Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Şuara 26:1 – Neml 27:93
İçindekiler
- Şuara 26:1
- Şuara 26:2
- Şuara 26:3
- Şuara 26:4
- Şuara 26:5
- Şuara 26:6
- Şuara 26:7
- Şuara 26:8
- Şuara 26:9
- Şuara 26:10
- Şuara 26:11
- Şuara 26:12
- Şuara 26:13
- Şuara 26:14
- Şuara 26:15
- Şuara 26:16
- Şuara 26:17
- Şuara 26:18
- Şuara 26:19
- Şuara 26:20
- Şuara 26:21
- Şuara 26:22
- Şuara 26:23
- Şuara 26:24
- Şuara 26:25
- Şuara 26:26
- Şuara 26:27
- Şuara 26:28
- Şuara 26:29
- Şuara 26:30
- Şuara 26:31
- Şuara 26:32
- Şuara 26:33
- Şuara 26:34
- Şuara 26:35
- Şuara 26:36
- Şuara 26:37
- Şuara 26:38
- Şuara 26:39
- Şuara 26:40
- Şuara 26:41
- Şuara 26:42
- Şuara 26:43
- Şuara 26:44
- Şuara 26:45
- Şuara 26:46
- Şuara 26:47
- Şuara 26:48
- Şuara 26:49
- Şuara 26:50
- Şuara 26:51
- Şuara 26:52
- Şuara 26:53
- Şuara 26:54
- Şuara 26:55
- Şuara 26:56
- Şuara 26:57
- Şuara 26:58
- Şuara 26:59
- Şuara 26:60
- Şuara 26:61
- Şuara 26:62
- Şuara 26:63
- Şuara 26:64
- Şuara 26:65
- Şuara 26:66
- Şuara 26:67
- Şuara 26:68
- Şuara 26:69
- Şuara 26:70
- Şuara 26:71
- Şuara 26:72
- Şuara 26:73
- Şuara 26:74
- Şuara 26:75
- Şuara 26:76
- Şuara 26:77
- Şuara 26:78
- Şuara 26:79
- Şuara 26:80
- Şuara 26:81
- Şuara 26:82
- Şuara 26:83
- Şuara 26:84
- Şuara 26:85
- Şuara 26:86
- Şuara 26:87
- Şuara 26:88
- Şuara 26:89
- Şuara 26:90
- Şuara 26:91
- Şuara 26:92
- Şuara 26:93
- Şuara 26:94
- Şuara 26:95
- Şuara 26:96
- Şuara 26:97
- Şuara 26:98
- Şuara 26:99
- Şuara 26:100
- Şuara 26:101
- Şuara 26:102
- Şuara 26:103
- Şuara 26:104
- Şuara 26:105
- Şuara 26:106
- Şuara 26:107
- Şuara 26:108
- Şuara 26:109
- Şuara 26:110
- Şuara 26:111
- Şuara 26:112
- Şuara 26:113
- Şuara 26:114
- Şuara 26:115
- Şuara 26:116
- Şuara 26:117
- Şuara 26:118
- Şuara 26:119
- Şuara 26:120
- Şuara 26:121
- Şuara 26:122
- Şuara 26:123
- Şuara 26:124
- Şuara 26:125
- Şuara 26:126
- Şuara 26:127
- Şuara 26:128
- Şuara 26:129
- Şuara 26:130
- Şuara 26:131
- Şuara 26:132
- Şuara 26:133
- Şuara 26:134
- Şuara 26:135
- Şuara 26:136
- Şuara 26:137
- Şuara 26:138
- Şuara 26:139
- Şuara 26:140
- Şuara 26:141
- Şuara 26:142
- Şuara 26:143
- Şuara 26:144
- Şuara 26:145
- Şuara 26:146
- Şuara 26:147
- Şuara 26:148
- Şuara 26:149
- Şuara 26:150
- Şuara 26:151
- Şuara 26:152
- Şuara 26:153
- Şuara 26:154
- Şuara 26:155
- Şuara 26:156
- Şuara 26:157
- Şuara 26:158
- Şuara 26:159
- Şuara 26:160
- Şuara 26:161
- Şuara 26:162
- Şuara 26:163
- Şuara 26:164
- Şuara 26:165
- Şuara 26:166
- Şuara 26:167
- Şuara 26:168
- Şuara 26:169
- Şuara 26:170
- Şuara 26:171
- Şuara 26:172
- Şuara 26:173
- Şuara 26:174
- Şuara 26:175
- Şuara 26:176
- Şuara 26:177
- Şuara 26:178
- Şuara 26:179
- Şuara 26:180
- Şuara 26:181
- Şuara 26:182
- Şuara 26:183
- Şuara 26:184
- Şuara 26:185
- Şuara 26:186
- Şuara 26:187
- Şuara 26:188
- Şuara 26:189
- Şuara 26:190
- Şuara 26:191
- Şuara 26:192
- Şuara 26:193
- Şuara 26:194
- Şuara 26:195
- Şuara 26:196
- Şuara 26:197
- Şuara 26:198
- Şuara 26:199
- Şuara 26:200
- Şuara 26:201
- Şuara 26:202
- Şuara 26:203
- Şuara 26:204
- Şuara 26:205
- Şuara 26:206
- Şuara 26:207
- Şuara 26:208
- Şuara 26:209
- Şuara 26:210
- Şuara 26:211
- Şuara 26:212
- Şuara 26:213
- Şuara 26:214
- Şuara 26:215
- Şuara 26:216
- Şuara 26:217
- Şuara 26:218
- Şuara 26:219
- Şuara 26:220
- Şuara 26:221
- Şuara 26:222
- Şuara 26:223
- Şuara 26:224
- Şuara 26:225
- Şuara 26:226
- Şuara 26:227
- Neml 27:1
- Neml 27:2
- Neml 27:3
- Neml 27:4
- Neml 27:5
- Neml 27:6
- Neml 27:7
- Neml 27:8
- Neml 27:9
- Neml 27:10
- Neml 27:11
- Neml 27:12
- Neml 27:13
- Neml 27:14
- Neml 27:15
- Neml 27:16
- Neml 27:17
- Neml 27:18
- Neml 27:19
- Neml 27:20
- Neml 27:21
- Neml 27:22
- Neml 27:23
- Neml 27:24
- Neml 27:25
- Neml 27:26
- Neml 27:27
- Neml 27:28
- Neml 27:29
- Neml 27:30
- Neml 27:31
- Neml 27:32
- Neml 27:33
- Neml 27:34
- Neml 27:35
- Neml 27:36
- Neml 27:37
- Neml 27:38
- Neml 27:39
- Neml 27:40
- Neml 27:41
- Neml 27:42
- Neml 27:43
- Neml 27:44
- Neml 27:45
- Neml 27:46
- Neml 27:47
- Neml 27:48
- Neml 27:49
- Neml 27:50
- Neml 27:51
- Neml 27:52
- Neml 27:53
- Neml 27:54
- Neml 27:55
- Neml 27:56
- Neml 27:57
- Neml 27:58
- Neml 27:59
- Neml 27:60
- Neml 27:61
- Neml 27:62
- Neml 27:63
- Neml 27:64
- Neml 27:65
- Neml 27:66
- Neml 27:67
- Neml 27:68
- Neml 27:69
- Neml 27:70
- Neml 27:71
- Neml 27:72
- Neml 27:73
- Neml 27:74
- Neml 27:75
- Neml 27:76
- Neml 27:77
- Neml 27:78
- Neml 27:79
- Neml 27:80
- Neml 27:81
- Neml 27:82
- Neml 27:83
- Neml 27:84
- Neml 27:85
- Neml 27:86
- Neml 27:87
- Neml 27:88
- Neml 27:89
- Neml 27:90
- Neml 27:91
- Neml 27:92
- Neml 27:93
Şuara 26:1
[Kur'ân ve Tebliği]
Tâ-sin-mim. Hurüf-ı muceme'nin yorumu hakkında daha önce bilgi verilmişti?. Aynı şekilde Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir kavl-i celilinin yorumu hakkında da daha önce açıklama yapmıştık.
Şuara 26:2
[Kur'ân ve Tebliği]
Tâ-sin-mim. Hurüf-ı muceme'nin yorumu hakkında daha önce bilgi verilmişti?. Aynı şekilde Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir kavl-i celilinin yorumu hakkında da daha önce açıklama yapmıştık.
Şuara 26:3
3. “İman etmiyorlar diye lale kendini helâk Kl j İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin! Onların imana gelmemeleri ve kendisini yalanlamaları hem onlara acıma ve haklarında endişe duyma hem de Allaha tâzim ve O'nun hukukunu yüceltme adına Hz. Peygamber'e (s.a.) çok ağır geliyordu; o kadar ki bu yüzden üzüntüsünden dolayı neredeyse helâk olacaktı. Şu âyette olduğu gibi: “Durum böyleyken bu son kitaba inanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin!”? “Esef” üzüntünün nihai şeklidir. Hz. Yâkub'un şu sözünde olduğu gibi: “Âh Yüsufum âh! İçim yanıyor!” diyordu”, Bazıları dediler ki “Esef” öfkenin nihai şeklidir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bize karşı Mekki olduğu söylenmiştir. “el-Hurüfü'l-mu'ceme ya da el-Mukattaa” hakkında bk. Bakara süresi.
öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik” Denildi ki: Bu âyette geçen “Âsefünâ” (Gazi) “ağdabünâ” (4,-asi), yani bizi öfkelendirdiler anlamındadır. Daha önce belirtmiştik ki Allahın peygamberini zikretmesi, onların inkârları ve tekzipleri yüzünden onun tabiatı itibariyle üzüntü ve keder içinde olduğunu belirtmesinin, “Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir...“ meâlindeki âyette ifade edildiği gibi olduğunu daha önce izah etmiştik. O, acıması sebebiyle onlara üzülüyor; Allah'ı tâzim, emir ve yasaklarının tersini yapmaları durumunda emrini yüceltme için de onlara öfkeleniyordu. Bir başkaşını kötülük ya da büyük günah işlerken gören herkesin yapması gereken de, aynı şekilde onlara üzülmek, şefkat ve merhamet duymak, çirkin işler işlenmesi yüzünden de Allah için onlara öfke duymak olmalıdır.
Di: Vo SN
Şuara 26:4
Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz de derhal ona boyun eğerler. Mütezile şöyle dedi: Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz meâlindeki beyanda söz edilen dileme zorlama ve tahakküm iradesidir. Öyle ki sonunda onlar mecbur kalırlar ve iman ederler. Bize göre ise iman ve ihtiyar meşieti/dilemesidir. Yani eğer biz onların imanlarını dileseydik, onlara bir mücize indirirdik onlar da iman ederlerdi. Çünkü mücize hiç kimseyi imana zorlamaz ve tahakküm altına almaz. Bunun da delili şu âyettir: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı..”” Bu beyanda bahsedilen mücizeyi Allah yaratsa bile onların inanmayacaklarını ve bunun onları zorla iman etmeye sevketmeyeceğini bildirdi. “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler”; “Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı”? meâlindeki âyetlerde âhirette onların durumu hakkında vuku bulacakları aynı şekilde haber verdi. Bu beyanlarda Allah, onların âhirette dünyadaki hal üzere olduklarını, inkâr ile yemin billah edeceklerini bildirdi. Azabın her çeşidini görmekten daha büyük bir mücize olabilir mi? Buna rağmen bu durum onları tekzipten alıkoymadı ve onları çaresiz bir şekilde tasdik ve ikrara mecbur etmedi. Bu da gösterir ki mücize ne kadar büyük de olsa muhataplarını iman ve tasdik etmeye zorlamaz. Bizim bu konuya dair daha önce yaptığımız açıklamalar onu burada yeniden ele almaya ihtiyaç bırakmamıştır.
Derhal ona boyun eğerler. Yani boyunları hemen ona meyleder ve eğilir. “A'nâk” kelimesi öyle gözüküyor ki kendi özlerinden kinâyedir. İbn Abbâs Derhal ona boyun eğerler meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: “Bizim ileride Ümeyye oğullarını boyun eğdiren bir devletimiz olacak, onlar belli bir zorluktan sonra ona boyun eğecek, izzetli iken zelil hale düşeceklerdir”. Onun bu dediği (Abbâsi Devleti'nin kurulması ile) fiilen de olmuştur. Bazıları şöyle dedi: “A'nâk” (susi) toplumu yöneten beyler ve komutanlardır, tekili “unuk”tur. Yani komutanlar teslim olduğu zaman, onlara uyarak arkalarındaki tâbileri de teslim olurlar. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece ise şöyle dediler: “Fe zallet a'nâkuhum” (itsi 216s) “Zaleltü'l-yevme” (eli cik) demen gibidir. O ikisi dediler ki: “Anâk” toplumu yöneten beylerdir, tekili “unuk”tur.
Şuara 26:5
Ne zaman Rahmân'dan kendilerine yeni bir uyarı gelse. Bazıları dediler ki: Öğüt ve hatırlatma (zikir) kabilinden bir âyetin ardından ne zaman başka bir âyet inse o ilkinden ortaya çıkar”. Şu anlam da mümkündür: Ne zaman Rahmân'dan kendilerine yeni bir uyarı (zikir) gelse, yani içinde sizin kıyâmet günündeki ününüz ve yaratıklar içindeki şerefinizi anlatan bir uyarı gelse... mutlaka bundan yüz çevirmektedirler. Çünkü eğer onlar iman edecek olsalar insanlar arasında anlatılır ve onların ünü ve şerefi aynen nebi ve resüllerin adı gibi kıyâmete kadar anılır.
Yeni anlamına gelen “muhdes” sözcüğüne dair, belirtmiş olduğumuz her iki yoruma göre de ortaya çıkma anlamı uygun düşer.
Şuara 26:6
Hep yalanladılar, yani gelen âyeti. Anlamı açıktır, daha önce bunun yorumundan da söz etmiştik".
Şuara 26:7
Peki, o inkârcılar yeryüzüne hiç bakmazlar mı? Bunun iki çeşit izahı olabilir: Birincisi: (Soru şeklinin olumlama anlamında kullanılması), yani onlar elbette bizim yeryüzünde bitirdiğimiz ve oradan çıkardığımız bitki ve ürünlere bakmışlardır. (Jİkincisi: (Emir anlamı), yani bizim yeryüzünde her değerli çiftten bitirdiğimiz ve oradan çıkardığımız bitki ve ürünlere bakın!
Hasan-ı Basri dedi ki: “el-Kerim” el-behic gibi “el-hasen” yani güzel, revnaklı, parlak demektir.
Orada her türden nice değerli, yani güzel cinsten bitkiler...
Şuara 26:8
Şüphesiz bunlarda alınacak büyük bir ders vardır. Ders vardır kavl-i celili Allah'ın vahdâniyeti ve ulühiyetine, O'nun hükümranlığı ve yüce kudretine, ilmi ve tedbirine dair delil vardır şeklinde açıklanabilir. Çünkü kuruduktan ve çer çöp olduktan sonra bitkileri ve toprağı yeniden diriltmeye kâdir olan ölüleri diriltmeye ve onları sevketmek için toplamaya da kâdirdir. Bitkilerin her sene aynı düzen, yasa ve ölçü içinde, aynı şekilde yerden çıkması bunun öyle gelişi güzel olmadığını; aksine tedbire, zati bir ilme ve zati bir kudrete bağlı olduğunu gösterir. Bütün bunlar da onların, kâdir, müdebbir ve âlim olan, her şeyi bilen, hiçbir şeyin aciz kılamayacağı, kendisine hiçbir şeyin gizli kalamayacağı tek bir ilâhtan olduğunu gösterir. Doğruya ulaştıran yalnızca Allah'tır. Ama çoğu iman etmezler. Bunun da iki izaha ihtimali vardır: Muhammed'in kendilerine peygamber olarak gönderildiği muhatap kitlenin çoğu iman edenler olmadı. Bunlar onun resül olarak gönderildiği zamanda Yani (gelecekte) onların çoğu iman edecek değillerdir.
Şuara 26:9
9. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibiŞüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Şöyle yorumlamak caizdir: “Aziz” düşmanlarından öç alan, “Rahim” dostlarına rahmeti ile muamele eden. Şu da mümkündür: Tüm mahlükatına karşı Azizdir; çok güçlüdür, onların hepsi O'nun yüce kudreti karşısında hor ve hakirdir, izzet bulan ancak O'nunla izzet bulur.
AŞİ İİ Şal EĞİ geye 3 636 313
Şuara 26:10
[Müsâ ve Firavun Kıssası]
Hani Rabb'in Müsâ'ya, şöyle seslenmişti. Yani Hz. Müsâ'ya emretmiş ve şöyle vahyetmişti: “O zâlimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git, Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı?” Bu âyet gösteriyor ki JHz. Müsâ (s.a.) bazı âyetlerde her ne kadar kavmi zikredilmiyorsa da hem Firavun'a hem de kavmine birlikte gönderilmiş bir elçi idi. “Firavuna git! Şüphesiz o azmıştır!”12 veya bir başkasında “Firavun'a ve maiyetine git!”13 şeklinde buyurmuş olması, onların başlar ve yöneticiler olması itibariyledir. Eğer onlar iman ederlerse, tebaaları da onlara uyarak iman ederler. Bu itibarla gerçekte o hem Firavun ve maiyetine hem de halkına, âyette belirtildiği üzere hem önderlere hem de onlara tâbi olanlara birlikte gönderilmiş idi.
Firavun'un kavmine git. Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı? Sanki şöyle bir takdir vardır: O zâlimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git ve onlara de ki: (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı? Hâlâ sakınmayacaklar mı? Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi Allah'ın emirlerine ve yasaklarına karşı gelmekten hâlâ sakınmayacaklar mı? Ya da şöyle buyuruyor olmalıdır: Allah'ın gazabına uğramaktan, O'nun cezasına çarpılmaktan sakınmıyorlar mı? En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:11
[Müsâ ve Firavun Kıssası]
Hani Rabb'in Müsâ'ya, şöyle seslenmişti. Yani Hz. Müsâ'ya emretmiş ve şöyle vahyetmişti: “O zâlimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git, Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı?” Bu âyet gösteriyor ki JHz. Müsâ (s.a.) bazı âyetlerde her ne kadar kavmi zikredilmiyorsa da hem Firavun'a hem de kavmine birlikte gönderilmiş bir elçi idi. “Firavuna git! Şüphesiz o azmıştır!”12 veya bir başkasında “Firavun'a ve maiyetine git!”13 şeklinde buyurmuş olması, onların başlar ve yöneticiler olması itibariyledir. Eğer onlar iman ederlerse, tebaaları da onlara uyarak iman ederler. Bu itibarla gerçekte o hem Firavun ve maiyetine hem de halkına, âyette belirtildiği üzere hem önderlere hem de onlara tâbi olanlara birlikte gönderilmiş idi.
Firavun'un kavmine git. Onlar (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı? Sanki şöyle bir takdir vardır: O zâlimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git ve onlara de ki: (zulümden) hâlâ sakınmayacaklar mı? Hâlâ sakınmayacaklar mı? Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi Allah'ın emirlerine ve yasaklarına karşı gelmekten hâlâ sakınmayacaklar mı? Ya da şöyle buyuruyor olmalıdır: Allah'ın gazabına uğramaktan, O'nun cezasına çarpılmaktan sakınmıyorlar mı? En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:12
Müsâ, Rabbim! Doğrusu beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum. Hz. Müsâ yalancılıkla suçlama (tekzip) konusunda kesin bir dil kullanmadı, buna karşılık bir beklenti halini dile getirdi. Bu en doğrusunu Allah bilir ya, ilâhi beyandaki üslup gibidir: “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer”. Sanki o, bu onun hakkında bir beklenti hali gibiydi. En doğrusunu Allah bilir. Bu ifade onun kendisini tekzip edecekleri konusunda kesin bilgi sahibi olduğunu ifade de olabilir. Sanki şöyle demiş gibi: Elbette ben onların beni yalanlayacaklarını biliyorum. Bu yorum da dilin imkânları itibariyle mümkündür
Şuara 26:13
Göğsüm daralıyor, dilim dolaşıyor, dedi çünkü onların kendisini yalancılıkla itham etmeleri halinde onlara Allah için öfke duyması gerekiyordu. Kişinin öfkesinin artması halinde göğsü daralır, dili dolaşır. Bu, şu âyette Rabb'ine dua edip de talepte bulunduğu husustur: ( “Müsâ “Rabbim!” dedi, EE “Kalbime genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz...” Bu durumda göğüs daralması ve dilin dolaşması, yalancılıkla itham etmeleri yüzünden iyice artan öfkesi sebebiyledir, yoksa dilindeki bir kusur sebebiyle değildir. Belirttiğimiz gibi kişinin öfkesinin artması halinde göğsü daralır ve bu hal onun anlayışını etkiler, dili ağırlaşır, sözler birbirine dolaşır ve açık bir şekilde konuşamaz, muradını ifade edemez hale gelir. Dil dolaşmasının dilindeki bir kusur sebebiyle olması da mümkündür. Sonra göğüs daralması iki şekilde olur: Birincisi, Allah'ın emrinin büyüklüğü ve O'nun kudretinin yüceliğinden ötürü risâletini kavminin yalanlaması halinde göğsü daralır ya da kendisini tekzip etmeleri halinde onların başlarına inmesinden korktuğu Allah'ın azabı ve gazabı sebebiyle göğsü daralır. En doğrusunu Allah bilir.
Onun için bu elçilik görevini Hârun'a yükle. Ayrıca ben onlar nezdinde suçluyum; bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum, dedi. Bu âyetteki bu elçilik görevini Hârun'a yükle ifadesi onun şu âyette geçen talebi gibidir: “Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârunu. Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak Buna göre Onun için bu elçilik görevini Hârun'a yükle meâlindeki beyan, benimle birlikte onu da görevlendir anlamında olur. Şu âyette olduğu gibi: “Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Onu da beni onaylayan bir yardımcı olarak yanımda gönder”. Hz. Müsânın üzerinde olduğunu söylediği suç (zenb) ise, “Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu”! meâlindeki âyette anlatılmakta olan olaydaki bir Kıpti'yi öldürmüş olmasıdır: Bu onun, onlara karşı işlemiş olduğu suçu olmaktadır. Sonra şöyle buyurdu:
Şuara 26:14
Göğsüm daralıyor, dilim dolaşıyor, dedi çünkü onların kendisini yalancılıkla itham etmeleri halinde onlara Allah için öfke duyması gerekiyordu. Kişinin öfkesinin artması halinde göğsü daralır, dili dolaşır. Bu, şu âyette Rabb'ine dua edip de talepte bulunduğu husustur: ( “Müsâ “Rabbim!” dedi, EE “Kalbime genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz...” Bu durumda göğüs daralması ve dilin dolaşması, yalancılıkla itham etmeleri yüzünden iyice artan öfkesi sebebiyledir, yoksa dilindeki bir kusur sebebiyle değildir. Belirttiğimiz gibi kişinin öfkesinin artması halinde göğsü daralır ve bu hal onun anlayışını etkiler, dili ağırlaşır, sözler birbirine dolaşır ve açık bir şekilde konuşamaz, muradını ifade edemez hale gelir. Dil dolaşmasının dilindeki bir kusur sebebiyle olması da mümkündür. Sonra göğüs daralması iki şekilde olur: Birincisi, Allah'ın emrinin büyüklüğü ve O'nun kudretinin yüceliğinden ötürü risâletini kavminin yalanlaması halinde göğsü daralır ya da kendisini tekzip etmeleri halinde onların başlarına inmesinden korktuğu Allah'ın azabı ve gazabı sebebiyle göğsü daralır. En doğrusunu Allah bilir.
Onun için bu elçilik görevini Hârun'a yükle. Ayrıca ben onlar nezdinde suçluyum; bu yüzden beni öldürmelerinden korkuyorum, dedi. Bu âyetteki bu elçilik görevini Hârun'a yükle ifadesi onun şu âyette geçen talebi gibidir: “Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Hârunu. Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak Buna göre Onun için bu elçilik görevini Hârun'a yükle meâlindeki beyan, benimle birlikte onu da görevlendir anlamında olur. Şu âyette olduğu gibi: “Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Onu da beni onaylayan bir yardımcı olarak yanımda gönder”. Hz. Müsânın üzerinde olduğunu söylediği suç (zenb) ise, “Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu”! meâlindeki âyette anlatılmakta olan olaydaki bir Kıpti'yi öldürmüş olmasıdır: Bu onun, onlara karşı işlemiş olduğu suçu olmaktadır. Sonra şöyle buyurdu:
Şuara 26:15
15. “Allah, ‘Hayır, EH böyle olmayacak!” buyurdu. Haydi ikiniz de mücizelerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz?
Allah, “Hayır, asla böyle olmayacak”? buyurdu. ‘Haydi ikiniz de mücizelerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz. Hayır anlamına gelen “kellâ” sözcüğü Hz. Müsâ'nın “beni öldürmelerinden korkuyorum” sözüne cevaptır. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Korkma! Bu bir başka âyet-i kerimede ifade edilen şeydir: “Ey Rabbimiz!” dediler, “Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz” Allah (o zaman cevap olmak üzere) buyurdu: “Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm””.
289 [ ]Haydi ikiniz de gidin. Yani korkmayın, Mücizelerimizle gidin. Şüphesiz biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz. O âyette ise şöyle demişti: “Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm””. Yani onların size diyeceklerini işitir, size yapacaklarını görürüm. Onların size kötülük yapmalarına mani olurum. Çünkü o ikisi onlardan korkularını iki şeye sebep zikretmişlerdi: Fiil ve söz. Nitekim şöyle demişlerdi: “Doğrusu onun bize karşı (fiil ile) ileri gitmesinden veya (dil ile) daha da azmasından endişe ediyoruz”.
“Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Onu da beni onaylayan bir yar-
Şuara 26:16
16-17. “Firavun'a gidin ve deyin ki: “Gerçekten biz, İsrâiloğulları'nı bizimle beraber göndermen için âlemlerin Rabb'inin elçisiyiz.” Firavun'a gidin ve deyin ki: Gerçekten biz, İsrâiloğulları'nı bizimle beraber göndermen için âlemlerin Rabb'inin elçisiyiz. İsrâiloğulları'nı bizimle beraber göndermen için. Bu beyan, onları gerçekten kendisi ile birlikte gönderme talebi anlamında değildir, maksadı onları köleleştirmeyi terketmesini istemektir. Şu âyette olduğu gibi: “Artık İsrâiloğulları'nı bırak bizimle gelsinler, Onlara eziyet etme!” Yani onları kendi angaryanda kullanma ve köleleştirme işini bırak. En doğrusunu Allah bilir.
Sa SİN Sİ) SİZ İN İZE;
Şuara 26:17
16-17. “Firavun'a gidin ve deyin ki: “Gerçekten biz, İsrâiloğulları'nı bizimle beraber göndermen için âlemlerin Rabb'inin elçisiyiz.” Firavun'a gidin ve deyin ki: Gerçekten biz, İsrâiloğulları'nı bizimle beraber göndermen için âlemlerin Rabb'inin elçisiyiz. İsrâiloğulları'nı bizimle beraber göndermen için. Bu beyan, onları gerçekten kendisi ile birlikte gönderme talebi anlamında değildir, maksadı onları köleleştirmeyi terketmesini istemektir. Şu âyette olduğu gibi: “Artık İsrâiloğulları'nı bırak bizimle gelsinler, Onlara eziyet etme!” Yani onları kendi angaryanda kullanma ve köleleştirme işini bırak. En doğrusunu Allah bilir.
Sa SİN Sİ) SİZ İN İZE;
Şuara 26:18
Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının nice yıllarını aramızda geçirmedin mi? Firavun, ona yapmış olduğu iyilikleri sayıyor, küçükken onu büyüttüğünü, onun nice yıllar kendileriyle birlikte kaldığını, buna mukabil Müsâ'nın kendisine yapmış olduğu iyiliklere karşı nankörlük ettiğini hatırlatıyor ve şöyle diyor: Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörün birisin! Kastettiği Müsâ'nın attığı bir yumrukla Kıpti'yi öldürmesi olayıdır. Müsâ, bu olayı ikrarla onu kendisinin yaptığını bildirerek şöyle demiştir:
OHI ğe Giz h Gii JG
Şuara 26:19
Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının nice yıllarını aramızda geçirmedin mi? Firavun, ona yapmış olduğu iyilikleri sayıyor, küçükken onu büyüttüğünü, onun nice yıllar kendileriyle birlikte kaldığını, buna mukabil Müsâ'nın kendisine yapmış olduğu iyiliklere karşı nankörlük ettiğini hatırlatıyor ve şöyle diyor: Sonunda yapacağını yaptın. Sen nankörün birisin! Kastettiği Müsâ'nın attığı bir yumrukla Kıpti'yi öldürmesi olayıdır. Müsâ, bu olayı ikrarla onu kendisinin yaptığını bildirerek şöyle demiştir:
OHI ğe Giz h Gii JG
Şuara 26:20
“Ben dedi, o işi, (sonunun ölüme varacağını) bilmeden yaptım. Yani ben bunu henüz cahil iken yapmıştım. Çünkü Müsâ, attığı tokadın onu öldüreceğini bilmiyordu. Eğer onun öyle olacağını bilseydi o tokadı atmazdı. Çünkü onu öldürmek kendisine helâl değildi. “Bu şeytanın işindendir”” demesi gösteriyor ki Müsâ, onun öldürülmesini kendisine helâl görmüyordu, ne var ki hata ve cahillik sonucu bir kere elinden çıkmış bulunuyordu. Müsâ demişti ki: “Ben dedi, o işi, (sonunun ölüme yaracağını) bilmeden yaptım. Yani bu sonucu doğuracağını bilmez halde iken yaptım. O attığı tokattan ölümün meydana gelebileceğini bilmemekteydi. Bazı kırâatlerde de benzer şekilde “Ve ene mine İ-câhilin” (yati pabis) diye okunmuştur. Bu da gösteriyor ki Müsâ öldürme işini kasıt ile değil cahillikle yapmıştır.
Bu âyette, insanın hata ve cahillikle elinden çıkmış olan bir fiilinden dolayı sorumlu tutulabileceğini, onunla muhatap kılınabileceğini, onun yasak konusu edilebileceğini gösteren delil vardır. Zira şöyle buyrulmuştur: O işi, bilmeden yaptım. Sonra şöyle buyurdu:
Şuara 26:21
Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Bu kaçış, şu âyette sözü geçen adamın haber vermesi üzerine olmuştur: “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: “Ey Müsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal çıkıp git! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim”. Müsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı”, Bu onlardan kaçışı (firar) olmaktadır.
Sonra Rabb'im bana doğru karar vermeyi öğretti. Bazıları dediler ki: “Hüküm'den maksat peygamberliktir. Bazıları da nasıl hüküm verileceği bilgisidir, demişlerdir. Ve beni peygamberlerden biri yaptı. Bunların hepsi onun için aynen olmuştu.
Şuara 26:22
O nimet diye başıma kaktığın şeye gelince o da İsrâiloğulları'nı kendine kul köle etmenden ibarettir. Sözü edilen husus onların köleleştirilmesidir. ( Yani eğer sen onu anıyorsan o zaman bunu da anmalısın! Bu, birkaç şekilde yorumlanabilir: Sen bana olan iyiliklerinden bahsediyor ve onları bana baş kakıncı ediyorsun ancak İsrâiloğulları'na yapmış olduğun, onları köleleştirme gibi kötülüklerinden hiç söz etmiyorsun. Yani madem bundan söz ediyorsun ozaman onu da anmalısın.
İkincisi: O nimet diye başıma kaktığın şey beni köle etmeyip de İsrâiloğulları'nı kendine kul köle etmen oluyor. Bu ondan minneti kabul etme şeklinde çıkmış oluyor.
Üçüncüsü: Sen eğer İsrâiloğulları'nı köleleştirmeyip de serbest bırakmış olsaydın o takdirde şu başa kaktığın minnetin zaten olmazdı. Bunun tamamı Müsâ'nın Firavuna söylediği şu sözündedir: “Bre Firavun! Sen şimdi kalkmışsın, esas itibariyle özgür olan İsrâiloğulları'nı köleleştirmeni, onları tahakkümün altına almanı benim başıma kakıyorsun, öyle mi!? O nimet diye başıma kaktığın şeye gelince ifadesi hakkında bazıları dediler ki: Müsâ diyor ki: “Bu senin bana yaptığın nimet değil başıma kaktığın minnettir. Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Müsâ diyordu ki: “Sen İsrâiloğulları'nı köleleştirip tahakküm altına almanı bana iyilikmiş gibi başıma kakıyorsun, beni bununla minnet altına sokmaya çalışıyorsun!”
Hl 53 du O siii PAER TAE Iis PKO TEER kaas 65 2;
Şuara 26:23
23. “Firavun, Âlemlerin Rabb'i de kimdir?” diye sordu.”
24. “Müsâ, ‘Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir' diye cevap verdi.”
Şuara 26:24
23. “Firavun, Âlemlerin Rabb'i de kimdir?” diye sordu.”
24. “Müsâ, ‘Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir' diye cevap verdi.”
Şuara 26:25
Sonra Firavun Müsâ'ya: Âlemlerin Rabb'i de kimdir? diye sordu. Müsâ ona: Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir diye cevap verdi. Sonra Firavun yanında bulunanlara, Ne dediğini duydunuz değil mi? dedi. Lânetli Firavun bu sözü söyledi, en doğrusunu Allah bilir ya, çünkü Müsâ kendisine göre sorduğu sorunun cevabını vermeye yanaşmamıştı. Şöyle ki kendisi Rabb'in mahiyetini sormuştu, oysa Müsâ sadece fiilleri ve Rab oluşu üzerinden cevap vermiş, (üslüb-ı hakim ile) meseleyi çelmişti. Firavun'un zannınca Müsâ sorduğu soruya cevap vermekten yan çizmişti. O yüzden kavmine Müsâ'nın verdiği cevaba taaccüple: Ne dediğini duydunuz değil mi? dedi. Ben ona bir şey soruyorum, o ise bana başka bir şey hakkında cevap veriyor.
Şuara 26:26
Sonra Müsâ şöyle dedi: O, sizin de Rabb'iniz, geçmişteki atalarınızın da Rabb'idir. Bunu duyunca Firavun Size gönderilen bu elçiniz mutlaka aklını yitirmiş, dedi. Müsâyı cünuna (cinlenmişlik, akıl hastalığı) nispet etmişti. Çünkü belirttiğimiz gibi onun, bahsedilen her konuda cevabı saptırdığını düşünüyordu. Ona yöneltilen soru mahiyet hakkında idi, oysa o konuyu saptırarak başka bir cevap vermiş, sorunun cevabını vermemişti. İşte o zaman:
ölüsü Aşa AİN İd
Şuara 26:27
Sonra Müsâ şöyle dedi: O, sizin de Rabb'iniz, geçmişteki atalarınızın da Rabb'idir. Bunu duyunca Firavun Size gönderilen bu elçiniz mutlaka aklını yitirmiş, dedi. Müsâyı cünuna (cinlenmişlik, akıl hastalığı) nispet etmişti. Çünkü belirttiğimiz gibi onun, bahsedilen her konuda cevabı saptırdığını düşünüyordu. Ona yöneltilen soru mahiyet hakkında idi, oysa o konuyu saptırarak başka bir cevap vermiş, sorunun cevabını vermemişti. İşte o zaman:
ölüsü Aşa AİN İd
Şuara 26:28
Müsâ devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'idir.
Müsâ onun kendisine yönelttiği mahiyete dair her soruya cevap vermedi, ancak ilkinde O'nun rubübiyetini ve ulühiyetini açıkladı ve şöyle dedi: “Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir”3, O böyle deyince melün Firavun, kendisinin öyle göklerin ve yerin Rabb'i olmadığını anladı, çünkü onların varlığında kendisinin herhangi bir dahli olmadığını, onları kendisinin var etmediğini, ancak onları Müsâ'nın belirttiği gibi âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın yarattığını biliyordu. Ancak sanki onların sonradan var olmalarını (hudüs) ve yok olmalarını (fenâ) Müsâ'nın belirttiği cevaptan bilemedi. Zira onların hâdis ve fâni oluşlarını müşahede etmemişti, o yüzden de bu durum onun yanında kesinlik kazanmamıştı. Çünkü ona göre gökler ve yer hep böyle idi ve sonsuza kadar da hep böyle kalacaktı. Bu durumda onların hâdis ve yok oluşlarına şahit olduğu bir şeyi belirtme ihtiyacı duydu. O da Müsâ'nın O, sizin de Rabb'iniz, geçmişteki atalarınızın da Rabb'idir” sözü idi. O, Firavun'un hâdis ve fâni oluşuna şahit olduğu olguları hatırlattı. Eğer o sözü edilen insanın hâdisliğini ve yok oluşunu bilirse onun kendiliğinden olmadığını, ya da kendisini bizzat kendisinin oluşturmadığını, buna mukabil onu yoktan var eden bir yaratıcının, onu tedvir eden bir müdebbirin varlığını da bilebilirdi.
Doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'i. Burada O'nun kudretini ve saltanatını andı. O gündüzü doğudan, geceyi batıdan getiren, güneşi doğudan doğduran, batıdan batırandır. Aynı şekilde ay ve yıldızları da öyle. Bunda, ölümden sonra tekrar diriltilmeye dair delil vardır. Çünkü gündüzü şu taraftan, geceyi öbür taraftan, ayı ve güneşi şuradan getirmeye kâdir olan varlık ölümden sonra tekrar diriltmeye de kâdirdir ve onu hiçbir şey acze düşüremez. Verilen bu cevapların her birinde, diğerinde olmayan bir anlama dair delil ve istidlâl bulunur.
[ ]O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb'idir”. Bu beyanda Allah'ın rubübiyeti ve ulühiyetine işaret eden delil vardır. O, sizin de Rabb'iniz, geçmişteki atalarınızın da Rabb'idir? meâlindeki beyanda sözü edilenlerin hâdis ve fâni oluşlarına, onların bir yoktan var edici (muhdis) ve müdebbire muhtaç olduklarına dair delil mevcuttur. Doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb'i ifadesinde O'nun yeniden diriltmeye -belirttiğimiz üzere- kudret ve saltanatının mevcut olduğuna işaret edilmiştir. Ayrıca bunda, Allah Teâlâ'nın mahiyet itibariyle bilinemeyeceğine, keza duyularla algılanamayacağına, aksine O'nun varlığının, ancak yaratmasından hareketle, vahdâniyetine delâlet eden delillerle istidlâlde bulunarak bilinebileceğine dair delil vardır. Şuradan belli ki Firavun, Rab Teâlâ'nın mahiyetini Müsâ'ya sormuş, Müsâ ise ona yaratıklarından hareketle O'nun varlığına istidlâl ederek cevap vermiştir.
Şuara 26:29
29. “Firavun, ‘Benden başkasını tanrı edinirsen, yemin ederim ki seni zindanlarda süründürürümľ” dedi”
Firavun, “Benden başkasını tanrı edinirsen, yemin ederim ki seni zindanlarda süründürürüm!” dedi. Firavun onu zindana atmakla korkuttu, öldürtmekten söz etmedi. Çünkü ondan, iddia ettiği peygamberliğine kanıt getirmesini istemişti. Nitekim (bir sonraki âyette de belirtildiği üzere) ona “Haydi getir onul” demişti. Eğer öldürmüş olsaydı o takdirde istediği kanıtı getiremezdi. Bazıları da dediler ki: Hayır, ancak onun zindan cezası ölümden ve her türlü işkenceden daha şiddetli idi. Bundan dolayı öyle dedi.
Şuara 26:30
Müsâ ona dedi ki: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı? Yani O'nun Rab oluşunu ve ulühiyetini ortaya çıkaran, ya da benim Allah'ın resülü olduğumu açıklayan.
Şuara 26:31
Firavun ona şöyle dedi: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! Yani risâleti ya da iddia ettiğin kanıtı. Firavunun Müsâya Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! demesi gösteriyor ki o Müsânın resül olduğunu, kendisinin ise iddia ettiği gibi ilâh olmadığını, ilâhın kendisinden gayrı yüce bir varlık olduğunu anlamıştı. Öyle ki ondan delil istemişti.
(İ“Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa”” Yani Allah'ın vahdâniyetine ve meşietine işaret eden âyetlere inanmaya yatkınlığınız varsa... Bunu onların, yaratıcı olan Allah'ı inkârlarına mukabil belirtmiştir. “İkân” (yakini/kesin bilgi) istidlâl yoluyla elde edilen bilgidir. O yüzden Allah Teâlâ için “Mükin”, yani ikân sahibi denilmez. Şayet aklınızı kullanırsanız” kavl-i celilini ise Firavun'un “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka aklını yitirmiş”? sözüne karşılık olarak söylemiştir.
gp) YL sa bbolae all
Şuara 26:32
Bunun üzerine Müsâ asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ düpedüz bir yılan oluvermiş! Bazıları dediler ki: “Sü'bân” yılanların büyük ve iri olanlarına denilir. Başka bir yerde ise “onun yılan gibi kımıldanıyor olduğunu görünce” buyurmuştur. Bir başka yerde de şöyle demiştir: “Bir de ne görsün, o akıp giden bir yılan oluvermiş!” Bu durum şöyle izah edilebilir: Asâ atılmadan evvel elde iken “cân”, yani küçük çevik yılan gibidir, atıldıktan sonra ise koskoca bir yılan olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
api: LaS ga BI ESS
Şuara 26:33
33. “Sonra elini Aa o da Kukalılara beyaz ışık saçan bir şey oluvermiş!
Sonra elini çıkardı; o da bakanlara beyaz ışık saçan bir şey oluvermiş! Bu öyle bir beyazlık ki normal insan yaratılışından farklı, “bir hastalık yüzünden olmaksızın” meâlindeki âyette de belirtildiği gibi bir dert sonucu da değildi.
Şuara 26:34
Firavun, adamlarına şöyle dedi: Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.
[S]Bu beyan, Firavun tarafından kavmini Müsâ aleyhine kışkırtma ve şarilandırma ameliyesidir. Bununla, onlara getirdiği ve gösterdiği mücizenin büyüklüğü sebebiyle onu gözlerinde saygı ile büyütmemelerini istemiştir. Bunun için şöyle demiştir: Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Aslında Müsâ onları yurtlarından çıkarmak istemiyordu. Ancak Firavun, halkını onun aleyhine kışkırtıyordu ki ona tâbi olmasınlar. Sanki şöyle demiş gibi oluyordu: O sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin geçiminizi bozmak, kaldığınız yerde sizi darlığa düşürmek, geleceğinizi sıkıntıya sokmak istiyor.
Buna karşı ne buyurursunuz? Bu söz de gösteriyor ki Firavun, kendisinin tanrı olmadığını biliyordu. Aslında o bu sözü ile bayağılığını ve bilgisinin kıtlığını da ele veriyordu. Çünkü hiçbir hükümdar halkına “Ne buyurursunuz?” demez. Özellikle de kendisi için tanrılık iddiasına kalkışan ve “Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum”” diye hezeyanda bulunan biri. Bu da gösterdi ki o himmeti kıt, değerlendirmesi ve akli düzeyi bayağı biri idi.
Şuara 26:35
Firavun, adamlarına şöyle dedi: Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.
[S]Bu beyan, Firavun tarafından kavmini Müsâ aleyhine kışkırtma ve şarilandırma ameliyesidir. Bununla, onlara getirdiği ve gösterdiği mücizenin büyüklüğü sebebiyle onu gözlerinde saygı ile büyütmemelerini istemiştir. Bunun için şöyle demiştir: Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Aslında Müsâ onları yurtlarından çıkarmak istemiyordu. Ancak Firavun, halkını onun aleyhine kışkırtıyordu ki ona tâbi olmasınlar. Sanki şöyle demiş gibi oluyordu: O sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin geçiminizi bozmak, kaldığınız yerde sizi darlığa düşürmek, geleceğinizi sıkıntıya sokmak istiyor.
Buna karşı ne buyurursunuz? Bu söz de gösteriyor ki Firavun, kendisinin tanrı olmadığını biliyordu. Aslında o bu sözü ile bayağılığını ve bilgisinin kıtlığını da ele veriyordu. Çünkü hiçbir hükümdar halkına “Ne buyurursunuz?” demez. Özellikle de kendisi için tanrılık iddiasına kalkışan ve “Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum”” diye hezeyanda bulunan biri. Bu da gösterdi ki o himmeti kıt, değerlendirmesi ve akli düzeyi bayağı biri idi.
Şuara 26:36
Dediler ki: “Onu ve kardeşini bir süre alıkoy. Yani onu tut ve beklet ve sihirbaz toplamak üzere şehirlere (adamlar) gönder; “Hâşir” toplayıcı demektir. Haşr da toplanmak demektir. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler. Aslında onun sihire, benzer şekilde sihirle mukabele edildiğini bilmesi gerekirdi. Bunun için de durumu kavmine sormaya ihtiyacı yoktu. Ancak melün Firavun belirttiğimiz üzere basiretsizliği, himmetinin güdüklüğü ve fikrinin bayağılığı sebebiyle öyle yapmıştı.
Ela TAISA £ ELAT o aa
Şuara 26:37
Dediler ki: “Onu ve kardeşini bir süre alıkoy. Yani onu tut ve beklet ve sihirbaz toplamak üzere şehirlere (adamlar) gönder; “Hâşir” toplayıcı demektir. Haşr da toplanmak demektir. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler. Aslında onun sihire, benzer şekilde sihirle mukabele edildiğini bilmesi gerekirdi. Bunun için de durumu kavmine sormaya ihtiyacı yoktu. Ancak melün Firavun belirttiğimiz üzere basiretsizliği, himmetinin güdüklüğü ve fikrinin bayağılığı sebebiyle öyle yapmıştı.
Ela TAISA £ ELAT o aa
Şuara 26:38
38. “Böylece sihirbazlar belli bir günün ilân edilmiş vaktinde bir araya getirildi”
39. “Halka, “Siz de toplantıya gelmiyor musunuz?’ denildi.”
Şuara 26:39
38. “Böylece sihirbazlar belli bir günün ilân edilmiş vaktinde bir araya getirildi”
39. “Halka, “Siz de toplantıya gelmiyor musunuz?’ denildi.”
Şuara 26:40
Böylece sihirbazlar belli bir günün ilân edilmiş vaktinde bir araya getirildi. Halka, “Siz de toplantıya gelmiyor musunuz?” denildi. Sihirbazlar üstün gelirlerse -ki ümidimiz budur- herhalde onların yolundan gideriz. Melün Firavun: Sihirbazlar üstün gelirlerse -ki ümidimiz budur- herhalde onların yolundan gideriz. dedi de “eğer kanıt üstünlüğü onlarda olursa onlara uyarız” demedi. Bu şekilde kendisinin onların herhangi bir kanıtının olmadığını, kanıtın Müsâ lehinde olduğunu bilip anladığı bilinsin istedi. O yüzden de hücceti olana değil galip olanlara uyacağını söyledi. İbn Mesüd'un kırâati Çer giz öz LL özlü epi ml l Ogaa çil Ja yeli düz) şeklindedir. Yani: “İnsanlara dedi ki: Sihirbazları dinliyor musunuz? Kendilerinin üstün geleceğini söylüyorlar. Belki biz onlardan üstün gelenlere uyarız!”
GESİ EYİ öğe KA İN EE DOi ETEA E
Şuara 26:41
41. “Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a, Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi?” dediler”
42. Firavun, “Evet”, dedi; “O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız”
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a, “Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi? dediler. Firavun, “Evet, dedi; O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız. Bu açıktır. Ancak müfessirler şöyle dedi: Sihirbazlar sayıca şu kadar idiler. Müsâ, en iyi sihirbaza dedi ki: “Eğer sana üstün gelirsem, bana inanacak mısın?” Sihirbaz şöyle şöyle dedi... Ve buna benzer Kitap'ta yeri olmayan daha nice sözler söylemiştir müfessirler. Onların bu gibi rivayetlerle iştigal etmeleri ve Kur'ânda olmayan birtakım açıklamalara tefsir diye yer vermeleri doğru değildi. Zira bu gibi rivayetlerde birtakım ziyade ve noksanlıklar olur ve bunlar kâfirlerin elini güçlü kılar, Hz. Peygamber'in (s.a.) risâleti konusunda onların ileri geri laflar etmesine sebep olur. Çünkü bu haberler onların kitaplarında vardı, Hz. Peygamber'e onlar anlatıldı ki risâlet konusunda kendisine bir delil olsun. Buna mukabil eğer onlar birtakım hususları ekler ya da eksik söylerlerse o takdirde onlar: “Bu yalandır. Bizim kitaplarımızda bunlar anlatılmamıştır” diyebilirlerdi. İşte bu yüzden onların Kitap'ta anlatılanlara ilâvede bulunmamaları ya da noksan anlatmamaları yerinde bir tavır olurdu ki böylece onlar için Hz. Peygamber'i tekzip konusunda kendilerinin bir bahanesi kalmasın.
Şuara 26:42
41. “Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a, Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi?” dediler”
42. Firavun, “Evet”, dedi; “O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız”
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a, “Eğer üstün gelen biz olursak herhalde bize bir ödül vardır, değil mi? dediler. Firavun, “Evet, dedi; O takdirde gerçekten has adamlarımdan olacaksınız. Bu açıktır. Ancak müfessirler şöyle dedi: Sihirbazlar sayıca şu kadar idiler. Müsâ, en iyi sihirbaza dedi ki: “Eğer sana üstün gelirsem, bana inanacak mısın?” Sihirbaz şöyle şöyle dedi... Ve buna benzer Kitap'ta yeri olmayan daha nice sözler söylemiştir müfessirler. Onların bu gibi rivayetlerle iştigal etmeleri ve Kur'ânda olmayan birtakım açıklamalara tefsir diye yer vermeleri doğru değildi. Zira bu gibi rivayetlerde birtakım ziyade ve noksanlıklar olur ve bunlar kâfirlerin elini güçlü kılar, Hz. Peygamber'in (s.a.) risâleti konusunda onların ileri geri laflar etmesine sebep olur. Çünkü bu haberler onların kitaplarında vardı, Hz. Peygamber'e onlar anlatıldı ki risâlet konusunda kendisine bir delil olsun. Buna mukabil eğer onlar birtakım hususları ekler ya da eksik söylerlerse o takdirde onlar: “Bu yalandır. Bizim kitaplarımızda bunlar anlatılmamıştır” diyebilirlerdi. İşte bu yüzden onların Kitap'ta anlatılanlara ilâvede bulunmamaları ya da noksan anlatmamaları yerinde bir tavır olurdu ki böylece onlar için Hz. Peygamber'i tekzip konusunda kendilerinin bir bahanesi kalmasın.
Şuara 26:43
Müsâ sihirbazlara, ‘Ne atacaksanız atın!” dedi. Şayet bir soru sorulur ve denilirse ki Müsâ onlara “Ne atacaksanız atın!” diye nasıl söyleyebilir?! Zira o onların attıklarının sihir olduğunu bilmektedir. Bu durumda Müsâ onlara sihir yapmalarını emretmiş olmaz mı?!
(İBuna şöyle cevap verilir: Bu söz görünüşte her ne kadar emir ise de aslında o bir emir değildir. Aksine o bir tehdit ve korkutmadır. Yani “acizliğinizin ve zayıflığınızın görünmesi için atın!” anlamındadır. Bu tür kullanım şekli Kur'ânda çoktur. İblis hakkında şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Haydi, onlardan gücünün yettiklerini sesinle (telkinde bulunarak) çağrınla ayart!”7 Bu örnekte de emir anlamında değil, aksine tehdit ve korkutma anlamındadır. Yani Eğer sen bunu yapmaya kalkışırsan bil ki senin onların üzerinde herhangi bir gücün ve tahakkümün yoktur. Keza şu örneklerde de durum aynıdır: “Kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır””; “İstediğinizi yapın!”
İkincisi: Bu şekilde onlara emretti ki acizlikleri ve yalancılıkları ortaya çıksın, kendisinin doğru olduğu ortaya çıksın ve delili bilinsin. Çünkü hakikat ancak böyle ortaya çıkardı. Ya da o bu sözünü, sihirbazların iman etmelerine vesile olacağı için demiştir. En doğrusunu Allah bilir,
Şuara 26:44
Bunun üzerine iplerini, değneklerini yere attılar ve dediler ki;
Firavun'un üstün gücü adına... Bu ifade gösteriyor ki sihirbazlar Firavun'a tapınmaktaydılar, zira Firavun'un üstün gücü adına diye işe başladılar. Bununla birlikte onlar Firavun'un kendilerine sığınıp de “Ne buyurursunuz” demesinden onun acizliğini ve zayıflığını anlamışlardı.
GYO ABİS ga SBE all
Şuara 26:45
Sonra Müsâ da değneğini yere attı; bir de ne görsünler, onların düzmece nesnelerini yutuveriyor! Şeddeli olarak “Telakkafu” ve şeddesiz “telkafu” şeklinde okunmuştur. Ebü Avsece şöyle dedi: “Telkaftü'ş-şeye veltekaftühü” (4244211,., l caa) dersin “Aheztühü” (sisi), yani aldım anlamındadır. Başkası ise şöyle dedi: “Telkafu” “Telkamu” (çal) anlamındadır. Her ikisi de aynıdır. “Yefikün” kip olarak mâlum olmasına rağmen anlamca meçhul fiildir; “Me'fük” (spu) demektir. Böyle bir kullanım dilde mümkündür. Örnekleri çoktur. Şu örnekte olduğu gibi: “Fe huve fi “işetin râdıyeh” (Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir”, Ve benzeri.
Şuara 26:46
Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. Allah, kendilerine hakkın belirmesi ve apaçık hal alması üzerine onların derhal secdeye kapandıklarını ve âlemlerin Rabb'ine iman ettik dediklerini bildirdi. Tefsirciler dediler ki: Firavun o anda dedi ki: Ben âlemlerin Rabb'iyim! Sihirbazlar: Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine! dediler. Ve benzeri ayrıntılar... Ancak bu ve benzeri Kitap'ta yer almayan açıklamalardan uzak durmak daha uygun bir tavırdır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi bu haberlerle ehl-i kitabın peygamberin getirdiğini tasdik etmeleri bağlamında onlara karşı hüccet kılınmaktadır. Zira bu haberler onların kitaplarında da mevcuttur. Hal böyle iken haberde ziyade ve noksana sebep onların kitabı tekzip etmelerinden endişe edilir. O yüzden açıklamada kitapta zikredildiği kadarı ile yetinmek ve ziyade ve noksana imkân vermemek gerekir. Aksi halde orada olanla olmayan tefrik edilir ve yalanlanır. Bu konuda sadece Hz. Peygamberden nakledilen sahih bir söz olursa o söylenir, şayet yoksa ayrıntıya girmekten kaçınmak ve el çekmek daha uygundur.
8 Bu örnekte “râdıye” “mardıyye” anlamındadır.
Şuara 26:47
Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. Allah, kendilerine hakkın belirmesi ve apaçık hal alması üzerine onların derhal secdeye kapandıklarını ve âlemlerin Rabb'ine iman ettik dediklerini bildirdi. Tefsirciler dediler ki: Firavun o anda dedi ki: Ben âlemlerin Rabb'iyim! Sihirbazlar: Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine! dediler. Ve benzeri ayrıntılar... Ancak bu ve benzeri Kitap'ta yer almayan açıklamalardan uzak durmak daha uygun bir tavırdır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi bu haberlerle ehl-i kitabın peygamberin getirdiğini tasdik etmeleri bağlamında onlara karşı hüccet kılınmaktadır. Zira bu haberler onların kitaplarında da mevcuttur. Hal böyle iken haberde ziyade ve noksana sebep onların kitabı tekzip etmelerinden endişe edilir. O yüzden açıklamada kitapta zikredildiği kadarı ile yetinmek ve ziyade ve noksana imkân vermemek gerekir. Aksi halde orada olanla olmayan tefrik edilir ve yalanlanır. Bu konuda sadece Hz. Peygamberden nakledilen sahih bir söz olursa o söylenir, şayet yoksa ayrıntıya girmekten kaçınmak ve el çekmek daha uygundur.
8 Bu örnekte “râdıye” “mardıyye” anlamındadır.
Şuara 26:48
Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. Allah, kendilerine hakkın belirmesi ve apaçık hal alması üzerine onların derhal secdeye kapandıklarını ve âlemlerin Rabb'ine iman ettik dediklerini bildirdi. Tefsirciler dediler ki: Firavun o anda dedi ki: Ben âlemlerin Rabb'iyim! Sihirbazlar: Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine! dediler. Ve benzeri ayrıntılar... Ancak bu ve benzeri Kitap'ta yer almayan açıklamalardan uzak durmak daha uygun bir tavırdır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi bu haberlerle ehl-i kitabın peygamberin getirdiğini tasdik etmeleri bağlamında onlara karşı hüccet kılınmaktadır. Zira bu haberler onların kitaplarında da mevcuttur. Hal böyle iken haberde ziyade ve noksana sebep onların kitabı tekzip etmelerinden endişe edilir. O yüzden açıklamada kitapta zikredildiği kadarı ile yetinmek ve ziyade ve noksana imkân vermemek gerekir. Aksi halde orada olanla olmayan tefrik edilir ve yalanlanır. Bu konuda sadece Hz. Peygamberden nakledilen sahih bir söz olursa o söylenir, şayet yoksa ayrıntıya girmekten kaçınmak ve el çekmek daha uygundur.
8 Bu örnekte “râdıye” “mardıyye” anlamındadır.
Şuara 26:49
Firavun dedi ki: Benim size izin vermemi beklemeden ona iman ediyorsunuz, öyle mi? Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış! Firavun biliyordu ki Müsâ'nın getirdiği bir mücizedir. Ancak o bu tavrıyla kavminin ve adamlarının kafasını karıştırmak ve onları ona karşı kışkırtmak istiyordu. Bu itibarla bir defasında “Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz!”?; bir başka keresinde “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka aklını yitirmiş!”, bu defa da Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış! Ama şimdi göreceksiniz! demiş ve bir başka seferinde de “Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır” demişti.
Sonra Firavun onlara karşı birtakım tehditlerde bulundu ve şöyle dedi: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım! Onlar ise ona; Zararı yok” dediler, “Nasıl olsa biz Rabbimize dönüyoruz. Yani bize vâdedilen Rabb'imizin sevabına dönüyoruz. Bu itibarla senin tehditlerin bize sökmez, dediler, [ ]Ebûů Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Lâ dayra” zarar verme anlamındaki “Dârahü - yadüruhü ve yediruhü” fiilindendir. O şekilde “lâ yedurruküm” anlamında tahfif ile okunduğu da olmuştur: “Ve in tasbirü ve tettekü lâ yedırküm keydühum şey'en”, yani “Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez
---
Dipnotlar:
Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında göreceksiniz!”
Şuara 26:50
Firavun dedi ki: Benim size izin vermemi beklemeden ona iman ediyorsunuz, öyle mi? Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış! Firavun biliyordu ki Müsâ'nın getirdiği bir mücizedir. Ancak o bu tavrıyla kavminin ve adamlarının kafasını karıştırmak ve onları ona karşı kışkırtmak istiyordu. Bu itibarla bir defasında “Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz!”?; bir başka keresinde “Size gönderilen bu elçiniz mutlaka aklını yitirmiş!”, bu defa da Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış! Ama şimdi göreceksiniz! demiş ve bir başka seferinde de “Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır” demişti.
Sonra Firavun onlara karşı birtakım tehditlerde bulundu ve şöyle dedi: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım! Onlar ise ona; Zararı yok” dediler, “Nasıl olsa biz Rabbimize dönüyoruz. Yani bize vâdedilen Rabb'imizin sevabına dönüyoruz. Bu itibarla senin tehditlerin bize sökmez, dediler, [ ]Ebûů Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Lâ dayra” zarar verme anlamındaki “Dârahü - yadüruhü ve yediruhü” fiilindendir. O şekilde “lâ yedurruküm” anlamında tahfif ile okunduğu da olmuştur: “Ve in tasbirü ve tettekü lâ yedırküm keydühum şey'en”, yani “Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez
---
Dipnotlar:
Firavun dedi ki: ‘Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında göreceksiniz!”
Şuara 26:51
İlk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz. Bazıları şöyle demiştir: İlk iman edenlerden oluşlarının kendi kavimleri içinde demektir. Bir kısmı da bunu Mısır halkından ilk iman edenler diye açıklamışlardır. An itibariyle ilk iman edenlerin kastedilmesi de mümkündür. Bazı müfessirler de şu açıklamayı yapmıştır: Firavun, ellerini ve ayaklarını kesmek, asmak gibi tehdit etmiş olduğu işkenceden bir kısmını onlara fiilen uygulamıştır. Ne var ki âyette onlara yönelttiği tehditleri gerçekleştirdiğine dair bir açıklama bulunmamaktadır. O yüzden biz yalana düşme korkusuyla bu gibi açıklamalara girmiyoruz.
Şuara 26:52
52. “Müsâ'ya, 'Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz” diye vahyettik.”
Müsâ'ya, “Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz” diye vahyettik. “Sürâ” gece yürüyüşü demektir. Onun hakkında bir başka âyette şöyle denilmiştir: “Kullarımı gece harekete geçir; kuşkusuz peşinize düşülecektir”, Yani Firavun ve kavmi sizi takip edeceklerdir.
(G0 İİ DİNİ EYİ
Şuara 26:53
53. “Firavun da asker toplamak üzere şehirlere adamlar gönderdi.”
54. “(Adamlarına) bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk,”
Şuara 26:54
53. “Firavun da asker toplamak üzere şehirlere adamlar gönderdi.”
54. “(Adamlarına) bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk,”
Şuara 26:55
Firavun da asker toplamak üzere şehirlere adamlar gönderdi. Yani şehirlere orduları ve askerleri toplayacak kimseler gönderdi.
Müsânın adamlarını kastederek: (Adamlarına) Bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk... dediler. Bazıları şöyle dedi: “Şirzimetü” cemaat, topluluk demektir. Yani az bir topluluk. Bazıları dediler ki: Bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk... Yani az sayıda bir taifedir.
(JFakat bize karşı nefretle doludurlar. Bizden eğreti aldıkları takılar sebebiyle. Yani bize olan öfkeleri yüzünden onları götürdüler. Bazıları şöyle açıkladı: Onlara yaptığımız çocuklarını öldürmek, kadınlarını ve erkeklerini köleleştirmek ve angarya çalıştırmak yüzünden bize karşı nefretle doludurlar, bu itibarla bizi ele geçirmeleri halinde bizim onlara yaptıklarımızı onların da bize yapmalarından korkuyoruz.
Biz de kuşkusuz tedbirli, tek vücut bir topluluğuz (dedi). Âyetin metninde geçen hâzirün kelimesi “hazirün” şeklinde de okunmuştur”. Bazıları sakınma anlamındaki “hazer'den olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da: Biz de kuşkusuz tedbirli, tek vücut bir topluluğuz “mudün”, yani “mukvün” anlamındadır, demişlerdir. Savaş araç gereçlerine sahip kimseler demektir. “Mukvi” bineği güçlü olan demektir. Bazıları da “hâzirün”, yani savaş için hazırlıklı demektir, demişlerdir. Bazıları da başlarına gelen korku sebebiyle tedbirli idiler, anlamı vermişlerdir. Onların halihazırdaki tedbirli oluşları, onların kendilerine dönmeleri korkusuna bağlı idi. “Hazirün”, yani biz onlara karşı devamlı tetikteyiz, demektir. Ebü Muâz şöyle dedi: “Hâzirün”, yani “edât”tan türemiş “mudün” anlamındadır, savaş için tedarikli demektir.
Müsâ'nın İsrâiloğulları'nı, onların gözü önünde hiçbir Kıpti'nin haberi olmadın çıkarmasında -ki rivayete göre onlar altı yüz bin kişi ve daha fazla idiler- büyük bir mücize vardır. Zira küçük de olsa bir topluluk bir mahalleden ya da bölgeden çıktığında mutlaka mahalle halkının onların çıkışlarından haberleri olur. Bu itibarla onların, Kıptilerden hiçbir kimsenin haberi olmadan aralarından çıkıp gitmelerinde büyük bir mücize vardır.
Opi yla şk SFERA hiz İŞE
Şuara 26:56
Firavun da asker toplamak üzere şehirlere adamlar gönderdi. Yani şehirlere orduları ve askerleri toplayacak kimseler gönderdi.
Müsânın adamlarını kastederek: (Adamlarına) Bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk... dediler. Bazıları şöyle dedi: “Şirzimetü” cemaat, topluluk demektir. Yani az bir topluluk. Bazıları dediler ki: Bunlar, sayıları az, önemsiz bir topluluk... Yani az sayıda bir taifedir.
(JFakat bize karşı nefretle doludurlar. Bizden eğreti aldıkları takılar sebebiyle. Yani bize olan öfkeleri yüzünden onları götürdüler. Bazıları şöyle açıkladı: Onlara yaptığımız çocuklarını öldürmek, kadınlarını ve erkeklerini köleleştirmek ve angarya çalıştırmak yüzünden bize karşı nefretle doludurlar, bu itibarla bizi ele geçirmeleri halinde bizim onlara yaptıklarımızı onların da bize yapmalarından korkuyoruz.
