Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Nur 24:1 – Furkan 25:77

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Nur 24:1
  2. Nur 24:2
  3. Nur 24:3
  4. Nur 24:4
  5. Nur 24:5
  6. Nur 24:6
  7. Nur 24:7
  8. Nur 24:8
  9. Nur 24:9
  10. Nur 24:10
  11. Nur 24:11
  12. Nur 24:12
  13. Nur 24:13
  14. Nur 24:14
  15. Nur 24:15
  16. Nur 24:16
  17. Nur 24:17
  18. Nur 24:18
  19. Nur 24:19
  20. Nur 24:20
  21. Nur 24:21
  22. Nur 24:22
  23. Nur 24:23
  24. Nur 24:24
  25. Nur 24:25
  26. Nur 24:26
  27. Nur 24:27
  28. Nur 24:28
  29. Nur 24:29
  30. Nur 24:30
  31. Nur 24:31
  32. Nur 24:32
  33. Nur 24:33
  34. Nur 24:34
  35. Nur 24:35
  36. Nur 24:36
  37. Nur 24:37
  38. Nur 24:38
  39. Nur 24:39
  40. Nur 24:40
  41. Nur 24:41
  42. Nur 24:42
  43. Nur 24:43
  44. Nur 24:44
  45. Nur 24:45
  46. Nur 24:46
  47. Nur 24:47
  48. Nur 24:48
  49. Nur 24:49
  50. Nur 24:50
  51. Nur 24:51
  52. Nur 24:52
  53. Nur 24:53
  54. Nur 24:54
  55. Nur 24:55
  56. Nur 24:56
  57. Nur 24:57
  58. Nur 24:58
  59. Nur 24:59
  60. Nur 24:60
  61. Nur 24:61
  62. Nur 24:62
  63. Nur 24:63
  64. Nur 24:64
  65. Furkan 25:1
  66. Furkan 25:2
  67. Furkan 25:3
  68. Furkan 25:4
  69. Furkan 25:5
  70. Furkan 25:6
  71. Furkan 25:7
  72. Furkan 25:8
  73. Furkan 25:9
  74. Furkan 25:10
  75. Furkan 25:11
  76. Furkan 25:12
  77. Furkan 25:13
  78. Furkan 25:14
  79. Furkan 25:15
  80. Furkan 25:16
  81. Furkan 25:17
  82. Furkan 25:18
  83. Furkan 25:19
  84. Furkan 25:20
  85. Furkan 25:21
  86. Furkan 25:22
  87. Furkan 25:23
  88. Furkan 25:24
  89. Furkan 25:25
  90. Furkan 25:26
  91. Furkan 25:27
  92. Furkan 25:28
  93. Furkan 25:29
  94. Furkan 25:30
  95. Furkan 25:31
  96. Furkan 25:32
  97. Furkan 25:33
  98. Furkan 25:34
  99. Furkan 25:35
  100. Furkan 25:36
  101. Furkan 25:37
  102. Furkan 25:38
  103. Furkan 25:39
  104. Furkan 25:40
  105. Furkan 25:41
  106. Furkan 25:42
  107. Furkan 25:43
  108. Furkan 25:44
  109. Furkan 25:45
  110. Furkan 25:46
  111. Furkan 25:47
  112. Furkan 25:48
  113. Furkan 25:49
  114. Furkan 25:50
  115. Furkan 25:51
  116. Furkan 25:52
  117. Furkan 25:53
  118. Furkan 25:54
  119. Furkan 25:55
  120. Furkan 25:56
  121. Furkan 25:57
  122. Furkan 25:58
  123. Furkan 25:59
  124. Furkan 25:60
  125. Furkan 25:61
  126. Furkan 25:62
  127. Furkan 25:63
  128. Furkan 25:64
  129. Furkan 25:65
  130. Furkan 25:66
  131. Furkan 25:67
  132. Furkan 25:68
  133. Furkan 25:69
  134. Furkan 25:70
  135. Furkan 25:71
  136. Furkan 25:72
  137. Furkan 25:73
  138. Furkan 25:74
  139. Furkan 25:75
  140. Furkan 25:76
  141. Furkan 25:77

Nur 24:1

[Süre ve âyet] Bu... indirdiğimiz bir süredir. Bu beyanı Allah, “süre” diye isimlendirmiş ve tilâvetini farz kılmıştır. Bunun dışındaki diğer sürelerle ilgili olarak, bu sürede olduğu gibi “tilâvetin süre kılınması” gibi bir durum söz konusu edilmemiştir. Bu şekilde bir isimlendirme, bu sürenin içinde çok sayıda hükümler ve dini yükümlülükler, âdaba ilişkin ve insanların ihtiyaç duydukları kabilden beyanlar içermesi sebebiyle olabilir. Yahut bahsedilmeyen bir sebepten dolayı, yahut belli bir amaca müstenit olmaksızın da, burada görüldüğü biçimde belirtilmiş olabilir. Sonuçta yaratma da buyurma da (halk ve emr) O'na aittir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Sûre”, her bir şeyin parçası demektir. Bir şeyi kestiğin zaman “Sevvertüş-şeye” dersin. Bazı âlimler “Kur'âna Kur'ân denmesinin sebebi süreleri bir araya getirmiş olmasındandır. Süreye “süre” denmesi de birinin diğerlerinden ayrılmış olmasındandır. Süreler birbirine bağlanmış olunca hepsine birden “Kur'ân” denildi. Nitekim “Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir. O halde onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et”? meâlindeki âyette de “Kur'ân” kelimesi “toplamak, bir araya getirmek” anlamındadır. Yani onları birbirine telif etmek bizim uhdemizdedir. Biz onu telif edip, bir araya getirip okuduğumuzda sen okunana, yani cem ve telif edilip bir araya getirilene uy ve emredilen ve yasaklanan her bir şeyin gereğini Nür süresinin tamamının Medeni olduğu nakledilmiştir. yerine getir. “Leyse li şi'rihi kur'ân”,-J) denir ve bununla şiirinde bir nazım ve telifin olmadığı kasdedilir. Karnında hiç döl tutmayan kadın için de “Mâ karaet selen kattu” tabiri kullanılır”. ( Bazıları şöyle demişlerdir: Hemzesiz olarak “süre” kelimesi, şeref ve yükseklik demektir. Hemzeli olarak “sü're” ise artık anlamındadır. Hayvanların artıklarını ifade için “Sü'rü'l-kelb, Sü'rü'l-hirra, Sü'rü't-tåir” (j lll 25. özi 9. İSİN) şeklinde bu kelime kullanılır, arta kalan ve ondan bir parça anlamına gelir. Bu, indirdiğimiz bir süredir. “Süre” kelimesi hem merfü hem de mansüb okunmuştur. Merfü okunuşu daha açık kırâat şekli olmaktadır. Kim “süreten enzelnâhu” (tpl ipy) şeklinde mansub okursa fiili onda âmil kilmış olmaktadır. Fiil isim üzerinde âmil olursa onu nasbeder, isimden önce ya da sonra gelmesi farketmez. Meselâ “Zeyden darabnâhu” ya da “Darabnâ Zeyden” dersin. Bazıları ise, gizli bir fiil ile mansub olmuştur ve takdiri “İttebi'ü süraten” 5- 14x51) ya da “üzkurü süraten enzelnâhâ” (Gul plazy 14,531) şeklindedir. “Nâkata'llâh” kelimesinin! mansup oluşu da bu şekildedir ve “İhzerü nâkatallâh” takdirindedir, demişlerdir. Kim de merfü okursa mübtedâ olmak üzere ref etmiş olur. Söze kendisi ile başlanan her isim merfü olur. Bazıları da gizli bir mübteda takdiri ile haber olmak üzere merfüdur ve takdiri “Hâzihi süratun” şeklindedir, demişlerdir. Bu takdirlerin hepsi de dil açısından caizdir. En doğrusunu Allah bilir. “Feradnâhâ” kelimesinde râ harfi şeddesiz ve şeddeli şekilde okunmuştur. Zeccâc şöyle demiştir': “Farradnâ” şeklinde şeddeli okunması halinde iki izahı vardır; Birincisi onda feraiz ve ahkâmı çoğalttık anlamı, ikincisi de çokça açıkladık anlamı. Yani onda bulunan ve işlenen ile sakınılan, emredilen ile yasaklanan işler arasını detaylarıyla açıkladık demek olur. “Feradnâhâ” şeklinde şeddesiz okunması halinde ise içinde bulunan feraiz ve âdaba ilişkin hükümlere yapışın, anlamına gelir“. İbn Kuteybe şöyle der: “Feradnâhâ” şeklinde şeddesiz okunması halinde mâna şöyle olur: Onda feraizi ve yerine getirilmesi gereken yükümlülükleri açıkladık”. Ebü Avsece ise şöyle demiştir: Her kim “Feradnâhâ” şeklinde şeddesiz okursa onda değişik farizaları indirdik anlamı vermiş olur. “Ferradnâhâ” şeklinde şeddeli okunması halinde ise çokluk bildirme babından, hem size hem de sizden sonra gelenlere farz kıldık, anlamı çıkar. En doğrusunu Allah bilir. (İVe onda apaçık âyetler indirdik. Buradaki apaçık âyetlerden maksat âşikâr olduğu için ve düşünmek suretiyle herkesin anlayıp açıkça bilebileceği kanıtlardır. Yahut âyetlerden maksat, terkip edilmiş ve tilâvet olunur hale getirilmiş Kur'ân âyetlerdir. Zira tek bir kelime ya da tek bir harf âyet olarak isimlendirilmez. Ya da sürede belirtilen ve işlenen ile sakınılan, helâl olan ile haram kılınan şeyler demektir ki bütün bunlar orda açıklanmış olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Düşünesiniz diye... Yani umulur ki sürede belirtilen öğütlerden ders alırsınız, (birtakım kötü) alışkanlıklardan önleyici mahiyette açıklanmış olan hadlerden sakınırsınız. Zira insanlar iki şeyden etkilenirler: Birincisi vâz ve nasihattir, ondan öğüt alırlar. İkincisi de caydırıcı nitelikte olan cezalardır (had, çoğulu hudüd). Y öle öle ğe 1-13 İS yale ll isi SİNS Sl, öyle 228 ÖL ger a İş Cg oliti --- Dipnotlar: ? o “Kara'tüş-şeye kurânen” dersin ve o şeyi toplayıp üst üste eklediğini ifade etmek istersin. Deve hiç döl tutmadığı, rahminde hiçbir zaman yavru oluşmadığında da aynı fiil kullanılır ve “Ma karaet hâzihi'n-nâkatü selen kattu” (45 L atJ sia Sİ iL) denir. İnsanların çoğu şöyle demişlerdir: Bunun mânası “Devenin rahmi hiçbir şekilde döl tutmadı” demektir. İmam Şâfii'den rivayet edildiğini göre o Kur'ân'ı İsmail b. Kustantine okumuş, o şöyle dermiş: “Kur'ân” isimdir ve hemzeli değildir. Okudum anlamındaki “Kara'tu” fiilinden alınmış değildir. O, aynen Tevrat ve İncil gibi Allah'ın kitabının adıdır. “Karatu” derken hemzeli olur, “Kur'ân” ise hemzeli değildir (bk. İbn Manzür, Lisânü'1-Arab, “ka-

Nur 24:2

İbn Zencele, Huccetü'l-kırâât, s. 494. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 301. [Zina ve Cezası] Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Eğer bazılarının zannettiği gibi âyetin zâhiri ve genel ifadesi ile amel edilecek olsaydı o takdirde her birine yüz sopa vurun meâlindeki beyandan hareketle herkesin had cezası uygulamaya kalkışması mümkün olurdu ve niye öyle yaptın diyene de vurun ifadesiyle “Bunu bana Allah emretti” derdi. Ya da tek bir zinakârı vurun buyruğunun “feclidü” şeklinde çoğul olması sebebiyle hep birlikte cezalandırmaya kalkışırlardı ve bu durumda her birinin yüz değnek vurması halinde Allah'ın koymuş olduğu had cezası kat kat artırılmış olurdu. Buradan da anlaşılıyor ki zâhirden hareketle bu şekilde bir genelleme anlayışı yanlıştır. Yahut birileri çıkar ve şöyle derdi: Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edildiği üzere “Gözler zina eder, eller zina eder, ayaklar zina eder. Cinsel organ da bütün bunları ya tasdik ya da tekzip eder”, İmdi hadiste kendisine helâl olmayan birine bakan kimse, helâl olmayan birini elleyen kimse, zinakâr addedilmiştir. Öyle ise Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun meâlindeki âyet gereğince bunlara da zina haddi gerekir. 80 [ ]Zina eden kadın ile zina eden erkek meâlindeki beyandan, bu anlattıklarımızın tümü anlaşılmıyorsa bu da gösteriyor ki lafzın zâhiri üzere sevkinden hareketle herkese yönelik bir hitapmış gibi bir anlam çıkarma yoluna gitmek yanlıştır. Dolayısıyla Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun meâlindeki âyet hususilik arzetmekte ve haddi uygulayıcı olan ile zina edenin belli evsafta olması gereği anlaşılmaktadır. Buna göre zina eden, zina fiilini bütün vücudu ile işleyen kimse, yani hem gözü hem eli ayağı hem cinsel organı ve bütün bedeni ile yapmış olan zinakârdır. Ayrıca buradaki hitap hür ve bekâr olanlarla dul olup da muhsanlık şartını tam olarak bulundurmayan zinakârlara yöneliktir. Muhsanlık şartını tam olarak bulunduran zinakârların cezası ise bütün âlimlerin icmaı ile recimdir. Ne var ki bir kısım âlimler? evliler için recm ile birlikte sopa (celde), bekârlar için de sopa (celde) yanında bir yıl sürgün cezasını da gerekli görmektedirler. Burada söz konusu edilen yüz celde cezasının bekârlara ve muhsanlık şartını tam olarak bulundurmayan dullara yönelik olduğunun delili şudur; Birincisi sözünü ettiğimiz icma delili. Diğeri de “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir” meâlindeki âyettir. Bu âyet, câriyelerin fuhuş irtikap etmeleri halinde kendilerine muhsan kadınlara verilen cezanın yarısının verilmesini emretmektedir. Bu da, burada sözü edilen kadınların muhsanlık şartlarını tam olarak bulundurmayan kadınlar olduğunun ve Zina eden kadın ile zina eden erkek meâlindeki beyandan maksadın sözünü ettiğimiz hür bekâr kimseler olduğunun delilidir. (Zira recm cezasının yarısı düşünülemez. Zinada ceza, fiilin kendisi ile işlendiği cinsel organa uygulanmazken, hırsızlık suçunda fiilin kendisi ile işlenmiş olduğu organa, yani ele, kesme cezası uygulanmaktadır. Bu ayrım, en doğrusunu Allah bilir ya, şu sebebe müstenit olabilir: Had cezaları, işlenen yasak fiilin alışkanlık şeklinde tekrarlanmasına engel olmayı amaçlar. O fiilin bir daha işlenmesini temelden imkânsız hale getirecek şekilde bir ceza öngörülmez. Zinada cezanın cinsel organa tatbiki bundan böyle cinsel ilişkide bulunma imkânını tamamen yok eder. Hırsızlıkta el kesme cezası ise öyle değildir. Zira kalan öteki eli ile tutma, kavrama işini yapabilecektir. Bu yüzden aralarında farklılık vardır ve bundan dolayı da hükümde ayrılmışlardır. Ya da şöyle denilebilir: Cezanın cinsel organa tatbik edilmesinde kişinin hayatını kaybetmesi riski vardır. Oysa el kesme cezasında genelde böyle bir endişe yoktur ve ceza uygulanan kişi umumiyetle hayatta kalır. Daha önce de belirttiğimiz gibi hadler, helâk ve yok edici şekilde konulmamış, aksine o fiili yeniden yapmayı önleyici olarak belirlenmiştir. O yüzden de zina ile hırsızlık cezaları farklılık arzetmiştir. [ ]Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun BE ifadesinde “sürgünün zina edenler için belirlenmiş bir azap ya da ceza olmadığına dair delil vardır. Çünkü şöyle buyrulmaktadır: Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. Sürgün haline şahitlerin tanıklık etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu durum, sürgünün cezanın bir parçası olmadığını gösterir. Ayrıca şu beyan da bu hususa delil teşkil eder: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır”, Çünkü icma ile sabittir ki zina etmeleri halinde câriyeler için sürgün cezası söz konusu değildir. Onlara zina etmeleri halinde gerekli görülen ceza muhsan olanlara verilen cezanın yarısıdır. Eğer sürgünün sabit olduğunu farzedersek o takdirde iki izah şekli vardır: Birincisi işlemiş olduğu zina fiili sebebiyle kendisine arız olan kirlenmişliğin giderilmiş olması. Çünkü yasak füller içerisinde işleyenini kötü duruma düşüren zinadan daha çirkef ve şiddetli başka bir fiil-i şeni yoktur. Bu itibarla zina edenin sürgüne gönderilmesinde onun içinde bulunduğu kötü durumdan uzaklaştırma iradesi söz konusu olur. Yahut zina edeni uzak yerlere sürmekle mâruz kalacağı yolculuk ezikliği ve gurbet zilleti yüzünden, kendilerini zinaya sürükleyen şehvetin kırılması amaçlanmış olabilir. Yahut da dövme cezasının ağırlaştırılmasından dolayı mensuh sayılması söz konusudur. Âyetin Allah'ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın meâlindeki kısmı sözü edilen cezanın ağırlaştırılmasının delili olmaktadır. Hz. Peygamber “Senin şu oğluna gelince ona yüz celde (sopa) ve bir yıl sürgün gerekir”!? buyururken sürgünün “şiddet”inden bahsetmemiş sadece dayaktan söz etmişti. Şu da caizdir ki sopa hafif iken ek olarak sürgün de vardı. Sopa cezası ağırlaştırılınca sürgün de kaldırılmış oldu. Haberde geldiğine göre Hz. Ömer bir adamı sürmüştü, O da gittiği yerde irtidat etti; İslâm'dan çıkarak Bizanslılar'a iltica etti. Bunun üzerine Hz. Ömer “Fitne olarak sürgün yeterlidir!” dedi. Ve gene o, “Bundan sonra asla kimseyi sürmeyeceğim!” dedi. Aynı şekilde Hz. Ali'den de benzer sözler nakledilmiştir”. En doğrusunu Allah bilir. IŞJAllah'ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın. Bazıları şöyle bir izahta bulunmuşlardır: O ikisine karşı merhamet duygusuna kapılıp da Allah'ın hadlerini iptale götürecek bir tavır içinde olmayın ve cezaları uygulamazlık etmeyin. Bazıları da onlara acıyacağımız tutarak zina cezasını hafifletme gibi bir tavır içinde olmayın, zira zina günahlar içerisinde en büyüğü ve en utanç verici olanıdır. Mütezile'nin Allah'ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın meâlindeki âyetin zâhirine sarılması söz konusu olmuştur. Şöyle diyorlar: Allah kendi zatını “Raüf Rahim”” kavl-i celilinde rahmet ile nitelemiştir. Öbür taraftan da müminlerin kendi aralarında birbirlerine karşı merhametli, kâfirlere karşı ise şiddetli olduklarını “Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler”" meâlindeki âyette bildirmiş olmaktadır. Hal böyle iken Allah, zina edenlere karşı cezanın uygulanması sırasında merhamet edilmesini yasaklamıştır. Bu da gösteriyor ki zina edenler işledikleri fiil yüzünden imandan çıkmış bulunmaktadırlar. Çünkü müminlere merhamet edilmesini emreden Allah onlara acınmamasını emir buyurmuştur. Bize göre âyette Mütezile'nin lehine bir delil yoktur aksine şöyle bir delil vardır: Zina eden kişi eğer zina sebebiyle imandan çıkmış olsaydı o takdirde o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın! denmesine ihtiyaç duyulmazdı. Çünkü müminler, “onlar kâfirlere karşı şiddetlidirler”!6 meâlindeki beyanla mümin olmayanlara karşı şiddetli olmakla nitelenmişlerdir. Bu da gösteriyor ki zina kişiyi imandan çıkarmış değildir. Bu yüzden cezanın tamamen kaldırılması ya da hafifletilmesi konusunda iman ve din sahibi olmaları yüzünden merhamet duygusuna mağlup olmamaları emredilmiştir. Yahut zina edenlere karşı merhamet gösterilmesinin yasaklanması, onların cezalarını bu dünyada iken tam olarak çekmelerini temin içindir. Aksi takdirde âhirette bu dünyada çektiği had cezasından ötürü bir fayda temin edemeyecektir ki bu fayda da orada azap görmemesidir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız buyurmaktadır. Bunun faydası sözünü ettiğimiz şu husustur: Haddin uygulanmaması konusunda merhamet duygusuna yenilmeyin ki âhirette onlardan azap savılmış olsun. Zira kişi âhirette elde edeceği yarar sebebiyle dünya hayatında nice şiddetli ve külfetli durumlara tahammül edebilir. Bu durum, sağlığını yeniden elde edebilmek ve ileriye yönelik yararını görmek amacıyla acı ilaç içen, hacamat olan, kan aldıran Jkimsenin duru- FAN mu gibidir. Buna göre zina cezasının uygulanması sırasında merhamet gösterilmesinin yasaklanmış olması, haddin tam olarak kendisine uygulanması ve yeterince acı çekmesi, bu şekilde âhiret hayatında azap görmekten kurtulmuş olması olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun. Bazıları “Tâife” bir iki ve daha fazla kimse demektir, demişler, “Eğer müminlerden iki grup (tâifetân) birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin...” meâlindeki âyet hakkında da aynı şeyi söylemişlerdir. Orada geçen “Tâifetân'dan maksat birbiriyle kavga eden iki kişidir. Buna, “öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin” meâlindeki (bir sonraki) âyet de işaret eder, Bunlar zâhirde iki kişidir. Ancak kavga eden her iki kişiye aşiretlerinden başkalarının da katılması ve bu şekilde iki kişinin iki topluluğa dönüşmesi de mümkündür. Bazıları da “Tâife” on ve daha fazla kişiden oluşan topluluk demişlerdir. Sonra suçlar arasından neden zina suçunun cezasına tanıklık yapılması istenmiştir? Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Bu konuda, en doğrusunu Allah bilir ya, birkaç farklı izah yapılabilir: Birincisi imtihan amacıdır. Cezaya tanıklık eden kimselerin sınanması (ve ibret alması) murad edilmiş olabilir. Zira kişi, bir başkasının dövülmesinden ve onun başına gelenlerden ıstırap duyup etkilenebilir ve bu nedenle de benzer bir duruma düşmekten sakınır. İkincisi insanlar arasında haberin yayılmasını temin etmek ve böylece benzer bir duruma düşmekten kaçınmalarını sağlamaktır. Üçüncüsü celladın ve cezayı tatbik edecek olan kimsenin belirlenmiş olan cezanın infazı sırasında aşırılığa kaçma ihtimalinin önlenmesi. Böyle bir durum olması halinde cezaya tanık olmak üzere orada hazır bülunanlar,müdahale ederler ve aşırılığa kaçılmasını önlerler. Dördüncüsü, hâkimin, belli bir sut ve sebep olmaksızın cezayı kesmiş olabileceği şeklinde bir ithamın altında kalmaması arzusu. Eğer cezanın infazı sırasında bir taifenin hazır bulunması sayılan bu üç vecih nedeniyle ise -ki onlar haberin yayılması, töhmet altında kalınmasına fırsat verilmemesi ve ölçünün aşılması endişesi idi- o takdirde “taife'den maksadın bir topluluk olması gerekecektir. Çünkü tek bir kişinin bu gerekçeler için yeterli olması mümkün değildir. Eğer amaç birincisi, yani orada hazır bulunanların bir tür sınanması (ve ibret almalarının sağlanması) ise o takdirde bir ve daha fazla kişi, haddin infazı sırasında kendi özünde acı çekmesi için imtihan edilmiş olur (yani bu izaha göre “Tâife” ile bir ve daha fazla kişinin kastedilmesi mümkün olur). (İBelirttiğimiz gibi bazı ilim adamları şöyle demişlerdir: Recm ile birlikte sopa (celde) cezası da uygulanır. Buna Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu hadisi delil olarak kullanmışlardır. O dedi ki: “Evlinin evli ile zinası halinde yüz celde ve taşla recmedilme vardır. Bekârın bekârla zina etmesi halinde ise yüz celde ve bir yıl sürgün vardır”. Celdenin bekârlar için ceza olduğunda ihtilaf yoktur. Sürgüne gelince o ihtilaf ettikleri konulardandır. Kimileri onu da (had olarak) gerekli görmüş, kimileri de onu onlara uygulanacak cezaya eklenen bir (tazir) ceza görmüştür. Biz bu konuda -bahsedilen rivayetler eğer sabitse- nasıl anlaşılması gerektiğini belirtmiştik, dolayısıyla onu burada tekrar etmeye ihtiyaç yoktur. Burada bir nükte daha eklemek istiyoruz. O da şudur: Hadler (hudüd) miktar olarak belli bir sonu ve sınırı olan düzenlemelerdir. O yüzden sınırlar anlamına gelen “hudüd” diye isimlendirilmiştir. Çünkü bir sonu ve sınırı vardır. Şöyle denilmesi gibi: “Bu, konağın sınırıdır (had)” Bununla konağın alanının nihayeti ve son bulduğu sınırı kastedilir. Sürgün için, zina edenin gönderileceği böylesine (sınırı) belli bir yerin olmaması onun bir had (cezası) olmadığına dair delil olur. Ancak bununla bahsettiğimiz hususlar [yani onun bir tazir cezası olduğu] murad edilmiş olur. Buna göre ya tövbe etmesi için bâğinin hapsedilmesi gibi hapis olur yahut sürülsün ki kin ve öfke dinsin, insanların dedikoduları kesilsin ve sonuçta unutulsun ve terkedilsin, ya da yolculuk ve gurbet ezikliği ile onları zinaya sevkeden şehvetlerinin kesilmesi sağlansın. Ya da şöyle denir: Bu uygulama başta böyle idi ama darb/sopa cezasının şiddetlendirilmesi ile neshedilmiş oldu. En doğrusunu Allah bilir. Hanefi âlimlerimizin - Allah Teâlâ onlara rahmet eylesinevli olana celde (sopa) cezasını uygulamayıp sadece recm cezası vermeleri Hz. Peygamber'in (s.a.) şu hadisi sebebiyledir: “Ey Üneys! Şunun karısına git, eğer itiraf ederse recmet!” Hz. Peygamber (s.a.) hadisinde celdeden bahsetmemiştir. Onlar ayrıca Mâiz b. Mâlik hadisini de delil olarak kullanmışlardır. Hadise göre Hz. Peygamber (s.a.) onu itirafından ötürü recmetmiştir. Hadiste onun ayrıca celde ile cezalandırıldığı bildirilmemiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ebü Bekir (r.a.) (Mâiz) üç defa itiraf edince kendisine demiş ki: (Sİ“Eğer dördüncü defa itiraf edecek olursan elbette (peygamber) seni recmeder!”2: demiş, “Sana celde cezası uygular!” dememiştir. Buradan da anlaşılıyor ki recim ile birlikte celde cezası yoktur. Hz. Ömer'den de rivayet edildiğine göre o, zina eden bir kadının recmedilmesini emretmiş, ayrıca celde vurmamıştır?. İbn Ömer'den de (babası) Hz. Ömer'den benzer bir rivayet gelmiştir. Hanefi imamları bu haberler doğrultusunda görüş oluşturmuşlar ve “Bir kimse üzerinde aynı fiilden dolayı iki had tatbik edilemez: Nasıl ki diğer suçlarda tek bir fiil için iki had ya da ceza uygulanamıyorsa zinada da recm ve celde birlikte uygulanamaz. Hz. Peygamber'in (s.a.) “Evlinin evli ile zinası halinde yüz celde ve taşla recmedilme vardır”” sözü, muhsan olmayan evliye celde, muhsan olan evliye ise recim ya da bir durumda evliye celde, başka bir durumda da evliye recim uygulanır şeklinde yorumlanmaya ihtimali vardır. Biz bu konuyu Nisâ süresinde” zikretmiştik. BEİ İLGİSİ AY --- Dipnotlar: o Hadis değişik ifadelerle gelmiştir (bk. Buhâri, “Kader” 9; Müslim, “Kader”, 5; Ebü Dâvüd,? İmam Şâfii'nin görüşü bu doğrultudadır. Buhâri, “Sulh”, 5, “Şurüt” 9. Olayın tamamı şöyle: Ebü Hureyre ve Zeyd b. Hâlid el-Cüheni (r.a.) anlatıyorlar: Bir bedevi geldi ve “Yâ Resülallah! Bizim aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet!” dedi. Adamın hasmı kalktı ve “Evet, doğru söyledi. Bizim aramızda Allah'ın kitabı ile hükmet!” dedi. Bedevi şöyle anlattı: Benim oğlum bu adamın yanında uşaklık yapmakta idi. Karısı ile zina etmiş. Bana: “Oğluna recim gerekir!” dediler. Ben de yüz koyun ile genç bir câriye karşılığında bu adamla anlaştım ve oğlumu kurtardım. Sonra ilim ehline sordum. Onlar bana “Oğluna yüz celde ve bir yıl sürgün cezası vardır!” dediler. Hz. Peygamber (s.a.) onlara: “Aranızda elbette Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Câriye ve yüz koyun sana geri iade edilecek. Oğluna yüz celde ve bir yıl sürgün cezası verilecek. Ey Üneys -ordaki bir adam için- sana gelince, sabah bu adamın karısına git ve onu recmet!” dedi. Üneys kadına gitti ve onu recmetti. © o Her iki görüş için bk. Âlüsi, Rühu'l-meâni, XVIII, 81. 19 Müslim, “Hudüd” 17; Ebü Dâvüd, “Hudüd” 23; Tirmizi, “Hudüd”, 8. 2 Buhâri, “Vekâlet” 13, “Şurüt”, 9; Müslim, “Hudüd” 5; Ebü Dâvüd, “Hudüd” 25.? Ası] nüshadaki kayıt dikkate alınarak gaib sigasıyla çevrilmiştir (Mütercim). 2 Beyhaki, es-Sünenü'-kübrâ, VIL, 441. Burada Âmir b. Ubeyd b. Nadleden nakledilir. Hz. Ömer'in huzuruna iddeti içinde iken evlenen bir kadın mahkemeye çıkarılır. Hz. Ömer ona: “İddet içinde iken evlendiğini biliyor muydun?” diye sorar. O da: “Hayır!” der. Kocasına sorar: “Sen biliyor muydun?” O da “Hayır!” der. Hz. Ömer; “Eğer biliyor olsaydınız her ikinizi de recmederdim” der. Sonra onlara birkaç kırbaç cezası verir. Mehri alır ve Allah yolunda sadaka yapar. “Nikâhını caiz görmediğim bir mehri tecviz edemem!” der. Ve (adama) “O (kadın) sana ebediyen helâl olmaz!” diye ekler.

Nur 24:3

Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir, zina eden kadınla da ancak zinakâr veya müşrik bir erkek evlenir. Âyetin zâhirine göre zina eden bir erkek ancak zina eden mümin bir kadınla ya da müşrik bir kadınla evlenebilir. Aynı şekilde zina eden mümin bir kadını da iffetli bir mümin erkek nikâhlayamaz; onu ancak erkeklerden zina eden biri ya da müşrik biri nikâhına alabilir. Âyetin zâhirine göre zina eden erkeğin iffetli kadınları nikâhlamasının yasak olduğu, onların zina eden kadınlarla ya da müşrik kadınlarla evlenmelerinin mübah olduğu hükmü bulunmaktadır. Eğer durum böyle ise o takdirde “Allaha ortak koşan kadınlarla evlenmeyin”# meâlindeki âyetten “sizden zinakâr olanlar” müstesna olur. Çünkü onların müşrik kadınları nikâhlamaları helâl olur. Aynı şekilde “Allah'a ortak koşan erkeklerle de kadınlarımızı evlendirmeyin” meâlindeki kelâm-ı ilâhisiyle müşrik erkeklerle nikâhlanmaları yasaklanan kadınlardan da gene zina eden kadınlar müstesna olur, Çünkü bu da helâl olur. Âyetin zâhiri budur. Fakat âlimler şunda icma etmişlerdir: Mümin bir erkek için -zina eden biri de olsa- müşrik bir kadını nikâhlaması caiz değildir. Aynı şekilde müşrik bir kadın için de iman ehli zina eden bir erkekle nikâhlanması helâl değildir. Sonra müfessirler âyetin yorumu hakkında ihtilaf ettiler. Mukâtil, Muhammed b. İshak ve birtakım kimseler şöyle dediler: Ehl-i Kitaptan zina eden bir erkek, Ehl-i Kitaptan zina eden bir kadın ya da Ehl-i Kitap dışında müşrik olan bir kadından başkasını nikâhlayamaz, yani evlenemez. Ehl-i Kitaptan zina eden bir kadın, Ehl-i Kitap'tan zina eden erkekten ya da Ehl-i Kitap dışındaki müşrik bir erkekten başkası ile evlenemez. (Bunlar) alenen zina edenlerdir. İbn Abbâs'tan şöyle rivayet edilir: Âyet Medine'ye hicret etmiş olan Mekkeli bir grup hakkında inmiştir. Bunlar maddi yönden çok sıkıntı içinde idiler. Medinede kendilerini âşikâre pazarlayan birtakım fahişeler vardı. Bunlar hali vakti yerinde, bolluk içindeydiler. Sıkıntı içindeki bu muhacirler, onların maddi imkânlarından ve içinde bulundukları bolluktan yararlanmak için bu fahişelerle evlenmeyi düşündüler ve bunu Hz. Peygamber'e (s.a.) açtılar ve bu konuda izin istediler, Âyet işte bu olay üzerine indi: Zinası âşikâr olmuş Ehl-i Kıbleden biri, yahudi ya da müşrik zina eden kadından başkasıyla evlenemez..., Bu, yani onların nikâhı müminlere haram kılınmıştır. Ancak bu yorum sözü edilen muhacirlerin de onlar gibi zina etmiş kimseler olması halinde uygun bir izah olur. Öyle değil de muhacirler ehli iman ve iffet sahibi kimseler idiyse o takdirde onlar için Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir denilmesi uygun olmaz. Çünkü onlar zinakâr kimseler değillerdir. Bu ancak başlangıç cümlesi olmak üzere, onun öyle yapmayacağı söylenmiş olabilir. (1Bazıları şöyle dedi: Zina eden nikâhlamaz, yani cinsel ilişkiye girmez ve zina etmez ancak zina eden bir kadınla, ancak kendi gibi zina eden biriyle (bunu yapar). Aynı şekilde zina eden kadın da ancak kendisi gibi zina eden bir erkekle ya da zinanın haramlığına inanmayan bir müşrik ile zina edebilir. Bu Dahhâk ve birtakım müfessirlerin görüşüdür. Said b. Müseyyeb dedi ki: “İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin””? meâlindeki âyet Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir meâlindeki âyeti neshetmiştir. İbn Mesüd'a (r.a.) soruldu: Bir erkek bir kadınla zina eder sonra da onunla evlenir? O şöyle dedi: Onlar bir oldukları sürece zanidirler”. Zinakâr kadın ve erkeğin nikâhını yasaklamadan maksadın nikâh değil de bizzat zinanın kendisini yasaklama olması da muhtemeldir. Sanki şöyle demiştir: Zina etmeyin, çünkü siz eğer zina ederseniz ve zina ile tanınan biri olursanız o takdirde kendinize nikâhlayacak zina etmiş bir kadın ya da zinanın haramlığına inanmayan bir müşrik kadından başkasını bulamazsınız. Çünkü iffetli kadınlar zina ile tanınan biriyle evlenmeyi arzu etmezler. Arzu etmeyince de ancak sözü edilen kişileri bulabilirler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Siz sarhoş iken namaza yaklaşmayın””, Burada yasaklık, namaz kılınmasına yönelik değil, aksine içki içilmesine ve sarhoş olunmasınadır. “İtaat dairesinden çıkmış serkeş kadının ve evinden kaçan kölenin namazı yoktur” derken de yasağın hedefi namaza değil kadının serkeşliği (nüşüz) ve kölenin evden kaçmasıdır. Buna göre Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir, zina eden kadın ancak zinakâr veya müşrik bir erkekle evlenir meâlindeki ilâhi beyanın bizzat zinayı yasaklamış olması mümkündür. Yani mümin kadınlar sizlerden iffetli olanları arzu edeceği için zina etmeyin. Keza mümin erkekler iffetli kadınları arzu edeceği için kadınlar da zina etmesinler, Çünkü eğer siz zina eder ve zina ile tanınmış kimseler olursanız ve bu haliniz herkesçe bilinir olursa o takdirde siz evlenmek için sözü edilen zinakâr ve müşrik kadınlardan başkasını bulamazsınız. da belirttiğimiz şu şekilde olur: Zina eden erkek ancak zina eden bir kadın ya da müşrik bir kadının nikâhını arzu eder, zina eden bir kadın da aynı şekilde ancak zina eden ya da müşrik bir erkeğin nikâhını arzu eder. Ya da zina eden erkek, zinada ancak kendisi gibi zina eden bir kadını ya da zinanın haramlığına inanmayan müşrik bir kadını arzu eder. Aynı şekilde zina eden kadın da ancak kendisi gibi zina eden bir erkekle ya da zinanın haramlığına inanmayan bir müşrikle evlenmeyi arzu eder, Bu müminlere haram kılınmıştır. Yani zina müminlere haram kılınmıştır. Ya da maksat eğer nikâh ise o takdirde haram kılınmıştır meâlindeki beyanın yorumu şöyle olur: Bu müminlere yasak edilmiştir. Bundan maksat zina eden kadınların ve zina eden erkeklerin nikâhlarıdır. Ebü Avsece dedi ki: “ez-Zâni” ve “ez-zâniye” kelimeleri “zenâ, yezni, zinen, zinâen” z3) fiilindendir. “Zenee, yezneu, zunüen” şeklinde olursa mânası “irtekâ, yertek?”, yani yükseldi şeklinde olur. Denilir ki: “Zina” “dar” demektir. Denilir ki: “Zenentühü, ezünnühü, zennen” onun hakkında zanda bulundum mânasındadır. “Kazf” töhmet demektir. “Ramy” ise kaziften daha ağırdır. Âyeti zina eden müslümanlar hakkında kabul edenlerin ve “lâ yenkihu” (Y kelâm-ı ilâhisini de evliliğe hamledenlerin, zina eden müslüman kadının zina eden müslüman erkekle ya da müşrikle evlenmesini başta da söylediğimiz üzere caiz görmeleri gerekir. Bunu ise hiçbir kimse söylememektedir. Bu görüşün sakatlığı şöyle açıklanır: Eğer âyetten murat nikâh akdi ise âyet -Mersed hadisinde” de belirtildiği gibi- müslüman birinin evlenmek istediği zina eden müşrik bir kadın hakkında inmiştir. Eğer onunla nikâhın zikrinden maksat cinsel ilişki ise ki iki görüşünden birine göre İbn Abbâs'ın “o cimadır” dediği bilinir. Âyet bu iki halin dışında başka bir şeye yorulamaz. Bunlardan neyi kastetdiğini en doğru şekilde Allah bilir. Bir grup müfessir, zina ettiği zaman kadının artık kocasına haram olacağını zannetmiştir. Sanki onlar kocanın onunla zina sebebiyle ilişkiye girmesi helâl olmayınca, zevcesi olduğu halde zina etmesi halinde onunla bir arada yaşaması da haram olur diye düşünmüş olmalılar. Ne var ki âyetin yorumu bu grubun sandıklarının aksi doğrultuda ve belirttiğimiz şekildedir. Zina eden kadını kocasına haram kılmanın bir izahı yoktur. Eğer âyetin yorumu onların sandıkları gibi olsaydı o takdirde zina eden kadın kocasına -evlenmesi yasaklanmış olması hasebiyle- haram olurdu. Görmez misin ki bir erkeğin başkasının iddetini bekleyen bir kadınla evlenmesi caiz değildir. Şayet bir erkek, başka birisinin karısıyla şüphe yoluyla ilişkiye girse kadının bundan dolayı iddet beklemesi gerekir ve bu durumda kadının kocasına haram olması gibi bir sonuç gerekmez. Onların delil olarak kullandığı diğer bir husus da bir kimsenin karısına iftira etmesi halinde aralarında liân uygulanması ve arkasından da aralarının ayrılmasıdır. Fakat doğrusu bizim zikrettiğimiz şekildedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “ bk. Taberi, Câmi'w-beyân, XVIII, 75; Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi’l-Kurän, XII, 208. Taberi, Câmi'u'1-beyân, XVIII, 75. Bu lafızla hadise rastlanılamamıştır. Ancak Tirmizi'nin es-Sünen'inde Ebü Ümâme'den şöyle bir rivayet gelmiştir: Üç kişi vardır ki onların namazı kabul olmaz: Dönünceye kadar kaçak köle, kocası kendisine kızgın olarak geceleyen kadın, bir topluluğun kendisinden nefret edilen imamı” Ebü İsâ (Tirmizi) Bu hadis bu şekliyle hasen garibdir, demiştir (bk. 3 Tirmizi, “Tefsirü'l-Kur'ân” 25; Nesâi, “Nikâh” 12.

Nur 24:4

4. “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. “İşte onlar yoldan çıkanların tå kendileridir.” 5. “Bundan sonra tövbe edip hallerini düzeltenler müstesna. Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” [Kazf: İffete İftira] İffetli kadınlara iftira atan kimseler... Bu beyanda “atanlar” denildi, fakat neyi attıkları söylenmedi. Bunun ne olduğu olay (nazile) ile bir de sonra da dört şahit getiremeyen meålindeki beyanla bilinmektedir. Burada dört şahitten söz etmektedir. Dört şahit aranan had ise, diğer hadleri gerektiren suçlar arasında sadece zinadır. Atmanın hemen ardından bunu belirtmesi söz konusu atmadan maksadın zina suçu atmak (iftira) olduğunu göstermektedir. Muhsan kadınlardan maksat burada iffetli değil hür olanlardır. Çünkü câriyeye zina iftirasında bulunan kimseye tazir cezası gerekmektedir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir fuhuş yaparlarsa”? Görmez misin ki Allah Teâlâ câriyelere muhsan kadınlara verilen cezanın yarısını vermiştir. Onlar, hür kadınlardır. Ve yine biz Muhsan kadınlar kavl-i celilini hürler değil de iffetli kadınlar anlamında alırsak o takdirde şahitlerin şahitliklerini düşürmüş oluruz, çünkü iffetli olma onu (şahitliği) yalanlar. Aynı şekilde şu ilâhi beyan da buna işaret eder: “İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mümin kadınlara zina isnat edenler...””. Bu beyanın metninde geçen “gâfilât” kelimesi iffetli kadınlar demektir. Bu da gösteriyor ki burada muhsan kadınlardan maksat hür kadınlardır. Sonra muhsan olan erkekler, gerek remy gerek kazf ve diğer hususlarda her ne kadar ayrıca anılmamış olsalar da bu âyetin hükmüne dâhildirler. [ ]Allah Teâlâ, zina konusunda, işi sıkı tutmuş ve diğer suçlardakinin EM aksine zina hakkında ağır düzenlemeler getirmiştir. Bunlardan biri Allah'ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın” buyurmak suretiyle haddin iptali, zayi edilmesi ve hafifletmeye gidilmesinin yasaklanmasıdır. İkincisi zina edenin muhsan olması halinde köpek gibi taşlanarak recmedilmesi ve öldürülmesi. Bir diğeri, dört şahit getirememesi halinde iftira edene had cezasını gerekli kılması. Zina, diğer suçlardan ayrı olarak bu niteliklere sahip özellikli bir suç olmaktadır. Bu da -en doğrusunu Allah bilir ya- hem akıl hem de tabiat itibariyle bu filin çirkin oluşu sebebiyledir. Şeriat nazarında da aynı şekildedir. Hem akıl hem de tabiat itibariyle çirkin oluşunun delili müslüman olan herkesin doğasının bundan nefret edişidir, aklıselim sahibi herkesin keza nefret edişidir. Eğer denilirse ki: Eğer gerçekten nefret ediyor olsaydı o takdirde onu irtikap etmez ve işlemezdi. Buna şu cevap verilir: Ondan nefret eder, lâkin özüne yerleştirilen ve varlığının bir parçası kılınan nefsi iradesine galebe çalar ve nefret etmesini engeller. Görmez misin ki o, şayet benzeri bir fiili kendi annesi, kızı ve diğer mahrem yakınları gibi ilgili olduğu biriyle yapılmış olduğunu düşünse kalbi buna tahammül edemez. Nitekim benzer bir durum Hz. Peygamber'den (s.a.) nakledilmiş bulunmaktadır. Bir adam ona geldi ve dedi ki: “Bana zina konusunda izin ver!” Hz. Peygamber ona: “Ne dersin, bu iş senin kızın ile, annen ile yapılacak olsa, bundan rahatsız olmaz mıydın?” Adam, “Evet!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Kendin için hoşlanmadığın bir şeyi başkaları için de kötü gör!” buyurdu. Bu da gösteriyor ki zina hem tabiat hem de akıl itibariyle çirkindir, ne var ki şehvet baskın gelmekte ve ondan kaçışa engel olmaktadır. Zinada neseplerin ve insanların birbirleriyle olan tanışıklıklarının karışıklığı vardır. Sonunda hiçbir kimse hikmeti, âdabı ve genel geçer yasaları öğretecek bir muallime eremeyecek, insanları babalarıyla çağırma olmayacak, bu durumda bağlantılar kopacak, insanların birbirlerine karşı korumaları gereken hukuk yok olacak, büyüklerin küçükleri eğitmek için birbirlerine karşı göstermeleri gereken şefkat ve merhamet yok olacak, (Jmahrem yakınların ve diğerlerin hukuku ziyan olacaktır. İşte o yüzden bütün beşer (insanlık) ve küçük âlem bununla imtihan olmuşlardır. Bu evrenin yaratılışı ve göklerde ve yerde olan her şeyin insanlığın emrine âmâde kılınışı gene bundan dolayı tarumar olacaktır. Bütün bunlar zinanın çirkinliğini ve onun ne kadar kötü ve iğrenç olduğunu gösterir. Ne var ki onun çirkinliğini ve ne denli iğrenç bir şey olduğunu bu (süfli) âlem bilemez; onu ancak şehvete esir olmamış ve onunla sınanmamış ruhani âlem bilir, Özlerinde şehvetin yer tuttuğu bu (süfli) âleme gelince, onlar zinanın çirkinliğinin ve iğrençliğinin ölçüsünü, şehvetin kendilerine galebe çalması ve ondan kaçmayı ve onun çirkinliğini anlama konusunda düşünmeyi önlemesi yüzünden bilemez. İşte bundan dolayıdır -en doğrusunu Allah bilir ya- zinanın durumu ile ilgili olarak Cenâb-ı Hak diğer suçların işlenmesi halinde verdiği hükümden farklı hüküm vermiş, onun durumunu ağırlaştırmış, diğer günahlar arasında onun daha büyük olduğunu belirtmiştir. Sonra hür kadınlarla ilgili olarak belirttiğimiz bu hususlar aynısıyla hür erkekler için de geçerlidir. Çünkü onlar şayet daha fazla değilse az da değildir. Çünkü kadınların anılması hakkında mazeret daha fazladır ki o da galebe çalan ve zinadan nefreti önleyen şehvettir. Erkeklerde ise daha azdır, buna göre onlara nispetle mazeret de daha azdır. Görmez misin ki Allah Teâlâ câriyelerle ilgili olarak hadden bahsetmiş ve “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır”” buyurmuştur. Âyette erkek kölelerle ilgili hiçbir şey dememiştir. Bununla birlikte aynı suçu işlemesi halinde ona da aynı ceza gerekli olmaktadır. Buna göre kadınlar hakkında söz konusu edilen zina ve kazif (iftete iftira) ile ilgili hususlar aynısıyla erkekler için de geçerlidir. 92 [ ]Sonra icma etmişlerdir ki câriyeye kazifte bulunan kimseye tâzir cezası gerekir, had gerekmez. Allah Teâlâ zevceyi muhsan bile olsa “eme”, yani câriye diye isimlendirmiştir. “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir” ve “Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı... buyurmuştur. Bu örneklerde görülüyor ki Allah Teâlâ milk-i yemin ile sahip olunan câriyeyi, “uhsınne” Gel yani evlendiklerinde “muhsan” diye isimlendirmiştir. “Fe aleyhinne nısfu mâ ale'l-muhsanâti mine'l-azâb” (ili 5 otasi ÇE Ga Seli) âyetinde ise “muhsanât” hür kadınlar anlamındadır. Bu âyetlerden de anlaşılıyor ki muhsanlık bazan hürriyetle olmakta bazan da câriye bile olsa kocası olması halinde eş ile olmaktadır. Kadınlardan bir zümreyi de “muhsan” olarak isimlendirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla””. Buradaki muhsan ifadesinden maksat da iffetli kadınlardır. Buna göre muhsanlığın üç şekli vardır. Had cezası ise hür, müslüman erkek ya da hür müslüman kadına kazifte bulunulması halinde gerekli olmaktadır. Eğer kazifte bulunan kimse hür erkek ya da hür kadın ise o takdirde onlara seksen kırbaç cezası verilir. Eğer köle ya da câriye ise o takdirde onlara da belirttiğimiz gibi kırk kırbaç cezası uygulanır. İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun. Âyetin zâhiri bunun kazif anında olması gerekmediğini, umudun tükendiği ana kadar -ki o da ölümdür- şahitleri getirme hakkı bulunduğunu gösterir”, Bunun örneği şudur: Belli bir vakit tayin etmeden yemin eden şahıs gereğini yerine getirme umudunun tükendiği ana kadar hânis (yeminden dönmüş) olmaz, ne zaman ki umudu tükenir işte ancak o zaman yemininde hânis olur. Aynen onun gibi burada da kazifte bulunanın şahitleri kazfin yapıldığı anda değil de ölene kadar getirebileceği anlaşılıyor. Ancak âyetin yes anına kadar zamanın devam edeceği şeklinde anlaşılması, haddin düşmesi anlamına gelir. Çünkü ölümden sonra had uygulanamaz. Yahut şöyle denilir: Dört şahidi belirtmekle muhsan kadınlara iftira atılmasını önlemeyi murad etmiştir. Çünkü o hale tanıklık edecek şahitleri bulamaz. En gizli ve en saklı olan (zina fiilinin ispatı) da daha uzaktır. (Jİkincisi had cezası, kazif ile gerekli olmuştur. Onu düşürmeyi istediği zaman bu ancak o anda getirilen beyyine (şahitler) ile mümkün olur. Meselâ bir kimse kısas ya da başka bir hak ikrarında bulunsa, sonra da o eylemden affını iddia etse ya da ikrar etmiş olduğu suçun ıskatını ya da ondan temize çıkışını istese, o esnada ortaya konulan beyyine olmadan tasdik olunmaz. Sonra da dört şahit getiremeyen kimselere. Bu beyanda istenilen de aynı şekilde kazfin yapıldığı anda olması gerekir; eğer getirirse ne âlâ aksi halde kendisine had cezası uygulanır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra şöyle bir mesele var: Kazifte bulunan kimse dört tane fâsık şahit getirse bize göre kendisinden had cezasını savmış olur. Genel kurala göre âdil şahitlerin istenmemesidir. Çünkü âdil kimseler o gibi mekânlarda bulunmazlar ve o haldeki kimselere bakmazlar. Bu gibi hallere ancak fâsıklar tanık olur, Bu durumda fâsıklarla had cezasının savulması âdil olanlardan daha da lâyık olur. Bu, zina suçuna had cezasının uygulamasına tanıklık yapmak gibi değildir. Çünkü onların o mekâna bakmalarındaki kasıtları şahitlik görevini yerine getirmeleri ve fiili işleyene haddin gerekli kılınmasıdır. Bu yüzden onlar fâsık olamazlar. Ve bir de onlar bu tanıklıkta kendilerinden olan tövbeden dolayı ancak şahitlik yapmaktadırlar. Çünkü kendilerinin tövbe etme imkânları vardır. Hem fâsık kimseler esas itibariyle şahitlik yapmaya ehildirler; kâfirler ve köleler gibi değillerdir. Her ne kadar onlar (fasıklıkları sebebiyle) şahitlikleri kabul edilmese de şehâdete ehildirler. Görmez misin ki bir fâsıka kazifte bulunan kimse yahut kadın olsa da kocası fâsık olduğu halde kendisine kazifte bulunsa bu durumda biz fâsıka kazifte bulunana had cezası vermekte, koca ile karısı arasında liân uygulamaktayız. Bir müslümanın bir kâfire kazifte bulunması yahut bir hürün köleye kazifte bulunması halinde ise had cezası uygulanmaz. Bunlardan biri kendi zevcesine kazifte bulunsa aralarında liân uygulanmaz. Bu liân konusunda bize muhalefet eden, hürün köleye, müslümanın kâfire kazifte bulunması halinde onlara had cezası uygulanmayacağı konusunda bize muhalefet etmemektedirler. Bütün bunlar da gösteriyor ki fasıklar ehl-i şehâdettendir (şahitlik yapacak kimseler); kâfir, köle ve kazf sebebiyle kendisine had cezası uygulanan kimse ise şehâdet ehli değillerdir. Bunlar şehâdet ehlinden olduklarına göre -her ne kadar diğer konularda şahitlikleri kabul edilmese de- bu konuda bir şüphe doğurur. Hadler ise şüpheler ile düşürülür. O yüzden de had o kimseden savılmış olur. Kâfir, köle ve kazif sebebiyle had cezasına çarptırılmış kimseler ise şehâdet ehli olmadıklarından, onların tanıklıkları haddin düşürülmesi için bir şüphe uyandırmaz, o yüzden aralarında fark vardır. Sonra bir mesele de şudur: Şahitler ayrı ayrı gelseler kendilerine had uygulanır ve şahitlikleri kabul edilmez. Genel kural bize göre had cezasına çarptırılmamalarıdır. Çünkü onlar şahitlikte hisbe görevi görmekteler, o kimseye kazif ya da hakaret gibi bir şeyi amaçlamamaktadırlar. İftirayı atan ise, o kişiye küfür ve hakaret etmeyi kasdediyordur. Çünkü şahit “Ben şunu yaparken gördüm” diyor. İftira atan ise: “Sen şöylesin!” diyor. Bu durumda başka birine “İnkâr ederken gördüm!” diyen gibidir ve böyle birine bu sözü sebebiyle dayak cezası atılmaz. Ama “Bre kâfir!” diyecek olsa o takdirde ceza verilir. Çünkü bu küfretme bağlamında söylenmiş olmaktadır. Birinci ise öyle değildir. Buna göre evvelki (kazfe şahit olanlar) de öyledir. Ancak onlar ayrı ayrı gelmeleri halinde şahitlere had uygulamışlardır. Çünkü Allah Teâlâ zinaya şahitliği iki durumla teyit etmiştir. Birincisi dört kişiden az sayıda olması halinde şahitliklerini kabul etmemiştir. Ve de şahitler “Onunla zina etti!” demedikçe kabul etmemiştir. Sonuç itibariyle şahitler bu lafızla şahitliklerini ifa ederler; nikâh ve diğer akitlerdeki şahitlikte olduğundan daha fazla tavsifte bulunurlar. Bu itibarla zina şahitliği, şahitlerin aynı mekânda bulunmaları, nikâh akdinde birlikte bulunma şartından daha önemlidir. Onlar (fakihler) “Nikâh, ayrı ayrı (bir arada olmayan) iki şahidin şahitliği ile sahih olmaz” derler. Zina ki onun durumu daha bir teyitlidir ve ona olan ihtiyaç daha fazladır ve daha çoktur. Bu haliyle (şahitlerin ayrı ayrı olması durumunda) kabul edilmemesi daha yerinde bir hüküm olacaktır. (Jİkincisi: Hz. Ömer'den nakledilen şu olaydır: Üç kişi bir adamın zina ettiğine dair tanıklık etmişlerdi. İçlerinde Ebü Bekre de vardı. Hz. Ömer, dördüncü kişi onlar gibi şahitlik yapmayınca üçüne de celde cezası uyguladı. Bu olay Hz. Peygamber'in ashabının huzurunda gerçekleşmişti ve içlerinden hiç kimse buna karşı çıkmamıştı. Bu şekilde icma oluşmuştu. Görmez misin ki Ebü Bekre radıyallahu anh daha sonra “Ben şahitlik ederim (ki o yaptı)” diye sözünü tekrarlayınca Hz. Ömer ona (yeniden) celde cezası vurmak istedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) “Eğer (iki defa şahitlik yapmış gibi sayıp) buna celde vuracaksan o zaman (şahitlik dörde tamamlanacağı için) adamını da recmet!” dedi", Hz. Ali, şahitlerin dörde tamamlanmaması halinde onlara celde cezası uygulamasına tepki göstermedi; onların tamam olması halinde -en doğrusunu Allah bilir ya- tepki göstermiştir. Bu yüzden biz dedik ki: Onlar tek tek ve ayrı ayrı gelmeleri halinde iftiracı olurlar ve bu durumda kendilerinden geride kalanın gelmesi beklenmez. Nitekim Hz. Ömer de beklememiştir. Sonra bir başka mesele daha vardır: Dört şahit gelir ve içlerinden biri koca olursa bize göre kabul edilir ve kendisinden had cezası düşürülür. İbn Abbâs'tan (r.a.) ve seleften daha başkalarından bu şekilde nakledilmiştir. Çünkü karısı üzerine şahitlik aleyhinedir. Kocanın karısı aleyhine şahitliği ise kabul edilir. Reddedilmesi karısı lehine şahitlik yapması durumundadır. Görmez misin ki koca borçlar ve kısas, hırsızlık ve diğer hukuk davalarında karısı aleyhine şahitlik yapsa, şahitliği kabul edilmektedir. Burada da böyledir. (Ş1Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Koca burada kendi lehine şahitlik yapmaktadır ve onda kendi çıkarı vardır. Çünkü onun had cezası, kazifte bulunması halinde liândır. O tanıklık yapmak suretiyle kendisinden liânın düşürü!mesini istemiş olmaktadır. Buna şöyle cevap verilir: Kocanın kazifte bulunması halinde had cezasının liân olması, hâkime murafaa olmadan öncedir. Ama mahkemeye verip sonra diğer üç kişi ile birlikte şahitlik yapması halinde şahitliği caiz değildir. Ama ilkin yaptığı iş, diğer üç kişi ile birlikte gelip kadının aleyhine zina şahitliği etmek olursa o takdirde şahitliği ile kendi aleyhine vacip olmuş olan bir şeyi iptal ediyor değildir. Görmez misin ki yabancı biri bir kadına kazifte bulunsa, sonra üç kişi ile beraber kadının aleyhine olarak bu duruma dair şahitlik etmeye kalkışsa onun bu şahitliği caiz değildir. Çünkü had cezası kendisi aleyhine sabit olmuştu, o şahitliği ile kendisi üzerine vacip olan had cezasını düşürmeye çalışmaktadır, o yüzden de şahitliği kabul edilmemektedir. Şayet o üç kişi ile daha baştan gelseydi ve ilkten yaptıkları iş de kadının aleyhinde zinaya şahitlik etmek olsaydı o takdirde şahitlikleri caiz olurdu ve “Onlardan biri, kendi üzerine gerekli olan bir şeyi düşürmeye çalışıyor” denilmezdi. Kocanın durumu da işte böyledir. Ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların tâ kendileridir. Onlara fâsık denilmesi şu iki şıktan birine dayanır: Ya attıkları iftiradan uzak olan mâsum bir kimseye iftira etmiş olmaları ya da o kişi kendi aleyhine olan bir sırrını ifşa etmeleri sebebiyledir”. Eğer birincisi ise onu Allah'tan başka kimse bilemez. Bu takdirde de tövbesi bize zâhir olmaz. O ancak kendisi ile Rabb'i arasında olur. Sanki şöyle demiş gibi olur: Onlar Allah katında fâsıktırlar tövbe edenleri hariç. Eğer ikincisi ise o takdirde biz bilebiliriz. Bu durumda da sanki şöyle demiş gibi olur: Sizin katınızda onlar fâsıktırlar; tövbe edenleri hariç. Lâkin onun tövbesi bizim nazarımızda açık olmaz. Çünkü onun tövbesi [Ş]bir daha başkasının gizli kapaklı sır perdelerini yırtmayacağına ya da zinadan uzak olan kimselere iftira atmadan sonsuza dek uzak kalacağına dair azmetmesidir. Onlardan hangi veche göre fâsıklık nitelemesi söz konusudur [bilinmez]. Çünkü tövbe insanlarca açık olmaz. O yüzden de tövbeleri kabul edilmez. İbn Abbâs da aynı şeyi söylemiş, “Onun tövbesi ancak ve ancak kendisi ile Allah arasındadır. Eğer tövbe ederse Allah Teâlâ onun iftira günahını affeder” demiştir. Aynı şekildeki izah Hasan-ı Basri, İbrahim ve emsalleri gibi birçok seleften de rivayet edilmiştir. Onlar şöyle demişlerdir: “Onun tövbesi Rabb'i ile kendisi arasındadır”, Artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. Ortada hâkime götürülmüş bir şahitlik yok ki o da onu reddetmiş olsun. O itibarla maksat onların hâkimlere götürecekleri şahitlikleri kabul etmeyin, demektir. Tenkit, bundan böyle onların yapmak isteyecekleri her şahitlik için söz konusudur. Sonra kazifte bulunduktan sonra, hâkimin celde cezasından önce şahitlik etse kazifte bulunan biri olduğu halde şahitliği kabul edilir. Bu da gösteriyor ki onun şahitliğinin kabul edilmemesi celde cezasından sonra hâkimin ithamı sebebiyledir. Bir töhmete binaen dinlenilmeyen her şahitlik ebediyen kabul edilmez. Kazifte bulunan kimsenin celde cezasına sebep olan töhmet sonsuza dek ortadan kalkmaz. Ya da onun tövbesi “Kazifte bulunduğum hususta ben yalan söyledim, iftira ettim” demesi şeklinde olur. Bu takdirde de biz onun şahitliğini yalancılık töhmetinden dolayı kabul etmeyiz. Kişi kendisini yalanladığı zaman, yalanı gerçekleşmiş olduğu için tövbesini kabul edeceğiz, öyle mi? Bu uzak bir durumdur. Müellif müzekker zamirini kullanmaktadır. Oysaki yorumu sadedinde olduğumuz âyetin Meselenin aslı şudur: Temkinden (yakalanmadan) sonra olan her tövbe, o kişi için verilmiş hükmü ve had cezasını kaldırmaz. Temkinden evvel yapılmış olan her tövbe cezaları düşürür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna!”“, Bu durumda iken eğer tövbe eden kimseden cezaları kaldırmazlarsa o zaman onlar yeryüzünde bozgunculuk yapmaya devam ederler. Bizim sözünü ettiğimiz konuda ise böyle bir mütemadilik yoktur. (Slİmam Şâfii sandı ki onun (kâzif) durumu had cezasından önce de sonra da aynıdır. Bu Allah Teâlânın beyanının aksinedir. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun...“ ve “Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir”? Allah Teâlâ onları şahit getiremeyince “yalancılar” olarak niteledi. Daha öncesinde ise durumları beklemede (mevkuf) idi. Buna göre vacip olan iddialarının doğruluğuna şahitlik yapacak kimseleri bulamayınca onların yalancılar olarak nitelemesidir. Bu da Allah Teâlânın onları yalancılar kıldığı haldir. Anlattıklarımızdan da ortaya çıktı ki kazifte bulunan kimsenin had cezası uygulandıktan sonraki hali ile had cezası uygulanmadan önceki halini aynı gören hatalıdır. Gene anlattıklarımız gösterdi ki celde vurulmadan önce şahitliğinin caiz oluşu ile, celde vurulduktan sonra tövbe etmesi halinde şahitliğinin caiz olacağına istidlâlde bulunmak -belirttiğimiz gibi- gerekmez. Çünkü biz onun kazifte bulunmuş biri olduğunu, celde cezası uygulamasıyla öğrenmiş olduk, celde cezasından önce kadına atmış olduğu şeyle değil. Bu iki halin farklı oluşuna delil şudur: Hz. Ömer, Ebü Bekre'ye celde vurunca ona “Eğer tövbe edersen, şahitliğini kabul ederim!” dedi ve celde vurmadan önce onun şahitliğini reddetmedi, Çünkü eğer o sırf kazf ile mecruh (şahitlik yapamaz) olsaydı o takdirde şahitliğini zaten dinlemezdi. Ben ilim ehli arasında kazifte bulunan kimsenin celdeden sonra tövbe etmedikçe şahitliğinin kabul edilmeyeceğine dair görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Onların ihtilafı sadece tövbeden sonra şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği konusundadır. Keza celdeden önce makbul olduğu konusunda da hemfikirdirler. Hal böyle iken bu anlatılanlarla birlikte bu iki durum nasıl birbirine karıştırılır. Başkaları şöyle dedi: Tövbe onun fâsıklığını giderir ama şahitliği caiz değildir. Dediler ki: Kelâmın sonundaki istisna, hemen öncesine aittir. Hz. Peygamberden (s.a.) onun tövbe etse bile şahitliğinin geçersizliğine işaret edecek hadis rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Amr b. Şuayb, babasından ve dedesinden rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: [§]müslümanlar birbirlerine (şahitlikte) âdildirler. Ancak kazif sebebiyle kendisine had uygulanmış kimse hariç”. İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir: İbn Abbâs “Vellezine yermünelmuhsanâti sümme lem ye'tü bi erbaati şühedâe feclidühum semânine celdeten” Gils gati SA ŞALLĞ NİŞİ ASİ İİİ LAL O Gali) kelâm-ı ilâhisi inince diye başladı ve uzunca bir hadis nakletti. İçinde şu da vardı: Çok geçmedi ki Hilâl b. Ümeyye geldi -ki o Allah Teâlâ'nın tövbelerini kabul ettiği üç kişiden biridir- ve “Yâ Resülallah! Ben falancayı ailemle birlikte gördüm!” dedi. Hz. Peygamber ona “Sen ne söylüyorsun be Hilâl!” dedi. O, “Vallâhi Yâ Resülallah! Onu elbette gördüm ve kulaklarımla da onu duydum” dedi. Dedi ki: Onun bu dedikleri Hz. Peygamber'in ağırına gitti sonra dedi ki: “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” Vaziyet Hz. Peygambere çok ağır geldi ve şöyle demeye başladı: “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” Hz. Peygamber'in “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” demesi, bu yüzden kederlenmesi ve tedirgin olması gösteriyor ki kendisine had cezası uygulanan bir kimsenin şahitliği tövbe ettikten sonra da kabul edilmez. Çünkü eğer onun tövbesi kabul edilecek olsaydı ve kazif de diğer tövbe edilen günahlar gibi olsa ve yapanın şahitliği kabul edilecek olsa idi o takdirde Hz. Peygamber “müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez ancak tövbe etmesi hali müstesna!” derdi. Çünkü günahlardan hiçbiri için “Falan şunu şunu işledi de müslümanlar arasında şahitliği kabul edilmez oldu”. denilmez ki hemen arkasından “tövbe etmedikçe” kaydı getirilmesin. Daha önce biz İbn Abbâs'tan tövbe edenleri hariç meâlindeki beyan hakkında şöyle dediğini belirtmiştik: Allah Teâlâ, tövbe etmesi halinde onun fâsıklığına sebep güna© bk Cassâs, Ahkâmü'l-Kurân, III. 273. hanı affeder. Şahitliği ise caiz değildir. Aynı şekilde seleften birçok kimsenin “Onun tövbesi Rabb'i ile kendisi arasındadır” dedikleri rivayet olunmuştur. 100 (JKonu ile ilgili bir başka izah daha vardır, o da şudur: Kazifte bulunan kimse, kendisine had cezası uygulandığında sözünden dönmedikçe o şöyle diyordur: “Ben kendime göre doğruyum, benimle Rabb'im arasında bana had cezası gerekmez. Bana sadece (zâhirde) bu hüküm gerekli olur, O tövbe ettiği zaman ise şöyle demiş olur: Had cezası bana, hem Rabb'im ile benim aramda hem de (zâhir) hükümde gerekli idi. Buna göre uygulanan had cezasından dolayı şahitliğini iptal etme hükmünün kendisinden kalkmaması daha yerinde olur. Bir başka açıklama da şöyledir: Kazifte bulunan kimsenin şahitliği “Falan zinakârdır” demesiyle iptal edilmemiştir. Çünkü o, bu sözüyle gerçek olması mümkün olan bir şey iddia etmektedir. Ancak delil getirmekten aciz kalıp da hâkim kendisine had cezası uyguladığında ancak o zaman gerçekten kazifte bulunmuş olduğu ortaya çıkacaktır. Şahitliğinin geçersiz kılınışı hâkimin hükmü sonucu olduğuna göre, bu hüküm, şahitliğinin cevazına dair hâkimin yeni bir hüküm ihdasına kadar geçerliliğini sürdürecektir. Şayet denilirse ki: Bu durumda sizin şöyle demeniz kaçınılmaz olur: Hâkim “ben senin her şeyde şahitliğinin geçerliliğini onaylıyorum” dese, onun bu sözünün caiz olması gerekir. Çünkü hâkim evvelki hüküm ile şahitliğin geçersizliğini gerektiren hükmü kaldırmış olur. Buna şöyle cevap verilir: Hâkimin “Ben onun şahitliğini onayladım” demesi bir hüküm değil, sadece bir fetvadır. Hüküm, ancak delil getirilmesi ya da ikrarın bulunması halinde verilir. Yine şöyle bir soru sorulursa: Ne dersiniz? Bir adam zina etse ve hâkim ona had cezası verse, tövbe etmesi halinde şahitliği makbul müdür? Bunun cevabı şöyledir: “Evet makbuldür!” Bir başka soru sorulursa ve denilirse ki: Onun şahitliği başka bir hükümle bâtıl oldu, tövbesi ise hâkimin hükmü olmaksızın makbul oldu. Bu durumda kazfin de aynı şekilde olması gerekmez mi? Aralarında ne fark var ki? Buna da şöyle cevap verilir: Zina açık bir fiildir ve had cezası uygulanmasa bile kişinin fıskı onunla bilinir. Kazifte bulunanın ise doğru mu yoksa yalan mı olduğu bilinmez. [§] Çünkü o başka biri hakkında bir iddiada bulunmaktadır. EMİ Onun kazfinde yalancı olduğu ancak kendisi üzerine hâkimin verdiği hükmün uygulanması sonucu bilinir. O yüzden de aralarında fark vardır. Kazifte bulunanın şahitliği, kendisine had cezası tatbik edilmesi halinde tövbe etse bile kabul edilmeyeceğine dair bir başka delil de şudur: O “Ben falan kimseye bulunduğum kaziften dolayı tövbe ettim ve ben bu konuda yalancı idim” dese, biz onun “ben bu konuda yalancı idim” sözü konusunda acaba doğru mu söyledi yoksa bu sözünde yalancı mı idi bilemeyiz. Çünkü kendisine kazifte bulunulan kimse gerçekte zina eden bir kimse idiyse o takdirde kazifte bulunan kimsenin “Ben ona yaptığım isnatta yalancı idim” sözü yalan olur ve bu haliyle o günahkâr olur. Biz onun kendisini tekzip etmesi sebebiyle onun doğrusundan yalanını ayırmaya muttali olamayınca onun bu sözünü tövbe sayamayız. Çünkü tövbe ancak hâkimin yanında fiillerden özü itibariyle taat olduğu bilinen fiilin zâhir olmasıyla ve önceki halde kendi içinde zâhir olanın hilafına bir durumun belirmesiyle olur. Kendini tekzip eden kimsenin kendi içinde yalanını doğrusundan ayırmak kabil olmayınca onun bu hali tövbe sayılmaz. Bir de dedik ki: “Onun tövbesi kendisi ile Rabb'i arasındadır. Çünkü Allah Teâlâ onun kendisini tekzip konusunda yalan mı yoksa doğru mu söylediğini bilir. Biz ise bilemeyiz. Bu itibarla zâhirde bizim için onun hakkında bir delil bulunmamaktadır. O yüzden de tövbesini hükümde tövbe kılmadık ve dedik ki: Senin şu andaki halin, daha önceki halin gibidir. Başka bir delil şudur: Biz onun yalanını” “...onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir” meâlindeki ilâhi beyanla bilmekteyiz. O “Ben kazifte yalan söylemiştim” dediğinde biz ona dedik ki: Sen kendini tekzip etmekle bize önceden bilmediğimiz bir faide sağlamadın. Sen bu vakitte yalancısın ve sen ilk vakitte kendinin yalancı olduğunu bildiriyorsun. Bu itibarla şahitliğin konusunda senin şu andaki halin zikrettiğimiz üzere öncesindeki halin gibidir. Kaldı ki İmam Şâfii şöyle diyor: Mülâane yapan kadın kocasına tövbe etse bile dönemez” Kocanın tövbesi kendisi için, ona dönmesine dair bağlayıcı olan hükmü ortadan kaldıramadığına göre aynı şekilde burada da şahitliğinin geçersizliğine ilişkin sabit olan hükmü de geçersiz kılamaz. En doğrusunu Allah bilir... Onlara seksen sopa vurun. Eğer celde cezası “cild'den alınmışsa o zaman vurmanın ölçüsünün buradan çıkarılması mümkündür. O da cildi, yani deriyi aşmamasıdır. Ancak elem duyacak ve acı çekecek ölçüde vurulacaktır. Cildi paralayacak ve yırtacak ölçüde celde vurulmayacaktır. Gene bu isimlendirmeden hareketle bütün aza ve organlara dağıtılacak şekilde vurulması sonucu çıkarılabilir, Çünkü o sayıda sopanın aynı yere vurulması halinde cildi yırtar ve parçalar. Organlardar baş, yüz ve cinsel organlara da vurulmaz. Çünkü buralara vurulması halinde etkisi fazla ve ölçüsü aşılmış olur. Eğer durum böyle ise o takdirde bu, İmam Ebü Hanife'nin şu görüşünü destekleyen bir kanıt olur: Şahitler bir had cezasına tanıklık etseler, devlet başkanı da had cezasını uygulasa ve bundan dolayı birtakım yaralamalar oluşsa, sonra şahitler tanıklıklarından rücu etseler, meydana gelen yaralamalar sebebiyle herhangi bir bedel tazmini yoluna gitmezler. Çünkü onlar had cezasına tanıklık ederlerken, yaralayıcı ve bereleyici, normalden ziyade etkileyici bir had cezasının uygulanması için tanıklık etmediler. O yüzden de tazmin etmezler. Hz. Ömer'in Ebü Bekre'ye “Eğer tövbe edersen, şahitliğini kabul ederiz!” sözü muhtemelen şu anlamda söylenmiştir: Yani Hz. Peygamber'den (s.a.) yapacağın rivayetlerini ve hazır bulunduğun olaylarla ilgili müşahedelerini kabul Belirttiğimiz gibi İffetli kadınlara iftira atanlar... meâlindeki âyet ile sözü edilen hüküm ve had muhsan erkeklere değil sadece muhsan kadınlara yönelik kazf hakkındadır. Ancak muhsan erkeğe kazifte bulunmak ve ona küfretmek, karalama yönünden daha çok, günahta daha büyük olmasa da ondan daha az değildir. Bahis konusu her ne kadar muhsan kadınlar olsa da, muhsan kadınlar için sözü edilen mâna aynısıyla muhsan erkekler için de varittir. O da şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “İmanlı, saf (haklarında uydurulan kötülüklerden habersiz) ve namuslu kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir”?. Burada belirtilen hususlar iman, muhsanlık ve iffet olmaktadır. O yüzden muhsan kadınlar için söz konusu hüküm aynısıyla erkekler için de gereklidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi köle ya da câriyeye ya da kâfir bir kadına kazifte bulunan kimseye celde cezası uygulanmaz. Köleye gelince o da şu ilâhi beyandan dolayıdır: İffetli kadınlara iftira atanlar... Daha önce zikretmiştik 2 Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 76. ki “muhsan kadınlar”dan maksat başkaları değil sadece hür kadınlardır. [§]O yüzden köleye kazifte bulunan kimseye had cezası uygulanmaz. Ayrıca biz eğer erkek köleye kazifte bulunan kimseye celde cezasını gerekli görecek olsak ona ceza olarak seksen kırbaç vereceğiz. O zina fiili işlese elli kırbaç ceza verilmektedir. Bu durumda zina isnadında bulunan kimseye bizzat zina fiilini işlemiş olana verilen cezadan daha fazla bir ceza vermemiz caiz değildir. Bu itibarla erkek köleye kazifte bulunan kimseden celde cezası düşer. Kâfir olan erkek ve kadına gelince onlara zina isnadında bulunan kimseden de had cezası düşer. Bunun delili de şu ilâhi beyandır: “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar... Burada Allah Teâlâ ceza için iman, muhsanlık ve iffet şartlarını ileri sürmüştür. Bu şartlardan biri bulunmadığı zaman ceza da düşer. Eğer biz had cezasını gerekli görsek de onu uygulasaydık, onu Allah düşmanına kazifte bulunduğu için uygulamış olacaktık. Allah düşmanlarından birine kazifte bulundu diye bir müslümanı cezalandırmak caiz değildir. Kaldı ki bahsettiğimiz meseleler hakkında icma da bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. gesi Gel Ğİ Al YE a 53İ AŞA3 Ön İZİN giz --- Dipnotlar: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır” İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mümin kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır. Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, IX, 161. o Muhtemelen müellif bu sözüyle Hz. Ali'nin -kerremallâhu vecheh- şu sözüne telmihte bulunmuştur: “Sen kendini küçük bir cirim sanırsın, oysaki sende en büyük âlem saklıdır” Müellif küçük âlem ile insanı -insan cinsi- anlamında kastediyor olmalıdır. Yani kazf cezasının iftiranın atıldığı anda hemen uygulanması gerekmez, şahit getirmesi için kendisine mühlet verilir. Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, VIII, 235. Katâde anlatıyor: Ebü Bekre, Nâfi b. Hâris b. Kelede, Şibl b. Ma'bed, Muğire b. Şu'be aleyhinde şahitlik ettiler ve onu sokup çıkarırken gördüklerini söylediler. Ziyâd ise dördüncüleriydi ve onların işini bozan da o oldu. Üçü gördükleri gibi tanıklıkta bulundular. Ebü Bekre: “Vallahi ben kadının uyluğundaki çiçek eserini bile gördüm” dedi. Hz. Ömer Ziyâd'ı gördüğünde ona şöyle dedi: “Ben seni gerçekten, haktan başkasını söylemez, benden hiçbir şeyi gizlemez akıllı bir genç olarak görüyorum”. Ziyâd: “Ben bunların dediklerini görmedim. Ancak ben bir şüphe gördüm ve yüksek bir soluma duydum” dedi ki: Bunun üzerine Hz. Ömer onlara celde cezası uyguladı, Ziyâd'ı da serbest bıraktı. Başka bir yoldan mevsul olarak da rivayet ettik. Şöyle ki: Ali b. Zeyd'in Abdurrahman b. Ebü Bekreden rivayetine göre Ebü Bekre, Ziyâd, Nâfi ve Şibl b. Ma'bed bir odada idiler, Mugire ise alt katta bir odada idi. Bir rüzgâr esti, kapıyı açtı ve perdeyi kaldırdı. Bir de baktılar ki Mugire kadının bacakları arasında. Birbirlerine dediler ki: “Belâyı bulduk!” Sonra olayı anlattı. Dedi ki: Ebü Bekre, Nâfi ve Şibl şahitlik ettiler. Ziyâd ise: “Bilmiyorum nikâh etti mi etmedi mi?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) Ziyâd hariç onlara celde cezası uyguladı. Ebü Bekre dedi ki: “Siz bana celde cezası uyguladınız mı?” Onlar” Evet!” dediler. O: “Allah'ı şahit tutarım ki o bunu yaptı!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer ona yeniden kazifte bulunduğu gerekçesiyle bir ceza daha vermek istedi. Hz. Ali: “Eğer Ebü Bekre'nin şahitliği iki adamın şahitliği olacaksa o zaman adamını recmet yoksa zaten sen onlara celde vurdun!” dedi. Yani kazfin yenilenmesi yüzünden ikinci defa celde vurulmayacağını ifade etmiş oldu (Ayrıca bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 545). beyanı muhsan kadınlar içindir. Çünkü müellif -rahimehullâh- zina iftirasına uğrayanların erkekler olması halinde de kazif haddinin gerekeceğine kail bulunmaktadır. Âyetin yorumu sırasında da nitekim bu husus geçmişti. Abdürrezzak'ın el-Musannef'inde geldiğine göre Ma'mer'den, o da Katâde'den Hasan-ı Basri ve başkalarının şöyle dedikleri nakledilmiştir: “Kazifte bulunan kimsenin şahitliği ebedi olarak kabul edilmez. Onun tövbesi Rabb'i ile kendisi arasındadır” Şüreyh de böyle demiştir (Ayrıca bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 324). bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVII, 80-81, 104-105; Kurtubi, e/-Câmi' li ahkâmi'i-Kurân, © o “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların tâ kendileri“Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir”. 8 Rivayet Buhâride şöyle gelmiştir: Hz. Ömer Ebü Bekre, Şibl b. Ma'bed ve Nâfi'ı, Mugire'ye zina isnadında bulunmaları sebebiyle kazif cezası (celde) uyguladı. Sonra onların tövbe etmelerini istedi ve dedi ki: “Kim tövbe ederse, şahitliğini kabul ederim” (bk. Buhâri, ©“ o bk. Taberi, Câmi'r'l-beyân, XVIII, 80-81, 104-105; Kurtubi, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kurün, “Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir”.

