Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Rum 30:1 – Secde 32:30
İçindekiler
- Rum 30:1
- Rum 30:2
- Rum 30:3
- Rum 30:4
- Rum 30:5
- Rum 30:6
- Rum 30:7
- Rum 30:8
- Rum 30:9
- Rum 30:10
- Rum 30:11
- Rum 30:12
- Rum 30:13
- Rum 30:14
- Rum 30:15
- Rum 30:16
- Rum 30:17
- Rum 30:18
- Rum 30:19
- Rum 30:20
- Rum 30:21
- Rum 30:22
- Rum 30:23
- Rum 30:24
- Rum 30:25
- Rum 30:26
- Rum 30:27
- Rum 30:28
- Rum 30:29
- Rum 30:30
- Rum 30:31
- Rum 30:32
- Rum 30:33
- Rum 30:34
- Rum 30:35
- Rum 30:36
- Rum 30:37
- Rum 30:38
- Rum 30:39
- Rum 30:40
- Rum 30:41
- Rum 30:42
- Rum 30:43
- Rum 30:44
- Rum 30:45
- Rum 30:46
- Rum 30:47
- Rum 30:48
- Rum 30:49
- Rum 30:50
- Rum 30:51
- Rum 30:52
- Rum 30:53
- Rum 30:54
- Rum 30:55
- Rum 30:56
- Rum 30:57
- Rum 30:58
- Rum 30:59
- Rum 30:60
- Lukman 31:1
- Lukman 31:2
- Lukman 31:3
- Lukman 31:4
- Lukman 31:5
- Lukman 31:6
- Lukman 31:7
- Lukman 31:8
- Lukman 31:9
- Lukman 31:10
- Lukman 31:11
- Lukman 31:12
- Lukman 31:13
- Lukman 31:14
- Lukman 31:15
- Lukman 31:16
- Lukman 31:17
- Lukman 31:18
- Lukman 31:19
- Lukman 31:20
- Lukman 31:21
- Lukman 31:22
- Lukman 31:23
- Lukman 31:24
- Lukman 31:25
- Lukman 31:26
- Lukman 31:27
- Lukman 31:28
- Lukman 31:29
- Lukman 31:30
- Lukman 31:31
- Lukman 31:32
- Lukman 31:33
- Lukman 31:34
- Secde 32:1
- Secde 32:2
- Secde 32:3
- Secde 32:4
- Secde 32:5
- Secde 32:6
- Secde 32:7
- Secde 32:8
- Secde 32:9
- Secde 32:10
- Secde 32:11
- Secde 32:12
- Secde 32:13
- Secde 32:14
- Secde 32:15
- Secde 32:16
- Secde 32:17
- Secde 32:18
- Secde 32:19
- Secde 32:20
- Secde 32:21
- Secde 32:22
- Secde 32:23
- Secde 32:24
- Secde 32:25
- Secde 32:26
- Secde 32:27
- Secde 32:28
- Secde 32:29
- Secde 32:30
Rum 30:1
[Rumların Yenilgiye Uğramaları ve Ardından Galibiyetlerine İlişkin Müjde]
Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Bazı kırâatlerde “galebetir-Rüm” şeklinde gelecek zamanı ifade etmek üzere “Bayın” harfinin fethasıyla okunmuştur'. Müfessirler şunu ifade etmektedir: Cenâb-ı Hak bunu bildirmektedir, çünkü müşrikler Mekkede müslümanlarla tartışıp şöyle diyorlardı: Rumlar Ehl-i Kitap'tır, fakat Mecüsiler onları yenilgiye uğratmıştır. Sizler de peygamberinize indirilen kitapla galip geleceğinizi iddia ediyorsunuz. Dolayısıyla biz de sizi Farsların Rumlar'ı yenilgiye uğrattığı gibi yenilgiye uğratacağız. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu beyanları indirmiştir: Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar, Bununla birlikte O bunların sonunda meâlen şöyle buyurmuştur: O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminlerin Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratmaları sebebiyle sevinmeleri ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi muhtemel değildir. ( Zira onlar kâfir idiler ve günahlara dalmış durumdaydılar. Ancak Allah'ın kitaplarına iman edip onları tasdik etmeleri ve onlara göre davranış sergilemelerini göstermeleri sebebiyle sevinmeleri farklıdır. Onlar Allah'ın kitaplarına müntesip kimseler idiler. Resülullah (s.a.) Allah'ın kitaplarının ve peygamberlerin tümünü tasdik edici olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla bu sebeple sevinmişlerdir. Eğer durum böyleyse bu sebeple sevinmek ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi caizdir. Fakat söylemiş oldukları yukarıdaki sebeple sevinmiş olmaları söz konusu değildir.
Bize göre bu âyet-i kerimede peygamberimiz Hz. Muhammmed'in (s.a.) nübüvvet ve risâletine, gerçek peygamber olduğuna dair büyük bir delil vardır. Bu öyle bir delildir ki kâfirler bu konuda bir tenkit noktası; yalan ve iftiraya nispet edecekleri bir husus bulamamışlardır. Halbuki Kur'ândaki diğer âyetler ve haberler hakkında eleştiri yapmışlardır, şu ilâhi beyanlar bunun örneğini teşkil etmektedir: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir”; “Bu da ancak düzmece bir yalan”; “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”. Bunun gibi Kur'âna ve geçmiş dönemlere ait haberlere yönelik eleştirileri bulunmaktaydı. Hz. Peygamber'in Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratacaklarına dair haberde öncekilerde olduğu gibi bir tenkit noktası bulamadılar. Çünkü O, daha önce olup bitmiş bir galibiyeti değil, gelecekte gerçekleşecek bir zaferi bildirmiştir. Bunun gibi gaybi haberleri insanlar bilemez ve insanlardan öğrenilmez. Zira insan bilgisi buna erişemez ve bu tür bilgiler daha önceki durumlara kıyas edilerek de algılanamaz. Dolayısıyla söz konusu hâdise onun bildirdiği gibi gerçekleştiğinde bu durum onun bu bilgiyi Allah katından ve O'nun vahyi aracılığıyla öğrendiğini gösterir.
Daha önce Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmaları gibi olaylardan istidlâl ederek ve bir defa buna şahitlik etmeleri dolayısıyla “Farslar Rumlar'ı yenilgiye uğratacaklar” demeleri de mümkündür. Söz konusu bilgiye başka istidlâl yöntemleriyle ulaşmış olmaları da mümkündür. Şöyle diyerek bu istidlâlde Güme İRK İSİ Onlar Eka Kitap'tan olup ibadet eden insanlardır. Onlar in gereğine göre davranmakla meşgul oluan bulamıyorlardı. Şöyle demeleri de başka ar -Rumlar'ı kastediyorum-; dolayısıyla onde savaş yoktur. Böylece bu gibi gerekçelerle DY etmediklerine delil getirmektedirler. Müslümanlara gelince ötekilerin galip gelmesi konusunda onlar için bu bahsedilen hususlar delil teşkil etmemektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, söz konusu durumu ancak Allah'tan aldığı bir vahiy ve O'nun bildirmesi sonucu söylemiştir. Böylece bu Resülullah'ın doğruluğuna dair en büyük delildir. Müminlerin sevinci Allah'ın yardımının bildirilmesi ve Resülullah'ın tasdikine dair bu delilin açıklanması sebebiyledir. Zira Cenâb-ı Hak, resülünün doğruluğunu ortaya koymak suretiyle ona yardımda bulunmuştur.
bir istidlâldir: Onlar hıristiyandır ların geleneğinde ve mezheplerin onların bir galibiyet ve zafer elde Yenilgiye uğradılar “Gulibet” kelimesi “galebet” şeklinde de kullanılır. Yenilgiye uğradılar sözü geçmişe dönük bir fiildir. Çünkü Farslar'ın Rumlar'ı yenilgiye uğratmalarını ifade etmektedir. “Galebet” şeklinde fethalı olarak kullanılması ise geleceğe dönüktür. Yani Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğratacaklardır. Bu “Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Bu beyan geleceğe dönük emir mânasındadır. “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” şeklinde ise haber mânasına gelir. Önceki durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Yakın bir yerde. Denildi ki: Fars topraklarının yakınında. Bazıları şöyle demiştir: Yakın bir yerde. Yani Şam topraklarının yakınında. Denildi ki: Fars topraklarının akabindeki bölge. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler ve O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler meâlindeki âyetlerde Mütezile'ye karşı çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Onlara denilir ki: Cenâb-ı Hak Rumlar'ın Farslar'a karşı gelip geleceklerini vâdetmiştir. O, vâdinin gerçek ve doğru çıkmasını dilemiş midir yoksa dilememiş midir? Eğer “hayır” derlerse haddini aşan ve çok çirkin olan bir söz söylemiş olurlar. am bu durumda Allahın gerçekleşeceğini vâdettiği söze uymamayı irade ettiğini idaga etmişlerdir. [§]Eğer “evet” derlerse bu durum Allahin guari yaptığı fiilleri irade ettiğini gösterir. Onlardan sâdır olan fiil, günah ve isyan olsa da durum böyleOn kırâat âliminden biri olan Yâkup bu sekilde okumustur (bk. Ibnü'l-Cezeri, en-Nesr fi'ldir. Zira her grubun kendi arkadaşlarıyla savaşması bir günahtır. Çünkü onlara bu emredilmemişti, aksine onlara İslâm (barış) emredilmişti. Dolayısıyla bu durum Allah'ın onların yapacağını bildiği fiili irade ettiğini göstermektedir. Onlarda meydana gelen fiil, mâsıyet de olsa durum böyledir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın Rumlar'ın Farslar'ı yenmeleri dolayısıyla müminlerin sevincine ilişkin bildirdiği haber, -sevinçleri hangi sebeple olursa olsun- daha önce belirttiğimiz gibi peygamberlerinin nübüvvet ve risâletine dair büyük bir mücizesini ortaya koymak içindir. Veya onlar Allah'ın kitaplarını biliyor ve okuyorlardı, galip gelmelerinden hoşlanmışlar ve buna sevinmişlerdir. Allah'ın onlara emri ve buna ilişkin bir iradesi olmaksızın onların buna sevinmiş olmaları muhtemel değildir. Bu durum Allah'ın irade etmesi dolayısıyla onların buna sevindiklerini göstermektedir.
Üçüncüsü, Allah'ın yardımıyla, O dilediğini muzaffer kılar meâlindeki âyette, Allah'ın insan fiillerinde bir etkisinin ve düzenlemesinin olduğuna dair delil vardır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak bir kısmının diğerine yönelik fiilini bildirmiş, sonra bunu Allah'ın yardımı olarak nitelemiştir. Bu durum, Allah'ın bu konuda bir düzenlemesinin olduğunu göstermektedir.
Birkaç yıl içinde. Denildi ki: Birkaç sözü yedi yılı ifade etmektedir. Denildi ki: Ondan aşağısını ifade etmektedir. Denildi ki: üç ile dokuz arasıdır.
(Hz. Ebü Bekir'in Rumlar'ın Farslar'ı Yeneceğine Dair Müşriklerle Bahse Girmesi] Yine bir rivayette anlatıldığına göre Ebü Bekir (r.a.) müşriklerle söz konusu meselede belirttiği sene içerisinde gerçekleşeceğine dair bahse girmiş; bu süre dolduğu halde Rumlar Farslar'a galip gelmemiştir. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) Ebü Bekire (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Sen on sayısından aşağısının, hepsinin “birkaç” anlamına geldiğini bilmez misin? Süreyi de bahis rizikosunu da arttır”. O da böyle yaptı. Onlara belirttiği seneler geçmeden Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar”. Bazı hadislerde [ ]Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “ondan aşağısına süreyi uzatmada haklı olmazsınız. Zira “bid” üç ile on arasındaki sayıları ifade etmektedir. Onlarla yapmış olduğunuz bahsin konusu olan rizikosunu arttırın, süreyi de uzatın” Bunun üzerine onlar böyle yaptılar; tâ ki Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar?
7 Bu mânada rivayetler için bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 447-457; Süyütü, ed-Dürru'lHz. Ebü Bekir ile kâfirler yapılan bahse bakılabilir. Bunlardan biri, Ç Bunun delili “Hatırlar nel a aY konusu dönemde dârülharp idi. âyettir. Bu dönem hicret öncesiydi ve ir bulma Š pehinacsi ti. Bu hususa işaret eden âyetler çoktur, Yine ve E a şe iy 8 a S yenilgiye uğratmalarından önceydi. Dolayısı H Mekk va T dârülharp olduğuna göre dårülharpte İML: De din e arasında bahse girmekte ve akitlerde belirsizlik elimi ht ibi Mi sek na aye ndaki bölgelerde (dârülislim) ise a değildir Bu durum Ebü Hanife nin dârülharpte müslümanlar ile diğer din maipi arasında fa izli akit yapmanın caiz olduğuna dair görüşüne delil teşkil etmektedir. Halbuki buna benzer akitler dârülislâmda caiz değildir.
girme meselesine çeşitli açılardan İkincisi, bunda sürenin ne olduğuna ilişkin bir belirsizlik olsa da o gün söz konusu bahisleşme caizdi. Akitlerde belirsizlik, aralarındaki belirlenmiş sürede bir ihtilafın olmasından korkulduğu için akitleri geçersiz kılar. Bu gibi durumlarda ihtilafın ortaya çıkması beklenmez. Zira bunlar onurlu ve cömert insanlardı. Onlar bu tür alelâde konularda ihtilaf etmezlerdi. Aksine onlar ancak din hususunda ihtilaf ederlerdi. [ ]Mallara gelince bu konuda bir tartışma ve ihtilaf ise belirttiğimiz sebeplerle çok az meydana gelirdi. Eğer bu gibi meselelerde aralarında ihtilaf meydana gelmesi yaygın olsaydı söz konusu durumda da mümkün olurdu. Bu zamanda ise benzer durumlarda böyle bir şey caiz değildir. Çünkü zamanın farklılaşmasıyla insanlar da farklılaşır. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İnsanlar giderek yaratılış, huy ve ecel konularında eksilmeye devam eder”.
Şöyle diyenler de vardır: Bu durum Câhiliye döneminde caizdi. Bugün ise kumar oynama nehyedilmiştir. Dolayısıyla bu, önceki hükmü neshetmiştir. Kumarın yasak oluşu talih oyunlarının (meysir) yasaklanmasından anlaşılmaktadır. Talih oyunu (meysir) kumardır. Bir oyunun yasaklanması aynı zamanda o mânadaki diğer benzer oyunların da yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir.
9 Bu rivayeti Resülullah Ömer'in şöyle dediği ri yor musun? Dedim ki: “Evet, 'a aidiyetinin bir kaynağını bulamadım. Ancak Mücâhidden İbn vayet edilmiştir: “Nuh'un kavmi arasında ne kadar yaşadığını bilií dokuz yüz elli sene” O dedi ki: “Ondan öncekiler daha uzun i lı bir şekilde yaratılış, huy ve ecel hususunda ömür sürüyorlardı. Sonra insanlar devam I CLR SİMİ günümüze gelinceye kadar” (Nuaym b. Hammâd, Kitâbü'l-Fiten, s. 428;
Müttaki el-Hindi, Kenzü'l-ummâl, XII, 476).
Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Bazıları Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Yani Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmalarından önce ve Rumlar'ın Farslar'a galip gelmelerinden sonra. Allah'ın dediği olur sözü şu anlama da gelebilir: Yaratmasında, Yani yaratmasındaki düzenlemede. Bu hususlarda O'nun dediği olur. Yani yaratmada başkasının dediği ve başkasının herhangi bir düzenlemesi olmaz. Bütün bunlar O'na aittir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız O'na aittir”, Yaratıklara dair yönetim ve emir yalnız O'na aittir.
Ğalebeti'r-Rüm şeklinde fethalı okuyanların kırâatine göre Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler meâlindeki âyet müslümanların âhir zamanda Kostantiniye'yi fethetmeleri sırasında onlara galip gelmesini ifade etmektedir. İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında şöyle okunmuştur: “Fi bid'i sinine kariben” (Ç, Pür ge.) Yakında birkaç yıl içinde?. O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinmişlerdir. Zira O, resülüne nübüvvetinin ve doğruluğunun ispatına dair mücize izhar etmek suretiyle yardım etmiştir. Bu yardım onun içindir. Bir kısım müfessirlerin, bunun Farslara karşı Rumlara yardım olduğunu söylemeleri gerçeğe uzak bir görüştür. Çünkü bir fiil, günah içeren bir fiil olduğu müddetçe “Allah'ın yardımı” olarak nitelenmez. Eğer fiil, itaat içeren bir fiil ise böyle bir nitelemede bulunulur. Bu beyanın mânası, belirttiğimiz üzere söz konusu hususlarda O'nun resülüne yardım etmesidir.
O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Bahsi geçen ifadelerden sonra çok güçlüdür sözü beyan edildi. Çünkü O, zatıyla çok güçlüdür. Dolayısıyla kullarından bazılarının helâk olması O'nun hâkimiyet ve hükümranlığında bir eksiklik ve zayıflık gerektirmez. Bu durum, yeryüzündeki kralların kulları, halkı ve hizmetkârlarından bazılarının helâki gibi değildir. Çünkü yeryüzünün kralları bunlarla izzet bulmaktadırlar. Bunlar ortadan kalktığında onların izzetleri de ortadan kalkar. Allah Teâlâ ise zatıyla güçlüdür. “Onun gücü ve izzeti herhangi bir şeyden dolayı değildir. Dolayısıyla O'nun kullarından bir kısmının helâk olması O'nun için bir noksanlığı ve bir zilleti gerektirmez.
---
Dipnotlar:
IZ Said Ebü Avâneden o da Muğireden o da İbrahim'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdullah b. Mesüd'un kırâatinde “yakında birkaç yıl içinde” şeklindedir (Said b. Mansür, es-Sünen, V, 394; Yüsuf süresinin 42. âyetin tefsirinde yer almaktadır).
Rum 30:2
[Rumların Yenilgiye Uğramaları ve Ardından Galibiyetlerine İlişkin Müjde]
Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Bazı kırâatlerde “galebetir-Rüm” şeklinde gelecek zamanı ifade etmek üzere “Bayın” harfinin fethasıyla okunmuştur'. Müfessirler şunu ifade etmektedir: Cenâb-ı Hak bunu bildirmektedir, çünkü müşrikler Mekkede müslümanlarla tartışıp şöyle diyorlardı: Rumlar Ehl-i Kitap'tır, fakat Mecüsiler onları yenilgiye uğratmıştır. Sizler de peygamberinize indirilen kitapla galip geleceğinizi iddia ediyorsunuz. Dolayısıyla biz de sizi Farsların Rumlar'ı yenilgiye uğrattığı gibi yenilgiye uğratacağız. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu beyanları indirmiştir: Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar, Bununla birlikte O bunların sonunda meâlen şöyle buyurmuştur: O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminlerin Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratmaları sebebiyle sevinmeleri ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi muhtemel değildir. ( Zira onlar kâfir idiler ve günahlara dalmış durumdaydılar. Ancak Allah'ın kitaplarına iman edip onları tasdik etmeleri ve onlara göre davranış sergilemelerini göstermeleri sebebiyle sevinmeleri farklıdır. Onlar Allah'ın kitaplarına müntesip kimseler idiler. Resülullah (s.a.) Allah'ın kitaplarının ve peygamberlerin tümünü tasdik edici olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla bu sebeple sevinmişlerdir. Eğer durum böyleyse bu sebeple sevinmek ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi caizdir. Fakat söylemiş oldukları yukarıdaki sebeple sevinmiş olmaları söz konusu değildir.
Bize göre bu âyet-i kerimede peygamberimiz Hz. Muhammmed'in (s.a.) nübüvvet ve risâletine, gerçek peygamber olduğuna dair büyük bir delil vardır. Bu öyle bir delildir ki kâfirler bu konuda bir tenkit noktası; yalan ve iftiraya nispet edecekleri bir husus bulamamışlardır. Halbuki Kur'ândaki diğer âyetler ve haberler hakkında eleştiri yapmışlardır, şu ilâhi beyanlar bunun örneğini teşkil etmektedir: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir”; “Bu da ancak düzmece bir yalan”; “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”. Bunun gibi Kur'âna ve geçmiş dönemlere ait haberlere yönelik eleştirileri bulunmaktaydı. Hz. Peygamber'in Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratacaklarına dair haberde öncekilerde olduğu gibi bir tenkit noktası bulamadılar. Çünkü O, daha önce olup bitmiş bir galibiyeti değil, gelecekte gerçekleşecek bir zaferi bildirmiştir. Bunun gibi gaybi haberleri insanlar bilemez ve insanlardan öğrenilmez. Zira insan bilgisi buna erişemez ve bu tür bilgiler daha önceki durumlara kıyas edilerek de algılanamaz. Dolayısıyla söz konusu hâdise onun bildirdiği gibi gerçekleştiğinde bu durum onun bu bilgiyi Allah katından ve O'nun vahyi aracılığıyla öğrendiğini gösterir.
Daha önce Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmaları gibi olaylardan istidlâl ederek ve bir defa buna şahitlik etmeleri dolayısıyla “Farslar Rumlar'ı yenilgiye uğratacaklar” demeleri de mümkündür. Söz konusu bilgiye başka istidlâl yöntemleriyle ulaşmış olmaları da mümkündür. Şöyle diyerek bu istidlâlde Güme İRK İSİ Onlar Eka Kitap'tan olup ibadet eden insanlardır. Onlar in gereğine göre davranmakla meşgul oluan bulamıyorlardı. Şöyle demeleri de başka ar -Rumlar'ı kastediyorum-; dolayısıyla onde savaş yoktur. Böylece bu gibi gerekçelerle DY etmediklerine delil getirmektedirler. Müslümanlara gelince ötekilerin galip gelmesi konusunda onlar için bu bahsedilen hususlar delil teşkil etmemektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, söz konusu durumu ancak Allah'tan aldığı bir vahiy ve O'nun bildirmesi sonucu söylemiştir. Böylece bu Resülullah'ın doğruluğuna dair en büyük delildir. Müminlerin sevinci Allah'ın yardımının bildirilmesi ve Resülullah'ın tasdikine dair bu delilin açıklanması sebebiyledir. Zira Cenâb-ı Hak, resülünün doğruluğunu ortaya koymak suretiyle ona yardımda bulunmuştur.
bir istidlâldir: Onlar hıristiyandır ların geleneğinde ve mezheplerin onların bir galibiyet ve zafer elde Yenilgiye uğradılar “Gulibet” kelimesi “galebet” şeklinde de kullanılır. Yenilgiye uğradılar sözü geçmişe dönük bir fiildir. Çünkü Farslar'ın Rumlar'ı yenilgiye uğratmalarını ifade etmektedir. “Galebet” şeklinde fethalı olarak kullanılması ise geleceğe dönüktür. Yani Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğratacaklardır. Bu “Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Bu beyan geleceğe dönük emir mânasındadır. “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” şeklinde ise haber mânasına gelir. Önceki durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Yakın bir yerde. Denildi ki: Fars topraklarının yakınında. Bazıları şöyle demiştir: Yakın bir yerde. Yani Şam topraklarının yakınında. Denildi ki: Fars topraklarının akabindeki bölge. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler ve O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler meâlindeki âyetlerde Mütezile'ye karşı çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Onlara denilir ki: Cenâb-ı Hak Rumlar'ın Farslar'a karşı gelip geleceklerini vâdetmiştir. O, vâdinin gerçek ve doğru çıkmasını dilemiş midir yoksa dilememiş midir? Eğer “hayır” derlerse haddini aşan ve çok çirkin olan bir söz söylemiş olurlar. am bu durumda Allahın gerçekleşeceğini vâdettiği söze uymamayı irade ettiğini idaga etmişlerdir. [§]Eğer “evet” derlerse bu durum Allahin guari yaptığı fiilleri irade ettiğini gösterir. Onlardan sâdır olan fiil, günah ve isyan olsa da durum böyleOn kırâat âliminden biri olan Yâkup bu sekilde okumustur (bk. Ibnü'l-Cezeri, en-Nesr fi'ldir. Zira her grubun kendi arkadaşlarıyla savaşması bir günahtır. Çünkü onlara bu emredilmemişti, aksine onlara İslâm (barış) emredilmişti. Dolayısıyla bu durum Allah'ın onların yapacağını bildiği fiili irade ettiğini göstermektedir. Onlarda meydana gelen fiil, mâsıyet de olsa durum böyledir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın Rumlar'ın Farslar'ı yenmeleri dolayısıyla müminlerin sevincine ilişkin bildirdiği haber, -sevinçleri hangi sebeple olursa olsun- daha önce belirttiğimiz gibi peygamberlerinin nübüvvet ve risâletine dair büyük bir mücizesini ortaya koymak içindir. Veya onlar Allah'ın kitaplarını biliyor ve okuyorlardı, galip gelmelerinden hoşlanmışlar ve buna sevinmişlerdir. Allah'ın onlara emri ve buna ilişkin bir iradesi olmaksızın onların buna sevinmiş olmaları muhtemel değildir. Bu durum Allah'ın irade etmesi dolayısıyla onların buna sevindiklerini göstermektedir.
Üçüncüsü, Allah'ın yardımıyla, O dilediğini muzaffer kılar meâlindeki âyette, Allah'ın insan fiillerinde bir etkisinin ve düzenlemesinin olduğuna dair delil vardır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak bir kısmının diğerine yönelik fiilini bildirmiş, sonra bunu Allah'ın yardımı olarak nitelemiştir. Bu durum, Allah'ın bu konuda bir düzenlemesinin olduğunu göstermektedir.
Birkaç yıl içinde. Denildi ki: Birkaç sözü yedi yılı ifade etmektedir. Denildi ki: Ondan aşağısını ifade etmektedir. Denildi ki: üç ile dokuz arasıdır.
(Hz. Ebü Bekir'in Rumlar'ın Farslar'ı Yeneceğine Dair Müşriklerle Bahse Girmesi] Yine bir rivayette anlatıldığına göre Ebü Bekir (r.a.) müşriklerle söz konusu meselede belirttiği sene içerisinde gerçekleşeceğine dair bahse girmiş; bu süre dolduğu halde Rumlar Farslar'a galip gelmemiştir. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) Ebü Bekire (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Sen on sayısından aşağısının, hepsinin “birkaç” anlamına geldiğini bilmez misin? Süreyi de bahis rizikosunu da arttır”. O da böyle yaptı. Onlara belirttiği seneler geçmeden Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar”. Bazı hadislerde [ ]Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “ondan aşağısına süreyi uzatmada haklı olmazsınız. Zira “bid” üç ile on arasındaki sayıları ifade etmektedir. Onlarla yapmış olduğunuz bahsin konusu olan rizikosunu arttırın, süreyi de uzatın” Bunun üzerine onlar böyle yaptılar; tâ ki Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar?
7 Bu mânada rivayetler için bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 447-457; Süyütü, ed-Dürru'lHz. Ebü Bekir ile kâfirler yapılan bahse bakılabilir. Bunlardan biri, Ç Bunun delili “Hatırlar nel a aY konusu dönemde dârülharp idi. âyettir. Bu dönem hicret öncesiydi ve ir bulma Š pehinacsi ti. Bu hususa işaret eden âyetler çoktur, Yine ve E a şe iy 8 a S yenilgiye uğratmalarından önceydi. Dolayısı H Mekk va T dârülharp olduğuna göre dårülharpte İML: De din e arasında bahse girmekte ve akitlerde belirsizlik elimi ht ibi Mi sek na aye ndaki bölgelerde (dârülislim) ise a değildir Bu durum Ebü Hanife nin dârülharpte müslümanlar ile diğer din maipi arasında fa izli akit yapmanın caiz olduğuna dair görüşüne delil teşkil etmektedir. Halbuki buna benzer akitler dârülislâmda caiz değildir.
girme meselesine çeşitli açılardan İkincisi, bunda sürenin ne olduğuna ilişkin bir belirsizlik olsa da o gün söz konusu bahisleşme caizdi. Akitlerde belirsizlik, aralarındaki belirlenmiş sürede bir ihtilafın olmasından korkulduğu için akitleri geçersiz kılar. Bu gibi durumlarda ihtilafın ortaya çıkması beklenmez. Zira bunlar onurlu ve cömert insanlardı. Onlar bu tür alelâde konularda ihtilaf etmezlerdi. Aksine onlar ancak din hususunda ihtilaf ederlerdi. [ ]Mallara gelince bu konuda bir tartışma ve ihtilaf ise belirttiğimiz sebeplerle çok az meydana gelirdi. Eğer bu gibi meselelerde aralarında ihtilaf meydana gelmesi yaygın olsaydı söz konusu durumda da mümkün olurdu. Bu zamanda ise benzer durumlarda böyle bir şey caiz değildir. Çünkü zamanın farklılaşmasıyla insanlar da farklılaşır. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İnsanlar giderek yaratılış, huy ve ecel konularında eksilmeye devam eder”.
Şöyle diyenler de vardır: Bu durum Câhiliye döneminde caizdi. Bugün ise kumar oynama nehyedilmiştir. Dolayısıyla bu, önceki hükmü neshetmiştir. Kumarın yasak oluşu talih oyunlarının (meysir) yasaklanmasından anlaşılmaktadır. Talih oyunu (meysir) kumardır. Bir oyunun yasaklanması aynı zamanda o mânadaki diğer benzer oyunların da yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir.
9 Bu rivayeti Resülullah Ömer'in şöyle dediği ri yor musun? Dedim ki: “Evet, 'a aidiyetinin bir kaynağını bulamadım. Ancak Mücâhidden İbn vayet edilmiştir: “Nuh'un kavmi arasında ne kadar yaşadığını bilií dokuz yüz elli sene” O dedi ki: “Ondan öncekiler daha uzun i lı bir şekilde yaratılış, huy ve ecel hususunda ömür sürüyorlardı. Sonra insanlar devam I CLR SİMİ günümüze gelinceye kadar” (Nuaym b. Hammâd, Kitâbü'l-Fiten, s. 428;
Müttaki el-Hindi, Kenzü'l-ummâl, XII, 476).
Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Bazıları Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Yani Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmalarından önce ve Rumlar'ın Farslar'a galip gelmelerinden sonra. Allah'ın dediği olur sözü şu anlama da gelebilir: Yaratmasında, Yani yaratmasındaki düzenlemede. Bu hususlarda O'nun dediği olur. Yani yaratmada başkasının dediği ve başkasının herhangi bir düzenlemesi olmaz. Bütün bunlar O'na aittir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız O'na aittir”, Yaratıklara dair yönetim ve emir yalnız O'na aittir.
Ğalebeti'r-Rüm şeklinde fethalı okuyanların kırâatine göre Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler meâlindeki âyet müslümanların âhir zamanda Kostantiniye'yi fethetmeleri sırasında onlara galip gelmesini ifade etmektedir. İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında şöyle okunmuştur: “Fi bid'i sinine kariben” (Ç, Pür ge.) Yakında birkaç yıl içinde?. O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinmişlerdir. Zira O, resülüne nübüvvetinin ve doğruluğunun ispatına dair mücize izhar etmek suretiyle yardım etmiştir. Bu yardım onun içindir. Bir kısım müfessirlerin, bunun Farslara karşı Rumlara yardım olduğunu söylemeleri gerçeğe uzak bir görüştür. Çünkü bir fiil, günah içeren bir fiil olduğu müddetçe “Allah'ın yardımı” olarak nitelenmez. Eğer fiil, itaat içeren bir fiil ise böyle bir nitelemede bulunulur. Bu beyanın mânası, belirttiğimiz üzere söz konusu hususlarda O'nun resülüne yardım etmesidir.
O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Bahsi geçen ifadelerden sonra çok güçlüdür sözü beyan edildi. Çünkü O, zatıyla çok güçlüdür. Dolayısıyla kullarından bazılarının helâk olması O'nun hâkimiyet ve hükümranlığında bir eksiklik ve zayıflık gerektirmez. Bu durum, yeryüzündeki kralların kulları, halkı ve hizmetkârlarından bazılarının helâki gibi değildir. Çünkü yeryüzünün kralları bunlarla izzet bulmaktadırlar. Bunlar ortadan kalktığında onların izzetleri de ortadan kalkar. Allah Teâlâ ise zatıyla güçlüdür. “Onun gücü ve izzeti herhangi bir şeyden dolayı değildir. Dolayısıyla O'nun kullarından bir kısmının helâk olması O'nun için bir noksanlığı ve bir zilleti gerektirmez.
---
Dipnotlar:
IZ Said Ebü Avâneden o da Muğireden o da İbrahim'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdullah b. Mesüd'un kırâatinde “yakında birkaç yıl içinde” şeklindedir (Said b. Mansür, es-Sünen, V, 394; Yüsuf süresinin 42. âyetin tefsirinde yer almaktadır).
Rum 30:3
[Rumların Yenilgiye Uğramaları ve Ardından Galibiyetlerine İlişkin Müjde]
Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Bazı kırâatlerde “galebetir-Rüm” şeklinde gelecek zamanı ifade etmek üzere “Bayın” harfinin fethasıyla okunmuştur'. Müfessirler şunu ifade etmektedir: Cenâb-ı Hak bunu bildirmektedir, çünkü müşrikler Mekkede müslümanlarla tartışıp şöyle diyorlardı: Rumlar Ehl-i Kitap'tır, fakat Mecüsiler onları yenilgiye uğratmıştır. Sizler de peygamberinize indirilen kitapla galip geleceğinizi iddia ediyorsunuz. Dolayısıyla biz de sizi Farsların Rumlar'ı yenilgiye uğrattığı gibi yenilgiye uğratacağız. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu beyanları indirmiştir: Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar, Bununla birlikte O bunların sonunda meâlen şöyle buyurmuştur: O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminlerin Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratmaları sebebiyle sevinmeleri ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi muhtemel değildir. ( Zira onlar kâfir idiler ve günahlara dalmış durumdaydılar. Ancak Allah'ın kitaplarına iman edip onları tasdik etmeleri ve onlara göre davranış sergilemelerini göstermeleri sebebiyle sevinmeleri farklıdır. Onlar Allah'ın kitaplarına müntesip kimseler idiler. Resülullah (s.a.) Allah'ın kitaplarının ve peygamberlerin tümünü tasdik edici olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla bu sebeple sevinmişlerdir. Eğer durum böyleyse bu sebeple sevinmek ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi caizdir. Fakat söylemiş oldukları yukarıdaki sebeple sevinmiş olmaları söz konusu değildir.
Bize göre bu âyet-i kerimede peygamberimiz Hz. Muhammmed'in (s.a.) nübüvvet ve risâletine, gerçek peygamber olduğuna dair büyük bir delil vardır. Bu öyle bir delildir ki kâfirler bu konuda bir tenkit noktası; yalan ve iftiraya nispet edecekleri bir husus bulamamışlardır. Halbuki Kur'ândaki diğer âyetler ve haberler hakkında eleştiri yapmışlardır, şu ilâhi beyanlar bunun örneğini teşkil etmektedir: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir”; “Bu da ancak düzmece bir yalan”; “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”. Bunun gibi Kur'âna ve geçmiş dönemlere ait haberlere yönelik eleştirileri bulunmaktaydı. Hz. Peygamber'in Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratacaklarına dair haberde öncekilerde olduğu gibi bir tenkit noktası bulamadılar. Çünkü O, daha önce olup bitmiş bir galibiyeti değil, gelecekte gerçekleşecek bir zaferi bildirmiştir. Bunun gibi gaybi haberleri insanlar bilemez ve insanlardan öğrenilmez. Zira insan bilgisi buna erişemez ve bu tür bilgiler daha önceki durumlara kıyas edilerek de algılanamaz. Dolayısıyla söz konusu hâdise onun bildirdiği gibi gerçekleştiğinde bu durum onun bu bilgiyi Allah katından ve O'nun vahyi aracılığıyla öğrendiğini gösterir.
Daha önce Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmaları gibi olaylardan istidlâl ederek ve bir defa buna şahitlik etmeleri dolayısıyla “Farslar Rumlar'ı yenilgiye uğratacaklar” demeleri de mümkündür. Söz konusu bilgiye başka istidlâl yöntemleriyle ulaşmış olmaları da mümkündür. Şöyle diyerek bu istidlâlde Güme İRK İSİ Onlar Eka Kitap'tan olup ibadet eden insanlardır. Onlar in gereğine göre davranmakla meşgul oluan bulamıyorlardı. Şöyle demeleri de başka ar -Rumlar'ı kastediyorum-; dolayısıyla onde savaş yoktur. Böylece bu gibi gerekçelerle DY etmediklerine delil getirmektedirler. Müslümanlara gelince ötekilerin galip gelmesi konusunda onlar için bu bahsedilen hususlar delil teşkil etmemektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, söz konusu durumu ancak Allah'tan aldığı bir vahiy ve O'nun bildirmesi sonucu söylemiştir. Böylece bu Resülullah'ın doğruluğuna dair en büyük delildir. Müminlerin sevinci Allah'ın yardımının bildirilmesi ve Resülullah'ın tasdikine dair bu delilin açıklanması sebebiyledir. Zira Cenâb-ı Hak, resülünün doğruluğunu ortaya koymak suretiyle ona yardımda bulunmuştur.
bir istidlâldir: Onlar hıristiyandır ların geleneğinde ve mezheplerin onların bir galibiyet ve zafer elde Yenilgiye uğradılar “Gulibet” kelimesi “galebet” şeklinde de kullanılır. Yenilgiye uğradılar sözü geçmişe dönük bir fiildir. Çünkü Farslar'ın Rumlar'ı yenilgiye uğratmalarını ifade etmektedir. “Galebet” şeklinde fethalı olarak kullanılması ise geleceğe dönüktür. Yani Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğratacaklardır. Bu “Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Bu beyan geleceğe dönük emir mânasındadır. “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” şeklinde ise haber mânasına gelir. Önceki durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Yakın bir yerde. Denildi ki: Fars topraklarının yakınında. Bazıları şöyle demiştir: Yakın bir yerde. Yani Şam topraklarının yakınında. Denildi ki: Fars topraklarının akabindeki bölge. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler ve O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler meâlindeki âyetlerde Mütezile'ye karşı çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Onlara denilir ki: Cenâb-ı Hak Rumlar'ın Farslar'a karşı gelip geleceklerini vâdetmiştir. O, vâdinin gerçek ve doğru çıkmasını dilemiş midir yoksa dilememiş midir? Eğer “hayır” derlerse haddini aşan ve çok çirkin olan bir söz söylemiş olurlar. am bu durumda Allahın gerçekleşeceğini vâdettiği söze uymamayı irade ettiğini idaga etmişlerdir. [§]Eğer “evet” derlerse bu durum Allahin guari yaptığı fiilleri irade ettiğini gösterir. Onlardan sâdır olan fiil, günah ve isyan olsa da durum böyleOn kırâat âliminden biri olan Yâkup bu sekilde okumustur (bk. Ibnü'l-Cezeri, en-Nesr fi'ldir. Zira her grubun kendi arkadaşlarıyla savaşması bir günahtır. Çünkü onlara bu emredilmemişti, aksine onlara İslâm (barış) emredilmişti. Dolayısıyla bu durum Allah'ın onların yapacağını bildiği fiili irade ettiğini göstermektedir. Onlarda meydana gelen fiil, mâsıyet de olsa durum böyledir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın Rumlar'ın Farslar'ı yenmeleri dolayısıyla müminlerin sevincine ilişkin bildirdiği haber, -sevinçleri hangi sebeple olursa olsun- daha önce belirttiğimiz gibi peygamberlerinin nübüvvet ve risâletine dair büyük bir mücizesini ortaya koymak içindir. Veya onlar Allah'ın kitaplarını biliyor ve okuyorlardı, galip gelmelerinden hoşlanmışlar ve buna sevinmişlerdir. Allah'ın onlara emri ve buna ilişkin bir iradesi olmaksızın onların buna sevinmiş olmaları muhtemel değildir. Bu durum Allah'ın irade etmesi dolayısıyla onların buna sevindiklerini göstermektedir.
Üçüncüsü, Allah'ın yardımıyla, O dilediğini muzaffer kılar meâlindeki âyette, Allah'ın insan fiillerinde bir etkisinin ve düzenlemesinin olduğuna dair delil vardır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak bir kısmının diğerine yönelik fiilini bildirmiş, sonra bunu Allah'ın yardımı olarak nitelemiştir. Bu durum, Allah'ın bu konuda bir düzenlemesinin olduğunu göstermektedir.
Birkaç yıl içinde. Denildi ki: Birkaç sözü yedi yılı ifade etmektedir. Denildi ki: Ondan aşağısını ifade etmektedir. Denildi ki: üç ile dokuz arasıdır.
(Hz. Ebü Bekir'in Rumlar'ın Farslar'ı Yeneceğine Dair Müşriklerle Bahse Girmesi] Yine bir rivayette anlatıldığına göre Ebü Bekir (r.a.) müşriklerle söz konusu meselede belirttiği sene içerisinde gerçekleşeceğine dair bahse girmiş; bu süre dolduğu halde Rumlar Farslar'a galip gelmemiştir. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) Ebü Bekire (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Sen on sayısından aşağısının, hepsinin “birkaç” anlamına geldiğini bilmez misin? Süreyi de bahis rizikosunu da arttır”. O da böyle yaptı. Onlara belirttiği seneler geçmeden Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar”. Bazı hadislerde [ ]Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “ondan aşağısına süreyi uzatmada haklı olmazsınız. Zira “bid” üç ile on arasındaki sayıları ifade etmektedir. Onlarla yapmış olduğunuz bahsin konusu olan rizikosunu arttırın, süreyi de uzatın” Bunun üzerine onlar böyle yaptılar; tâ ki Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar?
7 Bu mânada rivayetler için bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 447-457; Süyütü, ed-Dürru'lHz. Ebü Bekir ile kâfirler yapılan bahse bakılabilir. Bunlardan biri, Ç Bunun delili “Hatırlar nel a aY konusu dönemde dârülharp idi. âyettir. Bu dönem hicret öncesiydi ve ir bulma Š pehinacsi ti. Bu hususa işaret eden âyetler çoktur, Yine ve E a şe iy 8 a S yenilgiye uğratmalarından önceydi. Dolayısı H Mekk va T dârülharp olduğuna göre dårülharpte İML: De din e arasında bahse girmekte ve akitlerde belirsizlik elimi ht ibi Mi sek na aye ndaki bölgelerde (dârülislim) ise a değildir Bu durum Ebü Hanife nin dârülharpte müslümanlar ile diğer din maipi arasında fa izli akit yapmanın caiz olduğuna dair görüşüne delil teşkil etmektedir. Halbuki buna benzer akitler dârülislâmda caiz değildir.
girme meselesine çeşitli açılardan İkincisi, bunda sürenin ne olduğuna ilişkin bir belirsizlik olsa da o gün söz konusu bahisleşme caizdi. Akitlerde belirsizlik, aralarındaki belirlenmiş sürede bir ihtilafın olmasından korkulduğu için akitleri geçersiz kılar. Bu gibi durumlarda ihtilafın ortaya çıkması beklenmez. Zira bunlar onurlu ve cömert insanlardı. Onlar bu tür alelâde konularda ihtilaf etmezlerdi. Aksine onlar ancak din hususunda ihtilaf ederlerdi. [ ]Mallara gelince bu konuda bir tartışma ve ihtilaf ise belirttiğimiz sebeplerle çok az meydana gelirdi. Eğer bu gibi meselelerde aralarında ihtilaf meydana gelmesi yaygın olsaydı söz konusu durumda da mümkün olurdu. Bu zamanda ise benzer durumlarda böyle bir şey caiz değildir. Çünkü zamanın farklılaşmasıyla insanlar da farklılaşır. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İnsanlar giderek yaratılış, huy ve ecel konularında eksilmeye devam eder”.
Şöyle diyenler de vardır: Bu durum Câhiliye döneminde caizdi. Bugün ise kumar oynama nehyedilmiştir. Dolayısıyla bu, önceki hükmü neshetmiştir. Kumarın yasak oluşu talih oyunlarının (meysir) yasaklanmasından anlaşılmaktadır. Talih oyunu (meysir) kumardır. Bir oyunun yasaklanması aynı zamanda o mânadaki diğer benzer oyunların da yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir.
9 Bu rivayeti Resülullah Ömer'in şöyle dediği ri yor musun? Dedim ki: “Evet, 'a aidiyetinin bir kaynağını bulamadım. Ancak Mücâhidden İbn vayet edilmiştir: “Nuh'un kavmi arasında ne kadar yaşadığını bilií dokuz yüz elli sene” O dedi ki: “Ondan öncekiler daha uzun i lı bir şekilde yaratılış, huy ve ecel hususunda ömür sürüyorlardı. Sonra insanlar devam I CLR SİMİ günümüze gelinceye kadar” (Nuaym b. Hammâd, Kitâbü'l-Fiten, s. 428;
Müttaki el-Hindi, Kenzü'l-ummâl, XII, 476).
Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Bazıları Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Yani Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmalarından önce ve Rumlar'ın Farslar'a galip gelmelerinden sonra. Allah'ın dediği olur sözü şu anlama da gelebilir: Yaratmasında, Yani yaratmasındaki düzenlemede. Bu hususlarda O'nun dediği olur. Yani yaratmada başkasının dediği ve başkasının herhangi bir düzenlemesi olmaz. Bütün bunlar O'na aittir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız O'na aittir”, Yaratıklara dair yönetim ve emir yalnız O'na aittir.
Ğalebeti'r-Rüm şeklinde fethalı okuyanların kırâatine göre Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler meâlindeki âyet müslümanların âhir zamanda Kostantiniye'yi fethetmeleri sırasında onlara galip gelmesini ifade etmektedir. İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında şöyle okunmuştur: “Fi bid'i sinine kariben” (Ç, Pür ge.) Yakında birkaç yıl içinde?. O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinmişlerdir. Zira O, resülüne nübüvvetinin ve doğruluğunun ispatına dair mücize izhar etmek suretiyle yardım etmiştir. Bu yardım onun içindir. Bir kısım müfessirlerin, bunun Farslara karşı Rumlara yardım olduğunu söylemeleri gerçeğe uzak bir görüştür. Çünkü bir fiil, günah içeren bir fiil olduğu müddetçe “Allah'ın yardımı” olarak nitelenmez. Eğer fiil, itaat içeren bir fiil ise böyle bir nitelemede bulunulur. Bu beyanın mânası, belirttiğimiz üzere söz konusu hususlarda O'nun resülüne yardım etmesidir.
O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Bahsi geçen ifadelerden sonra çok güçlüdür sözü beyan edildi. Çünkü O, zatıyla çok güçlüdür. Dolayısıyla kullarından bazılarının helâk olması O'nun hâkimiyet ve hükümranlığında bir eksiklik ve zayıflık gerektirmez. Bu durum, yeryüzündeki kralların kulları, halkı ve hizmetkârlarından bazılarının helâki gibi değildir. Çünkü yeryüzünün kralları bunlarla izzet bulmaktadırlar. Bunlar ortadan kalktığında onların izzetleri de ortadan kalkar. Allah Teâlâ ise zatıyla güçlüdür. “Onun gücü ve izzeti herhangi bir şeyden dolayı değildir. Dolayısıyla O'nun kullarından bir kısmının helâk olması O'nun için bir noksanlığı ve bir zilleti gerektirmez.
---
Dipnotlar:
IZ Said Ebü Avâneden o da Muğireden o da İbrahim'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdullah b. Mesüd'un kırâatinde “yakında birkaç yıl içinde” şeklindedir (Said b. Mansür, es-Sünen, V, 394; Yüsuf süresinin 42. âyetin tefsirinde yer almaktadır).
Rum 30:4
[Rumların Yenilgiye Uğramaları ve Ardından Galibiyetlerine İlişkin Müjde]
Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Bazı kırâatlerde “galebetir-Rüm” şeklinde gelecek zamanı ifade etmek üzere “Bayın” harfinin fethasıyla okunmuştur'. Müfessirler şunu ifade etmektedir: Cenâb-ı Hak bunu bildirmektedir, çünkü müşrikler Mekkede müslümanlarla tartışıp şöyle diyorlardı: Rumlar Ehl-i Kitap'tır, fakat Mecüsiler onları yenilgiye uğratmıştır. Sizler de peygamberinize indirilen kitapla galip geleceğinizi iddia ediyorsunuz. Dolayısıyla biz de sizi Farsların Rumlar'ı yenilgiye uğrattığı gibi yenilgiye uğratacağız. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu beyanları indirmiştir: Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar, Bununla birlikte O bunların sonunda meâlen şöyle buyurmuştur: O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminlerin Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratmaları sebebiyle sevinmeleri ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi muhtemel değildir. ( Zira onlar kâfir idiler ve günahlara dalmış durumdaydılar. Ancak Allah'ın kitaplarına iman edip onları tasdik etmeleri ve onlara göre davranış sergilemelerini göstermeleri sebebiyle sevinmeleri farklıdır. Onlar Allah'ın kitaplarına müntesip kimseler idiler. Resülullah (s.a.) Allah'ın kitaplarının ve peygamberlerin tümünü tasdik edici olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla bu sebeple sevinmişlerdir. Eğer durum böyleyse bu sebeple sevinmek ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi caizdir. Fakat söylemiş oldukları yukarıdaki sebeple sevinmiş olmaları söz konusu değildir.
Bize göre bu âyet-i kerimede peygamberimiz Hz. Muhammmed'in (s.a.) nübüvvet ve risâletine, gerçek peygamber olduğuna dair büyük bir delil vardır. Bu öyle bir delildir ki kâfirler bu konuda bir tenkit noktası; yalan ve iftiraya nispet edecekleri bir husus bulamamışlardır. Halbuki Kur'ândaki diğer âyetler ve haberler hakkında eleştiri yapmışlardır, şu ilâhi beyanlar bunun örneğini teşkil etmektedir: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir”; “Bu da ancak düzmece bir yalan”; “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”. Bunun gibi Kur'âna ve geçmiş dönemlere ait haberlere yönelik eleştirileri bulunmaktaydı. Hz. Peygamber'in Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratacaklarına dair haberde öncekilerde olduğu gibi bir tenkit noktası bulamadılar. Çünkü O, daha önce olup bitmiş bir galibiyeti değil, gelecekte gerçekleşecek bir zaferi bildirmiştir. Bunun gibi gaybi haberleri insanlar bilemez ve insanlardan öğrenilmez. Zira insan bilgisi buna erişemez ve bu tür bilgiler daha önceki durumlara kıyas edilerek de algılanamaz. Dolayısıyla söz konusu hâdise onun bildirdiği gibi gerçekleştiğinde bu durum onun bu bilgiyi Allah katından ve O'nun vahyi aracılığıyla öğrendiğini gösterir.
Daha önce Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmaları gibi olaylardan istidlâl ederek ve bir defa buna şahitlik etmeleri dolayısıyla “Farslar Rumlar'ı yenilgiye uğratacaklar” demeleri de mümkündür. Söz konusu bilgiye başka istidlâl yöntemleriyle ulaşmış olmaları da mümkündür. Şöyle diyerek bu istidlâlde Güme İRK İSİ Onlar Eka Kitap'tan olup ibadet eden insanlardır. Onlar in gereğine göre davranmakla meşgul oluan bulamıyorlardı. Şöyle demeleri de başka ar -Rumlar'ı kastediyorum-; dolayısıyla onde savaş yoktur. Böylece bu gibi gerekçelerle DY etmediklerine delil getirmektedirler. Müslümanlara gelince ötekilerin galip gelmesi konusunda onlar için bu bahsedilen hususlar delil teşkil etmemektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, söz konusu durumu ancak Allah'tan aldığı bir vahiy ve O'nun bildirmesi sonucu söylemiştir. Böylece bu Resülullah'ın doğruluğuna dair en büyük delildir. Müminlerin sevinci Allah'ın yardımının bildirilmesi ve Resülullah'ın tasdikine dair bu delilin açıklanması sebebiyledir. Zira Cenâb-ı Hak, resülünün doğruluğunu ortaya koymak suretiyle ona yardımda bulunmuştur.
bir istidlâldir: Onlar hıristiyandır ların geleneğinde ve mezheplerin onların bir galibiyet ve zafer elde Yenilgiye uğradılar “Gulibet” kelimesi “galebet” şeklinde de kullanılır. Yenilgiye uğradılar sözü geçmişe dönük bir fiildir. Çünkü Farslar'ın Rumlar'ı yenilgiye uğratmalarını ifade etmektedir. “Galebet” şeklinde fethalı olarak kullanılması ise geleceğe dönüktür. Yani Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğratacaklardır. Bu “Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Bu beyan geleceğe dönük emir mânasındadır. “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” şeklinde ise haber mânasına gelir. Önceki durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Yakın bir yerde. Denildi ki: Fars topraklarının yakınında. Bazıları şöyle demiştir: Yakın bir yerde. Yani Şam topraklarının yakınında. Denildi ki: Fars topraklarının akabindeki bölge. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler ve O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler meâlindeki âyetlerde Mütezile'ye karşı çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Onlara denilir ki: Cenâb-ı Hak Rumlar'ın Farslar'a karşı gelip geleceklerini vâdetmiştir. O, vâdinin gerçek ve doğru çıkmasını dilemiş midir yoksa dilememiş midir? Eğer “hayır” derlerse haddini aşan ve çok çirkin olan bir söz söylemiş olurlar. am bu durumda Allahın gerçekleşeceğini vâdettiği söze uymamayı irade ettiğini idaga etmişlerdir. [§]Eğer “evet” derlerse bu durum Allahin guari yaptığı fiilleri irade ettiğini gösterir. Onlardan sâdır olan fiil, günah ve isyan olsa da durum böyleOn kırâat âliminden biri olan Yâkup bu sekilde okumustur (bk. Ibnü'l-Cezeri, en-Nesr fi'ldir. Zira her grubun kendi arkadaşlarıyla savaşması bir günahtır. Çünkü onlara bu emredilmemişti, aksine onlara İslâm (barış) emredilmişti. Dolayısıyla bu durum Allah'ın onların yapacağını bildiği fiili irade ettiğini göstermektedir. Onlarda meydana gelen fiil, mâsıyet de olsa durum böyledir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın Rumlar'ın Farslar'ı yenmeleri dolayısıyla müminlerin sevincine ilişkin bildirdiği haber, -sevinçleri hangi sebeple olursa olsun- daha önce belirttiğimiz gibi peygamberlerinin nübüvvet ve risâletine dair büyük bir mücizesini ortaya koymak içindir. Veya onlar Allah'ın kitaplarını biliyor ve okuyorlardı, galip gelmelerinden hoşlanmışlar ve buna sevinmişlerdir. Allah'ın onlara emri ve buna ilişkin bir iradesi olmaksızın onların buna sevinmiş olmaları muhtemel değildir. Bu durum Allah'ın irade etmesi dolayısıyla onların buna sevindiklerini göstermektedir.
Üçüncüsü, Allah'ın yardımıyla, O dilediğini muzaffer kılar meâlindeki âyette, Allah'ın insan fiillerinde bir etkisinin ve düzenlemesinin olduğuna dair delil vardır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak bir kısmının diğerine yönelik fiilini bildirmiş, sonra bunu Allah'ın yardımı olarak nitelemiştir. Bu durum, Allah'ın bu konuda bir düzenlemesinin olduğunu göstermektedir.
Birkaç yıl içinde. Denildi ki: Birkaç sözü yedi yılı ifade etmektedir. Denildi ki: Ondan aşağısını ifade etmektedir. Denildi ki: üç ile dokuz arasıdır.
(Hz. Ebü Bekir'in Rumlar'ın Farslar'ı Yeneceğine Dair Müşriklerle Bahse Girmesi] Yine bir rivayette anlatıldığına göre Ebü Bekir (r.a.) müşriklerle söz konusu meselede belirttiği sene içerisinde gerçekleşeceğine dair bahse girmiş; bu süre dolduğu halde Rumlar Farslar'a galip gelmemiştir. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) Ebü Bekire (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Sen on sayısından aşağısının, hepsinin “birkaç” anlamına geldiğini bilmez misin? Süreyi de bahis rizikosunu da arttır”. O da böyle yaptı. Onlara belirttiği seneler geçmeden Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar”. Bazı hadislerde [ ]Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “ondan aşağısına süreyi uzatmada haklı olmazsınız. Zira “bid” üç ile on arasındaki sayıları ifade etmektedir. Onlarla yapmış olduğunuz bahsin konusu olan rizikosunu arttırın, süreyi de uzatın” Bunun üzerine onlar böyle yaptılar; tâ ki Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar?
7 Bu mânada rivayetler için bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 447-457; Süyütü, ed-Dürru'lHz. Ebü Bekir ile kâfirler yapılan bahse bakılabilir. Bunlardan biri, Ç Bunun delili “Hatırlar nel a aY konusu dönemde dârülharp idi. âyettir. Bu dönem hicret öncesiydi ve ir bulma Š pehinacsi ti. Bu hususa işaret eden âyetler çoktur, Yine ve E a şe iy 8 a S yenilgiye uğratmalarından önceydi. Dolayısı H Mekk va T dârülharp olduğuna göre dårülharpte İML: De din e arasında bahse girmekte ve akitlerde belirsizlik elimi ht ibi Mi sek na aye ndaki bölgelerde (dârülislim) ise a değildir Bu durum Ebü Hanife nin dârülharpte müslümanlar ile diğer din maipi arasında fa izli akit yapmanın caiz olduğuna dair görüşüne delil teşkil etmektedir. Halbuki buna benzer akitler dârülislâmda caiz değildir.
girme meselesine çeşitli açılardan İkincisi, bunda sürenin ne olduğuna ilişkin bir belirsizlik olsa da o gün söz konusu bahisleşme caizdi. Akitlerde belirsizlik, aralarındaki belirlenmiş sürede bir ihtilafın olmasından korkulduğu için akitleri geçersiz kılar. Bu gibi durumlarda ihtilafın ortaya çıkması beklenmez. Zira bunlar onurlu ve cömert insanlardı. Onlar bu tür alelâde konularda ihtilaf etmezlerdi. Aksine onlar ancak din hususunda ihtilaf ederlerdi. [ ]Mallara gelince bu konuda bir tartışma ve ihtilaf ise belirttiğimiz sebeplerle çok az meydana gelirdi. Eğer bu gibi meselelerde aralarında ihtilaf meydana gelmesi yaygın olsaydı söz konusu durumda da mümkün olurdu. Bu zamanda ise benzer durumlarda böyle bir şey caiz değildir. Çünkü zamanın farklılaşmasıyla insanlar da farklılaşır. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İnsanlar giderek yaratılış, huy ve ecel konularında eksilmeye devam eder”.
Şöyle diyenler de vardır: Bu durum Câhiliye döneminde caizdi. Bugün ise kumar oynama nehyedilmiştir. Dolayısıyla bu, önceki hükmü neshetmiştir. Kumarın yasak oluşu talih oyunlarının (meysir) yasaklanmasından anlaşılmaktadır. Talih oyunu (meysir) kumardır. Bir oyunun yasaklanması aynı zamanda o mânadaki diğer benzer oyunların da yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir.
9 Bu rivayeti Resülullah Ömer'in şöyle dediği ri yor musun? Dedim ki: “Evet, 'a aidiyetinin bir kaynağını bulamadım. Ancak Mücâhidden İbn vayet edilmiştir: “Nuh'un kavmi arasında ne kadar yaşadığını bilií dokuz yüz elli sene” O dedi ki: “Ondan öncekiler daha uzun i lı bir şekilde yaratılış, huy ve ecel hususunda ömür sürüyorlardı. Sonra insanlar devam I CLR SİMİ günümüze gelinceye kadar” (Nuaym b. Hammâd, Kitâbü'l-Fiten, s. 428;
Müttaki el-Hindi, Kenzü'l-ummâl, XII, 476).
Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Bazıları Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Yani Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmalarından önce ve Rumlar'ın Farslar'a galip gelmelerinden sonra. Allah'ın dediği olur sözü şu anlama da gelebilir: Yaratmasında, Yani yaratmasındaki düzenlemede. Bu hususlarda O'nun dediği olur. Yani yaratmada başkasının dediği ve başkasının herhangi bir düzenlemesi olmaz. Bütün bunlar O'na aittir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız O'na aittir”, Yaratıklara dair yönetim ve emir yalnız O'na aittir.
Ğalebeti'r-Rüm şeklinde fethalı okuyanların kırâatine göre Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler meâlindeki âyet müslümanların âhir zamanda Kostantiniye'yi fethetmeleri sırasında onlara galip gelmesini ifade etmektedir. İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında şöyle okunmuştur: “Fi bid'i sinine kariben” (Ç, Pür ge.) Yakında birkaç yıl içinde?. O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinmişlerdir. Zira O, resülüne nübüvvetinin ve doğruluğunun ispatına dair mücize izhar etmek suretiyle yardım etmiştir. Bu yardım onun içindir. Bir kısım müfessirlerin, bunun Farslara karşı Rumlara yardım olduğunu söylemeleri gerçeğe uzak bir görüştür. Çünkü bir fiil, günah içeren bir fiil olduğu müddetçe “Allah'ın yardımı” olarak nitelenmez. Eğer fiil, itaat içeren bir fiil ise böyle bir nitelemede bulunulur. Bu beyanın mânası, belirttiğimiz üzere söz konusu hususlarda O'nun resülüne yardım etmesidir.
