Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Ahzab 33:1 – Sebe' 34:54

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Ahzab 33:1
  2. Ahzab 33:2
  3. Ahzab 33:3
  4. Ahzab 33:4
  5. Ahzab 33:5
  6. Ahzab 33:6
  7. Ahzab 33:7
  8. Ahzab 33:8
  9. Ahzab 33:9
  10. Ahzab 33:10
  11. Ahzab 33:11
  12. Ahzab 33:12
  13. Ahzab 33:13
  14. Ahzab 33:14
  15. Ahzab 33:15
  16. Ahzab 33:16
  17. Ahzab 33:17
  18. Ahzab 33:18
  19. Ahzab 33:19
  20. Ahzab 33:20
  21. Ahzab 33:21
  22. Ahzab 33:22
  23. Ahzab 33:23
  24. Ahzab 33:24
  25. Ahzab 33:25
  26. Ahzab 33:26
  27. Ahzab 33:27
  28. Ahzab 33:28
  29. Ahzab 33:29
  30. Ahzab 33:30
  31. Ahzab 33:31
  32. Ahzab 33:32
  33. Ahzab 33:33
  34. Ahzab 33:34
  35. Ahzab 33:35
  36. Ahzab 33:36
  37. Ahzab 33:37
  38. Ahzab 33:38
  39. Ahzab 33:39
  40. Ahzab 33:40
  41. Ahzab 33:41
  42. Ahzab 33:42
  43. Ahzab 33:43
  44. Ahzab 33:44
  45. Ahzab 33:45
  46. Ahzab 33:46
  47. Ahzab 33:47
  48. Ahzab 33:48
  49. Ahzab 33:49
  50. Ahzab 33:50
  51. Ahzab 33:51
  52. Ahzab 33:52
  53. Ahzab 33:53
  54. Ahzab 33:54
  55. Ahzab 33:55
  56. Ahzab 33:56
  57. Ahzab 33:57
  58. Ahzab 33:58
  59. Ahzab 33:59
  60. Ahzab 33:60
  61. Ahzab 33:61
  62. Ahzab 33:62
  63. Ahzab 33:63
  64. Ahzab 33:64
  65. Ahzab 33:65
  66. Ahzab 33:66
  67. Ahzab 33:67
  68. Ahzab 33:68
  69. Ahzab 33:69
  70. Ahzab 33:70
  71. Ahzab 33:71
  72. Ahzab 33:72
  73. Ahzab 33:73
  74. Sebe' 34:1
  75. Sebe' 34:2
  76. Sebe' 34:3
  77. Sebe' 34:4
  78. Sebe' 34:5
  79. Sebe' 34:6
  80. Sebe' 34:7
  81. Sebe' 34:8
  82. Sebe' 34:9
  83. Sebe' 34:10
  84. Sebe' 34:11
  85. Sebe' 34:12
  86. Sebe' 34:13
  87. Sebe' 34:14
  88. Sebe' 34:15
  89. Sebe' 34:16
  90. Sebe' 34:17
  91. Sebe' 34:18
  92. Sebe' 34:19
  93. Sebe' 34:20
  94. Sebe' 34:21
  95. Sebe' 34:22
  96. Sebe' 34:23
  97. Sebe' 34:24
  98. Sebe' 34:25
  99. Sebe' 34:26
  100. Sebe' 34:27
  101. Sebe' 34:28
  102. Sebe' 34:29
  103. Sebe' 34:30
  104. Sebe' 34:31
  105. Sebe' 34:32
  106. Sebe' 34:33
  107. Sebe' 34:34
  108. Sebe' 34:35
  109. Sebe' 34:36
  110. Sebe' 34:37
  111. Sebe' 34:38
  112. Sebe' 34:39
  113. Sebe' 34:40
  114. Sebe' 34:41
  115. Sebe' 34:42
  116. Sebe' 34:43
  117. Sebe' 34:44
  118. Sebe' 34:45
  119. Sebe' 34:46
  120. Sebe' 34:47
  121. Sebe' 34:48
  122. Sebe' 34:49
  123. Sebe' 34:50
  124. Sebe' 34:51
  125. Sebe' 34:52
  126. Sebe' 34:53
  127. Sebe' 34:54

Ahzab 33:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. [Hz. Peygamber'e Yönelik Uyarılar] Ey Peygamber! Allah'a itaatsizlikten sakın, açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme. Hitabın zâhiri -her ne kadar Resülullah'a (s.a.) yönelik ise debütün insanların muhatap alınması da mümkündür. Görülmez mi ki hemen akabinde Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Rabb'inden sana vahyedilene uy. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır” O, burada genel bir ifade ile bütün insanlara hitap etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka âyetlerde resülüne hitap etmiş olmakla birlikte başkasını kastetmiştir. Buna göre bunun böyle olması mümkündür. Ancak bu âyette kastedilenin özel olarak Resülullah olması da uygundur. Bununla birlikte Cenâb-ı Hakk'ın hitap etmiş olduğu konu peygamberden başkasının da müşterek olduğu bir husus ise bütün insanlar söz konusu hitabın ve nehyin kapsamına girerler. Fakat eğer hitabın konusu -kendi canı hakkında öldürülmekten korksa dahi insanlara peygamberliğin tebliğ edilmesi ve peygamberliğe dair hususlar gibi- sadece peygambere has hususlar ise hitap sadece ona yönelik olur, başkası bu hitabın kapsamına girmez. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun vahiylerini iletmemiş olursun”, (SJMüfessirler bu âyet hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet bir grup hakkında nâzil olmuştur. Buna göre Mekkeden Ebü Süfyân b. Harb, İkrime b. Ebü Cehil, Ebu'l-A'ver es-Sülemiden oluşan bir grup Uhud savaşından sonra Medine'ye gelmiş ve münafıkların lideri Abdullah b. Übeyy'i ziyaret etmişlerdir. Hz. Peygamber kendisiyle konuşmalarına izin vermişti. Onlar Hz. Ömer (r.a.) yanındayken Resülullaha şöyle dediler, Bizim ilâhlarımız Lât, Uzzâ ve Menât hakkında konuşma, biz de seni tanrınla baş başa bırakalım. Bu durum Hz. Peygambere oldukça zor geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti indirdi: Ey Peygamber! Allah'a itaatsizlikten sakın, açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme. Yine “onların sana verdikleri eziyete aldırma, Allaha dayan ve güven” ilâhi beyanı da bunlar hakkında nâzil olmuştur. Bazı rivayetlerde şu hadise de geçer: Onlar Hz. Ömer yanındayken Resülullah'la konuşmuşlar, bunun üzerine Ömer (r.a.) “Yâ Resülallah! Bana bunları öldürmem için izin ver” demiştir. Resülullah “hayır ben onlara eman vermiştim” buyurmuştur’. Eğer bu mânada ise buradaki nehiy, antlaşma ve eman vermenin bozulması hakkındadır. Eğer ilk mânada ise buradaki nehiy, kendi ilâhları ve bunlara tapmalarına dair konuşmayı bırakması için onun taleplerini yerine getirmeye ilişkindir. Bazıları şöyle demektedir: Şeybe b. Rebia ve benzeri Mekkeliler Resülullah'a şöyle dediler: Ey Muhammed! Sana şu kadar mal verelim, seni şöyle şöyle zengin bir kadınla evlendirelim, bizi ve tanrılarımızı rahat bırak. Yoksa münafıklardan falanca kimseler seni öldürecek. Böyle diyerek bir grup isim saymışlardır. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti söz konusu olay hakkında ve Resülullah'tan talep edip onu davet ettikleri anlaşmaya uymayı yasaklamasıyla ilgili olarak indirdi. Yine O, resülüne, onlara uymayı terketmekte Allaha dayanmasını emretti. Bunun aslı belirtmiş olduğumuz şu yorumdur: Eğer bildirilen hususlardaki yasak peygambere özel ise peygamber her ne kadar mâsum olsa da ısmet sıfatı emir ve nehye engel değildir. Bilakis eğer emir ve yasak bir yerde varsa ısmet sıfatı yararlı olur. Zira eğer emir ve nehiy olmasaydı ısmetin bir mânası ve yararı olmazdı. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Allah’a itaatsizlikten sakın. Onlara nübüvveti tebliğ etmeyi terketmekte. Açık ve gizli inkârcıların sözünü dinleme. Seni davet ettikleri ve senden istedikleri eyleme veya başka hususlara uymaya dair. Allah her şeyi bilmekte ve hikmetle yönetmektedir. Onların yapmış olduklarını ve yapacaklarını bilmektedir. Yani Allah bilmeksizin değil, onların seni yalanlayacaklarını ve seni reddedeceklerini bildiği halde seni pevgamber olarak göndermiştir. Bu konuda hikmet sahibidir. Yani Allahin. onların seni yalanlayacaklarını ve seni reddedeceklerini bildiği halde seni onlara peygamber olarak göndermesi. bunu hikmet dışı bir davranış vapmaz. Allah bu konuda vervüzü krallarına benzetilmez. Zira onlar birbirlerine mektup ve hediveler gönderdiğinde eğer gönderici, gönderilen kimsenin bu mektup ve hedivevi reddedeceğini biliyorsa ve vine de böyle davranıyorsa bu akılsızlık kabul edilir. Çünkü onlar bunları kendi ihtiyaçlarından dolayı gönderiyorlar. Yani göndericinin bir ihtiyacı bulunmaktadır. Dolayısıyla bu kişi reddedileceğini ve yalanlanacağını bildiği halde mektup ve hediye gönderirse bu akılsızlık ve hikmet dışı bir davranış olur. Allah Teâlâ ise peygamberleri insanların vararı ve ihtiva darından dolayı göndermektedir. Dolayısıyla O'nun bu peygamberlerin reddedileceğini ve inkâr edileceğini bilmesi bunu hikmet dışı yapmaz. --- Dipnotlar: bk. Mukâtil b, Süleyman, Tefsir, III, 31-33; Ferrâ, Meâni'l-Kurün, Il, 334; Mâverdi, enNüket ve'l-uyün, IV, 369; Vâhidi, Esbâbü'n-nüzül, s. 263-264; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'Kurân, XVII, 50, Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyün, V, 199; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XVIII, 456; Ebü Hayyân, el-Bahru'l-muhit, VII, 206; Süyüti, ed-Dürru'/-mensür, XI, 718.

Ahzab 33:2

2, “Rabb'inden sana vahyedilene uy. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” Rabb'inden sana vahyedilene uy. Belirttiğimiz üzere bu hitabın ona özel olması mümkündür. Yine bunun. bir diğer âyette Cenâb-ı Hakkın bildirdiği üzere genele hitap olması da mümkündür: “Rabbinizden size indirilene uyun”, Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır ilâhi beyan buna delâlet etmektedir. En doğrusunu Allah bilir va, Cenâb-ı Hak, insanların inkâr edeveklerini ve reddedeceklerini ezeli ilmivle bilmesine rağmen, bu bevanla herkese hitap etmiştir. “Allaha güven; güvenip dayanmak için Allah veter Allah'a güven. Yani peygambe rliği tebliğ etmede Allaha güvenip davan, rinden korkma, Güvenip dayanmak için Allah veter. Yani O. onların eziyetle a sıkıntı vermekten onları alıkovar. koruvucu olarak veter. O, seni korur ve san Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır” Gİ Sidar üze aye lü Jar BÍ 5 SİN s ç Kali ÇİŞ

Ahzab 33:3

2, “Rabb'inden sana vahyedilene uy. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” Rabb'inden sana vahyedilene uy. Belirttiğimiz üzere bu hitabın ona özel olması mümkündür. Yine bunun. bir diğer âyette Cenâb-ı Hakkın bildirdiği üzere genele hitap olması da mümkündür: “Rabbinizden size indirilene uyun”, Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır ilâhi beyan buna delâlet etmektedir. En doğrusunu Allah bilir va, Cenâb-ı Hak, insanların inkâr edeveklerini ve reddedeceklerini ezeli ilmivle bilmesine rağmen, bu bevanla herkese hitap etmiştir. “Allaha güven; güvenip dayanmak için Allah veter Allah'a güven. Yani peygambe rliği tebliğ etmede Allaha güvenip davan, rinden korkma, Güvenip dayanmak için Allah veter. Yani O. onların eziyetle a sıkıntı vermekten onları alıkovar. koruvucu olarak veter. O, seni korur ve san Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır” Gİ Sidar üze aye lü Jar BÍ 5 SİN s ç Kali ÇİŞ

Ahzab 33:4

“Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi anneleriniz kılmamış, evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Bunlar sizin kendi iddianızdır; hak ve hakikati Allah söyler, doğru yolu da O gösterir.” [Zıharın Geçersiz Oluşu ve Evlatlıkların Gerçek Oğullar Gibi Olmayışı] Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demektedir: Bu âyet Ebü Ma'mer denilen bir şahıs hakkında inmiştir. Hafıza ve ezber bakımından insanların en üstünüydü. Derlerdi ki: Onun iki kalbi vardır. Biriyle işitiyor, diğeriyle algılayıp ezberliyor. Bunun üzerine Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır meâlindeki ilâhi beyan inmiştir. Yine bazıları benzer şeyler söylemiştir: Bu âyet Ebü Ma'mer hakkında inmiştir. Bu kişi sözleri ezberinden dolayı iki kalpli olarak nitelenmekteydi. Öyle ki Bedir günü müşrikler hezimete uğradığında onların arasında Ebü Ma mer de vardı. Ebü Süfyân onunla karşılaşır. Bu sırada o, ayakkabısının bir tekini ayağına bir tekini ise eline geçirmişti. Ebü Süfyân ona “ey Ebü Ma'mer insanlar ne yaptı?” diye sorar. O da “hezimete uğradılar” der. Bunun üzerine ona “ayakkabının hali nedir bir teki ayağında öteki elindedir” der. Bunun üzerine Ebü Ma'mer der ki: Farkında değilim. Her ikisinin de ayağımda olduğunu zannediyordum” Bu olayla bildiler ki onun iki kalbi olsaydı ayakkabısını elinde unutmazdı?. Buna benzer hadiseler anlatılmıştır. Bununla birlikte bu âyetin nüzül sebebini bilmiyoruz. İbn Abbâs'tan rivayet edilmiştir ki kendisine bu âyet sorulmuş ve o şöyle cevap vermiştir: Resülullah (s'a.) bir gün namaz kılmaktayken kalbine bir düşünce gelmiş”, bunun üzerine kendisiyle birlikte namaz kılan münafıklar şöyle demişlerdi: Onun iki kalbinin olduğu görülmüyor mu? Bir kalp sizinle birlikte bir kalp ise diğerleriyle birlikte. Bunun üzerine bu âyet indirilmiştir’. Bu olayın, âyetin nüzül sebebi olması uygundur. Bu âyetin, münafıklar hakkında inmiş olması da mümkündür. Buna göre münafıkların Hz, Peygamber ve müminlerle birlikte namaz kılıyor, onlarla uygun içerisinde olduklarını gösteriyor ve “şâhitlik ederiz ki sen Allah'ın elçisisin” diyorlardı. [ ]Sonra öteki inkârcılara dönüyor ve şöyle diyorlardı: “Biz sizinleyiz, biz yalnızca alay etmekteyiz”. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Yani göğsünde iki din yaratmamıştır: İman ve münafıklık. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Göğüs boşluğunda iki kalp. Biri bunun için, biri başkası için iki kalp. Bu âyetin Allah'ın birliğini ve O'nun yaratıcılığını kabul eden müşrikler hakkında inmiş olması da mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka Allah diyeceklerdir”. Fakat onlar bununla birlikte putlara tapmaktaydılar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır ki kalbin birisi şirk, birisi iman ve tevhit için olsun. Yani şirki kabul etmek için bir kalp, imanı kabul etmek için bir kalp. Aksine bu ikisinden biri için tek bir kalp yaratmıştır. Bazıları şöyle demektedir: Bu beyan benzetme mânasındadır. Yani Allah bir kişide iki kalp yaratmadığı gibi aynı şekilde karısına zıharda bulunan kimsenin karısı da haramlıkta annesi gibi olmaz. Kişinin evlatlığı da gerçek oğlu olmaz. Bazıları şöyle demektedir: Bu âyet Hz. Peygamber ve Zeyd b. Hârise hakkında inmiştir. Hz. Peygamber onu evlat edinmişti ve insanlar onu Muhammed'in oğlu Zeyd olarak niteliyordu. Bunun üzerine bu âyetle bu durum yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Müfessirlerin çoğunluğu bu görüşü benimsemiştir. Bazıları şöyle demektedir: Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır meâlindeki ilâhi beyanın yorumu şudur: Yani Allah bir kişiye nispet edilecek iki nesep varetmemiştir. 300 (SJEbü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Evlatlıklarınız. Yani evlat edindiğiniz çocukları, nesebinizden olanlar gibi kılmamıştır. Onlar evlat edindiklerini mirasçı yapıyorlardı. Bunlar sizin kendi iddianızdır. Yani bu sözleriniz hakikat değil, benzetme ve mecaz anlamında söylediklerinizdir. Hak ve hakikati Allah söyler". Bunun aslı bize göre Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır meâlindeki ilâhi beyanının yorumu belirtmiş olduğumuz mânadır. Annelerinize benzettiğiniz karılarınızı da gerçek anneleriniz gibi yapmamıştır. Yani bu davranış sizin için helâl ve mübah değildir. Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Yani bunu bir sebep yapmamış ve meşru kılmamıştır. Halbuki böyle bir durum fasit nesepte olabilir. Tıpkı iki kişiye ait olan câriyenin çocuk doğurması halinde her ikisinin de çocuğu iddia etmesi durumu gibi". Yine fasit nikâh ve fasit mülkiyet de böyledir. O, bunu böyle yapmamıştır. Yani bunu helâl ve meşru kılmamıştır. Yine bu durum “Allah bahire ile ilgili bir buyruk koymamıştır” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Yani O, bunu helâl ve meşru kılmamıştır. Halbuki onlar böyle bir davranışta bulunduğunda fiillerinin sonuçları gerçekleşir. Böyle olsa da davranış helâl ve meşru olmaz. Annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi anneleriniz kılmamış, evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır meâlindeki ilâhi beyan da bu mânadadır. Câhiliye döneminde mevcut olan bu sebebi, Cenâb-ı Hak İslâmda meşru ve helâl kılmamıştır. Yoksa fasit akitlerde meşru olmayan sebeplerin gerçekleşmeyeceği mânasında değildir. Nitekim belirttiğimiz gibi meşru olmasa da fasit nikâhta nesep sâbit olur. Hasan-ı Basri Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: Bir kişi “bir nefis bana şöyle yapmamı emrediyor, bir nefis ise başka bir eylem yapmamı emrediyor” diyordu. Bunun üzerine bu âyet inmiş3 İbn Kuteybe, Tefsiru Şaribi'l-Kurân, s. 348, (SJAllah'ın bir kişide iki kulak ve iki göz yarattığı halde onda iki kalp yaratmamasının hikmeti şudur: Çünkü kulak ve gözle idrak etme müşahede ile olur ve bu organların birbirine yardımı söz konusudur. Fakat kalp ile idrak edilenler içtihatla idrak edilir. İki kalp ise bir meselede içtihat ettiklerinde ihtilaf edebilirler. Dolayısıyla bunlardan biri diğerine karşı çıkabilir. Zira birinin diğerinin aksi bir görüşü uygun görmesi mümkündür. İki kulak ve iki göz ise böyle değildir. Bu sebeple her iki durum birbirinden farklılık göstermiştir. Allah bir kişinin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır. Bu beyanın sebebi, belirtildiği üzere Müseylimetülkezzâb'ın peygamberlik iddia etmesi ve arkadaşlarının bu konuda muvafakat etmesi olabilir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah insanlara iki adamı iki farklı dinle ve iki ayrı şeriatla peygamber olarak göndermez. Öyle ki her biri ötekinin davet ettiği dinden farklı bir dine ve bir birine zıt iki şeriata davet etmiş olsun. Yani Hz. Muhammed (s.a.) ve Müseylimetülkezzâb iki ayrı peygamber olmuş olsun. Annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşlerinizi anneleriniz kılmamıştır. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri belirttiğimiz gibi yasaklama mânasında olmasıdır. Yani eşlerinizi annelerinizin sırtlarına benzetmeyin ve annelerinizin haram oluşu gibi eşlerinizi kendinize haram yapmayın. Bundan dolayı O, şöyle buyurmuştur: “Gerçek şu ki, onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar”7. İkinci mâna şudur: Sizler eşlerinizi kendinize haram yapsanız da Allah eşlerinizi anneleriniz gibi ebediyen haram kılmamıştır. Aksine O, daha önce kendileriyle ilişki kurup yararlandığınız gibi bu sözlerden sonra da eşlerinizi sizler için kendileriyle ilişki kurulup faydalanılacak hanımlar yapmıştır. Cenâb-ı Hak bunu lütuf ve nimet olarak bildirmiştir. O, bu sözlerinden sonra da eşlerle ilişki kurup yararlanmayı meşru kıldığı ve onları söyledikleri üzere anneleri gibi kılmadığı için kendisine şükredilmesini emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ebú Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Annelerinize benzeterek haram olsun dediğiniz eşleriniz. Bu beyanda geçen “el-lâi” ile “el-lâti” kelimeleri aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Evlatlıklarınızı da gerçek oğullarınız yapmamıştır. Yani evlat edindiginiz çocukları babalarına yönelik hukuk açısından gerçek oğullarınız yapmamıştır. Bu çerçevede rivayet edildiğine göre bir adam birinin oğlu olduğumilin — 1— yanı TEPE iddiz emiğinde bu kisi onun çocuklarıyla beraber ona mirasçı olurdu. Bu — İz 2 SR AM b Sube Vak AAA yım sese dönorinde vapıklari Dir Uygulama TGI izm Du evlatlık SOZ k konu Sse DSPE GG. Sid gale -C7 UUI 054414 gazel ee j Š U ilak E EREA R inle vardır ve istek cehehie 5 ind zz bırarmaktadır. Câhilkvede vardım ve destek sebevivle ogu! edindiğiniz ES £ ES I-İ kabri stmemistir İkinci mâna sudur: Niepet kişileri İdiz oğullarını; olarak kayu! etmemiştir ikıncı mana ŞUCUT: Nispet SET da ogollarını; Oldrak K z bakim berasndz eriatlıklarınızı gercek oğullarınız yapmamıştır. NiteSim 3k) SOSUN s Hirss zvd b. Muhammad diyorlardı. Z—— tirin pendi iidlan Yoni huner da sizin kendi ar 'anızde dilEmamizı sızın EZB mödigi zm: punkar, s2Gec K z epimile söleliğiri: sözlerdir Hak ve hakikati Allah söyler. Yani onlar sizin izbilir: Hak ve hakikati Allah sövler. Yani bu- --- Dipnotlar: 8 “Resülullah (s.a.) bir gün namaz kılarken namazında hata etmiş ve ondan bir kelime sâdır klar bu hadiseyi abartarak şöyle demişlerdir: Onun iki kalbi i? Onun bir kalbi sizinle bir kalbi de öteki XI, 720; Âlüsi, Rühu'-meâni, XXI, olmuştur. Bunu işiten münafı vardır. Onun namazdaki sözünü işitmediniz m [ arkadaşlarıyla birliktedir” (Süyúti, ed-Dürru'-mensür, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 268; Tirmi beyân, XIX, 7; Tahâvi, Şerhu müşkili'i-âsâr, VII, 445. zi, “Tefsiru'l-Kurân” 33; Taberi, Câmitwl" “ki kişiye ait bir câriyenin çocuk doğurması halinde ikisi de bu çocuğun babası olduğunu iddia etmesi hakkında ne dersin? Her ikisinden de nesebi sâbit olur mu? Dedi ki: Evet (Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni, Kitâbü'-AsI, IV, 300). “Allah bahire, sâibe, vasile ve hàm (diye bazı hayvanların işaretlenip kullanımdan alıkonması) ile ilgili bir buyruk koymamıştır. Fakat inkârcılar kendi uydurdukları yalanları Allah'a yakıştırmaya çalışıyorlar; onların çoğu akıllarını kullanmıyorlar” (el-Mâide, “ Oo Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, MI, 31; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 8; İbn Ebü Hâtim,

Ahzab 33:5

Emirtrklarınızı bebelarının soy adlarıyla anın. Bu Allah katında adatz Sahe uygun bir davranıştır. Allah katındz daha adaletlidir. Yani eğer baalarım Dilyorsamız onları babalarına nispet ediniz. Eğer onların babalarını bilmirursam7 o Zaman kaaien sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. MGEZssšrizrin bir jasmu şöyle demiştir: Onlan, dostlarınız, kardeşleriniz veya mcauğu leramızın isimlerine nispet ediniz. Allah'ın kulu (Abdullah), Allah'ın © Maisi smie Gss: Cihiive döneminde hor ve hakir bir adam, güç ve şeref sahibi bir kişiye gir ve oz “ben venin Uğlumum” derdi O da “evet öyledir” derdi. Eğer söz konusu i om riie eğinirse o ailesinin en şerefli kişisi olurdu” (Måverdi, LAZAR GUR 2⁄4 kölesi (Ubeydullah), Rahmân kulu Ökbalu irili; an) ve benzeri isimlerle elendilerinizin İsimleri gibi, Bu beyan hakkinda yunu da diyebiliriz; Sizin Yani onları kardesler olarak nitedeyiniz. niteleme kalpte daha değerli ve babalarının isleri din kardeşlerinizdir. yle isimlendirmederi ve onlara nis “etmekten daha Önemli Zira halal: í;; pet etmekten daba önemlidir, Zira babaları bilme ihtiyacı ve onlara nispet edil me, yazışmada, şahitlilde ve hazir bulunmama durumunda 407 konusu olur, Hazır bulunma durumunda ise böyle değildir. Dostlarınızdır. Bu ilâhi beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Bu Ayet, Zeyd b. Hârise'nin durumu hakkın da inmiştir. O, Resdlullah'ın kölesiydi ve insanlar onu “Muhammed'in oğlu Zeyd” olarak nitelemekteydi. Dolayısıyla bu âyetle bu isirnlendirme yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Efer onların babalarını bilmiyorsanız, onları efendilerine nispet ediniz”, Dostlarınızdır anılarına gelen “mevâli” kelimesinin “el-vilâye” (ayy) kelimesinden türerniş olması da mümkündür. Tıpkı “müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir” ilâhi beyanı gibi. Yine O, şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki müminler kardeştir”? Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Aksetu, yani daha adilYanıldığınız hususta size günah yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Eğer babalarını bilmiyorsanız ve onları babaları dışında birine nispet etmekte yanılmışsanız bu hususta size gūnah yoktur. Aksine günah ve sorumluluk bu hususta kasıtlı davrandığınızda ve onların babalarını bildiğinizde söz konusudur. Sanki Cenâb-ı Hak aralarında evlat edinme ve birbirini kardeş edinmeyi mübah kılmış, fakat babaları dışında birisine nispet etmeyi ve aralarında hukuki durumların zorunlu hale gelmesini mübah kılmamıştır. Buna göre bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a) iki kişiyi kardeş yaptığı, bunlardan biri öldüğünde diğerinin asabeden ve eileden olmadığı halde ona mirasçı olduğu nakledilmiştir. Zübeyir, Abdullah 5. Mesüd'un kardeşiydi. Onlar Allah'ın dilediği kadar bu durumda devem ettiler. Tâ ki şu ilâhi beyan nâzil olana kadar: “Aralarında kan bağı bulunanlar Allak'ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muha9 Yanifalan kişi Allah'ın kulunun (Abdullah) oğludur deyin. 2 Yani falan kişi falanın mevlâsıdır deyin. 2 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'kKurün, s. 348. cirlerden daha yakındırlar”, Bazıları şöyle demiştir: Yanıldığınız hususta size günah yoktur. [ ]O şöyle buyurmaktadır: Böyle olduğunu düşündüğün için birini babası dışında birine nispet edersen. Fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz. O şöyle buyurmaktadır: Onu bilinçli ve kasıtlı olarak babası dışında birine nispet etmeyin. Fakat yanılarak böyle davranmaya gelince Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmaktadır: O, sizi bundan sorumlu tutmaz. Fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaparsanız sorumlu olursunuz. Bu ilk durum gibidir. Rivayet edilir ki Hz. Ömer (r.a.) bir adamın “Allahım! Benim hatalarımı bağışla” dediğini işitmiş, bunun üzerine ona şöyle demiştir: Bilinçli ve kasıtH yaptıkların için Allah'tan bağışlanma dile, hata ile yaptıklarından ise zaten sorumlu tutulmazsın” Yine o şöyle diyordu: Sizin hakkınızda hatadan korkmuyorum, ama kasıtlı ve bilinçli yaptıklarınız hakkında korkuyorum. Sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum, fakat sayınızın çoğunluğuyla övünmenizden korkuyorum. Sizin amellerinizi küçük görmenizden korkmuyorum, fakat amellerinizi çok görmenizden korkuyorum”. Aynı şekilde İbn Mesüd'un da böyle dediği rivayet edilmiştir”, Üç şeyden dolayı âdemoğlunun helâk edilmeyeceği bildirilir. Bunlar hata, unutma ve bir şeyi yapmaya zorlanmadır”. Bazıları şöyle demiştir: Buradaki hata, kasıt olmaksızın dile gelen şeydir. Kasıt ise bir davranışın bilinçli bir şekilde yapılmasıdır. Bu, belirtmiş olduğumuz husustur. En doğrusunu Allah bilir. Allah çok bağışlayıcı ve ziyadesiyle esirgeyicidir. Yani onların yaptıklarını bağışlayıcıdır. AOE Ga SOY LİN İRİ YI el --- Dipnotlar: Bir sonraki âyet-i kerime. Ebu'l-Leys cs-Semerkandi, Bahru'-ulüm, III, 38; Beğavi, Meâlimu't-tenzil, VI, 319; Ayrıca bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XIX, 17-18; İbn Kesir, Tefsir, o Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, HI, 31; Cessâs, Ahkâmü'l-Kurân, V, 223. Aynı şekilde Resülullah'tan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Sizin hakkınızda fakirlikten korkmuyorum, fakat sizin hakkınızda çoklukla övünmekten korkuyorum. Sizin hakkınızda hatadan korkmuyorum, fakat sizin hakkınızda bilinçli ve kasıtlı yaptıklarınızdan korkuyorum (Ah% “Abdullah şöyle demiştir: Sizin hakkınızda hatadan korkmuyorum, fakat bilinçli ve kasıtlı yaptıklarınız hakkında korkuyorum. Sizin amellerinizi küçük görmenizden korkmuyorum, fakat amellerinizi çok görmenizden korkuyorum” (İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, XIX, 2 “Katâde şöyle demiştir: Âdemoğlu üç şeyden dolayı helâk edilmez: Hata, unutma ve bir şeyi yapmaya zorlanması (Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, II, 31). Resülullah'tan (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; “Allah ümmetimden hata, unutma ve zorla yaptırılan şeyin sorumluluğunu kaldırmıştır” (İbn Mâce, “Talâk” 16. Ayrıca bk. Aclüni, Keşfü'1-hafâ, I,

Ahzab 33:6

[Peygamberin Eşlerine Dair Hükümler ve Mirasta Kan Bağının Esas Oluşu] Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır. Bazıları şöyle demiştir: Peygamber onlara birbirlerine olan yakınlıklarından daha yakındır. Tıpkı “kendinizi öldürmeyin” meâlindeki ilâhi beyan gibi. Yani birbirinizi öldürmeyin. Zira aklı başında olan hiç kimse kendini öldürmez. Yine bu, “evlere girdiğinizde kendinize selâm verin”” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Yani kişinin kendisine selâm vermesi değil, aksine belirttiğimiz gibi insanların birbirine selâm vermesi demektir. Buna göre peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır meâlindeki ilâhi beyan bu mânadadır. Yani onların birbirlerine olan yakınlıklarından daha yakındır. Ayrıca bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber itaat edilme, saygı görme ve yüceltilmeye, onların kendilerinden daha lâyıktır. Yani o, yüceltilmeye, saygı gösterilmeye ve itaat edilmeye başkalarından daha lâyıktır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber, onlara daha merhametli ve şefkatli davranmaya daha lâyıktır. Yani o, onlara karşı kendilerinden daha merhametli ve daha şefkatlidir. O, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini nitelediği merhamet ve şefkat üzeredir. Nitekim O, meâlen şöyle buyurmuştur: “Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur””. İnsanların içerisinde başkalarının yapmış olduğu günahın peygambere ağır geldiği gibi kendisine ağır geldiği hiç kimse “Evlere girdiğinizde, Allah katından Mübârek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm yoktur. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlara daha yakındır. Yani onu ken. dilerinden ve evlatlarından daha fazla sevmektedirler. Bu sevgi tercihe dayalı bir sevgidir. Bu sevgi kalbin meyletmesinden doğan bir sevgi değildir. Çünkü kalbin meyletmesi tabii bir durumdur. Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği riya. yet edilmiştir: [ ] “Sizden biriniz ben kendisine, canından, çocuklarından ve ailesinden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz”. Veya buna benzer bir söz söylemiştir”. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber, âhirette şefaat etmesi vesilesiyle onlara daha yakındır. O, onlara şefaat edecek, böylece amelleriyle değil, bu şefaatle cehennemden kurtulacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Bazı mushaflarda âyet şöyledir: “en-Nebiyyu evlâ bi'l-mü'minine min enfusihim ve huve ebun lehum ve ezvâcuhü ummehâtühum” “Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır. O, onların babasıdır. Eşleri de onların anneleridir” Übey, İbn Mesüd ve İbn Abbâs'ın mushaflarında böyledir”. O, onların babasıdır. Yani merhamet ve şefkatte böyledir. Veya itaat edilme, yüceltilme, saygı duyulma ve benzeri konularda o, onların babası konumundadır. Eşleri de onların anneleridir. Müfessirler şöyle demiştir: Eşleri de onların anneleridir. Haram olmakta. Yani onların peygamber eşleriyle evlenmesi anneler gibi ebedi olarak haramdır. Fakat bu hüküm Hz. Peygamber'in vefatından sonra olması gerekir. Hayatında ise o, eşlerinden birini boşadığında boşadığı hanım diğer müslümanlara helâl olur. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım”. Eğer onlar başkasına helâl olmasaydı onlara güzel bir şeyler verilip sonra da onların serbest bırakılmasına dair beyanın bir mânası olmazdı. Dolayısıyla bu haramlık, Resülullah'ın (a.s.) vefatından sonra olması gerekir. Bu hüküm Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanıdır: Kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Cenâb-ı Hak bunu ondan sonrası için şart koşmuştur ki onlar âhirette peygamberin eşleri olsunlar. Eşleri de onların anneleridir meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: [ ]Yani peygamberin eşlerinin haram oluşu ve onların konumu kendilerinin anneleri gibidir. Peygamberin eşleri bunu, Resülullah'ın (s.a.) onlara karşı saygınlığı ve konumu dolayısıyla hak etmektedirler. Batıniler ise şöyle demektedir: Eşleri de onların anneleridir sözünde Cenâb-ı Hakk'ın burada peygamberin eşlerini murat etmediğine delil vardır. Görmez misin ki onların çocuklarıyla evlenmek insanlar için helâldir. Eğer onlar anne olsaydılar bu durum helâl olmazdı. Çünkü onlarla diğer insanlar kardeş ve kız kardeş olurlardı. Dolayısıyla bu evlilik helâl olduğuna göre durum bizim belirttiğimiz gibidir” Bu onların sözleridir. Fakat bu görüşün cevabı belirtmiş olduğumuz yorumdur. Şöyle ki Cenâb-ı Hakk'ın onları anne olarak isimlendirmesi mümkündür. Yani onların konumu ve evliliğin haram oluşu gerçek annelerin konumu gibidir. Bu durum, Resülullah'ın saygınlığı ve konumu sebebiyledir, bu, mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, hakikatte ölü olsalar da şehitlerin kendi katında diri olduklarını bildirmiştir”. Bu, onların değerlerinin yüceliği ve Allah katındaki konumları sebebiyledir. Buna göre peygamberin eşleri için anneler nitelemesi belirtmiş olduğumuz mânaya göre anlaşılmalıdır. En doğrusunu Allah bilir, Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine daha yakındırlar. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın kitabında, Yani Allah'ın hükmünde. Tıpkı “Allah'ın size emri budur”” sözü gibi. Yani Allah'ın size yönelik hükmü budur. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın kitabında. Yani indirmiş olduğu kitapta. Bu, işte buradakidir. Aynı şekilde şu ilâhi beyan da bu mânadadır: “Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı”. Onlara yazılanlar, hemen peşi sıra bildirilen hükümlerdir. (JAralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar ilâhi beyanı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Başlangıçta miras hukuku, muhacir müminlerden kan bağı ve akrabalık bulunanlar arasında geçerliydi. Eğer kişi hicret etmeyen müminlerden ise muhacir olan oğlu, babası, kardeşi ve diğer akrabaları ona mirasçı olamıyordu. Bunlardan biri öldüğünde ancak muhacir müminlerden olduğunda birbirleri. ne mirasçı oluyorlardı. Buna göre dostlarınıza lütufta bulganman başkadır meâlindeki ilâhi beyanının yorumu şöyle olur: Yani müminlerden hicret etmeyen dostlarınıza bir miras vasiyet etmeniz başkadır. Bu yorumu yapan şöyle demektedir: Bu âyet, Enfâl süresinde bildirilen âyetle neshedilmiştir, o da şu ilâhi beyandır: “Aralarında rahim bağı bulunanlar Allahın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır”, Bu âyette Cenâb-ı Hak, müslüman olduktan sonra onların hicret edip etmediğinden bahsetmemiştir. Kâfir olana gelince o, müslümana mirasçı olmaz. Rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurmuştur: “Müslüman kâfire mirasçı olmaz; kâfir de müslümana mirasçı olmaz” Yine o, şöyle buyurmuştur: “Farklı din müntesipleri birbirine mirasçı olamaz”. Bazıları bu beyanın yorumunun şöyle olduğunu söylemiştir: Aralarında kan bağı bulunanlar Allah'ın kitabında (mirasçılık bakımından) birbirlerine, diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Onlardan yakın akraba olanlar. Yani mümin ve muhacirlerden aralarında kan bağı olanlar arasından en yakın olanlar, daha uzak olanlardan miras hukuku açısından birbirlerine daha yakındırlar. Yani onlardan kan bağı itibariyle yakın olanlar, daha uzak olanlara göre birbirlerine daha yakındırlar. Dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır. Bu yoruma göre bu beyan şu mânaya gelir: Dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır. Size akrabalık bakımından uzak olan dostlarınıza. Lütuf. Bir vasiyet veya başka bir şey, bu da iyiliktir. Böylece miras, müminler arasında en yakından başlayarak akrabalar için olmaktadır. Uzak kimseler için miras söz konusu değildir. Dolayısıyla Enfâl süresindeki âyet ile buradaki âyet mâna bakımından aynı olmaktadır. Buna göre akrabalık bağı olanlardan en yakın olan kimseler başkalarına göre miras hukuku açısından daha yakındırlar. )Bazıları şöyle demektedir: Bu âyet onlarda mevcut olan kardeş edinme yoluyla mirasçılığı neshetmek üzere inmiştir. Çünkü Hz. Peygamber iki kişiyi kardeş yapıyor, bunlardan biri vefat ettiğinde asabe olan akrabaları değil de diğeri ona mirasçı oluyordu. Söz konusu âyet ile neshedilinceye kadar bu hüküm böyle devam ediyordu”, Buna göre dostlarınıza lütufta bulunmanız başkadır meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya gelir: Bu, onların Resülullah'ın aralarında kardeşlik ilan ettiği kimselere iyilikte bulunmalarıdır. Ayette bildirilen kan bağı bulunanların (ülüllerhâm) kim olduğuna dair faru göküşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar Cenâb-ı Hakkın şu ilâhi beyanda bildirdiği kimselerdir: “Allah size kında erkeğe, iki kadın payı kadar ( çocuklarınız hakvermenizi Mi âyeti kadar bildirilen kişilerdir. Bazıları şöyle an abi dirilen kimseler, Cenâb-ı Hakk'ın miras paylarını açıklamış olduğu kişilerdir. Diğerleri ise aralarında kan bağı bulunanlar birbirlerine daha yakındırlar meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen kimselerdir. Bunlar yakınlık derecelerine göre mirasçı olurlar. Ebü Hanife böyle söylemektedir: Aralarında kan bağı bulunanlar yakınlık derecesine göre mirasçı olanlardır. Bunlar asabe gibi değildir. Çünkü örneğin kız, şüphesiz amcaoğlundan daha yakındır. Miras payının yarısı kızındır, kalan ise amcaoğlunun olur. Bu hüküm kitapta kayıt altına alınmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Levh-i mahfüzda müminlerin miras hukuku açısından daha önce karşılıklı mirasçı oldukları kimselere göre birbirlerine daha yakın oldukları kayıt altına alınmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Kitapta. Yani Tevrat'ta zenginin fakire destek olması için İsrâiloğulları'nın Levi b. Yâkub oğullarına iyilik yapması yazılıydı". En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Sizden biriniz ben kendisine babasından, evladından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz” “Sizden biriniz ben kendisine nefsinden daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz” (Ahmed b. Hanbel, OoAbdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, HI, 32; Taberi, Câmi'wİ-beyân, XIX, 16; Hâkim, elMüstedrek, 11, 488; İbn Kesir, Tefsir, XI, 119; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XI, 729. Bu şâz bir Farâattir. “Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlene imam muhtemelen şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler; Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar” (Al-i Imrân, “Elinizin altinda bulunan càriyeler müstesna, evli kadınlar da size haram kılındı; Allah'ın size emri budur. Bunlardan başkasını, iffetli yaşamak ve zina etmemek kaydıyla, mallarınızla (mehir ile) istemeniz size helâl kılındı”. o “Daha sonra iman edenler, hicret edip sizinle beraber cihad edenler, işte bunlar da sizdendir. Aralarında yakın akrabalık bağı bulunanlar Allah'ın hükmüne göre birbirlerine daha yakındır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir” (el- Enfâl, 8/75). 2o Dle Ebu'-Leys es-Semerkandi, Bahru'-ulüm, HI, 38; Beğavi, Me'alimu't-tenzil, V1, 319, bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, XIX, 17-18; İbn Kesir, Tefsir, XI, 120.

Ahzab 33:7

[Allah'ın Peygamber’ lerden Söz Alması] Hani bütün peygamberlerden; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Müsâ'dan, Meryem oğlu İsâ'dan sadakat sözü almıştık, onlardan ağır sorumluluk taşıyan bir söz almıştık. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak özel olarak bu peygamberleri bildirmiştir, çünkü peygamberlerden şeriat sahibi olanlar bunlardır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “O, Nuha buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Müsâ ya ve İsâ'ya buyurduklarımızı size din yaptı “ Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyûn, IV, 376. ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz””. Fakat O, başka bir âyette bu bahsedilenlerin dışında da şeriat sahibi peygamberlerin olduğunu gösteren buyruklarını bildirmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Biz Nuha ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve İbrahinve, İsmâile, İshak'a, Yâkub, torunlara, İsâ'ya, Eyyüba, Yünus'a, Hârun ve Sülevman'a vahyettik. Dâvüd'a da Zebur'u verdik”, Bu peygamberlerden söz alınmasına dair bunların özel olarak belirtilmesi, bunların ülü'l-azm pey. gamberler olmaları sebebiyledir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. Bu beyanın özel olarak belirtilen peygamberlerin tahsisi mânasında değil, aksine bununla tümünün kastedilmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Onlardan söz alınmasına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların birbirlerini müjdelemelerine dair Cenâb-ı Hak onlardan söz almıştır. Nuh (a.s.) İbrahim'i (a.s.), İbrahim (a.s.) Müsâ'yı (a.s.), Müsâ (a.s.) İsâ'yı (a.s.), İsâ (a.s.) Hz. Muhammed'i (s.a.) müjdeler. Bazıları şöyle demiştir: Birbirlerini tasdik etmeleri, Allah'a kulluğa davet etmeleri ve toplumlarına nasihatte bulunmaları için onlardan söz almıştır. Onlardan söz alındığına dair bildirilen haberin, bunun peşi sıra bildirilen durum sebebiyle olması da mümkündür. O da şudur: “(Allah bu sözü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri hakkında sorumlu tutsun”, Cenâb-ı Hak peygamberliği tebliğ etmekte onlardan bu sözü aldı ki tebliğ etmekte sadık olduklarına dair onları sorumlu tutsun. Onlardan ağır sorumluluk taşıyan bir söz almıştık. Çünkü firavunlara ve Allahın düşmanlarına peygamberliği tebliğ etmek zordur, tehlikeleri çoktur ve bunda canı yitirme söz konusudur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği şu buyruktur: “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez”. [ ]s. ya lığı busózü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri konusunda sorumlu kılsın, O, inkâr yolunu seçenlere de acı veren bir azap hazırlamıştır.” (Allah bu sözü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri konusunda sorumlu kılsın. Doğruluk daha fazla verilen haberlerde söz konusu olur, Tıpkı şu ilâhi boyada bildirildiği gibi: “Gerçeği getiren kişi ve onu tasdik eden kimse", Bu, Kur'ândan ve bunun dışında onlara verdiği haberlerdir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır”, Verdiği haberlerde doğruluk, hükmünde adalet. Ayrıca verdiği haberlerdeki doğruluk ve hükmündeki adalet dolayısıyla O, Kur'ân'ı bir keresinde doğru, bir defasında adil, bir keresinde de hak olarak nitelemiştir", Hak olma iki durumu da birleştirmektedir. Yani hem haberlerde hem de hükümde. Doğruluk ise özel olarak haberlerde, adalet de hükümde olur. Yine Cenâb-ı Hakk'ın sadık kullarını -ki onlar peygamberlerdir- sadakatlerinden sorumlu tutmasını iki şekilde açıklamak mümkündür. Bunlardan biri şudur: Onlara emretmiş olduğu gibi toplumlarına yönelik tebliğlerinden onları sorumlu tutar. Ayrıca muhataplara bildirmelerine dair tevdi ettiği görevde onları sorumu tutar. Yani tebliğ ettiniz mi? Ve onlara bildirdiniz mi? İkincisi şudur: Muhatapların onlara icabet edip etmediklerini onlara sorar. Yani davet ettiğiniz hususlara icabet ettiler mi? Çünkü onların bir kısmı peygamberlere icabet etmişler ve onları doğrulamışlardır. Bir kısmı ise icabet etmemiş ve doğrulamamıştır. Dolayısıyla icabet eden hakkındaki soru onaylama, icabet etmeyen hakkındaki soru uyarı ve kınama mânasındadır. O, her iki kesimi de sorgulayacaktır: Peygamberlere tebliğ konusunda; kendilerine peygamber gönderilen topluma da icabet edip etmedikleri konusunda. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”. En doğrusunu Allah bilir. O, inkâr yolunu seçenlere de acı veren bir azap hazırlamıştır. İcabet etmeyi ve doğrulamayı terkettikleri için. Ayi Gri ayla iy ei ei “Ey iman edenler! Allahın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize diişman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi. [Müminlerin Savaşla İmtihanı] Ey iman edenler! Allah'ın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O, şöyle buyurmaktadır: Allah'ın size destek vermeye ve sıkıntıyı sizden gidermeye dair bahşettiği nimetlere şükredin ve nimetlerini güzel bir şekilde anın. [ ] Ayrıca kendilerine bahşetmiş olduğu nimetleri anma emrinde çeşitli hikmet ve deliller mevcuttur. Bunlardan biri şudur: Bu, söz konusu selefin ve sahâbenin dine dair çektiği sıkıntılar ve başlarına gelen büyük imtihanlar -nitekim bu yolla bu dini bize ulaştırmışlardır- konusunda bize bir hatırlatmadır ki biz bu dini zâyi etmeyelim. Aksine bizim de onu korumamız, ona tutunmamız ve bu hususta onların tahammül ettikleri gibi bizim de tahammül etmemiz gerekir. İkincisi bunda onlara yönelik bir mücize vardır. Buna göre onların tümü -yani onlar ve düşmanları- birlikteyken onlara fırtına ve melekler gönderilmiş, bunlarla müminler değil de düşmanları helâk edilmişlerdir. Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bana sabâ rüzgârıyla yardım edildi; Âd kavmi de debür rüzgarıyla helâk edildi”, Bu, büyük bir mücizedir. Üçüncüsü şudur: Cenâb-ı Hak, kendi canları hakkında ümitsizliğe düştükleri, helâk olmaya yaklaştıkları ve canlarının ellerinden çıkacağı bir sırada onlara gönderdiği yardımı hatırlatmaktadır. Çünkü düşman onları kuşatmıştı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi” Nihayetinde onların durumu Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu şu hale gelmişti: “Korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz”. Veya Cenâb-ı Hak onlara, geri dönmeyecekleri ve kaçmayacaklarına dair verdikleri sözleri hatırlatmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allaha söz vermişlerdi ve Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi gerekirdi”, Cenâb-ı Hak, onların durumu âyette bildirilen bir haldeyken, düşmanlarına karşı onlara yardım etmeye ve kurtulmalarını sağlamaya yönelik olarak kendilerine verdiği büyük nimetlerini onlara hatırlatmaktadır. Bu hadise Hendek savaşındaydı. Düşmanları müminlere karşı üç bölgede bölük bölük toplanmışlar ve bir ay boyunca her taraftan onlarla savaşıyorlardı. Allah bir gece onlara soğuk rüzgâr ve melekler göndermiş ve onları mağlup etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi. Cenâb-ı Hak onları bir gaflet veya yanılma sebebiyle orada düşman onları saracak şekilde terketmediğini, aksine onları büyük bir imtihanla denemeyi dilediğini bildirmektedir. Veya O, şöyle buyurmaktadır: Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir. Dolayısıyla O, yaptıklarınızın ve sabretmenizin karşılığını verecektir. En doğrusunu Allah bilir. EA Aşik; ekli --- Dipnotlar: 2 “O, Nuh'a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim, Müsâ'ya ve İsâ'ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah (dini tebliğ için) dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir”. o Bir sonraki âyet-i kerime. Örneğin bk. es-Secde, 32/3. 3 Buhâri, “İstiskâ” 26; Müslim, “Salâtü'l-istiskâ” 17. 2 Bir sonraki âyet-i kerime.

Ahzab 33:8

[Allah'ın Peygamber’ lerden Söz Alması] Hani bütün peygamberlerden; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Müsâ'dan, Meryem oğlu İsâ'dan sadakat sözü almıştık, onlardan ağır sorumluluk taşıyan bir söz almıştık. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak özel olarak bu peygamberleri bildirmiştir, çünkü peygamberlerden şeriat sahibi olanlar bunlardır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “O, Nuha buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Müsâ ya ve İsâ'ya buyurduklarımızı size din yaptı “ Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyûn, IV, 376. ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz””. Fakat O, başka bir âyette bu bahsedilenlerin dışında da şeriat sahibi peygamberlerin olduğunu gösteren buyruklarını bildirmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Biz Nuha ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve İbrahinve, İsmâile, İshak'a, Yâkub, torunlara, İsâ'ya, Eyyüba, Yünus'a, Hârun ve Sülevman'a vahyettik. Dâvüd'a da Zebur'u verdik”, Bu peygamberlerden söz alınmasına dair bunların özel olarak belirtilmesi, bunların ülü'l-azm pey. gamberler olmaları sebebiyledir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. Bu beyanın özel olarak belirtilen peygamberlerin tahsisi mânasında değil, aksine bununla tümünün kastedilmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Onlardan söz alınmasına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların birbirlerini müjdelemelerine dair Cenâb-ı Hak onlardan söz almıştır. Nuh (a.s.) İbrahim'i (a.s.), İbrahim (a.s.) Müsâ'yı (a.s.), Müsâ (a.s.) İsâ'yı (a.s.), İsâ (a.s.) Hz. Muhammed'i (s.a.) müjdeler. Bazıları şöyle demiştir: Birbirlerini tasdik etmeleri, Allah'a kulluğa davet etmeleri ve toplumlarına nasihatte bulunmaları için onlardan söz almıştır. Onlardan söz alındığına dair bildirilen haberin, bunun peşi sıra bildirilen durum sebebiyle olması da mümkündür. O da şudur: “(Allah bu sözü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri hakkında sorumlu tutsun”, Cenâb-ı Hak peygamberliği tebliğ etmekte onlardan bu sözü aldı ki tebliğ etmekte sadık olduklarına dair onları sorumlu tutsun. Onlardan ağır sorumluluk taşıyan bir söz almıştık. Çünkü firavunlara ve Allahın düşmanlarına peygamberliği tebliğ etmek zordur, tehlikeleri çoktur ve bunda canı yitirme söz konusudur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği şu buyruktur: “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez”. [ ]s. ya lığı busózü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri konusunda sorumlu kılsın, O, inkâr yolunu seçenlere de acı veren bir azap hazırlamıştır.” (Allah bu sözü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri konusunda sorumlu kılsın. Doğruluk daha fazla verilen haberlerde söz konusu olur, Tıpkı şu ilâhi boyada bildirildiği gibi: “Gerçeği getiren kişi ve onu tasdik eden kimse", Bu, Kur'ândan ve bunun dışında onlara verdiği haberlerdir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır”, Verdiği haberlerde doğruluk, hükmünde adalet. Ayrıca verdiği haberlerdeki doğruluk ve hükmündeki adalet dolayısıyla O, Kur'ân'ı bir keresinde doğru, bir defasında adil, bir keresinde de hak olarak nitelemiştir", Hak olma iki durumu da birleştirmektedir. Yani hem haberlerde hem de hükümde. Doğruluk ise özel olarak haberlerde, adalet de hükümde olur. Yine Cenâb-ı Hakk'ın sadık kullarını -ki onlar peygamberlerdir- sadakatlerinden sorumlu tutmasını iki şekilde açıklamak mümkündür. Bunlardan biri şudur: Onlara emretmiş olduğu gibi toplumlarına yönelik tebliğlerinden onları sorumlu tutar. Ayrıca muhataplara bildirmelerine dair tevdi ettiği görevde onları sorumu tutar. Yani tebliğ ettiniz mi? Ve onlara bildirdiniz mi? İkincisi şudur: Muhatapların onlara icabet edip etmediklerini onlara sorar. Yani davet ettiğiniz hususlara icabet ettiler mi? Çünkü onların bir kısmı peygamberlere icabet etmişler ve onları doğrulamışlardır. Bir kısmı ise icabet etmemiş ve doğrulamamıştır. Dolayısıyla icabet eden hakkındaki soru onaylama, icabet etmeyen hakkındaki soru uyarı ve kınama mânasındadır. O, her iki kesimi de sorgulayacaktır: Peygamberlere tebliğ konusunda; kendilerine peygamber gönderilen topluma da icabet edip etmedikleri konusunda. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”. En doğrusunu Allah bilir. O, inkâr yolunu seçenlere de acı veren bir azap hazırlamıştır. İcabet etmeyi ve doğrulamayı terkettikleri için. Ayi Gri ayla iy ei ei “Ey iman edenler! Allahın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize diişman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi. [Müminlerin Savaşla İmtihanı] Ey iman edenler! Allah'ın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O, şöyle buyurmaktadır: Allah'ın size destek vermeye ve sıkıntıyı sizden gidermeye dair bahşettiği nimetlere şükredin ve nimetlerini güzel bir şekilde anın. [ ] Ayrıca kendilerine bahşetmiş olduğu nimetleri anma emrinde çeşitli hikmet ve deliller mevcuttur. Bunlardan biri şudur: Bu, söz konusu selefin ve sahâbenin dine dair çektiği sıkıntılar ve başlarına gelen büyük imtihanlar -nitekim bu yolla bu dini bize ulaştırmışlardır- konusunda bize bir hatırlatmadır ki biz bu dini zâyi etmeyelim. Aksine bizim de onu korumamız, ona tutunmamız ve bu hususta onların tahammül ettikleri gibi bizim de tahammül etmemiz gerekir. İkincisi bunda onlara yönelik bir mücize vardır. Buna göre onların tümü -yani onlar ve düşmanları- birlikteyken onlara fırtına ve melekler gönderilmiş, bunlarla müminler değil de düşmanları helâk edilmişlerdir. Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bana sabâ rüzgârıyla yardım edildi; Âd kavmi de debür rüzgarıyla helâk edildi”, Bu, büyük bir mücizedir. Üçüncüsü şudur: Cenâb-ı Hak, kendi canları hakkında ümitsizliğe düştükleri, helâk olmaya yaklaştıkları ve canlarının ellerinden çıkacağı bir sırada onlara gönderdiği yardımı hatırlatmaktadır. Çünkü düşman onları kuşatmıştı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi” Nihayetinde onların durumu Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu şu hale gelmişti: “Korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz”. Veya Cenâb-ı Hak onlara, geri dönmeyecekleri ve kaçmayacaklarına dair verdikleri sözleri hatırlatmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allaha söz vermişlerdi ve Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi gerekirdi”, Cenâb-ı Hak, onların durumu âyette bildirilen bir haldeyken, düşmanlarına karşı onlara yardım etmeye ve kurtulmalarını sağlamaya yönelik olarak kendilerine verdiği büyük nimetlerini onlara hatırlatmaktadır. Bu hadise Hendek savaşındaydı. Düşmanları müminlere karşı üç bölgede bölük bölük toplanmışlar ve bir ay boyunca her taraftan onlarla savaşıyorlardı. Allah bir gece onlara soğuk rüzgâr ve melekler göndermiş ve onları mağlup etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi. Cenâb-ı Hak onları bir gaflet veya yanılma sebebiyle orada düşman onları saracak şekilde terketmediğini, aksine onları büyük bir imtihanla denemeyi dilediğini bildirmektedir. Veya O, şöyle buyurmaktadır: Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir. Dolayısıyla O, yaptıklarınızın ve sabretmenizin karşılığını verecektir. En doğrusunu Allah bilir. EA Aşik; ekli --- Dipnotlar: 2 “O, Nuh'a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim, Müsâ'ya ve İsâ'ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah (dini tebliğ için) dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir”. o Bir sonraki âyet-i kerime. Örneğin bk. es-Secde, 32/3. 3 Buhâri, “İstiskâ” 26; Müslim, “Salâtü'l-istiskâ” 17. 2 Bir sonraki âyet-i kerime.

Ahzab 33:9

[Allah'ın Peygamber’ lerden Söz Alması] Hani bütün peygamberlerden; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Müsâ'dan, Meryem oğlu İsâ'dan sadakat sözü almıştık, onlardan ağır sorumluluk taşıyan bir söz almıştık. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak özel olarak bu peygamberleri bildirmiştir, çünkü peygamberlerden şeriat sahibi olanlar bunlardır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “O, Nuha buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Müsâ ya ve İsâ'ya buyurduklarımızı size din yaptı “ Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyûn, IV, 376. ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz””. Fakat O, başka bir âyette bu bahsedilenlerin dışında da şeriat sahibi peygamberlerin olduğunu gösteren buyruklarını bildirmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Biz Nuha ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve İbrahinve, İsmâile, İshak'a, Yâkub, torunlara, İsâ'ya, Eyyüba, Yünus'a, Hârun ve Sülevman'a vahyettik. Dâvüd'a da Zebur'u verdik”, Bu peygamberlerden söz alınmasına dair bunların özel olarak belirtilmesi, bunların ülü'l-azm pey. gamberler olmaları sebebiyledir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. Bu beyanın özel olarak belirtilen peygamberlerin tahsisi mânasında değil, aksine bununla tümünün kastedilmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Onlardan söz alınmasına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların birbirlerini müjdelemelerine dair Cenâb-ı Hak onlardan söz almıştır. Nuh (a.s.) İbrahim'i (a.s.), İbrahim (a.s.) Müsâ'yı (a.s.), Müsâ (a.s.) İsâ'yı (a.s.), İsâ (a.s.) Hz. Muhammed'i (s.a.) müjdeler. Bazıları şöyle demiştir: Birbirlerini tasdik etmeleri, Allah'a kulluğa davet etmeleri ve toplumlarına nasihatte bulunmaları için onlardan söz almıştır. Onlardan söz alındığına dair bildirilen haberin, bunun peşi sıra bildirilen durum sebebiyle olması da mümkündür. O da şudur: “(Allah bu sözü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri hakkında sorumlu tutsun”, Cenâb-ı Hak peygamberliği tebliğ etmekte onlardan bu sözü aldı ki tebliğ etmekte sadık olduklarına dair onları sorumlu tutsun. Onlardan ağır sorumluluk taşıyan bir söz almıştık. Çünkü firavunlara ve Allahın düşmanlarına peygamberliği tebliğ etmek zordur, tehlikeleri çoktur ve bunda canı yitirme söz konusudur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği şu buyruktur: “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez”. [ ]s. ya lığı busózü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri konusunda sorumlu kılsın, O, inkâr yolunu seçenlere de acı veren bir azap hazırlamıştır.” (Allah bu sözü aldı) ki, bu sadık kulları sadakatleri konusunda sorumlu kılsın. Doğruluk daha fazla verilen haberlerde söz konusu olur, Tıpkı şu ilâhi boyada bildirildiği gibi: “Gerçeği getiren kişi ve onu tasdik eden kimse", Bu, Kur'ândan ve bunun dışında onlara verdiği haberlerdir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır”, Verdiği haberlerde doğruluk, hükmünde adalet. Ayrıca verdiği haberlerdeki doğruluk ve hükmündeki adalet dolayısıyla O, Kur'ân'ı bir keresinde doğru, bir defasında adil, bir keresinde de hak olarak nitelemiştir", Hak olma iki durumu da birleştirmektedir. Yani hem haberlerde hem de hükümde. Doğruluk ise özel olarak haberlerde, adalet de hükümde olur. Yine Cenâb-ı Hakk'ın sadık kullarını -ki onlar peygamberlerdir- sadakatlerinden sorumlu tutmasını iki şekilde açıklamak mümkündür. Bunlardan biri şudur: Onlara emretmiş olduğu gibi toplumlarına yönelik tebliğlerinden onları sorumlu tutar. Ayrıca muhataplara bildirmelerine dair tevdi ettiği görevde onları sorumu tutar. Yani tebliğ ettiniz mi? Ve onlara bildirdiniz mi? İkincisi şudur: Muhatapların onlara icabet edip etmediklerini onlara sorar. Yani davet ettiğiniz hususlara icabet ettiler mi? Çünkü onların bir kısmı peygamberlere icabet etmişler ve onları doğrulamışlardır. Bir kısmı ise icabet etmemiş ve doğrulamamıştır. Dolayısıyla icabet eden hakkındaki soru onaylama, icabet etmeyen hakkındaki soru uyarı ve kınama mânasındadır. O, her iki kesimi de sorgulayacaktır: Peygamberlere tebliğ konusunda; kendilerine peygamber gönderilen topluma da icabet edip etmedikleri konusunda. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız”. En doğrusunu Allah bilir. O, inkâr yolunu seçenlere de acı veren bir azap hazırlamıştır. İcabet etmeyi ve doğrulamayı terkettikleri için. Ayi Gri ayla iy ei ei “Ey iman edenler! Allahın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize diişman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi. [Müminlerin Savaşla İmtihanı] Ey iman edenler! Allah'ın size şu lütfunu hatırlayın: Üzerinize düşman ordusu gelmişti de onların üzerine şiddetli bir fırtına ve göremediğiniz bir ordu göndermiştik. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O, şöyle buyurmaktadır: Allah'ın size destek vermeye ve sıkıntıyı sizden gidermeye dair bahşettiği nimetlere şükredin ve nimetlerini güzel bir şekilde anın. [ ] Ayrıca kendilerine bahşetmiş olduğu nimetleri anma emrinde çeşitli hikmet ve deliller mevcuttur. Bunlardan biri şudur: Bu, söz konusu selefin ve sahâbenin dine dair çektiği sıkıntılar ve başlarına gelen büyük imtihanlar -nitekim bu yolla bu dini bize ulaştırmışlardır- konusunda bize bir hatırlatmadır ki biz bu dini zâyi etmeyelim. Aksine bizim de onu korumamız, ona tutunmamız ve bu hususta onların tahammül ettikleri gibi bizim de tahammül etmemiz gerekir. İkincisi bunda onlara yönelik bir mücize vardır. Buna göre onların tümü -yani onlar ve düşmanları- birlikteyken onlara fırtına ve melekler gönderilmiş, bunlarla müminler değil de düşmanları helâk edilmişlerdir. Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Bana sabâ rüzgârıyla yardım edildi; Âd kavmi de debür rüzgarıyla helâk edildi”, Bu, büyük bir mücizedir. Üçüncüsü şudur: Cenâb-ı Hak, kendi canları hakkında ümitsizliğe düştükleri, helâk olmaya yaklaştıkları ve canlarının ellerinden çıkacağı bir sırada onlara gönderdiği yardımı hatırlatmaktadır. Çünkü düşman onları kuşatmıştı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi” Nihayetinde onların durumu Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu şu hale gelmişti: “Korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz”. Veya Cenâb-ı Hak onlara, geri dönmeyecekleri ve kaçmayacaklarına dair verdikleri sözleri hatırlatmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allaha söz vermişlerdi ve Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi gerekirdi”, Cenâb-ı Hak, onların durumu âyette bildirilen bir haldeyken, düşmanlarına karşı onlara yardım etmeye ve kurtulmalarını sağlamaya yönelik olarak kendilerine verdiği büyük nimetlerini onlara hatırlatmaktadır. Bu hadise Hendek savaşındaydı. Düşmanları müminlere karşı üç bölgede bölük bölük toplanmışlar ve bir ay boyunca her taraftan onlarla savaşıyorlardı. Allah bir gece onlara soğuk rüzgâr ve melekler göndermiş ve onları mağlup etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görmekte idi. Cenâb-ı Hak onları bir gaflet veya yanılma sebebiyle orada düşman onları saracak şekilde terketmediğini, aksine onları büyük bir imtihanla denemeyi dilediğini bildirmektedir. Veya O, şöyle buyurmaktadır: Allah sizin yaptıklarınızı görmektedir. Dolayısıyla O, yaptıklarınızın ve sabretmenizin karşılığını verecektir. En doğrusunu Allah bilir. EA Aşik; ekli --- Dipnotlar: 2 “O, Nuh'a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim, Müsâ'ya ve İsâ'ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah (dini tebliğ için) dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir”. o Bir sonraki âyet-i kerime. Örneğin bk. es-Secde, 32/3. 3 Buhâri, “İstiskâ” 26; Müslim, “Salâtü'l-istiskâ” 17. 2 Bir sonraki âyet-i kerime.