Nur 24:5

4. “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. “İşte onlar yoldan çıkanların tå kendileridir.” 5. “Bundan sonra tövbe edip hallerini düzeltenler müstesna. Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” [Kazf: İffete İftira] İffetli kadınlara iftira atan kimseler... Bu beyanda “atanlar” denildi, fakat neyi attıkları söylenmedi. Bunun ne olduğu olay (nazile) ile bir de sonra da dört şahit getiremeyen meålindeki beyanla bilinmektedir. Burada dört şahitten söz etmektedir. Dört şahit aranan had ise, diğer hadleri gerektiren suçlar arasında sadece zinadır. Atmanın hemen ardından bunu belirtmesi söz konusu atmadan maksadın zina suçu atmak (iftira) olduğunu göstermektedir. Muhsan kadınlardan maksat burada iffetli değil hür olanlardır. Çünkü câriyeye zina iftirasında bulunan kimseye tazir cezası gerekmektedir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bir fuhuş yaparlarsa”? Görmez misin ki Allah Teâlâ câriyelere muhsan kadınlara verilen cezanın yarısını vermiştir. Onlar, hür kadınlardır. Ve yine biz Muhsan kadınlar kavl-i celilini hürler değil de iffetli kadınlar anlamında alırsak o takdirde şahitlerin şahitliklerini düşürmüş oluruz, çünkü iffetli olma onu (şahitliği) yalanlar. Aynı şekilde şu ilâhi beyan da buna işaret eder: “İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mümin kadınlara zina isnat edenler...””. Bu beyanın metninde geçen “gâfilât” kelimesi iffetli kadınlar demektir. Bu da gösteriyor ki burada muhsan kadınlardan maksat hür kadınlardır. Sonra muhsan olan erkekler, gerek remy gerek kazf ve diğer hususlarda her ne kadar ayrıca anılmamış olsalar da bu âyetin hükmüne dâhildirler. [ ]Allah Teâlâ, zina konusunda, işi sıkı tutmuş ve diğer suçlardakinin EM aksine zina hakkında ağır düzenlemeler getirmiştir. Bunlardan biri Allah'ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın” buyurmak suretiyle haddin iptali, zayi edilmesi ve hafifletmeye gidilmesinin yasaklanmasıdır. İkincisi zina edenin muhsan olması halinde köpek gibi taşlanarak recmedilmesi ve öldürülmesi. Bir diğeri, dört şahit getirememesi halinde iftira edene had cezasını gerekli kılması. Zina, diğer suçlardan ayrı olarak bu niteliklere sahip özellikli bir suç olmaktadır. Bu da -en doğrusunu Allah bilir ya- hem akıl hem de tabiat itibariyle bu filin çirkin oluşu sebebiyledir. Şeriat nazarında da aynı şekildedir. Hem akıl hem de tabiat itibariyle çirkin oluşunun delili müslüman olan herkesin doğasının bundan nefret edişidir, aklıselim sahibi herkesin keza nefret edişidir. Eğer denilirse ki: Eğer gerçekten nefret ediyor olsaydı o takdirde onu irtikap etmez ve işlemezdi. Buna şu cevap verilir: Ondan nefret eder, lâkin özüne yerleştirilen ve varlığının bir parçası kılınan nefsi iradesine galebe çalar ve nefret etmesini engeller. Görmez misin ki o, şayet benzeri bir fiili kendi annesi, kızı ve diğer mahrem yakınları gibi ilgili olduğu biriyle yapılmış olduğunu düşünse kalbi buna tahammül edemez. Nitekim benzer bir durum Hz. Peygamber'den (s.a.) nakledilmiş bulunmaktadır. Bir adam ona geldi ve dedi ki: “Bana zina konusunda izin ver!” Hz. Peygamber ona: “Ne dersin, bu iş senin kızın ile, annen ile yapılacak olsa, bundan rahatsız olmaz mıydın?” Adam, “Evet!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Kendin için hoşlanmadığın bir şeyi başkaları için de kötü gör!” buyurdu. Bu da gösteriyor ki zina hem tabiat hem de akıl itibariyle çirkindir, ne var ki şehvet baskın gelmekte ve ondan kaçışa engel olmaktadır. Zinada neseplerin ve insanların birbirleriyle olan tanışıklıklarının karışıklığı vardır. Sonunda hiçbir kimse hikmeti, âdabı ve genel geçer yasaları öğretecek bir muallime eremeyecek, insanları babalarıyla çağırma olmayacak, bu durumda bağlantılar kopacak, insanların birbirlerine karşı korumaları gereken hukuk yok olacak, büyüklerin küçükleri eğitmek için birbirlerine karşı göstermeleri gereken şefkat ve merhamet yok olacak, (Jmahrem yakınların ve diğerlerin hukuku ziyan olacaktır. İşte o yüzden bütün beşer (insanlık) ve küçük âlem bununla imtihan olmuşlardır. Bu evrenin yaratılışı ve göklerde ve yerde olan her şeyin insanlığın emrine âmâde kılınışı gene bundan dolayı tarumar olacaktır. Bütün bunlar zinanın çirkinliğini ve onun ne kadar kötü ve iğrenç olduğunu gösterir. Ne var ki onun çirkinliğini ve ne denli iğrenç bir şey olduğunu bu (süfli) âlem bilemez; onu ancak şehvete esir olmamış ve onunla sınanmamış ruhani âlem bilir, Özlerinde şehvetin yer tuttuğu bu (süfli) âleme gelince, onlar zinanın çirkinliğinin ve iğrençliğinin ölçüsünü, şehvetin kendilerine galebe çalması ve ondan kaçmayı ve onun çirkinliğini anlama konusunda düşünmeyi önlemesi yüzünden bilemez. İşte bundan dolayıdır -en doğrusunu Allah bilir ya- zinanın durumu ile ilgili olarak Cenâb-ı Hak diğer suçların işlenmesi halinde verdiği hükümden farklı hüküm vermiş, onun durumunu ağırlaştırmış, diğer günahlar arasında onun daha büyük olduğunu belirtmiştir. Sonra hür kadınlarla ilgili olarak belirttiğimiz bu hususlar aynısıyla hür erkekler için de geçerlidir. Çünkü onlar şayet daha fazla değilse az da değildir. Çünkü kadınların anılması hakkında mazeret daha fazladır ki o da galebe çalan ve zinadan nefreti önleyen şehvettir. Erkeklerde ise daha azdır, buna göre onlara nispetle mazeret de daha azdır. Görmez misin ki Allah Teâlâ câriyelerle ilgili olarak hadden bahsetmiş ve “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır”” buyurmuştur. Âyette erkek kölelerle ilgili hiçbir şey dememiştir. Bununla birlikte aynı suçu işlemesi halinde ona da aynı ceza gerekli olmaktadır. Buna göre kadınlar hakkında söz konusu edilen zina ve kazif (iftete iftira) ile ilgili hususlar aynısıyla erkekler için de geçerlidir. 92 [ ]Sonra icma etmişlerdir ki câriyeye kazifte bulunan kimseye tâzir cezası gerekir, had gerekmez. Allah Teâlâ zevceyi muhsan bile olsa “eme”, yani câriye diye isimlendirmiştir. “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir” ve “Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı... buyurmuştur. Bu örneklerde görülüyor ki Allah Teâlâ milk-i yemin ile sahip olunan câriyeyi, “uhsınne” Gel yani evlendiklerinde “muhsan” diye isimlendirmiştir. “Fe aleyhinne nısfu mâ ale'l-muhsanâti mine'l-azâb” (ili 5 otasi ÇE Ga Seli) âyetinde ise “muhsanât” hür kadınlar anlamındadır. Bu âyetlerden de anlaşılıyor ki muhsanlık bazan hürriyetle olmakta bazan da câriye bile olsa kocası olması halinde eş ile olmaktadır. Kadınlardan bir zümreyi de “muhsan” olarak isimlendirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “İffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla””. Buradaki muhsan ifadesinden maksat da iffetli kadınlardır. Buna göre muhsanlığın üç şekli vardır. Had cezası ise hür, müslüman erkek ya da hür müslüman kadına kazifte bulunulması halinde gerekli olmaktadır. Eğer kazifte bulunan kimse hür erkek ya da hür kadın ise o takdirde onlara seksen kırbaç cezası verilir. Eğer köle ya da câriye ise o takdirde onlara da belirttiğimiz gibi kırk kırbaç cezası uygulanır. İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun. Âyetin zâhiri bunun kazif anında olması gerekmediğini, umudun tükendiği ana kadar -ki o da ölümdür- şahitleri getirme hakkı bulunduğunu gösterir”, Bunun örneği şudur: Belli bir vakit tayin etmeden yemin eden şahıs gereğini yerine getirme umudunun tükendiği ana kadar hânis (yeminden dönmüş) olmaz, ne zaman ki umudu tükenir işte ancak o zaman yemininde hânis olur. Aynen onun gibi burada da kazifte bulunanın şahitleri kazfin yapıldığı anda değil de ölene kadar getirebileceği anlaşılıyor. Ancak âyetin yes anına kadar zamanın devam edeceği şeklinde anlaşılması, haddin düşmesi anlamına gelir. Çünkü ölümden sonra had uygulanamaz. Yahut şöyle denilir: Dört şahidi belirtmekle muhsan kadınlara iftira atılmasını önlemeyi murad etmiştir. Çünkü o hale tanıklık edecek şahitleri bulamaz. En gizli ve en saklı olan (zina fiilinin ispatı) da daha uzaktır. (Jİkincisi had cezası, kazif ile gerekli olmuştur. Onu düşürmeyi istediği zaman bu ancak o anda getirilen beyyine (şahitler) ile mümkün olur. Meselâ bir kimse kısas ya da başka bir hak ikrarında bulunsa, sonra da o eylemden affını iddia etse ya da ikrar etmiş olduğu suçun ıskatını ya da ondan temize çıkışını istese, o esnada ortaya konulan beyyine olmadan tasdik olunmaz. Sonra da dört şahit getiremeyen kimselere. Bu beyanda istenilen de aynı şekilde kazfin yapıldığı anda olması gerekir; eğer getirirse ne âlâ aksi halde kendisine had cezası uygulanır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra şöyle bir mesele var: Kazifte bulunan kimse dört tane fâsık şahit getirse bize göre kendisinden had cezasını savmış olur. Genel kurala göre âdil şahitlerin istenmemesidir. Çünkü âdil kimseler o gibi mekânlarda bulunmazlar ve o haldeki kimselere bakmazlar. Bu gibi hallere ancak fâsıklar tanık olur, Bu durumda fâsıklarla had cezasının savulması âdil olanlardan daha da lâyık olur. Bu, zina suçuna had cezasının uygulamasına tanıklık yapmak gibi değildir. Çünkü onların o mekâna bakmalarındaki kasıtları şahitlik görevini yerine getirmeleri ve fiili işleyene haddin gerekli kılınmasıdır. Bu yüzden onlar fâsık olamazlar. Ve bir de onlar bu tanıklıkta kendilerinden olan tövbeden dolayı ancak şahitlik yapmaktadırlar. Çünkü kendilerinin tövbe etme imkânları vardır. Hem fâsık kimseler esas itibariyle şahitlik yapmaya ehildirler; kâfirler ve köleler gibi değillerdir. Her ne kadar onlar (fasıklıkları sebebiyle) şahitlikleri kabul edilmese de şehâdete ehildirler. Görmez misin ki bir fâsıka kazifte bulunan kimse yahut kadın olsa da kocası fâsık olduğu halde kendisine kazifte bulunsa bu durumda biz fâsıka kazifte bulunana had cezası vermekte, koca ile karısı arasında liân uygulamaktayız. Bir müslümanın bir kâfire kazifte bulunması yahut bir hürün köleye kazifte bulunması halinde ise had cezası uygulanmaz. Bunlardan biri kendi zevcesine kazifte bulunsa aralarında liân uygulanmaz. Bu liân konusunda bize muhalefet eden, hürün köleye, müslümanın kâfire kazifte bulunması halinde onlara had cezası uygulanmayacağı konusunda bize muhalefet etmemektedirler. Bütün bunlar da gösteriyor ki fasıklar ehl-i şehâdettendir (şahitlik yapacak kimseler); kâfir, köle ve kazf sebebiyle kendisine had cezası uygulanan kimse ise şehâdet ehli değillerdir. Bunlar şehâdet ehlinden olduklarına göre -her ne kadar diğer konularda şahitlikleri kabul edilmese de- bu konuda bir şüphe doğurur. Hadler ise şüpheler ile düşürülür. O yüzden de had o kimseden savılmış olur. Kâfir, köle ve kazif sebebiyle had cezasına çarptırılmış kimseler ise şehâdet ehli olmadıklarından, onların tanıklıkları haddin düşürülmesi için bir şüphe uyandırmaz, o yüzden aralarında fark vardır. Sonra bir mesele de şudur: Şahitler ayrı ayrı gelseler kendilerine had uygulanır ve şahitlikleri kabul edilmez. Genel kural bize göre had cezasına çarptırılmamalarıdır. Çünkü onlar şahitlikte hisbe görevi görmekteler, o kimseye kazif ya da hakaret gibi bir şeyi amaçlamamaktadırlar. İftirayı atan ise, o kişiye küfür ve hakaret etmeyi kasdediyordur. Çünkü şahit “Ben şunu yaparken gördüm” diyor. İftira atan ise: “Sen şöylesin!” diyor. Bu durumda başka birine “İnkâr ederken gördüm!” diyen gibidir ve böyle birine bu sözü sebebiyle dayak cezası atılmaz. Ama “Bre kâfir!” diyecek olsa o takdirde ceza verilir. Çünkü bu küfretme bağlamında söylenmiş olmaktadır. Birinci ise öyle değildir. Buna göre evvelki (kazfe şahit olanlar) de öyledir. Ancak onlar ayrı ayrı gelmeleri halinde şahitlere had uygulamışlardır. Çünkü Allah Teâlâ zinaya şahitliği iki durumla teyit etmiştir. Birincisi dört kişiden az sayıda olması halinde şahitliklerini kabul etmemiştir. Ve de şahitler “Onunla zina etti!” demedikçe kabul etmemiştir. Sonuç itibariyle şahitler bu lafızla şahitliklerini ifa ederler; nikâh ve diğer akitlerdeki şahitlikte olduğundan daha fazla tavsifte bulunurlar. Bu itibarla zina şahitliği, şahitlerin aynı mekânda bulunmaları, nikâh akdinde birlikte bulunma şartından daha önemlidir. Onlar (fakihler) “Nikâh, ayrı ayrı (bir arada olmayan) iki şahidin şahitliği ile sahih olmaz” derler. Zina ki onun durumu daha bir teyitlidir ve ona olan ihtiyaç daha fazladır ve daha çoktur. Bu haliyle (şahitlerin ayrı ayrı olması durumunda) kabul edilmemesi daha yerinde bir hüküm olacaktır. (Jİkincisi: Hz. Ömer'den nakledilen şu olaydır: Üç kişi bir adamın zina ettiğine dair tanıklık etmişlerdi. İçlerinde Ebü Bekre de vardı. Hz. Ömer, dördüncü kişi onlar gibi şahitlik yapmayınca üçüne de celde cezası uyguladı. Bu olay Hz. Peygamber'in ashabının huzurunda gerçekleşmişti ve içlerinden hiç kimse buna karşı çıkmamıştı. Bu şekilde icma oluşmuştu. Görmez misin ki Ebü Bekre radıyallahu anh daha sonra “Ben şahitlik ederim (ki o yaptı)” diye sözünü tekrarlayınca Hz. Ömer ona (yeniden) celde cezası vurmak istedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) “Eğer (iki defa şahitlik yapmış gibi sayıp) buna celde vuracaksan o zaman (şahitlik dörde tamamlanacağı için) adamını da recmet!” dedi", Hz. Ali, şahitlerin dörde tamamlanmaması halinde onlara celde cezası uygulamasına tepki göstermedi; onların tamam olması halinde -en doğrusunu Allah bilir ya- tepki göstermiştir. Bu yüzden biz dedik ki: Onlar tek tek ve ayrı ayrı gelmeleri halinde iftiracı olurlar ve bu durumda kendilerinden geride kalanın gelmesi beklenmez. Nitekim Hz. Ömer de beklememiştir. Sonra bir başka mesele daha vardır: Dört şahit gelir ve içlerinden biri koca olursa bize göre kabul edilir ve kendisinden had cezası düşürülür. İbn Abbâs'tan (r.a.) ve seleften daha başkalarından bu şekilde nakledilmiştir. Çünkü karısı üzerine şahitlik aleyhinedir. Kocanın karısı aleyhine şahitliği ise kabul edilir. Reddedilmesi karısı lehine şahitlik yapması durumundadır. Görmez misin ki koca borçlar ve kısas, hırsızlık ve diğer hukuk davalarında karısı aleyhine şahitlik yapsa, şahitliği kabul edilmektedir. Burada da böyledir. (Ş1Şayet şöyle bir itiraz yapılırsa: Koca burada kendi lehine şahitlik yapmaktadır ve onda kendi çıkarı vardır. Çünkü onun had cezası, kazifte bulunması halinde liândır. O tanıklık yapmak suretiyle kendisinden liânın düşürü!mesini istemiş olmaktadır. Buna şöyle cevap verilir: Kocanın kazifte bulunması halinde had cezasının liân olması, hâkime murafaa olmadan öncedir. Ama mahkemeye verip sonra diğer üç kişi ile birlikte şahitlik yapması halinde şahitliği caiz değildir. Ama ilkin yaptığı iş, diğer üç kişi ile birlikte gelip kadının aleyhine zina şahitliği etmek olursa o takdirde şahitliği ile kendi aleyhine vacip olmuş olan bir şeyi iptal ediyor değildir. Görmez misin ki yabancı biri bir kadına kazifte bulunsa, sonra üç kişi ile beraber kadının aleyhine olarak bu duruma dair şahitlik etmeye kalkışsa onun bu şahitliği caiz değildir. Çünkü had cezası kendisi aleyhine sabit olmuştu, o şahitliği ile kendisi üzerine vacip olan had cezasını düşürmeye çalışmaktadır, o yüzden de şahitliği kabul edilmemektedir. Şayet o üç kişi ile daha baştan gelseydi ve ilkten yaptıkları iş de kadının aleyhinde zinaya şahitlik etmek olsaydı o takdirde şahitlikleri caiz olurdu ve “Onlardan biri, kendi üzerine gerekli olan bir şeyi düşürmeye çalışıyor” denilmezdi. Kocanın durumu da işte böyledir. Ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların tâ kendileridir. Onlara fâsık denilmesi şu iki şıktan birine dayanır: Ya attıkları iftiradan uzak olan mâsum bir kimseye iftira etmiş olmaları ya da o kişi kendi aleyhine olan bir sırrını ifşa etmeleri sebebiyledir”. Eğer birincisi ise onu Allah'tan başka kimse bilemez. Bu takdirde de tövbesi bize zâhir olmaz. O ancak kendisi ile Rabb'i arasında olur. Sanki şöyle demiş gibi olur: Onlar Allah katında fâsıktırlar tövbe edenleri hariç. Eğer ikincisi ise o takdirde biz bilebiliriz. Bu durumda da sanki şöyle demiş gibi olur: Sizin katınızda onlar fâsıktırlar; tövbe edenleri hariç. Lâkin onun tövbesi bizim nazarımızda açık olmaz. Çünkü onun tövbesi [Ş]bir daha başkasının gizli kapaklı sır perdelerini yırtmayacağına ya da zinadan uzak olan kimselere iftira atmadan sonsuza dek uzak kalacağına dair azmetmesidir. Onlardan hangi veche göre fâsıklık nitelemesi söz konusudur [bilinmez]. Çünkü tövbe insanlarca açık olmaz. O yüzden de tövbeleri kabul edilmez. İbn Abbâs da aynı şeyi söylemiş, “Onun tövbesi ancak ve ancak kendisi ile Allah arasındadır. Eğer tövbe ederse Allah Teâlâ onun iftira günahını affeder” demiştir. Aynı şekildeki izah Hasan-ı Basri, İbrahim ve emsalleri gibi birçok seleften de rivayet edilmiştir. Onlar şöyle demişlerdir: “Onun tövbesi Rabb'i ile kendisi arasındadır”, Artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. Ortada hâkime götürülmüş bir şahitlik yok ki o da onu reddetmiş olsun. O itibarla maksat onların hâkimlere götürecekleri şahitlikleri kabul etmeyin, demektir. Tenkit, bundan böyle onların yapmak isteyecekleri her şahitlik için söz konusudur. Sonra kazifte bulunduktan sonra, hâkimin celde cezasından önce şahitlik etse kazifte bulunan biri olduğu halde şahitliği kabul edilir. Bu da gösteriyor ki onun şahitliğinin kabul edilmemesi celde cezasından sonra hâkimin ithamı sebebiyledir. Bir töhmete binaen dinlenilmeyen her şahitlik ebediyen kabul edilmez. Kazifte bulunan kimsenin celde cezasına sebep olan töhmet sonsuza dek ortadan kalkmaz. Ya da onun tövbesi “Kazifte bulunduğum hususta ben yalan söyledim, iftira ettim” demesi şeklinde olur. Bu takdirde de biz onun şahitliğini yalancılık töhmetinden dolayı kabul etmeyiz. Kişi kendisini yalanladığı zaman, yalanı gerçekleşmiş olduğu için tövbesini kabul edeceğiz, öyle mi? Bu uzak bir durumdur. Müellif müzekker zamirini kullanmaktadır. Oysaki yorumu sadedinde olduğumuz âyetin Meselenin aslı şudur: Temkinden (yakalanmadan) sonra olan her tövbe, o kişi için verilmiş hükmü ve had cezasını kaldırmaz. Temkinden evvel yapılmış olan her tövbe cezaları düşürür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ancak onları yenip ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesna!”“, Bu durumda iken eğer tövbe eden kimseden cezaları kaldırmazlarsa o zaman onlar yeryüzünde bozgunculuk yapmaya devam ederler. Bizim sözünü ettiğimiz konuda ise böyle bir mütemadilik yoktur. (Slİmam Şâfii sandı ki onun (kâzif) durumu had cezasından önce de sonra da aynıdır. Bu Allah Teâlânın beyanının aksinedir. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun...“ ve “Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir”? Allah Teâlâ onları şahit getiremeyince “yalancılar” olarak niteledi. Daha öncesinde ise durumları beklemede (mevkuf) idi. Buna göre vacip olan iddialarının doğruluğuna şahitlik yapacak kimseleri bulamayınca onların yalancılar olarak nitelemesidir. Bu da Allah Teâlânın onları yalancılar kıldığı haldir. Anlattıklarımızdan da ortaya çıktı ki kazifte bulunan kimsenin had cezası uygulandıktan sonraki hali ile had cezası uygulanmadan önceki halini aynı gören hatalıdır. Gene anlattıklarımız gösterdi ki celde vurulmadan önce şahitliğinin caiz oluşu ile, celde vurulduktan sonra tövbe etmesi halinde şahitliğinin caiz olacağına istidlâlde bulunmak -belirttiğimiz gibi- gerekmez. Çünkü biz onun kazifte bulunmuş biri olduğunu, celde cezası uygulamasıyla öğrenmiş olduk, celde cezasından önce kadına atmış olduğu şeyle değil. Bu iki halin farklı oluşuna delil şudur: Hz. Ömer, Ebü Bekre'ye celde vurunca ona “Eğer tövbe edersen, şahitliğini kabul ederim!” dedi ve celde vurmadan önce onun şahitliğini reddetmedi, Çünkü eğer o sırf kazf ile mecruh (şahitlik yapamaz) olsaydı o takdirde şahitliğini zaten dinlemezdi. Ben ilim ehli arasında kazifte bulunan kimsenin celdeden sonra tövbe etmedikçe şahitliğinin kabul edilmeyeceğine dair görüş ayrılığı olduğunu bilmiyorum. Onların ihtilafı sadece tövbeden sonra şahitliğinin kabul edilip edilmeyeceği konusundadır. Keza celdeden önce makbul olduğu konusunda da hemfikirdirler. Hal böyle iken bu anlatılanlarla birlikte bu iki durum nasıl birbirine karıştırılır. Başkaları şöyle dedi: Tövbe onun fâsıklığını giderir ama şahitliği caiz değildir. Dediler ki: Kelâmın sonundaki istisna, hemen öncesine aittir. Hz. Peygamberden (s.a.) onun tövbe etse bile şahitliğinin geçersizliğine işaret edecek hadis rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Amr b. Şuayb, babasından ve dedesinden rivayet ettiği hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: [§]müslümanlar birbirlerine (şahitlikte) âdildirler. Ancak kazif sebebiyle kendisine had uygulanmış kimse hariç”. İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir: İbn Abbâs “Vellezine yermünelmuhsanâti sümme lem ye'tü bi erbaati şühedâe feclidühum semânine celdeten” Gils gati SA ŞALLĞ NİŞİ ASİ İİİ LAL O Gali) kelâm-ı ilâhisi inince diye başladı ve uzunca bir hadis nakletti. İçinde şu da vardı: Çok geçmedi ki Hilâl b. Ümeyye geldi -ki o Allah Teâlâ'nın tövbelerini kabul ettiği üç kişiden biridir- ve “Yâ Resülallah! Ben falancayı ailemle birlikte gördüm!” dedi. Hz. Peygamber ona “Sen ne söylüyorsun be Hilâl!” dedi. O, “Vallâhi Yâ Resülallah! Onu elbette gördüm ve kulaklarımla da onu duydum” dedi. Dedi ki: Onun bu dedikleri Hz. Peygamber'in ağırına gitti sonra dedi ki: “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” Vaziyet Hz. Peygambere çok ağır geldi ve şöyle demeye başladı: “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” Hz. Peygamber'in “Hilâle celde vurulur ve müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez öyle mi?!” demesi, bu yüzden kederlenmesi ve tedirgin olması gösteriyor ki kendisine had cezası uygulanan bir kimsenin şahitliği tövbe ettikten sonra da kabul edilmez. Çünkü eğer onun tövbesi kabul edilecek olsaydı ve kazif de diğer tövbe edilen günahlar gibi olsa ve yapanın şahitliği kabul edilecek olsa idi o takdirde Hz. Peygamber “müslümanlar arasında şahitliği de kabul edilmez ancak tövbe etmesi hali müstesna!” derdi. Çünkü günahlardan hiçbiri için “Falan şunu şunu işledi de müslümanlar arasında şahitliği kabul edilmez oldu”. denilmez ki hemen arkasından “tövbe etmedikçe” kaydı getirilmesin. Daha önce biz İbn Abbâs'tan tövbe edenleri hariç meâlindeki beyan hakkında şöyle dediğini belirtmiştik: Allah Teâlâ, tövbe etmesi halinde onun fâsıklığına sebep güna© bk Cassâs, Ahkâmü'l-Kurân, III. 273. hanı affeder. Şahitliği ise caiz değildir. Aynı şekilde seleften birçok kimsenin “Onun tövbesi Rabb'i ile kendisi arasındadır” dedikleri rivayet olunmuştur. 100 (JKonu ile ilgili bir başka izah daha vardır, o da şudur: Kazifte bulunan kimse, kendisine had cezası uygulandığında sözünden dönmedikçe o şöyle diyordur: “Ben kendime göre doğruyum, benimle Rabb'im arasında bana had cezası gerekmez. Bana sadece (zâhirde) bu hüküm gerekli olur, O tövbe ettiği zaman ise şöyle demiş olur: Had cezası bana, hem Rabb'im ile benim aramda hem de (zâhir) hükümde gerekli idi. Buna göre uygulanan had cezasından dolayı şahitliğini iptal etme hükmünün kendisinden kalkmaması daha yerinde olur. Bir başka açıklama da şöyledir: Kazifte bulunan kimsenin şahitliği “Falan zinakârdır” demesiyle iptal edilmemiştir. Çünkü o, bu sözüyle gerçek olması mümkün olan bir şey iddia etmektedir. Ancak delil getirmekten aciz kalıp da hâkim kendisine had cezası uyguladığında ancak o zaman gerçekten kazifte bulunmuş olduğu ortaya çıkacaktır. Şahitliğinin geçersiz kılınışı hâkimin hükmü sonucu olduğuna göre, bu hüküm, şahitliğinin cevazına dair hâkimin yeni bir hüküm ihdasına kadar geçerliliğini sürdürecektir. Şayet denilirse ki: Bu durumda sizin şöyle demeniz kaçınılmaz olur: Hâkim “ben senin her şeyde şahitliğinin geçerliliğini onaylıyorum” dese, onun bu sözünün caiz olması gerekir. Çünkü hâkim evvelki hüküm ile şahitliğin geçersizliğini gerektiren hükmü kaldırmış olur. Buna şöyle cevap verilir: Hâkimin “Ben onun şahitliğini onayladım” demesi bir hüküm değil, sadece bir fetvadır. Hüküm, ancak delil getirilmesi ya da ikrarın bulunması halinde verilir. Yine şöyle bir soru sorulursa: Ne dersiniz? Bir adam zina etse ve hâkim ona had cezası verse, tövbe etmesi halinde şahitliği makbul müdür? Bunun cevabı şöyledir: “Evet makbuldür!” Bir başka soru sorulursa ve denilirse ki: Onun şahitliği başka bir hükümle bâtıl oldu, tövbesi ise hâkimin hükmü olmaksızın makbul oldu. Bu durumda kazfin de aynı şekilde olması gerekmez mi? Aralarında ne fark var ki? Buna da şöyle cevap verilir: Zina açık bir fiildir ve had cezası uygulanmasa bile kişinin fıskı onunla bilinir. Kazifte bulunanın ise doğru mu yoksa yalan mı olduğu bilinmez. [§] Çünkü o başka biri hakkında bir iddiada bulunmaktadır. EMİ Onun kazfinde yalancı olduğu ancak kendisi üzerine hâkimin verdiği hükmün uygulanması sonucu bilinir. O yüzden de aralarında fark vardır. Kazifte bulunanın şahitliği, kendisine had cezası tatbik edilmesi halinde tövbe etse bile kabul edilmeyeceğine dair bir başka delil de şudur: O “Ben falan kimseye bulunduğum kaziften dolayı tövbe ettim ve ben bu konuda yalancı idim” dese, biz onun “ben bu konuda yalancı idim” sözü konusunda acaba doğru mu söyledi yoksa bu sözünde yalancı mı idi bilemeyiz. Çünkü kendisine kazifte bulunulan kimse gerçekte zina eden bir kimse idiyse o takdirde kazifte bulunan kimsenin “Ben ona yaptığım isnatta yalancı idim” sözü yalan olur ve bu haliyle o günahkâr olur. Biz onun kendisini tekzip etmesi sebebiyle onun doğrusundan yalanını ayırmaya muttali olamayınca onun bu sözünü tövbe sayamayız. Çünkü tövbe ancak hâkimin yanında fiillerden özü itibariyle taat olduğu bilinen fiilin zâhir olmasıyla ve önceki halde kendi içinde zâhir olanın hilafına bir durumun belirmesiyle olur. Kendini tekzip eden kimsenin kendi içinde yalanını doğrusundan ayırmak kabil olmayınca onun bu hali tövbe sayılmaz. Bir de dedik ki: “Onun tövbesi kendisi ile Rabb'i arasındadır. Çünkü Allah Teâlâ onun kendisini tekzip konusunda yalan mı yoksa doğru mu söylediğini bilir. Biz ise bilemeyiz. Bu itibarla zâhirde bizim için onun hakkında bir delil bulunmamaktadır. O yüzden de tövbesini hükümde tövbe kılmadık ve dedik ki: Senin şu andaki halin, daha önceki halin gibidir. Başka bir delil şudur: Biz onun yalanını” “...onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir” meâlindeki ilâhi beyanla bilmekteyiz. O “Ben kazifte yalan söylemiştim” dediğinde biz ona dedik ki: Sen kendini tekzip etmekle bize önceden bilmediğimiz bir faide sağlamadın. Sen bu vakitte yalancısın ve sen ilk vakitte kendinin yalancı olduğunu bildiriyorsun. Bu itibarla şahitliğin konusunda senin şu andaki halin zikrettiğimiz üzere öncesindeki halin gibidir. Kaldı ki İmam Şâfii şöyle diyor: Mülâane yapan kadın kocasına tövbe etse bile dönemez” Kocanın tövbesi kendisi için, ona dönmesine dair bağlayıcı olan hükmü ortadan kaldıramadığına göre aynı şekilde burada da şahitliğinin geçersizliğine ilişkin sabit olan hükmü de geçersiz kılamaz. En doğrusunu Allah bilir... Onlara seksen sopa vurun. Eğer celde cezası “cild'den alınmışsa o zaman vurmanın ölçüsünün buradan çıkarılması mümkündür. O da cildi, yani deriyi aşmamasıdır. Ancak elem duyacak ve acı çekecek ölçüde vurulacaktır. Cildi paralayacak ve yırtacak ölçüde celde vurulmayacaktır. Gene bu isimlendirmeden hareketle bütün aza ve organlara dağıtılacak şekilde vurulması sonucu çıkarılabilir, Çünkü o sayıda sopanın aynı yere vurulması halinde cildi yırtar ve parçalar. Organlardar baş, yüz ve cinsel organlara da vurulmaz. Çünkü buralara vurulması halinde etkisi fazla ve ölçüsü aşılmış olur. Eğer durum böyle ise o takdirde bu, İmam Ebü Hanife'nin şu görüşünü destekleyen bir kanıt olur: Şahitler bir had cezasına tanıklık etseler, devlet başkanı da had cezasını uygulasa ve bundan dolayı birtakım yaralamalar oluşsa, sonra şahitler tanıklıklarından rücu etseler, meydana gelen yaralamalar sebebiyle herhangi bir bedel tazmini yoluna gitmezler. Çünkü onlar had cezasına tanıklık ederlerken, yaralayıcı ve bereleyici, normalden ziyade etkileyici bir had cezasının uygulanması için tanıklık etmediler. O yüzden de tazmin etmezler. Hz. Ömer'in Ebü Bekre'ye “Eğer tövbe edersen, şahitliğini kabul ederiz!” sözü muhtemelen şu anlamda söylenmiştir: Yani Hz. Peygamber'den (s.a.) yapacağın rivayetlerini ve hazır bulunduğun olaylarla ilgili müşahedelerini kabul Belirttiğimiz gibi İffetli kadınlara iftira atanlar... meâlindeki âyet ile sözü edilen hüküm ve had muhsan erkeklere değil sadece muhsan kadınlara yönelik kazf hakkındadır. Ancak muhsan erkeğe kazifte bulunmak ve ona küfretmek, karalama yönünden daha çok, günahta daha büyük olmasa da ondan daha az değildir. Bahis konusu her ne kadar muhsan kadınlar olsa da, muhsan kadınlar için sözü edilen mâna aynısıyla muhsan erkekler için de varittir. O da şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “İmanlı, saf (haklarında uydurulan kötülüklerden habersiz) ve namuslu kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir”?. Burada belirtilen hususlar iman, muhsanlık ve iffet olmaktadır. O yüzden muhsan kadınlar için söz konusu hüküm aynısıyla erkekler için de gereklidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi köle ya da câriyeye ya da kâfir bir kadına kazifte bulunan kimseye celde cezası uygulanmaz. Köleye gelince o da şu ilâhi beyandan dolayıdır: İffetli kadınlara iftira atanlar... Daha önce zikretmiştik 2 Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 76. ki “muhsan kadınlar”dan maksat başkaları değil sadece hür kadınlardır. [§]O yüzden köleye kazifte bulunan kimseye had cezası uygulanmaz. Ayrıca biz eğer erkek köleye kazifte bulunan kimseye celde cezasını gerekli görecek olsak ona ceza olarak seksen kırbaç vereceğiz. O zina fiili işlese elli kırbaç ceza verilmektedir. Bu durumda zina isnadında bulunan kimseye bizzat zina fiilini işlemiş olana verilen cezadan daha fazla bir ceza vermemiz caiz değildir. Bu itibarla erkek köleye kazifte bulunan kimseden celde cezası düşer. Kâfir olan erkek ve kadına gelince onlara zina isnadında bulunan kimseden de had cezası düşer. Bunun delili de şu ilâhi beyandır: “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar... Burada Allah Teâlâ ceza için iman, muhsanlık ve iffet şartlarını ileri sürmüştür. Bu şartlardan biri bulunmadığı zaman ceza da düşer. Eğer biz had cezasını gerekli görsek de onu uygulasaydık, onu Allah düşmanına kazifte bulunduğu için uygulamış olacaktık. Allah düşmanlarından birine kazifte bulundu diye bir müslümanı cezalandırmak caiz değildir. Kaldı ki bahsettiğimiz meseleler hakkında icma da bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. gesi Gel Ğİ Al YE a 53İ AŞA3 Ön İZİN giz --- Dipnotlar: “Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır” İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mümin kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve âhirette lânetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır. Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, IX, 161. o Muhtemelen müellif bu sözüyle Hz. Ali'nin -kerremallâhu vecheh- şu sözüne telmihte bulunmuştur: “Sen kendini küçük bir cirim sanırsın, oysaki sende en büyük âlem saklıdır” Müellif küçük âlem ile insanı -insan cinsi- anlamında kastediyor olmalıdır. Yani kazf cezasının iftiranın atıldığı anda hemen uygulanması gerekmez, şahit getirmesi için kendisine mühlet verilir. Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, VIII, 235. Katâde anlatıyor: Ebü Bekre, Nâfi b. Hâris b. Kelede, Şibl b. Ma'bed, Muğire b. Şu'be aleyhinde şahitlik ettiler ve onu sokup çıkarırken gördüklerini söylediler. Ziyâd ise dördüncüleriydi ve onların işini bozan da o oldu. Üçü gördükleri gibi tanıklıkta bulundular. Ebü Bekre: “Vallahi ben kadının uyluğundaki çiçek eserini bile gördüm” dedi. Hz. Ömer Ziyâd'ı gördüğünde ona şöyle dedi: “Ben seni gerçekten, haktan başkasını söylemez, benden hiçbir şeyi gizlemez akıllı bir genç olarak görüyorum”. Ziyâd: “Ben bunların dediklerini görmedim. Ancak ben bir şüphe gördüm ve yüksek bir soluma duydum” dedi ki: Bunun üzerine Hz. Ömer onlara celde cezası uyguladı, Ziyâd'ı da serbest bıraktı. Başka bir yoldan mevsul olarak da rivayet ettik. Şöyle ki: Ali b. Zeyd'in Abdurrahman b. Ebü Bekreden rivayetine göre Ebü Bekre, Ziyâd, Nâfi ve Şibl b. Ma'bed bir odada idiler, Mugire ise alt katta bir odada idi. Bir rüzgâr esti, kapıyı açtı ve perdeyi kaldırdı. Bir de baktılar ki Mugire kadının bacakları arasında. Birbirlerine dediler ki: “Belâyı bulduk!” Sonra olayı anlattı. Dedi ki: Ebü Bekre, Nâfi ve Şibl şahitlik ettiler. Ziyâd ise: “Bilmiyorum nikâh etti mi etmedi mi?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) Ziyâd hariç onlara celde cezası uyguladı. Ebü Bekre dedi ki: “Siz bana celde cezası uyguladınız mı?” Onlar” Evet!” dediler. O: “Allah'ı şahit tutarım ki o bunu yaptı!” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer ona yeniden kazifte bulunduğu gerekçesiyle bir ceza daha vermek istedi. Hz. Ali: “Eğer Ebü Bekre'nin şahitliği iki adamın şahitliği olacaksa o zaman adamını recmet yoksa zaten sen onlara celde vurdun!” dedi. Yani kazfin yenilenmesi yüzünden ikinci defa celde vurulmayacağını ifade etmiş oldu (Ayrıca bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, V, 545). beyanı muhsan kadınlar içindir. Çünkü müellif -rahimehullâh- zina iftirasına uğrayanların erkekler olması halinde de kazif haddinin gerekeceğine kail bulunmaktadır. Âyetin yorumu sırasında da nitekim bu husus geçmişti. Abdürrezzak'ın el-Musannef'inde geldiğine göre Ma'mer'den, o da Katâde'den Hasan-ı Basri ve başkalarının şöyle dedikleri nakledilmiştir: “Kazifte bulunan kimsenin şahitliği ebedi olarak kabul edilmez. Onun tövbesi Rabb'i ile kendisi arasındadır” Şüreyh de böyle demiştir (Ayrıca bk. İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IV, 324). bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVII, 80-81, 104-105; Kurtubi, e/-Câmi' li ahkâmi'i-Kurân, © o “İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkanların tâ kendileri“Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir”. 8 Rivayet Buhâride şöyle gelmiştir: Hz. Ömer Ebü Bekre, Şibl b. Ma'bed ve Nâfi'ı, Mugire'ye zina isnadında bulunmaları sebebiyle kazif cezası (celde) uyguladı. Sonra onların tövbe etmelerini istedi ve dedi ki: “Kim tövbe ederse, şahitliğini kabul ederim” (bk. Buhâri, ©“ o bk. Taberi, Câmi'r'l-beyân, XVIII, 80-81, 104-105; Kurtubi, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kurün, “Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir”.

Nur 24:6

6-7. “Eşlerine zina A a bulunup da kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere, doğru söylediğine Allah'ı tanık göstermesi; beşinci olarak da, 'eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lânetine uğramasını” söylemesidir.” 8. “İftiraya uğrayan kadının dört kere, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır.”

Nur 24:7

6-7. “Eşlerine zina A a bulunup da kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere, doğru söylediğine Allah'ı tanık göstermesi; beşinci olarak da, 'eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lânetine uğramasını” söylemesidir.” 8. “İftiraya uğrayan kadının dört kere, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır.”

Nur 24:8

6-7. “Eşlerine zina A a bulunup da kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere, doğru söylediğine Allah'ı tanık göstermesi; beşinci olarak da, 'eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lânetine uğramasını” söylemesidir.” 8. “İftiraya uğrayan kadının dört kere, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır.”

Nur 24:9

[Liân: Mülâane] Eşlerine zina suçlamasında bulunup da kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere, doğru söylediğine Allah tanık göstermesi... İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet inince ensardan Âsım b. Adi“ dedi ki: Bizden biri evine girdi ve hanımının karnı üzerinde bir adam buldu. Duruma tanıklık etmeleri için çıkıp dört şahit getirmek istedi. Bu durumda adam işini bitirip çıkıp gitmez mi? Buna mukabil adam harekete geçse ve öldürse, bundan dolayı öldürülür mü? Şayet o “Ben falanı falanca ile birlikte gördüm!” dese bundan dolayı ona kazif haddi uygulanır ve karısı (olması halinde de) aralarında liân uygulanır mı? Yok, (bunları yapmayıp) susacak olsa kin ve öfke ile dolmaz mı? Bunları dedikten sonra Âsım insanlar arasında kendisinin başına böyle bir şeyin geldiğini söyledi ve hemen Hz. Peygamber'e geldi ve durumu ona haber verdi. )ve “Ben falanı onun (karımın) karnı üzerinde buldum!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) karısını ve falancayı çağırttı, onları ve Âsım'ı yüzleştirdi. Kadına “Yazıklar olsun sana! Kocan ne söylüyor öyle?!” dedi. Kadın şöyle cevap verdi: “Yâ Resülallah! O elbette yalancıdır. Dediği sahneyi görmemiştir. Ne var ki o kıskanç bir adamdır. Bu söylediklerine onu iten sebep de kıskançlıktır. Falanca onun yanında konuk idi, onun bilgisi dâhilinde o yanıma girer çıkardı. Gece olsun gündüz olsun bir an bile olsun, onun benim yanıma girmesini bana yasaklamadı” Bunun üzerine Âsım sordu ve “Yâ Âsım, helâlin hakkında Allah'tan kork ve doğrudan başka bir şey söyleme!” dedi. O: “Yâ Resülallah! Alfah'a yemin ederim ki ben doğrudan başka bir şey demedim. Ben onu, (karımın) karnı üzerine yumulmuş halde gördüm. Hem o şimdi hamile ve ben ona falanca zamandan beri de yanaşmadım. dedi. Bu durumda Hz. Peygamber (s.a.) onlara aralarında liân yapmalarını emretti. Dedi ki: “Yâ Âsım! Kalk ve dört kez Allah'ı şahit tutarak olayın dediğin gibi olduğuna ve senin ona yönelttiğin isnat hakkında doğru söylediğine şahitlik et. Sonra beşinci olarak da, “eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lânetinin senin üzerine olmasını iste! dedi. Âsım, dediğini yaptı. Sonra aynısını kadına söyledi. O da dört kez Allah'a yeminle şahitlik etti “Onun elbette kendisine isnat ettiği konuda yalancı olduğunu söyledi ve beşincide de “Eğer doğrulardan ise Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını” diledi. Aralarında lânetleşip liân işi bitince Hz. Peygamber onların aralarını ayırdı. Sonra kadına: “Doğurduğun zaman onu bana getirmeden emzirme!” dedi. Yanlarından ayrılınca Hz. Peygamber (s.a.): “Bu kadın, hurma usaresi gibi siyaha çalan kızılca saçlı bir çocuk doğurursa nesebini nefyeden babasına benzer olacaktır. Yok, siyah, kısa ve kıvırcık saçlı bir çocuk doğurursa o takdirde kendisine isnat edilen kimseye benzer olacak!” dedi. Kadın çocuğu doğurunca Hz. Peygamber'e getirdi. Ona baktı bir de gördü ki o, Hz. Peygamber'in evsafını belirlediği şekilde siyah, kısa ve kıvırcık saçlı, kendisine nispet edilen adama benzer bir çocuk. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) şöyle dedi: “Eğer liân ve yapılan yeminler olmasaydı, benim kadın hakkında yapacağım vardı!” Bazı haberlerde şöyle gelmiştir: Hz. Peygamber onları yüzleştirip liân uygulamış, iş tamamlanınca: “Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ ikinizden birinin yalancı olduğunu biliyor. Sizden tövbekâr olanınız var mı?” diye sordu ve “Âhiret azabı dünya azabından daha şiddetlidir” diye ekledi. Bazı haberlerde “âyet, Hilâl b. Ümeyye'nin liânı hakkında inmiştir” şeklinde bir bilgi gelmiş ve bizim bahsettiğimiz hususları belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra bu konuda birtakım meseleler vardır: Birincisi: Kocaların kazfi ve yeminlerin bir beyanda belirtildiği görülmemiştir. Âyetin zâhirine göre koca ve karı; kâfir ya da müslüman, hür ya da köle ya da her ne olurlarsa olsunlar hep aynıdır. Bize göre eşlerden biri hür ve diğeri köle olursa yahut her ikisi de köle olurlarsa aralarında liân olmaz. Liân, ancak her ikisi de şahitliğe ehil olanlar arasında olur. Bu konudaki bizim delilimiz şudur: Allah Teâlâ yabancı hür bir adamın, yabancı hür bir kadına zina isnadında bulunması halinde had cezası olarak seksen kırbaç cezası belirledi. Her ikisi de müslüman olması halinde kocanın karısına zina isnadı halinde de liân hükmünü koydu. Sonra biz daha önce hür bir kimsenin câriye ya da yahudi bir kadına zina isnadında bulunması halinde kendisine had cezası uygulanmayacağı konusunda icma olduğunu belirtmiştik. Hür olup da câriyeye zina isnadında bulunan erkeğe, hür olup da hür bir kadına zina isnadında bulunan erkeğe gereken had cezası gerekmediğine göre o takdirde câriyenin kocası olan erkeğe hür kadının kocasına gerektiği şekilde liân gerekmez. Meselenin aslı şudur: Allah Teâlâ muhsan yabancı kadına zina isnadı halinde ispatı için dört şahit getirilmesini ve onları getirmesi halinde kendisinden had cezasını savacağını belirtti ve şahit getirememe halinde ise ona had cezası uygulanmasını emretti. Sonra yabancı kadınlara zina isnadına şahitlik konusundan kişinin karısına zina isnadında bulunması halinde onların şahitliklerini istisna etti ve kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere Allah'ı tanık göstermesi... buyurdu. Karı koca, her ikisi de köle ya da kâfir olmaları, ya da ikisinden birinin öyle olması durumunda bu âyetin kapsamına girmediğine göre, bu âyetteki istisnanın da kapsamına girmezler. Çünkü istisna, müstesna minh olan bir topluluktan çıkarma yapma ve (gayrısını) tahsilde bulunma demektir. O yüzden (onlar hakkında) liân bâtıl olur. [ ] Kâfir kadın hakkında bir başka durum vardır. O da şudur: Kadın, beşinci defada eğer koca isnadında doğrulardan ise Allahın gazabının üzerine olmasını ister. Oysa kâfir kadın için Allah'ın gazabı herhangi bir şarta bağlı olmaksızın onun üzerindedir. Bu durumda hâkimin Allah'ın gazabı her an onun üzerinde olduğunu bildiği halde ona: “Koca eğer isnadında doğru ise Allah'ın gazabı üzerine olsun!” diye yemin verdirmesi muhaldir. O yüzden de kadının kâfir olması halinde liân olmaz. Bize muhalif olanların, hür ile câriye, müslüman ile zimmi kadın arasında liânın olamayacağını söylemeleri daha da önceliklidir. Çünkü onlar cana can kısasta ve organlara yönelik işlenen müessir fiillerde kölenin hürre, keza kâfirin müslümana denk olmadığını iddia etmektedirler. Hal böyle iken onlarn yeminlerini müslüman hürlerin yeminlerine denk görürler. Onların söylemesi gereken cümle “Kâfirin yemini müslümanın yeminine denk düşemez” demek idi ve aralarında asla liân olmayacağını ifade etmekti. Bu konuda (doğru) izah başta söylediğimiz şekildedir. Sonra yeminlerden kaçınma meselesi var: Eşlerden biri yeminlerden kaçundığı zaman ilim ehlinden bir kısmına göre kendisine had cezası uygulanır. İmam Şâfii'nin görüşü budur. Bize göre ise kaçınma sebebiyle had cezası uygulanmaz. Kaçınma ile had cezasının uygulanacağı görüşünde olanlar “sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun”” meâlindeki beyanın zâhirini esas almışlardır. Cenâb-ı Hak yabancıya zina isnadı halinde, iddiasını ispat için dört şahit getirmekten aciz kalana had cezası verilmesini gerekli kılmıştır. Tanıklık yapan dört şahit getirmesi halinde ise ondan had cezasını savmıştır. Aynı şekilde her birinin dört kez yeminle Allah'ı tanık kılması halinde eşlerden de haddi savmıştır. Bu durumda onlardan birinin yeminden kaçınması halinde had cezası gerekir, İçünkü had cezasının düşürülmesi ve liânın gerekli olması yeminlerle olmaktadır. İkincisi de şudur: “İftiraya uğrayan kadının dört kere, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır” meâlindeki ilâhi beyanın, yeminleri zevceden had cezasının düşürülmesine sebep kılmasıdır. Bu durumda kadın yemine yanaşmadığı zaman had cezası gerekli olur. Bize göre yemine yanaşmamak had cezasının uygulanmasını engeller. Çünkü yeminden kaçınma halinde yalanın ortaya çıkması gibi bir durum yoktur. Yemine yanaşmayan herkesin yalanı ortaya çıkar denilemez. Kazifte had cezası uygulanması ancak yalanın ortaya çıkması halinde olur. Yeminden kaçınma durumunda bu ortaya çıkmaz. Yabancı kadına zina isnadı halinde, dört şahit getiremediği takdirde ancak o zaman kendisine had cezası uygulanır. Çünkü zâhire göre insanlar nazarında o kimse yalancıdır. Zira kendisi ile yabancı kadın arasında bahsettiği olayı ortaya çıkarmaya kendisini sevkedecek bir saik yoktur. Oysa kendisi ile zevcesi arasında ise yaptığı isnadı ortaya çıkarmaya kendisini sevkedecek bir özellik ve sebep mevcut bulunmaktadır ki o da eşini kıskanma güdüsüdür. Hal böyle olunca koca, insanlara göre karısına yaptığı zina isnadında zâhir halde sözünü ettiğimiz saik sebebiyle doğru sözlüdür. Çünkü o, “Döşeklerini kocaların hoşlanmadığı kimselere çiğnetmezler”! meâlindeki hadise binaen karısı tarafından yerine getirilmesi gereken hukukunun peşinde olmaktadır. Bu itibarla yemine yanaşmasa bile doğru sözlü olma hali devam eder. Ama yabancı bir kadına zina isnadında ise o, kendisini böyle bir şeyi ortaya çıkarmaya itici saik olmadığından zâhirde yalancıdır. Bu durumda o zâhiren yalan olan bu iddiasını ispat edici bir şey getirmedikçe -ki o da dört şahittir- zâhiren yalan üzere olması hali devam edecektir, Karısına zina isnadında ise, yalanı zâhir olmadıkça zâhiren doğru olmaktadır. Yalan halinin ortaya çıkması ise yeminden kaçınmakla olmaz. Bu yüzden iki mesele arasında fark vardır. Hem had cezası yeminden kaçınma sebebiyle hiçbir şekilde uygulanmaz. Çünkü yeminler hiçbir durumda âdil şahitlere karşılık tutulamaz. Görmez misin ki bir kimsenin aleyhine iki adil şahit bir konuda tanıklık etse, kendisi de onların şahitliğine karşı bir sürü yemin etse hakkın düşmesi konusunda bu yeminler sözü edilen şahitliğe karşı tutulamaz. [Liânda Yemine Yanaşmama)] 108 (Jİftiraya uğrayan kadının dört kere, Allah'ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır. Bu âyetin, hakkında nâzil olduğu kadının durumuyla ilgili olması muhtemeldir. Hz. Peygamber (s.a.) onun yalanını vahiy yoluyla öğrenmiştir. Görmez misin o şöyle demiştir: “Eğer şöyle şöyle bir çocuk doğurursa o şuna aittir, şöyle şöyle olursa o takdirde de şuna aittir” Sonra kendisine nisbet edilen adama benzer bir çocuk doğurduğunda da şöyle buyurmuştu: “Eğer liân ve yapılan yeminler olmasaydı, benim kadın hakkında yapacağım vardı!”, Hz. Peygamber onun yalanını “Eğer liân ve yapılan yeminler olmasaydı, benim kadın hakkında yapacağım vardı” derken biliyordu. O kadın kendisinden azabı, yeminlerle defetmişti. Ya da kendisinden defedilen azap hapis cezasıdır. Zira bizim görüşümüz içinde yer alan hususlardandır: “Onlardan hangisi yemin etmekten kaçınırsa hapsedilir, tâ ki dört kez Allahı tanık gösterinceye kadar ya da zina itirafında bulununcaya kadar, ya da kendisini tekzip edinceye kadar” Bu durumda ondan hapis cezasının defi belirtilen yeminlerledir. Yemine yanaşmama sebebiyle had cezası verilmez çünkü yeminden kaçınma ikrar gibi yalanı ortaya çıkarmaz. Ve esasen yeminden kaçınma bir tür mübah kılmadır. Bir insan meselâ hâkime, kendisine had cezası uygulamasını mübah kılsa hâkim onu uygulayamaz. Burada da durum öyledir. Belki de kişi kendisini bahsedilen gazap ve lânetten korumak için yeminlerden kaçınmış olur. Bu itibarla da sözünü ettiğimiz sebep yüzünden kendisine had cezası uygulanmaz. [Liânın Sonucu ve Çocuğun Nesebi] Sonra burada iki mesele daha vardır ki her ne kadar âyetin zâhirinden anlaşılmıyorsa da onları burada belirteceğiz: Birincisi: Çocuğun nesebinin annesine verilmesi. Diğeri de liân yaptıklarında hâkimin eşlerin arasını ayırması. Bazı ilim adamları demişlerdir ki: [§]Koca yeminlerini tamamladığı zaman -hâkim ayırmasa bile- aralarında ayrılık gerçekleşir. Biz ise şöyle diyoruz: Karşılıklı lânetleşmeyi tamamlayıp hâkim da aralarını ayırmadıkça aralarında ayrılık gerçekleşmez. Diğeri de çocuğun nesebinin (velâyetinin) kime verileceği konusudur. Onlar yine koca liân yeminlerini tamamladığı zaman -anne liâna yanaşmasa bile- çocuk kendiliğinden annesinin nesebine (velâyetine) dâhil olur, görüşündedirler. Genel kural (kıyas) “koca liân yeminlerini tamamladığı zaman çocuk kendiliğinden annesinin nesebine katılır” diyenlerin görüşüdür. Genel kural, ayrılığın meydana gelmesi konusunda bizim imamlarımızın “Karşılıklı lânetleşmeyi tamamlayıp da hâkim aralarını ayırmadıkça ayrılık gerçekleşmez” şeklindeki görüşleri doğrultusundadır. Çünkü koca kendisinin isnadında doğrulardan olduğuna dair dört kez Allah'ı tanık tutunca zâhirde karısına yaptığı zina isnadında onu ilzam etmiş olur. Bu ortaya çıkınca çocuğun da kendisinden olmadığı ortaya çıkar. Bu durumda çocuğun nesebinin kocanın liânı tamamlamasıyla birlikte annesine katılması caiz olur. Ayrılığa gelince o, ancak zinanın zâhir olmasıyla gerçekleşir. Görmez misin adamın karısı zina etse sırf zina yapmasından ötürü aralarında ayrılık meydana gelmez. Görmez misin ki kadının kocanın yeminleri tamamlamasından sonra davası bâkidir, bu yüzden iki mesele birbirinden farklıdır. Hz. Peygambere isnat edilen haberler, her iki meselede de bizim imamlarımızın görüşlerini teyit etmektedir. Çünkü Nafi -İbn Ömer'den rivayet etmiştir ki bir adam Hz. Peygamber (s.a.) zamanında karısı ile arasında mülâanede bulundu ve kadının çocuğunun kendisinden olmadığını söyledi. Hz. Peygamber onların arasını ayırdı ve çocuğun nesebinin kadına ait olduğunu söyledi. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (Âsım b. Adi ile karısı arasında) liân uygulayınca aralarını ayırmıştır. Yine haberlerde rivayet edilmiştir ki Hz. Peygamber (s.a.) onlara: [§]“Allah Teâlâ biliyor ki ikinizden bi- EEJ riniz yalancıdır. Bu itibarla sizden tövbekâr olanınız var mı?” dedi ve bunu üç kez tekrarladı. Onlar yanaşmadılar. Bunun üzerine de aralarını ayırdı. Bazı haberlerde şöyle buyurmuştur: “Hesabınız Allahadır, İkinizden biri yalancıdır. Artık senin için onunla birlikte evli olarak yaşamaya bir yol yoktur”. Şöyle bir itiraz yapılırsa: Hz. Peygamber (s.a.) onların arasını ayırdı çünkü ayrılık aralarında vuku bulmuştu. Hz. Peygamber ona karısının artık kendisine helâl olmadığını bildirmiş oldu ve “Artık senin için onunla evli kalmana bir yol yoktur” dedi. Buna şöyle cevap verilir: “Aralarında liân sebebiyle ayrılık zaten vuku bulmuştu” sözünüz, bizim katılmadığımız bir iddiadan ibarettir. Haberlerin zâhiri bizim lehimize, karşı görüşte olanların da meseleyi yanlış anladıklarına tanıklık etmektedir. Sonra onlara denilir ki: İlâ yapan kişi müddet geçtikten sonra (eşiyle) hâkime başvurarak mahkemelik olsalar koca karısına yanaşmaya ya da boşamaya yaklaşmaması halinde kadı “Aranızı ayırdım!” demedikçe aralarında ayrılık olmayacağını söyleyen siz değil misiniz? Eğer denilirse ki ilâ sebebiyle ayrılık talâktır, ân sebebiyle ayrılık ise talâk değildir. Buna şu cevap verilir: Bize göre her ikisi de talâktır. Şöyle bir soru da sorulabilir: Siz ilâ sebebiyle ayrılık, ilâ süresinin geçmesiyle kendiliğinden gerçekleşir, kanaatindesiniz. Hal böyle iken karşılıklı yeminleşmenin tamamlanması halinde liân sebebiyle ayrılığın gerçekleşmesine engel nedir? Buna da şu cevap verilir: İlâda hâkimin herhangi bir şekilde dahli yoktur. O yüzden de hükmüne ihtiyaç duyulmamaktadır. Diğerinde ise liân ancak kadı ile tamam olabilmektedir. O yüzden de onun hükmü olmadan ayrılık gerçekleşmez. Onlara şöyle denilir: Ne dersiniz? Bir adam bir hak iddia etse ve bir kadının huzurunda davasına iki şahit getirse, kadı “Şuna şöyle hükmettim” demeden önce hüküm kendiliğinden bağlayıcı olur mu? Eğer cevaben derlerse ki “Kadı hükmettim demedikçe bağlayıcı olmaz” o takdirde onlara şu cevap verilir: “Peki, liânda benzer duruma engel nedir?" Onlara yine şu soruyu sorarız: Hâkimin bir yıl süre vermiş olduğu “innin” (iktidarsız) kişi hakkında ne dersiniz? Sürenin dolmasıyla innin ile karısı arasında ayrılık gerçekleşir mi yoksa kadın seçimli kılınır ve (onun seçimi doğNİN rultusunda) hâkim aralarını ayırır mı? Eğer cevaben derlerse ki: JHâkim aralarını ayırmadıkça ayrılık kendiliğinden gerçekleşmez" o zaman da onlara “Liânda ayrılık konusunda da aynı durumun olmasına engel olan nedir?!” denilir. Eğer şöyle bir itiraz yaparlarsa: İnnin ve ilâda bulunan kimseler hakkında hâkim aralarını ayırmadıkça ayrılık gerçekleşmez, çünkü hâkim adama “ya boşa ya da ona dön!” der. İnnin'in karısına da “İster ayrılmayı seç ister birlikte yaşamayı!” der, Hâkim ilâda bulunanın cevabını ve inninin karısının tercihini bekleme durumunda olduğu için bizzat hâkimin kendisi ayrılığa hükmetmedikçe ayrılık kendiliğinden gerçekleşmez. Liânda ise hâkimin bekleyeceği bir şey yoktur. O yüzden aralarında fark vardır. Bu itiraza da şöyle cevap verilir: Aksine hâkim liânda kadının kendisini tekzip etmesini bekler ve ona had uygular ve adamın karısı olmaya devam eder. Aynı şekilde koca kendisini tekzip etmesi halinde ona had cezası uygular ve kadını karısı olarak bırakır. Konunun aslı şudur: Liânda ayrılık ancak tarafların lânetleşmeleri ve hâkimin aralarını ayırması ile birlikte gerçekleşir. Çünkü her ikisi de lânetleşmede bulunduğu zaman içlerinden biri -hangisi yalancı ise o- lânetli olur. Lânetli birinden yararlanmak ise haramdır. Görmez misin ki haberde geldiği üzere onlar birlerine lânet okuyunca (beşincide) “Şüphesiz o gerektiricidir (mücibe)” demiştir. Yani bahsedilen lâneti kastetmiştir. Lânetin eşlerden birine erişmesi, ancak her ikisinin de lânet okuması ve işlemin tamama ermesi halinde olur. Sadece kocanın liân şehâdeti ile vuku bulmaz. Hal böyle olunca da aralarını hâkimin ayırmasına ve onlardan birini diğerinden tardetmesine ihtiyaç duyulur. Zira “el-La'n” (abı) kelimesi sözlükte tardetmek, kovmak anlamına gelir. Liân bize göre feshi kabil akitler gibidir. (Tefrik sebebi olarak kocanın) iktidarsız (innin) olması ve (gayrimüslim eşlerden kadının müslüman olup kocanın) İslâm'ı kabule yanaşmaması ve benzeri durumlarda ayrılık ancak hâkimin hükmü ile olur. Burada da öyledir. Hz. Ömer'den şöyle dediği rivayet olunmuştur: Liânda tarafların araları ayrılır ve onlar bir daha asla bir araya gelemezler”. [ ]Sonra bir diğer mesele şudur: Hâkim liân sonrası eşlerin arasını ayırsa, koca yaptığı zina isnadında kendisini tekzip etse eşiyle tekrar evlenebilir mi evlenemez mi? Bazı ilim adamlarına göre tekrar onunla evlenemez. Bunlar, Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin “Liânda taraflar asla bir araya gelemezler” diye hükmetmelerini delil olarak kullanırlar, Abdullah'tan da benzer bir görüş nakledilmiştir. İmam Ebü Hanife ve İmam Muhammede (rahimehumallah) göre, koca kendisini yalanladığı zaman ayrıldığı eşi ile tekrar bir araya gelebilir. Haberde “Liânda taraflar asla bir araya gelemezler” denirken “tövbe etse ve kendisini tekzip etse de!” denilmiyor ki. Bu itibarla “Bir araya gelemezler” diye hükmetmelerinin her ne kadar “tövbeden önce ve sonra anlamına gelme imkânı içermesi itibariyle karşı taraf için delil olma ihtimali varsa da “karşılıklı liân yeminlerinde sebat ettikleri ve kocanın isnadında ısrarlı olup, kendisini tekzip etmediğinde” şeklinde kayıtlı olması da mümkündür. Bizim bu yaklaşımımıza Allah Teâlâ'nın şu beyanı delil olur: “Çünkü onlar eğer sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler; işte ozaman ebediyen kurtuluşa eremezsiniz”©. Burada geçen “işte o zaman ebediyen kurtuluşa eremezsiniz” meâlindeki söz, “dinlerinde devam ettikleri sürece” diye kayıtlıdır. Ama onlar dinlerinden çıkar ve İslâma girerlerse kurtuluşa ererler. “Liânda taraflar asla bir araya gelemezler” denilirken de durum aynıdır. Yani liânda yeminlerinde sabit oldukları ve kocanın ithamını sürdürdüğü sürece demektir. Ama koca kendisini tekziple ithamından dönerse o takdirde bir araya gelebilirler. İcma etmişlerdir ki koca kendisini tekzip ve çocuğun kendisinden olduğunu iddia ettiğinde, çocuğun nesebi kendisine katılır. Aynı şekilde burada da öyle olmalıdır. İkincisi koca kendisini liândan sonra ve hâkim ayırmadan önce tekzip etse bu durumda kocaya had cezası vermek gerekir ve her ikisi de nikâhları üzere olmaya devam ederler. Sonra liân sebebiyle ayrılık bize göre talâktır; bir bâin talâk verilmiş olur. Delili, Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu olaydır: Uveymir ve karısı arasında liân yapıldıktan sonra Uveymir: “Eğer tutarsam ona yalan söylemiş olurum! [Ey Allah'ın resülü!) O üç talâkla boştur!” dedi ve bu, liân yapanlar için uygulanması istenilen bir yol oldu“, Liân yapanlar arasındaki ayrılık, Üveymir'in verdiği talâkın aynı olunca o takdirde liân sebebiyle meydana gelen her ayrılığın talâk olması gerekir. Bunun delillerinden biri şudur: Kocanın kaziftte bulunması, bu ayrılığın sebebi olmaktadır. Koca tarafından olan ya da kocanın sebebiyet verdiği ve sözü ile gerçekleşen her ayrılık talâk olmaktadır. İnnin (iktidarsız), hal; ilâ vb. gibi. Buna göre liân ile gerçekleşen ayrılık bir bâin talâktır. Çünkü buna koca sebep olmuştur ve ayrılık kendisi yüzünden yuku bulmuştur. Bu mânaya işaret etmek üzere selef-i salihten gelen ve erkek tarafından bir sözle vuku bulan her ayrılık talâk olduğunu ifade eden haberler vardır; İbrahim, Hasan-ı Basri, Said, Katâde ve diğerleri gibi. Bizim mezhep imamlarımız da bunun aynısını söylemektedirler: “Erkek tarafından bir sözle vuku bulan her ayrılık bir talâktır” Eğer itiraz edilir ve erkek tarafından işlenen cinsel ilişki vb. gibi birtakım fiillerle de ayrılık ve haramlık hükmü doğmaktadır, denilirse bu durum bizim belirttiğimiz hususla çelişmez. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Buhâri, et-Târihu'l-kebir, VI, 477. Orada özet bir bilgi vardır: Âsım b. Adi el-Ensiri elMedeni el-Evsi el- Aclâni, Bedir savaşına katılmıştır. Ebü Asım Maâlik'ten, Mâlik Abdullah b. Ebü Bekir'den, o da babasından, Ebü Bekir de Ebu'l-Beddâh b. Asım'dan, o da babasından rivayetle dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) deve çobanları için Nahr günü şeytan taşlama konusunda iki gün geciktirmelerine, sonra remy-i cimârda bulunmalarına dair ruhsat verdi. “ — Hadis, farklı ifadelerle gelmiştir (bk. Buhâri, “Tefsirü'l-Kurân”, 24/3; “Talâk”, 29, 33-35; Ebü Dâvüd, “Liân” 27; Tirmizi, “Tefsirü'l- Kur'ân” 24/25. 9 “Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar fâsık kimselerdir" (en-Nür, Hadis şöyle gelmiştir: “Elbette sizin kadınlarınız üzerinde döşeklerinizi hoşlanmadığınız kimselere çiğnetmemeleri hakkınız vardır” (bk. Müslim, “Hac” 19; İbn Mâce, “Menâsik”, Hadis farklı lafızlarla gelmiştir (bk. Buhâri, “Tefsirü'l-Kurân'”, 24/3; “Talâk”, 29, 33-35; Ebü © bk. Kurtubi, el-Câmiʻ li ahkâmi'l-Kurüân, XII, 194, bk. Kurtubi, e/-Câmi'li ahkâmi'i-Kurân, XII, 194.

Nur 24:10

Allab’ın size lütfu ve rahmeti ulaşmasaydı... “Levlâ” kelimesi cevabı gerektiren bir edattır. Sonra (mukadder) cevabının şöyle olması muhtemeldir: Allahın size lütfu ve rahmeti ulaşmasaydı onlardan yalancı olanı doğru olandan, günahkârı måsum olandan ayırır ve durumu ortaya çıkarırdı. Şöyle bir takdirde bulunmak da muhtemeldir: Allah'ın lütfu ve rahmeti size ulaşmasaydı onlardan melün olanı diğerinden ayırır ve onu ortaya çıkarırdı. Lâkin ondan yararlanılamazdı. Zira onlardan birine, sözü edilen lânet erişmiş olurdu ve melündan yaralanma ise helâl değildir. Görmez misin ki haberde rivayet edildiğine göre bir kadın devesine binmiş ve ona lânet etmişti. Hemen icabet bulmuştu da kendisine üzerindeki elbiselerini kaldırması ve deveyi salıvermesi emredilmişti, Lâkin Allah Teâlâ fazlı ve keremi ve rahmetiyle melün olanı gizledi ki diğerinin ondan yararlanması caiz olsun. Her ne kadar onlardan birine, üzerindeki lânet devanı ettiği sürece diğerinden yararlanması caiz olmasa da. Bir başka izahın daha olması da mümkündür: O da şöyle denilmesidir: Allah'ın size lütfu ve rahmeti ulaşmasaydı... onlardan melün olanı ortaya çıkarırdı. Öyle olmasaydı eşler arasındaki had cezasını, birbirine yabancı olan kimseler arasındaki had cezası gibi yapardı ve zina edeni ortaya çıkarırdı. Lâkin lütuf ve keremi ile öyle yapmadı. En doğrusunu Allah bilir. (SJAllah tövbeleri devamlı kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olan. “Tevvâb” kelimesinin tövbe etmesi ve kendisini tekzip etmesi halinde tövbesini kabul eder anlamında olması mümkündür. Allah Teâlâ onlardan tövbe sonucu lâneti kaldırır. Lânet kaldırılınca da eşlerin birbirinden yararlanması ve yeniden bir araya gelmeleri caiz olur, Bunda İmam Ebü Hanife ve İmam Muhammed'in, kocanın kendisini tekzip etmesi halinde yeniden nikâhlanmalarının caiz olduğuna dair görüşlerine delil vardır. “Hakim” liânda bulunanlar arasında hikmetle hükmetmesi hasebiyle hakimdir ya da her şeyi yerli yerine koyması itibariyle o hikmet sahibidir. Bu ifade Mütezile'nin, şüphesiz Allah 'Teâlâ, bir kimse hakkında ancak onun için dinde en yararlı (aslah) ve en hayırlı olandan başkasını yaratmaz şeklindeki görüşünü reddeder. Zira Allah Teâlâ'nın kulları hakkında yaptığından başka bir şeyi yapması mümkün olmasaydı o takdirde onlara yaptığını lütuf ve rahmet olarak isimlendirmesinin bir anlamı olmazdı. Bu da gösteriyor ki Allah Teâlâ dinde aslah olmayanı da yapabilir. ATA EM Paça MM Gide Düzü --- Dipnotlar: Taberâni, el-Mu'cemü”-kebir, XVIII. 189, 199. İmrân b. Husayndan: Hz. Peygamber (s.a.) devesine lânet eden bir kadını duymuştu. Hemen “Eşyalarınızı (deveden) alın, ona (lânet) vacip olmuştur!” dedi. İmrân dedi ki: Sanki ben o deveye bakmaktayım: Boz bir deve idi (Ayrıca bk. Tahâvi, Şerhu müşkili'l-âsâr, IX, 166).

