Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Hacc 22:1 – Mü'minûn 23:118

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Hacc 22:1
  2. Hacc 22:2
  3. Hacc 22:3
  4. Hacc 22:4
  5. Hacc 22:5
  6. Hacc 22:6
  7. Hacc 22:7
  8. Hacc 22:8
  9. Hacc 22:9
  10. Hacc 22:10
  11. Hacc 22:11
  12. Hacc 22:12
  13. Hacc 22:13
  14. Hacc 22:14
  15. Hacc 22:15
  16. Hacc 22:16
  17. Hacc 22:17
  18. Hacc 22:18
  19. Hacc 22:19
  20. Hacc 22:20
  21. Hacc 22:21
  22. Hacc 22:22
  23. Hacc 22:23
  24. Hacc 22:24
  25. Hacc 22:25
  26. Hacc 22:26
  27. Hacc 22:27
  28. Hacc 22:28
  29. Hacc 22:29
  30. Hacc 22:30
  31. Hacc 22:31
  32. Hacc 22:32
  33. Hacc 22:33
  34. Hacc 22:34
  35. Hacc 22:35
  36. Hacc 22:36
  37. Hacc 22:37
  38. Hacc 22:38
  39. Hacc 22:39
  40. Hacc 22:40
  41. Hacc 22:41
  42. Hacc 22:42
  43. Hacc 22:43
  44. Hacc 22:44
  45. Hacc 22:45
  46. Hacc 22:46
  47. Hacc 22:47
  48. Hacc 22:48
  49. Hacc 22:49
  50. Hacc 22:50
  51. Hacc 22:51
  52. Hacc 22:52
  53. Hacc 22:53
  54. Hacc 22:54
  55. Hacc 22:55
  56. Hacc 22:56
  57. Hacc 22:57
  58. Hacc 22:58
  59. Hacc 22:59
  60. Hacc 22:60
  61. Hacc 22:61
  62. Hacc 22:62
  63. Hacc 22:63
  64. Hacc 22:64
  65. Hacc 22:65
  66. Hacc 22:66
  67. Hacc 22:67
  68. Hacc 22:68
  69. Hacc 22:69
  70. Hacc 22:70
  71. Hacc 22:71
  72. Hacc 22:72
  73. Hacc 22:73
  74. Hacc 22:74
  75. Hacc 22:75
  76. Hacc 22:76
  77. Hacc 22:77
  78. Hacc 22:78
  79. Mü'minûn 23:1
  80. Mü'minûn 23:2
  81. Mü'minûn 23:3
  82. Mü'minûn 23:4
  83. Mü'minûn 23:5
  84. Mü'minûn 23:6
  85. Mü'minûn 23:7
  86. Mü'minûn 23:8
  87. Mü'minûn 23:9
  88. Mü'minûn 23:10
  89. Mü'minûn 23:11
  90. Mü'minûn 23:12
  91. Mü'minûn 23:13
  92. Mü'minûn 23:14
  93. Mü'minûn 23:15
  94. Mü'minûn 23:16
  95. Mü'minûn 23:17
  96. Mü'minûn 23:18
  97. Mü'minûn 23:19
  98. Mü'minûn 23:20
  99. Mü'minûn 23:21
  100. Mü'minûn 23:22
  101. Mü'minûn 23:23
  102. Mü'minûn 23:24
  103. Mü'minûn 23:25
  104. Mü'minûn 23:26
  105. Mü'minûn 23:27
  106. Mü'minûn 23:28
  107. Mü'minûn 23:29
  108. Mü'minûn 23:30
  109. Mü'minûn 23:31
  110. Mü'minûn 23:32
  111. Mü'minûn 23:33
  112. Mü'minûn 23:34
  113. Mü'minûn 23:35
  114. Mü'minûn 23:36
  115. Mü'minûn 23:37
  116. Mü'minûn 23:38
  117. Mü'minûn 23:39
  118. Mü'minûn 23:40
  119. Mü'minûn 23:41
  120. Mü'minûn 23:42
  121. Mü'minûn 23:43
  122. Mü'minûn 23:44
  123. Mü'minûn 23:45
  124. Mü'minûn 23:46
  125. Mü'minûn 23:47
  126. Mü'minûn 23:48
  127. Mü'minûn 23:49
  128. Mü'minûn 23:50
  129. Mü'minûn 23:51
  130. Mü'minûn 23:52
  131. Mü'minûn 23:53
  132. Mü'minûn 23:54
  133. Mü'minûn 23:55
  134. Mü'minûn 23:56
  135. Mü'minûn 23:57
  136. Mü'minûn 23:58
  137. Mü'minûn 23:59
  138. Mü'minûn 23:60
  139. Mü'minûn 23:61
  140. Mü'minûn 23:62
  141. Mü'minûn 23:63
  142. Mü'minûn 23:64
  143. Mü'minûn 23:65
  144. Mü'minûn 23:66
  145. Mü'minûn 23:67
  146. Mü'minûn 23:68
  147. Mü'minûn 23:69
  148. Mü'minûn 23:70
  149. Mü'minûn 23:71
  150. Mü'minûn 23:72
  151. Mü'minûn 23:73
  152. Mü'minûn 23:74
  153. Mü'minûn 23:75
  154. Mü'minûn 23:76
  155. Mü'minûn 23:77
  156. Mü'minûn 23:78
  157. Mü'minûn 23:79
  158. Mü'minûn 23:80
  159. Mü'minûn 23:81
  160. Mü'minûn 23:82
  161. Mü'minûn 23:83
  162. Mü'minûn 23:84
  163. Mü'minûn 23:85
  164. Mü'minûn 23:86
  165. Mü'minûn 23:87
  166. Mü'minûn 23:88
  167. Mü'minûn 23:89
  168. Mü'minûn 23:90
  169. Mü'minûn 23:91
  170. Mü'minûn 23:92
  171. Mü'minûn 23:93
  172. Mü'minûn 23:94
  173. Mü'minûn 23:95
  174. Mü'minûn 23:96
  175. Mü'minûn 23:97
  176. Mü'minûn 23:98
  177. Mü'minûn 23:99
  178. Mü'minûn 23:100
  179. Mü'minûn 23:101
  180. Mü'minûn 23:102
  181. Mü'minûn 23:103
  182. Mü'minûn 23:104
  183. Mü'minûn 23:105
  184. Mü'minûn 23:106
  185. Mü'minûn 23:107
  186. Mü'minûn 23:108
  187. Mü'minûn 23:109
  188. Mü'minûn 23:110
  189. Mü'minûn 23:111
  190. Mü'minûn 23:112
  191. Mü'minûn 23:113
  192. Mü'minûn 23:114
  193. Mü'minûn 23:115
  194. Mü'minûn 23:116
  195. Mü'minûn 23:117
  196. Mü'minûn 23:118

Hacc 22:1

Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Sakınma anlamındaki “Takvâ”nın tevilini birkaç yerde yapmış bulunmaktayız’. Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Kıyâmet öncesinde tövbe kapısının kapandığını ve artık imanın kabul edilmeyeceğini gösteren birtakım alâmetler vuku bulacaktır. Bunların arasında yukarıda bahsedilen sarsıntı (deprem), güneşin batıdan doğması, Deccâl'in ve dâbbetü'l-arzın ortaya çıkması, Yecüc ve Mecüc vb. alâmetler? sayılabilir. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “(İnanmak için) ille de... ya da Rabb'inden bazı işaretlerin gelmesini mi bekliyorlar? Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz”. Bu örnek âyet bize göre tövbenin kabulü için en son sınırı belirliyor olabilir. İnsanların imanı, âyette zikri geçen vakte kadar kabul edilir, ama o süreden sonra tövbe edip iman etseler de kabul edilmez. Yahut daha önce inanmamış kimseye Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz meâlindeki beyan şöyle de açıklanabilir: O kişiler iman etmezler. Çünkü zuhur eden bu kıyâmet alâmetleri kendilerini iman etmekten alıkoyar ve iman etmezler. Sebebine gelince; söz konusu alâmetler, mümin olsun kâfir olsun, bütün herkese yönelik olur. Dolayısıyla sapkın ve bâtıl üzere olan kişi, dalâlet ve bâtıl üzere olduğunu bilmez ki hidâyete ve hakka dönsün. Bunlar özel bir toplumun başına gelen azap gibi değildir. Çünkü bu durumda onlar, bu azabın yalanlama ve inatlarından dolayı özel olarak başlarına geldiğini bilirler. [9]Söz konusu alâmetler herkese yönelik olunca sapkın olanlar kendilerinin bâtıl üzere olduklarını ve bunun başlarına kendi yüzlerinden geldiğini bilemezler. Çünkü onların bütün yaratıklarda yaygın olduğunu görürler. “Fayda sağlamaz”. Çünkü onlar iman etmezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”, Bu örnek beyan onların şefaat edecek kimseleri olmaz anlamına gelir, yoksa onların şefaatçileri olacak da şefaat edecekler ve fakat şefaatleri kabul edilmeyecek mânasında değildir. Buna göre fayda sağlamaz meâlindeki cümle, “çünkü onlar imandan başka şeylerle meşgul edilecekler ve iman etmeyeceklerdir, netice olarak imanları üzere fayda vermeyecektir”, anlamında da olabilir. Öte yandan “zelzele” kelimesi üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, “zelzeletes-sâ'ati” “kıyâmetten önceki an'dır demişlerdir. Bazıları da bunun kıyâmetin kendisi olduğunu ifade etmişlerdir. Yüce Allah söz konusu kıyâmeti şiddet ve korku ile niteleyerek şöyle devam ediyor: lb JS pai ERİ GE akel 16 jais 3 e

Hacc 22:2

2. “Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın anari çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir. Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin; çünkü Allah'ın azabı (kıyâmetin dehşeti) çok çetindir! Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın dehşetinden ve korkunçluğundan dolayı emzirdiği çocuğu unutacak, yani onunla meşgul olmayacaktır ve her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir. Bu açıklama “zelzelete'ssâati” deyiminin kıyâmet öncesi gerçek mânasında olduğunu söyleyenlere göredir. Buna göre mânası her gebe kadın emzirdiği çocuğu unutacak ve karnındaki çocuğu düşürecektir, şeklinde olur. Çünkü kadın o vakitte emzikli veya hamile olur. Ve o günün dehşetinden ve korkunçluğundan çocuğunu unutur. Hamile olam da karnındaki çocuğu düşürür. Bu âyette sözü edilen dehşet şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar”. Yüce Allah âyette bu kimseleri zikrediyor. Çünkü bu dünya hayatında belâya uğrayan kimse sözü edilen o kişilere kaçıp sığınır. Allah Teâlâ da o günün şiddetinden ve korkunçluğundan dolayı herkesin kendi başının derdine düşeceği için birbirinden kaçacağını haber veriyor. “Zelzeletes-sâati” deyiminin bizâtihi kıyâmet olduğunu söyleyenlere göre ise her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir meâlindeki beyan (gerçek mânada değil) temsili anlam taşır. Buna göre mâna şöyle olur: O günün dehşetinden ve korkunçluğundan dolayı her kadın emzikli olsaydı emzirdiği çocuğu unutur, gebe olsaydı karnındaki çocuğu düşürürdü. En doğrusunu Allah bilir. [S]Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin. Yani BEN kendisine imkân ve güç verilen kimse, insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi görecektir. Yoksa onları sarhoş görmesi mümkün değildir. Ve onlar gerçek mânada sarhoş değillerdir. Biz, bunu kendisine imkân ve güç verilen kimseler görecektir dedik. Aksi takdirde onların hepsi sarhoş olsa, gören de onları sarhoş görmezdi. Çünkü sarhoş, kendisinin durumunda olan birini sarhoş görmez. Ya da Allah Teâlâ bu âyette resülüne hitap ediyor olabilir. Resül-i Ekremde başkalarında olan o korku hali olmaz. Bir diğer ihtimal de âyetin gerçek değil, temsili anlatım olmasıdır. Müfessirlerin naklettikleri (Allah Teâlâ'nın Âdem (selâm üzerine olsun] bu konuda “Kalk! Cehenneme gidecekleri gönder!” şeklinde vereceği emri konu alan rivayetlere bakalım: (Bu emir üzerine) Âdem (a.s.) “Ya Rabbi! Kaç kişiler?” diye soracak, Cenâb-ı Hak da “Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz kişi cehennemde, biri cennette olacaktır” diyecektir. Müfessirler bu konuda Hz. Peygamberden haberler naklederler. Eğer bu konuda sahih bir haber varsa [o başka bir durumdur). Aksi takdirde bu gibi haberleri vermemek daha iyidir. Çünkü Hz. Âdem böyle bir emir karşısında üzülecektir. Zira böyle bir cezayı hiç hak etmediği halde kendisine çocuklarını cehenneme gönderme görevini üstlenmesi emredilmektedir. İbn Kuteybe der ki: Âyette geçen “tezhelü” (jki) “teslü” demektir. Mânası çocuğunu unutur ve bırakır anlamına gelir’. Ebü Avsece de “tezhelü” fiilinin “unutur” anlamına geldiğini ifade etmiştir. Ebü Avsece, filin mazi-muzari ve mastarını “zeheleyezhelü-zühülen” (9,48 şeklinde verir. “Ezheltühü” kelimesinin ona unutturdum anlamına geldiğini ifade eder. Bir başkası da “tezhelü” fiiline “teşgalü”, yani meşgul eder mânası verir. “el-Hamlu” ana karnındaki çocuk demektir. “el-Himlu” ise sırtta olan yük anlamına gelir. “ez-Zelzeletü” sarsıntı anlamına gelir. Hareket ettirildi anlamında “zülzilet” denilir. “Tezelzelet” fiili de hareket etti mânasına gelir. guei JS S ele poi l d dala A geli GaS --- Dipnotlar: 7 “işte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün her kişinin işi başından aşkındır” (Abese 80/34-37).

Hacc 22:3

Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır. Cenâb-ı Hak burada “Allah hakkında tartışmak”tan söz ediyor, fakat hangi hususta tartışıldığını açıklamıyor. Onların Allah hakkındaki tartışmaları, çeşitli açılardan olmuştu. Bazı insanlar, Allah Teâlâ'nın dilemesini tartışırken, bazıları bu âlemin yaratılmış olup olmadığını tartışmıştır. Bazıları da bir mi yoksa birden çok mu diye yüce Allahın vahdâniyetini tartışmaya açarken, başka bazıları nebi ve resül gönderip göndermeyeceğini tartışmışlardır. İnsanların arasından, Allah'ın kitapları indirip indirmeyeceğini tartışanlar çıkmıştır. Bazıları Allah'ın davet edilen dinini tartışmışlardır. İnsanların, belirttiğimiz hususlarda bunun gibi tartışmaları olmuştur. Bütün bunlar, bilgi olmaksızın yapılmış tartışmalardır. Çünkü onlar bu âlem üzerinde hakkıyla düşünmüş ve bu konuda gerektiği şekilde kafa yormuş olsalardı bu âlemin yoktan var edici bir yaratıcısı olduğunu, O'nun birden çok değil bir tek, zatı itibariyle âlim ve her şeye kâdir bulunduğunu, peygamberleri ve kitapları O'nun gönderdiğini bilirlerdi. Ve yine O'nun bu âlemi yeniden dirilteceğini ve canlandıracağını, buna gücünün yeteceğini de bilirlerdi. Fakat onlar düşünmemiş ve bu konu üzerinde gerektiği gibi kafa yormamışlardır. Ve netice olarak bu konuda bilgileri olmaksızın tartışmışlardır. Ve her âsi şeytanın peşine takılır. Bu cümlede geçen “şeytanın bilinen gerçek şeytan olması muhtemeldir. İşte bu bilgisi olmadan tartışan kişi şeytanın ardına düşer. Yüce Allah'ın bu şeytan kelimesiyle şeytanın yaptığı işleri yapan herkesin peşine takıldığını kastetmiş olması da mümkündür. Bunların, şeytanın davet ettiği ve kendilerine ilham verdiği şeye tâbi olma çağrısında bulunan önderler olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Gerçekten şeytanlar, dostlarına sizinle mücedele etmeleri için telkinde bulunurlar”, Burada Cenâb-ı Hak şeytanların insanlardan olan dostlarına sizinle tartışmaları için telkinde bulunduklarını haber vermektedir. Ve her âsi şeytanın peşine takılır meâlindeki beyanın mânası işte budur. “Merid” (fail vezninde olup) “min külli şeytânin mâridin” " âyetinde de belirtildiği üzere “mâridun” “isyankâr” mânasmdadır. Bazıları inat ederek ve büyüklenerek isyan eden herkes, “mârid”dir demişlerdir. Bazıları da “el-Mârid” inat ve isyanıyla hemcinsinden ayrılan kişi demektir. Kelimenin bu anlamından dolayı sakalı olmayanlara hemcinslerinden ve erkeklerin bulundukları durumun dışında oldukları için “emred” denilmiştir. “el-Mârid” kelimesinin, Farsça karşılığı “sitenbe'dir. “Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Her kim şeytanı dost edinirse, VEE o da onu yoldan çıkaracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.” Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Her kim şeytanı dost edinirse, o da onu yoldan çıkaracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir. Bazıları âyeti şöyle açıklamışlardır: Şeytan hakkında onu dost edinen ve ardından gideni yoldan çıkaracak diye yazılmıştır. “Yehdihi”, yani kendini dost edineni alevli ateşe davet edecektir. Şeytanın bu fiili bir başka âyette meâlen şöyle ifade edilir: “Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa”?. Bazıları da âyeti şöyle tefsir etmiştir: Şeytan hakkında onu dost edineni ve ardından gideni yoldan çıkaracak, yani kendisini sapkın kılacak ve helâkine neden olacak inanç ve davranışlara davet edecek diye yazılmıştır. “Kütibe” fiiline bazıları hükmedilmiştir, mânası verirken bazıları da takdir edilmiştir diye bir mâna vermişlerdir. Bu fiilin, yerinde bırakmak mânasına gelmesi ihtimali de vardır. (Buna göre mâna şöyle olur:) Ümmü’lkitap'ta (ana kitapta) şeytan hakkında onu dost edinen ve ona uyan kimseyi yoldan çıkaracak diye yer verilmiştir. Şeytanın yoldan çıkarması meselesi birkaç yerde belirtilmişti". adın oS ARİN ŞALE) aLa Aab S Spe Ge sie Aas HAKAI A Fe gesli gil GİS İSE RR Ğİ us. Ç i: --- Dipnotlar: o “Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik. Ve (onu) her türlü isyankâr şeytani güce karşı koruduk”.

Hacc 22:4

Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır. Cenâb-ı Hak burada “Allah hakkında tartışmak”tan söz ediyor, fakat hangi hususta tartışıldığını açıklamıyor. Onların Allah hakkındaki tartışmaları, çeşitli açılardan olmuştu. Bazı insanlar, Allah Teâlâ'nın dilemesini tartışırken, bazıları bu âlemin yaratılmış olup olmadığını tartışmıştır. Bazıları da bir mi yoksa birden çok mu diye yüce Allahın vahdâniyetini tartışmaya açarken, başka bazıları nebi ve resül gönderip göndermeyeceğini tartışmışlardır. İnsanların arasından, Allah'ın kitapları indirip indirmeyeceğini tartışanlar çıkmıştır. Bazıları Allah'ın davet edilen dinini tartışmışlardır. İnsanların, belirttiğimiz hususlarda bunun gibi tartışmaları olmuştur. Bütün bunlar, bilgi olmaksızın yapılmış tartışmalardır. Çünkü onlar bu âlem üzerinde hakkıyla düşünmüş ve bu konuda gerektiği şekilde kafa yormuş olsalardı bu âlemin yoktan var edici bir yaratıcısı olduğunu, O'nun birden çok değil bir tek, zatı itibariyle âlim ve her şeye kâdir bulunduğunu, peygamberleri ve kitapları O'nun gönderdiğini bilirlerdi. Ve yine O'nun bu âlemi yeniden dirilteceğini ve canlandıracağını, buna gücünün yeteceğini de bilirlerdi. Fakat onlar düşünmemiş ve bu konu üzerinde gerektiği gibi kafa yormamışlardır. Ve netice olarak bu konuda bilgileri olmaksızın tartışmışlardır. Ve her âsi şeytanın peşine takılır. Bu cümlede geçen “şeytanın bilinen gerçek şeytan olması muhtemeldir. İşte bu bilgisi olmadan tartışan kişi şeytanın ardına düşer. Yüce Allah'ın bu şeytan kelimesiyle şeytanın yaptığı işleri yapan herkesin peşine takıldığını kastetmiş olması da mümkündür. Bunların, şeytanın davet ettiği ve kendilerine ilham verdiği şeye tâbi olma çağrısında bulunan önderler olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Gerçekten şeytanlar, dostlarına sizinle mücedele etmeleri için telkinde bulunurlar”, Burada Cenâb-ı Hak şeytanların insanlardan olan dostlarına sizinle tartışmaları için telkinde bulunduklarını haber vermektedir. Ve her âsi şeytanın peşine takılır meâlindeki beyanın mânası işte budur. “Merid” (fail vezninde olup) “min külli şeytânin mâridin” " âyetinde de belirtildiği üzere “mâridun” “isyankâr” mânasmdadır. Bazıları inat ederek ve büyüklenerek isyan eden herkes, “mârid”dir demişlerdir. Bazıları da “el-Mârid” inat ve isyanıyla hemcinsinden ayrılan kişi demektir. Kelimenin bu anlamından dolayı sakalı olmayanlara hemcinslerinden ve erkeklerin bulundukları durumun dışında oldukları için “emred” denilmiştir. “el-Mârid” kelimesinin, Farsça karşılığı “sitenbe'dir. “Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Her kim şeytanı dost edinirse, VEE o da onu yoldan çıkaracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.” Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Her kim şeytanı dost edinirse, o da onu yoldan çıkaracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir. Bazıları âyeti şöyle açıklamışlardır: Şeytan hakkında onu dost edinen ve ardından gideni yoldan çıkaracak diye yazılmıştır. “Yehdihi”, yani kendini dost edineni alevli ateşe davet edecektir. Şeytanın bu fiili bir başka âyette meâlen şöyle ifade edilir: “Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azabına çağırıyorsa”?. Bazıları da âyeti şöyle tefsir etmiştir: Şeytan hakkında onu dost edineni ve ardından gideni yoldan çıkaracak, yani kendisini sapkın kılacak ve helâkine neden olacak inanç ve davranışlara davet edecek diye yazılmıştır. “Kütibe” fiiline bazıları hükmedilmiştir, mânası verirken bazıları da takdir edilmiştir diye bir mâna vermişlerdir. Bu fiilin, yerinde bırakmak mânasına gelmesi ihtimali de vardır. (Buna göre mâna şöyle olur:) Ümmü’lkitap'ta (ana kitapta) şeytan hakkında onu dost edinen ve ona uyan kimseyi yoldan çıkaracak diye yer verilmiştir. Şeytanın yoldan çıkarması meselesi birkaç yerde belirtilmişti". adın oS ARİN ŞALE) aLa Aab S Spe Ge sie Aas HAKAI A Fe gesli gil GİS İSE RR Ğİ us. Ç i: --- Dipnotlar: o “Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik. Ve (onu) her türlü isyankâr şeytani güce karşı koruduk”.

Hacc 22:5

Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık. Yani sizin aslınızı topraktan yarattık. (Âdem'in) çocuklarını da nutfeden, sonra ‘alakadan yarattık. Âyetin tevili, en doğrusunu Allah bilir ya, şöyledir. Ölümden sonra dirilme konusunda nasıl şüphe duyar ve onu inkâr edersiniz! Dirilmeyi inkârınızın sebebi, sonunda toprak veya suya dönüşecek olmanızdan başka bir şey değildir. Halbuki siz yaratılmadan önce toprak ve su idiniz. O halde toprak haline gelince dirileceğinizi nasıl olur da inkâr edersiniz! Ya da âyetin mânası şöyle de olur: Allah Teâlâ'nın sizi nutfeden alakaya, alakadan mudgaya çevirdiğini gördüğünüz halde dirilmeyi nasıl olur da inkâr edersiniz! Bir kimse belli bir amaçla bir akıbet hedeflenmeden bir halden başka hale çevrilmez. Sizin iddia ettiğiniz gibi dirilme olmasaydı yaratılmanız ve bir halden bir başka hale çevrilmeniz -yüce Allah'ın mahlükatı kendisine dönme amacı olmaksızın yaratmasının boş bir iş (abes) olduğunu haber vermesi doğrultusunda- boşuna ve anlamsız bir iş olurdu. “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Allah Teâlâ örnek âyette muhlukatın kendisine geri getirilmesi söz konusu olmaksızın yaratılmasını boş bir eylem olarak belirttiğine göre yukarıdaki âyette de bu doğrultudadır. Ya da, en doğrusunu Allah bilir ya, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık meâlindeki âyetin yorumu şöyle olur: Bütün insanlar ve âlimler insanoğlunun bu topraktan veya nutfeden yaratılış sebebini anlamak için bir araya gelse buna güçleri yetmez ve o toprakta insanlık için bir iz ve bir neden bulamazlar. Bu âlemi ilk başta topraktan veya nutfeden herhangi bir mevcut sebep ve iz olmaksızın yaratmaya kâdir olan varlık, onları yeniden yaratmaya da kâdirdir. Sizin akli ilkelerinize göre bir şeyi iade etmek ilkin yaratmaktan daha kolay ve daha basittir. İlkin yaratmaya kâdir olan yeniden yaratmaya daha çok kâdirdir. Bazıları “muhallekatin” kelimesini yaratılmış, “gayri muhallekatin” kelimesini de yaratılmamış, kendi halinde bir nutfe diye açıklamışlardır. Bazıları da “muhallekatin” kelimesine yaratılışı tam, “gayri muhallekatin” yaratılış itibariyle tam olmayan anlamı vermişlerdir. Bu mâna daha uygundur. Çünkü kelimede şedde fiilde çokluğu, şeddenin bulunmaması ise azlığı ifade etmek için kullanılır. Sanki yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: “Muhallekatin”, yani organlar ve bedenin çeşitli unsurları olmak üzere yaratılışı tamam olan, “gayri muhallekatin” yaratılışı tam değil, aksine noksan demektir. Ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız. Biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız meâlindeki cümle, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık anlamındaki cümle ile bağlantılıdır. Yani “et parçasından yarattık” sonra belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız. Belirli bir vakit £i) altı aydan iki yıla kadarlık bir süre ya da Allah Teâlâ'nın dilediği bir vakte kadar demektir. Sonra sizi rahimlerde bırakmanın ardından oradan bebek olarak çıkarırız. Bazıları, “ettfl” kelimesinin tekil ve çoğul olarak kullanıldığını belirtmişlerdir. Ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. Bazıları “el-eşüd” kelimesiyle kastedilen otuz üç yaştır derken, bazıları da on sekizden otuz yaşa kadar olan zamanın kastedildiğini söylemişlerdir. “el-Eşüd” kelimesi, esasen her şeyin güçlenmesini ve içinde organ ve uzuvlar olmak üzere her şeyin kuvvetlenmesini ifade eder. Yine bu kelime, esas itibariyle akıl ve verilen başka her türlü kabiliyet demektir. Bu aşamaya eriştikten sonra Allah Teâlâ onlara kudretini gösterir. Size (kudretimizi) açıkça gösterelim aşaması, Allah Teâlâ'nın belirttiği gibi bütün bunlardan sonra, yani onları bir halden diğerine çevirmesini anlayabilecekleri bir çağa geldikleri zaman söz konusu olur. 345 (JSize açıkça gösterelim meâlindeki cümlenin birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Allah Teâlâ onlara kudretini ve hükümranlığını beyan etmektedir. Şöyle ki; onları topraktan insan ve beşer haline çevirmeye gücü yeten, nutfe halinden alakaya ve o durumdan âyette belirtilen diğer hallere intikal ettirmeye kâdir olan varlık, onlar toprak haline geldikten sonra kendilerini diriltmeye ve canlandırmaya da kâdirdir. Ya da bu beyanın anlamı şöyle olabilir: Hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını bilmeleri amacıyla çocuğun bulunduğu üç karanlık hakkındaki bilgisini, yani cenini bu üç karanlık içinde bir halden diğerine nasıl çevirdiğini açıklamak için. Bir başka ihtimal olarak insanı topraktan ve nutfeden yaratmasındaki hikmetini ve planını beyan etmek için, anlamı da verilebilir. Ne kadar bilge ve âlim varsa bunların tümü, insanın topraktan yaratılıp bir beşer haline gelmesinin sebebi üzerinde düşünseler bu sebebi bulamazlar ve insanın bu hale gelmesine dair bilgiyi üretme gücüne erişemezler. Allah Teâlâ hikmetini beyan ediyor ki insanlar O'nun zatı itibariyle hakim, başkasının öğretmesiyle değil zatı sayesinde âlim, başkasının güç vermesiyle değil kendi zatından dolayı kâdir olduğunu bilsinler. Statüsü böyle yüce olan varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz, dilediği gibi ve nasıl isterse mevcudatı hem nesnelerden (vardan) hem de nesne olmaksızın yoktan (min lâ şey) yaratır. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken. Yani yetişkinlik çağına erişmeden öldürülen vardır. Bunun delili içinizden kimi erken vefat ettirilirken meâlindeki beyandır. O seviyeye, yani yetişkinlik çağına erişmeden demektir. Kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Ömrün en düşkün çağı, yani pis ve kötü sayıldığı vakte eriştirilir. Bu durumdaki kişi küçük gibi değildir. Çünkü küçükten ve çocuktan ileride menfaat ve ilâve faydalar umulabilir. Ama ömrünün en düşkün çağına ermiş olan kişiden gelecek umulmaz ve beklenmez. Böyle bir kimse vakit geçtikçe akli melekesi daha zayıf ve nefsine daha düşkün olur. Oysa çocuk böyle değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah'tır”. İbn Kuteybe ömrün en düşkün çağı meâlindeki cümleden kastedilenin bunama ve kocama hali olduğunu söylemiştir“. Önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar. Yani önceden bilgi sahibi olduğu şeyleri sonradan bilmez hale gelinceye kadar demektir. Bundan sonra yüce Allah kudretini ve hükümranlığını anlatmakta ve şöyle demektedir: Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün. Bazıları âyette geçen “hâmideten” kelimesine ölü anlamı vermiştir. Bu kelimeye huşu duyan, kuru ve harap mânası verenler de olmuştur. Üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarir, Zeccâc “rabet” kelimesinin ziyade ve nema mânasına geldiğini söylemiştir”. [§]Ebû Avsece de aynı şeyleri söylemiştir. Arapça'da “rabâ, yerbü arttı anlamına gelir ve kelime “ribâ” kökündendir. “Rabâ-yerbürabveten” kökünden “rabeet” ise yükselmek anlamına gelir, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İkisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan yüksekçe bir yere yerleştirdik”. Öte yandan yüce Allah sarsılmayı ve artmayı yeryüzüne nispet etmiştir. Halbuki o sarsılmaz ve artmaz. Sadece yeryüzünden çıkan bitkiler artar ve sarsılır. Fakat Allah Teâlâ bunu yeryüzüne nispet etmiştir. Çünkü bu bitkinin titreşimi ve büyümesi yeryüzü sayesinde olmaktadır. Ya da kelime, yükselme anlamına gelen kökten olursa yeryüzü yağmurla yükselir, şişer ve sarsılır demek olur. Ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır. Âyetin metninde geçen “el-behic” kelimesi güzel demektir. Bütün bu anlatılanlarda yüce Allah kudretini ve hükümranlığını haber vermektedir. Şöyle ki; kuruyup ölü hale geldikten sonra yeryüzünü canlandırmaya kâdir olan varlık, öldükten ve toprak olduktan sonra onları da canlandırmaya kâdirdir. Her cinsten güzel. Yani heyecan ve sevinç duyulan her güzel cinsten demektir. Fail veznindeki “behic” kelimesi “fàil” mânasına gelir. (Bu anlamda) “İmraetün zâtü hulukin bâhicin” denilir ki mânası güzel huylu kadın demektir. Ebü Avsece der ki: “el-Hâmid” eskimiş, yıpranmış demektir. “Hemedes-sevbu” cümlesi elbise eskidi, yıprandı demektir. “elHâmid” sönmüş anlamına da gelir. “Hamudeti'n-nâru tahmudu humüden” denilir. Mânası ateş söndü demektir. Bazıları “rabet” fiiline “toprak bitkiyi zayıflattı” mânası vermişlerdir. LAN yil aii ol J5 --- Dipnotlar: © o “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe düçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah'tır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir”. © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi' Kurân, s. 290. Zeccâc der ki: Âyeti “rabet” şeklinde okuyan kırâat imamına göre fiil “rabâ-yerbü” kökünden olur. Mânası hangi açıdan olursa olsun arttı anlamına gelir. Buna karşılık kelimeyi “rabeet” şeklinde okuyana göre ise “yükseldi” mânasına gelir (Zeccâc, Meâni'l-Kurân ve irâbuh, IIl, 413).

Hacc 22:6

Bu böyledir, çünkü Allah hakkın tâ kendisidir. Daha önce sözü edilen kıyâmet, onun sarsıntısı, dehşeti, insanın yaratılmasına, bir halden diğerine çevrilmesine dair ifade edilen hususlar, dirilme ve canlandırma konusunda söylenenler, yeryüzünün kupkuru iken canlandırılmasına dair bahsi geçenler var ya, bunlar haktır. Çünkü O'nun emri hakkın tâ kendisidir. Yani O'nun emri kesinlikle yerine gelir. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: O ölüleri diriltir ve O'nun her şeye gücü yeter. Kıyâmet vakti şüphe yok ki gelip çatacaktır ve Allah kabirde yatanları diriltecektir. JBütün bu beyanlar Bu böyledir, çünkü Allah hakkın tâ kendisidir sözünün öldükten sonra dirilmenin ve canlandırmanın kesin olması ve O'nu hiçbir şeyin aciz bırakamayacağı ve zatı ile her şeye kâdir ve her şeyi bilen gerçek bir ilâh oldugunu göstermektedir. Bazıları âyetin başında geçen “zâlike” kelimesini şöyle tefsir etmişlerdir: Allah Teâlâ diyor ki bunu yapan ve yaptığından ortaya çıkan eser Allah'ın hak ve O'nun dışındaki taptıkları tanrıların bâtıl olduğunu, âhirette ölüleri taptıkları tanrılarının değil kendisinin dirilteceğini ve O'nun dilediğini yapmaya kâdir olduğunu gösteriyor. Bunlar O'nun bize haber verdiği şeylerdir. Hasan-ı Basri “el-hak” kelimesinin Allah Teâlâ'nın isimlerinden biri, böyle isimlendirilmesinin sebebinin ise hak ile hükmetmesi oluğunu söylemiştir.

Hacc 22:7

Bu böyledir, çünkü Allah hakkın tâ kendisidir. Daha önce sözü edilen kıyâmet, onun sarsıntısı, dehşeti, insanın yaratılmasına, bir halden diğerine çevrilmesine dair ifade edilen hususlar, dirilme ve canlandırma konusunda söylenenler, yeryüzünün kupkuru iken canlandırılmasına dair bahsi geçenler var ya, bunlar haktır. Çünkü O'nun emri hakkın tâ kendisidir. Yani O'nun emri kesinlikle yerine gelir. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: O ölüleri diriltir ve O'nun her şeye gücü yeter. Kıyâmet vakti şüphe yok ki gelip çatacaktır ve Allah kabirde yatanları diriltecektir. JBütün bu beyanlar Bu böyledir, çünkü Allah hakkın tâ kendisidir sözünün öldükten sonra dirilmenin ve canlandırmanın kesin olması ve O'nu hiçbir şeyin aciz bırakamayacağı ve zatı ile her şeye kâdir ve her şeyi bilen gerçek bir ilâh oldugunu göstermektedir. Bazıları âyetin başında geçen “zâlike” kelimesini şöyle tefsir etmişlerdir: Allah Teâlâ diyor ki bunu yapan ve yaptığından ortaya çıkan eser Allah'ın hak ve O'nun dışındaki taptıkları tanrıların bâtıl olduğunu, âhirette ölüleri taptıkları tanrılarının değil kendisinin dirilteceğini ve O'nun dilediğini yapmaya kâdir olduğunu gösteriyor. Bunlar O'nun bize haber verdiği şeylerdir. Hasan-ı Basri “el-hak” kelimesinin Allah Teâlâ'nın isimlerinden biri, böyle isimlendirilmesinin sebebinin ise hak ile hükmetmesi oluğunu söylemiştir.

Hacc 22:8

İnsanlar içinde öyleleri vardır ki somut bir bilgisi, kılavuzu, yani akli delille destekli bir beyanı ve mücadele edeceği ve tartışacağı konuları aydınlatıcı bir kitabı, yani vahyi olmadığı halde, Allah hakkında tartışır durur. Âyetteki bilgisi olmadığı halde meâlindeki beyanı ilim sahibi birine tâbi olmaksızın, kılavuzu (ve lâ hüden), yani yanında delil olana teslim olmadan ve yanında aydınlatıcı kitap olana boyun eğmeksizin Allah hakkında tartışır durur diye anlamak da mümkündür. o of ” Örs iza lés

Hacc 22:9

Büyüklük taslayarak. Bazıları “sâniye ıtfihi” tabirine, boynunu Allaha mâsiyete çevirerek anlamı vermiştir. Bazıları da yanına bakarak vb. mânası vermişlerdir. Fakat bu deyimin gerçek mânası iki şekilde açıklanır. Birincisi: Söz konusu deyim temsili bir anlatımdır ve kişinin Allah'ın hak dininden yüz çevirme ve uzak durmanın kinâye yoluyla anlatımıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Yüz çevirir”, “gerisin geri dönecek misiniz?””, [ ]Bu örnek beyanlar da temsili bir anlatım olup haktan yüz çevirme ve uzak durmanın kinâye yoluyla anlatımıdır, yoksa gerçek mânada “yüzü üstüne döner, topukları üzerine gerisin geriye döner” demek değildir. Buna göre “sâniye ıtfihi” temsili bir anlatım ve kinâye yoluyla haktan yüz çevirme diye açıklanabilir. Onlara karşı kibirlenme ve büyüklenme amacıyla “boyun eğme” ve “onlardan uzaklaşmak” gerçek mânasında da olabilir. İbn Kuteybe “sâniye ıtfihi” âyetine yüz çevirmek suretiyle kibirlenir anlamı vermiştir”. Ebü Avsece de bu tabiri aynı şekilde kibirlenerek ve büyüklenerek şeklinde tefsir etmiştir. “el-Itfu” kelimesi, vücudun yan tarafı demektir. “el-A'tâf” (Siyi) bu kelimenin çoğuludur. yüce Allah devamla o kişinin bunu neden yaptığını beyan ediyor ve diyor ki: Allah yolundan saptırmak için. Yani insanları Allah yolundan saptırmak için. Allah Teâlâ bunun ardından da yaptığı bu hareketle ne kazandığını haber veriyor ve diyor ki: Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır. Bazıları âyette geçen “el-hızyü” kelimesinin insanı rezil rüsvâ eden azap olduğunu söylemişlerdir. “el-Hızyü” kelimesinin aslı önemsizlik ve zillettir. Onlar Allaha tapmaktan ve O'nun dini üzere olmaktan yüz çevirince putlara tapma ve şeytana tâbi olmakla imtihan edildiler. İşte bu rezillik dünyada onlara ait olacaktır. Cenâb-ı Hak bundan sonra âhirette alacakları cezayı haber vermekte ve şöyle demektedir: Kıyâmet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız. Müfessirlerin geneli, âyetin kâfirlerden biri olan Nadr b. Hâris” ile ilgili olduğunu söylemişlerdir: Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır. Çünkü Nadr Bedir günü esir edildi, ölene kadar öylece bırakıldı ve boynu vuruldu. İşte onun rezilliği buydu. Hasan-ı Basri ise bu âyette sözü edilen rezillik bütün kâfirler içindir. Çünkü var olduklarından bu yana bu hâlâ onların yaptıklarıdır. Onlar için geçmiş ümmetlerde olduğu gibi dünyada rezalet, yerin dibine batırılma ve başlarına taş yağdırılma cezası vardır.

Hacc 22:10

5110. “Ona şöyle denilecek;) “Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır! Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez.” (Ona şöyle denilecek:) Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır! Ellerin takdim etmesi gerçek mânada olmayıp temsili bir anlatımdır. Çünkü bir şey elle sunulur. Topukları üstüne geri dönme hakkında belirttiğimiz gibi “el” kelimesi bu amaçla belirtilmiştir. Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez. Çünkü O hiç kimseyi günahı olmaksızın hesaba çekmeyeceği gibi başkasının günahı dolayısıyla da sorumlu tutmaz. CE ERAEN le si eti yea

Hacc 22:11

[Alaba Şartlı Olarak Kulluk Etmek] Yine insanlar içinde kimileri vardır ki Allalva şartlı olarak kulluk eder. Âyet-i kerimedeki “alâ harfin” kelimesi üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Allaha kuşku içinde kulluk eder. Rabb'ini denemeye tâbi tutar. (Şöyle ki:) Rabb'i bu dünyada ona istediği ve umut ettiği şeyi verirse ilâhlığını tanır ve kulluğunu itiraf eder. İstediği şeyi ve umduğunu bulamazsa ilâhlığını tanımaz ve kendi kulluğunu itiraf etmez. Ve şöyle der: O ilâh değildir. Çünkü ilâh olsaydı istediğimi bana verirdi. İşte bu kuşkuyla Allah'ı sınayarak kulluk eder. Bazıları da şöyle demiştir: “Alâ harfin” kelimesi şartlı demektir. Yani Rabb'ine (istediklerini) vermesi şartıyla kulluk eder ve şöyle der: O bana umduğumu verirse kendisine kulluk ederim, vermezse kulluk etmem. Kulluğu bu şartla olur. Bazıları da âyete şöyle bir anlam vermişlerdir: Allaha bir hal ve bir yön üzere kulluk eder. Bir müminin Allaha kulluk ettiği gibi iki hal üzere, yani zâhir ve bâtın, sıkıntı ve rahatlık, genişlik ve BEM darlıkta kulluk etmez. [§] Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”. Mümin her iki halde de Rabb'ine kulluk eder. Münafık ise sadece genişlik ve bollukta kulluk eder. Çünkü o Rabb'ini hakkıyla tanımaz. Sadece genişlik ve rahatlıkta kulluk eder. Mümin Rabb'ini tanıdığı zaman her hâlükârda O'na kulluk eder, Çünkü nefsini efendisinin kulu olarak görür ve kulun her hâlükârda mevlâsına kulluğu terketmesinin mümkün olmadığını düşünür. Ve ilâhın her hâlükârda, darlıkta ve genişlikte ondan kulluk isteme ve hizmetini alma hakkı olduğuna inanır. Ya da başına gelen sıkıntı ve belâların kendi kusurundan ve ihmalinden kaynaklandığını düşünür ve her hâlükârda O'na kulluk eder. Veya Rabb'inin kendisine verdiği nimetin çok olduğunu görüp bilince bu nimetlere şükretmenin gerekli olduğunu düşünür ve söz konusu nimetlere şükretmek için her hâlükârda Rabb'ine kulluk eder. Ama onlar Allah'ın üzerlerinde mevcut nimeti olmadığını düşününce O'na belirttiğimiz şekilde kulluk ederler. Aralarında fark olur. “Denizde bir tehlikeyle yüz yüze geldiğinizde Allahtan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu çok nankördür!” âyeti ve benzer beyanlarda zikredildiği üzere kâfirlerden Allaha sıkıntı ve darlıkta kulluk edip genişlik ve rahatlıkta etmeyenler bulunmaktadır. Kâfirlerden genişlik ve rahatlıkta kulluk edenler de vardır ki bu, münafıkla ilgili olarak zikrettiğimiz durumdur. Mümin ise zikrettiğimiz üzere onu gerçek ilâh olarak gördüğü için her hâlükârda O'na kulluk eder. Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allalva şartlı olarak kulluk eder. Yani O'nun hak mı bâtıl mı olduğunu bilınez. Bu şektir. Meselâ “inni min hâze'l-emri alâ harfin” cümlesi ben bu konuda şüphedeyim, emin değilim, demektir. İbn Kuteybe “alâ harfin” kelimesine bir yönde ve bir yol üzere anlamı vermiştir”. Katâde ise bu tabiri zikrettiğimiz gibi “kuşku üzere” şeklinde açıklamıştır. Ebü Ubeyde ise “alâ harfin” kelimesini devam etmez diye açıklamış ve şöyle demiştir: “İnnemâ ene alâ harfin” cümlesi sana güvenmiyorum, demektir. Ve buna benzer başka açıklamalar da söz konusudur. Bunun aslı daha önce belirttiğimiz gibidir. [ ]Ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse... “Fitne” kelimesinin BN içinde belâ ve sıkıntı barındıran bir imtihan olduğunu belirtmiştik. Hemen yüz çevirir. Bazıları bu ifadenin “nekesa alâ akıbeyhi” ”, yani dönüş yaptı ve “inkalebtüm alâ a'kâbikum Çİ e 41)”, yani geri dönecek misiniz? ilâhi beyanlarda açıkladığımız üzere temsili bir anlatım olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise gerçekten “yüzünü çevirmek” anlamında olduğunu belirtınişlerdir. Çünkü onun ibadeti zâhirendi ve genişlik anında içten (bâtmen) Rabb'ine kulluk etmiyordu. Başına bir sıkıntı gelince içten olduğu gibi dıştan da Rabb'ine kulluğu terketti. Bu da yüzünü çevirmektir. En doğrusunu Allah bilir. “İnkalebe alâ vechihi” Kendi dinine döndü demektir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir. Dünyasını yitirmiştir. Çünkü dünyanın zevaliyle umduğu şeyi kaybetmiştir. Âhireti yitirmenin ne demek olduğu açıktır. Azap ve sıkıntılar demektir. Dünyanın yitirilmesi, putlara kulluk etmek suretiyle zarar vermeye de fayda sağlamaya da gücü yetmeyen putlara boyun eğmesi demek de olabilir. Ve apaçık hüsran işte budur. Çünkü o her iki dünyada emelini ve isteğini kaybetmiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 291 (Bu tefsirde “bir yol üzere” ibaresi mevcut değil-

Hacc 22:12

Allahı bırakıp kendisine ne zarar ne de yarar sağlayabilen şeylere yalvarıp yakarır. Bu âyetin münafıklar hakkında olduğu söylenmiştir. Onlar putlara tapmıyorlardı. Fakat Allah Teâlâ'ya her yönden bütün benlikleriyle kulluk etmedikleri belirtilir. Yüce Allah'a şartlı olarak kulluk etmek, O'na kulluk etmek demek değildir. O ancak şeytana kulluk etmektir. Allah Teâlâ da o kişinin kulluğundan vazgeçse kendisine zarar veremeyecek, kulluk etse fayda sağlayamayacak birisine kulluk ettiğini haber veriyor. Bunun böyle olduğunu sapkınlığın en uç noktası da işte budur meâlindeki cümle ifade etmektedir. Çünkü o, kulluk etmese kendisine zarar, etse fayda veremeyecek birisine kulluk yapmaktadır. İşte sapkınlığın en uç noktası da işte budur.

Hacc 22:13

113. “(Bir de) o, zararı yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır. O ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır!” (Bir de) o, zararı yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır. Bazıları âyeti “yed'ü men yedurruhü” akrabu min nef h?’ (Lal./ ia p wi ça) şeklinde okurken, bazıları da “yed'ü lemen darruhü akrabu min nef'ıhi” (amil ye DSi aid g eş) şeklinde okumuşlardır. Bu durumda ona kulluk ederse, yaptığı kulluk âhirette de dünyada da kendisine zarar verir. Çünkü yüce Allah, (bundan önceki 12. âyette) dünyada ona kulluğu terkettiğinde “zarar veremeyen”, terketmediğinde de “fayda sağlayamayan şeyler” demişti. En doğrusunu Allah bilir.” O ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır! Bazıları âyette geçen “elmevlâ” kelimesini dost ve “el-aşir” kelimesini de arkadaş şekAL” linde açıklamışlardır. “Aşir” kökünün arkadaş anlamına geldiğini “ve âşirühünne bil-ma'rüf!” ” “onlarla iyi geçinin” meâlindeki âyette de görmek mümkündür. Kelimeye sözlükteki anlamı verilirse, onlarla Te'vilâPın şarihi şöyle demiştir: Birinci âyette (12. âyet) “Allah'ı bırakıp kendisine ne zarar ne de yarar sağlayabilen putlara yalvarıp yakarır” denilmektedir. Yani ona kulluğu bıiyi şekilde arkadaşlık edin anlamına gelir. Bazıları “le bisel-mevlâ” (3y 221 âyetindeki “el-mevlâ” kelimesinin dost anlamına geldiğini, onun da burada şeytan olduğunu söylemişlerdir. “el-Aşir”.x11) ise kişinin yanından ayrılmayan dostu ve eşi demektir. İbn Kuteybe ise kelimenin dost ve gönüldaş mânasına olduğunu söylemiştir ki biz de bunu ifade etmiştik“. Bunların hepsi de aynı mânayadır. Ebü Avsece ise “el-aşir” kelimesinin kişinin birlikte yaşadığı, beraber bulunduğu ve içli dışlı olduğu dost, gönüldaş demektir; “el-aşir” eş anlamına da gelir demiştir. Bazıları âyeti, o âhirette zararı yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır diye açıklamışlardır. --- Dipnotlar: rakması kendisine zarar veremez ve (yapması da) fayda sağlayamaz. İkinci âyette ise (13. âyet) “Zararları faydadan daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarırlar” denilmektedir. İki âyetin birbiriyle çelişik olmaması için bu âyette kastedilen fayda ve zarar, âhirette söz konusu olacaktır, birinci âyette kastedilen fayda ve zarar ise dünyadadır deriz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 504a). Cârullah ez-Zemahşeri de şöyle der: Eğer denilirse ki: Putların zararının da faydasının da olmadığı belirtilmiştir. Halbuki bu âyette var olduğu söyleniyor. Bu çelişki olmuyor mu? Buna şöyle cevap verilir: Mâna tam olarak anlaşılırsa bu zan ortadan kalkar. Şöyle ki: Allah Teâlâ kâfiri zarar ve fayda vermeye gücü yetmeyen cansız varlığa taptığı için akılsızlıkla nitelemektedir. Kâfir cehaleti ve sapkınlığı nedeniyle ondan şefaat dileyince faydalanacağına inanmaktadır. Ardından şöyle devam ediyor: Bu kâfir kıyâmet günü putlardan zarara uğradığını ve onlara taptığı için cehenneme girdiğini görüp, iddia ettiği şefaatin faydasını elde edemeyince dua ederek ve çığlık atarak “O ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır!” diyecektir diyor. Ya da Allah Teâlâ “yed'ü” “yalvarıp yakarır” fiilini tekrarlamaktadır (Yani bir kez 12. âyette, bir kez de bu 13. âyette). Sanki şöyle demiş olmaktadır: “Allah'ı bırakıp kendisine ne zarar ne de yarar sağlayabilen şeylere yalvarıp yakarır” (12. âyet. Bu dünyada olur).“O, ilâh olarak “zararı” şefaatçi olarak “yararından daha yakın olan varlıklara yalvarıp yakarır. O ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır!” (13. âyet. Bu da âhirette olacaktır). Abdullah'ın mushafında âyet lâm harfi olmadan “men darruhu” şeklindedir (Zemahşeri, elKeşşâf, IV, 78). Bizim açıklamamıza gelecek olursak: Her iki âyette zikri geçen fayda ve zarar âhirette değil dünyada söz konusudur. Fakat yalvarıp yakarılanlar farklıdır. Birinci âyette yalvarılan “mâ”, yani cansız varlıklar ikinci âyette ise “men”, yani canlı varlıklardır. Bu, şu anlama gelir. Yalvarılanlar “mâ” olursa bunlar, hiçbir faydayı sağlamaya ve zararı vermeye gücü yetmeyen putlardır. Yalvarılanlar “men” olduğu zaman kastedilen, kâfirlerin zarar veren ve fayda sağlayan reisleridir. Yani “Ne kötü bir dost ve ne kötü bir arkadaştır” beyanında olduğu gibi ileri gelenler ve müreffeh yaşayanlardır. Onların zararları faydalarından, yani dini anlamdaki faydalarından daha yakındır. Çünkü bu âyetin indiği zamanlarda din güçlü değildi, Müslümanlar da kuvvetli ve zengin bulunmuyorlardı. Bu açıklama âyetin “le men” şeklindeki kırâatine de uygundur. Kısacası, kendilerine zarar veremeyen ve fayda sağlayamayan putlara yalvarıp yakarır. Çünkü orada güçlü ve zengin reisler vardır (Muhakkık).

Hacc 22:14

14. “Allah, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah dilediğini yapar: Allah, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Şüphesiz Allah dilediğini yapar. Mütezile, bu ve bunu izleyen 16. âyetteki “Kuşkusuz Allah dilediğini doğru yola iletir” meâlindeki beyanı yalanlamaktadır. Çünkü onlar diyorlar ki: Allah Teâlâ bütün yaratıkların iman etmesini istemiş ama sonra da bunu gerçekleştirmemiştir. Bütün iyiliklerin hayata geçmesini ve kötülüklerden vazgeçilmesini istemiş sonra da dilediğini yerine getirememiştir. Mütezile mensupları devamla şöyle derler: Allah Teâlâ'nın kulların fiillerini yaratması ve onları yönetmesi söz konusu değildir. Onların bu görüşlerine göre Allah Teâlâ istediği binlerce şeyden birisini bile yerine getirememiştir. Sonra onlar şöyle derler: Cenâb-ı Hak, bütün yaratıkların hidâyete ermesini istemiş, fakat onlar hidâyete ermemişlerdir. Halbuki O, dilediğini hidâyete erdireceğini haber veriyor. Mütezile şöyle diyor: Allah bütün mahlükatın hidâyete ermesini istiyor ama onların tümü hidâyete ermiş değildir. Biz ise şöyle diyoruz: Allah kimi hidâyete erdirmek isterse erdirir ve o da hidâyeti benimser. Allah yapmak is' İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'-Kurân, s. 291. tediğini yapar. O “Rabb'in gerçekten istediğini yapar”? meâlindeki beyanıyla bunu haber vermektedir. Cenâb-ı Hak burada dilediğini yaptığını bildirmektedir. Mütezile'nin söyledikleri şu iki ihtimalden birisine girer: Ya Allah Teâlâ söz verip sözünden dönmektedir ya da sözünde ve verdiği haberde yalan söylemektedir. Sözde aşırı gitmekten Allah'a sığınırız. AARNE ver eril ye tie

Hacc 22:15

Her kim Allah'ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa. Bize göre âyetin tevili iki şekilde açıklanır. Birincisi: Her kim Allah'ın Hz. Muhammede asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa Allah ona yardım ettikten ve bu da kendisini kızdırdıktan sonra kızgınlığı devam ettiğine göre bir çaresini bulup göğe uzansın da (ona yapılan yardımı) kessin. Yani göğe bir ip uzatsın ve Allah'ın yardımının sebep olduğu öfkesini gidermek ve kendisini öfkelendiren olaydan rahata kavuşmak için boğazını sıksın ve kendisini öldürsün. Jİkincisi: Âyet yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e yardım vâdettiğini ve yardım edeceğini haber vermektedir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demiş olmaktadır: Her kim Allahın Muhammede yardımı yapamayacağını ve sözünü yerine getiremeyeceğini düşünüyorsa göğe bir ip uzatsın sonra onu kessin. Yani eğer Allahın yardımı onu kızdırıyorsa kızgınlığının geçmesi için o yardımı durdursun. Bu tevile göre gök kelimesi asli mânada gök olur. Âyetin anlamı da gökten inecek olan vesileyi engellesin demek olur. Bazıları da âyeti Her kim Allah'ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini, yani onu rızıklandırmayacağını düşünüyorsa şeklinde açıklamışlar, bu cümlenin “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder” meâlindeki cümlenin bağlantısı (sıla) olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu tevili yapanlar, âyeti münafıklarla ilgili kılmakta ve şöyle açıklamaktadırlar: Münafıklardan her kim Allah Teâlâ'nın bu din üzere bulunduğu ve devam ettiği zaman onu rızıklandırmayacağını düşünüyorsa bir çaresini bulup evinin tavanına bir ip assın. Sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği şeyi ortadan kaldırabilecek mi? Mücâhid, bulacağı çare (kendini asması) rızıklandırılmayacak korkusuyladır demiştir. Müfessirler “sema” kelimesine (gök anlamı değil de) evin tavanı mânası vermişler ve “kesme” kelimesini de kendisini boğmak olarak değerlendirmişlerdir. İbn Kuteybe de aynı âyeti “Her kim Allah'ın ona (peygamberine) asla yardım etmeyeceğini” kendisini rızıklandırmayacağını düşünüyorsa diye açıklamış ve yaklaşımın Ebü Ubeyde'ye ait olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir: “Matarun nâsırun”, yani yardımcı yağmur, “arzun mansüratün”, yani yardım edilen yer bu da yağmurlu yer anlamına gelir. Müfessirler de âyeti şöyle açıklamışlardır: Her kim Allah'ın ona Muhammed'e asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa evinin tavanına bir ip uzatsın sonra kessin, yani kendini boğsun ve sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği şeyi ortadan kaldırabilecek mi? Yani çaba harcasın”. Ebü Avsece “fel-yemdüd bi sebebin” cümlesi hakkında gök yüzüne ip bağlamak diye bir şey olamaz ve buna güç de yetmez, bu sadece böyle söyleyenleri kınama ifadesidir demiştir. Onun bu yorumu gök anlamına gelen “sema” kelimesini gerçek mânada gök olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. “Fe'l-yemdüd” kelimesi elini uzatsın demektir. Sebeb, esasen ip demektir. Buna göre mâna şöyle olur: Bir ip bağlasın ve göğe yükselsin. “es-Sebbü” başörtüsü demektir. “Sübüb” onun çoğulu olarak başörtüleri anlamına gelir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “es-Sebeb” Hüzeyl kabilesinin dilinde dağ demektir. “Mâ yağizu” gazabın şiddeti anlamına gelir.

Hacc 22:16

İbn Kuteybe, Tefsiru ğarîbi’l-Kurûn, s. 291. İşte böylece, yani bunun gibi biz onu lehlerine olanı ve aleyhlerine olanı beyan eden apaçık âyetler olarak indirdik. İZE Ai senn Sugi ` Iglió

Hacc 22:17

Gerçek şu ki, iman edenler, yahudiliği benimseyenler, Sâbiiler, hıristiyanlar, Mecüsiler ve şirke sapanlarm...Bilginler Sâbiiler hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelâm âlimlerine göre Sâbiiler Seneviyyedir. Müfessirlere göre ise meleklere tapanlardır. Bunların görüşlerini Mâide süresinde belirtmiştik. Daha önce belirttiğimiz için şimdi burada ele almıyoruz”. Şirke sapanlar. Bunların Arap müşrikleri olduğu söylenmiştir, onlar putlara tapıyorlardı. Her biri hakkındaki hükmünü Allah kıyâmet günü verecektir. Aralarmdaki hükmünü verecektir meâlindeki cümlenin, dünyada ihtilafa düştükleri için Allah kıyâmet günü aralarındaki hükmü verecektir mânasına gelmesi muhtemel olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Yahudiler, Hıristiyanlar hiçbir gerçeğe dayanmıyor” dediler; hıristiyanlar da Yahudiler hiçbir gerçeğe dayanmıyor? dediler””. Bu ifadenin ardından yüce Allah ayrılığa düştükleri konularda kıyâmet günü aralarında hükmünü verecektir diyor. Bunun mânası, kıyâmet günü aralarında hükmünü verecektir, yani kıyâmet günü aralarında hükmedecektir demektir. Kıyâmet günü aralarının ayırtedilmesi bu âyette belirtilen hükmetmedir. Âyetin Allah kıyâmet günü aralarını makam açısından ayıracaktır, mânasına gelmesi de muhtemeldir. Buna göre yüce Allah şunları cennete onları da cehenneme gönderecektir. Aralarını ayırmanın anlamı budur. “Yefsılü” (Jais) fiilinin onlara hakkı batıldan ayırarak beyan edecektir mânasına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. Bunun amacı da onların tümünün hakkı kabul etmesi ve ona inanmasıdır. Fakat bu o gün kendilerine hiçbir fayda vermez. Şüphesiz Allah her şeye amellerine, fiillerine, ikrarlarına, sözlerine ve onlardan sadır olan her şeye tanıktır. PEEPAR REN İZ Ai 72 Sgil;

Hacc 22:18

Görmez misin göklerde ve yeryüzünde bulunanlar (Ona secde etmektedirler.) Arap dilinin zâhirine göre “men” kelimesiyle gerek insan, gerek cin ve gerekse melek tüm imtihan edilenler (akıllı varlıklar) ifade edilir. Cansız varlıklar ise bu kelimeyle ifade edilmezler, onlar sadece “mâ” harfiyle ifade edilir. Fakat yüce Allah sonunda güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar diyerek imtihan edilen canlı varlıklar ve cansız olan herkesi kastettiğini gösteren bir ifadeye yer vermektedir. Çünkü devamında da ve insanların birçoğu hep O'na secde etmektedir! Niceleri de azabı hak etmiştir buyurmuştur. Yoksa kaide olarak bilinen belirttiğimiz gibi “men” kelimesiyle imtihan edilen canlı varlıkların, “mâ” kelimesiyle de bütünün kastedildiğidir. Erkek ve dişi bir arada ifadeye konu olduğu zaman nasıl tümü birden erkek isimle belirtiliyorsa canlı ve cansız varlıklardan bir cümle içinde bahsedildiğinde tümünün canlılara ait harfle ifade edilmesi de mümkündür. Öte yandan adı geçen bu canlı ve cansız varlıkların secdeleri birkaç şekilde açıklanmıştır. Birincisi: Bu secde yaratılış secdesi olabilir. Sözü edilen her şey tesbih konusunda belirttiğimiz gibi” yaratılışı itibariyle Allaha secde ediyor olabilir. İkincisi: İbadet secdesi olabilir. İbadet secdesi, secde etmesi mümkün olan her varlığın secdesi ve terki olabilir. Bu da imtihan edilen varlıkların secdesidir. Üçüncüsü: Bahsedilen bu nesnelere bahşedilen ve hiç kimsenin kendi gücüyle elde edemeyeceği menfaatin bol bol verilmesinden ötürü yapılan secdedir. Bunlar su, güneş, ay, ağaç, hayvanlar, kısaca her şeyin menfaat sağlamaları [onların emrine verilmiş olmalarından) kaynaklanmaktadır. (IDördüncüsü: Bahsedilen bu nesnelere, Allah'a itaat etme ve boyun eğmelerinin ilham edilmesi anlammadır. Dikkat edilirse görülecektir ki yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin buyurdu. İsteyerek geldik dediler””. Görüldüğü üzere Allah Teâlâ hayvanlara menfaatlerini nasıl sağlayacaklarını ve ölümcül durumlardan nasıl kaçınacaklarını ilham etmiştir. Dolayısıyla O'na itaat etmeyi ve boyun eğmeyi de öğrenmiş olmaları mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Ve insanların birçoğu cennette “hep O'na secde etmektedir! Niceleri de cehennemde azabı hak etmiştir. Allah'ın hakir kıldığı kimseyi onurlandırabilecek birisi yoktur. Allah'ın hakir kılması iki şekilde açıklanabilir. Birincisi: “Allah'ın saptırdığı kimseyi doğru yola iletecek yoktur”® meâlindeki beyanda anlatıldığı üzere Allah'ın yüzüstü bıraktığını ve ibadetinden ve kapısından kovduğunu onurlandıracak hiç kimse yoktur. Ya da şöyle deriz: Allah'ın cehennemde azap ederek değersiz kıldığını buradan kurtaracak hiçbir kimse yoktur. Kuşkusuz Allah dilediğini yapar. Bu Mütezile aleyhinedir. Çünkü onlar Allah bazı şeyleri diler ama yapmaz derler. Oysa Allah Teâlâ dilediğini yapar diyor. Oiii İİİ ea e DGS --- Dipnotlar: “O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız”. Bu beyanın tefsirine bakılabilir. “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin! buyurdu. “İsteyerek geldik dediler” (Fussilet,

Hacc 22:19

Şu ikisi Rableri hakkında çekişip duran iki taraftır. Bu beyanın tevili konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu âyetin mübâreze (düello) yapan altı kişi hakkında indiğini söylemişlerdir. Bunlardan üçü müslümanlardan Hamza b. Abdülmuttalib, Ali b. Ebü Tâlib ve Ubeyde b. Hâris idi. Üçü de müşriklerden Utbe b. Rebia, Şeybe b. Rebia ve Velid b. Utbe idi. Çekişmeleri bu idi. Bazıları da şöyle demiştir: Müslümanlar ve Ehl-i Kitap din konusunda çekiştiler. Yahudi ve Hıristiyanlar dediler ki: Ey müslümanlar! Biz Allaha sizden daha yakınız. Çünkü bizim peygamberimiz sizinkinden önce, dinimiz sizin dininizden, önce ve kitabımız da sizin kitabınızdan öncedir. [§] Müslümanlar da şöyle cevap verdiler: Tam aksine biz Allah Teâlâya daha yakınız. Biz Allah'ın kitabına, sizin kitabınıza, peygamberimize ve sizin peygamberinize ve Allah Teâlâ'nın indirdiği bütün kitaplara iman ettik. Sonra sizler bizim peygamberimizi, kitabımızı ve peygamberinizden önce geçen bütün peygamberleri inkâr ettiniz. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da müminlerle Ehl-i Kitap arasını ayıran beyanı indirdi ve şöyle dedi: Şu ikisi Rab'leri hakkında çekişip duran iki taraftır. Bunlardan Muhammed'i ve Kur'ânı inkârcı olanlar için ki onlar yahudi ve Hıristiyanlardır ateşten giysiler biçilmiştir, başlarının üstünden de kaynar su dökülecektir. Allah Teâlâ müminler hakkında da şöyle buyurmuştur: “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları ise Allah altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır”. Bazıları şu yorumu yapmıştır: Şu ikisi, yani Rableri hakkında çekişip duran iki taraftır, yani cennet ve cehennem şeklinde açıklamışlardır. Cehennem “Allah beni âsilere ve fâsıklara ceza için yaratmıştır demiş, cennet de “Allah beni peygamberlere ve dostlarına rahmet için yaratmıştır” diye söylemiştir. Fakat cehennem ve aynı şekilde cennetin bu çekişmesi ne zaman olacaktır? Bu uzak bir ihtimaldir. Bazıları, müslümanla kâfir ölümden sonra dirilme konusunda çekişecektir demişlerdir. Onların çekişmeleri, sürenin başından buraya kadar bahsi geçen konuların olması da mümkündür. Bunlardan bazıları şunlardır: “Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur”®. “Gerçek şu ki, iman edenler, yahudiliği benimseyenler, Sâbiiler, hıristiyanlar, Mecüsiler ve şirke sapanlarm her biri hakkındaki hükmünü Allah kıyâmet günü verecektir”, Onların çekişmeleri Allah Teâlâ'nın bu sürede belirttiği bahsi geçen kişiler, yani müslümanlar ve kâfirler arasında olacaktır. Âyet-i kerimede bu husus beyan edilmektedir. Çünkü Allah Teâlâ kâfirler hakkında Bunlardan inkârcı olanlar için ateşten giysiler biçilmiştir derken, müminler hakkında da “İman edip dünya ve âhiret için yararh işler yapanları ise Allah altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır” buyurmuştur. Öte yandan birinci âyette bahsi geçen “fasl” kelimesinden maksadın bu olması mümkündür. Çünkü yüce Allah “her biri hakkındaki hükmünü Allah kıyâmet günü verecektir” demiştir. Allah müslümanları cennete, kâfirleri de cehenneme koyacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Bunlardan inkârcı olanlar için ateşten giysiler biçilmiştir meâlindeki beyan “Onların giysileri katrandandır”” meâlindeki âyet gibidir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülecektir. “el-Hamim”!) kelimesinin sıcaklığın zirvesine çıkan kaynar su anlamında olduğu söylenmiştir. --- Dipnotlar: âsi şeytanın peşine takılır”. “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, büyüklük taslayarak, başkalarını Allah

Hacc 22:20

Bununla karınlarının içindekiler ve derileri eritilir. İbn Kuteybe “yusheru” fiilinin “eritilir” anlamına geldiğini söylemiştir. “Saherati'n-nâru eş-şahmete” (Kai 4131 4755) ateş yağı eritti demektir. Bu kökten türeme olan “es-suhâratü” but bölgesinden eritilmiş yağ demektir. Aynı şekilde bu kelime, yağ ve but kısmı eritildiğinde geriye kalan yağ tabakası anlamına da gelir. “Sahertufş- -şahme” yağı erittim demektir. Fiil “ashuruhü Ebü Muâz şu açıklamayı yapar: “Yusheru bihi mâ fi butünihim” özellikle karınlarının içindekiler eritilir demektir. Derilere gelince onlar “ İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 291. yakılır. Çünkü deri, eritilmez ve erimez. Ebü Muâz bunun Araplar'ın şu sözlerine benzediğini söyler: “Eteytühü fe et'ameni vallâhi seriden, vallâhi lebenen kârisan -ey hâmidan- vallâhi izâran ve ridâen, vallâhi humlânen fârihen” “Ona geldim vallâhi bana tirit yedirdi, vallâhi ekşi süt içirdi, vallâhi izâr (peştamal) ve ridâ (bol dış elbise) giydirdi vallâhi altıma çevik binek hayvanları” verdi” Böyle bir cümlede her kelime için uygun bir fiil takdir edilir”. Kur'ânda bunun benzerleri çoktur“. Dilde de böyledir.