Ahzab 33:10

(5110. “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi; korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz.” Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Vadinin yukarısından ve aşağısından. Denildi ki: Onları bütün taraflardan kuşatmışlardı. Bu beyanın korkudan kinâye olması da mümkündür. Yani düşmanlar öyle bir kuşatmışlardı ki onlar ölümden korkuyorlardı. Korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti sözü bu mânaya gelir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu münafıkların niteliğidir. Gözler kaymıştı. Yani dışarı fırlamıştı. Yürekler ağızlara gelmişti. Duydukları korkunun şiddetinden dolayı. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Size karşı pek hasistirler. Tehlike yaklaştığında ölümden dolayı kendinden geçip gözü kaymış kimse gibi sana baktıklarını görürsün". Bunun gibi nitelemeler mevcuttur. Cenâb-ı Hak Kur'ân'ın birçok âyetinde burada nitelediği vasıflarla onları nitelemiştir. Bu, gerçeğe en uygun olan yorumdur. Bazıları şöyle demiştir: Bu, müminlerin durumuna dair nitelemedir. Yukarıdan ve aşağıdan düşmanlar onları kuşattığından dolayı şiddetli korku onları sardığında gözleri dışarı fırlamış ve yürekleri ağızlarına gelmişti. Bu beyanın benzetme mânasında olması mümkündür. Yani neredeyse böyle olacaktı. Fakat hakikat mânasında olmak üzere bu beyanın, kalplerin yerinden çıkması ve belirtilen noktaya ulaşması anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Gözler kaymıştı. Yani eğilip kaymıştı. Yürekler ağızlara gelmişti. Yani neredeyse korkudan boğaza ulaşacaktı, “Hanâcir” kelimesi “hancera” kelimesinin çoğuludur. Bu, kurbanlığın boğazı demektir. Bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz. Bazıları şöyle demiştir: Münafıkların bir kısmı farklı zanlara kapılmışlardı. Muhammed ve arkadaşları öldü demekteydiler. Bunun gibi aslı astarı olmayan ve kötü zanlara kapılmışlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Allah ve resülünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!” Bunun gibi sözler söylüyorlardı. [§]Bu zannın müminlerden olması da mümkündür. Buna göre onlar eksikliklerinden veya aşırıya kaçmaları sebebiyle Allah hakkında zanna kapılmışlardır. Bu durum şu ilâhi beyanlar gibidir: “Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız””; “Sizden bozguna uğrayanlar” aó VIZ İl Öğkeğ I

Ahzab 33:11

11. “İşte o zaman müminler büyük bir imtihan geçirdiler ve adamakıllı sarsıldılar. Cenâb-ı Hak sonra şöyle buyurmuştur: İşte o zaman müminler büyük bir imtihan geçirdiler. Savaş ve çeşitli sıkıntılarla. Ve adamakıllı sarsıldılar. Denildi ki: Oldukça şiddetli eziyetlere mâruz kaldılar. Denildi ki: Şiddetli bir İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 348. şekilde sarsıldılar. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Sarsıldılar. Sıkıntılara mâruz kaldılar ve korkutuldular. Sarsıntılar musibetler demektir. Bu kelimenin aslı “zelâzil” sarsmaktan gelmektedir”,

Ahzab 33:12

12. “Yine o zaman münafıklar ve kalplerinde bozukluk bulunanlar, AL lah ve resülünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!” demişlerdi” [Münafıkların Savaştaki Tutumları] Yine o zaman münafıklar ve kalplerinde bozukluk bulunanlar demişlerdi ki. “Yine o zaman münafıklar ve kalplerinde bozukluk bulunanlar demişlerdi. Bu beyanda bildirilen iki grubun da bir olması mümkündür. Bunlar münafıklardır. Fakat buradaki münafıkların, gerçek kendilerine açık hale geldiği halde, peygambere muhalefeti gizleyen ve onu onaylamayı ise açığa vuran kimseler olması da mümkündür. Kalplerinde bozukluk bulunanlar ise bu hususta şüphe içerisinde bulunan kimselerdir. Bunlarda gerçek durum tam olarak açık hale gelmemiştir. Bu gruplar dediler ki: Allah ve resülünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Allah'ın onlara vâdi memleketlerin fethidir. Bu sözü kâfirler onları -yani müminleri- kuşattıklarında söylemişlerdir. Öteki sözü de münafıklar söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:13

13. Onlardan bir grup, 'Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün' diyorlardı. Onlardan bir bölük de, aslında açıkta olmadığı halde, 'Evlerimiz açıkta ve korumasız” diyerek peygamberden izin istiyorlardı; bunların istediği kaçmaktan başka bir şey değildi. 9 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurüân, s. 348. Onlardan bir grup, Ey Medineliler! diyordu. Denildi ki: Yesrih Medinedir. Denilir ki: Ey Yesribliler, yani ey Medineliler. Resúlullah'n şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim Medine'ye Yesrib defse üç defa Allah'tan bağışlanma dilesin. O, Tâbedir, o Tâbedir”©. Bazıları şöyle deniiştir. Onlardan bir grup, Ey Medineliler! Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün diyorlardı. Bu sözü münafıklar birbirlerine söylemişlerdir. Yani “şi. zin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün” sözünü, Sizin işiniz burada durmak değildir sözü iki mânaya gelebilir: Bunlardan biri şudur: Bu, şu ilâhi beyanda bildirildiği üzere söyledikleri sözdür: “Allah ve resülünün vâdleri bizleri aldatmaktan ibaretmiş!”“ İkinci mâna şudur: Sizin işiniz burada durmak değildir, hemen dönün. Zira onların umduklarına ve beklentilerine ulaşma ümitleri kalmamıştı. Çünkü onlar savaşa mal elde etme gayesi ve ümidiyle katlıyorlardı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın onları nitelediği bir davranıştır: “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder”. Bunun, müminlerin münafıklara söylemiş olduğu söz olması da mümkündür. Eğer müminlerin münafıklara söylemiş olduğu bir söz ise bunun mânası şudur: Onlar münafıkları başarısızlıkları ve korkaklıkları sebebiyle kovmak istemişlerdir ki müminlerin ordusu onların hezimetiyle yenilmesin. Çünkü onlar işi gücü hezimet olan bir topluluktu. Dolayısıyla onlar hezimete uğradığında başkaları da hezimete uğrar. Böylece eğer bu söz müminlerin münafıklara söylediği bir söz ise bunun mânası, münafıkların birbirlerine söyledikleri söz olmasına ilişkin mânadan farklıdır. En doğrusunu Allah bilir. “Lâ mekâme leküm” mim harfinin mansup okunmasıyla bu beyan için tek seçenek bunun “kıyâm” kökünden türemiş olmasıdır. Eğer “Lá mukâme leküm” şeklinde mim harfinin ötresiyle okunursa bu beyan “ikâme’, ikamet etme” kelimesinden gelir. Bu, Ebü Avsece'nin görüşüdür. Ebü Ubeyde şöyle demektedir: “Lâ mukâme leküm” (S çiz y), yani sizin duracağınız yer yoktur. [ ]“Là mukâme leküm”, yani sizin için burada ikamet yoktur”, Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-Mekâmetü” (Luz), meclis emek “Mekâmât” (outu) bunun çoğuludur. “el-Mekâmü”, iki ayağın bastığı yer demektir. “el-Mukâmü” (eal), kişinin ikamet ettiği yer demektir. Onlardan bir bölük de peygamberden izin istiyordu. Medine'ye dönme izni. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Senden izin isteyenler sadece, Allaha ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır”, Evlerimiz açıkta ve korumasız diyorlardı. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Evlerimiz açıkta ve korumasızdır. Yani boş olup içinde kimse yoktur. Bundan dolayı orada hırsızlıktan, alıp soymaktan ve zorbalıktan korkuyoruz. Evlerin açıkta ve korumasız olmasından, askerde olduklarında düşmanların oraya girmesini kastetmiş olmaları mümkündür. Yani bizi üzecek ve bizi bununla meşgul edecek kötü bir akıbet başımıza gelir. Veya buna benzer sözler söylemişlerdir. Bunun üzerine Allah, onların bu sözlerini reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: Aslında evleri açıkta değildir. Bilakis Allah vâdettiği üzere oraları korumaktadır ki korktukları kötülük ve musibet başlarına gelmesin. Bunların istediği kaçmaktan başka bir şey değildi. Yani savaştan. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Evlerimiz açıkta ve korumasızdır. Yani boştur. Açıkta olmanın aslı örtü ve korumanın ortadan kalkması demektir. Sanki içinde adamın bulunması evler için bir örtü ve koruma olmaktadır. Onlar evlerden çıktıklarında buralar açıkta kalmış oluyorlar. Araplar şöyle demektedir: “Avera menzilüke”, yani evin örtüsü ortadan kalktı veya duvarı yıkıldı. “A'vera'l-fârisü”, süvaride kılıçla darbe alacak bir zâf ortaya çıktı demektir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Aslında evler açıkta değildir. Çünkü Allah Teâlâ onları korumaktadır. Fakat onlar kaçmak istiyorlardı“. Ebü Avsece şöyle demiştir: Evlerimiz açıkta ve korumasızdır. Düşman karşısında. Bu beyandaki “avret” kelimesi kaygı duyulan mekân demektir. --- Dipnotlar: “ o Abdürrezzâk es-Saniâni, el-Musannef, IX, 267; Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, IV, 285; 62 “Yine insanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir. Böyleleri dünyasını da âhiretini de yitirmiştir ve apaçık hüsran işte Là mekáme leküm” cümlesi fethalı okunursa şu mânaya gelir: Burada ikamet edeceğiniz bir yer yoktur (Ebü Ubeyde, Mecâzü'1-Kurüân, 1, 134).

Ahzab 33:14

6 İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurân, s. 348-349. Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi hemen ona koşarlardı. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Yani eğer Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı, sonra da şirke çağrılsalardı onlara hemen olumlu cevap verirlerdi. Hiç vakit geçirmezlerdi. Yani onlara olumlu cevap vermekten kaçınmazlar, aksine çağrıldıkları gibi onlara olumlu cevap verirlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Onlar evlerindeyken etrafından saldırıya uğrasalar, sonra da malları ve ellerindekiler kendilerinden istenseydi, hemen ona koşarlardı. Yani bunları onlara verirlerdi. Hiç vakit geçirmezlerdi. Cenâb-ı Hak onların münafıklıklarını ve müminlere gizli bir şekilde karşı olduklarını bildirmektedir. Ötekilere istedikleri malları veya dini vermekte ve onları onaylamaktadırlar, ama sizi asla onaylamazlar. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Medine'nin her tarafından saldırıya uğrasalardı. Yani etrafından. Sonra da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istenseydi. Yani inkâr etmeleri isterseydi. Hemen ona koşarlardı. Yani bunu isteyenlere verirlerdi. Hiç vakit geçirmezlerdi. Yani Medinede. “leetevhâ” şeklinde med olmaksızın okuyanlar“, “ona yönelirler” mânasını kastetmişlerdir9. Ebü Avsece şöyle demiştir: Her tarafından. Yani etrafından. Bu kelimenin tekili “kutr” kelimesidir. Sonra da kendilerinden bozgunculuk yapmaları istense. Yani onlara teklif edilse. Bozgunculuk anlamındaki “fitne” burada, onların inkâr etmeleri anlamına gelir.

Ahzab 33:15

Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allaha söz vermişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Bazı kimseler Bedir savaşına katılmamışlar ve Allah'ın Bedir savaşına katılan müslümanlara bahşetmiş olduğu üstünlük ve değerden uzak kalmışlardı. Bunun üzerine bu kimseler dediler ki: Egey bir savaşa katılırsak elbetteki savaşırız. Böylece Allah bunu onlara yöneltmiştir. Öyle ki bu savaş Medine'nin kenarındaydı#. Bazıları şöyle demiştir: Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allaha söz vermişlerdi. Bu, onların Mekke döneminde Minada Resülullah'la yapmış oldukları akabe biatıdır. Resülullah bu antlaşmada onlara Rabb'i ve kendisi için şartlar koşmuştu. Rabb'i için koştuğu şartlar, onların Allah'a kulluk etmeleri, hiçbir şeyi O'na ortak koşmamalarıydı. Kendisi için koştuğu şartlar ise ona yardım ve destek olmaları, kendilerini, kadınlarını ve çocuklarını korumuş oldukları her şeye karşı onu da korumalarıydı. Onlar şöyle demişti: Eğer bunu yaparsak ey Allah'ın peygamberi bizim için ne vardır? Resülullah şöyle demiştir: “Sizin için bu dünyada yardım, öbür dünyada ise cennet vardır”. Onlar da “biz bunu yaparız” demişlerdir”. Bu husus, şu ilâhi beyanda ifade edilmektedir: Halbuki bunlar daha önce yeminle Allah'a söz vermişlerdi. Akabe gecesinde peygambere güç ve izzeti şart koştuklarında yenilmiş bir şekilde ayrılıp dönmeyeceklerine dair söz vermişlerdi. Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi gerekirdi. Yani Allah âhirette sözü bozan ve yerine getireni sorumlu tutar”. Bu ilâhi beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Allah'a verilen sözün yerine getirilmesi gerekirdi. İster yerine getirilsin isterse bu söz bozulsun bunun karşılığı verilir. Yani onlar bu sözü yerine getirmenin ve bozmanın karşılığını görürler. NAE: Uyak

Ahzab 33:16

Onlara şunu söyle: Ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir. Müfessirler şöyle demiştir: Eğer size ölüm ürülme yazılmışsa bu kaçış size fayda vermez. Bazıları şöyle demiştir: veya öld Ime olarak belirlemişse kaEğer ecelinizin tamamlanmasını ölüm veya öldürü 6 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 47; Beğâvi, Metâlimü't-tenzil, VI, 333. @ Taberi, Câmi'm'i-beyân, XXII, 620. 7 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 111, 3. çışınız size fayda vermez. Aksine bu ecel tamamlanır. Bunun aslı şudur: Eğer size ölüm veya öldürülme yazılmışsa bundan kaçış size fayda vermez. Aksine kesinlikle bu başınıza gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi””, Yani kendileri hakkında öldürülme yazılmış olanlar evlerinde dahi olsa kesinlikle gelirler ve öldürülürler. Kaçıp kurtulmanız halinde de bundan çok az faydalanabileceksiniz. Bazıları şöyle demiştir: Ecelinizin gelişine kadar dünya hayatı çok azdır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Kaçıp kurtulmanız size fayda verse de bundan çok az faydalanabileceksiniz. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse!”” 319 iri “Sunu da Ka Allah sizin için bir kötülük dilese Allah'a iie sizi kim koruyabilecektir? Veya hakkınızda bir rahmet murat etse (kim engelleyecektir)? Bu durumda Allah'tan başka kendilerine ne bir veli ne de bir yardımcı bulabileceklerdir.” Şunu da söyle: Allah sizin için bir kötülük dilese Allah'a karşı sizi kim koruyabilecektir? Veya hakkınızda bir rahmet murat etse (kim engelleyecektir)? Cenâb-ı Hak bunu ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir meâlindeki ilâhi beyanın akabinde bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Siz ölümden veya öldürülmekten kaçsanız dahi eğer Allah sizin için bir kötülük ve ölüm dilerse bunu sizden gidermeye hiç kimsenin gücü yetmez. Veya eğer sizin için bir rahmet, kurtuluş ve iyilik dilerse bunu engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez. Siz bilmektesiniz ki Allah'tan başka size fayda verecek bir dost, size yardım edecek ve söz konusu hallerin başınıza gelmesini engelleyecek bir yardımcı bulamazsınız. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ? “. yararlandırıldıkları nimetler onlara hiç fayda sağlamamıştır?”.

Ahzab 33:17

Onlara şunu söyle: Ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir. Müfessirler şöyle demiştir: Eğer size ölüm ürülme yazılmışsa bu kaçış size fayda vermez. Bazıları şöyle demiştir: veya öld Ime olarak belirlemişse kaEğer ecelinizin tamamlanmasını ölüm veya öldürü 6 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 47; Beğâvi, Metâlimü't-tenzil, VI, 333. @ Taberi, Câmi'm'i-beyân, XXII, 620. 7 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 111, 3. çışınız size fayda vermez. Aksine bu ecel tamamlanır. Bunun aslı şudur: Eğer size ölüm veya öldürülme yazılmışsa bundan kaçış size fayda vermez. Aksine kesinlikle bu başınıza gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi””, Yani kendileri hakkında öldürülme yazılmış olanlar evlerinde dahi olsa kesinlikle gelirler ve öldürülürler. Kaçıp kurtulmanız halinde de bundan çok az faydalanabileceksiniz. Bazıları şöyle demiştir: Ecelinizin gelişine kadar dünya hayatı çok azdır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Kaçıp kurtulmanız size fayda verse de bundan çok az faydalanabileceksiniz. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vâdedilen azap başlarına gelmişse!”” 319 iri “Sunu da Ka Allah sizin için bir kötülük dilese Allah'a iie sizi kim koruyabilecektir? Veya hakkınızda bir rahmet murat etse (kim engelleyecektir)? Bu durumda Allah'tan başka kendilerine ne bir veli ne de bir yardımcı bulabileceklerdir.” Şunu da söyle: Allah sizin için bir kötülük dilese Allah'a karşı sizi kim koruyabilecektir? Veya hakkınızda bir rahmet murat etse (kim engelleyecektir)? Cenâb-ı Hak bunu ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir meâlindeki ilâhi beyanın akabinde bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle buyurmaktadır: Siz ölümden veya öldürülmekten kaçsanız dahi eğer Allah sizin için bir kötülük ve ölüm dilerse bunu sizden gidermeye hiç kimsenin gücü yetmez. Veya eğer sizin için bir rahmet, kurtuluş ve iyilik dilerse bunu engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez. Siz bilmektesiniz ki Allah'tan başka size fayda verecek bir dost, size yardım edecek ve söz konusu hallerin başınıza gelmesini engelleyecek bir yardımcı bulamazsınız. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ? “. yararlandırıldıkları nimetler onlara hiç fayda sağlamamıştır?”.

Ahzab 33:18

18. Içinizden engelleyicileri ve arkadaşlarına “Bize katılın diyenleri Allah çok iyi bilmektedir. Zaten bunların pek azı savaşa gelir.” İçinizden engelleyicileri ve arkadaşlarına “Bize katılın” diyenleri Allah çok iyi bilmektedir. Engelleyiciler. Onlar sizi engelleyenlerdir. Arkadaşlarına diyenler. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar yahudilerdir. Münafıklara haber göndermişler ve şöyle demişlerdir: Ebü Süfyân ve yanındaki arkadaşlarının eliyle kendinizi öldürmeye sizi sevkeden kimdir? Eğer onlar bu defa size güç yetirirlerse sizden hiç kimseyi sağ bırakmazlar. Biz size şefkat gösteriyoruz. Sizler bizim kardeşlerimizsiniz. Bizler de sizin komşularınızız. Bize katılın. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar münafıklardır. Bunlar birbirlerini engellemişler ve Resülullah'la birlikte düşmana karşı savaşa çıkmayı yasaklamışlardır. Bunda iki durum vardır. Bunlardan biri peygamberliğin ispatına delil oluşudur. Çünkü onlar bunu kendi aralarında gizlemekteydiler. Sonra O, onlara bunu bildirmiştir ki onlar peygamberin bunu ancak Allah katından öğrendiğini bilsinler. İkincisi onların, içlerinde gizledikleri peygambere muhalefet konusunda ebedi bir tedbir ve korku içerisinde olmalarıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar””. (SJEbü Avsece şöyle demiştir: Engelleyiciler. “el-Müte'avvık”, tutulup engellenmiş demektir. “el-Mu'avvık” ise başkasını engelleyen, başkasını tutup meneden demektir. Zaten bunların pek azı savaşa gelir. Yani savaşa ancak riyakârlık ve gösteriş için gelirler. En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki azdan kasıt onların isteyerek ve müminlerle birlikte olma isteğiyle gelmemeleridir. Aksine riyakârlık ve gösteriş amacıyla ve müminlerle birlikte olduklarını göstermek için savaşa gelmekteydiler. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 3 “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar. De ki: Alay edin bakalım! Allah mutlaka o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır”.

Ahzab 33:19

Size karşı nekeslik içindedirler. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: Size infakta bulunmakta cimrilik ederler. Yani hayır yolunda harcamak da dâhil olmak üzere size infakta bulunmazlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: “eş-Şuhhu” aynı şekilde tamahkârlık demektir. O, şöyle buyurmaktadır: Size karşı nekeslik içindedirler. Yani sizinle beraber ganimeti paylaşmakta tamahkârdırlar. Cenâb-ı Hak, onların dünya nimetlerine ilişkin tamahkârlıklarını, dünyaya dayandıklarını ve ona yöneldiklerini bildirmektedir. Ebü Avsece şöyle demiştir: Size karşı nekeslik içindedirler. Yani size kötülüklerin ilişmesine tamah ederler. Bu kelimenin tekili “şehih” dir. Şöyle denilir: “şehha, yeşihhu, şehhan fehuve şehihun” (zem yö EE g3 ZS). Yani “harasa, yahrisu, hırsan fehuve harisun” kullanımı gibidir. Başkası şöyle demiştir: Size karşı nekeslik içindedirler. Yani cimridirler, size de Allah yolunda da harcamazlar. Sonra Cenâb-ı Hak onların korkaklıklarını, başarısızlıklarını ve şiddetli korkularını bildirmiştir. Bu durum, şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: Tehlike yaklaştığında ölümden dolayı kendinden geçip gözü kaymış kimse gibi sana baktıklarını görürsün. O, onların korkuları ve başarısızlıkları sebebiyle ölümden dolayı kendinden geçmiş kimse gibi olduklarını bildirmektedir. Tehlike geçince de size sivri dillerini uzatırlar, Cenâb-ı Hak, ganimetin taksimine dair tamahkârlıklarını ve buna yönelik isteklerini bildirmektedir. (JÖyle ki onlar ganimetten pay almakta en tamahkâr ve ganimetleri en kötü şekilde dağıtan topluluktur. Diyorlar ki: Bize verin, bize verin, biz de sizinle beraberdik. Tıpkı sizinle beraber değil miydik?” ve benzeri ilâhi beyanlarda belirtüldiği gibi. Hayra karşı nekeslik içinde. Bazıları şöyle demiştir: Bu onların sözüdür. Yani biz Resülullah'a (s.a.), dinine ve iyilik yapmaya karşı sizden daha fazla hırs ve tamahkârlık içindeyiz. Yani bu konuda sizden daha hırslı ve istekliyiz. Bazıları şöyle demiştir: Hayra karşı nekeslik içinde. Yani ganimetler ve bunlara ulaşmada daha tamahkârız. Ibn Kuteybe şöyle demiştir: Size sivri dillerini uzatırlar. O, şöyle buyurmaktadır: Size sözle eziyet ederler. Denilir ki: “hatibün mislekun ve mislâkun” Beliğ hatip. Bu kelimenin bir başka kullanımı “saleküküm” şeklinde sâd harfiyledir”. Bu vurmak mânasındadır. Bu şekilde okunmamıştır”, Ebü Avsece buna yakın bir görüş söylemektedir: Size sivri dillerini uzatırlar. Yani sizi yaralarlar ve size vururlar. Sivri dilleriyle. Yani uzun dilleriyle. “es-Selku” (gizli) vurmak demektir. “el-Hâtibu's-sellâku ve elmislâku”/beliğ hatip (6X1, 1 bti) bu kökten türemiştir. Bu, dilin uzun oluşu ve konuşmaya cesaret gösterilmesi demektir. Cenâb-ı Hak, sonra onların durumunu ve peygambere muhalefet ettiklerini bildirmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: Bunlar gerçekte iman etmemişlerdir, Allah da onların yaptıklarını geçersiz saymıştır. Yani dış görünüş bakımından yaptıklarını. Bunu yapmak. Yani onların bu yaptıkları. Allah için çok kolaydır. Yani bu davranışları Allah'a bir zarar vermez. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerine uyanların ve destekçilerin çokluğuna rağmen, yaptıklarını geçersiz saymak ve onlara azap etmek Allah için çok kolaydır. Bu, Allah için herhangi bir sıkıntı ve zorluk teşkil etmez. En doğrusunu Allah bilir. İNİZ AŞAĞI buy Rİ Şİ ASE öy --- Dipnotlar: A “Sizi gözetleyip duranlar; eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, ‘Sizinle beraber değil 7 bn Kuteybe, Tefsiru #aribi'l-Kurún, s. 349.

Ahzab 33:20

120. “Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler, Düşman bir daha geldiğinde ise size ait haberleri uzaktan almak üzere çöl. lerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. Zaten aranızda da bulunsalardı savaşa çok az katılırlardı. Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler. Yani bu münafıklar Hendek savaşında korkularından ve başarısızlıklarından dolayı düşman birliklerinin hâlâ gitmediklerini zannederler. Düşman bir daha geldiğinde. Yani düşman yönelip geldiğinde. Çöllerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. Yani bedevilerin yerinde olmayı, memleketlerini ve yurtlarını terketmiş olmayı temenni ederler. Size ait haberleri uzaktan almak üzere. Onların amacı geride kalmak ve savaştan kaçmak, bunun yanı sıra müminlere ne olduğuna dair haberleri almaktı. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Sizden olduklarına dair Allaha yemin de ederler, halbuki onlar sizden değildir, fakat onlar korkak bir topluluktur. Eğer sığınacak bir yer, barınacak mağaralar veya girilecek bir kovuk bulsalardı, hemen koşup oraya sokulurlardı””. Onların âdeti böyle davranmaktı. Sonra Cenâb-ı Hak onları dış görünüş bakımından müminleri onaylamaları, gizlilikte ise onlara karşı muhalefet ve düşmanlık etmeleri dolayısıyla başarısızlık ve korkaklıkla imtihan etmiştir. Bu nitelikler bu ölçüde onların dışında kimsede bulunmamaktaydı. Dolayısıyla bunda müminlere yönelik bir uyarı ve bu gibi davranışlara ve uygulamalara ilişkin bir yasaklama vardır ki onlar ötekilerin sınandığı gibi sınanmasınlar. Yine bu beyanda, birbirleri arasındaki ilişkilerde hakikatte ne olduğuna göre değil, zâhire göre amel edileceği hükmü vardır. Buna göre hüküm icra edilir ki Resülullah'ın ve ashabının münafıklara yönelik uygulaması böyle olmuştur ve onlar nikâh, akrabalık ve diğer hükümlerde münafıkların gizlediklerine göre değil, açığa vurdukları uygulamalara göre hüküm vermişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Zaten aranızda da bulunsalardı savaşa çok az katılırlardı. Bazıları şöyle demiştir: Savaşa çok az katılırlardı. Yani sadece canlarına kastedildiğinde kendilerini korumak için savaşırlardı. Fakat müminleri ve dinlerini korumak için ise savaşmazlardı. Burada azdan kastedilenin şu olması da mümkündür: Yani gerçek mânada hiç savaşmazlar. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın onlar hakkında bildirmiş olduğu bir durumdur. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Şayet onlar sizinle beraber sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka katkıları olmayacaktır”, Yani işinizi bozmaktan başka. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Düşman birliklerinin hâlâ çekip gitmediklerini zannederler. Şiddetli korkularından dolayı. Bunlar sözü edilen ve müslümanları engelleyen yahudiler veya münafıklardır. Düşman bir daha geldiğinde. Buradaki birlikler Resülullah ve ashabının düşmanı olan gruplardır. Çöllerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. O, şöyle buyurmaktadır: Korkudan dolayı bedevilerin arasında bulunmayı arzularlar. Size ait haberleri uzaktan almak üzere. O, şöyle buyurmaktadır: Korku ve endişelerinden dolayı her saat müminlerin haberlerini sorarak böyle davranmak istiyorlardı. Cenâb-ı Hak müminlere yönelik de meâlen şöyle buyurmaktadır: Zaten aranızda da bulunsalardı. Yani adı geçen kimseler savaşta sizinle beraber bulunsalardı. Savaşa çok az katılırlardı. Korku ve zayıflıklarından dolayı sadece taş atarlardı. Veya belirttiğimiz üzere sadece kendi canlarını korurlardı. Başka da bir şey yapmazlardı. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle demiştir: Ahzâb, birlikler demektir. Bu kelimenin tekili “hizb” dir. Denilir ki: “hazzebtü'l-kavme”, yani topluluğu bir araya getirdim. “Hazzebtühüm”, yani onları bölüp gruplara ayırdım. Bir topluluk bir araya gelerek gruplar haline geldiğinde “tehazzebe'İ-kavmu” denilir. Yine “hâulâi hizb?” “bunlar benim grubum” dersin. Yani benim arkadaşlarım ve taraftarlarım. Yine “hâzebeni mühâzebeten” dersin. Yani bana tam arkadaşlık etti. Çöllerde yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı. Yani çölde bedeviler arasında bulunmayı. “Reculün bâdin”, çölde yaşayan adam demektir. Onlar çölde bedevilerle beraber bulunmayı isterler. PA “Apo, vo oas

Ahzab 33:21

(Hz. Peygamber'in En güzel Örnek Oluşu] Sizin için Resülullah'ta güzel bir örneklik vardır. Bazıları şöyle demiştir: Buna göre Resülullah bizâtihi kendisi savaşa katılıyordu, onlar da onunla birlikte katılmışlardır. Onunla birlikte savaşa katılanlar, en güzel şekilde onu örnek almıştır. Bunu yapmayan ise onu örnek almamış olur. İbn Abbâs şöyle der: Güzel bir örneklik. Yani elverişli bir hayat tarzı veya benzeri bir mânadadır.” 324 [ ]Bu gibi ifadeler münafiklardan veya müminlerden sâdır olan hatalar hakkında belirtilir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sizin için Resülullah'ta, yani onu örnek almakta, ona uymakta ve onu takip etmekte güzel bir örneklik vardır. Bu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Sizin için Resülullah'ta, yani peygamber olarak gönderilmeden ve kendisine vahiy verilmeden önce, sizin de bildiğiniz güzel ahlâkında, kerem ve izzet sahibi oluşunda ve güvenilirliğinde, güzel bir örneklik vardır. Dolayısıyla peygamber olarak gönderilince ona uymayı nasıl olur da terkettiniz? İkinci yorum şudur: Sizin için vardır. Yani sizin için oldu. Resülullah'ta. Peygamber olarak gönderilince. Güzel bir örneklik. Ona indirilende, ona vahyedilen Kur'ânda ve sizin görmüş olduğunuz üzere güzel ahlâkında ve kerem sahibi oluşunda, Dolayısıyla size düşen onu örnek almanızdır. Üçüncü yorum şudur: Sizin için Resülullah'ta vardır. Müminlerle bir eşitliği vardır. Yani eğer size getirmiş olduğu ve örneklik ettiği hükümlerde ona uyarsanız onun müminlerle bir tür (iman ve itaatte) eşitlik oluşur. “Üsve” eşitlik demektir. Bu, tıpkı insanların şöyle demesi gibidir: “Fulânun usvetü guremâihi”, yani mal söz konusu kimseler arasında eşittir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun âyetin yorumu olması uygundur. Allah'ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar için. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah'ta Allah'tan korkan, âhiret gününe ve amellerin karşılığının görüleceğine iman eden kimseler için bir örneklik vardır. Münafık olan ve yeniden dirilişe inanmayan kimse için onda bir örneklik olmaz. Allah'ın lütfuna umut bağlayanlar için kelâmının şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani sizin için Allaha ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için güzel bir örneklik vardır. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Sizin için Resülullah'ta, Allah'a ve âhiret gününe kavuşacağını umanlar için güzel bir örneklik vardır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ı çokça ananlar için. Allah'ı anmanın O'nun nimeti ve lütfuna dair olması mümkündür. O'nu şükürler ve güzel övgüyle anar. Veya O'nun hükümranlığını ve mülkünü anar. Yahut O'nun yüceliğini ve azametini anar. En doğrusunu Allah bilir. FirGzàbàdi, Tenviri'1-mikbás, s. 443. ürünler düşman kuvvetlerini karşılarında görünce, “Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur. söyler” dediler; tirdi” Allah ve resülü hep doğru bu onların ancak imanlarını ve teslimiyet duygularını art- [Müminlerin Savaş ve Benzeri Zor Durumlar Karşısındaki Tutumları] Müminler düşman kuvvetlerini karşılarında görünce, Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur dediler. Nitekim O, bununla karşılaşacaksınız diye onlara haber vermiştir. Yine “yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar yoksulluk ve sıkıntı çekmişlerdir” meâlindeki beyanda da bu durum bildirilmektedir. Onlar Allah'ın vâdettiği ve haber verdiği durumla karşılaşınca dediler ki: Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur. Allah ve resülü hep doğru söyler. Bize bildirdiği vahiylerde söz konusu durum meydana gelmeden ve biz bununla karşılaşmadan O doğruyu söyler. Bu onların ancak imanlarını arttırdı. Yani onun onlara vâdedip haber verdiği olaylardan gördükleri ve karşılaştıkları tablolar, onların ancak vâdettiği ve bildirdiği haberlerde Resülullaha (s.a.) olan imanlarını ve tasdiklerini arttırdı. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah onlara vâdedip bildirmişti ki Hendek günü şöyle birlikler olacak, şöyle ordular olacak ve sizler o gün şöyle durumlarla karşılaşacaksınız. Dolayısıyla o gün müminler bunu gördüklerinde ve bununla karşılaştıklarında dediler ki: Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur, Allah ve resülü hep doğru söyler. Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyet duygularını arttırdı. Aynı zamanda bu, Resülullaha olan tasdiklerini arttırdı". Çünkü bu durum onun peygamberliğine dair bir mücize ve delildir. Dolayısıyla bu, onların imanını ve tasdikini arttırmaktadır. Teslimiyet duygularını. Yani Allah'ın işine teslim olmalarını ve işlerin neticesini ona havale etmelerini arttırmıştır. Denildi ki: Arttırdı. Hendek günü onların başına gelenler. Ancak imanlarını. Önceki tasdiklerine ve önceki kesin inançlarına yeni tasdik ve inanç ekleyerek arttırdı. Yine onların Allah'ın emrine teslimiyetlerini de arttırdı. Çünkü söz konusu durumun başlarına geleceğini ezelde Allah onlara yazmıştı. Dolayısıyla onlar da işin neticesini Allaha bıraktılar ve bu duruma sabrettiler. Bu beyanın asıl mânası belirtmiş olduğumuz yorumdur. En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:22

(Hz. Peygamber'in En güzel Örnek Oluşu] Sizin için Resülullah'ta güzel bir örneklik vardır. Bazıları şöyle demiştir: Buna göre Resülullah bizâtihi kendisi savaşa katılıyordu, onlar da onunla birlikte katılmışlardır. Onunla birlikte savaşa katılanlar, en güzel şekilde onu örnek almıştır. Bunu yapmayan ise onu örnek almamış olur. İbn Abbâs şöyle der: Güzel bir örneklik. Yani elverişli bir hayat tarzı veya benzeri bir mânadadır.” 324 [ ]Bu gibi ifadeler münafiklardan veya müminlerden sâdır olan hatalar hakkında belirtilir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sizin için Resülullah'ta, yani onu örnek almakta, ona uymakta ve onu takip etmekte güzel bir örneklik vardır. Bu beyan çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Sizin için Resülullah'ta, yani peygamber olarak gönderilmeden ve kendisine vahiy verilmeden önce, sizin de bildiğiniz güzel ahlâkında, kerem ve izzet sahibi oluşunda ve güvenilirliğinde, güzel bir örneklik vardır. Dolayısıyla peygamber olarak gönderilince ona uymayı nasıl olur da terkettiniz? İkinci yorum şudur: Sizin için vardır. Yani sizin için oldu. Resülullah'ta. Peygamber olarak gönderilince. Güzel bir örneklik. Ona indirilende, ona vahyedilen Kur'ânda ve sizin görmüş olduğunuz üzere güzel ahlâkında ve kerem sahibi oluşunda, Dolayısıyla size düşen onu örnek almanızdır. Üçüncü yorum şudur: Sizin için Resülullah'ta vardır. Müminlerle bir eşitliği vardır. Yani eğer size getirmiş olduğu ve örneklik ettiği hükümlerde ona uyarsanız onun müminlerle bir tür (iman ve itaatte) eşitlik oluşur. “Üsve” eşitlik demektir. Bu, tıpkı insanların şöyle demesi gibidir: “Fulânun usvetü guremâihi”, yani mal söz konusu kimseler arasında eşittir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun âyetin yorumu olması uygundur. Allah'ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar için. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah'ta Allah'tan korkan, âhiret gününe ve amellerin karşılığının görüleceğine iman eden kimseler için bir örneklik vardır. Münafık olan ve yeniden dirilişe inanmayan kimse için onda bir örneklik olmaz. Allah'ın lütfuna umut bağlayanlar için kelâmının şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani sizin için Allaha ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için güzel bir örneklik vardır. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Sizin için Resülullah'ta, Allah'a ve âhiret gününe kavuşacağını umanlar için güzel bir örneklik vardır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ı çokça ananlar için. Allah'ı anmanın O'nun nimeti ve lütfuna dair olması mümkündür. O'nu şükürler ve güzel övgüyle anar. Veya O'nun hükümranlığını ve mülkünü anar. Yahut O'nun yüceliğini ve azametini anar. En doğrusunu Allah bilir. FirGzàbàdi, Tenviri'1-mikbás, s. 443. ürünler düşman kuvvetlerini karşılarında görünce, “Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur. söyler” dediler; tirdi” Allah ve resülü hep doğru bu onların ancak imanlarını ve teslimiyet duygularını art- [Müminlerin Savaş ve Benzeri Zor Durumlar Karşısındaki Tutumları] Müminler düşman kuvvetlerini karşılarında görünce, Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur dediler. Nitekim O, bununla karşılaşacaksınız diye onlara haber vermiştir. Yine “yoksa sizden öncekilerin çektikleriyle karşılaşmadan cennete girebileceğinizi mi sandınız? Onlar yoksulluk ve sıkıntı çekmişlerdir” meâlindeki beyanda da bu durum bildirilmektedir. Onlar Allah'ın vâdettiği ve haber verdiği durumla karşılaşınca dediler ki: Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur. Allah ve resülü hep doğru söyler. Bize bildirdiği vahiylerde söz konusu durum meydana gelmeden ve biz bununla karşılaşmadan O doğruyu söyler. Bu onların ancak imanlarını arttırdı. Yani onun onlara vâdedip haber verdiği olaylardan gördükleri ve karşılaştıkları tablolar, onların ancak vâdettiği ve bildirdiği haberlerde Resülullaha (s.a.) olan imanlarını ve tasdiklerini arttırdı. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah onlara vâdedip bildirmişti ki Hendek günü şöyle birlikler olacak, şöyle ordular olacak ve sizler o gün şöyle durumlarla karşılaşacaksınız. Dolayısıyla o gün müminler bunu gördüklerinde ve bununla karşılaştıklarında dediler ki: Bu, Allah'ın ve resülünün bize vâdettiği durumdur, Allah ve resülü hep doğru söyler. Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyet duygularını arttırdı. Aynı zamanda bu, Resülullaha olan tasdiklerini arttırdı". Çünkü bu durum onun peygamberliğine dair bir mücize ve delildir. Dolayısıyla bu, onların imanını ve tasdikini arttırmaktadır. Teslimiyet duygularını. Yani Allah'ın işine teslim olmalarını ve işlerin neticesini ona havale etmelerini arttırmıştır. Denildi ki: Arttırdı. Hendek günü onların başına gelenler. Ancak imanlarını. Önceki tasdiklerine ve önceki kesin inançlarına yeni tasdik ve inanç ekleyerek arttırdı. Yine onların Allah'ın emrine teslimiyetlerini de arttırdı. Çünkü söz konusu durumun başlarına geleceğini ezelde Allah onlara yazmıştı. Dolayısıyla onlar da işin neticesini Allaha bıraktılar ve bu duruma sabrettiler. Bu beyanın asıl mânası belirtmiş olduğumuz yorumdur. En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:23

23. Na bir kısmı Allaha verdikleri sözü T taya getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar; (vâdlerini) asla değiştirmediler.” Müminlerden bir kısmı Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler. Müminlerden bir kısmı. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Müminlerden bir kısmı. Yani size göre mümin olanlar. Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler. Bir kısmı ise sözü yerine getirmedi. Bunlar da münafıklardır. Çünkü bu beyanın zâhiri, müminler içerisinde [ ]dis görünüş bakımından onlara göre mümin olan bir kısmının sözü, yerine getirmediğine delil teşkil etmektedir. Fakat gerçekte mümin olanlar sözünü yerine getirmiştir. İkinci mâna şudur: “Müminlerden bir kısmı” sözüyle Cenâb-ı Hak, bazı müminleri vermiş oldukları sözü yerine getirmekte bazı müminleri tahsis etmiştir. Bunlar savaşa çıkmışlar ve herhangi bir mazeret ileri sürmemişler, böylelikle bu sözü yerine getirmişlerdir. Bazı müminler ise mazeretlerinden dolayı geride kalmışlar, böylelikle onların bu sözü yerine getirme imkânları olmamıştır. Kimileri onun yolunda can verdiler meâlindeki ilâhi beyan bu mânadadır. Yani sözünü yerine getirmiştir. Kimileri de bekliyorlar. Mazeretlerinin ortadan kalkıp sözlerini yerine getirmeyi bekliyorlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazı kimseler Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler meâlindeki ilâhi beyan hakkında şöyle demiştir: Bazı kişiler Bedir savaşını kaçırmışlardı. Onlar “eğer bir savaşla karşılaşırsak kesinlikle buna katılıp gereğini yapacağız” demişlerdi. Ahzâb günü geldiğinde bunlar savaştılar. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: Müminlerden bir kısmı Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler. Yani Allah'ın şâhitlik ettiği üzere canlarını verdiler. Kimileri de bekliyorlar. Savaşın olacağı başka bir günün gelmesini bekliyorlar ki Allah'a söz verdikleri üzere savaşsınlar. (Vâdlerini) asla değiştirmediler. Übeyy'in mushafında şöyledir: “ve minhüm men beddele tebdilâ” (uas Ju gaps), yani kimileri vâdlerini değiştirmiştir. Bu durumda bu beyan başta sözünü ettiğimiz münafıklara dönüktür”, Kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar. Denildi ki: Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Bazıları Allah'a verdiği sözünü ve adağını yerine getirmiştir. Kimileri de yerine getirmeyi bekliyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Kimileri onun yolunda can verdiler. Yani Allah yolunda öldürüldüler. Kimileri de bunu yerine getirmeyi bekliyorlar. Yani can vermeye yakındırlar. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle demiştir: Onun yolunda can verdiler. Yani öldürüldüler ve ecellerini tamamladılar. Bu âyette geçen “en-nahb” kelimesinin aslı söz vermektir. Bir topluluk düşmanla karşılaşmaları durumunda öldürülünceye veya Allah'ın kendilerine fetih nasip etmesine kadar savaşmaya söz vermiştir. Neticede de bu kimseler öldürülmüşlerdir?. [ ] (Vâdlerini) asla değiştirmediler. Bu, müminlerden bir kısmı Allah'a verdikleri sözü yerine getirdiler meâlindeki ilâhi beyan hakkında belirtmiş olduğumuz son yorumu güçlendirmektedir. Mazeretlerinden dolayı savaştan geri kalanlar sözlerini yerine getirememişlerdir. Mazereti bulunmayanlar ise savaşa çıkmışlar ve sözlerini yerine getirmişlerdir. Bunların hepsi Allah'a verdikleri sözde bir değişiklik yapmamışlardır. Çünkü mazeretlerinden dolayı geride kalmışlardır. Bunda ise vermiş olduğu sözü değiştirmek yoktur. gi eli eğil! DİRİ egia g Lall Gyr J --- Dipnotlar: 2 bn Hibbân, es-Sahih, XI, 92; Bu kırâat İbn Abbâs'a da nispet edilmiştir (bk. İbn Atıyye elEndelüsi, el-Muharrerü'l-veciz, IV, 378; Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'-Kurân, XVII, 114).

Ahzab 33:24

(Böyle oldu ki) Allah, sözünde duranları sadakatleri sebebiyle ödüllendirsin. Sözlerini yerine getirdikleri için. Münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın! Bu beyan, münafıkların bir kısmının tövbe ettiklerini göstermektedir. Zira O, şöyle buyurmuştur: Münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın! Münafık olarak ölen kimseyi de cezalandırsın. Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. Yani devamlı olarak bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Bağışlayıcıdır. Zira onları bağışlamıştır. Onları günah işledikleri anda cezalandırmamıştır. Bilakis onlara mühlet tanımıştır. En doğrusunu Allah bilir. 8 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, s. 349.

Ahzab 33:25

Allah inkârcıları kin ve öfkeleri ile geri çevirdi. Yani Mekkeli inkârcıları Hendek günü geri çevirdi. Hiçbir şey elde edemeden. Bazıları şöyle demiştir; Yani ganimet elde edemeden. Yani Allah onları kin ve öfkeleri ile geri çevirdi, onlar hiçbir ganimet elde edemediler. Eğer buradaki hayırdan maksat ganimet ise bu âyetin, müminlerle savaş halinde bulunan kâfirlerin (ehl-i harb) müslümanların mallarını ele geçirmeleri durumunda mülkiyet elde edeceklerine delil gösterilmesi mümkündür. Nitekim O, hiçbir şey elde edemeden buyurmuştur. Yani mal elde edemeden. Hiçbir şey elde edemeden sözünün şu mânaya gelmesi de mümkündür: Müminleri kuşattıklarında ve onları hendeğe ihtiyaç duyacak kadar köşeye sıkıştırdıklarında, neredeyse avuçlarında oldukları bir durumda onların kendi ellerinde helâk olacaklarını ummuşlar ve arzu etmişlerdi. O, şöyle buyurmaktadır: Onlar umut edip bekledikleri bu mutluluğu elde edememişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. [S] Allah müminlere savaş için yetip arttı. Nitekim O, onların üzerine fırtına göndermiş ve onlara melekleri musallat etmiştir. Neticede müminler kâfirleri hezimete uğratmış, düşmanla savaş için bunlar yetip artmıştır. Allah güçlüdür, üstündür. Yani O, devamlı olarak güçlü ve üstündür. Çünkü zatıyla güçlüdür ve zatıyla üstündür. O'nun dostlarına zillet ve zayıflık ilişse bile O'na hiçbir zillet ilişmez. O, etrafındakilerle arkadaşları zillete ve zayıflığa düştügünde kendilerinin de zillete düştüğü yeryüzündeki krallar gibi değildir. Çünkü bu krallar ordularıyla ve maiyetleriyle üstündürler. Allah ise zatıyla güçlü ve üstündür. Dostlarının ortadan kalkması ve zayıflığıyla O'na zillet ilişmez.

Ahzab 33:26

[Beni Kurayza Yahudileriyle Savaş ve Onlara Verilen Ceza] Ehl-i Kitap'tan onlara destek verenleri kalelerinden indirdi. Rivayete göre yahudiler -Beni Kurayza yahudileri- Resülullah'a ve müminlere karşı Ebü Süfyâna ve onunla beraber olanlara destek oldular ve Hz. Peygamber'le aralarındaki antlaşmayı bozdular. Müşrikler hezimete uğrayınca Beni Kurayza yahudileri kalelerine sığındılar. Hz. Peygamber Medine'ye dönünce Cibril (a.s.) gelerek ona şöyle dedi: “Ey Muhammed! Allah'a andolsun ki gök ehli silâhlarını bırakmamışken sizler silâhlarınızı bıraktınız. Beni Kurayza'nın üzerine yürü. Hz. Peygamber ona şöyle dedi: “Onlara ne yapabilirim ki onlar kalelerine sığınmış durumdadırlar” Bunun üzerine Cibril (a.s.) şöyle dedi: Onların üzerine yürü. Allaha andolsun ki yumurtanın düz ve sert taşa çarpıldığı gibi atlarla ve adamlarla onları çarpacağım ve onları kalelerinden çıkaracağım” Bunun üzerine Resülullah insanlara çağrıda bulundu ve Beni Kurayza yahudilerinin üzerine yürümeyi emretti. Böylece müminler bir gece şöyle şöyle onları kuşattı, tâ ki Sâd b. Muâz'ın hükmüne razı olmaları için antlaşmaya vardılar. Onlar da Sâd'ın vereceği hükme razı oldular. Neticede Sâd onların savaşçılarının öldürülmesine, çocuklarının ve kadınlarının esir edilmesine hükmetmiştir. Denildi ki: Resülullah o gün Sâd'a “ey Sâd sen onlar hakkında Allah'ın hükmüyle hükmettin” demiştir“. Onların savaşçıları kaleden çıkarıldı ve öldürüldü. Çocukları da esir alındı ve toprakları muhacirler arasında paylaştırıldı. Onun toplumu ve ensar “sen gayrimenkuller konusunda bizi değil de muhacirleri tercih ettin” demiştir. O da şöyle demiştir: “Sizler gayrimenkul sahibisiniz, bu topluluğun ise gayrimenkulleri bulunmamaktadır”. Veya buna benzer sözler söylemiştir". Bu, söz konusu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: Ehi-i Kitap'tan onlara destek verenleri indirdi. Yani Resülullaha ve ashabına karşı Ebü Süfyân'a ve müşriklere destek verenlerin tümünü. Kalelerinden. Yani korundukları hisarlarından. Kalplerine korku saldı; artık onların bir kısmını öldürüyorsunuz. Bunlar savaşçılardır. Bir kısmını da esir alıyorsunuz. Bunlar kadınlar ve çocuklardır. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle demiştir: “Min sayâsihim” (epot ya). Yani kalelerinden, “Sayâsi” kelimesinin aslı öküzün boynuzlarından gelmektedir. Çünkü öküz bu boynuzlarla kendisini korumakta ve tehlikeleri bertaraf etmektedir. Dolayısıyla düşmanı engellediği için kalelere de “sayâsi” (çete) denilmiştir”. Bunun tekili “sisatün” kelimesidir. “Sisatü'd-dik” (Hat iano) horozun ibiği demektir. Yine “es-Şisatü”, dokumacının dokumada kullandığı küçük değnektir. Bu kelimelerin hepsinin çoğulu “sayâsi şeklinde gelir. --- Dipnotlar: 8 Buhâri, “Menâkıbü'l-ensâr” 12; Müslim, “Cihâd ve Siyer”, 64. 8 o Bu hadise hakkında farklı rivayetler için bk. Mukâtil b, Süleyman, Tefsir, WI, 43; İbn Hişâm, b. Hanbel, el-Müsned, IV, 141-142; Taberi, Câmi'w-beyân, NIN, 72-78; İbnü'-Münzir en-Nisâburi, e/-Evsat, XI, 328-329; Mâverdi, en-Niiket ve'l-uyün, IV, 391-392; Süyüti, ed-

Ahzab 33:27

Onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir toprağı size miras bıraktı. Yani sahip olmadığınız. Ayak basmadığınız bir toprak sözü hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Burası Mekke topraklarıdır. Bazıları şöyle demiştir: Burası Şam toprakları ve beldeleridir. Bazıları şöyle demiştir: Burası Hayber topraklarıdır. Yani Allah orayı da size miras bırakacaktır. Mekke topraklarına gelince O, burayı oranın sakinlerinin eliyle fethedip bırakmıştır. Şam toprakları ve beldeleri de böyledir. Hasan-ı Basri'den rivayet edildiğine göre burası Rum ve Fars toprakları ve Allahın fethini nasip ettiği yerlerdir”. Hayber topraklarına gelince O, burayı fethetmiş, topraklarını belirttiğimiz kimselere paylaştırıp dağıtmış ve burayı fey arazisi yapmıştır. Bu, diğerlerinden daha uygun bir yorumdur. Bu âyette şu hususa dair delil vardır: Başkasının mülkünde onun yerine geçen ve söz konusu mülk ona kalıp intikal eden kimse ölümle veya başka bir sebeple vâris olarak nitelenir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onların topraklarını, evlerini, mallarını, o zamana kadar ayak basmadığınız bir topragı size miras bıraktı. Yine “bizi bu cennet yurduna vâris kılan” ve “Firdevse " İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 349, vâris olanlar ” mcâlindeki ilâhi beyanlar da bu mânadadır, Yani orada kalacaklardır. “Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır” iline ilâhi beyan da böyledir. Yani göklerin ve yerin mülkü O'na kalacaktır. Yani bu hususta bir çekişme olmaz. Yine “yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz” meâlindeki ilâhi beyan da bu mânadadır. Yani orada kalıcı olan biziz. Bütün yaratılmışlar ise gidicidir. Bu ve benzeri durumları belirtmenin -ki onlar zaten bu olayı yaşamışlardı- çeşitli yönden faydası olabilir. Bunlardan biri şudur: Bu hadiseler, başkalarına bu ümmetin ilk neslinin bu din konusunda katlandığı sıkıntı ve musibetleri, şu ulaşılan noktaya kadarki durumlarını bildirmek için anlatılmıştır. Dolayısıyla bunları bilelim ki biz de bu dini korumada ve bu din alanında onların çalıştığı gibi çalışalım. Söz konusu hadiselerin anlatılmasının ikinci sebebi şu olabilir: Cenâb-ı Hak onların düşmana karşı savaş hazırlıkları yapmalarını emretmiştir. Öyle ki onlara hendek açılması ve çeşitli vasıtalarla korunmaları emredilmiştir. Sonra emredildikleri vasıtaların dışında Allah'tan onlara yardım gelmiştir. [S]Bu hadise her zaman buna hazır olsunlar ve savaş hazırlığı Ë içerisinde bulunsunlar, bununla birlikte yardım ve zaferi bundan beklemesinler, sadece Allah'ın lütfu ve yardımına umut bağlasınlar diye böyle cereyan etmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz””2. Üçüncüsü şudur: Canlarının ellerinden çıkması, düşmanın onları kuşatması ve onların düşmanın ellerinde olması, onların Allah'ın merhametinden ve yardımından ümit kesmelerine sebep olmaması içindir. Çünkü onlardaki korku belirtildiği gibi oldukça ileri seviyedeydi. Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur: “Yukarınızdan ve sizden aşağıda bulunan bölgeden üzerinize gelmişlerdi; korkudan gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti; bu esnada Allah hakkında olmadık zanlara kapılmakta idiniz. İşte o zaman müminler büyük bir imtihan geçirdiler ve adamakıllı sarsıldılar””. Yine bu âyette Resülullah'ın nübüvvetini ispat etmeye dair delil vardır. Çünkü o, onlara zafer vâdetmiş ve netice onun dediği gibi olmuştur. Bu, peygamberin bildirdiği ve vâdettiği her şeyde onun doğruluğunu bilmeleri içindir. Allah her şeye, fetih, yardım ve diğer hususlara, kâdirdir. O zamana kadar ayak basmadığınız bir toprak meâlindeki ilâhi beya. na dair bazıları şöyle demiştir: Burası kıyâmet gününe kadar müslümanların hâkim olacağı topraklardır. e. ELİE İŞ aii gai € 255 --- Dipnotlar: 8 “jste, asıl bunlar vâris olacaklardır. (Evet) Firdevse vâris olan bu kimseler, orada ebedi 2 “Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız”.

Ahzab 33:28

28. “Ey Peygamber! Eslerine Söyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım.” (Hz. Peygamber'in Eşlerini Muhayyer Bırakması] Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Onlar Resülullah'ın hayatında oturmuş eşler seçmeye başlamışlardır. Bunun üzerine bu davranışlarından dolayı onları kınamak ve ayıplamak üzere âyet nâzil olmuştur. Fakat bu görüş gerçeğe uzaktır ve imkânsızdır. Hz. Peygamber'in hanımlarının o hayattayken ve nikâhı altındayken eş seçmeleri imkânsız bir durumdur. Bu, onlar hakkında kötü zanda bulunmaktan ibarettir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Hz. Peygamber'den nafaka talep etmişler, bunun üzerine bu beyan nâzil olmuştur. (JDenildi ki: Onlar dünya hayatına ilişkin bazı konularda konuşmuşlar ve buna itimat etmişlerdi. Bunun üzerine onları kınamak ve ayıplamak üzere bu âyet nâzil olmuştur. Buna benzer görüşler söylemişlerdir. Hz. Peygamber'in eşleri hakkında belirtilen durumlar ve herhangi bir başka sebep olmaksızın Allah'ın, resülünü ve hanımlarını ayrılmakta muhayyer bırakıp tercihte bulunmakla imtihan etmiş olması da mümkündür. Buna göre Hz. Âişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah'a eşlerini muhayyer bırakması emredilince o, benden başladı ve şöyle dedi: “Ey Âişe! Sana bir meseleyi bildireceğim, bu konuda acele etmemelisin, anne-babana da danışıp öyle karar vermelisin” Âişe (r.a.) şöyle dedi: O, anne-babamın kendisinden ayrılmamı istemeyeceklerini biliyordu. Sonra o, şöyle dedi: Allah buyuruyor ki: Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım. Yok, eğer Allah'ı, resülünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır”, Ona şöyle dedim: Bu meseleyi mi anne-babama danışayım? Ben Allah'ı, resülünü ve âhiret yurdunu istiyorum. Onun diğer eşleri de benim yaptığım gibi yaptılar”, Bazı rivayetlere göre Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Bilakis Allah'ı resülünü ve âhiret yurdunu tercih cdigarun x Adin “Resülullaha hanımlarını muhayyer bırakma emredilince” meâlindeki sözleri bunun, peygamber eşleri hakkında belirtilen dünya nimetlerine itimat etme veya belirtilen konuşmaları yapma gibi durumlar söz konusu olmaksızın ilâhi bir imtihanın başlangıcı olduğunu göstermektedir, Yine bu âyette çeşitli konulara dair deliller vardır. Bunlardan biri dünya ve süsünü helâl ve güzel yoldan istemenin mübah olduğudur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım. Çünkü eğer bu durum peygamber eşleri için helâl olmasaydı ve bu husus onlara yasaklanmış olsaydı Resülullah onlardan ayrılmazdı, aksi takdirde onlar yasaklanmış bir işi tercih etmiş olurlardı. O, belirtilen yasaklanmış işi tercih etmemeleri için eşlerini kendi elinde bulundurma hakkına sahipti. Bu, -en doğrusunu Allah bilir ya- söz konusu durumun helâl ve güzel bir yoldan olduğunu göstermektedir. İkincisi şudur: Bu âyet, belirtilen dünya nimetlerinin, süslerinin ve faydalanacağı bu tür imkânların Resülullah'ta bulunmadığını göstermektedir. Zira onda bunlar bulunmuş olsaydı, bunlar bulunduğu halde belirtilen sebeplerle onun, eşlerini ayrılıp ayrılmamakta serbest bırakması düşünülemezdi. Hz. Peygamber'de bunlar varken eşleri de ondan ayrılmayı tercih etmezlerdi. Dolayısıyla bu durum, Hz. Peygamber'de söz konusu dünya süsünün ve konforunun bulunmadığını göstermektedir. “Hz. Peygamber'de dünyevi imkânlar bulunmaktaydı ve zenginlik fakirliğe tercih edilir” diyenin sözü bu delille geçersiz olur. Üçüncüsü şudur: Bu âyette Hz. Peygamber'in eşlerinin, boşaması durumunda kendisi hayattayken başkasıyla evlenebilmelerinin caiz olduğuna dair delil vardır. Çünkü eğer helâl olmasaydı gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım demesinin bir mânası olmazdı. Zira onlar, kendilerinde belirtilen dünyevi imkânlar olduğu halde başkalarıyla evlenmeleri helâl olmasaydı, bu durum onları kötülüğe sevkedebilir. Dolayısıyla bu beyan, Hz. Peygamber'in hayattayken onları boşaması durumunda onların başkasıyla evlenmelerinin caiz olduğunu göstermektedir. Fakat onun vefat etmesi halinde eşlerinin başkasıyla evlenmesi caiz değildir. Dolayısıyla sanki hayatta imiş gibi Hz. Peygamber'in % Bir sonraki âyet-i kerime eşlerine dair onun hakkında özel bir hüküm söz konusudur. “Diğer müminlere değil, zatına mahsus olarak”” meâlindeki ilâhi beyanı şu mânaya gelir: Bu âhirettedir. Onlar, Hz. Peygamber'in vefat etmesi halinde hiç kimseye helàl olmazlar. Dolayısıyla onlar, cennette de onun hanımlarıdırlar. Sahâbe, ayrılma konusunda karısını muhayyer bırakan ve eşi ayrılmayı tercih eden kimse hakkında farklı görüşler benimsemiştir. Bir kısmı şöyle demiştir: Eğer bir kişi karısını muhayyer bırakır, kadın da kocasını tercih ederse, bu “ric'i talâk”tır. Eğer bu kadın kendisini tercih ederse bu “bâin talâk”tır. Bu Hz. Ali'nin (r.a.) görüşüdür. Bir kısmı şöyle demiştir: Eğer muhayyer bırakılmış kadın kendisini tercih ederse bu “üç talâk”tır. Eğer bu kadın kocasını tercih ederse bu talâk sayılmaz. Bir kısmı ise şöyle demiştir: Eğer bu kadın kocasını tercih ederse bu, talâk sayılmaz. Fakat eğer kendisini tercih ederse bu, “bâin talâk”tır, 334 (SİBize göre muhayyer bırakmanın kendisi talâk sayılmaz. Eğer kadın kocasını tercih ederse bu talâk değildir. Eğer kadın kendisini tercih ederse bu, “bâin talâk” sayılır”. “Eğer kadın kocasını tercih ederse bu, talâk sayılmaz” sözüne gelince bu, Hz. Âişe'den rivayet edilen şu sözlerden dolayıdır: Resülullah bizi muhayyer bıraktı, biz de onu tercih ettik. Bu bir talâk olarak sayılmadı”. “Eğer kadın kendisini tercih ederse bu 'bâin talâk olur” sözüne gelince bu hükmün sebebi şudur: Adam karısını, kendisini veya kocasını tercih etmekte muhayyer bırakmıştır. Eğer kadın kendisini tercih etmişse bu “bâin talâk” sayılır. Çünkü eğer bunu “Tric'i talâk” sayarsak kendisini tercih etmiş sayılmaz, aksine kocasını tercih etmiş sayılır. Zira bu durumda kadın, istesin veya istemesin kocanın karısına dönme hakkı olur. Halbuki muhayyer bırakma belirttiğimiz gibi iki taraflıydı. Ayrıca muhayyer bırakma fiilinin kendisi talâk sayılır diyenin sözüne gelince, bu geçersiz bir görüştür. Çünkü belirttiğimiz gibi Resülullah hanımlarını muhayyer bırakmış ve bu, talâk sayılmamıştır. Kadının kendisini tercih etmesi durumunda bunun üç talâk olduğunu söyleyen görüşe gelince, eğer muhayyer bırakmada üç talâkı telaffuz etmişse bu, bize göre de böyledir. “Ric'i talâk” olduğunu söyleyen görüşe gelince, eğer talâk lafzını açıkça söylemişse bu, bize göre de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız. Buradaki irade, dünya hayatı ve güzelliklerinin tercihine dayalı bir iradedir. Yoksa kalbi bir yönelme ve buna dair bir rıza mânasına gelmez. Aynı şekilde “yok eğer Allah'ı, resülünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız” meâlindeki ilâhi beyan da tercihe dayalı bir iradeyi ifade etmektedir. Bu, kalbin yönelmesi ve buna rıza gösterilmesi değil, fiilen irade ve tercih edilmesidir. Çünkü her mümkün varlıkta şehvet bulunmaktadır ve böyle bir ihtiyaç onun tabiatına yerleştirilmiştir. Böyle bir varlığın kalbi, dünya hayatında yararlandığı ve zevk duyduğu nesnelere ve eylemlere yönelir, bunlara dayanır, bunlardan razı olur ve bunları sever. Dolayısıyla bu olgu, Cenâb-ı Hakk'ın buradaki iradeden, kalbin irade edip razı olmasını değil, fiili ve tercihe dayalı iradeyi murat ettiğini göstermektedir. [S]Yine bu âyette, belirttiğimiz gibi eşlerinin Resülullah'tan ayrılmayı tercih etmeleri durumunda başkalarıyla evlenmelerinin caiz oluşuna dair delil vardır. Çünkü belirtildiği gibi onlara yararlanacakları nimetler verilir. Bilinmektedir ki onlar bunları kendileri kazanamaz ki onlardan yararlansınlar. Onlarda yararlanacakları nimetler bulunmamaktadır. Bu da, kocalarının mallarından kendilerine yararlanacakları payların verildiğini göstermektedir. Dolayısıyla bu beyan, Hz. Peygamber hayattayken eşlerinin kendisinden ayrılması durumunda, onların başkasıyla evlenmelerinin caiz olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir, ei PAATE eyi b A --- Dipnotlar: 98 bk. Abdürrezzâk es-Sanâni, el-Musannef, VII, 9-10; Said b. Mansür, es-Sünen, (thk. el9 Şemsüleimme es-Serahsi, e/-Mebsfit, VI, 248-249; Kâsâni, Beddi'ü5-sanâi', IV, 258-263. 6 o Buhâri, “Talâk” 5; Müslim, “Talâk” 27.

