Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Fatır 35:1 – Saffat 37:182
İçindekiler
- Fatır 35:1
- Fatır 35:2
- Fatır 35:3
- Fatır 35:4
- Fatır 35:5
- Fatır 35:6
- Fatır 35:7
- Fatır 35:8
- Fatır 35:9
- Fatır 35:10
- Fatır 35:11
- Fatır 35:12
- Fatır 35:13
- Fatır 35:14
- Fatır 35:15
- Fatır 35:16
- Fatır 35:17
- Fatır 35:18
- Fatır 35:19
- Fatır 35:20
- Fatır 35:21
- Fatır 35:22
- Fatır 35:23
- Fatır 35:24
- Fatır 35:25
- Fatır 35:26
- Fatır 35:27
- Fatır 35:28
- Fatır 35:29
- Fatır 35:30
- Fatır 35:31
- Fatır 35:32
- Fatır 35:33
- Fatır 35:34
- Fatır 35:35
- Fatır 35:36
- Fatır 35:37
- Fatır 35:38
- Fatır 35:39
- Fatır 35:40
- Fatır 35:41
- Fatır 35:42
- Fatır 35:43
- Fatır 35:44
- Fatır 35:45
- Yâsin 36:1
- Yâsin 36:2
- Yâsin 36:3
- Yâsin 36:4
- Yâsin 36:5
- Yâsin 36:6
- Yâsin 36:7
- Yâsin 36:8
- Yâsin 36:9
- Yâsin 36:10
- Yâsin 36:11
- Yâsin 36:12
- Yâsin 36:13
- Yâsin 36:14
- Yâsin 36:15
- Yâsin 36:16
- Yâsin 36:17
- Yâsin 36:18
- Yâsin 36:19
- Yâsin 36:20
- Yâsin 36:21
- Yâsin 36:22
- Yâsin 36:23
- Yâsin 36:24
- Yâsin 36:25
- Yâsin 36:26
- Yâsin 36:27
- Yâsin 36:28
- Yâsin 36:29
- Yâsin 36:30
- Yâsin 36:31
- Yâsin 36:32
- Yâsin 36:33
- Yâsin 36:34
- Yâsin 36:35
- Yâsin 36:36
- Yâsin 36:37
- Yâsin 36:38
- Yâsin 36:39
- Yâsin 36:40
- Yâsin 36:41
- Yâsin 36:42
- Yâsin 36:43
- Yâsin 36:44
- Yâsin 36:45
- Yâsin 36:46
- Yâsin 36:47
- Yâsin 36:48
- Yâsin 36:49
- Yâsin 36:50
- Yâsin 36:51
- Yâsin 36:52
- Yâsin 36:53
- Yâsin 36:54
- Yâsin 36:55
- Yâsin 36:56
- Yâsin 36:57
- Yâsin 36:58
- Yâsin 36:59
- Yâsin 36:60
- Yâsin 36:61
- Yâsin 36:62
- Yâsin 36:63
- Yâsin 36:64
- Yâsin 36:65
- Yâsin 36:66
- Yâsin 36:67
- Yâsin 36:68
- Yâsin 36:69
- Yâsin 36:70
- Yâsin 36:71
- Yâsin 36:72
- Yâsin 36:73
- Yâsin 36:74
- Yâsin 36:75
- Yâsin 36:76
- Yâsin 36:77
- Yâsin 36:78
- Yâsin 36:79
- Yâsin 36:80
- Yâsin 36:81
- Yâsin 36:82
- Yâsin 36:83
- Saffat 37:1
- Saffat 37:2
- Saffat 37:3
- Saffat 37:4
- Saffat 37:5
- Saffat 37:6
- Saffat 37:7
- Saffat 37:8
- Saffat 37:9
- Saffat 37:10
- Saffat 37:11
- Saffat 37:12
- Saffat 37:13
- Saffat 37:14
- Saffat 37:15
- Saffat 37:16
- Saffat 37:17
- Saffat 37:18
- Saffat 37:19
- Saffat 37:20
- Saffat 37:21
- Saffat 37:22
- Saffat 37:23
- Saffat 37:24
- Saffat 37:25
- Saffat 37:26
- Saffat 37:27
- Saffat 37:28
- Saffat 37:29
- Saffat 37:30
- Saffat 37:31
- Saffat 37:32
- Saffat 37:33
- Saffat 37:34
- Saffat 37:35
- Saffat 37:36
- Saffat 37:37
- Saffat 37:38
- Saffat 37:39
- Saffat 37:40
- Saffat 37:41
- Saffat 37:42
- Saffat 37:43
- Saffat 37:44
- Saffat 37:45
- Saffat 37:46
- Saffat 37:47
- Saffat 37:48
- Saffat 37:49
- Saffat 37:50
- Saffat 37:51
- Saffat 37:52
- Saffat 37:53
- Saffat 37:54
- Saffat 37:55
- Saffat 37:56
- Saffat 37:57
- Saffat 37:58
- Saffat 37:59
- Saffat 37:60
- Saffat 37:61
- Saffat 37:62
- Saffat 37:63
- Saffat 37:64
- Saffat 37:65
- Saffat 37:66
- Saffat 37:67
- Saffat 37:68
- Saffat 37:69
- Saffat 37:70
- Saffat 37:71
- Saffat 37:72
- Saffat 37:73
- Saffat 37:74
- Saffat 37:75
- Saffat 37:76
- Saffat 37:77
- Saffat 37:78
- Saffat 37:79
- Saffat 37:80
- Saffat 37:81
- Saffat 37:82
- Saffat 37:83
- Saffat 37:84
- Saffat 37:85
- Saffat 37:86
- Saffat 37:87
- Saffat 37:88
- Saffat 37:89
- Saffat 37:90
- Saffat 37:91
- Saffat 37:92
- Saffat 37:93
- Saffat 37:94
- Saffat 37:95
- Saffat 37:96
- Saffat 37:97
- Saffat 37:98
- Saffat 37:99
- Saffat 37:100
- Saffat 37:101
- Saffat 37:102
- Saffat 37:103
- Saffat 37:104
- Saffat 37:105
- Saffat 37:106
- Saffat 37:107
- Saffat 37:108
- Saffat 37:109
- Saffat 37:110
- Saffat 37:111
- Saffat 37:112
- Saffat 37:113
- Saffat 37:114
- Saffat 37:115
- Saffat 37:116
- Saffat 37:117
- Saffat 37:118
- Saffat 37:119
- Saffat 37:120
- Saffat 37:121
- Saffat 37:122
- Saffat 37:123
- Saffat 37:124
- Saffat 37:125
- Saffat 37:126
- Saffat 37:127
- Saffat 37:128
- Saffat 37:129
- Saffat 37:130
- Saffat 37:131
- Saffat 37:132
- Saffat 37:133
- Saffat 37:134
- Saffat 37:135
- Saffat 37:136
- Saffat 37:137
- Saffat 37:138
- Saffat 37:139
- Saffat 37:140
- Saffat 37:141
- Saffat 37:142
- Saffat 37:143
- Saffat 37:144
- Saffat 37:145
- Saffat 37:146
- Saffat 37:147
- Saffat 37:148
- Saffat 37:149
- Saffat 37:150
- Saffat 37:151
- Saffat 37:152
- Saffat 37:153
- Saffat 37:154
- Saffat 37:155
- Saffat 37:156
- Saffat 37:157
- Saffat 37:158
- Saffat 37:159
- Saffat 37:160
- Saffat 37:161
- Saffat 37:162
- Saffat 37:163
- Saffat 37:164
- Saffat 37:165
- Saffat 37:166
- Saffat 37:167
- Saffat 37:168
- Saffat 37:169
- Saffat 37:170
- Saffat 37:171
- Saffat 37:172
- Saffat 37:173
- Saffat 37:174
- Saffat 37:175
- Saffat 37:176
- Saffat 37:177
- Saffat 37:178
- Saffat 37:179
- Saffat 37:180
- Saffat 37:181
- Saffat 37:182
Fatır 35:1
[Hamd Kelimesinin Anlamı]
Hamd, gökleri ve yeri yoktan vareden Allah'a mahsustur. Kur'ân-ı Kerimde “elhamdü lillâhi” lafzının belirtildiği her yerde, arkasından mutlaka Cenâb-ı Hakk'ı yüceltme anlamına gelen ve O'nun şanını ululayan bir ifade gelir. Allah, insanların kendisine şükür ve senâ etmeleri gerektiğini bildirmek için yaratılanlara lütfettiği nimetleri hatırlatır. Meselâ burada, hamd, gökleri ve yeri yoktan vareden Allah'a mahsustur buyurmaktadır. Buna benzer başka âyetlerde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hamd, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allaha mahsustur”, “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allaha mahsustur”, “Hamd Allaha mahsustur. (O Allah ki,) kuluna kitabı indirmiştir”, “Çocuk edinmeyen Allaha hamdederim”.
Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerimde, kendisi için hamd kelimesini belirttiği her yerde, hemen arkasından Allah'ı tâzim etmeyi, O'nun şanını yüceltmeyi, O'na senâ ve şükretmeyi gerektiren şeyleri toplamıştır; bunu da bahsettiği lütuflarından dolayı kendisine övgüde bulunmayı ve şükretmelerini yaratılanlara öğretmek için yapmıştır. Yardım Allah'tandır ve bunları yapmaya da ancak O'nun gücü yeter.
[Fâtır Kelimesinin Anlamı]
Gökleri ve yeri yoktan vareden. Bazıları şöyle dedi: “Fâtır” kelimesi, ilk ortaya çıkaran, ilk vareden demektir; bu, yazarlardan biri olan İbn Kuteybe'nin sözüdür”. İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben, “gökleri ve yeri yoktan vareden” cümlesinde geçen “fâtır” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyordum, tâ ki iki bedevinin bir kuyu hakkında tartıştıklarına şahit oluncaya kadar, onlardan biri; onu ben varettim, yani o kuyuyu ilk olarak ben ortaya çıkardım, demişti. İşte o zaman fâtır kelimesinin ne anlama geldiğini anladım, Fâtır kelimesi yarmak anlamına da gelir, yani bütün gökleri tek bir unsurdan (tekillikten) yarmıştır. Yeryüzü de öyledir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Gökyüzü yarıldığında”, Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Tohumu ve çekirdeği çatlatan şüphesiz Allah'tır”'?, yani onları yaran Allah'tır. Allaha nispet edilen “şak”, “fatr” ( kili), “ca” (gazlı) ve benzeri bütün kelimeler, yaratmak anlamına gelir. Nitekim şöyle buyurdu: Melekleri elçiler yapan Allah... Lafızları farklı olmakla birlikte bütün o kelimeler, yaratmak mânasına gelir, yani, Allah onların hepsinin yaratıcısıdır. Yaratmak kelimesinin aslı sözlükte takdir etmek (belirlemek) demektir, yarattım denince, belirledim mânası kastedilir, Nitekim Kisâi"' de şöyle dedi: “Fatr” kelimesi Arapçada yarmak anlamına gelir; buna göre âyet, bir gökten yarıp yedi gök vareden ve yerden de aynısını vareden"? mânasına gelir. Bir hadiste de şöyle söylenmiştir: “Nihayet ayakları yarıldı ve kanadı”,
[Meleklerin Elçiliği ve Kanatları]
(JMelekleri elçiler kılan. Bu beyanın zâhiri, Cenâb-ı Hakk'ın bütün melekleri elçi yaptığını ifade etmektedir. Eğer böyle ise, sanki meleklerden her biri, yaratılanların ve kulların işlerinden biri için görevlendirilmiş demektir. Eğer cümle bir kısım melekler mânasına geliyorsa, o zaman âyeti şöyle yorumlamak gerekir: Meleklerden bazılarını elçi kıldı yahut melekler içinde elçilikle görevlendirilenler vardır.
Sonra Cenâb-ı Hak meleklerin ikişer, üçer, dörder kanatlı olduklarını ve onlarla uçtuklarını haber vermektedir. Onlar, iki kanatla uçan kuşlar gibi degildirler, şayet kuşlara bir veya iki kanat daha eklenseydi, bu onların uçmalarını engellerdi, tıpkı fazla parmağın âdemoğlunu bazı işleri yapmaktan engellemesi gibi; fazla parmağı olması onun daha fazla şeyler yapmasına yaramıyor, aksine daha az şey yapmasına sebep oluyor. Cenâb-ı Hakk'ın âyette belirtmiş olduğu meleklerin çok kanatlı olmaları ise, onların uçmalarına engel olmuyor, aksine güçlerini, uçma kudretlerini arttırıyor.
Sonra şöyle buyurdu: O dilediği kadar fazlasını da yaratır. Bazıları şöyle dedi: Allah meleklerden dilediğine dörtten fazla kanat da verir. Kuşkusuz Allah her şeye, yani kanatları ve daha fazlasını yaratmaya da kâdirdir. İsrâfil aleyhisselâmın altı“, Cibril aleyhisselâmın ise altı yüz kanadı olduğu"
rivayet edilmiştir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cibril aleyhisselâm Resülullah'a (s.a.) altı yüz kanatlı olarak gösterildi", O dilediği kadar fazlasını da yaratır meâlindeki ilâhi kelâm hakkında bazıları, güzel sesi yaratır dedi, bazıları da güzel saçlar yaratır dedi. Ancak daha çok kanatlar yarattığına dair yorum daha doğru ve maksada daha yakın gibidir. Kuşkusuz Allah her şeye kâdirdir, yani daha çoğunu yaratmaya da, yoktan varetmeye de kâdirdir, hiçbir şey O'na zor gelmez.
---
Dipnotlar:
z Fâtır süresi, içinde melekler zikredildiği için Melâike süresi diye de anılan bir süredir ve Mekkede nâzil olmuştur. Melâike süresi kırk beş âyettir. € o O, Ebü Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineveridir,; önde gelen edebiyatçılardan ve çeşitli sahalarda eser veren musanniflerdendir. Edebiyatla ilgili eserleri yanında tefsir, hadis, siyaset ve diğer alanlarda da kitaplar yazmıştır (bk. İbnü'nNedim, el-Fihrist, 85-86; İbnü'l-Esir, el-Lübâb, III, 15; İbnü'l- Kıfti, İhbâhu'r-ruvdt, II, 143147; İbn Hallikân, Vefeydtü'l-a'yân, III, 42-44. 8 o Taberi, Câmi'w-beyân, IX, 175; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurâni'l-azim, XI, 304; Süyüti, edDürru'l-mensür, XII, 249. "Ú o O, Ebu'l-Hasan Ali b. Hamza b. Abdillah b. Osman el-Esedi el-Kisâi'dir,; dil, nahiv ve kırâat imamıdır. Yaşadığı dönemdeki edebiyatçılarla birlikte pek çok haberleri vardır. Azımsanmayacak kadar da eser kaleme almıştır (bk. İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, 7273; Hatib el-Bağdadi, Târihu Bağdâd, XI, 403; İbnü'l-Kıfti, İnbâhu'r-ruvdt, 1I, 256-274). 12 Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yaratan Allah'tır”. 3 Hz. Âişeden (ra.) şöyle rivayet edilmiştir: Allah'ın elçisi (s.a.) geceleyin kalkar, ayakları yarılıncaya kadar kıyâmda dururdu. Âişe; Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı halde neden böyle yapıyorsun? diye sorduğunda Resülullah (s.a.) şu cevabı verdi: “Şükreden bir kul olmayı istemeyeyim mi?” Hz. Peygamber yaşlanıp kilo aldığında namazını oturarak kılıyor, rüküya varmak istediğinde kalkıyor, kırâatini yapıyor, sonra rüküya gidiyordu (Buhâri, “Tefsir, 48/2, “Teheccüd” 6; Müslim, el-Câmiu5-sahih, “Sıfatu'l-münâfikin” 81). 14 Bu rivayeti kaynaklarda bulamadık. Ancak Süyüti'nin Abdulah b. Hâris'ten şöyle bir rivayeti vardır: Hz. Âişe'nin (r.a.) yanında idim, Kâb (r.a.) da orada idi. Bir ara Kâb, İsrâfil aleyhisselâmdan söz etti. Hz. Âişe (r.a.) de, bana İsrâfil aleyhisselâmdan bahset, dedi. Kâb şöyle dedi: Onun dört kanadı vardır, iki kanadı ile havada uçmaktadır, bir kanadı ile giyinmektedir, bir kanadı da omuzundadır. Kulağında da kalem vardır, vahiy geldiğinde kalem yazar, melekler de okurlar. Onun altında sür meleği vardır, o dizlerinden birini yere koymuş, diğerini dikmiş, süru ağzına koymuş, sırtını bükmüş, bir tarafını İsrâfil'e yaslamış ve süra üfürmek üzere kanatlarını toplamış vaziyettedir. 5 Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurün, XIV, 320.
