Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Kasas 28:1 – Ankebut 29:69

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Kasas 28:1
  2. Kasas 28:2
  3. Kasas 28:3
  4. Kasas 28:4
  5. Kasas 28:5
  6. Kasas 28:6
  7. Kasas 28:7
  8. Kasas 28:8
  9. Kasas 28:9
  10. Kasas 28:10
  11. Kasas 28:11
  12. Kasas 28:12
  13. Kasas 28:13
  14. Kasas 28:14
  15. Kasas 28:15
  16. Kasas 28:16
  17. Kasas 28:17
  18. Kasas 28:18
  19. Kasas 28:19
  20. Kasas 28:20
  21. Kasas 28:21
  22. Kasas 28:22
  23. Kasas 28:23
  24. Kasas 28:24
  25. Kasas 28:25
  26. Kasas 28:26
  27. Kasas 28:27
  28. Kasas 28:28
  29. Kasas 28:29
  30. Kasas 28:30
  31. Kasas 28:31
  32. Kasas 28:32
  33. Kasas 28:33
  34. Kasas 28:34
  35. Kasas 28:35
  36. Kasas 28:36
  37. Kasas 28:37
  38. Kasas 28:38
  39. Kasas 28:39
  40. Kasas 28:40
  41. Kasas 28:41
  42. Kasas 28:42
  43. Kasas 28:43
  44. Kasas 28:44
  45. Kasas 28:45
  46. Kasas 28:46
  47. Kasas 28:47
  48. Kasas 28:48
  49. Kasas 28:49
  50. Kasas 28:50
  51. Kasas 28:51
  52. Kasas 28:52
  53. Kasas 28:53
  54. Kasas 28:54
  55. Kasas 28:55
  56. Kasas 28:56
  57. Kasas 28:57
  58. Kasas 28:58
  59. Kasas 28:59
  60. Kasas 28:60
  61. Kasas 28:61
  62. Kasas 28:62
  63. Kasas 28:63
  64. Kasas 28:64
  65. Kasas 28:65
  66. Kasas 28:66
  67. Kasas 28:67
  68. Kasas 28:68
  69. Kasas 28:69
  70. Kasas 28:70
  71. Kasas 28:71
  72. Kasas 28:72
  73. Kasas 28:73
  74. Kasas 28:74
  75. Kasas 28:75
  76. Kasas 28:76
  77. Kasas 28:77
  78. Kasas 28:78
  79. Kasas 28:79
  80. Kasas 28:80
  81. Kasas 28:81
  82. Kasas 28:82
  83. Kasas 28:83
  84. Kasas 28:84
  85. Kasas 28:85
  86. Kasas 28:86
  87. Kasas 28:87
  88. Kasas 28:88
  89. Ankebut 29:1
  90. Ankebut 29:2
  91. Ankebut 29:3
  92. Ankebut 29:4
  93. Ankebut 29:5
  94. Ankebut 29:6
  95. Ankebut 29:7
  96. Ankebut 29:8
  97. Ankebut 29:9
  98. Ankebut 29:10
  99. Ankebut 29:11
  100. Ankebut 29:12
  101. Ankebut 29:13
  102. Ankebut 29:14
  103. Ankebut 29:15
  104. Ankebut 29:16
  105. Ankebut 29:17
  106. Ankebut 29:18
  107. Ankebut 29:19
  108. Ankebut 29:20
  109. Ankebut 29:21
  110. Ankebut 29:22
  111. Ankebut 29:23
  112. Ankebut 29:24
  113. Ankebut 29:25
  114. Ankebut 29:26
  115. Ankebut 29:27
  116. Ankebut 29:28
  117. Ankebut 29:29
  118. Ankebut 29:30
  119. Ankebut 29:31
  120. Ankebut 29:32
  121. Ankebut 29:33
  122. Ankebut 29:34
  123. Ankebut 29:35
  124. Ankebut 29:36
  125. Ankebut 29:37
  126. Ankebut 29:38
  127. Ankebut 29:39
  128. Ankebut 29:40
  129. Ankebut 29:41
  130. Ankebut 29:42
  131. Ankebut 29:43
  132. Ankebut 29:44
  133. Ankebut 29:45
  134. Ankebut 29:46
  135. Ankebut 29:47
  136. Ankebut 29:48
  137. Ankebut 29:49
  138. Ankebut 29:50
  139. Ankebut 29:51
  140. Ankebut 29:52
  141. Ankebut 29:53
  142. Ankebut 29:54
  143. Ankebut 29:55
  144. Ankebut 29:56
  145. Ankebut 29:57
  146. Ankebut 29:58
  147. Ankebut 29:59
  148. Ankebut 29:60
  149. Ankebut 29:61
  150. Ankebut 29:62
  151. Ankebut 29:63
  152. Ankebut 29:64
  153. Ankebut 29:65
  154. Ankebut 29:66
  155. Ankebut 29:67
  156. Ankebut 29:68
  157. Ankebut 29:69

Kasas 28:1

Bunun tevilini, tekrar belirtmeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde daha önce birkaç yerde belirttik?.

Kasas 28:2

Bunun tevilini, tekrar belirtmeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde daha önce birkaç yerde belirttik?.

Kasas 28:3

3. “iman eden Bir topluluk için Müsâ ile Firavun'un Ma apana bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.” Müsâ ile Firavun'un haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız. Müsâ ile Firavun'un haberlerinden. Yani ikisinin haberlerinden. BPl-hakla “doğrulukla”, yani doğru ve gerçek olduğunu bildirecek şekilde. Bi”l-hakkı ifadesinin Firavun ve kavmine karşı Müsâ'ya (a.s.) ait hak veya ona karşı Allah'a ait hak anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. İman eden bir topluluk için. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. İlki, bu beyana Müsâ ve Firavun'un haberlerinden bir kısmını müminler için sana nakledeceğiz anlamı verilebilir, çünkü haberler ve bunların içeriklerinden faydalananlar onlardır. İman etmeyenler ise bu haberlerden faydalanmıyor, dolayısıyla bunlar böyleleri için değildir. İkincisi, bu beyan bu haberlere ve önceki kitaplara iman eden bir topluluk için anlamına gelebilir. Onlar, kendi kitaplarında bulunduğu için bunların gerçek olduğunu bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kur'ân-ı Kerim'in 28. süresi olup Mekkede nâzil olmuştur.

Kasas 28:4

Kuşkusuz Firavun ülkesinde ululuk taslamıştı. Bazıları şöyle dedi: Firavun, büyüklendi, kibirlendi, Müsâ'ya (a.s.) ve onun gibi kişilere itaat etmeyi reddetti. Bazıları da şöyle demiştir: Ülkesinde ululuk taslamıştı. Yani ezmiş ve öldürmüştür. Bu durumda bunun tefsiri hemen ardından belirtilen gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakarak güçsüz düşürmek istiyordu meâlindeki ilâhi beyan olmaktadır. Bu -en doğrusunu Allah bilir ya- onun ülkede zulmetmesi ve baskıda bulunması anlamındadır. Ülkesinde ululuk taslamıştı cümlesinin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Söz konusu topraklarda onun değeri ve konumu yükselmişti, çünkü o, diğer kullar gibi veya daha düşük seviyede iken kendisinde ilâhlık ve rablık bulunduğunu iddia etmiş, bu iddiası sebebiyle de onun değeri ve konumu yükselmişti. Ülkesinde ululuk taslamış, üstünlük sağlamıştı. Halkını gruplara ayırmıştı. Şöyle denildi: Fırkalara bölmüştü, bir topluluğu güçsüz buluyor, bir topluluğu boğazlıyor, bir topluluğu sağ bırakıyor, bir topluluğa ise işkence yapıyordu. Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Halkını gruplara ayırmıştı. Onlardan her bir grubun bir puta tapmasını sağlamış, diğerine ise bunu uygulamamıştı. Bunun sonucu olarak başka bir topluluğu bunların işini yapmak ve ihtiyaçlarını gidermek için görevlendirmişti, tâ ki berikiler Firavun'un kulları haline getirdiği putlara sürekli ibadette bulunsunlar. Çünkü bütün gruplar tek bir temele ve tek bir inanca dayalı fırkalar halindeydi. Hiç kuşkusuz o, huzur ve güveni bozanlardandı. Evet, Firavun -Allah ona lânet etsin- böyleydi.

Kasas 28:5

Biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk. Bu, zâhir anlamıyla elçisine böyle yapacağına dair bir bildirmedir, yoksa onlara lütufta bulunduğu ve bunu yaptığı anlamına gelmez. Çünkü O, şöyle olanlara lütufta bulunmak istiyoruz buyurmaktadır. Zira onlara böyle bir lütufta bulunmuş olsaydı “o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunduk” buyurması gerekmez miydi? Ancak âyetin mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle olabilir: Biz ezelde onlara lütufta bulunacağımızı, onları önderler yapacağımızı ve varisler kılacağımızı istiyorduk. Yoksa zâhir anlamı bizim belirttiğimizdir. [ ]Onları önderler yapmak. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. IEE İlki, onların tümünü bize önderler yaptı, biz onlara uyar ve itaat ederiz”. İkinci ihtimal, onları önderler yapmak sözü şu anlama gelir: Kendi içlerinden onlara önder ve lider yaparız. Yani bir kısmını bir kısmına önder yaparız. Bu, yüce Allah'ın Müsâ'ya “Bir zamanlar Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı” buyurması gibidir. Burada söz konusu edilen önderler sanki bu beyanda belirtilen peygamberlerdir. Onları vâris kılmak ve belli bir yere yerleştirmek. Bu beyan bir başka ilâhi beyanda belirtilen anlama benzemektedir: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık”. Yani Firavun ve kavminden sonra o yere ve iktidarına vâris olurlar. Vâris, belirttigimiz gibi hayatta kalmaya devam eden kimsedir. Sanki şöyle buyurmuştur: Onların helâk edilmesinden sonra yerlerinde ve iktidarlarında kalırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz”. Yani o yerin ve üzerindekilerin helâk edilmesinden sonra biz kalırız. En doğrusunu Allah bilir. Firavun'a, Hâmân'a ve ordularına, sakındıkları şeyi onların eliyle başlarına getirip göstermek (istiyorduk). Yani onlar korktukları şeyi görürler. O da helâk ve mülkün yok olmasıdır. Bu, onların korktukları akıbetti. Bunu, onlara gösterdi. Çünkü o, krallığını sürdürmek için ve yok olmasından korktuğu için onların oğullarını boğazlıyordu. Zeccâc şöyle demiştir: Firavun, ahmak ve aklı kıt olduğu için halkın erkek çocuklarını boğazlayıp öldürüyordu, çünkü kâhinler bir dönemde doğacak erkek çocuğun aracılığıyla hükümranlığının NEON yok olacağını söylemişlerdi. [§]Bu durumda kâhinler ya doğru söylemişler ve erkek çocukları öldürse bile onun mülkü yok olacaktır ya da yalan söylemişlerdir. Bu durumda da erkek çocukları öldürmenin bir anlamı yoktur, çünkü krallığı yok olmayacaktır. Fakat o, ahmaklığı, akıl kıtlığı ve kendini bilmezliği yüzünden bunu onlara yapmıştır”. O ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk. Yani onları Firavun ve ailesinden, onun yakın çevresinden, oğulların öldürülmesinden ve bunların dışındaki türlü eziyetlerden kurtarmak suretiyle lütufta bulunmak istiyorduk. En doğrusunu Allah bilir. [Mütezile'nin Aslah Prensibine Reddiye] O ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk. Bu beyanda ve devamında, “Allah'ın kullarına din hususunda en uygun olanı /aslah yapması gerekir, böyle yapmaması durumunda zâlim olur” görüşüne sahip olan Mütezile'nin aleyhine deliller vardır. Onlara şöyle denilir: Şayet insanların dini ihtiyaçları konusunda mutlaka en uygun olanı yapması Cenâb-ı Hakk'a vacip olsaydı, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere onları önderler yapmasına, yerlerinde bırakmasına, kendi yöne7 Zeccâc, Me'âni'l-Kurân, IV, 132. timlerine hâkim kılması ve mallarına vâris kılmasına dair lütfunu belirtmesinin bir anlamı kalmazdı. Çünkü onların iddialarına göre Allah yapması gerekli olanları yapmıştır. Zira bu, dinde onlar için daha uygundur. Kendisi için zorunlu olan bir fiili yapan kimse, bu yaptığıyla karşısındakine lütufta bulunmuş sayılmaz. Âyette belirtilen ilâhi fiilin yerine getirilmesine ilişkin bir lütuftan bahsedilmesi, bu fiilin Allah için zorunlu olmayan bir şekilde yapıldığına işaret etmektedir. Ancak O, bu fiili lütufta bulunarak yapmıştır, bunu yapmaması da mümkündü. Yine Mütezile mensupları şöyle diyorlar: Firavun ve kavminin helâk edilmesi, onlar için hayatta bırakılmalarından daha uygundur. Her bir kâfirin öldürülmesi de böyledir. Dolayısıyla bu konularda bir lütuftan söz edilmemiştir. Bu, aslında durumun onların söyledikleri gibi olınadığına, aslah fikrinin geçersiz ve reddedilmiş bir konumda bulunduğuna işaret etmektedir. [ ]Yine onlar “Allah'ın onlara yönelik iradesi, kendilerine yönelik bir 12) emirdir” diyorlar. Şayet durum böyle olsaydı, O'nun emri hepsini kapsardı. Sonra onların hepsi değil, sadece bir kısmı lider ve önder olmuştur. Bu durum, iradenin emrin dışında bir şey olduğuna ve Cenâb-ı Hakkın bir kimse için bir şey irade ettiğinde onun gerçekleştiğine işaret etmektedir. Şu halde durum Mütezile'nin şu sözleri gibi değildir: O her bir kâfirin iman etmesini irade etmiştir, fakat bütün güç ve yardımını buna harcadıktan ve nezdinde hiçbir şey bırakmayıp verdikten sonra söz konusu kişi iman etmemiştir. Belirtilen bu hususlar, Mütezile mezhebinin geçersizliğini ortaya koymuştur. --- Dipnotlar: ” “Iki şekilde yorumlanabilir. İlki, kendilerine uymamız ve yollarından gitmemiz için onlarin tümünün bize önderler kılınmasıdır. Zira onlar, Firavun ve kavminin eziyetine, yüce Allah'a kendilerine hak din lütfetmesine şükrederek, O'nun lütuf ve rahmetini umarak sabrettiler. Allah da onları kurtardı ve onlara nimetini devam ettirdi. Aynı şekilde biz de dünyada kurtuluşa, âhirette bol sevaba ulaşmak için kâfirlerin eziyetine sabrederiz”. “Bir zamanlar Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”.

Kasas 28:6

Biz o ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk. Bu, zâhir anlamıyla elçisine böyle yapacağına dair bir bildirmedir, yoksa onlara lütufta bulunduğu ve bunu yaptığı anlamına gelmez. Çünkü O, şöyle olanlara lütufta bulunmak istiyoruz buyurmaktadır. Zira onlara böyle bir lütufta bulunmuş olsaydı “o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunduk” buyurması gerekmez miydi? Ancak âyetin mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle olabilir: Biz ezelde onlara lütufta bulunacağımızı, onları önderler yapacağımızı ve varisler kılacağımızı istiyorduk. Yoksa zâhir anlamı bizim belirttiğimizdir. [ ]Onları önderler yapmak. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. IEE İlki, onların tümünü bize önderler yaptı, biz onlara uyar ve itaat ederiz”. İkinci ihtimal, onları önderler yapmak sözü şu anlama gelir: Kendi içlerinden onlara önder ve lider yaparız. Yani bir kısmını bir kısmına önder yaparız. Bu, yüce Allah'ın Müsâ'ya “Bir zamanlar Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı” buyurması gibidir. Burada söz konusu edilen önderler sanki bu beyanda belirtilen peygamberlerdir. Onları vâris kılmak ve belli bir yere yerleştirmek. Bu beyan bir başka ilâhi beyanda belirtilen anlama benzemektedir: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık”. Yani Firavun ve kavminden sonra o yere ve iktidarına vâris olurlar. Vâris, belirttigimiz gibi hayatta kalmaya devam eden kimsedir. Sanki şöyle buyurmuştur: Onların helâk edilmesinden sonra yerlerinde ve iktidarlarında kalırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz”. Yani o yerin ve üzerindekilerin helâk edilmesinden sonra biz kalırız. En doğrusunu Allah bilir. Firavun'a, Hâmân'a ve ordularına, sakındıkları şeyi onların eliyle başlarına getirip göstermek (istiyorduk). Yani onlar korktukları şeyi görürler. O da helâk ve mülkün yok olmasıdır. Bu, onların korktukları akıbetti. Bunu, onlara gösterdi. Çünkü o, krallığını sürdürmek için ve yok olmasından korktuğu için onların oğullarını boğazlıyordu. Zeccâc şöyle demiştir: Firavun, ahmak ve aklı kıt olduğu için halkın erkek çocuklarını boğazlayıp öldürüyordu, çünkü kâhinler bir dönemde doğacak erkek çocuğun aracılığıyla hükümranlığının NEON yok olacağını söylemişlerdi. [§]Bu durumda kâhinler ya doğru söylemişler ve erkek çocukları öldürse bile onun mülkü yok olacaktır ya da yalan söylemişlerdir. Bu durumda da erkek çocukları öldürmenin bir anlamı yoktur, çünkü krallığı yok olmayacaktır. Fakat o, ahmaklığı, akıl kıtlığı ve kendini bilmezliği yüzünden bunu onlara yapmıştır”. O ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk. Yani onları Firavun ve ailesinden, onun yakın çevresinden, oğulların öldürülmesinden ve bunların dışındaki türlü eziyetlerden kurtarmak suretiyle lütufta bulunmak istiyorduk. En doğrusunu Allah bilir. [Mütezile'nin Aslah Prensibine Reddiye] O ülkede güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak istiyorduk. Bu beyanda ve devamında, “Allah'ın kullarına din hususunda en uygun olanı /aslah yapması gerekir, böyle yapmaması durumunda zâlim olur” görüşüne sahip olan Mütezile'nin aleyhine deliller vardır. Onlara şöyle denilir: Şayet insanların dini ihtiyaçları konusunda mutlaka en uygun olanı yapması Cenâb-ı Hakk'a vacip olsaydı, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere onları önderler yapmasına, yerlerinde bırakmasına, kendi yöne7 Zeccâc, Me'âni'l-Kurân, IV, 132. timlerine hâkim kılması ve mallarına vâris kılmasına dair lütfunu belirtmesinin bir anlamı kalmazdı. Çünkü onların iddialarına göre Allah yapması gerekli olanları yapmıştır. Zira bu, dinde onlar için daha uygundur. Kendisi için zorunlu olan bir fiili yapan kimse, bu yaptığıyla karşısındakine lütufta bulunmuş sayılmaz. Âyette belirtilen ilâhi fiilin yerine getirilmesine ilişkin bir lütuftan bahsedilmesi, bu fiilin Allah için zorunlu olmayan bir şekilde yapıldığına işaret etmektedir. Ancak O, bu fiili lütufta bulunarak yapmıştır, bunu yapmaması da mümkündü. Yine Mütezile mensupları şöyle diyorlar: Firavun ve kavminin helâk edilmesi, onlar için hayatta bırakılmalarından daha uygundur. Her bir kâfirin öldürülmesi de böyledir. Dolayısıyla bu konularda bir lütuftan söz edilmemiştir. Bu, aslında durumun onların söyledikleri gibi olınadığına, aslah fikrinin geçersiz ve reddedilmiş bir konumda bulunduğuna işaret etmektedir. [ ]Yine onlar “Allah'ın onlara yönelik iradesi, kendilerine yönelik bir 12) emirdir” diyorlar. Şayet durum böyle olsaydı, O'nun emri hepsini kapsardı. Sonra onların hepsi değil, sadece bir kısmı lider ve önder olmuştur. Bu durum, iradenin emrin dışında bir şey olduğuna ve Cenâb-ı Hakkın bir kimse için bir şey irade ettiğinde onun gerçekleştiğine işaret etmektedir. Şu halde durum Mütezile'nin şu sözleri gibi değildir: O her bir kâfirin iman etmesini irade etmiştir, fakat bütün güç ve yardımını buna harcadıktan ve nezdinde hiçbir şey bırakmayıp verdikten sonra söz konusu kişi iman etmemiştir. Belirtilen bu hususlar, Mütezile mezhebinin geçersizliğini ortaya koymuştur. --- Dipnotlar: ” “Iki şekilde yorumlanabilir. İlki, kendilerine uymamız ve yollarından gitmemiz için onlarin tümünün bize önderler kılınmasıdır. Zira onlar, Firavun ve kavminin eziyetine, yüce Allah'a kendilerine hak din lütfetmesine şükrederek, O'nun lütuf ve rahmetini umarak sabrettiler. Allah da onları kurtardı ve onlara nimetini devam ettirdi. Aynı şekilde biz de dünyada kurtuluşa, âhirette bol sevaba ulaşmak için kâfirlerin eziyetine sabrederiz”. “Bir zamanlar Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi”.

Kasas 28:7

Vahiy-İlham Ayırımı ve Kadının Peygamberliğinin İmkânsızlığı Müsâ'nın annesine: Onu emzir diye vahyettik. Tevil ehlinin çoğunluğu buradaki vahyin, risâlet ve haber verme konumunda değil, ilham ve kalbe bazı mânaları atma türünden olduğunu söylemiştir. Çünkü risâlet vahyi olsaydı o, peygamber olurdu, bu ise caiz değildir. Ancak şöyle denilmiştir: Annesine onu emzirmesi ve denize bırakmasının ilham edilmesi mümkündür. Korkup kaygılanma. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız meâlindeki sözlerin ona ilham edilmesine gelince bunun sözü açıklama ve yüz yüze konuşmak dışında bir yolla bilinme imkânı yoktur. Ancak şöyle denilebilir: Müsâ'ya (a.s.) ait bazı peygamberlik belirtileri sayesinde annesi, onun kendisine geri verileceğine ve belirli bir döneme kadar peygamber olarak kalacağını bilmiştir. Şunu belirtmek gerekir ki peygamberlerde küçüklük ve çocukluk dönemlerinde bazı peygamberlik alâmet ve mücizeleri lirhâs) bulunuyordu. Mesela İsâ'nın (a.s.) beşikteyken “Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı”! diyerek kavmiyle konuşması, Hz. Muhammed'in doğduğu gece, Mekke'nin onun nuruyla aydınlanması gibi; öyle ki insanlar güneşin doğduğunu zannetmişlerdir. Buna göre Hz. Müsâda, annesinin bu tür belirtilerle onun peygamber olduğunu ve kendisine geri verileceğini bildiği alâmet ve mücizelerin meydana gelmesi mümkündür. IİMüfessirlerin “bu, başka değil ilham vahyi ve kalbe atılan mânalardır” tarzındaki sözleri, bizi bu açıklamayı yapmaya zorlamıştır, Bize göre peygamber olmasını sağlamaksızın Hz. Müsânın annesine risâlet vahyine benzer şekilde bir vahiyde bulunulması mümkündür. Bu, Meryem kıssasında belirtilen durum gibidir. Melek onun yanına geldiğinde Meryem, şöyle diyerek ondan Allaha sığınmıştır: “Senden, çok esirgeyici olan Allaha sığınırım! Eğer Allahtan sakınan bir kimse isen (bana dokunma). Melek: Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için Rabb'in tarafından gönderilmiş bir elçiyim, dedi”. Bu, onu meleklerin evlatla müjdeledikleri sevindirici bir haberdir. Elçilerin (Cibril ve diğer meleklerin) kendisine gönderilmesi ve onunla yüz yüze konuşmalarıyla Meryem peygamber olmamıştır. Müsâ'nın (a.s.) annesinin durumu da bunun gibidir. Meleklerin Hz. İbrahim'in karısını şu sözlerle çocuk müjdelemeleri de konuya dair örneklerdendir: “Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Yâkub'u müjdeledik”. Bunun gibi belirtilmesi halinde pek çok örnek söz konusu olup kadınlar bu tür olaylar sebebiyle peygamber olmamışlardır. Müsâ'nın annesine vahyedilmesini de anlattıklarımıza benzetmek mümkündür. Evet, Meryem'in peygamber olmadan da vahiy alma durumunun gerçekleşmesi mümkündür. Bu açıklama daha uygun ve gerçeğe daha yakın bir yorumdur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 10 “Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü, hemen ona İshak!ı, İshak'ın ardından da Yâkub'u

Kasas 28:8

Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı. Bazıları bu ilâhi beyanda dolaylı bir ifadenin bulunduğunu söylemiştir. Çünkü onlar kendilerine bir düşman ve bir tasa olsun diye onu yitik çocuk olarak almamışlardır. Fakat orada sanki gizli bir anlatım vardır. Yani Firavun ailesi onu bir evlat ve dost olsun diye yitik çocuk olarak aldı, büyüdüğünde ise kendilerine bir düşman ve bir tasa oldu veya buna benzer bir söz de olabilir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu, onun bahsedilen kimse olacağına dair Allah'ın ilminde var olan bilginin bildirilmesidir. Bunun mânası ise -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Firavun ailesi onu yitik çocuk olarak aldı; Allahın ilminde ise bu çocuğun onlar için bir düşman ve bir tasa olacağı vardı. Bu, dil bakımından mümkün bir kullanımdır Nitekim şöyle denilmiştir: “Ölmesi içindoğurun yıkılması için bina yapın”. Halbuki kadınlar ölmesi için çocuk doğurmaz, inşaatçılar yıkılması için binalar yapmaz. Fakat bu, insanların âhirete yönelik durumlarının sonuna ilişkin bir bildirmedir. En doğrusunu Allah bilir. (JŞüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanlış yoldalardı. Bu ilâhi beyan açıktır. Âyet, Mütezilenin “Yüce Allah, kendilerine yararı olduğu için kâfirleri bu durumda bırakır” demek suretiyle ileri sürdükleri görüşü bir yönden geçersiz hale getirmektedir. Halbuki Allah onların geçen ömürlerinde yanlış yolda olduklarını açıklamıştır. Peki, yanlış yol üzere bırakmak onlar için nasıl yararlı olur? --- Dipnotlar: al Willapa a her gün ölmek için doğunuz, yıkılması için binalar yapınız’ diye seslenen bir meleği vardır” Bu söz zayıf rivayetlerle merfü ve mevküf hadis olarak nakledilmiştir (bk.

Kasas 28:9

9. “Firavun'un karısı, “O, senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz’ demişti. Onlar işin farkında değillerdi” Firavun'un karısı, ‘O, senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz’ demişti. Müsânın sevgisini kalplerine koyması ve onu gözlerinde süslemesi Allah'tan bir lütuf ve rahmettir. Bu, O'nun, “Senin üzerine kendimden bir sevgi bıraktım”? demek suretiyle Müsâ'ya olan lütfunu belirtmesidir, böylece kendisine şükretmesini talep etmektedir. Ebü Muâz”, Mukâtil'in şöyle dediğini nakletmiştir: Firavun'un karısı “Benim için göz aydınlığı, senin için değil”, yani, senin için göz aydınlığı değildir, diyor. Ebü Muâz şöyle dedi: Bu imkânsızdır. Şayet böyle olsaydı kırâatte “taktülünehü” (onu öldürürsünüz) şeklinde olurdu. Bu da belki bize faydası dokunur meâlindeki beyan dolayısıyla imkânsızdır. Şayet kırâat “kurratü aynin li ve leke lâ, lâ taktülühu” (syi Y.Y CU, J ye s), yani benim için göz aydınlığı, senin için değil, onu öldürmeyin şeklinde olsaydı Mukâtil, isabet etmiş sayılırdı. Onlar işin farkında değillerdi meâlindeki âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, onlar kendi helâklerinin ve yok olmalarının onun eliyle gerçekleşeceğinin farkında değillerdi. İkincisi, bütün çocuklar içinde öldürülmek istenen kişinin o olduğunun farkında değillerdi. En doğrusunu Allah bilir. Dİl gesi İZ --- Dipnotlar: 5 o Bâhile kabilesinin mevlâsı Ebü Muâz Fazl b. Hâlid en-Nahvi el-Mervezidir. Abdullah b. Mübârek ve Ubeyd b. Süleym'den rivayet etmiştir. Kendisinden Muhammed b. Ali b. Hasan b. Şakik ve beldesinin ahalisi rivayette bulunmuştur. Hicri 211 yılında vefat etmiştir. Kur'ân-ı Kerim hakkında güzel bir kitabı vardır. Ezheri, et-Tehzib adlı eserinde ondan çokça rivayette bulunmuştur. İbn Hibbân es-Sikat isimli eserinde kendisinden pasein: İbn Manzůr, Lisånü’l-Arab'da birçok yerde onu zikretmiştir. Kâtib Çelebi, onun kitabını Kitâbü'l-kırdât olarak isimlendirmiştir (bk. İbn Hibbân, es-Sikat, IX, 5; Ezheri, Tehzibü'-luga, 1, 25; Semiâni, el-Ensâb, XII, 51; Yâküt, Mu'cemü'l-üdebâ', IV, 2177; Safedi, el-Vâfi bi'l-vefeyât, XXIV, 28; Kâtib Çelebi, Keşfu'z-

Kasas 28:10

Müsâ'nın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü. Bazıları âyetteki fâriğan/boş ifadesinin, “Müsâ'ya yönelik kederi ve ona karşı üzüntüsünden bir şey kalmamıştı” anlamına geldiğini söyledi. Bazıları Müsâyı düşünmek ve onu anmaktan başka hiçbir şey yoktu dediler. Müsâ'nın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü sözü, “hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz”” meâlindeki âyetin bağlantı cümlesidir. Ayetin bu kısmı çeşitli ihtimaller taşır. Birincisi, Allah onun kalbinden ve psikolojik muhtevasından söz ve konuşma olmaksızın üzüntü ve korkuyu kaldırmıştır. İkincisi, “hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız” meâlindeki beyan sebebiyle böyle olmasıdır. Eğer böyle olmuşsa, bu, Müsâ'nın (a.s.) ona geri verilmesi ve peygamber yapılmasına ilişkin müjdeye yahut da ona üzülme ve onun hakkında korkmaya ilişkin nehye ve sakındırmaya dayalıdır. Buradaki üzülme Müsâ'nın annesinden ayrılması hususundaki üzüntüdür. Korku ise onun öleceğine ilişkindir. Bu durum, Hz. Yâkub'un “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum”" demesi gibidir. Cenâb-ı Hak ayrılık tehlikesinde üzüntüyü, helâkte ise korkuyu zikretmiştir. Buna göre yüce Allah, Müsâ'nın annesinden ayrılık üzüntüsünü kaldırmış, ona geri vereceğini ve peygamber yapacağını müjdelemiş ve ölmeyeceği hususunda güven vermiştir. Bu durumda Müsâ'nın annesinin yüreği ise yalnızca çocuğuyla meşguldü meâlindeki ilâhi beyan şu anlama gelir: Annesinin kalbinde onun hakkında korkudan ve üzüntüden hiçbir şey kalmadı. En doğrusunu Allah bilir. Eğer inanıp güvenen biri olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı. İnanıp güvenen biri olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık neredeyse işi meydana çıkaracaktı, fakat “hiç korkup kaygılanma”"“ sözüyle onun kalbipipekistirdi Merçueyseli eğer Rabb'inin meydana çıkaracaktı” sözü, “Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; ge oan işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı”!7 meâlindeki âyet gibidir. Yani şayet Rabb'inin işaretini görmesiydi o, kadını arzulardı demektir, yoksa o, kadını arzulamıştı anlamına gelmez. Bu, “Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin”!8 meâlindeki âyet gibidir. Yani şayet onu sebatkâr kılmasaydı onlara az da olsa meyledecekti. Fakat onu sebatkâr kıldı, o da meyletmedi. Önceki ilâhi beyanda geçen durum da bunun gibidir. Müfessirler şöyle demiştir: Kalbini imanla pekiştirdi; “hiç korkup kaygılanma”" meâlindeki beyanda da kalbinin pekiştirilmiş olması mümkündür. Bazıları şöyle demiştir: Onun kalbi, Allah'ın kendisine yönelik vâdinden bomboştu. Başına gelen büyük belâlar, ona Allah'ın vâdini unutturmuştu ve neredeyse işi meydana çıkaracaktı. Ne var ki Allah onu, rahmetiyle düzeltti, kalbini pekiştirdi, o da vâdi hatırladı ve hatasından döndü. Bazıları da şöyle demiştir: Firavun onu evlat edindi ve insanlar onun hakkında “Firavun'un oğlu, Firavun'un oğlu” demeye başladı. Bunun üzerine annesini duygusallık ve çocuk sevgisi kapladı. Neredeyse “o benim oğlumdur” diyecekti. Ancak burada yapılan birinci yorum daha uygundur. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa'nın mushaflarında “in kâdet letüş'iru bihi” şeklindeydi”. GYO Yağı iz ED haai LN 236;

Kasas 28:11

Annesi onu izle dedi. Yani izini takip et! O da kardeşini, uzaktan gözetledi. Denildi ki uzaktan, yani ondan uzakta onun izini takip ediyordu. Bazıları şöyle dedi: “Cünüb” kelimesi, insanın görme duyusunun uzak yerlere yükselmesidir. “O, filanın cenbindedir” demek ona yakın yerde bulunmaktadır demektir. Bu, insanlar açısından bilinen ve onlarda var olan bir husustur. Bu beyanla ilgili bazıları şöyle demiştir: Onu uzaktan gözetledi sözü “yabancı imiş gibi ilgi göstermeyerek etrafında yürüdü” demektir. Ötekiler farkına varmadan. Yani bu kadının onu gözetlediği veya ona baktığı ve koruduğunun farkında değillerdi. Yahut onlar kendi helâklerinin onun eliyle olacağının farkında değillerdi. “Besurtü” ve “ebsartü” kelimeleri aynıdır. “An cünübin” ifadesi uzak bir yerden anlamına gelir. “Cevânib” çoğuludur. [ ]Sëyle denir: “recülün cünübür” ve “kavmun ecnâbun” (ui, “cânibun” ve “ecnâbur”, “ecnebiyyun” ve “ecânibun” (six), yani yabancı. Bunların tamamı uzaklaşmaktan (ictinab) gelmektedir. Bu, Ebü Avsece?! ve İbn Kuteybe'nin? görüşüdür. Jel Aé SİİR LİE J a İZLİ dz EŞ

Kasas 28:12

12. “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik. Bunun üzerine ablası, Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek, üzerine titreyecek bir aile bulayım mı?” dedi” Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik. Buradaki haram kılmak, engellemek ve yasaklamak demek olup zıddı serbest bırakmaktır. Zıddı helâl kılma olan tahrim değildir. Bu Allah Teâlâdan bir lütuf, ikram ve bir rahmettir. Nitekim çocukken Müsâ'nın kadınlardan süt emmesini engellemiştir. Halbuki onun emsallerinin hevesi, süt emmede herhangi bir seçicilik olmaksızın her sütten ve her emzirenden emmekti. Onun kendisinin, tüm kadınların sütünü emmekten kaçınması, Allahın ona bahşettiği bir lütuf olduğuna işaret etmektedir, tâ ki bu tür davranıştan uzaklaşsın. Buna göre azmi ve rağbeti inkâra yönelik olan kâfire verdiği takdirde iman edip hidâyete erecek bir lütfun, Allah'ın katında bulunması mümkündür. Ancak onun azim ve rağbetinin inkâra yönelik olduğunu ve onu tercih ettiğini bildiğinden hidâyetini engellemiş ve ona vermemiştir. M “Ebü Avsece Tevbe b. Kuteybe el-Hüceymi en-Nahvi el-A'râbi. Semerkand'a gitmiş ve orada ikamet etmiştir. Edebiyat konusunda Ebü Ubeyde Ma'mer b. Müsennâ'nın görüşlerini benimsemiştir. İmam Mâtüridi'nin edebiyat hocasıydı. Edebiyatçı Seyhân b. Hüseyin b. Hâzim ondan rivayette bulunmuştur” (Ahmed en-Nesefi, el-Kand fi zikri ulemdi Semerİbn Kuteybe, Tefsiru garibi')-Kurün, s. 32 lim b. Kuteybe ed-Dineveri. Birçok ilim 2 9. Dilci, yazar Ebü Muhamnıed Abdullah b. Müsde yetkindir. Bağdat'ta ikamet etmiştir. Çeşitli Kisài2 şöyle demiştir: Emzirdiği sürece kadına “murdı” denir. Sütten kestiği vakit “murdı'a” diye nitelenir; evet hamile olduğu sürece o “murdı'a'dır, yani ilerde emzirecektir. [ ]Hz. Müsâ'nın öz annesinden süt emmesi kıssası, Mütezile'nin şu örnekteki anlayışlarını geçersiz kılmaktadır. Onlara göre Allah her kâfire, sayesinde iman edeceği ve mümin olacağı bir imkân vermiştir. Öyle ki imanını gerçekleştirmek için vermediği hiçbir şey kalmamış, fakat o inanmamıştır. İşte bu durum, yani Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Müsâya lütfettiği nimeti şayet kâfire de verseydi kâfir iman ederdi demeleri Mütezile'nin anlayışını iptal etmektedir. Burada bir lütuf daha mevcuttur: Gerek Firavun gerekse Kıptiler yeni doğan erkek çocuklarını öldürüyorlardı, tâ ki Firavun'un ve krallığının yok olmasına sebep olacak kişi, Firavun'un eliyle ortadan kalkmış olsun. Ama Allah Teâlâ lütfu ve merhametiyle onun sevgisini Firavun'un ve ailesinin kalbine yerleştirdi, öyle ki Müsâ onların en sevdiği insan oldu, kendileri de ona karşı en şefkatli ve en merhametli kimseler haline geldi, nitekim onun ölmesinden korktular, daha önce ölümünü ve yok olmasını isterlerken şimdi onun için sütanne aramaya başladılar. Bu, ona yönelik Allahın bir lütuf ve merhametiydi. “Sana kendimden bir sevgi verdim”? meâlindeki ilâhi beyan bunun ifadesidir. Her türlü lütuf ve nimetin elde edilmesi Allah sayesinde mümkündür. Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek bir aile bulayım mı? dedi. Yani bunu onun yolunu takip eden ve izinden yürüyen kız kardeşi dedi. Saray mensuplarına yönelik bu ifade Müsânın annesine ilişkin bir işaret konumundaydı. Onların, bunu sezmemeleri için böyle davrandı. Nitekim size bir aile bulayım mı demiş, “sütü olup onu emzirecek bir kadın bulayım mı” dememiştir. Belki böyle söylemiş olsaydı onun annesi olduğunu düşünebilirlerdi. Fakat evlatları ölmüş, sütü bulunan bir aile olduğunu düşünmeleri için onlara bir aileyi işaret etti. Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek. Yani onu kabul edecek ve kendi içlerine katacak. Üzerine titreyecek sözü iki ihtimale açıktır. Yani Firavun'a iyi davranacak, ona ihanet etmeyecek veya ikinci bir ihtimal olarak, Müsâ'ya iyi davranacak. --- Dipnotlar: Kisâi olarak bilinen Ebu'l-Hasan Ali b. Hamza b. Abdullah b. Osman el-Esedi el-Kisâi el-Küfi, yedi kurrâdan biridir. Nahiv, dil ve kırâat konularında imamdı. Sibeveyh ve Ebü Muhammed el-Yezidi ile toplantıları ve münazaraları olmuştur. Kendisinden Ferrâ, Ebü Übeyd el-Kâsım b. Selâm ve başkaları rivayette bulunmuştur. 189/804 yılında Rey'de vefat etmiştir (bk. İbn Hallikân, Vefeydtü'l-a'yân, IIL, 295).

Kasas 28:13

Böylelikle biz annesinin gönlü rahatlasın ve gam çekmesin diye onu annesine geri verdik. Onunla kalması ve yanında olmasıyla.gönlü rahatlasın diye, ayrılığıyla da gam çekmesin diye. İkinci ihtimal, gönlü rahatlasın ve gam çekmesin diye. Yani ona geri verilmesi dolayısıyla mutlu olsun diye. Bu, kadınlarda bilinen açık bir'durumdur. Onlar, evlatlarından ayrıldıklarında üzülürler ve bundan dolayı kederlenirler, evlatları geri döndüğünde ve birleştiklerinde ise sevinirler. Allah'ın vâdinin gerçek olduğunu bilsin diye. O, -en doğrusunu Allah bilir ya- Allah'ın vâdinin hak olduğunu ve kesin olarak gerçekleşeceğini biliyordu. Ancak bunu, müşahedeyle ve görerek değil haber yoluyla biliyordu. Sanki şöyle buyurmuştur: Habere dayalı bildiği olayı müşahede ederek ve görerek bilsin diye. Çünkü müşahedeye ve görmeye dayalı bilgi, haberi bilgiye göre daha güçlü, daha açık ve şüpheleri daha fazla gidericidir. Görmez misin ki İbrahim (a.s.), Rabb'inden ölüleri diriltmeyi kendisine göstermesini istemiştir. Halbuki o, Cenâb-ı Hakk'ın gerçekten ölüleri dirilttiğini ve buna güç yetirdiğini biliyordu. Fakat bunu haberi bir bilgiyle biliyordu; bu defa müşahedeye ve görmeye dayalı bir bilgiyle kendisine bildirmesini istemiştir, çünkü bu, habere dayalı bilgiye göre daha güçlü, daha açık ve vesveseleri daha fazla gidericidir. Onceki durum da böyledir. Allah'ın vâdinin gerçek olduğunu bilsin diye. Allahın annesine vâdi, onu kendisine geri vereceği ve peygamberlerden biri yapacağıdır. Bunun anlamı daha önce söz konusu edildiği gibidir. Fakat oradakilerin çoğu bunu bilmiyorlardı. EZ de bunların içindedir. Çünkü Allah Teâlâ “cehennemi dolduracağım © Harara suretiyle onu insanlar ve cinlerle dolduracağını bildirmiştir. Onlarsa, Atanan cehennemi doldurmamayı irade ettiğini söyler ve şöyle izah ederler: Cenâb-ı Hak “Rabb'inin, ‘Andolsun ki cehen nemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım' sözü yerini insanların tümünün iman etmesini irade etmiş ve dilemiş, onlarsa inanmamıştır. Buna göre onlar için bunu dilemişse cehennemi onlarla doldurmamayı dilemiş olur. Onların anlayışına göre bu, vâdden dönme ve beyanda yalan söylemekten ibarettir.

Kasas 28:14

Yetişip olgunlaşınca. Müfessirlerin bazıları şöyle demiştir: Yetişkinlik çağı on sekiz ile otuz yaş arası dönemdir. Sonra otuz ile kırk arası gücün olgunlaşması dönemidir. Kırktan sonra ise zayıflamaya başlar. Sonra ömründe kırk sene zayıflama dönemi geçer. Bazıları, yetişkinlik çağına ulaşmanın otuz üç yaşında, olgunlaşmanın ise kırk yaşında olduğunu belirtmiştir”. İbn Abbâs'tan da bunun benzeri nakledilmiştir”. Bir kısım âlimler ise yetişkinlik çağının ihtilam dönemi, olgunlaşmanın ise kırk yaşı ifade ettiğini söylediler. “Eşüd” kelimesinin aslı her şeyin güçlenmesi, kendisinden amaçlananı ve yaratılma hedefini yüklenebilmesidir. Bunun kapsamına akıl ve benzeri her özellik girer. Ve'stevâ. Yani olgunlaşınca, güçlenince ve bu durumu yüklenebilecek hale gelince. Buradaki “istivânın” yukarıda geçen “eşüdd” kelimesinin tefsiri olması da mümkündür. Ebü Avsece ile İbn Kuteybe şöyle demiştir: “İstevâ”, yani güçlendi, gençliği tamamlandı ve burada karar kıldı. Burada bunun daha fazlası yoktur”. Bu hususun aslı ise biraz önce söylediğimizdir. En doğrusunu Allah bilir. Ona hikmet ve ilim verdik. Yani insanlar arasında hükmetmesini sağlayacak ilim verdik, ayrıca kendisinin ve insanların işlerinin nasıl yürütüleceğinin bilgisini öğrettik. Müfessirlerin bazıları hikmetin, nübüvvet öncesi anlayış, akıl ve ilimden ibaret olduğunu söylemiştir. % Zeccâc, Meâni'-Kurün,IV, 135. 7 o Süyüti,ed-Dürru'l-mensür, XI, 435. 2 ibn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurüân, s. 329. İşte güzel davrananları biz böyle ödüllendiririz. Cenâb-ı Hak güzel davrananları dünyada iken kendilerine vâdettiği şekilde âhirette mükâfatlandırır; tıpkı Müsâya vâdettiklerini dünyada gerçekleştirmesi gibi. İkinci mânanın, Hz. Müsânın ilim ve daha başka hususlardaki irade ve gayreti sonunda Allah'ın ona verdiği lütuflar olması mümkündür. Allah belirttiği kişiyi böylece mükâfatlandırdığını bildirmesidir. Bu şu ilâhi beyana benzemektedir: “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”?, Çİ çel Yali 612) 225 J AEG a Call

Kasas 28:15

9115. “Müsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: “Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!” 16. “Rabb'im! Doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla! Allah da onu bağışladı. Çünkü O, gerçekten çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." Müsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Şehir ahalisinin habersiz olduğu bir sırada, bu da öğle vakti olup öğle uykusu zamanıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Şehir ahalisinin Müsâ'nın girmesinden habersiz olduğu bir sırada; yani onlar farkına varmaksızın ve onun Müsâ olduğunu bilmeksizin şehre girdi. Bu yoruma göre habersiz olma durumu, Müsâ'nın onlara gelmesiyle ilişkilidir. İlk yoruma göre ise şehir ahalisinin habersizliğiyle ilgilidir, yani onların habersiz olduğu bir sırada girmiştir, Şayet durum böyleyse, şehir ahalisinin habersiz oluşunun, o günün kendilerinin bayramı olması, bayram kutlamalarına gitmiş olmaları ve Müsâ'nın şehrin durumunu ve yollarını öğrenmek için oraya girmesi anlamında olması ihtimal dâhilindedir. Durum böyle değilse, tümünün öğlen vakti uyumasının bir geleneği yansıtması mânasında da olabilir; bu, ihtimal dâhilindedir, En doğrusunu Allah bilir, Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu kendi halkından, diğeri düşman tarafından meâlindeki âyet, işaret edilenin görünür olanı için kullanılır. Görünmeyen için ise böyle bir ifade kullanılmaz. Ancak cdipler ifadede bir dolaylı anlatım ve incelik olduğunu belirtmiştir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Orada iki adamı birbirleriyle kavga ettiğini gördü, bunlara bakan kişi bu onun tarafından şu da düşman tarafından der. Şunu da belirtelim ki müfessirler, bunlardan birinin İsrâiloğulları'ndan, diğerinin ise Kıpti olduğunu söylemiştir. Eğer denilirse ki: İsrâiloğulları'ndan olan kişi Müsâ'nın tarafı olarak nasıl nitelendirilmiştir? Oysa ki olay Müsâ'nın şehre ilk girişi sırasında meydana gelmiştir, İsrâiloğulları'ndan olan kişi ile Kıpti arasındaki ayırımı nasıl yapabilmiştir? Ayrıca İsrâiloğulları o dönemde putlara tapıyordu ve bu durum onlara sevdirilmişti. Öyle ki onlar, Müsâ'nın, kendilerini şehirden çıkarıp, Firavun ve Kıptiler'in tümünün helâkinden sonra ona şöyle demişlerdi: [ ]“Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap””. Aynı şekilde Mukâtil de şöyle diyor: Her ikisi de kâfirdi”!. Hz. Müsânın “Ben suçlulara asla arka çıkmayacağım”” dediğini görmüyor musun? Aslında bu ilâhi beyanda gizli bir kelimenin bulunduğu anlaşılıyor. Allah Teâlâ sanki şöyle buyuruyor: Bu, onun tarafından, şu da düşmanlarındandır. Ya da şöyle buyurmuş gibidir: Şu, onun taraftarı olan topluluktandır, bu da ona düşman olan bir toplulukta düşmanlık yapmaya devam ediyor. Şu ilâhi beyan buna göre anlaşılır: “Müsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince””, Yani ikisine de düşman olarak kalıyor veya ikisine de düşman oluyor. Şunu da belirtelim ki Ebü Muâz en-Nahvi, Mukâtil'in isabetsiz gördüğü zannına karşı çıkar; Mukâtil'in yorumu ise her ikisinin de kâfir olması yönüno Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, IL, 492. dedir. Ancak âyet, bizim sözünü ettiğimiz anlama gelir. En doğrusunu Allahı bilir". Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Yani Allahın ilminde, onun tarafından olacağı bilinen kişi, Allah'ın ilminde onun düşmanı olarak kalacak kimseye karşı yardım diledi. “İstiğâse” kelimesi, yardım ve destek istemek anlamına gelir. Yani kendisine yardım etmesini istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Ebü Avsece şöyle dedi: “Vekze” göğse vurmak demektir. Zeccâc”, İbn Kuteybe ve diğerleri, “vekze” kelimesinin itme anlamına geldiğini söylemişlerdir”, “Vekezehü”, yani onu itti. Ölümüne sebep oldu sözü hakkında bazıları şöyle dedi: Yani onu bitirdi. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Sonunda Müsâ süreyi doldurduğunda””, “İşte fetvasını istediğiniz mesele halledildi”. Burada “fe kad?” kelimesi bitirildi, tamamlandı anlamına gelir. Bazıları söz konusu beyanın “öldürdü” mânasına geldiğini söylediler. Burada verilen iki mâna da aynıdır: Birini öldürdüğünde onu bitirmiş olur. Aslında Hz. Müsâ söz konusu kişiyi öldürmeyi kastetmemiş ve hedeflememişti. Fakat yüce Allah onun süresini tamamlamış ve Müsânın vurmasını ömrünün bitişinin sebebi yapmıştır. Görünürde Müsâ kâtildir. Çünkü kendisi “Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum”” demiştir. Cenâb-ı Hak da onu bu sözünde yalanlamamış ve “sen onu öldürmedin” dememiştir. Müsâ ayrıca Doğrusu kendime zulmettim, beni bağışla demiştir. Bu âyet-i kerimede, Ebü Hanife'nin şu fetvasına istidlâl etmenin mümkün olduğuna dair delil vardır: Bir başkasını öldürücü büyük bir taşla veya büyük bir odunla öldüren kimse, ceza olarak öldürülmez, bundan dolayı ona kısas gerekmez". Çünkü Müsâ Kıpti'ye yumruk attığı kişi ölmüştü -ki onun kırk adam gücünde olduğu ifade edilmiştir- bundan dolayı kendisine kısası gerekli görmemiştir. Nitekim şehrin öbür ucundan gelen adam Müsâ'ya şöyle demişti: “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: ‘Ey Müsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal çıkıp git! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim. Müsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı. “Rabb'im! Beni zâlimler topluluğundan kurtar’ dedi”. Şayet kısas gerekli olsaydı söz konusu kişiler, Müsâ'yı öldürmeleri durumunda zâlim olmazlardı, aksine o, zâlim olurdu. Kısasın gerekli olmasına rağmen Müsâ'nın bundan kaçması da muhtemel değildir, bu durumda da onların hakkını yok saymak gibi bir sonuç vardır. Bu açıklamalar Hz. Müsâ'ya kısas uygulamanın gerekli olmadığına işaret etmektedir. Şüphe yok ki kırk adam gücündeki birinin yumruğu ölüme sebebiyet vermede, büyük bir taşla veya büyük bir odunla vurmaktan daha hızlı ve sonuca daha yakındır. Bunda kısas gerekli olmayınca diğerinde de olmaz. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: M “Âyette İsrâiloğulları'ndan olan kişinin kâfir olmadığına dair delil vardır. Zira yüce Allah, Müsâ'nın “ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince” dediğini bildirmiştir. Böylelikle İsrâiloğulları'na mensup kişinin, Müsâdan ona karşı yardım istediği Kıpti'yi, -Müsâ'nın daha önce Kıpti'yi onun için öldürmesinden sonra- Müsâ ve İsrâiloğulları'na mensup kişinin düşmanı kıldı. Bu, onun müslüman olduğuna delâlet etmektedir. Gerçek böyledir, çünkü İsrâiloğulları İsrâil'in (a.s.) dini üzereydi. Bundan dolayı Firavun ve kavmi onları eziyordu. Şayet kâfir olup emir ve yasaklarında ona uysalar, onların güvencesi altında olurlardı. Bu, muhtemeldir. Müsâ o olaydaki İsrâiloğlu'nu bilmişti, çünkü onların Kıptiler'den ayrıldıkları özellikleri vardı ve İsrâiloğlu bunu kendisine anlatmıştır. Durumun zâhirine göre Kıpti'nin İsrâiloğlu'na zulmettiğini bildiğinden dolayı ona yardım etti, Nihai gerçeği bilen Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 564a). 5 “Vekz, yumrukla vurmandır; denildi ki sopayla vurdu” (Zeccâc, Meâni'l-Kurün, IV, 137). © İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurün, s. 330; Kurtübi, Tefsir, XVI, 246-247.