Hacc 22:21

Onlar için bir de demirden sopalar vardır. Bazıları âyette yer alan “makâmi'u” kelimesinin demirden çubuklar anlamında olduğunu söylemiştir. Muâz ın görüşü de bu doğrultudadır. Bazıları da bu kelimenin baston benzeri olduğunu, tekilinin “mikma'a” şeklinde geldiğini ifade etmişlerdir.

Hacc 22:22

Istıraptan ötürü oradan çıkmaya her teşebbüs ettiklerinde oraya geri döndürülecekler. Bazıları şöyle demiştir: Âyette bahsi geçen durum şöyle olacaktır: Cehennem kabına sığmayıp coşunca içindekileri yukarı fırlatacak ve onlar da cehennemden çıkmak isteyecekler, ancak bekçiler demirden sopalarla kendilerini oraya geri iade edeceklerdir. Ve cehennemin bekçileri tarafından onlara, “Tadın bakalım bu yakıcı azabı!” denilecek. Bazıları da şu açıklamayı yapmıştır: Cehennemde tabakalar vardır. Onların azabı şiddetlenince alt tabakadan üst tabakaya doğru dönecekler ve yukarı çıkacaklardır. Sonra da oradan çıkmak isteyecekler ancak “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim”? beyanında ifade edildiği üzere cehenneme geri iade edileceklerdir. Bazıları da şöyle bir açıklama getirmiştir: Cehennem ateşi onları aleviyle vuracak sonra yukarı yükseltecektir. Cehennemin en üst tabakasına çıktıkları zaman onlara demir sopalarla vurulacaktır. Cehennemin dibine indikleri zaman da onlara cehennemin alevinin soluk verme sesi vuracaktır. En doğrusunu Allah bilir.

Hacc 22:23

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları ise Allah altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. “Altından” yani cennetliklerin altından demektir. Bu husus bir başka âyette belirtilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “(Cennette) onların altından ırmaklar akarken”, [Cennette Süslenme] Onlar orada altın bilezik ve incilerle süsleneceklerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümleyi dünyada zikri geçen altın ve incilerle süslenmek isteyen ve bununla övünen bir topluluk hakkında belirtmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “(O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse”, Yoksa dünyada özellikle kadınlar hariç sözü edilen altın ve incilerle süslenmek isteyenler azdır. )Kadınlar ve dünyada bununla övünen bir topluluk için yüce EJ Allah âhirette bunu vâdetmiştir. [Bu konudaki ifadesi şudur) “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır”. “Lü'lüen” kelimesi hakkında Kisâi şu açıklamayı yapar: Bu kelimeyi “lü'lüin” şeklinde okuyanlara göre bu birkaç şekilde açıklanır: Birincisi: Onlar orda altın bilezik ve incilerle süslenecektir. İkincisi: Onlar orada altın bileziklerle süsleneceklerdir ve orada bilezikler hariç zinet olarak incilerle süsleneceklerdir. Kelimeyi “lü'lüen” şeklinde okuyanlara göre mâna şöyle olur: Orada incilerle süsleneceklerdir. Orada onların giysileri de ipektir. Bir hadiste de şöyle denilir: “İpek dünyada onların âhirette bizim olacaktır". Ebü Avsece şöyle demiştir: Orada süsleneceklerdir meâlindeki cümle altın ve gümüş zinet eşyalarıyla süsleneceklerdir anlamına gelir. Arapçada “halleytü”1-mer'ete” Gi a 2 15) denilir ki mânası kadını süsledim, demektir. Bu dilde “haliyeŞ-şey'ü yahlâ halyün” şeklinde bir fiil vardır ki mânası bir şey güzel oldu, demektir. Bir şey bir kişinin gözünde güzel olunca “haliye bi aynihi” denilir. Bir de “halâş-şey'ü yahlü halâveten” cümlesi bir şey güzel oldu demektir. Bu fiilin sıfat-ı müşebbehesi de “fehüve hulvun” şeklinde gelir ki o güzeldir, demek olur. Bir de “tehalleytü” fiili vardır. Bunu, onun tadını aldım diye anlamak da mümkündür, “el-halyu” kökünden kabul etmek de imkân dâhilindedir. Bu kökten “hale'tü'libile ani'1-mâi” şeklinde bir kullanım vardır ki mânası şudur: Develerin suya gitmelerini engelledim. “Halleytü ş-şeye ve ahleytühü” denilince de bir şeyi tatlı kıldım demek olur. fare) YASİN bla İİ A3 İŞİN gen le eN ETY

Hacc 22:24

Onlar sözün güzeline yöneltilmişler ve övgüye en lâyık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir. Bunun dünyada ve âhirette gerçekleşmiş olması mümkündür. Dünya açısından yöneltilme ve iletilme tevhit sözcüğü ve ihlas şehadeti (kelime-i tevhid)dir. Âhirete gelince durum şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: )“Orada onların duaları, “Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım”, karşılıklı iyi dilekleri de ‘selâm şeklinde olacaktır. Duaları da, Âlemlerin Rabb'i olan Allaha hamdolsun' diyerek son bulur”, Onların yöneltilmiş oldukları sözün güzeli işte budur. Bazıları da şöyle demiştir: Onlar sözün güzeline yöneltilmişler meâlindeki cümle ile kastedilen Kur'ândır. Övgüye en lâyık olan Allah'ın yoluna iletilmişlerdir meâlindeki cümleden maksat da İslâm ve şer'i hükümleridir. Katâde şöyle demiştir: Onlara nefes alıp vermeleri nasıl ilham edilmişse tesbih ve hamdetmeleri de ilham edilmiştir. Katâde “sözün güzeli” anlamındaki beyanla bütün güzel sözlerin kastedildiğini söylemiştir. “Sırâtı'l-hamid” (sesi! biza) “sırâtullah”5, yani Allah'ın yolu deyimi gibi “Allah'ın yolu” mânasında olabilir. “el-Hamid” kelimesinin “es-sırât” kelimesinin sıfatı olması da mümkündür. O zaman övgüye değer yol, anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. ARAA apso mi iss

Hacc 22:25

İnkâr edenlere, insanları Allah yolundan ve -yerli olsun dışarıdan gelmiş olsun bütün insanlar için (ibadet yeri) yaptığımız- Mescid-i Haram'dan alıkoyanlara... “Keferü” geçmişten haber verirken “yasuddüne” gelecek zamandan haber vermektedir. Burada Allah Teâlâ gelecek zaman kipini geçmiş zaman kipi üzerine atfetmiştir. Zeccâc [bunun tevili konusunda] söylenmek istenenin inkâr edenler ve insanları Allah yolundan alıkoyanlar olduğunu ifade etmiştir”. Ve her kim orada zulmederek haktan saparsa ona elem veren bir azap tattırırız. Bize göre âyetin tevili şöyledir: Muhammed gönderilmeden önce inkâr edenler ve o gönderilince insanları Allah yolundan alıkoyanlar. Öte yandan Mescid-i Haram'dan tabiri, Mescid-i Harama girmekten alıkoyma mânasında olabilir. Yani onlar, müslümanları müslüman oldukları ve orada İslâm'ı Hz. Peygambere sordukları için Mescid-i Haram'a girmekten alıkoyuyorlardı. İkincisi insanları Mescid-i Haram'dan çıkarmak anlamında olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Halkı oradan çıkarıp sürmek ise Allah katında daha büyük bir günahtır”, Yerli olsun dışarıdan gelmiş olsun bütün insanlar için (ibadet yeri) yaptığımız. Bu beyanın zâhirinden anlaşılan yerli olanla dışarıdan geleni bir kılanın Mescid-i Haram olduğudur. Çünkü Allah Teâlâ insanlar için eşit kıldığımız diye buyurmaktadır. Fakat müfessirler bunu Mekke olarak anlamışlar ve şu mânayı vermişlerdir: Konaklama ve konaklama yerleri bakımından eşit kıldığımız. Âyetin zâhiri mânasının belirttiğimiz gibi olduğunu söylemiştik. (JÖte yandan bu hükmün cemaati olan diğer mescitlere değil de Mescid-i Haram'a mahsus olma ihtimali vardır. Başka mescitlerin halkı o mescitlere başkalarından daha önceliklidir. Ama Mescid-i Haram açısından ise insanlar gerek yerlisi gerekse dışarıdan geleni şer'an birbirine eşittir. Bir başka ihtimale göre Mescid-i Haram açısından insanların birbirine eşit olduklarının belirtilmesi başka mescitler açısından da böyle olduklarını öğrenmelerine yöneliktir. Yani insanlar gerek yerlisi gerekse yerli olmayan herkes mescitler açısından birbirine eşittir. En doğrusunu Allah bilir. Ve her kim orada zulmederek haktan saparsa. Bazıları âyetin metninde geçen “ilhâd” (Sudy) kelimesinin şirk ve inkâr anlamına geldiğini söylemiş ve bütün mâsiyetlerin ilhâd olduğunu ifade etmişlerdir. “el-İlhâd” kelimesi esasen yoldan dönmek ve başka tarafa yönelmek, demektir. Buna göre âyetin yorumu şöyle olur: Ve her kim orada zulüm sapması ile saparsa ona elem veren bir azap tattırırız. Bazıları ise şöyle demişlerdir: “Orada her kim zulmederek haktan sapmayı aklından geçirirse ona elem veren bir azap tattırırız. “Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki: 'Onda savaşmak büyük günahtır. Allah'ın yolundan menetmek ve O'nu inkâr etmek, Mescid-i Haram'dan (insanları) enÖte yandan o mekânın sözü edilenlere tahsis edilmesi birkaç ihtimale açıktır. Söz konusu sebeplerden birincisi: Hayırların çokluğunun ve kat kat yapılmasının, orada kötülükleri düşürmede ve yok etmede fonksiyonu bulunmadığını bilmeleridir. Çünkü rivayete göre Mekkede kılınan bir namaz başka yerlerde kılınan şu kadar rekât namaza eşittir“. Orada yapılan [bütün] iyi ameller de böyledir. İkincisi: Oranın sözü edilenlere tahsis edilmesi, orada yapılacak bu tür eylemlerin ağır ve şiddetli bir vebalinin olduğunu vurgulamaktır. Tıpkı iyi amellere kat kat mükâfat verilmesinin oraya tahsis edilmesi gibi. Üçüncüsü: Onlar o mekâna inip konakladıkları için Allah Teâlâ'ya başkalarından daha yakın olduklarını iddia etmişlerdir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da orada zulmederek haktan sapmak isteyene şöyle bir azabı tattırırız demiş oluyor. Bu mekân bahsi geçenlere ve af da başka yerlere tahsis ediliyor değildir. Fakat belirttiğimiz sebeplerden dolayı söz konusu tahsis yapılmıştır. Bazıları âyete şu anlamı vermiştir: Her kim orada zulmederek haktan sapmak isterse. Bu görüş sahibine göre “ilhâd” kelimesinin başındaki “bâ” harfi zâiddir. Bunun benzeri bir örnek “tenbütü bid-dühni” (Auu 21) âyetidir#?. “Tünbitü't-dühne” cümlesinin anlamı yağ verendir. Bir rivayete göre Resül-i Ekrem “Mekke'de gıda maddeleri üzerinde karaborsa yapmak haktan sapmaktır (ilhâd)” buyurmuştur“. Aynı şekilde Hz. Ömer ve İbn Ömer'den böyle bir haber rivayet edilmiştir. )Belirttiğimiz eylemlerin ağır vebal olacağı, şiddet ve cezasının kat kat verileceği anlamını vurgulamak için belirtilmesi de mümkündür. Bundan dolayı bazıları bir günah ya da miktarı şer'an belirlenmiş bir had cezası, suçu işlerse cezası kat kat olacağı için Mekke'de kalmayı hoş görmemişlerdir. Bizim sözünü ettiğimiz husus da mümkündür. Bazıları Mekke evlerinin“ satılmasını ve kiraya verilmesini mekruh görmüşlerdir. Buna delil olarak da yerli olsun dışarıdan gelmiş olsun bütün insanlar için meâlindeki beyanını göstermişlerdir. Bu doğrultuda evlerin satılması ve kiraya verilmesini yasaklayan haberler rivayet edilmiştir. Bir rivayete göre Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Mekke (hacıların) develerini (bağladıkları) yerdir“, Evleri satılmaz ve kiraya verilmez”“, Hz. Ömer'in “Ey Mekkeliler! Evlerinize kapı taktırmayın ki yerli olmayan dilediği yerden gelebilsin”“? dediği nakledilir. Hz. Ömer Mekkeliler'in evlerinin kapılarını kapatmalarını yasaklamıştır. Âyetin zâhirinde Mekke belirtilmemiştir. Âyette Mescid-i Haram'dan söz edilmektedir. Çünkü yüce Allah “ve'l-mescidi'l-harâmi'l-lezi ce'alnâhu sevâen el-âkifu fihi vel-bâdi” buyurmaktadır. Bu hüküm özellikle sadece Mescid-i Haram için zikredilmiştir. Ebü Hanife şöyle demiştir: Hac ve umre mevsiminde Mekke evlerinin kiraya verilmesini hoş görmüyorum. Mekke'de ikamet eden ve çevresinde oturanlara (mücâvir) gelince Ebü Hanife onlardan kira almakta herhangi bir sakınca görmez. İmam Muhammed'in görüşü de bu şekildedir. İbn Kuteybe âyetin “sevâen el-âkifu fihi ve'l-bâdi” (atii 4.5 Asli 2152) kısmını açıklarken yerli ve bâdi, yani bedevilerden olup yerli olmayan burada birbirine eşittir, yerli olan burada yerli Geym (nâzi'un) daha öncelikli değildir. “Ve men yürid fihi bi ilhâdin” yani kim orada ilhâdda bulunur, yani zulüm ve hak yoldan sapmak isterse... Âyette geçen “ilhâd” kelimesinin başına “tenbütü bid-dühni” 9 örneğinde olduğu gibi zâid bir “bâ” harfi getirilmiştir. Biz daha önce bundan bahsettik. 365 İSİEbü Avsece “el-âkif” (asw) ikamet eden, “el-bâdi” çölde kalan anlamınadır demiş, “el-ilhâd” (swiy!) kelimesinin de haktan meyletmek ve sapmak anlamına geldiğini belirtmiştir. “el-Lahd” kelimesi, bu kökten türetilmiştir. Mânası “lahdü'l-kabri” kabir lahdi, kabir oyuğu demekbyk TREE EEE --- Dipnotlar: gellemek, halkını oradan çıkarıp sürmek ise Allah katında daha büyük günahtır. Fitne de öldürmekten daha ağırdır”. Ben bu rivayeti bir yerde bulamadım. Ancak Mescid-i Haram'da namaz kılmanın faziletine dair hadis vardır. Hz. Peygamber “Benim mescidimde kılınan (bir vakit) namaz başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Ancak bundan Mescid-i Haram müstesnadır” demiştir. © Ebü Dâvüd, “Menâsik” 90. ” o “Rabe'abi'l-mekâni yerbu'u raban: Bir yerde kalmak demektir. “er-Rab'u” ev, konak, her nerede ve hangi mekânda olursa olsun vatan anlamındadır. Çoğulu “erbu'un, ribâ'un, rubü'un ve erbâun şeklinde gelir. “Münâh”: Develerin çöktürüldüğü yer demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü'- Arab, “ne“oo Hâkim, el-Müstedrek, 11,53. ® Daha fazla bilgi için bk. İbn Hacer el-Askalâni, Fethu’l-bârî, III, 450-452. “Neze'a ilâ vatanihi” vatanına meftun oluyor ve meylediyor demektir.

Hacc 22:26

(Hz. İbrahim ve Beytullah] İbrahim'i Beytullah'ın bulunduğu yere yerleştirdiğimizde de şöyle demiştik. Âyette geçen “bevve'nâ” (ciy) fiiline bazıları, yerleşsin diye Beytullah'ın yerini ona hazırladık anlamı vermişlerdir. Fiilin mastarı olan “et-tebvie” indirmek mânasına gelir. Yüce Allah sanki şöyle demektedir: Beyt yapsın diye İbrahim'i beytin yerine indirdik ve ona bana hiçbir şeyi ortak koşma dedik. Bütün peygamberler bu ilke üzerine gönderilmişlerdir. Allaha ortak koşmama ilkesiyle gönderilmişler ve insanları da Allah'a ortak koşmamaya davet etmeleri emredilmiştir. Tavaf edenler, kıyamda duranlar, rüküa ve secdeye varanlar için evimi tertemiz tut. İnsanları da Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaya davet edin. Evimi tavaf edenler için tertemiz tut emri Hz. Peygamber'e ve bahsi geçen diğerlerine yönelik olma ihtimali vardır. Bu şu demektir: Evimi içinde bulunan taş, maden ve ahşaptan yapılmış putlardan ve heykellerden temizle ki orada Allah'tan başka hiçbir kimseye tapılmasın. Evimi tertemiz tut emrinin evimi bütün (mânen) pis olan nesnelerden ve çekişmeler, alım-satın ve başkaları olmak üzere eziyet veren her türlü şeylerden temizle mânasında olması da muhtemeldir. Bu emir Mescid-i Haram ve diğer mescitler için de geçerlidir. Onlar da her türlü rahatsızlık verici unsurlardan, kötülükten ve çirkin fiillerden temizlenir, uzak tutulur. Tavaf edenler, kıyamda duranlar, rüküa ve secdeye varanlar. Müfessirler “et-tâifin”in (Sesi) ) beldelerden gelenler, “el-kâimin”in Çe ii orada ikamet edenler, “er-rukka' es-sücüd'ün “namaz kılanlar” olduğunu söylemişlerdir. “et-Tâifin”in beyti tavaf eden herkes, “el-kâimin'in orada (duran”, sürekli bulanan -el-uküf, ibadet için bir yerde sürekli kalanlar demektir-, “el-kâimin”in Jorada ikamet eden ve kalan herkes, “er-rukka' essücüd”ün bütün rükü ve secde edenler, yani tüm namaz kılanlar mânasında olması da muhtemeldir. Bu mâna daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ” Bu fazlalık şerhten alınmıştır.

Hacc 22:27

İnsanlara hac ibadetini duyur. Yani insanları Beytullah'ı haccetmeleri için davet et ve çağır. Müfessirler şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ İbrahime (a.s.) insanları hac ibadetini yapmaya çağırmasını emredince o da çağırdı. Allah onun sesini doğu ve batı arasında bulunanlara işittirdi. Hatta sesini ve çağrısını erkeklerin bellerinde (sulb) ve kadınların rahimlerinde bulunanlara bile işittirdi. Ve onlar “lebbeyk” (çağrına icabet ettik) dediler. Allah'ın beytini haccedenler İbrahim'in çağrıda bulunduğu zaman ona uyanlardır. Fakat müfessirlerin bu dedikleri ancak Hz. Peygamber'den gelen bir haberle bilinir. Aksi takdirde bu ve benzeri açıklamalar hakkında susmak daha uygundur. Müfessirler İnsanlara hac ibadetini duyur meâlindeki cümlenin İbrahim'i Beytullah'ın bulunduğu yere yerleştirdiğimizde anlamındaki cümlenin sılası olduğunu söylemiştir. İnsanlara hac ibadetini duyur meâlindeki beyanın Hz. Peygambere ve gönderilen bütün peygamberlere yönelik olması da mümkündür. Bu açıklamayla emir her zaman için geçerli olmuş olur. Bütün bunların en doğrusunu Allah bilir. Gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar. “Ricâlen” ayakları üstünde yaya olarak demektir. “Ve alâ külli dâmirin” (45 gidilecek yolun uzak olması dolayısıyla semizliği giden zayıflamış develer demektir. “Ye'tine min külli feccin amik” (Gez p 3 2 550) bütün uzak yollardan gelirler anlamına gelir. (SlÖte yandan İnsanlara hac ibadetini duyur meâlindeki beyan, davet ve emir mânasına olabilir. Bu durumda yaya olarak sana ulaşsınlar meâlindeki beyan haccın yaya yürüyenlere de farz olduğunu gösterir. Yüce Allah âdetâ şöyle buyurmaktadır: Onlara emret! Gerek yaya gerekse binekli olarak beyti haccetsinler! Buradaki duyur anlamına gelen “ezzin” fiili emir değil de bildirme mânasında olursa cümle, insanların yaya ve binekli olarak Beytullah'ı haccedeceklerini haber verme ve bunu vâdetme anlamına gelir. Uzak yollardan gelirler meâlindeki âyetin metninde geçen “ityân” gelme fiili hayvanlara nispet edilmiştir. Çünkü hacılar, Beytullaha hayvanlarla gelmektedirler. Bu yüzden fiil, hayvanlara nispet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. (İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Alâ külli dâmirin”, uzun yolculuğu sebebiyle yorgun argın develere binmiş olarak demektir. “Min külli feccin amik”, yani uzak ve belirsiz yollardan anlamma gelir”. (Ebü Avsece de şöyle'demiştir “Alâ külli dâmirin” karnı aç develere binmiş olarak demektir. “Yetüke ricâlen” “binmiş olarak sana gelirler” anlamını ifade eder. Racile'rracülü yercülü (racelen ve] rucleten fehüve râcilün”. 5 yol, “el-amik” uzak anlamına gelir. “Amuka” uzak oldu demektir. Fiilin muzari, mastarı ve sıfat-ı müşebbehesi “ya muku umkan fehüve amikun”

Hacc 22:28

Böylece kendileri için faydalı olan şeyleri açık seçik görsünler. Hasan-ı Basri âyeti şöyle açıklar: Orada görülmesi gereken yerleri görürler de Allah'ı anarlar ve âhirette kendilerine fayda verecek ameller kazanırlar. Açık seçik görecekleri faydalı şeyler işte bunlardır. Başka bazı müfessirler de şöyle demişlerdir: Faydalı olan şeylerden maksat, hac için memleketlerinden çıktıkları zaman yaptıkları alış-verişler ve elde ettikleri kârlardır. Başka bazıları da bunun dünyada ticaret ve âhirette mükâfat olduğunu söylemişlerdir. Bu açıklama birinci gibidir. Faydalı şeylerin hacca gelenler için uzak beldelerde takdir edilen rızıklar olması da mümkündür ki (bu insanlar) hacca gelmeseler Allah kendilerine söz konusu rızıkları vermezdi. Çünkü hacca gelenler için beldelerde (takdir edilmiş) öyle rızıklar vardır ki ikamet ettikleri yerlerde ve bulundukları mekânlarda kendilerine verilir. Öyle rızıklar da vardır ki hacca gelmeseler bu İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 291-292. rızıklar kendilerine verilmezdi. Bahsi geçen faydalı şeylerin kendileri için uzak beldelerde takdir edilen, hac için yola çıktıkları takdirde erişecekleri, çıkmadıkları zaman da erişemeyecekleri bilmedikleri menfaatler ve rızıklar olması da mümkündür. Bazıları da Böylece kendileri için faydalı olan şeyleri açık seçik görsünler meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Ticaretlerini görsünler ve hac ibadetlerini ifa etsinler. Belirlenen günlerde kesecekleri kurbanlık hayvanlar üzerine O'nun adını ansınlar. Bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri bunun özellikle “nahr”, yani kurban bayramının birinci günü olduğunu söylemiştir.” Tekil bir şeyin çoğul olarak ifade edilmesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onların içinde ayı bir ışık yaptı.” Ay dünyaya en yakın semada olduğu halde bu sema kelimesi âyette çoğul olarak kullanılmıştır. Nitekim Arapçada şöyle bir deyiş vardır: “Filan kişi Temimoğulları'nın evlerinde gizlendi” Halbuki o kişi onların evlerinden birinde saklanmıştır. Bunun örneği çoktur ve böyle bir ifade Arap dilinde mümkündür. Bazıları da şöyle demiştir: Âyetin metninde geçen belirlenen günler kurban bayramının ilk günü ve takip eden ikinci ve üçüncü günüdür. Bazıları da “el-ma'lümât” (Sua) ve “el-ma'düdât” “ bütün teşrik günleridir demişlerdir”. Bazıları da belirlenen günlerin Zilhicce ayının ilk on günü olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu günler zikir günleridir. Belirlenen günlerde O'nun adını ansınlar meâlindeki beyanın kinâye yoluyla kurban kesmek anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Kurban kesme günleri üç gündür. Bayramın birinci günüyle onu takip eden iki gündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah'ın onlara rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine O'nun adını ansınlar. Artık onlardan hem kendiniz yiyin” Burada yemekten söz etmiş, ancak kesmekten bahsetmemiştir. Bu da bize Allah'ın adını ansınlar meâlindeki cümlenin kinâye yoluyla kesmek anlamında kullanıldığını göstermektedir. Bu ifade, kesme eyleminin kinâye yoluyla anlatımıdır. Çünkü kurbanlar Allah Teâlâ anılarak kesilir. O'nun adı anılmadan kurban kesilmez. En doğrusunu Allah bilir. (lArtık onlardan hem kendiniz yiyin. Bazıları yenilecek olanların kurbanlar olduğunu söylemişlerdir. Çünkü kurban eti yemek helâl değildi. Dolayısıyla bu ifade, kurban eti yemeye izin verilmesi ve onun helâl kılınması olarak yorumlanır. Fakat kastedilenin kurban olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü vakit, kurban vakti olmadığı gibi mekân da onun kesileceği mekân değildir. Sözü edilen vakit, temettü ve kıran haccı kurbanları ile gönüllü olarak kesilen kurbanlardır. Âyet, temettü ve kıran haccında kesilen kurbanların etlerinin yenilmesinin mübah olduğunu gösterir. Hem sıkıntı içindeki yoksulları doyurun. Bazıları âyette geçen “el-bâis” (gsti) kelimesinin “el-bu'su” kökünden türediğini ve mânasının şiddetlenen ve artan ihtiyaç olduğunu söylemiştir. Bazıları da “el-bâis” kelimesinin birinden yardım isteyen fakir, “el-fakir” kelimesinin ise hiçbir şeyi olmadığı halde utanıp istemeyen fakir kimse anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları da “el-bâis” kelimesi kendinde müzmin hastalık olan (zemânetün)”, “el-fakir” kelimesi ise hastalığı olmayan, sağlığı yerinde olan yoksul kişidir, demişlerdir. Bu tarif birinci gibidir. TOFA papy 3 TEFAF e İş A) --- Dipnotlar: Bu konuyu Hasan-ı Basri tefsiri ile mukayese et.. “Görmüyor musunuz Allah yedi göğü birbiriyle nasıl uyumlu yaratmıştır? Onların içinde ayı bir ışık, güneşi ışık kaynağı yapmıştır” (Nüh, 71/15-16). “Vezküru T-lâhe fi eyyâmin ma'düdâtin” “Belirlenmiş günlerde Allah'ı Teşrik günleri kurban bayramının son üç günüdür.

Hacc 22:29

Sonra kalan hac fiillerini tamamlayıp temizlensinler. Bazı edebiyat âlimleri “et-tefes” kelimesi ile Arap dilinde neyin kastedildiğinin bilinmediğini söylemişlerdir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “et-Tefes” kelimesi bakımsız olmak, yani süslenmeyi bir yana bırakmaktır”. Kelimenin bu mânaya geldiğini Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadis göstermektedir. Resül-i Ekreme hacıdan sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Hacı, saçı başı dağınık olan” ve koku kullanmayandır”. Ebü Avsece “et-tefes” kelimesinin esasen kir anlamına geldiğini belirtir. Bir kadının pis kokulu olduğunu ifade etmek için “imraetun tefise” (15 sizi) denilir. Bu da Hasan-ı Basri'nin, kelimenin süslenmeyi terketmek anlamına geldiğine dair yaptığı açıklamaya yakındır. Müfessirler “et-tefes” kelimesinin başı tıraş etmek, tırnakları ve bıyıkları kesmek, şeytan taşlamak, kurban kesmek vb. şeyler olduğunu söylemişlerdir. Bazıları “sümme'İ-yakdü tefesehüm” âyetinin, hac fiillerini ifa etsinler, anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Bir habere göre Resül-i Ekrem şöyle demiştir: “Kim Arafat'ta bir gece vakfe yapar bizimle birlikte Müzdelifede cem‘ denilen mekânda namaz kılarsa haccı tamam olur. Ve o kişi, hac menâsikini ifa etmiş demektir”. ( “Kadâ tefesehü” cümlesinin zâhirinden anlaşılan “tefes” kelimesinin hac menâsiki anlamına geldiğidir. “Kadâ tefesehü” tabirinin, zinet (süs) vakti geldi, diye tevil edilmesi de mümkündür. Zinet vaktinden maksat, tıraş olma ve (ihramdan çıkıp) günlük elbise giyme vaktidir. En doğrusunu Allah bilir. [Hac ve Kurbana Dair Hükümler] Adaklarını yerine getirsinler. Yani üstlendikleri kesmeyi yerine getirsinler. Allah Teâlâ bundan önce kişinin temettü haccı ve ifrad haccı için yola çıkardığı hayvanların etlerini yiyebileceğinden söz etmiş ve “Artık onlardan hem kendiniz yiyin”? demişti. Fakat adak yoluyla kesmeyi üstlendiği kurbanın etinden yemekten söz etmemişti. Mezhep imamlarımız da böyle söylemektedirler: Bir kimsenin temettü ve kıran haccı kurbanlarının etinden yemesi caizdir. Ama adak ve kefâret kurbanlarının etinden yemesi caiz değildir. Aksine o kurbanların etlerini tamamıyla tasadduk etmelidir. “Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç tutarak veya sadaka vererek yahut da kurban olarak bir fidye ödesin” meâlindeki beyanda ifade edilen budur. En doğrusunu Allah bilir. Ve o kadim evi (Kâbe) tavaf etsinler. Sözü edilen tavaf, farz olan tavaftır (tavaf-ı ziyaret). Ziyaret tavafı, nahr günü (bayramın birinci günü) yapılan tavaftır. Bu tavaf bizim mezhebimize göre farzdır. Âyette sözü edilen tavafın bazılarının dediği gibi “tavâfu's-sader”, yani veda tavafı olması ihtimali yoktur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır”. Âyette bahsi geçen hıccü'l-beyt, Beytullah'ı tavaftan ibarettir, başka bir şey değildir. Kâbe'ye giriş tavafı (tavâfü t-duhül) ve veda tavafı Mekkeliler'e yönelik bir yükümlülük değildir. Ancak başkaları haccetmekle nasıl yükümlü ise onlar da yükümlüdürler. Netice olarak belirttiklerimiz Ve kadim evi (Kâbe) tavaf etsinler meâlindeki beyanla kastedilenin ziyaret tavafı ve bunun da Cenâb-ı Hakk'ın “Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” beyanında sözü ettiği hac olduğunu göstermektedir. miş) diye nitelemiştir, çünkü onu zorbaların üzerinde zorbalık yapmasından âzat etmiştir. Nice zorbalar (çıkmış), onu yıkmak için üzerine gitmiş ancak Allah Teâlâ buna mani olmuştur. Bazıları da şöyle bir açıklama yapmıştır: (Sİyüce Allah bu beyti “atik” diye nitelemiştir. Çünkü o, dördüncü semaya yükseltilmiştir. Yukarı yükseltilen beyt, el-beytü'l-atikdir. Bize göre el-beytü'l-atik, Hz. İbrahim'in bina ettiği ve kurduğu beyttir. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: Ve İbrahim'in bina ettiği o kadim evi (Kâbe) tavaf etsinler, yoksa insanların yaptıkları yeni evi değil. Mânanın bu olduğunu Hz. Peygamberden rivayet edilen şu haber göstermektedir. Hz. Peygamber Hz. Âişe'ye “Senin kavmin İslâm'a yeni girmiş olmasaydı, Beyti, İbrahim'in kurduğu temel üzerine yeniden yapar ve iki de kapı açardım. Biri içine girilen diğeri de çıkılan” demiştir. Abdullah b. Zübeyr'in rivayet ettiği haberlerden birine göre Hz. Peygamber “Beytullah atik denilmiştir. Çünkü hiçbir zorba ona hâkim olamamıştır” demiştir. Eğer bu haber sahihse mesele belirtildiği gibidir (üzerine söylenecek bir şey olamaz). Ve kadim evi. Bazıları Allah Teâlâ Beytullah'ı “atik” (âzat edilNitekim Fil süresi buna işaret eder. --- Dipnotlar: © “Her kim bizimle birlikte bu namaza yetişir, bundan önce Arafat'a gece veya gündüz gelirse haccı tamam olur ve hac fiillerini ifa etmiş demektir (Ebü Dâvüd, “Menâsik” 69; ayrıca bk. Tirmizi, “Hac ve Umre” 56; Tevilâtul-Kurân, 1, 405). © — “Haccı ve umreyi Allah için eksiksiz yerine getirin; engellenirseniz kolayınıza gelen bir kurban gönderin. Kurban, mahalline ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin”. “o Esved b. Yezid'in nakline göre Hz. Âişe anlatır: Hz. Peygambere Hicr'in Beyt'ten olup olmadığını sordum. Bana “Evet” dedi. “O halde neden onu Beytullah'a dâhil etmediler?” dedim. Resül-i Ekrem “Çünkü kavmin masrafları karşılayacak imkân bulamadı” diye cevap verdi. “Neden kapısı yüksek?” diye sordum. “Kavmin istedikleri oraya girsin istemedikleri girmesin diye böyle yaptılar. Kavmin câhiliye döneminden yeni çıkmış olmasaydı ve buna karşı çıkacaklatından korkmasaydım Hicr'i Kâbe'ye dâhil eder Kâbe'nin kapısını yer hizasında yapardım” dedi. “Beytullah'a atik denilmiştir. Çünkü Allah onu bütün zorbalardan âzat etmiştir. Hiçbir zorba ona hâkim olamamıştır” (Hâkim, e/-Müstedrek, II, 389).

Hacc 22:30

Yapılması gereken işte budur. Âyetin başındaki bu anlamına gelen zâlike” kelimesi ile “İnsanlara hac ibadetini duyur; gerek yaya olarak gerekse yorgun argın develer üzerinde uzak yollardan gelerek sana ulaşsınlar” meâlindeki beyanın başından sonuna kadar olan ifadeye işaret ediliyor olabilir. “Kim Allah'ın koyduğu yasaklara saygı gösterirse” Bu beyanın, işaret ismi olan “zâlike”ye dâhil olmaması mümkündür. Fakat “zâlike” kelimesi bir şeyi diğerine bağlamak için değil, bir kıssanın bitmesi ve anlatılmasının sona ermesinin ardından yeni bir cümlenin öğesi (mübtedâ) olarak zikredilebilir. “Hâzâ zikr ve inne li'l-müttakine” ”, “hâzâ ve inne li't-tâğine” âyetleri böyledir. Bu örnek âyetlerde “ve inne li'l-mütkakin” ve “ve inne lit-tâğin” kelimeleriyle başlayan kısım başlarında “hâzâ” işaret ismi olmadan yazılsaydı da doğru olurdu. Fakat işaret ismi, birinci ifadeye son verme ve diğerine başlamak için belirtilmiştir. Buna göre “zâlike ve men yuazzım hurumâtillâhi” âyeti de aynı şekilde “zâlike” olmadan da söylenebilirdi. EA Kim Allah'ın koyduğu yasaklara saygı gösterirse bu, Rabb'i katında kendisi için çok hayırlı olur. Yüce Allah sanki şöyle demektedir: Kim Allah'ın koyduğu yasaklara saygı gösterir, hac için yola çıkar, mal harcar ve kendini yorarsa onun için Allah katındaki sevap var ya işte bu, malını harcamamak ve kendini yormamaktan daha hayırlıdır. Aksi takdirde bir kimse için Allahim koyduğu yasaklara saygı göstermenin göstermemekten daha hayırlı olduğunda hiç şüphe yoktur. Size vahiy ile (haramlığı) bildirilenlerin dışındaki hayvanları yemeniz helâl kılınmıştır. İbn Mesüd'un mushafına göre âyet “uhillet leküm behimetü'l-en'âm illâ mâ yütlâ aleyküm mine'l-muharramât”! esi) şeklindedir. Mânası şöyledir: “Size vahiy ile (haramlığı) bildirilenlerin dışındaki” murdar hayvan, kan ve Mâide süresinde bahsi geçen” diğer “hayvanları yemeniz helâl kılınmıştır.” Biz bunları zikretmiştik. En doğrusunu Allah bilir. Öyleyse pislikten, yani putlardan uzak durun. Bu cümleye pislikten, yani putlardan uzak durun anlamı da, putlara tapmaktan uzak durun çünkü onlar pisliktir mânası da verilebilir. Bu ibare putlardan başkaları pislik değildir diye bir mânaya gelmez. Tıpkı “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın!” emrinin fakirlik korkusu dışında çocuklarınızı öldürmeniz helâldir mânasına gelmediği gibi. Tefsirini yaptığımız âyet de böyledir. Ve asılsız sözden de kaçının. “Kavlu'z-zür” nitelemesinin, asılsız söz mânasına gelmesi muhtemel olduğu gibi, Allah hakkında ileri sürdükleri oğlu olduğu, ortağı bulunduğu ve zatına lâyık olmayan başka asılsız sözler anlamına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. --- Dipnotlar: o “Kuşkusuz Allaha itaatsizlikten sakınanlara çok güzel bir gelecek vardır (Sâd, 38/49). © “Öte yandan azgınlara da çok kötü bir gelecek (Sâd, 38/55).

Hacc 22:31

“Ve asılsız sözden de kaçının” Allah'ın birliğine -şirke sapmadan- iman etmiş olarak. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın yorumu şöyledir: AsHsız sözden kaçının! Ve Allah'ın birliğine şirke sapmadan iman etmiş olarak kaçının. “Hunefâe” kelimesinin ne anlama geldiğini daha önce belirtBen bu kırâati hiçbir yerde bulamadım. miştik9. Şirke sapmadan istisnasının “hunefâe li'1-lâhi” tabirinin tefsiri olması mümkündür. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Bütün işlerinizde şirke sapmadan Allaha karşı samimi olunuz. En doğrusunu Allah bilir. [Müşriklerin Manevi Durumu] (lAllah'a ortak koşan kişi, gökten düşüp parçalanan ve kuşların kapıştığı yahut rüzgârın ücra bir yere sürüklediği nesnelerden farksızdır. Allaha ortak koşan kişi için bir kimsenin gökten düşmesinin, kuşların onu kapışmasının ve rüzgârın onu uzak bir yere sürüklemesinin örnek gösterilmesi birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Allaha ortak koşan kişi için istikrar ve sebatı olmayan bir şey örnek verilmiştir. “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş ayakta duramayan kötü bir ağaçtır” meâlindeki beyan ile “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir”? anlamındaki beyan buna örnektir. Allah Teâlâ bu örnek âyetlerde inkâr (küfür) için istikrarı ve sebatı olamayan bir şeyi örnek vermiştir. Aynı şekilde müşrik, gökten düşen, kuşların kapıştığı ya da rüzgârın uzak bir yere sürüklediği kimse gibidir. Nerede olduğu bilinmez. Birisi onu aramak istese nerede arayacağını bilemez, onu bulamaz. Kâfir (müşrik) de aynen böyledir. İkincisi: Allah kendisine ortak koşan için gökten aşağı düşen kimseyi örnek vermiştir. Gök, insanların düşünceleri ölçeğinde mekânların en yükseğidir. Oradan aşağı düşen bir kimsede hayır kalmaz, oradan aşağı düşen kendi nefsinden bir hayır göremeyeceği gibi (esasen) nefis diye bir şeyi de kalmaz. İşte kâfir de böyledir. Yaptığı güzel fiillerden hiç yararlanamaz, nefsi o iyiliklerden faydalanamaz. Çünkü Allah'ın dininden uzaktır. Üçüncüsü: Bir kimse gökten aşağı düşerse bu düşüşü nefsini ve tüm organlarını etkiler. Bütün bunlar onun benliğinde ortaya çıkar, artık iyileşmesi ve sağlıklı hale gelmesi beklenmez. İşte kâfir de böyledir. Küfrün bütün izleri onun nefsinde ve organlarında zuhur eder. Çünkü Allah'ın dininden uzaktır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları der ki: yüce Allah bu örneği kendisine ortak koşan kimsenin helâk olduğunu ve hidâyetten uzak olduğunu vurgulamak için vermiştir. Âyette geçen “es-sehik” kelimesi uzak demektir. Bu açıklama, bizim yaptığımıza yakındır. es-Sehik, uzak mekân demektir. Kelimenin kök kullanımı “sehukallmekânu yeshuku suhkan fehüve sehik” şeklindedir ki uzak oldu anlamındadır. “es-Sehik” aynı zamanda yıpranmış ve eski demektir. “Eshaka's-sevbu ve sehika yeshaku sahkan ve eshaka fehüve müshikun” (55.21 pp ati, lei A, ŞİŞ GELİ) “elbise eskidi” demektir. “es-Sehük” uzun hurma ağacı demektir.

Hacc 22:32

Evet, bu böyledir. “Zâlike” işaret ismi için “zâlike ve men yuazzım hurumaâtillâhi” (di out 147 5; w)” âyetindeki “zâlike”yi açıklarken söylediklerimiz aynen geçerlidir. Orada “zâlike”nin “hâzâ ve inne li't-tâğine le şergibi olduğunu belirtmiştik. Kim Allah'a ait nişânelere saygılı davranırsa, bu kalplerin takvâlı olmasındandır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın yorumu şöyledir: Kim organlarıyla Allah'a ait nişanelere saygılı davranırsa bu tâzim kalplerin takvâlı olmasındandır. İnsanlarda da dışa vuran davranışlarda ölçü budur. Kalpte takvâ ya da bir hayır varsa bu organlarda kendini gösterir. Kötülük de böyledir. Kalpte kötülük olduğunda bu organlarda ortaya çıkar”. “Hurumâtillâh” '” ve “şe'âirillâh”. Bazıları bu iki tabirin hac fiilleri mânasına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları ise “hurumâtillâh”ın, Allah Teâlâ'nın bütün haram kıldıkları ve O'na karşı mâsiyet olan şeyler olduğunu ve kulun o yasaklara saygılı olmak için söz konusu fiilleri işlemekten kaçındığını belirtmişlerdir. “Şe'âirillâh” deyiminin ne anlama geldiğini Mâide süresinde açıklamıştık!“ Rüzgârın ücra bir yere sürüklediği. Bu beyan rüzgârın götürdüğü anlamına gelir. Fiilin kullanımı “Hevâ yehvi hüviyyen” şeklindedir. Mânası, kendini götürdü, demektir. EİN Çİ imz glam a A AŞİL GE

Hacc 22:33

Onlarda sözü edilen nişânelerde sizin için belirli süreye kadar yararlar da vardır. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Onlarda sırtlarında, sütlerinde ve yünlerinde sizin için belli bir süreye kadar, yani boyunlarına nişâneler takılıp (Beytullah'a) ithaf edilene kadar yararlar da vardır. Hanefi mezhebine mensup imamlarımız da aynı şekilde söylemektedirler: Bir deveyi [hac kurbanı yapmak için Beytullah'a adayan veya ithaf eden kimsenin -darda kalması hariç- ondan veya bir parçasından yararlanması helâl değildir. Adanan bu hayvanlar varacakları yere varıp da kesilince etlerinden yararlanmak helâl olur. Bazıları da âyeti şöyle açıklamışlardır: Onlarda sizin için belirli süreye kadar, yani varacakları yere kadar sırtlarına binmek, sütlerini sağmak, yünlerini kırpmak ve bunların dışında daha önce yararlandıkları başka şeyler gibi yararlar da vardır. Bu konuda bir de haber rivayet edilir. Buna göre Resül-i Ekrem (hac için Beytullaha) deve sevkeden birisini görür. Ona “Bin ona!” der. Adam, O kurbanlık bir devedir, der. Resül-i Ekrem “Bin ona!” buyurur. Adam, O kurbanlık bir devedir ey Allah'ın resülü!” der. [§]Hz. Peygamber “Bin ona!” deyince adam “O kurbanlık bir devedir ey Allah'ın resülü!” diye cevap verir. Bunun üzerine Resül-i Ekrem “Bin ona! Yazıklar olsun!” der', Bazı müçtehitler bu görüşü benimsemişlerdir. Onlar (hac için sevkedilen gerdanlıksız) kurbanlıklardan ve üzerlerine gerdanlık takılan kurbanlıklardan onlar kesilmeden ve boğazlanmadan önce yararlanmanın mübah olduğunu söylemişlerdir. Fakat bize göre söz konusu yararlanmak ancak şiddetli bir ihtiyaç ve darda kalma söz konusu olduğunda mümkündür. Böyle bir durumda başkasının mülkünden bedeli mukabili yararlanmak mümkündür. Hac kurbanları (hedy) konusunda da durum budur. Kişi bu hayvanlardan belirttiğimiz nedenle yararlanabilir ancak binmenin hayvana verdiği eksikliği tazmin eder. Onlarda sizin için belirli süreye kadar meâlindeki beyanı onlar veya sizler ölünceye kadar yararlar da vardır diye tefsir etmek de mümkündür. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Bir zamana kadar”, Bunun mânası yeryüzünün yok olma vaktine kadar demektir. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyet de böyledir. Nihayet varacakları yer o kadim evdir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan sorulan bir soruya başlangıç da olabilir. Hac kurbanlarının (hedy) ve nişâne takılan kurbanlıkların helâl olacakları yer sorulmuş ve buna karşılık âyette de Onların helâl olacakları yer o kadim evdir denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak birinci açıklama sözünü ettiğimiz nedenlerle daha uygun ve doğruya daha yakındır. Âyette kadim ev deniliyor. Bilindiği üzere Allah Teâlâ bununla Beytullah'ın bizzat kendisini kastetmiyor. Fakat bununla beytin bulunduğu toprak parçasını kastediyor. Çünkü onların kanları Beyt'te akıtılmıyor. Ancak Harem'in de bulunduğu mekânda akıtılmaktadır. Harem bölgesinin tümü, kurban kesme yeridir. Yüce Allah “O kadim evi (Kâbe) tavaf etsinler” buyruğunda ise Beyt'in bizzat kendisini kastetmektedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak örnek âyette “bi'l-beyti” kelimesini kullanmaktadır ki sadece Beyt tavaf edilir. Bu âyette ise “ilel-beyti” demiş ve hükmü beyte izafe etmiştir. Bu da beyt kelimesiyle bizzat beytin kendisini değil, onun bulunduğu toprak parçasını kastettiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. DEE dl çi aris a

Hacc 22:34

Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrü kıldık. Bazıları âyette geçen “elmensek” kelimesinin insanların ibadet ve kulluk ettikleri ve ibadetlerini yapmak için gittikleri yer anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kelimenin bu anlamından dolayı kendini ibadete veren kişiye “nâsik” denilmiştir. “Mensek” kelimesine (Jinsanların ibadet etmek için evden çıktıkları ve gittikleri yer anlamına ibadet yeri mânasını verenler, kelimenin bu kök anlamından dolayı vermişlerdir. Aynı anlayış sahipleri “el-mensek” dindir ve şeriattır demişlerdir. Bazıları da “el-mensek” kelimesinin hayvanı boğazlama ve kesme yeri anlamına geldiğini söylemişlerdir. Arap dilinde hayvan kesme kelimesine “nüsük” demek mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Fakat içinizden biri hasta ise veya başından bir rahatsızlığı varsa (tıraşını olup) oruç veya sadaka yahut kurban olarak bir fidye ödesin” Bu beyanda geçen “nüsük” kelimesi hayvanı boğazlama mânasındadır. Bir başka örnek de şu ilâhi beyandır: “De ki: ‘Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir”. Eğer bu son örnekte “nüsük” kelimesi ibadet olan namaz kelimesi gibi ibadet mânasında olsaydı belirtilmezdi. Bu da bize “nüsük” kelimesiyle kastedilenin hayvanı boğazlamak mânası olduğunu göstermektedir. Ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah'ın adını ansınlar. Allah'ın adını ansınlar meâlindeki beyan hayvanı keserken Allah'ın adının anılmasının şart olduğunu göstermektedir. Çünkü âyette “kurbanlık hayvanların kesilmesi”nden değil de “üzerlerine Allahın adının anılması”ndan söz edilmektedir. Âlimler “kurbanlık hayvanın üzerine Allah'ın adının anılması”ndan “hayvanı boğazlama”yı anlamışlardır. Bu da kesilecek hayvanın üzerine Allah'ın adının anılmasının caizlik ve helâllik şartı olduğunu göstermektedir. Ancak İmam Şâfii böyle düşünmez. O bu âyeti bilginlerin ve ümmetlerin anladığı gibi yorumlamamıştır. Çünkü Şâfii, kesilecek hayvan üzerine Allahın adının anılmasını kesmenin şartı olarak kabul etmemiştir. Sonuç itibariyle hepinizin mâbudu tek bir tanrıdır. Sanki Allah Teâlâ Biz her ümmete kurban kesmeyi meşrü kıldık ifadesini kurban kesmeyi inkâr eden bir topluluğa zikretmiş ve Biz her ümmete kurban kesmeyi, kestikleri ve üzerine mâbutlarının adın andıkları bir kurbanı “meşrü kıldık” demiş sonra da mâbutlarının tek bir tanrı olduğunu haber vermiştir. Şu halde yalnız O'na teslimiyet gösterin. Yani bütün bunları içtenlikle O'na yapın! Sen de Allah'ın buyruklarına içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele! Bazıları “elmuhbitin” kelimesine mütevazı olanlar mânası vermişlerdir. Bazıları da bu kelimeye içi huzur dolu olanlar anlamı verirken, bazıları huşü duyanlar, bazıları da ibadette olanca gücünü harcayan herkese muhbit mânası vermiştir. Bu kelimeye, ihlaslı olanlar mânası da verilebilir. “el-Muhbit” kelimesinin tefsiri hemen ardından gelen âyette belirtilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ bir sonraki âyette meâlen “Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer” ifadesini kullanmaktadır. “el-Muhbit” kelimesinin içi huzur dolu, gönlü rahat anlamına geldiğini söyleyenler (el-muhbitin ile aynı kökten olan) “elhabtetü” kelimesinin “iç huzuru, gönül rahatlığı” anlamına geldiğini söylemişlerdir. “Menseken” kelimesinin “mensiken” şeklinde bir okunuşu daha vardır. Kisâi bu kelime hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Kelime “mensik” şeklinde okunursa “neseke, yensikü” fiilinden, “mensek” okunursa “neseke, yensükü” fiilinden türemiş olur. [Hedy Kurbanı] (SJİlim adamları arasında hac ve umre için sevkedilen develerin ve boyunlarına nişâne takılan hac kurbanlarının (hedy) Harem bölgesi dışında kesilmelerinin caiz olmadığı konusunda görüş ayrıhğı yoktur. Onlar sadece muhsar' ihramdan çıkmak isteyince ihramdan çıkmasını mümkün kılacak olan devesini nerede keseceği ve hac kurbanını nerede boğazlayacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Onların görüşlerini ve ihtilaflarını Bakara süresinde belirtmiştik"9, “Nihayet varacakları yer o kadim evdir”! meâlindeki beyanda geçen kadim ev kavramına daha önce bahsettiğimiz ve haberlerde de rivayet edildiği üzere bütün Harem bölgesinin dâhil olduğu konusunda ihtilaf etmemişlerdir. Câbir b. Abdullah'ın nakline göre Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Arafat bölgesinin tamamı vakfe yeridir. Minanın tamamı kurbanlıkları kesme yeridir. Müzdelifenin tamamı vakfe yeridir]. Mekke'nin bütün yolları (Mekke'ye girmek için meşru bir) yoldur ve kurban kesme yeridir”? Hz. Ali'nin nakline göre Resülullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Arafat bölgesinin tamamı vakfe yeridir. Minanın tamamı kurbanlıkları kesme yeridir”13. Haberlerde “Teşrik günlerinin tamamında kurban kesilebilir” denilmektedir. Hz. Ali'nin nakline göre Resül-i Ekrem şeytan taşlama yerine gelmiş ve şeytan taşlamıştır. Sonra kurban kesme yerine gelmiş ve “Burası kurban kesme yeridir. Mina'nın tamamı kurban kesme yeridir” buyurmuştur. İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Kurban kesme yeri (esasen) Mekkededir. Fakat Mekke kanlardan uzak kılınmıştır”, Mina Mekke'dedir. --- Dipnotlar: Kırâat imamlarından Hamza, Kisâi ve Halef bu kelimeyi “mensik” şeklinde okumuşlardır (Paluvi, ZübdetüT-irfân, s. 95). Hac veya umre için ihrama girdikten sonra bunların tamamlanmasını engelleyen bir durumun ortaya çıkması dolayısıyla hac ve umre fiillerine devam edemeyen kimse demektir. bk. Bakara süresinden 196. âyetin tefsiri. H3 İbn Mâce, “Menâsik” 73; Ebü Dâvüd, “Menâsik”, 65.

Hacc 22:35

Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer. Yani Allah'tan korktukları için kalpleri titrer ve korkar. Başlarına gelen musibetlere, felâketlere ve âfetlere sabrederler. Namazlarını özenle kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. Bu âyetin yorumunu Enfâl süresinde belirtmiştik”. PEL AEA Ml 3 li ORIA HARK gi pany AARNA gaia uó BA j “Biz o büyükbaş hayvanları da Allah'ın size nişânelerinden kıldık; sizin için onlarda nice yararlar vardır. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah'ın adını anın, cansız halde yere serildiklerinde ise onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” Biz o büyükbaş hayvanları da Allah'ın size nişânelerinden kıldık. Bazıları “şeâirillâh” deyimini Allah'ın farizaları şeklinde açıklamışlardır. Hasan-ı Basri ise aynı ifadeye Allah'ın dini anlamını vermiştir. Ama en uygunu “şeğâirillâh” tabirinin Allah'ın dininin, O'na kulluğun ve hac fiillerinin nişâneleri mânasında olmasıdır. Çünkü “şeâir” kelimesi, dilde “nişâne” demektir. Kelime başka ibadetlere değil sadece hac fiillerine tahsis edilmiş ve yüce Allah onu hac fiillerinin nişânesi olarak kılmıştır. Âyette geçen “elbüdne” kelimesinin tekili “el-bedene'dir. Büyük baş hayvana “bedene” denilmesi, cüsse itibariyle büyük ve iri kıyım hayvanlar olmalarındandır. Bir kimse şişmanladığı zaman (bu kökten) “bedene fülânun” denilir. Hz. Peygamberden “Bedene yedi kişi için kurban edilebilir. İnek yedi kişi için kurban edilebilir” diye nakledilen hadisin zâhirinden anlaşılan şudur: “Bedene” boğazlanabilecek (cezür) ve kurban edilecek devedir. Çünkü Resül-i Ekrem “Bedene yedi kişi için kurban edilebilir. İnek yedi kişi için kurban edilebilir” demiş ve “bedene”yi ayrı, inek anlamına gelen “bakara” kelimesini ayrı olarak belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sizin için onlarda nice yararlar vardır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette sözü edilen “yararlar”dan maksat, kurbanlık hayvanların boyunlarına nişâne takıldıktan ve hac kurbanı olarak tahsis edildikten sonra binme, sütlerinin sağılması ve üzerlerinde yük taşınması gibi elde edilen faydalardır. Bazıları da âyeti Sizin için onlarda boyunlarına nişâne takılana kadar nice yararlar vardır diye açıklamışlardır. Ama boyunlarına nişâne takıldığı zaman sahipleri için âhirette ecir vardır. Bu açıklama sanki Sizin için onlarda nice yararlar vardır meâlindeki beyanı, âhirtte ecir vardır şeklinde açıklamadan daha uygundur. Çünkü bir deve kurban için ayrıldığı zaman -zorunlu durumlar hariç- bunlardan yararlanmak helâl değildir. Zira Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin”. Bu hayvanlardan yararlanmak, Allah'ın işaretlerine saygısızlık etmek anlamına gelir. Bundan dolayı Hanefi mezhebine mensup imamlarımız kurbanlık develerden yararlanılmaz demişlerdir. Müçtehidlerimiz Resül-i Ekrem'in (Hac için Beytullaha) deve sevkeden birisi ile arasında geçen konuşmaya da cevap vermişlerdir. Hz. Peygamber bu kişiye “Bin ona!” der. Adam “O kurbanlık bir devedir” der. Resül-i Ekrem “Bin ona!” buyurur. Adam “O kurbanlık bir devedir” der. Bunun üzerine Resül-i Ekrem “Bin ona! Yazıklar olsun!” buyurmuştur”. Bazı rivayetlerde “veyhake” yerine aynı anlama gelen “veyleke” ifadesi geçer. Bize göre Resül-i Ekrem o kişiye “deveye bin” emrini devesine binmeye şiddetle ihtiyaç duyduğunu görünce vermiştir. Bu da bizim dediğimiz gibi kurbanlık hayvanlardan zorunlu durumlarda yararlanılır şeklinde ifade ettiğimiz durumdur. [ ] Ama normal durumlarda kurbanlık hayvanlardan yararlanmak caiz değildir. Hac ibadeti için nişâne kılınan develer de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah'ın adını anın. Bu beyan, hayvan kesmek için üzerine Allah'ın adının anılmasının şart olduğunu gösterir. Çünkü Allah Teâlâ (âyette) bizzat kesme fiilinden değil sadece isminin anılmasından söz etmektedir. Kur'âna muhatap olan müslümanlar, (kurbanlık hayvanların üzerlerine) Allah'ın adının anılmasından onların boğazlanmasını ve kesilmesini anlamasalardı yüce Allah kesme fiilini belirtmeden sadece isminin anılmasıyla yetinmezdi. Bu da Allah'ın isminin anılmasıyla onların kesilmesini anladıklarını ve O'nun isminin anılmasının caiz olma şartı niteliğini taşıdığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. “SSavâf” kelimesi üç türlü okunabilir. Birincisi: “Savâfi” '”. Bu durumda kelime, Allaha içtenlikle bağlı olmak ve O'na samimi olmak anlamındaki kökten gelmiş olur. İkincisi: Sonu “nün” harfiyle “savâfin'dir. “Savâfin” hayvanın üç bacağını bağlayıp diğer bacağını mutlak olarak serbest bırakmaktır”. Üçüncüsü: “Cevârin” 15£) kelimesi gibi sonu tenvinli olarak “savâfin'dir, mânası ise sıraya dizilerek ayakta durmak demektir. Sözü edilen bu üç kelimeyle sanki Allaha ihlasla yaklaşma, (kurbanlıkları keserken) ayaklarını bağlama ve onları sıraya dizerek ayakta durdurma mânalarının birleştirilmesi isteniyor gibi bir durum söz konusudur. Sünnet ve hadis rivayetleri de bu şekilde gelmiştir. Kelime İbn Mesüd mushafında sonu “nün” harfiyle “savâfine” şeklindedir. Yorumu ise belirttiğimiz gibidir. Âyetin zâhirinden anlaşılan, kelimenin, ayakta durmak mânasında olduğudur. Çünkü yüce Allah devamında cansız halde yere serildiklerinde ise anlamına gelen bir ifade kullanmaktadır. Âyette geçen “vecebet” kelimesi yere düştü anlamına gelir. Yere düşme, ayakta durma halinden yere yıkılma haline geçmeyi ifade eder. Bu da bize develerin yere yatırılarak değil, ayakta kesildiklerini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Onlardan hem kendiniz yiyin. Bunu daha önce geçen “Artık onlardan hem kendiniz yiyin hem sıkıntı içindeki yoksulları doyurun” meâlindeki âyeti tefsir ederken açıklamıştık. “el-Bâisü'l- EE (ain a) dilenen yoksuldur. Bu görüş bazılarına aittir. Bazıları ise “el-bâis” ( fakir olduğu bilinen, “el-fakir” ise utanan ve istemeyen ei fakir olduğu bilinmeyen) fakir demektir. Bazıları ise “el-bâis” “el-miskin” ve “el-fakir” kelimelerinin üçü de fakir anlamına gelir demişlerdir. Bazıları da “el-bâis”, gözleri görmeyen demektir demişlerdir. Hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. Bazıları “el-kâni” razı olan demektir. Ve kelime “kanaat” (izci) kökündendir demişlerdir. Bazıları da “el-kâniu” kelimesinin “el-kunü”” (goal) kökünden geldiğini, isteyen ve ihtiyacını gizlemeyen fakir anlamında olduğunu söylemişlerdir. “el-Mu'ter” belki bir şeyler verir diye birisinin sürekli karşısına çıkan ama ihtiyacını söylemeyen kişi demektir, “el-kâni'” ise evinde oturan kişi vb. demektir. (SJibn Kuteybe “el-kâni” kelimesinin ihtiyacını açık eden, gizlemeyen anlamına geldiğini söylemiş ve kelimenin “kana'a, yakna'u, kunü'an” kökünden türediğini ifade etmiştir. Kelimenin “kania, yakna'u, kanâaten” kökünden olması durumunda razı olmak anlamına geldiğini belirtmiştir. “el-Mu'ter” bir şeyler verir umuduyla bir kimsenin sürekli karşısına çıkan ve fakat açıkça istemeyen demektir. Kelimenin kullanımı “iterrani, arrani, arâni ve iterâni” şeklindedir!” Ebü Avsece de şu açıklamayı yapmıştır: “el-Kâni”, dilenen fakir demektir. “el-Kunü” istemek anlamına gelir. “el-Kanâatu” razı olmak demektir. Bu kelimenin üç harfli kökü, “kania, yakne'u, kanâ'atün” şeklindedir, ondan razı oldu demektir. Aynı kökten “kanna'tuhü” (4.5 bir başka anlamı da başını başörtüsü ile örttüm demektir. “İterra, itirâran, a) onu razı ettim demektir. “Kannatuhü” nun iterâ, yatai, arâ, ya'rü” (4735 41,8 s 244 asl dal Şi) bütün bu kelimeler “elmu'ter” kelimesi ile aynı köktendir. “Savâf” kelimesi “ayakta ve sıraya Kendisine bir şeyler vermesi için birisinin sürekli karşısına çıkan kimsedir. © İbn Kuteybe, Tefsiru ğartbi’l-Kurän, s. 293. dizilmiş olarak demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Nün harfiyle “sâfin” ve “savâfin” üç ayak üstünde demektir. Hayvan ig gak üzerine durduğu zaman bunu “safene'l-ferasü yasfunu sufünen” (4,42 Şia bzi! 515) fiiliyle anlatırlar. “Vecebet cünübuhâ” yere düştü demektir. “Vecebe yecibü vücüben fe hüve vâcibün” dez kökü düştü anlamınadır. “Vecebetişşemsü” güneş battı demektir. Bütün bunlar “ses” anlamına gelir. “Semi'tu vecbeten” bir ses duydum anlamına gelir. “Menseken” ibadet için çekildikleri yer demektir. İbn Abbâs'ın “el-kâni'” kelimesine senin verdiğine razı olan, “el-mu'ter” kelimesine de kendisini sana arzeden ama istemeyen fakir mânası verdiği rivayet edilmiştir”. İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik. Yani sözünü ettiğimiz develeri, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik. Öte yandan bahsi geçen hayvanların istifademize verilmesi iki şekilde açıklanabilir. Birincisi: Bu hayvanları binmeniz, üzerlerinde yük taşımanız ve hayatta çeşitli yararlı işlerde kullanmanız için nasıl istifadenize vermişsek onları kesebilesiniz ve boğazlayabilesiniz diye de sizin emrinize verdik. Umulur ki bunun karşılığında şükredersiniz. Ya da mâna şöyle olur: İşte onları, yani bu hayvanları size anlattığım şekildre sizin istifadenize verdik. Bütün bunlar, o hayvanların size boyun eğdirilmesine dâhil olan şeylerdir. ma AZN İŞ emiş ağ 2 Yaaa İşi --- Dipnotlar: İbn Mâce, “Edâhi” 4; Ebü Dâvüd, “Dahâyâ" 6. © “Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, Rab'lerinin büyük lütuf ve rızasını dileyerek Beytülharâm'a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin”. © Nitekim Übey b. Kâb ve Ebü Müsâ'nın kırâatinde kelime bu şekilde yer almaktadır (bk. İbn “Saffetit-dâbbetü”: Hayvan üç ayağı üzerine durdu ve dördüncü elinin toynağını büktü demektir. “es-Sâfin” üç ayağı üzerine duran ve dördüncü ayağını tırnak ucuna basan at demektir. 1 İbn Ebü Dâvüd, Kitfâbü'-Mesâhif, s. 63.