O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Bahsi geçen ifadelerden sonra çok güçlüdür sözü beyan edildi. Çünkü O, zatıyla çok güçlüdür. Dolayısıyla kullarından bazılarının helâk olması O'nun hâkimiyet ve hükümranlığında bir eksiklik ve zayıflık gerektirmez. Bu durum, yeryüzündeki kralların kulları, halkı ve hizmetkârlarından bazılarının helâki gibi değildir. Çünkü yeryüzünün kralları bunlarla izzet bulmaktadırlar. Bunlar ortadan kalktığında onların izzetleri de ortadan kalkar. Allah Teâlâ ise zatıyla güçlüdür. “Onun gücü ve izzeti herhangi bir şeyden dolayı değildir. Dolayısıyla O'nun kullarından bir kısmının helâk olması O'nun için bir noksanlığı ve bir zilleti gerektirmez.
---
Dipnotlar:
IZ Said Ebü Avâneden o da Muğireden o da İbrahim'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdullah b. Mesüd'un kırâatinde “yakında birkaç yıl içinde” şeklindedir (Said b. Mansür, es-Sünen, V, 394; Yüsuf süresinin 42. âyetin tefsirinde yer almaktadır).
Rum 30:5
[Rumların Yenilgiye Uğramaları ve Ardından Galibiyetlerine İlişkin Müjde]
Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Bazı kırâatlerde “galebetir-Rüm” şeklinde gelecek zamanı ifade etmek üzere “Bayın” harfinin fethasıyla okunmuştur'. Müfessirler şunu ifade etmektedir: Cenâb-ı Hak bunu bildirmektedir, çünkü müşrikler Mekkede müslümanlarla tartışıp şöyle diyorlardı: Rumlar Ehl-i Kitap'tır, fakat Mecüsiler onları yenilgiye uğratmıştır. Sizler de peygamberinize indirilen kitapla galip geleceğinizi iddia ediyorsunuz. Dolayısıyla biz de sizi Farsların Rumlar'ı yenilgiye uğrattığı gibi yenilgiye uğratacağız. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu beyanları indirmiştir: Elif-lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar, Bununla birlikte O bunların sonunda meâlen şöyle buyurmuştur: O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminlerin Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratmaları sebebiyle sevinmeleri ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi muhtemel değildir. ( Zira onlar kâfir idiler ve günahlara dalmış durumdaydılar. Ancak Allah'ın kitaplarına iman edip onları tasdik etmeleri ve onlara göre davranış sergilemelerini göstermeleri sebebiyle sevinmeleri farklıdır. Onlar Allah'ın kitaplarına müntesip kimseler idiler. Resülullah (s.a.) Allah'ın kitaplarının ve peygamberlerin tümünü tasdik edici olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla bu sebeple sevinmişlerdir. Eğer durum böyleyse bu sebeple sevinmek ve bunun Allah'ın yardımı olarak nitelenmesi caizdir. Fakat söylemiş oldukları yukarıdaki sebeple sevinmiş olmaları söz konusu değildir.
Bize göre bu âyet-i kerimede peygamberimiz Hz. Muhammmed'in (s.a.) nübüvvet ve risâletine, gerçek peygamber olduğuna dair büyük bir delil vardır. Bu öyle bir delildir ki kâfirler bu konuda bir tenkit noktası; yalan ve iftiraya nispet edecekleri bir husus bulamamışlardır. Halbuki Kur'ândaki diğer âyetler ve haberler hakkında eleştiri yapmışlardır, şu ilâhi beyanlar bunun örneğini teşkil etmektedir: “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir”; “Bu da ancak düzmece bir yalan”; “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”. Bunun gibi Kur'âna ve geçmiş dönemlere ait haberlere yönelik eleştirileri bulunmaktaydı. Hz. Peygamber'in Rumlar'ın Farslar'ı yenilgiye uğratacaklarına dair haberde öncekilerde olduğu gibi bir tenkit noktası bulamadılar. Çünkü O, daha önce olup bitmiş bir galibiyeti değil, gelecekte gerçekleşecek bir zaferi bildirmiştir. Bunun gibi gaybi haberleri insanlar bilemez ve insanlardan öğrenilmez. Zira insan bilgisi buna erişemez ve bu tür bilgiler daha önceki durumlara kıyas edilerek de algılanamaz. Dolayısıyla söz konusu hâdise onun bildirdiği gibi gerçekleştiğinde bu durum onun bu bilgiyi Allah katından ve O'nun vahyi aracılığıyla öğrendiğini gösterir.
Daha önce Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmaları gibi olaylardan istidlâl ederek ve bir defa buna şahitlik etmeleri dolayısıyla “Farslar Rumlar'ı yenilgiye uğratacaklar” demeleri de mümkündür. Söz konusu bilgiye başka istidlâl yöntemleriyle ulaşmış olmaları da mümkündür. Şöyle diyerek bu istidlâlde Güme İRK İSİ Onlar Eka Kitap'tan olup ibadet eden insanlardır. Onlar in gereğine göre davranmakla meşgul oluan bulamıyorlardı. Şöyle demeleri de başka ar -Rumlar'ı kastediyorum-; dolayısıyla onde savaş yoktur. Böylece bu gibi gerekçelerle DY etmediklerine delil getirmektedirler. Müslümanlara gelince ötekilerin galip gelmesi konusunda onlar için bu bahsedilen hususlar delil teşkil etmemektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, söz konusu durumu ancak Allah'tan aldığı bir vahiy ve O'nun bildirmesi sonucu söylemiştir. Böylece bu Resülullah'ın doğruluğuna dair en büyük delildir. Müminlerin sevinci Allah'ın yardımının bildirilmesi ve Resülullah'ın tasdikine dair bu delilin açıklanması sebebiyledir. Zira Cenâb-ı Hak, resülünün doğruluğunu ortaya koymak suretiyle ona yardımda bulunmuştur.
bir istidlâldir: Onlar hıristiyandır ların geleneğinde ve mezheplerin onların bir galibiyet ve zafer elde Yenilgiye uğradılar “Gulibet” kelimesi “galebet” şeklinde de kullanılır. Yenilgiye uğradılar sözü geçmişe dönük bir fiildir. Çünkü Farslar'ın Rumlar'ı yenilgiye uğratmalarını ifade etmektedir. “Galebet” şeklinde fethalı olarak kullanılması ise geleceğe dönüktür. Yani Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğratacaklardır. Bu “Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Bu beyan geleceğe dönük emir mânasındadır. “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” şeklinde ise haber mânasına gelir. Önceki durum da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Yakın bir yerde. Denildi ki: Fars topraklarının yakınında. Bazıları şöyle demiştir: Yakın bir yerde. Yani Şam topraklarının yakınında. Denildi ki: Fars topraklarının akabindeki bölge. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler ve O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler meâlindeki âyetlerde Mütezile'ye karşı çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şudur: Onlara denilir ki: Cenâb-ı Hak Rumlar'ın Farslar'a karşı gelip geleceklerini vâdetmiştir. O, vâdinin gerçek ve doğru çıkmasını dilemiş midir yoksa dilememiş midir? Eğer “hayır” derlerse haddini aşan ve çok çirkin olan bir söz söylemiş olurlar. am bu durumda Allahın gerçekleşeceğini vâdettiği söze uymamayı irade ettiğini idaga etmişlerdir. [§]Eğer “evet” derlerse bu durum Allahin guari yaptığı fiilleri irade ettiğini gösterir. Onlardan sâdır olan fiil, günah ve isyan olsa da durum böyleOn kırâat âliminden biri olan Yâkup bu sekilde okumustur (bk. Ibnü'l-Cezeri, en-Nesr fi'ldir. Zira her grubun kendi arkadaşlarıyla savaşması bir günahtır. Çünkü onlara bu emredilmemişti, aksine onlara İslâm (barış) emredilmişti. Dolayısıyla bu durum Allah'ın onların yapacağını bildiği fiili irade ettiğini göstermektedir. Onlarda meydana gelen fiil, mâsıyet de olsa durum böyledir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın Rumlar'ın Farslar'ı yenmeleri dolayısıyla müminlerin sevincine ilişkin bildirdiği haber, -sevinçleri hangi sebeple olursa olsun- daha önce belirttiğimiz gibi peygamberlerinin nübüvvet ve risâletine dair büyük bir mücizesini ortaya koymak içindir. Veya onlar Allah'ın kitaplarını biliyor ve okuyorlardı, galip gelmelerinden hoşlanmışlar ve buna sevinmişlerdir. Allah'ın onlara emri ve buna ilişkin bir iradesi olmaksızın onların buna sevinmiş olmaları muhtemel değildir. Bu durum Allah'ın irade etmesi dolayısıyla onların buna sevindiklerini göstermektedir.
Üçüncüsü, Allah'ın yardımıyla, O dilediğini muzaffer kılar meâlindeki âyette, Allah'ın insan fiillerinde bir etkisinin ve düzenlemesinin olduğuna dair delil vardır. Şöyle ki Cenâb-ı Hak bir kısmının diğerine yönelik fiilini bildirmiş, sonra bunu Allah'ın yardımı olarak nitelemiştir. Bu durum, Allah'ın bu konuda bir düzenlemesinin olduğunu göstermektedir.
Birkaç yıl içinde. Denildi ki: Birkaç sözü yedi yılı ifade etmektedir. Denildi ki: Ondan aşağısını ifade etmektedir. Denildi ki: üç ile dokuz arasıdır.
(Hz. Ebü Bekir'in Rumlar'ın Farslar'ı Yeneceğine Dair Müşriklerle Bahse Girmesi] Yine bir rivayette anlatıldığına göre Ebü Bekir (r.a.) müşriklerle söz konusu meselede belirttiği sene içerisinde gerçekleşeceğine dair bahse girmiş; bu süre dolduğu halde Rumlar Farslar'a galip gelmemiştir. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) Ebü Bekire (r.a.) şöyle buyurmuştur: “Sen on sayısından aşağısının, hepsinin “birkaç” anlamına geldiğini bilmez misin? Süreyi de bahis rizikosunu da arttır”. O da böyle yaptı. Onlara belirttiği seneler geçmeden Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar”. Bazı hadislerde [ ]Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “ondan aşağısına süreyi uzatmada haklı olmazsınız. Zira “bid” üç ile on arasındaki sayıları ifade etmektedir. Onlarla yapmış olduğunuz bahsin konusu olan rizikosunu arttırın, süreyi de uzatın” Bunun üzerine onlar böyle yaptılar; tâ ki Rumlar Farslar'ı yenilgiye uğrattılar?
7 Bu mânada rivayetler için bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 447-457; Süyütü, ed-Dürru'lHz. Ebü Bekir ile kâfirler yapılan bahse bakılabilir. Bunlardan biri, Ç Bunun delili “Hatırlar nel a aY konusu dönemde dârülharp idi. âyettir. Bu dönem hicret öncesiydi ve ir bulma Š pehinacsi ti. Bu hususa işaret eden âyetler çoktur, Yine ve E a şe iy 8 a S yenilgiye uğratmalarından önceydi. Dolayısı H Mekk va T dârülharp olduğuna göre dårülharpte İML: De din e arasında bahse girmekte ve akitlerde belirsizlik elimi ht ibi Mi sek na aye ndaki bölgelerde (dârülislim) ise a değildir Bu durum Ebü Hanife nin dârülharpte müslümanlar ile diğer din maipi arasında fa izli akit yapmanın caiz olduğuna dair görüşüne delil teşkil etmektedir. Halbuki buna benzer akitler dârülislâmda caiz değildir.
girme meselesine çeşitli açılardan İkincisi, bunda sürenin ne olduğuna ilişkin bir belirsizlik olsa da o gün söz konusu bahisleşme caizdi. Akitlerde belirsizlik, aralarındaki belirlenmiş sürede bir ihtilafın olmasından korkulduğu için akitleri geçersiz kılar. Bu gibi durumlarda ihtilafın ortaya çıkması beklenmez. Zira bunlar onurlu ve cömert insanlardı. Onlar bu tür alelâde konularda ihtilaf etmezlerdi. Aksine onlar ancak din hususunda ihtilaf ederlerdi. [ ]Mallara gelince bu konuda bir tartışma ve ihtilaf ise belirttiğimiz sebeplerle çok az meydana gelirdi. Eğer bu gibi meselelerde aralarında ihtilaf meydana gelmesi yaygın olsaydı söz konusu durumda da mümkün olurdu. Bu zamanda ise benzer durumlarda böyle bir şey caiz değildir. Çünkü zamanın farklılaşmasıyla insanlar da farklılaşır. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İnsanlar giderek yaratılış, huy ve ecel konularında eksilmeye devam eder”.
Şöyle diyenler de vardır: Bu durum Câhiliye döneminde caizdi. Bugün ise kumar oynama nehyedilmiştir. Dolayısıyla bu, önceki hükmü neshetmiştir. Kumarın yasak oluşu talih oyunlarının (meysir) yasaklanmasından anlaşılmaktadır. Talih oyunu (meysir) kumardır. Bir oyunun yasaklanması aynı zamanda o mânadaki diğer benzer oyunların da yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir.
9 Bu rivayeti Resülullah Ömer'in şöyle dediği ri yor musun? Dedim ki: “Evet, 'a aidiyetinin bir kaynağını bulamadım. Ancak Mücâhidden İbn vayet edilmiştir: “Nuh'un kavmi arasında ne kadar yaşadığını bilií dokuz yüz elli sene” O dedi ki: “Ondan öncekiler daha uzun i lı bir şekilde yaratılış, huy ve ecel hususunda ömür sürüyorlardı. Sonra insanlar devam I CLR SİMİ günümüze gelinceye kadar” (Nuaym b. Hammâd, Kitâbü'l-Fiten, s. 428;
Müttaki el-Hindi, Kenzü'l-ummâl, XII, 476).
Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Bazıları Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. Yani Farslar'ın Rumlar’ yenilgiye uğratmalarından önce ve Rumlar'ın Farslar'a galip gelmelerinden sonra. Allah'ın dediği olur sözü şu anlama da gelebilir: Yaratmasında, Yani yaratmasındaki düzenlemede. Bu hususlarda O'nun dediği olur. Yani yaratmada başkasının dediği ve başkasının herhangi bir düzenlemesi olmaz. Bütün bunlar O'na aittir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bilesiniz ki, yaratma da buyurma da yalnız O'na aittir”, Yaratıklara dair yönetim ve emir yalnız O'na aittir.
Ğalebeti'r-Rüm şeklinde fethalı okuyanların kırâatine göre Onlar bu yenilgilerinden sonra galip gelecekler meâlindeki âyet müslümanların âhir zamanda Kostantiniye'yi fethetmeleri sırasında onlara galip gelmesini ifade etmektedir. İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında şöyle okunmuştur: “Fi bid'i sinine kariben” (Ç, Pür ge.) Yakında birkaç yıl içinde?. O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler. O dilediğini muzaffer kılar. Müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinmişlerdir. Zira O, resülüne nübüvvetinin ve doğruluğunun ispatına dair mücize izhar etmek suretiyle yardım etmiştir. Bu yardım onun içindir. Bir kısım müfessirlerin, bunun Farslara karşı Rumlara yardım olduğunu söylemeleri gerçeğe uzak bir görüştür. Çünkü bir fiil, günah içeren bir fiil olduğu müddetçe “Allah'ın yardımı” olarak nitelenmez. Eğer fiil, itaat içeren bir fiil ise böyle bir nitelemede bulunulur. Bu beyanın mânası, belirttiğimiz üzere söz konusu hususlarda O'nun resülüne yardım etmesidir.
O çok güçlüdür, engin merhamet sahibidir. Bahsi geçen ifadelerden sonra çok güçlüdür sözü beyan edildi. Çünkü O, zatıyla çok güçlüdür. Dolayısıyla kullarından bazılarının helâk olması O'nun hâkimiyet ve hükümranlığında bir eksiklik ve zayıflık gerektirmez. Bu durum, yeryüzündeki kralların kulları, halkı ve hizmetkârlarından bazılarının helâki gibi değildir. Çünkü yeryüzünün kralları bunlarla izzet bulmaktadırlar. Bunlar ortadan kalktığında onların izzetleri de ortadan kalkar. Allah Teâlâ ise zatıyla güçlüdür. “Onun gücü ve izzeti herhangi bir şeyden dolayı değildir. Dolayısıyla O'nun kullarından bir kısmının helâk olması O'nun için bir noksanlığı ve bir zilleti gerektirmez.
---
Dipnotlar:
IZ Said Ebü Avâneden o da Muğireden o da İbrahim'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdullah b. Mesüd'un kırâatinde “yakında birkaç yıl içinde” şeklindedir (Said b. Mansür, es-Sünen, V, 394; Yüsuf süresinin 42. âyetin tefsirinde yer almaktadır).
Rum 30:6
Bu Allah'ın vâdidir. Allah vâdinden caymaz. Şehadet âleminde vâdden dönme üç sebepten dolayı olur. İlki, yapılan vâdden bir pişmanlık duymaktır. Bu pişmanlık, kişiyi vâdini yerine getirmekten ve buna vefa göstermekten alıkoyar. Diğer sebep vâdedilene ortaya çıkan bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç kişiyi vâdine vefa göstermekten ve umulanı yerine getirmekten alıkoyar. [ ]Bir diğer sebep vâdeden kişide meydana gelen bir acizliktir. Kişi vâdettiğini yerine getirmeye güç yetirmez ve bu acizlik vâdine uymaktan ve bunu yerine getirmekten alıkoyar. Allah Teâlâ belirttiğimiz tüm bu sebeplerden münezzeh olduğuna göre O'nun vâdinden cayması mümkün değildir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Ama insanların çoğu bunun bilincinde değildirler. Bilincinde değildirler sözü şu mânaya gelebilir; Allah'ın onlara, bilgiye ulaştıran kaynaklarını verdikten sonra bu bilgi vasıtalarını derinlemesine inceleyip üzerinde düşünmedikleri için bunun bilincinde değildirler. Fakat onlar bu bilgi araçlarını inceleyip bunlar hakkında düşünmediklerinden bilemezler. Dolayısıyla onlar bu hususta inceleme ve düşünmeyi terketmeleri sebebiyle mâzur da kabul edilmezler. Bilincinde değildirler sözü şu mânaya da gelebilir: Yani bildiklerinden yararlanmazlar. Cenâb-ı Hak onların bildiklerinden yararlanmamaları sebebiyle onları bilgisiz diye nitelemiştir. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın duyu organları bulunduğu halde bunlardan yararlanmadıklarından dolayı duyu organları bulunmayan insanlar gibi kabul etmesine benzer”.
Rum 30:7
Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler; âhiret hakkında ise tamamen gaflet içindedirler. Onlar eşyanın sadece görünen yüzünü bilirler meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya gelebilir: Yani faydalarına dair nesnelerin görünen yüzünü bilirler. Onlar yararların ne ile ve nasıl gerçekleşeceğine ilişkin olarak bunların iç yüzünü bilmezler. Örneğin varlığın hayat kaynağının su olduğu bilinir. Yine onlar bedeni ayakta tutanın beslenme olduğunu bilirler. Fakat bu yararın ölçüsünü, keyfiyetini ve bunlardaki gizli yararları bilmezler. Aynı şekilde işitme, görme ve dil organları aracılığıyla işitme, görme, konuşma ve anlama fiillerinin meydana geldiği bilinse de bu duyuların hakikati tam olarak bilinmez. Onlar eşyanın sadece görünen yüzünü bilirler sözü şu mânaya da gelebilir: Yani dünya hayatının yararlarını. Âhiret hayatının yararları hakkında ise onlar gaflet içindedirler. Dünya hayatının yararları dünya için yaratılmamıştır, aksine insanların bunlar aracılığıyla âhiret hayatının yararlarını bilmeleri için yaratılmıştır.
İbn Abbâs, Kelbi ve daha başka âlimler onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demektedirler: Dünya hayatının işlerini ayakta tutan geçim kaynaklarını, ticaretlerini, ustalıklarını, bütün geçim ve kazanç vasıtalarını bilirler". Âhiret hakkında ise tamamen gaflet içindedirler. Yani âhirete inanmazlar. En doğrusunu Allah bilir.
159 “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hikmet temelinde, belli bir süreye kadar kalmak üzere yaratmıştır. Fakat şu bir gerçek ki insanların birçoğu Rab'lerine kavuşmayı hâlâ inkâr etmektedir. Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yaratmıştır. Başka âyetlerin yorumunda Allah katından sorulan sorunun cevabının olumlu olması ve ilzâm mânasına geldiğini açıkladık. Cevabın olumlu olmasını ifade etmesi çeşitli mânalara gelmektedir. Bunlardan biri sudur: Onlar Allah’ bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını d kür etmişler ve derinlemesine incelemişlerdir. Fakat inat ın gökleri, yeri ve üşünmüşler, tefekmişler; hakka boyun eğmemişler ve bunu onaylamamışlardır. İkincisi, bu beyanın emir mânasında olmasıdır. Yani tefekkür edin, düşünün ve derinlemesine inceleyin ki Allah'ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını bilesiniz. Üçüncüsü, bu beyanın haber mânasında olmasıdır. Buna göre onlar tefekkür etmemişler, derinlemesine incelememişler ve düşünmemişlerdir. Eğer tefekkür etmiş ve düşünmüş olsalardı Allah'ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını bilmiş olurlardı. Fakat kendilerine bilgi vasıtaları verildiği halde tefekkür etmemişler ve derinlemesine incelememişlerdir. Dolayısıyla tefekkürü, derinlemesine incelemeyi ve düşünmeyi terketmeleri sebebiyle mazeretleri kabul edilmez.
Bu üç yoruma göre -en doğrusunu Allah bilir ya- “onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mi?” meâlindeki ilâhi beyan şu anlama gelir: Yani onlar, yeryüzünde gezip dolaştılar ve peygamberleri inkâr etmeleri dolayısıyla inkârcıların başına gelenleri ve işlerinin akıbetinin nereye vardığını görüp bildiler. İkinci yoruma göre mâna şöyle olabilir: Emir mânasında, yani yeryüzünde gezip dolaşın ki ötekilerin başına inkâr etmeleri dolayısıyla neler geldiğini bilesiniz. Üçüncü yoruma göre mâna şöyledir: Belirttiğimiz gibi onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar ki ötekilerin işlerinin neticesi nereye varmıştır, onu bilsinler.
[Âhiret Âleminin Gerekliliği]
Ancak hak olarak. Bu beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bunlardan biri şudur: Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan varlıkları, ancak bahşetmiş olduğu nimetlere şükredip kendisine yönelik tâzim ve yüceltmeleri içindir ki onların bunu yapması Allah'ın kulları üzerindeki hakkıdır. [ ]İkinci yorum şudur: Ancak hak olarak. Yani neticesi itibariyle ilâhi fiillerin övgüye lâyık olması bakımından. Şöyle ki eğer bu netice olmasaydı fiili övülmezdi. Zira hikmet bakımından dost ile düşmanın ayrılması gerekir. Halbuki O, bu dünyada herkesi ortak kılmıştır. Dostu da düşmanı da. Eğer Cenâb-ı Hak bunların birbirinden ayrıştırıldığı başka bir yurt yaratmamış olsaydı herkesi ortak kıldığı hususlarda kendisine hamdedilmezdi. Üçüncü yorum şudur: Ancak hak olarak. Yani yeniden dirilmenin gerçekleşmesi üzerine. Çünkü eğer 5 Bir sonraki âyet-i kerime.
yeniden dirilme.olmasaydı O'nun gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları yaratması boşuna bir durum ve oyun olurdu; hak olmazdı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Cenâb-ı Hak kendisine geri dönüş olmaksızın onları yaratmasını boş ve anlamsız bir durum olarak nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat şu bir gerçek ki insanların birçoğu Rab'lerine kavuşmayı hâlâ inkâr etmektedir. Yeniden diriliş Allah'a kavuşma", O'na dönüş", huzuruna çıkma” ve çıkış günü” olarak nitelenmiştir. Her ne kadar bütün vakitlerde insanlar Allah'ın huzuruna çıkmakta, Ona dönmekte ise de âhiretteki yeniden diriliş böylece nitelenmiştir. Çünkü Allah'ın onları yaratması bu yeniden dirilme sayesinde hikmetli bir fiil olmuştur. Yine Allah'ın onları yaratmasındaki maksat bu yeniden dirilmedir. Bundan dolayı yeniden dirilmeye bu belirttiğimiz isimler verilmiştir.
---
Dipnotlar:
© bk. İbn Ebü Hâtim, Tefsir, IX, 3088; Taberi, Câmi'u'-beyân, XVIII, 461-463; Süyüti, edDürru'l-mensür, XI, 585.
Rum 30:8
Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler; âhiret hakkında ise tamamen gaflet içindedirler. Onlar eşyanın sadece görünen yüzünü bilirler meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya gelebilir: Yani faydalarına dair nesnelerin görünen yüzünü bilirler. Onlar yararların ne ile ve nasıl gerçekleşeceğine ilişkin olarak bunların iç yüzünü bilmezler. Örneğin varlığın hayat kaynağının su olduğu bilinir. Yine onlar bedeni ayakta tutanın beslenme olduğunu bilirler. Fakat bu yararın ölçüsünü, keyfiyetini ve bunlardaki gizli yararları bilmezler. Aynı şekilde işitme, görme ve dil organları aracılığıyla işitme, görme, konuşma ve anlama fiillerinin meydana geldiği bilinse de bu duyuların hakikati tam olarak bilinmez. Onlar eşyanın sadece görünen yüzünü bilirler sözü şu mânaya da gelebilir: Yani dünya hayatının yararlarını. Âhiret hayatının yararları hakkında ise onlar gaflet içindedirler. Dünya hayatının yararları dünya için yaratılmamıştır, aksine insanların bunlar aracılığıyla âhiret hayatının yararlarını bilmeleri için yaratılmıştır.
İbn Abbâs, Kelbi ve daha başka âlimler onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demektedirler: Dünya hayatının işlerini ayakta tutan geçim kaynaklarını, ticaretlerini, ustalıklarını, bütün geçim ve kazanç vasıtalarını bilirler". Âhiret hakkında ise tamamen gaflet içindedirler. Yani âhirete inanmazlar. En doğrusunu Allah bilir.
159 “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hikmet temelinde, belli bir süreye kadar kalmak üzere yaratmıştır. Fakat şu bir gerçek ki insanların birçoğu Rab'lerine kavuşmayı hâlâ inkâr etmektedir. Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yaratmıştır. Başka âyetlerin yorumunda Allah katından sorulan sorunun cevabının olumlu olması ve ilzâm mânasına geldiğini açıkladık. Cevabın olumlu olmasını ifade etmesi çeşitli mânalara gelmektedir. Bunlardan biri sudur: Onlar Allah’ bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını d kür etmişler ve derinlemesine incelemişlerdir. Fakat inat ın gökleri, yeri ve üşünmüşler, tefekmişler; hakka boyun eğmemişler ve bunu onaylamamışlardır. İkincisi, bu beyanın emir mânasında olmasıdır. Yani tefekkür edin, düşünün ve derinlemesine inceleyin ki Allah'ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını bilesiniz. Üçüncüsü, bu beyanın haber mânasında olmasıdır. Buna göre onlar tefekkür etmemişler, derinlemesine incelememişler ve düşünmemişlerdir. Eğer tefekkür etmiş ve düşünmüş olsalardı Allah'ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını bilmiş olurlardı. Fakat kendilerine bilgi vasıtaları verildiği halde tefekkür etmemişler ve derinlemesine incelememişlerdir. Dolayısıyla tefekkürü, derinlemesine incelemeyi ve düşünmeyi terketmeleri sebebiyle mazeretleri kabul edilmez.
Bu üç yoruma göre -en doğrusunu Allah bilir ya- “onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mi?” meâlindeki ilâhi beyan şu anlama gelir: Yani onlar, yeryüzünde gezip dolaştılar ve peygamberleri inkâr etmeleri dolayısıyla inkârcıların başına gelenleri ve işlerinin akıbetinin nereye vardığını görüp bildiler. İkinci yoruma göre mâna şöyle olabilir: Emir mânasında, yani yeryüzünde gezip dolaşın ki ötekilerin başına inkâr etmeleri dolayısıyla neler geldiğini bilesiniz. Üçüncü yoruma göre mâna şöyledir: Belirttiğimiz gibi onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar ki ötekilerin işlerinin neticesi nereye varmıştır, onu bilsinler.
[Âhiret Âleminin Gerekliliği]
Ancak hak olarak. Bu beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bunlardan biri şudur: Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan varlıkları, ancak bahşetmiş olduğu nimetlere şükredip kendisine yönelik tâzim ve yüceltmeleri içindir ki onların bunu yapması Allah'ın kulları üzerindeki hakkıdır. [ ]İkinci yorum şudur: Ancak hak olarak. Yani neticesi itibariyle ilâhi fiillerin övgüye lâyık olması bakımından. Şöyle ki eğer bu netice olmasaydı fiili övülmezdi. Zira hikmet bakımından dost ile düşmanın ayrılması gerekir. Halbuki O, bu dünyada herkesi ortak kılmıştır. Dostu da düşmanı da. Eğer Cenâb-ı Hak bunların birbirinden ayrıştırıldığı başka bir yurt yaratmamış olsaydı herkesi ortak kıldığı hususlarda kendisine hamdedilmezdi. Üçüncü yorum şudur: Ancak hak olarak. Yani yeniden dirilmenin gerçekleşmesi üzerine. Çünkü eğer 5 Bir sonraki âyet-i kerime.
yeniden dirilme.olmasaydı O'nun gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları yaratması boşuna bir durum ve oyun olurdu; hak olmazdı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Cenâb-ı Hak kendisine geri dönüş olmaksızın onları yaratmasını boş ve anlamsız bir durum olarak nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat şu bir gerçek ki insanların birçoğu Rab'lerine kavuşmayı hâlâ inkâr etmektedir. Yeniden diriliş Allah'a kavuşma", O'na dönüş", huzuruna çıkma” ve çıkış günü” olarak nitelenmiştir. Her ne kadar bütün vakitlerde insanlar Allah'ın huzuruna çıkmakta, Ona dönmekte ise de âhiretteki yeniden diriliş böylece nitelenmiştir. Çünkü Allah'ın onları yaratması bu yeniden dirilme sayesinde hikmetli bir fiil olmuştur. Yine Allah'ın onları yaratmasındaki maksat bu yeniden dirilmedir. Bundan dolayı yeniden dirilmeye bu belirttiğimiz isimler verilmiştir.
---
Dipnotlar:
© bk. İbn Ebü Hâtim, Tefsir, IX, 3088; Taberi, Câmi'u'-beyân, XVIII, 461-463; Süyüti, edDürru'l-mensür, XI, 585.
Rum 30:9
9, “Yeryüzünde. gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.”
10. “Sonunda, Allah'ın âyetlerini inkâr etmek ve onları alaya almak suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.”
Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin s mi? Bu, “kendi kendilerine bir düşünmezler mi?”” m de belirtmiş olduğumuz çeşitli mânalara gelmektedir.
onu ne olmuş görmezler eâlindeki âyetin tefsirin(JOnlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Cenâb-ı Hak Resülullah'ı yalancılıkla itham etmek ve ona kötü davranmakta geçmiş asırlarda olup bitenleri haber vermek suretiyle Mekkeliler'i uyarmakta ve korkutmaktadır. Şöyle ki geçmiş kavimler oldukça kuvvetli ve kudretli olmalarına; tebalarının, taraftarlarının ve mallarının çokluğuna; ömürlerinin ve yapılarının uzunluğuna karşın zafer elde etme imkânı bulamamışlar ve peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle başlarına gelen Allah'ın azabından kaçamamışlardır. Sizler de ey Mekkeliler, kuvvet, kudret, taraftar ve teba bakımından onlardan daha aşağı durumdasınız. Peygamberi inkâr etmeniz durumunda sizin için zafer ve Allah'ın azabından kurtuluş nasıl mümkün olsun? En doğrusunu Allah bilir.
Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyanın takdim-tehir kuralına göre anlaşılması da mümkündür. Sonra kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu meâlindeki âyet şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir meâlindeki ilâhi beyandan öncedir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Başlarına azap gelmesi ve inkâr etmelerinden ötürü bu dünyada azaba uğratılmaları nedeniyle Allah onlara zulmetmiş değildir; fakat kötülük yaptıkları için asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Bu ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Bu dünyada onlara azap etmekten dolayı Allah onlara zulmetmiş değildir; asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Yine söz konusu beyan şu mânaya gelebilir: Sonunda, bu dünyada kötülükte ileri gidenlerin akıbeti âhirette cehennem ateşinde pek fena oldu. Dolayısıyla dünyada inat ve büyüklenme sebebiyle azap edilmişlerdir; âhirette ise inkâr ve yalanlama sebebiyle azaba mâruz bırakılacaklardır. Bu husus, şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: Sonunda, Allah'ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.
Bazıları şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani toprağı ekip biçiyorlardı ve ey Muhammed (s.a.), yeryüzünü senin kavminden daha fazla imar etmişlerdi. Yani onlar senin kendilerine gönderildiğin toplumdan daha fazla yeryüzünde kalmışlardı. Bazıları şöyle demiştir: [ ]Óyle yaşadılar 2 Bir önceki âyet-i kerime.
ki Mekkeliler'den daha fazla yeryüzünü imar etmişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: İmar etmişlerdi, yani ötekilerin çalıştığından daha fazla çalışmışlardı. Bu mânalar birbirine yakındır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi, yani ekip biçmişlerdi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani ziraat için sürmüşlerdi. İneğe “yer süren inek” denilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş bir inektir”?. Kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Yani cehennem oldu”. Yine Kisâi şöyle demiştir: Pek fena akıbet cehennemdir”, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenlerin sonu ise ateştir”. Yani onların akıbeti Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri ve bunlarla alay ettikleri için cehennem oldu.
Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyan şu mânaya gelebilir: İnkâr etmek ve çeşitli eziyetler yapmak suretiyle peygamberlere kötülük ettiler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendilerine kötülük ettiler. Zira kendilerini yok ettiler ve cehenneme attılar. “es-Süâ”, “usrâ” ve “hâviye”? gibi cehennemin isimlerinden biridir. “Yüsrâ” ve “hüsnâ” ” ise cennetin isimlerindendir.
Allah'ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle. Cenâb-ı Hak Mekkeliler'i geçmiş asırlarda yaşayan öteki kavimlerin başına gelen helâk, kökten yok edilme gibi belâlarla ilgili olarak uyarmakta ve korkutmaktadır. Bu azap bu dünyada onların âyetleri yalanlamaları ve bunlarla alay etmeleri sebebiyle başlarına gelmiştir. Dolayısıyla sizler ey Mekkeliler! Âyetleri ve kesin delilleri yalanladığınızda ve bunlarla alay ettiğinizde ötekilerin inkâr etmelerinden ötürü başOnlar bunlarla alay ediyorlardı. Bu be etmeleri mânasında olması mümkündür. İki tehdit ettiği azap ve helâk da olabilir. Onlar yanın, belirttiğimiz âyetlerle alay nci olarak peygamberlerin onları bunlarla alay etmişlerdir.
Allah, varlığı ilkin yaratır, sonra bunu tekrar eder. Bu zâhiri anlamı itibariyle bir iddiadır. Fakat Cenâb-ı Hak daha önceki âyetlerde yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltmeye dair onları susturan deliller açıklamıştır. Nitekim O meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yaratmıştır”; “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” Bu ve benzeri ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hak onları delille susturmuştur. Şöyle ki: Eğer yeniden yaratma ve yeniden diriliş olmasaydı insanların yaratılması boşuna, gereksiz ve hikmet dışı bir iş olurdu. İlk yaratmadaki kudret, eğer daha fazla değilse kesinlikle yeniden yaratmadan daha az değildir. İlk yaratmaya güç yetiren kimse, yeniden yaratmaya daha fazla güç yetirir. Zira bir şeyin yeniden yaratılması size göre ilk yaratmadan daha kolaydır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu durum bildirilmektedir: “Bu O'nun için pek kolaydır”.
Sonunda hep O'na döndürüleceksiniz. Yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltme “O'na dönme” olarak nitelenmiştir. Çünkü belirttiğimiz gibi onların bu dünyada yaratılmasındaki maksat, ölümden sonra yeniden yaratılmaları ve diriltilmeleridir. Bundan dolayı yeniden yaratma “O'na dönme” ve “huzuruna çıkma” olarak nitelenmiştir”. Aslında onlar tüm vakitlerde O'na dönmekte ve O'nun huzuruna çıkmakta olsalar da âhiret hayatı için bu nitelemeler yapılmıştır.
3 Busürenin 8. âyet-i kerimesi. M Bu sürenin 9. âyet-i kerimesi.
---
Dipnotlar:
larına gelen belâların aynısı sizin başınıza da gelir. Âyetler, tevhit delilleri de olabilir; peygamberlerin nübüvvetin ispatı veya yeniden dirilişin ispatına dair delilleri de olabilir. 2 ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 340. Taberi bu görüşü Katâde'ye nispet etmiştir. Seâlibi ve Endelüsi ise İbn Abbâs'a nispet etmiştir (Taberi, Câmi'u'i-beyân, XVIII, 467; İbn Atıyye el-Endelüsi, e/-Muharrerü'l-veciz, “İşte s günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; inkâr edenlerin sonu ise ateştir” (er-Rad, 2 “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır. Gökleryerde en yüce sıfat O'nundur, O mutlak galiptir, hikmet sahibidir”. yetinin tefsirinin sonlarına bakınız.
Rum 30:10
9, “Yeryüzünde. gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.”
10. “Sonunda, Allah'ın âyetlerini inkâr etmek ve onları alaya almak suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.”
Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin s mi? Bu, “kendi kendilerine bir düşünmezler mi?”” m de belirtmiş olduğumuz çeşitli mânalara gelmektedir.
onu ne olmuş görmezler eâlindeki âyetin tefsirin(JOnlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Cenâb-ı Hak Resülullah'ı yalancılıkla itham etmek ve ona kötü davranmakta geçmiş asırlarda olup bitenleri haber vermek suretiyle Mekkeliler'i uyarmakta ve korkutmaktadır. Şöyle ki geçmiş kavimler oldukça kuvvetli ve kudretli olmalarına; tebalarının, taraftarlarının ve mallarının çokluğuna; ömürlerinin ve yapılarının uzunluğuna karşın zafer elde etme imkânı bulamamışlar ve peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle başlarına gelen Allah'ın azabından kaçamamışlardır. Sizler de ey Mekkeliler, kuvvet, kudret, taraftar ve teba bakımından onlardan daha aşağı durumdasınız. Peygamberi inkâr etmeniz durumunda sizin için zafer ve Allah'ın azabından kurtuluş nasıl mümkün olsun? En doğrusunu Allah bilir.
Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyanın takdim-tehir kuralına göre anlaşılması da mümkündür. Sonra kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu meâlindeki âyet şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir meâlindeki ilâhi beyandan öncedir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Başlarına azap gelmesi ve inkâr etmelerinden ötürü bu dünyada azaba uğratılmaları nedeniyle Allah onlara zulmetmiş değildir; fakat kötülük yaptıkları için asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Bu ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Bu dünyada onlara azap etmekten dolayı Allah onlara zulmetmiş değildir; asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Yine söz konusu beyan şu mânaya gelebilir: Sonunda, bu dünyada kötülükte ileri gidenlerin akıbeti âhirette cehennem ateşinde pek fena oldu. Dolayısıyla dünyada inat ve büyüklenme sebebiyle azap edilmişlerdir; âhirette ise inkâr ve yalanlama sebebiyle azaba mâruz bırakılacaklardır. Bu husus, şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: Sonunda, Allah'ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.
Bazıları şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani toprağı ekip biçiyorlardı ve ey Muhammed (s.a.), yeryüzünü senin kavminden daha fazla imar etmişlerdi. Yani onlar senin kendilerine gönderildiğin toplumdan daha fazla yeryüzünde kalmışlardı. Bazıları şöyle demiştir: [ ]Óyle yaşadılar 2 Bir önceki âyet-i kerime.
ki Mekkeliler'den daha fazla yeryüzünü imar etmişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: İmar etmişlerdi, yani ötekilerin çalıştığından daha fazla çalışmışlardı. Bu mânalar birbirine yakındır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi, yani ekip biçmişlerdi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani ziraat için sürmüşlerdi. İneğe “yer süren inek” denilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş bir inektir”?. Kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Yani cehennem oldu”. Yine Kisâi şöyle demiştir: Pek fena akıbet cehennemdir”, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenlerin sonu ise ateştir”. Yani onların akıbeti Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri ve bunlarla alay ettikleri için cehennem oldu.
Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyan şu mânaya gelebilir: İnkâr etmek ve çeşitli eziyetler yapmak suretiyle peygamberlere kötülük ettiler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendilerine kötülük ettiler. Zira kendilerini yok ettiler ve cehenneme attılar. “es-Süâ”, “usrâ” ve “hâviye”? gibi cehennemin isimlerinden biridir. “Yüsrâ” ve “hüsnâ” ” ise cennetin isimlerindendir.
Allah'ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle. Cenâb-ı Hak Mekkeliler'i geçmiş asırlarda yaşayan öteki kavimlerin başına gelen helâk, kökten yok edilme gibi belâlarla ilgili olarak uyarmakta ve korkutmaktadır. Bu azap bu dünyada onların âyetleri yalanlamaları ve bunlarla alay etmeleri sebebiyle başlarına gelmiştir. Dolayısıyla sizler ey Mekkeliler! Âyetleri ve kesin delilleri yalanladığınızda ve bunlarla alay ettiğinizde ötekilerin inkâr etmelerinden ötürü başOnlar bunlarla alay ediyorlardı. Bu be etmeleri mânasında olması mümkündür. İki tehdit ettiği azap ve helâk da olabilir. Onlar yanın, belirttiğimiz âyetlerle alay nci olarak peygamberlerin onları bunlarla alay etmişlerdir.
Allah, varlığı ilkin yaratır, sonra bunu tekrar eder. Bu zâhiri anlamı itibariyle bir iddiadır. Fakat Cenâb-ı Hak daha önceki âyetlerde yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltmeye dair onları susturan deliller açıklamıştır. Nitekim O meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yaratmıştır”; “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” Bu ve benzeri ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hak onları delille susturmuştur. Şöyle ki: Eğer yeniden yaratma ve yeniden diriliş olmasaydı insanların yaratılması boşuna, gereksiz ve hikmet dışı bir iş olurdu. İlk yaratmadaki kudret, eğer daha fazla değilse kesinlikle yeniden yaratmadan daha az değildir. İlk yaratmaya güç yetiren kimse, yeniden yaratmaya daha fazla güç yetirir. Zira bir şeyin yeniden yaratılması size göre ilk yaratmadan daha kolaydır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu durum bildirilmektedir: “Bu O'nun için pek kolaydır”.
Sonunda hep O'na döndürüleceksiniz. Yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltme “O'na dönme” olarak nitelenmiştir. Çünkü belirttiğimiz gibi onların bu dünyada yaratılmasındaki maksat, ölümden sonra yeniden yaratılmaları ve diriltilmeleridir. Bundan dolayı yeniden yaratma “O'na dönme” ve “huzuruna çıkma” olarak nitelenmiştir”. Aslında onlar tüm vakitlerde O'na dönmekte ve O'nun huzuruna çıkmakta olsalar da âhiret hayatı için bu nitelemeler yapılmıştır.
3 Busürenin 8. âyet-i kerimesi. M Bu sürenin 9. âyet-i kerimesi.
---
Dipnotlar:
larına gelen belâların aynısı sizin başınıza da gelir. Âyetler, tevhit delilleri de olabilir; peygamberlerin nübüvvetin ispatı veya yeniden dirilişin ispatına dair delilleri de olabilir. 2 ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 340. Taberi bu görüşü Katâde'ye nispet etmiştir. Seâlibi ve Endelüsi ise İbn Abbâs'a nispet etmiştir (Taberi, Câmi'u'i-beyân, XVIII, 467; İbn Atıyye el-Endelüsi, e/-Muharrerü'l-veciz, “İşte s günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; inkâr edenlerin sonu ise ateştir” (er-Rad, 2 “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır. Gökleryerde en yüce sıfat O'nundur, O mutlak galiptir, hikmet sahibidir”. yetinin tefsirinin sonlarına bakınız.
Rum 30:11
9, “Yeryüzünde. gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.”
10. “Sonunda, Allah'ın âyetlerini inkâr etmek ve onları alaya almak suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.”
Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin s mi? Bu, “kendi kendilerine bir düşünmezler mi?”” m de belirtmiş olduğumuz çeşitli mânalara gelmektedir.
onu ne olmuş görmezler eâlindeki âyetin tefsirin(JOnlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Cenâb-ı Hak Resülullah'ı yalancılıkla itham etmek ve ona kötü davranmakta geçmiş asırlarda olup bitenleri haber vermek suretiyle Mekkeliler'i uyarmakta ve korkutmaktadır. Şöyle ki geçmiş kavimler oldukça kuvvetli ve kudretli olmalarına; tebalarının, taraftarlarının ve mallarının çokluğuna; ömürlerinin ve yapılarının uzunluğuna karşın zafer elde etme imkânı bulamamışlar ve peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle başlarına gelen Allah'ın azabından kaçamamışlardır. Sizler de ey Mekkeliler, kuvvet, kudret, taraftar ve teba bakımından onlardan daha aşağı durumdasınız. Peygamberi inkâr etmeniz durumunda sizin için zafer ve Allah'ın azabından kurtuluş nasıl mümkün olsun? En doğrusunu Allah bilir.
Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyanın takdim-tehir kuralına göre anlaşılması da mümkündür. Sonra kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu meâlindeki âyet şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir meâlindeki ilâhi beyandan öncedir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Başlarına azap gelmesi ve inkâr etmelerinden ötürü bu dünyada azaba uğratılmaları nedeniyle Allah onlara zulmetmiş değildir; fakat kötülük yaptıkları için asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Bu ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Bu dünyada onlara azap etmekten dolayı Allah onlara zulmetmiş değildir; asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Yine söz konusu beyan şu mânaya gelebilir: Sonunda, bu dünyada kötülükte ileri gidenlerin akıbeti âhirette cehennem ateşinde pek fena oldu. Dolayısıyla dünyada inat ve büyüklenme sebebiyle azap edilmişlerdir; âhirette ise inkâr ve yalanlama sebebiyle azaba mâruz bırakılacaklardır. Bu husus, şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: Sonunda, Allah'ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.
Bazıları şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani toprağı ekip biçiyorlardı ve ey Muhammed (s.a.), yeryüzünü senin kavminden daha fazla imar etmişlerdi. Yani onlar senin kendilerine gönderildiğin toplumdan daha fazla yeryüzünde kalmışlardı. Bazıları şöyle demiştir: [ ]Óyle yaşadılar 2 Bir önceki âyet-i kerime.
ki Mekkeliler'den daha fazla yeryüzünü imar etmişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: İmar etmişlerdi, yani ötekilerin çalıştığından daha fazla çalışmışlardı. Bu mânalar birbirine yakındır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi, yani ekip biçmişlerdi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani ziraat için sürmüşlerdi. İneğe “yer süren inek” denilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş bir inektir”?. Kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Yani cehennem oldu”. Yine Kisâi şöyle demiştir: Pek fena akıbet cehennemdir”, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenlerin sonu ise ateştir”. Yani onların akıbeti Allah'ın âyetlerini inkâr ettikleri ve bunlarla alay ettikleri için cehennem oldu.
Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyan şu mânaya gelebilir: İnkâr etmek ve çeşitli eziyetler yapmak suretiyle peygamberlere kötülük ettiler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendilerine kötülük ettiler. Zira kendilerini yok ettiler ve cehenneme attılar. “es-Süâ”, “usrâ” ve “hâviye”? gibi cehennemin isimlerinden biridir. “Yüsrâ” ve “hüsnâ” ” ise cennetin isimlerindendir.
Allah'ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle. Cenâb-ı Hak Mekkeliler'i geçmiş asırlarda yaşayan öteki kavimlerin başına gelen helâk, kökten yok edilme gibi belâlarla ilgili olarak uyarmakta ve korkutmaktadır. Bu azap bu dünyada onların âyetleri yalanlamaları ve bunlarla alay etmeleri sebebiyle başlarına gelmiştir. Dolayısıyla sizler ey Mekkeliler! Âyetleri ve kesin delilleri yalanladığınızda ve bunlarla alay ettiğinizde ötekilerin inkâr etmelerinden ötürü başOnlar bunlarla alay ediyorlardı. Bu be etmeleri mânasında olması mümkündür. İki tehdit ettiği azap ve helâk da olabilir. Onlar yanın, belirttiğimiz âyetlerle alay nci olarak peygamberlerin onları bunlarla alay etmişlerdir.
Allah, varlığı ilkin yaratır, sonra bunu tekrar eder. Bu zâhiri anlamı itibariyle bir iddiadır. Fakat Cenâb-ı Hak daha önceki âyetlerde yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltmeye dair onları susturan deliller açıklamıştır. Nitekim O meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yaratmıştır”; “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” Bu ve benzeri ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hak onları delille susturmuştur. Şöyle ki: Eğer yeniden yaratma ve yeniden diriliş olmasaydı insanların yaratılması boşuna, gereksiz ve hikmet dışı bir iş olurdu. İlk yaratmadaki kudret, eğer daha fazla değilse kesinlikle yeniden yaratmadan daha az değildir. İlk yaratmaya güç yetiren kimse, yeniden yaratmaya daha fazla güç yetirir. Zira bir şeyin yeniden yaratılması size göre ilk yaratmadan daha kolaydır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu durum bildirilmektedir: “Bu O'nun için pek kolaydır”.
Sonunda hep O'na döndürüleceksiniz. Yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltme “O'na dönme” olarak nitelenmiştir. Çünkü belirttiğimiz gibi onların bu dünyada yaratılmasındaki maksat, ölümden sonra yeniden yaratılmaları ve diriltilmeleridir. Bundan dolayı yeniden yaratma “O'na dönme” ve “huzuruna çıkma” olarak nitelenmiştir”. Aslında onlar tüm vakitlerde O'na dönmekte ve O'nun huzuruna çıkmakta olsalar da âhiret hayatı için bu nitelemeler yapılmıştır.
3 Busürenin 8. âyet-i kerimesi. M Bu sürenin 9. âyet-i kerimesi.
---
Dipnotlar:
larına gelen belâların aynısı sizin başınıza da gelir. Âyetler, tevhit delilleri de olabilir; peygamberlerin nübüvvetin ispatı veya yeniden dirilişin ispatına dair delilleri de olabilir. 2 ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 340. Taberi bu görüşü Katâde'ye nispet etmiştir. Seâlibi ve Endelüsi ise İbn Abbâs'a nispet etmiştir (Taberi, Câmi'u'i-beyân, XVIII, 467; İbn Atıyye el-Endelüsi, e/-Muharrerü'l-veciz, “İşte s günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; inkâr edenlerin sonu ise ateştir” (er-Rad, 2 “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır. Gökleryerde en yüce sıfat O'nundur, O mutlak galiptir, hikmet sahibidir”. yetinin tefsirinin sonlarına bakınız.
Rum 30:12
12. “Kıyâmet koptuğu gün, günaha saplanmış kimseler ümitsiz ve şaşkın kalıverecekler.” Kıyâmet koptuğu gün, günaha saplanmış kimseler ümitsiz ve şaşkın kalıverecekler. Bazıları şöyle demiştir: “İblâs” ümitsizlik demektir, “Yüblisüne” (otv), yani bu dünyada bu putlara tapmaktan umdukları şeyler hususunda âhirette ümitsiz kalacaklardır. [ ]Nitekim onlar şöyle demişlerdi; “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız””, Bunlara benzer ilâhi beyanlarda bu durum bildirilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Âhirette putlar, onların aleyhinde şahitlik ettiklerinde, onları inkâr ettiklerinde, onlara lânet okuduklarında ve onlardan uzaklaştıklarında onlar, bu dünyada bu putlara tapmaktan umdukları şefaate dair, âhirette ümitsiz kalacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: Her türlü iyilikten ümitsiz kalacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: “Ibl rezalet demektir. Yani yaptıklarından dolayı rezil olacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: “Müblis” ümidi kesilmiş, susmuş, işinde ne yapacağını şaşırmış kimsedir. Bazıları şöyle demiştir: “Müblis” üzüntüye kapılmış ümitsiz kimsedir.
13. “Allaha ortak koştukları arasında hiç şefaatçileri olmayacak, zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddedecekler.”
Allah'a ortak koştukları arasında hiç şefaatçileri olmayacak. Bu, belirttiğimiz üzere taptıkları ve ilâh olarak niteledikleri putların kendilerine şefaatçi olmayacaklarına dair bir bildirmedir. Zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddedecekler. Bu beyan, farklı mânalara açıktır. Yani putları onları reddedeceklerdir. Veya onlar kendilerine şefaatçi olmadıklarında ve kendileri aleyhinde şahitlik ettiklerinde putları reddedeceklerdir. Yahut her biri diğerini reddedecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız””. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:13
12. “Kıyâmet koptuğu gün, günaha saplanmış kimseler ümitsiz ve şaşkın kalıverecekler.” Kıyâmet koptuğu gün, günaha saplanmış kimseler ümitsiz ve şaşkın kalıverecekler. Bazıları şöyle demiştir: “İblâs” ümitsizlik demektir, “Yüblisüne” (otv), yani bu dünyada bu putlara tapmaktan umdukları şeyler hususunda âhirette ümitsiz kalacaklardır. [ ]Nitekim onlar şöyle demişlerdi; “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız””, Bunlara benzer ilâhi beyanlarda bu durum bildirilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Âhirette putlar, onların aleyhinde şahitlik ettiklerinde, onları inkâr ettiklerinde, onlara lânet okuduklarında ve onlardan uzaklaştıklarında onlar, bu dünyada bu putlara tapmaktan umdukları şefaate dair, âhirette ümitsiz kalacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: Her türlü iyilikten ümitsiz kalacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: “Ibl rezalet demektir. Yani yaptıklarından dolayı rezil olacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: “Müblis” ümidi kesilmiş, susmuş, işinde ne yapacağını şaşırmış kimsedir. Bazıları şöyle demiştir: “Müblis” üzüntüye kapılmış ümitsiz kimsedir.
13. “Allaha ortak koştukları arasında hiç şefaatçileri olmayacak, zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddedecekler.”
Allah'a ortak koştukları arasında hiç şefaatçileri olmayacak. Bu, belirttiğimiz üzere taptıkları ve ilâh olarak niteledikleri putların kendilerine şefaatçi olmayacaklarına dair bir bildirmedir. Zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddedecekler. Bu beyan, farklı mânalara açıktır. Yani putları onları reddedeceklerdir. Veya onlar kendilerine şefaatçi olmadıklarında ve kendileri aleyhinde şahitlik ettiklerinde putları reddedeceklerdir. Yahut her biri diğerini reddedecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız””. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:14
14. “Yine kıyâmet koptuğunda, P işte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar.
Yine kıyâmet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar. Cenâb-ı Hak bu günü başka bir âyette şu beyanla toplanma günü olarak isimlendirmiştir: “Toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman”. Bu beyanda ise O, bunu ayrışma günü olarak isimlendirmiştir. Dolayısıyla söz konusu gün yeniden diriltilmelerinin ve haşredilmelerinin başlangıcındaki toplanma günüdür. Sonra onlar hiçbir zaman birleşmeyecek şekilde birbirinden tamamen ayrılacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: ( “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”, Dolayısıyla bir vakit ve bir durumda toplanma günü; bir diğer vakit ve durumda ise ayrışma günüdür. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: İşte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar. Bu dünyada bir arada iken sonra orada kulluk eden ile kulluk edilen; başkasına uyan ile kendisine uyulan birbirinden tamamen ayrılacaktır. Bu, başka bir ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız””. Bazılarının görüşüne göre bu onların ayrışmasıdır. Bu beyanın mânası başlangıçta belirttiğimiz anlamdır. En doğrusunu Allah bilir.
odla l PARTILE
Rum 30:15
İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlar. Kendilerine iman etmeleri emredilen her hususa iman edenler ve yerine getirmeleri kendilerine emredilen her davranışı yapanlar. Güzel bir bahçede ağırlanırlar. Güzel bahçe anlamına gelen ravza cennetin isimlerinden biri olmalıdır. Ağırlanırlar. Bazıları “kendilerine ikram edilir” demiştir. Bazıları şöyle demiştir: Ağırlanırlar. Mutlu edilirler. “Habretü” kelimesi mutluluk demektir. Bu çerçevein günü için sizi bir araya getireceği zaman); işte O, kayıp ve kazancın (kime ait de şöyle bir söz kullanılır: “Her mutluluktan sonra bir üzüntü gelir”“, Zeccâc şöyle der: Ağırlanırlar. Nimetlenirler. “Habretü” güzel nimet demektir", Bu hususta en doğrusunu bilen Allah'tır.
Rum 30:16
İnkâr edenler. Yani Allah'ın birliğini inkâr edip reddedenler. Âyetlerimizi inkâr edenler. Bu beyanın, tevhit ve nübüvvet delilleri veya yeniden dirilmeye dair deliller mânasında olması mümkündür. Onlar da azabın içine bırakılırlar. [§]Bırakılırlar sözü şu mânaya gelebilir: Yani uyanlar ile kendisine uyulanların tümü cehenneme bırakılırlar ve bunlar bir araya getirilir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün””; “Ne kötü arkadaş! Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır”.
GİR Hek ohz pg Arpe Zi “aki yen Zr Oyma al Ol Buna benzer bir ifade Enes b. Mâlik'ten hadis olarak rivayet edilmiştir. Buna göre Resülullah Ali'ye şöyle buyurmuştur: Ey Ali! Her mutluluğun akabinde bir üzüntü gelir; ey Ali! Cehennem kederi dışında her keder sonlanır; ey Ali! Cennet nimeti dışında her nimet sona erer” (İbn Ebu'd-Dünyâ, el-İ'tibâr ve a'kâbü5-sürür, s. 28; Aclüni, Keşfü'l-hafâ, II, 147). İbnü'l-Mübârek Yahya b. Kesirden mürsel bir rivayet olarak Resülullah'ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki mutluluk dolan her ev mutlaka üzüntüyle de dolar; her sevincin akabinde mutlaka üzüntü gelir” (İbnü'1-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, s. 89; Adüni, Keşfü'1-hafâ, H, 194). © Zeccâc, Melâni'-Kurân, IV, 180.
© o “Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş! Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır”.
te edin. LE iu a iştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin.”
16. GÜNEYE 343 Se Ren türlü övgü O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O'nu tesbih edin”
Bu sebep le akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin. Allah'ı tesbih edin emrini ümmet namaz olarak anlamıştır. Yani Allah için namaz kılın. Eğer onların anlayışları bugünün insanının anlayışları gibi olsaydı bu beyandan sadece belirtilen tesbihi anlarlardı. Ayrıca onların tesbihi namaz olarak nitelemeleri ve bunu bu şekilde anlamalarının iki yönü olabilir. Bunlardan biri şudur: Bu durum, namazda tesbihin bulunması dolayısıyladır. Bu sebeple onlar tesbihi namaz olarak nitelediler. İkincisi şudur: Bunun sebebi tesbihin tenzih oluşudur, Namaz da başından sonuna Cenâb-ı Hakk'ın tenzih edilmesidir. Çünkü namazda insanın O'na olan ihtiyacının, acziyetin ve zayıflığın izharı vardır. Yine namazda Cenâb-ı Hakk'ın tâzimi ve yüceltilmesi; O'nun celâl ve yücelikle nitelenmeşi vardır. Belirttiğimiz sebeple ümmetin erken dönemi, tesbihi namaz olarak anlamıştır. Zira namazda başından sonuna Cenâb-ı Hakk'ın tenzih edilmesi vardır Yine onların bir kısmı şöyle demiştir: Beş vakit namaz bu iki âyette bildirilmiştir. Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde Allahı tesbih edin meâlindeki âyetle akşam ve yatsı namazı bildirilmiştir. Ve sabah kalktığınızda meâlindeki beyanla sabah namazı; [§] Gündüzün sonunda meâlindeki âyette ikindi namazı; öğle vaktine eriştiğinizde ilâhi beyanla öğle namazı bildirilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bu iki âyette dört vakit namaza işaret edilmiştir. Akşam vaktine eriştiğinizde beyanıyla akşam namazını; ve sabah kalktığınızda meâlindeki âyet sabah namazını; Gündüzün sonunda meâlindeki âyet ikindi namazını; öğle vaktine eriştiğinizde meâlindeki beyan öğle namazını işaret etmektedir. Yatsı namazına gelince o, şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: “ve yatsı namazından sonra, Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir?“ En doğrusunu Allah bilir.
Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur. Her türlü övgü O'na mahsustur meâlindeki ilâhi beyan takdim üzere anlaşılabilir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'ı tesbih edin, her türlü övgü O'na mahsustur, Dolayısıyla övgü de tesbih gibi namazdan kinâyedir. Çünkü onda da Allah'ı birleme vardır. Veya Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Gök ve yer ehli sadece O'na övgüde bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda... Gündüzün so. nunda ve öğle vaktine eriştiğinizde. Yani akşam, yatsı, sabah ve öğle vaktine girdiklerinde.
Ee YE SAA EPAD eaf Sr pi) LET.
Rum 30:17
İnkâr edenler. Yani Allah'ın birliğini inkâr edip reddedenler. Âyetlerimizi inkâr edenler. Bu beyanın, tevhit ve nübüvvet delilleri veya yeniden dirilmeye dair deliller mânasında olması mümkündür. Onlar da azabın içine bırakılırlar. [§]Bırakılırlar sözü şu mânaya gelebilir: Yani uyanlar ile kendisine uyulanların tümü cehenneme bırakılırlar ve bunlar bir araya getirilir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün””; “Ne kötü arkadaş! Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır”.
GİR Hek ohz pg Arpe Zi “aki yen Zr Oyma al Ol Buna benzer bir ifade Enes b. Mâlik'ten hadis olarak rivayet edilmiştir. Buna göre Resülullah Ali'ye şöyle buyurmuştur: Ey Ali! Her mutluluğun akabinde bir üzüntü gelir; ey Ali! Cehennem kederi dışında her keder sonlanır; ey Ali! Cennet nimeti dışında her nimet sona erer” (İbn Ebu'd-Dünyâ, el-İ'tibâr ve a'kâbü5-sürür, s. 28; Aclüni, Keşfü'l-hafâ, II, 147). İbnü'l-Mübârek Yahya b. Kesirden mürsel bir rivayet olarak Resülullah'ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki mutluluk dolan her ev mutlaka üzüntüyle de dolar; her sevincin akabinde mutlaka üzüntü gelir” (İbnü'1-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, s. 89; Adüni, Keşfü'1-hafâ, H, 194). © Zeccâc, Melâni'-Kurân, IV, 180.
© o “Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş! Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır”.
te edin. LE iu a iştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin.”
16. GÜNEYE 343 Se Ren türlü övgü O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O'nu tesbih edin”
Bu sebep le akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin. Allah'ı tesbih edin emrini ümmet namaz olarak anlamıştır. Yani Allah için namaz kılın. Eğer onların anlayışları bugünün insanının anlayışları gibi olsaydı bu beyandan sadece belirtilen tesbihi anlarlardı. Ayrıca onların tesbihi namaz olarak nitelemeleri ve bunu bu şekilde anlamalarının iki yönü olabilir. Bunlardan biri şudur: Bu durum, namazda tesbihin bulunması dolayısıyladır. Bu sebeple onlar tesbihi namaz olarak nitelediler. İkincisi şudur: Bunun sebebi tesbihin tenzih oluşudur, Namaz da başından sonuna Cenâb-ı Hakk'ın tenzih edilmesidir. Çünkü namazda insanın O'na olan ihtiyacının, acziyetin ve zayıflığın izharı vardır. Yine namazda Cenâb-ı Hakk'ın tâzimi ve yüceltilmesi; O'nun celâl ve yücelikle nitelenmeşi vardır. Belirttiğimiz sebeple ümmetin erken dönemi, tesbihi namaz olarak anlamıştır. Zira namazda başından sonuna Cenâb-ı Hakk'ın tenzih edilmesi vardır Yine onların bir kısmı şöyle demiştir: Beş vakit namaz bu iki âyette bildirilmiştir. Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde Allahı tesbih edin meâlindeki âyetle akşam ve yatsı namazı bildirilmiştir. Ve sabah kalktığınızda meâlindeki beyanla sabah namazı; [§] Gündüzün sonunda meâlindeki âyette ikindi namazı; öğle vaktine eriştiğinizde ilâhi beyanla öğle namazı bildirilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bu iki âyette dört vakit namaza işaret edilmiştir. Akşam vaktine eriştiğinizde beyanıyla akşam namazını; ve sabah kalktığınızda meâlindeki âyet sabah namazını; Gündüzün sonunda meâlindeki âyet ikindi namazını; öğle vaktine eriştiğinizde meâlindeki beyan öğle namazını işaret etmektedir. Yatsı namazına gelince o, şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: “ve yatsı namazından sonra, Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir?“ En doğrusunu Allah bilir.
Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur. Her türlü övgü O'na mahsustur meâlindeki ilâhi beyan takdim üzere anlaşılabilir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'ı tesbih edin, her türlü övgü O'na mahsustur, Dolayısıyla övgü de tesbih gibi namazdan kinâyedir. Çünkü onda da Allah'ı birleme vardır. Veya Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Gök ve yer ehli sadece O'na övgüde bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda... Gündüzün so. nunda ve öğle vaktine eriştiğinizde. Yani akşam, yatsı, sabah ve öğle vaktine girdiklerinde.
Ee YE SAA EPAD eaf Sr pi) LET.
Rum 30:18
İnkâr edenler. Yani Allah'ın birliğini inkâr edip reddedenler. Âyetlerimizi inkâr edenler. Bu beyanın, tevhit ve nübüvvet delilleri veya yeniden dirilmeye dair deliller mânasında olması mümkündür. Onlar da azabın içine bırakılırlar. [§]Bırakılırlar sözü şu mânaya gelebilir: Yani uyanlar ile kendisine uyulanların tümü cehenneme bırakılırlar ve bunlar bir araya getirilir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün””; “Ne kötü arkadaş! Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır”.
GİR Hek ohz pg Arpe Zi “aki yen Zr Oyma al Ol Buna benzer bir ifade Enes b. Mâlik'ten hadis olarak rivayet edilmiştir. Buna göre Resülullah Ali'ye şöyle buyurmuştur: Ey Ali! Her mutluluğun akabinde bir üzüntü gelir; ey Ali! Cehennem kederi dışında her keder sonlanır; ey Ali! Cennet nimeti dışında her nimet sona erer” (İbn Ebu'd-Dünyâ, el-İ'tibâr ve a'kâbü5-sürür, s. 28; Aclüni, Keşfü'l-hafâ, II, 147). İbnü'l-Mübârek Yahya b. Kesirden mürsel bir rivayet olarak Resülullah'ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Muhammed'in nefsi elinde olan Allah'a yemin ederim ki mutluluk dolan her ev mutlaka üzüntüyle de dolar; her sevincin akabinde mutlaka üzüntü gelir” (İbnü'1-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, s. 89; Adüni, Keşfü'1-hafâ, H, 194). © Zeccâc, Melâni'-Kurân, IV, 180.
© o “Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş! Zulmederek hak ettiğiniz için çekmekte olduğunuz azapta ortak olmanız bugün size bir fayda sağlamayacaktır”.
te edin. LE iu a iştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin.”
16. GÜNEYE 343 Se Ren türlü övgü O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O'nu tesbih edin”
Bu sebep le akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah'ı tesbih edin. Allah'ı tesbih edin emrini ümmet namaz olarak anlamıştır. Yani Allah için namaz kılın. Eğer onların anlayışları bugünün insanının anlayışları gibi olsaydı bu beyandan sadece belirtilen tesbihi anlarlardı. Ayrıca onların tesbihi namaz olarak nitelemeleri ve bunu bu şekilde anlamalarının iki yönü olabilir. Bunlardan biri şudur: Bu durum, namazda tesbihin bulunması dolayısıyladır. Bu sebeple onlar tesbihi namaz olarak nitelediler. İkincisi şudur: Bunun sebebi tesbihin tenzih oluşudur, Namaz da başından sonuna Cenâb-ı Hakk'ın tenzih edilmesidir. Çünkü namazda insanın O'na olan ihtiyacının, acziyetin ve zayıflığın izharı vardır. Yine namazda Cenâb-ı Hakk'ın tâzimi ve yüceltilmesi; O'nun celâl ve yücelikle nitelenmeşi vardır. Belirttiğimiz sebeple ümmetin erken dönemi, tesbihi namaz olarak anlamıştır. Zira namazda başından sonuna Cenâb-ı Hakk'ın tenzih edilmesi vardır Yine onların bir kısmı şöyle demiştir: Beş vakit namaz bu iki âyette bildirilmiştir. Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde Allahı tesbih edin meâlindeki âyetle akşam ve yatsı namazı bildirilmiştir. Ve sabah kalktığınızda meâlindeki beyanla sabah namazı; [§] Gündüzün sonunda meâlindeki âyette ikindi namazı; öğle vaktine eriştiğinizde ilâhi beyanla öğle namazı bildirilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bu iki âyette dört vakit namaza işaret edilmiştir. Akşam vaktine eriştiğinizde beyanıyla akşam namazını; ve sabah kalktığınızda meâlindeki âyet sabah namazını; Gündüzün sonunda meâlindeki âyet ikindi namazını; öğle vaktine eriştiğinizde meâlindeki beyan öğle namazını işaret etmektedir. Yatsı namazına gelince o, şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: “ve yatsı namazından sonra, Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir?“ En doğrusunu Allah bilir.
Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur. Her türlü övgü O'na mahsustur meâlindeki ilâhi beyan takdim üzere anlaşılabilir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'ı tesbih edin, her türlü övgü O'na mahsustur, Dolayısıyla övgü de tesbih gibi namazdan kinâyedir. Çünkü onda da Allah'ı birleme vardır. Veya Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Gök ve yer ehli sadece O'na övgüde bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda... Gündüzün so. nunda ve öğle vaktine eriştiğinizde. Yani akşam, yatsı, sabah ve öğle vaktine girdiklerinde.
Ee YE SAA EPAD eaf Sr pi) LET.
Rum 30:19
O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor. Cenâb-ı Hak, mevcut bir asıl olmaksızın varlıkları ilk defa yaratmaya dair kendi kudretini bildiriyor. Çünkü O ölüden diriyi çıkarıyor buyurmuştur. Ölü, kendisinde hayatın olmadığı şey demektir. Aynı şekilde O diriden de ölüyü çıkarıyor meâlindeki âyet de böyledir. Diride ölüm bulunmaz. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak birinde, hayatı başlatma mânasında bunu ondan çıkarıyor; diğerinde daha önce onda bulunmayan ölümü başlatarak bunu ortaya çıkarıyor.
Sonra, müfessirler bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: O, insanları, kara hayvanlarını ve kuşları spermlerden çıkarıyor. Ölüyü çıkarıyor. Yani spermleri. Diriden. Yani insanlardan, kara hayvanlarından ve kuşlardan. Bazıları şöyle demiştir: Diriyi ölüden çıkarıyor. Yani müslümanı kâfirden çıkarıyor. Ölüyü de diriden çıkarıyor. Yani kâfiri de müslümandan çıkarıyor. Fakat bu yorumda şöyle denilmelidir: O, müslümandan kâfir olmayanı çıkarıyor; kâfirden de müslüman olmayanı çıkarıyor. Nİ [ ]Došan insan dünyaya geldiği sırada müslüman veya kâfir olarak nitelenemez ve bunlardan birine nispet edilmez. Ancak ergenlik dönemine ulaşınca bu nitelemeler gerçekleşir. Böylece onda inkâr etme veya müslüman olma fiili meydana gelir. Bunu daha önce açıkladık”. Bu, bahsi geçen “kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hikmet temelinde yaratmıştır” ve “yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” meâlindeki âyetlerde Cenâb-ı Hak kudretini ve hükümranlığını bu kâfirlere bildiriyor, hatırlatıyor ve onları bu hususta delille susturuyor. Yine bu âyette Mültezile'nin görüşünü reddeden delil vardır. Çünkü onlar bir SİVTİSİneğin ilinde dahi Allah için bir kudret kabul etmiyorlar. Dolayısıyla yeniden yaratmaya Ve kül olduktan sonra insanları varetmeye Cenâb-ı Hakk'ın güç yetirmesi hakkında Mütezile mensuplarının kâfirlere karşı bir delil getirmeleri söz konusu değildir. Veya buna benzer sözler onları reddeder İşte siz de böyle çıkarılacaksınız. Yani işte böyle ölüde hayat yokken ve diride ölüm yokken ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkardığım gibi yeniden diriltilecek ve canlandırılacaksınız, En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:20
[Allah'ın Varlığına Dair Kanıtlar]
O'nun kanıtlarından biri. Bunun, Allah'ın birliğine ve rubübiyetine dair kesin deliller mânasında olması mümkündür. Veya O'nun yeniden diriltmesine ilişkin kanıtlar olması da mümkündür. Yahut peygamberlerin nübüvvetlerinin delilleri veya bunlara benzer inançların delilleri olması da mümkündür.
Sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Bu beyan çeşitli mânalara açıktır. Bunlardan biri yaratılışımızın toprağa nispet edilmesidir. Çünkü biz bir asıldan yaratıldık. Bu asıl ise topraktandır. O da Âdemdir. Her ne kadar bizlerin bünyesi topraktan yaratılmamış olsak da durum böyledir. Bu açıklama, her ne kadar bizzat kendimiz nutfeden yaratılmamış olsak da yaratılışımızın nutfeye nispet edilmesi gibidir. Bununla birlikte yaratılışımızın nutfeye nispet edilmesi yaratıldığımız bünyenin aslı o olduğu içindir.
(SJİkincisi, bizler toprağa nispet edildik, çünkü gıdalarımız ile dış dünyada bedenlerimizin ve var oluşumuzun kaynağı, toprak sayesindedir. Her ne kadar asıl itibariyle bizler topraktan yaratılmamış olsak da bu, bedenlerimizin ve kendi var oluşumuzun kaynağı hakkında bir haber vermedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sizler cismin yaratılışını tasavvur etmiyorsunuz. Zira cisimlerin meydana geldiğinin iç yüzünü göremiyorsunuz. Gördüğünüzde ise bunu düşünüp tasavvur ediyorsunuz. Dolayısıyla yapısını görüp inceledikten sonra nasıl oluyor da cisimlerin yaratılışına güç yetirmesini inkâr ediyorsunuz. Öyle ki sizler cisimlerin yapısını, bunu yaratmaya ilişkin kudretten önce gördünüz.
Üçüncü olarak bizlerin yaratılışı toprağa nispet edilmiştir -ki daha önce açıkladığımız üzere bu Âdemfdir- Ancak sizleri yarattı sözü, bu asıldan sizi takdir etti mânasındadır. Yaratma Arap dilinde takdir etme anlamında kullanılır. Yine böyle bir kullanım Arapça açısından mümkündür. Dolayısıyla biz bu asıl üzere takdir ettik demektir. Eğer bazı rivayetlerde nakledilen şu bilgi sahihse bizlerin toprağa nispeti mümkün olur: Buna göre bir melek bir avuç toprak getirmekte ve kadının rahminde bulunan nutfeye serpmektedir. Böylece bundan çocuk yaratılmaktadır. Eğer bu rivayet sahihse bütün insanların yaratılması ve asılları topraktan olmuş olur.
Sonra bir de baktınız ki, çoğalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz. Yani sonra bir baktınız ki çoğalarak yeryüzüne dağılmış bir beşer zürriyeti olmuşsunuz. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Rahmetini yayan Odur”, Yani genişleten. Bu beyanın şu mânaya da gelmesi mümkündür: Yayılmışsınız. Yani ihtiyaçlarınızda, gıdalarınız ve yaşamınızı devam ettirme kaynaklarınız hususundaki taleplerinizde farklılaşmaktasınız. En doğrusunu Allah bilir.
“© Ebú Hureyreden nakledildiğine göre Resülullah şöyle demiştir: “Her doğan çocuğun üzerine mutlaka kabrinden toprak serpilir” (Ebü Nuaym, Hilyetü'l-evliyâ, 11, 280). İbn Mesüddan rivayet edilmiştir ki rahimlerden sorumlu kılınan melek rahimden nutfeyi alır, avucuna koyar ve sonra şöyle der: Yâ Rabbi! Bu yaratılacak mı yoksa yaratılmayacak mı? Eğer O, “yaratılacak” buyurursa melek şöyle der: Yâ Rabbi! Rızkı, düşüncesi ve eceli nedir? Bunun üzerine ona “kitabın anasına ” bak” denilir. O da levh-i mahfüza bakar, orada rızkını, düşüncesini, ecelini ve amelini bulur. Sonra melek defnedileceği yerden toprak alarak onun nutfesini bu toprakla yoğurur” (Hakim et-Tirmizi, Nevâdiru'© “Insanlar bütün ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan Odur. Gerçek dost ve koruyucu, her türlü hamde lâyık olan O'dur”.
Rum 30:21
kendi mii eşler yaratması da O'nun kanıtlarındandır. Bu beyan A mânaya açıktır. lik olarak şu mânaya gelebilir: Size kendi türünüzprerai a aieh ve şekil bakımından size benzer uong Ea P i. uwa diye. O şöyle buyurmaktadır: O, kendi ey - O, kendi türünüzün ve şeklen benzerlerinizin dışından kimseleri sizin için yaratmamıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Andolsun ki size içinizden bir peygamber gelmiştir”. Yani kendi türünüzden ve şeklen size benzerler içerisinden doğruluğunu, güvenilirliğini ve emin biri olduğunu bildiğiniz birini peygamber olarak göndermiştir. Şöyle ki eğer o kendi türünüzden ve şeklen benzerlerinizden olmasaydı onu bilemezdiniz. Buna göre onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratması meâlindeki âyet şu mânaya gelebilir: Yani kendi türünüzden ısınıp kaynaşacağınız ve ünsiyet kuracağınız eşler. Şöyle ki eğer kendi türünüzden olmasaydı bu durumlar gerçekleşmezdi. Zira her varlık kendi türünden ve şeklen benzeri olan kimselerle ünsiyet kurabilir. İkinci mâna şudur: Belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hak bununla Âdem ve Havva'yı murat etmiştir. Yani Âdem'in eşi Havva'yı onun türünden yaratmıştır. Dolayısıyla O, Havva'yı Âdem için ısınıp kaynaşma ve ünsiyet kurmak üzere yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Aranıza yerleştirmesi. Yani sizler ile eşleriniz arasına. Sevgi ve şefkat duyguları. Sevgi ve şefkat duyguları meâlindeki âyet iki mânaya gelebilir: Bunlardan biri şudur: Kişi eşine sevgi duymaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak eşini ona şehvet ve ihtiyacını giderme mahalli yapmıştır. Aynı şekilde eş de kocasına bu sebeple sevgi duymaktadır. Şefkat duygusu. Yani karı-koca birbirine şefkat duygusu beslemektedir ve ikisinden birinde şehvet ve ihtiyacını gidermekte engelleyici bir durum meydana geldiğinde eşlerden bu durumda olan diğerine şefkat göstermektedir. İkinci mâna şudur: Eşler birbirine sevgi duymakta, tabiat ve yaratılış gereği birbirine şefkat göstermektedir. Zira her yaratılış sahibi refah, bolluk ve mutluluk durumunda kendi türünden olanı ve şekil bakımından kendine benzer olanı sever. Yine o böyle kimsenin başına musibet ve sıkıntı geldiğinde şefkat gösterir. [§]Bu, insanlar arasında bilinir bir durumdur. Şöyle ki başlarına musibet ve sıkıntı geldiğinde birbirlerine şefkat gösterirler; refah ve mutluluk döneminde de birbirlerine sevgi duyarlar. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Aranıza sevgi duygusu yerleştirmesi. Yani bundan maksat cinsel ilişkidir. Şefkat duygusu. Yani bundan maksat evlattir', Bu durum nasıl olmuştur? Cenâb-ı Hak lütfunu ve nimetini bildirmektedir ki O karı-koca arasına sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmiştir. Halbuki bunların arasında akrabalık ilişkisi bulunmamakta olup bunlar daha önce birbirlerine uzak kimselerdi. Bununla birlikte evlilikle beraber belirttiğimiz sebeplerle sevgi ve şefkat hususunda akraba ve birbirine en yakın kimseler haline gelmişlerdir. Bu durum Mütezile'ye karşı delil teşkil etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların arasında sevgi ve şefkat duygularını yerleştirdiğini bildirmiştir. Halbuki bu, zâhiri mânada eşlerin bir fiilidir. Ancak Cenâb-ı Hak, bu fiili kendi zatına nispet etmiş ve kendisinin bu fili yaptığını bildirmiştir. Bu durum söz konusu fiilde O'nun yaratmasının olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla kulların fiillerinde Allah'ın yaratmasının bir etkisi bulunmadığını söyleyen Mütezile'nin görüşü geçersiz olmaktadır. Onlara göre Cenâb-ı Hakk'ın eşlerin aralarına yerleştirdiğini bildirdiği lütuf da geçersiz olmaktadır.
Doğrusu bunda dersler vardır. Belirttiğimiz üzere Allah'ın birliğine ve rubübiyetine veya ölüleri diriltmeye yahut nübüvvetin ispatına dair deliller vardır. İyi düşünen kimseler için. Yararlanan topluluk için ki bunlar müminlerdir. Veya tefekkür eden, düşünen ve akıl yürüten topluluk için ki böyle yapanlar gerçeği bilirler. Fakat tefekkür etmeyen ve düşünmeyen kimseler bu delillerden yararlanmazlar ve bu kimseler için bunlar delil olmaz. En doğrusunu Allah bilir,
Rum 30:22
22. “O'nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler varO'nun kanıtlarından biri. Yani O'nun birliği, rubübiyeti ve ulühiyetine dair delillerinden veya ölüleri diriltmesinin delillerinden biri. Gökleri ve yeri yaratması, Göklerin yaratılması, havada yükseltilmesi ve orada sâbit kılınmasında Allah'ın varlığına dair delil vardır. İSİÇünkü bu gibi bir durum, insan fiili ve kudreti olarak tasavvur edilemez. Ay i;
thai Suq Š ği nı şekilde yerin yaratılması, yayılması ve su veya rüzgâr üzerinde sâbit kılınması insan fiili olarak düşünülemez ve insan kudretinin üzerinde bir olaydır. Zatıyla tek olan, her şeyi bilen ve her şeye kudreti yeten Allah'ın dışında bir varlık için böyle bir fiil insan aklınca tasavvur edilemez”, Dolayısıyla belirtilen olay Allah dışında bir varlık için insan aklınca tasavvur edilmediğine göre söz konusu kâfirler ölümden sonra dirilişi, bunu görmedikleri ve zihinlerinde bunu tasavvur etmedikleri için inkâr etmişlerdir. Öyleyse -söz konusu durum akıllarınca tasavvur edilemez olsa da- bu durum Allah hakkında düşünülebilir ve müşahade edilebilir olduğuna göre onlar nasıl olur da ölümden sonra dirilişi inkâr etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, ölümden sonra dirilişi kanıtlamak için söz konusu ilâhi fiillerden bahsedilmiştir.
Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Dillerinizin farklı yaratılması da aynı şekilde O'nun varlığını gösteren delillerindendir. Çünkü diller dillerin yaratılışı bakımından farklı değildir. Fakat konuşulan diller bunlarla konuşma bakımından farklılaşmaktadır. Öyle ki dillerle konuşma ve seslenmede hiçbir durumda bir benzerlik ve konuşabildikleri kelâmın dışına çıkma söz konusu olmaz. Halbuki yaratılışları itibariyle dil organları birdir, farklı değillerdir.
Yine bu beyan, Mütezile'nin şu görüşüne karşı bir delil teşkil eder: “Kulların sözleri yaratılmamıştır; Allahın bunlarda bir etkisi bulunmamaktadır”. Eğer insanların farklı dilleri konuşmalarında Allahın yaratma etkisi olmasaydı bunda O'nun varlığına dair bir delil olmazdı. Şu halde bunda Allahın yaratma etkisi olduğundan dolayı bu, O'nun varlığına dair bir delil olmuştur. Aynı şekilde insanlardan meydana gelen bir fiille renklerin farklılaşmasında ve kızgınlık, mutluluk ve huzurlu olma durumunda meydana gelen değişimde de O'na dair bir delil vardır. Yine Cenâb-ı Hak, bunların kendi zatına dair delillerden olduğunu bildirmiştir. Bu durum, kullara ait fiillerin ve sözlerin yaratıcısının Allah olduğunu göstermektedir ki bunlar O'nun varlığına dair bir işaret olsun. En doğrusunu Allah bilir.
(JMüfessirler şöyle demektedir: Dillerinizin farklı olması. Arapça, Farsça, Nabatça, Türkçe ve benzeri diller. Renkleriniz. Beyaz, kırmızı, siyah ve benzeri renkler. Bu beyanın aslı belirttiğimiz yorumdur.
Kuşkusuz bunda bilenler için ibretler vardır. Bu beyan şu mânada ola. bilir: Bunda, âlimler içinde bilgisinden yararlananlar için deliller vardır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Bilenler içerisinde tefekkür edip düşünen kimseler için deliller vardır. Çünkü eğer tefekkür edip düşünürse bundaki delil olma yönünü bilebilir.
ler e Gl Yaz
---
Dipnotlar:
5 İmam muhtemelen şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattt?” diye soracak olsan, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir” (Lokman, 31/25).
Rum 30:23
Gece ve gündüz uyuyabilmeniz de O'nun kanıtlarındandır. Çünkü uyku onları nereden gelip aldığını farketmeksizin almaktadır. Ayrıca uyku onlardaki işitme, konuşma, anlama, görme gibi bütün canlılık göstergelerini ve daha önce yararlandıkları duyu organlarının fonksiyonlarını almaktadır. Sonra kendileri bunun farkına varmaksızın bu duyuların fonksiyonlarını onlara iade etmektedir. Dolayısıyla onlar dünyevi menfaatlerine ve kazançlarına geri dönerler. Bu durum böyle bir fiili gerçekleştirmeye güç yetiren varlığın, insanın canını ve ruhunu (nefs) almaya ve bunu ona iade etmeye güç yetirebileceğinin bilinmesi içindir. Uyku ölümün kardeşidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Geceleyin sizi öldüren O'dur”, O, uykuyu ölüm olarak nitelemiştir. Uyku ölüm gibidir. Çünkü belirttiğimiz gibi canlıların yararlandıkları tüm faydalar uykuyla ortadan kalkmaktadır. Sonra o bunun farkına varmaksızın bu faydalar ona iade edilmektedir. Buna güç yetiren varlık ölümden sonra diriltmeye de güç yetirir.
Allah'ın lütfundan nasibinizi aramaya çalışmanız. Bu beyan Allah'ın lütfundan erişmek istedikleri kazançlara yöneliktir, o da insanların kendileriyle rızık aramış oldukları bu kazanç yollarını, ticaretleri, meslekleri Allah'ın yaratmasıyla ortaya çıkan sonuçtur. Cenâb-ı Hak bunları, onlar için yarattığını bildirmiştir. Bunda kullara ait fiillerin yaratılmasına dair delil vardır. Bu, Mütezile'nin kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratılmasını inkâr etmelerine karşı bir delildir. Âyetin işaret ettiği mâna ciheti şu da olabilir: Cenâb-ı? “Geceleyin sizi öldüren, gündüzün de neler yaptığınızı bilen; sonra belirlenmiş eceliniz tamamlansın diye (her) sabah sizi dirilten O'dur” (el- En'âm, 6/60).
Rum 30:24
24. “Yine O'nun kanıtlarındandır ki, korku ve ümit vermek üzere size şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından yeryüzünü onunla canlandırıyor. Gerçekten bunda, aklını kullanan kimseler için ibretler varYine O'nun kanıtlarındandır ki, korku ve ümit vermek üzere size şimşeği gösteriyor. Bu beyan hakkında iki yorum dile getirilmiştir. Bunlardan biri şudur: Korku ve ümit için size şimşeği gösteriyor. Bu şimşeğin size isabet etmesi ve gözünüzü almasından dolayı onun hükümranlığından ve kudretinden korkarsınız. Ümit vermek üzere. Yani sizler bu şimşekten sizi koruması için O'nun rahmetini umarsınız. İkinci yorum şudur: Korku ve ümit vermek üzere size şimşeği gösteriyor. Yani size şimşeği gösteriyor, sizler korkuyor ve umuyorsunuz. Korkuyorsunuz, yani seyahat eden kimse seyahatinin kesilmesinden ve bundan alıkoymasından korkmaktadır. Umuyorsunuz, yani mukim olan kimse rızık ve geçim kaynaklarının artması için onun rahmetini umar. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yıldırımdan korkuyorsunuz, yağmuru da umuyorsunuz. Bu, sözünü € lah bilir.
ttiğimiz yorumdur. En doğrusunu AlGökten su indirip ölümünün ardından yeryüzünü onunla canlandırıyor. Bu açıktır. Bunun yorumunu daha önce açıkladık?, Gerçekten bunda, aklını kullanan kimseler için ibretler vardır. Bu beyan, belirtmiş olduğumuz mânaya gelebilir: Aklını kullanan kimseler için, Yani akıllarından yararlanan kimseler için. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Aklını kullanan kimseler için. Eğer düşünüp tefekkür ederlerse. En doğrusunu Allah bilir.
0450 Esil 2 pob yaz Yİ EĞİN 625 OL DGI ağ
Rum 30:25
Göğün ve yerin Allah'ın buyruğu ile düzen içinde durması da O'nun kanıtlarındandır. Bu, belirttiğimiz gibi göğün ve yerin düzen içerisinde durmasıdır ki bu düzen içerisinde durma, insan zihninde tasavvur edilemeyen bir durumdur. Zira insanın tasavvuru açısından insanların fiillerinin hiçbiri bunun benzeri hususlara dayanarak düzen içinde duramaz. Bunlar hava, su ve rüzgârdır. Dolayısıyla bir şeyin onların tasavvurunun dışına çıkması nasıl olur da onları bunu inkâra ve yalanlamaya sevkeder. Bu, yeniden dirilme ve ölümden sonra diriltmedir. Bunlardan birine güç yetiren varlık esasında diğerine de güç yetirir. Sonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, takdim-tehir üzere anlaşılmalıdır. Yani sonunda O, size bir çağrıda bulunduğu zaman, siz hemen yerden çıkıverirsiniz. Çağrı süra son üflemedir. Bazıları şöyle demiştir: Belirtildiğine göre çağrı yerden, Beytülmakdis'teki kayadan olacaktır. Yani oradan çağrıyı duyacaklardır”. Ayrıca çağrı sayha, üfleme (nefha), sür ve haber verilen benzeri durumlar hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları çağrı, sayha, nefha, sür ve haber verilen benzeri durumları hakikat mânasına göre anlamışlardır. Bazıları da m wr bunlar işin gerçekleşmesindeki hızı bildirmektir. Yine bunlar, bu durumların O'nun için kolay ve basit olduğunu ifade etmek içindir. Bu durum şu ilâhi beyanlarda bildirilmektedir: Kıyâmet bir göz kırp Kale yáltnt il Ka süy8do olacaktır”; “Biz bir şeyi mt iki di sözümüz “ol!” demekten ibarettir, o da hemen ROT s ) ve Önüm katından sâdır olan “kâf” veya “nün” harfleri maana degildir Fakat buradaki mânanın anlaşılabileceği en az harfle durum bildirilmiştir, v göre sayha, nefha, çağrı ve süra dair beyanlar da böyledir. En doğrusunu Allah bilir, (JSonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz meâlindeki âyette Cenâb-ı Hakk'ın vasıtasız bir şekilde yaratmaya ve diriltmeye kâdir olduğuna ilişkin delil ve haber verme mevcuttur, Çünkü O size bir çağrıda bulunduğunda hemen çıkıvereceğinizi bildirmiştir. Bu Gii diriltme ve yaratma için bir sebep değildir. Bilakis O, onları bir şekilde çıkaracağını bildirmiştir. Dolayısıyla âyet hakkında belirtmiş olduğumuz yorum sâbit olmuştur.
Konuşulan dillerin farklılığına dair şunu belirtmiştik: Eğer onlardan işitilen ve onların konuştukları sözler hakikatte yaratılmamış olsaydı, bu durumda O'nun delilleri boşuna olurdu. Çünkü harfler dillerin sözlerini oluşturan parçalardır. Kelâm da konuşan kişinin dizip düzenlediği cümledir. Eğer kelâmı, Allah yaratmasaydı, hiç kimse yaratılışına, bedenine, işitmesine ve getirilen delillere şahitlik etmezdi. Dolayısıyla şöyle diyenin dediği gibi olurdu: Allahın konuşmakla ilgili olarak kullarına karşı delilleri vardır. Bununla birlikte O, kullarını buna muttali kılmamış, kulların da buna muttali olma vesileleri bulunmamaktadır. Bu, aklen gerçeğe uzak bir görüştür. Dolayısıyla Allah'ın, her konuşmayı bulunduğu hal üzere yarattığı sâbit olmuştur. Bu konu hakkında düşünen kimse, konuşan kişinin söz konusu konuşmaya güç yetiremediğini gördüğünden bunu bilir, Bu konuşma, herhangi bir farklılık olmaksızın zihninde belirlendiği bölmelere ve olması gereken tanıma göre gerçekleşir. Böylece insan, bu konuşmanın kişide bulunduğu hal üzere gerçekleşmesinin bir delil olmadığını, aksine Allah'ın yaratması sayesinde bir delil olduğunu bilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Belirtildiği gibi renklerin farklılığına” gelince rengin kullara göre değiştiğini görürüz. Örneğin bir haber sayesinde duyulan şiddetli sevinç anında ortaya çıkan renk ile şiddetli kızgınlık sırasında ortaya çıkan renk aynı olmayıp bu durum kulların fiillerinden doğmaktadır. Mütezile'nin veya onların çoğunluğunun görüşüne göre dolaylı fiil (mütevellid) insan fiilidir. Bu görüşe göre renk, Allah'ın yaratması yoluyla insanların bir fiilidir. Uyku“ ise bundaki kıyas noktası renkteki kıyas gibidir. Aksi takdirde kıyas noktası, onların Allah'ın lütfundan nasiplerini aramalarıyla olur. [ ]Bu, onların söz konusu gıdalara ihtiyaç ve yoksulluk içinde yaratılmış olmalarından dolayıdır. Zira buna dair arayış içerisinde olma insanların fiilidir. Cenâb-ı Hak kullarına karşı bununla istidlâlde bulunmuş ve bunun varlığına dair delillerden olduğunu bildirmiştir. Onun delilinin başkası tarafından yaratılmış olması, bunun kendi yarattığından daha düşük olması mümkün değildir. Bilakis her varlığın yaratılması, yaratılışı ve düzeni itibariyle yaratıcısına delil teşkil eder. Dolayısıyla rızık konusunda kişinin nasibini araması her ne kadar insanların fiili olsa da bunun, Allahın yaratması sonucu meydana geldiği sâbit olmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Rum 30:26
26. “Göklerde ve yerde bulunanlar hep O'na aittir, hepsi O'na boyun eğmiştir.” Göklerde ve yerde bulunanlar hep O'na aittir. “Men” harfi hâkimiyet, düzenleme ve temyiz sahibi kimse hakkında kullanılır. “Mâ” harfi ise cansız nesneler için kullanılır. Dolayısıyla bir şeyin hâkimiyeti, düzenlemesi ve işin esası kimdeyse mülkiyetinin de ona ait olması daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak zenginliğini, hükümranlığını ve kudretini bildirmektedir. Şöyle ki göklerde ve yerde sözü edilen varlıkların sahibi olan Allah'ın, insanları kendi ihtiyacı veya kendine dönük bir maslahat için imtihan etmesi ve onlara çeşitli ibadetleri emretmesi mümkün değildir. Zira O, bunlara muhtaç değildir. Bilakis O, insanları kendi menfaatleri, ihtiyaçları ve maslamektedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın belirtilen hükümranlığı bulunduğuna göre aynı şekilde herhangi bir şeyin O'nu aciz bırakması da mümkün değildir.
Hepsi O'na boyun eğmiştir. Bazıları şöyle demiştir: “Kunüt” (awya) ayakta durmak demektir. “Kânit” (Guy) ayakta duran demektir. Eğer mâna böyleyse âyetin yorumu şöyle olur: Hepsi O'na boyun eğmiştir. Yani her şey varlık ve yoklukta; ilkin varetmede ve yeniden yaratmada ve bunların dışındaki her durumda O'nun yönetimi ve buyruklarına emre âmâdedirler. Varederse var olur; yok ederse yok olur; öldürürse ölür, diriltirse dirilirler. Bunun gibi her durumda, O'nun düzenlemesi ve emri söz konusu olduğunda bunu yerine getirir. Bazıları şöyle demiştir: Hepsi O'na boyun eğmiştir. Yani hepsi O'na itaat eder. Eğer mâna böyleyse bu durumda yaratılışı Allaha itaate, birliğine rubübiyetine, düzenine ve yaratıcılığı ile bu husustaki ilmine şahitlik etmesi anlamına gelir. )Çünkü Allah Teâlâ her bir varlığın yaratılışına ve suretine, kendi varlığıyla, birliğine ve rubübiyetine şahitlik edecek; kendi yaratma ve düzenlemesine, ilmine ve hikmetine işaret edecek deliller yerleştirmiştir Her şey yaratılışı ve yapısı itibariyle ona boyun eğmiş ve itaat etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Hepsi O'na boyun eğmiştir. Yani itaat etmiştir. Bu, durumdan duruma değişiklik gösterir. Korku ve zaruret döneminde bütün kâfir ve müşrikler O'na boyun eğer. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın onların gemiye bindikleri sıradaki boyun eğmelerine ilişkin bildirmiş olduğu olaydır. Nitekim O şöyle buyurmuş: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”©; “Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız”. Bunun gibi boyun eğdikleri ve itaat ettikleri her olay bunu ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:27
[Yaratıkları İlkin Yaratan ve Bunu Sonra Tekrar Eden Allah'tır]
Yaratıkları ilkin yaratan, ölümlerinden sonra onları hayata döndüren O'dur. Cenâb-ı Hak, ilkin yaratıkları yaratmaya ve ölümlerinden sonra bunu tekrar etmeye güç yetiren Allah'ın, onları kendi ihtiyacından veya maslahatından dolayı yaratmasının yahut kendi menfaati için onları imtihan etmesinin veya bu sebeple onlara emir vermesinin mümkün olmadığını, çünkü O'nun zatıyla kimseye ihtiyaç duymadığını bildirmektedir. O, yaratıkların ihtiyacından dolayı onları ilkin yaratmakta ve bunu tekrarlamaktadır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Cenâb-ı Hak, bir varlığı ilkin yaratmaya gücü yetenin onu ölümünden sonra tekrar yaratmaya da güç yetirebileceğini bildirmektedir, Bu O'nun için pek kolaydır. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu O'nun için pek kolaydır. Yani varlığı ilkin yaratmak ve bunu tekrarlamak O'nun için pek kolaydır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bu da Allah'a göre kolaydır”; “O bana kolaydır”, Bu beyanın “ef'ale” kalıbıyla “fe'il” kalıbının mânasını ifade etmesi de mümkündür. Örneğin “Allahu ekber” denilip “kebir” kalıbıyla “büyüktür” mânasının kastedilmesi; “a'zam” (hsi) denilip “azim”, yani “büyüktür” mânasının kastedilmesi gibi. Bunun örnekleri çoktur. [ ]Buna göre Bu O'nun için pek kolaydır meâlindeki ilâhi beyan da böyledir. Yani kolaydır. Zira Allah için bir fiilin diğerinden daha zor veya bir fiilin diğerinden daha kolay olması söz konusu değildir. Bilakis varlığın tümü tek bir konumda olup O'nun “ol” sözü“ kapsamına girmektedir. “Daha kolay” ifadesi ancak fiiel demiştir: Bu, sizin aklınıza, düşüncenize ve takdirinize göre O'nun için kolaydır. Yani sizin aklınıza ve düşüncenize göre yeniden yaratma ilk yaratmadan daha kolaydır. Çünkü insanlar daha önce örneği olmayan fiili ve ilk defa var olacak nesneyi zihninde canlandırmaya güç yetiremez. Onlar ancak daha önce örneği bulunan ve gördükleri nesneleri zihinlerinde canlan dırabilirler. Dolayısıyla sizin aklınıza ve düşüncenize göre bir canlının ölü münden sonra yeniden yaratılması ilk yaratılmasından daha kolaydır. Böylece siz O'nun varlığı ilk defa yarattığına şahitlik ettiğinize ve bunu onayladığınıza göre bilesiniz ki O, bu varlığı yeniden yaratmaya daha fazla güç yetirmektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir, Bazilar şöyle demiştir: Bu O'nun için pek kolaydır. Yani yaratma. Yani Allahın ölüyü tekrar yaratması ilk yaratmasına göre daha kolay gelir. Çünkü ilk yaratmada nutfe (döllenmiş yumurta) durumundan alâkaya (rahim duvarında asılı parçaya) dönüştürmekte, sonra da alâka halinden mudğaya (şekilsiz et parçası) dönüştürmekte; sonra mudğadan şekil verilmiş hale ve canlı varlığa dönüştürmekte ve bu aşamalar tam bir varlığa ve insan şekline kavuşuncaya kadar devam etmektedir”. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak insanın tekrar yaratılmasının böyle belirlenmiş aşama ve değişim sürecinden geçmeyeceğini bildirmektedir. Aksine O, yeniden yaratmayı şu ilâhi beyanlarda bildirmektedir: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”; “Ve bizim buyruğumuz tektir, göz açıp kapayıncaya kadar olup biter”; “Olup biten yalnızca bir ses!”7; “Süra bir defa üflendiğinde”!; “Sonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz”?. Bunların dışındaki ilâhi beyanlarda da yeniden yaratmanın nasıl olacağı bildirilmiştir. Dolayısıyla ölmüş bir insanı yeniden yaratma ilk yaratmaya göre daha kolay gelir.
[Allah'ın Sıfatlarının Mahiyeti]
1130) (JGöklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur. Yani en yüce sıfatlar O'nundur. Ayrıca bu ilâhi beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Kendisinden daha aşağıda olanlara göre yücelik sıfatıyla nitelenmiş her varlık hakikatte bu vasıfla nitelenmiş demektir. Belirttiğimiz gibi kendisinden aşağıda olanlara göre kendisine hamdedilen her varlık, hakikatte de söz konusu övgü O'nundur ve O'na döner. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi; “Göklerde ve yerde her türlü övgü O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O'nu tesbih edin””. İkinci yorum şudur: Yüce sıfatlar O'nundur. Bu sıfatlar yaratılmışların ve benzerlerinin niteliklerinden farklıdırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O'na benzer hiçbir şey yoktur”. O'nun sıfatları yaratılmışların niteliklerine benzemez; yaratılmışların nitelikleri de O'nun sıfatlarına benzemez. Bu, bir kısım müfessirlerin söylediği husustur: O, dengi ve benzeri olmayandır. Ondan başka tanrı yoktur; tektir ve ortağı yoktur.
Üçüncü yorum şudur: Yüce sıfatlar O'nundur. Bu sıfatlar birbirleriyle çelişmez. Âlimdir; kendisinde cehalet bulunmaz. Kâdirdir; kendisinde güçsüzlük bulunmaz. Mutlak galiptir; başkasına boyun eğmez. Bunun gibi hiçbir şekilde herhangi bir noksanlık ve kusur barındırmayan yüce sıfatlar O'nundur. O, yaratılmış varlıklar gibi değildir. Onlar bir yönden ve bir konuda ilim; başka bir yönden ve başka bir konuda bilgisizlik sıfatıyla nitelenirler. Yine onlar bir yönden ve bir şeye güç yetirmek; başka bir yönden ve başka bir şeye de aciz olmak sıfatıyla nitelenirler. Aynı şekilde onlar bir yönden ve bir şeye mutlak galip olma sıfatıyla; başka bir yönden ve başka bir şeye de boyun eğme sıfatıyla nitelenirler. Allah Teâlâ ise birbirleriyle çelişmeyen, hiçbir şekilde ve hiçbir durumda bir noksanlık barındırmayan sıfatlarla nitelenmiştir. Zira O, başkasından dolayı ve bir sebepten ötürü değil, zatından dolayı bu sıfatlarla nitelenmiştir. O'nun dışındakiler ise başkaları ve çeşitli sebepler dolayısıyla söz konusu sıfatlarla nitelenirler. Bu sebeple Allah'ın sıfatlarıyla yaratıkların sıfatları farklıdır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
O mutlak galiptir, hikmet sahibidir. Yarattığı varlıkların O'na karşı muhalefeti ve isyanı sebebiyle kendisine zillet ve zarar ilişmeyen mutlak galiptir. O, yeryüzünün kralları gibi değildir. Zira onlar tebaları, taraftarları ve halk NEN kendilerine muhalefet ettiklerinde )zillete düşerler ve onların yüz çevirmeleri sebebiyle kendilerine zarar ilişir, Çünkü onların izzeti söz konusu teba ve taraftarlar sayesindedir. Dolayısıyla onlar ın yüz çevirmeleri ve kendilerine muhalefet etmeleri sebebiyle onlar zillete düşerler. Allah Teâlâ ise zatı itibariyle mutlak galiptir. Yaratılmış varlıkların kendisine muhalefetiyle O'na herhangi bir zarar ve zillet ilişmez. Bu, beyan şu mânaya da gelebilir: Mutlak galiptir. Kendi emrine muhalefette bulunup, isyan edenden veya ulühiyeti ve rubübiyeti konusunda başkasını kendisine orta A k koşandan intikam alandır. Hikmet sahibidir. Yaratıp düzenleme yapmakta O'na herhan Ep gi bir hata ilişmeyendir. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: “Kullarımın bana muhalefet ve isyan edeceklerini bildiğim halde onları yarattım. Yine onların böyle davranacaklarını bildiğim halde onlara her türlü yardımı yaptım” Dolayısıyla O'nun fiilleri hikmet dışı değildir. Halbuki bu dünya hayatında yapacağı yardımın, düşmanının düşmanlıkta, isyanda ve muhalefet te gücünü arttıracağını bildiği halde düşmanına çeşitli şekillerde yardım eden kimse hikmetle değil, akılsızlıkla nitelenir. Çünkü böyle bir kimse kendi kendini yok etmeye çabalamakta ve böylece düşmanına bu konuda yardım etmektedir. Kendi kendini yok etmeye çabalayan kimse hikmet sahibi değildir. Allah Teâlâ ise kulların kendisine muhalefet edip isyanda bulunacaklarını ve düşmanlık göstereceklerini bilmesine karşın onları yaratmakla ve onlara her türlü yardımda bulunmakla hikmet dışı bir fiil yapmış sayılmaz. Çünkü belirttiğimiz gibi O'nun kendisine muhalefet ve isyan edeceklerini, düşmanlık göstereceklerini bilmesi sebebiyle O'na herhangi bir zarar ve noksanlık ilişmemektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
İZİ S e İİ KLAN L qutiy OOA eza) GYI 22 S
---
Dipnotlar:
li belirli araçlarla gerçekleştiren, dolayısıyla araçlar çoğaldığında işi kendisine kolay gelen; araçlar azaldığında ve zayıfladığında ise işi kendisine zor gelen kimse için kullanılabilir. Allah Teâlâ ise vasıtalı (sebep) veya vasıtasız (sebepsiz) bir şekilde varlığın faili ve yaratıcısı olup bunlara güç yetirir. Dolayısıyla “bir fiil diğerine göre O'na daha kolaydır” denilmesi mümkün değildir. Bu söz ancak fiillerini sadece vasıtalar aracılığıyla gerçekleştiren kimseler için mümkün olabilir. © “İnkârcılar asla diriltilmeyeceklerini iddia ediyorlar. De ki: 'Hayır, öyle değil! Rabb'ime yemin ederim ki mutlaka diriltileceksiniz, ardından yapıp ettikleriniz size bildirilecek. Bu da Allah'a göre kolaydır”. “© “Orası öyle' dedi ve buyurdu ki Rabb'in: “O bana kolaydır; daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım” (Meryem, 19/9). 6 “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz “ol!” demekten ibarettir, o da hemen oluverir” @ İmam Mâtüridi şu ilâhi beyanlara işaret etmiş olmalıdır: “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz; sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getiriyoruz. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alâkaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alâkayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir”. 2 “Qlup biten yalnızca bir ses! Ama ardından onların tamamı, birden toplanmış olarak işte huzurumuzdalar” (Yâsin, 36/53).
Rum 30:28
28. “Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan köleleriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? İşte aklını kullanacak kimseler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.
Allah size kendinizden bir örnek veriyor. Bazıları şöyle demiştir: Allah size kendi yaratılışınıza benzer bir örnek veriyor. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: O, size kendinizden bir örnek veriyor. Şöyle ki eğer siz düşünüp tefekkür ederseniz, Allah'ı biralap putlara tapma veya bu putları Allah'la ortak tanımanız sebebiyle akılsızlığınız ortaya çıkar, EA Ayrıca söz konusu şekilde örnek vermekte farklı yorumlara açıktır. [§] Bunlardan biri şu ilâhi beyandır: Elinizin altında bulunan köleleriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ortaklarınız var mı? Yani sizler kendinizi, size verilen rızıkta elinizin altında bulunan kölelerle eşit tutmuyorsunuz ki bu konuda siz ve onlar eşit olasınız. Dolayısıyla Allah'ın kendi zatını, hükümranlığında ve ulühiyetinde, eli altında bulunan yarattığı varlıklara eşit tuttuğunu nasıl iddia edersiniz? İkinci yorum şudur: O buyurmaktadır ki: Elinizin altında bulunan kölelerin mülkiyetinizde olan mallarda size ortak olmasını kabul eder misiniz? Bunu kabul etmediğinize göre Allah'ın kullarını kendi hükümranlığına ortak kılmaya razı olduğunu nasıl iddia edersiniz? Bir diğer yoruma göre O şöyle buyurmaktadır: Elinizin altında bulunan kölelerin mülkiyetinizde size ortak olmasını kabul etmediğinize ve kölelerinizi bu hususta kendinize eşit yapmadığınıza göre bu durumu Allah için nasıl kabul edersiniz ve nasıl O'nunla kullarını eşit; O'nunla daha aşağıda olanları denk kabul edersiniz? En doğrusunu Allah bilir. Birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız. Yani sizler gibi hür olan kimselerden korktuğunuz gibi kölelerinizden de korkuyor musunuz? Yani korkmuyorsunuz. Bazıları şöyle demiştir: Kişinin babasının, kardeşinin ve akrabalarının kınamasından korktuğu gibi onların kınamalarından da korkuyor musunuz? Bazıları şöyle demektedir: Hür kimselerden yakınlarınızın size mirasçı olması gibi kölelerinizin ölümünüzden sonra size mirasçı olmalarından korkuyor musunuz? Bu Mukâtil'in görüşüdür”. Fakat miras, âyette herhangi bir konuda geçmemektedir. Birinci görüş daha uygundur.
Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan köleleriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Bu beyanda kölelerin hürler gibi eşya üzerinde gerçek mânada bir mülkiyet haklarının bulunmadığına dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak efendilere verilen rızıkta ve sahip kılındıkları ilimde ortaklıkta eşit olmadıklarını bildirmiştir. Halbuki O, hepsinin nesnelerden yararlanmakta ortak olduklarını bilmektedir. Bu durum kölelerin nesnelerden yararlanmakta hürlerle ortak olduklarını; bununla birlikte mülkiyetine gerçekten sahip olmadıklarını göster o Mukâtilb. Süleyman, Tefsir, III, 10.
mektedir. [ ] Ayni şekilde bu hususa şu ilâhi beyan da işaret etmektedir: “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile katımızdan kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak harcayan (hür) bir "m. seyi misal verir. Bunlar hiç eşit olurlar mı?” Zira Cenâb-ı Hak bur hiçbir şeye gücü yetmediğini bildirmiştir. En doğ da “aranızdaki bekârları, kölelerinizde ada kölenin rusunu Allah bilir, Bu durumLK n ve câriyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onl. iy arı zenginleştirir” meâlindeki ilâhi beyanın yorumu şöyle olur: Yani All l ah onları gerçek mânada eşyaya malik olma şeklinde değil, lütfuyla eşyadan yararlanmak noktasında zenginleştirir”. En doğrusunu Allah bilir.
İşte âyetlerimizi böyle tafsilatlı açıklıyoruz. Yani detaylı açıklıyoruz. Aklını kullanacak kimseler için. Yani akıllarından yararlanan topluluk için. İkinci mâna şudur: Âyetlerimizi böyle açıklıyoruz. Yani bir bir ayırıyoruz.
Şöyle ki bu sürenin ilk başından buraya kadar belirtilen beyanlarda olduğu gibi: “Şu durum O'nun delillerindendir” “şu husus O'nun delillerindendir””.
“Tafsil” iki mânaya gelmektedir. Birincisi açıklama; ikincisi bildirimde ayırma mânasıdır: “Fussılet âyâtühü”
SU iLa)”. Yani âyetleri açıklanmış ve bir bir ayrılmış demektir.
Eğer biri bize şöyle derse ki: Bu belirtilen âyette yeniden dirilmeyi gerektiren bir delil mevcut değildir. Buna şöyle cevap verilir: Sözü edilen bu âyette onların yeniden dirilmeyi inkâr etmelerine dair olan şüphelerin giderilmesi vardır. Çünkü onlar kendilerine ârız olan birtakım şüpheler dolayısıyla yeniden dirilmeyi imkânsız gördüler. Dolayısıyla bu âyette yeniden dirilmeyi imkânsız görmelerine sebep olan bu şüphelerin giderilmesi vardır. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak onların dikkatlerini ilk defa yaratılmalarına, göğün ve yerin bahsedilen şekilde var olmalarına çekip bunları göstermiştir.
[ ]Ayrica yeniden dirilmenin gerekliliği sadık haberlerle sâbittir. Bunlar, doğrulukları açıkça ortaya çıkmış olan peygamberlerin haberleridir. Veya belirttiğimiz gerekçelerle kendilerine ilişkin bir akıbet olmaksızın insanların yok olmak üzere yaratılmaları birkaç sebepten ötürü hikmet dışıdır. Bu yönlerden biri şudur: Belirttiğimiz gibi bu dünya hayatına göre bir binanın neticede beklenen herhangi bir yarar olmaksızın bozulması ve son bulması için inşa edilmesi akılsızlık ve hikmet dışı bir fiildir. Buna göre insanların da herhangi bir netice gözetilmeksizin, özellikle son bulması için yaratılması hikmet dışıdır, İkinci sebep şudur: Eğer Cenâb-ı Hak dost ile düşmanı ayırmak üzere ölü. leri diriltmeseydi ve başka bir yurdu varetmeseydi -ki bu dünyada bunların arasında bir ayırım yapmamıştır; halbuki hikmet bakımından bunların eşit kılınmaması ve aralarının ayrılması gerekirdi- dolayısıyla dost ile düşmanın birbirinden ayrıştırıldığı başka bir yurt olmasaydı bu durum hikmet dışı olurdu.
Üçüncü sebep şudur: Hikmete göre iyi kimsenin iyiliğine mukabil, kötü kişinin de kötülüğüne mukabil karşılığının verilmesi gerekir. Bu iki kimse bu dünyada iyiliklerinin ve kötülüklerinin karşılığını görmeksizin burada bulunmakta ve buradan ayrılmaktadır. Dolayısıyla herkes yapmış olduklarının karşılığını görmesi için başka bir yurdun olması zorunludur. Böylece belirtmiş olduğumuz gerekçelerle yeniden dirilmenin zorunlu olduğu ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
en-Nür süresinin 24/32. âyetinin tefsirine bakınız. Bu sürenin 20-25, âyetlerinin tefsirine bakınız.
Rum 30:29
Gel gör ki zulme saplanmış olanlar kişisel arzu ve heveslerinin peşinden gitmektedirler. Zulme saplanmış olanlar meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya gelebilir: Yani kendilerine zulmedenler. Öyle ki bu kimseler kendilerini emredilen doğrultuda kullanmamışlardır. Aksine bu kimseler kendilerini emredilen fiillerin dışında yasaklanan işlerde kullanmışlardır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Bu kimseler Allah'ın kanıtlarına, âyetlerine ve burhanlarına zulmetmişlerdir. Öyle ki bu kimseler söz konusu kesin delillere uymazlar ve bu deliller hangi konuyu ispat ediyorsa onlara inanmazlar. Zulme saplanmış olanlar kişisel arzu ve heveslerinin peşinden gitmektedirler. Putlara tapmakta, Allah'ı bırakıp ibadete ve şükredilmeye lâyık olmayan varlıklara ibadet etmektedirler. Böyle davranmaları hevâlarına tâbi olmalarından dolayıdır. Çünkü onların herhangi bir kesin delilleri mevcut değildir. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibidir: “Onlar Allah'ı bırakıp O'nun, kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği varlıklara tapıyorlar”", Yani kesin delil, Allah'ın şaşırttığını artık kim doğruya iletebilir. Yani Allah'ın dışında Allahın şaşırttığını doğru yola iletecek kimse yoktur. Yani sapkınlığı tercih eden kimseyi Allah saptırır ve O'ndan başka kimse, böylesini hidâyete iletemez. Böylelerinin yardımcıları da yoktur. Allah'ın azabını onlardan giderecek bir yardımcıları da yoktur. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Böylelerinin yardımcıları da yoktur. Yani Allah'ın azabından onları alıkoyacak bir kimse de yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:30
[Allah'ın İnsanı Yaratmış Olduğu Fıtrat ve Fıtratın Değişmezliği]
O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine yönel. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Resülullaha bir hitaptır. Çünkü Cenâb-ı Hak daha önce “su şu durum O'nun âyetlerindendir”? buyurarak delilleri bildirdi. Sonra bilgisizce arzularına uyanlardan haber verdi", Sonra da Resülullaha şöyle buyurdu: O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine yönel.
Bize göre bu ve buna benzer hitaplar herkes içindir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “De ki: Ey inkâr edenler” ve “De ki: Allah tektir”, Sanki Cenâb-ı Hak, bu hususun kendisine ulaştığı herkese hitap ederek şöyle demesini bildiriyor: “Allah tektir” ve “ey inkâr edenler!” Buna göre o halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine yönel meâlindeki âyet herkese hitap etmektedir.
Müellif bundan önce geçen 20-25. âyetlere işaret etmektedir. Müellif bir önceki âyete işaret etmektedir.
“Bütün varlığınla yönelme” (ikâme) iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri şudur; Bütün varlığınla yönel. Yani gayretine ve yönelmene devam et. İkinci mâna şudur: Bütün varlığınla yönel. Yani belirttiğimiz hususları tamamla ve bunları yerine getir. Hanif olarak dine. Bazıları şöyle demiştir: “Hanif” kelimesi ayağın kıvrılması ve meyletmesi mânasından gelmektedir. Anlamı şudur; Her durumda ve her vakitte dine yönelmiş ol. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelime dine yönelik ihlas ve teslimiyet mânasına gelmektedir.
Allah'ın insanları yaratmış olduğu fıtrat. Bu beyan çeşitli mânalara açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah'in fıtratı. Yani Allah'ın insanların yaratılışına, varlığına ilişkin olarak koyduğu bilgi. Buna göre Cenâb-ı Hak, her çocuğun yaratılışına Rabb'inin birliği ve rubübiyetini bilecek bir bilgiyi yerleştirmiştir. ERJ [ ]Bu durum, çocukların küçüklükleri döneminde anne sütünü emmeleri gibi onların gıdaları ve beslenmelerine dair bilgileri Allah'ın onların yaratılışına yerleştirmesi gibidir. Hz. Peygamber'in “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu yahudileştirir ve hıristiyanlaştırır”“ meâlindeki hadis bu mânadadır. Bu durum, Allah'ın dağların yaratılışına Rab'lerini tesbih etme ve O'na övgüde bulunma özelliğini yerleştirmesi gibidir”. Fakat çocuğun ebeveyni bu fıtrata dair şüpheler ortaya koymakta ve onları bu fıtrattan başka yöne çevirmektedir. İkinci mâna şudur: Akıllarıyla başbaşa bıraksalar fıtratlarına göre Allah'ın varlığına birliğine iman edecek şekilde Allah onları yaratmıştır. Zira Cenâb-ı Hak her birinin yaratılışına Allah'ın birliği ve rubübiyetine dair deliller yerleştirmiştir. “Her doğan fıtrat üzere doğar” meâlindeki hadis de böyledir. Yani Allah'ın birliği ve rubübiyetine şahitlik eden ve buna işarette bulunan bir yaratılış üzere doğar. Öyle ki onlar akıllarıyla baş başa bıraksalar Allah'ın varlığını ve birliğini idrak ederler. Üçüncü mâna şudur: Cenâb-ı Hak imtihan olma sorumluluğunu onların yaratılışına yerleştirmiştir.
Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle dedi: Allah'ın dininde bir değişme olmaz. Cenâb-ı Hak dinini yaratma olarak nitelemiştir. Mütezile'nin görüşüne göre ise Allah'ın dininde değişim olur. Çünkü onlar kullara ait fiillerin yaratılmamış olduğunu söylerler. Allah'ın yaratmasında değişme olmaz meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle bir yorumla çare buluyorlar. Yani dine yapılan davette bir değişim olmaz. Veya buna benzer sözler söylemişlerdir. Buna karşılık olarak onlara şöyle denilir: Din, insanın din olarak benimsediği inanç ve davranışlardır, bu ise insanın fiilidir. Bu kelime “dâne-yedinü” kökünden türemiştir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, bunun Allah'ın yaratması olduğunu bildirmiştir. Bu durum, onun yaratılmış olduğunu göstermektedir. Allah'ın yaratmasında değişme olmaz meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani Allah'ın birliğine delil olan ve O'nun rubübiyetine şahitlik eden yaratılmış nesnelerde değişim olmaz. Tıpkı [ ]su ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin”. Yani Allah'ın birliğine dair olan delil ve şahitlik eden nesnelerde bir değişiklik yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
İşte doğru din budur. Cenâb-ı Hak işte kesin delillerle desteklenmiş doğru dinin bu olduğunu bildirmiştir. Bu din öteki inkârcıların dini gibi arzulara uymaktan ibaret olan bir din değildir. Bu ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Doğru din. Yani Allahın hanif din olarak nitelediği gibi doğru din.