Kasas 28:16

9115. “Müsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu; sonra şöyle dedi: “Bu şeytanın işidir; o gerçekten ayartıcı ve apaçık bir düşman!” 16. “Rabb'im! Doğrusu kendime zulmettim; beni bağışla! Allah da onu bağışladı. Çünkü O, gerçekten çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir." Müsâ, ahalisinin farkedemeyeceği bir vakitte şehre girdi. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Şehir ahalisinin habersiz olduğu bir sırada, bu da öğle vakti olup öğle uykusu zamanıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Şehir ahalisinin Müsâ'nın girmesinden habersiz olduğu bir sırada; yani onlar farkına varmaksızın ve onun Müsâ olduğunu bilmeksizin şehre girdi. Bu yoruma göre habersiz olma durumu, Müsâ'nın onlara gelmesiyle ilişkilidir. İlk yoruma göre ise şehir ahalisinin habersizliğiyle ilgilidir, yani onların habersiz olduğu bir sırada girmiştir, Şayet durum böyleyse, şehir ahalisinin habersiz oluşunun, o günün kendilerinin bayramı olması, bayram kutlamalarına gitmiş olmaları ve Müsâ'nın şehrin durumunu ve yollarını öğrenmek için oraya girmesi anlamında olması ihtimal dâhilindedir. Durum böyle değilse, tümünün öğlen vakti uyumasının bir geleneği yansıtması mânasında da olabilir; bu, ihtimal dâhilindedir, En doğrusunu Allah bilir, Orada, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan olan iki adamın birbirleriyle kavga ettiğini gördü. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu kendi halkından, diğeri düşman tarafından meâlindeki âyet, işaret edilenin görünür olanı için kullanılır. Görünmeyen için ise böyle bir ifade kullanılmaz. Ancak cdipler ifadede bir dolaylı anlatım ve incelik olduğunu belirtmiştir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Orada iki adamı birbirleriyle kavga ettiğini gördü, bunlara bakan kişi bu onun tarafından şu da düşman tarafından der. Şunu da belirtelim ki müfessirler, bunlardan birinin İsrâiloğulları'ndan, diğerinin ise Kıpti olduğunu söylemiştir. Eğer denilirse ki: İsrâiloğulları'ndan olan kişi Müsâ'nın tarafı olarak nasıl nitelendirilmiştir? Oysa ki olay Müsâ'nın şehre ilk girişi sırasında meydana gelmiştir, İsrâiloğulları'ndan olan kişi ile Kıpti arasındaki ayırımı nasıl yapabilmiştir? Ayrıca İsrâiloğulları o dönemde putlara tapıyordu ve bu durum onlara sevdirilmişti. Öyle ki onlar, Müsâ'nın, kendilerini şehirden çıkarıp, Firavun ve Kıptiler'in tümünün helâkinden sonra ona şöyle demişlerdi: [ ]“Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap””. Aynı şekilde Mukâtil de şöyle diyor: Her ikisi de kâfirdi”!. Hz. Müsânın “Ben suçlulara asla arka çıkmayacağım”” dediğini görmüyor musun? Aslında bu ilâhi beyanda gizli bir kelimenin bulunduğu anlaşılıyor. Allah Teâlâ sanki şöyle buyuruyor: Bu, onun tarafından, şu da düşmanlarındandır. Ya da şöyle buyurmuş gibidir: Şu, onun taraftarı olan topluluktandır, bu da ona düşman olan bir toplulukta düşmanlık yapmaya devam ediyor. Şu ilâhi beyan buna göre anlaşılır: “Müsâ, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince””, Yani ikisine de düşman olarak kalıyor veya ikisine de düşman oluyor. Şunu da belirtelim ki Ebü Muâz en-Nahvi, Mukâtil'in isabetsiz gördüğü zannına karşı çıkar; Mukâtil'in yorumu ise her ikisinin de kâfir olması yönüno Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, IL, 492. dedir. Ancak âyet, bizim sözünü ettiğimiz anlama gelir. En doğrusunu Allahı bilir". Kendi halkından olan kişi, düşman taraftan olana karşı ondan yardım istedi. Yani Allahın ilminde, onun tarafından olacağı bilinen kişi, Allah'ın ilminde onun düşmanı olarak kalacak kimseye karşı yardım diledi. “İstiğâse” kelimesi, yardım ve destek istemek anlamına gelir. Yani kendisine yardım etmesini istedi. Bunun üzerine Müsâ ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Ebü Avsece şöyle dedi: “Vekze” göğse vurmak demektir. Zeccâc”, İbn Kuteybe ve diğerleri, “vekze” kelimesinin itme anlamına geldiğini söylemişlerdir”, “Vekezehü”, yani onu itti. Ölümüne sebep oldu sözü hakkında bazıları şöyle dedi: Yani onu bitirdi. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Sonunda Müsâ süreyi doldurduğunda””, “İşte fetvasını istediğiniz mesele halledildi”. Burada “fe kad?” kelimesi bitirildi, tamamlandı anlamına gelir. Bazıları söz konusu beyanın “öldürdü” mânasına geldiğini söylediler. Burada verilen iki mâna da aynıdır: Birini öldürdüğünde onu bitirmiş olur. Aslında Hz. Müsâ söz konusu kişiyi öldürmeyi kastetmemiş ve hedeflememişti. Fakat yüce Allah onun süresini tamamlamış ve Müsânın vurmasını ömrünün bitişinin sebebi yapmıştır. Görünürde Müsâ kâtildir. Çünkü kendisi “Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum”” demiştir. Cenâb-ı Hak da onu bu sözünde yalanlamamış ve “sen onu öldürmedin” dememiştir. Müsâ ayrıca Doğrusu kendime zulmettim, beni bağışla demiştir. Bu âyet-i kerimede, Ebü Hanife'nin şu fetvasına istidlâl etmenin mümkün olduğuna dair delil vardır: Bir başkasını öldürücü büyük bir taşla veya büyük bir odunla öldüren kimse, ceza olarak öldürülmez, bundan dolayı ona kısas gerekmez". Çünkü Müsâ Kıpti'ye yumruk attığı kişi ölmüştü -ki onun kırk adam gücünde olduğu ifade edilmiştir- bundan dolayı kendisine kısası gerekli görmemiştir. Nitekim şehrin öbür ucundan gelen adam Müsâ'ya şöyle demişti: “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: ‘Ey Müsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal çıkıp git! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim. Müsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı. “Rabb'im! Beni zâlimler topluluğundan kurtar’ dedi”. Şayet kısas gerekli olsaydı söz konusu kişiler, Müsâ'yı öldürmeleri durumunda zâlim olmazlardı, aksine o, zâlim olurdu. Kısasın gerekli olmasına rağmen Müsâ'nın bundan kaçması da muhtemel değildir, bu durumda da onların hakkını yok saymak gibi bir sonuç vardır. Bu açıklamalar Hz. Müsâ'ya kısas uygulamanın gerekli olmadığına işaret etmektedir. Şüphe yok ki kırk adam gücündeki birinin yumruğu ölüme sebebiyet vermede, büyük bir taşla veya büyük bir odunla vurmaktan daha hızlı ve sonuca daha yakındır. Bunda kısas gerekli olmayınca diğerinde de olmaz. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: M “Âyette İsrâiloğulları'ndan olan kişinin kâfir olmadığına dair delil vardır. Zira yüce Allah, Müsâ'nın “ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince” dediğini bildirmiştir. Böylelikle İsrâiloğulları'na mensup kişinin, Müsâdan ona karşı yardım istediği Kıpti'yi, -Müsâ'nın daha önce Kıpti'yi onun için öldürmesinden sonra- Müsâ ve İsrâiloğulları'na mensup kişinin düşmanı kıldı. Bu, onun müslüman olduğuna delâlet etmektedir. Gerçek böyledir, çünkü İsrâiloğulları İsrâil'in (a.s.) dini üzereydi. Bundan dolayı Firavun ve kavmi onları eziyordu. Şayet kâfir olup emir ve yasaklarında ona uysalar, onların güvencesi altında olurlardı. Bu, muhtemeldir. Müsâ o olaydaki İsrâiloğlu'nu bilmişti, çünkü onların Kıptiler'den ayrıldıkları özellikleri vardı ve İsrâiloğlu bunu kendisine anlatmıştır. Durumun zâhirine göre Kıpti'nin İsrâiloğlu'na zulmettiğini bildiğinden dolayı ona yardım etti, Nihai gerçeği bilen Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 564a). 5 “Vekz, yumrukla vurmandır; denildi ki sopayla vurdu” (Zeccâc, Meâni'l-Kurün, IV, 137). © İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurün, s. 330; Kurtübi, Tefsir, XVI, 246-247.

Kasas 28:17

Rabb'im! Bana lütfettiğin nimetler hakkı için. Bazıları şöyle demiştir: Bağışlamak suretiyle bana lütfettiğin nimetler hakkı için. Cana kıymam karşılığında beni cezalandırmadın, dünyadayken öldürme fiiline karşılık cezalandırılmaktan beni korudun. Ona lütfettiği nimetin, vermiş olduğu kuvvet olması da mümkündür. Hz. Müsâ bu gücüyle suçlulara arka çıkan bir kimse olmayacağını da bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. © o bk. Serahsi, el-Mebsút, XXVI, 146.

Kasas 28:18

18. “Şehirde korku içinde etrafı gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen adam bağırarak ondan yine yardım istiyor! Müsâ ona, Açıkçası sen düpedüz serserinin birisin’ dedi. Şehirde korku içinde, etrafı gözetleyerek sabahladı. Kur'ânda sözü edilen “asbeha” (a.i) kelimesi çoğu yerde “oldu” anlamına gelir. “Veya suyu dibe çekilir”, yani öyle olur; “suyunuz çekiliverse”# ve benzeri ilâhi beyanlar bunun örnekleridir. Burada ise “asbeha” ile sabahlamanın kendisini kastetmiştir. Gözetleyerek sözüne ilişkin müfessirlerin çoğu şöyle dedi: Yani onlardan gelecek bir kötülüğü bekleyerek. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Terakkub” korku demektir. Sanki “ölümünden korkarak” buyurmuştur. “Terakkub”un asıl mânası beklemek ve gözetmektir. “Ruküb” ise onu isteyen ve talep etmek için gelen kişinin beklemesidir. Bu da “terakkub” kökündendir. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen adam bağırarak ondan yine yardım istiyor! Müsâ ona, “Açıkçası sen düpedüz serserinin birisin dedi. Sanki Müsâ'nın (a.s.) bağlılarından olduğu bildirilen adam, kendi başına zayıf bir adam olup kimseye karşılık veremiyordu. Müsâdan yardım ve destek istiyordu. Bir de o Kıpti, kötü ve belâlı oluşu sebebiyle cedelleşiyor ve tartışıyordu. Fakat kendi başına birine karşı çıkacak bir güce sahip değildi. Ancak bütün bunlar kendisinde bulunan kötülükten doğmaktaydı. Bundan dolayı Müsâ (a.s.) ona, açıkçası sen düpedüz serserinin birisin demiştir. Müsâ onun azgınlığını müşahedeyle değil, burada anlattıklarımıza dayanarak anlamıştır. BÉIS ANL İÖ a YL ELS iliz30l

Kasas 28:19

Bu sebepledir ki Müsâ, gerçek bir olaya dayanarak değil de fikir yürütmek suretiyle onun azgınlığını öğrenmiş, öldürmemesi için ikisinin de düşmanı olan bu adamı yakalamak istemiştir. Allah Teâlâ burada “batş” kelimesini kullandı, bu da el ile yakalamaktır. Daha önce ise “vekzetü” kelimesini belirtti; bu, ifade ettiğimiz üzere itme ve vurmadır. -en doğrusunu Allah bilir ya- Müsâ birincisine vurduğunda yumruğun tesiri adamın iliklerine kadar işlemiş ve onu öldürmüştür. Berikini ise bu şekilde yakalamıştır, tâ ki adamı mahvedip telef etmesin ve önceki yumruğunun yaptığı gibi berikinin de canını almasın. O adam şöyle dedi: Ey Müsâ! Dün birini öldürdüğün gibi, şimdi de beni mi öldürmek istiyorsun? Bu sözü kimin söylediğine dair ihtilaf edildi. Müfessirlerin çoğu bu sözü söyleyenin, feryat ederek yardıma çağıran kişi olduğunu belirtmiştir. Dediler ki, çünkü o, Müsâ'nın (a.s.) kendisini yakalamak istediğini ve ona yöneldiğini zannetti. Bundan dolayı dün birini öldürdüğün gibi, beni de mi öldürmek istiyorsun? demiştir. Bazıları ise şöyle dedi: Bu sözü söyleyen o Kıptidir. Şayet böyleyse bu durum, Müsâ'nın dün o adamı öldürmesinin açık olduğuna işaret etmektedir, zira Kıpti bunu biliyordu. Yine “şehir ahalisinin fark edemeyeceği bir vakitte” meâlindeki âyetin, “Müsâ'nın (a.s.) şehre girmesinden habersiz oldukları bir sırada” anlamına geldiğini göstermektedir. Şayet bu sözü söyleyen şahıs, ilk kişi ise Müsâ'nın onu öldürmesi açık değil gizliydi. Buna göre habersizlik, Müsâ'nın (a.s.) şehre girişiyle değil, şehir ahalisiyle ilişkilidir. En doğrusunu Allah bilir. Demek ki sen haksızlıkları düzelten biri olmak istemiyorsun da bu ülkede sadece azılı bir zorba olmak istiyorsun. Çünkü iki kişinin arasını düzelten kimse, bunlardan birini bırakıp diğerini öldürmez ve yakalamaz. Aksine eşit bir şekilde ikisinin arasını düzeltir. Adam dile getirdiği sözü bu sebeple söylemiştir. Bu ülkede sadece azılı bir zorba olmak istiyorsun meâlindeki âyete ilişkin bazıları şöyle dedi: Diyor ki zorbalar, bir cana karşılık olmaksızın adam öldürmeyi işte böyle yapıyor. Bazıları da şöyle demiştir: Zorba, [ ]insanları kendi arzusuna ve dilediğine yöneltir, isteseler de istemeseler de onları buna zorlar. Âlimlerin bir kısmı da şu kanaati belirtmiştir: Zorba, insanlara karşı büyüklenen, hiç kimseyi kendisine denk görmeyendir veya buna benzer ifadeler. Denilir ki haksız yere başkasına öfkeyle söz söyleyen kimse zorbadır. SİLE EO, iş Dee Á aal Laii © 22222 Böreği İMİZ A, SL

Kasas 28:20

20. “Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve dedi ki: “Ey Müsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar; derhal çıkıp git! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim.” Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Şehrin öbür ucu, Firavun'un bulunduğu ve ikamet ettiği yer olması ihtimal dâhilindedir, adam oradan gelmiştir. Yahut şehrin öbür tarafının, Müsâyı öldürmek konusunda anlaşan ileri gelenlerin ve eşrâfın bölgesidir. Koşarak. “Sa'y” dil bakımından koşmak anlamına gelir. Herhalde durumu ona haber vermek için hızlıca yürüyordu. İleri gelenler seni öldürmek için hakkında görüşme yapıyorlar. “yetemirüne” kelimesini bazıları “Seni öldürmekte istişare ediyorlar” şeklinde açıklamıştır. Zeccâc şöyle demiştir: “Seni öldürmeyi birbirlerine emrediyorlar”. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Seni öldürmeye azmediyorlar, “Senin hakkında istişare ediyorlar” anlamını verdiği de söylenmiştir. Ebü Avsece'nin görüşü de budur”. Sözlük açısından “İtimâr” LsYI) itaat etmek ve yapılması emredilen işi yerine getirmektir. Sanki Firavun, ileri gelenlere Müsâ'yı öldürmelerini emretmiş, onlar da buna itaat etmiş ve emrine boyun eğmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Derhal çıkıp git! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim. Zeccâc şöyle demiştir: “leke” ifadesi “nâsıhine” kelimesinin sılası (bağıntısı) değildir. Zira sıla, mevsülden önce gelmez. Ancak bunun mânası derhal çıkıp git, ben senin iyiliğini isteyen ve sana öğüt verenlerdenim şeklinde olur”. Halbuki durum onun söylediği gibi değildir. Çünkü sıla, önce de sonra da gelebilir. Bu, dil bakımından açık bir durumdur. Zeccâc, Me'âni'1-Kurüân, IV, 138. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 331. çiğ a İL 5 eli er EBE

Kasas 28:21

Müsâ korku içinde etrafı gözetleyerek oradan ayrıldı. Bu ilâhi beyanın açıklamasını yapmıştık. Korku içinde etrafı gözetleyerek sözü, korkmanın Allah'tan başka bir varlığa yönelik de olabileceğini ve böylesinden korkulmasının caiz olduğunu gösterir. Bu konu bazılarının Allah'tan başkasından korkulmasının caiz olmadığına ilişkin sözleri gibi değildir. Gerçek korku Allaha yönelik olur; insan, O'nun, bu örnekte olduğu gibi başkası vasıtasıyla intikam almasından korkar. En doğrusunu Allah bilir. Rabb'im! Beni zâlimler topluluğundan kurtar. Buradaki zâlimin, her bir müşrik anlamına gelmesi muhtemeldir çünkü her müşrik zâlimdir. Rabb'im! Beni zâlimler topluluğundan kurtar sözü ikinci ihtimal olarak kendisini öldürmeyi kastetmelerine bağlı olabilir. Müsânın (a.s.) o Kıpti'yi öldürmesi, kendisinin öldürülmesini ve kısası gerektirmez. Çünkü Müsâ Kıpti'yi öldürmeyi kastetmemiş ve onu öldürecek bir silâh da kullanmamıştır. Böylelikle onların Müsâyı öldürmeyi tasarlamaları meselesinde zâlim olduklarını ifade etmiştir. iğ BAE;

Kasas 28:22

Medyen'e doğru yöneldiğinde. Bazıları şöyle demiştir: Öyle bir yol tuttu ki bu yola devam ettiği takdirde Medyene doğru çıkar; yahut da hedeflediği mekânda bulunur. Umarım, Rabb'im bana doğru yolu buldurur. Yani hedeflediği ve istediği yola, bu da Medyen yoludur. Onun yolu şaşırdığı da söylenmiştir.

Kasas 28:23

23. “Medyen suyuna m Gi Ya İM Bini grup insanla karşılaştı. Onların biraz ötesinde de (hayvanlarının suya gelmesini) engelleyen iki kadın gördü. Onlara, “meseleniz nedir?” diye sordu. “Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (hayvanlarımızı) sulayamayız; babamız da çok yaşlıdır' dediler.” Medyen suyuna vardığında. Yani Medyen suyunun kendisinden aktığı kuyuya varınca. Orada hayvanlarını sulayan bir grup insanla karşılaştı. Buradaki “ümmet” kelimesi topluluk anlamındadır. Denildi ki, yani büyük baş hayvanlarını ve koyunlarını sulayan insanlar. Onların biraz ötesinde de, (hayvanlarının suya gelmesini) engelleyen iki kadın gördü. Bazıları şöyle dedi: Engelleyen, yani insanlar işlerini bitirip oradan ayrılınca ve kuyu sadece onlara kalıncaya kadar koyunlarını engelliyorlardı. Bazıları da şöyle demiştir: Engelleyen, yani koyunlarını sulamak için arkalarından onları kovalıyorlardı. Onların biraz ötesinde de, (hayvanlarının suya gelmesini) engelleyen iki kadın gördü anlamındaki ilâhi beyan iki ihtimal taşır. Birincisi, onlar çekilmeden kendi koyunlarını tutuyor ve sulamıyorlardı, çünkü çobanlar oradan ayrılmadan izin vermiyorlardı. İkincisi, kadınlar bundan men edilmemişlerdi, ancak erkeklerle kalabalık bir şekilde karışmaktan utanmışlar, onların işlerini bitirmelerini ve çekilmelerini beklemişlerdir. “İki kadın neden erkeklerin suda toplandığı vakitte geri durmuyorlar da illa gelişlerinde orada bulunuyor, kuyunun erkeklerden boş kaldığı zamanı beklemiyorlar” diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Şundan dolayıdır ki belirtildiğine göre kuyunun yanında, üzerine konulan ve şu kadar sayıda adamın kaldırabileceği bir taş vardı. Aynı şekilde su çekilen kovayı, anlatıldığına göre on ile kırk arasında adamın kaldırabileceği belirtilmiştir. Kadınlar adamların oraya geldiği ve orada bulunduğu sırada o kuyuda bulunmaları, kovayla su çekip boşaltma işini onların üstlenmeleri gerekiyordu. Şayet geride kalıp kuyunun sadece kendilerine kalmasını bekledikten sonra gelselerdi, su çekmek için kovayı ve kuyunun tepesinde bulunduğu anlatılan taşı kaldırmaya güç yetiremezlerdi. Söz konusu olay bu sebeple olmuştur. En doğrusunu Allah Meseleniz nedir? Yani haliniz ve durumunuz nedir? Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (hayvanlarımızı) sulayamayız dediler; biraz önce belirttiğimiz sebeple. “Yasdüru” şeklinde “ya”nın nasbedilmesi ve diğer harflerin merfü kılınmasıyla da okunmuştur”. Nasb ile okuyan şöyle bir mâna veriyor: (İÇobanlar kendileri çekilinceye kadar, yani dönünceye kadar. Merfü okuyanlar ise “koyunlarını çıkarıp döndürünceye kadar” diye anlıyor. En doğrusunu Allah bilir. Babamız da çok yaşlıdır. İki hanım -en doğrusunu Allah bilir ya- koyunları sulama konusunda geri kalması ve bu işi kendisi üstlenmeyip onları göndermesine dair babalarının mazeretini anlatma meyanında, bu işten geri kalması ve kendilerini göndermesinin sebebinin yaşlılığı ve zayıflığı olduğunu söylemişlerdir. Aksi takdirde bahsettiğimiz gerekçe dışında onları bu işe sevkedecek bir sebep yokken babalarının yaşının ilerleyişinden söz etmelerinin bir anlamı kalmazdı. Bilmediğimiz başka bir sebepten dolayı olması da mümkündür. NİŞİ oy düz ği Edu Gİ LâL3

Kasas 28:24

24. “Bunun üzerine Músá, onların hayvanlarını alveri Sonra göl geye çekilip, Ey Rabb'im! Bana lütfedeceğin her türlü hayra muhtacım” diye niyazda bulundu.” Bunun üzerine Müsâ, onların hayvanlarını sulayıverdi. Sonra gölgeye çekildi. Bu beyan, hayvanların sulandığı kuyunun güneşin vurduğu yerde olduğunu göstermektedir, çünkü onların yerine hayvanları suladığında gölgeye çekildiğini bildirmiştir. Bununla beraber Hz. Müsânın sebep olmaksızın gölgede oturmasına da işaret vardır. Ey Rabb'im! Bana lütfedeceğin her türlü hayra muhtacım! diye niyazda bulundu. Denildi ki bu, acıkmaktan dolayı yaptığı bir şikayetidir. Çünkü onun Mısırdan Medyene doğru yanına azık almaksızın Firavun ve kavminden kaçarak yola çıktığı belirtilir. Bu yol ise sekiz günlük yürüme mesafesindedir. Bunda, kişinin içinde bulunduğu sıkıntı ve belâdan bahsetmesi ve bunu bildirmesinde bir sakınca bulunmadığına dair bir işaret vardır. Zira Müsâ (a.s.) 3 İbn Zencele, Huccetü'l-kırdât, s. 543. içinde bulunduğu açlık durumundan bahsetmiştir. Aynı şekilde bir başka âyette bildirildiği üzere meâlen şöyle demiştir: “Gerçekten şu yolculuğumuz yüzünden yorgun düştük”, Bu husus, bu tür sözlerin Allah'tan şikayet etme konumunda olduğunu söyleyenlerin görüşünü reddetmektedir. Şayet böylesi şikayet olsaydı Hiz. Müsâ bunu söylemez ve bundan bahsetmezdi.

Kasas 28:25

Bu esnada kızlardan biri utangaç bir eda ile yürüyerek yanına geldi. Yürüyerek, yani çıkmayı âdet edinmemiş birinin yürüyüşü gibi yürüyerek. Veya utangaç bir eda ile yürüyerek, yani insanların arasına girmeyen, tesettürlü ve örtülü kadının yürüyüşüyle. Bizim yerimize (hayvanlarımızı) sulamanın karşılığını ödemek üzere babam seni çağırıyor dedi. Bu, başkasına yapılan bir iyilik karşılığında ücret almanın sakıncalı olmadığını gösterir. Kendisine iyilik ve yardım yapılan kimseye uygun düşen davranış, iyilik ve yardım için bir bedel ve ücret vermesidir. Yardım eden ve iyilikte bulunan kimseye uygun düşen şey ise buna mukabil bir bedel almamasıdır. Ancak Müsâ (a.s.) aşırı bir ihtiyaç içerisindeydi. Bu sebeple sözü edilen olay oldu ve iyiliği için belirtilen bedeli aldı. En doğrusunu Allah bilir. Babalarının yanına gelip de ona başından geçenleri anlatınca. Yani Müsâ (a.s.) iki kadının babasının yanına gelip ona kendi başından geçenleri anlatınca, Korkma, zâlimler güruhundan kurtuldun, dedi. Onun Müsâ'ya Korkma, zâlimler güruhundan kurtuldun sözü bahis konusu yerde Firavuna ait bir hâkimiyetin bulunmadığını ve oraya kadar elinin uzanmadığını göstermektedir. Zira orada hâkimiyeti olsaydı Müsâ'nın daha önce var olan korkusu devam ederdi ve Firavun'dan kurtulmuş olmazdı. Bu durum Firavun'un, onlar üzerinde herhangi bir hâkimiyetinin bulunmadığını göstermektedir. Zâlimler sözü müşrikler anlamına gelebilir, çünkü her müşrik zâlimdir. Ya da haksız yere öldüren zâlimler güruhundan kurtuldun mânasına gelir, Nitekim o, “Rabbim! Beni zâlimler topluluğundan kurtar” demişti"!.

Kasas 28:26

Müfessirler şöyle demiştir: Kızlardan biri babasına “onu ücretle tut, zira o güçlü ve güvenilirdir” dediğinde o, “gücü ve güvenilirliği nedir? diye sordu. Kız, şöyle dedi: [ ] Gücü kuyunun başındaki taşı tek başına kaldırmasıdır. Bu, ancak şu kadar kişinin güç yetirebileceği bir taştı. Kovayı da kuyudan tek başına çekti, buna ancak şu kadar kişi güç yetirebiliyordu. İşte bu, onun gücünü gösterir. Güvenilirliğine gelince, kendisi bana “arkamdan yürü ve bana yolu tarif et” dedi. Bu da onun güvenilirliğini kanıtlar. Bunlardan başka kız, onun güvenilirliğini daha önce, Müsâ (a.s.) iki kıza meseleniz nedir? diye sorup hayvanlarını suladığı esnada kendileriyle sergilediği davranıştan biliyordu. Bu tür davranışlarda onlara bakmamasında ve töhmete sebep olacak hareketlerde bulunmamasında onun güvenilirliği bilinir olur. En doğrusunu Allah bilir. Babacığım, onu ücretle tut. Öyle anlaşılıyor ki babası güçlü ve güvenilir bir işçi aramaktaydı, fakat henüz bulamamış ve elde edememişti. Bu sebeple kız babasına onu ücretle tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır demiştir. Zira büyük baş hayvanı bulunup mâli imkânı olan ve bunların güdülmesi ve sulanmasına ihtiyaç duyan -belirtildiği şekliyle zayıflık ve yaşlılığa düçâr olmuş- bir kimsenin, hayvanları gütme ve sulamaya kızlarını gönderip, kızlarının yerine bu işleri yapacak bir işçi tutmaması muhtemel değildir. Bu söz konusu durum öyle bir sonuca götürmez. Özellikle Cenâb-ı Hakk'ın kızlardan biri utangaç bir eda ile yürüyerek yanına geldi meâlindeki beyanında kızını haya ile nitelendirmesi, onun bir işçi aradığını göstermektedir. Tekrar hatırlatalım ki baba koyunları sulamak üzere kızını göndermişti. O, buna mecbur kalmış ve ihtiyaç duymuştu. Bu sebeple kızı, ona babacığım, onu ücretle tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır dedi.

Kasas 28:27

Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini seninle evlendirmek istiyorum. Kız ücretli çalıştırmayı istedi, baba ise evlendirme teklif etti. Çünkü kız evlilik istemiyordu. Veya kız ücretli çalıştırmayı talep etti, -her ne kadar isteği olsa da- utangaçlığından dolayı evliliğe olan isteğini belirtmedi. En doğrusunu Allah bilir. IİBana sekiz yıl çalışmana karşılık sözü iki şekilde yorumlanabilir. İlki, onun sekiz sene çalışmasını nikâhın bedeli ve mehri kılmıştır. Bir de sekiz yıl olarak belirlemesi, sekiz sene çalışmayı kıza denk mehir (mehr-i misil) olarak görmesinden dolayıdır. Eğer on yıla tamamlarsan bu da senin bileceğin bir şey. Yani şayet on yıla tamamlar ve mehr-i misli arttırırsan senin bileceğin bir mesele. Yani sana kalmış bir karar. Böylesi senden bir lütuf ve iyilik olur. İkinci yorum: Bana sekiz yıl çalışmana karşılık. Söz konusu çalışma nikâha bedel olmayıp kızın mehri dışında belirli bir ücret mukabilinde bilinen ücretli işçi tutma şeklinde olmasıdır. Burada sekiz yıl belirlenmesi iki husustan biri dolayısıyladır. Bunlardan biri şudur: Müsâ başından geçenleri anlatınca, adam, onun Mısır'a dönemeyeceğini anladı ve söz konusu bölgenin belirtilen müddetten önce güvenli olmayacağını öngördü. İkinci olarak o, Müsânın belirtilen vakitte oraya dönmeyi isteyip arzulayacağını anladı. Bu sebeple sekiz yıl sonunda dönüş yapacağını belirledi, tâ ki Müsâ o zamana kadar bu işi içinde kurup durmasın. İbn Kuteybe şöyle dedi: Bana çalışmana karşılık. Yani evlendirmenin karşılığını vermek suretiyle. Ecir ve mükâfat ise Allah'tandır. O, işin karşılığıdir. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 332. Eğer on yıla tamamlarsan bu da senin bileceğin bir şey. Yani şayet buna iki yıl eklersen bu senin lütfun ve iyiliğin olur. Bütün bunları arttırmada seni zorlamak istemem. En doğrusunu Allah bilir. Sonra şöyle dedi: Seninle benim aramda geçecek bütün beraberlik ve muamelelerde inşallah benim iyi kimselerden olduğumu göreceksin. Bu beyanda vâdettiklerinin iki katını vermek geçmiş ümmetlerde bilinen bir uygulama olduğuna dair işaret vardır. [ ]Bu âyet-i kerimelerde söz konusu edilen iki kadının babası hakkında farklı görüşler ortaya konmuştur. Bazıları bunun Şuayb aleyhisselâm, bazıları da Şuayb'ın kardeşinin oğlu olduğunu söylemiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir. Bu kimse Şuayb değildi, fakat o gün suyun efendisi olan bir kimseydi”. Aslında onun kim olduğunu bilmeye ihtiyacımız bulunmamaktadır. Şuayb'a gelince, o, Müsâ'nın döneminde yoktu. En doğrusunu Allah bilir.

Kasas 28:28

28. “Müsâ, “Bu seninle benim aramdadır; bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana haksızlık yok! Söylediklerimize Allah şahittir’ diye cevap verdi.” Dedi ki bu, yani şart -en doğrusunu Allah bilir ya- seninle benim aramdadır; bu iki süreden hangisini doldurursam. Yani sekiz veya on yıl yerine getirirsem ve çalışırsam, bana haksızlık yok! Bundan sonra senin benim üzerimde bir hakkın ve benim sana karşı bir sorumluluğum yoktur. “Udvân” kelimesi, zulüm ve kendisine çizilen sınırı aşma anlamındadır. “Artık bana karşı zulüm ve sınırı aşmak yoktur” Yani tercih bana aittir. İki süreden hangisini doldurursam ben tercih etmiş ve istemiş oldum. Söylediklerimize Allah şahittir. Bazıları şöyle demiştir: O, “Allah benim sözlerime ve senin sözlerine kefildir” demektedir. Vekil, şahit veya koruyucu mânasınadır. Sanki “Allah bizim söylediklerimize şahittir” demektedir. Rivayet edildiğine göre Cibril (a.s.) Resülullaha gelerek şöyle demiştir: “Sana Müsânın hangi süreyi doldurduğu sorulursa, “en iyi ve en uygun olanı” de! Onun hangi 3 o Taberi, Câmi'w'l-beyân, XVIII, 224. kadınla evlendiği sorulursa, “küçük olanıyla” de!” Bu sâbit olduğunda, onun sekiz ve on yıl olmak üzere her iki süreyi de doldurduğu ortaya çıkmış olur. Âyette ise sadece sürenin doldurulduğu bilgisi vardır. Nitekim “Müsâ süreyi doldurduğunda” buyurmuştur. gp”

Kasas 28:29

129. “Müsâ bu süreyi doldürup ailesiyle birlikte yolda giderken Tür tarafında bir ateş gördü; ailesine, “Siz bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm dedi” Müsâ bu süreyi doldurduğunda. Müfessirler, belirttiğimiz gibi onun, iki sürenin daha kâmil ve uzun olanını doldurduğunu söyledi. Fakat onların sözünü ettikleri fiili ancak biz sahih haberle bilebiliriz. Âyette sadece sürenin doldurulduğu bilgisi vardır, buna ancak sâbit bir haberle bilgi eklenebilir. Şayet rivayet edilen haber doğru ise durum onun ifade ettiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Ailesiyle birlikte yolda giderken Tür tarafında bir ateş gördü. “Ânese” kelimesi hakkında şöyle denilmiştir: Bir ateş gördü ve algıladı. Bazıları da şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) ateş değil, bir nur gördü ve onu ateş sandı. Bu yorum muhtemel değildir, çünkü o, bir ateş gördüğünü söyledi. Şayet gerçekte bu bir ateş değil nur ise bu durum haberin yalan olmasını gerektirir. Ancak dolaylı bir ifade, yani izmâr dikkate alınarak şöyle denilebilir: Tür tarafında ateş olduğunu zannettiği veya zannınca ateş olan bir nur gördü. Ailesine, “Siz bekleyin ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm dedi. Yani bekleyin, belki size oradan, yolu bildirecek ve gösterecek bir haber getiririm. Sanki o, yolu şaşırmış ve belki oradan size yolun haberini yahut bir parça ateş getiririm demiştir. Yani orada kalırsanız size bir parça ateş getirir, yola dair ise haber getirmem. Isınmanız için. Bu beyan, kış günlerinde ve soğuk bir zamanda bulunduğunu göstermektedir. Yahut bir parça, “Cezvetin” ( siz) kelimesi “cim” harfinin kesri ve ref'iyle okunmuştur”, Bazıları bu kelima bir kısmı yanmış odun parçası olduğunu söylemiştir. Katâde, içinde ateş olan ağacın kökü demiştir”. Ebü Avsece ise “cezve” parlayan yıldız gibidir fikrini benimsemiştir. “Cüzâ/Cizâ” (sim) “cim” harfinin kesri ve ref'iyle cezve kelimesinin çoğuludur. Ebü Ubeyde, cezve kelimesinin kalın parça (alevi olmayan odun) mânasına geldiğini belirtmiştir", İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Cezve” yanmış odunun bir parçasıdır”, Şâtı' (abl), yani vadinin kıyısı. Ânestü, yani gördüm; şu ilâhi beyanda da bu kelime aynı mânadadır: “Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz”” yani eğer görür ve bilirseniz. EZİN ARAN A EYİ İZİN U, G Şİ Gİ

Kasas 28:30

30. “Oraya gelince, o Mübârek yerdeki vadinin sağ tarafından, (a ats ağaç yönünden kendisine şöyle seslenildi: “Ey Müsâ! Muhakkak ki ben, yalnızca ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım.” Oraya gelince, o Mübârek yerdeki vadinin sağ tarafından. Bazıları şöyle demiştir: Sağ, yani dağın sağından. Bazıları Müsânın (a.s.) sağından, bazıları da ağacın sağından demiştir. Ancak bize göre sağ Mübârektir ve bereketten gelmektedir. Mübârek yer. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Ağaçlarının çoklugu, yağmurlarının bolluğu, sularının ve yeşilliğin fazlalığı dolayısıyla Mübârek olarak anılmıştır. Fakat vadiyi Mübârek ve sağ olarak nitelemesi -en doğrusunu Allah bilir ya- nebilerin, resüllerin yurdu ve vahyin indiği mekân olması sebebiyledir. o İbn Zencele, Huccetü'l-kırâdt, s. 543-544, ” o Taberi, CCâmi'u'l-beyân, XVII, 240, Ebû Ubeyde, Mecâzü'l-Kurân, Il, 102-103. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 332. (Oradaki) ağaç yönünden kendisine şöyle seslenildi: Ey Müsâ! Muhakkak ki ben, yalnızca ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım. Allah dilediğine, dilediğini, dilediği yerde, dilediği şekilde işittirir ve haber verir; Meryem'e aşağı tarafından işittirdiği gibi. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Aşağısından biri ona şöyle seslendi: “Tasalanma!”!

Kasas 28:31

9131. “Asânı yere bırak!” Müsâ asâyı yılan gibi kıvrılır görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. 'Ey Müsâ! Beri gel, korkma, çünkü sen güvendesin. Asânı yere bırak! Bu ifade, “ben yalnızca âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım” meâlindeki âyetle ilişkili değildir: Asânı yere bırak! Fakat bu, Tâhâ süresinde “iyi bil ki ben, evet yalnız ben senin Rabb'inim; artık pabuçlarını çıkar” meâlindeki beyanın sonuna kadarki ilâhi buyruk gibidir“. Sonra bu âyetin sonunda asânı yere bırak! Müsâ, asâyı kıvrılır görünce, yani hareket edince yılan gibi. Bazıları “Cân” (ski) küçük yılandır derken bir kısmı ise bunun büyük ile küçük arasında bir yılan olduğunu söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Dönüp kaçtı. Yani korku içinde kaçarak; arkasına bakmadan. Yani aşırı korkusundan dolayı dönüp bakmadı. Ey Müsâ! Beri gel, korkma, çünkü sen güvendesin. Burada Korkma sözü çeşitli yorumlara açıktır. Birincisi, kalbinden korkunun çıkarılması, güvenin yerleştirilmesidir. İkincisi, ona eziyet etmeyeceğini müjdelemesidir. Sanki şöyle buyurmuştur: Korkma ve güven içerisinde ol, zira o, sana eziyet etmeyecektir. Üçüncüsü yasaklama konumunda olmasıdır: Korkma, zira ben seni koruyacağım ve onun sana yapacağı eziyeti savdıracağım; tıpkı şu beyanında olduğu gibi: “Ey Rabb'imiz, dediler ‘Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz? Allah buyurdu: Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm”, Yani ikinize ne dediğini duyuyorum ve size ne yaptığını görüyorum, bunu sizden uzaklaştıracağım. Gİ gil İSE ğü;

Kasas 28:32

Elini koynuna sok. Yani elini koynuna yerleştir. Başka bir âyette buyurduğu gibi: “Şimdi elini koynuna sok” Bu, mâna ve kastedilen husus doğru olduktan sonra lafızların değiştirilmesinde ve farklılığında bir sakıncanın bulunmadığını gösterir. Bir hastalık yüzünden olmaksızın bembeyaz çıkacaktır. Bunu daha önce açıklamıştık. Korkudan açılıp savrulan kollarını normal konuma getir. “Rahb” kelimesi, “râ” harfinin ötre ve üstün haliyle, her iki harekeyle de okunmuştur, Bazıları bunun takdim-tehir üzere olduğunu söylemiştir. Korkudan sözü, “Ey Müsâ! Beri gel, korkma, çünkü sen korkudan güvendesin” buyruğuna bağlıdır. Bazıları şöyle demiştir: Onun durumu ellerini kendisine doğru çekmesidir. Çünkü bu, o ikisinin salıverilmesinden daha korkutucu, ürkütücü ve büyük bir olaydır. Aynı şekilde bu, bir kralın huzuruna çıkan kimsenin, onlara saygı ve onlardan duyulan korku dolayısıyla elini ve kollarını kendine doğru çekmesi şeklinde insanlar arasında bilinen bir durumdur. Buna göre Allah'ın ellerini kendine doğru çekmesini emretmesi mümkündür; tâ ki Rabb'inin huzurunda olabilecekten daha korkutucu ve ürkütücü, gerekli olandan daha muazzam olsun! Bu da Cenâb-ı Hakk'ın “artık pabuçlarını çıkar, çünkü şu anda kutsal vadide, Tuvâdasın”” fermanının neticesidir. İşte bu ikisi Rabb'in tarafından iki kesin delildir. Yani sözü edilen el ve asâ. Rabb'in tarafından iki kesin delildir; yani karşı durulmaz iki kanıttır. Firavun ve adamlarına karşı. Yani bu ikisini Firavun ve adamlarına götür. Onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.

Kasas 28:33

Müsiâ dedi ki: Rabb'im! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum! Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Şuarâ süresinde şöyle buyurmuştur: “Dedi ki Rabbim! Beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum”... “beni öldürmelerinden korkuyorum”” Bu âyetlerde söz konusu hususu belirtirken sonra beyan ettiğini öne aldı; konuyu farklı lafızlarla ve harflerin değişikliğiyle anlattı. Bu durum, mâna doğru olduktan, kastedilen ve verilen anlam anlaşıldıktan sonra lafızların ve harflerin muhafaza edilmesinin, işitene zorunlu olmadığının bilinmesi içindir. Çünkü Allah Teâlâ, bu haberleri ve daha önce geçen kıssaları Kurânda farklı lafızlarla, harf değişiklikleriyle, takdim-tehirlerle, ekleme ve çıkarmalarla anlatmıştır. Bunun sebebi, bunları belirtme amacının ve hedefinin, lafız ve harflerin kendileri değil, içeriklerinin bilinmesidir. İçerikleri bilinip anlaşıldığında hangi dille ve harfle olursa olsun ifade edilmesi caiz olmuş olur. En doğrusunu Allah bilir. Benden daha açık ve düzgün konuşur. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Müfessirler şöyle demişlerdir: Onun dilinde konuşma bozukluğu ve tutukluk vardı, yani ağzına ateş aldığı için bir düğüm vardı. Bunun mahiyetini tam olarak bilemeyiz. Başka bir ilâhi beyanda şöyle buyurmuştur: “Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar”. Bunun, Allah Teâlâ'nın yaratmış olduğu bir özellik olması da mümkündür. O, bazılarını diğerlerinden daha fasih ve daha açık konuşur kılmıştır. Yahut Hârunda bulunmayan korku ve günahtan dolayıdır. Şüphe yok ki şiddetli korku, kişiyi konuşma ve açıklama yapmaktan alıkoyar. [ ]Bu, insanlar arasında bilinen bir durumdur. Hz. Müsânın “beni yalanlamalarından korkuyorum”? demesinin anlamı da budur. Bir de şu var, Hârun onlar arasında yetişmiştir, onlar Hârun'un dilini daha iyi biliyor, konuşmasını daha iyi anlıyordu. Müsâ ise belirli dönemlerde onlardan ayrılmıştır. Onu da bir yardımcı olarak yanımda gönder. Cenâb-ı Hak başka bir âyette onun hangi konuda yardım istediğini açıklamıştır. Bu, “yakınlarımdan birini, Hârun'u bana yardımcı ver”? meâlindeki âyette geçen beyanındaki ifadeleridir. Beni yalanladıklarında söylediğim şeylerde beni onaylayan. Yahut yalanlanmaktan ve reddedilmekten kalbim daraldığında onunla huzur bulayım. Rabb'i ona cevap verdi ve şöyle buyurdu: Oylar SE BİL Sİ Jazz sl, 332; ALL İĞ

Kasas 28:34

Müsiâ dedi ki: Rabb'im! Ben onlardan birini öldürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum! Kardeşim Hârun benden daha açık ve düzgün konuşur. Şuarâ süresinde şöyle buyurmuştur: “Dedi ki Rabbim! Beni yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum”... “beni öldürmelerinden korkuyorum”” Bu âyetlerde söz konusu hususu belirtirken sonra beyan ettiğini öne aldı; konuyu farklı lafızlarla ve harflerin değişikliğiyle anlattı. Bu durum, mâna doğru olduktan, kastedilen ve verilen anlam anlaşıldıktan sonra lafızların ve harflerin muhafaza edilmesinin, işitene zorunlu olmadığının bilinmesi içindir. Çünkü Allah Teâlâ, bu haberleri ve daha önce geçen kıssaları Kurânda farklı lafızlarla, harf değişiklikleriyle, takdim-tehirlerle, ekleme ve çıkarmalarla anlatmıştır. Bunun sebebi, bunları belirtme amacının ve hedefinin, lafız ve harflerin kendileri değil, içeriklerinin bilinmesidir. İçerikleri bilinip anlaşıldığında hangi dille ve harfle olursa olsun ifade edilmesi caiz olmuş olur. En doğrusunu Allah bilir. Benden daha açık ve düzgün konuşur. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Müfessirler şöyle demişlerdir: Onun dilinde konuşma bozukluğu ve tutukluk vardı, yani ağzına ateş aldığı için bir düğüm vardı. Bunun mahiyetini tam olarak bilemeyiz. Başka bir ilâhi beyanda şöyle buyurmuştur: “Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar”. Bunun, Allah Teâlâ'nın yaratmış olduğu bir özellik olması da mümkündür. O, bazılarını diğerlerinden daha fasih ve daha açık konuşur kılmıştır. Yahut Hârunda bulunmayan korku ve günahtan dolayıdır. Şüphe yok ki şiddetli korku, kişiyi konuşma ve açıklama yapmaktan alıkoyar. [ ]Bu, insanlar arasında bilinen bir durumdur. Hz. Müsânın “beni yalanlamalarından korkuyorum”? demesinin anlamı da budur. Bir de şu var, Hârun onlar arasında yetişmiştir, onlar Hârun'un dilini daha iyi biliyor, konuşmasını daha iyi anlıyordu. Müsâ ise belirli dönemlerde onlardan ayrılmıştır. Onu da bir yardımcı olarak yanımda gönder. Cenâb-ı Hak başka bir âyette onun hangi konuda yardım istediğini açıklamıştır. Bu, “yakınlarımdan birini, Hârun'u bana yardımcı ver”? meâlindeki âyette geçen beyanındaki ifadeleridir. Beni yalanladıklarında söylediğim şeylerde beni onaylayan. Yahut yalanlanmaktan ve reddedilmekten kalbim daraldığında onunla huzur bulayım. Rabb'i ona cevap verdi ve şöyle buyurdu: Oylar SE BİL Sİ Jazz sl, 332; ALL İĞ

Kasas 28:35

Seni kardeşinle destekleyeceğiz. Metindeki “adud” kelimesi, yani pazu kuvvet ve yardımdan kinâyedir. Çünkü pazuya ait güç pazu kimdeyse onda bulunur. Bu, “ayaklarımızı sâbit kil”: meâlindeki âyet gibidir. Burada ayaklardan bahsetmiştir, sâbit kılınmak onlarla mümkündür. Yine “topukları üzere geri döndü”” beyanı da böyledir, çünkü kişi topuklarıyla dönmektedir. Bunun örnekleri çoktur, buradaki durum da böyledir. Size öyle bir güç vereceğiz ki, bu sayede size erişemeyecekler, mücizelerimizle. Bazıları şöyle demiştir: Bu ilâhi beyan takdim-tehir kuralına göre anlaşılmalıdır. Yani size mücizelerimizle öyle bir güç vereceğiz ki tarafınıza yaklaşamayacaklar. Bazı âlimler de şöyle demiştir: Size bir güç vereceğiz, yani lütfumuzla onların eziyetini ve kötülüğünü sizden uzaklaştıracağız. Bu, “korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim, işitirim ve görürüm”” meâlindeki ilâhi beyan gibidir; yani size söylediklerini işitiyorum ve size yaptıklarını görüyorum, bunları sizden gidereceğim. Kendinizde bulunan fevkalâdelikler sayesinde size erişemeyecekler. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Kesin deliller ve kanıtlar sayesinde üstün geleceklerdir. Yani sizin kesin delilleriniz, onların sihir ve aldatmalarına üstün gelecektir. Yahut mücadelenin sonunun sizin lehinize olması veya bunun âhirette gerçekleşmesidir. (JEbü Muâz şöyle demiştir: Araplar “adadtü'r-racule” der, yani ona yardım ettim. Ebü Avsece de şu kanaatini belirtmiştir: Seni kardeşinle destekleyeceğiz. Yani onunla sana yardım edeceğim ve seni güçlendireceğim. Biraz önce belirttiğimiz üzere burada pazu, güçten kinâyedir çünkü güç onda bulunur ve güçle nitelenen kimse onunla kuvvetlenir.

Kasas 28:36

36. “Müsâ onlara apaçık mücizelerimizle gelince, “Bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir. Geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık’ dediler.” Müsâ onlara apaçık mücizelerimizle gelince. Yani Hz. Müsâ Firavun'a ve kavmine gelince. Mücizelerimizle. Yani gerçekleri ortaya koyup açıklar mahiyette, Hz. Müsâ'nın risâlet ve nübüvvetini kanıtlayan mücizelerle, Evet, biz onlar için bunu açık bir şekilde ortaya koyduk ve onlar, bunların, Allah Teâlâ'nın katından inen mücizeler olduklarını bilmişlerdir. Müsâ'nın ona şöyle dediğini görmez misin? Ey Firavun “Çok iyi biliyorsun ki bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi””. Fakat onlar, inat ettiler, kibirlendiler ve bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir dediler. Bu, onların bağlılarına ve aşağı tabakada bulunanlara karşı bir çarpıtma ve aldatmacadır. Onların Müsâ'nın (a.s.) durumu hakkındaki âdeti, kendilerine tâbi olanlara yönelik bir çarpıtma ve aldatmadan ibaretti. Geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık. Demişlerdir ki -en doğrusunu Allah bilir ya- atalarımız, bizim taptığımız üzere putlara taptılar. Bizi tehdit ettiğin azap ve helâk onlara inmeksizin inançları üzere öldüler. Bu şekilde biz de atalarımızın dini ve onların bulunduğu esas üzereyiz. Dolayısıyla sözünü ettiğin ve kendisiyle bizi tehdit ettiğin azap bize inmeyecektir.