Biz de kuşkusuz tedbirli, tek vücut bir topluluğuz (dedi). Âyetin metninde geçen hâzirün kelimesi “hazirün” şeklinde de okunmuştur”. Bazıları sakınma anlamındaki “hazer'den olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da: Biz de kuşkusuz tedbirli, tek vücut bir topluluğuz “mudün”, yani “mukvün” anlamındadır, demişlerdir. Savaş araç gereçlerine sahip kimseler demektir. “Mukvi” bineği güçlü olan demektir. Bazıları da “hâzirün”, yani savaş için hazırlıklı demektir, demişlerdir. Bazıları da başlarına gelen korku sebebiyle tedbirli idiler, anlamı vermişlerdir. Onların halihazırdaki tedbirli oluşları, onların kendilerine dönmeleri korkusuna bağlı idi. “Hazirün”, yani biz onlara karşı devamlı tetikteyiz, demektir. Ebü Muâz şöyle dedi: “Hâzirün”, yani “edât”tan türemiş “mudün” anlamındadır, savaş için tedarikli demektir.
Müsâ'nın İsrâiloğulları'nı, onların gözü önünde hiçbir Kıpti'nin haberi olmadın çıkarmasında -ki rivayete göre onlar altı yüz bin kişi ve daha fazla idiler- büyük bir mücize vardır. Zira küçük de olsa bir topluluk bir mahalleden ya da bölgeden çıktığında mutlaka mahalle halkının onların çıkışlarından haberleri olur. Bu itibarla onların, Kıptilerden hiçbir kimsenin haberi olmadan aralarından çıkıp gitmelerinde büyük bir mücize vardır.
Opi yla şk SFERA hiz İŞE
Şuara 26:57
57-58. “Daha sonra onları (Firavun ve topluluğunu) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir konumdan mahrum ettik”
59. “İşte böyle; bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları'na verdik”
Şuara 26:58
57-58. “Daha sonra onları (Firavun ve topluluğunu) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir konumdan mahrum ettik”
59. “İşte böyle; bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları'na verdik”
Şuara 26:59
57-58. “Daha sonra onları (Firavun ve topluluğunu) bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir konumdan mahrum ettik”
59. “İşte böyle; bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları'na verdik”
Şuara 26:60
Onları çıkardık. Yani Firavun ve kavmini, bahçelerden, pınarlardan, hazinelerden ve değerli bir konumdan. “Kerim “ güzel, değerli, demektir. İşte böyle; bu nimetleri onların yerine İsrâiloğulları'na verdik. Arkadan Firavun ve adamları gün doğarken onlara yetiştiler, Yani Firavun ve kavmi güneş parlarken, yani doğarken onlara eriştiler. “Muşrikin” yani güneşin doğuş vaktine erdiler. Yani Müsânın kavmi güneşin parladığı vakit içindeyken eriştiler. İnsanlar, güneşin doğma ve parlama vaktine girdiklerinde TER 418, T ELE Nİ
Şuara 26:61
İki topluluk birbirini görünce Müsâ'nın topluluğu ile Firavun'un topluluğu. Yani bunlar birbirlerini görünce Müsâ'nın adamları, “İşte yakalandık!” dediler. Müsâ dedi ki: Hayır! Eminim ki Rabb'im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir. Öyle anlaşılıyor ki Müsâ'nın kavmi Allahın Müsâ'ya onların kendilerine yetişemeyeceğine dair müjdesini bilmiyorlardı. O müjde şudur: “Korku ve endişe duymaksızın” meâlindeki âyette işaret edilen sonuçtur. Yani “sen onların size yetişmelerinden korkmazsın, Firavun ve kavminden endişe etmezsin”, Onlar bunu bilmedikleri içindir ki İşte kesinlikle yakalandık! dediler. Oysa müjde sadece Müsâ için değildi, aksine hepsi içindi. Buna, Müsâ'nın onların İşte kesinlikle yakalandık! demelerinin hemen ardından şu sözü işaret eder: Hayır! Eminim ki Rabb'im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir. Yani, Hayır, asla! Onlar sizi yakalayamayacaklardır!
Şuara 26:62
İki topluluk birbirini görünce Müsâ'nın topluluğu ile Firavun'un topluluğu. Yani bunlar birbirlerini görünce Müsâ'nın adamları, “İşte yakalandık!” dediler. Müsâ dedi ki: Hayır! Eminim ki Rabb'im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir. Öyle anlaşılıyor ki Müsâ'nın kavmi Allahın Müsâ'ya onların kendilerine yetişemeyeceğine dair müjdesini bilmiyorlardı. O müjde şudur: “Korku ve endişe duymaksızın” meâlindeki âyette işaret edilen sonuçtur. Yani “sen onların size yetişmelerinden korkmazsın, Firavun ve kavminden endişe etmezsin”, Onlar bunu bilmedikleri içindir ki İşte kesinlikle yakalandık! dediler. Oysa müjde sadece Müsâ için değildi, aksine hepsi içindi. Buna, Müsâ'nın onların İşte kesinlikle yakalandık! demelerinin hemen ardından şu sözü işaret eder: Hayır! Eminim ki Rabb'im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir. Yani, Hayır, asla! Onlar sizi yakalayamayacaklardır!
Şuara 26:63
Bunun üzerine Müsâ'ya, “Asân ile denize vur!” diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. “İnfeleka” ) “İnşakka”, yani yarıldı demektir. Nitekim İbn Mesüd'un mushafında” da “fenşakka” şeklindedir. Her parça koca bir dağ gibi oldu. Dağ anlamındaki kelimesi tekildir; çoğulu “atvâd”
Çbi)'dır.
Ötekilerini de oraya getirdik. Hasan-ı Basri, “ezlefnâ” helâk ettik demektir, demiştir. Ötekilerini de oraya. Bazıları da “topladık” anlamındadır demişlerdir. Leyletü'l-müzdelife, yani müzdelife gecesi, insanların toplandığı gece, izdilâf gecesi kullanımı bu anlamdan alınmıştır. “İzdilâf” toplanmak demektir. Aynı şekilde toplanılan yer için de denilmekte-
Şuara 26:64
dir. Bu beyanın yorumu eğer böyle ise o takdirde burada, kulların fiillerinde Allah'ın yaratma ve tedbirinin var olduğuna işaret vardır. Çünkü toplanmayı kendisine isnat etmiş, “biz topladık” (cii) demiştir. Oysa onlar oradan sadece mâsiyet için çıkmışlardı"', Bu da konunun, bizim izah ettiğimiz gibi olduğunu gösterir.
Bazıları dediler ki Onları yaklaştırdık, yakın ettik, anlamındadır. Bu mânada “Ezlefekallâh!” denilir ve “Allah seni (kendisine) yakın etsin!” anlamındadır. Beni falanca katında şu yakın etti anlamında “Ezlefeni kezâ ‘inde fulân” denilir. “ez-Zülef” konaklar ve menziller demektir. Çünkü konaklar yolcuyu gideceği yere yaklaştırır.
Cehennem de küfre sapmış, olanlara açıkça gösterilir”. “Ve üzlifeti'!cennetü lil-muttekin” (gth izi cá 3i) âyetinde geçen “üzlifet” fiili yakın edilir, yaklaştırılır demektir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe“ de aynı açıklamada bulunmuşlardır.
DEFNE ei Esi
Şuara 26:65
Müsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardıktan sonra ötekilerini suda boğduk. Bu beyanın mânası açıktır.
Şuara 26:66
Müsâ ve beraberinde bulunanların hepsini kurtardıktan sonra ötekilerini suda boğduk. Bu beyanın mânası açıktır.
Şuara 26:67
Şüphesiz bunda inandırıcı işaretler vardır. Yani Firavun ve kavmini helâk etmede ve Müsâjyı ve beraberindekileri kurtarmada daha sonra gelecek nesiller için ibretlik bir durum ve caydırıcılık vardır. Zira onlar görmüşlerdir ki Allah, düşmanlarını helâk etmiş, dostlarını ise kurtarmıştır.
9. Firavun ve kavmi Müsâ ve onun mümin kavmini öldürmek üzere yola çıkmışlardı. Bu Ama çokları imana gelmiş değildir. Bu âyet birkaç çeşit izah edilebilir: Bazıları şöyle demişlerdir: Mısır halkının çoğu, Allah'ın vahdâniyetini tasdik ediyor değillerdi. Zira eğer onların çoğunluğu iman etmiş olsalardı o takdirde dünyada iken azap görmezlerdi. Ancak böyle olmaması daha isabetli gözüküyor. ( Yani Allah onları helâk etmeseydi de aksine bıraksaydı çoğu iman etmezdi. Bazıları şöyle demişlerdir: İsrâiloğulları'ndan çokları imana gelmiş değildir. Yani onların çoğunluğu iman üzere daim olmadılar aksine onların çoğu Allah onları kurtardıktan sonra dinden döndüler (irtidat) ettiler. Nitekim Müsâ'ya şöyle demişlerdi: “Ey Müsâ! Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap!” En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:68
68. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet KN dir” Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Yani Firavun ve kavminden öç alıcıdır, Müsâ ve beraberinde olan müminlere karşı da engin merhamet sahibidir. “el-Aziz'in Allah düşmanlarına, “er-Rahim”in de Allah dostlarına yönelik olması, böylesi bir anlatımda uygun olmaktadır. Her sözcük, onu gerektiren bir gruba özgülenmektedir; Rahmet müminlere, nikmet, yani azap da Allah düşmanlarına.
69. “Onlara İbrahim'in öyküsünü de anlat.”
[İbrahim Kıssası]
Onlara İbrahim'in öyküsünü de anlat. Yani Mekke halkına İbrahim'in öyküsünü ve haberini de anlat. Çünkü onlar İbrahim'in evladından ve neslinden idiler. Onlar putlara tapmada atalarını taklit ediyorlardı. İbrahim ve İsmail İshak gibi bazı evladı ise müslüman idiler, putlara değil sırf Allah'a tapınan Allah bu öykü ile, putlara tapma, atalarından putlara tapanları körü körüne takip etme, onlara tapınmayıp da sadece Allaha tapanların yollarını terketme konusunda onların kıt akıllılıklarını ortaya koydu.
Şuara 26:69
68. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet KN dir” Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Yani Firavun ve kavminden öç alıcıdır, Müsâ ve beraberinde olan müminlere karşı da engin merhamet sahibidir. “el-Aziz'in Allah düşmanlarına, “er-Rahim”in de Allah dostlarına yönelik olması, böylesi bir anlatımda uygun olmaktadır. Her sözcük, onu gerektiren bir gruba özgülenmektedir; Rahmet müminlere, nikmet, yani azap da Allah düşmanlarına.
69. “Onlara İbrahim'in öyküsünü de anlat.”
[İbrahim Kıssası]
Onlara İbrahim'in öyküsünü de anlat. Yani Mekke halkına İbrahim'in öyküsünü ve haberini de anlat. Çünkü onlar İbrahim'in evladından ve neslinden idiler. Onlar putlara tapmada atalarını taklit ediyorlardı. İbrahim ve İsmail İshak gibi bazı evladı ise müslüman idiler, putlara değil sırf Allah'a tapınan Allah bu öykü ile, putlara tapma, atalarından putlara tapanları körü körüne takip etme, onlara tapınmayıp da sadece Allaha tapanların yollarını terketme konusunda onların kıt akıllılıklarını ortaya koydu.
Şuara 26:70
İbrahim'in, babasına ve kavmine “Neye tapıyorsunuz? sorusundaki “mâ ta'budün” cümlesi tıpkı bir başka âyette olduğu gibi “mâzâ ta'budün”, yani “siz neye tapıyorsunuz?”5 demektir. “Men ta'budün” “kime tapıyorsunuz” anlamında olması da mümkündür. (JOnlar: Birtakım putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz diye cevap verdiler, Yani onlara tapınmaya ve onlara ibadette bulunmaya devam ediyoruz. “el“Uküf aleş-şey'” (s1 sle) demek, o şey üzere olmak ve devamlılık göstermek demektir.
Nahiv bilgini Ebü Muâz şöyle dedi: “Zalle” sözcüğü sadece gündüzleyin yapılan fiillerin sürekliliği için kullanılır. “Gecesinde şunu yapmaya devam etti” anlamında “Zalle leylehü yasna'u kezâ” (1s ge 4 denilmesi imkânsızdır. O takdirde “Bâte leylehü” denilir. “Zalle nehârahü sâimen ve bâte leylehü kâimen” (tsu JJ ots LLa lp Je) “Gündüzünü oruçlu, gecesini kıyamda geçirir oldu” hadisinde de öyle kullanılmıştır.
Şuara 26:71
İbrahim'in, babasına ve kavmine “Neye tapıyorsunuz? sorusundaki “mâ ta'budün” cümlesi tıpkı bir başka âyette olduğu gibi “mâzâ ta'budün”, yani “siz neye tapıyorsunuz?”5 demektir. “Men ta'budün” “kime tapıyorsunuz” anlamında olması da mümkündür. (JOnlar: Birtakım putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz diye cevap verdiler, Yani onlara tapınmaya ve onlara ibadette bulunmaya devam ediyoruz. “el“Uküf aleş-şey'” (s1 sle) demek, o şey üzere olmak ve devamlılık göstermek demektir.
Nahiv bilgini Ebü Muâz şöyle dedi: “Zalle” sözcüğü sadece gündüzleyin yapılan fiillerin sürekliliği için kullanılır. “Gecesinde şunu yapmaya devam etti” anlamında “Zalle leylehü yasna'u kezâ” (1s ge 4 denilmesi imkânsızdır. O takdirde “Bâte leylehü” denilir. “Zalle nehârahü sâimen ve bâte leylehü kâimen” (tsu JJ ots LLa lp Je) “Gündüzünü oruçlu, gecesini kıyamda geçirir oldu” hadisinde de öyle kullanılmıştır.
Şuara 26:72
72. “İbrahim, ‘Peki ama’ Bi Yyalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar Sonra onların kıt akıllı (beyinsiz, sefih) olduklarını belirtmek üzere şöyle dedi: Peki ama yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Bu sorudaki onlar sizi işitiyorlar mı ifadesi birkaç ihtimale açıktır: “Siz onlara yalvarıp yakardıgınızda size cevap veriyorlar mı?” şeklinde olabilir. Ya da bizzat işitmeyi kasıtla “Onlar sizi duyuyorlar mı?” takdirinde olur. Yani onlar kendilerine dua ettiğinizde sizi duyuyorlar mı? Şu âyette olduğu gibi: “Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler, işitseler bile size karşılık veremezler”, “İz ted'üne” kelimesi tapınmak, ibadet etmek” anlamında olabileceği gibi bizzat “yalvarmak, yakarmak, dua etmek” anlamında da olabilir. Eğer âdet“ üzere işitme anlamında ise o takdirde “işitme”nin tevile ihtimali olmaz.
73. “Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?”
Şuara 26:73
72. “İbrahim, ‘Peki ama’ Bi Yyalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar Sonra onların kıt akıllı (beyinsiz, sefih) olduklarını belirtmek üzere şöyle dedi: Peki ama yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Bu sorudaki onlar sizi işitiyorlar mı ifadesi birkaç ihtimale açıktır: “Siz onlara yalvarıp yakardıgınızda size cevap veriyorlar mı?” şeklinde olabilir. Ya da bizzat işitmeyi kasıtla “Onlar sizi duyuyorlar mı?” takdirinde olur. Yani onlar kendilerine dua ettiğinizde sizi duyuyorlar mı? Şu âyette olduğu gibi: “Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler, işitseler bile size karşılık veremezler”, “İz ted'üne” kelimesi tapınmak, ibadet etmek” anlamında olabileceği gibi bizzat “yalvarmak, yakarmak, dua etmek” anlamında da olabilir. Eğer âdet“ üzere işitme anlamında ise o takdirde “işitme”nin tevile ihtimali olmaz.
73. “Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?”
Şuara 26:74
Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı? Onlar istemeleri ve dilemeleri halinde size bir yarar sağlamaya, ya da size bir zarar vermeye muktedirler mi? Ya da müfessirlerin belirttiği gibi şöyle olabilir: Onlara taptığınızda ve itaat ettiğinizde size bir yarar sağlıyorlar mı? Ya da onlara isyan ettiğiniz ve ibadeti terkettiğinizde size bir zarar verebiliyorlar mı? Böyle deyince onlar şaşkına döndüler ve ne cevap vereceklerini bilemediler. Sadece bu konuda atalarını taklit etmekte olduklarını söyleyebildiler ve: “Hayır ama biz atalarımızı böyle yapar bulduk” dediler. Onlar tapmakta oldukları putların zarar ya da yarar veremeyeceğini anlayınca kendilerince şu gerekçeleri ileri sürdüler: Atalarını taklit ederek onlara tapmışlar, çünkü atalarının onlara ancak bir emir sonucu tapınmış olabileceklerini düşündükleri için öyle davranmışlardır, zira (Sleğer öyle bir emir olmasaydı onlara ibadet etmezlerdi. Ancak belirttiğimiz gibi ataları içinde, onlara asla tapınmayan kimseler de vardı. Ne var ki bunlar onlara uymamışlardı. Peki de puta tapanları niye taklit etmişlerdi? Bu da ileri sürdükleri gerekçenin sakat olduğunu göstermiştir.
ELLES pE i BİND aahi SİNİ EAA eo yi 5 3g
Şuara 26:75
77. “İyi bilin ki âlemlerin Rabb'i dışında taptıklarınız benim düşmanım-
Şuara 26:76
77. “İyi bilin ki âlemlerin Rabb'i dışında taptıklarınız benim düşmanım-
Şuara 26:77
77. “İyi bilin ki âlemlerin Rabb'i dışında taptıklarınız benim düşmanım-
Şuara 26:78
78. “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir”
79. “Beni yediren ve içirendir”
Şuara 26:79
78. “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir”
79. “Beni yediren ve içirendir”
Şuara 26:80
80. “Hastalandığım zaman bana şifa verendir?
“Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır” “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur?”
İbrahim onlara şöyle dedi: İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? Sonra da onların ve daha önceden putlara tapan atalarının kendisine düşman olduklarını sadece âlemlerin Rabb'inin bundan hariç olduğunu bildirdi. O âlemlerin Rabb'ini istisna etti. Bu istisnanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar bana düşmandır ve ben onlardan uzağım, sadece onlardan âlemlerin Rabb'ine tapıyor olanlar hariç. Buna göre âyette ızmâr şöyle bir gizli cümle takdir edilebilir: Yani onların hepsi benim için düşmandır sadece âlemlerin Rabb'ine kulluk edenler bundan hariçtir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Allah buyurmuştur ki hem tapan hem de tapılan hepsi benim düşmanımdır, sadece âlemlerin Rabb'i hariçtir. Yani kendisine kulluk edilmeyi hak eden gerçek mâbüt hariçtir; o benim dostumdur. Bazıları şöyle demişlerdir: Aslında bu cümlede istisna yoktur, “illâ” ile başlayan kısım yeni bir cümledir. Sanki şöyle demiş gibidir: Siz ve daha önce geçen atalarınız hepsi de benim düşmanımdır. Lâkin âlemlerin Rabbi beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur. O, bütün bunları onlara saydı. Bununla şunu demek istedi: Çünkü tapınmaya yegâne lâyık olan ancak bütün bunları yapmaya muktedir olandır. O da sizin ve atalarınızın tapmakta olduğunuz putlar değil, yarar vermeye ve zararı savmaya muktedir olan Allah'tır.
Şuara 26:81
80. “Hastalandığım zaman bana şifa verendir?
“Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır” “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur?”
İbrahim onlara şöyle dedi: İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? Sonra da onların ve daha önceden putlara tapan atalarının kendisine düşman olduklarını sadece âlemlerin Rabb'inin bundan hariç olduğunu bildirdi. O âlemlerin Rabb'ini istisna etti. Bu istisnanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar bana düşmandır ve ben onlardan uzağım, sadece onlardan âlemlerin Rabb'ine tapıyor olanlar hariç. Buna göre âyette ızmâr şöyle bir gizli cümle takdir edilebilir: Yani onların hepsi benim için düşmandır sadece âlemlerin Rabb'ine kulluk edenler bundan hariçtir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Allah buyurmuştur ki hem tapan hem de tapılan hepsi benim düşmanımdır, sadece âlemlerin Rabb'i hariçtir. Yani kendisine kulluk edilmeyi hak eden gerçek mâbüt hariçtir; o benim dostumdur. Bazıları şöyle demişlerdir: Aslında bu cümlede istisna yoktur, “illâ” ile başlayan kısım yeni bir cümledir. Sanki şöyle demiş gibidir: Siz ve daha önce geçen atalarınız hepsi de benim düşmanımdır. Lâkin âlemlerin Rabbi beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur. O, bütün bunları onlara saydı. Bununla şunu demek istedi: Çünkü tapınmaya yegâne lâyık olan ancak bütün bunları yapmaya muktedir olandır. O da sizin ve atalarınızın tapmakta olduğunuz putlar değil, yarar vermeye ve zararı savmaya muktedir olan Allah'tır.
Şuara 26:82
80. “Hastalandığım zaman bana şifa verendir?
“Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır” “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur?”
İbrahim onlara şöyle dedi: İyi de sizin ve önceki atalarınızın neye taptığınızı hiç düşündünüz mü? Sonra da onların ve daha önceden putlara tapan atalarının kendisine düşman olduklarını sadece âlemlerin Rabb'inin bundan hariç olduğunu bildirdi. O âlemlerin Rabb'ini istisna etti. Bu istisnanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar bana düşmandır ve ben onlardan uzağım, sadece onlardan âlemlerin Rabb'ine tapıyor olanlar hariç. Buna göre âyette ızmâr şöyle bir gizli cümle takdir edilebilir: Yani onların hepsi benim için düşmandır sadece âlemlerin Rabb'ine kulluk edenler bundan hariçtir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Allah buyurmuştur ki hem tapan hem de tapılan hepsi benim düşmanımdır, sadece âlemlerin Rabb'i hariçtir. Yani kendisine kulluk edilmeyi hak eden gerçek mâbüt hariçtir; o benim dostumdur. Bazıları şöyle demişlerdir: Aslında bu cümlede istisna yoktur, “illâ” ile başlayan kısım yeni bir cümledir. Sanki şöyle demiş gibidir: Siz ve daha önce geçen atalarınız hepsi de benim düşmanımdır. Lâkin âlemlerin Rabbi beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. Beni yediren ve içirendir. Hastalandığım zaman bana şifa verendir. Canımı alacak olan, sonra beni yeniden diriltecek olandır. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur. O, bütün bunları onlara saydı. Bununla şunu demek istedi: Çünkü tapınmaya yegâne lâyık olan ancak bütün bunları yapmaya muktedir olandır. O da sizin ve atalarınızın tapmakta olduğunuz putlar değil, yarar vermeye ve zararı savmaya muktedir olan Allah'tır.
Şuara 26:83
Rabbim! Bana hikmet ver. Bazıları “hükm'ü anlayış ve ilim ver, diye açıklamışlardır. İbrahim'in Rabb'inden kendisini “hüküm” üzere devamlı ve sabit kılmasını istemesi de mümkündür. Zira Allah ona ilim ve hikmet vermiş idi. Buna göre: “Bizi doğru yola ilet” (yani doğru yolda bizi sabitkadem kıl!” diye dua etmek gibi olur. Yahut “De ki Rabbim! İlmimi artır!” meâlindeki âyette olduğu gibi kendisine verdiğini artırmasını istemiş olur. Yahut İbrahim, Rabbinden, insanlar arasında verdiği hükmünün kabul görmesini ve onların kalplerinde hükmüne karşı oluşabilecek zorluk ve sıkıntıyı kaldırmasını istemiş olur. Bu durumda duası, Hz. Peygamber'in hükmü ile ilgili olarak şu buyruğuna benzerlik arzeder: “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem kılmadıkça... iman etmiş olmazlar”©, Ve beni iyiler arasına kat! Yani salih kullarını hangi hal üzere yanına aldı isen beni de o hal üzere yanına al ki ben de onların arasına katılmış olayım. En doğrusunu Allah bilir ya, onun kendisini salihlere katmasını talep etmesi, kendilerine katılabilmek için onların öldükleri hal üzere ölmesini istemesidir ki o da İslâm üzere olmaktır. En doğrusunu Allah bilir.
ORAN ge İLİ AR
Şuara 26:84
Arkadan gelecekler içinde iyilikle anılmayı bana nasip eyle! Yani insanlar arasında bana güzel bir övgü kıl! İbrahim peygamber (s.a.) aynen öyle de olmuştu. Farklı olmalarına rağmen her dinin tüm salikleri beraberce ona uymuşlar, ona intisap etmişler, kendilerinin onun dini üzere olduklarını, onun dininin de kendi üzerinde oldukları din olduğunu iddia edegelmişlerdir. Herhangi bir dine mensup olup da onu dost edinmeyen olmamıştır.
Şuara 26:85
Beni, naim cennetine girenlerden eyle! Yani beni ölümümden sonra naim cennetinde sonsuza dek yaşat. Zira vâris, miras bırakılandan arta kalanın üzerinde varlığını sürdüren (bâki) demektir. “Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır”“ meâlindeki âyetin yorumu da aynı şekildedir: [ ]Yani dünya halklarının yok olmasından sonra biz kalırız. Zira vâris, geride kalan demektir. Buna göre İbrahim'in duası da “Beni naim cennetinde bâki olanlardan kıl!” demek olur. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:86
86. “Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapinlatdah oldu?
Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu. İbrahim'in babası için istiğfarının -en doğrusunu Allah bilir ya- âyette Babamı da bağışla; kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu şeklinde zâhiren belirtildiği anlamda olması mümkün değildir. Zira zâhire göre onun babası hakkında istiğfar etmesi onun sapıklardan olması sebebiyledir. Bu yorum, ihtimal dâhilinde değildir, çünkü onun öyle olması halinde bağışlanmasını istemesi caiz olmaz. Aksine âyetin izahı şöyle olmalıdır: İbrahim babasının bağışlanmasını istemiştir. Allah da ona babasının sapıklardan olduğunu bildirmiştir. Bu durumda âyetin ikinci kısmı Allah'ın İbrahim'e, babasının sapıklardan olduğunu bildirmesi, birinci kısım da İbrahim'in sözüdür.
Belkıs kıssasında da bazı müfessirler benzer bir izah getirmişlerdir. “KraBelkıs'ın sözünü doğruladı ve bu beyanın sonunda yer alan “Bunlar da öyle yapacaklardır”? meâlindeki kısmını kendisi buyurdu. Buna göre “Bunlar da öyle yapacaklardır” kısmı kraliçenin değil, onun sözünü tasdik sadedinde Allah Teâlâ'nın kelâmı olmaktadır. Bunun Kur'ânda örneği çoktur. Aynı âyetin bir kısmı diğer kısmından ayrı olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma”, Bu örnekte “Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır” kısmı “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma!” kısmından ayrıdır ve aralarında bağlantı yoktur. Buna göre İbrahim'in Babamı da bağışla! sözünün kuşkusuz o doğru yoldan sapanlardan oldu sözünden ayrı olması muhtemeldir. Mümkündür ki İbrahim duasını yapınca, Allah ona, babasının sapanlardan olduğunu bildirmiştir. Şu yorum da mümkündür: Babamı da bağışla! sözü “Ona hatalarını bağışlamaya medar olacak inancı, yani tevhidi nasip et! mânasında olabilir, Buna göre onun duası, Allah'ın lütfu ile babasının tevhide ermesi ve tevfikine mazhar olmasıdır. Çünkü günahların affı ancak tevhide ermekle ve O'nun tevfiki ile olur. Bu, şu âyetteki kullanıma benzer: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”.
[ ]Buna göre Hüd'un kavmine dua edip de onlara “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin...“ diye emretmesi aynı şekilde yorumlanmalıdır. Yani “O'na dönün ve müslüman olun” Onlardan evvelâ İslâmiyet'i kabul etmelerini istemiştir. Zira onun henüz kâfir iken onlara “Estağfirullah!” deyin demesi mümkün değildir. Buna mukabil Hüd, onlara istiğfar için ön şart olan şeyi yerine getirmelerini istemiştir ki o da tevhiddir. Aynı şekilde: “Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır” şeklindeki Nuh'un sözünü de böyle anlamak gerekir.
Müfessirlerin “İbrahim üç yalan söylemiştir...” şeklindeki sözlerinin aslı esası yoktur. Allah Teâlâ'nın içinde bulunduğu duruma göre yalan söyleyebilen birini seçmesi ve risâlet görevini ona tevdi etmesi mümkün değildir.
---
Dipnotlar:
“Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma”. “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır. Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir” (el-Enfâl, “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin ki üzerinize bolca yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın; sakın günahkârlar olup Allah'tan yüz çe-
Şuara 26:87
İnsanların diriltileceği gün beni mahcup etme! Müfessirler şöyle dedi: Beni mahcup etme, yani bana azap etme, insanların diriltileceği gün. “İhzâ” rezil rüsvâ etme, sahibinin kusurunu gösteren azap demektir. O, Allahtan kusurunu ifşa etmemesini istedi. Çünkü kendisinden kusurunu ifşa etmeyi gerektirecek bir günah irtikabından korkuyordu. O yüzden Allah'tan böyle bir talepte bulundu. Zira ısmet (isai), yani günah işlemekten koruma altında olmak, sahiplerinden korkuyu defetmez. Aksine günahtan koruma ne kadar büyük olursa korku da o denli şiddetli olur. Çünkü peygamberler (s.a.) dinlerine ve özlerine karşı diğerlerine göre korkuları en fazla olan kimselerdir. Daha sonra da sırasıyla en önde olanlar, korkularının şiddeti itibariyle birbirlerini derece derece takip ederler. İbrahim'in şu duasını görmez misin: “Rabbim! Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!”97 Yüsuf peygamber de şöyle dua etmişti: “Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” Benzeri örnek çoktur.
Şuara 26:88
88-89, “Allaha temiz bir kalple e gi malın da Gre da fayda vermeyeceği gün (beni mahcup etme!)”
Allah'a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün... O gün fayda vermez, zarar verir. Fayda vermez denilmesinden zararın da olmayacağı sonucu çıkmaz. Şu âyetlerde de benzer üslup vardır: “O gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez...” ( Keza şu ilâhi beyanlarda da aynıdır: “Kâfir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyâmet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler, onlardan asla kabul edilmez””; “Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun!”ı; “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar””; “Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın!” “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”
Âyette yapılan istisnanın zâhirinden kalb-i selim ile gelinmesi halinde malın ve oğulların fayda vereceği anlaşılmaktadır. Çünkü Allah'a temiz bir kalple gelenler dışında mal da çocuklar da fayda vermez denilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki o günde onlar Rab'lerine temiz bir kalp ile gelmeleri, mallarını itaat yolunda ve hayır işlerinde harcamış, evlatlarını edepli, güzel huylu, salih olarak yetiştirmiş olmaları halinde onlar kendilerine fayda verecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Ama iman edip dünya ve âhirete yararlı iş yapanlar başka, yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır...” Allah bildirdi ki onlar iman ettikleri ve tövbe ile Allah'a yöneldikleri takdirde malları ve evlatları onları kendi yüce katına yaklaştıracaktır.
Başka türlü yorumlamak da mümkündür: Yani ne mal ne de oğullar fayda verir. Ancak ve ancak Rabb'ine kalb-i selim ile gelen fayda görür. Kalb-i selim, şirkten uzak olan kalptir, ya da kalbin âfetlerinden ve günahlardan uzak olan, Rabb'ine karşı ihlas ile dolu olan, orada Allah'tan başkasına yer verilmeyip pay ayrılmayan kalptir. Âyette o şekilde “Rabb'ine gelme” şartı koşuldu ki İslâm ve tevhit üzere ruhu alınmamış kimselerin daha önceden yapmış olduğu hayır işlerinin -tevhit üzere ruhu kabzedilmemişse eğer- bir fayda vermeyeceği bilinsin. Hasenât, yani hayır işlerinde de aynı şekilde “gelme” şartı koşulmuş ve şöyle buyurulmuştur: “Kim iyilikle gelirse ona şu kadar sevap vardır...“ Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş “Kim bir iyilik işlerse...” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Orti il Oi EŞİN
---
Dipnotlar:
© “Öylebirgünden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz”
Şuara 26:89
88-89, “Allaha temiz bir kalple e gi malın da Gre da fayda vermeyeceği gün (beni mahcup etme!)”
Allah'a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün... O gün fayda vermez, zarar verir. Fayda vermez denilmesinden zararın da olmayacağı sonucu çıkmaz. Şu âyetlerde de benzer üslup vardır: “O gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez...” ( Keza şu ilâhi beyanlarda da aynıdır: “Kâfir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve kıyâmet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler, onlardan asla kabul edilmez””; “Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun!”ı; “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar””; “Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin de kendisini kurtarsın!” “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”
Âyette yapılan istisnanın zâhirinden kalb-i selim ile gelinmesi halinde malın ve oğulların fayda vereceği anlaşılmaktadır. Çünkü Allah'a temiz bir kalple gelenler dışında mal da çocuklar da fayda vermez denilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki o günde onlar Rab'lerine temiz bir kalp ile gelmeleri, mallarını itaat yolunda ve hayır işlerinde harcamış, evlatlarını edepli, güzel huylu, salih olarak yetiştirmiş olmaları halinde onlar kendilerine fayda verecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Ama iman edip dünya ve âhirete yararlı iş yapanlar başka, yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır...” Allah bildirdi ki onlar iman ettikleri ve tövbe ile Allah'a yöneldikleri takdirde malları ve evlatları onları kendi yüce katına yaklaştıracaktır.
Başka türlü yorumlamak da mümkündür: Yani ne mal ne de oğullar fayda verir. Ancak ve ancak Rabb'ine kalb-i selim ile gelen fayda görür. Kalb-i selim, şirkten uzak olan kalptir, ya da kalbin âfetlerinden ve günahlardan uzak olan, Rabb'ine karşı ihlas ile dolu olan, orada Allah'tan başkasına yer verilmeyip pay ayrılmayan kalptir. Âyette o şekilde “Rabb'ine gelme” şartı koşuldu ki İslâm ve tevhit üzere ruhu alınmamış kimselerin daha önceden yapmış olduğu hayır işlerinin -tevhit üzere ruhu kabzedilmemişse eğer- bir fayda vermeyeceği bilinsin. Hasenât, yani hayır işlerinde de aynı şekilde “gelme” şartı koşulmuş ve şöyle buyurulmuştur: “Kim iyilikle gelirse ona şu kadar sevap vardır...“ Bu beyanda “Kim iyilikle gelirse” denilmiş “Kim bir iyilik işlerse...” denilmemiştir. Bu da belirttiğimiz gibi amellerin makbul olabilmesi için kişinin dünyadan tevhit üzere göçmesi, işlediği hayırları bozmaması şartı olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Orti il Oi EŞİN
---
Dipnotlar:
© “Öylebirgünden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz”
Şuara 26:90
O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir.
“Üzlifet” ve “bürrizet” kelimelerinin, geçmiş zaman fiillerinin müzari olarak “yaklaştırılır” “açıkça gösterilir” anlamında olması muhtemeldir. Ya da cümlenin başına “yevmeiz” şeklinde zaman zarfı izafe edilir. İbn Mesüd'un (r.a.) ve Übeyy'in mushaflarında “Ve kurribeti'l-cahimu lid-dâllin” (p Jua adl ez 55) şeklindedir”. Bu açık kıråatte “bürrizet” iz fiili “uzhurat”, yani ortaya çıkarıldı anlamındadır.
uzay EEEE
Şuara 26:91
O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır. Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir.
“Üzlifet” ve “bürrizet” kelimelerinin, geçmiş zaman fiillerinin müzari olarak “yaklaştırılır” “açıkça gösterilir” anlamında olması muhtemeldir. Ya da cümlenin başına “yevmeiz” şeklinde zaman zarfı izafe edilir. İbn Mesüd'un (r.a.) ve Übeyy'in mushaflarında “Ve kurribeti'l-cahimu lid-dâllin” (p Jua adl ez 55) şeklindedir”. Bu açık kıråatte “bürrizet” iz fiili “uzhurat”, yani ortaya çıkarıldı anlamındadır.
uzay EEEE
Şuara 26:92
92-93. “Onlara, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilir.”
Onlara, dünyada iken Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? denilir. Sonra onlara şöyle seslenilir: Size yardım edebiliyorlar ve sizi Allah'ın azabından kurtarıyorlar mı? Veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı? Yani bizzat kendilerine bir faydaları dokunuyor mu? Çünkü onlar hem tapan hem de kendisine tapılan olmak üzere hep birlikte cehenneme atılacaklardır. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”?, Allah bunu onlara özellikle söyledi çünkü onlar dünyada iken şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız””; “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”” Bu sözlerine mukabil âhirette onlara: Size yardım edebiliyorlar mı? deniliyor.
Şuara 26:93
92-93. “Onlara, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? Size yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” denilir.”
Onlara, dünyada iken Allah'ı bırakıp da taptıklarınız nerede? denilir. Sonra onlara şöyle seslenilir: Size yardım edebiliyorlar ve sizi Allah'ın azabından kurtarıyorlar mı? Veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı? Yani bizzat kendilerine bir faydaları dokunuyor mu? Çünkü onlar hem tapan hem de kendisine tapılan olmak üzere hep birlikte cehenneme atılacaklardır. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”?, Allah bunu onlara özellikle söyledi çünkü onlar dünyada iken şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız””; “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”” Bu sözlerine mukabil âhirette onlara: Size yardım edebiliyorlar mı? deniliyor.
Şuara 26:94
Artık onlar, o sapkınlar tepetaklak cehenneme atılırlar. Zeccâc şöyle dedi: “Kübkibü” fiili aslında “Kebbe'dendir. Yani “kübbü” demektir. Ancak “kübkibü” denmesi tekrar ve birinin ardından diğerinin devamlı surette olması er “Yükebbün sümme yükebbün” yani yüz üstü atılırlar, sonra gene atılırlar...” Onların durumu hep öyle devam eder. Ya da buna benzer söz“. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Fe kübkibü fih& cümlesi tepesi üstü fırlatılıp atılırlar demektir. Sözcüğün aslı “Kübbibü” şeklindedir. Şu sözünde olduğu gibi: “Kebebtü'l-inâe”, ortadaki “bâ” harfinin yerine kef harfi getirerek “Kebkebtü” dersin; bir şeyi atmak, yüzüne çalmak anlamındadır. “Kebkebtühüm” denir, onları ateşe ya da kuyuya attım, demektir. Bu şu âyetteki kullanım gibidir: “Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar”. “Ve'l-gâvün” (oyu) Sapkınlar, yoldan çıkanlar demektir. Kullanımı şöyledir: “Gavâ, yağvi, gayyen, ve ğavâyeten, fehüve gâvin” “Saptı, yoldan çıktı” demektir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin izahı böyledir.
Ebü Muâz şöyle dedi: “Kübkibü”nun aslı “Kübibů”dur®”. Bazıları da “orada toplanırlar” anlamı vermişlerdir.
Ve İblis'in yandaşları toptan. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Gâvün” şeytanlardır. İblis'in askerleri onun zürriyetidir. Yani âdemoğullarını saptıran şeytanlardır. Bu Katâde'nin görüşüdür. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Gâvün” cinlerin kâfirleridir, İblis'in askerleri şeytanlardır. Bazıları da “el-Gâvün” kâfirlerin elebaşlarıdır, İblis'in askerleri ise diğer kâfirlerdir, yani onların tâbileri ve zürriyetleridir, demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:95
Artık onlar, o sapkınlar tepetaklak cehenneme atılırlar. Zeccâc şöyle dedi: “Kübkibü” fiili aslında “Kebbe'dendir. Yani “kübbü” demektir. Ancak “kübkibü” denmesi tekrar ve birinin ardından diğerinin devamlı surette olması er “Yükebbün sümme yükebbün” yani yüz üstü atılırlar, sonra gene atılırlar...” Onların durumu hep öyle devam eder. Ya da buna benzer söz“. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Fe kübkibü fih& cümlesi tepesi üstü fırlatılıp atılırlar demektir. Sözcüğün aslı “Kübbibü” şeklindedir. Şu sözünde olduğu gibi: “Kebebtü'l-inâe”, ortadaki “bâ” harfinin yerine kef harfi getirerek “Kebkebtü” dersin; bir şeyi atmak, yüzüne çalmak anlamındadır. “Kebkebtühüm” denir, onları ateşe ya da kuyuya attım, demektir. Bu şu âyetteki kullanım gibidir: “Ama kimler de kötülükle gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar”. “Ve'l-gâvün” (oyu) Sapkınlar, yoldan çıkanlar demektir. Kullanımı şöyledir: “Gavâ, yağvi, gayyen, ve ğavâyeten, fehüve gâvin” “Saptı, yoldan çıktı” demektir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin izahı böyledir.
Ebü Muâz şöyle dedi: “Kübkibü”nun aslı “Kübibů”dur®”. Bazıları da “orada toplanırlar” anlamı vermişlerdir.
Ve İblis'in yandaşları toptan. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Gâvün” şeytanlardır. İblis'in askerleri onun zürriyetidir. Yani âdemoğullarını saptıran şeytanlardır. Bu Katâde'nin görüşüdür. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Gâvün” cinlerin kâfirleridir, İblis'in askerleri şeytanlardır. Bazıları da “el-Gâvün” kâfirlerin elebaşlarıdır, İblis'in askerleri ise diğer kâfirlerdir, yani onların tâbileri ve zürriyetleridir, demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:96
Orada onlar birbirleriyle çekişerek şöyle derler. Onların cehennemde birbirleriyle çekiştiklerini bildirmiş, ne için tartıştıklarını ise bildirmemiştir. Onların çekişmelerinin sebebinin şu beyanlarda belirtilen hususlar olması mümkündür: “Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasayEW dınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik.. ”™ devam eden âyetler. Başka bir âyette: ‘Ey Rabbimiz” diyecekler, Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır”; “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdilar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver! diyecekler”#, Ve benzeri beyanlarda yer alan tâbi olan ve tâbi olunanlar arasında geçen tartışmalar gibi. Bazıları şöyle demişlerdir: Onların çekişmeleri âyetin hemen devamında belirtilen husustur: Vallahi, biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Onların tartışmaları işte bu husustur.
3 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'/-Kur'ân, s. 318.
Vallahi, biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şöyle ki, onların bu sözü tapmış oldukları putlara yönelik ise o takdirde onları “Tanrı”lar olarak görmeleri ve ibadeti onlara yapmaları suretiyle onları âlemlerin Rabb'ine eşit tutmuş olmalarını kastetmiş olurlar. Eğer şeytanlara yönelik ise o takdirde eşit tutma, onun emrine uymak ve kendilerine yönelik çağrısına olumlu cevap vermek şeklinde olur. Yoksa kâfirlerden hiçbiri şeytana doğrudan tapma ve onu Tanrı olarak görme durumunda olmaz. Ancak sözünü ettiğimiz gibi emrine tâbi olma şeklinde ona uyma olur. İbn Mesüd'un mushafında “iz nüsevviküm bi-Rabbil-âlemin iz şeklindedir. Yani Biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken biz sizi âlemlerin Rabb'ine ortak koşarken. Bazıları şöyle demişlerdir: “Biz âlemlerin Rabb'ine itaat ettiğimiz gibi size itaat ederken...” Bazıları da şöyle bir yorum yapmıştır: “Sizi âlemlerin Rabb'ine denk tutarken” Bunların hepsi birbirine yakındır.
dölei EE SİYA 127'e Öga el! YI Lal G3
Şuara 26:97
Orada onlar birbirleriyle çekişerek şöyle derler. Onların cehennemde birbirleriyle çekiştiklerini bildirmiş, ne için tartıştıklarını ise bildirmemiştir. Onların çekişmelerinin sebebinin şu beyanlarda belirtilen hususlar olması mümkündür: “Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasayEW dınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik.. ”™ devam eden âyetler. Başka bir âyette: ‘Ey Rabbimiz” diyecekler, Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır”; “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdilar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver! diyecekler”#, Ve benzeri beyanlarda yer alan tâbi olan ve tâbi olunanlar arasında geçen tartışmalar gibi. Bazıları şöyle demişlerdir: Onların çekişmeleri âyetin hemen devamında belirtilen husustur: Vallahi, biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Onların tartışmaları işte bu husustur.
3 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'/-Kur'ân, s. 318.
Vallahi, biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şöyle ki, onların bu sözü tapmış oldukları putlara yönelik ise o takdirde onları “Tanrı”lar olarak görmeleri ve ibadeti onlara yapmaları suretiyle onları âlemlerin Rabb'ine eşit tutmuş olmalarını kastetmiş olurlar. Eğer şeytanlara yönelik ise o takdirde eşit tutma, onun emrine uymak ve kendilerine yönelik çağrısına olumlu cevap vermek şeklinde olur. Yoksa kâfirlerden hiçbiri şeytana doğrudan tapma ve onu Tanrı olarak görme durumunda olmaz. Ancak sözünü ettiğimiz gibi emrine tâbi olma şeklinde ona uyma olur. İbn Mesüd'un mushafında “iz nüsevviküm bi-Rabbil-âlemin iz şeklindedir. Yani Biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken biz sizi âlemlerin Rabb'ine ortak koşarken. Bazıları şöyle demişlerdir: “Biz âlemlerin Rabb'ine itaat ettiğimiz gibi size itaat ederken...” Bazıları da şöyle bir yorum yapmıştır: “Sizi âlemlerin Rabb'ine denk tutarken” Bunların hepsi birbirine yakındır.
dölei EE SİYA 127'e Öga el! YI Lal G3
Şuara 26:98
Orada onlar birbirleriyle çekişerek şöyle derler. Onların cehennemde birbirleriyle çekiştiklerini bildirmiş, ne için tartıştıklarını ise bildirmemiştir. Onların çekişmelerinin sebebinin şu beyanlarda belirtilen hususlar olması mümkündür: “Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasayEW dınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik.. ”™ devam eden âyetler. Başka bir âyette: ‘Ey Rabbimiz” diyecekler, Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır”; “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdilar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver! diyecekler”#, Ve benzeri beyanlarda yer alan tâbi olan ve tâbi olunanlar arasında geçen tartışmalar gibi. Bazıları şöyle demişlerdir: Onların çekişmeleri âyetin hemen devamında belirtilen husustur: Vallahi, biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Onların tartışmaları işte bu husustur.
3 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'/-Kur'ân, s. 318.
Vallahi, biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Şöyle ki, onların bu sözü tapmış oldukları putlara yönelik ise o takdirde onları “Tanrı”lar olarak görmeleri ve ibadeti onlara yapmaları suretiyle onları âlemlerin Rabb'ine eşit tutmuş olmalarını kastetmiş olurlar. Eğer şeytanlara yönelik ise o takdirde eşit tutma, onun emrine uymak ve kendilerine yönelik çağrısına olumlu cevap vermek şeklinde olur. Yoksa kâfirlerden hiçbiri şeytana doğrudan tapma ve onu Tanrı olarak görme durumunda olmaz. Ancak sözünü ettiğimiz gibi emrine tâbi olma şeklinde ona uyma olur. İbn Mesüd'un mushafında “iz nüsevviküm bi-Rabbil-âlemin iz şeklindedir. Yani Biz sizi âlemlerin Rabb'i ile eşit tutarken biz sizi âlemlerin Rabb'ine ortak koşarken. Bazıları şöyle demişlerdir: “Biz âlemlerin Rabb'ine itaat ettiğimiz gibi size itaat ederken...” Bazıları da şöyle bir yorum yapmıştır: “Sizi âlemlerin Rabb'ine denk tutarken” Bunların hepsi birbirine yakındır.
dölei EE SİYA 127'e Öga el! YI Lal G3
Şuara 26:99
Bizi ancak o günaha batmış olanlar saptırdı. Yani bizi ancak öncekilerimiz saptırdı. İbn Mesüd'un mushafında da aynı şekildedir: “Vemâ edallenâ illel-evvelün” (5, BT YI cisi G4). Yorumu ise şöyledir: Onlar ne zaman ki dünyada öncekilerin küfür ve şirk üzere bırakıldıklarını ve azap görmediklerini görünce, onlara herhangi bir şekilde Allah'ın gazabı erişmeyince zannettiler ki onlar öyle emrolundular. Nitekim bu husus bir başka âyette şöyle belirtilmiştir: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler”9,
Şuara 26:100
Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de... Çünkü onlar vaktiyle “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” demişlerdi. Onlar şefaat edemediler. (Tâbi olanlar dediler ki: Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne Yani bize şefaat edecek şefaatçilerimiz yok. Şefaatçileri olsaydı bile onların şefaati onlara gene fayda vermezdi. Nitekim bu şu âyette bildirilmiştir: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez””. Bu, şu âyette belirtilen durumdur: “Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tamamı ve ek olarak bir misli daha onların olsa (kurtuluş için) onu mutlaka feda ederlerdi””. Yani temenni ettikleri olsaydı gene onlara fayda vermezdi.
Ne de samimi bir dostumuz! “Hamim” yakın, dost demektir. Yani onların durumları ile ilgilenecek dost birileri yoktur.
Şuara 26:101
Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de... Çünkü onlar vaktiyle “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” demişlerdi. Onlar şefaat edemediler. (Tâbi olanlar dediler ki: Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne Yani bize şefaat edecek şefaatçilerimiz yok. Şefaatçileri olsaydı bile onların şefaati onlara gene fayda vermezdi. Nitekim bu şu âyette bildirilmiştir: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez””. Bu, şu âyette belirtilen durumdur: “Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tamamı ve ek olarak bir misli daha onların olsa (kurtuluş için) onu mutlaka feda ederlerdi””. Yani temenni ettikleri olsaydı gene onlara fayda vermezdi.
Ne de samimi bir dostumuz! “Hamim” yakın, dost demektir. Yani onların durumları ile ilgilenecek dost birileri yoktur.
Şuara 26:102
Ah keşke bizim için bir dönüş daha olsa da müminlerden olsak! Ah keşke bizim için bir dönüş daha olsa. Yani keşke bizim için imtihan dünyasına yeniden bir dönme imkânı olsa da müminlerden olsak. Onların bu dileklerine karşı Allah bildirdi ki onlar dönseler bile gene eski gidişatlarına devam edeceklerdir: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar””. Açıklamasını daha önce zikretmiştik.
Şuara 26:103
104. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
İşte bu verdiğimiz haberlerde ve anlatılanlarda ibret alacaklar için elbet alınacak büyük bir ders vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Eğer onların çoğu mümin olsalardı onlara dünyada iken azap edilmezdi. Şöyle yorumlamak da mümkündür: Eğer onlar istedikleri imtihan dünyasına döndürülmüş olsalardı çoğu gene inanmazdı. Onlardan bir grup (nefer) olması da caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir. Daha önce açıklamıştık.
Şuara 26:104
104. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
İşte bu verdiğimiz haberlerde ve anlatılanlarda ibret alacaklar için elbet alınacak büyük bir ders vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Eğer onların çoğu mümin olsalardı onlara dünyada iken azap edilmezdi. Şöyle yorumlamak da mümkündür: Eğer onlar istedikleri imtihan dünyasına döndürülmüş olsalardı çoğu gene inanmazdı. Onlardan bir grup (nefer) olması da caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir. Daha önce açıklamıştık.
Şuara 26:105
314
[Nuh ve Kavmi]
Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar. “Kezzebet” fiilinin, tâ'lı dişil (müennes) olarak kullanılması “kavm”in cemaat anlamında olmasına göredir. Sanki denilmiş gibidir. Aksi halde izahı “kavm” kelimesinin hem miüzekker (eril) hem de müennes (dişil) kullanilan isimlerden olması sebebiyledir. Peygamberleri “murselin” şeklinde çoğul getirildi, çünkü peygamberlerden tek birini inkâr eden bütününü inkâr etmiş olur. Zira her peygamber, halkı bütün peygamberlere iman etmeye çağırır. Hem Nuh'un kendinden sonra gelen peygamberlere iman etmelerini istemesi de söz konusu olabilir. Bu yüzden Allah, Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar demiştir -En doğrusunu Allah bilir.
Gyo ÜL LAİK Gi
Şuara 26:106
Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: Tefsirciler dediler ki: Nuh, din kardeşi değil de nesepçe onların kardeşi idi. (Şeyh Ebü Mansür dedi ki:) Allah Teâlâ bütün insanları “Yâ beni Âdem!” hitabında “Âdemoğulları” diye isimlendirmiştir. Oysa onlar nesepçe Âdem'den uzaktadırlar. Bu itibarla onların birbirlerinden nesepçe uzak olmalarına rağmen birbirlerine nispetle “kardeşler” olarak adlandırılmaları da mümkündür.
Allah'ın emirlerine ve yasaklarına karşı muhalefetiniz yüzünden O'nun gazabından, azabından sakınmayacak mısınız? Yahut Allah'tan gayrına tapınmaktan ve O'ndan başkasına itaatten sakınmayacak mısınız?
Şuara 26:107
Bakınız ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Bu iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Ben sizin aranızda güvenilir biriydim. Siz haber verdiim, bildirdiğim her konuda bana inanıyordunuz. Şimdi ne oldu ki ben size Allahın resülü olduğumu söylediğimde beni tasdik etmiyorsunuz?! Jİkincisi: Bakınız ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah beni güvenilir kıldı ve bu özelliğim sebebiyle vahyini bana emanet etti. Ben de şimdi risâlet görevi gereği benim emanetime tevdi edilen mesajı size ulaştırıyorum; ister isteyin ister kaçınıp yan çizin, ister kabul edin ister etmeyin. Allah beni emin kıldı ve emaneti üzerine beni görevlendirdi ya tehditleriniz sebebiyle daha sizden korkmuyorum. Şu âyet gibi: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!”
Şuara 26:108
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Yani Allah'ın gazabından ve azabından sakının. Yahut emir ve yasakları konusunda Allaha muhalefet etmekten kaçının ve Allah'tan size ulaştırdığım, sizi davette bulunduğum mesaja uyma konusunda bana itaat edin.
Şuara 26:109
Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Yani sizi davet ettiğim ve size ulaştırdığım mesaja karşılık sizden, ağırlığı sizi icabetten alıkoyacak herhangi bir karşılık beklemiyorum. Ben sizi tek olan Allaha kulluğa çağırırken mallarınız ve canlarınız üzerinde herhangi bir külfet de getiriyor değilim. Kaldı ki bir olana kulluk, çok sayıda mâbuda tapınmaktan size daha kolay ve hafif gelir. Yerine getirdiğinizde davet ettiğim şeyi kabul etmekten sizi alıkoyacak herhangi bir angarya da getirmiyorum. “İn ecriye” kelimesindeki “in” edatı burada “mê” gibi olumsuzluk içindir. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir. Bu itibarla artık Allah'a isyandan sakının ve bana itaat edin. Belirttiğimiz hususlarda Allah'tan sakının. Yani Allah'ın gazabına ve azabına uğramaktan korkun, emir ve yasaklarına muhalefet etme konusunda O'ndan sakının. Sizi davet ettiğim hususlarda bana itaat edin.
Şuara 26:110
Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Yani sizi davet ettiğim ve size ulaştırdığım mesaja karşılık sizden, ağırlığı sizi icabetten alıkoyacak herhangi bir karşılık beklemiyorum. Ben sizi tek olan Allaha kulluğa çağırırken mallarınız ve canlarınız üzerinde herhangi bir külfet de getiriyor değilim. Kaldı ki bir olana kulluk, çok sayıda mâbuda tapınmaktan size daha kolay ve hafif gelir. Yerine getirdiğinizde davet ettiğim şeyi kabul etmekten sizi alıkoyacak herhangi bir angarya da getirmiyorum. “İn ecriye” kelimesindeki “in” edatı burada “mê” gibi olumsuzluk içindir. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir. Bu itibarla artık Allah'a isyandan sakının ve bana itaat edin. Belirttiğimiz hususlarda Allah'tan sakının. Yani Allah'ın gazabına ve azabına uğramaktan korkun, emir ve yasaklarına muhalefet etme konusunda O'ndan sakının. Sizi davet ettiğim hususlarda bana itaat edin.
Şuara 26:111
“Şöyle cevap verdiler: “Seni toplumun en aşağı kesiminin izlediğini göre göre sana iman eder miyiz!”
Şöyle cevap verdiler: “Seni toplumun en aşağı kesiminin izlediğini göre göre sana iman eder miyiz!” Diyorlar ki: Biz seni nasıl tasdik edebiliriz ki?! Sana tâbi olanlar ancak bizim zayıflarımız ve ayak takımı, rey ve tedbir sahibi olmayan kimselerdir. Eğer sen davanda doğru olsaydın o takdirde bizim şereflilerimiz ve başlarımız da sana inanırlardı. Aslında onun risâletinin hak oluşu konusunda belirtilen zayıf kesimlerin inanması ileri gelen başların tasdik etmesinden daha ibretlik bir durum içerir. Şöyle ki: İnsanların zayıf kesimleri başkalarına şu iki saikle uyarlar: Ya mal ve servet sahibi olma beklentisi, yahut kendileri için makam ve mevki yahut şeref gibi bir çıkar beklentisi olması. Ya da dinde basiretli olma, belli bir paye elde etme ve ilim sahibi olma gibi bir erdem beklentisi sebebiyle uyarlar. Bu itibarla da bu özellikleri kendilerinde bulunduran kimselere tâbi olurlar. Peygamberler'in (s.a.) ellerinde mal yoktur, onlara yakın olmak için bir riyaset ya da makam ve mevki elde etme arzusu gibi bir saik de olamaz. Hal böyle iken zayıf kesimler, kendi canlarına karşı eşrafın öldürme, ipe çekme gibi saldırıları olacağından korkmalarına rağmen eğer onlara uymuşlarsa, bu demektir ki onları imana sevkeden ancak ve ancak kendi nazarlarında onların hak üzere olduklarının, getirdikleri mesajın doğru olduğunun ortaya çıkmasıdır. Bu itibarla sözü edilen kesimlerin tâbi olması peygamberlerin mesaj getirdikleri iddialarında -eğer iyice düşünülür ve tefekkür edilirse- onların hak üzere olduklarını gösteren en büyük kanıt olur.
Şuara 26:112
Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Bu beyanın iki türlü yorumu olabilir: Birincisi: Allahın aranızdan onları, yani zayıfları iman ve tevhide hidâyet edip de sizi hidâyet etmediğini biliyor değilim. Sonra şöyle dedi: Onların, yani bana uyan şu zayıf kesimin hesabı ancak Rabb'ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!
(likincisi: Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Yani ben onların gizlice yapmış oldukları şeyleri bilen biri değilim. Hem bu bana da düşmez. Onların hesabı ancak Rabb'ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız! Yani gizlice yapmış oldukları şeyler konusunda onların hesabı ancak Allaha aittir. Bu da gösteriyor ki bu sonuncu yorum birincisinden daha uygun ve yerindedir. Onlardan iman edenler hakkında, gizlice âşikâre yaptıklarının hilafına birtakım şeyler yaptıkları şeklinde bir ayıplama vardı. O yüzden onlara bunu söyledi.
Bazı kırâatlerde “yâ” harfi ile “lev yeş'urün” şeklindedir. O takdirde fiilin öznesi kendisine tâbi olan müminlerdir. Diyor ki: Gizlice yaptıkları şeylerin hesabı Allaha aittir. Yani eğer bunun idrakinde olsalardı gözlerden uzak olduklarında âşikâre yaptıklarının aksi fiiller işlemezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:113
Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Bu beyanın iki türlü yorumu olabilir: Birincisi: Allahın aranızdan onları, yani zayıfları iman ve tevhide hidâyet edip de sizi hidâyet etmediğini biliyor değilim. Sonra şöyle dedi: Onların, yani bana uyan şu zayıf kesimin hesabı ancak Rabb'ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!
(likincisi: Onların vaktiyle ne yaptıklarını bilmem. Yani ben onların gizlice yapmış oldukları şeyleri bilen biri değilim. Hem bu bana da düşmez. Onların hesabı ancak Rabb'ime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız! Yani gizlice yapmış oldukları şeyler konusunda onların hesabı ancak Allaha aittir. Bu da gösteriyor ki bu sonuncu yorum birincisinden daha uygun ve yerindedir. Onlardan iman edenler hakkında, gizlice âşikâre yaptıklarının hilafına birtakım şeyler yaptıkları şeklinde bir ayıplama vardı. O yüzden onlara bunu söyledi.
Bazı kırâatlerde “yâ” harfi ile “lev yeş'urün” şeklindedir. O takdirde fiilin öznesi kendisine tâbi olan müminlerdir. Diyor ki: Gizlice yaptıkları şeylerin hesabı Allaha aittir. Yani eğer bunun idrakinde olsalardı gözlerden uzak olduklarında âşikâre yaptıklarının aksi fiiller işlemezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:114
Ben iman etmiş kimseleri kovacak değilim. Müfessirler şöyle dedi: Onlar Nuh'tan, iman etmiş zayıf kimseleri kovmasını o vakit kendilerinin belki iman edebileceklerini söylemişlerdi. Onlara Nuh şöyle dedi: “(Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim!” Ben müminleri kovacak değilim. Hz. Nuh'un kavminin iman edenlere yönelik tenkitlerini, müminlerin zâhiren iman edip aslında kalpleriyle inanmadıklarına dair bir eleştiri olarak yorumlamak mümkündür. Onlar bunu söyleyince Nuh şöyle dedi: “(Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim!” Nuh'un şöyle demesi buna işaret eder: “Sizin hor gördüğünüz kimseler için, Allah onlara güzel şeyler (hayır) vermeyecektir? diyemem””. Nuh'un bu sözü gösterir ki kavmi, iman edenleri ayıplamıştır. Öyle ki Nuh müminlerin durumunu Allah'a havale etmiş ve şöyle demiştir: “Onların içlerinde olan şeyi Allah daha iyi bilir”. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:115
Ben sadece gerçekleri apaçık ortaya koyan bir uyarıcıyım. Bu âyetin açıklaması pek çok yerde geçmiştir.;
DEFİN İSİZİ EE G md bi dediler, “Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!””
‘Ey Nuh? dediler, Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın! “Mercüm” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. O yüzden onu öyle tehdit etmişlerdir. Bazıları şöyle yorumlamışlardır: Elbette sen dil ile hakarete (şetm) uğrayanlardan olacaksın. Ancak birinci yorum daha isabetlidir. Zira onlardan dil ile hakaret zaten her an vuku bulmaktaydı. Bu itibarla onun dil ile hakarete uğramaya ilişkin tehdit olması ihtimal dâhilinde değildir.
Sonra Nuh o anda şöyle dua etti:
Şuara 26:116
Ben sadece gerçekleri apaçık ortaya koyan bir uyarıcıyım. Bu âyetin açıklaması pek çok yerde geçmiştir.;
DEFİN İSİZİ EE G md bi dediler, “Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!””
‘Ey Nuh? dediler, Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın! “Mercüm” taşlanarak öldürülen demektir. Öldürmenin en şiddetlisi recimdir. O yüzden onu öyle tehdit etmişlerdir. Bazıları şöyle yorumlamışlardır: Elbette sen dil ile hakarete (şetm) uğrayanlardan olacaksın. Ancak birinci yorum daha isabetlidir. Zira onlardan dil ile hakaret zaten her an vuku bulmaktaydı. Bu itibarla onun dil ile hakarete uğramaya ilişkin tehdit olması ihtimal dâhilinde değildir.
Sonra Nuh o anda şöyle dua etti:
Şuara 26:117
117. “Nuh, ‘Rabbim! dedi, “Kavmim beni yalancılıkla suçluyor”
118. “Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!”
Nuh, ‘Rabbim! dedi, Kavmim beni yalancılıkla suçluyor. Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur. Yani benimle onların arasında hükmünü ver, yani onlar hakkında azap ve helâk ile hükmet. Görmez misin ki o şöyle demiştir: Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar! Onun kendisinin ve beraberindeki müminlerin kurtarılmasını istemesi, buna karşı artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur demesi onun Rabb'inden kendini yalanlayanların helâk edilmesini istediğini gösterir. Nitekim o, bir başka kıssada Nuh'un dediği şeydir: “Ey Rabbimiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver””, Öyle hüküm ki sen onun onlara ineceğini vâdetmiştin ki o da azaptır. Burada da aynı şekildedir Sonra Nuhun bu bedduasının onlardan vuku bulan ilk yalanlamadan sonra olması ihtimal dâhilinde değildir. Aksine o, onların iman etmelerinden tamamen ümidini kesmesi sonrasında bu duada bulunmuştur. Çünkü Allah Teâlâ'nın “Nuh, dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı” meâlindeki âyette belirttiği gibi o, aralarında uzun süre kaldı ve bu süre içinde devamlı olarak onları Allahın birliğine iman etmeye davet etti. Hz. Nuh'un, kavminin helâk edilmelerini istemesi ancak Allah Teâlânın Nuha “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme!” meâlindeki beyanıyla onların durumunu bildirmesinin ardından onların iman etmelerinden tamamen ümidini kesmesi ve kendisine onların aleyhinde dua etmesine izin vermesi sonunda olmuştur. Jİşte ondan sonradır ki Nuh bu duayı yapmıştır. Zira peygamberler, Allah'ın izni olmadan helâk olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yünus peygamberi kendinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helâk olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir.
wahie ATOLA Yaş ES
Şuara 26:118
117. “Nuh, ‘Rabbim! dedi, “Kavmim beni yalancılıkla suçluyor”
118. “Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!”
