Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Tâhâ 20:1 – Enbiya 21:112
İçindekiler
- Tâhâ 20:1
- Tâhâ 20:2
- Tâhâ 20:3
- Tâhâ 20:4
- Tâhâ 20:5
- Tâhâ 20:6
- Tâhâ 20:7
- Tâhâ 20:8
- Tâhâ 20:9
- Tâhâ 20:10
- Tâhâ 20:11
- Tâhâ 20:12
- Tâhâ 20:13
- Tâhâ 20:14
- Tâhâ 20:15
- Tâhâ 20:16
- Tâhâ 20:17
- Tâhâ 20:18
- Tâhâ 20:19
- Tâhâ 20:20
- Tâhâ 20:21
- Tâhâ 20:22
- Tâhâ 20:23
- Tâhâ 20:24
- Tâhâ 20:25
- Tâhâ 20:26
- Tâhâ 20:27
- Tâhâ 20:28
- Tâhâ 20:29
- Tâhâ 20:30
- Tâhâ 20:31
- Tâhâ 20:32
- Tâhâ 20:33
- Tâhâ 20:34
- Tâhâ 20:35
- Tâhâ 20:36
- Tâhâ 20:37
- Tâhâ 20:38
- Tâhâ 20:39
- Tâhâ 20:40
- Tâhâ 20:41
- Tâhâ 20:42
- Tâhâ 20:43
- Tâhâ 20:44
- Tâhâ 20:45
- Tâhâ 20:46
- Tâhâ 20:47
- Tâhâ 20:48
- Tâhâ 20:49
- Tâhâ 20:50
- Tâhâ 20:51
- Tâhâ 20:52
- Tâhâ 20:53
- Tâhâ 20:54
- Tâhâ 20:55
- Tâhâ 20:56
- Tâhâ 20:57
- Tâhâ 20:58
- Tâhâ 20:59
- Tâhâ 20:60
- Tâhâ 20:61
- Tâhâ 20:62
- Tâhâ 20:63
- Tâhâ 20:64
- Tâhâ 20:65
- Tâhâ 20:66
- Tâhâ 20:67
- Tâhâ 20:68
- Tâhâ 20:69
- Tâhâ 20:70
- Tâhâ 20:71
- Tâhâ 20:72
- Tâhâ 20:73
- Tâhâ 20:74
- Tâhâ 20:75
- Tâhâ 20:76
- Tâhâ 20:77
- Tâhâ 20:78
- Tâhâ 20:79
- Tâhâ 20:80
- Tâhâ 20:81
- Tâhâ 20:82
- Tâhâ 20:83
- Tâhâ 20:84
- Tâhâ 20:85
- Tâhâ 20:86
- Tâhâ 20:87
- Tâhâ 20:88
- Tâhâ 20:89
- Tâhâ 20:90
- Tâhâ 20:91
- Tâhâ 20:92
- Tâhâ 20:93
- Tâhâ 20:94
- Tâhâ 20:95
- Tâhâ 20:96
- Tâhâ 20:97
- Tâhâ 20:98
- Tâhâ 20:99
- Tâhâ 20:100
- Tâhâ 20:101
- Tâhâ 20:102
- Tâhâ 20:103
- Tâhâ 20:104
- Tâhâ 20:105
- Tâhâ 20:106
- Tâhâ 20:107
- Tâhâ 20:108
- Tâhâ 20:109
- Tâhâ 20:110
- Tâhâ 20:111
- Tâhâ 20:112
- Tâhâ 20:113
- Tâhâ 20:114
- Tâhâ 20:115
- Tâhâ 20:116
- Tâhâ 20:117
- Tâhâ 20:118
- Tâhâ 20:119
- Tâhâ 20:120
- Tâhâ 20:121
- Tâhâ 20:122
- Tâhâ 20:123
- Tâhâ 20:124
- Tâhâ 20:125
- Tâhâ 20:126
- Tâhâ 20:127
- Tâhâ 20:128
- Tâhâ 20:129
- Tâhâ 20:130
- Tâhâ 20:131
- Tâhâ 20:132
- Tâhâ 20:133
- Tâhâ 20:134
- Tâhâ 20:135
- Enbiya 21:1
- Enbiya 21:2
- Enbiya 21:3
- Enbiya 21:4
- Enbiya 21:5
- Enbiya 21:6
- Enbiya 21:7
- Enbiya 21:8
- Enbiya 21:9
- Enbiya 21:10
- Enbiya 21:11
- Enbiya 21:12
- Enbiya 21:13
- Enbiya 21:14
- Enbiya 21:15
- Enbiya 21:16
- Enbiya 21:17
- Enbiya 21:18
- Enbiya 21:19
- Enbiya 21:20
- Enbiya 21:21
- Enbiya 21:22
- Enbiya 21:23
- Enbiya 21:24
- Enbiya 21:25
- Enbiya 21:26
- Enbiya 21:27
- Enbiya 21:28
- Enbiya 21:29
- Enbiya 21:30
- Enbiya 21:31
- Enbiya 21:32
- Enbiya 21:33
- Enbiya 21:34
- Enbiya 21:35
- Enbiya 21:36
- Enbiya 21:37
- Enbiya 21:38
- Enbiya 21:39
- Enbiya 21:40
- Enbiya 21:41
- Enbiya 21:42
- Enbiya 21:43
- Enbiya 21:44
- Enbiya 21:45
- Enbiya 21:46
- Enbiya 21:47
- Enbiya 21:48
- Enbiya 21:49
- Enbiya 21:50
- Enbiya 21:51
- Enbiya 21:52
- Enbiya 21:53
- Enbiya 21:54
- Enbiya 21:55
- Enbiya 21:56
- Enbiya 21:57
- Enbiya 21:58
- Enbiya 21:59
- Enbiya 21:60
- Enbiya 21:61
- Enbiya 21:62
- Enbiya 21:63
- Enbiya 21:64
- Enbiya 21:65
- Enbiya 21:66
- Enbiya 21:67
- Enbiya 21:68
- Enbiya 21:69
- Enbiya 21:70
- Enbiya 21:71
- Enbiya 21:72
- Enbiya 21:73
- Enbiya 21:74
- Enbiya 21:75
- Enbiya 21:76
- Enbiya 21:77
- Enbiya 21:78
- Enbiya 21:79
- Enbiya 21:80
- Enbiya 21:81
- Enbiya 21:82
- Enbiya 21:83
- Enbiya 21:84
- Enbiya 21:85
- Enbiya 21:86
- Enbiya 21:87
- Enbiya 21:88
- Enbiya 21:89
- Enbiya 21:90
- Enbiya 21:91
- Enbiya 21:92
- Enbiya 21:93
- Enbiya 21:94
- Enbiya 21:95
- Enbiya 21:96
- Enbiya 21:97
- Enbiya 21:98
- Enbiya 21:99
- Enbiya 21:100
- Enbiya 21:101
- Enbiya 21:102
- Enbiya 21:103
- Enbiya 21:104
- Enbiya 21:105
- Enbiya 21:106
- Enbiya 21:107
- Enbiya 21:108
- Enbiya 21:109
- Enbiya 21:110
- Enbiya 21:111
- Enbiya 21:112
Tâhâ 20:1
1. “Tâ-hâ”
2. “Biz Kurân'ı sana mutsuz olasın diye indirmedik.”
Tâhâ 20:2
1. “Tâ-hâ”
2. “Biz Kurân'ı sana mutsuz olasın diye indirmedik.”
Tâhâ 20:3
Bazı müfessirler sürenin başındaki “Tâ-hâ”nın, Nabat lehçesine göre “ey adam” anlamına geldiğini söylemişlerdir’. Bazıları da kelimenin Süryanicede bu anlama geldiğini ifade etmişlerdir. Bu kelimenin “ey filanca kişi” mânasına geldiğini söyleyenlerin yanında bunun Allah Teâlâ'nın isimlerinden biri ve O'nun isimlerinden bazı harfler vb. olduğunu belirtenler de olmuştur. Hurüf-ı mukattaa hakkında görüşlerimizi birçok yerde açıklamış bulunmaktayız’.
Biz Kur'ân'ı sana mutsuz olasın diye indirmedik. Bu beyanın herhangi bir sebep veya olay olmaksızın yeni bir başlangıç cümlesi olarak inmiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Fakat bu beyanın indirilme sebebinin ne olduğu açıklanmamıştır. Nüzül sebebi birden fazla olabilir. Birincisi, Resül-i Ekrem büyük sıkıntılara katlanıyor, ağır yüklerin altına giriyor ve bu uğurda kendisini çok yoruyordu. İşte bunun üzerine Biz Kur'ân'ı sana zahmet çekesin, yani onunla kendini yorasın diye indirmedik meâlindeki beyan indit. Tıpkı şu Bu süre tamamen Mekki olup burada inmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa sıkıntı çekersin!”5, yani yorulursun. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: “Burada sana acıkmak da çıplak kalmak da yok”.
İkincisi, Resülullah (a.s.) nefsini şehvetlerden alıkoyup, canının arzu ettiği tüm lezzetlere engel olunca sözü edilen o kâfirler Muhammed mutsuz oldu dediler. Çünkü nefsine şehvet ve lezzetlerden hiçbir şey vermediğini görmüşlerdi.
Üçüncüsü, kâfirler bu sözü, Hz. Peygamber'in dönemin firavunları ve zorbalarını dinine ve kendine uymaya davet ettiğini görünce ve kendilerine muhalefet izhar edip karşılarına hoşlanmadıkları şeylerle çıkınca söylediler. Onların âdeti, kendilerine muhalif olanları öldürmek ve ortadan kaldırmaktı. (STResülullah (a.s.) bunları yaparak kendisini tehlikeye attı. İşte o zaman canını tehlikeye attığı için, o mutsuz oldu, dediler. Onların bu sözleri üzerine de Cenâb-ı Hak, Biz Kur'ân'ı sana mutsuz olasın diye indirmedik, aksine mutlu olasın diye indirdik demiş oldu. Çünkü “Allah seni insanlardan koruyacaktır” meâlindeki beyanla Resül-i Ekrem'i insanlardan koruduğunu haber vermektedir.
Ya da âyetin inmesine sebep olan hâdise ve olay tefsir edilemez ve bu konuda bir şey söylenemez. Çünkü beyan edilmemiştir. Âyetin nüzül sebebinin ne olduğunu öğrenmeye ihtiyacımız da yoktur. Asıl ihtiyacımız belirtilen anlamı, yani Ancak Allah korkusu taşıyanlar için öğüt olsun diye indirdik meâlindeki beyanının ne mânaya geldiğini öğrenmektir. Yani biz Kur'ân'ı sana mutsuz olasın diye değil, mutlu olasın diye ve -“Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmândan korkanı uyarabilirsin” meâlindeki âyette beyan edildiği üzere- (Allah'tan) korkan öğüt alsın diye indirdik.
Ancak Allah korkusu taşıyanlar için öğüt olsun diye indirdik cümlesini kendisinden korkulan şeyden sakınan kimse için öğüt olsun diye indirdik şeklinde açıklamak da mümkündür. Allah korkusu taşıyan meâlindeki sözlerin bütün müminlere yönelik olması muhtemeldir. Çünkü her mümin, imanın esası olarak Allah'tan korkmak ve O'nun gazabından ve azabından sakınmak gerektiğine inanır.
Tâhâ 20:4
O, yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından peyderpey gönderilmiştir. Bu beyan, söz konusu kâfirlerin söyledikleri sözlerin ardından inmişe benzemektedir. Kâfirler, Hz. Peygamber hakkında büyücü”, iftiracı”, şair”, bunları ona bir insan öğretiyor? vb. şeyler söylüyorlardı. Allah Teâlâ onların bu sözlerine cevaben O (Kur'ân), yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından peyderpey gönderilmiştir, yoksa (bu kitabı tebliğ eden peygamber de) onların dediği gibi veya, iftiracı değildir, bunları ona bir insan öğretmiyor, bilakis O, yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından peyderpey gönderilmiştir demektedir. En doğrusunu Allah bilir.
FEN yasi
Tâhâ 20:5
[Allah Teâlâ'nın Arşa İstivâsının Anlamı]
Rahmân olan Allah arşa istivâ etmiştir. (Ebü Mansür el-Mâtüridi der ki:) Allah Teâlâ'nın bir mekân olan arşta zatıyla bulunduğunu veya her yerde mevcut olduğunu söylemek şu ihtimallerin dışında bir durum arzetmez. Ya arş Allah'ın zatını aşıp kuşatır ya O'na eşit olur ya da Allah onu aşıp kuşatır. Allah'ın arşa istivâsını birinci ihtimal açısından düşünecek olursak, Allah o mekân tarafından sınırlandırılmış ve kuşatılmış ve (dolayısıyla da) yarattığı varlıklardan eksik ve küçük kalmış olur. Çünkü (bu durumda) onlardan daha küçük bir konuma düşer. Allah Teâlâ'nm zatını mekânların çevrelediğini söylemek mümkün olursa zamanların da kuşattığını söylemek imkân dâhiline girer. Bu durumda Allah zatı itibariyle nihayetli ve yaratıklardan eksik olur. Cenâb-ı Hakk'm arşa istivâsını ikinci ihtimal açısından ele alırsak, bu ihtimalde yaratıklara (arşa) ilâvede bulunulduğu takdirde Allah onlardan küçük bir hacimde kalır. Bu durumda da birinci ihtimalde sözü edilen sakıncalar gündeme gelir. Yüce Allah'ın arşa istivâsı üçüncü ihtimale göre O'nun arşı aşıp kuşatması mânasında olursa bu da arzu edilmeyen ihtiyaca ve zatının kendisinden fazla (büyük) olmayacağı bir şey yaratmaktan aciz olduğuna işaret eden bir durumdur. Şu da var ki hükümdarlara nispet edilecek böyle bir fiil, yani oturacakları mekânlardan hiçbirinin kendilerinden büyük olmaması durumu yerilecek bir husustur. Hem de böylesinde bölünüp cüzlere ayrılma söz konusudur, çünkü zât-ı ilâhiyyenin bir kısmı parçalardan oluşan nesneye tekabül etmiş olacak, diğer kısmı da onu aşmış bulunacak. Oysa bunların hepsi yaratıklara ait nitelendirmeler olup Allah Teâlâ böylelerinden münezzehtir.
Öte yandan oturmak veya ayakta durmak amacıyla yüksek bir mekâna çıkmak (sahibine) herhangi bir şeref kazandırmadığı gibi azamet ve büyüklükle nitelenmesine de yardımcı olmaz. Bu, tıpkı çatılara ve dağlara çıkan adama benzer ki böylesi aynı mahiyette bulunan aşağıdaki hemcinsine herhangi bir üstünlüğe hak kazanmış olmaz. Netice olarak istivâ âyetinin, yani azamet ve yüceliğin söz konusu edildiği âyetin mânasını maddi yüksekliğe hamletmek isabetli değildir. Bilakis âyette Allah Teâlâ'nın azameti ve yüceliği belirtilmektedir. Yüce Allah, zatını azamet, hükümranlık ve kudretle nitelemiş, bunu şöyle açıklamıştır: “Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O'nundur”” Arşın yüceltilmesi de böyledir, cevher veya nurdan hangi şey olursa olsun insanların bilgisi buna ulaşmaz.
178 (Jİstivâ kelimesinin Allah Teâlâ'ya isnadı iki sebebe bağlıdır. Birincisi, arşı yüceltmek içindir. Zira Allah arşı, kâinatı yaratıp yönetilmesindeki hükümranlığının ve sözünü ettiği nesneleri yaratmasının ardından belirtmiştir. İkincisi, arşın yaratıkların en azametlisi ve en heybetlisi olması sebebiyle özellikle belirtilmesi amacına bağlıdır. Nitekim büyük işlerin büyük nesnelere nispet edildiği herkesin mâlumudur. Meselâ şöyle denir: “Temme li fülânin mülkü beledi kezâ, yani filan beldenin yönetimi tamamen filan zatın eline geçmiştir”; “vestevâ alâ mevdı'ı kezâ, yani filanca kişi, filan yeri hakimiyeti altına almıştır. Burada kastedilen husus gerçekte sadece o beldeye ve o yere olan hâkimiyeti değildir. Bilindiği üzere söz konusu önemli yerlerin yönetimine sahip olan kimse onların alt kademelerinde olanlara da sahip olmaya tabii olarak hak kazanmış olur. Allah Teâlânın şu beyanı da aynı esasa dayanır: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyeti beğendim”.
Ümmü'l-kurâ (Mekke) Hz. Peygamber'in eline geçmiş ve inkârcılar O'nun dinini ortadan kaldırmaktan ümit kesmiştir”, Yine Kur'anda peygamberlerin firavunlara ve iskân merkezlerine gönderildiği tarzmdaki ifadeler de bunun gibidir. Şüphe yok ki peygamberlerin görevlendirilmesi sadece firavunlara ve belli merkezlere münhasır kalmaz, ancak bu gibi durumlarda işin en önemli noktası söz konusu edilir. İşte Allah'ın arşa istivası da bunun gibidir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu beyanlarında belirtilen hususa benzer: “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir”; “Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde (başkalarını kendilerine tâbi olmasına binaen) oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz””.
İstivâ âyetinin Allahın mekânla nitelenemeyeceğini vurgulama amacına yönelik olması da ihtimal dâhilindedir. Çünkü arş, insanlar nezdinde mekânların en yücesi olup, akıllar onun ötesinde bir şey tasavvur edemez. Bu sebeple yüce Allah arşa atıf yapmak suretiyle bütün mekânlardan yüce ve ihtiyaçtan müstağni olduğunu bildirmiştir. Allah Teâlâ'nın “Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın”! meâlindeki kelâmı bu esasa bağlıdır. Âyette geçen “necv3â” mekâna nispet edilen türden olmayıp gizlice konuşma mânasına gelir. Cenâb-ı Hak, bu tür beyanlarında mekânlarda bulunmaktan müstağni olduğunu belirttikten başka herhangi bir şeyin kendisine gizli kalmasından da münezzeh bulunduğunu haber vermiştir. Allah mekân kavramını ilgilendiren beyanlarında kudretini dile getirmek için “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz; biz” hükümranlık ve güç ile “ona şah damarından daha yakınız” buyurmuş; ibadet edilebilecek yerler olan bütün mekânlarda ulühiyetinin hükümran olduğunu ifade etmek için “Gökteki ilâh da O'dur, yerdeki ilâh da O'dur”” buyurmuş; )her şeye mâlik oluşunu da şöyle beyan etmiştir: “Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O'nundur”, “Göklerin ve yerin mülkiyet ve hükümranlığı yalnız Allah'ındır”?; “O, kullarının üstünde tam bir tasarrufa sahiptir””, “O her şeyi hakkıyla bilmektedir?” ve “O her şeye kadirdir” meâlindeki beyanlarıyla yücelik ve azametini ifade etmiştir. Allah diğerlerinde ayrı ayrı dile getirdiği hususları bu beyanlarda bir araya getirmiştir ki kendisinin isimlendirip nitelendirdiği her şeye yaratıklarından herhangi birinin aracılığı ile değil bizzat sahip olduğu anlaşılıp bilinsin. O'nun üstünlüğü şan ve şerefi de bunun gibidir. O'nun övgüsü benzerlerden pek yücedir, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur.
Bazıları Allah Teâlâ'nın ilgili âyetlerdeki “arş” ile “mülkü”” (tabiat, âlem) kastettiğini söylemişler buna gerekçe olarak da “arş” kelimesinin nesnelerin fevkinde ve yukarıda bulunanların ismi olduğunu, kelimenin bu anlamından dolayı çatılara ve ağaçların tepelerine “arş” denildiğini belirtmişlerdir. İstivâ kavramına gelince bu üç şekilde açıklanmıştır. Birincisi, “istilâ, hâkimiyet altına alma” mânasındadır. Meselâ “istevâ fülânun alâ kürati kezâ”, yani filanca kişi filan beldeye hâkim olmuştur denilir. Kelimenin ikinci mânası, yükselme ve yukarı çıkmadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Yanındakilerle birlikte sen de gemiye yerleştiğinde (gemiye bindiğinde)”, “üzerine yerleştiğinizde (yani gemilerin veya hayvanların) üzerine bindiğinizde”, Bu beyanlarda geçen “istevâ” kelimeleri bu anlamdadır. “İstevâ” kelimesinin üçüncü anlamı, tamam olmak, kemale ermektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Müsâ yetişip olgunlaşınca” yani (bedensel ve ruhsal) gelişimi tamam olup kemale erince “ona hikmet ve ilim verdik”, “İstevâ” kelimesine kastetmek, irade etmek mânası verenler de olmuştur. Bazı edebiyatçılar “sümme's-tevâ iles-semâi” ” âyetindeki “istevâ”
fiiline yarattı anlamı vermişlerdir. Burada insanların bir fiilini (teşebbüs) başka bir fiil (netice) takip edince irade ile olmasına bakılarak “kasıt ve irade” “yaratma” fiili ile ifade edilmiştir, her ne kadar dilbilim açısından “halk”a “kast”
mânası verilemezse de. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[S)“İstevâ” fiili “hâkimiyeti altına alma” ve “arş” da mülk (tabiat, âlem]
anlamında olursa bundan Allah Teâlâ'nın bütün yaratıklarına hâkim olduğu mânası anlaşılır. [Arşın] bu teviline göre (meleklerce) taşınan arş bundan başka bir arş olur. Şu ilâhi beyanlar bu görüşü teyit eder: “O, büyük arşın sahibidir”, yani Allah, mülk âleminin büyük sahibidir. Bu beyanda söz konusu arşlardan başka bir arş olduğuna dair delil vardır. Bu arşın da, meleklerin taşıdığı ve çevresini kuşattıkları? arş olması muhtemeldir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
“İstevâ” fiiline kemale erme ve yüce olma mânası verildiği takdirde: “De ki: Arzı iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz?” meâlindeki beyanda Allah Teâlâ belirtilen nesneleri ayrı ayrı altı evrede yarattığını haber vermiş olmaktadır. Cenâb-ı Hak bunları bir başka âyette ise şöyle açıklamıştır: “Şüphesiz ki Rabb'iniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah'tır”, Bu âyette Allah topluca bir açıklama yaptı ve bunun da yerle göklerin yaratılmasının mükellef kılınan insan ve cin türünü yaratmak anlamına geldiğine işaret etti. Bunlarla hükümranlığın ve mülkün tamamı ortaya çıkıp yükseldi. Çünkü yer ve göklerin yaratılmasıyla amaçlanan insan ve cin türleridir. Evet mülkün tam mânasıyla gerçekleşip yücelmesi bununla olmuştur, yani mülk ait olduğu mükelleflere ulaştığı zaman gerçekleşmiştir. Denilmiştir ki bu durum sadece insanların yaratılmasına mahsustur, nitekim şu ilâhi beyanlar vb. bunu göstermektedir: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur””; “göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdi”, 181. (SJİbn Abbâs insanların yedinci günde yaratıldığını söylemiştir. İnsanın yaratılmasıyla ilâhi mülk ve hükümranlık kemale ermiş ve doruk noktasına ulaşmıştır.” Çünkü Allah Teâlâ her şeyi insanlar için, insanları da kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” beyanında ifade edildiği gibi cinlerin de insanlar gibi ibadet etmek için yaratıldığı belirtilmiştir. Fakat yaratılışın asıl amacı insanlardır. Çünkü sözünü ettiğim nesnelerin tümünün beşeriyetin emrine verilmesi, nihayetinde onların yararlarına yöneliktir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
İstivânm Allah'a izafe edilmesi konusunda bizce esas alınması gereken, Allah Teâlâ'nın “O'na benzer hiçbir şey yoktur”” meâlindeki ifadesidir. Cenâb-ı Hak yarattıklarına benzemesinin söz konusu olmadığını ifade etmektedir. Biz (daha önce) yüce Allah'ın fiil ve sıfat açısından yaratıklarına benzemekten münezzeh olduğunu belirtmiştik. Netice olarak “Rahmân olan Allah arşa istivâ etmiştir” meâlindeki beyanı Kur'ân'ın Allah hakkında verdiği bilgilere göre açıklamak ve vahyin ona nispet ettiği sıfatlarda yarattıklarına benzemekten münezzeh olduğunu söylemek gerekir. Allah Teâlâ hakkında, gerek zatı gerek fiilleri açısından benzerleri bulunmaktan yüce olduğunu benimsemek gerektiğine göre O'na nispet edilen kavramları yaratılmış varlıklardan anlaşılanlar gibi anlayıp yorumlamak isabetli değildir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Biz bunu Kur'ânda birçok yerde belirttik”.
IEA!
---
Dipnotlar:
Yani kâfirler, müslümanların dinlerini yeryüzünden kazımaktan ümitsizliğe düştüler. © o “Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz”. “Farkında değil misin, Allah göklerde olanı da yerde olanı bilmektedir! Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın; beş kişi yoktur ki altıncıları O olmasın. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka Allah onların yanında“Mülk” kelimesinden kastedilen, varlık âlemi ve Allah Teâlâ dışında ne varsa tümüdür. “Var etti ki, sırtlarına binesiniz, üzerine yerleştiğinizde Rabb'inizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: “Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik!”. “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik dediler” (Fussılet, Her halde müellif merhum Mâtüridi Say seşş semi iye iy & Al öğlene yali” beyanı ile “Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler” ifadesine ve bir de “des Jya Al Jy ya yetim CAI giy “Meleklerin de Rablerine hamd ile yüceliğini dile getirerek arşın çevresini kuşattıklarını görürsün” (ez- Zümer, 39/75) meâlindeki beyana işaret ediyor olsa gerektir. “De ki: Arzı iki devirde yaratanı inkâr edip O'na başkalarını ortak mı koşuyorsunuz? O yaratıcı ve âlemlerin Rabb'i olan Allah'tır? Arz üzerinde sarsılmaz dağlar oturttu, orayı bereketli hale getirdi; gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzereuygun ölçülerle yarattı (Bütün bunlar) dört devirde oldu. Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik dediler Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti. Biz, yakın semayı kandillerle donattık ve onu koruduk. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allahın takdiridir? (Fussilet, “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaralan, sonra arşa istivâ eden; geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır”. “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onları, yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan O'dur ve O, her şeyi hakkıyla bilmektedir” (el-Bakara, “Allahın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz?” (Lokmân, 31/20). bk. Taberi, Câmi'u'İ-beyân, XXIV, 109.
Tâhâ 20:6
Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında ne varsa hepsi O'nundur. Bu beyanda daha önce de belirttiğimiz gibi yüce Allah'ın hükümranlık, kudret ve mülk sahibi olduğu vurgulanmaktadır.
ADN sairt MIERA 07 e ijÇI) il geli laz GÜ İyİ iols
Tâhâ 20:7
Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Allah Teâlâ'nın (zatını) gizliyi de açığı da bildiğini vurgulaması, insanların bütün fiillerinde ve sözlerinde daima dikkatli, korku içinde ve uyanık olmaları içindir. Allah Teâlâ'nın gizliyi bildiğinin vurgulanması, isteklerini ve umutlarını yaratıklardan yaratana çevirmeleri, Allah'tan başka kimseden bir şey beklememeleri ve umut beslememeleri içindir. Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Bu beyanda geçen “gizli” ve “gizlinin gizlisi”nin ne olduğu üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “sır” insanın bir başkasına gizlice söylediği şey, “ahfa”, insanın kendi içinde gizli tuttuğu ve kimseye söylemediği şeydir demişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Sır, insanın içinde kalbinde gizlediği ve içinden geçirdiği, sırdan daha gizlisi ise Allah Teâlâ'nın (ileride) olacağını bildiği ancak henüz gerçekleşmeyen ve insanın da (henüz) bilmediği şeydir“. Bazıları da şu yorumu yapmıştır: Sır insanın içinde gizlediği, sırdan daha gizlisi ise aklından geçen ancak henüz tamam olmamış düşünceler demektir. Daha buna benzer tarifler de vardır. Cümlenin aslı şöyledir: “Sen sözü açığa vursan da” gizlesen de “O gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir? En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:8
Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; en güzel isimler O'na aittir. Ebü Bekir el-Esam bu âyeti “Kim Allah'ı isimleriyle birlerse ona hüsnâ, yani cennet vardır” şeklinde açıklamıştır. Bunu daha önce belirtmiştik”.
İSG MAY lir (56 ği İN Ye aas İŞİ Aş
Tâhâ 20:9
(Hz. Müsâ Kıssası] Müsâ ile ilgili bilgi sana erişti mi? Hani o bir ateş görmüş. Âyetin metninde geçen ilk ifade görünüşü itibariyle bir soru ve istifhamdır. Ancak kastedilen mâna “icâb”tır, yani Müsâ ile ilgili bilgi sana erişti demektir. Öte yandan bu “icâb”ın ne anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam “sana erişti mi?” meâlindeki cümleyi şöyle açıklamışlardır: Müsiâ ile ilgili bilgi sana erişmedi ama erişecek, sonra yüce Allah ona Müsiâ ile ilgili bilgiyi ve onun haberini bildirmiş ve haber vermiştir. Bazıları bu beyana şu anlamı vermiştir: Müsâ ile ilgili bilgi sana erişti mi? Bu konuda kitaplarında yer alan haberleri kendilerine bildiresin ve bu, senin risâlet ve nübüvvetine bir delil olsun diye O'nunla ilgili bilgiler sana erişti.
Ve ailesine şöyle demişti: Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim. Âyetin metninde geçen “ânestü” fiilinin gördüm mânasına geldiğini söyleyenler olduğu gibi, “bildim” anlamında olduğunu ifade edenler de vardır. Belki ondan size bir kor parçası getiririm. Bu âyet-i kerimede Hz. Müsâ'nın bu sözleri hangi halde ve ne zaman söylediği belirtilmemektedir. Fakat bir başka âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: Müsâ bu süreyi doldurup ailesiyle birlikte yolda giderken Tür tarafında bir ateş gördü”. Bu cümle bize Müsâ'nın ateşi gördüğünde sefere çıktığını ve yolculuk halinde olduğunu göstermektedir. Hz. Müsâ aynı âyette “belki oradan bize bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm” meâlindeki beyan geçmektedir. Bu ifade bize söz konusu olayın havaların soğuk olduğu kış günü gerçekleştiğini belirtmektedir. Çünkü Hz. Müsâ “ısınmanız için” meâlindeki ifadeyi kullanmaktadır.
ISJEbü Avsece âyetin metninde yer alan “el-kabes” kelimesinin ateş anlamına geldiğini, “el-akbâs” sözcüğünün bunun çoğulu olduğunu söylemiştir. “kabese, yakbisu, kabsen” kullanımında “kabese” ateş getirdi demektir. “İkbisni nâran” bana ateş ver anlamına gelir. “İktebestu” öğrendim anlamına da gelir. Aslında “iktibâsü'l-ilm”, yani ilim alma mânası “iktibâsü'n-nâr”, yani ateş alma anlamına gelir. Çünkü ilim bir ışıktır, ateş de bir ışıktır. Arapçada “akbestuke” (uii) “sana öğrettim” demektir. “İktebestu” ) fiili ateş veya bilgi istedim demektir”, İbn Kuteybe “ânestü” fiilinin “gördüm” anlamına geldiğini söyleyerek şu açıklamayı yapmıştır. Bu fiil bir başka âyette bildim anlamına da gelir: “Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz” meâlindeki beyanda geçen “ânestüm” fiili, bilme anlamınadır”.
Veya ateşin başında bir kılavuz bulurum. Bu beyandan Hz. Müsânın karşısına birçok yol çıktığı, gitmesi gereken yolu bilemediği ve veya ateşin başında bana yolu gösterecek ve işaret edecek bir kılavuz bulurum dediği şeklinde bir anlam çıkmaktadır. Ya da Müsâ (a.s.) (gitmesi gereken) yolu şaşırıp döndükten sonra bu cümleyi söylemiş de olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
` “Kabestu minhu nâran, akbis kabsen, fe akbeseni” ( a Lus içe. 2.5) kelimele-
---
Dipnotlar:
ri kullanılır. “Akbeseni” “bana ondan bir parça verdi” demektir. İbnü'l-Arâbi der ki: Arapça'da “kabeseni nâran ve mâlen ve akbeseni ilmen” (ixte i, Yu, f é 422) tabirleri kullanılır. “Akbesenî nâran ve målen” O, bana ateş ve mal verdi. “Akbeseni ilmen” ise o bana ilim verdi demek olur. Fiil bazan başında elif olmadan da kullanılır. “Evlilik çağma gelinceye kadar yetimleri deneyin; eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin”. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi T-Kurün, s. 277.
Tâhâ 20:10
(Hz. Müsâ Kıssası] Müsâ ile ilgili bilgi sana erişti mi? Hani o bir ateş görmüş. Âyetin metninde geçen ilk ifade görünüşü itibariyle bir soru ve istifhamdır. Ancak kastedilen mâna “icâb”tır, yani Müsâ ile ilgili bilgi sana erişti demektir. Öte yandan bu “icâb”ın ne anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam “sana erişti mi?” meâlindeki cümleyi şöyle açıklamışlardır: Müsiâ ile ilgili bilgi sana erişmedi ama erişecek, sonra yüce Allah ona Müsiâ ile ilgili bilgiyi ve onun haberini bildirmiş ve haber vermiştir. Bazıları bu beyana şu anlamı vermiştir: Müsâ ile ilgili bilgi sana erişti mi? Bu konuda kitaplarında yer alan haberleri kendilerine bildiresin ve bu, senin risâlet ve nübüvvetine bir delil olsun diye O'nunla ilgili bilgiler sana erişti.
Ve ailesine şöyle demişti: Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim. Âyetin metninde geçen “ânestü” fiilinin gördüm mânasına geldiğini söyleyenler olduğu gibi, “bildim” anlamında olduğunu ifade edenler de vardır. Belki ondan size bir kor parçası getiririm. Bu âyet-i kerimede Hz. Müsâ'nın bu sözleri hangi halde ve ne zaman söylediği belirtilmemektedir. Fakat bir başka âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: Müsâ bu süreyi doldurup ailesiyle birlikte yolda giderken Tür tarafında bir ateş gördü”. Bu cümle bize Müsâ'nın ateşi gördüğünde sefere çıktığını ve yolculuk halinde olduğunu göstermektedir. Hz. Müsâ aynı âyette “belki oradan bize bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm” meâlindeki beyan geçmektedir. Bu ifade bize söz konusu olayın havaların soğuk olduğu kış günü gerçekleştiğini belirtmektedir. Çünkü Hz. Müsâ “ısınmanız için” meâlindeki ifadeyi kullanmaktadır.
ISJEbü Avsece âyetin metninde yer alan “el-kabes” kelimesinin ateş anlamına geldiğini, “el-akbâs” sözcüğünün bunun çoğulu olduğunu söylemiştir. “kabese, yakbisu, kabsen” kullanımında “kabese” ateş getirdi demektir. “İkbisni nâran” bana ateş ver anlamına gelir. “İktebestu” öğrendim anlamına da gelir. Aslında “iktibâsü'l-ilm”, yani ilim alma mânası “iktibâsü'n-nâr”, yani ateş alma anlamına gelir. Çünkü ilim bir ışıktır, ateş de bir ışıktır. Arapçada “akbestuke” (uii) “sana öğrettim” demektir. “İktebestu” ) fiili ateş veya bilgi istedim demektir”, İbn Kuteybe “ânestü” fiilinin “gördüm” anlamına geldiğini söyleyerek şu açıklamayı yapmıştır. Bu fiil bir başka âyette bildim anlamına da gelir: “Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz” meâlindeki beyanda geçen “ânestüm” fiili, bilme anlamınadır”.
Veya ateşin başında bir kılavuz bulurum. Bu beyandan Hz. Müsânın karşısına birçok yol çıktığı, gitmesi gereken yolu bilemediği ve veya ateşin başında bana yolu gösterecek ve işaret edecek bir kılavuz bulurum dediği şeklinde bir anlam çıkmaktadır. Ya da Müsâ (a.s.) (gitmesi gereken) yolu şaşırıp döndükten sonra bu cümleyi söylemiş de olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
` “Kabestu minhu nâran, akbis kabsen, fe akbeseni” ( a Lus içe. 2.5) kelimele-
---
Dipnotlar:
ri kullanılır. “Akbeseni” “bana ondan bir parça verdi” demektir. İbnü'l-Arâbi der ki: Arapça'da “kabeseni nâran ve mâlen ve akbeseni ilmen” (ixte i, Yu, f é 422) tabirleri kullanılır. “Akbesenî nâran ve målen” O, bana ateş ve mal verdi. “Akbeseni ilmen” ise o bana ilim verdi demek olur. Fiil bazan başında elif olmadan da kullanılır. “Evlilik çağma gelinceye kadar yetimleri deneyin; eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin”. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi T-Kurün, s. 277.
Tâhâ 20:11
Onun yanına geldiğinde kendisine vahiy nidasıyla “ey Müsâ!” diye seslenildi. İyi bil ki ben, evet yalnız ben senin Rabb'inim; artık pabuçlarını çıkar. Bazıları Allah Teâlânın Müsâ'ya (a.s.) pabuçlarını çıkarmasını emretmesi onların murdar bir hayvan derisinden yapılmış olmasındandı demiştir. Kimi de şöyle bir yorum yapmıştır: Cenâb-ı Hakk'ın ona pabuçlarını çıkarmasını emretmesi, ayaklarının vadinin bereketine temas etmesi ya da bereketini alması amacına mâtuftu. Başka bazıları da bunun emredilmesi, Allah Teâlâ karşısında tevazu içinde olması ve O'na boyun eğmesi içindi demişlerdir. Çünkü pabuç giymek övünülen fiillerdendir. Yüce Allah ona bunu emretti ki daha çok boyun eğsin ve daha çok mütevazi olsun. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah'ın ona pabuçlarını çıkarmasını neden emrettiğini açıklama hakkımız yoktur. Zira Allah Teâlâ herhangi bir sebebe dayanmaksızın da ona bunu emredebilir. [ ] Allah Teâlâ bunu şundan dolayı emretmiştir ya da herhalde başka bir sebepten dolayı ya da herhangi bir sebebe dayanmaksızın emretmiştir diyemeyiz. Bütün bunlar Allah Teâlâ'ya karşı şahitlik yapmak anlamına gelir.
Çünkü şu anda kutsal vadide, Tuvâdasın. Âyet metninde geçen “elmukaddes” temiz demektir. Yüce Allah'ın o vadiye “mukaddes”, yani temiz demesi orada kendisinden başka hiçbir kimseye ibadet edilmemiş olmasından dolayı olabilir. Ya da o vadiye “mukaddes” demesi, -mescitler, harem-i şerif ve başka yerler gibi bazı mekânlara özel bir fazilet vermesi örneğinde olduğu gibi- orada yapılacak ibadetin veya başka bir fiilin fazileti dolayısıyla oraya has bir özellikten ötürü de olabilir.
Tuvâ kelimesi bazılarına göre “vatıe'l-arda” tabirinden türemiştir. Mânası, mübarek vadiye yalınayak bastı demektir”, Bazıları tuvâ kelimesine iki kez kutsal olmuştur anlamı vermiştir. Bu görüş Hasan-ı Basrf'ye aittir”. Başka bazıları Tuvâ kelimesinin “yutvâ mesiruhü” cümlesi yürüyüşü dürülüp büküldü deyiminden türediğini söylemişler ve buna benzer açıklamalar yapmışlardır. Fakat en isabetli olanı, işin içyüzünü bilmedikçe Mücâhid b. Cebr, Tefsir, s. 460 (Mücâhid şöyle der: Arapçada “tas Hali J! İbi tefsir yapmamaktır (tevakkuf). Çünkü bunlar onların kitaplarmda bulunan haberlerdir ve Hz. Peygambere bildirilmesi, onlara karşı peygamber olduğuna delil olsun ve bunu kanıtlasın diyedir. Tefsir edilmesinde hataya düşme ve gerçeği değiştirme korkusu vardır. Onların kitaplarında yazan değiştiği takdirde bu haber onlara karşı Resül-i Ekrem'in peygamberliğini destekleyen bir delil ve bunu gösteren bir kanıt olmaz. Bundan dolayı bu konuda görüş beyan etmemek daha evladır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
BİS e ül” denir. Mânası; Kâbe'ye yalınayak girdiği gibi bereketinden dolayı o vadiye yalınayak girdi şeklindedir). o Hasan-ı Basri, Tefsir, II, 116. Bunu Mücâhid de söyler (bk. Taberi, Câmi'w'-beyân, XVI,
Tâhâ 20:12
Onun yanına geldiğinde kendisine vahiy nidasıyla “ey Müsâ!” diye seslenildi. İyi bil ki ben, evet yalnız ben senin Rabb'inim; artık pabuçlarını çıkar. Bazıları Allah Teâlânın Müsâ'ya (a.s.) pabuçlarını çıkarmasını emretmesi onların murdar bir hayvan derisinden yapılmış olmasındandı demiştir. Kimi de şöyle bir yorum yapmıştır: Cenâb-ı Hakk'ın ona pabuçlarını çıkarmasını emretmesi, ayaklarının vadinin bereketine temas etmesi ya da bereketini alması amacına mâtuftu. Başka bazıları da bunun emredilmesi, Allah Teâlâ karşısında tevazu içinde olması ve O'na boyun eğmesi içindi demişlerdir. Çünkü pabuç giymek övünülen fiillerdendir. Yüce Allah ona bunu emretti ki daha çok boyun eğsin ve daha çok mütevazi olsun. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah'ın ona pabuçlarını çıkarmasını neden emrettiğini açıklama hakkımız yoktur. Zira Allah Teâlâ herhangi bir sebebe dayanmaksızın da ona bunu emredebilir. [ ] Allah Teâlâ bunu şundan dolayı emretmiştir ya da herhalde başka bir sebepten dolayı ya da herhangi bir sebebe dayanmaksızın emretmiştir diyemeyiz. Bütün bunlar Allah Teâlâ'ya karşı şahitlik yapmak anlamına gelir.
Çünkü şu anda kutsal vadide, Tuvâdasın. Âyet metninde geçen “elmukaddes” temiz demektir. Yüce Allah'ın o vadiye “mukaddes”, yani temiz demesi orada kendisinden başka hiçbir kimseye ibadet edilmemiş olmasından dolayı olabilir. Ya da o vadiye “mukaddes” demesi, -mescitler, harem-i şerif ve başka yerler gibi bazı mekânlara özel bir fazilet vermesi örneğinde olduğu gibi- orada yapılacak ibadetin veya başka bir fiilin fazileti dolayısıyla oraya has bir özellikten ötürü de olabilir.
Tuvâ kelimesi bazılarına göre “vatıe'l-arda” tabirinden türemiştir. Mânası, mübarek vadiye yalınayak bastı demektir”, Bazıları tuvâ kelimesine iki kez kutsal olmuştur anlamı vermiştir. Bu görüş Hasan-ı Basrf'ye aittir”. Başka bazıları Tuvâ kelimesinin “yutvâ mesiruhü” cümlesi yürüyüşü dürülüp büküldü deyiminden türediğini söylemişler ve buna benzer açıklamalar yapmışlardır. Fakat en isabetli olanı, işin içyüzünü bilmedikçe Mücâhid b. Cebr, Tefsir, s. 460 (Mücâhid şöyle der: Arapçada “tas Hali J! İbi tefsir yapmamaktır (tevakkuf). Çünkü bunlar onların kitaplarmda bulunan haberlerdir ve Hz. Peygambere bildirilmesi, onlara karşı peygamber olduğuna delil olsun ve bunu kanıtlasın diyedir. Tefsir edilmesinde hataya düşme ve gerçeği değiştirme korkusu vardır. Onların kitaplarında yazan değiştiği takdirde bu haber onlara karşı Resül-i Ekrem'in peygamberliğini destekleyen bir delil ve bunu gösteren bir kanıt olmaz. Bundan dolayı bu konuda görüş beyan etmemek daha evladır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
BİS e ül” denir. Mânası; Kâbe'ye yalınayak girdiği gibi bereketinden dolayı o vadiye yalınayak girdi şeklindedir). o Hasan-ı Basri, Tefsir, II, 116. Bunu Mücâhid de söyler (bk. Taberi, Câmi'w'-beyân, XVI,
Tâhâ 20:13
Bu ilâi beyan ben ya risâlet ve nübüvvet vererek ya da başka lütuflarda bulunarak seni seçtim anlamındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ben seni kendim için seçip yetiştirdim”. Allah Teâlâ bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Gerçekten o ihlaslı biriydi”. Cenâb-ı Hak ona bazı özellikler vererek zatı için ihlaslı kılmıştı. Şimdi vahyedilecek olana kulak ver. Bu beyan Müsâ'ya yapılan seslenmenin vahiy seslenmesi olduğunu gösterir. Söz konusu seslenme de “Onun yanına geldiğinde kendisine ey Müsâ?” diye seslenildi”? cümlesinde sözü geçen seslenmedir.
© Oss: shall e315 oit sö!
Tâhâ 20:14
15714. lim ben, Yalnız ben Allah'ım. Benden başka tanrı yoktur. O halde bana kulluk et, beni hatırında tutmak için namazı kıl”
Kuşkusuz ben, yalnız ben Allah'ım. Benden başka tanrı yoktur. O halde bana kulluk et. Âyetin mânası açıktır. Yüce Allah'ın resüllerine ilk emri böyle olmuştur.
Beni hatırında tutmak için namazı kıl. Bazıları bu beyanı, beni zikreden bir kul olman için namaz kıl diye açıklamışlar ve şöyle devam etmişlerdir: Kişinin Rabb'ini en çok belirttiği yer namazdır. Çünkü namaz başından sonuna kadar Allah'ı anmaktan ibarettir. Bundan dolayı namaza Rabbe gizlice sesleniş denilmiştir. Ya da bu beyan, Ey Müsâ! Beni hatırında tutmak için namaz kıl diye de açıklanabilir. Bazıları da onu şöyle açıklamıştır: Unutup da hatırladığın zaman namaz kıl. Sahih olup olmadığını bilmiyoruz ama Hz. Peygamber'in böyle söylediği ve delil olarak bu âyeti okuduğuna dair haberler nakledilmiştir. Bu beyanın, beni anmayı istemek için namaz kıl mânasında olması da muhtemeldir. İbn Kuteybe ise bu beyana şu anlamı vermiştir: “Beni anmak için namaz kıl, (ES Vegye TEE 1.3 AAFO
Tâhâ 20:15
Onun vaktini herkesten gizlemiş olsam da. Hasan-ı Basri âyet metnindeki “ekâdü” fiilinin sıla olduğunu belirttikten sonra şunları belirtmiştir: Sanki Allah Teâlâ “Kıyâmet gelecektir. Ben onun vaktini (herkesten) gizliyorum” demiştir. Übey b. Kâb'ın mushafında âyet şöyledir: “yati i ii U ği ek ye” (inne's-sâ'ate âtiyetün ekâdü ihfihâ min nefsi”, yani onun vaktini kendi nefsimden gizlemiş olsam da kıyâmet mutlaka gelecektir”. Öte yandan “min nefsi” iki mânaya muhtemeldir. Birincisi: Yarattıklarımdan demektir. “Nefs” kelimesi yüce Allah'ın zatına nispet edildi diye zatının anlaşılması gerekmez. Cenâb-ı Hak, zatını insanlardan gizlemiş olduğu için “rühi” yani benim ruhumu” ve “râhunâ” ), yani bizim ruhumuzu” kelimelerinden zatının anlaşılması gerekmediği gibi bundan da gerekmez. Aksine yarattıkları anlaşılır. Buna göre “min nefsi” kelimesinden de zatı anlaşılmaz. İhtimallerden biri budur. En doğrusunu Allah bilir.
ISJİkinci ihtimale göre “min nefsi” seçkin kullarımdan demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Melekler, nebiler ve resüller gibi katımda değer ve mertebeleri yüksek olmasına rağmen onu seçkin kullarımdan gizlerim. Çünkü dünya hükümdarlarının âdeti, sırlarını üst düzey maiyetlerinden gizlememek, aksine onlara açmaktır. Allah Teâlâ ise, en doğrusunu O bilir ya, kıyâmetin haberini seçkin ve özel kullarından gizlediğine göre onların dışında bulunanlardan nasıl gizlemez! Netice olarak onları kendi nefsine nispet etmesi onların değerlerinin büyüklüğünden ve makamlarının üstünlüğündendir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”, Allaha yardım etmek mümkün değildir. “Eğer Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder” ya da “Allah'ın dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder” veya “Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar” meâlindeki beyanlar da böyledir. Allah aldatılamaz. Fakat onlar Allah'ın dostlarını vb. kimseleri aldatmaya kalkışıyorlar. Onu kendi nefsimden gizliyorum meâlindeki beyan da böyledir. “Nefsi” kelimesinden maksat, özel kullarımdan ve yarattıklarımın seçkin olanlarından demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Bütün bu açıklamalar “ekâdü” fiilinin ibareden düşürülmesi ve zâid olarak kabul edilmesi ihtimaline göredir.
“Ekâdü” fiilinin mânaya ilâve edilmesi durumunda da iki ihtimal ortaya çıkar. Birincisi: “Kâde” fiili istedi mânasına olur. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Onu gizlemek istiyorum. Böylesi Arap dilinde bilinen bir husustur. İkinci ihtimale göre fiil yaklaştı anlamında olur. Yaklaşma mânası da Arap dilinde kullanılır ve bu durum yaygındır. “Kâde” fiili bir şeyin yaklaştığını vurgulama anlamındadır. “Kâdetiş-şemsü en tatlua”, yani güneş doğmak üzereydi veya “Kâdetiş-şemsü en tağrube”, yani güneş batmak üzereydi. Bu cümle güneşin doğmaya veya batmaya yaklaştığı anlamına gelir. “Kidtü en eskuta” (ki-i öl Dıs), yani az kalsın düşecektim, düşmeme az kalmıştı demek olur. Yoksa senin düşmek istediğin anlamına gelmez. Kelimenin anlamı bu olduğuna göre Allah Teâlâ bu ifadeyi -en doğrusunu Allah bilir ya- kıyâmetin dehşetinin büyüklüğünü beyan etmek için söylemiş olur. Yani Allah Teâlâ onu neredeyse kendisinden gizlemiştir başkasından nasıl gizlemez demek olur?
İbn Abbâs da bu açıklamamıza yakın şeyler söylemiş ve şu anlamı vermiştir: Onu neredeyse kendimden gizleyeceğim, o halde nasıl olur da size açıklarım©, yani kıyâmetin vaktini benim dışımda kimseye asla açıklamam“, Öyle anlaşılıyor ki İbn Abbâs Arap dili açısından “açıklama” (izhar) yerine “gizleme” (ihfâ) fiilinin kullanılmasını caiz görmektedir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Onlar azabı gördükleri vakit pişmanlıklarını içlerinde saklayacaklar”. Âyette geçen gizlendiler anlamındaki “eserrü” fiil, “ezharü”, yani açığa vurdular mânasındadır. “Açığa vurma” kullanılacak yerde “gizleme” ve “saklama” Janlamındaki fiil kullanıldığı için (bilginler) “ihfâ” gizleme kökünün her iki yerde kullanıldığını görmüşlerdir. Ebü Avsece âyette geçen “uhfihâ”, yani gizleyeceğim anlamındaki fiile “uzhiruhâ” açığa çıkaracağım mânası vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Her bir kişinin yapıp ettiğinin karşılığını görmesi için kıyâmet mutlaka gelecektir. Yani kıyâmetin vaktini bu yüzden, her bir kişi yapıp ettiğinin karşılığını görsün diye gizliyorum. Çünkü kıyâmetin vakti, herkesin ayan beyan göreceği ve bileceği derecede açık olsaydı karşılık görmeye değil, cezayı savuşturmaya vesile olurdu. Çünkü fertler bir başkasının yapıp ettiklerinden dolayı başlarına gelen azabı görürlerse kendileri de o fiili işlemekten kaçınırlar. Kişi, bir başkasının çalışıp çabalamasından dolayı elde edeceği sevabı görürse onun aynısını yapmak ister. Bütün bunlar, ceza değil, cezayı savuşturma açısından olur. Allah Teâlâ kıyâmetin vaktini, gelecek cezayı savuşturma olsun diye değil, ceza ve imtihan için gizlediğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Ey iman edenler! Allaha yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır” (Muhammed, 47/7). “İnsanlardan bazıları da vardır ki inanmadıkları halde “Allaha ve âhiret gününe inandık derler. Akıllarınca Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya kalkışıyorlar”. © İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü 'l-Mesâhif, s. 201. bk. Ali b. Ebü Talha, Tefstru İbn Abbâs, s. 343. (5 5 isl ys şi Y) cümlesi (as! ie gibi Y 55) “Onun hakkında benim dışımda kimseye bilgi vermem” şeklindedir.
Tâhâ 20:16
Ona, yani kıyâmete inanmayan ve kendi tutkularının peşinden gidenler sakın seni ona inanmaktan alıkoymasın, sonra sen de helâk olursun! Bunlar, -en doğrusunu Allah bilir ya- sana getirecekleri birtakım delillerle sakın seni ona inanmaktan alıkoymasınlar. İnsan bazan herhangi bir şeyi kendisine sunulan nedenler ve karşısına dikilen şüphelerle kabul etmekten kaçınabilir. Bu durum, söz konusu nedenleri ve şüpheleri açıklama ve beyan yardımıyla engelleyemediği takdirde gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyan şu anlama gelir: Kıyâmete inanmayan ve zikrettiğimiz nedenler ve şüphelerle onu yalanlamakta kendi tutkularının peşinden gidenler sakın seni ona inanmaktan alıkoymasın! Eğer seni inanmaktan çevirirse sen de helâk olursun.
Âyet-i kerimede hitap her ne kadar Resül-i Ekreme ise de -ona hitap edilen birçok âyeti tefsir ederken belirttiğimiz üzere- mümin olan herkesedir.
Ebü Avsece der ki: “Terdâ” “helâk olursun demektir. Bu kökten türeme olan “erdâhu” helâk etti anlamına gelir. Bir kimse kuyuya düştüğünde veya bir duvardan yere çakıldığında “teraddâ er-racülü” denilir. “Raddeytühü” “Ona elbise giydirdim” veya “irtedeytü” “elbise giydim” demektir. “Teraddeytü” de aynı anlama gelir.
Tâhâ 20:17
Nedir o sağ elindeki, ey Müsâ? Hz. Müsâ yüce Allah kendisine Nedir o sağ elindeki ey Müsâ? diye sorarken neyi kastettiğini anlamamış, elindeki nesnenin adını mı, yoksa onunla ne iş yaptığını mı sorduğunu kavrayamamıştı. Çünkü cevaben Dedi ki: “O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim, ona başkaca ihtiyaçlarım da var? Öte yandan Hasan-ı Basri şu açıklamayı yapmıştır: Allah Teâlâ Müsâ'nın elindekinin asâ olduğunu biliyordu. Fakat onun bir yılan değil asâ olduğunu vurgulamak istemiş ve böylece elindeki asânın kendisine verilen bir mücize olduğunun görülmesini ve böyle bilinmesini murad etmişti. Ya da Allah Teâlâ bu sözle onu uyarıp dikkatini çekmek istemiş ve onun eline aldığı zaman bir asâ olarak aldığının bilinmesini hedeflemişti. Buradan da söz konusu asâ yılana dönüştüğü zaman, Allah'ın kendisine verdiği mücize sayesinde yılana dönüştüğünün, yoksa o gün bir yılan olmadığının bilinmesini istemişti. En doğrusunu Allah bilir. Ona dayanırım. Yani yürürken ondan yardım alırım. Onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Yani yaprakları dökülsün de koyunlarım yesin diye onunla ağaçlara vururum. “Ehuşşü” fiiliyle aynı kökten “el-heşşü” kelimesi cömert, onurlu anlamına gelir. “el-Beşşü” ise “el-beşâşe” Giu) kökündendir. Âyette yer alan “meârib” ihtiyaçlar anlamına gelir. “el-İrbu” kelimesi de ihtiyaç demektir. “el-Ârâb” çoğuldur Arapça'da “erabtüş-şeye” cümlesi onu parçalara ayırdım demektir.
Nedir o sağ elindeki, ey Müsâ? Dedi ki: O benim asâmdır. Bu cümle şunu ifade ediyor: Bir kimseye herhangi bir soru sorulursa, soruya muhatap olan kişi, soruyu soranın sorduğu sorunun cevabını bildiğini bilse bile yine de c soruya cevap vermelidir. Çünkü Müsâ (a.s.) Rabb'inin elinde olan şeyin ne olduğunu kendisinden daha iyi bildiğini biliyordu. )Cenâb-ı Hak, Müsâ'ye elindekinin ne olduğunu sorduğu zaman Ey Rabb'im! Onun ne olduğunu ser benden daha iyi biliyorsun, demedi. Fakat sorduğu soruya cevaben ve emrin: yüceltmek için O benim asâmdır dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Nedir o sağ elindeki, ey Müsâ?” ifadesi, bize asânm sağ elde tutulacağın:
göstermektedir.
Tâhâ 20:18
Nedir o sağ elindeki, ey Müsâ? Hz. Müsâ yüce Allah kendisine Nedir o sağ elindeki ey Müsâ? diye sorarken neyi kastettiğini anlamamış, elindeki nesnenin adını mı, yoksa onunla ne iş yaptığını mı sorduğunu kavrayamamıştı. Çünkü cevaben Dedi ki: “O benim asâmdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim, ona başkaca ihtiyaçlarım da var? Öte yandan Hasan-ı Basri şu açıklamayı yapmıştır: Allah Teâlâ Müsâ'nın elindekinin asâ olduğunu biliyordu. Fakat onun bir yılan değil asâ olduğunu vurgulamak istemiş ve böylece elindeki asânın kendisine verilen bir mücize olduğunun görülmesini ve böyle bilinmesini murad etmişti. Ya da Allah Teâlâ bu sözle onu uyarıp dikkatini çekmek istemiş ve onun eline aldığı zaman bir asâ olarak aldığının bilinmesini hedeflemişti. Buradan da söz konusu asâ yılana dönüştüğü zaman, Allah'ın kendisine verdiği mücize sayesinde yılana dönüştüğünün, yoksa o gün bir yılan olmadığının bilinmesini istemişti. En doğrusunu Allah bilir. Ona dayanırım. Yani yürürken ondan yardım alırım. Onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Yani yaprakları dökülsün de koyunlarım yesin diye onunla ağaçlara vururum. “Ehuşşü” fiiliyle aynı kökten “el-heşşü” kelimesi cömert, onurlu anlamına gelir. “el-Beşşü” ise “el-beşâşe” Giu) kökündendir. Âyette yer alan “meârib” ihtiyaçlar anlamına gelir. “el-İrbu” kelimesi de ihtiyaç demektir. “el-Ârâb” çoğuldur Arapça'da “erabtüş-şeye” cümlesi onu parçalara ayırdım demektir.
Nedir o sağ elindeki, ey Müsâ? Dedi ki: O benim asâmdır. Bu cümle şunu ifade ediyor: Bir kimseye herhangi bir soru sorulursa, soruya muhatap olan kişi, soruyu soranın sorduğu sorunun cevabını bildiğini bilse bile yine de c soruya cevap vermelidir. Çünkü Müsâ (a.s.) Rabb'inin elinde olan şeyin ne olduğunu kendisinden daha iyi bildiğini biliyordu. )Cenâb-ı Hak, Müsâ'ye elindekinin ne olduğunu sorduğu zaman Ey Rabb'im! Onun ne olduğunu ser benden daha iyi biliyorsun, demedi. Fakat sorduğu soruya cevaben ve emrin: yüceltmek için O benim asâmdır dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Nedir o sağ elindeki, ey Müsâ?” ifadesi, bize asânm sağ elde tutulacağın:
göstermektedir.
Tâhâ 20:19
19. “Allah buyurdu: “Onu yere at ey Müsâ
20. “Hemen attı. Bir de ne görsün, o akıp giden bir yılan oluvermiş!”
Tâhâ 20:20
19. “Allah buyurdu: “Onu yere at ey Müsâ
20. “Hemen attı. Bir de ne görsün, o akıp giden bir yılan oluvermiş!”
Tâhâ 20:21
Allah buyurdu: “Onu yere at ey Müsâ!? Hemen attı. Bir de ne görsün o akıp giden bir yılan oluvermiş! Hz. Müsânın asâyı yılana çevirip kend mücizesi olarak göstermesi, muhtemelen firavun kavminin sihirin bu türünde maharetli ve bilgili olması, Müsâ'nın da onlara mücizeyi usta ve bilgili olduk ları bir konuda göstermek istemesinden kaynaklanmış olabilir. Böylece göster diği mücizenin onların güçleri ve kapasiteleri dışında olması sebebiyle beşer değil, semavi ve rabbâni bir mücize olduğunun bilinmesini amaçlamış olabilir Çünkü Allah Teâlâ, mücize yaptığı alâmetleri ve peygamberlerinin peygam: berliklerini desteklemek için işaret kıldığı mücizeleri, sırf beşerin gücü ve ka pasitesi dışında kılmıştır ki bunların beşeri sihir ve kehanet değil semâvi ve rabbâni olduklarını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir.
Allah, “Tut onu ve korkma, biz onu hemen eski asâ haline döndüreceğiz buyurdu. Müsâ (a.s.) elindeki asâsı yılana dönüşünce korkmuştu. Bu husus bir başka âyette meâlen şöyle anlatılır: “Müsâ atıp da onu yılan gibi kımıldanır görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı”. İşte tam o sırada yüce Allah Tut onu ve korkma diye ona hitap etmiş ve asâyı tekrar eski asâ haline çevireceğini bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:22
Şimdi de elini koynuna sok, bir hastalık yüzünden olmaksızın, bir başka mücize olarak bembeyaz çıkacaktır. Allah Teâlâ bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın” Bu ifade birinciyi tefsir etmektedir. Âyetin metninde geçen “min gayri süin” ifadesini müfessirlerin geneli alaca hastalığı yüzünden olmaksızın diye tevil etmişlerdir“. Sanki onlar, insanın herhangi bir tarafında beyazlık iyice belirip vücudunun başka yerlerine benzememesinin tek sebebi sanki alaca hastalığı imiş gibi bir kanaat taşıyorlardı. Bundan dolayı yüce Allah bir hastalık yüzünden, alaca hastalığından olmaksızın ifadesini kullanmıştır. Bir başka mücize olarak, yani asâ mücizesi dışında bir başka mücize olarak demektir. “Min gayri süin” cümlesinin sende herhangi bir âfet, kusur ve rahatsızlık verici durum söz konusu olmaksızın, anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü insan vücudunun bir kısmında meydana gelen değişiklik, ancak bedeni sakatlayan bir kusur ve âfetten kaynaklanır. İşte bundan dolayı yüce Allah, bu beyazlığın bedeninde olan bir hastalık, kusur ve kendisinde bulunan rahatsızlık verici bir şeyden dolayı olmadığını, fakat elinden göstermek istediği bir mücize sebebiyle olduğunu Hz. Müsâya haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:23
23. “Böylece sana büyük mücizelerimizden bir kısmını göstermiş olalim.
Böylece sana büyük mücizelerimizden bir kısmını göstermiş olalım. Bazıları elde gösterilen mücizenin asâda gösterilenden daha büyük olduğunu, çünkü onların yaptıkları büyünün sadece asâlarda ve iplerde olduğunu, bunun dışında yapılmadığını söylemişlerdir. Hz. Müsâ (a.s.) onlara bilmedikleri ve vâkıf olmadıkları bir mücize gösterdi ki bunun büyü olmadığını, aksine kendilerine gösterdiği olayın Allah Teâlâ'nm yarattığı bir mücize oldugunu anlasınlar. Asâ mücizesinin yed-i beyzâ (beyaz el) mücizesinden daha büyük olması da mümkündür. Çünkü onlar asâ üzerinde sihir yapmakta bilgi ve vuküfiyet sahibi kimselerdi. Hz. Müsâ'nın asâsının onların gücü, bilgileri ve vuküfiyetleri çerçevesinin üstüne çıkması Hz. Müsâ'nın getirdiğinin büyü değil yüce Allah'tan gelen bir mücize olduğunu gösterir. Çünkü bir kimsenin herhangi bir şey hakkındaki bilgi ve vuküfiyetinin fazlalığı, ancak bu konuda o tür üzerinde bilgisi ve vuküfiyeti olanları geride bırakmasından anlaşılır. Bu da ancak, ilgili konuda hiçbir bilgisi olmayanları geçmesiyle ortaya çıkmaz. İşte EI Hiz. Müsâ'nın (a.s.) asâsının durumu da aynen böyledir. JBu beyanda sözü edilen “büyük mücizeler” “Andolsun biz Müsâ'ya açık seçik dokuz âyet verdik” mâlindeki beyanda sözü edilen dokuz mücizedir. Çünkü Hz. Müsâ'nın dokuz mücize dışında da mücizeleri vardı, fakat bu dokuzu en büyük olanlarıydı. Ya da bu beyanda geçen “büyüklük” sıfatı, herhangi bir mücizeye mahsus değildir, fakat bütün mücizeleri büyük olarak nitelenebilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktü”, Burada geçen “büyüklük” onun bütün mücizelerini büyüklük ve azametle niteleme anlamındadır. Şu ilâhi beyan da buna bir örnektir: “Hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz”, Burada da kullanılan ifade, baba ve oğullardan her birinin diğerine göre daha faydalı olduğu belirtilmek için gelmiştir. Birinci de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Andolsun biz Müsâ'ya açık seçik dokuz âyet verdik. Haydi İsrâiloğulları'na sor; Müsâ onlara geldiğinde Firavun ona, ‘Ey Müsâ demişti, ‘Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyo“Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz”.
Tâhâ 20:24
Firavun'a git, çünkü o sınırı çok aştı. Âyetin metninde geçen “tuğyân” (dratt) kelimesi bir kimsenin belirlenen sınırı aşması anlamına gelir. Firavun için de böyle belirlenmiş bir sınır vardı. O her hususta sınırı aşmış ve nefsi için kendisinin Rab olduğunu iddia etmişti. Zira “Ben sizin en yüce Rabb'inizim!”” demişti.
Tâhâ 20:25
Müsâ “Rabbim” dedi, kalbime genişlik ver. Hz. Müsâ Rabb'inden kalbine genişlik vermesini diledi. Allah Teâlâ Hz. Muhammed için de şöyle bir beyanda bulundu: Senin kalbini açıp genişletmedik mi? Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?”. Bu beyanda Hz. Muhammed'in kalbini açıp genişlettiğini açıkladı. Öte yandan peygamberlerin kalplerinin genişletilmesi, üzerlerine yüklenen nübüvvet ve risâlet yükünü taşıyabilmeleri için yapılmıştır diye açıklanabilir. Böylece kalplerinin geniş olması, kendilerine verilen görevi ifa edebilme ve yerine getirebilme gücü bulmaları amacına mâtuf olur. Ya da Hz. Müsâ, peygamberler kavimlerini Allah'ın dinine davet ettikleri zaman davet ettikleri kimseler kendilerini yalanladıklarında Allah için kızdıkları ve buna üzüldükleri için kalbine genişlik verilmesini istemiş de olabilir. Çünkü öfkeleri ve hüzünleri risâlet görevini yerine getirmelerine engel olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabb'im! Doğrusu beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum”?. Bu âyette Allah Teâlâ, Müsânın (a.s.) kavmi kendisini yalancılıkla suçlaması durumunda göğsünün daralmasından ve dilinin dolaşmasından korktuğunu ve bu yüzden kalbine genişlik vermesini ve dilindeki düğümü çözmesini Rabbinden diledi. Rabbim kalbime genişlik ver beyanını bazı müfessirlerin “kalbimi yumuşat” diye açıklamaları da muhtemel anlamlarından biridir. Çünkü peygamberler aynı olay karşısında birbirine zıt iki tavrı göstermekle imtihan olmuşlardır. Bu, kavimlerinin kendilerini yalancılıkla suçlamaları halinde Allah için gazap etmekle ve yalanlamaları neticesinde başlarına gelen azaptan dolayı da onlara acımakla ve merhamet etmekle gerçekleşir. Birbirine zıt olan bu iki tavrı göstermek peygamberlere mahsus bir haldir. Hz. Müsâ'nın Rabbinden kalbine genişlik vermesini dilemesi, bu iki tavrı gösterebilmesi, yani Allah için gazap etmeyi ve kavmine merhamet etmeyi başarabilme amacına yönelik de olabilir.
Tâhâ 20:26
İşimi bana kolaylaştır. Bu beyanda sözü edilen işinin, risâleti tebliğ etme görevi ve onu yerine getirmesi anlamına gelmesi ihtimal dâhilindedir. Ya da Hz. Müsâ'nın Cenâb-ı Hakk'ın kendisine emrettiği ve yasakladığı bütün hususlarda ondan kolaylık dilemiş olması da mümkündür.
Tâhâ 20:27
Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Bu beyanın belirttiğimiz şu mânaya ihtimali vardır. Müsâ (a.s.) çok öfkelenince dili tutulur ve konuşma güçlüğü çekerdi. Bu hal sonunda onu konuşmaktan alıkoyardı. O mel'un da bunun korkudan kaynaklandığını zannederdi. Ya da Hz. Müsâ dilinden düğümün çözülmesini, dilinde konuşmasına engel olan bir rahatsızlık sebebiyle de dilemiş olabilir. Bu nedenle dilindeki o rahatsızlığın ve düğümlenmenin” çözülmesini dilemiş olabilir.
(SJMüfessirlerin açıklamalarına gelecek olursak onlar şöyle derler: Hz. Müsâ Firavun'un sakalını tutup suratına bir şamar atar. Böylece onu cezalandırmak ister. Bunun üzerine Firavun'un karısı, “Müsânın böyle davranması aklının ermemesi yüzündendir” der ve içi kor dolu bir leğenle içinde zinet eşyaları bulunan bir leğen getirilir. Müsâ tam içinde zinet eşyaları bulunan legeni almaya davranacakken Cebrâil elini, içine kor bulunan leğene kaydırır ve onu alıp ağzına atar. İşte Müsâ'nın dilinden çözmesini dilediği düğümlenme budur”. Fakat anlatılan bu olay, yüce Allah'tan böyle olduğuna dair bir vahiy gelmedikçe bilinemez. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:28
Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Bu beyanın belirttiğimiz şu mânaya ihtimali vardır. Müsâ (a.s.) çok öfkelenince dili tutulur ve konuşma güçlüğü çekerdi. Bu hal sonunda onu konuşmaktan alıkoyardı. O mel'un da bunun korkudan kaynaklandığını zannederdi. Ya da Hz. Müsâ dilinden düğümün çözülmesini, dilinde konuşmasına engel olan bir rahatsızlık sebebiyle de dilemiş olabilir. Bu nedenle dilindeki o rahatsızlığın ve düğümlenmenin” çözülmesini dilemiş olabilir.
(SJMüfessirlerin açıklamalarına gelecek olursak onlar şöyle derler: Hz. Müsâ Firavun'un sakalını tutup suratına bir şamar atar. Böylece onu cezalandırmak ister. Bunun üzerine Firavun'un karısı, “Müsânın böyle davranması aklının ermemesi yüzündendir” der ve içi kor dolu bir leğenle içinde zinet eşyaları bulunan bir leğen getirilir. Müsâ tam içinde zinet eşyaları bulunan legeni almaya davranacakken Cebrâil elini, içine kor bulunan leğene kaydırır ve onu alıp ağzına atar. İşte Müsâ'nın dilinden çözmesini dilediği düğümlenme budur”. Fakat anlatılan bu olay, yüce Allah'tan böyle olduğuna dair bir vahiy gelmedikçe bilinemez. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:29
Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârun'u. Hz. Müsâ Rabb'inden üzerine yüklenen yükün bir kısmını üstlensin diye kardeşi Hârun'u kendisine yardımcı ve danışman olarak vermesini dilemiştir. Zira vezirin hükümdara yüklenen yükün bir kısmını onun adına üstlenen kişi olduğu söylenir.
Ger İSİ De a 3i
Tâhâ 20:30
Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârun'u. Hz. Müsâ Rabb'inden üzerine yüklenen yükün bir kısmını üstlensin diye kardeşi Hârun'u kendisine yardımcı ve danışman olarak vermesini dilemiştir. Zira vezirin hükümdara yüklenen yükün bir kısmını onun adına üstlenen kişi olduğu söylenir.
Ger İSİ De a 3i
Tâhâ 20:31
Onunla gücümü peitin Onu da görevime ortak et. Bazıları âyetin metninde geçen “ezr?” kelimesine kuvvetimi ve sırtımı anlamı vermişlerdir. Bazıları da bu beyana şu anlamı vermiştir: Onunla bana yapacağın yardımı pekiştir. Âyet Hafsa mushafında bu şekildedir. Bazıları bunu Müsâ'nın ağzından çıkan bir haber olarak “eşdüd bihi ezr?”, yani onunla gücümü pekiştiririm şeklinde okumuşlardır. Diğer âyeti de “ve eşrikhu fiemri”, yani onu da görevime ortak ederim şeklinde okumuşlardır. Buna karşılık kırâat imamlarının geneline göre ilki dua, ikincisi dileme mânasındadır.
Ebü Avsece “üşdüd bihi ezri” cümlesine Onunla sırtımı güçlendir diye bir mâna vermiştir. Arapçada “âzertühü” kelimesi ona yardım ettim demektir. Aynı kökten gelen “tevâzerü” fiili de karşılıklı yardımlaştılar demektir. “İstevzertühü” ondan yardım diledim demektir. “Vezir” kelimesi de bu kökten alınmadır. İbn Kuteybe i ise yi der: “Ezr? sırtımı demektir. “Âzertü fulânen ale'll-emri” cümlesi bir kimseyi bir hususta güçlendirdim demektir. “Vâzertühü” ona vezir oldum demektir.