Nur 24:11

O iftirayı (yalanla) atanlar içinizden bir usbe, yani cemaattir. Sonra “Sizden” kelimesi üzerinde ihtilaf edilmiştir. Birtakım müfessirler “Onlar Hz. Âişe'nin adamlarındandı ve âyette bahsedilen iftirada bulunmuşlardı, demişlerdir. Bazıları da onların münafıkların başı Abdullah b. Übey ve Hassân b. Sâbit ve diğerleri gibi münafıklar olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da onların her iki gruptan, yani hem Hz. Ebü Bekir'in adamlarından hem de münafıklardan olduklarını söylemişlerdir. Eğer Hz. Âişenin adamlarından ve yakınlarından olmuşsa, bu onlardan öç alma, kin ve haset duygularından değil gaflet ve sürçmeleri sonucu ağızlarından çıkmış olur. Çünkü yakın akrabalar ve kan bağıyla birbirine bağlı olanlar birbirlerine karşı intikam duygusu, kin ve öfke taşımazlar. Hal böyle olunca eğer onlardan böyle bir söz çıkmışsa o takdirde bu, gaflet sonucu ve sürçme şeklinde olmuştur, öç alma şeklinde değil. Eğer münafıklardan idiyse o takdirde bu isnadın intikam ve müslümanlara yönelik karalama amaçlı olduğu anlaşılır. 115) (İÂyetin zâhirinde sözü edilen iftiranın ilk kez münafıklar tarafından başlatılmış olduğuna, sonrasında ise müminlerin birbirinden duymaya, kulaktan kulağa birbirine dolaştırmaya başladıklarına işaret vardır. “Bunu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve kadınların birbiri hakkında hüsnüzan beslemeleri... gerekmez miydi?” meâlindeki ilâhi kelâm bunu işaret etmektedir. Eğer durum böyle olmuş idiyse, o takdirde bizim anlattığımız şekilde olacaktır. Yani bu durum, müminlerden bir gaflet ve sürçme sonucu, münafıklardan ise karalama amaçlı olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, aksine bu hakkınızda hayırlıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: Bunu kendiniz için kötü sanmayın çünkü siz âhirette hakkınızda söylenen bu çirkin söz ve uydurdukları iftira sebebiyle ecir alacak, sevap elde edeceksiniz. Aksine bu âhirette sözünü ettiğimiz sevaptan dolayı hakkınızda hayırlıdır. Aksine bu hakkınızda hayırlıdır meâlindeki ilâhi beyandan maksadın dünyada hayırlı olması da muhtemeldir. Çünkü Allah Teâlâ onları kendilerine atılan iftiradan temize çıkaracak ve kendilerine yönelik yapmak istedikleri kötülüğün gerçekleşmesine imkân vermeyecek ve onlara “Onlar, iftiracıların kendileri hakkında söylediklerinden uzaktırlar; onlar için bir bağışlama, değerli bir nasip vardır”? meâlindeki beyanla cennet vâdedecektir. Oysa bu âyetin inmesinden önce bu fiilin olabilirlik ihtimali insanlarca vehmedilebilir bir durum idi. Görmez misin ki başka bir âyette Allah şöyle buyurmuştur: “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır” ve şöyle buyurdu: “Sizden kim de Allaha ve resülüne itaat eder..”, Her iki durum da peygamber hanımları için insanlar nazarında vehmedilebilir bir durum idi. Ne zaman ki atılan bu iftira gerçekleşti o zaman Allah Teâlâ insanlar nazarında daha öncesinde vehmedilebilir olan durumu kaldırdı ve onlara “Onlar, iftiracıların kendileri hakkında söylediklerinden uzaktırlar; onlar için bir bağışlama, değerli bir nasip vardır”” meâlindeki beyanıyla değerli ecir ve güzel rızık vâdinde bulundu. Hiç kuşku yoktur ki bu durum onlar için dünyada ve âhirette hayırlı, iftirayı atan o kimseler için de kötü bir durum oldu. ( Öyle ki bundan böyle onlardan hiçbir KI kimse böyle bir şeye cesaret edemeyecek ve onun hakkında kötü bir şey söylemek şöyle dursun suizan dahi besleyemeyecektir. Hz. Âişe hakkındaki ifk olayı uzundur. Ancak biz burada ihtiyaç duyacağımız kadar olanı anlatıyoruz. Yahut şöyle denilir: Aksine bu, hakkınızda hayırlıdır. Çünkü Allah Teâlâ onlar hakkında, kendilerine atılan iftiradan beraetlerini bildiren ve kıyâmete kadar okunacak olan âyetler indirmiştir. Haliyle bu onlar için elbette daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. Onların her biri işlediği günahı yüklenecektir. Yani irtikap ettiği iftiranın günahını çekecektir. İçlerinden günahın büyüğünü üstlenen için ise büyük bir azap vardır. Sözü edilen kimse, iftira olayını insanlar içinde başlatan münafıktır. Ona büyük bir azap vardır meâlindeki beyan o kişinin münafık olarak öleceğine işaret etmektedir. Aynen de öyle oldu ve o nifakı üzere öldü ve tehdit ona erişmiş oldu. Denildi ki: O Abdullah b. Übey b. Selül'dür. En doğruYE aşki SALAŞ ó FIPA ob ytans il Íj Oi i aó; --- Dipnotlar: sunu Allah bilir. Bazıları dediler ki: “Vellezi tevellâ kibrahu”, yani günahın büyüğünü üstlenen demektir ki onunla Abdullah b. Übey b. Selül'ü kastetmiştir. Ona büyük bir azap vardır çünkü o münafık idi. “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır, bu Allah için kolay bir şeydir. Sizden kim de Allaha ve resülüne itaat eder, güzel şeyler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz, ayrıca onun için değerli bir nasip de

Nur 24:12

[İftiralar Karşısında Tavır Nasıl Olmalı] Bunu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve kadınların birbiri hakkında hüsnüzan beslemeleri gerekmez miydi? Bazıları şöyle açıkladı: Hz. Âişe'ye, Safvân ile iftira atıldığını duyduğunuz zaman o iftiracıları yalanlamalı değil miydiniz?! Diyor ki: Onların birbirleri hakkında hayırhah olmaları gerekmez miydi? Onların Bu apaçık bir iftiradır demeleri gerekmez miydi? Allah Teâlâ “İftira, apaçık bir yalandır demeleri gerekmez miydi?” buyuruyor. Buna göre “levlâ câü aleyhi bi erbeati şühedâ” kelâm-ı ilâhisi de aynı şekildedir. Yani “Onlara yönelik isnadınıza karşılık dört şahit getirin” de-. seydiler ya! “Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir” NE — [ ]Bu beyan şöylede yorumlanabilir: Bunu işittiğiniz zaman onlar hakkında hüsnüzan beslemediniz ya! “Bu apaçık bir iftiradır” demeden mümin erkeklerin ve mümin kadınların kendileri için düşündüğü tarzda hüsnüzan beslememeleri olmaz. Ya da yorum şöyle olabilir: Eğer sizden biri, Hz. Peygamber'in hanımlarıyla birlikte kendisi için böyle bir şeyi düşünemiyorsa o takdirde Safvân ile onun zevceleri hakkında nasıl böyle bir şey düşünebilir ki? Yahut şöyle denilebilir: Sizden biri kendi anneleri ve yakınları için bunu düşünemez iken, böyle bir çirkin fiili hem sizin hem de bütün müminlerin anneleri olan Hz. Peygamber'in hanımları için nasıl düşünebilir ki?! En doğrusunu Allah bilir, Bazıları “bi enfusihim hayran” kavl-i celili için kendi emsalleri hakkında hüsnüzan beslemeleri gerekmez miydi şeklinde bir açıklama getirmişlerdir. Yorumu şöyledir: Mümin erkek ve mümin kadınlar kendi emsalleri hakkında suizanda bulunmak yerine hayır düşünselerdi ya! 70 Birsonrakiâyet.

Nur 24:13

Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Yani iftira ettikleri konuda şahitleri yoktur ve buna şahitler de bulamazlar. “Levlâ” kelimesinin yoktu anlamına gelmesi de mümkündür, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek birikimli kimseler bulunsaydı yat”! Yani sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek yeterince birikimli çok kimse yoktu, sadece az kimse vardı. Böyle değil de “hellâ” anlamına gelmesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü onların bu konuda şahitleri yoktu, bu itibarla onları nasıl getirsinler ki?! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir. Onlar Hz. Âişe'nin durumuyla ilgili şahitler getirseler bile yalancıdırlar. Bu da gösterir ki Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! meâlindeki beyan şöyle anlaşılabilir: Şahitleri yoktu, hal böyle iken nasıl iftirada bulundular?

Nur 24:14

Eğer dünyada ve âhirette Allah'ın lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı içine daldığınız günah yüzünden size büyük bir azap gelecekti. Bu iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Eğer Allah'ın lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı...Şöyle ki Hz. Âişe'ye Safvân ile attığınız iftira hakkında onların mâsumluğuna dair birtakım âyetler indirip de bunun sonucunda siz tövbe etmemiş olsaydınız bundan dolayı muhakkak size âhirette azap dokunurdu. İkincisi: Eğer Allah'ın lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı size azap erişirdi ve Hz. Âişe'ye attığınız iftira sebebiyle sizi dünyada iken cezalandırırdı. Bu yoruma göre tehdit edilen (vaid) azap, dünyadadır. İlk tevile göre ise vaid âhirettedir. Ne var ki Allah Teâlâ lütfu ve rahmetinin sonucu olarak onu sizden defetti. En doğrusunu Allah bilir. “Fimâ efadtüm fihi” kelâm-ı celilinden maksat düşünmeden içine daldığınız fiil demektir. İffete iftira etme konusunda Allah Teâlâ'nın diğer konulardan farklı bir şekilde ağır ifadelerle hükümler düzenlemede ve vaidde bulunması farklı şekillerde açıklanabilir; Birincisi, muhsan kadınlar ve saygın kimselerin evlatlarına herhangi bir şekilde itham edici yakıştırmalarda bulunmalarına dair fısk ve fücür ehlinin beklentilerini tamamen kesmek, böylesi çirkin bir fiile yeltenmelerine şiddetle mukabele etmek suretiyle cüretkârlıklarının önünü almaktır. İkincisi, çünkü insanlar (iftira sonucu) muhsan kadınlar ve saygın kimselerin evlatlarıyla nikâhlanmaya arzulu olmazlar. Üçüncüsü de iftirada bulunanlarla kendisine iftira atılanın irtibatlandırıldığı kimseler arasında kin ve düşmanlık meydana gelir. Allah'ın lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı şöyle şöyle olurdu. Bu Allah Teâlâ açısından olumlu anlamda olup Allah'ın rahmeti insanlarla birliktedir. Yani O rahmetini insanlara hep lütfetmiştir. Mahlükata izafetle kullanılacak olsaydı öyle olmadığı anlamı çıkardı. O yüzden “Levlâ” kelimesini “hellâ” diye tevil etmişlerdir. “Bunu işittiğiniz zaman mümin erkekler ve kadınların birbiri hakkında hüsnüzan beslemeleri gerekmez miydi?” meâlindeki beyan hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Müminlere diyor ki: “Bunu işittiğiniz zaman” yani size Hz. Âişe ile Safvân'a atılan iftira haberi ulaştığında mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbirleriniz hakkında hüsnüzan beslemeniz gerekmez miydi? Şöyle diyor: Âişe ile ilgili kendi özünüz hakkındaki hüsnüzannınızı onun için de korusaydınız ve bilseydiniz ki anneniz onu asla yapmaz, aynı şekilde mümin bir kadın da yapmaz. Ve “Bu apaçık bir iftiradır” deseydiniz ya! “Bu iddialarına dört şahit getirseler ya”. Burada da “Levl” kelimesi “hellâ” anlamındadır. JSözlerine dört şahit getirselerdi de onlar iddiaları konusunda kendilerini doğrulasalardı ya demektir. Şahit getiremiyorsanız, ona yalan isnat etmiş oldunuz. “Allah nezdinde onlar yalancıların tâ kendileridir”7. Bu, daha önce sözünü ettiğimiz yoruma yakındır. İM sai iLE PE iL

Nur 24:15

“İz telakkavnehü” kelimesi şeddelidir, yani kabul ediyorsunuz demektir. “Telikânehü” şeklinde şeddesiz de okunmuştur: O takdirde de “Alıyorsunuz” anlamındadır. “el-Velku” (gigi) kökündendir ve “yalan” demektir. Hz. Âişe de öyle okumuştur”. Ebü Avsece dedi ki: “İz telakkavnehü”, yani onu söylüyorsunuz. “Telakkaytü'l-kelâm”, “lekınet” ve “telakkanet” hepsi aynıdır. Sonra “iz telakkavnehü bi elsinetiküm” GELİ 5 iii 3) başkalarından dillerinizle alıyorsunuz ve “ve tekülüne bi efvâhiküm”, yani aranızda ağızlarınızla söylüyorsunuz. Her ikisinin de aynı anlamda olması da mümkündür. Yani dillerinizle konuşuyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız bir şeyi ağızlarınızla söylüyorsunuz. Yani yaydığınız iftiranın aslının olup olmadığını bilmeden yayıyorsunuz. En doğrusunu Allah bilir. Bunu da önemsiz sanıyorsunuz. Bazıları dedi ki: Zina isnadını basit bir günah sanıyorsunuz. Halbuki Allah katında o günah olmak açısından büyük bir eylemdir. Bunu da önemsiz sanıyorsunuz meâlindeki kelâm-ı ilâhinin din konusunda olması da mümkündür. Çünkü zina isnadı dinde noksanlık doğurur. Dinde noksanlık ise Allah Teâlâ katında çok büyük bir meseledir. Oysa siz onu önemsiz sayarsınız. Sonra Hz. Âişe'ye atılan iftiranın büyük bir bühtan olduğu ve bunu da önemsiz sanıyorsunuz; halbuki Allah katında o büyük bir şeydir meâlindeki beyanın iftiraya uğramış her mâsum kimse hakkında genel olması, sadece Hz. Âişe'ye mahsus olmaması da mümkündür. Bu aynen muhsan kadınlara zina

Nur 24:16

Sonra Hz. Âişe'ye atılan iftiraya dalanlara öğüt vererek buyurdu ki “velevlâ” “hella” anlamında bir kelimedir. Onu duyduğunuzda Jyani iftira olayı kulağınıza geldiğinde demeliydiniz ki bizim bu durumu konuşmamız bize yaraşmaz. Fesübhtânallah, onun hakkında dediklerinin büyüklüğü sebebiyle bu apaçık bir iftiradır deseydiniz ya! “Bühtân” şaşkınlık veren sözdür. İftira ya da başka aslı olmayan bir sözü söylemek demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Bühtân” (oky) yalan demektir. “Behete” denilir, “kezebe” anlamına gelir.

Nur 24:17

Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor. Yani asla iffete iftirada bulunmamanızı öğütlüyor. Eğer gerçek müminlerseniz. Onun beyanı ve temize çıkmalarını açıklama konusunda Allah size âyetleri açıklıyor. Ya da emirlerini ve yasaklarını açıklıyor, demektir. Allah ilim ve hikmet sahibidir. “Alim'dir, yani söz ve fiilden oluşan her şeyi bilendir “Hakim'dir; her şeyi yerli yerine koyandır.

Nur 24:18

Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor. Yani asla iffete iftirada bulunmamanızı öğütlüyor. Eğer gerçek müminlerseniz. Onun beyanı ve temize çıkmalarını açıklama konusunda Allah size âyetleri açıklıyor. Ya da emirlerini ve yasaklarını açıklıyor, demektir. Allah ilim ve hikmet sahibidir. “Alim'dir, yani söz ve fiilden oluşan her şeyi bilendir “Hakim'dir; her şeyi yerli yerine koyandır.

Nur 24:19

19, “Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” [Ahlâksızlığın Yaygınlaşması] Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere... Ahlâksızlığın yayılmasını isteyen kimseler nifak ehli idi, çünkü müslümanlar bunu istemez. Sonra Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını anlamındaki beyanın Hz. Âişe (r.a.), babası ve Safvân hakkında olması muhtemeldir. Yahut müminlerden olup da Hz. Âişe'ye ve Safvân'a iftira atmayı sevenler olabilir, Münafıklar bu iftirayı müminler arasında çıkaran ilk kimselerdi. Onlara âhirette nifakları ve Hz. Âişe'ye zina isnadında bulunmaları sebebiyle can yakıcı bir ceza vardır. Müminler için olan ise Allah'ın şu buyruğudur: “Eğer gerçek müminlerseniz Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor””. Amre'den rivayet edildiğine göre Hz. Âişe şöyle demiştir: Benim mâsumiyetimi belirten âyetler inince Hz. Peygamber minberin üzerine çıktı, durumu anlattı ve Kur'ân'ı okudu. İnince iki erkekle bir kadının cezalandırılmalarını emretti ve onlara hadleri vuruldu”, İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber Abdullah b. Übey, Hassân ve Mistah b. Üsâse'ye had uyguladı. Bazı haberlerde Hamne adlı bir de kadına da had cezası uygulandı. Her birine seksen celde vuruldu”. (İMüminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere. Bu beyan iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, ahlâksızlığı müminlerin arasında yayanlar ve onu herkese duyurmaya çalışanlar. Onlar ahlâksızlığın inananlar arasında yayılmasını ve şüyü bulmasını üstlenen kimselerdir. Onlara sözü edilen can yakıcı bir azap vardır. İkincisi, ahlâksızlığın inananlar arasında yayılmasını arzu ediyorlar ki bu kendileri için bir bahane olsun da “Sizin dininiz sizi ahlâksızlıklardan ve çirkinliklerden alıkoymuyor!” diyebilsinler. Onlara dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır. Çünkü onlar münafık idiler, zina iftirasını ilk kez onlar ortaya atmıştı ve onlar yüzünden yayılmıştı. O yüzden bu ceza tehdidi (vaid) onlar içindir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Yani Allah Teâlâ işlerin hakikatlerini bilir ve siz onların gerçekliklerini bilemezsiniz. Burada hükmün, ancak Allah'ın bilebileceği hakikatlere değil de nasların zâhirlerine (zevahir) bağlandığına dair bir delil vardır. --- Dipnotlar: bk. İbn Mâce, “Hudüd” 15; Ebü Dâvüd, “Hudüd” 35; Tirmizi, “Tefsirü'l-Kur'ân”, 24/25.

Nur 24:20

Ya Allah'ın size lütfu ve rahmeti ulaşmasaydı, ya Allah çok şefkatli, çok merhametli olmasaydı! Allah şart cümlesinin cevabını belirtmedi. Onun cevabı (bir sonraki) “Allah'ın lütfu ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse günahtan asla arınamazdı” meâlindeki âyette belirtilen husustur. Arınan kendi marifetiyle değil O'nun lütfu ile arınır, kendisini düzeltip ıslâh-ı nefs eden de O'nun rahmetiyle bunu başarır. çe yilin Mİİ IgE I al Geli Gi g

Nur 24:21

[Şeytana Uymama)] Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytana ayak uydurursa bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder. Cenâb-ı Hak müminlere şeytanın adımlarına tâbi olmalarını yasakladı, ancak şeytanın adımlarının neler olduğunu açıklamadı, buna mukabil şöyle buyurdu: Kim şeytanın adımlarına uyarsa bilsin ki o edepsizliği ve kötülüğü emreder. Aslında bunun cevabi; “Onun adımları şudur...” demesiydi. Aynı şekilde Kim şeytanın adımlarını takip ederse o da edepsizlik yapar” da demedi. Buna mukabil bilsin ki, o edepsizliği ve kötülüğü emreder buyurdu. Aslında bunun cevabı başka bir ilâhi beyanda söylediği husustur: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin, çünkü o apaçık düşmanınızdır. O size ancak kötülüğü, çirkinliği, (Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder””, Allah Teâlâ bildirdi ki kim şeytanın buyruğuna uyarsa o hayâsızlığı ve kötülüğü... emreder. “Hutuvât” (sasi) adımlar demektir. “Hutve” ve “hatve” (sali) kökünden gelir. Her ikisi de ayağı kaldırıp koymak anlamından alınmıştır. Buyruğun esası, onun ayak izlerini takip etmeyi ve ona uymayı yasaklamaktır. Allah'ın lütfu ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse günahtan asla arınamazdı, fakat Allah dilediğini arındırır... Tezkiye, yani arındırma, tevfik ve koruma altında bulunmakla olabilir, onlar Allah Teâlâ'nın kendilerine tevfiki (yardımı) ve koruma altına alması sonucu olarak arınırlar. Yahut kendilerine gönderilen kitaplar ve resüller sayesinde arınırlar. Allah'ın tevfiki ve koruma altına alması sayesinde arınmış olmalarına dair yorum daha uygundur. Âyette Mütezile'nin görüşünü reddeden delil vardır: Çünkü Allah Teâlâ bildiriyor ki kendisini arındıran ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti sonucu arındırır. Oysa onlar demektedirler ki Allah onlara, yaptığının dışında başka bir şey yapsa zâlim olur. Onların iddiasına göre Allah Teâlâ mufdıl, yani lütufta bulunan değil, aksine âdildir. Çünkü o yapması gerekeni yapmıştır. Bu durumda onların görüşüne göre Allah Teâlâ mufdıl, yani lütufta bulunan değildir. Çünkü dünyada bir kimse yapması gerekeni yaptığı zaman “mufdıl”, yani lütufta bulunmuş sayılmaz. Onların görüşüne göre Allah Teâlâ herkese kendilerini arındıracak ve hallerini düzeltecek imkânları verdi, fakat onlar kendi ihtiyarları ile arınmadılar. Onların görüşüne göre arınan Allahın lütfu sayesinde arınmadı, lâkin arınan ancak Allah'ın kendisine verdiği iradesi sayesinde arındı. Oysa Cenâb-ı Hak bildiriyor ki arınan ancak Allah sayesinde arınmış, kullarına vermesi halinde arınmalarını sağlayacak lütfunu katında tutmuş, vermemiş, arınan ve nefsini ıslah edene de lütfunu vermiş, arınmayana ise vermemiştir. Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. Onların sözlerini işiten, fiillerini bilendir. Bunun aslı da “Gizlediklerini de açığa vurduklarını da Allah bilmektedir!” meâlindeki âyette belirtilen husustur. 150 TE'VİLAÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ e eği ğa EİN

Nur 24:22

[İyilik Yapmamak İçin Yemin Etme] İçinizden yardım sever ve zengin olanlar yemin etmesinler... Bazı tefsirciler dediler ki “ve lâ ye'teli” yemin etmesinler demektir; “ilâ” kökünden “yefte'ilu” babındandır. Ebü Avsece şöyle dedi: “Lâ ye'teli” ii y) acizlik göstermez ve ihmal etmez, demektir. “Ütelâ, ye'teli” ve “elâ ye'lü elver” denilir. Taksir, yani ihmal ve kusur göstermek ve mübalağayı terketmek anlamındadır. Sonra “ulü”l-fadli minküm” Ji Su) kavl-i celili lütuf ve kerem sahibi, bolluk içinde olan kimse demek olabilir. “Ulü1-fadli” (yad J Lİ) kelimesinden maksat ihsan ve iyilik sahibi olan, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda muhacir olanlara yardım ve iyilik eden kimse demek de olabilir. Müfessirlerin belirttiklerine göre Hz. Ebü Bekir, Mistah'a -ki yakın akrabasıydı- Hz. Âişe'ye atılan iftirayı yayanlardan olması sebebiyle hiçbir yardımda bulunmayacağına yemin etmişti. Bunun üzerine Allah Teâlâ bunu yasaklayan âyetini indirdi ve İçinizden yardım sever ve zengin olanlar yemin etmesinler buyurdu. Ancak âyet her ne kadar Hz. Ebü Bekir ile ilgili bir olay ve vaziyet için inmiş olsa da benzer durumda olan diğer insanlar da âyetin anlamında ve söz konusu yasakta müşterektirler. Bir başka âyette buyurduğu husus da aynı şekildedir, o da şudur: “Yeminlerinizden dolayı Allahı, [iyilik etmeye, kötülükten sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye] engel kılmayın”? Anlatıldığına göre bir topluluk insanlara iyilik ve ara buluculuk yapmamak üzere yemin ederler ve bu şekilde yeminlerinin, harcama yapmaktan, yardımlaşmaktan ve arabuluculuktan geri durmalarına bir bahane olmasını isterlerdi. Onlara bu yasaklandı. Bu yasaklama sadece onlara özgü değil, hem onlara hem de onlar gibi olan diğer insanlaradır. Buna göre İçinizden yardım sever ve zengin olanlar yemin etmesinler âyet-i celilesi her ne kadar Hz. Ebü Bekir hakkında inmiş olsa da bu hem onun hem de onun durumunda olan diğer insanlar içindir. Her ne kadar o, kendisine kötülük yapmaları sebebiyle onlara infakta bulunmamaya yemin etmişse de. Birinci yorum ise kendilerine yönelik bir kötülük olmaksızın başlı başına ortaya çıkan müstakil bir durumla ilgilidir. [ ]Aynı şekilde bu âyetler de Hz. Âişe ile Safvân'ın başına gelen olay üze- HEMİ rine inmiştir. Bu âyetler bu olay üzerine inerken Hz. Âişe ya da Hz. Ebü Bekir olduğu için değil, aksine belli bir maksat için inmiştir. Bu itibarla aynı mâna her kimde varsa onlar da o konuda ortak olurlar ve sanki bütün bu âyetler o kimse hakkında inmiş gibi olur. O da Allah Teâlâ'nın “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar...” buyurmasıdır. Buna göre her namuslu (muhsan), mümin, hiçbir şeyden habersiz bir kadın, kendisine atılan iftiradan uzak olursa âyetin kapsamına girer. Yine her muhsan mümine, hiçbir şeyden habersiz kendisine atılan şeyden uzak bir kadına iftira atan kimse de âyetin kapsamına girer. Yine her muhsan mümin, hiçbir şeyden habersiz kendisine atılan şeyden uzak bir erkeğe zina iftirasında bulunan kimse âyetin kapsamına girer. Çünkü âyetin inmesine sebep olan mâna aynısıyla bunlarda da mevcuttur. Buna göre Kur'ân'ın tamamı kişideki bir durum sebebiyle yahut bir olaydaki bir maksattan dolayı inmişse, o durum ve maksatta müşterek olan herkes o hükümde de ortak olur”. Buna göre Hz. Ebü Bekir hakkında inmiş olan yakınlara infakta bulunmayı ve öteden beri yapmakta olduğu iyiliği kesmesini yasaklamak üzere inen âyet kendisine yönelik bir kötülük yapılmasına binaen idi. Sonra Bağışlasınlar, hoş görsünler meâlindeki beyanla affetmeyi ve görmezden gelmeyi, bağışlamayı ona emretti. Yani size kötülük yapanın yaptığını unutun ve bağışlayın, hatta onun yaptığı kötülüğe karşı sizin onu bağışlamanızı da anmayın, onun hatasından bahsetmeyin. Çünkü affın belirtilmesi başa kakmak gibi görülmüştür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın Çünkü başa kakma ve bu şekilde incitme sadakayı boşa çıkarır. Hatanın belirtilmesi ayıplama ve azarlama kabilinden gelmiştir. Allah Teâlâ affı emretmiştir ki o anlam bakımından açıktır. Safh” (piat) ise belirtildiği üzere affetmeyi, hata etmeyi ve kötülük yapmayı anmanın tümüyle terkedilmesidir. En doğrusunu Allah bilir. © Yani sebebin özel olması hükmün genel olmasına engel değildir). (JAllah'ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Siz Allah Teâlâ'nın kendisine karşı yaptığınız kötü davranışlarınız sebebiyle sizi afletmiş olmasını elbette severseniz. Madem bunu seviyorsunuz o zaman siz de size karşı kötülük işleyenleri affedin. Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.

Nur 24:23

[İftira Lâneti Gerektirir] İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar... Daha önce de belirttiğimiz gibi burada muhsan kadınlardan maksat hür kadınlardır. “Gâfilât” (elli) saf olanlar ise fuhuştan uzak olan kadınlardır. İmanlı kadınlar ise açıktır. Onlar dünyada ve âhirette lânetlenmişlerdir, onlara büyük bir ceza vardır. Sanki bu beyan, zina iftirasını ilk kez atan ve insanlar arasında onu yayan münafıklar hakkında inmiş gibidir. O yüzdendir ki haklarında lânet ve büyük ceza zikredilmiştir. Şu âyette olduğu gibi: “Müminler arasında ahlâksızlığın yaygınlaşmasını isteyenlere dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır”.” Mümin olan kimse, inananlar arasında fuhuşun yayılmasını istemez, bu olsa olsa münafıkların âdetidir. Sonra dünyada iken lânet, kendisine uygulanan had cezasıdır. Can yakıcı azap ise âhirettedir. Allah Teâlâ sanki lâneti ve can yakıcı azabı tövbe etmeden ve nifak üzere ölmeleri halinde söz konusu etmiştir. Bu hal üzere olmaları durumunda onlar için bahsedilen (lânet ve azap) vardır. Âyetin münafıklar hakkında olması da bu sözünü ettiğimiz hususa işaret eder. ELLİE A gel eği e gioii 13035

Nur 24:24

O ceza gününde dilleri... aleyhlerine tanıklık edecektir. Bu organlar dil ile inkârı sebebiyle kâfire karşı tanıklık edecektir. Mümin ise bütün bunları ikrar edeceği için onun organlarının kendisine tanıklık etmesine ihtiyaç yoktur. Burada işaret edilen hususa şu ilâhi beyanda ve benzerlerinde temas edilmiştir: “O gün onların ağızlarını mühürleriz...”, Sanki onlar dünyada inkâr ettikleri gibi âhirette de inkâra kalkışacaklar. “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -yararlı bir iş yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler”: Allah Teâlâ bildirdi ki onlar âhirette dünyada iken Hz. Peygambere yemin ettikleri gibi Allah'a da yemin edecekler. (JDillerinin aleyhlerine tanıklık etmesi, onlar inkâr ettikten sonra, diğer organlarının aleyhlerine tanıklık etmesinden sonra da olabilir. Bu da başka bir ilâhi beyanda buyurduğu şu husustur: “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, [gözleri ve derileri] onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar...” Dillerin tanıklığı, onların önce inkâr etmeleri ve yemin etmeleri sonrasında olur. İşte o anda dilleri onların aleyhinde tanıklık eder. En doğrusunu Allah bilir. EAT ERAO ORAA ça g 2 eN

Nur 24:25

O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı tastamam verecektir... O gün hepsi iman edecekler ve hakkı ikrar edeceklerdir lâkin o günde imanları onlara fayda vermeyecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O gün iman etmesi hiçbir kimseye fayda sağlamaz” Ve onlar Allah'ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır. Yani Hz. Peygamber'in kendilerini kabule davet eylediği Allah'ın tevhidi, O'nun rubübiyet ve ulühiyetinin ikrarı gibi hususların apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır. Yani apaçık olduğunu yahut yapılacak olan ile sakınılacak olanı, helâl olan ile haram olanı ayıran gerçek olduğunu bileceklerdir. biziz CESI YEMENİ A İN m EAT rai

Nur 24:26

[Herkes Lâyıkını Bulur] Pis şeyler pis olanlar içindir, pis olanlar da pis şeylere lâyıktır. Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir: Bazı müfessirler şöyle demiştir: Sözlerden çirkin ve müstehcen olanlar, insanlardan pis olanlar içindir. İnsanlardan pis olanlar da kelime ve sözlerden pis olanlara lâyıktır. Kelimelerden temiz olanlar insanlardan temiz olanlar için, insanlardan temiz olanlar da kelimelerden temiz olanlar içindir. Mücâhid şöyle demiştir: Maksat kötü söz ve güzel sözdür. Güzel olan müminlere, kötü olan da kâfirlere mahsustur. Şöyle ki kâfirlerden çıkan güzel bir söz müminlere lâyıktır. Müminlerin söylediği kötü bir söz de kâfirlere lâyıktır. Her biri kendisine yaraşmayacak olan sözden uzaktır. İbn Abbâs diyor ki: Bu âyet Hz. Âişe ile Safvân'a iftira atan Hassân b. Sâbit ve arkadaşları hakkında inmiştir. Diyor ki: İğrenç sözler, pis erkeklere kendileri için söylenenlerder daha lâyıktır. Pis sözler ancak pis erkeklerden çıkar. Bununla iftira furyasına katılan Hassân ve arkadaşlarını kastediyor. Sonra dedi ki: Erkeklerden pis olanlar pis sözlere lâyıktır. Bununla da Hassân ve arkadaşlarının iftira sadedinde konuştukları sözler kasdediyor. Eğer onlar salih ve temiz kimseler olsalardı temiz ve güzel söz konuşurlardı. Lâkin onlar pis idiler, o yüzden de iğrenç sözler söylediler. Onlar, yani Hz. Âişe ve Safvân o iftiracıların dediklerinden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlama, değerli bir nasip vardır. Yani güzel bir rızık. İbn Abbâs, âyetin Hz. Âişe ile Safvân ve onlara iftira atanlar hakkında olduğunu söylemiştir. Bu yorum muhtemeldir ve birinciye yakındır. Bazıları da şöyle demişlerdir. Kadınlardan pis olanlar, erkeklerden pis olanlar içindir. Erkeklerden pis olanlar da kadınlardan pis olanlar içindir. Kadınlardan temiz olanlar erkeklerden temiz olanlar içindir. Ancak bu hem dinen hem de varlık bakımından nikâha yönelik yorum olur. Dini yönü, Allah Teâlâ'nın müminlere müşrik kadınları nikâhlamalarını yasaklaması sebebiyledir. JBunu belirten ilâhi beyanlar şunlardır: “İman etmedikleri sürece PP Allaha ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir”; “Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir... Buna göre pislerden maksat müşrik kadınlardır, onlar, kendileri gibi pis olanlar içindir ki onlar da müşrik erkeklerdir. Aynı şekilde zina eden kadınlar gene onlardan zina eden erkekler içindir. Temiz olanlardan maksat da mümin hanımlardır ve onlar mümin olan erkekler içindir. Aynı şekilde muhsan ve mâsum iffetli kadınlar temiz olanlardır ve onlar iffetli ve salah ehli muhsan erkekler içindir. Dinen dediğimiz yön budur. Varlık bakımından dediğimize gelince münafıkların ve kâfirlerin karılarının kocalarının küfrüne, Resülullah'a küfretmelerine, ona eza ve işkence yapmalarına katlanmalarıdır. Bu onların pis oluşları, küfürleri ve kocaları ile uyum içinde olmaları sebebiyledir. Eğer onlar temiz kadınlar olsalardı o takdirde aynen mümin bir kadının kocasının küfrüne, kocanın da karısının küfrüne katlanamaması gibi içinde bulunduğu bu duruma katlanamazdı. Bu duruma katlanıp sabreden, sırf pisliğinden katlanır. Sonuçta onlar birbirlerinin dengidir. Pis kadınlar pis erkekler için, pis erkekler de pis kadınlar içindir. Aynı şekilde temiz kadınlar ile temiz erkekler de öyledir, (onlar da birbirleri içindir). En doğrusunu Allah bilir. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir. Dedi ki: Kötü söz salih adamın içinden geçer, ama bir türlü kalbinde yer edemez ve hemen onu dışarı atar. Pis adam onu duyar ve kendi yanında bulunan şerre onu da katar. Güzel söz pis adamın içinden geçer, ama bir türlü kalbinde yer edemez ve onu hemen dışarı atar. Salih adam onu duyar ve yanında bulunan hayra onu da katar. Sonra Abdullah bu âyeti okudu: Pis şeyler pis olanlar içindir, pis olanlar da pis şeylere lâyıktır. Temiz şeyler temiz olanlar içindir, temiz olanlara da temiz şeyler yakışır”. Pis olanlardan kastedilenin dünyada iken pis ameller işleyenlerin gireceği cehennemdeki aşağı tabakalar olması da mümkündür. Temiz olanlardan maksadın da dünyada iken güzel ameller işlemiş olan temiz insanlar için hazırlanmış cennet mertebeleri olması mümkündür. Cennetteki dereceler dünyada iken güzel ameller işleyen temiz insanlar içindir. Cehennemdeki aşagı tabakalar ise dünyada iken pis işler işleyen ve günahlar kazanan kimseler içindir. Bazıları dedi ki: “İnnellezine yermüne'l-muhsanâti (4L2XĞI 0455 gali öy) ifadesinden başlayarak “ve ya'lemüne ennellâhe huve'l-hakku'l-mubin” (5,415 eii gji ŞA ii) kısmına kadar olan kelâm-ı ilâhi” Hz. Âişe'ye iftira atan münafıklar hakkında inmiştir. Bunlar Abdullah b. Übey ve adamlarıdır. Ona zina isnadında hem münafıklar hem de birtakım müminler bulunmuştu, Müminler belirttiğimiz gibi ona iftirayı kastetmemişlerdi, bilakis bu yaptıkları onlardan sudur etmiş bir hata ve gaflet haliydi. Münafıklar ise onlar bile bile iftirada bulunmakta ve attıkları iftirayı kasten yapmaktaydılar. O yüzden Allah Teâlâ münafıklara belirtildiği gibi had, lânet ve büyük azabı gerekli kıldı (ve onlar hakkında) şöyle buyurdu: “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar dünyada ve âhirette lânetlenmişlerdir, onlara büyük bir ceza vardır””; “Dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır”” buyurdu. Müminler hakkında ise şöyle buyurdu “Eğer dünyada ve âhirette Allah'ın lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı içine daldığınız günah yüzünden size büyük bir azap gelecekti”, Bir müfessir şöyle dedi: Allah'ın lütfu İslâm, rahmeti de Kur'ândır. Yani eğer bunlar olmasaydı onlara azap ettiği gibi size de azap ederdi. Sonra da sözü edilen doğrultuda dedi ki: Sözün pis olanı insanlardan pis olanlar içindir. Ancak “sözden ve amelden olan” kaydını ilâve etti ki bunların hepsi birbirine yakın izahlardır. En doğrusunu Allah bilir. Bir müfessir de şöyle dedi: Salih adam şaşı bir laf eder. Onu nakleden “Falanca şöyle şöyle dedi” der. Diğeri “Bu onun sözünden değildir!” diye tepki gösterir (ve ona yakıştıramaz). Kâb'ten de Abdullah b. Mesüd'un dediklerine benzer bir söz nakledilir; Şöyle demiş: “Pis kelime bir şekilde kulun ağzından çıkar ve göğe yükselir, fakat ona göğün kapıları açılmaz. )Oradan geri yere döner, hiçbir yerde karar kılamaz. Denizlere gider orada da kendisine bir yer bulamaz, sonunda şöyle der: Kendime, çıktığım yerden başka edinecek bir yer bulamadım [bari oraya geri döneyim!” der ve sahibine geri döner. Kâb sonra bu âyeti okudu: Pis şeyler pis olanlar içindir... --- Dipnotlar: bk. İbn Kesir, Tefsir, III, 269; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VL, 168.

Nur 24:27

[İzin İsteme Âdabı] Ey iman edenler! Kendinizi tanıtıp izin almadan ve içinde oturanlara selâm vermeden kendi evlerinizden başka evlere girmeyin. Abdullah b. Abbâs'ın “hatta teste'zinü ve tüsellimü alâ ehlihâ” diye okuduğu” ve “teste'nisü” diye yazılması kâtip hatasıdır dediği nakledilmiştir. Bazı müfessirler isti'nâs ile “isti'zân”ın (oly!) izin istemek anlamında aynı olduğunu söylemişlerdir. Bazısı ise “isti'nâs”, kendi varlığından haberdar etmek ve girmek için ev halkından izin istemek, “isti'zân” (oly) ise girmek için onlardan izin istemek demektir demiştir. Ebü Eyyüb'tan rivayet olunur: O dedi ki: Biz “Yâ Resülallah!”; “Şu selâmı anladık da istizan da nedir?” dedik. Buyurdu ki: “Girmeye izin vermesi için sesini “el-Hamdulillah” yahut “Sübhânallah” yahut “Allahu ekber” diye yükseltmektir” Eğer bu rivayet sabit ise bu “isti'lâm'a yakın bir mânadır. O şu kavl-i celilinde beyan edilen husustur: “Eğer onlardan biraz rüşd sezerseniz””, “fe in ânestüm”, yani bilirseniz demektir. Sonis biri şöyle emr “Hatta teste'nisü ve tüsellimü alâ ehlihâ” (6,1255! pals 32 Gül is) kavl-i celilinde takdim tehir vardır. Yani “selâm verip ünsiyet peyda etmedikçe...” demektir. O da söze selâm ile başlar ve “es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah! Gireyim mi girmeyeyim mi!” der ve sonra izin ister, “es-Selâm kable'l-kelâm, yani “Selâm kelâmdan öncedir” şeklinde rivayet edilen hadis de bu doğrultudadır. Ancak bize göre “istizân”, girmek içindir. Girmek için izin verildiğinde girer ve girdiğinde de onlara selâm verir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Evlere girdiğinizde, Allah katından müEE barek ve güzel) bir selâmlama ile kendinize selâm verin”, Burada selâm, girdikten sonra emredilmiştir. Buna göre önce girmek için izin ister, kendisine izin verilince girer, girdikten sonra da onlara selâm verir. Çünkü önce selâm verecek olsa, sonra da izin istese girdikten sonra ikinci kez selâm vermeye ihtiyaç duyar. Bizim belirttiğimiz bu yorum, insanların uygulamasına ve âyetin zâhirine daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. Kendi evlerinizden başka evlere girmeyin. Âyet mescit ve benzeri yerleri içine almıyor, aksine içinde yaşanılan evleri kastediyor. Bu durum, bizim “Bir kimse hiçbir eve girmeyeceğine dair yemin etse ve mescide girse yeminini bozmuş olmaz” şeklindeki görüşümüze dair bir delil olur. Sizin için daha iyi olanı budur; umulur ki düşünüp anlarsınız. Yani bu izin isteme ve selâm verme, izin istemeyi terketmenizden sizin için daha hayırlıdır. Çünkü terkeden, bizzat Allah Teâlâ'nın tedip ettiği ve öğrettiği bir davranış kuralını terketmiş olur. Umulur ki düşünüp anlarsınız, yani Allah'ın öğrettiği edep ile edeplenmiş ve ondan öğüt almış olursunuz. Bazı haberlerde rivayet edildi ki bir kimse izinsiz olarak bir eve girdiği zaman, o ev için müvekkel olan melek ona “İsyan ettin ve eziyet verdin!” der. Onun bu sesini ins ü cin hariç bütün mahlükat duyar, sesi dünya semasına çıkar gök melekleri onun için “Falana yuh olsun; Rabb'ine isyan etti ve rahatsızlık verdi!” derler. 815 SER i AŞİLİ SE ai Goi iyi İİ --- Dipnotlar: 1 Câbir b. Abdullah'tan: Dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) “Selâm kelâmdan öncedir” buyurdu. Gene bu isnatla Hiz. Peygamberden şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Selâm vermedikçe hiç kimseyi yemeğe buyur etmeyin!”.

Nur 24:28

28. “Eğer o evlerde bir kimse bulamazsanız -size izin verilmedikçe- oralara girmeyin. Size “Kabul edemiyoruz, dönün denirse hemen dönün; bu sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir” Eğer o evlerde bir kimse bulamazsanız -size izin verilmedikçe- oralara girmeyin! Bu âyet gösteriyor ki evlere girmek için izin talebi sadece insanlar için değil, aksine hem insanlar için hem de evlerde bulunan mallar içindir. Çünkü Allah Teâlâ “Eğer o evlerde bir kimse bulamazsanız oralara girmeyin!” buyurmakta ve oraya içinde hiç kimse olmasa bile ev ve konak sahipleri müsaade etmedikçe girmelerine izin vermemekte ve girme yasağının hem can hem de mal emniyeti için olduğunun bilinmesini istemektedir. Çünkü insanlar ev ve konakları hem can hem de mal emniyeti için edinirler. ( İnsanlar evlerinde kendilerinin ve ailelerinin başkaları tarafından görülmelerini istemedikleri gibi mallarının ve eşyalarının da başkaları tarafından görülmesini hoş karşılamazlar. O yüzden sahibinin izni olmadan evlere girilmez. En doğrusunu Allah bilir. Kabul edemiyoruz, dönün denirse hemen dönün... Bazı haberlerde “isti zân” yani izin talebi üç defadır; kendisine izin verilmeyen kimse geri dönsün, denilmiştir. Bu üç talepten birincisi mahallenin duyması, ikincisi ev halkının önlem almaları, üçüncüsü ise dilerlerse izin vermeleri ve dilerlerse geri çevirmeleri içindir. Denildi ki: Seni kapılarından geri çeviren bir topluluğun kapısına asla oturma! Çünkü insanların ihtiyaçları, işleri güçleri vardır. Allah mazeretleri kabul etmekte en yücedir. Bazı rivayetlerde de: Ey âdemoğlu! Hoşlanmadığın her bir şey senin için daha nezihtir'©, Bu sizin için daha nezih bir davranıştır. Çünkü girmek için izin verilmediği takdirde oradan ayrılmayıp kapılarının önünde oturur beklerse bu hiç hoş olmadık birtakım mânalara gelir. Birincisi: Ev halkına karşı bir töhmet uyandırır. Güvenlik görevlisi ve benzeri kimselerin töhmet ehlinin kapılarında beklemesi vb. gibi durumlar insanlarca hoş görülmez. İkincisi: İnsanların evlerinin içinde ve dışında birtakım meşgaleleri ve ihtiyaçları olur. Kişi orada bekler ve kapılarına oturursa bundan dolayı içindekiler rahatsız olup sıkılırlar ve bu durum onların kalplerini meşgul eder. Onunla meşgul olmaları yüzünden belki de ihtiyaçları görülememiş olur. Bu sebeple dönmek, onun için kapıda oturup beklemekten daha nezih ve hayırlı bir davranış olur. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Peygamberden (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: İzin isteme üç defadır. Eğer sana onlarda izin verilirse ne âlâ, aksi takdirde dön!” Bazıları şöyle demişlerdir: Size “Kabul edemiyoruz, dönün’ denirse hemen dönün meâlindeki beyanın mânası şudur: Eğer bir cevap verilmez ve süküt edilirse size izin verilmemiştir ve size her ne kadar bunu dilleri ile söylemeseler de size “dönün” denilmiş olur. Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir. Bu bir azap tehdididir (vaid). Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu 133 (1Sonra izin isteme nikâh düşmeyen mahrem yakınlar için de gereklidir. Her ne kadar mahrem olan kişi, yakının saçına, yüzüne bakması caiz ise de bunun dışında kalan diğer avret yerlerine bakması yasaktır. O yüzden eğer izinsiz içeri giriverirse kadının avret yerinin açık olması endişesiyle izin istemesi gerekir. Rivayete göre bir adam Hz. Peygambere (s.a.) sordu: “Ben anneme hizmet ediyorum, yatağını seriyorum, Ben onun yanına girerken izin alıyor muyum?” Buyurdu ki “Evet!” Adam üç kez sordu ve Hz. Peygamber (s.a.) ona “Onu çıplak olarak görmen hoşuna gider mi?” dedi. Adam “Hayır!” deyince Hz. Peygamber “Öyle ise yanına girerken izin iste!” buyurdu'". Aynı şekilde Huzeyfeden gelen bir rivayette bir adam “Kız kardeşimin yanına girerken izin istiyor muyum?” dedi. Buyurdu ki: “Eğer izin almazsan seni üzecek şeyler görebilirsin” Aynı şekilde İbn Mesüd ve İbn Abbâs'tan da birinde anne diğerinde kız kardeş hakkında benzer rivayetler bulunmaktadır. Ancak bunların yanına girerken izin isteme emri, yabancıların yanına girerken izin isteme emrine nispetle daha yumuşaktır ve onun kadar katı değildir. Zira kişinin, mahreminin saçlarına ve yüzüne bakması kendisi için serbest kılınmış bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. yil ig” Cuh ee aT ERA. o --- Dipnotlar: "2 Muhtemelen müellif şunu kastediyor: Bir talebinde geri çevrildiğin zaman onda ısrarcı olma. Bil ki o senin için sonuçta daha hayırlıdır. 9 bk. Mâlik, el-Muvatta, “İstizân” 2-3; Müslim “Âdâb” 7; İbn Mâce, “Edeb” 17; Tirmizi, © Atâ b. Yesârdan: Bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelip sordu: “Yâ Resülallah! Annemin yanına girerken izin istiyor muyum?” “Evet!” buyurdu. Adam: “Ben evde onunla birlikteyim” dedi. Hz. Peygamber: “Onun yanına girerken izin iste!” dedi. Adam: “Ben onun hizmetkârıyım” dedi. Hz. Peygamber “Onun yanına girerken izin iste! Onu çıplak görmen hoşuna gider mi?” dedi. Adam “Hayır!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Öyle ise yanına girerken izin iste!” buyurdu (el-Muvatta, “İsti'zân”, 1; Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ,

Nur 24:29

29. “İçinde kimsenin oturmadığı ve kendinize ait eşya bulunan evlere girmenizde sizin için bir sakınca yoktur. Allah açıkladığınızı da bilir, gizlediğinizi de!” İçinde kimsenin oturmadığı evlere girmenizde sizin için bir sakınca yoktur. İçinde kimsenin oturmadığı evler kavl-i celili iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi içinde oturma imkânı olmayan evler anlamındadır; bunlar harabeler ve def-i hacet yapılan yerlerdir. Hafsa'nın mushafında âyet “buyüten ğayre ma'müratin fihâ menâfiu” şeklindedir. Yani içinde sizin için birtakım menfaatler bulunan ve mâmur olmayan evler. İkincisi: İçinde oturulabilir halde olan, ancak başkalarının konaklaması için sahiplerinin içinde bulunmadığı evler. [9]Bunlar gelip geçen yolcular için hazırlanmış hanlar, ribatlar gibi yerlerdir. Buna göre haberde geldiği üzere istizan âyeti indiğinde Hz. Ebü Bekir: “Yâ Resülallah! Mekke ile Medine arasında, Medine ile Şam arasında bulunan evlerin durumu nasıldır? Oralarda sakin olan kimse yoktur” dedi de bunun üzerine Allah Teâlâ “İçinde kimsenin oturmadığı ve kendinize ait eşya bulunan evlere girmenizde sizin için bir sakınca yoktur” meâlindeki âyeti indirdi'“, İbn Mesüd'un mushafında âyet şöyledir: “Leyse aleyküm cünâhun fi buyütin leyse fihi sâkinun en tedhulühu” (45 Je. izler Ss pe) sls oi SU) içinde sakin kimse olmayan eve girmenizde sizin için bir sakınca yoktur. Kendinize ait eşya bulunan evler... Eğer evlerden maksat yolcuların konakladığı hanlar ve evler ise o takdirde bu beyan kavl-i celili orada sizin için kış günü ısınma, yazın gölgelenme, sıcak günlerde serinleme, soğuk günlerde soğuğu savma gibi birtakım hizmetler vardır anlamında olur. Yok, evlerden maksat harabeler ve yol kenarlarına def-i hacet için yaptıkları türden kulübeler ve kabinler ise o takdirde de bu beyandan maksat tuvalet ihtiyacını giderme gibi bir mâna olur. En doğrusunu Allah bilir. Allah açıkladığınızı da bilir, gizlediğinizi de! Âşikâre kıldığınız ve gizlediğiniz selâmı ya da her bir şeyi. Şu âyette olduğu gibi: “ Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir”. Allah Teâlâ bunu anlatıyor ki her an daima tetikte ve korku üzere olsunlar. En doğrusunu Allah bilir. NB ağ Ihis çayla ya Igas dereli ji GOLE T pe MİLİ

Nur 24:30

[Irzın Korunması] Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Senin için cennette bir hazine var ve sen onun iki ucuna” sahipsin. Bu itibarla bakışı bakışın arkasına düşürme. İlki senin için ama arkasından gelen bakış senin için değildir'. Enes'ten (r.a.): Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ey âdemoğlu! İlk bakış senin içindir. İkincisinden aman ha sakın!” Cerirden şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygambere (s.a.) ani bakışı sordum, bana gözümü çevirmemi emretti”, İbn Abbâs'tan: O şöyle dedi: Allah'ın hoşlanmadığı hususlarda şehvetlerine sahip olup gözlerini indirsinler. Sonra gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar meâlindeki beyan üç şekilde yorumlanabilir: Birincisi: İffetlerini ve cinsel organlarını korumak için gözlerini indirsinler. Çünkü cinsel organın korunması ancak gözlerin yere doğru indirilmesi ve korunması ile olur. İkincisi kendilerine helâl olmayan yabancı kadınlara bakmaktan gözlerini yere doğru indirsinler. Çünkü mahrem olanlara bakmak helâldir. Cinsel organlarını hem mahrem olanlara ve hem de yabancı kadınlara karşı korusunlar, bundan sadece bir başka âyette istisna ettikleri hariçtir". [§] Üçüncüsü insanların ellerinde olanlara HEĞİ karşı gözlerini indirsinler, gözlerini onların elinde olan şeylere dikmesinler. Şu âyette olduğu gibi. “Sakın kendilerini sınamak için onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine göz dikme! Rabb'inin sana verdiği nimetler daha hayırlı ve daha kalıcıdır”! Bu onlar için daha arındırıcıdır. Yani bakmaktan daha temiz ve iyi halli olmaya daha davetkârdır. Âyet işte bu izahlar üzere gelmiş olmaktadır: SERE YE öz DİLİ böy ʻi Köy e be Milk --- Dipnotlar: 2 Allah Teâlâ tahrim âyetinin sonunda şöyle buyurmaktadır: “Elinizin altında bulunan câriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı” “İffetlerini koruyanlar -ki eşleri ve câriyeleri bunun dışında olup bundan dolayı kınanmazlar; ama kim bunun ötesine geçmeye kalkışırsa böyleleri sınırı aşanların tâ kendileridir-”.

Nur 24:31

[Mahremiyet, Örtünme ve Başörtüsü] Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Açıkta kalanlardan başka süslerini göstermesinler. Abdullah b. Mesüddan rivayet edildiğine göre o, açıkta kalanlardan başka meâlindeki beyan hakkında rida (pelerin) ve giysi demiştir. İbn Abbâs Açıkta kalanlardan başkaya sürme ve yüzük demiştir. Bir başka rivayette de el ve yüzdür. Hz. Âişeden rivayet edildiğine göre “açıkta kalanlardan başka”yı bilezik ve yüzük diye açıklamıştır’, Fetha ayak parmağına takılan yüzük demektir. [ ] Abdullah'tan şöyle nakledilmiştir: Zinet iki çeşittir: İç zinet ki onu kocadan başka kimse göremez, dış zinet ise elbisedir. İç zinet taç, bilezik ve yüzüktür", Eğer âyetin yorumu İbn Mesüd'dan rivayet edildiği şekilde açıkta kalanlardan başka meâlindeki beyan elbise ve başkası ise o takdirde âyette, yabancı kadının yüzüne bakmanın helâl olmayacağına işaret vardır. Yok, İbn Abbâs'ın dediği gibi ise o takdirde âyet kadının yüzüne şehvet olmaksızın bakılabileceğini gösterir. Eğer Hz. Âişe'nin dediği gibi bilezik ve yüzük ise, o takdirde kadının ellerine ve ayaklarına bakmanın caiz olduğunu gösterir. Çünkü bu iki uzuv açıkta olan uzuvlardır. Görmez misin ki abdestin yıkanması farz kılınan el ve ayak zâhir olan organlardandır. Eğer durum böyle ise o takdirde kadının ayakları açık iken namazının caiz olacağına dair bir delil vardır. Kadının yüzüne şehvet olmaksızın bakmak caizdir. Ancak gözü yere doğru indirmek ve bakmamak daha uygun ve daha nezihtir. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, [onların hür kadınlar olduğunun] tanınıp câriyeler gibi] rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır”. Kadının yüzünü örtmeyebileceği ve erkeğin de kadının yüzüne bir ihtiyaç olmadan bakmasının uygun olmayacağına işaret eden delil, Hz. Peygamber'in (s.a.) Hz. Ali'ye söylediği şu sözüdür: “İlki senin için ama arkasından gelen senin için değildir”. Bazı rivayetlerde de “Birincisi senin için, arkasından geleni ise senin aleyhinedir” Çünkü sanki o ikinci defasında bakışını kalbinde meydana gelen bir şehvete vesile yapmış olmaktadır. Bir kadınla evlenmek isteyen kimseye ona bakmasına izin verilmiştir. Bu da gösteriyor ki erkeğin kadının yüzüne bakması haram değildir. Çünkü eğer haram olsaydı o takdirde Hz. Peygamber (s.a.) kimseye izin vermezdi. En doğrusunu Allah bilir ya, biz şuna kaniyiz ki kadının yüzüne bakmanın haram olmaması erkeğin kalbinde bundan dolayı bir şehvetin ortaya çıkmamasına bağlıdır. Eğer bunda bir şehvet duyarsa ve bunun hoşlanmadık bir duruma götüreceğinden de emin olmaz ise o takdirde kadının yüzüne bakması ona yasaktır. Ancak evlenmek için onu tanımak istiyorsa o takdirde bu konuda kendisine ruhsat verilmiştir. Rivayete göre Mugire bir kadınla evlenmek istemişti. Hz. Peygamber (s.a.) ona “Git ve ona bak. Çünkü bu aranızda muhabbet ve ünsiyetin! oluşması için daha uygundur”! buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurmuştur: “Sizden biri bir kadına talip olduğu zaman ona bakmasında bir sakınca yoktur!” Sakınca olmaması ancak onunla evlenmek istemesi halinde -kadın bilmese bile- böyledir. Genç kadın için en güzel ve üstün olanı erkeklere karşı yüzünü ve ellerini örtmesidir. Bu haram ve günah olduğu için değil, aksine bu konuda şehvetin hâsıl olması ve fitneye mâruz kalması endişesindendir. Eğer bakan kimse açısından bir şehvet kaygısı yoksa erkeğin iyice yaşlı olması, kadının çirkin olması ya da kocakarı olması gibi bir durumda bu gibilerine bakmada herhangi bir sakınca yoktur. Böyle olmayanlara ise bakılmaz. Bu konuda asıl delil Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: “Ey peygamber! Eşle. rine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır”? Ellerin ve yüzün avret olmadığını gösteren hususlardan biri de kadının avret yeri açık iken namaz kılamamasıdır. Oysaki kadın yüzü, elleri ve ayakları açık iken namaz kılabilmektedir. Mademki öyle bu durum, şehvet bulunmaması halinde kadının bu organlarına bakmanın caiz olduğunu gösterir. Eğer şehvet olacaksa o takdirde onun bu fiili Hz. Peygamber'in şu buyruğuna dâhil olur: “Gözler zina eder!” Çünkü gözlerin zinası ancak şehvetle bakmak suretiyle olur. Bakış şehvet ile olduğu zaman o takdirde Hz. Peygamber'in ifadesinin kapsamına girer. 139 (İHz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen haberde yüzün ve ellerin avret olmadığına dair işaret vardır. O da Hz. Âişeden gelen şu rivayettir. Hz. Âişe dedi ki: Kız kardeşim Esma benim yanıma girmişti. Üzerinde ince Şam üretimi bugün sizin “sıfâk” dediğiniz türden şeffaf bir elbise vardı. Hz. Peygamber (s.a.) dedi ki: “Bu, Nür süresinin sevmediği bir elbisedir” Ona emretti de çıkardı. Dedim ki: “Yâ Resülaltah! Kız kardeşim beni ziyaret etti ve siz ona dediklerinizi dediniz” Buyurdu ki: “ Ey Âişe! Hür kadın âdet görmeye başladı mı onun yüzünden ve elinden başka bir yerinin görünmesi uygun olmaz!”i5 Eğer bu hadis sabit ise o bizim sözünü ettiğimiz hususu beyan etmektedir. En doğrusunu Allah bilir, Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Yukarıda belirtmiştik ki kadının, mahremleri olmayan erkeklere bakması mekruhtur. Nitekim erkeğin de yabancı kadına bakması mekruhtur. Görmez misin ki rivayete göre iki kör Hz. Peygamber'in yanına girmişlerdi. Eşlerinden bazıları da onun yanında idiler; Âişe ve bir diğeri. Hz. Peygamber onlara “Kalkın!” dedi. Onlar “Adamlar kör yâ Resülallah!” dediler. Hz. Peygamber onlara: “Onlar her ne kadar kör iseler de sizler kör değilsiniz ya!” dedi. Ya da buna benzer bir söz söyledi. Bu bizim söylediklerimize delildir. Bu minvalde başka haberler de vardır. Halid b. Ma'dândan rivayet edilmiştir. Dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Allaha ve âhiret gününe inanan mümin bir kadının yanında bir mahremi yok iken bir erkeğin nefesini duyduğu bir yerde gecelemesi helâl değildir. Allah'a ve âhiret gününe inanan bir erkeğin, yanında mahremi olmayan bir kadının nefesini duyduğu bir yerde gecelemesi helâl değildir”. Gelen bazı haberlere göre Hz. Peygamber (s.a.) kadının, kendisine mahrem olanlar dışında kimseye yüzü, elleri ve kendiliğinden açıkta olan kısımları hariç başka bir yerini göstermesine ruhsat vermemiştir. [§]Hz. Peygamber Âişe'nin bileğini tutmuştu ve burası demişti!?, Açıkta kalanlardan başka meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Yüz ve elbisenin gözüken kısmı demiştir. Eğer sözünü ettipimiz diğer organlar arasından istisna ederek “Yüz ve el hariç” şeklinde Hz. Peygamberden rivayet edilen yüz ve ele bakmaya ruhsat verdiğine dair hadis sabit ise o takdirde bu açıkta kalanlardan başka meâlindeki beyanın tefsiri olur. Sanki o şöyle demiş gibi olur: Yabancılara zinetlerini göstermesinler açıkta kalanlardan başka ki o da sürme ve yüzüktür. Sonra sürme yüzde, yüzük de elde olur. Zinetin belirtilmesi, yerinden kinâyedir. Çünkü zinetin kendisine bakmak -eğer zinetten maksat takı eşyası ise- herkese helâldir. Bundan da kimse bahsetmemiştir. Buradan da anlaşıldı ki zinetin belirtilmesinden maksat zinetin kendisi, takılan takı değil takıldığı yerdir. Sonra yabancı erkeklere bazı zinet yerlerine bakma ruhsatı verdi o da yüz ve el gibi açıkta kalan yerler olmaktadır. Bunların dışında görünmeyen ve kapalı yerlerde olan zinet yerleri için ruhsat vermedi. Sonra onlardan mehârimi istisna etti ve Kocaları, babaları... dışında kimseye süslerini göstermesinler buyurdu. Bu beyanla onlara bakma ruhsatı getirdi. Sonra kadının gizli zinet yerlerinden olan organları göğüsleri, kulakları -ki onlar baştandır-, baldırıdır. Sonra Allah Teâlâ baba ve birlikte saydığı diğerlerini koca ile bir araya getirmiştir. Oysa babanın kızının başından başka avret yerlerine bakmasının helâl olmadığı konusunda ihtilaf yoktur. Başta da kulaklar vardır. Kulaklarda da küpe vb. olabilir. Babanın kızının başına başörtüsü olmadan bakması caiz olduğuna göre zinet yeri olan göğsüne de bakabilir, çünkü orası da başörtüsünün örttüğü yerdir. Kollarına ve ayaklarına, ayaklarındaki halhal takılan yerlerine de bakabilir. Bunlar, yabancıların bakmalarının caiz olmadığı gizli zinet yerleridir. 141 (JSonra yüze bakmanın yabancıya haram olması baştan ve diğer zinet yerlerinden daha uygundur. Çünkü yüz bütün güzelliklerin toplandığı yerdir. Diğer zinet yerleri ise yüz gibi güzellikleri bir araya getirmez. Ancak yüz dışın. da diğer zinet yerlerine bakmanın haram olması bizâtihi avret yerleri olmasındandır. Avret yerine bakmak ise yabancıya haramdır. Çünkü oralara, yani zinet yerlerine bakmak sadece şehvet amaçlı olur. Şehvet ile bakmak ise haramdır. Kadınlara mahrem olan erkeklere gelince onlar, bu yerlere şehvetle bakmazlar ve böyle bir şeyi akıllarından geçirmezler. O yüzden de onlara ihtiyaç sebebiyle zinet yerlerine bakmaları mübah kılınmıştır. Mahrem olduğu halde bakarken şehvet endişesi taşıyan kimseler de bakamazlar. Aynı şekilde yabancı erkeğin de görünen zinet (yerlerine) bakması mübah olmakla birlikte şehvet endişesi halinde bakamaz. Diğer zinet yerlerine baba ve diğerleri dâhil hiçbir kimsenin bakması helâl olmaz, bunlara sadece kadının kocası ile câriyenin efendisinin bakması helâl olur. Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğunda açıklık kazanır: “Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan câriyeleri bunun dışındadır”"” Allah Teâlâ diğerlerinden kocaları ve câriye sahiplerini istisna etmiştir. Çünkü buralara bakmak sırf şehveti giderme amaçlı olur. Diğer mahremlerin, buralara bakmak için bir ihtiyaç da yoktur. O yüzden de buralara bakmak sadece şehvetini gidermek ve cinsel ilişkide bulunma hakkı olan kimselere mübah kılınmıştır ki onlar da koca ve câriyenin sahibidir. Buna göre avret iki kısımdır. Birinci kısım, mahrem olanlara duyulan bir ihtiyaca ve zarurete binaen bakmaları helâl olan kısım. İkincisi ise sadece kocalara helâl olup diğer mahrem yakınlara bir ihtiyaç ya da zaruret bulunmayacağı için bakmaları helâl olmayan kısımdır. Görmez misin ki câriyeye yabancı erkek, onu satın almak istediği zaman saçlarına, kollarına, baldırlarına ve göğüslerine bakabilmekte, başka yerlerine ise bakamamaktadır. Yabancı bir kimse için câriyenin belirtilen organlarına bakması caiz olduğu gibi mahrem yakını için de sözünü ettiğimiz ihtiyaca binaen kadının sözü edilen organlarına bakması caiz olur [diğer yerlerine bakamaz]. Sonra âyette mahrem yakınlar tamamen belirtilmiş sadece amcalar ve dayılardan söz edilmemiştir. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu âyette amcalar ve dayılardan bahsedilmedi, çünkü kadın, amca ve dayı çocuklarına nikâh ile helâldir. Hal böyle olunca Allah Teâlâ bunların kadının niteliklerini kendi çocuklarına anlatmasını hoş görmedi. Yine buna bundan dolayıdır ki bazı âlimler müslüman kadının gizli zinetlerini yahudi ve hıristiyanlardan kâfir kadınlara açmasını mekruh görmüşlerdir, ola ki müşrik kadınlar müslüman kadınların hallerini müşriklere anlatırlar da onlar da o kadınlara karşı arzu duyarlar ve başlarına iş çıkarırlar. “Kadınları” anlamına gelen “nisâihinne” ifadesi müslüman kadınlar demektir. Lâkin bize göre şu da mümkündür: Amca ve dayıyı Allah'ın âyette zikretmeyişi sayılanların çok olması ve sözün uzaması yüzünden de olabilir. Ya da cins ve emsallerinden bahsedilenlerle yetinilerek onlardan söz edilmemiş de olabilir. Emsalleri ile ilgili ruhsatın belirtilmiş olması yeterlidir. Yahut kadınları. Bu beyan farklı birkaç yoruma açıktır. Kadınlarından maksat bazı müfessirlerin izahına göre onlarla içli dışlı, devamlı birlikte olduğu kadınlar olabilir. Yahut yakınlarının ve mahremlerinin kadınlarıdır. Ya da kendisi ile aynı dinden olan kadınlardır ki onlar müslüman hanımlardır. Sağ ellerinin mâlik olduğu. Birtakım müfessirler bunun aynen “Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan câriyeleri bunun dışındadır” meâlindeki ve benzeri âyetlerde geçen ifade gibi olduğunu söylemişlerdir. Birtakım müfessirler de hem câriyeler hem de erkek kölelerdir demişlerdir. Eğer murad-ı ilâhi câriyeler ise o açıktır. )Yok, maksat câriye ve erkek köleler birlikte ise o takdirde bazı yorumcuların dediği gibi erkek kölenin kadın sahibesinin saçlarına bakması caizdir. Daha uygun gözükeni -en doğrusunu Allah bilir ya, erkek kölelerin değil sadece câriyelerin kastedilmiş olmasıdır. Bu tercihi âyetin sonunda belirtilen erkeklerden cinsel arzusu bulunmayan buyruğu altında olanlar meâlindeki beyan da destekler. Buradaki köle erkeklerdendir. Veya buyruğu altında olanları belirtmiştir. Buyruk altında olan kimse, -iğdiş edilmiş, iktidarsız ya da bunak (mâtuh) olsa bile- dediklerine göre bunların kadının sözü edilen yerlerine bakmaları hiçbir şekilde caiz değildir. Buna göre köle de öyledir. Onların yanına girme meselesi âyetin kapsamında gizlenmiş olarak (muzmar) vardır. Kadınlar, kölelerin ve buyruk altındakilerin yanlarına girmeleri halinde hazırlıklı olurlar. Çünkü Allah “buyruk altında olanlar” diye beyan etmiştir. Onlar kocaların buyruğu altında olanlardır. Bunların yanlarına girme vakti kadınlar tarafından bilinir ve ona göre de hazırlıklı olurlar ve örtünürler, En doğrusunu Allah bilir. Görmez misin ki bir kadının kendi erkek kölesi ile yolculuğa çıkması helâl olmamaktadır. Bu da gösteriyor ki erkek kölesi kadının mahremi değildir. O yüzden de kölelerin hanımefendilerinin saçlarına bakmaları helâl değildir. Şöyle bir itiraz yapılırsa: Câriyelerini ve kadınlarını belirtmenin mânası nedir o zaman? Her kadının diğer kadınların sözünü ettiğimiz yerlerine bakması caizdir. 144 [ ]Buna şu cevap verilir: Allah Teâlâ'nın, kadının câriyelerini ve yabancı kadınları değil de müslüman kadınlarını özel olarak anması yasak olduğu için değil âdab öğrenmek içindir. Şöyle ki kadının câriyesine ve aynı evdeki diger kadınlara karşı örtünmesi onları çokça görmesi sebebiyle sıkıntı verebilir, Yabancı kadınları ise az görmesi sebebiyle güzelliklerini ve zinetlerini onlara karşı örtebilir. Görmez misin ki Allah Teâlâ kadına, gizli zinetleri bilinsin diye ayağını yere vurmasını yasaklamıştır. Bunda hem erkeğin hem de kadının korunması ve Allah Teâlâ'nın kendilerini uyarıp sakındırdığı haramdan onları uzak tutması vardır. Kadına bunu yasaklamanın şundan dolayı olması da uzak bir ihtimal değildir: Kadın, zinetini ve güzelliklerini yabancı kadına açarsa, yabancı kadının ona karşı kalbinde bir bozukluk olması ve şehvet duyması endişesi olabilir. Hem erkekleri hem de kadınları birlikte korumak amacıyla onlara zinetlerini göstermeyi yasaklamış olabilir. Çünkü onun güzelliklerini gören kadın gider bir erkeğe anlatır, o da bundan dolayı baştan çıkar ve ona ulaşabilmek için zorlamaya kalkışır. En doğrusunu Allah bilir, Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Hz. Âişeden rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Bu âyet indiği zaman kadınlar izarlarını aldılar ve eklenti yerlerinden bölerek onlarla başlarını örtmeye başladılar” Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar meâlindeki beyan hakkında İbn Abbâsın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Başörtülerini hiçbir yeri görünmeyecek biçimde göğüs ve gerdan üzerine sarkıtsınlar. İbn Abbâs şöyle devam etti: Bu âyet inmeden önce kadınlar başörtülerini Nabatlılar'ın"! yaptığı gibi arkalarına salıverirlerdi. Bu âyet inince başörtülerini gerdan ve göğüslerin üzerini örtecek şekilde bağladılar”, Âyette kadınların “dir” adındaki üst elbiselerinin yakaları bulunduğuna dair bir işaret vardır. Çünkü yaka sadece üst elbisede olur. O zamanki kadınların elbisesi böyle idi. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edildiğine göre kadınlara ait giysiyi giymeyi erkeklere yasakladı ( kadınlara benzemeye çabalayan erkeklere de lânet etti. Yine rivayet edildiğine göre o (s.a.) kadının giyinişi!” gibi giyinen erkeğe, erkeğin giyinişi gibi giyinen kadına lânet etmiştir“, İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Hz. Peygamber (s.a.) erkeklerden kadınlara özenenlere, kadınlardan da erkeklere özenenlere lânet etti”, Ve sanki -en doğrusunu Allah bilir ya, erkekler için tek başına altta gömlek olmadan ferace’ giymeleri mekruhtur. Çünkü bu elbise kadın giysisidir. Ancak eteğinde yırtmaç olursa o takdirde kadın elbisesi olmaktan çıkar ve erkeklere mekruh olmaz. En doğrusunu Allah bilir. “Velâ yubdine zinetehunne illâ mâ zahera minhâ” gal YI) kelâm-ı ilâhisindeki “illâ mâ zahera minhâ” kısmının, yüze bakmak ancak ihtiyaç için mübah olabilir, ihtiyaç yoksa mübah olmaz diye anlaşılması mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Dış giysilerini üzerlerine bürüsünler..57 ve “Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur”. Buna göre kadının yüzüne bakmayı terketmek hem kadınlar hem de diğer insanlar için daha nezih olacaktır. İhtiyaç halinde ise bunda bir günah yoktur. O da erkeğin, şahitlik için tanıma amacıyla ona bakmasıdır. Eğer şöyle bir soru sorulursa: Tedavi için yabancı erkeğin kadının gizli zinet yerlerine bakması caiz değil midir? Buna şu cevap verilir: Bu ancak zaruret halinde caiz olur, bakma ihtiyacı durumunda ise caiz olmaz. Bizim buradaki meselemiz zaruret dışı hallerle ilgilidir, zaruretle ilgili değildir. Kocaları... dışında kimseye süslerini göstermesinler. Kocayla ve sonuna kadar belirttiği diğer kimselerle ilgili olarak söz konusu edilen bakma ruhsatı zinet mahallindeki zinet yerlerine değil de zinetin bizzat kendisine bakma ruhsatı da olması mümkündür. takdirde bu ruhsata, erkeklerden kadına karşı bir şehvet duymayan buyruk altındaki kimseler de dâhil olur. Çünkü zinet göğüstedir. Burada belirtilen zinet, elbisenin ardındaki göğüste olur. Mahrem yakınlar için gizli zinet yerlerine bakabilmelerine ilişkin ruhsat, bu âyetten başka bir delil ile verilmiş olur. Yahut mahrem yakınlar ve onların dışında sahip olunan köleler ve erkeklerden kadına ihtiyaç hissetmeyen kimseler için verilen bakma ruhsatı aslında onların yanına girme ruhsatı olabilir. Bu durumda “ed-Dühül” kelimesi gizli olarak âyette (muzmar) olmuş olur. Sanki şöyle demiş gibidir: Zinetlerini kocaları ve mahrem yakınlardan sözü edilenler hariç kimseye açmasınlar. Onların yanlarına köleler ve erkeklerden buyrukları altındakiler ve kadınlara karşı bir arzu duymayanlardan başka kimse girmez. Bunların yanlarına girerken kadınlar tedbirli olsunlar ve örtünsünler. Onların giriş vakitleri kadınlarca mâlumdur ve ona göre de hazırlıklı olurlar. Çünkü erkek köleler efendilerinin ve sahiplerinin yanına onların kendilerine ihtiyaç duydukları zamanlarda girerler. Buyruk altında olanlar kocaları yanlarında olduğu zaman yanlarına girerler, onlar da buna göre (örtünme için) hazırlıklı olurlar. Böylesi bir gizleme (izmâr) kelâmda caizdir ve bu istisna sebebiyle ortaya çıkar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki “enâm” denen hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır. Şüphesiz Allah dilediği gibi hükmeder”, Burada “Şayra muhillis-saydi” kavl-i celili göstermektedir ki av tekraren belirtilmiş olmaktadır. Zira eğer belirtilmiş olmasaydı o takdirde ondan istisna edilmezdi. Buna göre birincide zinet yerlerine bakmak kendilerine caiz olmayanlar hakkında olmak üzere, yanlarına girmek zikredilmeyip gizlenmiş olarak var sayılması (izmâr), açma ruhsatının sadece mahrem yakınlar için öngörülmesi ihtimalini akla getirir. Ya da yukarıda geçtiği üzere bizim belirttiğimiz şekilde olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bunlar, artık kadınlara ihtiyaç duymayan iyice yaşlı kimselerdir, Bazıları da “Kadınlara karşı arzu duymayan ve kocaların da kıskanmayacağı bunamış kimsedir, demişlerdir. (SlBazıları ise şöyle demiştir: “İnnin” iktidarsız ve iğdiş edilmiş ve cinsel ilişkiye muktedir olamayan kimselerdir” demişlerdir. Ancak bize göre iktidarsız ya da iğdiş edilmiş bir erkeğin yabancı bir kadınla baş başa kalması caiz değildir. Hasan-ı Basri dedi ki: Cinsel arzusu bulunmayan erkekler kadın tabiatlı (muhannes) kimselerdir. Hz. Âişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarının yanına kadın tabiatlı (muhannes) biri girer çıkardı. Onu kadınlara karşı arzu duymayanlardan sayarlardı. Devamında şöyle dedi: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.) o kişinin bir kadını tasvir etmesi anında yanıma girmişti. Hz. Peygamber: “Bunun bu işlere aklı ermez sanıyordum. Bundan böyle sizin yanınıza asla girmeyecek!” dedi ve onun, yanlarına girişini engellediler. Nakledildiğine göre Ümmü Seleme anlatmıştır: Hz. Peygamber'in (s.a.) kendisinin yanına geldiğini ve o sırada kendi yanında kadın tabiatlı (muhannes) biri bulunuyordu. O sırada bu adam Ümmü Seleme'nin kardeşine döner ve ona: “Yâ Abdullah! Eğer Allah size yarın Taif 'in fethini nasip ederse ben sana Gaylân'ın kızını göstereceğim, o var ya semizliğinden dört kıvrım ile gelir sekiz kıvrım ile döner...” der. Bunu duyunca Hz. Peygamber “Bunun bu gibi şeyleri bilmediğini sanıyordum. Sizin yanınıza bir daha asla girmeyecek!” dedim. Cinsel arzusu bulunmayan. Bazıları dediler ki: Bunlar karınlarından başka bir şey düşünmeyenler ve kadınlara dair endişe duyulmayan kimselerdir. Bu izahların hepsi de birdir ve bunlar sonuçta kadınlara ihtiyaç duymayan kimselerdir. Ebü Avsece dedi ki: “el-İrbe” ihtiyaç demektir. “el-İrab” çoguludur, İbn Kuteybe de böyle söylemiştir!!, İbn Abbâs ise “Kadınların kendisin. den çekinmediği kimsedir” demiştir!, Kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar, Bazı müfessir. ler şöyle demiştir: Burada maksat “ıttıli”, yani farkına varma, anlama demektir, Küçüklükten henüz neyin ne olduğunun farkına varamayan, anlamayan, kav. ramayan demektir, Bazıları ise Kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar meâlindeki beyanı henüz ergenlik çağına ulaşmayan çocuklar diye yorumlamıştır. Bize göre önceki yorum uygun olanıdır. Şöyle ki henüz ergenlik yaşına gelmemiş çocuklar, yerine göre bazı vakitlerde izin isteme ile memurdurlar. Şu ilâhi beyan bunu gerektirmektedir: “Ellerinizin altında buİunanlar (köleleriniz) ve sizden henüz büluğ çağına ermemiş olanlar (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler”, [§] Burada izin istemesi emredilen henüz ergenlik çağına gelmemiş çocuktur. Bu çağda kadınların avret yerlerine muttali olabilir. İzin isteme ile emrolunmayan ise, ondan daha küçük olan çocuktur ki o da küçüklüğü sebebiyle henüz kadınların avret yerlerinin farkında olmayan çocuktur. En doğrusunu Allah bilir, Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Yani halhalların birbirine çarparak ses çıkarmasını sağlamak için ayaklarını birbirine vurmasın. Gizledikleri süsleri bilinsin diye. Yani elbisenin gizlemiş olduğu zinetin bilinmesi için ki o da elbisenin örtebileceği halhaldır. Kadına, gizlediği zinetini erkeklerin bilmesi için ayaklarını vurması yasaklanmıştır. Bu onun için mahzurludur çünkü bu erkekleri kendisine karşı tahrik ve teşvike yol açar. Zira zinet esas itibariyle kendilerine karşı bir arzu uyandırmak ve dikkat çekmek içindir. O, bakmaya ve şehvet duymaya davetiye çıkarır. Onun terkinde ve kadının varsa zinetini göstermemesi hem kendisini koruması hem de erkeklerin korunmasını sağlar, bu şekildeki bir tutum onları zinetten ve onun uyandıracağı arzudan uzak tutmayı temin eder. Genç kadının yüzünü açmasının, erkeğin de şehvetle ona bakmasının erkek için sakıncalı ve yasaklanmış olması daha doğru gözükmektedir. En doğrusunu Allah bilir. 141 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 303. Ey müminler! Hepiniz Allah'a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz! Bunun iki izaha ihtimali vardır: Biri şudur: Allah'a tövbe edin meâlindeki beyan itaat etmek ve boyun eğmek suretiyle Allah'a dönün ki felaha eresiniz. Ya da şöyledir: Allah'a tövbe edin, yani işlemiş olduğunuz günahlardan ve mâsiyetlerden vazgeçin onların yerine ona itaat edin ki Allah işlemiş olduğunuz mâsiyetleri affetsin. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Kulb, tek kat burma şeklindeki bileziktir. Kadın bileziğidir de denilmiştir. Feteha ya da fetha ise el ve ayakta olan yüzüktür ki kaşlı ya da kaşsız olması farketmez. Câhiliye kadınları on yaşlarında bunları takınırlardı. Hz. Âişe hadisinde “Wi, 45 UY! 5422) a 3" âyetinin tefsiri hakkında “zin, un” demiştir. Bütün görüşler için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVIII, 117-120; Âlüsi, Rühu'l-meâni, bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân, XVIII, 117. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 159; Ebü Dâvüd, “Nikâh” 44; Tirmizi, “Edeb, 28. Hadis metninde geçen “UL vi” ifadesi sevgi ve uyumun oluşması şeklinde açıklanmıştır. İbn Mâce, “Nikâh” 9; Tirmizi, “Nikâh” 5; Nesâi, “Nikâh” 17. Muhammed b. Seleme'den: Dedi ki: “Bir kadına talip oldum. Ona ait bir hurmalık içinde kendisine bakabilmek için saklandım” Dediler ki: “Sen Hz. Peygamber'in (s.a.) sahâbisi olarak bunu yapıyor musun?!” Dedi ki: Ben Hz. Peygamber'i şöyle derken duydum: “Allah Teâlâ bir kişinin kalbine bir kadına talip olma duygusu verdiği zaman ona bakmasında bir sakınca yoktur” (İbn Mâce, “Nikâh” 9. Ayrıca bk. Ebü Dâvüd, “Hudüd”, 19, Tirmizi, 1 Ebü Hureyreden: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdemoğlunun zinadan nasibi üzerine yazılır; o illa ki kendisini bulur. Gözler zina eder; onların zinası bakmaktır. Kulaklar zina eder; onların zinası dinlemektir. Dilin zinası sözdür. Elin zinası kavramaktır. Ayağın zinası adım atmaktır. Kalp arzu eder, temennide bulunur. Cinsel organ onu ya tasdik eder ya da tekzip eder”. 124 Seybun safik: Sağlam, sık dokunmuş kumaş. Safuka safâkaten: Dokuması sık oldu demektir. 5 o Hz. Âişeden (ra.): (Kız kardeşim) Esma bt. Ebü Bekir Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına girmişti. Üzerinde şeffaf bir elbise vardı. Hz. Peygamber (s.a.) yüzünü ondan çevirdi ve: “Ey Esma! Kadın adet görmeye başladı mı onun şurasından ve şurasından başka bir yerinin görünmesi elverişli olmaz! dedi ve yüzüne ve ellerine işaret etti. 8 Benzer bir rivayet için bk. Ebü Dâvüd, “Libâs” 36. Ümmü Selemeden. Dedi ki: Hz. Peygamber'in yanındaydım Meymüne de vardı. İbn Ümmü Mektüm öteden beri geldi. Bu bize hicab emredildikten sonra idi. Bizim yanımıza girdi. Hz. Peygamber (s.a.) bize “Onun yanında örtünün!” dedi. Biz: “Yâ Resülallah! O bir kör değil mi bizi görmez de tanımaz da?” dedik, Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) “Siz de kör değilsiniz ya? Siz onu görmüyor musunuz?” buyurdu.. Benzerbir rivayet için bk. Buhâri, “Cezâu's-sayd” 26, “Cihâd” 140. "8 Benzer bir rivayet için bk. Ebü Dâvüd, “Libâs”, 33. 131 o en-Nebit ve en-Nabat takdirde el-Habiş ve el- Habeş gibidir: Sevad'a yerleşmiş olan bir topluluk. e/-Muhkem'de Irak Sevadı'na (Mezopotamya) yerleşmiş olan topluluk denilmiştir. Çoğulu el-Enbit gelir. Nisbesi en- Nebati şeklindedir (bk. İbn Manzür, Lisånü’l- Arab, “nbt” 5 bk. İbn Kesir, Tefsir, III, 274. 33 Hz. Peygamber (s.a.) iki türlü giyim şeklini yasakladı. Libse durum, tarz demektir. Lübse şeklinde masdar olarak da rivayet olunmuştur. Birinci izah daha uygundur. bk. Buhâri, “Libâs”, 61; Nesâi, “Nikâh, 22. bk. Taberâni, e/-Mucemü'l-evsat, II, 176; Abdürrezzâk, el-Musannef, IV, 319. ed-Dürrâ'a ve el-Midra' bir tür giysidir. Önü yırtmaçlı cübbe olduğu da söylenmiştir. “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir”. “Eyiman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizingirin, yemeginizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır” (el- Ahzâb, 33/53). © bk. Buhâri, “Meğâzi” 58, “Nikâh” 114; “Libâs” 62; Müslim, “Selâm” 33; Ebü Dâvüd, “Edeb” 12 İbn Kesir, Tefsir, III, 275. 18 “Eyiman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar (köleleriniz) ve sizden henüz büluğ çağına ermemiş olanlar, günde üç defa; sabah namazından önce, öğleyin elbiselerinizi çıkardığınız vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza girecekleri zaman) sizden izin istesinler”