Nuh, ‘Rabbim! dedi, Kavmim beni yalancılıkla suçluyor. Artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur. Yani benimle onların arasında hükmünü ver, yani onlar hakkında azap ve helâk ile hükmet. Görmez misin ki o şöyle demiştir: Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar! Onun kendisinin ve beraberindeki müminlerin kurtarılmasını istemesi, buna karşı artık benimle onların arasındaki durumu sen hükmünle açıklığa kavuştur demesi onun Rabb'inden kendini yalanlayanların helâk edilmesini istediğini gösterir. Nitekim o, bir başka kıssada Nuh'un dediği şeydir: “Ey Rabbimiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver””, Öyle hüküm ki sen onun onlara ineceğini vâdetmiştin ki o da azaptır. Burada da aynı şekildedir Sonra Nuhun bu bedduasının onlardan vuku bulan ilk yalanlamadan sonra olması ihtimal dâhilinde değildir. Aksine o, onların iman etmelerinden tamamen ümidini kesmesi sonrasında bu duada bulunmuştur. Çünkü Allah Teâlâ'nın “Nuh, dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı” meâlindeki âyette belirttiği gibi o, aralarında uzun süre kaldı ve bu süre içinde devamlı olarak onları Allahın birliğine iman etmeye davet etti. Hz. Nuh'un, kavminin helâk edilmelerini istemesi ancak Allah Teâlânın Nuha “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme!” meâlindeki beyanıyla onların durumunu bildirmesinin ardından onların iman etmelerinden tamamen ümidini kesmesi ve kendisine onların aleyhinde dua etmesine izin vermesi sonunda olmuştur. Jİşte ondan sonradır ki Nuh bu duayı yapmıştır. Zira peygamberler, Allah'ın izni olmadan helâk olmaları için kavimlerine beddua etmezler. Görmez misin ki, Allah, Yünus peygamberi kendinden izin almadan kavmi arasından çıkıp gittiği için azarladığını bildirmiştir. O, izinsiz çıkması sebebiyle azarlandığına göre, bir peygamberin kavminin helâk olması için izinsiz bir şekilde beddua etmesi muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir.
wahie ATOLA Yaş ES
Şuara 26:119
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık. Denildi ki “fulki'l-meşhün” 4iğii), dopdolu gemi demektir. Ebü Muâz dedi ki: Araplar şöyle der: “Şehantü's-sefinete felem yebka illed-def'u” (gal Yi ğa piril cm), yani “Gemiyi yükledim sadece sevki kaldı” Yine Araplar şöyle der: “Şehannâ aleyhim bilâdehum haylen ve ricâlen” Yeis çar otele bai) “Onların ülkelerini süvarilerle piyadelerle istila ettik” Bazıları da her türlü yük ve donanımı tamam olup sadece demir alması kalan gemi olduğunu söylemişlerdir. Bu iki yorum da aynıdır. Gemi her türden canlı ile doldurulmuştu. Öyle olmasaydı müminlerin sayısı oldukça azdı, boş kalır-
Şuara 26:120
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri, o her şeyle dopdolu geminin içinde kurtardık. Denildi ki “fulki'l-meşhün” 4iğii), dopdolu gemi demektir. Ebü Muâz dedi ki: Araplar şöyle der: “Şehantü's-sefinete felem yebka illed-def'u” (gal Yi ğa piril cm), yani “Gemiyi yükledim sadece sevki kaldı” Yine Araplar şöyle der: “Şehannâ aleyhim bilâdehum haylen ve ricâlen” Yeis çar otele bai) “Onların ülkelerini süvarilerle piyadelerle istila ettik” Bazıları da her türlü yük ve donanımı tamam olup sadece demir alması kalan gemi olduğunu söylemişlerdir. Bu iki yorum da aynıdır. Gemi her türden canlı ile doldurulmuştu. Öyle olmasaydı müminlerin sayısı oldukça azdı, boş kalır-
Şuara 26:121
122. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.” Bu kıssada büyük bir ders vardır. Yani Nuh kıssasında kendilerinden sonra gelenler için büyük bir ders vardır. Yahut Nuh kavminin helâkinde ve onların suya gark edilmelerinde kendilerinden sonra gelenler için büyük bir ders vardır. Ama çokları iman etmezler. Kıssanın devamı... Daha önce anlatmıştık.
CON Irr glial sağlar
Şuara 26:122
122. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güçlüdür, engin merhamet sahibidir.” Bu kıssada büyük bir ders vardır. Yani Nuh kıssasında kendilerinden sonra gelenler için büyük bir ders vardır. Yahut Nuh kavminin helâkinde ve onların suya gark edilmelerinde kendilerinden sonra gelenler için büyük bir ders vardır. Ama çokları iman etmezler. Kıssanın devamı... Daha önce anlatmıştık.
CON Irr glial sağlar
Şuara 26:123
[Hüd ve Âd Kavmi]
Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar. En doğrusunu Allah bilir ya, ama bu da daha önce belirttiğimiz gibidir. Yani fiilin müenneş gelişi, “cemâatü Âd” (Âd topluluğu) takdiri itibariyledir, yani şöyle takdir edilmiştir: “Kezzebet cemâatü Âdin el-murselin” (044 Mobil euis). Çoğul olarak peygamberleri demesi, daha önce de belirttiğimiz gibi her peygamberin, kavmini peygamberlerin hepsine iman etmeye davet etmesi itibariyledir. Buna göre onlardan birini inkâr eden hepsini inkâr etmiş olur.
Oil İzi) Si İl Çiğ) Ozi Yl a çal e dü all S ENIG ai
Şuara 26:124
124. “Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: Allaka karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?”
125. “Ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
Şuara 26:125
124. “Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: Allaka karşı gelmekten sakınmıyor musunuz?”
125. “Ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
Şuara 26:126
126. “Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin
127. “Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim, ecrimi ve mek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir.” j Kardeşleri Hüd onlara şöyle demişti. Hüd, soy itibariyle onların kardeşleriydi. Çünkü onlar her ne kadar uzak olsalar da hepsi Âdem'in çocuklarıydı. Buna göre onlar, birbirlerine uzak olsalar da sonunda hepsi soy bakımından birbirinin kardeşi oluyordu. Allah'a karşı gelmekten sakınmıyor musunuz? Bunun iki açıklaması olabilir: Birincisi, Allah'ın gazabından ve azabından sakınmıyor musunuz? şeklindedir. Ya da Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefet etmekten sakınmıyor musunuz? şeklinde yorumlanır. Ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah beni emin kılıp benim vasıtamla size birtakım hediyeler göndermiştir. Bu itibarla benden O'nun hediyelerini ve emanetini kabul edin. Ya da daha önce yaptığımız yorum. En doğrusunu Allah bilir.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. İzahı geçmişti. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Yani ben sizin kurtuluşunuz ve Allah'ın azabından uzak olmanız için çabalıyorum. Bunun için sizden herhangi bir karşılık beklemiyorum. Dünyada bir kimse bir iş yapıyorsa mutlaka karşılığında bir ücret bekler. Oysa ben sizden en ufak bir karşılık beklemiyorum ki o (bir yük olarak boynunuza binsin de) getirdiğim mesajı kabul etmenize mani olsun. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir. “İn”
edatı olumsuzluk içindir.
Oaks H s AOs
Şuara 26:127
126. “Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin
127. “Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim, ecrimi ve mek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir.” j Kardeşleri Hüd onlara şöyle demişti. Hüd, soy itibariyle onların kardeşleriydi. Çünkü onlar her ne kadar uzak olsalar da hepsi Âdem'in çocuklarıydı. Buna göre onlar, birbirlerine uzak olsalar da sonunda hepsi soy bakımından birbirinin kardeşi oluyordu. Allah'a karşı gelmekten sakınmıyor musunuz? Bunun iki açıklaması olabilir: Birincisi, Allah'ın gazabından ve azabından sakınmıyor musunuz? şeklindedir. Ya da Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefet etmekten sakınmıyor musunuz? şeklinde yorumlanır. Ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah beni emin kılıp benim vasıtamla size birtakım hediyeler göndermiştir. Bu itibarla benden O'nun hediyelerini ve emanetini kabul edin. Ya da daha önce yaptığımız yorum. En doğrusunu Allah bilir.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. İzahı geçmişti. Bunun için sizden bir karşılık beklemiyorum. Yani ben sizin kurtuluşunuz ve Allah'ın azabından uzak olmanız için çabalıyorum. Bunun için sizden herhangi bir karşılık beklemiyorum. Dünyada bir kimse bir iş yapıyorsa mutlaka karşılığında bir ücret bekler. Oysa ben sizden en ufak bir karşılık beklemiyorum ki o (bir yük olarak boynunuza binsin de) getirdiğim mesajı kabul etmenize mani olsun. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir. “İn”
edatı olumsuzluk içindir.
Oaks H s AOs
Şuara 26:128
128. “Siz boş şeylerle erdirdi her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz?”
129. “Temelli kalacağınızı umarak mı büyük konaklar yaparsınız?”
Şuara 26:129
128. “Siz boş şeylerle erdirdi her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz?”
129. “Temelli kalacağınızı umarak mı büyük konaklar yaparsınız?”
Şuara 26:130
[Büyük ve Yüksek Binalar Edinmek]
Siz boş şeylerle uğraşarak her yüksek yere bir anıt mı dikersiniz? Ve büyük konaklar mı yaparsınız? Bu birkaç şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Sanki onlar Jhiç ihtiyaçları olmayan, hiçbir şekilde kendisinden yararlanmayacakları birtakım yapıtlar yapıyorlardı. Bu boş (abes) bir uğraşıdır. Çünkü hiçbir şekilde yararlanmayacağı ve ihtiyaç duymayacağı binalar yapan kişi abesle iştigal ediyor demektir. O yüzden de yaptıkları “abes” fiili ile “ta'besün” diye ifade edilmiştir.
İkincisi: Sözü edilen mekânın sırf eğlence ve toplantı yeri olması mümkündür. Onlar, yapıyı yapmışlar ve sırf oyun ve eğlence maksatlı toplantı yeri olduğu için de oraya “abes” adını vermişlerdir.
Üçüncüsü: Sözü edilen mekânın, insanların uğrak yeri olması mümkündür. Oraya birtakım işaretler koyarlar bunlarla insanların yollarını şaşırtırlardı. İnsanlar o işaretlere bakarak yol tutarlardı, oysa gerçekte doğru yol değildi. Onların bu yapıyı yapmalarındaki maksat bâtıldı. Bâtıl olan her şey de “abes"tir. En doğrusunu Allah bilir.
Temelli kalacağınızı ve ölmeyeceğinizi umarak mı... Yani bu dünyada ölecek ve yaptıklarının sevabını uman, kötülüklerinin sonucundan korkan kimsenin harcaması gibi değil de ebedi kalacağını uman birinin harcaması gibi harcamalar yapıyorsunuz. Yahut Temelli kalacağınızı umarak mı meâlindeki beyanı şöyle yorumlamak da mümkündür: Dünya onlara geniş, rızıkları da bol olunca sandılar ki kendileri orada temelli kalacaklardır. Çünkü dünyası geniş olan ve orada refahı elde eden, her türlü nimete konan kimse orada huzur bulur ve sükünete erer, Bu şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “O, malının kendisini sonsuzca yaşatacağını zanneder”, Birincisi de bu şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.
Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız? En doğrusunu Allah bilir ya, ama Allah, “cebbâr” ile kinâye olarak zâlim, haddi aşan ve mütecaviz kimseyi kastetmiştir, “RT” yüksek yer demektir. Bazıları da onun yol olduğunu söylemişlerdir. “Mesâni”” ise bazılarınca yapılar, bazılarınca da havuzlar demektir. Ebü Avsece dedi ki: “Ri” arazinin yüksek yeri demektir. “er-Ri'a'nın çoğulu “ri”, “er-ri”in çoğulu ise “eryâ” {puldir İkisi de aynıdır. “er-Ri” aynı zamanda kâr/ürün demektir. Kazandığın zaman filini kullanırsın. Çoğulu "eryâ” (pt ydir.
“Mesâni” duruma göre bir yerde saraylar başka bir yerde ise suların toplandığı havuzlar demektir. Tekili her ikisi için de “masnaatün' (inna) gelir”, “Batş” yakalamak, kavramak demektir. Bir kişiyi yakalayıp da iyice kavradığında “betaştü bifulânin, ebtaşu, batşen” dersin. İbn Kuteybe de şöyle dedi”: “er-Ri” arazinin yüksek yeri demektir. “Mesâni” binalardır. Tekili “masna'atün”dür. Mâna şudur: Onlar yüksek yerlere kurmuş oldukları muhkem yapılar, hisarlar içinde kendilerini güvende hissediyorlar ve oraların kendilerini Allah'ın kader ve kazasından koruyacağını zannediyorlardı. Bu izah yukarıda belirtilen açıklamaya benzer gözüküyor. Çünkü sözün sonunda Temelli kalacağınızı umarak mı deniliyor. Yani öyle birtakım binalar yapıyorsunuz ki sanki hiç ölmeyecek ve ebedi olarak yaşayacaksınız. Ve buyurdu ki: Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız? Yani vurduğunuz zaman kamçılarla sanki zorbalar gibi vuruyorsunuz, cezalandırdığınız zaman öldürüyorsunuz. Bazıları şöyle demişlerdir: “Betaştüm”, yani yakaladığınızı zulümle, haddi aşmakla, Allahın haram kıldığını helâl saymak suretiyle yakaladınız. Ebü Muâz dedi ki: Her yapı masna'adır. Hafsanın mushafında şöyledir: “Ve tebnüne mesânia ke enneküm hâlidün” (Sanki ebedi yaşayacakmışsınız gibi birtakım yapılar yapıyorsunuz) şeklindedir. “Âyet” alem, anıt eser demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: “er-Rî” yolu kesen dağ ya da yamaç!” demektir. Katâde “yeryüzündeki her uçurum”: demiştir. Muhammed b. İshak” şöyle demiştir: Onlar yolculuk yaparken yolu ancak yıldızlar marifetiyle bulabilirlerdi. )Bunun için her yol üzerine yollarını tayin edebilecekleri işaret olacak görkemli uzun kuleleri olan yapılar yaptılar. Bazıları şöyle demişlerdir: “Mesâni” meclisler ve meskenler demektir. Yapılarınız ayakta kaldığı sürece temelli kalacağınızı umarak mı... “Cebbâr” haksız yere ve akıbetinden endişe duymadan insanları döven ya da öldüren kimsedir.
3 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 318-319.
SPAA La Sil SIII iy p 5 ÇE) obi; dal yaz
---
Dipnotlar:
“el- Masna'atü/el- Masnu'atü”, havuz ya da sarnıç gibi yağmur sularının toplanması için yapılmış yapıdır. “Mesâni'” {pLa} de aynı şekilde insan yapısı kuyular, binalar vb. yapılardır. Kur'ân'da şöyle gelmiştir: (biis páis aua 55) (Temelli kalacağınızı umarak mı büyük yapılar yaparsınız?) “Mesâni” (ulat) bazı müfessirlere göre binalar, yapılar demektir. Denildi ki: O su tutmak için yapılmış sarnıçtır. Tekili: “Masna'atün ve masna'un” gelir. 1 Metinde geçen ve yamaç diye tercüme edilen “ez-zarib” etrafı keskin yüksekçe kayalık demektir. Denildi ki: O orta büyüklükte dağdır. Kimi de onun küçük dağ olduğunu söylemiştir. Yine onun küçük tepecikler olduğunu söyleyenler olmuştur. Çoğulu “ez-zırâb” gelir. 15 Metinde geçen “en-Nişzü” ve “en-Neşezü” arazinin kenarındaki yüksek yer, yar, uçurum demektir. Çoğulu “Enşâz” ve “Nüşüz'dur. © bk. Taberi, Câmi'w'i-beyân, XIX, 94; Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurün, XIII, 122-123. 7 Muhammed b. İshak b. Yesâr: Künyesi Ebü Bekir'dir, Ebü Abdillah olduğu da söylenmiştir. Nisbesi el-Kuraşi ve el- Muttalibi'dir. Onların (Kureyş ve Muttaliboğullarının) Medineli mevlâlarıdır. es-Siretü'n-nebeviyye sahibidir. Allâme, hâfız ve ahbâri idi. Enes b. Mâliki görmüş ve pek çok tâbiinden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de çok sayıda kişi rivayette bulunmuşlardır. Bazı muhaddisler onu eleştirmişlerdir. Ancak çoğunluk onun özellikle de siyer alanında olmak üzere güvenilir bir ilim adamı olduğunu belirtmişlerdir. O ilmi tedvin edenlerdendir. İbn İshak diye tanınmış ve 151 senesinde vefat etmiştir (bk. Zehebi. Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, VII, 33-55; İbn Hacer, Tehzibü't-tehzib, IX, 38-46; İbn
Şuara 26:131
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Bunun açıklamasını yapmıştık. Bildiğiniz şeyleri size veren... Allah'a karşı gelmekten sakının. Denildi ki: “Emeddeküm” (esi) Size verdi, demektir; “Meded”dendir. Yani size nimetleri hiç kesilmeden peşi peşine, birinin ardından diğeri gelecek şekilde verdi demektir. Sonra bu iki şekilde olabilir: Birincisi: Size nimetleri verene karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının da onların şükrünü üstelik de bile bile size ihsanda bulunmayana, onları size vermeyene karşı yapmaya kalkışmayın. Kastedilen onların, hiçbir nimet vermeye muktedir olmayan putlara tapmalarıdır. İkincisi bu nimetleri size bahşeden Allah'ın gazabına uğramaktan sakının. Çünkü onları size vermeye kâdir olan güç, sizden öç almaya da muktedirdir. Birinci yoruma göre mâna şudur: Nimetlere karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının, çünkü onları size vermeye kâdir olan, onları sizden almaya da kâdirdir. Âyetin yorumu bu iki anlam üzere çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onlara kesintisiz olarak bahşetmiş olduğu nimetleri hatırlattı ve şöyle buyurdu: Size sürüler, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan etti. Bunları ve sayılamayacak kadar diğerlerini verdi.
Şuara 26:132
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Bunun açıklamasını yapmıştık. Bildiğiniz şeyleri size veren... Allah'a karşı gelmekten sakının. Denildi ki: “Emeddeküm” (esi) Size verdi, demektir; “Meded”dendir. Yani size nimetleri hiç kesilmeden peşi peşine, birinin ardından diğeri gelecek şekilde verdi demektir. Sonra bu iki şekilde olabilir: Birincisi: Size nimetleri verene karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının da onların şükrünü üstelik de bile bile size ihsanda bulunmayana, onları size vermeyene karşı yapmaya kalkışmayın. Kastedilen onların, hiçbir nimet vermeye muktedir olmayan putlara tapmalarıdır. İkincisi bu nimetleri size bahşeden Allah'ın gazabına uğramaktan sakının. Çünkü onları size vermeye kâdir olan güç, sizden öç almaya da muktedirdir. Birinci yoruma göre mâna şudur: Nimetlere karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının, çünkü onları size vermeye kâdir olan, onları sizden almaya da kâdirdir. Âyetin yorumu bu iki anlam üzere çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onlara kesintisiz olarak bahşetmiş olduğu nimetleri hatırlattı ve şöyle buyurdu: Size sürüler, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan etti. Bunları ve sayılamayacak kadar diğerlerini verdi.
Şuara 26:133
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Bunun açıklamasını yapmıştık. Bildiğiniz şeyleri size veren... Allah'a karşı gelmekten sakının. Denildi ki: “Emeddeküm” (esi) Size verdi, demektir; “Meded”dendir. Yani size nimetleri hiç kesilmeden peşi peşine, birinin ardından diğeri gelecek şekilde verdi demektir. Sonra bu iki şekilde olabilir: Birincisi: Size nimetleri verene karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının da onların şükrünü üstelik de bile bile size ihsanda bulunmayana, onları size vermeyene karşı yapmaya kalkışmayın. Kastedilen onların, hiçbir nimet vermeye muktedir olmayan putlara tapmalarıdır. İkincisi bu nimetleri size bahşeden Allah'ın gazabına uğramaktan sakının. Çünkü onları size vermeye kâdir olan güç, sizden öç almaya da muktedirdir. Birinci yoruma göre mâna şudur: Nimetlere karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının, çünkü onları size vermeye kâdir olan, onları sizden almaya da kâdirdir. Âyetin yorumu bu iki anlam üzere çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onlara kesintisiz olarak bahşetmiş olduğu nimetleri hatırlattı ve şöyle buyurdu: Size sürüler, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan etti. Bunları ve sayılamayacak kadar diğerlerini verdi.
Şuara 26:134
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin. Bunun açıklamasını yapmıştık. Bildiğiniz şeyleri size veren... Allah'a karşı gelmekten sakının. Denildi ki: “Emeddeküm” (esi) Size verdi, demektir; “Meded”dendir. Yani size nimetleri hiç kesilmeden peşi peşine, birinin ardından diğeri gelecek şekilde verdi demektir. Sonra bu iki şekilde olabilir: Birincisi: Size nimetleri verene karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının da onların şükrünü üstelik de bile bile size ihsanda bulunmayana, onları size vermeyene karşı yapmaya kalkışmayın. Kastedilen onların, hiçbir nimet vermeye muktedir olmayan putlara tapmalarıdır. İkincisi bu nimetleri size bahşeden Allah'ın gazabına uğramaktan sakının. Çünkü onları size vermeye kâdir olan güç, sizden öç almaya da muktedirdir. Birinci yoruma göre mâna şudur: Nimetlere karşı küfrân-ı nimette bulunmaktan sakının, çünkü onları size vermeye kâdir olan, onları sizden almaya da kâdirdir. Âyetin yorumu bu iki anlam üzere çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onlara kesintisiz olarak bahşetmiş olduğu nimetleri hatırlattı ve şöyle buyurdu: Size sürüler, oğullar, bağlar, pınarlar ihsan etti. Bunları ve sayılamayacak kadar diğerlerini verdi.
Şuara 26:135
135. “Doğrusu sizin kake oda büyük bir günün azabından korkuyoDoğrusu sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum. Bazıları şöyle demişlerdir: Ben korkuyorum, yani o büyük günün azabının başınıza geleceğini biliyorum. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki “havf”, yani korku bilinen korkudur. Çünkü o, hâlâ onların iman etmelerini umuyordu. Bunun üzerine dedi ki: Doğrusu bu hal üzere öldüğünüzde sizin hakkınızda azaptan korkuyorum. O anda cevap olmak üzere şöyle dediler:
91136. Dİ cevap verdiler: 'Sen öğüt ver versen de vermesen de bizce bir- Ẹ
Şuara 26:136
135. “Doğrusu sizin kake oda büyük bir günün azabından korkuyoDoğrusu sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum. Bazıları şöyle demişlerdir: Ben korkuyorum, yani o büyük günün azabının başınıza geleceğini biliyorum. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki “havf”, yani korku bilinen korkudur. Çünkü o, hâlâ onların iman etmelerini umuyordu. Bunun üzerine dedi ki: Doğrusu bu hal üzere öldüğünüzde sizin hakkınızda azaptan korkuyorum. O anda cevap olmak üzere şöyle dediler:
91136. Dİ cevap verdiler: 'Sen öğüt ver versen de vermesen de bizce bir- Ẹ
Şuara 26:137
Şöyle cevap verdiler: “Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir?”
“Vaz” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. Yani şöyle diyorlardı: Sen bizi azapla korkutsan da korkutmasan da seni tasdik etmeyeceğiz ve senin bizi davet ettiğin dini kabul etmeyeceğiz.
Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir. Bu beyana dair birkaç izah şeklinin olduğu söylenmiştir. Birincisi: Şu bizim üzerinde bulunduğumuz inanç öncekilerin dininden başka bir şey değildir. Senin getirdiğin ise sonradan uyduruk yeni bir dindir. “Halk” kelimesinin kinâye olarak din anlamında kullanıldığı varittir; “Allah'ın yaratmasında (halk) değişme olmaz” âyetinde! olduğu gibi. Bu âyetteki “Allah'ın halkı” Allah'ın dini demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Şüphesiz bu, yani senin söylemiş olduğun şey, ancak ve ancak evvelkilerin yalanı ve onların uydurmasıdır (ihtilâk). Yani sen, senden önceki resüller gibi yalan söylüyor ve uyduruyorsun!”. Şu âyette ifade çen “halk” kelimesi uydurma anlamında ise) o takdirde “Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar”! meâlindeki âyetten murat da bu anlam olur, çünkü onlar peygamberlerin tümünü yalanlamışlardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir, Dediler ki: İşte böyle bizden önceki insanların tuttuğu yol; onlar yaşadıkları sürece yaşıyorlar, sonra da ölüyorlardı. Onlara göre ne yeniden dirilme vardı ne de hesap! Bazıları da şöyle dedi: “Vaz” yasaklama demektir. Şu âyette olduğu gibi: “Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor”2. Yani onu size yasaklıyor. Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz. Yani nasıl ki atalar azap görmedi ise biz de senin kuruntuna ve bildirmene rağmen azap görmeyeceğiz.
İŞİEbü Avsece dedi ki: “Halkü'l-evvelin”, yani onların uydurmaları ve yalanları demektir. Bir sözü uydurduğun zaman “Halaktü-hadis vahtelaktühü” dersin. Ferrâ şöyle dedi: Araplar hurafeler için “ehâdisü'l-halk” tabirini kullanır, Kim de bu âyeti “huluku'levvelin” İı a) diye “hı” harfinin dammesi ile okursa!” o takdirde onların âdetleri, durumları, gidişatları anlamını kasteder”,
Şuara 26:138
Şöyle cevap verdiler: “Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir?”
“Vaz” işin sonunun nereye varacağını kâh korkutarak kâh müjdeleyerek bildirmek, öğüt vermek demektir. Yani şöyle diyorlardı: Sen bizi azapla korkutsan da korkutmasan da seni tasdik etmeyeceğiz ve senin bizi davet ettiğin dini kabul etmeyeceğiz.
Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir. Bu beyana dair birkaç izah şeklinin olduğu söylenmiştir. Birincisi: Şu bizim üzerinde bulunduğumuz inanç öncekilerin dininden başka bir şey değildir. Senin getirdiğin ise sonradan uyduruk yeni bir dindir. “Halk” kelimesinin kinâye olarak din anlamında kullanıldığı varittir; “Allah'ın yaratmasında (halk) değişme olmaz” âyetinde! olduğu gibi. Bu âyetteki “Allah'ın halkı” Allah'ın dini demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Şüphesiz bu, yani senin söylemiş olduğun şey, ancak ve ancak evvelkilerin yalanı ve onların uydurmasıdır (ihtilâk). Yani sen, senden önceki resüller gibi yalan söylüyor ve uyduruyorsun!”. Şu âyette ifade çen “halk” kelimesi uydurma anlamında ise) o takdirde “Âd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladılar”! meâlindeki âyetten murat da bu anlam olur, çünkü onlar peygamberlerin tümünü yalanlamışlardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu, öncekilerin tuttuğu yoldan başkası değildir, Dediler ki: İşte böyle bizden önceki insanların tuttuğu yol; onlar yaşadıkları sürece yaşıyorlar, sonra da ölüyorlardı. Onlara göre ne yeniden dirilme vardı ne de hesap! Bazıları da şöyle dedi: “Vaz” yasaklama demektir. Şu âyette olduğu gibi: “Allah size, bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor”2. Yani onu size yasaklıyor. Bu yüzden azaba uğratılacak da değiliz. Yani nasıl ki atalar azap görmedi ise biz de senin kuruntuna ve bildirmene rağmen azap görmeyeceğiz.
İŞİEbü Avsece dedi ki: “Halkü'l-evvelin”, yani onların uydurmaları ve yalanları demektir. Bir sözü uydurduğun zaman “Halaktü-hadis vahtelaktühü” dersin. Ferrâ şöyle dedi: Araplar hurafeler için “ehâdisü'l-halk” tabirini kullanır, Kim de bu âyeti “huluku'levvelin” İı a) diye “hı” harfinin dammesi ile okursa!” o takdirde onların âdetleri, durumları, gidişatları anlamını kasteder”,
Şuara 26:139
140. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları helâk ettik. Denildi ki: Onlar yel ile helâk edildiler. Şu âyette belirtildiği gibi: “Âd kavmi ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi”"!5, Doğrusu bu anlatılanlarda büyük bir ibret vardır. Daha önce açıklamıştık.
eee Mei se
Şuara 26:140
140. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir.
Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de onları helâk ettik. Denildi ki: Onlar yel ile helâk edildiler. Şu âyette belirtildiği gibi: “Âd kavmi ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi”"!5, Doğrusu bu anlatılanlarda büyük bir ibret vardır. Daha önce açıklamıştık.
eee Mei se
Şuara 26:141
141. Li Kami! de ea ik ML ii
142. “Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: Allaha karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Şuara 26:142
141. Li Kami! de ea ik ML ii
142. “Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: Allaha karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Şuara 26:143
143. “Bakınız, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
144. “Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Şuara 26:144
143. “Bakınız, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
144. “Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Şuara 26:145
[Salih ve Semüd Kavmi]
Semüd kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yorumunu daha önce zikretmiştik. Bakınız, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Yani ben daha önce güvenilir, sözü kabul görür biri idim. Nasıl oldu da bugün beni yalancılıkla itham ediyorsunuz? Şöyle de denilir: Yani risâlet görevi için güvenilir ve sizin için hayırhah biriyim. Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir kısmına kadar benzer âyetlerin yorumunu daha önce yapmıştık.
Şuara 26:146
146-149. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; hd m leri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsuSiz burada, güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bunun iki izahı vardır: Birincisi: Siz bu şekilde bırakılır mısınız? [ ]Bu söz her ne kadar soru şeklinde ise de aslında haber verme kabilindendir. Yani sözü edilen hususta siz güven içinde bırakılmazsınız. İkincisi: (Soru, nehiy anlamındadır.) Yani siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Yani: Burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı sakın sanmayın!
Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” “Müteheşşim”, yani parçalanan ve ağızda dağılan demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Bir kısmı turfanda halini almış hurmadır ki ona “müzennib” denilir. İbn Abböâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Turfanda halini alan ve sarkan hurmadır ki buna “leyyin” denilir. Hasan-ı Basri, çekirdeği olmayan hurmadır demiştir. Bazıları şöyle demişlerdir; Yaş hurma “hedim” (api)'dir ki o yumuşaklığı sebebiyle kopar. Kurusu ise “heşim'dir, o kuruluğundan dolayı kırılır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Hedim” kabuğu yarılıp ortaya çıkmadan evvelki hurma salkımıdır. Ebü Avsece ise şöyle demiştir: “Hedim” ça) dikeni ve zahmeti olmayan hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” teraküm eden ve birbiri üzerine binen hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” hiçbir derdi olmayan, meşakkat vermeyen, içinde hastalık olan her şeyi hazmettiren, afiyetle ve huzurla yenilen hurma demektir. Bu anlam özelliği sebebiyle yemeği eritici ve hazmettirici salgıya “hâdüm” adı verilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi... Âyetin metninde geçen “fârihine” kelimesi elif ile “fârihine” (Gay) ve elifsiz “ferihine” şeklinde okunmuştur. “Fârihine”, yani ustaca, hakkını tam vererek, demektir. Yani onlar dağlardan, kayalardan evler yontma konusunda çok mahir ve bilgi sahibi idiler, Bir kimse bir işte mahir olduğu zaman “Fulan fârihün fi emri kezâ” derler. “Ferihin” ise neşeli, şımarık, demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Ferah” kelimesi bazan sevinç ve neşe, bazan da şımarıklık anlamına gelir. Nitekim şu ilâhi beyanda bu anlamda kullanılmıştır: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez”, Kim elif ile “fârihine” diye okursa o da başka bir kullanım şeklidir (lügat). Hâ harfi ile “ferih ve fârih” denildiği gibi “ferih ve fârih” (6 HU Jad) denilir. Ve “Fârihin” [ ]“hâzikin” anlamındadır. Yani “işlerinde mahir olanlar” demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Fârihin ve ferihin” (ya âğyü) her ikisi de mesrürin, yani sevinçliler anlamındadır. Çekimi şöyledir: “Ferihe, yefrahü, ferahen, fehüve ferihün ve fârihün” ( yü; Bi lime).
Şuara 26:147
146-149. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; hd m leri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsuSiz burada, güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bunun iki izahı vardır: Birincisi: Siz bu şekilde bırakılır mısınız? [ ]Bu söz her ne kadar soru şeklinde ise de aslında haber verme kabilindendir. Yani sözü edilen hususta siz güven içinde bırakılmazsınız. İkincisi: (Soru, nehiy anlamındadır.) Yani siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Yani: Burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı sakın sanmayın!
Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” “Müteheşşim”, yani parçalanan ve ağızda dağılan demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Bir kısmı turfanda halini almış hurmadır ki ona “müzennib” denilir. İbn Abböâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Turfanda halini alan ve sarkan hurmadır ki buna “leyyin” denilir. Hasan-ı Basri, çekirdeği olmayan hurmadır demiştir. Bazıları şöyle demişlerdir; Yaş hurma “hedim” (api)'dir ki o yumuşaklığı sebebiyle kopar. Kurusu ise “heşim'dir, o kuruluğundan dolayı kırılır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Hedim” kabuğu yarılıp ortaya çıkmadan evvelki hurma salkımıdır. Ebü Avsece ise şöyle demiştir: “Hedim” ça) dikeni ve zahmeti olmayan hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” teraküm eden ve birbiri üzerine binen hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” hiçbir derdi olmayan, meşakkat vermeyen, içinde hastalık olan her şeyi hazmettiren, afiyetle ve huzurla yenilen hurma demektir. Bu anlam özelliği sebebiyle yemeği eritici ve hazmettirici salgıya “hâdüm” adı verilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi... Âyetin metninde geçen “fârihine” kelimesi elif ile “fârihine” (Gay) ve elifsiz “ferihine” şeklinde okunmuştur. “Fârihine”, yani ustaca, hakkını tam vererek, demektir. Yani onlar dağlardan, kayalardan evler yontma konusunda çok mahir ve bilgi sahibi idiler, Bir kimse bir işte mahir olduğu zaman “Fulan fârihün fi emri kezâ” derler. “Ferihin” ise neşeli, şımarık, demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Ferah” kelimesi bazan sevinç ve neşe, bazan da şımarıklık anlamına gelir. Nitekim şu ilâhi beyanda bu anlamda kullanılmıştır: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez”, Kim elif ile “fârihine” diye okursa o da başka bir kullanım şeklidir (lügat). Hâ harfi ile “ferih ve fârih” denildiği gibi “ferih ve fârih” (6 HU Jad) denilir. Ve “Fârihin” [ ]“hâzikin” anlamındadır. Yani “işlerinde mahir olanlar” demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Fârihin ve ferihin” (ya âğyü) her ikisi de mesrürin, yani sevinçliler anlamındadır. Çekimi şöyledir: “Ferihe, yefrahü, ferahen, fehüve ferihün ve fârihün” ( yü; Bi lime).
Şuara 26:148
146-149. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; hd m leri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsuSiz burada, güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bunun iki izahı vardır: Birincisi: Siz bu şekilde bırakılır mısınız? [ ]Bu söz her ne kadar soru şeklinde ise de aslında haber verme kabilindendir. Yani sözü edilen hususta siz güven içinde bırakılmazsınız. İkincisi: (Soru, nehiy anlamındadır.) Yani siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Yani: Burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı sakın sanmayın!
Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” “Müteheşşim”, yani parçalanan ve ağızda dağılan demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Bir kısmı turfanda halini almış hurmadır ki ona “müzennib” denilir. İbn Abböâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Turfanda halini alan ve sarkan hurmadır ki buna “leyyin” denilir. Hasan-ı Basri, çekirdeği olmayan hurmadır demiştir. Bazıları şöyle demişlerdir; Yaş hurma “hedim” (api)'dir ki o yumuşaklığı sebebiyle kopar. Kurusu ise “heşim'dir, o kuruluğundan dolayı kırılır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Hedim” kabuğu yarılıp ortaya çıkmadan evvelki hurma salkımıdır. Ebü Avsece ise şöyle demiştir: “Hedim” ça) dikeni ve zahmeti olmayan hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” teraküm eden ve birbiri üzerine binen hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” hiçbir derdi olmayan, meşakkat vermeyen, içinde hastalık olan her şeyi hazmettiren, afiyetle ve huzurla yenilen hurma demektir. Bu anlam özelliği sebebiyle yemeği eritici ve hazmettirici salgıya “hâdüm” adı verilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi... Âyetin metninde geçen “fârihine” kelimesi elif ile “fârihine” (Gay) ve elifsiz “ferihine” şeklinde okunmuştur. “Fârihine”, yani ustaca, hakkını tam vererek, demektir. Yani onlar dağlardan, kayalardan evler yontma konusunda çok mahir ve bilgi sahibi idiler, Bir kimse bir işte mahir olduğu zaman “Fulan fârihün fi emri kezâ” derler. “Ferihin” ise neşeli, şımarık, demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Ferah” kelimesi bazan sevinç ve neşe, bazan da şımarıklık anlamına gelir. Nitekim şu ilâhi beyanda bu anlamda kullanılmıştır: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez”, Kim elif ile “fârihine” diye okursa o da başka bir kullanım şeklidir (lügat). Hâ harfi ile “ferih ve fârih” denildiği gibi “ferih ve fârih” (6 HU Jad) denilir. Ve “Fârihin” [ ]“hâzikin” anlamındadır. Yani “işlerinde mahir olanlar” demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Fârihin ve ferihin” (ya âğyü) her ikisi de mesrürin, yani sevinçliler anlamındadır. Çekimi şöyledir: “Ferihe, yefrahü, ferahen, fehüve ferihün ve fârihün” ( yü; Bi lime).
Şuara 26:149
146-149. “Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; hd m leri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsuSiz burada, güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bunun iki izahı vardır: Birincisi: Siz bu şekilde bırakılır mısınız? [ ]Bu söz her ne kadar soru şeklinde ise de aslında haber verme kabilindendir. Yani sözü edilen hususta siz güven içinde bırakılmazsınız. İkincisi: (Soru, nehiy anlamındadır.) Yani siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Yani: Burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı sakın sanmayın!
Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” “Müteheşşim”, yani parçalanan ve ağızda dağılan demektir. Bazıları da şöyle demiştir: Bir kısmı turfanda halini almış hurmadır ki ona “müzennib” denilir. İbn Abböâs'tan şöyle rivayet edilmiştir: Turfanda halini alan ve sarkan hurmadır ki buna “leyyin” denilir. Hasan-ı Basri, çekirdeği olmayan hurmadır demiştir. Bazıları şöyle demişlerdir; Yaş hurma “hedim” (api)'dir ki o yumuşaklığı sebebiyle kopar. Kurusu ise “heşim'dir, o kuruluğundan dolayı kırılır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Hedim” kabuğu yarılıp ortaya çıkmadan evvelki hurma salkımıdır. Ebü Avsece ise şöyle demiştir: “Hedim” ça) dikeni ve zahmeti olmayan hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” teraküm eden ve birbiri üzerine binen hurma salkımıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Hedim” hiçbir derdi olmayan, meşakkat vermeyen, içinde hastalık olan her şeyi hazmettiren, afiyetle ve huzurla yenilen hurma demektir. Bu anlam özelliği sebebiyle yemeği eritici ve hazmettirici salgıya “hâdüm” adı verilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi... Âyetin metninde geçen “fârihine” kelimesi elif ile “fârihine” (Gay) ve elifsiz “ferihine” şeklinde okunmuştur. “Fârihine”, yani ustaca, hakkını tam vererek, demektir. Yani onlar dağlardan, kayalardan evler yontma konusunda çok mahir ve bilgi sahibi idiler, Bir kimse bir işte mahir olduğu zaman “Fulan fârihün fi emri kezâ” derler. “Ferihin” ise neşeli, şımarık, demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Ferah” kelimesi bazan sevinç ve neşe, bazan da şımarıklık anlamına gelir. Nitekim şu ilâhi beyanda bu anlamda kullanılmıştır: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez”, Kim elif ile “fârihine” diye okursa o da başka bir kullanım şeklidir (lügat). Hâ harfi ile “ferih ve fârih” denildiği gibi “ferih ve fârih” (6 HU Jad) denilir. Ve “Fârihin” [ ]“hâzikin” anlamındadır. Yani “işlerinde mahir olanlar” demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Fârihin ve ferihin” (ya âğyü) her ikisi de mesrürin, yani sevinçliler anlamındadır. Çekimi şöyledir: “Ferihe, yefrahü, ferahen, fehüve ferihün ve fârihün” ( yü; Bi lime).
Şuara 26:150
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyuruyor: Emirlerine muhalefet yüzünden Allah'ın gazabına uğramaktan sakının ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. Yani aşırılığı ve bozgunculuğu sizce bilinen kimselerin emrine uymayın, buna mukabil benim emrime uyun. Zira benden herhangi bir şekilde aşırılık ya da bozgunculuk gördüğünüz vaki değildir. Yeryüzünde düzeni bozduğunu ama düzeltmeye yanaşmadığını bildiğiniz kimselere uymayın. Yahut “ve lâ tutiü emral-müsrifin” âyetinin anlam bakımından Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın meâlindeki âyetinden sonra olması mümkündür. Buna göre Hz. Salih şöyle demiş oluyor: Bana itaati ve çağrıma icabeti sırf ben de sizin gibi bir beşer olduğum için terkediyorsunuz öyle mi? O halde benden daha aşağı mertebede olan herhangi bir beşere de itaat etmeyin. Onlar sizce aşırılığa düştükleri ve bozgunculuk yaptıkları ortaya çıkmış kimselerdir. Oysa benden böyle bir şey gördüğünüz asla varit değildir. Allah onların beyinsizliklerini ve ayırt etme güçlerinin zayıflığını, sırf beşer oldukları için peygamberlere itaati terkedip de sonra onlardan her konuda daha aşağı düzeyde olan birtakım insanlara tâbi olmalarını ifade ederek yüzlerine vurdu. Sonra onlar Hz. Salih'in aşırıların istediklerini yapmayın! uyarısına cevap vererek şöyle dediler:
s dusa Sice T Mi
Şuara 26:151
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyuruyor: Emirlerine muhalefet yüzünden Allah'ın gazabına uğramaktan sakının ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. Yani aşırılığı ve bozgunculuğu sizce bilinen kimselerin emrine uymayın, buna mukabil benim emrime uyun. Zira benden herhangi bir şekilde aşırılık ya da bozgunculuk gördüğünüz vaki değildir. Yeryüzünde düzeni bozduğunu ama düzeltmeye yanaşmadığını bildiğiniz kimselere uymayın. Yahut “ve lâ tutiü emral-müsrifin” âyetinin anlam bakımından Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın meâlindeki âyetinden sonra olması mümkündür. Buna göre Hz. Salih şöyle demiş oluyor: Bana itaati ve çağrıma icabeti sırf ben de sizin gibi bir beşer olduğum için terkediyorsunuz öyle mi? O halde benden daha aşağı mertebede olan herhangi bir beşere de itaat etmeyin. Onlar sizce aşırılığa düştükleri ve bozgunculuk yaptıkları ortaya çıkmış kimselerdir. Oysa benden böyle bir şey gördüğünüz asla varit değildir. Allah onların beyinsizliklerini ve ayırt etme güçlerinin zayıflığını, sırf beşer oldukları için peygamberlere itaati terkedip de sonra onlardan her konuda daha aşağı düzeyde olan birtakım insanlara tâbi olmalarını ifade ederek yüzlerine vurdu. Sonra onlar Hz. Salih'in aşırıların istediklerini yapmayın! uyarısına cevap vererek şöyle dediler:
s dusa Sice T Mi
Şuara 26:152
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyuruyor: Emirlerine muhalefet yüzünden Allah'ın gazabına uğramaktan sakının ve bana itaat edin ve aşırıların istediklerini yapmayın. Yani aşırılığı ve bozgunculuğu sizce bilinen kimselerin emrine uymayın, buna mukabil benim emrime uyun. Zira benden herhangi bir şekilde aşırılık ya da bozgunculuk gördüğünüz vaki değildir. Yeryüzünde düzeni bozduğunu ama düzeltmeye yanaşmadığını bildiğiniz kimselere uymayın. Yahut “ve lâ tutiü emral-müsrifin” âyetinin anlam bakımından Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın meâlindeki âyetinden sonra olması mümkündür. Buna göre Hz. Salih şöyle demiş oluyor: Bana itaati ve çağrıma icabeti sırf ben de sizin gibi bir beşer olduğum için terkediyorsunuz öyle mi? O halde benden daha aşağı mertebede olan herhangi bir beşere de itaat etmeyin. Onlar sizce aşırılığa düştükleri ve bozgunculuk yaptıkları ortaya çıkmış kimselerdir. Oysa benden böyle bir şey gördüğünüz asla varit değildir. Allah onların beyinsizliklerini ve ayırt etme güçlerinin zayıflığını, sırf beşer oldukları için peygamberlere itaati terkedip de sonra onlardan her konuda daha aşağı düzeyde olan birtakım insanlara tâbi olmalarını ifade ederek yüzlerine vurdu. Sonra onlar Hz. Salih'in aşırıların istediklerini yapmayın! uyarısına cevap vererek şöyle dediler:
s dusa Sice T Mi
Şuara 26:153
153. “Dediler ki: “Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış eri
154. “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlü isen, haydi bize bir mücize getir?”
Dediler ki: Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin! Bu konuda ihtilaf edilmiş, bazıları şöyle demişlerdir: Onlar diyorlar ki: Sen sadece bizim gibi sıradan bir insansın, bizden üstün değilsin. Biz ancak hükümdarlarımıza, büyük servet sahibi olanlarımıza uyarız; sen ne hükümdarsın ne de servet sahibi birisin; çulsuzun tekisin. Sana niye uyalım ki?! (JEn doğrusunu Allah bilir ya, onlar Salih peygamberi aynen Mekke kâfirlerinin ayıplaması gibi ayıplamışlardır: Hani onlar da Hz. Peygamber'e (s.a.) “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor”? demişlerdi. Bazıları da şöyle demişlerdir: Sen de bizim gibi mertebe itibariyle aynısın. Bizden üstün bir yanın yok. Ne bir hükümdarsın ne de elçi. Eğer kendinin resül olduğuna dair iddianda doğru sözlü isen, haydi bize bir mücize getir. Biz de o zaman, ötekilere itaat ettiğimiz gibi sana da itaat edelim. İbn Kuteybe şöyle dedi: Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin! Yani yemek ve içmek ile müptela olanlardansın. Bu da birinci gibidir. Ebü Avsece ise şöyle dedi: “Mine'l-müsehharin”, yani kendisinde “sehr” { 1) olanlardansın. Yani boğazı (yemesi içmesi) olan birisin. “Sehr” ise akciğer ve boğaz tarafı olup yemesi içmesi olan insan olmaktan kinâyedir. “Eshâr” çoğuldur. Bazıları bu kelimeyi (gaii 5.) şeklinde!" okumuşlardır, ancak çoğunluğa göre şeddelidir. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:154
153. “Dediler ki: “Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış eri
154. “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlü isen, haydi bize bir mücize getir?”
Dediler ki: Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin! Bu konuda ihtilaf edilmiş, bazıları şöyle demişlerdir: Onlar diyorlar ki: Sen sadece bizim gibi sıradan bir insansın, bizden üstün değilsin. Biz ancak hükümdarlarımıza, büyük servet sahibi olanlarımıza uyarız; sen ne hükümdarsın ne de servet sahibi birisin; çulsuzun tekisin. Sana niye uyalım ki?! (JEn doğrusunu Allah bilir ya, onlar Salih peygamberi aynen Mekke kâfirlerinin ayıplaması gibi ayıplamışlardır: Hani onlar da Hz. Peygamber'e (s.a.) “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor”? demişlerdi. Bazıları da şöyle demişlerdir: Sen de bizim gibi mertebe itibariyle aynısın. Bizden üstün bir yanın yok. Ne bir hükümdarsın ne de elçi. Eğer kendinin resül olduğuna dair iddianda doğru sözlü isen, haydi bize bir mücize getir. Biz de o zaman, ötekilere itaat ettiğimiz gibi sana da itaat edelim. İbn Kuteybe şöyle dedi: Kuşkusuz sen, kendisine büyü yapılmış birisin! Yani yemek ve içmek ile müptela olanlardansın. Bu da birinci gibidir. Ebü Avsece ise şöyle dedi: “Mine'l-müsehharin”, yani kendisinde “sehr” { 1) olanlardansın. Yani boğazı (yemesi içmesi) olan birisin. “Sehr” ise akciğer ve boğaz tarafı olup yemesi içmesi olan insan olmaktan kinâyedir. “Eshâr” çoğuldur. Bazıları bu kelimeyi (gaii 5.) şeklinde!" okumuşlardır, ancak çoğunluğa göre şeddelidir. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:155
155. “Salih, “İşte (mücize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir’ dedi.”
Salih, İşte (mücize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir...dedi. Müfessirler şöyle dediler: Su aralarında taksim edilmiş haldeydi; bir gün onlara bir gün de deveye aitti. Buna da belli bir günün içme hakkı da sizindir ifadesini delil olarak kullanmışlardır. Mademki onların belli bir günleri vardı, öyle olunca devenin de belli bir günü olmalıydı. Ancak âyette onların dedikleri gibi olduğuna dair bir açıklama yoktur. Bir başka ilâhi beyanda anlatılan şudur: “Bir de onlara, suyun aralarında paylaşımlı olacağını bildir. Her hissenin sahibi (suyun) başına gelsin”'”. Bu âyetin zâhiri suyun aralarında içme ile değil (zaman itibariyle) taksim edilmiş olduğuna işaret ediyor. Onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir. Suyun aralarında bir kısmı kendilerinin bir kısmı da devenin olacak şekilde olması da mümkündür. Sonra suyun kendilerinin olduğu mâlumı günde, o gün için devenin herhangi bir payı yoktu. En doğrusunu Allah bilir. Daha öncede belirttiğimiz gibi onların kitaplarında yer alan bu haberler Resülullah için delil olmak üzere anlatılmıştır. Bu itibarla kitapta her ne varsa onunla yetinip üzerine ilâvede bulunmamak gerekir. Aksi takdirde onlara, yani Ehl-i Kitaba, kitaplarında olan haberi verdiği için onlara karşı delil olma özelliğini kaybetmesi ve bu yüzden Hz. Peygamber'i tekzip etmeleri gibi bir endişe kaçınılmaz olur.
mal i PATO GE) Gerek AA WA Ər “Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır.”
Şuara 26:156
155. “Salih, “İşte (mücize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir’ dedi.”
Salih, İşte (mücize) bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir...dedi. Müfessirler şöyle dediler: Su aralarında taksim edilmiş haldeydi; bir gün onlara bir gün de deveye aitti. Buna da belli bir günün içme hakkı da sizindir ifadesini delil olarak kullanmışlardır. Mademki onların belli bir günleri vardı, öyle olunca devenin de belli bir günü olmalıydı. Ancak âyette onların dedikleri gibi olduğuna dair bir açıklama yoktur. Bir başka ilâhi beyanda anlatılan şudur: “Bir de onlara, suyun aralarında paylaşımlı olacağını bildir. Her hissenin sahibi (suyun) başına gelsin”'”. Bu âyetin zâhiri suyun aralarında içme ile değil (zaman itibariyle) taksim edilmiş olduğuna işaret ediyor. Onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir. Suyun aralarında bir kısmı kendilerinin bir kısmı da devenin olacak şekilde olması da mümkündür. Sonra suyun kendilerinin olduğu mâlumı günde, o gün için devenin herhangi bir payı yoktu. En doğrusunu Allah bilir. Daha öncede belirttiğimiz gibi onların kitaplarında yer alan bu haberler Resülullah için delil olmak üzere anlatılmıştır. Bu itibarla kitapta her ne varsa onunla yetinip üzerine ilâvede bulunmamak gerekir. Aksi takdirde onlara, yani Ehl-i Kitaba, kitaplarında olan haberi verdiği için onlara karşı delil olma özelliğini kaybetmesi ve bu yüzden Hz. Peygamber'i tekzip etmeleri gibi bir endişe kaçınılmaz olur.
mal i PATO GE) Gerek AA WA Ər “Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır.”
Şuara 26:157
Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır dedi. Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular... Ama yaptıklarına pişman oldular. Muhtemelen onların bu pişmanlığı helâk edilmeleri sırasındadır. Aksi halde eğer yaptıklarına pişman olup, helâk edilmeden tövbe etselerdi onların tövbeleri kabul edilirdi. Yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır. Resüllerin onlara talepleri ardından getirmiş olduğu her mücizeyi inkâr ettiler. Öyle olunca da azap onları yakalayıverdi ve helâk edildiler. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır. Bu âyetin yorumunu daha önce yapmıştık.
Oyasi pr KO ARAT PN
Şuara 26:158
Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır dedi. Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular... Ama yaptıklarına pişman oldular. Muhtemelen onların bu pişmanlığı helâk edilmeleri sırasındadır. Aksi halde eğer yaptıklarına pişman olup, helâk edilmeden tövbe etselerdi onların tövbeleri kabul edilirdi. Yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır. Resüllerin onlara talepleri ardından getirmiş olduğu her mücizeyi inkâr ettiler. Öyle olunca da azap onları yakalayıverdi ve helâk edildiler. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır. Bu âyetin yorumunu daha önce yapmıştık.
Oyasi pr KO ARAT PN
Şuara 26:159
Sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır dedi. Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular... Ama yaptıklarına pişman oldular. Muhtemelen onların bu pişmanlığı helâk edilmeleri sırasındadır. Aksi halde eğer yaptıklarına pişman olup, helâk edilmeden tövbe etselerdi onların tövbeleri kabul edilirdi. Yoksa büyük bir günün azabı yakanıza yapışır. Resüllerin onlara talepleri ardından getirmiş olduğu her mücizeyi inkâr ettiler. Öyle olunca da azap onları yakalayıverdi ve helâk edildiler. Doğrusu bunda büyük bir ders vardır. Bu âyetin yorumunu daha önce yapmıştık.
Oyasi pr KO ARAT PN
Şuara 26:160
160. “Lüt kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı”
161. “Kardeşleri Lüt onlara şöyle demişti: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Şuara 26:161
160. “Lüt kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı”
161. “Kardeşleri Lüt onlara şöyle demişti: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?”
Şuara 26:162
162. “Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
163. “Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Şuara 26:163
162. “Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
163. “Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.”
Şuara 26:164
[Lüt ve Kavmi]
Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla suçladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi fiilin müennes gelmesi “Cemâ'atü kavmi Lüt” takdiri iledir. Sanki şöyle denilmiş gibidir: Lât kavmi topluluğu da peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Lüt onlara şöyle demişti: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?... Benim ecrimi vermek yalnız âlemlerin Rabb'ine aittir. Buraya kadar olan kısmı daha önce açıklamıştık.
GOES i keseli
Şuara 26:165
165-166. “Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz!” İnsanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Bir başka ilâhi beyanda şöyle demiştir: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz””, Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... (JYani neslin devamı için Allah'ın yapılmasını istediği şeyi bırakıyorsunuz. Çünkü Allah kadınları, sadece erkeklerin cinsel arzularını tatmin için yaratmadı, aksine onları erkeklere eşler yapması soyun bekasını ve devamını sağlamak içindi. Lüt, onları kadınlara yanaşmayı terketmeleri ve erkeklerle ilişkiye girmeleri yüzünden ayıpladı. Çünkü bu durumda kadınların yaratılış amaçları gerçekleşmeyecek, neslin sürdürülmesi sağlanamayacaktır. Erkeklerin erkeklerle şehvetlerini gidermede neslin sürdürülmesi amacı yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da kavl-i celilinin mânası olmaktadır. Yani Allah (kadını) sadece şehveti gidermek için değil bilakis neslin bekası için yarattı. Ne var ki neslin bekasının sağlanabilmesi yolunu aynı zamanda şehvetin giderilmesi için de yol yaptı ki teşvik görsün, böylece neslin bekası güçlü şehvet duygusu sayesinde kıyâmete kadar sürsün istedi. Eğer öyle yapmasaydı, yani üreme yolu aynı zamanda şehvetin giderilmesi yolu olmasaydı o takdirde insanlar üreme için zorluğa katlanmaya ve bunun için gerekli olan külfeti üstlenmeye yanaşmayabilirlerdi. Bu âyette konum itibariyle kadının erkeğin sahibi olmadığına, aksine erkeğin kadının sahibi bulunduğuna dair delil vardır. Nitekim bu husus şöyle dile getirilmiş olmaktadır: Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... Bir başka ilâhi beyanda da şöyle buyrulmuştur: “Size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O'nun varlığına ilişkin kanıtlardandır...2' Allah bu âyette biz erkekleri kadınlar için değil, aksine onları bizim için yarattığını bildirmiştir. Bu âyette Hanefi âlimlerimizin şu görüşlerine de delil vardır: Onlar şöyle diyorlar: Müslüman biri, iki hıristiyanın şahitliği ile hıristiyan bir kadınla evlense bu nikâh caiz olur. Çünkü nikâh ile kadına mâlik olan bizzat müslüman kocadır ve karısının mâliki ve sahibidir'2. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz! Yani aksine siz, kendiniz için belirlenmiş olan sınırı aşan bir kavimsiniz. Ya da sizin üzerinizde olan hakkına tecavüz etmektesiniz.
BOA ga SİLİK ESİNİ
---
Dipnotlar:
“Lüta gelince o, kavmine demişti ki: ‘Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz”. “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O'nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır”. Yani iki hıristiyanın şehâdeti müslüman erkeğin aleyhine değil kendi dindaşı kadının aleyhine olmaktadır. Dolayısıyla da kabul görür (Mütercim).
Şuara 26:166
165-166. “Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz!” İnsanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz? Bir başka ilâhi beyanda şöyle demiştir: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz””, Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... (JYani neslin devamı için Allah'ın yapılmasını istediği şeyi bırakıyorsunuz. Çünkü Allah kadınları, sadece erkeklerin cinsel arzularını tatmin için yaratmadı, aksine onları erkeklere eşler yapması soyun bekasını ve devamını sağlamak içindi. Lüt, onları kadınlara yanaşmayı terketmeleri ve erkeklerle ilişkiye girmeleri yüzünden ayıpladı. Çünkü bu durumda kadınların yaratılış amaçları gerçekleşmeyecek, neslin sürdürülmesi sağlanamayacaktır. Erkeklerin erkeklerle şehvetlerini gidermede neslin sürdürülmesi amacı yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da kavl-i celilinin mânası olmaktadır. Yani Allah (kadını) sadece şehveti gidermek için değil bilakis neslin bekası için yarattı. Ne var ki neslin bekasının sağlanabilmesi yolunu aynı zamanda şehvetin giderilmesi için de yol yaptı ki teşvik görsün, böylece neslin bekası güçlü şehvet duygusu sayesinde kıyâmete kadar sürsün istedi. Eğer öyle yapmasaydı, yani üreme yolu aynı zamanda şehvetin giderilmesi yolu olmasaydı o takdirde insanlar üreme için zorluğa katlanmaya ve bunun için gerekli olan külfeti üstlenmeye yanaşmayabilirlerdi. Bu âyette konum itibariyle kadının erkeğin sahibi olmadığına, aksine erkeğin kadının sahibi bulunduğuna dair delil vardır. Nitekim bu husus şöyle dile getirilmiş olmaktadır: Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da... Bir başka ilâhi beyanda da şöyle buyrulmuştur: “Size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O'nun varlığına ilişkin kanıtlardandır...2' Allah bu âyette biz erkekleri kadınlar için değil, aksine onları bizim için yarattığını bildirmiştir. Bu âyette Hanefi âlimlerimizin şu görüşlerine de delil vardır: Onlar şöyle diyorlar: Müslüman biri, iki hıristiyanın şahitliği ile hıristiyan bir kadınla evlense bu nikâh caiz olur. Çünkü nikâh ile kadına mâlik olan bizzat müslüman kocadır ve karısının mâliki ve sahibidir'2. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu siz haddini aşan bir kavimsiniz! Yani aksine siz, kendiniz için belirlenmiş olan sınırı aşan bir kavimsiniz. Ya da sizin üzerinizde olan hakkına tecavüz etmektesiniz.
BOA ga SİLİK ESİNİ
---
Dipnotlar:
“Lüta gelince o, kavmine demişti ki: ‘Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz”. “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O'nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır”. Yani iki hıristiyanın şehâdeti müslüman erkeğin aleyhine değil kendi dindaşı kadının aleyhine olmaktadır. Dolayısıyla da kabul görür (Mütercim).
Şuara 26:167
Ey Lât! dediler, Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın! âyette vazgeçmeden söz edilmiş ama neden vazgeçileceği belirtilmemiştir. Şöyle bir takdir mümkündür. Ey Låt! Bizi ayıplayıp durduğun şu tavE rından vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın!” ( Lât'un şu sözlerini kastediyorlardı: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz” "”; “Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp (da insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz?)', Şu da muhtemeldir: Bizi davet ettiğin çağrından vazgeçmezsen iyi bil ki sen de şöyle şöyle olacaksın. İyi bil ki sen de kovulacaksın! âyette geçen çıkarılırsınız anlamındaki tuhracün fiilinden maksat hakikat anlamında çıkarma olabilir. Yani seni yurdumuzdan, bizim aramızdan çıkaracağız. Aralarından çıkarmadan maksadın öldürmek suretiyle yok etmeyi kastetmiş olmaları da mümkündür. Nuh'un kavminin şöyle demesi gibi: “Ey Nuh!” dediler, “Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!” Bu yorum daha uygundur.
(az eşle 6i; GAY GS iO gli bek "Tüt, Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum' edi.
Şuara 26:168
Ey Lât! dediler, Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın! âyette vazgeçmeden söz edilmiş ama neden vazgeçileceği belirtilmemiştir. Şöyle bir takdir mümkündür. Ey Låt! Bizi ayıplayıp durduğun şu tavE rından vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın!” ( Lât'un şu sözlerini kastediyorlardı: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz” "”; “Rabb'inizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp (da insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz?)', Şu da muhtemeldir: Bizi davet ettiğin çağrından vazgeçmezsen iyi bil ki sen de şöyle şöyle olacaksın. İyi bil ki sen de kovulacaksın! âyette geçen çıkarılırsınız anlamındaki tuhracün fiilinden maksat hakikat anlamında çıkarma olabilir. Yani seni yurdumuzdan, bizim aramızdan çıkaracağız. Aralarından çıkarmadan maksadın öldürmek suretiyle yok etmeyi kastetmiş olmaları da mümkündür. Nuh'un kavminin şöyle demesi gibi: “Ey Nuh!” dediler, “Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!” Bu yorum daha uygundur.
(az eşle 6i; GAY GS iO gli bek "Tüt, Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum' edi.
Şuara 26:169
169. “Rabbim! “Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarının vebalinden kurtar’ diye dua etti”
170-171. “Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık.”
Şuara 26:170
169. “Rabbim! “Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarının vebalinden kurtar’ diye dua etti”
170-171. “Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık.”
Şuara 26:171
169. “Rabbim! “Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarının vebalinden kurtar’ diye dua etti”
170-171. “Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık.”
Şuara 26:172
Sonra Lüt onlara dedi ki: Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum. “Kâlin”, yani buğz edenlerdenim. Yani siz beni nasıl yurttan çıkarmakla tehdit ediyorsunuz, ben sizin yapmakta olduğunuz çirkin filden nefret ediyorum. Sizin aranızda kalmaktan nefret ediyor, yapmakta olduğunuz çirkin işlerinizi görmekten utanç duyuyorum. Hal böyle iken siz beni aranızdan çıkarmak ile tehdit ediyorsunuz, öyle mi? Sonra dua etti ve şöyle dedi: Rabbim! Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarından kurtar! Bunun değişik izahları olabilir: Birincisi: Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapmakta olduklarının vebalinden ve cezasından kurtar. Yahut şöyle olabilir: Rabbim! Beni ve ailemi onların yapmakta oldukları çirkin işlerden koru! Hz. İbrahim'in sözü gibi: “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” Yahut şöyle olabilir: Rabbim! Beni ve ailemi yapmakta oldukları fiilleri görmekten ve onlara tanık olmaktan bizi koru!
Sonra Allah şöyle buyurdu: Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık. Sonra diğerlerini helâk ettik. Daha önce yorumunu yapmıştık.
(JÜzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu. Muhtemelen önce yurtlarının altını üstüne, üstünü altına getirmiş sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Ardından yurtlarının altını üstüne getirdik, üzerlerine taşlaşmış çamur yağdırdık!”” Belki de onların üzerine yağdırdığı taşlarla altlarını üste üstlerini de alta çevirmiş, yurtlarını alt üst etmiştir. Şu da mümkündür: Yerleşim birimlerini içlerindekilerle birlikte alt üst etmiş, onlardan uzakta olanlar üzerine de taş yağdırmıştır.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Mine'l-kâlin” mubgıdin, yani buğz edenler anlamındadır. Birisine buğzettiğin zaman “Kaleytü'r-racüle” dersin. Bu anlamda şu âyet vardır: “Rabb'in seni bırakmadı ve sana darılmadı”, “Gâbir” bâki, yani geride kalan demektir.