“Vizâre” kelimesi, yük anlamına gelen “vizr” kökünden türemedir. Sanki vezir sultanın üzerindeki yüklerin bir kısmını yüklenmekte ve onun üzerinden kaldırmaktadır”.
194 ISİMüsâ (a.s.) Rabb'inin kendisine verdiği risâlet görevinde ve onu ifa etmede kardeşini buna ortak etmek suretiyle yardımcı olmasını ve gücünü pekiştirmesini diledi. Yüce Allah da buna olumlu cevap vererek “Seni kardeşinle destekleyeceğiz” diye buyurdu.
Tâhâ 20:32
Onunla gücümü peitin Onu da görevime ortak et. Bazıları âyetin metninde geçen “ezr?” kelimesine kuvvetimi ve sırtımı anlamı vermişlerdir. Bazıları da bu beyana şu anlamı vermiştir: Onunla bana yapacağın yardımı pekiştir. Âyet Hafsa mushafında bu şekildedir. Bazıları bunu Müsâ'nın ağzından çıkan bir haber olarak “eşdüd bihi ezr?”, yani onunla gücümü pekiştiririm şeklinde okumuşlardır. Diğer âyeti de “ve eşrikhu fiemri”, yani onu da görevime ortak ederim şeklinde okumuşlardır. Buna karşılık kırâat imamlarının geneline göre ilki dua, ikincisi dileme mânasındadır.
Ebü Avsece “üşdüd bihi ezri” cümlesine Onunla sırtımı güçlendir diye bir mâna vermiştir. Arapçada “âzertühü” kelimesi ona yardım ettim demektir. Aynı kökten gelen “tevâzerü” fiili de karşılıklı yardımlaştılar demektir. “İstevzertühü” ondan yardım diledim demektir. “Vezir” kelimesi de bu kökten alınmadır. İbn Kuteybe i ise yi der: “Ezr? sırtımı demektir. “Âzertü fulânen ale'll-emri” cümlesi bir kimseyi bir hususta güçlendirdim demektir. “Vâzertühü” ona vezir oldum demektir.
“Vizâre” kelimesi, yük anlamına gelen “vizr” kökünden türemedir. Sanki vezir sultanın üzerindeki yüklerin bir kısmını yüklenmekte ve onun üzerinden kaldırmaktadır”.
194 ISİMüsâ (a.s.) Rabb'inin kendisine verdiği risâlet görevinde ve onu ifa etmede kardeşini buna ortak etmek suretiyle yardımcı olmasını ve gücünü pekiştirmesini diledi. Yüce Allah da buna olumlu cevap vererek “Seni kardeşinle destekleyeceğiz” diye buyurdu.
Tâhâ 20:33
Ta ki seni bol bol tesbih edelim. Ve seni çok analım. Seni bol bol tesbih edelim. Yani senin için cemaatle çok namaz kılalım. Çünkü cemaatle kılınan namazın sevabı tek başına kılınan namazdan kat kat fazladır. Ya da bu beyanın mânası, seni tesbih edip zikretmekte birbirimize yardım edelim şeklinde de olabilir.
Tâhâ 20:34
Ta ki seni bol bol tesbih edelim. Ve seni çok analım. Seni bol bol tesbih edelim. Yani senin için cemaatle çok namaz kılalım. Çünkü cemaatle kılınan namazın sevabı tek başına kılınan namazdan kat kat fazladır. Ya da bu beyanın mânası, seni tesbih edip zikretmekte birbirimize yardım edelim şeklinde de olabilir.
Tâhâ 20:35
Kuşkusuz sen bizi görmektesin. Yani kuşkusuz sen bize yüklediğin yük ve verdiğin görevde zâfımızı ve aczimizi görmektesin ve bilmektesin. En doğrusunu Allah bilir.
GELE 4 JUG
Tâhâ 20:36
36. “Allah buyurdu: Ey Müsâ! Dileğin kabul edildi” Allah buyurdu: Ey Müsâ! Dileğin, yani isteğin kabul edildi. Hz. Müsâ Rabb'inden birçok şey dilemişti. İstedikleri kendisine verildi. Âyetin metninde geçen “sü'leke” kelimesi “süâleke” ve “meseleteke” kelimeleriyle anlamdaş olup üçünün de mânası aynıdır.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 278.
aal AŞİ ga an a s IOs Eny Je Aei s) es
Tâhâ 20:37
37. “Zaten sana bir kere daha lütufta m
38. “Hani annene şunu vahyetmiştik:”
Tâhâ 20:38
37. “Zaten sana bir kere daha lütufta m
38. “Hani annene şunu vahyetmiştik:”
Tâhâ 20:39
Zaten sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk. Hani annene şunu vahyetmiştik: Onu sandığa koy ve ırmağa bırak; böylece ırmak onu kıyıya çıkarsın ve benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. JBu beyanda sözü edilen lütuf, Müsâ (a.s.) soğuğa yakalanıp da yolunu şaşırdığı zaman yüce Allah'ın kendisini (bu sıkıntıdan) kurtarması olabilir. O esnada Müsiâ (a.s.) şöyle demişti: “Siz bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm”. Bir kere daha diye sözü edilen lütuf işte budur. Ya da bu beyanda sözü edilen lütuf, Müsânın (a.s.) o kıptiyi öldürdüğü zaman Allah Teâlâ'nm kendisini kurtarmasıdır. Müsâ (a.s.) o esnada o kadar çok korkmuştu ki durum ümidini kaybetme derecesine kadar ulaşmıştı. İşte bahsedilen lütuf budur. Ya da söz konusu lütuf annesine onu sandığa koyması anlamına gelen vahyin (ilhamın) verilmesidir.
Bazıları ise bu beyanı Zaten sana peygamberlik vermekle bir kere daha lütufta bulunmuştuk diye açıklamıştır. Allah Teâlâ ifadenin devamında söz konusu lütfu beyan etmiş ve meâlen şöyle demiştir: Hani annene şunu vahyetmiştik. Onu sandığa koy ve ırmağa bırak; böylece ırmak onu kıyıya çıkarsın ve benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. Müfessirler bu kanaate varmışlardır. Yoksa Allah Teâlâ Müsâ'ya sayısız lütuflarda bulunmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Öte yandan yüce Allah'ın Müsâ'nın annesine çocuğunu ırmağa bırakması yolunda ilham vermesi ve bunu yapmasının mümkün ve helâl olup olmadığı meselesinde, kalbinde böyle kanaat uyandırmasına dair şunları söyleyebiliriz. Çünkü şeytan tarafından da böyle bir ilham gelebilirdi. Zira şeytan “Bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur” demişti”. Şeytan kendileriyle konuşurken onun şeytan mı yoksa bir başkası mı olduğunu bilmiyorlardı. Buna göre Müsâ'nm annesine şeytanın ilham vermesi mümkündür. O halde Müsâ'nın annesi böylesine ölümcül bir hareketi nasıl yaptı? Söz konusu ilhamın ve kalbine verilen duygunun içinde bir alâmet ve bir işaret bulunup annesi kalbine gelen ilhamın Allahtan geldiğini ve O'nun dışında birisi tarafından verilmediğini anlamış olabilir. Ya da Allah Teâlâ kalbindeki perdeleri ve engelleri kaldırmış ve böylece gelen ilham onun açısından açık ve net hale gelmiş olabilir. Bir başka ihtimal de şudur: Müsâ'nın annesi çocuğu nehire bırakmaya mecbur kalmış ve bu yüzden yaptığı eylem kendisi açısından mümkün hale gelmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. (Ey Müsâ!) Senin üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki (sevilesin). Müfessirlerin geneline ait kanaat şudur: Cenâb-ı Hak, (Müsâ'ya dair) bu sevgiyi Firavun'un karısının kalbine atmıştı. Çünkü Firavun'un eşi Müsâ için şöyle demişti: “O senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz” Fakat (bizce) Allah Teâlâ Firavun'un karısının kalbine de Firavun'un kalbine de sevgi verdi ki firavun onun (dünyaya geleceği haberi) yüzünden doğan her erkek çocuğu öldürdükten sonra insanların en şefkatlisi ve onu en çok seveni olsun ve Müsâ'yı bulup alsın. Yüce Allah Müsâ'ya olan rahmetinden ve lütfundan söz etmektedir. Bu, sözü edilen lütuftur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Zaten sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk.
Nezâretim altında büyütülüp yetiştirilesin. Yani senin üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki nezâretim altında büyütülüp yetiştirilesin. “es-Sun'u” iyi ve güzel şeyler yapmak demektir. Buna göre bu beyan sana iyilik ve ihsan yapılsın anlamına gelir. Bazıları “alâ ayni” kelimesine, benim muhafazam altında beslenmen için anlamı vermişlerdir. Arapçada “aynullâhi aleyke” ai diye bir dua cümlesi vardır. Bu, Allah'ın koruması altmda olasın, demektir. Bu açıklama Hasan-ı Basri ve Katâde'ye aittir. Bazıları da bu beyanı şöyle açıklamışlardır: “Litürabbâ alâ ayni”, yani benim bilgim altında yetişesin. Birinci açıklama daha uygundur”.
Ebü Avsece bu beyanla ilgili olarak şu açıklamaları yapmıştır: “Li tusna'a alâ ayni”, benim bilgim altında demektir. Kendisine yaptığı açıklamada geçen “ayn” kelimesinin ne mânaya geldiği sorulmuş, o da kelimenin burada “bilgi” anlamına geldiğini söylemiştir. Aynı kelime başka yerlerde mal, yırtık deri® demektir. “el-Ayn” kelimesi “âne ya'inu” fiilinin mastarıdır. İsm-i fâili “âinun” ( ve ism-i mef'ülü “ma'yünun” şeklinde gelir ki “göz değen kişi” demektir. “el-Ayn” kelimesi hakikat anlamına da gelir. “Hâzâ bi aynihi” (4-4 ija) cümlesi bu, onun hakikatidir, demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Aynı kökten türeyen “el-ine” ® “es-selef” (borç verme ve selem akdi yapma vs.) a Ayetin bir benzeri şu ilâhi beyanlardır: “Vasnaf'l-fülke bi a'yüninâ”, yani “Bizim gözetimimiz altında öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap Sa “alâ men yükfüluhü” “Ona bakacak, ona kefil olacak biri”.
YERE Aİ diks ye dé ÇİN jad, Zİ İSİ çal Taberi şu açıklamayı yapar: Bir başkasını caiz görmediğim kırâat “li tusnaa”
---
Dipnotlar:
“O vakit şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve “Bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım demişti. Ardından iki güç birbirini görünce hemen dönüş yaptı ve “Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah'tan korkuyorum, Allah'ın cezası çetindir dedi” kırâatidir. Çünkü kırâat imamlarının delilleri bu kırâat üzerine birleşmiştir. Durum bu olduğuna göre iki tevilden en uygun olanı Katâde'nin tevilidir. Katâde “ve elkaytu aleyke mehabbeten minn?” iss dig cümlesini, benim gözüm önünde beslenmen için senin üzerine kendimden bir sevgi bıraktım diye açıklamıştır. O, “alâ ayni” tabiriyle benim gözümün önünde, sevgim ve irademle anlamını kastetmiştir (bk. Taberi, Bazıları aynı kökten türeme “et-teayyün fil-cild” deyiminin bulunduğunu, mânasının deri üzerinde göz gibi ince daireler oluşması mânasına geldiğini söylemişlerdir. Ancak bu güçlü bir rivayet değildir. “Sikâun ayyinun ve müteayyin” büzülen ve içindeki suyu tutamayan su kırbası ve tulumu demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “a-ye-ne” Bu kelime Arapça dilbilgisi kurallarına göre “ma'inun” olmalıdır. Îne satışı şöyle yapılır: Bir kimse birisine belli bir bedel karşılığı belli vade ile bir mal satar. Sonra o malı sattığı kişiden sattığı bedelden daha aşağısına peşin olarak satın alır. Ticari bir akit olarak selef kelimesinin mânası ve kısımları için bk. İbn Manzür, Lisânu'l“Arab, “se-le-fe” md.
Tâhâ 20:40
40. “Hani kız kardeşin onlara gidip de, “Ona bakabilecek birini size göstereyim mi?’ diyordu. Nihayet gözü gönlü şen olsun ve kederlenmesin diye seni annene kavuşturduk. Ve birisini öldürmüştün de seni tasadan kurtarmış, ardından da seni ciddi sınavlardan geçirmiştik. Bu sebeple yıllarca Medyen halkının arasında kaldın, sonra mukadder olduğu üzere buraya geldin, ey Müsâ!”
Hani kız kardeşin onlara gidip de, “Ona bakabilecek birini size göstereyim mi?’ diyordu. Ona bakabilecek, yani onu bağrına basabilecek birini size göstereyim mi? Arapçada âyette geçen “ke-fe-le” kökünden türeyen “kâfilü'l-yetim” tabiri vardır ki yetimi bağrına basan ve koruyan kişi, demektir. Tefsirini yaptığımız âyetin mânası şu beyana benzer: “Hangisi Meryem'i bağrına basacak ve himayesine alacak?””. Bu ifade Hz. Müsânm Firavun ailesi nezdinde insanların en sevimlisi ve en çok şefkat edileni olduğunu gösterir. Çünkü Hz. Müsâ hakkında şu ifade kullanılmıştır: “Ona bakabilecek birini size göstereyim mi?” En doğrusunu Allah bilir.
Nihayet gözü gönlü şen olsun ve kederlenmesin diye seni annene kavuşturduk. Çünkü yüce Allah Müsânm annesine hitaben “Biz onu sana geri döndüreceğiz” demiş, çocuğu annesine geri vereceğini vâdetmiş ve geri döndürmüştü.
Gönlü şen olsun ve kederlenmesin diye. Yani kapıldığı üzüntü gitsin diye. Çünkü Müsâ'nın annesi onu nehre bıraktığı için üzgündü. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Onun için kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı”97 Bu ifade, kederlenmesin diye meâlindeki cümlenin, kapıldığı üzüntünün gitmesi için mânasına geldiğini göstermektedir.
kurtardığını haber verdiği “tasa&'nın o kıptiyi öldürmesi nedeniyle kapıldığı korku olması ihtimali vardır. Çinkü Müsâ (a.s.) “Beni öldürmelerinden korkuyorum” demişti. Bir başka beyanda da “Müsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı” diye buyurulmuştur. Ya da Allah Teâlâ onu çeşit çeşit kederden kurtarmıştı. Zira onun birtakım üzüntüleri vardı.
[ ] Âyet-i kerimede, kasta benzer (tamamen kasıtlı olmayan) öldürmede BEN -atılan yumruk öldürücü bile olsa- kısas cezasının uygulanmayacağına dair delildir. Çünkü rivayete göre Hz. Müsânın kırk kişinin gücüne eşit kuvveti vardı. Kıptiye o yumruğu atınca adamı öldürdü. Sonra da “Bu şeytan işidir” dedi”. Bu ifade bize Müsâ'nın o adamı öldürmesinin helâl olmadığını göstermektedir”, Allah Teâlâ sonra şöyle buyurmuştur: “Müsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı. “Rabb'im! Beni zâlimler topluluğundan kurtar” dedi””. Yüce Allah onları “zâlimler” diye niteledi. Eğer (Müsâ'ya) kısas uygulamak gerekli olsaydı” onlar için “zâlimler” ifadesini kullanmazdı. En doğrusunu Allah bilir.
Ardından da seni ciddi sınavlardan geçirmiştik. Bazıları âyetin metninde geçen “fütünen” kelimesinin “fitne”nin çoğulu olduğunu söylemişlerdir. Buna göre cümle “fetennâke fitenen”, yani “seni çeşitli fitnelerle sınavlardan geçirdik” demek olur. Bazıları da bu kelimenin “fitne” kelimesinin mastarı olduğunu belirtmişlerdir. Buna göre mâna Seni ciddi sınavlardan geçirdik, yani belâ üzerine belâ vererek smavlardan geçirdik demek olur. Öte yandan söz konusu sınavdan geçirmenin, Allah Teâlâ'nın kendisini kurtardığını ifade ettiği belâlar, sıkıntılar ve kederler anlamına gelmesi muhtemel olduğu gibi nimet ve hayırlar mânasında olması ihtimali de vardır. Çünkü peygamberler her zaman belâ içinde olmazlar. Fakat bazan belâ ve sıkıntı içinde, bazan da nimet ve hayır içinde olabilirler. Ya da “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz” meâlindeki beyanda haber verdiği üzere fitne her ikisinin de (belâ ve sıkıntı/nimet ve hayır) için de kullanılmış olabilir.
Bu sebeple yıllarca Medyen halkının arasında kaldın. Müsânm (a.s.) Medyen halkı içinde kalması -en doğrusunu Allah bilir- sözünü ettiği lütuflardan biridir. Çünkü Allah Teâlâ “Zaten sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk”3 buyurmaktadır. Sonra mukadder olduğu üzere buraya geldin, ey Müsâ! Bazıları Müsâ'nın gelişinin nübüvvet ve risâletle olduğunu söylemişlerdir. Bazıları “alâ kaderin” tabirini bir yapılan vâde göre ya da mukadder olan gelme vaktinde diye açıklamışlardır. Âyetin mânası nasıl anlaşılırsa anlaşılsın bu ilâhi beyan bize kulun gelmesi, gitmesi ve bütün hareketlerinin Allah Teâlâ'nın takdiri ve kaderine göre olduğunu, Cenâb-ı Hak olayları sebebe dayanmaksızın yaratmaya kâdir olduğu halde onları belli bir sebebe bağladığını ifade etmektedir.
---
Dipnotlar:
“Bunlar sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kura çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar tartışırken de sen yanlarında değildin” (Âl-i İmrân, 3/44). “Müsâ'nın annesine, “Onu emzir, başına bir şey gelmesinden endişe ettiğinde onu nehre bırak. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız' diye vahyettik”. “Müsanın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü. Eğer, inanıp güvenen biri olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı” (el“Müsâ dedi ki: “Rabbim! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korku“Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: “Bu şeytanın işidir”. Yani ona ve inancına göre o adamı öldürmesi helâl değildi. Müsâ adamı yanlışlıkla ya da kasıt benzeri bir öldürme ile öldürmüştü. 9 Bütün nüshalarda ifade “O kıptiyi öldürmek helâl ve (Müsâ'ya) kısas uygulamak gerekli olsaydı onlar için zâlimler ifadesini kullanmazdı” şeklindedir.
Tâhâ 20:41
Ben seni kendim için seçip yetiştirdim. Yani ben seni bana resûl ve peygamber olasın diye seçip tercih ettim. Allah Teâlâ burada “kendi nefsini” zikretmektedir, çünkü o, Allahın emriyle bu vazifeyi eda edecektir.
199 [ ]“Istanatüke” Ben seni kendi nefsim için seçtim demektir. “Li nefsi” kelimesinden nasıl ki Allah Teâlânın zatı anlaşılmıyorsa “ve li tusnaa alâ ayn?’ “ âyetindeki “ayn” kelimesinden yaratıklara ait göz gibi bir göz mânası nasıl anlaşılır?” Bu ve benzerleri ancak teşbihe inanan ve Rabb'ini bilmeyen kimselerin kuruntusunda canlanır. Aksi takdirde Rabb'ini gerçek anlamda tanısa onun vehminde yaratıkları O'na ve O'nu da yaratıklara benzetme tasavvur edilmez. “Allah onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir”.
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Sonra sen mukadder olduğu üzere gelmen gereken vakitte geldin?” meâlindeki beyan “ıstana'tüke”, yani seni kendime tahsis ettim demektir. “Beni anmakta kusur ve acizlik göstermeyin” anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Çer) e YERE Vee 5; ELİŞİ; I3 Eii Lái
Tâhâ 20:42
42, “Sen ve edi HE h gidin; beni anmakta gevşeklik göstermeyin.”
Sen ve kardeşin mücizelerimle gidin. Mücizelerden kasıt, sözünü ettiğimiz olaylardır. Beni anmakta gevşeklik göstermeyin. Yani benim dinime ve tevhidime çağırmada zâf göstermeyin”. Abdullah b. Mesüd mushafında aynı âyet “velâ tehinâ fi zikri” şeklinde olup mânası “Firavun'a sınırı aştığını tebliğ konusunda benim buyruğumu iletmekte gevşeklik göstermeyin” şeklindedir', Yüce Allah, Müsâ ve kardeşi Hâruna meajı Firavun'a iletme ve onu dinine davet konusunda kusur etmemeleri ve acizlik göstermemelerini emretmektedir. Çünkü meâlen şöyle buyurmaktadır: “İkiniz beraber Firavun'a gidin, çünkü o sınırı çok aştı. Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin”0,
Tâhâ 20:43
İkiniz beraber Firavun'a gidin, çünkü o sınırı çok aştı. Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin. Çünkü yumuşak söz soğuk ve katı söze nazaran kalplere daha çok yerleşir, kabule ve olumlu cevap vermeye daha yakın olur. )Bu kural, özellikle de hükümdarlar ve önder kişiler açısından böyledir. Zira onların tabiatları buna tahammül etmez ve onlar açısından faydalı da olmaz. Tam aksine bu gibi kimselerin kendilerinden daha aşağı olanlara çoğu saldırıları, muhalefetle ve sevmedikleri bir tavırla karşılaştıkları zaman olur. İşte bu yüzden Allah Teâlâ iki peygamberi Müsâ ve Hâruna Firavuna sözlerini yumuşak bir üslupla söylemelerini ve yumuşak davranmalarını emretti ki kalbine daha fazla etki etsin, yerleşsin ve faydalı olsun. Bundan dolayı Allah Teâlâ ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer buyurdu. Hasan-ı Basri der ki: Cenâb-ı Hak tarafından kullanılan bütün “lealle” edatları, vücüb (gereklilik) ifade eder!” Çünkü (gerçekten) Firavun aklını başına almış ve içine bir korku düşmüştü. “Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız”, “Elhak inandım ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş!” meâlindeki beyanlar bunu göstermektedir. Fakat o andaki imanı kendisine fayda vermedi. Çünkü imanı, zorda kalmasının ve bunu defetmek amacının bir sonucu olarak gerçekleşen bir imandı. Bazıları bu beyanda “Sizin bilginize göre belki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer” anlamını vermişlerdir. “Lealle” kelimesi bu anlamda olursa şek ve kuşkuya muhtemeldir. Ama birinci anlamda olursa kesinlik ifade eder ve şüphe muhtemel olmaz.
Öte yandan yumuşaklık anlamına gelen “el-leyyin” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İbn Abbâs bu söz Cenâb-ı Hakk'ın sözüdür demiştir. “Arınmayı ve seni Rabb'inin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O'na saygılı davranırsın”" ve O'nu birlersin. İbn Abbâs “yumuşak söz'den maksat budur demiştir", Hasan-ı Basri ise “kavlen leyyinen” tabirine “hak söz” anlamı vermiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Firavuna hak olan sözü söyleyin. Senin bir başlangıcın ve dönüşün vardır deyin. Bazıları ise “kavlen leyyinen” “lâ ilâhe illallah” sözüdür demişlerdir. Başka bazılarına göre ise bu deyimden maksat ona kinâyeli konuşun demektir. Kelimenin aslı ilk başta açıkladığımız gibidir.
---
Dipnotlar:
Bunun aynısı Ebü Bekir b. Ömer el-Verrâk'tan da nakledilmiştir (bk. Beğavi, Meâlimü’t“De ki: 'Armmayı ve seni Rabb'inin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O'na saygılı davBen bu sözü İbn Abbâs'tan naklen bulamadım. Fakat İbn Mesüddan böyle bir açıklama nakledilmektedir (bk. Kurtubi, e/-Câmi'li ahkâmi'-Kurân, VI, 200).
Tâhâ 20:44
İkiniz beraber Firavun'a gidin, çünkü o sınırı çok aştı. Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin. Çünkü yumuşak söz soğuk ve katı söze nazaran kalplere daha çok yerleşir, kabule ve olumlu cevap vermeye daha yakın olur. )Bu kural, özellikle de hükümdarlar ve önder kişiler açısından böyledir. Zira onların tabiatları buna tahammül etmez ve onlar açısından faydalı da olmaz. Tam aksine bu gibi kimselerin kendilerinden daha aşağı olanlara çoğu saldırıları, muhalefetle ve sevmedikleri bir tavırla karşılaştıkları zaman olur. İşte bu yüzden Allah Teâlâ iki peygamberi Müsâ ve Hâruna Firavuna sözlerini yumuşak bir üslupla söylemelerini ve yumuşak davranmalarını emretti ki kalbine daha fazla etki etsin, yerleşsin ve faydalı olsun. Bundan dolayı Allah Teâlâ ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer buyurdu. Hasan-ı Basri der ki: Cenâb-ı Hak tarafından kullanılan bütün “lealle” edatları, vücüb (gereklilik) ifade eder!” Çünkü (gerçekten) Firavun aklını başına almış ve içine bir korku düşmüştü. “Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız”, “Elhak inandım ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş!” meâlindeki beyanlar bunu göstermektedir. Fakat o andaki imanı kendisine fayda vermedi. Çünkü imanı, zorda kalmasının ve bunu defetmek amacının bir sonucu olarak gerçekleşen bir imandı. Bazıları bu beyanda “Sizin bilginize göre belki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer” anlamını vermişlerdir. “Lealle” kelimesi bu anlamda olursa şek ve kuşkuya muhtemeldir. Ama birinci anlamda olursa kesinlik ifade eder ve şüphe muhtemel olmaz.
Öte yandan yumuşaklık anlamına gelen “el-leyyin” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İbn Abbâs bu söz Cenâb-ı Hakk'ın sözüdür demiştir. “Arınmayı ve seni Rabb'inin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O'na saygılı davranırsın”" ve O'nu birlersin. İbn Abbâs “yumuşak söz'den maksat budur demiştir", Hasan-ı Basri ise “kavlen leyyinen” tabirine “hak söz” anlamı vermiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Firavuna hak olan sözü söyleyin. Senin bir başlangıcın ve dönüşün vardır deyin. Bazıları ise “kavlen leyyinen” “lâ ilâhe illallah” sözüdür demişlerdir. Başka bazılarına göre ise bu deyimden maksat ona kinâyeli konuşun demektir. Kelimenin aslı ilk başta açıkladığımız gibidir.
---
Dipnotlar:
Bunun aynısı Ebü Bekir b. Ömer el-Verrâk'tan da nakledilmiştir (bk. Beğavi, Meâlimü’t“De ki: 'Armmayı ve seni Rabb'inin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O'na saygılı davBen bu sözü İbn Abbâs'tan naklen bulamadım. Fakat İbn Mesüddan böyle bir açıklama nakledilmektedir (bk. Kurtubi, e/-Câmi'li ahkâmi'-Kurân, VI, 200).
Tâhâ 20:45
5145. “Ey Rabb'imiz?” dediler, “Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesin- EN den veya daha da azmasından endişe ediyoruz.”
Müfessirler bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden, yani delilimizi dinlemeden bizi cezalandırmasından “veya” delilimizi dinledikten sonra da bizi katlederek daha da azmasından endişe ediyoruz. İleri gitme ve daha da azma fiillerinden birinin eylem, diğerinin sözle olması da mümkündür. Ama hangisi olursa olsun Allah Teâlâ Müsâ ve Hârun'a cevaben “Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim”, onun size söyleyeceği sözü “işitirim” size yapacağı hareketi “görürüm” demişti. Bu da bize -en doğrusunu Allah bilir- ileri gitme ve daha da azma fiillerinden birinin sözle, diğerinin fiille olduğunu göstermektedir. Çünkü Firavun bir zamanlar “Bırakın beni de şu Müsâ'yı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım!” vb. sözler söylemişti.
İbn Kuteybe âyetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: “En yefruta aleynâ” (Cás bti çi) cümlesi acele etmesinden ve öne atılmasından endişe ediyoruz anlamına gelir. “el-Fart”, ileri gitmek ve başkasını geçmektir”. Bu kelime bir hadis-i şerifte şöyle geçer: “Ene faratukum ale'l-havd” “İçinizde (kevser) havuzuna ilk gelen ben olacağım”™". Kelime “öne geçme Soe D Ebü Avsece de aynı şeyleri söylemiştir. “En yefruta aleynâ” acele etmesinden demektir. Arapça'da “ferata yefrutu fertan” acele etti anlamına gelir. Ebü Avsece “velâ teniyâ fi zikri” "! âyetini, tebliğde gevşeklik ve acizlik göstermeyin diye açıklamıştır.
Tâhâ 20:46
Allah buyurdu: Korkmayın. Bu emir, “Onlardan yana üzülme”? emrinde olduğu gibi Müsâ ve Hârun'un korkularını giderme ve onlara güven verme 107 Bundan sonra gelecek olan 46. âyet.
109 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribiT-Kurün, s. 279.
ui Dahaönce geçen 42. âyet.
2. “Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin!
anlamında olabilir. Çünkü örnek âyette de üzüntüyü yasaklama anlamında EH değildir. O zaman yukarıdaki âyette de böyledir. Bilin ki size yardım etmede, sizi savunmada ben sizinle beraberim; onun dediğini işitirim ve yaptığını görürüm. Gerçekten de Allah Teâlâdan onlara yardım ve savunma gelmişti.
Tâhâ 20:47
Ona gidip deyin ki: Biz senin Rabb'inin elçileriyiz. Bu ifade “beni anmakta gevşeklik göstermeyin”! cümlesine benzemektedir", Yani risâleti tebliğde gevşeklik göstermeyin, fakat Ona gidip deyin ki: Biz senin Rabb'inin elçileriyiz. Müsâ ile Hârun'un Firavun'a ilk gittikleri anda “artık İsrâiloğulları'nı bırak bizimle gelsinler” demiş olmaları ihtimal dâhilinde değildir. Tam aksine önce Firavun'u Allah Teâlâ'yı birlemeye, ilâhlığını ve rablığını ikrara davet etmişlerdir. Firavun da daveti kabul etmeyince ona Artık İsrâiloğulları'nı bırak bizimle gelsinler. Onlara eziyet etme demişlerdir. Bu cümlenin de iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birinci ihtimale göre Firavun, İsrâiloğulları'na İslâm'a girmeyi yasaklamış, onlar da İslâma girmelerini istemiş ve Firavun'a “İsrâiloğulları'nı bırak bizimle gelsinler” yani onların İslâm'a girmelerine engel olma demiş olabilirler. İkinci ihtimale göre Firavun onları kendisine kul köle olmalarını istemiş ve yüce Allah da onları Firavunun elinden kurtarmalarını emretmiş olabilir. Nitekim Firavun'un bu hareketi “İsrâiloğulları'nı kendine kul köle ettin” meâlindeki beyanda belirtilmiştir. Dikkat edilirse görülecektir ki Müsâ (a.s.) “Onlara eziyet etme!” ve Sana Rabb'inden bir mücize getirdik demektedir. Bu olay bir başka âyette meâlen şöyle anlatılır: “Çok iyi biliyorsun ki bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi”"6, Yani bu âyet “Beni anmakta gevşeklik göstermeyin” beyanıyla tefsir edilmektedir.
Esenlik doğru yolu izleyenlerin olacaktır. Bu beyan bize, kâfire selâm vermeye ilk başlayanın müslüman olmasının uygun olmadığını göstermektedir. Bu beyanda, müslümanlara verilecek selâm sözcüğü yerine “Allah ömrünü uzun etsin” vb. cümlelerin geçerli değil, yalnızca “selâm” olduğuna dair delil vardır.
Tâhâ 20:48
Bize vahyolunmuştur ki azap, asıl, (peygamberleri) yalanlayıp yüz çevirenlerin başına gelecektir. Bu beyanlarda sanki şöyle denilmektedir: Esenlik doğru yolu izleyenlerin, azap da (peygamberleri) yalanlayıp yüz çevirenlerin başına gelecektir. Âyette yer alan “selâm” her türlü hayrın ve iyiliğin ismidir.
Tâhâ 20:49
5149. “Firavun, “Sizin Rabb'iniz de kimmiş ey Müsâ? dedi”
50. “Müsâ, 'Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösterendir? diye cevap verdi.”
Firavun, “Sizin Rabbiniz de kimmiş ey Müsâ?” dedi. Bir başka âyette Firavun'un şöyle dediği aktarılır: “Firavun, Âlemlerin Rabb'i de kimdir? diye sordu. Müsâ, Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir? diye cevap verdi”; “Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'idir”8. Firavun Müsâ'ya (a.s.) Allah Teâlâ'nın mahiyetini sormuş o ise yaratma fiilindeki sanatının eserini anlatmış ve O'nun her şeyin ve sözü edilen varlıkların Rabb'i olduğu cevabını vermiştir. (Buna karşılık Firavuna) Allah Teâlâ'nın mahiyeti ve bunun nasıl olduğu konusunda cevap vermemiştir. Çünkü Firavun ona Sizin Rabb'iniz de kimmiş ey Müsâ? diye sormuştu. Bu sorunun mahiyete dair cevabı “Rabb'imiz falandır. Ve O şöyle şöyledir” şeklinde olur. Âyet, Allah Teâlâ'nın mahiyet ve keyfiyet açısından bilenemeyeceğini de göstermektedir. Zira yüce Allah'ın mahiyeti de keyfiyeti de yoktur. Zira bunlar yaratılmışların vasfıdır. Cenâb-ı Hak ise yaratılmışlara dair bir sıfatla nitelenmekten münezzehtir.
Müsâ, Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık verendir, dedi. Bu beyan birkaç şekilde açıklamaya muhtemeldir. Bizim Rabb'imiz her şeye şeklini ve biçimini verendir ya da her şeye özünü ve şeklini verendir veya her şeye hayatta kalmasını ve geçimini sağlayacak şeyi verendir gibi anlamlar ihtimal dâhilindedir. Ya da şöyle denir: Bizim Rabb'imiz her şey [yok olup gittikten sonra'” eski halleri üzere diriltmeye kâdir olduğu bilinsin diye onlara eski şeklini verendir.
Sonra da işin yolunu yordamını gösterendir diye cevap verdi. Bu cümle Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık verendir cümlesi üzerine atfedilmiştir. Birinci cümle Bizim Rabb'imiz her şeye şeklini ve biçimini verendir şeklinde tevil edilirse bu cümle, sonra da kurtuluş için yol gösterendir şeklinde olur. Eğer cümle, bizim Rabb'imiz her şeye özünü ve şeklini verendir, mânasında olursa ikinci cümleye sonra da ona neslini gösterendir ET anlamı verilir. [ ]Birinci cümle, bizim Rabb'imiz her şeye hayatta kalmasını ve geçimini sağlayacak şeyi verendir diye anlaşılırsa ikinci cümle, sonra da onlara hayatlarını ve geçimlerini sürdürecekleri şeyleri, kendilerine uygun olanları ve olmayanları gösterendir mânasında olur.
PÉS biz ke Gale JE İYİ Oyal JE JG İİ kiri Pa as pae
Tâhâ 20:50
5149. “Firavun, “Sizin Rabb'iniz de kimmiş ey Müsâ? dedi”
50. “Müsâ, 'Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösterendir? diye cevap verdi.”
Firavun, “Sizin Rabbiniz de kimmiş ey Müsâ?” dedi. Bir başka âyette Firavun'un şöyle dediği aktarılır: “Firavun, Âlemlerin Rabb'i de kimdir? diye sordu. Müsâ, Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir? diye cevap verdi”; “Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'idir”8. Firavun Müsâ'ya (a.s.) Allah Teâlâ'nın mahiyetini sormuş o ise yaratma fiilindeki sanatının eserini anlatmış ve O'nun her şeyin ve sözü edilen varlıkların Rabb'i olduğu cevabını vermiştir. (Buna karşılık Firavuna) Allah Teâlâ'nın mahiyeti ve bunun nasıl olduğu konusunda cevap vermemiştir. Çünkü Firavun ona Sizin Rabb'iniz de kimmiş ey Müsâ? diye sormuştu. Bu sorunun mahiyete dair cevabı “Rabb'imiz falandır. Ve O şöyle şöyledir” şeklinde olur. Âyet, Allah Teâlâ'nın mahiyet ve keyfiyet açısından bilenemeyeceğini de göstermektedir. Zira yüce Allah'ın mahiyeti de keyfiyeti de yoktur. Zira bunlar yaratılmışların vasfıdır. Cenâb-ı Hak ise yaratılmışlara dair bir sıfatla nitelenmekten münezzehtir.
Müsâ, Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık verendir, dedi. Bu beyan birkaç şekilde açıklamaya muhtemeldir. Bizim Rabb'imiz her şeye şeklini ve biçimini verendir ya da her şeye özünü ve şeklini verendir veya her şeye hayatta kalmasını ve geçimini sağlayacak şeyi verendir gibi anlamlar ihtimal dâhilindedir. Ya da şöyle denir: Bizim Rabb'imiz her şey [yok olup gittikten sonra'” eski halleri üzere diriltmeye kâdir olduğu bilinsin diye onlara eski şeklini verendir.
Sonra da işin yolunu yordamını gösterendir diye cevap verdi. Bu cümle Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık verendir cümlesi üzerine atfedilmiştir. Birinci cümle Bizim Rabb'imiz her şeye şeklini ve biçimini verendir şeklinde tevil edilirse bu cümle, sonra da kurtuluş için yol gösterendir şeklinde olur. Eğer cümle, bizim Rabb'imiz her şeye özünü ve şeklini verendir, mânasında olursa ikinci cümleye sonra da ona neslini gösterendir ET anlamı verilir. [ ]Birinci cümle, bizim Rabb'imiz her şeye hayatta kalmasını ve geçimini sağlayacak şeyi verendir diye anlaşılırsa ikinci cümle, sonra da onlara hayatlarını ve geçimlerini sürdürecekleri şeyleri, kendilerine uygun olanları ve olmayanları gösterendir mânasında olur.
PÉS biz ke Gale JE İYİ Oyal JE JG İİ kiri Pa as pae
Tâhâ 20:51
51. “Firavun “peki? dedi, ‘Gelip geçen nesillerin durumu ne olacak?”
52. “Müsâ, “Onlar hakkındaki bilgi Rabb'imin katmdaki bir kitaptadır; Rabb'im ne yanılır ne unutur’ dedi.”
Firavun “peki” dedi, “Gelip geçen nesillerin durumu ne olacak?” Bazıları şöyle demiştir: Firavunun Müsâ'ya gelip geçen nesillerin durumunu sorması, inanan kişiden “Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorun”” meâlinde bir söz duymuş olmasındandı. Müsâ (a.s.) onlara dair hiçbir şey bilmiyordu. Bundan dolayı onlar hakkındaki bilgiyi yüce Allah'a havale etti. Sonra Cenâb-ı Hak ona Tevrat'ı indirdi ve orada bu neslin durumunu beyan etti. Bazıları da bununla ilgili olarak şöyle demiştir: Firavun'un Müsâ'ya (a.s.) gelip geçen nesillerin durumunu sorması, ona öldükten sonra diriltileceğini haber verip kendisini korkutması sebebine dayanıyordu. İşte tam o esnada Firavun Müsâ'ya şunu sordu: “Peki gelip geçen nesillerin durumu ne olacak? Helâk edildikleri andan bu zamana kadar diriltilmediler” diye sormuştur. Bu soru üzerine Müsâ (a.s.) da ona sözü edilen cevabı vermiştir. Bazıları ise şunları söylemiştir: Firavun'un, “Peki gelip geçen nesillerin durumu ne olacak? Onlar cennette mi yoksa cehennemde mi olacaklar?” diye sormuş, Müsâ (a.s.) da Onlar hakkındaki bilgi Rabb'imin katındaki bir kitaptadır cevabını vermişti. Bazıları ise Firavun, Müsâ ya (a.s.) gelip geçen nesillerin amellerini sormuş ve “Peki gelip geçen nesillerin durumu ne olacak?” diye sormuştur. Müsâ (a.s.) da “Onlar” yani amelleri hakkındaki bilgi Rabb'imin katındaki bir kitaptadır demişti. Tıpkı şu beyanlarda olduğu gibi: Kaydedilmiş defterdir”! ve “Her şahıs yanında bir sevkedici bir de şahitle gelir”.
Bazı müfessirler “Gelip geçen nesillerin durumu ne olacak” meâlindeki beyanda “bâlu” kelimesini “hâlu” kelimesiyle açıklayarak âyeti “Gelip geçen nesillerin hali ne olacak?” şeklinde anlamışlardır.
Bazıları âyetin metninde geçen “kitap” kelimesiyle amellerinin yazılı olduğu kitabın kastedildiğini, bazıları ise bunun levh-i mahfüz olduğunu belirtmişlerdir. Rabb'im ne yanılır ne unutur dedi. Kitap kelimesiyle levh-i mahfüzun kastedildiğini söyleyen müfessir yanılma ve unutmanın aynı şey olduğunu ve Allah Teâlâ'nın bu kitabı (ele almakta) yanılmayacağını ve unutmayacağını belirtmiştir. “Lâ yadillu” kelimesi, “lâ yudillu” BH şeklinde de okunmuştur. Buna göre âyetin mânası [Rabb'im] kalbine hidâyet üzere olacağı damgasını vurduğu kimseyi saptırmaz ve sözü edilen bu kitap kaybedilmez!?. Burada sözü edilen “dalâlet”, “hidâyetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur”! beyanında geçen “dalâlet” kelimesi ile aynı anlamda değildir.
ie JIS I Sİ laa Y Sİ JAS sil
---
Dipnotlar:
i “Doğrusu şudur ki, günahkârların yazısı muhakkak siccindedir. Siccin nedir, bilir misin? O (ameller), kaydedilmiş bir defterdir”. “Derken süra üfürülür; işte bu, ceza uyarısı yapılmış olan gündür. Her şahıs, yanında bir sevkedici, bir de şahitle gelir” (Kâf, 50/21). Müellif merhum Mâtüridi bu âyeti tefsir ederken şöyle der: “Bazı müfessirler âyette sözü edilen sevkedicinin ruhunu alan (melek), şâhidin de amelini muhafaza eden (melek) olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da sevkedicinin yaptığı kötülükleri kayda geçiren melek, şâhidin ise iyiliklerini yazan melek olduğunu söylemişlerdir” (Mâtüridi, Tevilâtü Ehlis-sünne, IV, 562).
Tâhâ 20:52
51. “Firavun “peki? dedi, ‘Gelip geçen nesillerin durumu ne olacak?”
52. “Müsâ, “Onlar hakkındaki bilgi Rabb'imin katmdaki bir kitaptadır; Rabb'im ne yanılır ne unutur’ dedi.”
Firavun “peki” dedi, “Gelip geçen nesillerin durumu ne olacak?” Bazıları şöyle demiştir: Firavunun Müsâ'ya gelip geçen nesillerin durumunu sorması, inanan kişiden “Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorun”” meâlinde bir söz duymuş olmasındandı. Müsâ (a.s.) onlara dair hiçbir şey bilmiyordu. Bundan dolayı onlar hakkındaki bilgiyi yüce Allah'a havale etti. Sonra Cenâb-ı Hak ona Tevrat'ı indirdi ve orada bu neslin durumunu beyan etti. Bazıları da bununla ilgili olarak şöyle demiştir: Firavun'un Müsâ'ya (a.s.) gelip geçen nesillerin durumunu sorması, ona öldükten sonra diriltileceğini haber verip kendisini korkutması sebebine dayanıyordu. İşte tam o esnada Firavun Müsâ'ya şunu sordu: “Peki gelip geçen nesillerin durumu ne olacak? Helâk edildikleri andan bu zamana kadar diriltilmediler” diye sormuştur. Bu soru üzerine Müsâ (a.s.) da ona sözü edilen cevabı vermiştir. Bazıları ise şunları söylemiştir: Firavun'un, “Peki gelip geçen nesillerin durumu ne olacak? Onlar cennette mi yoksa cehennemde mi olacaklar?” diye sormuş, Müsâ (a.s.) da Onlar hakkındaki bilgi Rabb'imin katındaki bir kitaptadır cevabını vermişti. Bazıları ise Firavun, Müsâ ya (a.s.) gelip geçen nesillerin amellerini sormuş ve “Peki gelip geçen nesillerin durumu ne olacak?” diye sormuştur. Müsâ (a.s.) da “Onlar” yani amelleri hakkındaki bilgi Rabb'imin katındaki bir kitaptadır demişti. Tıpkı şu beyanlarda olduğu gibi: Kaydedilmiş defterdir”! ve “Her şahıs yanında bir sevkedici bir de şahitle gelir”.
Bazı müfessirler “Gelip geçen nesillerin durumu ne olacak” meâlindeki beyanda “bâlu” kelimesini “hâlu” kelimesiyle açıklayarak âyeti “Gelip geçen nesillerin hali ne olacak?” şeklinde anlamışlardır.
Bazıları âyetin metninde geçen “kitap” kelimesiyle amellerinin yazılı olduğu kitabın kastedildiğini, bazıları ise bunun levh-i mahfüz olduğunu belirtmişlerdir. Rabb'im ne yanılır ne unutur dedi. Kitap kelimesiyle levh-i mahfüzun kastedildiğini söyleyen müfessir yanılma ve unutmanın aynı şey olduğunu ve Allah Teâlâ'nın bu kitabı (ele almakta) yanılmayacağını ve unutmayacağını belirtmiştir. “Lâ yadillu” kelimesi, “lâ yudillu” BH şeklinde de okunmuştur. Buna göre âyetin mânası [Rabb'im] kalbine hidâyet üzere olacağı damgasını vurduğu kimseyi saptırmaz ve sözü edilen bu kitap kaybedilmez!?. Burada sözü edilen “dalâlet”, “hidâyetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur”! beyanında geçen “dalâlet” kelimesi ile aynı anlamda değildir.
ie JIS I Sİ laa Y Sİ JAS sil
---
Dipnotlar:
i “Doğrusu şudur ki, günahkârların yazısı muhakkak siccindedir. Siccin nedir, bilir misin? O (ameller), kaydedilmiş bir defterdir”. “Derken süra üfürülür; işte bu, ceza uyarısı yapılmış olan gündür. Her şahıs, yanında bir sevkedici, bir de şahitle gelir” (Kâf, 50/21). Müellif merhum Mâtüridi bu âyeti tefsir ederken şöyle der: “Bazı müfessirler âyette sözü edilen sevkedicinin ruhunu alan (melek), şâhidin de amelini muhafaza eden (melek) olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da sevkedicinin yaptığı kötülükleri kayda geçiren melek, şâhidin ise iyiliklerini yazan melek olduğunu söylemişlerdir” (Mâtüridi, Tevilâtü Ehlis-sünne, IV, 562).
Tâhâ 20:53
Yeryüzünü sizin için bir beşik yapan. Bu beyan “Bizim Rabb'imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösterendir”” meâlindeki beyana yapılmış bir atıftır. Yani her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösteren, yeryüzünü sizin için beşik, yani yatak yapan, onda size yollar açan ve gökten su indiren O'dur. Allah Teâlâ bu beyanlarda onlara verdiği nimetleri hatırlatmakta ve şöyle demektedir: (Rabb'iniz) yeryüzünü sizin için yatak gibi yayıp sermiştir, orada yaşamaktasınız, sizi sarstıktan sonra üzerinde huzur içinde oturmaktasınız. Orada size yollar açan O'dur. Sizler bu yollara giriyor ihtiyacınızı gidermek, geçiminizi ve hayatta kalmanızı sağlamak için uzak beldelere gidip geliyorsunuz. Sizlere eğer bu imkân verilmeseydi geçiminizi sağlayamaz ve ihtiyaçlarınızı gideremezdiniz. Ve gökten su indiren O'dur. Onunla o su ile her çeşitten çift çift bitkiler çıkardık. Ki geçiminizi temin etmeniz, hayvanlarınızın ve sizin hayatta kalmanız bunlara bağlıdır. Kaldı ki Allah Teâlâ her bir hayvan için bir başkasına tahsis etmediği bir yiyecek ve gıda tahsis etmiştir. Çünkü bazı hayvanlar bitki yerken bazıları tahılla bazıları da etle beslenirler.
EN i SETA oR EŞİ DAN İY PEY W Ol sali NESIS AS
Tâhâ 20:54
Kendiniz yiyin, yani hayatta kalmanızı sağlayacak şeyleri yiyin. Hayvanlarınızı da otlatın. Hayvanlarınıza da hayatiyetlerini sürdürecekleri şeyleri yediriniz. Kuşkusuz bunlarda akıl sahiplerinin çıkaracağı dersler vardır. Âyetin metninde geçen “uli'n-nuh&” akıllı varlıklar demektir. Hasan-ı Basri bu son âyeti şöyle açıklar: Kuşkusuz bunlarda akıl sahipleri, yani kendilerine yasak edilen şeylerden kaçınan kimselerin çıkaracağı dersler vardır”. Bazıları da bu beyanı şöyle açıklamıştır: Bunlarda verâ (takvâ) sahipleri için dersler vardır. (İ“Uli'n-nuh&” akıl sahipleridir. Çünkü akılla yasaklama getirilir, bir şeyden akılla vazgeçilir, onunla emredilir ve onunla istişare edilir. Zikri geçen şeyler, onlar için alâmettir. İbn Kuteybe de “uli'n-nuhâ”nın akıl sahipleri ve aynı kökten türeyen “en-nuhye” kelimesinin de “akıl” anlamına geldiğini söylemiştir”.
EAEE S A Gag S aai Gs SEE Gia,
Tâhâ 20:55
Sizi ondan yarattık. Bu beyanın birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Sizin aslınızı topraktan yarattık şeklindedir. Kastedilen Âdem'in yaratılmasıdır. Fakat Allah Teâlâ bizler (teker teker) topraktan yaratılmış olmasak da yaratılışımızı toprağa nispet etmiştir. Tıpkı insan sırf bir damla sıvıdan (nutfe) yaratılmış olmasa da yaratılışını ona izafe etmesi gibi. İnsanın yaratılışının sperme izafe edilmesi insanın menşei olmasından dolayıdır. İnsanın yaratılışının toprağa izafe edilmesi de bu esasa göredir. İkincisi: Allah Teâlâ yaratılışımızı toprağa nispet etmiştir. Çünkü doğduğumuz andan ölene kadar hayatımızı sürdürmemiz ve geçimimizi temin etmemiz topraktan çıkan ürünlerle sağlanmaktadır. Bu şu ilâhi beyanda ifade edilen husustur: “Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise (indirdik) yarattık”. Elbise hangi biçim ve şekilde olursa olsun gökten inmez”. Fakat Allah Teâlâ elbiseyi göğe izafe etmiştir. Zira elbise gökten inen yağmur sebebiyle olmaktadır. Ve aslı göktendir.
Bazıları şöyle demiştir: Nakledildiğine göre melek gidip insanın öldüğü zaman gömüleceği yerden toprak alır da, toprağı Allah Teâlâ'nın yaratılmasını takdir ettiği spermin üzerine atar, netice olarak insan topraktan ve spermden yaratılır, dolayısıyla insanın yaratılışının toprağa izafe edilmesinin anlamı budur. Fakat bu bilgi durum, sem'idir ve ancak rivayetle bilinir. Eğer bu konuda sahih bir rivayet mevcutsa durum yukarıda belirtildiği gibidir. Aksi takdirde sözü edilen hususun bir görüş olarak dile getirilmesi caiz değildir.
Yine ona döndüreceğiz. Bu beyanın öldüğünüz zaman yine ona döndüreceğiz, yani oraya gömüleceksiniz anlamına gelmesi ihtimali vardır. Buna göre bu beyan bir nimeti bize hatırlatma kabilinden olur. Ölünce toprağa verilmek, biz yaşayanlar rahatsız olmayalım diye sadece insanlara mahsustur. [§] Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Nihayet onun canını aldı ve kabre koydu”, Yine ona döndüreceğiz meâlindeki beyan öldüğünüzde toprağa döneceksiniz anlamında da olabilir. Bu durumda Cenâb-ı Hak gücünü ve hükümranlığını bildirmiş ve şöyle demiş olur: İnsanı toprak değilken toprağa dönüştüren varlık, toprak olduktan sonra da onu insana dönüştürmeye kâdirdir. Ve sonra oradan bir defa daha çıkaracağız meâlindeki beyanla söylediği de budur. Yani sizi bir kez daha topraktan dirilteceğiz ve var edeceğiz. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:56
Andolsun ona bütün kanıtlarımızı gösterdik. Cenâb-ı Hak ona bütün kanıtların tamamını değil sadece bazılarını göstermiştir. Fakat kanıt kelimesinden maksat bunları ona bildirmek ise bütün kanıtlarını bildirmiştir. Çünkü ona bir kanıt veya bazı kanıtları gösterdiği zaman bir kanıtı veya bazı kanıtları görmek, diğer kanıtları bildirmeye işaret eder. Bu bildirme anlamındadır. Allah Teâlâ bütün kanıtları ona bildirmiştir. Müsânın Firavuna söylediği de aynen böyleydi: “Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi”!, Lânetlenmiş Firavun o sözlerin sihir değil Allah'ın varlığına işaret eden kanıtlar olduğunu biliyordu. Ya da bütün “âyâ kelimeleriyle yüce Allah Müsâ'ya gönderdiği mücizeleri de kastetmiş olabilir.
Müsâ onların tümünü Firavun'a göstermişti. Fakat o, bu mücizeleri yalan saydı ve onları kabule ve tasdike yanaşmadı. Kabul edip de müslüman olmayı tercih etmedi.
Tâhâ 20:57
Dedi ki: Ey Müsâ! Yaptığın sihirle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin? Lanetlenmiş Firavun Müsâ'nın onları yurtlarından çıkarmak için gelmediğini, onlardan İslâm'a girmelerini istediğini biliyordu. Fakat kavmini Müsâ'ya karşı kışkırtmak istedi. “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”? meâlindeki sözü buna örnektir. Bu söz kavmini Müsâ'ya karşı kışkırtmaktır.
Tâhâ 20:58
Biz de sana benzeri bir sihirle mutlaka karşılık vereceğiz. Şimdi sen, aramızda -senin de bizim de caymayacağımız- uygun bir yerde bir buluşma zamanı belirle. Bazıları âyetin metninde geçen “süvâ” kelimesinin şu anda bulunduğumuz mekânda bir başka zaman anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları ise aynı kelimeye bizim de sizin de anlaştığımız vakitte uygun bir mekânda anlamını vermişlerdir. Başka bazıları ise “mekânen süvân” tabirini uygun bir mekân şeklinde anlamışlardır. Jİbn Kuteybe bu tabire iki zümre arasındaki orta mekân anlamı vermiştir'. Kisâi kelimenin “süvâ ve sivâ” şeklinde iki türlü okunduğunu ve “eşit” (yani kimseye avantaj sağlamayan) mânasına geldiğini ancak “süvâ” diye okunduğunu ifade etmiştir.
Ebü Ubeyde ise bu kelimenin “tıvâ ve tuvâ” kelimelerinde olduğu gibi iki çeşit okunuşunun bulunduğunu ve mânasmın “adil” (kimseye avantaj sağlamayan) demek olduğunu belirtmiştir",
Tâhâ 20:59
Müsâ, buluşma zamanınız şenlik günü (olsun dedi.) Bazıları buluşma zamanının aşure günü, bazıları ise bayram günü başka bazıları ise panayır yaptıkları gün olduğunu ifade etmişlerdir. Fakat biz bunun hangi gün oldugunu bilmiyoruz ve öğrenmeye de ihtiyacımız yoktur. Onlar kararlaştırdıkları günün hangi gün olduğunu biliyorlardı, bu güne iki taraf da razı olmuştu ve aralarında görüş ayrılığı yoktu.
Ve ahalinin toplanacağı kuşluk vakti olsun dedi. İki taraf buluşma gününü ve zamanını beyan etmişlerdir. Bu zaman kuşluk vaktidir. Çünkü ahalinin toplanacağı kuşluk vakti olsun demektedirler. Bazıları “duhâ” kelimesine “güpegündüz” mânası vermişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Güpegündüz eğlenirlerken azabımızın gelmesi”. Bu örnek âyette de “duhâ” güpegündüz mânasındadır.
Tâhâ 20:60
Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Yani (arkasını dönüp gitmedi) işine yöneldi. Bütün tedbirlerini aldı. “Dönüp gitme”, Müsâ ile Hârun'un çağrılarından yüz çevirmek anlamında değildir. Sonra (sihirbazlarıyla) geldi. Bu ile aynı anlamdadır. Nasıl ki bu âyette “tevellâ” fiiline “yeryüzünde bozgunculukla yürümeye yönelir” anlamı veriyorsak burada da mâna “işine yöneldi” demek olur.
DE poe liz,
Tâhâ 20:61
61. “Müsâ onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Allaha karşı yalan uydurmayın, yoksa ağır bir ceza ile kökünüzü kazır; iftira eden mutlaka perişan olur.”
Müsâ onlara şöyle dedi: Yazıklar olsun size! Allah'a karşı yalan uydurmayın. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Hakk'ın karşınızda ayan beyan ortaya çıktığı ve (Allah'ın varlığına dair) delilin somut olarak karşınıza dikildiği hususlarda Firavun'u ilâh edinerek Allaha karşı yalan uydurmayın. )Çünkü kendisinden başka ilâh olmadığı halde O'nu bırakıp bir başkasını ilâh edinirseniz O'na karşı yalan uydurmuş olursunuz. İkincisi: Hakk'ın karşınızda ayan beyan ortaya çıktığı ve (Allah'ın varlığına dair) delilin somut olarak karşınıza dikildiği hususlarda, o bir büyüdür, o şöyledir, o böyledir diyerek Allah'a karşı yalan uydurmayın.
Yoksa ağır bir ceza ile kökünüzü kazır. “Yüshiteküm” (ass) fiili yâ harfinin zammesiyle böyle okunduğu gibi ve fethasıyla “yeshiteküm” (Simi) şeklinde de okunur. Ebü Muâz bu fiilin “kaherahü ve akherahü” örneğinde olduğu gibi “eshatehü ve sehhatehü” şeklinde kullanımının bulunduğunu belirtmiştir. Müfessirler de âyeti şöyle açıklamışlardır: Allah'a karşı yalan uydurmayın! Yoksa ağır bir azapla sizi helâk edip kökünüzü kazır. Öte yandan söz konusu azabın dünyada gerçekleşmesi muhtemeldir. Allah Teâlâ, gerçek ayan beyan açık hale gelip delil ve kanıt ortaya çıktıktan sonra kendisine karşı yalan uydurdukları takdirde ağır bir azapla köklerini kazıma tehdidinde bulunmuş olmaktadır. İftira eden mutlaka dünyada da âhirette de perişan olur.
İbn Kuteybe “yüshiteküm” fiilini sizi helâk edip kökünüzü kazır şeklinde açıklamış, fiilin “sehhatehullâhu ve eshatehü” şeklinde kullanımının olduğunu belirtmiştir”.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 280.
olda Öl Ii ÇE) EİN Ayy n gaza AE Alaa baş Aİ İl e
Tâhâ 20:62
63. “Şöyle diyorlardı: Bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil!” Bunun üzerine yapacakları işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tutmaya çalıştılar. Şöyle diyorlardı: Bazıları yapacakları işi aralarında tartışan ve konuşmalarını gizli tutmaya çalışanların sihirbazlar olduklarını belirtmişler ve bu beyanı, konuşmalarını Firavundan gizli tutmaya çalıştılar diye tefsir etmişlerdir. Sonra da bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil! derken “bunlar iki sihirbaz” cümlesiyle de Müsâ (a.s.) ile Hârunu (a.s.) kastettiklerini ifade etmişlerdir. Başka bazıları ise bu beyanı şöyle yorumlamışlardır: Bunun üzerine yapacakları işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını Müsâ ve Hârundan gizli tutmaya çalıştılar. Gizli konuşmaları da bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil! demeleridir. En ağır basan ihtimal sihirbazların kavimlerinden ayrılıp onlara sezdirmeden kendi aralarında Müsâ ile Hârun şöyledir diye gizlice konuşmalarıdır.
Ebü Ubeyde âyetin metninde yer alan “inne hâzâni” '” ifadesinin Araplardan bir topluluğun lehçesi olduğunu!” ve “merartü bi racülâni ve raeytü racülâni” (ott; Lİ), öMe, &,7) denildiğini ve âyetteki bu kullanımın o lehçeye göre olduğunu belirtmiştir. Bazıları ise “hâzâ kelimesindeki elif B harfinin müfretlerden hiçbir şekilde düşmediğini söylemişlerdir. “merartü kelimesi asıl şekil gibi olup, müfret ve tesniye dâhil bütün haller için düşme ihtimali söz konusu değildir. Bazıları “İnne hâzâni lesâhirâni” âyetine, “evet bu ikisi” anlamı vermişlerdir. Bu da bir başka topluluğun lehçesidir. Onlar “neam” diyeceklerine “inne” demektedirler. Bir şairin beytinin sonundaki “fe kultü inneh” 14)”, yani “evet dedim” cümlesi de buna örnektir. Bazıları da gerçeğin böyle olmadığını, bunun Kur'ân'ı yazan kâtibin hatası olduğunu söylemişlerdir“. Hz. Osman'dan da buna benzer bir rivayet gelmiştir. Hz. Osman mushafa bakınca “Ben bu kitapta (bir takım yazım) hataları görüyorum. Araplar bunları dilleri ile düzeltirler”? demiş ya da buna benzer bir ifade kullanmıştır.
Bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak isteyen. Sihirbazlar bu sözü Firavundan almışlardı. Çünkü Firavun'un ne dediği bir âyette şöyle belirtilmiştir: “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”. Bir başka âyette da şöylece aktarılmıştır: “Ey Müsâ! Yaptığın sihirle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?”4. Firavun bunun sihir olmadığını biliyordu. Fakat kavmi Müsâ'ya tâbi olmasın diye onları kışkırtmak istemişti.
Ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil! Tuttukları örnek yol diye tercüme edilen “et-tarikatu'lmüslâ”nın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri bu tabire en ideal yaşantı anlamı vermiştir. Çünkü onlar zorba ve firavundular, İsrâiloğulları onlara hizmetçilik ve uşaklık yapıyorlardı. Bu zorba ve firavunlar onları hizmetlerinde kullanıyor ve ihtiyaç duydukları alanlarda çalıştırıyorlardı. İsrâiloğulları'nın geçimleri onların hizmetlerine dayanıyordu. İşte bu nedenle Firavun onlar hakkında sizin en ideal yaşantınızı ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbaz dedi. Çünkü Müsâ (a.s.) ona “Artık İsrâiloğulları'nı bırak bizimle gelsinler” demişti. Bazıları ise aynı beyana dininizi ve en ideal mezhebinizi ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbaz anlamını vermişlerdir. Çünkü o benim davet ettiğim yol doğru, Müsâ'nın davet ettiği yol bâtıldır, sihirdir ve fesattır diyordu. Nitekim kullandığı ifadeleri şu beyanlarda görmek mümkündür: “Firavun, “Bırakın beni de şu Müsâyı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım! Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yahut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum dedi”, Bir başka sözü de “Sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum”"” şeklindedir. Firavun kavminde bir topluluk da “Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın”" demişti. Buna benzer başka beyanlarda vardır. Firavun kendisinin kavmini davet ettiği eylemin doğru, Müsâ'nın davet ettiğinin sihir ve fesat olduğunu iddia etmiştir. Bazı müfessirler “et-tarikatu'l-müslâ” tabirini sizin en hayırlımz, en şerefliniz ve en ileri gelenleriniz diye açıklamışlardır”.
(İbn Kuteybe] der ki: Âyette yer alan “et-tarikatu'l-müslâ” deyiminden maksat kavmin ileri gelenleridir. Arapçada “hâulâi tarikatü kavmihim” (Yşa ws ii b) şeklinde bir ifade vardır ki bunlar kavminin ileri gelenleridir, anlamına gelir. “et-Tarika” kelimesi “eş-şerif” kelimesinin kökünden gelmiş gibidir", Bu kelime ile “yolunuz ve dininiz” mânasının kastedildiği de söylenmiştir. “Kübrâ” kelimesinin “ekberu” nün müennesi olması gibi “el-müslâ” ( da “el-emsel” kelimesinin müennesidir. “Fe ecmi'ü keydeküm” cümlesi hilelerinizi birleştirin, demektir. Ebü Avsece “et-tarikatu'l-müslâ” deyimini en üstün olan dininiz diye açıklamıştır. Çünkü bu din, en ideal olan dindir.
BEL gap gl üş
---
Dipnotlar:
“Bekerat aleyye avazili/yelhayneni ve elümühünneh/ve yekulne şeybün kad alâ/ke ve kad kebirte fe kültü: inneh” (5i Lb 5 Saşe ii ŞİŞ EZLA ilk le 3) (Beni kinayan kadınlar erken geldiler bugün. Kaba sözler sarfettiler bana. Ben de onları kınadım. Ak saçlar bürümüş başını, yaşlanmışsın dediler. Ben de evet dedim).. Nitekim Zeyd b. Sâbit ve İbnü'z-Zübeyr'in mushaflarında aynı ibare “inne hâzeyni” şeklindedir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü '1-Mesâhif, s. 228, 238). f Bu rivayetin değerlendirmesi için bk. Zürkâni, Menåhilül-irfån fi ulümi'l-Kurân, I, 386“Firavun, adamlarına şöyle dedi: Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Buna karşı ne buyurursunuz?”. “Firavun ise, “Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum dedi”. “Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki: “Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâyı ve kavmini serbest bırakacaksın?” (el-Arâf, Burada geçen 61. âyetin tefsiri ile ilgili bir paragraf yer almaktaydı. Biz bu paragrafı o âyetin tefsirinin yapıldığı kısma naklettik. İbn Kuteybe'nin eserinde “tarika” kelimesinin “şerif” kökünden türediğine dair bir ifade yer almamaktadır (bk. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurân, s. 280).
Tâhâ 20:63
63. “Şöyle diyorlardı: Bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil!” Bunun üzerine yapacakları işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tutmaya çalıştılar. Şöyle diyorlardı: Bazıları yapacakları işi aralarında tartışan ve konuşmalarını gizli tutmaya çalışanların sihirbazlar olduklarını belirtmişler ve bu beyanı, konuşmalarını Firavundan gizli tutmaya çalıştılar diye tefsir etmişlerdir. Sonra da bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil! derken “bunlar iki sihirbaz” cümlesiyle de Müsâ (a.s.) ile Hârunu (a.s.) kastettiklerini ifade etmişlerdir. Başka bazıları ise bu beyanı şöyle yorumlamışlardır: Bunun üzerine yapacakları işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını Müsâ ve Hârundan gizli tutmaya çalıştılar. Gizli konuşmaları da bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil! demeleridir. En ağır basan ihtimal sihirbazların kavimlerinden ayrılıp onlara sezdirmeden kendi aralarında Müsâ ile Hârun şöyledir diye gizlice konuşmalarıdır.
Ebü Ubeyde âyetin metninde yer alan “inne hâzâni” '” ifadesinin Araplardan bir topluluğun lehçesi olduğunu!” ve “merartü bi racülâni ve raeytü racülâni” (ott; Lİ), öMe, &,7) denildiğini ve âyetteki bu kullanımın o lehçeye göre olduğunu belirtmiştir. Bazıları ise “hâzâ kelimesindeki elif B harfinin müfretlerden hiçbir şekilde düşmediğini söylemişlerdir. “merartü kelimesi asıl şekil gibi olup, müfret ve tesniye dâhil bütün haller için düşme ihtimali söz konusu değildir. Bazıları “İnne hâzâni lesâhirâni” âyetine, “evet bu ikisi” anlamı vermişlerdir. Bu da bir başka topluluğun lehçesidir. Onlar “neam” diyeceklerine “inne” demektedirler. Bir şairin beytinin sonundaki “fe kultü inneh” 14)”, yani “evet dedim” cümlesi de buna örnektir. Bazıları da gerçeğin böyle olmadığını, bunun Kur'ân'ı yazan kâtibin hatası olduğunu söylemişlerdir“. Hz. Osman'dan da buna benzer bir rivayet gelmiştir. Hz. Osman mushafa bakınca “Ben bu kitapta (bir takım yazım) hataları görüyorum. Araplar bunları dilleri ile düzeltirler”? demiş ya da buna benzer bir ifade kullanmıştır.
Bunlar sizi sihirleriyle yurdunuzdan çıkarmak isteyen. Sihirbazlar bu sözü Firavundan almışlardı. Çünkü Firavun'un ne dediği bir âyette şöyle belirtilmiştir: “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”. Bir başka âyette da şöylece aktarılmıştır: “Ey Müsâ! Yaptığın sihirle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?”4. Firavun bunun sihir olmadığını biliyordu. Fakat kavmi Müsâ'ya tâbi olmasın diye onları kışkırtmak istemişti.
Ve tuttuğunuz örnek yolu ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbazdan başka bir şey değil! Tuttukları örnek yol diye tercüme edilen “et-tarikatu'lmüslâ”nın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri bu tabire en ideal yaşantı anlamı vermiştir. Çünkü onlar zorba ve firavundular, İsrâiloğulları onlara hizmetçilik ve uşaklık yapıyorlardı. Bu zorba ve firavunlar onları hizmetlerinde kullanıyor ve ihtiyaç duydukları alanlarda çalıştırıyorlardı. İsrâiloğulları'nın geçimleri onların hizmetlerine dayanıyordu. İşte bu nedenle Firavun onlar hakkında sizin en ideal yaşantınızı ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbaz dedi. Çünkü Müsâ (a.s.) ona “Artık İsrâiloğulları'nı bırak bizimle gelsinler” demişti. Bazıları ise aynı beyana dininizi ve en ideal mezhebinizi ortadan kaldırmak isteyen iki sihirbaz anlamını vermişlerdir. Çünkü o benim davet ettiğim yol doğru, Müsâ'nın davet ettiği yol bâtıldır, sihirdir ve fesattır diyordu. Nitekim kullandığı ifadeleri şu beyanlarda görmek mümkündür: “Firavun, “Bırakın beni de şu Müsâyı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım! Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yahut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum dedi”, Bir başka sözü de “Sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum”"” şeklindedir. Firavun kavminde bir topluluk da “Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın”" demişti. Buna benzer başka beyanlarda vardır. Firavun kendisinin kavmini davet ettiği eylemin doğru, Müsâ'nın davet ettiğinin sihir ve fesat olduğunu iddia etmiştir. Bazı müfessirler “et-tarikatu'l-müslâ” tabirini sizin en hayırlımz, en şerefliniz ve en ileri gelenleriniz diye açıklamışlardır”.
(İbn Kuteybe] der ki: Âyette yer alan “et-tarikatu'l-müslâ” deyiminden maksat kavmin ileri gelenleridir. Arapçada “hâulâi tarikatü kavmihim” (Yşa ws ii b) şeklinde bir ifade vardır ki bunlar kavminin ileri gelenleridir, anlamına gelir. “et-Tarika” kelimesi “eş-şerif” kelimesinin kökünden gelmiş gibidir", Bu kelime ile “yolunuz ve dininiz” mânasının kastedildiği de söylenmiştir. “Kübrâ” kelimesinin “ekberu” nün müennesi olması gibi “el-müslâ” ( da “el-emsel” kelimesinin müennesidir. “Fe ecmi'ü keydeküm” cümlesi hilelerinizi birleştirin, demektir. Ebü Avsece “et-tarikatu'l-müslâ” deyimini en üstün olan dininiz diye açıklamıştır. Çünkü bu din, en ideal olan dindir.
BEL gap gl üş
---
Dipnotlar:
“Bekerat aleyye avazili/yelhayneni ve elümühünneh/ve yekulne şeybün kad alâ/ke ve kad kebirte fe kültü: inneh” (5i Lb 5 Saşe ii ŞİŞ EZLA ilk le 3) (Beni kinayan kadınlar erken geldiler bugün. Kaba sözler sarfettiler bana. Ben de onları kınadım. Ak saçlar bürümüş başını, yaşlanmışsın dediler. Ben de evet dedim).. Nitekim Zeyd b. Sâbit ve İbnü'z-Zübeyr'in mushaflarında aynı ibare “inne hâzeyni” şeklindedir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü '1-Mesâhif, s. 228, 238). f Bu rivayetin değerlendirmesi için bk. Zürkâni, Menåhilül-irfån fi ulümi'l-Kurân, I, 386“Firavun, adamlarına şöyle dedi: Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Buna karşı ne buyurursunuz?”. “Firavun ise, “Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum dedi”. “Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki: “Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâyı ve kavmini serbest bırakacaksın?” (el-Arâf, Burada geçen 61. âyetin tefsiri ile ilgili bir paragraf yer almaktaydı. Biz bu paragrafı o âyetin tefsirinin yapıldığı kısma naklettik. İbn Kuteybe'nin eserinde “tarika” kelimesinin “şerif” kökünden türediğine dair bir ifade yer almamaktadır (bk. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurân, s. 280).
Tâhâ 20:64
O halde siz de bütün hilelerinizi birleştirin. “Birleştirme” anlamına gelen “el-icmâ” kökü bazan azmetme, bazan da birleştirme anlammda kullanılır. Şu hadiste azmetme anlamında kullanılmıştır: “Lâ savme limen lem yücmi' rayehü mine'l-leyli”. Yani “Geceden oruç tutmaya azmetmeyen kişinin orucu yoktur” “Lem yücmi”” kelimesi “lem yazim” “azmetmedi” demektir. Çünkü aynı haber “lem yücmi” fiili yerine “lem yazim” fiili getirilerek de rivayet edilmiştir. Fiilin “birleştirme” mânası açıktır. Âyetteki fiil “birleştirme” mânasında olursa sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Bütün hilelerinizi bir iş üzerine birleştirin ve o konuda fikir ayrılığına düşmeyin. “Azmetmek” mânasında alınacak olursa anlamı: “Bir tek şeyi yapmaya azmedin, bir işi yapmaya yönelin ki galip gelesiniz”, demek olur. Ve saf düzeninde gelin. Bazıları bu âyete dağınık olarak değil, toplu halde gelin anlamı vermişlerdir. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Şenlik günü toplantı yeri olan musallâya saf düzeninde gelin.