Kasas 28:37

Hz. Müsâ şöyle demiştir: Kendi katından kimin hidâyet getirdiğini ve sonunda bu ülkede kimin kalacağını en iyi bilen Rabb'imdir. Sanki bu, -en doğrusunu Allah bilir ya- onların “bu, olsa olsa düzmece bir sihirdir, geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık” sözlerine ET] verilmiş bir cevap değildir. [§]Bunun cevabı, muhakkak ki zâlimler kurtulamaz sözüdür. Burada zulümle sihri ifade etmiştir. -en doğrusunu Allah bilir ya- o, şöyle demektedir: Bu sihir değildir, çünkü size galip geldim, sizi yendim, ben kurtuldum. Şayet size getirdiğim olay sihir olsaydı kurtulamazdım. Zira Allah Teâlâ, “onların yaptığı sihirbaz hilesinden ibaret, sihirbaz ise amacı ne ” Bir önceki âyet. olursa olsun kurtuluşa eremez”” meâlindeki âyette sihirbazın kurtuluşa eremeyeceğini bildirmiştir. Yine “bu sizin ortaya koyduğunuz sihirdir” buyurmuştur. Benim yaptıklarım aldatma içermeyen olaylardır, dolayısıyla bunun kötülük değil iyilik olduğu ortaya çıkmıştır. Sonra şöyle deriz: Kendi katından kimin hidâyet getirdiğini ve sonunda bu ülkede kimin kalacağını en iyi bilen Rabb'imdir meâlindeki âyetin, Araf süresinde belirtilen hususa cevap olması muhtemeldir. Nitekim söz konusu âyette meâlen şöyle demişlerdi: “Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın? Firavun, “Biz onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üstünlükteyiz” dedi", Bu sırada dedi ki: Kendi katından kimin hidâyet getirdiğini ve sonunda bu ülkede kimin kalacağını en iyi bilen Rabb'imdir, yani siz mi biz mi? Kendi katından kimin hidâyet getirdiğini en iyi bilen Rabb'imdir meâlindeki âyetin, “sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum” sözüne cevap olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. OII GEN İZ y

Kasas 28:38

diyorlardı”. [S]Ey Hâmân! Haydi benim için tuğla fırınını yak, bana bir kule yap. Müfessirler şöyle demiştir: Tuğlayı ilk icat eden kişi odur. Bilmiyoruz, daha önce de kullanan olabilir. Bana bir kule yap. Yani bir köşk. Belki oradan Müsâ'nın tanrısını görürüm. Aslında Firavun kendisinin gökyüzünün ve yerin ilâhı olmadığını biliyordu, çünkü buna lâyık ve sahip değildi. Sanki o, Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum sözüyle özellikle kavmini ve ailesini kastediyordu. Ama kesinlikle onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum. Hz. Müsâ ile Firavun arasında geçen bütün konuşmalar zanna dayalıydı; Firavun'un “Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!” sözü gibi. Aynı şekilde Müsâ da Firavuna: “Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitmiştir” demiştir. Oih iae eş

Kasas 28:39

Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Büyüklük taslama, kendisinin bir şeklinin ve benzerinin olmadığını düşünmektir. O, aynı şekilde kendisinin bir şeklinin ve benzerinin olmadığını düşünüyor ve kendisinin rablığını ve ilâhlığını iddia ediyordu. Kavminin büyüklük taslaması ise İsrâiloğulları'nı köleleştirmeleri ve hizmetlerinde kullanmaları dolayısıyla oluyordu. Yahut Müsâ'ya itaat etmek ve onun davet ettiği buyruklara icabette bulunmakta büyüklük taslamışlardır. Bize döndürülmeyecekleri kanaatine kapıldılar, biz de onu ve askerlerini aldık. Onu azap etmek ve helâk etmek üzere aldık ve onları denizin içinde bıraktık, bak işte, zâlimlerin sonu nice oldu! Zulümleri sebebiyle azap edilirler. Oua 3 dant Mey; I 165 iasi ailas

Kasas 28:40

Firavun ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar. Büyüklük taslama, kendisinin bir şeklinin ve benzerinin olmadığını düşünmektir. O, aynı şekilde kendisinin bir şeklinin ve benzerinin olmadığını düşünüyor ve kendisinin rablığını ve ilâhlığını iddia ediyordu. Kavminin büyüklük taslaması ise İsrâiloğulları'nı köleleştirmeleri ve hizmetlerinde kullanmaları dolayısıyla oluyordu. Yahut Müsâ'ya itaat etmek ve onun davet ettiği buyruklara icabette bulunmakta büyüklük taslamışlardır. Bize döndürülmeyecekleri kanaatine kapıldılar, biz de onu ve askerlerini aldık. Onu azap etmek ve helâk etmek üzere aldık ve onları denizin içinde bıraktık, bak işte, zâlimlerin sonu nice oldu! Zulümleri sebebiyle azap edilirler. Oua 3 dant Mey; I 165 iasi ailas

Kasas 28:41

Böylece onları, halkı ateşe çağıran öncüler yapmış olduk. Cenâb-ı Hak, bu kimseler hakkında onları kötülükte öncüler yaptığını, peygamberler ve hayır ehli hakkında ise kendilerini hayırda öncüler yaptığını beyan etti. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık [ ]ve kendilerine hayırlı işler yapmayı vahyettik”, “İçinizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun!” Böylece, Allah Teâlâ katından, kötülük ehli ve kötülük öncülerine nasip etmediği bir tesir ve bir özelliği hayır ehline lütfetmiştir; böylece onlar, bu sayede hayır öncüleri olmuştur. Bu Mütezile'ye karşı bir görüş oluşturur. Çünkü onlar Allah Teâlâ katından peygamberlere ve hayır öncülerine verilen her lütuf, O'nun tarafından bütün kâfir ve fâsıklara da verildiğini söylemiştir. Şayet onların dediği gibi olsaydı bu kimselerin hayır öncüleri, diğerlerinin de kötülük öncüleri olması mümkün olmazdı. Bu husus Cenâb-ı Hakk'ın birinci gruba lütfettiği ve sayesinde O'nun belirttiği mertebeye ulaştıkları bir özelliğin ikinci gruba verilmediğini kanıtlamıştır. Ancak Mütezile mensuplarının şöyle demeleri bunun dışındadır: Her ne kadar Allah'tan gelen lütuf eşit ise de bunlar, amelleriyle hayır öncüleri, diğerleri de aynı şekilde amelleriyle kötülük öncüleri olmuşlardır. Fakat bu, O'na ait sebeplerden ötürü Allah'a nispet edilmiştir. Aslında bunun hakikati, onlara ve onların ameline bağlı olarak meydana gelmiş olur. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sen ancak o zikre uyanı uyarabilirsin”, Resülullah'ın (s.a.) zikre uyanları da uymayanları da uyarmış olmasına rağmen Cenâb-ı Hak bu âyette onun uyarısını zikre uyanlara nispet etmiştir. O'nun şeytan hakkındaki şu beyanı da böyledir: “O, kendi taraftarlarına çağrıda bulunur”, Halbuki o, her iki tarafa da çağrıda bulunmaktadır. Fakat onun çağrısını kendi taraftarlarına nispet etmiştir, çünkü taraftarları şeytana icabet etmiştir; peygamberinin uyarısını da ona itaat ettiklerinden kendisine uyanlara ve davetini kabul edenlere nispet etmiştir. Biraz önceki durum da bunun gibidir, onların yapması dolayısıyla söz konusu fiili kendisine nispet etmiştir. [ ]Fakat bize göre insanların fiillerinde, fiilin hakikatine dair bir etkisi olmaz, insanlar sadece fiilin meydana gelmesine sebep olur. Allah Teâlâdan ise kulların fiillerinde hem sebepler hem de fiilin hakikati mevcuttur. Dolayısıyla bunların Allaha nispeti hem fiilin hakikati hem de sebepleri bakımındandır; yaratılmışlara ise onlardan fiillere yönelik sebepler dolayısıyladır. İkinci yorum da şudur: Uyarıyı sadece zikre (Kur'ân'a) uyanlara has kılmıştır, çünkü peygamberin zikirle yaptığı uyarı kendisine uymayanlar değil, uyanlaradır. Benzer şekilde şeytan, onlara yönelik çağrısıyla onlara zarar vermek ister. Buna mukabil peygamber, kendisine uyanları da ve uymayanları da uyarmıştır. Şeytana gelince o da her iki tarafa çağrıda bulunur, çünkü o yaptığı çağrıda bütün insanlara zarar vermeyi amaçlar. Allah Teâlâ'nın, “O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır”” dediğini görmez misin? Peygamber ise uyarısıyla muhatapların yararını hedefler. Bu sebeple Allah Teâlâ uyarıyı ona uyanlara, diğerinde ise taraftarlarına has kılmıştır. Ateşe çağıran öncüler. Aslında böyleleri açık bir şekilde ateşe çağırmazlar, çünkü ateşe çağırsalar muhatapları onlara icabet etmezdi. Fakat onlar icabet etmeleri halinde kendileri için ateşi gerektiren davranışlara çağırırlar. Bu, “onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!” meâlindeki âyet gibidir. Yani ateşi gerektiren davranışa karşı ne kadar da dayanıklıdırlar! Kıyâmet gününde onlar yardım görmeyeceklerdir. Sanki şeytan putlara tapma karşılığında onlara yardım ve şefaat edeceği sözünü vermiştir. Allah Teâlâ, şeytanın söz verdiği konuda onlara yardım yapılmayacağını haber vermiştir. --- Dipnotlar: 8 “O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır” (Fâtır, 35/6). “Çünkü şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır” (Fâtır, 35/6). “Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar!”.

Kasas 28:42

Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Bu, dünyada kendilerine yapılan azap ve helâk edilmeleridir. Onlar, kıyâmet gününde de kötülenmişler arasındadır. Bazıları, yüzleri kararmış anlamında olduğunu söylemiştir. [ ]Bunun, onların bu dünyada süslenip kibirlenmelerine ve Müsâ'yı (a.s.) karalamalarına bir karşılık olması, “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardımcı melekler gelmeli değil miydi?” sözlerine karşı bir cevap teşkil etmesi mümkündür. Böylelerinin âhirette, dünyada iken bulundukları ve kibirlendikleri halin dışında bir durumda olacaklarını haber vermektedir. Bazıları âyette geçen “kubh” kelimesinin, siyahın mavi ile karışımı anlamına geldiğini söylemiştir.

Kasas 28:43

Muhakkak ki biz, önceki (birçok) nesilleri yok ettikten sonra Müsâ'ya kitabı verdik. Âd, Semüd ve daha önce geçmiş ümmetlerden. Yani onu, sözü edilen inkârcıların helâkinden sonra gönderdik. Apaçık deliller olarak. Bu beyanın şu anlama gelmesi mümkündür: Yani bahsedilen önceki nesillerin helâki, daha sonra gelenlerin, peygamberleri inkâr etmekten alıkoyması ve bunun, Müsâ'nın (a.s.) nübüvvetine bir delil teşkil etmesine dair bir delil ve ibrettir. Apaçık deliller, hidâyet rehberi ve rahmet olarak meâlindeki âyete ilişkin ikinci yorum şudur: Allah Teâlâ'nın Müsâ'ya verdiği kitap kabul ettikleri, uydukları ve onunla amel ettikleri takdirde kendileri için apaçık deliller, hidâyet rehberi ve rahmettir. Tıpkı bunun gibi Allah'ın geçmiş bütün kitapları inanıp gereğince amel edenler için hidâyet, rahmet ve apaçık delildir. Bunun, “geçmişte atalarımız zamanında böyle bir şeyin olduğunu da duymadık”” sözlerinin cevabı ve bağıntısı (sılası) olması da mümkündür. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: En doğrusunu Allah bilir ya, peygamberlerine uyan ve onlara icabet eden atalarınızdan bunu duymadınız. Onları inkâr edenlere gelince, peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri yüzünden kendilerini helâk ettik ve köklerini kazıdık. En doğrusunu Allah bilir. Kare “ele 5 G Aİ EY ESCs aiai

Kasas 28:44

44. “Müsâ'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen (ey Muhammed, vadinin) batı tarafında bulunmuyordun ve olayın tanıklarından da değildin” 45. “Bilakis (aranızda) biz nice nesiller meydana getirdik ve onların ömrü nice yıllar sürdü. Sen âyetlerimizi kendilerinden okuyarak öğrenmek üzere Medyen halkı arasında oturmuş da değilsin; aksine (bu bilgileri sana) gönderen biziz.”

Kasas 28:45

44. “Müsâ'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen (ey Muhammed, vadinin) batı tarafında bulunmuyordun ve olayın tanıklarından da değildin” 45. “Bilakis (aranızda) biz nice nesiller meydana getirdik ve onların ömrü nice yıllar sürdü. Sen âyetlerimizi kendilerinden okuyarak öğrenmek üzere Medyen halkı arasında oturmuş da değilsin; aksine (bu bilgileri sana) gönderen biziz.”

Kasas 28:46

46. “Evet, Müsâ'ya seslendiğimiz zaman sen Tür'un yanında değildin. Fakat senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için Rabb'inden bir rahmet olarak (sana da vahyettik); umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” Batı tarafında bulunmuyordun. Bazıları dedi ki batı tarafı güneşin, ayın ve yıldızların battığı yer, doğu ise doğduğu yerdir. Bazıları da şöyle dedi: Batı tarafında, yani batıdaki vadinin tarafında. )Bundan neyin kastedildiğinin en doğrusunu Allah bilir. Müsâ'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen (ey Muhammed, vadinin) batı tarafında bulunmuyordun ve olayın tanıklarından da değildin... Medyen halkı arasında oturmuş da değilsin. Yani ikamet etmiş değilsin. Müsâ'ya seslendiğimiz zaman sen Tür'un yanında değildin. Bu ilâhi beyanlar birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi şudur: Müsâ'nın şahit olduğu bu olaylara sen şahit olmadın; şöyle ki biz batı tarafında Müsâ'ya emrimizi vahyettik ve sen orada şahit değildin. Medyen halkı arasında da ikamet etmiyordun ki Müsâ (a.s.) ve benzerlerinin durumlarını bilesin. Tür'un yanında değildin. Müsâ ve benzerlerine seslendiğimiz yer. Yani sen Müsâ'nın şahit olduğu bu olaylara şahit değilsin. Sonra biz bu haberleri Mekke halkına anlatman ve böylelikle bunların senin nübüvvetine delil ve risâletine kanıt olması için sana olduğu şekliyle bildirdik. Sen bunlara şahit olmamıştın ve bunları bilen kimseyle de görüşmemiştin ki sana öğretmiş olsun. Fakat söz konusu haberleri Allah katından öğrendiğini bilsinler diye olduğu şekliyle anlattın. İkinci yorum, olan bitenleri, Allah Teâlâ'ya şükretmeyi gerekli kılan bir nimet olarak Hz. Peygambere anlatmasıdır. Çünkü nakledilmiştir ki Cenâb-ı Hak Müsâ'ya vahyetmiş ve Muhammed aleyhisselâm ile ümmetinin değer ve şerefinden bahsetmiştir. Öyle ki Müsâ onun ümmetinden olmayı temenni etmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sen bu olaylara şahit değildin, fakat ben orada seni ve ümmetini anlattım. Bir diğer yorum, onlara has'&klınarak gönderilen peygamberler ve vahiy işinin kendilerinden kaynaklanmadığı, Allah katından olduğunun bilinmesi için bu hususları, Müsâ'ya ona has kılarak anlatmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Müsâ'ya -yukarıda geçtiği gibi- anlattığı hususa dair yorumun, belirtilen üç şekilde olması mümkündür. Bazı müfessirler batı tarafında bulunmuyordun, seslendiğimiz zaman sen Tür'un yanında değildin meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Hz. Peygambere “bu olaya şahit olmadın ve bunu görmedin; bu, Mekke halkına anlatman için sana vahiy yoluyla indirdiğimiz kıssadır” buyurmaktadır. Bilakis (aranızda) biz nice nesiller meydana getirdik ve onların ömrü nice yıllar sürdü. Bu, ilk cümlenin bağıntısı olmayıp yeni bir cümledir. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Peygamberlerin arkası kesildikten, mücizeleri ve eserleri silindikten, uzun asırlar ve ömürlerden sonra (bilakis) biz nice nesiller meydana getirdik. Sonra seninle onların eserlerini diriltmek, onlar arasında peygamberlerin geleneğini ve mücizelerini ortaya çıkarmak için insanlara yönelik bir rahmet olarak seni kendilerine peygamber olarak gönderdik. (JBu, Allah Teâlâ'nın âyetin sonunda söylediği husustur: Fakat Rabb'inden bir rahmet olarak. Yani onlara seni bir rahmet olarak gönderdik. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”, Fakat Rabb'inden bir rahmet olarak beyanına ilişkin ikinci bir yorum da şu olabilir: Rabb'inin, Müsâ'nın şahit olmadığın haberlerinden sana bildirdikleri ve öğrettikleri O'nun rahmetindendir, Nitekim bunları, nübüvvetine bir delil ve risâletine bir kanıt yapmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir, Bunlardan biri şudur: Senden önceki peygamberlerin uyarmadıkları bir kavmi uyarman için. İkincisi şudur: senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, yani onlara senden önce bir uyarıcı gelmemiştir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar. Yani öğüt almaları umuduyla onları uyarırsın. Bir diğer yorum, buradaki ihtimal şayet müspetse bunun, sadece öğüt alanlar için olmasıdır. Gi AİN ge 665; eği LE SENİ EN EİZŞİ

Kasas 28:47

Kendi iradeleriyle önceden yaptıklarından ötürü başlarına bir musibet gelmeseydi. Âyetteki “lev 13” kelimesi bir cevabının bulunmasını gerektirir. Bunun ardından belirtilen cümlede bunun bir cevabı bulunmamaktadır. Başlarına bir musibet gelmeseydi sözü, “başlarına bir musibet gelmedi” konumundadır. Bu dil bakımından mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O kulağınıza geldiğinde “bunu konuşmak bize yakışmaz’ deseydiniz ya!”%, yani “bunu konuşmak bize yakışmaz” demediniz. Yine “eğer dünyada ve âhirette Allah'ın lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı... size dokunurdu”” meâlindeki âyet de böyledir. Yani onlara dokunmadı. Cenâb-ı Hakk'ın bu sürede belirttiği ve bütün “lev 14” ile başlayan ifadeler “olmadı” anlamındadır. Buna göre başlarına bir musibet gelmeseydi meâlindeki beyana ait yorumun şöyle olması mümkündür: Onların başlarına bir musibet gelmedi. Şayet onların başlarına musibet gelseydi -ki o azaptır-, Rabb'imiz! Ah, ne olurdu, bize bir peygamber gönderseydin derlerdi. Bu tıpkı şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin””. Söz konusu âyetin tevili de buna göredir. [S]Yine bu âyette ve “eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık” meâlindeki âyette iki yön bulunmaktadır. Biri, peygamber göndermeden önce yaptıkları kötülükler dolayısıyla Allah'ın onlara azap etmemesi gerektiğini diyenlere karşıdır. “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz” meâlindeki âyet bu mânadadır. Halbuki söz konusu âyette peygamber göndermezse dahi onlara azap etme hakkının olduğuna ilişkin açıklama vardır. Çünkü onları helâk etmekle tehdit etmiştir. Şayet azapla cezalandırma ve helâk etme hakkı olmasaydı tehdidin bir anlamı kalmazdı. Dolayısıyla bu durum, peygamber gönderse de göndermese de O'nun dünyada iken helâk edip kökünü kazıma hakkının bulunduğunu göstermektedir. Ne var ki bir lütuf ve rahmet eseri olarak bunu ertelemiştir. Âyetin ikinci yönü, “kul için en faydalı olanı yaratmanın” (aslah) Allah'a vâcip olduğunu söyleyen Mütezile'ye karşıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine yönelik tehdidi şu iki ihtimalin dışında değildir: Ya Allahın tehdit etmeyi terketmemesi onlar için daha yararlıdır veya tehdidi terketmesi daha uygundur. Şayet onlara yönelik tehdidi daha elverişli ise Allah bunu terketmiştir. Mütezile'nin görüşüne göre bunu terketmekle zâlim olmuş olur. Çünkü dinde aslah olanı yapmamıştır. İkinci ihtimal, tehdidi terketmemenin onlar için daha faydalı olmasıdır. Bu durumda da yaptığı azap tehdidiyle onlara zulmetmiş durumunda bulunur, Çünkü yaptığı azap tehdidi onların faydasına değildir”, Belirttiğimiz husus, din konusunda insan için en faydalı olana riayet etmenin Allah hakkında zorunlu olmadığını kanıtlamaktadır. (JKendi iradeleriyle önceden yaptıklarından ötürü. Sadece inkâr degil, bilakis inkârla birlikte inat ve büyüklük taslama. Çünkü inkâr etmenin azabı dünyada değil âhirettedir. Zira Allah Teâlâ, kâfirlerin çoğunu bırakmış, dünyadayken helâke mâruz bırakmamış ve azap etmemiştir. Fakat peygamberlere karşı, onların isteklerinin peşi sıra kendilerine ve getirdikleri mücizeler ve ortaya koydukları kanıtlar konusunda inatçılık yapıp büyüklük taslayanları dünyada helâke mâruz bırakmış ve yok etmiştir. Söz konusu edilen bu durumda onları helâke mâruz bırakmış ve yok etmiştir, sırf inkâr ettikleri için değil. Sonra, peygamber göndermeden önce azap etme hakkı Allah'ın, insanlara azap etmeyip yapacakları münakaşa ve çekişmelerini ortadan kaldırmak üzere mücizeler ve delillerle peygamber gönderene kadar azabı ertelemesi onun bir lütfu olmaktadır. Her ne kadar inkârcılar Rabb'imiz! Ah, ne olurdu, bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uyup müminlerden olsaydık! sözlerinden anlaşılacağı üzere O'na karşı delil getirme hakları olmasa da durum böyledir. Âyetlerine uysaydık sözüyle peygamberlerin getirdikleri mücizelerin kastedilmiş olması mümkündür. Âyetlerine uysaydık sözüne ilişkin ikinci muhtemel yorum şudur: Burada mücizelerden maksat peygamberlerin kendileridir, çünkü bizzat kendileri bir mücize ve delildir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 7 “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce âyetlerine uymuş olsaydık” (Tâhâ, 20/134). Arapça metin onarılarak tercüme edilmiştir. Başka türlü tutarlı bir anlam çıkmamaktadır.

Kasas 28:48

48. “Fakat onlara tarafımızdan o gerçek (Kur'ân) gelince, “Ona da Müsâ'ya verilenin benzeri verilmeli değil miydi?” dediler. Peki daha önce Müsâ'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? “Birbirini destekleyen iki sihir!” demişler ve eklemişlerdi: “Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.” Onlara tarafımızdan o gerçek gelince. Bahsedilen gerçeğin, peygamberin kendisi olması mümkündür. Gerçeğin, ona indirilen kitap veya mücizeler olması da muhtemeldir. “Ona da Müsâ'ya verilenin benzeri verilmeli değil miydi?” dediler. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Dediler ki Hz. Muhammede de -söylediği gibi peygamberse- Müsâ'ya verildiği üzere herhangi bir zorluk ve yorgunluk olmaksızın kudret helvası, bıldırcın ve bunlar dışındaki çeşitli nimetler verilmeli değil miydi? İkinci muhtemel yorum şudur: Onlar derler ki Hz. Muhammede Müsâ'ya verildiği gibi el, asâ, içinden su fışkıran taş, bulut”, sözü edilen kurbağalar, haşarat, kan, tüfan' ve benzeri açık hissi mücizeler verilmeli değil miydi? (JDiğer muhtemel yorum şudur: Derler ki Tevrat'ın Müsâ'ya verildiği gibi Kur'ân da Hz. Muhammede toplu olarak, apaçık ve aleni olarak verilmeli değil miydi? Onların bundan kastının ne olduğunun en doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah Teâlâ, beyanlarına devam ederek onların sordukları hususları, doğruyu bulmak ve gerçeği talep etmek için değil, inat ve büyüklük taslama amacıyla sorduklarını açıklamıştır; nitekim şöyle buyurmuştur: Onlar daha önce Müsâ'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? Yani senden mücizeler talep eden bu kimseler, daha önce Müsâ'ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? Mekke halkını kastetmektedir, çünkü onlar, daha önce hiçbir peygambere iman etmemiş müşriklerdi. İnkâr etmemişler miydi? sorusu şu yoruma açıktır: Müsâ'nın kavmi, taleplerinden sonra onlara mücize getirdiğinde ona verileni inkâr etmemiş miydi? Tıpkı onlar gibi bunlar da bu şekilde sana verileni inkâr etmektedir. İlk yorum daha uygundur. “Birbirini destekleyen iki sihir? dediler. “Sâhirâni” şeklinde “elif” ilede okunmuştur!. Bazıları Müsâ ve Hârun, bazıları Müsâ ve Hz. Muhammed, bir kısmı da İsâ ve Hz. Muhammed demişlerdir (Allah'ın selâmı hepsinin üzerine olsun). İki sihir elifsiz sini çeken elif olmaksızın “sihrâni” şeklinde yazılınca iki kitap demektir. Fakat âlimler bu konuda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları Tevrat ve İncil, bazıları ise Furkân ve Tevrat vb. demiştir. Bazı edipler, “Sâhirân” kelimesinin daha uygun ve gerçeğe daha yakın olduğunu söylemiştir. Çünkü yüce Allah birbirini desteklemeden bahsetti. Birbirini destekleme ise kişiler arasında olur, kitaplar arasında değil. “Tezâherâ” (iatis), yani birbirine yardım eden. Bazı edipler ise “Sihrâni” şeklinde elifsiz olmasının daha uygun olduğunu söylemiştir, çünkü Cenâb-ı Hak bundan iki kitabı kastetmiştir. Görülmez mi ki Allah, onların sözlerine karşı kendilerinden kitap getirmelerini istemiştir. Nitekim onların söylediklerini ve talep ettiklerini reddetmek üzere kitap getirmelerini isteyerek şöyle buyurmuştur: “Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin”. Fakat biz deriz ki iki kırâatten birinin diğerine tercih edilmesi zorunlu değildir, çünkü bu, onların böyle söylediğine dair bildirdiği bir haberdir. İlgili âlimler bir keresinde iki sihirbaz, Jbir keresinde ise iki sihir demişlerdir. Onların söylediklerini nakletmiştir. “Allah'a (ait) diyecekler”!0 meâlindeki âyet de böyledir, “elif” ile ve “elifsiz” okunmuştur”. Biri diğerine tercih edilmez; çünkü bu, onlardan olduğu şekliyle bildirdiği bir haberdir ve söz konusu durum O'nun haber verdiği üzeredir. En doğrusunu Allah bilir, Ona da Müsâ'ya verilenin benzeri verilmeli değil miydi? Bu ilâhi beyan hakkında müfessirlerin bazıları şöyle demiştir: Yahudiler Kureyşe, Hz. Muhammede Müsâ'ya verilen mücizelerin verilmesini istemelerini emrederiz dediler. Allah Teâla ise resülüne şöyle diyor: Kureyşe söyle yahudilere şöyle desinler: Peki daha önce Müsâ'ya verileni de inkâr etmemişler miydi?, yani yahudiler. “Birbirini destekleyen iki sihir” dediler. Yahudilerin Müsâ ve Hârun hakkındaki sözlerini söyledi. Bu bizim söylediğimize yakındır. En doğrusunu Allah bilir. “Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz” dediler. Müsâya verilene de Fiz, Muhammede verilene de; sözünü ettiğimiz ihtilaf üzere. --- Dipnotlar: © Su ilahi beyana işaret etmektedir: “Biz de açık seçik mücizeler olmak üzere onların üzerine tüfan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim olmakta direndiler” (el- A'râf, 7/133). bk. İbn Ebü Dâvüd, Kitâbü'1-Mesâhif, s. 71; İbn Zencele, Huccetü'l-kırdât, s. 547. Bir sonraki âyet.

Kasas 28:49

49. “De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin de ben ona uyayım”” Cenâb-ı Hak sonra şöyle dedi: Ey Muhammed! Mekke ehli Kureyşe de ki, Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin; bahsettikleri farklılığa bağlı olarak Tevrat ve Furkân veya Tevrat ve İncil'den. Eğer doğru söylüyorsanız ben ona uyayım. İddianıza göre bu ikisi birbirini destekleyen iki sihirdir ve uydurulmuştur; şu halde Allah katından siz bir kitap getirin de ben ona uyayım. Müfessirler bunu benimsemiştir. Diğer bir tevil doğruya daha yakın olabilir, o da şudur: Allah katından bu ikisinden daha doğru yol gösteren bir kitap getirin. Yani Allah katından size putlara tapmayı emreden bir kitap getirin. Çünkü onlar Allah'tan başka putlara tapıyor ve bunu onlara Allah'ın emrettiğini söylüyorlardı", Yine “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”“” diyorlar. Onların putlara tapmaları ancak kendilerini Allah'a yaklaştırmalarındandır", Ve sözler böyledir. Cenâb-ı Hak -en doğrusunu Allah bilir ya- bunun üzerine şöyle der: [ ] Allah katından size bunu emreden bir kitap getirin. Bu ikisinden daha doğru yol gösteren. Yani bu ikisinden daha açık ve daha net, çünkü bu ikisi Allah'tan başka varlıklara tapmayı yasaklamış ve menetmiştir. Şöyle buyuruyor: Bu ikisinin getirdiğinden daha yol gösterici ve daha açık bir kitap getirin. Eğer doğru söylüyorsanız. İddia ettiğiniz üzere Allah'ın size bunu ve putlara tapmanızı emrettiği hususunda. Bu anlayışın, ilkinden gerçeğe daha yakın bir yorum olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

Kasas 28:50

Onlardan istediğin kitabı getirmekte eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar sırf kendi bencil arzularına uymaktadırlar, yani bilmeksizin. Onlar, putlara tapma ve helâli haram, haramı helâl kılma konusunda arzularına uymakta ve arzularını önder yapmaktadırlar, çünkü onlar bir peygambere inanmamaktadır ki bir kitaba sahip olsunlar. Sonra daha sapkın kim olabilir buyurmuştur, yani daha sapkını yoktur. Sırf kendi bencil arzularına uyandan. Onlar kabul etmekte ve benimsemektedir ki arzularına uyandan daha sapkın bir kimse yoktur. Allah'tan bir yol gösterme olmaksızın. Yani Allah'tan bir açıklama olmaksızın. Elbette Allah zâlim kavmi doğru yola iletmez. Onlar kesin delil ve burhanları inkâr ederek zulmedenlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Kasas 28:51

Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun Kur'ân olduğunu söylemiştir. Bu ise iki şekilde yorumlanabilir. Biri Kur'ân'ın bir kısmını diğer bir kısmına bağlamıştır ki bir kısmı diğerine aykırı olmaksızın uygun olmuş, diğerini kanıtlayıcı ve birleştirici olmuştur. Âyetlerin indirilmesinde zaman bakımından uzaklık ve geniş süre aralığı bulunsa da. [ ] Düşünüp öğüt alsınlar diye. Böyle bir kitap ancak gaybı bilen ve hiçbir şeyin ondan gizlenmediği kimseden olabilir diye. Zira bu gaybı bilmeyen yaratılmışın sözleri olsaydı düzensiz ve tutarsız olurdu; tıpkı aradan uzun zaman geçmesi ve süre aralığının genişlemesi sebebiyle tutarsız ve düzensiz beşer sözü gibi. İkinci yorum şudur: Nüzül sırası ve nüzül yerleri farklı olsa da Cenâb-ı Hak Kurânın öğütlerini, ahitlerini, vâdlerini ayrıca emirlerini ve nehiylerini birbirine bağlamıştır. Düşünüp öğüt alsınlar diye peş peşe onları davet ettiği vahiylere inanmaya tekrar davet etmektedir. Biz sözü (vahyi) onlara birbiri ardınca ulaştırmışızdır. Bu ilâhi beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Yani geçmiş ümmetlerin haberlerini bir birinin peşi sıra; onlardan peygamberleri inkâr edenlere inen helâk ve azap, peygamberleri tasdik edenlere inen kurtuluş ve devamlı nimetleri içinde oluş. Üstelik onların bu durumu ikrar etmeleri ve onlar hakkında bunların gerçekleşeceğine ilişkin bilgi sahibi olmalarıyla, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar ve peygamberlerini yalanlamaktan vazgeçsinler diye; buna mukabil yalanladıkları takdirde inançsızlara inen belâların kendilerine de ineceği korkusuyla. Biz sözü (vahyi) onlara birbiri ardınca ulaştırmışızdır. Bu beyanının, “tevhit sözü” anlamına gelmesi mümkündür. Bu yorumun açıklanması şudur: Biz tevhidi ulaştırmışızdır tâ ki her ümmet ve kavimde tevhit ehli bulundurduk, dolayısıyla hiçbir kavmi ve ümmeti tevhitsiz bırakmadık. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Her topluluğun da bir kılavuzu vardır” ve “Müsâ'nın kavminden hak yolu gösteren bir topluluk da vardı”119, Her ümmette ve her asırda tevhit ehlinin olduğuna işaret eden bunun gibi âyetler. Yine ataları arasında peygamberlere iman eden ve onları tasdik eden kimselerin olduğunu düşünüp öğüt alsınlar diye; bunun yanında atalarımız şu an bizim olduğumuz bal üzereydiler demesinler diye. Sanki bu, Allah Teâlâ'nın sözü (vahyi) onlara birbiri ardınca ulaştırmışızdır meâlindeki beyanının bağlantısıdır. (ŞJEbü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Sözü (vahyi) onlara birbiri ardınca ulaştırmışızdır. Yani peş peşe devam ettirdik ve nihayetinde onlara da ulaşmıştır"!!. Bazıları şöyle demiştir: Birbiri ardınca ulaştırmışızdır. Yani peşi sıra açıkladık ve sonunda onlarda açık bir durum haline geldi. Ebü Muâz, Araplar'ın ifadesinde “vassalnâ” kelimesinin “etmemnâ” (uisi), yani tamamladık (taasi) anlamına geldiğini söyledi. Bu, bir nesneyi başka bir nesneyle bağlaman gibidir.

Kasas 28:52

Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(in bir kısmı) buna da iman ederler. Allah Teâlâ başka âyetlerde de meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyor”? “Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler, şunlardan da (müşrikler) ona inananlar var”!5; “Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar” ve benzerleri. Bu ilâhi beyanlarda Ehl-i Kitap'tan iman etmeyenlerin bulunduğu belirtilmektedir. Bunların ilkinde mutlak olarak bundan önce kendilerine kitap verilenlerin buna da iman ettikleri belirtilir, Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler meâlindeki beyanın, “İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 333. “ondan faydalananlar buna iman ederler” anlamına gelmesi mümkündür. Bir diğer ihtimal, Kendilerine kitap verdiğimiz ve bunu hakkıyla okuyan kimseler, buna iman etmektedirler diye yorumlanmasıdır. Nitekim bir diğer âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır”", Hakkını vererek okumayan ise ona iman etmemektedir. Müfessirler, bu âyeti, Abdullah b. Selâm ve Hz. Peygamber'e iman etmiş sahâbe gibi Ehl-i Kitab'ın özel bir grubu şeklinde yorumlamıştır. Âyet, onlardan özel bir grubu anlatıyor gibidir. Yüce Allah'ın hemen akabinde şöyle buyurduğunu görmüyor musun: Onlara Kur'ân okunduğu zaman, “Ona iman ettik, şüphesiz o Rabb'imizden gelmiş gerçeğin kendisidir. Esasen biz bundan önce de Rabb'imize boyun eğmiştik derler. Müfessirler, onların, Hz. Muhammed gönderilmeden önce buna iman ettiklerini belirtir. Peygamber olarak gönderildiğinde daha önce olduğu üzere bunda sebat ettiler ve ona inandılar. [İman ve İslâm Aynı Anlamdadır] Bu, iman ve İslâm'ın bir olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlar ona iman ettik ve yine esasen biz bundan önce de müslüman olmuştuk dediler. Bu, ikisinin bir olduğuna işaret eder. “Derken, orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada -bir hâne dışında- Allaha teslim olmuş kimseler de bulamadık” meâlindeki âyet de böyledir. Bu ikisi birdir. Bir keresinde imanı diğerinde İslâm'ı belirtmektedir. Bu, ikisinin bir olduğuna delâlet eder.

Kasas 28:53

Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(in bir kısmı) buna da iman ederler. Allah Teâlâ başka âyetlerde de meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyor”? “Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler, şunlardan da (müşrikler) ona inananlar var”!5; “Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar” ve benzerleri. Bu ilâhi beyanlarda Ehl-i Kitap'tan iman etmeyenlerin bulunduğu belirtilmektedir. Bunların ilkinde mutlak olarak bundan önce kendilerine kitap verilenlerin buna da iman ettikleri belirtilir, Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler meâlindeki beyanın, “İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 333. “ondan faydalananlar buna iman ederler” anlamına gelmesi mümkündür. Bir diğer ihtimal, Kendilerine kitap verdiğimiz ve bunu hakkıyla okuyan kimseler, buna iman etmektedirler diye yorumlanmasıdır. Nitekim bir diğer âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır”", Hakkını vererek okumayan ise ona iman etmemektedir. Müfessirler, bu âyeti, Abdullah b. Selâm ve Hz. Peygamber'e iman etmiş sahâbe gibi Ehl-i Kitab'ın özel bir grubu şeklinde yorumlamıştır. Âyet, onlardan özel bir grubu anlatıyor gibidir. Yüce Allah'ın hemen akabinde şöyle buyurduğunu görmüyor musun: Onlara Kur'ân okunduğu zaman, “Ona iman ettik, şüphesiz o Rabb'imizden gelmiş gerçeğin kendisidir. Esasen biz bundan önce de Rabb'imize boyun eğmiştik derler. Müfessirler, onların, Hz. Muhammed gönderilmeden önce buna iman ettiklerini belirtir. Peygamber olarak gönderildiğinde daha önce olduğu üzere bunda sebat ettiler ve ona inandılar. [İman ve İslâm Aynı Anlamdadır] Bu, iman ve İslâm'ın bir olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlar ona iman ettik ve yine esasen biz bundan önce de müslüman olmuştuk dediler. Bu, ikisinin bir olduğuna işaret eder. “Derken, orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada -bir hâne dışında- Allaha teslim olmuş kimseler de bulamadık” meâlindeki âyet de böyledir. Bu ikisi birdir. Bir keresinde imanı diğerinde İslâm'ı belirtmektedir. Bu, ikisinin bir olduğuna delâlet eder.

Kasas 28:54

[İki Kat Mükâfatı Hak Edenler] İşte (baskılara karşı) sabretmelerinden ötürü onlara mükâfatları iki defa verilecektir. Bu ilâhi beyan üç şekilde yorumlanabilir: İlki, onlara mükâfatları bir defa İslâm'dan ötürü, bir kez de yönetimin onlardan gitmesine karşı sabretmelerinden ötürü verilecektir. Çünkü onlar yönetim, konum ve deger sahibiydiler. Bütün bunların tümünü İslâm ile kaybettiler. Bundan dolayı mükâfatları iki defa olacaktır. İkincisi şudur: Bir defa İslâm'dan dolayı, bir kez de kendilerinden sonra onlara uyacak olan kimselere lider ve örnek olmalarından ötürü mükâfatları iki defa verilecektir. Bu iki mükâfatın biri kendilerinin müslüman olmaları, ikincisi de başkalarını buna davet etmeleri dolayısıyladır. Nitekim liderler ve önderler cezalandırılacak ve azapları iki kat olacaktır. İlki kendilerinin sapması diğeri ise başkalarını saptırmaları dolayısıyladır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular”, Üçüncü yorum şudur: İyilikte başkalarına önder ve örnek olmalarından dolayı onlara iki kat mükâfat verilmesi mümkündür. Şayet kötülükte önder ve örnek olurlarsa kendilerine iki kat azap edilir. Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber'in (s.a.) eşlerine şöyle buyurduğu görülmez mi? “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır”. En doğrusunu Allah bilir ya, bu onların kendilerine uyan başka kimselere önder olmaları dolayısıyladır. İlki de buna göre anlaşılır. [ ]Mükàfatlari iki defa verilecektir vâdinin İslâm'ın kendisiyle olması da mümkündür. Bu durumda sabır imandan kinâye olmuş olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”, Yani iman edip müslüman olanlar. Müfessirlere gelince onlar şöyle dediler: Onlara bir defa Hz. Muhammede gönderilmesinden önce iman ettikleri bir defa da gönderildikten sonra iman ettikleri için mükâfatları iki defa verilecektir. İlk yorum daha uygundur. Bazıları da şöyle dedi: Sabretmelerinden ötürü onlara mükâfatları iki defa verilecektir. Bir defa müslüman oldukları, bir defa da bu kâfirlerin eziyetlerine katlandıkları, sabrettikleri, onlara karşılık vermedikleri bilakis iyilikle muhatap oldukları için. Nitekim Allah Teâlâ, onların şöyle dediğini beyan etmiştir: “Esen kalın; bizim cahillerle işimiz yok”. Yine bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği nakledilmiştir: Üç kimseye mükâfatı iki kat verilir: Bir peygambere inanıp daha sonra başka bir peygamber gönderildiğinde ona da iman eden kişi, efendisine güzel bir şekilde hizmet eden ve Rabb'ine ibadet eden köle, bir câriyeyi eğitip sonra onu azat ederek evlendiren kimse"? Onlar kötülüğü iyilikle savarlar. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Onlar, daha önce kendilerine yapılan kötülüğe ve eziyete karşı onlara iyilikte bulunurlar. İkincisi de şudur: Onlar kötülüğü iyilikle savarlar. Yani onların eziyetlerini affederler ve onlara karşılık vermezler. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi olur: “Kolaylığı seç, iyi olanı emret, cahillere aldırma!”!2. İlk yorum ise “sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” meâlindeki âyet gibidir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar. Yani Allah rızasında ve iyilik yolunda harcarlar. Yoksa bütün kâfirler harcama yapmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine zulmeden halkın ekinine isabet edip onu helâk eden kavurucu bir rüzgârdır. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlar”!2, ELLİ at Ve tia İLİ --- Dipnotlar: n9 “Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir. Eğer başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, ' Kötü durumlar benden uzaklaşıp gitti” der. Artık onun bütün yaptığı sevinmek ve övünmektir. Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve büyük bir mükâfat vardır” (Hüd, 11/9-11).

Kasas 28:55

Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. Bu beyan da iki şekilde yorumlanabilir. Biri şudur: Onlardan, rahatsız oldukları boş ve eziyet verici ve yalan bir söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. Yani onların eziyetlerine karşılık vermezler. İkinci yorum şöyledir: Bâtıl bir sözle muhatap olup işittikleri zaman ondan yüz çevirirler. Yani içinde bulundukları durumda onlara karışmazlar. Onlar, nehyetmenin onlara fayda sağlayacaklarını gördüklerinde, nehyetmek ve sakındırmaktan kaçınıyor değillerdi. Fakat onlara fayda sağlamayacağını gördüklerinde, ondan yüz çevirdiler. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Boş ve mânasız davranışlarla karşılaştıklarında onurluca çekip giderler”. “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size derler. Bunu onlara söylerler. Zira yasaklamak ve öğütte bulunmak fayda vermemekte ve bunu kabul etmemekteydiler. Bu durumda bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size derler. Yani size yaptıklarınızın karşılığı bize de yaptıklarımızın karşılığı vardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sizin dininiz size, benim dinim de banadır”. Bu sözü onlara davetin başlangıcında söylemedi. Fakat iman etmelerinden ve icabet etmelerinden ümit kesince bunu belirtmiştir. İlki de buna göredir. Esen kalın; bizim cahillerle işimiz yok. Bu, iki şekilde yorumlanabilir gibidir. Bunlardan biri, onlara selâm vermeleri anlamında kabul etmektir. Yani onlar, özel olarak selâm haricinde cahillerle muhatap olmuyor ve onlara karışmıyorlardı. Sadece bu ölçüde onlara karışıyorlardı. İkinci yorum, onlara yönelik selâm sözünün hakikat anlamında olmamasıdır. Fakat bu, barış yapmak, onlara karşılık vermemek ve onları bulundukları halde bırakmak üzeredir. Zira selâm, barış demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Onlardan gördükleri eziyete mukabil onlara iyilikle karşılık verdiler ve dediler ki bizim cahillerle işimiz yok. Cahil ve sefih kimselerden olmak istemediklerini kastediyorlar.

Kasas 28:56

[Ebü Tâlib'in İmanı Meselesi ve Mütezile'ye Göre Hidâyet] Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Müfessirler, bunun Hz. Peygamber'in (s.a.) amcası Ebü Tâlib hakkında indiğini söylemiştir. Buna göre Ebü Tâlib şöyle demiştir: Ey Hâşimoğulları! Muhammede uyun ve onu tasdik edin ki kurtuluşa eresiniz ve doğru yolu bulasınız. Bunun üzerine Resülullah (s.a.), ona “Ey amcam sen onlara iyilik emrediyor, kendin için ise terkediyorsun” dedi. O da “Ne istiyorsun ey kardeşimin oğlu?” diye cevap verir. Hz. Peygamber şöyle cevap vermiş: “Dünyadaki son gününde söyleyeceğin tek bir söz istiyorum: Allah'tan başka ilâh yoktur. Ben de bununla sana Allah katında şahitlik edeceğim” Nihayetinde Ebü Tâlib şöyle der: Ey kardeşimin oğlu! Ben senin doğru olduğunu biliyorum. Fakat ölüm anında korktu demelerini istemiyorum. Şayet benden sonra sana ve sülâlene bir zillet ve hakaret yapılacak olmasaydı, bu sözü söyler ve senin gözünün önünden ayrılmadan önce ikrar ederdim. Çünkü ben senin muhabbet ve samimiyetinin ne kadar yoğun olduğunu biliyorum. Fakat ben şu şu reislerin dini üzere öleceğim. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu konuda şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, dilediği kimseyi doğru yola eriştirir meâlindeki âyeti indirdi!2. Bu âyet Mütezile'ye karşı bir delildir. Çünkü onlar hidâyetin beyan olduğunu söylemektedirler. Şayet söyledikleri gibi beyan olsaydı, Resülullah (s.a.) ona beyan etmeye güç yetirebilirdi ki nitekim beyan etmişti. Fakat (Ebü Ali] el-Cübbâi'#, Mütezile adına delil getirmekte ve tevil ederek şöyle demektedir: Resülullah (s.a.) amcasını cennete koymak için çabalıyordu. Yüce Allah buyurdu ki o kendisi girmedikçe sen onu cennet yoluna iletemezsin. Yahut buna benzer bir söz söyledi. Bu, uzak bir yorumdur. Câfer b. Harb!” şöyle dedi: (SİHidâyet, teklifin başlangıcında değil, bilakis insanların davranışlarına sevap vermek demek olan ilâhi lütuflara dairdir. Çünkü insanlar ilk anda ve teklifin başlangıcında hidâyeti benimser. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Hidâyeti benimseyenlere gelince Allah onların hidâyetini arttırır”, Bu beyanda Allah Teâlâ Hz. Peygambere şunu haber veriyor: “Sen fiile sevap verme ve ilâhi lütuf olan hidâyete insanları erdirme imkânına sahip değilsin. Ona şöyle cevap verilir: Başlangıçta hidâyeti benimsemelerinden dolayı onlara verilen sevap anlamındaki arttırmayı bize açıkla. Başlangıçta hidâyeti benimseme söz konusu olmaksızın artırma onlara fayda verir mi? Evet derlerse onlara şöyle denilir: Bu arttırmayı onlara Allah'ın yapması gerekir. Zira onlara göre O, her kâfire, dinde fayda sağlayan ve yararına olanı vermek zorundadır. Bu onlara fayda sağladığı halde bunu nasıl engeller? İkinci olarak ona şöyle denir: Onlar için sevap konumunda olan bu arttırma ve başlangıçta onlarda olduğu üzere lütuflar onun hakkı mıdır yoksa değil midir? Şayet onun hakkıysa onların görüşüne göre buna engel olmanın bir anlamı yoktur. Çünkü onlar, bunu vermenin Allah'a vâcip olduğunu söylemektedirler. Şayet hakkı değilse, onların görüşüne göre fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir meâlindeki âyetin bir anlamı olmaz. Bu durumda bunu delil getirmek onların görüşüne göre geçersiz olur. Bize göre hidâyetin arttırılması ve başlangıcı eşittir. Bu da resülüne haber verdiği üzere onun hidâyete erdirememesidir. Fakat Mütezile'nin dediği gibi hidâyetin tamamı beyandan ibaret olmuş olsaydı, zaten onlara bunu beyan etmişti. Bu husus beyanın dışında Allah katında bir hidâyetin var olduğuna işaret etmektedir. Allah Teâlâ, katında bulunan hidâyeti kuluna verdiğinde onunla mümin olmaktadır. Bu mânada hidâyet, yardım, koruma ve eksikliğini gidermedir. Resülullah (s.a.) bunu yaratma ve ortaya çıkarma gücüne sahip değildir. Fakat buna sahip olan Allah Teâlâdır. u ia TRGI esf --- Dipnotlar: Ebü Ali Muhammed b. Abdilvehhâb b. Sellim el-Cübbâi Mütezile'nin imamlarından ve döneminde kelâm ulemasının önderlerinden biridir. Cübbâiler grubu ona nispet edilir. Mezhep içerisinde münferit görüşleri vardır. Dolgun ve uzun bir tefsiri ve buna Eşari'nin bir reddiyesi vardır (İbn Hallikân, Vefeydtü'l-a'yan, IV, 267-268). Ebu'l-Fazl el-Eşec Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Bağdadidir. Mütezile'nin imamlarındandır. Basrada Ebu'l-Huzeyl el-Allâf'tan kelâm eğitimi almıştır. Kitaplar yaz-

Kasas 28:57

Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız diyorlar. Seninle beraber doğru yolu izlersek sözleri onların, Resülullah'ın getirdiği ve onları davet ettiği vahiylerin doğru yolun kendisi olduğunu bildiklerini göstermektedir. Nitekim seninle beraber doğru yolu izlersek demişlerdir. Yurdumuzdan sökülüp atılırız. Bu sözleri iki şekilde anlaşılabilir. Biri şudur: Yani din konusunda uzak diyarların ahalisine muhalefet edersek açlıktan helâk olur ve yok oluruz. Çünkü erzakları ve gıda ihtiyaçları uzak diyarlardan getiriliyor ve oralardan geçim sağlanıyordu. Bu sebeple şöyle dediler: “Seninle beraber doğru yolu izleyip din konusunda onlara, yani uzak diyar ahalisine muhalefet edersek erzakımızı keserler, biz de açlıktan helâk olur ve ölürüz” Bu durum yurtlarından sökülüp atılmalarıdır. İkinci yorum da şudur: Bu sözleri, din konusunda uzak diyar ahalisine muhalefet edip doğru yola uydukları takdirde savaşma, esir edilme veya öldürülme korkusuyla demişlerdir, yani esir edilme ve öldürülme korkusuyla. Cenâb-ı Hak iki şekilde onlara cevap vererek ve göstermiş oldukları sebepleri reddederek şöyle buyurmuştur: Peki, biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin orada toplandığı bir yere yerleştirmedik mi? En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Onları dokunulmaz yerde (harem) güvenli kıldık, çeşitli ürünlerden kendilerine sağlanan gıda ise söz konusu kimselerin dinine uydukları için değil, bir lütuf sonucudur. Görülmez mi ki dinlerine uydukları halde onlar çevrelerindeki insanları yurtlarından söküp atmaktadırlar. Nitekim başka bir âyet-i kerimede Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır!”! Onların dinlerine uydukları halde yurtlarından sökülüp atıldıklarını bildirmiştir. Bu durum Cenâb-ı Hakk'ın haremi (Mekke'yi), dinlerine uydukları için değil, lütfuyla kendileri için güvenli ve gıdalarının sağlandığı bir yer kıldığını göstermektedir; tâ ki harem ehli, oradan çıkanlar ve oraya giren kimseler haremde bir tehlikeyle karşılaşmasınlar. Bu, onların dinlerine uydukları için değil, Allah'ın lütfuyla olduğunun bilinmesi içindir. İkincisi de şudur: Orada Allah'tan başka putlara taptıkları halde Cenâb-ı Hak onların rızıklarını kesmemiş ve onları güven içinde tutmuştur. Bu bakımdan Allaha ibadet etmeleri ve O'ndan başkasına tapmamaları durumunda onlara böyle davranması, kendilerine rızıklarının verilmesi ve oranın kendileri için güvenli kılınması daha uygundur. [ ]Her şeyin ürünlerinin orada toplandığı bir yere. Müfessirler şöyle BIM demiştir: Her şeyin ürünleri. Yani her cins ve türden ürünlerin toplandığı bir yer. Bu hususta açık olan şudur ki her şeyin en yücesi ve en yararlısının toplandığı bir yer olmasıdır, bu da onun meyvesidir. Çünkü her şeyin meyvesi en yüce ve en yararlı olanıdır. “Bir şeyin ürünü şudur” “bu sözün ürünü şöyledir” gibi sözler denilir. Yani “şu husustan faydalanılan şey” demektir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat çoğu bunun şuurunda değildir. Yani çoğu onlara uzak diyarlardan getirilen ve orada toplanan ürün ve gıdaların söz konusu kimselerin dinlerine uydukları için değil, Allah'ın lütfu sayesinde olduğunu bilmez. Aynı şekilde kendilerinin güven içerisinde olmalarının sebebi de dinlerine uymaları değil, Allah'ın lütfu sayesinde olduğunu bilmezler. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Yurdumuzdan sökülüp atılırız. Yani oradan alınırız. “Yucbâ” fiili “cibâye” (xta) kökünden türemiştir ve “toplanır” anlamına gelir. “Cebeytü, ecbi, cibâyeten ve cebyen” Ve yine “ecbâ, yücbi” diye kullanılır. Bu kullanımıyla kelime, “hâze, yehüzu”, yani elde etme anlamına gelir.

Kasas 28:58

Biz nimetler içinde şımaran nice memleket halkını helâk etmişizdir. Bazı âlimler “nimetlere nankörlük eden” demek olduğunu söylemişlerdir. Bir kısmı ise “nimetlere razı olmadılar” şeklinde anlamıştır. Âyet-i kerimede “fi” harf-i cerri gizlenmiştir. “Fi maişetihâ, yani nimetler içinde şımarmış mânasına gelmektedir. Dolayısıyla “fi” harfi cerrinin çıkarılması sebebiyle fethalı okunmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetin yorumu şöyledir: Halkı nimetler içinde şımarmış nice memleketi helâk etmişizdir ki onlar kendilerine nimet verenden başkasına şükretmişler ve kendilerine bolluk ve refah bahşeden Allah'tan başkasına ibadet etmişlerdi. [ ]Siz ey Mekkeliler! Zenginliğiniz BN ve varlıklı oluşunuz dolayısıyla şımarır ve gurura kapılırsanız sizden öncekiler gibi helâk edilirsiniz. Bu durum, Allah Teâlâ'nın şöyle buyurması gibidir: “Onlar, kendilerine yapılan uyarıları unutunca her şeyin kapılarını onlara açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birden bire bütün ümitlerini yitirdiler”, İşte kendilerinden sonra içlerinde pek az oturulmuş yurtları! Bazı yurtlar vardır ki halkı helâk edildiğinde oraya başkaları yerleştirilir. Firavun ve benzerlerinin yurtları böyledir, Cenâb-ı Hak onların yurtlarını İsrâiloğulları'na vermiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı kıldık”, Yine şu ilâhi beyan da bunu belirtmektedir: “Andolsun biz Müsâ'ya hidâyet vermiş; İsrâiloğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık”'. Bazı memleketleri ise Cenâb-ı Hak harabe ve ıssız kılmış, onlardan başka kimse oralara yerleşmemiştir. Lüt ve benzerlerinin yurtları böyledir. (O yurtlara) biz vâris olduk, biz. Yani kalanlar biziz. Daha önce başka yerde belirttiğimiz'5 gibi dil bakımından vâris, yaşamaya devam eden demektir. Biz vâris olduk, biz ilâhi beyanı iki şekilde yorumlanabilir. Biri yeryüzündeki bütün varlıkların helâk ve yok olmasına ve sadece Allah'ın bâki kalmasına ilişkin bir haber verme olmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır”, İkincisi inkârcıların helâk edilmesi, söz konusu memleketin takvâ sahiplerine verildiğinin bildirilmiş olmasıdır. “Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. O, kullarından dilediğini oraya hâkim kılar; (güzel) sonuç, takvâ sahiplerinindir”"7 meâlindeki âyette bildirildiği gibi. En doğrusunu Allah bilir. (Ebü Avsece şöyle demiştir:) Nimetler içinde şımaran. Yani kendilerine verilen nimetlere razı olmayan. İbn Kuteybe ise “gurura kapılan” mânasına geldiğini söylemiştir”, --- Dipnotlar: 5 Örneğin şu âyetlerin tefsirine bk. Meryem, 19/63; eş-Şuarâ, 26/85. D8 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 334.