Fatır 35:2
[Allah'ın Kudreti ve Sahte Tanrıların Acizliği]
Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur; İbn Abbâs (r.a.) buradaki rahmet kelimesine âfiyet mânasını verdi. Katâde” de hayır anlamını verdi!, Mukâtil ve diğerleri de rızık anlamı verdiler”. Nitekim Cenâb-ı Hak da bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Eğer sen kendin dahi Rabb'inden umduğun bir lütfu beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan... Burada kastedilen mâna rızıktır. Ancak bu konudaki 6 o Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'-Kurün, XIV, 320. 7 O,Ebu'l-Hattâb Katâde b. Diâme b. Katâde b. Aziz es-Sedüsi el-Basridir; müfessir ve muhaddistir. Anadan doğma kördü. Arapçada, lügatta, eyyâm-ı Arap ve neseb ilminde devrinin otoritesi idi. Kaderci görüşlere sahipti, hadiste tedlis yapardı (bk. Yâküt yorumların hepsi aynı anlama gelir; çünkü hayır kelimesi, rızkı da, âfiyeti de içine alır. Aynı şekilde âfiyet kelimesi de onlardan her birini içine alır. Bazıları âyete, bol rahmet ve yağmur anlamı verdi; bu da belirttiğimiz gibidir, onların hepsi neticede aynı mânaya gelir.
Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz. Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kâfirlerin Allah'ı bırakıp tanrı diye inandıkları putlara tapmakla ne kadar beyinsizce davrandıklarını ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Hiç şüphesiz siz de biliyorsunuz ki, taptığınız putların size herhangi bir fayda vermeye veya hayır getirmeye, sizden bir zararı veya kötülüğü defetmeye güçleri yoktur, buna rağmen onlara nasıl tapıyorsunuz? Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “De ki: Söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi?”? Onların bunu önleyemeyeceklerini kendileri de biliyorlardı, [ ]bütün bunlara muktedir olan Allah'tır. Öyle iken, Allah'ı bırakıp onlara tapmayı nasıl kabul edebiliyorsunuz? Yahut [ikincisi] Allah şöyle söylemektedir: Allah'ı bırakıp tapmış olduğunuz o putların rızkınızı veremeyeceğini siz de biliyorsunuz, nitekim onlardan rızık istemiyorsunuz, onların daha önce size vermiş oldukları bir rızık da yoktur. İnsan bir varlığa ancak sözünü ettiğimiz yararlardan birini elde etmiş olduğu için tapar; ya ondan bir nimet almıştır veya bir hayır görmüştür veyahut bir fayda elde etmiştir yahut da kendisinin bir sıkıntısını gidermiş veyahut bir kötülüğü defetmiş veyahut da neticede ondan fayda beklemektedir. Bunlardan hiçbiri putlardan elde edilemeyeceği, bunların hepsi ancak Allah'tan geldiği halde yine de onlara nasıl taparsınız? Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Siz Allahı bırakıp birtakım putlâra tapıyor, asılsız inançlar uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allah'ı bırakıp da taptığınız bu şeyler size rızık vermekten acizdirler. O zaman rızkınızı Allah'ın katında arayın, O'na kul olun, O'na şükredin; sonunda O'na döneceksiniz”?
[Nimetler Karşısında Müminlerin Durumu]
Allah insanlar için bir rahmet açarsa. Bu beyan, kâfirlere yöneliktir. Bu cümlenin müslümanlara yönelik olduğu düşünülürse, o zaman iki şekilde yorumlanır: Birincisi, âyet müminlerin, yaratılanlardan beklentilerini kesmekte, onların sahip oldukları imkânlardan ümitlerini bitirmektedir. Allah'tan başka kimseden bir şey beklememelerini, O'ndan başka kimseden korkmamalarını söylemekte, her şeyi Allah'tan beklemelerini emretmekte, bütün bunlara insanların değil Allah'ın sahip olduğunu ifade etmektedir.
İkincisi, Allah rızkın çalışmak ve sarıldıkları birtakım sebepler sayesinde geleceği anlayışını kesmekte, çalışmayı kulluğun gereği olarak kabul etmelerini ve rızkın Allahın bir lütfu olduğunu bilmelerini emretmektedir.
[Mütezile'nin Görüşleri ve Allah'ın Verdikleri Karşısında Kulun Durumu]
Bu âyet-i kerime aynı zamanda Mütezile'nin aleyhine bir delil niteliğindedir. Onlar diyorlar ki: Allah rahmet kapısını açarsa kulun onu kısmaya gücü yeter, kısarsa da açmaya gücü yeter. Çünkü onlar şunu iddia ediyorlardı: Allah bir kulun ecelini tayin ettiği, [ ]ve o süre zarfında yaşamasını ve rızkını vermeyi de garanti ettiği halde, düşmanlarından biri gelip onu öldürdüğünde, hayat süresini doldurmamış ve rızkını da tam olarak almamış olmaktadır. Onların iddialarına göre işte bundan dolayı insan, Cenâb-ı Hakk'ın garanti etmiş olduğu rızkını tam alamamakta, O'nun tayin ettiği hayat süresini de dolduraİbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet “mà yeftehillâhu ale'n-nâsi min rahmetin” y lili gle al ga, L), yani Allah'ını insanlara açtığı rahmet şeklindedir. Mutlak izzet ve derin hikmet sahibi olan O'dur. Bu ilâhi kelâmı daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık”.
AZE yaar pz. e
---
Dipnotlar:
“De ki: “Söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?”. 3 “Budyet, u “Bu àyet, Mütezile nin aleyhine delildir. Çünkü âyet-i kerimede Allah, insan için açtığı rahmeti kullardan hiçbirinin kısmaya, kıstığını da açmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini haber vermektedir. Onlar ise diyorlar ki: Allah'ın insan için açtığı rahmeti kul kısmaya, O'nun kıstığını da açmaya kâdirdir. Çünkü onlar iddia ediyorlar ki, Cenâb-ı Hak kul için bir ecel tayin ediyor ve o ecel vakti gelinceye kadar yaşayacağını, rızkını da tam olarak alacağını garanti ediyor, fakat düşmanlarından biri gelip onu, eceli dolmadan ve rızkını da tam olarak almadan iradesi dışında öldürüyor. Böylece Allah'ın onun için açmış olduğu rızkı almasını engelliyor, ecelini de tamamlamasına mani oluyor” (Semerkandi, Şerhu”t-
Fatır 35:3
Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetlerini hatırınızdan çıkarmayın. Allah'tan başka gökten ve yerden size rızık veren yaratıcı var mı? Bu ifade sanki önceki cümlenin sılası gibidir”. Sonra bu âyet her ne kadar zâhirde soru cümlesi ise de gerçekte ispat ve kabul anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O şöyle söylüyor: Size rızık verenin, o taptığınız putlar değil, Allah olduğunu hiç şüphesiz siz de biliyorsunuz.
O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse niçin haktan dönüyorsunuz? Yani O'ndan başka tanrı bulunmadığı halde, putların O'nun ortakları ve tanrı oldukları, Allah katında size şefaat edecekleri ve onlara tapmanızın sizi Allah'a yaklaştıracağı iftirasını ve yalanını söylemenizin sebebi nedir? Size bunu söyleten kitap mı, yoksa peygamber midir? Halbuki siz kitaba ve peygambere inanmıyorsunuz! Öyleyse neden haktan döndürülüyor ve yalanlıyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Fatır 35:4
[Bütün Peygamberler Yalancılıkla Suçlandı]
Sana yalancı diyorlarsa (bilesin ki) senden önceki peygamberler de yalancılıkla itham edilmişlerdir. Mâlumdur ki onlar, “Allah'tan başka yaratıcı var mı?”7 meâlindeki âyeti ve “Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz”? anlamındaki ilâhi kelâmı yalanlamıyorlardı. Çünkü Allahtan başka yaratıcı olmadığını, JAllah'ın açtığı rahmeti O'ndan başka kimsenin kısamayacağını ve O'nun kıstığını da kimsenin açamayacağını onlar da biliyorlardı. Fakat onların inkâr ettikleri haber ancak Resülullah'ın (s.a.) kendilerine peygamber olarak gönderilmesine idi yahut Allah'tan ona şu şekilde vahiy gelmesine yahut da öldükten sonra dirileceklerine dair idi. Onlar yukarıda söylediğimizi değil, bunlara benzer haberleri yalanlıyorlardı.
Bu âyet aynı zamanda insanların kendisini yalancılıkla itham etmelerine sabretmesi için Allah tarafından Hz. Peygambere (s.a.) gelen bir teselli anlamı taşımaktadır, ilk defa yalancılıkla itham edilen kişinin kendisi olmadığını bildirmektedir. Aksine daha önce geçen peygamber kardeşleri de, Allah'tan gelen emri kavimlerine haber verdiklerinde yalancılıkla itham edilmişler, ama onlar buna sabır göstermişlerdi. Sen de sabret! Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de acele etme””. En doğrusunu Allah bilir. Bütün işler sonunda Allah'a döndürülecektir. Bütün işlerin tedbir ve idaresi neticede Allaha dönecektir. Yani bu hususta yaratılanlarda tedbir ve idare gücü yoktur. Yahut şöyle yorumlanır: Yapılanlar hakkında hüküm vermek Allah'a dönecektir, onlar hakkında hükmü Allah verecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ayrılığa düştüğünüz bütün konularda (doğru) hüküm Allaha aittir”, En doğrusunu Allah bilir.
Fatır 35:5
Ey insanlar! Allah'ın verdiği söz gerçektir. Bütün müfessirler Allah'ın verdiği söz gerçektir cümlesine ölümden sonra dirilmek haktır, yeniden dirilmek kesinlikle gerçekleşecektir mânasını verdiler. Bu cümle, itaatlere sevap verme vâdi ve kötülükleri cezalandıracağı tehdidi haktır, bunlar mutlaka olacaktır anlamına da gelebilir, Başarıya ulaştıran Allah'tır.
[Müminin Dünyaya Bakışı Nasıl Olmalıdır?]
Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın! En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin mânası şöyledir: Dünya hayatı sizi âhiret hayatınızı hatırlamaktan alıkoymasın! Yahut dünya hayatı size âhiret hayatını unutturmasın! Yoksa dünya, hakikatte kimseyi aldatmaz. Ayrıca dünya oyun ve eğlence de değildir, çünkü dünya âhiret için bir azık ve ona ulaşma vesilesi kılınmıştır. Durum böyle olunca dünya ne oyun, ne eğlence ve ne de aldatan olur! [§] Ancak dünyada bulunan insanlar, dünyanın niçin yaratıldığından ve neden varedildiğinden gafil oldukları için aldanırlar. Söylediğimiz gibi dünya, âhiret için bir azık ve ona ulaşma vasıtası olarak yaratılmıştır. Dünyayı âhiret azığı ve âhirete ulaşma vesilesi görmeyen, ona yaratılış gayesinin dışında bir anlam yükleyen için -o da hayatın dünya hayatından ibaret olduğunu ve ebedi olarak devam edeceğini zannetmek- dünya oyun ve eğlencedir, onun âhiret için değil kendisi için yaratıldığını düşüneni de dünya aldatır. Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmuştur: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler”. Cenâb-ı Hak gönderdiği sürenin, iman ehlinin imanını, kâfirlerin ve münafıkların da kötülüğünü ve körlüğünü arttıracağını haber vermektedir. Hakikatte ise süre, kimsenin kötülüğünü ve körlüğünü arttırmaz; çünkü Allah Kur'ân'ı nur olmakla, hidâyet, rahmet ve burhan diye nitelemiştir. Ancak ondan yüz çeviren, onu yalanlayan ve onu reddeden kişi için Kur'ân körlük ve kötülük sebebi olur. Kur'ân'ı benimseyip kabul eden, onu yücelten ve âyetlerine boyun eğen kişi için ise nur, hidâyet ve rahmet olur.
Buna göre dünyayı, dünyanın nimetlerini ve lezzetlerini, dünyanın yaratılış ve var oluş gayesinin dışında gören kişi için dünya oyundur, eğlencedir ve aldatandır. Aksine eğer dünya kötülenmesi yerine yaratılış gayesi istikametinde övülse, gerçek ve doğru olurdu; çünkü Allah dünyanın nimetlerini güzel, hayırlı ve faydalı diye nitelemiştir. Güzel ve hayırlı olanın kötülenmesi ise caiz değildir. Aksine orada yaşayanlar kötülenmeyi hak ediyorlar, çünkü onlar yaratılış gayesinden gafil oldukları ve dünyayı yaratılış amacının dışına çevirdikleri için aldanmışlar ve onu yaratılış gayesinin dışında başka amaçlar için kullanmışlardır.
(İBuna göre zenginliği, refahı, sağlık ve selâmette olmayı yermek caiz MEN değildir, çünkü bütün bunlar Allah'ın insanlara lütfettiği nimetlerdendir. İnsanların da bu nimetlere karşılık Allah'a şükür borçlu olduklarını düşünmeleri 24 TE'VÍLATÜ'L-KUR'ÁN TERCÜMESİ ve o borçlarını ödemeleri gerekir. Aynı şekilde izzet, şeref, övgü ve benzeri konumlar da böyledir, bunlardan dolayı insanın yerilmesi gerekmez, aksine izzet ve şerefin nerede olduğunu bilmeyenlerin kötülenmesi gerekir. İzzet ve şeref, ancak Allaha itaatte ve O'na kulluktadır, O'na isyan etmekte değil! O insanlar ise izzet ve şerefin ne olduğunu bilmedikleri için Allah'a isyan etmeye izzet ve şeref adını verdiler. Aynı şekilde güzel övgü de öyledir; insanın böyle bir övgüden dolayı da Rabb'ine hamdetmesi, işlediği kötülükleri ve rezillikleri insanlardan gizlediği ve bu sayede insanlar kendisini övdükleri için de Allah'a şükretmesi gerekir; eğer yaptıkları ortaya çıksaydı insanların onu övmeleri ve saygı duymaları şöyle dursun, herkes ondan uzaklaşıp giderdi. Hâsılı isyanlarını ve rezilliklerini örttüğü için de insanın Rabb'ine şükretmesi gerekir. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
O aldatma ustası Allah hakkında sizi kandırmasın. Buradaki “garür” kelimesinden maksat şeytandır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Şeytan, Allah hakkında sizi kandırmasın! Bu cümle farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, o aldatma ustası Allah hakkında sizi kandırmasın, yani Allahın Kerim ve cömert sıfatını öne sürerek sizi kandırmasın! Yine o şeytan şöyle der: Allah Kerimdir, cömerttir, bağışlayıcıdır, sizin suçlarınızı görmezden gelir, isyanlarınızı ve kötülüklerinizi affeder. İkincisi, o aldatma ustası Allah hakkında sizi kandırmasın, yani Cenâb-ı Hakk'ın her şeyden müstağni olmasıyla sizi kandırmasın! O şöyle der: Allah her şeyden müstağnidir, sizin ibadetinize O'nun ihtiyacı yoktur, emrettiklerini yapmanıza ve yasakladıklarını işlemenize muhtaç değildir. Üçüncüsü, Allah hakkında sizi kandırmasın, yani Allaha itaat etmenizden ve O'na kulluk yapmanızdan sizi alıkoymasın, sonra isyana düşersiniz. Arapçada “bâ” harf-i cerrinin “an” harf-i cerri mânasında kullanılması caizdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bir su kaynağı ki Allah'ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler””, yani onu içerler değil, ondan içerler demektir, çünkü ancak su kaynağından içilir. En doğrusunu Allah bilir.
3 Zap iee a Ae y 3 sela, Tes F
Fatır 35:6
Şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şundan dolayı böyle söylemektedir: Şeytan görünüş itibariyle halka şefkat duyduğu ve öğüt vermek istediği için onları davet etmektedir, tıpkı dostların birbirlerini davet ettikleri gibi; çünkü onları şehvetlerinin, zevklerinin ve nefislerinin arzu ettiği her şeyin gereğini yerine getirmeye davet etmektedir, her ne kadar niyeti ve maksadı onları helâk etmek olsa da görünen durum budur. (JGörmez misin ki, Âdem ile Havva'ya nasıl bir şefkat ve nasihat edasıyla yaklaşmıştı? Şeytan onlara şöyle demişti: “Rabb'iniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı. Onlara, “Ben gerçekten sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim diye de yemin etti”, Ancak onun asıl maksadının ne olduğu şu âyette belirtilmiştir: “Şeytan onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı”, İşte Cenâb-ı Hakk'ın yaklaşmalarını yasakladığı ağaca şeytanın davet etmesindeki niyeti ve maksadına burada temas edilmiştir. Buna göre onun, görünüş itibariyle insanları şehvetlerinin ve ihtiyaçlarının gereğini yerine getirmeye davet etmesindeki niyeti ve maksadı, görünen husus değildir, Yüce Mevlâ'ya muhalefet etmeleri için onları helâke sürüklemektir. Bundan dolayı Allah, o sizin dostunuz değil, düşmanınızdır buyurmaktadır. Siz de onu düşman bilin. Yani nasıl ki insan düşmanının çağrısından sakınırsa, siz de onun çağrısından sakının!