Ahzab 33:29

29. “Yok eğer Allah'ı, resülünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır. Yok eğer Allah'ı, resülünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız. Bilinmektedir ki onlar eğer dünya hayatını ve güzelliklerini tercih ederlerse Allahı istemeleri mümkün değildir. Fakat bunun Allaha nispet edilmesi onların Resülullah'la birlikte kalmayı tercih etmelerinden dolayıdır. Dolayısıyla bu, Allaha ve resülüne nispet edilen her durumdan maksadın Resülullah olduğunu göstermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanlar da olduğu gibi: “Bilin ki, ganimet olarak aldı10! Bir sonraki âyet-i kerime. ğınız herhangi bir malın beşte biri Allah'a, resülüne aittir”'% “De ki: Ganimetler Allah ve peygambere aittir”. Buna benzer beyanlar mevcuttur. Ayrıca dünya hayatına dair zühd iki şekilde olur. Bunlardan biri, kendisiyle dünya nimetlerinin genişlediği ve dünyada refahın elde edildiği kazanç yollarının terkedilmesidir. Yine başkasını kendisine tercih etmesi, kendisine helâl ve güzel kılınan nimetleri haram kılmaksızın darlık halinin tercih edilmesidir. İkincisi, helâl ve temiz kılınan nimetlerin haram kılınması söz konusu olmaksızın, kendisinde bulunanı başkası için harcamak, başkasını kendisine tercih etmesi ve onu kendisinden daha öncelikli yapmasıdır. Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yani Resülullah'la birlikte kalmayı tercih ettiklerinde bu davranışlarıyla güzel davranan kimseler olurlar ve dolayısıyla Cenâb-ı Hak, onlara bildirmiş olduğu mükâfatı hazırlamıştır. [§] Dolayısıyla onların bu tercihi güzel davranmak (ihsan) olur ve bildirilen mükâfatı hak ederler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Eğer Allah'ı ve peygamberini diliyorsanız ve bu davranışta devam ederseniz, salih ameller ve güzel işler yaparsanız, tâ ki böyle bir hal üzere ömrünüzün sonuna varırsanız, size bu mükğfat hazırlanır. Yoksa sadece Resülullah'la kalmayı tercih etmekle bunu elde edemezsiniz. En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:30

(Hz. Peygamber'in Hanımlarına Yönelik Uyarılar] Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa onun cezası ikiye katlanır. Bazıları şöyle demiştir: Açık hayasızlık, açık itaatsizlikdir (nüşüz). Bazıları şöyle demiştir: Hayır, bilakis açık hayasızlık, açıkça zina 92. “Eğer Allah'a ve hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün (Bedir etmektir. Burada “mübeyyene” kelimesi şeklinde de kullanılır ve bu, dört adil kişinin şahitliğiyle sâbit olmuş zina anlamına gelir. Kesra ile “mübeyyine” seklinde okunursa apaçik anlamina gelir. Onun cezası ikiye katlanır. Denildi ki: Dünyada hem kırbaç hem de recm cezası. Bazıları şöyle demiştir: Onun cezası ikiye katlanır. Dünyada ve âhirette, Dünyada kadınlara ait haddin iki katı ceza verilir. Âhirette ise diğer kadınların azabının iki katı cezalandırılır. Fakat eğer bu dünyadaki ceza ile ilgiliyse, bu dünyada recmin iki katı ceza nasıl bilinebilir? Ki tek bir recmin haddi de bilin miyor. Eğer bu, âhiretteki azabı ifade ediyorsa O, “açık hayasızlık” sözünü nasıl zikretsin ki? Zira bu durum Allah katında zaten apaçıktır. En uygun olanı bazı müfessirlerin söylediği gibi belirtilen iki kat azabın âhirette olmasıdır. (JGörmez misin ki Cenâb-ı Hak onlara iki kat sevap vereceğini bildirmiştir. Bunun âhirette olduğu bilinmektedir. Azap da buna göredir. Açık sözüne gelince bu, insanlar açısından açık oluşu mânasındadır. Nitekim zaten Allah katında apaçıktır. Böyle bir kullanım dil bakımından mümkündür. Bunun “dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız” meâlindeki ilâhi beyanla bağlantılı olması mümkündür. Eğer onlar dünya hayatını ve güzelliklerini tercih ederlerse ve ne zaman bir açık hayasızlık yaparlarsa Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu gibi cezaları ikiye katlanır. Fakat eğer Resülullah'la kalmayı ve âhiret yurdunu tercih ederlerse bu durumda Cenâb-ı Hak onlara iki kat sevap verir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Eğer Resülullah'la kalmayı ve âhiret yurdunu tercih eder, sonra da bir hayasızlık yaparlarsa belirtilen azabın iki katı cezalandırılırlar. Bunun sebebi onların Allah'ı, resülünü ve âhiret yurdunu tercih ettikleri takdirde işledikleri günahın cezasını görmeyeceklerini zannetmemeleri içindir. Aksine bu onlara yönelik şöyle bir bildirimdir: Siz âhiret yurdunu tercih etseniz dahi sonra da belirtilen günahı işlediğinizde başkalarının iki katı azapla cezalandırılırsınız, eğer Allah'a ve resülüne itaat ederseniz iki kat sevap kazanırsınız. En doğrusunu Allah bilir. MW Ebü Câfer, Nâfi‘ Ebü Amr, İbn Âmir, Yâkub, Hafs rivayetiyle Âsım, Hamza, Kisâi ve Halef “yâ” harfinin kesralı kılınmasıyla “bifâhişetin mübeyyinetin” şeklinde okumuştur. İbn Kesir ve Ebü Bekir rivayetiyle Âsım, “yâ” harfinin fethalı kılınmasıyla “bifâhişetin mübeyyenetin” seklinde okumustur (Ibn Mihrân, e/-Mebsüt fi'i-kırââti'l-aşr, s. 105 O İmam, bir sonraki âyet-i kerimede bildirilen hususa işaret etmektedir. © Birönceki âyet-i kerime. Bu Allah için kolay bir şeydir. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Yani onlara azap etmek Allah için kolay bir şeydir. Yani kolay ve basit bir iştir. Resülullahin konumu dolayısıyla bu O'na ağır ve zor gelmez. Bilakis O'nun için kolay ve basit bir şevdir. İkinci vorum şudur: Yani sizin havasızlık yapmanız ve günah işlemeniz Allah nezdinde basit bir hadisedir. Yani O'na bir zarar ve buna dair kötü bir netice ilişmez. Bu, dünyada bir kralın seçkin vakınlarının isyankârlığı gibi değildir. Zira yakınları ona isyan ettiğinde ve ondan yüz çevirdiklerinde krala zarar ilişir ve zillete düşer. Allah Teâlâ ise zatıyla üstündür ve hiç kimseye muhtaç değildir. Kullarının isyan etmesi O'na bir zarar vermez. Bilakis böyle bir durumda kulların kendisi zarar görür.

Ahzab 33:31

31. Sizden kim de Allah'a ve resñliine itaat eder, güzel şeyler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz, ayrıca onun için değerli bir nasip de hazırladık. Sizden kim de Allah'a ve resülüne itaat ederse. Yani sizden kim Allaha ve resülüne boyun eğerse. Güzel işler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz. Ayette Resülullahın konumu ve değerinin yüceliğinden dolayı eşlerinin faziletine ilişkin delil bulunmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak kadınlar arasından onlara mahsus olarak özel bir hitapta bulunmuştur. Bu durum şu ilâhi beyanla Meryeme hitap etmesi gibidir: “Ey Meryem! Rabb'ine ibadet et; secdeye kapan, huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil”!”. İmam Şâfii, onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz ilâhi beyanını “bosama iki keredir™ beyanına dair yorumuna delil getirmiştir. O şöyle demektir: “Boşama iki keredir” Yani yeni bir boşama vapmaksızın ve ikisi arasında bir fasıla olmaksızın bir zamanda ve bir defada vapılan iki boşamadır. O, bu görüşüne onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz meâlindeki ilâhi beyanı delil getirmektedir. Yani ikisi arasında veni bir fiil yapmadan, tek bir fiil karşılığında ona iki ecir veririz. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Size rahmetinden iki kat versin”, Yani iki ecir versin!" Fakat bize yöre “vermek “vâcip kıldı” mânasında kullanılabilir. Yani Cenâb-ı Hak ona lr ke karşılık vermeyi vâcip kıldı. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Bu yüzden Allah onlara dünya liler ni ve âhiret nimetinin de güzelini verdi”. Yani onlar için dünya kneri ve âhiret nimetini vâcip kıldı. Bu da böyledir. Buna benzer kullanımlar çoktur. En doğrusunu Allah bilir, Yam İliş akal gili akla 132. “Ey peygamber hanımları! Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin, sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır, sizden beklendiği şekilde konuşun.” Ey peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Dil âlimlerinin bir kısmı şöyle demiştir: “Ehad”, “vâhid” kelimesinden daha geneldir. Çünkü o, hem biri hem de çoğulu ifade edebilir. “Vâhid” kelimesi ise sadece bir kişiyi ifade eder. Bu kelimeyle bir kişiye hitap edilir. Kendinizi kötülükten korumanız şartıyla. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Eğer dünya ve güzelliklerini tercih etmekten sakınırsanız. Yine Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih etmeye aykırı davranmaktan sakınırsanız. Söz konusu beyanının, öncekiyle bağlantısı olmaksızın başlangıç olması da mümkündür. Bu durumda şu mânaya gelir: Allah'a ve resülüne karşı gelmekten sakınırsanız. Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz, Zira sizler peygamberin eşlerisiniz, vahye nezaret etmektesiniz, Resülullah'la gece-gündüz birliktesiniz, onun fiillerini ve yaptıklarını görmektesiniz. Dolayısıyla Allah'tan sakınmak, dünyaya meyletmeyi ve ona dayanmayı terketmek, vahye nezaret etmeyen ve sadece belirli sürede Resülullah'la birlikte olan kimselere göre size daha fazla yaraşır. Söz konusu beyan şu mânaya da gelebilir: Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Başka kadınlara olan üstünlüğünüz açısından. Çünkü siz âhirette Resülullah'ın hanımlarısınız, Resülullah'ın ulaştığı derecelere yükseleceksiniz ve onunla beraber olacaksınız. Zira siz fazilet ve derece bakımından herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Kendinizi kötülükten korumanız şartıyla. Belirttiğimiz üzere Resülullah'a muhalefet etmekten, dünya hayatı ve güzelliklerini tercih etmekten, dünyaya meyletmekten ve ona dayanmaktan kendinizi korumanız şartıyla. En doğrusunu Allah bilir. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Denildi ki: Sözü yumuşatarak konuşmayın. Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Bazıları şöyle demiştir: Yani kalbinde kötülük ve zina arzusu bulanan. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani sert ve katı. Bazıları şöyle demiştir: Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Yani kalbinde münafıklık bulunan. Bu, daha uygun bir yorumdur. Çünkü Resülullah'ın ashabından hiç kimsenin hiçbir şekilde onun eşleriyle evlenme umudu veya onlara yönelik bir arzu içerisinde olması mümkün değildir. Zira biz biliyoruz ki Resülullah'ın onların eşleriyle evlenmek istediğini bilmiş olsalardı Resülullah'ın evlenmesi için onlar kendi eşlerini boşarlardı. Dolayısıyla onların bu durumu bilindikten sonra Jonlardan herhangi birinin Resülullah'ın eşleriyle evlenme arzusu şöyle dursun onlarla evlilik dışı bir ilişkiyi düşünmeleri mümkün değildir. Fakat eğer böyle bir durum olmuşsa söz konusu kişi münafıklardandır. Onların Resülullah'ın hanımlarıyla evlenmeyi istemeleri mümkündür. Çünkü Resülullah'ın hanımları nesep, konum ve güzellik itibariyle insanların en değerlisiydiler. Dolayısıyla belirttiğimiz sebeplerle münafıkların, Resülullah'ın eşlerine karşı sapkın isteklerinin olması mümkündür. Fakat müminlere gelince belirtmiş olduğumuz sebeplerle onların böyle bir isteğinin olması mümkün değildir. Buna şu ilâhi beyan işaret etmektedir: “Sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım”?. Bu âyet onların kendileriyle evlilik istenilen ve umut edilen kimseler olduğunu göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir; Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Cenâb-ı Hak şöy! le buyurmaktadır: Hayasızlığa yakın duran bir söz söylemeyin. Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani hayasızlığa yakın durmayan, bilindik ve güzel bir söz söyleyin. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Yani erkeklere bir rağbeti, dünyaya yönelmeyi ve meyletmeyi ifade ettiği bilinen sözler söylemeyin, Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani içerisinde kötülüğü değiştirme ve iyiliği emretme bulunan sözler söyleyin. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Yani sözü yumuşatmayın. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani doğru olanı konuşun”, Diki a puku --- Dipnotlar: “Ey iman edenler! Allaha saygısızlıktan sakının ve resülüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin” (el- Hadid, 57/28). “Ebü Hanife şöyle demiştir: Aynı anda üç talâk gerçekleşir, fakat haramdır ve bidattir. İmam Şâfii şöyle demiştir: Kişinin karısını aynı anda üç defa boşaması haram değildir. O, üç talâkın geçerli olmayacağını, zira Cenâb-ı Hakk'ın “boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir” meâlindeki âyette üç talâkı birbirinden ayırdığını, dolayısıyla O'nun hirbirinden ayırmayı emrettiği talâkı bir araya getirmenin caiz olmadığını söyleyenlere karşı şöyle delil getirir: Buna iki şekilde cevap verilir. Bunlardan biri şudur: Buradaki amaç talâkın sayısı ve bunun üç oldugu, boşayan kimsenin iki talâktan sonra dönme hakkının olduğu, fakat üçüncüden sonra başka bir kişiyle evlenmeden karısına dönme hakkının bulunmadığıdır. Buradaki maksat talâkın birbirinden ayrılması veya birleştirilmesi değildir. İkincisi şudur: “Boşama iki keredir” ilâhi beyanı, bunun iki zamanda değil bir vakitte oluşunu gerektirir. Tıpkı “onun karşılığını iki kere veririz” ilâhi beyanı gibi. Yani bir vakitte iki karşılık veririz, iki vakitte değil. Onlar aynı vakitte üç talâkın gerçekleşmesini haram kıldıkları gibi aynı anda iki talâk verilmesini de haram kılmaktadırlar (Mâverdi, el-Hâvi'kebir, N, 118, 121).

Ahzab 33:32

31. Sizden kim de Allah'a ve resñliine itaat eder, güzel şeyler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz, ayrıca onun için değerli bir nasip de hazırladık. Sizden kim de Allah'a ve resülüne itaat ederse. Yani sizden kim Allaha ve resülüne boyun eğerse. Güzel işler yaparsa onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz. Ayette Resülullahın konumu ve değerinin yüceliğinden dolayı eşlerinin faziletine ilişkin delil bulunmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak kadınlar arasından onlara mahsus olarak özel bir hitapta bulunmuştur. Bu durum şu ilâhi beyanla Meryeme hitap etmesi gibidir: “Ey Meryem! Rabb'ine ibadet et; secdeye kapan, huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil”!”. İmam Şâfii, onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz ilâhi beyanını “bosama iki keredir™ beyanına dair yorumuna delil getirmiştir. O şöyle demektir: “Boşama iki keredir” Yani yeni bir boşama vapmaksızın ve ikisi arasında bir fasıla olmaksızın bir zamanda ve bir defada vapılan iki boşamadır. O, bu görüşüne onun hak ettiği karşılığı iki kere veririz meâlindeki ilâhi beyanı delil getirmektedir. Yani ikisi arasında veni bir fiil yapmadan, tek bir fiil karşılığında ona iki ecir veririz. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Size rahmetinden iki kat versin”, Yani iki ecir versin!" Fakat bize yöre “vermek “vâcip kıldı” mânasında kullanılabilir. Yani Cenâb-ı Hak ona lr ke karşılık vermeyi vâcip kıldı. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Bu yüzden Allah onlara dünya liler ni ve âhiret nimetinin de güzelini verdi”. Yani onlar için dünya kneri ve âhiret nimetini vâcip kıldı. Bu da böyledir. Buna benzer kullanımlar çoktur. En doğrusunu Allah bilir, Yam İliş akal gili akla 132. “Ey peygamber hanımları! Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin, sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır, sizden beklendiği şekilde konuşun.” Ey peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Dil âlimlerinin bir kısmı şöyle demiştir: “Ehad”, “vâhid” kelimesinden daha geneldir. Çünkü o, hem biri hem de çoğulu ifade edebilir. “Vâhid” kelimesi ise sadece bir kişiyi ifade eder. Bu kelimeyle bir kişiye hitap edilir. Kendinizi kötülükten korumanız şartıyla. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Eğer dünya ve güzelliklerini tercih etmekten sakınırsanız. Yine Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih etmeye aykırı davranmaktan sakınırsanız. Söz konusu beyanının, öncekiyle bağlantısı olmaksızın başlangıç olması da mümkündür. Bu durumda şu mânaya gelir: Allah'a ve resülüne karşı gelmekten sakınırsanız. Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz, Zira sizler peygamberin eşlerisiniz, vahye nezaret etmektesiniz, Resülullah'la gece-gündüz birliktesiniz, onun fiillerini ve yaptıklarını görmektesiniz. Dolayısıyla Allah'tan sakınmak, dünyaya meyletmeyi ve ona dayanmayı terketmek, vahye nezaret etmeyen ve sadece belirli sürede Resülullah'la birlikte olan kimselere göre size daha fazla yaraşır. Söz konusu beyan şu mânaya da gelebilir: Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Başka kadınlara olan üstünlüğünüz açısından. Çünkü siz âhirette Resülullah'ın hanımlarısınız, Resülullah'ın ulaştığı derecelere yükseleceksiniz ve onunla beraber olacaksınız. Zira siz fazilet ve derece bakımından herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Kendinizi kötülükten korumanız şartıyla. Belirttiğimiz üzere Resülullah'a muhalefet etmekten, dünya hayatı ve güzelliklerini tercih etmekten, dünyaya meyletmekten ve ona dayanmaktan kendinizi korumanız şartıyla. En doğrusunu Allah bilir. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Denildi ki: Sözü yumuşatarak konuşmayın. Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Bazıları şöyle demiştir: Yani kalbinde kötülük ve zina arzusu bulanan. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani sert ve katı. Bazıları şöyle demiştir: Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Yani kalbinde münafıklık bulunan. Bu, daha uygun bir yorumdur. Çünkü Resülullah'ın ashabından hiç kimsenin hiçbir şekilde onun eşleriyle evlenme umudu veya onlara yönelik bir arzu içerisinde olması mümkün değildir. Zira biz biliyoruz ki Resülullah'ın onların eşleriyle evlenmek istediğini bilmiş olsalardı Resülullah'ın evlenmesi için onlar kendi eşlerini boşarlardı. Dolayısıyla onların bu durumu bilindikten sonra Jonlardan herhangi birinin Resülullah'ın eşleriyle evlenme arzusu şöyle dursun onlarla evlilik dışı bir ilişkiyi düşünmeleri mümkün değildir. Fakat eğer böyle bir durum olmuşsa söz konusu kişi münafıklardandır. Onların Resülullah'ın hanımlarıyla evlenmeyi istemeleri mümkündür. Çünkü Resülullah'ın hanımları nesep, konum ve güzellik itibariyle insanların en değerlisiydiler. Dolayısıyla belirttiğimiz sebeplerle münafıkların, Resülullah'ın eşlerine karşı sapkın isteklerinin olması mümkündür. Fakat müminlere gelince belirtmiş olduğumuz sebeplerle onların böyle bir isteğinin olması mümkün değildir. Buna şu ilâhi beyan işaret etmektedir: “Sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım”?. Bu âyet onların kendileriyle evlilik istenilen ve umut edilen kimseler olduğunu göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir; Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Cenâb-ı Hak şöy! le buyurmaktadır: Hayasızlığa yakın duran bir söz söylemeyin. Sonra kalbinde kötülük bulunan umuda kapılır. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani hayasızlığa yakın durmayan, bilindik ve güzel bir söz söyleyin. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Yani erkeklere bir rağbeti, dünyaya yönelmeyi ve meyletmeyi ifade ettiği bilinen sözler söylemeyin, Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani içerisinde kötülüğü değiştirme ve iyiliği emretme bulunan sözler söyleyin. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin. Yani sözü yumuşatmayın. Sizden beklendiği şekilde konuşun. Yani doğru olanı konuşun”, Diki a puku --- Dipnotlar: “Ey iman edenler! Allaha saygısızlıktan sakının ve resülüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin” (el- Hadid, 57/28). “Ebü Hanife şöyle demiştir: Aynı anda üç talâk gerçekleşir, fakat haramdır ve bidattir. İmam Şâfii şöyle demiştir: Kişinin karısını aynı anda üç defa boşaması haram değildir. O, üç talâkın geçerli olmayacağını, zira Cenâb-ı Hakk'ın “boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir” meâlindeki âyette üç talâkı birbirinden ayırdığını, dolayısıyla O'nun hirbirinden ayırmayı emrettiği talâkı bir araya getirmenin caiz olmadığını söyleyenlere karşı şöyle delil getirir: Buna iki şekilde cevap verilir. Bunlardan biri şudur: Buradaki amaç talâkın sayısı ve bunun üç oldugu, boşayan kimsenin iki talâktan sonra dönme hakkının olduğu, fakat üçüncüden sonra başka bir kişiyle evlenmeden karısına dönme hakkının bulunmadığıdır. Buradaki maksat talâkın birbirinden ayrılması veya birleştirilmesi değildir. İkincisi şudur: “Boşama iki keredir” ilâhi beyanı, bunun iki zamanda değil bir vakitte oluşunu gerektirir. Tıpkı “onun karşılığını iki kere veririz” ilâhi beyanı gibi. Yani bir vakitte iki karşılık veririz, iki vakitte değil. Onlar aynı vakitte üç talâkın gerçekleşmesini haram kıldıkları gibi aynı anda iki talâk verilmesini de haram kılmaktadırlar (Mâverdi, el-Hâvi'kebir, N, 118, 121).

Ahzab 33:33

33. Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah'a ve resülüne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah'ın istediği, sizden kirliliği gidermek ve sizi tertemiz kılmaktan ibarettir. Evlerinizde oturun. “Ve karne” beyanındaki “kâf” harfinin kesralı ve fethalı kılınması olmak üzere iki şekilde okunmuştur. Kesralı okunması halinde kelime “vakar” kökünden gelmiş olur. “Ve karne” şeklinde fethalı okuyanlar ise kelimeyi “bir yerde durma, bir yere yerleşme” kök anlamından türetmişlerdir". Daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Bazıları şöyle demiştir: Câhiliye dönemindeki açılıp saçılma şudur: Resülullah'ın peygamber olarak gönderilmesinden önce Câhiliye kadınları güzelliklerini açıp saçarak dışarı çıkıyorlardı. Dolayısıyla Allah Teâlâ, Resülullah'ın hanımlarına güzelliklerini örtüp kapatmayı ve bunların üzerine dış elbisesi (cilbâb) 13 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, s. 350. örtmeyi emretmiştir. (JBu durum şu ilâhi beyanda bildirilmiştir: “Dış giysilerini üzerlerine bürünsünler”"5, Bazıları şöyle demiştir: Daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Bu, İbrahim'in (a.s.) içinde doğduğu Câhiliye devridir. Kendilerine çok mal verilmişti, kadınlar o dönemde aşırı bir şekilde açılıp saçılıyorlardı. O, eşlerine iffeti ve bu davranışı terketmelerini emretmişti. Cenâb-ı Hakk'ın önceki Câhiliye'den neyi ve kimleri murat ettiğini tam olarak bilemeyiz: Resülullah'ın peygamber olarak gönderilmesi dönemine yakın bir vakitte yaşayanları mı yoksa önceki ümmetler içerisinde yaşayanları mı? “Teberrüc” sanki güzelliklerini göstererek dışarı çıkma mânasında olmalıdır. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Bu beyan “ve kırne fi buyütikünne” şeklinde esre iledir ve vakar kök mânasından gelmektedir: “vekara fi menzilihi, yekıru, vuküraten” (3553 Ji dya 3). “Ve karne” şeklinde fethalı olarak “yerleşme, durma” kök mânasından gelmektedir. Sanki “karra, yekarru” kökünden türemiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak “ıkrarne fi buyütikünne” evinizde kalın buyurmayı murat etmiş, ilk “râ” harfini hazfetmiş ve bunun fethasını “kaf” harfine nakletmiştir. “Zalne fi mevdi'i kezâ”, yani şu yerde kalıp durdular denilmesi gibi. Bu kelime “zalilne” (suk) den dönüşmüştür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Fezaltüm tefekkehün” ", yani şaşırır kalırdınız. “Kurratü'l-ayn” ifadesi dışında “karra, yekırru” kalıbını işitmiş değiliz. Yerleşme/ istikrar mânasında ise “karra, yekarru” kalıbı kullanılmaktadır'”. Namazı güzelce kılın, zekâtı verin. Onlara yönelik bu emrin, süs eşyalarından zekât vermelerine ilişkin olması mümkündür. Çünkü onlar bu süs eşyalarından başka zekât vermeyi gerektirecek bir mala sahip değillerdi. Görülmez mi ki O, onların dünya hayatı ve güzelliklerini tercih etmeleri halinde onlara bunlardan verilmelerini ve güzel bir şekilde serbest bırakılmalarını vâdetmiştir"', Eğer onlarda fazla mal bulunmuş olsaydı, Resülullah'ın onlara verecek malı olmasaydı da kendileri bunu harcar ve bundan yararlanırlar ve ondan bunu istemezlerdi. [§]Bu durum, onların dünya malından bir şeye sahip olmadıklarını göstermektedir. Bu âyet zâhiri mânası itibariyle süs eşyaları rivayet edilmiştir!” Namazı güzelce kılın,; f zekâtı verin, Allah'a ve resülüne itaat edin. Cenâb-ı Hak onlar çk d a namazı güzelce kılmayı, zekât vermeyi, Allah ve resülüne itaat etmeyi emretmiştir ki onlar Resülullah'la beraber İliği ve onun şahsını tercih etmek suretiyle bunun kendilerine âhirette yeterli olduğu ve bunun dışında bir ibadetin kendilerine zorunlu olmadığı gibi bir düşünceye kapılarak aldanmasınlar. Bilakis bu onlara yönelik şöyle bir bildirimdir: Siz dünya hayatını ve güzelliklerini bırakıp Resülullah'la kalmayı ve onun şahsını tercih etmiş olsanız da bu durum belirtilen ibadetleri yerine getirmekten sizi müstağni kılmaz. En doğrusunu Allah bilir, Ey peygamber ailesi! Allah'ın istediği, sizden kirliliği gidermek ve sizi tertemiz kılmaktan ibarettir. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet öncekinden bagımsızdır. Çünkü ilki Resülullah'ın hanımları, ikincisi ise onun ailesi hakkındadır. Bu Râfiziler'in görüşüdür. Onlar bu âyetin öncekinden bağımsız olduğunu çeşitli şekillerde savunmaktadırlar. Bunlardan biri şudur: Resülullah'ın hanımı Ümmü Seleme'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bundan Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin kastedilmiştir”. Yine o şöyle demiştir: “Bu âyet nâzil olduğunda Hz. Peygamber bir elbise almış ve bu kimselerin üzerine koymuştur. Sonra da o şu âyeti okumuştur: Ey peygamber ailesi! Allah'ın istediği, sizden kirliliği gidermektir. Ümmü Seleme evin kenarından “Yâ Resülallah! Ben Ehl-i Beytten değil miyim?” demiş, bunun üzerine Resülullah “evet öylesin inşallah” demiştir”. Hasan b. Ali'nin Küfede insanlara şöyle diyerek hitap ettiği rivayet edilmiştir: “Ey Küfe ehli! Bizim hakkımızda Allah'tan korkun. Bizler sizin emirleriniz ve misafirleriniziz. Biz, Allah'ın, hakkımızda Ey Peygamber ailesi! Allah'ın istediği, sizden kirliliği gidermektir buyurduğu Ehl-i Beyt'iz"", Yine Râfiziler şöyle demektedirler: İlk âyette müennes siga kullanılmıştır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah'a ve resülüne itaat edin. Bu âyet ise müzekker sigayla bildirilmiştir. Bu, söz konusu âyetin öncekinden bağımsız olduğunu göstermektedir. Yine onlar şöyle demektedirler: Cenâb-ı Hak onlardan kirliliği gidermeyi ve onları tertemiz kılmayı, şartlı (mukayyed) olarak değil, mutlak olarak vâdetmiştir. Bu bildirilen kirlilik, hanımları (Jhakkında mümkün olan bir durumdur. Ayet, bildirilen kimseler ve Ehl-i Beyt hakkında ise böyle bir durum mümkün değildir. Yine onlar şöyle demektedirler: Size benden sonra iki emanet bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve 19 İbn Abdülber, el-İstizkâr, IX, 71. soyum (itretim) olan Ehl-i Beytim. Bu ikisine tutunduğunuz müddetçe sizi kevser havuzuna getirirler” Veya buna benzer bir söz söylemiştir’. Buradaki “itret” kelimesi Ehl-i beyt olarak açıklanmıştır. Onlar buna benzer çeşitli yönlerden görüşlerine delil getirmektedirler. Bize göre bu âyet öncekinden bağımsız değildir. Ya Hz. Peygamber'in hanımlarıyla evlatlarından bahsedilenler arasında ortaklığın bulunması mânasındadır. Zira Ehl-i Beyt ismi örfi olarak bütün anlamları kapsamaktadır. Veya âyet sadece Hz. Peygamber'in hanımları hakkındadır. Fakat onların Ehl-i Beyt kapsamı dışına çıkarılması ise -ki beyt kelimesi hepsini içermektedir- mümkün olmayan bir durumdur. Onların “Allah bu âyeti müzekker sigayla, ilkini ise müennes sigayla bildirmiştir” sözlerine gelince kadın ile erkekten bahsedilen durumlarda bu şekilde müzekker siga kullanılır. Onların “Allah'ın onlara yönelik vâdi mukayyet (sınırlı) değil mutlak idi” sözlerine gelince buna şöyle cevap verilir: Neticede onlar Resülullahın hanımlarıydı. Onlar, kirliliğe nispet edilmelerini mümkün kılacak bir davranışta bulunmazlardı. Ancak görüşlerine ve tedbirlerine karşı başvurulan hilelerle galip gelinmesi durumu başka. Dolayısıyla onlar söz konusu edilen konumlardan çıkarıldılar. Yine onların peygamberin kendisinden sonra bize emanet olarak bıraktığı Kitap ve “itret” sözlerine gelince onun “itreti”, denildiği gibi onun sünneti mânasındadır. Onun “Ehl-i Beytim” sözüne gelince sanki o şöyle buyurmuştur: Size iki emanet bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve sünnetim, ey Ehl-i Beyt'im! Bu dil bakımından mümkün bir kullanımdır. Ümmü Seleme'den nakledilen rivayete gelince bu rivayette Hz. Peygamber'in hanımlarının Ehl-i Beyt kapsamına girdiğine ilişkin bir açıklama bulunmaktadır. Zira Ümmü Seleme Hz. Peygambere “ben Ehl-i Beytten değil miyim?” diye sorduğunu onun da “evet öyledir, inşallah” buyurduğunu söylemiştir. 344 [ ]Bu âyette Mütezile'nin görüşünün reddine ilişkin çeşitli deliller vardır. Bunlardan biri şu sözlerinin reddidir: Allah, ister kâfir isterse müslüman olsun insanların hepsini temizlemeyi ve onların hepsinden kirliliği gidermeyi irade etmiştir. Fakat kâfir kendisinin temizlenmemesini ve kendisindeki kirliliğin giderilmemesini irade etmiş ve temizlenmemiştir. Eğer durum onların dediği gibi olsaydı bunların temizlenmeleri ve kendilerinden kirliliğin giderilmesine dair olarak özel bir şekilde kendilerinden bahsedilmesine bir fayda ve onlara dönük bir minnet söz konusu olmazdı. Bu durum, Allah'ın temizlenme ve kirliliği terketme tercihinde bulunacağını bildiği kimseleri temizlediğini göstermektedir. Fakat kirliliği tercih edeceğini bildiği kimselerden kirliliğin giderilmesi veya tercih edeceğini bildiği husustan başkasını irade etmesi mayi değildir. Temizleme fiili Allah ile gerçekleşmektedir. Yoksa Mütezile'nin söylediği şekilde gerçekleşmemektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurpangus: Sizi tertemiz kılsın. Zira onlara göre Allah dilediği kimseyi temizlemeye güç yetiremez. Zira O'nda, kâfirleri temizleyecek bir imkân kalmamıştır. Bütün bunlar, onların görüşlerini ve mezheplerini reddetmektedir. --- Dipnotlar: için zekât verilmesi gerekliliğine delil getirilebilir. İbn Abbâs'tan (r.a.) bu görüş “Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşırır kalırdınız” (el- Vâkıa, 56/65). İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 350-351. İmam, bu sürenin daha önceki geçen 28. âyetine işaret etmektedir. 0 Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, 11, 214. bk. Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, VI, 292; Tirmizi, 121 İbn Ebü Hâtim, Tefsir, IX, 3132; Taberâni, el-Mu'cemü’l-kebîr, I, 93; İbn Kesir, Tefsir, XI, Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, Ul, 26; Tirmizi, “Menâkıb” 31; Nesâi, es-Süneni'-kübrâ,

Ahzab 33:34

34. “Hánelerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti dilinizden düşürmeyin. Allah bütün incelikleri ve gizlilikleri bilir, her şeyden haberdarHânelerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti dilinizden düşürmeyin. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Dilinizden düşürmeyin. Yani evinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti okuyun. İkincisi şudur: Dilinizden düşürmeyin. Bu beyanda hakikat mânasına göre anma kastedilmektedir. Yani Allah'ın size bahşetmiş olduğu nimetleri, sizi içinde Allah'ın âyetlerinin ve hikmetin okunduğu bir evin ahalisi kılmasını, evlerinizi vahyin inişine mekân kılmasını ve hiç kimsenin evinde varetmediği çeşitli hususiyetlerle sizi özel kılmasını anın. Böylelikle Cenâb-ı Hak onlara bahşetmiş olduğu büyük nimetleri hatırlatmaktadır. O, buna karşılık onlardan şükretmelerini istemektedir ki Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu nimetleri bilsinler. (SlAllah'ın âyetleri. Bu beyanın Kur'ân âyetleri mânasına da Allah'ın kesin delilleri anlamına da gelmesi mümkündür. Hikmet. Filozoflar şöyle demiştir: Hakim, ilim ile ameli birleştiren kişidir. Bazıları şöyle demiştir: Hakim, görüşünde isabet eden; hikmet, görüş bakımından isabet etmek demektir. Denildi ki: Hikmet, her şeyi yerli yerine koymaktır. Bu kavram, sefehin zıddıdır. Gerçekte hikmetin aslı, sanki her konuda isabet etmektir. Hakim, hüküm konusunda kendisine hata ve yanılma ilişmeyen kimsedir. Bazıları şöyle demiştir: Buradaki hikmetten maksat sünnettir. Allah bütün incelikleri ve gizlilikleri bilir, her şeyden haberdardır. “Latif” iyilik eden demektir. Bir kişi iyilik sahibiyse “falan kimse latiftir” AZN Ge iş MEKLE gal AİN; Iig Eraka 10 iol [031 5 2 kirik

Ahzab 33:35

Müslüman erkekler, müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar. Bu âyetin sonuna kadar bildirilenler. Rivayet edilmiştir ki Resülullah'ın hanımı Ümmü Seleme ve Nüseybe bint Kâb' denilen bir kadın Resülullaha gelip şöyle demişlerdir: Ey Allah'ın resülü! Ne oluyor ki Rabb'imiz Kur'ânda erkekleri iyilikle anıp kadınları hiç zikretmiyor. Bunun üzerine Müslüman erkekler, müslüman kadınlar meâlindeki ilâhi beyan nâzil olmuştur. 346 (JMüslüman erkekler, müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar. Bu ilâhi beyan hakikatte İslâm ile imanın bir olduğunu göstermektedir. Bir yönden ikisi birbirinden farklı olsa da hakikat mânasıyla bir olduğunu kastediyorum. Çünkü İslâm, kişinin her şeyi Allah'a has kılması, başkasını bu konuda ortak ve hak sahibi kılmamasıdır. İman, her şeyin Allaha ait olduğuna şahitlik etmekle Onun birliğini, rubübiyetini ve ulühiyelini tasdik etmektir. Her şeyi sadece Allah'a ait kılan ile her şeyin Allaha aidiyetine şahitlik ederek O'nun birliğini ve rubübiyetini tasdik eden kimse birdir. Samimiyetle inanan kişi (muhlis), her şeyin sahibinin sadece Allah olduğunu görendir. Allah'ı birleyen (muvahhid) kimse, her şeyde Allah'ın bir olduğunu ve O'nun rubübiyetini görendir. Dolayısıyla hakikat mânası itibariyle her ikisi de birdir. En doğrusunu Allah bilir. İbadet ve itaat eden erkekler; ibadet ve itaat eden kadınlar. “Kunüt” (Sai) dil bakımından kıyam demektir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere en faziletli namazın hangisi olduğu sorulmuştur. O da “kunütu uzun olandır” diye cevap vermiştir", Bazı rivayetlerde “kıyamı uzun olandır” buyurmuştur". Dolayısıyla o “kunütu” kıyam olarak açıklamıştır. Böylelikle kunütun kıyam olduğu sâbit olmuştur. Buna göre -en doğrusunu Allahı bilir yaâyetin yorumu şöyle olur: İbadet ve itaat eden erkekler; ibadet ve itaat eden kadınlar. Yani Allahın bütün emir ve yasaklarını yerine getiren (kıyam) erkekler ve kadınlar. Yine müfessirlerin “kâimine” beyanına ilişkin “itaat eden erkekler ve kadınlar” yorumu da bu mânadadır. Çünkü bir başkasının emrini yerine getiren kişi, ona itaat etmiş olur. Bu, itikat alanında da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Kunüt” (vya) esas itibariyle “kıyam” demektir. Biz de daha önce bunu belirtmiştik. (JÖzü sözü doğru erkekler, özü sözü doğru kadınlar. Bu kimseler, inandıkları ve kabul ettiklerini davranışlarıyla tasdik edici bir haldedirler. Onlar, inandıkları ve kabul ettiklerini yaptıkları eylemlerle tasdik etmekte ve bunları yerine getirmektedirler. Sabreden erkekler, sabreden kadınlar. Sabır, bütün haramlar ve yasaklanmış davranışlarla meşgul olmaktan nefsin tutulup durdurulmasıdır. Müfessirlerin şu sözleri bu mânadadır: Allah'ın emrine ve O'na ibadete sabredenler, sıkıntı ve musibetlere sabredenler. Bu kimseler helâl olmayan her davranıştan nefislerini alıkoymaktadırlar ve söz konusu durumların Allah'ın takdiriyle meydana geldiğini düşünmektedirler. Gönlünü ibadete vermiş erkekler, gönlünü ibadete vermiş kadınlar, Bazıları şöyle demiştir: “Hàsi” namaz kılandır. Bazıları şöyle demiştir; “Hâşi” mütevazı kişidir. Huşünun aslı kalpte bulunan korkudur. Bu, Hasan-ı Basri'nin görüşüdür!” Onlar her durumda Allah'tan korkmaktadırlar, Ondan başkasından da korkmamaktadırlar. Onlar Allah'tan istemekte ve ümit etmektedirler. Ondan başkasından bir beklenti içerisinde değildirler. Müminlerin davranışı böyledir. Gerçek anlamda Allah'tan korkar ve O'ndan ümitvâr olup beklenti içerisinde bulunurlar. Kâfir ise Rabbinden korkmaz ve Ondan bir beklenti içerisinde de olmaz. Çünkü o, Allah'ı tanımaz ve Ona itaat etmez. Mütezile'nin durumu da böyledir: Onların korkusu hakikatte Allah'tan değil, kötü amellerinden, ümitleri ise iyi davranışlarındandır. Yine onlara göre hiç kimsenin Resülullah'ın şefaatine dair ümidi olamaz. Bir kimsenin ümidi sadece amelleridir. Zira onlar kula ait fiillerde Allahın, ne tedbir edip düzenleme ne de takdir etme mânasında, bir etkisinin olmadığını savunmaktadırlar, (Allah için) yardım yapan erkekler, yardım yapan kadınlar. Yani Allaha ibadet maksadıyla infak edenler. Oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar. Belirttiğimiz gibi bu beyan oruç, sadaka, söz ve fiilde doğruluk ve Allahtan korkma fiillerinin hakikat mânasına dönüktür. Yine belirttiğimiz üzere bunları kabul etmek ve bunlara inanmak mânasına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. 348 (SJiffetlerini koruyan erkekler, iffetlerini koruyan kadınlar. Helâl olmayan durumlara düşmekten. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “İffetlerini korurlar; sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler”#. Allah'ı çokça anan erkekler, çokça anan kadınlar. Bazıları şöyle demiştir: Yani Allalvın rızası için beş vakit namazı kılanlar. Bazıları şöyle demiştir: Her durumda dilleriyle Allah'ı çokça anan erkek ve kadınlar. Fakat bunların dışındaki yorum sanki daha uygundur. Yani Allah'ın kendi üzerlerindeki hakkını anan erkek ve kadınlar. İşte bunlar için Allah büyük bir ödül hazırlamıştır. YOL kaba) 21 A CAS sa 2 ial 08) --- Dipnotlar: 25 o Abdürrezzâk es-Sanâni, el-Musannef, Hl, 72-73; Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 111, 302, 314; Müslim, “Salâtü'l-müsâfirin, 164, 165; Tirmizi, “Salât” 168; Tahâvi, Şerhu meâni'l27. Âlüsi, Râhu'kmelâni, IV, 174. Beğavi bu görüşü Mücâhide; İbn Kesir, Ebü Sinâna nispet etmiştir (bk. Beğavi, Meâlimü't-tenzil, V, 353; İbn Kesir, Tefsir, IX, 439).

Ahzab 33:36

Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Mütezili Câfer b. Harb şöyle demiştir: Bu âyet, inkârın Allah'ın olmasına hükmetmediği (kazâ) bir fiil olduğunu göstermektedir. Çünkü eğer Allah inkârın, vuku bulmasına hükmetmiş olsaydı kâfirlerin bir tercih hakkının bulunması imkân dâhilinde bulunmazdı. Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz buyruğu, inkârın Allah'ın vuku bulmasına hükmetmediğini (kazâ) gösterir. Fakat biz şöyle deriz: Bu âyette geçen “kaza” Câfer b. Harbin anladığı şekilde yaratmaya ilişkin bir “kazâ” değildir. Buradaki “kazâ” emir veya hüküm mânasındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda geçtiği gibi: “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi emretti (kazâ)” Yani Rabb'in sadece kendisine kulluk etmenizi emretti ve onu farz kıldı. Kazâ kavramı bu âyette hüküm mânasına da gelebilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden (kazâ) içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar”!”. Yani senin verdiğin hükümden. Belirttiğimiz üzere kazânın emir ve hüküm mânasına gelmesi mümkün olduğuna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde. Yani Allah ve resülü bir işi yapmayı emrettiklerinde veya bir işe hüküm verdiklerinde. Artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Bu şekilde Allah ve resülünün emrettikleri bir şey veya hakkında hüküm verdikleri bir iş konusunda artık hiç kimsenin bir tercih hakkı olamaz. [ ]Bu âyette geçen kazânın Mütezile'nin anladığı mânadaki bir kazâ olmadığını gösteren hususlardan biri şudur: Allah bunu resülüne de nispet etmiştir. Zira O, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiğinde (kazâ) buyurmuştur. Şüphe yok ki Resülullah (s.a.), yaratmaya ilişkin kazâya güç yetiremez. Bu durum, Mütezile'nin bunu anlama konusunda hata eltiğini ve yanıldığını, yine bunu idrak etmede akıllarının eksik kaldığını göstermektedir. Bu âyetin yorumu belirtmiş olduğumuz açıklamadır. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Hıyera”, onlara tercih sunulması demektir. Bu, “eyye şey'in tahtâra” “sen hangi şeyi tercih ediyorsun” sözünden gelmektedir. “Onların işlerinde tercih hakları yoktur” Yani ister yaparsınız isterse yapmazsınız şeklinde size tercih hakkı verilmemiştir. Müfessirler Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz meâlindeki ilâhi beyanın Zeyneb bint Cahş hakkında nâzil olduğunda ittifak etmiştir. Rivayet ettiklerine göre Hz. Peygamber Zeyd b. Hârise'yi âzat etmiş, onu evlat edinmiş ve onun mevlâsı olmuştu. Resülullah ona Zeyneb bint Cahş'ı istemişti. Zeyneb ise “ben onu istemiyorum, ben Kureyş'in en üstün kadınlarındanım” demişti. O, Resülullah'ın halası Ümeyme bint Abdülmuttalib'in kızıydı. Resülullah ona şöyle demiştir: Ben onu senin için uygun gördüm. Onunla evlen. O, yine de bundan kaçındı. Bunun üzerine Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resülü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz meâlindeki ilâhi beyan nâzil olmuştur'. Fakat eğer müfessirlerin belirtmiş oldukları şekilde Zeyd için bir isteme olmuşsa Resülullah'ın onu evlenmeye zorlamış olması mümkün değildir. Zira O, “dul kadın hakkında velinin bir söz hakkı yoktur”! buyurmuştur. Yine o şöyle buyurmuştur: “Bekâr kızdan kendisi hakkında ne emredeceği sorulur; dul ile istişare edilir”, Sonra onun rızası olmaksızın evlenmeye zorlanması meselesinde âyet, Jancak Allah ve resülünden bir emir olması mânasına gelir. Bu durumda onun evlenmeye dair bir tercih hakkı olmaz. Çünkü Allah dilediği kişiyi dilediği kimseyle evlenmeye zorlayabilir. Dilediği kimsenin dilediği kişiyle evlenmesine dair hüküm de Allaha aittir. Bu hususta onların bir tercih hakkı bulunmamaktadır. Fakat Allah'ın bir emri ve hükmü olmaksızın bizzat evlilik isteğinde bir zorlama olmaz. Görmez misin ki Resülullah Ümmü Seleme'yi istediğinde onun şöyle dediği rivayet edilir: “Benim velilerim burada değiller? Bunun üzerine 9 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, III, 46; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 112-113. sülullah “ seni ileri m 4 Re enin velilerinden hiçbirinin benden razı olmaması söz konusu Olmaz a e LL Veya buna benzer sözler söylemiştir'”. Resülullah onu istemiş, fakat evliliğe zorlamamıştır. Zeyneb'in durumu da böyledir. Ancak belirttiğimiz gibi bu konuda emir ve hükmün bulunması durumu başkadır. Müfessirlerin naklettiği gibi âyetin nüzül sebebinin, Resülullah'ın Zeyneb bint Cahş ile evlenme isteği hadisesindeki kişiler hakkında olması da mümkündür. Bu durumda bu âyette sözü edilen tehdit (vaid) ise Allah ve resülünün emrinin bulunduğu konularda başkasına yönelik olur, Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadise bu duruma benzerlik taşır: Resülullah (s.a.) sabah namazını kıldığında oturan iki adam görmüş ve onlara “size ne oluyor ki bizimle beraber namaz kılmıyorsunuz?” diye sormuştur. Onlar da “biz namazı evimizde kıldık” demişlerdir. Bunun üzerine Resülullah şöyle buyurmuştur: “Eğer namazı kıldıktan sonra mescide gelmişseniz onlarla beraber namaz kılın ki bu sizin için nafile olur”, Resülullah, “onlarla birlikte namazı kılın” demiştir. O, bunu sabah namazı için dememiştir. Aksine ondan sonra kılınan nafile namazlar için söylemiştir”. (JAllah'ın ve resülünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır. Eğer bu beyan müminler hakkındaysa buradaki “dalâlet” hata mânasındadır. Sanki O şöyle buyurmuştur: Açık bir hata yapmış olurlar. Dil bakımından böyle bir kullanım mümkündür. Bu, tıpkı Yüsuf'un (a.s.) kardeşlerinin babalarına onun kendilerine üstünlüğüne dair söylediği şu sözler gibidir: “Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde!” Yani apaçık bir hata içinde. Zira kendisine yararı olmayanı kendisine yararı olanlardan daha üstün tutmaktadır. Bu beyan da bu mânadadır. Eğer bu beyan münafıklar hakkındaysa onlar açıkça yoldan sapmışlardır. Dolayısıyla mümin hakkında kullanılan “dalâlet”, kâfir ve münafık hakkında anlaşıldığı mânada anlaşılmaz. Görmez misin ki mümin hakkında kullanılan zulüm kâfir ve münafık hakkında anlaşıldığı mânada anlaşılmaz. Yine görmez misin ki Adem (s.a.) ve Havva hata edip söz konusu ağaca yaklaştıklarında dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik”"7. Onlar inkâr ifade eden bir zulmü kastetmemişlerdir. Yine “yoksa zâlimlerden olursunuz”" meâlindeki ilâhi beyan da bu mânadadır. Buna göre mümin hakkındaki “dalâlet” ile münafık ve kâfir hakkındaki “dalâlet” aynı mânada anlaşılmaz. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: o Abdürrezzâk es-San'âni, el-Musannef, VI, 145; Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, 1, 334; Ebü Dâvüd, “Nikâh” 24; Nesâi, “Nikâh” 31. 5 Abdürrezzàk es-San'âni, el-Musannef, VI, 142-143; Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 1, 229. 9 Rivayet edildiğine göre Resülullah Ümmü Selemeyi istemiştir. O “Ey Allah'ın resülü! Burada benim velilerimden hiçbiri bulunmamaktadır” demiştir. Bunun üzerine o, şöyle buyurmuştur: “İster burada olsun ister olmasın senin velilerinin hepsi beni uygun görür”. Bir rivayette o şöyle buyurmuştur: “İster burada olsun ister olmasın senin velilerinden hiçbiri bu durumu kötü görmez” (İbn Sa'd, et-Tubakâtü'l-kübrâ, X, 88; Ahmed b. Hanbel, 4 Resülullah mescidin en arka kısmında oturup kendisiyle beraber sabah namazını kılmayan iki kişiye şöyle der: “Bizimle namaz kılmaktan sizi alıkoyan nedir?” Dediler ki: Ey Allah'ın resülü! Biz evimizde namaz kıldık. Bunun üzerine o şöyle buyurmuştur: “Böyle yapmayın. Namazı evde kılıp sonra cemaatin olduğu bir mescide geldiğinizde onlarla beraber namaz kılın. Bu sizin için nafile olur” (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, IV, 160; Ebü 086 “Hani kardeşleri demişlerdi ki: 'Yüsuf ile öz kardeşi babamızın gözünde bizden daha degerli. Halbuki bizim sayımız daha çok. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanılgı içinde!”

Ahzab 33:37

[Hz. Peygamber'in Zeyneb bint Cahş ile Evliliği Bir zaman, Allah'ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de lütufkâr davrandığın kişiye demiştin ki. Müfessirler şöyle demiştir: Allah'ın kendisine lütufta bulunduğu. İslâm'la. senin de lütufkâr davrandığın. Âzat ederek. Nitekim Resülullah onu âzat etmişti. Zira rivayet edildiğine göre Zeyd Ehl-i Kitap Araplar'ındandı. Resülullah Câhiliye döneminde esir edilip köle edinilmiş olarak onu buldu, alıp âzat etti ve evlat edindi. Allah ona İslâm dinini bahşetmekle ve doğru yola kavuşturmakla lütufta bulunmuştur. Resülullah da onu âzat etmekle ona lütufta bulunmuştur. Allah'ın ona yönelik nimetinin (Jâzat edilmesi de olabilir. Zira O, resülünü âzat etmekte muvaffak kılmıştır. Veya resülünde âzat etme fiilini yaratmak ve onun dilinde söyletmek suretiyle de Zeyde lütufta bulunmuş olabilir. Mütezile'nin görüşüne göre Zeyd'e de bütün müslümanlara da İslâm'a girmekte Allah'ın bir nimeti ve lütfu bulunmamaktadır. Bunun birkaç yönü vardır. Bunlardan biri sudur: Onlar diyorlar ki: Allah herkese onlar için İslâm'ı gerekli kılacak vasıtaları vermiştir. Bu, kuvvettir. İnsanlar bu konudaki Allah'ın yaratmasıyla müslüman olmamaktadırlar. Onların görüşüne göre İslâm'ı gerekli kılan vasıtalar Allah tarafından insanlara verilmiştir. Ancak İslâm'a girmenin kendisinde Allah'ın yaratma türünden bir dahli bulunmamaktadır. Durum böyle olduğunda Allah'ın onlara bir nimeti ve lütfu söz konusu değildir. İkinci olarak diyorlar ki: Allah'ın, din konusunda insanlar için en yararlı olanı (aslah) yapması vâciptir. Şüphe yok ki İslâm insanlar için yararlıdır. Dolayısıyla Allah'ın onlar için bunu yapması vâciptir. O, kendisi için zorunlu olanı yapmıştır. Bunun dışında bir uygulama yapması mümkün değildir. Kendisi hakkında zorunlu olan bir fiili yapan kimse bunu yaptığı için nimet vermiş ve lütufta bulunmuş sayılmaz. Zira o sadece görevi olan bir işi yerine getirmiştir. Üçüncü olarak diyorlar ki: Allah'ın bütün peygamberlere ve müminlere vermiş olduğu ne varsa O, aynısını İblise, tâbilerine ve bütün firavunlara da vermiştir. Onların görüş ve mezhepleri belirttiğimiz gibi olduğuna göre müslümanlardan hiç kimsenin İslâma girmesinde Allah'ın bir nimeti ve lütfu bulunmamaktadır. Oysa Allah, bu durumlarında onlara yönelik bir nimeti ve lütfunun olduğunu bildirmektedir. Şu ilâhi beyandan bu mâna anlaşılmaktadır: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: ‘Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak O size lütufta bulunmuştur”!. 353 (JEşinle evlilik bağını koru, Allah'tan kork. Müfessirlerin bir kısmının rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Zeyd'in hanımını görmüş, beğenmiş ve istemiştir. Zeyd ise bunu anlamış ve ona şöyle demiştir: Ey Allah'ın resülü, ben Zeyneb'i boşamak istiyorum. Zira o kibirli bir kadındır, bana karşı kendini büyük görmekte ve bana şöyle şöyle eziyet etmektedir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Eşinle evlilik bağını koru, Allah'tan kork. Yani onu boşama meselesinde Allah'tan kork ve onu boşama'”, Fakat biz bu tür bir sözü söylemeyiz. Ancak Resülullah'tan hadisenin nasıl olduğuna dair sâbit bir rivayetin gelmesi başka. Zeyd'in, herhangi bir adamın bir sebep olmaksızın karısından usandığı için onu boşaması durumunda olduğu gibi, Resülullah'tan hanımını boşamak için izin istemiş olması da mümkündür. Bu durumda Resülullah ona şöyle demiştir: Eşinle evlilik bağını koru, Allah'tan kork. Hanımını boşamayı gerektirecek bir sebep olmaksızın boşama. Çünkü kişinin karısını, boşamayı gerektiren Allah'ın sınırlarına riayet etmeme, bunları yerine getirmeme gibi veya bu mânada bir sebep olmaksızın boşaması uygun değildir. Sebepsizce boşama ise uygun değildir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Eşinle evlilik bağını koru. Yani onunla evlen. Allah'tan kork. Yani onunla evlenmeyi terketmekte. Dolayısıyla Zeyde Zeyneb'le evlenme emredilmişti. Aynı şekilde Zeynebe de Zeyd'le evliliği kabul etmesi emredilmişti. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bu husustaki emri terketmede, çağrıldığın ve emredildiğin işi yapmaktan kaçınmakta Allah'tan kork. En doğrusunu Allah bilir. Bunu derken Allah'ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Sen onu sevdiğini ve hoşlandığını içinde saklıyordun. Allah'ın ileride açıklayacağı bir şeyi. Yani Allah'ın Kur'ânda açıklayacağı. Yani onu sevmeni ve onunla evlenme arzunu. Bazıları şöyle demiştir: İçinde saklıyordun Ey Muhammed! “Keşke onu boşasaydı” şeklindeki düşünceni. Allah'ın ileride açıklayacağı bir şeyi. Yani sana açıklayacağı konuyu, tâ ki onun hakkında Kur'ân âyeti indirilsin. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Hz. Peygamber'in Zeyde eşinle evlilik bağını koru, Allah'tan kork dedikten sonra kendisinin onunla evlenmesi için içinde “keşke onu boşasa' şeklinde bir düşünceyi gizlemiş olması mümkün değildir. İçinde saklıyordun 1 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, III, 47; İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-kübrâ, X, 99. sözünün -yani bu sözün kendisinin- bir açığa vurma olması da mümkündür. Zira Resülullah kendi içinde bunu sakladıktan sonra Cenâb-ı Hak bunu okunan bir âyet yapmıştır. Şöyle ki Allah bunu açıklamasaydı insanlar onun içinde bir şey saklamış olduğunu bilmezlerdi. Biz onun içinde ne sakladığını bilemeyiz. İİResülullah'tan ben içimde şunu sakladım diye bir rivayet gelmedikçe biz şunu veya şunu içinde saklamıştır demeyiz. Eğer böyle bir rivayet sâbit olursa bu durumda böyle bir şey söylenebilir. Fakat zanna dayanarak biz böyle bir şey söylemeyiz. Kendisinden çekinme hususunda Allah'ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun. Bazıları şöyle demiştir: Sen halktan çekiniyordun. Yani insanların “o oğlunun karısıyla evleniyor” şeklindeki dedikodusundan utanıyordun. Böylelikle Zeyneb'le evlenmekten kaçınıyordun. Halbuki sana olan evlenme emrini terketmekte Allah, kendisinden utanmaya daha lâyıktır. Bazıları şöyle demiştir: Sen halktan çekiniyordun. Yani sen Zeyneb ve onu beğenip sevmen konusunda insanların dedikodusundan çekiniyordun ve utanıyordun. Halbuki bu hususta Allah kendisinden çekinmeye daha lâyıktır. Kendisinden çekinme hususunda Allah'ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun meâlindeki ilâhi beyanın öncekiyle bağlantılı olmaksızın başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Yani her işte ve her şeyde Allah kendisinden çekinmeye daha lâyıktır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Onlardan korkmayın, benden korkun”, En doğrusunu Allah bilir. Zeyd onunla beraber olduktan sonra seni onunla evlendirdik. Müfessirler şöyle demiştir: Zeyd onunla beraber olduktan sonra. Yani ihtiyacını tamamladıktan sonra. Yani cinsel ilişkiden sonra. Eğer “vatar” kelimesi cinsel ilişki demekse burada cinsel ilişkiden bahsedilmesinin mânası, evlatlığının eşinin, aralarında nikâh ve cinsel ilişki gerçekleşmiş olsa da boşanmaları durumunda kişiye helâl olduğunun bilinmesidir. Halbuki nikâh da cinsel ilişki gerçekleşmesi de her ikisi gerçek oğulun eşiyle nikâh kıymaya engel sebeplerdendir. Zeyd onunla beraber olduktan sonra meâlindeki ilâhi beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani o, nefsinin arzusunu gerçekleştirmiş ve nefsinin arzu ettiği amaca ulaşmıştır. İşte bu durumda biz seni Zeyneb'le evlendirdik. Rivayet edildiğine göre Zeyneb bint Cahş, Hz. Peygamber'in diğer hanımlarına karşı övünüyor ve şöyle diyordu: Sizi Resülullah'la babaliin Gaa dirdi. Beni ise Allah yedi kat göklerin üstünde resülüyle evlendirdi 42. Yine bunda onun peygamberliğine delil vardır. Çünkü o, insanların dedikodusundan çekindiği ve utandığı düşünceleri içinde gizliyordu. (Jinsanlar ii daki âdete göre halk arasında ortaya çıkması durumunda utanacağı bir düşünceyi gizleyen kimse, bunu insanlardan gizler ve açığa vurmaz. Dolayısıyla Resülullah, insanların dedikodusundan çekindiği düşünceleri açıkladığına ve bunu onlardan gizlemediğine göre bu durum onun Allah'ın elçisi olduğunu göstermektedir. Zira Allalvın elçisi olmasaydı bunu gizler ve açığa vurmazdı. Çünkü belirttiğimiz gibi insanlar âdeten açığa çıktığında utanacakları düşünceleri gizlerler. Aynı şekilde Ömer (r.a.)'” ve Âişe'nin şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: “Eğer Resülullah Kur'ân'dan bir âyeti gizlemiş olsaydı bu âyeti gizlerdi”. Müminlere, evlatlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye. Bu âyette, kendisine özel olduğu belli olanların dışında Resülullah'ın bildirdiği ve emrettiği her konuda, yapmış olduğu her fiilde ona uymanın gerekliliğine dair delil vardır. Fakat kendisine özel olduğu açıklanmayan ve onun tarafından bildirilip yapılan fiillerde ona uymak insanlar için zorunludur. Çünkü o, evlatlığının boşadığı karısıyla evlenmişti. Sonra Cenâb-ı Hak müminlere, evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye buyurmuştur. Eğer bunu bildirmiş olsaydı böyle bir fiil yine onlara helâl olurdu. Hz. Peygamber'in böyle bir fiil yapıp sonra da yaptığı gibi bu fiilleri müminlere bu hususta bir sıkıntı gelmesin diye yaptığını bildirmesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Daiyyu”, büyüdükten sonra kendisine nispet edilen çocuktur. Buradaki “iddiâ”, adamın çocuğunu reddedip kabul etmemesi, daha sonra ise onu kendine nispet etmesidir. Bana göre bu konuda bilinen durum budur. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Orada onların bütün istekleri yerine getirilir”, [ ] Yani temenni Kendileriyle ber aber olup ayrıldık! À “ olmayı” bildirmiştir. yrıldıklarında. Cenâb-ı Hak “onlarla beraber Çünkü bazı kadınlar bunla i à rın bir kısmına sadece nikâh akdiyle haram olmamakta, ancak cinsel ilişki sebebiyle haram olmaktadır. Er ei kısmı da, cinsel ilişki olmaksızın sadece nikâh akdiyle haram olmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak evlatlıkların eşlerinin, evliliklerinde cinsel ilişkide bulunmuş olsalar da ayrıldıklarında onlara haram olmadığını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Vatar”, ihtiyaç demektir. “Evtâr” bunun çoğuludur. Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir. Yani Allah'ın emriyle verilen hüküm, elbet yerine getirilecektir. Aynı şekilde şöyle de denilir: Namaz Allah'ın emridir. Yani Allah'ın emriyle yerine getirilir. Yoksa namaz kulun bir fiili olup Allah'ın emrinin kendisi olmaz. Fakat Allah'ın emriyle yerine getirilen bir fiildir. Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir meâlindeki ilâhi beyan da bu mânadadır. Yani Allah'ın emriyle verilen hüküm, elbet yerine getirilecektir. “Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar”™” meâlindeki ilâhi beyan da bu mânadadır. Yani Allah'ın emriyle vuku bulacak olay gelip çatıncaya kadar. Bu da onların tehdit edildikleri azaptır. Çünkü Allah'ın emrinin kendisi gelmez. Ayrıca bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri yaratma mânasında olmasıdır. Yani O'nun yaratmasıyla (tekvin) yaratılmışlar (mükevven) var olmaktadır. [ ] Var olan şey de O'nun yaratmasıyla (tekvin) yaratılmış (mükevven) olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz “ol!” demekten ibarettir, o da hemen oluverir”. İkinci olarak bu beyanın zorunluluk ve gereklilik mânasında olmasıdır. Yani Allahın emriyle var olan şey, eğer O bunda bir zorunluluk ve gereklilik irade etmişse, zorunlu ve gerekli olur. En doğrusunu Allah bilir. ŞİLA İLE pr --- Dipnotlar: ettikleri ve arzu ettikleri fiiller. Şöyle denilir: Bugün iddia ettiğimiz eylemlere devam etmekteyiz. Yani arzu ettiğimiz her şeyi elde ettik. Bu kök mananın kaıbına uygun olarak şöyle denilir: “İdde'aytü” eddeti, iddi'âen” (cusı pil 531). "42 Buhâri, “Tevhid” 22; Tirmizi, “Tefsir” 33. Mukātil b. Süleyman, Tefsir, IIL, 48; Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyün, IV, 406. W Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 241, 266; Müslim, “Iman” 288; Tirmizi, “Tefsir” 33. 146 O “Kızla sadece nikâh akdi yapmakla ebediyen annesi haram olur. Cinsi münasebet olmaksızın annesiyle sadece nikâh akdi yapmak kızını kişiye haram kılmaz” (Serahsi, el- Mebsüt, XXX, 336). İmam, “eşlerinizin anneleri, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı” meâlindeki âyetin yorumunda da aynı görüşü söylemektedir”. 147 “Münafıklar onlara, “Sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar, ‘Evet öyleydi derler, ama siz başınızı belâya kendiniz soktunuz, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan ötürü o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu”.