---
Dipnotlar:
% Ebü Hureyreden Resülullahın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Daha sonra anne-babası onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştırır yahut mecüsileştirir”. 7 Muhtemelen müellif şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvüd'un buyruğu altına soktuk. Bunları yapan bizdik” (el- Enbiyâ, 21/79).
Rum 30:31
Bütün gönlünüzle O'na yönelin. Bu beyan “O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine yönel” meâlindeki âyetle bağlantılıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine yönel; bütün gönlünüzle ona yönelerek. Dolayısıyla bu, o halde sen yönel sözünün herkese hitap olduğunu göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak “bütün gönlünüzle ona yönelerek” buyurmuştur. Yani bütün gönlünüzle O'na yönelin.
Ayrıca yönelme, emrin konusu olan hususlarda olur, En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah'ın size emretmiş olduğu fiilleri yerine getirip O'na yönelin ve sizi nehyettiği fiillerden kaçmarak O'ndan sakının. Sakınmanın (takvâ) yönelmeyle olan ilişkisi onun iyilikle olan ten sakınmaya”. Yani Allah'ın size emretmiş olduğu konularda iyilik etmeye, sizi nehyettiği konularda da O'ndan sakınmaya. Namazı kılın. Bu beyan farklı mânalara açıktır. Bunlardan biri şudur; Kılın. Yani ömrünüzün sonuna kadar kılmaya devam edin. Bu, tek bir defa emredilmiş bir durum değildir. İkincisi şudur: Namazı kılın. Yani rükün, secdesi, kırâati ve diğer unsurlarıyla birlikte rükünlerini tamamlayın. Üçüncüsü şudur: Namazı kılın. Yani namaz için öngörülmüş vasıtalarıyla birlikte bunu tam olarak yerine getirin. [§] Namazda üç durum söz konusudur. Bunlardan biri cevaz durumudur. İkincisi kemal durumudur. Üçüncüsü âdâbı bakımından onu güzelleştirme ve süsleme durumudur. Cevaz durumu rükünlerin hakkını vermekle; kemal durumu şuur hali ile; güzelleştirme ve süsleme ise ona uyanlar ve taraftarlarla gerçekleşir. Her namaz kılanın şu üç özelliğinin olması gerekir: Niyetin doğruluğu, ihlas ve huşü.
Şirke sapanlardan olmayın. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yani namaz ve ibadetlerde Allah'ı bırakıp da şirke sapanlardan olmayın. Yani Allah'ın dışındaki bir varlığa yönelik olarak namaz kılmayın ve O'nu bırakıp da başka bir varlığa tapmayın. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: İlâhlık nitelemesinde Allah'a ortak koşmayın. Çünkü onlar taptıkları putları ilâh olarak niteliyorlardı. Bu beyanın, “bütün gönlünüzle O'na yönelin” meâlindeki âyetle bağlantılı olması da mümkündür. Yani bütün gönlünüzle O'na yönelin, O'nun birliğini tasdik edin, ihlaslı bir şekilde O'na ibadete yönelin. Başkasını O'na ortak koşanlardan olmayın. Bu beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür: Yaratılışınıza yerleştirilen niteliklerde şirke sapanlardan olmayın. Bu da, Cenâb-ı Hakk'ın herkesin yaratılışına yerleştirdiği Allah'ın birliğine ilişkin deliller ve şahitlik yapan özelliktir. O şöyle buyurmaktadır: Bu konuda Allah'a ortak koşanlardan olmayın. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Kayyim” 9", yani doğru. “Münibine ileyhi” g), yani tevbe ederek. “Yaknetüne” ”, yani ümit keserler.
gi aLa gil ei
---
Dipnotlar:
” o “Yeminlerinizden dolayı Allah", iyilik etmeye, kötülükten sakınmaya ve insanların arasını düzeltmeye engel kılmayın. Allah her şeyi işitir ve bilir”. Bir önceki âyet-i kerime. 2 o Busürenin 36. âyeti.
Rum 30:32
[Dini Parçalayıp Fırkalara Ayrılmak Yasaklanmıştır]
Dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlardan. Bazıları şöyle demiştir: Şirke sapanlardan” ve dinlerini parçalayanlardan olmayın. “Dinlerini parçalayanlardan olmayın” meâlindeki ilâhi beyanda geçen “ferrakü” “fârakü” EE şeklinde de okunmuştur”. Bu kırâat şeklinde de âyet iki mânaya açıktır Bunlardan biri şudur: Peygamberlerin getirmiş olduğu dinlerinden ayrıldılar. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Y aratılışlarına yerleştirilmiş olan dinlerinden ayrıldılar. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın Allah'ın birliği ve rubübiyetine dair onların yaratılışlarına yerleştirmiş olduğu delillerdir. Fırkalara ayrılanlar. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yani fırkalar haline gelenler. Yani yaratılışlarına yerleştirilen özelliğe sahip olduktan sonra onlar fırkalara ve gruplara ayrıldılar. Veya peygamberlerin getirmiş oldukları ilkeleri benimsedikten sonra fırkalara ve gruplara ayrıldılar. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Fırkalara ayrılmışlardı. Yani birbirlerini teşvik edip birbirlerine tâbi oluyorlardı. Çünkü “şia” kavramı bir temele ve tek bir esasa bağlı topluluğu ifade etmek için kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. Dinlerini parçalayanlar. Yani dinlerini bölük pörçük yapanlar, onu fırkalar ve birçok din haline getirip parçalayanlar. Yahudilik, Mecüsilik, Hıristiyanlık ve diğer dinler gibi. Her grup kendindekini beğenmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Her din müntesibi kendi dininden razı olmakta ve onu beğenmektedir.
EŞİ depp Gesi İN KİŞ OK en çed BİNE
Rum 30:33
İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız Rab'lerine sığınarak O'na yalvarırlar. Bazıları şöyle demiştir: Rab'lerine sığınarak. Yani O'na yönelik lasla) Allaha yalvarırlar”5, Bazıları “itaat ederek” demişlerdir. Bazıları “Allah'ı birleyerek” demişlerdir. “el-İnâbe” kelimesinin aslı dönüp yönelmektir, Yani onlar daha önce içinde bulundukları şirkten dönüp Allah'a yönelerek. Dolayısıyla buradaki “el-inâbe” (avyı)den maksat tevhittir. Eğer “el-inâbe” (suyu kavramı ihlas mânasında ise bu, ibadetlerde Allaha ortak koşmaktan dönüp Allah'a yönelmeyi ifade etmektedir. Eğer bu kavram isyandan dönme mânasında ise itaati ifade etmektedir. Bu kavramın aslı içinde bulunulan durumdan dönme anlamındadır.
190 [ ]Bu âyette müşriklere karşı çeşitli yönlerden deliller, müminlere ise uyarı ve öğüt vardır. Müşriklere yönelik delillere gelince bunlardan biri nübüvvetin ispatı hakkındadır. Şöyle ki onların müminlerle birlikte gemilere binmedikleri ve denizlerde seyahat etmedikleri bilinmektedir. Bilakis onlar sadece kendi başlarına binmekteydiler. Sonra O, onların Rab'lerine sığınarak dua ve yakarışta bulunduklarını bildirmiştir. Dolayısıyla bu durum peygamberin bu bilgiyi Allah katından öğrendiğini göstermektedir. Bu da onun nübüvvetinin delili olmaktadır. İkincisi şudur: Bu âyette onların Allah'ın birliği ve ulühiyetini bildiklerine dair delil vardır. Zira onlar sıkıntı ve musibet sırasında Allah'a sığınmışlar ve dini yalnız O'na has kılmışlardır. Dolayısıyla onlar, putlara tapmakta ve Allah'a kulluğu terketmekte, içinde bulundukları akılsızlıklarını anlamışlardır. Üçüncüsü, bu âyet “yoksa geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir” meâlindeki ilâhi beyana ilişkin bir doğrulama içerir. Çünkü onlar ona iman etmek için dünyaya dönmek istiyorlardı. Bu tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini inkâr etmesek””. Cenâb-ı Hak böyle bir durum olsa bile kendilerinden sıkıntının giderilmesi durumunda eski hallerine döndükleri gibi onların tekrar nehyedildikleri fiillere geri döneceklerini bildirmiştir. Müminlere yönelik öğüt ve uyarı mânasına gelince bu, onların her durumda, bolluk ve sıkıntı hallerinde, tek bir çizgi üzere bulunmaları, Allahı anan ve O'na şükreden bir halde olmaları anlamı içerir. Çünkü onlar sıkıntı ve musibet dönemlerinde bolluk ve refah dönemine göre Allah'ı daha çok anmakta ve O'na daha çok yönelmektedirler. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onları uyarmaktadır ki her durumda O'nu anan ve O'na yönelen kimseler olsunlar.
“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O'na has kılarak (ihlasla) Allah'a yalvarırlar. Fakat onları sâlimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allaha) ortak koşmaktadırlar” (el9 “Onların ateşin karşısında durdurulup ‘Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak’ dediklerini bir görsen!” (el[ ] Yine bu âyette söz konti na iliskin delil vardir. Zira onlar Allaha has kılarak O'na yö u inkârcıların delil getirmektedir. Veya onlardan bir gru gerçeği bilebilir diye bunları müşriklere bildirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:34
Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi safanızı sürün. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet takdim-tehir üzere anlaşılmalıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İnkâr etmesinler diye onlara kendi katından bir rahmet tattırdığında. Fakat onlar nankörlük ettiler. Mukâtil bu görüşü benimsemiştir”, Bize göre belirttiğimiz şekilde” mâna şöyledir: Allah kendi katından onlara bir nimet tattırmıştır ki kendi ilmi mücibince onların tercih ettikleri ortaya çıksın ve onlardan böyle bir fiil meydana gelsin, bu fiil ise inkârdır. Zira onların inkârı tercih edeceklerini ve bu fiilin onlardan sâdır olacağını bildiği halde inkâr etmemeleri için Allah'ın onlara bir rahmet (nimet) tattirmasi mümkün değildir. Dolayısıyla bu açıklama, âyetin belirttiğimiz mânada olduğunu gös© Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 11, 525. D taita [ ]Ayrica âyette Mütezile'nin bazı görüşlerinin reddine dair delil vardır. Buna göre Mütezile'ye göre kul için dinde yararlı olanı (aslah) yaratmak Allaha vâciptir. Yine Mütezile'ye göre Allah herhangi bir vakitte birinin iman edeceği. ni bildiğinde bu kimsenin canını alamaz. Aksine bu kimseyi söz konusu vakte kadar hayatta tutması zorunludur. Çünkü söz konusu vakitten önce onun canını alırsa onun imanını engellemiş olur. Mütezile'nin bu görüşlerine karşı şöyle cevap verilir: Söz konusu inkârcılar felâkete ve ölüm korkusu anında dini Allah'a has kılınca, Allah onları bu ihlas üzere ve dini Allaha has kılma inancı üzere bırakmamıştır. Aksine O, bu kimselerin halini düzeltmiş ve genişlik sağlamış ve onların durumlarını değiştirmiştir, çünkü onlar eski hallerine geri dönmüşlerdir. Bu durum Allah'ın dinde kullar için en yararlı olanı gözetmek zorunda olmadığını göstermektedir. Yine O, resülüne mutlak olarak kâfirlerle savaşmayı emretmiştir. Belki de bu kimseler terkedildiklerinde bir dönem müslüman olabilirlerdi veya bunların bir grubu müslüman olurdu. Dolayısıyla bu da göstermektedir ki dinde aslah olanı gözetmek Allah için vâcip değildir. Haydi safanızı sürün. Bu ilâhi beyan, zâhir anlamı itibariyle emirdir. Bununla birlikte tehdit mânası taşımaktadır. Tıpkı “istediğinizi yapın!”ı0 meâlindeki ilâhi beyan gibi. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak “zevku safa sürsünler!”“! buyurmuştur. İşte bu belirtmiş olduğumuz yorumu desteklemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:35
35. “Yoksa onlara bir kanıt indirmisiz de o mu şirk koşmalarını söylüYoksa onlara bir kanıt indirmişiz de o mu şirk koşmalarını söylüyor? Bazıları şöyle demiştir: Yoksa indirdik mi? Yani evet indirmişiz. Onlara bir kanıt. Yani kesin delil. O, şirk koştuklarını söylüyor. Yani benimsedikleri inancın tevhit değil, şirk olduğunu onlara açıklıyor ve bildiriyor. Çünkü onlar kendilerinin tevhit ehli olduklarını ve taptıkları putlara sadece kendilerini Allaha yaklaştırsınlar diye ve bunların Allah katında kendilerine şefaatçi olmaları!" için taptıklarını ileri sürüyorlar, buna benzer sözler söylüyorlardı. [ ]Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurma ME a ktadır: Bilakis onlara, söz konusu davranışın: ka bi 8 N olduğunu açıklayan ve bildiren beyanları indirdik. Bu beyan başl sS 82 yoruma da açıktır. Buna göre mâna şöyledir: Yoksa onlara bir kanıt mı indirdik? Yani onlara bir kanıt indirmedik ki bu delil, kendilerine şirk koştukları durumu emretsin veya buna izin versin. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: İnsan arzu ettiği her şeye sahip olabilir mi ki?”'% Yani insan, arzu ettiği her şeye sahip olamaz. Buna göre yoksa onlara bir kanıt mı indirdik? meâlindeki ilâhi beyan şu mânadadır- Yani onlara şirke dair bir kanıt indirmedik dolayısıyla içinde bulundukları şirk koşma inancını kendilerine emreden bir kanıt yoktur. Onlar ise şirkin Allah'ın emri olduğunu iddia ediyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah da bize bunu emretti”! ilâhi beyanında bildirildiği gibi. Dolayısıyla bu beyanda kâfirlere karşı iki delil söz konusudur. Bunlardan biri şudur: Belirttiğimiz gibi onlar, bunun Allah'ın emri olduğunu iddia ediyorlardı. Cenâb-ı Hak, kendilerine bunu emrettiğine dair sözlerinde onların yalancı olduklarını bildirmektedir. Bilakis O, onlara bunu emretmemiş ve bunun mübah olduğuna dair bir delil veya kitap indirmemiştir. İkinci delil şudur: Cenâb-ı Hak putlara tapmalarına dair onların akılsızlıklarını hatırlatmaktadır. Çünkü onlar putlara tapıyorlardı ve bunları ilâh olarak niteliyorlardı. Halbuki onların bu konuda istedikleri bir kanıt da yoktu. Ayrıca onlar, nübüvvetine ve tehdit ettiği azaba dair olarak peygamberden, kendilerine üstün gelecek ve iman etmeye mecbur bırakacak mücizeler istiyorlardı. Bu durum onun peygamber olduğunu bildiren mücizeyi onlara verdikten sonradır. Kulluk yapmak, kendisine kulluk edilen varlık için nübüvvetten daha büyüktür. Dolayısıyla sizler, Allah'ın dışındaki varlıklara tapmanın mübah olduğuna dair kendiniz için delil ve üstün kılan bir delil aramadığınıza göre nasıl olur da peygamberden nübüvvetin ispatı için üstün kılan mücize talep edersiniz?
Bazıları şöyle demiştir: Yoksa onlara bir kanıt mı indirdik? Yani içinde kendileri için bir mazeret bulunan bir kitap. Bu kitap onların şirk içinde bulunduklarına şahitlik etmektedir.
Ka l. PAA AAE Os wak.
---
Dipnotlar:
“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler, De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi
Rum 30:36
36. “İnsanlara bir nimet tattırdığımızda buna sevinirler; fakat kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir belâ gelse hemen ümitsizliğe düşerler.” İnsanlara bir nimet tattırdığımızda buna sevinirler; fakat kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir belâ gelse hemen ümitsizliğe düşerler. Bu ilâhi beyan ile önceki ilâhi beyanın -ki o da şudur: İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız Rab'lerine sığınarak O'na yalvarırlar; sonra onlara kendi katından bir nimet tattırdığında bakarsın ki bir kısmı kalkıp Rab'lerine ortak koşar'-eşitlenmesi ve mâna bakımından bir araya getirilmesi istendiğinde şu mânaya gelir: Taptıkları putlara dair hemen ümitsizliğe düşerler. [§]Çünkü Cenâb-ı Hak bu âyette fakat kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir belâ gelse hemen ümitsizliğe düşerler buyurmaktadır. Öncekinde ise Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız Rab'lerine sığınarak O'na yalvarırlar” Dolayısıyla iki âyetin mâna bakımından bir araya getirilmesi belirttiğimiz gibi -en doğrusunu Allah bilir ya- putlardan ümitlerinin kesilmesi mânasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”9; Hemen ümitsizliğe düşerler sözü şu mânaya da gelebilir: Başlarına bir tehlike ve sıkıntı geldiğinde onlar Allah'ın rahmetinden ümit keserler. Birincisi başlarına sıkıntı geldiği ilk vakitte onların Allah'a sığınmaları ve ona yönelmeleri hakkındadır. Veya iki âyetten birinin bir topluluk, diğerinin başka bir topluluk hakkında olmasıdır. Çünkü onlar inkâr ve şirk konusunda çeşitli fırkalara ve gruplara bölünmüşlerdi. Bunların bir kısmı bütün durumlarda, darlık ve bollukta, Allah'a şirk koşuyorlardı; bir kısmı ise darlık zamanında ortak koşuyor, bolluk döneminde ise iman ediyordu. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir. Eğer başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, ‘ Kötü durumlar benden uzaklaşıp gitt? der. Artık onun bütün yaptığı sevinmek ve övünmektir”0;
“Yine insanlar içinde kimileri “i š m e şartlı olarak kulluk eder; öyle imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz e e oin eler pür musibet durumunda dini Allah'a has Khal; a Saywa i ise inat ve azgınlık ediyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda alan b lar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine i bi inan ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya al b karsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar”ıv, Buna benzer å ilerde “2 ia durum bildirilmektedir. Belirttiğimiz üzere onlar TEENS ruplara bölünmüşlerdi. Dolayısıyla âyetlerden birinin bir grup ve ELİME AR diğer âyetin ise başka bir topluluk hakkında olmaşı mümkündür. Veya Bilim gibi farklı durumlarda farklı davranış sergilemeleri mânasında da Dİ kes larına tehlike ve sıkıntı geldiğinde ümitsizliğe düşerler; bu durumlar ilama gelmediğinde ve uzamadığında ise Allah'a yönelirler. Bu beyana ilişkin bir diger muhtemel yorum da belirttiğimiz üzere putlardan ümitsizliğe düşmeleri ve Allaha yönelmeleridir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”! ilâhi beyanında bildirildiği üzere. Aksi durumda bu iki âyet zâhiri mânaları itibariyle çelişkili görünmektedir. Bununla birlikte bu iki âyetin mânası belirttiğimiz şekilde anlaşılmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:37
[Allah Dilediğine Rızkı Bol Verir; Dilediğininkini de Kısar]
Görmezler mi ki Allah rızkı dilediğine bol veriyor, dilediğininkini de kısıyor? Kuşkusuz bunda iman eden kimseler için ibretler vardır. Kuşkusuz bunda iman eden kimseler için ibretler vardır meâlindeki âyetin kâfirlere karşı delil olması mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim verdiğimiz delillerimizdir”""?. Ayrıca iman eden kimselerin delilleri Mekke kâfirlerine karşı delil oluşu çeşitli yönlerdendir. Bunlar da nübüvvetle yeniden dirilişin ispatı, putlara tapıp Allaha ibadet etmekte onları ortak koşmalarına dair akılsızlıklarının ortaya çıkarılması gibi hususlardır. Çünkü Mekkeliler nübüvvetin yanı sıra, yeniden dirilmeyi de inkâr etmekteydiler ve Allah'ın dışında varlıklara tapmayı caiz görüyorlardı. İşte bu âyetle onlara karşı delil getirmek, belirtmiş olduğumuz yönler itibariyledir.
Nübüvvetin ispatına ilişkin delil getirmeye gelince bu da üç yöndendir. Bunlardan biri şudur: Onlar nübüvveti inkâr ediyorlardı. Çünkü peygamber, bir beşerdi ve onlar insanların birbirine karşı üstün olduğunu kabul etmiyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bu adam sadece sizin gibi sıradan bir insandır”, Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlara bir kısmının diğerine rızık yönünden üstün kılındığını, bir kısmının rızkının bol verildiğini diğer bir kısmının ise rızkının daraltıldığını ve rızkının kısıldığını göstermektedir. Böylece onlara göre bir kısmının diğerlerinden belirtmiş olduğumuz yönlerden üstün olduğu ortaya çıktığında nübüvvet konusunda da bir kısmının diğerlerinden üstün olması imkân dâhiline girer. İkincisi, Cenâb-ı Hak bu beyanı onların “bu Kurân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” sözlerine cevap olarak indirmiştir. O, bu işin kendilerine ait olmadığını, aksine Allah'a ` ait olduğunu bildirmektedir. O, dilediğini risâlet, nübüvvet ve daha başka görevler için seçer. Bu durum, O'nun dilediğine rızkı bol vermek; dilediğini de rızkını kısmak için seçmesi gibidir. Halbuki onların hepsi bolluğu ummakta ve sevmekteydi; darlık ve rızkın kısılmasından ise kaçmaktaydılar. Bununla birlikte bu konuda seçim bütünüyle Allah'a aittir. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak bir kısmının rızkını bol vermiş, bir kısmının ise rızkını kısmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın bir kısmına rızkı bol verme yönü, [Ş]diğer bir kısmına rızkı kısma yönünden farklıdır. Dolayısıyla bunu bildiren bir peygamberin bulunması gerekir. O peygamber şöyle yapana şu, böyle yapana bu karşılık vardır, aralarını ayırtetme ve rızıkta üstün kılınma yönü şudur diye öğretir. En doğrusunu Allah bilir.
"3 “Andolsun ki Nuh'u da kavmine gönderdik de, ‘Ey kavmim” dedi, Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur. İsyan etmekten sakınmıyor musunuz?” Kavminin inkâra sapmış ileri gelenleri dediler ki: “Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır. Eğer Allah (elçi göndermek) isteseydi herhalde bir melek gönderirdi. Biz geçmiş atalarımızdan böyle bir şey duymadık”.
[Âhiret Âleminin Gerekliliği]
İZ Yee dirilise dair delil getirmeye gelince bu da farklı ai 2 H yrr Bişi şudur: Cenâb-ı Hak bu dünya hayatında rızkın bolluğu ve darlığı meselesinde dost ile düşmanı bir ve eşit tutmuştur. Zira O ez Np EŞ aş olana rızkı bol vermiştir. Yine O, dost olanın rızkını kısmış; düşman olanın İse rızkını bol vermiştir. Halbuki hikm le Mto et ve akıl açısından bunların birleştirilip eşit tutulması değil, birbirind vw” h EE AT E ale, gil, bir irinden ayrılması gerekirdi. bunların birbirinden ayrıldığı ba ka +g ayni seviyede tutmuştur. Dolayısıyla - ) ŞXa bir yurdun olması gerekir. Şu halde onların yenien diriimèyi kabul etmeleri zorunludur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ikincisi, Cenâb-ı Hak onların dešerlendirmelerine ve akıllarına göre rızkının bollaşması gerekli olmayan kimsenin rızkını bol vermiştir. Bu kişi bilgisiz ve akılsız kimsedir ki her akıl sahibinin ölçüsüne göre rızıktan mahrum edilmesi ve rızkının daraltılması gerekir. Yine Cenâb-ı Hak herkesin ölçüsüne ve aklına göre rızkının bol verilmesi gereken kimseye rızkı kısmıştır. Bu kişi akıl sahibi, refah ve zenginliğin bütün yollarını bilen kimsedir. İnsanların ölçüsü ise bu durumun tersidir. Dolayısıyla akılların ve bilgilerin birbirinden ayrıştığı ve birinin diğerine üstün geldiği, bunlar ile şunların zıt fiillere rağbet edenlerin birbirinden ayrıldığı, gerçekte rızkın bol verilmesi gereken kimse ile rızkının kısılması gereken kimsenin ortaya çıktığı bir yurdun olması zorunludur. Zira bunların hepsi bu dünya hayatında ortak muameleye tâbi kılınmıştır. [ ]Yeniden dirilişe dair delil teşkil etmesinin üçüncü yönü şudur: Onların, ölçü ve yönetimleri dışında kalan birtakım vasıtalarla veya vasıtasız bir şekilde rızkın bol verilmesine ve kısılmasına güç yetiren varlığın, kudretleri ve takdirleri dışında kalan yeniden diriltmeye güç yetirebildiğini düşünmeleri ve derinlemesine incelemeleridir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın dışında başka varlıklara tapmaları hakkında onlara karşı delil getirmeye gelince bu, inançlarındaki çelişkinin ortaya çıkarılmasıdır. Buna göre onlar şöyle demişlerdir: Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”'5; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”"", Bu putlar onlara bu dünyada rızkın bolluğu ve darlığın giderilmesinde şefaatçi olmuyorlardı ve onları Allah'a yaklaştırmıyorlardı. Âhirette de bunu yapmaları mümkün değildir. Çünkü onlar âhirete inanmıyorlardı. Bu durum çelişki, akılsızlık ve sözün aşırılığıdır.
Bu âyet ve diğerleri Mütezile'ye karşı bir reddiye içerir. Zira onlar insanların kazançlarında, ustalıklarında, ticaretlerinde ve geçimlerini sağladıkları tüm vasıtalarda Allah'ın bir yaratma etkisinin bulunmadığını savunmaktadırlar. Aksine onlar, bunları yerden biten gıdalara ve başka unsurlara bağlıyorlar, insanlar ise bu konuda eşittirler. Eğer söz konusu geçim vasıtalarında ve kazanç yollarında Allah'ın etkisi yoksa rızkı genişletmesi ve kısması gibi bir durum da olmaz. Bu durum, Allahın bu konuda bir etkisinin olduğunu göstermektedir ki O'nun rızkı bol vermesi ve kısması söz konusu olabilsin. En doğrusunu Allah bilir.
Kuşkusuz bunda iman eden kimseler için ibretler vardır. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Belirttiğimiz gibi bunda müminler için kâfirlere karşı deliller vardır. İkincisi şudur: Bunda imanlarından faydalananlar için deliller vardır. Müminler imanlarından yararlanan kimselerdir, buna mukabil inkâr edenler ise bundan yararlanmayan kimselerdir. Bunda iman eden kimseler için başka bir yönden de ibret olması mümkündür. Buna göre rızık konusunda kalplerini kazanç yollarına bağlamamaları, bilakis rızkı Allah'tan beklemeleri ve vasıtalı veya vasıtasız bir şekilde Allah'ın onlara rızık vereceğine inanmalarıdır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Cenâb-ı Hak bunu onlara şu esasa göre bildirmektedir ki ihtiyacını başka bir kişiye ileten ve ihtiyacı gidermesi için baş vurulan kişi bu ihtiyacı gidermediğinde, bunun yerine gelmemesini söz konusu kişiden değil Allah'tan bilmelidir.
Rum 30:38
LAllah'ın Rızası Akrabaya, Yoksula ve Yolda Kalmışa Hakkının Verilmesindedir O halde akrabaya da hakkını ver. Hakkını sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani ihtiyaçlarını. Yoksa onda bulunan bir hak mânasında değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Senin kızlarında bir hakkımız yok”. Yani senin kızlarına ihtiyacımız yok. Zira burada sözü edilen muhatapların onun kızlarında bir haklarının o haktan kastettikleri şey ihtiyaçtır. İlki de mışa ilâhi beyanı da bu mânad Imadığı bilinmektedir. Fakat onların š bu anlamdadir. Yoksula ve yolda kalÑ ır, s. yoksulun ihtiyacini ve yoksulluğusu mânaya da gelebilir: Yani ona ait olan hakkını ver, Samimi ka bir ilâhi beyanda bunu meâlen şöyle ıda, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, Š Ç siyette bulunması, sakınanlara bir bor olmak üzere yazıldı”", Yine miras hukuku bağlamında şu ilâhi beyanda bi.
dirilen durum da bu kapsamdadır: “Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder”. Buna benzer haklar bu aye da değerlendirilir. Yoksul ve yolda kalmışın hakkı ise belirtilen sadakalar ve zekâtlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Bu, Allah'ın hoşnutluğunu isteyenler için en iyisidir. Bu en iyisidir sözü şu mânaya gelebilir: Yani akrabalara ve yoksullara vermek uzak olan kimselere ve zenginlere vermekten daha iyidir. Bu en iyisidir sözü şu mânaya da gelebilir: Yani bu, vererek yardımda bulunma, eğer O'nun hoşnutluğu aranıyorsa Allah'ın hoşnutluğunun aranmadığı diğer yardımlardan daha hayırlıdır.
Yolda kalmış. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu kimse malıyla irtibatı kesilendir. Böyle bir kişiye malına ulaşana kadar yardım edilir. Denildi ki: Bu kimse misafirdir. Misafir edilir, dönüp gidene kadar kendisine iyilikte bulunulur.
[S]Bu, Allah'ın hoşnutluğunu isteyenler için en iyisidir. Bu beyanın şu EEJ mânaya gelmesi mümkündür: Yani sende ona ait bir nimeti bulunmayan kimseye ver. Böylece bu söz konusu nimete karşı bir mükâfat olur. Fakat bu durum, Allah'ın hoşnutluğunu istemek için olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
İşte gerçek kurtuluşa erenler de onlardır. Daha önce felaha ermenin ebedilik olduğunu belirtmiştik. Bunun kurtuluş olduğu da söylenmiştir'.
---
Dipnotlar:
Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mu” dedi. “Sen de biliyorsun ki bizim senin kızlarında gözümüz yok. Bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun dediler” (Hüd, 11/78-79) 20 Kasas süresi 28/67. âyetin tefsirine bakınız.
Rum 30:39
39. “İnsanların malları içinde artsın diye faizli ödünç verdikleriniz Al lah katında artmaz. Allah'ın hoşnutluğunu isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte (mânevi kârlarını) kaf kat arttıranlar onu verenlerdir.” (Faizli İşlemlerden Elde Edilen Kârın Artmayacağı, Zekâtın İse Malı Arttiracağına İlişkin Öğütler) İnsanların malları içinde artsın diye faizli ödünç verdikleriniz Allah katında artmaz. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Bu, insanların kendi aralarında birbirlerine verdikleri bağış ve hediyelere dairdir. İnsanlar bağışla dıkları ve hediye ettiklerinin karşılığında daha fazla almak için bunları vermiş lerdir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bağış ve hediye olarak verdikleriniz. İnsanların malları içinde artsın diye. İnsanların mallarında sizin için bir artış olsun ve onların mallarından bir fazlalık elde edesiniz diye. Bunlar Allah katında artmaz. Müfessirler şöyle derler: Bu helâl faizdir. Bunda bir sorumluluk ve ecir yoktur. Dolayısıyla bu genel anlamda insanlar için mübahtır; herhangi bir sakıncası yoktur. “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma”"! meâlindeki ilâhi beyana gelince bu, sadece peygamber hakkındadır. O, şöyle buyurmaktadır: Dünyada karşılığını almak üzere daha fazlasını almak için verme; aksine âhiret sevabını kazanmak için ver. Onlar insanların geneli için böyle bir davranışın mübah olduğuna dair delil olarak şu ilâhi beyanı getirirler: Allah katında artmaz. O, şöyle buyurmaktadır: Bu, Allah katında artmaz ve katlanmaz. O, yasaklanmış ve sakıncalı olan faiz hakkında söylediklerini burada söylememiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak söz konusu faiz hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır”. O, burada tüketecegini bildirmektedir. Söz konusu âyette ise Allah katında artmaz buyurmuştur.
Yani bu, artmaz ve katlanmaz. Fakat eğer bu âyet yasaklanmış olan faiz hakkındadır denilirse, bu durum mümkündür ve muhtemeldir. Bu durumda Allah katında artmaz meâlindeki ilâhi beyan “bu sebeple ticaretleri kâr etmemiştir”? meâlindeki âyetin mânasında olur. Dolayısıyla eğer kâr etmemişse zarar etmiştir. Görmez misin BİLEŞİMİ he ğe SUŞU NŞR Az ziyana uğrayanlar da bunlardır” [S]Bu, eğer kâr etmemişse zarar ettiğini göstermektedir. Buna göre Allah katında artmaz ilâhi beyanı bu mânadadır. Onun katında artmamışsa O, bunu tüketir böylece onlar zarar ederler. En doğrusunu Allah bilir ya EAA bu ilâhi beyanın mânasını, bu dünyada verdiklerinden daha alasya karşılık ve mükâfat beklendiği hediyeler ve bağışlara hamletmemeleri durumunda bu ilâhi beyanın mânasının insanlar arasında bilinen akitlerdeki faize hamledilmesi mümkün olur, Yine Resülullah'tan onun şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Hediyede peygamberin rızası ve ihtiyacın giderilmesi gözetilir; sadakada ise Allah'ın rızası ve âhiret yurdu gözetilir”, Ebü Avsece şöyle demiştir: Riba kelimesi “er-rubüvv” çoğalmak kökünden türemiştir. Faizcilerin yaptığı gibi. Artsın diye. Yani artsın ve çoğalsın diye. Bir kimsenin malı arttığında “rabâ mâluhu” (Jut) denilir. İbn Kuteybe şöyle demektedir: Yani zekât ve sadaka gibi verilenlerle, insanlar aracılığıyla mallarınızı arttırmaktadır”, Sonra, Cenâb-ı Hak Allah katında neyin artacağını açıklamıştır. Bu husus şu ilâhi beyanda açıklanmıştır: Allah'ın hoşnutluğunu isteyerek verdiğiniz zekât. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Allahın rızasını isteyerek zekât malından verdikleridir. Bu, Allah'ın kabul ettiği ve kat kat arttırdığıdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Allah'ın rızasını isteyerek verdikleri her türlü sadakadır. O, bundan dünyada karşılık istememektedir. Allah'ın kat kat artırdığı ve Allah'ın katında çoğalan budur.
İşte (mânevi kârlarını) kat kat arttıranlar bunlardır. Şöyle denilmesi gerekirdi: İşte kat kat arttırılanlar bunlardır. “Ayn” harfinin naspedilmesiyle ism-i mefül kalıbında olması gerekirdi. Çünkü onlar için arttıran Allah'tır. Bununla birlikte Zeccâc şöyle demektedir: “el-Müsir” kelimesi zenginliği olan kimse demektir. Yine “el-Mukvi” kelimesi kuvveti olan kimseyi ifade etmektedir. Buna benzer kullanımlar vardır. “Mud'if” kelimesi buna göre anlaşılır, o da pay (kat) sahibi olan demektir”. Bize göre bunlar payları kat kat artanlardır. [ ] Çünkü bunlar, Allahın rızasını gözeterek sadaka vermek suretiyle birleri onlarca miktar haline, katlari kat kat haline getirenlerdir. Dolayısıyla kendileri için arttıranlar onlardır.
Ayrıca bu âyetle insanlar arasında devam edegelen alışverişin mübah olduğuna delil getirilebilir. Çünkü Cenâb-ı Hak arttırma maksadıyla hediye ve bağış yapılmasını caiz kılmıştır. Fakat eğer artış şart koşulursa bu caiz olmaz. Buna göre arttırma amacı güdülen insanlar arasındaki alışverişler caizdir. Fakat eğer artış şart koşulursa bu alışverişler caiz olmaz. Bununla birlikte Ebü Hanife bu tür alışverişleri mekruh görmüş, fakat iki yönden arttırma maksadıyla hediyeyi mekruh görmemiştir. Bunlardan biri şudur: İnsanlar arası örfte hediye konusunda fazla vermek yoktur. Ötekilerde fazlalık talebi kesin bir şekilde kastedilmiş olsa bile durum böyledir. Bilakis bir defa fazla karşılık verseler de ikinci defa hiç karşılık vermezler veya bir kısmına karşılık verirken bir diğer kısmına hiçbir şey vermeyebilirler. Dolayısıyla bu durum mekruh olmaz", Alışverişlere gelince bunlar sadece artış amacıyla yapılır. İnsanlar amaçlanan kârın düşürülmesini onlardan isterler. Hediye verenler ve bağış yapanlar ise kendilerine yönelik güzel övgü ve teşekkürden razı olabilirler. Alışveriş yapan kimseler ise böyle değildir. Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kendisine bir iyilik yapılan kimse buna karşılık versin, bunu yapamazsa ona teşekkür etsin ve ona övgüde bulunsun”. Veya buna benzer bir söz söylemiştir”, (Jİkinci yön şudur: Alışveriş yapanlar, her ne kadar alışveriş akdinde şart koşmasalar da alışverişten önce artışı şart koşmaktadırlar. Halbuki hediye verenler ve bağışta bulunanlar böyle değildir. Aksine onlar işaret etmektedirler. Bundan dolayı birbirinden ayrılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
2? Zeccâc, Meâni'l-Kurün, IV, 188. 128 Yani bu, zorunlu bir durum olmadığı için mekruh görülmez (bk. Semerkandi, Şerhu '129 Câbir b. Abdullah'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kendisine iyilik yapılan kimse buna karşılık versin. Bunun karşılığını vermeye güç yetiremezse söz konusu kişiye övgüde bulunsun. Zira övgüde bulunduğunda ona teşekkür etmiş olur. Eğer bunu gizlerse ona nankörlük etmiş olur. Kim kendisine verilmeyenle süslenirse, iki yalan elbisesi giymiş gibi olur”.
---
Dipnotlar:
Abdurrahman b. Alkameden şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sakif kabilesinden bir heyet Resülullah'ı ziyaret etti. Onlar bir hediye getirmişlerdi. Resülullah şöyle buyurdu: Bu hediye midir? Yoksa sadaka mıdır? Eğer hediye ise bunda Allah'ın elçisinin rızası ve ihtiyacın giderilmesi gözetilir; eğer sadaka ise bunda Allah'ın rızası gözetilir”. Dediler ki: Hayır, hediyedir. Bunun üzerine Resülullah bunu kabul etti ve onlarla oturdu, karşılıklı birbirlerine sorular sordular”. İbn Kuteybe, Tefsiru šaribi'l-Kurún, s. 342.
Rum 30:40
40. “Sizi yaratan ve size rızık veren; ardından hayatınızı sona srilğretik sonra size tekrar can verecek olan Allah'tır. Peki sizin o ortak akan arasinda bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mi? Allah onlarin ortak koştuklarından tamamen miinezzehtir, yüceler yücesidir.” Allah sizi yaratandır. Hiçbir şey değilken”, Siz bunu bilmektesiniz. Ve size rızık verendir. Siz bunu bilmektesiniz ki size ondan başkası rızık vermez. Ardından hayatınızı sona erdirecek olan O'dur. Siz O'ndan başkasının buna güç yetiremediğini bilmektesiniz. Buna göre size tekrar can vermeye de gücü yeter. Sizin taptığınız putlar böyle bir fiile güç yetiremezler. Dolayısıyla O'nu bırakıp başkasına nasıl taparsınız. Bu durum şu ilâhi beyanda bildirilmektedir: Peki sizin o ortak koştuklarınız arasında bunlardan herhangi birini yapabilecek olan var mı? Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Taptığınız bu putlar belirtmiş olduğu yaratma ve rızık konusunda ortaklarınızdır. Peki, Allah'ı bırakıp nasıl başka varlıklara tapar ve bunları ilâh edinirsiniz? İkinci mâna şudur: Allaha ibadet etme ve O'nun ulühiyeti konusunda ortak koştuğunuz bu varlıklar arasında bu belirtilenlerden birini yapabilecek var mı? O, şöyle buyurmaktadır: Bunlar sizin de bilginiz üzere bunlardan birini yapamazlar. Dolayısıyla O, şöyle buyurmaktadır: Peki, siz O'nun ulühiyeti konusunda O'na nasıl ortak koşarsınız.
Sonra Cenâb-ı Hak, kendi zatını inkârcıların nitelediği her türlü kusurdan tenzih etmiş ve şöyle buyurmuştur: Allah onların ortak koştuklarından tamamen münezzehtir, yüceler yücesidir. Zira “sübhâne” kelimesi her türlü kusurdan tenzih ifadesidir. “et-Teâli” (yua) kelimesi ise başka bir varlığın galip ve üstün gelmesine dair tenzih ifadesidir. Bu ifade yücelik mânasından gelmektedir. Yani herhangi bir varlığın ona galip ve üstün gelmesinden yücedir.
öy GAZİ Iglot sil as
Rum 30:41
41. “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri karada ve denizde düzen bozuldu cümlesinin şirk ve inkâr mânasına gelmesidir. İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden. Yani insanların yapmaya devam edegeldikleri yol kesme, hırsızlık, adam öldürme, zulüm ve çeşitli kötü fiiller gibi kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden. Bunlar onların Allaha ortak koşmalarının ve O'nu inkâr etmelerinin sebebidir. Bu fiiller, onların kalplerini öyle kaplayıp örtmüştü ki kalplerinde iman ortaya çıkamamaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır”5ı; “Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi”. Buna benzer âyetlerde söz konusu husus belirtilmektedir!?. Eğer âyet bu mânada ise hakikat anlamına göre ellerin ve yapıp etmenin öncelenmesi (takdim) tarzında anlaşılmalıdır. Bu ilâhi beyanın ikinci muhtemel mânası şudur: Karada ve denizde düzen bozuldu. Yani bu durum, kıtlık, yağmurların ve bereketin azlığı ve darlıktır. İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden. Bu durum, onların ortak koşmaları ve inkâr etmeleridir. Yani başlarına gelen bu kıtlık, darlık, bereket eksikliği ve belâlar onların kendi tercihleriyle ortak koşmaları ve inkâr etmeleri sebebiyledir. Dolayısıyla elleriyle yapıp etme ifadesi hakikat değil, mecazi mânada anlaşılmalıdır. Fakat yapıp etme elle olduğundan dolayı ve insan elle işe koyulduğu için el kelimesi belirtilmiştir. Tıpkı su ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır!” [ ]Belki önceden bir şey yapıp etmemiştir. Bununla birlikte genelde elle iş yapıp edildiği için Cenâb-ı Hak el ifadesini kullanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Birinci yoruma göre ortaya çıktığı bildirilen düzenin bozulması şirk ve inkâr olmaktadır. Bu durum, hakikat anlamına göre belirtmiş olduğumuz kötü amellerin yapılıp edilmesiyle gerçekleşir. Bu fiiller onları imandan ve kalplerindeki örtüyü kaldırmaktan alıkoymaktaydı. Diğer yoruma göre ise ortaya çıkan düzen bozukluğu kıtlık, yağmur ve bereketin azlığı ve darlıktır. Bu durum insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden olmaktadır. Bunlar şirk ve inkârdır.
Bu yorum, hakikat mânasına göre elleriyle yapıp etme şeklinde değil aksine belirtmiş olduğumuz mânada anlaşılmalıdır.
Karada ve denizde. Bu ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Kara, içinde su bulunmayan alan; deniz ise suların kaynağı olan köyler ve şehirler demektir. Bazıları şöyle demiştir: Kara, merkez ehli; deniz ise köy ve kırsalda yaşayanlar demektir. Bazıları şöyle demiştir: Karada bozulma, Âdem'in oğlunun kardeşini öldürmesidir!”; denizde bozulma ise denizde gemilerin gaspedilerek ele geçirilmesidir', Bu beyanda kara ve deniz ifadelerinin, hakikat mânasında değil aksine buradaki durumları belirtmek üzere kullanılmış olması mümkündür. Bunlar, belirttiğimiz gibi insanların kendi yapıp etmiş oldukları şirk ve inkâr gibi fiilleri sebebiyle ortaya çıkan kıtlık, darlık ve bereket azlığı durumlarıdır. Böylece Allah işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor. Bu işledikleri, şirktir. Bu daha uygun bir yorumdur.
Hasan-ı Basri'nin karada ve denizde düzen bozuldu meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah kötü fiilleri sebebiyle onları kara ve denizinde bozguna uğratmıştır. Dönüş yapsınlar diye. O şöyle demiştir: Onlardan sonra gelenler dönüş yaparlar ve onların durumlarından ibret alırlar”?. Katâde şöyle demektedir: Umulur ki dönüş yapan döner; tövbe eden tövbe eder; imdat dileyen imdat diler. Bu beyanın aslı şudur: Cenâb-ı Hak isyankârları, dönüş yapmaya ve yaptıklarından tövbe etmeye mecbur kılsın; bütün bu durumlara dair onları uyarsın diye. Bazıları şöyle demiştir: Karada ve denizde düzen bozuldu. Yani insanların günahları sebebiyle kara da kuraklık oluşu ve suyun kaynağı kesildi.
---
Dipnotlar:
t4 “İnsanlar içinde öyleleri vardır ki bilgisi, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, büyüklük taslayarak, başkalarını Allah yolundan saptırmak için Allah hakkında tartışır durur. Onun dünyadaki payı rezil rüsvâ olmaktır; kıyâmet gününde ise ona yakıcı ateşin azabını tattıracağız. (Ona şöyle denilecek:) Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır! Yoksa Allah kullarına asla zulmetmez". İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, XIX, 370; Taberi, Câmi'u'-beyân, XVIII, 511; Süyüti, ed-
Rum 30:42
De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nice oldu bir bakın. Başka âyetlerin! yorumunda bunun hakikat anlamına göre yeryüzünde gezip dolaşma emri olmadığını belirttik. Aksine sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Eğer yeryüzünde gezip dolaşırsanız ve derinlemesine düşünürseniz, sizden önceki müşriklerin ve peygamberleri inkâr edenlerin kötü akıbetini ve onların başlarına nelerin geldiğini görürdünüz. Dolayısıyla O, peygamberleri inkâr etmek ve Allah'a ortak koşmak noktasında sizi uyarıyor ve bu fiilleri yapmayı yasaklıyor. Bu beyanın tefekkür, derinlemesine inceleme ve düşünme emri mânasına gelmesi de mümkündür. Buna göre sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Yeryüzünde gezip dolaştığınız yerler hakkında tefekkür edin ve düşünün; daha önce peygamberleri inkâr edenlerin kötü akıbetini derinlemesine inceleyin. Bilesiniz ki yalanlamanız sebebiyle ötekilere inen azap size de iner. En doğrusunu Allah bilir.
Müz (H GL İli les
Rum 30:43
O halde bütün varlığınla o sağlam dine yönel. Bunun yorumunu daha önce “o halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine yönel” meâlindeki ilâhi beyanda açıkladık. Allah katından, a an ' geri çevrilemez bir gün gelmeden önce. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: O günü Allah katından geri çevirecek kimse yoktur. Ayrıca bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah katından, geri çevrilemez. Yani onlar bu günden imtihanın başlangıcına geri döndürülmezler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak”; “Bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım”, Sonra Cenâb-ı Hak onların durumunu bildirerek şöyle buyurmuştur: “Eğer çevrilselerdi elbette kendilerine yasaklanan fiillere yine döneceklerdi”, Buna göre “Allah katından, geri çevrilemez” sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani onlar geri çevrilmeyi istedikleri duruma geri döndürülmezler. Jİkinci muhtemel yorum şudur: Allah katından, geri çevrilemez. Yani o gün geldiğinde onlar için Allah katından bir koruma, bağışlama ve tövbenin kabulü söz konusu değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda O gün onlar birbirlerinden ayırtedileceklerdir. Yani birbirinden ayrıştırılacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Yine kıyâmet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar”'. Durumların ve vakitlerin farklılığına göre o gün, ayrılma günü, toplanma günü! ve hüküm günüdür", En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Onların ateşin karşısında durdurulup ‘Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb'imizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak dediklerini bir görsen!” (el“O günahkârları Rab'lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde şöyle derlerken bir görsen: ‘Rabb'imiz! Gördük ve işittik; bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık!” (es- Secde, 32/12). 16 “(Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabb'inin gelmesini ya da Rabb'inin bazı âyetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin âyetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez. De ki: ‘Siz bekleyin. Şüphesiz biz Örneğin bk. es-Sâffât, 37/21.
Rum 30:44
Kim inkâr ederse inkârcılığı kendi aleyhine olacaktır. Dünya ve âhireti için yararlı işler yapanlar da kendileri için hazırlık yapmış olmaktadırlar, Yani kim inkâr ederse inkârcılığının karşılığı ve bunun zararı aleyhine olur, Kim iman eder ve salih amel işlerse imanının sevabı onundur ve amelinin yararı da kendisi içindir. Çünkü Cenâb-ı Hak zatına dönük bir ihtiyaç veya fayda için değil, aksine onların yararı ve ihtiyaçları için onları çeşitli şekillerde imtihan etmiştir. Şu ilâhi beyanlar da bu mânadadır: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”“; “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”. Yani kendi aleyhinize, Bu belirtmiş olduğumuz yoruma uygundur. Buna göre O, kendi zatına dönük bir ihtiyaç veya yarardan dolayı değil, aksine insanların yararı ve ihtiyacı için onlara emretmiş, yasaklamış ve onları imtihan etmiştir. Bundan dolayı bildirmiş olduğu durum gerçekleşti. En doğrusunu Allah bilir.
Hazırlık yapmış olmaktadırlar. Bazıları “yatıp yayılıyorlar” demiştir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Kendileri için hazırlık yapmış olmaktadırlar. Yani çalışıyorlar ve hazırlanıyorlar. Bu ifade yatak anlamına gelen “mihâd” kelimesinden türemiştir. Bu kavramın aslı da yatak demektir”, 22 581 e ZİN İŞİ sanan
Rum 30:45
Zira Allah, iman edip rızasına uygun davrananları lütfuyla ödüllendirecektir. Bu beyan, sevap ve karşılığın zorunlu oluşunun lütuf sonucu olduğunu göstermektedir. Hikmet açısından bunun zorunlu olması söz konusu 1 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurûn, s. 342.
değildir. Çünkü Allah onlara öyle nimetler vermiştir ki bu nimetlerin bırakı Genler BİMER Şti erla etmeye güçleri yetmez. Durum böyle duğuna 2405 Sua karşılığın zorunlu olusu lütuf gendi Yoksa ini hak edilmesi ve bunun gerekliliği sebebiyle değildir. Cezaların zotünlulüğ u İse hak etmeye dayalıdır. Zira cezanın zorunluluğu hikmet açısından GE di Bundan dolayı sevap ile ceza birbirinden ayrılmaktadır. nA Allah ven Edi rızasına uygun davrananları lütfuyla ödüllendirecektir. Bu be ai Ki mânaya gelmesi mümkündür: Yani O, dünyada yaptıkları iyilikler dolayısıyla onları âhirette ödüllendirecektir. Bu, onun lütfundandır. Onlar bu lütfuyla buna kavuşmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir,
Rum 30:46
[Allah'ın Varlığının Kanıtlarından Biri Olarak Müjdeler Taşıyan Rüzgârlar)]
Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O'nun kanıtlarındandır. Rüzgârların kendisinde kanıtlar vardır. Bunlarda ayrıca müjdeler de bulunmaktadır. Kanıtlara gelince bunlar çeşitli yönlerden Allah'ın hükümranlığı ve yaratma düzenine ilişkindir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak bu rüzgârları havada, yerde, yerin yüzeyinde, dağlarda ve gökte yaratmıştır. Bu rüzgârlar yaratılmışlara isabet etmekte, onlara dokunmakta, eziyet etmekte, onları yere çalmakta ve onlara zarar vermektedir. Bütün bu olaylar rüzgârları görmeksizin veya gözleri bunları kuşatmaksızın ve bunları idrak etmeksizin veya bunların keyfiyeti yahut mahiyetlerini kavramaksızın gerçekleşmektedir. Yine bu olaylar idrak edilemeyen veya gözlerin kuşatamayacağı cisimlerin mevcut oldugunun bilinmesi içindir. [ ]Rüzgàrlar hoş, yumuşak, kötü, şiddetli, kırıcı ve fırtınalı olmak üzere çeşitli şekillerde görülür. Bazı topluluklar bunlarla cezas landırılırken başka bir topluluğa bunlarla yardım edilir. Nitekim Resúlullahin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bana sabâ rüzgârıyla yardım edildi, Ad kavmi de Batı rüzgârıyla (debür) helâk edildi”5, Rüzgârın müjdeleri ağaçları ve hurmaları aşılamaları, yeri yarmaları ve oradan bitkilerin yeşermesidir. Yine onlar bulutları toplar ve yağmurun yağmasına vesile olurlar, durgun suda denizler. de gemilerin yüzmesini sağlarlar. Rüzgâr olmaksızın gemiler yüzüp hareket edemezler. Bütün bunlar müjdeler ve onlarda var edilen çeşitli yararlardır. Bunların tümünün çeşitli işaretler ve izler aracılığıyla yararlı mı yoksa zararlı ve helâk edici mi olduğu bilinir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, bunları “müjdeler taşıyan” diye nitelemiştir ki müjdenin yazma, işaret ve elçilik gibi araçlarla söz ve konuşma olmadan da olabileceği bilinsin. Zira rüzgârın dili ve söz yeteneği yoktur. Bununla birlikte O, rüzgârları “müjdeleyici” diye nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ki böylece size rahmetinden tattırsın. Bu beyan, söz konusu müjdenin ve onlar için yaratılan faydaların, bir zorunluluk ve bir hak etme sonucu olmadığını, Allahın bir rahmeti ve lütfu olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar rahmet olarak nitelenmiştir, çünkü bunlar O'nun rahmetiyle gerçekleşmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Ki böylece gemiler buyruğu ile yüzsün. Buyruğuyla sözü “onun düzenlemesiyle” mânasına gelebilir. Yani belirtmiş olduğumuz gibi O'nun düzenlemesiyle gemiler denizde seyretmektedir. Buyruğuyla sözünden yaratmasını kastetmesi de mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz ol!" demekten ibarettir, o da hemen oluverir”! “Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu ol!" demekten ibarettir; hemen oluverir”!.
Ki böylece siz de O'nun lütfundan nasibinizi arama çabası gösteresiniz. Bu beyan, onlara ulaşan yararların Allah'ın lütfu ve rahmetiyle ulaştığını göstermektedir. Bunlar söz konusu vesileler ve kazanç yollarıyla onlara ulaşmamaktadır. Bu durum böyledir ki onlar (sebepleri yaratan Allah'ı unutarak) bu yararların kaynağının söz konusu sebep olduğunu zannetmesinler, [ Jaksine bütün bunları Allah'ın lütfu ve rahmetinden bilsinler.
Ki böylece şükredesiniz. Yani, bütün bu nimetler karşısında onların Allaha şükretmelerinin gerekli olması içindir. En doğrusunu Allah bilir.
LİE ot S; paz gill ya Gan i iy Kb ve ei önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mücizeler getirdiler. Buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik. İnananlara yardım etmek de bize düşer.”
Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mücizeler getirdiler. Buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik. Bu âyette kâfirlerin eziyetlerine karşı Resülullaha sabır telkini bulunmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mücizeler getirdiler. Yine bu âyette müminlere yönelik müjde, öteki kâfirlere de uyarı vardır. Kâfirlere yönelik uyarı buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik meâlindeki âyettir. Cenâb-ı Hak şöyle bildirmiştir: Onların peygamberleri inkâr etmeleri ve ey Mekkeliler, sizin Resülullah'a davrandığınız gibi onların da peygamberlere davranmaları dolayısıyla bu davranışlarının karşılığı olarak onların cezalarını hakkıyla verdik. Buna göre O, ötekilerin cezalarını hakkıyla verdiği gibi sizin de cezalarınızı hakkıyla verir. Müminlere yönelik müjde ise inananlara yardım etmek de bize düşer meâlindeki âyette mevcuttur. O, işin neticesinin müminlerin lehine olacağını bildirmiştir. Ayrıca bunda önceki peygamberlerin beşer olduklarına dair delil vardır. Dolayısıyla beşer olduğu için Hz. Muhammed'in nübüvvetini nasıl inkâr edersiniz? Yine bu âyette daha önceki peygamberler kavimlerine açık kanıtlar getirdiği gibi onun da kavmine açık kanıtlar getirdiği ortaya çıkmaktadır.
İnananlara yardım etmek de bize düşer. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Yani neticenin müminlerin lehine çevrilmesi bize düşer. Yoksa bu dünyada müminlere yardım etmesi onun için zorunlu değildir. Bununla birlikte neticenin müminlerin lehine olmasını bir hak yapmıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “(Güzel) sonuç, takvâ sahiplerinindir”"?, İkinci mâna şudur: İnananlara yardım etmek de bize düşer. Yani onlara verdiği. miz kesin delillerle. Yani onlara kesin deliller vermemiz bize düşer. Yardım, delillerle desteklemektir. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın onlara yardım etme. si, onları peygamberlerle birlikte kurtarması, ötekileri ise helâk etmesidir. Ep, doğrusunu Allah bilir. HE Jie ia 2225 KE] £ ú S ala içe iki EKI MET AELS ga ISI T EOE.
---
Dipnotlar:
9. Buhâri, “İstiskâ” 26; Müslim, “Salâtü'l-istiskâ” 17.
Rum 30:47
[Allah'ın Varlığının Kanıtlarından Biri Olarak Müjdeler Taşıyan Rüzgârlar)]
Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O'nun kanıtlarındandır. Rüzgârların kendisinde kanıtlar vardır. Bunlarda ayrıca müjdeler de bulunmaktadır. Kanıtlara gelince bunlar çeşitli yönlerden Allah'ın hükümranlığı ve yaratma düzenine ilişkindir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak bu rüzgârları havada, yerde, yerin yüzeyinde, dağlarda ve gökte yaratmıştır. Bu rüzgârlar yaratılmışlara isabet etmekte, onlara dokunmakta, eziyet etmekte, onları yere çalmakta ve onlara zarar vermektedir. Bütün bu olaylar rüzgârları görmeksizin veya gözleri bunları kuşatmaksızın ve bunları idrak etmeksizin veya bunların keyfiyeti yahut mahiyetlerini kavramaksızın gerçekleşmektedir. Yine bu olaylar idrak edilemeyen veya gözlerin kuşatamayacağı cisimlerin mevcut oldugunun bilinmesi içindir. [ ]Rüzgàrlar hoş, yumuşak, kötü, şiddetli, kırıcı ve fırtınalı olmak üzere çeşitli şekillerde görülür. Bazı topluluklar bunlarla cezas landırılırken başka bir topluluğa bunlarla yardım edilir. Nitekim Resúlullahin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bana sabâ rüzgârıyla yardım edildi, Ad kavmi de Batı rüzgârıyla (debür) helâk edildi”5, Rüzgârın müjdeleri ağaçları ve hurmaları aşılamaları, yeri yarmaları ve oradan bitkilerin yeşermesidir. Yine onlar bulutları toplar ve yağmurun yağmasına vesile olurlar, durgun suda denizler. de gemilerin yüzmesini sağlarlar. Rüzgâr olmaksızın gemiler yüzüp hareket edemezler. Bütün bunlar müjdeler ve onlarda var edilen çeşitli yararlardır. Bunların tümünün çeşitli işaretler ve izler aracılığıyla yararlı mı yoksa zararlı ve helâk edici mi olduğu bilinir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, bunları “müjdeler taşıyan” diye nitelemiştir ki müjdenin yazma, işaret ve elçilik gibi araçlarla söz ve konuşma olmadan da olabileceği bilinsin. Zira rüzgârın dili ve söz yeteneği yoktur. Bununla birlikte O, rüzgârları “müjdeleyici” diye nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ki böylece size rahmetinden tattırsın. Bu beyan, söz konusu müjdenin ve onlar için yaratılan faydaların, bir zorunluluk ve bir hak etme sonucu olmadığını, Allahın bir rahmeti ve lütfu olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar rahmet olarak nitelenmiştir, çünkü bunlar O'nun rahmetiyle gerçekleşmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Ki böylece gemiler buyruğu ile yüzsün. Buyruğuyla sözü “onun düzenlemesiyle” mânasına gelebilir. Yani belirtmiş olduğumuz gibi O'nun düzenlemesiyle gemiler denizde seyretmektedir. Buyruğuyla sözünden yaratmasını kastetmesi de mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz ol!" demekten ibarettir, o da hemen oluverir”! “Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu ol!" demekten ibarettir; hemen oluverir”!.
Ki böylece siz de O'nun lütfundan nasibinizi arama çabası gösteresiniz. Bu beyan, onlara ulaşan yararların Allah'ın lütfu ve rahmetiyle ulaştığını göstermektedir. Bunlar söz konusu vesileler ve kazanç yollarıyla onlara ulaşmamaktadır. Bu durum böyledir ki onlar (sebepleri yaratan Allah'ı unutarak) bu yararların kaynağının söz konusu sebep olduğunu zannetmesinler, [ Jaksine bütün bunları Allah'ın lütfu ve rahmetinden bilsinler.