Hacc 22:36

Onlar öyle kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri titrer. Yani Allah'tan korktukları için kalpleri titrer ve korkar. Başlarına gelen musibetlere, felâketlere ve âfetlere sabrederler. Namazlarını özenle kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. Bu âyetin yorumunu Enfâl süresinde belirtmiştik”. PEL AEA Ml 3 li ORIA HARK gi pany AARNA gaia uó BA j “Biz o büyükbaş hayvanları da Allah'ın size nişânelerinden kıldık; sizin için onlarda nice yararlar vardır. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah'ın adını anın, cansız halde yere serildiklerinde ise onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” Biz o büyükbaş hayvanları da Allah'ın size nişânelerinden kıldık. Bazıları “şeâirillâh” deyimini Allah'ın farizaları şeklinde açıklamışlardır. Hasan-ı Basri ise aynı ifadeye Allah'ın dini anlamını vermiştir. Ama en uygunu “şeğâirillâh” tabirinin Allah'ın dininin, O'na kulluğun ve hac fiillerinin nişâneleri mânasında olmasıdır. Çünkü “şeâir” kelimesi, dilde “nişâne” demektir. Kelime başka ibadetlere değil sadece hac fiillerine tahsis edilmiş ve yüce Allah onu hac fiillerinin nişânesi olarak kılmıştır. Âyette geçen “elbüdne” kelimesinin tekili “el-bedene'dir. Büyük baş hayvana “bedene” denilmesi, cüsse itibariyle büyük ve iri kıyım hayvanlar olmalarındandır. Bir kimse şişmanladığı zaman (bu kökten) “bedene fülânun” denilir. Hz. Peygamberden “Bedene yedi kişi için kurban edilebilir. İnek yedi kişi için kurban edilebilir” diye nakledilen hadisin zâhirinden anlaşılan şudur: “Bedene” boğazlanabilecek (cezür) ve kurban edilecek devedir. Çünkü Resül-i Ekrem “Bedene yedi kişi için kurban edilebilir. İnek yedi kişi için kurban edilebilir” demiş ve “bedene”yi ayrı, inek anlamına gelen “bakara” kelimesini ayrı olarak belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sizin için onlarda nice yararlar vardır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette sözü edilen “yararlar”dan maksat, kurbanlık hayvanların boyunlarına nişâne takıldıktan ve hac kurbanı olarak tahsis edildikten sonra binme, sütlerinin sağılması ve üzerlerinde yük taşınması gibi elde edilen faydalardır. Bazıları da âyeti Sizin için onlarda boyunlarına nişâne takılana kadar nice yararlar vardır diye açıklamışlardır. Ama boyunlarına nişâne takıldığı zaman sahipleri için âhirette ecir vardır. Bu açıklama sanki Sizin için onlarda nice yararlar vardır meâlindeki beyanı, âhirtte ecir vardır şeklinde açıklamadan daha uygundur. Çünkü bir deve kurban için ayrıldığı zaman -zorunlu durumlar hariç- bunlardan yararlanmak helâl değildir. Zira Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin”. Bu hayvanlardan yararlanmak, Allah'ın işaretlerine saygısızlık etmek anlamına gelir. Bundan dolayı Hanefi mezhebine mensup imamlarımız kurbanlık develerden yararlanılmaz demişlerdir. Müçtehidlerimiz Resül-i Ekrem'in (Hac için Beytullaha) deve sevkeden birisi ile arasında geçen konuşmaya da cevap vermişlerdir. Hz. Peygamber bu kişiye “Bin ona!” der. Adam “O kurbanlık bir devedir” der. Resül-i Ekrem “Bin ona!” buyurur. Adam “O kurbanlık bir devedir” der. Bunun üzerine Resül-i Ekrem “Bin ona! Yazıklar olsun!” buyurmuştur”. Bazı rivayetlerde “veyhake” yerine aynı anlama gelen “veyleke” ifadesi geçer. Bize göre Resül-i Ekrem o kişiye “deveye bin” emrini devesine binmeye şiddetle ihtiyaç duyduğunu görünce vermiştir. Bu da bizim dediğimiz gibi kurbanlık hayvanlardan zorunlu durumlarda yararlanılır şeklinde ifade ettiğimiz durumdur. [ ] Ama normal durumlarda kurbanlık hayvanlardan yararlanmak caiz değildir. Hac ibadeti için nişâne kılınan develer de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah'ın adını anın. Bu beyan, hayvan kesmek için üzerine Allah'ın adının anılmasının şart olduğunu gösterir. Çünkü Allah Teâlâ (âyette) bizzat kesme fiilinden değil sadece isminin anılmasından söz etmektedir. Kur'âna muhatap olan müslümanlar, (kurbanlık hayvanların üzerlerine) Allah'ın adının anılmasından onların boğazlanmasını ve kesilmesini anlamasalardı yüce Allah kesme fiilini belirtmeden sadece isminin anılmasıyla yetinmezdi. Bu da Allah'ın isminin anılmasıyla onların kesilmesini anladıklarını ve O'nun isminin anılmasının caiz olma şartı niteliğini taşıdığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. “SSavâf” kelimesi üç türlü okunabilir. Birincisi: “Savâfi” '”. Bu durumda kelime, Allaha içtenlikle bağlı olmak ve O'na samimi olmak anlamındaki kökten gelmiş olur. İkincisi: Sonu “nün” harfiyle “savâfin'dir. “Savâfin” hayvanın üç bacağını bağlayıp diğer bacağını mutlak olarak serbest bırakmaktır”. Üçüncüsü: “Cevârin” 15£) kelimesi gibi sonu tenvinli olarak “savâfin'dir, mânası ise sıraya dizilerek ayakta durmak demektir. Sözü edilen bu üç kelimeyle sanki Allaha ihlasla yaklaşma, (kurbanlıkları keserken) ayaklarını bağlama ve onları sıraya dizerek ayakta durdurma mânalarının birleştirilmesi isteniyor gibi bir durum söz konusudur. Sünnet ve hadis rivayetleri de bu şekilde gelmiştir. Kelime İbn Mesüd mushafında sonu “nün” harfiyle “savâfine” şeklindedir. Yorumu ise belirttiğimiz gibidir. Âyetin zâhirinden anlaşılan, kelimenin, ayakta durmak mânasında olduğudur. Çünkü yüce Allah devamında cansız halde yere serildiklerinde ise anlamına gelen bir ifade kullanmaktadır. Âyette geçen “vecebet” kelimesi yere düştü anlamına gelir. Yere düşme, ayakta durma halinden yere yıkılma haline geçmeyi ifade eder. Bu da bize develerin yere yatırılarak değil, ayakta kesildiklerini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Onlardan hem kendiniz yiyin. Bunu daha önce geçen “Artık onlardan hem kendiniz yiyin hem sıkıntı içindeki yoksulları doyurun” meâlindeki âyeti tefsir ederken açıklamıştık. “el-Bâisü'l- EE (ain a) dilenen yoksuldur. Bu görüş bazılarına aittir. Bazıları ise “el-bâis” ( fakir olduğu bilinen, “el-fakir” ise utanan ve istemeyen ei fakir olduğu bilinmeyen) fakir demektir. Bazıları ise “el-bâis” “el-miskin” ve “el-fakir” kelimelerinin üçü de fakir anlamına gelir demişlerdir. Bazıları da “el-bâis”, gözleri görmeyen demektir demişlerdir. Hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun. Bazıları “el-kâni” razı olan demektir. Ve kelime “kanaat” (izci) kökündendir demişlerdir. Bazıları da “el-kâniu” kelimesinin “el-kunü”” (goal) kökünden geldiğini, isteyen ve ihtiyacını gizlemeyen fakir anlamında olduğunu söylemişlerdir. “el-Mu'ter” belki bir şeyler verir diye birisinin sürekli karşısına çıkan ama ihtiyacını söylemeyen kişi demektir, “el-kâni'” ise evinde oturan kişi vb. demektir. (SJibn Kuteybe “el-kâni” kelimesinin ihtiyacını açık eden, gizlemeyen anlamına geldiğini söylemiş ve kelimenin “kana'a, yakna'u, kunü'an” kökünden türediğini ifade etmiştir. Kelimenin “kania, yakna'u, kanâaten” kökünden olması durumunda razı olmak anlamına geldiğini belirtmiştir. “el-Mu'ter” bir şeyler verir umuduyla bir kimsenin sürekli karşısına çıkan ve fakat açıkça istemeyen demektir. Kelimenin kullanımı “iterrani, arrani, arâni ve iterâni” şeklindedir!” Ebü Avsece de şu açıklamayı yapmıştır: “el-Kâni”, dilenen fakir demektir. “el-Kunü” istemek anlamına gelir. “el-Kanâatu” razı olmak demektir. Bu kelimenin üç harfli kökü, “kania, yakne'u, kanâ'atün” şeklindedir, ondan razı oldu demektir. Aynı kökten “kanna'tuhü” (4.5 bir başka anlamı da başını başörtüsü ile örttüm demektir. “İterra, itirâran, a) onu razı ettim demektir. “Kannatuhü” nun iterâ, yatai, arâ, ya'rü” (4735 41,8 s 244 asl dal Şi) bütün bu kelimeler “elmu'ter” kelimesi ile aynı köktendir. “Savâf” kelimesi “ayakta ve sıraya Kendisine bir şeyler vermesi için birisinin sürekli karşısına çıkan kimsedir. © İbn Kuteybe, Tefsiru ğartbi’l-Kurän, s. 293. dizilmiş olarak demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Nün harfiyle “sâfin” ve “savâfin” üç ayak üstünde demektir. Hayvan ig gak üzerine durduğu zaman bunu “safene'l-ferasü yasfunu sufünen” (4,42 Şia bzi! 515) fiiliyle anlatırlar. “Vecebet cünübuhâ” yere düştü demektir. “Vecebe yecibü vücüben fe hüve vâcibün” dez kökü düştü anlamınadır. “Vecebetişşemsü” güneş battı demektir. Bütün bunlar “ses” anlamına gelir. “Semi'tu vecbeten” bir ses duydum anlamına gelir. “Menseken” ibadet için çekildikleri yer demektir. İbn Abbâs'ın “el-kâni'” kelimesine senin verdiğine razı olan, “el-mu'ter” kelimesine de kendisini sana arzeden ama istemeyen fakir mânası verdiği rivayet edilmiştir”. İşte onları şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik. Yani sözünü ettiğimiz develeri, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik. Öte yandan bahsi geçen hayvanların istifademize verilmesi iki şekilde açıklanabilir. Birincisi: Bu hayvanları binmeniz, üzerlerinde yük taşımanız ve hayatta çeşitli yararlı işlerde kullanmanız için nasıl istifadenize vermişsek onları kesebilesiniz ve boğazlayabilesiniz diye de sizin emrinize verdik. Umulur ki bunun karşılığında şükredersiniz. Ya da mâna şöyle olur: İşte onları, yani bu hayvanları size anlattığım şekildre sizin istifadenize verdik. Bütün bunlar, o hayvanların size boyun eğdirilmesine dâhil olan şeylerdir. ma AZN İŞ emiş ağ 2 Yaaa İşi --- Dipnotlar: İbn Mâce, “Edâhi” 4; Ebü Dâvüd, “Dahâyâ" 6. © “Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, Rab'lerinin büyük lütuf ve rızasını dileyerek Beytülharâm'a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin”. © Nitekim Übey b. Kâb ve Ebü Müsâ'nın kırâatinde kelime bu şekilde yer almaktadır (bk. İbn “Saffetit-dâbbetü”: Hayvan üç ayağı üzerine durdu ve dördüncü elinin toynağını büktü demektir. “es-Sâfin” üç ayağı üzerine duran ve dördüncü ayağını tırnak ucuna basan at demektir. 1 İbn Ebü Dâvüd, Kitfâbü'-Mesâhif, s. 63.

Hacc 22:37

Onların ne etleri Allah'a ulaşır ne de kanları; O'na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır. Bu ifade iki ihtimale açıktır. Birincisi: Allah bunu ancak muttakilerden kabul edecektir. Kâfirlerden kabul etmez. Çünkü onlar, Câhiliye döneminde develeri belirtilen şekilde kesiyorlardı. Allah Teâlâ da bunu takvâ sahibi olmayanlardan kabul etmeyeceğini haber vermektedir. Âyet “Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder”? beyanı gibi olur. İkincisi: Allah'a ulaşmaz demek, Allaha ancak salih, temiz ve takvâ üzere olan ameller yükselir demektir. Takvâ dışı olan ameller ise O'nun katma yükseltilmez ve çıkarılmaz. O'na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır buyurduğunda anlatılan da budur. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu beyanın belirtilmesinin hikmeti şöyle olabilir: Câhiliye insanları, develeri kesince kanlarını Beyt'in etrafına sürüyorlar ve “Bu Allaha yakınlıktır” diyorlardı. Bunun üzerine müslümanlar da onlar gibi yapmak isteyince Onların ne etleri Allah'a ulaşır ne de kanları; O'na ulaşacak olan sadece sizin takvânızdır. İşte Allah onları sizin istifadenize verdi meâlindeki beyan indi. “İstifadeye verme” konusunu yukarıda açıklamıştık. Ki size doğru yolu göstermesinden develeri emrinize boyun eğdirme vesilelerini göstermesinden ötürü O'nu tâzimle anasınız, yani azamet ve kibriyâ ile niteleyesiniz. Çünkü sizler, bu vesilelerle develerden türlü şekillerde yararlanmaktasınız. Cenâb-ı Hak, develerin boyun eğdirilme ve emrimize verilme araçlarını bize göstermeseydi ve öğretmeseydi o hayvanlara asla gücümüz yetmezdi. Çünkü onlar, güçlü, kuvvetli ve sert hayvanlardır. Doğru yolu göstermesinden ötürü meâlindeki beyan, size din ve hidâyet konusunda doğru yolu göstermesinden ötürü şeklinde de açıklanabilir. İyilik yolunu tutanları müjdele! “el-Muhsinin” kelimesi birkaç şekilde açıklanabilir: Kendilerine iyilik edenler, kardeşlerine iyilik edenler, fiilleri güzel ve amelleri salih olanlar bu ihtimallerden bazılarıdır. Allaha iyilik edenler şeklinde bir mâna ihtimal dâhilinde değildir. En doğrusunu Allah bilir. iye YANİ İZ İN EA liği Ğİ

Hacc 22:38

Biliniz ki Allah iman edenleri korur. Bazı kırâatlerde âyet-i kerimedeki fiil “yüdâfi'u” yerine “yedfe'u” şeklindedir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Allah inkâr edenlerin bütün kötülüklerini ve eziyetlerini iman edenlerden defeder, savuşturur. “Yüdâfi'u” fiiline göre ise âyetin mânası şöyle olur: Allah iman edenleri kâfirlerden korur ve onlara yardım eder. Allah iman edenleri korur meâlindeki beyan iman edenlere bir vâd olarak Mekkede inmişe benzemektedir. Buna göre yüce Allah, müminlere yardım vâdetmekte, sayılarının az ve zayıf oldukları, kâfirlerin de çok ve güçlü bulundukları anda onlara kendilerini koruma sözü vermektedir. Müminler Mekkede iken sayıları az ve zayıf bir halde idiler. Buna göre şu da muhakkak ki Allah hiçbir haini, hiçbir nankörü sevmez meâlindeki beyan, Medine'de inmiş olur. Sebebine gelince hainler Medine'de bulunuyorlardı. Çünkü onlar Ehl-i Kitap'tı. Muhammed'in peygamberliği ve başka şeyler onlara emanet edildi, ancak onlar müminlere hiyanet ettiler ve risâleti gizlediler. O günler Mekkede Ehl-i Kitap'tan hiç kimse yoktu. Mekkeliler tümüyle müşrikti. Netice olarak bizim dediğimiz ihtimal doğru gibi durmaktadır. Ya da Allah hiçbir haini hiçbir nankörü sevmez meâlindeki beyan, yahudilerin “biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız”2 şeklindeki sözlerine karşılık söylenmiş de olabilir. Onların bu sözlerinin aksine yüce Allah da hiçbir haini hiçbir nankörü sevmediğini, aksine onlara buğzettiğini haber vermektedir. Bu beyanda Resül-i Ekrem'in peygamberliğinin ispatına dair delil vardır. Çünkü yüce Allah, müminlere yardım edeceğini, kâfirlerin eziyetlerini ve kötülüklerini onlardan savuşturacağını ve inkârcıların hain olduklarını haber vermektedir. Gerçek de aynen Hz. Peygamber'in haber verdiği gibi olmuştur. Bu da Hz. Peygamber'in bu bilgileri yüce Allah'tan öğrendiğini göstermektedir.

Hacc 22:39

[Savaş Hükümleri] Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Müşrikler Resül-i Ekrem'in sahâbilerine eziyet vermeye ve onlarla çarpışmaya devam ediyorlardı. Onlara ise henüz müşriklerle savaşma emri verilmemişti. Medine'ye hicret ettikleri zaman saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi beyanı ile onlarla savaşmaları emredildi. Bazıları da şöyle derler: Müminlere savaş izni verilinceye kadar onlarla savaşmaları emredilmemiş ve buna izin verilmemişti. Bunun üzerine kâfirler “bizimle savaşmanız emredilmedi neden bizimle savaşıyorsunuz?” dediler. Yüce Allah da müminlere kendileriyle savaşma izni ve emri verildiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin zâhirinden anlaşılan, müminlere izin verilinceye ve emredilinceye kadar savaşma yasağının bulunduğudur. Fakat bu yasaklığın hangi açıdan yapıldığını biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kâdirdir. Bu beyan, haber verdiği konuda açıktır. PEIR AA ya ELIF iea 29123) 3 Dağ ihia

Hacc 22:40

Onlar sırf “Rabb'imiz Allah'tır” dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Kâfirler Hz. Peygamber'in sahâbilerini “Rabb'imiz Allah'tır” dedikleri, O'na iman ettikleri ve birledikleri için Mekke'den haksız yere çıkardılar. Onları çıkarmalarının tek sebebi buydu. Bazıları da âyetin ibaresinde takdim ve tehir olduğunu belirterek şöyle demişlerdir: Bunlara göre sanki Cenâb-ı Hak şöyle demiştir: Zulme mâruz kalanlara ve yurtlarından haksız olarak çıkarılanlara “Rabb'imiz Allah'tır” deyinceye kadar kâfirlerle savaşma izni verildi. “Rabb'imiz Allahtır” dediklerinde kendileriyle savaşmaya son verilir. Çünkü Mekkeliler Atlah Teâlâ'yı kabul etmiyor ve O'na inanmıyorlardı. “Rabb'imiz Allahtır” deyip O'nun Rab'leri olduğunu ikrar edince kendileriyle savaşılmaz. Allah Teâlâ'yı ikrar edip tasdik eden, fakat Muhammed'in (a.s.) risâletini ve nübüvvetini inkâr edenlere gelince, risâletini ikrar ve tasdik etmedikçe; onlarla savaştan vazgeçilmez. Resül-i Ekrem'i ikrar ve Allah'ın peygamberi olduğunu tasdik eden ancak şer'i hükümleri inkâr edenlerle de bu hükümleri ikrar ve tasdik edinceye kadar savaşılır. Onları tasdik edince savaşılmaz. Bütün bu hükümler haberlerde rivayet edilir. Nitekim Resül-i Ekrem “Lâ ilâhe illallâh deyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. [§]Bunu söyledikleri zaman benden canlarını ve mallarını -hak etme durumu hariç- korumuş olurlar” buyurmuştur. Bir başka haberde ise Resül-i Ekrem şöyle demiştir: “Lâ ilâhe illallâh deyinceye ve benim Allah'ın resülü olduğumu ikrar edinceye kadar savaşmam emredildi. Bunları dedikleri zaman benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar”. Bir diğer rivayette de Resülullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Lâ ilâhe illallâh deyinceye, benim Allah'ın resülü olduğumu ikrar edinceye ve namazı kılıp, zekâtı verinceye kadar savaşmam emredildi. Bunları dedikleri zaman benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar”. Bu üç rivayetten birincisi, Allah'ın vahdâniyetini ikrar etmeyenler içindir. Bunu ikrar ettikleri takdirde kendileriyle savaşa son verilir. İkinci rivayet, Allah Teâlâ'yı ikrar eden ve fakat ancak risâlete iman etmeyenler içindir. Bunlar da Hz. Peygamber'in peygamberliğine iman ettikleri takdirde kendileriyle savaşa son verilir. Üçüncü rivayet, Allah'ın varlığını kabul eden, O'nun peygamberine iman eden, fakat şer'i hükümleri inkâr edenler içindir. Bunlar da şer'i hükümleri ikrar ettikleri takdirde kendileriyle savaşa son verilir. Belirttiğimiz gibi bunlar üç grup idiler. Her bir zümre için sözünü ettiğimiz hüküm gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler -ki oralarda Allah'ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah Teâlâ bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah'ın, insanların bir kısmı ile diğer kısmını engellemesi olmasaydı yeryüzünde düzen bozulurdu”", Buna benzer başka âyetler de vardır. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ peygamberlerle müminleri, mücahitlerle savaşa katılmayanları himaye etti. Eğer himaye etmeseydi kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Yani Cenâb-ı Hak iyiler vasıtası ile kötüleri, en hayırlı kimseler vasıtası ile en kötüleri, hayırlılar sayesinde ayak takımını savuşturmuştur. Bunu yapmasaydı sözü edilen kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır gider ve bozulurdu. Bazıları da bu âyeti şöyle anlamışlardır: Allah Teâlâ namaz kılanlarla kılmayanları, oruç tutanlarla tutmayanları, haccedenlerle etmeyenleri, zekât verenlerle vermeyenleri, hayır işleyenlerle işlemeyenleri korumasaydı yeryüzünde düzen bozulur, manastırlar ve yukarıda sözü edilen yerler yıkılır giderdi. Ebu'd-Derdâdan nakledilmiştir: Dımaşk halkına sabah namazı kıldırmış, “İnsanlar bu namazdaki hayrı bilselerdi namaza gelirlerdi” demiş, sonra şu ilâveyi yapmıştır: “Allah Teâlâ mescide gelenler sayesinde gelmeyenlerin, savaşanlar sayesinde savaşmayanların (başlarına gelecek azabı) engellemeseydi kendilerine azap göz göre göre gelirdi”. Hasan-ı Basri de şöyle der; Manastırlarda, havralarda ve kiliselerde İslâm'a ve şer'i hükümlerine bağlı rahipler ve âlimler vardır. (JAllah onlarla İslâm'a ve şer'i hükümlere sarılmayanlara gelecek azabı engellemektedir!. Bazıları da şöyle demiştir: Allah bu İslâm dinine mensup olanları bütün dinlere karşı korumasaydı şöyle şöyle olurdu. Bazıları da Allah müslümanlarla mescitlerini, hıristiyanlarla kiliselerini ve yahudilerle de havralarını korumuştur. Geçmişteki âlimler ve müfessirler bu kanaati benimsemişlerdir. Ancak âyet bundan başka türlü açıklansa daha uygun ve doğruya daha yakın olurdu. Buna göre Allah Teâlâ insanları yaratmış ve onları maişet ve din işlerinde birbirine yardımcı ve destek yapmış, bir kısmının menfaatini diğer bir kısmın menfaati ile bağlantılı kılmıştır. Cenâb-ı Hak herkesi kendi işini kendisi yapmakla yükümlü kılsaydı insanlar helâk olur ve bunu yapmaya güçleri de yetmezdi. Meselâ yüce Allah herkesi tarlayı sürme, tarım yapma, ürünü hasat etme, harmana gelen ürünü döğme”, savurma", hamuru pişirme, ekmek yapma ve başka ihtiyaçlarını gidermekte teker teker yükümlü kılmamıştır. Eğer her bir ferde, bütün bunları kendisinin yapması yükümlülüğünü getir© Ben bu ifadenin kaynağını bulamadım. seydi o kişi helâk olurdu. Fakat Allah Teâlâ onların bir kısmını diğer kısmına yardımcı ve destek yapmış ve birbirlerinden yararlanmalarını hedeflemiştir. Yünü eğirme, dokuma, dikme, kesme ve yıkama da böyledir. Bütün bunlarda şu kural geçerlidir. Allah Teâlâ herkesi bütün bunları kendi başına yapmakla yükümlü kılsaydı helâk olup giderlerdi. Helâk oldukları zaman da göklerde, yeryüzünde ve bu ikisinde kendileri için yaratılan ve hizmetlerine verilen her şey anlamsız kalırdı. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ mescitlerde bulunanları, buralarda Allah'ın adını anarak yaptıkları ibadetler sayesinde manastır, kilise ve havralarda bulunanların şerrinden korumuştur. Bu açıklama daha önce yaptığımız açıklamaya yakındır”. JÖte yandan âyette geçen “es-savâmi”, “el-biya” ve “es-salavât” kelimelerinin anlamları üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: “esSavâmi”” rahiplerin (manastır), “el-biya” hıristiyanların (kilise) ve “es-salevât” da yahudilerin (havra), mesâcid de müslümanların ibadet ettikleri yerlerdir demişlerdir. Başka bazıları ise “es-savâmi” rahiplerin, “el-biya” hıristiyanların (kilise), “es-salevât” da Sâbitler'in ibadete çekildikleri yerlerdir. İbn Kuteybe ise “es-savâmi”” Sâbiilerin, “el-biya'” hıristiyan halkın ibadet yerleridir. “Salevât” yahudilerin ibadet evleridir, mesâcid ise müslümanlara aittir demiştir". Ebü Avsece'ye göre "es-savâmi”” ruhbanların, “el-biya” hıristiyanların ibadet yerleridir. “es-Salevât” ise yahudilerin ibadet ettikleri yerdir. Salevât, belirttiğimiz gibi kilise benzeri olup yahudilerin ibadet ettikleri yerlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Yani dinine yardım edene Allah yardım eder. Ya da dostlarına yardım edene Allah yardım eder. Hasan-ı Basri der ki: Allaha yardım edene Allah'ın da yardım etmesi, O'nun hükmü gereğidir. Biz bu konuya daha önce birçok yerde temas ettik. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir. Bu beyanın, dostlarına yardım edecek kadar Allah güçlüdür, düşmanlarından intikam alacak kadar mutlak galiptir anlamına gelmesi muhtemeldir. Ya da Allah güçlüdür ve O'nun dışında her güçlü olan O'nun gücü karşısında zayıftır, her galip olan da O'nun karşısında zelildir. Bir başka ihtimal de şudur: Allah güçlüdür. O'ndan başka güçlü yoktur, mutlak galiptir. O'ndan başka da galip olan mevcut değildir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler -ki oralarda Allah'ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi meâlindeki beyan kilise, manastır ve bahsi geçen diğer yerlerin yıkılmayacağına işaret etmekte ve bu konuda bir yasak getirmektedir. Çünkü Allah Teâlâ manastır ve kiliseden söz etmektedir. Bu hüküm doğrultusunda müslümanların şehirlerinde kilise ve havralara ilişilmemiş ve yıkılmamıştır. Bu konuda âlimler arasında ihtilaf yoktur. Onlar sadece müslümanların şehirlerinde ve köylerinde yeni kilise ve havra açılamayacağını söylemişlerdir. Buna karşılık eski kilise ve havralara müslümanlar ilişmezler. En doğrusunu Allah bilir. GER, J Boa? J t j? AZA a Jeje Oii iae is ŞEN é Es aiL a5 --- Dipnotlar: © Buhâri “İmân” 15; Müslim, “İman” 31. B? Buhâri “İmân” 15; Müslim, “İman” 31. el-Bakara, 2/251. Fakat bu âyette konu farklıdır. “Eğer hak onların keyfi arzularına uysaydı muhakkak ki gökler, yer ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu. Hayır! Biz onlara şan ve şereflerini getirdik, fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirmektedirler” (el-Mü'minün, “ed-Dâis” taneyi çıkarmak için buğdayı döven ve ezen kişi demektir. Yapılan işe “ed-diyâs” denir. Dâl harfi kesreli olduğu için vâv harfi yâya dönüştürülmüştür. “Zerati'r-rihu et-türâbe ve gayrahu, tezruhu, tezrihi, zerven, zeryen, ezrathu, zerrathu” (48353 dla kaas la lisa ayl Al 33) Rüzgâr toprağı ve başka şeyleri uçurdu ve giderdi demektir. Bu kökten “tezriyetü'n-nâsi el-hintate” insanların buğdayı savurması tabiri türetilmiştir. Aynı kökten “ezraytü ş-şey'e” demek, tohumu ekin için atmak gibi onu attım demektir. Taberi şöyle demiştir: Bu açıklamalar içinde doğruya en yakın olanı şudur: Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı rahiplerin manastırları, hıristiyanların kiliseleri, yahudilerin havraları-ki onların ibadet yerleridir-ve içlerinde Allah'ın adının çokça zikredildiği müslümanların mescitleri yıkılır giderdi. Çünkü Arap dilinde bilinen kullanım budur (bk. Taberi, Câmi'u T-beyân, XVII, 126). © İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 293.

Hacc 22:41

Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. Bazıları burada sözü edilenlerin Allah Teâlâ tarafından Resül-i Ekrem'in ashabına ve ona uyanlara verdiği bir sıfat ve kabul ettikleri ve korku halinde benimsedikleri dini üzere devam etmeleri karşısında bir övgü olduğunu söylemişlerdir. Onlar yüce Allah, kendilerini dünyaya hâkim hale getirdikten ve ilk başlarda duydukları korkudan güvende kıldıktan sonra dinlerinden ayrılmadılar, Cenâb-ı Hak onların bu din üzere devam ettiklerini ve bulundukları hali bırakmadıklarını, aksine onların hırslarını ve çabalarını arttırdığını haber vermektedir. Nür süresinde geçen âyet de bu doğrultudadır. Söz konusu âyet “Allah içinizden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vâdetti ki”! meâlindeki beyandır. Âyet bu tevili ile Râfiziler'in görüşlerini ve mezheplerini reddetmektedir. Çünkü onlar diyorlar ki: Hz. Ebü Bekir hilâfet makamına getirilince hep birden mürdet oldular! ve seçtikleri dini terkettiler. Bu iki âyet Râfiziler'in “Onlar mürted oldular” şeklindeki görüşlerinin yanhş olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ onları dünyaya hâkim kıldığını, yeryüzünde iktidar verdiğini haber verip kendilerine cenneti vâdediyor. Dinden ancak müslümanlığa zorla ve baskı ile girenler dönerler. Onlar fırsatını buldukları zaman dini terkederler. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet zâhiri anlamı itibariyle haber verme ve vâdetme kalıbında ise de aslında şöyle şöyle yapın şeklinde emirdir. Bu durumda âyet İşlerin sonu Allah'a varır meâlindeki beyan gibidir. Bu ifade, “Bütün işler Allaha dönecektir” beyanı gibi “işlerin sonu”, yani âhirette işler O'na döner demektir. İşlerin sonu beyanı şöyle de açıklanabilir: İşlerin sonu, Allah'ın düşmanlarına karşı zafer ve galip gelme şeklinde O'nun dostlarına aittir. İşlerin sonunun Allah Teâlâ'ya izafe edilmesinden maksat, O'nun dostlarıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”. Örnek âyette de mâna eğer Allah'ın dostlarına veya dinene yardım ederseniz O da size yardım eder demektir. En doğrusunu Allah bilir. ear Gi aaki

Hacc 22:42

Şayet seni yalancılıkla itham ediyorlarsa bilesin ki senden önce Nuh, Âd ve Semüd kavimleri, İbrahim'in kavmi, Lât'un kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerinin bildirdiklerini) yalan saymışlardı. Bu ifade iki türlü Râfiziler'in iddialarına göre tümü dinden çıktı. açıklanabilir. Birincisi: Şayet onlara yeryüzüne hâkim kılınacakları, din üzere sabit bırakılacakları konusunda verdiğin haber, söylediğin sözler ve onlara cennet vâdetmen gibi konularda seni yalancılıkla itham ediyorlarsa senden önceki ümmetler de kendilerine haber verdikleri ya da zafer vâdettikleri konularda ve buna benzer söyledikleri sözlerde peygamberlerini yalanlamışlardı. Âyetin, şayet seni peygamberlik konusunda ve Allah'tan verdiğin haberlerde yalancılıkla itham ediyorlarsa anlamına gelmesi de mümkündür. Allah Teâlâ peygamberine sabretmesini tavsiye etmekte ve (ona şöyle demektedir:) İnsanlar arasında sen ilk yalancılıkla itham edilen kişi değilsin. Fakat senden önceki kavimler peygamberlik davasında peygamberlerini yalancılıkla itham ettiler. Şu ilâhi beyanda da bu husus ifade edilmiştir: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz”. Ben ise o inkârcılara biraz süre tanıdım ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. Hadlerini bildirişim nasıldı bir bilsen! Yani Allah Teâlâ peygamberlerini yalancılıkla itham eden bir kavmi yalanladıkları vakitte (hemen) cezalandırmamıştır. Aksine onlara süre tanımıştır ki azabın gecikmesine aldanıp da yalanlamaları ve inatları artsın. İşte o zaman kıskıvrak yakalanmışlar ve yalanlama sebebiyle cezalandırılmışlardır. Bu Allah Teâlâ'nın onlara dair verdiği haberdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa Hasan-ı Basri der ki: Allah Teâlâ hiçbir kavmi ilk yalanlama esnasında helâk etmemiştir. Fakat onlara nesilden nesle, kavimden kavme, bir peygamberden diğerine süre tanımış, inkâr ettikleri anda onların iman etmediklerini fiilen bilince onları helâk etmiştir; çünkü onların inanmadıklarına dair ezeli ilmi fiilen ortaya çıkmış ve imtihan edilmelerine dair bilgi gerçekleşmiştir. Her ne kadar ezelde içlerinden kimin iman edeceğini ve kimin de etmeyeceğini Çayi EŞE LİN yaz ASİ e İİ --- Dipnotlar: bilse de. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”! Allah'ın zatında gizli olan bilgi insanlar nezdinde de böylece ortaya çıkmış olmaktadır. © “Gizli konuşmaktan menedilen o kimseleri görmüyor musun, yine dönüp yasaklandıkları şeyi yapıyorlar; günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme hususunda fısıldaşıyorlar. Sana geldiklerinde de Allah'ın seni selâmlamadığı bir biçimde selâm veriyorlar. Üstelik birbirlerine, ‘Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya” diyorlar” (el“Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım” (Muhammed,

Hacc 22:43

Şayet seni yalancılıkla itham ediyorlarsa bilesin ki senden önce Nuh, Âd ve Semüd kavimleri, İbrahim'in kavmi, Lât'un kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerinin bildirdiklerini) yalan saymışlardı. Bu ifade iki türlü Râfiziler'in iddialarına göre tümü dinden çıktı. açıklanabilir. Birincisi: Şayet onlara yeryüzüne hâkim kılınacakları, din üzere sabit bırakılacakları konusunda verdiğin haber, söylediğin sözler ve onlara cennet vâdetmen gibi konularda seni yalancılıkla itham ediyorlarsa senden önceki ümmetler de kendilerine haber verdikleri ya da zafer vâdettikleri konularda ve buna benzer söyledikleri sözlerde peygamberlerini yalanlamışlardı. Âyetin, şayet seni peygamberlik konusunda ve Allah'tan verdiğin haberlerde yalancılıkla itham ediyorlarsa anlamına gelmesi de mümkündür. Allah Teâlâ peygamberine sabretmesini tavsiye etmekte ve (ona şöyle demektedir:) İnsanlar arasında sen ilk yalancılıkla itham edilen kişi değilsin. Fakat senden önceki kavimler peygamberlik davasında peygamberlerini yalancılıkla itham ettiler. Şu ilâhi beyanda da bu husus ifade edilmiştir: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz”. Ben ise o inkârcılara biraz süre tanıdım ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. Hadlerini bildirişim nasıldı bir bilsen! Yani Allah Teâlâ peygamberlerini yalancılıkla itham eden bir kavmi yalanladıkları vakitte (hemen) cezalandırmamıştır. Aksine onlara süre tanımıştır ki azabın gecikmesine aldanıp da yalanlamaları ve inatları artsın. İşte o zaman kıskıvrak yakalanmışlar ve yalanlama sebebiyle cezalandırılmışlardır. Bu Allah Teâlâ'nın onlara dair verdiği haberdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa Hasan-ı Basri der ki: Allah Teâlâ hiçbir kavmi ilk yalanlama esnasında helâk etmemiştir. Fakat onlara nesilden nesle, kavimden kavme, bir peygamberden diğerine süre tanımış, inkâr ettikleri anda onların iman etmediklerini fiilen bilince onları helâk etmiştir; çünkü onların inanmadıklarına dair ezeli ilmi fiilen ortaya çıkmış ve imtihan edilmelerine dair bilgi gerçekleşmiştir. Her ne kadar ezelde içlerinden kimin iman edeceğini ve kimin de etmeyeceğini Çayi EŞE LİN yaz ASİ e İİ --- Dipnotlar: bilse de. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”! Allah'ın zatında gizli olan bilgi insanlar nezdinde de böylece ortaya çıkmış olmaktadır. © “Gizli konuşmaktan menedilen o kimseleri görmüyor musun, yine dönüp yasaklandıkları şeyi yapıyorlar; günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme hususunda fısıldaşıyorlar. Sana geldiklerinde de Allah'ın seni selâmlamadığı bir biçimde selâm veriyorlar. Üstelik birbirlerine, ‘Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya” diyorlar” (el“Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım” (Muhammed,

Hacc 22:44

Şayet seni yalancılıkla itham ediyorlarsa bilesin ki senden önce Nuh, Âd ve Semüd kavimleri, İbrahim'in kavmi, Lât'un kavmi ve Medyen halkı da (peygamberlerinin bildirdiklerini) yalan saymışlardı. Bu ifade iki türlü Râfiziler'in iddialarına göre tümü dinden çıktı. açıklanabilir. Birincisi: Şayet onlara yeryüzüne hâkim kılınacakları, din üzere sabit bırakılacakları konusunda verdiğin haber, söylediğin sözler ve onlara cennet vâdetmen gibi konularda seni yalancılıkla itham ediyorlarsa senden önceki ümmetler de kendilerine haber verdikleri ya da zafer vâdettikleri konularda ve buna benzer söyledikleri sözlerde peygamberlerini yalanlamışlardı. Âyetin, şayet seni peygamberlik konusunda ve Allah'tan verdiğin haberlerde yalancılıkla itham ediyorlarsa anlamına gelmesi de mümkündür. Allah Teâlâ peygamberine sabretmesini tavsiye etmekte ve (ona şöyle demektedir:) İnsanlar arasında sen ilk yalancılıkla itham edilen kişi değilsin. Fakat senden önceki kavimler peygamberlik davasında peygamberlerini yalancılıkla itham ettiler. Şu ilâhi beyanda da bu husus ifade edilmiştir: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz”. Ben ise o inkârcılara biraz süre tanıdım ve sonra onları kıskıvrak yakaladım. Hadlerini bildirişim nasıldı bir bilsen! Yani Allah Teâlâ peygamberlerini yalancılıkla itham eden bir kavmi yalanladıkları vakitte (hemen) cezalandırmamıştır. Aksine onlara süre tanımıştır ki azabın gecikmesine aldanıp da yalanlamaları ve inatları artsın. İşte o zaman kıskıvrak yakalanmışlar ve yalanlama sebebiyle cezalandırılmışlardır. Bu Allah Teâlâ'nın onlara dair verdiği haberdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa Hasan-ı Basri der ki: Allah Teâlâ hiçbir kavmi ilk yalanlama esnasında helâk etmemiştir. Fakat onlara nesilden nesle, kavimden kavme, bir peygamberden diğerine süre tanımış, inkâr ettikleri anda onların iman etmediklerini fiilen bilince onları helâk etmiştir; çünkü onların inanmadıklarına dair ezeli ilmi fiilen ortaya çıkmış ve imtihan edilmelerine dair bilgi gerçekleşmiştir. Her ne kadar ezelde içlerinden kimin iman edeceğini ve kimin de etmeyeceğini Çayi EŞE LİN yaz ASİ e İİ --- Dipnotlar: bilse de. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”! Allah'ın zatında gizli olan bilgi insanlar nezdinde de böylece ortaya çıkmış olmaktadır. © “Gizli konuşmaktan menedilen o kimseleri görmüyor musun, yine dönüp yasaklandıkları şeyi yapıyorlar; günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme hususunda fısıldaşıyorlar. Sana geldiklerinde de Allah'ın seni selâmlamadığı bir biçimde selâm veriyorlar. Üstelik birbirlerine, ‘Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya” diyorlar” (el“Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım ve size ait haberleri de (söz ve iddiaları) deneyerek açıklığa kavuşturalım” (Muhammed,

Hacc 22:45

145. “Nitekim zulme dalmışken helâk ettiğimiz nice beldeler var ki evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıpıssız kalmıştır. Şimdi oralarda kullanılamaz hale gelmiş nice kuyular, (harap olmuş) nice görkemli köşk var! [Helâk Edilen Şehirler] Nitekim zulme dalmışken helâk ettiğimiz nice beldeler var. Allah Teâlâ bir belde halkını ancak halkı inat edip şirk zulmüne saptıktan sonra kökünü kazıma ve azap etme helâkiyle helâk etmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Biz ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz”, “Rabb'in halkı iyilik peşinde olan ülkeleri haksız yere helâk edecek değildir”!. Bunların benzeri belirttiğimiz gibi oldukça fazladır. Ki evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıpıssız kalmıştır. Çatlar gidip de duvarlar kalınca o duvarlar çatıları üzerine yıkılır. Bazıları “hâviyetün” kelimesini harap ve duvarları çatıları üzerine yıkılmış şeklinde açıklamışlardır. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: “el-Ariş” yeryüzünden yüksek olan ve tümsek oluşturan kısım demektir. “Urüş” “elariş”in çoğuludur. Allah Teâlâ'nm helâk ettiği beldeler böyleydi. Bunların içinde bazılarının halkını helâk etmiş, köyleri ve binaları dostları için olduğu gibi bırakmıştır. Firavun, kavmi ve başka kavimler buna örnektir. Bazı beldeleri de halkıyla birlikte helâk etmiş ve geriye hiçbir şey bırakmamıştır. Lüt, Semüd, Âd kavminin beldeleri ve kendileri buna örnektir. Bazıları “el-urüş” kelimesinin binaların ve ağaçların kökü (eczâm)!# anlamına geldiğini söylemiştir. Onlar sanki sütun gibidir. “el-Haviye” kelimesi esasen bir yerin insanlardan hali olması demektir. Şimdi oralarda kullanılamaz hale gelmiş nice kuyular. “Birin mu'attala” (aks /) tabiri de böyledir. Yani halkının kullanmadığı ve başında hiç kimsenin bulunmadığı kuyu demektir. Yoksa halkını helâk etme şeklindeki ifademiz doğrultusunda harap olmuş kuyu demek değildir. [ ] (Harap olmuş) nice görkemli köşk var! “Meşid” kireçle kaplan- EN mış demektir. “eş-Şidü” kireç anlamına gelir. Bazıları “meşid” kelimesinin yüksek anlamma geldiğini, “el-müşeyyed”in ise uzun ve yüksek anlamında olduğunu söylemişlerdir. İbn Kuteybe ise “el-meşid”in kireçle kaplanmış bina anlamına geldiğini ve “eş-şid” kelimesinin kireç demek olduğunu söylemiştir. İbn Kuteybe, devamla “el-müşeyyed” kelimesinin uzun yapılmış anlamına geldiğini, ancak bunların ikisinin aynı olduğunu ve uzatılmış demek olduğunu belirtmiştir. Ebü Avsece de böyle veya buna yakın şeyler söylemişAllah Teâlâ bunu Mekkelilere iki sebepten ötürü söylemiş olabilir: Birincisi: Onların, korundukları korunaklı yüksek saraylar bulunan beldeleri olduğunu belirterek öncekilerin kendilerinden daha güçlü, daha korunaklı ve daha çok saraylara sahip olduklarını haber veriyor. Sonra da peygamberlerini yalancılıkla itham edince bütün bunların kendilerine fayda vermediğini, fakat başlarına azap geldiğini bildiriyor. Buna göre siz ey Mekkeliler! Peygamberinizi yalancılıkla itham ederseniz onların başlarına gelenler sizlerin de başına gelir deıniş oluyor. Ya da onların Mekke'de güven ve huzur içinde olduklarını belirterek şöyle diyor: Sizden öncekiler sizin gibi beldelerinde güven ve huzur içindeydiler. Sonra onların başlarına gelen geldi. Sizler de her ne kadar güven içinde iseniz de onların başlarına gelen sizin de başınıza gelir. Şu ilâhi beyanda da bu husus belirtilmiştir “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir güvenlikli ve huzurluydu”"”. En doğrusunu Allah bilir. OIS Sİ özlük Eyl İİ eN ila Íi İli a is jsi PERIE

Hacc 22:46

İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 294. Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki. Yeryüzünde yürüseler ya! İbret almış ve yalanlamaları sebebiyle başlarına gelenleri öğrenmiş kalplere (sahip olsunlar) da o hareketlerinden vazgeçsinler yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Yani onlar yeryüzünde yürümediler mi ki içinde helâk edilişlerinin, yalanlama ve inat sebebiyle başlarına gelen musibetlerin bahsedildiği haberleri duysalar! Çünkü öncekilerin başlarına gelenler, ancak iki yoldan biriyle öğrenilebilir. Ya bizzat onlara bakıp, ayan beyan görmek suretiyle Jya da haberlerini duymak suretiyledir. Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki! meâlindeki cümle yeryüzünde dolaştılar ama onların kalpleri, yani akılları veya anlayışları yoktur ki o kavimlerin yalanlamaları sebebiyle başlarına gelenleri kavrasınlar da böylece ibret alsınlar. Onların başlarına gelenleri duyacak kulakları da yoktur. Yani onların gerçek bir bakışla baksalar kavrayacak akılları ve hakkıyla dinleseler işitecek kulakları vardır. Fakat onlar akıllarından ve kulaklarından faydalanmayınca Allah Teâlâ da kalplerinin ve kulaklarının bulunmadığını belirtiyor. Allah Teâlâ'nın Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir meâlindeki beyanda söylediği de budur. Yani dışarıdan görünen gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir. Burada yüce Allah yararlanmayı terkettikleri için kulaklarının ve gözlerinin bulunmadığını ve onların sağır ve kör"! olduklarını belirtiyor. Bazıları ise bu âyetin Abdullah b. Zâide İbn Ümmü Mektüm' hakkında indiğini ve körlük göz körlüğü değil kalp körlüğüdür mânasına geldiğini belirtmişlerdir. İbn Ümmü Mektâm'un gözü görmüyordu, kalbi ise kör değildi. Rivayet sahihse âyetin mânası budur. En doğrusunu Allah bilir. GE EŞİ arr A EES --- Dipnotlar: Herhalde Mâtüridi “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler? beyanına işaret ediyor. Amr (Abdullah) b. Kays b. Zâide b. el-Esam. Amr, gözleri görmeyen ve müezzin olan İbn Ümmü Mektümdur. Mekkede müslüman olmuştur. Musab b. Umeyr'den sonra Medine'ye hicret etmiştir. Medine'ye Bedir savaşından kısa bir süre sonra geldiği de söylenmiştir. Medinede Hz. Bilâl ile birlikte Resül-i Ekrem'in müezzinliğini yapıyordu. Resül-i Ekrem bütün savaşlarında ve veda haccına gittiği zaman onu insanlara namaz kıldırsın diye Medinede kendi yerine bırakıyordu. İbn Ümmü Mektüm elinde siyah sancakla ve üzerinde geniş bir zırhla birlikte Kadisiye savaşma katıldı. Orada şehid edildi. Vâkıdi der ki: İbn Ümmü Mektüm Kadisiyeden Medine'ye döndü. Ve orada öldü. Hz. Ömer'in vefatından sonra onunla ilgili herhangi bir şey duyulmadı (bk. İbnü'l-Esir, Üsdü”-Şâbe, IV,

Hacc 22:47

Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vâdinden asla dönmez. Yani Allah başlarına azap geleceği ve onun vaktinden ne ileri ve ne de geri alınmayacağına dair şeklindeki vâdinden asla dönmez. Bilinmeli ki, Rabb'inin katmdaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir. İbn Abbâs, Dahhâk ve Mücâhid'in de aralarında bulunduğu müfessirlerin geneli, söz konusu bin günün Allah Teâlâ'nın dünyayı yarattığı ve ona süre tayin ettiği günler oluğunu söylemişlerdir. [§]O günlerden her bir gün bin sene sayılır. Müfessirlerin geneli âyeti bu şekilde açıklamışlardır. Bunun nasıl olduğunu bilmiyoruz. Bazıları da şöyle demiştir: Onların âhirette azap edildikleri Rabb'inin katındaki bir gün, sizin dünyada saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir. Bir gün bir senedir. Bir günün bir sene olması şöyle açıklanabilir: Kısa ve az bir vakit, azabın ve belânın şiddetinden dolayı uzun ve bitmez bir süre haline gelebilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah yeryüzünde kaç yıl kaldınız? diye sorar. Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte saymakla görevli olanlara sor derler”. Gördükleri azabın şiddetinden dünyada kaldıkları süreyi kısa olarak nitelemişlerdir. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ'nın katındaki bir günün dünya günüyle bin gün olması, süre ve vakit bildirme amaçlı olmayabilir. Çünkü âhiretin sonu için bir sınır çizme mümkün değildir. Nihayeti olmayan her şey için vakit belirtilmesi gerçek anlamda bir vakit belirleme ifadesi değil temsili bir ifade olduğunu gösterir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allaha ve peygamberine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete”, “gökler ve yer kadar geniş olan cennete”, Bu iki âyette verilen genişlik, sınır belirleme ve miktar bildirme amaçlı değildir. Fakat insanın anlayış kapasitesinin dışında olduğu için yüce Allah, bu ifadeyi kullanmış ve onunla örnek vermiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © elMü'minün,23/112-113. Bütün nüshalarda aynı âyet mevcuttur. Ancak müellifin maksadına uygun olmadığı gibi ibarenin bağlamına da uygun değildir. “Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve Rabb'inizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın” (el“Rabb'inizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın!” (Âl-i İmrân, 3/133).

Hacc 22:48

Nice belde var ki, ahalisi zulme dalmış olduğu halde onlara biraz süre verdim. Yani onlara süre tanıdım, zulmettikleri esnada onları cezalandırmadım. Daha sonra da onları kıskıvrak yakaladım. Dönüş yalnız banadır.

Hacc 22:49

De ki: Ey insanlar! Ben sizin için sadece apaçık bir uyarıcıyım. Âyetin ibaresi gayet açıktır. Biz bunun ne demek olduğunu birçok yerde açıkladık. Om GİYSİLİ NN ala bn DİE

Hacc 22:50

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar için günahları ve maiyetleri için bağışlanma ve çok değerli nimetler vardır. Bazıları “rızk” kelimesinin kerim diye nitelenmesini şöyle açıklamışlardır. Çünkü bu rızkın verildiği ve bahşedildiği kimseler, onurlandırılırlar ve değerleri yükseltilir. Bazıları da şöyle demiştir: “Rızk” kelimesine kerim sıfatının getirilmesi, kerimin yanında ihtiyaçların karşılandığı kişi olmasındandır. Rızık da böyledir. Söz konusu rızka erişen ve onu elde eden kimsenin yanında ihtiyaçlar giderilir. Bundan dolayı o rızka kerim denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. DANİ İİ ezeli GEÇİ l si. “Âyetlerimize karşı birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir.” Âyetlerimize karşı birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir. Bazı kırâatlerde “mu'âcizine” kelimesi “mu'accizine” şeklindedir", Bazıları “mu'âcizine” kelimesinin alıkoyuyorlar, yavaşlatıyorlar, insanların Hz. Peygamber'e tâbi olmakta gecikmelerine sebep oluyorlar anlamına geldiğini söylemiştir. Bize göre “mu'âcizin” kelimesi için en uygun mana, yarışanlar ve önüne geçenler demektir. Fakat kelimeye bu mânanın verilebilmesi için ibarede gizlenmiş bir kelime takdir etmek gerekir. Buna göre anlamı sanki şöyle olur: Âyetlerimize karşı O'nun azabının önüne geçtikleri ve kurtuldukları zannıyla birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir. saas Ole kli, 34 diren

Hacc 22:51

İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar için günahları ve maiyetleri için bağışlanma ve çok değerli nimetler vardır. Bazıları “rızk” kelimesinin kerim diye nitelenmesini şöyle açıklamışlardır. Çünkü bu rızkın verildiği ve bahşedildiği kimseler, onurlandırılırlar ve değerleri yükseltilir. Bazıları da şöyle demiştir: “Rızk” kelimesine kerim sıfatının getirilmesi, kerimin yanında ihtiyaçların karşılandığı kişi olmasındandır. Rızık da böyledir. Söz konusu rızka erişen ve onu elde eden kimsenin yanında ihtiyaçlar giderilir. Bundan dolayı o rızka kerim denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. DANİ İİ ezeli GEÇİ l si. “Âyetlerimize karşı birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir.” Âyetlerimize karşı birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir. Bazı kırâatlerde “mu'âcizine” kelimesi “mu'accizine” şeklindedir", Bazıları “mu'âcizine” kelimesinin alıkoyuyorlar, yavaşlatıyorlar, insanların Hz. Peygamber'e tâbi olmakta gecikmelerine sebep oluyorlar anlamına geldiğini söylemiştir. Bize göre “mu'âcizin” kelimesi için en uygun mana, yarışanlar ve önüne geçenler demektir. Fakat kelimeye bu mânanın verilebilmesi için ibarede gizlenmiş bir kelime takdir etmek gerekir. Buna göre anlamı sanki şöyle olur: Âyetlerimize karşı O'nun azabının önüne geçtikleri ve kurtuldukları zannıyla birbirleriyle yarışırcasına çaba harcayanlar ise cehennemliktir. saas Ole kli, 34 diren