Çünkü o kendisine uyacaklara çağrıda bulunur. Bazıları buna, “kendisine itaat edenlere” anlamını vermiştir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece” şöyle dedi: Ona uyanlardan maksat, onun yardımcılarıdır. Âyetteki “hizb” kelimesi, yardımcı anlamına gelir. Buna bazıları “ordusu” diye mâna vermiştir. Bazıları şöyle dedi: Onun hizbi, ona dost olan ve onun da kendilerine dost olduğu kişilerdir. Bunların hepsi aynı mânaya gelir. Sonra Cenâb-ı Hak, o kendisine uyacaklara çağrıda bulunur buyurmaktadır. Aslında o, kendisine uyan ve uymayan herkese çağrıda bulunuyor, fakat Allah, onun davetini kabul ettikleri ve ona itaat ettikleri için özellikle ona uyacak olanları belirtmektedir. Ona uymayanlar ise davetini de kabul etmiyorlar. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmân'dan korkanı uyarabilirsin”, Gerçekte ise Hz. Peygamber (s.a.) Zikre (Kur'ân'a) uyanı da uymayanı da uyarıyordu. Ancak Zikr'e uyan yapılan uyarıdan faydalandığı, uymayan faydalanmadığı için Cenâb-ı Hak Zikre uyanı özellikle kaydetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İşte âyette şeytana uyacak olanların özel olarak belirtilmesi de bu mânadadır, çünkü onun hizbi olanlar kendisine uymakta ve itaat etmektedirler.
Yakıcı ateşin mahkümlarından olsunlar diye. Şeytanın kendisine uyacak olanları davet etmesindeki maksadı, onların yakıcı ateşin mahkümları olmalarıdır. Onları şayet açık olarak yakıcı ateşin azabına çağırsaydı, kendisini dinlemez ve itaat etmezlerdi. Bunun için onları yakıcı ateşe düşmeyi yahut yakıcı ateşin azabına uğramayı gerektiren işleri yapmaya davet etti.
---
Dipnotlar:
O, Ebü Avsece Tevbe b. Kuteybe el-Hüceymi en-Nahvi el- Arâbidir; Semerkant'a gitti ve orada ikamet etti. Edebiyatta Ebü Ubeyde Ma'mer b. Müsennâ'ya bağlıydı. E£bü Mansür el-Mâtüridi'nin edebiyat hocasıydı. Kendisinden, Eştâbedize mahallesinden Seyhân b. Hüseyin b. Hâzim el-Müeddib rivayet etti” (Nesefi, el-Kand fi zikri ulemâi Semerkand, s. 115).
Fatır 35:7
İnkâr edenler için çetin bir azap vardır. Bu cümle izaha ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. İman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara ise bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Buradaki onlar için bağışlanma vardır cümlesi, iman ettikten sonra yararlı olmayan işler yaptıklarında bağışlanacaklar anlamına gelir. Yahut iman halinde iken (veya iman etmeleri sayesinde) işledikleri günahları bağışlanacaktır, demektir”, Büyük bir mükâfat vardır; iman ettikleri ve yararlı işler yaptıkları için büyük mükâfat vardır.
Fatır 35:8
Kötü işleri hoşuna gidip de onları güzel bulan kimse (ile böyle olmayan bir) mi? Bu cümlenin cevabı burada yer almamaktadır. Bunun cevabı daha sonra gelen, onlar için üzülerek kendini helâk etme meâlindeki cümle olabilir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şöyle diyor: Kötü işleri hoşuna gidip de onları güzel bulan kimse için üzülerek kendini helâk etme, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğruya iletir. Yahut şöyle de olabilir: Kötü işleri hoşuna gidip de onları güzel bulan kimse, bunlar kendisine çirkin gösterilip onlardan vazgeçen kimse gibi olur mu? Onlar aynı değildirler. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu?” Bu âyetteki “Ölü iken dirilttiğimiz..” meâlindeki beyanın [ ]Hz. Ömer (r.a.) hakkında, “Karanlıklar içinde kalan...” anlamındaki cümlenin de Ebü Cehil hakkında nâzil olduğu rivayet edilmiştir. Yorumu yapılan âyet de bunun gibidir. Yahut da yukarıda belirtildiği gibi âyet takdim-tehir yapılarak anlaşılmalıdır.
Allah dilediğini sapkınlık içinde bırakır. Yani doğru yoldan saptırır. Dilediğini de doğruya iletir. Yani dalâletten hidâyete götürür. Allah, sapkınlığı tercih edeceğini bildiği kişiyi saptırır, doğru yolu tercih edeceğini bildiği kişiyi de doğru yola iletir.
(İnsanların İman Etmemelerinden Resülullah'ın (s.a.) Duyduğu Üzüntü O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Bu cümle farklı anlamlara gelebilir. Birincisi, imanı kabul etmedikleri için başlarına gelecek olan felâket yüzünden onlara acıyarak kendini bitirip, harap etme! Çünkü Resülullah (s.a.) onlara acıdığından nerdeyse kendini helâk edecekti, Allah ona, bunu yasaklamıştır. İkincisi, âyet-i kerime Hz. Peygamber'in (s.a.) hüznünü azaltmak, hatta kaldırmak ve onu teselli etmek mânasına gelir. Çünkü, insanlar inkâr edip, kendisini yalancılıkla itham etmeleri ve iman etmeye yanaşmamaları yüzünden Resülullah (s.a.) çok üzülüyordu, yoksa ona bir yasak getirmek amacına mâtuf değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlardan dolayı üzülme!”, Hatırladığımız kadarıyla daha önce bunun mânasına dair bilgi vermiştik”. En doğrusunu Allah bilir.
Allah onların yaptıklarını elbette biliyor. Bu cümle iki anlama gelir. Birincisi, Allah onların yaptıklarını bilmektedir, çünkü onları kendisi yaratmıştır, onların yaptıklarından habersiz değildir. İkincisi, Allah onların yaptıklarını elbette biliyor; binâenaleyh onlara sen karşılık verme ve onların yaptıklarıyla kendini meşgul etme! Lâkin onları Allah'a havale et ve O'na teslim eyle!
Fatır 35:9
Yani Allah ölüleri böyle diriltir. Bu konuya daha önce temas etmiştik”.
JIR áJ 333 LI biz
Fatır 35:10
Kim izzet isterse bilmeli ki izzet tamamıyla Allah'a aittir. Bazıları şöyle dedi: Kim putlara tapmakla ve onlara kulluk yapmakla güç kuvvet isterse bilsin ki, izzet tamamıyla Allah'a aittir. Yani dünyada ve âhirette izzet ve şeref Allaha kullukla ve O'na itaatle kazanılır, binâenaleyh bunu O'ndan isteyin! Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Dünya mükâfatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır”, yani dünyada da âhirette de onu Allah'tan isteyin! Bazıları şöyle söyledi: Kim izzet isterse, yani kim izzet ve şeref isterse, bilmeli ki izzet tamamıyla Allah'a aittir. Yani dünya ve âhiretin izzet ve şerefi, sizin taptığınız putlarla değil Allah sayesinde kazanılır. Onlar, taptıkları putlardan iki isteği vardı: Biri, izzet ve şeref! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler”. İkincisi de kuvvet ve yardım! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler”. Böylece bütün bunların, ancak Allah ve O'na itaat sayesinde kazanılacağını haber vermektedir. Öyleyse Allah'tan başka taptıklarınızdan değil, Allahtan isteyin! En doğrusunu Allah bilir.
Güzel sözler O'na yükselir; rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir. Bu âyetin yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Güzel sözler O'na yükselir meâlindeki âyet, güzel vâd anlamına, rızasına uygun iş ve davranışları O yüceltir anlamındaki beyan da vâdettiğini yerine getirir anlamına gelir. Yani insan güzel vâdlerden birini yerine getirdiği ve vâdine vefa gösterdiği zaman, bu vefa o güzel vâdi yüceltir. Bazıları da şöyle dedi: Güzel sözler O'na yükselir meâlindeki âyetten maksat kelime-i tevhit ve ihlastır. Rızasına uygun iş ve davranışları O yüceltir anlamındaki beyan ise, insanın ihlas ve tevhid ile söylediği güzel sözü Allah yüceltir demektir. Bu yoruma göre, ihlaslı olmadıkça söylenen güzel söz Allaha yükselmez demektir.
Bazıları ise şöyle söyledi: Güzel sözler O'na yükselir; bundan maksat az önce belirttiğimiz gibi kelime-i tevhittir. Rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir. Yani rızasına uygun olan davranış sahibinin mükâfatı için, yani o güzel sözün sahibinin mükâfat görmesi için o sözleri Allah yükseltir. Bu yoruma göre de salih amel değil, güzel söz Allaha yükselir demektir. Bazı müfessirler şöyle dediler: Güzel bir tevhid sözü, salih ameli Allaha yükseltir, bu vesile ile Allah salih amelleri kabul eder. Âyetin zâhiri, güzel sözü salih amelin yükselttiği anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, sözünü ettiğimiz yorumlardan biridir. Nihayet bazıları da şöyle der: Salih amel, güzel sözü yükseltir. Bunun yorumu, yukarıda belirttiğimiz gibidir.
ref Allah'a kullukla ve O'na itaatle kazanılır, binâenaleyh bunu O'ndan isteyin! Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Dünya mükâfatını isteyenler bilsinler ki Allah nezdinde hem dünya hem âhiret mükâfatı vardır”, yani dünyada da âhirette de onu Allah'tan isteyin! Bazıları şöyle söyledi: Kim izzet isterse, yani kim izzet ve şeref isterse, bilmeli ki izzet tamamıyla Allalva aittir. Yani dünya ve âhiretin izzet ve şerefi, sizin taptığınız putlarla değil Allah sayesinde kazanılır. Onlar, taptıkları putlardan iki isteği vardı: Biri, izzet ve şeref! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler””, İkincisi de kuvvet ve yardım! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler”. Böylece bütün bunların, ancak Allah ve O'na itaat sayesinde kazanılacağını haber vermektedir. Öyleyse Allah'tan başka taptıklarınızdan değil, Allah'tan isteyin! En doğrusunu Allah bilir.
Güzel sözler O'na yükselir; rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir. Bu âyetin yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Güzel sözler O'na yükselir meâlindeki âyet, güzel vâd anlamına, rızasına uygun iş ve davranışları O yüceltir anlamındaki beyan da vâdettiğini yerine getirir anlamına gelir. Yani insan güzel vâdlerden birini yerine getirdiği ve vâdine vefa gösterdiği zaman, bu vefa o güzel vâdi yüceltir. Bazıları da şöyle dedi: Güzel sözler O'na yükselir meâlindeki âyetten maksat kelime-i tevhit ve ihlastır. Rızasına uygun iş ve davranışları O yüceltir anlamındaki beyan ise, insanın ihlas ve tevhid ile söylediği güzel sözü Allah yüceltir demektir. Bu yoruma göre, ihlaslı olmadıkça söylenen güzel söz Allaha yükselmez demektir.
Bazıları ise şöyle söyledi: Güzel sözler O'na yükselir; bundan maksat az önce belirttiğimiz gibi kelime-i tevhittir. Rızasına uygun iş ve davranışları da O yüceltir. Yani rızasına uygun olan davranış sahibinin mükâfatı için, yani o güzel sözün sahibinin mükâfat görmesi için o sözleri Allah yükseltir. Bu yoruma göre de salih amel değil, güzel söz Allaha yükselir demektir. Bazı müfessirler şöyle dediler: Güzel bir tevhid sözü, salih ameli Allah'a yükseltir, bu vesile ile Allah salih amelleri kabul eder. Âyetin zâhiri, güzel sözü salih amelin yükselttiği anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, sözünü ettiğimiz yorumlardan biridir. Nihayet bazıları da şöyle der: Salih amel, güzel sözü yükseltir. Bunun yorumu, yukarıda belirttiğimiz gibidir.
Sinsi sinsi kötülük tasarlayanlar. Bütün müfessirler bu beyana kötülük yapanlar anlamını vermişlerdir, Onların kötülük tasarlamalarından maksat, Resülullaha (s.a.) tuzak kurmaları ve ona eziyet etmeleri olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlardı”. Allah da dünyada kendilerini helâk edip öldürmekle, âhirette de şiddetli bir azapla onlara tuzak kuruyordu, nitekim şöyle buyurmaktadır: Âhirette onlar için çetin bir azap vardır. Onların tuzakları altüst olur, yani helâk olur. Bundan maksat da Bedir'de öldürülmeleridir. En doğrusunu Allah bilir.
pazen PAT
Fatır 35:11
Allah sizi topraktan yarattı. Buradaki sizi yarattı ibaresi, sizi takdir etti anlamına gelir. Yani çokluğunuza rağmen sizi ilk halinizden son halinize kadar Âdem'in yaratılmış olduğu topraktan yaratılmanızı takdir etmiştir. Çünkü yaratmak fiili sözlükte takdir etmek (belirlemek) anlamına gelir, Sonra nutfeden yarattı. Yani sizi çokluğunuzla ve azametli görüntünüzle birlikte o nutfeden takdir buyurdu. Her ne kadar biz o topraktaki ve o nutfedeki (sperm) halde değilsek de, Cenâb-ı Hak ilmiyle ve tedbiriyle, çokluğumuza rağmen bizi o topraktan ve o nutfeden takdir buyurdu. Bizi bu şekilde varetmeye [ ]ve her şeyi o topraktan ve o nutfeden yaratmaya kâdir olan birini hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını insanlar bilsinler diye böyle yaptı. Yahut bizim yaratılışımızın o toprağa ve suya nispet edilmesi, aslımız ve ilk varoluşumuz ona dayandığı içindir. O topraktan ve sudan yaratmakta asıl olan bu yaratılıştır, yani nihai yaratmadır. İlk halden maksat son durum olunca, bazan sonuçlar en başa nispet edilir. Bunun pek çok örneği vardır ve biz onları çeşitli yerlerde belirttik, Sonra da sizi birbirinize eş kıldı, yani birbirinizle huzur ve sükün bulmanız için sizi erkek ve dişi olarak yarattı”. Yahut sizi farklı sınıflar halinde yarattı. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet meâlen şöyledir; Sizi tek bir nefisten yaratan, sonra size eşler yaratan Allah'tır. En doğrusunu Allah bilir.
O'nun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır ne doğurur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylüyor: Hâmile kaldığı ilk andan son ana kadar her kadının durumundan Cenâb-ı Hak önceden mutlaka haberdardır. Aynı şekilde her hamilenin yaptığı doğumun ilk anından son anına kadar da Allah önceden bilgi sahibidir; o şöyle hâmile olacak, şu vakitte hâmile kalacak, şöyle ve şu vakitte doğum yapacaktır... İnsanların ilk yaratılış anından nihai olarak vücut bulana kadar hangi merhalelerden geçeceğini ve bütün bunların O'nun takdiriyle gerçekleşip tamamlanacağını Allah ezeli ilmiyle bildiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
[Ömrün Uzaması veya Kısalması]
Bir canlının ömrünün uzun olması da kısa tutulması da mutlaka yazgıya uygun olarak gerçekleşir. Bazıları şöyle demiştir: Bir canlının ömrünün uzun olması, yani eğer o uzun yaşayacaksa ömrünün uzun tutulması, ömrünün kısa tutulması, yani ömrünün uzun tutulmayıp kısa bırakılması mutlaka yazgıya uygun olarak gerçekleşir. Yani bütün bunlar kitapta açık olarak belirtilmiştir; şu uzun yaşayacak, bu kısa yaşayacak diye yazılmıştır. )Bazıları şöyle söyledi: Bir canlının ömrünün uzun olması, yani ömrü ister uzun, ister kısa olsun, kitapta yazılmış olan ecel vaktine kadar yaşatılacaktır. Sonra şöyle buyurdu: Ömrünün kısa tutulması, yani ecel vaktine varıncaya kadar her günü ve her saati, daha o yaratılmadan önce levh-i mahfüzdaki kitapta yazılmıştır.
Kuşkusuz bunlar Allah için kolaydır. Bu sözün sahibi şunu söylemektedir: Allah ecellerin kitabını levh-i mahfüzda yazdığında, bu Allah için pek kolay olmuştur. Buna yakın bir sözü de ömrünün kısa tutulması meâlindeki âyetle ilgili söylemiştir, yani gecelerin, gündüzlerin ve saatlerin akışı mutlaka kitapta yazılmıştır. Cenâb-ı Hak her canlı için bir ömür tayin etmiştir ve o bu ömrünü mutlaka yaşayacaktır. Gece ve gündüz akıp gittiğinde ömrünü azaltacak, nihayet ecelinin sonuna varacaktır. İhtiyarlık çağına kadar yaşayacağı hükmü verilen de, daha kısa bir ömür tayin edilen de hüküm verilen o ecel vaktine mutlaka ulaşacaktır. Bu, kitapta yazılmıştır ve herkes o vakte ulaşacaktır. Kuşkusuz bunlar Allah için kolaydır. Bazıları şöyle dedi: Bütün bunları kitapsız olarak da saklamak Allah için kolaydır, basittir. Kuşkusuz bunlar Allah için kolaydır meâlindeki beyanın şu anlama gelmesi de mümkündür; Bahsedilen evrelerin ilk yaratılışlarından ve hallerinin değişiminden itibaren sonuna varıncaya kadar onların ilmi ve takdiri Allah için kolaydır, yani Allah'a gizli değildir.