Ki böylece şükredesiniz. Yani, bütün bu nimetler karşısında onların Allaha şükretmelerinin gerekli olması içindir. En doğrusunu Allah bilir.
LİE ot S; paz gill ya Gan i iy Kb ve ei önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mücizeler getirdiler. Buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik. İnananlara yardım etmek de bize düşer.”
Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mücizeler getirdiler. Buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik. Bu âyette kâfirlerin eziyetlerine karşı Resülullaha sabır telkini bulunmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mücizeler getirdiler. Yine bu âyette müminlere yönelik müjde, öteki kâfirlere de uyarı vardır. Kâfirlere yönelik uyarı buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik meâlindeki âyettir. Cenâb-ı Hak şöyle bildirmiştir: Onların peygamberleri inkâr etmeleri ve ey Mekkeliler, sizin Resülullah'a davrandığınız gibi onların da peygamberlere davranmaları dolayısıyla bu davranışlarının karşılığı olarak onların cezalarını hakkıyla verdik. Buna göre O, ötekilerin cezalarını hakkıyla verdiği gibi sizin de cezalarınızı hakkıyla verir. Müminlere yönelik müjde ise inananlara yardım etmek de bize düşer meâlindeki âyette mevcuttur. O, işin neticesinin müminlerin lehine olacağını bildirmiştir. Ayrıca bunda önceki peygamberlerin beşer olduklarına dair delil vardır. Dolayısıyla beşer olduğu için Hz. Muhammed'in nübüvvetini nasıl inkâr edersiniz? Yine bu âyette daha önceki peygamberler kavimlerine açık kanıtlar getirdiği gibi onun da kavmine açık kanıtlar getirdiği ortaya çıkmaktadır.
İnananlara yardım etmek de bize düşer. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Yani neticenin müminlerin lehine çevrilmesi bize düşer. Yoksa bu dünyada müminlere yardım etmesi onun için zorunlu değildir. Bununla birlikte neticenin müminlerin lehine olmasını bir hak yapmıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “(Güzel) sonuç, takvâ sahiplerinindir”"?, İkinci mâna şudur: İnananlara yardım etmek de bize düşer. Yani onlara verdiği. miz kesin delillerle. Yani onlara kesin deliller vermemiz bize düşer. Yardım, delillerle desteklemektir. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın onlara yardım etme. si, onları peygamberlerle birlikte kurtarması, ötekileri ise helâk etmesidir. Ep, doğrusunu Allah bilir. HE Jie ia 2225 KE] £ ú S ala içe iki EKI MET AELS ga ISI T EOE.
---
Dipnotlar:
9. Buhâri, “İstiskâ” 26; Müslim, “Salâtü'l-istiskâ” 17.
Rum 30:48
49. “Oysa onlar yağmurun yağdırılmasından az önce bütün ümitlerini iyice yitirmiş ve şaşkın bir halde idiler.” Bulutları harekete geçirsin diye rüzgârları gönderen Allah'tır. Derken O, bulutları gökyüzünde dilediği gibi yayar, bazan da parçalara ayırır. Cenâb-ı Hak kudretini ve hükümranlığını bildirmektedir. Zira O, bulutları toplamak ve ayırmak üzere rüzgârları yaratmıştır. O, bulutları yayar, bazan parçalara ayırır. Bu bulutlar bazı yerlere yağmur yağdırır bazı yerlere de yağdırmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Bulutların toplanması ve ayrışmasında rüzgârlara hâkim olan varlık, sizi cezalandırmak üzere rüzgârlara hâkim olmaya güç yetirir. Veya O, şöyle buyurmaktadır: İbadet edilmeyi hak eden gerçek mâbut, belirtilen sebeplerle rüzgârları ve yağmurları gönderen varlıktır. Sizin taptığınız putlar ibadete lâyık varlıklar değildir. Zira belirtilen fiillerden hiçbirine güç yetirmediklerini biliyorsunuz. Veya Cenâb-ı Hak, nimetlerin şükrünü eda etmeleri için onlara yönelik nimetlerini bildirmektedir. Veya Cenâb-ı Hak, iman etmelerinden ümitlerini kesmelerinden sonra onların bir kısmının imanlarına dair onlara umut vermektedir. Bu durum, daha önce kuraklık yaşadıktan ve yağmurun yağması konusunda ümitsizliğe düştükten sonra onlara yağmur ve bolluk ümidi vermesi gibidir.
Görmez misin ki O şöyle buyurmaktadır; Onu dilediği kullarının üzerine yağdırınca dag kullar sevince boğulurlar, Oysa onlar yağmurun yağdırılmasından az önce bütün ümitlerini iyice yitirmiş ve şaşkın bir halde idiler.
Ebü Aysece şöyle demiştir: Bulutları harekete geçirir. Yani onu kaldırır. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Onu bir araya getirir", Bu, bir kişinin ilmi bir araya getirip toplaması gibidir.
Bazan da onu parçalara ayırır. Bazıları şöyle demiştir: Parça parça haline getirir. Bazıları şöyle demiştir: Bir kısmını diğer kısma ekler ve bunları birbiri üzerine koyar. Nihayet içinden yağmurun çıktığını görürsün. Yani bulutların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Buradaki “hilâl” (gux) kelimesi arasından demektir. Bu kelime “min halelihi” şeklinde de okunmuştur". Bunun mânası onun deliğinden demektir. Ümitlerini iyice kaybetmiş. Yani ümitsiz. “İblâs” ümitsizlik demektir. Bundan dolayı İblis de bu isimle nitelendi. Çünkü o, Allah'ın rahmetinden ümitsiz kılındı.
Rum 30:49
49. “Oysa onlar yağmurun yağdırılmasından az önce bütün ümitlerini iyice yitirmiş ve şaşkın bir halde idiler.” Bulutları harekete geçirsin diye rüzgârları gönderen Allah'tır. Derken O, bulutları gökyüzünde dilediği gibi yayar, bazan da parçalara ayırır. Cenâb-ı Hak kudretini ve hükümranlığını bildirmektedir. Zira O, bulutları toplamak ve ayırmak üzere rüzgârları yaratmıştır. O, bulutları yayar, bazan parçalara ayırır. Bu bulutlar bazı yerlere yağmur yağdırır bazı yerlere de yağdırmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Bulutların toplanması ve ayrışmasında rüzgârlara hâkim olan varlık, sizi cezalandırmak üzere rüzgârlara hâkim olmaya güç yetirir. Veya O, şöyle buyurmaktadır: İbadet edilmeyi hak eden gerçek mâbut, belirtilen sebeplerle rüzgârları ve yağmurları gönderen varlıktır. Sizin taptığınız putlar ibadete lâyık varlıklar değildir. Zira belirtilen fiillerden hiçbirine güç yetirmediklerini biliyorsunuz. Veya Cenâb-ı Hak, nimetlerin şükrünü eda etmeleri için onlara yönelik nimetlerini bildirmektedir. Veya Cenâb-ı Hak, iman etmelerinden ümitlerini kesmelerinden sonra onların bir kısmının imanlarına dair onlara umut vermektedir. Bu durum, daha önce kuraklık yaşadıktan ve yağmurun yağması konusunda ümitsizliğe düştükten sonra onlara yağmur ve bolluk ümidi vermesi gibidir.
Görmez misin ki O şöyle buyurmaktadır; Onu dilediği kullarının üzerine yağdırınca dag kullar sevince boğulurlar, Oysa onlar yağmurun yağdırılmasından az önce bütün ümitlerini iyice yitirmiş ve şaşkın bir halde idiler.
Ebü Aysece şöyle demiştir: Bulutları harekete geçirir. Yani onu kaldırır. Ebü Ubeyde şöyle demiştir: Onu bir araya getirir", Bu, bir kişinin ilmi bir araya getirip toplaması gibidir.
Bazan da onu parçalara ayırır. Bazıları şöyle demiştir: Parça parça haline getirir. Bazıları şöyle demiştir: Bir kısmını diğer kısma ekler ve bunları birbiri üzerine koyar. Nihayet içinden yağmurun çıktığını görürsün. Yani bulutların arasından yağmurun çıktığını görürsün. Buradaki “hilâl” (gux) kelimesi arasından demektir. Bu kelime “min halelihi” şeklinde de okunmuştur". Bunun mânası onun deliğinden demektir. Ümitlerini iyice kaybetmiş. Yani ümitsiz. “İblâs” ümitsizlik demektir. Bundan dolayı İblis de bu isimle nitelendi. Çünkü o, Allah'ın rahmetinden ümitsiz kılındı.
Rum 30:50
Allah'ın rahmetinin izlerine bir bak. Allah'ın rahmetinin izleri sözü şu mânaya gelebilir: Yani yağmurun izleri. Burada O, rahmetten yağmuru murat etmiştir. O, yağmuru rahmet olarak nitelemiştir, çünkü bu, O'nun rahmeti olmaktadır. Veya izlerin, yağmurun kendisi olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak yağmuru rahmetinin izleri ve işaretleri yapmıştır. Bu beyana ilişkin diğer muhtemel yorum şudur: Yağmurun rahmet olarak nitelenmesi, bu durumun onların bedensel yararlarına ve onları ayakta tutan vasıtalara dönük olmasındandır. Bu durum, onların dinleri ve âhiretlerine ilişkin yararlara yönelik rahmeti bilmeleri içindir. Bu rahmet Resülullah'tır. Zira başka âyetlerde Cenâb-ı 8 Taberi, Câmi'w'İ-beyân, XVIII, 520; Süyüti, ed-Dürru'mensür, XI, 609. 5 o Taberi, Câmi'wİ-beyân, XVII, 336.
Hak onu rahmet olarak nitelemiştir", Tapkı şu ilâhi beyan gibi: “Ve seni ancak ilemlere rahmet olarak gönderdik”!©.
Allahım rahmetinin izlerine bakma ve inceleme emri çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak, kendisinin bağışlayıcı olduğunu bilsinler diye onlara buna bakmayı emretmiştir. Bunun sebebi yaptığı teşvik. leri onların istemesi; ümit verdiği ve davet ettiği konularda ümitvâr olmalarıdır. Zira Allahın rahmetinin izleri ortaya çıkmıştır. Her bağışlayıcı kişi, teşvik ettiği ve ümit verdiği konularda kendisine yönelinen kimsedir. Bu beyanın diğer muhtemel yorumu, Allah'ın rahmetinin izlerine bakmanın emredilmiş olmasıdır. Zira bu, bedenlerinin ve ruhlarının yararlarına ve var olmalarının bağlı olduğu vasıtalara yöneliktir. Bunlarla Allaha şükretmenin gerekliliği ortaya çıkar. Yine söz konusu âyette onlara, bu nimetleri tanıtacak ve bunlara karşı şükretmenin gerekliliğini onlara öğretecek kimseye olan ihtiyaca işaret edilmiştir. Dolayısıyla bunda nübüvvetin kabulü ve ispatına ilişkin bir teşvik söz konusudur. [š]Bu ilâhi beyana ilişkin bir diğer muhtemel yorum şudur: Cenâb-ı Hak bahsedilen yağmura, onun vasıtasıyla bu ölü yerlere nasıl can verdiğine, çeşitli renklerdeki bitkileri nasıl yerden bitirdiğine ve bu yağmurlarla bu kuru ağaçların nasıl yeşerdiğine bakmalarını emretmiştir. Bu emir, onların bütün bunlara güç yetiren varlığın -ki bunlar onların güçlerinin üzerindeki durumlardır- ölüleri diriltmeye, ölümden sonra tekrar diriltmeye kâdir oldugunu bilmeleri içindir. Bütün bu durumlar onların takdirlerinin ve güçlerinin üzerinde olsa da O, buna kâdirdir.
O'nun her şeye gücü yeter. Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.
BİLE vii yek A İLE, İZİ ker
Rum 30:51
Andolsun ki, bir rüzgâr göndersek de onu (ekini) sararmış görseler. Yani yağmurla yerden biten bitkiler ve ekin görseler. Bazıları şöyle demiştir: Serin rüzgârın isabet etmesi sonucu, onu kuru olarak görseler. Hemen nankörlük etmeye başlarlar. Yani Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu bu durumlar başlarına geldiğinde inkârcılıklarına devam ederler. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “İnsanlara bir nimet tattırdığımızda buna sevinirler; fakat kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir belâ gelse hemen ümitsizliğe düşerler”. Buna göre hemen nankörlük etmeye başlarlar meâlindeki ilâhi beyan bu mânadadır. Yani O'nun rahmetinden ümit keserler. En doğrusunu Allah bilir.
Andolsun ki, bir rüzgâr göndersek de onu (ekini) sararmış görseler. Yani bu ekini ve bitkileri sararmış görseler. Yani rüzgârın ve soğuğun isabet etmesi neticesinde kurumuş halde görseler. Hemen nankörlük etmeye başlarlar. Denildi ki: Nankörlük yaparlar. Denildi ki: Nankör olurlar. Denildi ki: Nankörlüğe yönelirler. Bütün bunlar tek bir mânayı ifade eder. O da bu kelimenin daha önce geçtiği üzere ümitsizlikten gelmiş olmasıyla irtibatlıdır. Yani O'nun rahmetinden ümitsizliğe düşerler ve bu nimetlerin Rabb'ini inkâr ederler.
Şiz 151 ZEN all hati; yh Aati Ý 256
Rum 30:52
Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ölülere işittiremezsin meâlindeki âyette Cenâb-ı Hakk'ın, ölülerin kendisini kastetmiş olması mümkündür. Yine sağırlara da çağrıyı duyuramazsın meâlindeki ilâhi beyanda sağırların kendisini kastetmiş olması mümkündür. Bununla birlikte ölülere işittiremezsin sözünün inkârcılardan kinâye olması da mümkündür. Aynı şekilde sağır ve kör de bu mânaya gelebilir. [ ]Zira başkâ âyetlerde Allah, inkârcıları ölüler, sağırlar ve körler olarak nitelemiştir”. Dolayısıyla âyetin mânası şöyledir: Sen arkalarını dönüp giderlerken inkârcılara ve yoldan çıkmışlar işittiremezsin.
İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: Sen ölülere işittiremezsin; sen ölüleri diriltemezsin.
Arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın, Bu ilâhi beyanda bir hikmet vardır. O da şudur: O, arkalarını lk giderlerken sağırlara çağrıyı duyurmaya güç yetiremez. Fakat eğer yönelirse sağıra, çağrıyı anlatmaya güç yetirebilir. Bununla birlikte eğer arkasını dönüp giderse ona duyurmaya güç yetiremez. Gönlü e BUL
Rum 30:53
Yine söz konusu hikmet sen körleri (yol gösterip) yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin meâlindeki âyette de vardır. Yani sen körleri yanlış yoldan doğruya yöneltemezsin. Zira yanlış yolda olma meselesinde kör olan ve kendisinin doğru yolda, başkalarının yanlış yolda olduğunu zanneden odur. Fakat yanlış yolda olduğunu kabul eden kimseyi ise doğru yola iletmeye güç yetirebilirsin. Cenâb-ı Hak, yanlış yolda olduklarına ilişkin olarak onların ne derece akılsız, inatçı ve kör olduklarını bildirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin. Yani sen âyetlerimize inananlardan başkasına davetini duyuramazsın. Bu, “bil ki sen ölülere işittiremezsin, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın”'“ ve sen körleri (yol gösterip) yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin ilâhi beyanların, hidâyetin kendisi değil, öğütlerden ibaret bulunduğunu göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sen (çağrını) ancak âyetlerimize inanıp teslim olanlara duyurabilirsin” Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Sen ancak o zikre uyanı uyarabilirsin”“'. Yani senin uyarılarından ancak doğru yola uyan yararlanır. [ ]Ya da kendisine uyarı yapılmasını kabul eden, doğru yola uyan kimsedir. Fakat doğru yola uymayan kimse bundan yararlanmaz. Buna gör sen (çağrını) ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya gelebilir: Yani öğütleri ancak bunlara iman eden kimseler dinler ve bunlardan yararlanır. En doğrusunu Allah bilir.
160 Birönceki âyet-i kerime.
Rum 30:54
Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah'tır. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Sizi güçsüz yaratan, Yani sizi nutfeden yaratan. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın başka bir beyanda bildirdiği husustur: “Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı?” Yani zayıf bir sudan. Güçsüzlüğün ardından kuvvet veren. Yani çeşitli fiilleri ve nesneleri yapmaya güç yetiren bir insan olarak var eden. Kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan. Yani sizi fâni bir yaşlı yapan. Bu beyan tıpkı şu ilâhi beyan gibidir: “Kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir”, Söz konusu ilâhi beyana ilişkin ikinci mâna olarak sizi güçsüz yaratan sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani sizi hiçbir şeye gücü yetmeyen zayıf çocuklar olarak yaratan. O dönemde bu gün bulunduğunuz yaratılış halinde değildiniz. O gün hiçbir şeye güç yetiremiyordunuz. Sonra Cenâb-ı Hak bu zayıflıktan sonra varlığa ve işlere güç yetirecek şekilde sizi kuvvetli yaptı. Sonra O, bu kuvvetli ve kudretli olduğunuz dönemden sonra tekrar sizi zayıf ve yaşlı hale getirdi. Sizler bu dönemde daha önce olduğunuz gibi hiçbir şeye güç yetiremiyorsunuz. Bu beyana bu iki mâna verilebilir.
Yine bu ilâhi beyanda iki yönden delil vardır. Bunlardan biri yeniden dirilişe dair delildir. İkincisi hiçbir nesne olmaksızın (lâ min asl) varlıkları ve nesneleri yaratma gücüne dâhil delil vardır. Bu iki hususa ilişkin delillendirmenin iki yönü mevcuttur. Bunlardan biri şudur: Bu delil getirmenin sebebi onların yeniden dirilişi ve hiçbir nesne olmaksızın (la min asl) evrenin yaratılmasını inkâr etmeleridir. Çünkü bu yaratma fiili onların güçlerinin ve takdirlerinin üzerindedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, nutfenin (döllenmiş yumurta), içeriğin. de alâkadan (rahim cidarına asılı zigot) bir unsur ve buna ilişkin herhangi bir iz olmaksızın, alâka haline geldiğini bildirmektedir. Aynı şekilde alâka, içeri. sinde mudğaya (embriyo) ait herhangi bir iz bulunmamakla birlikte mudğaya (embriyo) dönüşmektedir. Yine mudğa, içinde kemik, deri, kıl, et bulunan bir insana dönüşmektedir. Halbuki onda da buna ilişkin bir iz bulunmamaktadır, Dolayısıyla bu sözü edilen yaratma süreçlerine güç yetiren varlık, hiçbir nesne olmaksızın evreni yeniden yaratmaya güç yetirir. Yine o, yeniden diriltmeye de güç yetirir. Zira belirtilen bütün durumlar onların güçlerinin ve takdirlerinin üzerinde olmasına karşın bunları kabul etmişlerdir. Böylelikle ölümden son. ra dirilişi ve hiçbir nesne olmaksızın yoktan yaratmayı kabul etmek ve kendi kudretleri ve güçlerini Allah'ın kudreti ve güçlerine göre değerlendirmemeleri onlar için zorunlu olmaktadır. Şöyle ki onlar, kendi kudretleri ve takdirlerinin ötesinde olup Allah'ın güç yetirdiği fiillerin varlığını müşahede etmektedirler, Söz konusu durumlara delil getirmenin ikinci yönü şudur: Nutfenin (aşılanmış yumurta) alâkaya (zigot); alâkanın mudğaya (embriyo); mudğanın şekle bürünmüş bir hale ve insana dönüşmesine ilişkin olarak bildirilen yaratma olayını Cenâb-ı Hak, onlara dair bir akıbet ve yeniden diriliş olmaksızın bunu yapmamakta ve bir halden diğerine geçirmemektedir. Eğer yeniden diriliş olmasaydı belirtilen bir halden diğerine dönüştürerek yaratma, açıklandığı üzere boş ve gereksiz bir iş olurdu“. Yine çocuklarda zayıf ve hiçbir şeye güç yetiremez bir durumdan sonra, onlarda güç ve kudretin var edilmesinde de durum böyledir. Cenâb-ı Hak imtihan edilmeleri için ve mükâfat ve ceza görecekleri bir akıbet için bu merhalelerden geçirerek onları yaratmıştır. Zira eğer yeniden diriliş ve bir akıbet (âhiret âlemi) olmasaydı bu fiilleri yapmak boş ve anlamsız bir iş olurdu. Yine bunda, bir nesne olmaksızın varlığı yoktan yaratmaya güç yetirmeye ilişkin delil vardır. Zira onlarda güç yokken gücü barındıran düzenleme her şeyiyle mevcut idi. Sonra herhangi bir temel unsuru ve herhangi bir izi olmaksızın güç ortaya çıktı. Bu durum, yaratılmış varlıkların güç ve kudretlerini Allah'ın güç ve kudretine göre değerlendirmenin imkânsız olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir. Onların durumunu hakkıyla bilendir. Varlığı, bir şey olmaksızın yoktan yaratmaya ve ölümden sonra yeniden diriltmeye güç yetirendir. En doğrusunu Allah bilir.
Ó Müellifşu ilâhi beyana işaret etmiş olmalıdır: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”.
Rum 30:55
t koptuğu gün (dünyada) sadece İşte onlar haktan (oradayken de) Günaha saplanmış olanlar kıyâmet ko mi hair Falda yemin ederler, Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir. Günahkârlar kabirlerinde sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. “Allah, yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ di; bir bölümü kadar kaldık”6 ptuğu gün (dünyada) sadece çok ye sorar. Bir gün veya günün! ` meâlindeki âyet hakkında da müfessirler böyle söylemektedirler. Sakal günaha saplanmış olanlar sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler meâlindeki ilâhi beyanın kabirdeki kalma süresine değil, dünyada ve imtihanda kaldıkları süreye dair olması daha uygundur. Onlar kendilerine yöneltilen hata, günah ve inkâr türlerine ilişkin iddiaları yalanlamak için dünyada kaldıkları süreyi kısa görmüşlerdir. Onlar şöyle derler: Biz dünyada öyle kısa bir süre kaldık ki böyle bir sürede bizim hatalar yapmamız ve günahlar işlememiz mümkün değildir. Görmez misin ki onlar orada uzun süre kalmalarını inkâr eden sözlerinde yalancıdırlar. Zira Cenâb-ı Hak işte onlar haktan böyle saptırılıyorlardı buyurmuştur. Yani işte böylece onlar dünyadayken de yeniden dirilişin, ölümden sonraki hayatın ve hesabın olmadığına ilişkin yalanlamada bulunuyorlardı. Şayet onların sadece çok kısa bir süre kaldıklarına ilişkin sözlerinin hemen akabinde onlara yönelik bu yalanlama olmasaydı zâhiri mânada, onlar âhiretteki uzun kalmaya ve buradaki şiddetli azaba ve korkuya nispetle dünya hayatında kalmayı çok kısa görmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, belirttiğimiz gibi onlar burada kendilerine yöneltilen hatalar ve günahları inkâr etmek üzere bu dünyada sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin etmektedirler. Onlar şöyle diyecekler: Biz bu dünyada sadece çok kısa bir süre kaldık. Dolayısıyla bu kısa sürede nasıl bu hataları, çeşitli şirk ve inkâr günahlarını işleyelim? Cenâb-ı Hak bunun üzerine işte onlar haktan böyle saptırılıyorlardı diye bildirmiştir. Yani işte onlar böylece bu dünyadayken de inkâr ve yemin etmekteydiler. Nitar Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar, Allah'ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler”. Dolayısıyla onların bu dünyada çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin etmeleri, kalma sürelerine ilişkin bir yalan ve inkârdan ibarettir. Bu durum, şirk koştuklarına dair inkâr ve yalanlamalar, gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”'“.
İNİN YES Lİ İİ İLE İLİN i l EERE SİZ ERİN EA Aİ eğ
Rum 30:56
Kendilerine bilgi ve iman verilenler ise şöyle derler: Andolsun ki siz, Allah'ın yazısına uygun olarak yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan takdim-tehir üzere anlaşılmalıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah'ın kitabına dair kendilerine bilgi verilenler. Yani Allah'ın kitabı ve ona iman etmeye dair kendilerine bilgi verilenler derler ki: Andolsun ki siz yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerine ilim ve iman verilenler şöyle derler: Andolsun ki siz Allah'ın ilminde dünyada yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Bazıları şöyle demektedir: Kendilerine bilgi ve iman verilenler şöyle derler: Andolsun ki Allah'ın sizin için yazdığı ecele uygun olarak ecellerinizin sona ermesine kadar kaldınız. İşte bu diriliş günüdür. Öyle bir gün ki siz bunu inkâr ediyor ve yalanlıyordunuz. Fakat siz onu tanımıyordunuz. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri buna ilişkin bilgiye hakikat anlamında onların sahip olmadığını söylemektir. Fakat onlar bu bilgisizlikleri sebebiyle mâzur görülmezler. Çünkü kendilerine bilgi edinecekleri yollar verilmiştir. Eğer onlar düşünüp tefekkür etselerdi bilirlerdi. İkinci yorum, onların sahip oldukları bilgiden yararlanmadıkları şeklinde anlaşılmasıdır. Bu durum, kendilerinde mevcut olduğu halde yararlanmadıkları için onların duyuları bulunmadığını belirtmesi gibidir!, Buna göre yeniden dirilişe dair bilgiden yararlanmadıkları için onların buna sahip olmadıklarının belirtilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:57
Artık o gün zulmedenlerin ileri sürecekleri mazeretler fayda sağlamayacaktır. Bu beyan, onların bir mazereti var da bu mazeretin onlara fayda sağlamaması mânasına gelmez. Aksine onların kesinlikle hiçbir mazereti bulunmamaktadır. Veya bildirildiği üzere onların mazeretlerinin, “günaha saplanmış olanlar sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler”! şeklindeki sözleri olması anlamına gelebilir. Dolayısıyla çok kısa süre kaldıklarına dair iddiaları, onların mazeretlerini oluşturmaktadır. Bu mazeret onlara fayda sağlamaz, çünkü onlar bu hususta yalancıdırlar.
Onlardan Allah'ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecektir. “İsti tâb” kelimesi bulundukları durumdan dönmelerini istemektir. Dolayısıyla söz konusu vakitte, bulundukları durumdan dönmeleri istenmeyecektir. Bu dünya hayatında kınama, kişinin mevcut durumunu terketmesi ve daha önce bulunduğu hale dönmesi için kınanması demektir. Bu, o gün inkârcılara fayda sağlamayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:58
5158. “Andolsun ki biz bu Kur'ân'da insanlar için her türlü örneği verdik. Şayet sen onlara bir mücize getirecek olsan, inkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: Siz ancak aslı esası olmayan şeyler ortaya koymaktasınız!
t8 İmam su ilahi beyana işaret etmiş olmalıdır: “İnkârcılara seslenenin iran Pop z ğırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer. Ër, dilsiz ve kördürler; çünkü onlar düşünmezler” (el-Bakara, 2/171 J;
Andolsun ki biz bu Kur'ân'da insanlar için her türlü örneği verdik, nil dirilen örneklerin özel olarak kâfirler için olması mümkündür Bu durumda ç ), acak olan, bulundukları durumdan onlar şöyle buyurmaktadır: Onlara Öğüt ol i alıkoyan, onları imana ve tevhide çağıran hususları açıkladık. Fakat onlar inadi ve büyüklenmeyi âdet edinmişlerdi, Şayet sen onlara bit mcize getirecek olsan. Yani senden istemiş oldukları mücizeyi onlara getirecek olsan YİNE senj doğrulamayacaklar ve doğru yolu kabul etmeyeceklerdir, Onlar, bildirilen sözleri söyleyeceklerdir: İnkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: Siz an. cak aslı esası olmayan şeyler ortaya koymaktasınız! Bildirilen örneklerin, müminler ve inkârcılar olmak üzere her iki grup için olması da uygundur. Bu durumda âyetin yorumu -en doğrusunu Allah bilip ya- şöyle olur: Muhakkak biz, (illerinde ve durumlarındaki iyilik ve kötülüğü insanlara açıkladık ve bunlara dair örnekler verdik. Öyle ki onlar her kötü şeyin kötülüğünü her iyinin de iyiliğini bunlar sayesinde bilmektedirler. Ayrıca bunlarla hak ile bâtıl ve adalet ile zulüm birbirinden ayrılmaktadır. Çünkü bu inkârcılar düşünüp tefekkür etmemektedirler. Sonra Cenâb-ı Hak, söz konusu inkârcıların niteliklerine dönerek şöyle buyurmuştur: Şayet sen onlara bir mücize getirecek olsan. Yani açıklamaya ek olarak. İnkâr edenler mutlaka şöyle diyeceklerdir: Siz ancak aslı esası olmayan şeyler ortaya koymaktasınız! En doğrusunu Allah bilir.
Ü YİN 2 ahs AS
Rum 30:59
İşte Allah, ilimden nasibi olmayanların kalplerini böyle mühürler. Başka âyetlerin yorumunda belirttiğimiz gibi ilimden nasibi olmayanlar sözü iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri şudur: Düşünmedikleri ve bilmek için bilgi vasıtalarına dair derinlemesine incelemede bulunmadıkları için ilimden nasipleri yoktur. Bu bilgisizliklerinde mazeretleri de bulunmamaktadır. Çünkü kendilerine bilgi vasıtaları verilmiştir. Fakat onlar bu vasıtaları kullanmamaktadırlar. Bir kısmı bunu öne sürmüş, bununla birlikte mazeretleri kabul görmemiştir. İkinci mâna şudur: Cenâb-ı Hak, onlarda ilim bulunduğu halde onların bilgisiz oldukları beyan edilmiştir. Çünkü onlar bildiklerinden yararlanmamıaktadırlar. Bu durum, belirtmiş olduğumuz üzere duyu sahibi oldukları halde duyuların bulunmadığını belirtilmesi gibidir. Zira onlar bu duyularından yaratılış gayelerine uygun olarak yararlanmamakta ve bunları a doğrultusunda kullanmamaktadırlar. İlim de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Rum 30:60
Şimdi sen sabret. Bil ki Allah'ın vâdi ge Seni yalanlamalarına karşı onları tehdit ettiği Allah'ın vâdi gerçektir. gerçektir. Şimdi sen sabr sana yaptıkları eziyetlere destek hususunda.
rçektir. Bazıları şöyle demiştir: m azabı düşünerek sabret, Bil ki Azabin onlarin basina geleceğine dair Allah'ın vâdi ct sözünün şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani sabret. Bil ki Allal'in vâdi gerçektir. Sana yardım ve Iman etmeye yanaşmayanlar sakın seni telaşlandırıp yanlış yapmaya sevketmesin. Sanki O, şöyle buyurmaktadır: Onların sana yaptıkları eziyetler seni, onların başına azap ve helâk gelmesine ilişkin beddua etmeye sevketmesin. Bazıları şöyle demiştir: Seni telaşlandırıp yanlış yapmaya sevketmesin. Yani sakın seni kışkırtmasın. Yani O, “Sakın seni telaşlandırıp tahrik etmesin” demektedir. Bunun esas yorumu belirtmiş olduğumuz husustur. Yani o inkârcılar, seni hafifliğe, aceleciliğe ve bilgisizliğe sevketmesin ki onların başına azabın gelmesine ve helâk olmalarına ilişkin beddua etmeyesin. Söz konusu kelime -en doğrusunu Allah bilir ya- hafife almak anlamındaki “istihfâf” (Süz y kökündendir. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:1
Rahmân ve Rahim olan Allalin adıyla
n
Lukman 31:2
2. “Bunlar, hikmetli kitabın âyetleridir?
Elif-lâm-mim. Daha önce başka yerlerde bunun yorumunu ve bu harfler hakkında ortaya konulan görüşleri belirttik!”, Bunlar, kitabın âyetleridir. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar sözü, önceki peygamberlerin kavimlerine yönelik müjdelerine işaret etmektedir. O, şöyle buyurmaktadır: Bu müjdeler, kitabın âyetleridir. Yani bu Kur'ân. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar, gökte olan kitabın âyetleridir. Bir kısmı ise şöyle demiştir: Ayrı ayrı indirilen bu âyetler, birleştirilmiş ve böylelikle Kur'ân haline gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Hikmetli kitap. Cenâb-ı Hak kitabı hikmetli, değeri çok yüce”, şânı büyük'? ve benzeri sıfatlar ile nitelemiştir. Kur'ân'ın hikmetli olarak nitelenmesinin çeşitli yönleri bulunmaktadır. Bunlardan biri Kur'ânın sağlam ve muhkem oluşu dolayısıyladır. Yani Kur'ân, sağlam ve muhkemdir; değişikliğe uğramaz. O, Cenâb-ı Hakk'ın nitelediği gibidir: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”, (Slİkincisi, Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı hikmetli olarak nitelemiştir, çünkü ona tutunan ve içerdiği hükümlerle amel eden kimse hikmet sahibi, değerli ve şânı yüce olur.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak Kurün'ı hikmetli olarak nitelemiştir, çünkü o, hikmet sahibi biri tarafından indirilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”,
Lukman 31:3
Güzel işlerin peşinde olanlara hidâyet ve rahmet kaynağı olan. Hidâyet kaynağı olan. Yani iyi işler yapanlar için başarılı kılma, koruma ve yardım kaynağı olan. İşte böylece o, onlar için azabın giderilmesi konusunda rahmet kaynağıdır. Müfessirlerin, hidâyet kaynağı sözüne, yani “iyi işler yapanlar için bir beyandır” yorumuna gelince!” Kur'ân herkes için beyandır, sadece bazı kimseler için değil. Dolayısıyla buradaki hidâyetin beyan olması mümkün değildir. Fakat belirtmiş olduğumuz üzere yardım, başarılı kılma ve koruma mânasındadır. Buradaki “iyi işler yapanlar” sözünün müminleri ifade etmesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır”, Burada çok sabreden ve çok şükreden kimseden murat mümindir. Cenâb-ı Hak mümini bir defa çok sabreden, başka bir defa çok şükreden, diğerinde ise iyi işler yapan diye nitelemiştir. Çünkü mümin, imanıyla, belirtilen sabır, şükür, iyi işler yapma gibi hususlara ve her türlü iyiliğe inanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:4
4. “Namazlarını özenle kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inananlar””
Namazlarını özenle kılan. Bu âyetin yorumunu daha önce başka yerde belirttik'7.
175 İmam burada tevil ehlinden Mütezile'yi kastetmektedir.
7. Cilt sonlarındaki dizinde namaz ve namaz kılma kelimelerine bakınız.
Lukman 31:5
5. “Işte Rab'lerinden gelen doğru yol üze tu şa erenler de yalnız onlardır.” rinde olanlar onlardır, kurtuluişte Rab'lerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar onlardır. Burada hidâyetin yorumu belirttiğimiz üzere başarılı kılma, koruma ve yardımdır”, Kurtuluşa erenler de yalnız onlardır, Bunun yorumunu da daha önce belirt 16. “İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence vesilesi kılmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor”
İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar. Eğlendirici sözleri alıp kullananlar meâlindeki ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Burada alışveriş hakikat mânasına değil, aksine tercih etme mânasındadır. Çünkü alışveriş, bir malın ve paranın alışı ve verişi mânasındaki değiş tokuştur. Fakat onlar, oyun ve eğlendirici sözleri, hikmetli ve hak sözlere tercih etmişlerdir. “Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır”! meâlindeki âyet de bu mânadadır. Yani kötülügüne rağmen sapkınlığı, güzel olduğu halde hidâyete karşı tercih ettiler. Buna göre onlar eğlendirici sözleri hak ve hikmetli sözlere tercih etmişlerdir. Yine onlar fâni olanı bâki olana tercih etmişlerdir. Böylece Cenâb-ı Hak bunu alımsatım olarak nitelemiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, hakikat mânasına göre alım-satımdır. Bununla birlikte farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılar şöyle demiştir: Bu, kadın ve erkek şarkıcıların alınması mânasındadır. Onlar bunları eğlenmek ve oyun oynamak için alıyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Bazı kimseler acemlerin sözlerinden bâtıl ve eğlendirici sözleri alıyor ve yazıyordu.
Sonra da gelip bu sözleri Kureyşlilere söyleyip şöyle diyordu: Muhammed size Âd ve Semüd kavminin sözlerini söylüyor, ben de size Fars ve Rumlar'ın söz. lerini söylemekteyim. Dolayısıyla bu durum, söz konusu kişinin eğlendirici sözleri alması ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyması demektir. Böylece insanlar Kur'ân'dan ve Hz. Muhammed'e iman etmekten alıkonmaktaydı, [ ]O yolu eğlence vesilesi kılmak için. Kur'ândan bir şey işittiğinde onu eğlence vesilesi kılıyordu. Bu, inkârcıların ve münafıkların âdetiydi. Onlar Kurân'la, Resülullah'la ve ashapla alay ediyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak onları şiddetli bir şekilde tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur: İşte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor. İbn Mesüd ve İbn Abbâs (r.a.) İnsanlar arasında öyleleri vardır ki eğlendirici sözleri alıp kullanırlar meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Bu, kadın şarkıcı veya şarkı alınması mânasındadır!!, Merfü bir hadis olarak Kâsım'dan o da Ebü Ümâmeden o da Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Şarkıcı kadınları satmayın, onları satın almayın, onlara bunu öğretmeyin. Bu kadınlarla ilişkili ticarette hayır yoktur. Bunların bedelleri de haramdır”!5, Bu gibi durumlar için söz konusu âyet nâzil olmuştur: İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar. Eğer bu rivayet sahihse âyette belirtilen eğlendirici sözler meâlindeki beyanın yorumu bu olur.
ai 62 2 Wapa Sas Dae
---
Dipnotlar:
"8 bk.3. âyet-i kerime, V? o Örneğin el-Bakara, 2/5. âyetinin yorumuna bakınız.
Lukman 31:6
5. “Işte Rab'lerinden gelen doğru yol üze tu şa erenler de yalnız onlardır.” rinde olanlar onlardır, kurtuluişte Rab'lerinden gelen doğru yol üzerinde olanlar onlardır. Burada hidâyetin yorumu belirttiğimiz üzere başarılı kılma, koruma ve yardımdır”, Kurtuluşa erenler de yalnız onlardır, Bunun yorumunu da daha önce belirt 16. “İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlence vesilesi kılmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar; işte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor”
İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar. Eğlendirici sözleri alıp kullananlar meâlindeki ilâhi beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Burada alışveriş hakikat mânasına değil, aksine tercih etme mânasındadır. Çünkü alışveriş, bir malın ve paranın alışı ve verişi mânasındaki değiş tokuştur. Fakat onlar, oyun ve eğlendirici sözleri, hikmetli ve hak sözlere tercih etmişlerdir. “Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır”! meâlindeki âyet de bu mânadadır. Yani kötülügüne rağmen sapkınlığı, güzel olduğu halde hidâyete karşı tercih ettiler. Buna göre onlar eğlendirici sözleri hak ve hikmetli sözlere tercih etmişlerdir. Yine onlar fâni olanı bâki olana tercih etmişlerdir. Böylece Cenâb-ı Hak bunu alımsatım olarak nitelemiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, hakikat mânasına göre alım-satımdır. Bununla birlikte farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılar şöyle demiştir: Bu, kadın ve erkek şarkıcıların alınması mânasındadır. Onlar bunları eğlenmek ve oyun oynamak için alıyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Bazı kimseler acemlerin sözlerinden bâtıl ve eğlendirici sözleri alıyor ve yazıyordu.
Sonra da gelip bu sözleri Kureyşlilere söyleyip şöyle diyordu: Muhammed size Âd ve Semüd kavminin sözlerini söylüyor, ben de size Fars ve Rumlar'ın söz. lerini söylemekteyim. Dolayısıyla bu durum, söz konusu kişinin eğlendirici sözleri alması ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyması demektir. Böylece insanlar Kur'ân'dan ve Hz. Muhammed'e iman etmekten alıkonmaktaydı, [ ]O yolu eğlence vesilesi kılmak için. Kur'ândan bir şey işittiğinde onu eğlence vesilesi kılıyordu. Bu, inkârcıların ve münafıkların âdetiydi. Onlar Kurân'la, Resülullah'la ve ashapla alay ediyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak onları şiddetli bir şekilde tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur: İşte bunları alçaltıcı bir azap bekliyor. İbn Mesüd ve İbn Abbâs (r.a.) İnsanlar arasında öyleleri vardır ki eğlendirici sözleri alıp kullanırlar meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Bu, kadın şarkıcı veya şarkı alınması mânasındadır!!, Merfü bir hadis olarak Kâsım'dan o da Ebü Ümâmeden o da Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Şarkıcı kadınları satmayın, onları satın almayın, onlara bunu öğretmeyin. Bu kadınlarla ilişkili ticarette hayır yoktur. Bunların bedelleri de haramdır”!5, Bu gibi durumlar için söz konusu âyet nâzil olmuştur: İnsanlar arasında öyleleri vardır ki bilgisizlik yüzünden başkalarını Allah yolundan saptırmak için eğlendirici sözleri alıp kullanırlar. Eğer bu rivayet sahihse âyette belirtilen eğlendirici sözler meâlindeki beyanın yorumu bu olur.
ai 62 2 Wapa Sas Dae
---
Dipnotlar:
"8 bk.3. âyet-i kerime, V? o Örneğin el-Bakara, 2/5. âyetinin yorumuna bakınız.
Lukman 31:7
Böyle birine âyetlerimiz okunduğunda büyüklük taslayarak sırt çevirir. Yani büyüklük taslayarak ve kibirlenerek yüz çevirir. Sanki kulaklarında ağırlık varmış da onu işitemiyormuş gibi. Bu beyanın, bildirim (takrir) mânasına gelmesi de hakikat anlamı dışında bir mânada anlaşılması da mümkündür. Eğer bu beyan, bildirim mânasındaysa dinlemeyi terketmek şeklinde anlaşılmalıdır. Eğer hakikat mânasının dışında kabul edilirse Cenâb-ı Hak birçok âyette bunu açıklamıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir”! ilâhi beyanı gibi. Bu da iki mânaya açıktır“, En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak bu kimseyi şiddetli azap ile tehdit etmiş ve şöyle buyurmuştur: Ona acıklı bir azabı müjdele!
Gİ çi! SEZ e EİN İL EŞ giz İLİ
Lukman 31:8
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince. İman edenler. Iman etmeleri emredilen bütün esaslara iman edenler. Yararlı işler yapanlar. ibadet maksadıyla yapmış oldukları itaat ve yararlı işleri yapanlar.
Onları da cennetler bekliyor. Cenâb-ı Hakk'ın müminlere vâdettiği nimet içerisinde olacakları cennetler.
Lukman 31:9
İçinde ebedi kalacaklardır. Bunu Allah gerçek olarak vâdetmiştir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın müminlere vâdettiği cennetler, gerçektir ve kesinlikle olacaktır. O Aziz'dir, Hakim'dir.
ENII IN b AlI iii aE a ia gis
Lukman 31:10
[Allah'n Eşsiz Yaratması: Gökler, Yer ve İçerisindeki Varlık Alemi]
O, gökleri görebileceğiniz herhangi bir destek olmadan yarattı. Bazıları şöyle demiştir: O, gökleri göremeyeceğiniz bir direkle yarattı. Denildi ki: Belki göklerin bir direği vardır, fakat siz bunu görmezsiniz. Bazıları şöyle demiştir: O, herhangi bir direk olmaksızın patati Fakat O'nun sizin göremeyeceğiniz direkle yaratmasındaki olağanüstülük, direksiz yaratmasındakinden daha aşağı değildir. Çünkü bunun gibi bir varlığı direkli olarak yükseltmek, lütuf ve kudret bakımından direksiz bir şekilde yaratmaktan daha büyük görülmez. Zira direk bir tüy veya saç teli kadar bile olsa görülür. Dolayısıyla göklerin ağırlığına, büyüklüğüne ve kabalığına rağmen görülemeyen bir direk üzerine yükseltilmesi olağanüstülük bakımından direksiz yaratmaktan daha büyük bir lütuf ve büyüklük açısından daha öndedir. Bu durumlardan hangisi olursa olsun bunda, yaratılmış varlıklara ait güçlerini Allah'ın gücü ve kudretiyle; onlara ait hükümranlığını O'nun hükümranlığıyla karşılaştırılmasının imkânsız olduğuna dair delil vardır. Bilakis O, dilediği şekilde ve dilediği keyfiyette her şeye gücü yetendir. Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.
Sizi sarsmaması için yere sağlam dağlar yerleştirdi. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak “onda sâbit dağlar meydana getiren O'dur” buyurmuştur. “Ravâsi” sâbit varlıklar demektir. Yani O, yeryüzünü dağlarla sâbit kılmıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi”", Yani sâbit kıldı. Sizi sarsmaması için. Yani sizi sarsmasın diye. Cenâb-ı Hak burada sarsılmayı bildirdi. “el-Meyd” kelimesi kayma ve sallanma mânasına gelir. ) Yerin tabiatında kayma ve sallanma yoktur. Aksine yerin tabiatında bölük bölük olma ve aşağı çökme vardır. Yeryüzünün başlangıçta durumunun nasıl olduğu ve bilinemeyen kısımlarında onu sarsılmaya ve sallanmaya götüren durumların ne olduğu bilinemez. Nasıl bir durum vardı ki Cenâb-ı Hak onu dağlarla sâbit kılmıştır. Bunu en doğru şekilde Allah bilir.
Orada her türlü canlının çoğalmasını sağladı. Bazıları şöyle demiştir: Yayıp çoğalttı. Yani yarattı. Denildi ki: Yaydı. Yani ayrı ayrı yaptı. Bunda Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünü, imtihan edilen ve edilmeyen, iradeli ve iradesiz bütün canlı çeşitlerinin mekânı ve kaynağı yaptığı bildirilmektedir. Gök ise sadece bir çeşit varlık için yaratılmıştır. Onlar da ibadet ehlidir (meleklerdir).
Biz, gökten su indirip (bununla) kiler bitirdik. Yani burada bakanın zey Faydalı. Dilediği ve umduğu her şeyi on mesi, nezdindekilere ulaşılması umulan yeryüzünde her türden faydalı bitk aldığı her renkten bitkiler bitirdik. dan elde eder. Zira “kerim” kelive kendisinden istenileni veren kimir: Kerim, güzel demektir. Yani burada a her güzel renkten bitkiler bitirdik. Orada her türden güzel bitkiler yetiştirdik”.
Yani her bakanın güzel gördüğü ve bununla mutluluk duyduğu bitkiler. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Yeryüzünü enine boyuna uzatan, onda sâbit dağlar ve ırmaklar meydana getiren O'dur”
Lukman 31:11
İşte bunlar Allah'ın yarattıklarıdır. Yani sözü edilen göklerin ve yerin yaratılması, canlıların çoğaltılıp yayılması, her türden faydalı bitkilerin yaratılması. Şimdi gösterin bana, O'ndan başkası ne yaratmış? Cenâb-ı Hak onların akılsızlıklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Sizler O'nun bildirmiş olduğu gökler, yer ve bunlardaki bütün varlıkların tümünü Allah'ın yarattığını, O'nun bütün bunların yaratıcısı olduğunu, taptığınız putların bunlardan hiçbir şeyi yaratamadığını ve onların hiçbir şeyi yaratma gücü bulunmadığını bilmektesiniz. Öyleyse Allah'ı bırakıp bunlara nasıl taparsınız? Bunları ilâh olarak nasıl nitelersiniz? İbadet ve ulühiyette sizlerin, göklerin, yerin ve içindekilerin yaratıcısı olan Allahtan başkasına nasıl yönelirsiniz? Zira bu sözü edilen varlıkları yaratması dolayısıyla ulühiyete ve rubübiyete lâyık olan sadece O'dur. Putlar hiçbir şeyi yaratamaz. Öyleyse bunları nasıl ilâh olarak nitelediniz? Ve Allahı bırakıp bunlara nasıl taptınız? [§]En doğrusunu Allah bilir ya, bu şimdi gösterin bana, O'ndan başkası ne Yy meâlindeki ilâhi beyanın yorumudur. Yani hiçbir şey yaratmamıştır. Dai leş onların Hayır, zâlimler açık bir sapkınlık içindedirler. Zâlimler sözü farklı an. lamlara gelir. Bunlardan biri şudur: Onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Zira onlar, kendilerini, Allah'ın emretmiş olduğu konuma yerleşlirmemiş, başka yere koymuşlardır. Bu, onların kendilerini putlara tapma konumuna yerleştir. meleridir. Bir diğer yorum şudur: Onlar Allah'ın kendileri için koymuş olduğu sınırları aşarak zulmettiler. Bu sınırlara riayet etmediler, aksine bu sınırları aştılar. Bu beyana ilişkin diğer yorum şudur: Cenâb-ı Hak onları zâlimler diye niteledi, çünkü onlar Allah'ın nimetlerine karşı zulmettiler ve bu nimetlerin şükrünü eda etmediler. En doğrusunu Allah bilir. Açık bir sapkınlık içindedirler. Yani apaçık bir şaşma içindedirler. Veya apaçık bir helâk içindedirler.
KS LÍG AŞ yağd KANG ALSİN gaa Sİ 125;
Lukman 31:12
[Lokman'a Hikmetin Verilmesi ve Onun Oğluna Nasihatleri]
Andolsun ki vaktiyle Lokman'a hikmeti vermiştik. Bazıları şöyle demiştir: Hikmet, nübüvvet olmaksızın söz ve fiilde doğru hareket etmektir. Bazıları şöyle demiştir: Ona anlayış ve akıl verdi. Denildi ki: Din konusunda anlayış ve derin bir kavrayış. Denildi ki: İlim. Allah, sanki şöyle buyuruyor: Ona önceki kitaplara ilişkin ilim ve anlama kabiliyeti verdik. Derinlemesine kavrayış (fikıh), bir şeyi, başkasına işaret eden benzeri aracılığıyla bilmektir. Veya şahit aracılığıyla gaib olanı bilmektir. Veya zâhir olan aracılığıyla gizli ve bâtın olanı bilmektir. Buna benzer tanımlar yapılmıştır. Filozoflar şöyle der: Hikmet, amelle birlikte bilgidir. Hakim, kendisinde bilgi ve amelin birlikte bulunduğu kimsedir. İşte bu durumda kişi hakim olarak nitelenir.
Allah'a şükret. O, sanki şöyle buyurmuştur: Andolsun ki Lokmana hikmeti verdik -ki hikmet yukarıda belirtmiş olduğumuz anlamlara gelmektedirve ona dedik ki: Allah'ın sana verdiği hikmet ve diğer nimetleri hususunda O'na şükret. Bu durum, )kişinin elde ettiği hikmette Allah'ın bir yaratmasının etkili olduğunu göstermektedir. Zira eğer bunda Allah'ın bir etkisi lunmasaydı verdik sözünün bir mânası kalm ve kesbi sonucu meydana gelir. Görmez misin mesini emretmektedir. Eğer O'nun bunda bir bulunmadığı bir fiil için kendisine şükretmeşi durum yapmadığı bir şey için şükür ve övgü Cenâb-ı Hak yapmadığıyla övülmekten hoşl yermiştir: Yapmadıklarıyla övülmekten hoşl yapmadığı ve etkisinin bulunmadığı bir fiilde şükredilmesini emretmiş olması mümkün değildir. Bu durum, bu fiilde O'nun bir etkisinin bulunduğunu göstermektedir. Yine bu durum, Mütezile'nin “ina san fiillerinde Allah'ın bir etkisinin bulunmadığı”na ilişkin görüşünü reddetmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
azdı. Zira hikmet kulun fiilidir ki Allah ona bu sebeple şükretetkisi bulunmasaydı, etkisinin ni emretmezdi. Zira böyle bir talebi konumundadır. Halbuki anan kimseyi şu ilâhi beyanda ananlar...”9 Dolayısıyla O'nun, n dolayı övülmesini ve kendisine O'na şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur. Bu, kullarına emrettiği ve nehyettiği fiillerde ve onları imtihan ettiği konularda, Cenâb-ı Hakk'ın onları kendi yararları ve ihtiyaçlarından ötürü imtihan ettiğini, onlara emir verip yasaklar koyduğunu göstermektedir. Yoksa kendi zatına yönelik bir yarar veya ihtiyaçtan dolayı değildir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: O'na şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur. Öyle ki O, bu nimeti onun için tamamlasın ve devam ettirsin. Dolayısıyla bu kişi, şükretmekle kendine yarar sağlamaktadır. Kim nankörlük ederse nankörlüğünün zararı Allaka değil, kendisine ilişir. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğunu görmez misin? Nankörlük eden de bilmelidir ki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O her türlü övgüye lâyıktır. Yani kulun şükretmesine ve övgüsüne ihtiyacı yoktur. Kullarından hiçbiri O'na övgüde bulunmazsa da O, övgüye lâyıktır. Çünkü kendisine övgüde ve şükürde bulunulmasa da O, zatından dolayı hiç kimseye ihtiyaç duymaz, yaptıkları ve kullarına nimetleriyle övgüye lâyıktır. Hiç kimsenin şükrü ve övgüsü O'na yarar sağlamaz. Yine hiç kimsenin nankörlüğü, şükretmemesi ve övgüde bulunmaması O'na zarar vermez. Bütün güç ve kudret Allah sayesindedir.
ndan memnun olanlar, yapmadıklarıyla övülmekten hoşlananlar, Z Se yk ea kurtulacaklardir! Onlar için elem verici bir azap vardır” (Al-i evet, sanma ki onlar a
Lukman 31:13
13, “Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: Sevgili oğlum! Allahı, ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: Sevgili oğlum! Allah'a ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlık. tir, O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır meâlindeki ilâhi beyanın çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Zira kendi canlarını yaratılış amacının dışında bir konuma yerleştirmişler [ ]ve Cenâb-ı Hak en güzel şekilde yaratıp suret vermesinden sonra canlarını yok olacak durumlara sokmuşlardır. En büyük zulüm, kişinin kendi canını helâke götürecek fiiller yapması ve bu hususta çaba göstermesidir. Bu beyana ilişkin diğer mâna şudur: Büyük bir zulümdür. Yani onlar Allah'ın nimetlerine zulmetmişlerdir. Zira bu nimetleri verenin dışında bir varlığa şükretmişlerdir. Bir diğer yorum da şudur: Büyük bir zulüm işlediler. Zira Allah'ın onların yaratılış ve bünyelerinde varettiği ulühiyet ve vahdâniyete ilişkin şahitliği kabul etmediler. Zira Cenâb-ı Hak herkesin yaratılışına Allah'ın birliği ve rubübiyetine şahitliği yerleştirmiştir. Bu, en büyük ve en çirkin zulümdür.
14. “Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, uğ vetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır”
Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Cenâb-ı Hak burada ne öğütlerde bulunduğunu bildirmemiştir. Bu öğütlerin başka bir âyette geçen durum olması mümkündür. Zira O, şöyle buyurmuştur: “Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik”; “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik”'% İhsan, güzel davranış demektir. “Hüsün” ise yapmış olduğu güzel davranışlar demektir. Netice itibariyle her iki kelime de aynı mânaya gelmektedir.
Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır. Yani zayıf düşerek. Yani hamilelik esnasında zaman ilerledikçe zayıflığı ve ağrıları artmıştır. Cenâb-ı Hak her ikisine iyilik yapmayı emretmiş, daha sonra annenin yaşadığı meşakkat ve sıkıntıyı bildirmiş, babanın yaşadığı bir durumdan ise bahsetmemiştir. Annenin yaşadığı meşakkat sırasında baba sevinç, mutluluk ve hoşnutluk duymaktaydı. Bu durumda şunu söylemek mümkündür: Annenin yaşadığı bu meşakkate karşılık babaya ona teşekkür etmesi ve iyilikte bulunması emredilmesi mânası vardır. Bu, babanın annenin ve emzirme döneminde çocuğun nafakasını yüklenmesidir. Bu durum şu ilâhi beyanlarda bildirilmiştir: “Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olanın (babanın) borcudur”; “Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin”. Veya nispet edilecek bir nesebi bilinmediği için insanlar arasında kınanmış halde bırakmadığı için ücretini vermelidir. Bilakis onu insanlar arasında kınanmış değil, nesebi belli biri yapmıştır. Buna benzer mânalar verilebilir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, süt emzirmeyi değil, sütten kesilmeyi bildirmiştir. Meşakkat sütten kesmede değil emzirmededir. Fakat O, süt emzirmenin tamamlanmasını ve tam yapılmasını belirtmiştir. Zira sütten kesme ile bu durum tamamlanmaktadır. Dolayısıyla bunun tamamlanmasının bildirilmesinde süt emzirme de dâhildir. Halbuki süt emzirmenin bildirilmesinde bunun tamamlanması bulunmamaktadır. Bundan dolayı bu şekilde bildirildi. En doğrusunu Allah bilir.
Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymaısın. Cenâb-ı Hak kendisine ve anne babasına şükretmesini emretmiştir. Şükrün neticesi şükrettiği kimseye değil Allah'a yöneliktir. Zira bir başkasına şükretmeyi ve övgüyü gerektiren bir şey yapan kimse bunu Allah'ın sayesinde ve onun nimetleri sayesinde yapabilmiştir. Dolayısıyla aslında O'nun dışında bir varlığa övgüde bulunan veya şükreden kimsenin bu şükrü ve övgüsü hakikatte O'na yöneliktir. Ayrıca bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın ilâhi beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri anne babanın sana yaptığı iyiliklere karşı onlara teşekkür etme konularında bana şükret. Zira onların sana yapmış olduğu iyilikler benim lütfum ve rahmetim sayesindedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah'ı anın”, Yani size yaptıkları iyiliklerden dolayı atalarınızı anarken Allahi anın. Zira onlar bu yaptıklarını Allahin lüttuvla yapmışlardır. Bana şükret sözü Şu manaya % gelebilir: Sana venliğim nimetlere dair, Anne babana da, Sana yaptıkları iyilikler ve seni yetiştirdikleri için. En doğrusunu - Allah bilir. Sonunda dönüş yalnız banadır. Daha önce açıkladığımız gibi Cenâb., Hak. her ne kadar bütün vakitlerde dönüş O'na olsa da ve O'nun huzuruna çıkılsa da dönüşün sadece ke ndisine olduğunu belirtmiştir. Çünkü onların bu dünyada yaratılış amacı öteki dünyada O'na dönüştür ve onların bu dünyada yaratılması bunuula hikmet olmuştur. Öyle ki eğer bu durum olmasaydı belirttiğimiz üzere bu dünya hayatı boşuna ve gereksiz olurdu. En doğrusunu Allah KEL G eu LİU 3 ai aka.
KIS. “Eter Asi seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana vönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.”
Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Cenâb-ı Hak ilk âyette onlara iyilik ve itaat vapmayı emretmiş, sonra bütün durumlarda itaat edilmeyeveğini, her emrettiklerinin ve istediklerinin yerine getirilmeyeceğini açıklamıştır. Yine Cenâb-ı Hak onlara izin verilmemiş ve mübah kılınmamış hususlarda değil, izin verilmiş ve mübah kılınmış işlerde onlara itaat edileceği ve isteklerinin karşılanacağını bildirmiştir. Hatta davet ettikleri ve emrettikleri mübah olmayan işlerde kendilerine itaat edilmesi ve isteklerinin verine getirilmesi şöyle dursun, söz konusu işlerde onlara muhalefet etmek ve aykırı düşünmek emredilmiştir. Yine bir rivayette şöyle geçmektedir: “Yaratıcıya isyan konularında hiçbir yaratılmışa itaat yoktur" Cenâb-ı Hak i isvan içermeyen işlerde onlara güzel davranmayı ve iyi geçimi emretmiştir. Nitekim O, şöyle duyurmuştur: Onlarla dünyada i iyi geçin Bana yönelenlerin yoluna uy. Bazıları š Y ei şöyle demiştir: Bana yönelenin ve bana itaate dönenin dinine uy.
aa ne O da peygamberdir. Bana yönelenlerin yoluna uy meâlindeki âyet şu mânaya da gelebilir: Yani be Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun”, Buna göre aynı şekilde önceki beyanın da yorumunun şöyle olması mümkündür: Benim yoluma ve dinime uy, benim dışımda birinin yoluna uyma. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Bana yönelen ve bana dönen kimsenin yoluna uy, bana yönelmeyen ve bana dönmeyen kimsenin yoluna uyma. Sonra O, kendisine yönelsin veya yönelmesin, dönsün veya dönmesin herkesin, dönüşünün O'na olacağını bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Sonunda dönüşünüz ancak banadır. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Ne Mesih, Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Büyüklenerek O'na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır”. Yani büyüklenerek geri duran ve geri durmayan herkesi huzuruna toplayacaktır. Önceki beyan da buna göre anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir.
nim yoluma ve dinime uy.