Hacc 22:52

Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda okuduğunda şeytan ille de onun arzularına, yani okumasına ve kırâatine bir şeyler katmaya kalkışmasın. Tevil âlimlerinin geneli şöyle demişlerdir. Hz. Peygamber temennide bulunduğunda, yani namazında okuduğunda ya da kendi kendisiyle konuştuğunda'” anlamına gelir. Resül-i Ekrem “ve'n-necmi izâ hevâ” âyetini okuduğu sırada şeytan diline bir şeyler kattı. JResülullah (a.s.) “e EZ fe raeytümü'l-lâte ve'l-uzzâ ve menâtes-sâlisetel-uhrâ” (Lás gali, SWI idi SAYI 21811)! âyetine geldiğinde “İşte onlar (Lât, Uzzâ, Menât) ulu kuğulardır (garânik.) Şüphesiz ki şefaatleri umulmaktadır” dedi!, Anlatılır ki şeytan Resül-i Ekreme Cebrâil suretinde gelmiş ve belirtilen metni ona söyletmiştir. Sonra da Cebrâil gelmiş, Hz. Peygamber'e bunu haber vermiş ve kendisinin ona bu gibi ifadeleri ve müşriklerin söyledikleri gibi bir cümleyi asla indirmediğini ifade etmiştir. Fakat bunların anlattıkları bu tür rivayetler doğru olsaydı Resül-i Ekrem bir dahaki seferde [vahiy getirmek üzere] gelenin şeytan değil Cebrâil olduğunu nasıl anladı sorusunun cevabı verilemez ve bir başka zamanda buna benzer şeylerin olmayacağından da emin olunamazdı. Katâde şöyle demiştir: Resül-i Ekrem, Allah Teâlânın müşriklerin tanrılarmı bir kusurla anmamasını temenni ediyordu“, (JHz. Peygamber İbn Hacer el-Askalâni bu konuda şu açıklamayı yapar: Bu haberi, Ebü Hâtim, Taberi ve İbnü'l-Münzir çeşitli yollarla rivayet etmişlerdir. Âdeti olduğu üzere Ebü Bekir İbnü'Arabi cüret etmiş ve şöyle demiştir: “Taberi bu konuda aslı astarı olmayan bâtıl birçok “menâtes-sâlisete” Üçüncüsü olan diğerini Menât'ı meâlindeki âyeti okuyunca “innehünne el-garânika'l-ulâ ve inne şefâatehünne türtecâ ındehüm” (pks 55,5 BUS öl, LU! Sel! Sl), yani “şüphesiz onlar (Lât, Uzzâ, Menât), ulu kuğulardır (garânik) ve şüphesiz ki şefaatleri müşrikler nezdinde umulmaktadır” demiştir. Hz. Peygamber bununla “O kâfirlerin nezdinde Garânik'in şefaatleri umulur” anlamını kasteder. Kâfirler bu şekilde Garânike (Lât, Uzzâ, Menât) tapıyorlardı'“!. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hz. Peygamber “İşte onlar ulu kuğulardır (garânik.) Şüphesiz ki şefaatleri umulmaktadır” meâlindeki sözleriyle melekleri kastetmektedir. Çünkü onlar kıyâmet günü kendilerine şefaat ederler umuduyla meleklere tapıyorlardı. Resül-i Ekrem de meleklerin şefaatlerinin umulduğunu haber vermiş olmaktadır! Bu iki tevil öncekinden daha uygundur. Bize göre en uygun olan açıklama, onların (yukarıda) söyledikleri dışındaki bir başka yorumdur'®. O da şudur: Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın meâlindeki âyetin anlamı şöyle olmalıdır: O Kur'ân'ı okuduğu zaman [şeytan] kâfirlerin kalplerine Resülullah (a.s.) ile mücadele edecekleri, tartışacakları fikirleri ve düşünceleri bırakır ve onları kendilerine tâbi olsunlar diye şüpheye düşürür. Meselâ (onları şüpheye düşürmek için) “O (Muhammed) Allah'ın kestiğini haram kılıyor, kendi kestiğini ise helâl kılıyor”“ şeklindeki sözleri buna örnektir. “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”!© meâlindeki âyet inince söyledikleri şu söz de böyledir: Allah'ın dışında İsâ, Üzeyir ve meleklere tapıldı. O halde onlar cehennem yakıtıdır'©, Bir başka örnek de “Elif- Lâm- Mim. İşte kitap. Onda asla şüphe yoktur”? meâlindeki âyeti ebced! hesabına göre yorumlamalarıdır. Hz. Peygamber'e karşı buna benzer ileri sürdükleri deliller ve başka tartışmalar da söz konusudur. Allah Teâlâ da onların tartışmalarını ve delil sunmalarını geçersiz kıldığını ve âyetlerini sağlam olarak yerleştirdiğini haber vermektedir. “O kendi kestiğini helâl sayıyor ve Allah'ın kestiğini haram kabul ediyor” dedikleri zaman da murdar etin neden haram, diğerinin neden helâl olduğunu beyan ediyor. Söz konusu beyan şöyledir: “Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu en büyük günahtır”, Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Fakat Allah'ın adının anıldığı hayvanları yiyin”. Böylece yüce Allah bu hayvanların ancak üzerine Allah'ın adının anılması ile helâl olduğunu, digerinin de anılmaması dolayısıyla haram olduğunu beyan ediyor. “Allah bir yana bırakılarak İsâ'ya tapıldı, meleklere tapıldı o halde onlar cehennem yakıtıdır” şeklindeki sözlerine karşılık da onların cehenneme yakıt olmadıklarını, çünkü bahsettiklerini istisna ettiğini belirtmiş ve şöyle demiştir: “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar”, Allah onların tartışmalarını, karşı delil getirmelerini ve âyeti ebced hesabına göre yorumlamalarını iptal etmiştir. “Sana kitabı indiren O'dur. Onun (Kur'ân) bir kısım âyetleri muhkemdir”7?, En doğrusunu Allah bilir ya, “Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini (onun kalbine) sağlam olarak yerleştirir” meâlindeki âyetin yorumu budur. Allah Teâlâ, şeytanın o kâfirlerin kalplerine sözünü ettiğimiz delillerle verdiği ve kendileriyle mücadele ettikleri kanıtları iptal etmiş ve âyetlerini Hz. Peygamber'in kalbine sağlam olarak yerleştirmiştir. Öte yandan İbn Abbâs'ın ve sözünü ettiğimiz diğer bilginlerin “Resül-i Ekrem'in ağzından böyle bir söz çıktı” tarzında söyledikleri söze gelince [cevabımız şudur: Bizce ısmet sıfatı bahşedilmiş bir kimsenin dilinden yanlış bir söz çıkabilir. Bu sözü ondan duyan kimse benimsediği mezhebi ve dini bildiği takdirde dilinden dökülen o sözlerin yanlışlık ve hata eseri döküldüğünü bilir. Meselâ bir kimse belli bir mezhebi benimsemiş ve belli bir inancı esas almış olsa, sonra dilinden bilinen inancına ters bir şeyler dökülse bunları yanlışlıkla söylediği anlaşılır. (JMüfessirlerin, Resül-i Ekrem'in öyle söylediğine dair naklettikleri rivayetlerin sabit olması durumunda söyledikleri sözler bu doğrultuda yorumlanır. Bu konuda en uygun olanı, “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”? meâlindeki âyette belirtildiği ve bizim de ifade ettiğimiz üzere şeytanın kâfirlerin kalplerine Hz. Peygamber'le mücadele edecekleri ve tartışacakları bilgileri atmış olduğudur. İbn Kuteybe “illâ izâ temennâ elkaş-şeytânu fi ümniyyetihi” (Aİ 225 154 Yi enil a oki) âyetini şöyle açıklamıştır: O bir temennide bulunduğunda, yani Kur'ân okuduğunda şeytan ille de onun arzularına, yani tilâvetine bir şeyler katmaya kalkışmasın!”. Ebü Avsece de böyle söylemiş ve kelimeyi çoğul olarak “emâniyye” (cvi) şeklinde okumuştur. Başkaları ise aynı âyeti şöyle yorumlamıştır: O bir temennide bulunduğunda, yani [kendi kendisiyle konuştuğu zaman şeytan ille de onun arzularına, yani konuşmasına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Bazıları da “temennâ” ve “ümniyyetihi” kelimelerinin nefsin bir şeyi arzu etmesi anlamında olduğunu söylemiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda ve benzerlerinde olduğu gibi: “Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin”. Bu yaklaşım, Hasan-ı Basri'ye aittir. O, temennide bulunmak, insanların dünyadan arzu ettikleri bazı şeyleri temenni etmesi gibidir demiştir. Katâde ise şu açıklamayı yapmıştır: “Temennâ” fiili ile kastedilen, daha önce değindiğimiz (Hz. Peygamber'in) nefsinin kendilerine dua edilen ve şefaatleri umulan tanrılarını yukarıda belirttiğimiz şekilde anmayı arzu etmesi demektir”. En doğrusunu Allah bilir. GE) ilğili alla ölseği öz. úli; --- Dipnotlar: rivayette bulunmuştur” Bu ifade kendisine geri iade edilmeyi hak eden bir ifadedir. İyâz'ın ifadesi şöyledir: “Bu hadisi, sahih hadis rivayet eden muhaddislerden hiçbiri rivayet etmediği gibi sağlam ve muttasıl bir senedle hiçbir sika râvi de rivayet etmiş değildir. Üstelik nakledenler zayıftır, rivayetleri muzdariptir ve isnadında inkıta vardır” şeklindeki ifadesi de böyledir. İyâz'ın şu sözü de aynı şekildedir: “Taberi'den bu kıssayı alan tâbiin ve müfessirlerden hiçbiri isnadını belirtmemiş ve hiçbir sahâbiye dayandırmamıştır. Onlardan gelen rivayet yollarının ekserisi zayıf ve gevşektir” İyâz devamında şöyle der: “Bezzâr bu rivayetin zikri caiz olan bir rivayet yolu yoktur. Bir tek Ebü Bişr'in Said b. Cübeyr'den nakli söz konusudur. Onun da Said b. Cübeyre kadar ulaşmasında (ittisal) şüphe vardır. Kelbi'ye gelince çok zayıf olduğu için ondan rivayette bulunmak caiz değildir.” Bezzâr daha sonra bu rivayeti akli yönden de reddetmiş ve “Bu olay gerçekten olmuş olsaydı birçok müslüman dinden dönerdi” demiş ve sonra şöyle devam etmiştir: “Böyle bir hadise nakledilmemiştir” Bütün bunlar kaidelere uygun eleştiriler değildir. Bir rivayetin rivayet yolları çok olunca ve çıkış noktaları farklılık arzedince bu bize söz konusu rivayetin bir aslının olduğunu gösterir. Ben bu hadise için üç adet isnat zikrettim. Bunlardan birisi sahihin şartını taşımaktadır. Söz konusu rivayetler mürsel olup mürsel haberleri delil olarak kullanan bu gibi bir haberi de alır. Mürsel haberi delil olarak almayan da bu haberi alabilir. Çünkü rivayetler birbirini desteklemektedir. Bu söylediğimiz kural geçerli olunca bu haberdeki münker kısmın tevil edilmesi gerektiği ortaya çıkar. O tevil de şudur: Şeytan Hz. Peygamber'in “İşte onlar (Lât, Uzzâ, Menât) ulu kuğulardır (garânik). Şüphesiz ki şefaatleri umulmaktadır” cümlesini söyletmiştir. Bunu zâhiri üzere yorumlamak caiz değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in Kur'ân'a ondan olmayan bir şeyi kasten ve yanılarak eklemesi imkânsızdır. Eklediği şey onun getirdiği tevhit ilkesine zıt olunca bunu yapması mümkün değildir. Çünkü ısmet sıfatı taşımaktadır (İbn Hacer el-Askalâni, Fethu7-bârt, VIII, 439; ayrıca bk. yakında gelecek olan hâşiye [dipnot 163)). © Tevilâfın bütün nüshalarında yukarıdaki ifade “Resül-i Ekrem Allah Teâlânın müşriklerin tanrılarını kusurlayıcı bir ifadeyle zikretmesini temenni ediyordu” şeklinde olumlu olarak geçmektedir. Fakat gerçekleşen olayın- Allah Teâlâ'nm tanrıları sürekli olarak ayıplayıcı bir ifadeyle zikretmesi-ve bu âyetle ilgili çeşitli rivayetler, bizim söylediğimizi desteklemektedir. Nitekim Taberi'nin nakline göre Muhammed b. Kâb el-Kurazi şöyle demiştir: Hz. Peygamber, kavminin kendisine arkasını döndüğünü görünce ve Allah katından getirdiği şeylerden uzak durduklarını müşahede etmesi kendisine ağır gelince kendi kendine Allah Teâlâdan kavmi ile arasını yaklaştıracak bir beyan gelmesini temenni etti. Kavmini sevmesi ve onlara düşkün olması ile birlikte onların durumlarına dair ağır gelen bazı ifadelerin yumuşatılması onu sevindiriyordu (Taberi, Câmi'uT-beyân, XVII, 131-132). Birçok âyette müşriklerin taptıkları putların şefaatinin söz konusu olmadığına ve ibadetlerinin mahiyetine işaret edilmektedir (bk. el-Bakara, 2/255; ez-Zümer, 39/3; en-Necm, Meselâ meleklerin şefaatlerine “Göklerde nice melekler vardır ki, Allah dilediği ve razı olduğu kulları için izin vermedikçe onların bile şefaati hiçbir fayda sağlamaz” meâlindeki beyana işaret edilmektedir. Bu konuda başka görüşler de vardır. İbn Hacer el-Askalâni şöyle demiştir: “Âlimler bu mevzuda çeşitli görüşleri benimsemişlerdir. Bu cümle Hz. Peygamber'in dilinden kendisine uyku bastırınca farkında olmadan çıkmıştır diyenler olmuştur. Resül-i Ekrem bunu öğrenince Allah Teâlâ âyetlerini muhkem kılmıştır. Söz konusu haberi, Taberi Katâdeden nakletmiştir. İyâz ise aynı haberi sahih değildir diye reddetmiştir. Gerekçe olarak Resülullah'ın böyle bir duruma düşmesinin mümkün olmadığını ve şeytanın o uykuda iken kendisi üzerinde hâkimiyetinin bulunmadığını göstermiştir. Bazıları da şeytan kendisinin isteği dışında bu cümleyi ona söyletmiştir demişlerdir. İbnü l- Arabi de bu yaklaşımı yüce Allah'm şeytanın ağzından naklettiği şu cümle ile reddetmiştir: “Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu” (İbrâhim, 14/22). İbnü'l-Arabi şöyle demiştir: Şeytanın böyle zorlama gücü olsaydı kimsenin itaat edecek gücü olmazdı. Bazıları da şöyle demiştir: Müşrikler tanrılarını belirtip bu şekilde vasfedince bu Hz. Peygamber'in hafızasında yer etti ve onları zikredince bu cümle yanılarak dilinden döküldü. İyâz bu yaklaşımı güzel bir şekilde reddetmiştir. “Hz. Peygamber bu cümleyi kâfirleri azarlamak için söylemiştir” diyenler de olmuştur. İyâz şöyle der: Ortada maksadın ne olduğunu gösteren bir karine olduğunda bu mümkündür. Özellikle de o zamanlar namazda konuşmanın caiz olduğunu da göz önüne almak gerekir. Bâkıllâni de bu görüşe meyletmiştir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber “ve menâtes-sâlisete'l-uhrâ” âyetine ulaşınca müşrikler bunun arkasından tanrılarını kınayacak bir ifadede bulunacağından korktular. Ve konuşmaya başladılar. Âdetleri olduğu üzere Resül-i Ekrem'in kırâatini karıştırdılar. Nitekim nasıl konuştukları “Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız” (Fussilet, 41/26) meâlindeki beyanda ifade edilmektedir. Âyette yer alan cümle, şeytana nispet edilmiştir. Çünkü onları böyle söylemeye teşvik eden şeytandır. Ya da “şeytan” kelimesinden maksat, “insan şeytan'dır” (İbn Hacer el-Askalâni, FethuT-bâri, VIIL, 439-440). Mâtüridi Enâm süresinin 121. âyetinin tefsirini yaparken şöyle der: Bazı tevil âlimleri derler ki: “Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin” beyanı, kendi öldürdüğünüzü ve kestiğinizi yiyorsunuz, Rabb'inizin öldürdüğünü (yani murdarı) yemiyorsunuz. Rabb'inizi ululadığınız halde O'nun öldürdüğünü haram sayıyorsunuz demeleri üzerine inmiştir (Mâtüridi, Tevilâtü Ehlis-sünne, II, 169). 1 Hâkim, el-Müstedrek, II, 415. Ayrıca bk. Zuhruf süresinin tefsiri. bk. Bakara süresinin 1 ve 2. âyetlerinin tefsiri. Rivayete göre yahudiler Hz. Peygamber'den Bakara süresinin ilk âyeti olan 'elif-lâm-mim kelimelerini duyunca hemen ebcede vurup cümmel hesabıyla bunun 71 rakamına denk geldiğini görmüşler. Çünkü bu hesaba göre; elif-1, lâm30, mîm40 değerindedir. Bunun üzerine İslâm'ın ömrünün de 71 sene olacağını çıkarmış ve “71 yıl ömrü olan bir dini neden kabul ediyorsunuz?” demişlerdir. © “Üzerine Allah'ın adı anılarak kesilenden hayvandan niçin yemeyesiniz ki?” (el-Enâm, el- Enbiyâ, 21/101. Fakat müellif merhum burada istisna olduğunu kabul etmemişti (bk.

Hacc 22:53

Bu beyanın yorumu o kavme göre şöyledir: Bunu Allah, o kâfirlerin kalplerine şeytanın kattığını kalplerinde hastalık bulunanlar ve yürekleri katılaşmış olanlar, yani bahsi geçenler için sınama vesilesi kılmak için yapar. Çünkü onlar belki peygamber onlara cevap veremez ve vereceği cevap aklına gelmez de bu onlar için fitne kapısı açar zannetmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Kalplerinde hastalık bulunanlar öyle anlaşılıyor ki münafıklardır. Çünkü yine o zaman münafıklar ve kalplerinde bozukluk bulunanlar, bu isimle adlandırılmış ve nitelenmiş olanlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Allah ve resülünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!” demişlerdi”7. U4 İbn Kuteybe, Tefsiru garibil-Kurân, s. 294. [S] Yürekleri katılaşmış olanlar. Hz. Peygamber'e karşı inatlaşan ve böbürlenen reisler ve kâfirlerdir. Bunların hepsi katı kalpli olmakla nitelenmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır”. Şüphesiz zâlimler derin bir ayrılığa düşmüşlerdir. Bu cümlenin şüphesiz zâlimler, inat ve icabet etmekten uzak bir böbürlenme içindedirler mânasına gelmesi muhtemeldir. Ya da hakkı dinlemekten ve onun kabulünden uzaktır şeklinde de olabilir. “Şikâk” kelimesinin “ayrılık” ve “şikâkin baid” (ax güz) tabirinin derin bir ayrılık ve cümlenin de “asla uzlaşmaya dönmezler” mânasında olduğu söylenmiştir.

Hacc 22:54

Bu iki âyet daha önce belirttiğimiz âyetler gibidir. Bunlardan birisi şu ilâhi beyandır: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince”!”. Buna benzer tevhit ehlini onu kabul, boyun eğme ve ona yönelme ile kâfirleri de reddetme ve yalanlama ile niteleyen başka âyetler de vardır. Bu bir de, kendilerine ilim verilenlerin, onun Rabb'in tarafından gelmiş kesin gerçek olduğunu anlamaları meâlindeki beyan da bu doğrultudadır. Kendilerine ilim verilenlerin ilmine göre Kur'ân ve Muhammed Rabb'in tarafından gelmiş kesin gerçektir. Çünkü onlar Muhammede (a.s.) yüceltme, saygı gösterme ve boyun eğme tavrıyla bakmışlar ve onun peygamberliğini ikrar etmişlerdir. Bu da onların hidâyetlerini, rahmetlerini ve şifalarını arttırmıştır. Öbürleri ise ona küçümseme, değer vermeme ve yalanlama tavrıyla bakmışlar bu da onların manevi kirlerini, sapkınlıklarını ve katılıklarını arttırmıştır. (SJBazıları, âyette bahsi geçen sonu olmayan günün azabı ile kastedilenin Bedir savaşı günü olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları da bunun kıyâmet gününün azabı olduğunu söylemiştir ki o günün azabı şiddetli bir azaptır. Bu azabı “akim” kelimesiyle nitelemek mümkündür. Çünkü o günden kurtuluş da hayır da umulmaz. Çocuk doğuramayan kadına da bu yüzden “akim” denilmiştir. Çünkü onun çocuk yapacağı umulmaz. İbn Kuteybe “fe tuhbite lehü kulübuhum” cümlesine şu anlamı vermiştir: Kalpleri ona boyun eğsin ve karşısında zelil olsun diye". Biz de “içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele”!! meâlindeki âyeti açıklarken aynı şeyi söylemiştik. İbn Kuteybe (m p% laz) âyetini açıklarken de şöyle demiştir: Sanki o gün kâfirler bakımından içinde hayır yoktur ve kâfirin kurtuluşu için fayda vermez. Ebü Avsece de “azâbu yevmin akim” cümlesine, şiddetli günün azabı açıklamasını yapmıştır. Bu bizim de söylediğimiz şeydir. EN RET EEN Oop dli çe

Hacc 22:55

Bu iki âyet daha önce belirttiğimiz âyetler gibidir. Bunlardan birisi şu ilâhi beyandır: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince”!”. Buna benzer tevhit ehlini onu kabul, boyun eğme ve ona yönelme ile kâfirleri de reddetme ve yalanlama ile niteleyen başka âyetler de vardır. Bu bir de, kendilerine ilim verilenlerin, onun Rabb'in tarafından gelmiş kesin gerçek olduğunu anlamaları meâlindeki beyan da bu doğrultudadır. Kendilerine ilim verilenlerin ilmine göre Kur'ân ve Muhammed Rabb'in tarafından gelmiş kesin gerçektir. Çünkü onlar Muhammede (a.s.) yüceltme, saygı gösterme ve boyun eğme tavrıyla bakmışlar ve onun peygamberliğini ikrar etmişlerdir. Bu da onların hidâyetlerini, rahmetlerini ve şifalarını arttırmıştır. Öbürleri ise ona küçümseme, değer vermeme ve yalanlama tavrıyla bakmışlar bu da onların manevi kirlerini, sapkınlıklarını ve katılıklarını arttırmıştır. (SJBazıları, âyette bahsi geçen sonu olmayan günün azabı ile kastedilenin Bedir savaşı günü olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları da bunun kıyâmet gününün azabı olduğunu söylemiştir ki o günün azabı şiddetli bir azaptır. Bu azabı “akim” kelimesiyle nitelemek mümkündür. Çünkü o günden kurtuluş da hayır da umulmaz. Çocuk doğuramayan kadına da bu yüzden “akim” denilmiştir. Çünkü onun çocuk yapacağı umulmaz. İbn Kuteybe “fe tuhbite lehü kulübuhum” cümlesine şu anlamı vermiştir: Kalpleri ona boyun eğsin ve karşısında zelil olsun diye". Biz de “içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele”!! meâlindeki âyeti açıklarken aynı şeyi söylemiştik. İbn Kuteybe (m p% laz) âyetini açıklarken de şöyle demiştir: Sanki o gün kâfirler bakımından içinde hayır yoktur ve kâfirin kurtuluşu için fayda vermez. Ebü Avsece de “azâbu yevmin akim” cümlesine, şiddetli günün azabı açıklamasını yapmıştır. Bu bizim de söylediğimiz şeydir. EN RET EEN Oop dli çe

Hacc 22:56

57. “İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlara ise alçaltıcı bir azap var© İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurân, s. 294. [Hükümranlık Yalnız Allalva Aittir] O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır; onlar arasında hükmünü verir. Hasan-ı Basri der ki: Hükümranlık dünyada ve âhirette her hâlükârda Allah'a aittir. Fakat O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır demek, o gün aralarında mahlükat değil, sadece O hüküm verecektir demektir. Çünkü dünyada başkası hakkında hüküm verenler vardır. Ama o gün hüküm, sadece Allah'ın olacaktır. Bize göre -hükümranlık bütün zamanlarda sadece Allah'a ait olduğu halde- o günün özel olarak bunun belirtilmesi, o gün herkesin O'nun hükümranlığını ikrar edecek ve kimsenin bu konuda kendisiyle çekişemeyecek olmasındandır. Dünyada ise hükümranlığı kendi nefsi için iddia edenler olur. Yüce Allah hükümranlığın o gün sadece kendisine ait olduğunu şu beyanlarında belirtir: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”!, “Sonunda dönüş Allah'adır”; “Bütün işler Allah'a dönecektir”, Bunlara benzer başka beyanlar da mevcuttur. İşte bu âyette de durum aynen böyledir. En doğrusunu Allah bilir. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmış olanlar, nimetlerle dolu cennetlerde olacaklardır. Bu beyanın mânası açıktır.

Hacc 22:57

57. “İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlara ise alçaltıcı bir azap var© İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurân, s. 294. [Hükümranlık Yalnız Allalva Aittir] O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır; onlar arasında hükmünü verir. Hasan-ı Basri der ki: Hükümranlık dünyada ve âhirette her hâlükârda Allah'a aittir. Fakat O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır demek, o gün aralarında mahlükat değil, sadece O hüküm verecektir demektir. Çünkü dünyada başkası hakkında hüküm verenler vardır. Ama o gün hüküm, sadece Allah'ın olacaktır. Bize göre -hükümranlık bütün zamanlarda sadece Allah'a ait olduğu halde- o günün özel olarak bunun belirtilmesi, o gün herkesin O'nun hükümranlığını ikrar edecek ve kimsenin bu konuda kendisiyle çekişemeyecek olmasındandır. Dünyada ise hükümranlığı kendi nefsi için iddia edenler olur. Yüce Allah hükümranlığın o gün sadece kendisine ait olduğunu şu beyanlarında belirtir: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”!, “Sonunda dönüş Allah'adır”; “Bütün işler Allah'a dönecektir”, Bunlara benzer başka beyanlar da mevcuttur. İşte bu âyette de durum aynen böyledir. En doğrusunu Allah bilir. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmış olanlar, nimetlerle dolu cennetlerde olacaklardır. Bu beyanın mânası açıktır.

Hacc 22:58

[Allah Yolunda Hicret Edenler] Allah yolunda hicret ettikten sonra öldürülen yahut ölenlere gelince. Müfessirler bu beyanın ister öldürülsünler isterse kendi kendilerine! ölsünler Allah yolunda gazi olanlarla mücahitler hakkında olduğunu söylemişlerdir. Onlar için âyette bahsi geçen güzel rızık ve hoşnut olacakları bir yer olacaktır. Bu âyetin zâhirinden Hz. Peygambere (Medine'ye) hicret edenler hakkında olduğu anlaşılır. Eğer âyet bunlar hakkında olursa o zaman Râfiziler'in, sahâbilerin geneli dinden dönüp mürted olmuştur şeklindeki iddialarını da geçersiz kılmış olur. Çünkü (bu durumda) Allah Teâlâ -ister katledilsinler isterse kendi kendilerine ölsünler- onlar için cennet, güzel rızık ve hoşnut olacakları bir girişin şehadetini yapmış olmaktadır. Netice olarak ashap arasında Râfiziler'in dediği gibi birisinin çıkması ihtimal dâhilinde değildir. Allah onları pek güzel bir nimetle ödüllendirecektir. Güzel nimetin cennet olduğu söylenmiştir. Gerekçe olarak da bu tabirin ölüm ve katledilmekten sonra belirtildiği netice olarak güzel nimetin ancak cennette olacağı ve her mizacın ve aklın bunu güzel göreceği ileri sürülmüştür. Allah rızık verenlerin elbette en hayırlısıdır. Allah Teâlâ kendisinden başka rızık veren olmadığı halde kendisinin rızık verenlerin en hayırlısı olduğunu bildiriyor. Çünkü insanlar, rızık genişliği arzusuyla Allah'tan başkasına tapmaları dolayısıyla rızkı ve geçim rahatlığını Allah'tan başkalarından bekliyor ve talep ediyorlardı. Cenâb-ı Hak da kendisinin rızık veren olduğunu, rızkın ve geçim rahatlığının yalnız O'ndan umulacağını haber veriyor. Çünkü buna mâlik olan O'dur. Allah'tan başka yaratıcı olmadığı halde “yaratanların en güzeli” meâlindeki bir ifadenin kullanılması da böyledir.

Hacc 22:59

Allah mutlaka onları hoşnut olacakları bir yere koyacaktır. “Hoşnut olunacak yer” de cennettir. Her mizaç ve her akıl ondan hoşnut olacaktır. Kuşkusuz Allah hakkıyla bilendir, halimdir. Bilendir: Düşmanlarının dostlarına neler yaptıklarını ya da kendisinin dostlarına neler yaptığını bilendir. Halimdir: Çünkü düşmanlarından intikamını almayı ertelemiştir. Düşmanlarından dostlarına yaptıkları (düşmanlığı) fiiliyata geçirdikleri esnada intikam almamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Hacc 22:60

Böyledir; her kim kendisine yapılana misliyle karşılık verir, sonra yine haksız bir saldırıya uğrarsa Allah ona mutlaka yardım eder. Arap dilinde “zâlike” ve “hâzâ” kelimeleri ile her ne kadar daha önce sözü edilen bir duruma işaret edilse de bu iki kelimeyle cümleye başlamanın mümkün olduğunu daha önce ifade etmiştik. “Hâzâ zikrun ve inne li l-müttakîne le hus(Gl 751 Sesi! Si 1) gibi âyetler görüşümüze dair örnektir. Bu âyetler, “hâzâ kelimesi olmadan “ve inne li'1-müttakin” ve “inne li't-tâğine” şeklinde gelseydi de doğru olurdu. İşte tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum böyledir. Ya da “zâlike” daha önce geçen haberlerle bir bağlantı sağlamak için de kullanılmış olabilir. Buna göre mâna şöyle olur: Sana bahsettiğim ve haber verdiğim şey budur: Her kim kendisine yapılana misliyle karşılık verir, sonra yine haksız bir saldırıya uğrarsa Allah ona mutlaka yardım eder. Öte yandan bu âyetin iniş sebebine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları âyetin kısas hakkında olduğunu ifade etmiştir. Bir kimse bir başkasının yakınını öldürürse ona kısas yapılır. Sonra kısas yapılarak öldürülenin (katil) yakını da maktulün yakınına saldırıp onu öldürürse Allah saldırıya uğrayana karşılık ona yardım eder. Bu hüküm bir başka ilâhi beyanda belirtilen husustur, o da şöyledir: “Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabb'inizden bir hafifletme, bir rahmettir”'”. Allah Teâlâ bu beyanın devamında da “Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır” buyurmuştur. Cenâb-ı Hak burada haddi aşmayı diyeti aldıktan ve bağışladıktan sonra belirtmiş, birinci âyette ise saldırma fiiline kısastan sonra değinmiştir. Bunlar mâna itibariyle aynıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet müminler ve müşrikler hakkında inmiştir. Şöyle ki: Müşrikler müminleri çeşitli cezalarla cezalandırmışlar ve onlara saldırmışlardı. Sonra müslümanlar onlara galip geldiler ve verdikleri cezanın karşılığı olarak onları cezalandırdılar. Bunun ardından müşrikler müslümanlara saldırdılar. Allah Teâlâ da bu saldırının ardından onları müşriklere karşı galip kılma vâdinde bulundu. Bazıları da buna yakın şeyler söylemişlerdir. Buna göre müşrikler Resül-i Ekrem'in ashabına ve onlarla birlikte iman edenlere eziyet ediyorlar ve onları hac aylarında cezalandırıyorlardı. Müminlerin ise o vakitte kendileriyle savaşma izinleri yoktu ki onlara karşılık olarak kendileriyle çarpışsınlar. (ŞJAllah Teâlâ müşriklerin müminlere ileride saldırmaları halinde kendilerine yardım ve zafer vâdetmiş oldu. Bu tevile göre, müminlere yardım vâdi, müşrikler ileride kendilerine saldırdığı takdirde gerçekleşecekken, birinci tevile göre söz konusu vâd, müşriklerin müminlere bilfiil saldırmalarının ardından yapılmış olmaktadır. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Allah çok bağışlayıcı ve müminleri müşriklerle hac aylarında savaştıkları için çok yarlığayıcıdır. Çünkü onlara müşriklerle savaşma izni vermemişti. Ya da Allah tövbe edip yaptıklarından döndükleri takdirde çok bağışlayıcı ve yarlığayıcıdır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © “Allaha itaatsizlikten sakınanlara çok güzel bir gelecek vardır” (Sâd, 38/49). © Öte yandan azgınlara da çok kötü bir gelecek, cehennem vardır” (Sâd, 38/55). “Eyiman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ancak her kime, kardeşi tarafından bir şey bağışlanırsa artık ona hakkaniyetle uymalı ve diyeti ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabb'inizden bir hafifletme, bir rahmettir. Bundan sonra kim haddi aşarsa ona elem verici bir azap vardır”.

Hacc 22:61

İşte böyle; Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. “Zâlike” kelimesinin önceki ifadeyle bağlantı olmaksızın yeni bir cümlenin başlangıcı olarak kullanılmasının caiz olduğunu söylemiştik. Bu kelimenin (bir önceki âyette yer alan) “Allah ona mutlaka yardım eder”™” meâlindeki cümlenin sılası olarak belirtilmiş olması da mümkündür. Bu takdirde mâna şöyle olur: Bu yardım, Allah Teâlâ'nm sözünü ettiği kimseler içindir. Çünkü geceyi gündüze ve gündüzü de geceye katmaya kâdir olan bir varlık, onlara vâdettiği yardıma da kâdirdir. Allah her şeyi işitir ve görür. Yani onların sözlerini işitir ve ihtiyaçlarını görür. “es-Semi” kelimesinin “kabul eden” mânasına olduğu söylenmiştir. Yani Allah onların dualarını kabul edendir. “Basir” ise düşmanların hallerini ve hareketlerini görendir anlamına gelir. Ya da bu cümle yeni bir başlangıç cümlesi olarak Allah her şeyi işitir ve görür mânasında da olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Böyledir; çünkü Allah hakkın tâ kendisidir”, Bazıları da âyete şöyle bir anlam vermiştir: Geceyi gündüze, gündüzü geceye katan, bütün bunları yapan O'dur. © PEAN, ZİN ai

Hacc 22:62

Böyledir; çünkü Allah hakkın tâ kendisidir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “el-Hak” kelimesi Allah Teâlâ'nın isimlerinden biridir. Allah bu ismi ile verir ve mahlükatı arasında bu ismiyle hükmeder, bu ismiyle yargılar vb. Böyledir; çünkü Allah hakkın tâ kendisidir meâlindeki beyan şu anlama gelebilir: Kullukta arzu ve talep edilenler O'nun nezdinde tahakkuk eder. Çünkü bunlara mâlik olan O'dur. (JO'nun dışında yalvarıp taptıkları ise bâtılın tâ kendisidir. Yani EIB O'ndan başkasına taparak arzu ettikleri şeyler, bâtılın tâ kendisidir. O'ndan başkası, şefaat ederler umuduyla ya da geçim rahatlığı arzusuyla taptıkları putlardır. Allah Teâlâ da haber veriyor ki o putlar bunlara mâlik değildir, bunlara sadece Allah sahiptir. Ve şüphe yok ki yüce olan, ulu olan yalnız Allah'tır. Yani yücelik O'nun katından talep edilir, rızık, geçim rahatlığı, şefaat, yardım, zafer ve duaların kabulü O'nun katından talep edilir ve beklenir yoksa taptıkları putların katından değil. Allah Teâlâ kendisini bırakıp da putlara tapmakla akılsızlık ettiklerini ifade ediyor.

Hacc 22:63

Görmüyor musun ki mânasına gelen “elem tera” fiiline dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu hayret uyandırma harfi olup, Allah Teâlâ yaptığı bütün işlere karşı Resül-i Ekrem'in hayret duygularını hareket geçirmektedir demişlerdir. Bazıları da bunun delilleri açıklama ve burhanlarını aydınlatma harfi olduğunu ve bu harfin “Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” meâlindeki beyanda bulunan “elem tera"ya vb. benzediğini belirtmişlerdir. Aslında kelime, zâhiri itibariyle soru ise de esasen tahkik ve gerekli kılma mânası ifade etmektedir. “Elem tera” (görmedin mi mânasında degil) “sen gördün” ve “sana haber verildi” mânasına gelir. Kur'ânda soru kalıbında gelen bütün ifadeler, aslında “gerekli kılma” ve “ilzam etme” mânasındadır. Allah gökten su indiriyor da yeryüzü yemyeşil oluveriyor! Bu beyanda ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler için iki açıdan delil vardır. Birincisi: Allah Teâlâ kudretini ve hükümranlığını haber vermekte ve gökten su indirmeye ve yeryüzünü katılığına ve sertliğine rağmen yarmaya ve içinden yumuşaklığı ve zâfına rağmen bitki çıkarmaya kâdir olan varlık, ölümden sonra yaratıkları canlandırmaya da kâdirdir ve onu hiçbir şeyin aciz bırakması ihtimal dâhilinde değildir. İkinci delil şudur: Öldükten ve kupkuru hale geldikten sonra yeryüzünü canlandırmaya kâdir olmasıdır. Böyle bir varlık ölümden sonra yaratıkları diriltmeye ve canlandırmaya da kâdirdir. Onlar biliyorlar ki bir şeyi eski haline çevirmek, ilk baştan yaratmaktan daha kolaydır. Zira bir şeyi ilk baştan yaratma bilgisine sahip olup da ilkin yaratan varlık, onu eski haline iade etmeye kâdirdir. 404) [9]Kuşkusuz Allah Latif”tir, her şeyden haberdardır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Dünyada bir şeye üç sebeple 'el-latif” denir. Birincisi: Bir şeye ince olduğundan dolayı latif denilir. Bu mâna Allah Teâlâ açısından geçersizdir. İkincisi: Yaratıkların ortaya çıkmasına sebep olmasından onların ortaya çıkmasında zorluk çekmemesinden dolayı bir kimseye latif denilir. Üçüncüsü: Latif, merhametli ve şefkatli demektir. Kelime bu son iki mânada Allah Teâlâ'ya nispet edilebilir. Ama birinci mânanın Cenâb-ı Hakka nispet edilmesi caiz değildir. “Habir” bilen demektir.

Hacc 22:64

Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. Şüphe yok ki kimseye muhtaç olmayan, her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah'tır. Cenâb-ı Hak, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin kendisinin olduğunu, gerek erkek gerek kadın herkesin O'nun kulu olduğunu, onları kendi ihtiyacı için yaratmadığını, ancak onların ihtiyaçları için yarattığını haber veriyor. Çünkü yüce Allah, kendisinin zatı itibariyle hiçbir şeye muhtaç olmadığını bildiriyor. İkincisi: Cenâb-ı Hak, onlara kendi zatına yönelik birtakım menfaatler dolayısıyla emir vermediğini, yasak getirmediğini ve kendilerini imtihan etmediğini bildiriyor. Fakat söz konusu emri ve yasaklamayı insanların menfaatleri için getirdiğini söylüyor. “el-Hamid” fiillerinde övülen demektir. Ya da öven anlamına gelir.

Hacc 22:65

Görmüyor musun ki, Allah yeryüzündekileri ve O'nun emriyle denizde akıp giden gemileri sizin hizmetinize verdi! Cenâb-ı Hak, kendilerine şükretmelerini istemek için onlara nimetlerini hatırlatıyor. Çünkü yeryüzündeki çeşit çeşit menfaatleri emirlerine verdiğini haber veriyor. Bundan maksadı onları başı boş bırakmak için boş yere yaratmadığını bilmeleridir. Çünkü yaratması, sözü edilen şekilde olan bir varlığı yoktan var etmesi, başı boş ve boş yere olmaz. Cenâb-ı Hak, olanca sertliğine ve katılığına rağmen yeryüzünün menfaatlerine ulaşacakları vesileleri onlara bahşettiğini haber veriyor. Bir de denizlerin menfaatlerine ulaşmalarını sağlayan araçları onlara verdiğini de bildiriyor. Denizlerin menfaatlerinden maksat da denizlerde bulunan menfaatlere ulaşmalarına aracılık edecek olan ve kendileri için yaratmış olduğu gemilerdir. Çünkü Allah Teâlâ ahşabı suyun yüzünde durur ve batmaz özellikte yaratmış ve bunun dışında özelliği suya batmak, suyun dibinde olmak olan demiri, taşı ve benzeri eşyaları yoktan var etmiştir. Bütün bunları yaratmasının sebebi, ahşabın suyun yüzünde nasıl kalıp batmadığını, demirin, taşın ve benzerlerinin de suyun yüzünde nasıl kalamadığını öğrensinler ve böylece Rab'lerinin lütfunu ve rahmetini farketsinler. [§]Öte yandan demir, ahşapla birlikte suyun yüzünde sabit kalmıştır. Zira gemiler demirsiz olmazlar ve onunla yapılırlar. Sonra da su sızdırmazlar. En doğrusunu Allah bilir. Kendi izni olmadıkça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O'dur. Yani Allah Teâlâ, göğü tutmaktadır ama ne sebeplerle ne de dünyada nesneleri tutan herhangi bir şeyle. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır”, Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir. Yani yarattıklarını onlara olan şefkati ve merhametinden dolayı yaratmış ve sözü edilen şeyleri onların hizmetlerine bu yüzden vermiştir. Fs:

Hacc 22:66

Size hayat veren, sonra sizi öldürecek ve sonra sizi diriltecek olan da O'dur. Bu beyandan daha önce bahsetmiş ve onu açıklamıştık. İnsan gerçekten pek nankördür. Bu beyanda geçen insanla kâfir kastedilmiş olabilir. “Kefür” ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden demektir. Ya da Rabb'inin kendisine verdiği nimetler konusunda O'na karşı pek nankör olandır anlamına gelir. Çünkü Rabb'i bunları, onun hizmetine verdiğini ifade etmektedir”. Sebebine gelince insan, nimetlerin sebeplerine ve elde ettiği yollara bakmakta Rabb'inin söz konusu nimetlerde olan lütfu ve ihsanını göz önüne almamaktadır. Bundan dolayı nimeti konusunda Rabb'ine nankör hale gelmektedir. Mümine gelince o nimet konusunda vesilelere ve elde etme yollarına değil, Allah'ın lütfuna, ihsanına ve o konuda kendisini nimetlendirmesine bakmakta ve nankör değil, çok şükreden olmaktadır. Kâfir ise bahsettiğim hususa bakmaktadır. Bu yüzden de Allah Teâlâ'nın sözünü ettiği gibi olmaktadır. İnsan gerçekten pek nankördür. Bu beyan Mütezile mezhebi aleyhine bir delil teşkil etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, gemileri hizmetinize veren O'dur diyor, Mütezile Allah gemileri onların hizmetlerine vermemiştir, fakat sadece gemi yapılan ahşabı hizmetlerine vermiştir, çünkü Mütezile âlimleri, kulların fiillerinde Allah'ın planlaması ve yaratması olduğunu kabul etmezler. Mütezile yüce Allah'ın gemileri hizmetimize verme şeklinde bahsettiği nimetini inkâr etmiş oluyorlar. Netice olarak Mütezile âyetin zâhirine, yani sözünü ettiğimiz nankör olmak bakımından dâhil oluyor.

Hacc 22:67

Biz her ümmet için uyacakları dini kurallar koymuşuzdur. “el-Mensek” kelimesinin ne anlama geldiğine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunu, biz her ümmet için davet edildikleri bir din koymuşuzdur şeklinde anlamışlardır. Yani her ümmet aynı dine, İslâm dinine davet edilir. Bu görüş Hasan-ı Basri'ye aittir. Bazıları da “mensek” kelimesini şeriat olarak anlamıştır. Şeriatler farklı farklıdır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Biz her ümmet için uyacakları ayrı bir şeriat (dini kurallar) koymuşuzdur. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik””, Müfessirlerin geneli, “mensek” kelimesinin kurbanlık hayvanlar ve bayram anamına geldiğini söylemişler ve bunu şöyle açıklamışlardır: “Mensek” kelimesinin belirtilmesi -en doğrusunu Allah bilir ya- insanların içinde kurban kesmenin Allah'ın şeriatı olduğunu inkâr edenlerin bulunmasındandır. Bunun, üzerine yüce Allah da kurban kesmenin Seneviyye'nin! iddiasının aksine bütün ümmetlerde Allahın âdeti ve şeriatı olduğunu haber vermiştir. Boşuna bu konuda seninle tartışmasımlar, “el-Mensek” kelimesinin din anlamına geldiğini söyleyenlere göre âyetin mânası şöyle olur: Üzerinde bulunduğun dinin Allah'ın dini olduğu konusunda sakın aklına herhangi bir şüphe gelmesin. İnsanları o dine davet et. “el-Mensek” kelimesini kurbanlık olarak kabul edenlere göre ise mâna şöyle olur: Kurban kesmeyi inkâr edenler seni kurban kesmekten alıkoymasın. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Artık onlar seni bunların (âyetlerin) gereğini yapmaktan alıkoymasınlar””. Ve sen Rabb'inin yoluna çağrıda bulunmaya devam et! Yani Rabb'inin tevhidine çağrıda bulunmaya devam et. Ya da Rabb'ine ibadete devam et ve insanların O'ndan başkasına tapmalarını yasak et. Sen hakka götüren doğru bir yol üzerindesin. Bu cümle bize “el-mensek” kelimesine dair belirttiğimiz tevilin (din) daha uygun ve doğruya daha yakın olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ Sen hakka götüren bir yol üzerindesin, sakın bu konuda içine herhangi bir şüphe düşmesin diyor. En doğrusunu Allah bilir. SEN SEZ Yİ GEY öl Ls el TATAR n dl Ja BİSE ols ETA SERAT azla ay CA YU (Pene ane e

Hacc 22:68

Şayet seninle kurbanlık hayvan veya din konusunda yine tartışmaya çalışırlarsa. Onlar Hz. Peygamber'le din konusunda çok tartıştılar. Fakat Cenâb-ı Hak bu cümleyi -en doğrusunu Allah bilir ya- Resülullah (a.s.), tevhit ilkesini kabul edecekleri ve İslâm'a gireceklerinden ümidini kestiği zaman söylemiştir. Allah Teâlâ -en doğrusunu Allah bilir ya- diyor ki Jonlar din ve tevhit konusunda şayet seninle tartışırlarsa şöyle de: Yapıp ettiklerinizi en iyi bilen Allah'tır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O'nadır”, Yapıp ettiklerinizi en iyi bilen Allah'tır. Hakkında ihtilaf edip durduğunuz hususlarda, yani din konusunda kıyâmet günü Allah aranızda hükmünü verecektir meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır. Bazı tevil âlimleri, âyetin mensuh olduğunu ve bunu kıtal (cihad) âyetinin neshettiğini söylemişlerdir. Gerekçe olarak da şunları ileri sürmüşlerdir: Bu âyette savaşmak yasaklanmış, onlar bulundukları hal üzere bırakılmaları ve işin Allah Teâlâ'ya havale edilmesi gerekir, çünkü Allah'ın kıyâmet günü aralarında hükmedeceği hükmü âyette yer almıştır. Fakat bunu Resül-i Ekrem'in onların tevhit ilkesini kabul edeceklerinden ümidini kestiği sırada söylediğine dair görüşümüzün de doğru olması mümkündür.

Hacc 22:69

Şayet seninle kurbanlık hayvan veya din konusunda yine tartışmaya çalışırlarsa. Onlar Hz. Peygamber'le din konusunda çok tartıştılar. Fakat Cenâb-ı Hak bu cümleyi -en doğrusunu Allah bilir ya- Resülullah (a.s.), tevhit ilkesini kabul edecekleri ve İslâm'a gireceklerinden ümidini kestiği zaman söylemiştir. Allah Teâlâ -en doğrusunu Allah bilir ya- diyor ki Jonlar din ve tevhit konusunda şayet seninle tartışırlarsa şöyle de: Yapıp ettiklerinizi en iyi bilen Allah'tır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O'nadır”, Yapıp ettiklerinizi en iyi bilen Allah'tır. Hakkında ihtilaf edip durduğunuz hususlarda, yani din konusunda kıyâmet günü Allah aranızda hükmünü verecektir meâlindeki beyan da buna göre anlaşılır. Bazı tevil âlimleri, âyetin mensuh olduğunu ve bunu kıtal (cihad) âyetinin neshettiğini söylemişlerdir. Gerekçe olarak da şunları ileri sürmüşlerdir: Bu âyette savaşmak yasaklanmış, onlar bulundukları hal üzere bırakılmaları ve işin Allah Teâlâ'ya havale edilmesi gerekir, çünkü Allah'ın kıyâmet günü aralarında hükmedeceği hükmü âyette yer almıştır. Fakat bunu Resül-i Ekrem'in onların tevhit ilkesini kabul edeceklerinden ümidini kestiği sırada söylediğine dair görüşümüzün de doğru olması mümkündür.

Hacc 22:70

70. “Bilmez misin ki “Allah ke ve yerde ne varsa hepsini bilir! Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır” 71. “Onlar Allah'ı bırakıp O'nun, kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. O zâlimlerin asla yardımcıları olmayacaktır.” Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! Birçok yerde “elem” kelimesinin birkaç anlama geldiğini belirtmiştik. Bu kelime hayret ifade etme, uyarı ve ikaz, kanıtların ve delillerin açıklanması gibi anlamlar ifade eder. Onlar Allah'ı bırakıp O'nun, kendileri hakkında hiçbir delil kanıt ve burhan indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. Onların Allah'tan başkasına tapma akılsızlığına düştüklerini bildiren bir bilgileri, kanıt ve delilleri olmadığı gibi bu konuda ilimleri de yoktur. Çünkü onlar, bunları kedilerine bildirecek bir peygambere inanmıyorlar ve onların kitapları da yok ki bunu öğrensinler. Allah Teâlâ diyor ki: Onlar bunu kendilerine öğretenin Allah olduğunu söylüyorlar". Ancak onların bu hususta hiçbir delilleri ve bilgileri yoktur. Bu ilâhi beyanda, Allah Teâlâ'nın peygamberleri yalancılıkla itham edeceklerini bile bile insanları elçiler gönderdiğine dair delil vardır. Çünkü bazıları, dünya hayatında bir kimsenin yalanlayacağını ve davetine olumlu cevap vermeyeceğini bildiği birine elçi göndermediği gibi yüce Allah'ın da çağrısına icabet etmeyeceklerini bildiği bir topluluğa peygamber göndermesini inkâr etmektedirler. Onlar bu gerekçelerle şöyle diyorlar: Allah Teâlâ'nın yalanlayacağını ve daveti kabul etmeyeceğini bildiği kimselere peygamber göndermesi EW mümkün değildir. )Fakat Allah Teâlâ onların yalanlayacaklarını ve çağrılarına uymayacaklarını bilerek kendilerini gönderdiğini haber veriyor. Çünkü Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! buyurmaktadır. Onların dünya hayatında bir kimsenin gönderdiği elçiyi yalanlayacağını bildiği birisine elçi göndermeyeceği şeklindeki görüşlerine [diyeceğimiz şudur. Dünya hayatında bu olmaz. Çünkü elçi gönderen onu ancak kendi kişisel ihtiyacı ve menfaatleri için gönderir. Gönderdiği elçiyi yalanlayacağını ve olumlu cevap vermeyeceğini bilirse göndermez. Ama Allah Teâlâ, elçiyi gönderdiği kimselerin menfaatleri ve ihtiyaçları için gönderir, yoksa kişisel ihtiyacı ve menfaati için değil. O halde karşı tarafın elçisini yalanlaması ve inkâr etmesinden herhangi bir zarara uğramaz. Netice olarak Cenâb-ı Hakk'ın yalanlayacağını bildiği kimselere peygamber göndermesi mümkündür. Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilim, O'nun katındaki bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır. Burada Allah Teâlâ şöyle demiş oluyor: O bilginin kitap olmadan korunması, Allah için çok kolaydır. Bir şeyin muhafazası Allaha zor değildir. Çünkü O, herhangi bir sebeple ve öğretim neticesi değil, zatı itibariyle âlimdir. Bilgiyi korumak, bilgisi ancak herhangi bir sebebe ve öğretime dayalı olan kimseye zordur. Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır. Bu beyan, Kaderiyye mezhebinin görüşünün reddedilmesi gerektiğini göstermektedir. Kaderiyye, peygamberleri yalanlayanlar bunu Allahın iradesiyle yapmamaktadır, Allah Teâlâ da onlarm yalanlayacaklarını bildiği halde peygamberleri gönderir demiştir. Hz. Peygamber'den de bu doğrultuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Âhir zamanda ümmetim içinden kaderi inkâr edecek kimseler çıkacaktır. Onlara cevap olarak ‘Bilmez misiniz ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir” demeniz yeterli olacaktır”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyana yorumu şöyledir: Onlara sorulmalı ve şöyle demelidir: Allah verdiği haberde doğru mu söylemek istiyor yoksa yalan mı? Eğer Allah verdiği haberde doğru söylemek istiyor derlerse şunu da demek zorundadırlar: Allah onlardan sâdır olan her şeyi irade etmiştir. Eğer Allah verdiği haberde yalan söylemek istiyor derlerse bu da katıksız küfür olur. (JOnlar Allahı bırakıp O'nun, kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. Burada Allah Teâlâ -daha önce belirttiğimiz gibi- onların akılsızlık ettiklerini bildiriyor. Akılsızlıkları, ellerinde herhangi bir kanıt, delil ve bilgi olmaksızın Allah'ı bir yana bırakıp başka varlıklara tapmaları ve ortada O'nun ilâh olduğuna, tapılmayı hak eden bir Rab olduğuna dair kanıt, delil ve bilgi olduğu halde O'na tapmamalarından kaynaklanmaktadır. O zâlimlerin asla kendilerine yardım edecek ve kendilerine elem verici azabı engelleyecek bir yardımcıları olmayacaktır. Bu beyanda Hz. Peygamber'in peygamberliğinin ispatına dair delil vardır. Çünkü o bu cümleyi, kâfirlerin reisleri ve liderlerine karşı söylemiştir. Bu reislerin ve liderlerin Hz. Peygamber'in söylediklerine karşı aldıkları bir yardım ve bunu (bu hükmü) geri çevirecek bir güçleri olmamıştır. Bu da bize o başarının Allah'ın yardımıyla olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Ben bu rivayetin kaynağını bulamadım. Fakat Süyüti şöyle bir rivayete yer verir: İbn Merdüye'nin Enes'ten nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Allah âhir zamanda ümmetime kaderden bir kapı açacaktır. Ve o kapıyı hiçbir şey kapatamayacaktır. Bu konuda şöyle demeniz yeterli olacaktır: “Bilmez misiniz ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir!” Bu haberi Lâlekâi es-Sünnede bir başka rivayet yoluyla Süleyman b. Câfer el-Kuraşi'den merfü-mürsel olarak rivayet etmiştir (Süyüti, ed-Dürrü'-mensür, VI, 74).

Hacc 22:71

70. “Bilmez misin ki “Allah ke ve yerde ne varsa hepsini bilir! Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır” 71. “Onlar Allah'ı bırakıp O'nun, kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. O zâlimlerin asla yardımcıları olmayacaktır.” Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! Birçok yerde “elem” kelimesinin birkaç anlama geldiğini belirtmiştik. Bu kelime hayret ifade etme, uyarı ve ikaz, kanıtların ve delillerin açıklanması gibi anlamlar ifade eder. Onlar Allah'ı bırakıp O'nun, kendileri hakkında hiçbir delil kanıt ve burhan indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. Onların Allah'tan başkasına tapma akılsızlığına düştüklerini bildiren bir bilgileri, kanıt ve delilleri olmadığı gibi bu konuda ilimleri de yoktur. Çünkü onlar, bunları kedilerine bildirecek bir peygambere inanmıyorlar ve onların kitapları da yok ki bunu öğrensinler. Allah Teâlâ diyor ki: Onlar bunu kendilerine öğretenin Allah olduğunu söylüyorlar". Ancak onların bu hususta hiçbir delilleri ve bilgileri yoktur. Bu ilâhi beyanda, Allah Teâlâ'nın peygamberleri yalancılıkla itham edeceklerini bile bile insanları elçiler gönderdiğine dair delil vardır. Çünkü bazıları, dünya hayatında bir kimsenin yalanlayacağını ve davetine olumlu cevap vermeyeceğini bildiği birine elçi göndermediği gibi yüce Allah'ın da çağrısına icabet etmeyeceklerini bildiği bir topluluğa peygamber göndermesini inkâr etmektedirler. Onlar bu gerekçelerle şöyle diyorlar: Allah Teâlâ'nın yalanlayacağını ve daveti kabul etmeyeceğini bildiği kimselere peygamber göndermesi EW mümkün değildir. )Fakat Allah Teâlâ onların yalanlayacaklarını ve çağrılarına uymayacaklarını bilerek kendilerini gönderdiğini haber veriyor. Çünkü Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! buyurmaktadır. Onların dünya hayatında bir kimsenin gönderdiği elçiyi yalanlayacağını bildiği birisine elçi göndermeyeceği şeklindeki görüşlerine [diyeceğimiz şudur. Dünya hayatında bu olmaz. Çünkü elçi gönderen onu ancak kendi kişisel ihtiyacı ve menfaatleri için gönderir. Gönderdiği elçiyi yalanlayacağını ve olumlu cevap vermeyeceğini bilirse göndermez. Ama Allah Teâlâ, elçiyi gönderdiği kimselerin menfaatleri ve ihtiyaçları için gönderir, yoksa kişisel ihtiyacı ve menfaati için değil. O halde karşı tarafın elçisini yalanlaması ve inkâr etmesinden herhangi bir zarara uğramaz. Netice olarak Cenâb-ı Hakk'ın yalanlayacağını bildiği kimselere peygamber göndermesi mümkündür. Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilim, O'nun katındaki bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır. Burada Allah Teâlâ şöyle demiş oluyor: O bilginin kitap olmadan korunması, Allah için çok kolaydır. Bir şeyin muhafazası Allaha zor değildir. Çünkü O, herhangi bir sebeple ve öğretim neticesi değil, zatı itibariyle âlimdir. Bilgiyi korumak, bilgisi ancak herhangi bir sebebe ve öğretime dayalı olan kimseye zordur. Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir! Bunların hepsi bir kitapta kayıtlıdır. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır. Bu beyan, Kaderiyye mezhebinin görüşünün reddedilmesi gerektiğini göstermektedir. Kaderiyye, peygamberleri yalanlayanlar bunu Allahın iradesiyle yapmamaktadır, Allah Teâlâ da onlarm yalanlayacaklarını bildiği halde peygamberleri gönderir demiştir. Hz. Peygamber'den de bu doğrultuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Âhir zamanda ümmetim içinden kaderi inkâr edecek kimseler çıkacaktır. Onlara cevap olarak ‘Bilmez misiniz ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir” demeniz yeterli olacaktır”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyana yorumu şöyledir: Onlara sorulmalı ve şöyle demelidir: Allah verdiği haberde doğru mu söylemek istiyor yoksa yalan mı? Eğer Allah verdiği haberde doğru söylemek istiyor derlerse şunu da demek zorundadırlar: Allah onlardan sâdır olan her şeyi irade etmiştir. Eğer Allah verdiği haberde yalan söylemek istiyor derlerse bu da katıksız küfür olur. (JOnlar Allahı bırakıp O'nun, kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği ve hiç bilgi sahibi olmadıkları varlıklara tapıyorlar. Burada Allah Teâlâ -daha önce belirttiğimiz gibi- onların akılsızlık ettiklerini bildiriyor. Akılsızlıkları, ellerinde herhangi bir kanıt, delil ve bilgi olmaksızın Allah'ı bir yana bırakıp başka varlıklara tapmaları ve ortada O'nun ilâh olduğuna, tapılmayı hak eden bir Rab olduğuna dair kanıt, delil ve bilgi olduğu halde O'na tapmamalarından kaynaklanmaktadır. O zâlimlerin asla kendilerine yardım edecek ve kendilerine elem verici azabı engelleyecek bir yardımcıları olmayacaktır. Bu beyanda Hz. Peygamber'in peygamberliğinin ispatına dair delil vardır. Çünkü o bu cümleyi, kâfirlerin reisleri ve liderlerine karşı söylemiştir. Bu reislerin ve liderlerin Hz. Peygamber'in söylediklerine karşı aldıkları bir yardım ve bunu (bu hükmü) geri çevirecek bir güçleri olmamıştır. Bu da bize o başarının Allah'ın yardımıyla olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Ben bu rivayetin kaynağını bulamadım. Fakat Süyüti şöyle bir rivayete yer verir: İbn Merdüye'nin Enes'ten nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Allah âhir zamanda ümmetime kaderden bir kapı açacaktır. Ve o kapıyı hiçbir şey kapatamayacaktır. Bu konuda şöyle demeniz yeterli olacaktır: “Bilmez misiniz ki Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir!” Bu haberi Lâlekâi es-Sünnede bir başka rivayet yoluyla Süleyman b. Câfer el-Kuraşi'den merfü-mürsel olarak rivayet etmiştir (Süyüti, ed-Dürrü'-mensür, VI, 74).

Hacc 22:72

72. “Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda, inkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu hemen farkedersin. Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar. Onlara de ki: 'Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? Cehennem! Allah onu inkâr edenler için belirledi. Ne kötü bir sondur o! Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda. Bu beyanın metninde geçen “âyâtünâ beyyinâtin” kelimeleri, delil ve kesin kanıt anlamında olabileceği gibi ona indirilmiş “Kur'ân” mânasına da gelebilir. İnkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu, yani inkârın, inadın, Allah'ın âyetlerini reddin, hoşlanmamanın ve kinin eserini hemen farkedersin. Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar. Allah Teâlâ âyetler kendilerine okunurken ve deliller karşılarına dikilirken onların akılsızlıklarını, inatlarının şiddetini ve kibirlerini haber veriyor. Çünkü “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar” buyurmaktadır. “Yestüne” fiiline bazıları, kıskıvrak yakalayacaklar anlamı verirken, bazıları da şiddetle saldıracaklar mânası vermişlerdir. İbn Kuteybe “yestüne” fiiline onlara kötü söz söyleme ve vurma gibi hoşlanmadıkları şeylerle mukabele edecekler mânası vermiştir?" Ebü Avsece de “neredeyse üzerlerine atılacaklar” şeklinde bir anlam vermiş ve sonra şu açıklamayı yapmıştır: “Setå yestâ satveten” (izka,k2; 4.2), “ve racülün zů satvetin ve batşetin” kullanımı, kuvvetli ve kudretli adam anlamına gelir. “Setavtü bi fülânin” cümlesi, onu şiddetli bir şekilde yakaladım demektir. “Bataştu” fiili de böyledir, onu vurarak yere yıktım anlamına gelir. Onlara de ki: “Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? Cehennem! Âyetin zâhiri, geçen ifadelere cevap değil, onunla bağlantılı ve bir başlangıç cümlesi de değildir. Fakat onların sebep oldukları ve bize zikredilmeyen bir olay ve durumla ilgilidir. Jİbn Abbâs ve başka müfessirler ise şöyle demişlerdir: Bu âyet, kâfirlerin Hz. Peygamber'e ve ashabına söyledikleri bir söze cevap olarak inmiştir. Çünkü şöyle söylemişlerdir: “Dünyada ve âhirette sizden daha bedbaht ve nasibi daha az bir topluluk var mı bilmiyoruz.” Bunun sebebi, dünyanın müslümanlara yasak edildiğini ve hiçbir şeyin kendilerine verilmediğini görmüş olmalarıydı. İşte onlara cevaben Onlara de ki: Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? Cehennem! beyanı indi. Bazıları da bu beyanın “Kendilerine âyetlerimizi okuyanlara neredeyse saldıracaklar” beyanının cevabı olduğunu söylemişlerdir. Onlara de ki: Şimdi size bundan daha vahim olanı haber vereyim mi? meâlindeki cümle, “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lânetlediği.. beyanı gibidir. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 295. Miks GELİNEN E KB eğ --- Dipnotlar: “De ki: Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın lânetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, tâğüta tapan kimselerdir. İşte bunlar, yeri daha kötü olanlar ve doğru yoldan daha fazla sapmış bulu-

Hacc 22:73

Ey insanlar! Size bir misal verilmekte; dinleyin onu. Darbımeselin ne anlama geldiğini ve ona olan ihtiyacı daha önce açıklamıştık”. Şöyle denilebilir: İnsan aklı, gerçeğe giden önündeki yolu kapatan ve hakkı kavramasına engel olan perdelere itiraz edebilir. Bu durumda Allah Teâlâ da söz konusu perdeler ve engeller ortadan kalksın da akıllar hakka giden yolu kavrasın diye misal verir. Yoksa akılların, kavramak için yaratılmış olduğu bir meseleyi kavramaması mümkün değildir. Fakat hakkı ve ona giden yolu akılların kavramasına sözünü ettiğimiz perdeler ve engeller mani olur. Ve söz konusu engel de belirttiğimiz örneklerle açıklığa kavuşur. Öte yandan âyette verilen örneğin iki yönü vardır. Birincisi: Allah Teâlâ en zayıf bir yaratığı bile yaratmaktan aciz olan bir nesneye tapmakla -en zayıf yaratığın yaratılması, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! meâlindeki beyanla ifade edilmektedir- ve kendilerini ve bütün mahlükatı yaratan yaratıcıya ibadeti terketmekle akli seviyelerinin düşüklüğünü haber veriyor. İkincisi: yüce Allah onların putlara tapmakla umdukları ve arzu ettikleri şeylerden umutlarını kesiyor. Çünkü hatta sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahi ondan kurtaramazlar ifadesini kullanıyor. Onlar putlardan umarken ve arzu ederken kendisinden her hayrın umulduğu ve istendiği varlık olan Allaha ise ibadeti terkediyorlar. En doğrusunu Allah bilir. (1Size bir misal verilmekte; dinleyin onu. Bazıları dinleyin onu emrine, ona olumlu cevap verin mânası verirken, bazıları da şu anlamı vermiştir: Hak üzerinde düşünen, tefekkür eden ve ortaya çıktığı zaman kabul eden kimsenin dinlediği gibi dinleyin, yoksa hakka dönüp bakmayan ve kabul etmeyen kimsenin dinlemesi gibi değil. En doğrusunu Allah bilir. Allah'tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya! Bazıları âyette geçen “ted'üne” fiiline Allah'tan başka taptığınız mânası vermişler ve şöyle demişlerdir: “Ted'üne” fiili çağırma mânasındadır ve Allah'ı bir yana bırakıp onlara ilâh ismini veriyorsunuz demektir. Onlarda bu iki tavır birlikte mevcuttu. Yani Allah'ı bir yana bırakıp putlara tapmak ve Allah'ı bir yana bırakıp onlara ilâhlar demek. Hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! Bu belirttiğimiz gibi bir beyanda iki yöne vurgu yapılmaktadır: Allah'ın en zayıf yaratığını yaratmaktan aciz olan bir nesneye tapmakla akılsızlıklarının ortaya konulması. Taptıkları nesnelerin umdukları faydayı sağlamaktan, başlarına gelen zararı defetmekten ve hatta sineğin kendilerinden kaptığı kanı bile geri almaktan aciz kalmaları. İsteyen de aciz, kendinden istenen de! Bazıları isteyenin put, kendinden istenenin ise sinek olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu tevile göre âyetin metninde “eğer” anlamında gizli bir “lev” kelimesi olduğu kabul edilir. Buna göre mâna şöyle olur: Put isteyen olsa aciz kalır. Bazıları da isteyenin sinek, kendinden istenenin de put olduğunu söylemişlerdir. Eğer denilirse ki: Allah Teâlâ, onların yaptığı yorumlara göre hem sineği ve hem de putu acizlikle niteliyor. Put, O'nun nitelediği gibi aciz ve zayıftır. Ama sinek zayıf değildir. Çünkü ister isteyen olsun, isterse kendinden istenen olsun puta galip gelmektedir. Her iki halde de galip gelen o olduğuna göre yüce Allah onu nasıl olur da zayıf olmakla niteler? Buna şöyle cevap verilir: Fakat bu tevili yapan, İsteyen de aciz, kendinden istenen de! meâlindeki cümleyi tapan ve kendisine tapılan anlamında yorumlamaktadır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Kul ona tapmasından umduğuna ve arzu ettiğine erişmekte acizdir. Kendisine tapılan da kendisinden umulan ve arzu edileni vermekten acizdir. Bu tevil, sanki daha uygun ve birinciye nazaran doğruya daha yakındır. En doğrusunu Allah bilir.

Hacc 22:74

Onlar Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Bu beyanın ne anlama geldiğine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları âyeti şöyle açıklamışlardır: Onlar Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Çünkü ortağı, oğlu, eşi olduğunu ileri sürmüşler ve hakkında zatına yakışmayan sözler söylemişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ı gereği gibi tanımış olsalardı O'na nispet ettiklerini nispet etmezler ve niteledikleri niteliklerle O'nu nitelemezlerdi. Ve O'nun bütün bunlardan uzak ve yüce olduğunu bilirlerdi. Fakat Allah'ı gereği gibi tanımadıkları için yaratıklarından birine benzettiler. Zira başkasına kulluk edip, başkasına şükrettiler. Çünkü Allah'ı gereği gibi yüceltselerdi kendilerine ulaşan nimetlerin taptıkları putlardan değil, Allah'tan geldiğini de bile bile kulluklarını ve şükürlerini kendilerine nimet verenden başkasına yöneltmezler ve başkasını kendisine ortak koşmazlardı. Hatalardan korunma ve doğruyu yakalama ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, mutlak galiptir. Âyetin, şüphesiz Allah dostlarına yardım edecek ve akıbeti onların lehine çevirecek kadar güçlüdür. Mutlak galiptir, yani düşmanlarından intikam alandır mânasında olması muhtemeldir. Ya da Allah çok güçlüdür, çünkü bütün güçlü olanlar O'nun kuvveti karşısında zayıftır. Mutlak galiptir, yani bütün galip olanlar, O'nun galibiyeti karşısında zelildir. Veya çok güçlüdür. Kuvvetli olan O'nun sayesinde güçlüdür ve bunu O'ndan alır. Mutlak galiptir çünkü galip olan, O'nun sayesinde galiptir ve bunu O'ndan alır anlamlarına gelmesi de ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir. Aa NON eli yaz LE Ela Sa çil

Hacc 22:75

Allah meleklerden de elçiler seçer. Bu cümlenin Allah meleklerden yine meleklere onları imtihan ettiği bazı ibadet ve taatlar konusunda elçiler seçer şeklinde bir mânaya gelmesi muhtemeldir. (Buna göre) Allah meleklerden bir elçiyi -tıpkı insanların arasından peygamberleri onları imtihan ettiği hususlarda kendilerine gönderdiği gibi- yine meleklere bu hususları tebliğ etmek için gönderir. Bir diğer ihtimal de şudur: Allah insanlardan olan peygamberlere göndermek için meleklerden elçiler seçer. İnsanlardan da. Yani Allah, insanlardan, insanlara göndermek üzere peygamberler seçti. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah elçiliğini kime vereceğini çok iyi bilir”, En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz Allah her şeyi işitmektedir, görmektedir. Bu beyan, Allah peygamberliğini yapması için uygun olanı ve olmayanı görmektedir mânasında olabilir. Allah, peygamberlik için seçtiğini ve seçmediğini görmektedir şeklinde de olabilir. Allah her şeyi işitmektedir meâlindeki cümle de peygamberin peygamber olarak gönderildiği kimselerden yaptığı davete olumlu cevap verme, onu kabul etme, reddetme ve yalancılıkla itham etme tavırlarını işitmektedir mânasında da olabilir. Allah (0 peygamberin karşılaşacağı) reddi, yalanlamayı bile bile onu gönderir. Bu âyet, Allah Teâlâ'nın, peygamberleri kendilerinde bu göreve lâyık oldukları bir özellik bulunduğu için değil, fakat kendinden bir lütuf ve nimet olarak seçtiğine dair delildir. Çünkü yüce Allah elçiler seçer buyurmuştur. Bu ifade, Mütezile'nin görüşleriyle çelişmektedir. Çünkü onlar, Allah peygamberliğe, sadece bunu hak edenleri seçer demektedirler.