Nur 24:32

[Bekârların Evlendirilmesi] İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Evlendirme emri her ne kadar zâhirde tek bir emir şeklinde gelmiş olsa da gerçekte birkaç kısma ayrılır: Câriye ve kölelerin evlendirilmesi emri terğib ve teşvik anlamındadır. Hürlerin evlendirilmesi emrinde yardım etme ve destek verme anlamı vardır. Çünkü bir kimsenin çocuğu, erkek olsun kız olsun, evlenme çağına geldiği zaman yakınlarına, neseb bilginlerine, kendisi ile alakası olanlara danışır ve onlardan bu konuda kendisine yardımcı olmalarını ister. Köleler konusunda efendileri öyle değildir. Bu da gösteriyor ki bu ikisinden birinde evlendirme emri yardım ve destek için diğerinde ise teşvik içindir. Sonra erkek kölenin evlendirilmesi sanki bir tür bilinen bir eylem gibi olmaktadır. Çünkü bunda kendi lehine bir karşılık olmaksızın ona (efendiye) külfet yükleme vardır. Görmez misin ki ona vasi, baba, mükâteb ve ticarete mezun köle gibi karşılıksız iyilik yapabilme yetkisi bulunanlar ancak mâlik olabilirler. Câriyeyi evlendirmek ise öyle değildir. Zira ona bu sözü edilenler ve kendisi ya da bir başkası için iktisabda bulunabilen herkes ona (câriyeyi evlendirmeye) maliktir. Sonra âlimler, efendinin, istese de istemese de câriyesinin iznini almadan evlendirme yetkisinin bulunduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Efendinin erkek kölesini bir kadınla evlendirme konusunda ise ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, kölenin rızası olmadan buna yetkisi yoktur, demişlerdir. Bazıları da köle istese de istemese de sahibi onu evlendirebilir, demişlerdir. Sonra içinizden evli olmayanları... evlendirin meâlindeki beyan hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “eyâmâ” AĞI) kelimesine hür erkekler değil sadece kadınlar anlamı vermiş ve velinin izni olmadan yapılan nikâhın bâtıl ve fasit olacağını söyleyip görüşlerine bu âyeti delil getirmişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ velilere hitap etmekte ve onlara -aynen efendisinin câriyesini evlendir. mesini emretmesi gibi- onları evlendirmelerini emretmektedir. Böylece her ne kadar ikisi arasında velâyet konusunda farklılık varsa da veli için, aynen köle üzerinde sahibi için tesis ettiği gibi bir velâyet tesis etmiştir. (SlAncak bize göre karşı taraftakilerin görüşü doğrultusunda “ve enkihu'l-eyâmâ minküm” âyetini sadece kadınlarla ilgili olarak yorumlamak söz konusu olsa, o takdirde âyette onların tezlerini doğrulayan bir delil yoktur. Buradaki evlendirme emri birkaç şekilde yorumlanabilir; Birincisi kadınlar hayâ sebebiyle evlenme işini üstlenemeyeceklerinden ve bunu dile getirmeyi ayıp sayacaklarından, hatta bunu yapan kadın diğer kadınlarca yerileceğinden, onların evlendirilmesini velilerin üstlenmesinin teşvik sadedinde emredilmiş olmasıdır. Yahut bu emrin, belirttiğimiz gibi, onlara yardım anlamında olması. Görmez misin ki Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı bulunmasına rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur”. Bu da gösteriyor ki burada söz konusu olan emir en doğrusunu Allah bilir ya, babanın ergenlik çağına gelmiş oğlunu evlendirmesi konusunda yardım etme anlamındadır. Baba, edep kurallarından olmak üzere oğlunu evlendirme konusunda ona yardım etmekle memur ise ve bu şekilde emrolunmuşluğu, istememesi halinde oğlunu nikâha zorlama velâyetini gerekli kılmıyorsa kızı için de durum aynıdır; onu evlendirmesi ona yardımcı olmak yahut hayâsı sebebiyle nikâhını kendisi üstlenmek şeklinde olur. Ya da karşı görüşte olanların dedikleri gibi kadının üzerinde veli lehine velâyetin gerekliliği şeklinde olabilir. Sonra biz gördük ki kadın nikâha arzulu olur ve rıza gösterir, fakat velisi buna yanaşmazsa o takdirde veli onu evlendirmeye zorlanır, Ama kadın nikâhı istemez ve yüz çevirir, ama veli ister ve arzu ederse kadın o nikâhı kabul etmeye zorlanamaz. Bu da gösteriyor ki evlenme konusunda hak, velinin aleyhine kadının lehinedir, velinin lehine kadının aleyhinde değildir. Evlenme yetkisi kadının velisi aleyhine geçerli olacak şekilde kadının kendi hakkı olduğuna göre kadının nikâhı bizzat üstlenmesi halinde bu evlilik caiz olur. Çünkü bu âyetteki evlendirme emrine ilişkin hitap, belirttiğimiz gibi farklı şekillerde yorumlanabilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Kaldı ki bu âyette erkeklerin değil sadece kadınların belirtilmesi söz konusu ise böyledir. Hem âyette erkekler olmaksızın sadece kadınların belirtilmesi nasıl söz konusu olabilir ki. Bir kere “eyyim” ismi hem kadınlara hem de erkeklere birlikte işaret eder'“, Görmez misin ki Hz. Ömer'den (ra.) rivayet edildiğine göre bu âyet inince o şöyle demişti: “Bu âyetten sonra zenginlik aramak üzere bekârlatı evlendirmek için bekleten hiçbir kimse görmedim!” Necde'den rivayet edilen “Hz. Ömer bekârlarımızı evlendirmek üzere bizi çağırdı” şeklindeki sözde de “eyyim” kelimesi kadın ve erkek için müşterek kullanılmıştır. Şiirde” de şöyle gelmiştir: “Lillâhi derru beni Aliyyin...'eyyimin minhum ve nâkihin” Alioğullarının Allah hayrını versin, onlardan bekârının da evlisinin de! Bazısında da beyit şöyledir: “Ve eyyimin te'bâ mine'l-kavmi eyyimâhu” ales paill ya lü pals Nice bekâr, kavmin bekârından kaçar... Görüldüğü gibi “eyyim” ismi bu örneklerde hem erkekleri hem de kadınları içine almaktadır. Buna dair delillerden biri de devamındaki ve köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları anlamına gelen beyandır. Bu da gösteriyor ki emir hür olanlardan, erkek olsun kadın olsun, ergenlerin evlendirilmesini teşvik amaçlıdır. Şöyle bir soru sorulursa: Erkekleri evlendirmeyi emretmenin, işler zaten kendilerine havale edilmişken ne mânası vardır? Bunun cevabı belirttiğimiz gibi bekârların evlendirilmelerine yardımcı olmak ve teşvik etmektir, 152 (JKöleleriniz... arasından da elverişli olanları. Âyetin metninde sözü edilen Salihlerden maksadın müminler olması mümkündür. Salihlerin sizden iyi halli (salah) ve iffetli olmak isteyen anlamına gelmesi de caizdir. Ya da Allah Teâlâ salihlerden söz etti, bu hükümdarların adet üzere salah ve hayır ehli olanlara hitap etmeleri gibidir. Bu hitabın hükmünden öyle olmayanları dışarıda tutmak için değildir. En doğrusunu Allah bilir. Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır, İnsanlardan bir kısmı kölenin mülkiyet sahibi olabileceğine bu âyeti delil getirmiştir. Çünkü Allah Teâlâ hem köleleri hem de hürleri birlikte belirttikten sonra arkasından onları zengin kılacağından bahsetti ki bu kölenin de mülkiyet sahibi olabileceğini gösterir. Onlar şu ilâhi beyanı da delil olarak kullanmıştır: “Sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin”, Burada Allah Teâlâ mehirleri ve verme fiilini câriyelere nispet ederek kullanmıştır. Bu da gösteriyor ki câriyeler de mülkiyet sahibi olabilirler. Ancak bize göre köleler tevessu' ve tasarruf mülkiyetini haizdirler. Onlar için varlıklı olmaya bağlı zenginlik ve tasarrufa bağlı zenginlik söz konusu olur. Onlar temlik yetkisini haiz değillerdir, gerçek anlamda maliyetlikleri de olmaz. Buna Allah Teâlâ'nın şu ilâhi beyanı işaret eder: “Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah'ın nimetini mi inkâr ediyorlar?" Şayet ellerinin altındakiler (yani köleler) efendilerin ve köle sahiplerinin mülk edindiği gibi mülk edinebilselerdi o takdirde köleler mülkte efendilerin üstüne çıkarlardı. Çünkü işlemleri yapanlar, malı kazananlar kölelerdir, efendileri değildir. Rızık konusunda kiminin kimine üstün kılınması gösteriyor ki onlar efendilerin sahip oldukları gibi mülkiyet hakkına sahip değillerdir. İkinci delil şudur: “Allah, birbiriyle çekişen ve ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile, yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi”!9, Eğer köleler de aynen efendileri gibi mülkiyet hakkına sahip olsalardı o takdirde onlarla ortak olurlardı. Bu da gösterir ki onlar gerçek anlamda mülkiyet hakkına sahip değillerdir, sadece varlıklı olmaya bağlı zenginlik ve tasarruf zenginliğine sahiplerdir. Yahut Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır meâlindeki beyanın onlardan kölelere değil de sadece hürlere yönelik olması mümkündür. )Bu, dilde caiz olan bir şeydir. Sonra Ebü Hureyre'den rivayet BEİ edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Üç kimse vardır ki Allah Teâlânın onları zengin kılması bir vâddir: Allah yolunda cihat eden kimse, iffetli olmayı isteyerek evlenen kimse, borcunu ödemeye niyetli sözleşmeli köle (mükâteb)”51. Hz. Ömer'in şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Teâlâ Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır buyuruyorken zenginliği evlenmede aramayan adam gibisini görmedim”. Haberde geldi ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur”!5. Yine rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer'e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resülallah!” diye cevap verdi. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenmesini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur”. ğa ÜN ELA AZ CG Öğle Ý gel snake iş payi SİSE Sİ EKE ÜYESİ SAE Gailis Lis --- Dipnotlar: M5 “Eyâmâ” erkek olsun kadın olsun eşi olmayan kimselerdir. “Raculün eyyim” demek, ister daha önce evlenmiş olsun, ister hiç evlenmemiş olsun halihazırda eşi olmayan erkek demektir. Bâkire olsun dul olsun, kocası olmayan kadına da, karısı olmayan erkeğe de “eyyim” denir. Kur'ân-ı Kerim'de “ve enkihu'l-eyâmâ minküm” diye geçer ve kapsamına eşi olmayan dişi olsun erkek olsun bâkire veya dul olsun hepsi girer. Cassâs, Ahkâmü'-Kurân, III, 320. Bu beyit, Ümeyye b. Ebu's-Salfa aittir (bk. Ümeyye b. Ebüs-Salt, Divan, s. 350). Semerkandi'nin ibaresi şöyledir: Bu Araplar'ın sözlerinde ve şiirlerinde meşhurdur. Bir söyleyici Bedir sonrasında Hz. Peygamber (s.a.) ile savaşmaya Kureyş'i kışkırtmak üzere böyle söylemiştir. 59 “Allah, birbiriyle çekişen ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile, yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi. Bu iki adamın durumu hiçbir olur mu? Hamd Allaha mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar”. m “İbn Mâce, “Ttk Mâce, “Itk” 3; Tirmizi, “Fedâilü'l-cihâd”, 20; Nesâi, “Cihâd” 12, “Nikâh” 5. bk. Müttaki el-Hindi, Kenzü'-ummâl, XVI, 786; Âlüsi, Ruhu'l-meâni, XVIII, 149. Kenzü'-ummdf'in ibaresi şöyle: “Allah Teâlâ våd buyurduğunu vâdetmiş ve “Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır” buyurmuş iken zenginliği evlilikte aramayan bir adam gibisini görmedim.

Nur 24:33

[Fuhşa Sürükleme Yasağı] Evlenme imkânı bulamayanlar, Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar... “İsti'fâf” (sux!) iffetli olma isteği demektir. Sanki şöyle buyurmuştur: Evlenme imkânı olmayan kişi kendisini zinadan alıkoyan ve kendisini iffetli kılan sebepleri arasın, tâ ki Allah lütfundan onun ihtiyaçlarını giderecek zenginlik verinceye kadar. İffetli olabilmenin vasıtaları şunlardır: Birincisi Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu husustur: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur”!55. Ve benzeri hadisler. [İkincisi] iffetli olmak için eğer evlenmeye gücü yoksa Allah kendisini zengin kılana kadar gerekli sebepleri arasın ki zinaya düşmesin. Şu hadiste olduğu gibi: “Kim iffetli olmak isterse Allah Teâlâ onu iffetli kılar!” “Velyesta'fif” kelimesinin nikâh imkânı bulamayanlar iffetli olmak için çabalasın şeklinde anlaşılması da mümkündür. Allah Teâlâ nikâh imkânından aciz kalma halinde, mallarda ve diğer hususlarda ihtiyaç ve zaruret halinde başkasının mülkünden bedelini ödemek kaydı ile yararlanmayı mübah kıldığı halde, cinsel alanda helâl olmayanları mübah ve onlardan yararlanmayı caiz görmemiştir. [§]Bunun birkaç gerekçesi vardır: Birincisi, başkasının mülkünden alıp yemek ancak zaruret halinde caiz olur. Cinsellikte ve bir şekilde kadından cinsel yararlanmada ise zaruret hali olmaz. O yüzden de mübah kılınmamıştır. İkincisi, kadınlardan cinsel yönden yaralanma aslında sanki sırf üreme ve neslin devamını sağlama amacıyla mübah kılınmış gibidir. Yoksa kişilerin kendi ihtiyaçları ve şehvetlerinin giderilmesi için değil. Kişinin kendi imkânı dâhilinde nikâhlayabileceği bir kadın olmayınca, ondan üreme ve neslin bekasını sağlama sorumluluğu düşer. Üçüncüsü, bolluk içinde olma, zenginlik ve türlü nimetlere sahip olma kadınlara karşı arzuyu ve cinsel ihtiyacı doğuran unsurlardır. Kişi nikâhlayacak bir kadın bulma imkânına sahip olmayacak şekilde fakir olduğu zaman kendisinde şehevi arzuları doğuracak imkânlar bulunmaz. O yüzden de mübah kılınmamıştır. Ama ihtiyaç, zaruret ve belirttiğimiz unsurlara gelince bunların tamamı mallarla ilgili olarak gerçekleşir. Bunlarda ihtiyaç duyulan malı almak kişilerin bizzat kendileri içindir ve onları hayatta tutabilmek amacını taşır. O yüzden aralarında fark vardır. En doğrusunu Allah bilir. Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar... “Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır” meâlindeki ilâhi beyanda Mütezile'nin görüşünü nakzeden iki yön vardır: Birincisi, Allah Teâlâ, zengin kılmayı kendi zatına nispet etmiştir. O hiç kimseye kendi zatından kaynaklanan bir sebep olmaksızın bir şeyi kimsenin eline atmaz ve koymaz. Lâkin yarattığı birtakım sebeplere bağlı olarak o kimseyi zengin kılar ve ona verir. Zengin kılma fiilini kendi zatına nispet etmesi gösteriyor ki kulların zenginliğine sebep olan vasıtaların oluşmasında Allah'ın dahli ve yaratması vardır. Bu itibarla Mütezile'nin “kullarının fiillerinde Allah'ın hiçbir dahli yoktur” şeklindeki iddialarına burada bir delil yoktur. İkincisi âyette bulunan şu delildir: Kulların zenginliği ve bolluk içinde olmaları Allah Teâlâ'nın bir lütfu ve rahmetinin eseridir. Bu, kulların bizzat kendilerinin önceden yaptıkları iyiliklere karşılık olarak hak ettikleri bir şey değildir. [§] Aksine o şey Allah Teâlâdan onlara bir lütuf ve ihsandır. Eğer bu Allah Teâlâ'nın üzerine gerekli olsaydı o takdirde bu Allah'ın adli olur, lütuf ve keremi olmazdı. Allah'ın lütuf ve ihsanı diye isimlendirmesi gösterir ki Allah Teâlâ her kime verse, onun için şöyle denilir: Allah Teâlâ nimetini o kimseye lütuf ve kereminden, nimet bahşetmesinin sonucu olarak verdi, yoksa kişi verilmesini gerekli kıldığı ve hak ettiği için değil. Bu da onların dinde aslah görüşlerine dair bir reddiyedir. Sonra insanlardan bir kısmı, “Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır”” ve Allah lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar... meâlindeki beyanlarla zenginliğin fakirlikten daha üstün kılındığına istidlâlde bulunmuşlar ve şöyle demişlerdir: Çünkü Allah Teâlâ zenginliği “min fadlihi” diye lütuf ve ihsan diye isimlendirmiştir. Kur'ânda bunlardan başka birçok âyette de zenginliği rahmet, hasene diye isimlendirmiş, pek çok yerde onu hayr diye anmıştır. Fakirliği ve darlığı ise bir defasında belâ, ikincisinde kötülük, üçüncüsünde zahmet ve sıkıntı diye adlandırmıştır: “ Onları güzellikler ve kötülükler ile sınadık”5; “Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz”; “Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya; eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse, onlar Allah'ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilese, onlar onun rahmetini engelleyebilirler mi?“ ve daha başka ilâhi beyanlarda olduğu gibi. Bunlarda Allah Teâlâ'nın belâ, şiddet, şer, zarar, kötülük diye isimlendirdiği her bir şeyden maksat darlıktan ve yoksulluktan kinâye olmaktadır. Buna mukabil bahsetmiş olduğu hayır, hasene, rahmet vb. benzeri isimlendirmeler de bolluk ve zenginlikten ibaret olmaktadır. Bu da gösteriyor ki zenginliğin hayır, güzellik ve rahmet olarak isimlendirilmesi onun fakirlikten daha üstün olduğunu göstermektedir. Zira hiç şüphe yoktur ki hayır, güzellik ve rahmet şer, kötülük ve sıkıntıdan daha hayırlıdır. Bu yüzden zenginlik fakirlikten daha üstündür. Bu görüş sahiplerine şöyle denilir: Sizin dediğiniz gibi, zenginlik sözü edilen olumsuz durumlardan hayırlıdır. Ancak bahsettiğiniz sebepler, bizzat fesada çağıran, ihtiyaçların ve şehvetlerin yerine getirilmesi için harekete geçiren, envâi çeşit günahları işlemeye, her türlü haramı irtikâp etmeye sevkeden durumlar olmaktadır. Oysa darlık, yoksulluk ve şiddetli sıkıntı öyle değildir, aksine bunlar içinde bulunduğu kimseyi envâi çeşit mâsiyet ve haramları işlemeye iten bir sebep olmak şöyle dursun onlardan alıkoyan hallerdir. )Bizim o daha üstündür derken kastettiğimiz sözünü ettiğimiz mâna itibariyledir, yoksa bizzat sizin anladığınız anlamda değildir. Yahut hayır diye bahsedilen ve isimlendirilen durum -ki zenginliği kastediyorum- insanlara nispetle öyle görünüyor, aynı şekilde darlığın da şer diye isimlendirilmesi gene onlara nispetle öyledir. Çünkü bu hakikatte öyle oldukları için değil insanlar arasında öyle telakki edildiği içindir. Çünkü zenginlik ve bolluk fesada, darlık ve yoksulluk da fesattan alıkoymaya sebep olabilir. Yahut bunlardan birinin diğerine üstünlüğü konusunu hiç ele almamak gerekir. Zira her ikisi de kulların kendisi ile sınandığı hallerdir: Şunlar fakirlik ve darlık yüzünden sabır ile ötekiler de zenginlik ve bolluk yüzünden şükür ile sınanmaktadırlar. Bu itibarla bunlardan birinin diğerine üstünlüğünü konuşmak lüzumsuz bir kelâm etmektir. En doğrusunu Allah bilir. Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen köle ve câriyelerinizin -kendilerinde hayır görürseniz- tekliflerini kabul edin. Yani onlarla yazışın. Âyetin zâhiri yazışma akdine değil aksine “mâruf Kitab”a yönelik olmalıdır ki o da Allah Teâlâ'nın Kitab'ıdır: Çünkü kitap mutlak olarak kullanıldığı zaman onunla Allah'ın Kitab'ı kastedilir. Köle ve câriyeler, efendilerinden Kitab'ın kendilerine de öğretilmesini isterler demektir. Ne var ki insanlar, bundan bu mânayı anlamadılar, aksine köle ve câriyelerle yapılan mükâtebe akdini anladılar ve âyeti o şekilde yorumladılar. Sonra “fe kâtibühum” kavl-i celili vücup ve ilzam (bağlayıcılık) için değil, aksine tergip ve teşvik içindir. Bunun da delili, ümmetin Hz. Peygamber (s.a.) zamanından günümüze değin mirasçılarına mükâtebe akdi yapmadan öldükten sonra arkalarından mirasçılarına miras bırakmalarıdır. Eğer vücup ve ilzam için olsaydı onlar üzerlerine vacip ve gerekli olan bir fiili terketmezlerdi. Onların mükâtebe akdini terketmeleri bu âyetteki emrin vücup için değil tergip ve teşvik için olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Kendilerinde hayır görürseniz tekliflerini kabul edin. Bu ilâhi beyan hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazı müfessirler demişlerdir ki: Eğer onların hayrın her türlüsü hakkında, namazı kılmada, iyi hal göstermede arzulu olduklarını görürseniz ve onlar da kendilerini buna hazırlamışlarsa onlarla bedelli âzatlık sözleşmesi yapın. Bazıları da kendilerinde hayır görürseniz demek, vefa, emanet (güvenilirlik) ve iyi hal görürseniz anlamına gelir demiştir. Bu Hasan-ı Basri'nin izahıdır. Bu ifadenin yorumu şöyledir: Eğer onların yazıştıkları bedele güçleri olduğunu ve ödemeyi yapmaya kâdir olduklarını görürseniz onlarla bedelli âzatlık sözleşmesini yapın. Bazıları hayrı hile, çare diye yorumlamıştır. Bir kısmı da ondan maksadın mal olduğunu söylemişlerdir. Diğerleri hayırdan maksat meslek sahibi olmak diye açıklamıştır. Hz. Peygamber'den “Yahyâ b. Kesir tarafından tefsiri de yapılanbir haber rivayet etmişlerdir ki onda Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kendilerinde hayır görürseniz -ki hayır zanaat demektirâzatlık sözleşmesi yapın. Onları insanların başına belâ olarak sarmayın!" [ ] Eğer bu mâna sabitse o takdirde başka bir yoruma ihtiyaç yoktur. Eğer Allah Teâlâ “in alimtüm lehum hayran” (17 ç4 esl 01) buyursaydı o takdirde burada “hayır'dan maksat maldır demek mümkün olurdu. Ancak Allah Teâlâ “in alimtüm fihim hayran” buyurdu. Mal onların içinde olmaz, mal ancak onlara ait olur. Bu yapılan izahlar içerisinde en uygun olanı en doğrusunu Allah bilir ya, hayırdan maksadın haberde de geldiği gibi meslek olması ya da vefa ve güvenilirlik olmasıdır. Sonra bu âyette kölelerin mülkiyet sahibi olamayacaklarına dair delil vardır. Çünkü onlar eğer mülkiyet sahibi olabilselerdi o takdirde Allah Teâlâ onları bedelli âzatlık sözleşmesi yapmadan (ellerindeki mallarına karşılık) âzat etmelerini tavsiye ve teşvik ederdi. Allah Teâlâ'nın insanları sözleşmeye teşvik etmesi gösterdi ki köleler, bu sözleşmenin onların kazançlarını ve hizmetlerini efendileri için değil de kendileri için kılana dek mülkiyet hakları yoktur. Hem mükâtebe akdinde efendilerin hukukunu da kollama durumu vardır. Çünkü köleler, eğer ödemeyi kabul ettikleri meblağı ödeyebilirlerse ne âlâ, aksi takdirde efendilerin, onları yeniden kendi hizmetlerine almaları hakkı vardır. Eğer bu sözleşme âzatlık demek olsaydı, onları tekrar kendi elleri altına almaları mümkün olmazdı ve hakları kendilerine ulaşan bir karşılık olmaksızın elden çıkmış olurdu. En doğrusunu Allah bilir. Kendilerinde hayır görürseniz tekliflerini kabul edin. Bu ilâhi beyanda sebeplerin gerçekliğini tahkik ile değil de sadece zâhirine bakarak amel etmenin caizliği görüşüne de bir işaret vardır: Şöyle ki Allah Teâlâ kendilerinde hayır görürseniz buyurmuştur. Burada sözü edilen hayr hakkındaki bilgiye onlarda olan birtakım sebeplerle ulaşılır ki bunlar da sözü edilen zanaat, vefa, eda, güvenilirlik vb. gibi şeylerdir. Bunlar birtakım sebeplerdir ki bunlarla hayra ulaşılır. Ancak bu gerçeklik üzere bir bilgi oluşturmaz, sadece galip bir zan ve bilgi ifade eder. Gene bu beyanda esbabın zâhiri sonucu oluşan içtihatla amel etmenin cevazına da delil bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Allalvın size verdiği maldan da onlara verin. Bunun muhatabı hakkında ihtilaf edilmiştir: Hasan-ı Basri ve daha başkaları dediler ki: O, kölenin efendisi de dâhil olmak üzere Allah Teâlâ'nın genel olarak insanları teşvik ettiği bir fiildir. Bu durumda iki şekilde izah edilebilir: Birincisi, Allah Teâlâ'nın zekât fonlarından olmak üzere birini mükâteb köleler için tahsis etmesi. (J“İnnemes- EE sadekâtü lil-fukarâi” diye başlayan ve “fir-rikâbi” ifadesine kadar devam eden âyet' bunu gerektirmektedir. Burada sözü edilenler mükâteb kölelerdir. Allah Teâlâ mal sahiplerine zekâtlarını mükâteb kölelere vermesini emretmiştir ve onları zekât verilecek bir zümre olmaya lâyık kılmış, böylece bedelli âzatlık sözleşmesi gereği üstlendiği borcun ödemesinde insanların onlara yardımcı olmalarını amaçlamıştır. Eğer bu böyle ise o takdirde zekât onlar için bir haktır. İkincisi, muhtemeldir ki Allah Teâlâ insanlara zekât haricinde mallarından mükâteb kölelere borçlarını ödeyebilmeleri ve böylece boyunlarını kölelik ve kesb zilletinden kurtarabilmeleri için vererek yardımcı olmaları emrini vermiştir. Bazı tefsircilere göre ise burada hitap özellikle efendilere yöneliktir. Çünkü bedelli âzatlık sözleşmesi ile ilgili hitabın baş tarafı köle sahiplerine yöneliktir; burada da öyle olmalıdır. Sonra da bu konuda ihtilaf ettiler. Hz. Ali'den (r.a.) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Bedelli âzatlık sözleşmesinde meblağın üçte birini efendi almaz” Ondan “dörtte biri” diye de rivayet edilmiştir. Hz. Ömer'den gelen rivayete göre ise o kendisine ait bir köle ile mükâtebe akdi yapmıştı. Onun ilk taksidini düşürdü. Köle ona “Benden son taksidini düşür!” dedi. Hz. Ömer: “Belki o zamana yetişemem!” dedi ya da buna benzer bir kelâm etti. Sonra da âyeti okudu: Bedelini ödeyerek hür olmak isteyen..." Hz. Osman'ın (r.a.) kölesi şöyle anlatır: Hz. Osman benimle bedelli âzatlık sözleşmesi yaptı. Benden hiçbir şey indirmedi”. Hz. Osman'ın sözleşme bedelinden hiç indirim yapmadığı şeklindeki rivayet, mükâteb kölelere mallardan verilmesini ve indirim yapılmasını emreden âyetin tercihe bağlı ve fazilet şeklinde olduğunu, bunun vücup ve gereklilik içerecek şekilde bir emir olmadığını gösterir. Çünkü bu eğer vacip olsaydı Hz. Osman gibi birinin sözleşme bedelinden bir indirimde bulunmaması gibi bir tavır düşünülemezdi. Bunu efendiye malından vermesini ve ona peşinen ödeme yapmasını vacip gören kimse bunu sahâbeden (r.a.) gelen rivayetlere aykırı olarak yapmış olur. Çünkü onlardan bir kısmının, kendi malından vermek şeklinde değil de (alacağından) indirimde bulunduğu ve vazgeçtiği rivayet olunmuştur. Bazılarından da belirlenen meblağı indirimde bulunmadan, ona mal vermeden tam olarak aldığı rivayet edilmiştir. Bu durumda onlara mükâtebe bedeli dışındaki mallarından vermelerini emreden kimsenin görüşü sahâbenin tamamının görüşünün dışında olmaktadır. Sonra bu izah iki açıdan yanlış olur: Birincisi: Bir kimse kölesine “Şu kadar meblağı ödediğin zaman sen hürsün!” dese ve onun bir miktarını indirse, köle de diğer (bir) kısmını ödese, tamamını ödemedikçe âzat olmaz. Bu da gösteriyor ki Allah'ın size verdiği maldan da onlara verin meâlindeki beyan vücup için değil, ihtiyari olarak yapılması istenen bir fiildir. İkincisi: Köle, meblağı ödedikten sonra artık ona hâlâ “mükâteb” denilmez. O artık bir hürdür. Onlara mal verilmesi emri ancak onlar mükâteb halinde ikendir, Nitekim önce “âzatlık sözleşmesi yapın” buyurmuş sonra da onlara verin demiştir. Eğer onların dediği gibi olsaydı sözünü ettiğimiz iki gerekçeden dolayı bu bâtıl olurdu. En doğrusunu Allah bilir. Namuslu yaşamak isterlerse, câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın. Âyetin metninde geçen “in eradnâ tehassunen” (Uax 555İ 31), yani “Namuslu yaşamak isterlerse” meâlindeki beyan uyulması gerekli bir şart (kayd-ı ihtirazi) değildir. Çünkü câriyeler namuslu yaşamak istemeseler bile fuhuş yapmaya zorlanamazlar. Bu da gösteriyor ki bu kayıt bir şart değildir. Onlar itaat etseler bile onların fuhuş yapmaya zorlanması mümkün değildir. Bu itibarla bu kayıt bağlamda mevcut bir öge (kayd-ı ittifâki) olarak resmedilmiştir. Şöyle ki: Onlar para kazanmak için câriyelerini fuhuş yapmaya zorlarlardı. Oysa onlar namuslu yaşamak isterlerdi. Bu itibarla hitap ve yaptıkları işin yasaklanması onların durumunu hikâye etmek üzere geldi, yoksa amaç onu bir şart olarak belirtmek değildi. Yahut bu onların gönüllü olması halinde de zorlama olmasıdır. Bu ifadede, müt'a nikâhının bâtıl ve fasit olduğuna dair delil vardır. Çünkü onlar câriyelerini kendileri için istedikleri ücret mukabilinde para karşılığında başkalarıyla yatmaya zorluyorlardı. Müta da bundan başka bir şey değildir. Müfessirler dediler ki: Bu âyet münafıklardan Abdullah b. Übey ile falan ve filan hakkında inmiştir. Onlar câriyelerini dünya metaı elde etmek için zinaya zorluyorlardı', Eğer dedikleri gibi ise o takdirde âyette zinanın bütün dinlerde haram olduğuna dair delil vardır. (JKim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. Bu iki şekilde izah edilebilir: Birincisi, câriyelere yönelik olarak gelmiş olmasıdır. Yani Kim onları zorlarsa bilinsin ki Allah, onların zorlanmaları sebebiyle o câriyeleri bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. Nitekim bazı kırâatlerde de bu doğrultuda “fe innellâhe min ba'di ikrâhihinne lehunne ğafürun rahim” syè ge oel s] 5 e lop) şeklinde okunmuştur. İkincisi, efendilere yönelik olmasıdır. Yani Allah, tövbe etmeleri ve hallerini düzeltmeleri durumunda onları bağışlayıcıdır, esirgeyicidir. En doğrusunu Allah bilir. ya NİZE Gel Ge EZ SEZ Sİ KÍ EŞİ T GE) PHAI RFU --- Dipnotlar: 156 o Ümâre b. Gaziyye, Abdurrahman b. Ebü Said el-Hudri'den, o da babasından rivayet edilmiştir ki o (Ebü Said el-Hudri) şöyle anlatmıştır: Annem beni Hz. Peygamber'e (s.a.) (erzak istemek üzere) gönderdi ve ona geldim ve oturdum. Beni karşıladı ve: “Her kim ki müstağni davranırsa Allah onu zengin kılar. Kim iffetli olmak için çabalarsa Allah onu afif kılar. Her kim ki Allah'a güvenirse Allah ona kâfi gelir. Kim ki bir ukıyye değerinde bir malı var iken isterse o ısrarcılık etmiş olur” buyurdu. Ben kendi kendime dedim ki: “Benim Yakute adlı devem bir ukıyyeden daha değerlidir” Bunun üzerine hemen döndüm ve istekte bulunmadım”. 19 “Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette, Allah, derler. De ki: “Peki söyleyin bakalım? Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya; eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse, onlar Allah'ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilese, onlar onun rahmetini engelleyebilirler mi?" De ki: ‘Allah bana yeter. Tevekkül edenler ancak O'na tevekkül ederler”. 8! o Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, X, 317. (Metinde “Köpekler gibi başıboş salıvermeyin!” ifadesi vardır. Bu şekilde gelen rivayetler de vardır. Ancak rivayetlere bakıldığında kilâb yerine yük, belâ, sıkıntı anlamındaki “kell” kelimesinin de kullanıldığı görülmektedir. Uygun olan mâna da budur. O yüzden tercümede o rivayet esas alınmıştır). '2 “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir”. 3 Süyüti,ed-Dürru'l-mensür, VI, 192.

Nur 24:34

34. “Size, gerektiği gibi açıklayan © Zin önce "7i Mimi misaller ve kötülükten sakınanlar için öğütler indirdik” Size, gerektiği gibi açıklayan âyetler... indirdik. Âyetin metninde geçen “mubeyyinât” kelimesi “yâ” harfinin kesri ve nasbı ile okunmuştur. Sonra âyetlerden maksadın Kuz ân âyetlerinin tamamı olması mümkündür. “Mubeyyinât'ın kesre ile okunması halinde insanlar için haklarını ve ödevlerini, Allah'ın kendi üzerindeki hakkını, kulların birbirleri üzerindeki haklarını açıklayan âyetler demektir. Bu kelimenin nasb ile “mubeyyenât” diye okunması halinde ise onların Allah katından oldukları açıklanmış demektir. Âyetlerden maksadın deliller ve kanıtlar olması da mümkündür. Eğer böyle ise o takdirde “mubeyyinât” kelimesi kesreli olacaktır. Yani Allah Teâlâ'nın vahdâniyetini, resülünün risâletinin bilgisini açıklayan âyetler demektir. “Mubeyyenât” şeklinde nasb ile okunması halinde ise onların hüccet ve kanıtlar olduğuna dair apaçık âyetler demek olur. Sizden önce gelip geçenlerden misaller ve kötülükten sakınanlar için öğütler indirdik. Yani size aynı zamanda sizden önce gelip geçenlerden misalleri, onların başlarına gelenleri ve yalancıların üzerlerine inen azabı anlattık. “Ve mevizaten”, müttakilerin kendisinden ibret alacağı öğüt olmak üzere indirdik. Yahut size indirmiş olduğu âyetlerde, ibret almanız için öncekilerin hallerinden örnekler verdi. En doğrusunu Allah bilir. İÇE 523 İZ ÉU JENI yaş

Nur 24:35

[Allah Göklerin ve Yerin Nurudur] Allah göklerin ve yerin nurudur. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Allah göklere ve yere yolu gösteren ve yoluna koyandır. Sonra söz kesilmiş ve Hz. Muhammed'in (s.a.) niteliklerini anlatmaya ve onun için getirdiği temsili beyana başlamış ve buyurmuştur ki: (JOnun nurunun misali. Yani Muhammed'in nuru babasının sulbunda iken kandillik gibi idi. “Mişkât” Habeş dilinde taka, yani duvardaki oyuk, sağır pencere demektir. İçinde bir kandil, yani lamba vardır. Lamba en doğrusunu Allah bilir ya, ışığı aydınlatan o kandil bir cam fanus içindedir. Cam tam anlamıyla saf şeffaf haldedir. “Mişkât” (Kai), yani babası Abdullah'ın sulbüdür. Cam ve onun berraklığı Muhammed Resülullah tır. Allah onu her türlü kirden ve günahlardan arındırmıştır. Kandilin ışığı ve berraklığı Resüllullah'ın (s.a.) kalbi ve orda olan iman, hikmet ve nübüvvettir. Cam inciyi andıran bir yıldızdır, yani Hz. Muhammed. Allah onu katındaki levh-i mahfuzda diğer nebilerin ve resüllerin adları ile birlikte andı. Onun Allah Teâlâ katındaki diğer nebi ve resüllere olan üstünlüğü inci gibi parlak olan Zühre (Venüs) yıldızının diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Mübarek bir ağaçtan yakılır. Yani diyor ki en doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Muhammed'in nuru, Hz. İbrahim'in nurundan aydınlanır. Çünkü Hz. Muhammed Hz. İbrahim'in dini, sünneti ve usulü üzeredir. Hz. İbrahim'in meseli mübarek ağacın meseli gibidir. Hz. Muhammed'in aslı Hz. İbrahim soyundandır. Hepsine salat ve selâm olsun! (Bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan bir zeytin ağacından... “Zeytüne” kelimesinden maksat güzellikler ve Hz. İbrahim'in Rabbine olan taatidir. Allah Teâlâ onu kıyâmet gününde ve diğer yerlerde taatinin güzelliği sebebiyle, aynen zeytin ağacının dünyada sahibine yarar vermesi gibi onu yararlandıracaktır. Zeytin hem meyve hem hazır yemektir. O katıktır, boyamada, yağ üretiminde ve deri tabaklamada kullanılır. Yani zeytin ağacı; doğuya da batıya da ait olmayan bir ağaç. Diyor ki: Hz. İbrahim peygamber (s.a.) hıristiyanların iddia ettiği gibi hıristiyan değildi. Onlar “O hıristiyandı; namazını hıristiyanların kıblesi olan doğuya doğru kılardı” diyorlardı. O yahudilerin dedikleri gibi yahudi de değildi. Onlar: “O bizim dinimiz üzere idi namazını batıya Beyt-i Makdise doğru kılardı” diyorlardı. Allah Teâlâ buyurdu ki o onların iddia ettikleri gibi değildi. Lâkin o hanifti, müslümandı, namazını Kâbe'ye doğru kılardı. Kâbe onun kıblesiydi ve hacca oraya gitmişti. Yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık verir. Diyor ki en doğrusunu Allah bilir ya, Hz. İbrahim şayet nebi olmasaydı bile o dünyada iken Allah'a olan hüsn-i taati sebebiyle diğer nebi ve resüllerle birlikte fazilete erer, âhirette de yüce mertebelere nail olurdu. Nur üstüne nur. Çünkü Hz. Muhammed ve onun getirdiği din ve kitap asıl itibariyle nurunu Hz. İbrahim'den alıyor, çünkü Hz. Muhammed onun dini, sünneti, kitabı ve usulü üzere bulunuyor. Sonra buyurdu ki: Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Yani Allah Teâlâ, Muhammed'in (s.a.) getirmiş olduğu nura -ki o Kurândır- ilm-i ezelisi ile said olduğunu bildiği kimselerden dilediğini hidâyet eder, ilm-i ezelisinde şekavet ehlinden olduğu belli olan kimselerden de dilediğini o nurdan uzak eder. Sonra şöyle buyurdu: Allah insanlar için misaller veriyor. Yani Allah Teâlâ yüce zatına, O'nun vahdâniyetine iman etsinler, O'nun yaptıklarından rubübiyetini anlasınlar, Hz. İbrahim'i ve Hz. Muhammed'i (s.a.) tasdik etsinler, onların Allah'ın resülleri olduklarına inansınlar diye insanlara bu misalleri getiriyor. Bu yorum Mukâtile aittir. Kelâm âlimleri derler ki: 1. Allah göklerin ve yerin nurudur demek Allah Teâlâ, gökleri ve yeri aydınlattı demektir. O'nun aydınlatan nurunun misali, “mişkât” misali ile anlatılan kandilin aydınlatması gibidir. 2. Allah göklerin ve yerin nurudur. Bu beyanın şu anlama gelmesi şöyle mümkündür: Yani göklerin ve yer ehlinin nuru Allah iledir. Görmez misin ki O şöyle buyurmuştur: Onun nurunun misali demiştir de “O'nun misali” dememiştir. Eğer nur bir grubun da anladığı gibi Allah olsaydı o takdirde [§]"Allah göklerin ve yerin nurudur. O'nun misali şöyledir...” derdi de “O'nun nurunun misali” demezdi. Buna göre “Onun nurunun misali” meâlindeki “meselü nürihi” gösterdi ki O bu şekilde nur ile zatını da kastetmemiştir. Lâkin bizim belirtmiş olduğumuz gök ve yer ehlinin nuru onun sayesinde vardır anamını murat etmiştir. Görmez misin ki sonunda şöyle buyurmuştur: Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Buradan da anlaşılıyor ki O, nur ile onların anladığı mânayı kastetmemiştir. “Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur”. Bu da gösteriyor ki O, onların anladığı gibi gördükleri ve gözlemledikleri sair nurlar gibi bir nur değildir. Bu görüşü dillendirenler Müşebbihe olmaktadır. İbn Abbâs'ın yaptığı yorum da bu anlamdadır; “Allah Teâlâ gökler ve yer ehlinin yol göstericisidir (hâdi)” Onun nurunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır... âyetin metninde geçen “meselü nürihi”, yani Onun nurunun misali meâlindeki ifadeyi kalbinde, içinde kandil bulunan ve mişkâta benzeyen müminin nurunun misali... şeklinde yorumlamak da mümkündür. Çünkü mişkât içeri ışığın sızacağı herhangi bir menfezi olmayan oyuk demektir ve haliyle karanlık olur. Oraya kandil koyduğu zaman her yerini aydınlatır, kendisini de aydınlatır. Öyle ki nur ve ışığın aydınlatmadığı hiçbir yer kalmaz. Kalp de böyledir. O karanlıktır, çünkü oraya dışarıdan ışık girecek bir menfez yoktur. Allah Teâlâ, kalbini imam ile aydınlatınca bu nur ve eseri her tarafında ve bütün organlarında zâhir olur. Şu ilâhi beyanda buna temas etmiştir: “Allah'ın, göğsünü İslâm'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir?” Allah Teâlâ bildirdi ki yüce zatının, göğsünü İslâm'a açtığı kimse Rabb'inden bir nur üzere bulunur. Bu da gösterir ki “meselu nürihi” ifadesi müminin nurunun misali anlamındadır. Übey b. Kâb'ın mushafı da bu şekildedir. [§]O âyeti şöyle okudu: “Meselu nüri'l-mu'mini kemişkâtin”. İbn Mesüd'un mushafında da “meselu nürihi fi kalbi'l-mu'min” (yağallı ey e) şeklindedir. Hasan-ı Basri “Müminin kalbinde Kur'ân'ın misali içinde kandil olan bir taka gibidir diye yorumlamıştır. 3. Yahut “Allahu nüru's-semâvâti vel-ard” (595 uzu 45 %1) kavl-i celilinin yorumu şöyle olabilir: Onunla karanlıklar yok olur, perdeler ve engeller açılır. Çünkü ışığa “nur” denilmesi kendisiyle karanlıkların dağılması, perdelerin ve örtülerin açılması sebebiyledir, yoksa Allah gerçekten ışık olduğu için değil. Görmez misin ki Allah Teâlâ Kur'ân'ı da resülü de “nur” diye isimlendirmiştir. Çünkü şüpheler ve karanlıklar onlarla dağılır, gerçeklik üzerindeki perdeler, örtüler onlarla kaldırılır ve açılır. Bunlar her ne kadar özleri itibariyle ışık saçan nesneler değiller ise de, sözünü ettiğimiz şekilde eşyanın gerçekliklerinin bunlarla aydınlanması, üzerindeki perdelerin bunlarla kalkması gerçekleştiği için onlar “nur” diye isimlendirilmişlerdir. Buna göre Allah Teâlâ'nın da “nur” diye isimlendirilmesi caizdir. Çünkü karanlıkların dağılması, şüphelerin izalesi, hakikatlerin üzerindeki perdelerin açılması, örtülerin kaldırılması O'nunla olur. Yoksa O'nun zatının nur olmasından ötürü değil. Bazıları Onun nurunun misali meâlindeki beyan hakkında daha önce anlattığımız üzere müminin nurunun misali anlamına geldiğini söylemiştir. Kimileri bunun “müminin göğsündeki nurunun misali” demek olduğunu belirtmiştir. Bazıları ise onu “Muhammed'in nurunun misali” diye yorumlamıştır. Mukâtil ve daha başkaları böyle yorumlamıştır. Kimi de onu “Kuran'ın nurunun misali” diye açıklamıştır. Kandillik gibi. Daha önce belirttiğimiz üzere ışığın dışarıdan girebileceği bir menfez olmayan taka (oyuk, sağır pencere) demiştir. Kimisi kandildeki fitil yeridir açıklamasını yapmıştır. Kimisi kandilin asıldığı demir askılar demiştir. Doğuya da batıya da ait olmayan... Bazıları şöyle demiştir: Bu bir düz arazi!“ ağacıdır ki güneş doğduğu zaman üzerinden doğar, battığı zaman da üzerinden batar. O(nun yağı) en kaliteli yağdır. )Bazısı da kuytuda bir ağaçtır ki üzerine doğduğu zaman güneş doğmaz, battığı zaman da üzerinden batmaz demiştir. Kimisi de batısı olmayan doğulu değil, doğusu olmayan batılı değil; lâkin o hem doğulu hem batılı demiştir. Her nasıl olursa olsun yağın belirtilmiş olması saf ve katkısız olması sebebiyledir. Bu itibarla ehline sorulması gerekir. Şöyle denir: Hangi yağ daha kaliteli ve saftır: Güneş gören mi yoksa hiç güneş değmeyen mi? Ya da bir vakitte güneş görüp de bir vakitte de güneş görmeyen mi? 4. Bazıları şöyle demişlerdir: O Allah sübhanehu ve teâlâ gökler ve yer ehline gideceği yolu gösterendir (hâdi). O'nun hidâyeti müminin kalbini saf yağın sanki ateş dokunmadan hemen aydınlatması gibi aydınlatır. Ona ateş dokunduğunda ise ışığı ışık üzerine artar. Müminin kalbi de aynı şekildedir ve ona ilim gelmeden önce hidâyet onda etkin olur, ilim de gelince hidâyet üzere hidâyeti artar, nur üzerine nur olur. Übey b. Kâb'dan rivayet edilmiştir ki “meselu nürihi” hakkında, daha önce belirttiğimiz üzere o şöyle diyor: Müminin nurunun misali ve aynı şekilde de “meselu nüri'İ-mü'min” diye okuyor. O şunları söylemiş: O, Allah Teâlâ'nın kalbine Kur'ân'ı ve imanı koymuş olduğu bir kuldur. Mişkât onun göğsüdür. Misbâh, Allah Teâlâ'nın onun kalbine koymuş olduğu Kur'ân ve imandır. Zücace (cam) kalbidir. Cam inciyi andıran bir yıldızdır. “Işık veren yıldız” Şecere-i mübareke onun aslıdır. Mübarek, sırf Allah için ihlas demektir ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamaktır. Onun misali öyle bir ağaçtır ki diğer ağaçlar etrafını sarmıştır ve o yeşil yumuşak bir ağaçtır, ona ne doğarken ne de batarken hiçbir hal üzere güneş değmez. Mümin de işte aynen böyledir; kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, bazan da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. diğer insanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyâmet gününde cennete varışı nurdur. Sonra kâfirin misalini verdi ve şöyle buyurdu: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir”. O Allah katında hayır bekler ama onu bulamaz. Allah Teâlâ onu cehenneme sokar. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir; birbiri üzerinde karanlıklar!” O karanlıklar içinde bocalar durur. 5. Bazıları Allah göklerin ve yerin nurudur meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani Allah Teâlâ nuru ile göklerde ve yerde olanlara belirttiğimiz gibi hidâyet eder. Onun müminin kalbindeki nurunun misali mişkât gibidir. “Mişkât”, sözünü ettiğimiz gibi deliği olmayan oyuk veya taka demektir. Orda bir misbâh, yani lamba vardır. İnci gibi ışık saçıcı yıldız demektir. “Dür”, yani inci kelimesinden ismi mensubdur. Bu İbn Kuteybe'nin izahı olmaktadır. Ebü Avsece şöyle dedi: Mişkât duvarda olan oyuktur (taka), çoğulu “meşâk” gelir. Oyuk anlamındaki “küvve'nin çoğulu da “küven” gelir. Işığı pek fazla yıldız demektir. “Dürriyyun” de gene ışıktandır: Her ikisinin aslını da inci anlamındaki “dür” kelimesi oluşturur. “Kevâkib derârin” ışık saçan parlak yıldızlar demektir. Kâb'tan rivayet edilmiştir: Onun nurunun misali hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ Hz. Muhammed'in misalini “ke mişkâtin fihâ misbâh el-misbâhu i zücâcetin ez-zücâcetü keennehâ kevkebun dürriyyun” (kas) EU, gi: ELS 5 Aari gi AEA I5 3) şeklinde ortaya koymuş; onun dilini, göğsünü ve kalbini temsil yoluyla anlatmıştır. Işık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır meâlindeki beyanda Muhammed konuşmasa bile (duruşuyla ihtiyaç duydukları hususları) insanlara neredeyse açıklıyor anlamına gelir”. Dahhâk b. Müzâhim'in şöyle dediği nakledilmiştir: Cam inciyi andıran bir yıldızdır meâlindeki beyan şu anlama gelir: Yıldızlar ateşten yaratılmışlardır, onlara “dürri” denilir". Bu mânadan olmak üzere Allah Teâlâ “kevkebun dürriyyun” pe iş e ) buyurdu. Onların mişkât hakkındaki sözlerini aktarmıştık. j [§]Bazıları dedi ki: “Mişkât”, menfezi olmayan oyuktur (taka). Bazısı fitil, bazısı “bizzat kandilin içindeki fitil, bazısı “kandilin ortasında duran ve fitil takılan şey”, bazısı “kandillerin asıldığı demir askılar” demişlerdir. “ezzücâcetü” ise kandil olmaktadır. Sonra eğer “meselü nürihi” (,4 onun nurunun misalinden maksat müminin nuru ise, bu sıradan her müminin vasfı ve özelliği değildir. Aksine kendisinde iman şartlarının tümü, güzel huyların ve âdabın tamamı bulunan kâmil müminlerdir. Çünkü özü, bedeni, kalbi ve tüm amelleri ve fiilleri itibariyle temiz olması şeklinde nitelemiştir. Çünkü O LE buyurmuştur. Mişkâttan maksat kalbidir. “Fihâ misbâh” orda bir lamba vardır. Bu da kalbinin içinde bulunduğu göğsüdür. Lamba cam içindedir. Bu da göğsündeki imanıdır. Sonra camı (zücace) nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: Sanki o ışık saçan bir yıldız gibidir. Bazıları “inciden” demişlerdir. Hepsi de ışık, nur, iç ve dtş temizliği ve safiyeti olarak yorumlamışlardır. O da kendisinde her türlü aranan güzel şartları ve hasletleri toplayan mümindir. Sıradan her müminin böyle olması mümkün değildir. Bu yorum daha uygundur. Görmez misin ki Allah Teâlâ daha sonra kâfirin niteliğini anlatmış ve onun pisliğini belirtmek üzere şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir”, Eğer nur âyetinde söz konusu edilen Hz. Muhammed'in vasfı ise onda bahsedilen ve nitelenen bütün özellikler mevcuttur. Eğer maksat Kur'ân idiyse onda da durum gene öyledir. Yağı neredeyse ateşdokunmasa bile ışık veren... Bahsettiğimiz nitelemelerin tümü mümin için olabilir, Hz. Muhammed için olması da mümkündür. Bunlarla Kur'ân da kastedilmiş olabilir. Hz. İbrahim'in kastetilmesi de muhtemeldir. Nur üstüne nâr ve Allah nuruna dilediğini kavuşturur meâlindeki beyanın şu mânalara gelmesi muhtemeldir: Allah Teâlâ Muhammed'in nuruna hidâyet eder. Kur'ân'a, yahut imana ve hidâyete erdirmeyi murad etmesi de muhtemeldir. Bazıları Nur üstüne nur hakkında şöyle demiştir: Yağ nurdur, misbâh (lamba) nurdur, kandil nurdur. Mukabili olarak mümin nurdur, onun ameli nurdur, sözü nurdur. “Yehdillâhu li nürihi men yeşåu” (445 gasy dul sağ) lafz-ı celilinde “lâm” harfi “bå” anlamında da olabilir”, Í Bazıları Allah göklerin ve yerin nurudur meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Belirttiğimiz üzere gökler ve yer Allah Teâlâ'nın nuru ile aydınlandı, O'nun misali nurunun, yani müminin kalbindeki O'nun nurunu173 Yani nuruna değil de nuruyla hidâyet eder. nu misali. O İbn Mesüd'un (r.a.) kırâatinde de “Meselu nürihi fi kalbi'lmümin” (gazdi 5 oyy j5) şeklindedir. Bu bir misaldir ve iman, Kur'ân ve içine iman ve Kur'ân'ın girmesi halinde kalp hakkında getirilmiştir. Kur'ân mişkât, yani içinde lamba olan oyuk (taka) gibidir. Oradaki lamba iman ve Kur'ândır. O cam fanus içindedir, cam kalbi temsil eder. “Mişkât” da göğüsün sembolüdür. Nasıl ki lamba şişenin içine girince ışık verirse, aynı şekilde kalp de (içine iman/Kur'ân girince) ışık verir. Sonra ışık cam fanustan çıkar ve takayı aydınlatır. Kalp de göğsü aydınlatır. Sonra ışık takadan yansır ve evi aydınlatır. Aynı şekilde nur da göğüsten iner ve içini tümüyle aydınlatır da oraya asla haram girmez. En doğrusunu Allah bilir. Allah insanlar için misaller veriyor. Onlar için misal getirmenin iki izahı olabilir: Birincisi: Onların fiilleri ve sözleri ile ilgili misaller (kıstaslar): Böylece onların güzellikte ve iyilikte değerlerini, onların ceza ve sevap olarak karşılığının ölçüsünü bilsinler. Ya da Allah her türlü hayrı kendilerinde toplamış saygıdeğer ulu kimseleri misal getirdi. Böylece inananların da onlar gibi olmalarını, onlarda bulunan özellikler gibi özelliklere kendilerinin de sahip olabilmesi için çabalamalarını istesinler. İmanın yahut Kur'ân'ın ya da Hz. Muhammed'in ya da ihtilaflı olsa da en doğrusunu Allah bilir ya, iman, Kur'ân ve Muhammed üzerine getirilen deliller ve kanıtların güzellikte, parlaklıkta, ışık saçmada, degerli oluşta nurlar gibi oluşları sebebiyle Allah Teâlâ tarafından onlar nurlara benzetilmiş ve onlar sebebiyle herkesin bu nurların güzelliğini ve değerini bilmeleri istenmiştir. Buna göre sözü edilen hususlara dair anlatımda getirilen misaller, delil ve kanıtlarla, güzelliği ve değeri hiç kimseye gizli kalmayan, inatçı ve sabit fikirlilerden başka kimsenin inkâra kalkışamayacağı nurlar gibi olmuştur. Küfrün ve muannitliğin çirkin, bozguncu ve bâtıl oluşunun misali de üst üste binmiş olduğu belirtilen karanlıklar”, serap ve ilâhi beyanda bahsedilen köpüktür. Allah şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir”. Karanlıklar hakkında şöyle buyurmuştur: “Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir”! ve şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi yoktur””. [ ]Cam inciyi andıran bir yıldızdır. Bu beyan hakkında şöyle demiştir; Beş yıldızın beşi de dürridir: Zühre (Venüs), Utarid (Merkür), Müşteri (Jüpiter), Behram (Merih) ve Zühal (Satürn). Katâde ise şöyle dedi: Dürri, iri ve parlak yıldızdır. Kisâi ise şunu söylemiştir: Kim “derie” şeklinde hemzeli okursa o yıldızın güzelliği, açıklığı ve yüksekliğidir. “Derae'n-necmu” (paipa) dersin ve Arap dilinde yaygın ve açık mânasına gelir. Kim de “dâl"in dammesiyle ve hemzesiz olarak “dürriyyun” şeklinde okursa o takdirde de inci anlamındaki “dürr'e nispet etmiş olur. Kimi de “dâl”i damme ile ve de hemzeli olarak okumuştur ki sanırım bu da bir lügattir'”. Ebü Amr b. Alâ şöyle dedi: “Dürri” sanki bir gidip bir geliyormuş gibi ışıl ışıl parladığını gördügün yıldızdır. Haberde Hz. Peygamber'den (s.a.) geldiğine göre o şöyle buyurmuştur: “İlliyyin ehlinden adam cennet ehline şöyle yukarıdan bir bakar da onun ışıl ışıl parıldayan sanki bir yıldız gibi onun sayesinde cennet aydınlanır. Şüphesiz Ebü Bekir ve Ömer onlardandır. Ve onlar bundan da fazlasını hak ederler”, Aynı şekilde merfü olarak “Dürriyyun” şeklinde de rivayet olunmuştur. Başka bir haberde ondan şöyle nakledilmiştir: “Cennete ilk giren zümrenin yüzleri dolunay gibi parlak olur. Onların arkasından girenlerin yüzleri gökte parlayan yıldızların ışığı gibi aydınlık olur. Onlardan her birinin insan soyundan olan iki zevcesi vardır ki onların baldırlarının iliği tenin arkasından görülür (öylesine şeffaftır). Muhammedin canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki orada bekâr kimse yoktur”, (İMübarek bir zeytin ağacından yakılır. Bu beyanda geçen “yükadu” hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onu “yükadu” şeklinde “ya”lı, dammeli ve “kaf”ın fethi ile okumuşlardır: “el-Mısbâhu yükadü” (15y çal), yani lamba yakılır anlamında“, Bunlar “tâ” ile, “dâl”ın refi ve “tâ'nın nasbı ile “zücâce”ye raci kılarak “tevakkadü” şeklinde okumuş ve aslı “tetevakkadü” iken sonra “tâ”lardan biri atılmıştır", “Tükadü” “tâ” ve refi ile okuyanlar “tutuşturulan zücâce” şeklinde bir takdirde bulunmuşlardır. Rivayete göre Hasan-ı Basri onu “tükadü” okumuştur: Yani “ez-zücâcetü'l-leti tükadü” (55 Il isle Ji) takdirinde! Mekke ehli “tâ”nın nasbı ve “kaf”ın şeddesi ile “tevakkade” şeklinde okumuşlardır; “el-misbâhu tevakkade” (ghai uy) takdirinde. O yüzden de mansub okumuşlardır. “Yükadü” okuyan ise öznesini yıldız ya da lamba olarak “yükadu'l-kevkebu evi'l-misbâhu” şeklinde bir takdirle okumuşlardır. (Bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan. Müfessirlerin bazı görüşlerini daha önce geçen yerde belirtmiştik. Ancak onlara bir şey eklemek istiyoruz: Bir yorumcu dedi ki: O güneşin doğuşundan batışına kadar gölgesi olmayan bir yazı (alaz) ağacıdır. Onun ne doğuya ne de batıya düşen bir gölgesi vardır. Onun yağı en saf, en tatlı ve en hoş olanıdır. Başka bir yorumcu şöyle demiştir: Batısı olmayan şarki değil, doğusu olmayan garbi değil; lâkin o sahrada gözüken bir ağaçtır ya da bir tepe üzerindedir, güneş gündüz boyu ona değer. Bu da evvelki gibidir. Kisâi şöyle demiştir: Ne tek başına şarki ne de tek başına garbidir. Fakat o aynı anda hem şarkidir hem garbidir. Bu şöyle demen gibidir: “Lâ âtike ve lâ âti fulânen” (uu Şi Y, esi Y). Bunun iki anlamı vardır: Eğer dilersen mânası, onlardan hiçbirine gelmiyorsundur. Eğer dilersen de o takdirde mânası onlara birlikte geliyorsundur. Bunun örneği şudur: “Vallâhi lâ âkülü ve lâ yekülü zeydün”. Bunun iki anlamı vardır: Aynı şekilde şöyle denilir: “Raculün lâ yercü el-cennete ve lâ yehâfu'n-nâra ve yuhibbu'l-fitnete, innehü racul sâlih” uj tall caws ll öl Yy tdl e Y Jrs gu), yani bir adam ki cenneti ummuyor, cehennemden korkmuyor ve fitneyi seviyor. O salih bir adamdır. [§]Fitne mal ve çocuk demektir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır (fitne)... ”™, O cenneti umuyor ve cehennemden korkuyor, Bu bizim yorum. ladığımız gibidir. Bazıları “lA şarkıyyetin” hakkında şöyle demiştir: Günün başından sonuna kadar güneşe mâruz olmaz. “Ve lâ garbiyyetin günün başından sonuna kadar üzerinde sade gölge de var olmaz. Lâkin hem “şarkıy. ye” hem “garbiyye'dir, yani ona gün boyu güneş ve gölge birlikte isabet eder (hem doğu hem batı güneşini alır). Araplar şöyle der: “Lâ hayra fi şeceratin fi madvâtin ve lâ hayra fi şeceratin fi madhâtin”, yani hiç güneş görmeyen yerdeki bir ağaçta hayır yoktur, hiç güneş batmayan yerdeki bir ağaçta da hayır yoktur. Birileri şöyle demiştir: Güneş ne doğar ne de batar. Biri de demiş ki: O Şam bölgesinde bir ağaçtır; ne doğudadır ne de batıdadır. Hasan-ı Basri ise şöyle demiştir: Vallahi eğer bu zeytöne ağacı yeryüzünde olsaydı illa ki ya doğuda ya da batıda olacaktı. Vallahi o yeryüzünde değildir. O Allah Teâlâ'nın nurunu -ki o Kur'ândır- açıklamak üzere getirmiş olduğu bir meseldir!9, Nur üstüne nur. Bu ilâhi beyana gelince bazıları ona dair şöyle dedi: Müminin imanı nurdur, ilmi nurdur, o nur üzerine nurdur. Bazıları şöyle söyledi: Ateşin nuru yağın nurunun üzerinedir. Böylece nur üzerine nur olur, O kalitesiyle -yağı kasdediyor- bir nurdur. Bazısı da şöyle dedi: Ateşin nuru ile yağın nuru bir araya gelince aydınlatırlar. Bunlardan hiçbiri, diğeri olmadan aydınlatamaz. Aynı şekilde Kur'ân'ın nuru ve imanın nuru da bir araya geldi mi aydınlatır, bunlardan biri olmadan diğeri aydınlatmaz. Bazısı da sözünü ettiğimiz imanın ve ilmin nuru demiştir. [ ]Bazısı da bahsettiğimiz imanın ve amelin nuru demiştir. Sonra yağ ile yaptığımız teşbihin mânası şudur: Çünkü yağ lamba için en saf, en temiz ve en hoş ve en aydınlatıcı unsurdur; onda katık, ilâç vb. gibi her türlü yararlanma özelliği vardır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 16 “Yahut (inkârcıların küfür içindeki halleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur”. t “Allah'ın, göğsünü İslâm'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler”. © Ashara'i-mekân: Mekân geniş oldu, demektir. Ashara'l-kavm: İnsanlar gölge edecek hiçbir şeyin olmadığı açık araziye çıktılar, anlamındadır. 8 “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz, ama Allah'ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Allah'ın hesabı pek çabuktur”. “Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir; birbiri üzerinde karanlıklar! Neredeyse elini çıkarsa onu göremeyecek. Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi bk. Süyüti, ed-Dürru'-mensür, VI, 199. Hz. Peygamber'in (s.a.) dili, göğsü ve kalbi “yekâdü zeytühâ yudiu” (4,27 ifadesindeki gibi sanki kendiliğinden yağı yanacak gibidir. Dedi ki: Muhammed neredeyse konuşmasa bile (duruşuyla ihtiyaç duydukları hususları) insanlara açıklıyor. Dahhâk b. Müzâhim'den de onun hakkında “keennehâ kevkebun dürrıyyun” 553 ýs} sanki inci gibi ışık saçan yıldız benzetmesi gelmiştir. “Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir; birbiri üzerinde karanlıklar! Neredeyse elini çıkarsa onu göremeyecek. Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi 1. Abdülâl Sâlim Mekrem ve Ahmed Muhtar Ömer, Mu'cemü'1-kırââti'l-Kurâniyye, II, 373. “Keennehâ kevkebun dürriyyun”. Âsımldan rivayete göre o dâl'in dammesiyle okumuştur. Nahivcilerin tamamı onun okuyuşuna karşı çıkmışlar ve kesre ile ve hemzeli olarak şeklinde 45” vezninde olması gerektiğini söylemişlerdir. Yıldızlardan bir kısmı vardır ki onlar “derâri'dir, yani batarlar ve gezerler (gezegen). “4554556” ve “433 ışığı çok parlak ve aydınlatıcı yıldız demektir. Ebü İshak dedi ki: Kim hemzesiz okursa berraklığı, güzelliği ve beyazlığı bakımından “dürr'e, yani inciye nispet etmiş olur. 1 bk. Ebü Dâvüd, “Hurüf ve kırâât” 1; Tirmizi, “Menâkıb” 14. 18 Müslim, “Cennet” 14. Amr b. Nâkıd ve Yâkub b. İbrahim ed-Devraki her ikisi İbn Üleyyeden rivayetle -lafız Yâkub'a aittir- dediler ki: Bize İsmail b. Uleyye anlattı, ona Eyyüb ona da Muhammed. O dedi ki: “İster öğünün ister müzakere edin? Cennette erkekler mi daha çoktur yoksa kadınlar mı?” Ebü Hureyre dedi ki: Ebu'l-Kâsım (s.a.) demedi mi: “Cennete ilk giren zümrenin yüzleri dolunay gibi parlak olur. Onların arkasından girenlerin yüzleri gökte parlayan yıldızların ışığı gibi aydınlık olur. Onlardan her birinin insan soyundan olan iki zevcesi vardır ki onların baldırlarının iliği etin arkasından görülür (öylesine şeffaftır). Muhammedin canı elinde olana yemin ederim ki orada eşsiz kimse yoktur”. HI BuNâfi, İbn Âmir, Hafs kırâatidir (bk. İbn Zencele, Huccetü’l-kırâât, s. 500). 2 Budalbn Kesir, E£bü Amr kırâatidir (bk. İbn Zencele, Huccetü'1-kırâât, s. 500). 9 Buda Hamza, Kisâi, Ebü Bekir kırâati olmaktadır (bk. İbn Zencele, Huccetü'l-kırâât, s. 8 Arapdili uzmanlarından Ferrâ ve başkaları “min şeceratin mubâraketin zeytünetin lâ şarkıyyetin ve lâ ğarbiyyetin” âyetinin tefsiri hakkında şöyle demiştir: Bu ağaç güneşin sadece doğarken ya da sadece batarken üzerine düştüğü bir ağaç değildir. Aksine şarkıyye ve garbiyye, yani hem sabah güneş doğarken hem de akşam batarken her daim güneş alan bir ağaçtır. O daha bir yeşil ve zeytini ve yağı bakımından daha bir kalitelidir. Tefsir ehlinin çoğunluğunun görüşü budur. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Lâ şarkıyyetin ve lâ garbiyyetin” özellikli bu ağaç dünya ehlinin bildiği ağaçlardan değildir. O cennet ehlinin ağaçlarındandır. Ezheri şöyle demiştir: Birinci görüş daha uygundur.

Nur 24:36

Allah'ın yapılmasına... izin verdiği evlerde... Bu beyan hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: “En türfea” kelimesi mescitlerin meskun diğer evlerden farklı tutularak içinde Allah'ı zikretmek, tesbihte bulunmak, kir pastan, maddi pisliklerden temiz, diğer dünyevi meşgalelerden uzak tutmak suretiyle saygı gösterilmesi ve kadrinin yüceltilmesidir. Bazısı ise “en türfea” kelimesinin inşa edilmesi ve mabet yapılması anlamına geldiğini söylemiştir. Eğer maksat bu ise o takdirde âyette mescitlerin inşa ve imarı, oraların mâbet edinilmesi emredilmiş olmaktadır. Eğer maksat birincisi ise o takdirde de içinde Allah'ı anlamak, tesbih etmek gibi belirtilen yollarla mescitlere saygı gösterilmesi emredilmiş olmaktadır. Sonra bu konuda izin iki sebeple olur: Birincisi, şu bilinen namazların cemaatle kılınabilmesi için doğan hak sebebiyledir. Zira yeryüzünün tümü esas itibariyle mescittir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı”. Buna göre yeryüzünün tümü namazın caiz olması açısından mescittir. O yüzden buradaki emir namazın cemaatle kılınabilmesi için mescit yapımı ile ilgili olmaktadır. İkincisi, Allah Teâlâ bununla özellikle mescitlere yönelik olarak buyurmuştur. Zira içinde oturulan diğer evler izin ve ibâha yollu edinilmiş ve yapılmıştır. Allah Teâlâ yapımına özel izin vermekle mescitleri ayrıcalıklı kılmıştır. Zira eğer mescitlerin inşası genel ibaha ilkesi üzere verilmiş izne dayalı olsaydı, o takdirde mescitler ve diğer evler eşit olurdu. En doğrusunu Allah bilir. İçinde isminin anılmasına... Eğer “en türfea” kavl-i celilinin yorumu saygı göstermek ve kadrini yüceltmek ise o takdirde Ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, akşam sabah Allah'ı tenzih ederek anarlar meâlindeki beyan, emredilen o tâzimi ve emredilen değerini yüceltmenin tefsiri olur. Yani içlerinde Allah'ın adını zikretmek ve tesbihte bulunmak suretiyle onlara saygı gösterilmesi ve değerlerinin yüceltilmesi emrolundu. Eğer maksat EEZ] maddi anlamda mescitlerin yapılması ise takdirde “ve yüzkera fihesmuhü yüsebbihu lehü” cümlesi de başlangıç cümlesi, yani yeni bir cümle olur: Yani evler, yani mescitler yapılması emredildi ve orada sabah akşam O'nun adının anılması ve tesbih edilmesi emrolundu. Sonra okunuşu hakkında da ihtilaf edilmiştir. “Yüsebbihu” kelimesini bazıları “bånn nasbı ile “yüsebbehu” şeklinde, bazısı da “bâ'nın kesri ile “yüsebbihu” şeklinde okumuşlardır'®. Nasb ile okuyanlar “Orada ismi sabah akşamı tesbih edilerek anılır” şeklinde bir takdirle onu evveline bağlamış, sonra da arkadan gelen “ricâlun lâ tülhihim” ( 35 işl Y A 3) kismını yeni bir cümle başı yapmış olur. Kesre ile okuyanlar ise onu öncesinden koparmış ve “yüsebbihu lehü fihâ ricâlün bi'l-guduvvi vel-âsâl”, yani “Orada onu sabah akşam tesbih eden birtakım adamlar vardır” şeklinde söz başı yapmış olur: Sonra “ve yüzkera fihesmuhü” kelâm-ı ilâhisinde sözü edilen “adının anılması”ndan maksat namaz olur, aynı şekilde tesbih etmek de öyledir. Adının anılmasından maksat her türlü güzel zikirler olabilir. Sabah akşam tesbih etmekten maksat farz namazlar da olabilir. Sonra bazıları “el-ğudüvvu” sabah namazı, “âsâl” (Juy!) da öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır. “Asil” bu namazların, vakitlerinde kılınmasından ibaret sayılır, demişlerdir. Bazısı da “âsâl” özellikle ikindi namazıdır, diğer namazlar ise bu ifadeden anlaşılmaz, onlar başka delillerle bilinir. “Gudüv” de sabah namazıdır, demiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “ bk. Buhâri, “Teyemmüm”, 1, “Salât”, 56; Tirmizi, “Salât”, 124, “Siyer” 5; Nesâi, “Gusl ve teyemmüm; 26.