3 41225 yalak alya İİ gizle
---
Dipnotlar:
© Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O'nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır” (er-
Fatır 35:12
lias AİLE Bü —
[Hikmet ve Adalet Âhiret Hayatının Varlığını Gerektirir]
Şu iki çeşit su kütlesi birbirine eşit olmaz; birisi tatlıdır, susuzluğu giderir ve içimi güzeldir, ötekisi ise tuzlu ve acıdır. Bu ilâhi kelâmın geçerli muhtelif yorumları vardır. Birincisi, tuzlu ve acı su kütlesi ile tatlı ve yumuşak su aynı olmadığı gibi, pis adamla temiz adam da hikmete göre aynı olmadığı belirtilmektedir. Dünya menfaatleri ve yiyecek içecek açısından temiz adamla pis adam eşittirler, ancak hikmet açısından bunlar aynı değildirler ve aralarında fark gözetilir. Bu durum, onları birbirinden ayırtedilmelerini gerektiren bir yurdun varlığına işaret eder. Dünya menfaatlerinden ve fırsatlarından yararlanmak konusunda eşit olsalar da hikmet açısından aynı değildirler ve aralarında fark gözetilir. İşte bu, ölümden sonra dirilmenin gerekliliğine işaret eder.
(Jİkincisi, bu dünyada var olan nesnelerin ve yaratıkların hiçbirini Cenâb-ı Hak kendi ihtiyacı için yaratmamış, aksine yaratıkların ihtiyaçları, menfaatleri ve ibret almaları için yaratmıştır. Çünkü kendisi için bir nesneyi yaratan, onu yararlanılamaz şekilde acı ve tuzlu olarak yaratmaz, aksine en lezzetli, en tatlı ve en faydalı şekilde yaratır. Cenâb-ı Hak nesneleri kendi ihtiyacı için değil sözünü ettiğimiz sebeplerden dolayı insanların anlamaları için yarattığını ve hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığını haber vermektedir. Bu gerçek, Mütezile'nin iddialarına aykırı düşmektedir, onlar şöyle diyorlar: Allah faydasız hiçbir şey yaratmamıştır. Cenâb-ı Hakk'ın insanlar için yaptığı hiçbir şey yoktur ki, o şey dinde onlar için en uygunu (aslah) olmasın! Çünkü Allah acı ve tuzlu suyu da yaratmıştır ve ondan istifade edilmez. Bu, insanlar için ibret olsun diyedir.
Üçüncüsü, burada (mânen) pis olan ve inkâr eden kişinin imana gelmesine teşvik edilmekte, onların tevhidi kabul etmelerinden ve Allah'a dönmelerinden ümit kesmemek gerektiği ifade edilmektedir. Çünkü Allah insanların, tuzlu ve acı su ile tatlı ve lezzetli suyun beslediği taze eti yediklerini haber veriyor; durumu böyle veya buna benzer durumda olan bir suya bir taze et konulduğunda hemen o anda bozulması gerekirdi. Allah aynı zamanda bu örnekle sınırsız kudretini de hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Belirtildiği gibi sudaki taze eti bozulmaktan koruması bir yana, yaklaşılması bile mümkün olmayan sudaki taze eti muhafaza etmeye kâdir olan yüce varlığı hiçbir şey aciz bırakmaz ve O'na hiçbir şey gizli kalmaz. Dördüncüsü, Cenâb-ı Hak insanlara lütfettiği nimetlerini hatırlatmakta, şöyle buyurmaktadır: İkisinden de taze et yersiniz ve takınacağınız süs eşyaları çıkarırsınız. Cenâb-ı Hak denizleri insanların emrine vererek ve onlara boyun eğdirerek lütfettiği nimetlerinin ve kudretinin büyüklüğünü hatırlatmaktadır; bu sayede insanlar denizden süs eşyaları ve inciler çıkarabilmekte, gemilerle yol alarak denizlerin ötesine ulaşabilmekte ve onlar için Allah'ın oralarda yarattığı nimetlerden yararlanabilmektedirler. Akan suyun gemileri yürüttüğü gibi, Allah, gönderdiği rüzgâr ile durgun suda gemilerin yol almalarını sağlamaktadır. Durgun suda gemileri rüzgâr ile yürütmek, akan su ile yol almasından daha çok hayrete şayandır. Çünkü akan su, her nesneyi daima aynı istikamete götürür. Denizlerde esen rüzgâr ise aşağıdan yukarıya ve [ ]yukarıdan aşağıya dilediği şekilde eser. Bu durum, rüzgârla gemileri yürütmenin daha büyük bir olay ve daha çok hayret edilecek bir iş olduğunu gösterir. İşte böyle bir güce sahip olanı, hiçbir şey aciz bırakamaz.
Yahut iki deniz hakkında bahsettiği bilgiler örnek mahiyetindedir: Denizlerden birinin suyu tatlıdır, diğerinin suyu acı ve tuzludur; buna göre denizlerden biri yararlı işlere örnektir, ondan maksat da tevhittir, diğeri de kötü işlere 34 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ örnektir, ondan maksat da küfürdür. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylüyor: Fazilet konusunda tatlı su ile tuzlu su aynı olmadığı gibi, yararlı iş ile kötü iş de aynı değildir. Gemilerin denizi yararak gittiklerini görürsün. Bazıları şöyle demiştir; “Mevâhir” kelimesi iki yönlü akış demektir; onlardan biri gidiyor, diğeri de aynı rüzgârla geliyor ve ikisinden biri diğerini karşılıyor. Bazıları da şöyle dedi: “Mevâhir” kelimesi suyu yarmak ve bölmek demektir, kelime vezninden gelir. Bu konuya daha önce temas etmiştik”.
Bu da O'nun lütfuna nâil olmanız içindir. Bu ilâhi kelâm, birtakım sebeplere ve çalışmaya bağlı olarak bazı nesneleri elde eden insanın onu ancak Allah'ın lütfu sayesinde kazandığına işaret etmektedir. İnsan bazan, kendisinin hiçbir dahli olmadan da bazı şeyleri kazanabilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Or tey Bug diğ;
Fatır 35:13
[Yaratıcının Varlığının ve Birliğinin İspatı]
Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyor. O güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır; her biri belirlenmiş bir vadeye kadar kendi yolunu izler. Cenâb-ı Hak bu sözü, yaratıcıyı, ölümden sonra dirilmeyi ve peygamberleri inkâr ettikleri için Mekkelilere söylemektedir. Onlar üç grup idiler: Bazıları yaratıcıyı ve Allah'ın birliğini inkâr ediyor, bazıları ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyor, bazıları da peygamberlere inanmıyordu. Bu âyette ise yaratıcının varlığının ve birliğinin ispatına dair delil bulunduğu gibi ölümden sonra dirilip yeniden var olmaya ve peygamberliğin ispatına ilişkin delil de vardır.
(JYaratıcının ve O'nun birliğinin ispatına ilişkin delâlet eden gece ve gündüzün, güneş ve ayın ve sözü edilen bütün mevcudatın hepsinin başlangıcından sonuna kadar hiçbir artma ve eksilme olmadan, takdim ve tehire uğramadan aynı kanun, aynı ölçü ve aynı düzen içinde akıp gitmeleridir. Bu gerçek, onların hepsinin bir yaratıcısı ve idarecisinin var olduğunu gösterir; O her şeyi, olduğu gibi yaratmıştır ve aynı şekilde idare etmektedir, hepsini aynı düzen içinde korumaktadır. Eğer bunlar kendiliğinden var olmuş olsalardı, aynı ölçüde akıp gitmeleri mümkün olmaz, aksine ileri-geri giderlerdi. Aynı şekilde, eğer bunları yaratan tanrı birden çok olsaydı, mutlaka biri öne gider, öbürü geri kalır, biri değiştirir, öbürü engel olur ve kendi başına giderdi, tıpkı dünya hükümdarlarının yaptıkları gibi; dünya hükümdarlarından birinin ortaya koyduğunu öbürü reddeder ve engel olur, şunun reddedip iptal ettiğini diğeri ortaya koymaya çalışır. Devleti yönetenler arasında birbirlerine muhalefet etmek şeklinde görülen bu uygulama bilinen bir durumdur. İşte söyledigimiz gibi evrendeki varlıkların düzen içinde akıp gitmeleri, tek bir yönetimin varlığını gösterir, birkaç tane değil tek bir yönetim ve tek bir fiil! Güç kuvvet elde etmek ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Gecenin gidip tamamen yok olması ve kendisinden hiçbir iz kalmaması, aynı şekilde gündüzün ışığının ve aydınlığının kaybolup gitmesi, güneşin ve ayın da aynı şekilde gidip gelmeleri, birinin yok olup gitmesi üzerine öbürünün diriltilip gelmesi... Eğer o diriltilmeseydi, bütün bunların yönetimi ve takdiri oyuna döner ve işlevsiz kalırdı. İşte bütün bunları yapmaya muktedir olan, ölüleri diriltmeye de muktedirdir ve hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.
Söylediğimiz bu hususlar sabit olunca, Cenâb-ı Hakk'ın insanları başıboş bırakması ihtimali yok demektir; onlara emirler vermemesi, yasaklar koymaması ve çeşitli yollarla onları sınava tâbi tutmaması ihtimali yoktur. Bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın, emreden ve yasaklayan, insanların lehlerine ve aleyhlerine olanları haber veren bir peygamber göndermesi kaçınılmazdır. Bunda, bütün bunları idare edenin, her şeyi bilen hikmet sahibi bir yönetici olduğu anlamı da vardır. Sonra Cenâb-ı Hak, bütün bunları yapanın, mülkün kendisine ait olduğu Rabb'iniz Allah olduğunu haber vermektedir. Şöyle söylemektedir: Bütün bunları, Allahı bırakıp taptığınız ve kendilerine tanrılar ismini verdiğiniz putlar değil, Rabb'iniz yapmıştır. Onlar sözü edilenlerin hiçbirine mâlik olmadıkları halde nasıl onlara kulluk yapar, ulühiyet niteliğini onlara nasıl lâyık görür ve Allahı bırakıp onlara nasıl taparsınız? Allah şöyle buyurmaktadır:
[ ]O’ndan başka yalvarıp durduklarınız bir çekirdek zarına bile hâkim olamazlar. Cenâb-ı Hak, âyette bahsedilen kudrete ve bilgiye bile malik olmadıklarını ve bütün bunları yaratan ve onların sahibinin Allah olduğunu bilmelerine rağmen Allah'ı bırakıp putlara tapan ve Allah'a kulluktan yüz çeviren insanların akılsızca hayaller peşinde olduklarına işaret etmektedir.
Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyor. Burada iki incelik vardır. Biri, hiçbir izi kalmayıncaya kadar onu yok ediyor ve diğerini getiriyor. Diğeri de, buna ilâve yapıyor, öbüründen eksiltiyor, berikine ait saatleri öbürünün saatlerine ekliyor. Bu ilâhi kelâm Seneviler'in iddiasını iptal etmektedir. Çünkü onlar, hayırı yaratan şerri yaratandan ayrıdır diyorlar. Şunu da söylüyorlar: Aydınlık, hayırı yaratandan gelmektedir, karanlık da şerri yaratanın eseridir. Eğer mesele onların dediği gibi olsaydı, aydınlık gidip karanlık geldiğinde, karanlığı yaratan galip, aydınlığı yaratan da karanlığı yaratan tarafından mağlup edilmiş olurdu. Aydınlık gelip karanlık gittiğinde de aynı şey olurdu, karanlık aydınlığın elinde mağlup edilmiş ve yenilmiş, aydınlık da galip gelmiş olurdu. O, arkadaşı tarafından mağlup edilip yenilince, artık onun elinden kendisini kurtarması ebediyen mümkün olmazdı. Nitekim düşman grupların birbirlerine karşı durumları böyledir; biri diğerine galip geldiği, öbürü mağlup olduğunda, mağlup olanın helâke uğraması kaçınılmazdır, artık onun kendini kurtarması mümkün değildir. Fakat durum böyle olmayınca, söylediğimiz gibi gece ile gündüzden her biri takdir edilen zamanı dolduğunda hiçbir eseri kalmayacak derecede gittikten sonra öbürü geldiğine göre, bu durum birkaç yaratıcının değil, tek bir yaratıcının işi ve yönetimi olduğunu gösterir. Güç ve kuvvet elde etmek ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
İbn Kuteybe şöyle demiştir: Âyette geçen “kıtmir” kelimesi, içinde çekirdek bulunan zar mânasına gelir“. Ebü Avsece de şöyle demiştir: O, hurmanın eti ile çekirdeği arasında bulunan ince kabuktur, tekili ile çoğulu aynı gelir.
Fatır 35:14
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurln, s. 360.
Sonra Cenâb-ı Hak, onların taptıkları putların aciz olduklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Onlara yalvarsanız duanızı işitmezler. Buradaki onlara yalvarsanız meâlindeki âyetin bilinen şekliyle dua mânasına gelmesi muhtemeldir. Duanızı işitmezler ifadesi de hakiki anlamda kullanılmıştır. İşitseler bile size karşılık veremezler. Yani onlar sizin duanızı işitseler bile, karşılık vermeye, sizden zararı ve kötülüğü gidermeye ve size fayda vermeye güçleri yetmez. Yahut onlara yalvarsanız ifadesi, onlara ibadet etseniz mânasına gelir. Duanızı işitmezler cümlesi de, onlara yaptığınız ibadetle sizin maksadınıza karşılık veremezler anlamına gelir. Veyahut onlar sizin ibadetinizi kabul edemez ve siz bu işten bir şey kazanamazsınız anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Kıyâmet günü de onları (Allah'a) ortak koşmanızı kabullenmezler. Kıyâmet günü onlar, kendilerinin o insanların ortakları oldukları yahut onlara bunu kendilerinin emrettiği iddialarını inkâr edecekler. Şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “O putlar onların ibadetini tanımayacaklar”, “Sonra Allah meleklere soracak: ‘Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?’ Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin”, En doğrusunu Allah bilir.
Hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi bilgi veremez. Yani hiç kimse sana, her şeyden haberdar olan Allah gibi doğru ve hak bilgi veremez. Yahut hiçbir haber, her şeyden haberdar olanın verdiği haber gibi değildir; binâenaleyh ona uy ve onu kabul et, diğer haberi kabul etme! En doğrusunu Allah bilir.
YALİN gái ŞANSI İN ZİRA Sİ EAHA
Fatır 35:15
Bu âyet-i kerîme farklı şeylere işaret etmektedir. Birincisi, Cenâb-ı Hak kendisinin ihtiyacı olduğu için değil, ancak sizin ihtiyacınız olduğu için size emirler ve yasaklar gönderiyor ve sizi çeşitli yollarla imtihan ediyor. Eğer O'nun emirlerini kabul eder ve itaat ederseniz, bunun faydasını siz göreceksiniz. Şayet karşı çıkarsanız, bunun zararını da siz göreceksiniz. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”?
[S]İkincisi, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin, taptığınız ve ilâh edindiğiniz putlara değil Allaha muhtaç olduğunuzu siz de biliyorsunuz, böyleyken ibadetinizi ve şükrünüzü muhtaç ve medyun olmadığınızı bildiğiniz putlara nasıl yönlendirirsiniz?
Üçüncüsü, Allah onlara, yaratılanlardan beklentilerini kesmelerini emretmektedir. Cenâb-ı Hak herkese hitap ederek herkesin, yani başkasından bir şeyler bekleyenin de kendisinden bir şeyler beklenenin de Allaha muhtaç olduklarını haber vermekte, binâenaleyh yaratılanlardan beklentilerinizi kesin ve her şeyi Allah'tan bekleyin buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak kendisinin zengin ve övgüye lâyık olduğunu, yaratılanların hepsinin O'na muhtaç bulunduğunu söyleyerek, insanların yatatılanlardan beklentilerini ve ümitlerini kesmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Fatır 35:16
Cenâb-ı Hak bu âyette kendisinin zengin ve kudretli olduğunu haber vermektedir, o kadar ki, dilerse sizi toptan yok ederdi. Sizler de kesinlikle biliyorsunuz ki, Allah sizi kendi ihtiyacı ve menfaati için yaratmadı, size verdiği emir ve yasakları kendi menfaati için göndermedi, sadece sizin ihtiyacınız için gönderdi.