Hacc 22:76

Onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir. Onların önlerindekini meâlindeki kelime Allah onları yaratmadan önce olanı ve arkalarındakini meâlindeki kelime de onları yarattıktan sonra olanı bilir mânasına muhtemeldir. Hasan-ı Basri de şöyle demiştir: Allah onların işlerinin başını da sonunu da bilir. Bazılarına göre ise mâna şöyledir: Allah onların dünya hayatında önlerindeki ve âhiret hayatında da arkalarındakini bilir. Bazıları da şöyle BN demiştir: Allah önlerindeki âhireti, arkalarındaki dünyayı bilir. Onların önlerindekini, yani hayatta bizzat kendilerinin yaptığını, “arkalarındakini”, yani kendilerinden sonra başkalarına gelenek olarak bıraktıkları şeyleri bilir mânasına da olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını açıkça bilecektir”. Bu örnek âyette de “mâ kaddemet” önden takdim ettiğini, yani bizzat yaptığını, “mâ ahharat” geriye bıraktığını, yani kendisinden sonra başkalarına gelenek olarak bıraktığını açikça bilir mânasınadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette geçen “ellerinin önü” ve “arka” kelimeleri gerçek mânada değil de temsili bir anlatım da olabilir. Buna göre mâna şöyle olur: “Onların yaptıklarından ve konuştuklarından hiçbir şey Allaha gizli kalmaz” Bütün işler Allah'a döndürülür. Bu beyanın mânasını daha önce vermiştik. PAR 25 LABIS LAAS ASS EZ Gii ği G Çev Oyla Sİ Aİ

Hacc 22:77

Ey iman edenler! Rükü edin, secdeye kapanın, Rabbinize ibadet edin, dünya ve âhiret için faydalı işler yapın ki. Bu âyet, imanın faydalı işlerin tamamı değil, özel bir durum ve bir tek olgu olduğuna delildir ki o da tasdiktir. Çünkü Allah Teâlâ onlara iman edenler ismini veriyor, sonra rükü etmelerini, secdeye kapanmalarını ve faydalı işler yapmalarını emrediyor. Sebebine gelince bu âyete muhatap olanların tamamı, kime hitap edildiğini biliyorlardı. Eğer iman bütün faydalı işlerin tamamının adı olsaydı bu âyete muhatap olanların kimler olduğu bilinmezdi. Çünkü hiçbir kimse, bütün faydalı işleri yapmaya kâdir değildir. Bu da bize imanın, mümini bilen kişi düzeyine çıkaran özel bir durum olduğunu göstermektedir. Çünkü bu âyete kimin muhatap olduğunu bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [İbadetin Mahiyeti] Öte yandan Rükü edin, secdeye kapanın, Rabb'inize ibadet edin, dünya ve âhiret için faydalı işler yapın meâlindeki beyanın, çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Rüküunuzu, secdenizi ve ibadetlerinizi Allah için yapınız. Bunları yaparken -gerek Mekkeli ve gerekse başka yerlerin ahalisinden olan kâfirlerin ibadetlerinde başkalarını, yani taptıkları putları ortak koştukları gibi- başkalarını Allah'a ortak koşmayın. İkincisi: Rabb'inizin size ibadet diye öğrettiği davranışlarla ve vesilelerle O'na ibadet ediniz. Aynı şekilde size faydalı işler diye öğrettiği faydalı işleri yapınız. Üçüncüsü: Ayakta durma, oturma, hareket ve hareketsizlik gibi bütün hallerinizi Allah'a ibadet kılınız, size mübah kılınan ve izin verilen geçiminiz için yaptığınız faaliyetleri de Allah'a ibadet kılınız. 415 JYukarıda sıraladığımız mânaların birincisi, Allah Teâlâ'nm bizzat nasla bildirerek ibadet kıldığı davranışlar özü itibariyle ibadettir. İkincisi, kulun niyetle ve kasıtla ibadet haline getirdiği davranışlardır. Böylece kul, bütün hallerinde ibadet yapan bir kul olur. Kulun, eda ettiği nafile namazlar, oruç ve başka şeylerin tümünde bir farzı eda ediyor gibi olması işte böylece üzerine yükümlülük olmaktadır. Kul bütün bunları Allah'ın nimetlerine şükür ve işlediği mâsiyetlere kefâret niyetiyle yapar. Bunların ikisi de gereklidir ve kulun üzerine bir yükümlülüktür. Kul eğer bunları yaparsa üzerine gerekli olan bir şeyi yapmış olur. En doğrusunu Allah bilir. Kurtuluşa eresiniz. Bu beyanın zâhiri umut ifade etmektedir. Ama aslında daha önce belirttiğimiz gibi, bu bir gereklilik ifadesidir. Müfessirlerin geneli Rükü edin, secdeye kapanın, Rabb'inize ibadet edin beyanını Rabb'inizi tevhit edin, birleyin, Kitap'ta sözü edilen bütün ibadetleri tevhit kılın şeklinde açıklamışlardır. O zaman burada geçen “ibadet” kelimesi, şu ilâhi beyandaki gibi olur: “Ey iman edenler! Allah'a iman edin”, Buna göre yüce Allah sanki şöyle demiş olur: Ey iman edenler! Rabb'inizi tevhit edin! Öte yandan Ey iman edenler! Rükü edin, secdeye kapanın, Rabb'inize ibadet edin cümlesinin anlamı üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu ifade tilâvet secdesinin vacip olduğuna dair bir delildir demişlerdir. Bir habere göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Hac süresi iki secde ile başka surelere üstün kılınmıştır. Bu iki secdeyi yapmayacak olan o süreyi okumasın””, Hz. Ömer'in de aynı şekilde bu süreyi okuduğu zaman iki kez secde ettiği ve daha sonra da sözünü ettiğimiz sözleri söylediği rivayet edilmiştir. Bu hadisin tevili bize göre şöyledir: Rivayette geçen [iki secde] den maksat, namazın rüknü olan secde ile sürenin başındaki” tilâvet secdesidir. “Bu iki secdeyi yapmayacak olan o süreyi okumasın” Tilâvet secdesinin vacipliğinde aslolan Kur'ânda Allaha boyun eğmek için sözü edilen her secdenin tilâvet dolayısıyla vacip ve gerekli olduğudur. Buna karşılık namaz secdesi konusunda emredilen her secde âyetinde de onu okumakla tilâvet secdesi gerekmez. Netice olarak Rükü edin, secdeye kapanın anlamına gelen âyetteki emir, namaz secdesi emridir başka bir şey değildir. Dolayısıyla o âyeti okuyana tilâvet secdesi gerekmez. En doğrusunu Allah bilir. İŞİRükü edin, secdeye kapanın emrine bazıları şu anlamı vermiştir: Al- EA lah için namaz kılın. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Onlara Allah'ın huzurunda eğilin denildiğinde eğilmezler”, Çünkü örnek âyeti [onlara] namaz kılın (denildiği zaman] kılmazlar şeklinde açıklamışlardır. Katâde ise bu beyan hakkında şöyle demiştir: Rükü edin, secdeye kapanın. Rüküsuz namaz olmaz. Bazı kavimler birtakım bidatler uydurmuşlardır. Yüz secde ediyorlar ama bir kez rükü etmiyorlar. Şöyle deniliyordu: Üç şey vardır ki bunları insanlar uydurmuşlardır. Duada elleri kaldırmak, dua esnasında sesini yükseltmek ve (rükü etmeyip) secde ile yetinmek. Ebü Hureyre de “Hiçbir secde rüküsuz uygun değildir” demiştir. önel KİZ AA ke gök ğe --- Dipnotlar: %7 Mâlikb. Enes, el-Muvatta”, “Kuran” 3; Hâkim, el-Müstedrek, 1, 221.

Hacc 22:78

Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin. Allah'ın hakkı için ulaşılabilecek bir son sınır yoktur. “Allaha karşı gereği gibi saygılı olun”? meâlindeki beyan da böyledir. Çünkü Allah'ın hakkı için bir son sınır olsaydı, peygamberler ve melekler bunu yerine getirirler ve aralarından bu sınırı geçtiği zannedilenler bile olurdu. Çünkü her sınır ve gayenin ötesine geçilebileceği düşünülür. Bu sınırı geçmek ihtimal dâhilinde olmadığına göre bu bize Allah'ın hakkının herhangi bir tavanı ve sınırı olmadığını gösterir. O zaman da Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin meâlindeki beyanın tevili şöyle olur: Allah yolunda gücünüzün, bünyenizin ve takatinizin yettiği kadar cihat edin ve O'na saygılı olun. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O halde gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan sakının”?! Bu açıklama da “hakka tukâtihi” gerektiği gibi korkmak ve “hakka cihâdihi” gereği gibi cihat tabirlerinin tefsiri olur. Öte yandan Allah yolunda, gerektiği gibi cihat edin emri, nefislerinizle şehvetleri ve kuruntuları konusunda cihat edin mânasına gelmesi muhtemel olabileceği gibi, Allah düşmanlarıyla vesveseyi savuşturma ve onlarla savaşma konusunda cihat edin mânasında da olabilir. (1Sizi O seçti. Söz konusu seçim iki şekilde olabilir. Birincisi: O sizi iman, hidâyet ve tevhit için seçti. İkincisi: O sizi cinslerin en faziletlisinden bir cins olarak ve diğer cinsler arasında en değerlisi olarak seçti. Bu durumda mâna şu ilâhi beyanda olduğu gibi olur: “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık”?2. [Dinde Meşakkat Yoktur] Ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi. Bu beyan, birkaç şekilde açıklanabilir. Birincisi: Allah Teâlâ peygamberler göndermese bile onlar Allah'ın vahdâniyetini, ulühiyetini, benzerlerden ve ortaklardan yüceliğini ve nimetlerini bilmekle ve bunlara karşılık her zaman Allaha şükretmek ve boyun eğmekle yükümlüdürler. Fakat O'nun lütfu ve rahmeti sebebiyle bunları daha kolay ve daha basit bir şekilde öğrensinler ve yükümlülüklerini eda etmek daha hafif olsun diye onlara peygamberler gönderdi. Çünkü varlıkları doğru sözlü ve âdil bir kimsenin dilinden öğrenmek, üzerinde akıl yürüterek ve tefekkür ederek öğrenmekten daha kolaydır. Allah Teâlâ'nın “Size Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz”?" meâlindeki beyanda anlattığı da budur. Örnek verdiğimiz âyette yüce Allah peygamberler göndermedeki lütfu ve rahmeti olmasaydı az bir kısmı müstesna onların şeytana uyup gideceklerini haber vermektedir. Allah Teâlâ'nın istisna ettiği azınlık, tefekkür eden ve düşünen ve Allah'ı tefekkür ve düşünce ile bilenlerdir. Bu da ancak bir çaba ve kendini zorlama ile bilinir. Ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki beyan bu doğrultuda açıklanır. Fakat hak yol daha açık ve onun bilinmesi daha net olsun diye size peygamberler gönderdi. Gerçi O, peygamberler göndermeyebilir ve dinde mükellefiyeti sadece akıl yürütme ve tefekküre dayandırabilirdi. İkincisi: İnsanların beliren ihtiyaçlarını (nm önünü) keserek ve bütün yiyecek, içecek türlerini ve elbiseyi haram kılarak din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi. Fakat O, bunlarda bir türü haram kıldığı zaman onun karşısında insanın ihtiyacını gidereceği ve hastalığını tedavi edeceği bir başka türü mübah kılmıştır. Eğer bütün türleri haram kılsaydı dinde meşakkat ve sıkıntı meydana gelirdi. Üçüncüsü: Allah, onları güçlerinin yetmeyeceği ve bünyelerinin tahammül etmeyeceği ibadet ve farizaları yapmakla yükümlü kılmamıştır. Tabiatlarına ve geçim durumlarına zıt ve meşakkatli yükümlülükler de yüklememiştir. SFakat -getirdiği mükellefiyetler, tabiatlarına uzak ve onunla uyumlu olmasa da- onları güçlerinin yeteceği ve bünyelerinin kaldırabileceği ibadetleri yapmakla mükellef kılmış ve üzerlerine ağır olmayan, hayatlarına ve mizaçlarına uygun şeyleri yüklemiştir”. Dördüncüsü: Allah Teâlâ müminlerin işledikleri günah ve mâsiyetlerden tövbelerini, birbirini öldürmek ve bir kısmının diğerini yok etmesi şeklinde kılmamıştır. Halbuki geçmişte bir kavim için bu uygulamayı getirmişti. Zira Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Onun için yaratanınıza tövbe edin nefislerinizi öldürün”, Allah Teâlâ böyle bir şeyi yapmakla insanları mükellef kılsaydı dinde meşakkat vb. şeyler meydana gelirdi. Beşincisi: Ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki beyan hiçbir şek ve şüphe yüklemedi mânasına da olabilir. Yani mâna Allah karşınıza diktiği delil ve burhanlarla sizden şek ve şüpheyi giderdi demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Ceddiniz İbrahim'in dininde olduğu gibi. Bu ibare iki türlü açıklanabilir. Birincisi: Emir diye yorumlanabilir. Buna göre mâna şöyle olur: Ceddiniz İbrahim'in dinine yapışın! İkincisi: Bu belirtilen hususlar, ceddiniz İbrahim'in dinidir anlamına da gelebilir. O size hem daha önce hem de bu Kur'ân'da “müslümanlar” adını verdi. Bu beyanın yorumuna dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Müfessirlerin geneli size isim verdi cümlesini Allah size müslümanlar ismini verdi şeklinde anlamıştır. Bazıları ise âyeti şöyle anlamıştır: İbrahim size daha önce müslümanlar ismini verdi. Bunlar, görüşlerini teyit etmek için şu ilâhi beyanı delil getirmiştir: “İbrahim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Yâkup da. Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin” (dediler)”2, Resül-i Ekrem Muhammed (a.s.) İsmail (a.s.) evladmdandı. Böylece İbrahim kendine ve zürriyetine dua etmiştir. Hem daha önce hem de bu Kur'ân'da. Bazıları daha önce anlamındaki kelimeyi geçmiş kitaplarda, bunda anlamma gelen kelimeyi de “Kur'ânda” şeklinde açıklamışBERİ lardır. Bazıları ise daha önce anlamındaki beyanı, daha önce geçen ümmetlerde diye tefsir etmiştir. Gerekçe olarak da içlerinde müslüman ismiyle isimlendirilmiş olmayan hiçbir kavim ve ümmet olmamıştır demişlerdir. “Ve fi hâz?” tabirini de kavmi içinde anlamını vermiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Sizler geçmiş ümmetlerde de bu isimle isimlendirilmiştiniz. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”27, Örnek verilen âyetin mânası şöyle olur: Sizler daha önce geçen ümmetler içinde bu vakitte ortaya çıkacak diye (yazılmış) en hayırlı ümmetsiniz. En doğrusunu Allah bilir. Ki peygamber size şahitlik etsin. Bazıları âyetteki “aleykum” kelimesinin “leküm” mânasına olduğunu söylemişlerdir. İki harf-i cerrin birbirinin yerine kullanılması Arap dilinde mümkündür. Tıpkı şu âyette olduğu gibi: “ve mâ zubiha ale'n-nusubi”, yani “dikili taşların aleyhine” değil de “ve mâ nusibe li'n-nusubi” “dikili taşlar için” mânasınadır. Buna göre burada da “aleyküm”, “leküm” anlamında kullanılabilir. Âyetin tevili de şöyle olur: Peygamber onu tasdik ettiğiniz konusunda size şahitlik etsin, siz de Resülullah'ı (a.s.) doğruladığınız zaman onu tasdik ettikleri konusunda insanlara şahitlik edesiniz. Bazıları da âyeti “aleyküm” kelimesine kendi asli mânasını vererek Peygamber aleyhinize şahitlik etsin diye tefsir etmişlerdir. Bu durumda âyetin tevili şöyle olur: Peygamber, kendisine muhalif olduğunuz ve onu tasdik etmediğiniz zaman size karşı şahitlik etsin, sizler de peygamberinizi doğruladığınız ve kendisine muvafakat ettiğiniz, diğer insanlar da peygamberlerini yalanladıkları zaman “peygamberlerini yalanladılar” ve “muhalefet ettiler” diye insanların aleyhine şahitlik edesiniz. Bu âyet-i kerime aynı asırda yaşayan insanların ittifakının (icmâ) kendilerinden sonrakiler için delil olduğunu göstermektedir. Zira Allah onları kendilerinden sonra gelenlere ve öncekilere karşı şahit kılmıştır. Buna benzer bir âyetin tevilini Bakara süresinde belirtmiştik?". Haydi namazı kılın, zekâtı verin. Allah Teâlâ burada bilinen namazı ve bilinen zekâtı kastediyorsa namaz kılma emri, kendileriyle Rab'lerinin arasını ıslah etme, zekât da kendileriyle insanlar arasını düzeltme emri olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder”, Abdullah b. Mesüd mushafına göre âyet, “İnnes-salâte temuru bi'l-adli ve tenhâ ani'l-fahşâi ve'l-münker”,) şeklindedir. Yani Namaz adaleti emreder, hayâsızlıktan ve kötülükten Allah'a sımsıkı bağlanın. Bazıları bu beyanı Allahın dinine sım- BEN sıkı bağlanın diye açıklamışlardır. Allah'ın dininden kasıt da daha önce sözü edilen “Rükü edin, secdeye kapanın, Rabb'inize ibadet edin, dünya ve âhiret için faydalı işler yapın” Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Rabb'inizin belirttiği hususlara sımsıkı bağlanın. Sımsıkı bağlanma anlamına gelen “itisâm” (puai) Allaha sığınmak demektir. Sanki yüce Allah, şöyle demektedir: Yasakladığı bütün kötülükler ve emrettiği bütün iyi işlerde O'na iltica edin, sımsıkı bağlanın. Sizin Mevlâ'nız O'dur. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah itaatla kendisini dost edinen herkesin mevlâsıdır. Bazıları da “el-mevlâ” kelimesinin yardımcı mânasına geldiğini ve âyetin Allah sizin yardımcınızdır ve koruyucunuzdur anlamına geldiğini söylemişlerdir. O ne güzel Mevlâ'dır ve ne iyi yardımcıdır. “en-Nasir” mâni olan ve yardım eden demektir. Allah, düşmanlarına karşı onlara yardım eder ve düşmanlarına engel olur. Sizin mevlânızdır O meâlindeki beyan, tıpkı bir kölenin efendisi için “Bu onun mevlâsıdır ve efendisidir” denildiği gibi “O sizin Rabb'iniz ve efendinizdir” anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Peygamber size şahitlik etsin, siz de insanlara şahitlik edesiniz meâlindeki beyan peygamber size tebliğ ettiğine dair şahitlik etsin, siz de peygamberlerin insanlara tebliğ ettiğine şahitlik edesiniz şeklinde de açıklanabilir. Ebü Avsece Onlar Allahı gereği gibi tanımadılar meâlindeki beyanı açıklarken şöyle der: Allah'ı gereği gibi tanımadılar. Arap dilinde “mâ kadertüke hakka kadrike” denir ki mânası şudur: Seni gereği gibi tanımadım. Derler ki burada ve başka yerlerde “el-harac” darlık anlamına gelir. Kelimenin, “Artık bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın”? beyanında olduğu gibi “şüphe” anlamına geldiği de söylenmiştir. Sıkıntı şüpheden kaynaklanır. İnsan bir şeyden şüphelenirse sıkıntı duyar. Ebü Muâz der ki: “el-Harac” kelimesini aslı, Arap lisanında dalları birbirine geçmiş dikenli ağaç demektir. Kelimenin tekili “harace” dir?3. Bu kökten gelen ve Selem ağacının dikeni anlamına gelen “haracetü selem” tabiri kullanılır. Sizi O seçti. Yani sizi tercih etti. İbn Mesüd ve Übeyy'in mushafına göre âyet “hüve ictebâküm ve semmâkümü I-müslimine min kablü ve fi hâzâ” şeklindedir. Mânası ise şöyle olur: Sizi O seçti ve size daha ¿ önce ve bunda müslümanlar adını verdi. Bu kırâat, “Size müslümanlar adını verdi”, meâlindeki beyanı Allah isim verdi diye yorumlayanları teyit eder. Bazıları O size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Allah bu ümmete darda kaldıklarında içinde ruhsat olmayan hiçbir şeyi farz kılmamıştır. Meselâ suyu bulamadığın zaman teyemmüm edersin, hasta olduğun zaman oturarak ve yan yatarak namaz kılarsın, hasta olduğun zaman oruç tutmazsın vb. başka ruhsatlar söz konusudur. Kısacası ruhsatı olmayan hiçbir fariza yoktur. Bundan önce böyle bir durum söz konusu değildi. Bu söz Mukâtil b. Hayyâna aittir”, Katâde ise O size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi meâlindeki cümlede geçen “harac” kelimesini darlık şeklinde açıklamıştır. Katâde şöyle demiştir: Bu ümmete sadece peygambere verilen üç şey verilmiştir. Peygambere “Git! Sana sıkıntı yok” deniyordu. Yüce Allah bu ümmete, O size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi demiştir. Peygambere “Sen kavmine şahitsin” deniyordu. Allah Teâlâ bu ümmete insanlara şahitlik edesiniz ifadesini kullanıyor. Hz. Peygamber'e de “İste, sana verilsin” deniyordu. Allah Teâlâ bu ümmete “Bana dua edin; duanızı kabul edeyim”? buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Enes b. Mâlik'ten rivayet edilen şefaat hadisinde şöyle deniyor: “Rabb'imden izin isterim. Bana izin verilir. Rabb'imi görünce O'na karşı secdeye giderim. Rabb'im dilediği kadar beni o halde bırakır. Sonra bana Kalk Muhammed! Söyle! Dinleneceksin. İste sana verilecek, şefaat et şefaatin kabul edilecek denir”. --- Dipnotlar: o Eseri şerheden Semerkandi diyor ki: “Bedeni ibabetlerde ayakta durmak (kıyam), rükü ve secde bulunmaktadır. Bu fiillerin benzerini kişi günlük geçimini temin ederken de yapar. Hac da böyledir. Hacda her ne kadar uzak mesafeler katediliyorsa da kişi kâr elde etmek için çölleri ve denizleri aşmaktadır. Bütün çöller, insanların tabiatlarının nefret ettiği şeylerden değildir. Cihat için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Kişi savaşarak canını ve malını savunabilir, Mali ibadetlerde kişinin yaptığı iyilik, muhtaç olana ve olmayana bir şeyler verme türündendir. Sözünü ettiğimiz ibadetler, insanın mizacının nefret ettiği değil, etmediği şeyler cinsinden olunca dinde meşakkat ve sıkıntı olmamış olur” (Semerkandi, “Müsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim! Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz. Onun için yaratanınıza tövbe edin de nefislerinizi öldürün”. © Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsmız ve Allaha inanırsınız” (Âl-i İmrân, 3/110). bk. Bakara sûresinin 143. âyetinin tefsiri. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 72. “Bu, kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir sıkıntı olmasın”. “el-Harac” kelimesi İbn Abbâs'm tefsirine göre hayvanların ulaşamadığı çok ağaçlı mekân demektir. “el-Haracetü” dalları birbirine girmiş ağaç anlamına gelir. “el-Haracetü” aynı zamanda ağaçlar arasında olur ve otlayan hayvanlar ona ulaşamaz. “el-Haracetü” ağaç topluluğu mânasına da gelir. Ebü Bistâm Mukâtil b. Hayyân el-Hazzâz (6. 150/767'den önce). Mücâhid, Urve ve Dahhâk'tan rivayette bulunmuştur. Onun tefsir konusunda da bir kitabı bulunmaktadır

Mü'minûn 23:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla, [Müminlerin Nitelikleri] Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir. Bazı müfessirler “felâh” kelimesinin bekâ anlamına geldiğini söylemiştir. Yani müminler ölümsüzlüğe ermiştir demektir. Bir kısmı da “felâh” kelimesine saadet, diğerleri de kurtuluş ve benzeri anlamlar vermiştir. Cenâb-ı Hakk'ın Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir meâlindeki beyanında ve devamında bir kısım müminlerin burada sözü edilen özelliklere sahip olmadığına ve iman isminin bu âyetlerde bahsettiği özelliklere sahip olmayan kimseler için de kullanıldığına dair delil vardır. Şayet öyle olmasaydı namazlarında huşu üzere olmaları, ırzlarını korumaları, boş şeylerden uzak durmaları gibi özelliklerinden bahsedilmesinin bir mânası kalmazdı. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın bu âyetlerde bahsedilen özellikler olmadan da (kâmil) mümin olma imkânı doğardı. Nitekim şu ilâhi beyanlarda da benzer durum vardır: “İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun” ve “rıza göstereceğiniz şahitlerden”. Bu ilâhi beyanlar da gösteriyor ki şahitler içinde âdil olmayanlar ve şahitliklerinden memnun olunmayanlar da vardır. İşte buna sebep şahitlikte adalet ve hoşnutluk özellikleri anılmış bulunmaktadır. --- Dipnotlar: “Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın; içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun ve şahitliği Allah için özenle yerine o “Ve erkeklerinizden iki şahidi de tanık tutun. Şahitler iki erkek olmazlarsa, rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkekle -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki de kadın

Mü'minûn 23:2

Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Huşü, kalpte devamlı surette yer eden bir korkudur. Bir başkası da huşü kalpte olur demiştir. Huşüun aslı, korkudan dolayı tesirleri yüzde ve organlarda görünen boyun eğiş belirtileridir. Yoksa öncekilerin bahsettiği türden bir korku değildir. Görmez misin şu ilâhi beyanlarda nasıl buyrulur: “O gün kimi yüzleri zillet kaplamıştır...”; “O sırada gözlerine korku çökmüş...“ Bu âyetler de gösteriyor ki huşü, korkudan dolayı yüzde ve bütün organlarda beliren zillet emareleridir. Bundan dolayıdır ki bazıları şöyle demiştir: Namazda huşü, kişinin sağında ve solunda kimin olduğunu bilmemesidir. Çünkü namaz hali kişiyi yanındakilerin farkına varmaktan alıkoyar. Asıl mânası bizim dedigimizdir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar meâlindeki beyan hakkında o şöyle demiştir: Huşü, namaza yönelmek ve onda mahviyet içinde olmaktır. Hz. Ali (r.a.) de şöyle demiştir: Huşü kalpte olur; bir de (yanındaki) müslümana tavrını yumuşatman ve namazda sağa sola bakmamandır5, Huşüun alçak gönüllülük olduğu da söylenmiştir. Aslı bizim bahsettiğimiz anlamdır. Gön bor gesi) ve yel 9

Mü'minûn 23:3

Anlamsız, yararsız şeylerden uzak dururlar. “Lağv” kelimesi sanki bâtıl olan, boş ve önemsiz sayılan her şeyin adıdır. Allah Teâlâ haber verdi ki onlar her türlü bâtıldan ve yasaklandıkları fiillerden yüz çevirirler; her türlü itaate ve emrolundukları eylemlere, yönelirler. Göle ES SA aiig

Mü'minûn 23:4

Zekâtı verirler. Zekâttan maksat, insanların Allah katında kendileri sayesinde arındırdıkları fiil olabilir; bunun yanında herkesçe bilinen zekât olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak müminlerin zekâtı vermekte ve onu vaktinde eda etmekte olduklarını bildirmiş olması da mümkündür. O'nun şunu kastetmesi de ihtimal dâhilindedir: Münafıkların, rızâ-ı Hakk'a yönelik olması gereken mali harcamayı istemeyerek yapmaları, namazı da tembellik ve gösterişe dayanarak yerine getirmeleri tavırlarına mukabil müminlerin Allah'a itaatkârlık içinde olmaları, O'nun her emrini yerine getirmeleri ve bunu gönülden yapmaları. [ ] Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onlar namaza ENJ kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar”; “Ve harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar”; “Resülullah'ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin” diyenlerdir”!. Cenâb-ı Hak münafıkları tembellik, anlaşmazlık, infaka yanaşmama ve itaatlerde mürâilik yapmak gibi olumsuzluklarla nitelerken müminleri bunların zıddı olan emirlerini yerine getirmede arzulu, O'na mâsiyette bulunmada, yasaklarından geri durmada da azimli olmaları ile nitelemiştir. asli rerl pir YI e Kola eril çi çenli

Mü'minûn 23:5

[İffetin Korunması, Fuhuş ve Müt'a Yasağı] İffetlerini korurlar. Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir. Bu ilâhi beyanda istisna yapılmıştır [oysa önceki âyetlerde boş şeylerden uzak durma (lağv) ve benzeri iyi eylemlerden istisna yoluna gidilmemişti”. Çünkü burada sözü edilen cinsel ilişki, bir halde helâl iken başka bir halde haram olan fiillerdendir. Lağv ve âyetin başında zikredilen benzeri şeyler ise hiçbir durumda helâl değildir. Lağv her hal ve durum üzere haramdır. Aynı şekilde emanetin yerine getirilmemesi, zekâtın verilmemesi, namazın kılınmaması da terki hiçbir şekilde helâl olmayan davranışlardandır. Bundan dolayı da kınanacak değillerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, O bu istisnai durumda onlara herhangi bir şekilde kınama yönelmeyeceğini iki sebepten dolayı belirtmiştir: Birincisi Seneviyye (iki tanrıcılık) inancına sahip olanların sözleri yüzündendir. Onlar nikâhlı yaşamayı gerekli görmezler. Allah bu âyetle kınamanın bu iki hususa yönelik olmayacağını, aksine bu ikisi dışındaki ilişkilere yönelik olacağını bildirmiştir. İkincisi de müt'a nikâhının iptali için belirtilmiş olmasıdır. Çünkü görüleceği üzere sadece zevceler ve câriyeler istisna edilmiştir. Müt'a ise istisna edilmiş olan bu iki durumun kapsamına girmez. Sonra bu ikisi hakkında kınama olmayacağını, kınamanın bunların dışında kalan cinsel ilişkiler hakkında olacağını bildirmiştir. Müt'a nikâhı bu ikisi dışında kalan bir uygulamadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğunda ifade edilmiştir: “Câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın”" Irzların korunmasına bu anlam verilir. Aksi halde insanların tümü zinadan kendilerini korumakta ve onun haram olduğunu bilmekteydiler. Bununla birlikte onlar müt'ayı ve bu şekilde ücret mukabili fuhuş yaptırmayı mübah görürlerdi. İşte Allah (c.c.) bunu haram kıldı. Sonra şöyle buyurdu: G óhii LA hel dk EIA Aİ

Mü'minûn 23:6

[İffetin Korunması, Fuhuş ve Müt'a Yasağı] İffetlerini korurlar. Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir. Bu ilâhi beyanda istisna yapılmıştır [oysa önceki âyetlerde boş şeylerden uzak durma (lağv) ve benzeri iyi eylemlerden istisna yoluna gidilmemişti”. Çünkü burada sözü edilen cinsel ilişki, bir halde helâl iken başka bir halde haram olan fiillerdendir. Lağv ve âyetin başında zikredilen benzeri şeyler ise hiçbir durumda helâl değildir. Lağv her hal ve durum üzere haramdır. Aynı şekilde emanetin yerine getirilmemesi, zekâtın verilmemesi, namazın kılınmaması da terki hiçbir şekilde helâl olmayan davranışlardandır. Bundan dolayı da kınanacak değillerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, O bu istisnai durumda onlara herhangi bir şekilde kınama yönelmeyeceğini iki sebepten dolayı belirtmiştir: Birincisi Seneviyye (iki tanrıcılık) inancına sahip olanların sözleri yüzündendir. Onlar nikâhlı yaşamayı gerekli görmezler. Allah bu âyetle kınamanın bu iki hususa yönelik olmayacağını, aksine bu ikisi dışındaki ilişkilere yönelik olacağını bildirmiştir. İkincisi de müt'a nikâhının iptali için belirtilmiş olmasıdır. Çünkü görüleceği üzere sadece zevceler ve câriyeler istisna edilmiştir. Müt'a ise istisna edilmiş olan bu iki durumun kapsamına girmez. Sonra bu ikisi hakkında kınama olmayacağını, kınamanın bunların dışında kalan cinsel ilişkiler hakkında olacağını bildirmiştir. Müt'a nikâhı bu ikisi dışında kalan bir uygulamadır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğunda ifade edilmiştir: “Câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın”" Irzların korunmasına bu anlam verilir. Aksi halde insanların tümü zinadan kendilerini korumakta ve onun haram olduğunu bilmekteydiler. Bununla birlikte onlar müt'ayı ve bu şekilde ücret mukabili fuhuş yaptırmayı mübah görürlerdi. İşte Allah (c.c.) bunu haram kıldı. Sonra şöyle buyurdu: G óhii LA hel dk EIA Aİ

Mü'minûn 23:7

Ama her kim bunun ötesine geçmek isterse işte haddi aşanlar onlardır. Haddi aşandan maksat, kendisi için belirlenmiş olan sınırı öteye geçen kişidir. [Emanetlere Riayet] Yine o müminler emanetlerine ve ahitlerine sadakat gösterirler. Burada sözü edilen emanetler muhtemelen ibadetler ve üzerlerine yazılan farzlardır. Bunlara riayet ettiler, yani vakitlerinde eda ettiler. Rab'leri ile kendi aralarında akdedilmiş olan ahitler de kastedilmiş olabilir. Ya da kendilerine bırakılmış olan emanetler ve insanların kendi aralarında yapmış oldukları sözleşmelerdir. Bunları gözettiler demek onları korurlar ve emanetleri sahiplerine iade ederler, onları zayi etmezler demektir. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:8

Ama her kim bunun ötesine geçmek isterse işte haddi aşanlar onlardır. Haddi aşandan maksat, kendisi için belirlenmiş olan sınırı öteye geçen kişidir. [Emanetlere Riayet] Yine o müminler emanetlerine ve ahitlerine sadakat gösterirler. Burada sözü edilen emanetler muhtemelen ibadetler ve üzerlerine yazılan farzlardır. Bunlara riayet ettiler, yani vakitlerinde eda ettiler. Rab'leri ile kendi aralarında akdedilmiş olan ahitler de kastedilmiş olabilir. Ya da kendilerine bırakılmış olan emanetler ve insanların kendi aralarında yapmış oldukları sözleşmelerdir. Bunları gözettiler demek onları korurlar ve emanetleri sahiplerine iade ederler, onları zayi etmezler demektir. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:9

[Namazın Muhafaza Edilmesi] Namazlarını titizlikle eda ederler. Namazın muhafaza edilmesi değişik şekillerde olur: Birincisi namazı rükünleri, farzları, vacipleri ve âdabı dikkate alınarak tam yaparlar demektir. İkincisi namazın öncesinde yapılması gerekli olan vakitler, taharet, setr-i avret gibi sıhhati kendisine bağlı olan türden şartlarına tam riayet ederler demektir. Üçüncüsü huşü, vakar ve tam bir mahviyetkârlık içerisinde ve O'na karşı ihlaslı olmak gibi namaz kılarken takınılması gereken haller üzere olmaya çalışırlar demektir. Emanetler ve diğerleri olmak üzere bahsedilenlerin hepsi de aynı şekilde olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:10

11. “Firdevs cennetine vâris olacaklar ve orada onlar ebedi kalacaklar- [Firdevs Cenneti] İşte vâris olacaklar bunlardır. Firdevs cennetine vâris olacaklar. “Vâris miras bırakanın arkasında kalan kimsedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnnâ nahnü nerisü'l-arda”, yani “Yeryüzü... sonunda yalnız bize kalır” yaratılmışların ardından bâki olan biziz demektir. Yani insanlar fâni olur onlardan arkaya ancak O bâki kalır. Firdevse vâris olacakların anlamı yahut şöyledir: O, Allah'ın kullarına icabet etmeleri halinde vâdettiği cennettir. Cenâb-ı Hak “Allah esenlik yurduna çağırıyor”? meâlindeki beyanı ile böyle bir vâdde bulunmuştur. Bu durumda her kim ki bu icabeti terketti, şayet icabet etseydi kendisine verilmesi vâdolunan şey, bilfiil icabette bulunana verilecektir. Allah'ın bahsetmiş olduğu mirasçı olmanın anlamı da işte budur. Firdevs: Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe demektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naim, Me'vâ, Firdevs'tir. [İsimleri çok olmakla birlikte) gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn” kelimesi ikamet yeri demektir. Naim, verilen nimet, Me'vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me'vâ bunlar naim, yani niMUM metlerdir. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle hadis nakledilmiştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivayet sabit ise o, bahsedildiği gibidir". Gy ye Me ya ols! Gals dal

Mü'minûn 23:11

11. “Firdevs cennetine vâris olacaklar ve orada onlar ebedi kalacaklar- [Firdevs Cenneti] İşte vâris olacaklar bunlardır. Firdevs cennetine vâris olacaklar. “Vâris miras bırakanın arkasında kalan kimsedir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnnâ nahnü nerisü'l-arda”, yani “Yeryüzü... sonunda yalnız bize kalır” yaratılmışların ardından bâki olan biziz demektir. Yani insanlar fâni olur onlardan arkaya ancak O bâki kalır. Firdevse vâris olacakların anlamı yahut şöyledir: O, Allah'ın kullarına icabet etmeleri halinde vâdettiği cennettir. Cenâb-ı Hak “Allah esenlik yurduna çağırıyor”? meâlindeki beyanı ile böyle bir vâdde bulunmuştur. Bu durumda her kim ki bu icabeti terketti, şayet icabet etseydi kendisine verilmesi vâdolunan şey, bilfiil icabette bulunana verilecektir. Allah'ın bahsetmiş olduğu mirasçı olmanın anlamı da işte budur. Firdevs: Bir izaha göre Rumca bir kelime olup bahçe demektir. Allah (c.c.) cenneti değişik isimlerle anmıştır. Bunlardan bir kısmı Adn, Naim, Me'vâ, Firdevs'tir. [İsimleri çok olmakla birlikte) gerçeklikte cennetler tektir. Çünkü “Adn” kelimesi ikamet yeri demektir. Naim, verilen nimet, Me'vâ da aynı şekilde ikamet yeri demektir. Sonra Firdevs, Adn, Me'vâ bunlar naim, yani niMUM metlerdir. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle hadis nakledilmiştir: “Firdevs, cennetin en yücesi, tam ortası ve en güzel yeridir”. Eğer bu rivayet sabit ise o, bahsedildiği gibidir". Gy ye Me ya ols! Gals dal

Mü'minûn 23:12

[Yaratılış ve Evreleri] Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Âyette “sülâle” kelimesi kullanılmıştır, çünkü her çeşit topraktan süzme özden yaratılmıştır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Sülâle, her şeyin özü, esası demektir. “Min sülâle min tin” tabiri toprağın en kalitelisi demektir. Yaratılış anlatılırken bir keresinde çamurdan alınmış bir özden, bir keresinde “Şekillenebilir özlü balçıktan, (şekil verilip) kurutulmuş çamurdan”, bir başka yerde “Sizi topraktan yarattık”, bir başka yerde de (uiis Jais 3) “ateşte pişirilmiş toprak kaplar gibi kurutulmuş çamurdan” denilmiştir. Burada hepsinde sözü edilen Hz. Ademdir (a.s.). Bu şekildeki farklı nitelemeler, yaratılış safhalarına işaret olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Çocuk için “babasının sülâlesi” denilir. Keza şarap ve nutfe (erlik suyu) için de sülâle denilir”, Meselâ “Âdem sülâleden yaratılmıştır”, denilir. Çünkü o her çeşit topraktan süzme şekilde yaratılmıştır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Sülâle, her şeyin katkısız halidir. Ebü Muâz" ise (sülâle) nesildir, çocuk her kılın dibinden süzülüp gelen (nutfeden) olur, de-

Mü'minûn 23:13

Sonra onu bir nutfe kıldık. Yani onun çocuğunu ve neslini nutfeden yarattık. Allah Teâlâ Hz. Âdem'i yarattığı aslı (toprak) ve onun çocuğunu yarattığı aslı haber verdi ki, bu ikincisi nutfe, yani erlik suyudur. Sağlam bir korunak hakkında bazıları rahimdir demişlerdir. Sözü edilen korunağın erkeğin sulbü olması da mümkündür. Çünkü erlik suyu (nutfe) insanın ilk yaratıldığı anda sulbünde yaratılmış olmaz, oraya daha sonraları yerleştirilir. Bu itibarla sulb, nutfenin rahime atılmak üzere çıkış anına kadar 7 Íbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 296. karar kıldığı yer olur. Buna göre “fe müstekarrun ve müstevda” (psn ija kelimelerinin anlamı da böyledir. Bazıları “müstekar” sulb, “müstevda” da ra. himdir demişlerdir. Bazıları da müstekar rahim, müstevda da sulbdür diye bir yorum yapmıştır. Her ikisinin tek bir şey olması, onun da sulb ya da rahim olması da muhtemeldir. Çünkü her ikisi de emanet olarak bırakılan karar yeri olmaktadır. İbn Abbâs ve başkaları “sülâle”, suyun saflığıdır, demişlerdir. Sağlam bir korunak koruma altındaki bir mekândır ki rahim ya da sulbdür. Hangisi olursa olsun her ikisi de nitelemeye uygundur. çe ği, TE e gi PREA eri Zay 8 eri La Nil AR a dala)! Cals aal dak)! ali “4 ZN, “ Juliasi

Mü'minûn 23:14

Atlah'ın İlmi ve Kudreti] Ardından nutfeyi alaka olarak yarattık. “Nutfe” bilinen erlik suyudur. “Alaka” ise kan pıhtısıdır. Mudğa” da bir çiğnem et parçasıdır. Bu ifadelerle Cenâb-ı Hak onları yaratılışları sırasında nasıl halden hale dönüştürdüğünü birtakım hikmetler yüzünden haber vermiştir. Bunlardan biri yüce kudretini, saltanatını, ilmini ve evreni tedbir ve idare etmesini bildirmesi ve böylece insanların O'nun eşsiz kudretini tanımış olmaları iradesidir. Şöyle ki erlik suyundan “alaka”yı yaratmaya kâdir olan [ancak O'dur]. Bütün mahlükat bunun, sözü edilen unsurdan yaratılmasının sırrını öğrenmek için bir araya gelse -kaldı ki onda bir sonraki aşamada bir öncekinden eser yoktur- buna asla kâdir olamazlar. Âyette sözü edilen nutfeden alaka, yani kan pıhtısı, (Jalakadan mudğa, yani bir çiğnem et, mudğadan kemik yaratılması gibi bahsedilen safhalardan her biri, aynı şekilde buna kâdir olan yüce Allah'ın bunlara zatıyla kâdir olduğunu ve bunlara kâdir olanın da onları en temelden yaratırken bir m a arnan (lâ şey) inşa etmeye ve onları toprak olduktan sonra yeniden diriltmeye kādir olduğunu gösterir. İnsanın yaratılması sırasında sözü edilen nutfe, alaka, mudğa aşamalarının olması, onları topraktan yaratmış olması gerçeğinden daha az hayret verici bir durum değildir. Bu ilâhi beyanda Allah'ın ilminin zati olduğuna dair delil vardır. Çünkü “üç kat karanlık” diye bahsedilen bir ortamda onları bir halden diğerine dönüştürmeye kâdir olması O'nun zatı ile âlim olduğunu, ilminin sonradan başka birinden öğrenilen bir ilim olmadığını, kudretinin de yine sonradan elde edilmiş bir kudret olmadığını, aksine hem ilminin hem de kudretinin zati olduğunu gösterir. Çünkü ilmini sonradan bir başkasından öğrenen, kudretini keza bir başkasından alan ve zaman içinde elde etmiş olan bir zat böyle bir kudrete erişemez. Yine ilâhi beyanda bütün mahlükatın yaratılması ve varlıklarını üreme yolu ile devam ettirmeleri ile ilgili ilâhi bir düzenlemeye dair delil vardır. Bu düzenleme ve yönetimde hepsi ilk oluşum anından en son dönüşecekleri hale kadar mütemadiyen aynı şekilde cereyan etmekte ve sürmekte olan nizama tâbi olmaktadır ve yüce Allah'ın insanlığa has kıldığı üreme ve neslin bekasını sağlama konusunda geçerli olan sünnetinde hiçbir değişiklik bulunmamaktadır. Aynı şekilde yeryüzünde yetişen her türlü bitki, ağaç ve yaprakların her yıl ve mevsimde vücut bulacakları anda hep aynı değişmez ve farklılık göstermez yasaya tâbi olduğuna, onların biteviye aynı takdire ve tek bir mizana tâbi olarak varlık alanına çıktıklarına dair delil bulunmaktadır. Bütün bunlar zât-ı ilâhinin bir tedbirin bulunduğunu ve hiçbir şeyin rastgele ve tesadüfen cereyan etmediğini gösterir. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir. Yaratılış safhasında insanların bir halden başka bir hale dönüştürülmesinden bahsedilmesinde, onları kendileri için yaratmadığına dair bir işaret vardır. Cenâb-ı Hak evrendeki her şeyi insanlar için yaratmış, insanları da (âhirette hesaba çekme) akıbetine bağlı olarak varetmiştir. [ ]Eğer onları, kendileri için ve “Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz” âyetinde belirtildiği gibi yok olmaları için yaratmış olsaydı o takdirde onları tek bir hal üzere yaratır ve onları bir halden başka bir hale çevirmezdi. Onları bir halden başka bir hale değiştirdiği ve dönüştürdüğüne göre bu “Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz”? âyetinde belirttiği gibi onların özellikle ölüm için değil, aksine amaçlanan bir akıbet için olduğunu belirtmiş olur ki o da beka bulmaları, ebedi bir hayata ermeleridir. Bu husus da şu âyette belirtilmiştir: “Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz”, [Allah'ın Evreni Yoktan Yaratması] Nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Buradaki bambaşka bir yaratık halinde yaratmaktan maksadın ne olduğu hakkında müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu içine ruh üflenmesidir. İbn Abbâs'ın ve diğerlerinin görüşü böyledir. Bir kısmı da saçlarının bitmesi vb. durumlardır, demişlerdir. Katâde ve diğerlerinin görüşü de budur. Hasan-ı Basri ve diğerleri ise şöyle demiştir: Erkek ve kız oluşu”. Nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Bu beyanın sözü edilen anlamlardan başka türlü açıklanması da mümkündür ki o da bedenin ayrıntıları ve organlarının ortaya çıkarılması ve onların düzenlenmesidir. Âyette de aslında bu mânaya dair bir işaret vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak yaratma esnasında insanı bir halden başka hale çevirdiğini bildirmektedir. O, henüz daha uzuvları, el ayak gibi organları olmayan som haldeki bir şeyi halden hale sokar. O sırada henüz daha organların kendileri yoktur, sadece izleri vardır. Sonra da organların bizzat kendileri ortaya çıkarılır ve böylece insan olur. İşte yeni bir kavuşturmanın anlamı da budur. Ruhun üflenmesi, saçların bitmesi vb. gibi sözü edilen hususlar bizim işaret ettiğimiz düzenleme içinde yer alır. En doğrusunu Allah bilir. Yoktan var etmeyi kabul etmeyenler ve evrenin kıdemine inananlar bunu inkâr ederler. Çünkü şehâdet âleminde bir şeyin yoktan var edildiğini görmezler. Öylelerine şu cevap verilir: Asıl unsur itlaf edilerek ve kendisinden en ufak bir iz kalmayacak şekilde bir nesneden başka nesne inşasını gördün mü? Eğer bunu şehâdet âleminde görmediysen duyularınla görmediğin gayb âleminde (rahimde) birincisinin itlafı ile birlikte bir nesneden başka bir nesne inşa edildiğini gördün (insanın oluşumu). Meselâ nutfe alakaya dönüşür (kan pıhtısı) ve asıl unsur olan nutfeden geride eser kalmaz. Alaka, mudğaya dönüşür (bir çiğnem et parçası) ve kan pıhtısından geride bir eser kalmaz ve bu böyle sürüp gider. Bunların hepsi, asıl unsurun yok edilmesiyle birlikte bir nesneden başka bir nesnenin inşasıdır. Dolayısıyla şehâdet âleminde yoktan bir şeyin var olamayacağını kabul etmek, gayb âleminde de olmayacağını kanıtlamaz, aksine, buna kâdir olanın her şeye kâdir olacağını gösterir. [Allah'ın Ahsenü'l-Hâlikin Olması] [ ] Var edip yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir. ( Mütezile mensubu] bazı kimseler, eğer Allah'tan başka yaratıcı yoksa o takdirde “ahsenü'l-hâlikin”, yani yaratıcıların en güzeli âyetinin anlamı olmaz, demektedirler. Nitekim “erhamu'r-râhimin” esi), merhametlilerin en merhametlisi”, “ahkemü'l-hâkimin”, yani hüküm verenlerin en iyisi” ve benzeri nitelemelerde olduğu gibi. Bu tür kullanım Allah'tan başkalarının da merhametli, hüküm veren, kerem sahibi olabileceklerini ifade eder. Cenâb-ı Hak haber vermiş oluyor ki Allah “merhametlilerin en merhametlisi”, “hüküm verenlerin en iyisi'dir. Bu durumda yaratıcıların en güzeli meâlindeki beyanda aynı şekilde olmalıdır. Ancak bize göre insanlar konuşmaları esnasında gerçekte başkasına o vasfı ispat etme amacı taşımaksızın (mecazen) bu türden ifadeler kullanmaları mümkündür. Bu kullanım şeklinin birkaç izahı olabilir: Birincisi şudur: Yaratıcıların en güzeli meâlindeki beyanın insanların Allah'tan başkasına böyle bir nispette bulunmamalarından hareketle kullanılmış olmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı...”. Bu beyanda Hz. İbrahim putlara “tanrıları” derken, bunu onlara gerçek anlamda ulühiyet isnat etmek amacıyla demedi, aksine onların kendi isimlendirmeleri üzerinden hareketle böyle bir kullanımda bulundu. Aynı şekilde Hz. Müsâ (Sâmiri'ye) “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak...”” derken de ona gerçek anlamda bir tanrılık isnadında bulunmak istemedi, aksine onların telakkisi üzerinden böyle söylemiş oldu. Bu örnekler de gösteriyor ki gerçek anlamda Allah'tan başka bir tanrı ve yaratıcı olmasa da bu türden bir kullanım şekli caiz olabilmektedir. “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Bu kullanım şekli, onların kendilerine şefaat edebilecek şefaatçileri olduğunu bildirmek için değil, aksine onlar için şefaatçiler olmadığını belirtmek içindir. Dolayısıyla zikretmiş olduğumuz husus da böyledir. İkincisi: Yaratıcıların en güzeli meâlindeki beyanın diğer bir izahı şöyledir: Eğer Allah'tan başka bir yaratıcının daha olması caiz olsaydı o takdirde “yaratıcıların en güzeli” o olurdu. Ancak bu caiz değildir. Bu, Allah'ın (c.c.) şu beyanı gibidir: “Eğer Allah (iddia ettikleri gibi) bir evlat sahibi olmak isteseydi elbette yaraltıklarından dilediğini seçerdi. Ama O'nun böyle bir durumla ilgisi yoktur”", [ ]Yani eğer Allah'ın bir evlat edinmesi caiz olsaydı bahsedilenlerden onu seçerdi. Ancak bu caiz değildir. Şu ilâhi beyan da böyledir: “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik, bunu asla yapmayız””. Yani eğer bu caiz olsaydı o takdirde öyle olurdu. Ne var ki böyle bir durum Cenâb-ı Hak için caiz değildir. Aynı anlam şu ilâhi beyanda da söz konusudur: “Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir (ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışır)dı””. Yani eğer onunla birlikte başka bir ilâhın olması caiz olsaydı o takdirde her biri zikredilen şekilde kendi yarattıklarını alır bir tarafa çekerdi. Ne var ki bunun olması caiz değildir. Yaratıcıların en güzeli meâlindeki beyan işte bu şekilde bir kullanım şeklidir. Yani eğer Allah'tan başka bir yaratıcı olsaydı o takdirde “yaratıcıların en güzeli” o olurdu. Ancak bu caiz değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Üçüncüsü: “Yaratıcıların en güzeli” anlamındaki tabiri kullandı çünkü Araplar her bir şeyin yapıcısını “hâlik”, yani yaratıcı diye isimlendirir. Dolayısıyla yaratıcılık ifadesi O'nun dışındakiler için hakikat anlamda olmayıp onların isimlendirme geleneğine binaen âyette yer almıştır. Tıpkı şu ilâhi beyan da olduğu gibi: Hz. İsâ'nın “Size çamurdan kuş biçiminde bir şey yaratırım.. Yahut Allah, bu tabiri şöyle diyenlerin sözüne göre kullanmış olabilir. Evrenin aslı şu dört tabiattan (unsur) ibarettir: Sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık. Ya da bazı felsefecilerin sözü doğrultusunda olabilir, Onlar da evrenin aslı dört ya da beş unsurdan oluşur derler: Su, toprak, ateş ve diğeri (hava). Cenâb-ı Hak durumun böyle olmadığını onlara bildirdi. Bilakis Allah, kendilerinin sandığı gibi âlemi mevcut bu unsurlardan değil onları yoktan yaratandır. Yahut da şöyle diyenin sözü üzere böyle bir tabir kullanılmıştır: Eğer başkası yaratıcı olursa o takdirde yaratma yaratıcıya işaret etmez. Oysaki Allah Teâlâ yaratmayı yaratıcının bilinmesinin yolu kılmıştır. (JEğer O'ndan başkası yaratıcı olsaydı o takdirde yaratma yaratıcının bilinmesine dair bir delil olmazdı. Çünkü O şöyle buyurmuştur: “Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar?” Allah bildirdi ki eğer kendisinden başkası yaratıcı olsaydı ya da birden fazla ilâh bulunsaydı o takdirde kimin neyi yarattığı konusunda şaşırıp kalırlar ve işin içinden çıkamazlardı. Bu karıştırma hali de, birden fazla ilâhın bulunduğunu ispat etmeye çalışanlara dair verdiği haberde olduğu üzere Allah'ın bilinmesi yolu olmazdı. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilirdi..”. Bu durum bâtıl olduğuna ve ilâhların birden fazla olması ve Allah'tan başkası için ulühiyetin ispatı caiz olmadığına göre yaratma konusunun da belirttiğimiz gibi anlaşılması gerekecektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Mudğa, küçük et parçasıdır, bu şekilde isimlendirilmesi bir çiğnem miktarı kadar olması sebebiyledir. Avuçla alınan şeye bir avuç denilmesi de böyledir. Ooa aaia BİLİ aş ile --- Dipnotlar: ! Muhtemelen şu âyete işaret etmektedir: “Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır...". Müellif bu âyetin tefsirinde üç karanlık için: Rahim, karın ve plasenta demektedir (Te'vildtü ehli5Bu konudaki tüm izahlar için bk. Taberi, Câmi'u'I-beyân, XVIII, 10; Kurtubi, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kurün, XII, 109. “Size çamurdan kuş biçiminde bir şey yaratır ona üflerim, Allah'ın izni ile derhal kuş olu-

Mü'minûn 23:15

[Âlemin Yaratılmasındaki Amaç] Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz. Daha önce anlattık ki bu âlemi yaratma amacı özellikle öldürmek ve yok etmek değildir. Aksine o öyle bir akıbettir ki onları bir halden başka hale dönüştürürken onu kastetmiştir (O da beka, yani sonsuz bir hayata erişmektir). Sonra Allah (c.c.) onları tek bir halde de bırakmamıştır. Eğer onların yaratılışından maksat sadece onların yok edilmesi ve helâk edilmeleri olsaydı o takdirde onları tek bir halde bırakırdı ve onların halden hale dönüştürülmesine mahal kalmazdı. Onların bir halden başka bir hale intikal ettirilmeleri ve dönüştürülmeleri, belirttiğimiz gibi, onların yaratılmasından “ — “Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır. O birdir, karşı konulamaz 28 TE'VİLÂATU'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ maksadın bekaya, yanı, ebedi bir hayata erişmeleri olduğuna işaret etmiş olmaklaelır. En doğrusunu Allah bilir. Kaldı ki yuce Allah, onların böylesi bir anaç işin yaratılmış olmanrasının bir tur abesle iştiyal olacağını da haber vermış bulanmaklardır. Bu bağlamda Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Sizi sırf boş yere yaratlığımıze ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Bu beyanda gorülduğü gibi, Allah, kendisine dönüş olmaksızın yaratılmış olmalarını anlamaz saymıştır. Başka bir âyette de şöyle buyrulmuştur: “Sakin... ipliğini iyice büktüklen sonra geri çözen kadın gibi olmayin.. as] [ ]All3h, kadının ipini sağlamca eğirdiklen sonra onu geri çözmesini bir tür setiklik saymıştır, İmei Allah, ipini sağlamca eğirdikten sonra onu geri çözen kadını sefihlikle nitelesin, ondan sonra da kendisi aynı anlama gelen eylemi yapsın, bu vaiz değildir. Zira yaratığı insanları sirt öldürmek ve yok etmek için yaratmış olması anlamsızdır ve bu bir tür oyundur. Buna göre şehâdet âleminde soz gelimi bir insanın, kalıcı olması ve bir yarar sağlaması için değil de sirf yıkıp yok etmesi için bina yapması sefihliktir ve bir tür oyundur. İşte bu yüzdendir ki Allah'ın (c.c.) insanları yaratmış olmasının sadece ölüm için değil aksine Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz buyruğunda bildirdiği üzere (hesaba çekmek amacıyla) diriltilmek için olduğunu söyleriz.

Mü'minûn 23:16

[Âlemin Yaratılmasındaki Amaç] Sonra siz bunun ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz. Daha önce anlattık ki bu âlemi yaratma amacı özellikle öldürmek ve yok etmek değildir. Aksine o öyle bir akıbettir ki onları bir halden başka hale dönüştürürken onu kastetmiştir (O da beka, yani sonsuz bir hayata erişmektir). Sonra Allah (c.c.) onları tek bir halde de bırakmamıştır. Eğer onların yaratılışından maksat sadece onların yok edilmesi ve helâk edilmeleri olsaydı o takdirde onları tek bir halde bırakırdı ve onların halden hale dönüştürülmesine mahal kalmazdı. Onların bir halden başka bir hale intikal ettirilmeleri ve dönüştürülmeleri, belirttiğimiz gibi, onların yaratılmasından “ — “Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır. O birdir, karşı konulamaz 28 TE'VİLÂATU'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ maksadın bekaya, yanı, ebedi bir hayata erişmeleri olduğuna işaret etmiş olmaklaelır. En doğrusunu Allah bilir. Kaldı ki yuce Allah, onların böylesi bir anaç işin yaratılmış olmanrasının bir tur abesle iştiyal olacağını da haber vermış bulanmaklardır. Bu bağlamda Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Sizi sırf boş yere yaratlığımıze ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Bu beyanda gorülduğü gibi, Allah, kendisine dönüş olmaksızın yaratılmış olmalarını anlamaz saymıştır. Başka bir âyette de şöyle buyrulmuştur: “Sakin... ipliğini iyice büktüklen sonra geri çözen kadın gibi olmayin.. as] [ ]All3h, kadının ipini sağlamca eğirdiklen sonra onu geri çözmesini bir tür setiklik saymıştır, İmei Allah, ipini sağlamca eğirdikten sonra onu geri çözen kadını sefihlikle nitelesin, ondan sonra da kendisi aynı anlama gelen eylemi yapsın, bu vaiz değildir. Zira yaratığı insanları sirt öldürmek ve yok etmek için yaratmış olması anlamsızdır ve bu bir tür oyundur. Buna göre şehâdet âleminde soz gelimi bir insanın, kalıcı olması ve bir yarar sağlaması için değil de sirf yıkıp yok etmesi için bina yapması sefihliktir ve bir tür oyundur. İşte bu yüzdendir ki Allah'ın (c.c.) insanları yaratmış olmasının sadece ölüm için değil aksine Sonra da kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz buyruğunda bildirdiği üzere (hesaba çekmek amacıyla) diriltilmek için olduğunu söyleriz.

Mü'minûn 23:17

And olsun biz üstünüzde yedi yol (yörünge) yarattık. Sözü edilen seb'a tarâik hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Bir kısmı yedi kat gök demiştir. Bir kısmı da yedi felek diye açıklamışlardır. İnsanların yaratılması ve onların ihtiyaçları için yaratılmış olan gökler ya da felekler -hangisi ise farketmez- iki açıdan belirtilmiştir: Birincisi Allah'ın kudretini, saltanatını ve zenginliğini bildirmiş olması içindir. Bu sayılanları bir sebep olmaksızın yaratmaya ve inşaya kâdir olan yüce kudret sahibi elbette ki mahlükatı yoktan var etmeye de kâdirdir. İkincisi de bunları yaratmaya kâdir olan yüce kudret onları ölümden sonra diriltmeye ve yeni bir hayata geçirmeye de kâdirdir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yedi yoldan maksat yedi kat göklerdir. Her bir gök bir yoldur. Onların felekler olduğunu da söyleyenler olmuştur. O zaman her biri tarik olur. Tarâik denmesinin sebebi ise bunların üst üste olmalarıdır. Bir şeyi üst üste koyduğun zaman “Taraktü eş-şey'e” dersin. Kuşların üst üste olan tüylerini ifade etmek için de “rişün tarâik” denir.” Bir başkası da şöyle demiştir: Tarâikten maksat nefsin mertebeleridir. Biz yaratılanlardan habersiz değiliz. Yani biz onları, durumlarını bilmeden yaratmadık, aksine onların durumlarını bilerek yarattık. Allah'ın halkı yaratması bizzat ilmine dayalı olarak olması gerekir ve bunun da beka için değil de yok olmak için gerçekleşmesi mümkün değildir. Bu husus üzerinde düşünülmelidir. Çünkü şehâdet âleminde bunu yapan yaptığını ya câhilce yapar ya da bir ihtiyaca binaen yapar. Yüce Allah ise bunların hepsinden münezzehtir. Yahut Biz yaratılanlardan habersiz değiliz. Bu beyan sözü edilen varlıkların yaratılmasından anlamına gelir. Zira anlaşılmış olduğu üzere bu varlıkların yaratılması bizzat kendisi için değil bilakis sizin içindir ve sizin yararınıza tahsis edilmiştir. Hal böyle iken onların sizin için yaratılmış olması bir sınama ve imtihan olmaksızın vücut bulması ihtimal dâhilinde değildir. Bunların sebebi sınama ve imtihan olunca da karşılığında sevap ve azabın da bulunması söz konusudur. Bu sabit olunca da öldükten sonra dirilmenin ve yeni bir hayatın olması gerekli olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:18

18. “Gökten uygun ölçüde su indirir, onu arzda tutarız. Kuşkusuz bizim onu gidermeye de gücümüz yeter.” Gökten uygun ölçüde su indirir. Bazıları “bi kader” ( yak) kelimesinden maksadın, katımızdan bir ilim ile, anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bazıları da ona onlar için ihtiyaç ve kifâyet miktarı kadar, anlamı vermişlerdir. “Bi kaderin” ( yak) sözcüğünün maksadın mâlum ve mukadder anlamında olması da mümkündür. Buna göre sözü edilen ne öne geçer ne gecikir, ne artar ne eksilir özellikte olur, tam takdir edildiği şekilde vücut bulur. Bütün her şey de böyledir. Onu arzda tutarız. Allah bunu ifade ediyor; kudretini ve saltanatını bildiriyor ve gökten su indirmeye kâdir olan yüce kudretin, ölümden sonra diriltmeye ve eşyayı yoktan var etmeye kâdir olduğunu ilan etmiş oluyor. Zira İbn Kuteybe, Tefsiru garibi”!-Kurün, 296. mahlükatın hiçbiri böyle bir fiile kâdir değildir. Bu türden şeyleri yapsa yapsa ancak Allah'ın kendisine öğretmiş olduğu düzen sayesinde yapabilir. Yahut şöyle demiş olabilir: Allah aralarındaki bunca mesafeye rağmen yeryüzünün menfaatlerini göklerin menfaatleriyle, göklerinkini de yeryüzününki ile irtibatlı hale getirmiştir. Bu menfaatlerin aralarındaki mesafenin uzaklığına rağmen birbiriyle irtibatlı olması onların her birini aynı yüce kudretin yarattığını, yönettiğini ve bunları yapanın tek ve zatıyla âlim olduğunu göstermiş olur. Kuşkusuz bizim onu gidermeye de gücümüz yeter. Bu beyan “Suyunuz çekiliverse size akarsuyu kim getirebilir?” meâlindeki âyet gibidir. OKE gisis

Mü'minûn 23:19

Onun sayesinde sizin için... meydana getiririz. “Bihi'deki zamir suya râcidir. Hurma bahçeleri, üzüm bağları... Allah (c.c.) su sayesinde oluşan nimetlerini saymaktadır. Bilindiği gibi bedenlerin hayat bulması ve canlıların varlık kazanması hep su sayesindedir. Böylece O bu sayılan nimetlere karşılık kendisine şükredilmesini ve ibadet yapılmasını istemektedir. (GU aş Sia Ka EN) Jai e EE v R4) O su sayesinde sizin için, çok sayıda meyvelerin bulunduğu, yiyip beslendiğiniz hurma bahçeleri, üzüm bağları... meydana getiririz. Bu âyette geçen kelimesindeki zamir, Allah'ın (c.c.) içinde biz insanlar için çok sayıda meyveler yarattığını belirttiği cennetler ise o takdirde bu âyette İmam Ebü Hanife'nin görüşüne dair bir delil vardır. Zira Ebü Hanife şöyle demiştir: Bir kimse meyve yemeyeceğim diye yemin etse, sonra da üzüm yese yeminini bozmuş olmaz. Çünkü bu âyette cennetteki nimetler sayılırken hem hurma ve üzüm hem de meyveler ayrı ayrı müstakillen sayılmıştır. Ancak Allah sözü edilen meyveler arasında hurma ve üzümü kastetmişse o takdirde âyette ona bir delil olmaz.