P E E EORR AAE PO REEE
---
Dipnotlar:
ANİürrezzik es-Sanini. a- Müsünnefi 11, 383; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, NV IL 248; Ahmailh Hanbel cd-Mümad L. 131.
Lukman 31:14
13, “Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: Sevgili oğlum! Allahı, ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: Sevgili oğlum! Allah'a ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlık. tir, O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır meâlindeki ilâhi beyanın çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Zira kendi canlarını yaratılış amacının dışında bir konuma yerleştirmişler [ ]ve Cenâb-ı Hak en güzel şekilde yaratıp suret vermesinden sonra canlarını yok olacak durumlara sokmuşlardır. En büyük zulüm, kişinin kendi canını helâke götürecek fiiller yapması ve bu hususta çaba göstermesidir. Bu beyana ilişkin diğer mâna şudur: Büyük bir zulümdür. Yani onlar Allah'ın nimetlerine zulmetmişlerdir. Zira bu nimetleri verenin dışında bir varlığa şükretmişlerdir. Bir diğer yorum da şudur: Büyük bir zulüm işlediler. Zira Allah'ın onların yaratılış ve bünyelerinde varettiği ulühiyet ve vahdâniyete ilişkin şahitliği kabul etmediler. Zira Cenâb-ı Hak herkesin yaratılışına Allah'ın birliği ve rubübiyetine şahitliği yerleştirmiştir. Bu, en büyük ve en çirkin zulümdür.
14. “Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, uğ vetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır”
Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Cenâb-ı Hak burada ne öğütlerde bulunduğunu bildirmemiştir. Bu öğütlerin başka bir âyette geçen durum olması mümkündür. Zira O, şöyle buyurmuştur: “Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik”; “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik”'% İhsan, güzel davranış demektir. “Hüsün” ise yapmış olduğu güzel davranışlar demektir. Netice itibariyle her iki kelime de aynı mânaya gelmektedir.
Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır. Yani zayıf düşerek. Yani hamilelik esnasında zaman ilerledikçe zayıflığı ve ağrıları artmıştır. Cenâb-ı Hak her ikisine iyilik yapmayı emretmiş, daha sonra annenin yaşadığı meşakkat ve sıkıntıyı bildirmiş, babanın yaşadığı bir durumdan ise bahsetmemiştir. Annenin yaşadığı meşakkat sırasında baba sevinç, mutluluk ve hoşnutluk duymaktaydı. Bu durumda şunu söylemek mümkündür: Annenin yaşadığı bu meşakkate karşılık babaya ona teşekkür etmesi ve iyilikte bulunması emredilmesi mânası vardır. Bu, babanın annenin ve emzirme döneminde çocuğun nafakasını yüklenmesidir. Bu durum şu ilâhi beyanlarda bildirilmiştir: “Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olanın (babanın) borcudur”; “Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin”. Veya nispet edilecek bir nesebi bilinmediği için insanlar arasında kınanmış halde bırakmadığı için ücretini vermelidir. Bilakis onu insanlar arasında kınanmış değil, nesebi belli biri yapmıştır. Buna benzer mânalar verilebilir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, süt emzirmeyi değil, sütten kesilmeyi bildirmiştir. Meşakkat sütten kesmede değil emzirmededir. Fakat O, süt emzirmenin tamamlanmasını ve tam yapılmasını belirtmiştir. Zira sütten kesme ile bu durum tamamlanmaktadır. Dolayısıyla bunun tamamlanmasının bildirilmesinde süt emzirme de dâhildir. Halbuki süt emzirmenin bildirilmesinde bunun tamamlanması bulunmamaktadır. Bundan dolayı bu şekilde bildirildi. En doğrusunu Allah bilir.
Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymaısın. Cenâb-ı Hak kendisine ve anne babasına şükretmesini emretmiştir. Şükrün neticesi şükrettiği kimseye değil Allah'a yöneliktir. Zira bir başkasına şükretmeyi ve övgüyü gerektiren bir şey yapan kimse bunu Allah'ın sayesinde ve onun nimetleri sayesinde yapabilmiştir. Dolayısıyla aslında O'nun dışında bir varlığa övgüde bulunan veya şükreden kimsenin bu şükrü ve övgüsü hakikatte O'na yöneliktir. Ayrıca bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın ilâhi beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri anne babanın sana yaptığı iyiliklere karşı onlara teşekkür etme konularında bana şükret. Zira onların sana yapmış olduğu iyilikler benim lütfum ve rahmetim sayesindedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah'ı anın”, Yani size yaptıkları iyiliklerden dolayı atalarınızı anarken Allahi anın. Zira onlar bu yaptıklarını Allahin lüttuvla yapmışlardır. Bana şükret sözü Şu manaya % gelebilir: Sana venliğim nimetlere dair, Anne babana da, Sana yaptıkları iyilikler ve seni yetiştirdikleri için. En doğrusunu - Allah bilir. Sonunda dönüş yalnız banadır. Daha önce açıkladığımız gibi Cenâb., Hak. her ne kadar bütün vakitlerde dönüş O'na olsa da ve O'nun huzuruna çıkılsa da dönüşün sadece ke ndisine olduğunu belirtmiştir. Çünkü onların bu dünyada yaratılış amacı öteki dünyada O'na dönüştür ve onların bu dünyada yaratılması bunuula hikmet olmuştur. Öyle ki eğer bu durum olmasaydı belirttiğimiz üzere bu dünya hayatı boşuna ve gereksiz olurdu. En doğrusunu Allah KEL G eu LİU 3 ai aka.
KIS. “Eter Asi seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana vönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.”
Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Cenâb-ı Hak ilk âyette onlara iyilik ve itaat vapmayı emretmiş, sonra bütün durumlarda itaat edilmeyeveğini, her emrettiklerinin ve istediklerinin yerine getirilmeyeceğini açıklamıştır. Yine Cenâb-ı Hak onlara izin verilmemiş ve mübah kılınmamış hususlarda değil, izin verilmiş ve mübah kılınmış işlerde onlara itaat edileceği ve isteklerinin karşılanacağını bildirmiştir. Hatta davet ettikleri ve emrettikleri mübah olmayan işlerde kendilerine itaat edilmesi ve isteklerinin verine getirilmesi şöyle dursun, söz konusu işlerde onlara muhalefet etmek ve aykırı düşünmek emredilmiştir. Yine bir rivayette şöyle geçmektedir: “Yaratıcıya isyan konularında hiçbir yaratılmışa itaat yoktur" Cenâb-ı Hak i isvan içermeyen işlerde onlara güzel davranmayı ve iyi geçimi emretmiştir. Nitekim O, şöyle duyurmuştur: Onlarla dünyada i iyi geçin Bana yönelenlerin yoluna uy. Bazıları š Y ei şöyle demiştir: Bana yönelenin ve bana itaate dönenin dinine uy.
aa ne O da peygamberdir. Bana yönelenlerin yoluna uy meâlindeki âyet şu mânaya da gelebilir: Yani be Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun”, Buna göre aynı şekilde önceki beyanın da yorumunun şöyle olması mümkündür: Benim yoluma ve dinime uy, benim dışımda birinin yoluna uyma. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Bana yönelen ve bana dönen kimsenin yoluna uy, bana yönelmeyen ve bana dönmeyen kimsenin yoluna uyma. Sonra O, kendisine yönelsin veya yönelmesin, dönsün veya dönmesin herkesin, dönüşünün O'na olacağını bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Sonunda dönüşünüz ancak banadır. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Ne Mesih, Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Büyüklenerek O'na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır”. Yani büyüklenerek geri duran ve geri durmayan herkesi huzuruna toplayacaktır. Önceki beyan da buna göre anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir.
nim yoluma ve dinime uy.
P E E EORR AAE PO REEE
---
Dipnotlar:
ANİürrezzik es-Sanini. a- Müsünnefi 11, 383; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, NV IL 248; Ahmailh Hanbel cd-Mümad L. 131.
Lukman 31:15
13, “Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: Sevgili oğlum! Allahı, ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle dedi: Sevgili oğlum! Allah'a ortak koşma; çünkü O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlık. tir, O'na ortak koşmak kesinlikle çok büyük bir haksızlıktır meâlindeki ilâhi beyanın çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Zira kendi canlarını yaratılış amacının dışında bir konuma yerleştirmişler [ ]ve Cenâb-ı Hak en güzel şekilde yaratıp suret vermesinden sonra canlarını yok olacak durumlara sokmuşlardır. En büyük zulüm, kişinin kendi canını helâke götürecek fiiller yapması ve bu hususta çaba göstermesidir. Bu beyana ilişkin diğer mâna şudur: Büyük bir zulümdür. Yani onlar Allah'ın nimetlerine zulmetmişlerdir. Zira bu nimetleri verenin dışında bir varlığa şükretmişlerdir. Bir diğer yorum da şudur: Büyük bir zulüm işlediler. Zira Allah'ın onların yaratılış ve bünyelerinde varettiği ulühiyet ve vahdâniyete ilişkin şahitliği kabul etmediler. Zira Cenâb-ı Hak herkesin yaratılışına Allah'ın birliği ve rubübiyetine şahitliği yerleştirmiştir. Bu, en büyük ve en çirkin zulümdür.
14. “Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi, uğ vetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın; sonunda dönüş yalnız banadır”
Biz insana anne babasıyla ilgili öğütler verdik. Cenâb-ı Hak burada ne öğütlerde bulunduğunu bildirmemiştir. Bu öğütlerin başka bir âyette geçen durum olması mümkündür. Zira O, şöyle buyurmuştur: “Biz insana anne babasına iyi davranmasını emrettik”; “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik”'% İhsan, güzel davranış demektir. “Hüsün” ise yapmış olduğu güzel davranışlar demektir. Netice itibariyle her iki kelime de aynı mânaya gelmektedir.
Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır. Yani zayıf düşerek. Yani hamilelik esnasında zaman ilerledikçe zayıflığı ve ağrıları artmıştır. Cenâb-ı Hak her ikisine iyilik yapmayı emretmiş, daha sonra annenin yaşadığı meşakkat ve sıkıntıyı bildirmiş, babanın yaşadığı bir durumdan ise bahsetmemiştir. Annenin yaşadığı meşakkat sırasında baba sevinç, mutluluk ve hoşnutluk duymaktaydı. Bu durumda şunu söylemek mümkündür: Annenin yaşadığı bu meşakkate karşılık babaya ona teşekkür etmesi ve iyilikte bulunması emredilmesi mânası vardır. Bu, babanın annenin ve emzirme döneminde çocuğun nafakasını yüklenmesidir. Bu durum şu ilâhi beyanlarda bildirilmiştir: “Onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olanın (babanın) borcudur”; “Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin”. Veya nispet edilecek bir nesebi bilinmediği için insanlar arasında kınanmış halde bırakmadığı için ücretini vermelidir. Bilakis onu insanlar arasında kınanmış değil, nesebi belli biri yapmıştır. Buna benzer mânalar verilebilir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, süt emzirmeyi değil, sütten kesilmeyi bildirmiştir. Meşakkat sütten kesmede değil emzirmededir. Fakat O, süt emzirmenin tamamlanmasını ve tam yapılmasını belirtmiştir. Zira sütten kesme ile bu durum tamamlanmaktadır. Dolayısıyla bunun tamamlanmasının bildirilmesinde süt emzirme de dâhildir. Halbuki süt emzirmenin bildirilmesinde bunun tamamlanması bulunmamaktadır. Bundan dolayı bu şekilde bildirildi. En doğrusunu Allah bilir.
Bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymaısın. Cenâb-ı Hak kendisine ve anne babasına şükretmesini emretmiştir. Şükrün neticesi şükrettiği kimseye değil Allah'a yöneliktir. Zira bir başkasına şükretmeyi ve övgüyü gerektiren bir şey yapan kimse bunu Allah'ın sayesinde ve onun nimetleri sayesinde yapabilmiştir. Dolayısıyla aslında O'nun dışında bir varlığa övgüde bulunan veya şükreden kimsenin bu şükrü ve övgüsü hakikatte O'na yöneliktir. Ayrıca bunun için (ey insan), hem bana hem anne babana minnet duymalısın ilâhi beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri anne babanın sana yaptığı iyiliklere karşı onlara teşekkür etme konularında bana şükret. Zira onların sana yapmış olduğu iyilikler benim lütfum ve rahmetim sayesindedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha canlı bir şekilde Allah'ı anın”, Yani size yaptıkları iyiliklerden dolayı atalarınızı anarken Allahi anın. Zira onlar bu yaptıklarını Allahin lüttuvla yapmışlardır. Bana şükret sözü Şu manaya % gelebilir: Sana venliğim nimetlere dair, Anne babana da, Sana yaptıkları iyilikler ve seni yetiştirdikleri için. En doğrusunu - Allah bilir. Sonunda dönüş yalnız banadır. Daha önce açıkladığımız gibi Cenâb., Hak. her ne kadar bütün vakitlerde dönüş O'na olsa da ve O'nun huzuruna çıkılsa da dönüşün sadece ke ndisine olduğunu belirtmiştir. Çünkü onların bu dünyada yaratılış amacı öteki dünyada O'na dönüştür ve onların bu dünyada yaratılması bunuula hikmet olmuştur. Öyle ki eğer bu durum olmasaydı belirttiğimiz üzere bu dünya hayatı boşuna ve gereksiz olurdu. En doğrusunu Allah KEL G eu LİU 3 ai aka.
KIS. “Eter Asi seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana vönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.”
Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Cenâb-ı Hak ilk âyette onlara iyilik ve itaat vapmayı emretmiş, sonra bütün durumlarda itaat edilmeyeveğini, her emrettiklerinin ve istediklerinin yerine getirilmeyeceğini açıklamıştır. Yine Cenâb-ı Hak onlara izin verilmemiş ve mübah kılınmamış hususlarda değil, izin verilmiş ve mübah kılınmış işlerde onlara itaat edileceği ve isteklerinin karşılanacağını bildirmiştir. Hatta davet ettikleri ve emrettikleri mübah olmayan işlerde kendilerine itaat edilmesi ve isteklerinin verine getirilmesi şöyle dursun, söz konusu işlerde onlara muhalefet etmek ve aykırı düşünmek emredilmiştir. Yine bir rivayette şöyle geçmektedir: “Yaratıcıya isyan konularında hiçbir yaratılmışa itaat yoktur" Cenâb-ı Hak i isvan içermeyen işlerde onlara güzel davranmayı ve iyi geçimi emretmiştir. Nitekim O, şöyle duyurmuştur: Onlarla dünyada i iyi geçin Bana yönelenlerin yoluna uy. Bazıları š Y ei şöyle demiştir: Bana yönelenin ve bana itaate dönenin dinine uy.
aa ne O da peygamberdir. Bana yönelenlerin yoluna uy meâlindeki âyet şu mânaya da gelebilir: Yani be Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun”, Buna göre aynı şekilde önceki beyanın da yorumunun şöyle olması mümkündür: Benim yoluma ve dinime uy, benim dışımda birinin yoluna uyma. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Bana yönelen ve bana dönen kimsenin yoluna uy, bana yönelmeyen ve bana dönmeyen kimsenin yoluna uyma. Sonra O, kendisine yönelsin veya yönelmesin, dönsün veya dönmesin herkesin, dönüşünün O'na olacağını bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Sonunda dönüşünüz ancak banadır. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Ne Mesih, Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Büyüklenerek O'na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır”. Yani büyüklenerek geri duran ve geri durmayan herkesi huzuruna toplayacaktır. Önceki beyan da buna göre anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir.
nim yoluma ve dinime uy.
P E E EORR AAE PO REEE
---
Dipnotlar:
ANİürrezzik es-Sanini. a- Müsünnefi 11, 383; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, NV IL 248; Ahmailh Hanbel cd-Mümad L. 131.
Lukman 31:16
Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Bu sözün herhangi bir soru olmaksızın başlangıç itibariyle Lokman'ın oğluna yönelttiği bir konuşma olması mümkün değildir. Dolayısıyla bir soru neticesinde onun bu sözleri söylemiş olması gerekir. Fakat bu sorunun ne olduğunu ve ge hakkında olduğunu bilmiyoruz. Eğer soru Allah'ın ilmi hakkındaysa Dez belirtmiş oldušu gibi gizli yerlerde bulunan taneyi Allah'ın getireceğini bildirmiş, -bu tanea uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onRee br a korunmanız için Allah bunları size emretti lar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte günahtan nin insanların muttali olmadığı, bilgilerinin kuşatmadığı ve insanlardan uzak en gizli yerlerde saklanmış bir şey olduğunu haber vermiştir.- Allah'ın getir. mesinden maksat Allah'ın bunu bilmesidir. Durum böyle olduğuna göre onla. rın devamlı olarak her hâlükârda, her zaman ve her durumda davranışlarını ve durumlarını kontrol etmeleri gerekir. Çünkü Allah'tan hiçbir şey gizli kalmaz, Burada sorunun Allah'ın kudreti ve hükümranlığına dair olması da mümkündür. Buna göre Allah'ın, belirtilen konularda insanlardan gizlenmiş bulunan bu taneyi çıkarmaya güç yetirebildiğini bildirmiştir. Öyle ki insanlar bu taneyi böyle gizliliklerden ve yerlerden ortaya çıkarmaya güç yetiremezler. Böylece insanlar, O'nun emir ve yasaklarına uymama durumunda kendilerine ceza verebileceğini düşünerek Allah'ın kudretinden korkar ve O'nun hükümranlığından çekinirler. Yine muhtemel sorunun rızık hakkında olması da mümkündür. Buna göre bir şey, her ne kadar onu çıkarmaya ve ona ulaşmaya insan gücünün ve potansiyelinin erişemeyeceği bir yerde de olsa Allah Teâlâ lütfuyla insanlara güçlerinin ve potansiyellerinin yetmediği şeyleri ummadıkları şekilde vermektedir. Bunun sebebi şudur: İnsanlar her daim rızık konusunda gönül rahatlığı içerisinde olsunlar, acizlikleri onları ümitsizliğe düşürmesin, güçlerinin yetmemesi halinde rızık meselesinde kalpleri kazanç vasıtalarına bağlı olmasın. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir”. Yine muhtemel sorunun, kişinin yaptığı az veya çok; büyük veya küçük amellerin karşılığı hakkında olması mümkündür. Buna göre O, küçük veya büyük olsun her amele karşılığını vereceğini bildirmişER tir. [9] Aynı şekilde müfessirlerin bir kısmı şunu söylemektedir: Yavrucuğum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa. İyi veya kötü iş. Ve bu, bir kayanın içinde bulunsa. Yani bir dağın içinde bulunsa. Veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu getirir. Yani Allah yaptığın bu işin karşılığını verir. Dolayısıyla bu yoruma göre söz konusu beyan şu ilâhi beyan gibidir: “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür”, Hangi yorum olursa olsun bunda Allah'ın birliğine, ilmine, düzenli yaratmasına, kudretine ve hükümranlığına dair delil vardır. Yine bu beyan rızık meselesinde O'na güvenmeye ve dayanmaya; kulun gücünün üstünde olan her işi O'na havale etmeye dair delil teşkil etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu Allah, en ince işleri örüp bil; drdiMiğsirlerin çoğu şöyle E P bilmektedir ve her şeyden haberEA miştir: Allah söz konusu taneyi ortaya çıkarmakta en ince işleri görüp bilmektedir ve bunun yerinden de a Bu sözün yorumu şöyledir: Yani belirtmiş olduğu gizlilikler içinde bulunan bu taneyi ortaya çıkarmaktadır. Öyle bir ortaya çıkarmaktadır ki hiç kime DURMA ang varamamakta, keyfiyeti ve mahiyet hususunda hiç kimsenin herhangi bir bilgisi bulunmamaktadır. Latif, iyilikte bulunan demektir Ayrıca bu kavram iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: O, insanların dese yola iletilmesi ve kurtuluşları için gönderdiği peygamberler ve indirdiği kitaplarla iyilikte bulunandır. O, insanların ihtiyaçlarından haberdar olandır. İkincisi “latif” kavraminin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi belirttiğimiz gibi iyilik yapandır. İkincisi, O, insanların güçlerinin, bilgilerinin ve tasarruf kabiliyetlerinin ulaşamadığı işleri ortaya çıkarmakta latif olandır. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:17
Yavrucuğum, namazını özenle kıl. Namazı kılma emrinin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Bu, Araplar'ın bildiği namazdır. Bu, dua ve niyazda bulunmak, Allahı övmek, O'na hamdetmek ve O'nu yüceltmektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar”9. Bu âyette bildirilen salât, ona dua ve istiğfar etmek, merhamet ve mağfiret dilemektir. Buna göre salât getirme emrinin, Jihtiyaçlarını karşılamasını, bağışlamasını ve merhametini Allah'tan talep etmek mânasında olması uygundur. Bu durum söz konusu kişinin devamlı bir şekilde ve ner durumda Allaha niyazda bulunan, ihtiyaçlarını O'na arz eden, Onu öven, O nun büyüklüğünü ve yüceliğini anlatan bir kimse olması içindir. İkincisi, Cenâb-ı Hak burada bilinen, kuralları ve şartlarıyla ortaya konulmuş bulunan namazı sözü edilen mânada isc yine önceki yorumda O'nun büyüklüğünü ve yüceliğini dan sonuna kadar namaz bu humurat etmiştir. Eğer bu beyan, belirtilen Allah'a dua ve övgüde bulunma, anlatma anlamlarını da içerir. Çünkü başın suslar için emredilmiştir. Eğer bu beyandaki namazdan, bilinen namaz murat edilmişse, bize farz kılınan namazın önceki ümmetlerde de olduğunu göste. rir. Buna göre İbrahim'in (a.s.) şu sözü de bu mânadadır: “Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle”™. Yine İsâ'nın (a.s.) şu sözü de böyledir: “Bana namazı ve zekâtı emretti””!, En doğrusunu, Allah bilir. İyi olanı emret, kötü olana karşı koy. Mâruf, iyi ve hayırlı olan, akıl ve yaratılış bakımından güzel görülen her şeyin ismidir. Münker ise kötü olan, akıl ve yaratılış bakımından kötü görülen her şeyin ismidir. Ayrıca iyi olanı emret, kötü olana karşı koy meâlindeki ilâhi beyanın farklı anlamlara gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Mâruf, peygamberlerin Allah katından getirmiş oldukları, insanlar için kural haline getirdikleri ve insanları davet ettikleri iyiliktir. Münker, peygamberlerin reddettikleri ve insanların yapmasını yasakladıkları davranışlardır. Veya mâruf, her selim aklın kabul ettiği ve her bozulmamış tabiatın güzel gördüğü her fiildir. Münker, her selim aklın reddettiği ve her bozulmamış tabiatın çirkin gördüğü ve kabul etmediği fiillerdir. Bunun kötülüğü ve iyiliği bedihi bilgi ile bilinir. Veya düşünüp tefekkür etmekle bir fiilin mâruf veya münker olduğu bilinir. Bütün bunlar birdir ve bizim başta açıkladığımız anlama döner. Fakat belirttiğimiz sebepler noktasında farklılaşır.
Başına gelene sabret. Yani iyiliği emretme kötülükten alıkoyma sebebiyle başına gelen eziyetlere sabret. Çünkü böyle bir kişi akılsız ve günahkâr kimselere iyiliği emretmekte, böylelerini kötülükten alıkoymaktadır. ( Dolayısıyla bu işi üstlenenin başına mutlaka eziyet gelir. Bu durum, iyiliği emretmenin ve kötülüğü yasaklamanın gerekli hususlardan olduğunu ve bu konuda başına eziyet gelse dahi kişinin bunu terketmesine cevaz verilemeyeceğini göstermektedir. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdendir. Bazıları şöyle demiştir: “İnne zâlike min hazmi'l-umür”. “Hazm”, bir işi sağlam ve düzgün yapmak demektir. O, sanki şöyle buyuruyor: Bu, sağlam ve düzgün yapılması gereken işlerdir. Çünkü bir şey, iyice sağlamlaştırılıp bağlandığında düşmesinden ve ortadan kalkmasından emin olunur. Belirtilen husus da böyledir. Bazıları şöyle demiştir: “el-Azm” (ezl), bir şeyde kesinlik ve sebat demektir. Düzenlemesi, görüşü kesinleşip tereddütlerden arındığında ve bunu dünyevi bir durum için geriye dönmeyecek ve kendisi için değişmeyecek hale getirdiğinde “şuna azmetti ve şu işe azmetti” şinin azmettiği ve kesinleştirdiği kararda sà doğrusunu Allah bilir.
dersin. İşte böyle bir durum, kibit olunca buna “azim” denir. En
Lukman 31:18
18. Seui ura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak Mİ unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez. Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, ortalıkta çalım satarak yürüme. “Ve lå tüsåʻir” ve “velâ tüsa'ir” “elif” harfiyle veya “elif” harfi olmaksızın her iki şekli de dilde mevcut bir kullanımdır””. Müfessirlerin tamamı veya çoğunluğu şöyle demektedir: Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, Yani büyüklenerek ve gurura kapılarak insanlardan yüz çevirme. Aynı şekilde ortalıkta çalım satarak yürüme meâlindeki âyet hakkında şöyle derler: Yani kendini beğenmişlik ve kibir içerisinde günahlarla şımararak, aşırı bir sevinç duyarak, büyüklenerek ve zorbalaşarak yürüme. Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-Merah” 1) haddini aşan bir neşe içinde olmak demektir. Bu, ancak büyüklük taslamaktan doğar, çünkü çalım satarak yürür. Müfessirlerin çoğunluğu bu beyanı kibirden ve zorbalıktan dolayı yüz çevirmek olarak yorumlamaktadırlar. Hasan-ı Basri de bu görüştedir. O, şöyle demiştir: Bu, kibirden dolayı, insanları küçük görerek ve onları hafife alarak onlardan yüz çevirmek demektir??, İbn Kuteybe şöyle demiştir. “el-As'ar” yüz çeviren demektir”, [ ]Zeccàc şöyle demektedir: “es-Sa'ar” devenin yakalandığı bir hastalıktır. Bu, devenin boynunu eğmektedir”5, Zeccâcın yorumuna göre gurura kapılarak insanlara burun kıvırma meâlindeki ilâhi beyanın mânası şöyledir: Yani insanlara karşı boynunu eğip durma. Ebü Avsece de buna yakın bir mânadan söz etmiştir. O, şöyle diyor: Gurura kapılarak burun kıvırma. Yani büyüklenerek zorbalaşma. Bu, gurura kapılmak suretiyle boyunu eğip çevirerek onlara bakmamandır. Yine o şöyle der: “es-Sa'ar” boyundaki eğriliktir. “Boynu eğri adam, boynu eğri deve ve onda boyun eğhiliği vardır denilir. Yine eğer bir kişi büyüklenerek insanlardan kafasını eğip çevirdiğinde, onlara bakmadığında “yüzünü eğip çevirdi” denilir. O da Zeccâc'ın söyledi. ği gibi demiştir: “cs-Sa'ar” devenin yakalandığı bir hastalıktır. Bu, devenin boynunu eğmektedir. Bunun aslı müfessirlerin ve dilcilerin dediği gibi yüz çevirmektir. Ayrıca bu beyanın iki şekilde yorumlamaya ihtimali vardır; Bunlardan biri şudur: Müfessirlerin belirttiği gibi bu, onların gururları ve büyüklenmeleri, insanları küçük ve hakir görmeleri dolayısıyla hakikat mânasına göre yüz çevirmeleridir. Çünkü onlar diğer insanları kendilerine denk görmüyorlardı. Buna göre ortalıkta çalım satarak yürüme meâlindeki ilâhi beyan da belirttiğimiz gibi hakikat anlamında büyüklenerek ve zorba bir şekilde yürümek mânasına gelir. İkinci yorum şudur: Bu beyan hakikat mânası itibariyle onlardan yüz çevirme ve ayaklarla yürüme anlamına gelmez. Bilakis iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma işinde geri durmaktan ve bunları yapmamaktan kinâyedir. Yoksa bu beyan, büyüklenme ve onlara karşı zorbalaşma, diğerlerini hafife alma anlamında değil, aksine onlardan çekinme ve korkma mânasına gelir. Eğer bu beyan, iyiliği emretme, kötülükten alıkoyma hususunda geri durma ve bundan yüz çevirme mânasında olsaydı onlardan çekindikleri ve korktukları için bunu yapmadıklarında mâzur görülmezler.
Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Gurura kapılarak insanlara burun kıvırma, Yani seninle konuştuklarında fakir insanlara karşı büyüklenerek yüzünü çevirme. Çalım satarak. Yani büyüklük taslayarak, gurura kapılarak. Unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez. Yani Allah'ın nimetleri karşısında şımaran, gurur ve kibre kapılan, bu nimetlere karşı şükretmeyen kimseyi sevmez.
Lukman 31:19
Yine yürüyüşünde ölçülü ol, sesini yükseltme meâlindeki ilâhi beyan belirtmiş olduğumuz iki yoruma gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri yürüyüşte ölçülü olma ve sesi yükseltmeme emrinin, hakikat mânasına göre yürüme ve ses hakkında olmasıdır. İkincisi: hakkında ise sanki O, şöyle buyurmaktadır: Y. Ki ye Ya b e nde ölçülü ol, büyükl: Yani insanlar arasında yürüyüT 7 " y enerek ve insanlara eziyet vermek için onları hakir ve küçük görerek yürüme. Sesini yükseltme, Yani sesini onların sesinden fazl yükseltme. Yoksa sesinle onlara eziyet verirsin. Aksine onlara yumuşak mi söyle, Bazıları şöyle demiştir: Yumuşak ve teenniyle, başını e in için Caiz oltin yerlere değil, önüne bakarak yürü. İnsanlara si Sii gülse. me ki anlari eziyet vermeyesin. Böyle yaparsan onlar açısından senin sesin belirtildiği gibi eşek sesine benzemiş olur, Eşek sesi nasıl çirkin görülüyorsa senin sesin de öyle çirkin görünür, Eğe bu beyan, iyiliği emretme, kötülükten alıkoymaya dair insanlar arası ilişkilerde kinâye ise şu anlama gili Yani iyiliği emredin, kötülükten de alıkoyun ve bu hususta kendiniz için bir ululuk sözünüzün geçerliliğini ve kabul edilirliğini talep etmeyin. Bilakis bu in kendiniz için bir üstünlük, sözünüzün geçerliliğini ve kabul edilirliğini talep etmek söz konusu olmaksızın adil olunuz. Ebü Avsece şöyle demiştir: Yürüyüşünde ölçülü ol. Yani mutedil bir şekilde yürü. Sesini yükseltme. Yani sesin ölçülü olsun, şiddetli bir ses tonuyla konuşma. Bu şekilde konuşmak da çalım satmaktır.
Çünkü seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri belirttiğimiz durumdur. Yani insanlara karşı sesini yükseltme ki eşeklerin eziyet verdiği gibi onlara eziyet vermeyesin. Böyle yaparsan senin sesin eşeğin sesi gibi olur. Veya Cenâb-ı Hak bunu bildirmiştir, çünkü eşek kendi ihtiyacı ve şehveti sebebiyle anırmaktadır. İnsanlar ise kendi ailesinin ihtiyacından dolayı bağırmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak şöyle bildirmektedir: Eğer siz iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsanız, bunu kendi menfaatiniz [ ]veya ihtiyacınız için yapmayın. Aksine bunu Allah için yerine EZE getirin. Veya belirttiğimiz durumdan dolayı. Yahut Cenâb-ı Hak eşek sesini özellikle bildirmiştir, çünkü eşeğin sesi dışındaki bütün seslerde mutlaka bir zevk veya yararlanma bulunmaktadır. Eşeğin sesinde ise ne bir yarar ne de bir zevk bulunmaktadır. Veya O, şöyle denildiği için bunu belirtmiştir: Eşek sesinin başı iç çekmek (zefir), sonu ise nefes vererek ses çıkarmaktır (şehik). Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, bu sesi, cehennemliklerin acıdan dolayı iç çekerek feryat etmelerine benzetmiştir”.
et etmiş olmalıdır: “Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her “o İmam şu ilâhî beyana işar nefeste acıdan inleyip feryat ederler Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Yürüyüşünde ölçülü ol. Yani uy. gun şekilde yürü. Başıbozuk yürüme ve sana helâl olmayanlara bakma. Yük. seltme, yani düşür. Sesini, yani sözlerini. Lokman, oğluna yürüyüş ve konuş. masında mutedil davranmasını emretmektedir. Sonra da o, yüksek sese bir ör. nek vermiş ve şöyle demiştir: Çünkü yüksekliğinden dolayı seslerin en çirkini eşeğin anırmasıdır.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Seslerin en çirkini. Seslerin en kötüsü, O, oğluna karşılıklı görüşmede sesin yüksek oluşunun çirkinliğini anlattı”, Unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez. Bazıları şöyle demiştir: “el-Muhtâl”, büyüklenen ve kendini beğenmiş kimsedir. Bazıları şöyle demiştir: “Muhtâl” aldatan ve hain kişidir. “Kendini beğenen” sözünün mal çokluğuyla övünen kimse mânasına gelmesi mümkündür. Veya hiç kimseyi kendisine denk görmediği için kendini beğenen demektir.
Lukman 31:20
Allah'ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini görmez misiniz? Görmez misiniz? Bu beyanın iki mânaya geldiğini daha önce açıkladık. Bunlardan biri haber verme mânasında olmasıdır. Yani onlar Allah'ın, belirtilen nesneleri kendilerinin hizmetine verdiğini gördüler ve bildiler. (Jİkincisi emir mânasında olmasıdır. Yani Allah'ın göklerde ve yerde bulunan nesneleri hizmetinize verdiğine bakın ve bunu görün. Böylece O, onlara vermiş olduğu nimetleri hatırlatmaktadır. Yine O, bununla onların şükretmelerini talep ediyor. Çünkü O, göklerde ve yerde bulunan nesneleri onların hizmetine vermiştir ki diledikleri şekilde ve diledikleri yollarla ihti27 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurün, s. 344, yaç duyduklari nesnelerden yarar] sinler ve arzu ettiklerine ulaşsın) kümranlığının hatırlatması mân ansınlar, muratlarına ve ihtiyaçlarına erişar. Veya bu beyan, O'nun kudretinin ve hügelir. Şöyle ki böyle bir hizmet bilir. Eğer yeniden diriliş ve b nun hikmetiyle mümkün olai TN eklenen netice olmasaydı varlığın yaratılması ve insanın emrine nimetlerin verilmesi boş bir oyun olurdu. Nitekim daha önce bunu açıkladık. Göklerde bulunan nesneler. Göklerde bulunan nesnelerden insanın hizmetine verilenler, muhtemelen yağmur, bulut, güneş, ay ve benzeri göğün yararlarının yeryüzünün yararlarıyla birleştirildiği nesnelerdir. Öyle ki yerin yararları ancak göğün yararları sayesinde var olur. Veya bundan maksat meleklerdir. Çünkü onlar insanların yararlarının söz konusu olduğu bazı durumlarla imtihan edilmektedirler. En doğrusunu Allah bilir.
O, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca sermiştir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'a sorarak dedim ki: “Yâ Resülallah, bu gizli ve açık olan nimetler nelerdir?” O, şöyle buyurdu: “Ey İbn Abbâs açık olanlar İslâm, senin bu yaratılışın ve önünüze rızkın bolca serilmesidir. Gizli nimetlere gelince bunlar, Allah'ın senin kötü amellerini gizlemesi ve seni bunlarla rezil etmemesidir”, Eğer rivayet sahihse başka bir delile ihtiyaç duymaksızın âyetin yorumu bu olur. Müfessirlerin çoğu da bu görüşü benimsemiştir. Açık nimetin görünen güzellik ve temizlik; gizli nimetin de gizli olan necaset ve pislikler olması da mümkündür. )Öyle ki bunlar ortaya çıksa pisliğinden ve necasetinden dolayı hiç kimse bunlara yaklaşmaz. Bazıları şöyle der: Açık olanı dil ile, gizli olanı da kalp ile olandır. Mücâhid şöyle demiştir: Açık nimet, İslâm ve rızıktır. Gizli nimet, örtülüp gizlenen günahlar ve kusurlardır. Bu, merfü hadiste bildirilen duruma yakın bir yorumdur. En doğrusunu Allah bilir.
İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi olmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar. Allah hakkında tartışma Allah'ın birliği hakkında olması mümkündür. Veya nübüvvet hakkında olabilir. Yani O, peygamber göndermiş midir göndermemiş midir? Veya diriliş hakkında olabilir. Yani O, ölümden sonra diriltecek mi diriltmeyecek mi? Ve buna benzer hususlarda olabilir. Veya — A h merůri'l-hitåb, IV, 402; Süyüti, bu insanlar Allah'ın kitabı hakkında tartışmaya kalkışırlar. Bir bilgi, bir reh. ber ve aydınlatıcı bir kitap olmadan. Bilgi kaynakları üçtür: Akıl, sünnet ve Kur'ân. Bir kişi aklıyla düşünüp akıl yürüterek bilebilir. Yine sünnetin açıkla. masıyla bilebilir. Aydınlatıcı kitap da açıklar”. Allah hakkında Resülullah'la tartışmaya kalkışan bu kimselerde bunların hiçbiri yoktu. Özellikle Mekke ahalisi peygamberlere ve kitaplara inanmıyorlardı. Dolayısıyla O, sanki şöyle buyurmaktadır: İnsanlardan öyleleri vardır ki kendilerinde akli bir delil, sün. netten ve kitaptan herhangi bir beyan olmadığını bildikleri halde Allah hakkında tartışmaya kalkışıyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Muhammed b. İshak şöyle demektedir: Allah'ın, göklerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini görmez misiniz? Yani güneşi, ayı, yıldızları, bulut. ları ve rüzgârları. Yine O, yerde bulunan şeyleri de hizmetinize vermiştir. Yani dağları, nehirleri, denizleri, bunlardaki gemileri, ağaçları ve yıldan yıla biten bitkileri. O, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca sermiştir. Açık olarak. Yani insanları eşit kılması, rızık ve İslâm. Gizli olarak. Yani insanoğlunun yapmış olduğu günahların örtülmesi. Bunları hiç kimsenin bilmemesi ve onun da bunlar sebebiyle cezalandırılmaması. Bütün bunlar nimetlerdendir. Ona lâyık olduğu şekliyle bunlardan dolayı Allah'a çokça hamdolsun. O, İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi olmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: Allah'ın kızlarının -yani meleklerin- olduğu iddiasına dair tartışmaya kalkışırlar. Bir rehber olmadan. Yani söylediği sözlerde, kendisinde Allah katından gelen bir açıklama bulunmamaktadır. Bir kitap olmadan. Kendisi için onda delil bulunan. Bu beyanın aslı belirtmiş olduğumuz yorumdur. Allah hakkında tartışmaya kalkışıyor. Belirtmiş olduğumuz çeşitli açılardan. Bir bilgi olmadan. Akıl açısından. Bir rehber olmadan. Yani sünnetten bir açıklama olmadan. Bir kitap olmadan. Yani kendisi için onda delil bulunan, Allah katından inmiş bir kitap olmadan. Bilgi kaynakları bunlardır. Dolayısıyla Allah hakkında tartışmaya kalkışan kişide Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği bu durumların hiçbiri yoktur. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Esbeğa” fiili Önünüze serer, demektir.
Yani genişletir. “es-Sâbiğ” geniş, tam olarak uzun ve enli demektir.
Gİ yl lde İLA İLAN 54 GE
---
Dipnotlar:
ws Beyhaki, Su'abil-Imán, VI, 283-284; Deylemi, el-Firdevs bi i e kaba ed-Dürru'l-mensür, XI, 654. 29 Öyle görünüyor ki İmam, âyetin yorumunu Kur'ân nazmının tertibine göre şöyle düzenlemiştir: “Bir bilgi olmadan” Yani akli bilgi olmadan. “Bir rehber olmadan” Yani sünnetin rehberliği olmadan. “Aydınlatıcı bir kitap olmadan” Yani Kur'ân olmadan.
Lukman 31:21
Onlara, ln indirdiğine uyun denildiğinde, “Hayır, biz atalarımızdan gördüğümlüze uyarız” dediler. Peki ama ya şeytan onları alevli ateşin azbma çağırıyorsa! Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa”!0. O, bir diğer âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz. Peygamber, “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi? diye sordu”, O, sanki resülüne onlara şöyle demesini emrediyor: Sizler, şeytanın atalarınızı alevli ateşin azabına çağırdığı ve onların cehennem ehli oldukları ortaya çıktığı halde onlara uymakta ve onları taklit etmektesiniz. Yine sizler, benim benimsediğim ve size getirip davet ettiğim din atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrudur. [ ] Veya atalarınızın hiçbir konuda akıllarını kullanmadıkları ve doğru yolda olmadıkları ortaya çıkmış olsa da sizler onlara uymaktasınız. Tâ ki onlar “evet, senin bildirdiğin gibi olsalar da biz onlara uyarız” derlerse onların atalarına uymakta inatçılıkları ve büyüklenmeleri ortaya çıkar. Zira gerçek açıkça ortaya çıktığı halde onlar gerçeğe uymamış, bilakis arzularına uymuşlardır. Böylece onların “Allah da bize bunu emretti”? sözlerinde yalancı oldukları ortaya çıkar. Veya atalarının da kendilerinin bulundukları yol üzere olduklarına dair sözlerinde yalancı oldukları ortaya çıkar. Aksine onların ataları arasında kendilerinin şu an bulundukları halin aksi bir durumda olanlar da vardır. Eğer derlerse ki: Senin belirttiğin durumda iseler biz onlara uymayız. Bu durumda gerçek ortaya çıkmış olur ve En delillerle ketmeleri sebebiyle sorumlu tutulacağına ve azap edileceğine dair delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın cehennemlik olduklarını bildirdiği kimseler, Hz. İsâ (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.) arasındaki dönemde yaşayan fetret ehliydiler. Müfessirler şöyle demektedir: Peki ama ya şeytan onları çağırıyorsa! Yani, evet kesinlikle şeytan onları alevli ateşin azabına çağırmaktadır.
ag İh akel 28 yere gg 42 PIET Giad 03
Lukman 31:22
Her kim özünü Allah'a teslim ederse. Âyette geçen yüzünü anlamındaki “4+,” sözünün “kendini” mânasına gelmesi mümkündür. O, sanki şöyle buyurmuştur: Her kim kendini Allah'a teslim ederse ve bunda başkasını ortak kılmazsa. Kendini iyiliğe adayarak. Kendine yönelik işlerde. Yani kendi canını sadece Allah'a kullukta ve O'nun emirlerini yerine getirmeye harcayarak. Eğer böyle davranırsa sağlam kulpa yapışmış demektir. Yani kulpların en sağlamına yapışmış ve sağlamlaştırmış demektir. Cenâb-ı Hak bu durumu başka bir âyet-i kerimede bildirmiştir: “Hiç kopmayan”!3, [§]Yani hiç kopmayan, kesilmeyen ve yok olmayan bir kulpa yapışmıştır. Çünkü bu, hevâ ile değil, kesin delillerle sabit olmuştur. Dolayısıyla kesin delillerle sabit olan her şey, ebediyen sübut bulmuş, kesintiye uğraması ve yok olması mümkün olmayan şeydir. Hevâ ile sabit olan şey ise hevânın ortadan kalkması sebebiyle yok olur ve hemen kesintiye uğrar. Özünü Allah'a teslim ederse ilâhi beyanının şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani işini Allah'a teslim ederse. Buradaki “yüz” onun işinden kinâyedir. Yani işini Allah'a havale eder. Veya bu ifade, onun kendisinden kinâyedir. Bunun yorumu ilk başta belirttiğimizdir. Tevil ehli şöyle demektedir: Her kim özünü Allah'a teslim ederse. Yani dinini Allaha ait kılarsa. Yani dinini Allaha has kılarsa. Tıpkı “herkesin yüzünü ona doğru çevirdiği bir yönü vardır” ilâhi beyanı gibi. Yani her din ve mezhep müntesibinin. En doğrusunu Allah bilir.
Kendini iyiliğe adayarak Bu be š yan fark biri belirtmiş olduğumuz su yorumdur: e in e re I Davranışlarında kendine iyilik ederek a a ye yilik ederek. O, kendi m e yUX: emredilen buyrukları yerine getirmek için kullanma adır ki bu da Allaha kulluktur. O, kendi canını helâke götürecek tehlikelere AG, Sepa O, insanlara iyilik yapmak suretiyle kendisini iyiliğe adamıştır. Veya “muhsin” kelim a e: esi âlim demektir. Bu mâna şöyle denilmesi gibidir: Ahsene”, yani bildi, Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Her kim özünü Allah'a teslim ederse. Yani amellerini Allah'a has kılarsa Kendini iyiliğe adayarak. Yani mümin olarak. Tıpkı şu ilâhi beyanda Sidik gu gibi: Mümin olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yapan kimseye gelince”. Bu, İbn Abbâs'ın görüşüdür?s, Mukâtil şöyle demektedir: Her kim özünü Allah'a teslim ederse. Yani dinini Allaha has kılarsa, Kendini iyiliğe adayarak. Amelinde. Sağlam kulpa yapışmış demektir”. Sağlam kulpa yapışmış demektir. Belirttiğimiz üzere o, kulpların en sağlamına yapışmış demektir. Çünkü bu, hevâ ve arzularla değil, kesin delillerle sübut bulmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
(SJİşlerin sonu Allah'a varır. Bu beyanın farklı yorumlara gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: İşlerin neticesinin düzenlenmesi ve takdiri, insanlara değil, Allah'a aittir. İkincisi şudur: Düzenleme ve takdir yetkisi kiminse işlerin sonu da ona varır. Bu beyana ilişkin bir diğer yorum şudur: Cenâb-ı Hak, işlerin sonunun kendisine varışını, gidişin”! ve dönüşün O'na oluşunu??”, O'nun huzuruna çıkışı?” ve ebedi hayata varış” özel olarak bildirmiştir. Her ne kadar bütün vakitlerde bu durumlar Allaha dönükse de O, bunları özel olarak âhiret için belirtmiştir. Çünkü belirttiğimiz gibi bu âlemin yaratılış gayesi ikinci âlem; bu dünyanın yaratılış amacı âhirettir. Zira onunla bu hayat hikmet ve gerçek olmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu durumları kendine ait kılmış ve kendi zatına nispet etmiştir. Yine bu beyan şöyle de yorumlanabilir: Cenâb-ı Hak bunu, o günde tartışma olmasın diye bildirmiştir. Zira bu dünya26 Firüzâbâdi, Tenvirü'I-mikböâs, s. 434. 27 Mukatil b. Süleyman, Tefsir, II, 22.
da tartışılmış, bu sebeple Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bugün hükümran.
lık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!
yle Las i eğ AİLEYİ GREDE 252
---
Dipnotlar:
x Örneğin bk. el-Bakara, 2/285. Örneğin bk. el-Bakara, 2/210. Örneğin bk. İbrâhim, 14/21.
Lukman 31:23
Kim de inkâr ederse artık onun inkârı seni üzmesin. Bu beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Artık onun inkârı seni üzmesin. Helâk olacağın bir üzüntü. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”, Bu, Hz. Peygamber'e yönelik bir kolaylık ve işin hafifletilmesidir. Yoksa onlara karşı acıma ve onlara üzülmenin terkedilmesi mânasında değildir. Çünkü Resülullah, onların inkârları sebebiyle üzüntüsünden ve acımasından neredeyse kendini helâk edecekti. Dolayısıyla bu beyan, ona yönelik işin hafifletilmesi ve bir teselli mânasındadır. İkincisi şudur: Artık onun inkârı seni üzmesin. Yani onun seni yalanlaması seni üzmesin. [S]Cenáb-i Hak onun inkârını bildirmiştir, çünkü Hz. Peygamber'i yalanlamakla kâfir olmaktadır ve bu durum onun inkârına sebep olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Küfürde yarışanlar seni üzmesin”?, Resülullah (s.a.), Allah katından bildirdiği ve beyan ettiği vahiylerde onların kendisini yalanlamalarına üzülmekte ve bunu oldukça önemsemekteydi. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: Onların seni yalanlamaları seni üzmesin. Zira onlar bize dönecekler, böylelikle biz de yalanlamalarının karşılığını onlara vereceğiz. Üçüncüsü şudur: Artık onun inkârı seni üzmesin. Zira bu inkârın zararı kendilerinedir, sana değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok”ss. cak ona ait; size yüklenen görevin sor yüklenen sorumluluğu an umluluğu da yalnızca size aittir”, Buna ilmektedir. Cenâb-ı Hak resülüne inkâr lyor. Zira bunun zararı söz konusu kişiye ilişmekte kendisine herhangi bir zarar dokunmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Çünkü onların dönüp gelecekleri yer yalnız bizim huzurumuzdur; yaptıklarının sonucunu kendilerine bildireceğiz. Bu bir tehdittir. Yani ii ların dönüp gelecekleri yer bizim huzurumuzdur ve onlara gâfil EAR ve bu dünyada tercih ettikleri şeyleri bildireceğiz. Böylelikle onlar yapmış oldukları şeyleri hatırlayıp belleyeceklerdir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yaptıklarının sonucunu kendilerine bildireceğiz. Yani yaptıklarının karşılığını onlara vereceğiz. Allah kalplerin derinliklerindekini dahi çok iyi bilmektedir.
Yani onların yaptıklarını ve bu davranışlarının karşılığını iyi bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:24
Onlara kısa bir süre hayatın nimetlerini tattırırız. Yani bu dünyada. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın nitelediği üzere dünya menfaati önemsizdir: “De ki: Dünya menfaati önemsizdir”?7. Yani bunda az bir süre faydalanıyor ve ömür sürüyorlar. Sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakırız. bunu cennetlikler için bildirdiğinin mukabilinde bildirmiştir. Nitekim O, bu hususta meâlen şöyle buyurmuştur: “Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler”. Cenâb-ı Hak cehennemliklerin ateşe kendi tercihleriyle girmediklerini, mecbur bırakıldıklarını ve buraya itildiklerini bildirmektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecekler”?”, Çok ağır. Bu beyanın azabın uzun sürmesinden kinâye olması mümkündür. Yine bunun, azabın şiddetinden, acı vericiliğinden yıcı oluşundan kinâye olması da mümkündür. Tıpkı “ateş yüzlerine veya yarala yay Denildi ki: Onlara sert muamele yapıvuracak”? meâlindeki ilâhi beyan gibi. 2 larak türlü şekillerde azap edilecektir. En doğrusunu Allah bilir.
göz Ç Ao EEI 9
Lukman 31:25
25. “Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka Alla diyeceklerdir. De ki: Bütün övgüler Allaha mahsustur; ama onların çoğu bilmez.” Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, mutlaka 'Allah” diyeceklerdir. Cenâb-ı Hak resülüne “onlara gökleri ve yeri kimin yarattığını sorsan sana “bunları Allah yarattı” derler ve böyle cevap verirler” diye bildirmiştir. Onların yaratmakta Allah'ın bir ve tek olduğunu kabul etmelerinden hemen sonra gelen “de ki: Bütün övgüler Allah'a mahsustur” ilâhi beyanı iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: O, resülüne kendisine övgüde bulunmasını emretmiştir. Çünkü o, Allah'ın birliği ve rubübiyetine dair delil getirmeye ihtiyaç duymamaktadır. Sadece onların bunu dile getirmeleri vardır. Zira bildirmiş olduğu üzere onlar Allah'ın birliğini dile getirmektedirler. Buna göre ister büyük, ister küçük olsun bütün durumlarda bunu kabul etmeleri gerekir. Dolayısıyla bundan dolayı onun Allaha övgüde bulunmasının emredilmiş olması ortaya çıkar. Veya O, resülüne kendisine övgüde bulunmasını emretmiştir. Çünkü ötekilerin imtihan edildikleri O'nun birliğini ve ulühiyetini kabul ettikten sonra yalanlama ve puta tapmakta onu kurtarmış ve bunlardan uzak tutmuştur. )Böylelikle Resülullah, Allah'ın kendisine yönelik lütfu, merhameti ve kâfirlerin arasında onu korumuş olması dolayısıyla O'na övgüde bulunur. Bildirilen beyanın hemen akabinde övgüde bulunma emrinin yorumu bu iki şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.
Ama onların çoğu bilmez meâlindeki ilâhi beyan, De ki: Bütün övgüler Allah'a mahsustur anlamındaki ilâhi beyandan ayrı ve müstakildir. Zira bu ilâhi beyandan ayrı kabul edilmezse zâhiri mânaya göre Allah'a övgüde bulunma emrini, muhatapların bilmedikleri anl s amına gelir, bu da uygun değildir. Ama onların çoğu bilmez me la âlindeki beyan farklı yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hak, gerçek ne rağmen onların bilgisiz olduklarına açıklamıştır, çünkü onlar bildikleriyle amel etmemektedirler. Bu durum, duyuları olduğu halde göz, kulak ve dillerinden yararlanmadıkları için Cenâb-ı Hakk'ın bu organları bulunmadığını belirtmesi gibidir?”, Bilgi de böyledir. İkinci yorum şudur: Onlar, bilmek için bilgi kaynaklarından akıl yürütmeyi ve düşünmeyi terkettikleri için bilmezler. Dolayısıyla bunlar mâzur da görülmezler, Eğer söz konusu beyan, bu anlama gelirse hakikat mânasında onların bilgileri bulunmadığını ifade eder. Fakat onlar bilgi kaynaklarından akıl yürütmeyi terkettikleri için mâzur görülmezler. Veya bu beyan burada şu mânaya da gelebilir: Ama onların çoğu bilmez. Putlara tapmalarının kendilerini Allah'a yaklaştırmadığını ve bunların kendilerine şefaatçi de olmayacaklarını bilmezler. Çünkü onlar putlara kendilerini Allah'a yaklaştıracaklarını ve bunların kendilerine Allah katında şefaatçi olmalarını umdukları için tapmaktaydılar. Zira Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız””. “bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””, Veya bu beyan şu anlama da gelebilir: Yani onlar bu dünyada yaptıklarının âhiretteki karşılığını bilmiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
anlamda bilmeleri-
Lukman 31:26
Göklerde ve yerde olan her şey yalnız Allah'ındır; kuşkusuz hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah'tır. Sanki Cenâb-ı Hak, onlara şunu bildirmekte ve hatırlatmaktadır: O emrettiği ve ya31 Örneğin şu ilâhi beyanda bu durum bildirilmektedir: “Artık onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir; bu yüzden geri de dönemezler”. “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve Aer a katında bizim aracılarımız’ diyorlar. Onlara şöyle de: ‘Göklerde ve yerde hart a iği bir şeyi O'na bildirmeye mi Lİ wat asa ss ortaklardan O'nun üce ve münezzeh olduğunda şüphem yoktur (Yunus,! f ve inmeli ki halis ek yalnız Allah için olanıdır. Allah'tan başka esi siya koruyucu kabul edenler, -ki 'sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara ei ye lar- ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verece;
sakladığı fiillerde ve çeşitli şekillerde onları sınamasında kendi zatına dönük bir ihtiyaç veya yarar yahut bir zararı giderme amacı yoktur. Aksine bu emir ve yasaklarla, imtihan edilen varlıkların ihtiyaçları ve yararları bulunmasından dolayıdır ve onlardan bir zararı giderme amacı taşımaktadır. Zira mülkü, zenginliği ve hükümranlığı belirtilen seviyeye ulaşmış -gökler YS yerdeki her şey O'nundur-. Varlığın, kendi ihtiyacı için insanlara emir ve nehiyde bulunması ve onları sınaması mümkün değildir. Aksine bunu, bir yarar elde etme ve bir zararı gidermeye insanların ihtiyacı bulunmasından dolayı yapmaktadır. Veya Cenâb-ı Hak onlara nimetlerini hatırlatıyor ve buna karşın kendisine şükredilmesini talep ediyor. Zira O, gökleri, yeri ve içindekileri insanın hizmetine sunmuştur. Bunların hepsinin gerçek mülkiyeti O'na aittir. Kuşkusuz hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah'tır. O, zatı itibariyle hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan bir varlıktır. Hiçbir şey onu aciz bırakamaz. Veya O, kendisine ihtiyaç duymayana ihtiyacı yoktur, Her türlü övgüye lâyık olan yalnız Allah'tır. Denildi ki: Yani zatından dolayı övgüye ve şükredilmeye lâyık olan O'dur. Yine denildi ki: Fiillerinde ve yaptıklarında övgüye lâyık olan O'dur. “Hamid” kelimesi övgüde bulunan mânasına geldiği gibi “övgüde bulunulan” anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:27
Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsaydı, deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı yine de Allah'ın sözleri tükenmezdi. Bu beyanın bir durum, bir soru veya daha önce söz konusu topluluğun bir hitabı olmaksızın başlangıç cümlesi olarak Cenâb-ı Hak tarafından buyurulmuş olması muhtemel değildir. Fakat bunun Cenâb-ı Hak tarafından indirilme sebebi, hikâyesi ve işin aslının ne olduğunu bilmiyoruz. Bununla birlikte İbn Abbâs (r.a.) şöyle demektedir: Allah'ın düşmanı Yahudiler Resülullaha ruhun ne olduğunu sordular, Bunun üzerine “De ki: ‘Ruhun ne olduğunu ancak Rabb'im bilir”™ meâlindeki âyet nâzil olmuştur. Yani Rabb'imin bileceği hususlardandır, bagdi bunun hakkında bilgim yoktur. [ ]Bunun akabinde o RA şu ilâhi beyanı okumuştur: “Size ise pek az bilgi verilmiştir” Yani Allah'ın bilgi i hakkında size çok az bir bilgi verilmişti e e ¿S x en “Kİ Bi verilmiştir. Hz. Peygamber onlara bu âyeti okua aso je Kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nåil olmuş pme ki İNK y ettiğin halde bunu nasıl söylersin? Bu nasıl bir araya gelebilir: wan az bilgi ile çokça hayır. O [İbn Abbâs] şöyle dedi: Bunun üzerine eğer Yenilgi bütün ağaçlar kalem olsaydı meâlindeki ilâhi beyan nâzil olmuştur”. [Cenâb-ı Hak], şöyle buyuruyor: Eğer ağaçlar kalem olarak yontulsaydı ve deniz de -ardından ona yedisi daha eklenmek üzere- mürekkep olsaydı, böylece hepsi Allah'ın bilgisini yazan mürekkep olsaydı, kalemler kırılır ve mürekkep tükenirdi. Ama yine de Allah'ın bilgisi tükenmezdi. Dolayısıyla Allah'ın ilmine nispetle size verdiği bilgi pek azdır. Sizde bulunan bilgiye nispetle de Allah'ın ilmi çoktur. Çoğunluk bu görüşü benimsemektedir. Fakat bunun dışında sanki bu, nüzül sebebinden ve bildirilmesinden dolayı daha uygundur. Yine bu, iki yoruma açıktır. Bunlardan biri “göklerde ve yerde bulunan nesnelerin hepsi Allah'ındır””? meâlindeki beyanda belirttiğimiz durumdur. Şöyle ki Allahın mülkü ve hükümranlığı öyle bir seviyeye ulaştı ki bütün ağaçlar kalem olsa ve denizlerin hepsi mürekkep olsa, bununla O'nun yarattıklarının isimleri, mülkü ve hükümranlığı yazılsa bütün bunlar tükenir, fakat O'nun yarattıkları tükenmez ve bunların sonuna ulaşamaz. Veya Cenâb-ı Hak bu beyanı, bu Kurân için bildirmiştir. Şöyle ki: Bunun sebebi Kur'ân'ın kendi içinde az oluşuna ve Allah'ın onda yazdığı hususların azlığına dair inkârcıların şöyle demeleridir: Bu ölçüde bir kitap nasıl olur da önceki kitaplarda bulunan bilgilerin hepsini içerir. Oysa o kitaplar taşınması zor ağır yükler halinde iken bu Kur'ân ise sadece tek cilt bir kitaptır? Dolayısıyla -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak bu Kur'ânda birçok mânayı, bilgiyi ve hikmeti bir araya getirdiğini bildirmiştir. Şöyle ki bunu tefsir edip içerdiği bilgileri açıklamak üzere yeryüzündeki bütün ağaçları kalem, bütün denizleri mürekkep kılsa ve bununla bu kitabın içerdiği bilgileri yazsa, bütün bu kalem ve mürekkepler tükenir, fakat Allah'ın bu kitapta yazdığı bilgiler tükenmez. En doğrusunu Allah bilir ya, yapılan açıklama bu beyanın yorumu ve nüzül sebebi olmaya uygundur. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Allah Aziz'dir, Hakim'dir.
---
Dipnotlar:
35 “O, dilediğine hikmeti verir ve kime hikmet verilirse o kimse birçok hayra nâil olmuş deTaberi, Câmi'u'l-beyân, XVIII, 572-573; Süyüt, ed-Dürru'l-mensür, XI, 656. Krş. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, l, 255; Tirmizi, “Tefsir” 17; Nesâi, es-Sünenü'l-kübrâ, X, 167. Bir önceki âyet-i kerime.