Ahzab 33:38

38. “Allah'ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda peygamber için bir sıkıntı ve sakınca olamaz. Daha önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyledir. Allah'ın hükmü değişmez bir kaderdir.” Allah'ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda peygamber için bir sıkıntı ve sakınca olamaz. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah'ın takdir ve emrettiği şey. Yani Allah'ın açıkladığı şey. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu, indirdiğimiz, hükümlerini belli ve kesin kıldığımız bir süredir”!. Yani açıkladığımız. Söz konusu beyan şu mânaya da gelebilir: Allah'ın, kendisi için takdir ve emrettiği bir şeyi yerine getirme hususunda. Yani Allah'ın ona zorunlu kıldığı bir emri yerine getirmekte. “Ferada aleyhi” denilir. Yani ona haram kıldı. “Ferada lehü” denilir. Yani ona helâl kıldı. “Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır” meâlindeki ilâhi beyan da bu mânadadır. Bu beyanın da iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Yani yeminlerinizi çözmeyi size açıklamıştır. İkincisi sudur: Yeminlerinizi çözmeyi size vacip kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Daha önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyledir. Bazıları şöyle demiştir: Daha önce gelip geçen Dâvüd (a.s.) ve Süleyman (a.s.) gibi peygamberler arasında Allah'ın âdeti böyleydi. Bunlar arasında çok kadınla evlenme geleneği vardı. Bu, Resülullah'la başlamış bir durum değildir. Peygamberler'in çok eşli olmasında onlar için büyük bir mücize bulunmaktadır. Çünkü onlar zenginlik ve bolluğa karşı fakirlik ve darlığı tercih etmişlerdir. Yine onlar dünya zevklerinin tümünden kendilerini alıkoymuşlar, çeşitli sıkıntılara, ibadetlere, büyük ve ağır işlere yönelmişlerdir. Bütün bunlar kadınlara yönelik şehevi arzuların ve onlara duyulan ihtiyacın kesilmesine sebep olan durumlardır. Dolayısıyla bu sebepler onlardaki şehevi arzuları öldürmemişse bu durum onların Allah sayesinde buna güç yetirir hale geldiklerini göstermektedir. Bazıları ise şöyle demiştir: Daha önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyledir. [ ]Yani Hz. Muhammed'den önceki peygamberler İLANİ Allah'ın âdeti böyleydi. Yani Dâvüd (a.s.), kendisinin imtihan edildiği T Aeey Allah Dâvüd'la (a.s.) o kadını birleştirmiştir. Aynı şekilde AYIN MEME (a.s.) olduğu gibi Hz, Muhammed'le Zeyd'in boşadığı hanımı evlendirmiştir. Zira Hz. Muhammed, onu sevmişti. Fakat bu, gerçeğe uzak bir sake Yine denildi ki: Daha önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyledir. Yani evlatlıkların eşleriyle evlenmenin helâl oluşu konusunda. Bu daha önce de onlara helâldi. Aynı şekilde Resülullah'a da helâl olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın hükmü değişmez bir kaderdir. Bunun yorumu “Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir”! meâlindeki ilâhi beyanda belirtmiş olduğumuz açıklamadır. Yani Allah'ın emriyle ve takdiriyle gerçekleşecek olan değişmez bir kaderdir. YAS ŞA YİL NUZ S 21222 I

Ahzab 33:39

39. O peygamberler ki Allah'ın vahyini insanlara ulaştırırlar, O'ndan çekinirler ve Allah'tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Hesap sorucu olarak Allah kâfidir. O peygamberler ki Allah'ın vahyini insanlara ulaştırırlar, O'ndan çekinirler ve Allah'tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Müfessirler şöyle demektedir: Bu kişi özel olarak Hz. Muhammeddir. Eğer bundan murat Hz. Muhammed ise -en doğrusunu Allah bilir ya- bunun mânası şudur: O, evlatlığı Zeyd'in boşadığı hanımıyla evlenmek suretiyle Rabb'inin vahyini tebliğ etmiştir. Zira Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Müminlere, evlatlıklarının eşleriyle evlenmelerinde bir sıkıntı gelmesin diye”!5. Vahyin tebliği, söz ve iletişimle olduğu gibi bazan fiille de olur. İnsanların onun emrine ve haber verdiği emre uyması zorunlu olduğu gibi onun yaptığına da uyması gereklidir. Ancak ona özel olduğu açıklanan bir fiilin durumu başkadır. Onlar ki Allah'ın vahyini insanlara ulaştırırlar meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar Cenâb-ı Hakk'ın haklarında Daha önce gelip geçenler arasında da Allah'ın âdeti böyledir buyurduğu peygamberlerdir. Cenâb-ı Hak onları nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: Onlar ki Allah'ın vahyini insanlara ulaştırırlar. Dolayı5 Bir önceki âyet-i kerime sıyla bu konuda Hz. Muhammed hakkındaki ilâhi sünnet, daha önce gelip geçmiş bu peygamberler gibidir. [ ]O'ndan çekinirler ve Allah'tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır; Nübüvveti tebliğ etmeyi terketmekte Allah'tan korkarlar. Allah'tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Tebliğ ederken Allah'tan başkasından korkmazlar. Allah'tan başka sözü emir konusunda bir mübalağa ifade etmekte ve “O'ndan başkası” mânasına gelmektedir. Yoksa eğer “hiç kimseden çekinmezler” buyurmuş olsaydı da yeterli olurdu. Yani tebliğ ettikleri buyruklarda hiç kimseden korkmazlar. Fakat belirtmiş olduğumuz anlama gelmesi de mümkündür; Buyruklarını tebliğ etmekte Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmazlar. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Allah'tan başka hiçbir kimseden çekinmezler. Yani tebliğ sebebiyle başlarına gelen eziyetlerden ve musibetlerden çekinmezler. O şöyle buyurmaktadır: Onlar bu eziyetleri ötekilerden bilmiyorlardı, aksine bunları Allah'ın kendileri hakkındaki takdiri olarak görüyorlardı. Böyle olmasaydı peygamberler insanlardan korkarlardı. Görmez misin ki Allah Teâlâ, onların şöyle dediğini bildirmektedir: “Ey Rabb'imiz! dediler, doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz”. Yine Müsâ (a.s.) şöyle demiştir: “Beni öldürmelerinden korkuyorum”! “Beni yalanlamalarından korkuyorum”, Bunun benzeri durumlar mevcuttur. Veya peygamberlerin başlangıçta korkmuş olmaları, sonra Allah'ın onlara güven verip onların korkularını yenmiş olmaları da mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah buyurdu: Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm”, En doğrusunu Allah bilir. Hesap sorucu olarak Allah kâfidir. Denildi ki: O, nübüvvetin tebliğine şâhitlik etmektedir. DELİ Eom

Ahzab 33:40

(Hz. Muhammed All ah'ın Elçisidir ve Peygamberlerin Sonuncusudur) ib yun ed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Bu beyanın mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Muhammed, oğulların hanımlarınt haram kılacak bir babalık mânasında hiç kimsenin babası değildir. Yoksa o, bütün müminlerin babasıydı. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: Peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır, eşleri de onların anneleridir”!?. Onun hanımları bizim annelerimiz olduğuna göre belirttiğimiz üzere o, bizim babamızdır. ( Fakat bunun yorumu şöyledir: Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir. Oğulların hanımlarını haram kılacak bir babalık mânasında hiç kimsenin babası değildir. Fakat bu, ona yönelik yücelik, değer, şefkat ve merhamet mânalarını ifade eden bir babalıktır. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın”!. Aynı şekilde peygamber müminlere kendilerinden daha yakındır" meâlindeki ilâhi beyanı da iki mânaya açıktır. Yani o, tâzim edilmeye, değer verilmeye, şerefli kılınmaya kendilerinden daha lâyıktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onu destekleyip büyüklüğü karşısında eğilesiniz ve tenzih ederek anasınız diye”. Söz konusu ilâhi beyanın ikinci muhtemel mânası da şudur: “O müminlere daha yakındır” Yani onlara kendilerinden bile daha şefkatli ve daha merhametlidir. Bu, Cenâb-ı Hakk'm onu nitelediği merhamet ve şefkat özellikleridir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur”, Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir meâlindeki ilâhi beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri bu durumun ona nispet edilmesine dair olmasıdır. Yani o sizden birinin kendisine nispet edilecek ve onunla çağrılacak babası değildir. Çünkü rivayet edildiğine göre onu “Zeyd b. Muhammed” olarak çağırıp isimlendiriyorlardı. Evlatlık edinmek caiz, fakat kişiye oğul olarak nispet edilmesi ve onunla isimlendirilmesi caiz değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Evlatlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın. Bu Allah katında adalete daha uygun bir davranıştır”!5. İkincisi bu beyanın evlilik yasağı hakkında olmasıdır. Sanki O, şöyle buyurmuştur: Oğulların eşleriyle -evlatlık olan oğulların- evlenmenin haram oluşu ve nispet etme konusunda o, sizden birinin babası değildir. Başta belirttiğimiz üzere o, şefkat, rahmet ve merhamet göstermekte sizin babanız olsa da gerçek mânada babanız değildir. Fakat o Allah'ın elçisidir. Belirttiğimiz üzere onu yüceltme, karşılıklı ilişkilerde ve beraber bulunmada onu tebcil etme hususlarında veya onu çağırma ve isimlendirme konularında, Fakat o Allah'ın elçisidir. Cenâb-ı Hak belirttiğimiz üzere onun içinizden hiçbir erkeğin babası olmadığını, fakat onun Allah'ın elçisi olduğunu bildirmiştir ki onlar Allah'ın resülüne kendi babalarına davrandıkları gibi davranmasından ve başkasıyla arkadaşlık ettikleri gibi onunla arkadaşlık etmesinler. Aksine Jonu yüceltme, saygı gösterme ve değer vermekte peygamberlere davrandıkları gibi ona davransınlar. Çünkü onun babalığı ve şefkati dinidir. Babaların şefkati ise dünyevi bir şefkattir. Yine kişi çeşitli durumlarda babasının yanında çok rahat davranabilir ki buna benzer davranışlar Resülullah'ın yanında uygun düşmez. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak fakat o Allah'ın elçisidir ve peygamberlerin sonuncusudur diye buyurmuştur. Yani O, nübüvveti Hz. Muhammed'le tamamlamıştır. Ondan sonra peygamber yoktur. Peygamberler'in sonuncusudur. Cenâb-ı Hakk'ın, onun peygamberlerin sonuncusu olduğuna ilişkin açıklamasının ve bildirmesinin sebebi şu olabilir: Çünkü Allah Teâlâ kendi katındaki ilmiyle Bâtıniyye'nin iddia ettiği gibi Hz. Muhammed'den sonra başkasının da peygamber olarak niteleneceğini bilmiştir. Bâtınıyye şöyle demektedir: Kâimü z-zaman, peygamberdir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu âyetle böyle bir iddiada bulunandan delil istenmeyeceğini, onun sadece yalanlanacağını bildirmiştir. Yine Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Benden sonra peygamber yoktur”!“, O, kendisiyle nübüvvetin sona erdirildiğini bildirmiştir. Allah her şeyi bilmektedir. Yani Allah, olan, olacak olan ve onların yararına olanların tümünü ezelden bilmektedir.

Ahzab 33:41

18 o Abdürrezzâk es-Sanlâni, el-Musannef, V, 406; XI, 226; Buhâri, “Enbiya”, 50; Müslim, “İmâre”, 44; Başka bir rivayette şöyle bildirilmiştir: “Biliniz ki benden sonra peygamber yoktur” (Abd b. Humeyd, e/-Müntehab, II, 63; İbn Hacer el-Askalâni, e/-Metâlibü'l-âliye, AHZAB GÜRESİ 405 Ey iman edenler! Allah'ı çok çok anın, Müfessirler yöyle demektedir: Her durumda ve her zaman Allah'ı dilinizle çok çok anın, Allah'ın kendisini çok çok anmalarına dair emrinin yorumu şuda olabilir: Yani O'na şükretmeniz için nimetlerini anın, Uymak için emir ve yanaklarını anın; kaçınmak için yasakla dıklarımı anın; korkmak için tehditlerini (vaid) anın: yönelmek için vâdlerini anin, Haşyet duymak için O'nun azametini, yüceliğini ve hükümranlığınıanın. Çok çok anın, Yani belirttiğimiz anmanın yerçekleşmesi için söz konu anmayı devamlı olarak yaparsınız, Zira bu ancak anmakla gerçekleşmektedir. En doğ rusunu Allah bilir,

Ahzab 33:42

Sabah akşam O'nun yücelik ve eşsizliğini dile getirin. “Bukra” 6281) gecenin sonu ve gündüzün başlangıcıdır, “Asil” ( J... gündüzün sonu gecenin başlangıcıdır, Sanki Cenâb-ı Hak, her gecenin başlangıcında ve sonunda; her gündüzün başında ve sonunda zatının anılmasını ve hayır yapmalarını emretmiştir ki bu vakitler arasında yaptıkları bağışlansın ve hataları affedilsin. Haberlerde rivayet edildiğine göre yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılan kimse bütün geceyi ihya etmiş gibi olur”, Bu beyanda sabah ve akşamın degil aksine bütün vakit ve her halin murat edilmiş olması da mümkündür, Hiç bir vakit ve hal yoktur ki Allah'ın kulları üzerinde sabretine ve şükretme hakki olmasın: Nimetlerine şükür ve musibetlerine sabır, Bazıları şöyle demiştir: Sabah-akşam Allahı anma emri, beş vakit namazı ifade etmektedir. Öğleden gecenin sonuna kadar “asil” vaktidir. Bu kapsama öğle, ikindi akşam ve yatsı girer, “Bukra” G 221) vaktinde ise sabah namazı vardır. Ej GeL O yaa

Ahzab 33:43

43. “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için O size rahmetiyle lütuf. ta bulunuyor, melekleri de dua ediyor. O, müminlere karşı çok merhametlidir.” O size rahmetiyle lütufta bulunuyor, melekleri de dua ediyor. Allah hakkında “salât” kavramı rahmet ve mağfiret demektir. Melekler hakkında “salât” kavramı ise istiğfarda bulunmaları, korunma ve kurtuluş talep etmeleri demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın”, “Onları kötü sonuçlardan koru”; “Rabb'imiz onları kendilerine vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur”'%; “Yeryüzündekilerin bağışlanmasını diliyorlar”! meâlindeki ilâhi beyanlara gelince; bunların özel olarak müminler hakkında olması da mümin-kâfir herkes hakkında olması da mümkündür. Eğer bu mânadaysa onların istiğfarı, bağışlanmalarını hak edecek sebepleri talep etmeleri demek olur, bu da hidâyettir. Tıpkı Hüd'un (a.s.) şu sözü gibi: “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin”, Yine Nuh'un (a.s.) şu sözü de bu mânadadır: “Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır”!”. Onların kâfir iken istiğfarda bulunmaları mümkün değildir. Fakat onlar, bağışlanmayı hak etmek için inkârdan tövbe etmeyi talep ederler. İbrahim'in babasına istiğfarı da bu mânadadır. Babası kâfir iken ona istiğfarda bulunmuş olması mümkün değildir. Fakat o, Allahtan babası için bağışlanma ve merhameti hak etmesini sağlayacak vasıtayı (hidâyeti) varetmesini talep etmekteydi, bu da hidâyettir. En doğrusunu Allah bilir. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için. O, müminlere karşı çok merhametlidir. Bazıları şöyle demiştir: Allah onlara merhamet etmiştir. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, onları babalarının sulbünden nesilden nesile, tâ ki bugüne ulaşıncaya kadar yaratmıştır. Bu beyanın, Allah'ın, onları meleklerin duası ve onlar için bağışlanma talebi sayesinde inkâr karanlıklarından hidâyet nuruna çıkarması mânasında olması da mümkündür. O, müminlere karşı çok merhametlidir. Allah müminlere karşı ezelden beri merhametlidir. --- Dipnotlar: 65 “Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!” (el- Mü'min, 40/7) © “Onları kötü sonuçlardan koru. O gün sen kimi kötü sonuçlardan korumuşsan onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir. İşte en büyük kurtuluş da budur”. 16 “Rabb'imiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanları kendilerine vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur. Kuşkusuz sen sınırsız izzet ve hikmet sahibisin”. 8 “Gökler (haşyetten) neredeyse üstlerinden çatlayacak. Melekler de Rab'lerinin yüceliğini hamd ile dile getiriyorlar ve yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar. İyi bilin ki bağışlama ve merhameti sınırsız olan ancak Allah'tır”.

Ahzab 33:44

Kendisine kavuştukları gün onları esenlik dileyerek selâmlayacaktır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Meleklerin onları selâmlamaları “selâm” şeklinde olacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Sabretmenize karşılık selâm sizlere”7! ilâhi beyanı gibi. Bu beyanın müminlerin birbirlerini sadece “selâm” diyerek selâmlamaları mânasına gelmesi de mümkündür. Bu, dünyada “Allah ömrünü uzatsın’, “nasılsın” ve benzeri kelimelerle söylemiş oldukları ve birbirlerinin halini sordukları selâmlamalara benzemez. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: Cennet ehlinin selâmlaması böyle değildir. Aksine onlar “selâm” diyerek birbirlerini selâmlayacaklardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Orada ne boş bir söz işitirler ne de günaha sokacak bir şey. Sadece şu söz: Size esenlikler, size mutluluklar!” Kendisine kavuştukları gün onları esenlik dileyerek selâmlayacaktır meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya da gelebilir: Yani sadece doğru ve düzgün bir selâmlama. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Cahiller onlara laf attığı zaman, ‘selâm’ deyip geçen kullardır”!”; “Selâm üzerinize olsun” demeyeceklerdir. [ ] Aksine “doğru ve düzgün bir söz” söyleyeceklerdir. Onların kendilerine hitap ettikleri şekilde karşılık vermeyeceklerdir. Buna göre kendisine kavuştukları gün onları esenlik dileyerek selâmlayacaktır meâlindeki ilâhi beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani doğru ve düzgün bir söz. Onlar için değerli bir ödül hazırlamıştır. Yani güzel bir ödül.

Ahzab 33:45

45. “Ey Peygamber! Seni tanık, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. (Hz. Peygamber'in Nübüvvet Görevini Tasvir] Ey Peygamber! Seni tanık, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Tanık sözü şu mânaya gelebilir: Nübüvveti tebliğ ettiğine dair şâhit. Peygamber, onlar icabet ettiklerinde icabetlerine; reddettiklerinde ise muhalefetlerine şâhitlik etmektedir. Bazıları da şöyle demiştir: Tanık. Onu tasdik etmelerine ilişkin olarak ümmetine şâhitlik eden. Denildi ki: Tanık. Tebliğ etmek suretiyle onlara şâhitlik eden. Müjdeci ve uyarıcı olarak. Yani itaat ettikleri takdirde onlara müjde olacak, muhalefet ettikleri takdirde onlara gerekli uyarıları tebliğ etmektedir. Müjdeleme, iyi işlerin neticesinde gerçekleşecek hayırlı akıbetleri haber vermektir. Uyarı, kötü işlerin neticesinde meydana gelecek üzüntüleri haber vermektir. Veya buna benzer tanımlamalar yapılabilir. e e”

Ahzab 33:46

46. Seni izniyle Allah'a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik. Seni izniyle Allah'a çağırıcı ve etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik. Allah'a çağırıcı olarak meâlindeki ilâhi beyan şu mânalara gelebilir: Allah'ın birliğine veya Allaha ibadet etmeye yahut esenlik yurduna çağırıcı olarak. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah esenlik yurduna çağırıyor”. Söz konusu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Allah'ın çağırdığı emir ve yasaklara çağırıcı olarak. İzniyle. Denildi ki: Emriyle. Etrafını aydınlatan bir ışık olarak. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, “biz seni tanık, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik”? meâlindeki ilâhi beyanla bağlantılıdır. Yani biz seni etrafını aydınlatan bir ışık yaptık. Etrafını aydınlatan ışık, bu yoruma göre peygamberdir. Bazıları da şöyle demiştir: Etrafını aydınlatan ışık, Kur'ândır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Biz seni Allah'a ve etrafını aydınlatan ışığa davet eden bir elçi olarak gönderdik. O ışık, bu Kur'ândır. 75 Bir önceki âyet-i kerime.

Ahzab 33:47

5147. 2 Allah'ın bi bir AKA pi a müminlere müjdele!” Kendileri için Allah'ın büyük bir lütfunun bulunduğunu müminlere müjdele! Bu âyette müjdenin Allah'ın lütfuyla olacağına dair delil vardır. Yoksa onlar amelleriyle bu konuda bir mükâfatı hak ediyor değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:48

İnkârcılara ve iki yüzlülere kulak asma. Bunu bu sürenin başında açıklamıştık””, Onların sana verdikleri eziyete aldırma. Bu beyan şu anlama gelebilir: Onlardan yüz çevir, sana verdikleri eziyete karşılık verme. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onların sana verdikleri eziyete aldırma. Yani onların eziyetlerine sabret. Allah'a dayan. Yani Allaha güven. Güvenmek için Allah yeter. Yani dayanak ve vekil olarak Allah yeter. Veya şöyle denilebilir: Güvenmek için Allah yeter. Yani koruyucu ve sana karşı başkalarını engelleyici olarak Allah yeter. En doğrusunu Allah bilir. ag su see leş tapia öl 5 3 give Jİ usa

Ahzab 33:49

[Cinsi Münasebete ve Boşamaya İlişkin Hükümler] Ey iman edenler! Mümin kadınlarla evlenme akdi yapıp da sonra, birleşmeden onları boşadığınızda. Rivayet edildiğine göre bir adam İbn Abbâs'a gelip şöyle demiştir: Benimle halam arasında şöyle bir konuşma geçmişti: Senin kızınla evleneceğim gün, o üç talâkla boş olsun. İbn Abbâs şöyle cevap vermiştir: Onunla evlen, o sana helâldir. Ey iman edenler! Mümin kadınlarla evlenme akdi yapıp da sonra, birleşmeden onları boşadığınızda meâlindeki âyeti okumaz mısın? Cenâb-ı Hak boşamanın nikâhtan sonraki bir fiil olduğunu beyan etmistir!7. Bize göre kişi eğer yemin eder ve “eğer onunla evlenirsem o benden boş olsun” derse bu, nikâhtan sonra bir talâk olur". Bu âyette nikâhtan sonraya nispet edilmesi durumunda talâkın gerçekleşmesini engelleyici bir durum yoktur. 366 (1Sonra birleşmeden onları boşadığınızda. Burada sözü edilen birleşmenin cinsel ilişki olması mümkündür. Yani onlarla cinsel ilişkide bulunmadan önce. Bunun, “onlarla birleşeceğiniz mekâna (halvet) girmeden önce” mânasına gelmesi de mümkündür. Yoksa eğer kişi evlendiği kadınla cinsel ilişkide bulunacağı mekâna girer (halvet), sonra onu boşarsa mehirin tamamını ödemesi gerekir. Eğer onunla cinsel ilişkide bulunmamış ve birleşeceği mekâna da girmemiş, sonra boşamışsa mehirin yarısını ödemesi gerekir'”, Bu hükme Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanı delil teşkil etmektedir: “Birbirinizle birlikte olduğunuz halde onu geri mi alacaksınız?”'89 Buradaki birlikte olma, cinsel ilişkinin kendisi değildir. Aksine yaklaşma, elle dokunma ve benzeri durumlardır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar üzerinde, hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. Bu beyan, iddetin, erkeğin kadın üzerindeki bir hakkı olduğunu göstermektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar üzerinde, hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur. Onun hakkı olduğu evlilik işinde iki kız kardeşle aynı anda evlenmesi câiz değildir. Buna göre dönme hakkı olduğu iddet süresinde de kişinin iki kız kardeşle aynı anda evli olması mümkün değildir“. En doğrusunu Allah bilir. Onlar 1 bir seyler vererek memnun ediniz. Bazıları şöyle demiştir: Buradaki verilmesi emredilen “müt'a, Bakara süresinde bildirilen âyetle neshedilmiştir. Zira Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Bir mehir belirlediğiniz halde onlarla birleşmeden kendilerini boşarsanız, belirlediğiniz mehirin yarısını ödemek size borçtur”, Bazıları şöyle demiştir: Bu “müt'a; mehir olmaksızın yi kabul eden kadın hakkındadır. Dolayısıyla mehir gerekmediğinde “müt'a” gerekir. Bize göre erkek eğer bir mehir belirlemişse bu durumda söz konusu kadına sadece mehirin yarısı verilir. Bunun dışında ona hüküm bakımından bir “müt'a” vermesi zorunlu değildir. Fakat eğer bunu yapar ve ona bir şey verirse bu daha faziletli ve güzel bir davranış olur. Eğer erkek bir mehir belirlememişse, daha sonra da cinsel ilişkide bulunmadan kadını boşarsa bu “müta, adamın mali gücü ve zenginliği oranında vacip olur. En doğrusunu Allah bilir. [ ] Ve güzellikle boşayınız. Bazıları şöyle demiştir: Güzellikle boşama, boşadığında ona maddi imkânlar vermesidir (müt'a). Bazıları şöyle demiştir: Güzellikle boşama, mehiri onun için harcamasıdır. Bazıları şöyle demiştir: Güzellikle boşama, cinsel ilişkide bulunmaksızın temizlik döneminde onu boşamasıdır. Güzellikle boşamanın Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında bildirilen durum olması da mümkündür: Onları boşadığınızda dilinizle onlara eziyet etmeyin. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 7 o Abdürrezzâkes-Sanâni, el-Musannef, VI, 420; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, IX, 531; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, XII, 80. 7? o Cassâs, Ahkâmü'l-Kurün, II, 147. Kâsâni, Bedâi'ü5-sanâi", HI, 439.

Ahzab 33:50

[Peygamberin Evlenmesi Helâl Olan Kadınlar] Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helâl kıldık. Yani mehirlerini üstlendiğin ve bunu kabul ettiğin eşlerini. Buna göre buradaki verme, kabul etme ve üstlenme mânasına gelmesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”, Bunun yorumu şudur: Eğer tövbe ederler, namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul ederlerse onları serbest bırakın. Bu, verme mânasında değil, kabul etme ve üstlenme anlamındadır. Zira zekât, malın üzerinden bir yıl geçtikten sonra ancak vacip olur. Yine şu ilâhi beyan da bu mânadadır: “Ehl-i Kitap'tan Allaha ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”", Burada da bu beyan, verme mânasında değil, aksine cizyeyi kabul etme anlamındadır. Zira cizyenin ödenmesi de bir yıl geçtikten sonra zorunlu olur. Buna göre mehirlerini verdiğin eşlerin sözü de şu mânaya gelebilir: Yani mehirlerini kabul ettiğin ve üstlendiğin eşlerin. İkinci yorum şudur: Biz sana eşlerini helâl kıldık. Öyle ki onlar senindir. Eğer onlara mehirlerini verirsen. Bunun mânası şudur: Onların mehirlerini verdiğin takdirde onları yanında tutmanı sana helâl kıldık. [ ]Bunda mehirin karşılık (ecir) olarak isimlendirilebileceğine dair delil vardır. Dolayısıyla “onlarla karı-koca ilişkisi yaşamanıza karşılık kararlaştırılmış olan mehirlerini verin”5 meâlindeki ilâhi beyanda geçen “ecirleri” ifadesi “mehirleri” mânasına gelmektedir. Böylelikle onlardan yararlanma da nikâhtaki yararlanma olmaktadır. Buna göre kendini peygambere mehirsiz ola de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kad değil, zatına mahsusturrak bağışlar da peygamber cla ını -ki bu diğer müminlere Ona mahsus oluşu m pa bale şu mânaya gelmesi mümkündür: yari madır. Bağışlama lafzından (hibe) dolayı degildis. Çünkü bu beyan, mehirlerini verdiği eşlerin helâl oluşunun belirtilmesinden hemen sonra bildirilmiştir. Buna göre Cenåb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sana mehirlerini verdiğin eşlerini helâl kıldık, aynı şekilde kendini mehirsiz olarak sana bağışlarsa böyle bir mümin kadını da sana helâl kıldık. Bu diğer müminlere değil, zatına mahsustur, yani mehirsiz. Çünkü bir şeyin birine mahsus oluşu, bunun söz konusu kişiye bedelsiz ve külfetsiz ait oluşu demektir. Fakat bir şeyin birine mahsus oluşunun bir lafızla olup diğer lafızla olmayışına gelince böyle bir durum mümkün değildir. Ayrıca, âyetin sonunda, belirtmiş olduğumuz görüşe delil teşkil edecek bir bilgi vardır. Bu da müminlere eşleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz cümlesidir. Bu beyan, bu kadının ona mahsus oluşunun ondan bir mehir üstlenilmesi olmaksızın gerçekleştiğini göstermektedir. Yine onun hakkında böyle bir beyan, ona yönelik bir nimet mânasındadır. Allah'ın, bağışlama lafzında ona yönelik bir nimeti olmaz. Evlendirme lafzında da böyle bir durum söz konusu değildir -zira “kendimi bağışladım” sözü yerine “kendimi evlendirdim” cümlesini kullanmaktadır-. Bu durum, Allah'ın ona yönelik nimetinin, söz konusu edilen “bağışlama'da değil, mehirsiz olarak evlenmenin gerçekleşmesinde olduğunu göstermektedir. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Bu, diğer müminlere değil, zatına mahsustur, yani âhirette. Yani sen onunla evlendiğinde ve o senin hanımlarından biri olduğunda, artık hiç kimseye helâl olmaz. Bu, diğer müminlere değil, zatına mahsustur meâlindeki ilâhi beyandan bağışlama lafzının (hibe) anlaşılması ise mümkün değildir. Zira bir kişinin “kendimi bağışladım” sözü ile “kendimi evlendirdim” sözü arasında bir fark bulunmamaktadır. Ayrıca Abdullah b. Mesüd, İbn Abbâs (r.a.) ve bunların dışındaki sahâbe ve müfessirlerin birçoğu “zatına mahsus” sözünden belirli bir lafzın zorunluluğunu anlamamıştır. Öyle ki “mümin kadınlarla nikâh akdi yapıp sonra onları boşadığınızda”© meâlindeki ilâhi beyan hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunlar kendilerini bağışlayanlardır. Şâfii'nin, bunu söz konusu edildiği şekliyle anlamasının sebebi nedir?! Yine, alım-satım, kiralama ve diğer tüm akitler “bağışlama” (hibe) lafzıyla gerçekleşebilmektedir. Nikâh da böyledir. En doğrusunu Allah bilir. 1866 Bir önceki âyet-i kerime. 187 Mâverdi, el-Hâvi'-kebir, IX, 15. 369 IJElinin sahip olduğu kadınları. Yani elinin sahip olduğu kadınları sana helâl kıldık. Aynı şekilde amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını ve teyze kızlarını sana helâl kıldık. Amca ve dayı gibi burada belirtilen ak. rabaların kızlarının helâl oluşunun delili bu âyet olması mümkündür. Çünkü bu kızlar Nisâ süresindeki evlenmesi haram olanlar arasında bildirilmemiş. tir", Dolayısıyla bunların Hz. Peygambere (s.a.) helâl olduğunun bildirilmesi, bütün insanlara helâl olduğunun bildirilmesi demektir. Bu durum tıpkı şuna benzer: Zeyd b. Hârise'nin boşadığı eşinin Hz. Peygambere (s.a.) helâl olduğunun bildirilmesi, evlatlıkların boşadığı eşlerle evlenmenin bütün insanlara caiz olduğunu gösterir. Zira Cenâb-ı Hak bu hususta meâlen şöyle buyurmuştur: “Müminlere, evlatlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmelerinde bir sıkıntı gelmesin diye”. İlk durumda böyledir. Veya amca kızları, hala kızları ve belirtilen diğer akraba kızlarıyla evlenmenin helâl oluşuna dair bilginin “bunlardan başkası size helâl kılındı” ilâhi beyanından çıkarılması da mümkündür. Âyette”! evlenilmesi haram olanlar, nesebe ve sebebe bağlı haram kılınanlar olmak üzere tamamıyla bildirilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak “bunlardan başkası size helâl kılındı” buyurmuştur. Dolayısıyla bildirilenlerden başkası âyetin zâhiriyle helâl kılınmış olur. Ancak haram olma konusunda bildirilenlerle aynı mânaya gelmesi durumu farklıdır. En doğrusunu Allah bilir. Seninle birlikte hicret eden kadınlardan. Hiç kimse seninle birlikte hicret eden sözünden bizâtihi onunla birlikte hicret etme mânasını anlamamıştır. Öyle ki ne geride kalmış ne de önceden hicret etmiş olsun. Bilakis seninle sözünün kapsamına adı geçen önce de sonra da hicret eden kadınlar girmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Müminlere eşleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biliyoruz. Bazıları şöyle demiştir: İnsanlara eşleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı. Bu da dört kadınla evlenme hükmüdür. Dört kadından fazlasıyla evlenmek caiz değildir. Sahip oldukları kadınları hakkında. Bunlar câriyeler ve hizmetkârlardır. Ne kadar çok olsalar da bunlarda arttırma mümkündür. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ın evlilik konusunda koyduğu hükümlerden biri, bir erkeğin veli, mehir ve şahitler olmaksızın evlenememesidir. Hz. Peygamber'in durumu ise başka olup bu ona mahsustur. Zira bir kadının, mehirsiz ve veli izni olmaksızın kendisini ona bağışlaması mümkündür. En doğrusunu Allah bili İİMüminlere eşleri hakkında hangi kuralları geçerli kıldığımızı biuA Hangi kuralları geçerli kıldığımızı. Yani neyin caiz olup neyin caiz olmagin açıkladığımızı, Yani eşler hakkında tüm bu hükümleri açıkladık. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Kuralları geçerli kıldık. Yani eşleri hakkında lara çeşitli hükümle a yi a i hükümler, haklar ve benzeri hususları vacip kıldık. En doğrusunu ge ARİ yazl İN eas ğin ES + 5 --- Dipnotlar: 191 Yani en-Nisâ, 4/23. âyetinde.

Ahzab 33:51

(Hz. Peygamber'in Evlilik Hayatına İlişkin Bazı Hükümler) Onlardan diledišinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) bir kadına evlilik teklif ettiğinde, onun söz konusu kadını bırakması veya onunla evlenmesi durumu gerçekleşmeden başka birinin kadına teklifte bulunma hakkı yoktu. Eğer Hz. Peygamber evlilik teklifinden vazgeçerse başkasının ona teklifte bulunma hakkı olurdu. Sonra eğer Hz. Peygamber bir kadına evlilik teklif ederse bundan sonra o, söz konusu kadına teklifinden vazgeçmediği müddetçe başkasının teklifte bulunma hakkı olmaz. Veya o buna benzer sözler söylemiştir". Dolayısıyla âyetin yorumu belirtmiş olduğumuz mânaya göre yapılır. Aynı şekilde Katâde şöyle demektedir: Bu âyet evlilik teklifi hakkındadır. Bazıları şöyle Hz. Peygamber'in günleri eşleri arasında taksim etmesi hakkındadır. Hz. Peygamber onlar arasında günleri eşit bir şekilde paylaştır12 Abdürrezzâk es-Sanlâni, Tefsir, IH, 43; Taberi, Câmi'u'-beyân, XIX, 140-141, masti. Allah bu konuda ona genişlik sağlamış ve bunu ona helâl kılmıştır. o, şöyle buyurmuştur: Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler. Yani hanım. larından. Yani onlardan dilediğini geriye bırakır ve ona gitmezsin. Dilediğini yanına alırsın. Dolayısıyla ona gidersin. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemen. O şöyle buyurmaktadır: Eşlerinden yanına gitmeyi tercih ettiğine gidersin. O şöyle burmuştur: Bu hüküm en uygun olanıdır. O, buyuruyor ki: En lâyık olanıdır. Onların mutlu olmaları, üzülmemeleri için. Onların günleri paylaştırmada istediğin gibi davranmanı Allah'ın sana helâl kıldığını ve onlar hakkında âyet indirdiğini öğrendiklerinde senin günleri eşit paylaşmayı bırakmana dair. Ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için. Allah katından gelen ruhsatın kendileri için bunu terketmekten daha iyi olduğunu ve daha az üzüntü verici olduğunu öğrendiklerinde. Bazıları şöyle demiştir: Resülullah'ın nikâhı altında bulunan hanımları kendilerini boşamasından korkmuşlardı. Bu sebeple onlar şöyle demişlerdi: “Günlerimizi ve malını bize istediğin gibi taksim et ama bizi boşama” Bunun üzerine onlardan dilediğinin beraberliğini ertelersin meâlindeki âyet nâzil olmuştur". Yani onlar arasında dilediğinden uzaklaşırsın. [ ] Yani boşama olmaksızın onlardan uzaklaşırsın. Yanına alırsın. Yani geri alır ve bağrına basarsın. Dilediğini. Onlardan dilediğini yanına almanda bir sakınca yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Âyet, akrabalar arasında Allah'ın kendisine helâl kıldıklarından dilediği kimselerle evlenmeyi terketmesi, dilediğiyle de evlenmeye yönelmesi hakkındadır. Çünkü bu beyan, akrabalara ilişkin hükümlerin hemen peşi sıra gelmektedir. Böylelikle Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onlardan dilediğinin beraberliğini ertelersin. Yani amca, hala, dayı ve teyze kızlarından dilediğinle evlenmezsin. Yanına alırsın. Yani dilediğini bağrına basar ve onunla evlenirsin. Biz şöyle deriz: Allah Teâlâ, Resülullah'ı akrabalarla evlenmekte muhayyer bırakmıştır. Bu, şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: Onlardan birini istemen durumunda, yani evlenmen durumunda. Uzaklaştırdıklarından birisiyle. Bunda senin için bir sakınca yoktur. Yani bu konuda sana bir günah yoktur. Ebü Avsece şöyle demiştir: Onlardan dilediğinin beraberliğini ertelersin. Yani onlardan dilediğini yerinde bırakır ve ona yaklaşmazsın. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Türci”, ertelersin demektir. Denilir ki: “Erceytü'l-emra ve ercetühü”, yani işi erteledim", “Ercih ve ehâhu” Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 139-140; İbn Ebü Hâtim, Tefsir, X, 3145. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 351. “Onu da kardeşimi'de beklet” sözü hakkında da aynı şeyi söylemişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Onu beklet. Bazıları ise şöyle demiştir: Onu ertele!%, Yanına alırsın. Yani bağrına basarsın, Bu hüküm en uygun olanıdır. O, şöyle buyurmaktadır: En lâyık, en uygun ve hakikate en yakın. Onların mutlu olmaları için. Yani senin yanında bulunan ve seçtiğin kadınlar. Üzülmemeleri için. Onların üzerine evlenmediğini öğrendiklerinde. Ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için. Nafaka olarak verdiğine. [ ]Zira onların nafakaları azdı. “Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Bu durum, Hz. Peygamber'in hanımlarını dünya hayatı ve güzellikleri ile Resülullah ve âhiret yurdu arasında muhayyer bıraktığı zamandadır””. Onlar Resülullah'ı tercih etmişlerdir. O, -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle buyurmaktadır: Onlar Resülullah'ın yanında kalmayı ve âhiret yurdunu tercih ederlerse bu, onların mutlu olmaları ve üzülmemeleri için en uygun olanıdır. Nafakanın ve beraber olmanın azlığına karşın. Ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için. Nafaka ve diğer harcamalarına. Allah gönüllerinizdekini bilir. Sevgi ve rızayı. Allah ilim ve hilim sahibidir.

Ahzab 33:52

52. “Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz; mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz. Allah her şeyi görüp gözetmektedir." Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Bundan sonra beyanı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların Resülullah” ve âhiret yurdunu tercih etmelerinden sonra. Çünkü Allah, onları dünya hayatı ve güzellikleri ile Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih etme arasında muhayyer bırakıp onlar da Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih ettiklerinde, onu hanımlarıyla sınırlamıştır. O, bu hususta şöyle buyurmuştur: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani onların seninle beraber kalmayı tercih etmelerinden sonra. Mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz. Eğer söz konusu beyan bu mânada ise burada peygambere yönelik yasaklama, hanımlarına dönük onu dünya hayatı ve içindeki güzelliklere mukabil tercih etmelerinden dolayı bir karşılık ve mükâfat konumundadır ki peygamber, hanımlarına ilişkin taksiminde başkalarını ortak kılmasın. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih ettiğimizde ona, bizim üzerimize evlenmemesini ve bizi başka eşlerle değiştirmemesini şart koştuk. Sonra sahip olduğu câriyeler bundan istisna edilmiştir. [ ] Çünkü onların taksimatta herhangi bir payları yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani müslüman kadınlardan sonra Ehl-i Kitap kadınları helâl olmaz. Ne yahudi ne de hıristiyan kadınlar. Yani yahudi ve hıristiyan kadınlarla evlenme, sonra onlar da müminlerin anneleri olurlar. Mülkiyetin altında bulunanlar hariç. Yani yahudi ve hıristiyan câriye almanda bir sakınca yoktur. Eğer ilâhi beyan bu mânada ise bundan Ehl-i Kitap kadınlarının özel olarak bildirilmesinden dolayı Resülullah'a yasak olduğu anlaşılmaktadır. Allah, müminlerin Ehl-i Kitap kadınlarıyla evlenmelerini ise helâl kılmıştır. Bu hüküm şu ilâhi beyanla bildirilmiştir: “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar size helâldir”. Dolayısıyla Peygamber'e (s.a.) değil de müminlere Ehl-i Kitap kadınlarının helâl kılınması, Resülullah'a (s.a.) helâl olan lütuf ve ziyadenin mukabilidir. Bazıları şöyle demiştir: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani bu âyetten önceki âyette bildirilen helâl kılınmış kadınlardan sonra. Bunlar amca, hala, dayı ve teyze kızlarıdır. Buna göre O, şöyle buyurmaktadır: Allahın bildirmiş olduğu kadınların dışında bir kadınla, eşlerinin üzerine evlenmen veya onlarla değiştirmen sana helâl değildir. Güzellikleri hoşuna gitse bile. Ancak mülkiyetin altında bulunanlar hariç. En doğrusunu Allah bilir. Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Onların dünya hayatı ve içindeki güzelliklerine karşı seni ve âhiret yurdunu tercih etmelerinden sonra ahlâki bakımdan onların üzerine evlenmen sana helâl olmaz. Veya bu e rd a e Gi bakımından haramlık mânası taşımasr sa: ” t Hakk'ın hangi haramlık mânasını murat haramlığı KE Yoksa hüküm bakımından bir haramlık li Min durum Resülullah içindi ve o Cenâb-ı Hakk'ın bundan ne murat ettiğini vii pi yi ğe yi ei olmak ise zorunlu bir şey değildir. nl başka eşlerle değiştirmek” sözü, boşama meselesiyle ilgili olabilir. Yani onları boşar ve onların dışındaki kadınlarla evlenir. Bu durumun ölümle de gerçekleşmesi mümkündür. Aynı şekilde onlardan biri vefat ettiğinde başka bir kadınla evlenmesi helâl olmaz. En doğrusunu Allah bilir, Allah her şeyi görüp gözetmektedir. Yani koruyup kollayandır. Denildi ki: Şâhittir. aab 5G ESG zs 151 GİZA G bÚ çak “Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resülullah üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.” [Peygamber'in Aile Hayatına İlişkin Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar] Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit, zaman gözetmeksizin, asla girmeyin. Hz. Peygamber'in evine girmeye ilişkin yasak iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: İzinsiz bir şekilde adamın annesinin yanına girmesi gibi -onlar sizin anneleriniz gibi olsalar daPeygamber'in evine girmeyin. Dolayısıyla onun evine girme yasağı, izinsiz bir şekilde girme yasağı olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Ey iman edenler! Kendinizi tanıtıp izin almadan kendi evlerinizden başka evlere girmeyin”!, Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber'in evine misafir olarak girmeyin. Ancak size yemek için izin verilmesi durumu başka. Yani ancak yemeğe davet edilmeniz durumu başka. Çünkü Resülullah (s.a.) bir yemek hazırlandığında o ashabını çağırıyor ve beraber yiyorlardı. O, yemeğin fazlasını başka bir vakit için yanında tutmuyor ve biriktirmiyordu. Dolayısıyla ona bir misafir geldiğinde ona takdim edecek bir ikramı yoksa utanıyor ve bu durum ona zor geliyordu. Bu belirtmiş olduğumuz sebeple onlara Hz. Peygamber'in evine girme ve ona misafir olma yasaklanmıştır. Yine onlara kendilerinin yemeğe davet edilmelerini beklemeleri emredilmiştir. Bu durumda onun evine girebilirler ve ona misafir olabilirler. Eğer beyan, ilk mânada ise bunda tesettür emri ve izin istemeksizin eve girmenin yasaklanması vardır. Eğer beyan ikinci mânada ise belirttiğimiz sebeplerle onun evine davet edilmeden önce misafir olarak girme yasağı bulunmaktadır. Böylelikle tesettür emri şu ilâhi beyanda bulunmaktadır: Peygamber hanımlarından bir ihtiyaç nesnesi istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak bu emri bildirmiştir, çünkü bazı müslümanlar Resülullah'ın yemeğini ve azığını gözetleyip fırsat kolluyorlardı. Bir yemek geldiğinde hemen izinsiz bir şekilde onun yanına geliyor, evinde oturuyor ve yemeğin pişip hazır olmasını bekliyorlardı. Dolayısıyla onların böyle davranması yasaklandı. Yine onlar yemeği yiyip bitirdiklerinde onun evinde oturuyor, konuşuyor ve vakit geçiriyorlardı. Dolayısıyla onlara böyle davranmak yasaklandı, onlara hemen dağılmak, onun ve hanımlarının yanından ayrılmak emredildi. Hz. Peygamber'in hanımları bundan önce onlardan saklanıp örtünmüyorlardı. Bu sebeple bu durum, Hz. Peygambere zor gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [§]Onlara yönelik dağılıp gitme ve Hz. Peygamber'in yanından ayrılma emri, Hz. Peygamber'in yerine getirmek durumunda olduğu işlerin ve ibadetlerin bulunmasından dolayı verilmiş olabilir. Bunlar ya onunla Allah arasındaki veya onunla insanlar arasındaki işlerdir. Dolayısıyla onlar Hz. Peygamber'i, bu işleri ve ibadetleri yerine e PS Sed Bu sebeple bóyle davranmalari yasaklanmistir. Vey sebebi bir kisim müfessirlerin belirtmiş olduğu gibi öğlen dinlenme vaktinde (kaylüle) onun Te arına d Su ihti kalmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. uyduğu ihtiyaç ve onlarla yalnız Bu davr YE ri peygamberi rahatsız ediyor. Yani izinsiz bir şekilde onun yanına gelmeniz, Veya yemeğin pişmesini ve hazır olmasını beklemek. Yahut V PSE bitirdikten sonra oturmak ve konuşmak. Veya olan bir durum. iz söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Resülullah da Bak olanı açıklamaktan çekinmezdi. Fakat o “benim evimden çıkın, bana gelmeyin ve benzeri sözleri söylemekten utanıyordu. Çünkü o, huyu itibariyle böyle davranmayı ve birinin diğerine “evime gelmeyin veya evimden çık” demeyi çirkin görmekteydi. Çünkü böyle bir tavır, kötü huyun ve cimriliğin göstergesidir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, âyeti indirip ve onlara bildirdiği şeyi söylemesini emredince Resülullah onlara bunu söylemiş ve bildirmiştir. Bu durumda utanmamıştır. Çünkü bu artık dini bir durum olup ona farz olmuş ve onlara âdâb-ı muaşeret kurallarını öğretmesi ve dini konusunda onların yapması farz olan buyrukları onlara bildirmesi gerekli bir durum olmuştur. O daha önce utanıyordu, çünkü söz konusu durum bir mülkiyet ve kişilik konusuydu. Allah bu âyeti indirdiğinde ve bunu emrettiğinde artık bu, dini bir konu olmuştur. Bundan dolayı bildirilen durum olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Yani onlara hakkı ve âdâbı öğretmeyi bırakmaz ve bunu terketmez. Bunun mânasını “şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez” meâlindeki ilâhi beyanın yorumunda açıkladık. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Söz konusu erkeklerin kalplerinin daha temiz kalması ile peygamber hanımlarının kalplerinin temiz oluşu mânalarının farklı olması mümkündür. Erkeklerin kalplerinin daha temiz kalması mânası kötülükten, şehveti giderme kastından ve nefsin çağırdığı gayrimeşru arzulardan temiz kalması demektir. [§] Peygamber hanımlarının kalplerinin temiz kalması ise kötülükten ve şehveti gidermekten temiz kalma değil, kin ve düşmanlıktan temiz kalma demektir. Bunun sebebi şudur ki başkalarının onlarla evlenmesinin helâl olmadığı bilinmektedir. Zira onlar âhiret yurdunu Li hayatı ve ları durumunda iki kat azapla karşılaşacakları kendilerine bildirilmiştir”, Bu durumlar söz konusu çirkin işleri yapmaktan onları menetmekte ve sakındırmaktadır. Durum böyle olduğuna göre onlar, evlerine gelenlerin ve kendilerine bakanların şehvetle baktıklarını bildiklerinde onlara karşı kalplerinde kin ve düşmanlık oluşmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır; Perde arkasından bir şey isteme sizin kalbinizin kötülükten ve şüpheden; peygamber hanımlarının kalplerinin ise kin ve düşmanlıktan arınması için daha uygundur. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Bunun aynı mânada olması da mümkündür. Bu, şüphe ve kötülük mânasıdır. Çünkü peygamber hanımlarının yaratılışına da şehevi duygular ve buna yöneltici güdüler yerleştirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Resülullah'ın hanımları tesettür âyeti indikten sonra örtündükleri, insanların onların yanına girmesi ve onlara bakması yasaklandığı için bir adam demiştir ki: “Bizlere amca kızlarımızın, hala kızlarımızın, dayı kızlarımızın ve teyze kızlarımızın yanına girmek mi yasaklandı? Allaha and olsun ki o ölürse ben falanca kişiyle evleneceğim” O, peygamberin hanımlarından birinin ismini belirtmiştir. Bunun üzerine şu âyet nâzil olmuştur: Hakk'ınız yoktur. Yani size helâl değildir. Resülullah'ı üzme ve kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenme”. Fakat bu, gerçeğe uzak ve çirkin bir yorumdur. Sahâbeden birinin böyle bir söz söylemiş olması mümkün değildir. Veya halis bir imana sahip olan ve güzel bir şekilde müslüman olmuş bir kimsenin böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Yahut böyle bir sözün aklına gelmesi de mümkün değildir. Ancak münafık ise durum başkadır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur. Daha önce geçen konular. Kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Yeni bir yasak olarak. [S]Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur. Eşleriyle evlenmekte. Dolayısıyla onların Resülullah'ı üzmeleri, kendisinden sonra eşleriyle evlenmelerine dairdir. Eğer -müfessirlerin bir kısmının belirttiği üzere- onun hanımları, müminlerin anneleri olduğu için başkasına helâl olmuyorsa, ondan sonra hanımlarıyla evlenme yasağına delil getirilmez. Zira hiç kimse anneyle evlenme kastında bulunmaz. Aksine bu durum onlara helâldi. Bu durumda onların müminlerin annesi şeklinde nitelenmesinin TL belirttiğimiz gibi peygambere yönelik tâzim ve saygı olmaktadır. Öyle ki Cenâb-ı Hak, onun vefatından sonra eşleriyle evlenmelerini yasaklamış ve onu, vefatından sonra eşleriyle evlenme yasağı hususunda sanki diriymiş gibi saymıştır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak peygamberi malı, mülkü konusunda vârislerinin mirastan menedilmesinde sanki onu hayattaymış gibi saymıştır. Onun vârisleri malına mirasçı olmamaktadırlar, Aksine malı, ebedi olarak onun mülkünde sayılmıştır, Hanımlarının durumu da böyledir. Yine Cenâb-ı Hak, nübüvvet ve risâlet konusunda da onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Vefatından sonra onun şeriatı başka bir şeriatla neshedilmemiştir. Halbuki önceki peygamberler ise vefat ettiklerinde şeriatleri başka bir şeriatle neshedimişti. Aksine Cenâb-ı Hak, onun şeriatinin kıyâmet gününe kadar devam etmesi meselesinde onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Buna göre onun eşleriyle evlenmenin insanlara haram kılınmasında Cenâb-ı Hak, onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Dolayısıyla onlar âhirette onun eşleri olmaktadırlar. Buna göre bu ilâhi beyanın yorumuna dair bizim görüşümüz şudur: “Bu, diğer müminlere değil, senin zatına mahsustur”?, Yani o sana mahsustur. Senden sonra hiç kimseye helâl olmaz. Dolayısıyla o, cennette peygamberin hanımı olur. En doğrusunu Allah bilir. Sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır. Bunun, Resülullah üzme ve eşleriyle evlenme konusuyla ilgili olması mümkündür. Allah katında büyük bir günahtır. Veya Allah katındaki cezası bakımından büyüktür. --- Dipnotlar: güzelliklerine tercih etmişlerdir. Yine belirtildiği gibi onlar çirkin işler yapma%2 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, HI, 53; İbn Ebü Hâtim, Tefsir, X, 315; Süyüti, ed-Dürru'l-

Ahzab 33:53

52. “Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz; mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz. Allah her şeyi görüp gözetmektedir." Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Bundan sonra beyanı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların Resülullah” ve âhiret yurdunu tercih etmelerinden sonra. Çünkü Allah, onları dünya hayatı ve güzellikleri ile Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih etme arasında muhayyer bırakıp onlar da Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih ettiklerinde, onu hanımlarıyla sınırlamıştır. O, bu hususta şöyle buyurmuştur: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani onların seninle beraber kalmayı tercih etmelerinden sonra. Mülkiyetin altında bulunanlar dışında kadınlarını, güzellikleri hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz. Eğer söz konusu beyan bu mânada ise burada peygambere yönelik yasaklama, hanımlarına dönük onu dünya hayatı ve içindeki güzelliklere mukabil tercih etmelerinden dolayı bir karşılık ve mükâfat konumundadır ki peygamber, hanımlarına ilişkin taksiminde başkalarını ortak kılmasın. Âişe'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Resülullah'ı ve âhiret yurdunu tercih ettiğimizde ona, bizim üzerimize evlenmemesini ve bizi başka eşlerle değiştirmemesini şart koştuk. Sonra sahip olduğu câriyeler bundan istisna edilmiştir. [ ] Çünkü onların taksimatta herhangi bir payları yoktur. Bazıları şöyle demiştir: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani müslüman kadınlardan sonra Ehl-i Kitap kadınları helâl olmaz. Ne yahudi ne de hıristiyan kadınlar. Yani yahudi ve hıristiyan kadınlarla evlenme, sonra onlar da müminlerin anneleri olurlar. Mülkiyetin altında bulunanlar hariç. Yani yahudi ve hıristiyan câriye almanda bir sakınca yoktur. Eğer ilâhi beyan bu mânada ise bundan Ehl-i Kitap kadınlarının özel olarak bildirilmesinden dolayı Resülullah'a yasak olduğu anlaşılmaktadır. Allah, müminlerin Ehl-i Kitap kadınlarıyla evlenmelerini ise helâl kılmıştır. Bu hüküm şu ilâhi beyanla bildirilmiştir: “Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar size helâldir”. Dolayısıyla Peygamber'e (s.a.) değil de müminlere Ehl-i Kitap kadınlarının helâl kılınması, Resülullah'a (s.a.) helâl olan lütuf ve ziyadenin mukabilidir. Bazıları şöyle demiştir: Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Yani bu âyetten önceki âyette bildirilen helâl kılınmış kadınlardan sonra. Bunlar amca, hala, dayı ve teyze kızlarıdır. Buna göre O, şöyle buyurmaktadır: Allahın bildirmiş olduğu kadınların dışında bir kadınla, eşlerinin üzerine evlenmen veya onlarla değiştirmen sana helâl değildir. Güzellikleri hoşuna gitse bile. Ancak mülkiyetin altında bulunanlar hariç. En doğrusunu Allah bilir. Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Onların dünya hayatı ve içindeki güzelliklerine karşı seni ve âhiret yurdunu tercih etmelerinden sonra ahlâki bakımdan onların üzerine evlenmen sana helâl olmaz. Veya bu e rd a e Gi bakımından haramlık mânası taşımasr sa: ” t Hakk'ın hangi haramlık mânasını murat haramlığı KE Yoksa hüküm bakımından bir haramlık li Min durum Resülullah içindi ve o Cenâb-ı Hakk'ın bundan ne murat ettiğini vii pi yi ğe yi ei olmak ise zorunlu bir şey değildir. nl başka eşlerle değiştirmek” sözü, boşama meselesiyle ilgili olabilir. Yani onları boşar ve onların dışındaki kadınlarla evlenir. Bu durumun ölümle de gerçekleşmesi mümkündür. Aynı şekilde onlardan biri vefat ettiğinde başka bir kadınla evlenmesi helâl olmaz. En doğrusunu Allah bilir, Allah her şeyi görüp gözetmektedir. Yani koruyup kollayandır. Denildi ki: Şâhittir. aab 5G ESG zs 151 GİZA G bÚ çak “Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resülullah üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.” [Peygamber'in Aile Hayatına İlişkin Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar] Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit, zaman gözetmeksizin, asla girmeyin. Hz. Peygamber'in evine girmeye ilişkin yasak iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: İzinsiz bir şekilde adamın annesinin yanına girmesi gibi -onlar sizin anneleriniz gibi olsalar daPeygamber'in evine girmeyin. Dolayısıyla onun evine girme yasağı, izinsiz bir şekilde girme yasağı olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Ey iman edenler! Kendinizi tanıtıp izin almadan kendi evlerinizden başka evlere girmeyin”!, Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Peygamber'in evine misafir olarak girmeyin. Ancak size yemek için izin verilmesi durumu başka. Yani ancak yemeğe davet edilmeniz durumu başka. Çünkü Resülullah (s.a.) bir yemek hazırlandığında o ashabını çağırıyor ve beraber yiyorlardı. O, yemeğin fazlasını başka bir vakit için yanında tutmuyor ve biriktirmiyordu. Dolayısıyla ona bir misafir geldiğinde ona takdim edecek bir ikramı yoksa utanıyor ve bu durum ona zor geliyordu. Bu belirtmiş olduğumuz sebeple onlara Hz. Peygamber'in evine girme ve ona misafir olma yasaklanmıştır. Yine onlara kendilerinin yemeğe davet edilmelerini beklemeleri emredilmiştir. Bu durumda onun evine girebilirler ve ona misafir olabilirler. Eğer beyan, ilk mânada ise bunda tesettür emri ve izin istemeksizin eve girmenin yasaklanması vardır. Eğer beyan ikinci mânada ise belirttiğimiz sebeplerle onun evine davet edilmeden önce misafir olarak girme yasağı bulunmaktadır. Böylelikle tesettür emri şu ilâhi beyanda bulunmaktadır: Peygamber hanımlarından bir ihtiyaç nesnesi istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak bu emri bildirmiştir, çünkü bazı müslümanlar Resülullah'ın yemeğini ve azığını gözetleyip fırsat kolluyorlardı. Bir yemek geldiğinde hemen izinsiz bir şekilde onun yanına geliyor, evinde oturuyor ve yemeğin pişip hazır olmasını bekliyorlardı. Dolayısıyla onların böyle davranması yasaklandı. Yine onlar yemeği yiyip bitirdiklerinde onun evinde oturuyor, konuşuyor ve vakit geçiriyorlardı. Dolayısıyla onlara böyle davranmak yasaklandı, onlara hemen dağılmak, onun ve hanımlarının yanından ayrılmak emredildi. Hz. Peygamber'in hanımları bundan önce onlardan saklanıp örtünmüyorlardı. Bu sebeple bu durum, Hz. Peygambere zor gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [§]Onlara yönelik dağılıp gitme ve Hz. Peygamber'in yanından ayrılma emri, Hz. Peygamber'in yerine getirmek durumunda olduğu işlerin ve ibadetlerin bulunmasından dolayı verilmiş olabilir. Bunlar ya onunla Allah arasındaki veya onunla insanlar arasındaki işlerdir. Dolayısıyla onlar Hz. Peygamber'i, bu işleri ve ibadetleri yerine e PS Sed Bu sebeple bóyle davranmalari yasaklanmistir. Vey sebebi bir kisim müfessirlerin belirtmiş olduğu gibi öğlen dinlenme vaktinde (kaylüle) onun Te arına d Su ihti kalmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. uyduğu ihtiyaç ve onlarla yalnız Bu davr YE ri peygamberi rahatsız ediyor. Yani izinsiz bir şekilde onun yanına gelmeniz, Veya yemeğin pişmesini ve hazır olmasını beklemek. Yahut V PSE bitirdikten sonra oturmak ve konuşmak. Veya olan bir durum. iz söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Resülullah da Bak olanı açıklamaktan çekinmezdi. Fakat o “benim evimden çıkın, bana gelmeyin ve benzeri sözleri söylemekten utanıyordu. Çünkü o, huyu itibariyle böyle davranmayı ve birinin diğerine “evime gelmeyin veya evimden çık” demeyi çirkin görmekteydi. Çünkü böyle bir tavır, kötü huyun ve cimriliğin göstergesidir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, âyeti indirip ve onlara bildirdiği şeyi söylemesini emredince Resülullah onlara bunu söylemiş ve bildirmiştir. Bu durumda utanmamıştır. Çünkü bu artık dini bir durum olup ona farz olmuş ve onlara âdâb-ı muaşeret kurallarını öğretmesi ve dini konusunda onların yapması farz olan buyrukları onlara bildirmesi gerekli bir durum olmuştur. O daha önce utanıyordu, çünkü söz konusu durum bir mülkiyet ve kişilik konusuydu. Allah bu âyeti indirdiğinde ve bunu emrettiğinde artık bu, dini bir konu olmuştur. Bundan dolayı bildirilen durum olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Yani onlara hakkı ve âdâbı öğretmeyi bırakmaz ve bunu terketmez. Bunun mânasını “şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez” meâlindeki ilâhi beyanın yorumunda açıkladık. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Söz konusu erkeklerin kalplerinin daha temiz kalması ile peygamber hanımlarının kalplerinin temiz oluşu mânalarının farklı olması mümkündür. Erkeklerin kalplerinin daha temiz kalması mânası kötülükten, şehveti giderme kastından ve nefsin çağırdığı gayrimeşru arzulardan temiz kalması demektir. [§] Peygamber hanımlarının kalplerinin temiz kalması ise kötülükten ve şehveti gidermekten temiz kalma değil, kin ve düşmanlıktan temiz kalma demektir. Bunun sebebi şudur ki başkalarının onlarla evlenmesinin helâl olmadığı bilinmektedir. Zira onlar âhiret yurdunu Li hayatı ve ları durumunda iki kat azapla karşılaşacakları kendilerine bildirilmiştir”, Bu durumlar söz konusu çirkin işleri yapmaktan onları menetmekte ve sakındırmaktadır. Durum böyle olduğuna göre onlar, evlerine gelenlerin ve kendilerine bakanların şehvetle baktıklarını bildiklerinde onlara karşı kalplerinde kin ve düşmanlık oluşmaktadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır; Perde arkasından bir şey isteme sizin kalbinizin kötülükten ve şüpheden; peygamber hanımlarının kalplerinin ise kin ve düşmanlıktan arınması için daha uygundur. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Bunun aynı mânada olması da mümkündür. Bu, şüphe ve kötülük mânasıdır. Çünkü peygamber hanımlarının yaratılışına da şehevi duygular ve buna yöneltici güdüler yerleştirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Resülullah'ın hanımları tesettür âyeti indikten sonra örtündükleri, insanların onların yanına girmesi ve onlara bakması yasaklandığı için bir adam demiştir ki: “Bizlere amca kızlarımızın, hala kızlarımızın, dayı kızlarımızın ve teyze kızlarımızın yanına girmek mi yasaklandı? Allaha and olsun ki o ölürse ben falanca kişiyle evleneceğim” O, peygamberin hanımlarından birinin ismini belirtmiştir. Bunun üzerine şu âyet nâzil olmuştur: Hakk'ınız yoktur. Yani size helâl değildir. Resülullah'ı üzme ve kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenme”. Fakat bu, gerçeğe uzak ve çirkin bir yorumdur. Sahâbeden birinin böyle bir söz söylemiş olması mümkün değildir. Veya halis bir imana sahip olan ve güzel bir şekilde müslüman olmuş bir kimsenin böyle bir söz söylemesi mümkün değildir. Yahut böyle bir sözün aklına gelmesi de mümkün değildir. Ancak münafık ise durum başkadır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur. Daha önce geçen konular. Kendisinden sonra ebedi olarak eşleriyle de evlenemezsiniz. Yeni bir yasak olarak. [S]Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Resülullah'ı üzmeye hakkınız yoktur. Eşleriyle evlenmekte. Dolayısıyla onların Resülullah'ı üzmeleri, kendisinden sonra eşleriyle evlenmelerine dairdir. Eğer -müfessirlerin bir kısmının belirttiği üzere- onun hanımları, müminlerin anneleri olduğu için başkasına helâl olmuyorsa, ondan sonra hanımlarıyla evlenme yasağına delil getirilmez. Zira hiç kimse anneyle evlenme kastında bulunmaz. Aksine bu durum onlara helâldi. Bu durumda onların müminlerin annesi şeklinde nitelenmesinin TL belirttiğimiz gibi peygambere yönelik tâzim ve saygı olmaktadır. Öyle ki Cenâb-ı Hak, onun vefatından sonra eşleriyle evlenmelerini yasaklamış ve onu, vefatından sonra eşleriyle evlenme yasağı hususunda sanki diriymiş gibi saymıştır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak peygamberi malı, mülkü konusunda vârislerinin mirastan menedilmesinde sanki onu hayattaymış gibi saymıştır. Onun vârisleri malına mirasçı olmamaktadırlar, Aksine malı, ebedi olarak onun mülkünde sayılmıştır, Hanımlarının durumu da böyledir. Yine Cenâb-ı Hak, nübüvvet ve risâlet konusunda da onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Vefatından sonra onun şeriatı başka bir şeriatla neshedilmemiştir. Halbuki önceki peygamberler ise vefat ettiklerinde şeriatleri başka bir şeriatle neshedimişti. Aksine Cenâb-ı Hak, onun şeriatinin kıyâmet gününe kadar devam etmesi meselesinde onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Buna göre onun eşleriyle evlenmenin insanlara haram kılınmasında Cenâb-ı Hak, onu sanki hayattaymış gibi saymıştır. Dolayısıyla onlar âhirette onun eşleri olmaktadırlar. Buna göre bu ilâhi beyanın yorumuna dair bizim görüşümüz şudur: “Bu, diğer müminlere değil, senin zatına mahsustur”?, Yani o sana mahsustur. Senden sonra hiç kimseye helâl olmaz. Dolayısıyla o, cennette peygamberin hanımı olur. En doğrusunu Allah bilir. Sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır. Bunun, Resülullah üzme ve eşleriyle evlenme konusuyla ilgili olması mümkündür. Allah katında büyük bir günahtır. Veya Allah katındaki cezası bakımından büyüktür. --- Dipnotlar: güzelliklerine tercih etmişlerdir. Yine belirtildiği gibi onlar çirkin işler yapma%2 Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, HI, 53; İbn Ebü Hâtim, Tefsir, X, 315; Süyüti, ed-Dürru'l-