Nur 24:37

[Allah Erleri] Ticaretin de satımın da kendilerini... alıkoyamadığı kişiler. Yani onları alışveriş (bey') ismi sadece onun bir türüne işaret eder. Aynı şekilde her türlü ticari faaliyette bulunan kimseye “tâcir” denirken sadece bir şey satana bâyi denilir... Allah Teâlâ bildirdi ki onları ne ticaret ne de alışveriş Allah'ı anmaktan alıkoymaz. Sonra Ticaretin de satımın da kendilerini Allah'ı anmaktan... alıkoyamadığı kişiler meâlindeki beyanın şöyle anlaşılması da muhtemeldir: Onlar ticaretle ve alışverişle meşgul olmazlar, kendilerini tamamen Allah'ı zikretmeye, namaz kılmaya ve diğer belirtilen hususları yerine getirmeye adarlar. Şu anlama gelmesi de mümkündür: Onlar ticaret yaparlar, alırlar satarlar, lâkin onların ticaretleri ve alışverişleri onları Allah'ı zikretmekten meşgul etmez ve alıkoymaz. Onlar her daim Allah'ı zikrederek yaşarlar (Allah'ı hiç unutmazlar). Ayrıca “an zikrillâh” kelâm-ı ilâhisinden maksat namaz da olabilir. “Ve ikâmi's-salâti” (aua ül 7) namazın ikamesi ise namazın rükuu, secdesi, kırâati ile ve tüm erkân ve Şartlarına riayet ederek tam bir şekilde kılınması demektir. “An zikrillâhi” kelimesinden maksat zikirlerin her çeşidi, “ikâmi's-salâti” GAI c61) kelimesinden de bizzat namazın kendisinin kılınması ve zekâtın verilmesi... anlaşılabilir. Bazı kimseler “an zikrillâhi” kelimelerinden maksat hutbe “ikâmi's-salâti” kelimelerinden maksat da ise cuma namazı olabilir demiştir. Çünkü Allah Teâlâ “ve izâ raev ticâraten”, yani “Onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde...” buyurmuştur. Yine “izâ nüdiye lis-salâti”, yani “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında... buyurmuştur ki maksat hutbedir. Bu yorum, müfessirlerden duyulmuş değildir, fakat mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar. O gün kıyâmet günüdür. Allah Teâlâ o günün dehşetinden ve korkusundan haber vermektedir. Zira ki o günün korkusundan ve dehşetinden kalpler ve gözler yerinde duramayacak, yerinden oynayacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Başları yukarıya kalkık...”“, [§]“Çünkü dehşet içinde yutkunurlarken yürekleri ağızlarına gelmiş olacak... ”!, Gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar... Bu ilâhi beyanın şöyle yorumlanması da mümkündür: Bir defasında anlarlar bir defasında cahil kalırlar. O günde, dünyada iken önem vermedikleri hususlara önem verirler, kabul etmediklerini kabul ederler. Gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar... Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Yani kalpleri göğüslerindeki yerinden koptuğu ve boğazlarında hançerelerine takılıp kaldığı zaman... Sonra dedi ki: Ve gözler, yani değişip de gözleri göğerdiği zaman. Bu Mukâtil'in görüşü olmaktadır. --- Dipnotlar: 8 “Onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelip seni ayakta bırakıverdiler. De ki: Allah'ın nezdinde olan, eğlenceden de ticaretten de üstündür. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır”. 89 “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır”. 1 “Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar” (İbrâhim, 14/43).! “Yaklaşan gün konusunda onları uyar; çünkü dehşet içinde yutkunurlarken yürekleri ağızlarına gelmiş olacak; zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi olacaktır”

Nur 24:38

Allah onları, yaptıklarından daha güzeli ile ödüllendirecek... Yaptıklarından daha güzeli ile ödüllendirmesi şöyle olabilir: Allah Teâlâ onları yaptıkları iyiliğin karşılığı ile ödüllendirir, günahlarını örter ve onlara karşılık kendilerini cezalandırmaz. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Yaptıklarının güzelini kabul ederiz” ve “ve onları yaptıkları en güzel işlere göre ödüllendirecektir”!9, Onların iyilikleri ölçüsünde kendilerine lütfundan daha fazlasını da verecek. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır. Bazıları bunu şöyle yorumlamıştır: Kendinden üst konumda bir melik yok ki hesaba çeksin. O yüzden O, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır ve kendisini hesaba çekecek hiçbir kimseden korkmaz. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “ Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir”, “Biğayri hisâb”, yani hesapsız ifadesi şöyle de yorumlanabilir: Yaptıkları amellerin hesabına bağlı olmaksızın onlara verir ve hesapsız kitapsız onları cennete koyar. Şu yorum da muhtemeldir: “Biğayri hisâbin”, yani onlara amellerinin ölçüsü kadar değil aksine kat be kat sayılamayacak kadar fazla verir. En doğrusunu Allah bilir.

Nur 24:39

[Kâfirlerin Amelleri] İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir. Bu beyanda kâfirlerin amellerini, sözü edilen seraba benzetmesi iki açıdan olabilir: Birincisi onlar görünüşte birtakım ameller yaptılar onların âhirette kendilerine ulaşmasını ve onlardan yararlanmalarını umdular; verdikleri sadakalar, yaptıkları harcamalar, sıla-i rahim vb. gibi bakılınca görünüşte hayır işleri olarak görünen ameller gibi. Bir de ne görsünler onlar yaptıkları bu amellerin ecrinden tamamen mahrum kalmışlardır ve hiçbir şey bulamamışlardır. Uzaktan serabı görüp de su zannederek ona gitmesi, varınca da orada su namına hiçbir şeyin bulunmadığını görmesi ve gördüğü şeyin bir serap olduğunu anlaması gibi. İkincisi: Onların amellerini sözünü ettiği serap meseli ile açıkladı; çünkü onlar âhirette şefaatlerine nail olacakları umuduyla putlara (asnâm ve evsân) tapınmaktaydılar. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “-ki onlar sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” diyorlar-”!; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar”. Onların putlara tapmaları, sözünü ettikleri şefaatleri içindi. Onlar orada taptıkları putlardan yararlanamayınca serabı görüp de su sanan, ama yanına vardıkça onun sandığı gibi şey olmayıp bir serap olduğunu gören susuz kimse gibidir. Meselin tamamı buraya kadardır. Sonra (yeni bir söze) başladı şöyle buyurdu: Ve Allah'ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir, Yani amelinin hesabını ve onun karşılığını eksiksiz olarak görür. Ya da şöyle yorumlanır: Kıyâmet gününde amelinin yanına gelir, dünyada iken işlemiş olduğu amelinden, aynen susuz kimsenin seraba varıp da bir şey bulamayışı gibi hiçbir şey bulamaz. Ve Allah'ı yanında bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Yani Allaha gelir ve O'nu amelinin hesabını eksiksiz görüyor olarak bulur. Bazıları şöyle demiştir: Bu misal, kâfirler için getirilmiştir. Şöyle ki onlar kıyâmet gününde diriltilirler, boyunları susuzluktan kopmuş haldedir. Onlara geniş bir düzlükte bir serap gösterilir. Ona bakınca onu su zannederler, ondan içmek için Joraya koşarlar ve hiçbir şey bulamazlar. İşte orada yakalanırlar ve hesaba çekilirler, Aynı şekilde kıyâmet gününde onların amelleri yok olur da onlar için hiçbir karşılık bulamazlar. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Serap”, gün ortasında güneşten ötürü su gibi gördüğün şeydir. “ÅP” ise günün başında ve sonunda gördüğün ve her şeyin görüntüsünü ortadan kaldıran seraptır. “Kia” ise düzlük demektir. Ebü Avsece ise şöyle demiştir: Sıcağın sebep olduğu serabı sanki akan bir su gibi görürsün, O, gündüzün ortasında göğe doğru uzanır gibi olur. “ÂI” ise gündüzün ilk vaktinden başlayarak gün ortasına yakın bir zamana kadar olan seraptır. “Kfa” düz arazidir; düz, kurak ve temiz arazi olup batak olur, su birikir. “Kâ” tekil “kiân” çoğuldur. “Zamân” susuz demektir. Şöyle denilir: Susamış topluluk, susamış kişi, susamış kadın. “Azme'tühü” (cibi) “Onu susuz bıraktım” demektir, “Zammetühü” (dikt) da aynı mânadadır. Kisâi şöyle dedi: “Zamiân, sadyân, atşân” (kali yoba yuki) kelimelerinin üçü de aynı mânadadır. “Serap” zeval vaktinden önce olur. “el-Âl” zevalden öncedir (kuşluk vakti) ve o seraptan daha yüksektir. “Rakrâk”9 ise ikindiden sonra olur, break ck alna K Aİ EZANI yaz Eğ Sik Naz Giyin AN YAS İş --- Dipnotlar: 17 Yaldır yaldır eden ve parlak olan her şey “rakrâk”tır. Serap için kullanılır ve “terakraka5serâbu denir.

Nur 24:40

Yahut dalga kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir. Bu kâfirlerin durumunu, bildirmek üzere Allah Teâlâ'nın getirmiş olduğu bir başka misaldir. Karanlıklara benzetilen bir ceset. Şöyle ki: Deniz derin olduğu zaman daha çok karanlık olur. Karanlık deniz, kafirin kalbidir. “Yağşâhu mevcun”, yani onun üzerinde bir dalga onu bürür, [ ] Üstünde bir dalga, onun üstünde de bir bulut (öylesine) karanlıklar... Karanlıklardan maksat dalganın karanlığı, gecenin karanlığı, bulutun karanlığı... Bu karanlıklar birbirleri üzerine binmiş haldedir. Kâfir de böyledir: Onun kalbi karanlıktır, karanlık bir göğüste ve karanlık bir cesettedir. O imanı göremez. Hani denizdeki kimse öylesine bir karanlıkta elini çıkarsa nasıl onu göremezse o da öyle. Neredeyse onu göremeyecek, yani onu asla göremez. Yahut şöyle bir mâna verilebilir: Hallerinin karanlığı üst üste binmiş üç karanlığa benzetilmiştir. Onun küfrünün karanlığı -belirtilen karanlıklar gibi- işlediği amellerle heran artmaya devam eder, Bu haliyle bu misal, müminin hallerinin nurlarına getirilen tersinden misal gibidir. Mişkât ya da nur benzetmesi!” (nur üstüne nur), müminin bedenidir, göğsüdür ve kalbidir. Yahut karanlıklar gibi. “Ev kezulümütin” (lif si) kelimesindeki “ev” harfi şek için değildir. Lâkin sanki şöyle buyurmuş gibidir: Eğer kâfirin amelini seraba benzettiysen o yerindedir. Ve onu sözü edilen karanlıklara benzettin ise o da yerindedir ve doğrudur. Hangi misali getirdiysen o yerindedir. Şudur veya budur şeklinde değildir. Kâfirlerin amelleri hakkında iki misal getirdi, biri serap ikincisi de karanlıklardır. Mümin için aynı şekilde iki misal olabilir: Kâfir için belirtilen karanlık mümin için zikredilen nura mukabildir. Kafirlerin amelleri için sözü edilen serap ise müminlerin amellerinin gerçekliğine mukabildir. O şöyle buyurmuştur: “Allah'ın yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, akşam sabah Allahı tenzih ederek anarlar...” ve bu beyanın şu kısmına kadar: “Allah dilediğini hesapsız rıziklandırır.. Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi yoktur. Bazıları bunu şöyle yorumlamıştır: Allah kime iman nasip etmezse onun inanma imkânı yoktur. Şöyle de denilmiştir: Allah kime hidâyet etmediyse artık onun için hidâyete erme imkânı yoktur. Her iki izah da aynıdır. Âyet Mütezilenin aleyhinedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah mümin için yarattığı her nurun aynısını kâfir için de yaratmıştır. Âyette ise Allah Teâlâ'nın kâfirler için nur var etmediği haber veriliyor, Eğer kâfir için de mümin için var edildiği gibi nur var edilseydi o takdirde Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi yoktur meâlindeki beyanın bir anlamı olmaz. Bu da gösteriyor ki kâfir için bir nur var edilmemiştir. [ ]O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Buyuruyor ki: Ona amelinin karşılığını verir ve ona haksızlık etmez. Allah'ın hesabı pek çabuktur. Bunun mânasını bir çok yerde açıklamıştık. Ebü Avsece “bahrin lücciyyin” kelimeleri hakkında şöyle dedi: “el-Lücciyyu” suyu çok olandır. Lücce denizin ortasıdır. “Yağşâhu mevcun”, yani dalga onun üzerinde olur, “el-Mevc” ise rüzgarın esmesi sonucu denizin üstünde oluşan dalgalar ve onların arasında açılan yollardır. Bazıları Neredeyse elini çıkarsa onu göremeyecek meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: “Göz ona yaklaşmadı bile”, “er-Raculü lem yusıb ve lem yukârib” (oyla çiya e Jei), yani “Adam (hedefe) isabet etmedi, yaklaşmadı bile!” denilmesi örneğinde olduğu gibi. --- Dipnotlar: “Allahın yapılmasına ve Içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, akşam sabah Allah'ı tenzih ederek anarlar... Çünkü (o günde), Allah onları, yaptıklarından daha güzeli Ue ödüllendirecek, daha fazlasını da lütfundan verecek. Allah dilediğini hesapsız rızıklan-

Nur 24:41

[Kevni âyetler] Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar... Allah'ı tesbih ederler. “Elem talem” (eks gi) ve “elem tera” gibi ifadeler zâhirde taaccüp ve istifham harfidir. Biri diğerine hayretini ifade etme ya da soru sorma amacıyla “elem tera kezâ, ve elem ta'lem kezâ” (13S Las ÇİŞ AAS 5 Ji), yani “Görmez misin?!” ve “Bunu bilmez misin?” der. Ancak bu Allah Teâlâ hakkında şu iki anlamda kullanılır: Birincisi “kad raeyte ve alimte”, yani elbette gördün ve bildin! anlamındadır. Çünkü Allah Teâlâ için istifham, yani bir şeyi öğrenmek için soru sormak caiz değildir. İkincisi de emir anlamıdır. Yani “ilem ve ra” (5 gisi) “Bil ve gör!” takdirindedir. Nitekim bu hususu birçok yerde belirtmiştik. Göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih ederler. Sözü edilen nesnelerin tesbihi iki şekilde olabilir: Birincisi yaratılış ve yapıları itibariyle tesbih etmeleri: Zira her bir varlığın hilkatinde Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine ve eşi benzeri olmaktan yüceliğine, her türlü noksanlıklardan uzak olduğuna, rubübiyetine şehâdet ve ulühiyette eşsiz ve tek olduğuna işaret eden deliller vardır. İkincisi Allah Teâlâ kuşlar, hayvanlar ve diğer varlıkların bünyelerine öyle bir özellik koyar ki onunla Allahı tesbih ederler ve bunu kendileri de anlarlar, her ne kadar başkaları anlamasalar da onlar, onun bir tesbih olduğunu bilirler. Hz. Süleyman kıssasında anlatılan dağların ve kuşların tesbih etmesi işte böyle bir şeydir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik”, Bir başka ilâhi beyanda da şöyle buyurmuştur: “Her sabah ve her akşam Allah'ın yüceliğini dile getirirken dağları ve çevresinde toplanmışken kuşları Dâvüdia eşlik ettirdik. Hepsi de Allaha yönelmişlerdi””!. [§]Eğer sözü edilen varlıkların zikretmesi hilkaten, yani yaratılışta bulunan bir BEN özellik itibariyle olsaydı o takdirde Hz. Süleyman ve diğer insanlar bu konuda şer'an eşit olurlardı. Aynı şekilde vakit itibariyle de akşamın bir ayrıcalığı olmaz diğerleri ile eşit olurdu. Hz. Süleyman'ın bu konuda ayrıcalıklı kılınması, sair vakitler arasında belli vakitlerin özel sayılması gösteriyor ki bu nesnelerin tesbihi, yaratılışları itibariyle kendiliğinden ortaya çıkan bir tesbih değil aksine bir şekilde onların içine koyduğu anlamda bir ibadet tesbihidir. Her ne kadar diğer yaratıklar onların tesbihini anlamasalar da. Görülmez mi ki Allah Teâlâ karıncanın sözünü haber vermiştir: “Bir karınca şöyle dedi: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girim...” Sonra mâlumdur ki onun sözünün gerçekliği her ne kadar mümeyyiz ve muhatap kabul edilerek sınanan kimsenin sözü gibi 0 “ Andolsun biz Dâvüd'a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de! dedik ve onun için demiri yumuşattık” (Sebe, “Nihayet Karınca vadisine geldiklerinde, bir karınca şöyle dedi: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; aman, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!”. DE TE VİLÂTÜ'LKUR'ÂN TERCÜMESİ olmasa Ša bir mina idi ve ondan o mânavı anlamışlardı. Birinci kabilinden omak İmre şörmeı misin Allah ledli oçganların konuşmasından ve o günde İaşe ak ünde tamakıkık 4 etmesinden haber vermiştir. Şövle buyurmuştur. ye oam gününü dilleri... slevhlerine tanı khk edecektir ” aleyhine şahitlik ader, Renlar organi endi slevhlerine yapmiş old Ku tanıklığı, herne tolar bastaları anlaman da kendileri s dahi ar hehe o vürden onların tanık. bims vör er. Bu d: sömerivor 2 duram. birim dadiğimiz d KE ŞAL KE soğan, T 2 OMATT Q ODUN, MOM GAng doğrul dar Ba ME in nöilerinde bulanan bir özellik sebebiyle oluyordu ve om arrap tin apk bar özellik korayuştar Xi onun isabet ettiği ve ulaşuğı her şev Barat Dalar Bu özeliği ancak Allah Teik bilivor. va da Allah Teikfnin one mami hbi ve kendisine eli olarak seçtiği kimse bilivor" Göklerde ve verde olanların. kaşların vh tesbihi Müarme Öle dir davllik kormuştur ki onlar bununla kendilerinden bâsl olan be daame -eskalan anlaması bile- tesbih ve t esin olduğuma aiat Bi dağrasınmı Alak kis Iph şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O'nu hamd ile tesbih ötmeven hiçbir şer yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız” İSİGöklerdz olanlar Alek tesbih ederler “Men” Mai temyiz gücü oğan (ekle) varbilar için kullanılır. “ME” ise hem temyiz kabiliyeti olan akıl hem de olmayan akılsız varlıklar için ortak kullanılır. Herode kamatlarımı acarak hareketsiz gibi deran kuşlar. Yani uçuş srasxod: kanatlarım sıralayan kuşlar. Ebü Avsece benzer şev söylemiş ve şöyle Hepsi deas: ve tesbihini bilmekte... Barları dedi ki: Öraüz olan meeklerden ve döğelerimden her kim varsa insan ve cin kileri hariçkendi GE ve Esam Je dnasımı ve teşbihini bilir, Hepsi duasını ve tesbihini bilmekte... meiiindeki b ı şöyle yorumlamak da mümkündür: Belirttiğimiz gibi onlardzm her biri i bilir ve anlar ki -başkası anlamasa bilekendisi O'nu tesbih çimeliedir. Senki Allah Te3b saltanatın, rwiikilinü ve onların ibadet ve tesbih gwpslerinden zaam müstağni olduğunu belirmiş pier zadır. Çünkü gök Še ve verde olan ker ne varsa kendisini zikretmekte A EE a ibadet etmiş olmaları ile ibadeti terketmiş olmaları aynıdır; ne yarar verir ne de zarar, Yahut şöyle diyordur: Göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan yüce zatın, hiçbir kimsenin ne itaatine ne de ibadetine ihtiyacı vardır. İtaat ve ibadete dair ihtiyar ve fayda Allah'a değil kullara aittir. Bu yüzdendir Allah Teâlâ onun arkasından şöyle buyurmuştur: “Göklerin ve yerin epemenliği Allaha aittir Allah da onların bütün yaptıklarını bilmektedir, Bunun evvelki yoruma yönelik olması muhtemeldir. Yani sözü edilen kimselerin yapmış oldukları tesbihi ve daha başka yaptıklarını bilir. Ya da bu ifade iptidaen genel insanlık için bir vaid olur. Yani Allah Teâlâ herkesin yaptıklarının tümünü bilendir (ve onlardan hesaba çekecektir). --- Dipnotlar: “cez giminde diiri elleri ve ayakları, yapıp ettikleri kususlarda aleyhlerine tanıklık sünek” ee-mMir M/I agira omm geldiklerinde vektimie vaptıklarından dolayı kalakları, gözleri ve derileri anlarım derim gtii ader” (Fasaler 4120)

Nur 24:42

Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir, dönüş de Allah'adır. Birçok yerde bunun yorumunu belirttik. Ger üz EN edi noot aa

Nur 24:43

Görmez misin ki, Allah bulutları yürütür. Yani sürükler sonra onları birleştirir. Yani birbirinin üstüne ekler, sonra onu bulut kümesi haline getirir. Bazıları, burada takdim tehirin bulunduğunu söyledi. Sonra onu bulut Bir sonraki âyet. kümesi haline getirir. Yani bir kısmını diğerinin peşinden taşıdığı parçalar halinde (onları yığar). Sonra onları birleştirir. Yani parça parça bir araya geldikten sonra onları üst üste istif eder. Bazıları dedi ki: Bulutları yürütür, yani yerden çıkarır ve onu yer ile gök arasında emrine âmâde kılar, sonra da onu küme halinde istifler. Bu sırada “el-vedk” 1), yani yağmuru görürsün; “Yahrucu min hılâlihi” arasından çıkıyor “Hılâlihi” kelimesi “hilelihi” şeklinde de okunmuştur”, Yani bulutların arasından. Gökten, oradaki bulut dağlarından dolu yağdırır... Bazıları şöyle demiştir: Kardan (buzdan) dağlar var, Allah Teâlâ karı ve doluyu o dağlardan bulutlara indirir. Bazıları da bu beyanı şöyle yorumlamıştır: (Söz konusu olan) Allah Teâlânın gökte doludan yarattığı ve sonra da (kendisinden) bunları indirdiği birtakım dağlardır. Âyette Allah Teâlâ'nın gökten indirdiğini belirttiği dağların kar ve doludan oluştuğuna dair bir açıklama yoktur. Sadece Allah Teâlâ orada dolunun bulunduğunu bildirmiştir. Nesneler dağlara benzetilir ve ona nispet edilebilir. Bu ya çokluk sebebiyle ya da ikinci olarak şiddeti, katılığı ve cesameti sebebiyle olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Dağları görürsün, onların durduğunu sanırsın..9 Bu beyanda anılan dağların, Allah Teâlâ'nın kendisinden indirmiş olduğunu bildirdiği gökteki kar ve dolu dağları olması mümkündür. Zira onların nerede olduğu, gökte mi, gök ile yer arasında mı? bilinmez. Bunu dilediğine isabet ettirir. Yani insana yahut ekinine yahut meyvesine ve ona zarar verir. Dilediğinden de onu uzaklaştırır ve ona isabet ettirmez. Eğer bu şekilde ise o azap verme şeklinde olur. Aynı şekilde dolunun etkisi de öyledir; bir yerde her şeyi yok eder, başka bir yerde zararlı olmaz. )Her yere aynı şekilde yağmaz, bir yere isabet eder, başka bir yere ise isabet etmez. Bunu bereketinden dilediğine isabet ettirir ve onun bereketini dilediğinden de uzaklaştırır diye yorumlamak da mümkündür. Bu arada şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kör edecek. Şimşeğinin parıltısı. Denildiki: Şimşeğin ışığı, parlaklığının şiddetinden neredeyse gözleri alıp götürecek, yani kör edecek. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dediler: “Yuzci” sürüklüyor; “rukâmen” üst üste istif, küme; “vedk” yağmuru (görürsün); “yahrucu min hilâlihi” arasından çıkar; “senâberkıhi” şimşeğinin ışığı”, Ebü Avsece şöyle de açıklama yapmıştır: “aS 3i” Birbiri üstüne yığılmış, istif edilmiş çok şey demektir. Bir şey üst üste bindiği zaman “irtekemeş-şey'u”, yani istif oldu denir. Bir şeyi üst üste koyduğunu ifade etmek için de “rakemtü'l-metâ'a-erkemuhü rakmen” dersin. “Vedk” yağmur demektir. Yağmur yağdığı zaman “vedekati'ssemâu tediku vedkan” (635 5 ös shodl 534) denilir. “Yahrucu min hilâlihi” EH Jý- ie) iyani kili. m cemektir Hilal'in (ete tekli “halel” gelir. ve ışık demektir. Onun ateş olduğu da rl kio da aynı mânadadır. GG) YI SY öze) U BOŞ Şİİ ETLİ İMES --- Dipnotlar: 208 bk. Abdülâl Sâlim Mekrem - Ahmed Muhtâr Ömer, Mutemü'l-kırââti'!-Kurâniyye, II, 2 “Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdar-

Nur 24:44

Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirir. Gecenin ve gündüzün çevrilmesi birbirinin arkasından gelmesi demektir; bunu getirir ötekini götürür, Allah Teâlâ bunu -en doğrusunu Allah bilir ya - “Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir”! meâlindeki beyanla irtibatlı olarak zikrediyor ve egemenliğini, kudretini, tedbirini, ilim ve hikmetini ve vahdâniyetini bildiriyor. Egemenliği ve kudreti sözünü ettiği bulutların yer ve gök arasında sevkedilmesi, onu emrine âmâde kılması, onları üst üste istiflemesi... Bütün bunlara O'nun zatı ile kâdir olduğunu ve hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını gösterir. Yağmurun yağması, bir yere isabet ederken başka bir yere yağmaması, bulutların birbirine ekli olması ve üst üste istiflenmesi hep aynı olduğu halde belli bir yere yağdırırken başka bir yere yağdırmaması bütün bunlar bulutların tabiatı sayesinde ya da tesadüf eseri olmadığına, O'nun yüce tedbiri ve ilmi ile olduğuna delil olmaktadır. Keza belirttiğimiz gibi emir ve yönetiminin işlemesi, yeknesaklığı ve ahengi, ŞJgündüz ve gecenin yer değiştirmesi, onların uzatma ve kısaltma şeklinde halden hale dönüştürülmesi, göğün menfaatlerinin yerin menfaatleri ile aralarındaki mesafenin uzaklığına rağmen uyum içinde birbirine bağlı olması, bütün bunlar çoklu değil tek elden bir tedbirin 29 İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurün, s. 306. olduğunu gösterir. Zira çoklu bir tedbir olsaydı onlardan bir kısmı diğerinin yapmak istediği tedbir ve faydaya engel olurdu. Bu da gösteriyor ki O birdir, âlimdir, kâdirdir, müdebbirdir; hiçbir şey onu aciz bırakamaz. Bu yüzdendir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Gören ve düşünenler için bunlardan alınacak ibretler vardır. Belirttiğimiz gibi bunda nice istidlâl yönü ve ibret almayı gerektiren husus vardır. çiz el hi Aé eyl yal fG iai ri ül İZİ GİR vel Aça yl) a 3 a Gini Kedi ğe

Nur 24:45

Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı. Bu beyan -en doğrusunu Allah bilir ya- “Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir”22 meâlindeki âyette bağlantılıdır. Allah Teâlâ bulutu ve onda olan tedbiri, ilmi, hikmeti andı, ayrıca gecenin ve gündüzün kısaltılmasını ve onlarda bulunan tedbir, ilim, hikmet ve kudreti andı. Buna göre Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı meâlindeki âyet de O'nun kudretini, egemenliğini, ilmini ve tedbirini anlatıyor. Allah Teâlâ bildirdi ki bütün mahlükatı bunca cinslerinin farklı ve özlerinin ayrı ayrı olmasına rağmen bu sudan, aynı unsurdan yarattı. Onlar tabiatları gereği kendiliklerinden öyle olmadı. Keza sonradan elde edilmiş bir ilim ve tedbir ile değil, aksine tek ve zatı ile âlim olan birinin yönetim ve düzenlemesi ile oldu. Zira eğer tabiatları gereği kendiliklerinden olsaydı o takdirde tek bir takdir ve tek bir özellikte ortaya çıkarlardı. İkincisi insanlar içinde bilge kimselerden hiçbiri, bu âlemin inşasının nasıl olduğunu ve bu yaratıkların bu sudan nasıl yaratıldıklarını bir türlü kavrayamamıştır. Çünkü Allah Teâlâ öyle yaratmıştır ve onları yaratmış olduğu sularda ne bir özellik ne de o yaratıkların cevherinden herhangi bir unsur vardır. Onların inşa edilmiş olması gösteriyor ki Allah, zatı ile kâdirdir. O'nu hiçbir şey aciz yapamaz. O sebep aracılığıyla da sebep olmaksızın yaratır. Zira O mahlükatı bir hikmete göre yaratmıştır. Onu hiçbir bilge insan kavrayamamıştır. Bu mahlükatın yaratılmış olması bu hikmetlere ve sebeplere işaret eder [§]ve O, onlara emirler ve yasaklar koyma- BEJ dan başıboş bırakmak için hiçbir şeyi öylesine gelişigüzel yaratmaz. Mademki emirler ve yasaklar vardır, öyle ise yapılanlara karşılık verilmesi için ölümden sonra yeniden diriltilme de olacaktır. Bu varlıkları sudan yaratmaya kâdir olan kudreti, onları yeniden canlandırmaya da kâdir olduğuna ve O'nu hiçbir şeyin aciz kılamayacağına da delâlet eder. Çünkü buna kâdir olan sözünü ettiğimiz hususa da kâdir olur. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, Allah Teâlâ bunu en doğrusunu Allah bilir ya, iki sebepten dolayı belirtmiştir: Ya onlara vermiş olduğu nimetlerini, iyiliklerini ve onlara ihsanda bulunduğu lütuf ve keremini hatırlatmak içindir. Çünkü O bildirdi ki bu âlemi kendilerinde bir ihtiyar olmaksızın ya da onu gerekli kılacak herhangi bir hak etmişlikleri olmaksızın mutedil ve düzgün olarak yarattı. Buna mukabil kendilerinin dışında kalan hayvanları ise yüzleri üzerine kapanık halde, karınları üzerinde sürünür vaziyette yarattı. Bu tamamen O'ndan bir lütuf ve ihsandır ve nimettir. Ya da O, bunu kâfirin âhiretteki hallerine misal olsun diye anlattı. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şimdi (düşünün, önünü görmeden), yüzüstü sürünen mi hedefe erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?” Ve bildirdi ki kâfirler kıyâmet gününde yüzüstü kapanmış halde sürünür bir vaziyette olacaklardır. müslümanlar ise ayakta dik ve düz halde yürüyor olacaklardır. Allah dilediğini yaratıyor. Sebep vasıtasıyla ve sebepsiz olarak her ne dilerse onu yaratıyor. Allah her şeye kâdirdir. Çünkü O, zatı ile kâdirdir, kudreti başkasından elde ettiği bir güç ile değil.

Nur 24:46

Kuşkusuz (açıkladıklarını) tam anlamıyla açıklayan âyetler indirdik Daha önce yorumunu anlattık?", dil l I5 SED özek E Sa

Nur 24:47

47. “Allaha da, resüle de inandık ve boyun eğdik' diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bunlar inanmış kimseler değildir.” 48. “Aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında karar versin diye Allaha ve resülüne çağırıldıklarında bir de bakıyorsun içlerinden bir grup buna karşı çıkmış!”

Nur 24:48

47. “Allaha da, resüle de inandık ve boyun eğdik' diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bunlar inanmış kimseler değildir.” 48. “Aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında karar versin diye Allaha ve resülüne çağırıldıklarında bir de bakıyorsun içlerinden bir grup buna karşı çıkmış!”

Nur 24:49

[Münafıkların Özellikleri] Allah'a da, resüle de inandık ve boyun eğdik” diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bu beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: İbn Abbâs ve daha başka bazı müfessirler şöyle demiştir: Hz. Ali (r.a) ile Hz. Osman (ra.) arasında (JHz. Osman'ın Hz. Ali'den satın almış olduğu bir arazi yüzünden bir husumet olmuştu?", Bu konuda Hz. Peygambere (s.a.) giderek aralarında hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ali'nin lehine Hz. Osman'ın aleyhine araziyi ona vermeye hükmetmişti. Osman'ın kavmi dediler ki: “Ne olacak?! Nasıl olsa o amcasının oğlu ve onun yanında senden daha değerli. O yüzden senin aleyhine onun lehine hükmetti”. Ya da buna benzer sözler söylediler. Bunun üzerine bu âyet ve devamı Hz. Osman'ın kavmi hakkında indi. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hz. Osman'ın ve kavminin Hz. Peygamber (s.a.) hakkında akıllarından böyle şeyler geçirmiş olmaları mümkün değildir. Bazıları dedi ki: Bu âyet münafıklardan Bişr hakkında inmiştir. Şöyle ki: Yahudilerden bir adam ile Bişr arasında bir husumet vardı. Yahudi Bişre Hz. Peygambere başvurmaları konusunda çağrıda bulundu. Bişr ise Kâb b. Eşref'e gitmelerini istedi ve “Şüphesiz Muhammed bize haksızlık eder!”2! dedi ya da buna benzer laflar etti. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Ancak biz, âyetin özel olarak kimin hakkında indiğini bilmesek de münafıklar hakkında indiğine dair bir beyan bulunmaktadır. Âyetin zâhirinde onların Hz. Peygamber'in (s.a.) haklarında haktan gayrısıyla hükmetmeyeceğini bildiklerine dair delil vardır. Görmez misinki Allah Teâlâ âyetin devamında Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar buyurmaktadır. Yani koşarak ve itaat ederek. Eğer onlar bilselerdi ki Hz. Peygamber (s.a.) kendileri hakkında, haklı bile olsalar hep haksız hüküm verir, o takdirde mahkemeleşmek için, onun kendilerine zulüm ve haksızlık edeceği endişesiyle ona hiç gitmezlerdi. Ancak bu âyetin bağlamında belirtilen husus, böylesi bir yorumu imkânsız kılmaktadır. O da şu ilâhi beyandır: Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah'ın ve resülünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir. Bu beyanda şu anlama işaret vardır: Onlara göre Hz. Peygamber kendilerinin lehine hükmetmez ve haksızlık eder. Çünkü şöyle buyurulmuştur: Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah'ın ve resülünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Her kim bu niteliğe sahip olursa, o kimsenin haksızlık etmesinde ve zulmünden korkulur. Ancak âyetin münafıklardan bir fırka hakkında olduğunun kabul edilmesi meseleyi açıklayabilir. Onlardan bir fırka Hz. Peygamber'in haktan başka asla bir şeyle hükmetmeyeceğini biliyorlardı. Onlardan bir grup ise kalplerinde bir hastalık taşıyorlardı, bir fırka da kuşku duyuyordu ve bir fırka da zulmünden korkuyordu. Onlar birçok fırka halindeydiler. Görmez misin ki şöyle buyurmuştur: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse' diye Allah'a söz vermişlerdi”? Kimi vardı şöyle derdi, kimi de vardı böyle derdi. Ya da âyetin yorumu şöy9 bk. Kurtubi, e-Câmi'li ahkâmi'i-Kurün, XII, 293. 8. “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette EEJ le olmalıdır: Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar, Yani hak, kendi lehlerine hükmedilecek olursa boyun eğerek ona gelirler. Yani eğer bilirlerse ki o kesinlikle kendi lehlerine hükmedecek o takdirde ona gelirler, aksi halde ona gelmezler. Eğer böyle ise o takdirde akabinde belirtildiği gibi kalplerinde çürüklük oluşu, risâleti hakkında kuşku duymaları, kendilerine haksızlık yapacağı korkusu taşımaları yerinde olacaktır. Âyetin tevilinin işte bu iki ihtimale göre olması muhtemeldir. Başka türlü olmasına gelince öyle bir ihtimali biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar inanmış kimseler değildir. Çünkü onun risâleti hakkında kuşku ya da şüphe duyan ve onun kendilerine zulmedeceği endişesi taşıyan kimse kâfirdir, mümin değildir. Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da korkuyorlar mı? Zâhiri itibariyle her ne kadar şek içerse de bunun iki izahı vardır: Birincisi soruya verilecek cevabın olumlu ve kesinlik ifade etme (tahkik) üzere olmasıdır. Buna göre mâna şöyle olur: Bunların kalplerinde kesinlikle çürüklük vardır, şüpheye düşmüşlerdir ve korkmaktadırlar. Nitekim istifham harfi hakkında zâhirde her ne kadar soru olsa da tahkik için olduğunda onun bilme ve olumlu anlama geldiğini belirtmiştik. Buna göre kendisi hakkında soru yöneltmek kabil olmayan şeyler hakkında istifham, sen elbet bildin ve gördün... vb. anlamında olmaktadır. Burada da öyledir. İkincisi: Sözü edilen hususların belirttiğimiz gibi farklı fırkalar hakkında olduğudur. Fırkalardan biri bildi ki o ancak hak ile hükmeder, onlardan diğer bir fırka kuşku duyar, bir başka fırka da onun haksızlık etmesinden ve zulmünden korkar. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Müz'inine” kelimesi boyun eğenler anlamındadır”. Ebü Avsece ise onu koşanlar ve itaat edenler diye yorumlamıştır. Nitekim “nâka mizân” (ole. v) tabiri seri giden deve anlamında kullanılır. Çoğulu “nük mizâin” şeklindedir. “Hayf” ise cevr, yani haksızlık ve zulüm etmek demektir. “Hâfe, yehifu, hayfen fehuve hâifun” şeklinde kullanılır. Aralarında karar versin diye Allah'a ve resülüne çağırıldıklarında... Allah'a çağırıldıklarında... Çağrının Allaha izafe edilmesinin iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi, Allah'ın kitabına ve resülüne çağrılmalarıdır. İçlerinden bir grup yan çiziyor. Şu âyette olduğu gibi: “Onlara, ‘Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştık218 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 306. larını görürsün”, Jİkincisi, Allah'a yapılan nispetin bizzat resülüne yapıl- HE masıdır. “Resülullah'a itaat eden Allaha itaat etmiş olur”? meâlindeki âyette olduğu gibi resüle itaat eden Allah'a itaat etmiş sayılır. Buna göre Allaha yönelik çağrıyla resülüne çağrı yapılması mümkündür ve bu kastedilmiş olabilir. Şu halde Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah'ın ve resülünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? meâlindeki âyette bahsedilen korkularından maksat Allah'ın kendilerine haksızlık ve zulüm yapması değil, aksine resülünün ya da kitabının haksızlık etmesi olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. siá TAN I Gat lagi Ol a --- Dipnotlar: hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz’ diye Allah'a söz vermişlerdi” (et-Tevbe,

Nur 24:50

[Münafıkların Özellikleri] Allah'a da, resüle de inandık ve boyun eğdik” diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bu beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: İbn Abbâs ve daha başka bazı müfessirler şöyle demiştir: Hz. Ali (r.a) ile Hz. Osman (ra.) arasında (JHz. Osman'ın Hz. Ali'den satın almış olduğu bir arazi yüzünden bir husumet olmuştu?", Bu konuda Hz. Peygambere (s.a.) giderek aralarında hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ali'nin lehine Hz. Osman'ın aleyhine araziyi ona vermeye hükmetmişti. Osman'ın kavmi dediler ki: “Ne olacak?! Nasıl olsa o amcasının oğlu ve onun yanında senden daha değerli. O yüzden senin aleyhine onun lehine hükmetti”. Ya da buna benzer sözler söylediler. Bunun üzerine bu âyet ve devamı Hz. Osman'ın kavmi hakkında indi. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hz. Osman'ın ve kavminin Hz. Peygamber (s.a.) hakkında akıllarından böyle şeyler geçirmiş olmaları mümkün değildir. Bazıları dedi ki: Bu âyet münafıklardan Bişr hakkında inmiştir. Şöyle ki: Yahudilerden bir adam ile Bişr arasında bir husumet vardı. Yahudi Bişre Hz. Peygambere başvurmaları konusunda çağrıda bulundu. Bişr ise Kâb b. Eşref'e gitmelerini istedi ve “Şüphesiz Muhammed bize haksızlık eder!”2! dedi ya da buna benzer laflar etti. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Ancak biz, âyetin özel olarak kimin hakkında indiğini bilmesek de münafıklar hakkında indiğine dair bir beyan bulunmaktadır. Âyetin zâhirinde onların Hz. Peygamber'in (s.a.) haklarında haktan gayrısıyla hükmetmeyeceğini bildiklerine dair delil vardır. Görmez misinki Allah Teâlâ âyetin devamında Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar buyurmaktadır. Yani koşarak ve itaat ederek. Eğer onlar bilselerdi ki Hz. Peygamber (s.a.) kendileri hakkında, haklı bile olsalar hep haksız hüküm verir, o takdirde mahkemeleşmek için, onun kendilerine zulüm ve haksızlık edeceği endişesiyle ona hiç gitmezlerdi. Ancak bu âyetin bağlamında belirtilen husus, böylesi bir yorumu imkânsız kılmaktadır. O da şu ilâhi beyandır: Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah'ın ve resülünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir. Bu beyanda şu anlama işaret vardır: Onlara göre Hz. Peygamber kendilerinin lehine hükmetmez ve haksızlık eder. Çünkü şöyle buyurulmuştur: Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah'ın ve resülünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Her kim bu niteliğe sahip olursa, o kimsenin haksızlık etmesinde ve zulmünden korkulur. Ancak âyetin münafıklardan bir fırka hakkında olduğunun kabul edilmesi meseleyi açıklayabilir. Onlardan bir fırka Hz. Peygamber'in haktan başka asla bir şeyle hükmetmeyeceğini biliyorlardı. Onlardan bir grup ise kalplerinde bir hastalık taşıyorlardı, bir fırka da kuşku duyuyordu ve bir fırka da zulmünden korkuyordu. Onlar birçok fırka halindeydiler. Görmez misin ki şöyle buyurmuştur: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse' diye Allah'a söz vermişlerdi”? Kimi vardı şöyle derdi, kimi de vardı böyle derdi. Ya da âyetin yorumu şöy9 bk. Kurtubi, e-Câmi'li ahkâmi'i-Kurün, XII, 293. 8. “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette EEJ le olmalıdır: Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar, Yani hak, kendi lehlerine hükmedilecek olursa boyun eğerek ona gelirler. Yani eğer bilirlerse ki o kesinlikle kendi lehlerine hükmedecek o takdirde ona gelirler, aksi halde ona gelmezler. Eğer böyle ise o takdirde akabinde belirtildiği gibi kalplerinde çürüklük oluşu, risâleti hakkında kuşku duymaları, kendilerine haksızlık yapacağı korkusu taşımaları yerinde olacaktır. Âyetin tevilinin işte bu iki ihtimale göre olması muhtemeldir. Başka türlü olmasına gelince öyle bir ihtimali biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar inanmış kimseler değildir. Çünkü onun risâleti hakkında kuşku ya da şüphe duyan ve onun kendilerine zulmedeceği endişesi taşıyan kimse kâfirdir, mümin değildir. Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da korkuyorlar mı? Zâhiri itibariyle her ne kadar şek içerse de bunun iki izahı vardır: Birincisi soruya verilecek cevabın olumlu ve kesinlik ifade etme (tahkik) üzere olmasıdır. Buna göre mâna şöyle olur: Bunların kalplerinde kesinlikle çürüklük vardır, şüpheye düşmüşlerdir ve korkmaktadırlar. Nitekim istifham harfi hakkında zâhirde her ne kadar soru olsa da tahkik için olduğunda onun bilme ve olumlu anlama geldiğini belirtmiştik. Buna göre kendisi hakkında soru yöneltmek kabil olmayan şeyler hakkında istifham, sen elbet bildin ve gördün... vb. anlamında olmaktadır. Burada da öyledir. İkincisi: Sözü edilen hususların belirttiğimiz gibi farklı fırkalar hakkında olduğudur. Fırkalardan biri bildi ki o ancak hak ile hükmeder, onlardan diğer bir fırka kuşku duyar, bir başka fırka da onun haksızlık etmesinden ve zulmünden korkar. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Müz'inine” kelimesi boyun eğenler anlamındadır”. Ebü Avsece ise onu koşanlar ve itaat edenler diye yorumlamıştır. Nitekim “nâka mizân” (ole. v) tabiri seri giden deve anlamında kullanılır. Çoğulu “nük mizâin” şeklindedir. “Hayf” ise cevr, yani haksızlık ve zulüm etmek demektir. “Hâfe, yehifu, hayfen fehuve hâifun” şeklinde kullanılır. Aralarında karar versin diye Allah'a ve resülüne çağırıldıklarında... Allah'a çağırıldıklarında... Çağrının Allaha izafe edilmesinin iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi, Allah'ın kitabına ve resülüne çağrılmalarıdır. İçlerinden bir grup yan çiziyor. Şu âyette olduğu gibi: “Onlara, ‘Allah'ın indirdiğine ve peygambere gelin denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştık218 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 306. larını görürsün”, Jİkincisi, Allah'a yapılan nispetin bizzat resülüne yapıl- HE masıdır. “Resülullah'a itaat eden Allaha itaat etmiş olur”? meâlindeki âyette olduğu gibi resüle itaat eden Allah'a itaat etmiş sayılır. Buna göre Allaha yönelik çağrıyla resülüne çağrı yapılması mümkündür ve bu kastedilmiş olabilir. Şu halde Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah'ın ve resülünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? meâlindeki âyette bahsedilen korkularından maksat Allah'ın kendilerine haksızlık ve zulüm yapması değil, aksine resülünün ya da kitabının haksızlık etmesi olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. siá TAN I Gat lagi Ol a --- Dipnotlar: hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz’ diye Allah'a söz vermişlerdi” (et-Tevbe,

Nur 24:51

51. “Aralarındaki anlaşmazlıkları çözüme bağlasın diye Allaha ve resülüne çağrıldıklarında müminlerin sözü, ‘Dinledik ve boyun eğdik’ demekten ibarettir. İşte kurtuluşa erenler de bunlardır! [Müminin Özelliği ve Tavrı] Allah'a ve resülüne çağrıldıklarında müminlerin sözü. Münafıkların durumunun ve onların niteliklerinin anlatımında Allaha çağrının O'na nispet edilmesini anlatmıştık. Müminlerin özellikleri ile ilgili söylenecek söz de aynıdır. “Dinledik ve boyun eğdik” demekten ibarettir. Dinledik meâlindeki sözün “çağrıyı işittik ve itaat ettik” anlamına gelmesi muhtemeldir. Dinledik demek icabet ettik ve emre uyduk anlamında da kullanılmış olabilir. Dinledik ve boyun eğdik meâlindeki söz onlardan sadır olan gerçek anlamda söz ve ifade olmayıp, aksine onların içinde bulunduğu durumu ve itikatlarını Allah Teâlânın bildirmesi anlamında olması mümkündür. Zira her mümin inancının temeli olarak Allah'a ve resülüne itaatin iman esasları arasında yer aldığını bilir. Bu durumda bu beyan başka bir ilâhi beyanda belirtilen hususa benzer: Yoksa bunu onlar bizzat kendileri “Biz sizi şunun için doyuruyoruz” şeklinde dilleriyle söylemiş değillerdir. Aksine âyette onların kalplerinde olanın haber verilmesi söz konusudur. Burada da durum aynıdır. (Jİşte kurtuluşa erenler de bunlardır! “el-Muflih”, yani kurtuluşa eren ister dünyevi olsun ister uhrevi ihtiyaç duyduğu şeyi elde eden kimsedir. “Fulanun efleha” denir, yani “ihtiyacını elde etti, amacına ulaştı” demektir. En doğrusunu Allah bilir.

Nur 24:52

[Allah'a ve Resülüne İtaat] Allah'a ve resülüne itaat eden, Allaha itaatsizlikten korkan, O'na saygısızlıktan korunanlar var ya... Allah'a itaatsizlikten korkmadan (haşyet) maksat geçmiş günahlarına yönelik Allahtan korkma, O'na saygısızlıktan korunma (ittikâ) da ömründen geri kalan dönemde günahlardan sakınma olabilir. Yahut Allah'a itaatsizlikten korkma kendinden sadır olan ifrat ve tefrit, ihmal ve aşırılık hakkında olabilir. O'na saygısızlıktan korunma ise bununla birlikte Allaha karşı her türlü mâsiyet ve muhalefetten sakınma olabilir. İşte asıl kazananlar bunlardır! İbn Mesüd, Übey ve Hafsa mushaflarında “fe ulâikehumu I-mu'minün”! OE sü) şeklindedir. İşte asıl inananlar bunlardır! İkisi de (yani müflihün ve müminün) aynıdır. BOLE ÜN i piai MA

Nur 24:53

Allah'a büyük yeminler ettiler. Bazıları şöyle dedi: Allah adına yapılan her yemin büyük yemindir. Çünkü onların her büyük ve önemli işte mutlaka Allah adına yemin etmeleri âdetlerindendi. Önemsiz konularda ise başka şeylere yemin ederlerdi. Buna göre Allah adına edilen her yemin büyük yemin olmaktadır. İnsanların yeminlerinde pekiştirme için kullandıkları şekilde ağır ve şiddetli yeminler yapmış olmaları da muhtemeldir. Belki de bu “cehdü'lyemin, yani büyük yemin diye adlandırılmıştır. Yahut büyük yemin akabinde belirtilen husustur ki o da “lein emertehum le yehrucunne” âyetidir. Emir verirsen çıkacaklarına dair büyük yeminler ettiler meâlindeki beyan işte o büyük yemin olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Emir verirsen çıkacaklarına ilâhi beyanı hakkında birkaç yorum yapmak mümkündür. Hakkında kendisine dava ettikleri topraklarından çıkmalarını emir verirsen, yani o takdirde elbette oradan çıkacaklar ve onu hasımlarına teslim edeceklerdir. Şu da muhtemeldir: Emrine saygı ve tâzim için bütün EO mülklerinden ve sahip oldukları malvarlıklarından çıkmaları emrini verirsen. Hal böyle iken nasıl olur da senin verdiğin karara uymazlar, hükmüne boyun eğmezler. Bunu bütün aileleri ve çevreleriyle birlikte başka bir beldeye gitmek üzere Medineden çıkmaları emrini verirsen diye yorumlamak da mümkündür. Bazıları da şöyle demişlerdir: Çıkmaları emrini verirsen, yani onlara cihada çıkmalarını emredersen elbet çıkarlar, çünkü onlar arkada kalıyorlardı. Sonra Allah, peygamberine yemin etmelerini onlara yasaklamasını emretti ve şöyle buyurdu: Boşuna yemin etmeyin, itaat belli bir şeydir. Yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Boşuna yemin etmeyin Çünkü ne kadar çabalasanız da Allah'a ulaşamazsınız. Sonra da itaat belli bir şeydir buyurdu. Allah buyuruyor ki resülüne itaat edin ve ona mâruf olanı söyleyin. Bazıları da şöyle dedi: Emir verirsen çıkacaklarına dair büyük yeminler ettiler. De ki: “Boşuna yemin etmeyin! Burada söz tamam oldu. Sonra da itaat belli bir şeydir buyurdu. Bu sözde icaz için hazif vardır ve zâhiri ile onun ne olduğu bilinir. Sanki kavim münafıklık yapıyorlardı ve içlerinde gizlediklerinin aksine zâhirde farklı yemin ediyorlardı. Onlara denildi ki: Boşuna yemin etmeyin! İtaat belli bir şeydir. Yani o, içinde nifak olmayan sahih mâruf bir taattir, içinde nifak olan bir itaat değildir. Bazıları da şöyle dedi: Yemin etmeyin! Bu sizden peygambere güzel ve mâruf bir itaat olsun. Bazıları ise şunları söylemiştir: İtaat belli bir şeydir. İtaatin, gerçek anlamda itaat olduğu hem sözle hem de eylem ile bilinir. Siz o konuda eylem yapmadan sadece söz ve iddia ile yalancılar durumunda olmayın. Yorumlar birbirine yakındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Dolayısıyla yemin etmeyin. Bu beyanda Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletinin ispatına dair delil vardır. Çünkü onlar hükmüne yanaşmama ve verdiği karara uymama kararını kendi aralarında gizli tutuyorlar ve açığa çıkarmıyorlardı. Sonra o (peygamber) bunu onlara bildirdi. Anladılar ki o, bu bilgiyi Allah'ın bildirmesi yoluyla bilmektedir. İL GİZİLİK YE İŞİN işa dal ya ji YıJ AANE. isah on eit u Kss

Nur 24:54

De ki: “Allaha itaat edin, resüle itaat edin? Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz, yani Allah'a itaate ve resülüne itaate yanaşmazsanız onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Yani peygambere ait olan sorumluluk sadece risâletin tebliğine dair emrolunduğu fiildir, Sizin göreviniz ise size yüklenilen Allaha ve resülüne emrolunduğunuz itaattir, Şu da muhtemeldir: Ona gerekli olan, üzerine yüklenen ve gereği ile emrolunduğu görevleri (farzlar) yerine getirmektir. Sizin üzerinize düşen de size yüklenen görevleri yerine getirmeye ve gereğini yapmaya memur oldugunuz fiilleri ifa etmektir. Onun (peygamberin) sorumluluğu ona... sözünün mânası şu da olabilir: Yani o sizin sorumluluklarınız sebebiyle hesaba çekilip sorgulanmaz. Aynı şekilde siz de onun sorumlulukları sebebiyle hesaba çekilip sorgulanmazsınız. Herkes kendi üzerindeki görevden sorumludur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur ki onları yanından uzaklaştırıp da zâlimlerden olasın”. En doğrusunu Allah bilir. Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz; Hiç kuşku yoktur ki onlar peygambere itaat ederlerse doğru yolu bulurlar. Resüle düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır. Bu beyanın anlamı açıktır. HELI BII I AAE l gi i

Nur 24:55

55. “Allah, içinizden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vâdetti ki, kendilerinden öncekilere verdiği gibi onlara da yeryüzünde iktidar verecek, onlar için hoşnutluğuna vesile kıldığı dinlerinin yerleşip yayılmasını sağlayacak, şu andaki korkularını güvenliğe çevirecektir; çünkü onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmektedirler. “Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa yoldan çıkmış kimseler işte bunlardır. [İman ve Amel-i Salih] Allah, içinizden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vâdetti ki, kendilerinden öncekilere verdiği gibi onlara da yeryüzünde iktidar verecek. Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber (s.a.) Mekkede kendisine vahiy geldikten sonra ashabı ile korku içinde insanları senelerce Allaha gizli ve âşikâre davet ettiler. Sonra Medine'ye hicret etmesi emrolundu. Orada da korku içinde idiler, silâh ile sabahlarlar, silâh ile akşamlarlardı. Ashabından bir adam dedi ki: “Yâ Resülallah! Bize de güven içinde olacağımız ve silâhı elimizden bırakacağımız bir gün gelecek mi?” Hz. Peygamber (s.a.) ona: “Çok sürmez göreceksiniz ki sizden biri büyük topluluk içinde kaykılarak oturacak da yanlarında tek bir silâh olmayacak” Allah bu âyeti, sözü edilen bu olayın hemen akabinde indirdi2. (JBazıları şöyle dedi: Müşrikler Hudeybiye gününde Resülullah ve ashabın(ın umre yapmaların)a engel olunca Allah müslümanları üstün kılacağı ve kendilerine Mekke'yi onlara açacağı vâdinde bulundu. Dediler ki: Bunun doğrulayıcısı Fetih süresinde belirtilen şu beyandır: “İnkâra sapan, sizi Mescid-i Haram'a sokmayan... başkaları değil, onlardır... Hatta sonunda şöyle buyurdu: “Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resülünü doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O'dur””. Allah, resülüne Kur'ân'da vâdetti ki kendinden öncekileri nası! yerleştirmiş ve yeryüzünde iktidar sahibi kılmışsa aynı şekilde onları da yeryüzünün halifeleri kılacak ve onları oraya yerleştirecektir. Birtakım kimseler dediler ki: Allah'ın Tevrat'ta, İncil'de ve Zebur'da onlara vâdi kendilerinden öncekileri nasıl yerleştirdi ise onları da öylece yeryüzüne yerleştirecek ve iktidar sahibi kılacak. Ancak gerek Kur'ânda ve gerek diğer önceki kitaplarda onlar için belirtilen bu vâd nasıldı?! Bunda iki durum vardır: Birincisi, müslümanlar için müjde (ikincisi de) kâfirler için aleyhlerinde hüccet olmasıdır. Çünkü onlara, bırakın yeryüzüne hükümran olmayı, kendileri için hoşnut olduğu dini -ki İslâm'dır- diğer dinlere karşı üstün kılmasını akıllarından geçirmek, hiç ummadıkları ve kurtuluşu dahi düşünemedikleri bir zaman içinde onlara güven içinde olacakları ve zafer elde edecekleri vâdinde bulunmuştur. Böyle bir vâd, böyle bir müjde öylesi bir vakitte ve korku içinde asla umulmaz ve beklenemez olunca anlaşıldı ki o, onlara bu müjdeyi ancak ve ancak Allah'tan bir vahiy ile ve O'ndan bir vâd ile vermiştir. Onun bu vâdde bulunması gösterdi ki o Allah'ın bildirmesi ile bu vâdde bulundu ve müjdeledi. Dolayısıyla bu onlar aleyhinde delil olurken, müminler için de müjde oldu. En doğrusunu Allah bilir. 194 (İBütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa yoldan çıkmış kimseler işte bunlardır. Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa... Bu bir şart değildir. Çünkü bundan önce inkâr etse de o fâsık olur. Sonra insanlardan bir kısmı dedi ki: Kim Allah'ın onlara nimet vermesi ve ihsanda bulunmasından sonra nankörlük eder ve onlara karşı şükür ifa etmezse o da aynı şekilde itaatten çıkmış biridir. Bütün bunlardan sonra kim inkâra sapar ki?! Bu beyanın hayret ifadesi olması ve cevabının bulunmaması da mümkündür.

Nur 24:56

Namazı hakkıyla kılın, zekâtı verin ve size emrettiği ve yasakladığı konularda resüle itaat edin ki esirgenesiniz. Yani merhamet edilesiniz. Mânası açıktır. Daha önce birçok yerde bundan bahsetmiş bulunuyoruz. Sonra buyurdu: pes H5 II d gaye PEREA Tes SSN Oall i;

Nur 24:57

İnkârcıların yeryüzünde Allah'ı aciz bırakabileceklerini zannetme! Bazıları şöyle demiştir: Aciz bıraktıklarını zannedenler azabından kaçıp da Allahın kendilerini yakalayamayacağını sananlardır. Bazıları da aynı şekilde, inkârcılıklarından dolayı cezalandırılamayacak şekilde yeryüzünde kaçarak öne geçenlerdir (sâbikin), demişlerdir. Bu iki izah aynıdır. Onların gideceği yer ateştir, bu gerçekten kötü bir son! Bunu da daha önce açıklamıştık Zannetme. Hz. Peygamber (s.a.) onların asla kaçıp kurtulabilecek durumda olmadıklarını, keza Allah'ın üstesinden gelemeyeceklerini biliyordu. Bununla birlikte bundan zan diye bahsedildi. Bu, aynen şu âyetteki kullanım gibidir. “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma!” İkisi de aynıdır. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa'nın mushaflarında “ihsebe'l-lezine keferü en yucizullâhe fis-semâvâti ve'l-ard” şeklindedir?”. Kırâatlerde her ne kadar harfler itibariyle farklılık olsa da mâna aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. heas áil alo i olia éd S i iis olb SALAŞ CE çel Y3 le FA AYI külli ep

Nur 24:58

[Üç Mahrem Vakit ve Küçüklerin de İzin İstemesi] Ey iman edenler! Elinizin altındaki hizmetçilerle içinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar yanınıza gelmek için sizden üç vakitte izin alsınlar. Bazıları şöyle dedi: Anlatıldığına göre bir adam ile Esma bint Mersed adlı karısı Hz. Peygamber'in (s.a.) yemesi için yemek yapmışlardı. Ínsanlar izinsiz girmeye başladılar. Esma dedi ki: “Adamın ve karısının yanına, onlar tek bir örtü içinde iken erkek kölenin izinsiz girmesi ne kadar çirkin yâ Resülallah!” Bunun üzerine Allah Teâlâ Elinizin altındaki hizmetçiler... yanınıza gelmek için sizden izin alsınlar meâlindeki âyeti indirdi. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet Hz. Ömer hakkında inmiştir. O, “Rabb'ime üç yerde muvafakat ettim” dediği yerlerdendir. Anlatıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.) ensardan Müdlic denilen bir oğlanı (gulâm) öğle vakti çağırması için Hz. Ömer'e gönderdi. Oğlan çağırmak için ona gitti. Onu kapıyı üzerine örtmüş kaylule yapmakta olduğu halde buldu. Oğlan, Hz. Ömer'i sordu, kendisine onun evde olduğu söylendi. Oğlan kapıyı itti ve selâm verdi, Ömer uyanmadı. Oğlan döndü kapıyı araladı, arkasına dikildi ve onu salladı. Hz. Ömer gene uyanmadı. Oğlan: “Allah'ım! Onu benim için uyandır!” dedi. (Râvi) dedi ki: Kapıyı itti sonra ona seslendi ve içeri girdi. Hz. Ömer uyandı. Oturdu (jbu arada üzeri açıldı ve oğlan onu gördü. Hz. Ömer açılan yerini oğlanın gördüğünü anladı. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: “Vallahi Allah'ın oğullarımızın, kadınlarımızın, hizmetçilerimizin bu saatlerde izinsiz yanımıza girmelerini yasaklamasını çok arzu ederim” Sonra onunla Resülullah'a (s.a.) gitti ve onu kendisine bu âyet inmiş halde buldu ve o bu saatlerde yanlarına girmek için izin istenmesi emrini verdi”. Ancak bizim âyetin falan ya da filan hakkında inmiş olduğu yahut falancanın durumu hakkında olduğu konusunda bilgilenmemiz çok önemli değildir. Bizim için önemli olan onun bize getirdiği, ahlâk kuralı ve ahkâma dair içeriğidir. Sonra izin istenmesi emri ile ilgili hitap izin isteyene değil, kendisinden izin istenilen kimseye, efendilere, babalara ve küçükleri uhdesinde bulunduranlara aittir. Şöyle buyurmuştur: Elinizin altındaki hizmetçilerle içinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar yanınıza gelmek için sizden üç vakitte izin alsınlar. Bu hitap -en doğrusunu Allah bilir ya- dini konuların öğretilmesi, ihtiyaç duydukları şeylerin yerine getirilmesi, eğitimlerinin sağlanması, kabule yanaşmamaları halinde tedip edilmeleri gibi yollarla babalara ve efendilere yöneliktir. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen şu hadiste de durum aynıdır: O şöyle buyurmuştur: “Yedi yaşına geldiklerinde çocuklarınıza namazı emredin. On yaşına geldiklerinde gerekirse onları cezalandırın ve yataklarını birbirinden ayırın”?, Hadiste Hz. Peygamber (s.a.) babalara ve velilere hitap etmiş, onlara normal olarak dini konuların öğretilmesi, talim edilmesi ve kaçınmaları halinde de cezalandırılmalarını emretmiştir. Bizzat onların kendilerine hitap etmemiştir, çünkü onlar henüz işin farkında değillerdir ve kendi durumları hakkında bilgileri yetersizdir. Onlar ergenlik çağına ulaşıp da emri ve emri vereni anlayacak hale gelince artık izin isteme hitabı bizzat kendilerine yönelmiş olacaktır. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınız ergenlik çağına gelince... izin alsınlar”?, Allah, ergenlik çağına ulaşmaları halinde izin istemelerine dair bizzat kendilerine yönelik hitapta bulunmuştur. Onlar henüz küçük iken emir konusunda hitap babalara ve velilere yönelik olmuştur. Çünkü küçükler üzerinde henüz kalem yürümemektedir. Hitabın yönelik olması, emir ve yasak ancak üzerlerinde kalemin oynatılmasının, yani yürümesinin sorumlu tutulmalarının bir sonucudur. [ ]Emrin ve hitabın olmayışı üzerlerinde kalemin devreye girmemesi sebebiyledir. Bununla, onların yerine babaların memur edilmeleri ise onlara şefkatlerinin gereği ve bazı ihtiyaçlarının karşılanması anlamındadır. Bu ise caizdir. 3. Kurtubi, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kurün, XII, 302, 304. Sonra ellerimizin altında olanlar hakkında ihtilaf edilmiştir. Bir grup, onlar erkekler değil, kadınlardır, demiştir. Çünkü erkekler her vakitte izin istemek durumundadırlar. Bazıları, onlar hem kadınlar hem de erkeklerdir, demişlerdir. Yasak, bu üç vakitte yanlarına girmeye dairdir. Çünkü bu vakitler hem erkekler hem de kadınlar için uygunsuz halde olma ve gaflet anlarıdır. Onlardan kimi de şöyle demiştir: Onlar, erkeklerden küçükler değil de büyüklerdir. Doğruya en yakın görüş, erkek çocuklar hakkında olmasıdır. Çünkü erkeklerden büyükler ve hür olanlar avret yerine bakmanın haramlığı ve mübahılığı konusunda aynıdırlar, Görmez misin ki Allah şöyle buyurdu: İçinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar... Onlar hür olanlar ve küçüklerdir, Buna göre Elinizin altındakiler... izin alsınlar meâlindeki âyetten maksat onlardan küçük olanlardır. Allah, efendilere sözünü ettiğimiz durumların öğretilmesini emretmiş olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İçinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar... Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir; Ergenlik çağına gelmemiş olanlar, yani (fizyolojik olarak) henüz ergen olmayanlar. Ergenlik çağına gelmemiş olanlar, yani küçükler için üç ayrı dönem olduğu esasına göre henüz üçüncü dönem olan ergenlik çağına gelmeyenler... Birinci hal çocukların henüz emir ve yasağa muhatap olmadıkları dönemdir. Bu daha avret yerlerini öyle olmayan yerlerden ayırdedemedikleri çocukluk dönemidir. Şu ilâhi beyan bu dönemi ifade eder: Kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar...” Yani avret yerini, diğerlerinden ayırdetmezler. İkinci dönem, avret yerlerinin farkındadırlar, ancak cinsel anlamda onlara ihtiyaç duymazlar. Onlara karşı örtünme ile emrolunurlar. Üçüncü dönem ise ihtiyaç duyma ve cinsel arzusunu giderebilme çağı. Bu dönemde onlara karşı örtünme ve yataklarının ayrılması ile emrolunurlar. Sabah namazından önce, öğle sıcağından dolayı (istirahata çekilirken) elbisenizi çıkardığınızda ve yatsı namazından sonra. Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir. Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir. Bu beyanın iki yoruma ihtimali vardır: Sizin için üç vakit ve saatleridir. “Selâsü avrât” avret yerlerinin açılabileceği üç vakit anlamında olabilir. “İnne büyütenâ avre” “Evlerimiz açıktır!”22, yani hırsızların oraya girip çalmalarını önleyecek bir engel yoktur meâlindeki âyet bu anlamdadır. Bu âyette?“ zann-ı galip ve ağır basan görüşlerde içtihat yaparak amel etmenin ve emrin hakikat mânasında olmamasının caiz olduğuna dair delil vardır. Çünkü Allah üç vakit zikretmiş ve bu vakitlerde izinsiz girilmesini yasaklamıştır. Oysaki bu vakitlerde avret yerlerinin örtülü olması mümkündür. Diğer vakitlerde ise izin istemeden girilmesini mübah kılmıştır. Oysa o anda avret yerlerinin açık olması da mümkündür. Nitekim şöyle buyurmuştur: Bunlar dışında ne size ne de onlara bir sakınca vardır. Yani üç vakit dışında. Bunlar sıkça yanınıza girip çıkan, birbirinizle iç içe olduğunuz kimselerdir. Ancak Allah gerçek durumu değil galip ve çoğunluk durumu dikkate alarak emretmiş ve yasaklamıştır. İctihat ile amel etmek de böyle bir şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar sıkça yanınıza girip çıkanlardır. Yani bu üç vakit dışında diğer zamanlarda sizin hizmetinizde bulunurlar, izinsiz olarak yanınıza girip (çıkarBirbirinizle iç içe olduğunuz kimselerdir. Hizmet sebebiyle içli dışlı olacağınızdan onların diğer vakitlerde izin almaları gerekmez. Çünkü belirttiğimiz gibi bu üç vakit dışında genelde insanların avret yerleri örtülü olur, ama üç vakitte ise örtülü olmaz. (lİbn Kuteybe şöyle demiştir: Ellerinizin altındakilerden maksat köleler ve câriyelerdir”, Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir. Soyunma ve mahrem yerlerin açığa çıkacağı üç vakti murad ediyor. Sabah namazından öncesi, uyku elbisesinden çıkıp gündüz elbisesini giyme zamanıdır. Öğle vakti kaylule için elbisenin çıkarılacağı zamandır. Yatsı namazından sonrası ise uyku elbisesini giymek için soyunma vaktidir. Bunlar dışında, yani belirlenen vakitler dışında. Sonra şöyle buyurdu: Bunlar sıkça yanınıza girip çıkanlardır. Onların hizmetkârlar olduğunu kastediyor. Onların girmelerinde bir sakınca yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Çevrelerinde sonsuza dek hizmet sunacak gençler dolaşır”. Yani hizmet için etraflarında dönerler. Ebü Avsece şöyle dedi: “Zahire” gündüzün ortasıdır. “Zahâir” onun çoğuludur. “Azhertu” gün ortasına (öğle vaktine) girdim, demektir. --- Dipnotlar: 2 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, TI, 180; Ebü Dâvüd, “Namaz” 1. Bir sonraki âyet. 3 Bu paragraf, bağlam ve nüsha farklılıkları dikkate alınarak bir önceki paragrafın devamı olarak değil, ayrı olarak ve bir sonraki ile birleştirilerek, “câriyen” kelimesinin de “caiz” olması gerektiği dikkate alınıp çevrilmiştir (Mütercim). İbn Kuteybe, Tefsiru ğarîbi’l-Kurân, s. 306.