Şuara 26:173
Sonra Lüt onlara dedi ki: Doğrusu ben bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum. “Kâlin”, yani buğz edenlerdenim. Yani siz beni nasıl yurttan çıkarmakla tehdit ediyorsunuz, ben sizin yapmakta olduğunuz çirkin filden nefret ediyorum. Sizin aranızda kalmaktan nefret ediyor, yapmakta olduğunuz çirkin işlerinizi görmekten utanç duyuyorum. Hal böyle iken siz beni aranızdan çıkarmak ile tehdit ediyorsunuz, öyle mi? Sonra dua etti ve şöyle dedi: Rabbim! Beni ve ailemi, bunların yapmakta olduklarından kurtar! Bunun değişik izahları olabilir: Birincisi: Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapmakta olduklarının vebalinden ve cezasından kurtar. Yahut şöyle olabilir: Rabbim! Beni ve ailemi onların yapmakta oldukları çirkin işlerden koru! Hz. İbrahim'in sözü gibi: “Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” Yahut şöyle olabilir: Rabbim! Beni ve ailemi yapmakta oldukları fiilleri görmekten ve onlara tanık olmaktan bizi koru!
Sonra Allah şöyle buyurdu: Bunun üzerine geride kalanlar arasındaki yaşlı kadın müstesna, onu ve bütün ailesini kurtardık. Sonra diğerlerini helâk ettik. Daha önce yorumunu yapmıştık.
(JÜzerlerine de görülmemiş bir yağmur yağdırdık, sonunda önceden uyarılmış olanların yağmuru korkunç oldu. Muhtemelen önce yurtlarının altını üstüne, üstünü altına getirmiş sonra da üzerlerine taş yağdırmıştır. Şu âyette ifade edildiği gibi: “Ardından yurtlarının altını üstüne getirdik, üzerlerine taşlaşmış çamur yağdırdık!”” Belki de onların üzerine yağdırdığı taşlarla altlarını üste üstlerini de alta çevirmiş, yurtlarını alt üst etmiştir. Şu da mümkündür: Yerleşim birimlerini içlerindekilerle birlikte alt üst etmiş, onlardan uzakta olanlar üzerine de taş yağdırmıştır.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Mine'l-kâlin” mubgıdin, yani buğz edenler anlamındadır. Birisine buğzettiğin zaman “Kaleytü'r-racüle” dersin. Bu anlamda şu âyet vardır: “Rabb'in seni bırakmadı ve sana darılmadı”, “Gâbir” bâki, yani geride kalan demektir.
Şuara 26:174
Yi LZ DİĞİ ALLİ İİ Aİ DİE FENA Ù -no
Şuara 26:175
Yi LZ DİĞİ ALLİ İİ Aİ DİE FENA Ù -no
Şuara 26:176
[Şuayb ve Eyke Halkı]
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. “el-Eyke” GENİ) hakkında bazıları sözü edilen kavmin kendisine nispetle anıldığı bir ağaçtır, demişlerdir. Bazıları da “Eyke” “Gayda”1”, yani sık ağaçlık yer anlamındadır demişlerdir.
Şuayb onlara şöyle demişti: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Bazı müfessirler şöyle dedi: Burada Allah Şuayb hakkında “kardeşleri” demedi. Çünkü Şuayb onların, yani Eyke halkının soyundan değildi. O yüzden Allah Teğlâ “Kardeşleri Şuayb onlara şöyle demişti" buyurmadı. Hüd süresinde ise “Medyene de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik”" dedi. Çünkü Şuayb Medyen halkındandır. Müfessirler şöyle diyor: Şuayb, Medyen halkına gönderilmişti ve o onlardandı. Ayrıca Eyke halkına da gönderilmişti [Ş]ve o onlardan değildi. O yüzden orada “kardeşleri” derken burada öyle demedi. Ancak “kardeşleri” demediği yerde onun onların nesebinden ve soyundan olmadığını gösteren 8 Her ikisi de ağaçları sık ve birbirine girmiş ormanlık yer demektir.
bir husus yoktur. Çünkü Âdem'in bütün çocukları kardeştirler. Bütün insanlar onun oğullarıdır. Buna göre onun bütün evlatları birbirlerinin kardeşleri ve bacılarıdır.
Sonra biz Medyen'in Eyke, Eyke'nin de Medyen olup olmadığını da bilemiyoruz. Acaba Şuayb, bunlar ayrı ayrıdır da her ikisine de mi gönderilmiştir? Yoksa ikisi aynıdır da (onun kavmi) bir defasında Medyene diğerinde Eyke'ye mi nispet edilmiştir? En doğrusunu elbette Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Eyke” GE), “Gayda”, yani sık ağaçlık yer demektir. Çoğulu “Eyk”tir. Ebü Avsece şöyle dedi: Eyke ağaç demektir. Eyk (eyi), Eyke'nin çoğuludur. Yoksa elifsiz Leyke midir? Onu da bilmiyorum. Ebü Ubeyde de aynı sözleri söylemiştir. Ebü Zeyd şöyle dedi: Ashâbu Leyke, badiyede yaşayanlar demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Oidi d iea ii
Şuara 26:177
[Şuayb ve Eyke Halkı]
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı. “el-Eyke” GENİ) hakkında bazıları sözü edilen kavmin kendisine nispetle anıldığı bir ağaçtır, demişlerdir. Bazıları da “Eyke” “Gayda”1”, yani sık ağaçlık yer anlamındadır demişlerdir.
Şuayb onlara şöyle demişti: “Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Bazı müfessirler şöyle dedi: Burada Allah Şuayb hakkında “kardeşleri” demedi. Çünkü Şuayb onların, yani Eyke halkının soyundan değildi. O yüzden Allah Teğlâ “Kardeşleri Şuayb onlara şöyle demişti" buyurmadı. Hüd süresinde ise “Medyene de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik”" dedi. Çünkü Şuayb Medyen halkındandır. Müfessirler şöyle diyor: Şuayb, Medyen halkına gönderilmişti ve o onlardandı. Ayrıca Eyke halkına da gönderilmişti [Ş]ve o onlardan değildi. O yüzden orada “kardeşleri” derken burada öyle demedi. Ancak “kardeşleri” demediği yerde onun onların nesebinden ve soyundan olmadığını gösteren 8 Her ikisi de ağaçları sık ve birbirine girmiş ormanlık yer demektir.
bir husus yoktur. Çünkü Âdem'in bütün çocukları kardeştirler. Bütün insanlar onun oğullarıdır. Buna göre onun bütün evlatları birbirlerinin kardeşleri ve bacılarıdır.
Sonra biz Medyen'in Eyke, Eyke'nin de Medyen olup olmadığını da bilemiyoruz. Acaba Şuayb, bunlar ayrı ayrıdır da her ikisine de mi gönderilmiştir? Yoksa ikisi aynıdır da (onun kavmi) bir defasında Medyene diğerinde Eyke'ye mi nispet edilmiştir? En doğrusunu elbette Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Eyke” GE), “Gayda”, yani sık ağaçlık yer demektir. Çoğulu “Eyk”tir. Ebü Avsece şöyle dedi: Eyke ağaç demektir. Eyk (eyi), Eyke'nin çoğuludur. Yoksa elifsiz Leyke midir? Onu da bilmiyorum. Ebü Ubeyde de aynı sözleri söylemiştir. Ebü Zeyd şöyle dedi: Ashâbu Leyke, badiyede yaşayanlar demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Oidi d iea ii
Şuara 26:178
178. “Bakınız ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
179. “Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin”
Şuara 26:179
178. “Bakınız ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”
179. “Artık Allaha karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin”
Şuara 26:180
ŞE İPLE EYİ er Ge Sali SS YI SİNİZ
Şuara 26:181
181. “Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın”
182. “Doğru terazi ile tartın”
Şuara 26:182
181. “Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın”
182. “Doğru terazi ile tartın”
Şuara 26:183
Ölçüyü tam tutun, eksik verenlerden olmayın. Hüd süresinde de Medyen halkı için aynı şekilde: “Ey kavmim! Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın;
insanların mallarının değerini düşürmeyin...” demişti. Her ikisinde de ölçünün tam yapılması zikredilmiştir. Biz, her ikisinde de eksik ölçüp eksik tarttıkları ortaya çıkmış da o yüzden her ikisinde de aynısı zikredilmiştir, ya da kıssa aynı kıssadır, dolayısıyla her ikisinde de o yüzden zikredilmiştir, bunu bilemiyoruz. Ölçüyü tam tutun. Sanki şöyle demiş olmaktadır: Tediye (ödeme) yaparken ölçü ve tartıyı tam yapın, alacağınızı tahsil ederken de onlardan fazlasını almayın, (lDoğru terazi ile tartın. “el-Kıstâs” (tkaj) hakkında bazıları dediler ki: O adalettir. Yani insanlara haklarını tartarken adaletle tartın, eksik kılmayın. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Kıstâs” el- Kabbân, yani terazi demektir. “el-Müstakim” ise doğru, düzgün anlamındadır. Sanki şöyle demiştir: Doğru dürüst bir terazi ile tartın, onun iki kefesinden birini diğerinden daha ağır kılmayın, ikisi de eşit olsun. Sanki onlar, kefeyi insanların haklarını ödeme esnasında daha ağır, kendileri başkalarından alırken ise daha hafif kılıyorlardı. Onlara her iki kefeyi de eşit tutmalarını emretti.
İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın kavl-i celilinde iki istidlâl vardır: Birincisi satılan malın (mebi) kabzetmemiş de olsa mücerret akitle müşterinin mülkiyetine geçmiş olması. İkincisi de keyli ya da vezni mallarda bütünden şayi bir cüzün satımının caiz olması. Çünkü İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın denilmekte ve şeyler (eşyâ) onlara izafe ve nispet edilmektedir. Eğer onların mülkiyetine girmemiş olsaydı o takdirde onların eşyası olmazdı. Oysa onların eşyaları olduğu belirtilmiştir. Çünkü burada sözü edilen şeyin ya mebi (satılan mal) ya da semen (biçilen değer) olması kaçınılmazdır. Her ne olursa olsun her iki takdirde de ifa borcu olanların değil, alacaklı olanların mülkü olarak sayılmıştır", Bozgunculuk yaparak yeryüzünde karışıklık çıkarmayın. “Velâ ta'sev” orada fesat çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın demektir. DII adi e silii O a5 eS sill Iga
---
Dipnotlar:
B1 “Ey kavmim! “Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın; insanların mallarının değerini düşürmeyin, yeryüzünde bozgunculuk yaparak başkalarına zarar vermeyin” (Hüd, 11/85). Misli mal: Para (altın ve gümüş), tahıl (keyli), çimento ve demir (vezni), yumurta, ceviz ve sanayi mamülü standart ürünler (adedi) gibi çarşı pazarda emsalleri bulunabilen mallardır. Böyle olmayan mallar ise kıyemidir; hayvan, kullanılmış araba, el yazması kitap vb. gibi (Mütercim). İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın kavi-i celilinde iki hususa dair delil vardır: Birincisi mebiin (satın alınan malın) elde edilmemiş de olsa mücerret akitle müşterinin mülkiyetine geçmiş olmasıdır. Çünkü (gzel 811,225 Y5) kelâmında eşyayı onlara izafe ve nispet etmiştir. Eğer kabzdan önce mücerret akitle mülkiyetin intikali sabit olmasaydı, o takdirde eşyanın onlara nispeti söz konusu olmazdı. İkincisi (misli mallar dışındaki) emtia alım satımı caizdir. Çünkü “Ölçüyü, tartıyı adaletle tam yapın” demiştir. Emtia ise keyli ya da vezni değildir. Bununla birlikte mülkiyet onlara nispet edilmiştir. Bu da emtia (kıyemi malların) satımının caiz olduğunu gösterir (Semerkandi, Şerhu t-Te'vilât, vr. 549a).
Şuara 26:184
Sizi ve önceki nesilleri yaratana saygılı olun. Yani sizi yaratan ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'ın gazabını üzerinize çekmekten sakının, onlara nasıl azap etmiş ve zulümlerine karşılık onlardan nasıl öç almıştır i iyi bakın. “Cibille” Gladi) “halika” anlamına gelir, yani yaratılmışlar demektir. “Hulika” anlamında “cübile” denilir, yani yaratıldı demektir.
GE 255 icsi GOLA EĞİ ZİLİ Gop liği,
Şuara 26:185
(IŞöyle cevap verdiler: Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin! Bazıları şöyle demişlerdir: “Müsâhhar” kelimesi birçok kez ardı ardına büyüye mâruz kalmış kişi demektir. Buna göre yorum şöyle olur: Sen pek çok kez kendisine büyü yapılmış kimselerdensin. Tef “il kalıbı, o fiilin çokça yapıldığını göstermek içindir. Bazıları da şöyle demiştir: Sen aynen bizim gibi yaratılmış biri ve sadece bir beşersin. Yorumunu daha önce belirtmiştik.
Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz. Bu beyan gösteriyor ki onlar bu sözlerini kesin bir bilgi ve gerçeğe dayanarak değil sadece bir zanna dayalı olarak söylemişlerdir.
Gök Esi, le ik İraed zi Beşe GİS 4 ÁI
Şuara 26:186
(IŞöyle cevap verdiler: Sen, gerçekten büyü yapılmış birisin! Bazıları şöyle demişlerdir: “Müsâhhar” kelimesi birçok kez ardı ardına büyüye mâruz kalmış kişi demektir. Buna göre yorum şöyle olur: Sen pek çok kez kendisine büyü yapılmış kimselerdensin. Tef “il kalıbı, o fiilin çokça yapıldığını göstermek içindir. Bazıları da şöyle demiştir: Sen aynen bizim gibi yaratılmış biri ve sadece bir beşersin. Yorumunu daha önce belirtmiştik.
Sen de sadece bizim gibi bir beşersin. Biz senin kuşkusuz yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz. Bu beyan gösteriyor ki onlar bu sözlerini kesin bir bilgi ve gerçeğe dayanarak değil sadece bir zanna dayalı olarak söylemişlerdir.
Gök Esi, le ik İraed zi Beşe GİS 4 ÁI
Şuara 26:187
187. “Eğer doğru sözlü isen, haydi üstümüze gökten azap yağdır.”
188. “Şuayb, “Yaptıklarınızı en iyi bilen Rabb'imdir' dedi.”
Şuara 26:188
187. “Eğer doğru sözlü isen, haydi üstümüze gökten azap yağdır.”
188. “Şuayb, “Yaptıklarınızı en iyi bilen Rabb'imdir' dedi.”
Şuara 26:189
Eğer doğru sözlü isen, haydi üstümüze gökten azap yağdır. Şuayb'tan inatla azap indirmesini istediler. Nitekim diğerleri de benzer talepte bulunmuşlar ve: “Gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!” demişlerdi. Bunun üzerine onların üzerine istedikleri gök cihetinden azap indi. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Allah Şuayb kavmi üzerine yedi gündüz yedi gece sıcağı musallat etti. O kadar ki ne bir ev gölgesinden ne de suyun serinliinden istifade edebiliyorlardı. Sonra onlar için şehir dışında bir bulut peyda edildi, onun altına girince rahatladıklarını gördüler. Bunun üzerine insanlar birbirini oraya çağırmaya başladı. Herkes bulutun altında toplanınca Allah bir ateş tutuşturdu ve ateş onları yaktı. Derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi kavl-i celilinin anlamı işte budur. Bazıları şöyle demişlerdir: O bulut üzerlerine düştü ve onları öldürdü. “Zulle” (ilki) hakkında Ebü Avsece “şiddetli sıcaklık”tır dedi, İbn Kuteybe şöyle dedi: “Kisefen” Jgökten düşen parçadır. “Kisef” parçalar demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onları evlerinde şiddetli bir sıcaklık ve üzüntü bürüdü. Evlerinde duramadılar ve çıkarak rahat edebilecekleri bir yer aramaya koyuldular. Peydahlanan bir bulutun altına toplandılar. Bulut onları tam anlamıyla bürüyünce şiddetli bir sarsıntı onları yakaladı ve dizüstü çöktüler ve o şekilde helâk oldular. Bazıları azap onları gölgeledi, demişlerdir. Bu açıklamalar birbirine yakındır. İbn Abbâs'tan da buna yakın bir açıklama gelmiştir: O şöyle dedi: Allah onların üzerine hiç yel esintisinin olmadığı halde şiddetli bir sıcaklık (vemede)' gönderdi de onların nefeslerini kesti. Öleceklerini anlayınca onlara bir bulut gönderdi, bulut onları gölgeledi, herkes birbirini çağırarak altına toplandılar. Hepsi bir araya gelince bulut üzerlerine düştü. Derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi kavl-i celilinin anlamı işte budur, “Zulle” bulut demektir. Bu yorum da öncekine yakındır.
Şuayb, “Yaptıklarınızı, yani ölçü ve tartıda hile yapmanızı ve daha başka ettiklerinizi en iyi bilen Rabb'imdir” dedi. Onu yalancılıkla suçladılar, derken gölge gününün azabı üzerlerine çöküverdi. Üzerlerine azabın ineceğine dair verdiği habere inanmayıp onu yalanladılar, ya da onun peygamberlik davasını ve diğer hususları reddettiler ki bunlar daha önce belirtilmişti.
Şuara 26:190
190. “Doğrusu almak isteyenler için bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.”
191. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir”
Şuara 26:191
190. “Doğrusu almak isteyenler için bunda büyük bir ders vardır; ama çokları iman etmezler.”
191. “Şüphesiz Rabb'in, işte O, mutlak güç ve engin merhamet sahibidir”
Şuara 26:192
[Kur'ân ve Nüzülü]
Şüphesiz bu Kur'ân âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Şüphesiz ki o, yani Kur'ân-ı Kerim âlemlerin Rabb'inin tenzilidir, yani âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Bunu, onların: “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” sözlerine reddiye olmak üzere buyurmuştur. Bildirdi ki Kur'ân'ı ona indiren bizzat onun Rabb'idir. Yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi “bunları ona bir insan öğretiyor” değildir.
(JOnu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Buradaki Senin kalbine anlamındaki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi: Cibril Kurândan âyetler indirdiğinde onu Hz. Peygamber'in kalbine indiriyordu, onu kalbine ulaşmasını engelleyen herhangi bir perde bulunmuyordu. İkincisi: Senin kalbine, yani o senin kalbinden gitmez, aksine onu bizzat Allah senin kalbinde toplar şeklindedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Vah yi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”, Ya da mânası şu olabilir: Senin kalbine indirir, yani kâfirlerin, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” derler. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık”' meâlindeki sözlerine mukabil Kur'ân'ı senin kalbinde tespit eder. Ya da o bunu, vahiy Hz. Peygamber'in kalbine ulaşıp da o da tam anlamıyla koruduğu zaman bunu demiş olabilir; Senin kalbine, yani sanki onu kalbine atıp da oraya iyice yerleştirmiş gibi indirir. Bu şekilde de yorumlanıyor.
Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rühulemin indirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanda sanki takdim tehir var gibidir. Yani şöyle: Onu, senin kalbine açık bir Arapça ile Râhulemin indirmiştir ki uyarıcılardan olasın.
Bâtıniler şöyle diyorlar: Allah Kur'ân'ı resülüne süratli bir şekilde mâna olarak, herhangi bir dile aidiyeti olmadan indirdi. Sonra resülü onu kendi dili olana apaçık Arapça ile ifade etti. Ancak bu iddia doğru değildir. Çünkü Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik”"©, Burada onun bizzat Arap dili ile indirdiğini belirtmiş olmaktadır. Bu itibarla onların “Onu Arapça olarak indirmedi, aksine o kendi dili ile onu ifade etti” şeklindeki iddiaları bâtıldır. Eğer durum Bâtınilerin iddia ettikleri gibi “O onu bu dille, yani Arap dili ile indirmedi, bizzat resülün kendisi onu bu dil kalıbı içine koydu ve onu o şekilde beyan etti” şeklinde olsaydı, o takdirde, onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapçadır” şeklindeki sözlerine bu âyet cevap teşkil etmez, onları susturan bir kanıt olmazdı. İMadem ki bu âyet onlara bir cevap ve ilzam edici bir kanıt olmak üzere serdedilmiştir, bu da gösterdi ki Cibril ona Kurân! Arapça olarak indirmiştir ve âyetin yorumu da takdim ve tehir şekliyle bizim belirttiğimiz gibidir.
---
Dipnotlar:
89 o “İnkârcılar, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönder-
Şuara 26:193
[Kur'ân ve Nüzülü]
Şüphesiz bu Kur'ân âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Şüphesiz ki o, yani Kur'ân-ı Kerim âlemlerin Rabb'inin tenzilidir, yani âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Bunu, onların: “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” sözlerine reddiye olmak üzere buyurmuştur. Bildirdi ki Kur'ân'ı ona indiren bizzat onun Rabb'idir. Yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi “bunları ona bir insan öğretiyor” değildir.
(JOnu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Buradaki Senin kalbine anlamındaki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi: Cibril Kurândan âyetler indirdiğinde onu Hz. Peygamber'in kalbine indiriyordu, onu kalbine ulaşmasını engelleyen herhangi bir perde bulunmuyordu. İkincisi: Senin kalbine, yani o senin kalbinden gitmez, aksine onu bizzat Allah senin kalbinde toplar şeklindedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Vah yi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”, Ya da mânası şu olabilir: Senin kalbine indirir, yani kâfirlerin, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” derler. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık”' meâlindeki sözlerine mukabil Kur'ân'ı senin kalbinde tespit eder. Ya da o bunu, vahiy Hz. Peygamber'in kalbine ulaşıp da o da tam anlamıyla koruduğu zaman bunu demiş olabilir; Senin kalbine, yani sanki onu kalbine atıp da oraya iyice yerleştirmiş gibi indirir. Bu şekilde de yorumlanıyor.
Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rühulemin indirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanda sanki takdim tehir var gibidir. Yani şöyle: Onu, senin kalbine açık bir Arapça ile Râhulemin indirmiştir ki uyarıcılardan olasın.
Bâtıniler şöyle diyorlar: Allah Kur'ân'ı resülüne süratli bir şekilde mâna olarak, herhangi bir dile aidiyeti olmadan indirdi. Sonra resülü onu kendi dili olana apaçık Arapça ile ifade etti. Ancak bu iddia doğru değildir. Çünkü Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik”"©, Burada onun bizzat Arap dili ile indirdiğini belirtmiş olmaktadır. Bu itibarla onların “Onu Arapça olarak indirmedi, aksine o kendi dili ile onu ifade etti” şeklindeki iddiaları bâtıldır. Eğer durum Bâtınilerin iddia ettikleri gibi “O onu bu dille, yani Arap dili ile indirmedi, bizzat resülün kendisi onu bu dil kalıbı içine koydu ve onu o şekilde beyan etti” şeklinde olsaydı, o takdirde, onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapçadır” şeklindeki sözlerine bu âyet cevap teşkil etmez, onları susturan bir kanıt olmazdı. İMadem ki bu âyet onlara bir cevap ve ilzam edici bir kanıt olmak üzere serdedilmiştir, bu da gösterdi ki Cibril ona Kurân! Arapça olarak indirmiştir ve âyetin yorumu da takdim ve tehir şekliyle bizim belirttiğimiz gibidir.
---
Dipnotlar:
89 o “İnkârcılar, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönder-
Şuara 26:194
[Kur'ân ve Nüzülü]
Şüphesiz bu Kur'ân âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Şüphesiz ki o, yani Kur'ân-ı Kerim âlemlerin Rabb'inin tenzilidir, yani âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Bunu, onların: “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” sözlerine reddiye olmak üzere buyurmuştur. Bildirdi ki Kur'ân'ı ona indiren bizzat onun Rabb'idir. Yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi “bunları ona bir insan öğretiyor” değildir.
(JOnu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Buradaki Senin kalbine anlamındaki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi: Cibril Kurândan âyetler indirdiğinde onu Hz. Peygamber'in kalbine indiriyordu, onu kalbine ulaşmasını engelleyen herhangi bir perde bulunmuyordu. İkincisi: Senin kalbine, yani o senin kalbinden gitmez, aksine onu bizzat Allah senin kalbinde toplar şeklindedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Vah yi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”, Ya da mânası şu olabilir: Senin kalbine indirir, yani kâfirlerin, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” derler. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık”' meâlindeki sözlerine mukabil Kur'ân'ı senin kalbinde tespit eder. Ya da o bunu, vahiy Hz. Peygamber'in kalbine ulaşıp da o da tam anlamıyla koruduğu zaman bunu demiş olabilir; Senin kalbine, yani sanki onu kalbine atıp da oraya iyice yerleştirmiş gibi indirir. Bu şekilde de yorumlanıyor.
Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rühulemin indirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanda sanki takdim tehir var gibidir. Yani şöyle: Onu, senin kalbine açık bir Arapça ile Râhulemin indirmiştir ki uyarıcılardan olasın.
Bâtıniler şöyle diyorlar: Allah Kur'ân'ı resülüne süratli bir şekilde mâna olarak, herhangi bir dile aidiyeti olmadan indirdi. Sonra resülü onu kendi dili olana apaçık Arapça ile ifade etti. Ancak bu iddia doğru değildir. Çünkü Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik”"©, Burada onun bizzat Arap dili ile indirdiğini belirtmiş olmaktadır. Bu itibarla onların “Onu Arapça olarak indirmedi, aksine o kendi dili ile onu ifade etti” şeklindeki iddiaları bâtıldır. Eğer durum Bâtınilerin iddia ettikleri gibi “O onu bu dille, yani Arap dili ile indirmedi, bizzat resülün kendisi onu bu dil kalıbı içine koydu ve onu o şekilde beyan etti” şeklinde olsaydı, o takdirde, onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapçadır” şeklindeki sözlerine bu âyet cevap teşkil etmez, onları susturan bir kanıt olmazdı. İMadem ki bu âyet onlara bir cevap ve ilzam edici bir kanıt olmak üzere serdedilmiştir, bu da gösterdi ki Cibril ona Kurân! Arapça olarak indirmiştir ve âyetin yorumu da takdim ve tehir şekliyle bizim belirttiğimiz gibidir.
---
Dipnotlar:
89 o “İnkârcılar, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönder-
Şuara 26:195
[Kur'ân ve Nüzülü]
Şüphesiz bu Kur'ân âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Şüphesiz ki o, yani Kur'ân-ı Kerim âlemlerin Rabb'inin tenzilidir, yani âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Bunu, onların: “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” sözlerine reddiye olmak üzere buyurmuştur. Bildirdi ki Kur'ân'ı ona indiren bizzat onun Rabb'idir. Yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi “bunları ona bir insan öğretiyor” değildir.
(JOnu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir. Buradaki Senin kalbine anlamındaki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi: Cibril Kurândan âyetler indirdiğinde onu Hz. Peygamber'in kalbine indiriyordu, onu kalbine ulaşmasını engelleyen herhangi bir perde bulunmuyordu. İkincisi: Senin kalbine, yani o senin kalbinden gitmez, aksine onu bizzat Allah senin kalbinde toplar şeklindedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Vah yi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”, Ya da mânası şu olabilir: Senin kalbine indirir, yani kâfirlerin, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” derler. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık”' meâlindeki sözlerine mukabil Kur'ân'ı senin kalbinde tespit eder. Ya da o bunu, vahiy Hz. Peygamber'in kalbine ulaşıp da o da tam anlamıyla koruduğu zaman bunu demiş olabilir; Senin kalbine, yani sanki onu kalbine atıp da oraya iyice yerleştirmiş gibi indirir. Bu şekilde de yorumlanıyor.
Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rühulemin indirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanda sanki takdim tehir var gibidir. Yani şöyle: Onu, senin kalbine açık bir Arapça ile Râhulemin indirmiştir ki uyarıcılardan olasın.
Bâtıniler şöyle diyorlar: Allah Kur'ân'ı resülüne süratli bir şekilde mâna olarak, herhangi bir dile aidiyeti olmadan indirdi. Sonra resülü onu kendi dili olana apaçık Arapça ile ifade etti. Ancak bu iddia doğru değildir. Çünkü Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik”"©, Burada onun bizzat Arap dili ile indirdiğini belirtmiş olmaktadır. Bu itibarla onların “Onu Arapça olarak indirmedi, aksine o kendi dili ile onu ifade etti” şeklindeki iddiaları bâtıldır. Eğer durum Bâtınilerin iddia ettikleri gibi “O onu bu dille, yani Arap dili ile indirmedi, bizzat resülün kendisi onu bu dil kalıbı içine koydu ve onu o şekilde beyan etti” şeklinde olsaydı, o takdirde, onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapçadır” şeklindeki sözlerine bu âyet cevap teşkil etmez, onları susturan bir kanıt olmazdı. İMadem ki bu âyet onlara bir cevap ve ilzam edici bir kanıt olmak üzere serdedilmiştir, bu da gösterdi ki Cibril ona Kurân! Arapça olarak indirmiştir ve âyetin yorumu da takdim ve tehir şekliyle bizim belirttiğimiz gibidir.
---
Dipnotlar:
89 o “İnkârcılar, “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!” diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönder-
Şuara 26:196
O Kur'ân, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır. Bazı müfessirler şöyle demiştir: O, yani Muhammed'in peygamber olarak gönderilişi ve özellikleri evvelkilerin kitaplarında mevcut idi. O'ndan maksadın, bu Kur'ân olması ve öncekilerin kitaplarında onun Muhammede indirileceğinden bahsedilmesi de mümkün görülebilir. Yoksa bizzat Kur'ân'ın aynının orada olması söz konusu değildir. Ya da maksat onun tümünün değil de sadece bir kısmının öncekilerin kitaplarında yer almasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:197
İsrâiloğulları bilginlerinin bunu bilmesi onlar için bir delil değil midir? Bazı müfessirler şeyle demiştir: Onlar için Muhammed bir delil ve mücize olmadı mı? Çünkü İsrâiloğulları'nın bilginleri, Muhammed'in peygamber olarak gönderileceğinin kendi kitaplarında yazılmış olduğunu biliyorlardı". Ancak âyetin yorumu bizce şöyle olmalıdır: İsrâiloğulları bilginlerinin ilmi, onun resül olduğuna ilişkin bir delil olarak onlara yeterli değil midir?!
Sonra âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Şöyle bir anlatı vardır: Mekke halkı Medinedeki yahudilere haberci göndererek Resülullah hakkında onlara birtakım sorular sorup bilgi almışlardır. Onlar da Hz. Peygamber hakkında onun falan vakitte çıkacağını, özelliklerinin şöyle şöyle olacağını, bu zamanın da onun çıkma zamanı olduğunu bildirmişlerdir. İkincisi: Abdullah b. Selâm vb. gibi İsrâiloğulları içindeki âlim ve fakihlerin onun resül olduğuna dair bilgileri onlar için bir delil olmaya yeterli değil midir? Çünkü onlar ancak onun resül olduğuna dair kesin bilgiye ve kanıta dayalı olarak müslüman olurlardı. Zira onlar gibi ileri gelenlerin müslümanlığı kabul etmesi demek, mevcut imkânlarını, makam ve mevkilerini kaybetmeleri demekti. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:198
Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine iman etmezlerdi. Bazıları şöyle demişlerdir: Biz onu Arap birine indirdik inanmadılar. Hal böyle iken onu Arap olmayan birine indirmiş olsaydık vaziyet ne olurdu!? Bazıları da şunları söyledi: Eğer biz bu Kur'ân'ı Arap olmayan birine indirseydik o da onu onlara okusaydı o takdirde onlar insanlar içinde en kötü durumda olanlar olurdu; bir türlü anlayamazlardı, ne olduğunu bilemezlerdi. Bu yorum da birinciye yakındır. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Kur'ân'ı acem (dilsiz!) olanlardan birine indirseydik, yani dilsiz bir hayvana indirseydik de o da onu onlara okusaydı onu gene tasdik etmezlerdi. Allah, bu şekilde onların beyinsizliklerini ve inatçılıklarını hatırlatıyor. Şöyle bir yorum da yapılabilir: Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, yani eğer biz onu Arap olmayan acem birine gönderseydik o takdirde onlar onu anlamazlar ve şöyle derlerdi: “Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arapa yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” Lâkin biz onu Arapça olarak indirdik ki öyle bir şey diyemesinler. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:199
Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine iman etmezlerdi. Bazıları şöyle demişlerdir: Biz onu Arap birine indirdik inanmadılar. Hal böyle iken onu Arap olmayan birine indirmiş olsaydık vaziyet ne olurdu!? Bazıları da şunları söyledi: Eğer biz bu Kur'ân'ı Arap olmayan birine indirseydik o da onu onlara okusaydı o takdirde onlar insanlar içinde en kötü durumda olanlar olurdu; bir türlü anlayamazlardı, ne olduğunu bilemezlerdi. Bu yorum da birinciye yakındır. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Kur'ân'ı acem (dilsiz!) olanlardan birine indirseydik, yani dilsiz bir hayvana indirseydik de o da onu onlara okusaydı onu gene tasdik etmezlerdi. Allah, bu şekilde onların beyinsizliklerini ve inatçılıklarını hatırlatıyor. Şöyle bir yorum da yapılabilir: Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik, yani eğer biz onu Arap olmayan acem birine gönderseydik o takdirde onlar onu anlamazlar ve şöyle derlerdi: “Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arapa yabancı dilden bir kitap, öyle mi!” Lâkin biz onu Arapça olarak indirdik ki öyle bir şey diyemesinler. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:200
[Delile Rağmen İnkâr Etme]
Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk. Onlar, ona iman etmezler. Bazıları şöyle demişlerdir: İşte böyle küfrü, yalanlamayı yoluna koyduk da günahkârların kalplerine soktuk. Bazıları da şöyle dediler: Aynı şekilde beyanı ve kanıtları günahkârların kalplerine soktuk da onlar Kur'ân'ın hak olduğunu anladılar, kanıtlar karşısında suspus oldular, ancak buna rağmen sırf inat olsun diye ayak direyip iman etmeye yanaşmadılar. [§] Onlar, sonunda imanlarının artık fayda vermeyeceği anda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. Çünkü onların azabı âşikâre görmeleri anında iman etmeleri azabı defetme çabasına dayalı mecburiyet karşısında yapılmış bir iman olup, tercihe dayalı iradi bir iman değildir. O şu ilâhi beyanda olduğu gibidir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler”. Çünkü artık canlarının ellerinden kayıp gitmekte olduğunu anladıkları bir anda söz konusu olan kendilerinden azabı defetme çabası olan bir imandır, zoraki imandır, gönülden gelen isteğe dayalı bir iman değildir. O yüzden de öyle bir iman onlara fayda vermeyecektir.
Şuara 26:201
[Delile Rağmen İnkâr Etme]
Onu (inkârı) günahkârların zihinlerine böyle soktuk. Onlar, ona iman etmezler. Bazıları şöyle demişlerdir: İşte böyle küfrü, yalanlamayı yoluna koyduk da günahkârların kalplerine soktuk. Bazıları da şöyle dediler: Aynı şekilde beyanı ve kanıtları günahkârların kalplerine soktuk da onlar Kur'ân'ın hak olduğunu anladılar, kanıtlar karşısında suspus oldular, ancak buna rağmen sırf inat olsun diye ayak direyip iman etmeye yanaşmadılar. [§] Onlar, sonunda imanlarının artık fayda vermeyeceği anda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. Çünkü onların azabı âşikâre görmeleri anında iman etmeleri azabı defetme çabasına dayalı mecburiyet karşısında yapılmış bir iman olup, tercihe dayalı iradi bir iman değildir. O şu ilâhi beyanda olduğu gibidir: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler”. Çünkü artık canlarının ellerinden kayıp gitmekte olduğunu anladıkları bir anda söz konusu olan kendilerinden azabı defetme çabası olan bir imandır, zoraki imandır, gönülden gelen isteğe dayalı bir iman değildir. O yüzden de öyle bir iman onlara fayda vermeyecektir.
Şuara 26:202
O azap kendilerine ansızın geliverir. “Bağteten” aniden, yani beklenmedik şekilde, ansızın demektir. Farkında olmadan... Allah Teâlâ ilm-i ezelîsi ile onların asla inanmayacaklarını bildiğinden onların üzerine azabı ansızın indiriverdi. Eğer Allah, onların azabı gördükleri anda gerçekten iman edeceklerini biliyor olsaydı, o takdirde azabı onlara göstere göstere getirirdi, onlar da hemen iman ederler, Allah da imanlarını kabul ederek azabı üzerlerine daha inmeden kaldırırdı. Nitekim Yünus kavminin imanını kabul etmiş ve onlardan gelmekte olan azabı bu şekilde kaldırmıştı: Şöyle buyurdu: “Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı! Ama Yünus'un kavmi hariç. Nitekim onlar iman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerine belirli bir süreye kadar yaşama imkânı vermiştik”, Onlar azabı görünce iman etmişlerdi, Allah, ezeli ilminde onların o vakitte iman edeceklerini bildiği için imanlarını kabul etti. Ama bütün himmeti inat ve delile karşı tavır almak olan kimseler imanı gerçekleştirmek için bir çaba içinde olmazlar.
Şuara 26:203
203. “Sonra, “Bize yeni bir süre verilir mi acaba?' diyecekler.”
Sonra, “Bize yeni bir süre verilir mi acaba?” diyecekler. Onlar hâlâ kendilerine mühlet verilmesini ve dünyaya yeniden döndürülmelerini, üzerlerine inmesi halinde kendilerinden azabın kaldırılmasını talep ediyorlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver”!”; “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de...“ Onlar dönmeyi ve kendilerine mühlet verilmesini temenni ederler, ancak onların bu taleplerine olumlu karşılık verilmez.
Şuara 26:204
341 O halde (şimdi gelsin diyerek) azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar? Müfessirler şöyle dedi: Bu onlara cevaptır. Peygamberleri onların başına azap ineceğini söyleyince onlar inkâr ederek alaycı bir şekilde “Peki ne zaman?” dediler. İşte o anda Allah O halde (şimdi gelsin diyerek) azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar? buyurdu. Keza şu sözlerine de cevaptır: “Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit?”19; “gökten üzerimize taş yağdır” diyorlar ve benzeri sözler ediyorlar. Yoksa zâhiren bu âyet “Sonra, ‘Bize yeni bir süre verilir mi acaba?" diyecekler”5! ifadesinin cevabı değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun cevabı hemen akabinde belirttiği husustur.
147 “Kendilerine azabın geleceği, bu yüzden zâlimlerin, “Rabbimiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım' diyecekleri ve onlara, “Sizin için bir yok oluş bulunmadığına daha önce yemin etmemiş miydiniz?” diye sorulacağı güne karşı insanları uyar” (İbrâhim, 14/44). 148 “Onların ateşin karşısında durdurulup ‘Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak' dediklerini bir görsen!” (el19. “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: “Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat
Şuara 26:205
207. “Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamışNe dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse! Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır? Diyor ki onlardan azabın tehir edilmesi ve kendilerine azabın başlarına ineceği andan itibaren bir süre mühlet verilmesi onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Yahut onlar zâhirde azap istemiş, fakat gerçekte kendilerine mühlet tanınmasını istemiş olabilirler. Bunun üzerine de Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak meâlindeki ilâhi beyan, mühlet istemelerine cevap olmak üzere gelmiş olur. Ya da onlardan bir kısmı azabın hemen gelmesini isterken bazıları da mühlet verilmesini istemiş olabilir. Bu da onlardan mühlet talep edenlere cevap olmak üzere gelmiş olur. Sonra Allah onları korkuttu ve şöyle buyurdu:
Şuara 26:206
207. “Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamışNe dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse! Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır? Diyor ki onlardan azabın tehir edilmesi ve kendilerine azabın başlarına ineceği andan itibaren bir süre mühlet verilmesi onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Yahut onlar zâhirde azap istemiş, fakat gerçekte kendilerine mühlet tanınmasını istemiş olabilirler. Bunun üzerine de Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak meâlindeki ilâhi beyan, mühlet istemelerine cevap olmak üzere gelmiş olur. Ya da onlardan bir kısmı azabın hemen gelmesini isterken bazıları da mühlet verilmesini istemiş olabilir. Bu da onlardan mühlet talep edenlere cevap olmak üzere gelmiş olur. Sonra Allah onları korkuttu ve şöyle buyurdu:
Şuara 26:207
207. “Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamışNe dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse! Senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır? Diyor ki onlardan azabın tehir edilmesi ve kendilerine azabın başlarına ineceği andan itibaren bir süre mühlet verilmesi onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır. Yahut onlar zâhirde azap istemiş, fakat gerçekte kendilerine mühlet tanınmasını istemiş olabilirler. Bunun üzerine de Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak meâlindeki ilâhi beyan, mühlet istemelerine cevap olmak üzere gelmiş olur. Ya da onlardan bir kısmı azabın hemen gelmesini isterken bazıları da mühlet verilmesini istemiş olabilir. Bu da onlardan mühlet talep edenlere cevap olmak üzere gelmiş olur. Sonra Allah onları korkuttu ve şöyle buyurdu:
Şuara 26:208
Kaldı ki biz, öğüt vermek üzere uyarıcılar göndermeden hiçbir ülke halkını yok etmemişizdir. Buyuruyor ki: Biz bir kavmi köklerini kazımak ve öç almak suretiyle helâk etmiş isek mutlaka onları uyardıktan, aleyhlerinde delil var edip onu açıkladıktan sonra bunu yapmışızdır. “Zikrâ” içinde bulundukları durumdan sakındırmak ve öğüt vermek demektir. Ya da “zikrâ' haklarını ve sorumluluklarını hatırlatmaktır yahut onlar Allah'ın üzerindeki haklarını ya da birbirleri üzerindeki haklarını hatırlatmaktır.
(1Biz onlara azap etmekte zâlim değiliz. Yani biz onlara günahları, ku surları hiç yok iken azap etmiş değiliz. Buna mukabil hak karşısındaki inatçı tutumları ve tavır almaları sebebiyle onları helâk ettik. Çünkü dünyada azap salt inkârcılık (küfür) yüzünden olmaz, muannit tutum ve tavır alma sebebiyle olur. Kâfirlik sebebiyle azap âhirette olur. Şu âyet de işte bu hakikat üzere gelmiştir: “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz”!. Yani dünyada iken peygamber göndermedikçe hiçbir kavme öç alma azabında bulunmayız. Onların inatçılık ve delil karşısında tavır alma halleri ortaya çıkar, o zaman da Allah onlara azap eder. Bazıları şöyle demişlerdir: Biz zâlim değiliz. Yani biz onları ancak delil getirdikten ve her şeyi açıklayıp artık hiçbir mazeretleri kalmayacak şekilde onları uyardıktan sonra helâk ederiz. En doğrusunu Allah bilir. Übeyy'in mushafında âyet şöyledir: “Vemâ ehleknâ min karyetin illâ bizünübi ehlihâ” (yai opi Yas yala u,). Yani “Biz hiçbir ülke halkını yalnızca günahları yüzünden helâk etmemişizdir”
Şuara 26:209
Kaldı ki biz, öğüt vermek üzere uyarıcılar göndermeden hiçbir ülke halkını yok etmemişizdir. Buyuruyor ki: Biz bir kavmi köklerini kazımak ve öç almak suretiyle helâk etmiş isek mutlaka onları uyardıktan, aleyhlerinde delil var edip onu açıkladıktan sonra bunu yapmışızdır. “Zikrâ” içinde bulundukları durumdan sakındırmak ve öğüt vermek demektir. Ya da “zikrâ' haklarını ve sorumluluklarını hatırlatmaktır yahut onlar Allah'ın üzerindeki haklarını ya da birbirleri üzerindeki haklarını hatırlatmaktır.
(1Biz onlara azap etmekte zâlim değiliz. Yani biz onlara günahları, ku surları hiç yok iken azap etmiş değiliz. Buna mukabil hak karşısındaki inatçı tutumları ve tavır almaları sebebiyle onları helâk ettik. Çünkü dünyada azap salt inkârcılık (küfür) yüzünden olmaz, muannit tutum ve tavır alma sebebiyle olur. Kâfirlik sebebiyle azap âhirette olur. Şu âyet de işte bu hakikat üzere gelmiştir: “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz”!. Yani dünyada iken peygamber göndermedikçe hiçbir kavme öç alma azabında bulunmayız. Onların inatçılık ve delil karşısında tavır alma halleri ortaya çıkar, o zaman da Allah onlara azap eder. Bazıları şöyle demişlerdir: Biz zâlim değiliz. Yani biz onları ancak delil getirdikten ve her şeyi açıklayıp artık hiçbir mazeretleri kalmayacak şekilde onları uyardıktan sonra helâk ederiz. En doğrusunu Allah bilir. Übeyy'in mushafında âyet şöyledir: “Vemâ ehleknâ min karyetin illâ bizünübi ehlihâ” (yai opi Yas yala u,). Yani “Biz hiçbir ülke halkını yalnızca günahları yüzünden helâk etmemişizdir”
Şuara 26:210
210-211. “Onu (ilâhi öğüdü) m E Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez?”
212. “Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır”
Şuara 26:211
210-211. “Onu (ilâhi öğüdü) m E Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez?”
212. “Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır”
Şuara 26:212
210-211. “Onu (ilâhi öğüdü) m E Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez?”
212. “Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır”
Şuara 26:213
Onu şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir. Bazıları şöyle demişlerdir: Kur'ân'ı şeytanlar indirmedi. Bu Mekke halkının şu sözlerine cevaptır: Kesinlikle Muhammed bir kâhindir ve onun bir cinni!9 vardır, onun Kur'ân diye söylediklerini ona cinni fısıldıyor. Cin ile de şeytanı kastediyorlardı. Daha önce şeytanlar semada birtakım yerlere otururlar ve meleklerden 153. “er.Raiyyü” ve “er-Riiyyü” insanın görebileceği cinnidir. Lihyâni şöyle dedi: “Lehü reiyyün işittikleri vahye kulak kesilirlerdi!5, Oradan kaptıklarını da gelip kâhinlere verirlerdi. Verdikleri haberler doğru da olurdu yanlış da. Müşrikler şöyle dedi: Muhammed de işte böyledir. Yüce Allah onların bu sözlerini yalanladı ve Onu, yani Kur'ân'ı şeytanlar indirmedi. Kur'ân'ı indirmeleri onların yapacağı iş değildir. Zaten buna güçleri de yetmez buyurdu. Yani artık onlar ile vahye kulak kesilmeleri arasına melekler ve alev topları (şuhub) ile engel konulmuştur, artık eskisi gibi isteseler de bunu yapamazlar. Bunu da artık onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır, diye bildirdi.
(1Onlar, vahyi işitmekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır. Bu beyanda şöyle bir işaret vardır: Her kim ki Kurüânı, delil olduğu konu dışına saptırarak kendi süfli maksatlarına alet etmeye çalışırsa, ne onu okumaya ne de tilâvetine gücü yeter. Meselâ bir kimse henüz Kur'ân'ın ulaşmadığı bir bölgeye gitse de kendisinin peygamber olduğunu iddia etse, iddiasını desteklemek için de Kur'ân delil getirmeye kalkışsa ne onu okumaya ne de tilâvetine muktedir olur. Çünkü Kur'ân sadece hak için delil ve kanıt yapılmış, bâtıl için değil. Nitekim şöyle buyurmuştur: Onu şeytanlar indirmedi. Onu indirmeleri onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez. Allah bildirdi ki onların buna asla güçleri yetmez ve onlar bundan kesinlikle uzak tutulmuşlardır. O halde sakın Allah ile birlikte başka tanrıya kulluk edip yalvarma! Bu ve benzeri beyanlardaki nehye muhatap oluşunun izahını ise daha önce yapmıştık. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:214
[Yakın Akrabanın Uyarılması]
Yakın akrabanı da uyar. Ebü Hureyre anlatıyor: Bu Yakın akrabanı da uyar âyeti inince Hz. Peygamber (s.a.) Kureyş'i topladı. Önce hepsine birden sonra da ayrı ayrı her bir alt gruba seslendi ve şöyle dedi: Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi ateşten kurtarınız. Çünkü ben Allaha karşı size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim. Ey Kusayoğulları! Kendinizi ateşten kurtarınız. Çünkü ben Allah'a karşı size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim” Ve şöyle dedi: “Ey Abdümenafoğulları! Kendinizi ateşten kurtarınız. Çünkü ben Allah'a karşı size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim” Aynı şekilde Abdülmuttaliboğulları için de seslendi. Kızı Fâtıma'ya da seslendi ve şöyle dedi: “Ey Fâtıma! Kendini ateşten kurtar! Çünkü ben Allah'a karşı sana ne bir yarar sağlayabilirim ne de senden bir zararı savabilirim, Ne var ki senin benimle soy bağın var ve ben o bağı hep koruyacağım!” Bazı haberlerde Hz. Peygamber bu âyetin indiği anda şöyle dedi: “Elbette ben bütün insanlara gönderildim. Ama ey Hâşimoğulları ve ey Abdülmuttaliboğulları size de ayrıca özel olarak gönderildim. Onlar yakın akrabalardır, onlar kardeşlerdir ve Abdümenaf'ın çocuklarıdır”.
344 [ ]Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bize anlattığına göre Hz. Peygamber (s.a.) ölümünden evvel Ehl-i beyt'ini topladı ve onlara şöyle buyurdu: “Bakın! Benim işlediklerim bana, sizin işledikleriniz de size aittir. Bakın! Ben sizin için Allaha karşı hiçbir şey yapamam. Bakın! Sizden benim dostlarım, ancak müttaki olanlarınızdır. Bakın! Elbet ben sizi kıyâmet gününde tanıyacağım. O günde dünyayı omuzlarınızda taşıyor olduğunuz halde bana geleceksiniz. İnsanlar âhiret gününde bana gelecekler”“, Katâde'den şöyle nakledilmiştir: Bize bildirildi ki Hz. Peygamber (s.a.) bir gece Safâda geceledi. Aşiretini boy boy dolaştı ve onları İslâm'a davet etti. Bu hususta müşrikler şöyle dediler; “Bu adam burada geceledi!? ve akşamdan beri insanları davet etti durdu” Bunun üzerine Allah Teâlâ: “De ki: Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün!" meâlindeki âyeti Bu âyette uyarmanın yakın akrabalara özgülenmesi, her ne kadar onlar “Âlemlere uyarıcı olsun diye..9 meâlindeki âyet gereğince genel olarak uyarılması gereken bütün insanlar içine dâhil olsalar da -çünkü sonuçta onlar da âlemlerdendirler- iki şeye sebep olabilir: Birincisi: Mümkündür ki onlar kıyâmet gününde yakınlıkları ve soy bağı ile kendisine bağlı olmaları sebebiyle Hz. Peygamber'in, itaat etmeseler ve çağrısına cevap vermeseler de kendilerine şefaat etmesini umuyor olabilirlerdi. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber'in şöyle buyurmuşluğu da vardı: “Her soy ve bağ o gün kopacaktır, sadece benim nesebim ve bağım hariç!”'“. Bu durumda haliyle onlar kendisine muhalefet etseler de o günde, başkalarının ancak kendisine itaat ve davetine icabet sebebiyle umduğu şefaatine ermeyi sırf yakınlık ve akrabalık hakkı olarak umabilirlerdi. İşte bundan dolayı Allah, peygamberine, onları bu konuda uyarmasını ve şefaatine güvenip de yapmaları gerekeni yapmaktan geri kalmamalarını Jaksine ona itaat ve emrettiği hususları yapmak suretiyle kurtulmanın çaresine bakmaları gerektiğini kendilerine bildirmesini istedi. Bu da sözünü ettiğimiz haberlerde geçen şu husustur: “Ben sizin için Allaha karşı hiçbir şey yapamam; size ne bir yarar sağlayabilirim ne de sizden bir zararı savabilirim. Bakın! Benim dostlarım, yalnızca sizden müttaki olanlarınızdır”5, Bu şekilde kendisine muhalefetten kaçınmadıkları ve itaat etmedikleri sürece üzerlerinde herhangi bir koruma ve kollama yetkisi olmadığını bildirmiş oldu.
---
Dipnotlar:
157 Hadiste şöyle gelmiştir: “Yakın akrabanı da uyar!” âyeti inince Hz. Peygamber (s.a.) aşiretini boy boy dolaşmaya başladı. Müşrikler dediler ki: Bu adam burada akşamdan beri insanları davet etti durdu” Le kad bâte yühevvitü: Yani aşiretini gece boyunca davet etti durdu. 158 “De ki: ‘Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimse” (Sebe, 34/46). 19 Süyüti, ed-Dürru'l-mensâr, V1, 326; Âlüsi, Rühu'l-meâni, IX, 128. 160 “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkânı indiren Allah aşkındır, cömerttir” (el-Furkân,
Şuara 26:215
Sana uyan müminlere kol kanat ger. Müminlerden sana uyanlara karşı tavrını yumuşat! Bu beyanda Allah, peygamberine, inananlarına karşı tevazu ile davranmasını ve merhametli olmasını emretmiştir. Anne-baba hakkında ise şöyle buyurmuştur: “Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger”, Müminlerin birbirlerine karşı tavrı için de şöyle buyurmuştur: “Kendi aralarında merhametlidirler”6; “Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar!“5, Allah, müminlerin kendi aralarında alçak gönüllü ve merhametli olduklarını belirtmiş, Hz. Peygamber (s.a.) hakkında ise “zül” kelimesini © Hâkim, el-Müstedrek, IIL, 153; Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurân, IV, 105.
kullanmamıştır, en doğrusunu Allah bilir ya, “zül” sanki boyun eğme ve bir kısmının diğer bir kısmını istihdam etmesi anlamına gelir. Bu ise Hz. Peygamber (s.a.) hakkında uzak bir anlamdadır, zira Allah'ın Hz. Peygamber'in onlara hizmet etmesini emretmesi ihtimal dâhilinde değildir. Buna mukabil diğerlerini bir kısmının diğer bir kısmını istihdam etmesi ile sınaması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Şuara 26:216
Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım. Müfessirler şöyle dediler: Bu “Yakın akrabanı da uyar”! âyetine yöneliktir ve onunla bağlantılıdır. Sanki şöyle buyurmuştur: Yakın akrabanı da uyar. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: “Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım” Hz. Peygamber (s.a.), o kâfirlerin yapmakta olduklarından elbette uzak idi. Ancak muhtemeldir ki onlar, Hz. Peygamber'den, o kendilerini uyarınca, İbazı durumlarda kendilerine uymasını, bazı işlerinde kendilerine katılmasını istemiş, ancak bu şekilde kendilerinin de emrettiği ve çağrıda bulunduğu bazı hususlarda ona uyacaklarını söylemiş olabilirler. İşte o anda Hz. Peygamber (s.a.) onlara şöyle demiş: Ben sizin yaptıklarınızdan kesinlikle uzağım ve onların davet ettiği fiillerden, kendilerine yardımını istedikleri ve yaptığı işleri görmezlikten gelme gibi taleplerinden uzak olduğunu belirtmiş olur. Sonra buyurdu ki:
Dp er İİİ) pil İİ
Şuara 26:217
Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan. Sanki Allah, peygamberini onların şerrinden ve desiselerinden güvence altına aldı da şöyle buyurdu: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan! Davette bulunduğun hususta onların sana olan muhalefetlerinden korkma! Ya da Allah, resülüne her vakit tevekkül üzere olmasını ve bütün işlerini kendisine havale etmesini emretti de: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan buyurdu. “Aziz” düşmanlarından öç alandır. “Rahim” dostlarına karşı çok merhametli olandır. Ya da “el-Aziz” düşmanlarına karşı çok şiddetli, “er-Rahim” dostlarına karşı ise çok merhametlidir. Ya da el-Aziz'i belirtmesi şu hususun bilinmesi içindi: İzzet bulan ancak Allah ile izzet bulur, merhamet gören de ancak O'nun rahmetiyle bürümesi sonucu görür. O'nun aziz kılmadığı hiçbiri izzet bulamaz. Eğer O acımazsa, başkalarının merhametinin hiçbir yararı olmaz. “el-Aziz” hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği yüce kudret demektir.
Huzurunda durduğun zaman seni gören. Yani gecenin karanlığında yalnız başına kıyam halinde, otururken ve diğer hallerde ve cemaatle insanlar içinde secde edenlerle birlikte halden hale girdiğinde seni gören, demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah şöyle diyor: Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman, yani namaz kılanların arasında... O nasıl önündekileri görüyorsa arkasındaki saflarda olanları da öyle görüyordu. Ancak bu izah, âyetin yorumu değildir. O ancak kişinin kendinden söylemiş olduğu bir sözden başka bir şey değildir”. Eğer onun dediği gibi olsaydı “seni gören” yerine yâ'nın nasbı ile değil de ref'i ile “yürike”, yani sana gösteren derdi. Rivayete göre bazı haberlerde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Ben sizin elbette ki imamınızım. Rükü, secde ve kıyamda önüme geçip bunlara benden önce intikal etmeyin. Şüphesiz ben önümden gördüğüm gibi aynen arkamdan da görürüm. İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki eğer siz benim gördüğümü görmüş olsaydınız az güler çok ağlardınız” Dediler ki: “Yâ Resülallah! Ne gördün?” “Cennet ve cehennemi gördüm!” buyurdu!, Bazıları şöyle demişlerdir: “Yerâke” namaza kalktığın ve tek başına kıldığın zaman seni görür ve cemaatle diğer namaz kılanlarla birlikte olduğun zaman da seni görür. Bu yorum da aynen birincisi gibidir. Hafsa'nın mushafında şöyledir: “Ve takallübe vechike fis-sâcidin” (aLI A less), yani secde edenler içinde yüzünün halden hale girdiğinde.
Her şeyi işiten, bilen O'dur. “Semi”, gizledikleri konuşmalarını, gizli gizli çevirdikleri işleri ve âşikâre yaptıklarını işitendir. “Alim”, kalplerinde olanı ve gizli kapaklı olan sırlarını bilendir. Semi, duasını duyup icabet edendir, Alim, fillerini ve yaptıkları işleri bilendir.
---
Dipnotlar:
© Bu rivayet İbn Kesir'in Tefsir'inde gelmiştir. “Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman... kavl-i celili hakkında Katâde şöyle demiştir: “Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allaha güvenip dayan” Dedi ki: O, seni namazda yalnız iken görür, cemaat içinde iken de görür. Bu İkrime, Atâ el-Horasâni ve Hasan-ı Basri'nin görüşleridir. Mücâhid dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) aynen önündekini gördüğü gibi arkasındakini de görürdü. Buna sahih olarak gelen şu hadis de tanıklık eder: “Saflarınızı düzgün tutunuz. Çünkü ben sizi arkamdan da görürüm” Buhâri, “Sıfâtü'l-münâfikin”, 426; İbn Mâce, “İkâmetü's-salât”, 41; Nesâi, “Sehv” 102.
Şuara 26:218
Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan. Sanki Allah, peygamberini onların şerrinden ve desiselerinden güvence altına aldı da şöyle buyurdu: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan! Davette bulunduğun hususta onların sana olan muhalefetlerinden korkma! Ya da Allah, resülüne her vakit tevekkül üzere olmasını ve bütün işlerini kendisine havale etmesini emretti de: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan buyurdu. “Aziz” düşmanlarından öç alandır. “Rahim” dostlarına karşı çok merhametli olandır. Ya da “el-Aziz” düşmanlarına karşı çok şiddetli, “er-Rahim” dostlarına karşı ise çok merhametlidir. Ya da el-Aziz'i belirtmesi şu hususun bilinmesi içindi: İzzet bulan ancak Allah ile izzet bulur, merhamet gören de ancak O'nun rahmetiyle bürümesi sonucu görür. O'nun aziz kılmadığı hiçbiri izzet bulamaz. Eğer O acımazsa, başkalarının merhametinin hiçbir yararı olmaz. “el-Aziz” hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği yüce kudret demektir.
Huzurunda durduğun zaman seni gören. Yani gecenin karanlığında yalnız başına kıyam halinde, otururken ve diğer hallerde ve cemaatle insanlar içinde secde edenlerle birlikte halden hale girdiğinde seni gören, demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah şöyle diyor: Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman, yani namaz kılanların arasında... O nasıl önündekileri görüyorsa arkasındaki saflarda olanları da öyle görüyordu. Ancak bu izah, âyetin yorumu değildir. O ancak kişinin kendinden söylemiş olduğu bir sözden başka bir şey değildir”. Eğer onun dediği gibi olsaydı “seni gören” yerine yâ'nın nasbı ile değil de ref'i ile “yürike”, yani sana gösteren derdi. Rivayete göre bazı haberlerde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Ben sizin elbette ki imamınızım. Rükü, secde ve kıyamda önüme geçip bunlara benden önce intikal etmeyin. Şüphesiz ben önümden gördüğüm gibi aynen arkamdan da görürüm. İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki eğer siz benim gördüğümü görmüş olsaydınız az güler çok ağlardınız” Dediler ki: “Yâ Resülallah! Ne gördün?” “Cennet ve cehennemi gördüm!” buyurdu!, Bazıları şöyle demişlerdir: “Yerâke” namaza kalktığın ve tek başına kıldığın zaman seni görür ve cemaatle diğer namaz kılanlarla birlikte olduğun zaman da seni görür. Bu yorum da aynen birincisi gibidir. Hafsa'nın mushafında şöyledir: “Ve takallübe vechike fis-sâcidin” (aLI A less), yani secde edenler içinde yüzünün halden hale girdiğinde.
Her şeyi işiten, bilen O'dur. “Semi”, gizledikleri konuşmalarını, gizli gizli çevirdikleri işleri ve âşikâre yaptıklarını işitendir. “Alim”, kalplerinde olanı ve gizli kapaklı olan sırlarını bilendir. Semi, duasını duyup icabet edendir, Alim, fillerini ve yaptıkları işleri bilendir.
---
Dipnotlar:
© Bu rivayet İbn Kesir'in Tefsir'inde gelmiştir. “Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman... kavl-i celili hakkında Katâde şöyle demiştir: “Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allaha güvenip dayan” Dedi ki: O, seni namazda yalnız iken görür, cemaat içinde iken de görür. Bu İkrime, Atâ el-Horasâni ve Hasan-ı Basri'nin görüşleridir. Mücâhid dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) aynen önündekini gördüğü gibi arkasındakini de görürdü. Buna sahih olarak gelen şu hadis de tanıklık eder: “Saflarınızı düzgün tutunuz. Çünkü ben sizi arkamdan da görürüm” Buhâri, “Sıfâtü'l-münâfikin”, 426; İbn Mâce, “İkâmetü's-salât”, 41; Nesâi, “Sehv” 102.
Şuara 26:219
Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan. Sanki Allah, peygamberini onların şerrinden ve desiselerinden güvence altına aldı da şöyle buyurdu: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan! Davette bulunduğun hususta onların sana olan muhalefetlerinden korkma! Ya da Allah, resülüne her vakit tevekkül üzere olmasını ve bütün işlerini kendisine havale etmesini emretti de: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan buyurdu. “Aziz” düşmanlarından öç alandır. “Rahim” dostlarına karşı çok merhametli olandır. Ya da “el-Aziz” düşmanlarına karşı çok şiddetli, “er-Rahim” dostlarına karşı ise çok merhametlidir. Ya da el-Aziz'i belirtmesi şu hususun bilinmesi içindi: İzzet bulan ancak Allah ile izzet bulur, merhamet gören de ancak O'nun rahmetiyle bürümesi sonucu görür. O'nun aziz kılmadığı hiçbiri izzet bulamaz. Eğer O acımazsa, başkalarının merhametinin hiçbir yararı olmaz. “el-Aziz” hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği yüce kudret demektir.
Huzurunda durduğun zaman seni gören. Yani gecenin karanlığında yalnız başına kıyam halinde, otururken ve diğer hallerde ve cemaatle insanlar içinde secde edenlerle birlikte halden hale girdiğinde seni gören, demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah şöyle diyor: Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman, yani namaz kılanların arasında... O nasıl önündekileri görüyorsa arkasındaki saflarda olanları da öyle görüyordu. Ancak bu izah, âyetin yorumu değildir. O ancak kişinin kendinden söylemiş olduğu bir sözden başka bir şey değildir”. Eğer onun dediği gibi olsaydı “seni gören” yerine yâ'nın nasbı ile değil de ref'i ile “yürike”, yani sana gösteren derdi. Rivayete göre bazı haberlerde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Ben sizin elbette ki imamınızım. Rükü, secde ve kıyamda önüme geçip bunlara benden önce intikal etmeyin. Şüphesiz ben önümden gördüğüm gibi aynen arkamdan da görürüm. İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki eğer siz benim gördüğümü görmüş olsaydınız az güler çok ağlardınız” Dediler ki: “Yâ Resülallah! Ne gördün?” “Cennet ve cehennemi gördüm!” buyurdu!, Bazıları şöyle demişlerdir: “Yerâke” namaza kalktığın ve tek başına kıldığın zaman seni görür ve cemaatle diğer namaz kılanlarla birlikte olduğun zaman da seni görür. Bu yorum da aynen birincisi gibidir. Hafsa'nın mushafında şöyledir: “Ve takallübe vechike fis-sâcidin” (aLI A less), yani secde edenler içinde yüzünün halden hale girdiğinde.
Her şeyi işiten, bilen O'dur. “Semi”, gizledikleri konuşmalarını, gizli gizli çevirdikleri işleri ve âşikâre yaptıklarını işitendir. “Alim”, kalplerinde olanı ve gizli kapaklı olan sırlarını bilendir. Semi, duasını duyup icabet edendir, Alim, fillerini ve yaptıkları işleri bilendir.