Ahzab 33:54

Siz bir şeyi açığa vursanız da gizleseniz de. Yani bir şeyi kullar için açığa vursanız da veya onlardan gizleseniz de. Muhakkak ki Allah her şeyi bilmektedir. Yani açığa vurduğunuzu da gizlediğinizi de. Bilmektedir, Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Cenâb-ı Hak bu durumu bildirmektedir ki insanlar devamlı olarak bir sakınma ve korku halinde olsunlar. En doğrusunu Allah bilir. İGNE Sis e 3; ell ETES

Ahzab 33:55

Peygamber hanımlarına babaları hakkında bir günah yoktur. Yani bildirilen kimselerin izinsiz ve tesettür olmaksızın kadınların yanına girmesinde kadınlar için bir sakınca ve günah yoktur. Bu belirtilen kimseler, babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları ve kadınlarıdır. Cenâb-ı Hak bu isimleri belirtmiş, fakat amcaları ve dayıları bildirmemiştir. Bazıları şöyle demiştir: O, bunları bildirmemiş ve bunlar için kadınların yanına girmelerini mübah kılmamıştır. Çünkü kadınların amca ve dayı oğullarıyla evlenmeleri helâldir. Eğer onlar söz konusu kadınların yanına girerlerse onları tesettürsüz ve süslenmiş bir halde görürler ve onların vasıflarını oğullarına anlatırlardı. Zira adam bir kadının güzelliğini ve çirkinliğini kendi oğluna vasfedebilir. Dolayısıyla onların söz konusu kadınların vasıflarını oğullarına anlatması o kadınların görülmesi konumunda olur. Böylece bu, onların söz konusu kadınlara yönelik rağbet veya çekincelerini arttırmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Hayır, durum böyle değildir. Bilakis Cenâb-ı Hak amcaları ve dayıları bildirmemiştir, çünkü kardeş ve kız kardeş oğullarının belirtilmesi amca ve dayıların bildirilmesini gereksiz kılar. Çünkü onların hepsi tek bir sınıf ve tür olup aynı mânadadır. Dolayısıyla belirtilen anlamda olması durumunda cinslerden bir tarafın bildirilmesi yeterlidir. Bu durum Cenâb-ı Hakk'ın evliliği haram olanların genel yıların bildirilmesini gereksiz kılar. Zira bunlar ötekilerle aynı mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.; w YA. £ ir. Amca ve dayıların onların yanına girmesinin caiz olmaması da Mehr, Çünkü onlar söz konusu kadınların yanına girip onları tesettürsüz olarak gördüklerinde belki gözleri onların mahrem yerlerini görür ve onlara şehvetle bakarlar, böylece o kadınlar onların oğullarına haram olurlar. Söz konusu oğullar onlarla evlenmeleri durumunda onların kendirine haram olduklarını bilmezler. Dolayısıyla amcaların ve dayıların söz konusu kadınların yanına girmesi bu sebeple yasaklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Kadınları hakkında. Bazıları şöyle demiştir: Yani müslüman kadınlar. Onlar şöyle demektedir: Cenâb-ı Hak müslüman kadınları özel olarak belirtmiş, onların söz konusu kadınların yanına izinsiz girmeleri ve onları süslenmiş bir halde görmelerini mübah kılmıştır. Fakat O, bunu yahudi, hıristiyan ve benzeri kadınlar için mübah kılmamıştır. [ ]Bunun sebebi onların söz konusu kadınların özelliklerini kendi din mensuplarına anlatması çekincesi ve böyle bir durumun onların bu kadınlar hakkında fitneye düşmelerine ve bunlara arzu duymalarına neden olmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Kadınları hakkında. Akraba kadınları. Cenâb-ı Hak bu kadınları yabancılar arasından özel olarak bildirmiştir. Bu durum iki yoruma açıktır. Bunlardan biri belirttiğimiz üzere yabancı kadınların söz konusu kadınları tesettürsüz ve süslenmiş bir halde gördüklerinde onların güzelliklerini ve süslerini kocalarına ve ilişkili oldukları kimselere anlatmaları çekincesidir. Halbuki söz konusu kadınların akrabalarının böyle bir tasvir yapmalarından korkulmaz. İkincisi Cenâb-ı Hak akraba kadınlarını özel olarak bildirmiştir, çünkü onlar aracılığıyla imtihan söz konusudur. Yabancı kadınların böyle bir durumu yoktur. İmtihan edilme ihtimali söz konusu olan durumlarda hüküm hafifler. Bundan daha hafif ve daha aşağıda olan durumlarda ise eğer imtihan söz konusu değilse hüküm ağırlaşır. Buna göre şöyle denilmesi mümkündür: Amcalar ve dayılar, âyette ve ruhsat kapsamında bildirilmemiştir. Çünkü onlar hakkında bir imtihan olma söz konusu değildir. Bildirilen kimseler hakkında ise bir imtihan durumu vardır. En doğrusunu Allah bilir, Sahip bulundukları hizmetçileri hakkında. Bu beyanın özel olarak câriyeleri ifade etmesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İffetlerini korurlar. Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla (câriyelerle) yetinirler”, Bundan sadece câriyeleri anlamışlardır. Buna göre sahip bulundukları kişiler sözünden câriyelerin anlaşılması da mümkündür. Bu beyanın hem câriye hem de köleleri ifade etmesi de mümkündür. Eğer hem câriyeler hem de köleler mânasında ise buna göre -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak kölelerin kadın olan sahiplerinin yanına izinsiz bir şekilde girmelerini mübah kılmıştır. Çünkü köleler sahiplerinin yanına ancak belirli vakitlerde onların kendilerine yönelik bir ihtiyacından dolayı girmektedirler. Kadınlar söz konusu vakitlerde kölelerinin yanlarına girmesi konusunda hazırlıklıdırlar ve tesettür içerisindedirler. Şu rivayet bu mânadadır: Müminlerin annesi Âişe'nin (r.a.) bir antlaşmalı kölesi (mükâteb) vardı. Bu köle onun yanına gelirdi. Antlaşmadan doğan borcunu ödeyip âzat edilince Âişe (r.a.) onun yanına girmesine artık izin vermedi”, Bu durum belirttiğimiz gibi şöyleydi: O köle Âişe'nin (r.a.) yanına ihtiyaç duyduğu bir vakitte girerdi. Söz konusu vakitte Âişe (r.a.) onun yanına girmesi konusunda hazırlıklı bir durumdaydı. Durum böyle olmasaydı tesettür emri geldikten sonra kölesinin onun yanına girmiş, onu tesettürsüz ve süslenmiş bir halde görmüş olması mümkün değildir. Buna göre kölenin kadın sahibine bakması helâl değildir. Yine köleler söz konusu kadınlar için mahrem olmazlar. Veya âyet köleler mânasına gelse de bu durumda onlar kadın sahiplerinin yanına izinsiz değil, ancak izin isteyerek girebilirler. Böylece izin isteme bu beyanda gizli olarak bulunmaktadır. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah'a itaatsizlikten sakının. Belirtildiği gibi onların yanına girmesi ve onlara bakması mübah olmayan kimselerin yanlarına girmesini mübah kabul etmek konusunda. Kuşkusuz Allah her şeye tanıktır. Bu beyan onlara yönelik bir uyarı ve tehdittir. En doğrusunu Allah bilir. ko lal geli ELEM İZ 6122 Salaş ül öl

Ahzab 33:56

[Peygambere Salât Etme Emri] Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun. Bazı hadislerde rivayet edildiğine göre bu âyet indiğinde Resülullah'a şu soru sorulmuş: “Ey Allah'ın resülü bu sanadır, bize ne vardır?” Bunun üzerine şu ilâhi beyan nâzil olmuştur: “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için O size rahmetiyle lütufta bulunuyor, melekleri de dua ediyor”. Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber'in ve meleklerin onlara salât etmesinin ne demek olduğunu açıklamıştır. Bu, belirtildiği gibi onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmaktır. Yine bu, onları doğru yola davet etmektir. Kâb b. Ucre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah ve melekler peygambere salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun meâlindeki ilâhi beyan nâzil olduğunda ona gittim ve “Ey Allah'ın resülü! Selâmın ne olduğunu biliyoruz, fakat sana salâtı nasıl getireceğiz” dedim. O şöyle buyurdu: “De ki: Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ sallayte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhime inneke hamidün mecid ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin, kemâ bârakte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhime inneke hamidün mecid” [Meâli şöyledir: Allahım, İbrahime ve onun âline rahmet eylediğin gibi Muhammede ve Muhammed'in âline de rahmet eyle. Şüphesiz övülmeye lâyık olan yalnız sensin, şan ve şeref sahibi yalnız sensin. Allah'ım, İbrahim ve âline bereketler ihsan ettiğin gibi Muhammede ve âline de bereketler ihsan et. Şüphesiz övülmeye lâyık olan yalnız sensin, şan ve şeref sahibi yalnız sensin. Âyette Hz. Peygambere salât etmelerine dair müminlere yönelik emir vardır. Ayrıca Hz. Peygambere ona salât etmenin mahiyeti ve nasıl olacağı sorulduğunda onlara şunu okumalarını söylemiştir: “Allahümme salli alâ Muhammedin...” Bu, Allah'tan ona salât etmeyi üstlenmesi talebidir. Âyetin zâhirinde ise ona salât etme işini yerine getirmek onlara emredilmiştir. Fakat -Allahın salâtı onun üzerine olsun- (Jona salât etmek insanlara emredildiğinde ki bu, ona övgülerin zirvesidir, o, emredilmiş oldukları üzere ona övgünün en ileri düzeyini yerine getirme gücünü ve kudretini insanlarda görmemiş, böylelikle onlara bunu Allaha havale etmelerini ve O'ndan kendileri yerine bunu üstlenmesini temenni etmelerini emretmiştir. Çünkü peygambere en ileri düzeyde övgüde bulunma kudretini onlarda görmemiştir. Yoksa âyetin zâhirinde Allah'tan ona salât etmesini talep etmek söz konusu değildir. 22 el-Ahzâb, 33/43. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, HI, 54. 08 Abdürrezzâk es-Sanlâni, el-Musannef, Il, 212; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 241, 243; Aksine Ayette “peygambere sizler salât edin” diye emle vardır, En doğrusunu Allah bilir, “İbrahime ve Aline salât ettiğin ve bereket Ihsan ettiğin gibi” sözün de İbrahintin (a.s) diğer peygamberler arasından özel olarak belirtilmesi şu månaya gelebilir: Bir kısım müfessirlerin belirttiği gibi bütün din ve mezhep müntesipleri, kendilerinin onun dini ve mezhebi üzere olduklarını ve ona uyduklaruwu iddia etmektedirler, Bundan dolayı o, diğer peygamberler arasından İbrahim'i (a.s) özel olarak belirtmiştir. İbrahim'in (a.s.) özel olarak belirtilmesinin sebebi bu da olmayabilir. Aksine bunun sebebi, onda ve onun pizli dünyasında bulunan, fakat bizim bilmediğimiz bir özellik de olabilir, Dolayısıyla o, bu sebeple diğer peygamberler arasından İbrahim'i özel olarak belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. “Muhammede bereket ihsan et” duasına gelince buradaki bereket, sanki her zaman devamlı bir şekilde artan ve gelişen her türlü hayrın ismidir. Daha önce Allahın, meleklerin ve müminlerin salât etmesi hakkındaki görüşleri açıkladık”, ORIDE 21462 Ú ai iil

Ahzab 33:57

57. Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir ceza hazırlamıştır.” 58. “Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümün kadınları incitenler apaçık bir bühtan ve günah yüklenmiş olmaktadırlar.” Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet “Allah'ın eli bağlanmış!" ve “Allah fakirdir, biz zenginiz” gibi sözler, söylediklerinde yahudiler, “Mesih Allah'ın oğludur” [§]ve “Allah üç unsurdan biridir sözleri söylediklerinde de hıristiyanlar hakkında inmiştir. Yine bu âyet melekler Allah'ın kızlarıdır” “putlar ilâhlardır” ve buna benzer sözler söylediklerinde müşrik Araplar hakkında inmiştir. Onların Resülullah'ı incitmeleri, onu üzdükleri ve azı dişini kırdıkları zamandır. Yine onların “o delidir, sihirbazdır” ve benzeri sözleri onu incitmektedir. Bunun üzerine Allah Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir meâlindeki ilâhi beyanı indirmiştir. O şöyle buyurmaktadır: Allah onlara bu dünyada ve âhirette azap etmiştir. Allah'ın onlara bu dünyada azap etmesi Bedir savaşında kılıçla öldürülmeleridir. Yani müşrik Araplar'ın öldürülmeleridir. Ehl-i Kitab'ın bu dünyadaki cezası ise kıyâmete kadar cizye ödemeleridir. Âhiretteki azap ise cehennemdir. Bazıları buna yakın bir görüş olarak şöyle demiştir: Allah ve resülünü incitenler birtakım sembollere ve heykellere tapanlardır. Onların cezası bildirilen durumlardır", Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Yani onlar hakkında kötü konuşanlar. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir. Bunlar Âişe'ye (r.a.) Safvan adlı kişi sebebiyle iftirada bulunanlardır. Onlar eşi Âişe'ye (r.a.) iftira attıklarında Resülullah incitmişlerdir. O, onların bu iftiralarından beridir. Mümin erkek ve mümin kadınlar. Yani Safvân ve Âişe (r.a.)2!5. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan Ali b. Ebü Tâlib (r.a.) hakkında inmiştir”©, Bu yoruma göre onların bu dünyadaki cezaları kırbaçlanmak; âhiretteki cezaları ise cehennemdir. Bu tehdidin bütün mümin erkek ve mümin kadınlara hak 22 “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur’ dediler, hıristiyanlar da 'Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur” etmedikleri halde iftira atan kimseler hakkında olması da mümkündür, En doğrusunu Allah bilir. Allah'ı ve resülünü incitenler. İncitilmenin Allaha nispet edilmesi, şa. dece resülünün murat edilmesi mânasında anlaşılabilir. Çünkü Allah hakkın. da “bir şeyden incinmekte veya bir şey onu incitmektedir” denilmesi mümkün değildir. Çünkü incinme ona ilişen bir zarardır. Allah kendisine bir zarar veya menfaatin ilişmesinden münezzehtir. Bilakis O, zalıyla her şeye üstün ve galip gelen, güç yetiren ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır. İncinmenin ona nispet edilmesinden maksat sadece resülünün incinmesidir. “Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar”2'? meâlindeki ilâhi beyanda bu mânayı açıklamıştık. Yani Resúlullah? aldatmaya kalkışıyorlar. Veya O'nun dostlarını aldatmaya kalkışıyorlar. Çünkü Allah aldatılmaz. Yine bu, “Allaha yardım ederseniz O da size yardım eder”?! meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Yani Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder. Veya Resülullah'a ve dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Bunun benzeri kullanımlar Kur'ânda çoktur. Cenâb-ı Hak bunu kendi zatına nispet etmiş, fakat dostlarını murat etmiştir. Bu beyan da bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Hatalardan korunma ve başarı ancak Allah sayesinde mümkündür. Ancak buradaki incitmeden -belirtilen Allah'ı incitmeyi kastediyorum- masıyetin murat edilmesine gelince bu mümkündür. Aynı şekilde Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Beni inciten Allah'ı incitmiş olur”, Yani bana karşı gelen Allaha karşı gelmiş olur. Bu âyette bir lafızdan farklı mânaların kastedilmesinin mümkün olduğuna dair açıklama vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, burada Resülullah'ı incitmekten bahsetmiş ve akabinde bu dünya ve âhirette karşılaşılacak lânet ve azabı içeren şiddetli tehdidi bildirmiştir. Bundan önceki âyette ise yine incitme kavramını kullanarak şöyle buyurmuştur: “Bu davranışınız peygamberi incitiyor... Resülullahı incitmeye hakkınız yoktur””, Şüphesiz bu âyette bildirilen incitme kavramından anlaşılan mâna, Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen incitme kavramından anlaşılan mânadan farklıdır. Her ne kadar lafzın zâhiri kök itibariyle aynı olsa da bunlardan biri müminler hakkında, diğeri ise kâfirler hakkındadır. Aynı şekilde “içinizden kim haksızlık yoluna sapmış ise ona büyük bir azap tattırırız!”2! meâlindeki ilâhi beyanda Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği zulüm kavramından anlaşılan mâna, Âdem'in (a.s.) “Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik” anlamındaki ilâhi beyanda söylediği zulümden anlaşılan mânadan farklıdır. Yine Müsâ'nın (a.s.) “Ben, o işi oanda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım”” diyerek belirtmiş olduğu dalâlet kavramından anlaşılan mâna, Firavun ve diğer inkârcıların dalâletinden anlaşılan mânadan farklıdır. Fısk kavramı da böyledir. Bunun benzerini çoğaltmak mümkündür. Bunun benzeri kavramlar tek bir lafız olsalar da bunlardan tek bir mânayı anlamamız gerekmez. Aksine farklı yerlerde farklı mânalarda anlaşılabilir. Yine bu âyette Resülullah'ın ısmetine dair delil vardır. Buna göre onda hiçbir şekilde incitmeyi hak edecek bir davranış sâdır olmaz. Mümin erkekler ve mümin kadınlarda incitilmeyi hak edecek davranışlar ortaya çıkar. Nitekim Cenâb-ı Hak Resülullah'ın incitilmesini [ ]herhangi bir sınırlama ve kayıt ol- Ë maksızın belirtmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah lânetlemiştir. Halbuki O, müminlerin incitilmesi beyanını fiil yapma şartına bağlı kılarak bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Fiil yapma şartı, onların incitilmeyi hak edecek bir fiil yapabileceklerini ve onlardan bunu gerekli kılacak bir fiilin sâdır olabileceğini göstermektedir. Peygambere gelince ondan bunu hak edecek veya bunu gerekli kılacak bir fiil sâdır olmaz. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. “Lânet” kelimesi sözlükte kovmak mânasına gelir. Cenâb-ı Hak onları rahmetinden kovmuş ve uzaklaştırmıştır. Bühtan hakkında ise şöyle denmiştir: Bir kişide bulunmayan bir durumun söylenmesidir. “Buhite” fiili hakkında şöyle denilmiştir: Şaşıp kaldı, söyleyecek bir şeyi kalmadı demektir. Bazıları şöyle demiştir: Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Bu beyan, câriyelerle zina etmeyi isteyen bir grup hakkında inmiştir. Hür kadınlar o dönemde geceleri câriyelerin giyindiği gibi dışarı çıkıyorlardı. Onlar da bu kadınları takip ediyorlar ve câriyelerden istedikleri ilişkiyi bunlardan istiyorlardı. Bu durum erkekleri incitiyor ve söz konusu kadinlar da bundan son derece inciniyorlardı. O kadınlar bu konuda Resülullah'a şikâyette bulundular. Bunun üzerine hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler meâlindeki ilâhi beyan nâzil olmuştur. Sonra bu durumda hür kadınlar oldukları anlaşılsın diye dış örtülerini örtmeleri ve örtüyü üzerlerine salmaları emredilmiş, incitilmemeleri için câriyelere benzemek kendilerine yasaklanmıştır. --- Dipnotlar: dediler, Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar!” (et-Tevbe, 23 “Andolsun ki ‘Allah üç unsurdan biridir’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Tanrı'nın dışında hiçbir ilâh yoktur. Şayet bu dediklerinden vazgeçmezlerse, böylece kâfir olanları elem verici bir azaba çarptırılacaklardır”. 28 Bu âyet Medineli yahudiler hakkında inmiştir. Onların Allah'ı incitmeleri Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmeleridir. Yine onlar Allah'ın yaratması gibi yarattıklarını iddia ediyorlardı. Yani semboller ve heykeller. Onların peygamberi incitmeleri ise onların Hz. Muhammed'in sihirbaz, deli, şair ve yalancı olduğunu iddia etmeleridir (Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, III, 54). 25 bk Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'l-ulüm, IIL, 60; Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyün, IV, 423. et Ali b. Ebü Tâlib hakkında inmiştir. Buna göre münafıklardan bir grup onu incitdılar (Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, HI, 54; Vâhidi, Esbâbü'nmekte ve onu yalanlamaktay 24 jmamsuilàhí beyana işaret etmektedir: “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabb'i hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: Rabb'im hayat veren ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete

Ahzab 33:58

57. Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir ceza hazırlamıştır.” 58. “Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümün kadınları incitenler apaçık bir bühtan ve günah yüklenmiş olmaktadırlar.” Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet “Allah'ın eli bağlanmış!" ve “Allah fakirdir, biz zenginiz” gibi sözler, söylediklerinde yahudiler, “Mesih Allah'ın oğludur” [§]ve “Allah üç unsurdan biridir sözleri söylediklerinde de hıristiyanlar hakkında inmiştir. Yine bu âyet melekler Allah'ın kızlarıdır” “putlar ilâhlardır” ve buna benzer sözler söylediklerinde müşrik Araplar hakkında inmiştir. Onların Resülullah'ı incitmeleri, onu üzdükleri ve azı dişini kırdıkları zamandır. Yine onların “o delidir, sihirbazdır” ve benzeri sözleri onu incitmektedir. Bunun üzerine Allah Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir meâlindeki ilâhi beyanı indirmiştir. O şöyle buyurmaktadır: Allah onlara bu dünyada ve âhirette azap etmiştir. Allah'ın onlara bu dünyada azap etmesi Bedir savaşında kılıçla öldürülmeleridir. Yani müşrik Araplar'ın öldürülmeleridir. Ehl-i Kitab'ın bu dünyadaki cezası ise kıyâmete kadar cizye ödemeleridir. Âhiretteki azap ise cehennemdir. Bazıları buna yakın bir görüş olarak şöyle demiştir: Allah ve resülünü incitenler birtakım sembollere ve heykellere tapanlardır. Onların cezası bildirilen durumlardır", Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Yani onlar hakkında kötü konuşanlar. Bazıları şöyle demiştir: Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir. Bunlar Âişe'ye (r.a.) Safvan adlı kişi sebebiyle iftirada bulunanlardır. Onlar eşi Âişe'ye (r.a.) iftira attıklarında Resülullah incitmişlerdir. O, onların bu iftiralarından beridir. Mümin erkek ve mümin kadınlar. Yani Safvân ve Âişe (r.a.)2!5. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan Ali b. Ebü Tâlib (r.a.) hakkında inmiştir”©, Bu yoruma göre onların bu dünyadaki cezaları kırbaçlanmak; âhiretteki cezaları ise cehennemdir. Bu tehdidin bütün mümin erkek ve mümin kadınlara hak 22 “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur’ dediler, hıristiyanlar da 'Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur” etmedikleri halde iftira atan kimseler hakkında olması da mümkündür, En doğrusunu Allah bilir. Allah'ı ve resülünü incitenler. İncitilmenin Allaha nispet edilmesi, şa. dece resülünün murat edilmesi mânasında anlaşılabilir. Çünkü Allah hakkın. da “bir şeyden incinmekte veya bir şey onu incitmektedir” denilmesi mümkün değildir. Çünkü incinme ona ilişen bir zarardır. Allah kendisine bir zarar veya menfaatin ilişmesinden münezzehtir. Bilakis O, zalıyla her şeye üstün ve galip gelen, güç yetiren ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır. İncinmenin ona nispet edilmesinden maksat sadece resülünün incinmesidir. “Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar”2'? meâlindeki ilâhi beyanda bu mânayı açıklamıştık. Yani Resúlullah? aldatmaya kalkışıyorlar. Veya O'nun dostlarını aldatmaya kalkışıyorlar. Çünkü Allah aldatılmaz. Yine bu, “Allaha yardım ederseniz O da size yardım eder”?! meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Yani Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder. Veya Resülullah'a ve dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder. Bunun benzeri kullanımlar Kur'ânda çoktur. Cenâb-ı Hak bunu kendi zatına nispet etmiş, fakat dostlarını murat etmiştir. Bu beyan da bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Hatalardan korunma ve başarı ancak Allah sayesinde mümkündür. Ancak buradaki incitmeden -belirtilen Allah'ı incitmeyi kastediyorum- masıyetin murat edilmesine gelince bu mümkündür. Aynı şekilde Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Beni inciten Allah'ı incitmiş olur”, Yani bana karşı gelen Allaha karşı gelmiş olur. Bu âyette bir lafızdan farklı mânaların kastedilmesinin mümkün olduğuna dair açıklama vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, burada Resülullah'ı incitmekten bahsetmiş ve akabinde bu dünya ve âhirette karşılaşılacak lânet ve azabı içeren şiddetli tehdidi bildirmiştir. Bundan önceki âyette ise yine incitme kavramını kullanarak şöyle buyurmuştur: “Bu davranışınız peygamberi incitiyor... Resülullahı incitmeye hakkınız yoktur””, Şüphesiz bu âyette bildirilen incitme kavramından anlaşılan mâna, Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen incitme kavramından anlaşılan mânadan farklıdır. Her ne kadar lafzın zâhiri kök itibariyle aynı olsa da bunlardan biri müminler hakkında, diğeri ise kâfirler hakkındadır. Aynı şekilde “içinizden kim haksızlık yoluna sapmış ise ona büyük bir azap tattırırız!”2! meâlindeki ilâhi beyanda Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği zulüm kavramından anlaşılan mâna, Âdem'in (a.s.) “Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik” anlamındaki ilâhi beyanda söylediği zulümden anlaşılan mânadan farklıdır. Yine Müsâ'nın (a.s.) “Ben, o işi oanda sonunun ne olacağını bilmeyerek yaptım”” diyerek belirtmiş olduğu dalâlet kavramından anlaşılan mâna, Firavun ve diğer inkârcıların dalâletinden anlaşılan mânadan farklıdır. Fısk kavramı da böyledir. Bunun benzerini çoğaltmak mümkündür. Bunun benzeri kavramlar tek bir lafız olsalar da bunlardan tek bir mânayı anlamamız gerekmez. Aksine farklı yerlerde farklı mânalarda anlaşılabilir. Yine bu âyette Resülullah'ın ısmetine dair delil vardır. Buna göre onda hiçbir şekilde incitmeyi hak edecek bir davranış sâdır olmaz. Mümin erkekler ve mümin kadınlarda incitilmeyi hak edecek davranışlar ortaya çıkar. Nitekim Cenâb-ı Hak Resülullah'ın incitilmesini [ ]herhangi bir sınırlama ve kayıt ol- Ë maksızın belirtmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Allah'ı ve resülünü incitenleri Allah lânetlemiştir. Halbuki O, müminlerin incitilmesi beyanını fiil yapma şartına bağlı kılarak bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Fiil yapma şartı, onların incitilmeyi hak edecek bir fiil yapabileceklerini ve onlardan bunu gerekli kılacak bir fiilin sâdır olabileceğini göstermektedir. Peygambere gelince ondan bunu hak edecek veya bunu gerekli kılacak bir fiil sâdır olmaz. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. “Lânet” kelimesi sözlükte kovmak mânasına gelir. Cenâb-ı Hak onları rahmetinden kovmuş ve uzaklaştırmıştır. Bühtan hakkında ise şöyle denmiştir: Bir kişide bulunmayan bir durumun söylenmesidir. “Buhite” fiili hakkında şöyle denilmiştir: Şaşıp kaldı, söyleyecek bir şeyi kalmadı demektir. Bazıları şöyle demiştir: Hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler. Bu beyan, câriyelerle zina etmeyi isteyen bir grup hakkında inmiştir. Hür kadınlar o dönemde geceleri câriyelerin giyindiği gibi dışarı çıkıyorlardı. Onlar da bu kadınları takip ediyorlar ve câriyelerden istedikleri ilişkiyi bunlardan istiyorlardı. Bu durum erkekleri incitiyor ve söz konusu kadinlar da bundan son derece inciniyorlardı. O kadınlar bu konuda Resülullah'a şikâyette bulundular. Bunun üzerine hak etmedikleri halde mümin erkek ve mümin kadınları incitenler meâlindeki ilâhi beyan nâzil olmuştur. Sonra bu durumda hür kadınlar oldukları anlaşılsın diye dış örtülerini örtmeleri ve örtüyü üzerlerine salmaları emredilmiş, incitilmemeleri için câriyelere benzemek kendilerine yasaklanmıştır. --- Dipnotlar: dediler, Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar!” (et-Tevbe, 23 “Andolsun ki ‘Allah üç unsurdan biridir’ diyenler de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Tanrı'nın dışında hiçbir ilâh yoktur. Şayet bu dediklerinden vazgeçmezlerse, böylece kâfir olanları elem verici bir azaba çarptırılacaklardır”. 28 Bu âyet Medineli yahudiler hakkında inmiştir. Onların Allah'ı incitmeleri Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmeleridir. Yine onlar Allah'ın yaratması gibi yarattıklarını iddia ediyorlardı. Yani semboller ve heykeller. Onların peygamberi incitmeleri ise onların Hz. Muhammed'in sihirbaz, deli, şair ve yalancı olduğunu iddia etmeleridir (Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, III, 54). 25 bk Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'l-ulüm, IIL, 60; Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyün, IV, 423. et Ali b. Ebü Tâlib hakkında inmiştir. Buna göre münafıklardan bir grup onu incitdılar (Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, HI, 54; Vâhidi, Esbâbü'nmekte ve onu yalanlamaktay 24 jmamsuilàhí beyana işaret etmektedir: “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabb'i hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut u) görmedin mi! İşte o zaman İbrahim: Rabb'im hayat veren ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete

Ahzab 33:59

59, Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir. [Kadınlara Yönelik Tesettür Emri] Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet Medinede muhacir kadınlar hakkında inmiştir. Buna göre muhacirler Medine'ye geldiler. Burası dar bir yerdi. Muhacirlerle birlikte kadınları da vardı. Onlar ensarla birlikte yurtlarında yaşadılar. Böylelikle yer onlar için iyice daraldı. ) Kadınlar geceleyin boş araziye çıkıp orada ihtiyaç gideriyorlardı. İçinde kötülük bulunan kimseler geceleyin kadınları gözetliyor ve onlara gelip cinsel ilişkide bulunmayı teklif ediyorlardı. Onlar aslında câriyeleri arıyorlardı. Fakat geceleyin câriye ile hür kadın birbirinden fark edilmiyordu. Çünkü o dönemde hür ve câriyelerin kıyafetleri aynıydı. Müminlerin hanımları, geceleyin kötü ve içi bozuk insanlar tarafından karşılaştıkları durumu kocalarına anlatmışlardır. Onlar da bunu Resülullah'a anlatmış, bunun üzerine onlar hakkında Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle meâlindeki âyetin sonuna kadar olan kısmı nâzil olmuştur”“. Hür kadınlara dıs örtüler Ë ört iğ ANN, j miştir ki bu, hür kadınlar ile kia sn üzerlerine giyip salmaları emredileçmiş, o da onu kamciyla dö pile ia bir câriye örtünmüş bir halde yanından lie benzetme” a cövmüştür. Hz. Ömer ona “örtünü aç, kendini hür kadına ise bunu örtmesi Dolayısıyla o câriyelere örtüsünü açmasını, hür i emi By Ağ emretmiştir, Ayrıca hür kadınlara Nûr süresinde vi eki m aşörtülerini yakalarının üzerine örtmeleri emredilmiştir: Başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler”, Bu emrin sebebi boyundaki iy görünmemesidir. Yine kadınlara görünen kısımlar hariç yabancılara e a sas göstermek yasaklanmıştır. Bu âyette onlara, hür kadınlar oldukları bilinsin ve böylece belirtilen sebeplerle incitilmesinler diye dış örtülerini giyip üzerlerine salmaları emredilmiştir. Bu âyette geçen “cilbâb” kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun manto gibi dış giysi (ridâ) olduğunu söylemiştir. Bu kelimenin çoğulu olan “celâbib” “erdiye”, yani cübbe demektir. Bu İbn Kuteybe'nin görüşüdür”, Kadınlara dış giysi ve örtülerini giymeleri emredilmiştir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Celâbib” başı da örten dış örtüdür (mekâni'). Bu kelimenin tekili “cilbâb” 'dır. Denilir ki: “Tecelbebi” yani başını da örten giysiyi örtün. Bu kelime başörtüsünün üzerine giyilen örtü demektir. (SIBu âyette hür kadınların ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarı çıkmalarına ruhsat verildiğine dair delil vardır. Çünkü eğer dışarı çıkmaları caiz olmasaydı dış örtülerini giyip üzerlerine salmaları emredilmezdi; aksine dışarı çıkmaları yasaklanırdı. Bu durum kadınların ihtiyaçlarını karşılamak üzere dışarı çıkmalarının caiz olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. 25 o Vâhidi, Esbâbü'n-nüzül, s. 273; Beğavi, Me'âlimü't-tenzil, VI, 376. --- Dipnotlar: 26 o Abdürrezzâk es-San'âni, el-Musannef, II, 135; İbn Ebü Şeybe, e/-Musannef, IV, 344, 27 Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Açıkta kalanlardan başka süslerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağla28 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, S1352

Ahzab 33:60

Münafıklar ve kalplerinde kötülük bulunanlar yaptıklarına son vermezlerse. Münafıklar yaptıklarına son vermezlerse sözü şu mânaya gelebilir: Yani onlar daha önce bahsedilen hür kadınlara zina teklifinde bulunma ye onlara kötülük etmeye son vermezlerse. Zira onlara bu fiilleri yapanlar münafıklardı. Müslümanların o dönemde böyle bir fiilde bulunmaları mümkün değildir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Münafıklar yaptıklarına son vermezlerse. Bu münafıklar ve bahsedilen kimseler söz konusu davranışlarından vazgeçmezlerse kendilerine belirtilen cezalar uygulanır. Bazıları şöyle demiştir: Münafıklar düşman haberleriyle insanları korkutuyor ve bu haberleri yayıyorlardı. Onlar şöyle diyorlardı: Size çok sayıda ve hazırlıklı düşman gelmektedir. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda bildirilen durum gibidir: “Birtakım insanlar onlara, “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun dediler”, Onları korkutuyor ve zayıf görüyorlardı ki o inkârcılarla savaşmasınlar. Bunlar münafıklıklarını ve müminlere muhalif olduklarını gizliyorlardı. Yine bu münafıklar müminlerle berabermiş gibi davranıyorlar, kendi aralarında ise gerçeği gizliyorlardı. Ayrıca onlar günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme konularını aralarında fısıldaşıyorlardı. Bundan dolayı böyle davranmaları yasaklandı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme konusunda fısıldaşmayın””, O burada da şöyle buyurmuştur: Münafıklar ve kalplerinde kötülük bulunanlar son vermezlerse, yani yaptıklarına, seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar. Bazıları şöyle demiştir: seni onların üzerine sevkedeceğiz. Yani seni onlara musallat edeceğiz. Bazıları şöyle demiştir: Seni onların üzerine sevkedeceğiz. Bazıları şöyle demiştir: Seni onlara karşı hırslı yapacağız. Sanki buradaki hırsla yöneltme, peygamberin ötekilerle kılıçla karşı karşıya gelmesi ve onları öldürmesi için onunla diğerleri arasını serbest bırakma mânasındadır. Resülullah onlarla daha önce dille karşı karşıya geliyordu. Cenâb-ı Hak bu zamana kadar onlarla kılıçla savaşma emri vermemişti. I)Cenâb-ı Hak nerede bulunsalar, onların lânetlenmiş olduklarını bildirmiştir. Yani nerede bulunsalar kovulmuşlardır. Çünkü lânet kovulmak demektir. Yine onlar nerede bulunsalar yakalanıp öldürüleceklerdir. Sen, onları bilmediğin az bir dönem hariç seninle beraber oturamayacaklardır. Kalplerinde çürüklük bulunanlar. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar zina yapan kişilerdir. Münafıklar, Bunlar münafıklardır. Medine'de asılsız haberler yayanlar. Bunlar münafık değildirler, Fakat bunlar haberleri yaymayı seven bir gruptur. Denilir ki: “İrcâf” haber yaymak demektir. Münafığın gerçekten inkârcılarla gizlice beraber olan kimse olması mümkündür. Kalbinde kötülük bulunan kimse ise kalbinde şüphe ve tereddüt bulunan ve fakat ne açık ne de gizli bir şekilde inkârcılarla beraber olmayan kişidir. Bu kişi inkârcı ile münafık arasında bulunan kimsedir.

Ahzab 33:61

Münafıklar ve kalplerinde kötülük bulunanlar yaptıklarına son vermezlerse. Münafıklar yaptıklarına son vermezlerse sözü şu mânaya gelebilir: Yani onlar daha önce bahsedilen hür kadınlara zina teklifinde bulunma ye onlara kötülük etmeye son vermezlerse. Zira onlara bu fiilleri yapanlar münafıklardı. Müslümanların o dönemde böyle bir fiilde bulunmaları mümkün değildir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Münafıklar yaptıklarına son vermezlerse. Bu münafıklar ve bahsedilen kimseler söz konusu davranışlarından vazgeçmezlerse kendilerine belirtilen cezalar uygulanır. Bazıları şöyle demiştir: Münafıklar düşman haberleriyle insanları korkutuyor ve bu haberleri yayıyorlardı. Onlar şöyle diyorlardı: Size çok sayıda ve hazırlıklı düşman gelmektedir. Bu, tıpkı şu ilâhi beyanda bildirilen durum gibidir: “Birtakım insanlar onlara, “İnsanlar size karşı asker toplamışlar, onlardan korkun dediler”, Onları korkutuyor ve zayıf görüyorlardı ki o inkârcılarla savaşmasınlar. Bunlar münafıklıklarını ve müminlere muhalif olduklarını gizliyorlardı. Yine bu münafıklar müminlerle berabermiş gibi davranıyorlar, kendi aralarında ise gerçeği gizliyorlardı. Ayrıca onlar günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme konularını aralarında fısıldaşıyorlardı. Bundan dolayı böyle davranmaları yasaklandı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Günah işleme, haksızlık etme ve peygambere karşı gelme konusunda fısıldaşmayın””, O burada da şöyle buyurmuştur: Münafıklar ve kalplerinde kötülük bulunanlar son vermezlerse, yani yaptıklarına, seni onların üzerine sevkedeceğiz; o zaman seninle beraber orada fazla oturamayacaklar. Bazıları şöyle demiştir: seni onların üzerine sevkedeceğiz. Yani seni onlara musallat edeceğiz. Bazıları şöyle demiştir: Seni onların üzerine sevkedeceğiz. Bazıları şöyle demiştir: Seni onlara karşı hırslı yapacağız. Sanki buradaki hırsla yöneltme, peygamberin ötekilerle kılıçla karşı karşıya gelmesi ve onları öldürmesi için onunla diğerleri arasını serbest bırakma mânasındadır. Resülullah onlarla daha önce dille karşı karşıya geliyordu. Cenâb-ı Hak bu zamana kadar onlarla kılıçla savaşma emri vermemişti. I)Cenâb-ı Hak nerede bulunsalar, onların lânetlenmiş olduklarını bildirmiştir. Yani nerede bulunsalar kovulmuşlardır. Çünkü lânet kovulmak demektir. Yine onlar nerede bulunsalar yakalanıp öldürüleceklerdir. Sen, onları bilmediğin az bir dönem hariç seninle beraber oturamayacaklardır. Kalplerinde çürüklük bulunanlar. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar zina yapan kişilerdir. Münafıklar, Bunlar münafıklardır. Medine'de asılsız haberler yayanlar. Bunlar münafık değildirler, Fakat bunlar haberleri yaymayı seven bir gruptur. Denilir ki: “İrcâf” haber yaymak demektir. Münafığın gerçekten inkârcılarla gizlice beraber olan kimse olması mümkündür. Kalbinde kötülük bulunan kimse ise kalbinde şüphe ve tereddüt bulunan ve fakat ne açık ne de gizli bir şekilde inkârcılarla beraber olmayan kişidir. Bu kişi inkârcı ile münafık arasında bulunan kimsedir.

Ahzab 33:62

Bu, Allah'ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur. Bazıları şöyle demiştir: Allahın geçmiş ümmetlerdeki kanunu, inkârcıları helâk etmesidir. Allah'ın kanunu sözü şu mânaya da gelebilir: Allah'ın geçmiş ümmetlerde münafıklar hakkındaki kanunu, söz konusu kişiler hakkında bildirmiş olduğu helâk etmektir. Mukâtil şöyle demiştir: Daha önce gelip geçenler hakkında. Yani esir edildikleri ve öldürüldükleri zaman Bedir savaşına katılanlar hakkında”. En doğrusunu Allah bilir. 131 gale G sasi z OI DIS

Ahzab 33:63

“Io Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, HI, 55. İnsanlar sana kıyâmetin vaktini soruyorlar. Buradaki kıyâmete ilişkin sorunun, bir diğer âyette bildirilen husus olması mümkündür. Nitekim söz konusu âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ne zaman gelip çatacak? diye sana kıyâmet saatini sorarlar”. Sorunun kıyâmetin kopması hakkında olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır. Bu âyette Resülullah'ın nübüvvetinin ispatına dair delil vardır. Çünkü kendisine kıyâmet hakkında soru sorulduğunda kendisine emredildiği üzere bu işi ve bunun bilgisini Allah'a havale etmiştir. (SJResülullah'ın dışında biri olsaydı bilsin veya bilmesin onlara cevap verirdi. Zira dünya hayatında liderlik talep eden kimseler böyle yaparlar. Bu kimselere bir şey sorulduğunda bilmeseler de bir şey söylerler. Çünkü bu durum onların liderliğinin devamı için daha uygundur. Dolayısıyla Resülullah dünya hayatındaki liderlerin yaptığı gibi yapmadığına, aksine “onun bilgisi Allah katındandır” dediğine göre bu durum, Resülullah'ın kendisine tebliğ etmesi emredilen ilâhi buyrukları ve vahiyleri tebliğ eden bir kişi olduğunu göstermektedir. Ne bilirsin, belki de kıyâmet yakında gerçekleşir. Bu beyan, bir tehdit ve uyarı konumundadır. Yine bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur ki sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bil ki kıyâmet yakında gerçekleşecektir, bu gereklilik mânasındadır. Çünkü “lealle” kelimesi Allah tarafından kullanılınca zorunluluk mânası içerir. Gelecekte olacak olan olay vuku bulmuş olan gibidir. İkinci olarak bu beyan ummak (teracci) mânasına gelir. Yani kıyâmetin yakın olduğunu umarak amel edin. En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:64

64. “Şüphesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. 65. “Onlar, orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.” [İnkârcıların Âhirette Karşılaşacakları Azap ve Duyacakları Pişmanlık] Şüphesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Allah kâfirleri lânetlemiştir. Yani onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. Çünkü O, onların inkârı imana tercih edeceklerini ve sonuna kadar bu hal in İm ai Onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar, oraeğ alacaklardır. Onlar, orada ebedi olarak kalacaklardır. Bu EML my nin ve Ebu'l-Huzeyl el-Allâf'ın görüşünü reddetmektedir. Cehmiyyenin görüşünün reddine gelince onlar cennet ve cehennemin son bulacağını iddia etmektedir. Onlar demişlerdir ki: Çünkü bizler cennet ve cehennemi sonlu ve sınırlı kabul etmezsek bu ikisi Allah'ın ilminin dışına çıkar. Zira sonsuz olan varlıklar Allah'ın ilminin dışında kalır, yani onu kapsamaz. Fakat bu, gerçeğe uzak bir görüş olup Rab'lerine ilişkin bilgisizliklerinin bir sonucudur. Çünkü Allah'ın sonsuz olan varlıklara dair bilgisi onların sonsuz olduğudur. Onun sonlu olan varlık hakkındaki bilgisi de onun sonlu olduğudur. (Jİster sonlu ister sonsuz olsun bir şeyin Allah'ın ilminin kapsamı dışına çıkması mümkün değildir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allâ£'ın görüşünün reddine gelince o şöyle demektedir: Cennetlikler ve cehennemlikler bir dönemde öyle bir hale gelirler ki Allah onlardan birinin lezzetini veya nimetini yahut azabını arttırmak istediğinde bunu yapamayacaktır. Veya o buna benzer bir görüş söylemiştir. Allah hakkında böyle aşırı sözler söylemekten O'na sığınırız. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır. Âhirette kendilerine yarar sağlayacaklarını ve yardımcı olacaklarını umdukları dünyadaki araçların ve taraftarlarının çokluğu veya putlara tapmaları gibi hususlar. Aksine bütün bunlar onları bırakıp gitmiş ve onlar mahrum olmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu şöyle bildirmektedir: “Uydurdukları putlar kendilerini nasıl bırakıp gitti”? En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:65

64. “Şüphesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. 65. “Onlar, orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.” [İnkârcıların Âhirette Karşılaşacakları Azap ve Duyacakları Pişmanlık] Şüphesiz Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Allah kâfirleri lânetlemiştir. Yani onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. Çünkü O, onların inkârı imana tercih edeceklerini ve sonuna kadar bu hal in İm ai Onlara alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar, oraeğ alacaklardır. Onlar, orada ebedi olarak kalacaklardır. Bu EML my nin ve Ebu'l-Huzeyl el-Allâf'ın görüşünü reddetmektedir. Cehmiyyenin görüşünün reddine gelince onlar cennet ve cehennemin son bulacağını iddia etmektedir. Onlar demişlerdir ki: Çünkü bizler cennet ve cehennemi sonlu ve sınırlı kabul etmezsek bu ikisi Allah'ın ilminin dışına çıkar. Zira sonsuz olan varlıklar Allah'ın ilminin dışında kalır, yani onu kapsamaz. Fakat bu, gerçeğe uzak bir görüş olup Rab'lerine ilişkin bilgisizliklerinin bir sonucudur. Çünkü Allah'ın sonsuz olan varlıklara dair bilgisi onların sonsuz olduğudur. Onun sonlu olan varlık hakkındaki bilgisi de onun sonlu olduğudur. (Jİster sonlu ister sonsuz olsun bir şeyin Allah'ın ilminin kapsamı dışına çıkması mümkün değildir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allâ£'ın görüşünün reddine gelince o şöyle demektedir: Cennetlikler ve cehennemlikler bir dönemde öyle bir hale gelirler ki Allah onlardan birinin lezzetini veya nimetini yahut azabını arttırmak istediğinde bunu yapamayacaktır. Veya o buna benzer bir görüş söylemiştir. Allah hakkında böyle aşırı sözler söylemekten O'na sığınırız. Hiçbir dost, hiçbir yardımcı bulamayacaklardır. Âhirette kendilerine yarar sağlayacaklarını ve yardımcı olacaklarını umdukları dünyadaki araçların ve taraftarlarının çokluğu veya putlara tapmaları gibi hususlar. Aksine bütün bunlar onları bırakıp gitmiş ve onlar mahrum olmuşlardır. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu şöyle bildirmektedir: “Uydurdukları putlar kendilerini nasıl bırakıp gitti”? En doğrusunu Allah bilir.

Ahzab 33:66

Yüzlerinin ateşte bir yandan bir yana döndürüleceği gün. Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Yüzüstü cehenneme sürülecek olanlar”, Bunun aslı şu ilâhi beyanda bildirilen durumdur: “Şimdi (düşünün, önünü görmeden), yüzüstü sürünen mi hedefe erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?” Onlara bu dünya hayatında bulundukları durumun aynısıyla muamele edilecektir. Keşke Allah'a ve Resül'e itaat edeydik diyecekler. İnkârcılar, başlarına geldiği sırada azabı gördükleri için âhirette devamlı bir şekilde bu sözü tekrar edip söyleyeceklerdir: Keşke Allah'a ve Resüle itaat edeydik. Mutlak olarak peygamber kavramı Resülullah'ı ifade eder. Mutlak olarak yol Allah'ın yolunu ifade eder. Mutlak olarak din de Allah'ın dinini ifade eder. Bu, Kurânda bilinen bir durumdur. OLAI GAL GEL SL GABI GI Gil

Ahzab 33:67

Yine şöyle diyecekler: Ey Rabb'imiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yoldan saptırdılar. Bazıları şöyle demiştir: Önderler krallardır. Büyükler ise âlimlerdir. Önderlerin liderler; büyüklerin de onlardan daha düşük seviyedeki liderler olması mümkündür. “Resülâ” 55 ve “Sebilâ” kelimelerinin sonundaki elif, burada durulduğunda (vakf) okunur, durmayıp geçildiğinde ise okunmaz. Zira Araplar genel olarak okumada hareke üzerinde durmazlar, aksine kelime fethalı ise bir elif, kesralı ise bir yâ harfi eklerler”.

Ahzab 33:68

Ey Rabb'imiz! Onlara iki kat azap ver. Onlar kendilerini yoldan çıkaran ötekilerin daha fazla azap edildiklerini gördüklerinde kendilerinin teselli olacaklarını ve kederlerinin azalacağını zannederler. Nitekim bir kişi düşmanının Bir önceki âyette geçmektedir. belâ ve sıkıntıda olduğunu gördüğünde biraz teselli bulur. Bununla birlikte onlarda bu durumda bir teselli söz konusu olmayınca, aksine onların azabı arttırılıp şiddetlendiğinde derler ki: “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş!” Onları büyük bir lânete uğrat. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani onları büyük ve uzun bir azaba uğrat.

Ahzab 33:69

Ey iman edenler! Siz Müsâ'ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. Nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı. ) Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) insanların kendisini göreceği yerde yıkanmıyordu. Bu sebeple İsrâiloğulları “Müsâ'nın (a.s.) husyelerinde şişkinlik bulunmaktadır” dediler. Bu âlimler buna ilişkin olarak Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet ederler: “İsrâiloğulları bu hususta Allah'ın peygamberi Müsâ'yı kınamışlardır. O, bir yıkanmaya gittiğinde elbisesini bir taşın üzerine koymuş, taş da elbisesini alıp gitmiştir. Müsâ da “ey taş elbisemi ver” diyerek taşın peşinden koşmuştur. Tà ki o bu halde İsrâiloğulları'nın ileri gelenlerinden bir grubun yanından geçmiş, böylece onlar onda böyle bir hastalığın bulunmadığını öğrenmişlerdir. İşte bu, nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çikarmıştı meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen durumdur””, Müsâ (a.s.) onu kınamalarından inciniyordu. Aynı şekilde Resülullah da “Muhammed'in oğlu Zeyd” dediklerinde inciniyordu. Dolayısıyla “evlatlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın. Bu Allah katında adalete daha uygun bir davranıştır”? meâlindeki ilâhi beyanla onlara Zeyd'i babasının ismiyle çağırmaları emredildi. Yani Zeyd b. Hârise diye çağrılması emredildi. Fakat bu, gerçeğe uzak bir yorumdur. Çünkü Müsâ, onları avret yerlerinin örtülmesine davet ediyordu. Bu sebeple onların Müsâ'nın kendileriyle beraber yıkanmalarını ve avret yerlerini açmasını beklemiş olmaları mümkün değildir. Veya birinin onun avret yerini görmüş olması da mümkün değildirki bu çirkin bir sözdür-. Yahut insanlar onu çıplak görsün diye Cenâb-ı Hakk'ın ona bir taş musallat etmiş ve bu taşın onun elbiselerini kaçırmış olması da mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Müsâyı incitmişlerdir. Çünkü O, Hârun'la birlikte bir iş sebebiyle bir dağa çıkmış ve Hârun orada vefat etmiş, böylece Müsi (a.s.) İsrâiloğulları'na tek başına dönmüştür. Bunun üzerine İsrâiloğulları Müsâ'ya (a.s.) “sen onu kıskançlığından öldürdün” demişlerdir. Müsi (a.s.) onlara “yazıklar olsun size insan kardeşini öldürür mü?” demiştir. Böylece onlar Müsâ)yı incitmişlerdir. İşte bu siz Müsâ'ya eziyet eden kimseler gibi olmayın meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen durumdur. Bunun akabinde melekler Hârun'u getirmiş ve onların arasına koymuştur. O, onlara “beni kimse öldürmedi, ecelim geldi ve ben ecelimle öldüm” demiştir. İşte bu nihayet Allah onu onların dediklerinden temize çıkarmıştı meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen durumdur?!, Bu yorum gerçeğe uygundur. Fakat sanki bunun dışındaki bir yorum gerçeğe daha yakın ve daha uygundur. O da şudur ki her peygamberin kavmi, kendi peygamberlerine bir defasında delilik, başka bir defa sihir nispet etmişlerdir. Yine onlar peygamberlerine “o yalancıdır??, iftiracıdır”28 ve benzeri sözler söylemişlerdir. Halbuki onlar, onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Hiç şüphe yok ki peygamberler bu durumdan oldukça inciniyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hani Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz?”2“ Böyle bir durumun ilk anlatılanda olması mümkün değildir. Çünkü onlar belirtilen hastalığın onda olmadığını bilmeleri durumunda onu incitmezlerdi. Dolayısıyla bu durum, onların peygamberi incitmelerinin belirtmiş olduğumuz ve benzeri konulara dair olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde Allah'ın Resülullah'ın kavmini onu incitmekten nehyetmesi de ona bir defasında delilik, başka bir defa sihirbazlık, başka bir defa da Allah hakkında yalan söylemek ve iftira atmak nispet etmeleri sebebiyledir. Yoksa onların belirtmiş olduğu sebeplerden dolayı değildir. Müsâ Allah katında itibarlı bir kimse idi. Yani derece ve konum bakımından itibarlı bir kimseydi. 21 bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 194. 72 Muhtemelen İmam şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: “Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır” (Sâd, 38/4). Muhtemelen İmam şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen sadece uyduruyorsun dediler. Öyle değil, fakat onların çoğu bilmezler”. ANY AN SURE SI 440

Ahzab 33:70

70-71. “By iman edenler? Allaha itaatsizlikten sakının ve doğru süz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, sünahlarımız Ningi sia. Kim Allaha Ve resdlüne itoat ede PSE Çerçi “ten büyük bir kazanç elde eder" Ey iman edenleri Allah'a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin, Allatvtan sakının sözü su màn: aya gelebilir: Yani şu anda şirkten sakının. Ve doğru söz söyleyin, Yani şu anda tevhidi yerine getirin, Çünkü Genâb- Hak bu beyanla müminlere hitap etmiştir. [ ]Ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Yani tevhitle, Çünkü tevhitle işler düzelir ve temizlenir, Yine tevhitle günahlar baAşlanır ve onunla büyük kurtuluş gerçekleşir. Başarıya ulaşmak ancak Allah sayesinde mümkündür. Allah'tan sakının sözü şu manaya da gelebilir; Sizinle diğer insanlar arasında olabilecek hıyanet konusunda Allah'tan sakının, Yani insanlara hıyanet etmeyin. Ve doğru söz söyleyin, Yani doğruyu ve hakikati söyleyin, Yani yalan söylemeyin, çirkin sözler ve benzerlerini söylemeyin. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Allah'tan sakının, Ona isyan etmeyin ve iyilik edin, kötülükten sakımn. Ve doğru söz söyleyin. İnsanlara iyiliği tavsiye edin, kötülükten sakındırın. Ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın, Bu beyanın sonuna kadar vâdedilenler gerçekleşsin, En doğrusunu Allah bilir, Ebü Avsece şöyle demiştir: “Sedâd”, doğru olmak (istikamet) demektir. Şöyle dersin: “Seddedekallâhu ve erşedek” (das, al da.) Allah seni doğru kılsın ve sana doğru yolu göstersin! Ebü Ubeyde şöyle demiştir: “esSedâd”, doğru olmak demektir”, İbn Kuteybe de böyle söylemiştir?" Buradaki doğruluk sanki adaletli olmak demektir. “İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 352. GE YİN 2591; AZN d SUNI Eze Gi

Ahzab 33:71

70-71. “By iman edenler? Allaha itaatsizlikten sakının ve doğru süz söyleyin ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, sünahlarımız Ningi sia. Kim Allaha Ve resdlüne itoat ede PSE Çerçi “ten büyük bir kazanç elde eder" Ey iman edenleri Allah'a itaatsizlikten sakının ve doğru söz söyleyin, Allatvtan sakının sözü su màn: aya gelebilir: Yani şu anda şirkten sakının. Ve doğru söz söyleyin, Yani şu anda tevhidi yerine getirin, Çünkü Genâb- Hak bu beyanla müminlere hitap etmiştir. [ ]Ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın. Yani tevhitle, Çünkü tevhitle işler düzelir ve temizlenir, Yine tevhitle günahlar baAşlanır ve onunla büyük kurtuluş gerçekleşir. Başarıya ulaşmak ancak Allah sayesinde mümkündür. Allah'tan sakının sözü şu manaya da gelebilir; Sizinle diğer insanlar arasında olabilecek hıyanet konusunda Allah'tan sakının, Yani insanlara hıyanet etmeyin. Ve doğru söz söyleyin, Yani doğruyu ve hakikati söyleyin, Yani yalan söylemeyin, çirkin sözler ve benzerlerini söylemeyin. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Allah'tan sakının, Ona isyan etmeyin ve iyilik edin, kötülükten sakımn. Ve doğru söz söyleyin. İnsanlara iyiliği tavsiye edin, kötülükten sakındırın. Ki, Allah sizin işlerinizi düzeltsin, günahlarınızı bağışlasın, Bu beyanın sonuna kadar vâdedilenler gerçekleşsin, En doğrusunu Allah bilir, Ebü Avsece şöyle demiştir: “Sedâd”, doğru olmak (istikamet) demektir. Şöyle dersin: “Seddedekallâhu ve erşedek” (das, al da.) Allah seni doğru kılsın ve sana doğru yolu göstersin! Ebü Ubeyde şöyle demiştir: “esSedâd”, doğru olmak demektir”, İbn Kuteybe de böyle söylemiştir?" Buradaki doğruluk sanki adaletli olmak demektir. “İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 352. GE YİN 2591; AZN d SUNI Eze Gi

Ahzab 33:72

[İnsanın Yüklendiği Emanet] Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik. Müfessirler bu âyette bildirilen emanetin yorumunda güç bir işe koyularak çeşitli görüşler bildirmişlerdir. Bazıları şöyle demiştir: Bu emanet, kelime-i şehâdet ve tevhittir. Onlardan bazıları şöyle demiştir: Bu, Allah'ın kullarına farz kılmış olduğu tüm farzlardır. Bazıları şöyle demiştir: Bu, namaz [ ]oruç, hac ve benzeri, insanlara emredilen ve yasaklanan tüm buyruklardır. Fakat burada bildirilen ve ismi belirtilen varlıklara teklif edilen emanetin mahiyeti konusunda konuşmakla meşgul olma ve böyle bir yükün altına girme çok gerekli bir iş değildir. Bunun yorumuna dair “kesinlikle şudur” diyerek yükümlülük altına girmek gerekli değildir. Çünkü bu beyan açık değildir (müphemdir), ancak Resülullah'tan gelen bir rivayetle bilinebilir. Yine bu beyanın, yorumuyla meşgul olunmayacak anlamı gizli beyanlardan kabul edilmesi gerekir. Bu hususta en doğrusunu Allah bilir. Burada belirtilen emanetin göklere, yere ve dağlara teklif edilmesi, onların bunu yüklenmekten kaçınmaları ve bundan korkmalarına dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik. Yani burada belirtilen gökler, yer ve dağların yaratılışını bu bildirilen emaneti yüklenemeyecek şekilde yarattık. Onlar bunu yüklenmek istemediler. Bu, yaratılıştan kaynaklanan bir istememedir. Yani onlar bunu taşıyabilecek bir yaratılışta yaratılmamışlardır. Onu insan yüklendi. Yani insanı bunu yüklenebilecek bir yaratılışta yarattık. Bazıları bu görüşü benimsemiştir. Bazıları şöyle demiştir: Teklif ettik. Bu beyan hakikat mânasına göre teklifi ifade etmektedir. Ancak bu, bunu kabul etme, yüklenme, yerine getirdiğinde buna karşılık âhirette sevap, yerine getirmediğinde karşılığında ceza olması ile bu emaneti yüklenmeme, kabul etmeme dolayısıyla diğer cansız varlıklar gibi olma ve dünyanın son bulmasıyla sona erme, âhirette ne sevap ne de cezanin olmasi durumu arasinda bir tercih mânasındadır. Yoksa belirtilen emanetin onlara zorunlu bir sekilde teklif edilmiş olması, sonra da onların bunu istememiş ve bundan korkmuş olmaları mümkün değildir. [ ] Allah bunları, başka âyetlerde itaat eden ve boyun eğen varlıklar olarak nitelemiştir. Nitekim meâlen, şöyle buyurmuştur: “Ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin! buyurdu. "İsteyerek geldik” dediler”; “Şayet biz bu Kurânı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün”, O, başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvüd'un buyruğu altına soktuk”. Buna benzer beyanlarda bu durum belirtilmiştir. Dolayısıyla eğer söz konusu beyan hakikat mânası itibariyle teklifi ifade ediyorsa belirttiğimiz gibi bu, tercih etme mânasına gelir. Onu insan yüklendi. Dolayısıyla eğer bu emaneti yerine getirirse ona sevap, eğer yerine getirmezse ceza vardır. Bazıları şöyle demiştir: Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik. Yani gök ehline, yer ehline ve dağ ehline emaneti teklif ettik, fakat onlar bunu yüklenmediler. Ancak bu varlıklar içerisinden insan bu emaneti yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Kendine karşı çok zâlim, Rabb'inin emrine yönelik olarak çok cahildir?. Bazıları şöyle demiştir: Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular. Yani Allaha isyan etmekten kaçındılar ve bundan korktular. Yani hiçbir şekilde isyan etmediler. Onu insan yüklendi. Yani insan Rabb'ine isyan etti. Dolayısıyla buradaki yüklenme, isyandan ve günahtan kinâye yapılmıştır. Yine o şöyle der: Çünkü Kur'ân'da bahsedilen yüklenmenin tümü günah ve hata konusundadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim derler. Oysa onların hiçbir günahını gerçekten yüklenecek değillerdir”; “Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler””!, “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz Mâverdi, en-Nüket ve'-uyün, IV, 430. “e P yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yük. lenmiş oldular”, “Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?” Buna benzer beyanlar çoktur. [ ]Kuskusuz insan çok zalim, çoğ bilgisizdir. Pi beyan belirttiğimiz yorumlardan hangisine hamledilirse edilsin mânası doğru olur. En doğrusunu Allah bilir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Emanet ibadet demek. tir, Allah göklere, yere ve dağlara dedi ki: İçerdiği sonuçlarıyla birlikte kulluk yapmaya başlayacak mısınız? Onlar “Ya Rabbi kulluğun sonuçları nedir?” de. diler. Cenâb-ı Hak buyurdu ki: Eğer iyilik yaparsanız mükâfat alırsınız; eğer kötülük yaparsanız cezalandırılırsınız”, Onlar bunu yüklenmek istemediler. Ondan korktular. Yani ürktüler. Bu emanet insana teklif edildi, o bunu kabul etti. Bu Allah'ın âdemoğluna söylediği şu beyandır: “Ey iman edenler! Allah ve resülüne karşı hainlik etmeyin, emanetinize verilenlere de bile bile hiyanet etmeyin”. Allah ve resülüne karşı hainlik etmeleri emanet edilenlere masıyette bulunmaları mânasındadır. Emanete hainlik etmeleri ise Allah'ın onlara farz kıldığı ibadetleri terketmeleridir. Katâde şöyle demektedir: Allah'a andolsun ki emanet edilen varlıklarda masıyet bulunmamaktadır. Fakat onlara denildi ki: Bunu yüklenip hakkını yerine getirecek misiniz? Onlar da “buna gücümüz yetmez” dediler. İnsana -ki o Âdemdir- denildi ki: Sen bunu yüklenip hakkını yerine getirecek misin? O, “evet” dedi. Kuşkusuz o çok zâlim, çok bilgisizdir. Bu, emanetin hakkına dairdir?, Übey, İbn Mesüd ve Hafsa mushaflarında “feebeyne” şeklindedir. Yani ona güç yetiremediler. Ebú Muâz şöyle demiştir: “el-İbâü” Arap dilinde iki mânaya gelir. Bunlardan biri budur ki güç yetirememe demektir. Diğeri şu ilâhi beyanda geçen mânadır: “İblis dışındakiler derhal secde ettiler; o direndi”, Yani isyan etti ve emri yerine getirmedi. Hasan-ı Basri şöyle demektedir: Emanet göklere ve bahsedilen Kuşkusuz insan çok zâlimdir. Kendine kar Bu, önceki yorumun benzeridir. şı. Çok bilgisizdir. Rabb'ine dair. Bazıları şöyle demiştir: O çok z dine karşı. Çok bilgisizdir. Yüklend işin aslı başta belirttiğimiz gibi em yere ve dağlara emanetin nasıl tekli âlimdir. Günah işlemesi konusunda kenIi emanetin neticesine dair. Bu beyanda anetin mahiyetinin, sözü edilen göklere, f edildiğinin, onların bundan nasıl kaçındıklarının ve korktuklarının tefsir edilemeyeceğidir. Bundan ne murat ettiği hususunda en doğrusunu Allah bilir, --- Dipnotlar: 351 “inkarcılar müminlere, ‘Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim derler. Oysa onların hiçbir günahını gerçekten yüklenecek değillerdir; hakikatte onlar katıksız yalancılardır. Onlar mutlaka kendi günah yükleriyle birlikte başka yükler de yüklenecekler varlıklara teklif edildi ve onlara denildi ki: İçerdiği sonuçlarla birlikte beraber emaneti alacak mısınız? Onlar “Ey Rabb'imiz içerdiği sonuçlar nedir?” dediler. Onlara dendi ki: Eğer iyilik yaparsanız karşılığını alırsınız, eğer kötülük yaparsanız cezalandırılırsınız. Onlar da “hayır” dediler. Onu insan yüklendi. 22 “Sonuç olarak, kıyâmet gününde kendi günahlarını eksiksiz yüklendikleri gibi bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarından da yüklenmiş oldular. İşte görün, yüklendikleri şey Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'l-ulüm, HI, 62; Beğavi, Meâlimü't-tenzil, VI, 380. Taberi, Câmi'wl-beyân, XIX, 201.