Nur 24:59

Çocuklarınız ergenlik çağına gelince, onlar da öyle izin alsınlar. Önce de belirttiğimiz gibi Allah bu beyanında âdabın ve dini işlerin öğretilmesi konusunda velilere hitap etmiştir, bizzat çocuklara hitap etmemiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: Elinizin altındaki hizmetçilerle içinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar sizden izin alsınlar. Ne zaman ki ergenlik çağına ulaşırlar, o zaman bizzat kendilerine hitap etmektedir: Nitekim şöyle buyurmuştur: Çocuklarınız ergenlik çağına gelince, onlar da öyle izin alsınlar. Sonra İçinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar... ifadesi iki şekilde yorumlanabilir: (Fizyolojik olarak) ergen olanlar kastedilebilir. Ergenlik çağına gelmiş olanların kastedilmesi de muhtemeldir. Birincisi, bilfiil ihtilam olma, ikincisi ise ergenlik çağına yaklaşma anlamındadır, Birinci ihtimal daha uygun gözükmektedir. Çünkü bizzat onlara hitap etmiş ve izin istemelerini onlara emretmiştir. Eğer onlar ergen olmasalardı o takdirde onlara hitap etmezdi, aksine birinci âyette onlara hitap ettiği gibi, gene velilere hitap ederdi. Âyette çocuğun ergenlik çağına ulaşmasının ihtilam olmasıyla bilineceğine dair delil vardır. Bu konuda tam bir görüş birliği vardır. Görmez misin şöyle buyurdu: )Çocuklarınız ergenlik çağına gelince, onlardan önceki ergenler nasıl izin alıyorlarsa onlar da öyle izin alsınlar. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle diyor: Bu âyetten önce nasıl ergen olanlara ev halkından izin almadan haneye girmemelerini emretti ise onlara da aynısını emrediyor. Ya da onlardan öncekiler nasıl izin alıyorlarsa, yani büyükler. Çünkü büyükler hakkında izin isteme bilinen bir şeydir ve açıktır. Küçükler hakkında ise öyle değildir. Bu yüzden de ergenlik çağına gelince, onlardan büyüklerin izin istemesi gibi onların da izin istemelerini emretti. Hz. Peygamber'den (s.a.) âyetin zâhiriyle örtüşen hadis de rivayet edilmiştir, o da şudur: “Üç kişiden kalem (sorumluluk) kaldırılmıştır? Onlardan biri de ergen oluncaya kadar çocuktur” Bilfül ihtilam olmaz da on beş yaşına ulaşırsa bu Hanefi imamlarımızın ihtilaf ettiği konulardandır. İmam Ebü Yüsuf ve İmam Muhammed onun ergen olacağı görüşündedirler. Delili de İbn Ömer'den (r.a) nakledilen hadis rivayetidir. Hz. Peygamber (s.a.) kendisine on beş yaşında iken savaşa katılma izni vermiştir. On dört yaşında iken ise izin vermemişti. Ancak onun bu izni ergen olduğu için verdiğine, izin vermeyişini de henüz ergen olmayışına bağladığına dair bir delil yoktur. İkinci yılki izninin savaşa katılmak için yeterince güçlü kuvvetli oluşu, bir önceki sene izin vermeyişi de bünye itibariyle savaş yapmak için zayıf, güçsüz ve çelimsiz oluşu sebebiyledir. Bazı fakihlerimiz Ebü Hanife'nin ihtilam olmaması halinde ergenlik yaşının on sekiz olarak belirleme şeklindeki görüşünü destekleme bağlamında şöyle demişlerdir: Çünkü oğlan çocuklarında ihtilam olma ortalama on beş yaşına ulaşmaları halindedir. Onlar belki bu yaştan önce ihtilam olurlar, belki de ergen olmaları bu yaştan daha sonra olur. [ ]Mâruf olana göre âlimler on iki yaşından küçük olanların ihtilam olmama- EO sı, on iki yaşına ulaşınca da ihtilam olmasının ihtimal dâhilinde kabul ettiler. Bu durumda ihtilaf edenler arasında ortalama yaş olarak kabul edilen on beş senenin üzerine, on iki yaşında ergen olma ihtimaline binaen nasıl ki üç sene ilâve varsa üç sene eklediler. Bu görüş, onun istihsan ile hükmettiği görüşlerindendir. En doğrusunu Allah bilir. Allah âyetlerini işte size böyle açıklıyor; O her şeyi bilir, yerli yerinde yapar. Allah âyetlerini işte size böyle açıklıyor. Yani belirtilerini. Yani sizin ihtiyaç duyacağınız belirtileri, alâmetleri. Sizin için caiz olanları caiz olmayanlardan, işleyeceklerinizi sakınacaklarınızdan ayıracağınız ölçütleri. Bazıları dedi ki: Buradaki âyetlerinden maksat emri ve nehyidir. En Mn Allah bilir. Gel ie Epa

Nur 24:60

60. “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kimlere cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. “Allah, işiten bilendir.” [Yaşlı Kadınların Örtünmesi] Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların. Müfessirler şöyle dediler: Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınlar, yani nikâhı arzulamayanlardır. Ancak daha uygun olan anlam ileri yaşlarından dolayı erkeklerin kendilerine karşı bir arzu duyacaklarından umudunu kesmiş yaşlı kadınlar olmasıdır. Yoksa kadınlar yaşlansalar ve acüze olsalar bile nikâh arzulayabilirler. Cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur. Bazıları şöyle dedi: “Siyâbuhunne” (gets), yani giysilerinden maksat üst elbiseleridir (ridâ). İbn Mesüd'un mushafında da onun “en yeda'ne min siyâbihinne” (yel yomo) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir” ki maksat üst elbisesidir. Bazıları o cilbaptır, yani dış elbisesidir, demişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Cilbap, başörtüsü üzerinden alınan dış elbisesidir. Onu yabancı ya da başka bir erkeğin olduğu yerde üzerinden çıkarmasında -başında sıkıca örtüsü olduktan sonra- bir sakınca yoktur. Cinsel cazibelerini sergilemeksizin en doğrusunu Allah bilir ya, şöyle diyor: Üst elbisesi (ridâ) ya da cilbabın çıkarılmasında cinsel cazibenin ya da zinetin sergilenmesi gibi bir amaç taşımaksızın. Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Yani sözünü ettiğimiz dış elbiselerini çıkarmamaları. Bazıları şöyle demiştir: “Siyâb”, yani elbiseden maksat başörtüsüdür. Ancak bu yorum uygun değildir. Çünkü mâlumdur ki kadın ne kadar yaşlı ve düşkün olsa da örtünmesi gereken yerlerini hiç kimseye açamaz. Sonra zinet (kadının süsü) mahrem olan yakınları yanında açılabilirken yabancı yanında açılamaz. Bundan maksat da baş, göğüs ve benzeri yerleridir. Kadın artık kendisine cinsel arzu duyulmayacak bir yaşa gelse bile süslenemez. O bunu yapmasa bile yabancının onun saçına, göğüslerine, baldırına bakması helâl olmaz. O kadın şayet açıkbaşlı olarak namazını kılsa, namazı olmaz. Hal böyle iken âyette sözü edilen “elbiseyi çıkarma'dan maksadın başörtüsü olarak yorumlanması sözünü ettiğimiz sebep yüzünden caiz olmaz. Buna mukabil evlerinden çıkarken giydikleri ridâ (pardösü vb.) ya da cilbap, yani dış elbisesi şeklinde anlaşılmalıdır. Eğer şöyle bir itiraz yapılırsa: Bu âyet ile kadının, kimsenin kendisini görmemesi halinde başından başörtüsünü çıkarması izni verilmiştir. Buna şu cevap verilir: Genç kadın bile evde tek başına olduğu zaman başörtüsünü çıkarması caizdir. Bu da gösteriyor ki yaşlı kadının üst elbisesini -ki o cilbap ya da dışarı çıktığında yüzünü örttüğü çarşaftır- ( çıkarması caizdir. Yaşlı kadın için durum böyle olunca genç kadının görevi şehvet duyulması halinde ne yüzünü ne de ellerini göstermesi olacaktır. Hal böyle olunca “Açıkta kalanlardan başka zinetlerini göstermesinler”3? meâline gelen âyetteki açıkta olan zinetten maksat, hiçbir şekilde örtülmesi mümkün olmayan zinet olacak ki oda sürmedir. En doğrusunu Allah bilir. Cinsel cazibelerini sergilemeksizin. Bazıları şöyle dedi: Güzelliklerini göstermeksizin. Bazıları da Cinsel cazibelerini sergilemeksizin, yani herhangi bir takı ile süslenmeden. “Müteberrice” zinetini göstermek için süslenen demektir. Zinet, kadına bakma ve onunla cinsel arzusunu giderme düşüncesini kamçılayan görüntüdür. Sanki Allah, yaşlı kadına süslenmeksizin üst elbisesini çıkarmasını mübah kılmıştır; süslenmiş halde iken ise mübah kılmamıştır. Aynı şekilde onun arzulanan birtakım güzellikleri olmaması halinde hüküm böyledir. Eğer öyle değilse çıkarması mübah değildir. Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri, güzelliklerini başkalarına açmamaları kendileri açısından açmalarından daha hayırlıdır. İkincisi de Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri ve elbiselerini giyiyor olmaları hür ve köle kadınların ayrımında bir işaret olması itibariyle, onu çıkarmalarından kendileri açısından daha hayırlıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp (câriyeler gibi) rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır”, En doğrusunu Allah bilir. Allah, işiten bilendir. Sanki bu ilâhi kelâm Elinizin altındakiler... izin alsınlar meâlindeki âyetle bağlantılı gibidir. Aksi takdirde bu âyette bir bağlantı kurulacak ya da cevap mahiyetinde gelecek bir unsur yoktur. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “el-Kavâidü mine'n-nisâ” beyanı acüzeler, yani ileri yaşlı ihtiyar kadınlardır. Tekili “Kâ'id” (ucu)dir. Oturan denilmesi, âdetten kesilip çocuk doğuramaz hal almasındandır. [§] Böyle biri nikâh ummaz, yani böyle bir arzusu olmaz. Bu belirtilen husustan ötürü “kâ'id” denilmiş olmasını sanmıyorum. Çünkü kadın iyice yaşlandığı zaman iş yapmaktan ve fazla hareket etmekten aciz kalır ve ömrünün sonuna doğru uzun süre evde oturur. İşte bundan dolayı ona “kâ'id” oturan denilir. Kelimenin sonuna tenis “tâ'sı gelmez, bu haliyle kelime yaşlılık sebebiyle oturan olma halini ifade eder. Aynen “tâ”sız olarak “imraetün hâmil” denilmesi gibi. Bu şekliyle kelime (hâmil) gebe anlamını ifade eder. Böyle değilse o takdirde kadın için dişilik “tâ” harfi ile “kâ'idetün fi beytihâ”, yani evinde oturan kadın “hâmiletün alâ zahrihâ”, yani sırtında yük taşıyan kadın şeklinde kullanılır. Araplar yaşlılık sebebiyle üst elbiselerini giymeyen kadın için “imraetün vâdı” derler. Bu ise sadece yaşlı kadın için söz konusu olur. Ebü Avsece şöyle dedi: Cinsel cazibelerini sergilemeksizin demek güzelliklerini (mehâsin) göstermeksizin demektir. “Müteberrice” kelimesi, zinetini göstermek suretiyle süslenmiş kadın demektir. Sözün özeti şudur: Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, iki şekilde izah edilir: En doğrusunu Allah bilir. Birincisi: Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemeksizin sözünün anlamı her iki harften birinin diğerinin mânası olmasıdır; “muhsanâtin gayra müsâfihât” âyetinde” olduğu gibi. Onlar şayet iffetli (muhsan) olurlarsa zinakâr olmazlar, zinakâr olmazlarsa iffetli (muhsan) olurlar. Aynı şekilde “lâ yercüne nikâhan” kelâmı da öyledir; eğer onlar nikâhı ummazlarsa açılıp saçılanlardan olmazlar. En doğrusunu Allah bilir ya, çünkü kadınların süslenmeleri, onların nikâha arzulu olmalarının sonucudur. İkincisi nikâha tamahı olmamakla beraber süslenir ve güzelliklerini göstermeye çalışır. İşte onlar hakkında şöyle buyurdu: Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, zinetlerini göstermeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur. İşte bu iki şekil üzere âyetin bu iki şekilde yorumlanması mümkündür. Bununla beraber bütün bunlardan iffetlerini koruma leri kendileri için daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah, işiten bilendir. Ya özen göstermeiü A EĞİK LAETA] KEPATEN İŞ SİA Si İSA KE Şİ aya EEA EİN yali Gy piss 5 13 SE GELİ İCE İSİ G a İN SİLİS l aie öze clé --- Dipnotlar: İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, el-Mesâhif, s. 66. “Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir” (el- Ahzâb, 33/59). z9 “İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin câriye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikâhlayıp alın, mehirlerini de âdete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Bu (câriye ile evlenmek), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir” (en-Nisâ,

Nur 24:61

[Eve Giriş İçin İzin Konusunda Ruhsat ve Girişte Selâm Verme] Gözleri görmeyen için bir sakınca yoktur, topal için bir sakınca yoktur, hasta için de bir sakınca yoktur. Bu beyanın tefsiri konusunda ihtilaf edilmişyor, ben ise iyi kısmını yiyorum. Şöyle diyordu: Topal, oturduğu zaman doğru dürüst oturamıyor ve dolayısıyla benim uzandığıma o uzanamıyor. Hasta olan ise sağlıklı kişinin yediği gibi yiyemiyor. Keza kişi babasının evinden, annesinin evinden orada olmadıkları zaman yiyemiyordu. Aynı şekilde âyette sözü edilen kimselerin evinde de onlar olmadıkça yemiyordu. Dostla bu sayılan kişilerin durumu da öyle idi. Bunun üzerine Allah bütün bunlarda ruhsat olmak üzere bu âyeti indirdi. Bazıları şöyle dedi: Bu engelliler, körler, topallar, hastalar ve onlardan ihtiyaç sahibi olanlar var ya bunları kişi evine davet ediyor ve onları ağırlıyordu. Evinde onlar için yemek ya da yiyebilecekleri bir şey bulamadığı zaman onları babalarının ve onlarla birlikte âyette sayılan kimselerin evlerine götürüyorlardı. Götürülenler bundan hoşlanmıyorlardı. Yani davet edilmeksizin ve daha önceden verilmiş bir izin olmaksızın götürüldükleri başkalarına ait bu evlerde karınlarını doyurmaktan sıkıntı duyuyorlardı. Bunun üzerine Allah, onlara bunu mübah kılmak üzere ruhsat olarak bu âyeti indirdi ve onlara bu sayılan yerlerde buldukları yiyeceği helâl kıldı. Bazıları şöyle dedi: Kör, topal, hasta ve kendilerinde engellilik bulunan (engelliler) şu kimseler sağlıklı kimselerle birlikte yemek yemekten, isteyerek yemeyecekleri ve kendilerinden tiksinti duyabilecekleri endişesiyle sıkıntı duyuyorlardı. Topal şöyle diyordu: Ben insanlarla birlikte yemeyi arzu etmiyorum, çünkü ben sofrada iki kişilik yer kaplıyorum ve onlara sıkıntı veriyorum. Kör şöyle diyordu: Ben onların yemeklerini ifsat ediyorum. Aynı şekilde hasta da benzer şeyler söylüyordu. Bunun üzerine yüce Allah bu konuda ruhsat indirdi ve onların sağlıklı kimselerle birlikte yemek yemelerinde herhangi bir günah olmayacağını bildirdi. Onlara şöyle demiş oluyordu: Onların vazifesi, içinde bulunduğunuz engellilik hali sebebiyle size merhamet etmeleri ve başınızdaki bu sıkıntının kaldırılması için dua etmeleridir, yoksa sizinle birlikte yemekten isteksiz olmaları ya da tiksinti duymaları değil. Bazıları şöyle dedi: Varlıklı kimse yoksul ve engelli kimsenin yanına giderdi, oda onu yemeğine davet ederdi. Varlıklı olanı şöyle derdi: Vallahi gerçekten ben varlıklı biri ve sen de fakir iken senin yemeğini yemeyi günah görüyor” ve bundan sıkıntı duyuyorum”, Bunun üzerine Allah bu konuda Sizin için de günah yoktur meâlindeki âyeti indirdi. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet cihat yapanlar içindi. Kişi cihada çıkıyor diğerini de malını, ailesini koruması ve onların işlerini görmesi için evinde halef bırakıyordu. Arkada kalan kişi, günah sayıyor ve önceden bir izin olmadığı için onun ne malından ne de yiyeceğinden hiçbir şey yemiyordu. Bunun üzerine Allah bu âyeti ruhsat olmak ve onun yemesini mübah kılmak üzere indirdi. Tefsir ve tevil ehlinin izah ve yorumları bunlardan ibarettir. Bizce âyetin en uygun olan yorumu onların açıklamalarından farklıdır. Gözleri görmeyen için bir sakınca yoktur, topal için bir sakınca yoktur, hasta için de bir sakınca yoktur meâlindeki âyetin mânası şudur: Bu sayılan kimselerin babalarının yahut annelerinin evlerinde yahut erkek kardeşlerinin evlerinde yahut kızkardeşlerinin evlerinde yahut amcalarının evlerinde... yahut teyzelerinin evlerinde yemelerinde bir günah yoktur. Çünkü onlar haksız yere değil hakları olduğu için yemektedirler. Çünkü engelli olan kimsenin burada sayılan kimselerden babaların, annelerin ve yakın akrabaların mallarından yemeleri haklarıdır. Çünkü onlar için mallarında nafaka takdir edilir, Bu âyet bu haliyle onların mallarında nafaka yükümlülüğünün vacip olduğuna işaret eder. Sizin için de kendi evlerinizden... yahut anahtarı elinizde bulunan evlerden ve arkadaşınızdan yiyip içmenizde bir sakınca yoktur meâlindeki âyetin mânası şudur: Yani kendi evlerinizden yahut anahtarına sahip olduğunuz evlerden yahut arkadaşınızın evlerinden yemenizde size bir günah yoktur. Çünkü kişinin kendi malından yahut arkadaşının evinden mazeret halinde yemesi, sağlıklı ve esenlik halinde iken yiyememesi gibi bir durum olmaz. Aksine her durumda kendisine mübah olur. Bu da gösteriyor ki bizim sözünü ettiğimiz yorum daha uygundur. Buna göre engelli olanların, yakınlarının mallarından alması nafaka hakkı olarak kendi hakkına yorulur, engelli olmayanın malından ve arkadaşının malından yemesi ise mülkiyet ve dostluk hakkına yorulur. Çünkü engellilik, aralarındaki dostluğu kaldırır, aynı şekilde dostun malından nafakanın vacip olması da dostluğu kaldırır. Aynı durum akrabalığı kaldırmaz ve yakınlık bağı yok olmaz. Sizin için de kendi evlerinizden... yiyip içmenizde bir sakınca yoktur. Bu beyan hakkında bazıları “Çocuklarınızın evlerinden” demiştir. Bazıları da “Eşlerinin ve kadınlarının evlerinden” yorumunu yapmıştır. Bazıları “Kendi evlerinden” demiştir. Şöyle ki kişi kendi evinde bir yiyecek bulması halinde onu yemesinde bir sakınca yoktur. Aynı şekilde kişinin karısının evinde yemesinde de bir sakınca yoktur. Çünkü âyette çocuğun evi ve karının evi işaret ve açıklama yoluyla belirtilmemiştir. Dolayısıyla Sizin için de kendi evlerinizden... yiyip içmenizde meâlindeki beyanda onların kastedildiği anlaşılır. Yahut anahtarı elinizde bulunan evlerden, yani kileri. Bu beyanın kölelerle ilgili olması muhtemeldir. Çünkü efendi kölenin malına da sahip olur. Vekil ya da kâhya (kilerci) olması da mümkündür. Onlar da efendinin izni olmadan yemeğinden ve katığından yiyebilir. Yahut anahtarı elinizde bulunan evlerden maksadın kilerin sahibi ve maliki olarak bizzat efendinin kendisinin olması da mümkündür. 208 [ ]Sonra sözü edilen kimselerin evlerinde bahsettiğimiz anlamda “yeme'den bahsetti. Sözü edilen engellilere bahsettiğimiz yakın akrabaların mallarından nafaka takdirinin gerekliliğine istidlâlde bulunduğumuz üzere bu iki şekilde izah edilebilir: Birinci husus evlerin belirtilmesidir. Çünkü onlar engelli olunca onlara nafaka ile birlikte konaklama hakkının da gerekli kılınması icab eder. Evlerin belirtilmesi onların içinde olmaları ve sahipleriyle birlikte oturuyor olmaları hasebiyledir. İkincisi, onların evlerinde yemek yemelerinden bahsedilmesi yemek yemeden, almanın kastedilmediğinin anlaşılması içindir. Çünkü birçok âyette yemek fiili, yani “ekl” kelimesi belirtilmiş ve onunla “almak” anlamı kastedilmiştir. Şöyle ki: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin.. 9; “Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler... “Faiz yemeyin” gibi. Bu âyetlerde geçen “eki” (Jsi) fiilinden kastedilen mâna bizzat yemek değil “almak”tır. Burada “onların evlerinden yemek yemek”ten bahsetti ki diğer âyetlerde olduğu gibi “almak” mânası anlaşılmasın. Müfessirlerin yorumuna göre evlerin belirtilmesi doğru ve açıktır. Çünkü sözü edilen yemek yemeyi ve ondan almayı bir hak mukabilinde yemek ve almak olarak görmemektedirler. Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günalı yoktur. Bazıları şöyle dedi: Bu belirtildi, çünkü birtakım insanlar vardı ki onlar tek başlarına yemezlerdi ve bunu ahlâki bulmazlardı. Beraberlerinde bir başkası bulunmadıkça tek başlarına yemekten sıkıntı duyarlardı. Yüce Allah onlara bu konuda ruhsat getirdi ve onlardan sıkıntıyı giderdi. Ve Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur buyurdu. Bu beyan şöyle de yorumlanmıştır: Onlar birtakım insanları misafir ettiler ancak evlerinde yiyecek hiçbir şey bulamadılar. Onları bu sayılanların evlerine götürdüler. Ancak götürülen misafirler o evlerde, sahipleri orada hazır olmaksızın yemekten sıkıntı duydular. Allah onlara bu konuda ruhsat getirdi. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: O, körler ve diğer sayılanlarla birlikte, onlara şefkat ve merhametlerinden dolayı yemekten sıkıntı duyuyorlardı. Çünkü onlar yemeğin iyi kısmını göremiyor, sağlıklı bir kimsenin yediği gibi yiyemiyorlardı. Allah işte bu sıkıntıyı onlardan giderdi ve bu konuda onlara ruhsat verdi. Şöyle diyenler de olmuştur: ( Onlar isteksizlik gösterme ve tiksinti duyma endişesiyle birlikte yemekten sıkıntı duyuyorlardı. Onlarla birlikte yemeleri teşvik ediliyor ve bundan tiksinti duymanın terki isteniyordu. Birinci yoruma dair delil Hz. Peygamber'in ashabı hakkında anlatılan şu hadistir: Muhammed b. Ali'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber'in (s.a.) ashabı, kendilerinin ellerindeki dinar ve dirhemlere müslüman kardeşlerinden daha çok hak sahibi olduklarını görmezlerdi?. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki dinar ve dirhem kişiye müslüman kardeşinden daha sevimli gelir”, İbn Ömer'in şöyle dediği nakledilir: “Bize öğretildiğini gördüm ki müslüman kişi dinar ve dirhemine müslüman kardeşinden daha çok hak sahibi değildi”. Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm verin. Kendinize selâm verin Bu beyanın birbirinize selâm verin mânasına gelmiş olması muhtemeldir. Bütün müslümaları birbirlerine nispetle sanki kendileri gibi kıldı. “Kendinizi öldürmeyin”, yani birbirinizi öldürmeyin meâlindeki âyette olduğu gibi. “Sonra işte şimdi sizler birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir kesimi yurtlarından sürüyorsunuz”?. Benzeri başka âyetler de vardır. Onların birbirlerine karşı olan durumlarını sanki kendileri gibi saydı. Çünkü onlar tek bir vücut gibi, birbirlerinin acısından ıstırap duyarlar, biri diğerinin üzüntüsü ile hüzünlenir. Birbirlerinin sevinci ile Bir başka yorum yapmak da mümkündür. Şöyle ki: Onlar birbirlerine BTJ selâm verdikleri zaman karşıdaki kişi aynı selâm ile mukabele eder. (JBu şekliyle o bizzat kendisine selâm vermiş gibi olur. Aynı şekilde “Kendinizi öldürmeyin” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Yani hiç kimse bir başka. sını öldürüp de kendisi de öldürülmesin. Aksi takdirde kendi kendisinin katili olur. Zira kendisi öldürmemiş olsaydı kendi de öldürülmeyecekti. “Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin!”! meâlindeki âyet de aynı şekildedir. Şöyle ki kişi başkasının malını rızası olmaksızın yerse onu tazmin eder. Tazmin edince de sanki kendi malını haksız olarak yemiş gibi olur. Selâm ile kendilerine selâm verilmesini murad etmiş de olabilir. Yani herkes hiç kimse olmasa bile kendisine selâm verir. İbn Abbâs'tan da aynı mahiyette bir söz rivayet edilmiştir. O mescitleri kastederek: “Oraya girdiğin zaman “Selâm üzerimize ve Allah'ın salih kulları üzerine olsun” de!” demiştir”. Hz, Peygambere nispet edilen haberler de bu minval üzere rivayet edilmiştir. “Kim bir eve yahut mescide girer ve orada kimse olmazsa şöyle desin: Selâm Rabbimizden bizim üzerimize olsun. Ve selâm Allah'ın salih kulları üzerine olsun!” Buna göre “Kendinizi öldürmeyin” meâlindeki âyetin mânası kendinize gerekli harcamaları yapmayarak ya da bir başka yolla kendinizi öldürmeyin, demektir. “Enfüs” kelimesinden maksadın aileniz olması da mümkündür. Yani “ailenize selâm verin!” Bu yorum en uygun olanıdır. Ayrıca “selâm” kelimesi üzerinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Selâm, “selâmet”, yani esenlik kelimesindendir. Yani her türlü âfetten ve sıkıntıdan esenlik senin üzerine olsun, anlamındadır. Bazıları da: “Selâm” Allah'ın (güzel) isimlerinden biridir. Tevili de şöyledir: Anıldığında hiçbir şeyin zarar vermeyeceği, hiçbir sıkıntının sana erişemeyeceği Allah'ın ismi senin üzerinde olsun. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Anıldığında yerde gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allahın ismi ile..." Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile. Selâmlama, sanki keramet ve saygınlık demektir. Sanki Allah şöyle demiş olmaktadır: Allah katından saygınlıkla... “Mübâreke” kendisiyle her türlü hayra ve iyiliğe erişilen şeydir. Yahut mübareke, bir şeyin kendisiyle neşvü nema bulduğu şeye verilen addır. “Tayyibe” kelimesi herkesin hoş ve helâl bulduğu şeydir. Bazıları “tayyibe”, yani güzel (hasene) demektir diye açıklamışlardır. ( Tevili BIN de herkes tarafından güzel bulunan şey şeklindedir. Bazıları da şöyle yorum yapmışlardır: Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama, Allah'ın emri olaraktan size selâm, ecri sebebiyle mübarek, mağfirete vesile olması hasebiyle de güzelliktir. En doğrusunu Allah bilir. Düşünesiniz diye Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. Yani Allah'ın size âyetlerini açıkladığı gibi, umulur ki düşünürsünüz. Yani neyin lehinize ve neyin de aleyhinize olduğunu, Allah'ın sizin üzerinizdeki hakkını, keza birbiriniz üzerindeki haklarınızı bilesiniz diye. “Büyüt” kelimesinden maksat belirttiğimiz hususlardır. Bazıları ondan maksadın mescitler olduğunu, bazıları ise “meskun evler” olduğunu söylemişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kendi evlerinizden başka evlere girmeyin”, --- Dipnotlar: 0 Yetim malı hakkındaki İbn Abbâs hadisinde şöyle deniyor: “Ben ondan yemeyi gerçekten günah addediyorum” Metinde geçen “Cünâh” günah demektir (İbn Manzür, Lisânü'lMI Taberi, Câmi'u'l-beyån, XVIII, 172. 22 “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir” (en23 “Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş dolduruyorlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir”. 24 “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz” (Âli sevinirler. Onlar hepsi tek bir varlık gibi, hepsi tek bir can gibidirler. O yüzden birbirlerine verdikleri selâmı, tek bir selâmlama yaptı. bk. Cassâs, Ahkâmü”i-Kurün, III, 336. Benzer bir ifade ile İmam Ahmed rivayet etmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, II, bk. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 84. Tercüme tahkik edilerek “4 sia Je az ekiz di si Sİ ETETE şeklindeki asıl metine uygun olarak yapılmıştır (Mütercim). “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir” bk. İbn Kesir, Tefsir, III, 270; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VI, 227-228. 2? bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, XVIII, 173.

Nur 24:62

Müminler ancak Allah'a ve resülüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir. Başka bir ilâhi beyanda da Aliah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müminler ancak, Allaha ve resülüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen... kimselerdir”. Bir başkasında şöyle buyurmuştur: “Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır”, En doğrusunu Allah bilir ya, izin isteme, şüpheye düşmeme, tilâvet ile imanın artması ve benzeri belirtilen hususlar imanın şartından değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, doğrusu müminlere lâyık olan şudur: Resülünden izin almadıkça gitmemeleri, kuşku duymamaları, mücahade etmeleri ve tilâvet ile imanlarının artmasıdır. Bunların imanın şartı kılınması söz konusu değildir, ancak bu belirttiğimiz hususlar onlar için daha uygun ve mezkür hususların onlar tarafından ihtiyar edilmiş olması daha yerinde davranışlardır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah bu beyanda şunları belirtti: Müminlerin gitmeleri ve ondan ayrılmaları ancak onların Resülullah'tan izin almaları ile olur. Münafıklar ise gizlice sıvışarak onu terkedip giderler. Nitekim (bir sonraki âyette) şöyle buyurdu: “Aranızdan gizlice stvışıp gidenleri Allah elbette bilir” [ ]Sonra bir başka ilâhi beyanda şöyle buyurdu: “Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, senden izin istemezler”. Bu beyanda şunları belirtti: Müminler senden izin istemiyorlar, sadece münafıklar (mazeret uydurup) izin istiyorlar. “Senden izin isteyenler sadece, Allah'a ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar”, Her ne kadar mânaları bir olsa da bu beyanlar zâhiri anlamlarına göre anlaşıldıkları takdirde farklılık arzederler. Bu da gösteriyor ki zâhiri mânayı esas alarak yapılan delillendirme bâtıldır, ona inanmak da fasit ve hayaldir. Zira mülhitler şöyle diyebilirler: Bu Kur'ân zâhirde birbirinden farklıdır ve bunun sebebi de Allahtan başkasına ait bir söz olmasıdır. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!”1 Bu da göstermektedir ki nassın zâhiri ile delil getirmek bâtıl, ona inanmak da yanlış ve gerçek dışıdır. Sonra şuda mümkündür. Bahse konu olan meselede, Resülullah'ın yanından çıkış için müminlerin izin istemeleri, münafıkların ise izin almamaları, müminlerin onun yanından çıkmaları için izin istemelerinin ancak bir mazerete mebni olduğunu, ötekilerin ise herhangi bir mazeret olmaksızın izin istedikleri şeklinde de yorumlanabilir. Nitekim şöyle buyurulmuştur: “Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde, “Evlerimiz açıkta ve korumasız” diyerek peygamberden izin istiyorlardı... Müminler ise sadece mazerete binaen izin istiyorlardı. Yahut bu birtakım yeni olaylar ya da fırkalar için olabilir. Yahut müminler, mazeretlerini Resülullaha açıklayıp, durumun değerlendirilmesi konusunda işlerini ona havale etmiş oluyorlar. Eğer o, onların ayrılmasının doğru olduğuna hükmederse ayrılırlar, yok onların yanında kalmalarının doğru olduğuna karar verirse o takdirde de onları yanında bırakır. Münafıklar ise böyle değiller, onların yaptıkları gibi yapmıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanların yorumunun bu şekilde olması mümkündür. Sonra onunla, yani Hz. Peygamber (s.a.) ile ortak bir iş için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir meâlindeki âyet hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları cuma günü ve bayram günü demişlerdir. Bazıları ise Allah yolunda gaza ve cihada çıkmak meselesinde demişlerdir. Allah bildiriyor ki müminler Hz. Peygamber (s.a.) ile birlikte olurlar, izni olmadan ondan asla ayrılmazlar. Münafıklar ise ondan gizlenerek gizlice sıvışırlar yahut (kendi keyiflerine göre) yanında otururlar ve çıkarlar. Aslı şudur: Müminler ancak Allah'a ve resülüne iman edenlerdir ve onunla ortak bir iş, yani bir taat işi için toplanmış iken kendisinden izin almadan çekip gitmeyenlerdir. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bu beyan Tövbe süresindeki “Allah seni affetti... niçin onlara izin verdin?“ meâlindeki âyeti neshetmiştir. Nür süresinde de “onlardan dilediğine izin ver!” buyurmuş ve bu âyette onlara izin verme müsadesi vermiştir. Ancak uygun olan izah bizim belirttiğimiz yorum olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Ve Allah'tan onların bağışlanmasını dile. Kuşkusuz Allah çok bağışlar, çok esirger. Onlar hakkında bağışlanma talebinde bulunması onlara şefaat etme emrinin verilmesi anlamına gelir. PERTE kaş eğe gil O Gl çal laz iel, STA --- Dipnotlar: 39 “Allah'a ve âhiret gününe iman edenler, kendilerini mallarıyla ve canlarıyla cihat etmekten muaf tutman için senden izin istemezler. Allah, buyruğuna karşı gelmekten sakınanları çok iyi bilir”. 29 “Senden izin isteyenler sadece, Allaha ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır; onlar şüpheleri içinde bocalayıp dururlar”. “Onlardan bir grup, “Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün diyorlardı. Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde, ‘Evlerimiz açıkta ve korumasız diyerek peygamberden izin istiyorlardı; bunların istediği kaçmaktan başka bir şey “Allah seni affetti de doğru söyleyenler sence belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden niçin onlara izin verdin?”.

Nur 24:63

Resülün çağrısını aranızda, birinizin diğerini çağırması gibi görmeyin, Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi, Resülullah'ın (s.a.) size yaptığı çağrıyı, birinizin diğerinize olan çağrısı gibi görmeyin; bazan olur icabet edersiniz, bazan olur kulak asmazsınız. Aynen içinizden birinin diğerini çağırdığı zaman bazan icabet edip bazan aldırmaması gibi. Aksine Resülullah'ın (s.a.) yaptığı her davette ve içinde bulunduğunuz her halde ona icabet ediniz. İkincisi Resülullah'ı çağırdığınız zaman, içinizden birinin diğerini çağırdığı gibi “Bre falan! Bre Filan!” diye çağırmayın. Aksine onun sizin gibi biri değil, aksine aranızdan seçilmiş bir elçi olduğuna imanınız doğrultusunda onu kendisine ait olan isimlerle çağırın: “Yâ Resülallah! Ya Nebiyyallah!” gibi. Buna göre çağrıda ve icabette ona saygı göstermek için, şanını ve faziletini yüceltmek için ona karşı ayrıcalıklı davranın. Bu bir başka ilâhi beyanda sözü edilen husustur: “Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın!”2“ İJAranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette bilir. Bazıları bu beyan hakkında şöyle dediler: Münafıklar bir toplantı halinde oldukları ve Hz. Peygamberden (s.a.) kendilerinin rezilliklerini, kötülüklerini, kusurlarını duyduklarında, duyduklarından hoşlanmamaları sebebiyle birbirlerini siper edinirler. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet kendisinden izin istemeksizin Hz. Peygamber'in yanından sıvışarak çıkan münafıklar hakkında inmiştir. “Livâzen”, yani bir şeyin arkasına saklanırlar, birbirlerinin ardına gizlenir, birbirlerini siper edinirler ve sıvışırlar. Onun emrine aykırı davrananlar... korksunlar! Bu beyan şu ihtimali Bİ “Yuhâlifüne an emrihi” cümlesi “yuhâlifüne emrahü” anlamındadır. “An” harfi zâiddir (sıla). “Yuhâlifüne an emrihi” mE SE óa) belirtildiği şekilde zâhiri anlamı üzere olması da caizdir. Eğer böyle ise o takdirde sanki şöyle demiştir: Onun emrine aykırı davrananlar, yani onun emrinden sapıyorlar ve yan çiziyorlar. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabını tattırırdık”5. Başlarına ya bir belânın gelmesinden... Burada “fitne” kelimesinden maksat inkârcılık olabileceği gibi dünyada iken savaş ve işkence de olabilir. Yahut âhirette can yakan bir cezaya çarpılmaktan korksunlar! En doğrusunu Allah bilir. yiz çal e AA

Nur 24:64

Evet, göklerde ve yerde olan her şey şüphesiz Allah'a aittir. Burada Evet, göklerde ve yerde olan her şey şüphesiz Allah'a aittir meâlindeki beyanla bağlantılı olmaya elverişli bir durum yoktur. Olsa olsa “Kim ona çocuk ve ortak kılıyor?!” meâlindeki sözün yahut “Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır” anlamındaki âyetin bağlantısı (sıla) olabilir. Allah şöyle demiş oluyor: Gökler ve yer kendisine ait olan zatın çocuk ya da ortağa ihtiyaç duyması mümkün değildir. Yahut gökler ve yerin mülkü kendisine ait olan peygamberlik için ister beşer olsun ister melek kendi dilediğini seçer, bu konuda hiç kimsenin sözü olamaz. En doğrusunu Allah bilir. O şu andaki durumunuzu da... iyi bilir. Bu Allah'ın bir tehdididir (vaid) ve her an sakınmaları için O'nun kendilerini murakabe etmekte olduğunu, her türlü hallerinde onlardan haberdar olduğunu bildirmektir. Çünkü üzerinde devamlı bir gözcü ve koruyucu olduğunu bilen kimse, bunu bilmeyen kimseden daha uyanık, daha dikkatli ve daha korungan olur. Yahut O sizin hallerinizi ve emrine muhalefet ettiğiniz durumları bilir olmasıdır. O sizi yarattı, size resül gönderdi, bütün bunları cehil ya da gafletle değil bilerek yaptı. Yahut size gelecek azabı vâdedilen güne ertelerken bunu bir yanılgı ya da gafletle değil bilerek yaptı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma!”, Buna göre O şu andaki durumunuzu da, O'na götürüldükleri zamandaki durumu da iyi bilir. O zaman kendilerine de yapıp ettiklerini bir bir haber verecektir. Allah her şeyi bilmektedir. Yani bunu onlara bildirmeyi kendilerine dönecekleri güne erteliyor. O anda işlediklerini onlara haber verecektir. Ve Allah her şeyi bilendir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Yetesellelün”, yani gizlenerek sıvışıyorlar. Şöyle denir: “İnselletr-racül”! )251) insanlardan sıvıştı, yani onlardan haberleri olmadan ayrıldı. “Tesellül” (ES, yani [gizlenme durumu olduğunda] toplumdan sıvışma anlamındadır. “Livâzen” ise “Lâze minni” yani “Benden gizlendi ve saklandı” demektir. “Lâze bi” denir, “Beni siper edindi” demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri. Yani arkadaşını sıvışmasında kendisine siper edinip çıkanları. “Lâze fulan bi fulân”, yani falan filancayı kendisine siper edindi” demektir. “Livâz” kelimesi mastardır”, 267. “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış...” (İbrâhim, 14/42). %8 İbn Kuteybe, Tefsiru Şaribi'Kur'ân, s. 309. ve Rahim olan Allah'ın adıyla. ÖLÜ AE EĞEN İS gil ASU 1. Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren Allah aşkındır, cömerttir.” Allah aşkındır, cömerttir. Bu beyan hakkında müfessirler şöyle dediler: “Tebârake” “tefâul” veznindedir. “Teâlâ” kelimesinin anlamından gelmektedir. Teâlâ ise yüce oldu anlamındadır. Çünkü “berekât” her türlü yücelik, erdem ve şerefin adıdır. Buna göre “tebârake”nin yorumu yükseklik mânası da içeren “teâlâ” kelimesinin anlamıyla aynıdır, yani yüce ve aşkın oldu demektir. Edebiyatçılar dediler ki “Tebârake” berekettendir. Bereket ise her türlü fazilet, erdem, iyilik ve hayrın ismidir. Yani her türlü fazilet, şeref ve iyilik ancak onunla elde edilebilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Bu bir tenzih ifadesidir ve “Teâlâ” sözü gibidir. Kisâi ve İbn Kuteybe “teâlâ” kelimesinin “bereket” kelimesi hakkında belirttiğimiz anlama geldiğini bildirmiştir. Kuluna Furkân'ı indiren... Allah Kur'âna “Furkân” adını verdi. Bazıları dediler ki: Çünkü o hak ile bâtılın arasını, helâl ile haramın arasını, işlenebilen filler ile kaçınılması gereken fiiller arasını ayırır. Buna göre Allah'ın peygamberlerine indirmiş olduğu bütün semavi kitapların “Furkân” diye isimlendirilmesi mümkündür. Çünkü onların hepsi hak ile bâtılın arasını, helâl ile haramın arasını, yapılması ve kaçınılması gereken fiillerin arasını ayırmaktaydı. O yüzden Tevrat “Andolsun ki, Müsâ ve Hâruna, Furkânı verdik”! meâlindeki âyette “Furkân” diye isimlendirilmişti. “Kurân” ismi ise “nesneleri birbirine ekledi” anlamındaki “Karene” kökündendir. “Birbirine ekledim” anlamında “Karentü ş-şeye ile'ş-şey” denir: Çekimi “karane, yakrinu, karnen” şeklindedir. [ ] Bazıları da Kur'ân'a “Furkân” denilmesinin sebebi parçalara bölünmüş halde ayrı ayrı olarak indirilmiş olmasından dolayıdır, demişlerdir. Diğer semavi kitaplar ise toptan indirilmişti. Uygun olan yorum, başta belirttiğimiz yorumdur. O kabule daha yakın ve daha yerinde bir izahtır. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tebârake”, bereket kelimesinden türetilmiştir. Kisâi de aynı görüşleri beyan etmiştir, biz bunu daha önce belirtmiştik, Ebü Avsece de şunları söyledi: “Tebârake” daha önce de sözünü ettiğimiz gibi “Teâlâ” sözcüğü gibi tenzih içindir. “el-Furkân” Hak'tır; hakkı bâtıldan ayırır. Kurân ise birbirine yakın etmek, bir araya getirmek anlamındaki “Karane” fiilindendir. “Zebür” ise (kutsal) bir kitabın adıdır; “Zübür” onun çoğuludur. “Zebertü” yazdım demektir. “Züber” ise demir filizleri demektir. “Bana demir filizleri getirin!”? meâlindeki âyette olduğu gibi. Tekili “Zübre” gelir. “Tevrat” (bir kutsal) kitap ismidir, onun Arapça olduğunu sanmıyorum. Âlemlere uyarıcı olsun diye... Bu beyanı şöyle yorumlamak mümkündür: Kuluna indirdiği Kur'ân, sözü edilenler için uyarıcı olur. Bunu şöyle de yorumlayabiliriz: Muhammed, kendisine indirilen Kurân ile âlemlere uyarıcı olsun diye... Tıpkı şu beyanlarda olduğu gibi: “Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”; “Bu Kurân bana, hem sizi hem de ulaştığı herkesi onunla uyarmam için vahyedildi”. Yani insanlardan her kime Kur'ân ulaşmış ise Resülullah (s.a.) onun uyarıcısıdır. Âlemlere. “Âlemler” anlamına gelen “âlemin” kelimesinden maksat insan ve cin türleri olabilir. Sonra uyarmadan söz etmiş, müjdelemeden ise bahsetmemiştir. Eğer bu böyle ise o takdirde âyet Ebü Hanife için delil olur. Ona göre cinler itaat ettikleri takdirde sadece azaptan kurtulmuş olurlar, ayrıca sevap almazlar. Günah işlemeleri halinde ise onlara ceza vardır. Çünkü Allah Teâlâ Kitap'ta onlar için sevaptan söz etmedi, sadece isyan etmelerinden ötürü görecekleri azaptan bahsetti: “Ey halkımız! Allah'ın davetçisine uyun ve ona --- Dipnotlar: ! — “Andolsun ki, Müsâ ve Hârun'a, günahtan sakınan, görmedikleri halde Rablerinden korkan ve kıyâmetin kaygısını taşıyanlar için bir ayırma ölçütü, bir ışık, bir hatırlatıcı kaynak ‘Bana, demir kütleleri getirin. Nihayet (vadiyi demirle doldurup) iki dağın arasını aynı seviyeye getirince, Ateşi körükleyin” dedi. Artık onu kor haline getirdiği vakit, “Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim' dedi”. “Doğrusu biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun”.

Furkan 25:1

iman edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acılı azaptan korusun”. ( Onların sevaplarını, yakıcı bir azaptan kurtulmaları kıldı. Uyarıda müjde- PE nin de içkin olması mümkündür. Hem de geçmiş ve kıyâmete kadar da geleceğe ait müjdenin olması mümkündür. Çünkü onlar Allaha muhalefetten ve O'na isyan etmekten korunurlarsa o takdirde akıbet kendilerinin olur. Bunda da onlar için hem müjde hem de uyarı vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz seni başka değil, ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak bütün insanlara gönderdik...” İSE eis CAİZ is 4; gi Ap BİZ İsli O lai çe eeh E Ç DİN sek 3

Furkan 25:2

O, göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan... Bu beyanın göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan meâlindeki kısmı Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren Allah aşkındır, cömerttir anlamındaki âyetle bağlantılı olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın yorumu şöyledir: Allah, insanlara gönderdiği elçiyi -aynen yeryüzü hükümdarlarının kendi ihtiyaçlarını karşılamak; bir yararı sağlamak ya da bir zararı savmak için elçiler göndermesi gibi- kendi yüce zatına bir yarar sağlamak ya da kendisinden bir zararı savmak için göndermiş olmaktan münezzeh ve yücedir. O uyarıcı ve müjdeleyici elçiyi sadece ve sadece insanlara kendi yararları için gönderir. Zira göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan bir zatın başkasına ihtiyaç duymaktan münezzeh olması sebebiyle müjdeleyici ve uyarıcı elçiyi kendi yararı ve ihtiyacı için göndermiş olması ihtimal dışıdır. Yeryüzü hükümdarları ise öyle değildir, onlar elçiler gönderme durumunda aynı müstağni konuma sahip değillerdir. Onlar elçileri bizzat kendi çıkarları ve ihtiyaçları için gönderirler; ya bir zararın savılmasını ya da bir yararın sağlanmasını amaçlarlar. Aşkındır meâlindeki beyanın, kendisine çocuk ve ortak edinme nispetine reddiye olmak üzere “bir çocuk ya da mülkünde ortak edinmekten münezzehtir” anlamında olması da mümkündür. Şöyle demiş olur: Allah, çocuk ya da mülkünde bir ortak edinmekten yücedir. Zira O, bütün göklerin ve yerin hükümranlığına sahiptir. Dünyada çocuk -sözünü ettiğimiz- üç hasletten dolayı edinilir. Hem sonra dünyada çocuk ancak babanın cinsinden, aynı cevherden ve aynı şekil üzere olur, Her şekil ve cins sahibi olanda mutlaka bir noksanlık ve kusur bulunur. Ortak (şerik) da aynı şekilde ortak edinenin cinsi ve şekli üzere olur. Çocuğa ihtiyaç ya acizlikten ya da bir eksiklikten dolayı olur. Şanı yüce Allah yaratıcı olarak göklerin ve yerin hükümranlığına sahip olduğuna göre O'nun bir çocuk ya da ortağa ihtiyaç duyması nasıl mümkün olabilir?! IŞİHer şeyi yaratan. Bu beyanda Mütezile'nin görüşüyle çelişen bir delil vardır. Çünkü Allah kendisinin “her şeyin yaratıcısı” olduğunu bildirdi. Onlara göre hareket, sükün, toplanma, dağılma ve bütün arazlar gibi şeylerin çoğu Allah tarafından yaratılmamıştır. Çünkü onlar şu görüştedirler: Bu fiiller Allah tarafından yaratılmış değildir ve Allah'ın bu fiillerde bir yaratması yoktur. Yarattığına belli bir ölçüye göre düzen veren. Bu beyanı şöyle yorumlamak mümkündür: Yani hikmeti yahut Allah'ın vahdâniyeti (birliği) ve ulühiyeti sayesinde yarattığına belli bir ölçüye göre düzen veren. Ya da yarattığını belli bir ölçüye göre düzenledi, yani onlara öyle bir sınır koydu ki bütün yaratıklar bir araya gelse asla onun ölçüsünü bilemezler, Öyle ki yararlılık vb. konular bakımından -şayet o takdir yapılmamış olsaydı- mahlükatın cümlesi fesada uğrardı. İşte öyle bir takdir yaptı.

Furkan 25:3

Ondan gayrı tanrılar edindiler. Yani mâbut edindiler. Onların tapmakta oldukları putların “âlihe”, yani tanrılar olarak isimlendirilmesi onların içinde bulundukları duruma itibarla ve kendi kuruntularına göre onların tanrı kabul edilmesi sebebiyledir. “el-İlâh” Araplar'a göre mâbut, yani kendisine tapınılan tanrı demektir. Onlar her türlü mâbuda “ilâh” derler. Şu ilâhi beyanlardaki kullanım da aynı şekilde onların bâtıl inançlarına dair bir ifadedir: “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı...7. Hz. Müsâ'nın (Sâmiri'ye) “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak...!” demesi de gene onların telakkileri itibariyledir. Onlara göre her tapınılan varlık tanrıdır. Eğer öyle olmasaydı (Hz. Müsâ) putlara tanrılar dedikleri için onları ayıplardı. Sonra yüce Allah onların putlara tapınmaları ve onları tanrılar olarak isimlendirmelerine dair beyinsizliklerini ve kıt anlayışlı oluşlarını ortaya koymak üzere şöyle buyurdu: Hiçbir şey yaratamayan, aksine kendileri yaratılmış bulunan... Yani her şeyin yaratıcısı olarak bildikleri Allah'a tapınmayı bırakıyorlar ve buna mukabil hiçbir şey yaratamadığını, aksine kendilerinin yaratılmış bulunduğunu bildikleri putlara tapıyorlar. Yarar sağlama ve zarar verme imkânı elinde bulunan varlığa tapınmayı bırakıyorlar, kendileri için ne bir yarar sağlayabilecek ne de bir zarar savabilecek putlara tapıyorlar. (JÖlüm, hayat ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde olmayan. Yani onlar şayet tapınırlarsa kendilerine bir yarar sağlayamayacağını, tapınmayı terkederlerse de kendilerine hiçbir zarar veremeyeceğini, hatta bizzat kendi kendilerine de bir zararları ya da hayırları olmadığını bildikleri putlara tapıyorlar. Bunu şöyle ifade ediyor: Bizzat kendilerine bile bir zarar ya da faydaları dokunmayan, ölüm, hayat ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde olmayan (sahte) tanrılar edindiler. Bu beyanın zâhirine göre öyle anlaşılıyor ki onlar putları değil kendilerini ilâhlar diye isimlendiriyor olmaktadır. Çünkü onlar putlara zarar verme ve onlardan yarar sağlama imkânına sahiptiler. Putlar ise ne onlar için ne de kendileri için böyle bir özelliğe sahip değillerdi. Bazıları şöyle dedi: Ölüm ellerinde olmayan, yani insanların yaratılmasından evvelki ölüm (cansız halleri). Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? (Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz.)” ve de (ellerinde olmayan) hayat: Buyuruyor ki: Kendileri için belirlenmiş olan ecel geldiğinde onlar yaşantılarına bir ilâvede bulunamazlar. Ve ölümden sonra yeniden diriliş de ellerinde değildir. Yani ölümden sonra tekrar diriltme imkânları da yoktur. Bazıları dediler ki: Onlar, hayatta olanı eceli gelmeden öldürmeye kâdir olamazlar. Ve lâ hayâten, yani ölünün eceli gelmesi halinde de onu yaşatamazlar. Ve lâ nüşürâ, yani belirttiğimiz üzere ölüleri de tekrar diriltemezler. Hatadan korunmak ancak Allah'ın yardımı sayesinde mümkündür. Sp pir aaye --- Dipnotlar: “(Müsâ) şöyle dedi: “Haydi git! Artık hayatın boyunca sana düşen ‘Bana dokunmak yok! demekten ibarettir. Ve bil ki asla kaçıp kurtulamayacağın bir hesap günü de seni beklemektedir. Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak; biz onu iyice yakacağız sonra da un ufak edip denize savuracağız!” (Tâhâ, 20/97).

Furkan 25:4

İnkâr edenler, “Bu, onun uydurduğu... bir düzmeceden ibarettir” dediler, Bununla Resülullaha (s.a.) indirilen ve onun tarafından kendilerine okunan Kur'ân'ı kastediyorlardı. Şöyle diyorlardı: Bu bir düzmeceden başka bir şey değildir, Yani bizzat kendisinin uydurduğu ve icat ettiği bir yalandır. Müşrikler kendilerine gelen haber ve bilgileri, onların doğru ya da yalan olduğu sonucuna götüren kaynaklara bakmaksızın yalanlarlardı. Bu, onların âdetleri ve tavırları idi. Haberlerin doğruluğunu ya da yalan olduğunu ortaya koyan kaynaklar semavi kitaplardır ve gökten inen vahiyle konuşan resüllerdir. Mekke kâfirleri bu iki kanaldan da yoksundu. Hal böyle iken nasıl olur da [ ]bu Kur'ân'ın bizzat peygamberin kendi düzmecesi ve uydurması olduğunu iddia edebilirlerdi? Kendileri haberin doğru ya da yalan olduğunu ortaya koyacak bir ölçütten yoksun bulunmaktayken nasıl olur da onun bir düzmece (iftira) olduğunu söyleyebilirlerdi? Kaldı ki kendileri için onun risâletinin delilleri ve verdiği haberlerdeki doğruluğunun alâmetleri apaçık ortada idi. Öyle ki onun asla yalan söylediğini görmemişlerdi, Ehl-i Kitap'tan hiçbir kimse ile ilişkisi olmamıştı, kendisi okuma yazma da bilmezdi. İşin başından tâ nihayetine kadar böyle bir mesajı asla duymamışlardı ve kendileri bir meydan okuma ile karşı karşıyaydılar: Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onun benzeri bir süre de siz getirin”; “Siz de haydi onun gibi uydurulmuş on süre getirin!”"! Bu meydan okuma karşısında aciz kalmaları ve herhangi bir teşebbüse kalkışamamaları göstermektedir ki onlar bu düzmece dedikleri mesajın Allah katından olduğunu ve kendilerinin “onun bir düzmece olduğu” şeklindeki iddialarında yalancı olduklarını biliyorlardı. Birilerinin de bu konuda kendisine yardım ettiği. Dediler ki: O bir düzmeceden ibarettir ve uydurmasında birileri ona yardım etmektedir. Kastettikleri Ehl-i Kitap'tan müslüman olmuş kimselerdir. Onlar Tevrat ve İncil'de peygamberin niteliğini ve özelliğini buluyorlardı. Hz. Peygamber geçmiş kavimlere ait haberleri ve olayları haber verince, müşrikler onları Ehl-i Kitab'a soruyorlardı, onlar da onu tasdik edip “Aynen onun dediği gibidir, verdiği haberlerin hepsinde o doğru söylemektedir, biz onları aynen kendi kitaplarımızda bulmaktayız” şeklinde cevap veriyorlardı. Müşrikler onların verdiği bu tasdik edici cevap karşısında hemen harekete geçip dediler ki: Birileri de bu konuda (o düzmecesinde) kendisine yardım etmektedir. Sonra Allah onların böylece açık bir haksızlık ve iftirada bulunmuş olduklarını bildirdi. Allah buna haksızlık ve zulüm dedi çünkü onlar ona yalan söylediler; yalan ya da doğru oluşunu bilebilecekleri herhangi bir dayanak olmadan onun düzmece olduğunu ileri sürdüler. Bu yaptıkları onu, lâyık olduğu kendi yerine koymadıkları için zulüm ve haksızlık olmaktadır. Yalan ve iftira oluşuna gelince çünkü onlar onun düzmece olduğunu?, onun sihir/ büyü olduğunu”, onun bir beşer tarafından kendisine öğretilmekte olduğunu" ve bu konuda birilerinin ona yardım etmekte olduğunu söylediler. “Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı, sabah akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır!” dediler. Aslında bununla onların kendi aralarında yalancı oldukları ortaya çıkmış oldu. Çünkü onlar onun Ehl-i Kitap'tan birinin yanına gidip geldiğini hiç görmediler, onun bir şeyler yazdığını ya da onun yazı yazabildi. ğini asla görmediler. Buna rağmen onlar onun hakkında eskilerin masallarıdır dediler. O, eski kitaplarda anlatılan daha önce gerçekleşmiş olan haberleri ve olayları bildiğine göre -ki hiç kuşkusuz o kitaplar kendi diliyle değildi, bizzat onların lisanında yazılmış idi- onların kitaplarında olanı kendi lisanı ile haber vermiş olması gösterdi ki o, bütün bunları Allah'ın kendisine öğretmesi yolu ile bilmektedir. Bunlar, sabah akşam kendisine okunan... Müfessirler şöyle dedi: Âyetin metninde geçen “Bükraten ve asilen” sabah akşam demektir. Eğer öyle olsaydı sabah akşam onun yanında olurlar ve onu işitirler, kendisine yazdırılanı müşahede ederlerdi. Çünkü vakit, hazır olma vaktidir. Ancak bize göre sanki onlar “Bükraten ve asilen” sözüyle hazır bulunma ve oturma vakitleri olmayan gecenin başı ile sonunu kastetmişlerdir. Onlar şöyle demekteydiler: Ona gizlice geliyor, yazdırıyor ve öğretiliyor. Eğer onların dedikleri gibi olsaydı gene de vaziyeti öğrenmek ve duruma tanık olmak için gizlice tarassut edip onu gözetlerlerdi. Bunu yapmadıklarına göre bu onların peygamberin doğruluğunu ve kendi isnat ettikleri yakıştırmalarında yalancı olduklarını bildiklerini gösterir. Ne var ki onlar buna rağmen küstahça tavır alıyorlar, inat edip diretiyorlardı. Sonra Kur'ân'ı ona indirenin, göklerde ve yerde her ne sır varsa bilen Allah olduğunu haber verdi ve şöyle buyurdu: --- Dipnotlar: “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir süre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi ise“Yoksa ‘Kur'ân'ı kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız Allah'tan başka çağırabildiğiniz herkesi yardıma çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on süre “Bildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik; bu uydurmadan başka bir şey değil” (Sâd, “Hiç kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapçadır” (en-

Furkan 25:5

İnkâr edenler, “Bu, onun uydurduğu... bir düzmeceden ibarettir” dediler, Bununla Resülullaha (s.a.) indirilen ve onun tarafından kendilerine okunan Kur'ân'ı kastediyorlardı. Şöyle diyorlardı: Bu bir düzmeceden başka bir şey değildir, Yani bizzat kendisinin uydurduğu ve icat ettiği bir yalandır. Müşrikler kendilerine gelen haber ve bilgileri, onların doğru ya da yalan olduğu sonucuna götüren kaynaklara bakmaksızın yalanlarlardı. Bu, onların âdetleri ve tavırları idi. Haberlerin doğruluğunu ya da yalan olduğunu ortaya koyan kaynaklar semavi kitaplardır ve gökten inen vahiyle konuşan resüllerdir. Mekke kâfirleri bu iki kanaldan da yoksundu. Hal böyle iken nasıl olur da [ ]bu Kur'ân'ın bizzat peygamberin kendi düzmecesi ve uydurması olduğunu iddia edebilirlerdi? Kendileri haberin doğru ya da yalan olduğunu ortaya koyacak bir ölçütten yoksun bulunmaktayken nasıl olur da onun bir düzmece (iftira) olduğunu söyleyebilirlerdi? Kaldı ki kendileri için onun risâletinin delilleri ve verdiği haberlerdeki doğruluğunun alâmetleri apaçık ortada idi. Öyle ki onun asla yalan söylediğini görmemişlerdi, Ehl-i Kitap'tan hiçbir kimse ile ilişkisi olmamıştı, kendisi okuma yazma da bilmezdi. İşin başından tâ nihayetine kadar böyle bir mesajı asla duymamışlardı ve kendileri bir meydan okuma ile karşı karşıyaydılar: Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onun benzeri bir süre de siz getirin”; “Siz de haydi onun gibi uydurulmuş on süre getirin!”"! Bu meydan okuma karşısında aciz kalmaları ve herhangi bir teşebbüse kalkışamamaları göstermektedir ki onlar bu düzmece dedikleri mesajın Allah katından olduğunu ve kendilerinin “onun bir düzmece olduğu” şeklindeki iddialarında yalancı olduklarını biliyorlardı. Birilerinin de bu konuda kendisine yardım ettiği. Dediler ki: O bir düzmeceden ibarettir ve uydurmasında birileri ona yardım etmektedir. Kastettikleri Ehl-i Kitap'tan müslüman olmuş kimselerdir. Onlar Tevrat ve İncil'de peygamberin niteliğini ve özelliğini buluyorlardı. Hz. Peygamber geçmiş kavimlere ait haberleri ve olayları haber verince, müşrikler onları Ehl-i Kitab'a soruyorlardı, onlar da onu tasdik edip “Aynen onun dediği gibidir, verdiği haberlerin hepsinde o doğru söylemektedir, biz onları aynen kendi kitaplarımızda bulmaktayız” şeklinde cevap veriyorlardı. Müşrikler onların verdiği bu tasdik edici cevap karşısında hemen harekete geçip dediler ki: Birileri de bu konuda (o düzmecesinde) kendisine yardım etmektedir. Sonra Allah onların böylece açık bir haksızlık ve iftirada bulunmuş olduklarını bildirdi. Allah buna haksızlık ve zulüm dedi çünkü onlar ona yalan söylediler; yalan ya da doğru oluşunu bilebilecekleri herhangi bir dayanak olmadan onun düzmece olduğunu ileri sürdüler. Bu yaptıkları onu, lâyık olduğu kendi yerine koymadıkları için zulüm ve haksızlık olmaktadır. Yalan ve iftira oluşuna gelince çünkü onlar onun düzmece olduğunu?, onun sihir/ büyü olduğunu”, onun bir beşer tarafından kendisine öğretilmekte olduğunu" ve bu konuda birilerinin ona yardım etmekte olduğunu söylediler. “Bunlar, onun başkalarına yazdırdığı, sabah akşam kendisine okunan eskilerin masallarıdır!” dediler. Aslında bununla onların kendi aralarında yalancı oldukları ortaya çıkmış oldu. Çünkü onlar onun Ehl-i Kitap'tan birinin yanına gidip geldiğini hiç görmediler, onun bir şeyler yazdığını ya da onun yazı yazabildi. ğini asla görmediler. Buna rağmen onlar onun hakkında eskilerin masallarıdır dediler. O, eski kitaplarda anlatılan daha önce gerçekleşmiş olan haberleri ve olayları bildiğine göre -ki hiç kuşkusuz o kitaplar kendi diliyle değildi, bizzat onların lisanında yazılmış idi- onların kitaplarında olanı kendi lisanı ile haber vermiş olması gösterdi ki o, bütün bunları Allah'ın kendisine öğretmesi yolu ile bilmektedir. Bunlar, sabah akşam kendisine okunan... Müfessirler şöyle dedi: Âyetin metninde geçen “Bükraten ve asilen” sabah akşam demektir. Eğer öyle olsaydı sabah akşam onun yanında olurlar ve onu işitirler, kendisine yazdırılanı müşahede ederlerdi. Çünkü vakit, hazır olma vaktidir. Ancak bize göre sanki onlar “Bükraten ve asilen” sözüyle hazır bulunma ve oturma vakitleri olmayan gecenin başı ile sonunu kastetmişlerdir. Onlar şöyle demekteydiler: Ona gizlice geliyor, yazdırıyor ve öğretiliyor. Eğer onların dedikleri gibi olsaydı gene de vaziyeti öğrenmek ve duruma tanık olmak için gizlice tarassut edip onu gözetlerlerdi. Bunu yapmadıklarına göre bu onların peygamberin doğruluğunu ve kendi isnat ettikleri yakıştırmalarında yalancı olduklarını bildiklerini gösterir. Ne var ki onlar buna rağmen küstahça tavır alıyorlar, inat edip diretiyorlardı. Sonra Kur'ân'ı ona indirenin, göklerde ve yerde her ne sır varsa bilen Allah olduğunu haber verdi ve şöyle buyurdu: --- Dipnotlar: “Kulumuza indirdiğimiz kitaptan dolayı bir şüphe içinde iseniz onun benzeri bir süre de siz getirin, Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın; eğer iddianızda samimi ise“Yoksa ‘Kur'ân'ı kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız Allah'tan başka çağırabildiğiniz herkesi yardıma çağırın da, siz de onun gibi uydurulmuş on süre “Bildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik; bu uydurmadan başka bir şey değil” (Sâd, “Hiç kuşkusuz, “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapçadır” (en-

Furkan 25:6

6. “De ki: Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çak merhametlidir,” De ki: Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi. O, ne peygamberin bir uydurması ne de bir iftirasıdır. Göklerin ve yerin sırlarını bilen, Yani gökler ve yer ehlinin işlemiş oldukları gizli amelleri ve onların sırlarını Bazıları şöyle dedi: “De ki: Onu, göklerin ve yerin sırlarını bilen Allah indirdi” meâlindeki kelâm-ı celilin yorumu şöyledir: Yani: Ey Muhammed! Onlara de ki: Bu Kurânı sırrı bilen indirdi. Şöyle ki onlar Mekkede iken kendi aralarında bir sır olarak “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir?”"5; “O olsa olsa şairdir”; “Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?”7 demekteydiler. Bunda Hz. Peygamber'in risâletini ispat etmeye dair delil vardır. Çünkü onlar bunu kendi aralarında gizlice söylemekteydiler. Sonra o bunu onlara haber vermişti. Bu da gösterdi ki bunları o, Allah'ın bildirmesiyle biliyor. Onlardan azabın ertelenmesi konusunda Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. “Rahim” oluşu -belirttiğimiz gibi- azabı hemen vermeyerek onların tövbe etmesi ve yalanlamaktan tasdik etmeye dönmeleri imkânını vermesi anlamında çok merhametli olmasıdır. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. “Gafür ve rahim” oluşu muhtemeldir ki tövbe etmeleri, ona inanmaları ve Hakk'a dönmeleri halinde önceden işledikleri günahlar yüzünden onları cezalandırmaması anlamındadır. Yahut hemen cezalandırmaması itibariyle çok bağışlayıcı ve çok merhametli olmasıdır. Yani O, onlara rahmeti ve lütfu ile muamele ederek belki tövbe ederler diye cezalarını hemen vermez. Ebü Muâz dedi ki: “Esâtir” mitolojik anlatılar demektir. Tekili “Ustüre'dır. Ürcüze çoğulu erâciz, uhdüse çoğulu ehâdis, u'cübe çoğulu €'âcib kelimeleri gibidir. Hafsa'nın mushafında “fe hiye tümellu aleyhi” şeklindedir. “Esâtir” ve “ehâdis” kelimeleri iki lehçedir. Bakara süresinde ise (yiyin yla Ja 51) şeklindedir. JIII 3 çal saaab İİ İyİ Oh- GELİŞSİN Nİ --- Dipnotlar: “Ne zaman Rablerinden kendilerine yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, akılları başka yerde, kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir. O zâlimler, ‘Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? diye gizlice fısıldaşmaktalar”. Bu söz Kur'ânda Nuh'un kavmine nispet edilmektedir. Müddessir süresinde ise Velid b. Mugireden hikâye yoluyla bahsedilmiştir. “En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi. ‘Bu’ dedi, ‘Olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değildir” (el-Müddessir, 74/23-25; bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXIX, 157). “Hayır” dediler, “Bunlar karma karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur. O olsa olsa şairdir”. Abdülâl Sâlim Mekrem - Ahmed Muhtâr Ömer, Mutcemü'l-kırââti1-Kurüniyye, III, 394. “Eğer borçlu akılca zayıf veya eksik yahut kendisi yazdıramaz durumda olursa velisi adaletle yazdırsın”.

Furkan 25:7

Dediler ki: Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Kâfirler, Hz. Peygamber'i (s.a.) iki şeyden dolayı dillerine doluyorlardı: Birincisi, onun bir insan olduğunu söylüyorlardı. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?””; “Siz de bizim gibi sadece insansınız; bizi atalarımızın tapmış olduğu tanrılardan uzaklaştırmak istiyorsunuz”, Onlar beşerden resül olamayacağına inanıyorlardı. Nitekim, “Ona bir melek indirilseydi ya!” dediler”; Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? meâlindeki ilâhi beyanlarda ve benzeri âyetlerde buna değinilmiştir. İkincisi onu yoksulluk, ihtiyaç içinde olma ve sıfırı tüketmiş züğürt biri olarak dillerine doluyorlardı. O yüzden şöyle demişlerdi: “Bu Kurân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi Buna göre yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor meâlindeki sözlerle yoksullar gibi yemek yiyor, fakir fukaranın ihtiyaçlarını görmek için çarşı pazarlarda dolaşması gibi dolaşıyor; eğer o peygamber olsaydı mal mülk sahibi zengin biri olurdu, hükümdarların yedikleri yemekleri yer, ihtiyacını görmek için öyle ulu orta çarşı pazar yerlerinde dolaşmazdı, demiş oluyorlardı. Allah, müşriklerin onun kendileri gibi bir beşer olduğunu, beşerden de peygamber olamayacağına ilişkin bilir ya, bunun mânası şudur: Melek indi mi ancak azapla iner. Eğer melek inmiş olsaydı azap ile birlikte gelirdi ve helâk edilirlerdi. (Jİkincisi şu beyandır: “Şayet peygamberi bir melek yapsaydık muhakkak ki onu (yine) bir adam şekline sokar, (onları yine halen içinde bulundukları kuşkuya düşürürdük)””. En doğrusunu Allah bilir ya, yorumu şöyledir: Allah, meleklerin oldukları hal ve durum üzere görme gücünü insanlara vermemiştir. Çünkü berikinin cinsi ile öbürününki farklıdır, özleri birbirinden tamamen farklıdır. Bununla birlikte biz bir melek peygamber gönderecek olsaydık, önde gelenlerin kendilerine tâbi olanları iğfal edip yanılttıkları gibi gene onları çıkmaza sürüklerdik, onlar gene “O bir büyücüdür” “, “O yalancının tekidir”?, “O bir cinlenmiş biridir”? gibi yaftalarla inkârlarını sürdürürlerdi. Üçüncüsü: “De ki: Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik””, Yani eğer yeryüzünde yaşayanlar melekler olsaydı o takdirde peygamber olarak onlara da kendi türlerinden ve aynı özden yaratılmış olan melek peygamber gönderirdik. Çünkü onlar onu daha iyi tanırlar, kendilerince doğruluğu kendi türlerinden ve aynı özden yaratılmış olmayana nispetle daha açık olurdu. Kalpleri ona, kendi cinslerinden olmayana nispetle daha çok meylederdi. Yeme içmesi ve çarşı pazarda dolaşması ile ilgili eleştirilerini ise şöyle cevaplandırdı: “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, (ihtiyaçları için) çarşıda pazarda dolaşırlardı”. Yani sizin kabul ettiğiniz onun dışındaki diğer peygamberler de aynı şekilde yoksul idiler, yemek yerlerdi, kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere çarşı pazarda dolaşırlardı. Hal böyle iken onların bu halleri peygamber olmalarına bir engel olmamıştı. Hz. Muhammed'in durumu da aynı şekildedir. Hem yoksul ve ihtiyaç sahibi biri peygamberlik görevine liyakatte zengin ve varlıklı kimselerden daha elverişlidir. Çünkü insanlar zengin, mülk ve saltanat sahibi kimselere zaten tâbi olurlar. Eğer Hz. Peygamber (s.a.) zengin, varlıklı, mülk ve saltanat sahibi biri olsaydı o takdirde sırf Hakk'a hak olduğu için uyanlarla araları ayırdedilemezdi. Fakir ve kendisi muhtaç biri olması halinde bu ayırım kolaylıkla yapılabilir. Ancak sahip olduğu mal mülk ve saltanat peygamberliğinin alâmeti ise -Dâvüd ve Süleyman peygamberlerde olduğu gibi- o takdirde hükümranlık -duasında da olduğu gibi- onun risâletinin mücizesi olur. “Rabbim!” dedi, “Beni bağışla; benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana”. En doğrusunu Allah bilir. Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Sanki onlar bunu “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren Allah aşkındır, cömerttir” meâlindeki âyet inince söylemişlerdir. --- Dipnotlar: ” Hz. Peygamber'i yalancılıkla itham etmeleri ile ilgili âyetler pek çoktur (Örnek için bk.

Furkan 25:8

Onlar “O, göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan... meâlindeki âyeti işitince veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı dediler. Yani dediler ki: Eğer Muhammed dedikleri gibi göklerin ve yerin egemenliği kendisine ait olan Allah'ın elçisi ve bütün âlemlere gönderilmiş bir uyarıcı olsaydı o takdirde kendisiyle birlikte uyarıcı bir melek de indirilmeliydi ya da kendisine bir hazine, yani (çok) mal verilmeliydi. Yahut aynen yeryüzü hükümdarları elçilerinin olduğu gibi zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı. Ancak onlara verilen cevap sözü edilen şu ilâhi beyan olmuştur: “Allah, öyle aşkın ve cömerttir ki, eğer isterse sana bundan daha hayırlısını, içinden ırmakların aktığı şirin bahçeler verir; (senin için saraylar yapar)”. Yani eğer Allah dileseydi sana, başkalarına verdiği şekilde bahçeler, saraylar gibi onların istediklerinden daha hayırlısını verirdi. Ancak esirgediğinde senin için bir noksanlık, onlara verdiklerinde de bir fazilet bulunmamaktadır. Bu zâlimler (inananlara), “Siz sadece kendisine büyü yapılmış bir adamın peşinden gidiyorsunuz” dediler. Onların peygambere büyü, cinlenmiş olma hali (cünun) ve yalan isnat etme âdetleri devam edegelmektedir. AED EPEE OEE 26 İl

Furkan 25:9

Gör işte, senin hakkında ne tür yakıştırmalarda bulundular! Bu şekilde yoldan çıkmış bulunuyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan şöyledir: Bak gör onların beyinsizliklerini ki sana nasıl yakıştırmalarda bulunuyorlar ve seni onlara benzetiyorlar. Bir keresinde büyüye nispetle sana “Elbette sen büyücüsün” dediler. [§]Bir keresinde cinlenme haline nispetle “Elbette sen BJ cinlenmiş birisin” dediler. Bir başka seferinde şiir söylemeye nispetle “Sen şairsin” dediler. Bir keresinde de yalana nispet ettiler ve “Hayır o, yalancının, küstahın biri!” dediler. Bu ve benzeri ona birtakım asılsız isnatlarda bulundular. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyuruyor: Bak onların beyinsizliklerine senin hakkında ne tür yakıştırmalarda bulundular ve belirtilen özellikleri sana nispet ettiler. Oysa onlar senin öyle olmadığını, o yakıştırmalardan uzak olduğunu, senin hak yolda kendilerinin ise bâtıl ve yalan üzere olduklarını bilmekteydiler. Yahut senin hakkında ne tür yakıştırmalarda bulundular meâlindeki beyandan maksat “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı” ve benzeri talepte bulundukları hususlar olmalıdır. İnkârcılar diyorlar ki: Eğer kendisinin resül olduğunu söylemesi doğru olsaydı bu taleplerinin yerine getirilmesi risâletinin alâmetleri ve doğruluğunun emareleri olurdu. Ancak onlar bilir ki mücizeler ve alâmetler inatçıların pespaye istekleri ve kuruntuları doğrultusunda gelmez. Ancak ve ancak hikmetin gerektirdiği şekilde gelir, o da şöyle olur: Getirdiği mücizeler iddiasının doğruluğunu gösterir ve inatçılık yapıp yüz çevirenin de yalanını ortaya koyar. Ve fiilen de Allaha hamdolsun ki risâlet ve nübüvvet davasında bulunan peygamberin doğruluğunu ortaya çıkaracak deliller ve kanıtlar vermiştir. Ne var ki onlar deliller karşısında inat etmişler, tavır almışlar, riyasetlerini kaybetme korkusuyla onları kabule yanaşmamışlardır. Bu şekilde yoldan çıkmış bulunuyorlar... Hiç kuşku yoktur ki onlar hevâ ve heveslerine tâbi olduklarından sapıtmış ve yoldan çıkmış oluyorlar. Yahut ona birtakım yakıştırmalarda bulunmaları ve nispet ettikleri birtakım asılsız yaftalarda bulunmaları sebebiyle yoldan çıkmışlardır. Artık bir daha da doğru yolu bulamayacaklar. Yani hidâyete eremeyeceklerdir. Yahut istediklerine erişemeyeceklerdir. Hafsa'nın mushafında âyet “felâ yehtedüne sebilâ” (O oya W) şeklindedir. Bazıları da sana yakıştırmakta oldukları yaftalardan kendilerine bir çıkış bulamayacaklardır, diye yorumlamışlardır. En doğrusunu Allah bilir. EŞİ İLİNE İİ jr Gİ Ohra p ETI 133

Furkan 25:10

10. “Allah, öyle aşkın ve cömerttir ki, eğer isterse sana bundan daha hayırlısını, içinden ırmakların aktığı şirin bahçeler verir; senin için saraylar yapar? Allah, öyle aşkın ve cömerttir ki, eğer isterse sana bundan daha hayırlısını yapar... Daha önce de belirttiğimiz gibi bu beyanı onların hükümranlık, hazine, bahçe gibi taleplerine ve ona nispet ettikleri yaftalara cevap olmak üzere getirmiştir. Yani eğer Allah dileseydi onların taleplerinden daha iyilerini sana verirdi. Sonra onları bu kabil taleplere iten sebebin kıyâmeti inkâr etmeleri olduğunu beyanla Allah şöyle buyurdu:

Furkan 25:11

Fakat onlar kıyâmeti yalanladılar. Şöyle ki işlerinin bir sonu olduğunu ve iyi ya da kötü oluşlarına göre sevap alacaklarını ya da azap göreceklerini kabul etmiyorlardı. Sonra Allah kıyâmeti inkâr etmeleri sebebiyle onlara hazırlamış olduğu şeyi bildirdi: Biz de kıyâmeti yalanlayanlar için alevli bir ateş hazırladık. Sonra da alevli ateşin niteliğini belirtti ve şöyle buyurdu:

Furkan 25:12

O ateş uzak bir yerden onları görünce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler. O ateş uzak bir yerden onları görünce ifadesi iki ihtimal içerir: Birincisi Allah onun için birtakım esbap hazırlar ve insanlar nasıl onu görüyorsa oda o sayede onları görür. İkincisi onlar onun görebileceği yere vardıklarında sanki onları görmüş gibi sayılır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Tağayyuzan ve zefirâ”, yani onlara cehennemin homurdanmasını. Müfessirler de böyle demişlerdir. Bazıları da şunları söylemiştir: Aksine onlar orada azap görmekte olan kimselerin homurtularını ve uğultularını işitirler. Bunu da şu ilâhi beyana itibarla söylemişlerdir: “Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler” Birinci yorumu yapanlar ise “Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak!” meâlindeki âyetle istidlâlde bulunmuşlardır. Bu, inşallah iki yorumdan daha uygun olanıdır. Çünkü “semiü leh&” demiş, “semiü fihâ” (y lyze) ya da “minhâ” dememiştir. O anda onlar “sübür” diye feryat ederler ve helâk olmaları için çığrışırlar. Aynen şunu diyen gibi: “Vâ helkâh!”, yani “Ey helâk neredesin, gel kurtar gayrı!” En doğrusunu Allah bilir.

Furkan 25:13

Onun dar bir yerine atılınca... Denildi ki: Cehennem ateşi harlanır, alevlerini yükseltir ve içindekileri kaynatır, üsttekiler alta iner, alttakiler üste çıkar Hepsini bir araya getirir, o anda mekân onlara iyice dar gelir ve azapları iyice artar. Mekân her ne zaman daralsa azapları daha şiddetli olur. Sımsıkı bağlı olarak. Bazıları şöyle dedi: Birbirlerine bağlı olarak. Ayrıca bazıları şöyle söyledi: Şeytan bağlanır, bukağıya vurulur. Herkes kendisini çağıran ve uyduğu şeytanı ile birlikte olur. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; (artık bu onun arkadaşıdır)””, Denildi ki: Allah'tan gayrı kendisine tapılan -ki onlar taptıkları putlardı- ile tapan birbirine bağlanır. “Toplayın o zâlimleri..." meâlindeki âyette ifade edildiği gibi, Bazıları sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca ifadesi hakkında dedi ki: Yani zincirlerle bağlı olarak. Şöyle ki onlar cehenneme atılınca, aynen mızrak ucundaki temrenin mızrağı kavrayıp sıkması gibi onları sıkar, En alttakileri üste çıkarır, üsttekileri alta indirir. O dar kapılarda iyice sıkışırlar, cehennem de onları olabildiğince sıkar. İşte o zaman helâk için neredesin gel gayrı diye çığrışırlar ve “Yâ sübürâ ve yâ veylâh!” diye bağrışırlar. Aynısı Abdullah b, Ömer'den de nakledilmiştir. O şöyle derdi: “Cehennem kâfiri, mızrak temreninin mızrak ucunu kavrayıp sıkması gibi sıkar!” EJ [ ]Oracıkta yok olmayı isterler. Yani şöyle der: “Veylen ve helåken!”. Allah Teâlâ (bir sonraki âyette) şöyle buyurur: “Bugün boşuna bir defada yok olmayı istemeyin! Defalarca yok olmak için yalvarın!” Sonra o esnada şöyle denilir: De ki: “Bu mu (yani zikrolunan mı) daha iyidir, yoksa Allaha saygılı olanlara vâdedilen ebedi cennet mi?” İşte bunlar için cennet bir ödül ve nihai durak (konak) olacaktır”, Ebü Avsece şöyle demiştir: “et-Tegayyuz" boğazda olur. Çekimi şöyledir: “Şeheka, yeşheku, şehikan ve şehkan” şeklindedir. Boğazdaki nefestir ve şiddetli bir sesi olur. “Sübür” ise helâk demektir. Çekimi şöyledir: “Sebere, yesburu, sebran, sübüran” (2 abyssi ydi), Oracıkta yok olmayı isterler. Yani helâk olmayı isterler, “sübür” helâk demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik (mesbür)!” Yani helâk olmuşsun demektir. “es-Sübür” ve “el-veyl” helâk ve şiddet içinde olan kimsenin kendisiyle ilendiği iki tabirdir, Allah sonra şöyle buyurdu: --- Dipnotlar: “(Allah, görevlilere buyurur:) “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!”. “Müsâ şöyle dedi: ‘Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik!”

Furkan 25:14

Bugün boşuna bir defada yok olmayı istemeyin! Defalarca yok olmak için yalvarın! Yani boşuna bir kez helâk olup da dünyada olduğu gibi ikinci kez helâk olmayacağınızı düşünerek yok olma çağrısında bulunmayın. Cehennemde, cehennemliklerin helâk olması sayısız kere yenilenecek bir durumdur. “Ona her taraftan ölüm gelecek..."“, yani her taraftan ölüm sebepleri onu kuşatacak ve fakat bir türlü ölmeyecektir Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar”, Onlar yok olmak isteğiyle kendilerine helâkin gelmesini çağırmaları o azaptan bu şekilde kurtulacaklarını umma kuruntuları yüzündendir. Aynı şekilde şiddetli bir belâ ve sıkıntıya müptela olan da helâk olmayı ve ölüp de kurtulmayı ister. e ES bE iJi de) İl İSİ EEE ANİ 3 “De ki: Bu mu daha iyidir, yoksa Allah'a saygılı olanlara vâdedilen ebedi cennet mi?’ İşte bunlar için cennet bir ödül ve nihai durak olacakfir. De ki: Bu mu daha iyidir, yoksa Allah'a saygılı olanlara vâdedilen ebedi cennet mi? Öyle gözüküyor ki bunu onların “Dediler ki: Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı” sözleri üzerine buyurmuş olmaktadır. Talepte bulunduğunuz bu mu daha iyidir, yoksa Allah'a saygılı olanlara vâdedilen ebedi cennet mi? Yahut bunu onlara dünyada iken verilen bolluk ve nimetlerinden dolayı kendileri için bir erdem ve yüksek bir paye görmeleri üzerine buyurmuştur: Bu dünyada iken size verilen zenginlik mi yoksa müttakilere verilen ebedi cennet mi daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. Gi) Vila ras a3 İŞ ES Gel OLE içi --- Dipnotlar: “ “Onu yutmaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecektir, ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir; ardından da oldukça ağır bir azap vardır” (İbrâhim, 14/17). “Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir”.