Kasas 28:59

Merkezine bir peygamber göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez. Merkez bölgesine peygamber göndermedikçe Cenâb-ı Hakk'ın helâk etmeyeceğini bildirdiği bu memleketlerin, Mekke'nin etrafındaki şehirler olması mümkündür. [ ] Allah Teâlâ bu şehirleri, merkez bölgesine -denildi ki en büyüğüne, o da Mekkedir- halka âyetlerimizi okuyan bir peygamberi göndermedikçe helâk etmez. Eğer böyleyse bu memleketleri helâk etme, mevcut durumda olduğu üzere buraları onların elinden alıp müslümanlara verme anlamına gelir. Çünkü Allah Teâlâ bu memleketi köy köy, şehir şehir resülünün fethetmesini sağlıyordu, tâ ki buraların tamamını müslümanların hâkimiyetine verdi. Bu durum, şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Allah'ın vâdi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir. Allah, vâdinden asla dönmez”!”. Söz konusu våd Mekke'nin fethidir, bu da onların helâk edilmesidir. İkinci olarak şöyle bir yorum da yapılabilir: Âyette bildirilen husus tüm yerleşim yerleri ve bütün peygamberler için geçerlidir ki Allah, en büyük beldeye -ki o şehirdir- âyetlerini açıklayan bir peygamber göndermedikçe inkâr etmeleri sebebiyle o memleketleri helâk etmiyordu. Bu, şu ilâhi beyana benzer: “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz“, Cenâb-ı Hak bu memleketlerin merkezine peygamber göndermekten bahsetti, çünkü buraların en büyügüne -ki bu şehirdir- peygamber gönderdiğinde din yayılır, en uzak ve küçük yerlere dahi ulaşır. Köy halkı ihtiyaçlarını karşılamak üzere şehre geldiklerinde peygamberin onlara âyetleri okuması ve onları davet etmesi mümkün olmaktaydı. Halbuki bazı köylerde bu mümkün olmamaktaydı. En doğrusunu Allah bilir. (Ebü Avsece ve İbn Kuteybe] şöyle demiştir: Merkezine bir peygamber. Yani değer bakımından fazla ve büyük olana -ki bu Mekkedir ve peygamber oradandır- kitap indirilmiştir. Yine (Ebü Avsece “ümmihâ” (Lui) kelimesinin, kimsenin büyüklük mânası kastederek telaffuz etmediği bir söz olduğunu söylemiştir!. Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz. Yani inat edip ısrarcı olduklarında. Kendilerinde inat ve ısrar olmadıkça sadece inkâr ettikleri için azap maksadıyla onları dünyada helâk etmeyiz. Onlar inkâr etmeleri sebebiyle âhirette azap edilirler, bu ise ebedi olan azaptır. Göl Gİ ileti gi

Kasas 28:60

Size verilen şeyler dünya hayatı için faydalı nesneler ve güzelliklerden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Yani onlar kendilerine verilen zenginlik ve dünya hayatı için faydalı nesneler dolayısıyla övünüyorlardı. Zühd ve takvâ ehli olanlar ise âhirette kendilerine verilmesi vâdedilen kalıcı olan nimetleri, dünya malına ve süsüne tercih etmiştir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: @ gaza rik ail gy Ae SS

Kasas 28:61

Kendisine güzel bir şey vâdettiğimiz ve ona kavuşacak olan kimse, dünya hayatının geçici menfaat ve zevkini yaşattığımız biri gibi olur mu? Bu soruya şöyle cevap verilir: Bilakis sonucu bulunan ve karşılaşılacak güzel vâd, sonucu bulunmayan geçici menfaatten daha hayırlıdır. Fakat Allah Teâlâ bunun cevabını belirtmedi, cevabı bizim bahsettiğimiz husustur. Ayrıca Allah'tan sâdır olan bütün sorular hakikatte soru anlamında değil, gereklilik ifade eder. Sonra o kıyâmet gününde (yargılanmak üzere) celbedilenlerdendir. Yani cehenneme götürülürler. Denildi ki celbedilenlerdendir, yani azap edilenlerdendir. İki yorum da aynıdır. Gİ abi BESİN gel Gİ İY eyes nT

Kasas 28:62

O gün Allah onları huzuruna çağırarak, “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede? diye sorar. Benim ortaklarım. Ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz ki onları, ilâhlık nitelendirmesinde ve ibadet etmede ortak koştunuz. Yoksa elbette Allah'ın ortağı yoktur ki “Benim ortağım olduğunu iddia ettiğiniz ortaklarım (tanrılar) nerede” diye buyursun. Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede? Bu, onlara şu sözleri sebebiyle söylenir: [ ]“Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”, Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Allah katında sizin aracılarınız olduğunu iddia ettiklerinizin şefaati nerede? Onlara tapmakla sizi Allaha yaklaştıracak olanlar nerede? Oysa onlara tapmanızın sizi Allah'a yaklaştıracağını iddia etmekteydiniz. Onlara yönelik yaptığınız kulluğun karşılığı nerede? çal iile e öld

Kasas 28:63

63. GL ilgili azap üm ied ja “Rabb'imiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak onları da öyle azdırdık. Sorumluluklarını yüklenmiyor, onları senin hükmüne bırakıyoruz. Onlar zaten bize tapmıyorlardı” derler.” Kendileriyle ilgili azap hükmü kesinleşmiş olanlar dediler ki. “Kendileriyle ilgili azap hükmü kesinleşmiş olanlar” sözü Cenâb-ı Hakk'ın “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” meâlindeki âyette beyan ettiği kelâmı olarak anlaşılabilir. Kendileriyle ilgili azap hükmü kesinleşmiş olanlar sözünü haklarında azap kesinleşenler diye yorumlamak da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Söylenen (kıyâmet) başlarına geldiği zaman”, Yani haklarında azap kesinleştiğinde. Yine söz konusu beyan “zulme saptıkları için kendileri hakkındaki söz gerçekleşmiştir; artık konuşamazlar”"“ meâlindeki âyete benzerdir. Yani zulmettikleri için haklarında azap kesinleşmiştir. Bu ve benzeri âyetler bu mânaya gelir. [Azgınlara ve Bunlara Uyan Kimselere Azap Haktır] Kendileri hakkında azap hükmü kesinleşmiş olanların kim olduğu hususunda farklı görüşler ortaya konmuştur. Bazı âlimler bunların kâfirlerin kendilerine uyanları saptıran ve sapkınlığa çağıran ileri gelenleri ve liderleri olduklarını söylemiştir. Kimisi bunların cinlerden şeytanlar olduğunu belirtmiştir. Her iki gruptan da Kur'ânda bahsedilmiştir. Kâfirlerin liderleri hakkında Allah şöyle buyurmuştur: “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”!, “sonrakiler öncekiler için, “Ey Rabb'imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!? diyecektir”. Bunun örnekleri çoktur. Cinlerden şeytanlar hakkında ise şu ilâhi beyanlar vardır; “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır””, “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün”, Bunun benzerleri de çoktur. (SİRabb'imiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak onları da öyle azdırdık. “Biz nasıl azmışsak onları da öyle azdırdık derler. Onlara yönelik bizim yaptığımız sadece azgınlığı gösterme ve ona çağırmadır diye mazeret gösteriyorlar. Bu durum ilâhi beyanlarda bildirildiği üzere lânetli şeytanın o gün şu sözü ve hitabı gibidir: “Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: 'Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın”!, Buna göre söz konusu kimseler şöyle diyeceklerdir: “Bizim onlara yönelik olarak yaptığımız kesin delil ve kanıt göstermeksizin sadece çağırmaydı, onlar bize uydular. Bizi değil kendinizi kınayın ki siz kendilerinde kesin delil ve kanıtlar olduğu halde peygamberlerin davetine uymayı terkettiniz, kesin delil ve kanıt olmaksızın bizim davetimize uydunuz, biz de kendimiz azdığımız gibi sizi de azdırdık. Şayet biz doğru yolda olsaydık sizi de doğru yola iletirdik. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik”!2 Sorumluluklarını yüklenmiyor, onları senin hükmüne bırakıyoruz. Onlar zaten bize tapmıyorlardı. Önderler, kendilerine ibadet etme emrini insanlara verdiklerini söylemekten yüz çevirecekler. Yani şöyle diyecekler: Bize tapmalarını onlara emretmedik. Eğer önderler insanların kendilerine ibadet etmelerini emretselerdi onlar da ibadet ederlerdi. Mütezile bu âyetle en zayıf derecede bir delillendirme yapmaktadır. Zira şöyle demektedirler: Söz konusu kimseler “Biz nasıl azmışsak onları da öyle azdırdık” demek suretiyle azgınlığı kendilerine nispet etmişlerdir. Bu husus Allah'ın kimseyi azdırmadığını göstermektedir. Mütezile'ye şöyle cevap verilir: Allahı yermek anlamında azdırma fiilini O'na nispet etmiyoruz ve böyle bir nispeti de caiz görmüyoruz. Aksine bunu, övme konumunda O'na nispet ediyoruz. Ayrıca İblis azdırma fiilini Allah Teâlâ'ya nispet etmiş, O da bunu reddetmemiştir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede bildirildiği üzere İblis, “Rabb'im! Benim sapmama imkân verdiğin için” demiştir. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah dilediğini saptırır”!9, Kur'ân-ı Kerim'de bu gibi âyetler çoktur. Övgü konumunda olan hususlar Cenâb-ı Hakk'a nispet edilir. Yergi konumunda olanlar ise nispet edilmez. Bir başka yerde bu konuyu belirtmiştik!5. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın şeytana “andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım” buyurduğu gün de Kendileriyle ilgili azap hükmü kesinleşmiş. Şeytanlar âhirette Rabb'imiz! Şunlar azdırdığımız kimselerdir diyeceklerdir. Bu sözle inkâr eden insanları kastederler. Biz saptığımız gibi bunlar da bizim saptırdığımız kimselerdir. Ey Rabb'imiz, onları senin hükmüne bırakıyoruz, onlar zaten bize tapmıyorlardı. Böylece şeytanlar kendilerine tapanları terkedecek ve “bize ibadet etmelerini emretmedik” diyeceklerdir. --- Dipnotlar: 145 “Söylenen (kıyâmet) başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir yaratık çıkarırız da insanların âyetlerimize kesin bir şekilde iman etmedikleri konusunda onlarla konuşur” (en47 “İşteo zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur”. “...Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver” (el- A'raf, 7/38). 12 “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: “Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz?” Ötekiler şöyle cevap verecekler: ‘Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!” “İblis, Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için yemin olsun ki onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım” (el-Hicr, 15/39. Ayrıca bk. el-Arâf, 7/16; Sâd, 38/82). “De ki: “Allah dilediğini saptırır; kendisine yöneleni de gerçeğe ulaştırır” (er-Rad, 13/27.

Kasas 28:64

İnkâr eden insanlara haydi ortaklarınızı çağırın denir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “İlâh olarak isimlendirdiklerinizden yardım isteyin, onlar ilâh mıdır? Onlar da çağırırlar. Yani yardım isterler. İlâhlık atfedilen söz konusu varlıklar, kendilerinin ilâh olduğuna dair olumlu bir cevap vermezler. “Ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede”!” meâlindeki âyet, önceden belirttiğimiz gibi “dünyada iken benim ortaklarım bulunduğunu iddia ediyordunuz” demektir. En doğrusunu Allah bilir. Haydi, ortaklarınızı çağırın. Bu iki mânaya gelir: “Yaratılış bakımından ortaklarınız” veya “tapma konusunda ortaklarınız” Dünyada iken iddia ettiğiniz üzere sizlere şefaat etmeleri ve sizleri Allah'a yaklaştırmaları için onları çağırın. Onlar da çağırırlar fakat ortakları onlara cevap veremez. Yani onlara şefaat etmezler ve cevap vermezler. Çünkü Cenâb-ı Hak âhirette onlarda cevap verebilme kudretini yaratmamıştır. Azabı görürler. Keşke onlar (dünyada iken) doğru yola gelselerdi. Bu ilâhi beyanın tevili şudur: Dünyadayken bu azabı görselerdi doğru yolu bulurlardı, fakat görmediler. Bu bir yorumdur. Diğer yorum da şudur: Onlar dünyadayken aza55 Cilt sonlarındaki dizinde “dalâlet” kelimesine bakınız. bı kabul etmiyorlardı. Şayet kabul etseydiler azaba mâruz kalma korkusuyla doğru yolu bulurlardı. Üçüncü yorum ise şöyledir: Onlar dünyadayken doğru yolu bulsaydılar âhirete azap görmezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.

Kasas 28:65

O gün Allah onlara hitap ederek, “Peygamberlere ne cevap verdiniz” diye sorar, kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler onlara, “peygamberlere ne cevap verdikleri” hakkında sorulacağını söylemiştir. Nitekim Allah Teâlâ onların ne cevap verdiklerini bilmektedir. Kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Yani cevap verme, o günün dehşeti ve korkuları sebebiyle onların cevap vermeleri mümkün değildi. Âlimlerin bir kısmı ise şöyle demiştir: Onlara peygamberleri kabul etmemelerine sebep olan mazeretleri ve delilleri sorulur. Onlara denir ki hangi delil ve mazeret sebebiyle peygamberin davetine icabet etmediniz. Dolayısıyla kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Yani deliller ve mazeret. Çünkü onların peygamberlerin davetini kabul etmemelerinin bir mazereti ve delili yoktu. Birbirlerine de soramazlar. Bazı âlimler şöyle demiştir: Kur'ânda belirtildiği üzere onlar birbirlerine sormazlar, birbirlerinden kaçar', birbirlerini inkâr eder ve birbirlerini lânetlerler!, Âlimlerin bir kısmı da şöyle demiştir: Kesin delilleri olmadığı için onlar birbirlerine de soramazlar. Yani onlar birbirlerine kesin delil hakkında soramazlar, çünkü Cenâb-ı Hak onların delilleTıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”. En doğrusunu Allah bilir. [İrade ve Meşiet Konusunda Mütezile'ye Reddiye] Bazı Mütezile âlimleri bu konuyu dile getirip şöyle demiştir: Meşiet ve irade konusunda durum Kaderiyye ve Cebriyye mensuplarının dediği şekilde olsaydı söz konusu inkârcıların âhirette mazeret bildirmeleri ve yaptıklarına delil getirmeleri kolay olurdu. Zira onlar derlerdi ki “Ey Rabb'imiz! Senin gerçekleşen meştetin ve iradene, geçmişte bizim için verdiğin hükmüne ve ezelde yazmış olduğuna icabet ettik, çünkü sen takdir etmiş, bizim için yazmış, dilemiş (meşiet) ve irade etmiştin, peygamberleri inkâr etme ve reddetme bizden değildi, senin takdir ettiğin ve dilediğin fiili yapmaktan kurtulma imkânımız da yoktu” Câfer b. Harb bu vehme kapılmıştır. Bu, aynı zamanda Câfer b. Harb'in o kâfirlere dünyadayken inkâr etmelerine ilişkin olarak Allah katında yanlış deliller göstermeyi ve yalan konuşmaya dair bir öğretimdir. Ona şöyle denir: Şayet onların böyle bir mazeret gösterme imkânları olsaydı bu bizim sözümüzle değil, Allah'ın kitabı, resülünün sünneti ve müslümanların icmaıyla olurdu. Nitekim onlar “Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz”! demişlerdir. Şu ilâhi beyanlar da buna delil teşkil eder: “Allah dilediğini doğru yola iletir”. “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir”, “Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi”“, “Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi”, Bunların benzeri sayısız âyet mevcuttur. Söz konusu durum kâfirler için bizim sözümüzle değil bahsettiğimiz âyetlerle sâbit olmuştur. Bu meselenin aslı şudur: Onlar için böyle bir delil getirmek mümkün değildir, çünkü onlar fiili gerçekleştirdikleri vakit Allah onlar için bunu dileyip, takdir ettiği ve yazdığı için yapmamıştır. Aksine fiil anında Allah'ın kendileri için dileyip rıza göstermesini arzu etmekte ve istemektedir. Öyle ise fiil anında fiillerini ilâhi takdir sebebiyle yapmayınca kaderin etkisiyle değil de iradeleriyle yaptıkları fiillerden dolayı Allah'a karşı nasıl delil getirirler. Çünkü fiillerini kaderden dolayı değil, iradeleriyle yapmışlardır. Dolayısıyla Câfer b. Harb'in iddiası belirttiğimiz gibi âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın katında yalan söylemeleri için kâfirlere yalanı öğretmeleri anlamına gelir. Bu meselenin aslı olarak şöyle deriz: Cenâb-ı Hak herkes hakkında onların yapacakları ve tercih edeceklerini bildiği fiilleri dilemiştir. Aynı şekilde herkes hakkında onlardan sâdır olacağını bildiği şeyi takdir etmiş ve yazmıştır. Zira meydana geleceğini bildiği şeyin aksini dilemesi mümkün değildir, çünkü bu durumda ya işlerin neticesini bilmemek veya bunlar hakkında aciz kalmak söz konusu olacaktır. Bu ikisi de Allah hakkında kabul edilmez bir durumdur. Allah Teâlâ bunlardan münezzehtir. (JBunun aslını Ebü Hanifeden nakledilen rivayet açıklamaktadır: Kaderiyye mezhebiyle aramızdaki tartışma iki yönlüdür. Birinci olarak onlara şöyle deriz: Allah Teâlâ olacak olan şeyleri önceden bilir mi? Bu soruya “hayır” cevabi verirlerse küfre düşmüş olurlar, çünkü Allah'a cehalet nispet etmiş olurlar. Eğer “evet” cevabı verirlerse onlara “olacağını bildiği şeyin olmasını dilemiş midir”? diye sorulur. Buna “hayır” cevabı verirlerse yine küfre düşmüş olurlar, çünkü “kendisi için cehaleti dilemiştir” [yani olmayacak olanı dilemiştir) demiş olurlar, bu ise küfürdür. Eğer “evet dilemiştir” derlerse Allah'ın iradesi ve meşieti konusunda bizim görüşümüzü benimsemeleri gerekir“. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Fe'amiyet” kelimesi şeddesiz olduğunda gizli kaldı mânasına gelir, “fe'ummiyet” şeklinde şeddeli olduğunda gizlendi anlamına gelir. --- Dipnotlar: Hz. Peygamber'den buna ilişkin bir hadis rivayet edilmiştir (bk. Ebü Dâvüd, “Edeb” 101. Ayrıntılı bilgi için bk. Beyhaki, el-Esmâ ve5-sıfât, 1, 417-425), Ebü Yüsuf'tan Ebü Hanife'nin şöyle dediğini işittiği nakledilmiştir: “Kaderiyye mezhebi mensubuyla konuşursan bunun iki yönü vardır, ya susacaktır ya da küfre düşecektir. Ona şu sorulur: Allah ezeli ilminde bütün bu olayların mevcut şekliyle olacağını bilmiş midir? “Hayır” derse küfre düşmüş olur. “Evet” derse ona şöyle denir: Peki, bildiği gibi olmasını mı yoksa bildiğinin aksinin olmasını mı dilemiştir? Eğer “bildiği gibi olmasını dilemiştir” derse bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın müminin iman etmesini, kâfirin de inkâr etmesini dilediğini kabul etmiş olur. Eğer “bildiğinin aksinin olmasını dilemiştir” derse Rabb'ini temenni eden ve üzülüp pişman olan konumuna getirmiş olur. Çünkü olmayacağını bildiği bir şeyin olmasını dileyen veya olacağını bildiği bir şeyin olmamasını dileyen kimse temennide bulunan ve üzüntü içerisinde olan bir kimsedir. Rabb'ini temenni eden ve üzülen bir konuma getiren kimse küfre düşmüş olur” (bk. Hatib el-Bağdâdi, Târihu Bağdâd, XV, 515-516; İbn Asâkir, Târihu medineti Dımaşk, XLV, 299; Beyâzizâde, el-Usülü'l-münife, s. 76; Ayrıca bk. Mâtüridi, Kitâbü”-Tevhid, s. 483).

Kasas 28:66

O gün Allah onlara hitap ederek, “Peygamberlere ne cevap verdiniz” diye sorar, kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimler onlara, “peygamberlere ne cevap verdikleri” hakkında sorulacağını söylemiştir. Nitekim Allah Teâlâ onların ne cevap verdiklerini bilmektedir. Kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Yani cevap verme, o günün dehşeti ve korkuları sebebiyle onların cevap vermeleri mümkün değildi. Âlimlerin bir kısmı ise şöyle demiştir: Onlara peygamberleri kabul etmemelerine sebep olan mazeretleri ve delilleri sorulur. Onlara denir ki hangi delil ve mazeret sebebiyle peygamberin davetine icabet etmediniz. Dolayısıyla kurtarıcı cevapların bütün kapıları yüzlerine kapanmıştır. Yani deliller ve mazeret. Çünkü onların peygamberlerin davetini kabul etmemelerinin bir mazereti ve delili yoktu. Birbirlerine de soramazlar. Bazı âlimler şöyle demiştir: Kur'ânda belirtildiği üzere onlar birbirlerine sormazlar, birbirlerinden kaçar', birbirlerini inkâr eder ve birbirlerini lânetlerler!, Âlimlerin bir kısmı da şöyle demiştir: Kesin delilleri olmadığı için onlar birbirlerine de soramazlar. Yani onlar birbirlerine kesin delil hakkında soramazlar, çünkü Cenâb-ı Hak onların delilleTıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”. En doğrusunu Allah bilir. [İrade ve Meşiet Konusunda Mütezile'ye Reddiye] Bazı Mütezile âlimleri bu konuyu dile getirip şöyle demiştir: Meşiet ve irade konusunda durum Kaderiyye ve Cebriyye mensuplarının dediği şekilde olsaydı söz konusu inkârcıların âhirette mazeret bildirmeleri ve yaptıklarına delil getirmeleri kolay olurdu. Zira onlar derlerdi ki “Ey Rabb'imiz! Senin gerçekleşen meştetin ve iradene, geçmişte bizim için verdiğin hükmüne ve ezelde yazmış olduğuna icabet ettik, çünkü sen takdir etmiş, bizim için yazmış, dilemiş (meşiet) ve irade etmiştin, peygamberleri inkâr etme ve reddetme bizden değildi, senin takdir ettiğin ve dilediğin fiili yapmaktan kurtulma imkânımız da yoktu” Câfer b. Harb bu vehme kapılmıştır. Bu, aynı zamanda Câfer b. Harb'in o kâfirlere dünyadayken inkâr etmelerine ilişkin olarak Allah katında yanlış deliller göstermeyi ve yalan konuşmaya dair bir öğretimdir. Ona şöyle denir: Şayet onların böyle bir mazeret gösterme imkânları olsaydı bu bizim sözümüzle değil, Allah'ın kitabı, resülünün sünneti ve müslümanların icmaıyla olurdu. Nitekim onlar “Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz”! demişlerdir. Şu ilâhi beyanlar da buna delil teşkil eder: “Allah dilediğini doğru yola iletir”. “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir”, “Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi”“, “Eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi”, Bunların benzeri sayısız âyet mevcuttur. Söz konusu durum kâfirler için bizim sözümüzle değil bahsettiğimiz âyetlerle sâbit olmuştur. Bu meselenin aslı şudur: Onlar için böyle bir delil getirmek mümkün değildir, çünkü onlar fiili gerçekleştirdikleri vakit Allah onlar için bunu dileyip, takdir ettiği ve yazdığı için yapmamıştır. Aksine fiil anında Allah'ın kendileri için dileyip rıza göstermesini arzu etmekte ve istemektedir. Öyle ise fiil anında fiillerini ilâhi takdir sebebiyle yapmayınca kaderin etkisiyle değil de iradeleriyle yaptıkları fiillerden dolayı Allah'a karşı nasıl delil getirirler. Çünkü fiillerini kaderden dolayı değil, iradeleriyle yapmışlardır. Dolayısıyla Câfer b. Harb'in iddiası belirttiğimiz gibi âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın katında yalan söylemeleri için kâfirlere yalanı öğretmeleri anlamına gelir. Bu meselenin aslı olarak şöyle deriz: Cenâb-ı Hak herkes hakkında onların yapacakları ve tercih edeceklerini bildiği fiilleri dilemiştir. Aynı şekilde herkes hakkında onlardan sâdır olacağını bildiği şeyi takdir etmiş ve yazmıştır. Zira meydana geleceğini bildiği şeyin aksini dilemesi mümkün değildir, çünkü bu durumda ya işlerin neticesini bilmemek veya bunlar hakkında aciz kalmak söz konusu olacaktır. Bu ikisi de Allah hakkında kabul edilmez bir durumdur. Allah Teâlâ bunlardan münezzehtir. (JBunun aslını Ebü Hanifeden nakledilen rivayet açıklamaktadır: Kaderiyye mezhebiyle aramızdaki tartışma iki yönlüdür. Birinci olarak onlara şöyle deriz: Allah Teâlâ olacak olan şeyleri önceden bilir mi? Bu soruya “hayır” cevabi verirlerse küfre düşmüş olurlar, çünkü Allah'a cehalet nispet etmiş olurlar. Eğer “evet” cevabı verirlerse onlara “olacağını bildiği şeyin olmasını dilemiş midir”? diye sorulur. Buna “hayır” cevabı verirlerse yine küfre düşmüş olurlar, çünkü “kendisi için cehaleti dilemiştir” [yani olmayacak olanı dilemiştir) demiş olurlar, bu ise küfürdür. Eğer “evet dilemiştir” derlerse Allah'ın iradesi ve meşieti konusunda bizim görüşümüzü benimsemeleri gerekir“. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Fe'amiyet” kelimesi şeddesiz olduğunda gizli kaldı mânasına gelir, “fe'ummiyet” şeklinde şeddeli olduğunda gizlendi anlamına gelir. --- Dipnotlar: Hz. Peygamber'den buna ilişkin bir hadis rivayet edilmiştir (bk. Ebü Dâvüd, “Edeb” 101. Ayrıntılı bilgi için bk. Beyhaki, el-Esmâ ve5-sıfât, 1, 417-425), Ebü Yüsuf'tan Ebü Hanife'nin şöyle dediğini işittiği nakledilmiştir: “Kaderiyye mezhebi mensubuyla konuşursan bunun iki yönü vardır, ya susacaktır ya da küfre düşecektir. Ona şu sorulur: Allah ezeli ilminde bütün bu olayların mevcut şekliyle olacağını bilmiş midir? “Hayır” derse küfre düşmüş olur. “Evet” derse ona şöyle denir: Peki, bildiği gibi olmasını mı yoksa bildiğinin aksinin olmasını mı dilemiştir? Eğer “bildiği gibi olmasını dilemiştir” derse bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın müminin iman etmesini, kâfirin de inkâr etmesini dilediğini kabul etmiş olur. Eğer “bildiğinin aksinin olmasını dilemiştir” derse Rabb'ini temenni eden ve üzülüp pişman olan konumuna getirmiş olur. Çünkü olmayacağını bildiği bir şeyin olmasını dileyen veya olacağını bildiği bir şeyin olmamasını dileyen kimse temennide bulunan ve üzüntü içerisinde olan bir kimsedir. Rabb'ini temenni eden ve üzülen bir konuma getiren kimse küfre düşmüş olur” (bk. Hatib el-Bağdâdi, Târihu Bağdâd, XV, 515-516; İbn Asâkir, Târihu medineti Dımaşk, XLV, 299; Beyâzizâde, el-Usülü'l-münife, s. 76; Ayrıca bk. Mâtüridi, Kitâbü”-Tevhid, s. 483).

Kasas 28:67

Tövbe edip iman eden ve iyi işler yapan kimseye gelince. Yani içinde bulunduğu şirk ve küfürden dönen kimseye gelince. Peygamberin davet ettiği hususlara iman eden ve onları kabul eden, kendisiyle Rabb'i arasında kalmak üzere iyi işler yapan kimseye gelince işte onun kurtuluşa erenler arasında olması umulabilir. “ e” kelimesinin Cenâb-ı Hakk'ın nitelediği bu şahsa bağlanması mümkündür. Yani Allah şöyle buyuruyor: Kabul edilmesi ve kurtuluşa ermesi umuduyla tövbe etme ve iyi işler yapma gibi davranışlarda bulunuyor. İkinci yorum olarak da müfessirlerin belirttiği gibi şöyle söylenebilir: “ Cenâb-ı Hak'tan sâdır olduğunda kesin olarak meydana gelecek bir sonucu ifade eder. Bu da belirttiğimiz üzere Allah'tan sâdır olan her soruya verilecek cevap gereklilik ve zorunluluk anlamına gelir. “ ve “ J.J” kelimeleri de böyledir. Bunlar normalde şüphe bildiren harfler olmakla birlikte Allah açısından kesinlik ve zorunluluk bildirir. Ebü Muâz şöyle dedi: “Felâh” kelimesi Arapçada devamlılık anlamına gelir. Ayrıca kurtuluş (necât) mânasına geldiği de söylenir. Bu konuyu başka bir yerde açıklamıştık”.

Kasas 28:68

Rabb'in, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O'nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur. -En doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah risâlet için dilediğini seçer ve tercih edip peygam167 Örneğin Mü'minün süresinin birinci âyetinin tefsirine bakınız. ber yapar. Onların tercih hakkı yoktur, Şöyle buyurmaktadır: Onların tercih etme hakkı yoktur, Ancak Allah dilediğini tercih eder ve seçer, Bu onların “Bu Kurân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” meâlindeki âyette bildirilen sözlerine bir reddiyedir. Bazı âlimler bu görüşü benimsemiştir. Âyet-i kerimede bildirilen hususun bütün durumlar için söz konusu olması da mümkündür, Yani Rabb'in dilediğini tercih etmekte ve emretmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın emri konusunda onların bir tercih hakkı yoktur, yani O'nun emrinden kurtuluş mümkün değildir. “Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde (yani Allah ve resülü bir şeyi emrettiklerinde) artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz” meâlindeki âyette bildirildiği gibi. Buradaki hüküm verme (kazâ) emir anlamındadır. Fakat âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi Rabb'in, dilediğini yaratır ve tercih eder beyanında durmak (vak/), işlerinde onların tercih hakkı yoktur cümlesiyle yeni bir söze başlamaktır. Durum böyle olduğunda buradaki olumsuzluk “mâ” anlamı taşıyan mâ-i nâfiyedir. Yani işlerinde onların tercih hakkı olmaz. İkinci yorum ise “mâ” edatının olumsuzluk değil bağlantı (sıla) harfi olmasıdır. Bu durumda âyetin tevili şöyle olur: Rabb'in dilediğini yaratır ve onlar tercih hakkı bulunan konularda tercih eder. Bu yoruma göre âyette duraklamanın (vakf) Rabb'in, dilediğini yaratır meâlindeki âyette olması gerekir. Sonra “onlar tercih hakkı bulunan tercihleri yapar diye buyurulmuş olur. Ebü Muâz şöyle demiştir: “Hıyrate” şeklinde “yâ” harfinin cezimli kılınması ve “hıyerate” şeklinde “yâ”nm harekeli kılınmasıyla da okunRabb'in, dilediğini yaratır ve tercih eder. Bu ilâhi beyan iki yönden Mütezile'nin görüşünü reddeder. Birincisi Allah'ın, kulların iyilik ve itaat türünden bütün yaptıkları fiilleri dilediğine ilişkin görüş birliği içerisinde olmalarıdır, Fiillerini yapmalarını dileyince bu, onları Allah'ın yarattığını göstermektedir. Zira dilediğini yarattığını bildirmiş ki iyi işleri de dilemiştir. Bu, kulların fiillerini yarattığını göstermektedir. Fakat onlar Rabb'in, dilediğini yaratır meâlindeki âyeti “eğer yaratmışsa” diye yorumlamıştır. “Allah her şeye kâdirdir”1 meâlindeki ilâhi beyan hakkında da şöyle demişlerdir: Yani eğer Abdülâl Sâlim Mekrem-Ahmed Muhtâr Ömer, Muvemü'-kırdati'-Kurâniyye, IM, 459. yaratmışsa O her şeyi yaratmaya kâdirdir veya buna benzer sözler söylemişlerdir. Bu eklemeyi yapmak onlar için mümkün olsaydı bunun benzeri bir ilâvede bulunmak herkes için mümkün olurdu. Bu uzak bir yorumdur. Onların görüşüne göre varlığın çoğunu Allah yaratmamış ve varlığın çoğuna gücü yetmemektedir. Çünkü yaratmaya ilişkin fiiller kuşkusuz onların kendilerinden daha fazladır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak her şeye kâdir olduğunu ve dilediğini yarattığını bildirmiştir. Bu Allah Teâlâ hakkında bütün varlığa karşı hâkimiyeti ve kudretinin olmasından dolayı övgü konumundadır. Durum Mütezile'nin dediği gibi olsaydı bu O'nun hakkında hâkimiyetine ve kudretine yönelik bir övgü olmazdı. Zira belirttiğimiz gibi -onların dediğine göre- Cenâb-ı Hak varlığın çoğuna güç yetirememiş olmaktadır. Akabinde Cenâb-ı Hak onların kendi hakkında söylediği ulühiyet, rubübiyet gibi hususlardan ve ibadet etmede başkasını O'na ortak koşmalarından zatını tenzih etti ve şöyle buyurdu: Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şânı yücedir. --- Dipnotlar: Örneğin bk. el-Bakara, 2/284.

Kasas 28:69

Rabb'in, onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Bu ilâhi beyan, gizledikleri ve açığa vurdukları söz ve fiillerde dikkatli olmalarına dair onlara yönelik bir tehdit (vaid) ve uyarı olarak yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. İşte O, Allah'tır; O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur, hüküm de O'nundur. Hüküm de O'nundur sözü şu ilâhi beyan gibidir: “Rabb'in tercih eder, onların tercih hakkı yoktur”? Önceden belirttik ki “Rabb'in tercih eder, işlerinde onların tercih hakkı yoktur” meâlindeki âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi şudur: Kendi işlerinde tercih hakkı Allah Teâlâ'nındır, onların bir tercih hakkı yoktur, onlar kendileri hakkında tercih edilmiş olanı gidermeye de güçleri yoktur. ( İkinci yorum ise şudur: Allah Teâlâ, onların işlerinde kendilerine tercih hakkı irade eder, çünkü Cenâb-ı Hak onların işlerinde faydalı olanı, en uygun ve en yararlı olanlarla ilişkili hususları bilir. Kendileri ise bu durumları bilmemektedir. Dünyada ve âhirete hüküm O'nundur sözü de bu anlamdadır. Yaratılmışların varlığı, kendilerine ait değil Cenâb-ı Hakk'a aittir. Durumlarında hüküm O'nun olduğu gibi, iş ve fiillerinde de hüküm O'nundur. Çünkü O'nun hükmüne hata ilişmez, zira O, bizâtihi âlimdir. Aynı şekilde zararı giderme veya yararlı olanı sağlamakta O'na suçlama da ilişmez. Çünkü Cenâb-ı Hak bizâtihi muhtaç değildir. Dolayısıyla her iki dünyada da hüküm O'nundur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi tevil ehlinin şu sözleridir: Allah dostları dünya da ve âhirette de cennette O'na hamdederler. Nitekim onlar şöyle demiştir: “Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabb'imiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir”. Âlimler bu durumun cennete girdikleri zaman olduğunu söylemiştir. İkinci yorum olarak bazı âlimler şöyle demiştir: Önünde de sonunda da sözü “göklerde ve yerde” anlamına gelir. Şu ilâhi beyanlar bu düşünceyi doğrulamaktadır: “Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur”, “Göklerdekiler ve yerdekiler hep O'nu tesbih ederler”, “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder”. Üçüncü yorum şudur: Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Cenâb-ı Hak dünya nimetlerinde düşmanlarını ve dostlarını ortak yapmıştır. Bu hususta herhangi bir ayırım ve farklılık bulunmamaktadır. Ahirete gelince Cenâb-ı Hak bu hususta dostları ve düşmanları ayırmıştır. Cenâb-ı Hak, dostları için ebedi nimetler hazırlamış, düşmanları için ise ebedi azap hazırlamıştır. Buna karşılık hamd O'na mahsustur. Dördüncü yorum şudur: Cenâb-ı Hak dünyayı imtihan yurdu, âhireti de imtihan değil, inanç ve davranışlara karşılıklarını verme yurdu yaptığı için önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Bir diğer seçenek olarak önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur ilâhi beyanı şu mânaya da gelebilir: Yani her durumda ve her vakitte insanların yaptığı hamd O'na mahsustur. f'Tipki şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ve duaları, âlemlerin Rabb'i olan Allaha hamdolsun diyerek son bulur” sonunda O'na hamdederler,

Kasas 28:70

Rabb'in, onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Bu ilâhi beyan, gizledikleri ve açığa vurdukları söz ve fiillerde dikkatli olmalarına dair onlara yönelik bir tehdit (vaid) ve uyarı olarak yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. İşte O, Allah'tır; O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur, hüküm de O'nundur. Hüküm de O'nundur sözü şu ilâhi beyan gibidir: “Rabb'in tercih eder, onların tercih hakkı yoktur”? Önceden belirttik ki “Rabb'in tercih eder, işlerinde onların tercih hakkı yoktur” meâlindeki âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi şudur: Kendi işlerinde tercih hakkı Allah Teâlâ'nındır, onların bir tercih hakkı yoktur, onlar kendileri hakkında tercih edilmiş olanı gidermeye de güçleri yoktur. ( İkinci yorum ise şudur: Allah Teâlâ, onların işlerinde kendilerine tercih hakkı irade eder, çünkü Cenâb-ı Hak onların işlerinde faydalı olanı, en uygun ve en yararlı olanlarla ilişkili hususları bilir. Kendileri ise bu durumları bilmemektedir. Dünyada ve âhirete hüküm O'nundur sözü de bu anlamdadır. Yaratılmışların varlığı, kendilerine ait değil Cenâb-ı Hakk'a aittir. Durumlarında hüküm O'nun olduğu gibi, iş ve fiillerinde de hüküm O'nundur. Çünkü O'nun hükmüne hata ilişmez, zira O, bizâtihi âlimdir. Aynı şekilde zararı giderme veya yararlı olanı sağlamakta O'na suçlama da ilişmez. Çünkü Cenâb-ı Hak bizâtihi muhtaç değildir. Dolayısıyla her iki dünyada da hüküm O'nundur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi tevil ehlinin şu sözleridir: Allah dostları dünya da ve âhirette de cennette O'na hamdederler. Nitekim onlar şöyle demiştir: “Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabb'imiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir”. Âlimler bu durumun cennete girdikleri zaman olduğunu söylemiştir. İkinci yorum olarak bazı âlimler şöyle demiştir: Önünde de sonunda da sözü “göklerde ve yerde” anlamına gelir. Şu ilâhi beyanlar bu düşünceyi doğrulamaktadır: “Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur”, “Göklerdekiler ve yerdekiler hep O'nu tesbih ederler”, “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder”. Üçüncü yorum şudur: Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Cenâb-ı Hak dünya nimetlerinde düşmanlarını ve dostlarını ortak yapmıştır. Bu hususta herhangi bir ayırım ve farklılık bulunmamaktadır. Ahirete gelince Cenâb-ı Hak bu hususta dostları ve düşmanları ayırmıştır. Cenâb-ı Hak, dostları için ebedi nimetler hazırlamış, düşmanları için ise ebedi azap hazırlamıştır. Buna karşılık hamd O'na mahsustur. Dördüncü yorum şudur: Cenâb-ı Hak dünyayı imtihan yurdu, âhireti de imtihan değil, inanç ve davranışlara karşılıklarını verme yurdu yaptığı için önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur. Bir diğer seçenek olarak önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur ilâhi beyanı şu mânaya da gelebilir: Yani her durumda ve her vakitte insanların yaptığı hamd O'na mahsustur. f'Tipki şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ve duaları, âlemlerin Rabb'i olan Allaha hamdolsun diyerek son bulur” sonunda O'na hamdederler,

Kasas 28:71

. Onlar her işin başlangıcında ve

Kasas 28:72

De ki: Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyâmet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa. Veya gündüzü kesintisizce sürdürecek olsa. Yani içinde gece bulunmayacak şekilde devamlı kılacak olsa. Bu beyan, yine de dinlemeyecek misiniz? ve yine de görmeyecek misiniz meâlindeki âyetlerin sonuna kadar iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri onların akılsız kabul edilmesi hakkındadır. Şöyle ki onlar ibadet ve şükürlerini yaparken taptıkları putlara yöneliyorlardı. Halbuki onlar Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu geceyi gündüze veya gündüzü geceye çevirmek gibi durumlara putların güç yetirmediğini biliyorlardı. Yine onlar bütün bu durumlara güç yetiren Allaha ibadet etmeyi bile bile terkediyorlardı. Aynı şekilde bir başka âyet-i kerimede Cenâb-ı hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Düşündünüz mü hiç? Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi?” En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'tan başka tapmakta olduklarınız Allah'ın dilediği bir zararı giderebilme ve bunu rahmete dönüştürme gücüne sahip olmadığına ve Allah'ın dilediği bir rahmeti ortadan kaldırma ve bunu zarara çevirme gücüne sahip olmadığına göre bunlara nasıl taparsınız, bütün bu durumları yapmaya ve öteki durumları da ortadan kaldırmaya gücü yeten Allaha ibadet etmeyi nasıl terkedersiniz? Buna göre -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bütün zamanı devamlı, içinde gündüz bulunmayan geceye çevirmeye güç yetiremeyen varlıklara nasıl taparsınız ve gündüzü devamlı bir şekilde içinde gece bulunmayan gündüze çevirmeye güç yetiremeyen putlara nasıl taparsınız? Bütün bunlara gücü yeten Allah'a tapmayı nasıl terkedersiniz? O, geceyi istirahat ve sükün bulma vakti; gündüzü de kazanç elde etme ve geçim vakti olarak yaratmıştır. (lİkinci yorum şudur: Cenâb-ı Hak büyük nimet ve lütuflarını onlara hatırlatıyor. Nitekim O, bu âlemi onların dinleri ve dünyaları hakkında canları ve bedenlerinin dayanağı olan vasıtalara muhtaç olarak varetmiştir. Ayrıca O, bütün bunları, onların yardımlaşmaları ve birbirlerine destek olmaları için yaratmıştır. Öyle ki şayet bunun dışında bir hal üzere yaratmış olsaydı, onların canları ve bedenleri bunlarla var olmazdı. Nitekim Cenâb-ı Hak geceyi istirahat ve sükün bulma vakti; gündüzü ise çalışma ve geçim vakti olarak düzenlemiştir. Eğer bu zamanların tümü istirahat vakti olsaydı onlar geçim ve kazanç işini asla yerine getiremezdi. Eğer bu zamanların tümü içinde dinlenme imkânının bulunmadığı çalışma ve kazanç için olsaydı onların bu şekilde sürekli çalışmaları sebebiyle varlıklarını sürdürmeleri mümkün olmazdı. Fakat Cenâb-ı Hak rahmeti ve lütfundan dolayı kendileri için istirahat ve geçim 3. “Andolsun, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette ‘Allah’ diyecekvakti yaratmıştır. İstirahat vakti olarak varettiği zaman dilimini bazıları için değil herkes için yaratmıştır. Aynı şekilde çalışma vakti olarak yaptığı zaman dilimini bazıları için değil, herkes için varetmiştir. Öyle ki onların yaşam vasıtaları, canları ve bedenlerinin dayanakları oluşsun. Eğer zaman dilimlerinin tümü çalışma ve dinlenme durumlarından yalnızca biri için düzenlenseydi onların varlığı mümkün olmazdı ve bu âlem devamı için belirlenen zamana kadar devam etmezdi. Bu durumu şu ilâhi beyan ifade etmektedir: Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü varetti. Umulur ki şükredersiniz. Yine de dinlemeyecek misiniz? ve yine de görmeyecek misiniz? sözleri şöyle yorumlanabilir: Burada kastedilen dinleme aklen ve kalben dinlemedir. Yine buradaki görme aklen ve kalben görmedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş gibidir: Bunu aklen dinlemeyecek misiniz? Ve aklen görmeyecek misiniz? En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki ibret almış kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”!?, --- Dipnotlar: ler. De ki: 'Düşündünüz mü hiç? Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini onlar tutup önleyebilecekler mi?”.

Kasas 28:73

De ki: Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyâmet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa. Veya gündüzü kesintisizce sürdürecek olsa. Yani içinde gece bulunmayacak şekilde devamlı kılacak olsa. Bu beyan, yine de dinlemeyecek misiniz? ve yine de görmeyecek misiniz meâlindeki âyetlerin sonuna kadar iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri onların akılsız kabul edilmesi hakkındadır. Şöyle ki onlar ibadet ve şükürlerini yaparken taptıkları putlara yöneliyorlardı. Halbuki onlar Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu geceyi gündüze veya gündüzü geceye çevirmek gibi durumlara putların güç yetirmediğini biliyorlardı. Yine onlar bütün bu durumlara güç yetiren Allaha ibadet etmeyi bile bile terkediyorlardı. Aynı şekilde bir başka âyet-i kerimede Cenâb-ı hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Düşündünüz mü hiç? Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi?” En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'tan başka tapmakta olduklarınız Allah'ın dilediği bir zararı giderebilme ve bunu rahmete dönüştürme gücüne sahip olmadığına ve Allah'ın dilediği bir rahmeti ortadan kaldırma ve bunu zarara çevirme gücüne sahip olmadığına göre bunlara nasıl taparsınız, bütün bu durumları yapmaya ve öteki durumları da ortadan kaldırmaya gücü yeten Allaha ibadet etmeyi nasıl terkedersiniz? Buna göre -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bütün zamanı devamlı, içinde gündüz bulunmayan geceye çevirmeye güç yetiremeyen varlıklara nasıl taparsınız ve gündüzü devamlı bir şekilde içinde gece bulunmayan gündüze çevirmeye güç yetiremeyen putlara nasıl taparsınız? Bütün bunlara gücü yeten Allah'a tapmayı nasıl terkedersiniz? O, geceyi istirahat ve sükün bulma vakti; gündüzü de kazanç elde etme ve geçim vakti olarak yaratmıştır. (lİkinci yorum şudur: Cenâb-ı Hak büyük nimet ve lütuflarını onlara hatırlatıyor. Nitekim O, bu âlemi onların dinleri ve dünyaları hakkında canları ve bedenlerinin dayanağı olan vasıtalara muhtaç olarak varetmiştir. Ayrıca O, bütün bunları, onların yardımlaşmaları ve birbirlerine destek olmaları için yaratmıştır. Öyle ki şayet bunun dışında bir hal üzere yaratmış olsaydı, onların canları ve bedenleri bunlarla var olmazdı. Nitekim Cenâb-ı Hak geceyi istirahat ve sükün bulma vakti; gündüzü ise çalışma ve geçim vakti olarak düzenlemiştir. Eğer bu zamanların tümü istirahat vakti olsaydı onlar geçim ve kazanç işini asla yerine getiremezdi. Eğer bu zamanların tümü içinde dinlenme imkânının bulunmadığı çalışma ve kazanç için olsaydı onların bu şekilde sürekli çalışmaları sebebiyle varlıklarını sürdürmeleri mümkün olmazdı. Fakat Cenâb-ı Hak rahmeti ve lütfundan dolayı kendileri için istirahat ve geçim 3. “Andolsun, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, elbette ‘Allah’ diyecekvakti yaratmıştır. İstirahat vakti olarak varettiği zaman dilimini bazıları için değil herkes için yaratmıştır. Aynı şekilde çalışma vakti olarak yaptığı zaman dilimini bazıları için değil, herkes için varetmiştir. Öyle ki onların yaşam vasıtaları, canları ve bedenlerinin dayanakları oluşsun. Eğer zaman dilimlerinin tümü çalışma ve dinlenme durumlarından yalnızca biri için düzenlenseydi onların varlığı mümkün olmazdı ve bu âlem devamı için belirlenen zamana kadar devam etmezdi. Bu durumu şu ilâhi beyan ifade etmektedir: Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için içinde dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü varetti. Umulur ki şükredersiniz. Yine de dinlemeyecek misiniz? ve yine de görmeyecek misiniz? sözleri şöyle yorumlanabilir: Burada kastedilen dinleme aklen ve kalben dinlemedir. Yine buradaki görme aklen ve kalben görmedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş gibidir: Bunu aklen dinlemeyecek misiniz? Ve aklen görmeyecek misiniz? En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yeryüzünde hiç dolaşmıyorlar mı ki ibret almış kalplere yahut işitmiş kulaklara sahip olsunlar! Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”!?, --- Dipnotlar: ler. De ki: 'Düşündünüz mü hiç? Allah'tan başka tapmakta olduklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını onlar kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini onlar tutup önleyebilecekler mi?”.

Kasas 28:74

O gün Allah onlara seslenerek, “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiginiz şeyler hani nerede?” diye soracaktır. Bunu daha önce açıkladık. Cenâb-ı Hakk'ın defalarca tekrar etmiş olduğu bu âyetlerin bir kısmı meâlen şöyledir: “O gün Allah onlara hitap ederek, 'peygamberlere ne cevap verdiniz?” diye sorar”, “O gün Allah onları huzuruna çağırarak, “Benim ortaklarım oldugunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?” diye sorar”; [ ]“Allah'a koştuğunuz ortaklarınızı çağırın! denir”, Defalarca tekrar edilse ve yenilense dahi onların bunları tasdik etmeyecekleri ve kabul etmeyeceklerine dair Cenâb-ı Hakk'ın ilmi olmasına karşın bunun örnekleri çoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri delil getirmenin gerekli oluşudur. Çünkü her ne kadar onlar dinlemeseler de kendilerine dinleme ve işitme imkânı verilmiştir. İkinci olarak bunda müminlere yönelik çeşitli yön180 Bu sürenin 65. âyeti. 18? Busürenin 64. âyeti. lerden nasihat vardır. Bunlardan biri sudur: Bu, kendilerinin Allah'tan başkasına tapmaktan korunmuş olmalarına ve Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu büyük nimetleri bilmeleri için ibadete lâyık olan Allah'a tapmakta başarılı kılınmalarına karşı şükretmeleri içindir. İkincisi şudur: Ismet sahibi peygamberlerin sakındırdıkları fiiller karşısında kâfirlerin içinde bulundukları inanç ve davranışlara dönmeleri halinde varacakları akıbetlerinden sakınsınlar diye bu yapılmıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanda İbrahim'in (a.s.) söylediği gibi: “Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut”, Bunun örnekleri çoktur. Üçüncüsü davranışa dair korkudur. Ötekilere itikada dair davranıldığı gibi bunlara da amel konusunda aynı muamelede bulunulmasın diye böyle hitap edilmiştir. Çünkü müminler her ne kadar itikat ve ibadet etmede başkasını ortak koşmakta ötekilerden farklılık gösterseler de amel konusunda onlara muvafakat etme ihtimalleri vardır. Dolayısıyla belirttiğimiz nedenlerle kâfirler bunları dinlemedikleri halde bu haberler ve âyetler müminlere defalarca tekrar edilmiştir. Dördüncüsü şudur: Bu âyetler defalarca tekrar edilmiştir. Çünkü onlar belki bir vakit kabul etmez, bir vakit ise kabul edebilirler. Dolayısıyla şöyle diyebilirler: Eğer tekrar edilse ve yenilense kabul ederiz. Böylelikle bu âyetler tekrar edilmiş ve yenilenmiştir ki onlar “eğer yenilense ve tekrar edilseydi kabul ederdik” demesinler. En doğrusunu Allah bilir.