Mü'minûn 23:20

9120. “... Keza Sind dağında yetişen, hem yağ hem de yiyenlerin ekme- EDA gine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz." Sinâ dağında yetişen bir ağaç (zeytin ağacı)... Yani Tür-ı Sinâda sizin için bir ağaç daha yarattık. Mâlum olduğu üzere dağlarda kendiliğinden yetişmiş olan ağaçların bitmesinde insanların bir katkısı bulunmamaktadır. Bahçe ve bostanlarda olan ağaçlar ise insanların dikimi ve bakımı sonucu yetişmektedir. Allah (c.c.) hem yetişmesinde insanların dahli olan hem de hiç katkıları bulunmayan her iki türü de kendisine nispet etmiştir. Her iki türden olanın da Allaha nispet edilmesinde, kulların yapmış oldukları fiillerde Allah'ın bir şekilde dahli olduğuna ve hepsinin sonuç itibariyle onun yaratması ve lütfu sonucu meydana geldiğine işaret bulunmaktadır. Allah onlara kendileri için bahsettiği bahçeler, hurmalar, üzümler, meyveler inşa etmesi gibi nimetlerini hatırlatıyor ve bu şekilde onların şükürlerini ifa etmelerini amaçlıyor. Bu ifadede onun yüce kudretine ve saltanatına dair delil de vardır. Şöyle ki: Allah (c.c.) ağacı yaratmış ve onu dağ üzerinde çıkarmıştır. Dağ, varlıklar içinde en sert ve katı olanıdır. Sonra O ağaçta yağ var etmiştir. Yağ ise nesneler içinde en latif ve yumuşak olanıdır. Böylece bildirmiş oldu ki en sert ve katı olan bir nesneden en yumuşak ve latif olan bir nesneyi çıkarmaya kâdir olan mutlak gücü hiçbir şey aciz yapamaz. Bu âyette iki şeyi bir araya getirip, birbirine ekleyerek yemekte bir sakınca olmadığına dair bir delil de bulunmaktadır. Zira şöyle buyrulmaktadır: Hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı)... âyette geçen “sıbg” katık demektir. Sinâ dağı hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “et-Tür” Süryanice dağ, “Seynâ” da Habeşce güzel demektir, diye açıklamışlardır. Bazıları ise şöyle demiştir: “Tür” dağ ve sözü edilen nesne, “Seynâ” ise güzel ağaç demektir. Bazıları da “Tür” Allah'ın (c.c.) Hz. Müsâ ile konuştuğu ve kendisine vahiyde bulunduğu dağdır, ağaç da zeytin ağacıdır, açıklamasını getirmişlerdir. Bazıları da “Tür” dağ, “Seynâ” ise etrafındaki ağaçtır, demişlerdir. Âyet İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında [§]“Ve şeceraten tahrucu min türi seynâe EM tuhricud-dühne ve sıbğan li'l-âkilin” (ASW ioy ğaali p as sli ye ga g üm) şeklindedir. Yani “Sina dağından çıkan hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı)..."“. Bazıları da “tuhricu's-semere” “meyve verir” demişlerdir. Ebü Muâz şöyle bir yorum yapmıştır: “Enbete'n-nebâtü ve nebete” (exi caso) aynı anlamda iki lügattır. Benzeri de “esrâ ve serâ” şeklinde kullanımdır. Züheyr? ise şöyle demiştir: "Raeytü zevi lhâcâti havle buyütihim katinen lehum hattâ izâ enbete'l-baklu” (Eği İse Lb. özi EŞ li İN yani “ihtiyaç sahiplerinin evlerinin etrafında konaklamış olduklarını gördüm, tâ baklagiller bitene kadar...” Kisâi şöyle demiştir: “Ahractü bi zeydin yerine “haractü bi zeyZeydin Amran” şeklinde kullanırsın. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Ve sıbğın li'l-âkilin”, “Sıbg” “sıbâğ” anlamındadır, aynen “dibğ” “dibâğ”, “libs” ve “libâs” örneklerinde olduğu gibi”. Ebü Avsece de “ve sıbğın li'l-âkilin'de geçen “sıbğ “sıbâğ” şeklinde açıklamıştır ki bandırılan nesne demektir. Gel ÇİZ ga Ez Zİ çi Ael --- Dipnotlar: © İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, e/-Mesdhif, s. 64.

Mü'minûn 23:21

Sizin için hayvanlarda da alınacak ders vardır. Size onların karınlarında oluşan nesneden i içiriyoruz. Burada 'mimmâ fi butünihâ” denilmiştir, Nahl süresinde ise “mimmâ fi butünihi” şeklindedir. Bazıları “her biri” anlamı itibariyle zamirin müfret, çoğulu itibariyle de müennes şekliyle kullanıldığını söylemişlerdir. Bazıları da müzekker kullanım şeklini, analarının karnındaki hayvanların cinsini kastetmeye bağlı olduğu şeklinde açıklamıştır ki bu daha uygun gözükmektedir. Biz bu hususu daha önce açıkSizin için hayvanlarda da alınacak ders vardır. Âyette sözü edilen ders veya ibret çeşitli şekillerde olur: Birincisi İbn Abbâs'ın açıklamasıdır ki o da “ters ile kan arasından” meâlindeki beyanda belirtilen husustur. Bunda Allah'ın vahdâniyeti ve rubübiyeti, O'nun ilmi ve kudreti ile tedbir ve lütfu hakkında alınacak dersler vardır. Zira onlarda bir şey olsun da onda O'nun BEJ birliğine ve rubübiyetine, keza ilmine, kudretine ve tedbirine dair bir delil bulunmasın. Aynı şekilde göstermektedir ki Allah bu hayvanları kendileri için var etmemiş, aksine onları insanlar için yaratmış ve onları emirlerine âmâde kıldığını ve bununla sınanacaklarını belirtmiştir. Sonra âyette geçen ve “hayvanlar” anlamına gelen “en'âm kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Mukâtil şu açıklamayı yapmıştır: Enâmdan maksat eti yenilen, sütü içilen her hayvandır. Eti yenmeyen, sütü içilmeyen hayvanlar enâmdan sayılmaz. Ebü Muâz ise şöyle demiştir: “Enâmdan bazısı vardır ki eti yenmez, sütü içilmez” Bazıları da vahşi hayvanlar da dâhil olmak üzere her türlü hayvana “enâm” denildiğini söylemişlerdir. Öyle gözüküyor ki 'enâmdan maksat deve olmalıdır. Ne var ki biz onun gerçekliğini bilmiyoruz. Sonuçta bu bir dil meselesidir ve onun gerçekliği dilcilerin bununla isimlendirdiği hayvan hangisi ise o olmalıdır. Onlardan sağladığınız başka birçok fayda da var. Faydadan maksadın yük taşıma ve benzeri şeyler olduğu söylenmiştir ki biz bunu daha önce Nahl süresinde açıklamıştık”.

Mü'minûn 23:22

Onların üzerinde ve gemilerde taşınıyorsunuz. Allah, insanlara hayvanlar ve gemiler ile ilgili kendilerine âmâde kılınmış olan nimetlerini hatırlatıyor ve böylece nimete şükrün gereğinin yapılmasını istiyor. To j Jesi yil ö ç ajl

Mü'minûn 23:23

(Hz. Nuh Kıssası) Andolsun ki Nulu da kavmine gönderdik de, ‘Ey kavmim!. Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur” dedi. Allah ülülazm peygamberlerinin haberlerini ve kıssalarını resülüne sürekli olarak tekrarlıyor ki o devamılı olarak uyanık ve dikkatli davransın, büyük peygamberlerin kavimlerine karşı nasıl muamele ettiklerini, azmi yüce peygamberlerin kavimlerinin eza ve işkencelerine, kendilerini yalanlamalarına karşı nasıl dayandıklarını bilsin de kendisi de kavmine aynen onların davrandığı gibi davransın, kavminin kendisine yaptığı eziyete karşı, onların kavimlerinin işkencelerine ve yalanlamalarına karşı gösterdikleri gibi sabır ve tahammül göstersin. İşte bu yüzden onların haberlerini peygamberine tekrar tekrar anlatmakta, bunlara sık sık atıflarda bulunmaktadır. ( Aynı şekilde Mekkeliler de peygamberi yalanlamak suretiyle hiçbir şekilde amaçlarına ulaşamayacaklarını, aksine akıbetin ülülazm peygamberler lehine -kavimleri değil- tecelli ettiği gibi peygamberin lehine tecelli edeceğini bilsinler. En doğrusunu Allah bilir. Sakınmıyor musunuz? Bu beyan hakkında şu izahlar yapılabilir: Birincisi Sakınmıyor musunuz? Yani Allah'a ve resâlüne muhalefet etmekten sakınmıyor musunuz? demek olabilir. Yahtıt O'nun azabından, gazabından ve vaidinden sakınmaz mısınız? şeklinde bir anlam kastedilmiş olabilir. Ya da bundan maksat, Allah'tan başkasına kulluk ve ibadet etmekten sakınmaz mısınız? şeklinde olabilir. Mae ay Gezi ya 13235 alı cji İs diy ZU ula d; sb ne iin Kis jk Ğİ OHI EĞİ S

Mü'minûn 23:24

Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki: “Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır...” Onların söyledikleri bu söz çelişkidir. Çünkü onlar, bu adam, peygamberlik iddiasına ve çağrısına icabette bulunulmasını istemek suretiyle içinizde üstün olmak isteyen, ama sadece sizin gibi olan sıradan bir insandır, demektedirler, sonra da onlar, yani onların başları ve liderleri halkın ve ayak takımlarının kendilerine tâbi olmalarını, her ne derlerse muvafakat edip isteklerine uymalarını istemektedirler. Oysa kendileri de diğerleri gibi sıradan insanlardır. Bu, söylem itibariyle tam bir çelişkidir. Sonra onlar halkın bir kısmının diğerlerine üstün oldugu iddiasında bulunmakta ve bunu kabul etmektedirler. Ayrıca onlar Allah'ın buna kudretinin yeteceğini de bilmektedirler. Çünkü Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi demektedirler. Eğer Allah melekleri insanlara üstün kılmaya kâdir ise, o zaman insanlardan bir kısmını diğerlerinden üstün kılmaya da kâdirdir. Sonra Allah Hz. Nuh'tan haber verdi ve onun peygamberlik iddiasıyla kavmine karşı bir üstünlük taslaması gibi bir amacı olmadığını, aksine onlara nasihat etmek, şefkat ve merhamet duymak istediğini belirtti. Zira o şöyle demektedir: “Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizi azdırmak istemişse, öğüdüm size fayda vermez”; “Doğrusu ben, üzerinize gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum” ve benzeri sözler. O, onlara bildirdi ki bununla kendilerine nasihat etmekte ve şefkat göstermektedir, yoksa onların dedikleri gibi onlara karşı bir üstünlük taslaması söz konusu değildir. [ ]Biz evvelki atalarımızdan bunu duymadık! Bu beyan Hz. Nuh'un kavminin sözüdür. Ne var ki sözlerinde yalan söylemişlerdir. Mukâtil şöyle demiştir: O size peygamberlik sebebiyle ayrıcalıklı konumda olduğunu söylemiş olmakta, yoksa onun size karşı başka türlü herhangi bir üstünlüğü bulunmamaktadır. Hal böyle iken ona tâbi olmayacak mısınız!? Biz bunu duymadık meâlindeki beyanı hakkında bazıları “azabı duymadık” diye açıklamıştır. Evvelki atalarımızdan... Şöyle de denilmiştir: Nuh'un çağrıda bulunduğu gibi evvelki atalarımızdan tevhidi duymadık diye de yorumlanmıştır.

Mü'minûn 23:25

Bu adam olsa olsa cin çarpmış biridir. Aslında onlar onun çinlenmiş (mecnun) olmadığını çok iyi bilmekteydiler, lâkin kavimlerine karşı işi karmaşık hale getirmek ve zihinleri bulandırmak istiyorlardı. Zira Hz. Nuh, her işlerinde onlara karşı çıkıyor, reislere ve toplum önderlerine düşmanlık ediyordu. Şöyle diyorlardı: Bunu ancak aklından zoru olan (cinlenmiş) biri ya da aklına bir âfet arız olan kimse yapabilir. Aslında toplumun önderleri ve reisleri Hz. Nuh'un hiç de öyle olmadığını bilirlerdi, ne var ki bu şekilde halkın aklını çelmek isterlerdi. Sonra dediler ki: Bir süre onu gözetim altında tutun! Onların bu “süre” ile neyi kastettiklerini bilmiyoruz; ölümü mü yoksa onun hakkında ileri sürdükleri cin çarpmışlık halinin kalkacağı bir zamanı mı ya da başka bir anı mı dilediler bu belli değildir.

Mü'minûn 23:26

Nuh, ‘Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et! dedi. Hz. Nuh, aslında onlara kendisini yalanlamaları üzerine ilk başta beddua etmedi, onların kendisini tasdik etmelerinden tamamen ümidini kestikten sonra ancak beddua yaptı. Onun duası şuydu: “Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et!” Müfessirler onun duasını şöyle yorumlarlar; “Bana inanmaya yanaşmamaları halinde vâdettiğin azabın gerçekleşmesi konusunda bana yardım et! Çünkü bu onların başına dünyada iken gelecektir. Ben onlara azabın kendilerini dünyada iken yakalayacağını söylediğimde beni yalanlamışlardı. İşte bu tekziplerini boşa çıkarmak üzere onlara bu dünyada iken azabı ver” Yahut da Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et! demesinin mânası şöyle olmalıdır: Onların beni tekzip etmeleri ve benzeri davranışlarından ötürü bana onlara karşı zafer ver!” SEN Şİ ZİN Şi yili y3 St Hu dai ele g

Mü'minûn 23:27

Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: “Bizim gözetimimiz altında ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Âyetteki “bi a'yuninâ” kelimesine kimi bizim gözetimimiz altında, kimi de bizim gözümüz önünde gibi anlamlar vermişlerdir. Caizdir ki Hz. Nuh kendisine gemi yapması emredilince kavminin buna imkân vermeyeceğini düşünmüştür de Allah da ona haber vererek “Elbette bizim gözetimimiz altında, onlara karşı sana vereceğimiz yardım ve destekle sen onu yapacaksın ve onlar senin onu edinmene mani olamayacaklar” demiş olmaktadır. “Ve vahyinâ” kelimesinden maksat ise emrimizle demektir. Buyruğumuz geldiğinde sular coşup yükselmeye başlayınca, yani buyruğumuzla vâdedilen azap geldiği ve sular coşup yükselmeye başlayınca... Ya da “Onlara azap emrimiz gelip de sular coşup ortalığı kaplayınca...” Oraya (gemiye) al... “Selektü” ve “eslektü” denilir ve bir şeyin içine aldım, girdirdim anlamı kastedilir. Nitekim “üslük yedeke fi ceybike” ifadesi de “elini koynuna sok!”? demektir. “Üslük” kelimesinin bu şekilde tefsiri başka bir âyette mevcuttur ki o da: “...gemiye bindir” dedik!” meâlindeki cümledir". Her cinsten birer çift hayvan, Beyanın metninde geçen “isneyn” kelimesi “min küllin zevceyn ee) tabirinin sıfatı olabilir, erkek ve dişiden oluşan her iki eşten anlamına gelir. Şu da caizdir: Her çiftten iki ayrı renkten; beyaz ve siyah, iyi ve kötü... şeklinde. Aileni de gemiye bindir! demektir. Kendileri aleyhinde hüküm kesinleşmiş olanlar hariç. Bu beyanla kastedilen anlam şöyle olabilir: Ancak daha önce haklarında azap ve helâk hükmü veril. miş olanlar müstesna. Biz bunu daha önce Hüd süresinde anlatmıştık”. Ama o haksızlığa sapmış olanlar konusunda sakın bana bir şey söyleme! Onlar kesinlikle boğulacaklar! Bu beyanın anlamı hakkında ihtilaf edilmiştir. Bir kısmı şöyle demişlerdir: Allah, Nuh'a, zulmedenlere dair herhangi bir talepte bulunmasını yasaklamıştır. Zira o “Oğlum benim ailemdendir!” şeklinde bir talepte bulunmuştu. Buna sebep Allah, onun böyle bir talepte bulunmamasını istemiş oldu. Bu takdirde mâna şöyle olur: “O zulmedenler hakkında bir taleple katıma gelme...” ( Diğer bir kısım da şöyle demişlerdir: Kavmindeki tüm zâlimler hakkında benden bir şey isteme...! Çünkü onlar boğulacaklardır! Eğer böyle ise o takdirde âyette, onların kurtulması hakkında daha başından itibaren bir talepte bulunmasının yasaklanması söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle der: “Feslük fihâ” Oraya girdir/sok! anlamındadır. İğnenin deliğinden ipliği geçirmek anlamında “selektü'l-hayte fi'l-ibreti ve eslektühü” (Kii Yl pp kasli ES.) denilir. Ebü Ubeyde de aynı şeyi söylemektedir. gili ASİ ja iii Ed Esi EE 1S

Mü'minûn 23:28

28. “Yanındakilerle birlikte sen de gemiye yerleştiğinde, ‘Bizi bu zâlimler topluluğundan kurtaran Allaha hamdolsun!” de.” Müminlerden olan yanındakilerle birlikte sen de gemiye yerleştiğinde, Bizi bu zâlimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun” de. Aynı şekilde Allah'ın zâlimlerin elinden kurtarmış olduğu herkesin bu nedenle Rabbine şükretmesi, başına bir musibet geldiği zaman da ondan kurtarması için yalvarıp yakarması, -tıpkı Hz. Nuh'a hangi durumda ne diyeceğini ve kurtarılması halinde nasıl şükredeceğini öğretmesi gibi- şükretmesi ve dua etmesi gerekir. Bu konuda başka örnekler de vardır: Hz. Müsâ korkuyla (Mısır'ı) terketmesi esnasında “Rabbim! Beni zâlimler topluluğundan kurtar” demişti", Aynı şekilde Firavun'un karısı Firavun ve kavminin zulmünden kurtarması için Rabb'ine yalvarmış ve “Rabbim!... beni Firavundan ve yaptıklarından kurtar ve beni bu zâlimler topluluğundan da selâmete çıkar!” diye dua etmişti. Sonra Rabb'i ona kendisini mübarek bir yere indirmesi için dua etmesini öğretti ve şöyle buyurdu:

Mü'minûn 23:29

Yine de ki: “Rabb'im! Beni bereketli bir yere indir; en uygun şekilde indirip yerleştiren sensin. Burada indirilmesi istenen bereketli yerden maksat her türlü hayır ve hasenat işi ve salih ameller olabilir. Talep edilen bereketli yerden maksat bolluk ve bereketin olduğu bir yer olması da mümkündür. Nitekim bazı müfessirler böyle yorumlamışlardır. Bu yoruma göre bereketli olandan maksat su, ağaç ve benzeri özelliklerle bolluk içinde olan yerlerdir. Eğer kastedilen anlam bu ise o takdirde Allah'tan bolluk ve bereket istemenin mübah olduğu anlaşılmış olur. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:30

Kuşkusuz bu anlatılanlarda ibretler vardır; muhakkak ki biz bunlarla insanları sınarız. Birtakım yorumcular dediler ki: Kuşkusuz bu anlatılanlarda ibretler vardır. Yani Hz. Nuh kavminin helâk edilmesinde ve onların tufanda boğulmalarında daha sonra gelenler için ibretler vardır. Muhakkak ki biz bunun dışında bizden bir lütuf ve ihsan olmak üzere birtakım âyetlerle insanları sınarız. Başka türlü bir izah da mümkündür. Şöyle ki: “Ve in künnâ gi) şeklinde “inin “mâ” anlamında nâfiye olmasıdır. Bu takdirde yorumu şöyle olur: Bunda, yani Nuh kavmi ve onlara ait olan özellikler hakkında, onlardan sonra gelenler için birtakım âyetler vardır ve biz bu sözü edilen âyetlerin dışında başka vesilelerle de onları sınayacak değiliz. Arapçada “inin “mâ” anlamında olumsuz edatı olarak kullanılması mümkündür. Bir başka izah şekli daha vardır: O da “ve in künnâ le mubtelin” (gx esi) kavl-i celilinin “ve kad künnâ le mubtelin” anlamında olmasıdır. Yani helâk etmeden önce onları sınamıştık anlamındadır. Elbette biz bu kelâmın gerçekliğini ve ondan muradın ne olduğunu bilemeyiz. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Mubtelin” kelimesi “ibtilâ” yani imtihan etme, sınama anlamındadır. “Belâ'dan ise ism-i fâil kipi “mublün” şeklinde gelir. Oai is İl yeşlu DN IAEI Dİ eğin

Mü'minûn 23:31

Sonra onların ardından başka bir nesil meydana getirdik. Denildi ki: Nuh kavminin ardından Âd ve diğerleri olmak üzere başka bir nesil getirdik. Onlara kendilerinden bir elçi gönderdik. Bunun Hüd olduğunu söylemişlerdir. Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Bütün nebi ve resüller sadece Allah'ı tevhit etme ve sadece O'na ibadet etme esasına çağrıda bulunmuşlardır. İsyan etmekten sakınmıyor musunuz? O'na muhalefet etmekten, O'ndan başkasına ibadet etmekten ve O'na karşı her türlü isyankârlıktan -daha önce belirttiğimiz gibi- sakınmaz mısınız? YI el 183 113 Gal sağ e SİN İLİ s f SLi pi! Ja GAĞAN EĞEN pal İŞ

Mü'minûn 23:32

Sonra onların ardından başka bir nesil meydana getirdik. Denildi ki: Nuh kavminin ardından Âd ve diğerleri olmak üzere başka bir nesil getirdik. Onlara kendilerinden bir elçi gönderdik. Bunun Hüd olduğunu söylemişlerdir. Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Bütün nebi ve resüller sadece Allah'ı tevhit etme ve sadece O'na ibadet etme esasına çağrıda bulunmuşlardır. İsyan etmekten sakınmıyor musunuz? O'na muhalefet etmekten, O'ndan başkasına ibadet etmekten ve O'na karşı her türlü isyankârlıktan -daha önce belirttiğimiz gibi- sakınmaz mısınız? YI el 183 113 Gal sağ e SİN İLİ s f SLi pi! Ja GAĞAN EĞEN pal İŞ

Mü'minûn 23:33

Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan... Âhiretten maksat, ölümden sonra dirilme ile başlayan hayattır. Dünya hayatinda kendilerine refah verdiğimiz. Bazıları şöyle demişlerdir: “Etrafnâhum”, yani onlara dünya hayatında bir genişlik kıldık, tâ ki bundan dolayı şımarıp günahlara daldılar. Bazıları da “el-mütraf” kelimesini şımarık ve azgın zengin demektir diye açıklamışlardır. İbn Kuteybe şöyle der: “Etrafnâhum” Çizi) onlara bolluk verdik de sonunda nimet içinde bırakıldılar. “Türfe” nimet demektir. Benzeri bir kelimede “tuhfe'dir. Mütraf, sanki kendisine her türlü nimet lütfedilen kişidir.” Başkaları da şöyle izah getirmişlerdir: “Etrafnâhum” demek onlara ihsanda bulunduk ve her türlü nimeti kendilerine bolca verdik, anlamındadır. Bu izahların hepsi de sonuçta aynı yere çıkar. [ ]Bu da sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz. Daha önce de belirttiğimiz gibi onlar Bu da sizin gibi sıradan bir insan sözleriyle Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz sözleri arasında çelişkiye”? düşmüşlerdir. Çünkü onlar tâbilerini sırf insan olduğu için resüle uymaktan alıkoymaya çalışıyorlar, öbür taraftan da insanların işlerinde kendilerine tâbi olmalarını istiyorlardı, oysaki kendileri de sonuçta onlar gibi birer beşerdi. Bu, sözlerinde bir çelişkiydi ve yapılan bozgunculuktu. İbn Kuteybe, Tefsiru Şaribi'-Kurün, s. 297, iile Jg olg KKO --- Dipnotlar: — Sözlerindeki çelişki hakkında bk. Mü'minün süresi 30/23. âyetinin tefsiri.

Mü'minûn 23:34

Bu elçinin kavminden olup da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan... Âhiretten maksat, ölümden sonra dirilme ile başlayan hayattır. Dünya hayatinda kendilerine refah verdiğimiz. Bazıları şöyle demişlerdir: “Etrafnâhum”, yani onlara dünya hayatında bir genişlik kıldık, tâ ki bundan dolayı şımarıp günahlara daldılar. Bazıları da “el-mütraf” kelimesini şımarık ve azgın zengin demektir diye açıklamışlardır. İbn Kuteybe şöyle der: “Etrafnâhum” Çizi) onlara bolluk verdik de sonunda nimet içinde bırakıldılar. “Türfe” nimet demektir. Benzeri bir kelimede “tuhfe'dir. Mütraf, sanki kendisine her türlü nimet lütfedilen kişidir.” Başkaları da şöyle izah getirmişlerdir: “Etrafnâhum” demek onlara ihsanda bulunduk ve her türlü nimeti kendilerine bolca verdik, anlamındadır. Bu izahların hepsi de sonuçta aynı yere çıkar. [ ]Bu da sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz. Daha önce de belirttiğimiz gibi onlar Bu da sizin gibi sıradan bir insan sözleriyle Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz sözleri arasında çelişkiye”? düşmüşlerdir. Çünkü onlar tâbilerini sırf insan olduğu için resüle uymaktan alıkoymaya çalışıyorlar, öbür taraftan da insanların işlerinde kendilerine tâbi olmalarını istiyorlardı, oysaki kendileri de sonuçta onlar gibi birer beşerdi. Bu, sözlerinde bir çelişkiydi ve yapılan bozgunculuktu. İbn Kuteybe, Tefsiru Şaribi'-Kurün, s. 297, iile Jg olg KKO --- Dipnotlar: — Sözlerindeki çelişki hakkında bk. Mü'minün süresi 30/23. âyetinin tefsiri.

Mü'minûn 23:35

O size, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken tekrar hayat alanına çıkarılacağınızı mı söylüyor? Bu size söylenenler gerçek olmaktan çok çok uzak! Bazıları şöyle demişlerdir: “Heyhâte heyhâte” bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve uzak ki ne uzak! yani asla olmayacak iş demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Heyhâte heyhâte” işin uzak olduğunu ifade etmek içindir. Yani sözü edilen şey uzaktır ve belirtildiği gibi gerçekleşme ihtimali yoktur anlamındadır. GİY EŞE DS EGE Yİ gail

Mü'minûn 23:36

O size, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken tekrar hayat alanına çıkarılacağınızı mı söylüyor? Bu size söylenenler gerçek olmaktan çok çok uzak! Bazıları şöyle demişlerdir: “Heyhâte heyhâte” bir işin olmasının uzaklığını ve inkârını ifade için kullanılır ve uzak ki ne uzak! yani asla olmayacak iş demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Heyhâte heyhâte” işin uzak olduğunu ifade etmek içindir. Yani sözü edilen şey uzaktır ve belirtildiği gibi gerçekleşme ihtimali yoktur anlamındadır. GİY EŞE DS EGE Yİ gail

Mü'minûn 23:37

37. gi 7i sadece şu yaşadığımız dünya hayatıdır. Ölür ve yaşarız. Bir daha da diriltilecek değiliz.” Gerçek olan sadece şu yaşadığımız dünya hayatıdır sözü eğer Seneviyye ve Dehriyye'ye ait ise o takdirde ölür ve yaşarız meâlindeki cümle ile kendileri kastedilmiş olur. Çünkü onlar şöyle demekteydiler: İnsan ölür ve onun toprağından yiyen sığır, eşek ve benzeri hayvanlar yaşar“. Eğer bu söz Senevviye'ye ait değilse o zaman şöyle yorumlarız: Biz ölürüz, peygamberler ise yaşarlar! İbn Mesüd'un ve Übeyy'in mushaflarında âyet “nahyâ ve nemütü ve mâ nahnu bi mebüsin” (ysy gs Uy wgs Las) şeklindedir. Yaşarız ve ölürüz, öldükten sonra diriltilecek değiliz“,

Mü'minûn 23:38

O, Allah hakkında sadece yalanlar uyduran bir adamdır. Biz ona inanmıyoruz. Bu âyet onların sözü olmaktadır.

Mü'minûn 23:39

15139. “O peygamber şöyle dedi: “Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et!” 40. “Allah buyurdu ki: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!” Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et! Biz bunu daha önce açıklamıştık.” Allah buyurdu ki: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar! Yani yakın zamanda yalanlama yüzünden pişman olacaklar, söylemiş oldukları sözden ve inkârda bulunmalarından dolayı pişmanlık duyacaklardır ve bunda asla kuşku yoktur. eza LİN ZER A ŞAL İZLEM (İSİ

Mü'minûn 23:40

15139. “O peygamber şöyle dedi: “Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et!” 40. “Allah buyurdu ki: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!” Rabbim! Bunların beni yalancılıkla suçlamalarına karşı bana yardım et! Biz bunu daha önce açıklamıştık.” Allah buyurdu ki: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar! Yani yakın zamanda yalanlama yüzünden pişman olacaklar, söylemiş oldukları sözden ve inkârda bulunmalarından dolayı pişmanlık duyacaklardır ve bunda asla kuşku yoktur. eza LİN ZER A ŞAL İZLEM (İSİ

Mü'minûn 23:41

Nitekim kaçınılmaz bir âkıbet olarak onları o korkunç ses yakalayıverdi. Daha önce açıklamıştık. Böylece sel süprüntüsüne çevirdik onları! Bazıları “Şusâ” yeryüzündeki bitkilerin kuruyarak çerçöp olmuş halidir, demişlerdir. Bazıları da bunun özellikle “sel süprüntüsü” olduğunu söylemişlerdir. Ebü Muâz şöyle demiştir: “Gusâen ahvâ” tabiri kapkara kesilmiş nesne demektir. Bazıları onu da “ölüler” anlamında yorumlamışlardır. Şu da mümkündür: “el-Gusâu” kavl-i celilinin tevili, asla hatırlanmayan ve tamamen unutulmaya terkedilmiş olan demektir. Çünkü sözü edilen firavunlar ve ekâbir takımı, helâk olup gittikleri zaman onlar asla anılmamaktadırlar, Onların evlatlarından hiç kimse de kendileriyle övünme gibi bir tavır içinde olmamışlardır. Buna mukabil nebi ve resüllerin, salih kimselerin kendi ata ve dedeleriyle iftihar etmeleri ve onların sonsuza dek hatırlanıyor olmaları öyle değildir. Onlar ise atılan önemsiz eşya gibi terkedilmişler ve unutulmaya mahköm olmuşlardır. Böylece onları sel süpürtüsüne çevirdik. “Gusâ”, kelimesi bazılarının izah ettiği gibi selin geride bıraktığı çürümeye yüz tutmuş çerçöp mesabesinde olan artıklardır. Bazılarına göre de eskimiş ve değişime uğramış nesnelerdir. Bazılarına göre de sel suyunun üzerine çıkan işe yaramaz çöptür, Sonuçta bu izahların hepsi de aynıdır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Gusâ” (Luli) çerçöp gibi helâk olmuş şeylerdir. Ondan maksat sel suyu üzerine çıkan köpük ve işe yaramaz çerçöp gibi şeylerdir. Çünkü bunlar kalıcı değildir; dağılır ve yok olur gider. Ebü Avsece ise şöyle söylemiştir: Selin sürüklediği çerçöp, hayvanların kığı ve tersleri gibi atıklardır. Çoğulu ise “ağsiye” (âesi)dir. Gusâ “sel süprüntüsü” demektir. [ ]Sonra Allah, Âd ve Semüd kavimlerini zikretmiş" ve onların durumunu sel süprüntüsü çerçöpe benzetmiştir. Bununla aynı şekilde tüm şer ve fesat odağı kimselerin durumlarını da anlatmış olmaktadır. Hayır ehlinin ise kendilerinden değil, amellerinden bahsetmiştir. Çünkü onların kayda değer hayırlı ve salih amelleri vardır, Bu itibarla onların zatlarını amelleri sayesinde anılır kılmıştır. Nitekim “onları ibret hikâyelerine dönüştürdük” meâlindeki âyette belirtildiği gibi onların amellerini kendi aralarında muhabbet konusuna dönüştürmüştür. Küfür ve şer ehline gelince onların anılmaya değer bir amelleri yoktur. O yüzden de kendilerinden bahsedilmiş, uzak olmaları istenmiş ve cehenneme kadar yolları olduğu belirtilmiştir. & o Busürenin 33. ve devamındaki âyetlerinde. --- Dipnotlar: © Sebe,34/19. “Onlar ise ‘Rabbimiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik ve darmadağın ettik” Öyle gözüküyor ki bu âyetle hayır ve salah ehli kimselerin durumuna yönelik istidlâlde bulunmak isabetli gözükmüyor. Çünkü bu âyet Sebe halkının başına gelen azap ve helâk durumundan bahsetmektedir. İleride peygamberleri yalanlayanların başlarına gelecek azap ve helâkten söz eden başka bir âyet gelecektir. “Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük, onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var!”. İmamın hayr ehlinin, yani müminlerin bizâtihi kendi özleri değil de işlemiş oldukları amellerle anılmış olmalarına istidlâline gelince bu konuda pek çok âyet bulunmaktadır. Nitekim bu sürenin başında yer alan âyetler de bu kabilden olmaktadır: “Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir; ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar...”.

Mü'minûn 23:42

Âd kavminden ve onların ardından sonra başka nesiller getirdik. Hiçbir ümmet kendi ecelinin ne önüne geçebilir ne de (ondan) sonraya kalabilir. Sanki bu âyet şu nedenle belirtilmiştir: Onlar kendilerine uyarı kabilinden söylenen azabı ve helâki istemekte ve acelecilik göstermekte idiler. Allah her ümmetin kendisine ait bir ecelinin olduğunu ve acelecilik göstermekle onu öne almanın mümkün olmadığını ve yine kendileri için belirlenmiş olan ecelin geciktirilmesinin de söz konusu olmadığını bildirmiştir. N AAAA ui EBA

Mü'minûn 23:43

Âd kavminden ve onların ardından sonra başka nesiller getirdik. Hiçbir ümmet kendi ecelinin ne önüne geçebilir ne de (ondan) sonraya kalabilir. Sanki bu âyet şu nedenle belirtilmiştir: Onlar kendilerine uyarı kabilinden söylenen azabı ve helâki istemekte ve acelecilik göstermekte idiler. Allah her ümmetin kendisine ait bir ecelinin olduğunu ve acelecilik göstermekle onu öne almanın mümkün olmadığını ve yine kendileri için belirlenmiş olan ecelin geciktirilmesinin de söz konusu olmadığını bildirmiştir. N AAAA ui EBA

Mü'minûn 23:44

Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bazıları şöyle demişlerdir: “Tetrâ” peş peşe, birbirinin ardı sıra anlamındadır. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük. Yani helâk olmaları bakımından birbirinin ardı sıra hepsini helâk ettik demektir. Kendilerinden sonra gelenler ve kendilerinden geride kalanlar için onları, yani helâk edilenleri ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var! [Müsâ - Firavun Mücadelesi] 31) Sonra Müsâ'yı gönderdik. Daha önce bunu anlatmıştık. Fakat onlar büyüklük tasladılar, Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu. “Âline” kelimesi yerine “gâlibine”, yani galebe çalanlar da denilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”©. Bazıları bunun, mütekebbir ve zorba idiler anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Âlin” kelimesinin yüksek mânasına gelen “uluv”den türetilmiştir, yücelik ve kutsallık bildiren “teâli"den (gul) türemiş değildir, zira yaratılmış olanlar bu kökten türemiş bir sıfatla nitelenemez. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Tetrâ” her iki resülün, aralarında bir süre ile birbirlerini takip etmeleri anlamındadır ve “tevâtür” kökündendir. kelimelerinde“ olduğu gibi? bu örnekte de “vav” “tâ” harfine dönüştürülmüştür. Ebü Avsece şöyle demiştir; “Tetrâ” birbirlerini takip etmek, “mütâbaat” yani peş peşe gelmek demektir. Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bu beyanda fetret ehli ve peygamberlerin gönderilmesinden önce gelmiş kimselerin hiçbir mazeretleri bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü, yani bir peygamber göndermeden önceki resüllerin getirmiş olduğu kanıtlar ve kesin deliller devam etmektedir. Yine resüllerin ve eserlerinin izleri ve getirdikleri esaslar da mevcudiyetini sürdürmüştür. Zira Allah her ne kadar aralarında bir süre olsa da peygamberleri birbirlerinin ardı sıra, izlerini takip edecek şekilde gönderdiğini, peygamberlerin izlerini ve kanıtlarının devam ettiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. ESİRİ ga al Kig --- Dipnotlar: © o “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamış, (ayırımcılık yaparak) halkını da gruplara ayırmıştı. Gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakarak güçsüz düşürmek istiyordu. Hiç kuşkusuz o huzur ve güveni bozanlardandı” (el-Kasas, © “Tühame” aşırı tıkınma sonucu midede arız olan ağrı demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l© İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 297. Tevekkül, acziyet gösterme ve başkalarına dayanma demektir. İsim “tüklân” şeklinde gelir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l- Arab, “viJ”

Mü'minûn 23:45

Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bazıları şöyle demişlerdir: “Tetrâ” peş peşe, birbirinin ardı sıra anlamındadır. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük. Yani helâk olmaları bakımından birbirinin ardı sıra hepsini helâk ettik demektir. Kendilerinden sonra gelenler ve kendilerinden geride kalanlar için onları, yani helâk edilenleri ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var! [Müsâ - Firavun Mücadelesi] 31) Sonra Müsâ'yı gönderdik. Daha önce bunu anlatmıştık. Fakat onlar büyüklük tasladılar, Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu. “Âline” kelimesi yerine “gâlibine”, yani galebe çalanlar da denilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”©. Bazıları bunun, mütekebbir ve zorba idiler anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Âlin” kelimesinin yüksek mânasına gelen “uluv”den türetilmiştir, yücelik ve kutsallık bildiren “teâli"den (gul) türemiş değildir, zira yaratılmış olanlar bu kökten türemiş bir sıfatla nitelenemez. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Tetrâ” her iki resülün, aralarında bir süre ile birbirlerini takip etmeleri anlamındadır ve “tevâtür” kökündendir. kelimelerinde“ olduğu gibi? bu örnekte de “vav” “tâ” harfine dönüştürülmüştür. Ebü Avsece şöyle demiştir; “Tetrâ” birbirlerini takip etmek, “mütâbaat” yani peş peşe gelmek demektir. Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bu beyanda fetret ehli ve peygamberlerin gönderilmesinden önce gelmiş kimselerin hiçbir mazeretleri bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü, yani bir peygamber göndermeden önceki resüllerin getirmiş olduğu kanıtlar ve kesin deliller devam etmektedir. Yine resüllerin ve eserlerinin izleri ve getirdikleri esaslar da mevcudiyetini sürdürmüştür. Zira Allah her ne kadar aralarında bir süre olsa da peygamberleri birbirlerinin ardı sıra, izlerini takip edecek şekilde gönderdiğini, peygamberlerin izlerini ve kanıtlarının devam ettiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. ESİRİ ga al Kig --- Dipnotlar: © o “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamış, (ayırımcılık yaparak) halkını da gruplara ayırmıştı. Gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakarak güçsüz düşürmek istiyordu. Hiç kuşkusuz o huzur ve güveni bozanlardandı” (el-Kasas, © “Tühame” aşırı tıkınma sonucu midede arız olan ağrı demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l© İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 297. Tevekkül, acziyet gösterme ve başkalarına dayanma demektir. İsim “tüklân” şeklinde gelir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l- Arab, “viJ”

Mü'minûn 23:46

Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bazıları şöyle demişlerdir: “Tetrâ” peş peşe, birbirinin ardı sıra anlamındadır. Her bir ümmete kendi peygamberi geldikçe hep onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları birbiri peşinden tarihe gömdük. Yani helâk olmaları bakımından birbirinin ardı sıra hepsini helâk ettik demektir. Kendilerinden sonra gelenler ve kendilerinden geride kalanlar için onları, yani helâk edilenleri ibret hikâyelerine dönüştürdük. İnanmayanların cehenneme kadar yolu var! [Müsâ - Firavun Mücadelesi] 31) Sonra Müsâ'yı gönderdik. Daha önce bunu anlatmıştık. Fakat onlar büyüklük tasladılar, Zaten onlar herkese tepeden bakan bir topluluktu. “Âline” kelimesi yerine “gâlibine”, yani galebe çalanlar da denilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”©. Bazıları bunun, mütekebbir ve zorba idiler anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Âlin” kelimesinin yüksek mânasına gelen “uluv”den türetilmiştir, yücelik ve kutsallık bildiren “teâli"den (gul) türemiş değildir, zira yaratılmış olanlar bu kökten türemiş bir sıfatla nitelenemez. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Tetrâ” her iki resülün, aralarında bir süre ile birbirlerini takip etmeleri anlamındadır ve “tevâtür” kökündendir. kelimelerinde“ olduğu gibi? bu örnekte de “vav” “tâ” harfine dönüştürülmüştür. Ebü Avsece şöyle demiştir; “Tetrâ” birbirlerini takip etmek, “mütâbaat” yani peş peşe gelmek demektir. Sonra birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Bu beyanda fetret ehli ve peygamberlerin gönderilmesinden önce gelmiş kimselerin hiçbir mazeretleri bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü, yani bir peygamber göndermeden önceki resüllerin getirmiş olduğu kanıtlar ve kesin deliller devam etmektedir. Yine resüllerin ve eserlerinin izleri ve getirdikleri esaslar da mevcudiyetini sürdürmüştür. Zira Allah her ne kadar aralarında bir süre olsa da peygamberleri birbirlerinin ardı sıra, izlerini takip edecek şekilde gönderdiğini, peygamberlerin izlerini ve kanıtlarının devam ettiğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. ESİRİ ga al Kig --- Dipnotlar: © o “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamış, (ayırımcılık yaparak) halkını da gruplara ayırmıştı. Gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakarak güçsüz düşürmek istiyordu. Hiç kuşkusuz o huzur ve güveni bozanlardandı” (el-Kasas, © “Tühame” aşırı tıkınma sonucu midede arız olan ağrı demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l© İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 297. Tevekkül, acziyet gösterme ve başkalarına dayanma demektir. İsim “tüklân” şeklinde gelir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l- Arab, “viJ”

Mü'minûn 23:47

Nitekim şöyle dediler: “Soydaşları bize kölelik ederlerken bizden farklı olmayan bu iki adama mı inanacağız! Bazıları şöyle demişlerdir: Biz gidelim de, galip halde iken onları yüceltelim ve onları bize galip hale mi getirelim? [ ]Oysa onlar bize kulluk etmektedirler. Yani onları üzerimize çıkaralım ve biz onların altına mı düşelim. Oysa bugün itibariyle biz onlardan üstünüz, onlar bizden daha aşağı konumda bulunmaktadırlar. Bunu nasıl yapabiliriz? En doğrusunu Allah bilir ya, bu, risâlet göreviyle onlara geldikleri anda olmaktadır. Böylece onları yalancılıkla itham ettiler, sonuçta helâk edilenler arasına onlar da katıldı. Yalanlamaları yüzünden helâk edilenlerden oldular. Oí biag AoE çaya 3 ANE AZİZ

Mü'minûn 23:48

Nitekim şöyle dediler: “Soydaşları bize kölelik ederlerken bizden farklı olmayan bu iki adama mı inanacağız! Bazıları şöyle demişlerdir: Biz gidelim de, galip halde iken onları yüceltelim ve onları bize galip hale mi getirelim? [ ]Oysa onlar bize kulluk etmektedirler. Yani onları üzerimize çıkaralım ve biz onların altına mı düşelim. Oysa bugün itibariyle biz onlardan üstünüz, onlar bizden daha aşağı konumda bulunmaktadırlar. Bunu nasıl yapabiliriz? En doğrusunu Allah bilir ya, bu, risâlet göreviyle onlara geldikleri anda olmaktadır. Böylece onları yalancılıkla itham ettiler, sonuçta helâk edilenler arasına onlar da katıldı. Yalanlamaları yüzünden helâk edilenlerden oldular. Oí biag AoE çaya 3 ANE AZİZ

Mü'minûn 23:49

49. “Gerçek şu ki, belki İsrâiloğulları yollarını düzeltirler diye Müsâ'ya kitabı vermiştik.” Gerçek şu ki, belki İsrâiloğulları yollarını düzeltirler diye Müsâ'ya kitabı vermiştik. Bu âyetteki “lealle” kelimesi terecci“, yani ummak anlamına gelir. Öyle gözüküyor ki Hz. Müsâ içindir. Yani şu anlamdadır: Müsâ'ya kitabı vermiştik ki belki onunla hidâyet bulurlar. “Lealle” reca (umma) ve beklenti (teracci) edatıdır. Bununla birlikte bazan icap ve ilzam (gereklilik) için bazan da yasaklama için kullanılabilmektedir. Meselâ şu ilâhi beyanlarda böyledir: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” Burada, kendini helâk etme anlamındadır. “,..Sana vahyedilen âyetlerin bir kısmının tebliğini terkedecek değilsin ya!” Bu beyanda “terkedecek değilsin ya!” cüm“ o Teracci: Olması umulan bir şeyin talepte bulunulması demektir. lesi de terketme mânasındadır. “Lealle” kelimesinin bu şekildeki kullanımı dilde geçerli bir durumdur. Meselâ bir kimse diğerine “lealleke tef'alü kezi”, yani belki de sen şunu yapacaksın, der ve bununla ona o şeyi yapma anlamını kasteder. “Lealle” edatının Allah'a yönelik olarak kullanımı icap ve gereklilik ile nehiy anlamı taşıyabilir. İnsanlar hakkında kullanımı ise yasaklama, umma ve beklentide bulunma anlamı verir. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:50

[Meryem Oğlu İsâ Kıssası] Meryem oğlu ile annesini de bir mücize yaptık. Allah, özellikle İsâ'yı ve annesini âyet, yani mücize ve alâmet yaptığını belirtti. Oysa bütün insanların yaratılışı aslında bir âyet olmaktadır. Zira hepsi de bir erlik suyundan yaratılmışlardır. Sonra nutfe alakaya (kan pıhtısı), alaka mudgaya (bir çiğnem et parçası) ve en sonunda da tam bir insan oluncaya kadar değişik evrelerden geçmek suretiyle yaratılış gerçekleşmektedir. İnsanın yaratılışının nutfeden evrilerek çeşitli aşamalardan geçip tam bir insan oluşunun bir mücize ve hayret verici oluşu, (Jinsanın babasız ya da eşsiz yaratılmış olmasından daha az hayret verici bir durum değildir, lâkin Hz. İsâ ve annesinin durumu yaratılış konusunda alışılmış olan yolun hilafına olduğu için özel olarak onlar belirtilmiş olmaktadır. Normalde mütat olan yol, erlik suyundan yaratılmış olmaları, babanın, eşleşmenin ve bu şekilde sebeplere dayalı olarak üremenin söz konusu olmasıdır. Oysaki Hz. İsâ ve annesinin durumu öyle değildir, onun doğumu olağan yolun dışında ve herkesçe bilinen sebeplere aykırı olarak cereyan etmiştir. Âyette özel olarak onların belirtilmesi işte bunun nedenidir. Yoksa insanın yaratılışının nutfeden başlayarak sözü edilen aşamalardan geçerek tam bir insan şeklini alması şaşkınlık doğurucu ve mücize oluşu bakımından Hz. İsâ'nın yaratılışı örneğinden daha fazla değilse daha az da değildir. Bu aynen Allah'ın vermiş olduğu nimetler sebebiyle kendisine şükretmelerini isteme bağlamında özellikle İsrâiloğulları'nı anması gibidir. Bu bağlamda yüce Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Hani O sizi, Firavun'un adamlarından kurtarmıştı”!; “Ey İsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın””; “Ey İsrâiloğulları! Böylece sizi düşmanınızdan kurtardık ve Tür'un sağ tarafında sizinle sözleştik; size kudret helvası ve bıldırcın gönderdik””, Bu beyanlarda özellikle belirtilen kudret helvası ve bıldırcın ile onların Firavun'un zulmünden kurtarılmış olmaları Allah'ın onlara lütfetmiş olduğu diğer nimetlerden daha üstün değildi. Bunlardan daha üstün nimetler de vardı. Ancak Allah onlara özellikle kendilerine nimet olarak vermiş olduğu bıldırcın ve kudret helvası ile birlikte andı ve diğer bunca nimete rağmen özellikle bunlara karşılık kendilerinden şükürde bulunmalarını istedi. Çünkü bu nimetler diğer bilinen nimetler gibi mütat bir yolla kendilerine gelmemişti ve bu özellik sadece kendilerine özgü bulunuyordu. İşte bunun gibi Hz. İsâ ve annesi de mütat olan durumun dışında idiler ve sadece kendilerine ait bir özellik vardı. O yüzden, diğer yaratılışlar da aslında birer mücize ve kanıt olmalarına rağmen özellikle bunların adı anılmış oldu. Bazı müfessirlere göre Hz. İsâ'nın âyet oluşu, onun babasız olarak yaratılmış olması, annesinin kendisini bir erkek eşi olmadan doğurmuş olması gibi bazı âlimlerin belirttiği benzeri durumlardır. ( Bazıları şöyle demişlerdir: Âyet, Hz. İsâ hakkında, onun daha beşikte bir bebek iken insanlarla konuşması, anadan doğma kör ve abraş olanları iyileştirmesi, ölüleri diriltmesi ve benzeri gibi özellikleriyle ilgilidir”. İkisini de kalmaya elverişli, kaynak suyu bulunan yüksekçe bir yere yerleştirdik. Allah, nasıl ki baba ve anne çocuğu yaşayabileceği bir barınağa yerleştirirse, kendisinin de onları yüksekçe bir yere sığındırdığını belirtmiştir. Zira yüksekçe yer demek olan “rabve”, içinde yaşantı sürülebilecek bir yerdir. Görmez misin ki Allah orayı “zâti karârin ve ma'in” 415.513) diye nitelemiştir. “Zâti karâr”, içinde karar kılınabilecek, yerleşip yaşanılabilecek yer demektir. “Ma'in” de kaynak su, yani gözlerin temaşa ettiği, bakışların yöneldiği temiz akarsu demektir. Ebü Avsece yüksekçe bir yer hakkında şöyle demiştir: “er-Rabve” “yüksekçe yer” demektir, “âveytühü” da “yaklaştırdım” anlamındadır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Rabve” yükseklik demektir. Herhangi bir şey yükseldiği ya da arttığı zaman “Rebâ” denilir. Alış verişteki “ribâ” da bu köktendir”. Ebü şöyle demiştir: Arapa ei 1 eapi dört ayrı teleffuza sahiptirler: bulunan. Bu beyan hakkında Ebü AREE şu lama yapmıştır: “el- Ma'in” temiz akarsu demektir. “Karâr” 1 5) ise sebat demektir. “Karra, yekarru, karâran, fe huve kârrun” şeklinde kullanılır ve “sabit kıldım” anlamında “akrartühü” denilir. İbn Kuteybe de benzer açıklamayı yapmış ve şöyle demiştir: “Ma'in” temiz su demektir ve memba ve kaynak anlamındaki “ayn” kelimesinden “fa'il” vezninde türetilmiştir. Aslı ise “ma'yün idi. “Dikilmiş elbise anlamında, “sevbun mahit”, ölçülmüş buğday anlamında “bürrun mekil” denilmesi gibi”. --- Dipnotlar: ” “işte o zaman Allah şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsâ! Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Seni Rühulkudüs'le (Cebrâil) desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıp ona üflüyordun ve benim iznimle derhal kuş oluyordu. Benim iznimle körü ve cüzzamlıyı iyileştiriyordun. Yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun. Onlara açık kanıtlar getirdiğin zaman buna karşı içlerinden inkâr edenler ‘Bu düpedüz bir büyü? dediklerinde İsrâiloğulları'nın sana zarar vermelerini önlemiştim”.

Mü'minûn 23:51

[Tayyib/Helâl Şeylerin Yenilmesi] Tertemiz nimetlerden yiyip için, güzel işler yapın! Müfessirlerin geneli şöyle demişlerdir: Allah, bu kavl-i celili ile özel olarak Hz. Muhammede hitapta bulunmuştur ve kasıt da onun bütün ümmeti olmaktadır. Ancak şöyle demek de caizdir: Bununla tüm resüllere hitapta bulunmuştur. Çünkü tüm resüller de burada sözü edilen tertemiz nimetlerden yiyip içme ve güzel işler yapma ile muhataptırlar. Bu hitap hem o hem de diğerleri hakkındadır. Çünkü hepsini kapsayacak şekildedir. Sonra “Tayyibât” (vub) kelimesiyle helâl olan şeyler kastedilmiş olabilir ve haram olmayan helâl şeyleri yiyin! denilmek istenmiş olur. Dikkat edilirse güzel ve yararlı şeyler yapın, başka şeyler yapmayın denilmiştir. Buna göre “külü mine't-tayyibât” cümlesi helâl olanı yiyin habis olan haramı yemeyin demek olur. Bu âyet, resüllerin de diğer insanlar gibi emir ve yasaklarla imtihan edildiklerini gösterir. Terte İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 297. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 297. miz nimetlerden yiyip için meâlindeki beyan şu anlamda da yorumlanabilir: Özlerinize hoş gelen ve lezzetli bulduğunuz şeylerden yiyin! Eğer bu anlamda kabul edilirse âyet, emir anlamında değil mübah olma (ibâha) ve ruhsat anlamında gelmiş olmuştur, denilir. Mâna da şöyle olur: Kendi özlerinizin hoş gördüğü, lezzetli bulduğu şeyleri yiyebilirsiniz! Bunları yeme konusunda başkalarını kendi özlerinize tercih de edebilirsiniz. Eğer birinci anlam kastedilmiş ise o takdirde âyetin emir ve nehiy ifade etmesi söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz ben yaptıklarınızı eksiksiz bilmekteyim. Mânası açıktır ve vaîd olmaktadır.

Mü'minûn 23:52

[Din ve Ümmet Birliği] Biliniz ki, sizin şu ümmetiniz bir tek ümmettir. Bu beyanın önceki kutsal kitaplarda ve geçmiş peygamberlerin dili üzere gerçekleşmiş olması mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz””. Yani siz geçmiş kitaplarda sözü edilen en hayırlı ümmetsiniz. Bu beyanın da aynı şekilde olması söz konusudur. Bazıları şöyle demişlerdir: Biliniz ki, sizin şu ümmetiniz bir tek ümmettir Yani dininiz tek bir din, milletiniz tek bir millettir ki o da İslâm'dır. )Bazıları da şöyle demişlerdir: Diliniz bir dildir. Şöylesine bir yorum da caizdir: Biliniz ki, sizin şu ümmetiniz bir tek ümmettir. Bu özelliğinizle siz kıyâmete kadar resülünüz hakkında önceki milletlerin kendi peygamberleri hakkında ihtilaf ettikleri gibi ihtilaf etmezsiniz, aksine onu bulunduğu hal üzere bir peygamber olarak görürsünüz. Diğer ümmetler ise bu konuda ifrata düşmüşler ve hatta içlerinden bir kısmı kendi peygamberlerini Allah'ın oğlu görmüşlerdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur” dediler, hıristiyanlar da aynı şekilde (“Mesih dediler... Ama bunlara gelince onlar tek bir hakikat üzere devam edeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir. Onun için yolumdan çıkmaktan sakının. Bir başka âyette ise bana ibadet edin buyurmuştur”. Her ikisinin de aynı anlama gelmesi caizdir. Şu da caizdir: Sakının, yani bana muhalefet etmekten sakının! “Bana ibadet edin”, yani bana kulluk edin ve itaat edin! BİA Sİ EŞLİ (Alaa

Mü'minûn 23:53

53, “Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar. Her kesim kendi inancını beğenmektedir.” Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar. Bazıları şöyle demişlerdir: “Tekattaü” (aha) ile “Kattaü” (! aki) kelimesi aynıdır ve “teferrakü ve ferrakü” gibi iki farklı lügattir. “Züburan” bâ'nın ref'i ve “züberan” fethi ile okunmuştur”. Ebü Muâz şöyle demiştir: Kim fetha ile (mansub) okursa o takdirde mânası “kıtaan”, yani parçalar demek olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bana, demir kütleleri getirin”. Eğer ref ile okunursa o takdirde “kitaplar” anlamında olur, şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “De ki: “Öyleyse Müsâ'nın insanlara bir nur ve hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?” Siz onu kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor, çoğunu da gizliyorsunuz””; “Elleriyle kitap yazıp sonra...diyenlere yazıklar olsun!” İbn Mesüd ve Übeyy'in mushaflarında “ve kattau'z-zebüre beynehum” şeklinde okunmuştur", Ebü Muâz şöyle demiştir: “Tekattaü” “kattaü” aynen “allaktüş-şey'e ve taallaktühü, havveltü ve tehavveltü, velleytü ve tevelleytü” (cps usy dyay uyy azila y s gli sale) örneklerinde olduğu gibi aynı mânada kullanılır. Benzer örnekler çoktur. Her kesim kendi inancını beğenmektedir. Kendi dinlerinden ya da sözünü ettiğimiz hususlardan, kendilerinde bulunan özelliklerden razıdırlar ya da sevinç içindedirler.

Mü'minûn 23:54

Şimdi sen onları bir süre için gaflet ve dalâletleri içinde kendi hallerine bırak! Başka âyetlerde de şöyle buyurmuştur: “Geleceği kendilerine söylenen günlerine ulaşıncaya kadar bırak onları dünyaya dalıp eğlensinler!”; “Ve onları şaşkın olarak taşkınlıkları içinde bırakırız”. Bu beyan birkaç şekilde izah edilebilir. Birincisi bunu, onların iman etmelerinden ümidin kesilmiş olması sebebiyle söylemiş olmasıdır. Çünkü Allah onların asla iman etmeyeceklerini bilmekteydi. O takdirde bu belli bir kavim hakkında olmaktadır. Sanki şöyle demiş gibidir: Sen şunları bırak ve senin durumunu kabul eden, çağrına icabette bulunan ve seni dinleyen şu kimselere bak” İkincisi: Onları bırak, onlarla cebelleşme, ben onların hakkından gelirim. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Artık dehşete kapılacakları gün ile yüz yüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak”. Üçüncüsü: Onların Allah'a küfretme ve âyetlerine hakaret etme girişiminde bulunmalarına fırsat vermemek için onları terketmesini ve onlardan yüz çevirmesini emretmesidir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile oturma!”, Bir süre için. Bundan maksat kıyâmet olabileceği gibi belirtilmemiş başka bir vakit de olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Gaflet ve dalâletleri içinde. Denildiki bu sapıklık ve gaflet halleri anlamında olabilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir “el-Gamr”, bol su demektir. “Gamretü'l-harbi” savaşın tam ortası demektir. “Gamretü'l-mevt” (Syl öyaz) ise ölümün şiddeti anlamındadır. “Raculün gamrun” ) cömert kimse demektir. Çoğulu “gımâr” gelir. “Gamerahtr'l-mâu” (suls 5) denilir ve bununla suyun bir şeyin üzerini kapladığı ifade edilir. Bazıları ise şöyle bir açıklama yapmıştır: “Gamer” düşmanlık demektir. “Gamr” (Aan) ise umur görmemiş, tecrübesiz demektir. Çoğulu Jise “ağmâr” şeklinde gelir. “Gamer” yağlı, semiz demektir. “Gamretü” şiddet anlamındadır ve çoğulu “gamerât” gelir. “el-Muğâmera” (i staa!) riskli, tehlikeli durum, macera demektir. “Gâmera bi nefsihi” denir ve kendisini tehlikeye attı anlamında kullanılır. GAY kisi

Mü'minûn 23:55

Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Bu kâfirler sandılar ki kendilerine verilmiş olan evlatlar, mallar ve daha başka şeyler şer olarak değil sadece iyiliklerine ve hayırlarına olmak üzere verilmiştir. Allah Teâlâ onları yalanladı ve bu zanlarının yanlış olduğunu onlara bildirdi ve şöyle buyurdu: Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Aksine Allah bunları iyiliklerine degil, kötülüklerine ve günah olacak şekilde onlara vermiş bulunmaktadır. Oysa bu kâfirlerin kuruntularına göre kendilerine verilmiş olan mallar ve oğullar kendilerine iyilik olarak verilmişti. [Mütezile ve Aslah Teorisi] Mütezile, Allah kullarından hiçbir kimse için dini hakkında onlara aslah olan şeyin dışında başka bir şey yaratmaz şeklinde bir kanaate sahiptirler. Oysa Allah bu beyanında, yarattığı her şeyin onların dinleri için daha hayırlı ve kendileri için daha yararlı (aslah) olmadığını bildirmiş olmaktadır. O da şu kavl-i celilinde belirtilen husustur: “(İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar.) Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor. Onlar için alçaltıcı azap vardır.)' Buna mukabil Mütezile şöyle diyorlar: “Biz onlara hayır ve iyiliklerini artırmaları için fırsat/mühlet veriyoruz!” Şu kavl-i celil hakkında da aynı şeyi söylemektedirler. “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi (ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını) murat ediyor””. Onlar ise şunu diyorlar: Hayır, aksine Allah kendilerine bu şekilde rahmet etmek istemiştir. Onlara denilir ki: Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah Teâlâ'nın bu kâfirlere şöyle hitap ettiği gibi: Yoksa siz İbrahim, İsmâil, İshak, Yâkup ve torunların yahudi yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” [ ]Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar! meâlindeki beyana dair inatçılık yapmaları müstesnâ. Çünkü onlar bu görüşlerini ilme dayalı olarak değil sadece zan ve tahmin üzere söylemişlerdi. Allah şöyle buyurmaktadır: Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz. Onlar sözlerini zanna ve tahmine dayalı olarak söylemeleri üzerine de Allah Teâlâ hayır, onlar işin farkına varamıyorlar buyuruyor. Oysa onların yapması gereken şey tavırlarını, kuşatıcı ve kesin/yakini bir bilgi üzerine kurmaları ve ona göre hareket etmeleriydi. Buna şöyle cevap verilir: Onlara göre bu kendilerine hayır ve iyilik olsun diye verilmiş ve bir mühlet tanınmıştır. Bu onlara göre kesindi ve kendilerince ihata edilmiş bir durumdu. Aslında bu, Allah nezdinde bulunan bilgi hakkında onların sözleri bir zan ve tahminden ibaretti. Oysa onlar kendilerine verilenlerin ve tanınan mühletin hayırlarına olduğu hakkında kesin bir bilgi sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Allah onları yalanladı ve onların kendilerine verilen nimetleri sözünü ettikleri düşünceden dolayı vermiş olduğuna dair sözlerini reddetti ve aksine onların zan ve tahminlerinin tam zıddı bir amaç için verildiğini bildirmiş oldu.