Lukman 31:28
28. “Sizin hepinizin yaratılması da yeniden d pintines! de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir; Allah her şeyi işitir, her şeyi görür” Sizin hepinizin yaratılması da yeniden diriltilmesi de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Bazıları şöyle di Cenâb-ı Hak bunu bildirmiştir, çünkü Kureyş'ten bir grup Hz. P eygamber s (s.a.) şöyle demişlerdi: Allah bizi aşamalar halinde yarattı: “Nutfe” (döllenmiş yumurta), sonra “alaka” sonra kemik ve et. Sonra da sen, bir anda yeni bir yaratılışla tekrar yeniden diriltileceğimizi iddia ediyorsun. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ey bütün insanlar! Sizin hepinizin yaratılması da yeniden diriltilmesi de kudret açısından Allah için sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Allah her şeyi işitir. Yani “Biz yeniden diriltilmeyeceğiz” şeklindeki sözlerini. Her şeyi görür. Yani yaratma ve yeniden diriltme işini. Cenâb-ı Hakk'ın bu beyanı, onların tek bir kişinin yeniden diriltilmesini kabul ettikleri için buyurmuş olması da mümkündür. Çünkü onlara ölümden sonra diriliş hakkında önceki ümmetlerden haberler intikal etmişti ve bu haberler tevatür derecesine ulaşmıştı. Şu ilâhi beyan bu bağlamda zikredilebilir; “Sayıca binleri buldukları halde ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Bunun üzerine Allah onlara “ölün!” dedi. Sonra kendilerine hayat verdi”, Onların şu sözü de bu mânadadır: “Bize Allah'ı apaçık göster demişlerdi”? Yine şu ilâhi beyanlar da bunu ifade etmektedir: “Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz”; “Allah onu yüzyıl ölü olarak tuttu, sonra diriltti”'. Dolayısıyla sanki bunların yeniden diriltilmesini kabul etmişlerdir, çünkü buna ilişkin haberler onlara tevatüren gelmiştir. Ama onlar başkalarının yeniden diriltilmesini inkâr etmişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sizin hepinizin yaratılması da yeniden diriltilmesi de sadece bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi leşen diriliş herkes için geçerlidir. Ve dirmiş olabilir: Y gibidir. Zira bir kişi için gerçekei ya Cenâb-ı Hak bu beyanı şunun için bilm aya dair sebepler farklılaşıp üç özellikten ötürü zorlaşır: Acizlik, bilgisizlik ve meşguliyet, Dolayısıyla Cenâb-ı Hak herhangi bir varlık tarafından Pu bırakılmaktan veya herhangi bir şeyin O'na gizli kalmasından yahut herhangi bir şeyin O'nu bir işi yapmaktan engellemesinden münezzeh olduğuna göre her şeyin yaratılması ve yeniden diriltilmesi O'nun için tek bir kişinin yaratılması ve yeniden diriltilmesi gibi olur. Veya Cenâb-ı Hak bu beyanı şundan dolayı bildirmiş olabilir: Tek bir nesne ya da olay ve her nesne yahut olay, az ve çok, olan ve olacak olanlar, bunların hepsi “ol, ve oluverir”? beyanı kapsamındadır. [ ]Bu emir, “kün” diye ifade edilir, “kâf” ve “nün” kullanılmaksızın “ol” diye tercüme edilir. Fakat “kün” diye belirtilmiştir, çünkü bu, Arap kelâmında en özlü ve bahsedilen mânanın ifade edilmesi için kullanılan en kısa sözdür. En doğrusunu Allah bilir.
Allah her şeyi işitir, her şeyi görür. Sanki daha önce ötekilerin bu konuda bir sözü bahis konusu olmuştur ki Cenâb-ı Hak “O, bunu işitir”, “O, bunu görür ve bilir” buyurmuştur. Veya insanların durumlarını ve işlerini görür.
---
Dipnotlar:
29 “Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar, Onlar bundan daha büyüğünü Müsâdan istemişler, “Bize Allah'ı apaçık göster” demişlerdi de bu haksız davranışları yüzünden onları hemen yıldırım çarpmıştı”
Lukman 31:29
Allah'ın geceyi gündüze kattığını, gündüzü de geceye kattığını, güneşi ve ayı (buyruğuna) boyun eğdirdiğini bilmez misin? Cenâb-ı Hak kudretini, hükümranlığını, ilmini ve yaratıcı düzenlemesini hatırlatıyor. Bunda ayrıca yeniden dirilişe dair delil vardır. Kudretine gelince O'nun, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katması bunu göstermektedir. Sonra da O, bunları tek bir (seyir) sınırı ve tek bir ölçü üzere korumuştur. Bunda hiçbir farklılık ve değişim söz konusu olmaz. Buna güç yetiren varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz ve ondan hiçbir şey gizli kalmaz. Aynı şekilde güneşin ve ayın boyun eğdirilmesini, bunların bir gün ve bir gecede beş yüz senelik bir mesafe kat etmelerini, bu süre içerisinde böyle bir mesafe almayı, insanlar zihinlerinde tasavvur edemezler, Bunlardan biri hiçbir izi kalmayacak şekilde tamamen ortadan kalktıktan sonra diğerinin var edilmesi, Allah'ın, kişi öldükten ve kendine ait izi ortadan kalktıktan sonra diriltmeye kâdir olduğunu göstermektedir. Bunda çeşitli yönlerden deliller vardır. Bunlardan biri Allah'ın kudretine delil oluşudur. Zira O, bunlardan birini diğerine katmakta ve bunları tek bir düzen ve tek bir ölçüde korumaktadır. Bunlarda bir farklılaşma ve değişim de söz konusu olmamaktadır. Bu durum, O'nun kudretine, ilmine ve düzenlemesine delil teşkil etmektedir. Yine bunlardan her birinin diğerinin ortadan kalkmasından sonra var edilmesi, yeniden dirilişe güç yetirmeye de delil oluşturmaktadır.
[ ]Her biri belirli bir süreye kadar hareketini sürdürmektedir. Yani kendisi için var edilmiş süreye kadar. Bu süre ne öne alınır ne de geciktirilir. Allah yapıp ettiklerinizden kesin olarak haberdardır. Gizli ve açık. Bu, devamlı bir şekilde korkmaları, dikkatli ve ihtiyatlı olmaları için bir tehdittir. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:30
Bu böyledir, zira Allah hakikatin kendisidir. Yani varlığın yaratılması, belirtilen nesnelerle olayların var edilmesi ve bunların boyun eğdirilmesine dair O'nun bildirmiş oldukları işte böyledir. Yine O'nun gece ve gündüz, güneş ve ay ile haber verdiği bütün olaylara ilişkin eylemler, ulühiyet vasfına ve ibadet edilen varlık olma nitelemelerine lâyık olmak bakımından gerçek bir ilâhın fiilleridir. Sizlerin Allah'ın dışında taptığınız putlar, tapılmaya lâyık bir temeli bulunmayan sahte tanrılar olup ulühiyet vasfına ve ibadet edilen varlık olma nitelemelerine lâyık değillerdir. Zira hakikatin kendisi O'dur. Çünkü bütün bu nimetleri ve yararları size sunan Odur. O'nun dışında taptıkları şeyler ise asılsızdır. Onlara yaptığınız kulluğun size bir yararı yoktur. O, çok yücedir, çok büyüktür.
O, çok yücedir, çok büyüktür, Yücelik anlamına gelen “uluv” kelimesi iki mânaya yöneliktir: Bunlardan biri yüceliğin üstünlük kurma ve mutlak galip olma mânasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”?“, Yani o, galip olmuş ve üstünlük kurmuştu. Yine şu ilâhi beyan da bu mânadadır: “İşte âhiret yurdu! Onu yeryüzünde haksız üstünlük kurmak ve bozgunculuk çıkarmak istemeyenler için hazırlamış bulunuyoruz”, Buna göre O, çok yücedir meâlindeki ilâhi beyanın üstün ve mutlak galip olan mânasına gelmesi uygundur. İkincisi, “uluv” kelimesinin yücelik mânasına gelmesidir. Eğer bu kelime yücelik anlamına gelirse bu beyan, Allah'ın yaratılmış varlıklar için söz konusu olabilen değişim ve son bulma gibi hususlardan yüce ve münezzeh olması demektir. O, çok yücedir. Yani yaratılmış varlıklar hakkında söz konusu olabilen niteliklerden yüce ve münezzehtir. O, çok büyüktür. Yani yaratılmış varlıklara ilişen niteliklerin kendisine ilişmesinden yücedir. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:31
Görmez misin, denizde gemiler Allah'ın lütfuyla nasıl yüzüp gidiyor. Cenâb-ı Hak başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Gemiler buyruğu ile yüzsün diye”; “Güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü sırada... 2246, “Güzel bir rüzgâr” sözünde belirtilen durum, bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu nimettir. Denizde gemiler Allahın lütfuyla nasıl yüzüp gidiyor. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir: Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak gemileri, bütün ağır yüklerine rağmen suyun yüzeyinde insanların faydasına olsun diye yüzer kıldı. Halbuki gemilerin tabiatında suyun dibine çökme ve suyun içine batma vardır. Allah gemileri suyun üzerinde durur ve yüzer şekilde yarattı ki insanlar uzak ve ulaşılması imkânsız diyarlardaki ihtiyaçlarına ve yararlarına ulaşsınlar. Öyle ki eğer gemiler olmasaydı onlar bunlara hiçbir şekilde ulaşamazlardı. İkinci yorum şudur: Cenâb-ı Hakk'ın gemilerin denizlerde kendisi aracılığıyla yüzdüğü güzel rüzgârı ve deniz suyunun sakin ve durgun oluşunu bildirmiştir. Öyle ki bu güzel rüzgâr suyun durgun olduğu sırada suyun hareketini sağlamaktadır. İşte bu durum O'nun nimetidir. En doğrusunu Allah bilir.
Varlığının kanıtlarından bir kısmını size göstersin diye. Birliğinin, kudretinin, hükümranlığının ve nimetlerinin kanıtları olması da mümkündür. Nimetlerinin kanıtlarına gelince bu belirttiğimiz hususlardır. Kudreti ve hükümranlığının kanıtları ise belirttiğimiz üzere denizlerde gemileri ağır yüklerine rağmen suyun üzerinde durur, su almayan ve batmayan bir şekilde yaratması O'nun kudretinin ve hükümranlığının alâmetidir. Bunların tabiatında ise su alma ve suya batma vardır. Allah'ın birliğinin kanıtlarına gelince (Jbu, O'nun güzel rüzgârla gemileri yüzdürmesidir. Eğer bu, tek kişinin değil, birden fazla kişinin fiili olsaydı gemilerin yüzüp gitmesi engellenirdi. Bu durum, bunun birden fazla ilâhın değil, tek ilâhın düzenlemesiyle gerçekleştiğini göstermektedir.
Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için açık işaretler vardır. Çok sabredenin mümin mânasında olması mümkündür. Aynı şekilde çok şükredenin de bu mânada olması mümkündür. Sabır, imandan kinâyedir. Yine şükür, imandan kinâyedir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”47. Cenâb-ı Hak “iman edenler” yerine sabredenler sözünü kullanmıştır. Çünkü O, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar başkadır”, Şükür, imandan kinâyedir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Eğer inkâr ederseniz bilesiniz ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur; ama O, kullarının nankörlügüne razı olmaz, şükrederseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur”?”; “Şükrederseniz, yani “iman ederseniz” demektir. Çok sabreden sözünün musibetlere sabreden; çok şükreden beyanının ise O'nun nimetlerine şükreden mânasına gelmesi mümkündür. Veya Cenâb-ı Hak bunları, bildirilen kimseler için kanıt yapmıştır, çünkü başkaları değil, onlar bu kanıtlardan yararlanan kimselerdir. Çok sabreden sözü şu anlama da gelebilir: Denizde başlarına gelen musibetler ve sıkıntılara. Çok şükreden. Bu sıkıntılardan onları koruduğu ve kurtardığı için. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:32
Dalgalar onları koyu gölgeler gibi sardığında. Bazıları şöyle demiştir: Gölgeler gibi. Yani dağlar gibi. Bazıları şöyle demiştir: Gölgeler gibi. Bu, suyun çokluğundan ve büyüklüğünden meydana gelen siyahlıktır. Denildi ki: Dalga geminin üstünde karanlık gibi durmaktadır. Burada bildirilen gölgelerin hakikat anlamında değil, benzetme mânasında olması mümkündür. Buna göre bu, onların dine dair şaşkınlıklarından kinâyedir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir; birbiri üzerinde karanlıklar! Elini çıkarsa neredeyse onu göremeyecek”, Dolayısıyla buna, hakikat mânası değil benzetme yapılması anlamı verilmelidir. Cenâb-ı Hak, onların dine dair şaşkınlıklarını haber vermektedir. İlki de bu mânadadır. Ebü Avsece şöyle demiştir: Gölgeler gibi. Yani kendisiyle gölgelendiğin nesne. “ezZulletü” (adil) bulut demektir. (Jibn Kuteybe şöyle demiştir: Gölgeler gibi. EE Bu beyanda geçen bu ifade, “zulle” kelimesinin çoğuludur. O, bundan bir kısmının diğer kısmın üzerinde olduğu ve çokluğundan dolayı oluşan siyahlığı murat etmiştir. Denizlerde de dalgalarından dolayı gölgeler bulunmaktadır. Yine âyette geçen “el-Hattâr” kelimesi aldatan demektir. “Hatru” en kötü ve en şiddetli aldatma demektir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-Hattâr”, aldatan yalancı demektir. Denilir ki: Bunun kullanımı “hatera, yahturu, Müfessirler bu âyetin inkârcılar hakkında olduğunu söylemiştir. Onlar, denizlerde musibetler ve sıkıntılarla karşılaştıkları zaman helâk olma korkusu arttığında yalnızca Allah'a dua ediyor ve dini O'na has kılıyorlardı. Çünkü müslümanlar, her durumda yalnızca O'na dua etmekte ve dini O'na has kılmaktadırlar. Dolayısıyla bu âyet onlar hakkındadır.
Allah kendilerini sağ salim karaya çıkardığında ise içlerinden bir kısmı ortada kalır. Bazıları şöyle demiştir: İçlerinden bir kısmı ortada kalır. Diliyle güzel söyler, kalbiyle ise inkârcı olur. Bazıları şöyle demiştir: İçlerinden bir kısmı ortada kalır. Yani adil olur. Yani sıkıntılı zamanlarda bulunduğu hal olan iman ve ihlas üzere kalmaya devam eder, inkâra dönmez. Bazıları şöyle demiştir: İçlerinden bir kısmı ortada kalır. “Muktesıd”, mutedil ve adaletli demektir. Bu, belirttiğimiz durumdur. En doğrusunu Allah bilir.
Hıyanete gömülmüş nankörler topluluğundan başkası âyetlerimizi inkâr etmez. Denildi ki: “el-Hattâr” kelimesi aldatan demektir. Bazıları şöyle demiştir: “el-Hattâr”, aldatmada en ileri seviyeye ulaşmış kimse demektir. ye sy Sapi Sİ SNI
Lukman 31:33
33. “Ey insanlar! ii saygısızlıktan sakının; hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Allah'ın vâdi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o, yoldan çıkarıcı da (şeytan) Allah hakkında sizi ayartmaSin. Ey insanlar! Rabb'inize saygısızlıktan sakının. Bu beyan su mânaya gelebilir: Rabb'inizin sizin üzerindeki hakkına dair O'ndan sakının ve bu hakkı yerine getirin. Veya Rabb'inize karşı gelmekten ve mâsıyetten sakının. Veya Rabb'inizin cezalandırmasından ve azabından sakının. Bununla birlikte sakınma emri mümin ve kâfir açısından farklılık arzeder. Kâfir için şirkten ve Allah'tan başkasına tapmaktan sakının demektir. Mümin için ise size emrettiği ve yasakladığı her şeyde Allaha karşı gelmekten sakının demektir. Veya şu an Allah'tan başkasına tapmaktan ve şirkten sakının.
256 (SJHiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun. Cenâb-ı Hak böylece âhirette, insanların bu dünyada birbirlerine olan yakınlıkları aracılıgıyla birbirlerinden beklenti ve ümitlerinin kesileceğini, bu dünyada bir mının diğerlerinden elde ettikleri yararların ortad Ğİ li O, âhiret hayatında, rtadan kalkacağını bildirmiştir.
: bugünün dehsetinden ve herkesin kendi caniyla mesgul olmasından dolayı, bütün bunların ortadan kalkacağını bildirmektedir. Öyle ki hiç kimse arkadaşına fayda sağlayamayacaktır. Özellikle evlâdın babasına, babapun da evlâdina fayda sağlayamayacağı bildirilmiştir ki aslında bunlardan birinin Kalbi, ötekine bir kötülüğün ilişmesine dayanamaz ve bütün gücüyle bu kötülüğü ondan gidermemeye sabredemez. Bu durum, onlarda yaratılan şefkat ve sevgiden dolayıdır. Ayrıca Cenâb-ı Hak, herkesin kendi canıyla meşgul olmasından ötürü bunlardan birinin diğerine fayda sağlayamayacağını bildirmiştir. Bu çerçevede Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Her türlü nesep ve bağ kesilir, benim nesebim ve bağım hariç”, Onun nesebi bizi davet ettiği ve bize öğrettiği dinidir. Onun bağı ise kıyâmet günündeki şefaatidir. Her türlü nesep ve bağ o gün kesilecek bu ikisi ise devam edecektir. Zira dinine tutunan kimseye eksik yaptığı ve aşırıya gittiği davranışlarında kıyâmet günü Resülullah şefaatçi olacaktır. Fakat onun dinini kabul etmeyen ve davet ettiği dinine icabet etmeyen kimse için bu iki durumdan biri ve diğer nesep ve bağlardan hiçbiri olmayacaktır. Bunların hepsi kesilecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Aralarındaki bağlar kopmuştur””?. Bazıları şöyle demiştir: Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği bir günden korkun. Bu beyan kâfirler hakkında nâzil olmuştur. Müminlere gelince âhiret hayatında onlarda baba oğluna, oğul da babasına yarar sağlar. Baba oğluna amelinin fazlasından verir. Aynı şekilde evlat da babasına verir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz”, En doğrusunu Allah bilir.
Âyette geçen “lâ yeczi” (sze Y) kelimesi bir yarar sağlamaz demektir. “Cezâ, yeczi, cezâen, fe huve câzin” yani fayda verdi. Yine “eczâ yüczi” (syv syi) kalıbı da bunun gibidir. [ ] “Eczeeni kezâ” (4S çizi), bana yetti demektir. İbn Kuteybe de böyle demiştir. Yine o şöyle demiştir: Yoldan çıkarıcı. Âyette geçen “Barür” beyanı “gayın” harfinin nasbedilmesiyle şeytan mânasına gelir. “Gurür” şeklinde “gayın” harfinin Ötreli kılınmasıyla geçersiz mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Allahın vâdi gerçektir. Onların birbirinden umudunun kesileceğine ve ümitsizliğe düşeceklerine dair vâdi. Veya kıyâmetin kopacağı ve bunun kesinlikle meydana geleceğine dair bildirdiği haber. Veya bu beyan sevap ve ceza hakkındadır.
Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bu, hakikat ve benzetme (temsil) yapılması mânasına göre anlaşılabilir. Hakikat mânası şöyledir: Yani dünya hayatı ve zevkleri sizi Allah'ı anmaktan ve âhirete hazırlık yapmaktan sizi meşgul etmesin ve bunlardan alıkoymasın. Siz bunlarla aldanmayın. Zira dünya hayatı Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği gibi oyun ve eğlencedir: “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir”, Bu size göre böyledir. Çünkü onlara göre dünya hayatı, âhiret için değil, kendisi için var edilmiştir. Dolayısıyla onların bakış açısına göre oyun ve eğlencedir. Bizim bakış açımıza göre ise dünya asılsız bir şey değil, aksine bir gerçekliğe sahiptir. Çünkü dünya hayatı, âhiret için ve oraya yetecek miktarda bir geçim kaynağı olarak yaratılmıştır. Benzetme mânasına göre bu ilâhi beyanın yorumu şudur: Cenâb-ı Hak aldatma fiilini dünya hayatına nispet etmiştir. Çünkü görünen güzelliği ve süsün yanı sıra sevinç ve lezzetini ortaya koyması bakımından dünya hayatı; şayet temyiz gücü, akıl, anlayış ve süsleyip güzelleştirme imkânı olan bir konumu olsaydı insanları aldatırdı. Buna göre zâhiri bakımından dünya hayatının ortaya çıkardığı durumlar, benzetme (temsil) mânasıyla bir aldatmadır. Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği bu durum, nehiy mânasında da olabilir. Yani dünya hayatıyla ve ondaki sevkler sebebiyle aldanmayın. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]O, yoldan çıkarıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi ayartmasın. Denildi ki: Yoldan çıkarıcıdan maksat şeytandır. Yani o, sizi ayartmasın. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Muhakkak ki Allah cömert ve merhametlidir, size azap etmez. Veya O, şöyle buyurmaktadır: Muhakkak ki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, O, her şeye kâdirdir. O, kendi zatına dönük bir ihtiyaçtan dolayı bir şeyi size emretmez ve yasaklamaz. Zira dünya hayatında emreden ve yasaklayan kimse başkasına muhtaç olan kimsedir. Zengin ise emrederek bir şey talep etmez. Veya buna benzer yorumlar dile getirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Lukman 31:34
[Gayp Bilgisi Yalnızca Allah Katındadır]
Kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah'ın katındadır; O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Bazı rivayetlerde İbn Ömer'in (r.a.) şöyle dediği nakledilir: Resülullah buyurdu ki: “Gaybın anahtarı beş tanedir ki bunları Allah'tan başkası bilemez” Akabinde o, bu âyette bildirilen beş durumu saymıştır’, Yine Ebü Hureyre Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Beş şey vardır ki bunları Allah'tan başkası bilemez” O, sonra kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah'ın katındadır meâlindeki âyeti sonuna kadar okudu”, Eğer bu rivayet sahihse durum, onun bildirdiği gibidir. Bu beyan, haber verilen durumların hakikatinin bilinmesi hakkındadır. Yoksa şöyle denilmesi mümkündür: Kişi bu durumları bazı işaretler aracılığıyla bilir. Örneğin yağmurun ne zaman yağacağına dair bilgi gibi. Veya rahimlerdekinin çocuk olup olmadığı, erkek mi kız mı olduğunu, her ne kadar rahimlerdekinin mahiyetini bilemezse de. Örneğin müneccimler bu durumları hesap veya bazı işaretler aracılığıyla bilebilmektedirler. Bu, bildirdiklerinde onların doğrulukları mânasına gelir. [ ] Górmez misin ki İbrahim (a.s.) yıldızlara baktığında “ben rahatsızım dedi”. Yani rahatsızlanacağım. Ebü Bekir es-Sıddik'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: [Habibe] bint Hârice'nin?" karnındaki bebeğin kız olacağı benim kalbime düşmüştür” Neticede onun dediği gibi olmuştu. Ebü Bekir'in (r.a.) bunu, kendi kalbine atılmasından dolayı bilmiş olması 25 Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, Il, 24,58; Buhâri, “Tevhid” 4.
7. “Sonra yıldızlara şöyle bir baktı; Ben rahatsızım dedi”. 238 Bu, Hz. Ebü Bekir'in hanımı Habibe bint Hâricedir. e OBP SN mümkün değildir. Nitekim Resülullah (s.a.) kıyâmetin vaktini bilmemektedir, zira hiç kimse buna muttali değildir. Ancak şöyle denilebilir: Resülullah'a (s.a.) gökten gelen bir vahiy olmaksızın bir şey hakkında konuşma ve görüş bildirme izni verilmemiştir. Dolayısıyla böyle gelecekten haber vermekle meşgul olmak caiz değildir. Çünkü böylesi meşguliyet, insanın imtihana tâbi tutulduğu bir çok şeyi kaybetmesine, kendisine emredilen ve yasaklanan buyrukları terketmesine neden olmaktadır. Veya şöyle de denilebilir: Söz konusu meşguliyet uğursuz saymak, falcılık yapmak, helâl yolun dışındaki vasıtalarla rızkı temin etmek mânasına gelebilir. Bundan dolayı bu tür meşguliyetler yasaklanmıştır. En doğrusunu Allahı bilir.
Kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah'ın katındadır. Kıyâmet hakkındaki bilgi meâlindeki beyanın kıyâmetin vakti mânasına gelmesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi: “Ne zaman gelip çatacak? diye sana kıyâmet saatini sorarlar. De ki: Onun hakkındaki bilgi sadece Rabb'imin katındadır”, [ ] “Ne zaman gelip çatacak? diye sana kıyâmeti sorarlar. Sen onun hakkında ne söyleyebilirsin ki! Onun hakkındaki nihai bilgi Rabb'ine aittir”, Cenâb-ı Hak kıyâmetin vaktinin kimsenin bilgisi dâhilinde olmadığını bildirmektedir. O, Resülullaha da “sen ancak ondan korkanları uyarırsın”? buyurmuştur. Dolayısıyla bunun dışındaki şeyler ise senin bilgin kapsamında değildir. Kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah'ın katındadır cümlesi şu mânaya da gelebilir: Yani kıyâmetin mahiyeti hakkındaki bilgi O'nun katındadır. Zira O, kıyâmeti ve kıyâmetin korku dolu durumlarını haber vermiş, fakat mahiyetini, sınırlarını ve ölçüsünü bildirmemiştir. Dolayısıyla O, bu durumların bilgisinin ancak kendi katında olduğunu beyan etmiştir.
O, yağmuru yağdırmaktadır. Cenâb-ı Hak yağmuru “Says” olarak isimlendirmiştir. Yağmuru bu şekilde nitelemesi, insanların hayatta kalmalarına ve dünyevi imkânlarına dayanak teşkil eden gıdalar hakkında yağmurun bereket kaynağı olması anlam itibariyle daha uygundur. Başka bir âyette O, yağmuru rahmet“; bir diğerinde bereket kaynağı” olarak nitelemiştir. Yağmurun rahmet olarak nitelenmesi, insanların hayatlarının ve bedenlerinin kurtuluşunun onunla sağlanmasından dolayıdır. Bu, rahmetin göstergesidir. Yine O, yağmuru bereket kaynağı olarak nitelemiştir, çünkü her şey yağmur sayesinde gelişmekte ve artmaktadır. Zira bereket, çalışma olmaksızın gelişen ve artan her hayrın ismidir.
O, rahimlerdekini bilmektedir. O, rahimdekinin nutfeden (sperm) alaka (embriyo); alakadan mudğa (bir parçacık et) haline gelme ve bir halden diğerine değişmesini, her bir vakitte ve anda meydana gelen gelişmeyi ve benzeri durumları bilmektedir. Bütün bunları Allah'tan başkası bilemez. Bununla birlikte rahimde çocuğun olduğunu, bunun erkek mi kız mı olduğunu ise Allah'tan başkasının bilmesi mümkündür.
Hiç kimse yarın ne elde edeceğini bilemez; hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Cenâb-ı Hakk'ın bunu, insanlar her durumda ihtiyat, korku ve dikkat halinde olsunlar diye gizlemiş olması mümkündür. Zira eğer onları buna muttali kılsaydı onlar söz konusu zamana kadar kendilerini güvende görecek ve dolayısıyla istedikleri her şeyi yapacaklardı. Bu durumda imtihanın ortadan kalkması söz konusu olurdu. Cenâb-ı Hak bunu onlar için gizlemiştir ki devamlı bir şekilde her zaman ve her durumda ihtiyat, korku ve dikkat halinde olsunlar, En doğrusunu Allah bilir. Ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. Müfessirlerin bir kısmı şu hâdiseyi nakletmektedir: Kendisine Vâris b. Amr b. Hârise b. Muhârib denilen çöl ahalisinden bir adam, Resülullaha (s.a.) gelmiş ve şöyle demiştir: Bizim topraklarımız kurudu, yağmur ne zaman yağacak? Karım hamile kaldı, ne zaman doğuracak? Ben doğduğumu biliyorum, peki nerede öleceğim? Bugün ne yaptığımı biliyorum, pas yann ne iş yapacağım? Ve kıyâmet ne zaman kopacak? Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Muhiribi'nin soruları hakkında bu âyeti indirmiştir: Kıyâmet saati hakkındaki bilgi yalnız Allah'ın katındadır. Ondan başkası bilemez. O, yağmuru yağdırmakta; rahimlerdekini bilmektedir. Erkek ve kız. Hiç kimse - ister iyi ister kötü biri olsunyarın ne elde edeceğini bilemez -hayır ve şer olarak-; hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Düz bir yerde mi dağda mı yoksa karada mı denizde mi? Ama Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır. O, bütün bunları bundan dolayı bildirmiştir. Resülullah (s.a.) “kıyâmet hakkında soru soran nerede?” demiş, Muhâribi de “buradayım” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) bu âyeti okumuştur“.
---
Dipnotlar:
259 ¿pp Peygamber'in hanimi Hz. Âişe'nin şöyle dediği riyayet edilmiştir: Ebü Bekir, Gâbedeki mallarından ona yirmi vesk ölçeğinde hurma vermişti. Hastalığı şiddetlenip vefatı yaklaştığında o şöyle dedi: Allaha andolsun ki ey kızım! İnsanlar arasında benden sonra zenginliğinden memnuniyet duyacağını tek kişi sensin, fakirliğinin bana ağır geleceği tek kişi de sensin. Ben sana yirmi vesk ölçeğinde hurma vermiştim. Eğer sen bunları toplamışsan bunlar senindirler. Fakat şimdi bunlar vârislerin mallarıdır. Bu vârisler erkek kardeşin ve iki kız kardeşindir. Dolayısıyla bunu Allah'ın kitabına göre taksim edin. Bunun üzerine Âişe şöyle dedi: Ey babacığım! Allah'a andolsun ki böyle olsaydı da ben bunu almazdım. Fakat benim kız kardeşim Esmâdır. Diğeri kimdir? Ebü Bekir şöyle cevap verdi: Bint Hârice'nin karnındaki bebektir. Ben onun kız olacağını düşünüyorum. Bir başka rivayete göre Âişe şöyle demiştir: Bu dediğin Ümmü Abdullah'tan başkası mıdır? Ebü Bekir şöyle cevap vermişti: Evet, Bint Hârice'nin karnındaki bebektir. Kalbime onun kız olduğu düşmüştür” (Mâlik b. Enes, e/-Muvatta, “Akdıye”, 40; Abdürrezzâk es-Sanlâni, e/-Musannef, IX, 265 o Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, II, 25; bk. Taberi, Câmi'w'-beyân, XVIII, 584-585; Süyütü, ed-
Secde 32:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
1. “Elif-lâm-mim
Secde 32:2
[Kur'ân-ı Kerim'in Allah Tarafından İndirilmiş Hak Kitap Oluşu]
Elif-lâm-mim. Bu beyanın yorumunu kitabın başında açıkladım'. Bu kitabın indirilmesi. Mutlak mânada kitap Allah'ın kitabıdır. Yine mutlak mânada din Allah'ın dinidir. Yine mutlak mânada yol, Allah'ın yoludur. Bunda asla kuşku yoktur. Yani bunun Allah katından indirildiğinde şüphe yoktur. Çünkü O, bunu güvenilir ve tertemiz elçilerin eliyle indirmiştir. Onlar bunu değiştirmemiş ve tahrif etmemişlerdir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Bunda asla kuşku yoktur. Yani bunun peygamber tarafından uydurulmadığında ve onun Allah'a yapılmış bir iftira olmadığında. Aksine bu kitap, âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Bunda asla kuşku yoktur. Bunda asla şüphe oktur. Bu, insanların sağlam ve apaçık her iş için söyledikleri mânadır. En doğrusunu Allah bilir.
Âlemlerin Rabb'i tarafından. Âlem yaratılmış varlıkların cins ismidir. Yine bu kavram, yaratılmışların cevheri mânasındadır. “Âlemin” kelimesi bunun çoğuludur. Önceden var olanların ve sonradan var olacak olanların tümü bu kavramın kapsamına girer. Bunda Cenâb-ı Hakk'ın [ ]var olmuş ve var olacak olan tüm varlığın Rabb'i ve mâliki olduğuna ilişkin bir niteleme vardır. Tıpkı “hesap ve ceza gününün mâliki” ilâhi beyanı gibi. O, söz konusu günün mâliki olduğunu bildirmiştir. Halbuki söz konusu gün, daha var olmamıştır.
o sid Mİ a pil
Secde 32:3
Buna rağmen, 'Onu kendisi uydurdu? diyorlar öyle mi? Diyorlar öyle mi? cümlesi zâhiri bakımdan soru ve bir şüphe mânası içermektedir. Bununla birlikte Allah katından gelen bir soru olunca muhatabı susturma, cevabın olumlu olması ve iddianın reddini gerçekleştirme mânasına gelir. Şöyle ki bu beyan soru soran veya bilgi talebinde bulunan bir kimse tarafından söylenseydi ona nasıl cevap verilir ve bu konuda nasıl bir şey söylenirdi? Zira soru soran kimseye hayır veya evet diye cevap verilir. Dolayısıyla buna göre bu beyan Allah katından gelince cevabın olumlu ve iddianın reddinin gerçekleşmesi mânasındadır. Zira bu beyanın gerçek bir soru mânasına gelmesi mümkün değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İnsan arzu ettiği her şeye sahip olabilir mi ki?”3, Sanki O, şöyle buyurmaktadır: İnsan arzu ettiği her şeye sahip olamaz. Buna göre burada da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş gibidir: Evet, onlar bunu kendisi uydurdu diyorlar.
Sonra Cenâb-ı Hak onların onu peygamberin uydurduğuna dair sözlerini reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: Hayır! O, Rabb'in tarafından gönderilen hak kitaptır. Hayır! O, Rabb'in tarafından gönderilen hak kitaptır cümlesi şu mânaya gelebilir: O, Hz. Muhammed tarafından yazılmış ve uydurulmuş bir kitap değildir. Aksine o, Allah katından indirilmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Bu kitabın âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmekte olduğunda asla kuşku yoktur”. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: O, Rabb'in tarafından gönderilen hak kitaptır. Beşer sözü değildir. Böyle bir kitabı getirmek, insanın kudreti dâhilinde değildir. Dolayısıyla o, Allah katından gönderilen hak kitaptır. Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir.
“ Bir önceki âyet-i kerime.
pi toplumu uyarman için. Yani indirdiğimiz kitapla bir toplumu uyarman için. Senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri olumsuzluk mânası taşımasıdır. Yani kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarman için. Bunlar Hz. İsâ ile Hz. Muhammed dönemi arasında yaşamış fetret ehli kimselerdir. İkinci mâna şudur: Senden önce kendilerine uyarıcı gelmiş bir toplumu uyarman için. Onlar bu kimselerden önce gelip geçmiş babaları ve dedeleridir. Bunlara daha önce uyarıcı gelmişti. Bu uyarıcının şeriatinin ve izlerinin kalıntıları çocuklarına intikal etmişti. En doğrusunu Allah bilir, Umulur ki doğru yolu bulurlar. Bu beyan da aynı şekilde iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Bir toplumu uyarman için ki bununla onlara karşı hidâyet delillerini gösteresin. İkinci mâna şudur: Doğru yolu bulmaları umudu ve beklentisiyle bir toplumu uyarman için. En doğrusunu Allah bilir.
peel pekala Yİ EİN GE gl 21
Secde 32:4
Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan Allah'tır. Bu beyanı da daha önce açıkladık“. Sonra arşa istivâ eden Allah'tır. Daha önce bu beyan hakkında da yapılan pek çok yorumu açıkladık”. Bununla birlikte daha önce açıklamadığımız bir hususu belirteceğiz. Öyle görünüyor ki bu yorum gerçeğe ve doğruya daha yakındır, o da şudur: “İstevâ ale'l-arş” kelâmı öyle bir ifade ve sözdür ki Allah Teâlâ akıllarda buna dair bilgi ve idrak yolu varetmemiştir. Sonra arşa istivâ eden Allah'tır sözünü kastediyorum. Çünkü O, başka bir yerde bu ifadeyi kullanmış ve onu bilen birine sormasını emretmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Sonra arşa istivâ eden O'dur. O Rahmân'dır. O'nu bilen birine (yine kendisine) sor”, Eğer bu ifade, insan aklı ve anlama kapasitesi bakımından bilinebilir ve idrak edilebilir olsaydı, âlemlerin Rabb'inin elçisi bir bilene sormaksızın aklı ile bunu idrak eder ve anlardı. Bu bilen biri Allah'ın kendisi veya Cibrildir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bunu sormasını emrettiğine göre, bunun akıl ve anlama kabiliyeti ile idrak edilmesi ve bilinmesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Aksine bunun bilinme yolu ancak Allah'tan gelen bir bilgi olabilir (sem). Resülulah'ın bunu açıkladığına veya bu hususta bir şey söylediğine yahut birinin ona bu konu hakkında bir şey sorduğuna dair bir rivayet de söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]O”nsuz size ne bir dost ne bir şefaatçi bulunur. Müfessirler şöyle demektedir: O'nun dışında size âhirette fayda verecek ne bir dost, ne de O'nun azabından sizi alıkoyacak bir şefaatçi bulunur. O'nun dışında size ne bir dost bulunur cümlesi şu mânaya da gelebilir: Yani O'ndan başka sizin işinizi yönetecek bir Rab ve ilâh yoktur. Ne de bir şefaatçi bulunur. O, sizin taptığınız putları şefaatçi tayin etmemiştir. Sizler de bunu bilmektesiniz. O halde O'nu bırakıp bu putlara nasıl taparsınız. Veya Cenâb-ı Hak bu beyanı onlara tehdit anlamında bildirmektedir. Yani bunlara ne bir dost, ne bir yardımcı ne de bir şefaatçi bulunur. Ne kendisi ne de başkası onlar için böyle olur. Fakat müminlere gelince Allah onların dostudur. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda bildirildiği gibi: “Allah iman edenlerin velisidir”; “Bu, iman edenlerin yar ve yardımcılarının Allah olmasının, kâfirlerin ise böyle bir yardımcılarının bulunmamasının sonucudur”, Hâlâ düşünüp ders almaz mısınız? Onun yarattıkları hakkında bildirmiş olduğu özellikleri düşünüp ders almaz mısınız ki O'nu birleyesiniz.
En doğrusunu Allah bilir.
Secde 32:5
[Allah İçin Bir Günün Dünya Hayatındaki Bin Yıl Gibi Olması]
O gökten yere her işi düzenleyip yönetir. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Her işi düzenleyip yönetir. Yani O, tek başına gökten yere her iş hakkında hüküm verir. Bize göre bunun iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Her işi düzenleyip yönetir. Yani O, her işi düzenleyip vareder. Veya O, insanları emir ve nehye muhatap olmaya ve imtihan sorumluluğunu yüklenmeye elverişli olacak şekilde yaratmıştır. Yahut O, bütün işleri hikmet ve düzen içinde vareder, İkinci yorum şudur: Her işi düzenleyip yönetir. Yani O, gökten yere her işi düzenleyecek kimseyi görevlendirir. Örneğin O, ölüm meleğini insanların ruhlarını alması için görevlendirmektedir. Yine bazı meleklerini yağmurun yağdırılması ve bitkilerin büyümesi ve sair haller hakkında görevlendirmesi buna örnek teşkil etmektedir. Eğer âyetin mânası ilk yorum ise göğün ve yerin bahis konusu edilmesinde bir sınır ve -bunu düzenler, bunun dışındakileri düzenlemez şeklinde- bir ölçü bulunmamaktadır. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak buna temas etmiştir, çünkü insanın düzenlemesi ve bilgisi ancak buna ulaşabilir. Bunun dışındakilere ise ulaşamaz. Eğer âyetin mânası ikinci yorum ise sınırlama mânası taşır. En doğrusunu Allah bilir.
(JSonra bütün işler sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Sonra O'nun katına çıkar. Melek dünya hayatına göre bir günde O'nun yüce katına çıkar. Bu gün sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir gündür. Çünkü gök ile yer arasındaki mesafe beş yüz yıl yürüme mesafesindedir. Beş yüz yıllık bir mesafeyi iner, beş yüz yıllık bir mesafeyi çıkar. Böylece bu dünya hayatına göre bir günde bin yıllık mesafe ölçüsündedir. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede “elli bin yıl”! buyurmuştur. Bunun kıyâmet gününe ilişkin bir niteleme olması da mümkündür. Dolayısıyla bu beyan bir sınırlama ve belirleme mânasında değil, söz konusu günün büyüklüğünü ifade etme ve insanların kalbindeki büyüklüöğüne dair bir niteleme mânasına gelir. Bu niteleme Cenâb-ı Hakk'ın onu büyük olmakla nitelemesidir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O büyük günde”. Eğer bu beyan hakikat mânasıyla anlaşılırsa sınırlama ve ölçü belirleme anlamında olması da mümkündür. Çünkü zamana ilişkin hallerin değişmesiyle onun durumu ve vaktinde de değişim olmaktadır. Böylece “bin sene” bir işin durumu ve vaktinin bildirilmesi; “elli bin sene” ise başka bir durum ve başka işlerin bildirilmesi mânasında olur. Nitekim Cenâb-ı Hak bu günü bir defasında “birleşme günü”, başka bir defa “ayrışma gün yargı günü”, “hesap günü, “yeniden dirilme günü”! ve benzeri sıfatlarla nitelemiştir. Bilinmektedir ki söz konusu gün, başından sonuna toplanma veya ayrışma veya hesap yahut yeniden dirilme günü değildir. Aksine bunların tümünün gerçekleşeceği bir gündür. Zira farklı işler için vakitler ve durumlar değişecektir. Buna göre önceki durumun da böyle olması gerçeğe uygundur. En doğrusunu Allah bilir.
268 (JSonra O'nun katına çıkar. Yani O'nun katına varır. Bu beyan, tıpkı şu ilâhi beyanlar gibi olur: “Dönüş de yalnız O'nadır”; “ve O'na döndürüleceksiniz””; “Her iş O'na döndürülür””, Buna benzer âyetlerde bu husus beyan edilir. Sonra O'nun katına çıkar. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece'nin görüşüne göre, O'nun katına yükselir. “Yu'arracu” kelimesi tutup alıkoyma anlamına gelir.
Sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde ve “miktarı elli bin yıl olan bir günde” meâlindeki beyanlar hakkında bazıları şöyle demektedir: O'nun işlerinin üst sınırı olan yerin en altından göklerin en üstüne kadar olan işlerinin miktarı elli bin yıldır. Bir günün miktarı ise bin yıldır. Bu, işin gökten yere ve yerden göğe nüzülünün bir günde olmasıdır. Bu günün miktarı ise bin senedir. Fakat O'nun işinin üst sınırı olarak yerin en altından göklerin en üstüne kadar olan sınır sözü geçersiz bir görüştür. Çünkü O'nun işinin veya hükümranlığının bir sonu ve sınırının bulunması mümkün değildir. Dolayısıyla bu beyan hakkındaki yorum bizim belirtmiş olduğumuz mânadır.
---
Dipnotlar:
'! “Melekler ve ruh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar”. 12 nde -ki, işte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklarnlar, o bDUYUK 8 mı?” (el- Mutaffifin, 83/4-6). diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar
Secde 32:6
6. İşte O, duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilmektedir, izzeti sınırsız, rahmeti boldur.
İşte O. Yani bu belirtilen âlemleri yaratan. Duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilmektedir. Bu beyanın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Gaybı bilendir. Yani insanların idrak alanında olmayanı da bilendir. İdrak edileni de bilendir. Yani insanların gördüğünü ve açığa vurduğunu bilendir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Gaybı bilendir. Yani var olacak ve meydana gelecek olanı bilendir. İdrak edileni de bilendir. Yani meydana gelip geçmiş şeyleri de bilendir. Yine bu beyan şu mânaya da gelebilir: Gaybı bilendir. Birbirinden gizlediklerini bilendir. İdrak edileni de bilendir. Yani gösterdikleri ve açığa vurduklarını bilendir. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Eşyada bulunan ve insan idrakinin dışında kalan yararların mahiyetini bilendir. Örneğin insanın hayatının ve devamının kaynağı durumundaki yiyecek, içecek ve tüm gıdalara yerleştirilmiş ve gizlenmiş mânanın insan idrakinin dışında olması gibi. Yine işitme, görme, anlama ve akletme eylemlerinde işitilen, görülen, anlaşılan ve akledilen mâna ve sayesinde hayatın devam ettiği ve kuvvet kazandığı özellikler tam olarak idrak edilemez. En doğrusunu Allah bilir.
İzzeti sınırsız, rahmeti boldur. İzzeti sınırsızdır. Bu beyan burada düşmanlarını cezalandıran mânasındadır. Rahmeti boldur. Yani dostlarına rahmeti boldur. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: İzzeti sınırsızdır. Yani hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı varlıktır. Rahmeti boldur. Öyle bir rahmeti vardır ki bütün yaratılmış varlıkları bu rahmetiyle kuşatmaktadır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: İzzeti sınırsızdır. Öyle bir varlıktır ki izzet bulan O'nun sayesinde izzet bulur. Rahmeti boldur. Öyle bir varlıktır ki merhamet eden O'nun rahmetiyle merhamet eder.
@ oh gizle ça yerli
Secde 32:7
[Allah Her Şeyi Güzel Yaratmıştır]
O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. “Halekahü” hem cezimli hem de harekeli okunmuştur. Her ikisi de dilsel bir kullanımdır”. O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır meâlindeki ilâhi beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir: Bunlardan biri şudur: O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. Yani her şeyi nasıl yaratacağını bilmektedir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Cenâb-ı Hak hiç kimsenin öğretmesi veya hiç kimsenin yardımı olmaksızın nasıl yaratacağını bilmektedir. [ ]Bu dünyada ise bir öğretici veya bir yardım edici olmaksızın hiç kimse bir şeyi üretmeye güç yetiremez. Cenâb-ı Hak güç ve kudretleri bulunmadığı için insanların yeniden dirilişi inkâr ederken Allah'ın kudret ve kuvvetini kendi kudret ve güçleriyle takdir etmeleri dolayısıyla bilgisiz ve akılsız olduklarını haber vermiştir. O şöyle buyurmaktadır: Allah'ın ilmini kendi bilginizle mukayese etmediğiniz gibi O'nun kudretini kendi güç ve kudretinizle mukayese etmeyin. Zira O, öğretici olmaksızın zatından dolayı bilir. Fakat siz bir öğretici olmaksızın bilemezsiniz. Buna göre O, zatıyla kâdirdir. Hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Fakat siz başka bir varlık veya bir sebep olmaksızın güç yetiremezsiniz. Buna ilişkin başka bir yorum da mümkündür. O da şudur. O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. Yani yaratmış olduğu bütün varlıklara kendi yararlarına ve zararlarına olan eylemleri, emir ve yasakları öğretmiştir.
İkinci yorum şudur: O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. O her şeyi en mükemmel ve en sağlam şekilde yaratmıştır. Yine bu açıklama iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah insanın faydasına olan konularda ve her nesnedeki düzenleme, ayırımcı, toplama ve şekil vermeyi sağlam ve mükemmel yaratmıştır. İkincisi şudur: O, güzel yapmıştır. Yani sağlam ve mükemmel yapmıştır. Yarattığı her şeyi. Allah'ın birliği ve ulühiyetine şahitlik etmekte. Yani O, yarattığı her şeye birliğine delil olacak şekilde birliğinin ve rubübiyetinin izlerini yerleştirmiştir. Bazıları şöyle demiştir: O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. Yani O, insanları hayvan gibi ve onların suretlerinde yaratmamıştır. Hayvanları da insan yaratılışında varetmemiştir. Katâde şöyle der: Onun yaratmış olduğu her şey güzeldir. Öyle ki O, yaratmasında nasıl yaratacağını bilmektedir”. Bu, bizim belirtmiş olduğumuz yoruma yakındır.
“Halkahü” şeklinde cezimli okumada -en doğrusunu Allah bilir ya- cümlenin mânası şöyle olur: Yani her şeyin yaratılışını güzel yapmıştır. “Halekahü” şeklinde harekeli okumada mâna şöyle olur: Yani O, yaptığı ve yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.
Bu âyette Mütezile için düşük bir istidlâl yönü bulunmaktadır. Onlar şöyle demektedir: Allah yarattığı her şeyi güzel yaptığını bildirmiştir. Oysa âlemlerin Rabb'ini inkâr etme ve O'na hakaret etme ve benzeri fiillerin hepsi kötü ve çirkindir. Bu, söz konusu durumları O'nun yaratmadığını ve O'nun bunların yaratıcısı olmadığını göstermektedir.
o Abdürrezzâk es-Sanlâni, Tefsir, IH, 26; Taberi, Câmi'wl-beyân, XVIII, 598.
Ts Si o m t: olan zındıklar size karşı çıkıyor ve emer Seher kötüde e ar, zararlı ve acı veren tüm yırtıcı hayvanBi akm: ayısıyla bunları Allah yaratmaz. Onların bu husustaki sözlerini xe sorusunu ne ile reddedeceksiniz? İlkinde inkâr ve hakaret emg ile bütün kötü fiillerin, kötü, zararlı ve acı verici olmasından ötürü, Allahin yaratmasıyla meydana gelmediğini iddia ederseniz, söyledikleri sözlerde ve Aab ın dışında bir yaratıcının varlığına ilişkin iddialarında zındıkların görüşünü kabul etmeniz gerekir. Çünkü belirtilen söz konusu durumlar da kötü, zararlı ve acı vericidir. Yine onlara şöyle denir: Allah Teâlâ şeytanı asılsız bir varlık olarak nitelemiştir”. Dolayısıyla şeytanı O yaratmamıştır. Çünkü O, gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki her şeyi boş yere yaratmadığını bildirmiştir”. Yine onlara şöyle denir: Biz deriz ki: Kâfirin inkâr fiilini kötü olarak yaratmıştır; kötü fiillerle küfür fiilini kötü ve küfürbâz kimsede kötü olarak yaratmıştır. O, söz konusu kimsenin fiilini nasıl ise öylece ve bildiği şekilde yaratmıştır. Kötü olan bir fiili kötü olarak yaratmakta herhangi bir kusur yoktur. Bu, inkârı nasılsa öylece kötü olarak bilen kimsenin durumu gibidir. Bütün kötülükler de böyledir. Buna göre mahiyeti itibariyle kötü olan bir fiili kötü olarak yaratmak bir kusur değildir. Şöyle ki kötü bir şeyi gerçekte olduğu hal üzere kötü olarak bilme yükümlülüğünde de herhangi bir kusur bulunmamaktadır. Bu, eğer âyetin yorumu onların benimsediği görüşe göre ise böyledir. Fakat eğer güzel yapmıştır meâlindeki ilâhi beyanından bizim belirttiğimiz mâna anlaşılırsa -yani bildi veya öğretti mânasına gelirse- bu durumda onların belirtmiş olduğu hiçbir açıklama bu âyetin kapsamına girmez. En doğrusunu Allah bilir. İlk başta insanı çamurdan yaratmıştır. Âlimlerin çoğu burada Hz.
Âdem'in kastedildiğini söylemiştir.
etmektedir: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne V w j ilahi beyana isaret m ie e 1 övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”
arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, mam şu ilâhi beyana işaret etmekt ratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannı edir: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yadır. Cehennem ateşinden vay o inkârcıların başına
Secde 32:8
[İnsanın En Güzel Şekilde Yaratılması]
Sonra onun neslini. Yani Hz. Âdem'in neslini. Önemsenmeyen bir suyun özünden yaratıp sürdürmüştür. Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiştir. Yani Âdem. Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bu onun çocukları ve soyuna ilişkin bir tasvirdir. Çünkü Hz. Âdem'in çocuklarının rahimlerde üç karanlık dönemde nutfeden yaratılmasındaki” gariplik, eğer Âdem'in yaratılmasından fazla değilse de ondan az değildir. Çünkü duyulur âlemde görünür ve açıkta olan varlıkları yaratmak ve onlara düzgün şekil vermek, gizli ve görünür olmayan şeyleri yaratıp düzgün şekil vermekten daha kolaydır. Bunun zâhirine göre “ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır” ilâhi beyanı şu mânaya gelir: Yani Âdem'in çamurundan. Sonra onun neslini önemsenmeyen bir suyun özünden yaratıp sürdürmüştür. Yani zürriyetini. Çünkü nesil, evlat ve soy demektir. Neslini. Yani çocuklarını. O ikisi? şöyle demiştir: “Sülâle” her şeyin özü demektir. Özünden. Bazıları şöyle demiştir: “Sülâle” suyun ve her şeyin özü demektir. Bazıları şöyle demiştir: Sülâle” “seli” kökünden türemiştir. Şöyle denilir: “Selle's-seyfe”, yani kılıcı çekti. Buna göre suyun özünden sözü şu mânaya gelir: Yani sırttan çıkardığı ve çekip aldığı bir sudan yaratmıştır. “Mehin” zayıf demektir. Şöyle denilir: “Mehene, yemhenü, mehâneten fehuve mehinun”. Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin görüşüdür”.
Sonra ona düzgün bir şekil vermiştir. Yani onu toplamış, düzgün bir şekil vermiş ve organları birbirine geçirmiştir. Ruhundan ona üflemiştir. Yani onda ruhunu varetmiştir. Bu, “rih” yel kelimesinden gelmektedir. Üflemeyle bedende ayrışır. Cenâb-ı Hak bu nedenle söz konusu kavramı kullanmıştır”, En doğrusunu Allah bilir [S] Bu beyan belirttiğimiz üzere vücut az mânasına gelebilir. Yine bu beyan ş Sonra ona düzgün bir şekil vermiştir. alarının birbirine geçirilip düzenlenmesi l gele i u mânaya da gelebilir: Ona düzgün şekil vermiş ve mahani, emir ve nehyi yüklenecek şekilde onu varetmiştir. Ruhundan ona üflemiştir. Yani onda ruh varetmiştir. Burada Cenâb-ı Hakk'ın üflemeyi akete sebebi, ona üflemenin gerçekliği hususunda belirttiğimiz mânadır. En doğrusunu Allah bilir, Sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Cenâb-ı Hak, duyularla elde edilen ve duyu ötesine ait olan bütün bilgilere ulaşma ve idrak etme yollarını bildirmiştir. Bunlar insanda varedilen kulak, göz ve kalptir. Çünkü kulakla insan için gizli olan bilgilere ulaşılır ve başkasında bulunan bilgiler işitilir. Aynı şekilde gözle görme fiili gerçekleştirilir ve kendi dışında var olan nesneler görülür. Kalp (zihin) ile anlama ve ezberleme sağlanır, yapılması ve kaçınılması gereken hususlar birbirinden ayrıştırılır. Cenâb-ı Hak idrak edecekleri ve kendilerine gizli olan bilgilere ulaşıp algılayacakları ve bunları birbirinden ayrıştıracakları vasıtaları insanlara verdiğini bildirmiştir. Bunlar belirtilen duyu organlarıdır.
Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Müfessirler şöyle demiştir: Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Yani hiç şükretmiyorsunuz. Çünkü onlar bu âyetin muhatabının Mekkeliler olduğunu söylemektedirler. Bu beyan hakkında şöyle de denilebilir: Onlar az şükrediyorlar, fakat daha sonra nankörlükleri sebebiyle şükürlerini bozuyorlar. Müslümanlar ise her ne kadar belirtilen söz konusu duyulara karşı az olsa da aslında bütün nimetleri için O'na şükretmek gerektiğine inanmaktadır. Kâfir ise O'na karşı nankörlüğe inanmaktadır. Aksi durumda ne kadar da az şükrediyorsunuz! sözü ve kâfirler için değil, müminler için söylenmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
2 İmam, şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir; hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”. 27 Yani İbn Kuteybe ve Ebü Avsece. # o “Önemsiz bir sudan” Yani değersiz.. 3 İmam Mâtüridi, Tahrim süresi 12. âyetin yorumunda şöyle demektedir: “Ona ruhumuzdan üfledik” Yani onda bedenlerin ve suretlerin canlılığını sağlayan unsuru yarattık. Bunun üflemeye benzetilmesi ruh yaratıldığında bedende yayılmasından dolayıdır. Tıpkı yel gibi, bir şeye üflendiğinde onda yayılır. Veya üflemeye benzetilmesi yel gibi üflendiği yere hızlı girmesinden dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Secde 32:9
[İnsanın En Güzel Şekilde Yaratılması]
Sonra onun neslini. Yani Hz. Âdem'in neslini. Önemsenmeyen bir suyun özünden yaratıp sürdürmüştür. Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiştir. Yani Âdem. Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bu onun çocukları ve soyuna ilişkin bir tasvirdir. Çünkü Hz. Âdem'in çocuklarının rahimlerde üç karanlık dönemde nutfeden yaratılmasındaki” gariplik, eğer Âdem'in yaratılmasından fazla değilse de ondan az değildir. Çünkü duyulur âlemde görünür ve açıkta olan varlıkları yaratmak ve onlara düzgün şekil vermek, gizli ve görünür olmayan şeyleri yaratıp düzgün şekil vermekten daha kolaydır. Bunun zâhirine göre “ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır” ilâhi beyanı şu mânaya gelir: Yani Âdem'in çamurundan. Sonra onun neslini önemsenmeyen bir suyun özünden yaratıp sürdürmüştür. Yani zürriyetini. Çünkü nesil, evlat ve soy demektir. Neslini. Yani çocuklarını. O ikisi? şöyle demiştir: “Sülâle” her şeyin özü demektir. Özünden. Bazıları şöyle demiştir: “Sülâle” suyun ve her şeyin özü demektir. Bazıları şöyle demiştir: Sülâle” “seli” kökünden türemiştir. Şöyle denilir: “Selle's-seyfe”, yani kılıcı çekti. Buna göre suyun özünden sözü şu mânaya gelir: Yani sırttan çıkardığı ve çekip aldığı bir sudan yaratmıştır. “Mehin” zayıf demektir. Şöyle denilir: “Mehene, yemhenü, mehâneten fehuve mehinun”. Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin görüşüdür”.
Sonra ona düzgün bir şekil vermiştir. Yani onu toplamış, düzgün bir şekil vermiş ve organları birbirine geçirmiştir. Ruhundan ona üflemiştir. Yani onda ruhunu varetmiştir. Bu, “rih” yel kelimesinden gelmektedir. Üflemeyle bedende ayrışır. Cenâb-ı Hak bu nedenle söz konusu kavramı kullanmıştır”, En doğrusunu Allah bilir [S] Bu beyan belirttiğimiz üzere vücut az mânasına gelebilir. Yine bu beyan ş Sonra ona düzgün bir şekil vermiştir. alarının birbirine geçirilip düzenlenmesi l gele i u mânaya da gelebilir: Ona düzgün şekil vermiş ve mahani, emir ve nehyi yüklenecek şekilde onu varetmiştir. Ruhundan ona üflemiştir. Yani onda ruh varetmiştir. Burada Cenâb-ı Hakk'ın üflemeyi akete sebebi, ona üflemenin gerçekliği hususunda belirttiğimiz mânadır. En doğrusunu Allah bilir, Sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Cenâb-ı Hak, duyularla elde edilen ve duyu ötesine ait olan bütün bilgilere ulaşma ve idrak etme yollarını bildirmiştir. Bunlar insanda varedilen kulak, göz ve kalptir. Çünkü kulakla insan için gizli olan bilgilere ulaşılır ve başkasında bulunan bilgiler işitilir. Aynı şekilde gözle görme fiili gerçekleştirilir ve kendi dışında var olan nesneler görülür. Kalp (zihin) ile anlama ve ezberleme sağlanır, yapılması ve kaçınılması gereken hususlar birbirinden ayrıştırılır. Cenâb-ı Hak idrak edecekleri ve kendilerine gizli olan bilgilere ulaşıp algılayacakları ve bunları birbirinden ayrıştıracakları vasıtaları insanlara verdiğini bildirmiştir. Bunlar belirtilen duyu organlarıdır.
Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Müfessirler şöyle demiştir: Ne kadar da az şükrediyorsunuz! Yani hiç şükretmiyorsunuz. Çünkü onlar bu âyetin muhatabının Mekkeliler olduğunu söylemektedirler. Bu beyan hakkında şöyle de denilebilir: Onlar az şükrediyorlar, fakat daha sonra nankörlükleri sebebiyle şükürlerini bozuyorlar. Müslümanlar ise her ne kadar belirtilen söz konusu duyulara karşı az olsa da aslında bütün nimetleri için O'na şükretmek gerektiğine inanmaktadır. Kâfir ise O'na karşı nankörlüğe inanmaktadır. Aksi durumda ne kadar da az şükrediyorsunuz! sözü ve kâfirler için değil, müminler için söylenmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
2 İmam, şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir; hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”. 27 Yani İbn Kuteybe ve Ebü Avsece. # o “Önemsiz bir sudan” Yani değersiz.. 3 İmam Mâtüridi, Tahrim süresi 12. âyetin yorumunda şöyle demektedir: “Ona ruhumuzdan üfledik” Yani onda bedenlerin ve suretlerin canlılığını sağlayan unsuru yarattık. Bunun üflemeye benzetilmesi ruh yaratıldığında bedende yayılmasından dolayıdır. Tıpkı yel gibi, bir şeye üflendiğinde onda yayılır. Veya üflemeye benzetilmesi yel gibi üflendiği yere hızlı girmesinden dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Secde 32:10
10. “İnkârcılar şöyle derler: “Toprakta kaybolup gittiğimizde biz yeniden mi yaratılacakmışız?' Aslında onlar Rab'lerinin huzuruna çıkacaklarını inkâr etmektedirler.”