Furkan 25:15

Bugün boşuna bir defada yok olmayı istemeyin! Defalarca yok olmak için yalvarın! Yani boşuna bir kez helâk olup da dünyada olduğu gibi ikinci kez helâk olmayacağınızı düşünerek yok olma çağrısında bulunmayın. Cehennemde, cehennemliklerin helâk olması sayısız kere yenilenecek bir durumdur. “Ona her taraftan ölüm gelecek..."“, yani her taraftan ölüm sebepleri onu kuşatacak ve fakat bir türlü ölmeyecektir Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar”, Onlar yok olmak isteğiyle kendilerine helâkin gelmesini çağırmaları o azaptan bu şekilde kurtulacaklarını umma kuruntuları yüzündendir. Aynı şekilde şiddetli bir belâ ve sıkıntıya müptela olan da helâk olmayı ve ölüp de kurtulmayı ister. e ES bE iJi de) İl İSİ EEE ANİ 3 “De ki: Bu mu daha iyidir, yoksa Allah'a saygılı olanlara vâdedilen ebedi cennet mi?’ İşte bunlar için cennet bir ödül ve nihai durak olacakfir. De ki: Bu mu daha iyidir, yoksa Allah'a saygılı olanlara vâdedilen ebedi cennet mi? Öyle gözüküyor ki bunu onların “Dediler ki: Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı” sözleri üzerine buyurmuş olmaktadır. Talepte bulunduğunuz bu mu daha iyidir, yoksa Allah'a saygılı olanlara vâdedilen ebedi cennet mi? Yahut bunu onlara dünyada iken verilen bolluk ve nimetlerinden dolayı kendileri için bir erdem ve yüksek bir paye görmeleri üzerine buyurmuştur: Bu dünyada iken size verilen zenginlik mi yoksa müttakilere verilen ebedi cennet mi daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. Gi) Vila ras a3 İŞ ES Gel OLE içi --- Dipnotlar: “ “Onu yutmaya çalışacak, fakat boğazından geçiremeyecektir, ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir; ardından da oldukça ağır bir azap vardır” (İbrâhim, 14/17). “Şüphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir”.

Furkan 25:16

Orada kendileri için sonsuza kadar istedikleri her şey vardır. Bu, Rabb'inin, gerçekleşmesi istenen bir vâdidir. Âyetteki gerçekleşmesi istenen bir vâdidir. (Ygs fass) ifadesinde sözü edilen våd onlar için melekler tarafından yapılan talebe yönelik bir vâdolabilir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Onları... kendilerine vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur”. Resülün talebi sonucu verilmiş bir vâd olması da muhtemeldir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vâdettiklerini ver bize; kıyâmet gününde bizi rezil etme”, Ya da gerçekleşmesi istenen vâdi bizzat cennetliklerin, Rablerinden talep ettikleri, O'nun da onlara vâdde bulunduğu şey olabilir. Bu da gösterir ki cennetlikler cennete amelleri karşılığında hak etmişlikleri sebebiyle değil talepleri, kendilerine şefaatte bulunulması ve yalvar yakarışları sonucu girerler. e AAR Mi gazli Şi Ojo EYER sks

Furkan 25:17

17. “O gün Allah, onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak, sonra 'Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” diye soracak.” O gün Allah, onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak, sonra “Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” diye soracak. Âyet hakkında ihtilaf edilmiş ve bazıları şöyle demiştir: Allah'tan başkasına tapanları ve onların tapındıkları mâbutları bir araya toplayacak. Onlar meleklerdir. Çünkü Araplar'dan bir kısmı meleklere tapınıyorlardı. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: “Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?” Melekler şöyle cevap verecekler: “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. (Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı)”. Bazıları da şöyle demişlerdir: Söz konusu olan Hz. İsâdır, Allah onu ve kendisine tapanları bir araya toplar. Çünkü o da Allah'tan gayrı olarak kendisine tapınılanlardandı. Allah sözü edilenleri İsâ'ya da soracak, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi ‘Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?...! Bazıları da putlar ve onlara tapanlar bir araya getirilir demişlerdir. Sonra onlara konuşma izni verilir ve şöyle der: Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz” diyeceğiz, böylece aralarını böleceğiz ve yakıştırdıkları ortaklar onlara, “Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir” diyecekler”, Eğer sözü edilen Hz. İsâ ya da melekler olsaydı onlar kendilerine taptıklarını bilirlerdi, durumdan gaflet halinde olmazlardı. Bu da gösteriyor ki burada kastedilen, onların Allah'tan gayrı tapınmakta oldukları ve kendilerinden talepte bulundukları putlardır. Bu yorumların hepsi de muhtemeldir. Zira hepsi bu insanlardan vuku bulmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar? Aziz ve Celil olan Allah onlarla ilgili olup biteni biliyordu. Bununla birlikte onlara soru yöneltmesi -en doğrusunu Allah bilir ya- o kâfirlere yönelik bir azarlama ve ayıplama kabilinden olmaktadır. Çünkü onlar Allahtan gayrı sözü edilenlere tapınmaktalardı ve bunu kendilerine onların emrettiklerini söylemektelerdi. Onlar kendilerince sözleri kabul edilenlerdi ve haber verdikleri ve söyledikleri hususlarda sözleri doğru ve güvenilir idiler. Allah bütün mahlükatın huzurunda onların yalanlarını ortaya çıkarmak istedi. Allah onlarla ilgili her şeyi bilmekteydi, ancak sözünü ettiğimiz üzere onların hallerini ortaya çıkarmayı irade etti. (JSonra onları lâyık olmadıkları durumların tümünden uzak tuttu (tenzih) ve onları, en doğrusunu kendisi bildiği halde kendilerine nispet ettikleri herhangi bir şeyin onlarda bulunmasını reddetmekle onları temize çıkardı. Onlar dediler ki: Gİ İSSN 23 EZ gaz 13 SİZ --- Dipnotlar: “Allah ‘Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi “Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir: “Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim şüphesiz sen onu bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, ama ben senin zatında olanı bilmem. Gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin”.

Furkan 25:18

Onlar, Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Müfessirler şöyle dediler; “Evliyâ” “erbâb”, yani rabler demektir. Onlar Allah'tan gayrı bir Rab edinmediler. Ancak bize göre şu iki durum söz konusu olmalıdır: Senin dostlarının dışında dostlar edinmemiz bize yaraşmaz. Senin dostların da müminlerdir, Ya da şöyle olur: Senin dostluğun dışında başka bir dostluk arayışı içinde olmamız bize yaraşmaz. Bazı kırâatlar da nünun refi ile “en nuttehaze min dünike evliyâ şeklindedir. Ancak edebiyatçılar onun hatalı olduğunu söylemektedirler. Sen bunları ve atalarını nimetler içinde yüzdürdün; nihayet onlar da seni anmayı unuttular. Bunun muhtemel iki izahı vardır: Birincisi: Onların atalarına gerçekten bu dünyada iken mühlet verilmiş ve nimetler içinde yüzdürülmüşlerdir. Sonunda kendilerine bu dünyada iken kitaplarında vâdedilen azap (vaid) ya da tercih etmiş oldukları dine ve yapıp ettiklerinden dolayı peygamberlerin korkutmuş olduğu azap ve helâk isabet etmeden ölmüşlerdir. Bunun sonucunda kendilerine kitaplarında vâdedilen azaplardan ya da helâkten bir şey dokunmamıştır diye kendilerinin hak üzere oldukları kuruntusuna kapılmışlardır. Bu tevile göre unutmuş oldukları “zikr” onların kitaplarıdır ya da resüllerinin vâdetmiş olduğu şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer böyle ise o takdirde âyet onlardan Ehl-i Kitap hakkındadır. Âyetin firavunlar ve kâfir önderler hakkında olması da mümkündür. Onlar bu dünyada mal ve yöneticilik verilerek nimete gark edildiler, kadar ki onlar insanları ve tâbilerini Resülullah'ı ve ona indirileni yalanlamaya çağırmışlar, karşılık olarak kendilerine ellerindeki mallar verilmiş, bunun sonucunda da Kur'ânda yer alan vaidi (azap tehdidini) unutmuşlardır. Ve böylece uçurumu boylayan bir topluluk oldular. Buradaki “kânü”nun “sârü” anlamında olması muhtemeldir, Ya da “onlar Allah katında uçurumu boylayan bir topluluk idiler” anlamındadır. el-Bür” bazılarına göre helâk demektir. Bazılarına göre ise “el-bür” “fesad”, yani bozukluk demektir. O fas ÜNE ai Sa alaz

Furkan 25:19

İşte (ey müşrikler), bu taptığınız şeyler, sizin söylediklerinizin yalan olduğunu ortaya koydu. Yani şu tapmakta olduklarınız var ya onlar, “Bize onlar bunu emretti” şeklindeki iddianızı yalanladılar. Onlar o vakitte doğru idiler. Artık ne cezanızı savabilirsiniz ne de kendinize bir yardım sağlayabilirsiniz. Bu ifade birkaç ihtimal içerir: Birincisi: O kâfirler var ya onlar kendilerine tapmış oldukları şeylerin sözlerini ve kendilerini yalancıya çıkardıkları andaki tekziplerini savmaya muktedir olamazlar. “Velâ nasran”, yani onların kendilerini tekzip etmeleri halinde onlardan öç alma yoluna da gidemezler. “Femâ testetiâne” şeklinde tâ harfi ile okuyanların kırâati işte bu yoruma uygun düşer. İkincisi: Kendilerine tapılan mâbutlar onlardan Allah'ın azabını ve gazabını savmaya kâdir olamazlar. Bu mâbutlar aynı zamanda onlar için yardımcı da değillerdir. Oysa onlar şöyle demişlerdi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır””; “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”“ Üçüncü yorum ise artık ne fidye ile kendinizi kurtarabilirsiniz ne de kendinize bir yardımcı bulabilirsiniz şeklindedir. [ ]Yani onlardan ne fidye kabul edilir, ne de onlar başlarına gelecek azabı defedecek bir yardımcı bulabilirler. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez..." İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle demektedirler: Bazıları “es-sarf”ın çare (hile) olduğunu söylemişlerdir. “İnnehü yetesarrafu” (05 pax 41), yani o tasarrufta bulunur“ demek, çare arar demektir”. Bazıları ise “Sarf”ın nafile demek olduğunu söylemişlerdir. “Nafile”ye sarf denmesi vacip üzerine ziyade oluşundandır. “Adl” (Jul!) ise fariza demektir. Şöyle bir hadis rivayeti gelmiştir: “Kim insanların teveccühünü kazanmak için lafı eveleyip gevelerse (sarfa'hadis) o kimse cennetin kokusunu bile alamaz!” Yani lafı uzatmak suretiyle güzelleştirmeye çabalarsa, Bazıları “sarf” diyettir demişlerdir. “Adl” ise kendisi gibi bir adam demektir. Sanki şöyle demek istiyor: Ondan kendisi gibi bir adamı fidye ya da dengini vererek kurtarması kabul edilmez, kendisine erişecek azabı bir diyetle savamaz. Sayrafi (sarraf) kelimesi, “Dirhemleri dinarlarla sarf ettim/bozdurdum!, yani karşılıklı değiştirdim ifadesi de bu anlamdandır. Çünkü bozdurmada ikisinden birini diğerine karşılık tutarsın. Bunun aslı sözünü ettiğimiz mânadır. İbn Kuteybe ve Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Kavmen bürâ” (ipy U35) tabiri helkâ” (Sis), yani helâk olanlar anlamındadır. Helâk olmak, yok olmak anlamında “Bâra yebüru” fiilinde mevcut bir anlamdır. Yemek bozulduğu zaman “Bârat-taâm” (pubi,u) denir. Kızın talibi olmayıp evde kaldığı zaman da “Bârati'l-eyyim” denilir. Hadis rivayetinde nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) “kadının evlenemeyip evde kalmasından istiazede bulunurdu”, Ebü Ubeyde dedi ki: “Raculün bür ve kavmün bür” denilir;, yani bür kelimesinin ikil ve çoğul şekli yoktur. (STEbü Avsece şöyle dedi: “Kavmen bürâ”, yani onlarda hayır yok demektir. “Raculün bâir” hayırsız adam demektir. Ebü Zeyd de böyle demiştir. “bürâ”, yani onlarda hayır namına bir şey yok demektir. Katâde, Ehl-i Ummân'ın lügatine göre “fâsidin” (bozuklar) anlamındadır demiştir. O dedi ki: Eğer bir kavim Allah'ı anmayı unutursa mutlaka değersiz olurlar ve bozulurlar!” İçinizden kim haksızlık yoluna sapmış ise ona büyük bir azap tattırırız! Bazı Hâriciler'in görüşüne göre her kim ki haksızlık yapar onların mezheplerine göre o kimse bu âyette geçen azap vâdini (vaid) hak eder. Mütezile'nin görüşüne göre ise her büyük günah (kebire) işleyen kimse bu vaide dâhil olur. Ama (Ehl-i Sünnet) müslümanlarının görüşüne göre ise bu âyette sözü edilen azap vâdi (vaid), küfür ve şirk zulmü işleyen kimselere yöneliktir. Eğer öyle değilse (yani işlediği günah küfrü ve şirki gerektirmiyorsa) o takdirde o günahkârın durumu Allah Teâlâ'nın dilemesine kalmıştır; dilerse ona azap eder, dilerse de affeder. Olga Zİ yan ea LES Y d Oiss --- Dipnotlar: “Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler -ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez”. “Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz” Sarf, altını üstüne getirme, çabalama, çare arama demektir. Şöyle denir: Fulân yasrif ve yetesarrafu ve yastarifu li 'ıyâlihi Falan ailesini geçindirebilmek için çabalar, çareler arar.. 97. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 311. Bu lafız ile hadise rastlayamadık. Ancak İbn Mâce'nin es-Sünen'inde şöyle bir rivayet vardır: Her kim ayak takımına hava atmak için yahut ulemaya karşı öğünmek için yahut insanların itibarını kazanmak için ilim öğrenirse o kişi ateştedir” Ebü İdris el-Havlâni'nin “Kim insanların teveccühünü kazanmak için lafı eveleyip gevelerse o kimse cennetin kokusunu bile alamaz!” hadisindeki “sarf-ı hadis'ten maksat insanın tekellüfle ihtiyaç miktarından fazla lafı eveleyip gevelemesi demektir. Bu hoş görülmez çünkü riya girer, yapmacıklık olur, içine yalan yanlış söz karışır. “Fulânun lâ yuhsinu sarfe'l-kelâm” denir, yani sözün hangisinin daha üstün olduğunu seçemez. Bu kullanım şekli “sarfüdderâhim” dirhemlerin sarfı, harcanması, birbirine nispetle değerlendirilmesi ifadesinden alınmıştır. Ebü İdris'den Kitâbü'-garib'de böyle geçmektedir (bk. İbnü'l-Esir, en-Nihdye, “Neüzü billâhi min bevâri'l-eyyim” Yani kadının evlenemeyip evde kalmasından/bozulmasından Allaha sığınırım! Pazarda revaç olmadığı zaman da “Bârati's-sük” denir. Eyyim, kocası olmayan buna rağmen kendisine yönelik herhangi bir talep de bulunmayan kadın demektir. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 311.

Furkan 25:20

Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşıda pazarda dolaşırlardı. Daha önce belirttik ki bu ilâhi beyan, onların şu sözlerine cevap olmak üzere gelmiştir: “Dediler ki: 'Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor”. Allah bildirdi ki Hz. Muhammed'den önce gelen peygamberler de aynen onun yemesi ve çarşı pazarda dolaşması gibi yemek yiyorlardı, çarşı ve pazarlarda dolaşıyorlardı. Bu âyete sebep çarşıda hayvana binmeyi mekruh gören birtakım insanlar olmuştur. Onlar şöyle derler: Allah Teâlâ bildirdi ki bütün nebi ve resüller çarşılarda yürürlerdi, onlar hakkında binmeden hiç bahsetmedi. Bu da binmenin mekruh ve yasak bir şey olduğunu gösterir. Bunların dile getirdikleri bu görüş sanki şöyle izah ediliyor: Çarşı pazarda binmek mekruhtur, çünkü bu tavır ululuk satma ve öğünme anlamı taşır. müslüman olan herkesin görevi İslâm ile, Allah'ın seçmiş olduğu dini ile izzet arayışı içinde olmasıdır. Özellikle de ulemanın izzet arayışı ve onur duyması Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu ve ona sebep kendilerini saygın kıldığı ilim ile olmalıdır. Zira ilim öyle bir izzettir ki onunla asla zillet bir arada bulunmaz, o sahibine asla horlanma ve kahır getirmez. Sözünü ettiğimiz izzet dışında kalan her izzet çok sürmez hemen zillete dönüşüverir; eğer düşünülecek olsa onların gerçekte izzet değil bir tür zillet olduğu anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Biz kiminizi kiminiz için imtihan vesilesi (fitne) yaptık ki bakalım sabredecek misiniz! “Fitne” içinde şiddet ve belâ olan sıkıntı demektir. Bazı müfessirler şöyle dediler: Abdullah (b. Mesüd), Ebü Zer, Ammâr, Bilâl, Suheyb ve emsalleri müslüman olunca Kureyş'in Ebü Cehil, Velid ve benzeri firavunları şunları söyledi: “Muhammede tâbi olan şunlara bakın! Ona tâbi olanlar bizim kölelerimiz ve bizim bedevilerimiz, her kabilenin ayak takımı kimseler. Onlara haddini bildirin, işkence edin, onlarla alay edin" İşte bunun üzerine Allah Teâlâ Hz. Peygambere (s.a.) tâbi olan bu yoksul müslümanların, müşriklerin eza ve işkencelerine sabır göstermeleri için bu âyeti indirdi ve buyurdu ki: Biz kiminizi kiminiz için imtihan vesilesi (fitne) yaptık ki bakalım sabredecek misiniz! Yani sabredin! Bu ifade soru şeklinde olmakla birlikte emir anlamındadır. Bu yorum muhtemeldir. Hasan-ı Basri dedi ki: Biz kiminizi kiminiz için imtihan vesilesi (fitne) yaptık Allah belâ ve musibet içinde olanları diğerleri için, belâ ve sıkıntı içinde olmayanları da diğerleri için imtihan vesilesi kıldı. Görme özürlü der ki: “Eğer Allah dileseydi beni de falan gibi gören biri olarak yaratırdı” Fakir der ki: “Eğer Allah dileseydi beni de falanca gibi zengin biri yapardı” Hasta olan da aynı şekilde “Eğer Allah dileseydi beni de filan gibi sağlıklı yapardı” der. Ancak öyle değil; Allah belâ ve sıkıntı içinde olanlara belâ ve sıkıntı verdi ve onlara içinde bulundukları zor duruma karşı sabretmelerini emretti. Nimet sahiplerine de bolluk verdi ve onlara da bu nimetlere karşılık şükretmelerini emretti. Bundan farklı bir yorum yapmak da mümkündür ki aslında o da buna yakındır. Şöyle ki: Allah insanlardan bir kısmına nimet ve bolluk verdi, diğerlerini ise darlık ve şiddetli sıkıntı içinde kıldı. Sonra bu iki kesimden her birini diğerine muhtaç etti. Zengin ve varlıklı olan kimseyi, bazı işlerinin görülmesinde fakir ve yoksul olan kimseye muhtaç kıldı, fakiri de zenginliğine sebep zengine muhtaç kıldı. Her bir kesimi diğerine karşı ihtiyaç içinde eyledi. Öyle ki eğer fakirin yoksulluğu olmasaydı zengin varlığının kıymetini, yoksul da yoksulluğunun değerini bilemezdi ve hiç kimse bir başkasının ihtiyacını karşılama yoluna gitmezdi. Sonra Allah her bir kesime diğer kesimin yükünü üstlenme konusunda sabırlı olmaları emrini verdi ve sabredecek misiniz! buyurdu. Yani sabredin, demiş oldu. Bu cümle zâhiri itibariyle her ne kadar soru ve talep şeklinde olsa da hakikatte emir anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. (SJRabb'in her şeyi görüp gözetlemektedir. Yani onları birbirleri ile sınaması bir sehiv ve gaflet eseri değil, görmesi ve bilmesi üzeredir. APLAR] cís ój Jý GEL İş Aİ gali düz

Furkan 25:21

diyorlar. Gerçek şu ki onlar içlerinde derin bir kibir duygusu besliyor, azgınlıkta sınır tanımıyorlar.” Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler... Müfessirler şöyle dedi: Beklemeyenler anlamına gelen “lâ yercüne likâenâ” cümlesi, bizimle karşılaşmaktan korkmayanlar, endişe etmeyenler demektir. Yani ölümden sonra Allah'ın diriltilmesi konusunda endişe duymayanlar. Dilciler ise şöyle dedi “Recâ” ummadır, korku değildir. Ancak bu umma içinde bir endişenin (havf), endişe içinde de ummanın (recâ) olması da mümkündür, Çünkü içinde endişe olmayan recâ (umma) güven (emn) demektir. İçinde umut taşımayan korku de ümitsizliktir (iyâs). Her ikisi de, yani hem emn hem de yes yerilen sıfatlardır. (Umut ve korkunun birlikteliği esastır). Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi? Bize melekler gönderilmesi gerekmez miydi? sözleri bize beşer peygamberler gönderilmek yerine melek peygamberler gönderilmesi gerekmez miydi? anlamında olabilir. Çünkü onlar beşer peygamberlerin olabileceğini inkâr etmektedirler. Tıpkı “Bu adam, sadece sizin gibi sıradan bir insandır” meâlindeki âyette de olduğu gibi. Bize melekler gönderilmesi gerekmez miydi? sözlerinin meleklerin vahyi ve risâleti sana değil bize getirmeleri gerekmez miydi? Çünkü biz başlarız, hükümranlarız ve önderleriz şeklinde anlaşılması da muhtemeldir. Onlar şöyle diyorlardı: Eğer senin dediğin hak olsaydı, senin resül olduğun, sana vahiy ve melek geldiğine dair iddian doğru olsaydı, o takdirde biz risâlete senden daha lâyık olurduk, çünkü biz reisleriz, hükümranlarız. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” diye de eklediler”. Ve emsali ilâhi beyanlar. Çünkü onlar dünyalık konusunda kendilerinden daha alt seviyede olan birilerinin peygamber olmasını kabul edilebilir bulmuyorlardı. Ya da onların şu sözleri gibi olması da mümkündür: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” O melek onun peygamber olduğuna tanıklık ederdi. Veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi? Âşikâr olarak O'nu gözlerimizle görmemiz, O'nunla konuşmamız ve onu O'na sormamız gerekmez miydi? En doğrusunu Allah bilir. Gerçek şu ki onlar içlerinde derin bir kibir duygusu besliyor. “İstikbâr” kibir besleme, başkasını özünde, işinde gücünde, şeklinde şemailinde kendi gibi biri (İve dengi görmemek demektir. Onun böyle olması onların Resülullah sıfırı tüketmiş” züğürt biri olarak görmeleri, onun ihtiyaç içinde olduğunu düşünmeleri, bu yüzden onu risâlete ehil görmemeleri, yersiz bulmaları, buna mukabil kendilerini bunun için uygun bulmaları sebebiyledir. Onların kibir beslemeleri başkalarını kendilerine denk, şekli şemaili itibariyle benzer bulmamaları yüzündendir. Yahut kibir duygusu beslediler ve onun haklı olduğunu kendilerine gönderilmiş Allah'ın peygamberi olduğunu bildikleri halde sırf kibirleri yüzünden Resülullah'a boyun eğmediler, ona itaat etmediler, ona tâbi olmadılar. Azgınlıkta sınır tanımıyorlar. Bazıları şöyle dedi: “el-Utuv” kelimesi cüretkârlık demektir. Bu, istikbâr, yani kibir duygusu beslemekten daha şiddetli bir ruh halidir. Bazıları da “el-Utuv” sözde çok aşırı gitmektir, demişlerdir. Bazıları da onun kibirin bir çeşidi olduğunu söylemişlerdir. --- Dipnotlar: © o “Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki: “Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır. Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (el-Mü'minün, © oo “Safiral-inå mine't-taâm veş-şerâb” Kap yiyecek ve içecekten hali kaldı, yani boşaldı, içindeki tükendi demektir. Çekimi “Yasferu, safiran ve sufüran ve huve safirun” (4,4. 44 i asiye) şeklindedir. “Raculün sıfru'l-yedeyn” (yali a Jx)) elinde avucunda hiçbir şeyi (malı, eşyası) olmayan adam, züğürt kişi demektir (bk. İbn Manzür, Lisânü'l-Arab, “sfr”

Furkan 25:22

22. “Melekleri görecekleri gün, işte o zaman, günahlara boğulmuş olanlar için hiçbir iyi haber olmayacak ve onlar (meleklere), “Her şeyden mahrum olduk? diyecekler.” Melekleri görecekleri gün, işte o zaman, günahlara boğulmuş olanlar için hiçbir iyi haber olmayacak ve onlar (meleklere), “Her şeyden mahrum olduk!” diyecekler. Her şeyden mahrum olduk! meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bu söz Arap deyişlerindendir. Bir kimse bir şeyden hoşlanmadığı zaman “Hicran harâmun hâzâ” (iis el 17) der. Onlar melekleri gördüklerinde onlardan hoşlanmazlar ve “hicran mahcüran” derler. Bu yoruma göre bu sözü söyleyenler, melekleri ve onlarla birlikte vâdedilenleri#9 (azabı) gördüklerinde bizzat kâfirler olmaktadır. Bazıları dedi ki: Melekler cennet kapılarında müminleri müjde ile karşılarlar ve kâfirler için de size müjde yok derler. Bu durumda onlar “Her şeyden mahrum olduk!” diyecekler. Yani melekler: “Günahkârlara müjde yok?” yani “onlara cennete girmeleri haram” diyecekler. Buna göre “Hicr” haram demektir. Bazıları da dedi ki: Buradaki “Hicr” men etmek ve yasaklamak anlamındadır. Onlar diyorlar ki: Biz meleklere ve putlara tapınmamıza, onlara yönelmemize mukabil umduğumuz beklentiden mahrum edildik ve engellendik. Hani onlar tapındıkları şeyler hakkında şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Der ki: Onlar, ibadetleriyle yöneldikleri ve umdukları şeyden engellenirler. Yahut engellenme, onların bu dünya hayatında işlemiş oldukları sıla-ı rahim, sadaka verme ve benzeri zâhirde hayır işi olarak görülen şeylerin sevaplarından âhirette mahrum kılınmalarıdır. Nitekim bu mânaya şu âyetler de işaret etmektedir: “Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”; “Ama, dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim”” Ve benzeri âyetler. Dedi ki: Onlar bunların hepsinden mahrum kılınırlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: “Hicran muhcüran” sözü “avezen muâzen” demektir. Diyor ki: Günahkârlar meleklerden istiazede bulunurlar. Ebü Avsece dedi ki: “ve atev utüvven kebiran” (17.5 “tekebbür” yani kibirlenme anlamındadır. “Hilâf” anlamında olduğu da söylenmiştir. Kişi muhalefet ettiği zaman “atâ, itiyyen” denir. Sözde de “lâ ta'tü aleyye” denir ve “bana muhalefet etme” denilmek istenir. Bazıları onun, şiddet ve kuruluk anlamında olduğunu söylemiştir. Nitekim “ve kad belağtü mine'İ-kiberi itiyyen” âyetinde” kuruluk anlamındadır. “Hicran, mahcüran” sözü “harâmen, muharramen” anlamındadır. “Hacertü aleyhi mâlehü” cümlesi ise malını hacir altina aldım, yani malını ona vermedim demektir. Çekimi “ahcüru, hicran” şeklindedir. “Hacertü aynehü” cümlesi ise göz kapaklarına bir tür ilaç sürdüm, demektir. Quai iz yal NE, © “Onların yaptığı her işi ele ie ve onu ie giden toz toprak haline getirmiş olacağız.” Onların yaptığı her işi ele almış ve onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız. Sözü edilen işleri, daha önce de belirttiğimiz üzere bu dünyada iken âhirette (karşılığını) bulacakları umuduyla yapmış oldukları işleridir. Onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız. Müfessirler “ve kadimnâ” kelimesine onların işlemiş oldukları amellere yöneldik ve onları değerlendirmeye aldık anlamı vermişlerdir. Ancak bize göre onların o amellerini temelden savrulup giden toz toprak yaptık, diye yorumlamak gerekir. Bazıları dediler ki: “Hebâen mensüra” (i yla 1c) hayvanların çıkardığı toz bulutu demektir. Bazıları onun elbisenin tozu olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da onun güneş ışığında uçuşan toz zerrecikleri olduğunu ve onun zerre diye isimlendirildiğini ifade etmişlerdir. Savrulup giden toz toprak. Yani hiçbir şey değil demektir. “Hebâ” kor ateş üzerindeki ince tabaka, yani ateşin sönmeye yüz tutması halinde üzerinde oluşan ince kül tabakasıdır. Ateşin sönmeye yüz tuttuğunu ve içindeki korların henüz sönmemiş olduğunu, küllerin ise onları örttüğünü ifade etmek için “hebeti'n-nâru tehbü, hebven” (lsa pp yl e a) denilir. Değeri olmayan her şeye “Hebâ” denilir. “Bu hebadır” dersin, yani hiçbir şey değil demek istersin. “Mensür”,x.) ise savrulmuş demektir. --- Dipnotlar: 7 “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar. Onlara şöyle de: “Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O'nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur” (Yünus, 10/18). “Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler -ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez” “Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”. “Uğradığı bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir: ‘Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyâmetin kopacağını sanmıyorum ama, dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim. Biz, inkâra sapanlara neler yaptıklarını mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir azap tattıracağız!” (Fussilet, 41/50). “Zekeriyya, ‘Rabbim! dedi. ‘Karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?” (Meryem, 19/8).

Furkan 25:23

22. “Melekleri görecekleri gün, işte o zaman, günahlara boğulmuş olanlar için hiçbir iyi haber olmayacak ve onlar (meleklere), “Her şeyden mahrum olduk? diyecekler.” Melekleri görecekleri gün, işte o zaman, günahlara boğulmuş olanlar için hiçbir iyi haber olmayacak ve onlar (meleklere), “Her şeyden mahrum olduk!” diyecekler. Her şeyden mahrum olduk! meâlindeki beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bu söz Arap deyişlerindendir. Bir kimse bir şeyden hoşlanmadığı zaman “Hicran harâmun hâzâ” (iis el 17) der. Onlar melekleri gördüklerinde onlardan hoşlanmazlar ve “hicran mahcüran” derler. Bu yoruma göre bu sözü söyleyenler, melekleri ve onlarla birlikte vâdedilenleri#9 (azabı) gördüklerinde bizzat kâfirler olmaktadır. Bazıları dedi ki: Melekler cennet kapılarında müminleri müjde ile karşılarlar ve kâfirler için de size müjde yok derler. Bu durumda onlar “Her şeyden mahrum olduk!” diyecekler. Yani melekler: “Günahkârlara müjde yok?” yani “onlara cennete girmeleri haram” diyecekler. Buna göre “Hicr” haram demektir. Bazıları da dedi ki: Buradaki “Hicr” men etmek ve yasaklamak anlamındadır. Onlar diyorlar ki: Biz meleklere ve putlara tapınmamıza, onlara yönelmemize mukabil umduğumuz beklentiden mahrum edildik ve engellendik. Hani onlar tapındıkları şeyler hakkında şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Der ki: Onlar, ibadetleriyle yöneldikleri ve umdukları şeyden engellenirler. Yahut engellenme, onların bu dünya hayatında işlemiş oldukları sıla-ı rahim, sadaka verme ve benzeri zâhirde hayır işi olarak görülen şeylerin sevaplarından âhirette mahrum kılınmalarıdır. Nitekim bu mânaya şu âyetler de işaret etmektedir: “Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”; “Ama, dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim”” Ve benzeri âyetler. Dedi ki: Onlar bunların hepsinden mahrum kılınırlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: “Hicran muhcüran” sözü “avezen muâzen” demektir. Diyor ki: Günahkârlar meleklerden istiazede bulunurlar. Ebü Avsece dedi ki: “ve atev utüvven kebiran” (17.5 “tekebbür” yani kibirlenme anlamındadır. “Hilâf” anlamında olduğu da söylenmiştir. Kişi muhalefet ettiği zaman “atâ, itiyyen” denir. Sözde de “lâ ta'tü aleyye” denir ve “bana muhalefet etme” denilmek istenir. Bazıları onun, şiddet ve kuruluk anlamında olduğunu söylemiştir. Nitekim “ve kad belağtü mine'İ-kiberi itiyyen” âyetinde” kuruluk anlamındadır. “Hicran, mahcüran” sözü “harâmen, muharramen” anlamındadır. “Hacertü aleyhi mâlehü” cümlesi ise malını hacir altina aldım, yani malını ona vermedim demektir. Çekimi “ahcüru, hicran” şeklindedir. “Hacertü aynehü” cümlesi ise göz kapaklarına bir tür ilaç sürdüm, demektir. Quai iz yal NE, © “Onların yaptığı her işi ele ie ve onu ie giden toz toprak haline getirmiş olacağız.” Onların yaptığı her işi ele almış ve onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız. Sözü edilen işleri, daha önce de belirttiğimiz üzere bu dünyada iken âhirette (karşılığını) bulacakları umuduyla yapmış oldukları işleridir. Onu savrulup giden toz toprak haline getirmiş olacağız. Müfessirler “ve kadimnâ” kelimesine onların işlemiş oldukları amellere yöneldik ve onları değerlendirmeye aldık anlamı vermişlerdir. Ancak bize göre onların o amellerini temelden savrulup giden toz toprak yaptık, diye yorumlamak gerekir. Bazıları dediler ki: “Hebâen mensüra” (i yla 1c) hayvanların çıkardığı toz bulutu demektir. Bazıları onun elbisenin tozu olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da onun güneş ışığında uçuşan toz zerrecikleri olduğunu ve onun zerre diye isimlendirildiğini ifade etmişlerdir. Savrulup giden toz toprak. Yani hiçbir şey değil demektir. “Hebâ” kor ateş üzerindeki ince tabaka, yani ateşin sönmeye yüz tutması halinde üzerinde oluşan ince kül tabakasıdır. Ateşin sönmeye yüz tuttuğunu ve içindeki korların henüz sönmemiş olduğunu, küllerin ise onları örttüğünü ifade etmek için “hebeti'n-nâru tehbü, hebven” (lsa pp yl e a) denilir. Değeri olmayan her şeye “Hebâ” denilir. “Bu hebadır” dersin, yani hiçbir şey değil demek istersin. “Mensür”,x.) ise savrulmuş demektir. --- Dipnotlar: 7 “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar. Onlara şöyle de: “Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O'nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur” (Yünus, 10/18). “Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler -ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez” “Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”. “Uğradığı bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir: ‘Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyâmetin kopacağını sanmıyorum ama, dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim. Biz, inkâra sapanlara neler yaptıklarını mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir azap tattıracağız!” (Fussilet, 41/50). “Zekeriyya, ‘Rabbim! dedi. ‘Karım kısır olduğu, ben de ihtiyarlığın son sınırına vardığım halde, benim nasıl oğlum olabilir?” (Meryem, 19/8).

Furkan 25:24

O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır. Yüce Allah kâfirlerin amellerini bir keresinde savrulmuş toz zerrecikleri, bir defasında kül”, bir defasında serap”, başka bir yerde kuvvetli yağmurun üzerindeki toprağı silip süpürdüğü yalçın kayaya” benzetmiştir. Buna mukabil müminlerin amellerini de )Jsabit, sağlam ve benzeri nitelemelerle” anlatmıştır. Rivayete göre İbn Mesüd (r.a.), “Kıyâmet gününde gündüz yarı olmadan cehennem ehli cehenneme cennet ehli de cennete kapak atar” demiş sonra da şu meâldeki âyeti okumuştur: “O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır” İbn Mesüd'un mushafında Sâffât süresindeki “sümme inne merciahum Icile'l-cahinr” âyeti” de aynı kelime ile “inne makilehum leile'l-cahim" ) şeklinde kaydetmiştir”. Öyle anlaşılıyor ki Allah bu kelâmını müşriklerin şu sözlerine mukabil zikretmiştir: “Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı” Yani onlar diyorlardı ki bahçeler ve mallar bize aittir, onun hiçbir şeyi yoktur. Buna mukabil Allah buyurdu ki: O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır.

Furkan 25:25

25. Og gün Senli örten bulutla E AAR melekler peş peşe indirilecek.” O gün semayı örten bulutlar (perdeler) açılacak, melekler peş peşe indirilecek. Allah, semayı (göğü) o günün dehşetinden ötürü çeşitli vasıflarla niteledi ve onun için birtakım haller olduğunu belirtti. Bunun dışında başka ilâhi beyanlarda benzeri nitelemeler yaptı: “Gökyüzü sıyrılıp açıldığında””; “Gök yarıldığında..”; “Gök yüzü yarıldığında..”' “Göğü dürdüğümüz gün...” “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek””, Bu farklı nitelemeler (çelişki değil) değişik vakitler itibariyledir. Her bir ayrı vakitte gök vasfettiği hal üzere olur. Dağlar da aynı şekilde farklı nitelemelerle anılmıştır. Bir defasında “Dağlar parçalanıp toz duman haline geldiğinde”#; bir keresinde “atılmış yün”; bir kere “savrulan kum yığınları” ve bir keresinde )“Dağları görürsün ve onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler””. Dağların nitelediği bu ve benzeri birtakım nitelikleri vardır. Bu farklı nitelemeler değişik vakitler itibariyledir. Bu vakitlerden her birinde dağlar, nitelediği ayrı bir nitelik ve hal üzere bulunur. Aynı şekilde gök de o günün dehşeti ve korkusu sebebiyle farklı nitelikler kazanır. O gün semayı örten bulutlar (perdeler) açılacak, yani o günde bulutlardan arınıp gök ortaya çıkacak ve tamamen bulutsuz bir hal alacaktır. Tıpkı şu “Gökyüzü sıyrılıp açıldığında” ® âyetinde de ifade edildiği gibi. Bulutlardan maksadın, yaratıkların başları üzerinde onlara gölge yapan bulutlar olması da mümkündür. Bu yorum “Onlar, ille de Allah'ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini... mi bekliyorlar!” meâlindeki âyette geçen gölgeden maksadın bulutla gölgelenmeleri olduğunu ortaya koyar. Eğer bu yorum doğru ise âyetteki kapalılık sorunu (iştibah) da ortadan kalkmış olur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz”. “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'ın huzuruna çıkacaklardır” (İbrâhim, 14/48). “Yer şiddetle sarsıldığı zaman; dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği...” (el-Vâkıa, “O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır” (el-Müzzemmil Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdar“Onlar, ille de Allah'ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah'a dönecektir!”.

Furkan 25:26

İşte o gün gerçek egemenlik Rahmân'ındır. Egemenlik dünya ve âhirette aslında her gün Allaha aittir. Böyle olmasına rağmen bu âyette o gün gerçek egemenliğin Rahmân'ın olduğunun ifade edilmesi değişik şekillerde izah edilebilir: Birincisi âhiret hükümranlığı ebedi ve daimidir, yok olması söz konusu değildir. Dünya hükümranlığı ise fânidir, devamı ve bekası yoktur. İkincisi: O gün bütün yaratıklar hükümranlığın O'nun olduğunu ikrar eder, oysa dünyada bazıları O'nun hükümranlığını kabul etmez. Üçüncüsü: O günün hükümranlığında hiç kimse Allah'a ortak olmak iddiasına kalkışamaz. Oysa dünya hükümranlığında bazı kendini bilmezler O'nun mülkünde hükümranlık iddiasına kalkışabilir. Yahut bu âlemin yaratılışındaki maksadın o günde halk için açık hale gelmesidir. O gün herkes bilir ki dünyada iken yaratılmış olmaları âhiret hayatı içindir, sadece dünya yaşantısı için değildir. Bu beyanda Rahmân ismi zikredilmiştir. Başka bir beyanda ise “Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” denilmektedir. Bu şekildeki bir kullanım, muhatap olan Araplar'ın bu âyette sözü edilen Rahmân'ın o âyette sözü edilen Allah olduğunu bilmeleri içindir. [ ] Çünkü Araplar tapındıkları her şeyi “ilâh/tanrı” diye bilir ve öyle isimlendirirlerdi. Rahmân ise mâbut olarak bilmez, Allah'a Rahmân denilmesini de bilmezlerdi. Allah onlara bildirdi ki kendilerine bahsettiği iki isim olan Allah ve Rahmân aynıdır. Ve o gün inkârcılar için çok zor bir gün olacaktır. Açıktır ve bunda en ufak kuşku yoktur. Aynı şekilde de olacaktır. İMA BİZİ, LİK yaz g İZ giz É Jazz ay --- Dipnotlar: “O gün onlar, Allah'a gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” (el-Mü'min,

Furkan 25:27

27. “O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: “Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!” O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım! Bazı tefsirciler dediler ki: Âyet Ukbe b. Ebü Muayt hakkında inmiştir. O Hz. Peygambere (s.a.) kardeşlik ve dostluk gösterirdi. Hz. Peygamber kendisini yemeğe buyur ettiği zaman davetine icabet ederdi. Bir gün gene Hz. Peygamber'i yemeğe davet etmişti. Hz. Peygamber de ona: “Hayır! Allah'tan başka tanrı olmadığına ve benim de O'nun resülü olduğuma tanıklık etmeden olmaz!” demişti. Bunun üzerine oda şehâdet getirmiş ve Hz. Peygamber de yemeğini yemişti. Bu durum, Übey b. Halef'in kulağına ulaştı. Hemen Ukbe'ye geldi ve “Ukbe! Sen Muhammed'in çağrısına icabet etmekle dinden çıktın!” dedi ve onu ayıpladı. O kadar ki Ukbe geriadım attı ve İslâm dininden çıktı. Kaynaklarda olay uzun uzadıya anlatılır.” Âyet işte onun bu durumu ve yaptığına pişman olup nedamet duyması üzerine inmiştir: O gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım! Anlatıldığına göre Ukbe ve Übey b. Halef, biri Bedirde diğeri de Uhudda olmak üzere ikisi de öldürülmüşlerdir. Âyet, her ne kadar belli bir kişi hakkında inmiş olsa da durumu burada sözü edilen olaya uygun olan her zâlim ve kâfir hakkında genel geçer olmaktadır. [Kur'ân'da Kinâye] Sonra o gün, (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak meâlindeki beyanın bir temsil olması ve pişmanlıktan ve üzüntüden kinâye olarak kullanılması mümkündür. Çünkü bir konuda pişmanlığı, üzüntü ve özlemi, kini şiddetli olan birinin özlediğine kavuşamamanın verdiği öfkeden dolayı ellerini ısırması olası bir şeydir. Nasıl ki infakı terketmek elin kelepçelenmesi (mağlüle), aşırı infakta bulunmak, harcamak ve ölçüyü aşmak ise Kurtuhi ol Cash ee e VW YOK elin açılması (bast) olarak kinâyeli biçimde ifade ediliyorsa” ( gene kitaptan yararlanmama, ona bakmama ve gerekli önemi vermeme “arkaya atma, kulak ardı etme”” şeklinde kinâye yoluyla anlatılıyorsa, dönme ve benzeri durumdan kinâye olarak “topukları üzere döndü” “sizi gerisin geri döndürürler”” “sonra sapasağlam basmışken ayağınız kayar” gibi âyetlerde kinâye yöntemine dayalı anlatım varsa burada da durum aynıdır. Bütün bunlar dönmek ve sebat etmek, almak ve terketmek hakkında temsil ve kinâyeli anlatım örnekleri olmaktadır. Aynı şekilde “parmakların ısırılması” ifadesinin de şiddetli pişmanlık ve başına gelene karşı aşırı kin ve öfke duyma halinden kinâye olması mümkündür. Ellerin ısırılmasının gerçek olgu dile getiren bir ifade olarak anlaşılması da mümkündür. Buna göre ellerini ısırmaları, onların cezalarını ellerini ısırmak şeklinde vermesi ile gerçekleşir. Nasıl ki kendilerini, cehennem odunu yapmak suretiyle bizzat kendilerini kendi özleri ile cezalandırmakta ise ve onlar onunla azap görmekte ve onunla cezalandırılmakta iseler (parmaklarını ısırmak suretiyle de gerçek anlamda cezalandırılmış olurlar). En doğrusunu Allah bilir. “Keşke peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım!... Yani peygamberin çağrıda bulunduğu aynı yolda.

Furkan 25:28

3 “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim! Falancadan maksat insan olabilir. Şeytan olması da muhtemeldir. Yani şeytanı kendime dost edinmeseydim ve beni ayarttığı konuda ona itaat etmeseydim. Yahut yaptığına uyduğum insana tâbi olmasaydım.

Furkan 25:29

Meğer bana uyarıcı mesaj geldikten sonra, o dost bildiğim kişi bu mesajdan beni saptırmış! Âyetin metninde geçen “zikr”den maksat kişinin anıldığı şerefi olabilir. Beni o şerefimden saptırmış. Yahut bunun bana hatırlattığı şeyden beni saptırmış ya da o beni “zikir”den, yani Kur'ândan ve içerdiği mesajdan saptırmış diye yorumlanabilir. En doğrusunu Allah bilir. (SJİşte şeytan insanı (böyle) çaresizlik içinde yapayalnız bırakır. Yani uzaklaşarak onu terkeder. Bir başka âyette ondan hikâye yoluyla “Bilesin ki benim seninle ilgim yok”” demesi gibi. “Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu;”3 da der. Yahut “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi olur. Ya da şeytanın bu terki (hızlân) dünyada olur; ona birtakım kuruntular aşılar ve bazı kötü şeyleri ona güzel gösterir, vâdlerde bulunur, sonra da onu onlara ulaştırmaz. frg ol al İla Ass! sol Lİ) G İyi Jü;

Furkan 25:30

Resül, “Rabbim! Kavmim bu Kur'ân'a büsbütün ilgisiz kaldılar” dedi. Bazıları dediler ki: “Mehcür”, kendisinden yararlanılmayan, kendisiyle amel edilmeyen demektir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe dediler ki: “Mehcüran” (fayi) “Terakühu mehcüran” (lyya, 5) takdirindedir. Yani onu terkedilmiş bir halde bıraktılar demektir. Bir diğer mânası da “Mehcüram”, yani onu sanki saçma gibi gördüler demektir. “el-Hücr” isimdir. Fulânun yehcüru fi menâmihi” (uta 5 4 0) denilir, “Falan rüyasında saçmalar” anlamı kastedilir. Farsçada “belâye göften” diye ifade edilir', ÜST LG Ga (ys ŞEY dias Sl,

Furkan 25:31

İşte bunun gibi her peygambere karşı, günaha batmış kimseler içinden bir düşman çıkardık. Yani kâfirlerden sana düşman çıkardığımız gibi senden önceki her nebi için de aynı şekilde bir düşman çıkardık. (Bu konuda da yalnız değilsin, o yüzden tasalarıma!) Sonra düşmanlık bazan dine, bazan da kişilere ve hallerine yönelik olur. [§]Eğer düşman dinde düşman ise o takdirde bütün kâfirler, onlara dinde muhalif olduklarından düşman olurlar. Bu takdirde “min” harfi cerri zâid (sıla) olur. Mâna da şöyle olur: “Her nebiye günaha batmış kimseleri (mücrimleri) düşman yaptık” Eğer “min” harfi anlam katan harflerden ise (hurüf-ı meâni) o takdirde düşmanlık dinde ve kişinin hallerinde düşmanlık olur. Kasıt da resüllerin karşısında firavunlara ve onlara düşmanlık edenlere yönelik olur ve şöyle bir anlam ortaya çıkar: Hiçbir resül yoktur ki onunla çekişen, onunla savaşan ve onu öldürmeye çalışan birtakım firavunları ve karşıtları olmasın. Sonra Allah, kendisini koruyacağına, yardım edeceğine ve düşmanlarına karşı galip getireceğine dair resülüne müjde verdi ve şöyle buyurdu: Ama yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeterlidir.

Furkan 25:32

İnkârcılar, Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya! diyorlar. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Mekke halkı Hz. Peygambere (s.a.) geliyorlar, ona karşı katı davranıyorlar, sorular soruyorlar ve şöyle diyorlardı: “Yâ Muhammed! Sen gerçekten kendinin Allah katından gönderilmiş bir peygamber olduğunu mu sanıyorsun?! Öyle ise aynen Tevrat'ın Müsâya, İncil'in İsâ'ya, Zebürun Dâvüd'a topluca indirildiği gibi sen de Kur'ân'ı topluca getirseydin ya?” Allah buyurdu ki: Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık. Yani bu şekilde biz onun, senin kalbine iyice yerleştirilmesini amaçladık. Kalbine iyice yerleştirmek için. Bu beyan iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Onu parça parça indirdik ki kalbine iyice yerleştirelim, sen de böylece onu ezberleyesin ve hatırında tutabilesin. Çünkü bir sözün ezberlenmesi, parça parça dinlenmesi halinde, topluca dinlenmesine göre daha kolay ve daha zahmetsiz olur. Özellikle de sözün farklı konu ve türlerden oluşması halinde bu böyledir. İkincisi: Kalbine iyice yerleştirmek için, yani Kur'ânda mevcut hikmet ve mânaların kalbine yerleştirilmesini sağlamak için. Sonra kalbin anlamına gelen “fuâdeke” ifadesi ile dinleyenin ve işitenin kalbini kastetmesi mümkündür. Eğer böyle ise o takdirde şu ilâhi beyan gibi olur: “Biz onu, insanlara aralıklarla okuyasın diye (süreler ve âyetlere) ayrılmış Kur'ân yaptık, peyderpey indirdik” Belirttiğimiz gibi parça parça olması bir bütün olarak ezberlenmesinden daha hızlı ve daha kalıcı olur. Kalbin peygamberin kalbini kastetmiş olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”. [§]“Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın”!, Hz. Peygamber (s.a.) kendisine vahiy okunduğunda, kaçırma korkusuyla ezberlemede acele ediyordu. Allah ona bildirdi ki korkmasın, onu kalbine yerleştirecek, parça parça indirecek ki ezberleyebilsin ve hatırında tutabilsin. Kurânın parça parça indirilmesinden ve insanlara aralıklarla okunmasından maksat onun içerdiği hikmet ve mânaların kalbinde kavranması ve yerleştirilmesi de olabilir demiştik. O takdirde de vahiy aynı şekilde -en doğrusunu Allah bilir ya- yeni olaylar ve ihtiyaçlar ölçüsünde inmeli ki böylece peygamber, tek bir kerede ve toptan indirilmesi durumuna göre mânaları daha iyi anlamış olsun, yerlerini daha iyi bilsin, o olaylara başka olayları kıyasla yeni değerlendirmeler yapabilsin. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece dedi ki: Onu uygun aralıklarla parça parça gönderdik, yani birbiri ardı sıra, birini diğerinin peşinden indirdik, onu tek bir kerede indirmedik. “Biz onu, insanlara aralıklarla okuyasın diye (süreler ve âyetlere) ayrılmış Kur'ân yaptık, peyderpey indirdik”' âyetinde de aynı mâna ifade edilmiştir. Bazıları şu yorumu yapmıştır: “Ve rattelnâhu tertilen” Gu s 1573) iyice açıkladık demektir.

Furkan 25:33

Onlar ne zaman bir talep ileri sürseler. Yani onlar ne zaman benzer nitelikleri taşıdıklarını düşündükleri bir örnek söz (mesel) ile insanları şüpheye düşürseler mutlaka biz de onların getirdiklerinden daha gerçek bir söz getiririz de o, insanlardan şüphelerini giderir. Yahut şöyle denir: Onlar her ne zaman bâtıl bir söz getirseler biz ona karşılık sana hak olanı getiririz. Yani öyle hak bir söz ki onunla onların getirmiş oldukları bâtıl söz yok olur, yıkılıp gider. En güzel açıklama. Yani birinci yoruma göre öncekinden daha güzel bir açıklama (beyan) bildiririz. İkinci yoruma göre ise açıktır ve onun daha güzel ve daha gerçek olduğunda kuşku yoktur. Bazıları dediler ki: Onlar ne zaman bir talep ileri sürseler biz sana mutlaka kesin gerçeği ve en güzel açıklamayı bildiririz. Onlar seninle mücadeleye girip düşmanca tavırlar gösterdiler mi biz onlara karşı sana mutlaka hak olanı getiririz, yani Kur'ânı. En güzel açıklama. Allah buyuruyor ki: Biz sana onların getirdiklerinden daha güzel olan Kur'ân'ı getiririz. Bu yorum başta zikrettiğimize yakındır. Hafsa'nın mushafında bu âyet “illâ ci'nâke bi ehakka minhu ve ahsene tefsiran” şeklindedir ki zikretmiş olduğumuz bazı yorumlara yakındır. GEZ İL eli işe l! Aİ İZ DAN gil

Furkan 25:34

Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar, evet işte onların yerleri en kötü yer... Öyle gözüküyor ki bu âyet, önceden geçen bir olaya mukabil olarak belirtilmiş gibidir. Aksi takdirde söz başı olarak zikredilmesi uygun gözükmüyor. Buna göre şu âyette bahsi geçen olaya mukabil olabilir: “O gün cennetliklere kalınacak yerlerin en iyisi, dinlenme yerlerinin en güzeli bahşedilmiş olacaktır”195. Orada cennet ehlinin makamını bu âyette ise ona mukabil cehennem ehlinin makamını belirtmiş ve şöyle buyurmuştur: Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar, evet işte onların yerleri en kötü yer, yolları da en yanlış yoldur. Yani mekân olarak âhirette en kötü, yol olarak da dünyada en sapık haldedirler. Ya da şu âyette sözü edilen olaya mukabil olabilir: “Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman inkâr edenler iman edenlere, “İki topluluktan hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi?” diye sorarlar” Buna mukabil Allah buyurdu ki: Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar, evet işte onların yerleri en kötü yer, yolları da en yanlış yoldur. Yani iman edenlerinkinden. Buna mukabil onların, yani müminlerin makamı cennettir. Kâfirlerin makamı ise cehennemdir. Kâfirlerin yeri müminlere nispetle en kötü durumdadır. Bir haberde geldiğine göre bir adam dedi ki: “Yâ Resülallah! Kâfir kıyâmet gününde yüzüstü nasıl sürülecektir?” Hz. Peygamber (s.a.) ona: “Onu iki ayakları üzerinde yürüten, yüzüstü yürütmeye de kâdirdir” cevabını verdi.

Furkan 25:35

Gerçek şu ki biz Müsâ'ya da kitap, yani Tevrat'ı vermiş, kardeşi Hârun'u onun yanında yardımcı (vezir) tayin etmiştik. Aliah bu beyanda Harun'u yardımcı (vezir) yaptığını açıkladı. Başka bir beyanda ise “Ona gidip deyin ki: Biz senin Rabb'inin elçileriyiz”? buyurdu (ve ona resül dedi.) Bir başka ilâhi beyanda “Bu kitapta Müsâyı da okuyarak an. Gerçekten o ihlaslı biriydi, elçi-peygamberdi (resül)”“s, bir diğerinde “Rahmetimizin bir sonucu olmak üzere kardeşi Hârun'u da bir peygamber (nebi) olarak onun yanına verdik”! buyurdu ve ona nebi dedi. [ ]O, nebi ve resül olarak anıldığı her yerde Müsâ'ya yardımcı (vezir) idi. Vezir, yardım ve destek demektir. Sanki şöyle demiş gibi: Kardeşi Hârun'u ona vezir tayin etmiştik. Yani yardımcı ve destek yapmıştık. Tıpkı şu beyanlarda olduğu gibi: “Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârun'u, Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak et”, Müsâ peygamber Rabb'inden kendisine yardım etmesini ve işine birilerini ortak etmesini istedi ve şöyle dedi: “Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Onu da beni destekleyen bir yardımcı olarak yanımda gönder. Zira beni yalancılıkla itham etmelerinden endişe ediyorum”! Zeccâc şöyle dedi: Vezir, önemli olaylar karşısında kendisine sığınılan ve emrine yapışılan kimsedir, Dolayısıyla kullanımlar birdir.

Furkan 25:36

Onlara, “âyetlerimizi yalan sayan topluluğun yanına gidin” dedik. Ama sonunda o (söz dinlemeyen) topluluğu yıkıp yok ettik. Sanki şöyle buyurdu: Kavme gidin ve onları, Allah'ın birliğine iman etmeye çağırın. Onlar da gittiler ve onları hakka davet ettiler. Fakat halk bizim âyetlerimizi yalanladı sonra biz de ama sonunda o (söz dinlemeyen) topluluğu yıkıp yok ettik”, Yani onları toptan helâk ettik. GE GE geli BİZE

Furkan 25:37

Peygamberleri yalancı saymaları üzerine Nuh kavmini de sulara gömdük... Peygamberleri yalancı saymaları denilirken maksadın özellikle Nuh peygamber olması mümkündür. Çünkü Hz. Nuh'un kavmini anlatmaktadır. Eğer öyle ise o takdirde âyette tek bir olayın çoğul olarak isimlendirilmesinin mümkün olduğuna dair delil vardır. Şu da caizdir ki Hz. Nuh onları kendisine ve diğer peygamberlerin tümüne iman etmeye çağırmış onlar da peygamberlerin tümünü yalanlamışlardır. En doğrusunu Allah bilir. Sulara gömdük. Allah onları Hz. Nuh'u yalanlamalarının hemen ardından sulara gömmemiştir. Onları dokuz yüz elli yıl davette bulunduktan sonra ancak sulara gömmüştür. böylece onları insanlık için bir ibret/âyet yaptık. Bu ilâhi beyan şöyle yorumlanabilir: Yani hem yalanlayanlara hem de tasdik edenlere ibret yaptık. Bu yalanlayıcıların hükmünün helâk etme ve köklerini kazıma, tasdik edicilerin hükmünün de necat ve helâkten kurtuluş olduğunu beyan etmek suretiyle olmuştur. Böylece o, her yalanlayan ve doğrulayanın son durumlarının ne olacağını ortaya koyması bakımından ibret olmuştur. Yalanlayanların akıbeti helâk olmak, tasdik edicilerin akıbeti de kurtuluştur. Şayet bir itiraz yapılırsa ve şöyle denilirse: Onların hepsi helâk olmuşlardır: Hem onlardan tasdik edenler hem de yalanlayanlar. Buna şöyle cevap verilir: Onlardan yalanlayanlar ceza ve azap olmak üzere helâk edilmişlerdir, doğrulayanlar ise ceza ve azap olmak üzere değil ecellerinin bitmesi suretiyle ölmüşlerdir. Ve böylece onları insanlık için bir ibret yaptık. Bizzat insanların kendilerinin ibret yapılmasının anlamını belirtmiştik. Başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Fakat biz Nuh'u ve gemidekileri kurtardık ve bunu bütün insanlık için bir ibret yaptık”, Bu beyanda ise ibret yapılan şey gemi olmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: Geminin ibret yapılması şöyledir: Normalde gemiler doğaları itibariyle kullanım süresinin uzaması ve uzun zamanın geçmesi sonucunda bozulur, çürür ve dağılır. Oysa Nuh'un gemisi hâlâ olduğu gibi durmaktadır. Fakat o bahsedildiği gibi mi değil mi bilinmemektedir. Uygun olan yorum bizim belirttiğimiz husustur. Biz, zâlimler için çok acı bir azap hazırladık. Zulmü, inkâr ve şirk zulmü olan her zâlimin cezası işte böyle kendisine acıklı bir azabın hazırlanmış olmasıdır.

Furkan 25:38

Âd'ı, Semüd'u, Res halkını, bunlar arasında daha birçok nesli de (cezalandırdık). Allah haber verdi ki bütün bunları yalanlamaları yüzünden helâk etmiştir. Âd kavmi, Hud peygamberin kavmidir. Semud; Salih peygamberin kavmi ve Ashâbü'-res idi. Bazıları ise şöyle demiştir: Bunlara Ashâbü'r-res denilmesi peygamberlerini kuyuya defnetmeleri yüzündendir. Bazıları da dedi ki: “Res” onların etrafında konakladıkları kuyunun adıdır. Allah onlara Şuayb peygamberi gönderdi. Onlar onu yalanladılar ve o kuyunun adıyla anılıp ona nispet edildiler. İbn Abbâs'tan gelen rivayete göre o Kâb'a Ashâbü'r-ress'in kim olduğunu sormuştu. O cevabında şöyle dedi: Siz Arap halkları kuyuya res, kabre res diyor, hendeğe res diyorsunuz ya! Onlar yeryüzünde birtakım hendekler kazmışlardı ve onları, Yâsin süresinde bahsedilen iki peygamberi içine atmak üzere ateşlerle doldurmuşlardı: “Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik”! En doğrusunu Allah bilir.

Furkan 25:39

39. “Oysa her birine ibretli örnekler vermiştik. Nihayet hepsini kırıp geçirdik.” Oysa her birine ibretli örnekler vermiştik. Yani Mekke halkı için kendilerinden önce geçen kavimlerden örnekler verdik; kimler yalanladılar kimler tasdik ettiler, başlarına neler geldi, yalanlamakla işlerinin sonu neye vardı bunları onlara bildirdik. Şöyle buyurdu: Nihayet hepsini kırıp geçirdik. Yani onları kökten yok ettik. Bazıları şöyle dedi: “Tebbernâ” Nabat dilinde kırdık (kesernâ) demektir, Onlardan biri bir şeyi kırmak istediğinde “utebbiruhü” EŞ Şİİ 43281 za köz zi ekeni

Furkan 25:40

40. “Bunlar, felâket yağmuruna tutulmuş olan o beldeye iliği peki oraları görmüyorlar mıydı? Hayır hayır! Bunlar öldükten sonra yeniden dirilmek diye bir şeyi beklemiyorlar.” Bunlar, En doğrusunu Allah bilir ya, yani Mekke halkı felâket, yani taş yağmuruna tutulmuş olan o beldeye gitmişlerdi; En doğrusunu Allah bilir ya, yani Hz. Lüt'un yaşadığı yerlere. Yani Mekke halkı ticaretleri için gelip giderlerken oraya uğrarlardı. Nitekim Allah bunu Sâffât süresinde açıklamıştır: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz”!"5 Peki, yalanlamaları yüzünden onların başlarına gelenleri görmüyorlar mıydı ki bundan ibret almıyorlardı. Hayır hayır! Bunlar öldükten sonra yeniden dirilmek diye bir şeyi beklemiyorlar. Yani ölümden sonra yeniden diriltilmeye ve yeni bir hayata döndürülmeye inanmıyorlar. Yani onlar peygamberleri yalanladılar, çünkü onlar ne ölümden sonra diriltilmeye inanıyorlar ne de hesaba çekilmekten korkuyorlardı. Mİ gil li Lal gr YEL yiz il Sİ 9141. “Onlar ne zaman seni görseler, Bu mu Allah'ın resül olarak gönderdiği adam! diyerek mutlaka seninle alay ederler.” Onlar ne zaman seni görseler, “Bu mu Allah'ın resül olarak gönderdiği adam!” diyerek mutlaka seninle alay ederler. Onlar Hz. Peygamber'i gördükleri zaman onu alaya alırlar, birbirleri ile baş başa kaldıkları zaman kendi aralarında “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” derlerdi. Kâfirlerin âdeti işte böyle idi; ne zaman onun yanında olsalar onunla alay ederler, onun yanından ayrıldıkları zaman da sözü edilen konuşmayı yaparlardı. öze pojca diki ika elele

Furkan 25:41

40. “Bunlar, felâket yağmuruna tutulmuş olan o beldeye iliği peki oraları görmüyorlar mıydı? Hayır hayır! Bunlar öldükten sonra yeniden dirilmek diye bir şeyi beklemiyorlar.” Bunlar, En doğrusunu Allah bilir ya, yani Mekke halkı felâket, yani taş yağmuruna tutulmuş olan o beldeye gitmişlerdi; En doğrusunu Allah bilir ya, yani Hz. Lüt'un yaşadığı yerlere. Yani Mekke halkı ticaretleri için gelip giderlerken oraya uğrarlardı. Nitekim Allah bunu Sâffât süresinde açıklamıştır: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz”!"5 Peki, yalanlamaları yüzünden onların başlarına gelenleri görmüyorlar mıydı ki bundan ibret almıyorlardı. Hayır hayır! Bunlar öldükten sonra yeniden dirilmek diye bir şeyi beklemiyorlar. Yani ölümden sonra yeniden diriltilmeye ve yeni bir hayata döndürülmeye inanmıyorlar. Yani onlar peygamberleri yalanladılar, çünkü onlar ne ölümden sonra diriltilmeye inanıyorlar ne de hesaba çekilmekten korkuyorlardı. Mİ gil li Lal gr YEL yiz il Sİ 9141. “Onlar ne zaman seni görseler, Bu mu Allah'ın resül olarak gönderdiği adam! diyerek mutlaka seninle alay ederler.” Onlar ne zaman seni görseler, “Bu mu Allah'ın resül olarak gönderdiği adam!” diyerek mutlaka seninle alay ederler. Onlar Hz. Peygamber'i gördükleri zaman onu alaya alırlar, birbirleri ile baş başa kaldıkları zaman kendi aralarında “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” derlerdi. Kâfirlerin âdeti işte böyle idi; ne zaman onun yanında olsalar onunla alay ederler, onun yanından ayrıldıkları zaman da sözü edilen konuşmayı yaparlardı. öze pojca diki ika elele

Furkan 25:42

“Eğer onlara kararlılıkla bağlı kalmasaydık neredeyse bizi tanrılarımıza ibadetten koparacaktı” derler. Bu da gösteriyor ki murat, peygamberin ancak kanıtlar ve âyetler yoluyla onları putlara tapınmaktan koparabileceğidir. Zira peygamberin gücü onları putlara tapınmaktan koparmaya ve alıkoymaya yetmez, bunu ancak gösterdiği mücizeler ile getirdiği kanıtların onları zorlamasıyla yapabilir. Ne var ki onlar gösterilen mücize ve getirilen kanıtlar karşısında inatçılık gösterdiler ve tavır aldılar, putlara ve tanrılarına tapınmaya devam ettiler. Yoksa onlar kendilerine gösterdiği mücize ve getirdiği kanıtlar sebebiyle peygamberin hak, kendilerinin de bâtıl yolda olduğunu bilmekteydiler. Sonra şöyle buyurdu: Ama azabı gördüklerinde yolunu büsbütün şaşırmışların kimler olduğunu anlayacaklar! Yani redde ve inkâra kalkışmaya takatlerinin olmadığı, azabın başlarına geldiği anda kimin, kendilerinin mi yoksa müminlerin mi daha sapkın olduğunu anlayacaklardır. Aslında onlar mücizelere ve kanıtlara dayalı olarak onun hak, kendilerinin bâtıl üzere oldugunu biliyorlardı. Ama kendilerine vâdedilen azabı gördüklerinde onu inkâra ve redde kalkışmaya takatlerinin kalmayacağı bir biçimde bileceklerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah'ın birliğine inandık, O'na koştuğumuz ortakları da şimdi reddetmekteyiz' derler”!”; “Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!” [§]“Rabbimiz! Gördük ve işittik; bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık!”9 Bu ve emsali beyanlarda bildirildiği üzere onlar dünyada iken başlarına geleceği söylenen azabı gözleriyle görünce onu ikrar etmek durumunda kalıp daha inkâra kalkışamayacaklar. Aynı şekilde anlayacaklar meâldeki beyan da, onların kabule mecbur kalıp inkâra ve redde kalkışamayacak şekilde bir bilgi sahibi olacaklarını ifade etmektedir: Ama azabı gördüklerinde yolunu büsbütün şaşırmışların, kimler olduğunu anlayacaklar!

Furkan 25:43

Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü? Bazıları dedi ki: Onlar taş olsun başka bir şey olsun, birtakım nesnelere tapıyorlardı. Göze daha hoş, görüntüsü daha güzel olan başka bir şey bulurlarsa mevcudu bırakıp bu kez de hemen ona tapmaya başlarlardı. Bazıları da dedi ki: Her ne vakit bayağı arzuları bir şeye takılsa hemen ona tapınırlardı, her neyi arzulasalar onu yaparlardı; arzularının önüne geçecek ne bir engel ne de Allah korkusu gibi bir korku vardı, Onların belirttikleri bu yorumlardan başka iki yorum daha vardır: Birincisi şudur: Onlar mücize ve delillerin, ulühiyetini ortaya koyduğu Allah'a tapınmayı terkedip, hiçbir mücize ve kanıta dayanmaksızın tamamen hevâ ve hevesleri doğrultusunda birtakım putlara tapıyorlardı. İkincisi de şudur: Onlar tapındıkları putlara kendilerine yönelik bir buyruk olmadan tapıyorlardı. Oysa mutlaka tâbi olmaları gereken bir buyruk olmalıydı. Onlar tamamen bayağı arzularının gereği olarak o putlara tapınmaktaydılar. Ya da benzer izahlar. Şimdi sen, bu adamı da doğru yola getirmekle yükümlü olabilir misin? Yani sen onlar üzerinde vekil değilsin, onlar üzerine musallat edilen biri de, onların koruyucusu da değilsin. O itibarla onların yapıp ettiklerinden sen sorguya çekilecek, onların hesabını sen verecek değilsin. Aksine yapıp ettiklerinden bizzat kendileri sorumludurlar ve onların hesabını bizzat kendileri vereceklerdir. Şu ilâhi beyanlarda ifade buyrulduğu gibi: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur””; “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluŞunuz da size aittir”2'. En doğrusunu Allah bilir.

Furkan 25:44

Yoksa sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini mi sanıyorsun? âyet sonundaki Düşündüklerini mi sanıyorsun? ifadesi her ne kadar görünüş itibariyle soru olsa da aslında olumlama anlamıdır. Allah'ın kullandığı bütün soru ifadeleri ya olumlama (icap) ya da yasaklama (nehiy) içindir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Elbette sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini sandın. Ya da yasaklama (nehiy) şekliyle: Sen, onların büyük çoğunluğunun gerçekten senin davetine kulak verdiklerini yahut doğru dürüst düşündüklerini sanma! Yani onlar düşünüp de aklettikleri şeyden yararlanmıyorlar. Aksine onlar, başka değil, hayvan sürüsü gibidirler, Bazıları dediler ki: Onlar hayvanlar gibidir, çünkü onların bütün kaygıları aynen hayvanların kaygıları gibidir; yemekten ve içmekten başka bir şey düşünmezler, bunun dışında başka bir dertleri yoktur. Hayvanların akıbetleriyle ilgili herhangi bir düşünceleri yoktur. Buna göre kâfirler bu yönden aynen hayvanlar gibidirler. Hatta tuttukları yol bakımından daha da sapkındırlar. Birtakım yorumcular daha sapkındırlar ifadesi hakkında dediler ki: Çünkü hayvanlar Rab'lerini ve yaratıcılarını bilir, O'nu lisân-ı hal ile anarlar, oysa kâfirler ne Rab'lerini tanırlar ne de O'nu anarlar. Yahut onlar daha sapkındırlar çünkü çocuk edinme, şerik (ortak) isnadı gibi Allah'a lâyık olmayan birtakım yakıştırmalarda bulunurlar, ibadette O'na başkalarını ortak koşarlar. Oysa hayvanlar bunlardan hiçbir şeyi yapmaz, bu itibarla onlar kâfirlerden daha üstündür. Bazıları dedi ki: Onlar daha sapkındırlar çünkü hayvanlar yola sokulduğu zaman yol boyunca giderler, oysa kâfirler kendilerine hidâyet edilip doğru yola çağrıldıkları halde hidâyeti bulup da yola girmezler, davete icabette bulunmazlar. Bu itibarla onlar daha sapkındırlar. Yahut şöyle denir: Onlar daha sapkındırlar çünkü kâfirler hem kendileri saparlar hem de başkalarını yoldan çıkarıp saptırırlar, oysa hayvanlar öyle değildir. En doğrusunu Allah bilir. sese İZE İN kal ii Dare idi

Furkan 25:45

[Gölgenin Mahiyeti] Görmedin mi? “Elem tera” birçok yerde belirttiğimiz gibi görmedin mi? ifadesi görünüşte taaccüp ve istifham içindir. [ ]Ama gerçekte ESA olumlama ifade eder, yani “elbette gördün” anlamındadır. Rabb'ini görmedin mi? Rabb'inin tedbirini, lütfunu görmedin mi? gölgeyi nasıl uzattığını... Gölge öyle bir şeydir ki eza vermez, zararı olmaz, dokunmaz, kimse kendisinin gölgede olduğunu hissetmez, ağırlık vermez, hafifletmez, eşyayı örtüp görünmez kılmaz, üzerini açıp görünür de kılmaz, eşyanın üzerlerini açan ve görünür kılar ışıktır. Karanlık ise örtücüdür. Bütün yaratıkları kuşatan varlıklardan bahsi çokça geçen benzer nice şey vardır ki bunlar duyularla kavranan mahsüsât içinde olmakla birlikte hakikatleri kavranamaz. Sözünü ettiğimiz gölge (zıl!) bunlardandır, Gölge, hakikati idrak edilemeyen görüntülerdendir. İşitme, görme, akıl, dil vasıtasıyla konuşma ve benzeri duyularla kavranan nice şeyler vardır ki onların hakikatleri idrak edilemez. Hal böyle iken bilinme yolu ancak istidlâl olan zatın -ki O eşyanın var edicisidir- tedbiri ve lütfu ile idrak ve ihata edilememeye daha lâyık olduğu bilinsin de tedbir ve lütfu böylesine bir mertebeye erişen yüce kudretin hiçbir şey tarafından acze düşürülemeyeceği, ya da O'na hiçbir şeyin gizli kapaklı kalamayacağı anlaşılsın. O kudretini, tedbirini ve lütfunu bildiriyor ki kendisinin kâdir, müdebbir ve latif olduğu anlaşılsın. Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı, yani devamlı hiçbir yere oynamayan sabit, güneşin değmediği ve kaybolmadığı bir şekilde bırakırdı. Bazıları dediler ki: “Sâkinen” (tsu), yani cennetin gölgesi gibi kararlı ve devamlı, güneşin hiçbir şekilde gideremediği bir halde. Sonra güneşi gölgeye yol gösterici kılmışızdır. Bazıları dediler ki: Yani güneş onu takip eder, tamamını bürüyünceye kadar onu izler, ( Bazıları dedi ki: Sonra güneşi gölgeye yol gösterici yapmışızdır. Allah şöyle buyuruyor: Her nerede güneş olursa gölge de olur. Esasında gölgenin gölge olduğu güneşle bilinir, Eğer güneş olmasaydı gölge diye bir şey bilinmezdi. Bu itibarla güneş, gölgenin ve onun gölge olduğunun bilinmesinin delili olmaktadır. Ebü Muâz şöyle dedi: Mukâtil Gölgeyi uzattı demek sabah namazı vaktinin ilk başlangıcından güneşin doğuşuna kadar olan gölge demektir" demiştir. Ancak o bu tespitinde hata etmiştir. Çünkü bir kere “ez-Zıllu” (Jun) kelimesi fey’ diye isimlendirilmez. Kisâi demiştir ki: Araplar “zıl” diye gündüzün başlangıcından gün ortasına kadar olan gölgeye der. Güneş göğün tam tepe noktasından batı ufkuna doğru meyletmeye başladı mi artık eşyanın beliren gölgesine fey’ denilir. Fey” için “zıl” denir, ama günün tam ortasından önceki gölge (zıl) için fey’ denilmez. Ol Üz vsaj ass aS

Furkan 25:46

Sonra da onu yavaş yavaş kendimize çekmekteyiz. Bazıları dediler ki: Kolayca ve gizlice. Bu kullanımın aslı O'nun güneşle gölgeyi yakalaması ve onu azar azar yok etmesi ve sonunda güneşin onu tam olarak bürüyüp görünmez kılmasıdır.