Mü'minûn 23:56

Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Bu kâfirler sandılar ki kendilerine verilmiş olan evlatlar, mallar ve daha başka şeyler şer olarak değil sadece iyiliklerine ve hayırlarına olmak üzere verilmiştir. Allah Teâlâ onları yalanladı ve bu zanlarının yanlış olduğunu onlara bildirdi ve şöyle buyurdu: Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. Aksine Allah bunları iyiliklerine degil, kötülüklerine ve günah olacak şekilde onlara vermiş bulunmaktadır. Oysa bu kâfirlerin kuruntularına göre kendilerine verilmiş olan mallar ve oğullar kendilerine iyilik olarak verilmişti. [Mütezile ve Aslah Teorisi] Mütezile, Allah kullarından hiçbir kimse için dini hakkında onlara aslah olan şeyin dışında başka bir şey yaratmaz şeklinde bir kanaate sahiptirler. Oysa Allah bu beyanında, yarattığı her şeyin onların dinleri için daha hayırlı ve kendileri için daha yararlı (aslah) olmadığını bildirmiş olmaktadır. O da şu kavl-i celilinde belirtilen husustur: “(İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar.) Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor. Onlar için alçaltıcı azap vardır.)' Buna mukabil Mütezile şöyle diyorlar: “Biz onlara hayır ve iyiliklerini artırmaları için fırsat/mühlet veriyoruz!” Şu kavl-i celil hakkında da aynı şeyi söylemektedirler. “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi (ve canlarının da kâfir olarak çıkmasını) murat ediyor””. Onlar ise şunu diyorlar: Hayır, aksine Allah kendilerine bu şekilde rahmet etmek istemiştir. Onlara denilir ki: Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah Teâlâ'nın bu kâfirlere şöyle hitap ettiği gibi: Yoksa siz İbrahim, İsmâil, İshak, Yâkup ve torunların yahudi yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” [ ]Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar! meâlindeki beyana dair inatçılık yapmaları müstesnâ. Çünkü onlar bu görüşlerini ilme dayalı olarak değil sadece zan ve tahmin üzere söylemişlerdi. Allah şöyle buyurmaktadır: Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz. Onlar sözlerini zanna ve tahmine dayalı olarak söylemeleri üzerine de Allah Teâlâ hayır, onlar işin farkına varamıyorlar buyuruyor. Oysa onların yapması gereken şey tavırlarını, kuşatıcı ve kesin/yakini bir bilgi üzerine kurmaları ve ona göre hareket etmeleriydi. Buna şöyle cevap verilir: Onlara göre bu kendilerine hayır ve iyilik olsun diye verilmiş ve bir mühlet tanınmıştır. Bu onlara göre kesindi ve kendilerince ihata edilmiş bir durumdu. Aslında bu, Allah nezdinde bulunan bilgi hakkında onların sözleri bir zan ve tahminden ibaretti. Oysa onlar kendilerine verilenlerin ve tanınan mühletin hayırlarına olduğu hakkında kesin bir bilgi sahibi olduklarını düşünüyorlardı. Allah onları yalanladı ve onların kendilerine verilen nimetleri sözünü ettikleri düşünceden dolayı vermiş olduğuna dair sözlerini reddetti ve aksine onların zan ve tahminlerinin tam zıddı bir amaç için verildiğini bildirmiş oldu.

Mü'minûn 23:57

Rab'lerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davrananlar. Bu beyanda “nüsâriu lehum fi'l-hayrât” (aiji E gt) kavl-i celîli ile takdim ve tehir ilişkisinin bulunması mümkündür. Sanki şöyle denilmiş gibi olur: “İnnemâ nüsâriu fi'l-hayrâti lillezine hum min haşyeti rabbihim muşfikün” (Oyal eşi) iri yay kl pa pp vi). O kâfirler için değil Rab'lerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davrananlar için çırpınıyoruz. Bunun başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Allah, iman edenlerin özelliklerini sıralamış, onları nitelemiş ve şöyle demiştir: Onlar Rab'lerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davranırlar. Yani Rab'lerinin azabından korku duyarlar.

Mü'minûn 23:58

Rab’lerinin âyetlerine inananlar. Âyetlere inanmak gerçekte Allaha inanmak demektir. Çünkü âyetler Allah'ın vahdâniyetine ve rubübiyetine işaret eden kanıtlardır. İman, tasdikten ibarettir. Kişi Allah'ın âyetlerini -ki onlar Allah'ın vahdâniyetini bildiren kanıtlar ve bildirimlerdir- tasdik ettiği zaman Allah'ı tasdik etmiş ve O'na inanmış olur. İşte bu yüzden Allah'ın âyetlerine inanmanın bizzat Allaha iman demek olduğunu söyledik. Q Dis Ve çer çiğli;

Mü'minûn 23:59

159. “Rab'lerine ortak Zalemaya ie Rab'lerine ortak tanımayanlar. Yani ibadetlerinde başkasını ortak koşmayanlar. DİA İİİ eğ İzi GOK esl

Mü'minûn 23:60

Verdiklerini...verenler lafz-ı celili bazı kırâatlarda “ellezine ye'tüne mâ etev” şeklindedir. Bu Hz. Âişe'nin kırâatidir. Kim Hz. Âişe'nin kırâatı gibi okursa buna göre mâna şöyle olur: Amel işleyenlerin kalpleri, acab yi ouidi mu ölümün mı diye Bega Kim de “vellezine yu'tüne mâ anlamında olur” ve anlamı şöyle olur: “Verdiklerini verenler ve harcamada bulunanlar verdiklerinin kabul edilip edilmeyeceği konusunda ürperti içinde olurlar” Bu âyette şöyle bir işaret de vardır: Nasıl ki günah işleyen günahından ötürü korku içinde olursa, taat içinde olan da itaatinde Allah'tan bir korku içinde olur. Hz. Âişeden (r.a.) bu yönde bir rivayet bulunmaktadır. O bu âyeti Hz. Peygamber'e (s.a.) sormuş ve “Bu âyette sözü edilenler içki içenler, hırsızlık yapanlar ve zina edenler midir?” demiştir. Hz. Peygamber cevap olarak: “Hayır! Onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar, sadaka verenler ancak bu halde iken yaptıkları ibadetlerin kabul edilip edilmediği konusunda kaygı duyanlardır. Onlar hayır işlerde yarışırlar!”4 buyurmuştur. Kalpleri ürpererek anlamına gelen kavl-i celilin bu şekilde değil de “Kalpleri, Rab'lerine ne ile/nasıl dönecekler, said olarak mı yoksa şaki olarak mı? diye korku içinde olurlar, şeklinde yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Gİ İLE ÇİN pO Mİ

Mü'minûn 23:61

İşte bunlar iyiliklere koşup, bu uğurda yarışırlar. Allah bildirdi ki hayırda yarışan kimseler daha önce sözü edilen kâfirler değil niteliklerini ve özelliklerini belirtmiş olduğu kimselerdir. Bu uğurda yarışırlar. Yarışta öne geçenlerden maksat muhtemeldir ki hayır işlerinde öne geçenlerdir ya da sözü edilen kâfirleri geride bırakıp öne geçenlerdir. En doğrusunu Allah bilir. 5 gait bhis DES EŞ ŞAL Y) LV

Mü'minûn 23:62

[Yeklif-i Mâlâyutâk ve Kitap] Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla yükümlü kılmayız. YI WE Ais) Caizdir ki Allah Teâlâ, sözü edilen kâfirler helâl ve caiz olmayan amelleri işleyince ve de üstelik işledikleri şeyleri kendilerine Allah'ın emretmiş olduğunu söylediklerinde” Allah şöyle buyurdu: Biz hiç kimseyi caiz olmayan şeyle yükümlü kılmayız. Yani onun için caiz ve helâl olanı ancak emreder, onunla yükümlü tutarız. Bu haliyle âyet, “Allah kötülüğü emretmez”. Yani onların sözlerine bir reddiye olarak ve onları yalanlayarak başka türlü bir yorum da mümkündür: Amellerden ancak gücünüzün yettiğini size yükleriz. Bu da iki şekilde olabilir: Birincisi: Biz hiçbir kimsenin takatini tüketecek, gücünü aşacak bir amel ile yükümlü kılmak gibi bir yol tutmayız, söz gelimi zengine zenginliğini tükettirecek bir infak yükümlülüğü, her canlının hayatına kastedecek ve ona hayatını sonlandıracak şekilde gücünü aşacak bir yükümlülük yüklemeyiz, biz ancak kişinin gücü dâhilinde ve normal şartlarda yapabileceği durumdaki yükümlülüklere hükmederiz. Eğer bu böyle ise bu şuna işaret eder; Allah amelin takatini ve kudretini değil, lâkin fiillerden önce olması mümkün olan hallerin takatini kastetmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi bu onların “Bize yüklenenlere güç yetiremedik!” [Ş]şeklinde bir mazeret ileri sürememeleri için olur. Onlar emrolundukları amelleri terketmişlerdi ve terketmiş oldukları amellerin dengi olan amelleri ise yapmışlardı ki bunlar işledikleri mâsiyetlerdi. Emrolundukları ameller, işlemiş oldukları amellerden daha meşakkatli değildi, belki sadece onların emsali bir meşakkat içermekteydi. Bu itibarla onların buradan hareketle bir mazeret üretmeleri mümkün olamayacaktır. Katımızda hakkı söyleyen bir kitap vardır. Bazıları bu beyana dair şöyle demişlerdir: Bu kitaptan maksat, insanların hayır, hasenat ve seyyiât olarak işlemiş oldukları her türlü amellerinin yazıldığı kitaptır. Onların hepsi bu kitapta korunmaktadır ve kendilerine bir bir sayılıp dökülecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın'”. Eğer mâna böyle ise o takdirde “bi'l-hak” ifadesi “bissıdk” anlamındadır. Bazıları da bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Kitaptan maksat bize indirilen kitaptır ki o da Kur'ândır. O Allah'ın bizim üzerimizde olan hakkını, keza insanlar olarak birbirimize karşı olan hak ve ödevlerimizi açıklar. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Bu, size gerçeği söylemekte olan kitabımızdır, biz bütün yaptıklarınızı kaydetmekte idik, denilecek”, Buna göre murat, O'nun bizler üzerinde olan hakkı ile insanlar olarak birbirimiz üzerinde olan haklarımız olmaktadır. Kitaptan maksadın levh-i mahfüz olmasıda mümkündür. Bu takdirde âyette şu işaret de bulunmaktadır: Allah, ezelde olmuş ve gelecekte olacak her ne var ise hepsini bilir. Onlara haksızlık edilmez. Eğer kitaptan maksat amellerin yazılmış olduğu kitap, yani amel defteri ise o takdirde onlara haksızlık edilmez meâlindeki beyanın anlamı şöyle olur: Yapmış oldukları hayır amellerinden hiçbir şey eksik bırakılmaz, kötülükleri üzerine de ekleme yapılmaz, aksine her ne işlemişlerse onlar olduğu gibi muhafaza edilir. Ya da onlara haksızlık edilmez meâlindeki beyan, amellerinin karşılığı olan sevap ya da ceza her ne ise tam olarak verilir, artırılma ya da eksiltme yoluna gidilmez, diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Şi ea 3 033 ya dael eği alda yağa eğil b --- Dipnotlar: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: ‘Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi

Mü'minûn 23:63

Hayır! O inkârcıların kalpleri bu hususta tam bir bilgisizlik karanlığı içindedir. O inkârcıların kalpleri bu hususta tam bir bilgisizlik karanlığı içindedir. Bunun körlük, cehalet ve gaflet karanlığı olduğu söylenmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Bundan anlamındaki beyandan maksat amellerinin yazıldığı ve muhafaza edildiği ve kendilerine okunduğu kitaptan demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Hayır! O inkârcıların kalpleri bu hususta tam bir bilgisizlik karanlığı içindedir. Yani Hak söyleyen bu Kur'ândan... Yani onların kalpleri bu Kur'ândan körlük ve gaflet üzeredirler. [ ]Bundan. anlamına gelen “min hâzâ” kelimesinden maksadın daha önce sözü edilen müminlerin amellerinden... diye yorumlanması da mümkündür. Şu ilâhi beyan bu kabildendir: “Rab'lerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davrananlar; Rab'lerinin âyetlerine inananlar; (Rab'lerine ortak tanımayanlar; verdiklerini, Rab'lerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler; İşte bunlar iyiliklere koşup, bu uğurda yarışırlar)”. Bu beyanda Allah haber verdi ki kâfirlerin kalpleri, özellikleri anlatılan şu müminlerin işlemiş oldukları amellerden gaflet ve körlük içerisindedirler. En doğrusunu Allah bilir. Onların bunlar dışında da hep yapıp durdukları nice (kötü) işleri vardır. Bu beyanın yorumunda ihtilaf edilmiştir: Bazıları şöyle açıklamışlardır: O kâfirlerin işlemekte oldukları sözü edilen amellerinin dışında... Şu ilâhi beyan bu kabildendir: “Şimdi sen onları bir süre için gaflet ve dalâletleri içinde kendi hallerine bırak! Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar”, Nitekim bu husus belirtilmişti. Sonra haber verdi ki, onların bu anılanların da dışında birtakım kötü amelleri vardır. Bazı kimseler de bunu şöyle izah etmişlerdir: Onların birtakım amelleri vardır derken kastedilen husus, yaptıkları işlerden bahsedilen müminlerdir. Yani onların bu sözü edilen ameller dışında (güzel) amelleri de vardır. Oil YE Sİ EZİN İzi

Mü'minûn 23:64

65. “Bugün boşuna sızlanmayın! Çünkü siz, bizden yardım göremeyeceksiniz! İçlerinden refah ve bolluk içinde olanları, sonunda cezalandırmaya başladığımızda bakarsın ki onlar feryadı basarlar. Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu âyet Mekke halkının daha dünyada iken mâruz kaldıkları azap hakkındadır. Şöyle ki onlar kıtlık sebebiyle şiddetli açlık çekmişler, bunun sonunda leş ve kemiklere varana kadar ne buldularsa yemek durumunda kalmışlardı. Ancak öyle gözüküyor ki âyet âhiret azabı hakkındadır. Görmez misin ki âyetin sonunda şöyle denilmiştir: Bakarsın ki onlar feryadı basarlar, yalvarır yakarırlar. Aynı şekilde onlara, “âyetlerimiz size okunurdu da ona arkanızı dönerdiniz”“! denileceğinden bahsedilmektedir. Bu onların dünyada iken yaptıklarına bir gönderme olmaktadır. Bakarsın ki onlar feryadı basarlar denilmesi onların dünyada iken Allaha tazarru ve niyazda bulunup da sonra onlardan bu durumun kabul edilmemesi veya Allah'ın onlara “Bugün boşuna sızlanmayın!” kavl-i celilinde belirtildiği şekilde tazarruda bulunmayı yasaklaması ihtimal dâhilinde değildir. Bu da gösteriyor ki söz konusu azap âhirette olacaktır. Nitekim şu beyanda da bu husus dile getirilmiştir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, (Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır)”!2. Böyle bir durum ancak âhirette söz konusu olabilir. [§]Dünyada ise şu ilâhi beyanda anılan durum söz konusu olur: “Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine Rab'lerine boyun eğmediler, hâlâ da O'na yakarmıyorlar”. Bu beyanda onların dünya azabı karşısında yalvarıp yakarmadıkları ifade edilmiştir. Dünyada iken azabın tam geldiği sırada yalvarıp yakarışta bulunmaları ve onlardan bu tazarrularının ve sığınışlarının kabul edilmeyişi şeklinde bir yorum da pek muhtemel değildir. Dolayısıyla bizim sözünü ettiğimiz anlam isabetli olanıdır. Dikkat edilirse görülecektir ki Bugün boşuna sızlanmayın! denilmiş ve yalvarış ve yakarışta bulunmaları yasaklanmıştır. Böyle bir şeyin (dünyada) yasaklanması muhtemel değildir. Siz, bizden yardım göremeyeceksiniz! Yani onun azabından alıkonulmayacaksınız. Ebü Avsece şöyle demiştir: (5 leş a bakarsın ki onlar feryadı basarlar, yani imdat çığlığı atarlar. “Yecerün” aslında çığlık atmak demektir. Bazıları bağırıyorlar, çağırıyorlar gibi anlamlara geldiğini söylemişlerdir. EL EEE AEE E

Mü'minûn 23:65

65. “Bugün boşuna sızlanmayın! Çünkü siz, bizden yardım göremeyeceksiniz! İçlerinden refah ve bolluk içinde olanları, sonunda cezalandırmaya başladığımızda bakarsın ki onlar feryadı basarlar. Müfessirler şöyle demişlerdir: Bu âyet Mekke halkının daha dünyada iken mâruz kaldıkları azap hakkındadır. Şöyle ki onlar kıtlık sebebiyle şiddetli açlık çekmişler, bunun sonunda leş ve kemiklere varana kadar ne buldularsa yemek durumunda kalmışlardı. Ancak öyle gözüküyor ki âyet âhiret azabı hakkındadır. Görmez misin ki âyetin sonunda şöyle denilmiştir: Bakarsın ki onlar feryadı basarlar, yalvarır yakarırlar. Aynı şekilde onlara, “âyetlerimiz size okunurdu da ona arkanızı dönerdiniz”“! denileceğinden bahsedilmektedir. Bu onların dünyada iken yaptıklarına bir gönderme olmaktadır. Bakarsın ki onlar feryadı basarlar denilmesi onların dünyada iken Allaha tazarru ve niyazda bulunup da sonra onlardan bu durumun kabul edilmemesi veya Allah'ın onlara “Bugün boşuna sızlanmayın!” kavl-i celilinde belirtildiği şekilde tazarruda bulunmayı yasaklaması ihtimal dâhilinde değildir. Bu da gösteriyor ki söz konusu azap âhirette olacaktır. Nitekim şu beyanda da bu husus dile getirilmiştir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, (Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır)”!2. Böyle bir durum ancak âhirette söz konusu olabilir. [§]Dünyada ise şu ilâhi beyanda anılan durum söz konusu olur: “Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine Rab'lerine boyun eğmediler, hâlâ da O'na yakarmıyorlar”. Bu beyanda onların dünya azabı karşısında yalvarıp yakarmadıkları ifade edilmiştir. Dünyada iken azabın tam geldiği sırada yalvarıp yakarışta bulunmaları ve onlardan bu tazarrularının ve sığınışlarının kabul edilmeyişi şeklinde bir yorum da pek muhtemel değildir. Dolayısıyla bizim sözünü ettiğimiz anlam isabetli olanıdır. Dikkat edilirse görülecektir ki Bugün boşuna sızlanmayın! denilmiş ve yalvarış ve yakarışta bulunmaları yasaklanmıştır. Böyle bir şeyin (dünyada) yasaklanması muhtemel değildir. Siz, bizden yardım göremeyeceksiniz! Yani onun azabından alıkonulmayacaksınız. Ebü Avsece şöyle demiştir: (5 leş a bakarsın ki onlar feryadı basarlar, yani imdat çığlığı atarlar. “Yecerün” aslında çığlık atmak demektir. Bazıları bağırıyorlar, çağırıyorlar gibi anlamlara geldiğini söylemişlerdir. EL EEE AEE E

Mü'minûn 23:66

© Birsonraki âyet, [İnkârcılığın Sebepleri] Zira âyetlerim size okunurdu da ona arkanızı dönerdiniz. Topuklarınız üzere dönerdiniz. Yani dönerdiniz. Buradaki ifade mecazi olup gerçek anlamında değildir. Çünkü topukları üzere döndükleri zaman o takdirde önleri arkaları olur. Sanki onlar onu arkalarına atmış gibi olurlar. Ya da topukları üzere dönen kimse yüzü üzere kapanan gibi olur. Yüzü üzere kapanma onu o halde gören ve ona bakan herkesçe yerilen bir duruş şeklidir. İşte bu yüzden ona benzetilmiş ve temsili bir ifade olarak kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. “Tenkisün” kelimesini bazıları “terciün”, yani dönerdiniz, bazıları “teste'hirün”, yani ötelerdiniz anlamında ve “nekesa 'alâ akıbeyhi” (taz JE ifadesi gibi olduğunu söylemişlerdir ki her ikisi de anlam bakımından aynıdır.

Mü'minûn 23:67

Büyüklük taslayarak. Müfessirlerin geneli bu beyan hakkında şöyle demişlerdir: “Bihi” deki zamirden maksat el-Beyt, yani Kâbedir ve izahı şöyledir: Onlar kendilerini Beytullah'ın yanı başında Allah'ın hareminde güven içinde yaşamakta olduklarını, sair yerlerdeki insanların ise korku içinde olduklarını görünce bunun kendilerinin üstünlüğü ve Allah katındaki itibarları sebebiyle olduğunu sandılar. Bu kuruntu onları Resülullah'a ve onunla birlikte olan müminlere karşı tavır almaya ve onlara yukarıdan bakmaya itti. Büyüklük taslayarak. Bazıları ise bu beyanda geçen “bihi” zamirinden maksadın Kurân olduğunu söylemişlerdir. Bunun da izahı şöyledir: Kur'ân indiği zaman Allah'a ve resülüne karşı büyüklük taslayıp tavır aldılar. “İstikbâr”ın Kur'ân'a izafe edilmesi, onun nüzülü sebebiyle Allaha büyüklenmeleri yüzündendir. Allah Teâlâ onların büyüklük taslamalarını Kur'âna nispet etti, çünkü Kurân onların büyüklük taslamalarının sebebi idi. Bu husus şu ilâhi beyanda dile getirilmiştir: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar sevinç içindedirler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. Onların pisliklerinin artmasını süreye nispet etti, çünkü sürenin gelişi onların pisliklerinin artmasının sebebi olmaktadır. Her ne kadar gerçeklikte böyle bir pislik artışı olmasa da mânevi anlamda bir kullanım söz konusu olmaktadır. Gece sohbetleri yaparken... hczeyanlar savururdunuz. Zeccâc şöyle demiştir: es-Semer, ayın ışığıdır. Onlar ay ışığında bir araya gelip eğleniyorlar ve hezeyanlarda bulunuyorlardı. es-Semer, gece laflaması ve eğlencesi demektir. “Tehcurün” kelimesine bazıları saçmalama, hezeyanda bulunma anlamı vermişlerdir. Bazıları da Kur'ânı terkediyorlar diye açıklamışlardır. Yani onlar onunla amel etmiyorlar, onu kale almıyorlardı. Bu da “hecr”, yani terketme demektir. Bir başka kırâat şekli de vardır: “Tuhcirün”. Bu takdirde mâna müstehcen konuşuyor ve bozgunculuk yapıyordunuz, demek olur. “Sâmiran tehcurün” ifadesi belirttiğimiz gibi gece sohbeti demektir. uykuda olan ya da şiddetli hasta olan bir kimsenin sayıklaması gibi sayıklamak ve hezeyanda bulunmak demektir. el-Hecr “ehcere, yuhciru” (a aal) kökünden ise müstehcenlik, çirkin söz söylemek demektir. “Heccera, yuhecciru” ise gündüzün şiddetli sıcağında yürüdü demektir. IN izel İç AESA İİ

Mü'minûn 23:68

Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Denildi ki söz anlamına gelen “el-kavl” kelimesinden maksat Kur'ândır. Şöyle bir anlam vermek de mümkündür: Âhirette dünya için söyleyecekleri söz üzerinde düşünselerdi ya! O söz de şu temenni ve yakarışlarıdır: “Keşke... (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!”!? Ve de yakarışlarını ifade eden şu sözdür: “İzâhum yecerün”, yani “bakarsın ki onlar feryadı basarlar”! Şöyle bir yorum da mümkündür: Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Yani onlar elbette söz üzerinde durup düşündüler fakat inatlaştılar, tavır aldılar ve büyüklük tasladılar. Sırf kibir ve inatları yüzünden ona kulak verip de boyun eğmediler. Onların kulaklarına şu ilâhi beyanların çalındığını görmez misin: “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir süre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi iseniz!”': “De ki: “Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için ins ve cin bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar”, İmdi bu âyetleri duyup da üzerinde düşünmemeleri mümkün değildir. Buradan da anlaşılıyor ki onlar Kur'ân üzerinde düşündüler, onun Allah kelâmı olduğunu anladılar, ne var ki sırf kibirleri ve böbürlenmeleri yüzünden ona tâbi olma ve boyun eğme yolunu tutmayıp ondan yüz çevirdiler inat edip, büyüklük tasladılar ve tavır aldılar. Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Bahsettiğimiz gibi bunun iki farklı izahı mümkündür: Birincisi onun üzerinde düşünmeyi, tefekkürü terketme ve ondan yüz çevirme mânası, yani onun üzerinde durmadılar ve düşünmediler. İkincisi onun üzerinde durup gerçek bir tefekkürde bulunmanın gerekliliği anlamında olabilir. Yani onlar onun üzerinde durup tefekkür ettiler, düşündüler, onun hak olduğunu ve Allah katından indirilmiş olduğunu anladılar, ancak sırf inatları ve taşkınlıkları yüzünden, riyasetlerini kaybedecekleri endişesinden, ellerindeki söğüşleme imkânlarının sürdürülmesini istediklerinden dolayı ona tâbi olmadılar. Hangi anlam olursa olsun her ikisinde de sırt çevirmek ve üzerinde düşünmeye yanaşmamak suretiyle kavrayamadıkları Allah'ın hüccetleri ve burhanları kendilerini susturucu mâhiyettedir. Bu haliyle onlar, bilgilenme imkânları olduğu halde onları kullanmayarak cehalet içinde kalmaları ve üzerinde tefekkürü terketmeleri yüzünden Allah'ın azabını ve gazabını hak etmişlerdir. Onlar bu söz üzerinde hiç düşünmezler mi? Bu lafzın zâhiri soru olmaktadır. Ancak hakikat anlamı onun gereklilik bildirmesidir. Zira Allah'ın herhangi bir kimseye bilgilenme için soru sorması caiz değildir, çünkü o Allâmü'l-guyübdur; her şeyi bilir. O itibarla bu lafız soru için değil gereği yapılması içindir. [Yani “Düşünmezler mi? değil, “Düşünsünler!” şeklinde emir anlamındadır. [ ]Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Yani onlara daha önceki atalarına gelen peygamber geldi. Onlara gelen her şey atalarına da gelmiştir. Peygamber gelmesi sadece kendilerine özgü bir olay değildir, bu itibarla onu nasıl inkâra kalkışırlar. Görmez misin ki onlar şöyle demişlerdi: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. ”1 Bu beyanlardan da anlaşılıyor ki onlar daha önceki ümmetlere resül gönderildiğini itiraf etmekteydiler: Şu âyet de buna göre anlaşılır: --- Dipnotlar: 10? “(Fakat) onlar, hesap gününün gerçekleşmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Gerçekleştiği gün, önceden onu yok sayanlar derler ki: 'Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiştir. Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!” Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de (putlar) kendilerinden uzaklaşıp kayboldu” (el- A'râf,

Mü'minûn 23:69

[Peygamberi Tanıma] Yahut kendi peygamberlerini daha tanımadılar da... Yani onlar resüllerini tanımışlar ve onda cinnet namına hiçbir şey olmadığını görmüşlerdir. Ne var ki Kur'ân hakkında sözünü ettiğimiz inatçılıkları ve kibirleri, bir de eldeki makam ve mevkilerini kaybetme endişesi yüzünden onu inkâr etmişler ve ona tâbi olmayı terketmişlerdir. Görmez misin ki Allah şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar”12. Aşağıdaki âyet de bu şekilde bir anlam içerir:

Mü'minûn 23:70

Veya onda bir çeşit cinnet bulunduğunu mu söylüyorlar? Bu beyanın mânası şöyledir: Onlar bilmektedirler ki onda herhangi bir cinnet hali yoktur. “Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” Bunlara atalarına gelmeyen bir şeyin gelmiş olması ve bunların ataları için söz konusu olmayan bir hususiyete sahip olmaları da mümkündür. Nitekim İbn Abbâs da bu doğrultuda şöyle demiştir: Yemin olsun ki bunlara önceki atalarına gelmeyen şeyler gelmiştir. Şu da mümkündür: “Onlar bu söz (Kur'ân) üzerinde hiç düşünmezler mi?” kavl-i celilinin onda bir cinnet bulunduğunu mu söylüyorlar meâlindeki beyana kadar devam etmesi de mümkündür. Çünkü bu söz onun üzerinde tefekkür edilmesi, peygamberin tanınması ve onda herhangi bir şekilde cinnet durumu olmadığının görülmesi konusunda emir konumunda gelmiş olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Düşünmediler mi ki [yıllarca beraber oldukları o peygamberde delilikten eser yoktur; o ancak kesin bir uyarıcıdır.)” (JOnda, onların nitelediği gibi hiçbir şekilde cinnet alâmeti yoktur ya da bahsettiğimiz gibi onlar üzerinde durup düşündüler ve onun hak resül olduğunu, onda delilik namına hiçbir şeyin bulunmadığını anladılar, fakat makam ve mevkilerini kaybetmemek için kendi tâbilerinin ve ayak takımlarının kafalarını onun hakkında karıştırmak istediler. Bazıları şöyle demişlerdir: “Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” meâlindeki beyanda azaptan muaf olmaktan bahsedilmiştir. Bilakis o, kendilerine gerçeği getirmiştir. “Hak” kelimesinden maksat Allah katından risâleti (peygamberlik) ve Kur'ân'ı getirmesi, tapınmakta oldukları putlara değil sadece Allah'a ibadet yapılması esasını yerleştirmesidir. Ama onların çoğu gerçeği sevmiyorlar. Hakkı sevmiyorlar çünkü mutlak Hakk'ı tanıyıp ona tâbi oldukları zaman ellerinden riyasetin gideceğinden, halk üzerindeki birtakım çıkarlarından mahrum kalacaklarından endişe ediyorlardı. Ya da hakkı bilmeleri sonucunda olacak şeyleri sevmiyorlar. Yoksa akıl sağlığı yerinde olan hiçbir kimsenin Hakk'ı öğrendikten sonra ondan hoşlanmaması ve ona uymaktan kaçınması söz konusu olamaz. Ancak sözünü ettiğimiz bu iki sebepten dolayı olması hali müstesnadır. 03 YY AZILI ALA GAZIŞAİ GEN AĞI 3 D, 3. İM ALİ ala eği

Mü'minûn 23:71

Eğer hak (hukuk ve düzen) onların keyfi arzularına uysaydı. Müfessirlerin büyük çoğunluğu şöyle söylemiştir: Burada Hak'tan maksat Allah'tır. Yani eğer Allah, küfürleri ve şirklerine bağlı olarak onların keyfi arzularına uyacak olsaydı o takdirde gökler, yer ve bunlar arasındaki her şey fesada gider, düzen bozulurdu. Bunun yorumu şöyledir: Küfür ve şirk sonucu olmayan bir şeydir. Akıbeti olmayan şey de akıl ve hikmete göre boş, bozuk ve hoş görülmeyen şeylerdir. Bazıları şöyle demiştir: Burada Hak'tan maksat Allah'ın kitabıdır ki o da Kur'ândır. Mâna şöyle olur: Eğer bu Kur'ân, onların hevâ ve hevesleri doğrultusunda gelseydi o takdirde sözü edilen yer ve gökler tümüyle fesada giderdi. Çünkü o takdirde bilgece olmaz, hikmetten uzak olurdu. Eğer hak (hukuk ve düzen) onların keyfi arzularına uysaydı. Bu ilâhi beyanın sözü edilen Hak ile bağlantılı olması da mümkündür ki o da şu beyandır: “Bilakis o, kendilerine gerçeği getirmiştir, ama onların çoğu gerçeği sevmiyorlar”. Yani sözü edilen Hak, risâlet yahut Kur'ân, ya da her türlü hayır ise -çünkü Hak her türlü hayrın, akıl ve hikmetçe güzel görülen şeyin adıdır- [Ş]ve sözü edilen Hak, onların arzu ve heveslerine tâbi olursa ve onların keyfi arzuları istikametinde düzenlemelere gidip, Allah'tan başkasına ibadet etmeleri, bu taptıkları şeyleri ilâhlar diye isimlendirmeleri, ölümden sonra dirilmeyi ve âhiret hayatını yalanlamaları, tevhide yanaşmamaları ve benzeri ihtiyar ettikleri ve yaptıkları fiilleri tasvip edecek olsaydı o takdirde gökler, yer ve sözü edilen diğer varlıklar helâk olur, düzen bozulurdu. Zira onların ve bahsedilen göklerin, yerin ve bunlar arasında olan nesnelerin yaratılışı hikmetin ve aklın gereği olarak yaratılmamış olurdu. Çünkü onları ve andığı nesneleri onların yapmakta olduğu fiillerine bağlı olarak yaratmıştır. Eğer onların fiilleri hikmet ve aklın gereği olmaktan çıkar, aksine sefihlik ve cehalet üzere olursa o takdirde kendileri için yaratılmış ve inşa edilmiş olan şeyler de aynı şekilde hikmet ve aklın gereği olmaktan çıkar. Zira Allahın bir şeyi yaratması ve yapması, belli bir amaca dayanmıyorsa o takdirde hikmetten uzak olur. En doğrusunu Allah bilir. Hak'tan maksadın Resülullah olması da mümkündür. Yani Allah'ın peygamberi onların hevâ ve heveslerine uyacak olursa o takdirde bahsedilen varlıklar fesada uğrar ve bozulur demektir. Zikir; Şan ve Şeref) Hayır! Biz onlara şan ve şereflerini getirdik. Müfessirler şöyle demişlerdir: Buradaki “zikr” kelimesinden maksat şerefleri, ünleri demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ve muhakkak ki o, hem senin için, hem kavmin için bir şereftir ve ileride ondan mesul olacaksınız”, Fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirmektedirler. Buradaki “zikr” şeref anlamındadır. Zikrin az yukarıda sözü edilen Hak olması da mümkündür. Yani eğer onlar sözü edilen Hakk'ı kabul etselerdi ve ona yönelselerdi, o takdirde Hz. Peygamber'in ashabının ölümleri ardından hayırla yâd edilmeleri gibi ölüp gittikten sonra arkalarından hayırla yâd edilirler ve bu onlar için bir şeref olurdu. Görmez misin ki çocuklar, atalarının adlarıyla yaşamaktadırlar ve “Ben falanca oğullarındanım!” demektedirler. İnsanlar da bundan ötürü o kimseye iyilik etmekte, saygı göstermektedirler. Ama onlara (kâfirlere) gelince onlar hiçbir zaman bu şekilde anılmayacaklardır. Bu da bizim dediğimizin doğruluğuna delil olur, Biz onlara şan ve şereflerini getirdik. Bunun, şayet inanmış olsalardı onlar için bir övgü olması da muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz””3; “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık... “Muhacirlerin ve ensarın ilkleri ile (onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan razıdırlar”. Bu ve benzeri ilâhi beyanlarda olduğu gibi Allah iman edenleri övmektedir. Eğer onlar da inanacak olurlarsa, onlar da övgüye hak kazanacaklardır. )Biz onlara şan ve şereflerini getirdik. Şu anlamı vermek de mümkündür: Yani onlar için hayır dua ile. Oda müminler için melekler ve Allah'ın peygamberi tarafından yapılmış olan dualardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “(Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler] ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: “Ey Rabbimiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!)”4!; “Kendi günahın için, erkek kadın müminler için Allahtan af dile”? ve Nuh'un duası: “Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla, zâlimleri ise daima helâk et”. Keza İbrahim peygamberin sözü ve duası” gibi. Eğer onlar inanmış olsalardı o takdirde tüm meleklerin ve resüllerin duasını hak edeceklerdi. Yahut onlar iman ve tasdik etmiş olsalardı o takdirde diğer iman edenler gibi onların da ünlerini kıyâmet gününe kadar bâki kılacaktık. Bütün bunlar, müfessirlerin de dediği gibi onlar için şeref ve şan olarak yazılmış olacaktı. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 17. ez-Zuhruf, 43/44 (Meal, Elmalılı Muhammed Hamdi'ye aittir).

Mü'minûn 23:72

72. “Sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun ki! (İstemezsin, çünkü) Rabb'inin vereceği karşılık daha hayırlıdır; O, rızık verenlerin en üstünüdür. Sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun ki! (İstemezsin, çünkü) Rabb'inin vereceği karşılık daha hayırlıdır. Bu beyanın daha önce geçen âyetlerle bağlantılı olması mümkündür. Şöyle ki: “Yoksa kendilerine, daha önce atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Yahut kendi peygamberlerini daha tanımadılar mı?” Elbette tanıdılar. “Veya onda bir çeşit cinnet bulundugunu mu söylüyorlar?!” Elbette onda öyle bir cinnet belirtisi yoktur. Yani ki onda, kendilerini ona inanmaktan ve iman etmekten alıkoyacak, iman etmemelerini mâzur gösterecek hiçbir bahane bulunmamaktadır. Buna göre Sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun ki! meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Sen onlardan davet ettiğin şeye karşılık herhangi bir ücret de istemiyorsun ki ücretin altından kalkamadıkları için icabette bulunup tasdik edememiş olsunlar. Nitekim şu âyette de benzer bir anlam vardır: “(Resülüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?”5 Allah, sözünü ettiği bu hüccetle, icabette bulunmamaları için gerçekte herhangi bir mazeret ve hüccetleri olmamakla birlikte onların kendi kuruntularınca ileri sürmeye yeltendikleri bütün bahaneleri ve sözde kanıtları kesip atmış ve hepsini geçersiz kılmıştır. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Harâc” rızık demektir. Yani o sizden herhangi bir şekilde rızık istemiyor, demektir. Sonra da bildirdi ki Rabb'inin ecri ve rızkı daha hayırlıdır ve O rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Mü'minûn 23:73

Gerçek şu ki sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Âyet ve hüccetlerle sabit dosdoğru yola, onların âyetsiz, hüccetsiz, burhansız körü körüne girdikleri yol gibi bir yola değil.

Mü'minûn 23:74

Âhirete inanmayanlar ise ısrarla yoldan sapmaktalar. Bu âyetin iki farklı izahı söz konusu olabilir: Birincisi onların ölümden sonra dirilmeyi ve âhiret hayatını inkâr etmeleri bizzat onların sırât-ı müstakimden sapmalarının sebebi olmaktadır. İkincisi dünyada iken doğru yol üzere olmak esas itibariyle âhiret için tutulmuş yol demektir. Onlar şehevi arzularının peşine düşerek o yola girmeyi terkedince bunun sonucu olarak âhireti inkâra kalkışmışlardır. Ya da bu anlamda bir şey. Sapanlar: Hak ve hakikatten sapanlar, yüz çevirip uzaklaşanlar ve bâtıla meyledenler anlamındadır.

Mü'minûn 23:75

Eğer onlara merhamet edip de içine düştükleri sıkıntıyı gidersek yine de taşkınlıklarına dalıp bocalamaya devam ederler. Bu beyanda “durrin” kelimesi kullanılmış ancak onun ne olduğu belirtilmemiştir. Bu durumda bizim herhangi bir delil olmadan, ondan maksat açlıktır, ya da şudur budur dememiz doğru değildir. Bu konuda muteber iki izah vardır: Birincisi Allah'ın imtihan vesilesi kıldığı belâ ve musibetlerin kaldırılması elbette ki sırf O'nun rahmet ve lütfunun bir sonucu olmaktadır. Bu hiçbir zaman bazılarının iddia ettiği gibi bir hak etmenin bir karşılığı değildir. Zira sıkıntının giderilmesi, merhamet ile irtibatlandırılmış olmaktadır. İkincisi bu âyette Hz. Muhammed'in (s.a.) risâletinin ispatına dair delil bulunmaktadır. Çünkü Allah, bildirdi ki eğer içinde bulundukları sıkıntıyı onlardan giderirse taşkınlıklarına dalıp bocalamaya devam edeceklerdir. Vakıa öyle de oldu; Allah onların sıkıntısını giderdi ve onlar bildirdiği gibi taşkınlıkları içine gömülüp azgınlıklarını sürdürdüler. Bu da gösterdi ki sözü edilen hususu Allah Teâlâ'nın bildirmesiyle bilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:76

Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine Rab'lerine boyun eğmediler, hâlâ da O'na yakarmıyorlar. Allah onların beyinsizliklerini, Allah'ı bilmemelerini, kalplerinin katı, inatçı ve şirret olduklarını bildirmektedir. Çünkü onlar başlarına azap gelse bile tazarru ve niyaz ile Allah'a yönelmezler, O'na boyun eğmezler. Zira Allah'ın azabından gaflet ve cehalet üzeredirler. [ ]En sonunda üzerlerine çok şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de görürsün ki onlar bu durumda tam bir şaşkınlık ve ümitsizlik içine düşmüşlerdir. “Mublisün” kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları “müblis”i, her türlü hayırdan umudu kesilmiş kimse diye açıklamışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir”!”; “İnsan, iyi şeyleri istemekten usanmaz; başına bir kötülük geldiğinde ise büsbütün ümitsiz ve karamsardır”18, Zeccâc şöyle demiştir: “Müblis”, ne yapacağını bilmeksizin şaşkın bir halde nutku duran kimsedir. Buna göre onlar kendilerine indirilen azap sebebiyle şaşkın halde ve onu savmaya dair ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette idiler. Kisâi ise “el-Müblis”, suizan sahibi ve umudu kesilmiş kimsedir, demiştir. İblise İblis denilmesi de bu mâna ile irtibatlıdır. Çünkü o Allah'ın rahmetinden umudunu kesmiş ve O'ndan hiçbir beklentisi kalmamıştır. Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-Müblis”, umutsuz ve üzgün kimse demektir. Kişi umudunu yitirip üzüldüğü zaman “Ebleser-racül” denilir. Geçişli olmak üzere “Eblese gayrahü” da denilir. İblise “İblis” denilmesi Allahın rahmetinden ümidini kesmesi ve bundan dolayı üzgün olması sebebiyledir. Rab'lerine boyun eğmediler. Rab'lerine, itaat etmek ve teslim olmak suretiyle boyun eğmediler, demektir. LU Ls TERDI SEa Yİ laS Laal 5il nY

Mü'minûn 23:77

Andolsun biz onları ağır sıkıntılara soktuk da yine Rab'lerine boyun eğmediler, hâlâ da O'na yakarmıyorlar. Allah onların beyinsizliklerini, Allah'ı bilmemelerini, kalplerinin katı, inatçı ve şirret olduklarını bildirmektedir. Çünkü onlar başlarına azap gelse bile tazarru ve niyaz ile Allah'a yönelmezler, O'na boyun eğmezler. Zira Allah'ın azabından gaflet ve cehalet üzeredirler. [ ]En sonunda üzerlerine çok şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de görürsün ki onlar bu durumda tam bir şaşkınlık ve ümitsizlik içine düşmüşlerdir. “Mublisün” kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları “müblis”i, her türlü hayırdan umudu kesilmiş kimse diye açıklamışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir”!”; “İnsan, iyi şeyleri istemekten usanmaz; başına bir kötülük geldiğinde ise büsbütün ümitsiz ve karamsardır”18, Zeccâc şöyle demiştir: “Müblis”, ne yapacağını bilmeksizin şaşkın bir halde nutku duran kimsedir. Buna göre onlar kendilerine indirilen azap sebebiyle şaşkın halde ve onu savmaya dair ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette idiler. Kisâi ise “el-Müblis”, suizan sahibi ve umudu kesilmiş kimsedir, demiştir. İblise İblis denilmesi de bu mâna ile irtibatlıdır. Çünkü o Allah'ın rahmetinden umudunu kesmiş ve O'ndan hiçbir beklentisi kalmamıştır. Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-Müblis”, umutsuz ve üzgün kimse demektir. Kişi umudunu yitirip üzüldüğü zaman “Ebleser-racül” denilir. Geçişli olmak üzere “Eblese gayrahü” da denilir. İblise “İblis” denilmesi Allahın rahmetinden ümidini kesmesi ve bundan dolayı üzgün olması sebebiyledir. Rab'lerine boyun eğmediler. Rab'lerine, itaat etmek ve teslim olmak suretiyle boyun eğmediler, demektir. LU Ls TERDI SEa Yİ laS Laal 5il nY

Mü'minûn 23:78

Sizi gözler, kulaklar ve akıllarla donatan O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz. Allah, onlara lütufta bulunduğu nimetlerini hatırlatmak suretiyle buna mukabil kendisine şükürde bulunmalarını talep buyurmuştur. Ancak nimetler içerisinden bütün nimetlerin esasını teşkil edecek olanlarını saymış diğerlerini saymamıştır, Bunlar da işitme, görme ve akletme yetileridir. Çünkü bir şeyin yararlı mı zararlı mı, hoş mu iğrenç mi, yumuşak mı sert mi, kolay mı zor mu, tatlı mi acı mı olduğu ancak bunlarla bilinebilir, (Jİnsan doğası itibariyle yararlı, hoş, yumuşak, kolay olanlara yatkınlık duyar ve bunları zıtlarına tercih eder; her türlü zararlı, eza verici ve sözü edilen kabule yatkın olduğu hususların zıtlarından da kaçınmaya çalışır. Allah onları yararlıyı zararlıdan, hoş olanı iğrenç olandan ayırdedecekleri yetilerle donatmış olduğunu kendilerine bildirmiştir. Kaldı ki bunun bilgisini kendi gözlemleri ve haber yoluyla elde edebilmektedirler. Bunu şundan ayırdedebilecekleri, kendilerine göre tercih edilecek olanları seçecekleri, faydalı olanı zararlıdan ayıracakları donanımları bildirdi ki karşılığında kendisine şükretsinler. Onlara hatırlatmada bulunmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da Odur. Nihayet O'nun huzurunda toplanacaksınız”!”. Müfessirler “Sizi gözler, kulaklar ve akıllarla donatan O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz”” meâlindeki beyanın kâfirlere yönelik olduğunu söylemişlerdir. Onlar Allah'ın andığı nimetleri inkâr ederek nankörlük yapmakta, bunların karşılığında Allaha şükürde bulunmamaktadırlar. Onlarla ilgili “ne de az şükrediyorsunuz” meâlindeki beyanla kastedilen onların nadir de olsa bazı hallerde şükretmeleri ve O'na tazarruda bulunmalarıdır. Şu beyanda olduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”"9, Bu ve benzeri beyanlarda onların kendilerine bir musibet ve zarar dokunması halinde Allah'a dua ve yakarışta bulundukları ifade edilmektedir ki bu da onlar açısından bir tür şükür sayılmaktadır. Ya da şöyle denilebilir: “Ne de az şükrediyorsunuz” meâlindeki beyan, hiç şükretmiyorsunuz anlamında kullanılmıştır. Bu aynen birinin, diğerine “Şunu hiç yapmıyorsun!” anlamında “Şunu ne kadar az yapıyorsun!” demesi gibidir. Buna göre eğer bu âyetlerin muhatabı kâfirler ve maksat da sözü edilen husus ise yorum böyle olmalıdır. Aksi takdirde hitabın müminlere yönelik olması söz konusudur. Zira nimetlere karşı, olması gerekenden az olsa bile şükreden müminlerdir. Kâfirler ise esas itibariyle inkâr ederler ve nankörlük yaparlar. Onların az da olsa şükretmeleri düşünülmez. OYLE İN İYİ b SİZE sill za

Mü'minûn 23:79

Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da O'dur. Yani O, gücü ve kudreti ile sizi yeryüzünün sakinleri kıldı ve sizi boş yere yaratmadığını bildirdi, aksine ölümden sonra dirilmek ve mahşerde O'nun huzurunda toplanmak üzere yarattı. Bir sonraki âyet. Birçok yerde tekrarlayarak söylediğimiz gibi insanların varlık amacı öldükten sonra diriltilmek ve yeni bir hayata başlamaktır. Böyle bir amaç olmaksızın sırf ölüp yok olmaları için yaratılmış olmaları anlamsızdır ve bir eğlenceden ibarettir. Allah güç ve kudretinden bahisle şöyle buyurmuştur:

Mü'minûn 23:80

Yaşatan da öldüren de O'dur. Gece ile gündüzün yer değiştirmesi de O'nun eseridir. Şüphesiz ki ölüleri diriltmeye, dirileri öldürmeye mâlik ve kâdir olan elbette ki öldükten sonra diriltmeye de kâdirdir. Gündüzün alâmeti gittikten sonra ardından onun yerine geceyi, gecenin alâmeti bittikten sonrada yerine gündüzü yaratmaya kâdir olan elbette ki öldükten sonra tekrar diriltmeye de kâdirdir. Sonra buyurdu ki: Artık aklınızı kullanmayacak mısınız? Yani bunun böyle olduğu konusunda hiç aklınızı kullanıp düşünmeyecek misiniz? Hal böyle iken nasıl olur da siz öldükten sonra kül ve toprak olduğunuzda sizi yeniden yaratmaya kâdir olduğu konusunda O'nun güç ve kudretini inkâra kalkışır ve başkalarına tapmak suretiyle O'nun dışındaki birtakım güçlere minnet duyar, nimetlerin gerçek sahibi olan Allah'a şükrü yerine getirmeye yanaşmazsınız. OHNI bui i

Mü'minûn 23:81

81. “Buna rağmen onlar bala eskilerin dediklerine benzer şeyler söylüyorlar.” 82. “Diyorlar ki: Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?”

Mü'minûn 23:82

81. “Buna rağmen onlar bala eskilerin dediklerine benzer şeyler söylüyorlar.” 82. “Diyorlar ki: Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?”

Mü'minûn 23:83

83. “Doğrusu daha önce de hem bize hem atalarımıza böyle bir vâdde bulunulmuştu. Ama bu, geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir? Buna rağmen onlar hâlâ eskilerin dediklerine benzer şeyler söylüyorlar. Diyorlar ki: “Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz?” Allah önceden belirttiği “Sizi gözler, kulaklar ve akıllarla donatan O'dur”; “Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da Odur. Nihayet O'nun huzurunda toplanacaksınız”; “Yaşatan da öldüren de O'dur”! meâlindeki beyanında yaratılmasındaki ve donatılmasındaki hikmeti, inkârcılara yaptığı lütfu ve verdiği nimetleri hatırlatması, güç ve kudretini belirtmesinin akabinde, resülüne kavminin beyinsizliğini ve kendisi hakkında etmiş oldukları sözlerini bildiriyor. [§]Onlara bu beyanlarda hatırlattığı yaratılışlarındaki hikmetini, onları donatma kudretine atıfta bulunuyor ve bütün bunları anlasınlar diye onlara bildiriyor. Sonra onların beyinsizliklerini, resüle vermiş oldukları cevapları üzerinden açıklıyor ve şöyle buyuruyor: Buna rağmen onlar hâlâ eskilerin dediklerine benzer şeyler söylüyorlar. Allah, resülüne bildiriyor ki, bu inkârcılar, peygamberleri yalanlayan ilk kimseler değillerdir, aksine onların yalanlama konusunda ortakları ve birlikte hareket ettikleri adamları vardır. Bunlar işte o ilkleri taklit etmişlerdir. Böylece Allah, resülünü, onların beyinsizliklerine ve verdikleri eziyetlere karşı resülünü sabırlı olmaya davet etmekte, daha önce geçen peygamber kardeşleri nasıl sabır ve tahammül göstermişlerse kendisinin de o şekilde metanetli olmasını istemektedir. Ya da bunu onların icabette bulunmaya yanaşmamaları ve kendi helâklerini gerektirici davranışların içine girmeleri sebebiyle hissetmiş olduğu sıkıntılara karşı teselli etmiş olmak için bu haberi vermiştir. Çünkü Hz. Peygamber bu sebeple üzüntüsünden neredeyse kendisini helâk edecekti. Nitekim bu durumu ifade etmek üzere Allah şöyle buyurmuştur: “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”; “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” Sonra onların şöyle dediklerini açıkladı: Diyorlar ki: “Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mi, yeniden mi diriltilecekmişiz? Doğrusu daha önce de hem bize hem atalarımıza böyle bir vâdde bulunulmuştu. Ama bu, geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir. Onlar diyorlar ki: Bizim atalarımıza da bize vâdedilenin benzeri vâdedilmişti. Vâdolundukları azap başlarına gelmiş değildir ki bizim de başımıza gelsin. Bunlar geçmişlerin uydurdukları masallardan/mitolojilerden başka bir şey değildir. Sonra Allah, resülüne emretti ve onların inkâr etmekte oldukları hususları ikrar ve itiraf etmelerine mecbur kılacak şu soruyu onlara sormasını istedi:

Mü'minûn 23:84

84. “De ki: “Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” 85. “Allaha’ diyecekler. 'O halde düşünmez misiniz?” de?” [Müşrikler Yaratıcı Olarak Allah'ı Tanıyorlardı] De ki: Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir? Bu soru karşısında elbette ki çaresiz bir şekilde “Allah'a aittir!” diyecekler ve O'nu ikrar edeceklerdir. Çünkü eğer bunu dahi inkâr edecek olsalar o takdirde resül onları cahillikle suçlayacak ve herkesçe cahillikleri ortaya çıkacaktı. O yüzden “Allah'a!” dediler. [§]Bu kez o diyecek ki: Madem ki bütün bunlar O'na aittir ve onların yaratıcısı O'dur, öyle ise niye ona itaat etmeyi terketmektesiniz. Ben sizi başka bir şeye değil sadece yeryüzünü ve onda olan her şeyi Allah'a özgü kılmanızı istemekteyim. Hal böyle iken ibret almaz ve benim sizi davet ettiğim şeyi kabul etmez misiniz?! Şu ilâhi beyan da buna göre anlaşılır:

Mü'minûn 23:85

84. “De ki: “Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?” 85. “Allaha’ diyecekler. 'O halde düşünmez misiniz?” de?” [Müşrikler Yaratıcı Olarak Allah'ı Tanıyorlardı] De ki: Biliyorsanız söyleyin, bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir? Bu soru karşısında elbette ki çaresiz bir şekilde “Allah'a aittir!” diyecekler ve O'nu ikrar edeceklerdir. Çünkü eğer bunu dahi inkâr edecek olsalar o takdirde resül onları cahillikle suçlayacak ve herkesçe cahillikleri ortaya çıkacaktı. O yüzden “Allah'a!” dediler. [§]Bu kez o diyecek ki: Madem ki bütün bunlar O'na aittir ve onların yaratıcısı O'dur, öyle ise niye ona itaat etmeyi terketmektesiniz. Ben sizi başka bir şeye değil sadece yeryüzünü ve onda olan her şeyi Allah'a özgü kılmanızı istemekteyim. Hal böyle iken ibret almaz ve benim sizi davet ettiğim şeyi kabul etmez misiniz?! Şu ilâhi beyan da buna göre anlaşılır:

Mü'minûn 23:86

86. “Peki yedi göğün Rabb'i, yüce arşın Rabb'i kimdir?” vi. sor.” 87. “Bunlar Allah'ın' diyecekler. “O halde Allaha saygınız yok mu?’ de.” Peki yedi göğün Rabb'i, yüce arşın Rabb'i kimdir?” diye sor. “Yedi göğün Rabb'i, yüce arşın Rabb'i kimdir?” diye sorulunca illa ki ikrar ederek “Bunlar Allah'ın” diyeceklerdir. Mademki bunu biliyor ve aynen ikrar ediyorsunuz O halde Allah'a saygınız yok mu? O'na muhalefet etmekten korkmaz, gazabına uğramaktan sakınmaz mısınız? Şu âyet de aynı şekildedir:

Mü'minûn 23:87

86. “Peki yedi göğün Rabb'i, yüce arşın Rabb'i kimdir?” vi. sor.” 87. “Bunlar Allah'ın' diyecekler. “O halde Allaha saygınız yok mu?’ de.” Peki yedi göğün Rabb'i, yüce arşın Rabb'i kimdir?” diye sor. “Yedi göğün Rabb'i, yüce arşın Rabb'i kimdir?” diye sorulunca illa ki ikrar ederek “Bunlar Allah'ın” diyeceklerdir. Mademki bunu biliyor ve aynen ikrar ediyorsunuz O halde Allah'a saygınız yok mu? O'na muhalefet etmekten korkmaz, gazabına uğramaktan sakınmaz mısınız? Şu âyet de aynı şekildedir:

Mü'minûn 23:88

88. “Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?” de” 89. “Yönetim Allah'ın' diyecekler. “O zaman nasıl oluyor da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz?” de.” Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan... kim? Madem ki bunu biliyor ve bunun cevabının Allah olduğunu ikrar ediyorsunuz, o zaman nasıl oluyor da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz? Şöyle de denildi: Bu gerçeklikten nasıl oluyor da yüz çeviriyorsunuz?! Bazıları da şöyle demişlerdir: Bütün bunların Allaha ait olduğunu bildiğinize göre nasıl oluyor da bu konuda aldatılıyor ve gururunuza yenik düşüp yanlış yapıyorsunuz? Şöyle bir yorum da mümkün olabilir: O zaman nasıl oluyor da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz meâlindeki beyan Hz. Peygamber'e ilişkin tavırlarını ifade etmekte ve “Nasıl oluyor da onun sâhir, yani bir sihirbaz ve yalancının biri olduğunu söyleyebiliyorsunuz? Oysaki o sizi sadece, sizin ikrar ve itiraf ettiğiniz bir gerçekliğe davet etmektedir. Hal böyle iken nasıl olur da onu sihirle ilişkilendirebilirsiniz! En doğrusunu Allah bilir. Bütünüyle varlığın yönetimi. Bu beyanı daha önce açıklamıştık. Kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan. Yani her korku sahibini teskin edip onu güvende kılan ve O'nun korku saldığı kimseye asla güven veren kimsenin olmayacağı yüce varlık. Bu şu âyetteki ifade gibidir: “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur ve eğer sana bir hayır verirse bilesin ki O her şeye kâdirdir”", Ebü Avsece şöyle demiştir: O önleyen, kendisinden hiçbir kimseyi engelleyebilecek biri asla olmayan ise gururunuza yenilir ve aldanırsınız anlamındadır. “Suhirtü” (S'a) denilir ve bununla büyülendim, gururuma yenik düştüm ve aldandım anlamı kastedilir. “Tüsharân” kelimesiyle aldatılır ve bundan vazgeçirilirsiniz, denilmiştir. Büyüye de bu anlamdan hareketle “sihir” denilmiştir. DİRİ k g asi j

Mü'minûn 23:89

88. “Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?” de” 89. “Yönetim Allah'ın' diyecekler. “O zaman nasıl oluyor da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz?” de.” Biliyorsanız söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan... kim? Madem ki bunu biliyor ve bunun cevabının Allah olduğunu ikrar ediyorsunuz, o zaman nasıl oluyor da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz? Şöyle de denildi: Bu gerçeklikten nasıl oluyor da yüz çeviriyorsunuz?! Bazıları da şöyle demişlerdir: Bütün bunların Allaha ait olduğunu bildiğinize göre nasıl oluyor da bu konuda aldatılıyor ve gururunuza yenik düşüp yanlış yapıyorsunuz? Şöyle bir yorum da mümkün olabilir: O zaman nasıl oluyor da böyle büyülenmiş gibi davranıyorsunuz meâlindeki beyan Hz. Peygamber'e ilişkin tavırlarını ifade etmekte ve “Nasıl oluyor da onun sâhir, yani bir sihirbaz ve yalancının biri olduğunu söyleyebiliyorsunuz? Oysaki o sizi sadece, sizin ikrar ve itiraf ettiğiniz bir gerçekliğe davet etmektedir. Hal böyle iken nasıl olur da onu sihirle ilişkilendirebilirsiniz! En doğrusunu Allah bilir. Bütünüyle varlığın yönetimi. Bu beyanı daha önce açıklamıştık. Kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmaya muhtaç olmayan. Yani her korku sahibini teskin edip onu güvende kılan ve O'nun korku saldığı kimseye asla güven veren kimsenin olmayacağı yüce varlık. Bu şu âyetteki ifade gibidir: “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur ve eğer sana bir hayır verirse bilesin ki O her şeye kâdirdir”", Ebü Avsece şöyle demiştir: O önleyen, kendisinden hiçbir kimseyi engelleyebilecek biri asla olmayan ise gururunuza yenilir ve aldanırsınız anlamındadır. “Suhirtü” (S'a) denilir ve bununla büyülendim, gururuma yenik düştüm ve aldandım anlamı kastedilir. “Tüsharân” kelimesiyle aldatılır ve bundan vazgeçirilirsiniz, denilmiştir. Büyüye de bu anlamdan hareketle “sihir” denilmiştir. DİRİ k g asi j

Mü'minûn 23:90

Doğrusu biz onlara hakkı bildirdik. Daha önce de belirtildiği üzere” hakkın çeşitli anlamları vardır. Birincisi haktan maksat Allah'ın birliği, ulühiyeti ve ortaklardan, çocuktan ve onların nitelemekte oldukları diğer özelliklerden yüce olmasıdır. Yahut haktan maksat Kur'ândır. Onlara hak ve Allah katından olduğunu bildikleri Kur'ân'ı getirdik. Veya haktan maksat Hz. Muhammeddir. Onlar, onun hak olduğunu ve onun Allah'ın kendilerine göndermiş olduğu resülü olduğunu bilmektedirler. Yahut da haktan maksat kendileri ile ilgili olarak zikredilmiş olan makam, mevki ve şerefleridir. Ya da haktan maksat kulları olarak onlar üzerindeki Allah'ın hakkı ve keza birbirleri üzerindeki hak ve hukuklarıdır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar ise kesinlikle yalancıdırlar. Onlar, Rab'lerini lâyık olmadığı bir şekilde nitelemeleri konusunda kesinlikle yalancıdırlar. Yahut Kur'ân'ın Allah katından indirilme olmayıp uydurma ve düzmece olduğu şeklindeki iddialarında kesinlikle yalancıdırlar. Yahut onlar, peygamberin sihirbaz yahut cinlenmiş olduğu ve onun bir peygamber olmadığına dair iddialarında yalancıdırlar. Onlar inkâra kalkıştıkları her konuda yalancıdırlar. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:91

H3 Busürenin 71. âyetinin tefsirine bakınız. Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Mümkündür ki bu ifadelerin her biri, daha önce geçtiği üzere birbiri ile bağlantılıdır. Yine mümkündür ki bu ifadelerden her biri tek başına, birbirinden bağımsız olarak bir anlam ifade etmek üzere sevkedilmiştir. Eğer birinci ihtimal söz konusu ise o takdirde Allah asla çocuk edinmemiştir meâlindeki beyan şu anlamı ifade içindir: Eğer Allah bir çocuk edinmiş olsaydı onun da aynı şekilde ilâh olması gerekirdi. Çünkü çocuk babanın cinsinden ve onunla aynı özden olur. Çocuk babadan başkasının özünden ya da onunkinden ayrı bir cinsten olmaz. Yaygın olarak bilinen husus böyledir. Eğer çocuk da sözünü ettiğimiz şekilde ilâh olsaydı [§]O takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekerdi. Eğer birbiri ile bağlantılı olmaz ise o takdirde bütün bunların bozulmasını belirten durum ortaya çıkar. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: Eğer onların kuruntuları doğrultusunda O'nunla birlikte başka bir tanrı olsaydı o takdirde her tanrı hayır ve şerden yarattığı ve ulühiyetine işaret eden her bir şeyi alır bir tarafa çekerdi ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelirdi. Yani yeryüzünde nasıl hükümdarlar birbirine galebe çalmak için uğraş verirlerse onlar da öyle yaparlar, birbirlerine galebe çalar ve üstünlük kurarlardı. Onların bu dedikleri de olduğu zaman o takdirde ulühiyet ve rubübiyete (tanrılık ve rablık) işaret edecek bir durum kalmazdı. Eğer bu olmaz ise o takdirde bu durum O'nun bir ve asla ortağı ve hiçbir şekilde çocuğu olmadığını gösterir. Zira evrendeki düzenin varlığı ve sürdürülmesi ve her bir şeyin belli bir sınır ve esas üzere varlığını sürdürüyor olması, birden fazla değil tek bir olan yaratıcı Tanrı'nın ulühiyetine delil olur. Zira birden fazla olması tasavvur edilecek olsaydı, o takdirde mutlaka biri diğerine galebe çalmaya ve üstünlük kurmaya çalışacaktı ve sonra da haliyle şu âyette bahsedilen durum olacaktı: “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu”!5, Sonra mâlum olduğu üzere böyle bir istidlâl biçimi Allahın ulühiyetini inkâr eden ve putlara tapan kimselere yönelik olmaz. Bunlar Arap müşrikleri ve Mekke kâfirleridir. Böylesi bir delil getirme usulü, Allah'ın ulühiyetini tanıyan, ancak duyduğu bir ihtiyaca binaen O'na şerik koşan kimseler için söz konusu olur. Bunlar da Seneviyye, Dehriyye!? ve Mecüsilik inancı taşıyan, şerri yaratanı hayrı yaratandan ayrı gören, bunun yaratıcısının onun yaratıcısından başka olduğunu kabul eden kimselerdir. Bu takdirde Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan münezzehtir kavl-i celili yarattığı varlıkları yaratmada onların sözünü ettikleri ihtiyaç duyma ve yarar sağlama gibi nitelemelerden yücedir. Onların kendisine ortak saydığı şeylerden çok uzaktır meâlindeki beyan da aynı şekildedir. Zâhiri itibariyle bahsi geçen çocuk ve ortakları bulunduğu iddiasına gelince hâşâ O, onların çocuk edinme ve ortak sahibi olma şeklindeki isnatlarından, O'nu lâyık olmadığı bir şekilde nitelemelerinden ve hakkındaki uygunsuz sözlerinden uzaktır. Ya da Allah onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir, yani yaratılmış ve sonradan olmuş bir varlığın nitelenmesi gibi anılmaktan uzaktır. Çünkü onlar Allah'ı çocuk edinme ile niteliyorlardı. Çocuk ise bilinen şekliyle ancak bir baba ve anneden peydahlanır. Bu şekilde olan üreme insanlar arasında bilinen (ve mütat olan) bir durumdur. Hal böyle iken Allah'ı çocuk edinmekle nitelerlerse, sözünü ettiğimiz yönden O'nu yaratılmış ve sonradan olmuş bir varlığa benzetmiş olurlar ki Allah böyle bir konum sahibi olmaktan kendi zatını tenzih etmiştir. --- Dipnotlar: (Âlemin ezeli olduğunu ve bir yaratıcısının bulunmadığını savunan materyalist felsefe akı-