---
Dipnotlar:
© Bu rivayet İbn Kesir'in Tefsir'inde gelmiştir. “Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman... kavl-i celili hakkında Katâde şöyle demiştir: “Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allaha güvenip dayan” Dedi ki: O, seni namazda yalnız iken görür, cemaat içinde iken de görür. Bu İkrime, Atâ el-Horasâni ve Hasan-ı Basri'nin görüşleridir. Mücâhid dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) aynen önündekini gördüğü gibi arkasındakini de görürdü. Buna sahih olarak gelen şu hadis de tanıklık eder: “Saflarınızı düzgün tutunuz. Çünkü ben sizi arkamdan da görürüm” Buhâri, “Sıfâtü'l-münâfikin”, 426; İbn Mâce, “İkâmetü's-salât”, 41; Nesâi, “Sehv” 102.
Şuara 26:220
Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan. Sanki Allah, peygamberini onların şerrinden ve desiselerinden güvence altına aldı da şöyle buyurdu: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan! Davette bulunduğun hususta onların sana olan muhalefetlerinden korkma! Ya da Allah, resülüne her vakit tevekkül üzere olmasını ve bütün işlerini kendisine havale etmesini emretti de: Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan... Allah'a güvenip dayan buyurdu. “Aziz” düşmanlarından öç alandır. “Rahim” dostlarına karşı çok merhametli olandır. Ya da “el-Aziz” düşmanlarına karşı çok şiddetli, “er-Rahim” dostlarına karşı ise çok merhametlidir. Ya da el-Aziz'i belirtmesi şu hususun bilinmesi içindi: İzzet bulan ancak Allah ile izzet bulur, merhamet gören de ancak O'nun rahmetiyle bürümesi sonucu görür. O'nun aziz kılmadığı hiçbiri izzet bulamaz. Eğer O acımazsa, başkalarının merhametinin hiçbir yararı olmaz. “el-Aziz” hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği yüce kudret demektir.
Huzurunda durduğun zaman seni gören. Yani gecenin karanlığında yalnız başına kıyam halinde, otururken ve diğer hallerde ve cemaatle insanlar içinde secde edenlerle birlikte halden hale girdiğinde seni gören, demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah şöyle diyor: Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman, yani namaz kılanların arasında... O nasıl önündekileri görüyorsa arkasındaki saflarda olanları da öyle görüyordu. Ancak bu izah, âyetin yorumu değildir. O ancak kişinin kendinden söylemiş olduğu bir sözden başka bir şey değildir”. Eğer onun dediği gibi olsaydı “seni gören” yerine yâ'nın nasbı ile değil de ref'i ile “yürike”, yani sana gösteren derdi. Rivayete göre bazı haberlerde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur. “Ben sizin elbette ki imamınızım. Rükü, secde ve kıyamda önüme geçip bunlara benden önce intikal etmeyin. Şüphesiz ben önümden gördüğüm gibi aynen arkamdan da görürüm. İrade ve kudretiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki eğer siz benim gördüğümü görmüş olsaydınız az güler çok ağlardınız” Dediler ki: “Yâ Resülallah! Ne gördün?” “Cennet ve cehennemi gördüm!” buyurdu!, Bazıları şöyle demişlerdir: “Yerâke” namaza kalktığın ve tek başına kıldığın zaman seni görür ve cemaatle diğer namaz kılanlarla birlikte olduğun zaman da seni görür. Bu yorum da aynen birincisi gibidir. Hafsa'nın mushafında şöyledir: “Ve takallübe vechike fis-sâcidin” (aLI A less), yani secde edenler içinde yüzünün halden hale girdiğinde.
Her şeyi işiten, bilen O'dur. “Semi”, gizledikleri konuşmalarını, gizli gizli çevirdikleri işleri ve âşikâre yaptıklarını işitendir. “Alim”, kalplerinde olanı ve gizli kapaklı olan sırlarını bilendir. Semi, duasını duyup icabet edendir, Alim, fillerini ve yaptıkları işleri bilendir.
---
Dipnotlar:
© Bu rivayet İbn Kesir'in Tefsir'inde gelmiştir. “Secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman... kavl-i celili hakkında Katâde şöyle demiştir: “Sen, O, mutlak güçlü ve engin merhamet sahibi olan, huzurunda durduğun ve secde edenler içinde halden hale girdiğin zaman seni gören Allaha güvenip dayan” Dedi ki: O, seni namazda yalnız iken görür, cemaat içinde iken de görür. Bu İkrime, Atâ el-Horasâni ve Hasan-ı Basri'nin görüşleridir. Mücâhid dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) aynen önündekini gördüğü gibi arkasındakini de görürdü. Buna sahih olarak gelen şu hadis de tanıklık eder: “Saflarınızı düzgün tutunuz. Çünkü ben sizi arkamdan da görürüm” Buhâri, “Sıfâtü'l-münâfikin”, 426; İbn Mâce, “İkâmetü's-salât”, 41; Nesâi, “Sehv” 102.
Şuara 26:221
a
[Şeytanlar, Kâhinler ve Şairler]
Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler (onlara kötülüğü telkin ederler). En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan ve öncesinde zikredilen âyetler kâfirlerin elebaşlarının ve önderlerinin sözlerine cevap olmak üzere indirilmiştir. Onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) ve ona inen Kur'ân'ın durumu hakkında tâbilerinin ve ayak takımı kimselerin kafalarını karıştırmak ve bu şekilde ona uymalarını önlemek istiyorlardı. Bu yüzden de bir keresinde “Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir” bir başka sefer “Bu da ancak düzmece bir yalan”” demişler, Hz. Peygamber hakkında onun şâir”, büyücü!” olduğu iddiasında bulunmuşlardı. Bir başka seferinde “Ona ancak bir beşer öğretiyor” vb. demişlerdi. Yine mümkündür ki onlar bu Kur'ânı ona indiren bizzat şeytanlardır demekteydiler. JNitekim belirtildiği gibi onlar şöyle demişlerdi: Bunu ona getiren “ra” denilen cinnidir ki o da şeytandır. Yani Kur'ân'ı Peygamber'in diline atan şeytandır, dediler. O zaman cevap olmak üzere Allah onlara şöyle buyurmuştu: “Onu (ilâhi öğüdü) şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez”, Buna mukabil onu bizzat Cibril'in indirdiğini beyan buyurmuştur: “Kur'ân'ı Rühulkudüs'ün indirdiğini söyle”.
Sonra Allah şeytanların kimlere indiğini bildirdi ve şöyle buyurdu: Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Ve cevap olarak buyurdu: Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler (onlara kötülüğü telkin ederler). Allah bundan neden bahsetti? Çünkü bizzat onlar biliyorlardı ki şeytanlar ancak yalan ve asılsız şeyler getirirler. Sadece yalan ve asılsız şeyler getiren de ancak yalancı ve iftiracı kimselere iner. Onlar çok iyi biliyorlardı ki Hz. Muhammed hayatında asla yalan söylememiş herhangi bir asılsız iddia içinde yer almamıştır. Zira onlar Hz. Peygamber'i hiçbir zaman aralarında yalancı olmakla eleştirmemişlerdi. Bu durumda Allah şöyle buyurmuş oluyor: En doğrusunu Allah bilir ya, şeytanlar ona nasıl iniyor olabilir ki? O sizce de ne yalancı ne de iftiracı olarak bilinen biridir. Ve siz gene çok iyi biliyorsunuz ki şeytanlar ancak aslı esası olmayan yalanlarla inerler!”. Bu beyanların yorumu işte bu şekilde olmalıdır. Yoksa ayrı bir başlangıç cümlesi olmak üzere anlaşılması ihtimali uygun değildir.
Şuara 26:222
a
[Şeytanlar, Kâhinler ve Şairler]
Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler (onlara kötülüğü telkin ederler). En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan ve öncesinde zikredilen âyetler kâfirlerin elebaşlarının ve önderlerinin sözlerine cevap olmak üzere indirilmiştir. Onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) ve ona inen Kur'ân'ın durumu hakkında tâbilerinin ve ayak takımı kimselerin kafalarını karıştırmak ve bu şekilde ona uymalarını önlemek istiyorlardı. Bu yüzden de bir keresinde “Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir” bir başka sefer “Bu da ancak düzmece bir yalan”” demişler, Hz. Peygamber hakkında onun şâir”, büyücü!” olduğu iddiasında bulunmuşlardı. Bir başka seferinde “Ona ancak bir beşer öğretiyor” vb. demişlerdi. Yine mümkündür ki onlar bu Kur'ânı ona indiren bizzat şeytanlardır demekteydiler. JNitekim belirtildiği gibi onlar şöyle demişlerdi: Bunu ona getiren “ra” denilen cinnidir ki o da şeytandır. Yani Kur'ân'ı Peygamber'in diline atan şeytandır, dediler. O zaman cevap olmak üzere Allah onlara şöyle buyurmuştu: “Onu (ilâhi öğüdü) şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez”, Buna mukabil onu bizzat Cibril'in indirdiğini beyan buyurmuştur: “Kur'ân'ı Rühulkudüs'ün indirdiğini söyle”.
Sonra Allah şeytanların kimlere indiğini bildirdi ve şöyle buyurdu: Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Ve cevap olarak buyurdu: Onlar günaha, iftiraya düşkün olan herkese inerler (onlara kötülüğü telkin ederler). Allah bundan neden bahsetti? Çünkü bizzat onlar biliyorlardı ki şeytanlar ancak yalan ve asılsız şeyler getirirler. Sadece yalan ve asılsız şeyler getiren de ancak yalancı ve iftiracı kimselere iner. Onlar çok iyi biliyorlardı ki Hz. Muhammed hayatında asla yalan söylememiş herhangi bir asılsız iddia içinde yer almamıştır. Zira onlar Hz. Peygamber'i hiçbir zaman aralarında yalancı olmakla eleştirmemişlerdi. Bu durumda Allah şöyle buyurmuş oluyor: En doğrusunu Allah bilir ya, şeytanlar ona nasıl iniyor olabilir ki? O sizce de ne yalancı ne de iftiracı olarak bilinen biridir. Ve siz gene çok iyi biliyorsunuz ki şeytanlar ancak aslı esası olmayan yalanlarla inerler!”. Bu beyanların yorumu işte bu şekilde olmalıdır. Yoksa ayrı bir başlangıç cümlesi olmak üzere anlaşılması ihtimali uygun değildir.
Şuara 26:223
Sonra Allah, şeytanların yaptıklarını bildirdi. Bunlar, kulak verirler, çoğu da yalancıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: Şeytanlar gökte meleklerin sözlerini dinlemek için kulaklarını dikerler. Şöyle ki: Allah yeryüzü ile alakalı bir işi murat ettiğinde göklerde bulunan meleklere onu öğretir, onlar da onu aralarında konuşurlar. Şeytanlar da konuşulanı işitirler ve kaptıkları bilgileri kâhinlere iletirler. Kâhinler de onu yeryüzü halkına haber verirler ve derler ki: Dünyada şurada, şu vakitte şu olacak, bu olacak... Sonra şöyle buyurdu: Çoğu da yalancıdır. Bu yoruma göre, yani gök ehlinden apardıkları bilgileri İman edenlere sebat kazandırsın, müslümanlara rehber ve müjde olsun diye Rabb'in yalan yanlış biçimde kâhinlere aktaran şeytanların çoğu yalancıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: Cinler göğe çıkarlar ve kulaklarını göğe dayar ve kulak hırsızlığı yaparlardı. Bunun sonucunda gök ehlinin haberlerinden bir kısmını duyarlardı, sonra da onları getirip kâhinlere iletirlerdi. Aynı şekilde kâhinler de peygamberlerin verdikleri haberlerden dinlerler ve onlardan duymuş oldukları birtakım gerçek bilgileri şeytanlardan duymuş oldukları birtakım yalan yanlış bilgilerle karıştırırlar ve onları insanlara anlatırlardı. Peygamberlerden aktarmış oldukları hak olur, şeytanlardan aktarmış oldukları ise asılsız (bâtıl) olurdu. Çoğu da yalancıdır. Bu beyanın yorumu da işte budur. Yani kâhinlerin çoğunluğu, şeytanlardan duyduklarını insanlara aktarmakta yalancıdırlar. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar aslında cinlerden birtakım gerçek bilgiler elde ediyorlardı, ancak kendilerinden onlara birtakım yalanlar katıyorlardı ve sonra da onları insanlara bildiriyorlardı. Öyle ki insanlar onlardan duydukları yalanları terkettikleri zaman bu kez onlara gökten inmiş olan gerçek bilgileri iletiyorlardı ve bu kez insanlar onlara tekrar dönüyorlar ve onları tasdik ediyorlardı. Allah Teâlâ'nın, Çoğu da yalancıdır meâlindeki beyanının anlamı da işte budur. Yani onların sözlerinin çoğu yalandır. En doğrusunu Allah bilir.
(erer Aİ KE eşe
Şuara 26:224
Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar. Bazıları şöyle demişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.) devrinde şair iki adam vardı. Biri ensardan diğeri de başka bir kavimdendi. Bunlar Hz. Peygamber'i (s.a.) ve ashabını hicvetmekteydiler. Bunlardan her birinin de peşinden gelen sapkın tâbileri vardı. Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar meâlindeki âyetin mânası işte budur. Bunun üzerine müslüman şairler Hz. Peygamber'den (s.a.) müşriklere karşı misilleme yapmak üzere izin istediler, Hz. Peygamber de onlara izin verdi. Onlar da müşrikleri hicveden ve Hz. Peygamber'i öven şiirler söylemeye başladılar. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar... başkadır meâlindeki âyet de işte bunlar için geldi. Allah ilkinde Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar buyurdu, sonra da ardından “Ancak iman edenler... başkadır” diyerek müslüman şairleri onlardan istisna birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar””. Bazıları da sözü edilenler kâfirlerdir; cinlerin ve insanların sapkınlarına uyarlar, diye yorumlamışlardır'”, Bu da birincisi gibidir.
Şuara 26:225
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını görmez misin? Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar her fenden dem vururlar, yani bir topluluğu asılsız yere överler, başka bir topluluğu asılsız yere yererler. Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Bilmedikleri şeyi anlata anlata bitiremezler. (İBazı kırâatlerde de benzer şekilde oldukları belirtilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar her türlü boş ve asılsız işlere dalarlar Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Allah şöyle diyor: Onlar sözlerinin çoğunda yalan söylerler. Bazıları şöyle demişlerdir: Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Yani “Biz şunu yaptık, bunu yaptık” derler, ama aslında yalancıdırlar, dediklerini yapmamışlardır.
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Yehimün”, yani her vadiye giderler, oradan geçerler, binerler. Çekimi “hâme, yehimü, heymen, fehüve hâimün” şeklindedir. Denilir ki: “el-Hâim” susuz demektir. Hâme, yehimü, heymen (La et gla). “Heymân” kelimesi atşân, yani susuz demektir. “Ve kavmün heyyimün”. “el-Hâim” sevgilisi ile buluşmaya teşne yanıp tutuşan âşık demektir. “et-Tehvim” ise uyku demektir; “Hevveme, yühevvimü, tehvimen” denir. “Fe şâribüne şürbel-him”, yani hem de susamış develerin suya kanmaz içişleriyle'”. Buradaki im” susuz demektir. Tekili “heymân” gelir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Yani her söz vadisinde gezinirler ve gidilecek her yöne giderler (her üslubu denerler). Nasıl ki hayvan burnu doğrultusunda giderse şairler de öyle yaparlar.
iu áig gii A 5 yala aNg
Şuara 26:226
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını görmez misin? Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar her fenden dem vururlar, yani bir topluluğu asılsız yere överler, başka bir topluluğu asılsız yere yererler. Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Bilmedikleri şeyi anlata anlata bitiremezler. (İBazı kırâatlerde de benzer şekilde oldukları belirtilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar her türlü boş ve asılsız işlere dalarlar Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Allah şöyle diyor: Onlar sözlerinin çoğunda yalan söylerler. Bazıları şöyle demişlerdir: Ve onlar gerçekte yapmadıkları şeyleri söylerler. Yani “Biz şunu yaptık, bunu yaptık” derler, ama aslında yalancıdırlar, dediklerini yapmamışlardır.
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Yehimün”, yani her vadiye giderler, oradan geçerler, binerler. Çekimi “hâme, yehimü, heymen, fehüve hâimün” şeklindedir. Denilir ki: “el-Hâim” susuz demektir. Hâme, yehimü, heymen (La et gla). “Heymân” kelimesi atşân, yani susuz demektir. “Ve kavmün heyyimün”. “el-Hâim” sevgilisi ile buluşmaya teşne yanıp tutuşan âşık demektir. “et-Tehvim” ise uyku demektir; “Hevveme, yühevvimü, tehvimen” denir. “Fe şâribüne şürbel-him”, yani hem de susamış develerin suya kanmaz içişleriyle'”. Buradaki im” susuz demektir. Tekili “heymân” gelir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar. Yani her söz vadisinde gezinirler ve gidilecek her yöne giderler (her üslubu denerler). Nasıl ki hayvan burnu doğrultusunda giderse şairler de öyle yaparlar.
iu áig gii A 5 yala aNg
Şuara 26:227
227, “Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler ez ni Allah'ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, neye nasıl dönüşeceklerini (başlarına nelerin geleceğini) yakında görecekler”
Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, Allah'ı çokça ananlar... başkadır. Bu istisnanın “Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar "© meâlindeki beyanın anlamında olması muhtemeldir ki bizim de belirttiğimiz mâna odur. Sanki şöyle buyurmuştur: Bu şairler -ki onlar kâfirlerin öncüleridir- “Biz de Muhammed'in getirdiğinin benzerini söyleyebiliriz” dediler ve şiirler söylediler, onları terennüm ettiler. Kavimlerinden birtakım yoldan çıkmışlar, onların etrafında toplanıp şiirlerini terviç ettiler; Hz. Peygamber'i ve ashabını hicvetmiş oldukları şiirleri gittikleri yerlerde paylaştılar. Allah Hz. Peygamber'i (s.a.) ve ashabını destekleme uğrunda şiirler AŞ söyleyen müslüman şairleri onlardan istisna etti ve şöyle buyurdu: [ ] Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başkadır. Çünkü onları azıp yoldan çıkanlar takip etmezler. Ya da istisnanın “Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin?” meâlindeki beyandan yapılmış bir istisna olması mümkündür. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başkadır. Çünkü onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşmazlar, ancak yaptıklarını söylerler, yapmadıklarını ise söylemezler. Hem onlar Allah'ı çokça anarlar, zulme uğradıktan sonra O'nun resülüne ve kendi özlerine müzâhir olurlar, Buna göre istisna bu iki yorumdan birine göre tâbilerden, diğerinde ise küfrün elebaşları ve öncülerinden olur. Onlardan bu konuda söylenmiş bir söz vardı ki sonunda Allah, “Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar... meâlindeki âyeti ve devamını indirdi. Zira “Onu (ilâhi öğüdü) şeytanlar indirmedi”'” ve “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?” meâlindeki âyeti açıklarken anlattığımız gibi onlar tarafından önceden söylenmiş bir söz olmaksızın bu kelâmın söz başı (ibtidâ-i kelâm) olması uygun değildir. Bu kâfirler tarafından önceden söylenmiş bir söz ve “bizzat şeytanlardır ona Kur'ân'ı indirenler” şeklinde bir yaftalama olmalı ki ona cevap olmak üzere: “Onu (ilâhi öğüdü) şeytanlar indirmedi. Bu onların yapacağı iş değildir, zaten buna güçleri de yetmez 8 meâlindeki beyan gelmiş olsun. Bu durum her ne kadar belirtilmemişse de verilen cevapta, onlar tarafından bu konuda önceden bir sözün söylendiği ve bir yaftalamanın bulunduğu anlaşılmaktadır.
Sonra onlara yönelik tehditte bulundu ve Haksızlık edenler, neye nasıl dönüşeceklerini (başlarına nelerin geleceğini) yakında görecekler buyurdu. Bunun âhirette zulmete, yani cehenneme evrilmeleri şeklinde olması mümkündür. Yani onlar bunu bu dünyada iken akıl yürütmeyi terkettikleri için istidlâle dayalı olarak bilmeseler de o günde gözleriyle apaçık olarak görerek bileceklerdir. Ya da şöyle: Onlar bunu bu dünyada iken inatçılık ettikleri ve delile karşı tavır aldıkları için istidlâle dayalı olarak bilmeseler, sonuçta iman etmeyip küfür içre diretseler de o günde gözleriyle apaçık olarak görerek bileceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:1
[Kur'ân'ın Kitâb-ı Mübin ve Hüdâ Oluşu]
Tâ-sin. Daha önce hurüf-ı mücemenin (hurüf-ı mukattaa) yorumundan, insanların bu konudaki görüşlerinden ve aynı şekilde bunların hemen akabinde gelen âyetler hakkında da söz etmiştik. Açıklayan kitap. “Mübin” kavl-i celili [birincisi] “beyyin” ve “vâdıh” açık, âşikâr anlamına gelebilir (apaçık bir kitap). Çünkü “ebâne” fiili “bâne” yerinde de kullanılabilmektedir. “Bâne” ve “ebâne” denilir. (İkinci olarak) açıklayan kitap, yani onun Allahtan bir resül olduğunu açıklayan yahut Allah'ın onlar üzerindeki haklarını açıklayan yahut birbirleri üzerindeki haklarını açıklayan yahut haklarını ve ödevlerini açıklayan kitap anlamında olabilir.
Upg ipua Ozai ydi Çr E ğini dei
Neml 27:2
Müminler için bir hidâyet rehberi ve bir müjdedir. Hüden kelimesinin iki izaha ihtimali vardır: Birincisi “dua” (çağrı) anlamında olmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Her topluluğun da bir kılavuzu vardır”.
Doksan üç âyettir. Mekki'dir Yani onların insanları Allah'ın birliğine inanmaya bir çağıranı vardır. Buna göre (Kur'ân'ın) “hüdâ” olması, yani hidâyete kılavuzluk yapması insanları Allah'ın birliğine inanmaya bir çağrı olmasıdır. Eğer bu anlamda ise o takdirde (hüdâ oluşu) bütün insanlara yönelik olur... İkincisi ise hüdâ ile sapkınlığın, yoldan çıkmışlığın zıddı olan doğru yolda olma anlamının kastedilmiş olmasıdır. Bu takdirde ise hüdâ oluşu sadece müminlere yönelik olur. Yok, öyle değil de açıklama ve çağrıda bulunma anlamında ise o takdirde de herkese yönelik olur. JMümninler için bir hidâyet rehberi ve bir müjdedir. Yani müminler için her ikisi de söz konusudur. Yok, davet anlamında ise müminler için bir müjde oluşu şöyle olur: Onları Allah'a ve resülüne imana çağırır, onlar da iman edince kendileri için müjde olur. Sonra müminlerin özelliklerini ve niteliklerini açıklamak üzere şöyle buyurdu:
Namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin bir şekilde iman edenler... Namazı kılan, zekâtı verenden maksat muhtemeldir ki kabul ile onlara inananlardır. Çünkü insanlardan öyleleri vardır ki Allah'a ve resülüne inanmakta, ancak namaza ve zekâta inanmaya yanaşmamaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”, Burada onlara, senenin dolmasını bekleme, dolunca da zekâtın üzerlerine vacip olması ve akabinde de vermeleri ve o anda da yollarını serbest bırakmaları emrinin verilmiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Buna mukabil ikrar edip inanıncaya kadar hapsedilmeleri ve bunlar gerçekleşince de tahliye edilmeleri emredilmiş olmaktadır. “Ki onlar zekâtı vermezler” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Burada “vermezler” demek, zekâtı kabul etmezler, onu ikrar etmezler demektir. Yoksa sırf zekâtı vermemekle ilgili değildir. Birinci yorumun bu şekilde olması gerekir. İkincisi ise her iki durumu da ifade etmesidir: Hem kabul edip ikrar etmek hem de vermek, Yani onları kabul edip ikrar ettiler mi ve bilfiil de verdiler mi o takdirde sözü edilen müjdeyi hak etmişlerdir.
(İÂhirete kesin bir şekilde iman eden “İkân biş-şey” öuşYi) bir şeyi, hakkında bilgi sağlayan istidiğl, ictihat ve esbabını tedarik yoluyla bilmek demektir; zatının gereği zorunlu bir bilgi değildir. O yüzdendir ki Allah için bir şeye dair “ikân sahibi” denilmez. O'na “Yâ mükın!” diye hitap edilmez. Çünkü Allah, bizzat zatının gereği olarak ilim sahibidir, O'nun ilmi zorunludur, esbaba dayalı olarak elde edilen bilgi kabilinden değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımı iledir.
---
Dipnotlar:
2 “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır”.
Neml 27:3
Müminler için bir hidâyet rehberi ve bir müjdedir. Hüden kelimesinin iki izaha ihtimali vardır: Birincisi “dua” (çağrı) anlamında olmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Her topluluğun da bir kılavuzu vardır”.
Doksan üç âyettir. Mekki'dir Yani onların insanları Allah'ın birliğine inanmaya bir çağıranı vardır. Buna göre (Kur'ân'ın) “hüdâ” olması, yani hidâyete kılavuzluk yapması insanları Allah'ın birliğine inanmaya bir çağrı olmasıdır. Eğer bu anlamda ise o takdirde (hüdâ oluşu) bütün insanlara yönelik olur... İkincisi ise hüdâ ile sapkınlığın, yoldan çıkmışlığın zıddı olan doğru yolda olma anlamının kastedilmiş olmasıdır. Bu takdirde ise hüdâ oluşu sadece müminlere yönelik olur. Yok, öyle değil de açıklama ve çağrıda bulunma anlamında ise o takdirde de herkese yönelik olur. JMümninler için bir hidâyet rehberi ve bir müjdedir. Yani müminler için her ikisi de söz konusudur. Yok, davet anlamında ise müminler için bir müjde oluşu şöyle olur: Onları Allah'a ve resülüne imana çağırır, onlar da iman edince kendileri için müjde olur. Sonra müminlerin özelliklerini ve niteliklerini açıklamak üzere şöyle buyurdu:
Namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin bir şekilde iman edenler... Namazı kılan, zekâtı verenden maksat muhtemeldir ki kabul ile onlara inananlardır. Çünkü insanlardan öyleleri vardır ki Allah'a ve resülüne inanmakta, ancak namaza ve zekâta inanmaya yanaşmamaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”, Burada onlara, senenin dolmasını bekleme, dolunca da zekâtın üzerlerine vacip olması ve akabinde de vermeleri ve o anda da yollarını serbest bırakmaları emrinin verilmiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Buna mukabil ikrar edip inanıncaya kadar hapsedilmeleri ve bunlar gerçekleşince de tahliye edilmeleri emredilmiş olmaktadır. “Ki onlar zekâtı vermezler” meâlindeki âyette de durum aynıdır. Burada “vermezler” demek, zekâtı kabul etmezler, onu ikrar etmezler demektir. Yoksa sırf zekâtı vermemekle ilgili değildir. Birinci yorumun bu şekilde olması gerekir. İkincisi ise her iki durumu da ifade etmesidir: Hem kabul edip ikrar etmek hem de vermek, Yani onları kabul edip ikrar ettiler mi ve bilfiil de verdiler mi o takdirde sözü edilen müjdeyi hak etmişlerdir.
(İÂhirete kesin bir şekilde iman eden “İkân biş-şey” öuşYi) bir şeyi, hakkında bilgi sağlayan istidiğl, ictihat ve esbabını tedarik yoluyla bilmek demektir; zatının gereği zorunlu bir bilgi değildir. O yüzdendir ki Allah için bir şeye dair “ikân sahibi” denilmez. O'na “Yâ mükın!” diye hitap edilmez. Çünkü Allah, bizzat zatının gereği olarak ilim sahibidir, O'nun ilmi zorunludur, esbaba dayalı olarak elde edilen bilgi kabilinden değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımı iledir.
---
Dipnotlar:
2 “Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır”.
Neml 27:4
[Kâfirlere Amellerinin Güzel Gösterilmesi ve Mütezile]
Âhirete inanmayanların yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk. Bu beyandaki yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk kavl-i celili ile kastedilenin, içlerine şehvet ve beklentilerinin (ümniyyât) de katılması hasebiyle işlemekte oldukları fiilleri olması muhtemeldir. Ya da yapıp ettiklerini şüphesiz kendilerine güzel göstermiş olduk derken kastedilen, üzerlerine vacip kılınan amellerdir. Yani hayır işlerini ve taatleri onlara güzel gösterdik, ancak onlar buna rağmen onları işlemeye bir türlü yanaşmadılar. Mütezile bu yorumu benimsemiş ve birinci yorumu kabule yanaşmamıştır. Çünkü onların şirk, inkârcılık ve inkârı gerektiren türden işlemekte oldukları amellerini, Allahın güzel göstermesi (tezyin) kabul edilemez. Zira bu gibi güzel gösterme işini Allah, bizzat şeytana nispet etmiştir. Tıpkı şu ve benzeri ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş, böylece onları yoldan alıkoymuş; bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar”; “Şeytan bunu onlara güzel göstermiş”, Buradan hareketle onlar demişlerdir ki: Allah onu şeytana izafe etmiştir. Bu itibarla aynı şeyin, ayrıca bizzat Allaha da nispeti caiz değildir. Bu da gösterir ki Allah onlara üzerlerine vacip kıldığı iman ve hayır işleri gibi amelleri güzel göstermiştir, yoksa işlemekte oldukları şirk türünden amelleri güzel göstermiş değildir.
Ancak bize göre insanların yapmakta oldukları amellerin de, onların doğalarına ve nefislerine uygun düşmesi itibariyle içlerine koymuş olduğu şehvetler ve arzular bakımından bizzat Allaha izafe edilmesi caizdir. Çünkü tezyin (güzel gösterme), küfrün ve küfür fiillerinin, kendisi sayesinde ortaya çıkar. Zira küfrün bizâtihi kendisi süslenmiş (müzeyyen) ve güzel gösterilmiş (müstahsen) değildir, aksi takdirde böyle bir nispet âlemlerin Rabb'ine yönelik hakaret olur. Ancak onun süslü gösterilmesi ve güzel bulunması kişinin işlemiş olduğu amellerin kendi doğasına uygun olmasıdır. Bu itibarla şeytana nispet edilen tezyin ve ıdlâlin (saptırma) yönü ile Allah'a nispet edilen yönü farklıdır. Zira şeytana nispet edilen yönü, onları tabiatlarına uygun düşecek olan amellere çağırması ve temennisidir. [§ ]İşte bu cihet itibariyle onların şeytana nispet edilmesi caizdir. Allah'a nispet edilen ciheti ise onların içlerine yerleştirmiş olduğu şehvetler, arzular ve onların tabiatlarını da o fiillere yatkın kılmasıdır. Yoksa doğruluk ve bütün hayır işleri akıbeti itibariyle akılca süslenmiş ve güzel; inkârcılık (küfür) ve bütün günahlar da, akıbeti itibariyle akılca çirkin bulunmaktadır. Zira onlardan birinin övülmesi ve hayır işlediği için de kendisine sevap verilmesi, kötü fiillerinin ise zemmedilmesi ve kötü seçimi sebebiyle de cezalandırılması söz konusudur. Yahut da onun Allaha izafe edilmesi onların fiillerini ve işlemiş oldukları amelleri yaratmış olması ve onları yokluktan varlık alanına çıkarmış olması hasebiyledir. İşte onlar, bu açıdan O'nun fiili olmaktadır, Bu beyan, Mütezile'nin kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratılmasını kabul etmekten yüz çevirmelerine dair görüşlerini reddediyor.
Bu yüzden şuursuzca eğlenip dururlar. Denildi ki: Tereddüt ediyorlar. “el--Ameh”in aslı şaşkınlık demektir. Yani şaşkınlık içinde yüzüyorlar.
AYI ip İNİZ NİL
Neml 27:5
İşte en ağır cezayı hak edenler bunlardır. Yani onlar âhirette, dünyada iken amellerin en kötüsünü seçmeleri sebebiyle azabın en ağırını hak edeceklerdir. Âhirette en çok ziyana uğrayacak olanlar da yine bunlardır. “el-Ahserün” ve “el-hâsirün” {o;i} kelimeleri anlam itibariyle aynıdır. Şöyle bir ayırım yapmak mümkündür: Onların önderleri, elebaşları için ahserün kelimesinin kullanılmış olması mümkündür. Çünkü onlar hem kendileri yoldan çıkmışlardır, hem de başkalarını saptırmışlardır. Bu itibarla onlar tâbilerinden daha çok ziyandadırlar. Şu ilâhi beyanda da benzer bir anlamdan bahsedilmiştir: “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular”.
go DAİ adl all a ebl
Neml 27:6
[Kur'ân'ın Verilmesi]
Şüphesiz ki bu Kur'ân sana ilim ve hikmet sahibi Allah tarafından verilmektedir. Kur'ânın verilmesi iki şekilde izah edilebilir: Birincisi Kur'ân'ın Allahtan elçisi olan Cibril eliyle alınmasıdır. Buna göre ilim ve hikmet sahibi (hakim ve alim) olanın Cibril olması muhtemeldir. Yani sen Kur'ân'ı Cibril'den almaktasın, o hikmet sahibidir; vahyi ve Kur'ânı, nereye tevdi etmesi kendisine emredilmişse oraya koyar. Zira Hakim, her fiilinde isabetli olan, her bir şeyi yerli yerine koyan demektir. O kendisine emredileni ve ne için gönderildiğini Bilendir. O Kur'ân'ı indirmesi de öylece hikmete uygun oldu. (JBu yoruma mani bir durum yoktur, zira yaratılmışlar için de “hakim” ve “alim” denilmesi caizdir. Görmez misin ki Yüsuf peygamber şöyle demiştir: “Çünkü ben çok iyi korurum ve bu işi bilirim ben hafiz ve alimim”!. Buna göre bu yorum caizdir. İlki daha uygundur. Yani elbette sen Kur'ân'ı ilim ve hikmet sahibi olanın katından elçisi Cibril eliyle almaktasın. Bir şeyi elçisinden alan, onu sanki gönderenden almış gibidir. Çünkü resül, sadece kendisini gönderenin sözünü iletir. Ebü Avsece şöyle dedi: Bu Kur'ân sana ilim ve hikmet sahibi Allah tarafından verilmektedir. Denilmiştir ki: “Telakkaytühü” onu aldım demektir. “Lakkaytühü” ve “Telakkaytühü” aynıdır. Aynı şekilde İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Letülekkâ”, yani onu alırsın demektir. Muhammed b. İshak şöyle dedi: “Ve inneke le tülekka'l- Kur'ân”, yani sana Kur'ân verilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir”. Yani bu sonuç, ancak sabırlı olanlara verilir. En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:7
7. “Bir zamanlar Müsâ, ailesine: “(Şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim. Size oradan bir haber ya da ısınmanız için ondan bir parça kor getireceğim' demişti.”
[Müsâ Kıssası]
Bir zamanlar Müsâ, ailesine: “(Şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim”, demişti. “Ânestü”nün kelimesinin “raeytü” ve “ebsartü”, yani gördüm anlamında olduğu söylenmiştir. Size oradan bir haber ya da ısınmanız için ondan bir parça kor getireceğim, demişti. Bir başka âyette ise “Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim; belki ondan size bir kor parçası getiririm veya ateşin başında bir kılavuz bulurum”” demişti. Kıssa aynıdır, ancak takdim tehir ile ve birtakım lafız farklılığı ile olay anlatılmıştır. Bu şekilde sınanan başkası değil sadece Müsâdır. (JBu farklı biçimde anlatım, bir sözün korunması ve aktarımı sırasında tekellüfe girmenin gerekmediğini, yüklenen mânayı korumak şartıyla lafızlarda birtakım değişikliklerin olmasının, takdim tehirde bulunmanın zarar vermeyeceğini gösterir. Zira burada anlatılan Müsâ kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, birtakım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır. Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mânanın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır.
Bir parça kor... Bazıları şöyle demişlerdir: Âyetin metninde geçen “şihâb”, ucunda yanmakta olan ateş bulunan odundur (meşale). “Kabes” ateş demektir. “Şihâb'ın çoğulu “şühbân'dır. Ateşe “kabes” denilmesi için bir yerden başka bir yere götürülmüş olması gerekir. Şöyle denir: “Kabestü'n-nâr, kabesen ve iktebestü”. Bu Ebü Avsece'nin ve İbn Kuteybe'nin izahıdır"!. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Kabes” kor demektir. “Şihâb” ise yanmakta olan ateştir. Bu da Ebü Ubeyde'nin izahıdır”. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Şihâb” ışık demektir. “Şihâb” kelimesi yıldız (gezegen, kevkeb) hakkında da kullanılır. Yıldıza “şihâb” denilmesi ışığı ve parlaklığı sebebiyledir. Bazıları “bi şihâbin kabes”, yani ateşten bir parça, kor, ucu yanmakta olan odun demektir, açıklamasını yapmışlardır. Bu da önceki yorum gibidir.
Isınmanız için. Bu beyan vaktin soğuk kış günleri olduğunu göstermektedir. “Istılâ” kelimesinden türeyen fiil kullanılmıştır ki ısınmak demektir. En doğrusunu Allah bilir.
İLİ İN Öl Gag AZE GN
---
Dipnotlar:
“Hani o bir ateş görmüş ve ailesine şöyle demişti: ‘Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim; belki ondan size bir kor parçası getiririm veya ateşin başında bir kılavuz İbn Kuteybe, Tefsiru garibi"!-Kurân, s. 322. bk. Ebü Ubeyde, Mecâzü"l-Kurân, Il, 92; Kurtubi, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kurân, XIII, 157.
Neml 27:8
Oraya geldiğinde ona şöyle seslenildi: Ateşin yanındaki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Müfessirler arasında, bu beyanın yorumuna dair ihtilaf vardır. Bazıları bu ilâhi beyana, sadece hakikatten ve doğrudan uzaklaştırıcı, çirkinliği artırıcı bir yorum yapmıştır. [§] Ancak “men” sıla isminin ayırt etme yetisi olmayan, akıl ve anlayışı bulunmayan varlıklar için kullanılması ve kinâye olarak onları ifade edebilmesi caiz olsaydı ancak o zaman yaptıkları tevil yerinde olabilirdi ve onda bir şüphe bulunmazdı. Sanki şöyle buyurmuş gibi sayılırdı: “En bürike mâ fi'n-nâri ve mâ havlehâ” “ateşteki ve etrafındaki nesne” şeklinde takdir edilirdi ve maksat da ateşin içinde bulunduğu mekân ve onun çevresindeki diğer mekânlar olurdu. Yani ateşin içinde bulunduğu o mekân ve etrafındaki yerler mübarek oldu... şeklinde bir mânaya gelirdi. Hem zaten bir başka ilâhi beyanda şöyle buyurmuştur: “Çünkü sen şu anda kutsal vadidesin; Tuvâdasın”". Yani bereketlerin kat be kat olduğu vadidesin. Bir başkasında da “çevresini mübarek kıldığımız” buyurmuş ve mekânın mübarek oluşundan haber vermiştir. Buna göre eğer “men” sıla isminin ayırt etme yetisi olmayan, akıl ve anlayış sahibi bulunmayan nesneler için de kullanılması caiz olsaydı o takdirde biz de onun sözü edilen mekâna yönelik yorumunun mümkün olduğunu söyleyebilirdik. Ya da şöyle denilir: “Bürike men fi'n-nâr ve men havlehâ” (Giz 555 Ji 4 343,,) âyeti “Bürike mâ fi'n-nâri mine'n-nür ve mâ havlehâ” (YU, yl ga li big) takdirinde olur, yani ateşteki ışık ve çevresi, onun aydınlattığı ve etrafına ışık saçtığı yerler kutlu oldu denirdi ki maksat da nübüvvet ve peygamberlik ışığından aydınlanan yerler demekti. Bütün bunlar “men” sıla isminin ayırt etme yetisi olmayan, akıl ve anlayış sahibi bulunmayan varlıklar için de kullanılabilmesi durumunda ancak söz konusudur. Eğer bu caiz ise o takdirde bu yorum da yerinde olur.
Ya da yorumun İbn Mesüd ve Übeyy'in mushaflarındakine uygun şekilde olmasıdır. Onların mushaflarında hem “men” sıla ismi hem de “fi” harfi bulunmamaktadır"”: “Nüdiye en büriketi'n-nâru ve men havlehdâ”, yani “Ateş ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır!” Böyle bir kullanım dilde caizdir. Şöyle denilir: “Bürike fi fulânin, bürike fulânen bürikte ve bürike fike” (i hypes yp bW a30 Jy). Aynı şekilde Kisâiden de benzer izahın yapıldığı nakledilmiştir. Eğer İbn Mesüd ve Übey'den nakledilen bu kıråat sabit ve sahih ise o takdirde yorum hakkında hiçbir şüphe ve kuşkuya mahal yoktur.
360 (lYahut eğer “men” sıla isminin ayırt etme yetisi olmayanlar için kullanımı caiz değil dersek o takdirde “men'den maksadın Müsâ olması mümkündür. Sanki şöyle demiş gibi olur: “Bürike fillezi eten-nâr” (Agil ps), J431), yani ateşe gelen mübarek kılındı ki o da Müsâdır. Ya da “Bürike fimen cu'ıle lehü iktibâsu'n-nâr” (33i hs 4 Ja gad hy), yani kendisine ateş verilen mübarek kılındı. Bu durumda da “mer” ile kastedilen Müsâ olur. Ateş de, kendisi için nübüvvetin elde edilmesi, yolun bulunması, ısınma vb. nice istifadenin hâsıl olduğu mübarek bir şey olur. En doğrusunu Allah bilir, Âlemlerin Rabb'i olan Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır! En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle bazı müfessirlerin ileri sürdükleri sözde yorumların tümünden Allahın münezzeh olduğunu, Mukâtil ve onun gibilerin iler sürdükleri teşbihe götüren ve şüphelere yol açan izahların hepsinden uzak olduğunu ifade eder.
Neml 27:9
Ey Müsâ! Şüphesiz ben mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'ım! Yani sana bunu veren bizzat mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'tır. Yahut şöyle buyuruyor: Sana bunu sağlayan, mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'tır. Yahut yorumu şöyledir: Bunu sana gösteren ve bu şekilde sana ikramda bulunan var ya, işte o mutlak galip ve hikmet sahibi olan ben Allah'ım. Yahut şöyle buyuruyor: Sana onu gösteren, yani sana bunu sağlayan mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'tır. “el- Aziz”, hiçbir şeyin acze düşüremeyeceği mutlak güç sahibi demektir. “el- Hakim” yaptığı her işte isabetli olan, yerli yerinde yapan ve hata etmeyendir. Yahut O Azizdir; asla zillete düçar olmaz. Çünkü O'nun izzeti zatının gereğidir. Hakimdir; her şeyi yerli yerine koyan ve hiç hata etmeyendir. Ebü Muâz dedi ki: Ve Mukâtil b. Süleyman dedi ki: “Yâ Müsâ innehü enellâhu” şu demektir: Allah buyuruyor ki: (JGör- EN düğün ışık (nur), var ya işte o ben Allahım”, Böyle bir yorum muhaldir ve izahı yoktur. Çünkü gördüğü bir insana ya da başka bir şeye “İnne'llezi raeyte enel-insân, yani gördüğün ben insandır, demezsin. Buna karşın şöyle dersin: “Ene'llezi raeyte” Ben gördüğünüm. Aynı şekilde onun dediği İbn Mesüd'un mushafında belirtilen kayda göre muhaldir: " “Nida edildi ki ey Müsâ! Korkma!” (Ben mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah'ım)” Allah, Müsâ ya konuşuyor, ona hitap ediyor, sonra da buyuruyor ki: Gördüğün ışık benim. Bu yorum Allah'ın şu beyanından dolayı da muhaldir: “Bir zamanlar Müsâ, ailesine, “(Şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim. Size oradan bir haber ya da ısınmanız için ondan bir parça kor getireceğim” demişti”. Bir başka yerde “Felemmâ etâhâ...” (Onun yanına geldiğinde) demiş (yani ateşe giden müennes bir zamir kullanmış da) “etâhu” dememişti. Keza Allah'ın bir sıfat olması da muhaldir. Çünkü sen “Ellezi raeyte ene ehüke” diyemezsin. Mukâtil'in yorumu işte bu dört yönden muhaldir ve âyetin zâhirine muhaliftir. Aslı daha önce belirtmiş olduğumuz husustur.
Böle gi ÜBEY İY uy Kurtubi, el-Câmi' li ahkâmi'l-Kurün, XIII, 160.
---
Dipnotlar:
R Bu kırâat İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni'nin el-Mesâhif inde bulunmamaktadır. Ziyade Şerhu't-Te'vilât'tan yapılmıştır.
Neml 27:10
Asânı yere at! Müsâ onu yılan gibi kımıldanır görünce. Bu ilâhi beyanda asânın yere atılması emri var, fakat onu attığı belirtilmemiştir. Ancak burada gizli bir takdir (ıdmâr) vardır. Âyet “Asânı yere at!” O da onu attı. Onu kımıldanır görünce... takdirindedir. Yani onu yılan gibi hareket eder görünce. Müfessirler şöyle dedi: “Cân” büyük değil küçük yılan demektir. Ancak Allah bildirdi ki Müsâ ondan korkmuş ve arkasını dönüp kaçmıştır. Müsâ gibi birinin nitelenen şekliyle küçücük bir yılandan korkup kaçması ihtimal dâhilinde değildir. Buradan da anlaşılıyor ki asâ büyük bir yılan olmuştu, ama hareketi ve sağa sola kıvrılması bakımından sanki küçük bir yılan gibi çevikti. Bilindiği gibi büyük yılan, küçük yılan gibi hareket edip sağa sola hızlıca kıvrılamaz. Müsâ işte bu yüzden, yani hem büyük hem çevik olmasından dolayı korkmuştu. Bunun üzerine de Allah ona Ey Müsâ! Korkma, benim huzurumda peygamberler korkmaz, demişti.
I1“Ve lem yu'akkıb” kelimesine bazıları dönmedi”, bazıları da dönüp bakmadı” anlamı vermiştir. Topuk anlamındaki “akıb” kelimesinden türetilmiştir. “Cân” hakkında ise bazıları “cin” kelimesindendir, el-Cân ise yılan demektir ve ancak cinden olan yılan için söylenir, demişlerdir. Ebü Ubeyde'nin izahı böyledir”, Korkma, benim huzurumda peygamberler korkmaz. Eğer denilirse ki: Allah nasıl oluyor da ona korkmasını yasaklıyor ve huzurunda peygamberlerin korkmayacaklarını bildiriyor? Oysa Allah, melekleri ve başka mahlükatı Rablerinden korkmaları sebebiyle övmekte ve bu meyanda şöyle buyurmaktadır: “Onlar, yüceler yücesi bildikleri Rablerinden korkarlar... Başka bir beyanda: “Korku ve ümit içinde Rab'lerine ibadet ve dua etmek üzere vücutları yatak görmez... “; başka bir ilâhi beyanda “O'na açık gizli yalvararak...” buyuruyor. Bu ve emsali birçok ilâhi beyanda sözü edilenler hakkında Rab'lerinden korkmaları sebebiyle övgüden söz edilmiştir? Bu sorunun birkaç cevabı vardır: Birincisi: Bir kere Müsâ'ya önceden “korkma, çünkü sen güvendesin”” denilerek teminat verilmişti. O itibarla burada sanki ona şöyle buyurmuş oluyordu: Sana teminat verdik, daha niye korkuyorsun. Korkma çünkü benim huzurumda peygamberler kendilerine güvence verdiğim zaman korkmazlar. İkincisi: Benden başkasından korkma! Benim huzurumda peygamberler benden başkasından korkmazlar, anlamı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu yoruma göre Allah ona sadece başkalarından korkmasını yasaklamış ve huzurunda peygamberlerin başkalarından korku duymayacaklarını bildirmiştir. Üçüncüsü: Bu, âhiret korkusu ve dehşetengiz halleri ile ilgili Allah'ın bildirmesi ve güvence vermesidir. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Korkma! Ben elbette o günün korkularına karşı peygamberlere güvence vereceğim. Sonra da o teminattan istisna ederek şöyle buyurmuştur:
iii 6 işik iaYı
---
Dipnotlar:
bk. Ebü Ubeyde, Mecâzü”l-Kurün, s. 92. Lem yeltefit. bk. Zeccâc, Meâni'l-Kurân, IV, 109. Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurün, s. 92. “Onlar, yüceler yücesi bildikleri Rab'lerinden korkar, kendilerine buyurulanı yerine geti“Korku ve ümit içinde Rab'lerine ibadet ve dua etmek üzere vücutları yatak görmez, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah için harcarlar” “De ki: “Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?” O'na açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız' diye dua edersiniz” (el-
Neml 27:11
11. ii haksızlığa sapan korkar; o da işlediği bir kötülük yerine bir iyilik ederse bilsin ki ben çok bağışlayıcıyım, çok merhametliyim.”
Ancak haksızlığa sapan korkar; o da işlediği bir kötülük yerine bir iyilik ederse... Bu ifade hakkında da değişik izahlar yapılmıştır. Birincisi: Benim huzurumda peygamberler korkmazlar, ancak haksızlığa sapan kötülükten sonra onu bir iyiliğe dönüştürürse... İkincisi: Benim huzurumda peygamberler korkmazlar, ancak diğerlerinden kim haksızlık ederse o müstesna. [§]Buna rağmen o da işlediği kötülüğü iyiliğe dönüştürürse bilsin ki ben çok bağışlayıcıyım, çok merhametliyim. Onun için de daha önceden işlemiş oldukları hakkında mağfiret umudu, affolunma beklentisi vardır. Üçüncüsü: Benim huzurumda peygamberler korkmazlar, ancak içlerinden haksızlık yapanlar müstesna, Müsâ'nın bir canı öldürmesi, Yüsuf'un kardeşlerinin yaptıkları gibi. Sonra da o, kötülüğü iyiliğe çevirir ve geçmişte yaptıklarına da tövbe ederse, işte o da aynı şekilde korku duymaz. En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:12
Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Şüphesiz Allah onun elini, koynuna sokmadan da bembeyaz bir hale (yed-i beyzâ) çevirebilir, ancak O, elini koynuna sokması emriyle Müsâ'yı imtihan etmiş olmaktadır. Aynı şekilde O, asâsını elinde iken de yılana çevirebilir. Ancak onu atmasını emrederek onu imtihan etmiştir. Allah, kullarını her çeşit yolla imtihan edebilir.
Kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Denildi ki: Abraşı ve benzeri herhangi bir derde sebep olmaksızın elinin bembeyaz olması. Bunun anlamını daha önce belirtmiştik.
Dokuz mücize ile Firavun ve kavmine git. Müsânın yed-i beyzâsı dokuz mücizenin içinde idi. “Fi tis% âyât” cümlesindeki “fi” harf-i ceri min” anlamındadır. Bazan “fi” harfinin “min” yerine kullanılması caizdir Meselâ şöyle denilir; “Li fulânin kezâ ve kezâ nükan fihâ fahlân” (6,5 1S 13S oyu ös). Falancanın şu kadar devesi vardır, “içinde iki tanesi” damızlık erkektir, Burada (fihâ fahlân) “onlardan iki tanesi” (minhâ fahlân) demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: “Fi tisi âyât, “ma'a tis'ı âyât” anlamındadır. Ebü Muâz dedi ki: “Fİ ve “maa” sayısız örneklerde aynı anlamda kullanılabilir, Meselâ şöyle dersin: Haractü fi ehli Merv ilâ Mekke”, yani “Merv halkı içinde Mekke'ye yola çıktım” Bu “Merv halkı ile beraber” demektir. Ama “Haractü fi tisa”, yani dokuz kişi içinde çıktım dediğin zaman durum farklıdır. Çünkü bu ifadede sen dokuzuncusu kendin olmak üzere sayı bildirmiş olmaktasın. “Ma'a tisa” dediğin zaman ise sen onların onuncuşusun demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Burada kelâmın başlangıcından bir kesinti” yapmıştır. Sanki Allah peygamberi Muhammede (s.a.) şöyle demiştir: Biz Müsâ'yı dokuz mücizc ile Firavun'a gönderdik. Aynen şu buyruğunda olduğu gibi: “Andolsun biz Müsâ'ya açık seçik dokuz mücize verdik”.
Firavun ve kavmine git. Bu ifade gösteriyor ki Müsâ hem Firavun'a hem de kavmine birlikte gönderilmiştir. Zira bir ilâhi beyanda sadece Firavun'a” denilmekte, başka birinde “Firavun'a ve yakın çevresine (mele')” ifadesi kullanılmakta, burada ise Firavun ve kavmine denilmektedir. Buradan da anlaşılyor ki o hepsine birden gönderilmiştir.
gratae VAa Eya CI g
---
Dipnotlar:
Bazıları şöyle demişlerdir: Bu söz öncesinden ayrılmış yeni bir sözdür. Yani “Şimdi elini koynuna sok da kusursuz bembeyaz olarak çıksın” deyince orada söz tamam olmuştur. Sonra söze peygamberi Muhammede (s.a.) hitaben: “Biz Müsâ'yı dokuz mücize ile Firavuna ve kavmine gönderdik” buyurmuştur.
Neml 27:13
Mücizelerimiz onların gözleri önüne serilince... “Mubsıraten”, yani (gerçeklik) kendisiyle görülünce ve bilinince demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Görmenizi sağlasın diye gündüzü””, Bazıları sâdın nasbı ile “mubsara” okumuşlardır. Bu durumda apaçık, zâhir, ayan beyan görülecek biçimde, demek olur. Müsâ da Firavun'a aynı şekilde demişti: “Çok iyi biliyorsun ki, bunları apaçık birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i Bu, düpedüz bir sihirdir, dediler. Lânetlenmiş Firavun'un ve taifesinin âdeti hep Müsânın işi ve getirdiği mücizeler hakkında kavminde şüphe uyandırmak, kafaları karıştırmak, böylece onların Müsâ'ya inanmamalarını ve yaptığı davette kendisine itaat etmemelerini sağlamaktı. O yüzden bir defasında Bu, düpedüz bir sihirdir, demişlerdi. ( Bir başka seferinde “Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” demişti. O, bu ve benzeri sözlerle Müsâ'ya karşı kavminin aklını karıştırmak, çağrıda bulunduğu hususta ona itaatlerine engel olmak için onları Müsâ'ya karşı kışkırtıyordu.
el zer ozo IE) Bili Sk) İZLE İS
Neml 27:14
Onları inkâr ettiler. Yani mûcizeleri. Sözlükte “cehade bihâ” ve cehadehâ demek caizdir. Her iki kullanım da aynıdır. Sonra bazıları “cühüd” (olumsuzlama, inkâr) ancak bilgi ve kesin kanaatten sonra olur, demişlerdir. Bu tespit isabetli değildir. Çünkü “cehade” fiili hem bilgi ve marifet sahibi olduktan sonra hem de bilgi ve marifet sahibi olmadan önce kullanılabilir. Zirâ “cühüd” inkârdan başka bir şey değildir. Bir şeyi inkâr ise bazan o şeye dair bilgisizlikten olur, bazan da bilgi sahibi olunduktan sonra olur. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Burada takdim tehir vardır. Allah sanki şöyle buyurmuştur: “Mücizelerimiz onların gözleri önüne serilince zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler”
Açık ve kesin olarak görüp idrak ettikleri halde. Onlar mücizeleri açık ve kesin olarak görüp idrak etmişler, onların Allah'tan birer mücize olduğuna ve sihir olmadığına kani olmuşlardı. Velev ki gerçekten sihir olsaydı o, gene mücize olurdu. Çünkü onun bir meslek olarak öğrenmeden sihir yapması kendisi için gene semavi bir mücize olurdu.
Zulümlerinden ötürü. Yaptıklarına zulüm denilmesi mücizeleri inkâr edip onlara sihir demeleri yüzündendir. Onlar Allahın mücizelerini sihir yerine koymuşlar, onları lâyık oldukları kendi yerlerine koymamışlardı. Zulüm ise bir şeyi kendi yerine koymamak demektir. Kibirlerinden ötürü. Yani ululuk taslamaları ve inatları yüzünden demektir.
Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak! Burada gerçek anlamda (peygambere) bakma emredilmemektedir. Aksine muhatap kitlenin uyarılması ve içinde bulundukları durumdan sakındırılmaları amaçlanmıştır. Yani öncekilerin mücizeleri inkârları ve inatçılıkları sebebiyle başına gelenlere bakın da ibret alın! En doğrusunu Allah bilir.
dağı, AK Gai gla gz ZA Gİ
Neml 27:15
[Dâvüd-Süleyman ve Belkıs Kıssası]
Şüphesiz biz Dâvüd'a ve Süleyman'a da bir ilim verdik. “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun!” dediler. beyanda iki istidlâl yönü vardır. Birincisi, kulların fiillerinin yaratılması konusu, diğeri de kullar için daha yararlı (aslah) olanın terki konusu ile ilgilidir. Kullara ait fiillerin yaratılması konusuna dair istidlâl şekli şöyledir: Allah Şüphesiz biz Dâvüd'a ve Süleyman'a da bir ilim verdik buyurmuş ardından da (hikâye olarak Süleyman'ın ağzından) Bize kuş dili öğretildi demiştir. Hz. Peygamber (s.a.) hakkında da ise: “Biz ona şiir öğretmedik; zaten ona yaraşmazdı da”; “Kur'ân'ı Rahmân öğretti. İnsanı O yarattı. Ona anlama ve anlatmayı öğretti” buyurmuştur. Bu gibi beyanlarda Allah öğretmeyi ve fiili kendisine nispet etmiştir. Eğer kullara ait fiillerin yaratılmasında Allah'ın dahli olmasaydı o takdirde böyle bir nispetin anlamı olmazdı. Bu da gösteriyor ki, kullardan sadır olan fiilleri Allah yaratmaktadır.
Denilirse ki: Allah bunu, insanlara vermiş olduğu fiil yapma vasıtalarından dolayı fiilleri kendisine nispet etmiştir”. Cevap olarak denilir ki: Bu ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü Allah, Hz. Peygamber'e (s.a.) şiirle ilgili gerekli vasıtaların tümünü vermiştir, onun dışındaki şair olanlar, şiirle ilgili vasıtalara sahip olmaları bakımından Hz. Peygamberden çok daha iyi durumda değillerdir. Sonra O, kendisinin ona şiir öğretmediğini bildirmiştir. Bu da gösterir ki maksat kul içir vasıtalara sahip olmak değildir, aksine bizim belirttiğimiz hususu kastetmiştir.
“Aslah; yani kul için daha yararlı olanın terki konusuna gelince onun da delili şu ilâhi beyanda belirtilen husus olmaktadır. Şüphesiz biz Dâvüd'a ve Süleyman'a da bir ilim verdik.... Süleyman dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden gerektiği kadar verildi. Şöyle ki: Allah bunu nimet verme ve lütufta bulunma bağlamında belirtmiştir. Eğer vermemesi mümkün olmasaydı, onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsant terketme imkânı bulunmasaydı o zaman bunu kendilerine nimet verme ve ihsanda bulunma bağlamında belirtmiş olmasının bir anlamı olmazdı. Aynı şekilde Dâvüd ve Süleyman peygamberlerin de kendilerine verilen nimetlerden ötürü O'na hamdetmeleri gerekmezdi. Bu haddi zatında zaten övgüyü de gerektirmezdi. Çünkü O, üzerine yapması gerekeni yapmış olurdu. Bu da gösterir ki O, onlara verdiğini verirken ve onlara yaptıklarını yaparken bunu lütuf ve ihsanda bulunma tarzında yapmıştır. O'nun yaptığını -her ne kadar onlar açısından dinde aslah olanın terki kabilinden olsa da- aynı zamanda terketme imkânı da vardı. İşte bu iki yön, Mütezile mezhebinin kullara ait fiillerin yaratılmasında Allah'ın dahli olmadığı ve dinde aslah olanın terkinin caiz olmadığı şeklindeki görüşlerini reddetmiş ve yanlışlığını ortaya koymuş olmaktadır.
İlim, yani Dâvüd ve Süleymana öğretilen ilme gelince bazıları ondan maksadın yargı ve hüküm verme ilmi, kuşların ve hayvanların dilini anlama ilmi demişlerdir. Bazıları da üstün kılmanın kendilerine nübüvvet ve ilim verilmesi ile olduğunu söylemişlerdir. Ancak bize göre Allah onlara ilim vermiş, fakat bu ilmin ne olduğunu açıklamamıştır. Bu itibarla o ilmin ne ilmi olduğunun -Allah adına yalan söylemiş olma endişesine binaen- tefsir edilmesi uygun değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Süleyman Dâvüd'un yerine geçti (ona vâris oldu). Müfessirler şöyle dedi: Peygamberlik ve yönetimi eline almada onun yerine geçti. Vâris, diğerinin helâkinden ve yok olmasından sonra onun yerini alan kimse demektir. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır ve hepsi bize dönerler”, Yani onların helâk olup yok olmasından sonra bâki kalan biz oluruz. “Her şeyin son sahibi de biz oluruz”, Yani onların yok olmasından sonra vâris olan, yani bâki kalan biz oluruz, yoksa daha önce sahip olmadığına haleflik yoluyla sahip olma anlamında değildir. Aynı şekilde şu âyette de durum aynıdır: “Onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı”". Yani arkalarından sizi onların topraklarında ve yurtlarında kalıcı yaptı. “İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir”. “Mirasçısı kılındığınız”, yani içinde kalıcı kılındığınız cennet, demektir. Bu ve benzeri örneklerin tümünde mirasçı olma, yok olanın ardından onun yerine geçme ve kalıcı olma anlamındadır. Buna göre Süleyman Dâvüd'a vâris oldu demek, hükümranlığında ve nübüvvette onun yerine geçti demektir. Zekeriyya'nın Rabbinden çocuk isterken kullandığı ifade de bu anlamdadır: “Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Yâkup hânedanına da vâris olsun; Rabbim! Onu rızana erdir!”# Hz. Yâkub'un Rabb'inden, ölümünden sonra malına vâris olacak bir çocuk istemesi ihtimal dâhilinde değildir. Buna mukabil o Rabb'inden çocuk istedi ki nübüvveti ve risâletinde kendine halef olsun da nübüvvet neslinde kalıcı hal alsın. En doğrusunu Allah bilir.
Dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Süleyman peygamberin -Allah'ın salât ü selâmı üzerine olsun- bunu övünç ve şeref için belirtmesi düşünülemez. O, ancak Allah'ın lütfu ve kendisine ihsanda bulunduğu nimetleri anma bağlamında bundan söz etmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabb'inin lütuflarını şükranla an”. Görmez misin ki o şöyle demiştir: Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.
Ve bize her şeyden verildi. Tabii burada her şeyin kastedilmesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü onlara, hiçbir şey eksik kalmayacak şekilde her şey li iNi yi EYE çi İva
---
Dipnotlar:
verilmiş değildir. Elbette ki ona her şey değil bazı şeyler verilmiştir. Sanki şöyle demiş gibidir: Ve bize verilmesini istediğimiz her şey verildi. Yahut: Peygamberlere ve krallara verilen ve ihtiyaç duyulan her şey bize verildi. En doğrusunu Allah bilir. “Kuşkusuz hayat veren de öldüren de biziz; her şeyin son sahibi de biz oluruz” (Hicr “İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir”.
Neml 27:16
[Dâvüd-Süleyman ve Belkıs Kıssası]
Şüphesiz biz Dâvüd'a ve Süleyman'a da bir ilim verdik. “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun!” dediler. beyanda iki istidlâl yönü vardır. Birincisi, kulların fiillerinin yaratılması konusu, diğeri de kullar için daha yararlı (aslah) olanın terki konusu ile ilgilidir. Kullara ait fiillerin yaratılması konusuna dair istidlâl şekli şöyledir: Allah Şüphesiz biz Dâvüd'a ve Süleyman'a da bir ilim verdik buyurmuş ardından da (hikâye olarak Süleyman'ın ağzından) Bize kuş dili öğretildi demiştir. Hz. Peygamber (s.a.) hakkında da ise: “Biz ona şiir öğretmedik; zaten ona yaraşmazdı da”; “Kur'ân'ı Rahmân öğretti. İnsanı O yarattı. Ona anlama ve anlatmayı öğretti” buyurmuştur. Bu gibi beyanlarda Allah öğretmeyi ve fiili kendisine nispet etmiştir. Eğer kullara ait fiillerin yaratılmasında Allah'ın dahli olmasaydı o takdirde böyle bir nispetin anlamı olmazdı. Bu da gösteriyor ki, kullardan sadır olan fiilleri Allah yaratmaktadır.
Denilirse ki: Allah bunu, insanlara vermiş olduğu fiil yapma vasıtalarından dolayı fiilleri kendisine nispet etmiştir”. Cevap olarak denilir ki: Bu ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü Allah, Hz. Peygamber'e (s.a.) şiirle ilgili gerekli vasıtaların tümünü vermiştir, onun dışındaki şair olanlar, şiirle ilgili vasıtalara sahip olmaları bakımından Hz. Peygamberden çok daha iyi durumda değillerdir. Sonra O, kendisinin ona şiir öğretmediğini bildirmiştir. Bu da gösterir ki maksat kul içir vasıtalara sahip olmak değildir, aksine bizim belirttiğimiz hususu kastetmiştir.