Kasas 28:75

75. “Her ümmetten bir şahit çıkarıp, ‘kesin delilinizi getirin!” diyeceğiz. O zaman anlarlar ki hakikat Allaha mahsustur ve uydurageldikleri şeyler (putlar) kendilerini bırakıp gitmişlerdir.” Her ümmetten bir şahit çıkarıp. Denildi ki: Her ümmetin şahidi peygamberidir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri mi olacak! u, “Bir gün gelecek, her ümmetten bir tanık çıkaracağız ve artık inkâr etmiş olanların, ne (olmadık) mazeretler ileri sürmelerine izin verilecek ne de onlardan Allah'ın hoşnutluğunu kazanma yönünde çaba göstermeleri istenecektir”!5, Bunlar şahit olarak nitelenmiştir, çünkü onların yaptıklarına şahitlik etmişler ve -en doğrusunu Allah bilir ya- onların inkâr etmeleri ve inanmalarına, kabul etmeleri ve reddetmelerine tanıklık etmişlerdir. Kesin delilinizi getirin! diyeceğiz. Yani bunların inkârcılarına, putları ilâh olarak nitelemenize veya bunların ibadete lâyık olduklarına yahut bunların Allah katında şefaatçi olduklarına" ilişkin kesin delilinizi getirin! diyeceğiz. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır. İddia ettiğiniz üzere kesin delilinizi getirin! O zaman anlarlar ki hakikat Allah'a mahsustur. Bu beyan da aynı şekilde farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Onlar ulühiyet ve rubübiyetin Allaha mahsus olduğunu anlarlar. Bir diğeri, şudur: Onlar şefaatin Allah katında şefaatçi olmaları için taptıkları putlara değil, Allaha mahsus olduğunu anlarlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “De ki: Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allaha aittir”. Diğer bir muhtemel yorum da şudur: Onların yükümlü olduğu hakikatin, Allah'a kulluk etmek olmasıdır. Bir başka yorum şudur: Peygamberler getirmiş oldukları hakikati, Allah katından getirmişlerdir. Uydurageldikleri tanrıları (putlar) kendilerini bırakıp gitmişlerdir. Yani bu putlara tapmada ummuş oldukları şefaat ve yakınlık onları bırakıp gitmiştir. Gü gez İİ dei 52

Kasas 28:76

[Kârun Kıssası] Kârun Müsâ'nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. -En doğrusunu Allah bilir ya- sanki Cenâb-ı Hak Mekke ehlini korkutmakta ve Allah'a ve resülüne haksızlık etmelerinden dolayı daha önce Müsâ'ya (a.s.) ve kavmine haksızlık ettiği için Kâruna geldiği gibi kendilerine gelecek bir azap ile onları tehdit etmektedir. Öyle ki Müsâ'ya (a.s.) olan akrabalığı ve onunla olan bağlantısı Kârun'a hiçbir fayda vermemişti. Zira belirtildiğine göre o, Müsâ' üsânın (a.s.) amcaoğlu ve eniştesi, kız kardeşi Meryem'in kocasıydı. doğrusunu Allah bilir ya, buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sizinle Resülullah arasındaki akrabalık ve onunla olan bağlantınız, Allah'ın azabı ve dünyadaki gazabından korunmada size fayda vermez. Zira siz ona haksızlık ettiniz ve ona uymayı terkettiniz. Nitekim Kârun ile Müsâ (a.s.) arasındaki akrabalık da ona haksızlık ettiğinde Allah'ın azabı ve dünyadaki gazabı karşısında fayda vermemişti. Yine İbrahim'in (a.s.) babasına, ona haksızlık ettiğinde ve ona uymayı terkettiğinde onun babası olması bir fayda vermemişti. Nitekim İbrahim ondan uzaklaşmıştı", Zira O şöyle demişti: “Babacığım! Allah'ın azabına uğramandan ve böylece şeytanın yandaşı olmandan korkuyorum”. Yine Nuh'un (a.s.) ve Lüt'un (a.s.) karılarına, aralarındaki karı-koca ilişkisi, o iki peygambere karşı haksızlık ettiklerinde ve onlara uymayı terkettiklerinde Allah'ın azabının ve gazabının inmesini engellemede fayda vermemişti. Buna göre ey Mekke ehli! Resülullah'a olan akrabalığınız ve onunla olan bağlantınız, Allah'ın azabına ve gazabına karşı size fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Müfessirler, peygamberlere haksızlık etmesi hususunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) Allah'ın ona vermiş olduğu malın zekâtını istemiş, o bunu kabul etmemiş ve vermeyi reddetmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: Onlara yönelik haksızlığı şudur: O Müsâ'ya (a.s.) köle olarak bir kadın vermişti. Böyle yapmasının sebebi bu kadının Müsâ'ya (a.s.) iftira ederek zina isnadında bulunmasıydı. Böylelikle seçkinlerin ve ileri gelenlerin gözünde Müsâ'yı küçük düşürmeyi ve onların onu recmetmesini istemişti. Allah Teâlâ bu durumdan onu korumuş ve temize çıkarmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Kârun ona malının ve çocuklarının çokluğuyla haksızlık etmiştir. Bu şuna benzer: Sanki o, Allah'ın azabından ve cezasından korunmakta malının çokluğuyla övünmüştür. Tıpkı Mekke ehlinin, “biz servet açısından üstünüz”” demeleri gibi. Bazıları şöyle demiştir: Ona haksızlık etmiştir. Çünkü nübüvvet görevi Müsâ'ya verilmiş (lilmi görev Hârun (a.s.) verilmiş, Kâruna ise bir şey verilmemiştir. Dolayısıyla o, Müsâ'dan (a.s.) ve ona uyanlardan uzaklaşmış, kendisine pek çok insan tâbi olmuştur. Böylelikle ona haksızlık etmiştir. Buna benzer birçok görüş söylenmiştir. En uygunu belirtmiş olduğu haksızlığın Firavun ve Hâmân'ın ona karşı haksızlığı gibi olmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz Müsâ'yı âyetlerimizle ve apaçık bir kanıtla Firavun, Hâmân ve Kâruna gönderdik; ama onlar, “O bir yalancı, bir sihirbaz!” dediler”, Şu ilâhi beyan da bunun gibidir: “Kârun, Firavun ve Hâmân'ın akıbeti de aynı oldu. Gerçekte Müsâ onlara açık seçik deliller getirmişti; ama onlar yeryüzünde ululuk tasladılar. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri de yoktu”, Firavun ve Hâmân'da bulunan inkâr ve onun nübüvvetini reddetme ve onu sihirbaz ve yalancı olarak niteleme hali Kârun'da vardı. Bu durum, ona karşı haksızlıktı. Bir diğer yaklaşım da haksızlığın tefsir edilmemesidir. Çünkü Cenâb-ı Hak haksızlığı bildirmiş, fakat bu haksızlığın ne olduğunu açıklamamıştır. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Onlara karşı haksızlığı elbisesinin bir karış uzun oluşudur. Aynı şekilde bu durumu da bilmiyoruz. Bu da önceki gibidir. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Bazıları şöyle demiştir: Anahtarlarını. Hazinelerini. Bazıları şöyle demiştir: Anahtarlarını sözünde geçen “mefâtih” (psu) kelimesi, “miftâh” kelimesinin çoğuludur. Bu kelimenin aslı “yâ” harfiyle “mefâtih” (asu) şeklindedir. Anlatıldığına göre onun hazineleri şu kadar bin idi. Yine bunun anahtarlarını şu kadar katır taşımaktaydı. Yine şu deridendi veya şu nesneden idi ve şu değerdeydi. Bütün bunları kesin olarak bilemeyiz ve buna ilişkin bir yorumda bulunmayız. Ancak Kur'ânda belirtildiği kadarını açıklarız. Zira Kur'ânda hazineler ve anahtarlar belirtilmiş, bunun da güçlü ve kuvvetli bir ekip tarafından taşındığı bildirilmiştir. Bu durum belirtilen hazinenin çokluğu sebebiyledir. Fakat bunun değerini ve sayısını; mahiyetini ve kemiyetini bilemeyiz. Aynı şekilde ekibin kaç kişiden oluştuğunu bilemeyiz. Bununla birlikte müfessirler bu konuda yorumlar yapmıştır. Bazıları on ile kırk arası demiştir. Bazıları on ile yetmiş beş arası demiştir. Bazıları on ile on beş arası demiştir. Biz buna ilişkin olarak da bir yorum yapmayız ve bunların sayısını belirtmeyiz. [ ]Sadece şunu söyleriz: Bu kavram, fertleri birbirini destekleyen ve tutan bir topluluğu ifade etmektedir. Bunların hepsi aynı durumu anlatmaktadır. Aynı şekilde “Sia” kelimesi, fertleri birbirini tutan ve prong e topluluk mânasındadır. Bundan dolayı Yüsuf'un (a.s.) kardeşleri Er R (kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde eğer onu kurt yerse” demişlerdir. Yani birbirini destekleyen bir topluluk iken onu kurdun yemesine izin vermeyiz, Eğer biz bunu yapamaz ve onu koruyamazsak bu durumda “biz aciz kimseler sayılırız”3, Anahtarlarını bir ekip bile zor taşırdı. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu anahtarlar söz konusu ekibe ağır gelmekteydi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Zor taşırdı. Yani ekip bu anahtarları taşıdığında bunların ağırlığından dolayı eğilirdi"”, Ebü Avsece şöyle demiştir: Bir ekip zor taşırdı. Yani ekip bu anahtarları taşımaktan aciz kalırdı. Bazıları şöyle demiştir: “tenü'u” ağır gelir mânasındadır. ““Usbe” ise topluluk anlamına gelmektedir. Halkı ona şöyle demişti: Sakın şımarma! Bazıları şöyle demiştir: Sevinçten şımarma. Bil ki Allah şımarıkları sevmez. Şımaranları. Sakın şımarma sözünün şu anlama gelmesi de mümkündür: Yani Allah'ın sana verdiği zenginlik dolayısıyla insanlara karşı büyüklenme ve kibirlenme. Bir diğer muhtemel yorum da şudur: Sakın şımarma. Yani bu zenginliğine güvenme ve dayanma. Allah böyle kimseleri sevmez. --- Dipnotlar: 88 Müellif şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Bir zaman İbrahim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: ‘Ben sizin taptıklarınızdan uzağım”. 10 “Ardından şunu eklemişlerdir: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız” (Sebe, 34/35).

Kasas 28:77

Allahın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak. Sanki Allah'ın ona verdiği zenginliğin çokluğu ona âhireti unutturmuş, ALİME yonelik olarak çalışmaktan onu meşgul etmişti. Öyle i bu tavır hant para we ketmişti. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Allah'ın sana verdiğinden âhiret 14 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 334. yurdunu kazanmaya bak. Dünyadan nasibini unutma! Yani dünyadaki maEM lindan nasibini unutma, fakat âhiretin için de ver! (SJHasan-ı Basri dünyadan nasibini unutma meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak ona malından geçimini sağlayacak miktarı almasını; bunun dışındakileri ise âhireti için vermesini emretmiştir'”. Aynı şekilde Allah'ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Yani fazla kalanı ver, sana ulaşanı tut!' Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Dünyalık nimetlerden Allah'ın helâl kıldığı sana yeter. Zira bunlar insan için yeterlidir, başka bir nimete ihtiyaç bırakmaz. I [İnsanın Dünyadaki Nasibi] Bunun aslı Hz. Peygamber'den (s.a.) nakledilen şu rivayettir. Buna göre o, şöyle buyurmuştur: Dünya malından senin olan yediğin, giydiğin, tükettiğin ve sadaka olarak verdišindir”!”?. Hz. Peygamber, sadaka olarak verileni dünya malından ona ait olanlardan saymıştır. Geride bıraktığı mal ise başkasınındır. Böylece dünya, insanlar ebediyen yaşasın veya burada ebedi kalsınlar diye yaratılmamıştır. Aksine dünya son bulsun veya orada yaşayanlar nihayet bulsun diye yaratılmıştır. Âhiret yurdu ise ebediyen var olmak üzere yaratılmıştır. Dolayısıyla dünyadaki nasibi, Allah rızası doğrultusunda âhireti için verdiği ve infak ettiği şeylerdir. Yoksa bu dünyada geride bıraktığı şeyler değildir. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. İhsanda bulun sözü şu mânaya gelebilir: Allah sana ihsan ettiği gibi âhiret yurdu için çalışmakta sen de kendi nefsine iyilikte bulun. Bir diğer muhtemel yorum da şudur: Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Bu ilâhi beyan göstermektedir ki o malını sadece Allah yolundan alıkoymak için harcamaktaydı. Nitekim Cenâb-ı Hak yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! buyurmuştur. Eğer bu, infak etmeyi terketmeye dair olsaydı bunda yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışmak söz konusu olmazdı. 9 o Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, 11, 498; İbn Ebü Hâtim, Tefsir, IX, 3011. o Taberi, Câmi'wi-beyân, XVIII, 324; İbn Ebü Hâtim, Tefsir, IX, 3011. Sonra, kralların huzuruna çıkan, onları e n meclislerinde bulunan ilim ehline, Müsânın (a.s.) kavminin Kârı ri minin Kârun'u uyarıp korkuttuğu hususlarda kralları uy ları ve onlara başlarına geleceklerini hatırlatmaları vâciptir. Yine Müsânın kavminin Kâruna iyiliği emredip kötülükten sakındırdıkları gibi onların da krallara kendileri ve tebaaları konusunda iyilikle davranmalarını emretmeleri ve kötülükten sakındırmaları vâciptir. Eğer bunlar onlara olumlu cevap verirlerse ne güzel! Yok eğer olumlu cevap vermezlerse onlardan uzak dururlar ve kendilerini onlarla beraber olmaktan geri tutarlar. Şayet böyle davranmazlarsa onlar da kralların yapmış oldukları yanlışlara ortak olmuş olurlar. En doğrusunu Allah bilir. y İİ 3481 S laz İZİ saie L, lé iisi ESI İĞ TES PIN VI sas PI PSP: Çağ Oya ep --- Dipnotlar: 1 Mutrif'ten babasının şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber Tekâsür süresini okuyorken onun yanına vardım. O şöyle buyurdu: Âdemoğlu malım, malım der durur. (Dedi ki:) Ey âdemoğlu! Acaba senin malından yiyip bitirdiğin, giyip eskittiğin veya sadaka olarak verip ebediyen defterine yazdırdığından başkası var mıdır?”.

Kasas 28:78

78. “Kârun ise: “O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde IN verildi, demişti. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” Kârun ise: O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, demişti. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Kârun insanlar içerisinde Tevrat'ı en iyi okuyan ve en iyi bilen kimseydi. Bu niteliği dolayısıyla da Kârun olarak isimlendirilmiştir. Yine onun Tevrat'ı okurken güzel sesinden dolayı “münevver” olarak isimlendirildiği nakledilir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: (Servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi. Bu, kimya bilgisidir. Anlatıldığına göre o, altın sanatı icra ediyordu ve bunu güzel yapıyordu. Bazıları şöyle demiştir: (Servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi. Yani bendeki hayır sayesinde bana verildi. Ötekilerin “dünyadan nasibini unutma... yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma” sözünün akabinde Kârun bu sözü söylemiştir. Sanki onlar bu servetini kaybedeceği ve helâk edileceğine dair onu uyarmışlar, -en doğrusunu Allah bilir ya- o da (servet) bana swak kendimdeki bilgi sayesinde verildi, sebepsiz ve tesadüfen verilmedi, demiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki o, kendisine verilen mal ve hazinelerden dolayı âhireti unutmuş, hayır yolunda infak etmeyi terketmişti. O malını Allah yolundan alıkoyma uğrunda harcıyordu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak ona, “yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma” buyurmuştur. Ancak o, Allah'ı bilmekteydi. Nitekim kavmi ona “Allah'ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak” demişlerdi. Yine onlar “Allah bozguncuları sevmez” demişlerdi. Bunlar onun Allah'ı bildiğini göstermektedir. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. En doğrusunu Allah bilir ya, o kendisine verilen mal, hazineler ve tebaadan dolayı insanlara karşı büyüklendiği ve kibirli davrandığı için Cenâb-ı Hak bunu bildirmiştir. O, bu dünyada kendisine vâdedilen azaptan bunlarla kurtulacağını zannediyordu. Ya da bütün bunlar kendisine verildiği için azap edilmeyeceğini zannediyordu. Tıpkı öteki kâfirlerin zannetmesi gibi. Nitekim onlar “biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız” demişlerdi. Öteki kâfirler hakkında bildirildiği üzere Kârun'un da zenginlik ve taraftar çokluğuna binaen üstünlükle övünmesi mümkündür. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti. Sonra Cenâb-ı Hak onlara kendilerine inen azabı giderme fırsatı tanımamıştı. Sen de böylesin ey Kârun! En doğrusunu Allah bilir. [ ]Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onlardan günahları sorulmaz, çünkü onlar yüzlerinden bilinirler. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Günahkârlar simalarından tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar”. Bazıları şöyle demiştir: Bu ümmetten, önceki ümmetlerin günahkârlarının yaptıkları sorulmaz. Bu ümmete, günahlarından sorulmaması mümkündür, çünkü onlar yaptıkları işleri günah olarak görmemekteydiler. Bununla birlikte onlara bu davranışları hangi delille günah olarak görmedikleri sorulacaktır. En doğrusunu Allah bilir. ir BİYE göl EŞLİ Eİ --- Dipnotlar: di ME aahon şunu eklemişlerdir: Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız” (Sebe, 34/35).

Kasas 28:79

Kârun gösterişli bir şekilde kavminin karşısına çıkardı. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: O, boz bir katır üzerinde çıkardı. Yanında şöyle şöyle boz katırlar üzerinde iken, şöyle şöyle elbiseler içerisinde, şöyle şöyle câriyeler vardı. Bazıları şöyle demiştir: O, şöyle beyaz beygirler üzerinde yanında şöyle şöyle oğlanlar ve câriyeler varken çıkardı. Buna benzer sözler söylemişlerdir. Fakat biz nasıl bir zinet içerisinde halkın karşısını çıktığını bilemeyiz. Bununla birlikte kendisi gibi kralların benzeri bir zinet içerisinde çıktığını biliriz. Bunun dışında şöyle şöyle şekilde çıktı diye tefsir etmeyiz. Aynı şekilde kendisine verildiği belirtilen ilmin -ki bu ilim sayesinde kendisine mal ve hazineler verilmiştir- mahiyetine dair bir tefsirde de bulunmayız. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Böyle bir bilgiye ulaşma ihtiyacımız da bulunmamaktadır.

Kasas 28:80

80. “Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle derlerdi: “Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” Kendilerine ilim verilmiş olanlar. Yani ilmin yararları kendilerine verilmiş olanlar. Zira bazılarına ilim verildiği halde bunlara verildiği gibi ondan yararlanma imkânı verilmemiş olabilir. Nitekim ötekilere şöyle demişlerdir: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Onlar sadece kendilerine Kâruna verilenin benzerinin verilmesini temenni ediyorlardı. Sonra kendilerine ilmin yararları verilmiş olanlar, ötekilere böyle bir temennide bulunmayı yasaklamıştır. Bu durum, meşgul olmanın ve talep etmenin caiz olmadığı konularda bir temennide baitannin caiz olmadığını göstermektedir. Nitekim onlar, ötekilere şöyle demiştir: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah'ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir. Ona ancak sabredenler kavuşabilir cümlesi hakkında farklı görüşleri ileri sürülmüştür. Daha önce geçen “sevâb” kelimesi müzekker olduğu halde söz konusu ifade de zamir nasıl “ve lâ yulekkâha” (yak Y,) şeklinde müennes gelmiştir? “ve lâ yulekkâhu buyurması gerekmez miydi? Bununla birlikte bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ona ancak sabredenler kavuşabilir. Bu beyan, kendilerine ilim verilenlerin, dünya hayatını isteyen kimselere söylemiş oldukları sözden kinâyedir. Yani ötekilere söyledikleri bu söze ancak sabredenler kavuşabilir. Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bu amellerden kinâyedir. Yani bu amellere ancak sabredenler kavuşabilir ve bu hususta ancak onlar başarılı olabilir. Şöyle diyenler de vardır: Hayır, söz konusu beyan âhiret yurdundan kinâyedir. O, şöyle buyurmaktadır: Bu yurda ancak sabredenler kavuşabilir. Ebü Avscce ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Ona ancak sabredenler kavuşabilir. Yani onda ancak sabredenler başarılı kılınır. Yine “ancak sabredenler rızıklandırılır” denilmiştir”, Sabredenler. Bunların bizzat müminler olması mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır””!; “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”. Yani iman edenler. “Sabredenler” sözünün “Allah'ın kendilerine farz kıldıklarını yerine getirmede nefislerine hâkim olanlar ve bu konuda sabredenler, nefislerinin şehvetlerine ve hevâsına uymayanlar” mânasına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, Müsânın (a.s.) kavminde üç özellik vardı ki bunlar ve benzerleri diğer ümmetlerde bulunmamaktaydı. Bunlardan biri, anlatıldığı üzere kendilerine ilim verilenlerin metin olmaları, kendilerine vâdedilen âhiretteki sevaba dair kesin inanç ve yürek huzuru içinde olmaları, Allahın kendilerine farz kıldığı fiilleri yerine getirmede sabırlı olmaları ve nefislerini arzu ve şehvetlerinden alıkoymalarıdır. [ ]Dinlerinde kuvvet ve metanet sahibi olmalarından ötürü Kâruna nasihat ederek şöyle demişlerdir: “Allah'ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez”, O, bu dönemde kral idi. Yine onlar dünya hayatını arzu eden kimselere şöyle demişlerdi: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah'ın mükâfatı daha üstündür. 2 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, s. 336. Bu sürenin 77. âyet-i kerimesi, İkincisi de anlatılan şu hadisedir; Firavun'un sihirbazları, Firavun onları kesme, asma ve öldürmekle tehdit ettiğinde kalplerindeki imanla dediler ki: “Zararı yok” dediler, “Nasıl olsa biz Rabb'imize dönüyoruz”, Yine dediler ki: “Artık sen neye hükmedeceksen et” Bunun gibi Firavun'un onları tehdit ettiği ve korkuttuğu çeşitli azaplardan dikkate almadıkları hususlar bu durumun benzerleridir. Üçüncüsü, imanını gizleyen kimseyle ilgili anlatılan hadisedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir mümin kişi şöyle dedi: Adamı, “Rabb'im Allah'tır” dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabbinizden âyetler getirmiştir”, O, bu sözü Firavun “Bırakın beni de şu Müsâ'yı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)!” dediğinde açığa vurmuştur. Sanki o, onu öldürmeyi kastetmişti. Görmez misin ki imanını gizleyen bu mümin adam onlara “adamı, ‘Rabb'im Allah'tır” dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir” demiştir. O, Allah'ın peygamberi Müsâ'ya yardım ettikten ve yarar sağladıktan sonra imanını açığa vurmak suretiyle Firavun'a ve kavmine söyledikleriyle ve onların karşısına çıkmakla kendi canını önemsememiştir. Bunlar, Müsâ'nın kavminin dışında hiçbir kavim için anlatılmayan özelliklerdir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onları hidâyet ve adalet lütfuyla nitelemiştir. Bu husus şu ilâhi beyanda dile getirilmiştir: “Müsânın kavminden hak yolu gösteren ve onun ışığında âdil davranan bir topluluk da vardı”, Bu şekilde, kendisinden imanın alınması istendiğinde veya dinini kaybedeceği yahut dinine dair eksikliğe düşeceği korkusu yaşadığında müminin bu durumu kabul etmemesi gerekir. Şayet canından olacağı ve en şiddetli azap ile cezalandırılacağı korkusu yaşasa da böyle davranması gerekir. Görülmez mi ki Cenâb-ı Hak şiddetli azaba, (Jölümlerin en kötüsüne katlanmış olmaları, imanı terketmemeleri ve o kâfirlerin kendilerinden istediklerini onlara vermemeleri dolayısıyla Ashâb-ı Uhdüd'u övmüştür”, Bu şekilde her müslümanın bunların tercih ettiğini tercih etmesi gerekir. Yine aynı şekilde liderlerin ve sultanların huzuruna çıkan ve onların meclislerinde bulunan âlimlerin, Müsâ'nın (a.s.) kavminin Kârun'a yaptığı gibi, onlara nasihatte bulunması, kendilerine verilenleri emretmeleri, sakıncalı ve haram olan şeylerden de sakındırmaları, yine onları her türlü hayra, Allah'a itaat içeren davranışlara yönlendirmeleri gerekir. Aksi durumda onların meclislerinde bulunmamaları ve onlara itaat etmemeleri gerekir. Eğer böyle yaparlarlarsa onların ortakları olurlar. Seleften birinden, Hz. İsâ (a.s.) ve Karun hakkında öğüt alınması için şöyle ibretlik bir söz nakledilir. Buna göre Hz. İsâ (a.s.) dünyada züht hayatını benimsemişti. Öyle ki kendisi için ikamet edeceği bir mesken edinmemiş, geçimini sağlayacak bir işe tutunmamış ve herhangi bir işle iştigal etmemişti. Nihayetinde Cenâb-ı Hak onu göğe yükseltmiş ve onun yaşamını ve ikametini göklerde kendi lütfunda ve yüce makamında sağlamıştır. Kârun ise aşırı bir şekilde bu dünyayı arzu ediyor ve bütün gücüyle bunu elde etmek için çabalıyordu. O, bütünüyle bu dünyaya dayanmıştı. Tâ ki Allah onu, hazineleri ve tâbileriyle birlikte yerin dibine geçirdi. Kıyâmet gününe kadar orada kalacaktir. Bunda, her zâhid ve dünya arzusu olan için ibret ve delil vardır. Bundan ibret alan zâhit kimse dünyada zühdü talep eder; dünyaya rağbet eden ise bu arzusundan sakınır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 205 “Onlar su cevabı verdiler: “Bize gelen bunca apaçık kanıtlara ve bizi yaratana karşı asla seni tercih edemeyiz. Artık sen neye hükmedeceksen et; ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin” (Tâhâ, 20/72). w9 Müellif şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “O çukurları, alev alev yanan ateş çukurlarını hazırlayanlar mahvolmuşlardır! Hani o sırada ateşin başında oturmuşlar, inananlara yaptıklarını seyrediyorlardı. Aziz, övgüye lâyık, göklerin ve yerin mâliki olan Allaha inandıkları için, yalnızca bunun için müminlerden öç aldılar. Allah her şeye şahittir” (el-Burüc,

Kasas 28:81

Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Onlara karşı haksızlık yaptığı için. Yani Müsâ (a.s.) ve ashabına karşı. Artık Allah'a karşı ona yardım edecek adamları yoktu. Sanki o, Allah'ın azabını gidermekte malı ve taraftarlarıyla övünüyor ve bunlarla güçlü olduğunu zannediyordu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Artık Allah'a karşı ona yardım edecek adarnları yoktu. Yani ona tâbi olanlar ve onun taraftarları Allah'ın azabından onu kurtaramarnıştır. Bu durum tıpkı şu sözleri söyleyen öbür kâfirlerin anları gibidir: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz”, Onların bu zanlarına ve sözlerine ilişkin iki yön bulunmaktadır. [s]n kendi aralarinda birbirlerine verdiği eziyetten kurtardığı gibi mallarının ve i cnin kendilerini Allah'ın azabından kurtaracağını Aan lna Tıpkı Nuh un oğlunun sözü gibi: “Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım””” İkincisi şu durumdur: Onlar, Allah katındaki değerleri dolayısıyla bu dünyada kendilerine mal ve taraftarların verildiğini zannetmişlerdi, Dolayısıyla ebediyen azap edilmeyeceklerdi. En doğrusunu Allah bilir. unlardan biri şudur: Onlar, has Aİ OBSS Öğle ya YL ASE 15225 a £

Kasas 28:82

Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler. Onlar Kâruna verilenlerin benzerinin kendilerine verilmesini istiyorlardı. “Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmisti. Vah ki vah! Demek inkârcılar iflâh olmazmış” der oldular. Edebiyatçıların bir kısmı şöyle demiştir: “Vey”, sıla ifadesidir. Bunun aslı “Keenne” (siç) ve “Keennehü” 'dur. Mukâtil şöyle demiştir: “Veykeennehü” “velâkinnehü” 2 demektir. Bu durumda şu mânaya gelmektedir: Fakat Allah rızkı kullarından dilediğine bol verir. Fakat inkârcılar iflâh olmaz. Bazıları şöyle demiştir: Veykeennellah. Yani biliniz ki Allah rızkı dilediğine bol verir. Yine biliniz ki inkârcılar iflâh olmaz. Bazıları şöyle demiştir: Görmez misin ki Allah rızkı dilediğine bol verir. Yine görmez misin ki inkârcılar iflâh olmaz. Zeccâc şöyle demiştir: “Vey” ifadesi, “Keenne” (dis) ifadesinden aya algalar arasında götürmeye başladı. Nuh, uzak mn oğluna, 'Haydi yavrum gel, sen de bizimle birlikte gemiye bin, a diye seslendi. Oğlu, ‘Beni sudan koruyacak bir dağa RR € ja T ap D b dedi ki: Bugün Allah'ın hükmünden ancak O'nun EES aN Kes ır derken 2 rıdır. Bu, pişmanlık ifadesi için bir başlangıç harfidir. Sonra demek inkârcılar iflâh olmazmış! meâlindeki âyet gelir?”, (1Sonra, âyet-i kerimede Mütezile'nin, kulun yararına olanı (aslah) yaratmasının Allah için vâcip olduğunu ileri süren görüşün reddine dair delil vardır. Çünkü söz konusu kimseler, Kâruna verilmiş olup kendilerinin dün dilemiş oldukları nimeti vermemek suretiyle Allah'ın kendilerine lütufta bulunmasını ifade etmişlerdir. Eğer Kârun'a verilenler, din konusunda onun için en yararlı (aslah) olsaydı Allah'ın ötekilere vermemesi bir lütuf olmazdı. Bu durum, Kârun' verilenlerin onun hakkında en yararlı olmadığını göstermektedir. Bilakis ona vermemek onun için en yararlı olandır. Dolayısıyla din konusunda kulun yararına olanı gözetmesi Allah'a vâcip değildir. öv up öyle öl ese SIK

Kasas 28:83

İşte âhiret yurdu! Onu yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenler için hazırlamış bulunuyoruz. İyi son, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır. Bu ilâhi beyanın zâhirine göre yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyen herkes âhiret yurdunun seçkin sahipleri olacaktır. Yine Cenâb-ı Hak âhiret yurdunu bildirdi. Cehennem de aynı şekilde âhiret yurdundandır. Bununla birlikte bu iki beyan iki şekilde yorumlanabilir: Bunlardan biri şudur: Sanki bu beyan inkârcıların liderleri ve firavunları hakkında inmiştir. Nitekim onlar yeryüzünde tekebbür ve zorbalıkla peygamberlere haksız üstünlük kurmak ve insanları Allah'ın dininden ve peygamberlere uymaktan alıkoymak suretiyle yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, buna dikkat çekerek Cenâb-ı Hak işte âhiret yurdu! buyurmuştur. Yani cennet bunlar için değildir. Aksine cennet peygamberlere boyun eğen, insanları Allah'ın dinine ve peygamberlere uymaya davet eden kimseler içindir. Ikincisi, bu ilâhi beyan sıla-i rahim, fakirlere sadaka ve bu konuda infak etme gibi hayır ve itaat türünden ameller yapan kimseler hakkındadır. Cenâb-ı Hak söz konusu kişilerin her ne kadar bu amelleri yapsalar da bunları âhiret için değil, dünyevi amaç ve yeryüzünde haksız üstünlük kurmak için yaptıklarını bildirmiştir. İşte âhiret yurdu bunların değil, bilakis bu dünyada âhiret yurdunu talep eden ve bunun için çalışan kimselerindir. İşte âhiret yurdu! Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Davet edildikleri bu yurt bunu dile getirenin değildir. Bu yurt, Allah Teâlâ'nın hakkında “Allah esenlik yurduna çağırıyor”?M buyurduğu yurttur. Âhiret yurdu, onların davet edildikleri işte bu yurttur. Burası cennettir. Mutlak olarak kullanıldığında âhiret yurdu cennettir. Tıpkı mutlak olarak belirtildiğine kitabın, Allah'ın kitabı; dinin, Allah'ın dini oluşu gibi. İyi son, Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır. Yani işte bu âhiret yurdu Allah'a karşı gelmekten sakınanların olacaktır.

Kasas 28:84

Kim bir iyilikle gelirse ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Bu ilâhi beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri müfessirlerin şu yorumudur: Bu beyan takdim-tehir üzeredir. Yani ona bu iyiliklerinden hayırlı karşılık vardır. Buna göre âyetin mânası şöyledir: Âhirette onun için var olan hayır, dünyada yapmış olduğu bu iyilik karşılığındadır. Bu iyilik tevhittir. İkinci yorum ppan Ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Yani âhirette verilen mükâfat ve sevap, dünyada iken sabretmeleri, nefislerini arzu ve saencan alıkoymaları dolayısıyla kendilerine verilenden daha hayırlıdır. Üçüncü yorum aang Ona bundan daha hayırlı karşılık vardır. Yani Allah'ın eva VE pegdilepinp lütfedilenler dünyada yaptıklarından daha hayırlıdır. Dördüncüsü, Allahın onları başarılı kılması (tevfik) ve hidâyete erdirmesi, onların yaptıklarından daha hayırlıdır. Bir diğer yorum da şudur: Allah'ı anmak ve ona hamdetmek bahsedilenlerden daha hayırlıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah'ı anmak her şeyden önemlidir", Kim de bir kötülükle gelirse. Müfessirlerin tamamı şöyle dediler: Bu kötülük şirktir. Bunlar ancak misliyle karşılık bulurlar. Fakat bunun misli ebediyen cehennemde kalmaktır. Başka bir âyet-i kerimede bu husus beyan edilmiştir: Yaptıklarının karşılığını alırken “onlar haksızlığa uğratılmazlar”?', Bilakis onlar kendi kendilerine haksızlık etmişlerdir. ss j Bus BİGİ AN ats 3.318

Kasas 28:85

Kur'ân'ı sana indiren Allah, elbette seni dönülecek yere de gönderecektir. Kur'ân'ı sana indiren sözü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ferada yani sana indiren. Bazıları şöyle demiştir: Sana Kurânla amel etmeyi farz kılan. Bazıları şöyle demiştir: Sana indirdiği Kurânı ve risâleti insanlara tebliğ etmeyi farz kılan. Elbette seni dönülecek yere gönderecektir meâlindeki âyet hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Mekke'ye. Bazıları dönülecek yerin kıyâmet ve yeniden dirilme zamanı olduğunu söylemiştir. [§] Bazıları dönülecek yerin cennet olduğunu söylemiştir. Denildi ki: Ölüm. Bütün bunlar yeniden dirilme mânasına dönmektedir. Dönülecek yer, zâhir mânasıyla yeniden dirilmedir. Mekke'nin de insanların ardı sıra oraya dönmesi dolayısıyla dönülecek yer olarak nitelenmesi mümkündür. Aynı şekilde insanlar ardı sıra oraya toplandığı için Mekke'ye toplanma yeri de denilir”. Bununla birlikte dönülecek yeri Mekke olarak yorumlayanlar şöyle demektedirler: Hz. Peygamber'e Medine'ye hicret etmesi emredildiğinde o, oraya hicret etmişti. O, Medinede iken şehrini, kendisinin ve atalarının doğduğu toprakları özlemişti. Bunun üzerine Cibril (a.s.) ona bu âyeti, Mekke'ye döneceğine, düşmanlarına galip ve üstün gelecegine ve orayı fethedeceğine dair müjde olarak indirmiştir. Bu, dönülecek yerin Mekke olduğunu söyleyenlerin yorumudur", Bu sözü edilenlerin dışında bir mânaya gelmesi de mümkündür. Bu durumda iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Sanki Hz. Peygamber, kendisini aralarından çıkardıkları için helâk olmalarından korktuğundan onlardan ayrılmasına üzülmüştür. Çünkü önceki ümmetlerde peygamber aralarından çıktığında kendilerine azap inmiştir. O, kavmi kendisini aralarından çıkardıklarında ve tebliğine olumlu cevaptan kaçındıklarında helâk edileceklerinden ve azaba mâruz kalacaklarından korkmuştur. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Ey Muhammed! Mümin olmuyorlar diye adetâ kendini helâk edeceksin!”' (Ey Muhammed!) Onlar için duyduğun üzüntüler yüzünden kendini helâk etme!” Dolayısıyla Cenâb-ı Hak “sen oraya döndürüleceksin, onlara döneceksin, onlar da sana tâbi olacaklar ve sana iman edecekler. Onlar tümüyle bir helâke mâruz kalmayacak ve diğer ümmetler gibi azap edilmeyecekler” diye müjdelemiştir. İkinci yorum şudur: Cenâb-ı Hak ona olan lütfundan dolayı bunu bildirmiştir. O, şöyle buyurmaktadır: Sana bu Kur'ânı indiren, sana bunu vahyeden Allah, sen bunun vahyedilmesini ve indirilmesini ummuyorken rahmeti ve lütfuyla sana vahyetmiş ve indirmiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Sen, bu kitabın sana verileceğini ummuyordun. Ancak o Rabbinden bir rahmet olarak sana verildi”2!, Buna göre Cenâb-ı Hak, oraya dönmeyi ummuyorken seni Mekke'ye döndürecektir. [S]Eëer dönülecek yerden kasıt yeniden dirilme ise bu durumda âyet iki EI şekilde yorumlanabilir. Biri âyetin müjdeleme mânasında olmasıdır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sana bu Kurân'ı indiren Allah seni, seni inkâr edenler ve tasdik edenlerle birlikte döndürecek ve yeniden diriltecektir. Böylece seni inkâr edenleri inkâr ettiklerinden dolayı cezalandıracak; seni tasdik edenleri tasdik edip inandıkları için mükâfatlandıracaktır. İkincisi şudur: Cenâb-ı Hak onu belirtmekte ve onu muhatap almaktadır. Bununla birlikte bundan maksat onun kavmidir. Yani onlar yeniden diriltilecek ve döndürüleceklerdir. Dolayısıyla bu, Cenâb-ı Hakk'ın resülüne hitap x Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 349-351. Bir sonraki âyet-i kerime. ettiği, fakat onun kavmini kastettiği âyetler gibidir. Bu, onlara yönelik bir tehdit mânasına gelir. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin? Kimin doğru yolda yürüdüğünü, kimin de apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi bilen Rabb'imdir. Yani Rabb'im kimin doğru yolda yürüdüğünü en iyi bilendir ve ona doğru yolda yürümesi dolayısıyla karşılığını verecektir. Yine Rabb'im kimin apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi bilendir ve ona sapkınlığının karşılığını verecektir. Bu beyanın belirtilmesi şu anlama gelir: Bu söz, söz konusu inkârcılar, kendilerinin hak üzere ve doğru yolda oldukları ve atalarının da hak üzere ve doğru yolda bulunduklarına, sizlerin ise sapkınlık içinde olduğunuzu iddia ettikleri zaman söylenmiştir. Bu sebeple Allah Teâlâ, meâlen şöyle buyurmaktadır: Kimin doğru yolda yürüdüğünü, kimin de apaçık bir sapkınlık içinde olduğunu en iyi bilen Rabb'imdir. Biz mi yoksa siz mi? Yine bu beyan, aralarında hüküm vermesi ve herkesin yapmış olduğunun karşılığını bulması için Allah'ı hakem yapmak mânasına gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İOS a LEZ YA SESİN AİN iğ SİNE Pİ 2 tS, CONES DPE

Kasas 28:86

87, “Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb'ine çağır ve sakın müşriklerden olma!”

Kasas 28:87

87, “Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar. İnsanları Rabb'ine çağır ve sakın müşriklerden olma!”

Kasas 28:88

Bu kitabın sana vahyolunacağını ummazdın; ama o, Rabbinden bir rahmet olarak geldi. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Sen ummazdın. Sen itaatkar olsan da. Yani boyun eğen olsan da. Bu kitabın sana vahyolunacağını. Sana indirileceğini ve peygamber olacağını. Yani sen bunu ummazdın, fakat Allah lütfu ve rahmetiyle seni resül ve nebi yaptı. İkinci yorum şudur: Sen risâletin sana gelmesi şöyle dursun bunun kavminde ve kabilende olmasını da ummazdın. Çünkü onlar İsrâiloğulları'ndan ve Ehl-i Kitap'tan değillerdi. Risâlet ise daha önce sadece İsrâiloğulları'na hastı. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak rahmeti ve lütfuyla risâleti Araplar'a ve sana tahsis etti. En doğrusunu Allah bilir. (lÖyleyse asla inkârcılara destek verme! Bu beyan farklı yorumlara EZ açıktır. Bunlardan biri bunun yasaklamak mânasında olmasıdır. Yani destek olma! Allah'ın koruması mânasındaki ısmet sıfatından dolayı böyle bir destek verme söz konusu olmasa da. Çünkü ısmet, emir ve nehyi engellememektedir. Bilakis ismet sıfatının yararı emir ve nehiy sırasında ortaya çıkmaktadır. İkincisi, ilâhi beyanın ısmet konusunda ona güven ve onlara destek olmak noktasında ümitsizlik mânasına gelmiş olmasıdır. Sanki o, herhangi bir vakitte ötekilere destek olabileceğinden korkmuş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona bu hususta güven vermiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Korkma! Sen onlara destek olmazsın. Bu, şu ilâhi beyanlarda bildirilen husustur: “Onlardan dolayı üzülme”; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”, Burada onların imanı terketmeleri nedeniyle üzülmemesi bildirilmektedir. Önceki durum da böyledir. Üçüncüsü, hitap her ne kadar zâhirde ona yönelik olsa da bundan maksat başkasıdır. Başka âyetlerde belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hak resülüne hitap etmiş, fakat bundan başka bir mânayı kastetmiştir. Aynı şekilde Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra artık onlar seni bunların gereğini yapmaktan alıkoymasınlar, İnsanları Rabb'ine çağır ve sakın müşriklerden olma! meâlindeki âyet de böyledir. Bu âyette de öncekinde belirtmiş olduğumuz farklı yorumlar geçerlidir. Aynı şekilde bu durum, Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur meâlindeki ilâhi beyanda da mevcuttur. O'nun kendinden başka her şey yok olacaktır. Bazıları şöyle demiştir; Her şey. Allah'ın dışında yararı ve şefaati umulan her şey geçersizdir. Ancak Allah'ın rızası gözetilen ve bunun için yapılan eylemler böyle değildir. Bazıları şöyle demiştir: Her şey yok olacaktır ve zeval bulacaktır. Onun kendinden başka. Zira O diridir, ölmez; ebedidir, yok olmaz. Bazıları şöyle demiştir: Yönelinen ve yapılan her iş gerçekleştirilen her amel yok olacaktır. Ancak Allah'ın yönelmeyi ve yapmayı emrettiği her iş ve fiil yok olmayacaktır. Bu, ilk yoruma yakındır. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:1

2. Insanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece “lwan ettik demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” 1. “ElifLâm-Mim” Elif Lâm-Mim. Burada geçen hurüf-ı mukattaayı başka yerlerde açıklaİnsanlar sanıyorlar mı ki? Bu beyan her ne kadar zâhirde soru (istifham) kalıbı olsa da olumlu mâna içermektedir. Çünkü Allah'tan sâdır olan her soru şeklindeki hitap (istifham), bilgi talebi ve soru, onaylama ve olumlu mâna ifade etmektedir. Çünkü her şeyden haberdar olandan ve her şeyi bilenden soru ve bilgi talebinin sâdır olması mümkün değildir. Zira soru sorarak öğrenme ve bilgi talebi gerçekte işler hakkında bilgisi bulunmayan kimseden gelir ve bunu bilmek için bilgi talep eder ve sorar. Allah Teâlâ ise bir şeyin kendisine gizli kalmasından münezzehtir. Dolayısıyla bu beyan onaylama ve olumlu mâna ifade etmektedir. Ayrıca insanlar sanıyorlar mı ki? sorusu iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Yani insanlar sanıyorlar. İkincisi şudur: Yani insanlar sadece iman ettik demekle bırakılacaklarını sanmasınlar. (Şliman ettik demekle. Cenâb-ı Hak iman etmeyi bildirmiş, fakat kime iman etme hususunu açıklamamıştır. Allaha mı yoksa başkasına mı? Her insan mutlaka bir şeye iman ediyor, bir şeyi de inkâr ediyor. AYEN imanje; len şey veya kimse açıklanmıyor. Ancak Allah 3 insanları mutlak olarak imandan, Allah ve resülüne imanı anlamaya elverişli yaratmıştır. Onları buna ' Bakara ve Âl-i İrorân sürelerinin ilk âyetlerinin tefsirine bakınız. TE'VİLÂTÜ'L-KUR'AN TERCÜM. öyle ki onlar mutlak olarak kitaptan Allah'ın kitabını, arattı; ÖY ınladılar. Bunun benzeri hususlar çoktur. Öyle ki poe iğimiz mutlak iman itlak kitaptan Allah'ın kitabını; s Sa VEN e a Allah E ia imanı; aynı şekilde mutlak dinden de A gt x ` ilar. Do. š x. la iman ettik demekle meâlindeki ilâhi beyan Allaha ve resülüne iman ettik” mânasına gelir. elverişli olarak y âhiret yurdundan cenneti [Allah'ın İnsanları Denemesinin Mahiyeti] dan geçirilmeden. Yani sınanmadan. Buradaki denenme, anmadır. Allah kullarını durumların değişmesiyle sı. bazan bolluk, refah veya çeşitli Denenip sınav içinde sıkıntı bulunan sın namaktadır. Bu bazan darlık ve sıkıntıyla olur; i ny i ibadetlerle olur. Tâ ki bu durum, iman ettiğini söylemesinin doğru veya yalan olduğuna dair insanlara bir alâmet olsun. Böylece Ta Allaha iman ettiğinden haber veren herkesin doğru veya yalan söylediğini bilsinler. Zira kişinin bildirdiği ve “iman ettim” derken verdiği haberde yalancı olması mümkündür. Dolayısıyla Allah doğru ve yalan söylediklerini bilmeyi ameller sayesinde insanlar nezdinde doğruluğu ortaya çıkar. Öyle ki eğer imtihan ve denenme söyleme yönünden olsaydı belki de gerçek durum ortaya çıkmazdı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda münafıklar hakkında bildirdiği durumdur: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder”. Bu da, sınanmanın, içinde sıkıntının ve musibetin bulunduğu bir imtihan olduğunu göstermektedir. “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz”? meâlindeki âyet bu anlama gelir. Kişinin imanında doğruluğu, başına gelen sıkıntılarla ortaya çıkar. Bolluk ve refah ise onun tabiatına ve nefsinin arzularına uygun olandır. Dolayısıyla tabiatına uyan durumlarla onun imanda doğruluğu ortaya çıkmaz. Bilakis tabiatına aykırı olan ve tahammülü ona ağır gelen olgularla doğruluğu ortaya çıkar. Yine bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, imanı dille açığa vuran, fakat bunun aksini ve yalanlarını gizleyen bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, Belek Allah a ve resülüne iman eden, bununla birlikte çeşitli şekillerde azap calin, bunun üzerine imanı terkeden ve inkâr eden bir topluluk hakkında Q i hakkında şu ilâhî beyan da nåzil olmuştur: “Allah uğ: ıyla karşılaşınca insanlardan gördükleri eziyeti Allahtan gelen e ei ii slam vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dü i bir ceza gibi düşünürler”, (JNasıl olmasın ki bunu kabul eden kimsenin, tabiatına uygun olan ve olmayan çeşitli şekillerde imtihan edileceği bildirilmektedir; tâ ki insanlar açısından doğruluğu ortaya çıksın, onlar da buna göre ona muamelede bulunsunlar. En do bunda imanı dile getiren ve £ Şrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: budur”. O sint da ñhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran İŞ“

Ankebut 29:2

2. Insanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece “lwan ettik demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?” 1. “ElifLâm-Mim” Elif Lâm-Mim. Burada geçen hurüf-ı mukattaayı başka yerlerde açıklaİnsanlar sanıyorlar mı ki? Bu beyan her ne kadar zâhirde soru (istifham) kalıbı olsa da olumlu mâna içermektedir. Çünkü Allah'tan sâdır olan her soru şeklindeki hitap (istifham), bilgi talebi ve soru, onaylama ve olumlu mâna ifade etmektedir. Çünkü her şeyden haberdar olandan ve her şeyi bilenden soru ve bilgi talebinin sâdır olması mümkün değildir. Zira soru sorarak öğrenme ve bilgi talebi gerçekte işler hakkında bilgisi bulunmayan kimseden gelir ve bunu bilmek için bilgi talep eder ve sorar. Allah Teâlâ ise bir şeyin kendisine gizli kalmasından münezzehtir. Dolayısıyla bu beyan onaylama ve olumlu mâna ifade etmektedir. Ayrıca insanlar sanıyorlar mı ki? sorusu iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Yani insanlar sanıyorlar. İkincisi şudur: Yani insanlar sadece iman ettik demekle bırakılacaklarını sanmasınlar. (Şliman ettik demekle. Cenâb-ı Hak iman etmeyi bildirmiş, fakat kime iman etme hususunu açıklamamıştır. Allaha mı yoksa başkasına mı? Her insan mutlaka bir şeye iman ediyor, bir şeyi de inkâr ediyor. AYEN imanje; len şey veya kimse açıklanmıyor. Ancak Allah 3 insanları mutlak olarak imandan, Allah ve resülüne imanı anlamaya elverişli yaratmıştır. Onları buna ' Bakara ve Âl-i İrorân sürelerinin ilk âyetlerinin tefsirine bakınız. TE'VİLÂTÜ'L-KUR'AN TERCÜM. öyle ki onlar mutlak olarak kitaptan Allah'ın kitabını, arattı; ÖY ınladılar. Bunun benzeri hususlar çoktur. Öyle ki poe iğimiz mutlak iman itlak kitaptan Allah'ın kitabını; s Sa VEN e a Allah E ia imanı; aynı şekilde mutlak dinden de A gt x ` ilar. Do. š x. la iman ettik demekle meâlindeki ilâhi beyan Allaha ve resülüne iman ettik” mânasına gelir. elverişli olarak y âhiret yurdundan cenneti [Allah'ın İnsanları Denemesinin Mahiyeti] dan geçirilmeden. Yani sınanmadan. Buradaki denenme, anmadır. Allah kullarını durumların değişmesiyle sı. bazan bolluk, refah veya çeşitli Denenip sınav içinde sıkıntı bulunan sın namaktadır. Bu bazan darlık ve sıkıntıyla olur; i ny i ibadetlerle olur. Tâ ki bu durum, iman ettiğini söylemesinin doğru veya yalan olduğuna dair insanlara bir alâmet olsun. Böylece Ta Allaha iman ettiğinden haber veren herkesin doğru veya yalan söylediğini bilsinler. Zira kişinin bildirdiği ve “iman ettim” derken verdiği haberde yalancı olması mümkündür. Dolayısıyla Allah doğru ve yalan söylediklerini bilmeyi ameller sayesinde insanlar nezdinde doğruluğu ortaya çıkar. Öyle ki eğer imtihan ve denenme söyleme yönünden olsaydı belki de gerçek durum ortaya çıkmazdı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda münafıklar hakkında bildirdiği durumdur: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder”. Bu da, sınanmanın, içinde sıkıntının ve musibetin bulunduğu bir imtihan olduğunu göstermektedir. “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz”? meâlindeki âyet bu anlama gelir. Kişinin imanında doğruluğu, başına gelen sıkıntılarla ortaya çıkar. Bolluk ve refah ise onun tabiatına ve nefsinin arzularına uygun olandır. Dolayısıyla tabiatına uyan durumlarla onun imanda doğruluğu ortaya çıkmaz. Bilakis tabiatına aykırı olan ve tahammülü ona ağır gelen olgularla doğruluğu ortaya çıkar. Yine bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, imanı dille açığa vuran, fakat bunun aksini ve yalanlarını gizleyen bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, Belek Allah a ve resülüne iman eden, bununla birlikte çeşitli şekillerde azap calin, bunun üzerine imanı terkeden ve inkâr eden bir topluluk hakkında Q i hakkında şu ilâhî beyan da nåzil olmuştur: “Allah uğ: ıyla karşılaşınca insanlardan gördükleri eziyeti Allahtan gelen e ei ii slam vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dü i bir ceza gibi düşünürler”, (JNasıl olmasın ki bunu kabul eden kimsenin, tabiatına uygun olan ve olmayan çeşitli şekillerde imtihan edileceği bildirilmektedir; tâ ki insanlar açısından doğruluğu ortaya çıksın, onlar da buna göre ona muamelede bulunsunlar. En do bunda imanı dile getiren ve £ Şrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: budur”. O sint da ñhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran İŞ“

Ankebut 29:3

Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır. Bunun mânasını daha önce açıklamıştık. Yani O, meydana gelmemiş olduğu halde gerçekleşeceğini bildiği bir durumu ortaya çıkmış ve gerçekleşmiş gibi bilir. Yine O, var olmadığı halde var olacağını bildiği nesne ve olayları mevcut olarak kesinlikle bilir. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:4

Yoksa kötülük yapan o kişiler sandılar mı? Bu ilâhi beyan da aynı şekilde iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Söz konusu kimseler sanmışlardır. İkincisi şudur: Bu beyan, yasaklama anlamında “sanmasınlar” demektir. Bizden kaçıp kurtulabileceklerini. Kimse Allah'ın azabından ve cezasından kaçıp kurtulabileceğini sanmaz. Fakat onlar müslüman ve kâfirin bu dünyada nimet ve refah bakımından eşit olduklarını ve ölüm sırasında müslümanda olduğu gibi kâfire de azabın inmediğini gördüklerinde yeniden dirilişin olmadığını zannettiler. Bu durum onları yeniden dirilişi inkang sevketti. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirttiği gibi: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık”!. Yani Cenâb-ı Hak bu ikisini yarattığında boşuna yaratmamıştır. Eğer yeniden dirilme olmasaydı bu yaratma boşuna olmuş olurdu. Onlar Cenâb-ı Hakk'ın göğü ve yeri boşuna yaratmadığını biliyorlardı. Fakat yeniden dirilmenin olmaması durumunda bunların yaratılması boşuna olmuş olacaktır. Dolayısıyla onlar yeniden dirilmeyi inkâr ettiklerinde azabın ve karşılık bulmanın da olmadığını zannettiler, En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:5

Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse. Cenâb-ı Hak kavuşmayı kendisine nispet etmiştir. Yine şu ilâhi beyanlarda dönüş ve yönelme de ona nispet edilmiştir: “Dönüş de yalnız O'nadır”; “Her iş O'na döndürülür”; “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”. Bunun dışındaki âyetlerde de benzer ifadeler yer almaktadır. Bu durum böyledir, çünkü dünya ve âlemin yaratılması kendi başına bir amaç değildir. Aksine dünya ve içindeki varlık âleminin yaratılmasının amacı âhirettir. Dolayısıyla dünyadaki varlıkların yaratılması, âhiretin bir hikmeti olmaktadır. Zira eğer âhiret olmasaydı bu dünyada sözü edilen varlıkların yaratılması bir oyun ve gereksiz bir durum olurdu. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Cenâb-ı Hak zatına dönme amacı olmaksızın onların yaratılmasını bir oyun ve anlamsız bir durum olarak değerlendirmiştir. Bilsin ki Allah'ın belirlediği sürenin sonu mutlaka gelecektir. O, her şeyi bilir, her şeyi işitir. Her şeyi işitir. Yani söylediklerini ve açığa vurduklarını. Her şeyi bilir. Yani gizlediklerini ve sır olarak sakladıklarını, Çünkü bu anlatılan münafıkların kıssasıdır. Ya da bu beyanlar şu mânaya da gelebilir: Her şeyi işitir, Yani icabet eder, Her şeyi bilir. Yani ihtiyaçlarını ve durumlarını, En doğrusunu Allah bilir, Oul! EPEE Ola 22] Jai Wa 03

Ankebut 29:6

Her kim elinden gelen çabayı gösterirse yalnız kendi iyiliği için çabalamış olur. Şu ilâhi beyanlar da bu mânadadır: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”; “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”, Yani kendi aleyhinize. Bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hakk'ın insanları, kendi zatına dönük bir zararı giderme veya bir menfaati celbetme gibi bir ihtiyaçtan değil, aksine bir zararı giderme veya bir menfaati celbetme gibi kendilerine dönük bir ihtiyaçtan dolayı imtihan ettiği bildirilmektedir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak evreni ve içindeki varlık âlemini kendi zatına yönelik bir ihtiyaçtan değil, aksine insanların ihtiyaçlarından dolayı yaratmıştır. Ayrıca O, insan dışında yarattığı bütün mevcudatı insan için yaratmış ve bütün bunları onun hizmetine sunmuştur. Yine O, insanı bütün bunları kendi yararı ve ihtiyaçları için kullanmaya kâdir kılmıştır. (SJBu, birçok âyette bildirilen bir husustur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir”; “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur”, Bu gibi ilâhi beyanlarda söz konusu durum açıklanmıştır. Buna göre Cenâb-ı Hak bu varlık âlemini zararları giderme ve menfaatleri celbetmeye dair ihtiyaçlarından dolayı insanları imtihan etmektedir. Bu nedenle her kim elinden gelen çabayı gösterirse yalnız kendi iyiliği için çabalamış olur buyurmuştur. Yani Allah'a yönelik bir yarar veya ihtiyaçtan dolayı değil, insanın ihtiyacı ve yararı için. Allah'ın, hiç kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur. Bu beyan, zis “e len hususların açıklamasıdır. Sonra, mücahede bazan şeytan ve cink rie olur bazan düşmanlarından olan insanlarla olur; bazan nefsin arzularıyla olur; ba zan da dünya işlerine dair olur. Bunların hepsi Allah yolunda mücahededir Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bizim uğrurnuzda elinden gelen çabayı sar fedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”, En doğrusu nu Allah bilir.

