureyre'nin nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Allah bir kulu sevdi mi Cebrâile “Ben filancayı sevdim. Sen de sew der. Hz. Peygamber şöyle devam etti: Cebrâil bu durumu seslenerek bildirir. Sonra yeryüzünde yaşayanlar arasına sevgi indirilir. Yüce

Meryem 19:97

Biz Kur'ân'ı senin dilinle kolay anlaşılır kıldık. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Hz. Peygamber, bu risâleti kendilerinden olan firavunlara ve kodamanlara tebliğ edebilsin diye (konuştuğu) diliyle kolay ve anlaşılır kıldık. Bu ekâbir takımı, kendilerine muhalif olanları ve kendilerini gerek sözle ve gerek fiille bulundukları hale uygun karşılamayanları katlediyor ve cezalandırıyorlardı. Allah Teâlâ söz konusu tebliği kolay kılmıştır ki onu bu gibi kimselere tebliğ etsin ve onlar kendisini öldürmeyi başaramadan buna kâdir olabilsin. Çünkü Cenâb-ı Hak, peygamberini “Allah seni insanlardan koruyacaktır” meâlindeki beyan ile kendilerinden korumuştur. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ Kur'ân'ı diline kolay kılmıştır ki onu telaffuz etmeye ve söylemeye kâdir olabilsin. Çünkü o, âlemlerin Rabb'inin kelâmıdır. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Bu, ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü Allah Teâlâ, onu kendi de nâzil olan bir kitabı telaffuza kâdir olmamaları muhtemel değildir. Bazıları da şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı diline kolay kılmıştır. Çünkü başka kadim kutsal kitapların aksine Kur'ân'ı onlara ezberlenir ve ezberden okunur hale getirmiştir. Zira onlar o eski kutsal kitapları ezberleyemiyor ve ezberden okuyamıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. 173 [ ]Günahtan sakınanları onunla müjdeleyesin ve inatla direnenleri de onunla uyarasın! yüce Allah bir başka âyette “Sen ancak o zikre uyanı uyarabilirsin” diye buyururken, bir diğerinde “haksızları uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olarak” demiştir. Cenâb-ı Hak bir keresinde uyarının tüm insanlar için olduğundan söz ederken, bir keresinde özellikle haksızlar için, bir başka keresinde de zikre uyanlar için söz konusu olduğunu belirtmiştir. Uyarı ve müjde için söylenmesi gereken esasen şudur: Müjde bir kişiye özel olarak verildiği takdirde bu sonuna kadar onundur. Yeter ki kişi, bulunduğu hal üzere devam devam etsin. Eğer devam etmezse o zaman da müjde uyarıya döner. Her hangi bir kimseye yapılan uyarı da aynen böyledir. Kişi bu hal üzere devam ederse uyarı onun için varlığını korur. Eğer tövbe eder ve yaptıklarından dönerse bu durumda onun için uyarı müjdeye dönüşür. Özel müjde de uyarı da aynen böyledir. Her birinde diğerinin gündeme gelmesi söz konusu olur. Mutlak müjde ise içinde uyarıya yer olmayan müjdedir. Mutlak uyarı da böyledir. İçinde müjdeye yer olmaz. Müjde ve uyarı bu kısımlara ayrılır. En doğrusunu Allah bilir.

Meryem 19:98

98. “Biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onların herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya cılız da olsa bir ses işitiyor muBiz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Sen, onların herhangi birinden (bir varlık emâresi) hissediyor veya cılız da olsa bir ses işitiyor musun? yüce Allah bu beyanla peygamberleri yalanlamalarından ötürü geçmiş kavimleri helâk ettiğini hatırlatarak kendilerinden önce geçenlerin yalanladıkları gibi Muhammed'i yalanlamamaları için Mekke halkını korkutmaktadır. Allah Teâlâ peygamberine cılız da olsa bir ses işitiyor musun? diye soruyor. Âyetin metninde geçen “rikzen” ) kelimesi ses anlamınadır. Bu kelimenin “zikir” anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur. Buna göre mâna, onların helâk olup gitmelerinin ardından ancak kötü bir şekilde anılacaklar demek olur. Allah Teâlâ Mekke halkını kendilerinden önce geçenlerin peygamberleri yalanladıkları gibi yalanlamamaları için uyarıyor. Eğer bunu yaparlarsa onlar gibi olacaklar ve onların başlarına gelen bunların da başlarına gelecektir. Iİİbn Kuteybe şöyle demiştir: “el-Lüddü” “eled” (İli) kelimesinin çoğuludur. Mânası, hasım olan ve tartışan demektir. “er-Rikz” anlaşılmayan ses anlamına gelir”. Ebü Avsece işe şöyle demiştir: “el-Eleddü” husumeti şiddetli olan demektir. “Hel tühissu” görür müsün anlamına gelir. “Rikzen” ( zikir, yani anılma demektir. Bu kelime ses anlamına da gelir. Ebü Avsece “hedden” kelimesinin dağların yıkılıp yere çöktüğü zaman çıkardıkları ses mânasına geldiğini belirtmiştir. Ebü Muâz “el-büşrâ” kelimesi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Bu kökten türeyen “be-şe-ra” fiilinin üç türlü okunuşu vardır. Bunlardan birisi şeddesiz olarak “beşertühü” “fe ene ebşüruhü” şeklindedir. İkincisi şeddeli olarak “beşşertühü” “fe ene mübeşşiruhü”, üçüncüsü ise “ebşertühü” “fe ene mübşiruhü” şeklindedir. “erRacülü mebşürun ve mübeşşerun ve mübşerun” denilir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Kavmen lüdden” kelimeleri sağır bir topluluk demektir”, “Summe âzânü'l-kulüb”, yani “kalplerin kulakları sağır” oldu denilir. Bazıları bu kelimeyi “füccâren”, yani günahkârlar şeklinde tefsir etmiştir. Aynı kelimeye “ücen ani'l-hak” hak yoldan sapanlar anlamı verenler de olmuştur. Kelimenin aslı daha önce belirtildiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'1-Kurân, s. 276. bk. Hasan-ı Basri, Tefsir, I, 114.