“Aslah; yani kul için daha yararlı olanın terki konusuna gelince onun da delili şu ilâhi beyanda belirtilen husus olmaktadır. Şüphesiz biz Dâvüd'a ve Süleyman'a da bir ilim verdik.... Süleyman dedi ki: “Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden gerektiği kadar verildi. Şöyle ki: Allah bunu nimet verme ve lütufta bulunma bağlamında belirtmiştir. Eğer vermemesi mümkün olmasaydı, onlara yapmış olduğu lütuf ve ihsant terketme imkânı bulunmasaydı o zaman bunu kendilerine nimet verme ve ihsanda bulunma bağlamında belirtmiş olmasının bir anlamı olmazdı. Aynı şekilde Dâvüd ve Süleyman peygamberlerin de kendilerine verilen nimetlerden ötürü O'na hamdetmeleri gerekmezdi. Bu haddi zatında zaten övgüyü de gerektirmezdi. Çünkü O, üzerine yapması gerekeni yapmış olurdu. Bu da gösterir ki O, onlara verdiğini verirken ve onlara yaptıklarını yaparken bunu lütuf ve ihsanda bulunma tarzında yapmıştır. O'nun yaptığını -her ne kadar onlar açısından dinde aslah olanın terki kabilinden olsa da- aynı zamanda terketme imkânı da vardı. İşte bu iki yön, Mütezile mezhebinin kullara ait fiillerin yaratılmasında Allah'ın dahli olmadığı ve dinde aslah olanın terkinin caiz olmadığı şeklindeki görüşlerini reddetmiş ve yanlışlığını ortaya koymuş olmaktadır.
İlim, yani Dâvüd ve Süleymana öğretilen ilme gelince bazıları ondan maksadın yargı ve hüküm verme ilmi, kuşların ve hayvanların dilini anlama ilmi demişlerdir. Bazıları da üstün kılmanın kendilerine nübüvvet ve ilim verilmesi ile olduğunu söylemişlerdir. Ancak bize göre Allah onlara ilim vermiş, fakat bu ilmin ne olduğunu açıklamamıştır. Bu itibarla o ilmin ne ilmi olduğunun -Allah adına yalan söylemiş olma endişesine binaen- tefsir edilmesi uygun değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Süleyman Dâvüd'un yerine geçti (ona vâris oldu). Müfessirler şöyle dedi: Peygamberlik ve yönetimi eline almada onun yerine geçti. Vâris, diğerinin helâkinden ve yok olmasından sonra onun yerini alan kimse demektir. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır ve hepsi bize dönerler”, Yani onların helâk olup yok olmasından sonra bâki kalan biz oluruz. “Her şeyin son sahibi de biz oluruz”, Yani onların yok olmasından sonra vâris olan, yani bâki kalan biz oluruz, yoksa daha önce sahip olmadığına haleflik yoluyla sahip olma anlamında değildir. Aynı şekilde şu âyette de durum aynıdır: “Onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı”". Yani arkalarından sizi onların topraklarında ve yurtlarında kalıcı yaptı. “İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir”. “Mirasçısı kılındığınız”, yani içinde kalıcı kılındığınız cennet, demektir. Bu ve benzeri örneklerin tümünde mirasçı olma, yok olanın ardından onun yerine geçme ve kalıcı olma anlamındadır. Buna göre Süleyman Dâvüd'a vâris oldu demek, hükümranlığında ve nübüvvette onun yerine geçti demektir. Zekeriyya'nın Rabbinden çocuk isterken kullandığı ifade de bu anlamdadır: “Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Yâkup hânedanına da vâris olsun; Rabbim! Onu rızana erdir!”# Hz. Yâkub'un Rabb'inden, ölümünden sonra malına vâris olacak bir çocuk istemesi ihtimal dâhilinde değildir. Buna mukabil o Rabb'inden çocuk istedi ki nübüvveti ve risâletinde kendine halef olsun da nübüvvet neslinde kalıcı hal alsın. En doğrusunu Allah bilir.
Dedi ki: Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden verildi. Süleyman peygamberin -Allah'ın salât ü selâmı üzerine olsun- bunu övünç ve şeref için belirtmesi düşünülemez. O, ancak Allah'ın lütfu ve kendisine ihsanda bulunduğu nimetleri anma bağlamında bundan söz etmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabb'inin lütuflarını şükranla an”. Görmez misin ki o şöyle demiştir: Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.
Ve bize her şeyden verildi. Tabii burada her şeyin kastedilmesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü onlara, hiçbir şey eksik kalmayacak şekilde her şey li iNi yi EYE çi İva
---
Dipnotlar:
verilmiş değildir. Elbette ki ona her şey değil bazı şeyler verilmiştir. Sanki şöyle demiş gibidir: Ve bize verilmesini istediğimiz her şey verildi. Yahut: Peygamberlere ve krallara verilen ve ihtiyaç duyulan her şey bize verildi. En doğrusunu Allah bilir. “Kuşkusuz hayat veren de öldüren de biziz; her şeyin son sahibi de biz oluruz” (Hicr “İşte bu, yapıp ettiklerinizle girmeyi hak ettiğiniz cennettir”.
Neml 27:17
Bir zaman cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları Süleyman'ın emrinde toplanmış, birlikte sevk ve idare ediliyordu. Bazıları şöyle demişlerdir: Birlikte sevk ve idare ediliyordu, yani öndekiler arkadakileri bekleyecek şekilde tutuluyorlardı böylece dağılmalarına ve bölünmelerine izin verilmiyordu, hepsi birlikte sevk ve idare ediliyorlardı. Onlardan her bir grubun üzerinde öndekileri arkadakilere çevirecek sevk ve idareciler vardı. Bu hükümdarların ve ordu komutanlarının âdeti olan bir durumdu, onlar ordularını dağılmadan, etrafa yayılmadan hep birlikte topluca sevk ve idare ederlerdi. Ebü Avsece dedi ki: Birlikte sevk ve idare ediliyordu, yani nizam içinde yürütülüyorlardı. Şöyle denilir: “Evzi'ni”, “elhimni”, yani beni teşvik et, gayrete getir demektir. “Vez” 1) el çekmek ve sevketmek demektir. “Vezea” kelimesi, yerine göre el çekti ya da sevketti demektir. Bir defasında şöyle dedi: “Yüze'ün” toplanırlar demektir. Şöyle denir: “Veza'tü'l-ibil” (eze'u vez'an), yani develeri topladım, demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Yüze'ün” (oyy) kelimesi sevkedilirler anlamındadır. “Vez” kelimesinin kök anlamı el çekmek ve engel olmaktır. Bir adama engel olunduğu zaman “veza tür-racüle” denilir. “Vâzi'ul-ceyş” ise ordunun dağılmasını ve etrafa yayılmasını önlemek üzere görevli kişi demektir. O da belirttiğimiz anlamdadır.
EĞİ İZNİ GS SÍG KN 313 LİE VİN EE Oi Yaşli Lik ha YAZ
Neml 27:18
Nihayet Karınca Vadisi'ne geldiklerinde... Bu ifade o zamanda karıncaların insanlarla iç içe yaşamadıklarını gösterir. Çünkü vadi onlara nispet edilmekte ve nihayet Karınca Vadisi'ne geldiklerinde denilmektedir. Eğer şimdi olduğu gibi insanlarla iç içe yaşamakta olsalardı o zaman şöyle derdi: İçinde karıncalar olan vadiye vardıklarında... Bu da gösteriyor ki o zamanlar karıncalar insanlarla içli dışlı değillerdi ve onların kendilerine ait ayrı mekânları vardı. En doğrusunu Allah bilir.
Bir karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; aman, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!”
Bir karınca şöyle dedi. Bu beyan iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Karıncanın, aynen insanlarda olduğu gibi hakikat anlamda söz söylemesi. Allah, Süleyman peygamberi ona muttali kılmış ve karıncanın sözünü kendisinden bir lütuf ve fazilet olarak sair yaratıklar arasında onun kulağına ulaştırmıştır. Nitekim benzer bir durumu “O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur”# meâlindeki âyeti ilgili yerde açıklamıştık.
(lİkincisi: Allah'ın, karıncanın konuşmasını, aralarında çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak üzere birbirini anlayabileceği hakikat anlamda bir söz olmaksızın karıncalara dair bir özellik yapması. Allah Süleyman'ı da onların bu gizli özelliklerine muttali kılmış ve bunun sonucunda da Allah'tan bir lütuf ve fazilet olmak üzere kendi aralarında anlamış oldukları mânayı o da anlar olmuştur. Bu, aynen şu ilâhi beyanda olduğu gibidir: “(Ve şöyle derler:) “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz”. Hiç kimse tasaddukta bulunduğu kimseye bunu söylemez. Ancak Allah, onların kalbinde olanı, onların tasaddukta bulunmadaki maksatlarını bildiği için gerçekte olmamasına rağmen sanki söylenmiş bir söz gibi ondan bahsetti. Karıncanın söz söylemesi de işte bu şekilde anlaşılmalıdır. Allah, Süleyman onların sırlı iletişimlerini açtı, onu gerçekte bir söz olmaksızın ya da halkın anlayacağı bir söz olmaksızın yapmış oldukları haberleşmeyi anlar hale getirdi. En doğrusunu Allah bilir.
Bâtıniyye şöyle dedi: Burada zikredilen karınca hakiki anlamda bildiğimiz karınca ve onun bir sözü değildir. Aynı şeyi hüdhüd (ibibik) için de söylemişler ve ondan maksadın bildik hüdhüd olmadığını iddia etmişlerdir. Zira hüdhüdün Süleyman'dan ve başkalarından daha çok bilgi sahibi olması mümkün değildir. Dolayısıyla onunla bir insanı kastetmiştir ki o da insanları hidâyete çağıran, onları doğru yola ileten “imam'dır. Bu yorum kabul edilebilir değildir.
Çünkü Allah, burada onu hayreti mücip olmak üzere haber vermiştir. Eğer o, bayağı konuşan söz sahibi bir insan olsaydı o takdirde onun bildirilmesinde hayreti mücip olacak bir şey, anlatılmasında da bir yarar olmazdı. Bu da gösterir ki onların iddia ettikleri gibi değildir.
Sizi ezmesin! “Lâ yahtımenneküm” kelimesi, sizi kırıp geçirmesin, ezmesin demektir. “Hatm” “kesr”, yani kırmak anlamındadır. İbn Mesüd'un mushafında nün ve şeddenin düşürülmesi ile “lâ yahtımeküm” şeklindedir. Farkına varmadan, Bazıları şöyle demişlerdir: Bu beyan karıncadan Süleyman'a övgü mahiyetinde, onun hükümranlığında ve saltanatında adaletle hükmedişine sitayiş olarak söylenmiştir. Eğer sizin varlığınızın farkında olursa sizi ezmezler, sizi helâk etmezler, demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Ve hüm lâ yeşurün" (osm Y aş) onlar farkına varmazlar denilirken Süleyrnan'ın ordusunun karıncanın sözünün farkına varmayacağı kastedilmiştir. Diğerleri arasında kendisinin söylemesi o karıncanın diğerlerinin başı ve kraliçeleri olduğunu gösterir. Ayrıca şunu da gösterir ki kavmin reisi olan kimsenin tebaasını ve maiyetini tehlikelerden koruması [ ]ve onları bozguna götürecek etkenlerden uzak tutması vazifesi olmalıdır. Karıncalar o gün sinek gibi iri idi, diyenlerin sözü isabetsizdir. Eğer dedikleri gibi olsaydı o takdirde “Ve hüm lâ yeş'urün” yani onlar farketmeden anlamındaki sözün bir anlamı olmazdı. Çünkü eğer karıncalar sinek gibi olsalardı ordu onları illa ki farkederdi. Bu da gösterir ki onlar aynen bugünkü Karıncalar gibi idiler. Ex doğrusunu Allah bilir.
ERA AİR ii. ii pi ei CJL ARİ ols UI leş ge eai İİ da geri les,
---
Dipnotlar:
“ — “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız. O Halimdir, bağışlayıcıdır”
Neml 27:19
Onun bu sözünden dolayı Süleyman neşeyle gülümsedi. Bazıları şöyle demişlerdir: “Tebesseme dâhiken” Süleyman karıncanın sözünü anladığı için Allah'ı tesbih ve O'na hamd etti. Peygamberlerin tebessümü tesbihtir. Tebessümün sevinç olması da mümkündür. Zira tebessüm insanın içine doğan sevinç sebebiyle olur. “Tebesseme dâhiken” Allah'ın kendisine lütfetmiş olduğu büyük nimetler ve hükümdarlık sebebiyle sevindi, demektir. Görmez misin o Rabb'inden, ihsan ettiği nimetlere karşı şükredebilmesi için kendisine ilhamda bulunmasını istiyor. “Ey Rabbim! dedi, Gerek bana gerekse anne babama verdiğin nimete şükretmeyi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmayı bana ilham et! Rabb'inden, nimetlerine şükredebilmesi için ilham ve onun içinde olan lütfunu istedi. Eğer ilham, bazılarının iddia ettiği gibi “ilâm”, yani bildirme olsaydı o takdirde Süleyman'ın onu istemesi söz konusu olmazdı, çünkü o, nimetlerine karşı şükretmesinin gereğini biliyordu. Aynı şekilde herkes bilir ki nimetin sahibine karşı teşekkür etmek kişiye bir borçtur. Bu da gösteriyor ki onun şükür için ilham istemesi, kendisine verildiğinde şükredeceği bir lütfun kendisine bahşedilmesidir ki o da Allah'ın kendisini muvaffak kılmasıdır (tevfik); bazılarının dediği gibi bildirme değildir.
“Ve 'alâ vâlideyye” kelâm-ı celili, kişinin ana babasına ihsanda bulunulan nimetlere de şükretmesinin gerekliliğini gösterir. Süleyman aynı zamanda Allahtan kendisinin hoşnut olacağı işi yapmaya muvaffak kılmasını da istemiştir: Ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya beni muvaffak kıl.
Rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat! Sözü edilenlerin zümresine katması şeklindeki bu talebinin, Yüsuf'un şu talebi gibi olması mümkündür: “Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” Yüsuf, Ex Rabbinden müslüman olarak ölmesini ve salihlere katılmasını istemişti. Buna göre Süleyman'ın duası da aynen Yüsuf'un duası gibi olmaktadır. Bu âyette, kurtuluşun ve cennete girmenin yapılan amel sayesinde değil ancak ve ancak Allah'ın rahmetiyle olacağına dair delil vardır. Nitekim o, Rabb'inden razı olacağı amel-i salihe muvaffak kılmasını istedikten sonra şöyle demiştir: Beni rahmetinle kat!
“Evzi'ni” kelimesi bana ilham et, beni gayrete getir demektir. “İzâ (eyi) ilhamdır. “Vez” men ve sevk demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: el-İzâ'u'nun aslını bir şeye kışkırtma, harekete geçirme, gayrete getirme oluşturur. “Evzatuhü bi kezâ” onu kışkırttım, gayrete getirdim demektir. “Hüve müze'un bi kezâ” (gayrete getirilmiş) ve “müle'un bi kezâ”, yani düşkündür, şeklinde kullanılır“.
İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurüân, s. 323.
Neml 27:20
20. “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve 'Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu.”
21. “Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandırırım ya da onu boğazlarım!”
Süleyman kuşları gözden geçirdi ve “Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu. İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir: “Biliyor musunuz? Süleyman hüdhüdü nasıl soruşturdu?” Sonra şöyle anlattı: “O çöl bir arazide olduğu zaman hüdhüdü çağırır ve suyun yerden derinliğini, ne kadar çekilmiş olduğunu sorardı. Diğer kuşlar arasında bunu o bilirdi. İşte bundan dolayı onu araştırmış ve halini sormuştu”. O, bunu Abdullah b. Selâma sorduğunu, onun da kendisine böyle haber verdiğini bildirdi”. Ancak bu yorum uzaktır. Çünkü Süleyman peygamberin rüzgâr da emrindeydi. Allah'ın bildirdiğine göre rüzgâr onu her sabah bir aylık mesafeye götürürdü. Akşam da aynı şekildeydi. Nitekim bu husus şu ilâhi beyanda ifade edilmiştir: “Süleyman'ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik”. Hal böyle iken suya ihtiyaç duysun da ona ulaşamasın, sonra da kuyu kazsın ve oradan suyu çıkarsın... Böyle bir durum ihtimal dâhilinde değildir. Yahut Süleyman peygamberin emri altında şeytanlardan ve cinlerden hazır kıta bekleyen, ona boyun eğmiş olanlar vardı. Hatta içlerinden biri Belkıs'ın tahtı için “Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm” demişti. Diğeri ise “Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm” diye mukabele etmişti”. İmdi belirtildiği gibi böyle bir güç ve kudreti olan bir kimsenin suya ihtiyaç duyması diye bir şey söz konusu olmaz. Haydi diyelim ihtiyaç duydu, o takdirde de suyu elde etmek için hüdhüde başvurup onun yönlendirmesiyle kuyu kazma külfeti altına girmek asla olmayacak bir Taberi, Câmi'u'T-beyân, XIX, 144. Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurân, XIII, 177-178.
şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bu bir sınama amaçlı olursa o başka. Kuşları denetlemesi onların tümünün korunması ve onların yeryüzüne dağılıp yayılmalarını önleme sorumluluğu kendisine ait olduğu içindi, yoksa onların dedikleri için değildi. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü her kral ve emirin tebaasını ve maiyetini koruması, hallerini ve onların sebeplerini araştırıp tespit etmesi vazifesi kabilindendir. Bu da aynı şekildedir, Sonra kuşlardan her bir tür için çok sayıda değil de temsilen bir tane olması da muhtemeldir. Onun için de hüdhüdü niçin göremiyorum demiştir. Eğer öyle değil de çok sayıda hüdhüd olsaydı o takdirde “Neden hüdhüdlerden birini göremiyorum” demesi icabederdi. Ama teftiş ettiği hüdhüd diğer hüdhüdlerin başı ve kralları ise o başka. O takdirde diğerleri arasında hüdhüdü niçin göremiyorum, gözüme gözükmüyor, onu elde edemiyorum. Yoksa kayıplara mı karıştı? demesi mümkün olabilirdi. Sanki o, bunu onlardan birine sordu, kendisine de onun kayıplar arasında olduğu bildirildi. Bunun üzerine de onu şiddetle cezalandırırım... dedi.
Bâtıniyye bu hususta şöyle dedi: Süleyman peygamberin herhangi bir şey ile muhatap olmayan, üzerinde kalem yürümeyen (yani yükümlü olmayan) bir kuşa ceza kesmesi ihtimal dâhilinde değildir. Onun azap edeceği yahut boğazlayacağı şeklindeki tehdidinden anlaşılıyor ki o bildik bir hüdhüd değil, aksine muhatap olan, üzerinde kalem yürüyen (mükellef olan) bir insandı. Karınca hakkında da aynı şekilde söylemişler ve onun kendisinden söz sadır olan, anlayış sahibi bir insan olduğunu iddia etmişler, bildik karınca olması ise ihtimal dâhilinde değildir, demişlerdir.
Ancak bu konuda onlara verilecek cevap şudur: Allah bu hayvanları, kuşları ve diğer varlıkları insanoğlunun menfaatine ve onların ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaratmıştır. Hal böyle iken onlar, kendilerinden yararlanılmasına imkân vermezler, varlık amaçları doğrultusunda davranmaktan kaçınırlarsa o takdirde, asli vazifelerini yerine getirtmek amacıyla onlara azap edilmesi ve boğazlanması mümkün olabilir. Hayvanların kendilerinden yararlanılabilmesi için terbiye ve eğitilmeleri için eziyet edilmesi de böyledir. Yahut bir başka ilâhi beyanda da belirtildiği üzere kendisini meşgul ederek Allah'ı anmaktan ve bazı işlerini görmekten alıkoyduğu Jiçin onu cezalandırmış olur: “Bir gün akşama doğru alımlı, soylu koşu atları önüne getirildiğinde, “Ben malı (atları) sevdim de o Rabb'imi anmaktan beni alıkoydu dedi. (Bak güneş de battı da) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi”, O, Rabb'ini zikretmekten alıkoyduğu için (kendisini Allah'ı anmaktan alıkoyan atları geri çağırtıp ayaklarına ve boyunlarına vurmuştu). Buna göre hüdhüdün cezalandırılması da bu belirttiğimiz türden olabilir.
İnsanlardan bir kısmı bu âyetle, kuşların, hayvanların ve sair varlıkların, aynen diğerlerinin muhatap alınıp yükümlü kılındıkları gibi muhatap alındığına ve birtakım işlerle yükümlü kılındıklarına istidlâlde bulunmuşlardır. Buna da şu ilâhi beyanı delil getirmişlerdir: “Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan (ümmet) başka bir şey değildir”, Allah, bu beyanda kuşların da diğerlerinin de aynen bizim gibi birer topluluk (ümmet) olduklarını bildirmiştir. Bir başka beyanda da hiçbir topluluğun uyarıcıdan yoksun kalmadığını haber vermiştir: “Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın”. Ümmet, insanlardan ve cinlerden bizim gibilerdir. Bunun da delili şu ilâhi beyanlardır: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım””; “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik”. Benzeri başka ilâhi beyanlar da vardır. Buna göre “Sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir” denilirken kastedilen muhataplık ve teklif altına alma değildir, aksine daha başka birçok şey hakkındadır.
Sonra Belkıs'ın durumu ile ilgili hayreti mücip bir durum da onun haberinin ve halinin Süleyman'a bu denli gizli kalmasıdır. Kraliçe ona yakındı. Oldukça güçlü (cebbâr), saltanat ve hükümranlık sahibi bir kadındı. Süleyman her gün sabah üç aylık yol alır, akşam da gene aynısını yapardı. Hal böyle iken nasıl olur da onun haline vakıf olamazdı. Üstelik cinler ve şeytanlar da emrinde, kendisine boyun eğmiş haldeydi. Onun adına nice zor işleri yapmakta, etrafı kolaçan etmekte, âfakı dolaşmaktaydı. Hem sonra Süleyman, cümle halkı Allah'ı tevhide davet etmek görevi ile gönderilmişti. Bu durumda onun hali ve haberi hüdhüdün bunu haber vermesine kadar bu ölçüde kendisine nasıl gizli kalabilirdi? Bu vallahi şaşılacak bir durumdur! Ayrıca kralların mütat siyasetlerinden biri de birbirlerini hafiyelerle izlemeleri ve gidişatlarından haberdar olmalarıdır.
Ancak onun durumunun böylesine gizli kalması şöyle izah edilebilir: Her ne kadar o kendisi bilemiyor olsa da etrafındakiler de öyle değildi. Ancak herkes böyle bir konuyu ona söylemeye, kraliçenin halini ona bildirmeye saygıları ve çekinmeleri yüzünden cesaret edemiyordu. Dolayısıyla o, ancak sorduktan sonra durumdan haberdar olabilmiştir. (JHükümdarlar böyledir. Sorulmadıkça kedilerine gösterilen saygı ve tâzim gereği herkes her durumu ve haberi onlara söyleyemezler. Süleyman'ın Belkıs ile olan durumu da işte böyle idi. Ya da bize ulaşmayan ya da bizim algılayamadığımız başka bir durum ya da sebep vardı, lâkin biz onu bilmiyoruz.
Süleyman kuşları gözden geçirdi ve Hüdhüdü niçin göremiyorum... diye sordu meâlindeki beyan hakkında bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Süleyman'ın gözden geçirmesi ve onu istemesi şöyle olmuştu: Kuşlar onu güneşe karşı gölgelerlerdi. Kuşlara bakınca hüdhüdün yerinin boş olduğunu ve oradan üzerine güneş ışığının gelmekte olduğunu gördü. İşte onun üzerine de hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu. Onu şiddetle cezalandırırım meâlindeki beyan hakkında da elbette onun tüylerini yolayım, kendisine güneş isabet etsin de görsün! şeklinde yorum yapmışlardır. Ancak biz, Süleymanlın tehditle söylediği bu azabın mahiyeti hakkında yalana düşme korkusuyla bir açıklama yapmıyoruz. En doğrusunu Allah bilir, e Sa MAL Asi b EKİ
---
Dipnotlar:
o Tercümeyeesasalınan meal: “Bir gün akşama doğru alımlı, soylu koşu atları önüne getirildiğinde, ‘Ben malı (atları), Rabb'imi hatırlattığı için sevdim dedi. Derken (güneş batınca) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi” (Sâd, 38/31-32) şeklindedir. Ancak müellifin istişhat şekline uygun düşmesi için onun anladığı şekilde tercüme etmiş bulunuyoruz. Birtakım rivayetlere göre Süleyman peygamber atlarla meşgul olurken vakit geçivermiş, güneş batmış da ikindi namazını kılamamış, o yüzden böyle söylenmiş, arkasından da onların ayaklarına ve boyunlarına vurmuş (Mütercim).
Neml 27:21
20. “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve 'Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu.”
21. “Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandırırım ya da onu boğazlarım!”
Süleyman kuşları gözden geçirdi ve “Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu. İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir: “Biliyor musunuz? Süleyman hüdhüdü nasıl soruşturdu?” Sonra şöyle anlattı: “O çöl bir arazide olduğu zaman hüdhüdü çağırır ve suyun yerden derinliğini, ne kadar çekilmiş olduğunu sorardı. Diğer kuşlar arasında bunu o bilirdi. İşte bundan dolayı onu araştırmış ve halini sormuştu”. O, bunu Abdullah b. Selâma sorduğunu, onun da kendisine böyle haber verdiğini bildirdi”. Ancak bu yorum uzaktır. Çünkü Süleyman peygamberin rüzgâr da emrindeydi. Allah'ın bildirdiğine göre rüzgâr onu her sabah bir aylık mesafeye götürürdü. Akşam da aynı şekildeydi. Nitekim bu husus şu ilâhi beyanda ifade edilmiştir: “Süleyman'ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik”. Hal böyle iken suya ihtiyaç duysun da ona ulaşamasın, sonra da kuyu kazsın ve oradan suyu çıkarsın... Böyle bir durum ihtimal dâhilinde değildir. Yahut Süleyman peygamberin emri altında şeytanlardan ve cinlerden hazır kıta bekleyen, ona boyun eğmiş olanlar vardı. Hatta içlerinden biri Belkıs'ın tahtı için “Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm” demişti. Diğeri ise “Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm” diye mukabele etmişti”. İmdi belirtildiği gibi böyle bir güç ve kudreti olan bir kimsenin suya ihtiyaç duyması diye bir şey söz konusu olmaz. Haydi diyelim ihtiyaç duydu, o takdirde de suyu elde etmek için hüdhüde başvurup onun yönlendirmesiyle kuyu kazma külfeti altına girmek asla olmayacak bir Taberi, Câmi'u'T-beyân, XIX, 144. Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurân, XIII, 177-178.
şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bu bir sınama amaçlı olursa o başka. Kuşları denetlemesi onların tümünün korunması ve onların yeryüzüne dağılıp yayılmalarını önleme sorumluluğu kendisine ait olduğu içindi, yoksa onların dedikleri için değildi. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü her kral ve emirin tebaasını ve maiyetini koruması, hallerini ve onların sebeplerini araştırıp tespit etmesi vazifesi kabilindendir. Bu da aynı şekildedir, Sonra kuşlardan her bir tür için çok sayıda değil de temsilen bir tane olması da muhtemeldir. Onun için de hüdhüdü niçin göremiyorum demiştir. Eğer öyle değil de çok sayıda hüdhüd olsaydı o takdirde “Neden hüdhüdlerden birini göremiyorum” demesi icabederdi. Ama teftiş ettiği hüdhüd diğer hüdhüdlerin başı ve kralları ise o başka. O takdirde diğerleri arasında hüdhüdü niçin göremiyorum, gözüme gözükmüyor, onu elde edemiyorum. Yoksa kayıplara mı karıştı? demesi mümkün olabilirdi. Sanki o, bunu onlardan birine sordu, kendisine de onun kayıplar arasında olduğu bildirildi. Bunun üzerine de onu şiddetle cezalandırırım... dedi.
Bâtıniyye bu hususta şöyle dedi: Süleyman peygamberin herhangi bir şey ile muhatap olmayan, üzerinde kalem yürümeyen (yani yükümlü olmayan) bir kuşa ceza kesmesi ihtimal dâhilinde değildir. Onun azap edeceği yahut boğazlayacağı şeklindeki tehdidinden anlaşılıyor ki o bildik bir hüdhüd değil, aksine muhatap olan, üzerinde kalem yürüyen (mükellef olan) bir insandı. Karınca hakkında da aynı şekilde söylemişler ve onun kendisinden söz sadır olan, anlayış sahibi bir insan olduğunu iddia etmişler, bildik karınca olması ise ihtimal dâhilinde değildir, demişlerdir.
Ancak bu konuda onlara verilecek cevap şudur: Allah bu hayvanları, kuşları ve diğer varlıkları insanoğlunun menfaatine ve onların ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaratmıştır. Hal böyle iken onlar, kendilerinden yararlanılmasına imkân vermezler, varlık amaçları doğrultusunda davranmaktan kaçınırlarsa o takdirde, asli vazifelerini yerine getirtmek amacıyla onlara azap edilmesi ve boğazlanması mümkün olabilir. Hayvanların kendilerinden yararlanılabilmesi için terbiye ve eğitilmeleri için eziyet edilmesi de böyledir. Yahut bir başka ilâhi beyanda da belirtildiği üzere kendisini meşgul ederek Allah'ı anmaktan ve bazı işlerini görmekten alıkoyduğu Jiçin onu cezalandırmış olur: “Bir gün akşama doğru alımlı, soylu koşu atları önüne getirildiğinde, “Ben malı (atları) sevdim de o Rabb'imi anmaktan beni alıkoydu dedi. (Bak güneş de battı da) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi”, O, Rabb'ini zikretmekten alıkoyduğu için (kendisini Allah'ı anmaktan alıkoyan atları geri çağırtıp ayaklarına ve boyunlarına vurmuştu). Buna göre hüdhüdün cezalandırılması da bu belirttiğimiz türden olabilir.
İnsanlardan bir kısmı bu âyetle, kuşların, hayvanların ve sair varlıkların, aynen diğerlerinin muhatap alınıp yükümlü kılındıkları gibi muhatap alındığına ve birtakım işlerle yükümlü kılındıklarına istidlâlde bulunmuşlardır. Buna da şu ilâhi beyanı delil getirmişlerdir: “Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan (ümmet) başka bir şey değildir”, Allah, bu beyanda kuşların da diğerlerinin de aynen bizim gibi birer topluluk (ümmet) olduklarını bildirmiştir. Bir başka beyanda da hiçbir topluluğun uyarıcıdan yoksun kalmadığını haber vermiştir: “Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın”. Ümmet, insanlardan ve cinlerden bizim gibilerdir. Bunun da delili şu ilâhi beyanlardır: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım””; “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik”. Benzeri başka ilâhi beyanlar da vardır. Buna göre “Sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir” denilirken kastedilen muhataplık ve teklif altına alma değildir, aksine daha başka birçok şey hakkındadır.
Sonra Belkıs'ın durumu ile ilgili hayreti mücip bir durum da onun haberinin ve halinin Süleyman'a bu denli gizli kalmasıdır. Kraliçe ona yakındı. Oldukça güçlü (cebbâr), saltanat ve hükümranlık sahibi bir kadındı. Süleyman her gün sabah üç aylık yol alır, akşam da gene aynısını yapardı. Hal böyle iken nasıl olur da onun haline vakıf olamazdı. Üstelik cinler ve şeytanlar da emrinde, kendisine boyun eğmiş haldeydi. Onun adına nice zor işleri yapmakta, etrafı kolaçan etmekte, âfakı dolaşmaktaydı. Hem sonra Süleyman, cümle halkı Allah'ı tevhide davet etmek görevi ile gönderilmişti. Bu durumda onun hali ve haberi hüdhüdün bunu haber vermesine kadar bu ölçüde kendisine nasıl gizli kalabilirdi? Bu vallahi şaşılacak bir durumdur! Ayrıca kralların mütat siyasetlerinden biri de birbirlerini hafiyelerle izlemeleri ve gidişatlarından haberdar olmalarıdır.
Ancak onun durumunun böylesine gizli kalması şöyle izah edilebilir: Her ne kadar o kendisi bilemiyor olsa da etrafındakiler de öyle değildi. Ancak herkes böyle bir konuyu ona söylemeye, kraliçenin halini ona bildirmeye saygıları ve çekinmeleri yüzünden cesaret edemiyordu. Dolayısıyla o, ancak sorduktan sonra durumdan haberdar olabilmiştir. (JHükümdarlar böyledir. Sorulmadıkça kedilerine gösterilen saygı ve tâzim gereği herkes her durumu ve haberi onlara söyleyemezler. Süleyman'ın Belkıs ile olan durumu da işte böyle idi. Ya da bize ulaşmayan ya da bizim algılayamadığımız başka bir durum ya da sebep vardı, lâkin biz onu bilmiyoruz.
Süleyman kuşları gözden geçirdi ve Hüdhüdü niçin göremiyorum... diye sordu meâlindeki beyan hakkında bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Süleyman'ın gözden geçirmesi ve onu istemesi şöyle olmuştu: Kuşlar onu güneşe karşı gölgelerlerdi. Kuşlara bakınca hüdhüdün yerinin boş olduğunu ve oradan üzerine güneş ışığının gelmekte olduğunu gördü. İşte onun üzerine de hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?” diye sordu. Onu şiddetle cezalandırırım meâlindeki beyan hakkında da elbette onun tüylerini yolayım, kendisine güneş isabet etsin de görsün! şeklinde yorum yapmışlardır. Ancak biz, Süleymanlın tehditle söylediği bu azabın mahiyeti hakkında yalana düşme korkusuyla bir açıklama yapmıyoruz. En doğrusunu Allah bilir, e Sa MAL Asi b EKİ
---
Dipnotlar:
o Tercümeyeesasalınan meal: “Bir gün akşama doğru alımlı, soylu koşu atları önüne getirildiğinde, ‘Ben malı (atları), Rabb'imi hatırlattığı için sevdim dedi. Derken (güneş batınca) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi” (Sâd, 38/31-32) şeklindedir. Ancak müellifin istişhat şekline uygun düşmesi için onun anladığı şekilde tercüme etmiş bulunuyoruz. Birtakım rivayetlere göre Süleyman peygamber atlarla meşgul olurken vakit geçivermiş, güneş batmış da ikindi namazını kılamamış, o yüzden böyle söylenmiş, arkasından da onların ayaklarına ve boyunlarına vurmuş (Mütercim).
Neml 27:22
22, “Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki: at senin abaila bir şeyi öğrendim. Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim”
Çok geçmeden... Yani çok geçmedi, sonunda ona geldi. İbn Mesüd'un mushafında “fe mekese gayra baidin sümme câehü” şeklindedir. Dedi ki: “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sanki Süleyman ona “Neredeydin?” diye sormuştu da o da o zaman: Ben, senin bilmediğin bir bilgi öğrendim, demişti. Bu âyet, Öbeyy'in mushafında “ehattü bimâ lem tühıt bihi ente ve lâ ehadün min cünüdike” (yasi Yal u koi çi eksi Bye) şeklindedir. Yani “Ne senin ne de ordundan hiç kimsenin bilmediği bir şeyi öğrendim” Ben senin erişemediğin bir bilgiye eriştim, senin ve ordundan hiç kimsenin bilmediği bir bilgi edindim. Sonra da şöyle dedi: Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim. Onda hiç şüphe yoktur. Bunun üzerine Süleyman, öyle anlaşılıyor ki o haberin aslını esasını sordu, O da o zaman -en doğrusunu Allah bilir- şöyle dedi: Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş... Yani daha önce “ve bize her şeyden verildi” meâlindeki âyeti tefsir sırasında da belirttiğimiz gibi hükümdarlara verilmesi âdetten olan her şey verilmiştir.
[ ]Çok geçmeden. Bazıları bu beyan hakkında şöyle demişlerdir: Yani uzun olmayan bir süre. Benzer durumda, uzakta olanın geleceği kadar bir süre bekledi anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü zâhirde “mekese” fiili vakit değil de mekân için kullanılır. Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim, demişti. O bu sözüyle sanki Süleyman hakkında hayırhahlık yaptığını ve ondan şefkat beklediğini ummuştur. Şöyle diyor: Sana, ne senin ne de askerlerinden hiç kimsenin bilmediği bir haberi getiriyorum. Hal böyle iken nasıl bana azap edersin? Abdullah b. Mesüd'un mushafında “fe mekese ğayra baidin sümme câehü” (sete ide b ei) şeklindedir”, Ebü Muâz dedi ki: Bu fiil, “mekese” şeklinde kef harfinin nasbı, “meküse” şeklinde ref'i ile her iki türlü de okunur.
Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim. Bazıları şöyle demişlerdir: Kesin, yani hiç kuşku içermeyen gerçek bilgi. Elbette bu kesinlik hüdhüde göredir, Süleymana nispetle ise öyle değildir. Görmez misin ki Süleyman bu haber üzerine: “Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin, göreceğiz” demiş, haber karşısında duraklamış ve onun söylediklerinin doğru mu yoksa yalan mı olduğunu öğrenmek için tahkik yapma ihtiyacı duymuştur. Bazıları şöyle demişlerdir: Buradaki “nebe'in yakin'den maksat hayreti mücip bir haber, demişlerdir, Sonra Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim meâlindeki âyette Sebe hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Bazıları Sebe, yerleşim biriminin kendisine nispet edildiği bir adam adıdır, demişlerdir. Bazıları ise onun belde ismi olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece şöyle dedi: Sebe, Yemen'in kurucusudur. Onu belde ismi yapan gayri munsarif olarak mecrur okumaz, kim de adam adı kabul ederse o zaman mecrur okur“!, En doğrusunu Allah bilir.
Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş; bir de muhteşem tahtı var. Bu âyetteki “vecedtü imraeten temlikühum” (Sis öl yal six) ifadesinde gizli bir kelime (ıdmâr) vardır. Tam şekli sanki şöyledir: Ben Sebe halkına hükmeden bir kadın gördüm. Görmez misin ki sonunda şöyle demiştir: “Ancak onun ve halkının Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini de gördüm” Âyetin sonunda kavmin belirtilmesi “ehl” kelimesinin gizli olduğuna dair delil olmaktadır.
( Kendisine her imkân verilmiş. Erkek hükümdarların sahip oldukları imkânlar, duruş, heybet vb. namına her ne varsa onların hepsinden bu kadın hükümdara da verilmiştir. Bazıları da buna, ülkesindeki her şeyden kendisine verilmiş anlamı yüklemiştir.
Bir de muhteşem tahtı var. Müfessirler şöyle dedi: Yani onun güzel, uzunluğu şu kadar boyda, genişliği şu kadar ende olan büyük ve iri bir tahtı var. Arşın hükümranlıktan kinâye olması da mümkündür. Buna göre bir de muhteşem tahtı var demek sanki muhteşem bir saltanatı var demek gibidir.
H 0353 SAN od ğa É hias Gas LİNE Diui Ji Akal Úi
---
Dipnotlar:
İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, e/- Mesâhif, s. 69.
Neml 27:23
22, “Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki: at senin abaila bir şeyi öğrendim. Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim”
Çok geçmeden... Yani çok geçmedi, sonunda ona geldi. İbn Mesüd'un mushafında “fe mekese gayra baidin sümme câehü” şeklindedir. Dedi ki: “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sanki Süleyman ona “Neredeydin?” diye sormuştu da o da o zaman: Ben, senin bilmediğin bir bilgi öğrendim, demişti. Bu âyet, Öbeyy'in mushafında “ehattü bimâ lem tühıt bihi ente ve lâ ehadün min cünüdike” (yasi Yal u koi çi eksi Bye) şeklindedir. Yani “Ne senin ne de ordundan hiç kimsenin bilmediği bir şeyi öğrendim” Ben senin erişemediğin bir bilgiye eriştim, senin ve ordundan hiç kimsenin bilmediği bir bilgi edindim. Sonra da şöyle dedi: Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim. Onda hiç şüphe yoktur. Bunun üzerine Süleyman, öyle anlaşılıyor ki o haberin aslını esasını sordu, O da o zaman -en doğrusunu Allah bilir- şöyle dedi: Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş... Yani daha önce “ve bize her şeyden verildi” meâlindeki âyeti tefsir sırasında da belirttiğimiz gibi hükümdarlara verilmesi âdetten olan her şey verilmiştir.
[ ]Çok geçmeden. Bazıları bu beyan hakkında şöyle demişlerdir: Yani uzun olmayan bir süre. Benzer durumda, uzakta olanın geleceği kadar bir süre bekledi anlamına gelmesi de mümkündür. Çünkü zâhirde “mekese” fiili vakit değil de mekân için kullanılır. Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim, demişti. O bu sözüyle sanki Süleyman hakkında hayırhahlık yaptığını ve ondan şefkat beklediğini ummuştur. Şöyle diyor: Sana, ne senin ne de askerlerinden hiç kimsenin bilmediği bir haberi getiriyorum. Hal böyle iken nasıl bana azap edersin? Abdullah b. Mesüd'un mushafında “fe mekese ğayra baidin sümme câehü” (sete ide b ei) şeklindedir”, Ebü Muâz dedi ki: Bu fiil, “mekese” şeklinde kef harfinin nasbı, “meküse” şeklinde ref'i ile her iki türlü de okunur.
Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim. Bazıları şöyle demişlerdir: Kesin, yani hiç kuşku içermeyen gerçek bilgi. Elbette bu kesinlik hüdhüde göredir, Süleymana nispetle ise öyle değildir. Görmez misin ki Süleyman bu haber üzerine: “Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin, göreceğiz” demiş, haber karşısında duraklamış ve onun söylediklerinin doğru mu yoksa yalan mı olduğunu öğrenmek için tahkik yapma ihtiyacı duymuştur. Bazıları şöyle demişlerdir: Buradaki “nebe'in yakin'den maksat hayreti mücip bir haber, demişlerdir, Sonra Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim meâlindeki âyette Sebe hakkında da ihtilaf etmişlerdir. Bazıları Sebe, yerleşim biriminin kendisine nispet edildiği bir adam adıdır, demişlerdir. Bazıları ise onun belde ismi olduğunu söylemişlerdir. Ebü Avsece şöyle dedi: Sebe, Yemen'in kurucusudur. Onu belde ismi yapan gayri munsarif olarak mecrur okumaz, kim de adam adı kabul ederse o zaman mecrur okur“!, En doğrusunu Allah bilir.
Onları bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm; kendisine her imkân verilmiş; bir de muhteşem tahtı var. Bu âyetteki “vecedtü imraeten temlikühum” (Sis öl yal six) ifadesinde gizli bir kelime (ıdmâr) vardır. Tam şekli sanki şöyledir: Ben Sebe halkına hükmeden bir kadın gördüm. Görmez misin ki sonunda şöyle demiştir: “Ancak onun ve halkının Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini de gördüm” Âyetin sonunda kavmin belirtilmesi “ehl” kelimesinin gizli olduğuna dair delil olmaktadır.
( Kendisine her imkân verilmiş. Erkek hükümdarların sahip oldukları imkânlar, duruş, heybet vb. namına her ne varsa onların hepsinden bu kadın hükümdara da verilmiştir. Bazıları da buna, ülkesindeki her şeyden kendisine verilmiş anlamı yüklemiştir.
Bir de muhteşem tahtı var. Müfessirler şöyle dedi: Yani onun güzel, uzunluğu şu kadar boyda, genişliği şu kadar ende olan büyük ve iri bir tahtı var. Arşın hükümranlıktan kinâye olması da mümkündür. Buna göre bir de muhteşem tahtı var demek sanki muhteşem bir saltanatı var demek gibidir.
H 0353 SAN od ğa É hias Gas LİNE Diui Ji Akal Úi
---
Dipnotlar:
İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, e/- Mesâhif, s. 69.
Neml 27:24
Ancak onun ve halkının Allah'ı bırakıp güneşe secde ettiklerini de gördüm. Hüdhüd, bunu Allah'tan başkasına secde etmenin ne kadar büyük bir yanlış olduğunu gördüğü için söylemiştir. Bununla kuş ve diğer hayvanların Allah'ı bildikleri ve O'nu tevhit ettikleri bilinsin istenmiştir. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Her şey O'nu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız”.
Allahı bırakıp güneşe secde ediyorlar. Yani Allahtan gayrı güneşe tapıyorlar. Allah dışında güneşe itaat ediyor ve ona boyun eğiyorlar anlamını vermek de mümkündür.
Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş. Yani şeytan, çirkin ve kötü amellerini onlara süslüyor ki bunları güzel görsünler. Böylece onları yoldan alıkoymuş olsun. Yoldan maksat Allah'ın yoludur. Çünkü yol mutlak olarak belirtildiği zaman Allah'ın yolu kastedilir ki o da İslâmdır, [ ]Bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar. Eğer bu söz hüdhüdün sözü ise o zaman yorumu şöyledir: Böylece onları yoldan alıkoymuştur. Onlar an itibariyle doğru yolda değildirler. Çünkü hüdhüdün onların gelecek zamanda hidâyet bulamayacaklarını bilmesi mümkün değildir. Eğer bu söz Allah'tan ise o takdirde bu onların gelecekte hiçbir şekilde hidâyete eremeyeceklerini bildirme olur. Çünkü Allah onların gelecekte de hidâyet bulmayacaklarını bilir, En doğrusunu Allah bilir,
Neml 27:25
(Şeytan bunu) göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkaran, Allah'a secde etmesinler, diye yapmış. “Ellâ yescüdü” kelimelerinin tilâveti ve yorumu hakkında ihtilaf edilmiş; hem şeddeli hem şeddesiz okunmuştur. Şeddeli olarak “ellâ yescüdü” okuyanlar için iki izah şekli vardır: Birincisi, “Lâ”nın zaid olduğu şeklindedir. Bu durumda takdiri “Fehum lâ yehtedüne en yescüdü” (Iyaş öl öydzş Y), yani onlar secde etmeye yol bulamazlar. İkincisi “Fe saddehüm ani's-sebil” kavl-i celili ile bağlantılı olmasıdır: “Fe saddehum anis-sebili liellâ yescüdü”, yani Onları yoldan alıkoydu ki secde etmesinler. Her kim de şeddesiz okursa o takdirde emir kipi olur.
“Elâ fescüdü lillâh:, yani bakın! Allaha secde edin!” Bazıları şöyle demişlerdir: Şeddesiz olarak “elâ” “hellâ..” anlamındadır: Yani “Allah'a secde etselerdi ya!” demektir. İbn Mesüd'un mushafında da böyledir: “Hellâ yescüdü lillâh”® (45 yam. Ma). Onun bu kırâati, şeddesiz okuyanların delili olmaktadır. Übeyy'in mushafında ise “Elâ tescüdü lillâh” (4 yan. Yi) şeklinde muhatap kipiyledir, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir cümlesine kadar da hitap ayndir“, Hafsa'nın mushafında ise nün harfinin sübutu ile “ellâ tescüdün” şeklindedir“. Kisâi şöyle dedi: Şeddeli olarak “ellâ” diye okuyanlar için yorum şöyledir: “Zeyyene lehumuğ-şeytânu ellâ yescüdü”, yani şeytan onlara, belirttiğimiz gibi secde etmemelerini kendilerine güzel gösterdi. Şeddesiz (tahfif) hali ise emir olur. Yani “Secde edin!” (pint) elâ” ise zait (sıla) olmaktadır. Aynı şekilde “yâ” harfi de zaittir.
Bazıları şöyle demişlerdir: Her kim şeddesiz olarak okursa ona secde etmesi lazım gelir. Çünkü emirdir. Şeddeli olarak okuyanlara göre ise secde lazım gelmez. Ancak bize göre her iki şekil de eşittir, her iki okumaya göre de secde lazım gelir. Çünkü başkasına secde emrinden secde etme lazım gelirken secde etmediklerinin haber verilmesi halinde secdenin gerekmemesi ihtimal dâhilinde değildir. Aksine secde etmedikleri haberi karşısında secde edilmesi, gerek onların yaptıklarına muhalefet etmek, gerekse Allaha olan itaati göstermek bakımından evleviyet bile arzeder. En doğrusunu Allah bilir.
Göklerde ve yerde gizli olanı açığa çıkarır. “el-Hab'u” mevcut olandan gizlenen demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Göklerde olan el-hab' yağmurdur; onu yağdırarak açığa çıkarır. Yerde olan ise bitkidir, onu da bitirerek yüzeye çıkarır. el-Hab'ın insanların birbirlerinden sakladığı, birinin digerinden gizlediği şey olması da mümkündür. Bildiriyor ki Allah onu bilir ve açığa çıkarır. Görmez misin ki gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilir meâlindeki beyan devamlı dikkat üzere olmaları için vaid (azap tehdidi) olarak kullanılmıştır. Hafsa'nın mushafında “elâ yescüdüne lillâhillezi lehu'l-ğaybu fissemâvât” (ys YI SU Ji all gil üzüm Yİ) “Göklerde ve yerde gayb kendisine ait olan Allah'a secde etmezler mi” şeklindedir.
---
Dipnotlar:
İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, e/-Mesâhif, s. 69. “İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, e/-Mesâhif, s. 103. © Hafsa'nın kırâatinde bu okuma şekline rastlanılmamıştır. bk. İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, Hafsanın mushafında bu okuma şekli yoktur (bk. İbn Ebü Dâvüd es-Sicistâni, el-Mesâhif,
Neml 27:26
26. “Oysa büyük arşın sahibi slat Allah'tan başka tanrı yoktur” Oysa büyük arşın sahibi olan Allah'tan başka tanrı yoktur. O bunu -en doğrusunu Allah bilir ya- hüdhüdün “Bir de muhteşem tahtı var” sözüne cevap olmak üzere belirtmiştir. Demiş oluyor ki: Muhteşem tahtın (büyük arşın) sahibi kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır; o, yani Belkıs değildir.
GİNESİ Eia’ AR
Neml 27:27
27. ST fa ‘Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin, göreceğiz”, dedi.”
Süleyman da, Doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin, göreceğiz, dedi. Yani bakacağız! Belkıs ile ilgili verdiğin habere ve getirdiğin bilgiye dair doğru mu söyledin, yoksa o konuda yalancılardan mısın, görecegiz. Süleyman hüdhüdün haberini ne tasdik etti ne de yalanladı; onun doğru ya da yalan olduğu ortaya çıkıncaya kadar durup bekledi. Buradan da anlaşılıyor ki kendisine bir haber gelen kimsenin görevi, o konuda -haberin yanlış ya da yalana ihtimali bulunması halinde- hak ve hakikat ortaya çıkıncaya kadar beklemesidir.
Neml 27:28
Şu mektubumu götür, önlerine bırak. Süleyman'ın doğrudan hüdhüde mektubu götürmesini emretmesi ve tebliğ işini ona yüklemesi ihtimal dâhilinde değildir. Bir kere bu haber onun kendisine iletmiş olduğu en büyük haberidir. Şu halde bu ancak haber konusunda durumun kendine açıklık kazanması ve haberin doğru olduğunun ortaya çıkması için tevakkuf etmesi sonrasında olabilirdi. Onun bu işi tebliğle hüdhüdü görevlendirmesi kraliçe ile ilgili verdiği haberde doğru olduğunun kendince anlaşıldığını gösterir, Bu da ya kendisine Allah'tan gelen bir vahiy ile olmuştur ya da haberin kendisinde kesin ve kuşatıcı bir bilgi oluşturacak şekilde (başka yoldan da) ulaşması ile olmuştur. Kesin bilgi sahibi olunca da mektubu ulaştırma işini ona vermiş ve şöyle demiştir: Şu mektubumu götür, önlerine bırak, sonra onların yanından çekil de ne sonuca varacaklarına bak.
Sonra onların yanından çekil de ne sonuca varacaklarına bak. Bu kısımla ilgili iki izah olabilir: Birincisi: Mektubumu önlerine bırak, sonra onların yanından çekil, yani onlardan gizlen, bir yere saklan bak bakalım, ne diyecekler, aralarında ne gibi laflar edecekler, ne cevap verecekler? İkincisi: Âyette takdim tehir vardır: “Mektubumu götür, önlerine bırak, sonra onların ne cevap vereceklerine bak! En sonunda işin bitince de dön gel!” Hüdhüd Süleyman'ın kendisine verdiği mektubun önlerine bırakılmasına dair emrini yerine getirdi. Gerçi bunlar âyette belirtilmemiştir ama bunun üzerine kraliçe şöyle dedi:
Oris li il İşli
Neml 27:29
Beyler! Bana çok önemli bir mektup gönderilmiş! Sanki onlar “Kimden bu mektup?” dediler. İşte ona cevap olmak üzere de “O Süleyman'dandır”9 dedi. Çok önemli bir mektup hakkında bazıları şöyle demişlerdir: Yani güzel. Kraliçe mektuptaki sözün güzelliğini ve inceliğini görünce böyle demiştir. Bazıları da “Kitâbun kerimum” tabirini mühürlü mektup olarak yorumlamışlardır. Haberde rivayete göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Mektuba değer katan hususlardan biri de mühürdür”, Yahut da bunun gibi ya da benzeri bir söz, Çok değerli bir mektup sözünde bir hazfin olması da caizdir: Takdiri şöyledir: “Bana çok önemli bir adamdan bir mektup gönderilmiştir” Süleyman değerli olarak bilinen bir kimseydi. Öyle gözüküyor ki kraliçeye onun cömertliği ile ilgili haber ulaşmıştı. “Mele” sözcüğüne gelince şöyle denildi: Onlar ileri gelen ve üst tabakadır. Zeccâc şöyle dedi: Onlara “Mele” denilmesi insanların ihtiyaçlarının onların yanında toplanması, her işle alakalı hüsnü rey ve tedbir sahipliğinin onlarda bir araya gelmesinden ötürüdür”, Ya da buna benzer bir söz.
Bir sonraki âyet.
ere MİMİK ya
Neml 27:30
denilmektedir?
Mektup Süleyman'dan gelmekte, Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlamaktadır. O daha önce belirttiğimiz gibidir. Sanki onlar “Mektup kimden?” diye sordular. Mektup Süleyman'dan gelmekte dedi. Bu kez “Mektupta ne var?” diye sordular. Belkıs: Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlamaktadır; “Bana üstünlük taslamayın, gelip bana teslim olun denilmektedir”. dedi. Bana üstünlük taslamayın, yani kibre kapılmayın ve bana karşı ululuk taslamayın, tevhidi Allaha has kılan müslümanlar olarak bana gelin. Yani kendi özlerinizi Allaha teslim edin, O'na karşı ihlaslı olun, O'nun dışında hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın, (ulühiyette) hak sahibi görmeyin. Çünkü Süleyman, onların Allah'ın dışında güneşe tapmakta olduklarından haberdar edilmişti. Mektupta Bismillâhirrahmânirrahim ile söze başlamak suretiyle onlara, secde edilmeye ve tapılmaya lâyık olan yegâne mâbudun, tapmakta oldukları şeyler değil Rahmân ve Rahim olan Allah olduğunu bildirmiş oluyordu.
Sonra nebi ve resüllerin âdetlerinden biri de sözde ve mektuplarda gayet veciz söyleyip yazmaları, lüzumsuz lakırdılarla meşgul olmamaları lafı uzatmamalarıdır. Anlatıldığına göre Süleyman'ın Belkıs'a yazmış olduğu mektubun tamamı işte bu kadardı: “Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla!
Bana üstünlük taslamayın, gelip bana teslim olun! Müslüman olarak bana gelin!” En doğrusunu Allah bilir.
EE İLE LE KİZİN Şİ GEİĞ
Neml 27:31
denilmektedir?
Mektup Süleyman'dan gelmekte, Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlamaktadır. O daha önce belirttiğimiz gibidir. Sanki onlar “Mektup kimden?” diye sordular. Mektup Süleyman'dan gelmekte dedi. Bu kez “Mektupta ne var?” diye sordular. Belkıs: Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlamaktadır; “Bana üstünlük taslamayın, gelip bana teslim olun denilmektedir”. dedi. Bana üstünlük taslamayın, yani kibre kapılmayın ve bana karşı ululuk taslamayın, tevhidi Allaha has kılan müslümanlar olarak bana gelin. Yani kendi özlerinizi Allaha teslim edin, O'na karşı ihlaslı olun, O'nun dışında hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın, (ulühiyette) hak sahibi görmeyin. Çünkü Süleyman, onların Allah'ın dışında güneşe tapmakta olduklarından haberdar edilmişti. Mektupta Bismillâhirrahmânirrahim ile söze başlamak suretiyle onlara, secde edilmeye ve tapılmaya lâyık olan yegâne mâbudun, tapmakta oldukları şeyler değil Rahmân ve Rahim olan Allah olduğunu bildirmiş oluyordu.
Sonra nebi ve resüllerin âdetlerinden biri de sözde ve mektuplarda gayet veciz söyleyip yazmaları, lüzumsuz lakırdılarla meşgul olmamaları lafı uzatmamalarıdır. Anlatıldığına göre Süleyman'ın Belkıs'a yazmış olduğu mektubun tamamı işte bu kadardı: “Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla!
Bana üstünlük taslamayın, gelip bana teslim olun! Müslüman olarak bana gelin!” En doğrusunu Allah bilir.
EE İLE LE KİZİN Şİ GEİĞ
Neml 27:32
Kraliçe şöyle dedi: “Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın. Sizin görüşünüzü almadan asla bir işe kesin karar vermem”. Kraliçe kavmi ile istişare etti ve onlardan bu konuda görüşlerini belirtmelerini istedi. Hükümdarların âdeti böyledir: Onlar bir şey yapmak istediklerinde yahut bir durum ile karşılaştıklarında kavminden rey sahipleri, aklı yeterleri (âkıl adamlar) ve hüsn-i tedbir sahiplerine danışırlar, sonra da yapacaklarını kendilerinin almış olduğu tedbir ve doğru olduğuna inandıkları karar ile yaparlar. Allah, resülüne de aynı şeyi emretmiş ve “iş hakkında onlara danış” buyurmuştur. Sonra da karar alındıktan sonra onu azim ile yerine getirmesini, bu konuda Allaha güvenmesini ve işini O'na havale etmesini istemiştir. Sizin görüşünüzü almadan. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Siz beni o konuda hazırlamadıkça ben asla bir işe kesin karar vermem. Ya da siz doğru ve hak olduğu konusunda tanıklık etmedikçe asla bir işe kesin karar vermem. Belkıs'ın şüra meclisi, kraliçenin görüş istemesi üzerine cevap oluşturdular ve ona şöyle dediler:
SBE AİN ZI ay yel gi Si ai Aas G
Neml 27:33
Biz güçlüyüz, zorlu savaşçılarız. Yani kendimiz kuvvet sahibiyiz ve güçlüyüz, yani şiddetli savaşma kabiliyetine ve üstün muharebe gücüne sahibiz. Yani bu konuda bilgi ve donanım sahibiyiz. Bu söyledikleri söze rağmen onlar gene de işi kendisine havale ettiler ve şöyle dediler: Yine de yetki senindir; artık ne buyuracağını sen düşün. Hükümdarların vezirlerine ve tebaaya düşen işte böyle yapmaktır. Onlar herhangi bir konuda kendileriyle istişare edildiği zaman kendilerince en doğru ve en güzel olan seçeneği göstermek, sonra da nihai kararı yöneticilere terketmek zorundadırlar. Süleyman peygamberin (s.a.) kıssasında acayiplikler ve âdap ile ilgili beyanlar yanında hükümdarların siyaseti ve yönetim âdabının talimi (siyasetnâme) de vardır. Bunlardan biri Süleyman'ın “Fehüm yüze'ün”? demesidir. Bir başka örnek ise “Ve tefakkade'ttayr””? kelâm-ı ilâhisidir. İBir başka örnek Süleyman'ın: “Le üazzibennehü azâben şediden”” sözüdür. Başka bir örnek Belkıs'ın kavminin ileri gelenleri ile bu konuda istişarede bulunması ve kavminin de kendisine verdikleri karşılıklardır, Gene bir başka örnek Belkıs'ın hükümdarların tabiatı ve adetleri olarak onların girdikleri yeri ifsat edip, insanları öldürmeleri ve halkına boyun eğdirrmeleri olduğunu söylemesidir. Nitekim bunu ifade etmek üzere şöyle demişti:
GTİ Nİ EŞ AALİN E SIAE PEPSIN “iki AOGE
Neml 27:34
Kraliçe şöyle dedi: Krallar bir ülkeye girdiler mi, oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını aşağılanmış duruma düşürürler. Bunlar da öyle yapacaklardır. Müfessirler şöyle dediler: Bu, kraliçenin “halkın ulularına böyle yaparlar” demesine Allah'ın şahitlik etmesi ve onu doğrulamasıdır.
Oii iç EE ağ eşi ilua ls
Neml 27:35
Ben bunlara bir hediye göndereceğim, sonra bakacağım elçiler ne ile dönecekler? Belkıs'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Bu konuda benim bir düşüncem var. Eğer o dünya düşkünü biri ise o takdirde onu mal ile razı ederiz, bize karşı süküt eder ve kötülüğünü üzerimizden çeker. Yok, öyle değil de nebi ise o zaman bizim hediyemizi kabul etmez ve biz de durumu anlarız. Kraliçe düşündüğünü yaptı ve ona birtakım hediyeler gönderdi. Süleyman onları kabul etmedi, böylece anladı ki o nebidir. Onun bu yaptığı, konu ile ilgili güzel bir tedbir, yerinde bir görüş ve başvurulan bir çare idi. O bu şekilde durup sonucu bekledi ve kavminin kendisine işaret ettiği doğrultuda savaş hazırlığına koyulmadı. İbn Abbâs şöyle dedi: Belkıs, Süleyman'ın mektubu kendisine gelince bu konuda kavmiyle istişare etti ve onlara cevaplarının ne olacağını sordu. Onlar da kendisine mâlum cevabı verdiler. Belkıs dedi ki: Ona bir hediye göndereceğim. Eğer onu kabul ederse o bir kraldır; onunla savaşırım. Yok, kabul etmezse o bir nebidir, ona tâbi olurum”.
[5] Ebû Avsece dedi ki: “Fe nâzıratün” Bu kelime ona mühlet verdim anlamındaki “Enzartühü nızraten” kullanımı gibidir. “en-Nızratü” özellikle borç ile ilgili olarak kullanılır ve mühlet vermek demektir.
EN gal ye per
Neml 27:36
Süleyman'a geldiğinde... Muhtemelen Belkıs'ın hediye ile gönderdiği elçidir. Ya da Süleyman'a Belkıs'ın gönderdiği mal geldiğinde. Şu ya da bunun olması da mümkündür. Siz bana mal yardımı mı yapıyorsunuz? Yani siz bana mal mı veriyorsunuz. Edebiyatçılar (ehl-i edeb) şöyle dedi: “Etümiddüneni bi-mâlin” cümlesindeki “tümiddüne” kelimesi “meded”dendir. “Meded” ziyade demektir. Kavme imdad edilmesi gibi. Nihayetinde bu eylem vermek anlamındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol veririz”. Ve bu kelimenin ziyade anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın bana verdiği size verdiğinden daha değerlidir. Yani Allah'ın bana verdiği nübüvvet, ilim ve hikmet, sizin bana verdiğiniz mallardan daha hayırlıdır, müslüman olarak bana gelmeniz halinde Allah'ın bana verdiğinden size veririm. Size verdiğinden daha hayırlıdır, yani müslüman olarak gelmeyip de İslâm'dan yüz çevirmeniz halinde. Ya da buna benzer bir izah.
Bazı müfessirler şöyle dedi: Allah'ın bana verdiği hükümranlık, size verdiği saltanattan daha hayırlıdır. Çünkü Allah ona cinni, şeytanları, kuşları, rüzgârı ve her ne varsa hepsini onun emrine âmâde kılmıştı. Bu ise onun için daha hayırlı, kraliçenin saltanatından daha ihtişamlı idi. Birinci yorum daha uygun ve yakındır. Zira Süleyman'ın kendi saltanatı ile başkasına karşı öğünmesi ihtimal dâhilinde değildir. Onun övüncü ancak din ve nübüvvet ile olur. En doğrusunu Allah bilir.
Hayır, hayır! Bu hediyenizle ancak sizin gibiler sevinir. Bazıları şöyle demişlerdir: Size geri iade edilmesi halinde bu hediyenizle ancak sizin gibiler sevinir. Ancak bu uzak bir yorumdur. Çünkü hediye veren kimse, hediyesinin kabul edilmeyip kendisine geri çevrilmesi halinde sevinmez, aksine bundan üzüntü duyar ve kederlenir. Ancak buyuruyor ki en doğrusunu Allah bilir ya, aksine bizden size gelecek mal ve hediyelerle asıl siz sevinirsiniz. Çünkü sizin bütün amacınız maldır, dünyalıktır. Bizim muradımız ise dindir, âhiret yurdudur. Ya da buna benzer bir izah. Bunun en doğrusunu bilen Allah'tır.