Ebü Ubeyde âyetin metninde geçen “saffen” kelimesine “musallâ” mânası vermiş ve “es-saffu” kelimesinin “musallâ” anlamına geldiğini söylemiştir. Ebü Ubeyde devamla şöyle demiştir: Birisinin “mesteta'tü en âtiyessaffe emsi”, yani dün musallâya gelemedim dediği nakledilir"55, İbn Kuteybe ise “saffen” kelimesine “cemian”, yani hep birlikte anlamı vermiştir!, Onun dışında başka müfessirlerin de görüşü budur. Aynı âyetteki “ista'lâ” kelimesi “galebe çaldı” anlamındadır.
Bugün üstün gelen kendini kurtarmıştır. “İnne fir'avne alâ fil-ardi”, yani “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”!55 meâlindeki âyette geçen “alâ” fiili nasıl ki galebe çaldı anlamında ise burada yer alan “men ista'lâ” cümlesi de galebe çalan anlamındadır. “Men istal?” tabirinin Firavun'un sihirbazlara galip gelmeleri durumunda vâdettiği mükâfatla mutlu olmak ve yükselmek isteyenler anlamına gelmesi de mümkündür. Sihirbazların galip gelmeleri durumunda Firavundan ödül istemeleri bir başka âyette meâlen şöyle ifade edilir: “Sihirbazlar geldiklerinde Firavuna, “Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi? dediler. Firavun, “Evet, dedi. O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız”, İşte sihirbazların Firavundan istedikleri buydu. Eğer anlam bu olursa Firavun da onlara bu ödülü alacaklarını haber vermiş olmaktadır. Tabii bu ihtimal, âyette sözü edilen ifadenin Firavun'un sözü olması durumunda geçerlidir. En doğrusunu Allah bilir.
Gael Sa çime PIE A AEN r'e z
---
Dipnotlar:
© Hafsa'nm nakline göre Hz. Peygamber “Kim tan yeri ağarmadan önce oruca kesin olarak niyet etmezse onun orucu yoktur” buyurmuştur. Bu hadisin mânası bazı ilim adamlarına göre şöyledir: Ramazan orucu veya ramazan orucunun kazası ya da adak orucunda tan yeri ağarmadan önce oruca kesin olarak niyet etmeyen kimsenin orucu yoktur. Niyetini geceden yapmazsa caiz olmaz. Nafile oruca gelince sabah olduktan sonra da niyet edebilir 152 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l Kurün, s. 280; Beğavi, Medlimü't-tenzil, IV, 20. 53 Ebü Ubeyde, Mecâzü'-Kurün, II, 23. 134 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kuran, s. 280.
Tâhâ 20:65
Dediler ki: “Ey Müsâ! Ya sen at yahut ilk atan biz olalım” O “Hayır, siz atın” dedi. Sihirbazlar attıkları ipleri ancak Allah Teâlâ'nın emri ve izniyle attılar. Bir de baktı ki, onların ipleri ve sopaları yaptıkları sihirden ötürü kendisine, yani Müsâ'ya doğru akıp geliyor gibi görünüyor!
Tâhâ 20:66
Dediler ki: “Ey Müsâ! Ya sen at yahut ilk atan biz olalım” O “Hayır, siz atın” dedi. Sihirbazlar attıkları ipleri ancak Allah Teâlâ'nın emri ve izniyle attılar. Bir de baktı ki, onların ipleri ve sopaları yaptıkları sihirden ötürü kendisine, yani Müsâ'ya doğru akıp geliyor gibi görünüyor!
Tâhâ 20:67
Müsâ birden içinde bir korku duydu. Müsâ'nın (a.s.) içine bir korku düştü. Sihirbazlar sihirlerini yapınca korkuya kapıldı. Müsâ'nın (a.s.) duyduğu korku iki sebepten kaynaklanabilir. Birincisi: Sihirbazların galip geleceği korkusu değil de insanın yaratılışı gereği duyduğu korku olabilir. )Çünkü Hz. Müsâ sihirbazlara şöyle demişti: “Asıl bu sizin ortaya koyduğunuz sihirdir. Allah onu mutlaka boşa çıkaracaktır”. Hz. Müsâ (a.s.) sihirbazların göz boyamalarının Allah Teâlâ'nın mücize ve delillerini boşa çıkaramayacağını biliyordu. Bu bize onun duyduğu korkunun sihirbazların galip ve üstün gelecekleri korkusu değil, insanın yaratılışı ve tabiatının gereği meydana gelmiş oldugunu göstermektedir. Hz. Müsâ'nm duyduğu korku, sihirbazların sihirlerinin insanların gözlerini almış olmasından da kaynaklanabilir. Bu durumda Müsâ (a.s.) yapılan sihirin kendisinin getirdiği mücize ve delilleri insanların görmesine engel olacağından korkmuş olabilir. Bazıları da Hz. Müsânın insanların şüpheye kapılıp da kendisine tâbi olmayacaklarından ya da kendisine tâbi olanların şüpheye kapılacaklarından korkmuş olabileceğini söylemişlerdir. Bu yaklaşım, buna yakın açıklamamızla örtüşmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:68
Korkma! dedik, Üstün ve galip gelecek olan kesinlikle sensin. Müsâ'nm (a.s.) sözü edilen korkusu, kişinin yaratılışı gereği duyduğu korku türünden olduğu takdirde yüce Allah'ın “korkma” şeklindeki emri kalbini yatıştırma ve ona sebat verme anlamında olur. Söz konusu korku, ikinci ihtimale göre belirtilen bir korku olursa, korkma biçimindeki emri, Müsâ'ya (a.s.) müjde ve sihirbazların sihirlerinin getirdiği delilleri görmelerine engel olamayacağını haber verme niteliğinde olur. En doğrusunu Allah bilir.
aua LS Pie Vaii İşe Gaal lü İŞ
Tâhâ 20:69
Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yalayıp yutsun. Bu beyan, sihirbazların ellerinde bulunan şeyin ellerinde iken sihir olmadığını onu yere attıktan sonra sihire dönüştüğünü, aynı şekilde Müsânm (a.s.) asâsmın da o elinde iken değil, onu yere attıktan sonra delil ve mücizeye dönüştüğünü göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yalayıp yutsun” Yani onların yaptıklarını yiyip mideye indirsin. Onların yaptığı sihirbaz hilesinden ibaret. Sihirbaz ise amacı ne olursa olsun başarıya ulaşamaz. Yani sihirbazın sihir vasıtası ile yaptığı gösteri başarıya ulaşmaz. Ulaşsaydı Firavun'un sihirbazlarının yaptıkları sihir de başarıya ulaşırdı. “Haysü etâ” İbn Mesüd mushafına göre “eyne etâ” " şeklindedir. Bazıları ise âyeti “haysü kâne” şeklinde okumuşlar, yani “nerede olursa olsun. “Haysü” ve “havsü” iki ayrı lehçedir.
Bu da Kisâi'nin sözüdür”.
(SJİbn Kuteybe “Müsâ birden içinde bir korku duydu” meâlindeki beyanı içinde bir korku sakladı“, bir başkası ise kalbine korku düştü diye açıklamıştır. “Haysü etâ” “haysü kâne” kelimeleri “nerede olursa olsun” demektir. Ebü Avsece “yuhayyelu ileyhi” &:2)“ fiilinin zannediyor anlamına geldiğini söyleyerek şöyle devam etmiştir: Arapça'da “yuhayyelu ileyye” denilir. Mânası, anlayışım ve bilgim bana bu şeyin şöyle şöyle olduğunu gösteriyor demektir. “Fe evcese” “hissetti” anlamında, “telkaf” ve “telkam” aynı anlamda olup kapıp alsın, mideye indirsin demektir.
LI JIA Ja. ip VAa 0 ael gül
Tâhâ 20:70
Sonunda sihirbazlar secdeye kapandılar ve “Biz Müsâ ile Hârun'un Rabb'ine iman ettik” dediler. Çünkü onlar, Hz. Müsânın kendilerine getirdiği şeylerin gerçek olduğunu anlamışlar, yaptığının Cenâb-ı Hak tarafından geldiğini ve sihir değil bir mücize olduğunu öğrenmişlerdi. Netice olarak ona hiç kuşku duymaksızın iman etmişlerdi. Bu bize herhangi bir hususta bilgi ve kanaat sahibi olan kimsenin o şey konusunda başkasından daha bilgili ve daha basiretli olduğunu gösterir. Çünkü sihirbazlar, Hz. Müsâ'nın getirdiğini görüp ayan beyan müşahede edince düşünmek için bir süre beklemediler, aksine bu konudaki gerçeğin anında farkında olmalarından dolayı kendilerini tutamadılar ve “Sihirbazlar derhal secdeye kapındılar”“ meâlindeki beyanda belirtildiği üzere kendilerini yüz üstü yere attılar.
palé gill aya &l 3 o3lol k3 áj gözal Jü
Tâhâ 20:71
Firavun şöyle çıkıştı: “Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? Anlaşılıyor ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür. Bazıları bu çıkışmayı yapanın Müsâ (a.s.) olduğunu söylerken, bazıları başkalarına sihir öğreten sihirbazların büyüğü olduğunu belirtmişlerdir. Allah Teâlâ bir başka âyette Firavun'un sihirbazlara söylediği sözü meâlen şöyle nakleder: “Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır”, Firavun bunun sihir ve yaptıklarının hile olmadığını biliyordu. Fakat Müsânın (a.s.) durumu konusunda yanlış bir izlenim uyandırmak ve gerek kendi ve gerekse getirdiği mücize ve deliller hakkında kafalarını karıştırmak istedi. Çünkü Müsâyı (a.s.) yetiştiren kendisiydi. Ve o Firavunun ve ailesinin yanında yetişmişti. Dolayısıyla onun hiçbir kimseden sihir öğrenmediğini biliyordu. (1Sonra Müsâ (a.s.) ondan ayrılıp Medyen doğru yola çıkınca orada sihir öğ- BB reneceği hiçbir sihirbaz yoktu. Fakat Firavun meseleyi çarpıtmak ve kavminin kafasını karıştırmak istedi. Mekke halkı da böyle idi. Onlar da Hz. Peygamber'i sihirbaz, kâhin, iftiracı olmakla, akıl hastalığına tutulmakla ve başka şeylerle suçlamışlardı. Halbuki onun sihirbaz, kâhin, akıl hastası ve iftiracı olmadığını biliyorlardı. Çünkü küçükken aralarında yetişmiş ve hiçbir kimseye yalan iftira atmakla suçlanmamıştı, Allah'a nasıl iftira atar! Sonra Mekkeliler onun büyücülük ve kehânet öğrenmek için herhangi bir büyücü ve kâhinin yanına gidip geldiğini de rivayet etmemişlerdir. Fakat onlar söz konusu iddialarla insanları kandırmak ve kafalarını karıştırmak istemişlerdi ki ona uymasınlar, Allah'ın dinine ve tevhidine yaptığı davetine olumlu cevap vermesinler.
Öte yandan peygamberlerin yanlarında insanları benzerini getirmekten aciz bırakan mücizeler ve parlak deliller olmasaydı bile nefisleri ve güzel bir hayat sürme şeklindeki karakterleri, güzel ahlâkları ve tercih ettikleri yüce durumlar, resül ve nebi olduklarına işaret ederdi. O zaman bir de mücize ve kesin deliller getirdiklerinde durum nice olur. Sihirbazların kötü yaşantıları, düşük ahlâkları ve aşağılık durumları onların yalancı olduklarını ve söyledikleri şeylerin aslının ve astarının olmadığını gösterir. O zaman risâleti sihirden ve çarpıtmayı gerçek delilden ayırmakta nasıl olur da zorlanırlar! Fakat onlar bu hareketleriyle kavimlerine karşı durumu çarpıtmak istediler. En doğrusunu Allah bilir.
Ama ahdim olsun ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Bu tehdit, Firavun tarafından iki ayrı zamanda yapılmışa benzemektedir. Önce sihirbazlar belki tercih ettikleri fikirden vazgeçerler umuduyla onları öldürmeden ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesmekle tehdit etti. Ama vazgeçmeyince onları öldürmekle ve hurma dallarına asmakla tehdit etti. Çünkü öldürme ve asmada (ölüm cezasından) daha hafif olan organların da telef edilmesi söz konusudur. Prensip bu olduğuna göre suçlunun öldürülmesinin hedeflenmediği tüm cezalarda bütün organlar telef dilmez. Hırsızlık suçunda el kesme ile hırsızın öldürülmesi hedeflenmez. Bundan dolayı kesme cezası bütün organlara uygulanmaz. Yol kesme cezası da böyledir. Çünkü bu ceza ile faillerin öldürülmesi hedeflenmez. Çaprazlama olarak el ve ayaklarının kesilmesinin ötesine geçilmez.
[9]Ebûů Avsece der ki: “Cüzü'u'n-nahi” (yem pis) hurma ağacının dalları ve kökü demektir.
Böylece hangimizin cezasının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu anlayacaksınız! O Firavun melunu Rabb'inin azabından bir parça tatmış olsaydı böyle bir söz söylemezdi. Rabb'inin müsamahasını bilmeseydi böyle bir sözü söylemeye ve vereceği azabın Allah Teâlâ'nın azabından daha şiddetli olduğunu söyleyerek sihirbazları tehdit etmeye cesaret edemezdi.
gs liğe ER ERINE
Tâhâ 20:72
Onlar şu cevabı verdiler: Bize gelen bunca apaçık kanıtlara ve bizi yaratana karşı asla seni tercih edemeyiz. Yüce Allah'ın Rab oluşuna, ulühiyetine ve ona kul olmaya dair bize gelen bunca apaçık kanıtlara karşı senin Rab olmanı, sana ibadet etmeyi ve itaati tercih edemeyiz. Bazıları “vellezi fataranâ” 6k) cümlesini “tercih edemeyiz” fiiline bağlayarak âyeti, bizi yaratana karşı asla seni tercih edemeyiz diye anlamışlardır. Ancak bir başka ihtimal daha uygun gibi durmaktadır. Yani bizi yaratan cümlesinin yemin olması daha uygundur. Buna göre “Bizi yaratana and olsun ki” anlamına gelmiş olur. Sanki sihirbazlar Firavun'un kendisine ibadete ve hizmete dönecekleri umudunu kesmek istemektedirler.
Artık sen neye hükmedeceksen et. Bu cümle, Firavuna emir verme mahiyetinde değildir, aksine onun bu konudaki umudunu kesme amaçlıdır. Yani sen bize olan tehdidini yerine getirirsen de biz seni tercih edecek değiliz. Ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Yani sen ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin.
(eza) Ear
Tâhâ 20:73
Hatalarımızdan ve bize zorla yaptırdığın sihirden ötürü bizi bağışlaması için Rabb'imize kesin olarak iman ettik. Hayırlı ve sürekli olan Allah'tır. Âyetin son cümlesi muhtemelen Allah en hayırlı mâbut ve sevabı başkalarının sevaplarından daha kalıcı olan bir ilâhtır mânasındadır. Ya da bu cümle Firavun'un şu sözlerine cevap olabilir: “Böylece hangimizin cezasının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu anlayacaksınız”. Bu durumda Firavun'un bu sözlerine Cenâb-ı Hak Allah'ın azabı daha kalıcıdır şeklinde cevap vermiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:74
Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar. Dünya ve âhirete yararlı işler yapmış bir mümin olarak onun huzuruna çıkan kimseler için ise üstün dereceler vardır. Bu ifadenin açıklaması en doğrusunu Allah bilir ya şöyledir: [ ]Kim Allah Teâlâ'nın bahşettiği hayatına şükürle karşılık verir, salih amellerle hoş hale getirirse Allah da onun âhiretteki hayatını ve yaşantısını hoş kılar. Her kim de hayatına dünyada şükürle mukabele etmez, aksine nankörlükle karşılık verirse, onu aşağılık, çirkin ve pis amellerle habis ve pis hale getirirse âhirette hayatı pis ve habis hale gelir. “Bir mümin olarak onun huzuruna çıkan kimseler için ise üstün dereceler vardır” “Dereceler” yükselir ve yukarı doğru çıkar. “Derekât” ise aşağıya doğru gider ve yukarıdan aşağıya doğru iner. Dereceler âhirette müminler için söz konusudur. Çünkü onlar dünyada salih, yüce ve yüksek amelleri tercih ederler. Dünyada yüksek ve yüce amelleri tercih etmelerine karşılık âhirette onlar için yüksek dereceler tahsis edilir. Derekât ise dünyada tercih ettikleri aşağılık ve habis amellerin karşılığı olarak kâfirler için söz konusu olur. Allah Teâlâ da “Diken eken asla buğday biçmez” atasözünde olduğu gibi onları rezil ve rüsvay eder.
e İŞ LE İYİ GESİ yas iyi İZ
Tâhâ 20:75
Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar. Dünya ve âhirete yararlı işler yapmış bir mümin olarak onun huzuruna çıkan kimseler için ise üstün dereceler vardır. Bu ifadenin açıklaması en doğrusunu Allah bilir ya şöyledir: [ ]Kim Allah Teâlâ'nın bahşettiği hayatına şükürle karşılık verir, salih amellerle hoş hale getirirse Allah da onun âhiretteki hayatını ve yaşantısını hoş kılar. Her kim de hayatına dünyada şükürle mukabele etmez, aksine nankörlükle karşılık verirse, onu aşağılık, çirkin ve pis amellerle habis ve pis hale getirirse âhirette hayatı pis ve habis hale gelir. “Bir mümin olarak onun huzuruna çıkan kimseler için ise üstün dereceler vardır” “Dereceler” yükselir ve yukarı doğru çıkar. “Derekât” ise aşağıya doğru gider ve yukarıdan aşağıya doğru iner. Dereceler âhirette müminler için söz konusudur. Çünkü onlar dünyada salih, yüce ve yüksek amelleri tercih ederler. Dünyada yüksek ve yüce amelleri tercih etmelerine karşılık âhirette onlar için yüksek dereceler tahsis edilir. Derekât ise dünyada tercih ettikleri aşağılık ve habis amellerin karşılığı olarak kâfirler için söz konusu olur. Allah Teâlâ da “Diken eken asla buğday biçmez” atasözünde olduğu gibi onları rezil ve rüsvay eder.
e İŞ LE İYİ GESİ yas iyi İZ
Tâhâ 20:76
İçinde ebedi olarak kalacakları, altından ırmaklar akan adn cennetleri! İşte günahlardan arınanların ödülü budur. Yani Allah Teâlâ'nın sözünü ettiği ödül, amelini düzgün yapan ve arttıranların mükâfatıdır. “Tezekkâ” fiilinin kökü olan “ez-zekâtu” sözlükte nemâ ve artma anlamındadır. Bazıları “zâlike cezâu men tezekkâ” cümlesine, işte iman edenlerin ödülü budur, diye bir mâna vermişler; sebebini de şöyle açıklamışlardır: Ameller imanla artar ve nemâ bulur. Sevabı ve ödülü iman sayesinde alınır.
G É É e salaş İİİ eşi EE ENİ Ai; DEE YESİM YUZ KİN
Tâhâ 20:77
Müsâ'ya şöyle vahyetmiştik: Kullarımı geceleyin yola çıkar. “Esri” fiilinin kökü “el-İsrâ” 1) gece yürüyüşü demektir. Yetişecekler diye korku ve endişe duymaksızın onlara denizde kupkuru bir yol aç. Yani asânı denize vur ve denizde onlara kupkuru bir yol aç. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bunun üzerine denize vur! diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı”66, Yetişecekler diye korku ve endişe duymaksızın. Yani Firavun ve askerleri yetişecek diye korku ve denizde boğuluruz diye endişe duymaksızın. Bu beyan, korku ve endişeyi yasaklama anlamında değil, korkuyu gidermeye ve Firavun'un onlara yetişemeyecekleri güvencesi vermeye yöneliktir. Görmez misin ki bir başka beyanda Müsânın arkadaşları şöyle demiştir: “İki topluluk birbirini görünce, Müsâ'nm adamları, “İşte yakalandık! dediler. Müsâ, ‘Hayır!
Eminim ki Rabb'im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir” dedi”.
Tâhâ 20:78
Derken Firavun askerleriyle onların peşine düştü. Askerleriyle anlamındaki “bicunüdiht” kelimesi Firavun'un yanında tek bir asker değil, askerler olduğunu göstermektedir. Ama askerler şu kadar bin, Müsânın kavmi de şu kadar bin idi şeklindeki ifadelere gelince; söz konusu sayı ancak bu konuda sahih bir rivayet varsa bilinebilir. Aslında sayılarının ne kadar olduğunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Ama deniz onları amansızca suda boğulma ve helâk ile sarıverdi.
İbn Kuteybe bundan önce geçen “endişe duymaksızın” cümlesini “ardımızdan yetişecekler diye endişe duymaksızın”, “Derken Firavun askerleriyle onların peşine düştü” cümlesini de “ve onlara arkadan yetişti” şeklinde açıklamıştır.
ali Mara Daa A ei ör CE Ça) salaş aos i böl;
Tâhâ 20:79
Firavun kavmini saptırmış, doğru yolu göstermemişti. Bazıları bu âyeti Firavun kavmini saptırmış Allah Teâlâ da ona doğru yolu göstermemişti şeklinde açıklarken, bazıları da Firavun kavmini saptırmış, onlara doğru yolu göstermemişti şeklinde tefsir etmiştir. Bu son tefsiri yapanlar, söz konusu yaklaşımlarını, “Sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum”!“ meâlindeki beyana dayanmışlardır. Bu beyanı şöyle açıklayanlar da olmuştur: Firavun kavmini saptırmış ve kendi nefsine doğru yolu göstermemişti.
GG See gın Ge 38 hez algal pre Ge; iş iyi AV- eyi iy
Tâhâ 20:80
80. Ey İsrâiloğulları! Böylece sizi düşmanınızdan kurtardık. Burada Allah Teâlâ Hz. Peygamber'le çağdaş olan İsrâiloğulları'na atalarına ve seleflerine bahşettiği nimetleri ve lütfettiği ihsanları haber vermektedir. Onlara atalarına bahşettiği nimetleri hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma atalarına olamaz, 8 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi-Kurün, s. 281.
çünkü onlar bu âyetlerin indiği sırada çoktan ölüp gitmişlerdi. Bu beyanda son durumlarına nazaran sahâbilere de bahşedilen nimetler hatırlatılmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ onları dönemlerinin sonlarına doğru düşmanlarından güvende kılmış ve müslümanların onların dinlerine dönme umutlarını kesmiştir. Bu beyanda Cenâb-ı Hakk'ın bize olan lütufları ile ilk ve son durumlarımızda bahşettiği nimetler de hatırlatılmaktadır. Hatırlatma sadece İsrâiloğulları'na değil, fakat bize ve nimet verdiği herkesedir.
Ve Tür'un sağ tarafında sizinle sözleştik. Âyetin metninde geçen “eleymen” kelimesinin Tür dağının adı mı, yoksa bereketinden ve uğurundan dolayı mı bu isimle isimlendirildiğini bilmiyoruz'”, Yoksa bu isim, Hz. Müsâ'nın uğurundan dolayı mı verildi? Onu da bilmiyoruz. Eğer kelime bereket ve uğur kökünden türemişse Tür dağına bu isim Hz. Müsânın bereket ve uğurundan dolayı verilmiştir. Çünkü vahiy Müsâ'ya (a.s.) Tür dağında inmeye başlamıştır.
Size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'le çağdaş olan yahudilere atalarının rızıklarını nasıl genişletip bereketlerini arttırdığını hatırlatmaktadır. Böylece onlara bahşettikleri karşılığında şükretmelerini istemektedir. Bu ifade bize ve rızıklarmı genişlettiği herkese de hatırlatmadır. Çünkü Allah Teâlâ hayatımızın başından sonuna kadar rızkımızı hep genişletip durmaktadır.
Tâhâ 20:81
Size rızık olarak verdiğimiz iyi ve temiz şeylerden yiyin. Yani onlara Size rızık olarak verdiğimiz iyi ve temiz şeylerden yiyin dedik. Bundan sonra iki ihtimal söz konusudur. Birincisi: İyi ve temiz şeylerden yiyin beyanı size rızık olarak verdiğimiz şeylerin helâl olanlarından yiyin mânasında olabilir. Eğer anlam böyle olursa âyet insana helâl olmayan şeylerin de rızık olarak verilebileceğine işaret eder”). İkincisi: İyi ve temiz şeylerden yiyin beyanı, canınızın çektiği şeylerden anlamına da gelebilir. Bu durumda âyet, nefislerin hoş gördüğü şeylerden olmak kaydı ile yiyeceklerden en hoş olan şeyleri tercih edebileceğimizi gösterir.
Ama bunda ölçüyü aşmayın. “Tuğyân” (orik) belirlenen sınırı aşmak, onun ötesine geçmek demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Rabb'inizin size rızık olarak verdiği şeylerde belirlediği helâl rızkın dışına çıkarak ve tayin ettiği miktarı geçerek ölçüyü aşmayın.
[ ] Yoksa gazabıma uğrarsınız. “Yahille” fiili böyle okunabildiği gibi “yahulle” şeklinde de okunmuştur. “Yahille” okunursa “gazabım üzerinize iner”, “yahulle” olursa “gazabım size gerekli olur” anlamına gelir. Kim gazabıma uğrarsa artık uçuruma yuvarlanmış demektir. “Hevâ” fiilinin “helâk olmuştur” anlamına geldiği söylenmiştir. Buna göre mâna şu şekilde olur: Kimin başına azabımın gelmesi gerekli olmuşsa o helâk olmuş demektir. İbn Kuteybe de buna benzer açıklama yapmış ve şöyle demiştir: “Hevâ” fiili, helâk oldu demektir. Arapçada “hevet ummuhü” denir ki onun annesi öldü anlamına gelir”, “Fekad hevâ” kelimesine cehenneme yuvarlanmıştır anlamı verenler de olmuştur. Bir yerden aşağı yuvarlanmayı ifade etmek için Araplar “Hevâ fi mevdu kezâ” tabirini kullanırlar.
Tâhâ 20:82
Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birinci ihtimale göre anlamı şöyle olur: Ben şirkten tövbe edip dönen, O'nun bir olduğuna inanan ve bunun yanında iyi işler yapan sonra da O'nun emrine uymada sebat edip yasak edilen şeylerden vazgeçen kimselere karşı çok bağışlayıcıyım. İkinci [ihtimale] göre anlamı şöyledir: Ben bütün yasak edilen şeylerden tövbe eden ve emredilen şeylerin tamamına iman eden sonra da “Rabbimiz Allah'tır deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar”? meâlindeki beyanda olduğu üzere buna devam ve sebat eden kimselere karşı çok bağışlayıcıyım.
Tâhâ 20:83
(Allah buyurdu ki:) “Seni halkından aceleyle ayrılmaya sevkeden neydi ey Müsâ!” Bazıları şöyle demiştir: Hz. Müsâ Tevrat'ı almak için kavminden kaçarak yola çıkmıştı. O kadar acele etmişti ki kavmini geride ve arka tarafında bırakmıştı. İşte o sırada Rabb'i ona şöyle hitap etti: “Seni halkından aceleyle ayrılmaya sevkeden neydi ey Müsâ”. Bazıları da Müsâ kavminden kaçarak yola çıkmadı, fakat tek başına yola koyuldu ve kavminden ayrıldı. Ardından kavminin başına Sâmirf'nin tanrı diye taptığı buzağı fitnesi geldi.
BAİN LİSA Ee İyi ça
Tâhâ 20:84
4. “Şöyle cevap verdi: “Onlar da benim zinde benden e olasın e sana gelmekte acele ettim ey Rabbim!”
Şöyle cevap verdi: Onlar da benim izimdeler. Bu cümle birinci tevile göre şöyle olur: Onlar da benim izimi takip edip geliyorlar. İkinci tevile göre ise anlamı şöyle olur: Onları dinim ve yolum üzere geride bıraktım. Bu yaklaşım Hasan-ı Basri ve Katâde ye aittir”.
Benden hoşnut olasın diye sana gelmekte acele ettim ey Rabbim! Yani benden hoşnut olasın diye bana yaptığın davetine uymak ve verdiğin emre itaat etmiş olmak için acele ettim ey Rabbim! Bu anlam, Hz. Müsâ'nın Tevrat'ı almaya tek başına yola çıktığı şeklindeki tevile göredir. [§] Hz. Müsâ bir grup insanla birlikte yola çıkmıştı şeklindeki tevile göre yüce Allah -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle demiş olmaktadır: Benden hoşnut olasın diye sana gelmekte acele ettim ey Rabbim! Çünkü beni davet ettiğin ve emrettiğin şeye acele ile gitmeme engel olan herhangi bir sebebim ve nedenim yoktu. Bizde böyledir: Allah Teâlâ'nın emri ve farzını yapma mükellefiyeti ile yüz yüze gelen kişinin -bunu yerine getirmesine ve yapmasına engel olan herhangi bir sebep yoksaonu eda etmek için acele etmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
FES j A hali” Jas KİN GE aa © Ben bu nakli herhangi bir yerde bulamadım.
Tâhâ 20:85
85. “Allah, Fakat” dedi, “Biz senden sonra kavmini sınadık ve Sâmiri onları yoldan çıkardı?”
Allah, fakat dedi, biz senden sonra kavmini sınadık. “Fetennâ” fiilinin türediği “fitne” içinde belâların ve zorlukların olduğu büyük sıkıntı demektir. Bu âyette sözü edilen “iftitân” (vuy) İsrâiloğulları'nın Sâmiri'nin tanrı edindiği buzağı fitnesi ile sınanmalarıdır. Rivayete göre yüce Allah o buzağı heykelini kanı ve eti olan bir buzağıya dönüştürmüş, bedenine ruh üflemiş ve böğürme yeteneği vermişti. Allah Teâlâ'nın onları sınamasının anlamı bu idi. En doğrusunu Allah bilir.
Ve Sâmiri onları yoldan çıkardı. Allah Teâlâ “yoldan çıkarma” fiilini Sâmiri'ye nispet etmektedir. Çünkü İsrâiloğulları'nın yoldan çıkmalarının sebebi onlara bir buzağı edinmesi, buna tapmaya davet etmesi ve “İşte bu sizin de tanrınız, Müsâ'nın da tanrısıdır” demesi sebebiyle Sâmiri idi. Yüce Allah yoldan çıkarma fiilini, buzağıya tapmaya çağırması ve buna sebep olması hasebiyle Sâmiri'ye nispet etti. Yoksa kimse kimseyi yoldan çıkaramaz. Buna karşılık yüce Allah “sınama” fiilini kendi nefsine nispet etti, zira belirttiğimiz gibi buzağı heykelini eti, kanı ve ruhu olan bir buzağıya çeviren O idi.
Şöyle bir soru sorulabilir: Sâmiri sapkınlık içinde olduğu halde onun önünde gerçekleşen buzağıya et, kan ve can verme mücizesi ne anlama gelmektedir?
Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, Sâmiri kendisinin peygamber olduğunu iddia etseydi ona bu fırsat verilmezdi. Fakat o sadece buzağının ilâh olduğunu iddia etti. Halbuki onun bir kul olduğunun alâmetleri üzerinde açıktan görülüyordu ve mevcuttu. Onun ilâh olmadığını herkes biliERİ yordu. Peygamberliğe gelecek olursak; bu konuda insanlar kafa karışıklığına düşüp şaşırabilirler. Bu nedenle peygamber olmayan bir kimse, peygamber olduğunu iddia ettiği takdirde insanların kafaları karışacağı için yüce Allah onun peygamber olduğuna dair delilleri ortaya koymasına engel olur. İlâhlık iddiasına gelince bunun için yapılacak faaliyete engel olmaz. Çünkü kulluk izleri ve acizlik belirtileri gayet açıktır. Ve bunun böyle olduğunu herkes bilir. Aynı şekilde bir kimse şu elimizdeki Kurânı duymayan bir beldeye gitse ve onlara bu kitabı okusa sonra da “Ben Allah Teâlâ'nın size gönderdiği peygamberim” dese Cenâb-ı Hak Kurânı okumasına fırsat vermez. Ama bu kitabı göstererek Rab olduğunu iddia etse yüce Allah buna engel olmaz. Çünkü böyle bir kitabı getirmekten aciz olduğunun alâmetleri gayet açıktır. Ama peygamberlikte böyle değildir. Dolayısıyla bu iki iddia birbirinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:86
86. “Bunun üzerine Müsâ Şi halde ve Mi kavmine döndü. Şöyle dedi: “Ey kavmim! Rabb'iniz size güzel bir vâdde bulunmamış mıydı? Peki size bu süre çok mu uzun geldi, yoksa Rabb'inizin gazabına uğramak istediniz de onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz!”
Bunun üzerine Müsâ öfkeli halde ve hayıflanarak kavmine döndü. Âyetin metninde geçen “esef” kelimesi gazabın da üzüntünün de zirvesi demektir. Allah Teâlâ peygamberlerini böyle yaratmıştır. Kendisine muhalif olma ve yalanlama tavrını gördükleri zaman Rab'leri için gazabın ve üzüntünün Zirvesine çıkacak bir karakterde onları yetiştirmiştir. Tıpkı yüce Allahın peygamberi hakkında belirttiği beyanlarda olduğu gibi: “Neredeyse kendini helâk edeceksin”, “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle dedi: Ey kavmim! Rabb'iniz size güzel bir vâdde bulunmamış mıydı? Hasan-ı Basri'nin teviline göre “va'den hasenen” (Las 143) tabiri yüce Allah'ın dini ve yolu karşılığında vâdettiği sevap demektir. Müsâ (a.s.) “Onlar da benim izimdeler””, yani benim dinim ve yolun üzeredirler, demişti. Bazıları da “va'den hasenen” tabirini âdil ve doğru vâd şeklinde açıklamışlardır. Çünkü rivayete göre Hz. Müsâ onlara kırkıncı veya otuzuncu gecenin başında geleceğini vâdetmişti'”. Peki size bu süre çok mu uzun geldi meâlindeki beyan Hasan-ı Basr?'ye göre şöyle tevil edilir: Peki Rabb'inizin dinine girme ve yoluna uyma karşılığı size vâdettiği sevap ve mükâfat verme süresi çok mu uzun geldi ki bunu unuttunuz. [§] Âyette sözü edilen “vâd”in Hz. Müsâ'nın belli bir günün geçmesinin ardından yanlarına döneceği yolundaki vâdi olduğunu söyleyenlere göre aynı beyan şöyle tevil edilir: Peki size bu süre çok mu uzun geldi ve vâdim mazide mi kaldı ki yaptığınız o hareketleri yaptınız? Yoksa Rabb'inizin gazabına uğramak istediniz de, yani Rabb'inize kasten muhalif davrandınız da onun gazabına uğradınız ve onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz!” Verilen söz, daha önce zikrettiğimiz iki vâde de muhtemeldir.
DE İİİ NİS İİ ea
Tâhâ 20:87
7. “Şöyle cevap verdiler: “Sana verdiğimiz söze bilerek ve yi aykırı e değiliz; fakat şu kavmin (Mısır halkının) ziynet eşyalarından bir kısmını yüklenmiştik, onları (haram diye ateşe) attık; çünkü Sâmiri de aynı şekilde atmıştı.
Şöyle cevap verdiler: Sana verdiğimiz söze bilerek ve isteyerek aykırı davranmış değiliz. “Melkinâ” (uxi) kelimesi mim harfinin zammesi ile “mülkinâ” (usi) ve esresi ile “milkinâ” (Esi) şeklinde de okunmuştur“, “Mülkinâ” şeklinde okunursa kelimenin anlamı bizim gücümüz ve takatimiz şeklinde olur. Buna göre bu beyanın anlamı şöyle olur: Biz sana verdiğimiz söze kendi gücümüz ve takatimiz dâhilinde aykırı davranmış değiliz. Aynı kelime “milkinâ” şeklinde okunursa beyanın anlamı, Biz sana verdiğimiz söze elimizin malik olduğu güçle aykırı davranmış değiliz” demek olur. Fakat şu kavmin (Mısır halkının) ziynet eşyalarından bir kısmını yüklenmiştik. Âyette geçen eşyalarıdır. Onları (haram diye ateşe) attık. Yani onların ziynet eşyalarından yüklendiklerimizi (ateşe) attık. Çünkü Sâmiri de aynı şekilde atmıştı. Yani Sâmiri de yüklendiği onlara ait ziynet eşyalarını atmıştı. Bu son cümlenin, “bu yüzden elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım”' beyanında olduğu gibi Çünkü Sâmiri de elçinin izinden aldığı bir avuç toprağı aynı şekilde atmıştı mânasında olması da mümkündür.
i Kir DESİN İİİ İŞE Lýs LE Sie e EG
Tâhâ 20:88
88. “Derken onlara böğürebilen bir buzağı heykeli yaptı. (Ona uyanlar) “İşte bu sizin de tanrınız, Müsö'nin da tanrısıdır, fakat o bunu unuttu? dediler.
Derken onlara böğürebilen bir buzağı heykeli yaptı. Yani bedeni buzağı olan ama gerçekte buzağı olmayan bir heykel yaptı. Bazıları “clen ceseden” (422 Süs) tabirini, inekten dünyaya gelen buzağının yaşadığı gibi yaşamayan bir buzağı diye açıklamışlardır. Ama birinci anlam daha uygundur.
ISİ(Ona uyanlar) İşte bu sizin de tanrınız, Müsâ'nın da tanrısıdır. (dediler)™®. Bu sözü Sâmiri'den başkası söylememiştir. Fakat o bunu unuttu” dediler. Bazıları unutan Sâmiri idi demişler ve görüşlerini şöyle açıklamışlardır: Çünkü Sâmiri, İsrâiloğulları'na “Bu sizin de tanrınız, Müsânın da tanrısıdır” demişti. Bu sözü ondan başkası söylememiştir. Unutan Sâmiri olarak açıklanırsa “nisyan” (ots) zayi etme ve terketme mânasında olur. Bu takdirde Allah Teâlâ şöyle demiş olur: “Sâmiri âlemlerin Rabb'ini tanıyıp bildikten sonra (bilgisini) zayi etti ve ilâhlığı buzağıya nispet etti” Bazıları da âyeti şöyle açıklamışlardır: Sâmiri “Bu sizin de tanrınız, Müsânın da tanrısıdır” deyince Müsâ bunu unuttu ve bir başkasını isteyerek (yola) çıktı. Ancak İsrâiloğulları'nın Sâmiri'nin bu sözünü kabul etmeleri ve Sâmiri'nin tanrı olarak kabul ettiği buzağıyı tanrı kabul etmeleri ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü onlar buzağı heykelini Kıptiler'in getirdikleri ziynet eşyalarından yaptıklarını biliyorlardı. Fakat onların inancına göre kendilerini Cenâb-ı Hakka yakın kılar ümidiyle âlemlerin Rabb'i olan yüce Allah'ın yanı sıra başka bir tanrı edinmek ve ona ibadet etmek caizdi. Onlar şöyle dediler: “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”8; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar”; “Bunun üzerine, ‘Ey Müsâ! Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap”, Bu beyanlarda belirtildiği gibi yüce Allah'ı bırakıp da putlara taptılar. Firavun'un onlara Allah'ı bir yana bırakıp taptıkları tanrılar edinmesi de aynen böyledir. Yoksa onların nezdinde âlemlerin Rabb'inin o buzağı olması ihtimal dâhilinde değildir. Fakat belirttiğimiz gibi onlar inançları açısından Allah'tan başkasına ibadet etmeyi mümkün görüyorlardı. İşte yüce Allah onların inançlarını reddetmiş ve şöyle buyurmuştur:
QY AYI Yel am YOG
Tâhâ 20:89
Peki görmüyorlar mıydı ki o (heykel) kendilerine bir sözle karşılık veremiyordu, onlara zarar veremediği gibi fayda da sağlayamıyordu! Yani bir sözle karşılık verebilen, fayda ve zarar vermeye kadir olan bir varlığa -yani insana- ibadet etmeye izin verilmediğine göre bunlardan herhangi birini yapmaya malik olmayan bir (heykele) ibadete nasıl izin verilir! Bu gerçeği görmüyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
s Ibis pala SAJ
Tâhâ 20:90
Gerçek şu ki daha önce Hârun onlara, “Ey kavmim! Siz bununla sınanmaktasınız, Allah Teâlâ -en doğrusunu kendisi bilir ya- bu cümlelerle peygamberine (a.s.) kendisini yalancılıkla suçlayanların ve peygamberliğini inkâr edenlerin bunu peygamberliğin ne demek olduğunu bilmedikleri için yalanlamadıklarını, -fakat Hârun'un (a.s.) kavmi buzağıya taptığı zaman onlara söylediği sözü hatırlatmasında ve haber vermesinde ifade edildiği üzereinatlarından ve körü körüne karşı koymalarından kaynaklandığını belirtiyor. Hârun (a.s.) kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla sınanmaktasınız; kuşkusuz sizin Rabb'iniz O Rahmân'dır” Burada Allah Teâlâ sanki Hz. Peygamber'in, kavminin iman edeceği konusundaki ümidini inatları sebebiyle boşa çıkarıyor. Söz konusu ifade Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında belirttiği husustur: “Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre Allah'ın kelâmını işitirler”.
Siz bununla sınanmaktasınız Bu beyan iki türlü anlaşılabilir. Birinci ihtimale göre “fütintüm” fiilinin kendinizi sesi, böğürmesi ve başka özellikleriyle buzağıya kaptırdınız anlamına gelir. İkinci ihtimale göre buzağı yüzünden yolunuzu şaşırdınız anlamına gelir. Kuşkusuz sizin Rabb'iniz O Rahmân'dır. O halde bana uyun Yani sizi davet ettiğim hususta çağrıma uyun. Ve emrime, yani size emrettiğim hususa itaat edin demişti.
“Şöyle cevap verdiler: Mûsâ yanımıza mai kadar ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.”
Şöyle cevap verdiler: Müsâ yanımıza dönünceye kadar ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Bazıları “len nebraha” fiilinin dâhil olduğu cümleyi şöyle açıklamışlardır: Müsâ yanımıza dönünceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz. Buna karşılık başka bazıları da “Ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” mânası vermişlerdir.
(Ebü Avsece “len nebraha” fiilinin “len nezâle”, yani “devam edeceğiz” anlamına geldiğini söylemiştir.
ELİ, EER SANTA İĞ
Tâhâ 20:91
Gerçek şu ki daha önce Hârun onlara, “Ey kavmim! Siz bununla sınanmaktasınız, Allah Teâlâ -en doğrusunu kendisi bilir ya- bu cümlelerle peygamberine (a.s.) kendisini yalancılıkla suçlayanların ve peygamberliğini inkâr edenlerin bunu peygamberliğin ne demek olduğunu bilmedikleri için yalanlamadıklarını, -fakat Hârun'un (a.s.) kavmi buzağıya taptığı zaman onlara söylediği sözü hatırlatmasında ve haber vermesinde ifade edildiği üzereinatlarından ve körü körüne karşı koymalarından kaynaklandığını belirtiyor. Hârun (a.s.) kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla sınanmaktasınız; kuşkusuz sizin Rabb'iniz O Rahmân'dır” Burada Allah Teâlâ sanki Hz. Peygamber'in, kavminin iman edeceği konusundaki ümidini inatları sebebiyle boşa çıkarıyor. Söz konusu ifade Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında belirttiği husustur: “Şimdi (ey müminler!) onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir zümre Allah'ın kelâmını işitirler”.
Siz bununla sınanmaktasınız Bu beyan iki türlü anlaşılabilir. Birinci ihtimale göre “fütintüm” fiilinin kendinizi sesi, böğürmesi ve başka özellikleriyle buzağıya kaptırdınız anlamına gelir. İkinci ihtimale göre buzağı yüzünden yolunuzu şaşırdınız anlamına gelir. Kuşkusuz sizin Rabb'iniz O Rahmân'dır. O halde bana uyun Yani sizi davet ettiğim hususta çağrıma uyun. Ve emrime, yani size emrettiğim hususa itaat edin demişti.
“Şöyle cevap verdiler: Mûsâ yanımıza mai kadar ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz.”
Şöyle cevap verdiler: Müsâ yanımıza dönünceye kadar ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Bazıları “len nebraha” fiilinin dâhil olduğu cümleyi şöyle açıklamışlardır: Müsâ yanımıza dönünceye kadar ona tapmaya devam edeceğiz. Buna karşılık başka bazıları da “Ona tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” mânası vermişlerdir.
(Ebü Avsece “len nebraha” fiilinin “len nezâle”, yani “devam edeceğiz” anlamına geldiğini söylemiştir.
ELİ, EER SANTA İĞ
Tâhâ 20:92
226 (5192-93. “(Müsâ dönünce) dedi ki: Ey Hârun! Onlarm saptıklarım gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin?”
(Müsâ dönünce) dedi ki: “Ey Hârun! Onların saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Bu cümle, Hârun'un (a.s.) “innemâ fütintüm bih”? derken onların (doğru yoldan) saptıklarını kastettiğini göstermektedir. Çünkü Müsâ (a.s.) onlara, “Onlarm saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin? demektedir. Beni izleyip gelmekten meâlindeki cümle iki mânaya muhtemeldir. Birincisi: Onların saptıklarını gördüğünde benim gittiğim yere gitmekten seni alıkoyan neydi? Oysa sen benim nereye gittiğimi biliyordun. Ya da onların saptıklarını gördüğünde benim dinime ve gittiğim yola uymaktan seni alıkoyan neydi? Müsâ'nm (a.s.) gittiği yol ve mezheb, Allah'ın dinini terkedip, ondan saptıkları zaman savaşmak ve çarpışmaktı!, ere YY yapar al yi
Tâhâ 20:93
226 (5192-93. “(Müsâ dönünce) dedi ki: Ey Hârun! Onlarm saptıklarım gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin?”
(Müsâ dönünce) dedi ki: “Ey Hârun! Onların saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Bu cümle, Hârun'un (a.s.) “innemâ fütintüm bih”? derken onların (doğru yoldan) saptıklarını kastettiğini göstermektedir. Çünkü Müsâ (a.s.) onlara, “Onlarm saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin? demektedir. Beni izleyip gelmekten meâlindeki cümle iki mânaya muhtemeldir. Birincisi: Onların saptıklarını gördüğünde benim gittiğim yere gitmekten seni alıkoyan neydi? Oysa sen benim nereye gittiğimi biliyordun. Ya da onların saptıklarını gördüğünde benim dinime ve gittiğim yola uymaktan seni alıkoyan neydi? Müsâ'nm (a.s.) gittiği yol ve mezheb, Allah'ın dinini terkedip, ondan saptıkları zaman savaşmak ve çarpışmaktı!, ere YY yapar al yi
Tâhâ 20:94
94. “O şöyle cevap verdi: Ey anamın oğlu! Sakalımı saçımı çekme. Emin ol ki ben senin, 'Sözüme riayet etmedin de İsrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun!” diyeceğinden endişelenmiştim.”
Hârun (a.s.) Müsâdan (a.s.) özür diledi ve O şöyle cevap verdi: Ey anamın oğlu! Sakalımı saçımı çekme. Emin ol ki ben senin, “Sözüme riayet etmedin de İsrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun!” diyeceğinden endişelenmiştim. Bu beyan da iki türlü açıklanabilir. Birincisi: Sana uyup gittiğin yere gidersem bana İsrâiloğulları'nın arasına ayrılık soktun diyeceğinden korktum. Çünkü sen (bize döndükten sonra) buzağıya tapma şeklindeki tercihlerini yasak ettiğin ve (gidecekleri) yolu beyan ettiğin takdirde sana uyarlardı. Sen bunu yapmadığına göre onların arasına ayrılık sokan sen olmuş olursun. İkincisi: Savaş ve çarpışma anlamına göre Hz. Hârun şöyle demiş olur: Onlarla çarpışır ve aralarında savaş çıkarırsam iki zümreye ayrılacaklarından korktum. Tefrikaya düşerlerse çarpışırlar, kan dökerler ve yok olup giderlerdi. Hârun'un (a.s.) savaşmaması, onların Müsâ (a.s.) dönünce ve kendilerine (gittikleri yol hakkında) yasak getirince iman edecekleri ümidi uyandırmış olmalarındandır. Herhalde onun savaş konusunda izlediği yol, iman edeceği ümidi bulunmayan kimselerle savaşma şeklindeydi. Bu açıklama, İsrâiloğulları belirtildiği gibi on bin veya daha çok ya da daha az sayıda kimse ile buzağıya tapınca Hârun (a.s.) kendilerinden ayrıldı diyenlerin yorumuna göredir. Hasan-ı Basri ise şöyle diyor: Hârun (a.s.) hariç tüm İsrâiloğulları buzağıya taptılar. Onun görüşüne göre kelime, onlarla savaş ve çarpışma anlamı taşımaz.
(İSözüme riayet etmedin. Bu sözün “Onları ıslah et, bozguncuların yolunu izleme” meâlindeki beyanda belirtilen husus olduğu söylenmiştir. Sakalımı saçımı çekme. Bu cümle Hârun'un (a.s.) saçı olduğunu ve baş anlamına gelen “re's” kelimesiyle saçlardan kinâye yapıldığını göstermektedir.
gele ŞA İzan! Bl piki a
Tâhâ 20:95
Müsâ sordu: Peki senin zorun neydi ey Sâmiri? Hasan-ı Basri bu beyanı şöyle açıklamıştır: Peki yaptığına delilin neydi ey Sâmiri? ve onun asla herhangi bir delili yoktu demiştir. Bir başkası ise Senin halin neydi? İşin neydi? demiştir. Âyette geçen “el-hatbu” sözlükte “durum” ve “hal” demektir. Âyetin teviline gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Senin durumun nedir? Yani yaptığın işi yapmaya seni iten nedir?
Sâmiri'ye bu ismin verilmesi “es-sâmira” isimli bir kabileye mensup olmasıydı. Hârun (a.s.) Müsânm ana baba bir kardeşi olduğu halde “Ey anamın oğlu” demesini şöyle açıklamışlardır: Hârun bu ifadeyle kardeşinin kendisine acımasını ve yakasını bırakmasını istemişti.
Ben onların görmediklerini gördüm. Bu âyetin metninde geçen “Yebsurü” fiili yâ ile okunduğu gibi “tebsurü” şeklinde “tâ” ile de okunmuştur”, Sâmiri daha sonra kendisinin gördüğü onların da görmediği şeyi açıklamakta ve şöyle demektedir: Bu yüzden elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. Müfessirlerin geneli şöyle diyorlar: Sâmiri Cebrâil'in atının izinin toprağından bir avuç almış ve onu atmıştır. Âyet-i kerimede topraktan, attan, bu elçinin Cebrâil veya bir başkası olduğundan söz edilmemektedir. Sâmirf'nin avuçlayıp aldığı şeyin tevil âlimlerinin dediği gibi at izinden alınmış bir avuç toprak olabilir. Übeyy'in mushafında âyet “fe kabaztu kabzaten min eseri ferasi'r-resüli” şeklindedir”, [§]Müfessirlerin dedikleri sabit ve sahih olması halinde buna diyecek bir şey yoktur. Aksi takdirde Kur'ânda belirtilenlere herhangi bir şey ilâve edemeyiz. Çünkü bu haberler ve kıssalar onların kitaplarındaydı. Kur'ânda bunlardan bahsedildi, bu sayede Hz. Peygamber bunları onlara (peygamber olduğuna dair) delil olarak göstersin ve bunları yüce Allah'tan öğrendiğini anlasınlar. Onların kitaplarında bulunan haberlere ilâve edilecek ya da eksik anlatılacak olursa âyetin, onlara karşı delil getirme özelliği ortadan kalkar. Hatta bu onlara iftira atma gibi bir sonuç doğurur. Bundan dolayı Kur'ânda yer alan haberleri iftiracı duruma düşmemek için üzerine bir şey eklemeden ve çıkarmadan olduğu gibi korumak gerekir. Ancak Hz. Peygamber'den şöyle olmuştu şeklinde sahih bir rivayet olursa bu söylenebilir. Aksi takdirde Kur'ânda belirtilenlere eklemek veya eksiltmekten kaçınmak daha uygundur. Çünkü bu âyetin kırâat şeklini ela alırken Hasan-ı Basri ve Katâde'nin âyeti “fe kabastu kabsaten” (425 dazi) şeklinde okuduklarını"? belirterek şöyle demiştik: “Kabs” bir şeyi parmak uçlarıyla almak, “kabza” ise avuçla yapılır. Bu iki kırâatin aynı anda sahih olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü parmak uçlarıyla almak, avuçlamaktan başka bir şeydir. Bu onların kitaplarında olan bir haberdir. Sâmiri ya parmak ucuyla almıştır ya da avuçlayarak. Ama ikisiyle birlikte olması muhtemel değildir. Ancak şöyle söylenebilir: Sâmiri toprağı önce parmak uçlarıyla almış sonra da avucuna aktarmıştır. Bu takdirde olabilir veya toprağı iki kez de almış olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Nefsim beni böyle yapmaya itti diye cevap verdi. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birincisi: Nefsim bana dedi ki: Elçinin izinden bir avuç alır da onu ziynet eşyalarının içine atarsan (buzağı) canlanacaktır. Ya da nefsi onu, görmedikleri ve gözlerinin önünde olmayan ilâha tapmama doğrultusundaki âdetlerine ve yaratılışlarına göre hareket etmeye itti. Çünkü onlar “Ey Müsâ! Onlara ait tanrılar gibi sen de bizim için bir tanrı yap”, bir diğer âyete göre de “Ey Müsâ! Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız” demişlerdi. Bu karakter ve yapıları dolayısıyla Sâmiri şöyle demiştir: Nefsim beni gördükleri bir buzağıyı onlar için (tanrı) edinmeye ve ona taptırmaya itti. Ya da nefsim elçinin ayak izinden bir avuç avuçlamada büyük bir haber olduğu düşüncesine itti. Ya da Sâmiri bu cümleyi işin başından sonuna kadar yaptıklarından özür dilemek için söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
(SİLEbü Avsecel “Basurtu bimâ lem yebsurü bihi” cümlesindeki “basurtu” fiilinin “basurtu” ve “ebsartü” (Lsa) şeklinde kullanıldığını, mâzi, muzâri ve mastarının “basura, yebsuru, basaran” şeklinde olduğunu, “Kabaztu kabzaten” kullanımındaki “kabza” kelimesinin âyette parmak uçlarıyla almak mânasına geldiğini ifade eder. 96. âyet İbn Mesüd mushafında şu şekilde rivayet edilmiştir: “Basurtu bimâ lem yebsurü bihi iz câe'r-rasülü fekabaztü kabzaten fe elkaytuhâ” a ya 3 La), yani “Elçi geldiği zaman onların görmediklerini gördüm. Ve bir avuç avuçlayıp attım”, Hafsa mushafında “iz câer-rasülü” yerine “iz merra'r-rasülü” ifadesi yer almaktadır”. Her iki cümle de elçi geldiği zaman anlamına gelir.
“Sevvelet li nefsi” cümlesindeki “sevvelet” fiiline bazıları “nefsim beni teşvik etti” anlamı vermişlerdir. Ancak fiilin zâhiri, nefsim bana süslü gösterdi anlamındadır.
úse ais cib gili Adi l si Aİ SA ey
---
Dipnotlar:
8 Kırdat imamları bu iki okunuş üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Medine ve Basra imamlarının geneli âyeti “yâ” ile “basurtu bimâ lem yebsurü bihi” şeklinde okumuşlardır. Bu kırâata göre mâna şöyle olur: “Sâmiri Ben İsrâiloğulları'nın görmediklerini gördüm dedi” Buna karşılık Küfe kırâat imamlarının geneli ise “yâ” yerine “tâ” ile “basurtu bimâ lem tebsurü bihi” şeklinde okumuşlardır. Âyet böyle okunursa Sâmiri'nin hitabı Hz. Müsâ ve arkadaşlarına olmuş olur. Buna göre âyetin mânası da şu şekli alır; “Sâmiri dedi ki: Ben senin ve arkadaşlarının görmediklerini gördüm” Bence bu iki kırâat şeklinin ikisi de bilinen kırâatlardandır. Her iki şekilde de mâna sahih olmak üzere kırâat imamları âyeti bu iki kırâata göre okumuşlardır. Şöylesine; Sâmiri'nin Cebrâil'i görmüş olması ve o yaptığı hareketi yapmaya karar vermiş bulunması mümkündür. Yani Cebrâil'in bindiği atın ayağının izinin toprağını buzağı heykelinin içine atarsa bahsettiği işe uygun olacağı fikri aklına gelmiş ya da başka bir şey buna sebep olmuş olabilir. Bunu Müsâ (a.s.) ve İsrâiloğulları'ndan arkadaşları bilmiyor olabilirler. Bundan dolayı Sâmiri Müsâ'ya (a.s.) “Ben sizin görmediklerinizi gördüm’, yani sizin bilmediklerinizi biliyorum demiştir. “Basurtu bimâ lem yebsurü bih?” yani “ben onların görmediklerini gördüm” şeklindeki mânayı açıklamakta sıkıntı yoktur. Çünkü İsrâiloğulları'nın Cebrâif'in atının izinin toprağının neye uygun olduğunu bilmedikleri mâlumdur (bk. Taberi, Câmi'u'i-beyân, Ben Übeyye dayanan böyle bir rivayet bulamadım. Fakat İbn Mesüd'dan nakledilen rivayetlerden biri bu şekildedir (İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 61). “© bk. Hasan-ı Basri, Tefsir, II, 118; Taberi, Câmi'u'T-beyân, XVI, 239. İbn Mesüd ve Übey de âyeti böyle okumuşlardır (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 61, 147).
Tâhâ 20:96
Müsâ sordu: Peki senin zorun neydi ey Sâmiri? Hasan-ı Basri bu beyanı şöyle açıklamıştır: Peki yaptığına delilin neydi ey Sâmiri? ve onun asla herhangi bir delili yoktu demiştir. Bir başkası ise Senin halin neydi? İşin neydi? demiştir. Âyette geçen “el-hatbu” sözlükte “durum” ve “hal” demektir. Âyetin teviline gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Senin durumun nedir? Yani yaptığın işi yapmaya seni iten nedir?
Sâmiri'ye bu ismin verilmesi “es-sâmira” isimli bir kabileye mensup olmasıydı. Hârun (a.s.) Müsânm ana baba bir kardeşi olduğu halde “Ey anamın oğlu” demesini şöyle açıklamışlardır: Hârun bu ifadeyle kardeşinin kendisine acımasını ve yakasını bırakmasını istemişti.
Ben onların görmediklerini gördüm. Bu âyetin metninde geçen “Yebsurü” fiili yâ ile okunduğu gibi “tebsurü” şeklinde “tâ” ile de okunmuştur”, Sâmiri daha sonra kendisinin gördüğü onların da görmediği şeyi açıklamakta ve şöyle demektedir: Bu yüzden elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. Müfessirlerin geneli şöyle diyorlar: Sâmiri Cebrâil'in atının izinin toprağından bir avuç almış ve onu atmıştır. Âyet-i kerimede topraktan, attan, bu elçinin Cebrâil veya bir başkası olduğundan söz edilmemektedir. Sâmirf'nin avuçlayıp aldığı şeyin tevil âlimlerinin dediği gibi at izinden alınmış bir avuç toprak olabilir. Übeyy'in mushafında âyet “fe kabaztu kabzaten min eseri ferasi'r-resüli” şeklindedir”, [§]Müfessirlerin dedikleri sabit ve sahih olması halinde buna diyecek bir şey yoktur. Aksi takdirde Kur'ânda belirtilenlere herhangi bir şey ilâve edemeyiz. Çünkü bu haberler ve kıssalar onların kitaplarındaydı. Kur'ânda bunlardan bahsedildi, bu sayede Hz. Peygamber bunları onlara (peygamber olduğuna dair) delil olarak göstersin ve bunları yüce Allah'tan öğrendiğini anlasınlar. Onların kitaplarında bulunan haberlere ilâve edilecek ya da eksik anlatılacak olursa âyetin, onlara karşı delil getirme özelliği ortadan kalkar. Hatta bu onlara iftira atma gibi bir sonuç doğurur. Bundan dolayı Kur'ânda yer alan haberleri iftiracı duruma düşmemek için üzerine bir şey eklemeden ve çıkarmadan olduğu gibi korumak gerekir. Ancak Hz. Peygamber'den şöyle olmuştu şeklinde sahih bir rivayet olursa bu söylenebilir. Aksi takdirde Kur'ânda belirtilenlere eklemek veya eksiltmekten kaçınmak daha uygundur. Çünkü bu âyetin kırâat şeklini ela alırken Hasan-ı Basri ve Katâde'nin âyeti “fe kabastu kabsaten” (425 dazi) şeklinde okuduklarını"? belirterek şöyle demiştik: “Kabs” bir şeyi parmak uçlarıyla almak, “kabza” ise avuçla yapılır. Bu iki kırâatin aynı anda sahih olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü parmak uçlarıyla almak, avuçlamaktan başka bir şeydir. Bu onların kitaplarında olan bir haberdir. Sâmiri ya parmak ucuyla almıştır ya da avuçlayarak. Ama ikisiyle birlikte olması muhtemel değildir. Ancak şöyle söylenebilir: Sâmiri toprağı önce parmak uçlarıyla almış sonra da avucuna aktarmıştır. Bu takdirde olabilir veya toprağı iki kez de almış olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Nefsim beni böyle yapmaya itti diye cevap verdi. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birincisi: Nefsim bana dedi ki: Elçinin izinden bir avuç alır da onu ziynet eşyalarının içine atarsan (buzağı) canlanacaktır. Ya da nefsi onu, görmedikleri ve gözlerinin önünde olmayan ilâha tapmama doğrultusundaki âdetlerine ve yaratılışlarına göre hareket etmeye itti. Çünkü onlar “Ey Müsâ! Onlara ait tanrılar gibi sen de bizim için bir tanrı yap”, bir diğer âyete göre de “Ey Müsâ! Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız” demişlerdi. Bu karakter ve yapıları dolayısıyla Sâmiri şöyle demiştir: Nefsim beni gördükleri bir buzağıyı onlar için (tanrı) edinmeye ve ona taptırmaya itti. Ya da nefsim elçinin ayak izinden bir avuç avuçlamada büyük bir haber olduğu düşüncesine itti. Ya da Sâmiri bu cümleyi işin başından sonuna kadar yaptıklarından özür dilemek için söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
(SİLEbü Avsecel “Basurtu bimâ lem yebsurü bihi” cümlesindeki “basurtu” fiilinin “basurtu” ve “ebsartü” (Lsa) şeklinde kullanıldığını, mâzi, muzâri ve mastarının “basura, yebsuru, basaran” şeklinde olduğunu, “Kabaztu kabzaten” kullanımındaki “kabza” kelimesinin âyette parmak uçlarıyla almak mânasına geldiğini ifade eder. 96. âyet İbn Mesüd mushafında şu şekilde rivayet edilmiştir: “Basurtu bimâ lem yebsurü bihi iz câe'r-rasülü fekabaztü kabzaten fe elkaytuhâ” a ya 3 La), yani “Elçi geldiği zaman onların görmediklerini gördüm. Ve bir avuç avuçlayıp attım”, Hafsa mushafında “iz câer-rasülü” yerine “iz merra'r-rasülü” ifadesi yer almaktadır”. Her iki cümle de elçi geldiği zaman anlamına gelir.
“Sevvelet li nefsi” cümlesindeki “sevvelet” fiiline bazıları “nefsim beni teşvik etti” anlamı vermişlerdir. Ancak fiilin zâhiri, nefsim bana süslü gösterdi anlamındadır.
úse ais cib gili Adi l si Aİ SA ey
---
Dipnotlar:
8 Kırdat imamları bu iki okunuş üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Medine ve Basra imamlarının geneli âyeti “yâ” ile “basurtu bimâ lem yebsurü bihi” şeklinde okumuşlardır. Bu kırâata göre mâna şöyle olur: “Sâmiri Ben İsrâiloğulları'nın görmediklerini gördüm dedi” Buna karşılık Küfe kırâat imamlarının geneli ise “yâ” yerine “tâ” ile “basurtu bimâ lem tebsurü bihi” şeklinde okumuşlardır. Âyet böyle okunursa Sâmiri'nin hitabı Hz. Müsâ ve arkadaşlarına olmuş olur. Buna göre âyetin mânası da şu şekli alır; “Sâmiri dedi ki: Ben senin ve arkadaşlarının görmediklerini gördüm” Bence bu iki kırâat şeklinin ikisi de bilinen kırâatlardandır. Her iki şekilde de mâna sahih olmak üzere kırâat imamları âyeti bu iki kırâata göre okumuşlardır. Şöylesine; Sâmiri'nin Cebrâil'i görmüş olması ve o yaptığı hareketi yapmaya karar vermiş bulunması mümkündür. Yani Cebrâil'in bindiği atın ayağının izinin toprağını buzağı heykelinin içine atarsa bahsettiği işe uygun olacağı fikri aklına gelmiş ya da başka bir şey buna sebep olmuş olabilir. Bunu Müsâ (a.s.) ve İsrâiloğulları'ndan arkadaşları bilmiyor olabilirler. Bundan dolayı Sâmiri Müsâ'ya (a.s.) “Ben sizin görmediklerinizi gördüm’, yani sizin bilmediklerinizi biliyorum demiştir. “Basurtu bimâ lem yebsurü bih?” yani “ben onların görmediklerini gördüm” şeklindeki mânayı açıklamakta sıkıntı yoktur. Çünkü İsrâiloğulları'nın Cebrâif'in atının izinin toprağının neye uygun olduğunu bilmedikleri mâlumdur (bk. Taberi, Câmi'u'i-beyân, Ben Übeyye dayanan böyle bir rivayet bulamadım. Fakat İbn Mesüd'dan nakledilen rivayetlerden biri bu şekildedir (İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 61). “© bk. Hasan-ı Basri, Tefsir, II, 118; Taberi, Câmi'u'T-beyân, XVI, 239. İbn Mesüd ve Übey de âyeti böyle okumuşlardır (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 61, 147).
Tâhâ 20:97
(Müsâ) şöyle dedi: Haydi git! Artık hayatın boyunca sana düşen “Bana dokunmak yok?” demekten ibarettir. Bazıları Sâmiri'ye ceza ve yaptıklarına karşılık olarak Müsâ'nın (a.s.) söylediğini şöyle yorumlamıştır: “Artık hayatın boyunca hep bana dokunmak yok diyecek bundan başka bir şey demeyeceksin dedi” Bazıları da “bana dokunmak yok” meâlindeki cümleyi şöyle yorumlamıştır: “Asla bana dokunmayacaksın. Ben de sana dokunmayacağım”, yani ebediyyen bana dokunmayacaksın. Müsâ (a.s.) Sâmiri'nin yaptıkların öğrenince onu İsrâiloğulları'nın arasından çıkarmıştır.
(Ebü Avsece “lâ misâse” kelimesini şöyle açıklamıştır: “Sana hiçbir kimse dokunmayacak ve kimse sana eziyet etmeyecek”. Ebü Avsece “zalte aleyhi” (cib) fiilini “zilte” (cib) şeklinde okumuştur ama bu yanlış bir kullanımdır. Fiilin asıl doğru kullanımı “zalte ve zalilte” (Ub, cik) şeklindedir.
Übey b. Kâb'm mushafında âyet “teküle” fiili olmaksızın “inne leke fil-hayâti en lâ misâse”, yani artık hayatın boyunca sana dokunmak yok, şeklindedir. JHafsa'nın mushafında ise “inne leke fi’lhayâti't-dünyâ en teküle lâ misâse”, yani “Artık dünya hayatı boyunca sana düşen “Bana dokunmak yok!” demekten ibarettir” şeklindedir”, Bazıları âyeti şöyle tevil etmiştir: İnsanlarla kaynaşma, onlar da seninle dostluk kurmayacaklar. Ebü Muâz “el-misâs” kelimesinin “mâsse” fiilinin mastarı olduğunu ve diğer mastarının da “mümâsse” Gow) şeklinde geldiğini ifade eder. Kelime bu haliyle “dârrahü dırâran ve sârrehü sirâran ve müsârraten” (65122, yiz. şeklindeki kullanımlara benzer. Kelime “lâ mesâse” şeklinde okunursa “nezâli ve derâki”?9 Ve bil ki asla kaçıp kurtulamayacağın bir hesap günü de seni beklemektedir. Âyette geçen “mev'id” kelimesinin, azabın için tayin edilmiş bir gün anlamına gelme ihtimali vardır. Kaçıp kurtulamayacağın cümlesi de dünya ve âhirette kaçıp kurtulamayacağın anlamına gelmesi muhtemeldir.
Yani yaptığı saptırma ve kışkırtmayı öğrenince. Ben bu kırâatın aslını bulamadım. Nasıl ki “nezâli” ve “derâki” inme ve anlama mânasında isim oluyorlarsa “mesâs” da dokunma mastarından isim olur.
TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak. Bu beyanın anlamı şöyledir: İlâh olduğunu iddia ettiğin tanrına bir bak. Yoksa ona Müsâ (a.s.) “ilâh” ismini vermiş değildir. Âyetin ifadesi “İbrahim gizlice tanrılarının yanina vardı””!, yani zanlarına göre tanrılarının yanına vardı beyanına benzer. “Zalte” bir fiile gündüz devam etmek “bâte” ise gece sabaha kadar devam etmek anlamına gelir. İbn Mesüd ve Übey mushaflarında âyet “venzur ilâ ilâhikellezi zılte aleyhi âkifen le nezbehannehü sümme le nuharrikannehü” altın ve gümüşten yapılmış ziynet eşyalarını yakıp küle çevirecek bir özelliği yoktur.
Biz onu iyice yakacağız sonra da un ufak edip denize savuracağız! Bu ifadede Müsâ'nın (a.s.) mücizesi ispat edilmektedir. Çünkü o, biz onu yakacaPRP Siz diyor. Eti ve kanı olan buzağıyı ateşin yakma özelliği yoktur”, Fakat eritir. Sonra Müsâ (a.s.) onu yakacağını haber veriyor ki bu yapacağı işin mücize olduğunu gösterir”.
“Le nuharrikannehü” fiili iki türlü okunur”, Baştaki “nün” zammeli okunursa ateşe atıp yakmak anlamına gelirken, “nün” harfinin fethası ile “le nahrukannehü” şeklinde okunduğunda törpülemek anlamına gelir”, Ebü Muâz der ki: Kelime “nün” harfinin nasbı ile “le nahrukannehü şeklinde okunursa şöyle açıklamak uygun olur: İsrâiloğulları'nın taptıkları buzağı ziynet eşyalarından yapılmıştı. Müsâ (a.s.) onu ateşle yakamadı ve törpü ile un ufak etti”, Aynı fiilin “le nahrukannehü” şeklinde okunması halinde mâna şu şekli alır: Buzağı eti ve kanı olan bir buzağı idi. Müsâ (a.s.) onu ateşte yaktı. Buzağı küle döndü. Ve külü denize savruldu.
Ebü Muâz'ın nakline göre Mukâtil b. Süleyman şu açıklamayı yapmıştır: Müsâ (şöyle dedi): Biz onu yakacağız (le nuharrikannehü), sonra da törpü ile un ufak edeceğiz ””, Sübhânallah! Onu ateşle yaktığında törpülemeye ihtiyaç kalır mı? Mukâtil, her iki kırâat şeklini ve tevilini bir kırâat şeklinde ve tevilinde birleştirmek istemiştir. Fakat iki kırâat tarzından birine göre buzağının eti ve kanı olan bir buzağı olması, diğer kırâata göre de eti ve kanı olmayan ziynet eşyalarından yapılmış bir buzağı heykeli olması ve her iki kırâatın da nâzil olmuş olması bizce mümkün değildir. Mukâtil'in buzağının ateşte yakılmış sonra da törpü ile un ufak edilmiş olduğu yolundaki görüşü güzeldir. Çünkü buzağı eti ve kanı olan bir buzağı ise ateş onu yakmaz fakat eritir. Sonra da törpü ile un ufak edilir. İşte o zaman denize savrulur. (SİEbü Muâz'ın nakline göre Araplar “neseftü -bürra ensifuhü nesfen” (425 4.5171 Lizi) derler. Buğdayı elekten?" geçirdim ve samanını havaya uçurdum, demektir. Yürüyüş için de “mâ zilnâ nensifü yevmenâ küllehü nesfen” tabirini kullanırlar ki bütün gün yürüyoruz demektir.
Ebü Avsece “nensifennehü” fiili için şu açıklamayı yapmıştır: “le nensifennehü nesfen”: “Onu öyle bir atacağız ki!” “en-Nesfu” bir şeyi kökünden sökmek demektir. Fiilin çekimi “nesefeyensifünesfen” şeklindedir.