Fatır 35:17
Bu ilâhi beyanı iki şekilde yorumlamak mümkündür. Birincisi, sizin yok edilip ortadan kaldırılmanız, Allaha hiç de zor ve ağır gelmez, çünkü O sizleri kendi ihtiyacı için yaratmadı, dolayısıyla varlığınız veya yokluğunuz O'nun için farketmez. İkincisi, sizi yok etmek ve tekrar varetmek Allah için zor ve güç değildir, hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Bu yoruma göre burada Allah insanları kudretinden haberdar etmektedir. En doğrusunu Allah
Fatır 35:18
Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez (taşıdığı, kendi günah yüküdür). Günah yükü ağır gelen kimse onu taşınması için yardım çağrısında bulunsa o yükten hiçbir şeyi başkası üzerine alamaz. Bu ilâhi kelâm, sanki şu âyetin sılası gibidir: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim”?. Yukarıdaki âyetle Cenâb-ı Hak, [ ]o gün insanların tıpkı dünyada yaptıkları gibi birbirlerine yardım edecekleri, birbirlerinin yüklerini paylaşacakları ve birbirlerine şefaatçi olacaklarına dair ümitlerini ve beklentilerini bitirmektedir. Nitekim dünyada insanlar başlarına bir şey geldiğinde birbirlerine yardım ederler, birbirleri için fedakârlık yaparlar ve birbirlerine şefaatçi olurlar. Kendilerine gelen zararı defetmek için dünyada çare aradıkları gibi orada da çare ararlar. Ancak yüce Allah âhirette onların böyle bir imkâna sahip olmayacaklarını haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “O gün hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz”, “Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun Buna benzer âyetler çoktur. Bu âyetlerle Allah onların âhiret için besledikleri bu türlü ümitlerini bitirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sen ancak, görmedikleri halde Rab'lerinden korkanları uyarabilirsin. Bu âyet iki anlama gelir: Birincisi, uyarmak ancak görmedikleri halde Rab'lerinden korkanlara fayda verir, Rabbinden korkmayanı uyarmanın faydası yoktur. Yoksa normalde Kur'âna uyan da uymayan da, Rabb'inden korkan da korkmayan da uyarılır. İkincisi, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sen Kur'ân'a tâbi olandan ve Rabb'inden korkandan başkalarını uyarıyorsun, fakat senin uyarılarını ancak Rabb'inden korkan ve Kur'âna uyanlar kabul eder ve tâbi olurlar. En doğrusunu Allah bilir.
Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Yani kim hayırlı bir iş yaparsa, ancak kendisi için yapmış olur. Yahut tevhid inancı ile ve salih amellerle gelirse, ancak kendi işini ve durumunu düzeltmiş olur ve bundan dolayı kendisine sevap verilir. Her şeyin sonu Allah'a varır. İnsanlar daima Allah'ın huzurunda bulundukları halde o günde Allah'a gidecekleri ve O'na varacaklarının özellikle bahsedilmesinin anlamını ve faydasını çeşitli yerlerde belirtmiştik.
b. sig n yiia
Fatır 35:19
Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez (taşıdığı, kendi günah yüküdür). Günah yükü ağır gelen kimse onu taşınması için yardım çağrısında bulunsa o yükten hiçbir şeyi başkası üzerine alamaz. Bu ilâhi kelâm, sanki şu âyetin sılası gibidir: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim”?. Yukarıdaki âyetle Cenâb-ı Hak, [ ]o gün insanların tıpkı dünyada yaptıkları gibi birbirlerine yardım edecekleri, birbirlerinin yüklerini paylaşacakları ve birbirlerine şefaatçi olacaklarına dair ümitlerini ve beklentilerini bitirmektedir. Nitekim dünyada insanlar başlarına bir şey geldiğinde birbirlerine yardım ederler, birbirleri için fedakârlık yaparlar ve birbirlerine şefaatçi olurlar. Kendilerine gelen zararı defetmek için dünyada çare aradıkları gibi orada da çare ararlar. Ancak yüce Allah âhirette onların böyle bir imkâna sahip olmayacaklarını haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “O gün hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz”, “Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun Buna benzer âyetler çoktur. Bu âyetlerle Allah onların âhiret için besledikleri bu türlü ümitlerini bitirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sen ancak, görmedikleri halde Rab'lerinden korkanları uyarabilirsin. Bu âyet iki anlama gelir: Birincisi, uyarmak ancak görmedikleri halde Rab'lerinden korkanlara fayda verir, Rabbinden korkmayanı uyarmanın faydası yoktur. Yoksa normalde Kur'âna uyan da uymayan da, Rabb'inden korkan da korkmayan da uyarılır. İkincisi, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sen Kur'ân'a tâbi olandan ve Rabb'inden korkandan başkalarını uyarıyorsun, fakat senin uyarılarını ancak Rabb'inden korkan ve Kur'âna uyanlar kabul eder ve tâbi olurlar. En doğrusunu Allah bilir.
Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Yani kim hayırlı bir iş yaparsa, ancak kendisi için yapmış olur. Yahut tevhid inancı ile ve salih amellerle gelirse, ancak kendi işini ve durumunu düzeltmiş olur ve bundan dolayı kendisine sevap verilir. Her şeyin sonu Allah'a varır. İnsanlar daima Allah'ın huzurunda bulundukları halde o günde Allah'a gidecekleri ve O'na varacaklarının özellikle bahsedilmesinin anlamını ve faydasını çeşitli yerlerde belirtmiştik.
b. sig n yiia
Fatır 35:20
Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez (taşıdığı, kendi günah yüküdür). Günah yükü ağır gelen kimse onu taşınması için yardım çağrısında bulunsa o yükten hiçbir şeyi başkası üzerine alamaz. Bu ilâhi kelâm, sanki şu âyetin sılası gibidir: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim”?. Yukarıdaki âyetle Cenâb-ı Hak, [ ]o gün insanların tıpkı dünyada yaptıkları gibi birbirlerine yardım edecekleri, birbirlerinin yüklerini paylaşacakları ve birbirlerine şefaatçi olacaklarına dair ümitlerini ve beklentilerini bitirmektedir. Nitekim dünyada insanlar başlarına bir şey geldiğinde birbirlerine yardım ederler, birbirleri için fedakârlık yaparlar ve birbirlerine şefaatçi olurlar. Kendilerine gelen zararı defetmek için dünyada çare aradıkları gibi orada da çare ararlar. Ancak yüce Allah âhirette onların böyle bir imkâna sahip olmayacaklarını haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “O gün hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz”, “Hiçbir babanın evlâdından fayda göremeyeceği, evlâdın da babasından hiçbir yarar sağlayamayacağı bir günden korkun Buna benzer âyetler çoktur. Bu âyetlerle Allah onların âhiret için besledikleri bu türlü ümitlerini bitirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Sen ancak, görmedikleri halde Rab'lerinden korkanları uyarabilirsin. Bu âyet iki anlama gelir: Birincisi, uyarmak ancak görmedikleri halde Rab'lerinden korkanlara fayda verir, Rabbinden korkmayanı uyarmanın faydası yoktur. Yoksa normalde Kur'âna uyan da uymayan da, Rabb'inden korkan da korkmayan da uyarılır. İkincisi, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sen Kur'ân'a tâbi olandan ve Rabb'inden korkandan başkalarını uyarıyorsun, fakat senin uyarılarını ancak Rabb'inden korkan ve Kur'âna uyanlar kabul eder ve tâbi olurlar. En doğrusunu Allah bilir.
Kim arınırsa sadece kendi yararına arınmış olur. Yani kim hayırlı bir iş yaparsa, ancak kendisi için yapmış olur. Yahut tevhid inancı ile ve salih amellerle gelirse, ancak kendi işini ve durumunu düzeltmiş olur ve bundan dolayı kendisine sevap verilir. Her şeyin sonu Allah'a varır. İnsanlar daima Allah'ın huzurunda bulundukları halde o günde Allah'a gidecekleri ve O'na varacaklarının özellikle bahsedilmesinin anlamını ve faydasını çeşitli yerlerde belirtmiştik.
b. sig n yiia
Fatır 35:21
21. “Görmeyenle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz?
22. “Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin!
Bu âyetlerde darb-ı mesel mahiyetinde örnekler verilmektedir ve bunlar farklı mânalarda yorumlanırlar. Birincisi, Cenâb-ı Hak insanların taptıkları putları, gerçek mânada köre, karanlığa, ölüye ve sıcaklığa benzetmektedir; çünkü onlar gerçekten kördürler, ölüdürler ve kendilerinde hiçbir aydınlık yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin Allah'ı bırakıp da taptığınız putların kör olduklarını, gören bir göze sahip olmadıklarını, kendilerinde aydınlık ve hayat belirtisi anlamında hiçbir özelliğin bulunmadığını, buna karşılık Allah'ın her şeyi gördüğünü, her türlü hayır ve faydanın ancak O'ndan geldiğini siz de biliyorsunuz, buna rağmen Allah'a kulluk yerine durumu böyle olana kulluğu nasıl tercih edersiniz? Doğruyu bulma ve hatalardan korunma ancak Allallın yardimiyla mümkündür İkincisi, Cenâb-ı Hak kafirleri körlüğe, karanlığa, ölüye ve âyette belirttiği diğer olaylara benzetmekte; mümini de gören göze, aydınlığa, gölgeye ve canlı olmaya benzetmektedir. Burada göz, hayat ve Ayette bahsedilen diğer özelliklerin hakikati kastedilmemiştir, çünkü o Insanların da gören gözleri vardı ve onlar canlı varlıklardı, nitekim şöyle diyorlardı: Biz görüyoruz ve biz canlıyız, asıl sizler kör ve ölüsünüz!... Lâkin Allah onları köre ve ölüye benzetmektedir, çünkü onların putlara tapmak konusunda hiçbir delilleri ve kanıtları yoktu, bu konuda kitaba veya bir peygambere dayanan herhangi bir delile ve kanıta sahip olmadıklarını kendileri de biliyorlardı, onlar ancak kendi hevâlarına dayanarak bunlara tapıyorlardı. Müminler ise Allah'a kulluk konusunda delile ve kanıta sahip idiler. Yaptığı kullukta delile dayanan insan, gören, diri ve aydınlikta olan biridir, böyle olmayan da kör ve ölü hükmündedir.
[S] Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak bunu, ölümden sonra dirilmeye delil olarak BIN getirmektedir. Herkes bilmektedir ki, bütün yaratılanlar aynı konumda ve aynı durumda değildirler; içlerinde körler olduğu gibi görenler de vardır, canlılar olduğu gibi ölüler de vardır, âyette belirtilen diğer haller de vardır. Onların hepsi dünyevi menfaatler konusunda eşit durumdadırlar. Hikmet açısından ise hepsi aynı değil, farklı haldedirler; dolayısıyla mutlaka bu âlemden başka bir âlemin daha var olması gereklidir ve orada bu ayırım yapılacaktır, çünkü hikmet ve akıl, herkesin aynı olmayı değil, farklı yerlerde olmasını gerektirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin! Buradaki Allah dilediğine elbette işittirir meâlindeki âyetten sonra gelen sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin ifadesi, bu beyanda kâfirlerin kastedildiğine delâlet etmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara işittiremeyeceğini, çünkü buna kâdir olmadığını, kendisinde böyle bir güç bulunmadığını resülüne haber vermektedir. Mütezile'nin dediği gibi eğer açıklayan bir beyan veya bir çağrı olsaydı, mutlaka işittirir, açıklar ve buna muktedir olurdu. Resülullah (s.a.) buna muktedir olamadığına göre, bu hal onlara verilmeyen bir imkân ve bir lütfun Allah nezdinde bulunduğuna işaret eder. Allah bunu onlara verdiği zaman, onlar doğru yolu bulur ve iman ederler. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu şu âyet-i kerimede ifade buyurmaktadır: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin””, Eğer Mütezile'nin söylediği gibi bir beyan olsaydı, Resülullah da sevdiğini hidâyete erdirebilirdi, ancak buna rağmen sevdiğini hidâyete erdirmemiştir. Bu durum, Allah nezdinde bahşetmediği bir lütfun bulunduğuna işaret eder, şayet Allah onu verseydi davete muhatap olan kişi hidâyete ererdi. Oysa bu Resülullah'ın (s.a.) yanında bulunmamaktadır; Resülullah nezdinde bulunmayan şey de başarıya ulaştırmak ve dalâletten korumaktır. Bu gerçek, Mütezile'nin; Allah her kâfire hidâyete ereceği her imkânı vermiştir, ama o hidâyeti benimsememiştir şeklindeki iddialarını geçersiz hale getirmektedir.
Sonra Cenâb-ı Hakk'ın Allah dilediğine elbette işittirir meâlindeki beyanının, zorla ve baskı ile işittirmek mânasına gelme ihtimali yoktur, çünkü baskı ve zorlamanın olduğu yerde iman ve hidâyet olmaz. Bu gerçek de burada baskı ihtimalinin olmadığına işaret eder.
Fatır 35:22
21. “Görmeyenle gören, karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz?
22. “Dirilerle ölüler de bir değildir. Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin!
Bu âyetlerde darb-ı mesel mahiyetinde örnekler verilmektedir ve bunlar farklı mânalarda yorumlanırlar. Birincisi, Cenâb-ı Hak insanların taptıkları putları, gerçek mânada köre, karanlığa, ölüye ve sıcaklığa benzetmektedir; çünkü onlar gerçekten kördürler, ölüdürler ve kendilerinde hiçbir aydınlık yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin Allah'ı bırakıp da taptığınız putların kör olduklarını, gören bir göze sahip olmadıklarını, kendilerinde aydınlık ve hayat belirtisi anlamında hiçbir özelliğin bulunmadığını, buna karşılık Allah'ın her şeyi gördüğünü, her türlü hayır ve faydanın ancak O'ndan geldiğini siz de biliyorsunuz, buna rağmen Allah'a kulluk yerine durumu böyle olana kulluğu nasıl tercih edersiniz? Doğruyu bulma ve hatalardan korunma ancak Allallın yardimiyla mümkündür İkincisi, Cenâb-ı Hak kafirleri körlüğe, karanlığa, ölüye ve âyette belirttiği diğer olaylara benzetmekte; mümini de gören göze, aydınlığa, gölgeye ve canlı olmaya benzetmektedir. Burada göz, hayat ve Ayette bahsedilen diğer özelliklerin hakikati kastedilmemiştir, çünkü o Insanların da gören gözleri vardı ve onlar canlı varlıklardı, nitekim şöyle diyorlardı: Biz görüyoruz ve biz canlıyız, asıl sizler kör ve ölüsünüz!... Lâkin Allah onları köre ve ölüye benzetmektedir, çünkü onların putlara tapmak konusunda hiçbir delilleri ve kanıtları yoktu, bu konuda kitaba veya bir peygambere dayanan herhangi bir delile ve kanıta sahip olmadıklarını kendileri de biliyorlardı, onlar ancak kendi hevâlarına dayanarak bunlara tapıyorlardı. Müminler ise Allah'a kulluk konusunda delile ve kanıta sahip idiler. Yaptığı kullukta delile dayanan insan, gören, diri ve aydınlikta olan biridir, böyle olmayan da kör ve ölü hükmündedir.
[S] Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak bunu, ölümden sonra dirilmeye delil olarak BIN getirmektedir. Herkes bilmektedir ki, bütün yaratılanlar aynı konumda ve aynı durumda değildirler; içlerinde körler olduğu gibi görenler de vardır, canlılar olduğu gibi ölüler de vardır, âyette belirtilen diğer haller de vardır. Onların hepsi dünyevi menfaatler konusunda eşit durumdadırlar. Hikmet açısından ise hepsi aynı değil, farklı haldedirler; dolayısıyla mutlaka bu âlemden başka bir âlemin daha var olması gereklidir ve orada bu ayırım yapılacaktır, çünkü hikmet ve akıl, herkesin aynı olmayı değil, farklı yerlerde olmasını gerektirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah dilediğine elbette işittirir; ama sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin! Buradaki Allah dilediğine elbette işittirir meâlindeki âyetten sonra gelen sen kabirlerdekilere de işittirecek değilsin ifadesi, bu beyanda kâfirlerin kastedildiğine delâlet etmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak, onlara işittiremeyeceğini, çünkü buna kâdir olmadığını, kendisinde böyle bir güç bulunmadığını resülüne haber vermektedir. Mütezile'nin dediği gibi eğer açıklayan bir beyan veya bir çağrı olsaydı, mutlaka işittirir, açıklar ve buna muktedir olurdu. Resülullah (s.a.) buna muktedir olamadığına göre, bu hal onlara verilmeyen bir imkân ve bir lütfun Allah nezdinde bulunduğuna işaret eder. Allah bunu onlara verdiği zaman, onlar doğru yolu bulur ve iman ederler. Nitekim Cenâb-ı Hak bunu şu âyet-i kerimede ifade buyurmaktadır: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin””, Eğer Mütezile'nin söylediği gibi bir beyan olsaydı, Resülullah da sevdiğini hidâyete erdirebilirdi, ancak buna rağmen sevdiğini hidâyete erdirmemiştir. Bu durum, Allah nezdinde bahşetmediği bir lütfun bulunduğuna işaret eder, şayet Allah onu verseydi davete muhatap olan kişi hidâyete ererdi. Oysa bu Resülullah'ın (s.a.) yanında bulunmamaktadır; Resülullah nezdinde bulunmayan şey de başarıya ulaştırmak ve dalâletten korumaktır. Bu gerçek, Mütezile'nin; Allah her kâfire hidâyete ereceği her imkânı vermiştir, ama o hidâyeti benimsememiştir şeklindeki iddialarını geçersiz hale getirmektedir.