Ahzab 33:73

Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul buyursun. Yani buna riayet etmeyeceğini ve bunu zâyi edeceğini bildiği kimseleri cezalandırsın diye. İnsanın yüklendiği emaneti kastediyorum. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın bildirmiş olduğu münafıklar ve müşrikler bu emaneti zâyi etmişlerdir. Yine bu emaneti zâyi etmeyen ve buna riayet edeni mükâfatlandırsın diye. Bunlar da müminlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah çok bağışlayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. Yani âhirette müminlere karşı kesinlikle çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Tövbe etmeden ölseler dahi onların akıbeti cennettir. İnkârcılara karşı ise tövbe etmeleri durumunda çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. 9 Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyün, IV, 430.

Sebe' 34:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla, iasi ILU Go a G sill h esdi [Allah Gökte ve Yerde Ne Varsa Her şeyin Sahibidir ve Her Şeyi Bilir] Hamd Allah'a mahsustur. Müfessirler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak yarattığı varlıklara yaptıkları lütuflar vesilesiyle kendi zatını övmüştür. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Bu beyan Allah'tan yarattığı varlıklara bahşetmiş olduğu nimetler ve lütuflar vesilesiyle O'na hamdetme ve övgüde bulunmaya ilişkin bir öğretimdir. Öyle ki eğer O'nun, kendisine hamdetme ve övgüde bulunmayı öğretmesi olmasaydı, onlar bunu bilemezlerdi. İkinci mâna şudur: O, kendi zatını övmüştür, çünkü O, insanlarda, bahşettiği nimetlere ve ihsanlara karşı hakkıyla tam bir hamd ve övgüde bulunma kudretini görmemiştir. Dolayısıyla bunu kendisi üstlenmiştir. Bu, “siz de ona salât ve selâm getirin” meâlindeki âyetin tefsirinde belirtmiş olduğumuz mânadır. Onlar şöyle demişlerdi: Biz sana selâm vermeyi bildik, fakat sana salât etme nasıldır?” Bunun üzerine o şöyle buyurmuştur: “Allahümme salli alâ Muhammedin etmenin Allah'a havale edilmesi ve kendilerinin değil de Cenâb-ı Hakk'ın peygambere salât etmesine dair niyazda bulunmaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Sanki O, onlarda tam hakkıyla peygambere salât etme e ona övgüde bulunma kudreti görmemiş, bundan dolayı bunu kendi zatına ha. vale etmelerini emretmiştir ki kendisi onlar adına bunu tam olarak yerine geTr] tirsin. JO'na hamdetme de böyledir. O'na hamdetmenin aslı, övgüyü gerek. tiren bütün nitelikleri ve lütuflarından ötürü en güzel isimleriyle O'na övgüde bulunmak; bahşetmiş olduğu tüm nimetleri dolayısıyla O'na şükretmektir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O, şöyle buyurmuştur: Hamd göklerin ve yerin mutlak hükümranı olan Allah'a mahsustur ve buna lâyık olan O'dur. Taptığınız ve ilâh olarak nitelediğiniz putlar değildir. Âhirette de hamd yalnız O'na özgüdür. Bazıları şöyle demiştir: Âhirette de hamd yalnız O'na özgüdür. Yani cennet ehli cennete girdiğinde Allaha hamdederler. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun!”?; “Bize verdiği sözü yerine getiren Allaha hamdolsun!” “Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun!” Bu ve benzeri ilâhi beyanlarda bu durum açıklanmıştır. Âhiretteki dostları da dünyadaki dostları da O'na hamdederler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Önünde de sonunda da hamd O'na mahsustur”; Âhirette de hamd yalnız O'na özgüdür meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani âhireti yarattığı için hamd O'na mahsustur. Çünkü dünya ve içindekilerin yaratılması ancak âhiretin yaratılmış olmasıyla hikmetli bir iş olur. Eğer âhiretin yaratılması olmasaydı bütün bunların yaratılmış olması boşuna ve anlamsız bir iş olurdu. O âhireti yaratmıştır, tâ ki dünya ve içindeki varlık âleminin yaratılması hikmetli bir iş olsun. Dolayısıyla O, dünyanın yaratılmasının, sayesinde hikmetli bir iş haline geldiği âhireti yaratmasından dolayı hamdin O'na mahsus olduğunu bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Hikmetle yöneten, her şeyden haberdar olan O'dur. Bu iki kavramın mânaları başka âyetlerin yorumunda geçmişti. Bu mâna şudur: O, yaratıp düzenlemesinde kendisine hata ilişmeyendir. O, her şeyi yerli yerine koyandır. Filozoflar şöyle derler: “Hakim” (Jilim ile ameli bir araya getirendir. Bu kavram belirtmiş olduğumuz anlama gelir’. Bu kavram şu mânaya da gelebilir: O, hakimdir. Çünkü her şeyi sapasağlam ve en iyi şekilde varetmiştir ki her şey O'nun birliğine ve ulühiyetine tanıklık eder. --- Dipnotlar: “(Cennette) onların altından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden elde edemezdik” (el- A'râf, 7/43). “Onlar da "Bize verdiği sözü yerine getiren ve cennetten bize dilediğimiz yerinde mesken kurabileceğimiz yurt bağışlayan Allah'a hamdolsun” diyecekler, (Bunun için) çalışıp çabalayanların ecri ne güzel!”. “Onların gireceği yer adn cennetleridir. Orada altın bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir. Orada onların giysileri de ipektir. Şöyle derler: “Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabb'imiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir” (Fâtır,

Sebe' 34:2

O, yere giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Cenâb-ı Hak bildirmektedir ki: Bütün kalınlığına ve yoğunluğuna rağmen yere giren ve ondan çıkan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Aynı şekilde bütün sertliğine ve şiddetine rağmen gökte de hiçbir şey, yaratılmışlara gizli kaldığı gibi Allaha gizli kalmaz. Veya O bildirmektedir ki: Yere giren ve ondan çıkan şeylerin çokluğu ve kalabalığı, yine gökten inen yağmurlar ve ona yükselen dualar ve melekler O'nu meşgul etmez. Yani yaratılmış varlıkları engellediği gibi, birini bilmesi diğerini bilmekten O'nu engellemez. Çünkü O, vasıta olmaksızın zatıyla bilendir. İnsanlar ise vasıtalarla bilmektedir. Dolayısıyla onların bir vasıtayla bir şey bilmeleri, onları başka vasıtalardan alıkoyar. Allah Teâlâ ise bir şeyin O'nu alıkoymasından veya bir şeyin O'na gizli kalmasından münezzehtir. O, engin merhamet sahibidir, bağışlaması boldur. SESİ Pre BALEN SE 5 1237 gel İĞ Dis Yİ İle Az AÁ

Sebe' 34:3

İnkâr edenler, “Bize kıyâmet gelmeyecek” dediler. De ki: “Bilakiş! Rabb'ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar yeniden dirilme ve ölümden sonra hayatın olmadığına dair Lât ve Uzzâ'ya yemin ettiler. Allah, peygamberine onlara yeniden dirilmenin ve kıyâmetin geleceğine dair bir olan Allaha yemin etmesini şu ilâhi beyanla emretmiştir: Bilakis! Rabb'ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Bu beyanın bunun dışında bir mânaya gelmesi de mümkündür. O da Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette bildirdiği anlamdır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Onlar, Allahin ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler. Aksine bu, Allahın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir”. Onlar öleni diriltmeyeceğine dair Allah adına yemin ettiler. Cenâb-ı Hak bu âyette resülüne kendisinin dirilteceğine dair onların yemin ettiği Allah adına yemin etmesini emretmiştir. Bu beyan şudur: De ki: Bilakis! Rabb'ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Onun yemin ettiği konuda yemin etmesi onlar açısından kendilerinin yemininden daha doğru kabul edilirdi. Çünkü onlar hiçbir şekilde onda yalan görmemişlerdi ve bu hususta onu itham da etmemişlerdi. [§] Cenâb-ı Hakk'ın onlar hakkında bildirdiği şu ilâhi beyan bu duruma delil teşkil etmektedir: “(Resülüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalancılıkla itham etmiyorlar; fakat o zâlimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar”, Cenâb-ı Hak bildirmiştir ki: Onlar sözlerinde seni yalancılıkla itham etmemektedirler, fakat onların amacı âyetleri inkâr etmektir. Dolayısıyla onların yeniden dirilişi inkâr etmeleri konusunda peygamberin yemini ötekilerin yemininin mukabili olmaktadır ki belirttiğimiz gibi Resülullah'ın yemininin doğruluğu ile kendi yeminlerindeki yalanlarını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir. Gaybı bilen. Bu beyan “âlimil-gaybi” şeklinde esrelidir. “Âlimu'l-gaybi” (ali gu) şeklinde ötreli de okunmuştur. Yine “allâmi'l-gaybi” (çal pie) şeklinde de okunmuştur". Bu kelimeyi esreli okuyan bunu daha Ebü Câfer, Nâfi, İbn Âmir ve Yâkup'tan rivayetle Ruveys bu beyanı “âlimu'l-gaybi” (ge ali) şeklinde merfü okumuştur. İbn Kesir, Ebü Amr, Âsım, Yâkup'tan rivayetle Ravh ve Zeyd ile Halef “âlimi'l-gaybi” (all Je) şeklinde mecrür okumuştur. Hamza ve önce geçen kelimenin sıfatı yapmıştır: “Bilakis! Gaybı bilen Rabb'ime andolsun ki”, Bunu ötreli okuyan ise bunu cümle başlangıcı kılmış ve cümleyi de tam bir cümle yapmıştır: Rabb'ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Sonra şu ilâhi beyan yeni bir cümle yapılmıştır: Zerre miktarı bir şey, gaybı bilenin bilgisi dışında kalamaz. O'nun bilgisi dışında kalamaz meâlindeki âyette “ya'zübu” kelimesinde geçen “zây” harfi ötreli okunmuştur. Yine bu kelime “lâ yazibu” şeklinde esreli olarak da okunmuştur. Bu ikisi dilsel kullanımdır??. “Azibu” Arap dilinde görünür âlemden uzak olan (gaib) demektir. Bazıları şöyle demiştir: Bilgisi dışında kalmaz. Yani ondan uzak olmaz. Bu iki mâna aynıdır. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey O'nun bilgisi dışında kalamaz. Önceki âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “O, yere giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir”. Bu âyetin maddenin yapısal özellikleri (cevherler) ve farklı türleri hakkında olması mümkündür. Çünkü O, yere giren ve yerden çıkan; oraya inen ve oradan yükselen her şeyi bildiğini haber vermiştir. Bu, varlıkların cevherlerine dair bilgidir. Zerre miktarı bir şey O'nun bilgisi dışında kalamaz diye başlayan ilâhi beyanın sonuna kadarki kısmı ise insanların fiiller ve amellerine dairdir. Cenâb-ı Hak burada onların fiillerinden ve amellerinden hiçbir şeyin kendi bilgisi dışında kalmadığını bildirmektedir ki bu sayede onlar devamlı dikkatli olsunlar. [ ] Górmez misin ki Cenâb-ı Hak bunun hemen peşi sıra söz konusu davranışın bir karşılığının olacağını bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “O, Allah'ın iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları mükğfatlandırması için gelecektir”", Veya bu iki ilâhi beyanda bildirilen durumların aynı olması da mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak ilk âyette yere giren ve oradan çıkan, gökten inen ve oraya yükselen dualardan bahsetmiştir. O, bu âyette bu ikisinde duran, bunlarda ikamet eden ve bunlarda meydana gelecek değişiklikleri belirtmemiştir. Bu hususları göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey O'nun bilgisi dışında kalamaz meâlindeki âyette bildirmiştir. O burada, duran, ikamet eden, hareket eden ve dönen tüm varlıkları ilmiyle kuşattığını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. saia É İİİ UJU lets 12221 Gel a --- Dipnotlar: “allâmi'l-gaybi” şeklinde mecrür ve eliften önce bir lâm harfiyle okumuştur (İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'1-kırââti'-aşr, s. 360).? — Yalnız Kisâi “lâ ya'zibu” şeklinde “zây” harfinin kesralı kılınmasıyla okumuştur. Diğer kırâat âlimleri “lâ ya'zübu” şeklinde “zây” harfinin ötreli kılınmasıyla okumuştur (İbn Mihrân, e/-Mebsüt fö-kırââti'l-aşr, s. 335). 13 Bir önceki âyet-i kerime. 14 Bir sonraki âyet-i kerime.

Sebe' 34:4

O, Allah'ın iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları mükâfatlandırması için gelecektir. İşte onlar için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır. Bağışlama, örtüp kapatma demektir. Örtme iki şekilde olur. Bunlardan biri, hatırlanıp anılmayacak şekilde hataların örtülmesidir. İkincisi hataların karşılığının verilmemesi durumunda güzel mükâfatla örtülmesidir. Bu, müminler içindir. Onların hataları, bir defasında bunları anlatmayı terketmekte başka bir defa da bunlara karşılığını verilmemekle örtülmektedir. İnkârcıya gelince ona bir kötülüğün karşılığı verildiğinde bu kötülük ortaya çıkmış ve bu onun için örtülmemiş demektir. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: İşte onlar için bağışlanma vardır. Yani örtme. Bu da şöyledir: Cenâb-ı Hak onları cennete koyduğunda hatalarını kendilerine unutturur. Öyle ki onlar artık ebediyen bunu hatırlamaz. Çünkü Rab'lerine karşı yaptıkları hataları hatırlamaları nimetlerden zevk duymalarını azaltıp onları kederlendirir. Güzel bir rızık. Denildi ki: “kerim” güzel demektir. Bunun “kerim” olarak nitelenmesinin sebebi şu da olabilir: Çünkü buna nâil olan değer ve şeref bulur. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ulâike fi cennâtin mükramün” (cl Üy liz gi) “İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar”"5, En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:5

Âyetlerimizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlar. Bu beyanın hakikat mânasıyla Allah'ın âyetleri konusunda belirtilen işe çaba harcama anlamına gelmesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: “Göklerde ve yerde nice degeçip g erini ve bunlardan yüz çevirdiklerini bildirmiştir. Bu, gpa an Bu beyanın benzetme mânasında olması da mümkündür. Yani inkâr etmek, reddetmek ve inat etmek için âyetleri boşa çıkaran kimsenin yaptığı gibi davranıyorlar. Buradaki “el-mu'ciz” kelimesi yarışan ve öne geçen demektir. “Siz, yeryüzünde O'nu aciz bırakacak değilsiniz”?. Yani benimle yarışamazsınız. Yani beni aciz bırakamazsınız ve benden öne geçip gidemezsiniz. Bunlara en kötüsünden elem verici bir azap vardır. Buradaki “ricz” kelimesi, elem verici azaptır. Yani acı verici. Bu kullanım, dil bakımından mümkündür. Ebü Avsece şöyle demiştir: “el-Muâcizü”, kaçıp giden demektir. Aciz bırakmak için kaçıp gider. Gİ AİN bla l SAZ

Sebe' 34:6

6. “Kendilerine bilgi verilenler, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu ve çok güçlü, her türlü övgüye lâyık olan Allah'ın yolunu gösterdiğini çok iyi bilirler.” Kendilerine bilgi verilenler, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu bilirler. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerine bilgi verilenler. Bu kimseler kendilerine ilim verilen Ehl-i Kitap'tan iman edenlerdir. Onlara Tevrat, İncil ve bunların dışındaki ilâhi kitapların bilgisi verilmiştir. [ ] En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: Bu kitaplardan yararlandırılanlar, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu bilirler. Veya bu kimseler, bu kitapların bilgisi kendilerine verilenlerin hepsidir. Çünkü bu kimseler Hz. Peygamber'in vasıflarını bu kitaplarda bulmaktaydılar. Bu sebeple onlar bunun Rabb'inden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Fakat bunların bir kısmı inat etmişler ve inanmamış, bir kısmı ise iman etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerine bilgi verilenler bilirler, Bunlar Hz. Muhammed'in (s.a.) ashabıdır. Yani sana indirilenden faydalandırılanlar, bunun Rabb'inden bir gerçek olduğunu bilirler. Fakat bu bilgiden faydalandırılmayanlar bu gerçeği bilmezler. Bu beyan İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: “Ve yalemellezine ütu'l-hikmete min kablu ellezi unzile ileyke min rabbike huve'l-hak” (yili elus verilenler, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu bilirler” Kur'ân'ı kastediyor", Çok güçlü, her türlü övgüye lâyık olan Allah'ın yolunu gösterdiğini. Yol gösterir. Bu beyan, “davet eder” mânasına gelebilir. Yol gösterir sözünün şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani onlara çok güçlü ve her türlü övgüye lâyık olan Allah'ın yolunu açıklamaktadır. 7. “İnkârcılar şöyle dediler: Çürüyüp paramparça olduğunuzda yeni bir yaratılışa konu olacağınızı iddia eden bir adam gösterelim mi size?” İnkârcılar şöyle dediler: Size haber veren bir adam gösterelim mi? Onların bir kısmı diğerlerine şöyle diyordu: “Çürüyüp paramparça olduğunuzda yeni bir yaratılışa konu olacağınızı iddia eden bir adam gösterelim mi size?” Paramparça olduğunuzda. Şöyle demiş olabilirler: O diyor ki: Organlarınız birbirinden ayrılıp parçalandığında yeni bir yaratılışa konu olacaksınız. Eğer söz konusu ilâhi beyan bu mânada ise -en doğrusunu Allah bilir ya- bu, sanki âlemin ezeliliğini savunan materyalistlerin (ehl-i dehr) sözüdür. Çünkü onlar âlemin kadim olduğu ve son bulmayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Çünkü Mekke ehli iki gruptu. Bir kesim materyalistlerin görüşünü benimsemekteydi. Bir kesim ise âlemin hâdis olduğunu savunuyor ve son bulacağını kabul ediyorlardı. Fakat bunlar son bulduktan sonra yeniden dirilişi inkâr ediyorlardı. Eğer bu söz bu kimselerin sözüyse bu durumda söz konusu beyan şu mânaya gelir: Çürüyüp paramparça olduğunuzda, yani bedenleriniz ortadan kalktığında, etleriniz ve kemikleriniz yok olduğunda ve sizler paramparça olup kül haline geldiğinizde, yeni bir yaratılışa konu olacağınızı haber veren. Yani sizler yeni bir yaratılışa sahip olacaksınız. Onların bu sözü iki şekilde anlaşılır: [ ]Ya böyle bir şeyi aklen uzak görmeleri mânasındadır. Yani böyle bir şey asla gerçekleşmeyecektir. Veya böyle bir şeyin nasıl olacağına şaşırma mânasındadır. Bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği üzere şöyle dediler: © Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, IJI, 59.

Sebe' 34:7

6. “Kendilerine bilgi verilenler, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu ve çok güçlü, her türlü övgüye lâyık olan Allah'ın yolunu gösterdiğini çok iyi bilirler.” Kendilerine bilgi verilenler, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu bilirler. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerine bilgi verilenler. Bu kimseler kendilerine ilim verilen Ehl-i Kitap'tan iman edenlerdir. Onlara Tevrat, İncil ve bunların dışındaki ilâhi kitapların bilgisi verilmiştir. [ ] En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: Bu kitaplardan yararlandırılanlar, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu bilirler. Veya bu kimseler, bu kitapların bilgisi kendilerine verilenlerin hepsidir. Çünkü bu kimseler Hz. Peygamber'in vasıflarını bu kitaplarda bulmaktaydılar. Bu sebeple onlar bunun Rabb'inden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Fakat bunların bir kısmı inat etmişler ve inanmamış, bir kısmı ise iman etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerine bilgi verilenler bilirler, Bunlar Hz. Muhammed'in (s.a.) ashabıdır. Yani sana indirilenden faydalandırılanlar, bunun Rabb'inden bir gerçek olduğunu bilirler. Fakat bu bilgiden faydalandırılmayanlar bu gerçeği bilmezler. Bu beyan İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: “Ve yalemellezine ütu'l-hikmete min kablu ellezi unzile ileyke min rabbike huve'l-hak” (yili elus verilenler, Rabb'inden sana indirilenin, gerçeğin tâ kendisi olduğunu bilirler” Kur'ân'ı kastediyor", Çok güçlü, her türlü övgüye lâyık olan Allah'ın yolunu gösterdiğini. Yol gösterir. Bu beyan, “davet eder” mânasına gelebilir. Yol gösterir sözünün şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani onlara çok güçlü ve her türlü övgüye lâyık olan Allah'ın yolunu açıklamaktadır. 7. “İnkârcılar şöyle dediler: Çürüyüp paramparça olduğunuzda yeni bir yaratılışa konu olacağınızı iddia eden bir adam gösterelim mi size?” İnkârcılar şöyle dediler: Size haber veren bir adam gösterelim mi? Onların bir kısmı diğerlerine şöyle diyordu: “Çürüyüp paramparça olduğunuzda yeni bir yaratılışa konu olacağınızı iddia eden bir adam gösterelim mi size?” Paramparça olduğunuzda. Şöyle demiş olabilirler: O diyor ki: Organlarınız birbirinden ayrılıp parçalandığında yeni bir yaratılışa konu olacaksınız. Eğer söz konusu ilâhi beyan bu mânada ise -en doğrusunu Allah bilir ya- bu, sanki âlemin ezeliliğini savunan materyalistlerin (ehl-i dehr) sözüdür. Çünkü onlar âlemin kadim olduğu ve son bulmayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Çünkü Mekke ehli iki gruptu. Bir kesim materyalistlerin görüşünü benimsemekteydi. Bir kesim ise âlemin hâdis olduğunu savunuyor ve son bulacağını kabul ediyorlardı. Fakat bunlar son bulduktan sonra yeniden dirilişi inkâr ediyorlardı. Eğer bu söz bu kimselerin sözüyse bu durumda söz konusu beyan şu mânaya gelir: Çürüyüp paramparça olduğunuzda, yani bedenleriniz ortadan kalktığında, etleriniz ve kemikleriniz yok olduğunda ve sizler paramparça olup kül haline geldiğinizde, yeni bir yaratılışa konu olacağınızı haber veren. Yani sizler yeni bir yaratılışa sahip olacaksınız. Onların bu sözü iki şekilde anlaşılır: [ ]Ya böyle bir şeyi aklen uzak görmeleri mânasındadır. Yani böyle bir şey asla gerçekleşmeyecektir. Veya böyle bir şeyin nasıl olacağına şaşırma mânasındadır. Bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği üzere şöyle dediler: © Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, IJI, 59.

Sebe' 34:8

Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklını mı yitirmiş bu? Onlar şöyle derler: Muhammed, Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklını mı yitirmiş? Zira böyle bir şey daha önce kimseden duyulmamıştır. Ölümden sonra dirilişin vuku bulduğunu da görmedik. Allah onların bu sözlerini reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: Bilakis! Asıl âhirete inanmayanlar. Yani ölümden sonra yeniden dirilmeye inanmayanların kendileri Allah hakkında yalan uyduranlardır. Onlar azaptadırlar ve tam bir sapkınlık içindedirler. Onlara yönelik azap “o Allah hakkında yalan uydurmaktadır” sözlerinin karşılığı olmaktadır. “Tam bir sapkınlık içindedirler” meâlindeki ilâhi beyanda bildirilen durum, “yoksa aklını mı yitirmiş sözlerinin karşılığıdır. O, şöyle buyurmaktadır: Bilakis onlar tam bir sapkınlık içindedirler. Tam bir sapkınlık, sanki asla hidâyete dönmeyen kişiyi ifade etmektedir. Dolayısıyla âyet, Allah'ın sonlarının sapkınlık üzere olacağını ve ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği kimseler hakkında olur. Dolayısıyla bunda nübüvvetin ispatına dair delil bulanmaktadır. Ca Yeri A. FOE

Sebe' 34:9

Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi? Daha önce görmezler mi, görmediniz mi” ve benzeri ilâhi beyanların iki mânaya gelebileceğini açıklamıştık. Bunlardan biri şudur: Yani onlar görmüşlerdir. Yani bu beyan haber mânasındadır. İkincisi bu beyanın emir mânasında olmasıdır. Yani bakınız. Ayrıca bazıları şöyle demektedir: İnsan nereye giderse gitsin arkasında bıraktığı mekânlarda gördüğü gibi önünde de göğü görür. [ ]Ayni durum yerküre için de söz konusudur. Katâde şöyle demektedir: Yer ve göğün onları nasıl kuşattığına baksınlar. Bu yorum aynı mânadadır”, Dilesek onları yerin dibine geçiririz. Tıpkı onlardan öncekileri yerin dibine geçirdiğimiz gibi. Veya gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Yani gökten azap indiririz. İnkâr ve inat etmeleri sebebiyle kendilerinden öncekilere indirdiğimiz gibi. Cenâb-ı Hak bu beyanı onların “Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklını mı yitirmiş bu?” sözlerinin akabinde bildirmiştir. Yani önlerindeki ve arkalarındaki yer ve göğe baksınlar ki onun Allah'ın peygamberi olduğunu, onun ve “ölümden sonra yeniden dirilme vardır ve azap inecektir” sözlerinin doğru olduğunu bilsinler. Yine bilsinler ki o, bu sözleri aklını yitirmiş bir halde değil, aksine bir bilgi, akli bir ilke ve kaynağa dayanarak söylemektedir. Çünkü bütün genişliğine, büyüklüğüne ve şiddetine rağmen göğü ve aynı şekilde yeri yaratmaya güç yetiren, elbette yeniden diriltmeye güç yetirir. Yine dilediğini yerin dibine geçirmeye ve dilediğinin başına göğü indirmeye güç yetirir. Veya O şöyle buyurmaktadır: Eğer bakarlarsa O'nun özellikleri anılan göğü ve yeri boşuna yaratmadığını, aksine bu ikisini bir hikmete dayanarak yarattığını bilirler. Bu ikisinin yaratılması, ancak ölümden sonra yeniden dirilmeyle hikmetli bir iş olur. Yoksa sadece yok olmak üzere yaratılmaları hikmetli bir iş olmaz. Bununla ne kastettiğini en iyi Allah bilir. Kuşkusuz bütün bunlarda Allah'a yönelen her kul için alınacak bir ders vardır. “Munib”. Denildi ki: O, Allaha itaat eden kimsedir. Denildi ki: O, Allah'ın emrine yönelen kimsedir. “Munib” burada sanki mümin demektir. Çünkü o, âyetlere iman eden kimsedir. Dolayısıyla mümin âyetlere iman eden kişi olduğuna göre o, aynı zamanda bundan yararlanan kimsedir. Böylelikle âyet, onun hakkında inmiş olur. Ayetleri inkâr edene gelince o, bu âyetlerden yararlanmaz, dolayısıyla gerçekte âyet onun için inmiş bir âyet olmaz. --- Dipnotlar: © — Abdürrezzâk es-Sanlâni, Tefsiru'/-Kurln, HI, 57; Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyün, IV, 434.? Birönceki âyet-i kerime.

Sebe' 34:10

biz Dâvüd'a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. p demiri yumuşattık.” y kuşlar! Siz de” dedik ve onun için [Dâvüd Peygambere Verilen Mücizeler] Andolsun biz Dâvüd'a tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. Yai ilim verdik. Tıpkı su ilâhi beyan gibi: “Andolsun! Biz Dâvüd'a ve Süleymana ilim verdik”2. Bazıları şöyle demiştir: Lütuf. Yani nübüvvet, Bazıları şöyle demiştir: Lütuf, Allah'ın ona bahşetmiş olduğu hükümranlıktır. ( Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği lütuf, bu beyanın hemen akabinde bildirdiği üzere dağların ve kuşların onun emrine verilmesi, bu varlıkların onunla birlikte tesbih etmeleri, bir araç ve ateş olmaksızın demirin onun için yumuşatılması mânasına gelebilir. Öyle ki Dâvüd ondan bir takım zırhlar ve savaş aletleri üretmiştir. Allah Dâvüd'a öyle lütuflarda bulunmuştur ki biz bunları saymaya çalışsak buna güç yetiremeyiz. Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Denildi ki: Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar. Kuşlar kelimesini mansub okuyan, bunların onun emrine verilmiş olduğunu kabul etmiştir. Sanki şöyle demiş olur: Biz kuşları onun emrine verdik. Bu kelimeyi merfü okuyan ise nidâ mânası vermiş olur: Ey kuşlar! Onunla birlikte tesbih edin. Yani onunla birlikte Allahı yüceltin”. Dağların ve kuşların tesbihi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu sözle ve konuşmaya dayalı bir tesbih değil, yaratılış bakımından tesbihtir. Çünkü her varlığın fıtratına, Allah'ın birliğine ve ulühiyetine şahitlik etme özelliği yerleştirilmiştir. Fakat burada onunla beraber tesbih etmeleri bildirilmiştir. Eğer buradaki tesbih, yaratılış bakımından bir tesbih olsaydı Dâvüd'la (a.s.) birlikte tesbih etmelerinin belirtilmesi anlamsız olurdu. Çünkü yaratılış bakımından tesbih, Dâvüd olsun veya olmasın gerçekleşir. Fakat Allah Teâlâ'nın dağların iç dünyasında Dâvüd'un (a.s.) anladığı, fakat başkasının anlamadığı farklı bir tesbih varetmiş olması da mümkündür. Bu, karıncanın diğer karıncalarla fısıldaşarak konuşmasına dair belirttigimiz durum gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezme23 o “Yâkup'tan rivayetle Ravh ve kırâat imamları ve Ruveys “ve el-Mebsüt fi'l-kırââti'iasr, s. 361). Zeyd “vet-tayru” şeklinde merfü okumuştur. Diğer t-tayra” şeklinde mansup okumuştur (ibn Mihrân, sinler dedi”” Allah Teâlâ, karıncanın iç dünyasında bir mâna yaratmıştır ki Süleyman'ın (a.s.) bunu işitmesini sağlamış, böylelikle Süleyman (a.s.) bu karıncanın konuşmasını anlamıştır. Cenâb-ı Hak diğer askerlerin bu konuşmayı işitmelerini sağlamamıştır. Dağların ve kuşların tesbihleri de bu mânadadır, En doğrusunu Allah bilir, Onun için demiri yumuşattık. Cenâb-ı Hak bunu onun için nübüvvetinin bir mücizesi kılmıştır. Öyle ki Cenâb-ı Hak ateş ve demiri yumuşatacak başka bir sebep olmaksızın onun için demiri yumuşatmış böylece o, onunla dilediği aleti yapmıştır. Cenâb-ı Hak onun dışındaki hiçbir insana ateş ve başka bir vasıta olmaksızın demiri kullanma gücü vermemiştir ki bu durum onun için mücize olsun. i, Atu Dai kuy sap lez Es

Sebe' 34:11

11. “(Ona şöyle buyurduk:) “Geniş zırhlar imal et, örgüsünü ölçülü yap! Siz de (ey müminler!) dünya ve âhirete faydalı işler yapın; şüphesiz ben yaptıklarınızı görmekteyim.” Geniş zırhlar imal et. Sanki O şöyle buyurmuştur: “Onun için demiri yumuşattık”” ve ona şöyle dedik: Geniş zırhlar imal et. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar geniş zırhlardır. Denildi ki: Bunlar uzun zırhlardır. Sanki Cenâb-ı Hak ona, düşmanla savaşmaya yarayacak baştan ayağa kadar örten zırhlar üretmesini emretmiştir. 409 (JÖrgüsünü ölçülü yap. Bazıları şöyle demiştir: Bundan önce zırhlar döküm levhalar şeklindeydi. Allah'ın peygamberi halkaları birbirine geçirmek suretiyle zırhı örmüştür. “Serd”, halkalardaki çivilerdir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: halkalardaki çivileri ölçülü yap. Halkaları genişletip çivileri ince yapma. Bu durumda zırhlar gevşek olur. Çivileri büyük yapıp halkaları dar yapma. Bu durumda da kırılıp parçalanır. Aksine daha sağlam olması için ölçülü yap. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Örgüsünü ölçülü yap. Yani dizilişini. Yani çivilerini ince yapma ki bu durumda oynar. Çivilerini kalın da yapma ki bu durumda halkaları kırar. Bu beyanda geçen kelimeden türetilerek zırh ustasına “serrâd” (çle nim “sırât” (bia), “sirât” (Li âdi G13) ve zerrâd” denilmiştir. Bu kullaH) aynı S di S ze) VE Zira denilmesi gibidir”, “es-Serdü” vi manda dikmek demektir. Başkaları şöyle demiştir: “es-Serdü”, halkaları delmek ve bunları birbirine geçirmek demektir. m Yararlı işler yapın. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yararlı işler yapın. Belirtilen zırh yapma işinde. Bunun dışındaki başka işler de olabilir. Şüphesiz ben yaptıklarınızı görmekteyim. Bu beyan tehdit mânasındadır. En doğrusunu Allah bilir,

Sebe' 34:12

[Hz. Süleyman ile Diğer Peygamberlere ve Hz. Muhammed'e Verilen Mücizeler Süleyman'ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik. O, sanki şöyle buyurmaktadır: Biz rüzgârı Süleyman'ın emrine verdik. Tıpkı başka bir âyette şöyle bildirdiği gibi: “Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr onun emriyle dilediği yere hafif hafif rüzgâr onu sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol mesafesi kadar götürebiliyordu. Bu onun bir mücizesiydi. Bu mücizenin benzeri Resülullah için de vardı. Nitekim bir gecede iki aylık mesafe olan Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya geceleyin götürülmüştü”, Cinler ve insanlardan yardımcılar aracılıtüretilerek zırh ustasına “serrâd” (41. ve “zerrâd” (siz) denilmiştir. Bu kullanım Sırât (bie), “sirât” ve “zirât” denilmesi gibidir”. “es-Serdü” aynı zamanda dikmek demektir. Başkaları şöyle demiştir: “es-Serdü”, halkaları delmek ve bunları birbirine geçirmek demektir. w. Yararlı işler in Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yararlı işler yapın. Belirtilen zırh yapma işinde. Bunun dışındaki başka işler de olabilir. Şüphesiz ben yaptıklarınızı görmekteyim. Bu beyan tehdit mânasındadır. En doğrusunu Allah bilir. Hz.Süleymanile Diğer Peygamberlere ve Hz. Muhammed'e Verilen Mücizeler) Süleyman'ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik. O, sanki şöyle buyurmaktadır: Biz rüzgârı Süleyman'ın emrine verdik. Tıpkı başka bir âyette şöyle bildirdiği gibi: “Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr onun emriyle dilediği yere hafif hafif Sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan. Yani rüzgâr onu sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol mesafesi kadar götürebiliyordu. Bu onun bir mücizesiydi. Bu mücizenin benzeri Resülullah için de vardı. Nitekim bir gecede iki aylık mesafe olan Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya geceleyin götürülmüştü”, Cinler ve insanlardan yardımcılar aracılıgıyla Süleyman peygamberde bulunan hükümranlığın aynısı Resülullah'ta da vardı. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Bana iki aylık mesafeden korku salma ile yardım edildi”, Hz. Peygamber'in bildirdiği iki aylık mesafeden korku salmak, Süleyman peygambere verilen mücizeden daha büyük değilse de, daha aşağı değildir. Onun babası Dâvüdi (a.s.) verilen vasıtasız bir şekilde demirin yumuşatılması mücizesi vardı; Hz. Muhammed'in ayın yarılması mücizeşi vardır", Bu, mücize olmak bakımından belirtilenden daha büyük bir hadisedir. Hz. Müsâ'ya verilen taştan pınar fışkırması mücizesinin” benzeri Hz, Muhammed'in parmaklarından su fışkırması mücizesidir”. Öyle ki rivayet edildiğine göre orada bulunan bin dört yüz kişinin tümü bu sudan içmiş ve suya kanmıştır. Bu, mücize olmak bakımından diğerinden daha büyük değilse de daha aşağı değildir. Hz. İsâ'nın Allah'ın onun elinde ölüleri diriltmesi mücizesi” varsa bunun mukabilinde Hz. Muhammed'in (s.a.) zehirli kızartılmış koyunun onunla konuşması mücizesi vardır. Bu kızartılmış koyun Hz. Peygamber ondan yemek istediğinde “ben zehirliyim benden yeme” diyerek ona haber vermiştir”. Dolayısıyla Hz. Muhammed'in mücizeleri çoktur. Öyle ki peygamberlerden biri için anlatılan herhangi bir mücizenin Hz. Muhammed için de mutlaka buna mukabil benzeri veya daha büyüğü belirtilebilir, Ayrıca Süleyman peygamber ve babasının hükümranlığının belirtilmesinin sebebi, Allahın Hz. Muhammede (s.a.) vermiş olduğu hükümranlığı ve şerefi onların kıskanmamaları da olabilir. Böylelikle onlar hükümranlık ve şerefin sadece ona verilmediğini, aksine bu konuda Allah'ın buna benzer üstünlükleri verdiği ortakları ve kardeşleri olduğunu bilirler. En doğrusunu Allah bilir. 411 (JOnun için bakır madenini eritip akıttık. Denildi ki: Bu bakır madenidir. Yine denildi ki: Bu, sarı bakır madenidir. Denildi ki: Onun için eritip yumuşatıldı, o artık onunla istediğini yapabilir. Tıpkı babasına demirin yumuşatılması gibi. O, bundan sonra vasıtasız bir şekilde istediği zırhları ve başka araçları yapabilmişti. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onun için bakır madenini eritip akıttık. Yani doğrusunu Allah bilir. bakır madenini onun için erittik”. En Cinlerden de Rabb'inin izni nildi ki: Rabb'inin izniyle. Yani A istediği konularda kendilerine yö temeseler de, ona itaat etmelerin yle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Dellah cinleri onun emrine vermiştir. O, onun nelik tüm emirlerinde cinlere, isteseler de isaçıktır. Bunlardan biri emrine "Awa e en w mekten Kinâyedir. İkincisi şudur: Rabb'inin izniyle. Yani Rabb'inin emriyle Yani Rableri, onun emrettiği ve yasakladığı her şeyde ona itaat etmelerini e lara emretmiştir. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, yani emrettiği işlerde O'na isyan ederse, ona tattırırdık. Belirtilen azabı. Cenâb-ı Hakk'ın emri kendi zatına nispet etmesi, O'nun peygamberine onları hangi konularda kullanacağını emretmiş olması sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 22 ibn Kuteybe, Tefsiru ¿aribi'l-Kurán, s. 354, bk. Kurtubi, el-Câmi'li ahkâmi'-Kurün, I, 228; İbn Manzür, Lisânü'l- Arab, “zerata” md. 2 Sâd, 38/36. kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye 33 r övle buyurmaktadır: “Bir gece, kendisine kr ye ğe ` Y T RANO çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten a aen a, o Taberâni, el-Mucemü'-kebir, XI, 61, G4; Beyhaki, es-Süneni'l-kebir, I1, 608. Meşhur olan rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştu: “Bana bir aylık mesafeden korku salma ile yardım edildi” (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, 1, 301; Buhâri, “Teyemmüm”, 1; Müslim, a Imam şu ilâhi beyana ve bunun yorumu çerçevesinde rivayet edilen hadislere işaret etmektedir: “Vakit yaklaştı ve ay yarıldı”. 3 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 104; Buhâri, “Eşribe”, 31; Nesâi, “Tahâret” 61. Dârimi, “Mukaddime” 11; Ebü Dâvüd, “Diyar” 6.

Sebe' 34:13

Onlar Süleyman'a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar imal ederlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyanda geçen “Mehârib” kelimesi mescitler demektir. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelime, “saraylar” demektir. “Mehârib” yerlerin en yükseği demektir. Bu kavram, diğer binalardan kinâye olarak kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Heykeller. Bazıları şöyle demiştir: Bunlar, erkek suretindeki heykellerdir. Onlar mabetlerde âbid-zâhid kişilerin, meleklerin, peygamberlerin ve mütevâzı şahısların heykellerini yapıp sergiliyorlardı ki insanlar onların suretlerini gördüklerinde onlar gibi ibadet etsinler ve onlara benzemeye çalışsınlar. Veya bunlar başı olmayan heykellerdir. Çanaklar, kupalar ve benzeri nesneler © İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 354. gibi. Veya heykellerin o gün yasaklanmış bir iş olmaması da mümkündür, Fa. kat bugün Allah dışındaki bir varlığa tapmaya sevketmesi korkusuyla heykel yapmak yasaklanmıştır. [ ]Bu yolla İblis bir topluluğu kandırmıştır tâ ki onlar puta tapar olmuşlardı. Yoksa putlarda ve putlardaki durumlarda insanların ona ibadet edecek şekilde kanmasına sebep olacak özellikler bulunmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Havuz gibi lengerler. Bazıları şöyle demiştir: Deve havuzları görünümünde havuz gibi lengerler. Öyle ki tek bir lengerin başında binden fazla insan oturur ve bundan yer. Bazıları şöyle demiştir: Havuz gibi lengerler. Yani su için kazılan yerdeki havuzlar gibi. Bu beyan bu lengerin büyüklüğünü nitelemektedir. Bu âyet onların yemek için toplandıklarını ve tek başına yemediklerini göstermektedir. Yerinden kalkmaz kazanlar. Yani onun için dağlarda yerinden kalkmaz büyük kazanlar imal ediyorlardı. “Râsiyât”. Yani belirtildiği üzere sâbit duran. Dağlara da “ravâsi” denilir. Yani sâbit duran. Bazıları şöyle demiştir: Yerinden kalkmaz kazanlar. Bunlar büyük kazanlardır. Öyle ki büyüklüklerinden dolayı tam olarak boşaltılır ve tam olarak ters çevrilir. Bu iki mâna aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Ey Dâvüd ailesi! Şükür için çaba gösterin. Bazıları şöyle demiştir: Yani Dâvüd ailesine şükranda bulunmak için çaba gösterin. Çünkü rivayet edildiğine göre gece-gündüz her vakitte mutlaka Dâvüd ailesinden gündüz oruçlular, gece de namaz kılanlar bulunmaktaydı. Veya bunun gibi durumlar. Dolayısıyla onlara şükranda bulunmak emredilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Ey Dâvüd ailesi! Size verdiğim hükümranlığa ve lütfa şükretmek için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır. Yani kullarım arasında müminler azdır. Burada “şükredenler” sözü müminlerden kinâyedir. Nitekim şu ilâhi beyanda bunu açıklamıştık: “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır”, Yani bütün müminler için. En doğrusunu Allah bilir. Şükreden. Buradaki “şekür” sözü, fe'ül” kalıbındadır. “Fe'âl” ve “fa'âl” (Jua) kalıpları fiilde bir fazlalığı ifade eder. Dolayısıyla “şekür”, Rabb'ine şükre iman eden ve inançla birlikte şükreden kimsedir. Böylece onda inanç ve davranış beraber bulunmuş olur. % Örneğin bk. İbrâhim, 14/5. EBE SÚRESI im oyla NTA JE s zik az uzi en El osada E İLE LE JSE

Sebe' 34:14

14. Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı.” Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Bu beyan, onun ölümünün, ailesinin orada bulunduğu bir sırada ve onların gözü önünde olduğunu göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak onun öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı diye buyurmuştur. Müfessirlerin bir kısmı rivayet etmişler ki: O, Rabb'inden ölümünün cinler tarafından bilinmemesini dilemiştir ki insanlar onların -yani cinlerin- gaybı bilmeleri durumunda alçaltıcı azap içerisinde kalmayacaklarını bilsinler. Bazıları da şöyle demektedir: O, Rabb'inden ölümünün cinler tarafından bilinmemesini dilemiştir ki onlar Beytülmakdis'in inşasını bitirsinler. Böylelikle onlar bir yıl boyunca çalışmaya devam etmişlerdir. Beytülmakdis'in inşasını tamamladıklarında Süleyman peygamber dayanmış olduğu asâdan ölü olarak yere yıkılmıştır. Bazıları da şöyle demektedir: Ölüm kendisine gelip çattığında evde yatağındaydı, asâsına dayanmış değildi. O, ailesine şöyle dedi: “Benim ölümümü cinlere haber vermeyin ki Beytülmakdis'in inşasını tamamlasınlar”. Beytülmakdis'in inşasının bir senelik bir işi vardı. Böylelikle işlerini bitirdiler. Beytülmakdis'in inşasını tamamladıklarında o, kapının eşiğine yıkıldı. İşte bu sırada cinler onun ölümünden haberdar oldular. En doğrusunu Allah bilir. Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı. İbn Mesüd un kırâatinde bu beyan şöyledir: “Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde m onlar bir yıl onun için çalışıyorlardıöldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç itda Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca insanlar anladı ki, yesinde anlamışlardı. o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı". eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı 46? TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ Çünkü onlar gayp bilgisine sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Dolayısıyla bununla imtihan edildiler", Öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Bu ilâhi beyan, onların ona iki sebepten dolayı yaklaşamadıklarını göstermektedir. İlk olarak bunun sebebi onun insanlar üzerindeki heybeti ve hükümranlığıdır. Eğer bu mânada ise bundan dolayı cinler, kuşlar, yabani hayvanlar ve EİN bunun dışındaki her şey ona itaat etmiş ve boyun eğmiştir. (Jİkinci olarak bu durumun sebebi şu olabilir: O Allah'a çokça ibadet ediyor ve boyun eğiyordu. Bundan dolayı çokça tek başına kalıyordu. Dolayısıyla onlar, onun yanına girmeye cüret etmiyorlardı. Yoksa eğer ona yaklaşmış olsalardı onda ölüm emareleri görürlerdi. Bazılarının belirttiği gibi onun ailesine “ölümümü hiç kimseye haber vermeyin” demiş ve ölümünü gizlemelerini emretmiş olması başkadır, (bir rivayettir). En doğrusunu Allah bilir. Asâsını kemiren. Denildi ki: Buradaki “minsee” asâ demektir. Çünkü onunla ertelemek istediği şeyi erteliyor; uzaklaştırmak istediği şeyi uzaklaştırıyordu. Ayrıca onun asâ tutmasının iki sebebi olabilir. Ya kendisinde bulunan bir zayıflıktan dolayı asâ tutuyordu. Onunla Rabb'ine yönelik işlerinde güç kazanıyordu. Veya Rabb'ine boyun eğmesi ve O'na itaatinden dolayı asâ tutuyordu. Bu âyette saltanatın, dünya nimetlerinin, ihtiyaç ve fakirliğin nebi ve resülleri Allah'ın emrini yerine getirmekten ve insanlara nübüvveti tebliğ etmekten alıkoymadığına dair delil vardır. Bu iki durum ancak başkalarını meşgul etmektedir. Peygamberler iki gruptu. Süleyman (a.s.), İbrahim (a.s.) ve bunların dışındaki bir gruba dünya nimetleri bol verilmiştir. Bir grup peygamber ise şiddetli bir ihtiyaç ve fakirlik durumu içerisindeydi. Halbuki bu ikisi Allah'ın emirlerini yerine getirmekten ve nübüvveti tebliğ etmekten alıkoyan durumlardır. İnsanlar bilmelidirki peygamberlerin dünyadan aldıkları nimetleri dünya için değil insanlar için almıştır, yaptıklarını Allah için yapmışlardır. Bundan dolayı söz konusu durumlar onları görevlerini yerine getirmekten alıkoymamıştır. En doğrusunu Allah bilir. O aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı ilâhi beyanı Süleyman peygamberin onlara zor işleri emrettiğini ve onları zor işlerde kullandığını göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak onların alçaltıcı eziyet içerisinde kalıp devam ettiklerini bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir, ” “Ki onlar bir yıl onun için çalışıyorlardı” (Taberi, Cami'uT-beydn, XIX, 242; Süyüti, edDürru'l-mensür, XII, 181). “İnsanlar için ortaya çıktı ki” (Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, HI, 60; İbn Ebâ Hâtim, Tefsir, IX, 2914; Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'-Kurün, XVII, 282).

Sebe' 34:15

14. Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı.” Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Bu beyan, onun ölümünün, ailesinin orada bulunduğu bir sırada ve onların gözü önünde olduğunu göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak onun öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı diye buyurmuştur. Müfessirlerin bir kısmı rivayet etmişler ki: O, Rabb'inden ölümünün cinler tarafından bilinmemesini dilemiştir ki insanlar onların -yani cinlerin- gaybı bilmeleri durumunda alçaltıcı azap içerisinde kalmayacaklarını bilsinler. Bazıları da şöyle demektedir: O, Rabb'inden ölümünün cinler tarafından bilinmemesini dilemiştir ki onlar Beytülmakdis'in inşasını bitirsinler. Böylelikle onlar bir yıl boyunca çalışmaya devam etmişlerdir. Beytülmakdis'in inşasını tamamladıklarında Süleyman peygamber dayanmış olduğu asâdan ölü olarak yere yıkılmıştır. Bazıları da şöyle demektedir: Ölüm kendisine gelip çattığında evde yatağındaydı, asâsına dayanmış değildi. O, ailesine şöyle dedi: “Benim ölümümü cinlere haber vermeyin ki Beytülmakdis'in inşasını tamamlasınlar”. Beytülmakdis'in inşasının bir senelik bir işi vardı. Böylelikle işlerini bitirdiler. Beytülmakdis'in inşasını tamamladıklarında o, kapının eşiğine yıkıldı. İşte bu sırada cinler onun ölümünden haberdar oldular. En doğrusunu Allah bilir. Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı. İbn Mesüd un kırâatinde bu beyan şöyledir: “Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde m onlar bir yıl onun için çalışıyorlardıöldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç itda Süleyman'ın cesedi yere yıkılınca insanlar anladı ki, yesinde anlamışlardı. o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı". eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı 46? TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ Çünkü onlar gayp bilgisine sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Dolayısıyla bununla imtihan edildiler", Öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Bu ilâhi beyan, onların ona iki sebepten dolayı yaklaşamadıklarını göstermektedir. İlk olarak bunun sebebi onun insanlar üzerindeki heybeti ve hükümranlığıdır. Eğer bu mânada ise bundan dolayı cinler, kuşlar, yabani hayvanlar ve EİN bunun dışındaki her şey ona itaat etmiş ve boyun eğmiştir. (Jİkinci olarak bu durumun sebebi şu olabilir: O Allah'a çokça ibadet ediyor ve boyun eğiyordu. Bundan dolayı çokça tek başına kalıyordu. Dolayısıyla onlar, onun yanına girmeye cüret etmiyorlardı. Yoksa eğer ona yaklaşmış olsalardı onda ölüm emareleri görürlerdi. Bazılarının belirttiği gibi onun ailesine “ölümümü hiç kimseye haber vermeyin” demiş ve ölümünü gizlemelerini emretmiş olması başkadır, (bir rivayettir). En doğrusunu Allah bilir. Asâsını kemiren. Denildi ki: Buradaki “minsee” asâ demektir. Çünkü onunla ertelemek istediği şeyi erteliyor; uzaklaştırmak istediği şeyi uzaklaştırıyordu. Ayrıca onun asâ tutmasının iki sebebi olabilir. Ya kendisinde bulunan bir zayıflıktan dolayı asâ tutuyordu. Onunla Rabb'ine yönelik işlerinde güç kazanıyordu. Veya Rabb'ine boyun eğmesi ve O'na itaatinden dolayı asâ tutuyordu. Bu âyette saltanatın, dünya nimetlerinin, ihtiyaç ve fakirliğin nebi ve resülleri Allah'ın emrini yerine getirmekten ve insanlara nübüvveti tebliğ etmekten alıkoymadığına dair delil vardır. Bu iki durum ancak başkalarını meşgul etmektedir. Peygamberler iki gruptu. Süleyman (a.s.), İbrahim (a.s.) ve bunların dışındaki bir gruba dünya nimetleri bol verilmiştir. Bir grup peygamber ise şiddetli bir ihtiyaç ve fakirlik durumu içerisindeydi. Halbuki bu ikisi Allah'ın emirlerini yerine getirmekten ve nübüvveti tebliğ etmekten alıkoyan durumlardır. İnsanlar bilmelidirki peygamberlerin dünyadan aldıkları nimetleri dünya için değil insanlar için almıştır, yaptıklarını Allah için yapmışlardır. Bundan dolayı söz konusu durumlar onları görevlerini yerine getirmekten alıkoymamıştır. En doğrusunu Allah bilir. O aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı ilâhi beyanı Süleyman peygamberin onlara zor işleri emrettiğini ve onları zor işlerde kullandığını göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak onların alçaltıcı eziyet içerisinde kalıp devam ettiklerini bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir, ” “Ki onlar bir yıl onun için çalışıyorlardı” (Taberi, Cami'uT-beydn, XIX, 242; Süyüti, edDürru'l-mensür, XII, 181). “İnsanlar için ortaya çıktı ki” (Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, HI, 60; İbn Ebâ Hâtim, Tefsir, IX, 2914; Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'-Kurün, XVII, 282).

Sebe' 34:16

Ama onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Bazıları şöyle demiştir: Sebe kavminin bulunduğu yere yağmur yağdığında bir aylık mesafeden üzerlerine günlerce sel gelmekteydi. Bunun üzerine onlar bu seli engellemek üzere Arimde -burası iki bahçe arasındaki vadidir- kayalarla ve ziftle dayanak ve set inşa ettiler. Bu bentte kapılar yaptılar. Rablerine isyan edip yüz çevirdiklerinde ve nimetlerine nankörlük ettiklerinde Allah onların inşa ettiği bu sedde fare musallat etti. Bu fare yapılan seddi deldi. Böylece su onların topraklarını bastı, ağaçlarını kuruttu, hayvanlarının kaçıp gitmesine sebep oldu, su arklarını gömdü ve bahçelerini yok etti. Bazıları şöyle demiştir: “Arim” su bendi demektir. Bu kelimenin tekili “arimetün” dür. Dolayısıyla onların üzerine gönderilen sel vantiklari su bendini yok etmiş ve Bi ME Kumai Bahçeleri meyvelerin ve üzümlerin yerine belirtilen yemişi acı olan dikenli ağaç, ılgın ve sedir ağaçlarıyla değiştirilmiştir. Nitekim Cenâb-ı lak şöyle buyurmuştur: Acı yemişli, ılgınlı ve birkaç da sedir ağacı bulunan iki bahçe. “Ükülü” kelimesi hakkında denildi ki; Bu yemiş demektir. “Hamt” hakkında bazıları şöyle demiştir: Bu, erak eak) ağacıdır. Bazıları da şöyle demiştir: Bu, seksek (gazat) ağacıdır, Bu, dikenli ağaçtır. “Eslü” kelimesi hakkında denildi ki: Bu, ılgın ağacına benzer, ancak ondan daha büyüktür. “Sidrü” kelimesi ise onlar tarafından bilinen bir ağaç türüdür. Ebü Avsece buna yakın şeyler söylemiştir. O, şöyle demiştir: “el-Ükülü”, ağacın yükü (ürün) demektir. “Hamt”, bana göre scdir ağacı ve ürünüdür. Denildi ki: “Hamt”, güzel koku demektir. Dersin ki: “Hâzâ şecerun lehü hamtatün” (4.5 4 pas 138) Bu ağacın güzel kokusu vardır. “Hamt” (Lasi), buradan ve oradan bir şey alıp birbirine karıştırman demektir. “el-Eslü”, aynı şekilde ürünü olmayan ağaç demektir. Zeccâc şöyle demektedir. “Hamt”, içinde acılık bulunan meyvedir. Bu acılık tadındadır. Veya o buna benzer sözler söylemiştir”,

Sebe' 34:17

Nankörlük etmelerinden ötürü onları işte böyle cezalandırdık. Cenâb-ı Hak nimetlerine karşı nankörlük etmelerinden ve bu nimetlere karşılık Rab'lerine şükretmemelerinden ötürü onları cezalandırdığını bildirmiştir. Biz, ancak nankörlük edenleri cezalandırırız. Yani verdiği nimetlere dair Allaha nankörlük edenleri.