---
Dipnotlar:
Yani “Senin tapmakta olduğun tanrına nasıl yapacak bir bak!” Düzeltme: İbn Ebü Dâvüd, İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü 1-Mesâhif, s. 61, 146. Übey âyeti “zılte” yerine “zalilte” (Lib) ve “sümme lenuharrikannehü” yerine de “le nuharrikannehü” şeklinde okumuştur. Fazlalık aynı kaynaktandır (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 61, 146); Taberi, Câmi'w'l-beyân, XVI, 242). Yani eti ve kanı olan buzağı kül haline gelip de denize savrulacak derecede yanmaz. Yani Müsâ (a.s.) risâlet nuru ile bu buzağının canlı olmadığını, aksine cansız ve çeşitli madenlerden yapılmış oluğunu anlamış bu yüzden sadece cansızlar için kullanılan bir kelime kullanmıştır. Kırâat imamları bu fiilin okunması konusunda ihtilaf etmişlerdir. Hicaz kırâat imamlarının geneli ile Irak imamları kelimeyi “nün” harfinin zammesi ve “râ” harfinin şeddesi ile “le nuharrikannehü” şeklinde okumuşlardır. Bu durumda mâna “Onu ateşte parça parça yakacağız” demek olur. Hasan-ı Basri'nin aynı fiili “nân” harfinin zammeleyip “rå” harfini şeddelemeden “le nuhrikannehü” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Kelime böyle okunursa “Onu ateşte bir bütün halinde yakacağız” mânasına gelir. Kırâat imamı Ebü Câfer ise söz konusu fiili “nün” harfinin fethası, “râ” harfinin zammesi ile “le nahrukannehü” şeklinde okumuştur. Bu durumda mâna “onu törpülerle törpüleyeceğiz” şeklini alır. Son kırâat şekline göre fiil, “haraktuhü, ahrukuhü” kökünden türemiş olur (bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XVI, 241. Ayrıca bk. Paluvi, Zübdetü’l-irfân, Arapçada demir ve benzeri metalleri törpülemek ve eğelemek anlamma “berade'l-hadide” denir. Mânası demiri yonttu demektir. Aynı kökten “mibred” kelimesi türetilmiştir. O da törpü demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü7-Arab, “be-ra-de” ve “se-ha-le” 28 İbn Kuteybe, Tefsiru daribi'i-Kurün, s. 281. Ayrıca bk. Taberi, Câmi'ul-beyân, XVI, 241. 20 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 111, 40. 20 ë “Savurma” fiilinden türeme “minsefe” elek demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü'-
Tâhâ 20:98
Sizin yegâne tanrınız O Allah'tır ki O'ndan başka ilâh yoktur. Hz. Müsâ'nın “Sizin yegâne tanrınız” tanıdığınız “o Allah'tır ki ondan başka ilâh yoktur. O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır, hiçbir şey O'nun bilgisi dışında kalmaz ve O'na gizli kalmaz sözünü buzağı heykelini yakıp denize savurunca söylemiş olması mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Müsâ bunları onlara -Allah Teâlâ'nın “İnkârları yüzünden kalpleri buzağı sevgisiyle dopdoluydu”?! beyanında haber verdiği üzere- buzağı sevgisini kalplerinde saklayıp içlerinde gizledikleri zaman söylemiştir. Hz. Müsâ onlara O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır, sizin gizlediklerinizi de açık ettiklerinizi de bilir demiştir. Ya da İsrâiloğulları Allah Teâlânm onların gizlediklerini, kalplerinde sakladıklarını ve insanların bilmediği şeyleri bildiğini bilmiyorlar, Cenâb-ı Hakk'ı huzurlarında meydana gelen açık şeyleri bilen, ama gizli ve huzurlarında olmayan şeyleri bilmeyen yeryüzü hükümdarları gibi zannediyorlardı. İşte bunun üzerine yüce Allah açık olanı da, gizli olanı da, aşikâre olanı da, karşısında olanı ve olmayanı da bildiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:99
99, “İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir d sana an yoruz. Kuşkusuz sana katımızdan bir zikir (Kur'ân) verdik.”
İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Yani geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana böyle anlatıyoruz ki senin resül ve nebi olduğuna alâmet olsun. Ya da bu haberi sana nasıl anlatıyorsak aynı şekilde diğer peygamberleri de anlatıyoruz. En doğrusunu Allah bilir. 233 (SJKuşkusuz sana katımızdan bir zikir (Kur'ân) verdik. Müfessirlere göre âyetin metninde geçen “zikir” kelimesi ile kastedilen Kur'ândır. Görmez misin ki bundan sonra şöyle buyurmuştur: “Kim ondan yüz çevirirse şöyle şöyle olacaktır” Kuşkusuz sana katımızdan bir zikir (Kur'ân) verdik meâlindeki cümlenin “şeref” ve Kur'ândan sonra ebediyete kadar zikredilecek “anılma” gelmesi de mümkündür. Kim ona uyar ve davetine icabet ederse Kur'ân sayesinde anılan biri olur.
Oua AAT GÖĞE ys
Tâhâ 20:100
Kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyâmet günü sırtında ağır bir yükle huzurumuza gelecektir.
Âyetin metninde geçen “el-vizrü” yük anlamına gelir. Günahlara “yük” denilmiştir. Çünkü günahlar, dünya hayatında insanm taşıdığı yükün belini büktüğü ve kırdığı gibi cehennem ateşinde onları işleyenlerin belini bükecek ve kıracaktır. Nitekim bu yük İnşirâh süresinde şöyle zikredilir: “Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?”
“Kur'ândan yüz çevirme” iki şekilde mânaya gelebilir. Birincisi, onu inkâr etme, yalan sayma ve dönüp bakmama mânasında olabilir. İkincisi ise içinde bulunan hükümlere göre amel etmeme anlamında olabilir. Müslümanlardan Kur'ânda bulunan hükümlere göre amel etmeyen bir kimsenin bu âyetin tehdidi kapsamına girmesinden korkulur.
Ə Je aal ala öy eaf zak p
Tâhâ 20:101
Ebedî olarak o yükün altında kalacaklardır. Yani o yükün altında ebedî olarak kalacaklardır. Bir başka ifadeyle; yükleri onlardan ebediyyen ayrılmayacaktır. Kryâmet günü bu onlar için ne kötü bir yüktür! Öyle bir yük ki sahibini cehenneme götürür. Sahibini cehenneme sürükleyen bir yük ne kötü bir yüktür. Ve denilir ki: Nefislerine ne kötü ameller yüklemişlerdir!
Tâhâ 20:102
O gün süra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göğermiş olarak toplarız. “On günden fazla kalmadınız” diyerek aralarında fısıldaşırlar. Denildi ki: Aralarında fısıldaşıp gizlice konuşurlar ve On günden fazla kalmadınız derler. sözü ancak kısa bir zamanda yaptıklarına hayıflandıkları ve üzüldükleri, dünyada kaldıkları süreyi az ve küçük gördükleri için söylerler. Şöyle derler: Bu kısacık zamanda bütün bunları nasıl işlemişiz?
[Kabir Azabı]
Sonra o sözünü ettikleri dünyada kalma süresi üzerinde ihtilaf ederler. Bazıları bunu dünya hayatı hakkında söyler. Bunlar âhirette olanları görünce dünyada kaldıkları süreyi kısa görürler. Bazıları da bunu kabir hakkında söyler. Kabir azabını inkâr edenler bu âyeti delil olarak alırlar ve şöyle derler: Çünkü onlar kabirlerde kaldıkları süreyi az bulurlar. Kabir azabı görselerdi bu süreyi büyük ve çok görürlerdi. Çünkü azap içinde geçen kısa bir süre büyük ve çok görülür. Az ve hakir görülmez. Kabirde kaldıkları süreyi az bulduklarına göre bu bize kabirde azap görmediklerini gösterir. Kabir azabını kabul etmeyenler bir de “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı”"3 beyanına dayanırlar.
Kabir azabının var olduğunu söyleyenler ise onların bu cümleyi kabirde süra iki üfürüş arasında söyleyeceklerini ileri sürerler. Bu görüş sahipleri derler ki: Onlar kabirde süra ilk üfürüşe kadar azap görecekler ve azap içinde olacaklar. Sonra süra ikinci kez üfürülünceye kadara azapları kaldırılacak. İşte o zaman uyumaya başlayacaklar. Dolayısıyla uykuda geçen zamanlarının az olduğunu söyleyecekler. Uykuda geçen uzun bir süre Ashâb-ı Kehf kıssasinda zikredildiği üzere az ve küçük görülebilir. Nitekim Ashâb-ı Kehf (mağarada kaldıkları süre için) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık”” demişlerdi. Oysa orada (uykuda) üç yüz seneden daha fazla kalmışlardı. “Bu azap onların sabah akşam sokulacakları (arz olunacakları) ateştir” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere kabir azabının cehennem ateşininin kabir ehline gönderilme azabı, âhiret azabının da bizzat içine girme azabı olması da mümkündür. Cehennem ateşine girme azabını görünce ateşin gösterilmesi azabını küçük görmeleri ve az bulmaları mümkündür. On günden fazla kalmama sözünün dünya ile ilgili olduğunu söyleyenler bunu şöyle açıklarlar: Âhireti ve korkunçluklarını görünce dünya ve orada kalmaları gözlerinde hakir hale gelir.
Tâhâ 20:103
O gün süra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göğermiş olarak toplarız. “On günden fazla kalmadınız” diyerek aralarında fısıldaşırlar. Denildi ki: Aralarında fısıldaşıp gizlice konuşurlar ve On günden fazla kalmadınız derler. sözü ancak kısa bir zamanda yaptıklarına hayıflandıkları ve üzüldükleri, dünyada kaldıkları süreyi az ve küçük gördükleri için söylerler. Şöyle derler: Bu kısacık zamanda bütün bunları nasıl işlemişiz?
[Kabir Azabı]
Sonra o sözünü ettikleri dünyada kalma süresi üzerinde ihtilaf ederler. Bazıları bunu dünya hayatı hakkında söyler. Bunlar âhirette olanları görünce dünyada kaldıkları süreyi kısa görürler. Bazıları da bunu kabir hakkında söyler. Kabir azabını inkâr edenler bu âyeti delil olarak alırlar ve şöyle derler: Çünkü onlar kabirlerde kaldıkları süreyi az bulurlar. Kabir azabı görselerdi bu süreyi büyük ve çok görürlerdi. Çünkü azap içinde geçen kısa bir süre büyük ve çok görülür. Az ve hakir görülmez. Kabirde kaldıkları süreyi az bulduklarına göre bu bize kabirde azap görmediklerini gösterir. Kabir azabını kabul etmeyenler bir de “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı”"3 beyanına dayanırlar.
Kabir azabının var olduğunu söyleyenler ise onların bu cümleyi kabirde süra iki üfürüş arasında söyleyeceklerini ileri sürerler. Bu görüş sahipleri derler ki: Onlar kabirde süra ilk üfürüşe kadar azap görecekler ve azap içinde olacaklar. Sonra süra ikinci kez üfürülünceye kadara azapları kaldırılacak. İşte o zaman uyumaya başlayacaklar. Dolayısıyla uykuda geçen zamanlarının az olduğunu söyleyecekler. Uykuda geçen uzun bir süre Ashâb-ı Kehf kıssasinda zikredildiği üzere az ve küçük görülebilir. Nitekim Ashâb-ı Kehf (mağarada kaldıkları süre için) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık”” demişlerdi. Oysa orada (uykuda) üç yüz seneden daha fazla kalmışlardı. “Bu azap onların sabah akşam sokulacakları (arz olunacakları) ateştir” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere kabir azabının cehennem ateşininin kabir ehline gönderilme azabı, âhiret azabının da bizzat içine girme azabı olması da mümkündür. Cehennem ateşine girme azabını görünce ateşin gösterilmesi azabını küçük görmeleri ve az bulmaları mümkündür. On günden fazla kalmama sözünün dünya ile ilgili olduğunu söyleyenler bunu şöyle açıklarlar: Âhireti ve korkunçluklarını görünce dünya ve orada kalmaları gözlerinde hakir hale gelir.
Tâhâ 20:104
der. Halbuki söyledikleri şeyi en iyi biz biliriz.”
İçlerinden en aklı başında olanı. Âyetin metninde geçen “emselühum” kelimesi “İçlerinden en aklı başında olanı” demektir. Bazıları da bu kelimeye, en faziletli olanı anlamı vermişlerdir. Hayır, ancak bir gün kaldınız” der. Halbuki söyledikleri şeyi en iyi biz biliriz. [ ] Âhiret işlerini ve korkunçluklarını daha iyi bilen ve gören dünyayı daha çok hafife alır ve daha çok hakir görür. İbn Mesüd mushafında bu âyet “nahnu a'lemu bimâ yekülüne i iz ile aleyhim iz yekülu emselühum tarikaten” (çiz EEPE 3) Özlü Le, gil i iü, b) şeklindedir, Ebü Muâz “ile aleyhim” (psie tabirini şöyle le Onun bilgisi kendilerine karışık geldi, açık olmadı ve o bilgiyi kaçırdılar. Bu fiil “âleti'l-farizatü te'âlü avlen” şeklinde kullanılır. Mânası şudur: Miras taksiminde hissedarların hisseleri bölmede esas alman ortak paydayı aştı ve mirası bölen, meseleyi karıştırdı ve kafa karışıklığına düştü. Bu kökten türeme “ile sabri” deyimi vardır?”.
Tâhâ 20:105
105. “Sana dağları soruyorlar. De ki: “Rabb'im onları un ufak edip savuracak.”
Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabb'im onları un ufak edip savuracak. Bu beyan, Allah Teâlâ kıyâmet gününde insanların hallerini açıklayınca dağların durumunu sormalarına yönelik bir cevaba benzemektedir. “Kıyâmet Ben bu kırâat tarzını kaynaklarda bulamadım.
sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacaktır” ve “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin” meâlindeki beyanlarda Allah Teâlâ o gün insanların durumlarını anlatıp dağların ve yeryüzünün durumunu anlatmayınca Hz. Peygamber'e dağların durumunu sormuşlardır. Cenâb-ı Hak da şu cevabı onlara bildirmesini resülüne emretmiştir: Rabb'im onları un ufak edip savuracak”, “dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman”, Şu ilâhi beyanda belirtilen de yine dağların durumundadır: “O gün insanlar sağa sola dağılmış kelebekler gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”, Bu anlatılan durumların dağların o gün geçeceği aşamalarla ilgili olması da mümkündür. Biz bu hususu daha önce açıklamıştık?”
EY Ede Çar MENİ — Çağ a esi YE
Tâhâ 20:106
Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Bazıları “kâan safsafan” ú uaib) tabirine “dümdüz” anlamı vermişlerdir. “el-Kâ'u” ve “es-safsafu” kelimeleri aynı anlama gelir. Bazıları da bu tabiri “içinde bitki ve ekin olmayan düz arazi, diye açıklamışlardır.
236 (JOrada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün. Bazıları “ivecen” kelimesine vadi, “emten” kelimesine de tümsek anlamı vererek bu beyanı şöyle açıklamıştır: Orada artık ne bir vadi ne de bir tümsek görürBazıları da şöyle demiştir: “el-İvec” yükseklik, “el-emtü” düz olmak demektir?. Bazıları da “el-emtü”” kelimesine tümsek mânası vermişlerdir. Bu beyana şu anlam da verilmiştir: Orada artık ne bir yükseklik ne de alçaklık görürsün. “el-Kâ'u” (çün ) “es-safsafu” “lâ terâ fihâ ivecen ve lâ emten” cümlesinin tefsiridir. lâ terâ fihâ ivecen ve lâ emten” cümlesi de “kâ'an safsafen” kelimelerinin tefsiridir.
Ebü Avsece şu açıklamayı yapar: “Yetehâfetüne beynehüm” tabiri “ahfâ savtehü” sesini kıstı [tabirinden] türemedir. “Emselühüm tarikaten”, yani “yolu en faziletli olanı” demektir. Ebü Avsece “Safsafen” kelimesinin, üzerinde hiçbir şey olmayan, toprağı sert düz arazi anlamına geldiğini söyler. “es-Safsaf” düz demektir. Çoğulu “safâsıf” şeklindedir. “el-Kiân” sözcüğü “el-kâ'u” kelimesinin çoguludur. “İvec” ve “avec” kelimeleri aynı anlama gelir”, “Ve lâ emten” şabirinde geçen “el-emtü” eğrilik, yani tümsek demektir.
Tâhâ 20:107
Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Bazıları “kâan safsafan” ú uaib) tabirine “dümdüz” anlamı vermişlerdir. “el-Kâ'u” ve “es-safsafu” kelimeleri aynı anlama gelir. Bazıları da bu tabiri “içinde bitki ve ekin olmayan düz arazi, diye açıklamışlardır.
236 (JOrada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün. Bazıları “ivecen” kelimesine vadi, “emten” kelimesine de tümsek anlamı vererek bu beyanı şöyle açıklamıştır: Orada artık ne bir vadi ne de bir tümsek görürBazıları da şöyle demiştir: “el-İvec” yükseklik, “el-emtü” düz olmak demektir?. Bazıları da “el-emtü”” kelimesine tümsek mânası vermişlerdir. Bu beyana şu anlam da verilmiştir: Orada artık ne bir yükseklik ne de alçaklık görürsün. “el-Kâ'u” (çün ) “es-safsafu” “lâ terâ fihâ ivecen ve lâ emten” cümlesinin tefsiridir. lâ terâ fihâ ivecen ve lâ emten” cümlesi de “kâ'an safsafen” kelimelerinin tefsiridir.
Ebü Avsece şu açıklamayı yapar: “Yetehâfetüne beynehüm” tabiri “ahfâ savtehü” sesini kıstı [tabirinden] türemedir. “Emselühüm tarikaten”, yani “yolu en faziletli olanı” demektir. Ebü Avsece “Safsafen” kelimesinin, üzerinde hiçbir şey olmayan, toprağı sert düz arazi anlamına geldiğini söyler. “es-Safsaf” düz demektir. Çoğulu “safâsıf” şeklindedir. “el-Kiân” sözcüğü “el-kâ'u” kelimesinin çoguludur. “İvec” ve “avec” kelimeleri aynı anlama gelir”, “Ve lâ emten” şabirinde geçen “el-emtü” eğrilik, yani tümsek demektir.
Tâhâ 20:108
O gün herkes çağırıcıya uyar; ondan kaçıp kurtulma ve O'na muhalefet etme imkânı yoktur. O günkü davetçi, dünyadaki çağırıcı gibi değildir. Dünyadaki çağırıcıya kimi itaat eder, kimi etmez ve davetine de icabet etmez. Cenâb-ı Hak onların âhirette hangi halde olurlarsa olsunlar davetçiye uyacaklarını ve ona karşı gelemeyeceklerini haber vermektedir.
Rahmân'ın heybetinden sesler kısılmıştır (korkuya kapılmıştır.). Sesler korkmaz, fakat sesi çıkaranlar korkuya kapılmışlarsa sesler kısılır ve yumuşar, güven içinde olurlarsa yükselir. Ya da seslerin huşü duyması, onların korku duymasının kinâyeli anlatımı olur. Yani o günün korkunç durumlarından duydukları korkunun şiddetinden zelil olurlar ve korkarlar.
IŞlArtık çok hafif sesler dışında bir şey işitemezsin. Âyetin metninde geçen “el-hems” kelimesinin hemen hemen duyulmayacak derecede gizli konuşma olduğu söylenmiştir. Bu kelimenin ayak sesi ve yürüyüş sesi, yani hareketi anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur.
(Ebü Avsece der ki: ME asvât” (Sçüyi 444) sesler sakin oldu anlamına gelirken “el-hems” gizli demektir.
Tâhâ 20:109
O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz. Şefaatin fayda vermemesi, iki türlü açıklanabilir. Birincisi: O gün şefaatin bir yararının olmaması, onların şefaatçileri olmayacağından kaynaklanmayacaktır. Fakat ancak Rahmân'ın şefaat etmesine izin verdiği ve şefaat sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna kendilerine şefaat edecek hiçbir kimse bulunmayacaktır. Çünkü o gün şefaat etmesine izin verilmesi şöyle dursun ancak Rahmân'ın izin verdiği kimseler konuşabilecektir. Nitekim bu husus bir âyette meâlen şöyle açıklanır: “Ruh ve meleklerin saf saf olup durduğu o gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkası konuşamayacak; konuşan da doğruyu söyleyecektir”. İkincisi: O gün şefaat sadece [Rahmân'ın] şefaate hak kazanmaya muvaffak kıldığı, sözünden hoşnut olduğu ve bunu isteyen -istemek kelime-i şehadeti söylemek ve tevhit inancı üzere olmakla olur- kimseler hariç, bir yararı olmayacaktır. Bu iki tevilden biri şefaat edeceklerle ilgilidir. Buna göre Allah'ın izni ve konuşmaya, yani şefaat konuşmasına izin vermesi olmadan kimse kimseye şefaat edemeyecektir. İkincisi ise şefaat edilecek kimselerle ilgilidir. Buna göre de Rahmân'ın dünyada tevhide ve içtenlikle şehadet kelimesini benimsemeye muvaffak kıldıkları hariç kimse kimsenin şefaatine erişmeye lâyık olamayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır:
O gün Rahmân'ın şefaatine izin verdiği ve dünyada gerçek bir müslüman ve mümin olarak lâ ilâhe illallah sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz. Allah böyle bir kişiden razı olur ve böylelerine şefaat edilir. Bunların dışındakilere ise şefaat edilmez. Daha önce söylediğimiz de aynı açıklamadır. Çe) le ag Üye VI çeşi AZ gel eğ laz 151110. “Onların önlerinde ve arkalarında olanı O bilir. Onların bilgisi ise O'nu kuşatamaz”
Onların önlerinde ve arkalarında olanı O bilir. Onların önlerinde olan meâlindeki beyanın, önden gönderdikleri ameller, arkalarında olan tabirinin de kendilerinden sonra geride ve arkada bıraktıkları anlamına gelmesi muhtemeldir. Ya da önlerinde olan meâlindeki beyan belirtilerek bununla kinâye yoluyla hayırlar da kastedilmiş olabilir. Buna göre bu beyanın anlamı şöyle olur: O, yaptıkları hayırları, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir. Ön ve arka kelimeleriyle bütün durumlarının kastedilmiş olması da mümkündür. Yani Allah onların bütün durumlarını ve yaptıkları her şeyi bilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Asılsız bir şeyin ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”. Bu son beyanda belirtilen husus asılsız bir şeyin ona asla yaklaşamayacağıdır. Çünkü Kur'ân açısından ön ve arka kavramı söz konusu değildir. Fakat kastedilen anlam belirttiğimiz gibidir. Netice olarak yukarıdaki beyan da aynen böyledir, kastedilen “ön” ve “arka” değildir. Fakat söylenmek istenen Allah Teâlâ'nın bilgisinin onları kuşattığıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Onların bilgisi ise O'nu kuşatamaz. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Onların bilgisi Allah Teâlâ'yı kuşatamaz. Fakat ancak yarattığı mevcüdâtın O'nun varlığına işaret eden delillerin gösterdiği kadarıyla bilebilirler. Çünkü insanlar Rab'lerini ancak O'nun yarattığı varlıkların kendisine işaret eden ve buna şahitlik yapan akli bilgilerle bilirler. Bir şeyi bilgi ile kuşatmak, ancak onu tam olarak tanımanın yolu olan duyularla algılanırsa mümkün olur. Buna karşılık bir şeyi tanımanın yolu akıl yürütme olursa onu bilgi ile kuşatmak mümkün olmaz. Bilgi ile kuşatmanın ikinci mânası O'nun ilmini kuşatamazsınız demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O'nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz”?”, “Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz. ancak elçi olarak seçtiği başka”?”, Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır: Onların önlerinde âhiretle ilgili hususları ve arkalarında olanı, yani dünya işlerini O bilir. Onların, yani meleklerin bilgisi ise O'nu kuşatamaz. Bu durumda Cenâb-ı Hak, melekler O'nun kelâmından ancak kendilerine öğrettiğini bilirler, demiş olmaktadır. Eğer bilgi ile Allah Teâlâyı kuşatma sırf melekler için söz konusu olursa O, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir diye tevil etmemiz ihtimal dâhilinde olmaz. Çünkü melekler Allah'a itaat etmektedirler ve O'na bir an bile isyan etmezler. Âyet-i kerime burada belirttiklerimizin dışında başka tevillere de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:110
O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz. Şefaatin fayda vermemesi, iki türlü açıklanabilir. Birincisi: O gün şefaatin bir yararının olmaması, onların şefaatçileri olmayacağından kaynaklanmayacaktır. Fakat ancak Rahmân'ın şefaat etmesine izin verdiği ve şefaat sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna kendilerine şefaat edecek hiçbir kimse bulunmayacaktır. Çünkü o gün şefaat etmesine izin verilmesi şöyle dursun ancak Rahmân'ın izin verdiği kimseler konuşabilecektir. Nitekim bu husus bir âyette meâlen şöyle açıklanır: “Ruh ve meleklerin saf saf olup durduğu o gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkası konuşamayacak; konuşan da doğruyu söyleyecektir”. İkincisi: O gün şefaat sadece [Rahmân'ın] şefaate hak kazanmaya muvaffak kıldığı, sözünden hoşnut olduğu ve bunu isteyen -istemek kelime-i şehadeti söylemek ve tevhit inancı üzere olmakla olur- kimseler hariç, bir yararı olmayacaktır. Bu iki tevilden biri şefaat edeceklerle ilgilidir. Buna göre Allah'ın izni ve konuşmaya, yani şefaat konuşmasına izin vermesi olmadan kimse kimseye şefaat edemeyecektir. İkincisi ise şefaat edilecek kimselerle ilgilidir. Buna göre de Rahmân'ın dünyada tevhide ve içtenlikle şehadet kelimesini benimsemeye muvaffak kıldıkları hariç kimse kimsenin şefaatine erişmeye lâyık olamayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır:
O gün Rahmân'ın şefaatine izin verdiği ve dünyada gerçek bir müslüman ve mümin olarak lâ ilâhe illallah sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz. Allah böyle bir kişiden razı olur ve böylelerine şefaat edilir. Bunların dışındakilere ise şefaat edilmez. Daha önce söylediğimiz de aynı açıklamadır. Çe) le ag Üye VI çeşi AZ gel eğ laz 151110. “Onların önlerinde ve arkalarında olanı O bilir. Onların bilgisi ise O'nu kuşatamaz”
Onların önlerinde ve arkalarında olanı O bilir. Onların önlerinde olan meâlindeki beyanın, önden gönderdikleri ameller, arkalarında olan tabirinin de kendilerinden sonra geride ve arkada bıraktıkları anlamına gelmesi muhtemeldir. Ya da önlerinde olan meâlindeki beyan belirtilerek bununla kinâye yoluyla hayırlar da kastedilmiş olabilir. Buna göre bu beyanın anlamı şöyle olur: O, yaptıkları hayırları, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir. Ön ve arka kelimeleriyle bütün durumlarının kastedilmiş olması da mümkündür. Yani Allah onların bütün durumlarını ve yaptıkları her şeyi bilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Asılsız bir şeyin ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”. Bu son beyanda belirtilen husus asılsız bir şeyin ona asla yaklaşamayacağıdır. Çünkü Kur'ân açısından ön ve arka kavramı söz konusu değildir. Fakat kastedilen anlam belirttiğimiz gibidir. Netice olarak yukarıdaki beyan da aynen böyledir, kastedilen “ön” ve “arka” değildir. Fakat söylenmek istenen Allah Teâlâ'nın bilgisinin onları kuşattığıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Onların bilgisi ise O'nu kuşatamaz. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Onların bilgisi Allah Teâlâ'yı kuşatamaz. Fakat ancak yarattığı mevcüdâtın O'nun varlığına işaret eden delillerin gösterdiği kadarıyla bilebilirler. Çünkü insanlar Rab'lerini ancak O'nun yarattığı varlıkların kendisine işaret eden ve buna şahitlik yapan akli bilgilerle bilirler. Bir şeyi bilgi ile kuşatmak, ancak onu tam olarak tanımanın yolu olan duyularla algılanırsa mümkün olur. Buna karşılık bir şeyi tanımanın yolu akıl yürütme olursa onu bilgi ile kuşatmak mümkün olmaz. Bilgi ile kuşatmanın ikinci mânası O'nun ilmini kuşatamazsınız demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O'nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz”?”, “Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz. ancak elçi olarak seçtiği başka”?”, Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır: Onların önlerinde âhiretle ilgili hususları ve arkalarında olanı, yani dünya işlerini O bilir. Onların, yani meleklerin bilgisi ise O'nu kuşatamaz. Bu durumda Cenâb-ı Hak, melekler O'nun kelâmından ancak kendilerine öğrettiğini bilirler, demiş olmaktadır. Eğer bilgi ile Allah Teâlâyı kuşatma sırf melekler için söz konusu olursa O, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir diye tevil etmemiz ihtimal dâhilinde olmaz. Çünkü melekler Allah'a itaat etmektedirler ve O'na bir an bile isyan etmezler. Âyet-i kerime burada belirttiklerimizin dışında başka tevillere de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:111
Diri ve her şeyin varlığı kendine bağlı olan Allah'ın huzurunda yüzler (başlar) hicapla eğilmiştir. “Aneti'l-vücüh” cümlesinin, yüzler zelil olmuş ve eğilmiştir, anlamına geldiği söylenmiştir. “Yüzler” anlamına gelen “vücüh” kelimesinin zikredilip kinâye yoluyla “nefisler”, yani zatların kastedilmiş olması da mümkündür. Zillet ve boyun eğme yüzlerle ortaya çıktığı için onların zikredilip kendileri kastedilmiş olabilir. Allah Teâlâ'nın haber verdiği boyun eğmeleri ve hakir duruma düşmeleri, âhirette olursa yaratıkların âhirette O'na boyun eğeceklerine dair verdiği bilgiye uygun olarak böyle anlaşılır. Eğer söz konusu boyun eğme dünyada boyun eğme mânasında olursa, yaratılışın boyun eğmesi demek olur. Yani bütün yaratıklar yaratılışı itibarı ile O'na boyun eğer anlamı ortaya çıkar. “Lwl-hayyi'l-kayyâm” tabirinin tevilini daha önce açıklamıştık”! ra Zulmü, yani şirki yüklenmiş olan ise hüsrana uğramıştır. “Zulüm” burada şirk anlamına gelir. Sözü edilen yükü ve sorumluluğu yüklenmiş olan hüsrana uğramıştır. Bu yorum, şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyâmet günü sırtında ağır bir yükle huzurumuza gelecektir. Ebedi olarak o yükün altında kalacaklardır. Kıyâmet günü bu onlar için ne kötü bir yüktür”, Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: O bahsedilen yükü yüklenmiş olan ise hüsrana uğramıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları Diri ve her şeyin varlığı kendine bağlı olan Allah'ın huzurunda yüzler (başlar) hicapla eğilmiştir beyanını, “yüzler (nefisler) diri ve her şeyin varlığı kendine bağlı olan Allah için amel etmiştir, şeklinde açıklamışlardır. Bu görüşü benimseyenler “anet” fiiline amel etmiştir anlamı vermişlerdir”. “Amel etmiştir” anlamındaki fiilin açılımı da şöyle olur: Kişiler salih amelle, yani bazılarının belirttiği rükü, secde ve başka amellerle dünyada O'na boyun eğmiştir. Söz konusu boyun eğme özellikle müminler içindir. “Anet” fiilinin tevili gerçek mânada amel değildir. Fakat bu amel, belirttiğimiz açıdandır. Eğer “boyun eğme'”nin tevili, âhirette boyun eğme olursa bu takdirde herkes için söz konusu olur. Dünyada bazıları kibirlense de âhirette herkes O'nun karşısında zelil olup, zatına boyun eğeceklerdir.
Ebü Avsece şu açıklamayı yapar: “Aneti'l-vücüh', yani kişiler korkuyla eğilsöylemiştir”, [§]Ebů Avsece “kâan safsafen” ” kelimelerinin geçtiği âyetteki “el-kâu” sözcüğünün suyun üzerini kapladığı toprak parçası anlamına geldiğini söylemiştir”. Bu açıklama, bizim belirttiğimiz mânaya yakındır. En doğrusunu Allah bilir.
Ya Kb AŞ DÜ ağa sas SUJI Ga İZA 3
---
Dipnotlar:
miştir. Bu fiilin kullanımı “anâ - ya'nü - unuvven” şeklindedir. “Ve lâ hadmen” ” “ne de zulme uğramaktan korkar” “Hedamtühü”, ona haksızlık ettim demektir. “Ehdamtühü” da aynı anlama gelir. Ebü Ubeyde “el-hadm” kelimesinin eksiklik anlamına geldiğini bk. Bakara süresinin 255. âyetinin tefsiri. Ferrâ der ki: “Aneti'l-vücühu nesıbet lehü ve amilet lehü” “yüzler O'nun için yoruldu ve amel etti” demektir. Ferrâ ayrıca bu fiilin müslümanın ellerini, alnını ve dizlerini secde ve rükü ederken eğmesi mânasına olduğunu da belirtmiştir. Arapçada “anevtu leke” cümlesi “sana boyun eğdim ve itaat ettim demektir. “Anevtu l?l-hakki unuvven” cümlesi de Hakk'a boyun eğdim demektir”.
Tâhâ 20:112
Mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince. Bu âyet-i kerime kişinin salih amel olmaksızın mümin ismini almaya lâyık olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince. Âyetten salih amellerin kabulü ve Allaha itaat için imanın şart olduğuna dair delil vardır hükmü de anlaşılmaktadır. Çünkü Cenâb-ı Hak, bunun için imanı şart kılmaktadır.
O ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar. Burada geçen “zulüm” kelimesi mezhebimize göre haksızlık mânasında değil, eksik bırakmak anlamındadır. Çünkü salih amellere verilen sevap konusunda adalet değil lütuf söz konusudur. Durum bu olduğuna göre âyetin anlamı şöyle olur: Mümin olarak yararlı iyi işler yapan kimseye gelince o güzel amellerinden herhangi bir şeyin eksik bırakılacağından veya kötü fiillerine herhangi bir şey ekleneceğinden korkmaz. Arap dilinde zulüm kelimesi belirtilip eksik bırakma anlamının kastedilmesi mümkündür. Söz konusu zulüm fiili iki bahçeyi konu edinen âyette de “eksik bırakma” mânasmdadır. “Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı Bahçe “zâlim olmakla” nitelenmez. Bu da bize o âyetin metninde geçen “zulüm” kelimesiyle eksik bırakma anlamının kastedildiğini göstermektedir. Buna göre sözü edilen beyanın anlamı şöyle olur: Bağların ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. Bilakis ürünlerini bol bol ve yeterli derecede vermişti. İki bahçeden bahseden âyetteki “zulüm” kelimesini haksızlık etmek mânasında kabul edersek o zaman yasaklama anlamında olur. Yani bu beyan şu anlama gelir: Bağların ikisi de yemişlerini vermişlerdi. Ondan zulüm ve haksızlık geleceğinden korkma.
CIIS e Di y! Jin
Tâhâ 20:113
İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik “İşte onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik” Yani “Mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince, o ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar”? meâlindeki beyanda belirttiğimiz gibi bunu Arapça olan Kur'ânda da indirdik. Ve sakınsınlar diye onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik. Kurânda geçen bütün “lealle” kelimelerinin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Kelimenin birinci anlamına göre bu beyanda onların sakınacakları vâdedilmektedir. Kelime bu mânada olumlu olur. İkincisi şöyledir: Sakınsınlar diye, yani uyarılarına tekrar tekrar yer vererek onların sakınmalarını gerekli kılmıştır. Kelime vâd anlamında olursa Allah 'Teâlâ bu vâdi, sakınacaklarını bildiği kimseler için yapmış olur. )Kelimenin gerekli kılma anlamında olursa onların tümünü EN uyarılarına tekrar tekrar yer vererek sakınmalarını gerekli kılmıştır diye yorumlanır. Öte yandan “le'alle” kelimesi våd mânasında olursa “ev yuhdisu leonda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik demek olur. Bu durumda “ev” kelimesi “le'allehü yetezekkeru ev yahşâ” âyetinde nasıl “ve” anlamına gelmişse burada da öyledir. Kul aklını başına topladığı zaman içine bir korku düşer, içine bir korku düşünce de aklını başına toplar. Aynen bunun gibi kul sakındığı zaman hatırlamasını sağlar, hatırlamasını sağladığı zaman da sakınır. Eğer âyet sakınmalarını gerekli kılar anlamında olursa “ev” kelimesi “sümme” sonra mânasında olur. Bazıları “zikran” kelimesine “azab” (lis) mânası vermişlerdir.
akol ek jes ï agaia wji İLE
Tâhâ 20:114
Gerçekliğinde şüphe bulunmayan, her şeye hükümran olan Allah yüceler yücesidir. Böyle bir beyan sözlü veya fiili musibetler üzerine söylenir. “Fe teâlallâhu an zâlike” “Allah bundan yücedir” denilir. Fakat belâ ve musibet metinde açık olarak belirtilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Sana vahyi tamamlanmadan Kur'ân'ı okumada aceleci davranma ve “Rabb'im! İlmimi arttır” de. Müfessirlerin yaptığı şu açıklamalar ihtimal dâhilindedir. Cebrâil Hz. Peygambere süre ve âyetleri getirip okuduğu zaman daha okumasını bitirmeden Resülullah (a.s.) unuturum korkusuyla onları başından okumaya başlıyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı okumada aceleci davranma meâlindeki beyanı indirdi. Yani yüce Allah ona şöyle demiş oldu: Kur'ânı okumada aceleci davranıp da Cebrâil sana okumasını bitirmeden onu okuma. Allah Teâlâ “Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın”?” meâlindeki beyanla ona unutmayacağının güvencesini verdi. “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma””“ meâlindeki beyan da aynı şekilde (vahyi) unutmayacağı güvencesi veren âyetlerdendir. Bunun ardından yüce Allah Hz. Peygambere ilmini arttırmasını istemesini emretmektedir. Sana vahyi tamamlanmadan Kur'ân'ı okumada aceleci davranma ilâhi beyanı “onlar için Kur'ânda bahsedilen tehdidin zamanı gelmeden söylemekte aceleci davranma diye de yorumlanabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Öyle ise onlar hakkında acele etme; biz onların günlerini sayıyoruz”, Sana vahyi tamamlanmadan Kur'ân'ı okumada aceleci davranma meâlindeki beyan hakkında tevil âlimlerinin şu açıklamaları da muhtemeldir. Hz. Peygamber Cebrâil ile birlikte okuyordu. Cebrâil ona, Sana vahyi tamamlanmadan Kur'ân'ı okumada aceleci davranma dedi. [§]Bu son açıklama Resül-i Ekrem'in (a.s.) Cebrâil ile birlikte okuduğu sabit olduğu takdirde geçerli olur. Âyet-i kerimedeki yasaklamanın Hz. Peygamber'in -en doğrusunu Allah bilir ya- belirtilen hareketleri yapmaksızın vâki olması da mümkündür. Çünkü bizzat yapmadığı halde bazı fiilleri yapması yasaklanmaktadır.
Tâhâ 20:115
Biz daha önce Âdem'den söz almıştık, fakat o unuttu. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Müfessirlerin genelinin âyette geçen “nesiye” fiilinin yanılarak unutmak değil de emri yerine getirmemek ve terketmek anlamına geldiğini söylemişlerdir”. Çünkü Âdem bundan dolayı azarlanmış ve cezalandırılmıştır. Oysa kişi gerçek yanılma ve unutma durumunda kınanmaz. Bu da bize “nisyan” fiilinin burada unutma ve yanılma mânasına değil, emri yerine getirmeme ve terketme anlamına geldiğini göstermektedir. Hasan-ı Basri ve tevil âlimlerinin kanaatleri budur. Fakat Hz. Âdem veya herhangi bir nebi ve resül hakkında emri yerine getirmedi tabirini kullanmak çirkindir.
Bize göre unutma iki çeşittir: İlki bir şeyi gaflet ve başka bir şeyle meşgul olduğu için unutmaktır. Kişi onu başka bir şeyle meşgul ve gaflet içinde olmasa aklından çıkarmayacak, hatırlayacak ve unutmayacak bir durumdadır. İşte böyle bir unutma dolayısıyla unutan kınanır. Çünkü kendisi zorlasa unutmaz ve böyle bir duruma düşmezdi. Bir diğer unutma türü daha vardır. Bu durumda kişi, kendisinden kaynaklanan bir sebep söz konusu olmaksızın unutur ve onu önlemek de elinde değildir. İşte bu tür unutmada kişi kınanmaz ve cezalandırılmaz. Allah Teâlâdan gelen meşakkat ve imtihan da böyledir. Cenâb-ı Hakk'ın mükellef kıldığı sırada karşılaşacağı meşakkati bilmeyen ve idrak etmeyen kimseye (daha baştan) mükellefiyet yüklemesi ve onu bununla imtihan etmesi mümkündür. Yeter ki aklını kullanması durumunda aklı o mükellefiyeti kavrayabilecek kapasitede olsun. Buna karşılık kişi aklını kullansa ve kendini zorlasa bile aklı Allah Teâlâ'nın kendisini yükümlü kıldığı eylemleri idrak edecek kapasitede değilse o kişi asla mükellef kılınmaz. Cenâb-ı Hakk'ın Âdem'e dair sözünü ettiği unutma, bu tür bir unutmaydı. Âdem kendisini zorlasaydı Rabb'ine verdiği sözü unutmaz ve aklında tutardı. İşte bu yüzden kınandı. En doğrusunu Allah bilir.
Biz onda yeterli bir kararlılık görmedik. Hasan-ı Basri bu cümleyi, biz onda şeytana karşı bir direnme görmedik diye açıklarken, bazıları biz onda emri belleğinde tutma tavrını görmedik, o Rabb'inin emrini hatırında tutmadı demişlerdir. Başka bazıları ise “azim” kelimesine sabır vb. mânalar vermişlerdir, Azim, bir şeye gerçek anlamda yönelmek ve yapmak için kesin kararlılık içinde olmaktır. Bu kelime bahsedilen unutmanın zıddıdır. Bazıları azim, Allah'ın emrine uymak ve ona yapışmaktır demişlerdir”.
Tâhâ 20:116
Meleklere “Âdem'e secde edin” dedik, onlar da secde ettiler, sadece İblis direndi. (Mâtüridi şöyle dedi) müfessirler meleklerin secdesini gerçek anlamda secde olarak tefsir etmişlerdir. Buna karşılık bu emri Âdeme boyun eğme mânasında açıklamak da mümkündür. Zira secde boyun eğmek demektir. Allah Teâlâ Âdeme “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir” diye emretmiştir. İnsana bilgi aldığı kişinin önünde eğilmesi emredilebilir.
Tâhâ 20:117
117. “Bunun üzerine ‘Ey Âdem” dedik, Bil ki bu senin de eşinin de düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutluluğunu yitirirsin"
Müfessirler burada geçen “şekâ” 1) kelimesinin dinde şekâvet, yani dalâlet içinde olmak değil, fakat ruhen yorgunluk ve işte bitkinlik mânasında olduğunu söylemişlerdir.
Tâhâ 20:118
118. “Burada sana acıkmak da çıplak kalmak da yok? —
119. “Yine burada susuzluk çekmezsin ve sıcaktan bunalmazsın.”
Tâhâ 20:119
118. “Burada sana acıkmak da çıplak kalmak da yok? —
119. “Yine burada susuzluk çekmezsin ve sıcaktan bunalmazsın.”
Tâhâ 20:120
Burada sana acıkmak da çıplak kalmak da yok. Yine burada susuzluk çekmezsin ve sıcaktan bunalmazsın ya da güneşe mâruz kalmazsın. Derken, şeytan şöyle diyerek onun kafasını karıştırdı: Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak ebedi bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi? Nihayet ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü, üstlerini cennet yaprağıyla örtmeye çalıştılar. Biz bu konuyu daha önce ele almıştık”. Böylece Âdem Rabb'ine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı. Rabb'ine karşı gelen herkes doğru yoldan sapmış demektir.
“İsyan” ve “Bavâye” doğru yoldan sapma aynı anlama gelir.
Ebü Avsece şu açıklamayı yapmıştır: “Yine burada sıcaktan bunalmazsın, yani güneşe mâruz kalmazsın. “ez-Zameu” (Kist) susuzluk çekmek, “ed-duhâ” sıcaklık demektir. Ebü Ubeyde böyle söylemiştir”, Ebü Avsece devam(Si, Yu Şi lale gia S6) şeklinde sözlükteki kullanımına yer vermiştir. Ebü Avsece daha sonra diğer kelimeyi ele alarak şöyle demiştir: “el-Hasf” kelimesi hakkında şöyle denilir: Ayakkabı ve mesti diktim demek için “hasaftu'huffe” tabiri kullanılır. Dikilen ayakkabıya “en-naile” denilir. Kelimenin çoğulu “en-neâil” (pus) şeklindedir. “Maişeten danken” ” sıkıntılı bir hayat demektir. Ebü Ubeyde gerek ev ve gerekse başka her türlü darlık, “dank” kelimesi ile ifade edilir demiştir”.
Tâhâ 20:121
Burada sana acıkmak da çıplak kalmak da yok. Yine burada susuzluk çekmezsin ve sıcaktan bunalmazsın ya da güneşe mâruz kalmazsın. Derken, şeytan şöyle diyerek onun kafasını karıştırdı: Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak ebedi bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi? Nihayet ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü, üstlerini cennet yaprağıyla örtmeye çalıştılar. Biz bu konuyu daha önce ele almıştık”. Böylece Âdem Rabb'ine karşı gelmiş ve yolunu şaşırmıştı. Rabb'ine karşı gelen herkes doğru yoldan sapmış demektir.
“İsyan” ve “Bavâye” doğru yoldan sapma aynı anlama gelir.
Ebü Avsece şu açıklamayı yapmıştır: “Yine burada sıcaktan bunalmazsın, yani güneşe mâruz kalmazsın. “ez-Zameu” (Kist) susuzluk çekmek, “ed-duhâ” sıcaklık demektir. Ebü Ubeyde böyle söylemiştir”, Ebü Avsece devam(Si, Yu Şi lale gia S6) şeklinde sözlükteki kullanımına yer vermiştir. Ebü Avsece daha sonra diğer kelimeyi ele alarak şöyle demiştir: “el-Hasf” kelimesi hakkında şöyle denilir: Ayakkabı ve mesti diktim demek için “hasaftu'huffe” tabiri kullanılır. Dikilen ayakkabıya “en-naile” denilir. Kelimenin çoğulu “en-neâil” (pus) şeklindedir. “Maişeten danken” ” sıkıntılı bir hayat demektir. Ebü Ubeyde gerek ev ve gerekse başka her türlü darlık, “dank” kelimesi ile ifade edilir demiştir”.
Tâhâ 20:122
Sonra Rabb'i onu seçkin kıldı, tövbesini kabul etti ve doğru yola yöneltti. “İctebâhu” fiilinin birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Rabb'i onu tövbe için seçti ve ona yöneltti. Ya da Rabb'i onu risâlet için seçti ve ona yöneltti. Bir başka ihtimal Rabb'i onu din için seçti ve tevhide yöneltti. Tevhide yöneltme, bize göre caizdir. Çünkü tevhit ve imanın her vakit ve her an için yenilenme ve ortaya çıkma özelliği vardır. Zira kişiye küfrü her an terketmesi ve bırakması emredilmiştir. Mükellefe küfrü her an terketmesi ve benimsememesi emredilmiş olduğuna göre iman etmesi ve tevhit üzere olması da emrediliyor demektir. Durum zikrettiğimiz gibi olduğuna göre bu bize imanın ve tevhidin her vakit yenilenme ve oluşma özelliği olduğunu gösterir. Aksi takdirde Sonra Rabb'i onu seçkin kıldı meâlindeki cümlenin zâhiri, bundan önce seçkin değildi de Rabb'i onu daha sonra seçkin kıldı demek olur. Fakat bizce uygun olanı belirttiğimiz üzere onun peygamberlik, tevhit, itaat, hayırlı füller vb. şeyler için seçilmiş olduğudur. En doğrusunu Allah bilir.
Drees ATA LA al yad ŞA
Tâhâ 20:123
“el-Hubüt” yüksek bir mekândan aşağıya doğru inmek ve alçalmak demek değildir, o sadece bir mekâna inmekten ibarettir. “İnme” emrinin çoğul olarak verildiği “İhbitü ba'duküm li ba'din adüv”” ( âyetinde Âdem ve İblis'in zürriyetlerinin kastedilmiş olması da mümkündür. Bu açıklamaya göre Size benden bir hidâyet geldiğinde geçen siz anlamındaki “küm” kelimesi ile zürriyeti kastedilmiş olur. Bilesiniz ki hidâyetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur meâlindeki cümleyi şöyle yorumlamak mümkündür: “Bilesiniz ki hidâyetime uyan hidâyete uyduğu vakit ne sapar ne de bedbaht olur” şeklinde takdir etmek mümkündür. Yahut ona şöyle bir anlam verilebilir: Hidâyete ermesi (ezelde) takdir edildiğinde ne sapar ne de bedbaht olur. Bir diğer ihtimal de şöyledir: Bilesiniz ki hidâyetime uyan artık ne cennete giden yoldan sapar ne de cehennemde bedbaht olur. En doğrusunu Allah bilir.
Tâhâ 20:124
Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Âyette geçen “dank” şiddet ve sıkıntı demektir. Müfessirler “sıkıntılı hayat”ın ne demek olduğu noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu beyanı şöyle anlayıp açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse dünya zâhiren geniş olsa bile burada mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar infak ederler ancak harcamalarına herhangi bir karşılık verileceğine ve onun bir mükâfatı olduğuna inanmazlar. Dünyanın sürüp gideceğini düşünürler. Bu düşünce de infakı artırmalarına engel olur. Çünkü ellerindeki malların bitip tükeneceğinden ve kendilerinin öylece kalacaklarından korkarlar. Bunun sebebi yukarıda da belirttiğimiz gibi yaptıkları harcamaya herhangi bir karşılık ve bedel verileceğine inanmadıkları gibi bunun bir neticesinin olacağını da düşünmezler. Bu açıklamaya göre sözü edilen darlık budur. Bazıları ise âyeti şöyle açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar kendilerine verilen mal ve nimetlerle Rab'lerine karşı gelirler. Zira onlar ellerindeki (mali) genişliği günahta kullanırlar. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onların bundan yararlanmadıklarını belirtmektedir. Nitekim kulaklarını, gözlerini ve dillerini mâsiyette kullandıkları için Cenâb-ı Hak benzer şekilde bu organları bulunduğu halde olmadığını vurgulamaktadır. Bunun sebebi, söz konusu organların itaat alanında menfaatlerinin gitmiş olmasıdır”, Bazıları da âyette sözü edilen sıkıntılı hayatın kabir azabı çekenler için söz konusu olduğunu söylemişlerdir”. Fakat kabirde olan bir kişi için hayatının olduğu söylenemez ki bu “sıkıntılı” olmakla nitelensin. Kabir azabının nasıl olacağını bilmek, bu konuda yapılmış rivayete dayanır. konuda sahih bir rivayet olursa o esas alınır. Yoksa kabir azabı konusunu tartışmayı terketmek daha evlâdır. Bazıları “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca”? beyanında anlatıldığı üzere sözü edilen darlığın -en doğrusunu Allah bilir ya- âhirette söz konusu olduğunu söylemişlerdir.
Ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Onu dinin delillerini bilmez bir şekilde haşredeceğiz?. Fakat onun dünyada ne zaman delilleri oldu ki âhirette onları göremeyen ve bilmeyen bir kör olsun. Bazıları da Ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz meâlindeki beyanda geçen körlüğü gerçek anlamda körlük olarak anlamışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız Tefsirini yaptığımız âyetteki körlük göz körlüğüdür. Bu açıklama daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir.
Mücâhid bu beyanın devamını şöyle tefsir etmiştir: O der ki: Ey Rabbim! beni benim bir delilim olmadan niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben dünyada daha önce gören biriydim”. Fakat bizce en uygunu söz konusu körlüğü, belirttiğimiz gibi göz körlüğü olarak anlamaktır. Zira kâfirin dünyada (gerçek mânada) bir delili yoktur ki Ben dünyada gören biri idim desin.
Söz konusu körlüğün zamanı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, hesaba çekilme sona erip cehenneme sevkedildikten sonra -cehennemden Allah'a sığınırız- kör olacaklar derken, bazıları böyle olmayacağını, fakat kabirlerinden dirilip mahşerde kör olarak toplanacaklarını söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
© diri. zji İS ŞE GI ASİ LUİS İG
---
Dipnotlar:
Müellif Mâtüridi herhalde şu ilâhi beyana işaret etmiştir: “Artık onlar sağırdırlar, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler”. İbn Mesüd, Ebü Hureyre, Ebü Said el-Hudri ve Mücâhid'den gelen rivayet bu doğrultudadır (bk. Beğavi, Medlimü t-tenzil, IV, 36; Mücâhid b. Cebr, Tefsir, s. 467). “Biz de kıyâmeti yalanlayanlar için alevli bir ateş hazırladık. O ateş uzak bir yerden kendilerine görününce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler. Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler”. Mücaâhide dayanan böyle bir rivayet mevcuttur (bk. Beğavi, Medlimü't-tenzil, IV, 36).
Tâhâ 20:125
Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Âyette geçen “dank” şiddet ve sıkıntı demektir. Müfessirler “sıkıntılı hayat”ın ne demek olduğu noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu beyanı şöyle anlayıp açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse dünya zâhiren geniş olsa bile burada mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar infak ederler ancak harcamalarına herhangi bir karşılık verileceğine ve onun bir mükâfatı olduğuna inanmazlar. Dünyanın sürüp gideceğini düşünürler. Bu düşünce de infakı artırmalarına engel olur. Çünkü ellerindeki malların bitip tükeneceğinden ve kendilerinin öylece kalacaklarından korkarlar. Bunun sebebi yukarıda da belirttiğimiz gibi yaptıkları harcamaya herhangi bir karşılık ve bedel verileceğine inanmadıkları gibi bunun bir neticesinin olacağını da düşünmezler. Bu açıklamaya göre sözü edilen darlık budur. Bazıları ise âyeti şöyle açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar kendilerine verilen mal ve nimetlerle Rab'lerine karşı gelirler. Zira onlar ellerindeki (mali) genişliği günahta kullanırlar. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onların bundan yararlanmadıklarını belirtmektedir. Nitekim kulaklarını, gözlerini ve dillerini mâsiyette kullandıkları için Cenâb-ı Hak benzer şekilde bu organları bulunduğu halde olmadığını vurgulamaktadır. Bunun sebebi, söz konusu organların itaat alanında menfaatlerinin gitmiş olmasıdır”, Bazıları da âyette sözü edilen sıkıntılı hayatın kabir azabı çekenler için söz konusu olduğunu söylemişlerdir”. Fakat kabirde olan bir kişi için hayatının olduğu söylenemez ki bu “sıkıntılı” olmakla nitelensin. Kabir azabının nasıl olacağını bilmek, bu konuda yapılmış rivayete dayanır. konuda sahih bir rivayet olursa o esas alınır. Yoksa kabir azabı konusunu tartışmayı terketmek daha evlâdır. Bazıları “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca”? beyanında anlatıldığı üzere sözü edilen darlığın -en doğrusunu Allah bilir ya- âhirette söz konusu olduğunu söylemişlerdir.
Ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Onu dinin delillerini bilmez bir şekilde haşredeceğiz?. Fakat onun dünyada ne zaman delilleri oldu ki âhirette onları göremeyen ve bilmeyen bir kör olsun. Bazıları da Ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz meâlindeki beyanda geçen körlüğü gerçek anlamda körlük olarak anlamışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız Tefsirini yaptığımız âyetteki körlük göz körlüğüdür. Bu açıklama daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir.
Mücâhid bu beyanın devamını şöyle tefsir etmiştir: O der ki: Ey Rabbim! beni benim bir delilim olmadan niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben dünyada daha önce gören biriydim”. Fakat bizce en uygunu söz konusu körlüğü, belirttiğimiz gibi göz körlüğü olarak anlamaktır. Zira kâfirin dünyada (gerçek mânada) bir delili yoktur ki Ben dünyada gören biri idim desin.
Söz konusu körlüğün zamanı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, hesaba çekilme sona erip cehenneme sevkedildikten sonra -cehennemden Allah'a sığınırız- kör olacaklar derken, bazıları böyle olmayacağını, fakat kabirlerinden dirilip mahşerde kör olarak toplanacaklarını söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
© diri. zji İS ŞE GI ASİ LUİS İG
---
Dipnotlar:
Müellif Mâtüridi herhalde şu ilâhi beyana işaret etmiştir: “Artık onlar sağırdırlar, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler”. İbn Mesüd, Ebü Hureyre, Ebü Said el-Hudri ve Mücâhid'den gelen rivayet bu doğrultudadır (bk. Beğavi, Medlimü t-tenzil, IV, 36; Mücâhid b. Cebr, Tefsir, s. 467). “Biz de kıyâmeti yalanlayanlar için alevli bir ateş hazırladık. O ateş uzak bir yerden kendilerine görününce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler. Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler”. Mücaâhide dayanan böyle bir rivayet mevcuttur (bk. Beğavi, Medlimü't-tenzil, IV, 36).
Tâhâ 20:126
Bu beyan şu anlama gelir: Kur'andan yüz çeviren kişi! Nasıl ki âyetlerimiz sana geldiğinde onlara unutulmuş muamelesi yaptın, ilgilenmedin, bakmadın ve istemedinse sen de öylece cehennemde Rabb'inin rahmetine eremeyip unutulmuş olacaksın. Seninle ilgilenilmeyecek ve durumuna bakılmayacak. Ya da Cenâb-ı Hak şöyle diyecek: Senin kurtuluşun için gelen âyetlerimizi nasıl ihmal ettinse aynı şeklide sen de ihmal edileceksin, cehennemde bırakılacaksın ve senin için kurtuluş olmayacak.
Tâhâ 20:127
Haktan sapan ve Rabb'inin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Yani dünyada haktan sapan ve Rabb'inin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Bu ceza belli kişilere özel olup başkaları için söz konusu değildir diye bir şey yoktur. Fakat söz konusu ceza, dünyada hareketleri bu olan herkes için söz konusu olacaktır.
Hiç kuşkusuz âhiretteki ceza daha şiddetli ve daha kalıcıdır. Sanki Allah Teâlâ dünyada daha önce onlara bir tehditte bulunmuş sonra da Hiç kuşkusuz âhiretteki ceza size dünyada vâdedilen azaptan daha şiddetli ve de daha kalıcıdır demiştir. Yoksa yeni bir söze başlangıç olarak böyle söylenmez.
Tâhâ 20:128
Onları yola getirmedi mi??, Kur'ânda belirtilen bunun benzeri beyanlar, sanki onlara açıklandı ve oralarda bunu gördüler anlamına gelir. Bu beyanlardan bazıları şöyledir: “Yeryüzünde dolaşmadılar m:?””®, “görmezler mi?” Daha açık ifade etmek gerekirse; Allah Teâlâ, onların geçmiş asırlardan helâk ettiği kimseler gibi hareket ettiklerini, peygamberleri ve getirdikleri âyetleri “İnkârcılar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu yalanlayan bu kimselerin yurtlarında güven içinde dolaşıp dururlarken başlarına gelenleri beyan etti. O zaman bunlar onların yaptıklarının aynısını yaptıkları halde nasıl oluyor da Allah Teâlâ'nın azabından emin oluyorlar? Yahut da Cenâb-ı Hak şöyle demiş oluyor: Geçmiş asırlarda kendilerinden önce yaşayan, peygamberleri yalanlayan ve âyetleri reddedenler hakkında benim uyguladığım kanunumu (âdetimi) açıkça görmediler mi? O zaman bunlar bütün hal ve hareketlerinde onlar gibi oldukları halde nasıl olup da benim azabımdan emin oluyorlar? Halbuki aralarında hiçbir fark yoktur.
Kuşkusuz bunlarda akıl sahiplerinin çıkaracağı dersler vardır. Bazıları “ulön-nuhâ” (431 işi) tabiri ile kastedilenlerin Allah Teâlâ'nın yasak ettiklerinden vazgeçenler, yani akıl sahipleri olduklarını söylemişlerdir. Biz bunu tefsirimizde birçok yerde zikretmiştik?“s.
Tâhâ 20:129
Eğer Rabb'in tarafından daha önce söylenmiş bir söz ve belirlenmiş bir vade olmasaydı, hemen yakalarına yapışılırdı. Âyet-i kerimenin metninde geçen “lekâne lizâmen” 38) cümlesi öne alınmış (takdim) ve “ecelün müsemmen” ( aza Tei) sona bırakılmıştır (tehir). Oysa mâna kelimelerin diziliş aksine olarak “Eğer Rabb'in tarafından daha önce söylenmiş bir söz ve belirlenmiş bir vade olmasaydı hemen yakalarına yapışılırdı” şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle diyor: Her insan yaptığından sorumlu tutulur. Âyette geçen “ecelün müsemmen” (Aa e ile “Ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır” meâlindeki beyanda belirtilen kıyâmet kastedilmiştir. Yukarıdaki âyette takdim ve tehir değil de gizli bir kelime olduğunu (izmâr) söylemek de mümkündür. Buna göre metin şöyle olur: “Levlâ kelimetün sebakat min rabbike lekâne lizâmen velâkin seyelzemühüm ilâ ecelin müsemmen” (oS; UL İSİ İŞ ye EŞLİ Yİ gl Şİİ esh). Yani eğer Rabb'in tarafından daha önce söylenmiş bir söz olmasaydı hemen yakalarına yapışılırdı. Fakat belirlenmiş bir süre geçtikten sonra Allah onların yakalarına yapışacaktır. Bu anlam şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Fakat onlara belirlenmiş bir sürenin sonuna kadar mühlet tanıyor”. Eğer Rabb'in tarafından daha önce söylenmiş bir söz ve belirlenmiş bir vade olmasaydı, hemen yakalarına yapışılırdı cümlesini Eğer Rabb'in tarafından lütfunun ve hikmetin gereği olarak söylenmiş bir söz ve belirlenmiş bir vade olmasaydı azap yakalarına yapışırdı. Lütfunun gereği, daha önce geçen tehdidinin geri bırakılacağı sözüdür. Geliş yolu lütuf olan bir şey için “niçin lütfettin?” denilmez. Bu beyanla asıl anlatılmak istenen husus şudur: Allah Teâlâ'nın daha önce bu ümmete peygamberleri yalanlama ve âyetleri reddetme durumunda helâk etme azabı ile azap etmeyeceği vâdi olmasaydı azap yakalarına yapışırdı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteliyor. Bu da bizim belirttigimiz mânadadır ki ilâhi beyanda ifade edilmiştir: “Ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır”?,
Tâhâ 20:130
Sen onlarm söylediklerine sabret. Cenâb-ı Hak, peygamberine ağır sözlerle yüklenerek, büyücü ve akıl hastası olduğunu söyleyerek, Allaha iftira atarak ve benzeri şekilde verdikleri rahatsızlığa karşı sabretmesini emrediyor. Yüce Allah, kendisini öldürüp ortadan kaldıramasınlar diye canını onlardan koruyacağı vâdinde bulunmakla birlikte sabır tavsiye ediyor. Çünkü resülünü öldürülmekten ve ortadan kaldırılmaktan koruma altına alması, onun peygamber olduğuna dair alâmetlerden biridir. Çünkü yüce Allah onu, düşünceleri ve âdetleri kendilerine herhangi bir şekilde karşı gelenleri katletmek ve hoşlanmadıkları bir şeyle karşılarına dikilenleri ortadan kaldırmak olan firavunlara ve zorbalara göndermiştir. O firavunlar ve zorbaların Resül-i Ekremi ortadan kaldıramamaları, yok edememeleri ve canının onlardan korunması, peygamberliğinin kendi zatına ait bir mücize olduğunu gösterir. )Resül-i Ekrem'i dilleriyle verdikleri eziyetlerinden korumak, peygamberliğine dair bir mücize değildir. Sebebine gelince; söz konusu sözlü eziyetlerden koruma vuku bulsaydı bu onlar için bir peygamberlik mücizesi olurdu. Ancak bu Hz. Peygamber'in kişiliğinde bir eksikliğe yol açmaz veya ona bir leke getirmezdi. Dikkat edilirse görülecektir ki onlar Allah Teâlâ hakkında da zatına lâyık olmayan isnatlarda bulunmakta, çocuğu olduğunu ve daha başka şeyler söylemektedirler. Bu da bize peygamberinin kişiliğini dilleriyle verecekleri eziyetten korumasının bir mücize olmadığını göstermektedir. Asıl mücize, belirttiğimiz gibi canını yok olmaktan kurtarmaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Güneşin doğmasından önce de batmasından önce de Rabb'ini övgüyle tesbih et, Güneşin doğmasından önce tesbih et emriyle kastedilenin sabah namazı, batmasından önce tesbih et emriyle kastedilenin de ikindi namazı olduğu söylenmiştir. Bunun yanında güneşin batmasından önce tesbih et emriyle öğle ve ikindi namazlarının kastedilmiş olduğunu söyleyenler de olmuştur. Yine gecenin bazı vakitlerinde meâlindeki beyanla akşam ve yatsı namazlarının kılınmasının emredildiğini ifade edenler olmuştur. Ve gündüzün iki ucunda da tesbih et ki emriyle kastedilen namazın da sabah ve ikindi namazları olduğu söylenmiştir. Bu durumda verilen emir, pekiştirilmek için tekrarlanmış ve bir kez daha ifade edilmiş olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda tekrarlandığı gibi: “Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın”“. Âyet-i kerimede önce bütün namazlar zikredilmiş sonra da özel olarak “orta namaz” belli bir sebepten dolayı bir kez daha vurgulanmıştır. Buna göre gündüzün iki ucu belli bir maksatla sabah ve ikindi namazlarını vurgulamak maksadıyla tekrar olmuş olur. Gündüzün iki ucu meâlindeki beyanla özel olarak herhangi bir vakit değil de bütün vakitlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Güneşin doğmasından önce meâlindeki beyanla öğle ve ikindi namazlarının kastedildiğini söyleyenler bu yaklaşıma göre söylemiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir. (SlHoşnutluğa erişesin. Bu beyanın metninde geçen fiil, hem “terdâ” ve hem de “turd?” şeklinde okunmuştur”. “Turdâ” okunduğunda, Ve gündüzün iki ucunda tesbih et ki Rabb'in yaptığın amel karşılığında seni hoşnutluğa eriştirsin anlamı ortaya çıkarken, “terdâ” şeklindeki kırâata göre, bununla hoşnutluğa erişesin mânası kastedilmiş olur.
Ebü Bekir, Âsım ve Kisâfden naklen kelimeyi “turd?” şeklinde okumuştur (bk. Paluvi, Zübdetü T-irfân, s. 93).
Tâhâ 20:131
Sakın kendilerini sınamak için onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine göz dikme! Bu beyan iki anlama gelebilir. Birincisi, bu dünyada sakın şunlara verilen dünya hayatının çeşitli nimetlerini ve gösterişli halini isteme ve onlara meyletme. Şu ilâhi beyanda bu anlam ifade edilmiştir: “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin””, Âyetin muhtemel ikinci yorumunda “göz dikme” anlamındaki fiil hakikat ifade eder. Buna göre anlamı şöyle olur: Gözünü dünyanın eşrafına ve onların gururlarına ve gösterişli hayatlarına dikme! Fakat dünyaya, niçin yaratıldığına, dünyanın içindeki zehire ve insanlara hayatı nasıl dar ettiğine bak. Çünkü dünyaya, içindeki zehire ve hayatı çekilmez hale getirmesine bakan kimse, dünyadan el etek çeker ve onu istemez. Buna karşılık dünyaya, eşrafına, gururlarına ve süslenmelerine bakan kimse de dünyaya aldanır, onu ister ve ona meyleder. Belirttiğimiz gibi dünyanın gerçek mahiyetine, niçin yaratıldığına bakan kimse dünyadan el etek çeker ve onu istemez.
Öte yandan Resül-i Ekrenlin (a.s.) gözünü dünyaya dikmediği veya ona meyletmediği ve onu istemediği mâlumdur. Buna göre söz konusu emir, bir başlangıç cümlesi olarak Resülullah'a (a.s.) verilmiş bir emir olur. Bir diğer bilinen husus da şudur: Hz. Peygamber dünyadan bir şey istediğinde de bunu kendisi yararlanmak için istememiştir. Sadece ibtiyaç sahipleri ve fakirlerin maddi durumlarında bir genişlik sağlamak için istemiş ve almıştır. Sonra Allah Teâlâ bunu yapmasını yasak etti. Bu bize dünyada zühd içinde yaşamanın ve onu istememenin almaktan ve hak sahiplerine vermekten daha hayırlı olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah, Resülullah'ın (a.s.) dünya nimetlerini kendisi faydalanmak ve maddi durumunda genişlik sağlamak için almadığını, fakat hak sahiplerine vermek amacıyla aldığını bildiği halde bunu yasaklıyor.
Öte yandan müfessirler, âyetin metninde geçen “minhum” kelimesiyle “ezvâcen” sözcüğü arasında takdim - tehir olup olmadığı noktasında farklı görüş belirtmişlerdir. Hasan-ı Basrf'ye göre “minhum” daha öncedir ve bu mânaya şöyle yansır: Sakın onların bir kesimini yararlandırdığımız BE dünya hayatının çeşit çeşit çekiciliklerine göz dikme! “Ecvâcen” kelimesinin yorumuna göre mâna şöyle olur: Sakın onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine, yani çeşit çeşit bitkilerine göz dikme. Bazıları da âyette takdim olmadığını, fakat bu mânanın kelimelerin akışından ortaya çıktığını ifade etmişlerdir. Buna göre âyetin metninde geçen “ezvâc” kelimesi “çeşit çeşit” mânasında değil de onların bir kesimi anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir.
Kendilerini sınamak için. Müfessirler “li neftinehum” fiilini, onları denemek ve sınamak için, diye tefsir etmişlerdir. Fiilin kökündeki “fitne” sanki içinde şiddet ve belâ olan imtihandır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onların malları da evlatları da seni imrendirmesin”??,. Allah Teâlâ başka beyanlarda şöyle buyurmuştur: “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”?”; “İyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”24. Bu son ilâhi beyan, rızkın genişliğinin ve darlığının kişinin (Allah katında) üstün veya değersiz olmasıyla alâkası olmadığını, fakat sadece imtihan mevzusu olduğunu göstermektedir. Netice olarak Cenâb-ı Hak bazılarının mali imkânlarını genişleterek ve onları zengin kılarak denerken, bazılarını da sıkıntı ve mali imkânsızlıklarla imtihan eder. Dolayısıyla şu durum, şu halden daha iyidir demek anlamsız bir sözdür. Sakın onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine göz dikme meâlindeki beyana dair yaptığımız açıklama doğrultusunda şunu söyleyebiliriz: Dünyadan el etek çekmek ve helâl olan nimetleri terketmek, helâl olan nimetleri yemekten ve onları harcamak gereken yerlere harcamaktan daha iyidir.
Rabb'inin sana verdiği nimetler daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Yani Rabb'inin sana verdiği nübüvvet, risâlet, O'nu birleme (tevhid) ve iman etme, şunları yararlandırdığımız dünya hayatının çeşitli ve farklı nimetlerinden daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Bazıları bu beyanı, senin Rabbinden nasibin, şunları yararlandırdığı dünya hayatının çekici nimetlerinden daha hayırlı ve daha kalıcıdır diye açıklamışlardır. Müfessirler âyetin nüzül sebebi olarak şöyle bir olayı nakletmiştir: Hz. Peygamber'e (a.s.) bir misafir gelmiş ve Resül-i Ekrem bir yahudiden borç olarak yiyecek bir şeyler istemiş, [Ş]yahudi de borcuna karşılık rehin vermesini talep etmiş, Resülullah (a.s.) da zırhını rehin vermiştir. Dünya hayatının çekiciliğine göz dikme meâlindeki beyan da kendisini dünya konusunda teselli etmek için inmiştir:29 Ne var ki sahih rivayetle sabit olmadıkça âyetin nüzul sebebinin bu olduğunu kesin olarak bilmemize imkân yoktur.
---
Dipnotlar:
772 “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını murat ediyor” “Belki dönüş yaparlar diye iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik” (el-Arâf,
Tâhâ 20:132
Aile fertlerine namazı emret. Bazıları, yüce Allah âyet metninde “ehleke” derken Resülullah'ın (a.s.) kavmini kastettiğini söylemişler delil olarak da kavimlerine peygamberlerin ehli denebileceğini göstermişlerdir. Bu kelimeyle Resül-i Ekrem'in hanımlarının kastedilmesi de mümkündür. Onlar Hz. Peygamber'in aile fertleriydi. Kendin de bunda kararlı ol. Yani kendin de namaza devam et ve kılmayı bırakma. Bu beyanda namazın devamlı olarak kılınmasının ve onu terketmemenin farz olduğuna dair delil vardır.
Senden rızık istemiyoruz. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Nübüvvet ve risâlet görevin karşılığında senden herhangi bir ücret ve karşılık istemiyoruz. Asıl biz seni rızıklandırıyoruz. Bazıları da bu beyana, biz senden mahlükat için rızık istemiyoruz. Aksine onları biz rızıklandırıyoruz, diye bir mâna vermişlerdir. Mutlu gelecek, günahlardan sakınanların olacaktır. Yani mutlu gelecek takvâ üzere olanların olacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: (Güzel) sonuç takvâ sahiplerinindir””.
All g İZ egt İZİ 5 be gh EVİ G;
Tâhâ 20:133
133. “O, Rabb'inden bize bir mücize getirseydi ya!” dediler. Peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi?”