Furkan 25:47

47, “Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu dinlenme hali kılan, gündüz vaktini ise bir diriliş ortamı yapan O'dur” Sizin için geceyi bir örtü... yapan O'dur. Denildi ki: Bütün mahlükatın içinde sükün bulduğu bir ortam. Denildi ki: “Libâs”, yani örtü. Uykuyu dinlenme hali kılan. Bazıları da şöyle dedi: Yani rahatlık. Kullanımı şöyledir; “Sebete'r-racülü, yesbütü, sübâten fe hüve mesbütün”. Bazıları da: “es-Sebt”in aslı uzanmadır dedi. Bazılarına göre: Kişi uyuduğu zaman “SebeteT-racül” denilir. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: “Racul mesbüt” sanki ölü gibi olup aklı başında olmayan kimse demektir. Gündüz vaktini ise bir diriliş ortamı yapan “sübât”a uyku anlamı veren, “en-nehâra nüşüran” tabirine, yaşadığınız hayata uyanma anlamı vermiştir. “Sübât” kelimesine rahat anlamı veren ise “en-nehâra nüşüran” ifadesine geçim için, kazanmak ve rızık aramak için dağılırlar anlamı vermektedir. Bazıları şöyle demiştir: Allah Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. Bazıları dediler ki: “Neşran”, yani hayat"? olarak. Bazıları da bulutları yayarak anlamı vermiştir. “Tenşürus-sehâb”! 745) bulutları yaymak demektir. Birinci yoruma göre “tenşüru” ona hayat veriyor anlamındadır. Rahmetinin önünde. Yani yağmurun öncesinde. Yağmura rahmet denilmesi, Allahın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O'nun rahmeti ile girecektir. “Beyne yedey rahmetihi” 44 55) ifadesi “el-yed”, yani el kelimesinden muradın bilinen organ anlamındaki el olmadığının delilidir. Çünkü bu yağmur için de kullanılmıştır ve yağmurun organı, yani eli yoktur. Buradan Allah Teâlâ'nın “bi yedillâh” '? ya da “beyne yedeyillâh” gibi ifadelerindeki “el-yed” kelimesinden, yani elden maksadın aynı şekilde bir organ olmadığının bilinmesi istenmiştir. Hatadan korunma ancak Allah'ın yardımı sayesinde mümkün olur! Bazıları bå ile “büşran” diye okumuşlardır ki o takdirde müjdelemek anlamında olur ve şu beyandaki kullanıma benzer: “Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O'nun kanıtlarındandır”"3 Yani rahmeti ve geniş lütfu ile onları müjdeler. En doğrusunu Allah bilir. Gökten de tertemiz su indirdik. Yani görünür olan ve görünmeyen her türlü pislikleri (necaset ve atıkları) temizleyen suyu indirdik. Aynı şekilde “tahür” dokunduğu her şeyi temizleyen demektir. --- Dipnotlar: 2 “Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur” “Neşran” ve “nüşran” şeklinde okunmuştur. “en-Neşr” hayat demektir. “Enşerallâhu'r-riha” Öldükten sonra onu tekrar hayata döndürdü ve onu müjdeci olarak gönderdi, demektir. “Nüşüran” diye okuyana göre o “neşür”un çoğuludur; “resül (rusül)” gibi. “Nüşran” diye okuyan kimse dilde kolaylık olsun diye şin harfini sakin kılmaktadır. “Neşran” şeklinde okuyana göre ise mâna “İçinde her canlının hayatı olan suyu bulunduran bulutları yaymak suretiyle doğaya yeniden hayat vermek için...” şeklinde olur. Zeccâc dedi ki: Kim “neşran” diye okursa takdir şöyle olur: “Bulutları yaymak suretiyle gönderen O'dur. “Nüşüran” okuyan ise “neşür”un çoğulu olmak üzere okur. Dedi ki: Bå ile müjde anlamındaki “beşira"nın çoğulu olarak “büşüran” şeklinde de okunmuştur. Nitekim şu âyette de böyledir: “Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O'nun kanıtlarındandır”. İbn Kesir, Hamza ve Kisâi elifsiz olarak “yürsilü'r-rih” şeklinde, diğerleri ise “riyâh” şeklinde elifli olarak okumuşlardır. Nâfi; İbn Kesir ve Ebü Amr ise “neşür”un çoğulu olmak üzere nün ve şinin dammesi ile “nüşüran” şeklinde, diğerleri ise nünun dammesi ve şinin sükünu ile “nüşran” şeklinde okumuşlardır. Hamza ve Kisâi ise nünun fethi ve şinin sükünu ile “neşran” şeklinde okumuşlardır (bk. İbn Zencele,

Furkan 25:48

47, “Sizin için geceyi bir örtü, uykuyu dinlenme hali kılan, gündüz vaktini ise bir diriliş ortamı yapan O'dur” Sizin için geceyi bir örtü... yapan O'dur. Denildi ki: Bütün mahlükatın içinde sükün bulduğu bir ortam. Denildi ki: “Libâs”, yani örtü. Uykuyu dinlenme hali kılan. Bazıları da şöyle dedi: Yani rahatlık. Kullanımı şöyledir; “Sebete'r-racülü, yesbütü, sübâten fe hüve mesbütün”. Bazıları da: “es-Sebt”in aslı uzanmadır dedi. Bazılarına göre: Kişi uyuduğu zaman “SebeteT-racül” denilir. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: “Racul mesbüt” sanki ölü gibi olup aklı başında olmayan kimse demektir. Gündüz vaktini ise bir diriliş ortamı yapan “sübât”a uyku anlamı veren, “en-nehâra nüşüran” tabirine, yaşadığınız hayata uyanma anlamı vermiştir. “Sübât” kelimesine rahat anlamı veren ise “en-nehâra nüşüran” ifadesine geçim için, kazanmak ve rızık aramak için dağılırlar anlamı vermektedir. Bazıları şöyle demiştir: Allah Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur. Bazıları dediler ki: “Neşran”, yani hayat"? olarak. Bazıları da bulutları yayarak anlamı vermiştir. “Tenşürus-sehâb”! 745) bulutları yaymak demektir. Birinci yoruma göre “tenşüru” ona hayat veriyor anlamındadır. Rahmetinin önünde. Yani yağmurun öncesinde. Yağmura rahmet denilmesi, Allahın rahmetinin eseri olması sebebiyledir. Aynı şekilde cennete de rahmet denilmektedir, çünkü oraya giren ancak O'nun rahmeti ile girecektir. “Beyne yedey rahmetihi” 44 55) ifadesi “el-yed”, yani el kelimesinden muradın bilinen organ anlamındaki el olmadığının delilidir. Çünkü bu yağmur için de kullanılmıştır ve yağmurun organı, yani eli yoktur. Buradan Allah Teâlâ'nın “bi yedillâh” '? ya da “beyne yedeyillâh” gibi ifadelerindeki “el-yed” kelimesinden, yani elden maksadın aynı şekilde bir organ olmadığının bilinmesi istenmiştir. Hatadan korunma ancak Allah'ın yardımı sayesinde mümkün olur! Bazıları bå ile “büşran” diye okumuşlardır ki o takdirde müjdelemek anlamında olur ve şu beyandaki kullanıma benzer: “Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O'nun kanıtlarındandır”"3 Yani rahmeti ve geniş lütfu ile onları müjdeler. En doğrusunu Allah bilir. Gökten de tertemiz su indirdik. Yani görünür olan ve görünmeyen her türlü pislikleri (necaset ve atıkları) temizleyen suyu indirdik. Aynı şekilde “tahür” dokunduğu her şeyi temizleyen demektir. --- Dipnotlar: 2 “Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur” “Neşran” ve “nüşran” şeklinde okunmuştur. “en-Neşr” hayat demektir. “Enşerallâhu'r-riha” Öldükten sonra onu tekrar hayata döndürdü ve onu müjdeci olarak gönderdi, demektir. “Nüşüran” diye okuyana göre o “neşür”un çoğuludur; “resül (rusül)” gibi. “Nüşran” diye okuyan kimse dilde kolaylık olsun diye şin harfini sakin kılmaktadır. “Neşran” şeklinde okuyana göre ise mâna “İçinde her canlının hayatı olan suyu bulunduran bulutları yaymak suretiyle doğaya yeniden hayat vermek için...” şeklinde olur. Zeccâc dedi ki: Kim “neşran” diye okursa takdir şöyle olur: “Bulutları yaymak suretiyle gönderen O'dur. “Nüşüran” okuyan ise “neşür”un çoğulu olmak üzere okur. Dedi ki: Bå ile müjde anlamındaki “beşira"nın çoğulu olarak “büşüran” şeklinde de okunmuştur. Nitekim şu âyette de böyledir: “Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O'nun kanıtlarındandır”. İbn Kesir, Hamza ve Kisâi elifsiz olarak “yürsilü'r-rih” şeklinde, diğerleri ise “riyâh” şeklinde elifli olarak okumuşlardır. Nâfi; İbn Kesir ve Ebü Amr ise “neşür”un çoğulu olmak üzere nün ve şinin dammesi ile “nüşüran” şeklinde, diğerleri ise nünun dammesi ve şinin sükünu ile “nüşran” şeklinde okumuşlardır. Hamza ve Kisâi ise nünun fethi ve şinin sükünu ile “neşran” şeklinde okumuşlardır (bk. İbn Zencele,

Furkan 25:49

Ve hayvanıyla insanıyla yarattığımız nice varlıkları suya kavuşturalım. “Sky” kökünün biri elifli biri elifsiz iki kullanımı vardır: “Eskâ” ( ali) ve “Sekâ” “Sekâ bihi harsehü ve mâşiyetehü”, yani Onunla ekinini ve hayvanlarını suladı ve “sekaytühü” Ona içeceğini verdim denilir. Bu İbn Kuteybe'nin!? ve Ebü Avsece'nin izahıdır. “Ve enâsiyye kesiren” hakkında bazıları şöyle dedi: “Enâsi “ins?” kelimesinin çoğuludur. Bazıları da “insân”ın çoğuludur demişlerdir. Aslı nün ile “Enâsin” şeklindedir; ancak “nün” yâ'ya dönüştürülmüştür. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe' şöyle dedi: “Enâsiyy” şeddelidir. “Ünâs” ve “Enâsiyyün” daha önce de belirttiğimiz üzere insan topluluğu demektir. Sonra ve hayvanıyla insanıyla yarattığımız nice varlıkları suya kavuşturalım ifadesi şöyle yorumlanabilir: Gökten inen tertemiz su ile hayvanlardan pek çoğunu, insanlardan pek çoğunu sularız ve bunlar çoğu zaman da topraktan çıkarılan sularla sulanır.

Furkan 25:50

50. “Gerçek şu ki, biz bütün bunları, insanlar doğru dürüst düşünüp ders çıkarsınlar diye kendilerine tekrar tekrar anlatmışızdır; buna rağmen insanların çoğu nankörlükte direnip durmuşlardır." Gerçek şu ki, biz bütün bunlar üzerinde, insanlar doğru dürüst düşünüp ders çıkarsınlar diye tasarrufta bulunuruz. Yani yağmuru, bulutu aralarında dağıtmada biz tasarrufta bulunmuşuzdur; bunun sonucu olarak da O, bir yerde yağdırırken, başka bir yerde yağdırmaz. Bulutu bir yere sevkederken başka bir yere sevketmez. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde... nice deliller vardır.” “Onu ölü bir bölgeye sevkederiz..." Bu beyanlarla “Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” meâlindeki âyetten Gerçek şu ki, biz bütün bunları, insanlar doğru dürüst düşünüp ders çıkarsınlar diye kendilerine tekrar tekrar anlatmışızdır meâlindeki âyete'” kadar olan ilâhi beyanlarda tedbirini, kudretini, hikmetini ve nimetlerini onlara hatırlatmaktadır. [ ]Tedbiri, bulutları bir yerde görmen başka bir yerde ise görmemendir. Onu ufuklarda yayılmış olarak görürsün, sonra bir yerde yağmur yağdırırken başka bir yerde yağdırmaz. Bir yere gönderirken başka bir yere göndermez. Bu, bulutun doğası itibariyle değil bizzat O'nun tedbirinin sonucu olduğunun bilinmesi içindir, Eğer doğası itibariyle olsaydı o takdirde olan gibi olmazdı ve bir yere yağdırırken başka bir yere yağdırmaması mümkün olmazdı. Bu da bütün bu olup bitenlerin bizzat O'nun tedbiri ve emri sonucu olduğunu gösterir. Kudretine gelince, belirtildiği gibi ölü toprağın yeniden diriltilmesi ve hayatiyetinden sonra da onun öldürülmesi herkes tarafından bilinir ve bu toprağın hayatı ve ölümü olarak ikrar edilir. Buna kâdir olan, insanları öldükten sonra diriltmeye de kâdirdir ve onu hiçbir şey bu konuda acze düşüremez. Hikmeti ise şudur: Allah sözünü ettiği nesnelerden yarattığı ve inşa ettiği hiçbir şeyi abes olarak yaratmış değildir. Onlara mühlet verecek hiçbir şeyi emretmeyecek, hiçbir şeyi yasaklamayacak, onları hiçbir şey ile sınamayacak, onlar için sevap ya da azap görecekleri bir akıbet belirlemeyecek, onlara inâm ve ihsanda bulunduğu türlü nimetlerden ötürü kendilerinden şükür beklemeyecek... Bütün bunlar hikmetten uzaktır ve olacak şey değildir. Onların akılları bunları idrakten aciz, anlayışları benzer bir durumu takdir etmekte başarısız kalabilir. Ancak O, bunlara bizâtihi kâdirdir ve hiçbir şey kendisini acze düşürecek değildir. Bütün bunların bilinmesi için âyetlerini serdetmiştir. Buna rağmen insanların çoğu nankörlükte direnip durmuşlardır. Kisâi dedi ki: “Kef” harfinin refi ile “el-Küfür” 4531), küfür yani inkâr demektir. “Kef” harfinin fethi ile “el-Kefür” ise kâfir, yani inkârcı anlamındadır. harfinin dammesi ile “eş-Şükür” şükür, “şın” harfinin fethi ile “eşŞekür” ise şâkir, yani şükreden anlamındadır ki o da mümindir. Buna göre âyetin yorumu şöyledir: İnsanların çoğu Allah'ı inkârda ve onun nimetlerini tekzip etmede direnip durmuşlardır. Şöyle ki onlar ibadeti nimetlerin sahibinden başkasına yapmakta, fala inanmakta ve uğursuzluk telakkisine sahip olmakta; bu falan yıldızın etkisinden ya da filan yıldızın etkisinden diye olanları Allah'tan gayrıdan bilmektedirler. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 12 “Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allahın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır”. “Rüzgârları gönderip bulutları harekete geçiren Allah'tır. Böylece onu ölü bir bölgeye sevkeder, ölümünden sonra yeryüzüne onunla hayat veririz. İşte öldükten sonra dirilme de böyle olacaktır”.

Furkan 25:51

Eğer isteseydik her yerleşik topluluğa bir uyarıcı gönderirdik. Bu beyanın iki izaha ihtimali vardır: Birincisi eğer dileseydik sana yüklediğimiz külfetin bir kısmını kaldırırdık; tebliğ ve gereğini yerine getirme yükünün bir kısmını senden alır ve bir başkasına yüklerdik. Bu durumda vazifen, hepsini yerine getirmenden daha kolay ve hafif olurdu. İkincisi: Eğer dileseydik senin zamanında ve döneminde senden başkasını da risâlete ehil ve vahye elverişli yapar da onu bazı yerleşim birimlerine ve şehirlere gönderirdik. Fakat biz senden gayrısını bu iş için elverişli yapmadık ve insanlar arasında bu iş için sadece seni seçtik. Bu anlamda âyet bu şerefli görevin bir ayrıcalık olmak üzere ona özgü hale getirildiği belirtmiş olmaktave elverişli kimse yoktur. Bu durumda yorumu şöyle olur: Eğer biz dileseydik onların içinde risâlete elverişli, vahiy almaya müsait olacak kimse var ederdik. Hangi yorumu esas alırsak alalım her iki durumda da Mütezile'nin aslah teorisine dair bir reddiye vardır. Çünkü onların içinde eğer risâlete uygun kimse var idiyse ve onu da elçi olarak gönderseydi bu o kişi için daha yararlı (aslah) olurdu. Ama göndermedi, bu durumda onun için daha yararlı ve hayırlı olanı terketmiş oldu. Yok, onlar içinde ehil kimse yok idiyse bu takdirde de onlardan ehil olabilecek birini var edebilirdi ve bu onun için daha yararlı ve hayırlı olurdu. Ama onu da yapmadı. Bu da gösteriyor ki Allah Teâlâ'nın din konusunda insanlar için daha yararlı ve hayırlı olanı terketmesi kendi takdirinde olan bir şeydir; O aslah olanı yapmak mecburiyetinde değildir.

Furkan 25:52

Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme, bu Kur'ân'la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür. Bu beyanın iki izahı vardır: Birincisi: Peygamberler için takıyye yapmak, kendi hayatları hakkında endişe etseler bile vazifeli oldukları mesajı onlara iletmeden ve bu uğurda onlarla mücadele etmekten kaçınmak caiz değildir. Zira şöyle buyurmuştur: Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme, bu Kur'ân'la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür. O gün, Hz. Peygamber'in muhaliflerine karşılık kendisine tâbi olanların sayısı son derece azdı. Zira bu âyet Mekke'deki durum ile ilgilidir. Çünkü Furkân süresi orada inmiştir. İkincisi de bu ilâhi beyanda Hz. Peygamber'in risâletinin ispatına dair delil vardır. Şöyle ki: Hz. Peygamber (s.a.), muhaliflerine deliller ve mücizelerle karşı koymak ve onlarla mücadele etmekle emrolunmuştu. Onlar biliyorlardı ki kendileri gibi bir konumda olanlara karşı çıkıp mücadele etmek tek bir kişinin gücü dâhilinde bir şey değildi. Ayrıca onlar kendilerine karşı çıkanları öldürmek ve yok etmek niyetinde kararlıydılar. İşte böyle bir ortamda Hz. Peygamber'in (s.a.) mücadelesini sürdürmesi sonunda onlar bunu kendi iradesiyle yapmadığını, bunu ancak ve ancak Allah'ın emri ve desteği ile yapabileceğini anlamış oluyorlardı. Zira onun yayıp ettikleri tek bir kişinin yapabileceği kabilden bir şey değildi. En doğrusunu Allah bilir.

Furkan 25:53

İki denizi salıveren. Bazıları dediler ki: “merace” yani tuzlu suyu tatlı suyun üzerine boşalttı. Bazıları da “merace”, yani biri tatlı diğeri tuzlu iki denizi birbirine saldı, demişlerdir. Bazıları da “merace”, yani iki denizden birini diğerinin üzerine akıttı diye bir anlam vermiştir. Ebü Muâz şöyle dedi: Araplar şöyle söyler: Hayvanı serbest bırakıp istediği yere gidecek şekilde salıverdiğimde “Meractü'd-dâbbete” derim. Valinin insanları hapisten serbest bıraktığını ifade etmek için “Merace'l-vâli en-nâse mines-sücün” (opl ğa elli ii e yaş) dersin. Bir hayvanı çayırda otlattığın zaman “Umrictü dâbbeti ümricühâ imrâcen” al law si) dersin. Çayır ve çimene “merac” denilmesi bayındır olmaktan uzak yaban hayvanlarına terkedildiği içindir. “Mumric” ise hayvanını çayırlık alanda otlatan kimse demektir. Otlatılan hayvana da “el-Mumrace” denilir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Merace'lDare l -ao gp), yani iki denizi birbirine karıştırdı demektir. İsm-i fâili “el-mâric” gelir. Bir âyette “fe hum fi emrin meric” (e pi b buyrulur; “meric” karma a anlamındadır. Her şeyi birbirine karıştırdığın zaman “Merictü an külli şey” dersin. En doğrusunu Allah bilir. Sonra iki deniz hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları iki denizden biri yer denizi diğeri de gök denizidir demişlerdir. İkisi arasına bir engel, aşılmaz bir perdeden (berzah) maksat da birinin diğerine karışmasını önleyen engeldir ki bu hava olmaktadır. Bazıları da onlardan biri gök denizi diğeri de yer altı denizidir, aralarına konulan berzah/engel de kara parçasıdır, demişlerdir. Bazıları ise yeryüzündeki iki denizdir; biri Rum denizi diğeri de Hind denizidir. Bazıları ise onlardan birinin Şam denizi diğerinin de Irak denizi olduğunu miştir ki bunlar asla birbirine karışmaz, aksine kıyâmete kadar onlar oldukları özellik üzere kalıcı olurlar. Kıyâmet gününde ise “Denizler kaynatıldığında..."0 meâlindeki âyette ifade edildiği gibi hepsi birbiriyle karışır ve bir olur, (İSonra eğer iki denizden maksat biri gök denizi diğeri yer altı denizi ise aralarındaki engel arzdır. Eğer havadaki iki deniz ise o takdirde aralarındaki engel sadece ve sadece lütf-ı ilâhidir. Eğer üçüncü izah gibiyse gene durum aynıdır, Allah böyle buyurdu ki aralarında herhangi bir engel olmadan mahza lütfu ile birini ötekinden ayırdedip korumaya kâdir olan ölüleri diriltmeye ve âhiret hayatını başlatmaya da kâdirdir ve O'nu hiçbir şey acze düşüremez, mutlak güç ve kudret ancak O'na aittir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Mâun ücâc” aşırı tuzlu demektir, Bu kelime şöyle kullanılır: “Ecce'l-mâu, yeuccu, eccen fehuve ucâc” (çel gö Sİ öy eli zi), Ayrıca “Mâun süccâc” denilir ki kandırıcı, susuzluğu giderici sus demektir. --- Dipnotlar: söylemişlerdir. Onlardan biri tuzlu ve acı diğeri ise tatlıdır. Acı olanı tuzlulukta en son kerteye ulaşmış haldedir, tatlı olanı da hoşlukta ve tatlılıkta son noktadadır. Allah Teâlâ, nimet verişini, lütuf ve ihsanını öyle bir biçimde zikret“Ayncabunlar gerçeği kendilerine geldiğinde hemen yalanladılar; tam bir tutarsızlık için-

Furkan 25:54

İnsan türünü sudan yaratıp... Sudan, yani nutfeden (erlik suyu). Allah bu âyette de fazlından, minnetinden, kudretinden ve lütfundan bahsediyor. Lütfu ve kudreti, insan türünü erlik suyundan yaratması itibariyledir. İnsan ırkına ait bütün hekimler bir araya gelseler, insanın nutfeden yaratıldığını anlamaya, bunun nasıllığını öğrenmeye çalışsalar buna asla güç yetiremezler. Bu gösterir ki O, zatıyla buna kâdirdir ve hiçbir şey onu aciz bırakamaz. Fazlı, lütuf ve ihsanına gelince insanlar arasında kanbağı ve evlilik yoluyla akrabalık oluşturmasını bildirmesidir. Nesep (kan bağı) ile insanlar birbirlerini tanırlar ve aralarında irtibatlar oluşturur, eğer bu bağ olmasaydı ne birbirlerini tanıyabilirlerdi ne de birbirleri arasında irtibatlar kurabilirlerdi. Sıhriyet ise insanların eşleşmeleri, sevgi ile birbirine bağlanmaları ve üremeleri içindir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah size kendi cinsinizden eşler 35 “Mâun riven” ve “mâun revâun” susuzluğu çokça giderici su demektir. yarattı, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar türetti.. “Aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de.. Allah fazlını ve nimet verişini hatırlatıyor ki ona mukabil kul şükür borcunu yerine getirsin. Bütün bunlar şunun bilinmesi içindir: Böyle bir yaratma asla anlamsız ve bâtıl olamaz, mutlaka bunun için bir sınanma ve karşılığını bulacağı bir akıbeti olur. Nesep, kişiler arasında nikâhlanma ve evlenme olmayan soy bağıdır. Sıhriyet ise aralarında nikâhlanma ve evlenmeyi helâl yapan ve oluşturan bir bağdır. Âyet Hafsa'nın mushafında “huvellezi haleka mine'l-mâi neseben ve sıhran” (ujı ya ği Gİ yaş 143 5) şeklindedir. (JEbü Muâz dedi ki: “Sıhr” genç (erkek, damat) ve ailesidir. “Haten (çoğulu ahtân)” (vts yal!) ise kadının babasıdır (kayınpeder). “Hatene” , kadının annesidir (kaynana). “Ahtân” kadının ailesi ve yakınlarıdır. “Ashâr” ise erkeğin ailesi ve yakınlarıdır. Ebü Avsece şöyle dedi: “ve sıhran” “müsâhere'den (4 Lai) gelir her iki taraf da birbirinin “ashâr”ı, yani dünürleri olur. Bizim illerde bilinen ise kocanın akrabasına “ahtân”, kadının akrabasına da “ashâr” denilmesidir. Sonuçta bu bir dil meselesidir, herkesin örfü nasıl ise isimlendirme öyledir. En doğrusunu Allah bilir.

Furkan 25:55

Ama onlar, Allah'ı bırakıp kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ediyorlar. Yani onlar ibadet ettikleri takdirde âhirette kendilerine fayda vermeyeceğini, ibadeti terkettikleri takdirde ise dünyada kendilerine zarar vermeyeceğini bildikleri Allahtan gayrı putlara tapıyorlar. Allah, fayda ya da zarar vermeye muktedir olmadığını bildikleri putlara kulluk etmeleri, kulluk ettikleri takdirde kendilerine fayda sağlayacak, kulluğu terketmeleri halinde ise kendilerine zarar verecek olduğunu bildikleri Allah'a tapınmayı terketmeleri sebebiyle onların beyinsizliklerini hatırlatıyor. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi?” Bu ve buna benzer daha pek çok ilâhi beyanda Allah, kâfirlerin putlara tapınmaları ve Allaha kulluğu terketmeleri sebebiyle onların beyinsizliklerine işarette bulunuyor. Zaten inkârcı kişi, Rabb'ine karşı inkârcıya arka çıkar. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Kâfir, Rabb'ine itaat edene karşı kâfirin ve onun dostunun arka çıkıcısıdır. Onlar Allah dostlarına karşı birbirlerinin yardımcısı ve destekçisi olurlar. Yoksa kâfirin bizzat Allah'a karşı arka çıkması düşünülemez, o Allah dostlarına karşı düşmanlık yapar ve kâfirlere arka çıkar. Burada Rab kelimesi belirtilmiş mecaz yoluyla bundan Rabb'in dostları kastedilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder...” “Akıllarınca Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar;” Bu ve benzeri örneklerde Allah değil O'nun dostları kastedilmektedir. PEL ii YI Ier

Furkan 25:56

Biz seni sadece bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Kendisine itaat edene müjdeci, isyan edip itaate yanaşmayana da uyarıcı, “Bişâre” (müjdeleme), sonuçta salih ameller sebebiyle kişiye erişecek olan sevinç ve neşe halinin haber verilmesidir. “Nezâret” (uyarma) ise, sonuçta kötü ameller sebebiyle kişiye erişecek olan hoşnutsuzluk ve huzursuzluk halinin bildirilmesidir. BAN İİİ AE SAYI si ez SİLLE ji

Furkan 25:57

De ki: “Bu görevimden dolayı... sizden bir karşılık istemiyorum. Yani sizi davet ettiğim dine karşılık sizden herhangi bir ücret talep etmiyorum. Şu âyet gibi: “(Resülüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?”4' Yani ben buna karşılık sizden bir ücret beklemiyorum ki siz onun ağırlığı altında kalmış olun da bu durum sizi davetime icabet etmekten alıkoysun. Buna göre De ki: Bu görevimden dolayı, dileyenin Rabb'ine giden bir yol izlemesi dışında, sizden bir karşılık istemiyorum meâlindeki beyan sanki ızmâr (var sayımı gerekli gizli bir ilâve) vardır: Takdiri şöyledir: “Lâ eselüküm aleyhi ecran illâ men şâe, velâkin innemâ eseluküm en tettehizü ilâ Rabbihi sebilâ” (4, Ji yiz ol ŞİLİ bö) gala a Y) İzi ele İLİ Y X) Yani: De ki: “Bu görevimden dolayı, dileyen dışında sizden bir karşılık istemiyorum. Sadece kişinin Rabb'ine giden bir yol izlemesini istiyorum” Ya da bu beyan “ancak kim Rabb'ine giden bir yol izlemek istiyorsa bana tâbi olsun ve davetime icabet etsin!” takdirindedir. İstemiyorum cümlesi şöyle de yorumlanabilir: Tebliğ, yani risâletin size ulaştırılması ve sizi davette bulunduğum din karşılığında herhangi bir karşılık beklemiyorum, ancak kim Rabb'ine giden bir yol edinmek ister de bana tâbi olursa o başka. Ya da ancak kim Rabb'ine giden bir yol edinmek ister de bana karşı sevgi beslerse o başka. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “De ki: Sizden akrabalık sevgisinden başka bir karşılık istemiyorum”,

Furkan 25:58

Asla ölmeyecek olan O diri varlığa (Allah'a) dayanıp güven. Yani Allaha tevekkül et! Tevekkül, her işte Allaha dayanmak ve güvenmek demektir, 267 İİO'na hamdederek yüceliğini dile getir. Yani Rabb'ini tenzih et ve O'nu yapacağın övgü ile her türlü noksanlıklardan, kusurlardan uzak kıl. Hamd ile tesbihin anlamı budur. Tefsirciler “Rabb'inin emriyle namaz kıl!” şeklinde yorumlamışlardır. Ancak isabetli yorum bizim belirttiğimizdir. Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeterlidir. Yani kullarının günahlarını bilmesi bakımından O yeterlidir. Onları O'ndan daha iyi bilen kimse yoktur.

Furkan 25:59

60. “Onlara, 'Rahmâna secde edin denildiğinde, Rahmân da neymiş! Biz, senin istediğin şeye secde eder miyiz?” derler ve bu istek onları haktan daha da uzaklaştırır.” Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları yaratan... Bunu daha önce belirtmiştik. O'nu bilen birine sor. Birtakım yorumcular şöyle bir açıklama yaptı: Yani Muhammede sorulan şey için onu Allaha sor! Şöyle ki: Bazı Mekkeli kâfirler şöyle dedi: “Yâ Muhammed! Eğer sen şiir öğretiyorsan biz de seninle varız?” Hz. Peygamber onlara: “Peki, bu şiir mi? Bu ancak Rahmân'ın kelâmıdır” dedi. Onlar, “Evet, Allah'a yemin olsun ki o Yemâmedeki Rahmân'ın kelâmıdır, sana o öğretmektedir” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): “Rahmân, gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları yaratan Allah'tır. Bu bana O'nun katından gelmektedir” dedi. Onlar ise “Allah'ın bir olduğunu zannediyor, ondan sonra da ‘Bana Allah öğretiyor, Rahmân öğretiyor’ diyor. Siz bu ikisinin iki ayrı ilâh olduğunu bilmez misiniz?” diye mukabele ettiler. Ya da buna benzer sözler söylediler!”, IŞİRahmân da neymiş! Bu sözlerin Rahmân'ı bilmemeleri, sadece Allah'ı tanıyor olmaları sebebiyle söylenmiş olması da mümkündür. Onu daha önce hiç duymamış olmalarından ötürü inkâr etmiş olabilirler. Allah onlara bunu şu beyanıyla tanıttı: “De ki: “İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın...”1“ Yahut şöyle olabilir: Onlar taptıkları her şeye ilâh diyorlardı. Taptıkları putları da aynı şekilde ilâhlar (âlihe) diye adlandırıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) onları Rahmâna ibadet etmeye çağırınca zannettiler ki o Allah'tan gayrı bir ilâhtır. Bunun üzerine de dediler ki: “Eğer Allah'tan başkasına tapmak caiz ise biz de putlara tapıyoruz, bu durumda sen bizi bundan niye alıkoymaya çalışıyorsun?” Bunun üzerine Allah ve Rahmân aynıdır, ayrı değildir diyerek şöyle buyurdu: “Gökte yıldız kümeleri oluşturan, yine orada bir ışık kaynağı güneşi ve aydınlatan ayı yaratan Allah mübarektir, cömerttir..”“ Bununla O, Rahmân'ın başka bir ilâh olmadığını, aksine Rahmân'ın gökte yıldız kümeleri oluşturan Allah'ın bizzat kendisi olduğunu bildirmiş oldu. Onlar biliyorlardı ki gökte burçlar -ki onlar yıldız kümeleridir- oluşturan, oraya kandiller yerleştiren -ki onlar güneş ve aydır- bizzat Allah'tır. Cenâb-ı Hak bildirdi ki Rahmân başkası değil bizzat Allah'ın kendisidir. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan. Bu beyanın mânası gizli ve kapalı (mektüm) olduğunu söyleyenler hakkında şunları söyleriz: Hayır, âyette onun sırlı ve kapalı (mektüm) olmadığına, aksine onun bilinebilen ve yorumlanabilen âyetlerden olduğuna dair delil vardır. Şöyle ki: Bir kere O'nu bilen birine sor! denilmektedir. Eğer asla bilinemez türden olsaydı o takdirde bir bilene sormasını emretmezdi. Ya da ona sormayı emretmiş olsaydı haber vermemesi muhtemel olmazdı. Bu da gösteriyor ki âyet gizli ve kapalı değil aksine bilinebilecek türdendir. Ne var ki onu ancak bilen biri (habir) bilebilir. Habir olan da âlimdir. Onun da Allah yahut Cebrâil olması ya da onun öğrettiği peygamber olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. O'nu bilen birine sor! Bazıları bileni, Allah diye tefsir etmişlerdir. Bazıları da “Sonra arş üzerine kuruldu” kavl-i celilinde bahsi geçen Allah diye açıklamışlardır. Onlara, 'Rahmân'a secde edim denildiğinde, “Rahmân da neymiş” derler. Bunu açıklamış olduk. Biz, senin istediğin şeye secde eder miyiz? Âyetin metninde geçen “Temürund” hem yâlı hem de th olarak okunmuştur!, Ve bu istek onları haktan daha da uzaklaştırır. Rahmân'a kulluk etmeye çağırması onların Resülullah tan uzaklaşmalarını artırır. Bazıları dediler ki: O'nu bilen birine sor! Allah şöyle buyuruyor: Sana haber verdiğim her bir şey, hiç şüphesiz aynen sana bildirdiğim gibidir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 9 Süyüti, İsrâ süresinin “Dediler ki: ‘Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız” meâlindeki âyeti tefsir sadedinde şunları söylemiştir. Onlar dediler ki: “Sandığın gibi eğer Rabb'in isterse yapar ise o takdirde göğü üzerimize düşür. Sen bunu yapmadıkça biz sana asla inanmayacağız” Hz. Peygamber (s.a.) dedi ki: “Bu Allah'ın bileceği bir iştir! Eğer dilerse bunu size yapar” Dediler ki: “Yâ Muhammed! Rabb'in bizim seninle birlikte oturacağımızı ve sana soracağımız soruları soracağımızı, senden birtakım taleplerde bulunacağımızı biliyor. Sonra da sana geliyor ve bizim senden istediğimiz şeyleri sana öğretiyor ve senin bize getirdiğini kabul etmememiz halinde bizim başımıza birtakım işler açacağını sana haber veriyor. Sen böyle iddia ediyorsun ama bize ulaştığına göre bunları sana Yemâmedeki Rahmân adındaki bir adam öğretiyormuş. Vallahi biz Rahmân'a asla inanmayız. Biz bu konuda sana karşı mâzuruz ey Muhammed! Allah'a yeminle söylüyoruz ki bize getirdiklerinle seni baş başa da bırakmayız, ya biz seni yok ederiz, ya da sen bizi helâk edersin!” (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, V, 339). “De ki: İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın; hangisiyle yakarsanız olur, çünkü bütün güzel isimler O'na mahsustur. Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut”. Bir sonraki âyet.

Furkan 25:60

60. “Onlara, 'Rahmâna secde edin denildiğinde, Rahmân da neymiş! Biz, senin istediğin şeye secde eder miyiz?” derler ve bu istek onları haktan daha da uzaklaştırır.” Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları yaratan... Bunu daha önce belirtmiştik. O'nu bilen birine sor. Birtakım yorumcular şöyle bir açıklama yaptı: Yani Muhammede sorulan şey için onu Allaha sor! Şöyle ki: Bazı Mekkeli kâfirler şöyle dedi: “Yâ Muhammed! Eğer sen şiir öğretiyorsan biz de seninle varız?” Hz. Peygamber onlara: “Peki, bu şiir mi? Bu ancak Rahmân'ın kelâmıdır” dedi. Onlar, “Evet, Allah'a yemin olsun ki o Yemâmedeki Rahmân'ın kelâmıdır, sana o öğretmektedir” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.): “Rahmân, gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları yaratan Allah'tır. Bu bana O'nun katından gelmektedir” dedi. Onlar ise “Allah'ın bir olduğunu zannediyor, ondan sonra da ‘Bana Allah öğretiyor, Rahmân öğretiyor’ diyor. Siz bu ikisinin iki ayrı ilâh olduğunu bilmez misiniz?” diye mukabele ettiler. Ya da buna benzer sözler söylediler!”, IŞİRahmân da neymiş! Bu sözlerin Rahmân'ı bilmemeleri, sadece Allah'ı tanıyor olmaları sebebiyle söylenmiş olması da mümkündür. Onu daha önce hiç duymamış olmalarından ötürü inkâr etmiş olabilirler. Allah onlara bunu şu beyanıyla tanıttı: “De ki: “İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın...”1“ Yahut şöyle olabilir: Onlar taptıkları her şeye ilâh diyorlardı. Taptıkları putları da aynı şekilde ilâhlar (âlihe) diye adlandırıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) onları Rahmâna ibadet etmeye çağırınca zannettiler ki o Allah'tan gayrı bir ilâhtır. Bunun üzerine de dediler ki: “Eğer Allah'tan başkasına tapmak caiz ise biz de putlara tapıyoruz, bu durumda sen bizi bundan niye alıkoymaya çalışıyorsun?” Bunun üzerine Allah ve Rahmân aynıdır, ayrı değildir diyerek şöyle buyurdu: “Gökte yıldız kümeleri oluşturan, yine orada bir ışık kaynağı güneşi ve aydınlatan ayı yaratan Allah mübarektir, cömerttir..”“ Bununla O, Rahmân'ın başka bir ilâh olmadığını, aksine Rahmân'ın gökte yıldız kümeleri oluşturan Allah'ın bizzat kendisi olduğunu bildirmiş oldu. Onlar biliyorlardı ki gökte burçlar -ki onlar yıldız kümeleridir- oluşturan, oraya kandiller yerleştiren -ki onlar güneş ve aydır- bizzat Allah'tır. Cenâb-ı Hak bildirdi ki Rahmân başkası değil bizzat Allah'ın kendisidir. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan. Bu beyanın mânası gizli ve kapalı (mektüm) olduğunu söyleyenler hakkında şunları söyleriz: Hayır, âyette onun sırlı ve kapalı (mektüm) olmadığına, aksine onun bilinebilen ve yorumlanabilen âyetlerden olduğuna dair delil vardır. Şöyle ki: Bir kere O'nu bilen birine sor! denilmektedir. Eğer asla bilinemez türden olsaydı o takdirde bir bilene sormasını emretmezdi. Ya da ona sormayı emretmiş olsaydı haber vermemesi muhtemel olmazdı. Bu da gösteriyor ki âyet gizli ve kapalı değil aksine bilinebilecek türdendir. Ne var ki onu ancak bilen biri (habir) bilebilir. Habir olan da âlimdir. Onun da Allah yahut Cebrâil olması ya da onun öğrettiği peygamber olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. O'nu bilen birine sor! Bazıları bileni, Allah diye tefsir etmişlerdir. Bazıları da “Sonra arş üzerine kuruldu” kavl-i celilinde bahsi geçen Allah diye açıklamışlardır. Onlara, 'Rahmân'a secde edim denildiğinde, “Rahmân da neymiş” derler. Bunu açıklamış olduk. Biz, senin istediğin şeye secde eder miyiz? Âyetin metninde geçen “Temürund” hem yâlı hem de th olarak okunmuştur!, Ve bu istek onları haktan daha da uzaklaştırır. Rahmân'a kulluk etmeye çağırması onların Resülullah tan uzaklaşmalarını artırır. Bazıları dediler ki: O'nu bilen birine sor! Allah şöyle buyuruyor: Sana haber verdiğim her bir şey, hiç şüphesiz aynen sana bildirdiğim gibidir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 9 Süyüti, İsrâ süresinin “Dediler ki: ‘Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız” meâlindeki âyeti tefsir sadedinde şunları söylemiştir. Onlar dediler ki: “Sandığın gibi eğer Rabb'in isterse yapar ise o takdirde göğü üzerimize düşür. Sen bunu yapmadıkça biz sana asla inanmayacağız” Hz. Peygamber (s.a.) dedi ki: “Bu Allah'ın bileceği bir iştir! Eğer dilerse bunu size yapar” Dediler ki: “Yâ Muhammed! Rabb'in bizim seninle birlikte oturacağımızı ve sana soracağımız soruları soracağımızı, senden birtakım taleplerde bulunacağımızı biliyor. Sonra da sana geliyor ve bizim senden istediğimiz şeyleri sana öğretiyor ve senin bize getirdiğini kabul etmememiz halinde bizim başımıza birtakım işler açacağını sana haber veriyor. Sen böyle iddia ediyorsun ama bize ulaştığına göre bunları sana Yemâmedeki Rahmân adındaki bir adam öğretiyormuş. Vallahi biz Rahmân'a asla inanmayız. Biz bu konuda sana karşı mâzuruz ey Muhammed! Allah'a yeminle söylüyoruz ki bize getirdiklerinle seni baş başa da bırakmayız, ya biz seni yok ederiz, ya da sen bizi helâk edersin!” (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, V, 339). “De ki: İster Allah diyerek, ister Rahmân diyerek yakarın; hangisiyle yakarsanız olur, çünkü bütün güzel isimler O'na mahsustur. Namazında niyazında sesini fazla yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arasında bir yol tut”. Bir sonraki âyet.

Furkan 25:61

Gökte yıldız kümeleri oluşturan... (Allah) mübarektir, cömerttir. Daha önce de bazıları şöyle demişlerdir: O, “Bereket”tendir. Bazıları ise onun “et-Teâli” (Jus), yani yüce olmak anlamından geldiğini söylemişlerdir. Gökte yıldız kümeleri oluşturan, yine orada bir ışık kaynağı ve aydınlatan bir ay yaratan (Allah) mübarektir, cömerttir. Bu beyan onların (bir önceki beyanda geçen) “Rahmân nedir?” sorularına cevap olmak üzere gelmiştir. Aynı şekilde şu âyet de öyledir: ii SUZİ yal Kale g5 İRİ İZE sil A3

Furkan 25:62

Gece ile gündüzü birbiri ardına getiren de O'dur. Yani birini diğerinin ardından, biri gitti mi öbürü gelecek şekilde yaratan. Düşünüp ibret almak ve şükretmek isteyenler için... Yani düşünüp de ibret almak, nimetleri için şükretmek isteyen için geceyi ve gündüzü hatırlatan. Çünkü gece ve gündüz Allahın kudretini ve saltanatını hatırlatır. Zira onlar dünyayı bürümeleri ve isteseler de istemeseler de birbirini takip ederek gelmeleri itibariyle zorbaları, firavunları dize getirir ve onların üstesinden gelir. Onlar ise üzerlerindeki gece ve gündüzün etkilerini savamazlar. Gece ve gündüzde ölümden sonra diriltilmeye, helâk ve yok olmadan sonra yeniden varlık alanına çıkmaya dair kanıtlar vardır. Zira biri gittikten ve hiçbir izi kalmadıktan sonra öbürünü getirir, öbürünü giderir, berikini getirir. Buna kâdir olan ölümden sonra tekrar diriltmeye ve onun etkisini tamamen bertaraf ederek yeni bir hayat başlatmaya da kâdirdir. Gece ve gündüz aynı zamanda Allahın nimetlerini de hatırlatır. Çünkü Allah gündüzü insanların geçimlerini kazanmak, rızıklarının peşinden koşmak ve hayatlarını devam ettirmek için gerekli olan ihtiyaçlarını karşılamak üzere koşuşturma zamanı yapmıştır. Geceyi ise bedenleri için dinlenme ve huzur bulma vakti yapmıştır. Bu ikisinden biri olmadan bedenlerin varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Görmez misin ki Allah, onlardaki nimetlerini nasıl saymıştır: Şöyle buyurmuştur: “De ki: 'Hiç düşündünüz mü, eğer Allah geceyi kıyâmet gününe kadar üzerinizde devamlı kılsa, Allahtan başka size ışık getirecek bir tanrı var mıdır? Hâlâ söze kulak vermeyecek misiniz!” ( ki: ‘Ne dersiniz, eğer Allah gündüzü üzerinizde kıyâmet gününe kadar devamlı kılsa, Allah'tan başka size istirahat edeceğiniz geceyi getirebilecek bir tanrı var mı? Hâlâ gerçeği görmeyecek misiniz?” Allah onlara kendisine şükür görevini ifa etmeleri için gece ve gündüzdeki nimetlerinin büyüklüğünü onlara hatırlatıyor. Buna göre Düşünüp ibret almak ve şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardına getiren de O'dur derken kastedilen onlardaki Allah'ın nimetini düşünmek ve şükrünü ifa etmek olmaktadır. Düşünüp ibret almak ve şükretmek isteyenler için gece ile Ründüşü birbiri ardına getiren... Yani onlardan her biri, içinde ifa edilmesi Bercken hatırlatma ve teşehharün Kaçınılması halinde diğerinin halefi olur. Yanı onlar slan birinde hatnılama ve teşekkürden yapması gerekeni kaçıran kışı diğerinde bunu teli eder Hasana Basri buna yakın bir yorumda bulunmuş ve yüyle demiştir “Kim geceleyin yapması gereken bir işi kaçırırsa onu gündüzün telifi eder, kim de gündüzün yapılması gereken bir işi kaçırırsa onu da geceleyin teli eder Ru yoruma benzer olmak üzere 1z. Omerden şöyle bir rivayet gelmiştir; Adamin bni ona dedi ki: “Ey müminlerin emiri! Ben gece namazın, Kağındım!” Hz Omer ona: “Geceleyin kaçırdığın şeyi gündüz telâfi et, gün. duzande Kaçırdığın şeyi de geceleyin telâfi et!” dedi sonra da bu yeti okudu: Gece ile gündüzü birbiri ardına getiren de O'dur. Bazıları “hilteten” (uis) kelimesinin “alt tan geldiğini söylemişlerdir. Buna göre anlamı biri diğerine muhaletet ediyor, olur, Sonra bu muhalefet de iki şekilde olabilir: Birincisi, belirttiğimiz üzere bininin gelmesi diğerinin gitmesi şeklinde olur, “Gece ile gündüzü birbiri ardına getiren...” meâlindeki beyanda olduğu gibi. İkincisi ise renk itibariyle beyaz ve siyah şeklinde farklı olmaları, birinin beyaz ve aydınlık diğerinin siyah ve karanlık olmasıdır. Gökte yıldız kümeleri (burçlar) oluşturan. Bazıları dediler ki: “Bürüc” it.) büyük yıldızlar demektir. Tekili “burc'dur. Bu izah Ebü Avsece clAtâbi'ye aittir. Bazıları da burçlar gökte bulunan birtakım saraylardır ki güneş her gece aralarda konaklar, demişlerdir. Hz. Ömer'in sözüne benzer bir açıklama da Selmandan gelmiştir. Bır adam ona gelmiş ve: “Ey Selman! Ben geceyi ihya edemiyorum!?” (ibadetle geçiremiyorum) demiş, o da cevap olarak: “Eğer geceyi ihya edemiyorsan, acdiyet gösterip de gündüzü ihyadan geri kalma!” demiştir, Hz. Peygamberin ER isa) şöyle buyurduğu nakledilir: “Bu geceden iki ya da dört rekdilik bir namazla da olsa yararlanın!“ Yine bize İz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İrade ve kudretiyle yaşadığım Allaha yemin ederim ki her gecede öyle bir zaman dilimi vardır ki kişi tam o saate denk getirerek Allah'tan bir şey istesin de o şeyi Allah o gece ya da gündüzünde ona vermesin. Onlar, öyle bineklerdir ki insanları ecellerine taşır, her uzakta olanı yakınlaştırır, her yeni olanı eskitirler, vâdedilen her şeyi getirirler. Sonunda bu onları bir günü elli bin sene olan (kıyâmet) gününe ulaştırır, en sonunda da insanlar amellerine göre Allah'ın her canı kazandığına karşılık ödüllendirdiği ya da cezalandırdığı cennete ya da cehenneme giderler”.

Furkan 25:63

63. “Rahmân'ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, câhiller onlara laf attığı zaman, selâm” deyip geçen kullardır.” Rahmân'ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen. Aziz ve Celil olan Allah kullarından ihlas sahibi has kullarını yeryüzünde vakarla yürümekle nitelendirdi. Aslında bütün insanlar Rahmân'ın kullarıdır. Hal böyle iken O, burada içlerinden arı duru olanları, ihlas ve takvâ sahibi bulunanları belirtmiştir. Yeryüzünde vakarla yürüyen. Bazıları dediler ki: Taşkınlık ve şımarıklık yapmadan hilim ile ve takvâ üzere. Bazıları da “Hevnen” (Eze) böbürlenerek, kibirlenerek ve şımarıklıkla değil, tevazu ile, diye açıklamışlardır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Sözü edilenler müminlerdir, onlar alçak gönüllülük içinde bir topluluktur, onların kulakları, gözleri ve organları öyle bir tevazu içindedir ki dışarıdan gören cahil biri onları hasta sanır. Allaha yeminle belirteyim ki o insanlarda hastalık namına bir şey yoktur, aksine onlar kalpleri en sağlıklı ve en doğru insanlardır. Ne var ki onların içine başkalarına girmeyen öyle bir korku girmiştir (ki, bundan dolayı görenler onları kendinde değil sanırlar)”. Bazı haberlerde merfü olarak Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle bir hadis gelmiştir: “Müminler oldukça mütevazı ve yumuşak huyludurlar (heyyinleyyin). Burnunda yuları olan deve gibi; ( yedildi mi gider, çöktürüldü mü kaya üzerine bile olsa çöker”. Bunun aslı şudur; Onlar hiçbir kimseye eza vermeden yahut kendilerinden başkalarına herhangi bir zararları dokunmadan gayet tevazu içinde yürürler. En doğrusunu Allah bilir. Cahiller onlara laf attığı zaman, “selâm” deyip geçen kullardır. Bazıları bunu şöyle açıkladılar: Cahiller onlara cahillik ettiklerinde, beyinsizler onlara aşağılık davranışlarda bulunduklarında o cahil ve ayak takımı beyinsizlere cahillik edip de uymazlar, aksine onlara “selâm” deyip geçerler. Bazıları da şöyle dediler; Küfür ve incitici sözler işittiklerinde “selâm” deyip geçerler, yani sözde doğruluk ve dürüstlük ve yerinde (mâruf) bir tepki gösterirler. Onların beyinsizliklerine, cahilliklerine uymazlar, onlardan yüz çevirirler, seviyelerine inip de onlara söz yetiştirmeye kalkışmazlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve ‘Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size; esen kalın; bizim cahillerle işimiz yok derler” Allah Teâlâ onların cahillerle, beyinsizlerle nasıl muhatap olduklarını, onlara nasıl güzel muamele ettiklerini ve şefkatle yaklaştıklarını bildirdi. Aynı şekilde hayır ehli ve akıl sahipleri ile de nasıl bir muamele içinde olduklarını, onlarla birlikteliklerini nasıl sürdürdüklerini haber verdi. İşte bu onların yaratılmışlara karşı Allahın burada nitelediği şekildeki davranışlarıdır. Sonra bu kez onların Allah için yaptıklarını ve yönelişlerini bildirdi ve şöyle buyurdu: Eo ALERTAR iğ

Furkan 25:64

Gecelerini Rablerine secde ederek, huzurunda durarak geçirirler. Hasan-ı Basriden şöyle nakledildi: O dedi ki: Bu âyet indiği zaman Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Geceyi elleri dizkapaklarında (yani namazda) geçirenlere Allah lütuf ve merhametiyle muamele buyursun!” Sonra şöyle buyurdu: “Kim yatsı namazından sonra iki rekât kılarsa o geceyi Allah'a karşı secdede ve kıyamda geçirmiş olur” Hasan-ı Basri dedi ki: “Onlar ayakları üzerinde kıyamda dururlar, Rab'lerine secde ederek yüzlerini yere sererler, Rablerinden korkularından gözyaşları yanaklarından akar”. Ve şöyle dedi: “Her işinden ötürü geceleri Allah için uykusuz geçer ve yine her işinden ötürü gündüzleri de Allah için haşyet içinde geçer”. "NAA ARERR CE — NEA

Furkan 25:65

“Ey Rabbimiz" derler; Bizi cehennem azabından uzak tut... Bunun, Allah Teâlâ tarafından, onların dua olarak gerçekte söylemiş olduğunu bildirme değil de onların kalbinde gizli olan şeyi haber verme kabilinden olması muhtemeldir. Çünkü kullukta ve takvâda niteliklerini açıkladığı şekilde bir düzeye ulaşan kimseler, zararın savılması, yararın alınması gibi isteklerle özlerini meşgul etmezler. Bununla birlikte bildirildiği şekliyle gerçek anlamda dua ve söz olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah cehennem azabını haber verdi: Çünkü onun azabı bitip tükenme bilmez. Hasan-ı Basri dedi ki: “Garâm” (el Ali) bir şeye yapışan ve onu asla bırakmayan unsurdur. Her yapışkan yapıştığını bir zaman gelir bırakır, bunun tek istisnası cehennem azabıdır. Bazıları da “Garâm” helâk anlamındadır, demişlerdir. O cehennem ne kötü bir yerleşme ve kalma yeridir! Yani cehennem ehli için orası ne kötü bir yerleşme ve kalma yeridir. O, cennet ehli için şu âyette belirtilen hususun mukabili olarak bildirilmiştir: “Ne güzel bir yerleşme ve kalma yeri!” Bazıları “Garâm” kelimesi hakkında şöyle dedi: O, dünyada peşinden koştukları zevklerin âhirette bedelini ödemektir. İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: “Kâne ğarâmen innâ unbi'nâ ennehâ sået müstekarran ve mukâmâ” “Onun azabı bitip tükenmek bilmez ve bize haber verilmişti ki o cehennem ne kötü bir yerleşme ve kalma yeridir!” 5 Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurüân, XIX, 35. Ebü Avsece şöyle dedi: “Hevnen” “rıfk”, yani yumuşaklık anlamındandır. Çekimi “hâne, yehünu, hevnen, fehuve hâin” şeklindedir. Bu anlamda olmak üzere şöyle denilmiştir: “Ve izâ azze ehüke fehun”, yani Kardeşin zor duruma düştüğünde ona yumuşaklık/ şefkat göster. “Garâm” (çi ali) helâk anlamındadır. İbn Kuteybe de aynı şekilde “Garâm'ın helâk olduğunu söylemiştir. Ve o dedi ki: “Meşyen hevnen” yavaş yürüyüş demektir’, “Selâmen” de doğru olan, müstehcenlik ve sataşma içermeyen söz, esenlik demektir.

Furkan 25:66

“Ey Rabbimiz" derler; Bizi cehennem azabından uzak tut... Bunun, Allah Teâlâ tarafından, onların dua olarak gerçekte söylemiş olduğunu bildirme değil de onların kalbinde gizli olan şeyi haber verme kabilinden olması muhtemeldir. Çünkü kullukta ve takvâda niteliklerini açıkladığı şekilde bir düzeye ulaşan kimseler, zararın savılması, yararın alınması gibi isteklerle özlerini meşgul etmezler. Bununla birlikte bildirildiği şekliyle gerçek anlamda dua ve söz olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah cehennem azabını haber verdi: Çünkü onun azabı bitip tükenme bilmez. Hasan-ı Basri dedi ki: “Garâm” (el Ali) bir şeye yapışan ve onu asla bırakmayan unsurdur. Her yapışkan yapıştığını bir zaman gelir bırakır, bunun tek istisnası cehennem azabıdır. Bazıları da “Garâm” helâk anlamındadır, demişlerdir. O cehennem ne kötü bir yerleşme ve kalma yeridir! Yani cehennem ehli için orası ne kötü bir yerleşme ve kalma yeridir. O, cennet ehli için şu âyette belirtilen hususun mukabili olarak bildirilmiştir: “Ne güzel bir yerleşme ve kalma yeri!” Bazıları “Garâm” kelimesi hakkında şöyle dedi: O, dünyada peşinden koştukları zevklerin âhirette bedelini ödemektir. İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: “Kâne ğarâmen innâ unbi'nâ ennehâ sået müstekarran ve mukâmâ” “Onun azabı bitip tükenmek bilmez ve bize haber verilmişti ki o cehennem ne kötü bir yerleşme ve kalma yeridir!” 5 Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurüân, XIX, 35. Ebü Avsece şöyle dedi: “Hevnen” “rıfk”, yani yumuşaklık anlamındandır. Çekimi “hâne, yehünu, hevnen, fehuve hâin” şeklindedir. Bu anlamda olmak üzere şöyle denilmiştir: “Ve izâ azze ehüke fehun”, yani Kardeşin zor duruma düştüğünde ona yumuşaklık/ şefkat göster. “Garâm” (çi ali) helâk anlamındadır. İbn Kuteybe de aynı şekilde “Garâm'ın helâk olduğunu söylemiştir. Ve o dedi ki: “Meşyen hevnen” yavaş yürüyüş demektir’, “Selâmen” de doğru olan, müstehcenlik ve sataşma içermeyen söz, esenlik demektir.

Furkan 25:67

Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler. Bazıları dediler ki: “Lem yüsrifü” Haksız yere harcama yapmazlar; helâl kazanırlar, iktisatlı harcama yaparlar, fazlasını verirler, başarılı olurlar ve müjdeyi hak ederler. Ne de cimrilik ederler, yani hak olan harcamaları kısmazlar. Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur. Yani harcamalarında israf ve cimrilik arasında dengeli bir yol tutarlar, Bu Mukâtil'in yorumudur: Bazıları da şöyle demişlerdir: İsraf, günah olan yolda harcama yapmaktır. İsraf etmezler, yani Allaha mâsiyet yolunda harcama yapmazlar, Ne de cimrilik ederler. Yani Allah'a itaat yolunda harcamadan geri durmazlar. Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur Yani tam bir denge içinde harcama yaparlar ne hak olan harcamalardan geri dururlar ne de hak olmayan yolda harcama yaparlar, aksine harcamaları hep Allaha itaat yolunda olur. Bazıları da dediler ki: Harcamada israf, hiçbir şekilde yararlanılmayacak şekilde yapılan harcamalardır; bahire, sâibe ve vasile adını verdikleri ve başıboş bırakıp da hiçbir şekilde yararlanma yoluna gitmedikleri hayvanlar“ gibi. “İktâr” 14y1) ise yararlanılacak yerlerde 155 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 315. harcamayıp malı tutmaktır. Bazıları da israf, harcamalarda azami olması gereken sınırı aşmaktır, iktâr ise harcama için belirlenen miktarı esirgemektir, Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur, yani ikisi ortası olur. Şu âyette olduğu gibi: “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma!”!57 lâkin ikisi arası bir yol tut. Bunun esası şudur: İsraf etmezler, yani onlar harcamalarını ve mallarını ancak kendilerine verilen emre göre harcarlar. Ne de cimrilik ederler, yani mallarını harcamaları emredilen yerlere harcamaktan alıkoymazlar. Harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre olur. Yani ikisi arasında olur. Allah bildirdi ki onlar yaptıklarını ancak kendilerine verilen emir üzere yaparlar ve yine (bir sonraki âyette) bildirdi ki onlar Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar. Ebü Avsece dedi ki: “İsrâf” fesad (bozgun) demektir. “Taktir” ise sıkmak anlamındadır. “Ve lem yaktürü” 3), yani ailelerine yetmeyecek şekilde az harcamada bulunmazlar. Dedi ki: “Kıvâm” vasat, yani ortası demektir. “Lâ kıvâme li fi hâzel-emr” (Yilda 4 Jel Y) denir, bu ona benim gücüm yetmez anlamındadır. [§]“Ve lâ ukâvimü hâze'l-emr”, yani ben ona karşı koyamam, güç yetiremem demektir. “Kıvâm” “kasd” yani denge, orta hal demektir. Ebü Muâz dedi ki: “ve lem yaktürü” kelimesi dört ayrı şekilde okunmuştur: “Yâ” harfinin refi ve şeddesiz, “tâ” harfinin kesri ile “lem yuktirü”, şeddeli olarak “yükattirü”, “yâ” harfinin nasbı ve “t& harfinin kesri ile “yaktirü”, “tâ” harfinin dammesi ile “yaktürü” Bu okuyuşların hepsinin de

Furkan 25:68

Âyetteki “lâ yed'üne” fiili iki şekilde izah edilebilir: Onlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya yakarmazlar, yani Allah'tan başkasına tapınmazlar. Ya da Allah'tan başkasını tanrı diye çağırmazlar. Haksız yere, Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. Allah, birinci âyette, yani “Rahmân'ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, câhiller onlara laf attığı zaman, “selâm” deyip geçen kullardır”1 meâlindeki âyette onların mahlükatla olan ilişkilerini, kullarla aralarında olan muameleyi bildirdi. Onların yeryüzünde vakarla yürüdüğünü, hiç kimseye rahatsızlık ve zarar vermediklerini, cahil ve beyinsiz takımının kendilerine sataşması halinde onların ezalarına bir karşılık vermediklerini, aksine onların kendilerine verdikleri sıkıntılara karşı sabır ve tahammül gösterdiklerini, onları bağışladıklarını, onlara güzel sözler söylediklerini bildirdi. Bu onların kendileri ile halk arasındaki gündüz vakti muameleleri olmaktadır, Ardından onların geceleyin Rab'leri ile olan alakalarını, O'na yakarışlarını anlattı ve şöyle buyurdu: “Gecelerini Rablerine secde ederek, huzurunda durarak geçirirler. “Ey Rabbimiz!” derler; “Bizi cehennem azabından uzak tut; çünkü onun azabı bitip tükenme bilmez." Sonra ortların ellerindeki mallarına yönelik davranışlarını bildirdi ve onların mallarını ancak harcanması emredilen yerlere harcadıklarını anlattı. Onların ibadette Allaha karşı safiyetlerini ve ihlaslarını, haramdan nasıl geri durduklarını bildirdi ve şöyle buyurdu: Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisi arasında mâkul bir dengeye göre (JOnlar, Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapmazlar; haksız yere, Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler. “Yine amılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler...”6 meâlindeki âyet de aynı şekilde bu âyetle bağlantılıdır ve o da mâna itibariyle “Zira (bilirler ki) bunları işleyen kimse cezasını bulacak”? meâlindeki âyetten öncedir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Zina etmezler, yalancı şahitlik yapmazlar! Bunları işleyen kimse, yani sözü edilen haksız yere cana kıymak, zina etmek, yalancı şahitlik yapmak ve şirk koşmak gibi günahları işlerse cezasını bulacak. Bazıları şöyle demiştir: “Esâmen” (Lui) cehennemde bir vadi adıdır. Bazıları da cehennem azabıdır, demişlerdir. Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar, zina etmezler, Bu âyette Hâriciler'in büyük günah işleyenleri tekfir etme inançlarına dair bir ret vardır. Çünkü bildirdi ki (hayat) zina ve adam öldürme gibi büyük günahları işledikten sonra da aynen irtikabından önce olduğu gibi bu filleri yapmak haramdır. Ancak hak ile olması müstesna. Yani Allah'ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar; hak etmesi hali müstesna. Bu da gösterir ki (günah işlemiş de olsa) kişiyi haksız yere öldürmek haram kılınmıştır, yani dokunulmazdır, kâfir değildir. Ancak haklı bir sebeple onun dokunulmazlığı kalkar. Bu da haberde bildirildiği üzere ya kısas gereği, ya zina ya da irtidat cezası şeklinde olur. “müslüman bir kimsenin öldürülmesi helâl olmaz: Ancak şu üç durum müstesna; Muhsan’® olduktan sonra zina etme, imandan sonra küfre dönme, haksız yere cana kıyma”, Eğer bu fiiller işlenince kişi kâfir olsaydı o takdirde haram kılınmazdı. Bu da bizim dediğimizi ispat eder.

Furkan 25:69

69. © gününde ona ii kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedi kalacaktır.” Kıyâmet gününde ona azabı kat kat verilecek ve alçaltılmış olarak o azap içinde ebedi kalacaktır. Şayet denirse ki “Bu âyette azap kat kat verilecek” denilmektedir. Oysa “Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir...“ meâlindeki âyette ise ancak dengi miktarı bir ceza verileceğinden bahsedilmektedir. Buradaki “kat kat” oluşun izahı nedir? (lBuna iki türlü cevap verilebilir: Birincisi: Azap, “Rahmân'ın has kulları...“ meâlindeki âyette zikri geçenlerin, Allahın zikretmiş olduğu dereceye ulaştıktan, belirttiği rütbeye erdikten sonra Allah'ı inkâra kalkışanlar hakkında olacaktır. Böyle birinin inkâr etmesi halinde azabı katlanacaktır. O kimsenin azabı Allah katındaki değeri ve mertebesi nispetinde katlanarak artacaktır. İsyanın ve nankörlüğün olması halinde kendisine verilmiş olan nimetin ölçüsünde azap artırılacaktır. Bu aynen Allah'ın, resülü hakkında buyurduğu gibidir: “Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın!”!97 Yani hem hayatın azabını hem de ölümün azabını kat kat artırırdık. Hz Hür ve evlilik yapmış kişi. Peygamber'in (s.a.) hanımları için de aynı şekilde benzer bir durumu belirtmiştir: “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır...”" Her kim ki kadri yücedir ve kendisine verilen nimetler daha çoktur, Rabb'ine isyan etmesi halinde cezası da ona göre, durumu o dereceye ulaşmamış, o mevkie varamamış kimselere nispetle daha fazla ve daha şiddetli olacaktır. Buna göre verilen ceza başkalarının cezasının kat katı olacak, ama bu, kendi günahlarının dengi bir cezadır. İkincisi: Bunun önderler için olması. Bununla kastettiğim kâfir tâbiler değil takip ettikleri önderleridir. Çünkü onlar o günahları hem kendileri işlemişlerdir hem de başkalarını onlara davet etmişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler...” Ya da onlarda mevcut bulunan inatçılık ve delillere tavır almaları yüzünden olacaktır. Allah sonra onlardan tövbe edenleri istisna ederek şöyle buyurmuştur. FOR Lor ANİ a AAEN ili e

Furkan 25:70

Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın dürumu başkadır. Bu beyan eğer “Rahmân'ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, câhiller onlara laf attığı zaman, “selâm” deyip geçen kullardır”"" diye buyrulanlar hakkında ise o takdirde burada mürtedin tövbe etmesi ve İslâm'a yeniden dönmesi halinde tövbesinin kabul edileceğine dair delâlet vardır. Çünkü onlardan istisna edilmiştir. 278 Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Bu iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Onların dünyâda iken yapmış oldukları kötülüklerden tövbe edip, pişmanlık gösterip, yaptıkları her bir kötülüğün yerine iyilik yapmış olmaya Allah onları muvaffak kılar. Onların “seyyiâtlarını hasenâta tebdil etmesi”nin, yani kötülüklerini iyiliklere dönüştürmesinin mânası budur. Yani Allah'ın onları buna muvaffak kılmasıdır. İkincisi: Allah'ın, onların bu dünyada iken işlemiş oldukları her bir günah fiilden dolayı pişmanlıkları ve tövbeleri sebebiyle işlemiş oldukları kötülükleri âhirette hasenata çevirmesidir. Bu mânada olmak üzere Ebü Hureyre'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kıyâmet gününde birtakım kavimler gelirler, onlar keşke daha çok günah işleselermiş diye iç geçirirler” Dediler ki: “Ey Ebü Hureyre! Kim onlar?” Ebü Hureyre: “Onlar, Allah'ın seyyiâtlarını hasenâta tebdil ettiği kimselerdir” diye cevap verir.” Bunun bir benzeri de sanki Abdullah b. Mesüd'dan rivayet edilmiş gibidir.

Furkan 25:71

Evet, kim tövbe edip erdemli davranırsa bu durumda gerektiği şekilde Allah'a yönelmiş olur. Bu da iki şekilde izah edilebilir. Birincisi: Emir mahiyetinde olması: Sanki şöyle demiş gibidir: Her kim tövbe ediyorsa Allah'a öyle bir tövbe etsin ki asla dönüşü olmasın! Şu kelâm-ı ilâhi de aynı mânaya gelir: “Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener... '7 Yani emir anlamında, eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa sebat göstersin ve iki yüz kişiye galebe çalsın. Bunun öyle olduğunun delili de: “Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti”? buyurmasıdır. İkincisi: Bunun, Allah Teâlâ'nın tövbe ettiklerinde asla dönmeyeceklerini bildiği özel bir topluluk hakkında olmasıdır. Yoksa her tövbe edenin tövbesine sadık kalarak bir daha hiç dönmemesi istisnasız mümkün değildir.

Furkan 25:72

Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler. Bazıları dediler ki “lâ yeşhedüne'z-züra” cümlesinden maksat “zür” mekânına uğramazlar demektir. “Zür” ise müziktir. Buna göre âyet “onlar müzik icra edilen mekânlarda bulunmazlar” anlamındadır. Bazıları da şöyle yorumlamışlardır: “Zür”a şahitlik etmezler, “Zür” da yalan demektir. Buna göre âyet “Yalancı şahitlik yapmazlar” anlamındadır. 279 (İBoş ve mânasız davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler. “Merrü kirâmen” “Merrü mürüral-kirâmi”, yani saygı değer vakur insanların tepkisini göstererek oradan uzaklaşırlar anlamındadır. Yani eğer gördükleri boş ve yanlış şeyleri düzeltmeye kâdir iseler düzeltirler, o boş ve yanlış şeylere kendileri düşmeden oradan uzaklaşırlar. Eğer düzeltmeye muktedir değillerse o takdirde onlara aldırış etmeden, onların boş ve yanlış işlerine bulaşmadan çekip giderler. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler.. 7 Yine anılan o iyi kullar, asılsız şeylere şahitlik etmezler; boş ve mânasız davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler, Bazıları dediler ki: Kendileri incitildiği zaman hoş görürler. Bazıları da onlar nikâh ve benzeri konular anıldığında açık konuşmazlar, kinâyeli sözlerle meramlarını ifade ederler, demişlerdir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler; “Yelka esâmen” “yelka'l-ukübete” takdirindedir. Onurluca çekip giderler. Yani o boş ve yanlış şeylere dâhil olmazlar, kendi özlerine saygı ile oradan vakarla uzaklaşırlar.

Furkan 25:73

Kendilerine Rab'lerinin âyetleri hatırlatıldığında o âyetler karşısında körler ve sağırlar gibi bilinçsizce davranmazlar. Bazıları dediler ki: Allah buyuruyor ki: Kendilerine Rab'lerinin âyetleri hatırlatıldığında hak karşısında sağırlık ve körlük yapmazlar. Dedi ki: Onlar vallahi öyle bir kavimdir ki Allah'ın âyetlerini anlarlar ve Allah'ın kitabından duyduklarından yararlanırlar. Hasan-ı Basri dedi ki: “Onları kim (sadece) dili ile okursa sağır ve kör gibi okumuş olur”. Sanki bildiriyor ki: Onlar, yani Allah'ın seçkin has ve ihlaslı kulları o âyetler karşısında, inatçı kâfirlerin tavırları gibi sağır ve kör gibi bir tavır takınmazlar. Aksine onlar üzerinde düşünerek (tezekkür) ve ince bir kavrayışta bulunarak, uyanık halde içinde olanları bilerek ve gereğini yerine getirerek davranırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer”!, (JKörler ve sağırlar gibi. Yani onlardan gaflet içerisinde olmazlar. Bazıları dediler ki: Onlara Kur'ân ile öğüt verildiği zaman körler ve sağırlar gibi bilinçsizce davranıp da onun âyetlerine karşı duymazlık ve görmezlik etmezler. Aksine o âyetleri işiten ve gören kimselerin dikkati ile dinler, öylesine bir tavır sergilerler. Bu iki yorum da aynıdır. P GLISI Gall ya A) ais ilg QI GUI ga GEZ

Furkan 25:74

Onlar, ‘Ey Rabbimiz!, Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet. Allah, Rahmân'ın has kullarının Rab'leri ile olan ilişkilerini bildirdi; onların gece ve gündüz O'na karşı nasıl kullukta bulunduklarını anlattı. Sonra onların kullar ile olan muamelelerini, onlara nasıl davrandıklarını anlattı. Sonra da aileleri ile olan davranışlarını ve onlara dualarını bildirdi ve şöyle buyurdu: “Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet. En doğrusunu Allah bilir ya, lâkin belirtelim ki Allah onlara “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” buyruğu ile kendi özlerini ve ailelerini ateşten korumalarını emredince onlar o zaman Rab'lerine dua ettiler ve O'ndan kendilerine dünya ve âhirette göz aydınlığı olacak eşler ve çocuklar bahşetmesini dilediler. Bazıları dediler ki: Onları salihler ve sana itaatkâr kullar eyle! Çünkü onların böyle olması bizim için göz aydınlığı olur. Hasan-ı Basri dedi ki: “Vallahi müslüman bir kul için çocuklarını, çocuklarının çocuklarını ve yakınlarını Allaha itaatkâr görmekten daha sevimli bir şey yoktur”. Ve dedi ki: Onları Allaha itaatkâr görürüz de buna sebep gözlerimiz aydın olur. En doğrusunu Allah bilir. Bizi günahtan sakınanlara öncü yap! Bazıları dediler ki: Yani bizi kendilerine uyulan hidâyet ve takvâ önderleri kıl. Bazıları dediler ki: Bizi öyle bir hal üzere kıl ki takvâ sahipleri bizi kendilerine örnek alsın ve bize uysunlar. En doğrusunu Allah bilir ya, fakat bunun aslı şudur: Sanki onlar şunu istiyorlardı: Rableri kendilerini öyle bir hal üzere kılsın ki onlara uyanlar takvâ sahibi kimseler olsun, sapık ve fâsık kimseler olmasın. Duanın en uygun yorumu, en doğrusunu Allah bilir ya, budur. [ ] Aksi takdirde onların “bizi müttakiler için öncüler kıl” diye bizzat kendi yararlarına bir talepte bulunmaları yersiz olur. Bu itibarla yorum ancak bizim belirttiğimiz şekil üzere yerinde olur. Sonra onların dünyada yapıp ettiklerine ve emrolundukları şeyleri yerine getirmede sabır ve sebat göstermelerine karşılık olmak üzere âhiretteki ödüllerini bildirdi ve şöyle buyurdu: al;

Furkan 25:75

75. “İşte bunlar, zorluklara katlanmalarının karşılığı © cennet konağıyla ödüllendirilecek, orada sağlık ve esenlik dilekleriyle karşılanacakİşte bunlar, zorluklara katlanmalarının karşılığı olarak cennet konağıyla ödüllendirilecek. “Gurfe” konakların en yücesi ve değerlisidir. Allah bildirdi ki onlar cennet konağıyla ödüllendirilecekler ve cennet yaşantıları o konaklarda olacaktır. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında “ulâike yuczevne'lcennete bimâ amilü” (1 us res gi Sel Ji) “Onlar işlediklerinin karşılığı olarak cennetle ödüllendirilecekler” şeklindedir. Âyette geçen “Gurfe”nin cennetten kinâye olması caizdir. İbn Mesüd'un kırâati de buna delil olur. Diğer konaklama yerlerinden daha yüksek ve üstün olması sebebiyle bizzat “Gurfe”nin (konak, villa) kendisinin murat edilmesi de mümkündür. O, dünya hayatında bazı zamanlarda kalınması tercih edilen hususlardandır. İnsanlar öylesi yerlerde kalmayı yüksek ve daha değerli olması sebebiyle başka mekânlara tercih ederler. Bu insâni telakkiden dolayı Allah Teâlâ âhirette böyle bir vâdle onların dine karşı rağbetlerini oluşturmayı irade etti. Orada sağlık ve esenlik dilekleriyle karşılanacaklar. Şeddeli ve “ve yelkavne” şeklinde şeddesiz okunmuştur. Sağlık ve esenlik, yani onları melekler selâm ve esenlik temennileriyle karşılayacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda ifade edildiği gibi: “Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun!”!7; “Selâm size! Hoş geldiniz!” Ya da bizzat kendileri birbirlerini selâm ve esenlik dilekleriyle karşılayacaklardır, birbirlerine selâm verecekler, temenna çekeceklerdir. YOGA ALİŞAN

Furkan 25:76

Orada sonsuzca yaşayacaklar. Yani devamlı olarak. Ne güzel bir yerleşme ve kalma yeri! En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Cennet onlar için yerleşme ve kalma yeri olarak öyle güzeldir ki orada usanmazlar, sıkılmazlar, yalnızlık korkusuna kapılmazlar, üzüntü ve tasa bilmezler. Orası, dünya nimetleri gibi değildir. Zira dünya nimetleri, çok olması ve içinde kalmanın uzaması halinde usanç ve bıkkınlık doğurur. ÖZ ZLE KİS İLE ASE Vİ 5 e ka GB

Furkan 25:77

De ki: (Ey insanlar!) “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin! Bazıları dediler ki: Rabb'im size ne diye değer versin! Yani Rabb'im size değer vermez. [§]Eğer kendisini tevhit etmeniz ve O'na itaatte bulunmanız için sizi davette bulunmasaydı... Bazıları da dediler ki: Rabb'im sizi ne yapsın? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Eğer siz O'nu tevhit eder ve O'na itaat ederseniz o takdirde Rabb'im size ne eylesin?! Şu âyette olduğu gibi: “Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size niçin azap Siz O'nun dinini yalan saydığınız için bunun günahı artık yakanızı bırakmayacak. Bu beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: Bir kısmı “Bedir günü azabıdır” demişlerdir. Yani (günahı ve günahkârı) birbirlerine yapıştırdı da ayrılmaz kıldı. İbn Mesüd da aynı şekilde açıklamış şöyle demiştir: “Duhân” tur'®, Bazıları şöyle demişlerdir: Yani asla ayrılmayan yapışık bir azaptır ki o da âhiret azabıdır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Rabb'im size ne diye değer versin!, yani sizi ne yapsın. “İhtiyaç duyma” anlamında şöyle kullanılır: 'Abee, ya'beü, ‘ben fe hüve 'âbi'un (çe y ites Lu Le) “Mâ a'be'ü bi hâze'l-emr” (Y1 lip Liu) denilir, yani “Onu ne yapayım, ona ihtiyacım yok!” demektir. “Abe'tü bi fulân” ise “Ona ihtiyaç duydum” anlamındadır. İbn Kuteybe'nin izahı da aynıdır“, 89 “Göğün bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle. Bu acı veren bir azaptır”. “Amansız bir şekilde yakaladığımız gün yaptıklarının cezasını hakkıyla vereceğiz” (ed-Duhân, 44/16. bk. Buhâri, “Tefsir”, 25/5; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 56, XXI, 17; XXV, 112; XXVII, 85; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Vİ, 81 bk. İbn Kuteybe, Tevilü müşkilil-Kurüân, s. 438. Orada şu da var: “De ki: “(Ey insanlar!) Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin! (Ey inkârcılar!) Siz O'nun dinini yalan saydığınız için bunun günahı artık yakanızı bırakmayacak” Dedi ki: Bu âyette işkâl vardır. İbn Necih, Mücâhidden onun “Allah size ne diye değer versin!” ifadesi hakkında şöyle dediğini nakleder: Yani “eğer Rabb'imin O'nu tevhit etmeniz ve O'na itaat etmeniz vb. için sizi daveti olmasa sizi ne yapsın?” Kelbi dedi ki: Seleme, Ferrâdan nakletti: Yani “Rabb'im sizi ne yapsın? Eğer çağrınız olmasa. Eğer O'nun sizi İslâm'a çağrısı olmasaydı o takdirde sizin işiniz kötü idi” Ebü İshak “Allah size ne diye değer versin!” ifadesi hakkında dedi ki: Yani “eğer duanız, yani O'nu tevhit edişiniz olmasa O sizi ne yapsın?” Dedi ki: Yorumu şöyle: “Eğer tevhidiniz olmasaydı ne kadar bir ağırlığınız olurdu?” “Mâ ‘betü bi fulân” dersin. Mânası “Onun benim nazarımda ne bir ağırlığı ne de bir değeri var!” demektir.