Ankebut 29:7

Biz, iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz. Bu ilâhi beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Bu amellerinden dolayı alacakları karşılık, yapmış oldukları amellerin daha güzelidir. Çünkü bu karşılığın değeri yapmış oldukları amellerin değerinden daha büyük ve daha güzeldir. Zira onların amellerinin büyük bir değeri yoktur. Çünkü onlardan bir geceyi bir dirhemle veya bir gün ve bir gece ihtiyacını karşılayacak bir bedelle ihya edenler vardır. İkincisi, kişinin yaptığı ameller farklı şekillerdedir: Tövbeyle affedilen veya karşılığında ceza görülen kötülükler; bol sevapla karşılık buldukları iyilikler; kendi ihtiyaçları için yapmış oldukları, karşılığında ceza veya mükâfat almadıkları mübah olan ameller. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz. ( Bunlar onların Allah rızası için yaptıkları iyilikler ve hayırlardır. Onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz. Bu ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Onların kötülükleri affedilip iyilik çeşitlerinden biriyle değiştirilir ve onlar bunun daha güzeliyle ödüllendirilir. Bu husus şu ilâhi beyanda dile getirilmiştir: (Önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir. " Busürenin 69. âyeti, AYY puer

Ankebut 29:8

8. me iğ anne babasına iyi davranmasını emrettik. Ama onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onların sözüne uyma! Sonunda dönüşünüz yalnız bana olacaktır. İşte o zaman, vaktiyle yapmış olduğunuz her şeyi önünüze koyacağım.” Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik. Bu âyetteki “hüsnen” kelimesi “ihsânen” şeklinde de okunmuştur", Zeccâc şöyle demiştir: Hüsnen” şeklinde okunması daha kapsayıcı ve daha uygundur. Çünkü bu anlam, bir şeyin kendinde iyiliğe ve ebeveynine iyilik etmesi anında insanda var olan iyiliğe dairdir". Bir şeyin kendinde iyilik varsa “hasüne kezâ” denilir. “İhsan” ise söz konusu işten etkilenen kimsede iyi olan özellik demektir. Veya buna benzer ifade kullanılır. Bununla birlikte “İhsan” aynı şekilde zatı itibariyle kendinde iyilik bulunan özelliktir. İyi bir iş yaptığında -ki bu durumda iyi olmuş olur- “ahsene” denilir. En doğrusunu Allah bilir. Ama onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa. Eğer bu hitap müminlere ise âyetin yorumu şöyle olur: Ama onlar, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa. Yani Allah'ın bir ortağı olduğuna dair seni zorlarlarsa. Yani sen biliyorsun ki O'nun bir ortağı yoktur, dolayısıyla bana ortak koşma. Bu şu ilâhi beyan gibidir: “Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?” Yani sizin söylediklerinin aksine O, bilmektedir. O'nun ortağı olduğuna dair hakkında bilgi sahibi olmadığın sözü bu mânadadır. Yani O'nun ortağının al dair söylenene aykırı bilgin vardır. Eğer hitap kâfirlere ise ilâhi beyan şu mânaya gelir: “ bk. Abdülâl Sâlim Mekrem-Ahmed Muhtâr Ömer, Mu'cemi'i-kırdati'-Kurâniyye, Hl, 373. Zeccâc, Meâni'l-Kurün, IV, 161. i llah salla, bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve Bunlar A ah katında bizim aracılarımız' diyorlar. Onlara şöyle de: ‘Göklerde ve yerde Allah'ın Bilmek bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz? Onların yakıştırdıkları ortaklardan O'nun yüce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur (Yünus, 10/18). Onlar Allah hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeyleri söylüyorlar. Onların sözüne uyma! Cendba Hak ebeveyne iyiliği, onlara güzel davranmayı ve italerinde Maha isyan olmadıkça onlara itaat etmeyi emretmiştir. Bu durum onlara itaatin her konuda ve onlara iyilik olan her hususta vâcip olmadığını, aksine itaatin sadece yaratıcıya itaat içeren hususlarda olması gerektiğini bilmek içindir. Sonunda dönüşünüz yalaız bana olacaktır. İşte o zaman, vaktiyle yapnus olduğunuz her şeyi önünüze koyacağım. Bu beyan, insanların her daim yaptıklarında dikkatli olmaları ve Allaha isyan içeren davranışları yapmamalarına ilişkin bir tehdittir.

Ankebut 29:9

9, “İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara gelince, onları (katımızda) mutlaka iyiler arasına alacağız.” İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara gelince, onları (katınuzda) mutlaka iyiler arasına alacağız. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: İman edip yararlı işler yaptığı halde bazı kötülükleri bulunan kimselerin bu kötülüklerini silip yararlı işlerle değiştireceğiz, sonra da onları kötülükleri bulunmayan iyiler arasına alacağız. Bu kötülükleri bulunmayan iyiler peygamberlerdir. Zira Kurânda “iyiler” olarak belirtilenlerin çoğundan maksat peygamberlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, belirttiğimiz gibi bu, onlar için kötülüklerin silinmesi mânasına gelir. Nitekim bu mâna, daha önce Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda bildirdiği gibidir: “Biz, iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz”, Onları (katımızda) mutlaka iyiler arasına alacağız. Bu ilâhi beyanının şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani onları iyilerden yapacağız. Eğer denilirse ki: Onlar zaten iyilikler yaptıkları halde onları (katımızda) mutlaka iyiler arasına alacağız meâlindeki âyetin mânası nedir? Buna şöyle cevap verilir: Bunun mânası başta belirttiğimiz anlamdır. Buna göre onlar iyilikler yapmıştır, ancak onların bazı kötülükleri bulunmaktadır ki bunlar iyiliklerle silinmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak onları hiç kötülükleri bulunmayan iyiler arasına alacaktır. En doğrusunu Allah bilir. ©“ Bu surenin 7. âyeti.

Ankebut 29:10

110. “İnsanlar arasında öyleleri de vardır ki, Allah'a inanıyoruz’ der- WYJ ler; ama Allah uğrunda bir sıkıntıyla karşılaşınca insanlardan gördükleri eziyeti Allah'tan gelen bir ceza gibi düşünürler. Ama Rabb'inden bir yardım gelecek olsa o zaman da mutlaka (gerçek müminlere), Aslında biz hep sizinle olduk' derler. Peki ama herkesin kalbindekileri en iyi bilen Allah değil miİnsanlar arasında öyleleri de vardır ki, “Allah'a inanıyoruz derler; ama Allah uğrunda bir sıkıntıyla karşılaşınca insanlardan gördükleri eziyeti Allah'tan gelen bir ceza gibi düşünürler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Bunlar dilleriyle iman etmiş kimselerdir. Bunlara insanlardan bir belâ gelse veya kendilerine ve mallarına bir musibet gelse akılları başlarından gider; bu durumda dünyadaki bu sıkıntıyı Allah'ın âhiretteki azabı gibi değerlendirirler. Sonra, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ama Rabb'inden bir yardım gelecek olsa o zaman da mutlaka (gerçek müminlere), ‘Aslında biz hep sizinle olduk derler. Bu münafıkların alâmetidir. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, gizli ve açık bir şekilde Allah'a iman etmiş, fakat Allaha ve resülüne imanından dolayı eziyet görmüş, bunun neticesinde imandan çıkıp ve inkâr etmiş kimseler hakkında inmiştir. Bu yoruma göre Ama Rabb'inden bir yardım gelecek olsa o zaman da mutlaka (gerçek müminlere), “Aslında biz hep sizinle olduk’ derler meâlindeki âyetin öncekinden bağımsız ve yeni bir cümle olarak anlaşılması gerekir. Bu beyan münafıkların yaptıklarını açıklamak ve bildirmek içindir. En doğrusunu Allah bilir. İnsanlardan gördükleri eziyeti Allah'tan gelen bir ceza gibi düşünürler, Yani insanların kendisine yaptıkları eziyeti ve bozgunculuğu, istediklerini vermeye dair olarak kabul etti ki o da inkâr etmektir, Allah'tan gelen bir ceza gibi. Yani bu kâfirlerden istenen imana ilişkindir. Çünkü inkârcılara Allah'ın azabı geldiğinde veya azabın gelme korkusu onlarda şiddetlendiğinde kendilerinden istenen O'na iman etmeyi ve O'nun birliğini tasdik etmeyi Allaha sunarlar. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen husustur: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (firtina korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allaha yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allaha ortak koşuyorlar”. Bu beyanın başka bir şekilde yorumlanması da e E Buna göre onlar, imanı terketmede insanların eziyetini bu konus a a Š vin azabı gibi görüyorlar. Yani insanlardan gördükleri eziyeti, Allah'tan gelmiş gibi kabul ediyorlar ve bunun neticesinde imanı terkediyorlar. Peki ama herkesin kalbindekileri en iyi bilen Allah değil midir? Eğer bu beyan, açık ve gizli olarak gerçekten Allaha iman eden kimse hakkınday. sa bu durumda, eziyet görmesinden dolayı imanı terketmesine dair olarak bu kişinin kınanması mânasına gelir. Çünkü böyle biri onların karşısında dil ile inkârı açıklayabilir, böylelikle kendisine yönelik eziyeti giderebilir, dolayısıyla gizli olarak gerçekte mümin olabilirdi. Bu durum şu ilâhi beyanda bildirilmektedir: “Kalbi imanla dolu olduğu halde baskı altında kalanın durumu müstesna olmak üzere””, Eğer âyet münafıklar hakkındaysa bu durumda Cenâb-ı Hak BON şöyle buyurmaktadır: [ ]Kalbinizde aksi durum olduğu halde nasıl inkârı gizlediniz? Halbuki Allah'ın bütün varlıkların kalbindekileri bildiğini bilmektesiniz. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:11

Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir. Bunun yorumunu daha önce açıkladık. Şöyle ki Allah olacağını bildiği olayı var olmuş gibi bilir; yine yeryüzünde şu vakitte ortaya çıkacağını ve var olacağını bildiği bir şeyi de ortaya çıkmış ve mevcut olmuş gibi bilir. 12. “İnkârcılar müminlere, 'Gelin bizi yüklenelim' derler. Oysa onların hiçbir lerdir; hakikatte onlar katıksız yalancı m yolumuza uyun, günahınızı biz günahını gerçekten yüklenecek değil- [Varsa Günahı Bana Olsun Diyen Yalancılar] P Ipkarcutat müminlere, Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim derler. Sanki delillere ve âyetlere dair insanlarda şüphe oluşturacak sp ahi bunlara karşı çıkmaktan aciz kaldıktan sonra bu sözleri dile getirmişlerdir. Yine bunlara düşmanlık etmek ve karşıt delil sunmaktan aciz kaldıktan sonra bunu söylemişlerdir. Bütün bunlardan aciz kaldıklarında Cenâb-ı Hakk'ın bildirdikleriyle meşgul olmuşlar ve müminlere bu sözleri söylemişlerdir: Gelin bizim yolumuza uyun. Yani dinimize, Günahınızı biz yüklenelim. En doğrusunu Allah bilir ya, kâfirler şöyle demektedirler: Gelin bizim yolumuza uyun, zira bu yol doğrudur. Eğer size bir günah yazılırsa veya buna uydugunuz için günah işlerseniz, biz sizin günahlarınızı yükleniriz. Bazıları şöyle demiştir: Kendi içlerinden iman edenlere demişlerdir ki: Sizler de bizler de yeniden diriltilmeyeceğiz, dolayısıyla bizim yolumuza uyun. Eğer sizin aleyhinize bir durum olursa onu da biz yüklenelim. Bu, ilkine yakın bir yorumdur. Bir diğer muhtemel yoruma göre onlara derler ki: Gelin bizim yolumuza uyun, zira Allah bize bunu emretti. Eğer bu konuda hata ederseniz, biz sizin hatanızı da yükleniriz. Veya buna benzer sözler. Onların bu sözleri çelişkilidir. Çünkü onlar dinlerine uymakta hata etmekte olduklarını belirtmişler, ancak bununla belirttiğimiz durumu istemeleri müstesna. İkincisi, onlar ötekilerin günahlarını garantili olarak devralacaklarını ve yükleneceklerini söylüyorlardı. Ancak bunu, hata talebi lehinde olan kimsenin izniyle değil, aksine bu durum kendisi için aleyhte olan kişinin izniyle yapıyorlardı. Halbuki garanti, günah yükünü taşıyan kimsenin izniyle geçerli olmaz. Sonra, Cenâb-ı Hak onların bu günahı yüklenmeyeceklerini bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: Oysa onların hiçbir günahını gerçekten yüklenecek degillerdir; hakikatte onlar katıksız yalancılardır. Onlar katıksız yalancılar dır mâlindeki âyet şu mânaya gelebilir: Ötekilerin günahını Yk lee ye m sözlerinde yalancıdırlar. Yani onlar bunu yüklenmeye güç P e eyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendi yollarına yi p çağrıda yalancıdırlar. Yine bu beyan şu anlama da gelebi x ye ir dilerine bunu emrettiğine dair sözlerinde yalancıdırlar. En doğru OwA APARA

Ankebut 29:12

Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir. Bunun yorumunu daha önce açıkladık. Şöyle ki Allah olacağını bildiği olayı var olmuş gibi bilir; yine yeryüzünde şu vakitte ortaya çıkacağını ve var olacağını bildiği bir şeyi de ortaya çıkmış ve mevcut olmuş gibi bilir. 12. “İnkârcılar müminlere, 'Gelin bizi yüklenelim' derler. Oysa onların hiçbir lerdir; hakikatte onlar katıksız yalancı m yolumuza uyun, günahınızı biz günahını gerçekten yüklenecek değil- [Varsa Günahı Bana Olsun Diyen Yalancılar] P Ipkarcutat müminlere, Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim derler. Sanki delillere ve âyetlere dair insanlarda şüphe oluşturacak sp ahi bunlara karşı çıkmaktan aciz kaldıktan sonra bu sözleri dile getirmişlerdir. Yine bunlara düşmanlık etmek ve karşıt delil sunmaktan aciz kaldıktan sonra bunu söylemişlerdir. Bütün bunlardan aciz kaldıklarında Cenâb-ı Hakk'ın bildirdikleriyle meşgul olmuşlar ve müminlere bu sözleri söylemişlerdir: Gelin bizim yolumuza uyun. Yani dinimize, Günahınızı biz yüklenelim. En doğrusunu Allah bilir ya, kâfirler şöyle demektedirler: Gelin bizim yolumuza uyun, zira bu yol doğrudur. Eğer size bir günah yazılırsa veya buna uydugunuz için günah işlerseniz, biz sizin günahlarınızı yükleniriz. Bazıları şöyle demiştir: Kendi içlerinden iman edenlere demişlerdir ki: Sizler de bizler de yeniden diriltilmeyeceğiz, dolayısıyla bizim yolumuza uyun. Eğer sizin aleyhinize bir durum olursa onu da biz yüklenelim. Bu, ilkine yakın bir yorumdur. Bir diğer muhtemel yoruma göre onlara derler ki: Gelin bizim yolumuza uyun, zira Allah bize bunu emretti. Eğer bu konuda hata ederseniz, biz sizin hatanızı da yükleniriz. Veya buna benzer sözler. Onların bu sözleri çelişkilidir. Çünkü onlar dinlerine uymakta hata etmekte olduklarını belirtmişler, ancak bununla belirttiğimiz durumu istemeleri müstesna. İkincisi, onlar ötekilerin günahlarını garantili olarak devralacaklarını ve yükleneceklerini söylüyorlardı. Ancak bunu, hata talebi lehinde olan kimsenin izniyle değil, aksine bu durum kendisi için aleyhte olan kişinin izniyle yapıyorlardı. Halbuki garanti, günah yükünü taşıyan kimsenin izniyle geçerli olmaz. Sonra, Cenâb-ı Hak onların bu günahı yüklenmeyeceklerini bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: Oysa onların hiçbir günahını gerçekten yüklenecek degillerdir; hakikatte onlar katıksız yalancılardır. Onlar katıksız yalancılar dır mâlindeki âyet şu mânaya gelebilir: Ötekilerin günahını Yk lee ye m sözlerinde yalancıdırlar. Yani onlar bunu yüklenmeye güç P e eyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendi yollarına yi p çağrıda yalancıdırlar. Yine bu beyan şu anlama da gelebi x ye ir dilerine bunu emrettiğine dair sözlerinde yalancıdırlar. En doğru OwA APARA

Ankebut 29:13

Andolsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yükleri yükleneceklerdir. Kendi sapkınlıkları dolayısıyla kendi günahlarını ve başkalarını saptırdıkları ve onlara bu konuda çağrıda bulundukları için nice ağırlıklar yükleneceklerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular”, Anlatıldığına göre Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim bir hidâyete davet eder ve buna uyulursa, uyanların sevabının misli söz konusu kimseye yazılır, diğerlerinin sevabından da bir şey eksilmez. Kim bir sapkınlığa davet eder ve buna uyulursa, uyanların günahlarının misli söz konusu kimseye yazılır, diğerlerinin günahından da bir şey eksilmez””. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyâmet günü şüphesiz, sorguya çekileceklerdir. Bazıları şöyle demiştir: Uydurmaları, putları ilâh edinmeleridir. Zira uydurma fiil ve sözle olabilir. Yine onların uydurmalarının, ötekilerin günahlarını yüklenmeleri mânasına gelmesi mümkündür. Veya Allah'ın bunu kendilerine emretmiş olmasına dair sözleridir. Yahut taptıkları putlara ilâh adını vermiş olmalarıdır. En doğrusunu Allah bilir. GİNE LAZ İla ist ee

Ankebut 29:14

Andolsun; biz Nuh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Cenâb-ı Hak bu % ri iki e idan bildirmektedir. Bunlardan biri şudur: O, resülünü ati Sl ne lik eziyetine karşı sabrettirmektedir. Çünkü O, Nuh'un (a.s.) UL mi kavminin arasında yaşadığını bildirmiştir. O, kavmini Allah'ın alkil et etmiş, fakat sadece ailesinden bir grup dışında kimse onun davetine icabet etmemiştir. Kavminin tehditleri onu Allah'ın dinine davet etmekten alıkoymamıştır. Nitekim kavmi şöyle demiştir: “Ey Nuh! dediler, ‘Bu işten vazgeçmezsen, kesinlikle sen de taşlanacaksın!”” Kavmi buna nz; tehditler yöneltiyordu. Fakat bu tehditler Nuh'u (a.s.) davetten alıkoymamıştır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”, (Jikinci olarak O, görüşü bozuk kimseleri reddetmektedir. Çünkü o kimseler şöyle demektedir: Öğüt, öğüt verenin kusuru ve kendini bu işe vermemesi sebebiyle öğüt verilenlere fayda vermemektedir. Dolayısıyla şöyle denilir: Nuh (a.s.) kavmini dokuz yüz elli yıl davet etmiş, fakat sadece bir grup ona iman etmiştir. Onun bir eksiklik ve kusurunun bulunması mümkün değildir. Bu durum muhtemelen öğüt verilenlerin bedbahtlığı (şekavet) dolayısıyla öğüdün fayda vermediğini göstermektedir. Neticede tüfan kendilerini yakalayıverdi. Bazıları şöyle demiştir: Bu, şiddetli yağmurdur. Tüfanın içinde helâk olan her türlü musibet mânasında olması mümkündür. Buradaki tüfan onlara indirilen su olup bu su onları boğmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Zeccâc şöyle demiştir: Bu ilâhi beyandaki istisna, önce geçen ifadeyi tekit etmek mânasındadır. Bu, önce geçen ifadenin arkasından zikretmek gibidir. Veya benzer bir sözü ifade etmektir”. Biz şöyle deriz: Eğer daha önce geçen ifade yeterli ve tam ise bunun peşi sıra gelen istisna öncekinin tekidi anlamına gelir. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Dediler ki: Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Yalnız Lüt'un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız ©. “Suçlu bir kavme” meğlindeki ilâhi beyan yeterli ve tam bir ifade olup Lüta tâbi olanların bu kapsama girmediği anlaşılmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak “suçlu” ifadesini kullanmıştır. Çünkü ona tâbi olanlar suçlu değildi. Dolayısıyla bu beyan yeterli ve anlaşılır bir ifade olup Lüta tâbi olanların belirtilmesine ihtiyaç bulunmamaktadır. Bununla birlikte tekit mânasında bildirilmiştir. Şu ilâhi beyanlar da bu mânadadır: “İffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla”; “iffetli yaşamaları, zina etmemeleri şartıyla”. Zira Cenâb-ı Hak “iffetli yaşayan erkekler” buyurmuştur. Bu beyandan bunların zina etmedikleri anlaşılmaktadır. Yine “iffetli yaşayan kadınlar” sözü de böyledir. Bunların da zina etmedikleri ve gizli dost tutmadıkları anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bu ifadeler tekit için belirtilmiştir. Eğer cümlede daha önce geçen ifade mücmel ve genel ise bu durumda istisna, ifadede “min” harfinin gizlenmesi suretiyle murat edilenin anlaşılması içindir. Elli yıl hariç bin yıl sözü de böyledir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Nuh (a.s.) onların arasında bin yıldan dokuz yüz elli sene kaldı. İnsanların şu sözleri de bu meyandadır: Falan kişiye şu kadar hariç on dirhem borcum vardır. Bu sözü söyleyen sanki şöyle demiş olmaktadır: Falan kişiye on dirhemden şu kadar para borcum vardır. Bu ifade biçimi mânanın anlaşılması içindir. Bazıları şöyle demiştir: Tüfan bir yoldan veya başka bir yerden taşan ve yayılan her türlü su demektir. [ ] Ayni şekilde her şeyi silip götüren ölüm de tüfan ve tüfan suyu olarak isimlendirilir. Bu, A'râf süresinde bildirilen beyandır”. Bazıları tüfanın boğulma olduğunu söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir. GİRNE ŞAL PN EŞİ

Ankebut 29:15

15. Fakat biz Nuku ve gemidekileri kurtardık ve bunu bütün insanlık için bir ibret yaptık. Fakat biz onu kurtardık. Yani Nuhu (a.s.). Gemidekileri de. Yani gemiye girenleri. Bunu bütün insanlık için bir ibret yaptık. Bazıları şöyle demiştir: Bunun ibret yapılması, var olan bütün gemilerin yok olması söz konusu geminin ise bugüne kadar olduğu şekliyle kalmış olmasıdır. Bazıları şöyle demiştir: Bunu bir ibret yaptık. Onlardan sonrakiler için. Dolayısıyla bu ibret onları peygamberleri inkâr etmekten ve onlara karşı inatçılık yapmaktan alıkoyar.

Ankebut 29:16

ibrohim de. Kavmine şöyle demişti. Bu beyan, galu hiz Nuh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik” meâlindeki âyetle bağlantılıdır, Yani aynı şekilde İbrahim'i de kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. Veya bunun “fakat biz Nuh'u ve gemidekileri kurtardık” meâlindeki ilâhi beyanla bağlantılı olması mümkündür. Yani aynı şekilde İbrahim'i de ateşe atıldığında kurtardık. Veya şöyle denilebilir: İbrahim'i hatırla ki o kavmine “Allaha kulluk edin” demişti. Kavmine şöyle demişti: Allah'a kulluk edin ve O'na itaatsizlikten sakının. Bu beyanın itikatla ilişkili olması mümkündür. Yani Allah'ın birliğine inanın. Sakının. Yani O'na şirk koşmaktan. Allah'a kulluk edin sözünün muamelâtla ilişkili olması da mümkündür. Yani sadece O'na ibadet edin. Sakının. Yani taptığınız putlara ibadet etmekten sakının. Sakının sözü yasak konumundadır. Yani Allaha kulluk edin, O'nun birliğine iman edin ve O'ndan başkasına kulluk etmeyin. Dolayısıyla bu beyanda önce geçen emre aykırı davranmaya dair yasak bulunmaktadır. Yani şöyle davranın, buna aykırılık teşkil eden davranışlardan da sakının. En doğrusunu Allah bilir. [S]Bu sizin için daha hayırlıdır. Yani Allaha kulluk sizin için daha ha- Şi yırlıdır. Eğer bilirseniz. Buradaki “in” hafinin “iz” mânasında kullanılması mümkündür. Yani bunun sizin için daha hayırlı olduğunu bildiğiniz vakit. “İn” edatının “iz” yerine kullanılması mümkündür. YAZİ ANİ al aye 30), Bu sürenin 14. âyeti.

Ankebut 29:17

Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Yani putları, ilâhlar ve kulluk edilecek varlıklar olarak nitelemekle yalanlar uyduruyorsunuz. Yani onlar ne ilâhlar ne de kulluk edilecek varlıklardır. Bu ilâhi beyana ilişkin bir diğer yorum şöyle denilmesidir: Asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Yani bu putlara ibadet etme ve bunların ibadete lâyık varlıklar olduğuna dair yalanlar uyduruyorsunuz. Yani bu putlar ibadete lâyık değildirler. İbadete lâyık olan sizin taptıklarınız değil, bilakis Allah'tır. Bazıları şöyle demiştir: Yani gerçek değil, asılsız ilâhlar edindiniz. Bu, belirttiğimiz yoruma yakındır. Sonra, Cenâb-ı Hak onların putlara kulluk etmeleri dolayısıyla akılsızlıklarını ve bu putların kendilerine tapanlara karşı aciz kaldıklarını açıklamıştır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Kuşkusuz Allah'ı bırakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bu dünya hayatında insanlar birbirine ancak yapmış olduğu hizmet karşılığında bir menfaat elde etme amacıyla veya daha önce kendisine yapılmış bir iyilikten ötürü hizmet eder. Halbuki sizin taptığınız putlar size rızık vermekten ve size yarar sağlamaktan acizdirler. Ayrıca onların daha önce size bir yararları da olmamıştır. Dolayısıyla bunlara nasıl taparsınız? O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayın. Yani size rızık veren, size yarar sağlayan ve bunlara sizin için güç yetiren Allaha kulluk edin; bunlara güç yetiremeyene tapmayı bırakın. O'na kul olun. Bu beyan daha önce açıkladığımız iki mânaya gelebilir, Bunlar tevhit ve kulluktur. O'na şükredin. Yani size verdiği nimetlere karşı ona şükredin. Sonunda O'na döneceksiniz.

Ankebut 29:18

Eğer (gerçeği) yalanlamaya kalkışırsanız, bilesiniz ki sizden önceki nice topluluklar da böyle yalanlamalarda bulundular. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur; Onlar, İbrahim hakkında verdiği haberlerde sana inanmasalar da bilesin ki senden önceki topluluklar da İbrahime (a.s.) dair verdikleri haberlerde peygamberlerini yalancılıkla itham etmiştir. [ ]Hal- IT buki her dini zümre kendisini ona nispet etmiş ve onun dinine ve mezhebine mensubiyet iddia etmişti. İkinci yorum şudur: Onlar tebliğ etmiş olduğun nübüvvet hakkında seni inkâr etseler de senden önceki topluluklar da nübüvvet tebliğlerinde peygamberlerini inkâr etmiştir. Peygamber'in görevi açık bir tebliğden ibarettir. O, onlara kesin deliller ve mücizelerle bunun Rab'lerinden gelen bir risâlet olduğunu açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:19

[Ölümden Sonra Dirilmeye Akli Deliller] Peki onlar, Allah'ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra onu ardarda sürdürdüğünü görmezler mi? Onlar, Allah'ın kendileri vasıtasıyla yarattığı sebepleri bilmekten aciz olsalar ve buna güç yetirmeleri mümkün olmasa da ilk defa varlıkları Allah'ın nasıl yarattığını görmüşlerdir. Aynı şekilde her ne kadar insanların buna güç yetirmesi ve bunu idrak etmesi mümkün olmasa da Allah ilkin yarattığı gibi onları yeniden yaratacaktır. Zira yeniden yaratmadaki harikulâdelik ilk yaratmadaki harikulâdelikten fazla değildir. Aksine ilk yaratmadaki harikulâdelik yeniden yaratmadakinden fazladır. Çünkü yeniden yaratma size göre ilk yaratmadan daha kolay ve daha basittir. llk yaratmaya güç yetiren yeniden yaratmaya daha çok güç yetirir. Kuşkusuz bu, Allah için kolaydir. Hem ilk yaratma hem de yeniden yaratmada hiçbir sey O nu aciz kılmaz. Zira O, zatiyla kâdirdir. EY e İSE AİN YI

Ankebut 29:20

De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah'ın ilk yaratılışı nasıl başlattığını görün. Yeryüzünde gezip dolaşma ve bakma emri yeryüzünde yürüyerek gezme emri değildir. Aksine Cenâb-ı Hak, yeryüzündeki varlıklar hakkında düşünmeyi ve içindeki varlık âleminin bir düzenleme, bilgi ve hikmetle, vasıta olmaksızın mükemmel ve sağlam bir şekilde ilk defa yaratılması hakkında tefekkür etmeyi emretmiştir. Bu, ilkin ve yeniden yaratmayı takdir etmenin onların güç ve kudretlerinin dışında olduğunu bilmeleri içindir. Yine varlığı vasıtasız ve yokluktan ilkin yaratanın yeniden yaratmaya da kâdir olduğunu bilmeleri içindir. Her ne kadar insanların kudretleri ve bünyeleri buna güç yetiremese de yine bunun gibi yeniden yaratma ve ikinci hayatı gerçekleştirmeye de onların güçleri ve tabiatları yeterli olmasa da ilk yaratmayı gerçekleştiren buna da kâdirdir. Bu beyan hakkında şöyle de denilebilir: Bakınız ve düşününüz ki varlığın, yeniden hayata dönüş ve yaratılış olmaksızın ilk yaratılmasının bizzat hikmet ve ilim sahibi biri tarafından başlatılması [ ]aklen bir hikmet değildir. Zira bütün felsefe ve akıl nazarında dost ile düşmanın; şükreden ile nankör inkârcının; itaatkâr ile âsinin ayrıştırılması gerekir. Zira Cenâb-ı Hak bu dünyada bunları eşit yaratmış ve bu dünyada onları nimetlere ortak yapmıştır. Öyle ki şükredenin sahip olduğunu nankör inkârcıya da; dostun sahip olduğunu düşmana da; itaatkârın sahip olduğunu âsiye de vermiştir. Dolayısıyla bunların ayrıştırıldığı başka bir âlemde yeni bir hayatın olması gerekir ki O'nun ilk yaratması ve mevcudatı ortaya çıkarması bir hikmet, düzen ve ilme dayalı olsun; bu yaratma gereksiz ve boş bir fiil olmasın. En doğrusunu Allah bilir. Allah her şeye kâdirdir. Hem ilk yaratmaya hem de âhirette yaratmaya. Onu hiçbir şey aciz bırakamaz. Zira O, zatıyla kâdirdir. Gözlü all ELES ae zel 2 312

Ankebut 29:21

O, dilediğine azap eder, dilediğini esirger. Bunun dünyada olması mümkündür. O, dünyada dilediğine azap eder, Yani sıkıntı ve darlıkla dilediBini imtihan eder, Dilediğini esirger. Yani dilediğini bolluk ve refahla imtihan eder. Bu durumda azap etme sıkıntı ve darlıktan kinâye; esirgeme bolluk ve refahtan kinâyedir. Bu tıpkı şu ilâhi beyan gibidir; “ durumlarla imtihan ederiz, Sonunda bize dalak ğine azap eder, dilediğini esirger, Hepiniz dönüp dolaşıp O'na varacaksınız meâlindeki ilâhi beyanı da bu mânadadır. Yani döndürüleceksiniz. Yine bu beyanda bildirilen durumun âhiretteki azap ve esirgeme a ansa da ünkdkdir Yani O, bu dünyada azabı hak eden kimseye âhirette azap edecek; bu dünyada rahmeti hak eden ve Allah'a itaat eden kimseyi de âhirette esirgeyecektir. Denemek için sizi kötü ve iyi siniz. Buna göre O, diledi-

Ankebut 29:22

Ne yeryüzünde ne de gökte Allah'ı çaresiz bırakabilirsiniz. Yani siz yeryüzünde de olsanız, gökyüzünde de olsanız Allah'ı aciz bırakamazsınız. Bu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Yani ey yerde yaşayanlar, siz yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamazsınız; ey gökyüzünde yaşayanlar sizler de gökyüzünde Allah'ı aciz bırakamazsınız. ( Mütezile'nin benimsediği görüşün zâhirine göre onlar Allah'ı aciz bırakmaktadırlar. Çünkü onlar şöyle demektedir: Allah seçkin ve iyilik sahibi insanların hayatına devam etmelerini diler, sonra da bir kâfir gelerek Allah'ın söz konusu vakte kadar hayatta kalmalarını dilediği ecellerinden önce onları öldürebilir. Yine onlar şöyle demektedirler: Allah, insanların helâl rızık yemelerini ve doğru bir yolla ve nikâhla çocuk sahibi olmalarını dilemiş, fakat insanların bir kısmı rızıklarını haram yoldan aramışlar ve zina etmişlerdir. Allah da onların çocuklarını, yaptıkları zina sonucunda yaratmıştır. Allah ister dilesin ister dilemesin, bu fiilleri yapmaktadır, onların dilediklerinden kurtulmaya güç yetirememektedir. Bundan daha büyük bir acizlik olabilir mi? Bu gibi sözlerdeki aşırılıktan Allah'a sığınırız. Yeryüzünde Allah'ı çaresiz bırak aciz bırakamayacaklarını ve buna güç yetireı kat Cenâb-ı Hak böyle bildiriyor. Çünkü onlar, ve kaçan birileriymiş gibi davranıyorlar. Bu, su il amazsınız. Onlar -yani kâfirler- Allah'ı neyeceklerini biliyorlar. FaAllahın azabından kurtulan âhi beyanda belirtildiği gibidir: “Âyetlerimizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlara””. Onlar Allah'ın âyetlerini boşa çıkarmak için çaba harcamaya güç yetiremediklerini biliyorlar. Fakat onlar Allah'ın âyetlerini red ve inkâr etmek için bunları boşa çıkarmaya çaba harcayanlar gibi davranıyorlar. Yoksa onlar bu konuda yeterli olan ve buna boyun eğen birinin çaba göstermesi gibi davranamazlar. İlk durum da böyledir. Allah'ın dışında bir himayeciniz ve yardımcınız da yoktur. Yani Allah'ın dışında ummuş olduğunuz herhangi bir yardım ve şefaat yoktur. Yani sizin için böyle bir durum yoktur. Çünkü onlar putların Allah katında kendilerine şefaatçi olacakları ve kendilerini Allah'a yaklaştıracakları umuduyla bunlara tapıyorlardı. Şu ilâhi beyanlarda bu husus belirtilmiştir: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır”; “bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Bunlar gibi birçok âyette bu durum bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bu putlara tapmakla umdugunuz yardım ve himaye gerçekleşmeyecektir.

Ankebut 29:23

23. “Allah'ın âyetlerini ve O'na pini inkâr edenler, işte bunların rahmetimden ümitleri olamaz ve bunlar için acı bir azap vardır? Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edenler. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler. Allah'ın âyetlerinden maksat peygamberlerin kendi nübüvvetlerini ispat etmek üzere göstermiş oldukları mücizeler olması mümkündür. Yine Allah'ın âyetlerinden kastedilenin, O'nun birliği, ulühiyeti ve O'na kavuşmaya dair delil getirdiği âyetler olması da mümkündür. Yani onlar yeniden dirilmeyi inkâr ettiler. Daha önce yeniden dirilmenin Allah'a kavuşma olarak nitelenmesinin nasıl olduğunu belirtmiştik. Hasan-ı Basri Allah'ın âyetlerinden maksadın O'nun dini olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde o, Kur'ân'da geçen “âyet” kelimelerinin hepsinin din mânasında olduğunu söylemektedir”. İşte bunların rahmetimden ümitleri olamaz. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Rahmetimden, Yani cennetimden. Bunun yorumu şudur: Onlar yeniden dirilmeyi inkâr etmişlerdir. Bunu inkâr ettikleri için sevabın ve karşılığın olmadığını zannetmişlerdir. Rahmetimden sözünün şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani peygamberlerimden ve kitaplarımdan. Çünkü Allah, peygamberleri ve kitaplarını birçok âyet-i kerimede rahmet olarak nitelemiştir?. Onların bunlardan ümitleri olmaz, zira bunları yalanlamışlar ve inkâr etmişlerdir. Yine onların Allah'ın peygamber ve kitap göndermesinden ümitleri yoktur. İşte bunların rahmetimden ümitleri olamaz meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani onlar âyetlerimi ve peygamberlerimi inkâr ettikleri için rahmetimden ümitleri olmaz. Bunlar için acı bir azap vardır.

Ankebut 29:24

24. “Kavminin (İbrahim'e) cevabı, onu öldürün ya da yakın” demekten ibaret oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı. İşte bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır.” Kavminin (İbrahim'e) cevabı, onu öldürün ya da yakın!” demekten ibaret oldu. “Kavminin cevabı şöyle şöyle demekten ibaret oldu” sözü bütün vakitlerde ve bütün meclislerde olmamıştır. Bilakis bu beyanın şu mânaya gelmesimümkündür: Kavminin cevabı bir mecliste şöyle şöyle demekten ibaret oldu. % İmam Mâtüridi Bakara süresinin 41. âyetinin tefsirinde şöyle demektedir: Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Kur'ân'ın tümünde âyet kelimesi din demektir. İmam bu sözü En'âm 27 ve 39. âyetlerinin tefsirinde de tekrar etmektedir. Fahreddin er-Râzi, er i âyetinin tefsirinde Hasan-ı Basri'nin “âyetler” kelimesini din olarak ii çe ze i letmistir (bk. Rázi, Mefátihu'l gayb, XXII, 89). Ayni şekilde TO da Hasan bunu nakletmiştir (Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, VI, 376). Fakat kay “k yau Kavminin cevabı şunu demekten ibaret oldu meâlindeki âyetin şu mânaya KE gelmesi de mümkündür: Yani kavminin son cevabı ( 'onu öldürün ya da yakın” demekten ibaret oldu. Yoksa onlardan cevap olarak sadece belirttikleri sözün olması mümkün değildir. Bilakis bunun dışında da cevapları vardır. Fakat bizim açıkladığımız şekilde olması mümkündür. Şöyle ki kavminin bir meclisteki cevabı “onu öldürün ya da yakın” demek oldu. Diğer yoruma göre ise mâna şöyledir: Kavminin son cevabı “onu öldürün ya da yakın” demekten ibaret oldu. Bu, şu ilâhi beyana dair belirttiğimiz yorumdur: “Kavminin tek cevabı şu oldu: Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!”# Onların tek cevabının bu olması muhtemel değildir. Fakat mâna bizim açıkladığımız gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Ama Allah onu ateşten kurtardı. Kavmi onu ateşe attığında. İşte bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır. Cenâb-ı Hak burada “âyetler”den bahsetmiştir. Bu sürenin başından sonuna kadar bahsettiği âyetlerin kimden bahsediyorsa ona dair olması mümkündür. Bir diğer yoruma göre bahsettiği hususların müminlere has olması da mümkündür. Fakat hiçbir şey yoktur ki içinde bir yönden delil (âyet) olmasın: Allah'ın birliğine delil, ulühiyete ilişkin delil, Allah'ın ilmine, hikmetine, düzenine ve yeniden yaratmasına dair delil, Bunların tümü delillerdir (âyetler). İnanan bir topluluk için. Müminler için âyetlerden bahsedilmesi konusu iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak onlar için âyetler kavramını bildirmiştir. Çünkü bundan faydalananlar inkâr edenler değil, onlardır. İkinci yorum şudur: Bunlar, müminler için yalanlayanlara ve inkâr edenlere karşı âyetlerdir. Yani onlar için ötekilere karşı kesin delillerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahime verdiğimiz delillerimizdir”. En doğrusunu Allah bilir. Kavminin cevabı şöyle demekten ibaret oldu. Bu beyan İbrahim (a.s.) kıssasıyla bağlantılıdır ve o kıssaya dönmektedir. Bu, daha önce geçtiği üzere İbrahim'in (a.s.) onları şöyle diyerek davet etmesidir: “İbrahim'i de (resül olarak gönderdik). Kavmine şöyle demişti: “Allaha kulluk edin ve O'na itaatsizlikten sakının. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır”. © Bu sûrenin 16. âyeti. 25 GAS yala Sang SG azla gy 8 SİN

Ankebut 29:25

İbrahim onlara şöyle demişti: Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, O, şöyle buyurmaktadır: Allah'ı bırakıp tapacak varlıklar olarak edindiğiniz ve ilâh olarak nitelediğiniz putlar, tapılacak varlıklar ve ilâhlar değillerdir. Bunlar ancak putlardır. Sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için. [§]En doğ- BEN rusunu Allah bilir ya, O, şöyle buyurmaktadır: Bu putları tapılacak varlıklar edinmeniz ve bu konuda birlikte hareket etmeniz, sırf dünya hayatına yönelik sevginizden dolayıdır. Bu davranış netice itibariyle bunlara yönelik bulunan ve devamlı olan bir sevgiden kaynaklanmamaktadır. Bilakis neticede düşmanlığa ve nefrete dönüşecektir. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız. Bazıları şöyle demiştir: Onlar birbirlerinden uzaklaşacak, birbirlerini tanımayacak ve birbirlerine lânet okuyacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar pran gün birbirinin düşmanıdır”". Bazıları şöyle demiştir: Kendisine nya P uyan kişilerden uzaklaşacaktır. Şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Ey Rabb Üw Bizi iste bunlar saptirdilar! Onun için onlara atesten bir kat daha azap A, “Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine w: olacaklar”. Buna benzer başka âyetlerde söz konusu durum bildirilmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak onların hepsinin varacağı yerin cehennem olduğunu, Allah'ın azabına karşı onlara yardım edecek veya Allah'ın azabını onlardan giderecek bir destekçinin de olmayacağını bildirmiştir. O onlara şöyle demişti: Sırf aranızdaki sevgi için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşleri ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, İbrahim'in (a.s.) kavmine yönelik sözüdür. Tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi: “Dedi ki: Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı”; “Size yardım edebiliyorlar veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?” Bazıları şöyle demiştir: Bu, Resülullah'ın kavmine yönelik sözüdür. Bu beyanın her peygamberin putlara tapan kavmine yönelik sözü olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. DAN SAA LİN eği İİ) b İİ ú

Ankebut 29:26

26. “Bunun üzerine Lüt ona iman etti. (İbrahim) Artık ben Rabb'ime göç edeceğim. Şüphesiz O güçlüdür, hikmet sahibidir’ dedi. Bunun üzerine Lüt ona iman etti. Bu ilâhi beyan iki anlama gelebilir. Bunlardan biri şudur: Bunun üzerine Lüt ona iman etti. Yani Lüt ona, başkalarının arasında imanını izhar etti. Aslında Lüt daha önce mümindi, yoksa o, daha önce mümin değildi de söz konusu vakitte ona imanını açıklamış değildir. Fakat açıkladığımız üzere Lüt başkalarının yanında ona imanını izhar etmiştir. İkinci mâna şudur: Bunun üzerine Lüt ona iman etti. Yani ona yapmış olduğu çağrıya iman etti. Bu çağrı da hicrettir. Yani Lüt, ona hicretin emredildiğine dair kendisine vermiş olduğu haberde onu doğrulamış ve bu hicrette onunla beraber olmuştur. (SlArtık ben Rabbime göç edeceğim. Müfessirler şöyle demiştir: Bu, İbrahim'in (a.s.) sözüdür. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Ben Rabb'ime gidiyorum”, Artık ben Rabb'ime göç edeceğim sözünün Lüta ait olması da mümkündür. Artık ben Rabb'ime göç edeceğim ve “Ben Rabb'ime gidiyorum” beyanlarından, ancak yaratılmışlarda olması mümkün olan O'na doğru hareket etmesi veya mekân ya da teşbihi gerektirecek herhangi bir mâna çıkarılamaz. Şu ilâhi beyanlar nasıl anlaşılmıştır: “Onlar ille de Allah'ın bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini mi bekliyorlar!””; “Rabb'in gelip melekler de saf saf dizildiğinde”; “O, istivâ etti”, Bunların benzerleri olan ve insanların gelmesi, istivâ etmesi gibi fiiller beşer için düşünülebilecek hususlardır. Zira O'na birinin gelmesiyle O'nun bir başkasına gelmesi arasında fark yoktur. Bunlar duyular âleminde eşittir. Dolayısıyla duyular âleminde eşit olduğu halde nasıl olur da gayb âleminde biri için düşünülemeyen bir durum diğeri için düşünülebilir. Bu durum, yaratılmış varlıklar için düşünülebilen hususlardan hiçbirinin Allah için düşünülemeyeceğini göstermektedir. Zira O, hiçbir şeyin zatına benzer olmadığını bildirmiştir“. GESİ J! 4255 ¿é GİRE bei) 4) ULAŞ

Ankebut 29:27

Ona bağışladık. Yani İbrahim: (a.s.). İshak ve Yâkub'u. Cenâb-ı Hak ona İshak ve Yâkub'u bağışladığını bildirmiştir ki çocuğun ve aynı şekilde torunun Allah'ın bir bağışlaması olduğu bilinsin. Çünkü Yâkup onun torunuydu. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Ona İshak'ı, İshak'ın ardından da Yâkub'u müjdeledik”!, Hepsi Allah'ın ona bir bağışıdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder”. HE] [ ]Soyundan gelenlere peygamberlik ve kitap verdik. Peygamberlik hâlâ Allah'ın bir mevhibesi olarak İbrahim'in (a.s.) soyundan bugüne kadar devam etmektedir. Beni İsrâil peygamberlerinin tamamı İshakoğulları'ndandı Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.) ise İsmail'in (a.s.) soyundandır. Ona bu dünyada mükâfatını verdik. Cenâb-ı Hakk'ın dünyada İbrahim (a.s.) verdiğini bildirdiği mükâfat hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür, Bazıları şöyle demiştir: Bu mükâfat, yaşlılığında ona bahşettiği evlattır. Bazıları şöyle demiştir: Bu mükâfat, Allah'ın ona bahşetmiş olduğu bütün dillerde ona yönelik güzel övgüdür. Nitekim bütün din müntesipleri farklı din ve mezheplere rağmen kendilerini ona nispet etmişler ve bunların tamamı onun dini, sünneti ve sireti üzere olduklarını ve ona yakınlığı iddia etmişlerdir. Ona bu dünyada mükâfatını verdik meâlindeki âyetin şu mânayı ifade etmesi de mümkündür: Bu mükâfat, Allah'ın bütün müminlere bahşettiğini bildirdiği mükâfattır. Bu da “Bu dünyada iyilik yapanlar iyilik bulacaklardır” meâlindeki âyette belirtilen iyilik bulmadır. Yine bu, Cenâb-ı Hakk'ın dünya karşılığı olarak bildirdiği husustur. Cenâb-ı Hak her mümine mutlaka bu dünyada mükâfat ve karşılık bahşetmiştir. İbrahime (a.s.) verdiği mükâfat da budur. Veya Cenâb-ı Hakk'ın O'na bahşettiğini belirttiği bu mükğfatın ne olduğuna ilişkin bir yorum yapmayız. En doğrusunu Allah bilir. O, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Eğer Allah ona nübüvvet ve risâlet bahşetmiş olmasaydı yine de o âhirette iyiler arasında olacaktı. İkinci mâna şudur: Allah onun iyiliğinin hakikati dolayısıyla onun için iyiliği bildirdi. Yani o, iyiliği tam gerçekleştiren kimselerden olacaktır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk'ın Müsâ (a.s.) ve Hârun (a.s.) hakkında belirttiği şu beyan da böyledir: “Çünkü ikisi de bizim mümin kullarımızdandı”, Yani imanı tam gerçekleştiren (tahkik) kullarımızdandır. Diğer müminler ise tahkiki imanı sağlayamamışlardır. Veya bu beyan belirttiğimiz anlamdadır, yani Allah'ın ona bahşettiği nübüvvet nimeti olmasaydı yine de o müminlerden olacaktı. Yoksa iman ve iyiliğin belirtilmesi, onlar için insanlar tarafından övülecek bir meziyet ve lütuf olacak kadar büyük bir durum olmadığı açıktır. Zira bütün müminler ve iyi insanlar bu meziyetlerle nitelenmektedir. En doğrusunu Allah bilir. j [S]Ona bu dünyada mükâfatını verdik. Bu beyan hakkında İbn Abbâs ŞI şöyle demiştir: Yani ona âhirette karşılığını aldığı amelini verdik. Katâde şöyle demiştir: Allah ona afiyet, salih amel ve güzel övgü bahşetmiştir”5. O şöyle demiştir: Din müntesiplerinden kiminle karşılaşırsan hepsi İbrahim'den (a.s.) razı olmuş ve ona yakınlık hissetmiştir. Biz Cenâb-ı Hakk'ın İbrahim'e verdiğini bildirmiş olduğu mükâfattan ne murat ettiğini tam olarak bilmediğimizi belirttik. Bu konuda en doğrusunu Allah bilir. Bazıları belirttiğimiz gibi ona yaşlılığında güzel evlat verildiğini söylemiştir. --- Dipnotlar: 2 “De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey inanan kullarım! Rabb'inize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar iyilik bulacaklardır. Allah'ın arzı geniştir. Sabredenlere mükğfatları hesapsız verilecektir”.