O, Rabb'inden bize bir mücize getirseydi ya! dediler. Hz. Peygamberden resül ve nebi olduğuna dair Rabb'inin katından kendilerine bir mücize getirmesini istediler, Bunun üzerine yüce Allah peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi? dedi. (Soru kalıbında olan bu cümle ile vurgulanmak istenen şudur:) O nübüvvet ve risâleti için önceki sahifelerde bulunanları getirmiştir. Çünkü önceki kitaplar Resül-i Ekrem'in ana dilinden başka bir dilde idi. O da ana dili dışındaki kitapları bilmesi şöyle dursun, kendi dili ile bile yazmayı bilmiyordu. Üstelik önceki kitaplarda bulunan haberleri o kitaplarda olduğu gibi haber verdi. Bu bize onların kitaplarında bulunan o haberleri ve kıssaları kendisine Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiğini göstermektedir. Peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi? meâlindeki cümlesinin tevili en doğrusunu Allah bilir budur. Yani az önce de zikrettiğimiz üzere cümlenin mânası “gelmiş değil mi?” değil de “gelmiştir” şeklindedir.
Tâhâ 20:134
Allah Teâlâ bir topluma peygamber göndermeden önce onları helâk ederek azap etmez diyen ve bu görüşlerine Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi meâlindeki beyanın zâhirini delil olarak gösteren kimseler vardır. Bize göre Cenâb-ı Hak bir topluluğu onlara peygamber göndermeden önce de helâk ederek azap edebilir. Çünkü onlara akıl diye bir delil vermiştir. Eğer iyiden iyiye düşünüp baksalardı Allah Teâlâ'nın üzerlerindeki hakkını anlayıp idrak edebilirlerdi. Durum bu olduğuna göre yüce Allah'ın onları helâk etmesi, bir delil ve hüccete binaen helâk etme olur. Fakat Allah Teâlâ lütfu ve rahmetinin gereği olarak göndersöylediklerini ve delil getirdiklerini ifade etmek için değil, bu tarz bir ifadeyi söylemelerinin önüne geçmek için getirilmiştir. Çünkü Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi cümlesi Allah Teâlâ peygamber göndermeden onları helâk etmediği için bir nimeti hatırlatma kabilindendir. Bu da bize yukarıda belirttiğimiz gibi peygamber göndermeden önce de onlara karşı akıl delilini ikame ettiği için onları helâk edebileceğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Liza SARLİ ya bE lead ği DAN ooa
Tâhâ 20:135
De ki: Herkes beklemekte. Siz de bekleyin bakalım. Onlar Resül-i Ekrenrin helâk olacağını ve durumunun tersine döneceğini bekliyorlar, Hz. Peygamber de onların başına Allah Teâlâ'nın azabının ve tehdidinin geleceğini bekliyordu. Hasan-ı Basri bu beyana şu anlamı vermiştir: Sizler şeytanın vâdlerini bekleye durun, bizler de yüce Allah'ın vâdlerini bekliyoruz.
Dosdoğru yolda yürüyenler kimmiş ve hidâyete erenler kimmiş, biz miymişiz yoksa siz miymişsiniz yakında, yani âhirette ayan beyan anlayacaksınız! Dünyada ise derinden derine düşünseler ve akıl yürütseler doğru yolda yürüyenler kimmiş, bunu akıl yürütme ve idrakten elde ettikleri bilgiyle bilecekler. Bazıları âyetin metninde geçen “es-sırâtus-seviyy”! bizi) tabirinin adalet olduğunu söylemişlerdir. “es-Seviyy” kelimesine “değerli” mânası verenler de olmuştur.
İbn Mesüd ve Übeyy'in mushaflarında “ve men ihtedâ” (gaza 3) âyeti “ve men ale'l-hüdâ” (s44 i şeklindedir. (Buna göre âyetin mânası hidâyet üzere olanlar kimmiş yakında anlayacaksınız şeklinde olur. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:1
İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı. Hasan-ı Basri âyetin metninde geçen “hisâb” kelimesinin hesaba çekilme anlamında olduğunu söylemiştir. Halbuki onlar gaflet içinde haktan yüz çevirmektedirler. Bu beyanın zâhirinden anlaşılan onun müşrikler hakkında indiğidir. Çünkü bu âyet Mekke'de inmiştir ve (o zamanlar) Mekke halkının çoğunluğu müşrikti. Fakat müşriklerin nitelendikleri bu hesaba çekilmekten gaflet içinde olma ve yüz çevirme eyleminde müslümanların da payları ve nasipleri vardır. Müslümanlar bazan hesaba çekilmekten gaflet içinde olabilirler. Ne var ki kâfirlerin gafleti yalanlama gafletidir, yüz çevirmeleri de hesaba çekilmeyi ve kendilerine inen âyetleri yalanlamalarıdır. Müslümanlarm gafleti ise böyle değildir. Onlar hesaba çekilmeye iman etmişler, Allah Teâlâ'nın âyetlerini tasdik edip tanımışlardır. Fakat kendilerine verilen şehvetler sebebiyle gafil olmuşlardır. Şehvetlerine yenilmişler ve bu onları gafil kılmıştır. Müslümanlar bu açıdan kâfirler gibidirler. Ama hesaba çekilmeye iman ve âyetleri tasdik bakımından da onlar gibi değildirler.
Öte yandan Allah hesaba çekilme ve kıyâmeti, yaklaşmak, yakın olmak ve gelmekle niteledi, tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Kıyâmet yaklaştı”; “Allah'ın emri geldi”3. İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı vb. beyanlarda anlatılan kıyâmetin olması, Allah katında gelmiş gibidir. Çünkü Bu süre bütünüyle Mekke'de inmiştir.
Allah Teâlâ bütün vakitleri bilmektedir. Dolayısıyla bilinenlerin geneli içinde olan bütün vakitler yakındır, gelmiş gibidir. Buna karşılık insanlar onların uzun bir süre sonra geleceğini düşünürler. Çünkü onlar bu vakitleri, kendi ecelleri, ömürleri ile mukayese etmektedirler. Onların ömürlerini aşan süre, kendilerine göre yakın değil uzaktır. Sözü edilen kıyâmet ve hesaba çekilme, onların ömürlerinin bitmesinden sonra gerçekleşecektir.
Katâde bu beyan hakkında şunları söylemiştir: Belirtildiğine göre İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı" ve Allah'ın emri yerine gelecektir. Artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın” meâlindeki beyanlar nâzil olunca sapıklardan bazıları şunları söyledi: Bu adam kıyâmetin yaklaştığını iddia ediyor. Bunun üzerine yaptıklarından bir süre vazgeçtiler. Sonra da eski yaptıklarına geri döndüler. “Allah'ın emri yerine gelecektir” beyanı hakkında da aynı şeyleri söylediler. (Bir süre) yaptıklarından uzak durdular. Sonra vâdedilen bu süre gecikince eski durumlarına geri döndüler. Çünkü onlar “kıyâmetin yaklaşması” ve “Allah'ın emrinin gelmesi” tabirini yakın bir süre ve uzun olmayan bir müddet şeklinde anladılar. Takdir ettikleri bu süre geçince kafalarına göre bu haberin yalan olduğunu zannettiler ve onu yalanladılar. Çünkü verilen süreyi kendi ecelleri ve kendi bildikleri yakın olma kavramı ile mukayese ettiler.
Halbuki onlar gaflet içinde haktan yüz çevirmektedirler. Bu hareketlerinin sebebi, onların Allah Teâlâ'nın âyetleri olduğunu anladıktan sonra sözünü ettiğimiz yalanlama ve yüz çevirme gafletinde bulunmalarıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:2
2. “Ne zaman Rablerinden kendilerine yeni bir ihtar eriş onlar bunu, kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir.” Ne zaman Rablerinden kendilerine yeni bir ihtar gelse. “Min zikrin”
, yani Rab'lerinden yapacakları ve sakınacakları şeylere dair yeni bir ihtar gelse ya da Rab'lerinden tehdit edildikleri ve korkutuldukları şeylere dair bir ihtar gelse veya Rablerinden lehlerine ve aleyhlerine dair bir öğüt gelse. Bazıları “muhdesin” kelimesine muhkem mânası vermişlerdir. Allah Teâlâ'nın önünden ve arkasından asılsız bir şeyin ona yaklaşamaması için muhkem kıldığı öğüt ve hatırlatma mânasını kastetmişlerdir/”. Yüce Allah insanları, benzerini getirmekten aciz kılmak suretiyle onu muhkem kılmıştır. Bazıları yeni anlamındaki muhdes kelimesini şöyle açıklamıştır: Çünkü Allah Teâlâ bu Kur'ân'ı parça parça indirmiştir. Onun indirilişini her zaman diliminde ihtiyaca göre düzenlemiştir. Parça parça inmesi karşısında kâfirler de onu tekrar tekrar yalanlayıp durmuşlardır. ( Cenâb-ı Hak da belirttiği gibi bunu reddetmiş ve onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır”. Kur'ân, sözünü ettiğimiz bu açıdan yenidir. Çünkü “gelme” ile nitelenmiş olan her şey yenidir.
Onlar bunu, kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir. Oyun ve eğlence içinde dinlemeleri onların Kur'ân'ı alay ederek dinlediklerinin göstergesidir.
yi yilda Ja İşalk Gpl e ayle Lay öz) pesse sL aho
Enbiya 21:3
3. “Akılları başka yerde, o zâlimler, Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye gizlice fısıldaşmaktalar”
Akılları başka yerde, (kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir) o zâlimler, “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye gizlice fısıldaşmaktalar. Aralarında fısıldaştıkları şey Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? meâlindeki cümledir. İşte gizliden gizliye konuştukları buydu.
Akılları başka yerde cümlesine kalpleri zikirden gafil olarak anlamı verilmiştir. O zâlimler fısıldaşmaktalar. Fısıldaştıkları şey naklettiğimiz şu sözleridir: Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? İbn Mesüd ve Übeyy'in mushaflarında âyet “ellezine zalemü” (O zâlimler) yerine “ ellezine keferü” “o kâfirler” şeklindedir. Kisâi şöyle bir açıklama yapmıştır: Bazı kırâatlere göre âyet “ve eserru'n-necve'İlezine zalemü” şeklindedir. Bizim kırâatimize göre Allah Teâlâ “ve eserru'n-necvâ” demiş, sonra başlangıç cümlesiyle onlara dair bir haber vererek “ellezine zalemü” demiştir. Bu durumda ifade Mâide süresinin 71. âyetine benzer. Orada da önce “sümme amü ve sammü”, yani “Sonra görmezden ve duymazdan geldiler” denilmiş daha sonra ayrı bir cümle halinde “kesirun minhum”, yani “İçlerinden birçoğu (böyle davrandılar)” ifadesi kullanılmıştır”.
sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, bilendir?”
Peygamber dedi ki": Benim Rabb'im yerde ve gökte konuşulan her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, bilendir. Allah Teâlâ'nın Yerde ve gökte konuşulan her sözü bilir meâlindeki cümle ile kastedilenin aralarında gizlice fısıldaştıkları “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?”2, “Bunlar karma karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur. O olsa olsa şairdir” ve benzeri sözleri ve Hz. Peygambere yakıştırdıkları sıfatlar olsa gerektir. Onlara de ki“ “Benim Rabb'im yerde de olsa gökte de olsa sizin bu sözünüzü bilir.” Allah Teâlâ bunu o söylediklerinden vazgeçmeleri için söylemiştir. Çünkü dünyada birinin tercih ettiği fiillerden ve sözlerden haberdar olduğunu bilen kimse, bunlardan vazgeçer ve o sözleri söylemekten ve tercih ettiği şeylere yönelmekten kaçınır. Bu beyanın “Kuşkusuz yerde olsun gökte olsun hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz”", “O, onların sözlerini hakkıyla işiten ve fiillerini hakkıyla bilendir” meâlindeki beyanlarda olduğu gibi yeni ve bir başlangıç cümlesi de olabilir.
---
Dipnotlar:
“Başlarına bir felâketin gelmeyeceğini sanıp kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu. Sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve duymazdan geldiler. Allah onların yaptıklarını görmektedir”. a Karşılaştır, Kisâi, Me âni’l-Kurån, s. 195. © TevlâPın bütün nüshalarında ifade “kul” ( şeklindedir. Kırâat imamlarından Hamza, Kisâi ve Hafs bu kelimeyi “kâle” şeklinde okurken, bunların dışındaki imamlar “kul” şeklinde okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, Kitâbüs-Seba fi'1-kırâât, s. 428; Paluvi, Zübdetü'Lirfân, s. 93). Bu, İbn Mesüd ve Übey'den de rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Dâvüd, KitâbüT-Mesâhif, s. 62, 147).
Enbiya 21:4
3. “Akılları başka yerde, o zâlimler, Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye gizlice fısıldaşmaktalar”
Akılları başka yerde, (kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir) o zâlimler, “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye gizlice fısıldaşmaktalar. Aralarında fısıldaştıkları şey Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? meâlindeki cümledir. İşte gizliden gizliye konuştukları buydu.
Akılları başka yerde cümlesine kalpleri zikirden gafil olarak anlamı verilmiştir. O zâlimler fısıldaşmaktalar. Fısıldaştıkları şey naklettiğimiz şu sözleridir: Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? İbn Mesüd ve Übeyy'in mushaflarında âyet “ellezine zalemü” (O zâlimler) yerine “ ellezine keferü” “o kâfirler” şeklindedir. Kisâi şöyle bir açıklama yapmıştır: Bazı kırâatlere göre âyet “ve eserru'n-necve'İlezine zalemü” şeklindedir. Bizim kırâatimize göre Allah Teâlâ “ve eserru'n-necvâ” demiş, sonra başlangıç cümlesiyle onlara dair bir haber vererek “ellezine zalemü” demiştir. Bu durumda ifade Mâide süresinin 71. âyetine benzer. Orada da önce “sümme amü ve sammü”, yani “Sonra görmezden ve duymazdan geldiler” denilmiş daha sonra ayrı bir cümle halinde “kesirun minhum”, yani “İçlerinden birçoğu (böyle davrandılar)” ifadesi kullanılmıştır”.
sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, bilendir?”
Peygamber dedi ki": Benim Rabb'im yerde ve gökte konuşulan her sözü bilir. O, hakkıyla işitendir, bilendir. Allah Teâlâ'nın Yerde ve gökte konuşulan her sözü bilir meâlindeki cümle ile kastedilenin aralarında gizlice fısıldaştıkları “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?”2, “Bunlar karma karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur. O olsa olsa şairdir” ve benzeri sözleri ve Hz. Peygambere yakıştırdıkları sıfatlar olsa gerektir. Onlara de ki“ “Benim Rabb'im yerde de olsa gökte de olsa sizin bu sözünüzü bilir.” Allah Teâlâ bunu o söylediklerinden vazgeçmeleri için söylemiştir. Çünkü dünyada birinin tercih ettiği fiillerden ve sözlerden haberdar olduğunu bilen kimse, bunlardan vazgeçer ve o sözleri söylemekten ve tercih ettiği şeylere yönelmekten kaçınır. Bu beyanın “Kuşkusuz yerde olsun gökte olsun hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz”", “O, onların sözlerini hakkıyla işiten ve fiillerini hakkıyla bilendir” meâlindeki beyanlarda olduğu gibi yeni ve bir başlangıç cümlesi de olabilir.
---
Dipnotlar:
“Başlarına bir felâketin gelmeyeceğini sanıp kör ve sağır kesildiler. Sonra Allah tövbelerini kabul buyurdu. Sonra içlerinden birçoğu yine görmezden ve duymazdan geldiler. Allah onların yaptıklarını görmektedir”. a Karşılaştır, Kisâi, Me âni’l-Kurån, s. 195. © TevlâPın bütün nüshalarında ifade “kul” ( şeklindedir. Kırâat imamlarından Hamza, Kisâi ve Hafs bu kelimeyi “kâle” şeklinde okurken, bunların dışındaki imamlar “kul” şeklinde okumuşlardır (bk. İbn Mücâhid, Kitâbüs-Seba fi'1-kırâât, s. 428; Paluvi, Zübdetü'Lirfân, s. 93). Bu, İbn Mesüd ve Übey'den de rivayet edilmiştir (bk. İbn Ebü Dâvüd, KitâbüT-Mesâhif, s. 62, 147).
Enbiya 21:5
Sonra Cenâb-ı Hak onların sefihliklerini, sözlerindeki ve ifadelerindeki düşünce kıtlıklarını ve çelişkiye düşmekten kurtulamadıklarını!“ haber vererek diyor ki: Hayır dediler, bunlar karma karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur. O olsa olsa şairdir. Hz. Peygamber'in şair ve büyücü olduğunu söylemeleri, söylediklerini kendisinin uydurduğunu ve karma karışık düşler olduğunu iddia etmeleri sözde çelişkileridir. Çünkü sihir başka, söz uydurma daha başkadır. Sihir, karma karışık düşlere de benzemez. Hz. Peygambere yamamaya çalıştıkları bu nitelemelerden her biri diğeri ile çelişmekte ve onu çürütmektedir. Bu da yakıştırdıkları bu nitelikleri bir bilgiye ve marifete dayanarak değil, ancak inatla karşı çıkma ve kibirden söylediklerini gösterir. Zira sözleri ve ifadeleri birbiriyle çelişmektedir. Çünkü sihir, zaman içinde devam edip gitmez ve kalıcılığı yoktur. Ama onlar, büyünün, zamanın sonuna kadar devam ettiği bilgisini taşıyorlarsa (çelişkiye düştüler demek olur)”. Resül-i Ekrem'in söylediklerinin karma karışık düşler ve söz uydurma olduğu tarzında söyledikleri de böyledir.
“ Bu açıklama “kul” şeklindeki kırâata göredir.
— Yani yüce Allah bakışlarını çelişkilerine çekiyor. Bu ilâve şerhten alınmıştır.
Öte yandan Hz. Peygamber'in onlara getirdiği şeyler eğer sihir ise bu onun doğru söylediğine ve peygamber olduğuna bir alâmet olur. Çünkü hiçbir kimse birinden öğrenmeden sihir yapamaz. Resül-i Ekrem'in kendi aralarmda yetiştiğini gördüklerine, kavmi içinde sihir öğreneceği hiçbir kimse de bulunmadığı ve hiçbir sihirbaza sihir öğrenmek için gidip gelmediğine ve buna rağmen onların düşüncesinde sihir yaptığına göre bu onun söz konusu sihiri yüce Allah'tan öğrendiğini gösterir. Peki onlara parlak, apaçık deliller ve beşerin gücünü ve kudretini aşan ve kimsenin gösteremeyeceği mücizeler getirdiğine göre durum nice olur, varın siz hesap edin! Fakat onlar büyüklendiler ve bütün bunları inatlarından dolayı reddettiler. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Ebü Avsece “adğâsu ahlâm” kelimeleri hakkında şu açıklamayı yapar: Kelimenin tekili olan “ed-dığsu” tevil edilmeye değmez karma karışık rüya demektir. (Ahlâm kelimesine gelecek olursak:) “Ahlâm” “hulm” (çiz) kelimesinin çoğuludur. “Haleme, yahlumu, hulmen, hâlimun” yi kapain Mânası rüyada bir şey gördü demektir. “İhteleme, yahtelimu” “halume, yahlumu” GN 4s) kullanımı gibi olmaz. “Halume, ehli kökünden bir de “hilmen” mastarı var ki yumuşak huylu olmak ve sabretmek demektir. Aynı kökten türeyen “halim” yumuşak huylu ve sabırlı demektir. Bu kökten gelen bir de “hallemtuhü” (isss 1) fiili vardır ki onu yumuşak huylu yaptım demektir. Arapçada “el-iftirâ” yalan anlamına gelir. Bir şaire şair 1) denilmesi, başkalarının hissedemediği sözcükleri duymasından ve hissetmesinden dolayıdır.
Böyle değilse bize, öncekilere gönderilenin benzeri bir mücize getirsin. Resül-i Ekrem'den mücize isteyenler, gerçek bir bilgi ile biliyorlardı ki Hz. Peygamber onlara öyle mücize âyetler ve kanıtlar getirmiştir ki üzerinde düşünseler ve inatla karşı çıkmasalar bunlar, onun doğru söylediğine ve peygamber olduğuna işaret eder. Onlar Resül-i Ekrem'in doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat öncekilere gönderilenin benzeri bir mücize getirsin diyerek inat ve karşı çıkma anında inen bir mücize talep ettiler. Söz konusu mücize, geçmiş milletlerin mücizelere ve delillere karşı geldikleri zaman inen mücizeydi. Mücizelere ve delillere inatla karşı gelme anında karşılaştıkları şey, helâk edilip köklerinin kazınmasıydı. Çünkü Allah Teâlâ'nın geçmiş ümmetler hakkındaki âdeti ve hükmü mücizelere ve hüccetlere inatla karşı geldikleri zaman helâk edilmeleri ve köklerinin kazınmasıydı. Cenâb-ı Hakk'ın Muhammed ümmeti hakkındaki âdeti ve hükmü ise peygamberliği onlarla sona erdirmek ve Muhammed'in (a.s.) şeriatını kıyâmet gününe kadar baki kılmaktır. Hak Teâlâ'nın geçmiş ümmetler hakkındaki âdeti ise şeriatlarını yürürlükten kaldırmak ve hükümlerini değiştirmektir. Sözünü ettiğimiz âdet yürürlükte olduğuna göre onların helâk edilme vakti kıyâmet olarak belirlenmiştir. Yüce Allah'ın “ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür” meâllindeki beyanı da bunu ifade etmektedir.
Enbiya 21:6
Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir yerin halkı iman etmemişti. Yani bunlardan önce inatçılık ve büyüklük taslamak talebiyle mücize isteyen hiçbir yerin halkı iman etmemişti. Şimdi (aynı yolu tutan) bunlar mı iman edecekler? Yani şimdi bir mücize gelse de bunlar iman etmeyecekler. ( Onlar daha öncekiler nasıl iman etmemişse onlar da öyle iman etmezler. Çünkü onlar, hidâyete ermek ve doğru yolu bulmak için değil, aksine inatçılık yapmak ve büyüklük taslamak için mücize talep ediyorlar.
Enbiya 21:7
Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik. Bu beyan, müşriklerin şu beyanlarda belirtilen sözlerine âdetâ bir cevaptır. “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?””, “Allah peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” ve “Ona bir melek indirilseydi yal”. Cenâb-ı Hak da onlara Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri, yani insanları halka peygamber olarak gönderdik cevabını vermektedir. Vahyettiğimiz, yani bütün insanlara peygamber olması için vahyettiğimiz demektir. Bu şu anlama gelir: Hz. Peygamber'den önceki ümmetlerde risâlet, meleklerde değil beşerde idi. Meleklerde bulunan risâlet, insanların arasından özel olarak seçilenlere, yani peygamberlere yönelikti. Dolayısıyla Allah Teâlâ, bu ümmet içinde de tüm insanlara yönelik peygamberlik görevini meleklere vermemiş, aksine -geçmiş ümmetlerde olduğu gibi- bir insana vermiştir. Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik meâlindeki beyan onların erkeklerini peygamber olarak göndermiştir, yoksa kadınlara ve dişilere böyle bir görev vermemiştir anlamına da gelir. Çünkü kadınlar, tüm risâlet ve nübüvvet şartlarını taşımazlar. Bu durumda âyete verilen birinci mâna, peygamberlik görevinin verileceği insan cinsini açıklama amaçlı olur. Yani Allah Teâlâ, tüm insanlara yönelik peygamberlik görevini meleklere vermemiştir, fakat insanlara vermiştir anlamına gelir. İkinci mâna ise risâletin şartlarını tamam etme ve bunu hak etme konusunu beyan etmiş olur.
İbn Mesüd ve Übeyy'in mushaflarına göre yukarıdaki âyet ` ‘ve mâ erselnâ kablehü illâ ricâlen nâhi ileyhim” (çel) es VE, YI 45 WE u) şeklindedir. Bunların kırâatlerine göre Allah Teâlâ sözü edilen kâfirlere hitap etmiş gibi olur. Bir başka ifadeyle; biz Muhammed'den önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik, demiş olur. Meşhur ve yaygın kırâate göre hitap Hz. Peygambere yapılmış olmaktadır. Buna göre Resül-i Ekreme şöyle demektedir: “Ey Muhammed! Onlara de ki: Allah senden önce ancak kendilerine vahyedilen erkekleri peygamber olarak göndermiştir.
[S]Eğer bilmiyorsanız kitaplar hakkında bilgi sahibi olanlara sorun. Bazıları Allah Teâlâ'nın bu cümle ile Arap müşriklerine hitap ettiğini ve onlara şöyle dediğini söylemişlerdir: Geçmiş peygamberlere iman eden Ehl-i Kitaba sorun da size kendi zamanlarında peygamberlik görevinin sadece bir beşere verildiğini haber versinler diye emretmiştir. Bazıları ise şu yorumu yazmıştır: yüce Allah Ehl-i Kitab'ın kâfirlerinden kitap ve başka bir şeyi bilmeyenlere hitap etmiş ve eğer Muhammed'in Allah'ın resülü olduğunu bilmiyorsanız içinizden iman etmiş bilgi sahibi olanlara sorun da onun Allah tarafından size gönderilen bir peygamber olduğunu haber versinler demiştir. Bu son tevil özellikle Hz. Peygamber hakkında, birinci yorum ise bütün peygamberler hakkında olmuş olur.
Oatu yius sahs Í as: İLE AİR Uş
Enbiya 21:8
Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, ölümsüz de değillerdir. Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır: Biz onları, ruhları olmayan, yiyip içmeyen bir beden yapmadık, fakat ruhları olan, yiyen, içen ve sokaklarda yürüyen bedenler yaptık. ” Biz onları yemeyen içmeyen bir beden yapmadık meâlindeki beyanı şöyle açıklamak da mümkündür: Onları melekler ve cinler gibi yiyip içmez bir beden değil, bir beşer kıldık.
Sonuç itibariyle kâfirler peygamberleri bazı itirazlar ileri sürerek tenkit ediyorlardı. Bazan “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?””, bazan da “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir?” vb. ifadeler kullanmışlardır. Risâletin bir beşere verileceği kanaatini taşımıyorlar ve bir peygamberin onlara gönderilenler gibi bir beşer cinsinden olduğunu düşünmüyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu beyanıyla cevap vererek onları susturmuştur: “Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik”. Çünkü atalarının tasdik ve iman ettiği geçmiş peygamberler birer beşer idiler. Kâfirler peygamberleri bazan da şöyle diyerek tenkit ediyorlardı: “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor”, Çünkü diğer insanlar gibi yemek yiyor, su içiyor, evleniyor ve çarşı ve pazarlarda dolaşıyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ da onları daha önce geçen peygamberlerin, yemek yediklerini, su içtiklerini, yeryüzünde yürüdüklerini ve ihtiyaçlarını giderdiklerini haber vermiş ve susturmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, onlar dünyada ölümsüz de değillerdir. Bir başka beyanda da şöyle buyurmuştur: Andolsun senden önce de peygamberler göndermiş, onlara da eş ve çocuklar vermiştik”. Buna göre size gönderilen peygamber de daha önce gönderilen diğer peygamberler gibi yiyen, içen ve evlenen kimselerdendir. O diğer peygamberler gibi bir peygamberdir, bir beşerdir ve o Allah'ın elçisidir. Bu ilâhi beyana bu yoruma göre anlam verilir.
Bu âyet-i kerime Bâtınıyye mezhebini, görüşlerini ve fikirlerini reddetmektedir. Çünkü Bâtıniler şöyle derler: Peygamberlik, yiyen, içen, ölen ve yok olan bedensel maddi bir cevherde olmaz. O, ancak yemeyen, içmeyen, ölmeyen ve yok olmayan saf cevherde olur. Allah Teâlâ Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, ölümsüz de değillerdir meâlindeki beyanla peygamberleri yemek yemeyen ve ölümsüz olmayan kimselere değil, yiyen içen ve ölümlü olan kimselerden seçtiğini haber vermektedir.
Cm eas a SG iji mada
Enbiya 21:9
Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Cenâb-ı Hak burada peygamberlere söz verdiğini haber vermektedir. Ancak peygamberlerine verdiği bu sözün ne olduğunu açıklamamaktadır. Fakat beyanın son kısmında onlara verdiği sözün helâk etmek ve azaba mâruz bırakmak olduğunu açıklıyor. Çünkü devamında şöyle diyor: Böylece, hem onları hem de dilediğimiz kimseleri kurtuluşa erdirdik; haddi aşanları ise helâk ettik. Dilediğimiz kimseleri kurtuluşa erdirdik, ve haddi aşanları ise helâk ettik cümlesi, yapılan vâdin helâk vâdi olduğunu göstermektedir. Netice olarak bizim görüşümüz şudur: Allah Teâlâ geçmiş peygamberlere, kendilerini yalancılıkla suçlayanları helâk edeceği vâdinde bulunmuştu. Yapılan bu vâd, zamanından geri kalmış olsa da onlara verildiği gibi gerçekleşmiştir. Muhammed'in size vâdettiği azap da böyle olacaktır. Gelmesi gecikse de başınıza gelecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:10
5110. Sisli size içinde sizin için a bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? “Zikruküm” kelimesi yaptığınızı ve kaçındığınızı size hatırlatan ya da lehinize ve aleyhinize olanları hatırlatan demektir. Bazıları “fihi zikruküm” cümlesine, eğer uyarsanız içinde şerefinizin ve onurunuzun bulunduğu bir kitap indirdik, anlamını vermişlerdir. Hasan-ı Basri ise aynı cümleyi şeyle açıklamıştır: İçinde sizi uymakla yükümlü kıldığı dininizin bulunduğu bir kitap indirdik”. Bir başka müfessir ise bu tabiri Hasan-ı Basri, Tefsir, Il, 122.
şöyle yorumlamıştır: İçinde uyduğunuz takdirde şerefinizin ve onurunuzun bulunduğu bir kitap indirdik. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O kitap sana ve kavmine bir hatırlatmadır; yakında sorgulanacaksınız””, Buradaki “zikrun” kelimesi, sana bir şeref olarak anlamına gelir.
Enbiya 21:11
Âyetin metninde geçen “kasamnâ” kelimesi, helâk ettik anlamına gelir. Kelimenin kök anlamı kırmak demektir. Allah Teâlâ burada Mektkeliler'i Muhammed'i (a.s.) yalancı olmakla itham etmeleri sebebiyle, geçmiş ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden başlarına gelen musibetle korkutmaktadır.
(Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-Kasmu” kelimesi kırmak anlamına gelir. Kırmaktan maksat da helâk olmak demektir. “Kasame ğayrahü” cümlesi başkasını helâk etti demektir. “İnkasame” kalıbı ise kırıldı anlamına gelir.
Osy ea EZGİ GLG
Enbiya 21:12
Azabımızı hissettiklerinde. Bazıları “ehassü” fiiline azabı bildiklerinde anlamı vermişlerdir. Bakarsın ki yerlerinden kaçıyorlar. Yani kaçıyorlar ve firar ediyorlar. Bazıları da söz konusu fiile “ya'düne”, yani koşuyorlar anlamı vermiştir. Fakat verilen bu mânalar arasında fark yoktur.
(Ebü Avsece şu açıklamayı yapmıştır: “Ehassü” kelimesi azabımızın başlarına geleceğinden kesin olarak emin oldular, demektir. Aynı kökten gelen “ahsestü” fiili buldum anlamına gelir. “Ahsestü” fiilinin, bildim ve kesin olarak emin oldum, anlamı da mevcuttur. “Ahsestü” kelimesine, kestim ve “tehassestü” fiiline de seçtim anlamı verenler de olmuştur. Aynı kökten gelen “el-mihasse” kelimesi türetilmiştir ki kaşağı, yani fırça anlamına gelir. “Yerkudüne” kaçıyorlar demektir”,
Enbiya 21:13
Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha, yani nimete ve yurtlarınıza dönün; herhalde sorgulanacaksınız! (dendiğinde). Böylesi bir beyan onlarla alay sadedinde söylenir. Bazıları “Lealleküm tüselüne” (oisi şia) cümlesine, herhalde azap edileceksiniz anlamı vermişlerdir. Bazıları da cümleyi, hesaba çekileceksiniz diye açıklamışlardır. Başka bazıları ise bunu şöyle tefsir etmişlerdir: Azabın (üzerinize) inmesinden önce iman etmeniz talep edildiği gibi, herhalde (şimdi de) iman etmeniz istenecektir, Aynı beyana şu anlam da verilmiştir. Herhalde peygamberinizi katletmekten dolayı sorgulanacaksınız. Çünkü daha önceki kavimler, peygamberlerini öldürmüşlerdi. Bu yüzden peygamberinizi niçin katlettiniz? diye sorgulanacaksınız. Bazıları ise şöyle bir açıklama yapmışlardır: Bu ifade -en doğrusunu Allah bilir ya- bir musibet hakkında indi. Belâdan kaçarken meleklerle karşılaştılar. Melekler onlarla alay etmek için Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün; herhalde sorgulanacaksınız!, dediler. Bazıları da “lealleküm tüselüne” ifadesine “herhalde derinliğine anlarsınız” mânası vermişlerdir”.
(Ebü Avsece şöyle demiştir: “ilâ mâ ütriftüm fihi” cümlesi, içinde bulunduğunuz refaha ve nimete, demektir. “el-İtrâf” (aiy) kelimesi ikram anlamına gelir. Ebü Ubeyde “yerkudüne” Ge 4) füline, koşuyorlar mânası vermiştir”.
Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün; herhalde sorgulanacaksınız! cümlesindeki dönün fiili emir mânasında değil, fakat eğer siz içinde bulunduğunuz refaha dönerseniz, anlamındadır. Bunun gibi: “De ki: Yeryüzünde dolaşın da günahkârlarm sonu nice oldu görün” meâlindeki beyanda dolaşın anlamına gelen “sirü” fiili emir mânasında değildir. Fakat eğer yeryüzünde dolaşırsanız günahkârların sonunun nice olduğunu görürsünüz demektir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum aynen böyledir. Mânası şudur: Eğer içinde bulunduğunuz refah ve yurtlarımiza döne iz herhalde daha önce size sorulduğu gibi bazı şeylerden sorgulanacaksı..iz. Bu cümle, yaptıklarının karşılığı olsun diye alay tarzında söylenmiş bir beyandır. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:14
“Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zâlim insanlarmışız!” derler. O gün zâlim olduklarını ikrar edecekler fakat bu kendilerine fayda vermeyecektir. Kötü fiillerine pişman olacaklar ve dünya hayatına yeniden dönmek isteyeceklerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Keşke (âhiret) hayatım için daha önce bir şeyler yapmış olsaydım”.
FS atej eşle e Kira “sis. “Big kendilerini biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu yakınmaları sürüp gider?”
Biz kendilerini biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu yakınmaları, yani “Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zâlim insanlarmışız” demeleri sürüp gider. Bu sözü dünyada iken söylemeleri durumunda Kendilerini biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar meâlindeki cümle, “kılıçla helâk etmekle”, anlamında olur. Âhirette söylemeleri halinde ise kendilerini cehennem ateşinde biçilmiş ekine ve sönmüş ateşe çevirinceye kadar, demek olur. En doğrusunu Allah bilir. “Hasiden” kelimesi biçilmiş halde helâk olmuş, demektir. “Hâmidin” ( kelimesi de sönmüş demektir.
Arapçada, ateşin söndüğü bu kökten gelen bir fiille “hamadeti'n-nâru” diye ifade edilir.
Enbiya 21:15
“Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zâlim insanlarmışız!” derler. O gün zâlim olduklarını ikrar edecekler fakat bu kendilerine fayda vermeyecektir. Kötü fiillerine pişman olacaklar ve dünya hayatına yeniden dönmek isteyeceklerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Keşke (âhiret) hayatım için daha önce bir şeyler yapmış olsaydım”.
FS atej eşle e Kira “sis. “Big kendilerini biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu yakınmaları sürüp gider?”
Biz kendilerini biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu yakınmaları, yani “Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zâlim insanlarmışız” demeleri sürüp gider. Bu sözü dünyada iken söylemeleri durumunda Kendilerini biçilmiş ekine, sönmüş ateşe çevirinceye kadar meâlindeki cümle, “kılıçla helâk etmekle”, anlamında olur. Âhirette söylemeleri halinde ise kendilerini cehennem ateşinde biçilmiş ekine ve sönmüş ateşe çevirinceye kadar, demek olur. En doğrusunu Allah bilir. “Hasiden” kelimesi biçilmiş halde helâk olmuş, demektir. “Hâmidin” ( kelimesi de sönmüş demektir.
Arapçada, ateşin söndüğü bu kökten gelen bir fiille “hamadeti'n-nâru” diye ifade edilir.
Enbiya 21:16
16. “Biz nE M ve bunlar arasındakileri oyun olsun diye yaratmadik?
Cenâb-ı Hak burada gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri bulundukları bu hal üzere olsunlar, sonra da yok olup gitsinler diye yaratmadığını, fakat belli bir amaca göre onları var ettiğini, bunun da göklerde, yerde ve bunlar arasında yaşayanları imtihan etmek olduğunu bildiriyor. Çünkü dünyada bir faaliyette bulunup da yaptığı işten bir sonuç beklemeyen, bir iş yapıp da ondan bir netice ummayan kimsenin yaptığı anlamsız olur ve boşuna bir oyalanmadan ibaret bulunur. O kâfirlerin dedikleri gibi dirilme, hesaba çekilme, ceza ve sevap olmasa göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin yaratılması boşuna ve oyun olmuş olurdu. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?””. Bu beyanda onların Rab'lerine geri döndürülmemesinin boşuna ve oyun olsun diye yaratılmak anlamına geldiğine işaret edilmektedir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah Teâlâ gökleri ve yeri boşuna yaratmamış, fakat bir hikmete binaen yaratmıştır. Gök ve yeryüzü, kendilerine bakanlara Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini, bunları kimin yoktan var ettiğini, yaratıcının hükümranlığını, kudretini, hikmetini, ilmini ve idaresini gösterir.
Enbiya 21:17
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik. Bazıları “lehven” kelimesine “zevceten” anlamı vermişlerdir, ancak bu uzak bir ihtimaldir, Çünkü yüce Allah onlara, çocuğunun olmadığını ispat ederken “Eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir?” meâlindeki beyanla “karısının olmaması'nı delil olarak getirmiştir. [§]Eğer onlar Allah Teâlâ'nın eşi olmadığını ikrar edip bilmeselerdi, eşinin olmadığını delil göstererek çocuğunun olmadığını ispat etmenin herhangi bir anlamı olmazdı. Bu durumda, Eğer bir eğlence edinmek isteseydik beyanın metninde geçen “lehv” kelimesi “çocuk” anlamında olur. Zira insanlar, çocukla eğlenmektedirler. Bu nedenle çocuk “lehv” kelimesi ile karşılanmıştır.
Onu kendi katımızdan edinirdik, bunu asla yapmayız. Bu beyan iki türlü açıklanabilir: Birincisi: Onu anlayış kabiliyetinizin erişemeyeceği ve bilginizin ulaşamayacağı bir şekilde kendi katımızdan edinirdik. Çünkü çocuk, anne-babanın cinsinden ve onların biçiminde olur. Bunu bilmenin yolu da gözlem değil, akıl yürütmedir. Allah Teâlâ'yı gözlem yoluyla bilemeyeceklerine göre ondan meydana gelecek olanı -eğer böyle bir durum olsa- nasıl bilecekler! İkincisi: Gözle görülmeyenler (gâib), ancak gözle görülenlerden hareketle akıl yürüterek bilinebilir. O'nun sizin iddia ettiğiniz gibi bir çocuğu olsaydı bilinmezdi. Çünkü çocuğunun dünya ile ilgisi olmazdı. Sebebine gelince O, âlemi yoktan var etmede birdir ve tektir. Netice olarak O nun sizin iddia ettiğiniz gibi bir çocuğu olsa, bunu bilme ve idrak etme imkânınız yok olur gider.
Eğer bir eğlence (çocuk) edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik meâlindeki beyan, O'nun çocuğunun olduğu veya çocuk edinmesinin muhtemel olduğu anlamına gelmez. Fakat çocuğunun olması muhtemel olsa bunun idrak edilmesi ve bilinmesi ihtimal dâhilinde olmaz demektir. “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu”” meâlindeki beyan da aynı şekilde yorumlanır. Yerde ve gökte (Allah'tan başka) tanrılar olması ihtimali vardır anlamında değil, fakat şayet yerde ve gökte (Allah'tan başka) tanrılar olması ihtimal dâhilinde olsaydı yerin ve göğün düzeni bozulurdu mânasınadır.
Enbiya 21:18
Bilakis biz, hakkı bâtılın başına çarparız da. Öyle görünüyor ki Allah Teâlâ'nın bâtılın başına çarptığını haber verdiği hakkın peygamberine indirdiği Kur'ân, Resül-i Ekrem'in bizzat kendisi ya da vahdâniyetine ve ulühiyetine alâmet kıldığı mücizelerdir. “Fe yedmağuhü” kelimesi Onun işini bitirir demektir, yani Allah Teâlâ hakkında çocuğu ve eşi olduğu iddiaları ve bunların dışında zatına yakışmayan başka sözleri geçersiz kılar. Bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir.
[ ] (Alaha) yakıştırdığınız çocuk edinmek, eşi olmak ve zatına yakışmayan başka sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!
Ebü Avsece şu açıklamayı yapmıştır: “Fe yedmağuhü”, hak bâtılı geçersiz kılar demektir. Bir başkası da bu fiile “helâk eder” anlamı vermiştir. Bu kelimenin anlamı “darabtu'r-racüle fe demağtuhü” sözünden alınmadır, adama öyle bir darbe indirdim ki darbem beynine ulaştı, demektir. Vurulan darbe bu derece olunca darbeyi alan ölür. Aynı şekilde hak da bâtıla öyle bir darbe vurur ki onun beynine ulaşır ve bâtılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir, yani bir de bakarsın ki bâtıl yok olup gitmiştir. “Zeheka” öldü ve helâk olup gitti demektir, “ez-Zâhık” 1) kelimesi başka yerlerde “semin” şişman ve yağlı, besili anlamına gelir.
GELEN de Ý tie a5 İTO yasal padl içi 245 )) 9 ULY Yo uike
Enbiya 21:19
Göklerde ve yerde olanlar hep O'na aittir. Allah Teâlâ sanki bu cümleyi onların sözlerine bir cevap ve zatını nitelemelerine karşı bir reddiye olarak zikretmekte ve Göklerde ve yerde olanlar hep O'na aittir demektedir. Yani göklerde ve yerde olanların tümü O'na aittir. Bunların tümü gerek erkek, gerek kadın O'nun kullarıdır demiş olmaktadır. Dünya hayatında hiçbir kimse köleleri ve cariyeleri arasından kendisine çocuk edinmez. Böyle bir durumu gururunuza yediremediğiniz ve hoşlanmadığınız için insanlar hakkında uygun görmüyorsunuz da Allah hakkında nasıl söyleyebiliyor ve O'na yakıştırıyorsunuz? Ya da Cenâb-ı Hak göklerde ve yerde olanların tümünün kendisine ait olduğunu belirterek mahlükatına muhtaç olmadığını haber veriyor da olabilir. Dünya hayatında çocuk, mevcut bir ihtiyaç için edinilir, Allah Teâlâ belirtilen şeylere sahip olduğu için zatı hiçbir şeye muhtaç olmayınca çocuk ihtiyacı da olmayacaktır. Allah, zâlimlerin söylediği sözlerden münezzehtir ve çok çok yücedir.
O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Cenâb-ı Hak bu cümleyi, onların “melekler Allah'ın kızlarıdır” demeleri üzerine zikrediyor gibidir. Onlar böyle deyince Allah Teâlâ da şunu söylüyor: Onlar sizin anlattığınız gibi değillerdir, fakat benim kullarımdır, bana ibadetten yorulmazlar ve gevşeklik göstermezler. Ya da yüce Allah bu ifadeyi meleklere tapan ve kendisini bırakıp onları tanrılar edinenlere söylemekte ve şunu bildirmektedir: Melekler bana ibadet etmekte böbürlenmezler, gevşeklik de göstermezler. Onlar kendileri için ilâhlık iddiasında bulunmadıklarına göre nasıl olur da sizler onlara ilâhlık nispet eder ve beni bırakıp onlara taparsınız? [ ]Bir başka ihtimale göre yüce Allah şöyle demektedir: Sizler bana ibadet etmekte büyüklenirseniz sizden makamca daha büyük değerce daha yüksek olanlar bu konuda büyüklenmezler.
Enbiya 21:20
Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler. Onlar Allah'ı tenzih ederler ve O'nu inkârcıların çocuk edindiği yolundaki iddialardan ve zatına yakışmayan başka bütün sıfatlardan uzak tutarlar. Bu âyet-i kerime Mütezile mezhebinin görüşlerinin yanlışlığını gösterir. Onlar fillerin insanı bizâtihi yorucu ve bitkin kılıcı olduğunu söylerler. Fiiller onların dediği gibi bizâtihi insanı yorgun düşürücü olsaydı bu konuda beşer ve melekler arasında fark olmazdı. Cenâb-ı Hak, onların bitkin düşmediklerini, bıkıp usanmadıklarını ve ibadetlerin kendilerini yormadığını haber verdiğine göre bu bize ibadetlerin bizâtihi değil başka bir özellikten dolayı yorgun düşürücü olduğunu gösterir. Bu mesele kullara ait fiillerin yaratılıp yaratılmadığı konusuna girer. Biz bu konuda birçok yerde yeteri derecede açıklama yapmış bulunmaktayız”.
(Ebü Avsece der “Ve lâ yestahsirün” kelimesi bitkin düşmezler demektir. Bu kökten türeme “hasirun”, yani bitkin ve “mahsürun”, yani yorgun kelimeleri vardır. “Lâ yeftürün” fiilinin kökü olan “el-fütür”,2311) da bitkinlik anlamındadır.
Do PERS Yi gig lail ol
Enbiya 21:21
Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de. “Em ittehazü” kelimeleri, zâhiri anlamıyla insanlar açısından soru mânası ifade ederken, Allah Teâlâ açısından ise soru değil gereklilik demektir. Buna göre yüce Allah, onlar yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler demiş gibi olmaktadır. Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın söylediği ve zâhiri anlamıyla soru kalıbında olan bütün ifadeler de böyledir. Çünkü Allah olmuş olanı da olacakları da bilir. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Ama insanlar, birbirlerine soru sorabilirler. Çünkü bazıları diğer bazılarının durumlarını bilmezler. Bazıları diğerlerinden bu konuda bilgi talep edip anlamak isteyebilirler. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Ölüleri bunlar mı diriltecek? “Yünşirüne” fiilinin iki anlama gelmesi muhtemel olabilir. Birincisi “yaratıyorlar” anlammadır. Yani onlar yaratma gücü olmayan birtakım tanrılar edindiler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular?”, O zaman yaratamayan tanrıları nasıl ilâh edinirler? İlâh, ancak yaratması ve mahlükat üzerindeki eserleri ile bilinir. Bunlarda yaratma gücü olmadığına göre onları nasıl olur da tanrı edinirler? İkincisi: “Hum yünşirâne” diriltirler ve hayat verirler demektir. Kelime dirilme ve hayat verme anlamında olursa yüce Allah sanki şöyle demiş olur: Diriltmeye ve hayat vermeye kudreti olamayanları nasıl olur da tanrı edinirler? Yaratıkları öldükten sonra diriltme ve hayat verme gayesi olmaksızın onları yaratmak, hikmet dışı görünür. Çünkü dünya hayatında herhangi bir binayı hedeflediği bir akıbet için değil de yıkılsın diye yapan kimse fiilinde hikmet sahibi olmaz ve yaptığı bu bina anlamsız olur. “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” meâlindeki beyan da böyledir. Yüce Allah bu örnek beyanda da yaratıkların huzuruna getirilme amacı dışında yaratılmalarını boş yere yaratılma olarak göstermektedir. Netice olarak bu beyan iki şekilde açıklanır. Birincisi: Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de ölüleri bunlar mı diriltecek? Yani onlar yeryüzünden ölüleri diriltecek birtakım tanrılar edindiler. Veya şöyle yorumlanır: Onlar yeryüzünden diriltmeye veya dönüşe kâdir birtakım tanrılar edinmediler. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:22
[Allah'ın Birliğinin Delili]
Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa'nın mushaflarına göre âyetin metni şöyledir: “Lev kâne fihinne âliheten gayrullahi lefesedne” (4 GALA il 1.2 ği Sed 519). Öte yandan âyet birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Yer ve gök aslı itibarı ile mevcut olmazdı. Çünkü hükümdarlar arasında âdet şöyledir: Bir hükümdarın inşa edip ortaya çıkardığını diğeri yıkmak ve ortadan kaldırmak ister. Böylece ikisinin binası da ayakta kalamaz, birden çok kral bulunduğunda da ikisinin binası esasen mevcut olamaz.
İkincisi: Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu. Yani bunlardan birisinin mahlâkata sağlayacağı menfaatler diğerininki ile bağlantılı olmazdı. Çünkü tanrılardan her biri kendi yarattığının menfaatlerinin diğerinin menfaatlerine ulaşmasını engellerdi. Bunlardan birinin menfaatleri diğerinin yarattığının menfaatlerine ulaşırsa bu, meydana gelenin birden çok tanrıların değil bir tek tanrının yaratması ve planlaması olduğunu bize gösterir.
(SJÜçüncüsü: Tanrı birden çok olsaydı ikisinin işleri yürütmesi her yıl aynı çizgide olmazdı. Evrenin idaresi hep aynı düzende gittiğine ve iş her yıl aynı şekilde yürütüldüğüne göre bu, birden çok değil bir planlama ve yürütme olduğunu bize gösterir. Çünkü işler çok elden yürütülseydi durum her yıl farklı olurdu, aynı düzen üzere gitmez ve aynı şekil üzere yürümezdi.
Bazıları “le fesedetâ” cümlesi şu ilâhi beyanlarda belirtilen husustur demişlerdir: Fiili, yüce Allah'ın “Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde” her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı”, yeryüzü hükümdarlarının âdeti olduğu üzere.
Demek ki arşın Rabb'i olan Allah, onların çocuk edinme ve ortağı olmak gibi yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.
Enbiya 21:23
Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir. Bu beyan birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Allah Teâlâ yaptığından sorumlu tutulamaz, çünkü yaptıklarını kendi mülkünde ve hükümranlığı dairesinde yapmaktadır. Ancak başkasının mülkü ve hükümranlığında faaliyet yapanlar yaptıklarından sorumlu tutulurlar. Bu beyanda, bir başkasına ait herhangi bir şeyi ancak mâlikinin izni ve müsaadesiyle almanın caiz olduğuna dair delil vardır. Bu durumda, mal kimsenin müsaadesine tâbi değildir, esasen mübahtır diyenlerin görüşü çürümüş olur.
İkincisi: Allah Teâlâ yaptığından sorumlu tutulamaz. Çünkü zatından dolayı hikmet sahibidir ve fiili, hikmet dairesinin dışını çıkmaz. Sorguya, yalnızca fiili hikmet dışı olma ihtimali olanlar çekilebilir. Buna karşılık fiili yalnızca hikmete ihtimali olan kimse, “bunu niçin yaptın, neden yaptın?” diye sorguya çekilemez.
Üçüncüsü: yüce Allah'ın yaptığından sorumlu tutulması ihtimal dâhilinde olsa “şöyle yap” “böyle yapma” gibi emir ve yasaklamaya muhatap olması da mümkün olur. Oysa bu imkânsızdır. Bu konuda Allah Teâlâya emir vermek mümkün olsa kendisine sorulacak soru ihtiyaç beyan etme sorusu olur. Çünkü kendisinden üstün olan birisine emir veren kimse, ancak bir ihtiyacını dileme talebinde bulunuyor demektir. Kendisinden daha aşağı seviyede olana emir verenin emri ise gerçek emir olur.
Giy di b eği ie
Enbiya 21:24
24. “Yoksa o J başka birtakım ba mi mi De ki: Tra delilinizi getirin! İşte benimle beraber olanların söylediği, işte benden öncekilerin söylediği!” Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bunun için de inatla yüz çevirirler?”
Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı edindiler? Bu ibare herhangi bir şeyi inkâr edenin delil getirmesi gerektiğini göstermektedir. Çünkü De ki: Haydi delilinizi getirin! deyince onların da ilâhlık iddiana sen de delilini getir, biz bunu inkâr ediyoruz, demeleri gerekirdi. Bunu demediklerine göre bu beyan, inkâr edenin delil getirmesi gerektiğini bize gösterir.
(SJİşte benimle beraber olanların söylediği, işte benden öncekilerin söylediği! Yani bu Kur'ân benden öncekilerin de söylediği, benden sonrakilerin de söylediği şeydir. Bazıları da bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Bu Kur'ân'da benimle beraber olanlara helâl ve haram olan şeylerin beyanı ve benden öncekilerin hikâyesi vardır. Yani bu kitapta geçmiş milletlerin amelleri, haberleri ve Rab'lerine kavuşuncaya kadar O'nun kendilerine yaptıklarının beyanı bulunmaktadır. Ya da âyetin mânası, bu kitabın içinde benimle birlikte olanlarla benden öncekilerin haberleri vardır. Bu durumda kitabın içinde Resül-i Ekrem'in peygamberliğinin delili bulunmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber geçmiş ümmetlerin haberlerini, başlarından geçenleri kitaplarında anlatıldığı gibi haber vermiştir. Oysa o, kitaplarında ne yazıldığını bilmiyordu. Çünkü bunları ne onlardan herhangi birinden öğrenmiş ne de kitaplarına bakmıştı. Bunun sebebi Resül-i Ekrem'in bütün bunları yüce Allah'tan öğrendiğini bilmeleri için idi. İşte benimle beraber olanların söylediği, işte benden öncekilerin söylediği! cümlesinin yorumu şu ilâhi beyanda belirtilen husus olabilir: “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, Benden başka ilâh yoktur, şu halde bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım”. Bu durumda anlamı şöyle olur: İşte bu (kitap), benimle birlikte olanlara ve benden önce geçen peygamberlerin de kendileriyle birlikte olanlara getirdikleri kitaptır. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, Rabbim beni bu zikirle (kitapla) benim kavmime, benden önce geçen (peygamber)leri de kendi kavimlerine gönderdi. En doğrusunu Allah bilir.
Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bunun için de inatla yüz çevirirler. Aynen böyle onlar haktan yüz çevirdikleri için onu bilmezler.
Enbiya 21:25
yüce Allah daha önce, “Benden başka ilâh yoktur, şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmeden gönderdiği hiçbir peygamber olmadığını haber vermektedir. [§]Öte yandan “fa'budüni” emri, ulühiyette beni birleyiniz, Silâhlığı benden başkasına nispet etmeyiniz, ilâhlığıma benden başkasını ortak yapmayınız mânasında olabilir. Ya da ibadeti bana tahsis ediniz, onu benden başkasına yöneltmeyiniz anlamı da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
EALA Aa aT İŞ jasin İAĞI Lİ
Enbiya 21:26
26. “Böyle iken (bazıları) “Rahmân evlat edindi? dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilakis o evlat dedikleri lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.”
Bilakis o evlat dedikleri lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır meâlindeki cümle, onların Allah Teâlâ'nın çocuğu olduğu ve evlat edindiği şeklindeki ifadelerinin gerçekten çocuk sahibi olma anlamında değil, fakat kendisine nispet ettikleri kişileri seçme mânasında olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah İsâ, Üzeyir ve melekler gibi Allah'ın çocuğu dedikleri kimselerin onların dedikleri gibi olmadıklarını, fakat lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullar olduklarını haber vermektedir. Ardından da onları hangi sebeple lütuf ve ihsana mazhar kıldığını beyan etmektedir.
((rv Jüan oal esda eğ ir Ý
Enbiya 21:27
Allah Teâlâ kendi izni ve emri olmaksızın sözünün önüne geçemeyeceklerini, herhangi bir fiili teklif edemeyeceklerini haber vermektedir. Onun sözünün önüne geçemezler. Bu beyan, Cenâb-ı Hakk'ın izni ve emri olmaksızın onlar herhangi bir şeyi emredemezler ve yasaklayamazlar anlamında da olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:28
Allah onların önlerindekini de arkalarmdakini de (bildiklerini de bilmediklerini de) bilir. Bu konuyu Tâhâ süresinde ele almıştık“. Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler. Yüce Allah bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz”. Bu durumda Allah'ın razı oldukları cümlesinin tevili, Allah'm izin verdikleri demek olur. Bir de Allah'ın razı oldukları meâlindeki beyan, şefaat edecek kimselerle alâkalıdır. Bu yorumun anlama yansıması işe şöyledir: Ancak dini ve ameli bakımından kendisinden razı olunan kimselere şefaat izni verilir. Allah'ın razı oldukları beyanı şefaat edilecek kimselere yönelik de olabilir. Buna göre, Rabb'inin gittiği yol ve amel bakımından razı olduğu ve ameline hiçbir kusur bulaşmamış kimselere şefaat edilir, anlamına gelmiş olur.
[ ]Öte yandan şefaat esasen ancak amelde kusur dairesine giren hususları affetmek için getirilmiştir. Sonra şefaat edilecek kişi ya küçük günah işlemiştir ve bundan dolayı azap görmesi mümkündür ya da büyük günah işlemiştir. Bu beyan, büyük günah işleyen kimsenin affedileceği ve bağışlanacağını göstermektedir. Çünkü biz diyoruz ki: Şefaat amelde kusur işleyen kimse için getirilmiştir. Âyet, Mütezile mezhebinin görüşünün yanlış olduğunu da göstermektedir. Zira onlar, küçük günah işleyen kimsenin küçük günahı bağışlanır, bundan dolayı da azap görmesi mümkün değildir; büyük günah işleyen ise affedilmez ve bağışlanmaz, aksine ebediyen azap görür, demektedir.
Ve Allah korkusundan titrerler! Öyle anlaşılıyor ki bu cümle, en doğrusunu Allah bilir ya, “O'nun sözünün önüne geçmezler” meâlindeki beyanla bağlantılıdır. Buna göre mâna şöyle olur: Allah'ın azabından korktukları ve ürperdikleri için O'nun sözünün önüne geçemezler, (O'nun emri ve izni olmaksızın) hiçbir fiili yapamazlar, hiçbir şeyi emredip yasaklayamazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:29
Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim!” diyecek olsa (ki demez). Bu beyan, bir öncesiyle bağlantılı değil ve ondan ayrı gibidir. Çünkü öncesinde onların “Rahmân evlat edindi” meâlindeki sözleri yer almaktaydı. Yukarıdaki âyetin öncesi ile bağlantısı olsaydı yüce Allah meâlen şöyle derdi: Onlardan biri ben Tanrı'nın oğluyum diyecek olsa. Çünkü onlar “Rahmân evlat edindi”” demişler, “Tanrı ilâh edindi” dememişlerdir. Eğer bu beyan öncesiyle bağlantılı ve ona cevap olsaydı, onlardan biri ben Tanrı'nın oğluyum diyecek olsa diye bir cevap verilirdi. Fakat öyle anlaşılıyor ki onlar çeşitli fırkalara ayrılmışlardı. İçlerinden bazıları “Rahmân evlat edindi” derken, bazıları Allahı bırakıp meleklere tapmışlar ve onları ilâh edinmişlerdi. İşte bu beyan bunlara cevap olarak gelmiş ve yüce Allah şöyle buyurmuştur: Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim?” diyecek olsa, biz onu da cehennemle cezalandırırız.
Eğer bize denilirse ki: “Şüphesiz siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz” meâlindeki beyana göre Allah'tan başka İsâ'ya (a.s.) ve meleklere tapıldığına göre onlar âyetin zâhirine göre cehenneme yakıt olacaklardır.
(SJBuna şu cevap verilir: Âyetin tevili şöyledir: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka emirlerine ve “bana tapınız' beyanına binaen taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz” Bu tevilin delili şu ilâhi beyandır: “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim” diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zâlimleri böyle cezalandırırız” “ez-Zâlimin” (Galli) burada kâfir olan müşrikler demektir.
Hasan-ı Basri Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim” diyecek olsa meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Onların bu sözü -yüce Allah'ın kendilerini anlattığı üzere- Tanrı edindiklerine itaat etme ve emrine karşı gelmeme tarzındaki tavırları dolayısıyla söylemiş olmaları ihtimal dâhilinde değildir. Allah Teâlâ bu beyanı, insanlar böyle bir sözü söyleyen kimsenin değeri ne kadar büyük ve mertebesi ne denli yüce olursa olsun yüce Allah'ın onu âyette belirtilen ceza ile cezalandıracağını ve bunu hak etmiş olduğunu insanların bilmeleri için söylemiştir. Fakat bize göre meleklerin mâsiyet işlemeleri mümkündür ve ihtimal dâhilindedir. Delili de şu ilâhi beyandır: “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim” diyecek olsa” Çünkü yüce Allah melekleri, “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren”, “O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etmekte ne büyüklenirler ne de yorulurlar” meâlindeki beyanlarda övmüştür. Bütün bunlar meleklerin yaptıklarını özgür tercihleri ile yaptıklarını ve bunu yaratılışları gereği yapmadıklarını göstermektedir. Bazı müfessirler biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zâlimleri böyle cezalandırırız meâlindeki beyanda kastedilenin İblis olduğunu söylemişlerdir. İblis meleklerden biriydi. “Tanrı O değil, benim. Bana kulluk edin” diyen odur. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:30
İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı görmezler mi? Görmezler mi anlamındaki “evelem yerav” cümlesi birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı bilin ve görün anlamında olabilir. Jİkincisi: Eğer düşünür ve dikkatle bakarlarsa EA gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı görürler. Üçüncüsü: Gökler ve yer bitişik iken onları ayırdığımızı gördüler ve bildiler şeklinde bir uyarı da olabilir. “Görmezler mi?” “görmez misin?” tarzında kullanılan üslupta zikredilen bütün ifadelerin tevili sözü edilen üç şekildedir.
Ve her canlıyı sudan yarattığımızı görmezler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı? Bu beyan ve burada aktaracağımız şu beyanlar “inkâr edenler görmezler mi?! möalindeki beyana bağlıdır: “Yeryüzüne sağlam dağlar yerleştirdik”, “Kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler, yollar açtık”? “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık””, “O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır”. Buna göre yüce Allah sanki şöyle demiş olmaktadır: Şunları görmezler mi? Onlar için yarattığımız ve adlarını belirttiğimiz varlıkları görmezler mi?
Öte yandan bunlardan onlara bahsetmesi birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: yüce Allah onlara verdiği nimetleri hatırlatmış olmaktadır. Çünkü onlara göklerin ve yerin birbirine bitişik olduğunu sonra onlardan rızıklarını çıkardığını haber vermektedir. Ve canlı olmalarını su ile sağladığını onlara hatırlatmaktadır. Yeryüzünü sakinleri için yerleşip oturabilecekleri hale getirdiğini, dağların desteği ile onlara onu beşik ve döşek yaptığını, böylece orada kalmaya ve yerleşmeye muvaffak olduklarını hatırlatmaktadır. Allah Teâlâ daha sonra yeryüzünde vadiler ve yollar açtığını, bunu ihtiyaçlarını, arzu ettiklerini ve uzak diyarlarda bulunan menfaatlerini elde etsinler diye yaptığım dile getirmektedir. Bunun yanında “Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır” meâlindeki beyanda belirttiği üzere gökyüzünü üzerlerine düşmekten koruma nimetini de hatırlatmaktadır. Ayrıca gece, gündüz, güneş ve ayda yarattığı nimetleri de ifade etmekte ve bütün hatırlatmalar sonunda verdiği nimetlere karşı şükretmelerini onlardan istemektedir.
Yahut şöyle bir yorum yapılabilir: Hak Teâlâ bu ifadeyle onlara kudretini ve hükümranlığını hatırlatmakta ve gökleri yerden ayırıp her şeyi sudan yaratmaya, gökleri tutmaya, direk kullanmadan onları üzerlerine düşmekten muhafaza etmeye, geceyi, gündüzü yaratmaya, güneşe ve aya bir günde beş yüz yıllık mesafeyi kat ettirmeye evet bütün bunlara kâdir olan bir varlığın onları öldükten ve toprak olduktan sonra diriltmeye ve hayat vermeye de E kâdir olduğunu anlatmaktadır. [ ] Veya bu beyan şöyle de anlaşılabilir: Allah Teâlâ'nın, zatı itibariyle hiç bir şeye muhtaç olmadığını ve her şeyi O'nun hükümranlığı altında bulunduğunu hatırlatması mümkündür. Statüsü bu olan varlığın çocuk, ortak ve eş edinmeye nasıl ihtiyacı ortaya çıksın. Müşriklerin Allah “Allah çocuk edindi””, “Allah'ı bırakıp (sahte) tanrılar edindiler” vb.
meâlindeki beyanlarda belirtilenlere cevap olarak böyle demekte, bütün bunların geçersiz ve fasit olduğunu beyan etmek üzere de şöyle buyurmaktadır: “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu””, “Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de ölüleri bunlar mı diriltecek?”®. Bütün bunlarla onların, Allah Teâlâ hakkında şunu edindi, bunu edindi tarzındaki iddia ve inançlarmın yanlışlığını beyan etmektedir.
Öte yandan gökler ve yer bitişik idi. Biz onları ayırdık meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Allah Teâlâ gökleri yağmurla yeri de bitkiyle yarmıştır, en şiddetli ve katı olan göğü en yumuşak nesne olan su ile yarmıştır, yeryüzü de böyledir, onu olanca katılığına ve şiddetine rağmen en yumuşak olan bitki onu yarmıştır, bu da yüce Allah'ın belirttiğimiz lütfu ve kudreti sayesinde olmuştur demişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Gökler ve yer bitişik idi demek, birbirine yapışık idi, Allah Teâlâ onları birbirinden ayırdı, aralarını muhlukata mekân olarak boşluk ile doldurdu demişlerdir. Başka bazıları da âyeti şöyle açıklamışlardır: Gök birdi. Yeryüzü de birdi. Allah Teâlâ gökten yedi ve yerden de yedi kat yaptı“. Cenâb-ı Hakk'ın onları ayırması bu demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve her ay sudan yarattığımızı görmezler mi? Bazıları bu beyanda geçen “el-mâu” kelimesinin erkeğin spermi olduğunu ve bütün insanların (halâık) bundan yaratıldığını söylemişlerdir. Bazıları da onu şöyle açıklamışlardır: Biz yeryüzünde yaratılan veya gökten indirilen sudan her şeye hayat verdik. Yeryüzündeki yaratıkların su sayesinde hayat buldukları bilinir. Fakat gökte bulunanların hayatlarının ne sayesinde olduğu bilinmez. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
o “Allah çocuk edindi! dediler. Hâşâ! O bundan münezzehtir. Bilakis, göklerde ve yerde ne varsa yalnız O'nundur. Hepsi de O'na boyun eğmişlerdir”. “Oysa onlar, Allah'ı bırakıp hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış bulunan, bizzat kendilerine bile bir zarar ya da faydaları dokunmayan, ölüm, hayat ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde olmayan (sahte) tanrılar edindiler”.
Enbiya 21:31
Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik. Bu beyan bize yeryüzünün - bazılarının dediğinin aksine - esasen yaratılışı itibariyle suyun altında yer almak ve alçak bir taban oluşturmak özelliği taşımadığını gösterir. Çünkü Jözelliği bu olsaydı dağlar da suyun altında bir tabaka ve bir taban oluşturmak isterdi. İbare yeryüzünün yapısının suyun altında tabaka olma ve suyun dibine batma özelliğinde olduğunu ifade etmediğine, fakat dediğimiz gibi sarsılma, yok olma, hareket etme ve üzerinde bulunan canlıları sarsma özelliğinde olduğunu gösterdiğine göre -bazı kısımlarının su altında ve alt tabaka oluşturduğunu görsek bile- yeryüzünün özelliği üzerinde bulunan canlıları sarsmaktır Bu yüzden yüce Allah onu dağlarla sabit kılmıştır. Bu durum bizim şu tespitimizde ifade ettiğimiz gibidir. Âlemin bir kısmı diğer kısmına bağlıdır ve cüzü, mekân olmaktan hali değildir. Âlemin bütünün cüz ile ve mekânların da cüzlerle alâkası yoktur. İşte yeryüzü de böyledir. Yahut şöyle deriz: Yeryüzünün yapısı alçak bir tabaka oluşturma şeklindeydi. Yüce Allah onu lütfu ile tabiatı alçak tabaka oluşturmak olan bir şeyle istikrarlı ve sakin olacak şekilde yarattı.
Kolayca yollarını bulabilsinler diye orada vadiler, yollar açtık. Bazıları “el-ficâc” ve “es-sübül” kelimelerinin aynı anlama gelip dağlarda yarattığı yollar demek olduğunu söylerken, bazıları da “el-ficâc” kelimesinin genişlik ve açıklık, “es-sübül” kelimesinin ise yollar anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları ise “el-ficâc”ın dağlarda yol, “es-sübül”ün ise çöllerde yol mânasına geldiğini belirtmişlerdir.
Göze, GUISE ts Ee riya ül) Ga;
Enbiya 21:32
Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün işaretlerine sırt çevirmektedirler. Âyette geçen “sakfen mahfüzan” tabiri, üzerlerine düşmekten korunmuş bir tavan anlammadır. Bazıları ise bu tabire şeytandan korunmuş bir tavan anlamı vermişlerdir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Şeytanlar daha önce meleklerin sözlerini dinlerlerken9 artık dinleyemesinler diye gökyüzünü şeytanlardan korunmuş bir tavan yaptık. En doğrusunu Allah bilir.
za geri pal 23 56513 MEF
Enbiya 21:33
O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedir. Bazıları “el-felek” kelimesinin gök anlamına geldiğini söylerken, bazıları gökteki yörünge (semanın dairesel dönmesi) anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bu kelimenin yörünge ve hız anlamına geldiği de ifade edilmiştir. [§]“el-Felek” kelimesinin “felke”, yani eğilme aletinin (kirman) bir kez dönmesi mânasına geldiğini söyleyenler de olmuştur“. Bunlar şöyle demiştir: Değirmen taşının ortasındaki demir de böyledir. Değirmen taşı o demirle döner. Söz konusu demir, değirmen taşını“ çeviren demirdir. Derler ki: “el-Felek” dairesel dönme anlamına gelir. Dönen her şeye felek denir. Bizim zikrettiğimiz de budur.
Bazıları “Yesbehün” kelimesine “ akıp giderler” mânası vermişlerdir. Bazıları da bu kelimeye “ya'melün” “çalışırlar” şeklinde bir mâna vermişlerdir. Âyet Abdullah'ın mushafında “ küllü fi felekin ya'melün” (à HI Epee 46), yani “Her biri bir yörüngede çalışır” şeklindedir.
Âyetin zâhiri orada bir deniz ya da bir nehir olduğunu ve güneşle ayın içinde yüzdüğünü, oradan battıklarını ve doğduklarını ifade ediyor. Çünkü Allah Teâlâ Her biri bir yörüngede yüzmektedir buyurmaktadır. Yüzmenin ne demek olduğu herkesçe mâlumdur. “Se-be-ha” kökü, denizde veya nehirde yüzdü anlamınadır. Âyetin zâhirinden anlaşılan budur. Bunu teyit eden ve bize kadar gelen rivayetler de vardır. İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Hz. Peygamber şöyle haber vermiştir: “Allah dünya semasının altında üç fersah miktarında bir deniz yaratmıştır. Bu dökülmesi engellenmiş ve Allah'ın emriyle havada durmaktadır. Ve ondan bir damla bile damlamamaktadır. Denizlerin tümü sakindir. Ama bu deniz ok hızıyla akmaktadır. Sonra onun havadaki durumu düzdür. Sanki doğu ile batı arasında uzatılmış bir dağ gibidir ve güneş, ay ve tüm yıldızlar (hunnes) bu denizde yüzmektedir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir meâlindeki beyanın mânası işte budur”, “el-Hunnes” 1) gündüz gizlenen ve geceleyin uzayda yol alan yıldızlar demektir. “el-Felek” denizde tufanın tam ortasında tekerleğin dönmesidir. Resül-i Ekrem şöyle demiş: “Canım kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki güneş, bu denizden ortaya çıksa yeryüzünde ne varsa yakar kavurur. Hatta kayaları bile. [ ] Aynı denizden ay zuhur edip gözükse yeryüzünde bulunan herkes kendisini kaptırır ve Allah'ı bırakıp ona taparlardı. Bundan sadece yüce Allah'ın korudukları müstesna olurdu”.
Bazı rivayetlerde şöyle denilir: Âyette geçen “el-felek” akması engellenmiş bir su kütlesidir. Güneş, ay, yıldızlar, gece ve gündüz onun içinde yüzerler. Denilir ki: Semanın altındaki güneş, ay, gece ve gündüzü felek çevirir. Bu konuda benzer şeyler söylenmiştir”. En doğrusunu Allah bilir.