Sebe' 34:18

dedik. Bereketli kıldığımız beldeler ile onlar arasında birbirini gören birçok yerleşim yeri oluşturduk. Denildi ki: Topraklarından Sama kadar birbirleriyle bağlantısı olan şehirler. Her bir mil mesafede bir şehir ve çarşı bulunmaktaydı. Burada her şey mevcuttu. Bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık. Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin. Açlıktan, susuzluktan, vahşi hayvanlardan ve korkulan her durumdan emin bir şekilde. Burada sözü edilen ve onlara ait birbirini gören şehirlerin başta bahsedilen bahçelerle beraber olması da mümkündür. Dolayısıyla bu beyan, öncekiyle bağlantılı olur. Onlar kendilerine verilen tüm bu nimetlere karşı Rab'lerine şükretmediklerinde bütün bunlar belirtilen şeylerle değiştirilmiştir. (JBu beyanın öncekinden bağımsız olması da mümkündür. Aksine bu beyan müfessirlerin bir kısmının belirttiği şu mânaya gelebilir: Cenâb-ı Hak onların halini değiştirdiğinde durum onlar için zor bir hal aldı. Bunun üzerine onlar peygamberlerine geldiler ve dediler ki: Ortadan kalkan nimetlerimizi bize iade etmesi için Rabb'inize dua edin, biz de size Allaha kulluk edeceğimize ve hiçbir varlığı O'na ortak koşmayacağımıza söz verelim. Peygamberler'i de Allah'a dua etmiş, bunun üzerine Allah onlara içinde bulundukları nimetleri iade etmiş ve bildirildiği üzere onlar için birbirlerini gören şehirler varetmiştir. Peygamberler'i onlara Rablerine vâdettikleri sözleri hatırlatmışlar, bununla birlikte onlar bundan kaçınmışlardır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların halini değiştirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sebe kavmine gelince; rivayet edildiğine göre bir adam Resülullaha şöyle bir soru sormuştur: Ey Allah'ın resülü! Sebe hakkında bize bilgi ver. Dağ mıdır? Yoksa bir yer midir? Resülullah ona şöyle cevap vermiştir: “Ne dağdır ne de yerdir. Aksine o, Araplardan bir adamdı. Ondan on kabile türemiştir. Altısı Yemen tarafına yerleşmiş, dördü Şam bölgesine yerleşmiştir”", Bazıları şöyle demiştir: Sebe, bu adı taşıyan bir adamdı. Sebe, Allah'ın Neml süresinde bildirmiş olduğu kavimdir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, bir beldenin ismidir. ceketli kıl; Aort yi Emri beldeler ile onlar arasında birbirini gören birçok Da a w A b ve bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık. Bu ilâhi beyanda kullara ait fiillerin yaratıldığına dir delil andik ir kü Cenâb-ı Hak bereketli beldeler ile onlar arasında birbirini gören P dos yerleri varettiğini bildirmiştir. Beldeler, burada yaşayanların kul le erleridir. O, buraları varettiğini yani yarattığını bildirmiştir. Bu durum, O'nun kulların fiillerini yarattığını göstermektedir, Yine O, buraları seyahate eltenl bir düzenleme yaptığını bildirmiştir, seyahat ise kulların fiilidir. Burada bildirilen takdir etmek, düzenleme yapmak da aynı şekilde yaratmak demektir. Yine bu durum O nun kulların seyahatlerini ve onların beldeler edinmelerini yarattığını göstermektedir. Bu, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratılmış olduğunu inkâr etmeleri dolayısıyla Mütezile'ye bir reddiyedir. (JBirbirini gören yerleşim yerleri. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Birbirleriyle bağlantısı bulunan şehirler. Onlar kendilerine bir ihtiyaç hâsıl olmaksızın ve herhangi bir külfete katlanmaksızın bir şehirden diğerine gidip orada misafir oluyorlardı. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Birbirini gören yerleşim yerleri. Yani nimetleri apaçık ortaya çıkmış. Bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık. Oralarda geceleri, gündüzleri güven içinde seyahat edin. Bu ilâhi beyan şu mânaya gelebilir: Oralarda seyahat edebilmeniz için bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık. Bu beyan emir mânasında da olabilir. Yani bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık ve onlara dedik ki: Allah'ın size bahşetmiş olduğu nimetler içerisinde seyahat edin, oralarda günlerce ve gecelerce açlıktan, düşmandan ve her türlü belâdan güven içinde dolaşın. Bazıları bunlar arasında seyahati uygun konaklara ayırdık meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Yani bir beldeyle diğeri arasındaki mesafeyi aynı kıldık. iz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır’ dediler Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik ve yeterince sabretmesini ve şükretmesini --- Dipnotlar: “ Rivayet edildiğine göre bir adam Resülullah'a Sebe hakkında şöyle diyerek sormuştur: Sebe nedir? Bir adam mıdır? Yoksa bir kadın mıdır? Yoksa bir yer midir? Resülullah buna şöyle cevap vermiştir: “Sebe bir adamdır. Ondan on çocuk doğmuştur. Bunlardan altısı Yemene, dördü Sama yerleşmiştir. Yemen'e yerleşenler Mezhic, Kinde, Ezd, Eşariyyün, Enmâr ve Himyer kabilelerini oluşturdular. Bunların hepsi Arap'tır. Şam tarafına yerleşenler ise Lahm, Cüzâm, Âmile ve Gassân kabilelerini oluşturdular (Ahmed b. Hanbel, el Müsned, L 316; Ebü Dâvüd, “Hurüf ve Kıraat”, 1; Tirmizi, Tefsir, 34). İmam şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki: Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe halkından sana kesin bir bilgi getirdim” (en- Neml,

Sebe' 34:19

Onlar ise Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır dediler, Bu beyanın beş farklı türden dilsel kullanımı bulunmaktadır”, Bunlardan biri “Rabbenâ bâ'id” (asu to) şeklindedir. İkincisi şeddeli olarak “ba'id” şeklindedir. Bu ikisi dua ve talep mânasındadır. Üçüncüsü “bâ'ade” (uzu), dördüncüsü “be'ude”, beşincisi şeddeli olarak “ba'ade” şeklindedir. Ebü Muâz şöyle demiştir: Eğer mushafın hattında bir değişiklik olmasaydı “bü'ide” şeklinde olması da mümkündü. “Rabbenâ bâade” şeklindeki kırâat haber mânasındadır. Aynı şekilde “be'ude” şeklindeki okuma da bu mânadadır. Şeddeli olarak “Ba'ade beyne esfârine” şeklinde okuyanlara gelince bu kırâat, konak yerleri arasının uzaklaştığına ilişkin bir şikâyet mânası ifade etmektedir. Talep ve dua mânasındaki kullanıma gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- bu şu anlamdadır: Allah'ın onlara olan nimetlerinin çokluğundan, onlardan külfeti kaldırmasından ve oradaki ikametlerinin uzamasından onlar bıkıp usanmışlardı. Bu sebeple onlar akılsızlıklarından ve bilgisizliklerinden dolayı Rab'lerinden bu durumu değiştirmesini talep etmişlerdi. Bunların durumu, Müsâ'nın (a.s.) kavminin durumu gibidir. Nitekim Allah onlara bıldırcın ve kudret helvası indirdiğinde ve onlardan külfeti kaldırdığında onlar da bu durumdan bıkıp usanmışlar [ ]ve şöyle demişlerdi: Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için Rabb'ine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden... bitirsin” Bunların durumu da böyledir. Şeddeli olarak “Ba'ade beyne esfârine” şeklinde okuyanlara gelince buna göre onlar kendilerindeki bolluk ve bereketin gitmesi, tekrardan külfet ve çabalarna mecburiyetinde kalmaları sebebiyle şikâyette bulunmuşlardır. Haber mânasına gelen “bâ'ade” şeklindeki kullanıma gelince sanki bu, bütün bunların onlar arasında olduğunu ifade etmektedir. Aralarında bu durumun değişmesini talep eden, içinde bulundukları halin ortadan kalkıp değişmesi durumunda bundan şikâyet eden ve bu durumun ortadan kalktığını haber verenler vardır. Buna göre Müsânın (a.s.) Firavun'a yönelik şu sözleri bu mânadadır: Müsâ şöyle dedi: “Çok iyi biliyorum ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi”, Bu beyanda geçen “alimte” kelimesi, “alimtü” (Lte) şeklinde merfü; “alimte” (Sau) şeklinde e olarak okunmuştur, Sanki Müsiâ (a.s.) her iki sözü de söylemiştir. RL “kad alimtü” (Lats Lu) demiştir. Söz konusu durum Firavun taekşi kesin olarak bilindiğinde ve o bunun Allah katından olduğunu bildiğinde Müsâ (a.s.) şöyle demiştir: “Çok iyi biliyorum ki, bunları birer ibret olmak Gi Ta ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi” Yani “lekad alimte” demiştir. Yoksa o, bu sözlerden sadece birini söylemiş değildir. Buna göre ilk beyan da, buna benzer diğerleri de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik. Yani onları tam olarak helâk ettik. Ve onları darmadağın ettik meâlindeki âyet de bu mânadadır. Yani onları tam olarak helâk ettik. Öyle ki onlar kendilerinden sonrakiler için bir ibret olmuşlardır. Denildi ki: Onları ibret kıssaları haline getirdik. Yani onları hakikat mânasıyla insanlar için kıssa haline getirdik. İnsanlar onların durumunu ve başlarına gelenleri konuşuyorlar. Ve onları darmadağın ettik. Yani onları paramparça ettik. Yani ayırmanın her türlüsü başlarına getirildi. Öyle ki bazıları Mekke'ye, bazıları Medine'ye, bazıları Şama, bazıları Bahreyn, bazıları Ummâna ve benzeri yerlere yerleşmiş oldular. (JKuşkusuz bunda, yeterince sabretmesini ve şükretmesini bilenler için ibretler vardır. Buradaki sabreden ve şükredenlerin müminler mânasına gelmesi mümkündür. Sanki O, şöyle buyurmuştur: Bunda müminler için ibretler ve nasihatler vardır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yeterince sabretmesini bilenler için ibretler vardır. Allaha itaate ve O'nun emrine sabretmesini bilenler için. Yeterince şükretmesini bilenler için. O'nun nimetlerine şükretmesini bilenler için. Yine bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yeterince sabretmesini bilenler için ibretler vardır. Musibetler ve haram kılınan fiillere dair sabretmesini bilenler için. Yeterince şükretmesini bilenler için. Allah'ın nimetlerine şükretmesini bilenler için. Ayrıca sabır ve şükür iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri bunlara iman etme anlamıdır. İkinci mâna davranışa ilişkindir. Dolayısıyla Rabb'inin bütün emirlerine ve yasaklarına sabretmeye ve O'nun bütün nimetlerine şükretmeye iman eder. Buna ilişkin davranış ise bunlara sabretmesi ve Allah'ın nimetlerine şükretmesidir. Yalnız Kisâi “lekad alimtü” şeklinde “tà” harfini dammeli ee ie ipe ni --- Dipnotlar: © bk. Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XVII, 300-301. “ “Hani siz, ‘Ey Müsâ! Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için Rabb'ine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden, kabakgillerinden, sarımsağından, mercimeBinden, soğanından bitirsin’ demiştiniz. Mûså ise, "İyiyi kötü ile değişmek mi istiyorsunuz? Şehre inin; istedikleriniz orada var' dedi. Zillete, fakru zarürete mahküm oldular; Allah'ın gazabına uğradılar”. âlimleri “lekad alimte” şeklinde “tâ” harfini fethalı okumuştur (İbn Mihrân, el-

Sebe' 34:20

[Şeytanın İnsanları Aldatması] Gerçek şu ki, İblis onlar hakkındaki tahminini doğrulamış oldu. Onun tahmini hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: İblis onlar hakkında bir tahminde bulunmuş ve bu tahmini doğru çıkmıştır. Nitekim İblis şöyle demişti: “Yemin ederim ki eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım””. Yani benden kurtardığın az bir kısmı hariç. Yine o şöyle demişti: “Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler”. Dolayısıyla onlar hakkındaki tahminini doğrulamış oldu. Bazıları şöyle demiştir: İblis onlar hakkındaki tahminini doğrulamış oldu. Buna göre İblis zehirli ateşten, Âdem (a.s.) topraktan yaratılmıştır. Sonra İblis şöyle demiştir: Ateş toprağa galip gelecektir. İşte bu hususta tahminini doğrulamış ve şöyle demiştir: “Yemin olsun ki -aralarından senin samimi kulların hariç- onların hapsini kesinlikle yoldan çıkaracağım”. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Çünkü hep ona uymuşlardı. Sonra O, samimiyetle inanan kullarını hariç tutmuş ve şöyle buyurmuştur: İnanan bir grup hariç. Yani samimiyetle inanan kulları hariç. Onlar İblise uymamışlardır. Onlar Cenâb-ı Hakk'ın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdir: “Kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyanda geçen “min” harfi bağlantı harfidir (sıla). Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Bir grup hariç - ki onlar müminlerdirhep ona uymuşlardır. a ymuş Bu beyanın Şu mânaya gelmesi de mümkündür: Çünkü inanan bir grup hariç hep ona uymuşlardı. Hakikatte mümin olan kimseler hariç. [ ] Fakat görünüş bakımından size göre mümin olanlar ise ona uymuşlardır. Çünkü bize göre mümin olan her kişi, gerçekte mümin değildir. Ona uymuşlardır meâlindeki ilâhi beyan şu mânaya gelebilir: Yani büyük günah işleyenler. inanan bir grup hariç. Bunlar Allah'ın büyük günah işlemekten koruduğu kimselerdir. Çünkü büyük günah işleyenler, kendilerini çağırdığı işlerde İblise uymuşlardır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 4 “Onlar Allah'ı bırakıp ancak birtakım dişi putlardan medet umuyorlar; başkasından degil, isyankâr şeytandan dilekte bulunuyorlar. Allah şeytanı lânetlemiştir, o da 'Kullarından belli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler” demiştir. Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur”.

Sebe' 34:21

Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki kılıçla ve mızrakla onlara vurmamış, onları bir şeye zorlamamıştır. Onun işi sadece aldatma, arzuları dürtme ve vesvese vermekti. İblis onları davet etmiş, onlar da bunu kabul etmişlerdir”, Bazıları şöyle demiştir: Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Yani delil. Onlara karşı bir delili mevcut değildi. Yani Cenâb-ı Hak ona insanlara karşı bir delil bulma imkânı vermemişti. Fakat ona vesvese verme, bir şeyi süslü gösterip hakkı bâtılla karıştırma imkânı tanınmıştı. Allah buna mukabil müminler için onun şüphelerini ve süslü gösterip aldatmalarını ortadan kaldırmak için deliller yaratmıştır. Bu durum sadece, âhirete inananı ona şüpheyle bakandan ayırt etmemiz içindir. Bu beyan farklı mânalara gelir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hakk'ın olacağını bildiği bir olayın gerçekleştiğini bilsin diye. İkincisi şudur: Cenâb-ı Hakk'ın insanların gıyabında bildiğini insanlara tanıklık yaparak bilmesi için. Üçüncüsü şudur: O, bilgisine konu olan varlık ve olayı bilgi olarak nitelemektedir. Yani bilgiye konu olan varlık ya da olayın (malum) gerçekleşmesi için. Bu kullanım dil bakımından mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: Y Abdürrezzàk es-Sanàni, l-beyån Tefsir, 111, 64; Taberi, Câmi'u 477 TUVA AÂTULKUR'AN TERCÜMESİ “Kesin olan (ölüm) yelinceve kadar”, Yani Kesin olarak bilinen şey. Bu kullanu, Kutna çok vente vandir, Rabtin her geyi, imam, şirki ve diğer amelleri, görüp gözetir, Bunları (SIA De kiz Allah'tan başka (ilâhi güçlere sahip) sarıdığınız varlıkları çalarım Balet? Onlar öklenle ve verde zerre miktarı bir şeye sahip olmaekler gidi buralarda herhangi bir ortaklıkları da yoktur; Allah'ın onlardan Bir SANAY sie RA bulunmamaktadır." De kiz Allah'tan başka (ilâhi güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağırın Satalım! Mh olduğunu iddia ettiğiniz varlıklar: Melekler, putlar ve Allah'tan Sasu tapan varlıklar. Bunlar size bir yarar sağlama veya bir zararı giderme gQ am thio midireri Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmaktadır: Onlar göklerde ve verde zerre miktarı bir şeye sahip değildirler. Bundan büyüğüne Se Saim de sahip değildirler. O halde nasıl olur da bunları ilâh olarak niörlersinir? Bu Deran ş su mânava da gelebilir: De ki: Allah'tan başka (ilâhi güçleme sahip) PRE varlıkları çağırın bakalım! Yani ilâh olduklarını iddia varlıkları çağının da başınıza gelen açlık ve benzeri zararları sizden giriak ld şı a ibi! bevan gibi: “O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Zam bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi? Bunspy onların söylemesi gereken şey şudur: Onlar zerre miktarı bir şeye, mumlar dia bez yam ve daha küçüğüne sahip değilken, nasıl olur da belirilen sier monlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak onların akılaniidae kendilerine bir yararı ve zararı bulunmadığını bildikleri varlıklara xa a. asr idan we bunları ilâh olarak nitelediklerini bildirmektedir. rın bakalım! Onl ler. Yani göklerde ia Başka (ilâhi güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağıar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip değildir ve yerde zerre miktarı bir şeyi yaratmaya güç yetiremezler. Göklerde ve yerde bulunan nesneleri yaratmada bir ortaklıkları da yoktur. Bu varlıkların yaratılmasında Allah'a yardımcı da olmamışlardır. O halde bunlara nasıl taparsınız ve bunları nasıl ilâh olarak nitelersiniz? Buralarda onların yoktur. Yani gökleri ve yerküreyi yaratmada, bunlari korumada Allahtan başka taptığınız varlıkların herhangi bir ortaklıkları yoktur. Allah'ın onlardan bir destekçiye de ihtiyacı bulunmamaktadır. Yani bu konuda bir yardıma ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla bunları nasıl olur da ilâh olarak ve ibadette Allah'ın ortakları olarak nitelersiniz? GS GİRİN SAZ GEN İĞ SİG GI İp

Sebe' 34:22

Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki kılıçla ve mızrakla onlara vurmamış, onları bir şeye zorlamamıştır. Onun işi sadece aldatma, arzuları dürtme ve vesvese vermekti. İblis onları davet etmiş, onlar da bunu kabul etmişlerdir”, Bazıları şöyle demiştir: Oysa onlar üzerinde onun hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Yani delil. Onlara karşı bir delili mevcut değildi. Yani Cenâb-ı Hak ona insanlara karşı bir delil bulma imkânı vermemişti. Fakat ona vesvese verme, bir şeyi süslü gösterip hakkı bâtılla karıştırma imkânı tanınmıştı. Allah buna mukabil müminler için onun şüphelerini ve süslü gösterip aldatmalarını ortadan kaldırmak için deliller yaratmıştır. Bu durum sadece, âhirete inananı ona şüpheyle bakandan ayırt etmemiz içindir. Bu beyan farklı mânalara gelir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hakk'ın olacağını bildiği bir olayın gerçekleştiğini bilsin diye. İkincisi şudur: Cenâb-ı Hakk'ın insanların gıyabında bildiğini insanlara tanıklık yaparak bilmesi için. Üçüncüsü şudur: O, bilgisine konu olan varlık ve olayı bilgi olarak nitelemektedir. Yani bilgiye konu olan varlık ya da olayın (malum) gerçekleşmesi için. Bu kullanım dil bakımından mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyan gibi: Y Abdürrezzàk es-Sanàni, l-beyån Tefsir, 111, 64; Taberi, Câmi'u 477 TUVA AÂTULKUR'AN TERCÜMESİ “Kesin olan (ölüm) yelinceve kadar”, Yani Kesin olarak bilinen şey. Bu kullanu, Kutna çok vente vandir, Rabtin her geyi, imam, şirki ve diğer amelleri, görüp gözetir, Bunları (SIA De kiz Allah'tan başka (ilâhi güçlere sahip) sarıdığınız varlıkları çalarım Balet? Onlar öklenle ve verde zerre miktarı bir şeye sahip olmaekler gidi buralarda herhangi bir ortaklıkları da yoktur; Allah'ın onlardan Bir SANAY sie RA bulunmamaktadır." De kiz Allah'tan başka (ilâhi güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağırın Satalım! Mh olduğunu iddia ettiğiniz varlıklar: Melekler, putlar ve Allah'tan Sasu tapan varlıklar. Bunlar size bir yarar sağlama veya bir zararı giderme gQ am thio midireri Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmaktadır: Onlar göklerde ve verde zerre miktarı bir şeye sahip değildirler. Bundan büyüğüne Se Saim de sahip değildirler. O halde nasıl olur da bunları ilâh olarak niörlersinir? Bu Deran ş su mânava da gelebilir: De ki: Allah'tan başka (ilâhi güçleme sahip) PRE varlıkları çağırın bakalım! Yani ilâh olduklarını iddia varlıkları çağının da başınıza gelen açlık ve benzeri zararları sizden giriak ld şı a ibi! bevan gibi: “O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Zam bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi? Bunspy onların söylemesi gereken şey şudur: Onlar zerre miktarı bir şeye, mumlar dia bez yam ve daha küçüğüne sahip değilken, nasıl olur da belirilen sier monlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak onların akılaniidae kendilerine bir yararı ve zararı bulunmadığını bildikleri varlıklara xa a. asr idan we bunları ilâh olarak nitelediklerini bildirmektedir. rın bakalım! Onl ler. Yani göklerde ia Başka (ilâhi güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağıar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip değildir ve yerde zerre miktarı bir şeyi yaratmaya güç yetiremezler. Göklerde ve yerde bulunan nesneleri yaratmada bir ortaklıkları da yoktur. Bu varlıkların yaratılmasında Allah'a yardımcı da olmamışlardır. O halde bunlara nasıl taparsınız ve bunları nasıl ilâh olarak nitelersiniz? Buralarda onların yoktur. Yani gökleri ve yerküreyi yaratmada, bunlari korumada Allahtan başka taptığınız varlıkların herhangi bir ortaklıkları yoktur. Allah'ın onlardan bir destekçiye de ihtiyacı bulunmamaktadır. Yani bu konuda bir yardıma ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla bunları nasıl olur da ilâh olarak ve ibadette Allah'ın ortakları olarak nitelersiniz? GS GİRİN SAZ GEN İĞ SİG GI İp

Sebe' 34:23

Allah katında, O'nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah'ın kendisine izin verdiği kimseler hariç hiç kimse bir başkasına şefaat edemez. O, inkârcılardan birine şefaat izni vermez. [§]En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu onların şu sözleri dolayısıyla belirtmiştir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”; “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””. Veya Cenâb-ı Hak şunu belirtmektedir: Sizin kendilerinden şefaat umduğunuz varlıklar, O'nun bildirdiği üzere bir korku ve dehşet içerisinde bulunmaktadırlar. Dolayısıyla nasıl olur da onların şefaatini umarsınız? Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Sonunda kalplerinden korku giderilince. Veya onlar zerre miktarı bir bilgi ve kudrete”, bundan daha büyüğüne ve daha küçüğüne sahip olamıyorken nasıl olur da şefaate malik olsunlar? Veya O, buna benzer bir beyanı bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bir önceki âyet-i kerime. Sonunda kalplerinden korku giderilince, Rabb'iniz ne buyurdu? derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. Bu cümlenin burada kendisine bağlantı kurulacak bir bağlantısı (sıla) yoktur. Yine kendisine atıf yapılacak daha önceki bir beyan da söz konusu değildir. Başlangıç cümlesi olarak da mâna doğru olmamaktadır. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demektedir: İsâ (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.) arasında bir peygamberin gelmediği uzun bir dönem vardı. Allah Hz. Muhammed'i (s.a.) peygamber olarak gönderdiğinde ve ona nübüvvetin verilmesi hakkında Cibril (a.s.) ile konuştuğunda melekler bunu duydular ve kıyâmetin artık kopacağını zannettiler ve bu sebeple duydukları sözlerden dolayı şaşırıp kaldılar. Cibril (a.s.) gökten yere indiğinde her uğradığında onlarla konuşmaya başladı, tâ ki onlar için her şey açığa çıktı. Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler: Rabb'iniz nc buyurdu? Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. Yani vahyi buyurdu. Bazıları şöyle demiştir: Vahiy gökten indiği vakit bir kaya üzerinde hareket eden zincirin sesi gibiydi”. Onlar şöyle demiştir. Dolayısıyla melekler bundan korkuyorlar ve secdeye kapanıyorlardı. Sonunda kalplerinden korku giderilince. Dediler ki: Onların kalplerindeki bu korku ortadan kalkınca. Rabb'iniz ne buyurdu? derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. O yücedir, uludur. 425 [ ]Sonunda kalplerinden korku giderilince. Denildi ki: Üzerindeki örtü ortadan kaldırılınca. Kisâi şöyle demiştir: Sonunda kalplerinden korku giderilince. Bu beyanda geçen “füzzi'a” kelimesi “feza” (gali) kökünden türemiştir. O şöyle buyurmaktadır: Kalplerindeki korku çıkarıldı. Onun kalbine korku saldı. Burada “heyyebehü”, “rakkahü” ve “fezze'a” fiilleri aynı anlama gelmektedir. “Furriğa” şeklinde “râ” harfiyle okuyanlar şöyle demektedir: Onların kalbinden korku çıkarıldı ve korku ile meşgul olmaktan kurtarıldı. Bu İbn Mesüd'un kırâatidir”. Bazıları Rabb'iniz ne buyurdu? derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu mâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Onlar ona getirdikleri emri bildirir ve sadece hak olanı söylerler. Ne arttırırlar ne de eksiltirler. Sonunda kalplerinden korku giderilince, “Rabb'iniz ne buyurdu?” derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. Bu ilâhi beyan şu mânaya gelebilir: Onların bu korkusu ve bu sözleri kıyâmettedir. Kıyametin kopmasından korkmuşlardır. Bu beyan “hattâ izâ fcz7c'a” seklinde “fà” harfinin fethasıyla da okunmuştur", Yani Allah onları korkudan emin kılınca. Yani Allah onların kalbinden korkuyu çıkarıp attığında ve bu durumu ortadan kaldırdığında. En doğrusunu Allah bilir, Ebü Avsece şöyle demiştir: “Füzzi'a”, ortadan kaldırıldı demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Füzzi'a”, hafifletildi demektir”, --- Dipnotlar: 9 Müminlerin annesi Âişeden (r.a.) rivayet edildiğine göre Hâris b. Hişâm (r.a.) Resülullah'a “Ey Allah'ın resülü sana vahiy nasıl gelmektedir?” diye sordu. Bunun üzerine Resülullah şöyle buyurdu: “Bazan çıngırak sesi gibi gelmektedir. Bu bana en ağır gelen şeklidir. Dediğini tam olarak kavradığımda benden ayrılır. Bazan da melek bir adam suretinde bana gelir, benimle konuşur, ben de onun dediğini tam olarak bellerim” Âişe dedi ki: Çok soğuk bir günde ona vahiy indiği sırada onu görmüştüm, ondan ayrıldığında alnından terler akıyordu. Bu kırâat Abdullah b, Ömer, Hasan-ı Basri ve Katâde'ye nispet edilmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 282; Ebü Hayyan, el-Bahru'l-muhit, VU, 266).

Sebe' 34:24

(Müşriklere Söylemesi Hz. Peygamber'e Emredilen Sözler] De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Bu beyan zâhiri bakımından her ne kadar soru ifadesi olsa da aslında bir açıklama ve cevabın olumluluğu mânası taşımaktadır. Çünkü Allah katından gelen her sorunun aslında bir açıklama ve olumlu cevabı ifade ettiğini daha önce açıkladık. [ ]Ayrıca eğer bu beyan soru sorma durumunda olan bir kimseden sâdır olsaydı Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? sorusunun cevabı şu olurdu: Bize rızık veren Allah'tır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Her türlü işi kim yürütüyor? “Allah” diye cevap verecekler”. O, onlara şöyle diyecektir: Allah'ın size rızık verdiğini bildiğinize göre nasıl olur da O'na ibadet etmeyi bırakıp size rızık vermeye dair hiçbir gücü bulunmayan varlıklara ibadet edersiniz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz Allah'ı birakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayın”. İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında bu beyan şöyledir: “Kul men yerzukuküm mines-semâvâti ve'l-ard. Kâlü Allah” “De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Dediler ki: Allah'tır. Allah şöyle buyurdu: O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir”. Bazıları şöyle demiştir: De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Göklerden, yani yağmurdan; yerden, yani bitkilerden. Eğer sana cevap verir ve “Allah'tır” derlerse tamam, ama eğer bu cevabı vermezlerse de ki: Bunu size sağlayan Allah'tır. O halde nasıl olur da başkasına taparsınız? O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır. Bunu Resülullah Mekkelilere söylemektedir. Yani ya biz doğru yoldayız, ya da siz doğru yoldasınız. Ya biz açık bir sapıklık içindeyiz ya da siz açık bir sapıklık içindesiniz. Bazıları şöyle demiştir: Bunun mânası şudur: Biz doğru yoldayız siz ise açık bir sapıklık içindesiniz. Fakat söz konusu beyanın zâhirinde böyle bir anlam yoktur. Bu beyanın onlara yönelik üstü örtülü bir şekilde sapıklıkla kötüleme ve buna ilişkin bir kinâye mânasında olması da mümkündür. Bu durum birinin diğerine, aralarında geçen bir söz veya habere dair şöyle demesi gibidir: Bu konuda ikimizden birisi yalancıdır. Yani bu konuda sen yalancısın. Fakat bunu açıkça değil, üstü kapalı bir şekilde söylemektedir. Katâde şöyle demiştir: Bu beyan, Hz. Muhammed'in (s.a.) ve ashabının müşriklere yönelik sözleridir. Yani Allah'a yemin olsun ki biz ve siz aynı hal üzere değiliz. [§] Allah'a yemin olsun ki iki gruptan biri doğru yol üzeredir, diğer grup ise açık bir sapıklık içindedir®. Siz bizim doğru yolda olduğumuzu bilmektesiniz, çünkü bu konuda her türlü kesin delilleri getirdik. Siz ise böyle deliller ortaya koyamadınız. Bazıları şöyle demiştir: O bu sözü söylemiştir, çünkü Mekkeli inkârcılar Resülullah'a ve ashabına şöyle demişlerdi: “Gelin yaşantımıza bakalım! Hangimiz daha iyi bir din üzereyiz. Biz mi siz mi? Âhirette de durum buna göre olacaktır” Cenâb-ı Hak şu ilâhi beyanda onların bu iddialarını şöyle reddetmiştir: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar?” eğ İzka GE kli Yari CPUa YE 2 De ki: Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacağınız gibi sizin yapıp ettiklerinizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz.” pi pe kebi işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacağınız gibi SEAL yapıp ettikler inizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz. Bazıları şöyle ERA Onlara bunu söylemiştir, çünkü onlar taptıkları putları kötüledik. ve onlar hakkında kötü sözler sarf ettikleri için Resülullah'ı ve ashabını kötülüyor ve KAY Kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu söylemek suretiyle Allaha iftira ettiğini iddia ediyorlardı. Bundan dolayı o, onlara şöyle demiştir: Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız; biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız. Bu, Hüd süresindeki şu ilâhi beyan gibidir: “De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur”. De ki: Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmazsınız. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yani benimsediğimiz dinden veya yaptığımız davranışlardan. Yapıp ettiklerinizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz. Sizin yapıp ettiklerinizden. Yani benimsediğiniz dinden ötürü. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”©; “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir“; “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir”, Bu söz, inat ve büyüklük taslama ortaya çıktıktan sonra söylenir. Fakat başlangıçta bu söylenmez. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Taberi, Câmi'w-beyân, XIX, 284; İbn Kesir, Tefsir, X], 286.

Sebe' 34:25

(Müşriklere Söylemesi Hz. Peygamber'e Emredilen Sözler] De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Bu beyan zâhiri bakımından her ne kadar soru ifadesi olsa da aslında bir açıklama ve cevabın olumluluğu mânası taşımaktadır. Çünkü Allah katından gelen her sorunun aslında bir açıklama ve olumlu cevabı ifade ettiğini daha önce açıkladık. [ ]Ayrıca eğer bu beyan soru sorma durumunda olan bir kimseden sâdır olsaydı Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? sorusunun cevabı şu olurdu: Bize rızık veren Allah'tır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Her türlü işi kim yürütüyor? “Allah” diye cevap verecekler”. O, onlara şöyle diyecektir: Allah'ın size rızık verdiğini bildiğinize göre nasıl olur da O'na ibadet etmeyi bırakıp size rızık vermeye dair hiçbir gücü bulunmayan varlıklara ibadet edersiniz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kuşkusuz Allah'ı birakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayın”. İbn Mesüd ve Hafsa'nın mushaflarında bu beyan şöyledir: “Kul men yerzukuküm mines-semâvâti ve'l-ard. Kâlü Allah” “De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Dediler ki: Allah'tır. Allah şöyle buyurdu: O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir”. Bazıları şöyle demiştir: De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? Göklerden, yani yağmurdan; yerden, yani bitkilerden. Eğer sana cevap verir ve “Allah'tır” derlerse tamam, ama eğer bu cevabı vermezlerse de ki: Bunu size sağlayan Allah'tır. O halde nasıl olur da başkasına taparsınız? O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır. Bunu Resülullah Mekkelilere söylemektedir. Yani ya biz doğru yoldayız, ya da siz doğru yoldasınız. Ya biz açık bir sapıklık içindeyiz ya da siz açık bir sapıklık içindesiniz. Bazıları şöyle demiştir: Bunun mânası şudur: Biz doğru yoldayız siz ise açık bir sapıklık içindesiniz. Fakat söz konusu beyanın zâhirinde böyle bir anlam yoktur. Bu beyanın onlara yönelik üstü örtülü bir şekilde sapıklıkla kötüleme ve buna ilişkin bir kinâye mânasında olması da mümkündür. Bu durum birinin diğerine, aralarında geçen bir söz veya habere dair şöyle demesi gibidir: Bu konuda ikimizden birisi yalancıdır. Yani bu konuda sen yalancısın. Fakat bunu açıkça değil, üstü kapalı bir şekilde söylemektedir. Katâde şöyle demiştir: Bu beyan, Hz. Muhammed'in (s.a.) ve ashabının müşriklere yönelik sözleridir. Yani Allah'a yemin olsun ki biz ve siz aynı hal üzere değiliz. [§] Allah'a yemin olsun ki iki gruptan biri doğru yol üzeredir, diğer grup ise açık bir sapıklık içindedir®. Siz bizim doğru yolda olduğumuzu bilmektesiniz, çünkü bu konuda her türlü kesin delilleri getirdik. Siz ise böyle deliller ortaya koyamadınız. Bazıları şöyle demiştir: O bu sözü söylemiştir, çünkü Mekkeli inkârcılar Resülullah'a ve ashabına şöyle demişlerdi: “Gelin yaşantımıza bakalım! Hangimiz daha iyi bir din üzereyiz. Biz mi siz mi? Âhirette de durum buna göre olacaktır” Cenâb-ı Hak şu ilâhi beyanda onların bu iddialarını şöyle reddetmiştir: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar?” eğ İzka GE kli Yari CPUa YE 2 De ki: Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacağınız gibi sizin yapıp ettiklerinizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz.” pi pe kebi işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmayacağınız gibi SEAL yapıp ettikler inizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz. Bazıları şöyle ERA Onlara bunu söylemiştir, çünkü onlar taptıkları putları kötüledik. ve onlar hakkında kötü sözler sarf ettikleri için Resülullah'ı ve ashabını kötülüyor ve KAY Kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu söylemek suretiyle Allaha iftira ettiğini iddia ediyorlardı. Bundan dolayı o, onlara şöyle demiştir: Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmazsınız; biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu tutulmayız. Bu, Hüd süresindeki şu ilâhi beyan gibidir: “De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur”. De ki: Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz sorumlu olmazsınız. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yani benimsediğimiz dinden veya yaptığımız davranışlardan. Yapıp ettiklerinizden ötürü de biz hesaba çekilmeyiz. Sizin yapıp ettiklerinizden. Yani benimsediğiniz dinden ötürü. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”©; “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir“; “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size aittir”, Bu söz, inat ve büyüklük taslama ortaya çıktıktan sonra söylenir. Fakat başlangıçta bu söylenmez. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Taberi, Câmi'w-beyân, XIX, 284; İbn Kesir, Tefsir, X], 286.

Sebe' 34:26

“De ki: Rabb'imiz hepimizi bir araya getirecek, sonra aramızda adaletle hükmünü verecektir. Haklıyı haksızdan en iyi ayıran ve her şeyi bilen Odur” © “Seni ö - Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir; Seni yalanlamaya kalkışırlarsa şöyle de: Benim yaptığım mars siz benim emd sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim A7/N IF'VİLATUN KUR'AN TERCÜMESİ Deki Rabb'imiz hepimizi bir araya getirecek, sonra aramızda adaletle hülantnü verecektir, Haklıyı haksızdan en iyi ayıran ve her şeyi bilen dear Po doğrusunu Allah bilir yaz bu, daha önce geçen şu ilâhi beyanlarla bağlantılıdır. “De kü Göklerden ve yerden size rizik veren kimdir? De ki: Allilan, O balde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkanlık içindedir" ve “De ki; Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz soral olasi "anki onlar Res016llalra ve ashabına “biz doğru yol üzereyiz, siz yenik bir sapiklik içindesiniz” demişler, bu durumda onlara cevap ulucak Cenab i Hak göyle buyurmuştur: De ki: Rabb'imiz hepimizi bir araya petteecek, Teni hepimizi bir araya getirecek, sonra hükmünü verecektir, Yani hükenederekin. Aramızda adaletle, Hangimiz doğru yol üzere, hangimiz sapik iyimade, biz mi siz mi? Mallayı hakerdan en iyl ayiran ve her şeyi bilen O'dur. Yani hüküm veeh gerçekten gizli ve açik olanı bilen Odur. Buradaki “Mufâteha” (ui, hükn vermek demektir, Denir kt: Gel de hakkında hüküm vermek üzere falanen kişiye gidelim, Barada aralarında birinin hüküm vermesi talebi mânasında “allame (aat) kelimesi kullan. Bu kullanım dil bakımından mümsondu aranızda adaletle hükmünü verecektir. Yani bizim tüm gizlilikleHbi ve snkladıklarımızı ortaya çıkaracak ve bunları apaçık hale getirecektir ki hok zere olanı batıl olandan; hidâyeti sapkınlıktan ayırsın, Haklıyı haksızdin en dyt oyran ve her şeyl bilen O'dur. Yani her şeyi ortaya çıkarandır. Her şeyi bilendir, Ayık ve gizli olan her şeyi, açığa çıkarma ve gizlemeyi de en iyi bendir, Pn doğrusunu Allahı bilir, 7 "De ki Ortak diye O'nun yanma kattıklarınızı bana gösterin bakalim?! Hayir asla (pösteremezsiniz)! Bilakis yegâne galip ve her şeyi hikmetle yönelen yalnız O Allah'tır." © Bir önceki âyeti kertme, De ki: Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Yani putları ilâh olarak nitelemekte ortak diye Allah'ın yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! İbadet etmekte. O'nun bunu meleklere tapan ve onları bu konuda ortak tanıyan kimselere demiş olması da mümkündür. Sanki bunda sözün edebi bakımdan eksik bırakılıp gizlenmesi (izmâr) vardır. Buna göre O şöyle buyurmaktadır: Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Onlar bir şey yaratmışlar mıdır? Veya bir rızık vermişler midir? Yahut bir şey diriltmişler midir? Veya öldürmüşler midir? Onların bir şey yaratmadıklarını, rızık vermediklerini ve bunlara güçlerinin yetmediğini, bütün her şeyin yaratıcısının, her şeye rızık verenin Allah olduğunu bildiğinize göre nasıl olur da bu işlere güç yetiremeyen varlıkları O'na ulühiyette ortak koşarsınız? IJBilakis yegâne galip ve her şeyi hikmetle yöneten yalnız O Allah'tır. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Bilakis. Bu, onların ortaklar sözüne reddiyedir. Yani onlar Allah'ın ortakları değildir. Bilakis Allah tek ve yegâne ilâh olup hikmet sahibidir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, “onlar bir şey yaratmışlar mıdır veya bir rızık vermişler midir?” sözüne reddiyedir. Buna göre Cenâb-ı Hak buyurur ki: Bilakis. Yani onlar hiçbir şey yaratmamışlar ve rızık vermemişlerdir. Aksine bu konularda Allah tektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Sebe' 34:27

“De ki: Rabb'imiz hepimizi bir araya getirecek, sonra aramızda adaletle hükmünü verecektir. Haklıyı haksızdan en iyi ayıran ve her şeyi bilen Odur” © “Seni ö - Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir; Seni yalanlamaya kalkışırlarsa şöyle de: Benim yaptığım mars siz benim emd sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim A7/N IF'VİLATUN KUR'AN TERCÜMESİ Deki Rabb'imiz hepimizi bir araya getirecek, sonra aramızda adaletle hülantnü verecektir, Haklıyı haksızdan en iyi ayıran ve her şeyi bilen dear Po doğrusunu Allah bilir yaz bu, daha önce geçen şu ilâhi beyanlarla bağlantılıdır. “De kü Göklerden ve yerden size rizik veren kimdir? De ki: Allilan, O balde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkanlık içindedir" ve “De ki; Bizim işlediğimiz suçlardan dolayı siz soral olasi "anki onlar Res016llalra ve ashabına “biz doğru yol üzereyiz, siz yenik bir sapiklik içindesiniz” demişler, bu durumda onlara cevap ulucak Cenab i Hak göyle buyurmuştur: De ki: Rabb'imiz hepimizi bir araya petteecek, Teni hepimizi bir araya getirecek, sonra hükmünü verecektir, Yani hükenederekin. Aramızda adaletle, Hangimiz doğru yol üzere, hangimiz sapik iyimade, biz mi siz mi? Mallayı hakerdan en iyl ayiran ve her şeyi bilen O'dur. Yani hüküm veeh gerçekten gizli ve açik olanı bilen Odur. Buradaki “Mufâteha” (ui, hükn vermek demektir, Denir kt: Gel de hakkında hüküm vermek üzere falanen kişiye gidelim, Barada aralarında birinin hüküm vermesi talebi mânasında “allame (aat) kelimesi kullan. Bu kullanım dil bakımından mümsondu aranızda adaletle hükmünü verecektir. Yani bizim tüm gizlilikleHbi ve snkladıklarımızı ortaya çıkaracak ve bunları apaçık hale getirecektir ki hok zere olanı batıl olandan; hidâyeti sapkınlıktan ayırsın, Haklıyı haksızdin en dyt oyran ve her şeyl bilen O'dur. Yani her şeyi ortaya çıkarandır. Her şeyi bilendir, Ayık ve gizli olan her şeyi, açığa çıkarma ve gizlemeyi de en iyi bendir, Pn doğrusunu Allahı bilir, 7 "De ki Ortak diye O'nun yanma kattıklarınızı bana gösterin bakalim?! Hayir asla (pösteremezsiniz)! Bilakis yegâne galip ve her şeyi hikmetle yönelen yalnız O Allah'tır." © Bir önceki âyeti kertme, De ki: Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Yani putları ilâh olarak nitelemekte ortak diye Allah'ın yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! İbadet etmekte. O'nun bunu meleklere tapan ve onları bu konuda ortak tanıyan kimselere demiş olması da mümkündür. Sanki bunda sözün edebi bakımdan eksik bırakılıp gizlenmesi (izmâr) vardır. Buna göre O şöyle buyurmaktadır: Ortak diye O'nun yanına kattıklarınızı bana gösterin bakalım! Onlar bir şey yaratmışlar mıdır? Veya bir rızık vermişler midir? Yahut bir şey diriltmişler midir? Veya öldürmüşler midir? Onların bir şey yaratmadıklarını, rızık vermediklerini ve bunlara güçlerinin yetmediğini, bütün her şeyin yaratıcısının, her şeye rızık verenin Allah olduğunu bildiğinize göre nasıl olur da bu işlere güç yetiremeyen varlıkları O'na ulühiyette ortak koşarsınız? IJBilakis yegâne galip ve her şeyi hikmetle yöneten yalnız O Allah'tır. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Bilakis. Bu, onların ortaklar sözüne reddiyedir. Yani onlar Allah'ın ortakları değildir. Bilakis Allah tek ve yegâne ilâh olup hikmet sahibidir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, “onlar bir şey yaratmışlar mıdır veya bir rızık vermişler midir?” sözüne reddiyedir. Buna göre Cenâb-ı Hak buyurur ki: Bilakis. Yani onlar hiçbir şey yaratmamışlar ve rızık vermemişlerdir. Aksine bu konularda Allah tektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Sebe' 34:28

Biz seni gönderdik. Ey Muhammed! Ancak müjdeleyici olarak bütün insanlara. Kendisine uyanları cennetle müjdeleyici olarak. Ve uyarıcı olarak. Kendisine muhalefet ve isyan edenleri cehennemle uyarıcı olarak. Bütün insanlara, Bazıları şöyle demiştir: Biz seni ancak insanların hepsini hidâyet yolunda toplayan ve buna davet eden olarak gönderdik. Bazıları şöyle demiştir: Biz seni ancak bütün insanlara gönderdik. Yani biz seni ancak bütün insanlara gönderdik: Araplara, Acemler, insanlara ve cinlere. Senin duru mun diğer peygamberler gibi değildir. Onlar toplumlar içerisinden sadece bir topluma, beldeler içerisinden sadece bir beldeye gönderilmişlerdi. Yine Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bana dört şey verilmiştir ki bunlar benden önce hiçbir peygambere verilmemiştir. Bunlardan biri bizim belirtmiş olduğumuz özelliktir ki o da şudur: ben bütün insanlara peygamber olarak gönderildim: Kırmızıya, siyaha, Araba ve Acemi. Bana bütün yeryüzü mescid ve temiz kılınmıştır. Bir aylık mesafeden düşmana korku salma özelliği verilmiştir. Ganimetler de bana helâl kılınmıştır”. Fakat insanların çoğu bunu bilmek istemiyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Tasdik etmiyorlar. Bilmiyorlar sözü şu mânaya da gelebilir: Yani bildikleri bilgilerden yararlanmıyorlar. Yoksa elbette ki biliyorlar. Veya gerçekte bilmiyorlar, çünkü deliller ve âyetler konusunda akıl yürütmüyorlar. Halbuki onlara bu imkân tanınmıştır. Eğer akıl yürütseler bilirler. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:29

29. “Eğer doğru söylüyorsanız, bu våd ne zaman gerçekleşecek, söyleyin bakalım! diyorlar’ Eğer doğru söylüyorsanız, bu vâd ne zaman gerçekleşecek, söyleyin bakalım! diyorlar. Onlar bu sözü bilgi edinmek için değil, kıyâmetin gerçekleşmeyeceği ve bunun bir yalan olduğunu ifade etmek üzere alay etmek için söylüyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar”?. Cenâb-ı Hak onların buna iman etmedikleri için alay etmek üzere söz konusu vâdin çabuk gelmesini istediklerini bildirmektedir. İman edenler ise kesin bir şekilde gerçekleşeceğine inandıkları için ondan korkmaktadırlar. Fakat Allah Teâlâ, alay edenlere cevap verildiği gibi onlara cevap vermemiş, aksine lütfu ve keremiyle bilgi talep edene cevap verildiği gibi onlara cevap vermiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: 30. “De ki: Sizin için ëyle bir vakit belirlenmistir ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri EET kendisine soru sorulan herkesin, soru soran kişi alay etme dre si sorsa dahi, soruya alay eden kişi gibi değil, bilgi talep eden kişiye cevap verildiği gibi cevap vermesi gerekir. Onun akılsız birinin akılsızlığı ve alay edenin alaycılığı sebebiyle bilgi ve hikmetini bırakmaması gerekir. Aksine onun, hikmetini, bilgisini ve aklını muhafaza etmesi, soruya benzer bir cevapla meşgul olmaması gerekir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz. Eğer bu beyan geri kalma ve ileri geçme talebi mânasında ise bunda onlara yönelik bir ayıplama ve kınama vardır. Sanki O şöyle buyurmaktadır: Ertelenmesini talep ettiğiniz şeyin sizin için ertelenmesi, öne alınmasını talep ettiğiniz şeyin sizin için öne alınmasına dair sizin konumunuz, kıymet ve değeriniz yoktur. Eğer bu beyan erteleme ve öne alınmanın gerçekleşmemesi anlamında ise bu durumda O, şöyle buyurmuş olmaktadır: Sizin vaktiniz, gerçekleşeceği zaman vaktini erteleme ve öne alma ve onu ortadan kaldırma imkânı bulamadığınız gündür. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:30

29. “Eğer doğru söylüyorsanız, bu våd ne zaman gerçekleşecek, söyleyin bakalım! diyorlar’ Eğer doğru söylüyorsanız, bu vâd ne zaman gerçekleşecek, söyleyin bakalım! diyorlar. Onlar bu sözü bilgi edinmek için değil, kıyâmetin gerçekleşmeyeceği ve bunun bir yalan olduğunu ifade etmek üzere alay etmek için söylüyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar”?. Cenâb-ı Hak onların buna iman etmedikleri için alay etmek üzere söz konusu vâdin çabuk gelmesini istediklerini bildirmektedir. İman edenler ise kesin bir şekilde gerçekleşeceğine inandıkları için ondan korkmaktadırlar. Fakat Allah Teâlâ, alay edenlere cevap verildiği gibi onlara cevap vermemiş, aksine lütfu ve keremiyle bilgi talep edene cevap verildiği gibi onlara cevap vermiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: 30. “De ki: Sizin için ëyle bir vakit belirlenmistir ki, ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri EET kendisine soru sorulan herkesin, soru soran kişi alay etme dre si sorsa dahi, soruya alay eden kişi gibi değil, bilgi talep eden kişiye cevap verildiği gibi cevap vermesi gerekir. Onun akılsız birinin akılsızlığı ve alay edenin alaycılığı sebebiyle bilgi ve hikmetini bırakmaması gerekir. Aksine onun, hikmetini, bilgisini ve aklını muhafaza etmesi, soruya benzer bir cevapla meşgul olmaması gerekir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Ondan ne bir an geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz. Eğer bu beyan geri kalma ve ileri geçme talebi mânasında ise bunda onlara yönelik bir ayıplama ve kınama vardır. Sanki O şöyle buyurmaktadır: Ertelenmesini talep ettiğiniz şeyin sizin için ertelenmesi, öne alınmasını talep ettiğiniz şeyin sizin için öne alınmasına dair sizin konumunuz, kıymet ve değeriniz yoktur. Eğer bu beyan erteleme ve öne alınmanın gerçekleşmemesi anlamında ise bu durumda O, şöyle buyurmuş olmaktadır: Sizin vaktiniz, gerçekleşeceği zaman vaktini erteleme ve öne alma ve onu ortadan kaldırma imkânı bulamadığınız gündür. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:31

31. “İnkâr edenler şöyle dediler: “Biz ne bu Ku râna inanırız ne de bundan öncekilere!” Sen o zâlimleri Rab'lerinin huzurunda, tutuklanmış halde birbirlerine söz atarlarken bir görsen! Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik.” İnkâr edenler şöyle dediler: Biz ne bu Kur'ân'a inanırız ne de bundan öncekilere! En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu sözler onlarla müminler arasında Kur'ân ve Hz. Muhammed hakkında ortaya çıkan bir düşmanlık üzerine söylenmiştir. [ ]Onlarin kitaplarında yer alan vahiylerdeki ittifaklarından dolayı aralarında Kitab'ın hükmetmesine karar verdiler. Durum müminlerin sözüne uygun, ötekilerin sözüne aykırı bir şekilde Kitap'ta yer alınca bu defa şöyle dediler: Biz ne bu Kur'ân'a inanırız ne de bundan öncekilere! Yoksa bu mânada olmayıp aralarında herhangi bir tartışma ve düşmanlık olmaksızın bu beyan başlangıç cümlesi olarak alındığında mâna doğru çıkmamaktadır. Müfessirlerin bir kısmı İbn Abbâs ve başkalarından rivayet ederler ki: Kureyş bir heyeti Medine'ye yahudilerin önderlerine Hz. Muhammed ve onun peygamberliği hakkında sormak üzere göndermiştir. Onlar da onun gerçek ve gönderilmiş bir peygamber olduğunu söylediler. Bu heyet dönüp Kureyşe yahudi bilginlerin onu bildiklerini, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de haber verilen kişi olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine dile getirdikleri bu sözü söylediler”. Sonra, sanki bu sözleri Resülullaha sıkıntı vermiş ve ona çok ağır gelmiş, bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona bir teselli ve sabır vesilesi olsun diye şöyle buyurmuştur: Sen o zâlimleri Rablerinin huzurunda tutuklanmış halde bir görsen! Yani Rab'lerinin huzurunda, yaptıkları inat, büyüklük taslama ve inkâr etme gibi davranışlarının hesabını vererek hapsedilmiş bir halde. Yani sen onların düştüğü zilleti, aşağılanmayı ve onların boyun eğmelerini görsen onlara merhamet edersin ve onlara yönelik bir acıma duygusuna kapılırsın. En doğrusunu Allah bilir. Onlar birbirlerine söz atarlar. Yani onlar birbirini kınayıp kötülerler ve bildirildiği üzere şöyle derler: Horlananlar derler ki. Yani toplumun aşağı kesimi ve halk. Büyüklük taslayanlara. Yani liderlerine ve önderlerine. Siz olmasaydınız. Allah'ın dininden bizi uzaklaştırıp alıkoymada. Hiç kuşkusuz biz iman ederdik. Ona iman eder ve ona uyardık. Çünkü onlar bu önderlerin görüşlerine uyuyor ve sözlerini kabul ediyorlardı. Zira bu önderler şeref ve bilgi sahibi insanlardı. Toplumun aşağı kesimi ise böyle değildi. Dolayısıyla şöyle derler: Eğer siz olmasaydınız, biz kendi görüşümüze uyar ve ona iman ederdik. Fakat siz bize “bu vahiy yalandır, iftiradır ve sihirdir” dediniz, biz de bu konuda size inandık. --- Dipnotlar: ” Mukâtilb. Süleyman, Tefsir, II, 280; Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru”1-'ulüm, 11, 290.

Sebe' 34:32

32. Büyüklük taslayanlar hor görülenlere, “Size doğru yol gösterildikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, günah işleyenler sizsiniz? derler.” Büyüklük taslayanlar hor görülenlere, “Size doğru yol gösterildikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik?” derler, Sizi ondan biz mi çevirdik? meâlindeki ilâhi beyan gerçekleşmiş bir olayın bildirilmesi mânasındadır. Yani biz sizi ondan çevirmedik. Her ne kadar beyanın zâhiri soru kalıbı olsa da mâna böyledir. ( Fakat siz kendiniz ona uymayı terkettiniz. Çünkü onların önderleri kendilerine uyanlara şöyle diyorlardı: “Bu da olsa olsa sizin gibi sıradan bir insan. Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir””, Onlar halka onun kendileri gibi bir insan olduğunu bildirmiş, sonra da onlara şöyle demişlerdir: Eğer kendiniz gibi bir insana uyarsanız o zaman kaybedenlerden olursunuz. Halbuki biz de sıradan insanlarız bize nasıl uydunuz ve itaat ettiniz? Hayır, günah işleyen topluluk sizsiniz. Tâbi olduğunuz kimselere uymakta. “Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik” meâlindeki âyet şu mânaya da gelebilir: Yani sizin “peygamberler söylediklerinde ve iddia ettiklerinde yalancı ve sihirbazdırlar, onlar Allaha iftira etmektedirler” demek suretiyle hakkı bâtıla karıştırıp bizi aldatmanız olmasaydı elbette biz onlara iman ederdik. İkinci olarak bu beyan şu mânaya da gelebilir: Eğer onların durumu hakkında akıl yürütmekten ve düşünmekten, kesin deliller ve âyetler hakkında derinlemesine düşünmekten sizin bizi alıkoymanız olmasaydı, iman ederdik. Bu, tebanın önderlere söylediği sözlerdir. Sonra önderler onlara cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: Size doğru yol gösterildikten sonra sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, günah işleyenler sizsiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar şöyle demektedirler: Sizleri açıktan onlara uymaktan alıkoysak ve sizi bundan çevirsek de gizli hallerde ne zaman sizleri alıkoyduk? Onlara bizim haberimiz ve bilgimiz olmadan gizlice uysaydınız ya! Veya bildirdiğimiz şu ilâhi beyan m p da inkâra sapan, âhirete ulaşmayı yalan sayan, dünya hayatınmiz hatırlı kişiler halka şöyle dediler: Bu da olsa olsa sizin gibi mekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan halde kaybedenlerden olursunuz” (el-Mü'minün, “Bu elçinin kavminden olu da kendilerine refah verdiği sıradan bir insan, Sizin yediğinizden ye bir insana uyacak olursanız o zaman her Bir önceki âyet-i kerime. da bu mânadadır: “Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz””, Sizler bizlerin de sizin gibi insan olduğumuzu bildiğiniz halde bize uydunuz. Ama insan oldukları için peygamberlere uymayı terkettiniz. MENGEN SEİR Gel yiz ul aidi İĞ3 136 3 GEZİ FİNN cigs İZİ i5 Gİ

Sebe' 34:33

Yukarıda belirtilen söz üzerine önderlere tâbi olan insanlar şöyle cevap verirler: Bilakis! Bu sadece gece gündüz yaptığınız aldatmadan ibaretti. Bazıları şöyle demiştir: Bilakis sizin bizi aldatmanızla ve gece gündüz “onlar yalancı ve sihirbazdırlar” diye söylediğiniz sözlerle ve onların bizim gibi sıradan insan olduklarına ilişkin kandırmanız sebebiyle biz onlara uymayı terkettik. (JÖyle ki bize Allah'ı inkâr etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı telkin ediyordunuz. Veya onlar şöyle demektedirler: Bilakis! Sizin aldatmanız gece ve gündüz devam etmekteydi. Öyle ki bize Allah'ı inkâr etmemizi telkin ediyordunuz. Yani ansızın ve habersizce bizi yakalamaya dair sözlerinizle bizi korkutmanız ve bizdeki gösterişli duruşunuzdan dolayı gizlice de olsa onlara uymayı terkettik. Bu durumun ortaya çıkması ve haberinin size ulaşması bizi korkutuyordu. Bu, o gün inkârcıların birbirleriyle tartışması, birbirlerini reddetmeleri ve birbirlerine karşı lânet okumalarıdır. Cenâb-ı Hak bunu bu dünyada hatırlatıyor ki onların bir delili kalmasın ve o gün onlar “bizim bundan haberimiz yoktu” demesinler. Eğer denilirse ki: Onlar bu Kur'âna ve yeniden dirilişe inanmıyorlardı, dolayısıyla bu, onlar için nasıl bağlayıcı bir delil olsun? Zira onlar bunu işitmiyorlardı. Buna şöyle cevap verilir: Kendilerine delile kulak verme ve bu konularda akıl yürütme imkânı verilmişti. Dolayısıyla bunu dinlemeseler dahi delil onları bağlayıcı mahiyettedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonunda azabı görünce için için yanarlar. Bazıları şöyle demiştir: Önderler kendilerini ve halkı Allahın dininden ve peygamberlere uymaktan uzaklaştırdıkları için içten içe pişman olurlar, Azabı görünce. Denildi ki: İçin için yanarlar. Hem halk hem de önderler. İçin için yanarlar. Denildi ki: Bu beyan gizleme mânasındadır. Yani onlar birbirlerinden gizlerler. Bazıları şöyle demiştir: İnkârcılar pişmanlıklarını müminlerden gizlerler. İbn Kuteybe şöyle demiştir: İçin için yanarlar, Yani açığa vururlar. Bu beyan, zıt anlam taşıyan kelimelerdendir (ezdâd). Denilir ki: “Esrartüş-şeye”. Yani bir şeyi gizledim veya açığa vurdum”. Bununla birlikte onun dışındaki müfessirler ise bu kelimenin gizleme mânasında olduğunu söylemektedir. Biz de inkârcıların boyunlarına halkalar geçiririz. “Ağlâl”, “gul” (Jui) kelimesinin çoğuludur. Bu, ele takılan sonra da elin boyuna bağlandığı bir alettir. Onlar ancak yapıp ettiklerinin karşılığını görürler. Yani onlar ancak bu dünyada yaptıklarının karşılığını görürler.