Geçir BiZ eğ İLİM ET
Neml 27:37
(Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki asla karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine geliriz... En doğrusunu Allah bilir ya, o bunu hediyeyi getiren elçiye söylemiştir. (Ey elçi!) Onlara dön; iyi bilsinler ki asla karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine geliriz... Yani eğer müslüman olarak gelmezlerse asla karşı koyamayacağı ordularla onların üzerine geliriz ve muhakkak surette onları -müslüman olarak bana gelmemeleri halinde- yenilmiş ve küçük düşürülmüş olarak oradan çıkarırız!”
Aİ eğin li mii
Neml 27:38
Süleyman aleyhisselâm dedi ki: Beyler! O kavminin ileri gelenlerine hitap etmişti. Kralların âdeti böyledir. Onlar bir şeyle ilgili birilerine hitap edecekleri zaman içlerinde şeref ve makam mevki sahibi kimselere seslenirler. Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce hanginiz o kraliçenin tahtını bana getirebilirsiniz? diye sordu. Bazı müfessirler şöyle dedi: Süleyman peygamber bu istekte bulundu, çünkü Allah'ın nebisi olarak biliyordu ki onlar ne zaman müslüman olurlarsa o andan itibaren hem kanları hem de malları dokunulmaz olacaktır. O yüzden arzu etti ki onlarla ilgili bu durum henüz olmadan, kanları ve malları henüz dokunulmazlık kazanmadan tahtı getirilmiş olsun. Ancak böyle bir yorum imkânsız ve uzaktır, hatta çirkin bir sözdür. Süleyman'ın onların mallarını eline geçirmeyi arzu etmesi ihtimal dâhilinde değildir. [§]O Süleyman ki gönderilen hediyeleri gerisin geri kraliçeye iade etti ve onlara şöyle dedi: “Bunlarla ancak siz sevinirsiniz, çünkü siz dünya ehlisiniz. Zira dünya ehli mala rağbet eder. Biz ise din ehliyiz ve bizim emelimiz dindedir. Biz ancak dinimizle sevinir, huzur buluruz” İşte böyle birinin pek bir acele ile kraliçenin malına ve tahtına göz dikmesi asla muhtemel değildir. Bu durumun izahı en doğrusunu Allah bilir ya, iki şekilde olabilir: Birincisi: Süleyman peygamber onlara, askerlerinden tek bir neferin tahtı, olanca cesametine rağmen onların gözü önünde ve müşahedeleri altında tek başına kaldırması, aralarından tek başına taşıması suretiyle gücünü ve saltanatını göstermek istemiştir. Böylece şunu bilsinler istemiştir: Buna kâdir olan asla karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine gelmeye de kâdirdir. Hem de bu, şu sözünü doğrulama amacı taşır: “Asla karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine geliriz”. Böylece bileceklerdi ki bu gücüyle Hz. Süleyman onları kahru perişan etmeye ve yenmeye muktedirdir. İkincisi: Onlara peygamberliğine delil olmak üzere mücizelerinden bir mücize göstermek istemiştir ki geldiklerinde kendisinin kral değil peygamber olduğunu bilsinler. Bahsettiğiniz bu yorum bir mücizedir, lâkin, onun kral değil nebi olduğunu bilmeleri için onların müslüman olarak gelmeden önce gösterilmesi halinde mücize olur.
Onlar boyun eğerek bana gelmeden önce. Yani barış anlaşması yapmış bir halde... Bu yorum dilbilim açısından mümkündür.
7 Birönceki âyet.
Aia afi i Aiga Agel grés ig sAN yak ar ee Gri EEE eiki
Neml 27:39
Cinlerden bir ifrit, ‘Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm, dedi. Bazıları şöyle demişlerdir: Onun makamı yargı makamı idi. Yargı faaliyetini daha bitirmeden tahtın getirilmesini istemişti. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim. Çünkü cin insandan daha güçlüdür, Kendisini güvenilir olmakla niteledi, çünkü cinler insanların tutkulu olması gibi mala karşı arzulu değillerdir. Bazıları şöyle demişlerdir: O kadının namusuna karşı güvenilir anlamındadır”. Makamından maksat da an itibariyle kalkıncaya kadar oturmakta olduğu yerdir. Ancak onun makam derken neyi kastettiğini tam olarak biz bilemeyiz.
(Jİbn Kuteybe şöyle dedi: İfrit, güçlü ve güvenilir demektir. Aslı 'İfrdır, sonuna “tâ” harfi eklenmiştir. Şöyle denilir: 'İfrit nifrit ve 'ifriye nıfriye ve “ufâriye nufâriye (ama bu sonuncusu duyulmamıştır)”. Ebü Avsece ise şöyle dedi: el-'İfrit, isyankâr iğrenç varlık demektir, çoğulu 'afârit gelir.
Bazıları şöyle demişlerdir: Süleyman bundan daha acele olmasını istedi. Bunun üzerine kitaptan bir bilgisi olan dedi ki: Nakledildiğine göre o kişi kendisiyle dua edildiğinde Allah'ın duayı kabul ettiği ism-i a'zamı bilirdi. Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm. Sonra göz açıp kapama hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları şöyle demişlerdir: Ülkesinin bir ucuna bir adam göndermesi ve onun oraya gidip geri dönmesi arasında geçen süre kadardır. Bazıları ise o göz kapakları kapanana kadar kişinin uzak olan şeye bakmasıdır, demişlerdir.
Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce. Bazıları şöyle demişlerdir: Taht, yeraltında bir tünele girdi ve Süleyman'ın tam önüne geldi. En doğrusunu Allah bilir ya, fakat öyle anlaşılıyor ki o kişi kendisi taşıma, getirme gibi hiç zahmet çekmeden ism-i a'zam sayesinde tahtı getirtmişti. Bu da gösteriyor ki mücizeler, peygamber olmayanların ellerinde de gerçekleşebilir. Ancak o mücize peygamber olmayanların elinde gerçekleşse de, gönderilen peygamberin mücizesi sayılır. Şöyle dedi: Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabb'imin bir lütfudur. Bazıları şöyle demişlerdir: Vallahi o bunu bir övünç, şımarıklık ya da taşkınlık şeklinde görmedi, aksine şükretti ve tevazu gösterdi. Bazıları şöyle demişlerdir: O adam ism-i a'zamı söyleyip de tahtı önünde hazır bir vaziyette görünce Süleyman'ın kalbinden bir şeyler geçti ve hatırına kendi yanında ilim sahibi birinin nasıl olur da kendisinin bilmediği bir ilme sahip olur, diye bir düşünce geldi. Allah onu hayra yöneltti ve kendisine denildi ki: O Allah'ın, senin emrine tevdi ettiklerindendir. Bunun üzerine Süleyman hemen Bu Rabb'imin bir lütfudur dedi. Rabb'im bana vermediği ilmi bu adama vermekle beni sınıyor, böyle biri benim emrim altındadır diye şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü yapacağım? Ancak onun başkasına verilen bir nimetten dolayı şükretmesi pek muhtemel değildir. Sonra Süleyman'ın Bu Rabb'imin bir lütfudur demesi onların müslüman olarak gelmeleri yahut Allah'ın kendisine vermiş olduğu nübüvvet ve ilim sebebiyle de olabilir. O, bu Rabb'imin bir lütfudur derken onunla kendi emrine âmâde kılınan nimetleri kastetmiş de olabilir. Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan, yani şükür mü edeceğim yoksa nankörlükle inkâr mı edeceğim diye beni imtihan eden... Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Allah bununla bilinsin istedi ki O şükür ile kulunu imtihan eder ve onun yerine getirilmesini emreder, ancak bu kendisi için değil imtihan edilen ve kendisine şükretmesi emredilen kulun kendi menfaati içindir.
Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir. O'nun kulun şükretmesine ihtiyacı yoktur. Ayrıca O kerem sahibidir; bu itibarla kulundan çoğu da azı da kabul eder.
Neml 27:40
Cinlerden bir ifrit, ‘Sen makamından kalkmadan önce ben onu sana getiririm, dedi. Bazıları şöyle demişlerdir: Onun makamı yargı makamı idi. Yargı faaliyetini daha bitirmeden tahtın getirilmesini istemişti. Gerçekten bu işe gücüm yeter, ben güvenilir biriyim. Çünkü cin insandan daha güçlüdür, Kendisini güvenilir olmakla niteledi, çünkü cinler insanların tutkulu olması gibi mala karşı arzulu değillerdir. Bazıları şöyle demişlerdir: O kadının namusuna karşı güvenilir anlamındadır”. Makamından maksat da an itibariyle kalkıncaya kadar oturmakta olduğu yerdir. Ancak onun makam derken neyi kastettiğini tam olarak biz bilemeyiz.
(Jİbn Kuteybe şöyle dedi: İfrit, güçlü ve güvenilir demektir. Aslı 'İfrdır, sonuna “tâ” harfi eklenmiştir. Şöyle denilir: 'İfrit nifrit ve 'ifriye nıfriye ve “ufâriye nufâriye (ama bu sonuncusu duyulmamıştır)”. Ebü Avsece ise şöyle dedi: el-'İfrit, isyankâr iğrenç varlık demektir, çoğulu 'afârit gelir.
Bazıları şöyle demişlerdir: Süleyman bundan daha acele olmasını istedi. Bunun üzerine kitaptan bir bilgisi olan dedi ki: Nakledildiğine göre o kişi kendisiyle dua edildiğinde Allah'ın duayı kabul ettiği ism-i a'zamı bilirdi. Ben onu sen göz açıp kapayıncaya kadar getiririm. Sonra göz açıp kapama hakkında ihtilaf edilmiştir: Bazıları şöyle demişlerdir: Ülkesinin bir ucuna bir adam göndermesi ve onun oraya gidip geri dönmesi arasında geçen süre kadardır. Bazıları ise o göz kapakları kapanana kadar kişinin uzak olan şeye bakmasıdır, demişlerdir.
Süleyman, tahtı yanı başına yerleşmiş olarak görünce. Bazıları şöyle demişlerdir: Taht, yeraltında bir tünele girdi ve Süleyman'ın tam önüne geldi. En doğrusunu Allah bilir ya, fakat öyle anlaşılıyor ki o kişi kendisi taşıma, getirme gibi hiç zahmet çekmeden ism-i a'zam sayesinde tahtı getirtmişti. Bu da gösteriyor ki mücizeler, peygamber olmayanların ellerinde de gerçekleşebilir. Ancak o mücize peygamber olmayanların elinde gerçekleşse de, gönderilen peygamberin mücizesi sayılır. Şöyle dedi: Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabb'imin bir lütfudur. Bazıları şöyle demişlerdir: Vallahi o bunu bir övünç, şımarıklık ya da taşkınlık şeklinde görmedi, aksine şükretti ve tevazu gösterdi. Bazıları şöyle demişlerdir: O adam ism-i a'zamı söyleyip de tahtı önünde hazır bir vaziyette görünce Süleyman'ın kalbinden bir şeyler geçti ve hatırına kendi yanında ilim sahibi birinin nasıl olur da kendisinin bilmediği bir ilme sahip olur, diye bir düşünce geldi. Allah onu hayra yöneltti ve kendisine denildi ki: O Allah'ın, senin emrine tevdi ettiklerindendir. Bunun üzerine Süleyman hemen Bu Rabb'imin bir lütfudur dedi. Rabb'im bana vermediği ilmi bu adama vermekle beni sınıyor, böyle biri benim emrim altındadır diye şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü yapacağım? Ancak onun başkasına verilen bir nimetten dolayı şükretmesi pek muhtemel değildir. Sonra Süleyman'ın Bu Rabb'imin bir lütfudur demesi onların müslüman olarak gelmeleri yahut Allah'ın kendisine vermiş olduğu nübüvvet ve ilim sebebiyle de olabilir. O, bu Rabb'imin bir lütfudur derken onunla kendi emrine âmâde kılınan nimetleri kastetmiş de olabilir. Bu, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan, yani şükür mü edeceğim yoksa nankörlükle inkâr mı edeceğim diye beni imtihan eden... Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Allah bununla bilinsin istedi ki O şükür ile kulunu imtihan eder ve onun yerine getirilmesini emreder, ancak bu kendisi için değil imtihan edilen ve kendisine şükretmesi emredilen kulun kendi menfaati içindir.
Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir. O'nun kulun şükretmesine ihtiyacı yoktur. Ayrıca O kerem sahibidir; bu itibarla kulundan çoğu da azı da kabul eder.
Neml 27:41
“Onun tahtını tanıyamayacağı bir hale getirin... Müfessirler şöyle dedi: “Nekkirü” demek tahtını onun tanıyamayacağı hale getirin, değiştirin demektir. Sanki o, tahtın üzerinde bulunan birtakım şeylerin kaldırılmasını ya da bazı şeylerin eklenmesini emretmiş ve bu şekilde kraliçeyi sınamak istemişti, bakalım tahtını tanıyabilecek mi yoksa tanımayacak mı? “el-Münker” tanınmayan demektir. Nitekim şu ilâhi beyanlarda bu anlamda kullanılmıştır: “(İbrahim içinden) “Hiç de tanıdık kimseler değil diye geçirmişti””; “Ona el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü”, Yani onları tanımadı. Onun Tahtını değiştirin. Bu ifade mâna bakımından aslında “nekkirü arşehâ” Tahtını değiştirin şeklinde olup “lehâ” kısmı zait gibidir. Tahtını değiştirin, tanıyamayacağı bir hale getirin. Ancak “Lehâ, “li eclihâ” anlamında olursa, yani “onun (sınanması) için değiştirin” anlamı kastedilirse dil bakımından o zaman yerinde olur. Belli ki bu anlam kastedilmiştir.
388 [ ]Bakalım gerçeği anlayacak mı yoksa anlamayanlardan mı olacak? dedi. Müfessirler şöyle dedi: Onun kendi tahtı olduğunu anlayabilecek mi yoksa anlayamayacak mı? Şöyle bir anlam da mümkündür: Acaba o, Allah'ın dinine ve O'nun birliğini tasdik etme inancına ulaşabilecek mi yoksa Allah'ın dinine yol bulamayacak mı? Bakalım, G MAS İRAN ija iz Ci
Neml 27:42
Kraliçe geldiğinde, ‘Senin tahtın da böyle mi?” diye soruldu. “Tıpkı o” dedi. Bazıları şöyle demişlerdir: Nasıl ki onlar tahtına değişiklik yapmak suretiyle onun aklını karıştırmak istemişlerse kraliçe de aynı şekilde kesin cevap vermeyerek tahtla ilgili onları kuşku içine düşürüp akıllarını karıştırmak istemiştir. Ancak Tıpkı o! sözü ile onun taht konusunda, onda gördüğü birtakım değişiklikler ve tanınmayacak hale getirmelerinin bir sonucu olarak kesin bir şey söylemediğini, onu tahtının benzeri gördüğünü ve bundan dolayı da duraksadığını söylemek daha yerinde bir yorumdur. Kraliçe geldiğinde, “Senin tahtın da böyle mi?” diye soruldu. Bu ilâhi beyan gösteriyor ki taht, bazı müfessirlerin dedikleri gibi kraliçe üzerinde uyuyorken taşınmamıştır. Aksine taht o gelmeden daha önce getirilmişti. Kraliçe onlara daha sonra gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Görmez misin? O taht üzerinde iken değiştirilmesi emredilecek, o da üzerinde olduğu halde bundan haberdar olmayacak. Bu uzak bir yorumdur. Konunun en doğrusunu bilen Allah'tır.
Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik. Eğer bu sözü söyleyen Süleyman ise sanki şöyle demiş olmaktadır: Biz Belkısın kendi tahtı olduğunu bilmesinden evvel, onun tahtı olduğunu biliyorduk. Bizim taht ile ilgili bilgilenme konusunda ona sormaya ihtiyacımız da yoktu. Ancak biz haber alma ve onu sınamak amaçlı sormuş idik. “Ve künnâ müslimin”, yani hepimiz müslüman olduk. Ya da bu, “Şüphesiz biz Dâvüd'a ve Süleyman'a da bir ilim verdik” meâlindeki âyet ile bağlantılıdır. [ ]Biz bundan önce hakkınızda bilgi sahibi olmuş ve çağrınıza boyun eğmiştik. Eğer böyle bir anlam verilmezse bunun öncesindeki “Tıpkı o!” sözü ile zâhirde bir bağlantısı gözükmüyor. En doğrusunu Allah bilir,
Neml 27:43
Onu, daha önce Allah'tan başka taptığı şeyler saptırmıştı. Bazıları şöyle demişlerdir: Onun Allah'ın dışında güneşe ve putlara tapıp onlara ibadet etmesi, onu İslâmdan ve Allah'a tapınmaktan alıkoymuştu. Bazıları da şöyle demişlerdir: Onu Allah'tan başkasına yapmakta olduğu ibadetten Süleyman alıkoydu. Çünkü onun müslüman olduğu zikredildi.
“Saddehâ” demek, geri çevirmek, engellemek demektir.
Güm EE e sayili,
Neml 27:44
44. “Ona, Köşke gir’ denildi. Kraliçe salonu görünce, onu oraya Keza mış su sandı ve eteğini topladı. Süleyman, “Bu, billârdan yapılmış bir köşkün şeffaf zeminidir” diye uyardı. Kraliçe, “Rabbim! Ben gerçekten kendime zulmetmişim! Artık Süleyman'la beraber âlemlerin Rabb'i olan Allaha teslim oldum dedi.”
Ona, “Köşke gir” denildi. Bazıları şöyle demişlerdir: “es-Sarh” kabul salonu demektir. Zeccâc'ın görüşü böyledir”. İbn Kuteybe, Ebü Avsece ve müfessirlerin çoğu şöyle dedi: “Sarh” saray demektir, Sonra biz, acaba bu sarayı yaptırmasının, kraliçeye oraya girmesini emretmesinin, onun da baldırlarını açmasının sebebi neydi? bilmiyoruz. Müfessirlere gelince onlar bu konuda aralarında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları şöyle demişlerdir: Belkıs yola çıkınca cinler dediler ki: Süleymandan yeterince sıkıntı çektik. Eğer Süleyman ve bu kadın ikisi baş başa verir birleşirler ve her ikisinin sahip olduğu ilim bir araya 8 Zeccâc, Meâni'l-Kurân, V, 127. # İbn Kuteybe, Tef5iru garibi'l-Kurân, s. 325.
gelirse biz mahvolduk. Bu kadının annesi peri idi. Dediler ki: Gelin biz bu kadını Süleyman'a kötü gösterelim ve ondan soğutalım. Bunun üzerine Süleyman'a şöyle denildi: Bu kadının ayakları aynen hayvanlarınki gibi toynaklıdır, çünkü onun annesi peridir. Bunun üzerine Süleyman hemen emretti ve kendisine su üzerinde kristalden bir ev yapıldı Jiçine de balık atıldı ki Belkıs onu görünce su zannetsin de eteğini yukarıya doğru açsın, ayakları ortaya çıksın, Süleyman da baksın, cinler doğru mu söylemiş yalan mı böylece ortaya çıksın. Kraliçe onu görünce, onu su sandı ve baldırlarını çemredi. Süleyman da baktı, bir de ne görsün ayakları ve baldırları dünyanın en güzel kadını. Cinler Süleyman'ın Belkıs'ın baldırlarını gördüğünü anlayınca Belkıs'a: Baldırlarını açma, Bu, billürdan yapılmış bir köşk dediler. Bazıları şöyle demişlerdir: Hayır öyle değil. Aksine şöyle: Süleyman'a dediler ki o kadının baldırlarında kıl var, o kıllı bacak biridir. O da bunu öğrenince böyle bir sarayın yapılmasını emretti. Bazıları şöyle demişlerdir: Hayır öyle değil. Aksine şöyle: Cinler Süleyman'ın kraliçe ile evlenmesinden endişe ettiler. Eğer bu olursa kraliçenin cinlerin kendisine bildirdikleri ve ifşa ettikleri birtakım hususları Süleyman'a açacağından korktular. Bu yüzden Süleyman'ın kadından nefret etmesini sağlamaya çalıştılar. Onun aklında ve özünde birtakım kusurların olduğunu söylediler. “Ey Allah'ın nebisi! Biz sana onun aklındaki kusuru göstermeyelim mi? Onun aklında sorun var” dediler. O da “Tamam, olur!” dedi. Cinler hemen su getirdiler ve onu akıtıp derince bir su kütlesi oluşturdular. Sonra balık ve kurbağa getirip onları suya saldılar. Sonra da Kraliçe onu görünce, onu su sandı ve baldırlarını çemredi. Hemen Süleyman'a şöyle dediler: Bu kadının aklından zoru var, görmez misin ki su nedir kristal köşk nedir bilmiyor ve ikisini birbirinden ayırdedemiyor. Ya da buna benzer laflar ettiler. Ancak biz bunun sebebi neydi bilemiyoruz. Süleyman peygamberin yabancı bir kadının bacaklarına bakmak için böyle bir çareye başvurmasını ihtimal dâhilinde görmüyoruz.
Sonra başka yorumlar da mümkündür. Süleyman ona nübüvvetinin mücizelerinden birini göstermek istemiş olabilir. Bunun için de şeffaflığı sebebiyle sanki suymuş gibi gözüken kristalden bir köşk inşa ettirmiştir. Öyle bir köşk ki o beşer gücü dâhilinde değildir, o insan işi değil ancak semavi bir tedbirin sonucu olabilir. Ya da bununla şunu murat etmiş olabilir: En doğrusunu Allah bilir ya, kendi hükümranlığının büyüklüğünü ve saltanatının ihtişamını ona göstermek ve böylece onun kendisinin dilediği her şeyi yapmaya kâdir olduğunu, onun davetine icabetle itaatine girme, Allah'a boyun eğme ve müslüman olmadan başka yapılabilecek bir şeyin olmadığını anlamasını sağlamak. İşte o andır ki o da Allah'tan gayrısına tapmakla Rabbim! Ben gerçekten kendime zulmetmişim! Artık Süleyman'la beraber âlemlerin Rabb'i olan Allah'a teslim oldum, dedi. Yani içtenlikle döndüm ve özümü âlemlerin Rabb'i olan Allaha teslim ettim, dedi.
İbn Kuteybe dedi ki: “Sarh” saraydır. Çoğulu “surüh”tur. “Lücce” bir araya toplanmış derin su demektir. “el-Mumerrad” da çamur ya da kireç ya da başka bir malzeme ile sıvanarak kaygan hale getirilmiş yer demektir. Bir başkası da şöyle dedi: Mumerrad uzun demektir, İbn Kuteybe şunları da söyledi: [Ş]Bu saydamlık anlamından hareketledir ki yüzünde tüy olmayanlara da “emrad” denir, Bitek olmayan kuma da Merdât denir, “el-Mumerrad” uzun olana denilir (mutavvel). Bazı kalelere “Mârid” denilmesi bu anlam sebebiyledir. Kisâi şöyle dedi": Mumerrad, düz, kaygan demektir. Tüysüz ergenlere “emrad” denilmesi de işte bu anlam ilişkisindendir.
EEE Ker iel ol Í GJL ALİS l pal,
Neml 27:45
[Semüd Kavmi ve Salih Peygamber]
Semüd kavmine, “Allah'a kulluk edin” demesi için kardeşleri Salih'i gönderdik. Yorumu şöyle olabilir: Biz Semüâd kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik ve onlara Allaha kulluk edin! demesini emrettik. Yorumu şöyle de olabilir: Allaha kulluk edin demesi peygamberliğinden dolayıdır. Yani biz onları Allaha kullukta bulunmaya davet etsin diye onu peygamber gönderdik. Allah'a kulluk edin. Bu beyan Allah'ın birliğini tasdik edip ona kul olun anlamında olabileceği gibi, bizzat ibadetin kendisi anlamında da olabilir: Yani Allaha ibadet edin, o konuda başkasını O'na ortak koşmayın ya da O'ndan başkasını tanrılar diye isimlendirerek ulühiyette O'na ortak koşmayın, buna mukabil sadece O'nu yegâne mâbut bilin. Her ne olursa olsun âyette yalnızca O'na ibadet edilmesine ve O'ndan başka ilâhın bulunmadığını tasdik etmeye dair emir vardır.
Ama hemen birbiriyle çekişen iki grup oluverdiler. Bu beyan hakkında şöyle denildi: İki gruptan maksat biri Salihe inanan, diğeri de onu yalanlayan kesimdir. Bu beyanda Allah onların husumetlerinin neden ve kimler arasında olduğuna dair bir açıklamada bulunmadı. Ancak başka bir ilâhi beyanda onu açıkladı ve tefsir etti, o da şudur: “Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf gördükleri kesimden inananlara dediler ki: ‘Siz Salihin, Rabb'i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?” Onlar da, ‘Şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse ona inanırız dediler. Büyüklük taslayanlar ise, ‘Biz de sizin inandığınızı inkâr ediyoruz’ diye karşılık verdiler”. Ama hemen birbiriyle çekişen iki grup oluverdiler meâlindeki beyanda sözü edilen çekişme Salih'i inkâr edenlerin elebaşları ile ona inananlar arasındadır. En doğrusunu Allah bilir.
pen İİ ALAN Şak EML Öle dailies
Neml 27:46
146. “Salih, “Ey kavmim!” dedi, “İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz; size merhamet edilmesi için Allah'tan bağışlanmayı dileseniz olmaz mi?”
Salih, “Ey kavmim!” dedi, İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Niçin Allah'ın rahmeti varken alelacele azabını istiyorsunuz. Onların alelacele azabı ve kötülüğü istemeleri bir başka ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Derken, o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler, böylece Rab'lerinin emrinden dışarı çıktılar ve “Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir!” dediler””. İyilikten önce kötülüğe koşmaları işte bu demektir.
Size merhamet edilmesi için Allah'tan bağışlanmayı dileseniz olmaz mı? Yani size merhamet etmesi için Allah'ın birliğini tasdik etseniz, O'na ibadette ve ulühiyette başkasını şirk koşmasanız ya? Bu beyanda onların Allah'ın birliğini tasdik etmeleri ve tövbeyle O'na yönelmeleri halinde kendilerine rahmeti ile muamele edeceğine dair umutlandırma vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”,
Neml 27:47
47. “Şöyle cevap verdiler: ‘Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz!
Salih, “Başınıza gelenler Allah katındandır. Doğrusu siz imtihana çekilen bir topluluksunuz' dedi”
Şöyle cevap verdiler: “Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz” Yani senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık. Kâfirler öteden beri Allah'ın peygamberlerine (s.a.) ve onlarla birlikte iman edenlere şöyle bir isnatta bulunmuşlardır: “Hep sizin meymenetsizliğiniz yüzünüzden uğursuzluğa uğradık” Onların başlarına bir sıkıntı ve belâ geldiğinde onların kendilerine uğursuzluk ve şomluk getirdiklerini ileri sürerler ve şöyle derlerdi; “Bu başımıza gelen hep sizin uğursuzluğunuz yüzündendir” Bolluk ve bereket olduğu zaman ise “Bu bize bizden, bizim sayemizde!” derlerdi. Bu, Müsâ'nın kavminin ona söyledikleri sözdür; “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince “Bu bizim hakkımızdır” derler,.” Mekke halkı da Hz. Peygambere (s.a.) aynı şekilde demişlerdi: “Kendilerine bir iyilik dokunsa “Bu Allah'tan derler, başlarına bir kötülük gelince de “Bu senden derler!” Onlar başlarına gelen belâ ve sıkıntılar yüzünden Hz. Peygamber'i uğursuzlukla suçlarlar, her türlü olumsuzluğu hep onun putperestliği eleştirmesinden bilirlerdi. Allah, resülüne bunu bildirdi ve onlara şöyle demesini emretti: “De ki: “Hepsi Allah'tandır” Yani bolluk, bereket ve sıkıntı namına her ne varsa hepsi Allah'tandır. Onları gönderen bizzat Odur, ben değilim, Buna göre başınıza gelenler Allah katındandır. Bu ilâhi beyan şöyle yorumlanır; Başınıza inen ve size isabet eden sıkıntı ve bolluk namına her ne varsa o ancak Allah'ın katından iner; onlart ne benden ne de kendinizden bilin! Ya da şöyle denir: Âhirette başınıza gelecek azap ancak ve ancak sizin dünyada iken beni yalancılıkla itham etmeniz yüzündendir. Ya da şöyle: Sizin uğursuzluğunuz, yani sizin uğursuzluğunuzun cezası Allah katındandır; O buna sebep sizi isterse dünya azabı ile isterse âhiret azabı ile cezalandırır.
Doğrusu siz imtihana çekilen bir topluluksunuz dedi. Bu cümlenin söz başı olması mümkündür. Yani işlediğiniz amellere karşılık olmaksızın bazan sıkıntı ile bazan da bolluk ile sınanırsınız. Şöyle yorumlanması da mümkündür: Dünyada iken işlemiş olduğunuz amellere karşılık olarak azap görürsünüz. Yani yaptığınız amellerden dolayı azap görürsünüz. Ebü Avsece şöyle dedi: Uğursuzluğunuz Allah katındandır meâlindeki beyanda Allah şunu açıklıyor: Sizin uğursuzluğunuzu ve neyi uğursuz saydığınızı en iyi Allah biliyor. İbn Kuteybe şöyle dedi: Uğursuzluğunuz Allah katındandır, yani bunun benimle ilgisi yok, o ancak ve ancak Allah katındandır. Bizim belirttiğimiz de budur.
Oyla Sip ósi hzali AGs REIRA e Bók ĞIş dal Hg Giá
---
Dipnotlar:
“Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince ‘Bu bizim hakkımızdır’ derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Müsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı. Bilesiniz ki başlarına gelenler Allah katındandır; fakat onların çoğu bunu bilmez”. “Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa ‘Bu Allah'tan' derler, başlarına bir kötülük gelince de ‘Bu senden derler. “Hepsi Allah'tandır de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!” (en-
Neml 27:48
48. “O şehirde dokuz elebaşı vardı; bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı.”
49. “Allaha and içerek aralarında şöyle konuştular; “Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, biz Salih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz' diyelim.”
Neml 27:49
48. “O şehirde dokuz elebaşı vardı; bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı.”
49. “Allaha and içerek aralarında şöyle konuştular; “Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, biz Salih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz' diyelim.”
Neml 27:50
, O şehirde dokuz elebaşı vardı. Bazıları şöyle demişlerdir: “er-Raht” sadece üçten dokuza kadar olan topluluk için kullanılır. Bu sayıdan fazla ya da az olduğu zaman “ricâl” (adamlar) denir. Ebü Avsece dedi ki:
“Raht” 1), nefer demektir. “Erâhit” ve “erhut” çoğuludur”, Sonra “raht” iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Tâbilerden ve diğerlerinden dokuz kişi kastedilmiş olabilir. Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı. İkincisi elebaşılardan dokuz nefer değil, onlardan her birinin kendilerine uyanlardan birer topluluğu vardı ve onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı.
Bunun, geleceğe yönelik olarak onların her daim bozgunculuk yapacaklarını ve asla inanmayacaklarını Allahin bildirmesi diye yorumlamak da mümkündür. Onların mevcut hallerini bildirme anlamına da gelebilir. Yani onlar an itibariyle bozgunculuk yapıyorlar ve günah işliyorlar. İyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlar. Yani her şeyin yolunda düzgün gitmesi için çaba sarfetmiyorlar. İbn Abbâs dedi ki: Bu dokuz kişi onların eşrafının çocukları idi. Onlar (Semüd halkının yurdu) Hicr'de idiler ve yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdi. Birbirlerine şöyle dediler: Salih'i ve ailesini kesinlikle öldürelim sonra velisine, yani kavminden vârislerine “Onu biz öldürmedik” diyelim. Âyette buna işaret eden kısım şudur: Allah'a and içerek aralarında şöyle konuştular: “Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, “Biz Salih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz” diyelim” Onlar kendi aralarında yemirleştiler ve bir gece Salihe geldiler, kendisini ve ailesini öldürmek üzere kılıçlarıyla yanına girdiler. O sırada Salih'in yanında koruma olarak Allah tarafından gönderilmiş birtakım melekler vardı. Melekler o topluluğu Salih'in evinde taşla öldürdüler. Bu da şu âyette anlatılan kısımdır: Onlar Salih ve ailesine yönelik böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan, yani yok edilecekleri hissine kapılmadan bir plan kurduk, yani onları helâk ettik”.
Bazıları şöyle demişlerdir: Bu dokuz kişi kendi aralarında anlaşma yapıp deveyi boğazladıktan sonra Salihe bir gece baskını yapıp, onu ve ailesini öldürmeyi kararlaştırdılar, Aralarında şöyle dediler: Eğer bu konuda bir husumet ortaya çıkar da iş dava konusu olursa yemin billah edip elbette onu öldürmediğimizi söyleyecek Biz Salih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik diyeceğiz. Yani onların helâklerine tanık olmadık. Bu yoruma göre âyette takdim tehir vardır.
Bazıları şöyle demişlerdir: Bu dokuz kişi kavminin en şerlileri idi. Yanlarına şarap alarak mağaralardan birine gidip, orada içip içip sonra da Salih ve ailesine gece baskını yapıp hepsini öldüreceklerdi. [§]Orada içtiler. O esna- EHI da üzerlerine kaya düştü ve orada azaba düçar oldular. Onlar tuzak kurdular derken kastedilen işte budur. Yani Salih'i ve ailesini öldürmeyi planladılar. Biz de onlara oyun kurduk, yani kurdukları tuzağı başlarına çevirdik ve hak ettikleri cezalarını verdik. Yani onları hiç farkına bile varmadan helâk ettik.
“Lenubeyyitennehü ve ehlehü sümme lenekülenne” kelâm-ı simi, kırâati hakkında ihtilaf edilmiş, “nün” harfi ile “lenubeyyitennehü” şeklinde okunursa, o takdirde bu söz onların kendi aralarında söyledikleri! bir söz olur. Bazıları ise “tâ” harfi ile “Letübeyyitennehü” şeklinde okumuşlardır. O takdirde söz elebaşların tâbilerine söylediği bir söz olur.” “Leyübeyyitennehö” şeklinde “yâ” ile okuyanlar ise bu sözü Allah'ın onlara haber vermesi kabilinden sayarlar.
---
Dipnotlar:
9 “Rahtü'r-racül”! haç), kişinin kavmi ve kabilesi demektir. Şöyle denir: “Hüm rahtun deniyyetün” (Onlar aşağılık bir topluluktur.) er-Raht, üçten dokuza kadar olan sayıdan kinâyedir. Bazıları yedi dokuz arası demişlerdir. Yedi ile üç arasına ise “nefer” denir. Denildi ki: Raht, içinde kadın olmayan ondan az sayıdaki erkek topluluğudur. Allah şöyle buyurmuştur: “O şehirde dokuz elebaşı vardı” (Neml 27/48) bu kelime anlam olarak çoğuldur lafzından müfredi yoktur. Raht'ın çoğulu erhut, erhât ve erâhit (hagi p aS p hzl) gelir. bk. İbn Kesir, Tefsir, II, 355; Âlüsi, Rühu'l-meâni, XIX, 213.
Neml 27:51
, O şehirde dokuz elebaşı vardı. Bazıları şöyle demişlerdir: “er-Raht” sadece üçten dokuza kadar olan topluluk için kullanılır. Bu sayıdan fazla ya da az olduğu zaman “ricâl” (adamlar) denir. Ebü Avsece dedi ki:
“Raht” 1), nefer demektir. “Erâhit” ve “erhut” çoğuludur”, Sonra “raht” iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Tâbilerden ve diğerlerinden dokuz kişi kastedilmiş olabilir. Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı. İkincisi elebaşılardan dokuz nefer değil, onlardan her birinin kendilerine uyanlardan birer topluluğu vardı ve onlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, iyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlardı.
Bunun, geleceğe yönelik olarak onların her daim bozgunculuk yapacaklarını ve asla inanmayacaklarını Allahin bildirmesi diye yorumlamak da mümkündür. Onların mevcut hallerini bildirme anlamına da gelebilir. Yani onlar an itibariyle bozgunculuk yapıyorlar ve günah işliyorlar. İyileştirme ve düzeltme cihetine gitmiyorlar. Yani her şeyin yolunda düzgün gitmesi için çaba sarfetmiyorlar. İbn Abbâs dedi ki: Bu dokuz kişi onların eşrafının çocukları idi. Onlar (Semüd halkının yurdu) Hicr'de idiler ve yoldan çıkmış (fâsık) kimselerdi. Birbirlerine şöyle dediler: Salih'i ve ailesini kesinlikle öldürelim sonra velisine, yani kavminden vârislerine “Onu biz öldürmedik” diyelim. Âyette buna işaret eden kısım şudur: Allah'a and içerek aralarında şöyle konuştular: “Gece baskınıyla onu ve ailesini öldürelim, sonra velisine, “Biz Salih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik, gerçekten doğru söylüyoruz” diyelim” Onlar kendi aralarında yemirleştiler ve bir gece Salihe geldiler, kendisini ve ailesini öldürmek üzere kılıçlarıyla yanına girdiler. O sırada Salih'in yanında koruma olarak Allah tarafından gönderilmiş birtakım melekler vardı. Melekler o topluluğu Salih'in evinde taşla öldürdüler. Bu da şu âyette anlatılan kısımdır: Onlar Salih ve ailesine yönelik böyle bir tuzak kurdular, biz de kendileri farkında olmadan, yani yok edilecekleri hissine kapılmadan bir plan kurduk, yani onları helâk ettik”.
Bazıları şöyle demişlerdir: Bu dokuz kişi kendi aralarında anlaşma yapıp deveyi boğazladıktan sonra Salihe bir gece baskını yapıp, onu ve ailesini öldürmeyi kararlaştırdılar, Aralarında şöyle dediler: Eğer bu konuda bir husumet ortaya çıkar da iş dava konusu olursa yemin billah edip elbette onu öldürmediğimizi söyleyecek Biz Salih ailesinin öldürülmesi sırasında orada değildik diyeceğiz. Yani onların helâklerine tanık olmadık. Bu yoruma göre âyette takdim tehir vardır.
Bazıları şöyle demişlerdir: Bu dokuz kişi kavminin en şerlileri idi. Yanlarına şarap alarak mağaralardan birine gidip, orada içip içip sonra da Salih ve ailesine gece baskını yapıp hepsini öldüreceklerdi. [§]Orada içtiler. O esna- EHI da üzerlerine kaya düştü ve orada azaba düçar oldular. Onlar tuzak kurdular derken kastedilen işte budur. Yani Salih'i ve ailesini öldürmeyi planladılar. Biz de onlara oyun kurduk, yani kurdukları tuzağı başlarına çevirdik ve hak ettikleri cezalarını verdik. Yani onları hiç farkına bile varmadan helâk ettik.
“Lenubeyyitennehü ve ehlehü sümme lenekülenne” kelâm-ı simi, kırâati hakkında ihtilaf edilmiş, “nün” harfi ile “lenubeyyitennehü” şeklinde okunursa, o takdirde bu söz onların kendi aralarında söyledikleri! bir söz olur. Bazıları ise “tâ” harfi ile “Letübeyyitennehü” şeklinde okumuşlardır. O takdirde söz elebaşların tâbilerine söylediği bir söz olur.” “Leyübeyyitennehö” şeklinde “yâ” ile okuyanlar ise bu sözü Allah'ın onlara haber vermesi kabilinden sayarlar.
---
Dipnotlar:
9 “Rahtü'r-racül”! haç), kişinin kavmi ve kabilesi demektir. Şöyle denir: “Hüm rahtun deniyyetün” (Onlar aşağılık bir topluluktur.) er-Raht, üçten dokuza kadar olan sayıdan kinâyedir. Bazıları yedi dokuz arası demişlerdir. Yedi ile üç arasına ise “nefer” denir. Denildi ki: Raht, içinde kadın olmayan ondan az sayıdaki erkek topluluğudur. Allah şöyle buyurmuştur: “O şehirde dokuz elebaşı vardı” (Neml 27/48) bu kelime anlam olarak çoğuldur lafzından müfredi yoktur. Raht'ın çoğulu erhut, erhât ve erâhit (hagi p aS p hzl) gelir. bk. İbn Kesir, Tefsir, II, 355; Âlüsi, Rühu'l-meâni, XIX, 213.
Neml 27:52
İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Yani işledikleri zulüm sebebiyle boş evler. Onlara hiç kimseyi iskân etmedik, onları öyle boş vaziyette bıraktık. Bazıları şöyle demişlerdir: Zulümleri sebebiyle harap olmuş evleri. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yahut evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış, ıssız bir kasabaya uğrayan kimsenin durumu gibi” Yani çökmüş harap vaziyette. Bütün bunlar aynen olmuştur. Bu gibi helâk olmuş kavimlerin yurtlarından bir kısmı vardır ki onlar başkalarına yurt kılınmıştır; Allah'ın İbn Zencele, Huccetü'l-kırâât, s. 350; Abdülâl Sâlim Mekrenı - Ahmed Muhtår Ömer, Mucemü'l-kırââti'i-Kurâniyye, Ul, 478.
İsrâiloğulları'nı Kıptiler'in yurduna ve mallarına vâris kılması ve onların yurtlarına yerleştirmesi gibi. Bir kısım da vardır ki halkını helâk ettikten sonra orasını bomboş bir halde bırakmıştır. Bir kısmı da vardır ki halkını helâk etmiş, yurtlarını da harap kılmış ve orayı o hal üzere terketmiştir.
Anlayan bir kavim için elbette bunda ibret vardır. Bunda, yani sözü edilen kavimlerin helâk edilmesinde bilen ve ibret alan bir kavim için bir âyet ve alınacak ders vardır.
YO lal kal a ECN
Neml 27:53
İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınanları. Yani Allaha muhalefet etmekten, O'nun emrine ve yasağına karşı çıkmaktan sakınanları ise o felâketten kurtardık.
ŞAGİ a KPEE ója İĞİN ó
Neml 27:54
[Lût Peygamber ve Kavmi]
Lütu da hatırla! O kavmine şöyle demişti: Sanki burada takdir edilmesi gereken bir sözcük (ıdmâr) vardır. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Biz Lüt'u kavmine peygamber gönderdik de o kavmine şöyle demişti: “Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? Yani siz göz göre göre ve onun çok çirkin bir iş olduğunu bile bile o hayâsızlığı işleyecek misiniz?
Gerçekten siz arzu duymanız gereken kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yöneliyorsunuz? Diyor ki: Erkeklere geliyor, kadınları terkediyorsunuz, Burada işaret edilen, bir başka ilâhi beyanda açıklanan şu husustur: “Insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz”.
Doğrusu siz değerleri bilmeyen bir topluluksunuz, demişti. Bazıları şöyle demişlerdir: Ancak siz cahil bir topluluksunuz. Yani emir nedir bilmiyor ve isyan ediyorsunuz. Bunun onun kavmine ait şu söze bir cevap olması muhtemeldir: “Ey Lût!” dediler, “Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın!”” O zaman dedi ki: Ancak siz ne dediğini bilmeyen cahil bir topluluksunuz. Yani bunu bir tür cahilliğe sebep söylüyorsunuz. Ya da buna benzer bir söz. En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:55
[Lût Peygamber ve Kavmi]
Lütu da hatırla! O kavmine şöyle demişti: Sanki burada takdir edilmesi gereken bir sözcük (ıdmâr) vardır. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Biz Lüt'u kavmine peygamber gönderdik de o kavmine şöyle demişti: “Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız? Yani siz göz göre göre ve onun çok çirkin bir iş olduğunu bile bile o hayâsızlığı işleyecek misiniz?
Gerçekten siz arzu duymanız gereken kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere mi yöneliyorsunuz? Diyor ki: Erkeklere geliyor, kadınları terkediyorsunuz, Burada işaret edilen, bir başka ilâhi beyanda açıklanan şu husustur: “Insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz”.
Doğrusu siz değerleri bilmeyen bir topluluksunuz, demişti. Bazıları şöyle demişlerdir: Ancak siz cahil bir topluluksunuz. Yani emir nedir bilmiyor ve isyan ediyorsunuz. Bunun onun kavmine ait şu söze bir cevap olması muhtemeldir: “Ey Lût!” dediler, “Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın!”” O zaman dedi ki: Ancak siz ne dediğini bilmeyen cahil bir topluluksunuz. Yani bunu bir tür cahilliğe sebep söylüyorsunuz. Ya da buna benzer bir söz. En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:56
Fakat kavminin cevabı, “Lüt ailesini ülkenizden çıkarın!” demekten ibaret oldu. “Fakat kavminin cevabı, ancak şunu şunu demek oldu” derken, bu kasırlı ifadeden kastedilen bir vakitteki cevaplarıdır. Yoksa bütün zamanlarda öyle değildir. Çünkü onların zaman içinde birçok sözleri ve cevapları olmuştur. Meselâ şunun gibi: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim”” ve benzerleri. Keza onların kuşkusuz onlar (ahlâkça) temizlik taslayan kimselermiş! sözleri gibi. Bu beyanlar gösteriyor ki onlar, kendi yapmakta oldukları ve işledikleri fiillerin iğrenç, çirkin ve kabul edilemez olduğunu biliyorlardı. Nitekim şöyle demişlerdir: Kuşkusuz onlar (ahlâkça) temizlik taslayan kimselermiş!
Sonra onların bu sözleri hakkında değişik izahlar yapılabilir: Birincisi onların bu sözü istihza tarzında söylemiş olmalarıdır. İkincisi Lüt ailesini ülkenizden çıkarın; çünkü onlar bizim işlerimizi ve fiillerimizi tiksinti verici buluyorlar, şeklindedir. Üçüncüsü de gerçek anlamda söylemiş olmalarıdır: Kuşkusuz onlar arınmaya çabalayan birtakım insanlardır.
Neml 27:57
Bunun üzerine onu ve karısı dışında kalan ailesini kurtardık. Karısının geride kalanlardan olmasını takdir ettik. Bu beyanda hanımın dışındaki aile üyelerinin “ehil”, yani hane mensubu diye isimlendirilmesinin caiz olduğuna dair delil vardır. Tefsircilerin tümü dediler ki: Onun ehlinden maksat kızlarıdır. Karısının geride kalanlardan olmasını takdir ettik. Bu beyanda kullara ait fiillerin yaratılmasına dair delil vardır. Şöyle ki Allah Teâlâ karısının geride kalanlardan olmasını takdir ettik buyurmaktadır. Geride kalma ve beka kadının fiilidir. Bununla birlikte Allah onun bu fiilini kendisinin takdir buyurduğunu bildirmiştir. “Mine'l-âbirin” Allah'ın azabına mâruz kalanlardan, demektir. İbn Mesüd'un mushafında “velekad vekaynâ ileyhi ehlehü küllehum illâ acüzen fil-gâbirin” L5, a333) şeklindedir. Yani ona, sadece geride kalanlardan bir kocakarı hariç bütün ailesini tam olarak verdik.
Gİ gayi laz ES Fa lé Gaal
Neml 27:58
Onların üzerine müthiş bir yağmur indirdik; önceden uyarılmış olanların yağmuru ne korkunç oldu! Yani uyarıyı kabul etmeyen ve uyarının kendisine herhangi bir yarar sağlamadığı kimselere inen azap yağmuru ne kötü-
Neml 27:59
[Tevhid, Şirk ve Müşrikler]
De ki: Hamdolsun Allah'a! Müfessirlerin çoğunluğu şöyle dedi: Ailah, nebisine, geçmiş peygamberlerin düşmanlarını helâk etmesi sebebiyle kendisine hamdetmesini ve övgüde bulunmasını emretti. Sonra şöyle dedi: Selâm olsun seçkin kıldığı kullarına. Onlar resüller ve nebilerdir (s.a.). Kendisine her türlü nimeti lütfetmesi sebebiyle Allah'a hamdetmesini ve övgüde bulunmasını emretmiş olması da mümkündür. O nimetlerden biri de belirtildiği gibi düşmanlarını helâk etmesi, dostlarını sağ salim geride bırakmasıdır. Bu şekilde Hz. Peygamber'in (s.a.) düşmanlarına, aynen geçmiş peygamberlerin kavimlerinin helâk edilmesi gibi kendilerinin de helâk edileceği korkusunu kendilerine salmak amaçlanmıştır. Ya da bizzat Hz. Peygamber'in kendisine vermiş olduğu nübüvvet, risâlet, hidâyet gibi her türlü nimetlere karşılık kendisine hamdetmesini ve övgüde bulunmasını emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
(JSelâm olsun seçkin kıldığı kullarına. Burada söz konusu edilenlerin resüller olması mümkündür: Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bütün peygamberlere selâm olsun!”” Selâm verme emrinin Hz. Peygamber'in ashabına ve bütün müminlere olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: “Selâm size", Allah peygamberine resüllere, ashabına ve cümle müminlere selâm etmesini emretmiştir. Sonra “ıstafâ” kelimesinde hiç kimsenin kendinden bir kerametle seçilmeyi elde edemeyeceğine, bunun ancak Allah ile mümkün olduğuna dair delil vardır. Zira Allah seçti buyurmuştur.
Allah mı daha hayırlı yoksa O'na koştukları ortaklar mı? Yani geçmiş ümmetlerle ilgili olarak düşmanlarını helâk edip resüllerini ve velilerini (müminleri) sağ salim kurtarma gibi hususları yaratan mı yoksa O'na ibadette ortak koşmakta olduğunuz ve bu sayılanlardan hiçbirine kâdir olamayan putlarınız mı daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, siz de biliyorsunuz ki düşmanlarını helâk etme, resüllerini sağ salim kurtarma gibi sözü edilen hususları Allahın yapmaya kâdir olduğunu, onun ve bütün bunların maliki bulunduğunu, buna mukabil O'nun dışında tapmakta olduğunuz putların bunlardan hiçbirine kâdir olmadığını biliyorsunuz. Hal böyle iken nasıl olur da ulühiyette onları Allaha ortak koşarsınız?! Allah mı daha hayırlı yoksa O'na koştukları ortaklar mı? sorusunun cevabı belirtilmemiştir. Onun cevabı şu olmalıdır; “Bilakis Allah hayırlıdır” Aynı şekilde haberde de Hz. Peygamberden (s.a.) -eğer sabitse- geldiğine göre o bu âyeti okuduğu zaman: “Bilakis Allah hayırlıdır, bâki olan, en yüce ve en kerem sahibi yegâne varlık O'dur”! dermiş.
---
Dipnotlar:
© “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: ‘Selâm size! Rabb'iniz merhamet etmeyi -bir lütuf olarak- kendine yazdı. Gerçek şu ki, sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da ardından tövbe edip kendisini düzeltirse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esir-
Neml 27:60
Peki, gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren kim? Biz o suyla, sizin bir tek ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel güzeł bahçeler, bağlar yetiştirmekteyiz. Allah bu beyanla onlara iki şeyi hatırlatıyor: Birincisi göklerin ve yeryüzünün yaratılması, gökten yağmurun indirilmesi, yerden bitkilerin bitirilmesi ve ürünlerin çıkarılması gibi sözü edilen hususlarda bizzat onların da ikrarı ile kudret ve saltanat sahibi olanın ve bütün bunların yegâne yaratıcısının Allah olduğunu bildirmek ve bunun sonucu olarak da onlara şöyle demek: Madem ki bütün bunların yaratıcısının Allah olduğunu biliyorsunuz, o halde nasıl oluyor da böyle bir gücü ve kudreti olmayan, Allah'ın dışında puttara ulühiyet isnat etmek ve tapınmak suretiyle O'na ortak koşabiliyorsunuz?!
İkincisi: Allah gökler ve yer arasındaki işlerin ve düzenlemenin tam bir uyum içinde olmasını, aralarındaki uzaklığa rağmen her birinin düzeninin diğerinkine bağlı olduğunu bildiriyor, böylece her ikisinin yaratıcısının ve yöneticisinin tek ve aynı olduğunu, onları yaratanın ve yönetenin ayrı ayrı tanrılar olmadığını bildirmek istiyor. Eğer siz bunun farkında iseniz o takdirde nasıl oluyor da bu konuda Allaha başkalarını ortak koşabiliyorsunuz?! Bu şu âyetteki gibidir: “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu”". Bu, düalistlere (iki tanrıcı, Seneviyye) ve maddecilere (tanrı tanımaz, Dehriyye) karşı getirilmiş bir delildir.
Seneviyye bir tek olan Allah'ı inkâr edip iki tanrı olduğunu kabul edenlerdir. Müşrikler ise evreni yaratan Allah'ı ikrar edip ancak tanrı diye isimlendirmede ve tapınmada putları O'na ortak koşanlardır.
Güzel güzel bahçeler. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Hadâik” elHıytân (otai), yani bahçeler demektir. “Besâtin” bahçelerden küçük olandır. Bazıları şöyle demişlerdir: “el-Hadâik” etrafı ağaçlarla çevrilmiş bahçe demektir. “el-Besâtin” ise her yanı ağaçla dolu bahçedir. Ebü Avsece şöyle dedi: “el-Hadâik” bostanlar ve bahçeler demektir. “el-Hadika” er-Ravda, yani bahçe demektir. İbn Kuteybe ise şunları söyledi: “el-Hadâik” “besâtin”, yani bostanlar demektir. Tekili “hadika” gelir. Bahçeye hadika denilmesi gözlerin oraya dikilmesi, yani etrafının çevrelenmesi sebebiyledir”. “Zâte behce”, manzarası güzel demektir. “Behce”li denilmesi, baktığı zaman sahibinin yüzünün gülmesi ve sevinç duyması sebebiyledir.
Biz o suyla, sizin bir tek ağacını bile bitiremeyeceğiniz güzel güzel bahçeler, bağlar yetiştirmekteyiz. Yani siz onun tek bir ağacını bile bitirecek güçte değilsiniz. Sizden daha aşağı durumda olan onu yetiştirmekte daha zayıf ve daha uzak haldedir. Hal böyle iken her konuda sizden durumu daha aşağıda olan şu putlarınıza nasıl oluyor da tapınıyor ve onları tanrı kabul ederek Allaha şirk koşuyorsunuz.
(SJAllah'tan başka tanrı mı! Yani Allah ile birlikte başka tanrı yoktur. EE Doğrusu onlar yoldan sapmış kimselerdir. Bu beyanın iki mânaya ihtimali vardır. Birincisi: “Yadilüm” kelimesi, sözü edilen hususlara kādir ve mâlik olmayan putları O'na denk tutuyorlar, anlamında olabilir. İkincisi de: Allah'tan sapıp başkasına meylediyorlar, anlamıdır. Bu durumda fiil “udül” masdarından olur. En doğrusunu Allah bilir.
Gİ Jak Dİ GİS Jazz İZE NI Jak v3 ASİ dil a KUR ft. PİDE a) rez dala)
Neml 27:61
61. “Peki, yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, vadilerinden nehirler akıtan, yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Allah'tan başka bir tanrı mı? Doğrusu onların çoğu gerçeği bilmiyorlar. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 326.
Peki, yeryüzünü yerleşmeye elverişli kılan, öyle ki üzerinde yerleşiyorlar, orada yaşıyorlar ve geceliyorlar. Vadilerinden türlü faydalar elde ittikleri ve su içme ihtiyaçlarını gördükleri nehirler akıtan, üzerindekileri savurmasın diye yerde sarsılmaz dağlar yaratan, iki deniz arasına engel koyan kim? Bazıları şöyle demişlerdir: Pers denizi ile Rum denizi arasına Arap yarımadasını bir engel olarak koyan. Adaya “Cezire” denilmesinin sebebi üzerindeki suyun çekilip (cezr) karanın açığa çıkmasıdır. Bazıları da maksadın Şam denizi ile Irak denizi olduğunu söylemiştir. Bazıları da iki deniz arasına engel koymadan maksadın tatlı su ile tuzlu su arasına lütfu ile bir engel koymasıdır demişlerdir. Bunun sonucu iki farklı su ilâhi lütuf sayesinde birbirine karışmazlar. Allah kulları üzerindeki nimetlerini ve lütfunu hatırlatıyor ve onları bu sayılan nimetlerden hiçbirine mâlik olmayan putları, ibadette ve ulühiyette kendisine nasıl ortak koştuklarını ve o nimetlere karşı yerine getirmeleri gereken şükrü nimetin sahibinden başkasına yaptıklarını ifade ederek uyarıyor.
Allah'tan başka bir tanrı mı? Yani Allah ile birlikte başka tanrı yoktur. Doğrusu onların çoğu bilmiyorlar. Çoğunun bilmemesi şu anlamda olabilir: Yani onlar sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi bildiklerinden yararlanma yoluna gitmiyorlar. Çünkü bildiğinden yararlanmayan kimse cahil gibi olmaktadır. Allah, bildiklerinden yararlanmadıkları için onların ilmini yok saydığı gibi duyma, görme, konuşma ve akletme yetilerini de, onlarla gereken istifadeyi yapmadıkları için yok saymıştır. Her ne kadar bu organ ve yetiler kendilerinde mevcut olsa da kullanmadıkları için onları, bunlardan yoksun olmakla nitelemiştir. Buna göre gereği ile amel edip yararlanmadıkları için onların cahil sayılması söz konusu olabilmiştir. İkincisi: Doğrusu onların çoğu bilmiyorlar, çünkü onlar sözü edilen hususlar üzerinde durup düşünme külfetine girmiyorlar. Ya da onların arasında bir engel olduğunu bilmiyorlar. En doğrusunu Allah bilir, SİZE EŞEN aak aes B SELİN Si GA İYİ Aud T
Neml 27:62
Peki, darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan kim? Bu beyan Allah mı daha hayırlı yoksa O'na koştukları ortaklar mı?" meâlindeki ilâhi beyanla bağlantılıdır. Sanki şöyle buyuruyor: Darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan mı yoksa bunlardan hiçbir şeye mâlik olmayan mı daha hayırlıdır? Bunun cevabı şöyle demenizdir: Bilakis bunlara sahip olan, sahip olmayandan hayırlıdır. Ya da sözünü ettiğimiz iki açıklama doğrultusunda olması muhtemeldir. Birincisi: Siz de biliyorsunuz ki darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren bizzat Allahtır; tapınmakta olduğunuz putlar değil. Hal böyle iken nasıl olur da onları ulühiyette ve kulluk etmekte O'na ortak koşabiliyorsunuz? İkincisi: O, darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişiyorsa, sıkıntısını gideriyorsa ve öncekilerinizi helâk ettikten sonra sizi yeryüzünün yöneticileri kılıyorsa bu gösterir ki O tektir, birden fazla değildir. Zira eğer bütün bunlar birden fazla tanrının icadı olsaydı o takdirde bunlardan biri imdada yetişip sıkıntıyı gidermeyi irade etse, diğeri de icabette bulunmamayı ve talebini reddetmeyi dilese bütün bunların bekası ve düzenin mevcudiyeti söz konusu olamazdı. Dolayısıyla düzenin varlığı onun bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösterir. Birincisi iki tanrıcılığa (seneviyye), ikincisi ise tapınmada ve tanrı diye adlandırmada O'na putları ortak koşmaya yönelik olmaktadır.
Allah'tan başka bir tanrı mı? Yani Allah ile birlikte başka tanrı yoktur. Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!
Buna göre Peki, karaların ve denizlerin karanlıkları içinde yol bulmanızı sağlayan kim? Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen kim? meâlindeki beyan sözünü ettiğimiz izahlar doğrultusunda yorumlanacaktır.
“Buşran” kelimesi, müjde anlamındaki “Bişâret” sözcüğündendir. “Nüşran” şeklinde nün harfi ile okunması halinde ise dağıtmak ve kaldırmak anlamında olur".
402 Yeryüzünün yöneticileri. )Kendilerinden önceki ümmetlere halef olanlar. Ebü Muâz dedi ki: “Hulefâ” (suts) kelimesinin tekili “halif “tir. “el- Halâif”in tekili ise halifedir. “Halif”, hâliften (utat) dönüşmedir. Âlimden (udi) alimin gelmesi gibi.
IN EEN ğa pS AŞ Keş çi GİRİN a piri
Neml 27:63
Peki, darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan kim? Bu beyan Allah mı daha hayırlı yoksa O'na koştukları ortaklar mı?" meâlindeki ilâhi beyanla bağlantılıdır. Sanki şöyle buyuruyor: Darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren ve sizi yeryüzünün yöneticileri yapan mı yoksa bunlardan hiçbir şeye mâlik olmayan mı daha hayırlıdır? Bunun cevabı şöyle demenizdir: Bilakis bunlara sahip olan, sahip olmayandan hayırlıdır. Ya da sözünü ettiğimiz iki açıklama doğrultusunda olması muhtemeldir. Birincisi: Siz de biliyorsunuz ki darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişen, sıkıntısını gideren bizzat Allahtır; tapınmakta olduğunuz putlar değil. Hal böyle iken nasıl olur da onları ulühiyette ve kulluk etmekte O'na ortak koşabiliyorsunuz? İkincisi: O, darda kalan kendisine yalvardığı zaman imdadına yetişiyorsa, sıkıntısını gideriyorsa ve öncekilerinizi helâk ettikten sonra sizi yeryüzünün yöneticileri kılıyorsa bu gösterir ki O tektir, birden fazla değildir. Zira eğer bütün bunlar birden fazla tanrının icadı olsaydı o takdirde bunlardan biri imdada yetişip sıkıntıyı gidermeyi irade etse, diğeri de icabette bulunmamayı ve talebini reddetmeyi dilese bütün bunların bekası ve düzenin mevcudiyeti söz konusu olamazdı. Dolayısıyla düzenin varlığı onun bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösterir. Birincisi iki tanrıcılığa (seneviyye), ikincisi ise tapınmada ve tanrı diye adlandırmada O'na putları ortak koşmaya yönelik olmaktadır.
Allah'tan başka bir tanrı mı? Yani Allah ile birlikte başka tanrı yoktur. Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!
Buna göre Peki, karaların ve denizlerin karanlıkları içinde yol bulmanızı sağlayan kim? Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen kim? meâlindeki beyan sözünü ettiğimiz izahlar doğrultusunda yorumlanacaktır.
“Buşran” kelimesi, müjde anlamındaki “Bişâret” sözcüğündendir. “Nüşran” şeklinde nün harfi ile okunması halinde ise dağıtmak ve kaldırmak anlamında olur".
402 Yeryüzünün yöneticileri. )Kendilerinden önceki ümmetlere halef olanlar. Ebü Muâz dedi ki: “Hulefâ” (suts) kelimesinin tekili “halif “tir. “el- Halâif”in tekili ise halifedir. “Halif”, hâliften (utat) dönüşmedir. Âlimden (udi) alimin gelmesi gibi.
IN EEN ğa pS AŞ Keş çi GİRİN a piri
Neml 27:64
Peki, ilk baştan yaratan, sonra yaratmayı (durmaksızın) tekrar eden kim? Size hem gökten hem yerden rızık veren kim? Bu âyette de aynı yorum söz konusudur. Yani bu sözü edilen hususlara muktedir olan öldükten sonra tekrar diriltmeye ve onlara yeniden can vermeye de kâdirdir. Allah bu şekilde onları yeniden diriltilme gerçekliğini kabule zorluyor. Yani buna kâdir olan sözü edilenlere de kâdirdir. Allah'tan başka bir tanrı mı? Yani Allah ile birlikte başka tanrı yoktur. Aksine buna muktedir olan yegâne varlık Allah'tır; tapınmakta olduğunuz ve ortak koştuğunuz putlar değildir.
De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin bakalım!” İnançsızlık içinde bocalayan, ya da gerçekliği inkâr eden ve Allah'a başkasını ortak koşma iddiasında bulunanlara De ki: Eğer sözlerinizde doğrular iseniz kesin delilinizi getirin bakalım!
Allah'tan başka bir tanrı mı? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Bütün bunları size yapabilecek Allah ile birlikte başka bir tanrı var mıdır? O size rızık veriyor, gökten sizin için yağmur indiriyor, onunla yergideriyor ve bütün bu bahsedilenleri yapıyor. Yani Allah ile birlikte başka tanrı yoktur. Aksine bütün bunları sizin için yapan yegâne varlık Allah'tır. Hal böyle iken O'ndan gayrısını O'na ulühiyetinde ve ibadetinde nasıl ortak koştunuz? Kaldı ki siz tapmakta olduğunuz Allah'tan gayrı o putların bu sayılanlardan hiçbirini sizin için yapamayacağını bilmektesiniz. Allah bu şekilde onların beyinsizliklerini, basiretlerinin ve marifetlerinin kıtlığını dile getirmiş oluyor. Sonra şöyle buyurdu: De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin bakalım!” Yani eğer doğru sözlüler iseniz o takdirde bunları sizin için yapan Allah'ın dışında bir tanrının olduğunu gösteren kanıt getirin.
Neml 27:65
[Gaybı Ancak Allah Bilir]
De ki: Allah'tan başka göklerde olsun yerde olsun hiç kimse gaybı bilemez. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Allah peygamberine şöyle buyurdu: De ki: “Bilemez” Yani sizin göklerde ve yerde olanlardan taptıklarınız var ya onlar gaybı bilemezler; onu ancak Allah bilir. Çünkü onların bir kısmı gök ehline tapmaktaydılar ki onlar meleklerdir. Bazıları ise yerde olanlara tapmaktaydılar. Allah'ın dışında olarak yerde ve göklerde olanlardan taptıklarınız gaybı bilemez, gaybı bilen ancak Allah'tır.