Mü'minûn 23:92

H3 Busürenin 71. âyetinin tefsirine bakınız. Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Mümkündür ki bu ifadelerin her biri, daha önce geçtiği üzere birbiri ile bağlantılıdır. Yine mümkündür ki bu ifadelerden her biri tek başına, birbirinden bağımsız olarak bir anlam ifade etmek üzere sevkedilmiştir. Eğer birinci ihtimal söz konusu ise o takdirde Allah asla çocuk edinmemiştir meâlindeki beyan şu anlamı ifade içindir: Eğer Allah bir çocuk edinmiş olsaydı onun da aynı şekilde ilâh olması gerekirdi. Çünkü çocuk babanın cinsinden ve onunla aynı özden olur. Çocuk babadan başkasının özünden ya da onunkinden ayrı bir cinsten olmaz. Yaygın olarak bilinen husus böyledir. Eğer çocuk da sözünü ettiğimiz şekilde ilâh olsaydı [§]O takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekerdi. Eğer birbiri ile bağlantılı olmaz ise o takdirde bütün bunların bozulmasını belirten durum ortaya çıkar. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: Eğer onların kuruntuları doğrultusunda O'nunla birlikte başka bir tanrı olsaydı o takdirde her tanrı hayır ve şerden yarattığı ve ulühiyetine işaret eden her bir şeyi alır bir tarafa çekerdi ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelirdi. Yani yeryüzünde nasıl hükümdarlar birbirine galebe çalmak için uğraş verirlerse onlar da öyle yaparlar, birbirlerine galebe çalar ve üstünlük kurarlardı. Onların bu dedikleri de olduğu zaman o takdirde ulühiyet ve rubübiyete (tanrılık ve rablık) işaret edecek bir durum kalmazdı. Eğer bu olmaz ise o takdirde bu durum O'nun bir ve asla ortağı ve hiçbir şekilde çocuğu olmadığını gösterir. Zira evrendeki düzenin varlığı ve sürdürülmesi ve her bir şeyin belli bir sınır ve esas üzere varlığını sürdürüyor olması, birden fazla değil tek bir olan yaratıcı Tanrı'nın ulühiyetine delil olur. Zira birden fazla olması tasavvur edilecek olsaydı, o takdirde mutlaka biri diğerine galebe çalmaya ve üstünlük kurmaya çalışacaktı ve sonra da haliyle şu âyette bahsedilen durum olacaktı: “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu”!5, Sonra mâlum olduğu üzere böyle bir istidlâl biçimi Allahın ulühiyetini inkâr eden ve putlara tapan kimselere yönelik olmaz. Bunlar Arap müşrikleri ve Mekke kâfirleridir. Böylesi bir delil getirme usulü, Allah'ın ulühiyetini tanıyan, ancak duyduğu bir ihtiyaca binaen O'na şerik koşan kimseler için söz konusu olur. Bunlar da Seneviyye, Dehriyye!? ve Mecüsilik inancı taşıyan, şerri yaratanı hayrı yaratandan ayrı gören, bunun yaratıcısının onun yaratıcısından başka olduğunu kabul eden kimselerdir. Bu takdirde Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan münezzehtir kavl-i celili yarattığı varlıkları yaratmada onların sözünü ettikleri ihtiyaç duyma ve yarar sağlama gibi nitelemelerden yücedir. Onların kendisine ortak saydığı şeylerden çok uzaktır meâlindeki beyan da aynı şekildedir. Zâhiri itibariyle bahsi geçen çocuk ve ortakları bulunduğu iddiasına gelince hâşâ O, onların çocuk edinme ve ortak sahibi olma şeklindeki isnatlarından, O'nu lâyık olmadığı bir şekilde nitelemelerinden ve hakkındaki uygunsuz sözlerinden uzaktır. Ya da Allah onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir, yani yaratılmış ve sonradan olmuş bir varlığın nitelenmesi gibi anılmaktan uzaktır. Çünkü onlar Allah'ı çocuk edinme ile niteliyorlardı. Çocuk ise bilinen şekliyle ancak bir baba ve anneden peydahlanır. Bu şekilde olan üreme insanlar arasında bilinen (ve mütat olan) bir durumdur. Hal böyle iken Allah'ı çocuk edinmekle nitelerlerse, sözünü ettiğimiz yönden O'nu yaratılmış ve sonradan olmuş bir varlığa benzetmiş olurlar ki Allah böyle bir konum sahibi olmaktan kendi zatını tenzih etmiştir. --- Dipnotlar: (Âlemin ezeli olduğunu ve bir yaratıcısının bulunmadığını savunan materyalist felsefe akı-

Mü'minûn 23:93

93, “De ki: ‘Rabbim! Eğer onların tehdit edildiği hali bana gösterecek 94. “Bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma RabDe ki: Rabbim! Eğer onların tehdit edildiği hali bana göstereceksen; bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim! Eğer onların tehdit edildiği hali bana göstereceksen. Bu ifade iki ihtimal içerir: Birincisi: Yâ Rabbi, onların tehdit edildiği durumu [§]ister bana göster ister gösterme, her hâlükârda beni zâlimler güruhundan eyleme! Çünkü Allah, onların tehdit edildiği durumdan bir kısmını resülüne göstereceğini şu âyette vâdetmişti. “Sen şimdi sabret; Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşecek. Muhakkak ki biz, onlara vaktiyle bildirip uyarıda bulunduğumuz azabın bir kısmını sana göstereceğiz, bir kısmını da görmeden seni vefat ettireceğiz; ama onlar da sonunda bize dönecekler!” Buna göre azabın bir kısmı gösterilecek bir kısmı gösterilmeyecek. Peygamber demiş oluyor ki: Yâ Rabbi! Onların tehdit edildiği azabı bana ister göster, ister gösterme ne olur beni zâlimler güruhundan eyleme!. İkincisi: Şüphesiz sen, onlara tehdit olarak vâdettiğin şeyi her ne kadar tahkik üzere bana gösterecek olsan da yâ Rabbi beni o zâlimler güruhundan eyleme! Sonra Bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim! Bu beyanın iki farklı anlama gelmesi ihtimali vardır: Birincisi: Onlaratehdit olarak indirmeyi vâdetmiş olduğun azaba düçar olmada beni zâlimler güruhundan eyleme. Çünkü ona azap etmesi de ona ehl-i adlin muamelesi gibi muamele etmesi de adalettendir. Sanki şöyle demiş gibi olur: Yâ Rabbi! Her ne kadar bana da onlara yaptığın muamele gibi muamele etmen adaletin bir gereği ise de bana onlara yaptığın muamelede bulunma. Çünkü Hz. Peygamber, her ne kadar âşikâr zellelere sahip olmasa da Allah'ın kendisine o kadar lütuf ve ihsanı var ki eğer Allah ondan bu nimetlere karşı şükür vazifesini ifa etmesini istese, o bunların tümüne şükretmek bir tarafa onlardan tek birinin şükrünü dahi ifaya güç yetiremez. Dikkat edilecek olursa görülecektir ki Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Hiçbir kimse Allah'ın rahmeti olmaksızın cennete giremez” Denildi ki: “Sen de mi yâ Resülallah!” O, “Evet, ben de! Ancak Rabb'imin rahmet ve merhametinin beni bürümesi sonucu bu mümkün olabilir!” buyurdu!”, İkincisi: Bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim! Bu beyanın sapkınlık ve azgınlık hakkında olması da mümkündür. Hz. Peygamber, zâlimler güruhunun özellikleri olan sapkınlık ve azgınlığa düşmekten kendisini korumasını istemiş olabilir. Bu Hz. İbrahim'in Rabb'ine dua etmesi ve O'ndan kendisini sapıklıktan korumasını istemesi gibi olur. Onun duası şöyledir: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!”! Allah'ın onu özel koruması (ısmet) altına almış olması onun bu şekilde dua etmesine engel değildir. En doğrusunu Allah bilir. EEDE PE AEA VTO 50İ ÙI

Mü'minûn 23:94

93, “De ki: ‘Rabbim! Eğer onların tehdit edildiği hali bana gösterecek 94. “Bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma RabDe ki: Rabbim! Eğer onların tehdit edildiği hali bana göstereceksen; bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim! Eğer onların tehdit edildiği hali bana göstereceksen. Bu ifade iki ihtimal içerir: Birincisi: Yâ Rabbi, onların tehdit edildiği durumu [§]ister bana göster ister gösterme, her hâlükârda beni zâlimler güruhundan eyleme! Çünkü Allah, onların tehdit edildiği durumdan bir kısmını resülüne göstereceğini şu âyette vâdetmişti. “Sen şimdi sabret; Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşecek. Muhakkak ki biz, onlara vaktiyle bildirip uyarıda bulunduğumuz azabın bir kısmını sana göstereceğiz, bir kısmını da görmeden seni vefat ettireceğiz; ama onlar da sonunda bize dönecekler!” Buna göre azabın bir kısmı gösterilecek bir kısmı gösterilmeyecek. Peygamber demiş oluyor ki: Yâ Rabbi! Onların tehdit edildiği azabı bana ister göster, ister gösterme ne olur beni zâlimler güruhundan eyleme!. İkincisi: Şüphesiz sen, onlara tehdit olarak vâdettiğin şeyi her ne kadar tahkik üzere bana gösterecek olsan da yâ Rabbi beni o zâlimler güruhundan eyleme! Sonra Bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim! Bu beyanın iki farklı anlama gelmesi ihtimali vardır: Birincisi: Onlaratehdit olarak indirmeyi vâdetmiş olduğun azaba düçar olmada beni zâlimler güruhundan eyleme. Çünkü ona azap etmesi de ona ehl-i adlin muamelesi gibi muamele etmesi de adalettendir. Sanki şöyle demiş gibi olur: Yâ Rabbi! Her ne kadar bana da onlara yaptığın muamele gibi muamele etmen adaletin bir gereği ise de bana onlara yaptığın muamelede bulunma. Çünkü Hz. Peygamber, her ne kadar âşikâr zellelere sahip olmasa da Allah'ın kendisine o kadar lütuf ve ihsanı var ki eğer Allah ondan bu nimetlere karşı şükür vazifesini ifa etmesini istese, o bunların tümüne şükretmek bir tarafa onlardan tek birinin şükrünü dahi ifaya güç yetiremez. Dikkat edilecek olursa görülecektir ki Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle bir rivayet nakledilmektedir: “Hiçbir kimse Allah'ın rahmeti olmaksızın cennete giremez” Denildi ki: “Sen de mi yâ Resülallah!” O, “Evet, ben de! Ancak Rabb'imin rahmet ve merhametinin beni bürümesi sonucu bu mümkün olabilir!” buyurdu!”, İkincisi: Bu durumda beni zâlimler topluluğunun içinde bulundurma Rabbim! Bu beyanın sapkınlık ve azgınlık hakkında olması da mümkündür. Hz. Peygamber, zâlimler güruhunun özellikleri olan sapkınlık ve azgınlığa düşmekten kendisini korumasını istemiş olabilir. Bu Hz. İbrahim'in Rabb'ine dua etmesi ve O'ndan kendisini sapıklıktan korumasını istemesi gibi olur. Onun duası şöyledir: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!”! Allah'ın onu özel koruması (ısmet) altına almış olması onun bu şekilde dua etmesine engel değildir. En doğrusunu Allah bilir. EEDE PE AEA VTO 50İ ÙI

Mü'minûn 23:95

(Resülüm!) Onları tehdit ettiğimiz durumu sana göstermeye elbette ki kâdiriz. Bu âyet de iki şekilde izah edilebilir. Birincisi: Allah, resülüne bildiriyor ki, onlara tehdit olarak vâdetmiş olduğu azabı ertelemek bir acziyete sebep değil, aksine hilim ve affının bir sonucudur. Bu durum tıpkı şu beyanda belirtildiği gibidir: “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, (0 gün gözler dehşetten dışarı fırlamış; başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar.)” Görüldüğü üzere burada tembih ve uyarı vardır. Bu âyette de benzeri bir durumun ihtimal dâhilinde olması söz konusudur. İkincisi: Allah, resülünü onların eza ve işkencelerine karşı teselli ediyor ve onu sabırlı olmaya çağırıyor ve şöyle buyurmuş oluyor: Ben, onların tepesine azabı indirmeye ve onlardan intikam almaya kâdir olmama rağmen onlara karşı hilmimle muamele edip, azaplarını erteliyorum. Hal böyle iken sen içinde bulunduğun zaaf haliyle elbette ki onların eza ve işkencelerine sabır ve tahammül göstermelisin. Şu âyet de bu esas üzerine oturur: 4 ape Ieis oct tyst TN eze

Mü'minûn 23:96

96. “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz.” (Kötülüğü İyilikle Savmaj Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Yani onların sana yapmış oldukları eza ve işkencelere karşılık vermeye kalkışma, onları cezalandırmak gibi bir tavır içine girme, sen onları en güzel biçimde sav ve onlara, yaptıklarının karşılıklarını verme işini bana bırak ki ben de onların hak ettikleri karşılığı vereyim. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz. Onların yakıştırdıkları yalan, dolan ve sana reva gördükleri işkenceler gibi her ne varsa biz onların hepsini en iyi şekilde bilmekteyiz. İkinci izah şöyledir: Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav, yani onların işlemiş oldukları kötülükleri onlara iyilik yapmak suretiyle sav ki kısa vadede senin dostların ve kardeşlerin olsunlar. Bu anlam şu ilâhi beyanda belirtilene benzer: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!”!142 Héb Els ED obl lgi ORTA 3,09 97. “Ve de ki: Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım.

Mü'minûn 23:97

96. “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz.” (Kötülüğü İyilikle Savmaj Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Yani onların sana yapmış oldukları eza ve işkencelere karşılık vermeye kalkışma, onları cezalandırmak gibi bir tavır içine girme, sen onları en güzel biçimde sav ve onlara, yaptıklarının karşılıklarını verme işini bana bırak ki ben de onların hak ettikleri karşılığı vereyim. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz. Onların yakıştırdıkları yalan, dolan ve sana reva gördükleri işkenceler gibi her ne varsa biz onların hepsini en iyi şekilde bilmekteyiz. İkinci izah şöyledir: Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav, yani onların işlemiş oldukları kötülükleri onlara iyilik yapmak suretiyle sav ki kısa vadede senin dostların ve kardeşlerin olsunlar. Bu anlam şu ilâhi beyanda belirtilene benzer: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!”!142 Héb Els ED obl lgi ORTA 3,09 97. “Ve de ki: Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım.

Mü'minûn 23:98

[Şeytanların Kışkırtmalarından Allah'a Sığınmak] Ve de ki: Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim! Başka bir beyanda da Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allaha sığın”” Allah, resülüne şeytan fitlemesi halinde o lânetlinin şerrinden derhal Allah'a sığınmasını öğretmiş ve emretmiştir. Şeytanın fitlemesi onun vesvese vermesidir. Allah, resülüne şeytanın dürtüklemesinden de sığınmasını öğretmiş ve emretmiştir. “Hemz” de şeytanın yönelmesi ve kişiye yanlış telkinlerde bulunmak üzere ona kilitlenmesidir. Aynı şekilde şeytanların vesvese mahallinde kişinin yanında bulunmalarından da Allaha sığınmasını emretmiş ve böylece onları başından savsın ve bulunduğu yerde bulunmasınlar. Onların fit vermelerinden Allaha sığınmak, onları kendisinden uzaklaştırması içindir. [§]Böylece onlar, beraberinde olsalar ve BIN vesvese verseler bile resül üzerinde etkin olamayacaklardır. Şeytanların kışkırtmalarından (hemezât) sığınmanın anlamı, onların yapmak istediği şeyden alıkoymaları için kışkırtma ve dürtme gibi iğvalarını savmaktır. Onların yanında hazır bulunmaları ise, vesvese mekânı olmaktadır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Hemzuş-şeyâtin”, “el-müte”! demektir ve bunun anlamı kalbin bürünmesidir. Gelen bir rivayette ifade edildiğine göre Hz. Peygamber, taşlanmış olan şeytandan; onun dürtmesinden, pohpohlamasından ve içine üflemesinden Allaha sığınmıştır.“ Bazıları, şeytanın hemezatı ile 'nezeât'ı, yani dürtmesi ve fit vermesi aynıdır, demişlerdir. İbn Kuteybe şöyle bir açıklama yapar: “Hemezâtüş-şeyâtin” tabiri şeytanın fitlemesi ve dürtmesi demektir. Onu bunu ayıplayan kimseye “hümeze” denir, çünkü o yaptığı işle sanki onu dürtmüş ve ayıplamış olmaktadır", Ebü Avsece ise “Hemezâtüş-şeyâtin” şeytanların vesveseleri demektir, demiştir. “Hemeze, yehmizü, hemzen” (yat yaa l;a) fiili “vesvese verdi” anlamındadır. Başka bir anlamı ise ayıpladı demektir. “İnsanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline!” meâlindeki “hümeze” kelimesi alay etme anlamında kullanılmıştır. Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım... Bu beyanda ve devamında Mütezile aleyhinde iki izah şekli vardır: Birincisi: Hz. Peygambere, burada bahsedilenlere karşı Allah'a sığınması emredilmiştir. Bu da gösteriyor ki Allah katında olup da resülüne vermediği bir lütuf vardır. Eğer onu resülüne vermiş olsaydı o takdirde verilen o lütufla burada bahsedilen hususları savabilirdi. O lütfun sahibi de Allah'tır. Eğer o, bu lütuflara mâlik olmasaydı o takdirde söz konusu lütufları vermesini istemek O'nunla dalga geçmek kabilinden olurdu. Zira bir kimseden, onda olmadığını bildiği bir şey isteyen kişi, onunla eğlenmiş olur. Burada da durum öyledir. İkincisi: Şeytandan Allaha sığınması emrolunan herkese, Allah kötü durumdan onu korumuş olmaktadır. İşte bu iki husus birlikte Mütezile'nin aslah görüşünü geçersiz kılar. Zira onlar, Allah herkese, dini konusunda aslah, yani en yararlı olanı verir ve herkese her türlü sapıklık ve dalâletten korunma imkânı verir, demektedirler.

Mü'minûn 23:99

[Müşriklerin Yeni Bir Şans İstemesi] Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, Rabbim! Beni geri gönder der. Bu ifadenin zâhirine göre Rabbim! Beni geri gönder sözü kâfirlerce öldükten sonra, âhiret korkularını ve onun dehşetengiz sahnelerini gördükten sonra söylenmiş olmalıdır. [§]Çünkü ölüm bir mekândan başka bir mekâna intikal değildir. Aksine ölüm kendilerinde bulunan hayatı alıp götüren bir olgudur. Ne var ki tefsirciler şöyle demişlerdir: Bu söz, onların ölüm meleğini 48 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'I-Kurün, s. 300. gördükleri ve bütün korkunçluklarıyla canlarını almak üzere üzerlerine abandığı andadır. İşte o anda dünya hayatına yeniden başlamaya döndürülmek isterler. Birinci izah bizce daha uygun ve kabule daha yakındır. Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca. Bu beyan “Ve de ki: 'Rabbim!” Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim!” meâlindeki âyetle bağlantılı ve onun cevabı değildir. Çünkü aynı türden değildir, cinsleri de farklıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu “Doğrusu biz onlara hakkı bildirdik, onlar ise kesinlikle yalancıdırlar”! meâlindeki âyetle bağlantılıdır ve “... ama onların çoğu gerçeği sevmezler!” meâlindeki âyetlerin cevabıdır. Şöyle demiş oluyor: Onlar bu halde yaşantılarına devam ederler. Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman Hakk'a döner ve tasdik eder. Lâkin artık bu dönüş ve tasdik ona o vakitte bir yarar sağlamaz. Rabbim! Beni geri gönder! “Rabbi'r-ciâni” diye söyledi de tekil kipiyle “Rabbi'rci'ni” şeklinde söylemedi. Bu durum iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: O hengamedeki kişi krallardan talepte bulunur ve onlara hitap eder gibi bir istekte bulunmuş ve bu yüzden tekil kipiyle değil de çoğul şekliyle seslenmiştir: Zira hükümdarlara “Ekselansları, şunu yapar mısınız!” şeklinde çoğul kipiyle hitap edilmesi âdettendir. Nitekim Allah'ın kelâmında da cevap olmak üzere “Biz şunu yaptık!” “Şunu yapacağız!” şeklinde bir kullanım bulunmaktadır. İkincisi de bu cümlenin sözünün şöyle yorumlanmasıdır: Kişi, Rabb'inden ruhlarını almakla görevli meleklere, kendisini dünyaya geri göndermelerini emretmesini ister. En doğrusunu Allah bilir. DİLİ 5 NA eis

Mü'minûn 23:100

Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım. Bazıları geride bıraktığım meâlindeki beyandan maksadın “yalanladığım şey” demek olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da dünyada terkettiğim ve işlemediğim salih amelleri yapayım, şeklinde yorumlamışlardır. Şu da mümkündür: Dünyada bıraktığım mallardan senin hakkın olanı ödeyeyim... Çünkü kâfirlerden kimi de vardı ki onların inkârlarının sebebi zekâtı vermemek ve onu inkâr etmekti. Nitekim âyette şöyle denilmektedir: “Ki onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler””. Böyleleri Rabb'inden ister ki geride bıraktığı mala dönmesine izin versin de o da gitsin ve daha önce malının engel olduğu hakkını, yani zekâtını ödesin. ( Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Her birinize ölüm gelip, “Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan da gönüllü yardımlarda bulunsam ve iyi kişilerden olsam!”® âyetteki “gönüliü yardımlarda bulunsam” daha önce engellediğim malın sadakasını ödesem demektir. Çünkü âyetin bağlamı zekât hakkındadır ve “size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın” diye başlamaktadır. Bu itibarla bu yorum daha uygun gözükmektedir. En doğrusunu Allah bilir. “Kellâ” kelimesi Hayır! Asla! demektir ve onların dönüş taleplerini reddetmek içindir. Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Bazıları şöyle demişlerdir: Sözden maksat “Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez”"5 meâlindeki âyette beyan edilen sözdür, bu sözü diyen de Allah'tır. Yani Allah buyurdu ki eceli gelince hiç kimsenin ölümü ertelenmez. Bazıları da bu beyanın, kâfirin, azabı baş gözüyle gördüğü anda söylediği sözüdür, demişlerdir ve maksadın da Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım meâlindeki âyet olduğunu ifade etmişlerdir. Bu duruma göre “kellö” kelimesi şu iki ihtimale açık olur: Birinçisi;: Onun salih amel işlemek üzere geri döndürülmesi talebinin gerçekliği yok, yani farz etsek ki böyle bir talep üzerine gönderildi, onun gene yapacağı bir şey yok demek istenmiş olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Yoksa geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir”!, İkincisi: Onların geri dönme talebinde bulunmalarında kendileri için bir yarar yoktur. Zira eğer onlar geri döndürülecek olsalar gene umdukları şeyi elde edemeyeceklerdir. Çünkü onlar iman etmek için bu talepte bulundular. İmanın yolu ise istidlâl ile benimsenen bir kalbi tasdik olmasıdır. Bunlar güven içinde ve geniş bir zamanda yaşamakta iken düşünmemişler, kendilerini imana ulaştıracak istidlâllerde bulunmamışlar da bu korku hengâmesinde mi bunu yapabilecekler. Hayır, hayır! En doğrusunu Allah bilir. Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır. Bazıları “verâihim” kelimesi “önlerinde” anlamına gelir, demişlerdir. Ebü Muâz şöyle demiştir: Bu kelime senden gizlendim anlamındaki “tevâreytü anke” kelimesinden türetilmiştir. Bu itibarla senden gizli kalan her şey -ister önün olsun ister arkan- “verâ” anlamındadır. Bazıları da “verâ” arka anlamında hakikat olarak kullanılmıştır, demişlerdir. Yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Berzah, iki süra üfleyiş arasında olan zamandır. Bazıları da “Berzah” ölüm ile yeniden diriltilme arasında geçecek olan zamandır, demişlerdir. Bu, Kelbi ve Katâde'nin görüşleridir’, Mücâhid ise şöyle demiştir: “Berzah, ölüm ile dünyaya yeniden dönme arasına konulan engeldir”. [ ]İbn Kuteybe ve Ebü Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Berzah, dünya ile BEN âhiret arasında olan dönemdir. Onlar iki şey arasında kalan her şey berzahtır demişlerdir. Ebü Avsece: “İki sınır, yani dünya ile âhiret arasında kalan zamana berzah denir, demiştir. Yine o, berzah, düz araziye denir, demiştir. Berzahın aslı, hâciz, yani iki şeyi birbirinden ayıran engel demektir. Nitekim şu âyette bu anlamda kullanılmıştır: “(Biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acı olan iki denizi karışacak şekilde salıveren ve) ikisi arasına bir engel, aşılmaz bir perde koyan O'dur”5. Buna göre kavl-i celilin!58 yorumu şöyledir: Yani temenni edip ulaşmayı arzuladıkları durumdan kendilerini alıkoyan bir zamana ulaştılar. Bu mâna, şu âyetteki kullanım gibidir: “Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir; tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi”, Onlar iman etmeyi ve salih amel işlemeyi arzu ve temenni ediyorlardı. Şu da mümkündür: Önlerinde, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır. Yani onların içinde iman etmeyi mümkün kılan hallerinin ardından arzu ve temenni ettikleri imana ve salih amel işlemeye ulaşmaları mümkün olmayan birtakım halleri olacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Taberi, Câmi 'u'l-beyân, XVIII, 53. © Taberi, Câmi'u'-beyân, XVIII, 150. 53 “Önlerinde... bir berzah vardır” kavl-i celilinin. Bu âyette Bâtıniyye'nin görüşlerine reddiye vardır. Çünkü onlar şöyle derler: Ba's, yani yeniden diriltilmeden maksat, mümin için işlemiş olduğu salih amellerin birer ruhani surete büründürülmesi ve ebedi olarak o ruhani suretlerle sevaplanması, kâfir için de işlemiş olduğu kötü işlerin kötü ruhani şekillere bürünmesi ve onların ebedi olarak o kişiye azap vermeleri. Onlar, ölümden sonra diriltmeyi böyle telakki etmektedirler. Allah Teâlâ bildirdi ki onların ölümleriyle yeniden diriltilmeleri (ba's) arasında bir berzah, yani engel vardır ki o da belirttiğimiz gibi belirlenen süredir ya da engeldir. Bu da gösteriyor ki âyet, onların “Ba's (öldükten sonra diriltilme) birtakım ruhani suretlerin ortaya çıkmasından ibarettir” şeklindeki inançlarını çürütmüş olur.

Mü'minûn 23:101

Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler! Eğer Artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler ifadesi bütün insanlar ile ilgili ise o takdirde -tefsircilerden İbn Abbâs ve diğerlerinin de ifade ettiği gibi- âyet mekân ve zaman farklılıkları ile ilgilidir. Yani şu mekânda ya da şu zamanda soramazlar, Jama başka bir mekân ve zamanda sorabilirler, anlamındadır. Görmez misin ki bir ilâhi beyanda şöyle buyurulmuştur: “Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar”, Benzer âyetler de vardır. Eğer âyet özellikle kâfirler ile ilgili ise o takdirde iki farklı izahı söz konusudur: Birincisi şöyledir: Artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler. Çünkü onlar dünyada iken başkalarına karşı birbirleriyle yardımlaşıyorlar, birbirlerinden yardım istiyorlar ve birbirlerine destek oluyorlar, şefaatçi ve yardımcı oluyorlar, arka çıkıyorlardı. Allah bildirdi ki âhirette bu durum kesilecektir ve aralarındaki bu yardımlaşma ve dayanışma orada olmayacaktır. Özellikle Araplar, birbirlerine karşı soy soplarıyla (nesep) öğünürler ve nesebe bağlı olarak birbirleriyle yardımlaşma içinde olurlardı. Allah bildirdi ki âhirette bu durum da olmayacak, soy sop bağları tamamen kopacak. İkincisi: Aralarında nesep bağı ve bahsedilen diğer hususlar o gün için olmayacak, çünkü o günün dehşetinden ve korkusundan herkes kendi başının derdine düşecek, birbirlerini unutacaklar ve birbirlerinden kaçışacaklar. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar”; “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün her kişinin işi başından aşkındır”©; “Onu göreceğiniz gün, (her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir). Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin... Bütün bunlar kıyâmetin şiddeti, dehşeti ve bundan duyulan korkular yüzünden olacaktır. Herkesin kendisiyle ilgili bir derdi olacak, bu nedenle hiç kimse yakını da olsa başkasının durumuyla ilgilenemeyecektir. Eğer bu durum (müslüman - kâfir) bütün insanlar için söz konusu ise o takdirde burada sözü edilen birbirlerine soru sorma belli bir zaman ve mekân itibariyle olacaktır; belli bir zamanda soramayacaklar, başka bir zamanda ise sorabileceklerdir, yine belli bir yerde soramayacaklar, başka bir yerde ise sorabileceklerdir, ya da bir konuyla ilgili sorabilecekler, başka bir konu hakkında ise soramayacaklardır. [ ]Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Mevcut olan her nesep o gün kesilecektir, benim nesebim hariç”. Ya da bu mealde bir söz.'“ Buradaki “Benim nesebim hariç” sözü iki şekilde izah edilebilir. Birincisi: Nesebi ile ilgili olarak şefaati, nesebi dışındakiler için olmaz. Eğer bunu murat etmiş ise o takdirde nesebin hakikat mânasında kullanılması söz konusu olmuştur. İkincisi ise “benim nesebim'den maksadın “benim müntesiplerim” anlamında olmasıdır. Çünkü onun dininden olup da ona uyan herkes ona intisap etmiş olmaktadır. O takdirde sanki şöyle demiş gibi olur: Benden başkasına ait her türlü şefaat kesilecek, dinimi kabul etmek suretiyle bana intisap eden ve uyan kimselere olmak üzere sadece benim şefaatim kalacaktır. o3 i Ti. --- Dipnotlar: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 323; Hâkim, el-Müstedrek, TI, 142; Beyhaki, es-Sünenü’lkübrâ, VII, 64. Ahmed b. Hanbel'in e/-Müsned'inin nâşirleri bu hadisin sahih olduğunu söylemişler, (54-131. b gali Ul py LaNa) lafzının ise şevâhid ile birlikte hasen olduğunu belirtmişlerdir (bk. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, XXXI, 207-209).

Mü'minûn 23:102

O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse işte bunlar kurtuluşa ermiş olacaklar. Tartıları hafif gelenler ise kendilerini ziyan etmişlerdir ve bunlar cehennemde ebedi kalacaklardır. O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse... Bu beyan şöyle yorumlanabilir: Her kim ki, işlemiş olduğu salih ameller ve yaptığı hasenat vesilesiyle Allah katındaki değeri ve şerefi artar ve ağır gelir, o kişi kurtuluşa (felâh) erenlerdendir. Tartıları hafif gelenler. Yani çirkin işler yapmış olması yüzünden kimin de Allah katındaki değeri ve şerefi eksilirse onlar da kendilerine haksızlık edip kaybedenler olacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Daha önce tefsircilerin “mevâzin” tartılar, ölçütler hakkındaki görüşlerini zikretmiş idik!5.

Mü'minûn 23:103

O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse işte bunlar kurtuluşa ermiş olacaklar. Tartıları hafif gelenler ise kendilerini ziyan etmişlerdir ve bunlar cehennemde ebedi kalacaklardır. O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse... Bu beyan şöyle yorumlanabilir: Her kim ki, işlemiş olduğu salih ameller ve yaptığı hasenat vesilesiyle Allah katındaki değeri ve şerefi artar ve ağır gelir, o kişi kurtuluşa (felâh) erenlerdendir. Tartıları hafif gelenler. Yani çirkin işler yapmış olması yüzünden kimin de Allah katındaki değeri ve şerefi eksilirse onlar da kendilerine haksızlık edip kaybedenler olacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Daha önce tefsircilerin “mevâzin” tartılar, ölçütler hakkındaki görüşlerini zikretmiş idik!5.

Mü'minûn 23:104

Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Bazıları şöyle demişlerdir: Ateşin iyice yalayıp da kemik üzerinde et namına bir şey bırakmaması halinde Araplar bu durumu “lefehati'n-nâru lefhaten” h)! sa!) sözüyle ifade ederler. Dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Bazıları “kâlihün”, “âbisün” yani somurtanlar anlamındadır demişlerdir. Bazıları da [§]“telfehu” “tenfuhu” anlamındadır, yani “üflüyor” demektir demişlerdir. Bazıları da “telfehu” nun kızartıyor ve yakıyor anlamında olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece ise şöyle demiştir; “Telfehu” vuruyor demektir, “İefh” çarpmak, vurmak anlamındadır. “Lefehathu'n-nâru, telfehu, lefhan, fehiye lâfihatün” (aY şi nd gali li ini) denilir ve ateş vurdu ve yüzünü yaktı mânasına gelir. “Kâlih” ise “Âbis”, yani yüzü buruşuk, asık anlamındadır.

Mü'minûn 23:105

Size âyetlerim okunurdu da onları yalanlardınız değil mi? Evet, onlar öyle yalanlarlardı ki durumlarını pek çok yerde açıklamış bulunuyoruz. Ov uj zaa ais LİE 5 À

Mü'minûn 23:106

Derler ki: “Rabbimiz! Kötü yanımıza yenildik... Müfessirlerin “şıkve” ile ilgili “bahtımıza yazılan şekavet hali” şeklindeki izahları pek uygun değildir. Çünkü onlar bu sözlerini kendilerinde bulunan Allah'ın emrine karşı gevşeklikleri ve onu zayi etmeleri sebebiyle özür dileme sadedinde söylemişlerdir. Onların kendilerinden kaynaklanan bir eylemin mazeret olarak görülmesini talep etmeleri muhtemel değildir. Zira eğer onların bahsettikleri durum söz konusu olsaydı o takdirde kendileri için özür talebi olurdu oysa onlar o vakitte kendileri için bir özür beyanında bulunmuyorlar, aksine kendilerinde mevcut bulunan özelliği ikrar ediyorlar; “Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkümları artık rahmetten mahrumdurlar”“ meâlindeki âyette olduğu gibi. Ancak iki izah şekli mümkündür. Birincisi: Onlar şöyle diyorlar: Yâ Rabbi! Biz işlemiş olduğumuz amellerimiz yüzünden bedbahtlardan olduk ve kendimize zulmettik. Biz sapıtmış bir kavim olduk. İkincisi: Öyle birtakım ameller işledik ki bu ameller yüzünden cezayı hak ettik. Biz bu cezaya lâyık bir haldeyiz. Bu amellerin karşılığı olan cezalar bize galebe çaldı... Ya da buna benzer açıklamalar. Ancak müfessirlerin “galebet” fiiline yazıldı anlamını vermeleri uzak bir ihtimaldir, kabul edilemez. Çünkü yazılan şey kulun yaptığı ve Allah'ın da onu tercih edeceğini bildiği fiildir. Allah'ın, kulun yapacağını ve tercih edeceğini bildiği fiilin dışında başka bir şey yazılmaz. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:107

Rabbimiz! Bizi buradan çıkar; eğer (çıkar da) bir daha eskiye dönersek, artık belli ki biz zâlim insanlarız. Biz âşikâre ve açıkça zulüm işleyen zâlimleriz. Yoksa onlar “Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar”. “Biz bir sapkınlar topluluğu olduk” meâlindeki âyetlerde belirtilen sözleriyle zaten zulüm işlediklerini itiraf etmişlerdi. Ancak itiraf ettikleri zulüm işitmeye ve habere dayalı bir zulümdü, bizzat gözlem yoluyla bilinen zulüm değildi. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar; eğer (çıkar da) bir daha eskiye dönersek, artık belli ki biz zâlim insanlarız derken alenen göz önünde işlenen zulmü kastetmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. GİS Y5 Ga lafat JE

Mü'minûn 23:108

Allah buyurur ki: “Yıkılın karşımdan! Ve artık bana bir şey söylemeyin! Bazıları “ihseü” kelimesine sesinizi kesin, bazıları da orada (rahmetten) uzak olun anlamı vermişlerdir. Ebü Avsece şöyle der: “Hase'tü fulânen ve ahsetühü” denilir “Onu uzaklaştırdım o da defolup gitti yani uzaklaştı, anlamı kastedilir. Ve artık bana bir şey söylemeyin! Burada iki farklı izah mümkündür. Birincisi onların oraya atıldıkları ilk anda bu talebi dile getirmeleri mümkündür ve onlara cevaben, yıkılın karşımdan ve bana tek bir kelime bile etmeyin, çünkü siz orada kalıcılarsınız, denilmiştir. Yahut bu istek onlardan “Ey Mâlik, Rabb'in bizim işimizi bitirsin! diyecekler... meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere cehennem meleği Mâlik'ten ölümü istemeleri sonrasında olacaktır; o da “Burada kalıcısınız” cevabını verecektir”!6; “Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, “Rabb'inize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin!” diye seslenirler”!, Ondan umutlarını kesince o anda Rab'lerinden kendilerini oradan çıkarmasını ve sınamaya yeniden göndermesi isteğinde bulunurlar. Allah da Yıkılın! yani orada uzak olun! der. Artık bana bir şey söylemeyin, yani azabın şiddetinden konuşamayacak bir hale gelin. Cehennemliklerin dehşetle burunlarından solumaları ve hasretle iç çekmeleri işte tam da o esnada olur.”

Mü'minûn 23:109

1109. “Kullarım arasında, “Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en üstünüsün' diyen bir kesim de şüphesiz vardı.” 110. “Ama siz (ey müşrikler), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Hep gülerdiniz onlara.” Kullarım arasında, “Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en üstünüsün diyen bir kesim de şüphesiz vardı. Ama siz (ey müşrikler), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Hep gülerdiniz onlara. Allah Teâlâ, kendilerini ateşten çıkarmasını isteyen o kâfirlere bildiriyor ki: Siz kullarımdan bana iman etmiş bir grubu alaya alıyordunuz ve onlara gülüyordunuz. Allah bunu onlara hasret ve nedâmetlerinin daha da artması ve ilâve bir azap olması için söyledi. “Sihriyyen” kelimenin kırâati ve yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları “sin” harfinin kesri ile şeklinde okumuşlardır. Bazıları da ref’ ile “suhriyyen” şeklinde okumuşlardır. Ebü Muâz şöyle demiştir: Kim “sin” harfinin ref”i ile okursa kelime kulluk, kölelik anlamındadır'?. Yani “Onları kul, köle yapıyordunuz!” demek olur. “Sin” harfinin kesri ile okunması halinde ise alay etme ve aşağılama anlamında olur. Kisâi ise gerek “sin” harfinin kesri ile gerekse ref'i ile olsun her ikisi de istihza, yani alaya alma anlamındadır, demiştir. Kulluk, kölelik anlamında sadece “sin” harfinin ref'i İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Sin” harfinin kesri ile “sihriyyen” Onlarla alay ediyorsunuz demektir. Ref'i ile “suhriyyen” şekli ise onları boyunduruğunuz altına alıyor, kul köle ediyorsunuz anlamındadır. Sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Yani onların durumları sizi beni anmaktan alıkoydu”, İzahı daha önce belirttiğimiz şekildedir. 70 [ ]Sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlarla alay ile meşgul olmanız, bana itaat ile amel etmeyi size unutturdu. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: “Unutturma” fiili, zikre isnat edilmiştir. Çünkü onlar Allah'ı anmaya çağrılmaları yüzünden onlarla alay etmekteydiler. Bu yüzden isnat zikre yönelik olarak yapılmıştır. Bu aynen pisligin artışının süreye isnat edilmesi gibidir'”. Çünkü onların pislik ve çirkeflikleri yanlarında süre okunduğu zaman artmaktaydı. Onların pisliklerinin artışına sebep olan sürenin okunuşu olduğu için nispet süreye yönelik olmuştur. Yoksa süre ile pisliğin artışı arasında bir ilişki düşünülemez. İşte aynen onun gibi burada da unutturma O'nu zikretmeye yönelik olarak belirtilmiştir. Çünkü onlar, O'nun zikredildiği ve O'nun zikrine davet edildikleri anda zıvanadan çıkmaktaydılar. Sebep oluşu yüzünden - En doğrusunu Allah bilirböyle bir isnat yapılmıştır. --- Dipnotlar: ile olan “suhriyyen” şekli kullanılır. Bazıları da her ikisi de aynı anlamdadır, demişlerdir”. © “Havelu'r-racül” kişinin horantası (ailesi) anlamındadır. Tekili “hâil” gelir. Köle ve câriye için kullanılan bir isimdir. “el-Havel” köleler ve câriyeler ve diğer horantalar demektir. Tekili, çoğulu, müzekkeri, müennesi aynıdır (bk. İbn Manzür, Lisânü'-Arab, “hvl” Görüşler için bk. Kurtubi, e/-Câmi' li ahkâmi'l-Kurân, XII, 154. İbn Manzür, Lisânü'lArabda şöyle demiştir: “Damme ile “es-suhriyyu” boyun eğdirmek anlamındaki “teshir” kelimesinden gelmekte, kesreli şekliyle; “es-Sıhriyye” ise “alay etme” anla-

Mü'minûn 23:110

1109. “Kullarım arasında, “Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en üstünüsün' diyen bir kesim de şüphesiz vardı.” 110. “Ama siz (ey müşrikler), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Hep gülerdiniz onlara.” Kullarım arasında, “Rabbimiz! Biz iman ettik; bizi affet, bize acı! Sen merhametlilerin en üstünüsün diyen bir kesim de şüphesiz vardı. Ama siz (ey müşrikler), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Hep gülerdiniz onlara. Allah Teâlâ, kendilerini ateşten çıkarmasını isteyen o kâfirlere bildiriyor ki: Siz kullarımdan bana iman etmiş bir grubu alaya alıyordunuz ve onlara gülüyordunuz. Allah bunu onlara hasret ve nedâmetlerinin daha da artması ve ilâve bir azap olması için söyledi. “Sihriyyen” kelimenin kırâati ve yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları “sin” harfinin kesri ile şeklinde okumuşlardır. Bazıları da ref’ ile “suhriyyen” şeklinde okumuşlardır. Ebü Muâz şöyle demiştir: Kim “sin” harfinin ref”i ile okursa kelime kulluk, kölelik anlamındadır'?. Yani “Onları kul, köle yapıyordunuz!” demek olur. “Sin” harfinin kesri ile okunması halinde ise alay etme ve aşağılama anlamında olur. Kisâi ise gerek “sin” harfinin kesri ile gerekse ref'i ile olsun her ikisi de istihza, yani alaya alma anlamındadır, demiştir. Kulluk, kölelik anlamında sadece “sin” harfinin ref'i İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Sin” harfinin kesri ile “sihriyyen” Onlarla alay ediyorsunuz demektir. Ref'i ile “suhriyyen” şekli ise onları boyunduruğunuz altına alıyor, kul köle ediyorsunuz anlamındadır. Sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Yani onların durumları sizi beni anmaktan alıkoydu”, İzahı daha önce belirttiğimiz şekildedir. 70 [ ]Sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlarla alay ile meşgul olmanız, bana itaat ile amel etmeyi size unutturdu. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: “Unutturma” fiili, zikre isnat edilmiştir. Çünkü onlar Allah'ı anmaya çağrılmaları yüzünden onlarla alay etmekteydiler. Bu yüzden isnat zikre yönelik olarak yapılmıştır. Bu aynen pisligin artışının süreye isnat edilmesi gibidir'”. Çünkü onların pislik ve çirkeflikleri yanlarında süre okunduğu zaman artmaktaydı. Onların pisliklerinin artışına sebep olan sürenin okunuşu olduğu için nispet süreye yönelik olmuştur. Yoksa süre ile pisliğin artışı arasında bir ilişki düşünülemez. İşte aynen onun gibi burada da unutturma O'nu zikretmeye yönelik olarak belirtilmiştir. Çünkü onlar, O'nun zikredildiği ve O'nun zikrine davet edildikleri anda zıvanadan çıkmaktaydılar. Sebep oluşu yüzünden - En doğrusunu Allah bilirböyle bir isnat yapılmıştır. --- Dipnotlar: ile olan “suhriyyen” şekli kullanılır. Bazıları da her ikisi de aynı anlamdadır, demişlerdir”. © “Havelu'r-racül” kişinin horantası (ailesi) anlamındadır. Tekili “hâil” gelir. Köle ve câriye için kullanılan bir isimdir. “el-Havel” köleler ve câriyeler ve diğer horantalar demektir. Tekili, çoğulu, müzekkeri, müennesi aynıdır (bk. İbn Manzür, Lisânü'-Arab, “hvl” Görüşler için bk. Kurtubi, e/-Câmi' li ahkâmi'l-Kurân, XII, 154. İbn Manzür, Lisânü'lArabda şöyle demiştir: “Damme ile “es-suhriyyu” boyun eğdirmek anlamındaki “teshir” kelimesinden gelmekte, kesreli şekliyle; “es-Sıhriyye” ise “alay etme” anla-

Mü'minûn 23:111

Bugün de ben onlara sabretmelerinin karşılığını veriyorum. Yani bugün ben onları, dünyada iken şu kâfirlerin revâ gördükleri eza ve işkenceler ya da emrolundukları hayır işleri yapmaları ve yasaklanan şeylerden uzak durmaları sadedinde göstermiş oldukları sabır ve tahammüllerine karşı mükâfatlandırdım. Yahut bunun olması kastedilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz”"6. Allah'ın onlara yardımı, akıbetin kendi lehlerine olmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. 4 İbn Kuteybe, Tefsiru daribi'l-Kurün, s. 296. LER Deir E pN A iSS Dh SEM JEG 4 Za

Mü'minûn 23:112

113. Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor' derler.” [Kabir Azabı] Allah, “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar. “Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık” derler. Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Mukâtil b. Süleyman bu kalmanın kabirlerde olduğunu söylemiştir. Ebü Muâz ise, “Mukâtil, hata etmiştir. Bu görüş kabir azabını inkâr eden Cehmiyye'nin görüşü olmaktadır. Çünkü Cehmiyye'ye göre şiddetli azap ve sıkıntı içinde olan bir kimsenin bu kadarcık bir zaman için orada eğleştiğini ve “Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldığını” söylemesi söz konusu olamaz. Aksine öylesi birinin azap içinde geçireceği bir günlük süre, ona bir sene ve daha fazla gibi gelir. [§] Ancak o (Mukâtil) iki nefha (sura üfleyiş) arasında olanı, ruhlara izin verilip onların da uykuya geçmesini kasdediyorsa o başka. Yeniden diriltildiklerinde ise onlar kabirlerinde uyumadan önce görmüş oldukları azabı hâlihazırdakine nispetle bir kıyaslama yaparak sözü edilen uyku halini süre itibariyle azımsarlar. Bazı müfessirler âyeti işte bu şekilde yorumlamışlardır.!” Mukâtil ve Muhammed b. İshak'ın bunun kabirde olduğu şeklindeki izahları bizce de mümkün olabilir ve bu “az bir süre” ifadesi, kabir azabının inkârına götürmez. Çünkü onlar kabirlerde, âhirette görecekleri azabı görmemektedirler. Onların, âhiret azabını görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında ona nispetle kabirde gördükleri azabın çok az ve kısa olduğunu söylemeleri mümkündür. Tecrübi olarak bilinir ki bir belâ ve musibet içinde olan kimse, o belâ ve musibetin artması sonucu, an itibariyle katlanmak durumunda olan belâ ve sıkıntıların şiddeti karşısında daha önce gördüklerini küçük görmeye başlar. İşte onların durumu da böyledir. Hal böyle olunca onların kabirlerinde iken azap görmeleri, ancak âhiret azabını bizzat görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında kabir azabını hafif saymaları ve azımsamaları mümkündür. Yahut kabir azabının hissedilmesi, uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhaniye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde görmesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkında bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu dünya hayatındadır. Onlar âhiret hayatına nispetle dünya hayatını az görürler. Şu ilâhi beyanda belirtilen husus bunun gibidir. “Halbuki dünya hayatının sağladığı fayda âhiretinkine göre azdır”, Dikkat edilecek olursa “saymakla görevli olanlara sor” denilmiştir. Bu da göstermektedir ki âyetteki ifadelerin dünya hayatı diye yorumlanması daha uygun gözükmektedir. Çünkü “sayı sayanlara sorulması” emredilmiştir. Bu ise âhirette değil, dünyada olur. Sonra da saymakla görevli olanlar meâlindeki “âddin” ( 1) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onlar, bu dünyada iken insanların amellerini yazan ve onları hep kontrol altında tutup gözeten yazıcı meleklerdir, demişlerdir. Bazıları da onların Ölüm Meleği ve yardımcıları olduğunu söylemişlerdir.

Mü'minûn 23:113

113. Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor' derler.” [Kabir Azabı] Allah, “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar. “Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık” derler. Bu konuda ihtilaf edilmiştir. Mukâtil b. Süleyman bu kalmanın kabirlerde olduğunu söylemiştir. Ebü Muâz ise, “Mukâtil, hata etmiştir. Bu görüş kabir azabını inkâr eden Cehmiyye'nin görüşü olmaktadır. Çünkü Cehmiyye'ye göre şiddetli azap ve sıkıntı içinde olan bir kimsenin bu kadarcık bir zaman için orada eğleştiğini ve “Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldığını” söylemesi söz konusu olamaz. Aksine öylesi birinin azap içinde geçireceği bir günlük süre, ona bir sene ve daha fazla gibi gelir. [§] Ancak o (Mukâtil) iki nefha (sura üfleyiş) arasında olanı, ruhlara izin verilip onların da uykuya geçmesini kasdediyorsa o başka. Yeniden diriltildiklerinde ise onlar kabirlerinde uyumadan önce görmüş oldukları azabı hâlihazırdakine nispetle bir kıyaslama yaparak sözü edilen uyku halini süre itibariyle azımsarlar. Bazı müfessirler âyeti işte bu şekilde yorumlamışlardır.!” Mukâtil ve Muhammed b. İshak'ın bunun kabirde olduğu şeklindeki izahları bizce de mümkün olabilir ve bu “az bir süre” ifadesi, kabir azabının inkârına götürmez. Çünkü onlar kabirlerde, âhirette görecekleri azabı görmemektedirler. Onların, âhiret azabını görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında ona nispetle kabirde gördükleri azabın çok az ve kısa olduğunu söylemeleri mümkündür. Tecrübi olarak bilinir ki bir belâ ve musibet içinde olan kimse, o belâ ve musibetin artması sonucu, an itibariyle katlanmak durumunda olan belâ ve sıkıntıların şiddeti karşısında daha önce gördüklerini küçük görmeye başlar. İşte onların durumu da böyledir. Hal böyle olunca onların kabirlerinde iken azap görmeleri, ancak âhiret azabını bizzat görünce onun şiddet ve dehşeti karşısında kabir azabını hafif saymaları ve azımsamaları mümkündür. Yahut kabir azabının hissedilmesi, uyku halinde iken vücuttan ayrılan idrak edici ruhun (nefs-i derrâke) bir halet-i ruhaniye şeklinde hissetmesi olup, insanın biyolojik canlılığını sağlayan ruhun hissetmesi şeklinde değildir. Bu aynen uyku halindeki birinin rüyasında kendisini bir belâ ve sıkıntı içinde görmesi ve şiddetli korku içinde olması ve kendisini daha önce bilmediği, hakkında bir haber duymadığı bir mekâna atılmış görmesi gibi olur ve onda canlıların belirtileri olur. Buna göre kabir azabının insana hayat veren biyolojik canlılık anlamına gelen ruh ile değil de eşyayı idrak edici/kavrayıcı ve hissedici ruh ile olması söz konusudur. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bu dünya hayatındadır. Onlar âhiret hayatına nispetle dünya hayatını az görürler. Şu ilâhi beyanda belirtilen husus bunun gibidir. “Halbuki dünya hayatının sağladığı fayda âhiretinkine göre azdır”, Dikkat edilecek olursa “saymakla görevli olanlara sor” denilmiştir. Bu da göstermektedir ki âyetteki ifadelerin dünya hayatı diye yorumlanması daha uygun gözükmektedir. Çünkü “sayı sayanlara sorulması” emredilmiştir. Bu ise âhirette değil, dünyada olur. Sonra da saymakla görevli olanlar meâlindeki “âddin” ( 1) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onlar, bu dünyada iken insanların amellerini yazan ve onları hep kontrol altında tutup gözeten yazıcı meleklerdir, demişlerdir. Bazıları da onların Ölüm Meleği ve yardımcıları olduğunu söylemişlerdir.

Mü'minûn 23:114

1114. “Allah buyurur: Pek kısa bir süre kaldınız; keşke bunu (dünyada iken) bilmiş olsaydınız. [Âhiret Âleminin Akli Delili] Allah buyurur: Pek kısa bir süre kaldınız; keşke bunu (dünyada iken) bilmiş olsaydınız. Yani sadece kısa bir süre kaldınız, keşke bunu biliyor olsaydınız, Ne yazık ki bilmiyorsunuz,

Mü'minûn 23:115

Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı... sandınız? Bu beyan Ça Zİ) iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Gerçekten sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız? anlamındadır. İkincisi: Sakın bizim sizi boş yere yarattığımızı, sizin bize döndürülmeyeceğinizi sanmayın! takdirindedir. Buna göre Allah, insanları, ölümden sonra diriltmesini ve mahşerde kendine dönmeleri söz konusu olmaksızın yaratmasını abesle iştigal saymıştır. Buna da iki izah getirilmiştir: Birincisi şudur: Çünkü Allah'ın halkı beklenilen bir akıbet ve kasdedilen bir fayda olmaksızın sırf helâk etmek ve böylece yok olup gitmelerini sağlamak için yaratmış olması anlamsızdır. Bu bir binayı herhangi bir maksada ve kendisinden yararlanmaya yönelik bir amaç olmadan, sırf yıkmak ve yok etmek için yapmak gibi bir eylemdir ve böyle bir fiil dünyada anlamsız olmaktadır. Bu bir başka âyette buyurduğu gibi akla ziyan bir şeydir: “Sakın,...ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın”!”, Allah, herhangi bir yararlanma amacı olmaksızın ipliğini büküp de sonra onu geri çözen kadının durumunu beyinsizlikle nitelemiş ve bizlere de onun gibi yapmayı yasaklamıştır. Eğer insanların yaratılması belli bir amaca yönelik olmaksızın sadece ölmeleri ve yok olup gitmeleri için olsaydı bu saçma ve anlamsız bir durum olurdu. İkincisi: Allah bildirdi ki insan dışındaki bütün evreni insan için yaratmış ve hepsini insanın emrine âmâde kılmıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır”. İnsan türü dışında kalan cinler, melekler vb. gibi başka varlıkların, beşer için yaratmış olduğu bu nimetlerden yararlanma gibi bir durumları yoktur. Zira onların insanlar gibi güneş, ay ve benzeri nimetlere herhangi bir ihtiyaçları yoktur. Bu nimetler sadece insanlar içindir ve onlar olmaksızın insanın varlığını düşünmek mümkün değildir. Hal böyle iken bütün bu nimetlerin kendisinin emrine âmâde edildiği insanın onlara karşı şükretme ile sınanmayacağı, birtakım emirlerle yükümlü, birtakım yasaklardan da kaçınmasının gerekli olmaması ihtimal dâhilinde değildir. Bütün bu nimetlerin kendisi için yaratılmış ve emrine âmâde kılınmış olması gösteriyor ki insanlar ölümden sonra diriltilecekler ve Allah'ın huzuruna toplanacaklar ki kendileri için yaratılan bu dünyanın hesabını versinler, tümü hesaba çekilsin; iyilik yapanlar iyilik görsün, kötülük yapanlar cezasını bulsun. Zira akıl dost ile düşmanın, iyi ile kötünün, şükreden ile nankörün, mümin ile kâfirin arasında ayırım yapmak gerektiğine hükmeder. Sonra onları bu dünya hayatında görmekteyiz ki kimi varlık ve bolluk içinde yaşamakta kimi de darlık ve yokluk içinde hayatını idame ettirmeye çabalamaktadır. Hal böyle iken dünya hayatında dost ile düşmanı, iyilik yapan ile kötülük yapanı, şükreden ile nankörlük edeni birbirlerinden ayırdedecek bir mekanizma yoktur. Bu da gösteriyor ki bu saydıklarımız arasında bir ayırım yapma mademki dünya hayatında yoktur öyle ise bunun olacağı, herkesin yaptığının karşılığını göreceği mutlaka bir âhiret hayatı olacaktır ve işte orada bu sözünü ettiklerimiz arasındaki fark ortaya konulacaktır. Muvaffakiyet ancak Allah'tandır. Huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? Ölümden sonra diriltilmeyecek, yapmış olduğunuz amellerinizle bize döndürülmeyeceksiniz mi sandınız? gibi mânalar verilmiştir. Şu âyetlerde de benzer bir durum vardır: “Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da”51; “Doğruca O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin... --- Dipnotlar: “Sakın, bir grubun diğer gruptan daha güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda (güçsüzler aleyhine) bir kandırma aracı yaparak, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın. Allah bu şekilde sizi imtihan etmektedir. Ve O, hakkında görüş ayrılığına düştüğünüz şeyleri kıyâmet gününde size mutlaka açıklayacaktır”.

Mü'minûn 23:116

Gerçek egemenliğin sahibi olan Allah yüceler yücesidir. Yani Allah, yarattığı halkı anlamsız olarak yaratmaktan yücedir. Yahut insanları yaratmasının, bir hikmetten yoksun olmasından yücedir. “el-Melikü'l-hak” (4531 cui) hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hak, Allah'ın isimlerinden biridir. “elMelikü’l-hak” (4511 cuzlı) ise evreni bir hikmete binaen yaratan demektir. O'ndan başka tanrı yoktur. Onların söyledikleri her bir sözden Allah'ı tenzih etmek ve O'nu uzak bilmek gerekir, demektir. O, şerefli arşın sahibidir. Bu da öncesi gibi tenzih içindir. Hak Melik ve arşın kerem sahibi yüce Rabb'i, onları bir hikmete mebni olmaksızın boşuna yaratmış olmaktan uzaktır. Bâtıniyye şöyle demiştir: Arş kıyâmettir. Biz de diyoruz ki “arş”ın, onların görüşleri karşısında kıyâmet olması uygun gözükmektedir. [§] Lâkin onlar diyorlar ki, “O, zamanın sahibidir”. Biz ise diyoruz ki: Hayır, bilinen kıyâmettir ki saat diye de anılır. “Kıyâmetin Rabbi” demek de bizim sözünü ettiğimiz anlamda Melik olmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hâkimiyeti altında tutan Allahındır”. Allah, her ne kadar her iki cihanda da Mâlik ise de kendisini özellikle “Din gününün sahibi” diye nitelemesi, o gün mülkünde hiç kimsenin kendisine ortak çıkmasının söz konusu olamayacağı içindir. Dünyada iken mülkte ortaklığa yeltenenler olabilir. Ama o günde mülkün sadece ve sadece O'na özgü olması böyle bir nitelemeyi hikmetli kılmıştır. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Arş, taht demektir. Allah katındaki degeri ve şerefi sebebiyle Allah onu kendisine nispetle anmıştır. “el-Kerim, tahtın sıfatı olmaktadır ve güzel anlamındadır. Nitekim “makâmin kerim” yani iyi bir konum!“ örneğinde de benzer bir kullanım vardır. Örneklerde de görüldüğü gibi değerli, iyi olan her bir şey “kerim” olarak nitelenebilmektedir. Bazıları ise “kerim” Rabb'in sıfatıdır ve “af ve bağışlama sahibi olan Rab” anlamındadır, demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'minûn 23:117

Her kim Allah ile birlikte başka bir tanrıya taparsa... Bu âyetin zâhiri sanki başka bir tanrı daha varmış gibi bir anlam çağrıştırıyor. Çünkü “Her kim Allah ile birlikte başka bir tanrıya taparsa” deniliyor. Vakıa öyle değildir. Çünkü bunun iki izahı vardır: Birincisi: Bu âyetin şu âyetlerdekine benzer bir üslup taşıması söz konusudur; “Allah ile birlikte başka bir tanrı edinme, yoksa kınanmış ve yalnızlığa itilmiş olarak kalırsın”; “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin. Gerçekten ben size Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım”6, İkincisi: Her kim Allah ile birlikte başka bir tanrıya taparsa... Yani her kim Allah ile birlikte başka bir tanrının adını anarsa... demektir. Çünkü onlar tapınmakta oldukları birtakım putlara tanrılar diyorlardı. İşte bu iki izaha göre âyetin anlaşılması gerekir. Ki bu hususta hiçbir kanıtı olamaz. Yani onların buna dair bir delilleri yoktur. Çünkü delil üç şekilde olur; (JYa doğruluğuna ve sıhhatine tanıklık edilen haberler yoluyla olur. Ya da tanıklık eden akıl yoluyla olur. Ya da buna işaret eden duyu yoluyla. Bu üç yoldan hiçbiri onlar için mevcut değildir. Sonra duyunun delil oluşu iki şekilde olur: Bir: Duyunun, bir nesneyi açıkça algılaması. İki: Ya da bir şeyin ulühiyete işaret eden birtakım izler taşıması yoluyla olur. Duyuların algıladığı bir şeyin ilâh olduğu bilinmez. Duyularla bir varlığın ilâh olduğuna dair bir iz elde edilemez. Aksine duyularla algılanan varlıklarda kulluğun ve boyun eğmenin izleri vardır. Bu konuda onların herhangi bir mazeretleri de olamaz. Çünkü bir başkasına ibadet ancak birkaç sebeple olur: Ya ondan kendisine nimetler ve ihsanlar ulaşması sebebiyle olur ve kendisine nimetler vermesi ve ihsanda bulunması sebebiyle ona şükreder. Ya katında karşılanmasını umduğu birtakım ihtiyaçlara tamah sebebiyle olur. Yahut kendi özünde onun ulühiyetine yönelik birtakım izler görür ve bundan dolayı ona tapınır. Bu sözünü ettiğimiz sayılan hususlardan herhangi biri bulunmadığı zaman, onların o putlara tapınma konusunda herhangi bir mazeretleri kalmaz. Eğer bu konuda bizim burhan ve hüccetimiz vardır, derlerse onlara şöyle cevap verilir: Sizin kanıtlarınızı (Allah) şu ve benzeri beyanlarla yok etmiştir: “Andolsun, eğer onlara, Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan elbette, “(Allah;, derler. De ki: Peki söyleyin bakalım? Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya;) eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse, onlar Allah'ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? (Yahut Allah bana bir rahmet dilese, onlar onun rahmetini engelleyebilirler mi?’ De ki: ‘Allah bana yeter. Tevekkül edenler ancak O'na tevekkül ederler')”19; “ Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler”!4, Ve benzeri başka ilâhi beyanlar: Bunlarla onların kanıtları yok edilmiş oldu. Hafsa'nın mushafında âyet “lâ burhâne lehü bihi” şeklindedir, yani onun ilâh olduğuna dair herhangi bir delili yoktur. Muhakkak surette o kişinin hesabı Rabb'inin katında görülecektir. Birtakım kimseler şöyle demişlerdir: “Hesabı Rabb'inin katındadır” meâlindeki âyetten maksat Şu bir gerçektir ki inkârcılar iflah olmayacak! beyanıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Hisâbuhu” kelimesinden maksat yaptığının karşılığı Rabb'inin yanındadır, demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz onların dönüşü ancak bizedir. Daha sonra onları sorgulamak da ancak bize aittir”5,

Mü'minûn 23:118

1118. “Resülüm!) De ki: ‘Bağışla ve acı Rabbim! Sen merhametlilerin en üstünüsün. (Resûlüm!) De ki: Bağışla ve acı Rabbim! Sen merhametlilerin en üstünüsün. Şöyle bir yorum mümkündür: Bu, Allahtan herkese yönelik mağfiret ve rahmet talebinde bulunmasına dair bir öğretimdir. Bunun sade Hz. Peygamber (s.a.) için olduğunu söyleyenler de vardır. Bu durumda iki izah şekli vardır: Her ne kadar Allahın fazlı ve rahmeti gereği merhamet ve mağfiret etmesi söz konusu ise de hikmeti ve adli gereği hiçbir kimseye merhamet ve hiç kimseyi mağfiret etmemesi de söz konusudur. İkincisi bu dua ile koruma altına alma ve rahmetini ona has kılması yahut ısmetin korku halinde iken artması. Nitekim Hz. İbrahim'in duası böyledir. “İbrahim şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” “Rabb'imiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin”. Sen merhametlilerin en üstünüsün. Çünkü O'nun rahmeti bir kimseyi bürüdüğü zaman onu başkalarının merhametinden müstağni kılar. Başkalarının merhameti ise O'nun rahmetinden müstağni kılmaz.