Sonra Cenâb-ı Hakk'ın Allah dilediğine elbette işittirir meâlindeki beyanının, zorla ve baskı ile işittirmek mânasına gelme ihtimali yoktur, çünkü baskı ve zorlamanın olduğu yerde iman ve hidâyet olmaz. Bu gerçek de burada baskı ihtimalinin olmadığına işaret eder.
Fatır 35:23
Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sen ancak dilinle insanları uyarabilirsin anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Sana düşen sadece duyurmaktır”, “Peygamberin görevi, tebliğ etmekten ibarettir”. Oysa uyarıyı kabul etmedikleri için sorgulanacak olan sen değilsin, tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur”, “Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona aittir”®'.
(SJİkincisi, uyarmak, silâhla korkutmak mânasına gelebilir, Allah'ın emriyle Hz. Peygamber (s.a.), iman edinceye kadar insanlarla savaşır. Eğer âyet-i kerime bu mânaya geliyorsa, o zaman âyetin mensüh olduğu ihtimali ortaya çıkar. Hz. Peygamber belli bir zamanda savaşla emrolunuyor, fakat başka bir zaman diliminde emrolunmuyor demektir. Dil ile uyarmak anlamında ise nesih ihtimali asla söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir.
“De ki: Allaha itaat edin, resüle itaat edin. Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz; resüle düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır” (en-Nür, FATIN GÜRESGİ 43
Fatır 35:24
24. “Dogrusu biz seni hak lle desteklenmiş bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur kl içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun."
Doğrusu biz seni hak ile desteklenmiş bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Buradaki hak ile ifadesi tevhid ile mânasına gelebilir, yani seni insanları Allah'ın birliğine davet etmen için gönderdik. Yahut seni, Allah'ın onlar üzerindeki ve onların birbirleri üzerindeki haklarını bildirmen için gönderdik, Veyahut seni hak için gönderdik, ondan maksat da mutlaka gerçekleşecek olan ölümden sonraki dirilmedir. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Yani sana uyup Allah'a iman edenleri cennetle müjdelemek, sana uymayı reddedip Allah'a isyan eden ve O'na karşı çıkanları cehennemle korkutmak üzere gönderdik. Bu beyan, “Sen ancak bir uyarıcısın”2 meâlindeki âyetin, Hz. Peygamber'in (s.a.) müjdelemek için değil sadece korkutmak için gönderildiği anlamına gelmediğine işaret etmektedir.
Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun. Bazıları şöyle dedi: Hangi grup, renk ve ırktan olursa olsun Allah her ümmete mutlaka bir uyarıcı göndermiştir; o da insanlara emir vermiş, yasak koymuş, engellemiş ve mübah kılmıştır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır””, Cenâb-ı Hak bu beyanda, bütün yaratılanların, farklı sınıfa mensup ve değişik nitelikte olmalarına rağmen insanlar gibi bir ümmet olduklarını haber vermektedir. Onlar da insanların üstlendiği emir, nehiy, uyarı ve müjdeyi üstlenmişlerdir, bunlara muhataptırlar.
Bazıları şöyle dedi: Bu âyet bütün yaratılanlara değil, özellikle cinlere ve insanlara yöneliktir. Çünkü insanlar ve cinler, hitap edilme, konuşma, aklını kullanma ve benzeri özelliklere sahiptirler. Cinlere ve insanlara peygamberler ve uyarıcılar gönderildiği bilinmekte, ancak diğer yaratıklara gönderildiği bilinmemektedir. Buna göre âyet-i kerime sanki şunu söylemektedir: Hiçbir ümmet yoktur ki, yani asırlar boyunca o iki türden (insanlardan ve cinlerden) hiçbir ümmet geçmemiştir ki, içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun.
En doğrusunu Allah bilir.
Fatır 35:25
(Allahın Hz. Peygamber'i Teselli Etmesi) Seni yalancılıkla itham ediyorlarsa, bil ki daha öncekiler de (peygamberlerini) yalancılıkla itham etmişlerdi. Peygamberleri onlara açık kanıtlar getirmişlerdi. Bu âyette Cenâb-ı Hak, kavminin kendisini yalanlamasına karşı resülünü teselli etmekte, ona sabrı telkin etmekte ve şöyle söylemektedir: Peygamberlerden ilk defa yalanlanan sen değilsin, aksine daha önce geçen kardeşlerin de açık kanıtlar ve sahifeler, yani aydınlatıcı kitaplar getirdikten sonra yalanlandılar. Onlar, ümmetlerine bunları getirdiklerinde yalanlandılar, fakat onlar yalanlanmalarına rağmen sabırlı davrandılar. Öyleyse kavminin seni yalanlamasına karşı sen de sabret! En doğrusunu Allah bilir. Aydınlatıcı kitap getirmişlerdi. Bu beyan, “Allah göklerin ve yerin nurudur” meâlindeki âyetle birlikte düşünüldüğünde, gökleri ve yeri aydınlatan kitap anlamına geldiğine işaret eder. Allah, Kur'ân'ın pek çok âyetinde kitaba nur adını vermiştir; o, kalpleri ve gönülleri aydınlatmış olması itibariyle nurdur.
İSA ZAN BİZİ
Fatır 35:26
26. “Sonra ben o inkârcıları yakalayıverdim; bilsen nasıl bir cezalandırıştı o!” Yani ben, peygamberleri yalancılıkla itham eden o insanları, peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle nasıl yakalayıvermişsem; seni yalanlayan kavmini de öyle yakalarım. Cenâb-ı Hak bunu, yapılanlara Resülullah'ın (s.a.) sabretmesi ve kendisini yalanlamalarından dolayı üzülmemesi için söylemektedir.
Yahut Hz. Peygamber'i (s.a.) yalanlayan kavmini azarlamak amacıyla söylemektedir, daha önce peygamberlerini inkâr eden insanların başına gelen azabın onlara da gelebileceğini hatırlatmaktadır.
Bilsen nasıl bir cezalandırıştı o! Bazıları şöyle dedi: Benim inkârım nasıl oldu? Bazıları da, benim azabım nasıl oldu? diye mâna verdi.
gid 122; Jan 33 Yİ yağ Lus:
Fatır 35:27
[Su, Bütün Kâinatın Hayat Kaynağı Bir Mücizedir]
Allah'ın gökten su indirdiğini görmez misin? Sonra onunla renk ve çeşitleri farklı ürünler çıkardık. Bu âyette hikmet dolu çeşitli faydalar vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak suya öyle bir tabiat vermiştir ki, [ ]bu tabiat renkleri ve özleri farklı çeşitli ürünlerin tabiatı ile uyuşmaktadır, o kadar ki o ürünlerin hepsinin canlı kalması ve ayakta durması o su ile sağlanmaktadır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, suyun tabiatını, insan, hayvan, kuş, vahşi hayvanlar da dâhil olmak üzere bütün yaratıkların tabiatlarıyla da uyumlu olacak şekilde yaratmıştır; bunların özleri, türleri ve gıdaları farklı olmasına rağmen su onların tabiatıyla uyum sağlamakta, hatta onlar için gıda ve hayat kaynağı olmaktadır. Bütün bunlar da, söylediğimiz gibi özleri, türleri ve gıdaları farklı olmasına rağmen suyu o varlıklarla uyumlu kılmaya kâdir olanın ve onu yönetenin, bir nesneyi hiçlikten (lâ min şey), yaratmaktan aciz olmadığını ve hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığını insanların bilinmesini sağlamaya yönelik beyanlardır. Sözü edilen bu açıklamalarda ölümden sonra dirilmenin delili vardır; kudreti, yönetimi ve ilmi bu boyuta ulaşan birini hiçbir şey aciz bırakamaz ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz. İkincisi, Cenâb-ı Hak bahsedilen bütün o muhtelif nesneleri ve cevherleri o sudan yaratmış ve onu sözü edilen insan, hayvan ve diğer bütün varlıkların hayat bulmasına vesile yapmıştır. Üstelik canlıları kendisinden yarattığı 46 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ ve onların hayat bulmasının sebebi yaptığı suda, o varlıkların parçalarından veya cinsinden hiçbir özellik de bulunmamaktadır. Bu da, o nesneleri bu su ile yaratmadığının, suyun yardımına ve desteğine dayanarak onları varetmediğinin bilinmesini sağlamaya yöneliktir. Varlıkları suyun sayesinde yaratmadığını göstermek, aksine yaralılanlara gıda arama yollarını ve kendileri için suyun ne kadar lüzumlu olduğunu bildirmek içindir. Varlıkları şayet suyun yardımıyla yaratmış olsa ve her şeyin var olmasına suyu vesile yapsaydı, o zaman yaratılan varlıkların şekil ve öz itibariyle suya benzer olması gerekirdi. Bu da göstermektedir ki Cenâb-ı Hak suyu, yaratılanların, belirttiğimiz gıdalarına ulaşma vesilesi yapmıştır, ancak rızıklarını o vesileden ve çalışmaktan deği! Allah'ın lütfu sayesinde kazandıklarını düşünmeleri gerekir.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak, insanoğlunun aynı renk ve aynı tattaki gıdalardan bıkıp usanacağını bildiği için, onlara verdiği nimetlerini tamamlamak ve bunlardan dolayı kendisine şükretmelerini sağlamak üzere dünyadaki meyveleri ve ürünleri muhtelif renkte ve tatta yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Dağların da farklı renklerde; beyaz, kırmızı, simsiyah yolları, kısımları vardır. Bazıları şöyle dedi; Allah bütün ürünleri, canlıları ve hayvanları muhtelif renk ve şekilde yarattığı gibi, dağları da beyaz, kırmızı, simsiyah olmak üzere muhtelif renkte yaratmıştır. Bazıları da şöyle dedi: Bu, Cenâb-ı Hakk'ın dağlarda yarattığı yolların vasfıdır.
Âyette geçen “garâbib” kelimesi “girbib” sözcüğünün çoğuludur, simsiyah anlamına gelir. Bu, İbn Kuteybe ve Ebü Avsece'nin sözüdür, “Racul irbib” denildiğinde, saçları simsiyah adam kastedilir. Siyah anlamına gelen “#arâb” mastarından alınmıştır. “Cüded” kelimesi de, dağdaki yollar ve çizgiler anlamına gelir“. Ebü Avsece şöyle dedi: “Cüdde”, hat ve çizgi demektir, “cüded” de onun çoğuludur ve çizgiler mânasına gelir. Çizgi çizdim demek için “cededtü” denilir. Bu kelime “sevb cedid” ve “siyâb cüdüd” şeklinde de kullanılır. Buna göre “ve mine'l-cibâli cüdedün” cümlesi, muhtelif renkte yollar mânasına gelir; kimisi beyaz, kimisi kırmızı, kimisi simsiyah.
Cenâb-ı Hak bu beyanda, dağları kalın, sert ve yüksek olarak yarattığını, buna rağmen onlara çıkan ve inen yollar koyduğunu söyleyerek insanlara kendi kudretini ve idaresini hatırlatmaktadır; bunu yapmaya gücü yeten varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz ve hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Yahut Allah in© İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 361.
sanlara, ihtiyaçla arsil; hiyaçlarını karşılamaları için kendilerinden uzak ve ulaşımı zor olan dağları onların istifa der " h i istifadesine verdiğini söyleyerek nimetlerini haurlatmaktadır, En doğrusunu Allah bilir, İmani JI isa YIS rnar yali ei) GIAE hy tol 15.11 oale yl as
Fatır 35:28
Aynı şekilde, insanlardan, binek hayvanlarından ve eti yenen hayvanlardan da farklı tür ve renklerde olanlar var. Aynen dağların ve ürünlerin farklı tür ve renkte oldukları gibi.
Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar. Bu ilâhi kelâm, farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Allah'ı bilen bir âlimin, Cenâb-ı Hakk'ın hükümranlığını, heybetini, kudretini ve yüceliğini bildiği için O'ndan korkması, O'nun büyüklüğü karşısında heyecan duyması yakışır. İkincisi, ölümden sonra dirileceğini bilen ve buna inanan bir âlim, Allah'ın emrine karşı gelen ve O'na isyan edene intikamının ve azabının ne olduğunu bildiği için O'nun emirlerine ve yasaklarına muhalefet etmekten korkar. Ölümden sonra dirileceğini bilmeyen ve ona inanmayan da Allaha muhalefetten korkmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnananlar kıyâmetin gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar”, “Rablerine olan derin saygılarından dolayı sorumlu davrananlar...”
(Üçüncüsü), Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar meâlindeki âyetin bütün müminlere ait bir hüküm olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kulları içinden ancak, Allah'ın azabını ve intikamını tasdik eden müminler Allah'tan korkar, ona inanmayanlar ise korkmaz. Bu hususu, “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır” meâlindeki âyet-i kerimeyi açıklarken de ifade etmiştik; bunda bütün inananlar için ibretler vardır, burada geçen “sabbâr” ve “şekür” kelimeleri müminden kinayedir. Buna göre bu âyetin de aynı mânaya gelmesi muhtemeldir.
Müfessirler şöyle dediler: Bu âyette takdim-tehir vardır, yani insanların Allah'tan en çok sakınanı Allah'ı en iyi bilenleridir. Buradaki haşyet kelimesi hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: O, kalpte yerleşen ve oradan hiç ayrılmayan korku anlamına gelir”, En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Süphesiz Allah üstündür, çokça bağışlayıcıdır. Bazıları şöyle dedi: “Aziz”, düşmanlarından intikam alan, “Gafür” da müminlerin günahlarını bagışlayan mânasına gelir. Bazıları da şöyle söyledi: Aziz, mülkünde ve hükümranlığında üstün olan ve kendisinden başkaları zelil olan mânasına gelir. Gafür da müminlerin günahlarını örten demektir.
EE Cg S Cas amas
Fatır 35:29
Allah'ın kitabını okuyanlar ve namazı özenle kılanlar. Buradaki kitabı okumaktan maksat, muhtemelen başka bir âyette belirtilen şu husustur: “Onu hakkını vererek okumak””. Âyetin metninde geçen ve “yerine getirenler” anlamına gelen “ekâmü” (tui) fiili, kitaptaki namaz ve zekât emrini yerine getirenler demektir. Yahut Allah'ın kitabını okuyanlar meâlindeki âyet, Allah'ın kitabında kendi lehlerine ve aleyhlerine olan hükümlere tâbi olanlar, bütün helâllere sarılmak ve haramlardan sakınmak suretiyle ona uyanlar mânasına gelir. Allah'ın kitabından yararlananlar, oradaki namaz kılmak ve kendilerine verilen rızıklardan muhtaçlara dağıtmak emrine uyanlardır. Kitabı okuduğu halde ona uymayan ise, sanki hiç okumamış gibidir. Bu aynen göz, kulak ve dil gibi duyu organlarına sahip olan, bu organlara gerçekten sahip olduğu halde onlardan gereği gibi yararlanmayan kişilerde Cenâb-ı Hakk'ın bu organları yok sayması gibidir. Mümin ise, hakikatte bu organlara sahip olmasa bile onlardan yararlandığı için Allah onda o organları var saymaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyetin de bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar. Buradaki gizli açık ifadesi, her durumda ve her vakitte mânasına gelir, yani onlar hiçbir halde başkaları için harcamayı terketmezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurduğu gibi: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış cennete koşun! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar”, yani onlar her durumda Allah için harcarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar meâlindeki âyetin, sadakayı gizli ve açık olarak verirler mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani insanlara gösteriş yapmak için değil Allah rızası için vermek niyetiyle insanların gözleri önünde de verirler, insanların görmedikleri zamanda da verirler. Yaptığı hayırları yaratılanlara gösteriş yapmak için değil de Allah rızası için vermek niyetiyle yapanlara göre, insanların bilip bilmemeleri önemli değildir, onlar Allah rızası niyetiyle vermekten hiçbir zaman vazgeçmezler. En doğrusunu Allah bilir.