Sonra “gayb” iki şekilde izah edilebilir: Birincisi: Bazılarına gizli kalandır, O onu bilir. İkincisi de gaybı ancak Allah bilir. Yani şimdiye kadar olan ve bundan sonra da zamanın sonuna kadar olacak olan her ne varsa onları Allah'tan başka kimse bilemez. Eğer biliyorlarsa o bildiklerini Allah'tan öğrenerek bilmişlerdir. Kimi de “gayb”tan maksadın ölümden sonra diriliş ve kıyâmet olarak yorumlamışlardır. Buna göre Allah şöyle buyuruyor: Hiç kimse kıyâmetin ne zaman kopacağını bilemez; ancak Allah bilir.
Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle dedi: Mekke halkı ne zaman diriltileceklerinin farkında değillerdir. Ancak eğer burada söz konusu edilen bilmeme ölümden sonra diriltilme vaktini bilmemek ise, o takdirde Mekke halkı ile göklerdeki ve yerdekilerden diğerleri diriltilme vaktini bilmeme bakımından dinen eşit konumda olurlar. Zira gökler ve yer ehlinden ne zaman diriltileceğini bilen tek bir kimse yoktur. Ancak bu beyanın ölümden sonra tekrar diriltilmeyi inkâr edenler hakkındadır denilirse o takdirde, bununla sözü edilenlerden belli bir zümrenin kastedilmesi mümkündür.
(Ş1Öldükten sonra diriltilmenin vaktine gelince onun ne zaman olacağını bilememe konusunda bütün insanlar eşittir. Bir başka ilâhi beyanda “Ne zaman gelip çatacak?” diye sana kıyâmet saatini sorarlar” buyrulurken ifade edilen husus da odur. Allah onun ilmini hiç kimseye açmadığını ve onun ilminin ancak Allah'ın katında olduğunu bildirdi.
GLA İLE aça ŞEYİ çe Aİ
Neml 27:66
Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; dahası, bu hususta şüphe içindedirler; bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler. Hem kırâati hem de yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir: Kırâati şöyle: Bazıları şeddeli ve elifli olarak “iddârake” şeklinde okumuşlardır. Bazıları ise şeddeyi ve elifi düşürerek “edrake” şeklinde okumuştur. Bazısı “bel” kelimesini “yâ'lı olarak ve üzerinde duracak şekilde “belâ” diye okumuştur. Kimi “eedrake” şeklinde istifhamlı okumuşlardır. Kimi de “âdrake” şeklinde istifhamlı, “yâ'sız olarak “bel” şeklinde ve fasılasız biçimde okumuşlardır. Kim şeddeli olarak istifhamsız “iddârake” şeklinde okumuşsa o zaman mânası tedarik edildi, toplandı, anlamında olur. Yani onların âhiret hakkındaki ilimleri onu gözleriyle gördükleri anda telâfi edilecek ve bilgi sahibi olacaklardır. Oysa bugün itibariyle onlar ondan şüphe ve körlük içindedirler, ama aksine âhirette ona dair ilimleri kendilerine verilecek. Diyor ki: Âhirete dair bilgileri ulaştı mı, yani idrak etmedi ve onların bilgisi erişmedi"?. Bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler. Allah onları beyinsizlikle ve cehaletle suçluyor ve onların bilgilerinin âhirete erişmediğini söylüyor. Bazıları şöyle demişlerdir: Hayır, onların âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz kalmıştır; Yani yoksa âhiret hakkındaki bilgileri yetersiz mi? demektir. Bazıları şöyle demişlerdir: Âhiret hakkındaki bilgilerinin yetersiz kalmış olması, yani dünyada iken âhirete dair bir bilgilerinin olmayışı, âhirette ise kendilerine bir fayda sağlamadığı için anlamsız olmasıdır. Hasan-ı Basri dedi ki: Onların bilgileri yetersiz kalmış demek (idderake), yok olup gitmesi demektir. İbn Abbâs ve daha başkaları dediler ki: “Beli'd-darake ilmuhum fil-âhirati” (15491 ça gile 5531 p) demek, yani onların bilgileri âhirette kesinlik kazandı, demektir. Yani onların âhiretin var olacağına ilişkin bilgilerden şüphe etme noktasında birleştiler. Onlar Arap müşrikleridir. Dahası, bu hususta şüphe içindedirler; Dedi ki: Bir defasında âhiret vardır diyorlar sonra onun hakkında şüphe duyuyorlar ve “Bilmiyoruz var mı yoksa yok mu?” diyorlar. Bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler. Bir şey hakkında şüphe duyan kimseye “kör” denilmesi dil açısından caizdir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “İddârake ilmuhum” gile 35151) demek âhiretin var olacağına dair zanları birbirini takip etti ve bu sözler nesilden nesile intikal etti. Bunun da ötesinde onlar âhiretten yana kördürler, yani âhiret hakkında bilgiden yoksunlar". Edebiyatla ilgili olan biri dedi ki: “Bel” şeklinde “yâ”lı olarak okuyanın ve öncesi ile de bağlantılı sayanın kırâati düzgün olmaz. Çünkü “yâ” harfi ile “belâ” sadece olumlu ve ispat etme sadedinde kullanılır. Oysa sözün öncesi inkâr ve olumsuzlama şeklindedir. Böyle bir kullanım dilde ve sözde düzgün değildir.
---
Dipnotlar:
Gelen farklı kırâatler hakkında bk. İbn Zencele, Huccetii"1-kırâdt, s. 535, Abdülâl Sâlim Mekrem - Ahmed Muhtâr Ömer, Mutemü'lkırâdtil-Kurliniyye, II, 485-487; Taberi, Câmi'u'-beyân, XX, 7; Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'l-Kurün, XIII, 226-228. Ayrıca bk. İbn 4 Manzür, Lisânü’l-Arab, “drk” md.). İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurân, s. 326.
Neml 27:67
İnkârcılar dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız toprak olunca mı diriltilip (hayat alanına) çıkarılacakmışız? Onlar sanki bunu iki şeyden birine sebep söylemişlerdir: Ya peygamberlerin bildirdikleri “Siz ölümden sonra yeniden diriltileceksiniz” şeklindeki sözleri hakkında istihza amaçlı olarak söylemişlerdir. Ya da peygamberlere karşı sözde delil getirerek onlarla tartışmaya girme maksadıyla söylemişlerdir. Delil olarak getirdikleri sözleri de şuydu: Doğrusu bu tehdit bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Ama bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir. Onlarla tartışmaya giriyorlar ve şöyle diyorlardı: Biz nasıl ölümden sonra diriltilme ile korkutuluyorsak aynı şekilde atalarımız da korkutulmuştu. Hal böyle iken biz onların ölümden bu yana diriltildiklerini görmedik. Buna göre biz de aynı şekilde yeniden diriltilme ile korkutulsak bile atalarımızın diriltilmediği gibi biz de diriltilmeyeceğiz.
Neml 27:68
İnkârcılar dediler ki: Sahi, biz ve atalarımız toprak olunca mı diriltilip (hayat alanına) çıkarılacakmışız? Onlar sanki bunu iki şeyden birine sebep söylemişlerdir: Ya peygamberlerin bildirdikleri “Siz ölümden sonra yeniden diriltileceksiniz” şeklindeki sözleri hakkında istihza amaçlı olarak söylemişlerdir. Ya da peygamberlere karşı sözde delil getirerek onlarla tartışmaya girme maksadıyla söylemişlerdir. Delil olarak getirdikleri sözleri de şuydu: Doğrusu bu tehdit bize yapıldığı gibi daha önce atalarımıza da yapılmıştı. Ama bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir. Onlarla tartışmaya giriyorlar ve şöyle diyorlardı: Biz nasıl ölümden sonra diriltilme ile korkutuluyorsak aynı şekilde atalarımız da korkutulmuştu. Hal böyle iken biz onların ölümden bu yana diriltildiklerini görmedik. Buna göre biz de aynı şekilde yeniden diriltilme ile korkutulsak bile atalarımızın diriltilmediği gibi biz de diriltilmeyeceğiz.
Neml 27:69
De ki: Yeryüzünde dolaşın da günahkârların sonu nice oldu, görün! En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle diyor: Keşke yeryüzünde dolaşsanız da peygamberlerimi tekzip edenlerin başına nelerin geldiğini görseniz! Resüller sadece Allah'ın birliğine, ölümden sonra dirilişin hak olduğuna inanmaya çağırırlar. Bu demektir ki peygamberleri ve ölümden sonra dirilişin hak oluşunu ve diğer iman esaslarını yalanlamaları yüzünden öncekilerin başlarına gelenler aynısıyla sizin de başınıza gelecektir. Buna göre Yeryüzünde dolaşın emri hakikat anlamda emir sigası olmayıp sözünü ettiğimiz anlamdadır. Yani keşke dolaşsaydınız da ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin yalanlamaları yüzünden başlarına gelenleri öğrenseydiniz. Ya da yeryüzünde dolaşmalarını emretme, aslında onların başına gelenler üzerinde tefekkür etme emridir. Onların akıbetleri hakkında düşünme emri esasen onların durumundan ibret alma emridir. Onlara böyle bir emrin verilmesinde geçmiş ümmetlerin yapıp ettikleri gibi yapmaktan sakındırma anlamı vardır.
Neml 27:70
Sen de onların yüzünden üzülme. Bazı yorumcular şöyle demişlerdir: Sen onlara üzülme! Yani onlar, başlarına gelen azap yüzünden içinde bulundukları bu duruma üzülmüyorlarsa sen de üzülme! Bazıları da şöyle demişlerdir: müslüman olmuyorlar diye sen onlara üzülme. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Durum böyleyken bu son kitaba inanmazlarsa arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin”, “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”9; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme!!! Ve benzeri diğer ilâhi beyanlar. Hz. Peygamber (s.a.), onların İslâm'ı terketmelerinden ötürü başlarına gelenlere acıması yüzünden kendini nerede ise helâk edip telef edecekti. Allah şöyle dedi: Sen onlara üzelme, onlar için üzülerek kendini helâk etme. Bu beyan, üzelmesini yasaklamak anlamında değil, helâk olmaması ve kendini telef etmemesi için davasında sabit tutup onu teskin etmek mânasındadır. Bu şu âyette ifade edilen husustur: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir”.
[ ] Tuzak kurmalarından dolayı da canını sıkma. Bunun iki anlama gelmesi ihtimali vardır. Birincisi: Onların sizinle istihza etmelerinden ve senin onları azap ve helâk ile korkutmanı alaya almalarından dolayı sıkıntıya girme. Görmez misin onlar şöyle demişlerdi: “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?”13 Onlar bunu kendilerine azap geleceği uyarısı karşısında alay yoluyla söylemişlerdi. Allah sanki peygamberine şöyle buyurmuş oluyor: Başlarına azap geleceğine dair uyarın karşısında onların istihzaya kalkışmalarından ötürü kendini sıkıntıya sokma. Çünkü Allah onları, sizi istihzaya almalarına karşılık elbet cezalandıracaktır.
İkincisi: Tuzak kurmalarından dolayı da canını sıkma. Yani onların senin öldürülmeni istemeleri ve tasarlamaları yüzünden tasalanma. Çünkü Allah seni koruyor ve seni korumasına almış bulunuyor, o itibarla onlar, senin Birsonraki âyet.
öldürülmen ve helâk edilmen gibi planlarını gerçekleştirmede sana erişemezler. Bu gerçeklik şu ilâhi beyanda ifade edilmiştir: “Ey peygamber! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun vahiylerini iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır”", Bunda onun peygamberliğinin ispatına dair delil vardır. Çünkü Allah ona teminat vermiş, onu her daim aralarında olmasına rağmen bütün düşmanlarından korumakta olduğunu bildirmiştir. İşte bu da onun nübüvvet ve risâletinin mücizelerinden biridir. En doğrusunu Allah bilir.
Göle SİN? ie lia, ig
Neml 27:71
Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? diye soruyorlar. Belirttiğimiz gibi onlar Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekkeliler'e mâruz kalacaklarını söylediği azabı bizzat kendisini yalanlayarak bunu istihza yoluyla ve yalanlamak amacıyla söylüyorlardı. Diğer yandan Hz. Peygamber (s.a.), onları bir keresinde dünyada aynen öncekilerin başına geldiği gibi kendilerinin de başlarına gelecek azapla uyarıyordu, bir keresinde de âhirette görecekleri azapla korkutuyordu. Onlar ise her ikisi hakkında da onu yalanlıyorlar, alaya alıyorlar ve şöyle diyorlardı: Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? Geçmiş inkârcılar da peygamberlerine benzer sözleri söylemişti: “Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azabı) getir bize!”
das il gan Sİ BEİ s
Neml 27:72
De ki: “Çabucak gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı belki de tepenize inmek üzeredir”. Bunun iki izahı olabilir: Birincisi şöyledir: “Radife leküm” Çi 537), bu mevcut tavrınızdan ve söylemiş olduğunuz bu sözden hemen sonra çabucak gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı tepenize inmek üzeredir.
Yani bu halden sonra çabucak gelmesini istediğiniz şeyin bir kısmı üzerinize iner ki o da azaptır. “Radife leküm” cümlesi size yaklaşır ve yakın olur, demektir. İkincisi ise: Ölüm ile başınıza gelen hoşlanmadığınız durum ve hüzünden sonra çabucak gelmesini istediğiniz azabın bir kısmı hemen gelir ki o da kabir azabıdır. Çünkü onlar ölüm anında üzülürler ve gördükleri ve kendilerine ayan olan durumları sebebiyle gidişattan hoşlanmazlar. O yüzden de Rablerinden kendilerini gerisin geriye döndürmesini ve kendilerine sınanmak üzere ikinci bir fırsat daha vermesini isterler: Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Rabbim! Beni geri gönder “(Dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!”!17 Bazıları “kul asâ en yeküne radife leküm” cümlesi hakkında şöyle demişlerdir: Yani sizin için acele ediyor.
İbn Kuteybe söyledi dedi: “Radife leküm), yani sizi takip eder. Lâm harfi zaittir. Sanki “radifeküm” demiş gibidir.
En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:73
Şüphesiz Rabb'in insanlara karşı lütuf sahibidir; fakat onların çoğu şükretmezler. Rabb'in insanlara karşı lütuf sahibi olması birkaç şekilde izah inam ve ihsanı itibariyle insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onlar bu konuda O'na şükretmezler, aksine o nimetlere karşı yapmaları gereken şükrü, nimeti ihsan edenden başkasına (putlara) yaparlar. En doğrusunu Allah bilir.
GYO Uşak öU A APATO STF
Neml 27:74
Rabb'in onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir. Âyette geçen kalplerinde gizlediklerini anlamındaki cümle iki şekilde yorumlanabilir; Bizzat sizin kalplerinizde sakladığınız ve gizlediğiniz ya da açığa vurduğunuz, yani ortaya çıkarıp, ızhar ettiğiniz [ ]her ne varsa hepsini bilir. Ya da onların kalplerinin gizlediklerini. Yani bizzat kalplerin içinde saklı ve gizli tuttuğu ya da açığa vurduklarını, Kalplerin, içinde bulunani açmakta ve açığa çıkarmakta sahiplerini yönlendirmesi, Bu, haberde Hz. Peygamber (s.a.) tarafından belirtilen şu husustur: “İnsanda bir et parçası vardır. Eğer o düzgün olursa bütün bedeni düzgün olur. O da kalptir”, En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:75
Gökte ve yerde gözlerden gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta yer almasın. Bu da iki şekilde yorumlanır. Birincisi göklerde ve yerde şimdiye kadar olan ve sonsuza kadar olacak olan her ne gizli bir şey (gayb) var ise o mutlaka apaçık bir kitapta açıklanmış haldedir. Allah bildiriyor ki, onlarla ilgili olarak vuku bulan ve gelecekte vuku bulacak olan her ne varsa bilmektedir. Ve O, onların fiillerine ve yaptıklarına dair ilmine göre onları yaratmış ve inşa etmiştir; yoksa cehalet ve gafletle değil.
İkincisi: Gökte ve yerde mahlükata gizli kalan her ne varsa... Yani birbirlerinden gizledikleri, birbirlerine karşı sır olarak sakladıkları her ne varsa onlar illâ ki apaçık bir kitapta mevcuttur. Yani onlar Allah katında koruma ve kontrol altındadır. Allah onlara bunu bildiriyor ki tedbirli olsunlar. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!”9 Başarıya ulaştıran ancak Allah'tır.
çk sil S E VEE geldi AĞI
Neml 27:76
[Kur'ân ve İsrâiloğulları]
Doğrusu bu Kur'ân, İsrâiloğullar'na, üzerinde anlaşamadıkları pek çok şeyi açıklamaktadır. Bazıları şöyle demişlerdir: Âyetin üzerinde anlaşamadıkları pek çok şeyi anlamındaki kısmı Doğrusu bu Kur'ân, İsrâiloğulları'na açıklamaktadır meâlindeki kısmıyla bağlantılı değildir. Allah sanki şöyle buyurmuştur: İsrâiloğulları'na hikâye etmektedir, yani onlara açıklamaktadır, dedikten sonra âyet cümlenin başı olarak üzerinde anlaşamadıkları pek çok şey... diye devam etmektedir. Bazıları da şöyle dedi: Hayır, aksine bunlar birbirine bağlıdır: Doğrusu bu Kur'ân, İsrâiloğulları'na, üzerinde anlaşamadıkları pek çok şeyi hikâye etmede, yani açıklamaktadır. Yani İsrâiloğulları'na, aralarında ihtilaf ettikleri şeylerin çoğunu açıklıyor. Eğer durum bu görüş sahiplerinin dedikleri gibi ise takdirde biz biliyoruz ki zaten onlar, kendi aralarında ihtilaf ettikleri konuları açıklıyorlar. Bu durumda ayrıca Kur'ân'ın, onların ihtilaf ettikleri konuların çoğunu açıklamasına ihtiyaç yoktur. O yüzden yorumu en doğrusunu Allah bilir ya, ancak şöyle olmalıdır: Şüphesiz bu Kur'ân, ihtilaf ettikleri konuların çoğunda onlara hükmü açıklıyor. Ya da ihtilaf ettikleri konuların çoğunda onlara hakkı açıklıyor. Âyetin zâhirinden anlaşılan Kur'ân'ın, ihtilaf ettikleri konuların çoğunu onlara açıkladığıdır, bununla birlikte onlara açıklamadığı bir hususun daha mevcut olduğudur. Nitekim şöyle buyurmuştur: Üzerinde anlaşamadıkları hususların çoğunu. Ancak üzerinde anlaşamadıkları hususların çoğunu derken, yani onlara hakkında Kur'ân'da bulunanları açıklıyor, hakkında Kur'ân delili bulunan, yani istidiâlle bilinecek delili açıklamıyor. Yahut onlara hakkında Kur'ân âyetlerini açıklıyor da hakkında resülün sünnetini açıklamıyor. Ve benzeri', En doğrusunu Allah bilir.
Neml 27:77
Şüphesiz o, yani adı anılan Kur'ân-ı Kerim müminler için bir hidâyet rehberi ve bir rahmettir. Yani dünyada iken kendisine tâbi olan ve gereği ile amel eden kimse için sapıklıktan kurtaran rehberdir ve âhirette de ondan azabı defeden bir rahmettir. O, kendisine inanan hakkında hidâyet ve rahmettir.
Neml 27:78
Gerçek şu ki Rabb'in onların arasında hükmünü verecektir. Allah'ın hükmü demek adaleti demektir. Sanki şöyle diyor: Gerçek şu ki Rabb'in onların arasında adaletle hüküm verecektir, O hükümde ve yargıda zulmetmez, ölçüyü aşmaz. O çok güçlüdür, hiçbir şey O'nu acze düşürmez, her şeyi bilendir; hiçbir şey kendisine saklı kalmaz. O zatı ile güçlüdür (Aziz), zatı ile her şeyi bilendir (Alim).
Neml 27:79
[Peygamber ve Tebliğ Görevi]
O halde sen Allah'a güvenip dayan. Yani Allaha tevekkül et, O'na dayan, onların hilelerinden, sana karşı yapmayı planladıkları tuzaklarından korkma. Bu şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Allah seni insanlardan koruyacaktır”, Çünkü sen apaçık hakikat üzeresin. Zira deliller ve kanıtlar hep senin lehinedir, onların ne delilleri ne de kanıtları vardır. Her ne kadar onlardan her biri ben hak üzereyim diyorsa da apaçık hak ve hakikat üzere olan sensin, onlar değildir. Çünkü delillerin ve kanıtların var, bunlar senin hak üzere oldugunu, onların ise hak üzere değil bâtıl yolda olduklarını gösterir.
Neml 27:80
Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Bize ulaştığına göre Hz. Peygamber (s.a.) Bedir gününde öldürülmüş kâfirlere şöyle seslendi: “Ey falan, Ey filan!” Savaşta öldürülmüş olan müşrik ölülerinin kör bir kuyuya atılmasını emrettikten sonra onlara hitaben şöyle dedi: “Rabb'inizin vâdettiğini hak olarak buldunuz mu? Nebinizi yalanlamıyor muydunuz? Rabbiinizi inkâr etmiyor muydunuz? Akrabalık hukukuna riayetsizlik etmiyor muydunuz? Bunun üzerine bu âyet indi: Bil ki sen ölülere işittiremezsin!2. Ancak bize göre yorum şöyle olmalıdır: Allah Teâlâ Kurânda pek çok âyette kâfiri “ölü” olarak isimlendirmiştir. Çünkü onlar kendilerini Allaha kulluk konusunda yormamışlar, bedenlerini Allah'a itaat yolunda kullanmamışlardır; onlar sanki ölüler gibidirler. Allah, hakkı işitmedikleri ve onu kabul etmedikleri için kâfirlere sağır, hakkı tutup onu konuşmadıkları için dilsiz, hakkı görmedikleri için kör, bedenlerini hak yolda kullanmadıkları için onlara ölüler demiştir. Onlar bu duyu organlarını yaratılış amaçları doğrultusunda kullanmadıkları ve onlardan yararlanmadıkları için her ne kadar organ olarak sahip olsalar da sanki onlardan yoksunmuşlar gibi onları nitelemiştir. İşte bu esastan hareketle onları ölüler ve helâk olmuşlar diye isimlendirmiştir. Bir başka yerde onları hayvanlara benzetmiş, hatta özlerini yaratılışları amacında kullanıp da ondan hak yolda yararlanmaya gitmedikleri için kendilerini hayvanlardan bile daha aşağı olmakla nitelemiştir”, 412" [ ]Eğer denilirse ki arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın buyruğunun mânası nedir? Bu beyanda Allah, sağırlar arkalarını dönüp giderlerken peygamberin onlara davetini duyuramayacağını bildiriyor. Aslında arkalarını dönmeyip bilakis yüzlerini dönüp gelmeleri halinde de onlara davetini duyuramaz?
Denildi ki: En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Onların saġir oluşları, yüz çevirmeleri ve üzerinde düşünme imkânını kullanmamaları yüzünden duyduklarından yararlanmakta çaba göstermedikleri içindir. Eğer ona kabul ile yönelselerdi kendisinden yararlanırlardı ve o takdirde peygamber onlara duyurabilirdi. Allah, aşırı inatçı halleri ile hak ve hakikat karşısında tavır alışları yüzünden onların arkalarım dönüp giden sağırlar gibi olduklarını ve bu halde iken peygamber ne kadar çabalasa da onlara bir şekilde işittirmenin ve anlamalarını sağlamanın imkânsızlığını bildiriyor. Kabul ile yönelen gerçek sağırlara gelince, onlara işiltirmesi ve anlamalarını sağlaması ortaya konacak bir çaba sonucu işaret, ima vb. bir yolla mümkün olabilir. Bunun en doğrusunu bilen Allahtır.
daa Yİ İNE ZAİN gal EĞİ G;
Neml 27:81
Sen körleri yanlış yoldan doğruya el eniremezsin. Bazı kırâatlerde “ve mâ ente tehdi'l-umye an dalâletihim ” (iz SE Aall sa éi 5) şeklindedir", Bu da gösteriyor ki her hidâyet Mütezile'nin iddia ettiği gibi doğru yolu açıklamaktan ibaret değildir. Çünkü eğer her çeşidiyle ve her yerde hidâyet beyandan ibaret olsaydı o takdirde Hz. Peygamber (s.a.), kâfirlere karşı onların içinde bulundukları sapıklığı beyan etme gücü vardı ve nitekim bunu yapmıştı da. Sonra Allah, peygamberine şöyle buyurdu: Sen körleri yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin. Bu da göstermektedir ki Allah'ın katında öyle bir hidâyet ve lütuf vardır ki kullar onu O'ndan talep eder ve isterlerse Allah onu onlara bahşeder de bu sayede onlar da hidâyet bulurlar ve iman ederler. İşte bu Mütezile'nin görüşünün yanlışlığını ortaya koymaktadır.
Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inanıp teslim olanlara duyurabilirsin. Yani sen ancak âyetlere iman eden kimselere ve onlardan müslüman olanlara duyurabilirsin. İnatçılıkla inkârlarını sürdüren, hak ve hakikat karşısında tavır alanlara gelince sen çağrını onlara asla duyuramazsın.
Neml 27:82
[Kıyâmet Alâmeti Dâbbetü'l-arz'ın Çıkışı]
Söylenen (kıyâmet) başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir yaratık çıkarırız. Bazıları şöyle demişlerdir: Söylenen başlarına geldiği zaman, yani onlara hüccet ikame edilip de iddia ispat edilince onu yalanlamaları halinde onlara bir yaratık çıkarırız. ( Bazıları da şöyle demişlerdir: Onların üzerine gazap ve öfke gerçekleştiğinde onlar için bir yaratık çıkarırız. Bazıları da şöyle demişlerdir: Söylenen başlarına geldiği zaman, yani onlar inkârcılıkta öyle bir sınıra varırlar ki artık onların asla inanmayacaklarını bu anda Allah bilir. İşte ondan sonradır ki onlar için yerden bir yaratık çıkarırız. Ancak daha önce de birçok kez söylediğimiz gibi böyle bir yorum caiz değildir. Zira Allah hem vuku bulmuş olanı hem de ilelebet vuku bulacak olanı ezelde bilir. Onun ilmi, onların durumlarının sözü edilen sınıra ulaşması sonucu ancak ortaya çıkacak türden bir bilgi değildir. Aksine O, onlarla ilgili olarak vuku bulacak olanları da bilen ekmel bir varlıktır. Bu yorumu yapan kimsenin sözü ise şöyle bir ima içeriyor: Allah onların durumları hakkında, ancak davet sonucu sözü edilen sınıra ulaştıkları zaman bilgi sahibi olur, daha öncesinde ise bilgi sahibi olmaz. Allah hakkında böyle bir söz çirkindir. Onlara delil getirildiği zaman bilir diyenin sözü de aynı şekilde muhtemel değildir. Çünkü delil o vakitten önce ikame edilmiş olur. Onlara delil getirmenin o anda olması mümkün değildir. Buna göre âyetin yorumu şu iki ihtimalden biri olabilir: Birincisi: Belirttiğimiz azabın vuku bulması, cezanın gerekli olması ve onlara olan gazaptır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir”!”, yani onlara azap vacip olmuştur. İkincisi: Onlara çıkacağını vâdettiğimiz yaratığın yerden çıkması vakti geldiği zaman biz o vakitte onu çıkarırız. Yani onun çıkışı ne vâdolunan vaktinden önce gelir ne de gecikir. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler”, Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın, zuhurunu ve vuku bulmasını takdir ettiği her şeyin belirlenen vaktin dışına çıkmaması, o vaktin ne öne alınabilmesi ne de tehir edilmesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu yorum âyetin doğru yorumu olmaya uygundur.
İnsanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur. Genelin kırâati, hitap etme (teklim) ve konuşma (tahdis) anlamından alınmak üzere “tükellimühüm” (Hisi) şeklinde şeddelidir. Bazı kırâatlerde de aynı şekilde “tuhaddisühüm” (ç pisi) ve “tünbiühüm” şeklindedir. Şeddesiz olarak “tüklimühüm” şeklinde okuyan da olmuştur. (1“Tüklimühüm” yaralama anlamına gelir. Hadislerde ve kıssalarda belirtildiğine göre yaratık, çıktığı zaman kâfiri yaralar ve belli bir damga ve alâmetle onu belirler ki kâfir ile mümin birbirinden ayrılsın; herkese “Ey mümin! Ey kâfir!” denilsin. Bu İbn Abbâs'a soruldu. O şöyle dedi: “O, müminle kelâm eder ve konuşur, kâfiri ise yaralar”, En doğrusunu Allah bilir.
İnsanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur, Bu âyetin hem kırâatinde hem de yorumunda ihtilaf edilmiştir: Bazıları “enne'n-nâs” diye elifin nasbı ile okumuşlardır. Bazıları da “inne'n-nâs” diye elifin kesri ile okumuşlardır. “Enne” diye nasb ile okuyanlar bu sözü yaratığın sözü olarak kabul etmiştir. Bunun yorumu da iki şekilde olur: Birincisi: Yaratık der ki: İnsanlar benimle ve benim çıkışımla korkutulmuşlardı. Ne var ki onlar vâdolundukları benim çıkışıma inanmazlardı. Oysa işte ben çıkmış bulunuyorum. İkincisi: Sözü edilen yaratık olsun başkaları olsun insanların mücizelere inanmadıklarını Allah'ın bildirmesi ve haber vermesi anlamdadır. “İnne'n-nâs” şeklinde kesre ile okuyanlar ise bu sözü, doğrudan Allah'ın haber vermesi olarak kabul ediyorlar. Buna göre Allah, onların hâlâ âyetlere inanmamakta olduklarını bildiriyor. Yaratığın çıkması Hz. Peygamber'in risâletinin ve nübüvvetinin ispatına dair en büyük delillerden biridir. Çünkü o onun falanca vakitte çıkacağını haber veriyor. Haber verdiği gibi haber verdiği saatte çıkmış olması, peygamberlik davasında onlara doğru söylediğini gösterir.
---
Dipnotlar:
“İşte kendilerinden önce gelip geçen insan ve cin toplulukları ile birlikte bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır” (el-
Neml 27:83
O gün her ümmet içinden, âyetlerimizi yalan sayan grupları bir araya getiririz. Her ümmetten yöneticiler, kendilerine uyulanlar ve halk hep bir araya toplanıp topluca cehennem ateşine sevkedilirler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda ifade edildiği gibi: “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını..”, “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”!2; “Al lah düşmanlarının ateşe doğru sevkedilecekleri gün, öncekileriyle sonrakileriyle onların hepsi bir araya getirilir”, Müfessirler şöyle demiştir: “Yüze'ün, yani önden gidenler bekletilir, arkadan gelenlerle bir araya toplanırlar ve hep birlikte sevkedilirler. “Vez” kelimesinin kullanımını ve hakkında neler söylendiğini daha önce belirtmiştik”, e ğe aze İZL İSTİ eek SİZ sz ER
Neml 27:84
Nihayet oraya geldikleri zaman, yani sonunda onlar, yani kâfirler gelip de bir araya toplandıklarında Allah onlara buyurur: “Siz benim âyetlerimi, ne olduğunu kavramadan yalan saydınız öyle mi? Ne olduğunu kavramadan meâlindeki ilâhi beyan şöyle yorumlanabilir: Siz aslında onların ilâhi âyet olduğunu anladınız, ancak yalanladınız ve onların ilâhi âyetler olduğunu sırf inadınız ve gerçekliğe karşı tavır alışınız yüzünden inkâr ettiniz. Zira bir iddianın zıddını ispat etmek üzere olumsuzlama yöntemini kullanmak mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlara şöyle de: göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” Yani Allah göklerde ve yerde olanları da olmayanları da, sizin söylediğinizin zıddını da bilir. Böyle bir kullanım şekli caizdir ve Kur'ânda çoktur. Ya da “velem tühitü bihâ ilmen” kavl-i celili şöyle yorumlanabilir: Siz onlar üzerinde, anlamak ve Allah'ın âyetleri olduğunu kabul edip üzerinde düşünmeyince, onlara tâzim ve saygı gözüyle bakmayınca ne olduklarını kavrayamadınız. Eğer böyle değil de âyette belirtilen ifadeler zâhiri üzere anlaşılırsa o takdirde onların ilâhi beyanları kavrayamamalarından ötürü âyetleri inkâr etmelerinde bir mazeretleri olurdu. Zira bir kimse bir şey hakkında bilgi sahibi değilse onu reddetme ve kabule yanaşmama mazereti vardır. Ancak bu doğru değildir. Bu itibarla yorum ancak sözünü ettiğimiz iki şekilde olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Değilse âyetlerin yalanlanması ya da herhangi bir delil ve kanıt olmaksızın işlemiş olduğunuz bunca amelleriniz hakkında yaptığınız neydi?
óa İçil a, kale İZA öz
Neml 27:85
Zulme saptıkları için kendileri hakkındaki söz gerçekleşmiştir, Yani azaba uğratılacakları sözünün gerçekleştirilmesi hak olmuş ve zulmetmeleri sebebiyle mâruz kalacakları kendilerine bildirilen azap gerçekleşmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Böylece Rabb'inin, Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım' sözü yerini bulmuş oldu”, Ve benzeri.
Artık konuşamazlar, Yani kendilerini mâzur gösterebilecek türden bir delil ortaya koyamazlar.
ME If yal VÉN aa SAZ Piga Eze e aN
Neml 27:86
(Kevni Âyetler ve Allah'ın Vahdâniyetine Delil Oluşu] Dinlensinler diye geceyi yarattığımızı, gündüzü de aydınlık kıldığımızı görmediler mi? İman eden bir kavim için elbette bunda, yani gece ve gündüzde ibretler, yani birtakım deliller vardır. Gece ve gündüzle ilgili olarak belirttiği deliller ve alâmetler çeşitli şekillerde olur: Birincisi, Allah'ın birliğine, ilmine, yönetimine ve hikmetine işaret etmesi, kerem ve ihsanını, cömertliğini göstermesi, kudret ve saltanatına delâlet etmesi, ölümden sonra diriltmeye, toz ve toprak olduktan sonra yeniden hayat vermeye kudretinin olmasını kanıtlaması gibi. Kerem ve cömertliğine işaret etmesi, gecede ve gündüzde insanlar için, var oldukları sürece devam eden birtakım menfaatler yaratılması şeklindedir. Sonra bu menfaatler de iki şekilde olur: Birincisi gündüzü koşuşturmak ve geçimlerini kazanmak, dünya yaşantısının kendine bağlı olduğu ihtiyaçları elde etmek için çalışma vakti olarak düzenlemesi, geceyi de onlar için dinlenme, huzur ve süküna erme vakti yapmasıdır. Eğer her ikisini de koşuşturma için belirlemiş olsaydı o takdirde hayatları devam etmez, hem ruhlarının hem bedenlerinin varlığı kendisine bağlı olan hususlar elde edilemezdi. Çünkü bunların gerçekleşmesi ancak dinlenme ile elde edilebilecek kabildendir. Eğer her ikisini de dinlenme vakti yapsaydı bu takdirde de geçimlerini kazanamazlardı. Rahmetinin ve lütfunun gereği olarak O, onlardan birini dinlenme için diğerini de geçimlerini kazanmak için ayırmıştır. Bu, bir başka ilâhi beyanda belirtilen şu husus olmaktadır: “Allah, rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lütfundan rızkınızı arayasınız ve bütün bunlara şükredesiniz”#, (Jİkincisi: Allah'ın, nimetten olduğunu belirttiklerinden biri de geçim için koşuşturmayı sadece belli bir zümre için değil herkes için belirlemiş olmasıdır. Aynı şekilde dinlenmek, huzur ve sükün bulmak için kılınan gecenin de belli bir zümreye yönelik değil bütün insanlar itibariyle öyle yapılmış olmasıdır. Eğer öyle olmasaydı o takdirde geçimlerini temin işleri düzen bulmaz bedenlerinin ve ruhlarının varlığı kendisine bağlı olan ihtiyaçları karşılanamazdı. Ne var ki Allah rahmeti ve lütfuyla dinlenme için ayrılan zamanı belli bir kesim için değil herkes için dinlenme zamanı olarak düzenledi. Geçim için koşuşturma zamanı olarak tayin edilen vakit de aynı şekilde belli bir kesim için değil bütün insanlar için belirlenmişti. Böylece müşteri satıcıyı, satıcı da müşteriyi bulabilecektir. Bunun sonucu herkesin hem dünya hem de âhiret işleri uyum içinde yola girecek; herkes ihtiyacını karşılayabilecektir.
Allah'ın birliğine işaret etmesine gelince gece ve gündüzden her birinin menfaatlerini diğerininki ile irtibatlı yapmasıdır. Zira onlardan her biri, özlerinde farklı olsalar da ancak diğerinin varlığı ile varlığını sürdürebilir. Bununla O, her ikisini de inşa edenin ve evirip çevirenin bir olduğunu bildirmek istemiştir. Çünkü eğer birden fazla olsaydı o takdirde berikinin yapmak istediğini öbürü bozmak isterdi. Öyle olmadığına, aksine tam bir ahenk ve düzen, uyum içinde cereyan ettiklerine göre bu, onların çok deği! aksine tek elden idare edildiklerini gösterir. İlim ve hikmetine işaret etmesine gelince onlar, yani gece ve gündüz var olduklarından beri aynı denge, aynı ölçü üzere bulunmuştur, onlarda herhangi bir değişiklik ya da başkalaşma vb. asla söz konusu olmamıştır. Bu da gösterir ki onları var edenin ve varlıklarını devam ettirenin zati bir ilmi ve zati bir hikmeti vardır; bunlar diğer yaratıklarınki gibi sonradan kazanılmış ve elde edilmiş bilgi türünden değildir. Kudret ve saltanatına işaret etmesi ise şöyledir: Çünkü bunlar (gece ve gündüz) zorba hükümdarlar, firavunlar da dâhil olmak üzere bütün yaratıkları hükmü altına alarak üzerlerinde isteseler de istemeseler de hükmünü icra etmesidir. O kadar ki yaratıklardan biri çıksa da bunlardan birini alıkoymaya kalkışsa yahut birini uzatıp diğerini kısaltmaya yeltense buna güç yetiremez, Ya da bütün mahlükat bir araya gelse onları yok etmeye ya da sadece ikisinden birini defetmeye kalkışsalar asla başaramazlar. Bu da gösterir ki onları var edenin ve varlığını sürdürenin kendine has özel bir gücü ve kudreti, saltanatı vardır. Zira böylesine muhkem bir düzeni yaratanın hiçbir şekilde acze düşürülmesi mümkün değildir.
ann [ ]Ölümden sonra insanları Allahın diriltme kudretine işaret etmesine gelince -çünkü onlardan her birini yok ediyor ve hiçbir eseri kalmıyor, sonra ilk hali üzere ötekini getiriyor- biri tamamen ortada çekildikten ve geride hiçbir eseri kalmadıktan sonra, yani mevcut olanı giderdikten sonra onu yeniden inşaya kâdir olması, mahlükatın da yok olmasının ardından onları yeniden diriltmeye kâdir olduğunu ve bu hususta O'nu acze düşürecek hiçbir gücün bulunmadığını gösterir.
Sonra sözünü ettiğimiz nesneleri var edip bu âleme bahsedilen faydaları yaratması, ayrıca bütünüyle bu âlemi yaratması insanları sınamak içindir; bundan dolayı onlara emirler vermekte, birtakım yasaklar getirmektedir. Sonra sonucu almak için onlara bir âhiret (âkıbet) âlemi tayin etmiş ve orada itaat edeni ödüllendirecek, isyan edeni ise cezalandıracaktır. Eğer böyle bir akıbet (sonucun alınacağı öbür dünya) olmazsa o zaman bütün bu yaratmalar abes olurdu ve hiçbir hikmeti olmazdı. Çünkü bir binayı yapan, ondan elde etmek istediği bir yarar olmaksızın sırf onu yıkmak ve yok etmek için yaparsa, o zaman yaptığı işi hikmetten uzak ve tamamen anlamsız olurdu. Aynı şekilde evrenin yaratılması da böyledir. Eğer amaçlanan bir akıbeti olmayacaksa o da hikmetten yoksun ve anlamsız olacaktır. Âyetler, onlara inananlar ve tasdik edenler içindir. Onlara inanmayan ve tekzip edenler için ise lehlerine değil aleyhlerine âyetler olacaktır.
Neml 27:87
[Süra Üfleme ve Kıyâmet]
Süra üflendiği gün, Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır. “Nefh”, yani üfleme hakkında ihtilaf edilmişgelen hareket göz kırpmadır. Kimisi de şöyle demiştir: Üflemenin belirtilmesi kıyâmetin kopmasının süratini ifade etmek içindir. Çünkü üflemek gibi hızlıca gerçekleştirilen başka bir fiil yoktur. Bu, Allah'ın şu ilâhi beyanda söylediği husustur: “Olup biten yalnızca bir çığlık!”0 Allah bunu belirtti ve onu hızlı vuku bulduğu için çığlığa ve sarsıntıya benzetti, Çünkü çığlıktan ve sarsıntıdan daha hızlı vuku bulan başka bir şey yoktur.
419 [ ]Burada sözcüğün hakikat anlamında kullanılması söz konusu değildir, buna mukabil onun Allaha çok hafif geldiğinin bildirilmesi ve belirttiğimiz gibi gerçekleşmesinin hızlı oluşudur. Allah, şu beyanında da bunu söylemiştir: “Biz de ona ruhumuzdan üfledik... Ortada gerçek anlamda bir üfleme yoktur. Fakat sanki yapmış gibi, biz ruhumuz vasıtasıyla yaptık, anlamındadır. Kimisi de şöyle demiştir: Üflemek hakikat anlamdadır, Eğer böyle ise o takdirde -aslında Allah'ın buna ihtiyacı olmamasına rağmen- melek açısından onun sinanması söz konusudur, Aynen herhangi bir ihtiyaç olmamasına rağmen insanların tüm yapıp ettiklerini kaydeden kirâmen kâtibin meleklerinin bu görevlerle sınanması gibidir. Ya da daha bir sakındırıcı olması hasebiyledir. Zira ki O, vuku bulan ve vuku bulacak olan her ne varsa ve nasıl, ne zaman var olacaksa ve ne vuku bulacaksa zaten bilmektedir.
Üflemenin sayısı hakkındaki ihtilaflarına gelince birileri şöyle dedi: O tektir. Yorumuna da “İllâ sayhaten vâhide”, yani sadece tek bir çığlık” meâlindeki âyet ile “Oysa bu dönüş sadece bir seslenmeye bakar. Bir de bakarsın kendilerini mahşerde bulmuşlar!” anlamındaki âyeti delil getirmiştir.
Kimisi de iki defa olacağını söylemiştir. Delil olarak da şu ilâhi beyanları kullanmışlardır: “O gün şiddetle sarsan sarsar; onu ikinci sarsıntı izler!”1 Burada birinciyi bir başka üflemenin takip edeceği bildirilmiştir. İkinci delil olarak şu ilâhi beyan getirilmiştir: “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allahin diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar”!!, Kimi de üç kez üfleneceğini söylemişlerdir: Birincisi korku salmak için, ikincisi ilâhi beyanda belirttiğimiz gibi bayılma için, üçüncüsü ise yeniden diriltme için. Kimi de üç adet olacağını söylüyor, ancak bunların hepsinin ölümden sonra olacağını ifade ediyor. Birincisi, kabirlerde korku salmak içindir. İkincisi orada diriltme içindir. Üçüncüsü de oradan çıkarmak ve mahşer yerine sevketmek içindir. Bu görüşün sahibi ikinci üfürüşten üçüncüsüne kadar kabir azabının olacağını kabul etmiş olur. Aynı şekilde konuyla ilgili benzer rivayetler de nakledilmiştir. Bunlar eğer sabit ise biz de ona kani oluruz, aksi takdirde durur bekleriz.
[ ] “Sûr” a3) hakkındaki ihtilaflarına gelince birtakım yorumcular onu “Ruhlar ölü bedenlere üflenir” diye tefsir etmişlerdir. Bunlara göre sür, “süret” kelimesinin çoğuludur. Zeccâc şöyle dedi: Böyle bir ihtimal yoktur. Çünkü “vâv” harfinin sükünu ile sür kelimesinin, “suver”in tekili ya da çoğulu ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü tekili “tâ” harfi ile süret kelimesidir. “Süret”in çoğulu da “vâv'ın fethi ile suver kelimesidir!. Nitekim bu şekilde şu ilâhi beyanda geçmektedir: “Ve savveraküm fe ahsene suveraküm” y53) “size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan” şeklinde. Kimi müfessirler de demiştir ki o boynuzdur, içine üflenir ve (ses çıkarır) dünyadaki şu boynuz gibi. Ya da o borudur dünyadaki bir boru gibi. Ancak biz Allah'ın belirttiği üfleme, sür gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bunlarla ilgili olarak Hz. Peygamberden bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üfleme ve sür hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
12 Zeccâc, Meâni'T-Kurün, IV, 22.
Göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler. Başka bir ilâhi beyanda şöyle buyurmuştur: “(O gün) süra üflenecek, ardından göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek...“ Bu, o günün korkusunun şiddetini bildiren bir ifadedir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin"; “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir”, Ve benzeri ilâhi Allah'ın diledikleri dışında. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah'ın diledikleri dışında olanlardan maksat dünyada iken şehit düşenlerdir. Bu yorumu destekler mahiyette bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: “Âdemoğluna nübüvvetten sonra şehitlikten daha yüce bir mertebe verilmemiştir. Şehit kıyâmet gününün o dehşetengiz korkusunu yaşamaz, sadece şu kadarcık: Hani biri diğerine: İşitiyor musun? der, öteki de “Sanki ezana benzer bir şey duyuyorum” diye cevap verir”. Bazıları da şöyle demişlerdir; Onlar Cibril, Mikâil, İsrâfil ve ölüm meleğidir (Azrâil). Bazıları da onların nebiler ve resüller olduğunu söylemişlerdir. Ancak biz, burada istisna edilenlerden maksat şunlar şunlardır demeyeceğiz, keza herhangi birine işarette de bulunmayacağız. Çünkü biz bunu bilmiyoruz. Ancak Hz. Peygamberden (s.a.) bize bu konuda bir açıklama gelmişse o takdirde biz de o doğrultuda açıklama yaparız. Bununla birlikte istisna edilenlerin âyetin devamında o günün dehşetinden ve korkusundan güvende olacakları bildirilen kimselerin olması da mümkündür, O da şu ilâhi beyandır: “Kim (ilâhi huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir; o gün onlar kıyâmet dehşetinden de etkilenmezler”.
Âyetin metninde geçen “etevhu” (api) kelimesi med ile “âtühu” şeklinde de okunmuştur. “Fğ'ılühu” vezninde “tâ harfinin dammesi ile uzatmalı olarak okunmuştur ki “Âtin”in çoğuludur. “İllâ âti'r-Rahmâni 'abden” meâlindeki âyette olduğu gibi. “Etâ” kelimesinin çoğul kipi olmak üzere “etevhu” şeklinde de okumuşlardır. O takdirde “se ye'tüne” (siz), yani gelecekler anlamında olur. Bazıları ise elifin kasrı ve “tâ”nın nasbı ile “ityân” fiilinden olmak üzere kullanıldığını söylemişlerdir.
“Dâhirin” kelimesinin aşağılanmış olarak, hor ve zelil kılınarak, anlamında olduğu söylenmiştir.
---
Dipnotlar:
16 o Benzer âyetler için bk. “(Cezaları) korkunç bir sesten ibaretti; sönüp gidiverdiler” (Yâsin, 36/29); “Olup biten yalnızca bir ses! Ama ardından onların tamamı, birden toplanmış olarak işte huzurumuzdalar” (Yâsin, 36/53). 13 Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden, size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah'tır. İşte Rabb'iniz olan Allah; âlemlerin Rabb'i olan Allah yüceler yücesidir”. Semerkandi'nin ibaresi şöyledir: Zeccâc dedi ki: Böyle bir ihtimal yoktur. Çünkü vâvın sükünu ile sür kelimesi es-suret'in ne çoğulu ne de tekilidir. Çünkü tekili tâ ile süret kelimesidir. Süretin çoğulu da vâvın fetha ile harekelenmesi sonucu suver kelimesidir. Nitekim bu şekilde âyette de geçmektedir. “Ve savveraküm fe ahsene suveraküm” En doğrusunu Allah bilir. (bk. Semerkandi, Şerhu'r-Te'vilat, vr. 56la. Ayrıca ilâve bilgi için bk. İbn Manzür, Lisânü'l1 “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allahın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar”. 4 Rivayette “ezin” kelimesi geçmektedir. Ezân ve ezin aynı anlamdadır. “Göklerde ve yerde olan herkes istisnasız, Rahmân'a birer kul olarak gelecektir” (Meryem,
Neml 27:88
Dağları görür, onların durduğunu sanırsın; oysa bulutlar gibi hareket ederler. Onun şöyle şöyle hareket etmesi hakkında bazıları demişlerdir ki: Bir şeyin çokluğu ve izdihamı, bakanın gözünde sanki onun yerinde sabit gibi görünmesine neden olur. Büyük ordu da böyledir. Ona bakan çokluğu ve kalabalık oluşu yüzünden onu hareketsiz ve donuk halde sanır. Dağlar da işte böyledir. Bazıları da şöyle demişlerdir: Hayır! Aksine o günün şiddetinden, dehşetinden ve insanlara verdiği korkudan dolayı dağları sanki donukmuş gibi sanırlar, oysa onlar bulutlar gibi geçip gitmektedirler. [§]Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen durumdur: “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin”, Yani o günün korku ve dehşetinin şiddetinden öyle olurlar. Bazıları da şöyle bir yorum getirmişlerdir: Hayır, aksine dağlar o günün korkusundan ve dehşetinden aynen bulutların hareket etmesi gibi hareket edecektir: Tıpkı şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”5!, Bunu belirtmesinin esası şudur: Allah bunu ve o günün insanlara Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Bazıları şöyle demişlerdir: “Etkane” muhkem ve sağlam yaptı demektir. Bazıları ise etkane kelimesinin her şeyi güzel yaptı anlamı olduğunu söylemişlerdir.
Mütezileden bazıları şöyle demişlerdir: Nankörce inkâr nasıl güzel olabilir ki?! O çirkindir (kabih) çünkü âlemlerin Rabb'ine karşı küfür vardır. Buna göre “Allah, kendisine küfredilmesini yarattı” ya da “kendisine küfredilmesini güzel yaptı” yahut “kâfirin nankörce inkârını güzel yaptı” vb. gibi hurafeleri söylemek caiz değildir.
Onlara şöyle denilir: Bir kere hiçbir kimse sizin kastettiğiniz biçimde O'nun küfrü yarattığı ve onu güzel yaptığı yahut kendisine küfredilmesini güzel yaptığını söylemiyor. Zaten bunu her kim böyle söylerse kâfir olur. Ancak onların dediği şudur: Allah, kâfirden sadır olan inkâr fiilini çirkin (kabih), küfredenin küfrünü de çirkin (kabih) yaptı, keza günah işleyen isyankârın fiilini de çirkin yaptı. Ancak Allahın bu fiilleri yaratması ve onları işleyene karşı delil getirmesi açısından baktığımızda o fiil güzel, yerli yerinde ve muhkem olmaktadır. O fiilin o kimseden, yani kâfirden sadır olmasının çirkin, bâtıl, sefih ve zulüm olması bundan ayrıdır, Görülmez mi ki bir kimse ondan sadır olan inkâr fiilinin sefih ve zulüm olduğunu öğrenmek için çabalasa, neyin gerçekten hak olduğunu anlamaya çalışsa onun bu çabası yerilmeyecek bir davranış olmaktadır ve o kişi bu açıdan bakıldığında hakka ve hikmete dair marifet sahibi olmaya çalışan kimse olarak görülmektedir. Çünkü hikmet, insanın her şeyi özünde nasılsa öyle bilmesini gerektirir. Buna göre kâfirin küfür filini sözünü ettiğimiz şekil üzere yaratmış olması her ne kadar o, kâfirin fiili olması hasebiyle çirkin, aptalca ve bâtıl olsa da güzeldir, yerli yerindedir ve muhkemdir. Bu, mutlak olarak O'nun “her şeyin Rabb'i” “her şeyin yaratıcısı” olduğunu ifade etmemiz gibidir. Hal böyle iken biz “Ey pisliklerin yaratıcısı!” “Ey kazuratın Rabb'i” ve benzeri ifadeler her ne kadar bütün olarak ele alındığında onların da Rabbi ve yaratıcısı Allah olsa da bunları söylemeyiz. Çünkü genel olarak söylenmesi halinde bu ifade övgü ve yüceltme anlamına gelirken, örneklerdeki gibi tahsis edilmesi halinde yergiye dönüşür. Önceki meselenin durumu da işte böyledir.
Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Bu ifade dağların düzeninin dağılması ve ilk yaratılışlarındaki esasın bozulması gibi hususların belirtilmesinden sonra anılmıştır. Bu, bir şeyin bozulmasının ve ilk yapısını kaybetmesinin belli bir hikmete mebni olması halinde onun sağlam, güzel ve yerli yerinde yaratmış olması esasının dışına çıkmadığının bilinmesini istediği içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. Bu ifade onlara yönelik bir azap tehdididir (vaid).
ETE ÜLİLE
Neml 27:89
[İyilik ve Kötülük İle İlâhi Huzura Gelme]
Kim (ilâhi huzura) iyilikle gelirse... Müfessirlerin hepsi şöyle dedi: Burada sözü edilen iyilik (hasene) tevhit inancı ve imandır.
Ona daha iyisi verilir. Denildi ki: Bunun tefsirinde farklı izahlar vardır: Birincisi: Her kim tevhit inancını benimsemiş olarak diriliş günü Rabb'ine gelirse ona daha hayırlısı vardır. Rabb'ine tevhit inancı ile gelmesi demek hayatını onunla noktalaması, hüsn-i hâtime ile tamamlaması demektir. O takdirde onun için belirttiği bir karşılık vardır. Allah, tevhit inancı ile gelmesini şart koştu da “hasene işlerse ona şu var” demedi; çünkü insan bir sürü iyilik yapar sonra da onları ifsat eder, bozar ve iptal eder. Dolayısıyla da onlara karşılık herhangi bir sevap elde edemez. Böylece Allah bilinsin istedi ki âhirette kendisinden fayda görülecek olan hasenat, kişinin üzerinde karar kılarak öldüğü ve Rabb'ine kendisiyle ulaştığı hasenattır. Bazıları şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir, Yani âhirette ona verilecek sevap ve karşılık sadece kendisi dünyada iken işlemiş olduğu hasene cinsinden olacaktır, âhirette elde edeceği bütün iyilikler dünyada iken işledikleri olacaktır. Bazıları da şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir. Yani ona âhirette iken iyiliklerden verilecek olanlar dünyada ardında bırakmış olduğu ve yokluğuna sabrettiği nimetlerden daha hayırlıdır. Onlar, terkettiğinden daha hayırlıdır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”, Yani onlar için şunlar şunlar vardır. Bazıları şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir. Yani Rabb'in görülmesi ve O'nun huzuruna çıkılması, verilen diğer iyiliklerden daha hayırlıdır. Nitekim dünyada da halk açısından kralı görmek ve onunla buluşmak diğer lütuflar her ne kadar daha büyük ve yüce de olsa daha üstün, daha önemli ve hayırlı görülür. Bazıları şöyle demişlerdir: Ona daha iyisi verilir. Âhirette verilecek olan sevap ve karşılık dünyada iken işlemiş oldukları hasenattan daha hayırlıdır. Çünkü sevabın verilmesi hak edilmişlik ve kazanılmışlık ile değil, tamamen Allah'ın lütuf ve fazlının bir sonucudur. Zira hem hikmet hem de akıl nimetin karşılığı olarak şükretmeyi gerekli kılar, oysa her ikisinde de sevabın gerekli olacağı sonucu yoktur. Hal böyle olunca yolu Allah'ın lütfu olan bir iyiliğin, öyle olmayandan daha hayırlı olması normaldir. Ancak buna şöyle bir itiraz gelmiştir: Vacip olmasını gerektirenin hikmet ve akıl olduğu her şey, gereklilik yolu lütuf olandan daha hayırlıdır. Çünkü gerekliliği akıl ve hikmetle sabit olan bir şeyin terki caiz değildir. Oysa lütufta bulunma yolu ile sabit olanın terki caiz olabilmektedir. Ancak buna şöyle cevap verilir: Ona daha iyisi verilir denilirken kastedilen sizin doğanızda ve algınızda sevap olan şey ondan daha hayırlıdır, demektir. Yoksa gerçekte de hayırlı değildir. Bu tıpkı şu ilâhi beyandaki gibidir: “Bu O'nun için daha kolaydır (ehven)”, Yani sizin algınızda ve değerlendirmenizde bir şeyin yeniden yapılması ilk defa yapılmasına nispetle daha kolaydır, demektir. Yoksa Allah'a nispetle ha ilk olmuş ha yeniden inşa olmuş hiç farkı yoktur. Burada da durum öyledir. En doğrusunu Allah bilir.
O gün onlar kıyâmet dehşetinden de etkilenmezler. Allah bildirdi ki onlar Rab'lerine tevhit inancını benimsemiş olarak geldiklerinde o günün korku ve dehşetinden güvende olacaklardır.
Neml 27:90
Ama kimler de kötülükle (seyyie), yani şirk ile gelirse işte onlar yüzüstü cehenneme atılırlar.
“el-Münkeb ale'l-vech” cümlesi, yüz üstü atılan demektir şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yüzleri ateşe çevrildiği gün...“ (Yani yüz üstü cehenneme atıldıkları gün.) Yaptıklarınızın karşılığından başkasını mı göreceksiniz? Yani siz ancak yapıp ettiğiniz amellerinizin karşılığını görürsünüz.
Neml 27:91
[Dokunulmaz Kılınan Şehrin Rabb'ine Kulluk Etme Emri]
Deki: Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb'ine, yalnız O'na kulluk etmem emredildi; âyetteki dokunulmaz kıldığı anlamına gelen “harramehâ” ifadesi iki şekilde izah edilebilir: Birincisi, onu yağma ve çapuldan uzak tutmak anlamında olmasıdır. Nitekim “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik”"5s meâlindeki âyette de bu anlamda kullanılmıştır. Bu âyette geçen “Harramnâ” (taz) ifadesi haram kıldık dolayısıyla da onun emmesi ona haram oldu anlamında değil, alıkoyduk, süt annelerini emmesini önledik anlamındadır. İkincisi ise bizzat tahrim, yani kutsal kılma anlamında olmasıdır. O da gerek Câhiliye ve gerek İslâm döneminde müslüman veya kâfir herkesin o mekâna hürmet edip, hiçbir kimsenin o kutsal bilinen beldenin avına dokunmaması, ağacını kesmemesi, otunu yolmamasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bir de bana müslümanlardan olmam ve Kur'ân'ı okumam emredildi. Yani Kur'ân'ı size okumam emredildi. Öyle anlaşılıyor ki onlar Hz. Peygamber'i tehdit etmişler ve onu korkutmuşlardı ve ondan kendilerine uymasını istemişlerdi. Hz. Peygamber o an onlara dedi ki: Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb'ine, yalnız O'na kulluk etmem emredildi; O her şeyin Rabb'idir. Yani ben sadece O'na kul olmakla emrolundum. Kendimi O'ndan başkasına asla kul yapmam. Keza ben kendimi sadece O'na ait kılmakla da emrolundum ve ben sizin yaptığınız gibi O'na karşı asla şirk koşamam. Hem aynı şekilde bütün bunlarla siz de emrolundunuz. Sonra ben size Kur'ânı okumakla da emrolundum. )Bu itibarla ben size onu okuyacağım, beni yalancılıkla itham etsenizde etmesenizde okuyacağım. Ben sizin aleyhime kurduğunuz tuzak ve hilelerden de korkmuyorum. En doğrusunu Allah bilir.
Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb'ine, yalnız O'na kulluk etmem emredildi. Bu ilâhi beyanda peygamberlik müessesesini gerekliliğine dair delil vardır. Çünkü Mekke halkı ve diğerleri gerek öncekiler ve gerek sonrakiler hepsi tümüyle o kutlu beldenin dokunulmazlığına inanmaktaydılar. Onlar bunu ancak resüller yoluyla bilmekteydiler. Bu da gösteriyor ki onların ilk ataları risâlet ve nübüvvete inanmaktaydılar. Buna göre onların da bunu ikrar etmeleri lazım geliyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Artık kim doğru yola gelirse yalnız kendisi için gelmiş olur. Allah bildiriyor ki her kim iman eder ve hidâyeti kabul edip doğru yolu bulursa bunu ancak kendi yararına yapmış olur. Aynı şekilde her kim de yoldan çıkarsa kendi zararına çıkmış olur. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”, De ki: Ben sadece uyarıcılardanım. Yani bana sadece uyarma görevi düşer. Onun dışında diğer hususların vebali sizedir. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”“; “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”,
---
Dipnotlar:
“Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik. Bunun üzerine ablası, “Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek, üzerine titreyecek bir aile bulayım mı?’ dedi” (el-
Neml 27:92
[Dokunulmaz Kılınan Şehrin Rabb'ine Kulluk Etme Emri]
Deki: Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb'ine, yalnız O'na kulluk etmem emredildi; âyetteki dokunulmaz kıldığı anlamına gelen “harramehâ” ifadesi iki şekilde izah edilebilir: Birincisi, onu yağma ve çapuldan uzak tutmak anlamında olmasıdır. Nitekim “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik”"5s meâlindeki âyette de bu anlamda kullanılmıştır. Bu âyette geçen “Harramnâ” (taz) ifadesi haram kıldık dolayısıyla da onun emmesi ona haram oldu anlamında değil, alıkoyduk, süt annelerini emmesini önledik anlamındadır. İkincisi ise bizzat tahrim, yani kutsal kılma anlamında olmasıdır. O da gerek Câhiliye ve gerek İslâm döneminde müslüman veya kâfir herkesin o mekâna hürmet edip, hiçbir kimsenin o kutsal bilinen beldenin avına dokunmaması, ağacını kesmemesi, otunu yolmamasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bir de bana müslümanlardan olmam ve Kur'ân'ı okumam emredildi. Yani Kur'ân'ı size okumam emredildi. Öyle anlaşılıyor ki onlar Hz. Peygamber'i tehdit etmişler ve onu korkutmuşlardı ve ondan kendilerine uymasını istemişlerdi. Hz. Peygamber o an onlara dedi ki: Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb'ine, yalnız O'na kulluk etmem emredildi; O her şeyin Rabb'idir. Yani ben sadece O'na kul olmakla emrolundum. Kendimi O'ndan başkasına asla kul yapmam. Keza ben kendimi sadece O'na ait kılmakla da emrolundum ve ben sizin yaptığınız gibi O'na karşı asla şirk koşamam. Hem aynı şekilde bütün bunlarla siz de emrolundunuz. Sonra ben size Kur'ânı okumakla da emrolundum. )Bu itibarla ben size onu okuyacağım, beni yalancılıkla itham etsenizde etmesenizde okuyacağım. Ben sizin aleyhime kurduğunuz tuzak ve hilelerden de korkmuyorum. En doğrusunu Allah bilir.
Bana, dokunulmaz kıldığı bu şehrin Rabb'ine, yalnız O'na kulluk etmem emredildi. Bu ilâhi beyanda peygamberlik müessesesini gerekliliğine dair delil vardır. Çünkü Mekke halkı ve diğerleri gerek öncekiler ve gerek sonrakiler hepsi tümüyle o kutlu beldenin dokunulmazlığına inanmaktaydılar. Onlar bunu ancak resüller yoluyla bilmekteydiler. Bu da gösteriyor ki onların ilk ataları risâlet ve nübüvvete inanmaktaydılar. Buna göre onların da bunu ikrar etmeleri lazım geliyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Artık kim doğru yola gelirse yalnız kendisi için gelmiş olur. Allah bildiriyor ki her kim iman eder ve hidâyeti kabul edip doğru yolu bulursa bunu ancak kendi yararına yapmış olur. Aynı şekilde her kim de yoldan çıkarsa kendi zararına çıkmış olur. Şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”, De ki: Ben sadece uyarıcılardanım. Yani bana sadece uyarma görevi düşer. Onun dışında diğer hususların vebali sizedir. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”“; “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur”,
---
Dipnotlar:
“Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik. Bunun üzerine ablası, “Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek, üzerine titreyecek bir aile bulayım mı?’ dedi” (el-
Neml 27:93
93. “Ve şunu da söyle: Hamd Allaha mahsustur. O, işaretlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız”. Rabb'in yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Ve şunu da söyle: Hamd Allah'a mahsustur. O, işaretlerini size gösterecek. Bunun iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır: Birincisi, vahdâniyetinin ve rubübiyetinin delillerini ve risâletinin kanıtlarını onlara göstereceğiz. Siz de onları, yani sözü edilen delilleri görüp tanıyacaksınız. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz”!”, İkincisi: Onlara zafer, yardım gibi vâdedilenleri göstereceğiz de böylece onlar daha önce haber verildiği için bildikleri şeyleri gözle görmüş olarak da bilmiş olacaklardır.
Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu ifade zâlim için azar, ayıplama ve sakındırmadır. Mazlum için de taziye ve tesellidir. Bazıları şöyle demişlerdir; Bu ifade müjdeleme (terğib) ve tehdit (terhib) etmedir.
5 “Kur'ân'ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Rabb'inin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?” (Fussilet, 41/53).