Bu haber konusunda âyetin zâhiri, belirttiğimiz gibi güneş ve ayın bu suda akıp gittikleri ve yüzdükleridir. Bazılarının yorumuna göre bunlar kendi hallerindedirler ve hareket etmezler. Fakat felek akıp gider. Güneş ve ay bir süre ortaya çıkar görünürler, bir süre sonra da gizlenirler. Onlar hareket ediyor olsalardı bir hal üzere olurlardı ve bütün durumlarda gözükürlerdi. Fakat biz bunu yüce Allah'tan böyle olduğuna dair haber gelmedikçe bilemeyiz. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Ben bu rivayeti herhangi bir kaynakta bulamadım. Fakat öyle anlaşılıyor ki rivayet astronomi ilminin bazı verilerine uymaktadır. Ancak bunun için deniz anlamına gelen “elbahr” kelimesinin mecaz, “üç fersah” ifadesinin de “çok” anlamında kinâyeli bir lafız olarak kabul edilmesi gerekir. Taberi şöyle demiştir: Bu hususta doğru olanı yüce Allah'ın dediği gibi demektir. “Her biri bir yörüngede yüzmektedir” Dönenin, Mücâhid'in değirmen taşının demiri, Hasan-ı Basri'nin değirmen taşı benzetmelerinde olduğu gibi felek olması da mümkündür. Bunun dökülmesi engellenmiş bir dalga ve semanın kutbu olması da imkân dâhilindedir. Sebebine gelince; Araplar'ın ifadelerinde felek, dönen her şey demektir. Çoğulu “eflâk” (Bii) şeklindedir. Araplar'ın ifadelerinde olup da Allahın Kitabında, Resül-i Ekremden nakledilen bir haberde ve sözüyle mazeretin bittiği kimselerden nakledilen ifadelerde bunun ne olduğunu ve nereden olduğunu beyan eden bir şey yoksa o konuda gerekli olan yüce Allah'ın dediğini demek ve bilgimiz olmayan konuda konuşmamaktır. Bu konuda doğru olan görüş bizce zikrettiğimiz olduğuna göre âyetin tevili şöyle olur: Güneş ve aydan her biri bir yörüngede yüzmektedirler (bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, XVIL, 31).
Enbiya 21:34
T A jsi pee 5
Enbiya 21:35
Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Bu beyan, o kâfirlerin Hz. Peygamber hakkındaki sözlerine cevap gibidir. Daha ağır basan ihtimal ise buna onlara gelen sıkıntı, fitne ve helâkin sebep olmasıdır. Söz konusu kâfirler, Hz. Peygamber den dolayı kötümserlik hissediyorlar ve uğursuzluğa uğradıklarını, bütün bunların başlarına onun yüzünden geldiğini iddia ediyorlar ve o olmasaydı bunların hiçbiri başımıza gelmezdi, diyorlardı. Cenâb-ı Hak da buna cevaben hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Aksine bizim hükmümüz, Her can ölümü tadacaktır beyanında haber verdiğimiz üzere herkes ölecek, demiş olmaktadır. Buna ilâve olarak şunları söylemektedir: Senden önce hiçbir kimseye ölümsüzlük vermediğine [Ş]ve hepsi öldügüne göre bütün bunlar senin yüzünden başımıza geldi diyerek nasıl olur da senden uğursuzluğa uğradıklarını söylerler! Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar? Yani sen ölür ve aralarından çıkarsan onlar dünyada ebedi kalmayacaklar, Çünkü Allah Teâlâ'nın hükümlerinden biri de Her can ölümü tadacak olmasıdır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz beyanına gelince, onu daha önce birkaç yerde açıklamıştık“!
Enbiya 21:36
36. “İnkâr edenler seni gördükleri zaman, -Rahmân' ın kitabını inkâr edenlerin tâ kendileri olarak- 'İlâhlarınızı diline dolayan bu mu?” diye mutlaka seninle alay ederler”
Hz. Peygamber onların ilâhlarını kötülüyor ve ayıplıyordu. Bunun üzerine onlar da ilâhlarını ayıplamasına karşılık ilâhlarınızı diline dolayan bu mu? diyerek onunla alay ediyorlardı.
Öte yandan bu sözün onların liderleri ve başkanları tarafından kendi taraftarlarını o sizin ilâhlarınızı diline doluyor diye kışkırtmak için söylenmiş olma ihtimali olduğu gibi, “Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri) Rabbiniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz’ ® meâlindeki beyanda anlatıldığı üzere ondan ayrılıp baş başa kaldıkları zaman birbirlerine söylemiş olmaları da mümkündür.
Rahmânvın kitabını inkâr edenlerin tâ kendileri olarak. Bazıları şöyle demiştir: Onlar, Rahmân nedir, bilmiyoruz? diyerek Rahmân ismini inkâr ediyorlardı”, “Zikrü'r-rahmân”! 155) tabirinin Rahmân'ın nimeti anlamında olması da mümkündür ki bu durumda söz konusu nimet, Muhammed (a.s.) olur ve bu beyan, onlar Rahmân'ın nimetini inkâr ediyorlar, anlamına gelir. Ya da yüce Allah bu ifadeyi onların yalanlamalarına karşılık resülüne sabır vermek ve onu teselli etmek için söylemiş de olabilir. Bu durumda Allah Teâlâ resülüne şöyle demiş olur: Senin onlara olan nimetlerin Rahmân'ın nimetlerinden daha fazla değildir. Onlar Rahmânı inkâr ediyor, yalanlıyor ve O'nun hakkında dediklerini diyorlar. O halde sen de onların eziyetlerine senin hakkında söylediklerine katlan. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Onlar inananlarla karşılaştıklarında “İman ettik” derler. Birbirleriyle baş başa kaldıklarında ise, Allahın size açtıklarını (Tevrat'taki bilgileri) Rabb'iniz katında sizin aleyhinizde delil getirsinler diye mi onlara anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz!” derler” Mâtüridi merhum herhalde yüce Allah'ın “Onlara, 'Rahmâna secde edin denildiğinde, “Rahmân da neymiş! Biz, senin istediğin şeye secde eder miyiz? derler ve bu istek onları haktan daha da uzaklaştırır” meâlindeki beyanına işaret ediyor olsa gerektir.
Enbiya 21:37
[İnsanın Aceleciliği ve Nefis Terbiyesi]
İnsan, aceleci olarak yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak bir başka âyette de meâlen “İnsan pek acelecidir””! buyurur. Hasan-ı Basri “acülen” kelimesine zayıf anlamı vermiştir. İnsanın zayıflığı, başına en küçük bir şey geldiği zaman göğsünün daralması ve içini sıkıntı basmasıdır. Hatta bu göğüs darlığı, kahrolup gitseydim ve dünyaya neden geldim? diye onu kendine beddua etmeye sevkeder. Çünkü içi daralmıştır. İşte bu, insandaki zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Bize göre ise yüce Allah insanı çok aceleci yaratmıştır. O kadar ki insan bir hal üzere kalmaya tahammül edemez. Bu hal nimet ve rahatlık hali bile olsa durum değişmez. İnsan sonunda o rahatlıktan ve nimetten bıkıp usanır. Ve bu halden daha aşağı bir başka hale geçmek ister, daha aşağısına razı olur. Fakat Allah Teâlâ insanoğlunu her ne kadar haber verdiği hal üzere yaratmış olsa da ona çok sabırlı ve ağırbaşlı olması için nefsini eğitme imkânı da vermiştir. Yüce Allah bu gerçeği meâlen şöyle beyan eder: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Ancak namaz kılanlar başka”. Cenâb-ı Hak insanı pek tahammülsüz ve çok sızlanan bir karakterde yarattığını haber vermekte ve bundan namaz kılanları istisna etmektedir. Bu da bize insanın nefis terbiyesi sayesinde Allah Teâlâ'nın yarattığı karakterden bir başka hale, yani ağırbaşlı ve sabırlı olma haline geçebileceğini gösterir. Cenâb-ı Hakk'm “İnsan oğlu pek eli sıkıdır”? şeklindeki beyanı açısından da buna benze bir durum söz konusudur. İnsan ilk başta böyle idi. Fakat nefis terbiyesi ve alışkanlıkla cömert ve eli açık hale gelebilir. Yüce Allah'ın “Nefisler de cimriliğe meyillidir”” meâlindeki beyanı hakkında da aynı şeyleri söylemek mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ daha sonra “Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa” diye buyurmaktadır. Yüce Allah nefislerin cimriliğe meyilli yaratıldığını haber veriyor sonra da nefsinin bencilliğinden korunmayı başaranlara da şunlar vardır diye bildiriyor. Bütün bunlar bize kişi ilk başlarda cimri, eli sıkı ve pinti iken nefis terbiyesi ve alışkanlıkla cömert bir karaktere bürünmesinin muhtemel olduğunu göstermektedir. Zikri geçen tahammülsüzlük, sızlanmada da durum aynen böyledir. Kişinin nefis terbiyesi ve alışkanlık kazanmakla bütün durumlarda sabırlı, tahammüllü ve usanmayan bir karakter kazanması mümkündür. Çekilen büyük sıkıntı, nefis terbiyesi ve alışkanlık kazanmaktan başka bir şey değildir. Yüce Allah insan oğluna nefsini terbiye etmesini ve emrettiklerinin tümünü yapmaya ve yasak ettiklerinden kaçınmaya kendisini alıştırmasını emrediyor. Böylece kişi Rabb'inin emrine uymaya ve yasakladıklarından da kaçınmaya alışır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Size âyetlerimi göstereceğim. Öyle anlaşılıyor ki onlar Resül-i Ekrem'den resül olduğuna dair ya da Allah'ın vahdâniyetine ve Rab oluşuna dair âyetleri istemişler bunun üzerine Hz. Peygamber de onlara “Size âyetlerimi göstereceğim” ancak Rabbimin istediği ve size beyan ettiği açıdan göstereceğim yoksa sizin istediğiniz ve talep ettiğiniz yönden değil diye cevap vermiştir. Bazı tevil âlimleri bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Onların başlarına ve evlerine inen azap konusundaki âyetlerimi size göstereceğim. Benden sizden önce geçen ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları sebebiyle başlarına gelen azabı acele ile istemeyin. Eğer yeryüzünde gezer dolaşırsanız onların başlarına ve evlerine gelen azabın izlerini görürsünüz. O halde resülümün size vâdettiği azabı benden acele ile istemeyin. Yüce Allah onları âdetâ azapla korkutmakta ve tehdit etmektedir. Bunun üzerine onlar da Hz. Peygamber'i yalanlamaktadırlar. Bu tavırlarına karşılık o da (yukarıda) dediklerini demektedir. Onlar bir de bizim azap göreceğimiz konusunda eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? diye soruyorlar. Âyetin kıyâmeti yalanlamaları ve inkâr etmeleri sebebiyle onlar hakkında olması da mümkündür. Bunun üzerine kendilerine “size âyetlerimi vuku bulmadan önce göstereceğim, onun gerçekleşmesi ve kesinleşmesini benden acele istemeyin” demiş olmaktadır. Delili de aşağıda gelen âyettir:
Gİ) daa çk Yi çaya
---
Dipnotlar:
“Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır” (el-
Enbiya 21:38
[İnsanın Aceleciliği ve Nefis Terbiyesi]
İnsan, aceleci olarak yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak bir başka âyette de meâlen “İnsan pek acelecidir””! buyurur. Hasan-ı Basri “acülen” kelimesine zayıf anlamı vermiştir. İnsanın zayıflığı, başına en küçük bir şey geldiği zaman göğsünün daralması ve içini sıkıntı basmasıdır. Hatta bu göğüs darlığı, kahrolup gitseydim ve dünyaya neden geldim? diye onu kendine beddua etmeye sevkeder. Çünkü içi daralmıştır. İşte bu, insandaki zayıflıktan kaynaklanmaktadır. Bize göre ise yüce Allah insanı çok aceleci yaratmıştır. O kadar ki insan bir hal üzere kalmaya tahammül edemez. Bu hal nimet ve rahatlık hali bile olsa durum değişmez. İnsan sonunda o rahatlıktan ve nimetten bıkıp usanır. Ve bu halden daha aşağı bir başka hale geçmek ister, daha aşağısına razı olur. Fakat Allah Teâlâ insanoğlunu her ne kadar haber verdiği hal üzere yaratmış olsa da ona çok sabırlı ve ağırbaşlı olması için nefsini eğitme imkânı da vermiştir. Yüce Allah bu gerçeği meâlen şöyle beyan eder: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Ancak namaz kılanlar başka”. Cenâb-ı Hak insanı pek tahammülsüz ve çok sızlanan bir karakterde yarattığını haber vermekte ve bundan namaz kılanları istisna etmektedir. Bu da bize insanın nefis terbiyesi sayesinde Allah Teâlâ'nın yarattığı karakterden bir başka hale, yani ağırbaşlı ve sabırlı olma haline geçebileceğini gösterir. Cenâb-ı Hakk'm “İnsan oğlu pek eli sıkıdır”? şeklindeki beyanı açısından da buna benze bir durum söz konusudur. İnsan ilk başta böyle idi. Fakat nefis terbiyesi ve alışkanlıkla cömert ve eli açık hale gelebilir. Yüce Allah'ın “Nefisler de cimriliğe meyillidir”” meâlindeki beyanı hakkında da aynı şeyleri söylemek mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ daha sonra “Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa” diye buyurmaktadır. Yüce Allah nefislerin cimriliğe meyilli yaratıldığını haber veriyor sonra da nefsinin bencilliğinden korunmayı başaranlara da şunlar vardır diye bildiriyor. Bütün bunlar bize kişi ilk başlarda cimri, eli sıkı ve pinti iken nefis terbiyesi ve alışkanlıkla cömert bir karaktere bürünmesinin muhtemel olduğunu göstermektedir. Zikri geçen tahammülsüzlük, sızlanmada da durum aynen böyledir. Kişinin nefis terbiyesi ve alışkanlık kazanmakla bütün durumlarda sabırlı, tahammüllü ve usanmayan bir karakter kazanması mümkündür. Çekilen büyük sıkıntı, nefis terbiyesi ve alışkanlık kazanmaktan başka bir şey değildir. Yüce Allah insan oğluna nefsini terbiye etmesini ve emrettiklerinin tümünü yapmaya ve yasak ettiklerinden kaçınmaya kendisini alıştırmasını emrediyor. Böylece kişi Rabb'inin emrine uymaya ve yasakladıklarından da kaçınmaya alışır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Size âyetlerimi göstereceğim. Öyle anlaşılıyor ki onlar Resül-i Ekrem'den resül olduğuna dair ya da Allah'ın vahdâniyetine ve Rab oluşuna dair âyetleri istemişler bunun üzerine Hz. Peygamber de onlara “Size âyetlerimi göstereceğim” ancak Rabbimin istediği ve size beyan ettiği açıdan göstereceğim yoksa sizin istediğiniz ve talep ettiğiniz yönden değil diye cevap vermiştir. Bazı tevil âlimleri bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Onların başlarına ve evlerine inen azap konusundaki âyetlerimi size göstereceğim. Benden sizden önce geçen ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları sebebiyle başlarına gelen azabı acele ile istemeyin. Eğer yeryüzünde gezer dolaşırsanız onların başlarına ve evlerine gelen azabın izlerini görürsünüz. O halde resülümün size vâdettiği azabı benden acele ile istemeyin. Yüce Allah onları âdetâ azapla korkutmakta ve tehdit etmektedir. Bunun üzerine onlar da Hz. Peygamber'i yalanlamaktadırlar. Bu tavırlarına karşılık o da (yukarıda) dediklerini demektedir. Onlar bir de bizim azap göreceğimiz konusunda eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? diye soruyorlar. Âyetin kıyâmeti yalanlamaları ve inkâr etmeleri sebebiyle onlar hakkında olması da mümkündür. Bunun üzerine kendilerine “size âyetlerimi vuku bulmadan önce göstereceğim, onun gerçekleşmesi ve kesinleşmesini benden acele istemeyin” demiş olmaktadır. Delili de aşağıda gelen âyettir:
Gİ) daa çk Yi çaya
---
Dipnotlar:
“Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır” (el-
Enbiya 21:39
7.
. APEA IREF EFO iZ
Enbiya 21:40
Bilakis onlara kıyâmet ansızın gelecek. Allah Teâlâ kıyâmetin onlara ansızın geleceğini ve kimsenin kopacağı ânı bilmeyeceğini haber vermektedir. Ve onları şaşkına çevirecek. Yani onları gafil avlayacak. Arapçada “el-behtetü” şaşkınlık gibi bir anlam ifade eder. Cenâb-ı Hak kıyâmetin onlara ansızın geleceğini ve şaşkına çevireceğini ifade etmektedir. Aynı mâna bir başka âyette meâlen şöyle belirtilmiştir: “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin”. İnsanların sarhoş gibi olmaları kendileri açısından şaşkınlık içine sürüklenmelerinden kaynaklanacaktır. Bu durum bir başka âyette de meâlen şöyle anlatılmaktadır: “O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamıştır””. Kıyâmetin dehşetinden ne yapacağını bilmez şaşkın hale geleceklerdir.
Artık ne onu geri çevirebilecekler ne de kendilerine süre verilecektir! Cenâb-ı Hak burada kıyâmet başlarına koptuğu zaman onu geri çeviremeyeceklerini ve kopmadan önce kendilerine süre verilmeyeceğini haber veriyor. Dünyada herhangi bir musibete uğrayan kimse, onu ya kendi gücüyle ya kendisine yardımcı olacak yardımcılar ve taraftarları ile veya yalvarıp yakarma ve teslimiyetle başından savabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına gediğinde boyun eğip yalvarsalardı!”9, Cenâb-ı Hak da kıyâmeti ne kendi güçleriyle ve ne de yardım dileyecekleri yardımcılar vasıtasıyla savuşturamayacaklarını haber vermektedir. Çünkü “kendilerine yardım da edilmeyecek”! ve yalvarıp yakarma ve boyun eğmek için de kendilerine süre verilmeyecektir.
Enbiya 21:41
Kuşkusuz, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Bu ifade kavminin alay etmesine karşılık Hz. Peygambere sabır ve tahammül desteği vermektedir. İÇünkü Kuşkusuz senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti demektedir. Bunun anlamı şudur: Sen kavmi tarafından alaya alınan ilk peygamber değilsin. Burada ayrıca alay edenleri daha önce peygamberlerini alaya alanların başına gelen musibetlerle korkutma da söz konusudur.
Ama sonunda o alay konusu ettikleri şey onlarla alay edenlerin tepelerine biniverdi. Müfessirler bu beyanda geçen “hâka” fiilinin indi, gerekli oldu, vâki oldu ve vb. anlamlara geldiğini ifade etmişlerdir. Bazı dil âlimleri de şöyle demişlerdir: Fiilin kökü olan “hayk” 1) insanın işlediği kötü fiil nedeniyle kendisini çepeçevre kuşatan musibet demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır”? Bazıları da “hâka” fiilinin, üzerlerine döndü ve onları kuşattı mânasında oldugunu belirtmişlerdir.
PIENE İKE ğa GE İL SİSE ğa
Enbiya 21:42
42. “De ki: Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmânta karşı sizi kim koruyabilir?” Yine de onlar Rab'lerini hatırlamaya yanaşmıyorlar.”
De ki: Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmân'a karşı sizi kim koruyabilir? Yani sizi Rahmân'ın azabından kim koruyabilir ve muhafaza edebilir? Buna şu anlamı verenler de vardır: Rahmân'ın azabını sizden kim savuşturabilir? Bu beyan iki türlü açıklanabilir: Birincisi: De ki: Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmân'a karşı sizi kim koruyabilir? demek, eğer onlara “Sizi Rahmân'ın azabından kim koruyabilir?” diye sorarsan sana kendilerini Rahmân'ın azabından taptıkları tanrılar değil Rahmân'ın koruyacağını ve muhafaza edeceğini ikrar ederler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir diye sor”, “Söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan kimdir?” vb.5. Bu sorulara, (bizi koruyacak olan) taptıkları tanrılar değil Allah'tır diye cevap vereceklerdir. O zaman onlara de ki: Peki o halde O'na ibadeti bırakıp da kendisi dışında sizden azabı savuşturamayacak ve sizi koruyamayacak olan tanrılara nasıl oldu da taptınız? Halbuki sizi gece gündüz koruyacak olanın Rahmân ve O'nun göklerin ve yerin ilâhı olduğunu biliyordunuz. O halde nasıl oldu da ilâh olmayan birisine taptınız? Bu beyan, “(ileride) bizim bundan haberimiz yoktu” dememeleri için delil getirme ve onları delil ile susturma şeklinde yorumlanır.
(SJİkincisi: Âyet onlara hatırlatma ve uyarı olarak da açıklanabilir. Çünkü onlar Rahmân inkâr ediyor ve “Rahmân da neymiş?” diyorlardı. Bir başka âyette ise meâlen “Onlar ise Rahmân’ inkâr ediyorlar” denilmektedir”. Netice olarak De ki: Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmâr'a karşı sizi kim koruyabilir? meâlindeki beyan, Rahmân sizi gece gündüz azabından koruyup dururken nasıl oluyor da O'nu inkâr ediyor ve kabul etmiyorsunuz demek olur.
Yine de onlar Rab'lerini hatırlamaya yanaşmıyorlar. Bu beyan da aynı şekilde açıklanır. Yani yine de onlar Rahmân olan Rab'lerinden yüz çeviriyorlar, yani onu inkâr ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:43
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? Yani onların azabımızı engelleyecek bizden başka bir ilâhları yoktur. Bu cümle aslında olumsuzluk mânasındadır. Yani zâhiri itibariyle soru ise de aslında onların bizden başka ilâhları yoktur anlamınadır.
Allah Teâlâ daha sonra onlara hangi açıdan delil getirdiğini beyan etmektedir. Söz konusu delil de onların kendilerini korumaktan acizlikleridir. Çünkü yüce Allah devamla Onlar ne kendilerini koruyabilirler demektedir. Yani o ilâhlar, bir kötülük yapılmak istenildiğinde kendilerine (bile) yardım edemezler. Ne de tarafımızdan destek görürler, yani yardım görürler. Âyetin yorumu şöyledir: Allah'ı bir yana bırakıp da onlara nasıl taptınız, şefaatlerini umarak ve vesile olacaklarını bekleyerek nasıl oldu da onları ilâh edindiniz! Çünkü “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”” vb. şeyler söylediniz. Bunlara bir kötülük yapıldığında kendilerine yardım edemediklerine ve kendilerinden kötülüğü defedecek bir koruyucuya sahip olmadıklarına göre nasıl oldu da Allahtan başka ilâhlar edindiniz? Kendi nefsinden kötülüğü uzaklaştırma ve kendi kendine yardım etmekte aciz olan kimse başkasının başına gelen kötülüğü savuşturmakta ve ona yardım etmekte evleviyetle aciz olur.
Bundan sonra yüce Allah onları bu tavra sürükleyen faktörü beyan etmek üzere şöyle diyor:
ere a göl GII ya ri gl
Enbiya 21:44
Oysa biz onları da atalarını da nimetlerimizden faydalandırdık. Hatta bu, ömürleri boyunca sürüp gitti. Allah Teâlâ onları yaptıkları ameller sebebiyle cezalandırmadı. [§]Cenâb-ı Hakk'ın onları ve atalarını nimetlerden faydalandırması ve yaptıkları amellerin karşılığı olarak cezalandırmaması sebebiyle O'nun kendilerinden razı olduğunu ve hak yolda olduklarını zannettiler, Bundan dolayı da “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”” dediler ve Allah Teâlâ'nın kendilerinin ve babalarının hallerinden razı olduğunu iddia ettiler.
Öte yandan yüce Allah, onlara uzun bir zaman verse de nimetlerinden faydalandırsa da bir zamanlar sahip oldukları şeyleri eksilttiğini beyan etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber onların bazı mülklerini ele geçirip müslümanların mülkü yapmıştır. Bu gerçek şimdi bizim yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? meâlindeki beyanda ifadesini bulmaktadır. Âyetin mânası bizim yeryüzünü etrafından eksiltip durduğumuzu bilin demektir. Bu da biz kıyâmet günü onları yeryüzünün etrafından toplayıp mahşer yerine getireceğiz, anlamına gelir. Yeryüzünün eksiltilmesinden maksat budur. Bir başkası bu beyana şöyle bir mâna vermiştir: Allah'ın resülünün herhangi bir yere her gönderildiğinde oraya galip geldiğini görmüyorlar mı?
Bu tefsiri yapan müfessir “eksiltme” fiilini “yeryüzüne parsel parsel galip gelerek eksiltme” şeklinde açıklamıştır.
Şu halde üstün gelen onlar mı? Yani galip gelenler onlar değillerdir. Fakat onlara karşı üstün gelen Resülullah'tır (a.s.)”. İbn Abbâs ise eksiltmeyi o beldenin fakihlerinin”? ve sakinlerinin en hayırlılarının” gitmesi şeklinde tefsir etmiştir. Katâde ise “ölümle eksiltip durduğumuzu” şeklinde açıklamıştır. İkrime de böyle söylemiş, âyeti ölümle eksiltip durduğumuzu diye yorumlamıştır. İkrime devamla, yeryüzü eksilmiş olsaydı bir kimsenin oturacağı hiçbir yer bulunmazdı, demiştir. Bu beyan hakkında buna benzer açıklamalar yapıl-
Enbiya 21:45
45. “De ki: “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum. Fakat (vicdanı) sağır olanlar, uyarılsalar da bu çağrıyı duymazlar.”
De ki: Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum. Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanı, en doğrusunu O bilir ya, iki türlü açıklanabilir: Birincisi: Âyet onların, “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın” tarzındaki sözlerine cevap olabilir. Çünkü onlar Resül-i Ekrem'in peygamberliğini inkâr ediyorlar ve o bir insandır. Nasıl olur da ona peygamberlik verilir? diyorlardı. Peygamber de onlara ben sizi bir insan olduğum için uyarmıyorum, fakat vahiy ile uyarıyorum. Sizler Rabbimin müjdesini ve uyarısını kabul etmiyorsunuz demiş oluyor. Âyetin ikinci açıklaması da şöyle olabilir: Daha önce geçen bazı âyetlerde gönderilen ” o Taberibu tefsiri Katâdeden nakletmektedir (Taberi, Câmi'y'7-beyân, XVII, 40).
uyarılar Alla Teâlâ'ya nispet edilmeden yapılınca yüce Allah ona şöyle demesini emretmiş oldu: Ben yaptığım uyarılarda sizleri kendiliğimden uyarmadım, ben sizi ancak Rabb'imden gelen bir vahiyle uyarıyorum. Âyetin mânası, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyle olur: Geçmiş ümmetlerin başlarına gelen felâketlerle sizi uyarırken ve onlara dair bizzat benim de sizin de müşahede etmediğimiz haberleri sizlere bildirirken bunları kendiliğimden yapmadım. Aksine ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum. Resül-i Ekrem'in peygamberliğini ispat konusunda delil getirdiği nokta budur.
Fakat (vicdanı) sağır olanlar, uyarılsalar da bu çağrıyı duymazlar. Burada yüce Allah, en doğrusunu O bilir ya, şöyle diyor: Sağırın tehlikeli bir duruma düşmesinin önüne geçilmek istendiğinde o durumdan uzak tutulmasının ve buna engel olunmasına çağrı yapılması ve ona seslenilmesi mümkün değildir. Fakat söz konusu tehlikeli durumlardan ancak el ve avuçlarla işaret edilerek uzaklaştırılabilir. Yüce Allah sanki kurtuluşlarım sağlayacak olan vahiylere defalarca çağrı yapıp da onlar yüz çevirince ve olumlu cevap vermeyince şunları söylemiş olmaktadır: Sizler kurtuluşunuzu sağlayacak vahiylere yapılan çağrıyı ve nidayı dinlemiyorsunuz. Fakat bunu kılıçla ve savaşta öldürülmekle biliyorsunuz. Ya da yüce Allah şöyle demektedir: Sizler hak karşısında sağırsınız. Bu yüzden onu sağır gibi duymuyorsunuz. Çünkü sağır olana] davette bulunulamaz ve çağrı yapılamaz. Çünkü o işitmez. Fakat sağır olana (sesle degil) el ve işaret ile çağrıda bulunulur. Siz de hak karşısında sağırsınız, size davet yapılamıyor ve çağrıda bulunulamıyor. Fakat size ancak el ve işaret yordamıyla davet yapılıyor. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:46
Andolsun, onları Rabb'inin azabından bir esinti yoklasa muhakkak ki, “Vah bize! Hakikaten biz kendimize kötülük etmişiz!” derler. Hasan-ı Basri âyetin metninde geçen “nefhatun” kelimesine, Rabb'inin azabından bir miktar anlamını vermiştir. Bazıları da bu kelimeye Rabb'inden intikam mânasını vermiştir. Başka bazıları ise Rabb'inin cezası diye açıklamıştır. “Nefha” kelimesinin aslı atma ve fırlatma demektir. Bundan dolayı hayvanın tepmesine “nefhatü't-dâbbe”” denilir. “Nefhatün min azâb” kelimeleri, “o, kütükler kadar, koca sütunlar kadar kıvılcımlar fırlatır” meâlindeki beyanda belirtildiği gibi kıvılcım fırlatmak, demek olur.
ce pN iza eşi lal GeL! 353
Enbiya 21:47
Biz, kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız. Âyetin zâhirine göre “mevâzin” kelimesi “kıst” (bzajt) anlamındadır, “el-kıst” ise adalet demektir. Çünkü yüce Allah “ve neda'w'l-mevâzine'l-kıst” (iLahi gy3 buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak bununla sanki şöyle demiş olmaktadır: Biz âhirette dünya hayatında insanların haklarınm bilinme aracı olan adalet terazileri kurarız. Bu terazilerle eşyanın ne kadar olduğu ve miktarı bilinir. Netice olarak adalet terazileri artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez meâlindeki beyanda belirtilen anlamı içermiş olur. Yani kimsenin iyiliklerinin karşılığı eksiltilmez ya da kötülüklerinin cezası arttırılmaz. Fakat herkese yaptığı amelin karşılığı verilir. Biz, adalet terazileri kurarız cümlesi metinde bulunmayan gizli bir kelime takdir edilerek de açıklanabilir. Buna göre anlamı şöyle olur: Dünya terazilerini kıyâmet günü adaletle kurarız. Bu teraziler, sizin dünyada yaptığınız gibi eksik ölçüp tartmaz, birine tartarak mal verilecekse eksik ölçmez. Fakat adaletle tartar, amelleri eksik ölçüp tartmaz. Eksiltme ve artırma olmaksızın eşit verir ve eşit alır. Çünkü dünya hayatında arttırma ve eksiltme çeşitli sebeplerle olur. Ya cehaletten ya ihtiyaçtan ya da haksızlık ve zulümden. Bütün bu faktörler kişiyi arttırmaya ya da eksiltmeye sevkeder. Yüce Allah bütün bunlardan münezzehtir. Çünkü O zatı ile âlimdir, zatı ile hiçbir şeye muhtaç değildir ve âdildir. O'nun terazide eksiltme ve arttırma yapması için herhangi bir neden yoktur.
Yapılan, bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu getirir ortaya koyarız. Yani onun karşılığını getirir ortaya koyarız ya da bizzat yapılan ameli bir zerresi eksik ve kaybolmamış olarak getirir ortaya koyarız. “hardal tanesi kadar” (Jüt. BE yi) “zerre miktarı” (453 Jiük.) gibi tabirlerden maksat, “zerre” ve “tane” değildir. Bu tabir temsili olarak kullanılmıştır. Yani yapılan amelden hiçbir şey tartıdan kaçırılmaz ve bu kadarcık bir hayır ve şer kaybolmaz. [O] terazinin ölçüsünden kurtulamaz ve unutulmaz, fakat muhafaza edilir ve hesabı sorulur.
Hesap görücü olarak biz yeteriz. Göreceği hesabın çokluğu ve yoğunluğu O'nu meşgul etmez. O dünyada başkasını hesaba çeken biri gibi değildir. Yapacağı hesap çoğalınca ve meşguliyeti başından aşınca hesabı tutamayan birine benzemez. En doğrusunu Allah bilir.
Om ee BAĞLAN Oya yaya EE Ğİ
Enbiya 21:48
Allah Teâlâ'nın bütün kitapları hakkı bâtıldan ayıran (furkân), bir ışık ve aydınlıktır, mübarektir, ruhtur ve öğüttür. “Furkân” hak ile batılı, benzer olanla açık ve net olanı, yapılması gereken ile kaçınılması gerekeni ve aleyhlerinde olanla lehlerinde olanı ayıran demektir. “Nür” eşyanın hakikatinin ortaya çıkmasına vesile olan şeydir. “Ziyâ” tecelli eden ve aydınlanan şeyin güzelliğini ortaya çıkaran demektir. “Rüh” her şeyin hayatının bağlı bulunduğu unsurdur. Kurna ruh denilmesi, dinin hayatiyetinin kendisine bağlı olmasındandır. Suya hayat denilmesi de bedenlerin hayatta kalmasının kendisine bağlı olması sebebiyledir. “Mübârek” bütün hayırlara kendisi ile ulaşılan ve erişilen şey demektir. “Zikr” lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri hatırlatan anlamına gelir.
“Zikran” kelimesinin “meviza”, yani öğüt anlamına geldiğini söyleyenler olmuştur. Öğüt, kalpleri yumuşatan, göğsü genişleten ve kalbe huşu veren şey demektir. Allah Teâlâ'mn bütün kitapları Kur'ânı nitelediği bu niteliklere sahiptir. Ardından Hak Teâlâ sözü edilen nitelikteki kitapların kimler için olduğunu beyan etmekte ve onları günahtan sakınanlar için) gönderdiğini belirtmektedir. Söz konusu kitaplar her ne kadar özleri itibariyle belirtilen nitelikleri taşısalar da şüpheler gerçeklerden ve hak da bâtıldan ancak bunları kabul eden, yönünü onlara çeviren ve tâzim ve yüceltme nazarıyla bakanlar için ortaya çıkar. Ama bu kitaplar, yüz çeviren için sözü edilen nitelik üzere değil, fakat Allah Teâlâ'nın “bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır” meâlindeki beyanda haber verdiği niteliktedir. Yüce Allah devamla günahtan sakınanların kimler olduklarını beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:
Ço tA DNA ALLİ Gea Aİ e) OSI ai
Enbiya 21:49
Görmedikleri halde Rab'lerinden korkan. Bu cümlenin görmedikleri halde vâdedilen azaptan korkanlar anlamına gelmesi muhtemeldir. Kastedilen âhiret azabı ve intikamıdır. Müminler, âhirette geleceği vâdedilen azaptan korkmuşlardır. Bu yüzden söz konusu azabı gerektiren eylemlerden kaçınırlar. Kâfirler ise âhirette geleceği vâdedilen azaptan korkmamışlardır, onlar sadece gözle görülen ve ayan beyan görülen azaptan korkarlar. Gayb âleminde geleceği vâdedilen azaptan ise korkmazlar. Görmedikleri halde Rablerinden korkan meâlindeki beyanın, Rab'lerini görmeseler bile saltanatının ve hükümranlığının eserlerini gördükleri için O'ndan çekinirler ve korkarlar anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Ve kıyâmetin kaygısını taşıyanlar için. Bu beyanın da kıyâmetin korkunç durumlarının ve dehşetinin korkusunu taşıyanlar için, anlamına gelmesi ihtimal dâhilindedir. Ya da onlar âhirette amellerinin muhasebesinin korkusunu taşıyanlar için, mânasına gelmesi de mümkündür. Netice olarak âhirette nefislerinin hesaba çekilme korkusu yüzünden dünyada nefislerini hesaba çekerler.
Enbiya 21:50
İşte bu Kur'ân da bizim indirdiğimiz bereketli bir hatırlatıcı bilgi kaynağıdır. Âyetin metninde geçen “zikrun mübârekun” tabirinin ne anlama geldiğini (yukarıda) açıklamıştık. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz? Bu beyan yapısı itibariyle her ne kadar soru cümlesi ise de gerçekte olumlu bir cümledir. Allah Teâlâ sanki şöyle demektedir: Bu Kur'ân, indirdiğimiz mübarek bir öğüttür. Onun böyle olduğunu siz biliyorsunuz. Bununla birlikte onu inkâr ediyorsunuz. Kur'ân onların akılsızlıklarını dile getiriyor ve inatlarını haber veriyor.
ge y GSS JE erkal EAI dal
Enbiya 21:51
(Hz. İbrahim'in Putu Kırması Biz daha önce İbrahim'e doğru düşünme yeteneği vermiştik. Hasan-ı Basri “ruşdehü” kelimesi dini ve hidâyeti anlamına gelir. Bir başkası ise bu kelimeye nübüvvet anlamı vermiştir. “Biz daha önce İbrahime doğru düşünme yeteneği vermiştik” meâlindeki beyanın, biz daha önce İbrahime kavmine karşı ileri sürdüğü delilleri ve burhanları vermiştik, bunları ona kimse öğretmiş değildi anlamına gelmesi daha uygun görünüyor. Bu beyanda, her türlü akl-ı selimle davranma yeteneğinin (rüşd) ve hidâyetin “beyan”, yani doğru yolu açıklamaktan ibaret olmadığına dair delil vardır. Çünkü bunların tümü “beyan” olsaydı İbrahime (a.s.) “rüşd” verilmesinin bir anlamı olmazdı. Sebebine gelince; bu beyan açısından İbrahim (a.s.) ile kâfirler ve firavunlar arasında hiçbir fark olmazdı. [§]Biz daha önce İbrahim'e doğru düşünme EM yeteneği vermiştik meâlindeki beyan, söz konusu “rüşd'ün Allah Teâlâdan hidâyete erenlere fazladan verilen bir lütuf olduğunu ve bunun kâfirlerde bulunmadığını gösterir. Söz konusu lütuf da başarılı kılma (tevfik) ve korumadır (ismet).
Bazıları daha önce anlamındaki “min kablü” tabirini insanoğluna rüşdün verilmesinden önce, diye açıklamışlardır. Rüşdün verilmesinden önceki durum, küçüklük halidir. “Min kablü” tabirinin Muhammedden önce anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bazıları ise buna Müsâ ve Hârundan önce anlamı vermişlerdir. Biz daha önce İbrahim'e doğru düşünme yeteneği vermiştik meâlindeki beyanın, biz bütün din mensuplarının iman etmesinden önce İbrahime doğru düşünme yeteneği vermiştik anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. Çünkü bütün din mensupları İbrahim'in (a.s.) dini üzere olduklarını iddia ediyorlar. Netice olarak Allah Teâlâ'nın ona verdiği dinin ve rüşdün bütün dinler olması muhtemel değildir. Aksine İbrahime verdiği din, sadece bir tek dindir. Hz. İbrahim'in dininin ortaya çıkması için bu nokta üzerinde derince düşünmek ve tefekkür etmek gerekir.
Biz onu biliyorduk. Bu cümlenin biz daha önce İbrahim'in (a.s.) dinini ve üzerinde bulunduğu rüşdü biliyorduk anlamına gelebileceği gibi, İbrahim'in (a.s.) üzerinde bulunduğu bütün halleri biliyorduk mânasında olması da mümkündür.
osh gi al 3 Jel! sja Gajan Y ii 5i
Enbiya 21:52
52. “O, babasına ve kavmine, 'Şu kendilerine tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?” diye sormuştu.”
Bu beyanda Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Şu karşılarında kendinizi ibadete verdiğiniz heykeller de ne oluyor? Yani bir mâbuda ancak ibadet edeni yaratmasından dolayı tapılır. Ama bir mâbuda ona kulluk edenin yaptığı bir fiil nedeniyle tapılmasına imkân ve ihtimal yoktur. Bu gerçek Hz. İbrahim tarafından şöyle ifade edilir: “Dedi ki: Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı”, Hz. İbrahim onlarıahmaklıkla itham etmekte ve kendi elleriyle yonttukları şeylere taptıkları ve kendilerini ve fiillerini yaratanı terkettikleri için ayıplamaktadır.
İZ ele Gİ GEÇİ GAZŞI Şİ
Enbiya 21:53
54. “İbrahim, “Doğrusu siz de atalarınız da açık bir sapkınlık içindesiniz’ dedi.” Onlar da “Atalarımızı bunlara tapar bulduk” diye cevap vermişlerdi. İbrahim (a.s.) onlara dediklerini deyip, akılsızlıklarını ortaya koyunca tartışacak bir şeyleri kalmadı. Bunun üzerine atalarını taklide sığındılar ve atalarımızı bunlara tapar bulduk diye cevap verdiler. İbrahim, doğrusu siz de atalarınız da açık bir sapkınlık içindesiniz dedi. [§]Hz. İbrahim onları atalarının yaptıklarından ve putlara tapmalarından dolayı kınamadı. Aksine onlara atalarının yaptıklarını anlattı sonra onların ve atalarının aynı fiili yapmakta olduklarını belirtti. Ve putlara tapmakla onların da atalarının da açık bir sapkınlık içinde olduklarını haber verdi.
Enbiya 21:54
54. “İbrahim, “Doğrusu siz de atalarınız da açık bir sapkınlık içindesiniz’ dedi.” Onlar da “Atalarımızı bunlara tapar bulduk” diye cevap vermişlerdi. İbrahim (a.s.) onlara dediklerini deyip, akılsızlıklarını ortaya koyunca tartışacak bir şeyleri kalmadı. Bunun üzerine atalarını taklide sığındılar ve atalarımızı bunlara tapar bulduk diye cevap verdiler. İbrahim, doğrusu siz de atalarınız da açık bir sapkınlık içindesiniz dedi. [§]Hz. İbrahim onları atalarının yaptıklarından ve putlara tapmalarından dolayı kınamadı. Aksine onlara atalarının yaptıklarını anlattı sonra onların ve atalarının aynı fiili yapmakta olduklarını belirtti. Ve putlara tapmakla onların da atalarının da açık bir sapkınlık içinde olduklarını haber verdi.
Enbiya 21:55
Onlar da, bize gerçeği mi getirdin? Hz. İbrahimin söylediği gibi bir sözü ancak yanında bir delil ve kesin kanıt olan birisinin söyleyebileceğini bildikleri için bize söylediğin sözü destekleyecek bir delil getirdin mi yoksa bizimle oyun mu oynuyorsun? yoksa alay mı ediyorsun diye sordular. İbrahim (a.s.) da onlara gerçeği getirdiğini bildirdi, onun ne olduğunu beyan etti ve şöyle dedi:
Enbiya 21:56
İbrahim şöyle cevap verdi: Hayır, sizin Rabb'iniz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; onları O yaratmıştır, yoksa taptığınız putlar değil. Bu şu demektir: Sizin Rabb'iniz, (varlığımı teyit eden) deliller ve yarattığı varlıklardaki sanatının izleri ile bilinen göklerin ve yerin Rabb'idir, yoksa uydurduğunuz ve ilâh edindiğiniz şeyler değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Bu beyanın, ben onun dediklerinin tümüne şahitlik edenlerdenim anlamına gelmesi ihtimali vardır. Söyledikleri arasında ileri sürdüğü deliller, Allah Teâlâ'nın ilâhlığma dair kanıtlar ve onların putlara tapmakla akılsızlık ettiklerine dair ifadeler vardı. Göklerin ve yerin (O'nun tarafından) yaratılmış olduğuna şahitlik edenlerdenim mânasında olması da muhtemeldir. Şöyle de denilebilir: Arapçada “şâhid” kelimesi “mübeyyin” yani beyan eden anlamındadır. Buna göre âyetin mânası: “Ben bunu beyan edenlerdenim” şeklinde olur. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:57
Kimse putlara hile yapmaya kalkışmaz. Bu durumda en doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın tevili şöyle olur: Allah'a yemin ederim ki putlarınız konusunda size bir oyun oynayacağım. Siz ayrılıp gittikten sonra, Tevil âlimlerinin geneli bu konuda şöyle söylemişlerdir: İbrahim (a.s.) Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım! meâlindeki cümleyi putların yanından ayrılıp kutlamanıza gittikten sonra onlara bir oyun oynayacağım anlamında söylemiştir. ) Çünkü onlar ertesi gün şenliklerine gideceklerdi. Hz. İbrahim de onlara putlarınıza bir oyun oynayacağım, yani putlarınızla ilgili olarak, onların yanından ayrılıp şenliğinize gittikten sonra size bir oyun oynayacağım demiş oldu.
Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım! meâlindeki beyanın Allah'a yemin ederim ki siz benim yanımdan ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım! mânasında olması da mümkündür. Hz. İbrahim içinden bu cümleyi söylerken onlar putların yanında idiler. Görmez misin ki onlara şöyle diyor: “Şu kendilerine tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?” Böyle bir cümle ancak putların yanında söylenebilir. Çünkü o putlara işaret etmiş ve Şu kendilerine tapmakta oldugunuz heykeller de ne oluyor? İşte tam bu sırada Allah'a yemin ederim ki putlarınıza bir oyun oynayacağım, yani sizler benim yanımdan ayrılıp gittikten sonra putlarınızla ilgili olarak size bir oyun oynayacağım demişti. Yapılan birinci yoruma göre onların ayrılıp gitmeleri putlarının yanından şenliklerine gitme, ikinci yoruma göre de Hz. İbrahim'in yanından ayrılıp gitme anlamında olur. En doğrusunu Allah bilir.
Oír Gir eğizlağız. Yaslı olasi
Enbiya 21:58
Âyetin metninde geçen “cüzâz” kelimesi “cizâz” şeklinde de okunmuştur". Bazıları bu kelimeye “kıta'an” (his), yani parça parça anlamı vermiştir. İbn Kuteybe “cüzâzen” kelimesine “fütâten”, yani kırıntılar mânası vermiş ve bir şeyi kırarsan parçalamış olursun, demiştir. Kelimenin bu kök anlamından dolayı arpa ve buğday ezmesi anlamına gelen “sevik” kelimesine “ceziz” de denilmiştir. Bu kelimenin mastarı olan “el-cizzü” Çizi) kesmek anlamına gelir. “el-Meczüz” ise kesilmiş demektir. Kelime “ayra meczüzin” kelimelerinin geçtiği âyette bu kök mânası doğrultusunda kesintisiz anlamına gelir.
Belki ona başvururlar diye büyük putu bıraktı, yani onu kırmadı. Bazıları şöyle demişlerdir. Hz. İbrahim belki şenliklerinden döndükten sonra ona dönerler diye büyük putu bıraktı. Bazıları da bu beyanda şu anlamı vermiştir: Belki delile dönerler diye büyük putu bıraktı. Bunun iki sözden, yani delilden daha güçlü olduğu söylenmiştir. Bazıları belki ona başvururlar diye meâlindeki beyanın sonundaki “yerci'ün” kelimesine, öğüt alırlar mânası vermiştir. Belki ona başvururlar meâlindeki cümlenin, belki İbrahim'in onlara putları konusunda oyun oynama istediği yere dönerler, mânasında olması da mümkündür. Çünkü Hz. İbrahim putlarının yanına dönüp de onları paramparça edilmiş olarak gördükleri zaman kendilerine bir oyun oynamak istemişti. Âyetin metninde geçen fiilin kökü olan “el-keyd” bir kimseyi, kendisini güvende hissettiği anda ve yerde yakalamak demektir. “Mekr” kelimesi de böyledir.
EAEAN ERARE
Enbiya 21:59
59. “(Dönüp Ruurd ei putperestler, Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir” dediler”
Eğer derinden derine düşünselerdi aslında kendilerinin zâlim olduklarını anlarlardı. Çünkü onlar bu putlara kendilerine bir menfaatleri dokunur diye tapıyorlar ve “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”!0, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”!© diyorlardı. Putların kırılma ve parçalanmaya direnemediklerini, bunları yapanlara karşı koyamadıklarını gördüklerine göre nasıl olur da onların kendilerine bir menfaat sağlamalarını ya da bir zararı önlemelerini beklerler! Çünkü bir zararı kendisinden savuşturmaktan aciz olan varlık başkasına gelecek olanı haydi haydi önleyemez. Aslında gerçek zâlimler bu putlara tapanlardır. Çünkü kendisine bir fayda sağlayamayan ve bir zararı gideremeyen bir nesneden kendilerine fayda geleceğini ve zararı gidereceğini ummaktadırlar. Fakat onlar bunu akılsızlıklarından yapmaktadırlar.
Enbiya 21:60
60. “Bazıları, “İbrahim ale bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik” deyince”
Bazıları, İbrahim denen bir gencin bunları onlara bir oyun oynamak için “Allaha yemin ederim ki putlarınıza bir oyun oynayacağım” diyerek diline doladığını işitmiştik” deyince birileri onun bu sözünü duydu ve “Bunu tanrılarımıza kim yaptı?”©9 diye sordukları zaman (duyduklarını) kavmine haber verdi. İşte o zaman İbrahim denen bir gencin hile ve tuzak kuracağını söyleyerek bunları diline doladığını işitmiştik dediler. Bu cümlenin, İbrahim denen bir gencin düşmanca ifadelerle bunları diline doladığını işitmiştik mânasında olması da mümkündür. JHz. İbrahim putlar hakkında o düşmanca ifadeyi, “İyi bilin ki âlemlerin Rabb'i dışında taptıklarınız benim düşmanımdır”"97 dediği zaman kullanmış ve o putlara tapanların kendisinin düşmanları olduğunu haber vermişti. Onların taptıkları putlar da kendisine düşman olur, O puta tapanlar İbrahim'in bu sözünden onlara bu oyunu oynayanın o olduğu sonucunu çıkardılar, En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:61
O halde, onu hemen insanların önüne getirin. Bazıları “alâ a'yüni'n-nâs” (Adi Zİ AE) beyanına, “insanların önüne” anlamı vermiştir. Şöyle de denilmiştir: “Onu insanların kendisine bakabileceği ya da görebileceği bir yere getirin. Aslında iki açıklama arasında fark yoktur.
Belki birileri şahitlik eder dediler. Bu beyana dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları onu şöyle yorumlamıştır: Belki birileri putlarımıza yaptıklarından ötürü onun aldığı cezaya şahitlik ederler de bu ona bir ibret ve başkası da aynısını yapmasın diye caydırıcı bir ceza olur. Bundan dolayı İbrahime ibret, başkasına caydırıcı ceza olarak yakın onu™ dediler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Biz bunu hem çağdaşlarına ve hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza kıldık”“, Bu son beyanda geçen “nekâl” kelimesi, caydırıcı ceza demektir. Bir diğer beyanda da benzer ifade geçmektedir: “Geridekileri korkut”!, Bazıları da tefsirini yaptığımız beyana şu anlamı vermiştir: “Belki birileri” onun putlara yaptıklarına “şahitlik eder” Onlar İbrahim'i (a.s.) elde delil ve kanıt olmadan cezalandırmak istemişlerdir. Başka bazıları da onu, Belki birileri onun ilâhlarımız hakkında söylediklerine şahitlik eder şeklinde açıklamışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
is KİŞ © çal G h a SİZE csi; İĞ Biye; Ip oi rant lja ea eS
Enbiya 21:62
Bu beyana dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: İbrahim'in bu sözü, kendi kanaati itibariyle aslında yalan olmasa da onlara karşı zekice bir tuzak kurma isteği açısından zâhiren yalandır. [§]Onun “ben rahatsızım” demesi de böyledir. Çünkü hasta değil, sağlıklı idi. Bir diğer örnek de “bu benim Rabb'im”15 demesidir. Hz. İbrahim'in bu tür ifadeleri hakkında şu yorumu yapmıştır: Hz. İbrahim aslında yalan söylemek istememiş olsa da bunlar zâhiri itibariyle yalandır. Bazıları da şöyle demiştir: Hz. İbrahim kendini onların görüşlerine zâhirde katılıyormuş gibi göstermek için böyle söylemiştir. Bundan amacı da delilleri daha iyi dinlemeleri ve kanıtları daha iyi benimsemeleridir. Bu durumda âyetin tevili, en doğrusunu Allah bilir ya, herhalde bunu onlara şu büyükleri yapmıştır, ya da bunu onlara şu en büyükleri yapmıştır şeklinde olur. Bazıları ise âyetin tevili sözü edilen açıklama [doğrultusunda olmayıp, Hz. İbrahim'in ifadeleri zâhiri itibariyle yalan da değildir demişlerdir. Bu anlayışa göre İbrahim'in (a.s.) sözü şarta bağlıdır. Çünkü o, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun demiştir. Bunun mânası şöyledir: Bunu büyükleri yapmıştır eğer konuşabiliyorlarsa. Hz. İbrahim büyük putun fiilini konuşma şartına bağlamıştır. Eğer konuşamıyorlarsa yapmamıştır demiş olur ki yalan söylemiş olmaz. “Ben rahatsızım” sözü de ben hastalanacağım anlamındadır. (Çünkü) her canlı bir gün hastalanır. “Rabb'im budur” cümlesi de “Bu benim Rabbim midir?”, yani Rabb'im değildir anlamındadır. Bu durumda yalan söylemiş olmaz. Söz konusu ifadeler hakkında buna benzer şeyler söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
öl 481 ASİL İLA Eş Şİİ İN Naz 273
Enbiya 21:63
Bu beyana dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: İbrahim'in bu sözü, kendi kanaati itibariyle aslında yalan olmasa da onlara karşı zekice bir tuzak kurma isteği açısından zâhiren yalandır. [§]Onun “ben rahatsızım” demesi de böyledir. Çünkü hasta değil, sağlıklı idi. Bir diğer örnek de “bu benim Rabb'im”15 demesidir. Hz. İbrahim'in bu tür ifadeleri hakkında şu yorumu yapmıştır: Hz. İbrahim aslında yalan söylemek istememiş olsa da bunlar zâhiri itibariyle yalandır. Bazıları da şöyle demiştir: Hz. İbrahim kendini onların görüşlerine zâhirde katılıyormuş gibi göstermek için böyle söylemiştir. Bundan amacı da delilleri daha iyi dinlemeleri ve kanıtları daha iyi benimsemeleridir. Bu durumda âyetin tevili, en doğrusunu Allah bilir ya, herhalde bunu onlara şu büyükleri yapmıştır, ya da bunu onlara şu en büyükleri yapmıştır şeklinde olur. Bazıları ise âyetin tevili sözü edilen açıklama [doğrultusunda olmayıp, Hz. İbrahim'in ifadeleri zâhiri itibariyle yalan da değildir demişlerdir. Bu anlayışa göre İbrahim'in (a.s.) sözü şarta bağlıdır. Çünkü o, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun demiştir. Bunun mânası şöyledir: Bunu büyükleri yapmıştır eğer konuşabiliyorlarsa. Hz. İbrahim büyük putun fiilini konuşma şartına bağlamıştır. Eğer konuşamıyorlarsa yapmamıştır demiş olur ki yalan söylemiş olmaz. “Ben rahatsızım” sözü de ben hastalanacağım anlamındadır. (Çünkü) her canlı bir gün hastalanır. “Rabb'im budur” cümlesi de “Bu benim Rabbim midir?”, yani Rabb'im değildir anlamındadır. Bu durumda yalan söylemiş olmaz. Söz konusu ifadeler hakkında buna benzer şeyler söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
öl 481 ASİL İLA Eş Şİİ İN Naz 273
Enbiya 21:64
64. “Sonra dönüp birbirine, ‘Asıl haktan lala sizlersiniz” dediler.”
Sonra kınama ifadeleri kullanarak dönüp kendi aralarında birbirine asıl haktan ayrılanlar sizlersiniz! dediler. “Haktan ayrılma” suçlaması, birkaç yoruma muhtemel bir ifadedir. (Birincisi) Bu putların fiil yapma güçleri olduğunu ileri sürme ve kırma eylemini de İbrahime nispet etmekle ve bunu size İbrahim yapmıştır. Size bunu şu büyük olan (put) yapmıştır demekle haktan ayrılan sizlersiniz. Çünkü onların nezdinde bunu onlara yapanın putların büyüğü olduğu sabit olmuştur. İkincisi: Asıl haktan ayrılanlar sizlersiniz! Çünkü diğer putları ibadette büyüğüne ortak yaptınız. büyük olan da küçüklere kızdı ve onları kırdı. Ya da Asıl haktan ayrılanlar sizlersiniz! meâlindeki beyanla kırılmış putları kastetmiş de olabilirler. (Bu durumda küçük putlar birbirlerine şöyle demiş olurlar: Ey arkadaşlar! Büyük putu, sizleri kırmaya teşvik ettiğiniz için asıl haktan ayrılanlar sizlersiniz. Bu cümle ile ne kastettiklerini en iyi Allah bilir. Kur'ânda sözü edilen bu haberlere ekleme yapmamız ya da eksiltmemiz ya da bir ihtimalin kesin olduğunu söyleyip, diğerinin böyle olmadığını ifade etmemiz mümkün değildir. Çünkü bu haberler, kitaplarında bulunanlara delil olarak sunulmak için anlatılmıştır. Bunlara ekleme yapılsa ya da eksiltme uygulansa veya ihtimallerden biri kesinleştirilip, diğeri ikinci plana itilse bunlarla onlara karşı delil sunma özelliği ortadan kalkar. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:65
İbrahim'in sözü üzerinde düşünmek ve tefekkür etmek için biraz sonra yine dönüş yaptılar. Çünkü O “Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!”5 demişti. İbrahim (a.s.) onlara, büyük putun küçüklerini kırmasını putların konuşabilme yeteneğine bağlamıştır. Onlar da Ey İbrahim! Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun dediler. O zaman nasıl oluyor da “Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Onlara sorun” diyebiliyorsun? Onlar konuşamadıklarına göre bunu büyük put yapmamıştır ifadesini kullandılar. Daha sonra İbrahim (a.s.) onlara şöyle dedi:
Enbiya 21:66
66. “İbrahim, Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz?” dedi.”
İbrahim, Allahı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen tanrilara mı tapıyorsunuz? dedi. Eğer denilirse ki: “Hz. İbrahim onlara Allahı bırakıp da konuşamayan bir (puta) nasıl tapıyorsunuz şeklinde delil getirmedi? Sadece “Allah'ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz?” dedi” Buna şöyle cevapi verilir: İbrahim (a.s.) onlara bu çeşit bir delil getirmiştir. Yahut size fayda veya zarar vereblirorlar m1?" Sonra İbrahim (a.s.), S rın konuşmaktan acizliğini onlara delil olarak sunmuş ve “Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!”"8 demiştir. Sonra da burada Allah'ı bırakıp da taptığınız takdirde size hiçbir fayda ve tapmaktan vazgeçtiğinizde de zarar veremeyen tanrılara mı tapıyorsunuz? demiştir.
Enbiya 21:67
Size de Allah'ı bırakıp taptığınız şeylere de yazıklar olsun! “Üffin” kelimesi, başkasını küçümseyen ve yaptığını aşağılayan herkesin kullandığı bir ifade tarzıdır. Hz. İbrahim, onlara “üffin leküm” GŠ i), yani size yazıklar olsun demiştir. Bu cümleyi onları ve taptıkları putları küçümsemek için söylemiştir. Siz fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyen birisine tapmanın uygun ve helâl olmadığı konusunda aklınızı kullanmaz mısınız? dedi.
İbrahim (a.s.) ile ilgili haberlerde başkalarında olmayan birtakım özellikler vardır. Birincisi: Hz. İbrahim Allah Teâlâ bir yana bırakılıp da tapılan ne kadar put varsa tümünü kırmıştır.
İkincisi: İbrahim (a.s.) önce kavminin gittiği yolun ve benimsediği inançların yanlışlığı konusunda onlarla tartışmış, sonra kendilerine delillerini ve kanıtlarını sunmuştur. Çünkü o şöyle demiştir: “Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü. “Rabb'im budur” dedi. Yıldız batınca da Batanları sevmem dedi””9, “Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!”!2 demiştir. Bir diğer âyette de “İbrahim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” diye Nemrut'a cevap vermiştir. Buna benzer başka ifadeler de mevcuttur. İbrahim (a.s.) kavmine gittikleri yolun bozuk olduğunu gösterince delillerini ve kanıtlarını anlatmış ve şöyle demiştir: “Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allaha çevirdim”!2, “O beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir””. Her tartışana gerekli olan da budur. Önce karşı tarafa gittiği yolun bozuk olduğunu göstermeli, sonra da kendi inandığı yolun delillerini ve kanıtlarını ortaya koymalıdır. Böylesi, sunduğu delillerin daha çok dinlenmesi ve daha çok kabul edilmesine vesile olur.
(SlÜçüncüsü: Hiçbir peygamber, onun Firavun'u gibi zâlim bir Firavun'la imtihan edilmemiş ve hiçbir kavim de onun kavmi gibi akılsız çıkmamış, kin gütmemiş ve kendisini ateşe atıp yakmayı düşünmemiştir. Onun, sözünü ettiğimiz bu özelliklerle ayrıcalıklı olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Hire) GAS İN SERİ a alli Lİ Bell EMİL 5
Enbiya 21:68
Putperestler, “Eğer bir şey yapacaksanız, yakın onu ve böylece tanrılarınıza yardım edin” dediler. Bu cümlenin anlamı açıktır.
Biz de, “Ey ateş” dedik, İbrahim için serin ve zararsız ol! Allah Teâlâ ateşi yaratılışı itibariyle özellikle Hz. İbrahime serin ve zararsız, ama ondan başkası için de normal özelliğinde, yani yakıcı ve sıcak kılmış olabilir. Bu durum, Hz. İbrahim'in risâlet ve nübüvvetinin en büyük mücizelerinden biri olur. Ya da tevil âlimlerinin dediği gibi İbrahime (a.s.) serin ve zararsız olması, ateşe vahiy ve ilham edilmiş de olabilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: İbrahime serin ve zararsız ol diye ateşe vahyedildi. Fakat âyetin mânası eğer böyle olursa ateşe emrini anlama özelliği vermiş demek olur. Böylece ateşin verilen emri anlaması ve Hz. İbrahim'i yakmaması imkân dâhiline girer. Müfessirlerin, ateş öyle serinledi ki doğu ve batı halkı tam üç gün ateşten istifade edemediler, tarzındaki açıklamalarının doğru olup olmadığı ancak bu konuda var olan bir rivayetle bilinebilir.
Enbiya 21:69
Putperestler, “Eğer bir şey yapacaksanız, yakın onu ve böylece tanrılarınıza yardım edin” dediler. Bu cümlenin anlamı açıktır.
Biz de, “Ey ateş” dedik, İbrahim için serin ve zararsız ol! Allah Teâlâ ateşi yaratılışı itibariyle özellikle Hz. İbrahime serin ve zararsız, ama ondan başkası için de normal özelliğinde, yani yakıcı ve sıcak kılmış olabilir. Bu durum, Hz. İbrahim'in risâlet ve nübüvvetinin en büyük mücizelerinden biri olur. Ya da tevil âlimlerinin dediği gibi İbrahime (a.s.) serin ve zararsız olması, ateşe vahiy ve ilham edilmiş de olabilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: İbrahime serin ve zararsız ol diye ateşe vahyedildi. Fakat âyetin mânası eğer böyle olursa ateşe emrini anlama özelliği vermiş demek olur. Böylece ateşin verilen emri anlaması ve Hz. İbrahim'i yakmaması imkân dâhiline girer. Müfessirlerin, ateş öyle serinledi ki doğu ve batı halkı tam üç gün ateşten istifade edemediler, tarzındaki açıklamalarının doğru olup olmadığı ancak bu konuda var olan bir rivayetle bilinebilir.
Enbiya 21:70
Ona bir tuzak kurmak istediler. Âyette geçen “keyd” kelimesi, bir kimseyi, kendisini güvende duyduğu yerden yakalamak demektir. İbrahim'i (a.s.) bir yerde hapsedip sonra haberi olmadan üzerine odunları yığma ve üzerine ateş yakmak şeklinde tuzak kurmuş olmaları muhtemeldir. Yahut tevil âlimlerinin söylediği üzere, onu gafil avlayıp yakaladıktan” sonra mancınığa yerleştirmeleri, ardından ateşin içine fırlatmaları da mümkündür. Ya da bunun dışında sözü edilmeyen başka bir şekilde tuzak kurmuş da olabilirler. Biz bunu bilmiyoruz.
Fakat biz onları daha çok zarar eden taraf yaptık. Hiç kuşkusuz onlar âhirette zarar edenlerden olacaklardır. Dünyadaki hüsranlarına gelince bunun ne olduğunu bilmiyoruz. Onu en iyi yüce Allah bilir.
300 [ ]Ona bir tuzak kurmak istediler. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Hz. İbrahim ateşe atılınca Allah Teâlâ onu oradan kurtarmış ve ateşi kendisine serin ve zararsız kılmıştır”. Yüce Allah İbrahim'e kutsal topraklara çıkmasını emretmiş o da (yola) çıkmıştı. Ancak (onu ateşe atanların) kralı, nöbetçi kulelerinde bulunan memurlara şu talimatı vermişti: Bulunduğunuz noktadan Süryanice konuşan biri geçerse hemen tutuklayın. Bunun üzerine Allah Teâlâ Hz. İbrahim'in dilini İbranice'ye çevirmiş, yanlarından geçmiş ve başka bir kimliğe büründürülmüştü. İbrahim (a.s.) ailesine doğru yola koyulmuştu. Ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları daha çok zarar eden taraf yaptık meâlindeki cümlenin anlamı budur. Allah Teâlâ onları altta kalan taraf yaparken, İbrahim'i yüceltmiştir.
Enbiya 21:71
71. “Onu da Lüt'u da kurtarıp herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştirdik?
Onu da Lât'u da kurtarıp. Bu beyan İbrahim'in (a.s.) helâk olmak üzere olduğunu göstermektedir. Çünkü kurtarma mânasına gelen “necât” kelimesi, ancak ortada ölmeye yaklaşma durumu söz konusu olduğunda kullanılır. Her ne kadar imtihan edilen İbrahim (a.s.) ise de yanında Lüt'un (a.s.) bulunduğu da belirtilmiştir. Çünkü onun kavmi, peygamberleri ve onları tâbi olanları öldürmek istiyorlardı.
Herkes için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık. Hasan-ı Basri der ki: O yerin bereketi, bir başka ilâhi beyanda şöyle denilmiştir: “İkisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan bir yere yerleştirdik”, Yani suyu, bitkileri vb. şeylerin bol bulunduğu bir yere yerleştirdik. Bazıları oranın bereketini, üzerinde yaşayanlar için rahat bir yer olması diye yorumlarken, başka bazıları da bu yerin bereketini, nebi ve resüllerin yaşadıkları yer olup onların sayesinde mübarek hale gelmesinden kaynaklanması diye tevil etmiştir. Söz konusu yerin İbrahim ve Lüt (a.s.) sebebiyle mübarek hale gelmesi de mümkündür. Çünkü onların sayesinde orada İslâm zuhur etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:72
72. “İbrahim'e İshak'ı ve fazladan bir armağan olarak Yâkub'u lütfettik; her birinin salih insan olmasını sağladık.” İbrahim'e İshak'ı ve fazladan bir armağan olarak Yâkub'u lütfettik. Bazıları âyetin metninde geçen “nâfile” kelimesinin hibe, bağış anlamında olduğunu söylemişlerdir. “Nâfile” kelimesinin aslı, ganimet anlamına gelir. Nitekim “Sana ganimeti soruyorlar”! meâlindeki beyanda geçen “enfâl”
ETI kelimesi, ganimet demektir. Bir kimsenin çocuğu, çocuğunun çocuğu, [§]Allah Teâlâdan bir lütuf, bağış ve ganimettir. Çünkü yüce Allah “dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder”18 meâlindeki beyanda çocuğa “hibe” derken, babaya da “müheb” (hibe verilen) ismini verir. Özellikle Hz. İbrahim o zamanlar çocuğunun olacağını ummazken çocuğunun çocuğu olacağını nasıl beklerdi!
4.”
Her birinin salih insan olmasını sağladık. “Sâlihin” kelimesi peygamberler anlamına olabileceği gibi her işte ve her şeyde salih kimseler mânasına gelmesi de ihtimal dâhilindedir.
Sea iş iŞ. mağ “he êta iz gir baş - Paa wie DIN j ell LS alg U b Osie iasi çalar
Enbiya 21:73
Onları, emrimiz uyarınca din konusunda doğru yolu gösteren ve gücü yeten önderler kıldık. “Her topluluğun da bir kılavuzu (davetçisi) vardır”? meâlindeki beyanda olduğu üzere “yehdüne” (ose) fiilinin emrimiz uyarınca insanları davet eden davetçi mânasında olması da muhtemeldir. “Yehdüne bi emrinâ” âyetinin, insanlara emrimiz uyarınca Allah'ın emrettiği şeyleri ve dinini gösteren önderler kıldık, anlamına gelmesi de mümkündür.
Ve kendilerine hayırlı işler yapmayı vahyettik. “Vahyettik” anlamına gelen “evhaynâ” fiili o önderlerin peygamberler olduklarını göstermektedir. “Fi'le'l-hayrâti” tabirinin ibarede gizlenen harf-i cer takdir edilerek “bi filil-hayrâti” şeklinde olması muhtemeldir. Namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Âyetten namaz ve zekâtın geçmiş peygamberlerin şeriatlarında da mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Onlar, bize hep kulluk ettiler. “Âbidin” (gut) kelimesi “tevhid ehli” idiler mânasına olabileceği gibi, her vakit O'na kulluk edenler idiler” mânasına da olabilir.
Enbiya 21:74
[Lüt Kıssası]
Lüt'a da doğru hüküm yeteneği ve ilim verdik. Bazıları âyetin metninde geçen “hükmen” kelimesinin peygamberlik mânasına geldiğini söylemişlerdir. Başka bazıları ise bunun anlama, akletme anlamına geldiğini kabul etmiştir. “Hükmen” kelimesinin insanlar arasında verilen hüküm olması da mümkündür. [§]“Ve ilmen” (Kiss) kelimesiyle insanlar arasında hüküm vermesini sağlayacak bilgi kastedilmektedir. “Hükmen” kelimesinin peygamberlik anlamında olduğunu söyleyenler bu görüşü şöyle savunmaktadır: Peygamberler insanlar arasında peygamberlikleriyle hüküm vermektedirler. Dolayısıyla onlara göre “hüküm” kelimesi belirtilmiş ve kinâye yoluyla peygamberlik kastedilmiştir. Hükmün, anlayış anlamına geldiğini söyleyenler ise şöyle düşünür: Hüküm verenler, insanlar arasında hüküm verirken davacı ve davalının delillerini iyice anladıktan sonra hüküm verirler. Varılan hüküm, ister peygamberlik ister anlama yoluyla verilmiş olsun neticede insanlar arasında verilen hüküm olur. “İlmen” kelimesi ile kastedilen, Lât'un (a.s.) insanlar arasında hüküm vermesini sağlayan bilgi ya da onunla Rabb'i arasındaki bilgidir. En doğrusunu Allah bilir.
Onu çirkin şeyler yapan kasaba halkından kurtardık. Cenâb-ı Hak çirkin fiil yapmayı kasabaya nispet etmiştir. Bilindiği üzere kasaba hiçbir şey yapmaz. Buna göre bu beyanın mânası şöyle olur: Onu çirkin işler yapan kasaba halkından kurtardık. Nitekim Hafsa mushafında bu mânaya uygun olarak “necceynâhu mine'l-karyeti'lleti kâne ehlühâ ya melüne'l-habâise” şeklindedir. “Habâis” (esu) küfür, âyetleri yalan sayma, eşcinsellik ve başkaları olmak üzere her türlü çirkin fiiller demektir. Gerçekten onlar yoldan çıkmış kötü bir topluluktu. Yani onlar gerçekten yaptıkları fül ve amellerde yoldan çıkmış kötü bir topluluktu. “Fâsikin” kelimesi, Allah Teâlâ'nın emrinden çıkan ve onu terkedenler demektir.
“Fisk” kökü, “fe feseka an emri rabbihi” '“, yani “Rabb'inin emrinin dışına çıktı” meâlindeki âyette olduğu üzere emrin dışına çıkmak demektir.
YİN Ga İN EŞ LİESİZ
Enbiya 21:75
Lütu rahmetimize kabul ettik. Hasan-ı Basri “fi rahmetinâ” tabirini cennetimize anlamı vermiştir. Allah Teâlâ, cenneti “rahmet” diye adlandırmıştır. Çünkü oraya ancak O'nun rahmeti ile girilir ve orası ancak rahmeti ile elde edilir. Başka bir müfessir ise “rahmetinâ” kelimesine “nimetimize” anlamı vermiştir. Allah'ın ona olan nimeti peygamberliktir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. İsâ hakkında “in hüve illâ abdun enamnâ aleyhi” ” âyetinde, kendisine peygamberlik vererek lütuflarda bulunduğumuz bir kuldur sadece, demiş olmaktadır. “Fi rahmetinâ” tabirini “Biz ona rahmetimizle her türlü hayır çeşidini verdik” diye anlamak da mümkündür. Çünkü dünyada ve âhirette hayır elde eden herkes, bunu ancak yüce Allah'ın rahmeti sayesinde kazanır.
Çünkü o iyilerdendi. Yani o peygamberler zümresinden iyilerdendi ya da her türlü iyiliği yapan iyilerdendi.
Enbiya 21:76
[Nuh Kıssası]
Nub’u da hatırla; daha önce o dua etmişti. Bazıları daha önce cümlesine İbrahim, İshak ve Yâkup'tan daha önce anlamı vermiştir. )Çünkü Nuh (a.s.) adı geçen bu peygamberlerden sonra belirtilmiştir. Öte yandan “Nuh'un duası” konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları Nuh'un duasının “Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!” diye yaptığı yakarış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazıları ise duasının şu beyanda belirtilen niyaz olduğunu söylemiştir: “Rabb'im! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz hakka çağırdım; fakat benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı”. Ya da “Rabbim! Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma!”1, “Rabb'im! Beni, annemi, babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla, zâlimleri ise daima helâk et”! meâlindeki beyanlarda yaptığı duaları ve benzer başka dualar olabilir. Biz de duasını kabul edip kendisini ve yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Âyette geçen “ehlehü” kelimesiyle kastedilen gerek ailesinden gerekse dışarıdan kendisine tâbi olanlardır. Müfessirlerin geneli büyük sıkıntının suda boğulma ve ona eşlik eden dehşetli korku olduğunu söylemişlerdir. “Büyük sıkıntı” nın Nuh'un (a.s.) kavmini dokuz yüz elli sene Allah'ın dinine çağırması sebebiyle onlardan sineye çektiği sıkıntılar, katlanmak zorunda kaldığı belâlar, kendisini alaya almaları ve çeşit çeşit eziyetleri de olabilir. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Bizimle alay ediyorsanız edin bakalım! Ama bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi (günü gelecek) biz de sizinle öyle alay edeceğiz!”!, Buna benzer onlardan katlanmak zorunda kaldığı başka eziyetler de söz konusudur. Allah Teâlâ ise onu bütün bu sıkıntılardan kurtarmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece şu açıklamayı yapar: “Kerb” kelimesi tekil olup, çoğulu “kürüb” şeklindedir. Anlamı, gam, keder, belâ ve felâket demektir. “Kürbetü” tekil, “el-kürab” onun çoğuludur. “Kürüb” ile aynı anlama gelir. Ebü Avsece devamla şöyle der: “Ekrâb” (dızı) kovalara bağlanan ip demektir. “Ekrâb” iki üç kat kıvrılmış kova ipi anlamına gelir”7. Ekrâb, kovanın iki arâkına, yani kovanın tahta kulpuna bağlanan ip demektir.