(JOnlar asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler. Cenâb-ı Hak, kulun Allah rızası için yaptığı harcamaya, her ne kadar onu kendisi için harcıyorsa da, Allah kendinden bir lütuf ve ihsan olarak ona “ticaret” adını vermiştir. Aynı şekilde insanların yaptıkları hayırlı işler için de ücretlerini tam olarak ödeyeceğini söylemektedir: Allah karşılıklarını onlara tam olarak ödedi. Bu, hakikatte ücret değildir, çünkü insanlar, Cenâb-ı Hakk'ın vermiş olduğu çeşitli nimetlere karşılık şükür borçları olduğundan dolayı, yaptıkları işlere karşılık ücreti hak etmemektedirler. Ne zaman kendilerine verilen nimetlere karşı şükür borcunu tam olarak yerine getirirlerse, ancak ondan sonra ücret almaya hak kazanırlar. Fakat Cenâb-ı Hak lütfu ve ihsanı ile insanların yaptıkları iyi işlere ve güzelliklere kendisinin lütfu ve ihsanı olarak sevap ve ecir vereceğini vâdetmektedir. İşte, sanki hakikatte insanları buna teşvik etmek ve özendirmek söz konusu değilmiş gibi Allah buna ticaret adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Lütfundan onlara fazlasını da verir meâlindeki âyet de aynı şeyi vurgulamaktadır.
O çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bol bol verir. Buradaki “Gafür” kelimesi, günahları örten anlamına gelir, “Şekür” da, onları cennete sokmak suretiyle iyiliklerini ortaya koyan demektir; böylece herkes onun kötü değil, iyi biri olduğunu görüp anlasın! Yahut Gafür kötülükleri bağışlayan, Şekür da yaptıkları küçük bir ameli hemen kabul edip ona bol mükâfat ve sevap veren demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Zararla sonuçlanmayacak bir ticaret cümlesi hakkında Ebü Avsece şöyle dedi: Asla tükenmeyen ve kesada uğramayan bir ticaret. Bir şey kesada uğradığında bunu ifade etmek için “bâra” fiili kullanılır.
---
Dipnotlar:
“Rabblinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel
Fatır 35:30
Allah'ın kitabını okuyanlar ve namazı özenle kılanlar. Buradaki kitabı okumaktan maksat, muhtemelen başka bir âyette belirtilen şu husustur: “Onu hakkını vererek okumak””. Âyetin metninde geçen ve “yerine getirenler” anlamına gelen “ekâmü” (tui) fiili, kitaptaki namaz ve zekât emrini yerine getirenler demektir. Yahut Allah'ın kitabını okuyanlar meâlindeki âyet, Allah'ın kitabında kendi lehlerine ve aleyhlerine olan hükümlere tâbi olanlar, bütün helâllere sarılmak ve haramlardan sakınmak suretiyle ona uyanlar mânasına gelir. Allah'ın kitabından yararlananlar, oradaki namaz kılmak ve kendilerine verilen rızıklardan muhtaçlara dağıtmak emrine uyanlardır. Kitabı okuduğu halde ona uymayan ise, sanki hiç okumamış gibidir. Bu aynen göz, kulak ve dil gibi duyu organlarına sahip olan, bu organlara gerçekten sahip olduğu halde onlardan gereği gibi yararlanmayan kişilerde Cenâb-ı Hakk'ın bu organları yok sayması gibidir. Mümin ise, hakikatte bu organlara sahip olmasa bile onlardan yararlandığı için Allah onda o organları var saymaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyetin de bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar. Buradaki gizli açık ifadesi, her durumda ve her vakitte mânasına gelir, yani onlar hiçbir halde başkaları için harcamayı terketmezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurduğu gibi: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış cennete koşun! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar”, yani onlar her durumda Allah için harcarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar meâlindeki âyetin, sadakayı gizli ve açık olarak verirler mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani insanlara gösteriş yapmak için değil Allah rızası için vermek niyetiyle insanların gözleri önünde de verirler, insanların görmedikleri zamanda da verirler. Yaptığı hayırları yaratılanlara gösteriş yapmak için değil de Allah rızası için vermek niyetiyle yapanlara göre, insanların bilip bilmemeleri önemli değildir, onlar Allah rızası niyetiyle vermekten hiçbir zaman vazgeçmezler. En doğrusunu Allah bilir.
(JOnlar asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler. Cenâb-ı Hak, kulun Allah rızası için yaptığı harcamaya, her ne kadar onu kendisi için harcıyorsa da, Allah kendinden bir lütuf ve ihsan olarak ona “ticaret” adını vermiştir. Aynı şekilde insanların yaptıkları hayırlı işler için de ücretlerini tam olarak ödeyeceğini söylemektedir: Allah karşılıklarını onlara tam olarak ödedi. Bu, hakikatte ücret değildir, çünkü insanlar, Cenâb-ı Hakk'ın vermiş olduğu çeşitli nimetlere karşılık şükür borçları olduğundan dolayı, yaptıkları işlere karşılık ücreti hak etmemektedirler. Ne zaman kendilerine verilen nimetlere karşı şükür borcunu tam olarak yerine getirirlerse, ancak ondan sonra ücret almaya hak kazanırlar. Fakat Cenâb-ı Hak lütfu ve ihsanı ile insanların yaptıkları iyi işlere ve güzelliklere kendisinin lütfu ve ihsanı olarak sevap ve ecir vereceğini vâdetmektedir. İşte, sanki hakikatte insanları buna teşvik etmek ve özendirmek söz konusu değilmiş gibi Allah buna ticaret adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Lütfundan onlara fazlasını da verir meâlindeki âyet de aynı şeyi vurgulamaktadır.
O çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bol bol verir. Buradaki “Gafür” kelimesi, günahları örten anlamına gelir, “Şekür” da, onları cennete sokmak suretiyle iyiliklerini ortaya koyan demektir; böylece herkes onun kötü değil, iyi biri olduğunu görüp anlasın! Yahut Gafür kötülükleri bağışlayan, Şekür da yaptıkları küçük bir ameli hemen kabul edip ona bol mükâfat ve sevap veren demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Zararla sonuçlanmayacak bir ticaret cümlesi hakkında Ebü Avsece şöyle dedi: Asla tükenmeyen ve kesada uğramayan bir ticaret. Bir şey kesada uğradığında bunu ifade etmek için “bâra” fiili kullanılır.
---
Dipnotlar:
“Rabblinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel
Fatır 35:31
Yâ Muhammed! Sana vahyettiğimiz kitap, yani Kur'ân bir hakikattir, yani Allah tarafından gönderilmiştir. Kendinden öncekileri doğrulayıcıdır, yani daha önce gönderilen kitaplarla uyumludur. Kur'ân'ın diğer kitaplarla uyumu ve onları tasdiki iki delilden biri ile bilinir: Ya haberlerde onlarla uyumlu olur, Kur'ânda yer alan haberler, daha önceki kitaplarda geçen haberlerle aynı olur ve bunlar birbirlerini doğrular; Allah'ın birliğine, O'na kulluğa ve itaate davet eden bütün kitaplar böyledir. Ya da hükümlerde olur, Hükümlerde uyum olursa, onlarda nâsih-mensüh da olur. Ancak nâsih-mensüh olması, ihtilaf olduğu anlamına gelmez. Görmez misin ki, bizzat Kur'ân'da da nâsih-mensüh vardır. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer o Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı insanların onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulacaklarını haber vermektedir”. Bu habere 2 “Kurânlı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!”.
FÁTIR SÚRESI 51 göre eğer nâsih ve mensüh ihtilaf sayılsaydı, o zaman Allah'tan başka birinden gelmiş sayılırdı. Bu da göstermektedir ki, onlar arasında ihtilaf değil uyum vardır”. Bazıları âyete şöyle bir anlam vermiştir: Muhammed aleyhisselâm, daha önce gelen kitapları ve peygamberleri tasdik ediyor. Yukarıda söylediğimiz gibi bütün kitaplar ve peygamberler, insanları ancak Allah'ın birliğine ve O'na kulluğa davet etmişlerdir.
[Peygamber Göndermenin Hikmeti]
Kuşkusuz Allah kullarından haberdardır, her şeyi görmektedir. Yani kulların maslahatlarından haberdardır ve onları görmektedir. Yahut insanlara gönderdiği peygamberleri insanların yalanladığını bilmekte ve görmektedir, bunlardan habersiz değildir. Bunu bilmesine rağmen Cenâb-ı Hakk'ın yine de elçilerini göndermiş olması O'nun hikmetsiz iş yaptığı anlamına gelmez. Bazı mülhitlerin, yalanlanacağını ve reddedileceğini bildiği birine elçi göndermek hikmete uygun değildir diye iddia etmeleri haklı ve isabetli değildir. Eğer ET] elçi göndermek, gönderenin ihtiyacı ve menfaati için yapılıyorsa, onun, elçisinin yalanlanacağını ve elçiliğinin reddedileceğini bildiği birine göndermesi hikmetin dışında bir davranış olurdu. Fakat her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah, elçilerini kendi ihtiyacı ve menfaati için göndermekten münezzeh ve yücedir, aksine O elçilerini, gönderdiği insanların ihtiyacı için göndermiştir. Bundan dolayı O'nun, elçilerinin reddedileceğini ve yalanlanacağını bilmiş olması, kendisini hikmetin dışına çıkarmaz. Başarıya ulaşmak ancak Allahın yardımıyla mümkündür. Yahut her şeyden haberdardır, her şeyi görmektedir meâlindeki âyet, tehdit anlamı içerir. Yani insanların devamlı sakınmaları ve kendilerini kontrol etmeleri için Allah onların hallerini ve yaptıklarını bildiğini söylemektedir.
Fatır 35:32
[İnsanlar Üç Gruptur]
Sonra biz kullarımızdan seçtiklerimizi o kitaba mirasçı kıldık. Onlardan kimi kendine kötülük eder, kimi orta bir durumdadır, kimi de hayır işlerinde yarışır. Bu âyetin anlamına dair ihtilaf edilmiştir”. Bazıları şöyle dedi: Onlardan kimi kendine kötülük eder meâlindeki âyetten maksat, Allah'ın, Hz. Muhammede tâbi olup hidâyete ermeleri için seçtiğini haber verdiği kimselerdir. Bazılarına göre onlardan maksat büyük günah işleyenlerdir, bazıları da küçük günah işleyenlerdir dedi. Bazıları ise, büyük ve küçük günah işleyen herkestir, dedi. Bazıları da şöyle söyledi: Maksat bütün insanlardır, Muhammed aleyhisselâma tâbi olan ve olmayan herkestir”. Sonra kendine kötülük etmekten maksadın ne olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları, bu âyette, görünüşte Resülullah'a (s.a.) tâbi olan, ancak içinde ona muhalif kalma niyetini gizleyen münafıklar kastedilmiştir, der. Bazıları da şöyle der: Onlar, Resülullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce ona iman eden, ancak gönderildiğinde kendisini inkâr eden yahudiler ve hıristiyanlardır. )Bazılarına göre ise, maksat müşriklerdir; onlar, şayet kendilerine bir uyarıcı gelirse, mutlaka herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi”, Bunların hepsi cehennemdedir, Bazıları kullarımızdan seçtiklerimiz beyanıyla Resülullah'ın (s.a.) kastedildiğini söylemiştir. Bu görüşü benimseyenlere göre seçilen insanlardan maksat Resülullah'tır (s.a.), çünkü Allah onu, insanları Allah'ın birliğine davet etmesi için göndermişti. Kimisi kendince kötülük eder cümlesiyle Resülullah'a (s.a.) tâbi olan ümmeti kastedilmiş gibidir, ancak onlar isyan fiilleri işleyerek kendilerine kötülük etmişlerdir. Eğer sabit ise, Ebu'd-Derdâ'nın (r.a.) rivayetine göre, Resülullah (s.a.) bu âyeti okumuş, sonra şöyle buyurmuş: “Hayırlarla öne geçen hesapsız cennete girer, orta durumda olan kolay bir hesap geçirir, sonra cennete girer, kendine kötülük eden ise kurtulamayacağı kanaatine varıncaya kadar tutulur, sonra rahmet ona ulaşır ve o da cennete girer” Resülullah (s.a.) sonra şöyle söyledi: “Onlar, ‘Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun” diyenlerdir””, Aynı hadisi Enes b. Mâlik (r.a.) ve Hz. Âişe (r.a.) de Resülullah'tan (s.a.) rivayet ederler. Eğer bu rivayet sabit ise, o zaman âyetin tefsiri de budur, kendine kötülük edenden maksat, tevhid ehlinden olan insanlardır.
Orta durumda olanlar hakkında bazıları şöyle dedi: Ondan maksat iyi amele kötüsünü karıştıranlardır, tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Bir başka grup iyi işe bir de kötü iş karıştırmış olarak sonra günahlarını itiraf etmişlerdir””. Bazıları da şöyle der: Onlar farzları ve rükünleri edâ eden, ancak başka şeylere aldırmayanlardır. Hayır işlerinde yarışanlar da iki gruptur. Biri, bütün hayır işlerinde öne geçmeye çalışır, hiçbirinde kusur etmez ve eksik yapmaz. Diğeri de hayır işlerinde yarışır, fakat o hayırda kusur işler ve eksik yapar.
[S]Bu üç grubu Kur'ân'ın çeşitli yerlerinde zikretmiştik. Cenâb-ı Hak bir EN yerde meâlen şöyle buyurdu: “Muhâcirlerin ve ensarın ilkleri...” Sonra da meâlen şöyle buyurdu: “Bir başka grup günahlarını itiraf etmişlerdir”, “Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır”? Günahlarını itiraf edenler, orta halli olanlardır, diğerleri ise kendilerine kötülük edenlerdir. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; işte onlar Allaha en yakın olanlardır””, “Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağından verilenlere! Onlar dalbastı kirazlar ve meyve yüklü muz ağaçları arasındadırlar”, “Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler!” Bu ilâhi beyanın zâhirine göre amel defterleri soldan verilenler, peygamberleri inkâr edenlerdir, çünkü Cenâb-ı Hak bu sürenin sonunda üç gruptan bahsetmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şayet o, Allaha yakın olanlardan ise; ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır. Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise, (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi!” Ama yoldan sapmış inkârcılardan ise...“ Bu beyanın zâhirine göre kendisine kötülük eden, peygamberi yalancılıkla itham edenler ve “Amel defteri solundan verilenler”? meâlindeki âyette işaret edildiği üzere inkâr edenlerdir. Tevbe süresindeki âyetin zâhirinden de tevhid ehli olduğu anlaşılmaktadır, çünkü Allah, “Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır” buyurmaktadır. Bunları en iyi Allah bilir.
Allah'ın izniyle. Bu beyan Allah'ın ilmiyle mânasına gelebilir. Allah'ın dilemesiyle anlamına gelmesi de muhtemeldir. Allah'ın emriyle mânasına geldiği de söylenmiştir.
İşte büyük fazilet budur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizi mirasçı kıldığımız bu kitap, büyük bir fazilettir. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sana Allah'ın lütfu gerçekten büyük olmuştur””. Yahut burada Allah şunu söylemektedir: Onları cennete sokmak, Allah'ın büyük bir lütfudur.
“Bir diğer grubun durumu ise Allah'ın hükmüne kalmıştır; ya onlara azap edecek veya tövbelerini kabul edecektir. Allah bilen ve hikmetle yönetendir”.
“Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş, bilmediğini sana öğretmiştir. Sana Allah'ın lütfu gerçekten büyük olmuştur”.
---
Dipnotlar:
© Bazıları şöyle dedi: “kullarımızdan seçtiklerimiz” cümlesiyle bütün müminler kastedilmiştir. Sonra Allah onları üç kısma ayırmıştır: Kimi kendine kötülük eder... (Semerkandi, Sonra “kimi kendine kötülük eder” cümlesinin delâletinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bundan maksat, büyük günah işleyenlerdir; bu, Mütezile'nin görüşüdür. Onlara göre büyük günahlardan sakınıldığı takdirde küçük günahlar kesinlikle affedilir. Onlara göre, büyük günah işleyenler imandan çıkarlar ise de, İslâm'dan çıkmazlar; bunlar kıble ehli olan ve namaz kılan insanlardır. Bazıları da, onlar küçük günah işleyenlerdir der; bu, Hâriciler'in görüşüdür. Onlar, büyük günah işleyenin kâfir olduğunu, küçük günah işleyenin ise kâfir olmadığını ve imandan çıkmadığını iddia ederler. Bize göre ise, büyük ve küçük günah işleyen herkes aynıdır, onları işlemekle mümin imandan çıkmaz, ancak kendine kötülük etmiş olur. Büyük günahlardan sakınmakla küçük günahlar otomatik olarak bağışlanmış olmaz (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 624b). 7 Müellifşu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı” (Fâtır, 35/42). Hadisi buna yakın lafızlarla Taberi, İbnü'l-Cevzi, Kurtubi ve İbn Kesir rivayet etmişlerdir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 375; İbnü'1-Cevzi, Zâdü'-mesir, VI, 491; Kurtubi, el-Câmi' li-ahkâmi'l-Kurün, XIV, 350-351; İbn Kesir, Tefsiru'1-Kurâni'l-azim, XI, 334).