Ankebut 29:28

[Lút Kıssası] Lüt'a gelince o, kavmine demişti ki. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyuruyor: Lüt'u an, o kavmine şöyle demişti: Sonra, ondan bahsetmesi iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Lüt'un kıssasını ve haberini an ki senin nübüvvetin ve risâletine delil olsun. Zira onlar, senin onunla beraber bulunmadığını ve onun zamanında yaşamadığını biliyorlar. Dolayısıyla sen, onların kitaplarında bulunduğu şekilde bu haberlerden bahsediyorsun. Bu durum senin bu haberleri Allah katından öğrendiğinin bilinmesi içindir. Bu beyana ilişkin ikinci mâna da şudur: Onun kavminin eziyetlerine nasıl sabrettiğini ve yaptıkları hayasızlık ve kötülüklere, kendisine karşı kötü muamelelerine karşın kavmine nasıl davrandığını an. Dolayısıyla sen de kavminin eziyetlerine ve sana karşı kötü muamelelerine sabret. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, ona Lüt'un anılmasının mânasıdır. “İbrahim'i de (resül olarak gönderdik). Kavmine şöyle demişti: Allah'a kulluk edin”% meâlindeki âyet de bu mânadadır. Yani İbrahim'i (a.s.) ve onun haberini an. Şöyle ki o, kavmine nasıl davranmıştı, onlara ne söylemişti ve onların eziyetine nasıl sabretmişti? Dolayısıyla sen de kavmine onun gibi davran ve onların eziyetlerine onun sabretmesi gibi sabret. En doğrusunu Allah bilir. 5 o Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'i-Kurân, XVI, 357. 5 — Busürenin 16. âyeti. Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Onlara şöyle demiştir: Daha önce hiçbir milletten hiç kimse bunu yapmamıştır. Sonra o, kendisinin “daha önce hiçbir milletten hiç kimse bunu yapmamıştır” sözüne itiraz edip “bilakis daha önce başkaları da bunu yapmıştır” demelerine fırsat vermemiştir. [§] Bunun iki anlamı vardır. Bunlardan biri bunun onun nübüvvetine delil teşkil etmesi ve daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin bu fiili yapmamış olduğunu Allah katından öğrenmiş olmasıdır. İkinci mâna da şudur: Onlar putlara tapıyorlar, çirkin fiiller yapıyorlar ve şöyle diyorlardı: Biz atalarımızı böyle yapar gördük ve Allah bunu bize emretti, Bu beyan, onların “Biz atalarımızı böyle yapar gördük” sözlerinde yalancı olduklarının bilinmesi içindir, Zira Cenâb-ı Hak daha önce hiç kimsenin böyle bir fiil yapmadığını bildirmiştir. Eğer onların ataları böyle olsaydı, onlar bunu belirtir ve itiraz ederlerdi. Dolayısıyla onlar bunu yapmadıklarına göre ve bu durumla meşgul olmadıklarına göre onların sözlerinde yalancı oldukları bilinmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:29

29. “Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak, meşru yolu kapatacak, toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? Kavminin tek cevabı şu oldu: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!” 30. “Lát, Su ahlâkı bozan topluluğa karşı bana yardım et Rabb'im” diye dua etti” Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak mısınız? Bu, “insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz?” meâlindeki âyette belirtilen mânadır. Meşru yolu kapatacak mısınız? Bazıları şöyle demiştir: Yani çirkin fiiliniz için size ugrayan insanların yolunu kesiyorsunuz. Çünkü anlatıldığına göre onlar bu çirkin davranışı memleketinden uzak kalmış kimselere yapıyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Meşru yolu kapatacak mısınız? Yani insanların yolunu kesiyorsunuz. Bu beyan yol kesmek mânasındadır. Toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? Yani toplantılarınızda kötü fiiller yapıyorsunuz. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Yani toplantılarınızda aynı şekilde cinsel sapıklık (livâta) fiilini işliyorsunuz. Bazıları şöyle demiştir: Bu kötü fiil, oyun olarak taş fırlatma ve gülle atma gibi davranışlardır. Bununla birlikte O, onların her durumda ve her vakitteki kötü füllerini haber vermektedir. [ ]O, şöyle buyurmaktadır: Sizler her durumda çirkin ve kötü fiilleri işlemektesiniz: Yolda, toplantılarda, evlerde. Bütün bu işleri daha önce hiç kimse yapmamıştı. En doğrusunu Allah bilir. Toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? Toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? meâlindeki âyet hakkında Hz. Peygamber'in şöyle dediği Ümmü Hâni tarafından rivayet edilmiştir: “Onlar insanlara çakıl taşı atıyor ve onlarla alay ediyorlardı”. Eğer bu rivayet sabitse bu, Resülullah'ın tefsiri olur ve bir başka tefsire gerek kalmaz. “Nâdi” kelimesi hakkında Ebü Avsece şöyle demiştir: Bu kavram, meclis ve bir cemaat kulüpleri mânasındadır. İbn Kuteybe de aynı mânayı vermiştir. Ebü Muâz şöyle demiştir: “Nedi” ve “Nâdi” (esi) iki ayrı kullanımdır. “Nâdi” (su kelimesinin çoğulu “endiye” sözcüğüdür. “Nedi” kelimesinin çoğulu ise “nüdiyyü” ve “nidiyyün” sözcüğüdür. Bazılarının Meryem süresindeki âyeti “ve ahsenü nidiyyâ”? diye okuması gibi. Bu kırâat ile okunursa mânası toplantılar demektir. Genelin kırâati ise “nediyyâ” şeklindedir. Bu durumda mânası toplantı demektir. En doğrusunu Allah bilir. Kavminin tek cevabı şu oldu: Hadi, başımıza Allah'ın azabını getir de görelim! Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmuştur: “Onları (Lüt ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın” Bir diğer ilâhi beyan da şöyledir: “Ey Lüt! dediler, “Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın!”©. Bu âyetler zâhir mânaları itibariyle birbirleriyle çelişki barındırıyor gibi görünmektedir. Birinde kavminin tek cevabı şu oldn: Hadi, başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!, diğerinde l... tek cevabi şu oldu: Onları (Lüt ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın!” bir başkasında ise “fakat kavminin cevabı, “Lût ailesini ülkenizden çıkarın; kuşkusuz onlar (ahlâkça) temizlik taslayan kimselermiş!” demekten ibaret oldu” diye beyan edilmiştir. Bu durum farklı şekillerde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur; “Onları çıkarın” ve “Låt ailesini çıkarın” sözleri (Jonların kendi aralarında birbirlerine söyledikleri “onları çıkarın” şeklindeki sözleridir. Hadi, başımıza Allah'ın azabını getir de görelim. Onlar bu sözü ise Lút'a söylemişlerdir. Böyle olduğuna göre âyette zâhiri bakımından bir çelişki bulunmamaktadır. İkinci yorum sudur: Kavminin bir mecliste ve bir vakitte tek cevabı böyle olmuştur. Bununla birlikte onların başka meclislerde ve diğer vakitlerde bundan başka cevapları da olmuştur. Bu beyana ilişkin bir diğer mâna şu da olabilir: Kavminin son cevabı şu olmuştur: “Eğer azabın başımıza geleceği konusunda doğru söyleyenlerden isen hadi başımıza Allah'ın azabını getir de görelim” Onlar bu sözü alay etmek ve onu yalanlamak için söylemişlerdir. Sonra Lüt (a.s.) Rabb'ine dua etmiş ve şöyle demiştir: Şu ahlâkı bozan topluluğa karşı bana yardım et Rabbim! Bunun üzerine duası kabul edilmiştir. JAN İSA Éi 106 GRİL Cay BİL) ¿Z Lİ; --- Dipnotlar: 58 o Tirmizi, “Tefsir, 29/2; bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVIII, 389-390; Kurtubi, e/-Câmi liahkâmi'l-Kurân, XVI, 358.

Ankebut 29:30

29. “Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak, meşru yolu kapatacak, toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? Kavminin tek cevabı şu oldu: “Hadi, doğru söyleyenlerden isen başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!” 30. “Lát, Su ahlâkı bozan topluluğa karşı bana yardım et Rabb'im” diye dua etti” Siz hâlâ erkeklere yaklaşacak mısınız? Bu, “insanlar arasından erkeklerle mi beraber oluyorsunuz?” meâlindeki âyette belirtilen mânadır. Meşru yolu kapatacak mısınız? Bazıları şöyle demiştir: Yani çirkin fiiliniz için size ugrayan insanların yolunu kesiyorsunuz. Çünkü anlatıldığına göre onlar bu çirkin davranışı memleketinden uzak kalmış kimselere yapıyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Meşru yolu kapatacak mısınız? Yani insanların yolunu kesiyorsunuz. Bu beyan yol kesmek mânasındadır. Toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? Yani toplantılarınızda kötü fiiller yapıyorsunuz. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Yani toplantılarınızda aynı şekilde cinsel sapıklık (livâta) fiilini işliyorsunuz. Bazıları şöyle demiştir: Bu kötü fiil, oyun olarak taş fırlatma ve gülle atma gibi davranışlardır. Bununla birlikte O, onların her durumda ve her vakitteki kötü füllerini haber vermektedir. [ ]O, şöyle buyurmaktadır: Sizler her durumda çirkin ve kötü fiilleri işlemektesiniz: Yolda, toplantılarda, evlerde. Bütün bu işleri daha önce hiç kimse yapmamıştı. En doğrusunu Allah bilir. Toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? Toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapacak mısınız? meâlindeki âyet hakkında Hz. Peygamber'in şöyle dediği Ümmü Hâni tarafından rivayet edilmiştir: “Onlar insanlara çakıl taşı atıyor ve onlarla alay ediyorlardı”. Eğer bu rivayet sabitse bu, Resülullah'ın tefsiri olur ve bir başka tefsire gerek kalmaz. “Nâdi” kelimesi hakkında Ebü Avsece şöyle demiştir: Bu kavram, meclis ve bir cemaat kulüpleri mânasındadır. İbn Kuteybe de aynı mânayı vermiştir. Ebü Muâz şöyle demiştir: “Nedi” ve “Nâdi” (esi) iki ayrı kullanımdır. “Nâdi” (su kelimesinin çoğulu “endiye” sözcüğüdür. “Nedi” kelimesinin çoğulu ise “nüdiyyü” ve “nidiyyün” sözcüğüdür. Bazılarının Meryem süresindeki âyeti “ve ahsenü nidiyyâ”? diye okuması gibi. Bu kırâat ile okunursa mânası toplantılar demektir. Genelin kırâati ise “nediyyâ” şeklindedir. Bu durumda mânası toplantı demektir. En doğrusunu Allah bilir. Kavminin tek cevabı şu oldu: Hadi, başımıza Allah'ın azabını getir de görelim! Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmuştur: “Onları (Lüt ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın” Bir diğer ilâhi beyan da şöyledir: “Ey Lüt! dediler, “Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın!”©. Bu âyetler zâhir mânaları itibariyle birbirleriyle çelişki barındırıyor gibi görünmektedir. Birinde kavminin tek cevabı şu oldn: Hadi, başımıza Allah'ın azabını getir de görelim!, diğerinde l... tek cevabi şu oldu: Onları (Lüt ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın!” bir başkasında ise “fakat kavminin cevabı, “Lût ailesini ülkenizden çıkarın; kuşkusuz onlar (ahlâkça) temizlik taslayan kimselermiş!” demekten ibaret oldu” diye beyan edilmiştir. Bu durum farklı şekillerde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur; “Onları çıkarın” ve “Låt ailesini çıkarın” sözleri (Jonların kendi aralarında birbirlerine söyledikleri “onları çıkarın” şeklindeki sözleridir. Hadi, başımıza Allah'ın azabını getir de görelim. Onlar bu sözü ise Lút'a söylemişlerdir. Böyle olduğuna göre âyette zâhiri bakımından bir çelişki bulunmamaktadır. İkinci yorum sudur: Kavminin bir mecliste ve bir vakitte tek cevabı böyle olmuştur. Bununla birlikte onların başka meclislerde ve diğer vakitlerde bundan başka cevapları da olmuştur. Bu beyana ilişkin bir diğer mâna şu da olabilir: Kavminin son cevabı şu olmuştur: “Eğer azabın başımıza geleceği konusunda doğru söyleyenlerden isen hadi başımıza Allah'ın azabını getir de görelim” Onlar bu sözü alay etmek ve onu yalanlamak için söylemişlerdir. Sonra Lüt (a.s.) Rabb'ine dua etmiş ve şöyle demiştir: Şu ahlâkı bozan topluluğa karşı bana yardım et Rabbim! Bunun üzerine duası kabul edilmiştir. JAN İSA Éi 106 GRİL Cay BİL) ¿Z Lİ; --- Dipnotlar: 58 o Tirmizi, “Tefsir, 29/2; bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVIII, 389-390; Kurtubi, e/-Câmi liahkâmi'l-Kurân, XVI, 358.

Ankebut 29:31

31. “Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde, “Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır' dediler. 32. İbrahim, “Ama orada Lüt da yaşıyor! dedi. “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride'kalanlar arasında yer alacak' dediler.” Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde. Bu müjdenin o ve eşinin yaşlılığında ona evlat müjdesi olması mümkündür. Şöyle ki onlar, bu yaşlara gelindiğinde evlat sahibiolmanın umulmadığı bir yaştaydılar. Bu, “Ona İshak'ı müjdeledik”? meâlindeki âyette bildirilen durumdur. Bunun dışına bir müj Ayakta bekleyen karisi råhatlayıp güldü, hemen ona İshak'ı, İshak'ın ardından da de de olabilir. Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır dediler. Cenâbı Hak: “Biz Lüt kavmine gönderildik” meâlindeki başka bir âyette onların ne yapmak üzere gönderildiklerini bildirmemiştir. Burada ise O, bu durumu açıklamıştır. İbrahim, Ama orada Lüt da yaşıyor” dedi. ‘Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride kalanlar arasında yer alacak dediler. Âyette iki yönden delil vardır. Bunlardan biri şudur: Hitap umumidir, fakat hususi mâna kastedilmiştir. Çünkü melekler genel olarak şu memleketin halkını yok edeceğiz dediler. Halbuki emir, memleket halkının hepsinin yok edilmesi değildi. İbrahim (a.s.) Ama orada Lüt da yaşıyor dedikten sonra onlar Lüt (a.s.) ve ailesini istisna ettiler. Zira dediler ki; Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve ailesini elbette kurtaracağız. [SJİkinci delil şudur: Bu âyette açıklamanın tehir edilmesinin mümkün H] olduğuna dair delil vardır. Zira melekler İbrahim'in (a.s.) kendilerine sormalarından sonra açıklamada bulunmuşlardır. Burada farklı durumlarla meleklerin imtihan edilmesine dair başka bir yön de bulunmaktadır. Çünkü bu meleklere müjdeleme ve Lüt kavmini yok etme emri verilmişti ki onların çeşitli durumlarla imtihan edildikleri bilinsin. En doğrusunu Allah bilir. GB) eyl! geldiğinde Lüt, onlardan dolayı huzursuz ma onlar ‘korkma, tasalanma!' dediler; 'Biz geride Kalanlar

Ankebut 29:32

31. “Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde, “Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır' dediler. 32. İbrahim, “Ama orada Lüt da yaşıyor! dedi. “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride'kalanlar arasında yer alacak' dediler.” Elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde. Bu müjdenin o ve eşinin yaşlılığında ona evlat müjdesi olması mümkündür. Şöyle ki onlar, bu yaşlara gelindiğinde evlat sahibiolmanın umulmadığı bir yaştaydılar. Bu, “Ona İshak'ı müjdeledik”? meâlindeki âyette bildirilen durumdur. Bunun dışına bir müj Ayakta bekleyen karisi råhatlayıp güldü, hemen ona İshak'ı, İshak'ın ardından da de de olabilir. Biz şu memleketin halkını yok edeceğiz; çünkü oranın halkı zulme sapmışlardır dediler. Cenâbı Hak: “Biz Lüt kavmine gönderildik” meâlindeki başka bir âyette onların ne yapmak üzere gönderildiklerini bildirmemiştir. Burada ise O, bu durumu açıklamıştır. İbrahim, Ama orada Lüt da yaşıyor” dedi. ‘Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve karısı dışındaki bütün ailesini elbette kurtaracağız, karısı geride kalanlar arasında yer alacak dediler. Âyette iki yönden delil vardır. Bunlardan biri şudur: Hitap umumidir, fakat hususi mâna kastedilmiştir. Çünkü melekler genel olarak şu memleketin halkını yok edeceğiz dediler. Halbuki emir, memleket halkının hepsinin yok edilmesi değildi. İbrahim (a.s.) Ama orada Lüt da yaşıyor dedikten sonra onlar Lüt (a.s.) ve ailesini istisna ettiler. Zira dediler ki; Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve ailesini elbette kurtaracağız. [SJİkinci delil şudur: Bu âyette açıklamanın tehir edilmesinin mümkün H] olduğuna dair delil vardır. Zira melekler İbrahim'in (a.s.) kendilerine sormalarından sonra açıklamada bulunmuşlardır. Burada farklı durumlarla meleklerin imtihan edilmesine dair başka bir yön de bulunmaktadır. Çünkü bu meleklere müjdeleme ve Lüt kavmini yok etme emri verilmişti ki onların çeşitli durumlarla imtihan edildikleri bilinsin. En doğrusunu Allah bilir. GB) eyl! geldiğinde Lüt, onlardan dolayı huzursuz ma onlar ‘korkma, tasalanma!' dediler; 'Biz geride Kalanlar

Ankebut 29:33

33. “Elçilerimiz kendisine oldu ve ne yapacağını şaşırdı. Â seni ve karın dışında bütün aileni kurtaracağız karın ise arasında yer alacak.” Elçilerimiz kendisine geldiğinde Lüt, onlardan dolayı huzursuz: yo Bu beyanın zâhirine göre Lüt (a.s.), onlardan beklenen n ata H ti dan dolayı huzursuz oldu. Lüt (a.s.) kavminin onlara da böyle bir fiilde bui i ünkü o, kavminin söz lunmalarından dolayı olumsuz bir zanna sahip oldu. Çünkü: o, S “Onaeluzatmadıklarını görünce, tü. "Korkma! Biz Lüt kavmine gönderi onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düşkonusu çirkin fiili yaptıklarını biliyordu. Ve ne yapacağını şaşırdı. Böyle bir ifade tarzı, Araplar arasında bütün çarelerin tükenmesi durumunda kullanılmaktadır. Dolayısıyla Lüt (s.a.) bu sözü kullandı, çünkü onların kötülüklerini ve hedefledikleri fiili giderecek hiçbir çare bulamadı. Başka bir âyet-i kerimede onun şöyle dediği görülmez mi? “Lüt, “Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!” dedi”“, Ama onlar “korkma, tasalanma” dediler; Biz seni ve bütün aileni kurtaracağız. Bu beyan, kavminin onları ve Lüt'u yok etmeyi kastettiklerini göstermektedir. Görmez misin ki başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar sana asla dokunamayacaklar”65. Yine bu beyan, kavminin Lüt'u yok etmeye yöneldiklerini göstermektedir. Öyle ki melekler biz seni ve aileni kurtaracağız dediler. Ayrıca kavmi Lütu memleketinden çıkarmayı da istemişlerdir. Zira onlar, “Bu tutumundan vazgeçmezsen iyi bil ki sen de kovulacaksın” demişlerdir. Buradaki çıkarma öldürerek çıkarma mânasındadır. Zira öldürmeksizin memleketten çıkarmak anlamına gelseydi, onların Lüt'u kurtarması ve güven içinde kalmasını sağlama söz konusu olmazdı. En doğrusunu Allah bilir. HUU] [ ]Karin dışında; karın ise geride kalanlar arasında yer alacak. Başka bir âyet-i kerimede “fakat karısı hariç! Biz onun da geride kalanlardan olmasını takdir ettik”? buyurulmuştur. Geride kalma kadının fiilidir. Sonra Cenâb-ı Hak bunu takdir ettiğini bildirmiştir. Bu durum, kulların fiillerinin Allah'ın yaratmasıyla ve onun takdiriyle gerçekleştiğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Onlardan dolayı huzursuz oldu. Yani bundan dolayı üzüntüye kapıldı. Bu beyanda geçen kelime şöyle kullanılır: “Si'tü bi E Gy ZEN Ga 6, ZAİN oia Jal LİE 62 ÉI

Ankebut 29:34

Biz, bu memleket halkının üze Yani azap indireceğiz,: 1 rine gökten alçaltıcı bir belâ indireceğiz. Ke Ricz”, içinde sıkıntı ve belânın olduğu her türlü azabın ismidir. Görmez misin ki başka bir beyanında Cenâb-ı Hak, “zor bir gün” diye buyurmuştur. Yani şiddetli bir gün. Ayrıca Cenâb-ı Hak gökten indireceğini bildirmiştir. Eğer nakledilen rivayet sahihse azap şöyle trçeklüşe miştir: Cebrâil (a.s.) kanadından birini yerin altına sokmuş ve öünürln Lüt'un şehrini göğe kaldırmış, tâ ki gök ehli onların haykırma ve inlemelerini işitmiş, sonra da bırakmıştır, Eğer bu rivayet sahihse gökten azabın inmesi budur”. Gökten inen azaba ilişkin diğer muhtemel mâna “balçıktan pişirilmiş taşlar”? meâlindeki âyette bildirilen durumdur. Eğer “siccil” (Jai) kelimesi azabın indiği bir mekânı ifade ediyorsa burası gökte olur, Nitekim bazı kimseler bu kelimenin mekân ifade ettiğini söylemişlerdir. Bazıları da bu kelimenin söz konusu taşın ismi olduğunu söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir,

Ankebut 29:35

İşte o memleketten geriye, aklını kullananların yararlanabileceği açık bir ibret vesikası bıraktık. Aklını kullanan ve Lüt memleketinin helâk edilme sebebini bilen kimseler için açık bir ibret vesikası. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?” Bunların niçin helâk edildiklerini. Yani sizler, Allah'ın Kur'ân-ı Kerimde tekrar ettiği ve birçok defa yeniden anlattığı bu kıssa ve haberleri düşünüyorsunuz. Çünkü kıssa ve haberler, inkârcılara karşı delil olarak getirilir. Bunlar, onlardan uzak ve yaediyorlar. Bu durumda bunların tekrarına ve yeniden anlatılmasına ihtiyaç kalmamaktadır. Ayrıca inkârcılar üç sınıfa ayrılabilir. Bunların bir kısmı inatçılar ve büyüklenenlerdir. Bir kısmı şüphe içerisinde olanlardır. Diğer bir kısmı ise doğruyu bulma arayışı içerisinde olanlardır. Doğru yolu bulma arayışı içerisinde olanlar delile ihtiyaç duymaksızın doğrudan ve işittikleri ilk anda iman ederler. Bunlar için tekrar etmeye ve yeniden anlatmaya ihtiyaç yoktur. İnatçı ve büyüklenen kimselere gelince, bunlar için söz konusu deliller tekrarlanır ki belki onlara tesir eder de iman ederler. Bu deliller tevhit, yeniden dirilme ve nübüvvetin ispatına dair kesin delillerdir. Bu çerçevede peygamberler tevhide, yeniden dirilmeyi ikrar edip inanmaya ve peygamberlere iman etmeye davet etmişlerdir. çizi ilk Yk AI

Ankebut 29:36

36. “Medyenlilere de ör Şuayb'ı gönderdik. “Ey kavmim dedi, Allaha kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın! 37. “Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler!” [Geçmiş Milletlere İndirilen Helâk Mücizeleri] Şuayb (a.s.) Ey kavmim dedi, Allah'a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın meâlindeki âyette söz konusu üç özelliği bir araya getirmiş oldu. O, Allah'a kul olun sözüyle kavmini tevhide davet etti. Dolayısıyla bunda başkasına tapmanın yasaklanması vardır. Yine o, âhiret gününü ümitle bekleyin meâlindeki beyanla kavmini yeniden dirilmeye iman etmeye davet etti. Yani o günün azabından korkun. Yine o, yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın beyanıyla kavmini bütün günahlardan alıkoydu. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler, Bu beyanı daha önce açıkladık”. Medyenliler'e de kardeşleri? o Arâfsüresinin 78 ve 91. âyetlerinin tefsirine bakınız. e va Aa Aaa de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. iğ enini Mİ ga Ó spt. bir adamin ismi olduğunu ve buranın ona nispet edildiğini söylemişlerdir. Bazıları bunun bir mekân ismi š öylemişlerdir. Daha önce bunu açıkladık. ekân ismi olduğunu söylemiş

Ankebut 29:37

36. “Medyenlilere de ör Şuayb'ı gönderdik. “Ey kavmim dedi, Allaha kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın! 37. “Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler!” [Geçmiş Milletlere İndirilen Helâk Mücizeleri] Şuayb (a.s.) Ey kavmim dedi, Allah'a kul olun, âhiret gününü ümitle bekleyin; yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın meâlindeki âyette söz konusu üç özelliği bir araya getirmiş oldu. O, Allah'a kul olun sözüyle kavmini tevhide davet etti. Dolayısıyla bunda başkasına tapmanın yasaklanması vardır. Yine o, âhiret gününü ümitle bekleyin meâlindeki beyanla kavmini yeniden dirilmeye iman etmeye davet etti. Yani o günün azabından korkun. Yine o, yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın beyanıyla kavmini bütün günahlardan alıkoydu. Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine kendilerini o dehşetli sarsıntı yakaladı da yurtlarında yere serildiler, Bu beyanı daha önce açıkladık”. Medyenliler'e de kardeşleri? o Arâfsüresinin 78 ve 91. âyetlerinin tefsirine bakınız. e va Aa Aaa de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. iğ enini Mİ ga Ó spt. bir adamin ismi olduğunu ve buranın ona nispet edildiğini söylemişlerdir. Bazıları bunun bir mekân ismi š öylemişlerdir. Daha önce bunu açıkladık. ekân ismi olduğunu söylemiş

Ankebut 29:38

Âd ve Semüd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Peygamberler, kendilerini inkâr ettikleri ve inatçılıkları nedeniyle kâfirleri âhirette başlarına gelecek azap ile korkutmuşlardır. Bu, onlara tesir etmemiş ve bulundukları durumdan vazgeçmemişlerdir. Tâ ki peygamberler bu dünyada başlarına gelecek azap ile onları korkutmuşlardır. Bu da onlara tesir etmemiş ve yaptıklarından vazgeçmemişlerdir. Öyle ki sonunda peygamberler, daha önce peygamberleri yalanladıkları ve onlara icabet etmeyi reddettikleri için Allah'ın helâk ettiği toplumların kalıntılarını gördükleri ve içinde yaşadıkları azap ile onları korkutmuşlardır. Bu azap, Âd ve Semüd kavimleri de öyle meâlindeki âyette bildirilen durumdur. Yani Âd ve Semüd kavimlerini de helâk ettik. Onların durumlarını meskenlerinin kalıntıları size apaçık gösteriyor. Yani onların meskenlerinin kalıntıları, sizlerin şuan bulunduğunuz halden dolayı onların helâk edildiği konusunda bildiğiniz durumu göstermektedir. Onların içinde bulunduğu durum inkâr etme, sizin tasdik ettiğiniz ve kalıntılarını gördüğünüz haberleri reddetmedir. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?” En doğrusunu Allah bilir. Şeytan onlara, (kötü) işlerini güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı. Yani şeytan size güzel gösterdiği gibi onlara da amellerini güzel göstermişti. Kendilerini doğru yoldan saptırmıştı. Sizi saptırdığı gibi. Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Yani onlar kendilerini doğru yolda ve hak inanç üzere olduklarını sanıyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Yani onlar, kendilerinden öncekilerin kalıntılarını görmeleri ve içinde yaşamaları ve yine kendilerinin ötekilerin azap edilme sebebi olan hal üzere olduklarını bilmeleri dolayısıyla başlarına azabın geleceğini biliyorlardı. Fakat bu hususta inat ettiler. Bazıları şöyle demiştir: Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Yani sapkınlık içinde helâk olmuşlardı. Bazıları şöyle demiştir: Oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi. Yani onlar kendi iç dünyalarında gören ve bilen kimselerdi; hak ile bâtılı biliyorlardı. Onlar diğer milletler gibi değillerdi. Görülmez mi ki onlar davet edildikleri dine dair olarak peygamberlerinden kesin delil ve mücize istediler. Nitekim şöyle demişlerdi: “Ey Hüd! Bize açık bir mücize getirmedin”” Salih'in (a.s.) kavmi de şöyle demişti: “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlü isen, haydi bize bir mücize getir”. Bunun gibi diğer âyet-i kerimelerde bu durum bildirilmiştir. Katâde şöyle demiştir: Gerçeği görme yeteneğine sahiplerdi. Yani sapkınlıklarını beğeniyorlardı”, [S]Yere serildiler”. Yani yere yapıştılar. Gerçeği görme yeteneğine sahiplerdi. Yani bildiler. “el-Müstabsir” bilen demektir. “Korkunç ses onları yakalayıverdi””8. Yani onlara korkunç bir ses gönderildi ve onlar bu sebeple öldüler. DEIL U eş siz EM, ERE, O

Ankebut 29:39

Kârun, Firavun ve Hâmân da. Yani Kârun, Firavun ve Hâmân'ı da Müsâ'yı yalanladıkları için helâk ettik. Ey Mekke ahalisi siz de Hz. Muhammed'i (s.a.) yalanladığınız için helâk edileceksiniz. Gerçekte Müsâ onlara açık seçik deliller getirmişti, Yani Hz. Muhammed'in size delil getirmesi gibi Müsâ (a.s.) da onlara nübüvvetine ilişkin apaçık deliller getirdikten sonra onu yalanlamışlardı. Ama onlar yeryüzünde ululuk tasladılar. Onların ululuk taslamalarının Müsâ'ya (a.s.) boyun eğmekten kaçınmaları mânasında olması mümkündür. Onlar yeryüzünde ululuk tasladılar meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani onlar büyüklük ve ululuk taslayarak yeryüzünde bozgunculuk yapmak için çaba gösterdiler. Oysa kaçıp kurtulmaya güçleri de yoktu. Yani Allah'ın azabından kaçmaya güçleri yoktur. GA mes Ül GE İZİ a eğil Sİ, BİZİ 355

Ankebut 29:40

Her birini günahından dolayı cezalandırdık; kiminin üzerine taşları savuran fırtınalar gönderdik. Yani taşlar. Bunlar Lüt (a.s.) kavmidir. Hüd (a.s.) kavmi silip süpüren rüzgârla helâk edilmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu””, Ebü Muâza göre “hâsıb” (Gobi), Arap kullanımında içinde küçük çakıl taşları bulunan rüzgâr demektir. Kimini o korkunç ses yakaladı. Başlarına bu azap gelenler, Salih (a.s.) ve Şuayb'ın (a.s.) kavimleri ile yukarıda sözü edilenlerdir. Kimini yerin dibine gömdük. Bunlar da Kârun ve arkadaşlarıdır. Kimini sularda boğduk. Bunlar Nuh ve Firavun kavimleridir. (JCenâb-ı Hak, Mekke ahalisine ve diğer inkârcılara bu zorba milletlerin yok edilmesini bildirdi. Bu haberler onlar için Allah'ın muradı onlara kötülük etmek değildi. Onlara azap etmede. Fakat onlar kendi kendilerine kötülük ediyorlardı. Şöyle ki onlar peygamberle. ri'yalanladılar, Allah'ın âyetlerine ve kesin delillerine karşı büyüklük tasladılar ve inatçılık ettiler. En'doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:41

Örümcek, şu yuvasını ören hayvandır. Bu, çok ayaklı böcektir. Bu kelimenin çoğulu “anâkib”tir (Sus). Allah'tan başka varlıkların korumasına sıgınanların durumu, örümceğin durumuna benzer: Örümcek, (ağını) kendine bir yuva yapar. Bu beyanda Allah'ı bırakıp başka varlıklara sığınanların örneğinin örümceğin evine benzetilmesi vardır. Onlar liderler ve kendilerine uyulan önderlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sizlerin Allah'ı bırakıp da onları dost edinmeniz, onlardan bekleyip umduklarınız örümceğin evine benzer. Bu ev, evlerden beklenen sıcaklık ve soğukluğun giderilmesi gibi hususlarda hiçbir ihtiyacı gidermez ve yarar sağlamaz. Buna göre sizlerin Allah'ı bırakıp da söz konusu kişileri dost edinmeniz ve onların peşinde gitmeniz belirtildiği üzere hiçbir yarar sağlamaz ve ihtiyacı gidermez; sizlerin başına gelecek musibetleri de önlemez. Bu durum şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız””, Âyette bildirilen dostlar sözünün zâhiri mânası içlerinden kendilerine uyulan liderlerdir. Bunların, ilâh edinilen putlar olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak onların putlara tapmasını ve bunları ilâh edinmelerini örümceğin evine benzetmektedir. Buna göre örümcek, sıcaktan ve soğuktan korunma, örtünme gibi evlerin sağladığı yararları kendisine sağlaması için yuva yapar. [§]Fakat bu yuvaya ihtiyaç duyulduğ J yulduğunda bundan umulan yarar

Ankebut 29:42

Allah, onların kendisini bırakıp da ne türlü varlıklara yalvarıp yakar'dıklarını şüphesiz bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah onların putları mâbut edineceklerine dair ilme ezelde ir: “Rab'lerini inkâ lerin yapıp ettikleri, fırtı2i üellif şu ilâhi ret etmektedir: “Rab'lerini inkâr eden F E Bl ri kül gibidir. Kazandıkları hiçbir şeye yaramaz. İşte bu (asasca geren davranış) derin sapkınlıktır” al 4 en NEN Şu ilâhi beyana işarettir: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış ln g; "ss lerde görü zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada ir 3 i i erde ER E bulur, O da eksiksiz olarak hesabını görüverir. Allahın hesabı pe ama Allah'ı ya sahipti. O, böyle bir bilgiye sahip iken onları yarattı. [ ]O, bir gali ve yanılma söz konusu olmaksızın onları yarattı. Bununla birlikte onları kendi yararları ve kendilerine dönük bir ihtiyaç dolayısıyla yarattı. Yoksa onların yaratılmasında Allaha dönük bir yarar ve bir ihtiyacın giderilmesi söz konusu değildir. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen husustur: “Çünkü Allah'ın, hiç kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur””. O, Aziz'dir, Hakim'dir. Aziz. Denildi ki; Güç ve kuvvet sahibi. Denildi ki: O, kendisi dışında her şeyi zelil yapandır. Bununla birlikte bize göre Aziz, hâkimiyetine ve hükümranlığına hiç kimsenin üstün gelemediği kimsedir. Onun hükümranlığı ve iradesi her şeye üstün gelmektedir. Hakim. Denildi ki: Hüküm sahibidir. Denildi ki: Doğru ve yerinde hareket edendir. Denildi ki: Her şeyi yerli yerine koyandır. Bize göre Hakim, düzenlemesinde ve yönetiminde kendisine hata ilişmeyendir. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:43

İşte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz ama bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır. Eğer denilirse ki: Bunların hikmetini bilgi sahibi olanlardan başkasının akledemeyeceği bildirilmiştir. Halbuki akıl bilmekten önce gelir. Zira bilinen bir şey akıl aracılığıyla bilinmektedir. Dolayısıyla nasıl olur da Cenâb-ı Hak “bunların hikmetini bilgi sahibi olanlardan başkasının akledemeyeceğini” belirtmiş, fakat “bunların hikmetini akledenlerden başkası bilememektedir” diye buyurmamıştır? En doğrusunu Allah bilir ya, bu durum birkaç şekilde açıklanabilir. Bunlardan biri şudur: Misaller zihinlere uzak gelen düşünceleri yaklaştırmak, anlaşılması zor gelen fikirlerin açıklanması ve gizli kalan hususların âşikâr hale getirilmesi için anlatılır. Dolayısıyla misallerin niçin ve ne hakkında anlatıldıgını bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamaz. İkincisi, akıllar varlıkların var oluş sebeplerini ve delillerini bilir. Fakat eşyanın hakikatini ve varlığın iç yüzünü ise bilemez. Örneğin şehirlere giden yolları ve geçitleri akıllar kavrayabilir, fakat bunların kaynağını kavrayamaz. Yine yükselme ve yukarı çıkmanın kendileriyle gerçekleştirilen basamaklar da böyledir. Fakat yükselmenin kendisi ise böyle değildir. Bilgiye gelince onunla eşyanın hakikatine, özüne ve suretlerine ulaşılır. Bundan dolayı yukarıda belirtilen açıklama yapıldı. (JÜçüncüsü, bunları kavrayamaz beyanının şu mânaya gelmesidir: Yani sözü edilen uyarıdan yararlanamaz. Bilgi sahibi olanlardan başkası. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir”™. Cenâb-ı Hak, onlarda söz konusu duyular bizzat var olmakla birlikte onların bu duyularının olmadığını beyan etmiştir. Çünkü onlar bu duyuları yaratılış amacına uygun olarak kullanmamaktaydılar ve bunlardan yararlanmamaktaydılar. Dolayısıyla O, onların bu duyularının olmadığını bildirmiştir. Buna göre bunların hikmetini gerçek bilgi sahibi olanlardan başkası kavrayamamaktadır meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani bilgi sahibi olanlardan başkası akledilebilir olandan yararlanmamaktadır. Dolayısıyla yararlanmayan aynı zamanda bilmemiş olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:44

Allah gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı. Hak olarak sözü şu mânaya gelebilir: Yani bir netice için yarattı. Bu da yeniden diriltmedir. Zira Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri bizâtihi kendi varlıkları için yaratmamıştır. Aynı şekilde dünyayı da dünya için yaratmamış, aksine dünyayı âhiret için yaratmıştır. Zira âhiret âlemi sebebiyle dünyanın yaratılması hikmet ve hak olmaktadır. Çünkü eğer bunlar belirlenmiş bir netice için yaratılmış olmasaydı, var edilmeleri boş ve anlamsız bir iş olurdu. Bu husus, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”, Aslında göğün ve yerin yaratılmasının boş yere olduğunu zanneden hiçbir kâfir yoktur. Bununla birlikte yeniden dirilmeye imanı terkettiklerinde ve bunu inkâr ettiklerinde sanki bunların yaratılmasının boş yere olduğunu zannetmiş olurlar. Zira eğer yeniden dirilme olmasa göğün ve yerin yaratılması, boş yere ve anlamsız bir iş olurdu. Bunların yaratılmaşı ancak yeniden dirilmeyle hikmet ve hak olmaktadır. Dolayısıyla onlar, göğün ve yerin yaratılmasının hikmet ve hak olmasını sağlayan âhireti inkâr etmekle bunların yaratılmasının boş yere olduğunu zannetmiş olurlar. Allah'tan yardım ve doğruya eriştirmesini dileriz. Hak olarak sözü şu mânaya da gelebilir: Yani göğün ve yerin yaratılması hak olan Allah'a işaret etmektedir. Çünkü gök ve yer Allah'ın birliğine, rubübiyetine, her türlü benzerlerden, ortaklardan ve noksanlıklardan münezzeh olduğuna işaret etmektedir. Hak olarak sözü şu mânaya da gelebilir: Yani onların üzerindeki Allah hakkı veya insanların kendi aralarındaki hakları. En doğrusunu Allah bilir. (JŞüphesiz, inananlar için bunda ibret vardır. Bunu ikrar ve iman eden kimse için bunlar ibret olmaktadır. Fakat inkâr eden ve yalanlayanların ise lehine değil, aleyhine delil olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Eyl O! özal çi EİN G, İİİ gala Bİ

Ankebut 29:45

Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Kitaptan sana vahyedilenleri oku, bununla namazı kıl. Yani sana vahyedilen kitapla namazı kıl. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Kitaptan sana vahyedilenleri onlara oku ve onlara namaz kıldır. Hitap her ne kadar Resülullah'a ise de herkes içindir. Diğer hitaplarda açıkladığımız üzere durum böyledir. En doğrusunu Allah bilir. [Namazın Hayasızlıktan ve Kötülükten Menetmesi] Kuşkusuz namaz hayasızlıktan ve kötülükten meneder, Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri nimet verme mânasında olmasıdır. İkincisi ise ilzâm mânasında olmasıdır. Nimet verme mânası, Cenâb-ı Hakk'ın, namazı sizi hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyması için farz kılmasıdır. Şöyle ki eğer böyle maksatla farz kılmamış olsaydı sizi hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyacak bir şey olmazdı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, bildirmiş olduğu durumlardan alıkoyduğu için namazı farz kılmakla onlara nimette bulunmuştur. İlzâm yorumuna gelince bu da iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Eğer namazın alıkoymasından konuşmak ve yasaklamak hususiyetleri düşünülürse, namaz hayasızlıktan ve kötülükten meneder“, Nitekim O, dünya hayatına aldatmayı ve süslemeyi nispet etmiştir. Yani dünyanın aldatması söz konusu ise bu kendisini dünyanın aldattığı kimselerden olur. Buna göre eğer namazda emir ve nehyin hakikati meydana gelirse namaz hayasızlık ve kötülükten alıkoyar. İlzâma yorumun ikinci mânası şudur: Nehiy namaza nispet edilmiştir. Çünkü onun aracılığıyla bu durum bilinir. Nitekim her ne kadar nispet edilen hususun hakikati namazda olmasa da sonuçlar sebeplerine nispet edilebilir. Bu durum emir ve nehyin Kitap ve sünnete nispet edilmesi gibidir. ( Şöyle denilir: “Kitap bize şunu emretti, sünnet bize şunu emretti; şundan bizi alıkoydu”. Zira bunlar aracılığıyla emir ve nehiy bilinmektedir. Yine bunlar emir ve nehyin sebebidirler. Buna göre söz konusu mânada dikkate alındığı takdirde nehyin namaza nispet edilmesi mümkün olur. Allah'ı anmak her şeyden önemlidir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: İbadetlerde Allah'ı anmak söz konusu ibadetlerin kendisinden daha önemlidir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: İbadetler organlarla yerine getirilir. Bunlara hâkim olunur, emredilir ve bunlar kullanılır. Kişi, bu hareketlerin Allah için olduğunu ancak teville bilebilir. Allah'ı anmaya gelince bu, dil ve kalp ile yerine getirilir. Bunlara ise hâkim olunmaz, yönetilmez ve bunlar kullanılmaz. Dolayısıyla kişi bunun hakikatte Allah için olduğunu bilir. Bundan dolayı Allah'ı anma daha önemlidir. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ı anmak her şeyden önemlidir. Allah için olmayan diğer anma çeşitlerinden daha önemlidir. Bunda çok da büyük hikmet yoktur, Çünkü herkes bunun böyle olduğunu bilmektedir. Bazıları sóyle demiştir: Hayasızlıktan ve kötülükten nehyetmede Allah'ı anma namazdan daha önemlidir. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın sizi anması sizin O'nu anmanızdan daha önemlidir. Çünkü O'nun sizi anması rahmet ve mağfirettir. Buna denk olabilecek hiçbir lütuf söz konusu değildir. Kul ise lütfuna karşı Rabb'ini en aşağı bir seviyede anmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın anması her ulunu kendisini anma ve kendisine kulluk önemlidir. Yani Allah'ın k şeyden önemlidir. Yan kulluğun kendisinden daha etmede başarılı kılması, söz konusu anmanın Ve önemlidir. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa'nın mushaflarında âyet şöyledir: Namaz iyiliği emreder; hayasızlık ve kötülükten alıkor. Hasan-ı Basriden nakledildiğine göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Her kimin namazı hayasızlık ve kötülükten onu alıkoymuyorsa; o namaz söz konusu kişinin Allah'a gazabından ve ona karşı Allah'ın buğzundan başka bir şey arttırmaz””. Yine Selmân-ı Fârisi'nin şöyle dediği rivayet edilir: Allahın sizi anması sizin O'nu anmanızdan daha önemlidir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Yukarıdaki ilâhi beyanın iki mânası vardır. [ ]Cenáb-i Hak şöyle demektedir: Allah'ı anmak diğer iyi işlerden daha önemlidir. Diğer mânaya göre şöyle demektedir: Allahın sizi anması sizin O'nu anmanızdan daha önemlidir. Dahhâk şöyle demektedir: Allah helâl ve haram kıldığında kulu O'nu hatırlar ve buna göre kendisine helâl kıldığını yapar, haram kıldığından ise kaçınır. Katâde şöyle demektedir: Allah'ı anmaktan daha önemli bir iş yoktur”. Bu beyanın aslı, yukarıda açıkladığımız çeşitli yorumlardır. Kuşkusuz namaz hayasızlıktan ve kötülükten meneder. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Namaz kılan kişi namazdayken hayasızlık ve kötülük yapmadığı müddetçe bunlardan meneder. İkinci yorum şudur: Namaz iyiliği emreder; hayasızlık ve kötülükten meneder. Yani eğer namazın konuşması ve nehyetmesi söz konusu olsaydı belirtilen hususları engellerdi. Bunun yorumu başlangıçta yaptığımız açıklamadır. En doğrusunu Allah bilir. Allah yaptıklarınızı bilir. Bu beyan, her daim tedbirli ve sakınma halinde olmaları için bir tehdittir (vaid). İNAN ki adlı eserinde Yünus'tan o da Hasan-ı Basri'den Resülullah'ın şöyle LR a rivayet epi “Her kimin namazı hayasızlıktan ve kötülükten onu alıymuyorsa; o namaz o kişinin Allah Ë i ” âni EŞİ S dy EİN İİ SİL É İyi öz eğe 1 215; --- Dipnotlar: © Şuilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak”. “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibaretel-Mu'cemü'l-kebir, XI, 54). A een Sap be sewa" piap ibre Fârisi ve İbn Abbâs'ın görüşleri hakkında bk. İbn Kesir, Tefsir, X, 516. ahhâk ve Katâde'nin görüşleri hakkında bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XVI, 369-370.

Ankebut 29:46

[Ehl-i Kitap'la En Güzel Şekilde Mücadele Etme] İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i Kitap'la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. Bu beyan üç şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i Kitap'la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. Dolayısıyla Ehl-i Kitap'la da başkalarıyla da en güzel olanın dışında bir yöntemle mücadele etmeyin. Zulmedenler, delil kabul etmeyen ve delil kendilerini zorladığında da iman etmeyenlerdir. Bunlar inat eden ve büyüklenen kimselerdir. İlk sözü edilenler ise delil kabul eden ve bu delil aracılığıyla iman eden kimselerdir. İkinci yorum şudur: Ehl-i Kitap'la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında meâlindeki âyetin ilk âyetten bir istisna olması mânasında değildir. Aksine bu bir başlangıç cümlesidir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında onlara deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. Biz O'na teslim olmuşuzdur. Yani onlara bunu deyin ve onlarla mücadele etmeyin. Zira siz onlarla mücadele etseniz de onlar iman etmezler. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “ki, -haksızlığa saplanmış olanları dışında- insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın. Onlardan korkmayın, benden korkun””; “Haksızlığa saplanmış olanlar dışında onlardan korkmayın” meâlindeki âyet önceki ifadeden istisna mânasında değildir. Aksine yeni bir nehiydir. Yani onlardan korkmayın, benden korkun. Buna göre önceki ilâhi beyan da bunun benzeridir. n ki: Bize indirilene de size indirilene üncü yorum şudur: Deyi Üçüncü y Biz O'na teslim olde inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir. s t muşuzdur meålindeki âyet emredilmiş oldukları güzel mücadelenin yolunu içermektedir. Çünkü bu, aklın ve insan tabiatının kabul edeceği hususlardandır. Yine ilâhi kitaplar ve peygamberler bu ilkeleri getirmişlerdir. Bunları reddetmenin imkânı yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Ehl-i Kitap'la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün. Yani onlardan doğrulayanlar, Hz. Muhammed'in niteliklerini ve kitaplarındaki hakikatleri gizlemeyenlerle mücadele edin. Fakat söz konusu durumları gizlediklerini ve doğrulamadıklarını bildiğiniz kimselerle mücadele etmeyin. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun”, İlki ise şu ilâhi beyan gibidir: “Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin”. Güzel mücadele kitabın getirdiği ve aklın gerektirdiği hususlarla yapılan mücadeledir. Yine bu ilâhi beyan da kâfirlerle din konusunda mücadele etme ve tartışma yapmanın caiz olduğuna dair delil vardır. Aynı şekilde “onlarla en güzel yöntemle tartış”” meâlindeki âyette de buna dair delil vardır, kâfirlerle tartışmanın caiz olmadığını söyleyenlerin iddiası geçersizdir. Bu, söz konusu kimseler İslâm'ın kesin delillerini ve kanıtlarını bilmediklerinden dolayı kâfirlerle mücadele etmeyi ve tartışmayı yasaklamış olmalarına dayanmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: Aranızda antlaşma yapmadıklarınızla kılıçla mücadele edin; aranızda antlaşma yaptıklarınızla deliller getirerek mücadele edin. Bazıları şöyle de demiştir: Bu ilâhi beyan şu âyetle neshedilmiştir: “Ehl-i Kitap'tan Allaha ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”, Şöyle diyenler de vardır: Size cizye verenlerle sert konuşmayın; onlara güzel söz söyleyin. Fakat cizye vermeyenlere sert davranın ve onlarla kılıçla mücadele edin. En doğrusunu Allah bilir. Oz. DESİ PI İİ SİN ALİN BİŞİ Yİ --- Dipnotlar: — “Senden önce de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz kişileri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız bilgi sahibi olanlara sorun”. De ki: Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Yalnız Allaha e — O i apas şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da içimizden bazıları diğer azılarını rab edinmesin. Eğer yine yüz çevirirlerse, ‘Şahit olun ki biz müslü ' deyün” (Âl-i İmrân, 3/64). Şahit olun ki biz müslümanlarız a rei EEE sqa ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşz senin Rabbin, yolundan sapanların kim olduğunu en iyi bi ir; Š Ida bulunanları da çok iyi bilir”. š ii N

Ankebut 29:47

İşte biz Kitab'ı sana böyle indiriyoruz. Yani sana Kitap'ta bildirdiğimiz gibi sen onlara söyle veya onlarla mücadele et. Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Kendilerine kitap verdiklerimiz onu hakkını vererek okurlar ve ona iman ederler. Bir diğer âyette bildirildiği gibi: “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte Kitaba iman edenler onlardır”. Dolayısıyla bu âyet öncekinin açıklaması olmaktadır. Fakat Kitabı, hakkını vererek okumayanlar ona iman etmezler. İkinci mâna şudur: Kendilerine Kitap verdiklerimiz ve ondan yararlananlar. Yani Kitab'ın yararları kendilerine verilenler ona iman ederler. Şunlardan da ona inananlar var. Şunlardan da sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Mekke ehlinde de ona inananlar var. Nitekim onlardan birçoğu ona inanmıştır. Yine bu ilâhi beyanın O'nun huzurunda bulunan bir topluluğa işaret olması da mümkündür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak Şunlardan da ona inananlar var buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez. Katâde şöyle demiştir: İnkâr ancak bilgiden sonra olabilir”. Yahudi ve hıristiyanlar kendi oğullarını

Ankebut 29:48

48. “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği çürütmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi” (Hz. Peygamber'in Ümmi Olmasının Hikmeti] Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şöyledir: Yani sen daha önce okumuyordun. Yani bu kitaptan önce herhangi bir kitabı. Eğer sen okuyabiliyor olsaydın gerçeği yok etmeye çalışanlar kuşkuya düşer ve şöyle derlerdi: Senin onlara bildirdiklerin, öncekilerin haberleri veya felsefi sözleridir. Sen bunları önceki kitaplardan veya filozofların kitaplarından elde edip aldın. JEğer sen bunu kendi elinle yazabiliyor olsaydın derlerdi ki: Bu senin telifin ve söylediğin sözlerdir. Çünkü Kur'ân iki yönden onların aleyhine delil teşkil etmektedir. Bunlardan biri Cenâb-ı Hakk'ın önceki milletler hakkında anlattığı haberler, öncekilerin dillerinin dışında bir dile çevrilmiş haberlerdir. Şöyle ki onların hepsi Resülullah'ın bunları bir tercüman aracılığıyla öğrenmediğini ve bu olaylara da şahitlik etmediğini biliyorlardı. Sonra o, Ehl-i Kitab'a bu olayları olduğu gibi anlattı. Dolayısıyla onlar Resülullah'ın bu haberleri Allah'tan öğrendiğini bildiler, İkincisi nazım ve söz dizimi bakımından mücize oluşudur. Öyle ki onlar bunun bir beşerin nazmı ve söz dizimi olmadığını bilmekteydiler. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sen daha önce içinde bu hikmetin ve haberlerin bulunduğu bir kitap okumamıştın, kendi elinle de bunu yazmamıştın ki onlar “bu senin telifin ve nazmındır” desinler. Eğer sen böyle bir nitelikte olsaydın bu durumda gerçeği reddetmeye çalışanlar inat ederek ve büyüklenerek belirttiğimiz sebeplerle kuşkuya düşerlerdi. Gerçeğe uyanlar ise kuşkuya düşmezler. Durum eğer belirtilen şekilde okuma-yazma bilseydi onun doğruluğunu muhtevasında bulunan bilgiler ve delillerle bilemezlerdi. Bazıları sen bundan önce bir kitap okuyamıyordun meâlindeki âyet hakkında şöyle demişlerdir: Kur'ândan önce. Onu sağınla da yazamıyordun. Yani elinle yazamıyordun. Eğer sen daha önce bir kitap okuyor olsaydın veya elinle yazıyor olsaydın bu durumda gerçeği reddetmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Seni itham ederlerdi. Bunun açıklamasını daha önce yaptık. Bununla birlikte “Hayır! O (Kur'ân), bilgiye mazhar kılınmış olanların sıkıntıya düşmeden anlayabilecekleri apaçık âyetlerdir”” Bir sonraki âyet-i kerime, EŞLİ deki iye hakkında şöyle deriz: Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Hayır! Senin okumadığın ve yazmadığını, kendilerine ilim verilenlerin bildiği kesin bir bilgidir. Bunlar Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi Ehl-i Kitap'tan mümin olanlardır. Ú lal lal Gaill ge DES EGI 2 E GÜN YI GUL

Ankebut 29:49

Hayır! O, bilgiye mazhar kılınmış olanların sıkıntıya düşmeden anlayabilecekleri apaçık âyetlerdir. Bunun Kur'ân mânasında olması mümkündür. Zira onda Allahın birliğine ve yeniden dirilmeye ilişkin kesin deliller vardır. Hayır! O, apaçık âyetlerdir sözünün Resülullaha işaret etmiş olması da mümkündür. Zira o, hayatının başlangıcından sonuna kadar bir mücize idi. Döl suyunda olduğu müddetçe babasının yüzünde bulunan nur, [ ]sonra rahmine düştüğü günden itibaren annesinin yüzündeki nur, doğduğu gecedeki aydınlık, yurdundan ayrıldığı dönemdeki kendisini gölgeleyen bulutun gölgesi gibi anlatılan hadiseler bunun örnekleridir. Bunun benzerleri sayılamayacak kadar çoktur. En doğrusunu Allah bilir. Bütün bunlar onun nübüvvetini göstermektedir. Bu hususta gerçeği reddetmek için çabalayan inatçı ve kibirlenen kimseler dışında hiç kimse kuşkuya düşmez. Kendilerine ilim verilenlerin kalplerinde meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani ilmin yararları kendilerine verilenler. Yani o, kendilerine ilmin yararları verilmiş kimselerin kalplerine yerleşmiş apaçık âyetlerdir. Fakat kendilerine ilmin yararları verilmemiş olan kimseler böyle değildir. Âyetlerimizi zâlimlerden başkası inkâr etmez. Buradaki zâlimden maksadın âyetlere zulmedenlerin olması mümkündür. Çünkü bu kimseler onları yerli yerine koymamaktadır. Zâlimler sözünün kâfirler mânasına gelmesi de mümkündür.