Sebe' 34:34

34. “Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz. [Toplumun İleri Gelenlerinin Peygamber'lere Direnç Göstermeleri] Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz. Bazıları şöyle demiştir: “Mütraf” mütekebbir demektir. Başkaları şöyle demiştir: “Mütraf”, inatçılığı ve büyüklenmesinin yanı sıra çeşitli Bazıları şöyle demiştir: Bu kavram onların türden mal toplayan kimsedir. [S] Mütezile'nin “Allah, kul için dinde yaönderlerini ifade etmektedir. Bu beyan, İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 357. vala olana (asla) yalana zora“ ga aş geçeriz hale getiimekte ala, Kapkara Pon seralar dalin kineton, söyledikleri ve yaptıkların dünya yayalara ghia rebab ve aylaklık igin yapmışlardı, fer olar idi byler Dola dini oloupil oralar bunlari yapamazlar da, J dara, onların bu konbi engellenmesinin, onbo bonbin alandan dalio yararı oldu unu pòsterei Ber later Ahah hli, Wa hangi tophimin bir ayarı nöndermişsek oranin sefabhate dalış olanları mathika şöyle demişlerdir. Kanamalar “Anl Çet) kalana ayik tadini ondadır. Bazilari şöyle jlletdst Map kelime miitekebbi ve zorba demeli, Bazlar “kir ve ital dyan Yarat nacar mal tophiyan alama “denye, Mazı şöyle demiş; Sefahate dalin olanlar, Yani zenpiileri la bu mdnalar birdir, Neticede onlar top luan önderleri. Yine belirtiğimiz Azer bu beyan, Mütezilenin görüşünü wlhletmekter, 14, "Ardindan sunu eklemişlerdir. Biz servet ve nüfus açısından dstiiniz dolayısıyla, azaba ağratılacaklar biz olamayız." 30. “De ki: Rabb'in rizki dilediğine bol verir, dilediğine kısar; fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler” Ardından şunu eklemişlerdir; Biz servet ve nüfus açısından Üstünüz. Onların bu sözünün iki månası vardır. Bunlardan biri onların şöyle söylemeleridir: Bize bu dünyada mal ve evlat verildiğine göre iddia ettiğiniz gibi Allah bizi Ahirette cezalandırmayacaktır, Veya onlar şöyle demektedir; Eğer sen iddia ettiğin gibi peygamber olarak gönderilmişsen biz peygamber olmaya senden daha lâyıkız. Çünkü servet ve nüfus bakımından daha üstünüz. En doğrusunu Allah bilir, De ki: Rabb'im rizki dilediğine bol verir, dilediğine kısar, Bu beyanda aynı şekilde Mütezile'ye ve “eğer nizkin bol verilmesinde yarar ve hayır yoksa Allah hiç kimseye rizki bol vermez; rızkın kısılmasında bir hayır yoksa hiç Kimsenin rukin kısmaz ” görüşünü savunanlara reddiye vardır. Bize göre Alyl aş için bir hayır yoksa da rızkı bol verir; (Jaynı şekilde di- EE a IË ii ledi 2 54 olsa da rizki kisar. Âyetin zâhirinin bildirdiğine göre C Sas oy, edir Alah için en yararlı ve en hayırlı olanı gözetmek zorunlu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler. Yani bilgilerinden yararlanmazlar. Veya gerçekten de bilmezler, çünkü bilmek için bilgiye ulaştıran yollar hakkında akıl yürütmeyi ve düşünmeyi terketmişlerdir. Dolayısıyla kendilerine bilme imkânı verildiği için bu hususta mâzur görülmezler. [Zenginlik ve Fakirliğin Hikmeti] Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Onlar bu sözü söylemişlerdir, çünkü onlara göre birinin düşmanına iyilikte bulunması hikmetli bir davranış değildir. Rızkın bol verilmesi de bir lütuf ve ihsandır. Dolayısıyla onlar kendilerinde bu bolluğu görünce Allah'ın dostları olduklarını zannettiler. Onlara göre peygamberlerin dünya nimetleri hususunda darlık yaşamalarının sebebi de onların Allah'ın dostları olmamalarıdır. Bu sebeple şöyle dediler: Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Bu sözlerinin sebebi onların yeniden dirilişe inanmamalarıdır. Eğer onlar yeniden dirilişe inansalardı, bu sözü söylemezlerdi ve dünya hayatındaki bolluk ve darlığın imtihan unsuru olduğunu bilirlerdi. Ama eğer yeniden diriliş ve karşılık görmek için başka bir yurt varsa, hikmet açısından dost olan dostluğunun karşılığını alması, kötülük ve düşmanlık yapan ise kötülüğünün ve düşmanlığının karşılığını alması gerekir. İmtihan yurdunda hikmet açısından böyle durumların bulunması mümkündür. Bundan dolayı onlara şöyle cevap verilmiştir: De ki: Rabb'im rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar. Yani O dilediğine rızkı bol verir. Bu durum kendi katındaki bir üstünlük, değer ve nimet dolayısıyla değildir. Yine O, dilediğine rızkı kısar. Bu durum da onlara yönelik bir düşmanlık ve cezalandırma sebebiyle değildir. Bunlar birer imtihan vesilesidir. Görülmez mi ki Allah müminlerin bir kısmına rızkı bol vermiş, diğerlerine kısmıştır. Bolluk verilenler Allah katındaki üstünlükleri, değerleri ve nimetleri sebebiyle bu durumda değildirler ki bu, Allah'tan onlar için bir mükâfat olsum: [S]Yine darlik içinde bulunanlar Allaha karşı işledikleri bir suç veya kötülükten dolayı bu durumda değildirler. Onların belirtmiş olduğu sebepler dolayı değil, is sine bizim belirttiëimiz sebepten ötürü durum böyledir. Şunu görmez misin: Onlar, insanların bir kısmına Cenâb-ı Hakk'ın rızkı bol verdiğini bir kısmına ise kıstığını gördüklerinde, O'nun rızkı bol verilene kısmaya, kısılana ise bol vermeye güç yetirdiğini bilmeleri gerekmez mi? Dolayısıyla bunda, onlar için tevhide dair bir teşvik ve tercih sebebi; inkârcılık ve onların bulunduğu hale ilişkin sakındırma söz konusudur. Zira O, rızkı bol verilmiş bir kimsenin rızkını kısmaya; rızkı kısılmış birinin rızkını bol vermeye güç yetirebilir. Dolayısıyla bütün bunlar onların, biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız anlamındaki sözlerini geçersiz kılar. Yine bu hususlar rızkı kısmanın ve bol vermenin bir üstünlük, değer ve nimet veya bir suç ve günah sebebiyle değil, aksine imtihan vesilesiyle olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:35

34. “Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz. [Toplumun İleri Gelenlerinin Peygamber'lere Direnç Göstermeleri] Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz. Bazıları şöyle demiştir: “Mütraf” mütekebbir demektir. Başkaları şöyle demiştir: “Mütraf”, inatçılığı ve büyüklenmesinin yanı sıra çeşitli Bazıları şöyle demiştir: Bu kavram onların türden mal toplayan kimsedir. [S] Mütezile'nin “Allah, kul için dinde yaönderlerini ifade etmektedir. Bu beyan, İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 357. vala olana (asla) yalana zora“ ga aş geçeriz hale getiimekte ala, Kapkara Pon seralar dalin kineton, söyledikleri ve yaptıkların dünya yayalara ghia rebab ve aylaklık igin yapmışlardı, fer olar idi byler Dola dini oloupil oralar bunlari yapamazlar da, J dara, onların bu konbi engellenmesinin, onbo bonbin alandan dalio yararı oldu unu pòsterei Ber later Ahah hli, Wa hangi tophimin bir ayarı nöndermişsek oranin sefabhate dalış olanları mathika şöyle demişlerdir. Kanamalar “Anl Çet) kalana ayik tadini ondadır. Bazilari şöyle jlletdst Map kelime miitekebbi ve zorba demeli, Bazlar “kir ve ital dyan Yarat nacar mal tophiyan alama “denye, Mazı şöyle demiş; Sefahate dalin olanlar, Yani zenpiileri la bu mdnalar birdir, Neticede onlar top luan önderleri. Yine belirtiğimiz Azer bu beyan, Mütezilenin görüşünü wlhletmekter, 14, "Ardindan sunu eklemişlerdir. Biz servet ve nüfus açısından dstiiniz dolayısıyla, azaba ağratılacaklar biz olamayız." 30. “De ki: Rabb'in rizki dilediğine bol verir, dilediğine kısar; fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler” Ardından şunu eklemişlerdir; Biz servet ve nüfus açısından Üstünüz. Onların bu sözünün iki månası vardır. Bunlardan biri onların şöyle söylemeleridir: Bize bu dünyada mal ve evlat verildiğine göre iddia ettiğiniz gibi Allah bizi Ahirette cezalandırmayacaktır, Veya onlar şöyle demektedir; Eğer sen iddia ettiğin gibi peygamber olarak gönderilmişsen biz peygamber olmaya senden daha lâyıkız. Çünkü servet ve nüfus bakımından daha üstünüz. En doğrusunu Allah bilir, De ki: Rabb'im rizki dilediğine bol verir, dilediğine kısar, Bu beyanda aynı şekilde Mütezile'ye ve “eğer nizkin bol verilmesinde yarar ve hayır yoksa Allah hiç kimseye rizki bol vermez; rızkın kısılmasında bir hayır yoksa hiç Kimsenin rukin kısmaz ” görüşünü savunanlara reddiye vardır. Bize göre Alyl aş için bir hayır yoksa da rızkı bol verir; (Jaynı şekilde di- EE a IË ii ledi 2 54 olsa da rizki kisar. Âyetin zâhirinin bildirdiğine göre C Sas oy, edir Alah için en yararlı ve en hayırlı olanı gözetmek zorunlu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler. Yani bilgilerinden yararlanmazlar. Veya gerçekten de bilmezler, çünkü bilmek için bilgiye ulaştıran yollar hakkında akıl yürütmeyi ve düşünmeyi terketmişlerdir. Dolayısıyla kendilerine bilme imkânı verildiği için bu hususta mâzur görülmezler. [Zenginlik ve Fakirliğin Hikmeti] Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Onlar bu sözü söylemişlerdir, çünkü onlara göre birinin düşmanına iyilikte bulunması hikmetli bir davranış değildir. Rızkın bol verilmesi de bir lütuf ve ihsandır. Dolayısıyla onlar kendilerinde bu bolluğu görünce Allah'ın dostları olduklarını zannettiler. Onlara göre peygamberlerin dünya nimetleri hususunda darlık yaşamalarının sebebi de onların Allah'ın dostları olmamalarıdır. Bu sebeple şöyle dediler: Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Bu sözlerinin sebebi onların yeniden dirilişe inanmamalarıdır. Eğer onlar yeniden dirilişe inansalardı, bu sözü söylemezlerdi ve dünya hayatındaki bolluk ve darlığın imtihan unsuru olduğunu bilirlerdi. Ama eğer yeniden diriliş ve karşılık görmek için başka bir yurt varsa, hikmet açısından dost olan dostluğunun karşılığını alması, kötülük ve düşmanlık yapan ise kötülüğünün ve düşmanlığının karşılığını alması gerekir. İmtihan yurdunda hikmet açısından böyle durumların bulunması mümkündür. Bundan dolayı onlara şöyle cevap verilmiştir: De ki: Rabb'im rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar. Yani O dilediğine rızkı bol verir. Bu durum kendi katındaki bir üstünlük, değer ve nimet dolayısıyla değildir. Yine O, dilediğine rızkı kısar. Bu durum da onlara yönelik bir düşmanlık ve cezalandırma sebebiyle değildir. Bunlar birer imtihan vesilesidir. Görülmez mi ki Allah müminlerin bir kısmına rızkı bol vermiş, diğerlerine kısmıştır. Bolluk verilenler Allah katındaki üstünlükleri, değerleri ve nimetleri sebebiyle bu durumda değildirler ki bu, Allah'tan onlar için bir mükâfat olsum: [S]Yine darlik içinde bulunanlar Allaha karşı işledikleri bir suç veya kötülükten dolayı bu durumda değildirler. Onların belirtmiş olduğu sebepler dolayı değil, is sine bizim belirttiëimiz sebepten ötürü durum böyledir. Şunu görmez misin: Onlar, insanların bir kısmına Cenâb-ı Hakk'ın rızkı bol verdiğini bir kısmına ise kıstığını gördüklerinde, O'nun rızkı bol verilene kısmaya, kısılana ise bol vermeye güç yetirdiğini bilmeleri gerekmez mi? Dolayısıyla bunda, onlar için tevhide dair bir teşvik ve tercih sebebi; inkârcılık ve onların bulunduğu hale ilişkin sakındırma söz konusudur. Zira O, rızkı bol verilmiş bir kimsenin rızkını kısmaya; rızkı kısılmış birinin rızkını bol vermeye güç yetirebilir. Dolayısıyla bütün bunlar onların, biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız anlamındaki sözlerini geçersiz kılar. Yine bu hususlar rızkı kısmanın ve bol vermenin bir üstünlük, değer ve nimet veya bir suç ve günah sebebiyle değil, aksine imtihan vesilesiyle olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:36

34. “Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz. [Toplumun İleri Gelenlerinin Peygamber'lere Direnç Göstermeleri] Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz. Bazıları şöyle demiştir: “Mütraf” mütekebbir demektir. Başkaları şöyle demiştir: “Mütraf”, inatçılığı ve büyüklenmesinin yanı sıra çeşitli Bazıları şöyle demiştir: Bu kavram onların türden mal toplayan kimsedir. [S] Mütezile'nin “Allah, kul için dinde yaönderlerini ifade etmektedir. Bu beyan, İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 357. vala olana (asla) yalana zora“ ga aş geçeriz hale getiimekte ala, Kapkara Pon seralar dalin kineton, söyledikleri ve yaptıkların dünya yayalara ghia rebab ve aylaklık igin yapmışlardı, fer olar idi byler Dola dini oloupil oralar bunlari yapamazlar da, J dara, onların bu konbi engellenmesinin, onbo bonbin alandan dalio yararı oldu unu pòsterei Ber later Ahah hli, Wa hangi tophimin bir ayarı nöndermişsek oranin sefabhate dalış olanları mathika şöyle demişlerdir. Kanamalar “Anl Çet) kalana ayik tadini ondadır. Bazilari şöyle jlletdst Map kelime miitekebbi ve zorba demeli, Bazlar “kir ve ital dyan Yarat nacar mal tophiyan alama “denye, Mazı şöyle demiş; Sefahate dalin olanlar, Yani zenpiileri la bu mdnalar birdir, Neticede onlar top luan önderleri. Yine belirtiğimiz Azer bu beyan, Mütezilenin görüşünü wlhletmekter, 14, "Ardindan sunu eklemişlerdir. Biz servet ve nüfus açısından dstiiniz dolayısıyla, azaba ağratılacaklar biz olamayız." 30. “De ki: Rabb'in rizki dilediğine bol verir, dilediğine kısar; fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler” Ardından şunu eklemişlerdir; Biz servet ve nüfus açısından Üstünüz. Onların bu sözünün iki månası vardır. Bunlardan biri onların şöyle söylemeleridir: Bize bu dünyada mal ve evlat verildiğine göre iddia ettiğiniz gibi Allah bizi Ahirette cezalandırmayacaktır, Veya onlar şöyle demektedir; Eğer sen iddia ettiğin gibi peygamber olarak gönderilmişsen biz peygamber olmaya senden daha lâyıkız. Çünkü servet ve nüfus bakımından daha üstünüz. En doğrusunu Allah bilir, De ki: Rabb'im rizki dilediğine bol verir, dilediğine kısar, Bu beyanda aynı şekilde Mütezile'ye ve “eğer nizkin bol verilmesinde yarar ve hayır yoksa Allah hiç kimseye rizki bol vermez; rızkın kısılmasında bir hayır yoksa hiç Kimsenin rukin kısmaz ” görüşünü savunanlara reddiye vardır. Bize göre Alyl aş için bir hayır yoksa da rızkı bol verir; (Jaynı şekilde di- EE a IË ii ledi 2 54 olsa da rizki kisar. Âyetin zâhirinin bildirdiğine göre C Sas oy, edir Alah için en yararlı ve en hayırlı olanı gözetmek zorunlu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat insanların çoğu (bunun hikmetini) bilmezler. Yani bilgilerinden yararlanmazlar. Veya gerçekten de bilmezler, çünkü bilmek için bilgiye ulaştıran yollar hakkında akıl yürütmeyi ve düşünmeyi terketmişlerdir. Dolayısıyla kendilerine bilme imkânı verildiği için bu hususta mâzur görülmezler. [Zenginlik ve Fakirliğin Hikmeti] Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Onlar bu sözü söylemişlerdir, çünkü onlara göre birinin düşmanına iyilikte bulunması hikmetli bir davranış değildir. Rızkın bol verilmesi de bir lütuf ve ihsandır. Dolayısıyla onlar kendilerinde bu bolluğu görünce Allah'ın dostları olduklarını zannettiler. Onlara göre peygamberlerin dünya nimetleri hususunda darlık yaşamalarının sebebi de onların Allah'ın dostları olmamalarıdır. Bu sebeple şöyle dediler: Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız. Bu sözlerinin sebebi onların yeniden dirilişe inanmamalarıdır. Eğer onlar yeniden dirilişe inansalardı, bu sözü söylemezlerdi ve dünya hayatındaki bolluk ve darlığın imtihan unsuru olduğunu bilirlerdi. Ama eğer yeniden diriliş ve karşılık görmek için başka bir yurt varsa, hikmet açısından dost olan dostluğunun karşılığını alması, kötülük ve düşmanlık yapan ise kötülüğünün ve düşmanlığının karşılığını alması gerekir. İmtihan yurdunda hikmet açısından böyle durumların bulunması mümkündür. Bundan dolayı onlara şöyle cevap verilmiştir: De ki: Rabb'im rızkı dilediğine bol verir, dilediğine kısar. Yani O dilediğine rızkı bol verir. Bu durum kendi katındaki bir üstünlük, değer ve nimet dolayısıyla değildir. Yine O, dilediğine rızkı kısar. Bu durum da onlara yönelik bir düşmanlık ve cezalandırma sebebiyle değildir. Bunlar birer imtihan vesilesidir. Görülmez mi ki Allah müminlerin bir kısmına rızkı bol vermiş, diğerlerine kısmıştır. Bolluk verilenler Allah katındaki üstünlükleri, değerleri ve nimetleri sebebiyle bu durumda değildirler ki bu, Allah'tan onlar için bir mükâfat olsum: [S]Yine darlik içinde bulunanlar Allaha karşı işledikleri bir suç veya kötülükten dolayı bu durumda değildirler. Onların belirtmiş olduğu sebepler dolayı değil, is sine bizim belirttiëimiz sebepten ötürü durum böyledir. Şunu görmez misin: Onlar, insanların bir kısmına Cenâb-ı Hakk'ın rızkı bol verdiğini bir kısmına ise kıstığını gördüklerinde, O'nun rızkı bol verilene kısmaya, kısılana ise bol vermeye güç yetirdiğini bilmeleri gerekmez mi? Dolayısıyla bunda, onlar için tevhide dair bir teşvik ve tercih sebebi; inkârcılık ve onların bulunduğu hale ilişkin sakındırma söz konusudur. Zira O, rızkı bol verilmiş bir kimsenin rızkını kısmaya; rızkı kısılmış birinin rızkını bol vermeye güç yetirebilir. Dolayısıyla bütün bunlar onların, biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız anlamındaki sözlerini geçersiz kılar. Yine bu hususlar rızkı kısmanın ve bol vermenin bir üstünlük, değer ve nimet veya bir suç ve günah sebebiyle değil, aksine imtihan vesilesiyle olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:37

Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Cenâb-ı Hak şöyle bildirmektedir: Sizi bize yaklaştıracak olan mallarınız ve evlatlarınız değildir, aksine bildirilen diğer hususlardır. Nitekim O şöyle buyurmuştur: Ama iman edip dünya ve âhirete yararlı iş yapanlar başka. Yani bu davranışlar sizi bize yaklaştırır. Bunları yapan kimse, ister malı ve evlatları olsun ister olmasın, bu davranışlarla bize yakın olur. Yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır. İnsanların bir kısmı zenginliğin fakirlikten üstün olduğuna bu beyanı delil göstermiştir. Bu kimseler şöyle derler: Cenâb-ı Hak, iman etmeleri ve kendilerine verdiği mallarla iyi işler yapmaları durumunda onlara yaptıklarının kat kat karşılığının verileceğini bildirmiştir. Fakire gelince onun böyle bir durumu yoktur. Dolayısıyla fakirin, kendisine kat kat karşılığının verileceği iyilik yapabilecek bir malı yoktur. Veya buna benzer sözler söylemişlerdir. Bize göre ise bu beyanın mânası şudur: Yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar yaptıkları iyi ve güzel işlerle kat kat karşılık alırlar. Çünkü Allah iyi bir iş yapan her kişiye on kat karşılık vâdetmiştir. Yine laaan anka ri demi x Ya iyi iş yapan kimseye on kat mükafat vardır. Bu QD verilecek kat kat karşılığı ifade etmektedir. Bu hem zengin için hem de fakir için ve konusudur. [ ] Başka yerlerde zenginliğin fakirlikten veya fakirliğin zenginlikten üstün olduğuna dair konuşmanın bir mânası bulunmadığını açıkladık. Çünkü bu ikisi hiçbir insanın etkisinin bulunmadığı durumlardır. İnsanlar bu durumlarla imtihan edilmektedirler. Bunlardan birine şükretmekle, diğerine sabretmekle imtihan edilmektedirler, Bulunduğu haldeyken imtihan edildiği işi yerine getiren kimse, bunu yerine getirmeyenden daha üstündür. Söz konusu kişi bununla üstünlüğü hak eder. Ancak bu durumlardan birinin kendisiyle üstünlük söz konusu değildir. Bununla birlikte zenginliği fakirlikten üstün gören kimseler, Kur'ân'ın farklı yerlerinde Allah'ın fakirliği darlık, belâ, şer ve kötü; refahı ise hayır, nimet ve güzel olarak nitelediğine dikkat çekmişlerdir. Kuşkusuz hayır ve güzel olan şer ve kötü olandan daha üstün ve övgüye daha lâyıktır. Eğer bu durum gerçek mânasıyla şer ve kötü bir şey olmasaydı veya diğer durum hayır olmasaydı Allah böyle nitelemezdi. Fakirliğin zenginliğe üstün olduğunu söyleyenler şuna dayanmaktadırlar: Zengin kişi eğer malından verir ve harcarsa söz konusu üstünlüğü hak eder. Bunun sebebi ise o böyle yapmakla kendisini fakirleştirmekte ve muhtaç hale getirmektedir. Bunun aslı ise bizim belirtmiş olduğumuz yorumdur. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yaptıklarına karşılık onlara kat kat fazlası mükâfat vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak kelâmcıların benimsediği gibi onların yaptıklarına bire karşı bir misli veya iki misliyle karşılık verileceğini murat etmemiştir. Böyle bir şey nasıl olsun ki. Çünkü Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır””; “Kim (ilâhi huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir”. Aksine Cenâb-ı Hak yaptıkları iyiliğe karşı onlara kat kat verileceğini murat etmiştir. Kat kat karşılık vermek ise ulaşacağı yere varıncaya kadar bir katın diğerine eklenmesi demektir. Sanki buradaki kat, fazlaca demektir. Yani onlar için fazlaca karşılık vardır. Yine buradaki “kat” sözünün çoğul mânasına gelmesi de mümkündür. Yani katlarca karşılık. Bunun benzeri şu ilâhi beyandır: “Ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır”. Yani kat kat arttır”. 433 [ ]Ebú Avsece şöyle demiştir: Kat kat fazlası mükafât. Yani onun yanına bir mislini katmak suretiyle karşılığının katlanmasıdır. Denilir ki: “Ed'aftü” (cal), yani bir mislini yaptım. Yine denilir ki: “Haytun mudâ'af”, yani bir ipin yanına başka bir ip eklenir ki bu bunlar bazan birbirine örülür. Zülfâ. Bu kelime yakınlık demektir. Denilir ki: “Tezelleftü ileyhi”, ona yakınlaştım. Yine bu kökten denilir ki: “Ezleftühü”;i), yani yakınlaştırdım. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yani bize yakınlık ve konum bakımından“, Bu ikisi aynı mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Sizi bize yaklaştıracak olan, ne servetiniz ne evlatlarınızdır. Cenâb-ı Hak bu beyanda mallar ve evlatlardan söz etmiş, sonra da “elleti” şeklinde müennes olan ism-i mevsul kullanmıştır. Bazıları bunun hakkında şöyle demiştir: Buradaki müennes olan ism-i mevsül bir önceki kelime olan mallara yöneliktir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Mallarınız sizi bize yaklaştırmaz, evlatlarınız da öyle. Eğer böyle olmasaydı müzekker ism-i mevsül kullanır ve “evlatlar” kelimesine yönelik olurdu, böylelikle insanların fiili, malların fiiline üstün gelmiş olurdu. Ebü Müaz şöyle demiştir: “Mallar” ve “evlatlar” sözcüklerini birleştirip sonra da “elleti” ism-i mevsülünü kullanabiliriz. Çünkü şöyle diyebiliyorsun: “Zehebeti'l-emvâlu ve heleketi'l-evlâdü” yani mallar yok oldu, evlatlar da öldü (3Y;YI -Lay JIya Yl cai). Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Kâleti'l-arâbu âmennâ” (oY Ju tai)", yani bedeviler iman ettik dediler; “Kâlet rüsulühüm”, yani Peygamberler'i dedi ki. Böyle bir kullanım Kur'ânda çoktur. Çoğul kelimelerde de böyle bir kullanım mümkündür, Onlar köşkler içinde huzur ve güven içinde yaşayacaklar. Azaptan ve ölümden güvende olacaklardır. Veya çıkarılmaktan güvende olacaklardır. Yani onların buradan çıkarılma veya ölüm korkusu olmayacaktır. Çünkü nimetin son bulacağı korkusu kişinin nimetten yararlanmasını engeller ve üzer. En doğrusunu Allah bilir. İZİN Çi aa gazel EĞİ 355 ilis İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurân, s. 357. --- Dipnotlar: İmam şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 357-358.

Sebe' 34:38

38. “Âyetlerimizi etkisiz kılmak üz bırakılacaklardır.” ere çaba gösterenler ise azap içinde i u yaa sq kılmak üzere çaba gösterenler. Yani âyetlerimizi etkisiz yap erin çabası gibi çaba gösterenler. Yoksa onlar zaten bu çabalarıyla âyetleri etkisiz kılamayacaklarını ve bu zil Kİ liyorlardı. [ ]Fakat âyet bizim belirttiğimi BEY eme iN etkisizleştirecek kimselerin çabası AN Balla e nia::. gibi çaba góstermektedirler. Etkisizlestiremeyecek kimsenin çabası gibi değil. Şu ilâhi beyan da bu mânadadır: “Yoksa kötülük yapan o kişiler bizden kaçıp kurtulabileceklerini mi sandılar?” Yani onlar kaçıp gur tulacağını sanan kimseler gibi davranmaktadırlar. Kaçıp kurtulamayacak kimse gibi değil. Yine bu durum şu ilâhi beyanda bildirildiği gibidir: “Akıllarınca Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar”. Allah'ın aldatılmasının mümkün olmadığını bildiği için hiç kimse Allah'ı aldatmaya kalkışmaz. Fakat sanki O şöyle buyurmaktadır: Allah'ı aldatan kimse gibi davranıyorlar. Yoksa aldatılmasının mümkün olmadığını bildiği kimseye karşı davranışı gibi değil. Bu beyan da bunlar gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetlerimizi. Onların çabası âyetlere karşıydı: Ya Allahın birliğine ilişkin âyetler veya nimete ilişkin âyetler yahut nübüvvete dair âyetler. Bu çabalarının sebebi bunlara ilişkin külfeti, bunları kabul etme ve bunlara göre davranma zorunluluğunu kendilerinden kaldırmaktı. İşte bunlar azap içinde bırakılacaklardır. 39. “De ki: Rabb'im kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” De ki: Rabb'im kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini Yedik O rızık verenlerin en hayırlısıdır. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: o, bu dünyada ve âhirette onun yerine yenisini verir. Çünkü kulun başkası için asa şeyin karşılığını Allah tamamen bu dünyada vermiş olsa sizden hiç kimse o kişinin Firüzâbâdi, Tenvirü'l-mikbds, s. 456. malını sayamaz. Yine o kişi malını koyacak yer bulamaz. Veya o, bu mânada bir söz söylemiştir. Başkaları şöyle demiştir: Allah, rızası için harcanan her şeyin yerine bu dünyada yenisini verir veya sahibi için âhirette biriktirir. Mücâhid şöyle demektedir: Birinizin eline bir mal geçerse bunu harcamada iktisatlı davransın ve başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir meâlindeki âyeti yorumlayarak aşırıya gitmesin. Zira rızık taksim edilmiştir”. )Bazıları şöyle demiştir: Allah onun yerine yenisini verir. Eğer israf ve kısıp cimrilik etme söz konusu değilse. Bütün bu yorumlar zayıftır. Çünkü âyet sanki -en doğrusunu Allah bilir ya- ötekilerin, fakirlik korkusu ve geçim endişesi sebebiyle Allah rızası için harcamamaları hakkında inmiştir. Çünkü bu âyet de ki: Rabb'im kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar meâlindeki âyetin hemen peşi sıra inmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: Size ve bütün insanlara rızkı bol verenin, yine dilediği kimselere de rızkı kısanın Allah olduğunu biliyorsunuz. Dolayısıyla bunu yapanın Allah olduğunu bildiğinize göre nasıl olur da fakirlik korkusuyla Allah rızası için harcamazsınız? Zira O, rızkı bollaştırmaya ve harcadığınızın yerine vermeye de hiç harcama yapmasanız dahi rızkınızı kısmaya da kâdirdir. Veya Cenâb-ı Hak, insanlardan harcadıklarının karşılığını almaya ve kendilerine harcamada bulunmaya dair umutlarının kesilmesi için bunu açıklamıştır. Şöyle ki kişi bir şey harcar, bunun karşılığında mükâfat olarak insanlardan kendisine iyilik yapılmasını umar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah rızası için harcadığınız mallarda insanlardan umudunuzu kesin. Zira harcadığınızın yerine verecek olan insanlar değil, Allah'tır. İbn Abbâs'ın söylemiş olduğu gibi bunun yanı sıra Allah'ın âhirette de bunun karşılığını verecek olması mümkündür. Zira eğer Allah, kendi rızası için malını harcayan herkese bu dünyada bunun karşılığını vermiş olsa hiçbiriniz böyle kimsenin malını sayamaz ve bu malı nereye koyacağını bilemez. Eğer harcadığının karşılığında yerine koyma, harcadığı ve verdiği şeyin türünden olursa bu böyledir. Fakat eğer yerine koyma, hem harcadığı şeyin türünden hem de başka türden olması mümkün olduğunda -örneğin kişiden ve onun yakınlarından çeşitli belâ ve sıkıntıları gidermesi, ona canının, dininin, sağlığının selâmette oluşu gibi sayılamayacak kadar çeşitli nimetler vermesi, bütün bu durumlar Allah rızası için harcadığı mallara karşılık olarak bir bedel ve yerine koyma demektir. Buna göre Cenâb-ı Hak ezeli ilminde rızası doğrultusunda onun harcayacağını bilince, esas olarak ona bahşettiği bu durumları onun harcadığının yerine koymuş olur. Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadis bu mânadadır: “Sıla-i rahim i vie ”. İSİZira Cenâb-ı Hak bu kişinin sıla-i rahim yapacağını EE ezel ilmiyle bilmiş, buna göre esas kaderi bakımından onun ömrünü uzatmıştır. Şöyle ki eğer onun sıla-i rahim yapmayacağını bilmiş olsaydı ömrünü bundan daha kısa tutardı. Câbir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her iyilik sadakadır”. Kişinin kendisi ve ailesi için veya kin korumak için harcadığı mal kendisi için sadakadır. Müminin Allah rızası için harcadığı her şeyin yerine yenisini koymayı Allah kefil olarak üstlenmiştir. Ancak günah yolunda veya bina yapmakta harcanan para hariçtir”. Yani ihtiyacı olmayan bina yapmakta. ISS SUL YARİ Keli 0,65 q uz 2125 5 --- Dipnotlar: o Süfyân es-Sevri, Tefsir, 1, 59; Beğavi, Melimü't-tenzil, VI, 403; İbn Kesir, Tefsir, XI, 294; Süyüti, ed-Dürru'l-mensâr, XII, 224.

Sebe' 34:39

38. “Âyetlerimizi etkisiz kılmak üz bırakılacaklardır.” ere çaba gösterenler ise azap içinde i u yaa sq kılmak üzere çaba gösterenler. Yani âyetlerimizi etkisiz yap erin çabası gibi çaba gösterenler. Yoksa onlar zaten bu çabalarıyla âyetleri etkisiz kılamayacaklarını ve bu zil Kİ liyorlardı. [ ]Fakat âyet bizim belirttiğimi BEY eme iN etkisizleştirecek kimselerin çabası AN Balla e nia::. gibi çaba góstermektedirler. Etkisizlestiremeyecek kimsenin çabası gibi değil. Şu ilâhi beyan da bu mânadadır: “Yoksa kötülük yapan o kişiler bizden kaçıp kurtulabileceklerini mi sandılar?” Yani onlar kaçıp gur tulacağını sanan kimseler gibi davranmaktadırlar. Kaçıp kurtulamayacak kimse gibi değil. Yine bu durum şu ilâhi beyanda bildirildiği gibidir: “Akıllarınca Allah'ı aldatmaya kalkışıyorlar”. Allah'ın aldatılmasının mümkün olmadığını bildiği için hiç kimse Allah'ı aldatmaya kalkışmaz. Fakat sanki O şöyle buyurmaktadır: Allah'ı aldatan kimse gibi davranıyorlar. Yoksa aldatılmasının mümkün olmadığını bildiği kimseye karşı davranışı gibi değil. Bu beyan da bunlar gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetlerimizi. Onların çabası âyetlere karşıydı: Ya Allahın birliğine ilişkin âyetler veya nimete ilişkin âyetler yahut nübüvvete dair âyetler. Bu çabalarının sebebi bunlara ilişkin külfeti, bunları kabul etme ve bunlara göre davranma zorunluluğunu kendilerinden kaldırmaktı. İşte bunlar azap içinde bırakılacaklardır. 39. “De ki: Rabb'im kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” De ki: Rabb'im kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini Yedik O rızık verenlerin en hayırlısıdır. İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: o, bu dünyada ve âhirette onun yerine yenisini verir. Çünkü kulun başkası için asa şeyin karşılığını Allah tamamen bu dünyada vermiş olsa sizden hiç kimse o kişinin Firüzâbâdi, Tenvirü'l-mikbds, s. 456. malını sayamaz. Yine o kişi malını koyacak yer bulamaz. Veya o, bu mânada bir söz söylemiştir. Başkaları şöyle demiştir: Allah, rızası için harcanan her şeyin yerine bu dünyada yenisini verir veya sahibi için âhirette biriktirir. Mücâhid şöyle demektedir: Birinizin eline bir mal geçerse bunu harcamada iktisatlı davransın ve başkaları için ne harcarsanız Allah onun yerine yenisini verir meâlindeki âyeti yorumlayarak aşırıya gitmesin. Zira rızık taksim edilmiştir”. )Bazıları şöyle demiştir: Allah onun yerine yenisini verir. Eğer israf ve kısıp cimrilik etme söz konusu değilse. Bütün bu yorumlar zayıftır. Çünkü âyet sanki -en doğrusunu Allah bilir ya- ötekilerin, fakirlik korkusu ve geçim endişesi sebebiyle Allah rızası için harcamamaları hakkında inmiştir. Çünkü bu âyet de ki: Rabb'im kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar meâlindeki âyetin hemen peşi sıra inmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: Size ve bütün insanlara rızkı bol verenin, yine dilediği kimselere de rızkı kısanın Allah olduğunu biliyorsunuz. Dolayısıyla bunu yapanın Allah olduğunu bildiğinize göre nasıl olur da fakirlik korkusuyla Allah rızası için harcamazsınız? Zira O, rızkı bollaştırmaya ve harcadığınızın yerine vermeye de hiç harcama yapmasanız dahi rızkınızı kısmaya da kâdirdir. Veya Cenâb-ı Hak, insanlardan harcadıklarının karşılığını almaya ve kendilerine harcamada bulunmaya dair umutlarının kesilmesi için bunu açıklamıştır. Şöyle ki kişi bir şey harcar, bunun karşılığında mükâfat olarak insanlardan kendisine iyilik yapılmasını umar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah rızası için harcadığınız mallarda insanlardan umudunuzu kesin. Zira harcadığınızın yerine verecek olan insanlar değil, Allah'tır. İbn Abbâs'ın söylemiş olduğu gibi bunun yanı sıra Allah'ın âhirette de bunun karşılığını verecek olması mümkündür. Zira eğer Allah, kendi rızası için malını harcayan herkese bu dünyada bunun karşılığını vermiş olsa hiçbiriniz böyle kimsenin malını sayamaz ve bu malı nereye koyacağını bilemez. Eğer harcadığının karşılığında yerine koyma, harcadığı ve verdiği şeyin türünden olursa bu böyledir. Fakat eğer yerine koyma, hem harcadığı şeyin türünden hem de başka türden olması mümkün olduğunda -örneğin kişiden ve onun yakınlarından çeşitli belâ ve sıkıntıları gidermesi, ona canının, dininin, sağlığının selâmette oluşu gibi sayılamayacak kadar çeşitli nimetler vermesi, bütün bu durumlar Allah rızası için harcadığı mallara karşılık olarak bir bedel ve yerine koyma demektir. Buna göre Cenâb-ı Hak ezeli ilminde rızası doğrultusunda onun harcayacağını bilince, esas olarak ona bahşettiği bu durumları onun harcadığının yerine koymuş olur. Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadis bu mânadadır: “Sıla-i rahim i vie ”. İSİZira Cenâb-ı Hak bu kişinin sıla-i rahim yapacağını EE ezel ilmiyle bilmiş, buna göre esas kaderi bakımından onun ömrünü uzatmıştır. Şöyle ki eğer onun sıla-i rahim yapmayacağını bilmiş olsaydı ömrünü bundan daha kısa tutardı. Câbir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Her iyilik sadakadır”. Kişinin kendisi ve ailesi için veya kin korumak için harcadığı mal kendisi için sadakadır. Müminin Allah rızası için harcadığı her şeyin yerine yenisini koymayı Allah kefil olarak üstlenmiştir. Ancak günah yolunda veya bina yapmakta harcanan para hariçtir”. Yani ihtiyacı olmayan bina yapmakta. ISS SUL YARİ Keli 0,65 q uz 2125 5 --- Dipnotlar: o Süfyân es-Sevri, Tefsir, 1, 59; Beğavi, Melimü't-tenzil, VI, 403; İbn Kesir, Tefsir, XI, 294; Süyüti, ed-Dürru'l-mensâr, XII, 224.

Sebe' 34:40

O gün Allah onların hepsini toplayacak. Melekleri ve onlara tapanları. Ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar? Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Rab'lerinin, bunlar mıydı size tapmakta olanlar? diye meleklere yaptığı hitabın cevabı değildir. Nitekim melekler şöyle demişti: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara bunlar mıydı size tapmakta olanlar? demiştir. Onların cevabı ise “evet öyledir” veya “hayır” şeklinde olmalıdır. Fakat onların “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin sözlerinin Cenâb-ı Hakk'ın sorusuna cevap olması mümkün değildir. Ancak şöyle denilebilir: Bu inkârcılar, meleklerin Allah'ı bırakıp kendilerine tapmalarını emrettiklerini iddia etmişlerdir. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olur: Sizin emrinizle size tapmakta olanlar bunlar mıydı? Buna karşılık melekler şöyle cevap vermiş olabilirler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Biz onlardan beriyiz. Biz asla onlara bize tapmalarını emretmedik. Sen bunu bizden daha iyi bilmektesin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Gerçekte onlar bu hususta cinlerin ve şeytanların emrine itaat ediyorlardı. Zira şayet biz bunu onlara emretmiş olsaydık, senin dostların olmazdık, ayrıca onlar değil de sen bizim velimiz olmazdın. [ ]Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İsâ'ya (a.s.) şöyle buyurması gibidir: “İnsanlara sen mi Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı edinin dedin?”” Cenâb-ı Hak onun onlara böyle bir şey söylemediğini ezeli ilmiyle bilmekteydi. Fakat ötekiler onun kendilerine böyle bir şey söylediğini ve emrettiğini iddia etmişlerdi. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, yaptıklarından dolayı onları kınamak, ayıplamak ve iddialarında yalancı olduklarını ortaya çıkarmak üzere bunu İsâ'ya (a.s.) sormuştur. Buna göre tefsirini yaptığımız yukarıdaki âyetin de bu mânaya gelmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı çoğu onlara inanmıştı. Onlar cinlere tapmayı kastetmiyorlardı. Fakat taptıkları varlıklara, onların emriyle taptıkları için tapma cinlere nispet edilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin”. Yine bu beyan tıpkı İbrahim'in (a.s.) şu sözü gibidir: “Babacığım! Şeytana kulluk etme!” Onlar, şeytana tapmalarını kastetmiyorlardı. Fakat Allah'ı bırakıp da taptıkları varlıklara şeytanın emriyle taptıkları için sanki ona tapmışlar gibi tapma fiili şeytana nispet edilmiştir.

Sebe' 34:41

O gün Allah onların hepsini toplayacak. Melekleri ve onlara tapanları. Ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar? Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Rab'lerinin, bunlar mıydı size tapmakta olanlar? diye meleklere yaptığı hitabın cevabı değildir. Nitekim melekler şöyle demişti: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara bunlar mıydı size tapmakta olanlar? demiştir. Onların cevabı ise “evet öyledir” veya “hayır” şeklinde olmalıdır. Fakat onların “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin sözlerinin Cenâb-ı Hakk'ın sorusuna cevap olması mümkün değildir. Ancak şöyle denilebilir: Bu inkârcılar, meleklerin Allah'ı bırakıp kendilerine tapmalarını emrettiklerini iddia etmişlerdir. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olur: Sizin emrinizle size tapmakta olanlar bunlar mıydı? Buna karşılık melekler şöyle cevap vermiş olabilirler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Biz onlardan beriyiz. Biz asla onlara bize tapmalarını emretmedik. Sen bunu bizden daha iyi bilmektesin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Gerçekte onlar bu hususta cinlerin ve şeytanların emrine itaat ediyorlardı. Zira şayet biz bunu onlara emretmiş olsaydık, senin dostların olmazdık, ayrıca onlar değil de sen bizim velimiz olmazdın. [ ]Bu durum, Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İsâ'ya (a.s.) şöyle buyurması gibidir: “İnsanlara sen mi Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı edinin dedin?”” Cenâb-ı Hak onun onlara böyle bir şey söylemediğini ezeli ilmiyle bilmekteydi. Fakat ötekiler onun kendilerine böyle bir şey söylediğini ve emrettiğini iddia etmişlerdi. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, yaptıklarından dolayı onları kınamak, ayıplamak ve iddialarında yalancı olduklarını ortaya çıkarmak üzere bunu İsâ'ya (a.s.) sormuştur. Buna göre tefsirini yaptığımız yukarıdaki âyetin de bu mânaya gelmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı çoğu onlara inanmıştı. Onlar cinlere tapmayı kastetmiyorlardı. Fakat taptıkları varlıklara, onların emriyle taptıkları için tapma cinlere nispet edilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin”. Yine bu beyan tıpkı İbrahim'in (a.s.) şu sözü gibidir: “Babacığım! Şeytana kulluk etme!” Onlar, şeytana tapmalarını kastetmiyorlardı. Fakat Allah'ı bırakıp da taptıkları varlıklara şeytanın emriyle taptıkları için sanki ona tapmışlar gibi tapma fiili şeytana nispet edilmiştir.

Sebe' 34:42

Artık bugün birbirinize ne fayda sağlayabilirsiniz ne de zarar verebilirsiniz. Yani söz konusu varlıklara ibadet etmekle, dünyada umdukları gibi Allaha yakın olmayı ve bunların Allah katında kendilerine şefaatçi olması ümidine kıyâmet günü sahip olamayacaklardır. Zira onlar şöyle demişlerdi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız””; “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Artık birbirinize bir şey sağlayamazsınız. O varlıklara tapmakla ümit ettikleri hususları. (İZulmedenlere şöyle diyeceğiz: Yalan sayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakalım! Yani bu dünyadayken size vâdettikleri hususlarda peygamberleri yalanlıyordunuz.

Sebe' 34:43

43. “Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda ‘Bu, başka değil, sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri’ demişler ve eklemişlerdi: ‘Bu da ancak düzmece bir yalan? İnkâr edenler kendilerine hakikat ulaştığında onun hakkında, “Bu, besbelli bir büyüdür’ demişlerdi.” [Mekke Müşriklerinin Risalete Karşı Olumsuz Tavırları] Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda. Başka yerlerde âyetler ve apaçık hususlar beyanlarını açıkladık”. Bu, başka değil, sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri. Kuşkusuz Hz. Peygamber onları atalarının taptıklarından vazgeçirmek istiyordu. Aynı şekilde bütün peygamberler kendi kavimlerini atalarının taptıkları putlardan vazgeçirmek istiyorlardı. Fakat bu söz, toplumun önderlerinin halkı peygamberlere karşı kışkırtmasını ifade etmektedir. Onlar şöyle demektedirler: Görmüyor musunuz ki bir kişi çıkmış din konusunda atalara muhalefet ediyor ve sizi atalarınızın dininden vazgeçirmek istiyor. Bu da ancak düzmece bir yalan. Yani Muhammed'in (a.s.) davet ettiği din ancak düzmece bir yalandan ibarettir. İnkâr edenler kendilerine hakikat ulaştığında onun hakkında, “Bu, besbelli bir büyüdür” demişlerdi. Hakikat ulaştığında onun hakkında, Yani hakikat için gelen vahiyler. Bu Kur'ân ve tevhittir. Gelen âyetler de bunun hakikat olduğuna ve Allah katından geldiğine dair açıklamadır. Yine bunlar, onun hakikat olduğuna ve Allah katından geldiğine dair kanıtlar ve kesin delillerdir. Yoksa iddia ettikleri gibi düzmece bir yalan ve sihir değildir. Bu inkârcılar hâlâ âyetleri ve kesin delilleri, “bunlar sihirdir, [ ]düzmece bir yalandır ve iftiradır” diye kötülemeye devam etmektedirler. Önderler, halkın ve aşağı düzeydeki kimselerin aklına şüphe sokmakta, onlar için hakkı bâtılla karıştırmakta ve onları kandırmaktadırlar, böylece onlar peygambere uymasınlar ve ona teslim olmasınlar. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:44

Oysa biz onlara okuyacakları (inkârlarına dayanak yapacakları) kitaplar vermemiştik ve senden önce onlara uyarıcı da göndermemiştik. Bu, -en doğrusunu Allah bilir ya- şu ilâhi beyanla bağlantılıdır: “Bu, başka değil, sizi atalarınızın taptıklarından vazgeçirmek isteyen biri. Bu da ancak düzmece bir yalan. Bu, besbelli bir büyüdür””. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak onların bu sözlerine cevap olarak şöyle buyurmaktadır: Oysa biz onlara okuyacakları kitaplar vermemiştik. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onlara Hz. Muhammed'in (s.a.) sözünün düzmece bir yalan olmadığını ve ondan önce kendilerine onun yalancı ve iftiracı olduğunu haber veren bir peygamber göndermediğini bildirmektedir. Zira sözün yalan olduğunun ortaya çıkması bu iki durumdan biriyle gerçekleşir. Ya kitapla veya bir peygamberle. Onlar ise ne bir peygambere ne de bir kitaba inanırlar. O halde nasıl olur da peygambere yalan ve iftira iddiasında bulunurlar? Cenâb-ı Hak onların ahmaklıklarını, akılsızlıklarını ve inatçılıklarını bildirmektedir. Halbuki Cenâb-ı Hak onları özel ve diğer insanlara üstün kılmıştı. Zira onlara kendi içlerinden Hz. Peygamber'i ve kendi dilleriyle Kur'ân'ı göndermiştir. Daha önce onlar kendilerine bir uyarıcı ve peygamber göndermesi durumunda ona uyacaklarına dair yemin etmiş Bir önceki âyet-i kerime. lerdi. Nitekim Cenâb-ı Hak onların bu durumu hakkında şöyle buyurmuştur: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla hidâyet yolunu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince”. Ona inanmadılar, Allah'ın onlara yönelik nimetini ve onları özel kıldığı bu durumu tanımadılar, En doğrusunu Allah bilir,

Sebe' 34:45

Onlardan öncekiler de inkâr etmişlerdi. Cenâb-ı Hak peygamberine hatırlatmakta ve bunların onu inkâr etmelerine karşı ona sabır telkin etmektedir. O şöyle buyurmaktadır: Onlardan öncekiler de peygamberlerini inkâr etmişlerdir. Sen ilk inkâr edilen peygamber değilsin. Aksine daha önce senin kardeşlerin olan peygamberler de inkâr edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar (şimdikiler) onlara verdiklerimizin onda birine bile ulaşamadilar. -En doğrusunu Allah bilir ya- Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bu seni yalanlayanlar kuvvet, zenginlik, üstünlük, bilgi, kendilerine uyanlar ve destekçiler ve bunun dışındaki hususlar bakımından ötekilerin onda birine bile ulaşamadılar. Onlar böyle olmalarına rağmen yalanlamaları sebebiyle başlarına gelen azabı gideremediler. Söz konusu konularda onlardan daha düşük seviyede bulunan senin kavmin, eğer yalanlamaları sebebiyle kendilerine bir azap gelse, elbette ki Allah'ın azabını gidermeye güç yetiremeyeceklerdir. Buna rağmen onlar peygamberlerimi yalancılıkla itham etmişlerdi. Ben de bilseniz onları nasıl cezalandırdım. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Benim azabımı hakikat olarak görmediler mi? Zeccâc şöyle demiştir: Bu beyanda geçen kelime “nekiri” şeklinde “yâ” harfiyledir. Fakat âyetin sonu olduğu için “yâ” harfi düşürülmüş, bu “yâ” harfinin alâmeti olarak kesra konulmuştur. Veya o buna benzer bir söz söylemiştir". Ebü Avsece de şöyle demiştir: “Nekiri” “cezalandırmam” demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Yani inkârım'”.

Sebe' 34:46

De ki: Size tek bir öğüt vereceğim. Bazıları şöyle demiştir: Tek bir. Yani ihlas ve tevhit sözünü öğüt vereceğim. Bazıları şöyle demiştir: Yani Allaha itaati. Bazıları şöyle demiştir: Tek bir. Yani tek bir sözü. Tıpkı birinin diğerine “sana tek bir söz söyleyeceğim, benden bir tek söz işit” demesi gibi. Fakat bize göre Cenâb-ı Hakk'ın onlara verdiği tek öğüt hemen peşi sıra bildirdiği şu ilâhi beyandır: JAllah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün. Yani her iki durumda başkalarıyla beraber ve tek başınıza Allah için durup düşünün ve aranızda akıl yürütüp değerlendirin! Sizden biri onda hiç delilik gördü mü? Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak buradaki başkasıyla birlikte sözüyle iki kişinin Hz. Peygamber'in durumunu tartışıp değerlendirmesini kastetmiştir. Tek başınıza. Yani düşünün. Bunda peygamberin iddia ettiğiniz gibi deli ve yalancı olmadığını gösteren deliller vardır. Onları peygambere delilik nispet etmelerine sevkeden çeşitli sebepler vardır. Bunlardan biri şudur: Onlar peygamberin, kendilerine karşı çıkan insanları en küçük bir sebeple öfkeyle öldüren firavun ve zorbalara hiçbir destekçi ve takipçi olmaksızın karşı çıktığını görmüşler ve şöyle demişlerdir: Ancak deli olan bir kişi kendini böyle bir tehlikeye atar. Böylece ona delilik nispet etmişlerdir. İkincisi şudur: Onlar onun kendi aralarından çıkıp tümüyle kendilerinin ve atalarının dinine karşı çıktığını görmüşler ve şöyle demişlerdir: Herkesin içinden onun çıkıp kendi aklıyla hiç kimsenin bulamadığı böyle bir din üretmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla onun aklına yönelik ithamda bulunmuşlardır. Üçüncüsü şudur: Onlar onun küçüklük ve çocukluk döne© Zeccâc, Meâni'l-Kurün, IV, 256. 2 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 358, Mei Mae. olduğunu, çocukların arasına karışıp onlarla çocukluk yaşadığını görmemişlerdi. Aksine o, çocukluğundan söz konusu döneme ulaşıncaya kadar toplumdan uzakta yaşamıştı. Bu nedenle onlar şöyle demişlerdir: Onda delilik vardır. Eğer olmasaydı bu şekilde insanlardan uzaklaşmazdı. Sonra Cenâb-ı Hak şunu bildirmiştir: Eğer siz düşünüp değerlendirirseniz arkadaşınızda deliliğin olmadığını bilirsiniz. O ancak. Yani o sadece. Sizi uyaran bir kimsedir. Yani size gönderilmiş giz peygümbel ve uyarıcıdır. Şiddetli bir azap öncesinde. Âhiretteki azap. Eğer isyan ederseniz âhirette cezalandırılırsınız. Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok. Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Sizden biriniz tek başına veya diğer bir arkadaşıyla beraber düşünüp de göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı hakkında akıl yürütmez mi? Şöyle ki bütün bu varlıkları tek başına yaratan Allah tektir, ortağı yoktur, Muhammed de “Allah'ın tek olduğu ve ortağının bulunmadığı” sözünde doğrudur ve ondan bir delilik yoktur. O ancak bir uyarıcıdır.

Sebe' 34:47

De ki: Sizden isteyebileceğim bir karşılık varsa o da sizin olsun. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri, bazılarının dediği şu durumdur: Hz. Peygamber (s.a.) kavminden kendisine yakınlığa sevgi duymalarını ve onlara eziyet etmemelerini istemiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda bildirildiği gibi: “Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum”, Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “De ki: Bu görevimden dolayı, dileyenin Rabb'ine giden bir yol izlemesi dışında, sizden bir karşılık istemiyorum”!, O şöyle buyurmaktadır: Sizden istediğim karşılık. Yani yakınlığa sevgi duymanız. O sizindir. Yani sizden istediğim davranış sizin içindir. Bu, yakınlığa sevgi duymanız ve Rabb'ime giden yolu izlemenizdir. İkinci mâna şudur: Sizden isteyebileceğim bir karşılık varsa o da sizin olsun. Yani nübüvveti tebliği etmem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Bu ücretin ağırlığı ve sizin üzerinizdeki borcu sizi buna karşılık vermekten alıkoyar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “(Resülüml!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?”10s Benim mükğfatımı verecek olan yalnız Allah'tır. Yani mükâfatımı ancak Allah verir. O her şeye tanıktır. Benim uyarıcı olduğuma ve bende deliliğin bulunmadığına tanıktır. Veya O her şeye tanıktır. Buna karşılık sizden bir ücret istemediğime tanıktır. Veya sizin yaptığınız her şeye tanıktır. Yani bunları bilir. En doğrusunu Allah bilir. GEĞİN İİ Pe giy dar ó ji

Sebe' 34:48

49. “De ki: Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir.” De ki: Kuşkusuz Rabb'im gerçeği ortaya koyar. Bu beyan farklı mânalara gelir. Gerçeği ortaya koyar. Yani hakikate göre hüküm verir. Veya gerçeği ortaya koyar. Yani vahiyle konuşur ve bu vahyi ilkâ eder. O, gayplar âlemini hakkıyla bilmektedir. İnsanların bilgi vasıtalarının dışında kalan her âlemi. Bunu başka yerlerde açıkladık!©, De ki: Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Taptıkları putlar ne yeni bir nesne var edebilirler ne de eskiyi geri ları şöyle demiştir; Şeytan yaratmayı başlatamaz ki onları yaratmış olsun ve o onları âhirette yeniden yaratamaz ki ölümden sonra onları diriltebilsin. Bilakis bunlári yapan Allah'tır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: De ki: Hak gelmiştir. Yani hakikatin kesin delilleri. Bâtıl ne yeni bir şey var edebilir. Bâtıl olanın ortaya koyduğu deliller. Yani bâtıl olanın delil diye ortaya konan şüpheleri ortadan kalkıp yok olmuştur. Buna göre De ki: Kuşkusuz Rabb'im gerçeği ortaya koyar ilâhi beyanı şu mânaya gelebilir: Yani hakikatin kesin delillerini ortaya koyar. O, gayplar âlemini hakkıyla bilmektedir. Yani hakikatin kesin delillerini bâtılın şüphelerinden ayırıp hakkıyla bilendir. De ki: Kuşkusuz Rabb'im gerçeği ortaya koyar; O, gayplar âlemini hakkıyla bilmektedir. Bazıları şöyle demiştir: Bu başka bir âyet-i kerimede bildirilen durumdur: “Bilakis biz, hakkı bâtılın başına atarız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allaha) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!” O şöyle buyurmuştur: Bâtıl yok olup gider, hak ise sâbit kalır. Yani hakkı bâtıla vururuz. Böylelikle bâtıl yok olup gider, hak ise sâbit kalır. Yine bu durum, şu ilâhi beyanda bildirilmektedir: “Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren nesneye gelince, o dünya durdukça durur™”.

Sebe' 34:49

49. “De ki: Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir.” De ki: Kuşkusuz Rabb'im gerçeği ortaya koyar. Bu beyan farklı mânalara gelir. Gerçeği ortaya koyar. Yani hakikate göre hüküm verir. Veya gerçeği ortaya koyar. Yani vahiyle konuşur ve bu vahyi ilkâ eder. O, gayplar âlemini hakkıyla bilmektedir. İnsanların bilgi vasıtalarının dışında kalan her âlemi. Bunu başka yerlerde açıkladık!©, De ki: Hak gelmiştir; bâtıl ne yeni bir şey var edebilir, ne de eskiyi geri getirebilir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Taptıkları putlar ne yeni bir nesne var edebilirler ne de eskiyi geri ları şöyle demiştir; Şeytan yaratmayı başlatamaz ki onları yaratmış olsun ve o onları âhirette yeniden yaratamaz ki ölümden sonra onları diriltebilsin. Bilakis bunlári yapan Allah'tır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: De ki: Hak gelmiştir. Yani hakikatin kesin delilleri. Bâtıl ne yeni bir şey var edebilir. Bâtıl olanın ortaya koyduğu deliller. Yani bâtıl olanın delil diye ortaya konan şüpheleri ortadan kalkıp yok olmuştur. Buna göre De ki: Kuşkusuz Rabb'im gerçeği ortaya koyar ilâhi beyanı şu mânaya gelebilir: Yani hakikatin kesin delillerini ortaya koyar. O, gayplar âlemini hakkıyla bilmektedir. Yani hakikatin kesin delillerini bâtılın şüphelerinden ayırıp hakkıyla bilendir. De ki: Kuşkusuz Rabb'im gerçeği ortaya koyar; O, gayplar âlemini hakkıyla bilmektedir. Bazıları şöyle demiştir: Bu başka bir âyet-i kerimede bildirilen durumdur: “Bilakis biz, hakkı bâtılın başına atarız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allaha) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!” O şöyle buyurmuştur: Bâtıl yok olup gider, hak ise sâbit kalır. Yani hakkı bâtıla vururuz. Böylelikle bâtıl yok olup gider, hak ise sâbit kalır. Yine bu durum, şu ilâhi beyanda bildirilmektedir: “Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren nesneye gelince, o dünya durdukça durur™”.

Sebe' 34:50

De ki: Şayet ben yanlış yolda isem. Bu beyanda geçen kelime “daleltü” ve “daliltü” şeklinde “lâm” harfinin kesralı ve fethalı kılınmasıyla iki farklı dil kullanımına sahiptir"!9. Kisâi şöyle demiştir: Araplar bu kelimeyi “dalle yedillü” ve “dalle yedallü” şeklinde hem kesralı hem fethalı kullanır. De ki: Şayet ben yanlış yolda isem bunun vebali banadır. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Eğer ben yanlış yolda isem bu yanlış yolda olmamın zararı banadır. Bundan Allah'a herhangi bir zarar ilişmez. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz"! (1“Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”™?, İkinci muhtemel mâna şudur: Eğer ben yanlış yola girersem bu benim aleyhime olur, benim yanlış yolda olmam sizin aleyhinize bir durum olmaz. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur”, Eğer doğru yolda isem bu da Rabb'imin bana vahyettiği sayesindedir. Bu beyan da aynı şekilde iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Allaha ve dinin kurallarına itaat etmek suretiyle doğru yolda isem bu, bu konuda Rabb'imin bana vahyettiği vahiyler sayesindedir. Yani O'nun vahyiyle bu doğru yolda oldum. İkinci mâna şudur: O'nun dini ve hidâyet yoluna girmişsem bu O'nun bana yardımı ve beni koruması sayesindedir. O hidâyeti Allaha, dalâleti ise kendisine nispet etmiştir. Bu belirttiğimiz üzere şundan dolayıdır: Kim hidâyeti benimserse bu Allah'ın ona yönelik bir lütfudur. Dalâlette ise böyle bir durum yoktur. Mütezile'nin görüşüne göre bu ikisi de aynı mânadadır. Çünkü onlar şöyle der: Allah'tan ancak emir ve yasak söz konusudur. O'nun dalâlet konusundaki etkisi ne ise hidâyet konusundaki etkisi de aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz O her şeyi işitmektedir, çok yakınımızdadır. Bazıları şöyle demiştir: Her şeyi işitmektedir. Yani dua edene icabet edendir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm”"!, Bazıları şöyle demiştir: Her şeyi işitmektedir. Hz. Muhammede ilişkin sözlerinizi. Zira ona şöyle demişlerdi: Atalarının dinini terketmekle doğru yoldan ayrıldın. Çok yakınımızdadır. Yani ona icabet edendir. Denildi ki: Duaları işitendir; icabet etmeye yakındır. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:51

Korkuya vc telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçış-kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Buna göre onlar Kâbe'yi yıkmak üzere iki ordu göndermişlerdi. Beydâ denilen yere ulaştıklarında bunlardan biri yere batırıldı diğeri ise bakıyordu. Onlardan biri diğerlerine haber vermek üzere kaçıp kurtulur. O arkasını dönüp ötekilere, karşılaştıkları durumu haber verir. Bu hadise bu ilâhi beyanda bildirilen olaydır: Korkuya ve telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Yere batırılmaktan ve azaptan. Artık kaçış-kurtuluş yoktur. Yani Allah'ın azabından kaçıp kurtulmak yoktur. Yakın bir yerden yakalanmışlardır. Yani ayaklarının altından yere batırılmışlardir!!5. Şu ilâhi beyan da bu mânadadır: “Artık kendileriyle arzuları arasına bir set çekilmiştir”, yani Kâbe'yi yıkma arzuları arasına, “tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi”, Bunlar Fil Vakası ehlidir. Bu çerçevede Ümmü Seleme'den Resülullah'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu Kâbe'ye bir ordu saldıracaktır. Beydâ'ya vardıklarında bu ordu yere batırılacaktır. Onlardan sadece kendileri hakkında haber verecek biri kurtulacaktır? Ümmü Seleme dedi ki: Ey Allah'ın resülü, aralarında kendisinden hoşlanılmayanlar (onlardan olmayanlar) varken de mi böyle olacaktır? Resülullah şöyle buyurdu: “Herkes niyetine göre tekrar diriltilir”7. Bazıları şöyle demiştir: Korkuya ve telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçış-kurtuluş yoktur. Bu durum ölüm anındadır. İnsanlar ondan korkup telaşa kapılırlar, ama ondan kaçıp kurtulmak yoktur. Yakın bir yerden yakalanmışlardır. Yani söz konusu yerin üstünden yakalanmışlardır. Hasan-ı Basri şöyle demektedir: Korkuya ve telaşa kapılmışlardır. Kabirlerden. Artık kaçış-kurtuluş yoktur. O şöyle der: İşte bu sırada yakalanmışlardır. Burası yakın yerdir", Bazıları şöyle demiştir: Bu durum kıyâmet günündedir. Onlar azabı gördüklerinde korkuya ve telâşa kapılırlar ve bu durum onları korkutur. Artık Allah'tan kaçıp kurtulma imkânları da yoktur.

Sebe' 34:52

bk. Taberi, Câmi'u'l-beyån, XIX, 310. 7 Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, V1, 290; Müslim, “Fiten”, 4-8; İbn Mâce, “Fiten” 30. "© Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'l-ulüm, Il, 78; İbn Kesir, Tefsir, XI, 299. TE'VİLATU'L.KUR'ÂN TERCUMEGİ Artık ona inandık diyecekler. Bu, şu ilâhi beyan gibidir; “Dehşetli ce zamızı gördüklerinde, “Allahın birliğine inandık” derler", Yine bu beyan Firavun'un boğulma anında söylediği şu sözler gibidir. “Mhak inandın ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş!” Buna benzer beyanlar bu söz gibidir. Ama (dünyaya) bu kadar uzak bir yerden (kurtarıcı bir imana) kavuşmak ne mümkün! O şöyle buyurmaktadır; Bu kadar uzak bir yerden almak. Bazıları şöyle demiştir: Uzak bir yerden. Onlar peri dönmek suretiyle uzak bir yerden ona kavuşmak istediler, Dediler ki: Ahiretten dünyaya dönmek istediler, Bazıları şöyle demiştir: Yani söz konusu vakitte onların iman etmeleri mümkün değildir. Zira onlar “daha önce onu inkâr etmişlerdi”, Onlar bolluk ve refah durumundayken iman etmemişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Uzak bir yerden, Yani elde edilemeyecek ve gerçekleşmesinin mümkün olmadığı bir yerden. İşte bu, “uzak” olarak beyan edilmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlara çok uzaktan sesleniliyor”2, Yani bunun hiç gerçekleşmeyeceği bir yerden. Burada hakikat mânasında bir mekân murat edilmemiştir, Katâde şöyle demiştir: Bu durum, ölüm anında ve kendilerine azabın inmesi sırasında olmaktadır"”, Bu anı yaşayan herkes mutlaka iman etmekte ve imanı temenni etmektedir. Fakat bu kendilerine bir fayda vermemektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabbinden bazı işaretler geldiği gün iman ctmesi fayda sağlamaz”, Belirtildiği üzere durum böyledir. “Tenâvüş” kelimesi, müfessirlerin çoğuna göre alıp elde etmek (tenâvül) demektir. Bazıları “geri dönmek” mânasına geldiğini söylemiştir. Çünkü söz konusu kimseler dünyaya geri dönmek istemişlerdir. Ebü Avsece şöyle demiştir: “Tenâvüş”, uzak bir yerden almak demektir. Yakın bir yerden almak demek değildir. İbn Kuteybe şöyle demektedir: Kavuşmak ne mümkün! Ulaşmak istedikleri şeyi alıp elde etmeleri ve talep ettikleri tövbeye, böyle uzak bir yerden ve tövbelerin kabul edilmediği bir yerden, ulaşmaları artık mümkün değildir!”. Ebü Müaz ve Zeccâc şöyle demiştir: “en- Neş” Arap dilinde talep demektir. Dersin ki: “Neeştü ileyhi” (451 asb), yani ondan talep ettim. Fakat bu, “Tenâvüş” kelimesiyle aynı kalıptan değildir. !? Bir sonraki âyet-i kerime, 9 Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, IN, 66; Taberi, Câml'u'l-beydn, XIX, 312-313, İbn Kuteybe, Tefsiru parlbi'l-Kurün, s. 358-359. Ör YİN üre lass 153 alemi £ vii ye

Sebe' 34:53

Daha önce onu inkâr etmişlerdi, gayp hakkında da uzak bir yerden atıp tutuyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın mânası şudur: Onlar bu dünyadayken âhireti yalan sayıyor ve gaybı inkâr ediyorlardı. Onlar şöyle diyorlardı: Yeniden diriliş, hesap, cennet ve cehennem yoktur. İşte bu onların uzaktan atıp tutmalarıdır. İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: Onlar gayp hakkında atıp tutuyorlar ve zanna dayanarak görüş belirtiyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Gayp hakkında atıp tutuyorlardı. Yani onlardan uzak olan bir yerden imanı dile getiriyorlardı. Halbuki artık bu onlardan kabul edilmez. Azabın gelmesiyle iman artık onlardan uzaklaşmıştır. Artık iman etmeye güç yetiremezler. Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Onlara azabın inmesi veya onların azabı görmesinden sonra artık onlarla arzuladıkları tövbenin kabul edilmesi ve iman etmek arasına set çekilmiştir. Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. O şöyle buyurmaktadır: Bunlardan önce geçmiş ümmetlerden onların öncülerine azap edilmesi gibi. Çünkü onlar bir kuşku içindeydiler. Azap veya yeniden dirilme ve kıyâmet hakkında. Sürekli şaşkınlığa iten. Bazıları şöyle demiştir: Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Aile, mal ve dünya hayatının güzellikleri gibi arzuladıkları servet ve hoşnutluk. Bazıları gayp hakkında da körü körüne atıp tutuyorlardı meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Bu onların “o sihirbazdır, şairdir ve kâhindir” şeklindeki sözleridir. Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Bu beyan, müfessirlerin belirtmiş olduğumuz farklı görüşlerine göre anlaşılması muhtemeldir. Bazıları şöyle demiştir: Onlarla iman ve tövbe arasında. Bazıları şöyle demiştir: Onlarla dünyadaki şehevi arzuları arasında. Fakat eğer iman ve tövbe mânasında ise, onlarla iman ve tövbenin kabulü arasına set çekilmiş demektir. Yoksa iman veya tövbe fiilini yerine getirmişlerdir. Eğer şehevi arzular mânasında ise, hakikat mânasına göre bu fiil ile onlar arasına set çekilmiş demektir. Müfessirlerin bir kısmının söylediği gibi eğer Kâbe'nin yıkılması mânasında ise yine beyanın anlamı hakikat olarak anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Ebü Avsece şöyle demiştir: Bi eşyü'ihim, benzerlerine demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, yalanlama ve inkâr konusunda onların benzerleri mânasına gelir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, adamın taraftarları mânasına gelir. EU] [S]Onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku içindeydiler. Bazıları şöyle demiştir: Onlar bir kuşku içindeydiler. Azabın kendi başlarına gelmeyecegi konusunda. Bazıları şöyle demiştir: Onlar bir kuşku içindeydiler. Yeniden diriliş ve ölümden sonra tekrar diriltme konusunda. Onların kuşku duymaları yok olup kül olduktan sonra yeniden dirilişi uzak görmeleri sebebiyledir. Bu açıdan yeniden dirilişi inkâr etmişlerdir. Ayrıca onlar, varlığın yaratılmasını sonu bakımından bir neticeye ve hikmete dayalı görmedikleri için bu konuda kuşkuya düşmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki: “eş-Şekk”, yani şüphe kalptedir. Eğer bu durum dilde ortaya çıkarsa buna “er-rayb” denilir. Onların kalplerinde şüphe vardı ve bu durum dillerinde de görünür olmuştu. En doğrusunu Allah bilir.

Sebe' 34:54

Daha önce onu inkâr etmişlerdi, gayp hakkında da uzak bir yerden atıp tutuyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın mânası şudur: Onlar bu dünyadayken âhireti yalan sayıyor ve gaybı inkâr ediyorlardı. Onlar şöyle diyorlardı: Yeniden diriliş, hesap, cennet ve cehennem yoktur. İşte bu onların uzaktan atıp tutmalarıdır. İbn Mesüd'un mushafında şöyledir: Onlar gayp hakkında atıp tutuyorlar ve zanna dayanarak görüş belirtiyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Gayp hakkında atıp tutuyorlardı. Yani onlardan uzak olan bir yerden imanı dile getiriyorlardı. Halbuki artık bu onlardan kabul edilmez. Azabın gelmesiyle iman artık onlardan uzaklaşmıştır. Artık iman etmeye güç yetiremezler. Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Onlara azabın inmesi veya onların azabı görmesinden sonra artık onlarla arzuladıkları tövbenin kabul edilmesi ve iman etmek arasına set çekilmiştir. Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. O şöyle buyurmaktadır: Bunlardan önce geçmiş ümmetlerden onların öncülerine azap edilmesi gibi. Çünkü onlar bir kuşku içindeydiler. Azap veya yeniden dirilme ve kıyâmet hakkında. Sürekli şaşkınlığa iten. Bazıları şöyle demiştir: Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Aile, mal ve dünya hayatının güzellikleri gibi arzuladıkları servet ve hoşnutluk. Bazıları gayp hakkında da körü körüne atıp tutuyorlardı meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Bu onların “o sihirbazdır, şairdir ve kâhindir” şeklindeki sözleridir. Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Bu beyan, müfessirlerin belirtmiş olduğumuz farklı görüşlerine göre anlaşılması muhtemeldir. Bazıları şöyle demiştir: Onlarla iman ve tövbe arasında. Bazıları şöyle demiştir: Onlarla dünyadaki şehevi arzuları arasında. Fakat eğer iman ve tövbe mânasında ise, onlarla iman ve tövbenin kabulü arasına set çekilmiş demektir. Yoksa iman veya tövbe fiilini yerine getirmişlerdir. Eğer şehevi arzular mânasında ise, hakikat mânasına göre bu fiil ile onlar arasına set çekilmiş demektir. Müfessirlerin bir kısmının söylediği gibi eğer Kâbe'nin yıkılması mânasında ise yine beyanın anlamı hakikat olarak anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Ebü Avsece şöyle demiştir: Bi eşyü'ihim, benzerlerine demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, yalanlama ve inkâr konusunda onların benzerleri mânasına gelir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, adamın taraftarları mânasına gelir. EU] [S]Onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku içindeydiler. Bazıları şöyle demiştir: Onlar bir kuşku içindeydiler. Azabın kendi başlarına gelmeyecegi konusunda. Bazıları şöyle demiştir: Onlar bir kuşku içindeydiler. Yeniden diriliş ve ölümden sonra tekrar diriltme konusunda. Onların kuşku duymaları yok olup kül olduktan sonra yeniden dirilişi uzak görmeleri sebebiyledir. Bu açıdan yeniden dirilişi inkâr etmişlerdir. Ayrıca onlar, varlığın yaratılmasını sonu bakımından bir neticeye ve hikmete dayalı görmedikleri için bu konuda kuşkuya düşmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki: “eş-Şekk”, yani şüphe kalptedir. Eğer bu durum dilde ortaya çıkarsa buna “er-rayb” denilir. Onların kalplerinde şüphe vardı ve bu durum dillerinde de görünür olmuştu. En doğrusunu Allah bilir.