[Yeniden Dirilişin İnkârı ve Buna İlişkin Deliller]
İnkârcılar şöyle derler: Toprakta kaybolup gittiğimizde biz yeniden mi yaratılacakmışız? Onların bu sözü zâhiri anlamına göre soru mânasına gelmektedir: Biz yeniden yaratılıp diriltilecek miyiz? Veya bu beyan dirilişin gerekliliği ve gerçekleşeceği mânasına da gelebilir: Biz kesinlikle yeniden diriltileceğiz. Eğer bu sözü zâhiri mânasına göre onlar söylemişse onlara bir ayıplama ve kınama yapılmaz. [ ]Fakat onlar bunu alay ve ölümden sonra dirilişi inkâr için söylemişlerdir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın aslında onlar Rab'lerinin huzuruna çıkacaklarını inkâr etmektedirler buyurmasıdır. Yoksa bu sözün zâhiri onların belirtmiş olduğumuz iki mânada bunu söylemiş olmalarıdır; Yani soru sormak veya kesin olarak dirilmenin gerekliliği. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın münafıklar hakkında haber verdiği şu ilâhi beyan gibidir: “Münafıklar sana geldiklerinde, “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin derler” Bu söz gerçektir ve doğrudur. Bununla birlikte bu söylediklerinin tam tersi bir inancı içlerinde gizledikleri için bu onlara bir fayda vermez. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler”. Buna göre zâhiri anlamı itibariyle onların söylediği söz de belirttiğimiz mânadadır. Fakat onlar bunu alay etmek ve ölümden sonra dirilişi inkâr etmek için söylemişlerdir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Toprakta kaybolup gittiğimizde. Yani çürüyüp toprak olduğumuzda”, Onun dışındakiler şöyle demiştir: Helâk olduğumuzda. Ebü Avsece şöyle demiştir: Kaybolup gittiğimizde. Bu beyan “dâd” harfiyle “dalelnâ” şeklinde olursa şu mânaya gelir: Kabirlere girdiğimizde ve orada çürüdüğümüzde. Denilir ki kesra ile “dalilnâ” Böl “dalâl” kökünden gelirse “daliltü kezâ” diye kullanılır ve “nereye gittiğimi bilmedim” anlamına gelir Yine “salelnâ” (Liis) şeklinde “sâd” harfiyle kullanılınca etin bozulması mânasına gelir”, x” ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 346.
LI: “De ki: Sizin için görevlen li -il 4 spor wendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz De ki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alaçak bu beyan zâhiri mânasına göre öncekinin bağlantısı (sılası) değildir. Çünkü bu ifade, insanların ölümleri ve ruhlarının bedenlerinden çekilip alınmasını kimin gerçekleştireceğine ilişkin daha önce geçmiş bir sorunun akabinde söylenir. Bu durumda şöyle denir: Ölüm meleği canınızı alacak. Bunun, önceki âyetin bir bağlantı (sıla) cümlesi olması da mümkündür. [ ]Cünkü onlar ölümden sonra dirilişi ve Allah'ın onları topraktan dirilteceğini inkâr ettiler. Çünkü onlar Allah'ın buna güç yetiremeyeceğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, kullarından birine, doğudan batıya varıncaya kadar bütün insanların ruhlarını alma yetkisi ve imkânı verdiğini hatırlatmaktadır hiç kimsede onun ruhları nasıl aldığını ve bunun onun için nasıl mümkün olduğunu bilmemektedir. Böylece Cenâb-ı Hak böyle bir imkânı vermeye güç yetirenin, elbette toprak ve kül olduktan sonra insanları yeniden diriltmeye kâdir oldugunu bildirmektedir. Evet, O, dilediği fiili, dilediği şekilde ve dilediği zamanda yapmaya kâdir olan yüce bir varlıktır, hiçbir şey onu aciz bırakamaz ve hiçbir şey onun ilminden gizli kalmaz.
Canınızı alacak. Bu ilâhi beyandaki “teveffi” kavramının, sayıyı tamamlama mânasından türemiş olması mümkündür. Yani o, sayı ve sürelerini tamamlayacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi “öyle ise onlar hakkında acele etme; biz onların günlerini sayıyoruz””. Bu kavramın bir şeyin eksiksiz ve tam olarak yerine getirilmesi mânasına gelmesi de mümkündür. Yani ruhun tamamı eksiksiz bir şekilde bedenden alınır, tâ ki bedende ruhtan hiçbir şey kalmaz.
Yine bu âyette kullara ait fiillerin yaratılmış olduğuna dair delil vardır.
Çünkü Cenâb-ı Hak ölüm meleğinin insanların canlarını alacağını ve onları öldüreceğini haber verdi. Yine O, ölümü ve hayatı yarattığını bildirdi”. Dolayısıyla bu durum, kulların yaptığı bütün fiillerin Allah'ın yaratmasıyla gerçek. leştiğini göstermektedir.
---
Dipnotlar:
2 Çoğunluk “dalalnâ” şeklinde dâd-ı mu'ceme ve fethalı lâm ile okumuştur. Yahyâ b. Ya'mer, İbn Muhaysın ve Ebü Recâ kesralı lâm ile “dalilnâ” şeklinde okumuştur. Hz. Ali, İbn Abbâs, Hasan-ı Basri, A'meş, Ebân b. Said “salelnâ” (tuus) şeklinde sâd-ı mühmele ve fethalı lâm ile okumuştur. “Salle'l-lahmu” et bozuldu ve kokusu değişti demektir (Semin el-Halebi, ed-Dürru'l-masün, IX, 83- 84). ” o Meryem, 19/84. si ca daha iyi olduğ Pe M İmam su ilahi beyana işaret etmektedir: “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaralan Odur (el- Mülk, 67/2)
Secde 32:11
10. “İnkârcılar şöyle derler: “Toprakta kaybolup gittiğimizde biz yeniden mi yaratılacakmışız?' Aslında onlar Rab'lerinin huzuruna çıkacaklarını inkâr etmektedirler.”
[Yeniden Dirilişin İnkârı ve Buna İlişkin Deliller]
İnkârcılar şöyle derler: Toprakta kaybolup gittiğimizde biz yeniden mi yaratılacakmışız? Onların bu sözü zâhiri anlamına göre soru mânasına gelmektedir: Biz yeniden yaratılıp diriltilecek miyiz? Veya bu beyan dirilişin gerekliliği ve gerçekleşeceği mânasına da gelebilir: Biz kesinlikle yeniden diriltileceğiz. Eğer bu sözü zâhiri mânasına göre onlar söylemişse onlara bir ayıplama ve kınama yapılmaz. [ ]Fakat onlar bunu alay ve ölümden sonra dirilişi inkâr için söylemişlerdir. Bunun delili, Cenâb-ı Hakk'ın aslında onlar Rab'lerinin huzuruna çıkacaklarını inkâr etmektedirler buyurmasıdır. Yoksa bu sözün zâhiri onların belirtmiş olduğumuz iki mânada bunu söylemiş olmalarıdır; Yani soru sormak veya kesin olarak dirilmenin gerekliliği. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın münafıklar hakkında haber verdiği şu ilâhi beyan gibidir: “Münafıklar sana geldiklerinde, “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin derler” Bu söz gerçektir ve doğrudur. Bununla birlikte bu söylediklerinin tam tersi bir inancı içlerinde gizledikleri için bu onlara bir fayda vermez. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler”. Buna göre zâhiri anlamı itibariyle onların söylediği söz de belirttiğimiz mânadadır. Fakat onlar bunu alay etmek ve ölümden sonra dirilişi inkâr etmek için söylemişlerdir.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Toprakta kaybolup gittiğimizde. Yani çürüyüp toprak olduğumuzda”, Onun dışındakiler şöyle demiştir: Helâk olduğumuzda. Ebü Avsece şöyle demiştir: Kaybolup gittiğimizde. Bu beyan “dâd” harfiyle “dalelnâ” şeklinde olursa şu mânaya gelir: Kabirlere girdiğimizde ve orada çürüdüğümüzde. Denilir ki kesra ile “dalilnâ” Böl “dalâl” kökünden gelirse “daliltü kezâ” diye kullanılır ve “nereye gittiğimi bilmedim” anlamına gelir Yine “salelnâ” (Liis) şeklinde “sâd” harfiyle kullanılınca etin bozulması mânasına gelir”, x” ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 346.
LI: “De ki: Sizin için görevlen li -il 4 spor wendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz De ki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alaçak bu beyan zâhiri mânasına göre öncekinin bağlantısı (sılası) değildir. Çünkü bu ifade, insanların ölümleri ve ruhlarının bedenlerinden çekilip alınmasını kimin gerçekleştireceğine ilişkin daha önce geçmiş bir sorunun akabinde söylenir. Bu durumda şöyle denir: Ölüm meleği canınızı alacak. Bunun, önceki âyetin bir bağlantı (sıla) cümlesi olması da mümkündür. [ ]Cünkü onlar ölümden sonra dirilişi ve Allah'ın onları topraktan dirilteceğini inkâr ettiler. Çünkü onlar Allah'ın buna güç yetiremeyeceğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, kullarından birine, doğudan batıya varıncaya kadar bütün insanların ruhlarını alma yetkisi ve imkânı verdiğini hatırlatmaktadır hiç kimsede onun ruhları nasıl aldığını ve bunun onun için nasıl mümkün olduğunu bilmemektedir. Böylece Cenâb-ı Hak böyle bir imkânı vermeye güç yetirenin, elbette toprak ve kül olduktan sonra insanları yeniden diriltmeye kâdir oldugunu bildirmektedir. Evet, O, dilediği fiili, dilediği şekilde ve dilediği zamanda yapmaya kâdir olan yüce bir varlıktır, hiçbir şey onu aciz bırakamaz ve hiçbir şey onun ilminden gizli kalmaz.
Canınızı alacak. Bu ilâhi beyandaki “teveffi” kavramının, sayıyı tamamlama mânasından türemiş olması mümkündür. Yani o, sayı ve sürelerini tamamlayacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi “öyle ise onlar hakkında acele etme; biz onların günlerini sayıyoruz””. Bu kavramın bir şeyin eksiksiz ve tam olarak yerine getirilmesi mânasına gelmesi de mümkündür. Yani ruhun tamamı eksiksiz bir şekilde bedenden alınır, tâ ki bedende ruhtan hiçbir şey kalmaz.
Yine bu âyette kullara ait fiillerin yaratılmış olduğuna dair delil vardır.
Çünkü Cenâb-ı Hak ölüm meleğinin insanların canlarını alacağını ve onları öldüreceğini haber verdi. Yine O, ölümü ve hayatı yarattığını bildirdi”. Dolayısıyla bu durum, kulların yaptığı bütün fiillerin Allah'ın yaratmasıyla gerçek. leştiğini göstermektedir.
---
Dipnotlar:
2 Çoğunluk “dalalnâ” şeklinde dâd-ı mu'ceme ve fethalı lâm ile okumuştur. Yahyâ b. Ya'mer, İbn Muhaysın ve Ebü Recâ kesralı lâm ile “dalilnâ” şeklinde okumuştur. Hz. Ali, İbn Abbâs, Hasan-ı Basri, A'meş, Ebân b. Said “salelnâ” (tuus) şeklinde sâd-ı mühmele ve fethalı lâm ile okumuştur. “Salle'l-lahmu” et bozuldu ve kokusu değişti demektir (Semin el-Halebi, ed-Dürru'l-masün, IX, 83- 84). ” o Meryem, 19/84. si ca daha iyi olduğ Pe M İmam su ilahi beyana işaret etmektedir: “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaralan Odur (el- Mülk, 67/2)
Secde 32:12
O günahkârları Rablerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen. En doğrusunu Allah bilir ya, O, şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Günahkârların, bu dünyada inkâr etmeleri ve sana karşı kötülüklerinden ötürü o gün başlarına gelecek azabı ve ne kadar sıkıntılı ve aşağılık bir halde olacaklarını görsen, başlarına gelen azabın ve sıkıntıların büyüklüğünden dolayı onlara acır ve kötülüklerinin karşılığını almalarını tebliğ ederken kendini zorlamazdın. Rab'lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde. Yaptıkları sebebiyle duydukları pişmanlık ve üzüntüden dolayı. [§]Bu âyetin yorumu buna benzer mânalara göre yapılır. Yoksa âyetin zâhirinde o günahkârları Rab'lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen ilâhi beyanının cevap cümlesi yoktur. Dolayısıyla bunun cevabı belirtmiş olduğumuz husus veya benzeridir. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb'imiz! Gördük ve işittik. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Gördük. Müşahade ederek kesin kanıtlarla gördük. Daha önce dünyada deliller aracılığıyla görüyorduk. İşittik. Yani kabul ettik ve icabet ettik. Bizi geri gönder. Dünyaya ve imtihana. Rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık! İkinci mâna şudur: Rabb'imiz! Gördük. Peygamberlerin doğruluklarını gördük; dünyada onların bize vâdettikleri cennete ve tehdit ettikleri cehenneme kesin olarak inandık. İşittik. Açık bir şekilde ve kesin olarak inanma mânasında işittik. Bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık! En doğrusunu Allah bilir.
Secde 32:13
13. i: ileseydik elbette herkesin doğru yolda yürümesini sağlardık. Fakaf şu İğ mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağımı” pierok elbette herkesin doğru yolda yürümesini sağlardık. Yani eğer dileseydik herkese katımızdaki lütuftan bahşederdik. Bu öyle bir lütuftur ki eğer onlar bunu tercih etmiş olsalardı doğru yolu bulurlardı, Fakat Cenâb-ı Hak onlara bu lütfu bahşetmemiştir, Çünkü onların bu tercihte bulunmayacaklarını bilmektedir. Mütezile'ye göre Allah Teâlâ, sayesinde doğru yolu bulacakları hidâyeti herkese vermiş, fakat onlar hidâyeti benimsememiştir. Onların bu görüşü âyete aykırıdır. Çünkü onlar Allah'ın herkesin doğru yolu bulmasını dilediğini ve herkese doğru yolu bulacakları hususları bahşettiğini, fakat onların doğru yoldan ayrıldıklarını söylemişlerdir. Bununla birlikte onlar buradaki meşietin zorlayıcı bir dileme olduğunu söylemektedirler, Onlara şöyle denilir: Allahın insanların doğru yolu bulmalarını dilediğini ve onlara doğru yolu bulacakları hidâyeti verdiğini, fakat onların doğru yoldan ayrıldıklarını ve Allahın dilemesinin gerçekleşmediğini iddia ettiniz. Bu takdirde Allah onları mağlup edecek şekilde zorlayıcı dilemeye nasıl güç yetirebilsin tâ ki onlar doğru yolu bulsunlar? Bu hususta nasıl emin olunabilir? Bu sizin görüşünüze göre gerçeğe uzaktır. Yine onlara şöyle denilir: Zorlama ve cebir durumunda iman ve tevhit gerçek mânada iman sayılmaz. Çünkü zorlama ve cebir, failin fiilini ortadan kaldırır ve değiştirir. Dolayısıyla buna ilişkin yorumunuz nasıl doğru olsun?
Fakat şu sözüm mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi dolduracağım. Yani onlardan cehennemi hak edecek davranışların yapılacağını bildiğim için bu sözüm gerçekleşecek. Bu, onların ret ve inkârı tercih edeceklerine ilişkin Cenâb-ı Hakk'ın bilgisidir. Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım! Bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın meleklerini cehennemi gerektirecek amel yapmaktan koruduğuna dair delil vardır. “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim! diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız” meâlindeki beyandan sonra bu beyan melekleri cehenneme girmeyi gerektirecek günah işlemekten koruduğuna delil teşkil etmektedir. Zira O, cehennemi dolduracakları cinler ve insanlar olarak belirlemiştir. Eğer denilirse ki: O, başka bir âyet-i kerimede meâlen şöyle l “Biz Mü min işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir Buna şöyle cevap verilir: Onlar başkalarına azap etmek üzere cehennemde bulunmaktadırlar.
Azaba düçâr olacak cehennem ehlinden değildirler. Allah dilediği kimselere azap etmek üzere dilediği varlıkları görevlendirebilir ve bu hususta imtihan edebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Secde 32:14
Onlara denilecek ki: Bu gününüzle karşılaşmayı unutmanız sebebiyle cezayı tadın bakalım! Onların bildirilen bu unutması yanılma ve bilinçsizce olan bir unutma değildir. Çünkü yanılma ve gaflet durumunda bir yükümlülük gerekmez. Ayrıca bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Bu unutma kaybetme nisyanı olup, tehdit ettikleri azaba dair peygamberleri tasdiki terketme, onları inkâr ve bu konuda getirdikleri kesin delilleri reddetmektir. İkincisi mâna şudur: Unuttunuz. Yani bunu unutulmuş gibi yaptınız. Buna aldırmamışlar ve bunu önemsememişlerdir. Yine şimdi biz de sizi unuttuk sözü iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Yani biz de sizi Allah'ın rahmetinden ve lütfundan unutulmuş kimseler yapacağız. Allah'ın âyetlerini, kesin delillerini ve peygamberin sizi davet ettiği buyrukları unutulmuş ve terkedilmiş önemsiz bir konuma koyduğunuz gibi Allah da sizi umursamayacak ve size ehemmiyet vermeyecektir. [ ]lkincisi şudur: Biz de sizi unuttuk. Yani unutmanızın, terketmenizin ve daveti zâyi etmenizin karşılığını veriyoruz. Cezanın söz konusu durumun aslı ve ilk haline verilen isimle nitelenmesi mümkündür. Cezanın ikinci hali hakikatte belirtilen nitelikte olmasa da durum böyledir. Örneğin kötülüğün cezası olarak kötülük”; zulmetmenin cezası olarak zulüm” nitelemesi gibi. Halbuki ikinci durum hakikatte kötülük ve zulüm değildir. İlk durum da bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Haydi, yaptıklarınızın bedeli olarak ebe tıklarınızın ve ebediyen benimsedi olarak ebedi azabı tadın. Çünkü her ebediyen tercih eder ve ona in di azabı tadın şimdi! Yani yapginiz mezhebe olan inancınızın karşılığı mezhep ve din müntesibi kendi mezhebini anır. Buna göre Cenâb-ı Hak onların cehennem azabını ebedi kılmıştır. Fakat müminlerden günah ve hata işleyenler bunları ebedi g aal değil, Epu ihtiyaç ve şehvetin baskın gelmesi sebebiyle söz konusu sürede işlemektedirler. Bundan dolayı onlar kâfirlerden ayrılmaktadır.
AŞA Ay ğa SESİ Zal pla Za BULK igin
Secde 32:15
Gerçekten iman edenler. Yani Allaha ve âyetlerine tahkik üzere iman edenler öyle kimselerdir ki bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde gerçek mânada Allaha secdeye kapanırlar. Secdeye kapanırlar sözünün secde âyetlerinin okunması sırasındaki gerçek secde olması mümkündür. İkincisi yüzün kapaklanması ve secdenin, Allaha boyun eğmekten, O'na itaat ve teslim olmaktan ve âyetleri kabul etmekten kinâye olmasıdır. [ ] Dolayısıyla bunlardan biri onlara âyetler hatırlatıldığı ve okunduğu vakit hakikat mânasıyla secde etmelerini; ikincisi bunun, âyetleri kabul etme ve bunlara teslim olmaktan kinâye olmasını ifade etmektedir. Yoksa putperest kâfirler ve diğerlerinden bütün mezhep müntesipleri Allah'a ve âyetlerine inandıklarını iddia ediyorlar. Yine bunlar, mevcut halin Allah'a imanı ve O'nun emirlerine uymayı ifade ettiğini iddia etmektedirler. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak onlar hakkında ne buyuruyor: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler”. Onlar yaptıkları her işte bunu Allah'ın kendilerine emrettiğini, kendilerinin Allaha inandıklarını ve O'nun emirlerine riayet ettiklerini iddia etmekteydiler. Böylece Cenâb-ı Pia KOLE ve âyetlerine gerçekten iman edenlerin, vahiylerle kendilerine öğüt verildiğinde secdeye kapanan kimseler olduğunu bildirmiştir. Yoksa böğüe olmadıkları halde iman ettiklerini iddia eden kimseler gerçekte inanmış değillerdir.
Rab'lerini hamd ile tesbih ederler. Tesbih, inkârcıların Allah hakkın. da söylemiş oldukları, O'na nispet ettikleri ve O'nun şanına yaraşmayan her türlü nitelikten Cenâb-ı Hakk'ın tenzih edilmesidir. O şöyle buyurmaktadır. Rab'lerini hamd ile tesbih ederler. Yani O'nu her türlü iyilik ve hamd ile anarlar, ötekilerin O'na nispet ettikleri ve O'nu niteledikleri her türlü sıfattan tenzih ederler. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, O'nu hamd ile tesbih etmektir.
Büyüklük taslamazlar. Allaha veya O'nun emrine karşı büyüklük taslamak hiç kimsenin aklına gelmez. Fakat onlar O'nun peygamberlerine karşı büyüklük taslıyorlardı. Çünkü onlar peygamberleri bu işe ehil görmüyorlardı. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendilerinin davet edildikleri dine karşı büyüklük taslıyorlar ve buna olumlu cevap vermiyorlardı.
Secde 32:16
Yataklarından kalkarlar. Enes b. Mâlik'ten rivayet edildiğine göre bu âyet Resülullah'ın ashabı hakkında nâzil olmuştur. Fakat buna ilişkin farklı rivayetler bulunmaktadır. Bazı rivayetlerde bu âyetin Resülullah'ın ashabının işçilerinden bir grup hakkında nâzil olduğu bildirilmiştir. Buna göre bu işçiler gündüz çalışmakta [ ]gece bastırdığında ise akşam ile yatsı arasında uzanıp yatıyorlardı. Bu âyet indiğinde bu davranıştan kaçındılar”. Yine Enes'ten rivayet edildiğine göre işçilerin akşam ile yatsı arasında namaz kıldıkları rivayet edilmiştir. Dolayısıyla âyet onlar hakkında inmiştir”. Eğer durum böyleyse âyetin inişi onlara yönelik güzel övgü mânası taşır. Eğer ilk rivayette bildirilen durum sebebiyle inmişse âyet, bu davranışın nehyedilmesi ve kınanması mânası taşır, Müfessirler bu ilâhi beyanın yorumuna dair farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan, akşam ile yatsı arasında uyanık olma ve namaz kılmaya işaret eder. Bir kısmı şöyle demektedir: Bu beyan, yatsı ve sabah namazı kılmak için yataklardan kalkmaya işaret eder. Bazıları şöyle demektedir: Bu beyan, Allah'ı anmak için yataklardan kalkarlar demektir. Her uyandıklarında Allah'ı anarlar. İster namazda, ister ayakta ve isterse oturarak olsun. Ve Allah'ı anmaya da devam ederler. Bazıları şöyle demektedir: Yataklarından kalkarlar. Gece kalkmak ve bu vakitte namaz kılmak demektir. Bu en uygun yorumdur. Çünkü Cenâb-ı Hak yataklarından buyurmuştur. Yataklardan kalkmak ancak insanın yatakta olduğu bir vakitte olur. İşte bu vakitte güzel övgüye lâyık olunur. Çünkü gece gaflet ve uyku vaktidir. Diğer vakitler ise böyle değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece şöyle demiştir: “Tetecâfâ cünübuhum” (ç ex ile), yani yanlarını yere koymazlar demektir. Bir kimse yerde uzanıp uyumadığında “tecâfâ cenbi” denilir. Yine “câfeytü cenbi” denilir. Yani yan tarafımı yere koymadım. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Tetecâfâ” (ats), yani yerden yüksek olmak demektir”.
(JOnlar, korkarak ve ümit ederek Rablerine ibadet ederler. Âyetin metninde Rab'lerine dua ederler anlamında “yed'üne” (oye) fiili kullanılır ki bu rablerine ibadet ederler demektir. Bu beyan hakikat anlamı itibariyle dua mânasına da gelebilir. Korkarak ve ümit ederek. Bazıları şöyle demiştir: Korkarak. Yani Allah'ın azabından korkarak. Ümit ederek. Yani Allah'ın rahmetini ümit ederek. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Korkarak. Yani ibadette eksiklik yapmaktan korkmaktadırlar. Ümit ederek. Yani bağışlanmakta Allahın lütfunu ümit etmektedirler. İşte bu şekilde müminin işi korku ile ümit arasındadır. Bir eksiklik yapmaktan korkar ve O'nun lütfunu ümit eder. Hasan-ı Basriden rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle demiştir: Yüce Rabb'iniz buyurdu ki: İzzetim ve yüceliğim hakkı için kulumda iki korku ve iki emniyet halini bir araya getirmem. Kul dünyada benden korkarsa kıyâmet günü onu emin kılarım. O, dünyada benden emin olursa kıyâmet günü onu korkuturum. Sonra O, onlar, korkarak ve ümit ederek Rab'lerine ibadet ederler meâlindeki ilâhi beyanı okumuştur”. Mütezile'nin görüşüne göre onlar emin olarak ve ümitsizlik içerisinde Rab'lerine dua ederler. Onlar belirtildiği gibi korku ve ümit içerisinde dua etmezler. Çünkü onlar ya büyük günah veya küçük günah işleyen kimselerdir. Eğer küçük günah işleyen kim“© İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 346.
selerse Mütezile'nin görüşüne göre cezadan emin olurlar. Çünkü onların görü. şüne göre Allah'ın küçük günahtan dolayı kişiyi azap li, mümkün değildir. Eğer onlar büyük günah işleyen kimselerse bunlar Allah'ın rahmetinden ümit kesmiş olurlar. Zira Mütezile'ye göre Allah'ın bu kimseleri bağışlaması mümkün değildir. Dolayısıyla Mütezile'nin görüşü âyetin zâhirine aykırıdır. 282 Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcar. lar. Bunun, farz olan zekât olması da nafile sadaka olması da mümkündür, Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Kendilerine rızık olarak verdi. ğimiz şeylerden. Yani verdiğimiz güç ve sağlam vasıtalardan. Allah için harcarlar. Yani bunlarla amel ederler. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
2 İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, s. 51; Hakim et-Tirmizi, Nevâdiru'l-usül, 1, 202, 215, IL 73: İbn Hibbân, es-Sahih, 11, 406; Beyhaki, Şu'abü'I-İmân, Il, 223; Süyüti, ed-Dürru'l-
Secde 32:17
Onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez. Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rabb'iniz buyurdu ki: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen nimetler hazırladım”. Bu ruhun bir fiilidir, o sadece hissedip, gördüğü ve müşahede ettiği nesnelerin benzerlerini bilir. Akla gelince onun görmediği, algılamadığı ve benzerini müşahede etmediği nesneleri de bilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
pesa ATR
Secde 32:18
s kimse gibi olur mu? Bunlar elbette
Secde 32:19
s kimse gibi olur mu? Bunlar elbette
Secde 32:20
20 Sunala batanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine şöyle denir: “İnkâr ettiğimiz cehennem azabını tadın!”
[Mümin-Fâsık Ayırımı]
Iman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler. Müfessirler şöyle demektedir: Bu âyet Ali b. Ebü Tâlib ve Velid b. Ukbe b. Ebü Muayt hakkında nâzil olmuştur. Onunla Hz. Ali (r.a.) arasında karşılıklı bir söz düellosu ve tartışma yaşanmıştı. Hz. Ali ona şöyle demişti: Sen fâsıksın ben ise müminim. Bunun üzerine âyet onlar hakkında nâzil olmuştur“. Bununla birlikte âyet tüm müminler ve fâsıklar hakkındadır. Cenâb-ı Hak bunlar arasında bir eşitliğin bulunmadığını bildirmektedir. Bu ilâhi beyanın söz konusu inkârcı fâsıkların müminlere söyledikleri şu sözden dolayı Cenâb-ı Hak tarafından söylenmiş ve indirilmiş olması da mümkündür: Âhirette sizin konumunuzla bizimki; sizin değerinizle bizimki Allah katında eşittir. Bunun üzerine bu kimselerin eşit olmadıklarına dair bu âyet nâzil olmuştur. Cenâb-ı Hak müminin Allah katındaki konumunu, onun karşılaşacağı sevabı ve nimetleri; öte yandan fâsığın konumunu ve onun cehennemde karşılaşacağı ebedi azabı bildirmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Veya Cenâb-ı Hak bunu bir başlangıç cümlesi olarak bildirmiştir. Yani aklınızca duyulur âlemde bir başkasına inanıp onu doğrulayan kimsenin onun katındaki değeri ve konumunun onun emrinden çıkıp onu yalanlayanın değeri ve konumu gibi olmadığını bilmektesiniz. Dolayısıyla 4 Velidb. Ukbe'nin Hz. Ali'ye (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Benim dilim seninkinden daha sade, kılıcım seninkinden daha keskin ve savaş birliklerini senden daha iyi dağıtırım. şöyle demiştir: Sus. Sen fâsıksın. Böylece Cenâb-ı Hak “iman kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler” meâlindeki d b. Hanbel, Feddiliis-sahâbe, Il, 756; Taberi, Câmi'ıl-beyân, 280; Ebu'l-Ferec el-İsfahâni, e/-Eğâni, V, 140; Süyüt, Bunun üzerine Hz. Ali ona etmiş kimse günaha batmış âyeti indirmiştir (bk. Ahme XVIII, 625; İbn Adi, el-Kâmil, VII, fâsık olup Allah'ın emrinden çıktığınız halde nasıl olur da Allah katında eşit olduğunuzu ummaktasınız? Halbuki onlar O'na karşı sadıktırlar. Bu hususta en doğrusunu bilen Allah'tır. Hâriciler ve Mütezile şöyle demektedir: Eğer dediğiniz gibi fâsık kişi mümin olsaydı, âyetteki bu açıklamanın bir anlamı olmazdı. Dolayısıyla bu beyan, fâsığın mümin olmadığını göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak bunların eşit olmadıklarını bildirmiştir. Müminin varacağı yer cennettir ve orada ebedi kalacaktır. Fâsığın ise varacağı yer cehennemdir ve belirtildiği gibi orada ebedi kalacaktır. Eğer sizin dediğiniz gibi olsaydı bu ikisi eşit olurdu. Veya onlar buna benzer gerekçeler ileri sürmüşlerdir.
Onlara şöyle cevap verilir: Biz ve siz bu âyette belirtilen fâsığın mümin olmadığı ve müminle de eşit konumda bulunmadığında görüş birliği içerisindeyiz. Çünkü Cenâb-ı Hak fıskı imanın karşıtı olarak bildirmiştir. Bunun delili âyetin sonudur. Zira O, şöyle buyurmuştur: İnkâr ettiğiniz cehennem azabını tadın! Cenâb-ı Hak burada inkârdan bahsetmiştir. Yalanlama imanın ve doğrulamanın karşıtıdır. [§]İmanın ve tasdik etmenin karşıtı olarak bildirilen her fısk, küfür ve inkâr demektir. Dolayısıyla böyle bir kişi mümin olmaz. Fakat imanın ve tasdik etmenin karşıtı olarak değil aksine bunun dışındaki kötülükler ve günahların karşıtı olarak bahsedilen fıska bakın bakalım, onun için bu âyette zikredilen mutlak azap vâdi olur mu? Görülmez mi ki imanın karşıtı olarak bildirilen kötülük inkârdır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Görenle görmeyen bir olmaz, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ile kötülük yapan da bir değildir”. Buna göre imanın karşıtı olarak belirtilen fısk inkâr demektir ve hiçbir şekilde müminle bir eşitlik söz konusu değildir. Fakat imanın karşıtı olarak belirtilmeyen fıskta ise eşitliğin olması mümkündür. Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın böyle bir kimsenin günahını bağışlaması, kötülüğünü örtmesi ve onu cennete koymasını ifade eder. Nitekim O, meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar”, Yine O bunun dışındaki âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız”; “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz””. Bu durum Allah'ın dilemesine bağlıdır. O, dilerse azap eder, dilerse onu bağışlar.
ind kiadis şöyle demektedir: Bu âyete göre bütün itaat amelleri imandan if; Zira Cedaba Hak şöyle buyurmuştur: İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Sonra da bu mümin kimseyi açıklamış ve şöyle buyurmuştur: İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara huzur içinde kalacakları cennetler vardır. Cenâb-ı Hak onlara iman etme ve yararlı işler yapma karşılığında cenneti vâdetmiştir. Onlara şöyle denir: Mutlak vâd, iman edip yararlı işler yapan içindir. [ ]Ancak iman edip hiçbir yararlı iş yapmayanlar için bu mutlak vâdin olduğunu söylemeyiz. Fakat onlar için belirtmiş olduğumuz vâd vardır.
Yine âyette müminin mümin iken yararlı olmayan işler yapabileceğine dair delil vardır. Çünkü onun yararlı olmayan işler yapması söz konusu olmasaydı yararlı işler yapma şartı bir anlam taşımazdı. Bu şart, müminin yararlı olmayan işler yapabileceğini göstermektedir. Bu da, Mütezile ve Hâriciler'e karşı bir delildir.
Hazır olarak onları bekleyen. Bu beyandaki kavram “nüzül” kökünden gelmektedir. “Nüzül” insanın yemesi ve harcaması için hazırlanan nesne demektir.
Secde 32:21
Onlara o büyük azaptan önce daha yakın azaptan muhakkak tattıracağ1z. Daha yakın azap hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Bedir günü öldürülmeleridir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, başlarına gelen kıtlık dönemindeki açlık, darlık ve sıkıntıdır”. Bazıları şöyle demiştir: Bu, başlarına gelen musibetlerdir. Bunun örnekleri çoktur. Bununla birlikte bize göre bu azap inkâr sebebiyle görecekleri azap değildir. Çünkü inkâr sebebiyle görülecek azap âhirette olup bu azap ebedidir, son bulmayacak ve kesinah'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kureyşliler Hz. Peygambere emde o, onlara Hz. Yüsuf döneminin kıtlığı gibi bir kıtlık Bunun üzerine onlara kıtlık ve darlık isabet etmiş öyle tiye uğramayacaktır. Dünyada görecekleri azap ise inatları ve inkârcı haldey. ken işledikleri suçlar sebebiyle görecekleri azaptır. Onlara bu dünyada azap edileceklerdir ki bu azap onlara âhiretteki ebedi azabı hatırlatsın. Böylelikle bu dünyada gördükleri azap âhirette görecekleri azabı gerektirecek fiilleri yapmalarını engellesin. [ ]Ayni şekilde Allah'ın bu dünyada onlara verdiği nimetler ve lezzetler her ne kadar geçici olsa da bu nimetler ve lezzetler, âhiretteki ebedi nimet ve lezzetleri onlara hatırlatmak içindir. Bundan dolayı Allah kullarını âhiret hayatına özen göstermeye teşvik etmiş ve birçok âyette kendileri için türlü türlü nimetlerin olduğunu bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır”. Buna benzer âyetler çoktur”, En büyük azap da âhiret azabıdır. Bu, kâfir olmanın ve inkâr etmenin karşılığı olan azaptır.
Belki dönüş yaparlar diye. Onların, bulundukları inkâr halinden dönmeye ilişkin mazeretleri kalmasın diye. “Bizim bundan haberimiz yoktu” demesinler diye. En doğrusunu Allah bilir.
Secde 32:22
Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Daha zâlim kim olabilir? Yani Rabb'inin âyetleri hatırlatıldıktan ve bunların Rabb'inin âyetleri olduğunu bilip öğrendikten sonra onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimse yoktur. Böyle birinden daha zâlim kimse yoktur. O'nun âyetlerinin hatırlatılması, belirttiğimiz gibi, bunların Allah'ın âyetleri olduğunu bilmeleri için onlara hatırlatılması demektir. Buradaki âyetleri sözünün, Allah'ın birliğinin delilleri veya peygamberlik delilleri veya yeniden dirilişin delilleri yahut Kur'ân'ın âyetleri mânasında olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Biz, günahkârlara lâyık oldukları cezayı mutlaka veririz. Onların buradaki suçu inkâr suçudur. Dolayısıyla Allah onlara inkâr ve yalanlama cezası verecektir.
AZI Sİ ai ENE DESİN aşa EĞİ Aa x ten TAN Ja
Secde 32:23
Andolsun biz Müsâ'ya kitabı vermiştik; ona kavuşma hakkında şüphen olmasın. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ona kavuşma hakkında şüphen olmasın. Yani kıyâmet günü ona kavuşma hakkında. Bazıları şöyle demiştir: Hz. Musâ'nın (a.s.) Tevrat'a kavuşması hakkında şüphen olmasın. Zira Cenâb-ı Hak kitabı -yani Tevrat'ı- gerçek mânada iletti, o da apaçık bir şekilde ona erişti. Bazıları şöyle demiştir: Jİsrâ gecesinde onun seninle kavuşması hakkında şüphen olmasın. Buna benzer rivayetler vardır. Buna göre Resülullah (s.a.) İsrâ gecesi gece yürüyüşüne çıkarılmış ve göğe yükseltilmiştir. Hz. Müsâ ona şöyle şöyle demiştir. Bu rivayetler namazın emredilmesi ve diğer hususlara dair olarak anlatılmıştır”. Bu rivayetlerin sâbit olup olmadığını, sabitseler nasıl olduğunu bilemiyoruz. Cenâb-ı Hak ona vahyetmiş ve belirtilen hususları bildirmiş olabilir. Veya Resülullah'ın bu hadiseyi rüyada görmüş olması da mümkündür -ki peygamberlerin rüyası haktır-. Yahut bu hadise gerçekte nasıl oldu bilemiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Biz onu İsrâiloğulları için kılavuz yapmıştık. Bazıları şöyle demiştir: Biz Müsâyı (a.s.) İsrâiloğulları için kılavuz yapmıştık. Bu durumda “hå” zamiri Müsâdan (a.s.) kinâyedir. Bazıları şöyle demiştir: Yapmıştık. Yani Müsâ'ya (a.s.) vermiş olduğu kitabı İsrâiloğulları için kılavuz yapmıştık. Ayrıca İsrâiloğulları için kılavuz sözü iki mânaya açıktır. Bunlardan biri beyan anlamıdır. Yani onu İsrâiloğulları için bir açıklama yaptık. O, onlara lehlerinde, aleyhlerinde olan hususları ve Allah'ın onlar üzerindeki haklarını açıklamaktadır. İkinci mâna şudur: İsrâiloğulları için kılavuz. Yani onu, İsrâiloğulları için bir çağrı yaptık. Bununla insanları Allah'ın birliğine ve ulühiyetine çağırmaktadırlar. İnsanlara nispet edilen hidâyet bu iki mânaya gelir. Yani beyan ve çağrı mânasına gelir. Allaha nispet edilen hidâyet ise dört mânaya gelir: Belirtmiş olduğumuz beyan ve çağrı mânaları. Diğer iki mânadan biri tevfik ve yardımda bulunmadır. İkincisi ise onlarda hidâyet fiilinin yaratılmasıdır. Hidâyetin Allah'a nispet edilmesi bu dört mânaya, kullara nispet edilmesi ise belirtmiş olduğumuz iki anlama gelir.
Eğer denilirse ki: Nasıl Hz. Müsâ hidâyeti İsrâiloğulları'na ait kıldı? Oysa başkasına da hidâyet kaynağı olur. Zira herkesin yaratılışında Allah'ın birliği ve ulühiyetine şahitlik etme durumu vardır. Buna şöyle cevap verilir: Bu husus, akıl yürütme ve tefekkürle idrak edilir. Fakat O'nun bildirdiği durumda ise bedihi olarak idrak edilir. En doğrusunu Allah bilir.
Secde 32:24
Onların içinden, buyruğumuzla doğru yolu gösteren rehberler çıkardık. Yani iyilik yolunda önderler. Buyruğumuzla doğru yolu gösteren cümlesi şu mânaya gelebilir: Yani insanları emretmiş olduğumuz tevhide çağıran. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Doğru yolu gösteren. Yani emrettiklerimiz aracılığıyla lehlerinde ve aleyhlerinde olan fiilleri onlara açıklayan.
Sabrettikleri için sözü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Musibetlere ve Firavun'un onlara yönelik eziyetlerine sabretmeleri dolayısıyla. Yani onlar iman etmişler ve korku içerisinde olmalarına karşın insanları buna çağırmışlardır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Hâsılı, Müsâ'nın kavminden ancak az sayıda insan, Firavun ve adamlarının kendilerine kötülük edeceğinden korka korka Müsâ'ya iman etti”. Bazıları şöyle demiştir: Taatlara sabrettiklerinden dolayı. “Lemmâ saberü” şeklinde şeddeli de okunmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu durumda mânası şöyle olur: Onlar da bu hususa sabrettiklerinde doğru yolu göstermişlerdir. Yani kendilerinde bulunan sabırla ötekilere doğru yolu göstermişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Sabrettiklerinde. Yani dünyaya dayanmadıkları ve onunla meşgul olmadıklarında, aksine kendilerine emredilenlere ve sorumlu tutuldukları buyruklara karşı sabrettiklerinde, Ey doğrusunu Allah bilir. Âyetlerimize kesin olarak iman ettikleri zaman. Bunların Allah katından ve Allah'ın âyetleri olduklarına iman ettikleri zaman.
Secde 32:25
25. Muhakkak ki Rabb'in, ihtilaf edip durdukları meselelerde kıyâmet günü onların arasında hükmünü verecektir”
Muhakkak ki Rabb'in, ihtilaf edip durdukları meselelerde kıyâmet günü onların arasında hükmünü verecektir. Din ve mezhep müntesiplerinin tümü, dinleri ve mezheplerinin farklılığına karşın Allah katından inen ve Allah'ın insanlara benimsemelerini emrettiği dinin bir olduğunda görüş birliği içerisindedirler. Fakat her bir din müntesibi kendi dininin Allah'ın dini olduğunu, kendisinin benimsediği esasların Allah'ın emrettiği buyruklar olduğunu ve diğerlerinin, Allah'ın benimsenmesini emrettiği dininin dışında kalan geçersiz dinler olduğunu iddia etmektedir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler”. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onların arasında hüküm vereceğini ve Jonlara karşı delil olmak üzere bu dünya hayatında benimsemelerini emretmiş olduğu dini açıklayacağını bildirmiştir. Yoksa zaten Allah, benimsemelerini emretmiş olduğu dini, delillerle ve âyetlerle açıklayıp ortaya koymuştur. Onlar da bunu bilip öğrenmişlerdir. Fakat onlar büyüklenmiş, inat edip, bunu gizlemişler ve insanları ve kendilerine uyanları aldatmışlardır. Böylece Cenâb-ı Hak bu dünyada gizlemiş oldukları ve âhirete dair yaptıkları aldatmaları açıklamaktadır. Onlar için durum bu dünyada ortaya çıkmış ve ayan beyan olmuşsa da Cenâb-ı Hak onlara karşı inatçılıklarını ve büyüklenmelerini ortaya çıkarmaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu açıklama âyetin yorumu olmaya uygundur.
Secde 32:26
Halen yurtlarında gezip dolaştıkları, kendilerinden önceki nice nesilleri yok etmiş olmamız, onların doğru yolu görmelerini sağlamadı mı? En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır, halen yurtlarında gezip dolaştıkları, başlarına gelenleri izledikleri, kimin helâk edildiğini, kimin kurtulduğunu gördükleri, nice nesilleri yok etmiş olmamız, Mekkeliler'e bir ibret olmaz mı ve bu durum onlar için bir hidâyet ve açıklama vesilesi olarak yetmez mi? Belirtilen nesillerin Mekkeliler için öğüt olması iki yöndendir. Bunlardan biri şudur: Onlar, atalarının şu bulundukları durum üzere olduklarını ve kendilerinin de onları taklit ettiklerini ve kendilerine bunun emredildiğini iddia etmişlerdir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onların helâk edilmişlerin değil, kurtulmuş olanların neslinden olduklarını bildirmiştir. Çünkü helâk edilmiş olanlar kökten yok edilmişlerdir. Dolayısıyla bunların tümüyle yok edilmiş olanların soyundan gelmiş olması mümkün değildir. Bu durum, onların, söz konusu kimselerden kurtulanların neslinden geldiklerini göstermektedir. Onlardan inkâr edenler değil, iman edenler kurtulmuştur. Böylelikle Cenâb-ı Hak, inkâr edip inat göstererek helâk olanların değil de iman edene, böylelikle kurtuluşa eren atalarınıza nasıl olur da uymazsınız diye buyurmuştur. İkinci yön şudur: Onlar düşünüp öğüt alırlar. Böylelikle ötekilerin helâk edilmelerinin ve tümüyle yok edilmelerinin sebebinin inkâr etme, peygamberlere karşı inat ve onlara muhalefet olduğunu bilirler. Dolayısıyla inkâr etme ve peygamberlere muhalefet etmeleri sebebiyle ötekilerin başına gelen musibetler, bunları Resülullah (s.a.) inkâr etme ve ona muhalefette bulunmaktan alıkoyar.
Bunlarda elbette ibretler var. Hâlâ kulak vermeyecekler mi? Bazıları şöyle demiştir: Onların yurtlarında gezip dolaştıkları halde hâlâ düşünüp görmezler mi? Bazıları şöyle demiştir: Ötekiler ve onların başına gelen musibetler hakkında kendilerine söylenenlere kulak vermezler mi? Bazıları şöyle demiştir: Hâlâ kulak vermeyecekler mi? Ötekilerin niçin helâk edildiklerini ve tümüyle yok edildiklerini düşünmezler mi? Böylece bundan kaçınsınlar. Burada işitme düşünmekten kinâyedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir”?. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın onları tehdit ettiği musibet haberlerine kulak vermezler mi? Denildi ki: Allah'ın birliğine kulak vermezler mi? En doğrusunu Allah bilir.
Osa I gi ağalar. 6i
Secde 32:27
Görmediler mi ki biz, kupkuru yerlere suyu ulaştırıyoruz da onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yediği ekini çıkarıyoruz. Bu âyet onların yeniden dirilişi inkâr etmelerine karşı delil olarak bildirilmiştir. Önceki âyet ise inkâr etmeleri sebebiyle başlarına gelecek azabı inkâr etmeleri ve peygamberlere muhalefette bulunmalarından dolayı bildirilmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bir tür ölü olan kupkuru toprağa suyu ulaştırıp onun canlanmasına kâdir olan varlığın, ölümden sonra sizin yeniden diriltilmenize de güç yetirebileceğini hatırlatmaktadır. Zira ölü ve kupkuru toprağın canlandırılmasındaki olağanüstülük ve kudret, inkâr ettikleri dirilişten daha çok olağanüstü değilse de daha az olağanüstü değildir. Dolayısıyla ölülerin diriltilmesine güç yetirmeyi nasıl inkâr edersiniz. Halbuki bunun benzerini ve daha fazlasını görmektesiniz. Kupkuru yer. Ebü Avsece şöyle demiştir: Bu, bitkinin bulunmadığı yerdir. “Eradüne ecrâzün” ve “erdun ecrâzün” şeklinde kullanılır. Yine İbn Kuteybe şöyle demiştir: Kupkuru yer. Bitkinin bulunmadığı kuru yer demektir. Bu kelimenin çoğulu “ecrâz' şeklinde gelir. Eğer yıllar kurak geçerse “sinüne ecrâz” denilir“. Bazıları şöyle demiştir: Kupkuru yer. Bitki örtüsünü yiyip bitirdiği yer. Yani bitkinin orada yandığı yer. Eğer bir kadın kısırsa “imraetün cerzâ' denilir. Veya buna benzer bir ifade kullanılır.
Yediği. Yani su sayesinde kupkuru topraktan çıktığını bildirdiği ekinden yediği. Hayvanlarının ve kendilerinin yediği. Hâlâ ibret gözüyle bakmayacaklar mı? O'nun sizin için ve hizmetinize sunulan hayvanlar için belirtilen gıdaları çıkarmasındaki kudretine. Veya Cenâb-ı Hak nimetlerini bildirip şöyle buyurmaktadır: O'nun nimetlerine bakmaz mısınız? Nasıl olur da Gün inkâr ediyor, başkasına tapıyor ve başkasına şükrediyorsunuz? Hz. Ömer ini (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kupkuru yer, hiçbir bitkinin bulunmadığı yerdir.
% İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'mKurân,s. 347.
ÇİN) özle çi ON EİN 5125
Secde 32:28
28. “Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm ne zaman?’ diye soruyorlar:
29. De ki: “İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!”
Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm nezaman? diye soruyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah'ın (s.a.) ashabı şöyle demekteydiler: Rahat edeceğimiz ve nimetle karşılaşacağımız bir günümüz vardır ki -kıyâmet gününü kastediyorlar- bu gün yaklaşmıştır. Mekkeliler demiştir ki: Bu hüküm günü ne zaman. Bu beyan, hüküm verme demektir. Eğer söylediğiniz doğru ise”. Bu günün vuku bulacağına dair. Eğer yeniden dirilme ve kıyâmet günü hak ise o gün tasdik eder ve iman ederiz. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu meâldeki ilâhi beyanı indirmiştir: De ki: Ey Muhammed! Hüküm günü. Yani hüküm günü inanmaları, inkâr edenlere fayda vermeyecektir. Yeniden dirilişe inanmaları. Bu durum şu sözlerinden dolayıdır: Eğer söyledikleri yeniden diriliş hak ise o gün bunu doğrularız. Kendilerine mühlet de tanınmayacaktır. O, şöyle buyurmaktadır: Onlara azap edildiğinde bu azaba dair kendileriyle tartışılmayacaktır.
Bazıları şöyle demiştir: Resülullah'ın (s.a.) ashabı Mekkedeyken Mekke'nin kendileri tarafından fethini kendi aralarında konuşuyorlardı. Mekkeliler'den olan kimseler bunu işittiklerinde onlarla alay ediyor ve şöyle diyorlardı: İddia ettiğiniz fethiniz ne zaman? Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: Bu fetih ne zaman, ey Muhammed'in ashabı! Sizin tarafınızdan fethedileceği konusunda eğer söylediğiniz doğru ise. Fakat bu görüş gerçeğe uzaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak hemen ardından şöyle buyurmaktadır: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak! Eğer bu, Mekke'nin fethi olsaydı onların inanmaları kendilerine fayda verecek ve kendilerine mühlet de tanınacaktı. Dolayısıyla bu durum âyetin Mekke'nin fethine hamledilmesinin gerçeğe uzak bir görüş olduğunu göstermektedir. İlk yorum daha uygundur, zira imanın ve mühlet vermenin kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Bu dünyada ise bunların hepsi kabul edilmektedir. Böylece ilk yorumun daha uygun olduğu oraya çıkmış oldu. Soru, kıyâmet veya hüküm Me dairdi. [ ]Ancak rivayette bildirilen hadisenin sâbit olması başka. Buna göre Allah Mekke'nin fethini nasip ettiğinde Hz. Peygamber'i (s.a.) ve ashabını o gün oraya yerleştirdi, müşrikler ise hezimete uğradı ve Mekkeden çıktılar. Orada kalan kaldı ve Hz. Peygamber burayı emin hale getirerek herkese eman verdi. O gece Hâlid b. Velid, yanında Ebü Katâde el-Ensâri ile birlikte yedi yüz kişiyle geceleyin girdi. Mekke'nin aşağı taraflarında gizlendiler, öyle ki harem bölgesinin ötesine geçtiler. Hz. Muhammed'in ashabıyla alay eden ve “Du bahsettiğiniz fethiniz ne zaman” diyen kimseleri orada bir dağın tepesine sığınmış halde buldular. Bu kimseler Hâlid b. Velid'i görünce şöyle dediler: İşte Hâlid b. Velid ve düşmanları. Onunla ötekiler arasında Câhiliye döneminde düşmanlık bulunmaktaydı. Hâlid b. Velid onlara “Neyiniz var?” dedi. Onlar da “biz müslüman olduk” dediler. O “eğer müslüman olmuşsanız inin” dedi. Bunun üzerine onlar birbirine baktılar ve onlardan biri şöyle dedi: Bana uyun ve buradan inmeyin. Allaha andolsun ki inerseniz kesinlikle sizi öldürür. Çünkü kesinlikle o Hâlid b. Velid'tir ve kini onunla birliktedir. Onlar ise “bize yapacak bir şeyi yok, biz müslüman olduk” dediler ve sonrasında indiler. Hâlid b. Velid onlara silâhla müdahale etti. Ebü Katâde ayrılarak “Burada olanlara yardımcı olmaktan Allaha sığınırım” dedi. Bu durum Hz. Peygambere ulaştı. Bunun üzerine Ali b. Ebü Tâlib'i Hayber ganimetlerinden elde edilen mallardan diyet ödemek üzere onlara gönderdi. O da onlara diyetlerini ödedi. Hatta atların onların korkutması sebebiyle başlarına gelen korku ve askerlerin kırmış oldukları köpek tasının karşılığını dahi gönderdi. Böylece Resülullah onların hakkı olan her şeyin diyetini ödedi. Buna göre söz konusu durum şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!“
---
Dipnotlar:
@ İbn Hişâm, es-Siretü'n-nebeviyye, Il, 428-430; Ebu'l-Ferec el-İsfahâni, el-Eğâni, VII, 285; Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'l-ulüm, II, 33-34; Serahsi, Şerhus-siyeri'i-kebir, 1, 118181. İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) Hâlid b. Velidi Beni Cezime -böyle söylediğini zannediyorum- üzerine göndermiş ve onları İslâm'a davet etmiştir. Onlar güzel bir şekilde “Müslüman olduk” diyememişler, “Saben, sabenâ (xL vie) demişlerdir. Bunun üzerine Hâlid bunların bir kısmını öldürmüş bir kısmını ise esir almıştır. O şöyle demiştir: Hâlid her bir adamımıza esir vermiş, tâ ki bir gün o, her birimizin esirini öldürmesini emretmiştir. İbn Ömer dedi ki “ona Allaha andolsun ki ne ben larımdan biri esirini öldürür” O şöyle devam etmiştir: Bunun üzerine Hz. Peygambere (s.a.) gelmişler ve Hâlid'in yaptıklarını ona anlatmışlar. Resülullah ellerini açarak iki defa şöyle buyurmuştur: “Allah'ım Hâlid in yaptıklarından sana sığınırım” (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, Il, 150-151; Buhâri, “Megâzi, 58; Nesâi, esirimi öldürürüm ne de arkadaş
Secde 32:29
28. “Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm ne zaman?’ diye soruyorlar:
29. De ki: “İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!”
Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm nezaman? diye soruyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah'ın (s.a.) ashabı şöyle demekteydiler: Rahat edeceğimiz ve nimetle karşılaşacağımız bir günümüz vardır ki -kıyâmet gününü kastediyorlar- bu gün yaklaşmıştır. Mekkeliler demiştir ki: Bu hüküm günü ne zaman. Bu beyan, hüküm verme demektir. Eğer söylediğiniz doğru ise”. Bu günün vuku bulacağına dair. Eğer yeniden dirilme ve kıyâmet günü hak ise o gün tasdik eder ve iman ederiz. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu meâldeki ilâhi beyanı indirmiştir: De ki: Ey Muhammed! Hüküm günü. Yani hüküm günü inanmaları, inkâr edenlere fayda vermeyecektir. Yeniden dirilişe inanmaları. Bu durum şu sözlerinden dolayıdır: Eğer söyledikleri yeniden diriliş hak ise o gün bunu doğrularız. Kendilerine mühlet de tanınmayacaktır. O, şöyle buyurmaktadır: Onlara azap edildiğinde bu azaba dair kendileriyle tartışılmayacaktır.
Bazıları şöyle demiştir: Resülullah'ın (s.a.) ashabı Mekkedeyken Mekke'nin kendileri tarafından fethini kendi aralarında konuşuyorlardı. Mekkeliler'den olan kimseler bunu işittiklerinde onlarla alay ediyor ve şöyle diyorlardı: İddia ettiğiniz fethiniz ne zaman? Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: Bu fetih ne zaman, ey Muhammed'in ashabı! Sizin tarafınızdan fethedileceği konusunda eğer söylediğiniz doğru ise. Fakat bu görüş gerçeğe uzaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak hemen ardından şöyle buyurmaktadır: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak! Eğer bu, Mekke'nin fethi olsaydı onların inanmaları kendilerine fayda verecek ve kendilerine mühlet de tanınacaktı. Dolayısıyla bu durum âyetin Mekke'nin fethine hamledilmesinin gerçeğe uzak bir görüş olduğunu göstermektedir. İlk yorum daha uygundur, zira imanın ve mühlet vermenin kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Bu dünyada ise bunların hepsi kabul edilmektedir. Böylece ilk yorumun daha uygun olduğu oraya çıkmış oldu. Soru, kıyâmet veya hüküm Me dairdi. [ ]Ancak rivayette bildirilen hadisenin sâbit olması başka. Buna göre Allah Mekke'nin fethini nasip ettiğinde Hz. Peygamber'i (s.a.) ve ashabını o gün oraya yerleştirdi, müşrikler ise hezimete uğradı ve Mekkeden çıktılar. Orada kalan kaldı ve Hz. Peygamber burayı emin hale getirerek herkese eman verdi. O gece Hâlid b. Velid, yanında Ebü Katâde el-Ensâri ile birlikte yedi yüz kişiyle geceleyin girdi. Mekke'nin aşağı taraflarında gizlendiler, öyle ki harem bölgesinin ötesine geçtiler. Hz. Muhammed'in ashabıyla alay eden ve “Du bahsettiğiniz fethiniz ne zaman” diyen kimseleri orada bir dağın tepesine sığınmış halde buldular. Bu kimseler Hâlid b. Velid'i görünce şöyle dediler: İşte Hâlid b. Velid ve düşmanları. Onunla ötekiler arasında Câhiliye döneminde düşmanlık bulunmaktaydı. Hâlid b. Velid onlara “Neyiniz var?” dedi. Onlar da “biz müslüman olduk” dediler. O “eğer müslüman olmuşsanız inin” dedi. Bunun üzerine onlar birbirine baktılar ve onlardan biri şöyle dedi: Bana uyun ve buradan inmeyin. Allaha andolsun ki inerseniz kesinlikle sizi öldürür. Çünkü kesinlikle o Hâlid b. Velid'tir ve kini onunla birliktedir. Onlar ise “bize yapacak bir şeyi yok, biz müslüman olduk” dediler ve sonrasında indiler. Hâlid b. Velid onlara silâhla müdahale etti. Ebü Katâde ayrılarak “Burada olanlara yardımcı olmaktan Allaha sığınırım” dedi. Bu durum Hz. Peygambere ulaştı. Bunun üzerine Ali b. Ebü Tâlib'i Hayber ganimetlerinden elde edilen mallardan diyet ödemek üzere onlara gönderdi. O da onlara diyetlerini ödedi. Hatta atların onların korkutması sebebiyle başlarına gelen korku ve askerlerin kırmış oldukları köpek tasının karşılığını dahi gönderdi. Böylece Resülullah onların hakkı olan her şeyin diyetini ödedi. Buna göre söz konusu durum şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!“
---
Dipnotlar:
@ İbn Hişâm, es-Siretü'n-nebeviyye, Il, 428-430; Ebu'l-Ferec el-İsfahâni, el-Eğâni, VII, 285; Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'l-ulüm, II, 33-34; Serahsi, Şerhus-siyeri'i-kebir, 1, 118181. İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) Hâlid b. Velidi Beni Cezime -böyle söylediğini zannediyorum- üzerine göndermiş ve onları İslâm'a davet etmiştir. Onlar güzel bir şekilde “Müslüman olduk” diyememişler, “Saben, sabenâ (xL vie) demişlerdir. Bunun üzerine Hâlid bunların bir kısmını öldürmüş bir kısmını ise esir almıştır. O şöyle demiştir: Hâlid her bir adamımıza esir vermiş, tâ ki bir gün o, her birimizin esirini öldürmesini emretmiştir. İbn Ömer dedi ki “ona Allaha andolsun ki ne ben larımdan biri esirini öldürür” O şöyle devam etmiştir: Bunun üzerine Hz. Peygambere (s.a.) gelmişler ve Hâlid'in yaptıklarını ona anlatmışlar. Resülullah ellerini açarak iki defa şöyle buyurmuştur: “Allah'ım Hâlid in yaptıklarından sana sığınırım” (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, Il, 150-151; Buhâri, “Megâzi, 58; Nesâi, esirimi öldürürüm ne de arkadaş
Secde 32:30
Artık sen onlara aldırma. Ey Muhammed! Onlara tanınan süreye kadar, Bekle. Onların başına gelecek azabı. Yani öldürülmeleri ve helâk edilmeleri. Zaten onlar da bekliyorlar. Sizin helâk olmanızı. Bazıları şöyle demiştir: Söz konusu güne kadar sen onlara aldırma. Mekke'nin fethini bekle, onlar da senin helâk olmanı bekliyorlar. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Artık sen onlara aldırma. Yani sana eziyet etmelerinin karşılığını verme. Bekle. Bizim onlara vereceğimiz karşılığı. Zaten onlar da bunu bekliyorlar. En doğrusunu Allah bilir.