Tekili “arkuvetün'dür Ebü Avsece devamla şöyle der: “Kirâb” toprağı sürmek demektir.
---
Dipnotlar:
“Nuli gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: Bizimle alay ediyorsanız edin bakalım! Ama bilin ki sizin alay ettiğiniz gibi (gün gelecek) biz de sizinle öyle alay edeceğiz!” (Hüd, 11/38). “Kerabü” kovanın ağzına bağlanan ip demektir. Bu ip, üzerine birkaç kıvrım atılan ortadaki “menin” adındaki ipin üzerine sarılan iptir. Sırmanın ortasındaki ip kopunca (etrafındakiler kopmayacağı için) kova kuyuya düşmez, elde kalır. İbn Side der ki: “el-Kerabü” kovanın iki kulpuna bağlanan iptir. Bu ipin üzerine iki ve üç kat daha ip kıvrılır. Çoğulu “ekrâb” gelir.
Enbiya 21:77
Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden korumuştuk. Bu âyet Übey b. Kâb mushafında “mine'l-kavmi'l-lezine kezzebü bi âyâtinâ” yerine “ale'-kavmi'l-lezine kezzebü bi âyâtinâ” (5UL 1535 yali pili 2]
şeklindedir', “Nasr” iki eylemin ismidir. Hem engel olma ve hem de zafer kazanma mânasma gelir. Âyeti “mine'l-kavmi” okuyanlara göre mânası şöyle olur: Biz onu kavminin öldürüp ortadan kaldırmasına engel olduk. Bu durumda “nasr” [burada] engel olma anlamına gelmiş olur. Tıpkı, “felâ nâsıra lehum” " âyetinde olduğu gibi. Burada mâna şöyle olur: Onlara engel olacak kimse de yoktu. Âyeti “ale'l-kavmi” şeklinde okuyanlara göre ise âyet biz onu kavmine karşı muzaffer kıldık anlamına gelir. Bu durumda âyet, “ve me'n-nasru illâ min indillâhi” âyetine'” benzer ki anlamı şöyledir: “Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir” Hz. Nuh açısından bunların ikisi de, yani hem engel olma ve hem de muzaffer kılma söz konusuydu.
Gerçekten onlar, bahsettiğimiz fiilleri ve amelleriyle kötü insanlardı. Bu yüzden hepsini suda boğduk öyle ki içlerinden hiçbir kimse kurtulmadı.
Enbiya 21:78
[Dâvüd ve Süleyman Kıssaları]
Dâvüd'u ve Süleyman'ı da an. Bazıları iyi anlama yeteneğinin Süleymana (a.s.) tahsis edilmesi, aynı şeyin Dâvüd'a (a.s.) verilmediğini gösterir demişlerdir. Bunun birden çok delili vardır. Birincisi: yüce Allah'ın her iki peygamberi hüküm vermede, ilimde ve başka hususlarda ortak yapmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı demiştir. Devamında da Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik buyurmuştur. Allah Teâlâ âyette ortak oldukları yetenekleri belirtmiş ve “dava konusunu iyi anlama” yeteneğini Süleyman'a (a.s.) tahsis etmiştir. Bir özelliğin ikisinden sadece birine verilmesi ve diğer özelliklerde de ortak kılınmaları söz konusu özelliğin birine bahşedilip diğerine verilmediğini gösterir. İkincisi: Bu haberler bize sahip olmadığımız bir bilgiyi elde edelim diye belirtmiştir. İyi anlama yeteneği, Hz. Dâvüd'a değil de Hz. Süleyman'a tahsis edilmeseydi, bu beyanda, bize her iki peygamberin hüküm verme yeteneğine ve ilme sahip olduklarından başka bir şey ifade etmiş olmazdı. Bizler o iki peygambere hüküm verme yeteneği ve ilim verildiğini ve ilimle hüküm verdiklerini biliyorduk. Durum bu olduğuna göre dava konusunu iyi anlama yeteneğinin birisine tahsis edilmesi, diğerinin böyle bir yeteneğe sahip olmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü: Âyet-i kerime, bir müçtehidin hüküm verip de isabet ettiği takdirde bunun, ancak Allah Teâlâ'nın konuyu ona kavratması ve başarılı kılması sayesinde olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah her ikisine de bilgi verdiğini haber vermekte, sonra da anlamasını sağlamayı Süleyman'a (a.s.) tahsis etmektedir. Kavratıp meseleyi çözme, Allah Teâlâ'nın fiilidir. Çünkü yüce Allah onu kendi nefsine nispet etmektedir.
Öte yandan sözünü ettiğimiz tahsis prensibi geçerli olursa, Nisâ süresindeki öldürmekle ilgili âyet bir müslümanın dârülharpte müslüman olan bir kişiyi orada katletmesi halinde kefâret verip diyet ödemeyeceği konusunda mezhep imamlarımıza delil teşkil eder. Çünkü yüce Allah yanlışlıkla bir mümini öldüren kimse için şöyle demektedir: “Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka”, Öldürülen mümin, müminlerle aralarında antlaşma bulunan bir topluluktan olduğu takdirde ona yapılacak muamele hakkında şöyle buyurmaktadır: “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir”, Buna karşılık öldürülen mümin düşman topluluktan olursa, “Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır” buyurmaktadır', Yüce Allah, ilk iki şıkta diyet ve kefâretten birlikte söz ederken, üçüncü şıkka sadece kefâreti tahsis edip diyeti buna dâhil etmemiştir. Diyetin ilk iki kısımdan birine tahsis edilmesi, bize diğerinin üzerinde böyle bir zorunluluğun olmadığını gösterir. Çünkü böyle olmasaydı birinci şıkta da diyet ve kefâretten söz eder, son iki şıkta ise bundan bahsetmezdi. Birinci şıkta belirttiği hususlar, son ikisinde de belirtilmiş gibi olurdu. Ya da bunların tümünü bütün şıklarda belirtirdi. Bunu yapmadığına göre, fakat bütün yapılması gerekeni
[Akıl Yürüterek İçtihat Etmek]
(JÖte yandan usul bilginleri, bu âyetten, akıl yürüterek yapılan içtihatla amel etmenin ve hüküm vermenin caiz olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları, bir müçtehit içtihat ederken -gerçekte Allah katında mevcut olan hükme ulaşamamış bile olsa- içtihat ettiği konuda tam isabet etmiş olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Bu yaklaşım, her müçtehit içtihat ettiği hadise konusunda yapmak zorunda olduğu içtihatta isabet eder diyenlerin görüşüdür. Söz konusu düşünce, İmam Ebü Yüsuf ve Muhammedin görüşleridir. Bazıları da iki müçtehitten birinin hata ettiği ve hatasında da mâzur olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Bunların kanaatine göre müçtehidin çıkarmakla yükümlü olduğu hükümden maksat, iki farklı hükümden biridir. Müçtehidin çıkarmak zorunda olduğu hükümden maksat, iki farklı hükümden biri olduğuna ve (Allah katında) doğru olan hüküm de bir olduğuna göre iki kişinin bir konuda farklı iki hüküm vermesi ve her ikisinin de isabet etmiş olması mümkün değildir. Çünkü yüce Allah âyet-i kerimede Süleyman'ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık cümlesiyle anlama gücü vermeyi iki peygamberden birine tahsis etmektedir. Her ikisi de verdikleri hükümde isabet etmiş olsalardı her ikisinin de dava konusunu iyi anlamaları sağlanmış olurdu. Yüce Allah Süleyman'ın dava konusunu iyi anlamasını sağladığını diğerininkini (Dâvüd) sağlamadığını haber verdiğine göre bu bize verdiği hükümde isabet edenin, iyi anlaması sağlanan peygamber olduğunu gösterir. Bu yaklaşım da İmam Ebü Hanife, Bişr ve onların görüşünü benimseyen (Hanefi) fakihlere aittir”. Müçtehidin verdiği hükümde isabet ettiği sonucunu çıkaranlar bunu Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik cümlesinden çıkarmaktadırlar. Yüce Allah bu beyanda her iki peygambere de hükmetme ve ilim verdiğini haber vermektedir. Bu da bize Süleyman ve Dâvüd (a.s.) peygamberlerin -Allah katında doğru olan hükme ulaşamamış olsalar da- yaptıklarını yapmaktan ve verdikleri hükmü vermekten başka bir yükümlülüklerinin olmadığını gösterir.
Öte yandan Allah Teâlâ bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı demektedir. Ancak (davalının) tazminat ödemesine mi yoksa tazminat ödemekten beraatine mi ya da hangi hükme hükmettiklerinden söz etmiyor. Ne ile hükmettiklerini beyan etmemesi, bu hükmü bilmenin üzerimize vazife olmadığını gösterir. 9)Çünkü Allah Teâlâ, bize yapmamız gerekeni beyan etmiştir. O da içtihatla amel etmektir. Çünkü Süleyman'ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık demekte, ancak her iki peygamberin verdikleri hükmü beyan etmemektedir. Bunlardan birisinin beyan edilip diğerinin edilmemesi, belirtilmeyen ve beyanı terkedilenin ne olduğunu bilmenin üzerimize vazife olmadığını gösterir. Ancak müfessirler verdikleri hükmü tazminat ödeme ve beraat olarak tefsir etmişlerdir", Bu doğrultuda bir hüküm de Hz. Peygamberden nakledilmiştir. Bir adamın devesi kaçarak birisinin bahçesine girer ve bahçede ne var ne yoksa telef eder. Bahçe sahibi bu konuyu Resül-i Ekreme arzeder. Hz. Peygamber, bahçenin gündüzleri korunmasının bahçe sahibinin yükümlülüğü, hayvanların gece muhafazasının da hayvan sahibinin görevi olduğuna ve hayvanların geceleri verdiği zararı sahiplerinin tazmin edeceklerine hükmeder. Rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Hayvanların gece verdikleri zararı sahipleri tazmin eder. Hayvanların gündüz verdikleri zarardan dolayı sahiplerinin tazminat ödemeleri gerekmez” Fakat bu haber, Medine'de gelmiştir. Medinede hayvanlar sokaklarda otlatılıyordu. Çünkü otlakları yoktu.
Bizim (bu konudaki) görüşümüz şudur: Birisinin üzüm bağı veya özel bahçesinden başka otlak olmayan bir yerde bir kimse hayvanlarını salıverse de hayvanlar oraya zarar verse biz o hayvanların verdiği zararm tazmin edilmesinin gerekli olduğu kanaatindeyiz. Böyle bir kimse, suyun akmadan kalamayacağı bir yerdeki suyunu komşunun mülküne salıverip komşusuna zarar veren kişiye benzer ki burada da su sahibi verdiği zararı tazmin etmekle yükümlü olur. 9JHayvanların durumu da böyledir. Bir kimse bir başkasının bahçesinden başka otlak ve duracak yer olmayan bir yerde hayvanlarını salıverir de hayvanlar o bahçeye zarar verirlerse, hayvan sahibi onların verdikleri zararı tazmin eder.
Hayvanlarm verdiği zararın tazmin edileceği hükmünün “Hayvanlarm sebep olduğu yaralama hederdir” meâlindeki hadisle mensuh olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Fakat açıklaması belirttiğimiz gibidir. Hayvanların sahipleri salıvermeksizin kendiliklerinden zarar vermişlerse ancak o zararları hederdir. Buna karşılık hayvanın verdiği zarar sahibinin ihmali neticesinde meydana gelmişse o kişi zararı tazmin etmekle yükümlü olur. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe “nefeşet” fiilinin, gece otladı anlamına geldiğini belirtir. Fiilin kullanımı “nefeşeti'l-ğanemu bi'i-leyli” (J Ut şeklindedir ki mânası, koyun gece otladı demektir. Kelimenin sifatımüşebbehe kullanımı ise “ibilün nefeşün, enfâşün ve nüffâşün” şeklindedir ki otlayan deve demektir. Kelimenin tekili ise “nâfişün” şeklindedir. Hayvanların gündüz otlamaları ise “serahat ve serabet” fiili ile ifade edilir". Ebü Avsece “nefeşet fihi ğanemu'l-kavm” âyetini şöyle açıklamıştır: Koyunları gece biz sürer de otlatırsak bu eylem “enfeşne'l-ğaneme” diye ifade edilir. “Nefş” kelimesiyle kastedilen budur. “Nefeşet” kelimesi hayvanlar, sahiplerinin bilgisi olmadan kendiliklerinden gece otladı demektir. Fiilin kullanımı “nefeşet-tenfüşü-nefşen-nâfişetün”
“Hayvanların sebep olduğu yaralama hederdir. Madenin ve kuyunun (sebep olduğu zaGU çep le 245 LEE) şeklindedir. Ebü Ubeyde der ki: “Nefş” hayvanların geceleyin birisinin ekin tarlasına girmesi ve onu yemesi ya da otlarken girmesi
[Hissi Mûcizeler]
Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvüd'un buyruğu altına soktuk. Yüce Allah burada dağların tesbih ettiğini söylerken, kuşlar için böyle bir şeyden söz etmiyor. Fakat bir başka âyette onların da tesbih ettikleri şöyle ifade ediliyor: “Çevresinde toplanmışken kuşları Dâvüdia eşlik ettirdik. Hepsi de Allah'a yönelmişlerdi”!53. Bu beyanda yer alan “evvâb” kelimesi, Allah'ı tesbih eden demektir. Öte yandan bu beyanda dağların ve kuşların tesbih etmesi yaratılıştan gelen bir tesbih olabilir. Fakat söz konusu tesbih yaratılıştan gelen bir tesbih olsaydı Dâvüd (a.s.) ve bir başkası ile yaptıkları tesbih aynı olurdu. Halbuki âyette “yüsebbihne maʻa Dâvüde”, yani “Dâvüd ile tesbih ediyorlar” denilmektedir. Allah Teâlâ söz konusu ifadeyi kullanmakla dağlara ve kuşlara tesbih etme yeteneği verdiğinin ve (O'nun kâdir kılmasıyla) Allah'ı tesbih edip zikrettiklerinin bilinmesini istiyor. [ ] Aynı şekilde bazı haberlerde yemeğin Hz. Peygamber'in elinde tesbih ettiği rivayet edilir. Bir başka rivayette Resül-i Ekrem'in bir yerden eline bir taş aldığı ve o taşın elinde tesbih ettiği nakledilir. Yine yerden bir taş aldığı ve taşın ona selâm verdiği de rivayetler arasındadır. Buna benzer rivayetler çoktur, Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın peygamberlerine peygamberliklerini teyit etmek için verdiği mücizelerdir.
Bunları yapan bizdik. Yani biz dilediğimizi yaparız. Dağların ve kuşların tesbih etmelerini istersek ederler, etmemelerini dilersek etmezler. Bu şu anlama gelir: Biz dilediğimiz işlerin tümünü yaparız. Yaratıklara benzemeyiz. Çünkü onlar, kendilerine uygun olmayan şeyleri diliyorlar.
İS iii gele e Ebû Ubeyde, Mecâzü'-Kurün, II, 41.
Fakat bu rivayetleri Kur'ân desteklememektedir. Meselâ: “Bizi mücizeler göndermek-
---
Dipnotlar:
ilk iki şıkta belirttiğine, bir şık için de birini belirtip diğerinden söz etmediğine göre üçüncü şıkka iki hükümden sadece birisini tahsis etmesi, diğeri üzerinde böyle bir hükmün bulunmadığını gösterir. Tevilât'ın bütün nüshaları aynıdır. Ancak öldürülen müslümanın, düşman topluluktan olmasından söz eden kısım, âyette aralarında antlaşma olan topluluktan bir müslümanm öldürülmesini hükme bağlayan kısımdan önce yer almaktadır. Her halde müellif merhum birinci ile üçüncüyü bir yana, ikinciyi bir yana aldı ki meseleyi anlayabilelim. Adı geçen Bişr muhtemelen Bişr b. Gıyâs el-Merisidir. İtikâdi görüşlerinde Cehmiyye ve Mürcie'ye ait fikirleri benimsediği nakledilen bir Hanefi fakihidir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 199-202). Her ne kadar tahkik edilen Arapça metinde Bişr ile Bişr b. Mu'temir'in kastedildiği belirtilmişse de bu yanlıştır. Doğrusu Bişr b. Gıyâs olmalıdır. Zira Mâtüridi Bişrden bahsederken Hanefi âlimlerin görüşlerini nakletmektedir. İbn Abbâs “Dâvüd'u ve Süleyman'ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir topluluğun koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz de onların hükmüne tanık idik” beyanı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Cenâb-ı Hak, biz onların verdikleri hükme şahit idik diyor. Olay şöyle gerçekleşmişti: İki kişi Hz. Dâvüd'un huzuruna girerler. Bunlardan birisi ekin, diğeri de koyun sahibidir. Ekin sahibi der ki: “Bu kişi koyunlarını benim ekin tarlama gönderdi. Koyunlar ekinimden hiçbir şey bırakmadı” Dâvüd (a.s.) ona “Git. Koyunların hepsi (verilen zarara karşılık) senindir” der. Dâvüd (a.s.) böyle hüküm verir. Koyun sahibi Süleyman'a (a.s.) gider ve ona Dâvüd'un (a.s.) verdiği hükmü haber verir. Süleyman (a.s.) Dâvüd'un yanına gider. Ona “Ey Allah'ın peygamberi! (Bu davanın hükmü) senin verdiğin hüküm gibi değildir” deyince Dâvüd “Nasıl?” diye sorar. Süleyman (a.s.) “Ekinden her yıl ne kadar çıktığını sahibi bilir. O koyun sahibinden aldığı kuzuları, yünleri ve kılları alıp satar. Böylece ekinlerin parasını çıkarır. Çünkü koyunlar her sene döl verir.” Dâvüd (a.s.) “İsabet ettin. Hüküm senin verdiğin hükümdür” der. Allah Süleyman'a (a.s.) dava konusunu iyi anlama yeteneği bahşetmişti (Taberi, Câmi'u'(-beyân, XVII, 63). Said b. Müseyyeb ve Harâm b. Sâd'in nakline göre Bernin bir devesi ensardan bazı kimselerin bahçesine girer ve bahçeyi ifsat eder. İki taraf da davalarını Hz. Peygambere arzederler. Hz. Peygamber “Bahçeleri gündüzleri korumanın sahiplerinin yükümlülüğünde olduğuna, hayvan sahiplerinin geceleri verdikleri zararı tazmin etmekle yükümlü bulunduklarına hükmeder” Şâbi'nin nakline göre Şüreyh'in koyunların gece verdikleri zararı tazmin ettirdiği, gündüzleri verdikleri zararı ise tazmin ettirmediği rivayet edilmiştir. Şâbi “Dâvüd'u ve Süleyman'ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı” beyanını tevil ediyor ve “zarar görme” geceleyin olur diyordu (Beyhaki, Sürar) hederdir. Definelerden beşte bir alınır”. Hadiste geçen “cübâr” (Lei) kelimesi heder demektir. Meselâ “zehebe demuhü cübâran” denilir. Hadisin mânası şudur: Bir hayvan (bağından) kurtulup da bir insana ya da bir şeye zarar verse sebep olduğu yaralama hederdir. Normal bir kuyu da böyledir. İçine bir insan düşer de ölürse kanı hederdir. Maden de kazı yapan kimsenin üzerine çökse ve işçiyi öldürse kanı hederdir” (bk. İbn Manzür, Lisânü'. Rikâz: Topraktan veya madenden çıkan altın ve gümüş parçaları demektir. 8 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribil-Kurün, s. 287. ten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır”; “Onlar hâlâ, ‘Rabbinden ona bazı mücizeler indirilmeli değil miydi? diyorlar De ki: 'Mücizeler yalnız Allah'ın katındadır; ben sadece bir uyarıcıyım. Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu?”.
Enbiya 21:79
[Dâvüd ve Süleyman Kıssaları]
Dâvüd'u ve Süleyman'ı da an. Bazıları iyi anlama yeteneğinin Süleymana (a.s.) tahsis edilmesi, aynı şeyin Dâvüd'a (a.s.) verilmediğini gösterir demişlerdir. Bunun birden çok delili vardır. Birincisi: yüce Allah'ın her iki peygamberi hüküm vermede, ilimde ve başka hususlarda ortak yapmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı demiştir. Devamında da Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik buyurmuştur. Allah Teâlâ âyette ortak oldukları yetenekleri belirtmiş ve “dava konusunu iyi anlama” yeteneğini Süleyman'a (a.s.) tahsis etmiştir. Bir özelliğin ikisinden sadece birine verilmesi ve diğer özelliklerde de ortak kılınmaları söz konusu özelliğin birine bahşedilip diğerine verilmediğini gösterir. İkincisi: Bu haberler bize sahip olmadığımız bir bilgiyi elde edelim diye belirtmiştir. İyi anlama yeteneği, Hz. Dâvüd'a değil de Hz. Süleyman'a tahsis edilmeseydi, bu beyanda, bize her iki peygamberin hüküm verme yeteneğine ve ilme sahip olduklarından başka bir şey ifade etmiş olmazdı. Bizler o iki peygambere hüküm verme yeteneği ve ilim verildiğini ve ilimle hüküm verdiklerini biliyorduk. Durum bu olduğuna göre dava konusunu iyi anlama yeteneğinin birisine tahsis edilmesi, diğerinin böyle bir yeteneğe sahip olmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü: Âyet-i kerime, bir müçtehidin hüküm verip de isabet ettiği takdirde bunun, ancak Allah Teâlâ'nın konuyu ona kavratması ve başarılı kılması sayesinde olduğunu göstermektedir. Çünkü yüce Allah her ikisine de bilgi verdiğini haber vermekte, sonra da anlamasını sağlamayı Süleyman'a (a.s.) tahsis etmektedir. Kavratıp meseleyi çözme, Allah Teâlâ'nın fiilidir. Çünkü yüce Allah onu kendi nefsine nispet etmektedir.
Öte yandan sözünü ettiğimiz tahsis prensibi geçerli olursa, Nisâ süresindeki öldürmekle ilgili âyet bir müslümanın dârülharpte müslüman olan bir kişiyi orada katletmesi halinde kefâret verip diyet ödemeyeceği konusunda mezhep imamlarımıza delil teşkil eder. Çünkü yüce Allah yanlışlıkla bir mümini öldüren kimse için şöyle demektedir: “Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi diyeti bağışlarsa o başka”, Öldürülen mümin, müminlerle aralarında antlaşma bulunan bir topluluktan olduğu takdirde ona yapılacak muamele hakkında şöyle buyurmaktadır: “Eğer kendileriyle aranızda antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köleyi âzat etmek gerekir”, Buna karşılık öldürülen mümin düşman topluluktan olursa, “Öldürülen, mümin olmakla birlikte size düşman olan bir topluluktan ise mümin bir köle âzat etmek lâzımdır” buyurmaktadır', Yüce Allah, ilk iki şıkta diyet ve kefâretten birlikte söz ederken, üçüncü şıkka sadece kefâreti tahsis edip diyeti buna dâhil etmemiştir. Diyetin ilk iki kısımdan birine tahsis edilmesi, bize diğerinin üzerinde böyle bir zorunluluğun olmadığını gösterir. Çünkü böyle olmasaydı birinci şıkta da diyet ve kefâretten söz eder, son iki şıkta ise bundan bahsetmezdi. Birinci şıkta belirttiği hususlar, son ikisinde de belirtilmiş gibi olurdu. Ya da bunların tümünü bütün şıklarda belirtirdi. Bunu yapmadığına göre, fakat bütün yapılması gerekeni
[Akıl Yürüterek İçtihat Etmek]
(JÖte yandan usul bilginleri, bu âyetten, akıl yürüterek yapılan içtihatla amel etmenin ve hüküm vermenin caiz olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları, bir müçtehit içtihat ederken -gerçekte Allah katında mevcut olan hükme ulaşamamış bile olsa- içtihat ettiği konuda tam isabet etmiş olacağı hükmünü çıkarmışlardır. Bu yaklaşım, her müçtehit içtihat ettiği hadise konusunda yapmak zorunda olduğu içtihatta isabet eder diyenlerin görüşüdür. Söz konusu düşünce, İmam Ebü Yüsuf ve Muhammedin görüşleridir. Bazıları da iki müçtehitten birinin hata ettiği ve hatasında da mâzur olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Bunların kanaatine göre müçtehidin çıkarmakla yükümlü olduğu hükümden maksat, iki farklı hükümden biridir. Müçtehidin çıkarmak zorunda olduğu hükümden maksat, iki farklı hükümden biri olduğuna ve (Allah katında) doğru olan hüküm de bir olduğuna göre iki kişinin bir konuda farklı iki hüküm vermesi ve her ikisinin de isabet etmiş olması mümkün değildir. Çünkü yüce Allah âyet-i kerimede Süleyman'ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık cümlesiyle anlama gücü vermeyi iki peygamberden birine tahsis etmektedir. Her ikisi de verdikleri hükümde isabet etmiş olsalardı her ikisinin de dava konusunu iyi anlamaları sağlanmış olurdu. Yüce Allah Süleyman'ın dava konusunu iyi anlamasını sağladığını diğerininkini (Dâvüd) sağlamadığını haber verdiğine göre bu bize verdiği hükümde isabet edenin, iyi anlaması sağlanan peygamber olduğunu gösterir. Bu yaklaşım da İmam Ebü Hanife, Bişr ve onların görüşünü benimseyen (Hanefi) fakihlere aittir”. Müçtehidin verdiği hükümde isabet ettiği sonucunu çıkaranlar bunu Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik cümlesinden çıkarmaktadırlar. Yüce Allah bu beyanda her iki peygambere de hükmetme ve ilim verdiğini haber vermektedir. Bu da bize Süleyman ve Dâvüd (a.s.) peygamberlerin -Allah katında doğru olan hükme ulaşamamış olsalar da- yaptıklarını yapmaktan ve verdikleri hükmü vermekten başka bir yükümlülüklerinin olmadığını gösterir.
Öte yandan Allah Teâlâ bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı demektedir. Ancak (davalının) tazminat ödemesine mi yoksa tazminat ödemekten beraatine mi ya da hangi hükme hükmettiklerinden söz etmiyor. Ne ile hükmettiklerini beyan etmemesi, bu hükmü bilmenin üzerimize vazife olmadığını gösterir. 9)Çünkü Allah Teâlâ, bize yapmamız gerekeni beyan etmiştir. O da içtihatla amel etmektir. Çünkü Süleyman'ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık demekte, ancak her iki peygamberin verdikleri hükmü beyan etmemektedir. Bunlardan birisinin beyan edilip diğerinin edilmemesi, belirtilmeyen ve beyanı terkedilenin ne olduğunu bilmenin üzerimize vazife olmadığını gösterir. Ancak müfessirler verdikleri hükmü tazminat ödeme ve beraat olarak tefsir etmişlerdir", Bu doğrultuda bir hüküm de Hz. Peygamberden nakledilmiştir. Bir adamın devesi kaçarak birisinin bahçesine girer ve bahçede ne var ne yoksa telef eder. Bahçe sahibi bu konuyu Resül-i Ekreme arzeder. Hz. Peygamber, bahçenin gündüzleri korunmasının bahçe sahibinin yükümlülüğü, hayvanların gece muhafazasının da hayvan sahibinin görevi olduğuna ve hayvanların geceleri verdiği zararı sahiplerinin tazmin edeceklerine hükmeder. Rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Hayvanların gece verdikleri zararı sahipleri tazmin eder. Hayvanların gündüz verdikleri zarardan dolayı sahiplerinin tazminat ödemeleri gerekmez” Fakat bu haber, Medine'de gelmiştir. Medinede hayvanlar sokaklarda otlatılıyordu. Çünkü otlakları yoktu.
Bizim (bu konudaki) görüşümüz şudur: Birisinin üzüm bağı veya özel bahçesinden başka otlak olmayan bir yerde bir kimse hayvanlarını salıverse de hayvanlar oraya zarar verse biz o hayvanların verdiği zararm tazmin edilmesinin gerekli olduğu kanaatindeyiz. Böyle bir kimse, suyun akmadan kalamayacağı bir yerdeki suyunu komşunun mülküne salıverip komşusuna zarar veren kişiye benzer ki burada da su sahibi verdiği zararı tazmin etmekle yükümlü olur. 9JHayvanların durumu da böyledir. Bir kimse bir başkasının bahçesinden başka otlak ve duracak yer olmayan bir yerde hayvanlarını salıverir de hayvanlar o bahçeye zarar verirlerse, hayvan sahibi onların verdikleri zararı tazmin eder.
Hayvanlarm verdiği zararın tazmin edileceği hükmünün “Hayvanlarm sebep olduğu yaralama hederdir” meâlindeki hadisle mensuh olduğunu söyleyenler bulunmaktadır. Fakat açıklaması belirttiğimiz gibidir. Hayvanların sahipleri salıvermeksizin kendiliklerinden zarar vermişlerse ancak o zararları hederdir. Buna karşılık hayvanın verdiği zarar sahibinin ihmali neticesinde meydana gelmişse o kişi zararı tazmin etmekle yükümlü olur. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe “nefeşet” fiilinin, gece otladı anlamına geldiğini belirtir. Fiilin kullanımı “nefeşeti'l-ğanemu bi'i-leyli” (J Ut şeklindedir ki mânası, koyun gece otladı demektir. Kelimenin sifatımüşebbehe kullanımı ise “ibilün nefeşün, enfâşün ve nüffâşün” şeklindedir ki otlayan deve demektir. Kelimenin tekili ise “nâfişün” şeklindedir. Hayvanların gündüz otlamaları ise “serahat ve serabet” fiili ile ifade edilir". Ebü Avsece “nefeşet fihi ğanemu'l-kavm” âyetini şöyle açıklamıştır: Koyunları gece biz sürer de otlatırsak bu eylem “enfeşne'l-ğaneme” diye ifade edilir. “Nefş” kelimesiyle kastedilen budur. “Nefeşet” kelimesi hayvanlar, sahiplerinin bilgisi olmadan kendiliklerinden gece otladı demektir. Fiilin kullanımı “nefeşet-tenfüşü-nefşen-nâfişetün”
“Hayvanların sebep olduğu yaralama hederdir. Madenin ve kuyunun (sebep olduğu zaGU çep le 245 LEE) şeklindedir. Ebü Ubeyde der ki: “Nefş” hayvanların geceleyin birisinin ekin tarlasına girmesi ve onu yemesi ya da otlarken girmesi
[Hissi Mûcizeler]
Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvüd'un buyruğu altına soktuk. Yüce Allah burada dağların tesbih ettiğini söylerken, kuşlar için böyle bir şeyden söz etmiyor. Fakat bir başka âyette onların da tesbih ettikleri şöyle ifade ediliyor: “Çevresinde toplanmışken kuşları Dâvüdia eşlik ettirdik. Hepsi de Allah'a yönelmişlerdi”!53. Bu beyanda yer alan “evvâb” kelimesi, Allah'ı tesbih eden demektir. Öte yandan bu beyanda dağların ve kuşların tesbih etmesi yaratılıştan gelen bir tesbih olabilir. Fakat söz konusu tesbih yaratılıştan gelen bir tesbih olsaydı Dâvüd (a.s.) ve bir başkası ile yaptıkları tesbih aynı olurdu. Halbuki âyette “yüsebbihne maʻa Dâvüde”, yani “Dâvüd ile tesbih ediyorlar” denilmektedir. Allah Teâlâ söz konusu ifadeyi kullanmakla dağlara ve kuşlara tesbih etme yeteneği verdiğinin ve (O'nun kâdir kılmasıyla) Allah'ı tesbih edip zikrettiklerinin bilinmesini istiyor. [ ] Aynı şekilde bazı haberlerde yemeğin Hz. Peygamber'in elinde tesbih ettiği rivayet edilir. Bir başka rivayette Resül-i Ekrem'in bir yerden eline bir taş aldığı ve o taşın elinde tesbih ettiği nakledilir. Yine yerden bir taş aldığı ve taşın ona selâm verdiği de rivayetler arasındadır. Buna benzer rivayetler çoktur, Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın peygamberlerine peygamberliklerini teyit etmek için verdiği mücizelerdir.
Bunları yapan bizdik. Yani biz dilediğimizi yaparız. Dağların ve kuşların tesbih etmelerini istersek ederler, etmemelerini dilersek etmezler. Bu şu anlama gelir: Biz dilediğimiz işlerin tümünü yaparız. Yaratıklara benzemeyiz. Çünkü onlar, kendilerine uygun olmayan şeyleri diliyorlar.
İS iii gele e Ebû Ubeyde, Mecâzü'-Kurün, II, 41.
Fakat bu rivayetleri Kur'ân desteklememektedir. Meselâ: “Bizi mücizeler göndermek-
---
Dipnotlar:
ilk iki şıkta belirttiğine, bir şık için de birini belirtip diğerinden söz etmediğine göre üçüncü şıkka iki hükümden sadece birisini tahsis etmesi, diğeri üzerinde böyle bir hükmün bulunmadığını gösterir. Tevilât'ın bütün nüshaları aynıdır. Ancak öldürülen müslümanın, düşman topluluktan olmasından söz eden kısım, âyette aralarında antlaşma olan topluluktan bir müslümanm öldürülmesini hükme bağlayan kısımdan önce yer almaktadır. Her halde müellif merhum birinci ile üçüncüyü bir yana, ikinciyi bir yana aldı ki meseleyi anlayabilelim. Adı geçen Bişr muhtemelen Bişr b. Gıyâs el-Merisidir. İtikâdi görüşlerinde Cehmiyye ve Mürcie'ye ait fikirleri benimsediği nakledilen bir Hanefi fakihidir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 199-202). Her ne kadar tahkik edilen Arapça metinde Bişr ile Bişr b. Mu'temir'in kastedildiği belirtilmişse de bu yanlıştır. Doğrusu Bişr b. Gıyâs olmalıdır. Zira Mâtüridi Bişrden bahsederken Hanefi âlimlerin görüşlerini nakletmektedir. İbn Abbâs “Dâvüd'u ve Süleyman'ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı. Bir topluluğun koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan vermişti. Biz de onların hükmüne tanık idik” beyanı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Cenâb-ı Hak, biz onların verdikleri hükme şahit idik diyor. Olay şöyle gerçekleşmişti: İki kişi Hz. Dâvüd'un huzuruna girerler. Bunlardan birisi ekin, diğeri de koyun sahibidir. Ekin sahibi der ki: “Bu kişi koyunlarını benim ekin tarlama gönderdi. Koyunlar ekinimden hiçbir şey bırakmadı” Dâvüd (a.s.) ona “Git. Koyunların hepsi (verilen zarara karşılık) senindir” der. Dâvüd (a.s.) böyle hüküm verir. Koyun sahibi Süleyman'a (a.s.) gider ve ona Dâvüd'un (a.s.) verdiği hükmü haber verir. Süleyman (a.s.) Dâvüd'un yanına gider. Ona “Ey Allah'ın peygamberi! (Bu davanın hükmü) senin verdiğin hüküm gibi değildir” deyince Dâvüd “Nasıl?” diye sorar. Süleyman (a.s.) “Ekinden her yıl ne kadar çıktığını sahibi bilir. O koyun sahibinden aldığı kuzuları, yünleri ve kılları alıp satar. Böylece ekinlerin parasını çıkarır. Çünkü koyunlar her sene döl verir.” Dâvüd (a.s.) “İsabet ettin. Hüküm senin verdiğin hükümdür” der. Allah Süleyman'a (a.s.) dava konusunu iyi anlama yeteneği bahşetmişti (Taberi, Câmi'u'(-beyân, XVII, 63). Said b. Müseyyeb ve Harâm b. Sâd'in nakline göre Bernin bir devesi ensardan bazı kimselerin bahçesine girer ve bahçeyi ifsat eder. İki taraf da davalarını Hz. Peygambere arzederler. Hz. Peygamber “Bahçeleri gündüzleri korumanın sahiplerinin yükümlülüğünde olduğuna, hayvan sahiplerinin geceleri verdikleri zararı tazmin etmekle yükümlü bulunduklarına hükmeder” Şâbi'nin nakline göre Şüreyh'in koyunların gece verdikleri zararı tazmin ettirdiği, gündüzleri verdikleri zararı ise tazmin ettirmediği rivayet edilmiştir. Şâbi “Dâvüd'u ve Süleyman'ı da an. Bir zamanlar, (zarar görmüş) bir ekin konusunda hüküm veriyorlardı” beyanını tevil ediyor ve “zarar görme” geceleyin olur diyordu (Beyhaki, Sürar) hederdir. Definelerden beşte bir alınır”. Hadiste geçen “cübâr” (Lei) kelimesi heder demektir. Meselâ “zehebe demuhü cübâran” denilir. Hadisin mânası şudur: Bir hayvan (bağından) kurtulup da bir insana ya da bir şeye zarar verse sebep olduğu yaralama hederdir. Normal bir kuyu da böyledir. İçine bir insan düşer de ölürse kanı hederdir. Maden de kazı yapan kimsenin üzerine çökse ve işçiyi öldürse kanı hederdir” (bk. İbn Manzür, Lisânü'. Rikâz: Topraktan veya madenden çıkan altın ve gümüş parçaları demektir. 8 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribil-Kurün, s. 287. ten alıkoyan şey, öncekilerin bunları yalanlamış olmasıdır”; “Onlar hâlâ, ‘Rabbinden ona bazı mücizeler indirilmeli değil miydi? diyorlar De ki: 'Mücizeler yalnız Allah'ın katındadır; ben sadece bir uyarıcıyım. Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu?”.
Enbiya 21:80
Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik. Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurmuştur: “Onun için demiri yumuşattık. (Ona şöyle buyurduk:) Geniş zırhlar imal et” demektedir. “Onun için demiri yumuşattık” meâlindeki cümlenin, ona demiri yumuşatma yöntemini öğrettik artık bu sayede demirden dilediğini imal eder anlamına olması muhtemeldir. Nitekim Allah Teâlâ, onun dışında başka kimselere de demiri yumuşatma yolunu öğretmişti. Allah Teâlâ'mn demiri onun emrine vermiş olmak için herhangi bir yol ve yöntem olmadan da yumuşak kılmış olması mümkündür. Ayrıca başka sert ve katı maddeleri de onun emrine vermişti. Nitekim oğlu Süleyman'a erimiş bakırı vermişti. Zira yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onun için bakır madenini eritip akıttık”"5, Bakırı eritme ondan başka birine verilmemişti. Demir de böyledir. Allah Teâlâ demiri Süleyman'ın babası için yumuşatmıştı ki demirden dilediğini imal edebilsin. Ve bunlar ondan başka hiçbir kimseye de verilmemişti.
[ ]Âyetin metninde geçen “lebüs” kelimesinin demir zırh olduğu söylenmiştir. Ki savaş darbelerinden sizi korusun. “li tuhsıneküm” GELİ) kelimesi, sizi koruması için anlamınadır. “Besikum” kelimesi düşman ve savaş darbeleri anlamına gelir. Bu kelimenin “li tuhsıneküm” ( giari), “li yuhsıneküm” ( Lasd) ve “li nuhsıneküm” RR şeklinde birkaç kırâati vardır”. Kisâi şöyle demiştir: Fiilin “li tuhsıneküm” diye okunması halinde demircilik sanatının sizi savaş darbelerinden koruması için, “li yuhsıneküm” okunması durumunda “zırhın sizi savaş darbelerinden koruması için” ve “li nuhsıneküm” okunması halinde de “Bizim sizi savaş darbelerinden korumamız için” mânasına gelir".
Artık Allah'ın size verdiği nimetlere, dağları, kuşları buyruğu altına sokma, demiri onun için yumuşatma, rüzgârı emrine verme ve başka mücizelere şükredecek misiniz? Bütün bunlara şükredecek misiniz? Yani O'na nimetlerinden dolayı şükredin. Çünkü Allah'tan gelen soru kalıpları, gereklilik ve bağlayıcılık ifade eder.
Mir NE eyi E) isi le g SİN
---
Dipnotlar:
“Andolsun biz Dâvüd'a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. ‘Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de” dedik ve onun için demiri yumuşattık (Ona şöyle buyurduk:) “Geniş zırhlar imal et, örgüsünü ölçülü yap. Siz de (ey müminler) dünya ve âhirete faydalı işler yapın; şüphesiz ben yaptıklarınızı görmekteyim” (Sebe 34/10-11). I7 Nâfi; İbn Kesir Ebü Amr, Hamza ve Kisâi “li yuhsıneküm” şeklinde, İbn Âmir, Hafs rivayetine göre Âsım “li tuhsmeküm” (Siasii) ve Ebü Bekir rivayeti ile Âsım da “li nuhsınekum” şeklinde okumuşlardır (bk. Paluvi, ZübdetüT-irfân, s. 94). Ben bu kırâatin Kisâi'den nakledildiğini bulamadım. Söz konusu kırâat Zeccâc'dan nakledilmiştir (bk. Zeccâc, Me âni'1-Kurün ve irâbuh, III, 400).
Enbiya 21:81
Süleyman'ın emrine de onun isteğine göre, içinde bereketler yarattığımuz yere doğru esmek üzere güçlü rüzgârı verdik. Allah Teâlâ bu âyette şiddetli rüzgâr ve kasırga anlamına gelen “âsıfe” kelimesini belirtirken, bir başka âyette “tatlı tatlı esen rüzgâr” anlamındaki “er-rih” kelimesinden söz ederek “Bunun üzerine emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen rüzgârı onun buyruğuna verdik”! demiştir. “Sert rüzgâr” ve “yumuşak rüzgâr” anlamındaki kelimelerin kullanılmasının birçok sebebi olabilir. Bazıları şöyle demişlerdir: Süleyman'ın (a.s.) emrine verilen rüzgâr o istediği zaman sertleşiyor, istediği zaman da yumuşak oluyordu. Bazıları da şöyle bir açıklama getirmiştir: Söz konusu rüzgâr, tahtını taşıma zamanı sertleşiyor, yürürken yumuşak oluyordu. Bu rüzgârın yaratılış itibariyle sert, ancak Süleymani (a.s.) yumuşak ve hafif olması da ihtimal dâhilindedir. Netice olarak yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: Sert rüzgârı Süleyman'a yumuşak olsun diye emrine verdik. İçinde bereketler yarattığımız yere doğru esmek üzere. Allah Teâlâ diğer âyette de “haysü esâbe”, yani dilediği yöne doğru!“ meâlinde bir beyan kullanmıştır. Bu rüzgâr, içinde bereketler yarattığımız yerden başka bir tarafa esmez, başka bir yere yönelmez, Biz her şeyi biliriz.
Enbiya 21:82
Şeytanlar (cinler) arasından da onun için dalgıçlık ve daha başka işler yapanlar vardı“. Allah Teâlâ onlara olan nimetlerini zikretmektedir. Çünkü dağlar, rüzgâr, denizler, demir ve âdemoğluna düşman olan şeytanlar gibi en şiddetli ve en katı vasıtaları o iki peygamberin buyruğuna verdiğinden söz etmektedir. İki düşmanı şeytanları ve rüzgârları emrine verdiğini ifade etmektedir.
Biz onları gözetim altında tutuyorduk. Bu beyanın birkaç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: İnsanları saptırmasınlar diye biz onları gözetim altında tutuyorduk. Bazıları da şöyle demiştir: Süleyman'ın etrafından dağılıp gitmesinler diye biz onları onun yanında tutuyorduk. Çünkü Süleyman'ın onları tutmaya ve kullanmaya gücü yetmezdi. Fakat Allah Teâlâ onları Süleyman'ın emrine verdi ki ona çalışsınlar, boyun eğsinler ve emrinden dışarı çıkmasınlar. Üçüncü ihtimale göre anlamı şöyle olur: Biz onları Süleyman'a muhalif olmaktan geri tutuyorduk. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:83
[Eyyüb Kıssası]
Eyyüb'u da an! Hani Rabb'ine, “Başıma bu dert geldi” diye niyaz etmişti. Allah Teâlâ Hz. Eyyâb'un niyazını bir başka âyette meâlen şöyle belirtmiştir: “Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir”. Allah Teâlâ Süleymandan (a.s.) söz ederken onu şeytanların üzerine hâkim kıldığını ve emrine verdiğini, onları “Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir” demektedir. Yüce Allah'ın bunu yapmasının sebebi şunların bilinmesini istemesidir: Şeytanların Süleyman'ın (a.s.) emrine verilmesi, daha önceden bunu hak etmiş ve liyakat kesbetmiş olması değildir. Hz. Eyyüb'un da o sıkıntılara düşmesi Rabb'ine isyan ederek buna müstahak olmasından ve başına gelen belânın adalet gereği olmasından değil, Cenâb-ı Hak'tan bir lütuf ve bir nimet olarak kendisine verilmesindendir, ona verilen sağlık ve esenlik de yüce Allah'tan bir rahmet ve nimettir. Allah dilediğine dilediğini verir, dilediğini de dilediği şeyden mahrum kılar. ( Dikkat edilirse görülecektir ki Allah Teâlâ Eyyüb (a.s.) peygamberden aldığını geri verip de başına gelen belâyı savuşturunca bunu “tarafımızdan bir rahmet” diye nitelemiştir. Onun kurtuluşa ermesi Cenâb-ı Hakk'ın üzerinde bir yükümlülük olsaydı “rahmet” kelimesinin zikredilmesinin herhangi bir esprisi kalmazdı. Bu âyet Mütezile'nin, “Allah dini konusunda kulun maslahatına uygun olanı yaratmak zorundadır” diye ileri sürdüğü görüşlerini reddetmektedir. Çünkü Hz. Eyyüb “Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir” diyerek başına gelen sıkıntıları şeytanlara nispet etmektedir. Eğer bu durum onun dini bakımından kendisi için en uygunu olsaydı, dinde kendisi için en uygun olanı (aslah) şeytanlara nispet etmezdi. Bu da bize gerçeğin onların görüşleri doğrultusunda olmadığını gösterir.
Eyyüb'u da an! Hani Rabb'ine, “Başıma bu dert geldi” diye niyaz etmişti. Öyle görülüyor ki ibarede bir dua gizlenmiştir (izmâr). Hz. Eyyüb sanki şöyle niyaz etmiştir: Başıma bu dert geldi. Bana merhamet eyle! Beni iyileştir! Ama sen merhametlilerin en üstünüsün. Görmez misin ki Allah Teâlâ bundan sonra gelen âyette meâlen şöyle demiştir: “Bunun üzerine biz onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik” Bu cümle Hz. Eyyüb'un dua etmek için çıktığını gösterir. Cümlede gizli olan kısım için ikinci olarak şöyle bir takdir de yapılabilir: Başıma bu dert geldi. Artık beni görenin bana acıdığı bir hale düştüm. Ama sen bütün merhametlilerden daha merhametlisin. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:84
Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere onun duasını kabul ettik. Bu beyan Allah Teâlâ'nın Eyyüb'tan (a.s.) vücuduna ve ailesine gelen belâlarını kaldırdığı ve daha önceki haline döndüğünü ifade etmesi bakımından açıktır. Bazıları şöyle demiştir: Eyyüb'a dünyada ailesi âhirette de onlara verilen ecir kadar ecir verildi. Bazıları âyeti ona aile efradını (verdik) ve Allah onları diriltti ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik şeklinde açıklamışlardır. Eyyâb'un (a.s.) karısı belâlardan önce kızlı erkekli çocuklar dünyaya getirmişti. Allah onları (belâdan sonra) yeniden diriltti. Bazıları “ona aile efradını verdik” cümlesini “Ona daha önce olduğu gibi evleneceği eş ve yardımcılar verdik” şeklinde açıklamışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için anılacak bir örnek olmak üzere. Bu cümle birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Bir dert ve sıkıntıya düşen kimse Hz. Eyyüb başına gelen belâlara nasıl sabretmiş ve Allah Teâlâ da sıkıntısını gidermişse aynen onun gibi yüce Allah sıkıntılarını giderir. İkincisi: Cenâb-ı Hak Eyyüb'un başına gelen sıkıntıların kendisinin işlediği bir kusurdan kaynaklanmadığını, fakat Allah Teâlâ'nın imtihan maksadıyla ilkin verdiği bir sıkıntı olduğunu ve O'nun dilediği kişiyi dilediği belâ ve musibetle imtihan edebileceğini bildirmektedir.
Enbiya 21:85
[ZülkifPin Kim Olduğu]
İsmail'i, İdris'i ve Zülkifl'i de yâdet. Zülkifl, muhtemelen onun isimlerinden biriydi. Ona bu isim yaptığı bir faaliyetten dolayı verilmiş de olabilir. Rivayete göre Zülkifl, salih bir kişiydi. Zülkifl bir peygambere kavmini onun şeriatına davet etmeyi taahhüt etmiş ve verdiği teminatı yerine getirmiş ve bu yüzden Zülkifl diye isimlendirilmiştir!©, Zülkif'in kim olduğu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, yukarıda da belirttiğimiz gibi o salih bir kişiydi demişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Zülkifl, peygamberdi. Biz Zülkifl hakkında Sabreden kimselerdendi açıklamasından başka bir şey bilmiyoruz. Allah Teâlâ onları mutlak olarak sabredenlerden diye isimlendirmektedir. Onların bu şekilde nitelenmeleri, en doğrusunu Allah bilir ya, sabrın her türlüsünü ve salahın her çeşidini kendilerinde toplamış olmalarındandı. Onlar, başlarına gelen belâlara ve imtihanlara katlanmış, kendilerine emredilen itaatların tümüne, onları ifa etmeye ve bütün hayırları işlemeye sabretmişlerdir. Salah için de aynı şeyler söylenebilir. Allah Teâlâ onlara salih ismini vermiştir çünkü salahın tüm çeşitlerini kendilerinde toplamışlardı. En doğrusunu Allah bilir.
G gal ğe si) EEE) Asi;
Enbiya 21:86
Onları rahmetimize kabul ettik meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Rahmetimize dâhil ettik cümlesinde rahmetimiz kelimesi ile cennet kastedilmiştir. Sabır ve iyi olarak müfessirlerin niteledikleri her hayırlı işin kastedilmiş olması da mümkündür.
Eeee ker Gaci elli giie ie LE RICAS] —
Enbiya 21:87
[Zünnün Kıssası]
Bazıları Zünnün onun isimlerinden biriydi derken, bazıları da [S]yüce Allah'ın ona Zünnün ismini vermesi “nün”un, yani balığın karnında bulunmasından dolayıdır demişlerdir. Bu durumda Zünnün balık sahibi demek olur. Zünnün iki farklı isimle isimlendirilmiştir. Birincisi kendisine verilmiş olan ismi diğeri de yaptığı bir fiil ve kendisinde bulunan bir özellik dikkate alınarak verilmiş isimdir. Bu isimlendirme Hz. İsâya bir keresinde İsâ, diğerinde de Mesih denilmesine benzer. Bu isimlerden biri kendisine doğduğunda verilmiş olan isim, diğeri de yaptığı fiilden kaynaklanan bir isimdir. İsâ (a.s.) hastalara ve ölülere dokunuyor ve onlar iyileşiyorlardı. Zülkifl de aynen böyleydi. İki ismi vardı. Birisi doğduğunda kendisine verilen isim, diğeri ise belirttiğimiz gibi yaptığı fiilden yola çıkılarak verilen isimdi. En doğrusunu Allah bilir.
Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti. Öfke konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları öfkeli bir halde ibaresini Rabb'ine öfkeli bir halde diye tefsir etmişler bunu da onun adına üzüntülü bir halde, diye açıklamışlardır. Devamla şöyle demişlerdir: Zünnün kavminin iman edeceğinden ümidini kestiği için Allah Teâlâ'nın onları helâk etmesini istiyordu, kavminin inadı ve dik kafalılığı had safhaya ulaşmıştı, Zünnün da üzüntülü bir şekilde aralarından çıkıp gitmişti demişlerdir. Bazıları ise öfkeli bir halde ifadesine, hükümdara öfkeli bir halde anlamı vermişlerdir. Olay şöyle olmuştu: Zünnün un kavmini düşmanları esir almıştı. Allah Teâlâ onlara vahyetmiş'“7 ve şöyle demişti: “Düşmanınız sizi esir aldığı ya da başınıza bir musibet geldiği zaman bana dua edin! Bana dua ederseniz duanıza karşılık veririm.” Ama onlar esir alınınca bir süre yüce Allah'a dua etmeyi unuttular. Ceza günleri geçip de afiyette oldukları günler gelince Allah Teâlâ İsrâiloğulları'ndan bir peygamberine “güçlü ve güvenilir bir adam gönderin, ben kavminizi esir alan düşmanların kalplerine onları salıverin diye bir duygu salacağım” diye vahyeder. -Hikâye uzundur ama biz kısaca aktaracağız- Hükümdarları Yünus'u, esirleri düşmanların elinden Yani bu esaretten önce.
kurtarması için gönderir. Yünus (a.s.) yola çıkar ve istişarede bulunur. Ancak hükümdar kendisine katı davrandığı için ona öfkelenir. “Hükümdara öfkeli bir halde” deyiminin mânası budur. Çünkü hükümdar Yünusa (a.s.) o düşmanlara çıkma emri vermişti. Bazıları da öfkeli bir halde deyimini kavmine öfkeli bir halde şeklinde yorumlamışlardır. Zünnün'un kavmine öfkelenmesi de birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Zünnün kavminin iman etmelerinden ümit kesince onlara bir tuzak kurmak için yanlarından çıkıp gitmişti. [9]Çünkü Allah Teâlâ'nın onlar hakkındaki âdetine göre bir peygamber aralarından çıkıp gitti mi başlarına azap gelirdi. Zünnün azaptan korksunlar da iman etsinler diye aralarından çıkıp gitmişti. İkincisi: Zünnün kendisini öldürmesinler diye canının derdine düştüğü için aralarından çıkıp gitmiştir. Çünkü kavmi onu öldürmeyi düşünmüştü. O da kendini öldürmesinler diye canının derdine düşerek oradan çıkıp gitmişti. Nitekim Kureyş Hz. Peygamber'i katletmeye karar verince Resül-i Ekrem aralarından çıkıp gitmişti. Fakat Resülullah (a.s.) yüce Allah'ın izniyle, Zünnün ise izin almadan çıkmıştı. Üçüncüsü: Zünnün kavmi inatta ve dik kafalılıkta had safhaya ulaşıp da imanlarından ümitsizliğe düşünce kendini tamamıyla yüce Allah'a ibadete vermek için aralarından çıkıp gitmişti. Çünkü o, Rabb'ine iman etmekle yükümlüydü. Kavmini de buna davet etti. Onların imanlarından ümidini kesince belirttiğimiz gibi Rabb'inden izin almaksızın aralarından çıkıp gitti. Bu çıkışı hem kendisine ve hem de kavmine faydalı olsa da izinsiz çıktığı için azarlandı. En doğrusunu Allah bilir.
Bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Kavminin yanından çıkıp gidince bizim kendisini sıkmayacağımızı, darlık ve sıkıntı ile imtihan etmeyeceğimizi zannetmişti. Âyette geçen “nakdirü” fiili “sıkıştırma” anlamınadır. Arapçada “fülânun makdürun aleyhi ve mukterun” denilir ki mânası “sıkıştırılmış” demektir. Bu beyandaki fiil, “Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır” meâlindeki beyanda geçen “yakdiru” fiili gibidir. Bu fil de daraltır, sıkıştırır demektir. “onu imtihan edip rızkını daralttığında” meâlindeki beyanında geçen “kadera” fiili de aynı anlamdadır. Yani rızkını daralttı, demektir.
Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı. Âyette geçen karanlıklar için üç karanlığın içinde yalvardı demişledir. Bunlar gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın karnının karanlığıdır'?. Bazıları da Zünnün'u yutan balığı da bir başka balık yutmuştu. Dolayısıyla o bir balığın karnında ve bir başka balığın karnında idi, bir de gecenin karanlığı söz konusu idi demişlerdir. Zünnün bu karanlıklara düşünce Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! demiştir. Rabb'ini birleyip ve O'nu hakkında söylenen her türlü yakışıksız şeylerden tenzih etmiş, sonra da hatasını, günahını itiraf etmiş ve “Gerçekten ben kötü işler yapmışım” demiştir. Allah Teâlâ onun duasını işitmiş ve tövbesini kabul etmiş sonra da duyduğu gam ve kederi gidermiştir. Çünkü yüce Allah bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık demekte ardından da işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız diyerek onları kurtardığını haber vermektedir. Netice olarak Allah Teâlâ'nın musibet ve darlık vererek imtihan ettiği bir kimse, Hz. Yünus'un ettiği gibi bir dua ederse Cenâb-ı Hakk'ın sıkıntılarını gidereceği umulur. Çünkü O, işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız demektedir. Bu doğrultuda Hz. Peygamber'in “Kim Zünnün'un duasını yaparsa o duası kabul edilir” dediği rivayet edilir”.
Ayrıca bazıları şöyle demiştir: Zünnün bu [duayı] yeryüzünden almıştır. [Çünkü] denizin dibine inince [bunu o dipten duymuş) ve okumuştur. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: Zünnün salih ve ibadete düşkün biriydi. Balığın karnına girmeden önce kendisini buna alıştırmıştı. Balığın karnına girince daha önce okuduğu duayı okuyordu. Okuduğu dualardan biri şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Eğer o, Allah'ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyâmete kadar balığın karnında kalacaktı”'?. Bazıları da Zünnün bundan önce Allah'ın şanını yüceltenlerdendi. Yoksa âyette belirtilen süreye (kıyâmete) kadar balığın karnında kalırdı demişlerdir. Bazıları da Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! dememiş olsaydı balığın karnında kalırdı. Bu tevile göre O, Allah'ın şanını yüceltenlerden idi meâlindeki beyanın mânası şöyle olur: Bu duayı söylemekle onlardan oldu. Ancak birinci tevil daha ağır basmaktadır.
© İbn Abbâs'tan böyle rivayet edilmiştir (bk. Hâkim, e/-Müstedrek, II, 415).
Öte yandan Onu sıkıntıdan kurtardık meâlindeki beyanın mânası hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Burada sözü edilen ve sıkıntı anlamına gelen “gam” kelimesi, Allah Teâlâ'nın onu baliğın karnında ve denizde dar mekânla imtihan etmesi demektir, önce imtihan etmiş, sonra da kurtarmıştır. Fakat yüce Allahın onu aralarından çıkmasına sebep olan gamdan ve sıkıntıdan kurtarmış olması da mümkündür.
Müfessirlerin, Yünus (a.s.) balığın karnında kırk gün veya üç gün ya da buna benzer bir süre kalmıştır tarzında süre ile ilgili olarak beyan ettikleri ifadelerin doğruluğu ancak vahiy ile bilinir. Bu konuda eğer vahiy varsa kabul edilir. Aksi takdirde bu sürenin ne kadar olduğunu öğrenmeye hiç de ihtiyacımız yoktur.
İbn Kuteybe “zünnün” kelimesinin balık sahibi ve “nün” kelimesinin de balık anlamına geldiğini söylemiştir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Hz. Yünusa “zünnün” denilmiştir, çünkü balık onu yutmuştur, “nün” balık demektir, “ninân onun çoğuludur. İbn Kuteybe “fe zanne en len BE nakdira aleyhi” [S]âyetini, onu sıkıştıramayacağımızı zannetmişti diye açıklamıştır. İbn Kuteybe kelimenin “fülânun makdürun aleyh” (sö al gale Syaa) şeklindeki kullanımının bulunduğunu ve “filana daraltılmıştır” mânasını ifade ettiğini belirtir. Daha sonra “fe kadera aleyhi rizkahu” '” âyetindeki “kadera” fiili ile “yebsutu'r-rizka limen yeşâu ve yakdiru” ” âyetindeki “yakdiru” fiilinin de aynı şekilde “daralttı” anlamını ifade etmek suretiyle aynı olduğunu belirtir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“İnsana gelince, Rabb'i ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, “Rabb'im bana ikram etti” der (mutlu olur). Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise “Rabb'im beni önemsemedi” der (mutsuz olur)”. “Zünnün'un balığın karımda iken yaptığı dua ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım şeklindedir. Bir müslüman herhangi bir hususta bu duayı eder etmez duası hemen kabul edilir” (Hâkim, el-Müstedrek, II, 415).
Enbiya 21:88
[Zünnün Kıssası]
Bazıları Zünnün onun isimlerinden biriydi derken, bazıları da [S]yüce Allah'ın ona Zünnün ismini vermesi “nün”un, yani balığın karnında bulunmasından dolayıdır demişlerdir. Bu durumda Zünnün balık sahibi demek olur. Zünnün iki farklı isimle isimlendirilmiştir. Birincisi kendisine verilmiş olan ismi diğeri de yaptığı bir fiil ve kendisinde bulunan bir özellik dikkate alınarak verilmiş isimdir. Bu isimlendirme Hz. İsâya bir keresinde İsâ, diğerinde de Mesih denilmesine benzer. Bu isimlerden biri kendisine doğduğunda verilmiş olan isim, diğeri de yaptığı fiilden kaynaklanan bir isimdir. İsâ (a.s.) hastalara ve ölülere dokunuyor ve onlar iyileşiyorlardı. Zülkifl de aynen böyleydi. İki ismi vardı. Birisi doğduğunda kendisine verilen isim, diğeri ise belirttiğimiz gibi yaptığı fiilden yola çıkılarak verilen isimdi. En doğrusunu Allah bilir.
Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti. Öfke konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları öfkeli bir halde ibaresini Rabb'ine öfkeli bir halde diye tefsir etmişler bunu da onun adına üzüntülü bir halde, diye açıklamışlardır. Devamla şöyle demişlerdir: Zünnün kavminin iman edeceğinden ümidini kestiği için Allah Teâlâ'nın onları helâk etmesini istiyordu, kavminin inadı ve dik kafalılığı had safhaya ulaşmıştı, Zünnün da üzüntülü bir şekilde aralarından çıkıp gitmişti demişlerdir. Bazıları ise öfkeli bir halde ifadesine, hükümdara öfkeli bir halde anlamı vermişlerdir. Olay şöyle olmuştu: Zünnün un kavmini düşmanları esir almıştı. Allah Teâlâ onlara vahyetmiş'“7 ve şöyle demişti: “Düşmanınız sizi esir aldığı ya da başınıza bir musibet geldiği zaman bana dua edin! Bana dua ederseniz duanıza karşılık veririm.” Ama onlar esir alınınca bir süre yüce Allah'a dua etmeyi unuttular. Ceza günleri geçip de afiyette oldukları günler gelince Allah Teâlâ İsrâiloğulları'ndan bir peygamberine “güçlü ve güvenilir bir adam gönderin, ben kavminizi esir alan düşmanların kalplerine onları salıverin diye bir duygu salacağım” diye vahyeder. -Hikâye uzundur ama biz kısaca aktaracağız- Hükümdarları Yünus'u, esirleri düşmanların elinden Yani bu esaretten önce.
kurtarması için gönderir. Yünus (a.s.) yola çıkar ve istişarede bulunur. Ancak hükümdar kendisine katı davrandığı için ona öfkelenir. “Hükümdara öfkeli bir halde” deyiminin mânası budur. Çünkü hükümdar Yünusa (a.s.) o düşmanlara çıkma emri vermişti. Bazıları da öfkeli bir halde deyimini kavmine öfkeli bir halde şeklinde yorumlamışlardır. Zünnün'un kavmine öfkelenmesi de birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Zünnün kavminin iman etmelerinden ümit kesince onlara bir tuzak kurmak için yanlarından çıkıp gitmişti. [9]Çünkü Allah Teâlâ'nın onlar hakkındaki âdetine göre bir peygamber aralarından çıkıp gitti mi başlarına azap gelirdi. Zünnün azaptan korksunlar da iman etsinler diye aralarından çıkıp gitmişti. İkincisi: Zünnün kendisini öldürmesinler diye canının derdine düştüğü için aralarından çıkıp gitmiştir. Çünkü kavmi onu öldürmeyi düşünmüştü. O da kendini öldürmesinler diye canının derdine düşerek oradan çıkıp gitmişti. Nitekim Kureyş Hz. Peygamber'i katletmeye karar verince Resül-i Ekrem aralarından çıkıp gitmişti. Fakat Resülullah (a.s.) yüce Allah'ın izniyle, Zünnün ise izin almadan çıkmıştı. Üçüncüsü: Zünnün kavmi inatta ve dik kafalılıkta had safhaya ulaşıp da imanlarından ümitsizliğe düşünce kendini tamamıyla yüce Allah'a ibadete vermek için aralarından çıkıp gitmişti. Çünkü o, Rabb'ine iman etmekle yükümlüydü. Kavmini de buna davet etti. Onların imanlarından ümidini kesince belirttiğimiz gibi Rabb'inden izin almaksızın aralarından çıkıp gitti. Bu çıkışı hem kendisine ve hem de kavmine faydalı olsa da izinsiz çıktığı için azarlandı. En doğrusunu Allah bilir.
Bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Kavminin yanından çıkıp gidince bizim kendisini sıkmayacağımızı, darlık ve sıkıntı ile imtihan etmeyeceğimizi zannetmişti. Âyette geçen “nakdirü” fiili “sıkıştırma” anlamınadır. Arapçada “fülânun makdürun aleyhi ve mukterun” denilir ki mânası “sıkıştırılmış” demektir. Bu beyandaki fiil, “Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır” meâlindeki beyanda geçen “yakdiru” fiili gibidir. Bu fil de daraltır, sıkıştırır demektir. “onu imtihan edip rızkını daralttığında” meâlindeki beyanında geçen “kadera” fiili de aynı anlamdadır. Yani rızkını daralttı, demektir.
Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı. Âyette geçen karanlıklar için üç karanlığın içinde yalvardı demişledir. Bunlar gecenin karanlığı, denizin karanlığı ve balığın karnının karanlığıdır'?. Bazıları da Zünnün'u yutan balığı da bir başka balık yutmuştu. Dolayısıyla o bir balığın karnında ve bir başka balığın karnında idi, bir de gecenin karanlığı söz konusu idi demişlerdir. Zünnün bu karanlıklara düşünce Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! demiştir. Rabb'ini birleyip ve O'nu hakkında söylenen her türlü yakışıksız şeylerden tenzih etmiş, sonra da hatasını, günahını itiraf etmiş ve “Gerçekten ben kötü işler yapmışım” demiştir. Allah Teâlâ onun duasını işitmiş ve tövbesini kabul etmiş sonra da duyduğu gam ve kederi gidermiştir. Çünkü yüce Allah bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık demekte ardından da işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız diyerek onları kurtardığını haber vermektedir. Netice olarak Allah Teâlâ'nın musibet ve darlık vererek imtihan ettiği bir kimse, Hz. Yünus'un ettiği gibi bir dua ederse Cenâb-ı Hakk'ın sıkıntılarını gidereceği umulur. Çünkü O, işte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız demektedir. Bu doğrultuda Hz. Peygamber'in “Kim Zünnün'un duasını yaparsa o duası kabul edilir” dediği rivayet edilir”.
Ayrıca bazıları şöyle demiştir: Zünnün bu [duayı] yeryüzünden almıştır. [Çünkü] denizin dibine inince [bunu o dipten duymuş) ve okumuştur. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: Zünnün salih ve ibadete düşkün biriydi. Balığın karnına girmeden önce kendisini buna alıştırmıştı. Balığın karnına girince daha önce okuduğu duayı okuyordu. Okuduğu dualardan biri şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Eğer o, Allah'ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyâmete kadar balığın karnında kalacaktı”'?. Bazıları da Zünnün bundan önce Allah'ın şanını yüceltenlerdendi. Yoksa âyette belirtilen süreye (kıyâmete) kadar balığın karnında kalırdı demişlerdir. Bazıları da Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım! dememiş olsaydı balığın karnında kalırdı. Bu tevile göre O, Allah'ın şanını yüceltenlerden idi meâlindeki beyanın mânası şöyle olur: Bu duayı söylemekle onlardan oldu. Ancak birinci tevil daha ağır basmaktadır.
© İbn Abbâs'tan böyle rivayet edilmiştir (bk. Hâkim, e/-Müstedrek, II, 415).
Öte yandan Onu sıkıntıdan kurtardık meâlindeki beyanın mânası hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Burada sözü edilen ve sıkıntı anlamına gelen “gam” kelimesi, Allah Teâlâ'nın onu baliğın karnında ve denizde dar mekânla imtihan etmesi demektir, önce imtihan etmiş, sonra da kurtarmıştır. Fakat yüce Allahın onu aralarından çıkmasına sebep olan gamdan ve sıkıntıdan kurtarmış olması da mümkündür.
Müfessirlerin, Yünus (a.s.) balığın karnında kırk gün veya üç gün ya da buna benzer bir süre kalmıştır tarzında süre ile ilgili olarak beyan ettikleri ifadelerin doğruluğu ancak vahiy ile bilinir. Bu konuda eğer vahiy varsa kabul edilir. Aksi takdirde bu sürenin ne kadar olduğunu öğrenmeye hiç de ihtiyacımız yoktur.
İbn Kuteybe “zünnün” kelimesinin balık sahibi ve “nün” kelimesinin de balık anlamına geldiğini söylemiştir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Hz. Yünusa “zünnün” denilmiştir, çünkü balık onu yutmuştur, “nün” balık demektir, “ninân onun çoğuludur. İbn Kuteybe “fe zanne en len BE nakdira aleyhi” [S]âyetini, onu sıkıştıramayacağımızı zannetmişti diye açıklamıştır. İbn Kuteybe kelimenin “fülânun makdürun aleyh” (sö al gale Syaa) şeklindeki kullanımının bulunduğunu ve “filana daraltılmıştır” mânasını ifade ettiğini belirtir. Daha sonra “fe kadera aleyhi rizkahu” '” âyetindeki “kadera” fiili ile “yebsutu'r-rizka limen yeşâu ve yakdiru” ” âyetindeki “yakdiru” fiilinin de aynı şekilde “daralttı” anlamını ifade etmek suretiyle aynı olduğunu belirtir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“İnsana gelince, Rabb'i ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, “Rabb'im bana ikram etti” der (mutlu olur). Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise “Rabb'im beni önemsemedi” der (mutsuz olur)”. “Zünnün'un balığın karımda iken yaptığı dua ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım şeklindedir. Bir müslüman herhangi bir hususta bu duayı eder etmez duası hemen kabul edilir” (Hâkim, el-Müstedrek, II, 415).
Enbiya 21:89
89. “Zekeriyya'yı da an! Hani o, Rabb'ine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Geride kalanların en hayırlısı sensin, yine de sen beni yalnız (çocuksuz) bırakma!
İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurân, s. 287.
[Zekeriyya Kıssası]
Zekeriyya'yı da an! Hani o, Rabb'ine şöyle niyaz etmişti: Rabb'im! Geride kalanların en hayırlısı sensin, yine de sen beni yalnız (çocuksuz) bırakma! “Bırakma” anlamındaki “lâ tezerni” fiili dıştan bakınca yasaklama ifade etmektedir. “Rabbenâ lâ tuziğ kulübenâ” “Rabb'imiz kalplerimizi saptırma”! vb. âyetlerdeki fiiller, zâhiren yasaklama kalıbındadırlar. túa)? “Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vâdettiklerini ver bize” (Kıyâmet gününde bizi rezil etme vb. âyetlerdeki fiiler de zâhiren emir kipindedir. Fakat gerek emir ve gerekse yasaklama kuldan efendisine yönelik olduğu zaman sığınma ve dua anlamı ifade eder. Ama bu talepler efendiden kula yönelik olursa sığınma ve dua değil, emir ve yasaklamadır, emir ve yasaklama hakikat anlamındadır. Aynı şekilde bir emirin (devlet başkanı) halktan talebi emir ve yasaklama olurken, yönetilenlerin ondan talepleri yakarma, sığınma ve çağrıda bulunma anlamındadır.