Ankebut 29:50

50. “Onlar hâlâ, “Rabb'inden ona bazı mücizeler indirilmeli değil miydi?’ diyorlar. De ki: ‘Mûcizeler yalnız Allah'ın katındadır; ben sadece bir uya. rıcıyım;” Onlar hâlâ, 'Rabb'inden ona bazı mücizeler indirilmeli değil miydi?” di. yorlar. Bazı kırâatlerde “Rabb'inden âyet” şeklinde tekil olarak okunmuştur”, Sanki onlar bir defasında bir mücize istemişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz', Şüphesiz Cenâb-ı Hak, istendikten sonra dilediği takdirde mücize indirir. Onlar bazan da mücizeler istemişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi? Veya ona bir hazine verilmeliydi ya da zahmetsizce yiyip içtiği bir bahçesi olmalıydı”9!, “Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın”'”. Onların Resülullah'tan istedikleri mücize çeşitlerini bildiren başka âyetler de vardır. Onlar bazan tek bir mücize istemiş; bazan da mücizeler talep etmişlerdir. “Mücize” kırâatini “mücizeler” kırâatine tercih eden görüş imkânsızdır. Zira bunun da aynı şekilde bir kırâat olduğu ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlardan söz konusu olan talepleri bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]De ki: Mücizeler yalnız Allah'ın katındadır. Yani mücizeler onun katından gelmektedir. Öyle görünüyor ki onlar kendilerine, baskın gelecek ve kendilerini onu kabule ve ona yönelmeye zorlayacak mücizeler istemişlerdir. Yoksa tercih yönünü gösterici mücizeler istememişlerdir. Bununla birlikte bu talep inat ve büyüklenme amacını taşımaktadır. Yoksa bu talep bilgi edinme ve doğru yolu bulmak için yapılmamıştır. Ancak Allah bu ümmeti, inat ve büyüklenme amacıyla mücize istemenin akabinde kendilerini helâk edecek mücize inmesi durumuyla karşı karşıya bırakmamıştır. Halbuki önceki ümmetlerin, inat ve büyüklenme amacıyla mücize talep etmelerinin akabinde başlarına helâk ve azap mücizeleri inmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ben sadece bir uyarıcıyım. Bu beyan iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri şudur: Ben sadece Allah'ın gönderdiği apaçık bir uyarıcıyım. Şüphesiz Allah bunu bana emretti ve beni size gönderdi. İkinci mâna şudur: Ben sadece bir uyarıcıyım. Yani bana düşen sadece sizi uyarmaktır. Ben uyarıcılığı açıklıyo bk. İbn Zencele, Huccetü'kırâdt, s. 552. 10 “Biz istesek onlara gökten bir mücize indiririz de derhal ona boyun eğerler” rum. Bunun dışındaki şeylere geli gelince bunlar benim görevim değildi EPIA İİ A görevim değildir. Tıpk ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Onların hesaplarından sana GR LK tur, senin hesabından da onlara sorumlul bu husus bildirilmektedir!0 yoktur ©”. Bu ve benzeri âyetlerde

Ankebut 29:51

Kendilerine okunan bu Kitab'ı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bu beyan onların söz konusu taleplerinin inat ve alay amacıyla olduğunu, doğru yolu bulmaya yönelik bir talep olmadığını göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Kendilerine indirilen Kitap'ta çabası doğru yolu bulmak ve insaf etmek olan kimseye yetecek bilgiler bulunmaktadır. Fakat çabası inatlaşma ve büyüklenme olan kimsenin durumu ise böyle değildir. Elbette onda rahmet vardır. Yani Cenâb-ı Hakk'ın sana indirdiği Kitap'ta. Rahmet vardır. Yani doğruluk vardır. Ve ibret vardır. Yani inanan topluluk için öğüt vardır.

Ankebut 29:52

ranızda şahit olarak Allah yeter. Bu söz iki duillerin ve mücizelerin kabul edilme ümidinin yle buyuruyor: Benimle sizin aranızda şahit De ki: Benimle sizin a rumda söylenir. İlki kesin de kalmaması durumunda. O ş6 olarak Allah yeter. Yani benimle sizin aranızda hangimizin hak hangimizin bâtıl üzere olduğu konusunda hakem olarak Allah yeter. Biz mi siz mi? İkincisi şudur: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Yani bana emredileni size tebliğ etmem ve getirmiş olduğum âyet ve kesin delilleri size vermeme dair durumu bilen olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa bilmektedir. Bâtıla inanan ve Allah'ı inkâr edenlere gelince, işte hüsrana uğrayacak olanlar onlardır. í. T Sekiz Os oia,

Ankebut 29:53

Onlar senden, azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Onların azabın çabuklaştırılmasını istemeleri ve mücize talep etmeleri -ki bu durumların gelmeyeceğini ve üzerlerine inmeyeceğini biliyorlardı- peygamberlerle alay etme, hak ile bâtılı karıştırma ve kendilerine uyanlarla zayıf kimseleri aldatma mânası taşır. Çünkü onlar, Allah'ın inat ettikleri ve peygamberleriyle alay ettikleri için daha önceki ümmetleri helâk ettiği gibi bu ümmeti tamamen yok etmeye ve yaptıklarının karşılığını bu dünyada vermek üzere helâk etmeyeceğini biliyorlardı. Zira O, onlara belirli bir süre tanımıştır. Dolayısıyla bu mühlet verme ve erteleme durumunu bildiklerinden onlar peygamberden vâdettiği azabın indirilmesini ve üstün kılacak mücizeleri istemişlerdir. Onlar bu durumların kendileri için gerçekleşmesi durumunda inanacakları vâdinde bulunmuşlar ve bu konuda yemin etmişlerdir. Şu ilâhi beyan bunu ifade etmektedir: “Müşrikler, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, ümmetlerden herhangi birinden daha çok doğru yol üzere olacaklarına dair en güçlü şekilde Allaha yemin etmişlerdi. Fakat onlara bir uyarıcı gelince, bu ancak onların nefretlerini artırdı”. Onlar bunu kendilerine uyanları ve zayıf kimseleri aldatma ve hak ile bâtılı karıştırmak için yapmışlardır. Onlar, peygamberin davet ettiği dine iman etmeleri karşısında kendilerinin hak üzere olduklarını ve peygamberin mücize ve kesin delil getirmesi durumunda ona inanacaklarını ve uyacaklarını söylüyorlardı. Halbuki onlar mücize ve başlarına azabın gelmesini istemekle kendilerinin inatçı ve yalancı olduklarını, kendilerine uyanları ve toplumun zayıf kesimini kuşkuya düşüren, aldatan ve hak ile bâtılı karıştıran kimseler olduklarını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. (JEğer önceden belirlenmiş bir vade olmasaydı elbette azap tepelerine inmişti. Ama onlar farkında olmadan o ansızın kendilerine gelecektir. Bir inkârcı bize derse ki: Allah, onlara azabı tehir etmiş ve mühlet vermiştir. O, bunların azabın başlarına gelmesini çabuklaştırmasını istemelerini biliyor muydu yoksa bunu bilmiyor muydu? Eğer onların bu durumunu bilmiyordu derseniz Allah hakkında bilgisizliği kabul etmiş olursunuz. Eğer onların bu durumunu biliyordu derseniz, onların ne olacağını bildiği halde nasıl olur da onlara mühlet vermiş olsun? Buna şöyle cevap verilir: Onlar hakkında azabı tehir etmesi ve bir süre belirlenmesi Allahın onlara rahmeti ve lütfudur. Sanki O şöyle buyurmuş olmaktadır; Allah'ın onlar hakkında tekdir ettiği rahmeti olmasaydı, daha önceki ümmetler inat ve alay etmek üzere peygamberlerden azap ve mücize talep ettiklerinde onların başına geldiği gibi bunların da başlarına azap inerdi. Bu husus, “seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” meâlindeki âyette belirtilmiştir. Nitekim ötekileri tümüyle yok ettiği gibi bunları yok ederek helâk etmemiştir. EIN 3 SİL ilad aga Olg lL G gleis

Ankebut 29:54

Onlar senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Kuşkuları olmasın, cehennem inkârcıları kuşatmışdurumda! Kuşkusuz cehennem sözü şu mânaya gelebilir: Yani cehennem azabı o gün inkârcıları kuşatmış olacaktır. Veya ateş inkârcıları kuşatmış olacaktır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Onlar senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Cehennem ehlinin amelleri ve onlar için cehennemi gerektiren sebepler onları kuşatmış durumdadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ateşe ne kadar da dayanıklılarmış!”! Yani onlar, kendileri için ateşe atılmayı gerektiren sebepler ve amellere ne kadar da dayanıklılarmış! Yoksa hiç kimse ateşe dayanıklı değildir. Buna göre kuşkuları olmasın, cehennem inkârcıları kuşatmış durumda meâlindeki ilâhi beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani cehenneme götürücü sebepler ve onlar için cehennemi gerektiren ameller onları kuşatmış durumdadır. En doğrusunu Allah bilir.

Ankebut 29:55

O gün azap onları tepeden tırnağa saracak. Bu, tıpkı şu ilâhi beyan gibidir: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”, Bu durum açıktır. Aoh Eği ¿15 e ya Zi Gele

Ankebut 29:56

[İnancına Göre Yaşamak İmkânı Kalmayınca Hicret Etmenin Gerekliliği] Ey inanan kullarım! Benim arzım geniştir; o halde yalnız bana kul olmakta sebat edin. Âyet-i kerimede müjde ve uyarı vardır. Müjde benim arzım geniştir meâlindeki ilâhi beyandır. Cenâb-ı Hak, şu an bulundukları yerde olduğu gibi intikal edilecek ve yer değiştirecekleri mekânın da kendileri için geniş olduğunu vâdetmiştir. Uyarı ve sakındırma ise şu mânadadır: Benim arzım geniştir. Dolayısıyla bulunduğunuz yerde kalamayacaksınız. Ayrıca kendi yerlerinden başka yerlere hicret etme ve çıkış emri iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Söz konusu inkârcılardan dolayı kendi canlarına zarar gelmesinden korktukları için Allah'ın dinini izhar etmeye güç yetiremedikleri için bu yerden çıkıp buna güç yetirebilecekleri ve emri yerine getirebilecekleri topraklara hicret etmeleri kendilerine emredilmiştir. İkinci anlam da şudur: Dinlerini izhar etmeye güç yetirseler de kötülüğü değiştirme ve iyiliği emretme görevlerini yerine getiremiyorlardı. Bunun üzerine buradan çıkıp kötülüğün bulunmadığı yere veya kötülük olsa bile degiştirmeye ve iyiliği emretmeye güç y lerine emredildi. Bunun gibi durum! gidermeye güç yetiremediklerinde k etirebilecekleri yere hicret etme kendiendilerine bir yerden başka bir yere tandür, Onlar a p aa na men peygamberler dışındaki insanlar, kötülüğü e G kalplerine hafif gelir, kalpler buna meyl sıyla insanlara böylesi bir yerden b tülüğe meyletmesinler ve kalpleri kötülüğü işitmeleri çok olsa da o eder ve bundan tatmin olurlar. Dolayıaşka bir yere göç etmeleri emredilir ki köbunu hoş görmesin, Peygamberlere gelince nların kalpleri buna meyletmez, buna karşı yumuşamaz ve bunu asla hoş görmez. Aksine buna karşı şiddet ve katılıkları artar, kalpleri bundan daha fazla uzaklaşır. JBundan dolayı peygamberlerle diğerlerinin durumu farklıdır. Veya şöyle de denilebilir: Peygamberlere memleketlerinden çıkıp hicret etmeleri emredilmez ve onlara bu hususta izin verilmez. Çünkü onlar inkârcıları ve kötülük yapanları Allah'ın dinine davet etmek üzere gönderilmişlerdir. Dolayısıyla başka yurtlarından çıkıp başka yere hicret etmelerine izin verilmesi mümkün değildir. Zira peygamberler onları Allah'ın dinine davet etmek üzere gönderilmiştir. Benim arzım geniştir. Bu beyan belirttiğimiz anlama gelir. Dini hayatları selâmette olsun diye onlara hicret etmeleri emredilmiştir. Bu hususta mallarını, mesleklerini, akrabalarını ve destekçilerini bırakıp terkettikleri için başka yerde meydana gelebilecek geçim darlığı onları engellemez. Çünkü Cenâb-ı Hak dinlerine dair kaygılardan hareketle çıkıp gitmeleri durumunda onların genişlikle karşılaşacaklarını vâdetmiştir. Bu çerçevede Hasan-ı Basriden nakledildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Dini dolayısıyla bir yerden başka bir yere bir karış da olsa göç edip giden kimseye cennet vâcip olur, Atası İbrahim ve tâbi olduğu Hz. Muhammed ile haşrolunur. Veya Hz. Peygamber buna benzer bir söz söylemiştir”. Âyetin yorumuna dair seleften buna benzer rivayetler nakledilmiştir: “Günahlara çağrıldığınızda başka yere göç edip gidin. Zira Allah'ın arzı geniştir”. Âyetin yorumunda bazıları şöyle demiştr: Bir yerde günahlarla amel edildiğinde başka bir yere göç edip gidin. Zira benim arzım geniştir. Bu, belirtmiş olduğumuz şu maânadır: Onlara söz konusu yerden çıkıp hicret etmek emredildi ki onlar dinlerinde selâmette olsun. Cenâb-ı Hak onlara bolluk ve dünyada güzellikler vâdetmiştir. Âhirette ise bundan daha büyüğü vâdedilmiştir. Şu ilâhi beyanda belirtilen husus budur; “Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler!" JCenâb-ı Hak bu ilâhi beyanda buyurmuştur: Benim arzım geniştir; o halde yalnız bana kul olmakta sebat edin. Yani benim arzım geniştir. Eğer bir yerde bana kulluk yapmanız engellenirse oradan çıkıp başka bir yere göç edin; bana kulluk edin; başkasına kulluk etmeyin. Zira benim arzım geniştir. Dolayısıyla bana kulluk etmekten ve dinimi izhar etmekten engellendiğiniz yerde kalmakta mazeretiniz bulunmamaktadır. Bununla birlikte zayıf ve güçsüz olanlar bundan muaftır. Cenâb-ı Hak onları başka bir beyanda istisna etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar (yani) çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnadır”? Cenâb-ı Hak, zayıf ve güçsüz olmalarından ötürü çıkıp hicret etmeyi terketmeleri, ötekilerin arasında yaşamaya devam etmeleri, açıklamaya güç yetirememeleri halinde imanlarını gizleme ve gizlice ibadet etmelerinde onları mâzur kabul etmiştir. Fakat O, çıkıp göç etmeye güç yetirenleri ise mâzur kabul etmemiştir. --- Dipnotlar: 09 Kurtubi'nin tefsirinde geçmektedir (Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'-Kurün, XVI, 382): “Resülullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir karış da olsa dini dolayısıyla bir yerden başka bir yere göç edip giden kimseye cennet vâcip olur. 9, İbrahim ve Muhammede (s.a.) arkadaş olur” Yine bu rivayet Süyüti'nin ed-Dürru [-mensúr unda geçmektedir: İbn Merdüye'nin Ebud-Derdâdan naklettiğine göre Resülullah şöyle demiştir: Kendi canı ve dini hakkında fitneden korktuğu için bir yerden başka bir yere göç edip giden kimse Allah katında sıddıklardan yazılır, öldüğünde Allah onun canını şehid olarak alır” ti okumuştur: “Allaha ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar Rab'leri katında sıddıklar ve şehitler mertebesindedirler. O, daha sonra şöyle demiştir: “Dini dolayısıyla bir yerden başka bir yere göç edip gidenler kıyâmet günü cennette İsâ b. Meryem'in (a.s.) derecesinde olacaklardır”. Ardından şu âye

Ankebut 29:57

57. “Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz.” Her canlı ölümü tadacaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, bu beyanı öncekinin hemen akabinde bildirmiştir ki geçim darlığı korkusu onları çıkıp hicret etmekten alıkoymasın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: Her canlı kesin bir şekilde bu dünyadaki rızkını tamamladığında ölümü tadacaktır. Rızkını tamamlamadan kimse ölümü tatmayacaktır. Dolayısıyla geçim darlığı sizi korkutmasın. Rızık tamamlandığı vakit ister çıkıp hicret edin ister etmeyin ölümü tadacaksınız. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “De ki: Evlerinizde dahi olsaydınız, vie de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi”3, Yani bir kişinin öldürülmesi ezelde yazılmışsa o kişi kesinlikle ortaya çıkar ve neticede öldürülür. Bunun gibi ölümü yazılan kimse ister hicret etsin ister etmesin kesin bir şekilde bunu tadacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz. Bu beyan açıktır. 5158. “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları -hiç şüpheniz olmasın- içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz; işlerini gerektiği gibi yapanlara ne güzel karşılık!” İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları yerleştireceğiz. Bu son kelime “bå” ve “sâ” harfiyle de okunmuştur". Yerleştireceğiz. Yani onlar için cennette köşkler hazırlayacağız. Şöyle de denilir: “Bevveeha” (uis), yani yerleştirme ve hazırlama. “Velenüsevviyennehum”; bu kelime “sà” harfiyle okunursa ikamet mânasındadır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu bir mekânda ikamet etme anlamındadır. “Lenübevviennehum” şeklinde “bå” harfiyle olduğunda “onları yerleştireceğiz” mânasına gelmektedir!!5, Ebü Avsece şöyle demiştir: Yerleştireceğiz. Yani onları ikamet edecekleri eve yerleştireceğiz. “Sevâü” kelimesi ikamet etmek demektir. Ebü Muâz şöyle demiştir: “Bevveehâ' (uiş) onu hazırladı mânasındadır. “Mesvâ” ev; “Savi” (esi) misafir demektir. Orada ebedi kalacaklardır. İşlerini gerektiği gibi yapanlara ne güzel karşılık! Yani sevap ve karşılıkları ne de güzeldir.

Ankebut 29:58

57. “Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz.” Her canlı ölümü tadacaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, bu beyanı öncekinin hemen akabinde bildirmiştir ki geçim darlığı korkusu onları çıkıp hicret etmekten alıkoymasın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: Her canlı kesin bir şekilde bu dünyadaki rızkını tamamladığında ölümü tadacaktır. Rızkını tamamlamadan kimse ölümü tatmayacaktır. Dolayısıyla geçim darlığı sizi korkutmasın. Rızık tamamlandığı vakit ister çıkıp hicret edin ister etmeyin ölümü tadacaksınız. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “De ki: Evlerinizde dahi olsaydınız, vie de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi”3, Yani bir kişinin öldürülmesi ezelde yazılmışsa o kişi kesinlikle ortaya çıkar ve neticede öldürülür. Bunun gibi ölümü yazılan kimse ister hicret etsin ister etmesin kesin bir şekilde bunu tadacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz. Bu beyan açıktır. 5158. “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları -hiç şüpheniz olmasın- içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetteki köşklere yerleştireceğiz; işlerini gerektiği gibi yapanlara ne güzel karşılık!” İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları yerleştireceğiz. Bu son kelime “bå” ve “sâ” harfiyle de okunmuştur". Yerleştireceğiz. Yani onlar için cennette köşkler hazırlayacağız. Şöyle de denilir: “Bevveeha” (uis), yani yerleştirme ve hazırlama. “Velenüsevviyennehum”; bu kelime “sà” harfiyle okunursa ikamet mânasındadır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu bir mekânda ikamet etme anlamındadır. “Lenübevviennehum” şeklinde “bå” harfiyle olduğunda “onları yerleştireceğiz” mânasına gelmektedir!!5, Ebü Avsece şöyle demiştir: Yerleştireceğiz. Yani onları ikamet edecekleri eve yerleştireceğiz. “Sevâü” kelimesi ikamet etmek demektir. Ebü Muâz şöyle demiştir: “Bevveehâ' (uiş) onu hazırladı mânasındadır. “Mesvâ” ev; “Savi” (esi) misafir demektir. Orada ebedi kalacaklardır. İşlerini gerektiği gibi yapanlara ne güzel karşılık! Yani sevap ve karşılıkları ne de güzeldir.

Ankebut 29:59

59, “Onlar sabreden ve Allaha dayanıp güvenen kimselerdir.” Uq İbn Zencele, Huccetü'l-kırâât, s. 544. Onlar sabreden ve Allah'a dayanıp güvenen kimselerdir. Sabredenler. dir sözü şu mânaya gelebilir: Yani onlar memleketlerinden çıkıp hicret ettiler ve hicretin zorluğuna sabrettiler. Yine onlar çıkıp hicret etme ve rızık elde etmekte Rab'lerine dayanıp güvendiler. Veya ibadetler ve farzları yerine getirmeye sabredenler mânasına da gelebilir. Buradaki sabrın imanın bir ifadesi ve bundan kinâye olması da mümkündür. Yani iman eden ve Rab'lerine dayanıp güvenenler ve işlerini O'na havale edenler. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır”! Yani her mümin için. 141) (JMuhammed b. İshak!” şöyle demektedir: Bu âyet Mekkede Mekkeli müslümanların zayıf olanları hakkında inmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Eğer siz Mekkede imanı izhar etmekte zorluk içindeyseniz, Medine toprakları geniştir. O halde orada açık bir şekilde sadece bana kulluk edin. Sonra orada ölmekte onları korkutmuş ve şöyle buyurmuştur: “Her canlı ölümü tadacak ve sonunda dönüp huzurumuza geleceksiniz” Âhirette. Sonra onları nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: Onlar sabredenlerdir. Hicretin zorluklarına sabredenlerdir ve onlar hicretlerinde Allah'a güvenip dayanmaktadırlar. Onların bir kısmı Mekkede şöyle diyordu: Ben nasıl Medine'ye hicret ederim, orada ne malım ne de geçinecek bir durum vardır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak söz konusu meselede onlara öğüt vermiştir.

Ankebut 29:60

60. Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah'tır. O, her şeyi işitir ve bilir. Nice canlı var ki, rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah'tır. Bazıları âyeti ey inanan kullarım! Benim arzım geniştir meâlindeki âyetle bağlantılı kılmıştır"? Onlara memleketlerinden hicret etmek ve ikamet ettikleri yerden çıkıp göç etmek emredildi ki dinleri kendileri için selâmette olsun. Dolayısıyla bu durum onlara sıkıntı verdi, orada geçim şartları daraldığı için huzursuz oldular, Zira kendi memleketlerinde geçimlerini sağladıkları ve refah buldukları mallarını ve kazançlarını taşıma fırsatı ve imkânı bulamamışlardı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, yöneldikleri ve yanlarında rızık olarak hiçbir şey taşımadıkları yerde rızık verdiği varlıkların bulunduğunu bildirmiştir. Bilakis Cenâb-ı Hak, bunlara bulundukları yerde rızık vermektedir. Buna göre nerede iseniz rızkınızı veren Allahtır: İster kendinizle birlikte mallarınızı ve kazançlarınızı taşıyın ister taşımayın. Mallarınızı ve kazançlarınızı memleketinizde bıraktığınız için gönlünüz daralıp huzursuz olmazsınız. (JBu beyanın önceki âyetle bağlantılı olmaması, aksine insanlara yönelik bir uyarı ve hatırlatma olmak üzere bir başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Bu durum, insanların kalplerinin rızık elde etme vasıtalarına bağlı kalmaması içindir. Çünkü insanların kalplerinde başka varlıklardan daha fazla rızık ve geçim vasıtalarına bağlanmak söz konusudur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak rızkın sebeplere bağlı olmadığını, aksine sebebe bağlı olarak veya sebepsiz bir şekilde rızkı verenin Allah olduğunu bildirmiştir. Zira bazan Cenâb-ı Hak geçim vasıtalarına sahip olmayan kimsenin rızkını bol verir. Bildirdiği üzere, vasıta ve kazanç vesileleri olmaksızın kullarla hayvanların ve bazı insanların rızıklarını Allah doğrudan yaratıp onları rızıklandırır. İşte bu vasıtasız rızkın örneklerini teşkil etmektedir. Bu durum şu ilâhi beyanda bildirilmektedir: “Ve ona beklemediği yerden rızık verir”. İnsanlar için rızkın çoğu vasıtasız ve kazanç sebebi olmaksızın gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı bu beyanın akabinde Cenâb-ı Hak şunu bildirmiştir: “Kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veren Allah'tır”, Yani Allah, dilediğine kazanç vasıtası olmasa da rızkı bol bol verir; geçim vasıtası olsa da dilediği kullarına ölçülü verir. Bu durum Allah'ın Rezzâk olduğunu unutup da insanların kalplerinin kazanç vasıtalarına ve geçim yollarına bağlanmaması içindir. Mütezile'nin görüşüne göre Allah dilediğine rızkı bol bol veremez. Çünkü onlar, rızık vesileleri ve kazanç yolları meselesinde Allah için bir varetme kudreti Bu sürenin 59. âyeti. kabul etmezler. Mütezile mensupları kazançların ve bunlara dair sebeplerin yaratılmasında Allah'ın bir dahli bulunmadığını söyler. Onlar, Allah'ın sadece yerden yiyecekleri bitirme ve yaratma gibi nesnelerin asıllarını e kudreti bulunduğunu kabul ederler. Onların görüşüne göre bunun dışında i fiiller ve kazançlar ise insana aittir. Buna göre bitki ve yerden ganlar herkes içindir. Bunlara insanların bir bölümü diğerinden daha lâyık Gelir Onların görüşüne göre sözü edilen rızkı bol verme ve kısmanın bir mânası kalmamaktadır. O, her şeyi işitir ve bilir. Sözü edilenlerin akabindeki bu beyan farklı anlamlara gelir. Bunlardan biri şudur: Onların bütün çağrılarına ve taleplerine Allah karşılık verir. Nerede olurlarsa ve ne durumda bulunurlarsa bulunsunlar O onların ihtiyaçlarını bilir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: “İnfak edeceğimiz ve geçimimizi sağlayacak bir şey bulamıyoruz” sözlerini işitendir. Gizlediklerini ve benzeri hususları bilendir. --- Dipnotlar: 19 “Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden © Busürenin 62. âyeti.

Ankebut 29:61

61. “Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, giineşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz Allah'tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?” 62. “Kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veren Allah'tır. Allah her şeyi hakkıyla bilir”

Ankebut 29:62

61. “Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, giineşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz Allah'tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?” 62. “Kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veren Allah'tır. Allah her şeyi hakkıyla bilir”

Ankebut 29:63

63. “Yine onlara, “Göklerden su indirip de onunla ölü toprağa hayat veren kimdir?” diye sorsan, hiç tereddütsüz “Allah'tır derler. De ki: “Hamd Allaha mahsustur; ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar.” Şayet o inkârcılara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz “Allah'tır” derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Onlar topluca kendi dilleriyle gökleri ve yeri yaratanın, güneşi TIRT yeri y güneşi ve ayı kendilerinin hizmetine sunanın, [ ]gókten suyu Hidirenin ye bununla yerdeki toprağa hayat verenin başkası değil Allah gödü giri ikrar etmiş oldular, Dilleriyle ikrar ettikleri ve söylediklerinin akabinde gelen oaia haktan nasıl yüz çevirirler? sözü iki månaya gelebilir. Bunlardan biri şudur: Dilleriyle ikrar ettikleri ve söylediklerinden nasıl şükür ve ibadeti putlara çevirip Hak'tan dönüyorlar. Öyle ki dilleriyle ikrar ettikleri fiillerin hiçbirini bu putların yaratamadıklarını biliyorlar. İkinci mâna şudur: O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Yani putların ilâh olmadıklarını bildikleri halde bunları ilâh olarak nitelemelerinde. En doğrusunu Allah bilir. Bildirilen beyanın akabinde de ki: Hamd Allah'a mahsustur meâlindeki ilâhi beyan farklı mânalara açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, ona öncekilerin Rab'lerini inkâr, inat ve yalanlama sebebiyle musibetlerle imtihan edildiği durumlarda imtihan edilmemesine dair olarak Rabb'ine hamdetmesini emretmiştir. İkinci mâna şudur: Cenâb-ı Hak Rabb'ine hamdetmesini emretmiştir. Zira bunda onların akılsızlıklarının ortaya konulması vardır. Şöyle ki; onlar bütün bunların Allah katından olduğunu, O'nun bütün bunları yarattığını dilleriyle ikrar etmişler, sonra da bu durumları Allah'tan başkasına nispet etmişlerdir. Üçüncü anlam şudur: Bazıları şöyle demektedir: De ki: Hamd Allah'a mahsustur. Yani onların, bütün bu nimetlerin Allah'ın bir yaratması ve bunların tümünün Allah katından olduğunu ikrar etmeleri noktasında Allah'a hamd olsun de! En doğrusunu Allah bilir. Ama onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Akıllarını kullanmazlar sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani akıllarından yararlanmazlar. Cenâb-ı Hak, onların akıllarını kullanmadığını beyan etmiştir. Zira onlar akıllarından yararlanmamaktadırlar. Bu durum sözü edilen organlarından yararlanmadıkları için onlardan işitme, görme ve konuşma duyularını kullanmadıklarını beyan etmesi gibidir'”. Bu da böyledir. İkinci mâna şudur: Varlığın bilinmesini sağlayan sebepler hakkında akıl yürütmeyi ve tefekkürü terkettikleri için akıllarını kullanmazlar. En doğrusunu Allah bilir. dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler” "Io Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlar sağır,

Ankebut 29:64

Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun vc eğlenceden ibarettir. Bu, tıpkı şu ilâhi beyan gibidir: “Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlenceden ibarettir”2. Eğer Kur'ân'ın bildirdiği bu husus, bazı insanların yorumladığı gibi içerisine yerleştirilmiş mânalar ve buna ilişkin hikmetler olmaksızın zâhiri mânaya göre anlaşılırsa Jbunda inkârcılar için bir eleştiri noktası olur. Çünkü Cenâb-ı Hak bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir buyurmaktadır. Bu dünyayı yaratan Allah'tır. Dolayısıyla inkârcılar “niçin bir oyun ve eğlence olarak onu yaratmıştır” derler. Yine inkârcıların Kur'ânda çelişkinin olduğunu iddia etmelerine de neden olur. Şöyle ki Cenâb-ı Hak “göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık” buyurmuş; diğer bir âyette de meâlen şöyle demiştir: “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık”, Bununla önceki beyan bir araya getirildiğinde zâhir mânası itibariyle bir çelişki varmış gibi görünmektedir. Zira Cenâb-ı Hak birinde gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri boşuna ve oyun olarak yaratmadığını; diğerinde ise kendisi yarattığı halde dünya hayatının bir oyun ve eğlence olduğunu bildirmiştir. Fakat âyetin yorumu şöyledir: Bu dünya hayatı size göre ve sizin ölçülerinize göre sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Tevhit ehline ve onların ölçülerine göre ise hikmet ve haktır. Sonra, onlara göre sözü edilen oyun ve eğlence iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Onlar Allah'ın insanı yarattığını, başlangıcını bir nutfeden yaptığını, sonra bunu alâkaya, sonra bir çiğnem ete (mudğa), sonra da en son halindeki insana çevirdiğini gördüler. Dolayısıyla Allah'ın insanı yaratıp bu bildirdiği hallerden hale çevirdikten sonra belirlenmiş bir netice ve herhangi bir yarar olmaksızın yok etmesi mümkün değildir. Bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği gibi olacaktır: “Sakın, bir grubun diğer gruptan daha güçlü olması sebebiyle yeminlerinizi aranızda (güçsüzler aleyhine) bir kandırma aracı yaparak, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın”, Cenâb-ı Hak söz konusu kişinin yararlanmaksızın ipliğini iyice büktükten sonra geri çözmesini oyun ve eğlence saymıştır. Buna göre dünya hayatının bu dünyanın içerisi © bir Papa Me varlıkların aşamalar halinde düzenlenmesinden inkârcıların takdir Zi sm) 2 dönüştürülüp değiştirilmesinden sonra bu 161 buna dönük bir netice ve ü ya yarar olmaksizin pas İğ e big yaratılması bir oyun, eğlence, boş iş ve akılsızlıktır. değ li siğil DESİRE ve değerlendirmişlerdir. Tevhit ve iman ehlinin egerie sine gore ise kendilerine dönük netice itibariyle varlığın yaratılması hikmet ve haktır. I İkinci olarai, Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu ve onlara göre oyun ve le a kiki şudur: Dost ile düşman, âsi ile itaat eden, muhalefet eden ile kabul eden kimseleri eşit ve bir kabul etme geçersiz bir durumdur ve anlamsızdır. Halbuki O, bunları bu dünya hayatında eşit kılmış, bu dünyanın nimetleri, bolluğu, sıkıntıları, hayrı ve şerri konusunda hepsini ortak yapmıştır. [ ]Dost da düşmanda bu dünyadan yararlanmaktadır; âsi olan da itaatkâr olan da burada musibetlerle imtihan edilmektedir. Eğer dost ile düşmanın, âsi ile itaatkârın birbirinden ayrıldığı başka bir hayat olmasaydı bu dünya hayatında onları yaratması boş yere ve akılsızca olurdu. Zira O, bu dünyada onları eşit yapmış ve herkesi ortak kılmıştır. Veya söz konusu beyan, şu mânaya da gelebilir: Bu dünya hayatı onların kabul ettiği ve burada davrandıkları gibi oyun ve eğlencedir. Veya şöyle denilir: Dünya hayatı âhiret hayatına nispetle oyun ve eğlencedir. Çünkü dünya hayatı sonlu ve geçici olarak yaratılmış; âhiret hayatı ise ebedi ve devamlı olarak yaratılmıştır. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “Onlara de ki: Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır ve size kıl payı kadar haksızlık edilmez”. Yani dünya menfaati âhiret menfaatine nispetle önemsizdir. Çünkü dünya menfaati sonlu ve geçicidir; âhiret menfaati ise ebedi ve devamlıdır. Âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur. Yani orası yaşam yurdudur. Orada ölüm, geçicilik ve son yoktur. Keşke bunu bilselerdi! Ahiret yurdunun, ölümün bulunmadığı yurt olduğunu. En doğrusunu Allah bilir. LEYLA koa Aİ --- Dipnotlar: 2 “Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir” (el- Hadid, 57/20).

Ankebut 29:65

Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar. Bu beyan, Mütezile'nin “insanlar için dinde en yararlı olanı (aslah) yaratmak Allah'a vâciptir” görüşünü reddetmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak gemiye bindiklerinde onların dini Allaha has kıldıklarını bildirmiştir. Şüphe yok ki bu onlar için en yararlı olandır. Sonra Cenâb-ı Hak onları bu durumda bırakmadı ki söz konusu bağlılık üzere kalsınlar. Bilakis O, onları bu durumdan çıkardı, bunun üzerine onlar da daha önce oldukları hale geri döndüler. Dolayısıyla bu durum, Allah'ın insanlar için en yararlı olanı gözetmek zorunda olmadığını göstermektedir. Fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar. Kendilerine bahşettiğimiz şeylere karşı nankörlük etsinler, zevkusafa sürsünler! Ama yakında anlayacaklar! Nankörlük etsinler diye. Yani Allah, onların olacaklarını bildiği gibi olmaları için onları kurtarmıştır. Cenâb-ı Hak onların inkâr edeceklerini ilmiyle bilmiştir. Dolayısıyla onları karaya sağ salim çıkarmıştır ki onların ne durumda olacaklarına ve neyi tercih edeceklerine dair ilmi ortaya çıksın. Onların gemideyken içten bir inanç ve bağlılıkla Allaha yakarmaları tercihe dayalı bir bağlılık değildi. Aksine bu, kendilerine gelen bir musibetin giderilmesine yönelik bir bağlılıktı. ( Zira eğer bu, bir musibeti gidermeye yönelik değil de tercihe dayalı bir bağlılık olsaydı her durumda onlar bunu terketmezlerdi. Bu âyet her ne kadar inkârcılar hakkında olsa da bunda müslümanlara yönelik bir kınama da söz konusudur. Çünkü onlar da darlık ve sıkıntı dönemlerinde olduğu gibi bolluk ve nimet anında Allaha gereğince şükretmiyorlar ve ibadeti ona has kılmıyorlar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, bütün durumlarda sadece Allah için davranışta bulunmaları ve O'na şükretmelerine dair onları uyarmaktadır ki onların amelleri münafıkların ve söz konusu inkârcıların amelleri gibi çeşitli şartlara ve belirli yönlere bağlı olmasın'”. En doğrusunu Allah bilir, O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Denildi ki: Yalanlarlar. Denildi ki: Saparlar. Denildi ki: “Yu'fekün”, yüz çevirirler, yani akılları uçar, ahmaklaşırlar. “Mefün” (opus) ahmak; “efn” ahmaklık demektir. Ama yakında anlayacaklar! Yani yakında benim “geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan işleri yapmaya döneceklerdir” sözümün doğruluğunu anlayacaklardır. Tıpkı Allah'ın, sınandıkları belâlardan kurtardıktan sonra onların daha önce döndükleri gibi. Yani peygamberlerin onları tehdit ettikleri durumları yakında anlayacaklardır. “Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir”! meâlindeki âyette başka bir mâna da vardır. Buna göre şöyle denilir: Bu güzellikler, dünyada yaptığınız ve güzel ve iyi olarak kabul ettiğiniz davranışlar hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Çünkü bu dünya hayatı kalıcı değildir, ancak Allah'ın rızasını ve âhiret hayatını gözeterek yaparsanız o takdirde yararlanırsınız. Bu mâna şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur” Yani kalıcı ve ebedi olan odur. “Keşke bunu bilselerdi)” --- Dipnotlar: 57. Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da ahiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte budur”.

Ankebut 29:66

Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar. Bu beyan, Mütezile'nin “insanlar için dinde en yararlı olanı (aslah) yaratmak Allah'a vâciptir” görüşünü reddetmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak gemiye bindiklerinde onların dini Allaha has kıldıklarını bildirmiştir. Şüphe yok ki bu onlar için en yararlı olandır. Sonra Cenâb-ı Hak onları bu durumda bırakmadı ki söz konusu bağlılık üzere kalsınlar. Bilakis O, onları bu durumdan çıkardı, bunun üzerine onlar da daha önce oldukları hale geri döndüler. Dolayısıyla bu durum, Allah'ın insanlar için en yararlı olanı gözetmek zorunda olmadığını göstermektedir. Fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar. Kendilerine bahşettiğimiz şeylere karşı nankörlük etsinler, zevkusafa sürsünler! Ama yakında anlayacaklar! Nankörlük etsinler diye. Yani Allah, onların olacaklarını bildiği gibi olmaları için onları kurtarmıştır. Cenâb-ı Hak onların inkâr edeceklerini ilmiyle bilmiştir. Dolayısıyla onları karaya sağ salim çıkarmıştır ki onların ne durumda olacaklarına ve neyi tercih edeceklerine dair ilmi ortaya çıksın. Onların gemideyken içten bir inanç ve bağlılıkla Allaha yakarmaları tercihe dayalı bir bağlılık değildi. Aksine bu, kendilerine gelen bir musibetin giderilmesine yönelik bir bağlılıktı. ( Zira eğer bu, bir musibeti gidermeye yönelik değil de tercihe dayalı bir bağlılık olsaydı her durumda onlar bunu terketmezlerdi. Bu âyet her ne kadar inkârcılar hakkında olsa da bunda müslümanlara yönelik bir kınama da söz konusudur. Çünkü onlar da darlık ve sıkıntı dönemlerinde olduğu gibi bolluk ve nimet anında Allaha gereğince şükretmiyorlar ve ibadeti ona has kılmıyorlar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, bütün durumlarda sadece Allah için davranışta bulunmaları ve O'na şükretmelerine dair onları uyarmaktadır ki onların amelleri münafıkların ve söz konusu inkârcıların amelleri gibi çeşitli şartlara ve belirli yönlere bağlı olmasın'”. En doğrusunu Allah bilir, O halde haktan nasıl yüz çevirirler? Denildi ki: Yalanlarlar. Denildi ki: Saparlar. Denildi ki: “Yu'fekün”, yüz çevirirler, yani akılları uçar, ahmaklaşırlar. “Mefün” (opus) ahmak; “efn” ahmaklık demektir. Ama yakında anlayacaklar! Yani yakında benim “geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan işleri yapmaya döneceklerdir” sözümün doğruluğunu anlayacaklardır. Tıpkı Allah'ın, sınandıkları belâlardan kurtardıktan sonra onların daha önce döndükleri gibi. Yani peygamberlerin onları tehdit ettikleri durumları yakında anlayacaklardır. “Bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir”! meâlindeki âyette başka bir mâna da vardır. Buna göre şöyle denilir: Bu güzellikler, dünyada yaptığınız ve güzel ve iyi olarak kabul ettiğiniz davranışlar hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Çünkü bu dünya hayatı kalıcı değildir, ancak Allah'ın rızasını ve âhiret hayatını gözeterek yaparsanız o takdirde yararlanırsınız. Bu mâna şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur” Yani kalıcı ve ebedi olan odur. “Keşke bunu bilselerdi)” --- Dipnotlar: 57. Müellif şu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da ahiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte budur”.

Ankebut 29:67

Görmezler mi ki, biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır! Başka âyetlerin yorumunda biz Allah katından yöneltilen sorunun, susturmak yahut zorunluluk veya meydana gelen bir hadisenin bildirilmesi (haber) konumunda olduğunu belirttik. Bu tür beyanlar hakikat mânası itibariyle soru (istifham) değildir. [ ]Zira O, zatıyla âlimdir; onların iç dünyalarını görünürde yaptıklarını, gizlediklerini ve açığa vurduklarını olmuş ve olacak haliyle bilir. O, kullarına bir şey sormaz. Bununla birlikte söz konusu beyan, belirttiğimiz gibi bir bildirme (haber) veya susturma ve zorunluluk mânasındadır. Bildirme (haber) mânasına gelince O, sanki şöyle demiş olmaktadır: Kuşkusuz onlar gördüler ve anladılar ki Allah Mekke'yi onlara güvenli bir belde yapmış ve onlar orada güven içerisinde olmuşlardır. Halbuki çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıyorlardı ve korku içerisindeydiler. İlzâm ve zorunluluk mânasına gelince, buna göre onlara şöyle denilir: Biliniz ki Allah size Mekke'yi güvenli bir belde yaptı, sizler orada güven içerisindesiniz. Halbuki çevrenizdeki insanlar korku içerisinde sürgün ediliyorlar, onlara hakaretler ediliyor ve öldürülüyorlar. Yine Cenâb-ı Hakk'ın onlara bu hususu hatırlatmasına iki anlam verilebilir: Bunlardan biri şudur: Allah Mekke'yi size güvenli belde yapmıştır; sizler orada güven içerisinde yaşamaktasınız. Bunun gayesi, sizin Allah'ın evini ve haremini yüceltmenizdir. Halbuki çevrenizdeki insanlar korku içerisindeler; sizler de çevrenizdeki insanlarla aynı dini benimsiyorsunuz. Dolayısıyla Allah'ın dinini benimsediğinizde ve O'nun resülüne uyduğunuzda nasıl yerinizden koparılıp çıkarılmaktan ve sürgün edilmekten korkuyorsunuz? Zira sizler sadece Allahın hareminde bulunduğunuz ve O'nun evine saygı gösterdiğiniz için Allah, yerinizden atılıp çıkarılmaklan ve sürgün edilmekten sizi korumuştur. O halde sizler O'nun dinini benimsediğiniz ve emrine uyduğunuz takdirde nasıl söz konusu durumlardan korkarsınız? Bilakis güvenlik ve refah, Allah'ın dinini benimsediğiniz ve emrine uyduğunuzda daha fazla olur ve sizler bunu daha fazla hak edersiniz. Sanki onlar Allah'ın dinine uymayı yerlerinden atılıp çıkarılma korkusu sebebiyle terketmişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda onların sözü olarak belirtildiği gibi: “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız” Cenâb-ı Hak onlara şöyle buyurmuştur: “Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her ürünün toplandığı bir yere yerleştirmedik mi?”™! Söz konusu ilâhi beyan şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak bunu onlara bildirmektedir. Şöyle ki O, sizi güven içerisinde tutmuş ve -sizler putlara taptığınız ve bunlara şükrettiğiniz halde- sizleri her türlü kötülükten korumuştur. Bunun sebebi sizlerin Allah'ın evi ve hareminin yakınında bulunuyor olmanızdır. Eğer sizler O'na ibadet eder ve nimetlerine şükrederseniz, sizleri güven içerisinde kılması, nimetlerini bol vermesi ve çevrenizdekilere yapmadığı şekilde sizi kötülüklerden koruması hususunda daha lâyık olursunuz. Halbuki sizler çevrenizdeki insanlar gibi puta tapıyorsunuz ve onları ilâh ediniyorsunuz. Söz konusu ilâhi beyan bu mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir. (THâlâ asılsız şeylere mi inanac caklar? Bu ilâhi beyan şu mânaya gele ham ettiği asıls aklar? Hâlâ asılsız şeylere mi inana- BEN x bilir: Yani hâlâ şeytanın kendilerine il-© SSPS1Z şeylere mi inanacaklar? Bu soru, “bunlar Allah katında sizin şelaatçilerinizdir ve onlara tapmanız sizi Allah'a yaklaştırır” diye şeytanın kendilerine ilham ettiği şeydir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”. Allah'ın nimetini mi inkâr edecekler? Yani Hz. Muhammed'in Allah katından size ilettiği hususları mı inkâr edecekler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Hâlâ asılsız şeylere mi inanacaklar? Yani şirke mi inanacaklar? Allah'ın nimetini mi inkâr edecekler? Yani Allah'ın birliğini mi inkâr edecekler? Veya buradaki nimetin Kur'ân yahut belirttiğimiz üzere Hz. Muhammed (s.a.) olması da mümkündür. --- Dipnotlar: BI o “Seninle beraber doğru yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız diyorlar. Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin orada toplandığı bir yere yerleştirmedik mi? Fakat çoğu bunun şuurunda değildir”.

Ankebut 29:68

Allah hakkında yalan yanlış şeyler uydurandan daha zâlimi kimdir? Yukarıda açıkladığımız gibi Allah katından gelen soru iki mânaya gelir: Bildirme (haber) ile zorunluluk ve ilzâm. İlzâm, yani muhatabı susturma mânasına gelince buna göre şöyle denilir: Biliniz ki yalan yanlış şeyler uyduranların hiçbirisi Allah hakkında yalan yanlış şeyler uydurandan daha zâlim değildir. Haber mânası dikkate alınınca beyan şöyle olur: Yani kuşkusuz bildiniz ki yalan yanlış sözler uyduranların hiçbirisi Allah hakkında yalan yanlış sözler uydurandan daha zâlim değildir. Zira akıllarınızla kendi aranızda yalan yanlış şeyler uydurmanın ve yalan söylemenin kötü bir eylem olduğunu bildiniz. Yalan ve iftiranın en çirkini ve en dehşetlisi Allaha yapılan iftiradır. Dolayısıyla en çirkin ve en dehşetli davranış olduğu halde nasıl O'nun hakkında yalan yanlış şeyler uydurdunuz? Yahut hakikati yalan sayandan daha zâlim kimdir? Hakikati yalan saymak sözü, Resülullah'ı yalan saymak anlamına gelebilir. Veya benzerini getirmekten aciz kaldıkları Kurân olabilir. Yahut tevhidi inkâr etmek olabilir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yahut hakikati yalan sayandan daha zâlim kimdir? Yani kendisine geldiğinde hakikat olduğu ve doğruluğu ortaya çıkan şeyi yalan sayandan daha zâlim kim olabilir? İnkârcıların sürekli kalacağı yer cehennemin içinde değil midir? Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Bil ki cehennem kâfirlerin sürekli kalacağı yerdir. Allah onların eziyetlerine karşı sabretmesi; imanı terketmeleri ve onlardan ümidinin kesilmesi konusunda içini daraltan şeye karşı teselli bulması için ona bunu hatırlatıyor. pl ol; Lala zi İkale oil

Ankebut 29:69

Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Bu beyanın, “bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir” meâlindeki âyetle bağlantılı olması uygundur. Yani elinden gelen çabayı dünya talebine ve onun için çalışmaya harcayan kimseye sadece oyun ve eğlence vardır. Fakat elinden gelen çabayı Allah'ın rızasını kazanmak için harcayan kimse, hakikat üzeredir ve onun için ölüm ve sonluluk içermeyen hayat yurdu vardır. Bu beyanın öncekiyle bağlantılı değil de başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Hidâyeti, dini, ilâhi yolu isteyerek ve Allah'ın rızasını gerçekten arayarak nefislerinin şehvet ve arzularına karşı cihat edenleri bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Yollar şeklinde ifade edilmesinin sebebi daha önce çoğul beyanın geçmesidir. O, şöyle buyurmaktadır: Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlerin her birini bir yola yöneltiriz. Dolayısıyla bu hepsinin yolu olur. (Başka) yollara sapmayın"” sözüne gelince durum şöyledir: Daha önce geçen doğru yol veya Allaha nispet edilen herhangi bir ifade olmaksızın mutlak olarak beyan edilen yollar şeytanın yolları mânasındadır. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanınd bilir: Onları iyilikte ve salih amellerde başarılı rın yanındadır. Veya düşmanlarına karşı onla hususunda Allah iyilik yapanların yanındadı yanındadır; onları korur ve onları dost edinip adır. Bu beyan şu mânaya gelekılmakta Allah iyilik yapanlara yardım etme ve destek olma r. Yahut Allah iyilik yapanların yanlarında olur. Sonra, “Allah iyilik yapanların yanındadır” ve “Allah sakınanların yanındadır” meâlindeki âyetlerden hiç kimse yaratılmış, cismâni ve bedensel varlıklar hakkında anlaşılan mânayı anlamaz. İnsanların bir kısmı “sonra arşa istivâ etti””“, “Rabb'in geldi”” ve “Allah'ın onlara gelmesi”"8 meâlindeki ilâhi beyanları nasıl olur da yaratılmış varlıkların istivâsı ve gelmesi mânalarında anladılar. Bu durum, bu fiillerin yaratılmış varlıklar hakkında anlaşılan mânayla Allah hakkında düşünülmesinin uzak bir görüş ve imkânsız olduğunun bilinmesi içindir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.