Beni yalnız bırakma. Yani hayatta olduğum sürece beni itaatta, ibadette, zikir, tesbih ve hamdetmede yalnız bırakma, fakat ibadette ve zikirde bana yardımcı olacak kimseleri bana ortak et. Âyet Hz. Müsâ'nın şu ifadesine benzer: “Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârun'u. Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak et. Ta ki seni bol bol tesbih edelim. Ve seni çok analım”, “Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Yâkup hanedanına da vâris olsun”? meâlindeki beyan şu anlama gelir: Bana, sana olan ibadetimde, zikrimde ve bulunduğum durumda hayatım boyunca yardımcı olacak ve ben öldüğüm zaman bana da Yâkup hanedanına da vâris olacak bir halef ver. Yahut Yine de sen beni yalnız bırakma beyanı şu anlama gelir: Öldükten sonra beni kabrimde yalnız bırakma! Fakat bana öldükten sonra beni anacak, dua edecek ve benim durumumu unutturmayacak bir çocuk bağışla. Geride kalanların en hayırlısı sensin. Bu beyanın mânası son tevile göre şöyle olur: Sen kullardan sonra geride kalanların hayırlısısın. İlk tevile göre de Sen kullara ibadette ve itaatta yardım edenlerin en hayırlısısın demek olur. En doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:90
[Yahya Kıssası]
Biz onun da duasını kabul ettik ve ona Yahya'yı verdik. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hz. Yahya, Allah Teâlâ'nın isimlendirdiği üzere hayatmı itaat ve ibadetle geçiriyordu, âhirette de ikramlara gark olacak ve bol sevaba nail olarak yaşayacaktır. Biz bunu daha önce zikretmiştik!, Eşini de bunun için elverişli kıldık. Bu beyan iki türlü açıklanabilir: Birincisi: Eşini, kocası kendisini arzulayacak şekilde güzel ve endamlı yarattık şeklinde olabilir. Çünkü kıssada anlatıldığına göre yüz yaşına basmasına ramak kalmıştı". Kadınlarda alışılagelen husus, Hz. Zekeriyya'nın eşinin yaşma bastıklarında artık evde oturan ve hiçbir erkek tarafından çekici bulunmayan kadınlar haline gelmeleridir. Allah Teâlâ bu âyette Hz. Yahya'nın eşini güzelleştirdiğini, güzelliği ve çekiciliğiyle arzu edilir bir kadın haline getirdiğini haber vermektedir. Eşini de bunun için elverişli kıldık meâlindeki beyanın diğer mânası ise şöyle de olabilir: Onu çocuk doğuracak şekilde doğurgan kıldık. Çünkü Zekeriyya'ya (a.s.) oğlu Yahya'nın dünyaya geleceği müjdesi verilince “Karım kısır olduğu halde benim nasıl oğlum olabilir?” demişti"2, Âyetin metninde geçen “âkır” çocuk doğuramayan kadın demektir. Buna göre Eşini de bunun için elverişli kıldık meâlindeki beyan, eşini de doğum yapabilecek şekilde doğurgan kıldık anlamına gelmiş olur. En doğrusunu Allah bilir. Yaptığımız bu iki açıklama muhtemel mânalardır. Yahya'nın (a.s.) karısının dilinin müstehcen (bizâ)'8 ve uzun, ahlâkının da kötü olduğu yolunda beyanlarda bulunmak elde kesin delil olmadıkça helâl değildir. Bu yaklaşım yüce Allah'ın onlar hakkında kullandığı ifadeye taban tabana zıttır. Çünkü Cenâb-ı Hak onlar hakkında Onlar, hayır işlerinde koşuşurlardı buyurmaktadır', Öte yandan hayır işlerinde koşuşturma, hiçbir şey onları hayır işlerine koşmaktan engellemezdi anlamına gelir. Mümin de böyle olur. Mümin, hayır işlerinin tümünü ister. Ancak onu herhangi bir şehvet ya da gaflet bundan alıkoyar.
(STUmarak ve korkarak bize yalvarırlardı. Yani nezdimizde bulunan bol sevabı umarak ve elem verici cezamızdan korkarak bize yalvarırlardı. Bir diğer açıklama şöyle olur: Nezdimizde bulunan hayırları işlemeyi başarma ve mâsiyetlerden korunmuş olma gibi hoş şeyleri umarak, nezdimizde bulunan intikam, yardımsız bırakma ve sapmalardan korkarak bize yalvarırlardı.
Onlar, bize karşı derin saygı içindeydiler. Bazıları “huşü” kelimesinin kalpten asla gitmeyen, hep var olan sürekli korku demek olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da âyette geçen “hâşi'ine” kelimesine Allah'ın emri karşısında zelil ve alçak gönüllü olanlar diye bir mâna vermişlerdir. Huşu kelimesinin tefsiri umarak ve korkarak bize yalvarırlardı meâlindeki cümlede ifadesini bulmaktadır. SESİ liz
---
Dipnotlar:
Meselâ bk. Tevilâtü1-Kurân'dan Meryem süresinin 19/7. âyetinin tefsiri. Yani birkaç sene sonra yüz yaşına basacaktı. “Bâze'tü'r-racüle” (441 Hisu) birisiyle tartıştım demektir. (Bu kökten türeme) “el-bizâuel-mübâzeetü” açık saçık konuşmak demektir. Kelimenin (kullanımı) “Bâzetühü-bizâen-mübâzeeten” şeklindedir. “el-Beziü” açık saçık
Enbiya 21:91
[Hz. Meryem Kıssası] İffetini korumuş olan kadını da an! “Ahsanat fercehâ” cinsel organını zinadan korudu, iffetli oldu demektir. Ona ruhumuzdan üfledik. Müfessirler şöyle demiştir: Cebrâil Meryeme geldi ve göğsüne ya da cinsel organına üfledi. Ancak âyet-i kerimede böyle denilmemektedir. Bu yüzden elde kesin bir delil olmadıkça bir şey söylemek caiz değildir’. Fakat Ona ruhumuzdan üfledik meâlindeki beyan “Ona ruhumdan üfledim” beyanı gibidir. Bu ifadenin mânası “İsâyı orada ruhumdan yarattım” demek olur. Çünkü hiç kimse oraya üfürmeden, yani Cebrâil'in üfürmesinden söz etmiyor. Netice olarak Ona ruhumuzdan üfledik meâlindeki beyan, onu Meryem'de ruhumuzdan yarattık demek olur. En doğrusunu Allah bilir.
Onu ve oğlunu cümle âlem için bir işaret kıldık. Allah Teâlâ Meryem ve oğlunun âlem için tek bir işaret olduğundan söz etmektedir. Çünkü Meryem kocasız doğurmuş, İsâ da babasız dünyaya gelmiştir. Bu da tek bir işaret olur. Çünkü Meryem, oğlunu kocası olmadığı halde doğurmuş olduğuna göre İsâ da babasız doğmuş olur ve dolayısıyla bu tek bir mücize olur. Hz. Meryem'deki mücizelik, “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün yaptı”!97 meâlindeki beyanda belirtilen husustur. Melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün yaptı. İsâ'nın mücizesi ise beşikte iken yaptığı şu konuşması anında ortaya çıkmıştır: “Ben Allah'ın kuluyum. O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı”#, 320 İSJEbü Avsece âyetin metninde geçen “ahsanet” fiilinin iffetini korudu mânasına geldiğini belirtir ve Arapçada “imraetün hasânun” (474! Laz) tabirinin iffetli kadın demek olduğunu ifade eder. “Muhsanetün” Ga) iffeti kocası tarafından korunmuş kadın, “imraetun hâsınun” ve “nisvetün hâsmâtün ve havâsınu” deyimleri olduğunu ve bunların “iffetli kadınlar” anlamına geldiğini ifade eder. Ebü Avsece (son olarak bu kökten türeme olan) “el-hısânu” kelimesinin erkek at anlamına geldiğini ve “husnun” kelimesinin de bunun çoğulu olduğunu belirtir.
Enbiya 21:92
Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir. Bazıları âyete “gerçekten bu fırkalara bölünmüş değil tek bir millet, tek bir şeriat, yani İslâm şeriatı olarak sizin milletinizdir, şeriatınızdır ve mezheplerinizdir” şeklinde bir mâna vermişlerdir. Bazıları ise aynı beyanı, gerçekten tek din olarak bu sizin dininizdir. Daha önce geçmiş ümmetlerin dini gibi birbirinden farklı dinler değildir diye açıklamışlardır. Âyetteki “ümmet” kelimesi, (millet, şeriat ve mezhep mânasına değil de) kastedilen, hedef edinilen mânasına da olabilir. Çünkü “ümem” kelimesi, insan topluluğu demektir ki o da herkesin yöneldiği bir şeydir. Âyetin bu ümmetin aynı din, ve aynı millet üzere olduğunu ve geçmiş ümmetler gibi farklı farklı ve dağınık olmadıklarını haber verme mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız”, “O dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz” meâlindeki beyanlarda bu ümmete ihtilafa düşme yasağı getirmektedir. Allah Teâlâ bu ümmetin tefrikaya düşmediklerini haber vermekte ve öncekiler gibi ayrılığa düşmelerini yasaklamaktadır. Görmez misin ki ifadenin devamında şöyle buyurmuştur: “Ama insanlar kendi aralarında birliği paramparça ettiler”. Bu ifadenin müslümanların işin başında birlik üzere olduklarını bize göstermektedir. Zeccâc der ki: Gerçekten bu, tek bir din topluluğu olarak sizin ümmetinizdir. Ama bu haktan ayrılmadıkları ve ona tâbi oldukları sürece böyledir. Buna karşılık ümmete bağlılıktan vazgeçtikleri ve ona tâbi olmayı bıraktıkları takdirde o ümmet tek bir ümmet değildir.” En doğrusunu Allah bilir.
Ben de sizin Rabb'inizim. Şu halde bana kulluk edin” (dedik). Allah Teâlâ bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurmuştur: “Ben de sizin Rabb'inizim. Onun için yolumdan çıkmaktan sakının”, yüce Allah'ın bu ifadeleri kullanmasının sebebi, “ibadet”le “takvâ”nın aslında aynı şey olduğunun bilinmesidir. Çünkü “ittikâ” kaçınılması gereken filler, ibadet ise yapılması gereken fiiller demektir. Bir kimse kaçınması gereken bir fiilden kaçınırsa yapması gerekeni yapmış olur. Yapması gerekeni yapınca kaçınmak gereken fiilden kaçınmış olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder””, Çünkü kul namaz kılmakla hayâsızlıktan ve kötülükten kaçınmış olur. “Ben de sizin Rabb'inizim. Şu halde bana kulluk edin” meâlindeki beyanın -tevil âlimlerinin ifadesi doğrultusunda- beni birleyin mânasında olması da mümkündür. Çünkü yüce Allah bu ifadeyle Mekkelilere hitap etmektedir.
---
Dipnotlar:
© eş-Şürâ, 42/13. Herhalde müellif Mâtüridi “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın” beyanına işaret ediyor gibidir (Âl-i İmrân, 3/103). © o Zeccâc, Meâni'T-Kurün ve iTâbuh, III, 4/404.
Enbiya 21:93
Ama insanlar kendi aralarında birliği paramparça ettiler. Allah Teâlâ bu cümlede öncekilerin dinlerinde ihtilafa düşüp dağıldıklarım haber vermektedir. Oysa hepsi tefrikaya düşenler de düşmeyenler de bize dönecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O'na döndürüleceksiniz””, “dönüş de yalnız O'nadır”,
Enbiya 21:94
Bu durumda her kim mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı işler yaparsa çabası asla inkâr edilmez. Bu beyan Allah Teâlânm yararlı işleri, iman olursa ancak kabul edeceğine dair bir delildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Mümin olarak yararlı işler yaparsa çabası asla inkâr edilmez”, Burada amellerin kabul edilmesi için imanı şart koşmaktadır. “Çabası inkâr edilmez” demek, çabasının karşılığı bol bol verilir, kabul edilir, inkâr edilmez ve yok sayılmaz demektir. Böyle bir çabanın inkâr edilmeyeceğini belirten bir diğer beyan da şöyledir: “Ne hayır yaparlarsa bilsinler ki karşılıksız bırakılmayacaklardır”7. Bu beyanda “Yükferühu” kelimesi “tükferâhu” şeklinde de okunmuştur". “Küfrân” kökünün asıl mânası “örtmek” tir. “Şükür” ise “açığa çıkarmak” anlamına gelir. Yüce Allah bu âyette onların yaptıkları yararlı işlerin üstünü örtmeyeceğini, aksine ortaya çıkaracağını ve açık edeceğini haber veriyor.
Biz onu yazmaktayız. Yani Allah Teâlâ bu yararlı işleri ve hayırları onlar için yazmaktadır. Tıpkı şu beyanda dile getirildiği gibi: “Bize bu dünyada da âhirette de iyilik yaz”!, eliz e perişan
Enbiya 21:95
Helâk ettiğimiz bir belde için artık dönüş imkânsızdır; onlar geri dönemeyeceklerdir. Âyetin başındaki “harâmun” kelimesi “hirmun” şeklinde de okunmuştur”, Dil ve lisan âlimlerine göre “harâmun” ve “hirmun” aynı anlamdadır, aralarında bir fark yoktur. (İbn Kuteybe] bu kelime ile ilgili şu açıklamayı yapar: “Hıllün” ve “halâl” kelimelerinde olduğu gibi “hirmun aleyke kezâ” (135 Sie / ve “harâmun aleyke kezâ” (ce 45 denilebilir. Her ikisi de şöyle yapmak sana haramdır, imkânsızdır anlamına gelir. Müfessirler bu iki kelime arasında fark görürler ve âyete “hirmun” kelimesi üzerinden âyette şöyle mâna verirler: Helâk ettiğimiz bir beldenin dönmeyeceği kesindir. Ya da şu anlamı verirler: Allah Teâlâ bir beldenin dönmeyeceğini, yani tövbe etmeyeceğini bildikten sonra onların helâk edilecekleri kesindir. Çünkü Cenâb-ı Hak onları ancak tövbe etmeyeceklerini bildiği için helâk edecektir. Âyete şöyle de mâna verilebilir: Allah'ın helâk etmeyi dilediği bir beldenin dönmeyeceği kesindir. Bu âyetin zâhirinin ifade ettiği mâna şu hususu vurgulamaktır: Allah Teâlâ'nın şu beyanına bakmaz mısın: “Nihayet Yecüc ve Mecüc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman”. Çünkü bu ifadenin zâhirinden anlaşılan, Yecüc ve Mecüc (sedleri) açılıncaya ve “Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşıncaya”” kadar geri dönemeyeceklerdir. Ancak bunlar gerçekleşince döneceklerdir. Çünkü ileride “bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış!” denilmektedir. Ya da onların dönüşlerinin imkânsız olduğundan söz edilmesi, bir grubun bunun aksini söylemelerinden dolayı da olabilir. Çünkü bir grup şöyle demiştir: İnsanlar bitkiler gibidir. Bitkiler topraktan biter sonra kurur sonra yine biter. İnsanlar da aynen böyledir. Ölecekler. Sonra tekrar geri dönecekler. Bazı Râfiziler de şunu söylemiştir: Ali ve filan kişi geri dönecektir (recat). Allah Teâlâ da onların görüşlerini reddetmek ve söylediklerini yalanlamak için geri dönmeyeceklerini haber veriyor. Çünkü onlar inkâr etseler de benzerini getirmekten aciz kaldıkları için artık Kurân onları bağlayan bir delil haline gelmiştir. Bütün bunların en doğrusunu Allah bilir.
Enbiya 21:96
[Ye'cüc ve Me'cüc Sedleri]
Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc (sedleri) açıldığı (zaman.) En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Allah Teâlâ bu seddin açılmasını kendilerine nispet etmektedir ki onlar da bir cemaattir. Aksi takdirde Arapçada, “fütihat” fiilinin müennes kılınmasını gerektirecek bir gerekçe ben bilmiyorum. En doğrusunu Allah bilir.
(JVe onlar her tepeden akın ettiği zaman. Âyette geçen “hadeb” kelimesinin çevreye hâkim konumda olan nesne olduğunu söyleyenler olmuştur. Bazıları bu kelimenin yeryüzünün tümsek olan yerleri olduğunu ifade etmiştir. “Hadeb” kelimesinin tepe mânasında olduğunu söyleyenler de vardır. “Min külli hadebin” cümlesine, her yönden ve her mekândan akın ediyorlar, ne, yani “çıkarlar” anlamı vermişlerdir. Allah Teâlâ onların her yönden ve her cihetten hızla akın edeceklerini haber vermektedir. Sanki söz konusu Yecüc ve Mecüc seddi önlerinde kapanınca, bu dünyada hayatta kalabilmeyi sürdürebilecekleri ve yiyeceklerini temin edecekleri yerlerle aralarında engel konulduğu zaman hayatlarını sürdürebilecekleri gıdaları elde etmek amacı ile o mekânlara dağılırlar. O seddin açıldığı haberini aldıkları zaman dağıldıkları her yönden ve cihetten akın ederler, hızla gelirler. Çünkü onlar seddin önlerinde kapandığı andan itibaren onu açma çabası içindedirler. Söz konusu sed açılınca hızla dışarı çıkarlar. “O gün biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır”5 meâlindeki beyanda sözü edilen olay işte budur.
İbn Kuteybe “harâmun alâ karyetin” âyetine, onların geri dönmeleri haramdır, mânası vermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Harâmun” kelimesinin “vâcibun”, yani gerekli oldu mânasına geldiği söylenmiştir. İbn Kuteybe devamla “hıllün ve halâlun” kelimelerinde olduğu gibi “hirmun ve harâmun” kelimelerinin aynı mânaya geldiğini ifade etmiştir. “Ve hüm min külli hadebin yensilüne” (5,5 -i Fi eas) âyetine “Onlar her yerden ve tepeden (neşez)”“ akın ettikleri zaman” şeklinde mâna vermiştir. “Yensilüne” kelimesi, “neselân” kökündendir. Bu, kurdun acele ettiği zamanki yürümesi gibi kısa adımlar atarak koşma şeklidir”. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Hadeb” yeryüzünün yukarı doğru yükselen kısmıdır. Kelimenin tekili “hadebetün” şeklindedir. “Yensilâne” filli, gelirler demektir.
Bb İda yazlik Si Hep “Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır; bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! “Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız' diye yakınmaktadırlar!”
Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır. Âyetin başındaki “ikterabe” kelimesi şaşmaz söz gerçekleşti ve gerekli oldu demektir. Çünkü Allah Teâlâ “Vakit yaklaştı” ve “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı” meâlindeki beyanlarla daha önce onun yaklaştığını (zaten) haber vermişti. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Muhakkak iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”, Burada da “el-kurb” kelimesi yakınlık mânasında değil, gerekme (vücüb) anlamındadır. Birinci âyet de buna göre anlaşılır. Yani yaklaşma, gerekli oldu ve gerçekleşti demek olabilir. Söz konusu kelimenin “yakınlık” mânasında olması da mümkündür. Bu durumda onun gerekli oluşu ve gerçekleşmesi, bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! meâlindeki cümle ile belirtilen olay gerçekleşince söz konusu olur. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “O sadece onların işini bir güne erteliyor ki o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış”?! “çağrıcıya doğru koşarlar”.
Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz derler. Sanki kendi aralarında biz bu konuda gaflet içindeymişiz diye müzakere etmektedirler. Fakat gaflet içinde oldukları düşüncelerini düzeltmekte ve daha da ötesi büsbütün zulme batmışız diye yakınmaktadırlar! Haksızlık ettiklerini ve sapkınlık içinde olduklarını itiraf etmektedirler.
Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka Kaz tanrılar cehennem yakıtısınız. Arap dilinde kaide olarak denilir ki: “men” insanlar için, “mâ” harfi de insanların dışında bütün diğer varlıklar için kullanıbr. Sözü edilen bu kaideye göre o [kâfirlerin], “taptıklarınız” fiilinden Hz. İsâ, Üzeyir ve melekleri anlamaları mümkün değildir. Onlar diyorlar ki Allah Teâlâ bir yana bırakılıp sözü edilen Hz. İsâ, Üzeyir ve meleklere tapıldı. O halde onlar sizin iddianıza göre cehennem yakıtları olacaklardır”. [§]Müfessirler bu kanaati benimsemişler ve şöyle demişlerdir: Bundan sonra “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar”? meâlindeki beyan inmiştir. Sonra şöyle devam etmişlerdir: Allah Teâlâ kendisinden başka tapılanlarm arasından daha önce kendisinden “güzel sonucun vâdini alanlar”ı istisna etmektedir. Bunlar da Üzeyir, İsâ ve şu meleklerdir. Fakat biz dedik ki âyetin o ifadesinden bu belirtilen mâna anlaşılmaz. Fakat “Yakıtı insanlar ve” taptıkları “taşlar olan ateşten sakınm”?5 örneğinde olduğu gibi taptıkları putlar ve taşlar anlaşılır. Ya da Allah'tan başka taptıklarından maksat, kendilerine Allah'tan başkasına tapmayı emreden ve buna çağıran şeytanlar da olabilir. Bu durumda Allah'tan başkasına ibadet, gerçek mânada şeytana yapılmış olur. Çünkü bunu emreden ve çağrıda bulunan söz konusu Üzeyir, İsâ ve melekler değil şeytandır. Çünkü bunlar, yani İsâ, Üzeyir ve melekler kendilerini Allah'tan başkasına tapmaya davet etmemişlerdir. Bu açıklamaya göre yüce Allah âdeta şöyle demiş olmaktadır: Sizler ve Allah'tan başka taptığınız şeytanlar cehennem yakıtısınız. Bu mâna başka âyetlerde meâlen şöyle ifade edilmiştir: “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; (hepsini cehennemin yoluna sürün!”, “(Cennet sohbetinde) birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar. İçlerinden biri şöyle der: Benim bir arkadaşım vardı”. Âyetin ibaresi, bize burada “arkadaş” kelimesinden maksadın şeytan olduğunu göstermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”.
“Hasabu cehennem” (455 Las) kelimelerinin “hatabu cehennem” şeklinde de kırâati vardır”, İbn Abbâs şöyle demiştir: “Hasab” kelimesi Habeşçede “hatab” yani odun anlamındadır?” Bazıları bu kelimenin Habeş lisanında odun anlamına geldiğini söylemişlerdir. Aynı kelimenin “dâd” harfi ile “hadabu cehennem” şeklinde de okunuşu vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hasbu” kelimesi atmak anlamına gelir”. Bu durumda mâna cehennem onları atacaktır, fırlatacaktır şeklinde olur. “Hatab” kelimesinin ne anlama geldiği mâlumdur o da odun mânasıdır. “Hadab” kızıştırmak, harekete geçirmek demektir”. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Cehennem ateşi üzerlerine kızıştırılır?. )Kisâi şu açıklamayı yapar: “Hasabeti'n-nâru” cümlesi ateşe odun atıldı demektir. Hz. Âişe'nin âyeti “dâd” harfiyle “hadabu cehennem” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hepiniz oraya gideceksiniz, yani hepiniz orada yerinizi alacaksınız.
OYA ça 53 TIT onj Yj ols y
---
Dipnotlar:
“en-Nişzü” ve “en-neşezü” düz arazide yüksek kısım demektir. Neşez, yeryüzünün vadiden yukarı doğru yükselen kısmı anlamına da gelir. Toprağı da sert değil yumuşak olur. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurün, s. 288. “Öyleyse sen de onlardan yüz çevir. Çağrıcının görülmedik bilinmedik bir şeye çağırdığı günde; gözlerini korku bürümüş halde kabirlerinden çıkıp etrafa yayılmış çekirgeler gibi o çağrıcıya doğru koşarlar. İnkârcılar, “Bu, gerçekten zor bir gün! derler”. bk. Hâkim, el- Müstedrek, H, 415. Ayrıca bk. TevilâtüT-Kurândan “Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. ‘Bizim tanrılarımız mı iyi yoksa o mu?” diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar” beyanının tefsiri. “Allahın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkada” Nitekim Übey ve Ali'den böyle nakledilmiştir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 147,
Enbiya 21:97
[Ye'cüc ve Me'cüc Sedleri]
Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc (sedleri) açıldığı (zaman.) En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Allah Teâlâ bu seddin açılmasını kendilerine nispet etmektedir ki onlar da bir cemaattir. Aksi takdirde Arapçada, “fütihat” fiilinin müennes kılınmasını gerektirecek bir gerekçe ben bilmiyorum. En doğrusunu Allah bilir.
(JVe onlar her tepeden akın ettiği zaman. Âyette geçen “hadeb” kelimesinin çevreye hâkim konumda olan nesne olduğunu söyleyenler olmuştur. Bazıları bu kelimenin yeryüzünün tümsek olan yerleri olduğunu ifade etmiştir. “Hadeb” kelimesinin tepe mânasında olduğunu söyleyenler de vardır. “Min külli hadebin” cümlesine, her yönden ve her mekândan akın ediyorlar, ne, yani “çıkarlar” anlamı vermişlerdir. Allah Teâlâ onların her yönden ve her cihetten hızla akın edeceklerini haber vermektedir. Sanki söz konusu Yecüc ve Mecüc seddi önlerinde kapanınca, bu dünyada hayatta kalabilmeyi sürdürebilecekleri ve yiyeceklerini temin edecekleri yerlerle aralarında engel konulduğu zaman hayatlarını sürdürebilecekleri gıdaları elde etmek amacı ile o mekânlara dağılırlar. O seddin açıldığı haberini aldıkları zaman dağıldıkları her yönden ve cihetten akın ederler, hızla gelirler. Çünkü onlar seddin önlerinde kapandığı andan itibaren onu açma çabası içindedirler. Söz konusu sed açılınca hızla dışarı çıkarlar. “O gün biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır”5 meâlindeki beyanda sözü edilen olay işte budur.
İbn Kuteybe “harâmun alâ karyetin” âyetine, onların geri dönmeleri haramdır, mânası vermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Harâmun” kelimesinin “vâcibun”, yani gerekli oldu mânasına geldiği söylenmiştir. İbn Kuteybe devamla “hıllün ve halâlun” kelimelerinde olduğu gibi “hirmun ve harâmun” kelimelerinin aynı mânaya geldiğini ifade etmiştir. “Ve hüm min külli hadebin yensilüne” (5,5 -i Fi eas) âyetine “Onlar her yerden ve tepeden (neşez)”“ akın ettikleri zaman” şeklinde mâna vermiştir. “Yensilüne” kelimesi, “neselân” kökündendir. Bu, kurdun acele ettiği zamanki yürümesi gibi kısa adımlar atarak koşma şeklidir”. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Hadeb” yeryüzünün yukarı doğru yükselen kısmıdır. Kelimenin tekili “hadebetün” şeklindedir. “Yensilâne” filli, gelirler demektir.
Bb İda yazlik Si Hep “Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır; bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! “Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız' diye yakınmaktadırlar!”
Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır. Âyetin başındaki “ikterabe” kelimesi şaşmaz söz gerçekleşti ve gerekli oldu demektir. Çünkü Allah Teâlâ “Vakit yaklaştı” ve “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı” meâlindeki beyanlarla daha önce onun yaklaştığını (zaten) haber vermişti. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Muhakkak iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”, Burada da “el-kurb” kelimesi yakınlık mânasında değil, gerekme (vücüb) anlamındadır. Birinci âyet de buna göre anlaşılır. Yani yaklaşma, gerekli oldu ve gerçekleşti demek olabilir. Söz konusu kelimenin “yakınlık” mânasında olması da mümkündür. Bu durumda onun gerekli oluşu ve gerçekleşmesi, bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! meâlindeki cümle ile belirtilen olay gerçekleşince söz konusu olur. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “O sadece onların işini bir güne erteliyor ki o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış”?! “çağrıcıya doğru koşarlar”.
Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz derler. Sanki kendi aralarında biz bu konuda gaflet içindeymişiz diye müzakere etmektedirler. Fakat gaflet içinde oldukları düşüncelerini düzeltmekte ve daha da ötesi büsbütün zulme batmışız diye yakınmaktadırlar! Haksızlık ettiklerini ve sapkınlık içinde olduklarını itiraf etmektedirler.
Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka Kaz tanrılar cehennem yakıtısınız. Arap dilinde kaide olarak denilir ki: “men” insanlar için, “mâ” harfi de insanların dışında bütün diğer varlıklar için kullanıbr. Sözü edilen bu kaideye göre o [kâfirlerin], “taptıklarınız” fiilinden Hz. İsâ, Üzeyir ve melekleri anlamaları mümkün değildir. Onlar diyorlar ki Allah Teâlâ bir yana bırakılıp sözü edilen Hz. İsâ, Üzeyir ve meleklere tapıldı. O halde onlar sizin iddianıza göre cehennem yakıtları olacaklardır”. [§]Müfessirler bu kanaati benimsemişler ve şöyle demişlerdir: Bundan sonra “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar”? meâlindeki beyan inmiştir. Sonra şöyle devam etmişlerdir: Allah Teâlâ kendisinden başka tapılanlarm arasından daha önce kendisinden “güzel sonucun vâdini alanlar”ı istisna etmektedir. Bunlar da Üzeyir, İsâ ve şu meleklerdir. Fakat biz dedik ki âyetin o ifadesinden bu belirtilen mâna anlaşılmaz. Fakat “Yakıtı insanlar ve” taptıkları “taşlar olan ateşten sakınm”?5 örneğinde olduğu gibi taptıkları putlar ve taşlar anlaşılır. Ya da Allah'tan başka taptıklarından maksat, kendilerine Allah'tan başkasına tapmayı emreden ve buna çağıran şeytanlar da olabilir. Bu durumda Allah'tan başkasına ibadet, gerçek mânada şeytana yapılmış olur. Çünkü bunu emreden ve çağrıda bulunan söz konusu Üzeyir, İsâ ve melekler değil şeytandır. Çünkü bunlar, yani İsâ, Üzeyir ve melekler kendilerini Allah'tan başkasına tapmaya davet etmemişlerdir. Bu açıklamaya göre yüce Allah âdeta şöyle demiş olmaktadır: Sizler ve Allah'tan başka taptığınız şeytanlar cehennem yakıtısınız. Bu mâna başka âyetlerde meâlen şöyle ifade edilmiştir: “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; (hepsini cehennemin yoluna sürün!”, “(Cennet sohbetinde) birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar. İçlerinden biri şöyle der: Benim bir arkadaşım vardı”. Âyetin ibaresi, bize burada “arkadaş” kelimesinden maksadın şeytan olduğunu göstermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”.
“Hasabu cehennem” (455 Las) kelimelerinin “hatabu cehennem” şeklinde de kırâati vardır”, İbn Abbâs şöyle demiştir: “Hasab” kelimesi Habeşçede “hatab” yani odun anlamındadır?” Bazıları bu kelimenin Habeş lisanında odun anlamına geldiğini söylemişlerdir. Aynı kelimenin “dâd” harfi ile “hadabu cehennem” şeklinde de okunuşu vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hasbu” kelimesi atmak anlamına gelir”. Bu durumda mâna cehennem onları atacaktır, fırlatacaktır şeklinde olur. “Hatab” kelimesinin ne anlama geldiği mâlumdur o da odun mânasıdır. “Hadab” kızıştırmak, harekete geçirmek demektir”. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Cehennem ateşi üzerlerine kızıştırılır?. )Kisâi şu açıklamayı yapar: “Hasabeti'n-nâru” cümlesi ateşe odun atıldı demektir. Hz. Âişe'nin âyeti “dâd” harfiyle “hadabu cehennem” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hepiniz oraya gideceksiniz, yani hepiniz orada yerinizi alacaksınız.
OYA ça 53 TIT onj Yj ols y
---
Dipnotlar:
“en-Nişzü” ve “en-neşezü” düz arazide yüksek kısım demektir. Neşez, yeryüzünün vadiden yukarı doğru yükselen kısmı anlamına da gelir. Toprağı da sert değil yumuşak olur. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurün, s. 288. “Öyleyse sen de onlardan yüz çevir. Çağrıcının görülmedik bilinmedik bir şeye çağırdığı günde; gözlerini korku bürümüş halde kabirlerinden çıkıp etrafa yayılmış çekirgeler gibi o çağrıcıya doğru koşarlar. İnkârcılar, “Bu, gerçekten zor bir gün! derler”. bk. Hâkim, el- Müstedrek, H, 415. Ayrıca bk. TevilâtüT-Kurândan “Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. ‘Bizim tanrılarımız mı iyi yoksa o mu?” diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar” beyanının tefsiri. “Allahın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkada” Nitekim Übey ve Ali'den böyle nakledilmiştir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 147,
Enbiya 21:98
[Ye'cüc ve Me'cüc Sedleri]
Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc (sedleri) açıldığı (zaman.) En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Allah Teâlâ bu seddin açılmasını kendilerine nispet etmektedir ki onlar da bir cemaattir. Aksi takdirde Arapçada, “fütihat” fiilinin müennes kılınmasını gerektirecek bir gerekçe ben bilmiyorum. En doğrusunu Allah bilir.
(JVe onlar her tepeden akın ettiği zaman. Âyette geçen “hadeb” kelimesinin çevreye hâkim konumda olan nesne olduğunu söyleyenler olmuştur. Bazıları bu kelimenin yeryüzünün tümsek olan yerleri olduğunu ifade etmiştir. “Hadeb” kelimesinin tepe mânasında olduğunu söyleyenler de vardır. “Min külli hadebin” cümlesine, her yönden ve her mekândan akın ediyorlar, ne, yani “çıkarlar” anlamı vermişlerdir. Allah Teâlâ onların her yönden ve her cihetten hızla akın edeceklerini haber vermektedir. Sanki söz konusu Yecüc ve Mecüc seddi önlerinde kapanınca, bu dünyada hayatta kalabilmeyi sürdürebilecekleri ve yiyeceklerini temin edecekleri yerlerle aralarında engel konulduğu zaman hayatlarını sürdürebilecekleri gıdaları elde etmek amacı ile o mekânlara dağılırlar. O seddin açıldığı haberini aldıkları zaman dağıldıkları her yönden ve cihetten akın ederler, hızla gelirler. Çünkü onlar seddin önlerinde kapandığı andan itibaren onu açma çabası içindedirler. Söz konusu sed açılınca hızla dışarı çıkarlar. “O gün biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır”5 meâlindeki beyanda sözü edilen olay işte budur.
İbn Kuteybe “harâmun alâ karyetin” âyetine, onların geri dönmeleri haramdır, mânası vermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Harâmun” kelimesinin “vâcibun”, yani gerekli oldu mânasına geldiği söylenmiştir. İbn Kuteybe devamla “hıllün ve halâlun” kelimelerinde olduğu gibi “hirmun ve harâmun” kelimelerinin aynı mânaya geldiğini ifade etmiştir. “Ve hüm min külli hadebin yensilüne” (5,5 -i Fi eas) âyetine “Onlar her yerden ve tepeden (neşez)”“ akın ettikleri zaman” şeklinde mâna vermiştir. “Yensilüne” kelimesi, “neselân” kökündendir. Bu, kurdun acele ettiği zamanki yürümesi gibi kısa adımlar atarak koşma şeklidir”. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Hadeb” yeryüzünün yukarı doğru yükselen kısmıdır. Kelimenin tekili “hadebetün” şeklindedir. “Yensilâne” filli, gelirler demektir.
Bb İda yazlik Si Hep “Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır; bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! “Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız' diye yakınmaktadırlar!”
Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır. Âyetin başındaki “ikterabe” kelimesi şaşmaz söz gerçekleşti ve gerekli oldu demektir. Çünkü Allah Teâlâ “Vakit yaklaştı” ve “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı” meâlindeki beyanlarla daha önce onun yaklaştığını (zaten) haber vermişti. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Muhakkak iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”, Burada da “el-kurb” kelimesi yakınlık mânasında değil, gerekme (vücüb) anlamındadır. Birinci âyet de buna göre anlaşılır. Yani yaklaşma, gerekli oldu ve gerçekleşti demek olabilir. Söz konusu kelimenin “yakınlık” mânasında olması da mümkündür. Bu durumda onun gerekli oluşu ve gerçekleşmesi, bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! meâlindeki cümle ile belirtilen olay gerçekleşince söz konusu olur. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “O sadece onların işini bir güne erteliyor ki o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış”?! “çağrıcıya doğru koşarlar”.
Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz derler. Sanki kendi aralarında biz bu konuda gaflet içindeymişiz diye müzakere etmektedirler. Fakat gaflet içinde oldukları düşüncelerini düzeltmekte ve daha da ötesi büsbütün zulme batmışız diye yakınmaktadırlar! Haksızlık ettiklerini ve sapkınlık içinde olduklarını itiraf etmektedirler.
Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka Kaz tanrılar cehennem yakıtısınız. Arap dilinde kaide olarak denilir ki: “men” insanlar için, “mâ” harfi de insanların dışında bütün diğer varlıklar için kullanıbr. Sözü edilen bu kaideye göre o [kâfirlerin], “taptıklarınız” fiilinden Hz. İsâ, Üzeyir ve melekleri anlamaları mümkün değildir. Onlar diyorlar ki Allah Teâlâ bir yana bırakılıp sözü edilen Hz. İsâ, Üzeyir ve meleklere tapıldı. O halde onlar sizin iddianıza göre cehennem yakıtları olacaklardır”. [§]Müfessirler bu kanaati benimsemişler ve şöyle demişlerdir: Bundan sonra “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar”? meâlindeki beyan inmiştir. Sonra şöyle devam etmişlerdir: Allah Teâlâ kendisinden başka tapılanlarm arasından daha önce kendisinden “güzel sonucun vâdini alanlar”ı istisna etmektedir. Bunlar da Üzeyir, İsâ ve şu meleklerdir. Fakat biz dedik ki âyetin o ifadesinden bu belirtilen mâna anlaşılmaz. Fakat “Yakıtı insanlar ve” taptıkları “taşlar olan ateşten sakınm”?5 örneğinde olduğu gibi taptıkları putlar ve taşlar anlaşılır. Ya da Allah'tan başka taptıklarından maksat, kendilerine Allah'tan başkasına tapmayı emreden ve buna çağıran şeytanlar da olabilir. Bu durumda Allah'tan başkasına ibadet, gerçek mânada şeytana yapılmış olur. Çünkü bunu emreden ve çağrıda bulunan söz konusu Üzeyir, İsâ ve melekler değil şeytandır. Çünkü bunlar, yani İsâ, Üzeyir ve melekler kendilerini Allah'tan başkasına tapmaya davet etmemişlerdir. Bu açıklamaya göre yüce Allah âdeta şöyle demiş olmaktadır: Sizler ve Allah'tan başka taptığınız şeytanlar cehennem yakıtısınız. Bu mâna başka âyetlerde meâlen şöyle ifade edilmiştir: “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; (hepsini cehennemin yoluna sürün!”, “(Cennet sohbetinde) birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar. İçlerinden biri şöyle der: Benim bir arkadaşım vardı”. Âyetin ibaresi, bize burada “arkadaş” kelimesinden maksadın şeytan olduğunu göstermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”.
“Hasabu cehennem” (455 Las) kelimelerinin “hatabu cehennem” şeklinde de kırâati vardır”, İbn Abbâs şöyle demiştir: “Hasab” kelimesi Habeşçede “hatab” yani odun anlamındadır?” Bazıları bu kelimenin Habeş lisanında odun anlamına geldiğini söylemişlerdir. Aynı kelimenin “dâd” harfi ile “hadabu cehennem” şeklinde de okunuşu vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hasbu” kelimesi atmak anlamına gelir”. Bu durumda mâna cehennem onları atacaktır, fırlatacaktır şeklinde olur. “Hatab” kelimesinin ne anlama geldiği mâlumdur o da odun mânasıdır. “Hadab” kızıştırmak, harekete geçirmek demektir”. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Cehennem ateşi üzerlerine kızıştırılır?. )Kisâi şu açıklamayı yapar: “Hasabeti'n-nâru” cümlesi ateşe odun atıldı demektir. Hz. Âişe'nin âyeti “dâd” harfiyle “hadabu cehennem” şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Hepiniz oraya gideceksiniz, yani hepiniz orada yerinizi alacaksınız.
OYA ça 53 TIT onj Yj ols y
---
Dipnotlar:
“en-Nişzü” ve “en-neşezü” düz arazide yüksek kısım demektir. Neşez, yeryüzünün vadiden yukarı doğru yükselen kısmı anlamına da gelir. Toprağı da sert değil yumuşak olur. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurün, s. 288. “Öyleyse sen de onlardan yüz çevir. Çağrıcının görülmedik bilinmedik bir şeye çağırdığı günde; gözlerini korku bürümüş halde kabirlerinden çıkıp etrafa yayılmış çekirgeler gibi o çağrıcıya doğru koşarlar. İnkârcılar, “Bu, gerçekten zor bir gün! derler”. bk. Hâkim, el- Müstedrek, H, 415. Ayrıca bk. TevilâtüT-Kurândan “Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. ‘Bizim tanrılarımız mı iyi yoksa o mu?” diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar” beyanının tefsiri. “Allahın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkada” Nitekim Übey ve Ali'den böyle nakledilmiştir (bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 147,
Enbiya 21:99
Onlar tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi. Yani Allah'tan başka taptıkları zanları doğrultusunda tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi.
Eğer denilirse ki, onlar taptıkları tanrıların cehenneme gideceğini kabul etmiyorlar ki aksine bunu inkâr ediyorlar. O zaman yüce Allah “Onlar tanrı olsalardı cehenneme gitmezlerdi” meâlindeki beyanıyla onlara karşı nasıl delil getiriyor?
Buna şöyle cevap verilir: Tanrılarının cehenneme gideceğini her ne kadar kabul etmeseler de Allah Teâlâ Kur'âna dayanan bir delille onların cehenneme gideceğini ispat etmektedir. Netice olarak bu delil karşısında söyleyecek bir sözleri olamaz. Çünkü Kur'ân'ın benzeri bir kitap getirmekten aciz kaldılar.
Dolayısıyla kendilerine sunulan delil onları bağlar. Bunun sonucunda onlar sanki tanrılarının cehenneme gideceğini kabul etmiş gibi olurlar. Bu durum şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz”?, Kâfirler ölümden sonra diriltileceklerini kabul etmemişlerdi. Fakat bir zamanlar ölü iken Allah Teâlâ'nın kendilerini dirilttiğini öğrendiklerine göre ölümden sonra diriltilmeyi kabul etmek ve bu delil karşısında susmak zorunda kalırlar. Tanrılarının cehenneme gideceğinden söz eden âyet de aynen böyledir. Delilin kendilerini bağlaması sebebiyle tanrılarının cehenneme gideceğini ikrar etmiş gibi olurlar. Oysa hepsi orada ebedi kalacaklardır. Bu cümlenin mânası açıktır.
Enbiya 21:100
Orada onlara sızlanıp inlemek düşer. Âyette geçen “zefir” kelimesi içinde inleme olan kısık ses demektir. “Şehik” eşek anırmasının ilk başlangıcı, “zefir” ise son kısmıdır.
(JOnlar orada başka bir şey işitmezler. Orada hayır işitmezler, hayırdan başkasını işitirler denilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: İşitmezler, çünkü cehennemde sağır, dilsiz ve kör olacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İşitmezler” çünkü “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”.
Ebü Avsece “Hasabu cehennem”? tabiri ile ilgili olarak şöyle demiştir: “el-Hasabu” ve “el-hatabu” (Lissi) kelimeleri aynı anlama gelir. Ebü Avsece Araplar'dan bu sözcüğü kullanan ne kadar da çok diye hayret ettikten sonra “hadabu cehennem” tabirini ben bilmiyorum demiştir. Başka birisi de bizim daha önce dediğimiz gibi kelimenin odunu atmak ve ateşi kızıştırmak mânasına geldiğini ifade etmiştir. “Entüm lehâ vâridüne” ” âyetinin mânası şöyledir: “Hepiniz oraya geleceksiniz” yani gireceksiniz. “Lehüm fihâ zefirun” âyetindeki “zefir” göğüsten şiddetli nefes almak demektir. Kelimenin kullanıma “zefera, yezfiru, zefiran” şeklindedir. Bazıları “zefir” üzgün ve kederli herkesin çıkardığı inleme demektir demiştir. Bu açıklama bizim yaptığımız açıklamaya yakındır. “Lâ yesme'üne hasisehâ” (52. 5 SA ye âyetindeki “hasisehâ” kelimesi “sesi” anlamına gelir. Kelime “el-hassu” kökündendir ve mânası [gizli] ses demektir”, İbn Kuteybe “hasabu cehennem”! tabiri hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Hasabu” kelimesinden maksat, cehenneme atılan şey demektir. Kelimenin aslı “el-hasbâ” 1)'dır. “el-Hasbâ” ufak taşlar demektir. Birisine E taşı attığın zaman “hasabtu fülânen” dersin. Atılan şeye “hasan” denilir. Bunun benzeri “nefadtü'ş-şecera nafdan” (Lai sil 444) alm (Ağacın meyvesinden] yere düşene “nefad” denir. Şeytan taşlamada kullanılan çakıl taşlarına “hasab” denilir.
idu yi İİ LİE ei Ea geli
Enbiya 21:101
Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince. Tevil âlimlerinin geneli bu âyetin iniş sebebini şöyle açıklamıştır: ( “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız”2 meâlindeki beyan nazil olunca kâfirler “Allah bir yana bırakılıp İsâ, Üzeyir ve meleklere tapıldı. O zaman bunlar cehennem yakıtı olurlar” dediler. Bunun üzerine Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlar meâlindeki beyan nâzil oldu. Böylece yüce Allah daha önce en güzel sonucu alanları, yani İsâ (a.s.) ve diğerlerini bu hükümden istisna etmiş oldu. Zaten âyet İbn Mesüd mushafmda istisna olmak üzere yazılmıştır: “İllellezine sebakat lehüm minne'l-hüsnâ” ÇELEN a e EL şili YY, Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlar beyanı ile kastedilenler Hz. Osman, Talha ve Zübeyir'dir. Ben Osman, Talha ve Zübeyr taraftarlarındamın. Hz. Ali daha sonra şu ilâhi beyanı okumuştur: “(Cennette) onların altından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız”. Fakat biz bu âyet hakkında en uygun açıklamayı aktarmış bulunuyoruz. Âyetin Osman, Talha ve Zübeyir hakkında indiğine dair sahih bir rivayet varsa onu alırız. Aksi takdirde bize göre bu istisna Daha önce en güzel sonucun vâdini almış olan herkes içindir. Öte yandan “el-hüsnâ” kelimesi ile kastedilen “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa, bunların güzel karşılığına da inanırsa”? meâlindeki beyanda geçen ve “güzel karşılık” anlamına gelen “el-hüsnâ” kelimesinin cennet olması gibi burada da cennet olabilir. Daha önce en güzel sonucun vâdini almış olan meâlindeki beyan da böyle olabilir. “el- Hüsnâ” kelimesinin mutluluk, cennet müjdesi ve sevabı mânasına gelmesi de muhtemeldir.
İşte onlar cehennemden uzak tutulurlar. “Uzak tutulma” mekândan uzak tutulma değil de “oraya bir daha asla dönemezler” anlamına olabilir. “İşte onlar derin bir sapkınlık içindedirler” meâlindeki âyet de bunun gibidir. Âyet (tefsirini yapmakta olduğumuz âyet gibi) onların bir daha hidâyete asla dönmeyeceklerini ifade etmektedir. “Uzak tutulma”nın mekân bakımından uzak tutulma mânasında olması da ihtimal dâhilindedir. Fakat bir başka âyette meâlen şöyle denilmektedir: “O gün de müminler kâfirlere gülecekler. Koltuklarına kurulup, “Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı? diye etrafa bakacaklar”. Bir diğer âyetin meâli de şöyledir: “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”, Cennetliklere diledikleri zaman cehennemliklere bakıp onları görme gücünün verilip verilmeyeceğini bilmiyoruz. Ya da cehennemin kendilerine yakınlaştırılıp da onlara bakacakları konusunda da bir bilgiye sahip değiliz. En doğrusunu Allah bilir. Ancak “uzak tutulma” konusunda yaptığımız birinci yorum, yani onların cehenneme bir daha asla dönmeyeceklerine dair yaklaşım daha ağır basmaktadır.
© TEEPE STOE Uded Gao gaas Y
---
Dipnotlar:
es-Sâffât, 37/55. Kur'ânda cennetliklerle cehennemlikler arasında karşılıklı konuşmadan söz eden âyetler vardır (Meselâ bk. el-Arâf, 7/44; el-Hadid, 57/13-14).
Enbiya 21:102
Onlar cehennemin uğultusunu işitmezler. Âyetin metninde geçen “hasis” kelimesi “ses, uğultu” demektir. Bu da bahsedilen “uzak tutulma'dır. Cehennemden uzak tutuldukları zaman onun uğultusunu duymazlar. Canlarının istediği nimetler içinde ebedi olarak kalırlar. Bu anlam, bir başka [âyette] şu şekilde belirtilmiştir: “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır ve siz orada sonsuza kadar kalıcısınız”?, sii kay a KİZİN piş alez; i çil SN Glee
Enbiya 21:103
En büyük dehşet bile onları tasalandırmaz. Yani kıyâmet gününün dehşetleri ve korkunç durumları onları tasalandırmaz. Melekler onları, “İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür” diyerek karşılar. Yani melekler “Rabb'imiz Allah'tır? deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: “Korkmayın, kederlenmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!”1, Ya da En büyük dehşet bile onları tasalandırmaz, yani kâfirlerin başlarına gelen korku ve azap onları tasalandırmaz. Bunların durumları, dünyada bir insanı belâ ve sıkıntı içinde ya da bir işkence halinde görene benzemez. Çünkü dünya hayatında bu manzarayı gören üzülür, o kişinin başına gelenlerle ilgilenir. Netice olarak yüce Allah cennetliklerin kâfirlerin başlarına gelen azap ve sıkıntılardan tasalanmayacaklarını haber vermektedir.
gis İNİ Gi SASİ Şi RS GLENN sah y
Enbiya 21:104
O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz. Bu cümle bir başlangıç cümlesi değil de âdetâ kâfirlerin sordukları bir sorunun ardından verilmiş bir cevap gibidir. Çünkü daha önce bir şeyler geçmeden böyle bir cümleyi başlangıç cümlesi yapmak ihtimal dâhilinde olmayan bir husustur. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O cehennemlikler hakkında nitelemeler yaparak şöyle buyurmuş: “Bir de bakarsın ki inkârcıların gözleri yerinden fırlamış! “Gerçekten biz, bu konuda gaflet içindeymişiz; daha da ötesi büsbütün zulme batmışız' diye yakınmaktadırlar! Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”. Ardından da Allah Teâlâ cennetliklerden söz edip onlar hakkında nitelemeler yapmış ve şöyle buyurmuştur: “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince” beyanıyla başlayıp “İşte bu size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür”, Sanki insanlar da şöyle demişler: “Bu ne zaman olacak?” Allah Teâlâ da cevap olarak şöyle buyurmuştur: O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi dürdüğümüz gün. Böylece bu cevapla göğün kâğıt tomarları gibi dürüleceğini haber vermiştir.
[Kıyâmet ve Gökyüzünün Dürülmesi]
[ ]Öte yandan Allah Teâlâ gök için burada dürülmeden söz eder- EE ken, bir başka âyette “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek” meâlindeki beyanla değiştirmekten, “Gökyüzü yarıldığmda” ve “Gök yarıldığında”?” gibi beyanlarıyla da yarılmaktan söz etmiştir. Nitekim dağlar için de birtakım hallerden bahseder. Yüce Allah bir keresinde “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür” buyururken bir başka beyanda “Rabb'im onları un ufak edip savuracak”? demekle, bir diğer beyanda da “toz duman haline geldiği zaman”? meâlindeki haberi vermekte, bir diğerinde ise “Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa onlar bulutlar gibi geçip gitmektedir”. Dağlar hakkında bu ve benzeri nitelemeler yapılmıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi dağlar için de böyle birtakım değişik durumlar söz konusu olabilir. Dağlar yok olacak, gözden kaybolacak ve sonunda da parçalanıp toz duman haline gelecektir (hebâen münbessen)”?. Gökler ve yerler de aynen böyle olacaktır. Belirtildiği üzere değişik aşamalardan geçecek ve en sonunda “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek” meâlindeki beyanda anlatıldığı gibi başka bir şekle bürünecektir.
Bu âyetlerde sözü edilen dağların, göklerin ve yeryüzünün değişeceğine dair ifadeler, bu âlemin bütünüyle ve külliyen fâni olduğunun delilidir. Çünkü göklerin, dağların ve yeryüzünün fâni olduğu insanların zihinlerinin alamayacağı bir durumdur. Ama bunların dışındaki yaratıkların fâniliğini ise insanlar izleyip (görmektedirler.) Zihinlerinin tasavvur edemeyeceği büyüklükteki nesnelerin fâni olduğuna dair beyanlar, bu âlemin bütünüyle fâni olduğunu ve amellerin karşılığının verilmesi için bâki kalabilecek bir âlemin başka bir âleme dönüştürüleceğini akıl yürüterek bilmeleri içindir. En doğrusunu Allah bilir. 331 [ ] Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz. Bu beyan da ancak daha öncesinde geçen bir ifade üzerine söylenebilecek bir cümledir. Muhtemelen cennetlikler ve cehennemliklere dair daha önce söylenenler üzerine onlar “peki nasıl diriltilecekler?” diye sorunca Cenâb-ı Hak da “Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz” cevabını vermiş olmaktadır. Öte yandan bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bazıları nutfe (döllenmiş yumurta), alaka (rahimde asılıp beslenen embriyo), mudga (şekilsiz et) sonra kemikler, sonra et? haline getirir sonra da onlara ruh üfler demişlerdir. Bazıları, “Yaratmaya başlamadan önceki hale döndürürüz” meâlindeki beyanı ilk aynı şekilde tek bir göğe çevirecektir demişlerdir. Cenâb-ı Hak, bu cümleyi onları ilk başta yaratmaya kâdir olduğu gibi tekrar yeniden yaratmaya kâdir olduğunu haber vermek için belirtmiş de olabilir.
Sözümüz sözdür; biz bunu mutlaka yaparız. Yani onları yeniden diriltme konusundaki sözümüz sözdür. “Şüphesiz Allah sözünden dönmez”? meâlindeki âyette ifade ettiğimiz üzere biz bu sözümüzden geri adım atmayız.
Öte yandan “es-sicil” (İli) kelimesinin anlamı ve kırâati hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “es-sicil” bir adamın adıdır. Bu kişi, Hz. Peygamber'in kâtibidir diye açıklamıştır. Başka bazılarına göre “es-sicil” yazan melektir. Bazılarına göre ise “es-sicil” sayfadır”. Sonra birileri de şöyle demiştir: Kelime şeddeli olarak “es-sicillü” şeklinde okunduğunda sayfa, “es-siclü” şeklinde şeddesiz okunduğunda ise adı sicl olan ve sahifeler üzerinde görevli melek demektir. (1“Li'1-kütüb” kelimesi “li'1-kitâb” şeklinde de okunmuştur”. EEE Ebü Avsece “Ke tayyis-sicilli 171- arun (SU İkili gi) yn şöyle açıklar. “Esceltü” (Sizi) ve “secceltü” (Lis) “adam akıllı yazdım” demektir. “Seceltü” fiili de yaptım anlamına gelir. “Secele” yarattı demektir. Fiilin mazi, muzâri ve mastarı “secele, yescülü, seclen” (Sas 144; 152) şeklindedir. “el-müsâcele” (tsut) övünmek ve iftihar etmek demektir “Sâceltühü” kelimesi ona karşı iftihar ettim anlamına gelir. “Esceltü'l-kelâme fehüve müscelün” ( yes s FANI dia) sözü kayıtsız şartsız konuştum demektir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
elLİnşikâk 84/1. “Sana dağları soruyorlar. De ki: “Rabb'im onları un ufak edip savuracak” (Tâhâ, 20/105). “Yer şiddetle sarsıldığı zaman; dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman”. Furkân süresinde ise “hebâen mensürâ” deyimi yer almaktadır. “Onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız”. Fakat “hebâen mensüran” dağlarla ilgili değil, müşriklerin amelleriyle ilgilidir. başta yaratıldıkları gibi yalın ayak ve çıplak hale getiririz diye açıklamışlardır. Bazıları da Allah Teâlâ'nın önceki haline döndüreceği yedi göktür, Allah onları dürecektir ve nasıl ki altı kat gök ve yerler yaratılmadan önce tek bir gök idiyse 22 el-Vâkıa, 56/6. Tevilâfın bütün nüshalarında ise “hebâen mensüran” “savrulup giden toz toprak” ifadesi yer almaktadır. Herhalde Mâtüridi şu beyana işaret etmektedir: “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz; sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir”.
Enbiya 21:105
105. “Andolsun zikirden sonra Zebür'da da, “Yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır' diye yazmıştık.”
Andolsun zikirden sonra Zebür'da da, “Yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır” diye yazmıştık. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın indirdiği bütün kitaplara Zebür denilir. Zikirden sonra beyanındaki zikirden maksat, Allah katındaki kitap, yani levh-i mahfüzdur. Bu tevile göre âyetin mânası, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyle olur: Andolsun levh-i mahfüzda yazılı iken bunun ardından indirdiğimiz kitaplarda da yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır diye yazmıştık. Bazıları da âyeti şöyle anlamışlardır: Allah Teâlâ Tevrat'ta yazdıktan sonra Dâvüd'un Zebüru diye bilinen Zebür'da da yeryüzü, yani cennet iyi kullarıma kalacaktır diye yazmıştı. Allah Teâlâ bunu Kur'ânda da yazmış ve meâlen şöyle buyurmuştur: “İşte bunda, Allah'a kulluk eden topluluk için yeterli açıklama vardır”. Bazıları da âyeti şöyle açıklamışlardır: Allah nezdindeki zikirde yazdıktan sonra Dâvüd'un Zebür'unda da, yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır” diye yazmıştı. Âyet bu süreden sonra Kitab'ın bir kısmında, yani bazı sürelerde yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır diye yazmıştık şeklinde de açıklanabilir. Aynı âyet onlara öğüt verdikten ve hatırlattıktan sonra Kitap'ta yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır diye yazmıştık şeklinde de anlaşılabilir.
Öte yandan yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Tevil âlimlerinin geneline göre “el-ard” kelimesinden maksat cennettir. (Bu yaklaşıma göre) Allah Teâlâ cennetin ancak iyi kullarına kalacağını haber vermiş olmaktadır. Bu mâna bir başka âyette meâlen şöyle ifade edilir: [§] “İşte vâris olacaklar bunlardır; firdevs cennetine vâris olacaklar ve orada onlar ebedi kalacaklardır”? meâlindeki beyan diğerinin tefsiri olur. Bazıları ise âyeti “el-ard”, yani Beytülmakdis (Mescid-i Aksâ) toprağı iyi kullarıma kalacaktır şeklinde anlamışlardır. Mescid-i Aksâda iyi kullar mevcut olmuşlar ve bunlar kıyâmete kadar orada bulunacaklardır. Âyeti yeryüzü iyi kullarıma, yani Muhammed ümmetine kalacaktır şeklinde anlamak da mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü önümde dürüldü. Doğusu ve batısı bana gösterildi. Ümmetimin mülkü (egemenliği) benim önümde dürülen yerlere kadar varacaktır””“, İşte yeryüzünün kalmasından maksat budur. Ve efendimizin ümmeti de Allah Teâlânın salih mİ pL aai G lia, aol
---
Dipnotlar:
kullarıdır. Bu âyet “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”?“! meâlindeki beyana benzer. Burada da yüce Allah Muhammed ümmetinin en hayırlı ümmet olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsmız ve Allała inanırsınız” (Âl-i İmrân, 3/110).
Enbiya 21:106
106. “İşte bunda, Allah'a kulluk eden topluluk için yeterli açıklama vardır?
İşte bunda, Allah'a kulluk eden topluluk için yeterli açıklama vardır. Bunda (iás 5) kelimesiyle daha önce sözü edilen “Andolsun zikirden sonra Zebür'da da, “Yeryüzü iyi kullarıma kalacaktır” diye yazmıştık”® meâlindeki beyana atıf yapılıyor olabilir. (Buna göre âyetin mânası) İşte bunda kulluk eden, düşünceleri ibadet etmek olan ya da itaat eden ve Allah'ı bir kabul eden topluluk için yeterli açıklama vardır şeklinde olur. Bunda kelimesiyle daha önce geçen âyetlere işaret ediliyor da olabilir. O âyetlerin “Şaşmaz sözün gerçekleşmesi yaklaşmıştır” meâlindeki beyanla başlayıp “hepiniz oraya gideceksiniz” anlamındaki cümle ile sona eren ifadeler olması mümkündür. Bunu, “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince” cümlesiyle başlayıp sonuna kadar olan ifadelerde belirtilen “Allah'a kulluk eden topluluk için yeterli açıklama vardır” diye anlamak da mümkündür. Bunun (sadece Allaha kulluk eden topluluğa değil) İşte bu bütün insanlara yapılmış bir bildirimdir?“ beyanında olduğu gibi tüm insanlar için yeterli açıklama olması da muhtemeldir. Bu durumda “li kavmin âbidin” ifadesi, kendilerini ibadet etmekle bağlı hisseden topluluk için demek olur. Bazıları da bunda anlamına gelen “inne fi hâzâ” (lis ol) kelimesiyle Kur'ânım kastedildiğini ve âyetin mânasının, İşte bu Kur'ânda AllaYa kulluk eden topluluk için O'nun adına tebliğ ettiğim yeterli açıklama vardır”, demek olduğunu söylemişlerdir. İbn Mesüd'un mushafımda âyet-i kerime “inne fi hâze'z-zikri le belâğan li kavmin âbidin” şeklindedir.
Enbiya 21:107
Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İsâhakkında “Biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız” meâlindeki beyanı doğrultusunda bütün peygamberlerin kendisi tarafından âlemlere rahmet olarak gönderilmeleri mümkündür. Aynı şekilde yüce Allah'ın bütün kitaplarının da âlemlere rahmet olması imkân dâhilindedir. Âyette sözü edilen hüküm, özellikle Hz. Peygamber'e mahsus da olabilir. Bu hükmün kendisine mahsus olması, iki şekilde olur: Birinci ihtimal âyetin, Biz seni ancak âlemlere rahmet olman dışında (bir amaçla) göndermedik, şeklinde yorumlanması ile ortaya çıkar. Ya da, Biz seni ancak âlemlere tarafımızdan bir rahmet olarak gönderdik, şeklindeki bir mâna da aynı neticeyi verir. Âyette yer alan “el-âlemin” ( iea WI) kelimesi ile kastedilen cinler ve insanlardır. Çünkü Hz. Peygamber onlara gönderilmiştir. Öte yandan Resül-i Ekrem'in rahmet olması da birkaç açıdan düşünülebilir. Birincisi: Müslümanların başına gelecek azabın ertelenmesi bir rahmettir. İkincisi: Ümmeti ona uyduğu zaman kurtuluşa erer, dünyada ve âhirette onun sayesinde şeref ve saygınlık kazanır. Üçüncüsü: Âhirette ümmetinden büyük günah işleyenlere şefaat eder vb. başka nedenler de söz konusudur.
Enbiya 21:108
De ki: Bana ilâhınız bir tek ilâhtır diye vahyediliyor. Öyle anlaşılıyor ki âyetin başında geçen “de ki” emri davet anlamındadır. Resül-i Ekrem sanki şöyle bir ifade kullanmış olmaktadır: Rabb'im ilâhınızın bir tek ilâh olduğunu size haber vermemi emretti. İbadeti sırf O'na yapınız ve bu konuda bir başkasını kendisine ortak kılmayınız. Ya da şöyle demektedir: Bana sizi bir tek ilâh olan ilâhınıza davet etmem emredildi. Bunun aksi olamaz. Çünkü Resülullah (a.s.) Allah Teâlâ'nın bir tek ilâh olduğunu biliyordu. Dolayısıyla âyetin başındaki emir, davet ve yüce Allah'ın bir tek ilâh olduğunu haber verme anlamında olur. Ya da bu emir onlara şunu haber vermesi için verilmiştir: Sizi davet ettigim ve size emrettiğim şeyler, benim kendi nefsimden kaynaklanan bir şey değildir. Ben ancak bana yapılan vahye binaen sizi davet ediyor ve emrediyorum.
Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum”. En doğrusunu Allah bilir.
Siz hâlâ teslim olmayacak mısınız? Bu ifade lafzi anlamı itibariyle soru formunda olsa da emir ve vacip kılma mânasındadır. Resül-i Ekrem sanki şöyle demektedir: Bana ilâhınız bir tek ilâhtır diye vahyedildi. O'na teslim olunuz ve ibadeti sırf O'na özgü kılınız. Bu konuda başkasını kendisine ortak koşmayınız.
(SJİslâm, her fiili ve her ameli sırf Allah Teâlâ'ya tahsis etmektir. Söz konusu tahsis de iki açıdan olur: Birincisi inanç açısındandır. İnanç yönünden İslâm, fiilin yapılması ve hayata geçirilmesi açısından değil her şeyin geneli itibariyle Allaha ait olduğuna, yani her şeyi O'nun yarattığına inanmaktır. İkincisi: Sözü edilen tahsis, her şeyi bütünüyle inanç, fiil ve söz açısından yaratmanın gerçekleştirilmesini Allah Teâlâ'ya tahsis etmektir. Kul sadece Allah'tan korkar, sadece O'ndan umar, O'ndan başkasından korkmaz, O'ndan başkasından ummaz. İslâm'ın gerçek mahiyeti budur.
Enbiya 21:109
Eğer yüz çevirirlerse. Bu ifade bize bir öncekinin emir ve davet tarzında geldiğini göstermektedir. Çünkü Resül-i Ekrem, Eğer size davet ettiğim şeyden yüz çevirirlerse de ki: Ben gerçeği hepinize aynı şekilde, yani adalet ve hak üzere açıkladım demiştir. Âyetteki “sevâin” kelimesi “De ki: Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin” meâlindeki beyanda da aynı anlama gelir. Buna göre Hz. Peygamber “Ey Ehi-i Kitap! Sizinle bizim aramızda adil ve hak olan bir söze gelin” demiş olmaktadır. Netice olarak tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki “alâ sevâin” kelimesi adalet ve hak üzere mânasında olur. Ben gerçeği hepinize aynı şekilde açıkladım cümlesi, Ben gerçeği size bildirdim. Sonunda ben ve sizler bilgi bakımından aynı olduk, mânasında da olabilir. Yani (birbirimize) düşmanlıkta, (birbirimize) muhalif olmakta ve her hususta aynı olduk. Âyet bu durumda “antlaşmayı derhal sona erdirdiğini onlara açıkça bildir”” meâlindeki beyana benzer. Yani (onlarla yaptığın) antlaşmayı onlara at ki sen ve onlar antlaşmayı atma konusunda eşit şekilde bilgi sahibi olun. En doğrusunu Allah bilir.
Artık size vâdolunan şey yakın mı uzak mı bilmiyorum. Yani size vâdolunan şey yakın mı uzak mı ben bilmiyorum. Öte andan size vâdolunan şeyle onlara vâdolunan kıyâmet kastediliyor olabilir. Onlar “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar”? meâlindeki beyanda olduğu üzere kıyâmetin çabucak gelmesini istiyorlardı. İşte bu aceleye binaen Resül-i Ekrem de size vâdolunan şey yakın mı uzak mı bilmiyorum diyor. Size vâdolunan şey tabiriyle Hz. Peygamber'in dünyada iken başlarına geleceğini vâdettiği azap da olabilir. Onlar “Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere bu azabın çabucak gelmesini istiyorlardı. Resül-i Ekrem de onlara “Size vâdolunan azabın yakın mı uzak mı olduğunu ben bilmiyorum” demiş oluyor. En doğrusunu Allah bilir. [336] (SJİbn Kuteybe “âzentüküm ale's-sevâ” tabirini size bildirdim, artık ben de sizler de eşit hale geldik diye açıklamış ve şöyle demiştir: “Âzentüküm”, “ahbartüküm” ve “a'lemtüküm” fiilleriyle asıl söylemek istediği anlam işte budur. Yani biz bilgi bakımından eşit hale geldik demektir”. Biz de bunu söylemiştik. Ebü Avsece “âzentüküm ale's-sevâ” âyetini şöyle yorumlamıştır: “Ben gerçeği eşit şekilde, yani hepinize açıkladım”
Enbiya 21:110
Şüphesiz Allah sözün açıkça söylenenini de bilir, gizli tuttuklarınızı da bilir. Bu ifade Hz. Peygambere tuzak kurma ve hakkında kendisine lâyık olmayan şeyleri söylemeye dair onları caydırma, tehdit ve uyarı tarzında söylenmiş bir beyandır. Burada Cenâb-ı Hak, onların açığa vurduklarını da gizlePeygamber'in peygamber olduğunu kanıtlamaya ilişkin delil ihtiva etmektedir. Çünkü Resül-i Ekrem, kendisi için aralarında gizlice planladıkları hileyi onlara haber vermektedir.
DRS els ia alal eal ól
Enbiya 21:111
Bilmiyorum, belki de (azabın ertelenmesi) sizi denemek ve bir zamana kadar sizi dünyadan nasiplendirmek içindir. Âyet-i kerimede Hz. Peygamber Bilmiyorum belki de azabın ertelenmesi sizi denemek (fitne) içindir diyor, ama onlar için neyin “fitne” olduğunu belirtmiyor. Fakat bazı müfessirler âyeti şöyle açıklamışlardır: Size sözünü ettiğim azabın ve kıyâmetin hayatta kalmanız ve bir zamana kadar dünyadan nasiplenmeniz için midir? Bunu bilmiyorum. (Bu durumda) size yakın olduğunu söylediğim azap ve kıyâmet sizin için bir fitne haline gelir; Muhammed'in bizi korkuttuğu azap ve kıyâmet gerçek olsaydı çoktan başımıza gelmiş olurdu, derdiniz. Ve benim bu sözüm sizin için bir fitne haline gelirdi. Yapılan bu açıklama ihtimal dâhilindedir. Bir başka açıklama şekli daha muhtemeldir, o da şudur: Hz. Peygamber “Artık size vâdolunan şey yakın mı uzak mı bilmiyorum””? meâlindeki beyanla, başlarına azap gelmesi konusunda onları korkutmuş, fakat bunun ne zaman gerçekleşeceğini bildirmemişti. Şimdi ise şöyle demektedir: Bilmiyorum sizi gelecek azapla korkutmam ve vaktini de beyan etmemem belki de sizin için bir fitnedir. Çünkü dünyadan nasiplenmeleri için azabın ertelenmesi ve azaptan güven içinde olmaları kendilerine Hz. Peygamber'in korkuttuğu azabı yalan saymaya iter ve gelmesinden güvende oldukları azap kendileri için dünyadan bir nasiplenme olur. ) Çünkü azabm geleceği vakit açıklanmış olsaydı daima korku içinde olurlardı ve bu da [yaşantılarını] zehir eder ve dünyadan nasiplenmelerine engel olurdu. Azabın vakti açıklanmaz ve ertelenirse güven içinde olurlar ve dünyadan yararlanırlar. Hz. Peygamber de onlara diyor ki: Sizi korkutmam sizin için fitne midir bilmiyorum. Ya da “leallehü fitnetün leküm” Çi diki aa) cümlesini, şunu demek istiyor diye tefsir etmemek gerekir. Onlar bu cümleyle Resül-i Ekrem'in neyi kastettiğini biliyorlardı. Dolayısıyla Hz. Peygamber den herhangi bir açıklama gelmedikçe bizim “Resülullah (a.s.) bu cümleyle şunu kastetmiştir” diye tefsirde bulunmamız gerekmez.
Enbiya 21:112
De ki: Rabbim! Adaletinle hükmünü ver?. Mütezile mezhebinin çogunluğu birçok görüşlerinde bu âyetin zâhirini delil olarak almışlardır. Onlar der ki: Dua eden bir kimse istediği şeyin kendisine verildiğini bile bile dua edebilir. Meselâ bağışlanmış olduğu halde “Ya Rabbi! Beni bağışla!” kendisine verilmiş olduğu halde “Ya Rabbi! Bana şunu ver?” bağışlanmayacağını bile bile “Ya Rabbi! Beni bağışla!” diye dua edebilir. Buna benzer başka görüşleri de söz konusudur. Mütezile Rabbim! Adaletinle hükmünü ver cümlesinin zâhirini delil olarak almaktadır. Çünkü yüce Allah Resül-i Ekreme hakka göre hüküm vermesi duasında bulunmasını emretmektedir. Halbuki Resülullah (a.s.) Rabb'inin haktan başka bir şekilde hüküm vermediğini bilmektedir.
Biz de şöyle diyoruz: Mütezile'nin dediği şekilde bir duayı yapmak mutlak olarak caiz değildir. Ancak kişi o duayı yaparken Allah (duamı yerine getirmeye mecbur değildir) dilerse yapabilir, bu da Allah'tan tecelli eden bir adalet ve hak olur, diye başka bir mânaya inanıyorsa böyle bir dua mümkündür. Meselâ De ki: Rabbim! Hak ile hükmet! meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Rabbim! Bana yardım ve düşmanlarıma karşı zaferle hükmünü ver. Allah Teâlâ dua edene yardım etmeyebilir. Ve bu, ondan tecelli eden bir adalet ve hak olur. Ya da Hak ile hükmet cümlesinden maksat, peygamberleri yalanlayanlara karşı hükmün olan azap ile hükmet, şeklinde de olabilir. Ama Rabbim hak ile hükmet cümlesi konusunda Mütezile'nin inandığına inanan kimse “Rabbim! Zâlim olma!” ve “Rabbim! Âdil ol!” diye dua etmiş olur. Rabb'ini böyle tanıyan kişi O'nu gerçek mahiyetiyle tanımamış demektir.
İSİEbü Ubeyde “Rabbihkum bil-hakki” âyetini, Rabbim hükmünle hükmet! O da haktır diye tefsir etmiştir ki bu mâna ihtimal dâhilindedir ve doğrudur. Biz bu meseleyi ve benzerlerini daha önce anlatRabb'imiz Rahmân'dır. Asılsız iddialarınıza karşı yardımına sığınılacak da yalnız O'dur. Cenâb-ı Hak, Resül-i Ekreme davet ettiği ve vâdde bulunduğu hususlarda kendisini yalan konuşmakla suçlamalarma karşı kendisinden yardım dilemesini emretmektedir.
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla...
---
Dipnotlar:
Kırâat imamlarından Hafs âyetin başındaki kelimeyi “kâle” kalan kırâat imamları da “kul” ( şeklinde okumuşlardır (Paluvi, Zübdetü'Lirfân, s. 95). Bütün nüshalar ikinci kırâati esas almışlar ve müellifin tevili de bu kırâat doğrultusunda yapılmıştır.