Fatır 35:33
Cenâb-ı Hak bu âyette altın bilezikler ve incilerle süslenmekten ve ipek giysiler giymekten söz etmektedir. Dünyada ise erkekler, bu türlü zinet eşyasıyla süslenmeye ve ipek giysiler giymeye özenmezler. Ama Allah biliyor ki Araplar'ın bunlara özentileri vardı. Bu durumda âyet, onlara özendikleri bu şeyleri vâdettiği anlamına gelir. Nitekim seyahat sırasındaki zaruret halinde ve mekân darlığında başka evler ve binalar bulunmadığı durumlarda çadır, baraka ve kulübe gibi sığınaklar kullanıldığı söylenir. Tercih imkânı olduğu ve başka mekânlar bulunduğu takdirde onlar kullanılmaz. Lâkin Araplar bunlara fazla özendikleri için âyette bahis konusu edilmiştir. Görmez misin ki, onlar şöyle diyorlardı: “(O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse ya!”% Bu gibi süs eşyası onlar nazarında çok değerli ve önemli olduğu ve ayrıca bunlara çok özendikleri için böyle söylüyorlardı.
o İbnü'l-Cevzi, Zâdü'kmesir, V1, 489; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'i-Kurün, XIV, 346; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 289. ” jbnü']-Cevzi, Zâdü'l-mesir, VI, 490; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, XII, 289. 2 Tefsiru5-Sanâni, HI, 135. o Taberi, Câmi'u'-beyân, XXII, 135.
Yahut bunların onlara cennette verileceğini söylemektedir, yani altın, gümüş, ipek ve bösü edilen benzeri süs eşyasının, ne şekilleri ve ne de cevherleri itibariyle onlara benzer tarafları yoktur, sadece isimleri benzemektedir. Nitekim bir hadisi-i şerifte şöyle buyurulur: ( “Orada (yani cennette) hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, insanın kalbine veya hayaline bile gelmeyen şeyler vardır””, Başka bir rivayette de şöyle buyurulur: “Cennette olan şeyler dünyadakilere benzemez yahut sadece isimleri benzer”. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe şöyle dedi: “Esâvir” kelimesi, “isvâr” sözcüğünün çoğuludur, o, kadınların bileklerine taktıkları bileziktir”.
DARİ LİSELİ SİNİZ LAĞİ Gil 2 322) SELA
Fatır 35:34
Şöyle derler: Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun. Bazıları şöyle dedi: Bu sözü ancak, yukarıda geçen ve “Kimisi kendine kötülük eder” meâlindeki âyette belirtilen kendilerine kötülük edenler söyler. Çünkü onlar sıratta uzun müddet bekletilirler yahut zorlu bir sınava tâbi tutulurlar, dolayısıyla endişeleri uzun süre devam eder. Sonra cennete girmeleri için kendilerine izin verilir. İşte o zaman âyette geçen o sözü söylerler ve bu tasayı kendilerinden giderdiği için Rablerine hamdederler. Bazıları şöyle dedi: Hayır, bu sözü cennete giren her müslüman söyler. Kimse âhirette nerede olacağını ve nereye gideceğini bilmediği için dünyada her müslüman işlediği kötülüklerden ve akıbetinin ne olacağından endişe eder ve korkar. Cennete girince, dünyadaki korkularından ve endişelerinden emniyete kavuşur, o tehlikelerden selâmete erer ve bundan dolayı Rabb'ine hamdeder. Bazıları da şöyle dedi: Âyette sözü edilen hamdi, ancak dünyada karşılaştıkları maişet üzüntüsü ve endişesi yok olduğunda yaparlar. [ ]Çünkü herkes dünyada maişet endişesi duyar. Cennete girdiğinde bu endişe kendisinden gider, işte o zaman hamdeder. Bazıları ise şöyle söyledi: Onlar ölümden emniyete kavuştuklarında Rablerine hamdederler, çünkü bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Kıyâmet günü ölüm bir koç suretinde getirilir ve insanların önünde kesilir; insanlar işte o zaman ölümden emniyete kavuşurlar”. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu Rabb'imiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir. Buradaki “Gafür” kelimesi, bağışlanmayı hak etmedikleri halde kötülüklerini bağışlayıcıdır mânasına gelir. “Şekür” kelimesi de, insanların yaptıkları iyilikleri kabul eder ve karşılık olarak onlara sevap verir demektir. Müfessirler şöyle dedi: Gafür, insanların günahlarını bağışlar; Şekür da az amele bol mükğfatla karşılık verir demektir.
Doğrusu Rabb'imiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir meâlindeki âyet hakkında bazıları şöyle dedi: İnsanların kendisine yaptıkları şükrün karşılığını verir ve onların işledikleri günahları bağışlar. Rabb'imiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını eksiksiz vermektedir meâlindeki âyet hakkında merfü bir hadiste Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Allah müminin küçük iyiliklerinin karşılığını verir ve büyük günahlarını bağışlar”!©e,
---
Dipnotlar:
Ebú Hureyre'nin (r.a.) rivayetine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet günü ölüm boz bir koç suretinde getirilir ve denilir ki: “Ey cennet ehli! Bunu tanıyor musunuz? İnsanlar korkarak ve acıyarak ona bakarlar ve evet, derler. Sonra cehennem ehline seslenilir; “Bunu tanıdınız mı?” Onlar da, evet, derler. Bunun üzerine koç kesilir ve şöyle nidâ edilir: “Cennetteki hayat ebedidir! Cehennemdeki hayat da ebedidir!” (Ahmed b. Hanbel, 0 Bunu İbn Kesir, İbn Abbâs'a nispet ederek şu şekilde rivayet etti: Allah onların pek çok günahını bağışlar ve küçük iyiliklerinin karşılığını verir (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurâni'l-azim,
Fatır 35:35
O ki bizi lütfuyla sonsuza kadar kalınacak yurda yerleştirdi. Burada cennete sonsuza kadar kalınacak yurt adı verilmektedir, çünkü oradan ayrılmak ve yerini değiştirmek asla arzu edilmez. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Onlar oradan hiç ayrılmak istemezler”, (JOrada artık biz ne bir yorgunluk duyarız ne de bize bir bıkkınlık gelir. Ne kadar büyük olursa olsun dünyada bir nimete sahip olan insan, zamanla ondan bıkar ve usanır, ondan başkasına geçmek ister. Aynı şekilde dünyada tadılan büyük bir zevk ve lezzetin arkasından mutlaka bir âfet ve yorgunluk gelir, Cenâb-ı Hak, âhiret nimet ve lezzetlerinin ise asla vazgeçilmesi arzu edilmeyen nitelik taşıdığı, cennet lezzetlerinin arkasından herhangi bir âfet, yorgunluk ve ağırlık gelmesinin de söz konusu olmadığını haber vermektedir. Orada artık biz ne bir yorgunluk duyarız ne de bize bir bıkkınlık gelir. Bu beyanın, zâhirinin ifade ettiği gibi yorgunluk ve bıkkınlığın olmayacağı mânasına gelmesi de mümkündür. Bu dünyada akrabalarından veya tanıdıklarından birinin başına bir sıkıntı geldiğini gören herkes üzülür ve onu ondan gidermeye çalışır. Ebedilik yurdunda ise Cenâb-ı Hak, kimsenin böyle şeylere mâruz kalmaktan endişe duymayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin metninde geçen “nasab” kelimesi eziyet mânasına gelir, “luğüb” sözcüğü de yorgunluk demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Nasab, zorlanmak ve yorulmak demektir. Luğüb da yorulmak mânasına gelir'2. Sülâsiden ve “if'âl” bâbından da kullanılan luğüb fiili, hem yoruldum mânasına hem de başkasını yordum anlamına gelir ki; bu, Ebü Avsece'nin sözüdür,
---
Dipnotlar:
©! “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler” (el102 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 361.
Fatır 35:36
inkâr edenlere gelince, cehennem ateşi de onlarındır. Onların hükmü verilmez, yani ölmelerine hükmolunmaz ki ölüp de cehennemin azabından kurtulsunlar. Kendileri için cehennem azabı da hafifletilmez.
(JKendileri için cehennem azabı hafifletilmez. Bu beyan, Cehm'in' ve ED Ebu'l-Hüzeyl el-Mütezili'nin iddialarının aksini söylemektedir. Cehm, cehennem ehlinden azabın kaldırılacağını ileri sürmekte, Cenâb-ı Hak ise onların azabının hafifletilmeyeceğini haber vermektedir. Şayet azabın kaldırılması muhtemel olsaydı, hafifletilmesi de muhtemel olurdu. Yüce Allah'ın onlardan azabın hafifletilmeyeceğini haber vermesi, azabın kaldırılmayacağına da işaret eder. Nitekim cehennem bekçisi Mâlik onlara şöyle diyecektir: “Sizler burada kalıcısınız”95. Aynı şekilde azabı hafifletmesini istediklerinde de şöyle diyecekler: “Rabb'inize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin!”!9 Ebu'l-Huzeyle gelince, o şöyle derdi: Cehennem ehlinin azabına bazan ara verilir. Öyle bir hal meydana gelir ki, şayet Allah onların azabını arttırmak istese buna gücü yetmez. Cennet ehlinin zevk ve lezzetleri hakkında da benİşte inkârcılığa saplanıp kalmış herkesi böyle cezalandırırız, yani Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük eden ve Allah'ın birliğini inkâr edenleri böyle cezalandırırız, pil S; wie.z.. 7 -ô Swurd aqe -or
---
Dipnotlar:
zer şeyleri söylerdi: Öyle bir hal olur ve öyle bir seviyeye gelinir ki, eğer Allah onların lezzetlerini biraz daha arttırmak istese bile buna gücü yetmez. Âyetin zâhiri ise onları yalanlıyor ve iddialarını reddediyor, şöyle buyuruyor: Kendileri için cehennem azabı hafifletilmez. 1 Bu kişi, Ebü Muhriz Cehm b. Safvân es-Semerkandidir, Beni Râsib'in âzatlılarındandır. Cehmiye mezhebinin reisidir. Aslen Tirmizli'dir, bidatı orada yayılmıştır. Küçük tâbiiler zamanında, Emevi Devleti'nin sonlarına doğru Selm b. Ahvez el-Mâzini, tarafından Merv şehrinde öldürüldü. İcbâr ve ıztırâr görüşüne sahipti, imanın sadece Allahı bilmek, küfrün de O'nu bilmemekten ibaret olduğunu söylerdi. Cennet ve cehennemin de eskiyip sona ereceklerini iddia ederdi. Allah'ın sıfatları konusundaki görüşü, Mütezile'nin son görüşleriyle paralellik arz ediyordu. Allah'ın ilminin ve kelâmının da sonradan kazanıldığını söylerdi (bk. Abdülkâhir el-Bağdâdi, el-Fark beyne'l-firak, s. 211; Zirikli, e-A'lâm, 8 O, Ebu'l-Hüzeyl Allâf Muhammed b. Hüzeyl b. Abdillah b. Mekhül el-Abdidir. Abdülkays kabilesinin âzatlısıdır. Mütezile imamlarındandır. Basrada doğdu, kelâm ilminde şöhret oldu. Mütezile mezhebi hakkında sözleri, meclisleri ve münazaraları vardır. Münazarada usta idi, delilleri güçlü, intikal gücü çabuktu. Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybetmişti. Sâmerra'da vefat etti. Pek çok eseri vardır (Zirikli, e/-Allâm, VII, 105 “Ey Mâlik, Rabb'in bizim işimizi bitirsin! diyecekler; o da “Burada kalicisiniz' cevabını ve-
Fatır 35:37
5137. “Ve onlar orada, ‘Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım” diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Üstelik size uyarıcı da gelmişti. Şimdi tadın bakalım! Zâlimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur!”
Ve onlar orada feryat ederler. Bazıları feryat ederler anlamına gelen “yastarihüne” kelimesine cehennemde feryat figan ederler anlamı verdi. Bazıları, imdat isterler anlamına gelir dedi. Bu kelime çığlık atmak mânasına da gelir, Onlar çığlık çığlığa bağırırlarken şöyle derler: Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım. Önce dünyada tâbi oldukları büyüklerine yalvarıp yakarırlar, onlardan üzerlerinde bulunan azabı kaldırmalarını ve hafifletmelerini isterler. Şöyle derler: “Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz? Ötekiler şöyle cevap verecekler: “Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!” Başka bir âyette de meâlen şöyle diyecekleri haber verilmektedir: “Hepimiz onun içindeyiz", Büyüklerinin yardımlarıyla kurtulacaklarından tamamen ümitlerini kestiklerinde, bu sefer cehennem bekçilerine yakarırlar: “Rabb'inize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin! Görevliler, “'Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?’ diye sorarlar”, Onlardan da ümitlerini kesince, cehennemin bekçisi Mâlike gidip yalvarırlar, Rabb'inden kendilerinin işlerini bitirmesini (öldürmesini) istemesini talep ederler, şöyle derler: “Ey Mâlik, Rabb'in bizim işimizi bitirsin! diyecekler”, Ondan da ümitlerini kesince, daha önce yaptıklarından farklı şeyler yapacaklarını söyleyerek, Rab'lerinden kendilerini oradan çıkarmasını isterler. Derler ki: Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım. Onlara şöyle cevap verilir: Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Yani dünyada size, öğüt almak isteyenin alabileceği kadar bir ömür vermedik mi? Öğüt alanın aldığı gibi siz de öğüt alaydınız ya! Onları yaşattığımız kadar sizi de yaşattık!
Üstelik size uyarıcı da gelmişti. Bazıları şöyle dedi: Size peygamber gelmişti, bu durumdan sizi uyarmıştı, fakat siz onu yalanladınız. Bazıları da şöyle söyledi: Size uyarıcı gelmişti, yani saçlarınıza ak düşmüştü. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Kendi şahsınızda bile ahvâlin değiştiğini, [S]halden hale girdiğinizi, küçüklükten büyüklüğe, gençlikten ihtiyarlığa, sonra da erzel-i ömre uğradığınızı bizzat görüyor ve yaşıyordunuz; cennettekiler öğüt aldığı gibi siz de öğüt alsaydınız ya! Peygamberlerin sizi uyarmış olduğu azabı şimdi tadın bakalım! Zâlimlerin hiçbir yardımcısı da yoktur!
gi sal!
Fatır 35:38
Kuşkusuz Allah göklerin ve yerin sırlarını bilmektedir. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, tehdit ve korkutma anlamına gelir. Yani Allah, henüz imtihan etmediği, emretmediği ve yasaklamadığı eylemleri de bilmektedir, öyle ise imtihan ettiği, emrettiği ve yasakladığı fiiller konusunda insanların neler yaptıklarını bilmesi daha kolay ve daha uygundur.
İkincisi, Cenâb-ı Hak göklerin yaratılışını, yarattığı yeryüzü ehlini, onlara gönderdiği peygamberleri, insanların peygamberleri inkâr edip ve reddettiklerini bilmektedir, onların hiçbirinden gafil ve cahil değildir. İnsanlara peygamber göndermenin amacı, gönderenin ihtiyacı ve menfaati için değil, ancak insanların ihtiyacı ve menfaati bulunmasından dolayıdır. Bundan dolayıdır ki, peygamberliği reddedeceklerini ve onları yalanlayacaklarını bilmesine rağmen Allah'ın insanlara peygamber göndermesi, hikmet gereğidir. Dünyada ise böyle bir durum akılsızca bir davranış olur; çünkü bir sultan dünyada elçilerini ancak kendi ihtiyacı ve menfaati için gönderir, reddedileceğini ve yalanlanacağını bildiği halde elçisini gönderirse, bu akılsızca ve boş bir iş olur. Ancak Cenâb-ı Hakk'ın elçi göndermesi hikmete uygundur ve haktır. En doğrusunu Allah bilir.
O, kalplerin gizlediklerini de çok iyi bilir. Sanki buradaki kalplerden (psal 215) maksat, insandır. Cenâb-ı Hak özel olarak insanların bütün yaptıklarını bildiğini söylemektedir. Çünkü insan temyiz ve basiret sahibidir, imtihan edilmeye uygundur. Buna göre bu cümle, insanlar için bir tehdit ve uyarı mânasına gelir. Başka varlıklara, hayvanlara ve diğerlerine gelince, onlar imtihan için uygun değildirler, ayrıca onların temyiz (iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilme) gücü de yoktur. Her ne kadar Allah bütün varlıkların kalplerinde ve başka yerlerde gizlediklerini de biliyorsa da, bu söylediğimiz sebepten dolayı özel olarak insanlardan bahsetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Fatır 35:39
[İnsanları Birbirine Halef Olarak Yaratmanın Hikmeti]
Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur. Bu ilâhi kelâmın muhatabı şayet Resülulfah'ın (s.a.) ashabı ve ümmeti ise, o zaman Cenâb-ı Hak önceki asırlarda geçen ümmetler helâk edilip soyları kurutulduktan sonra kendilerini onlara halef kıldığını haber vermektedir. Muhatap şayet bütün âdemeoğulları ise, o zaman Allah şunu haber vermektedir: Sizler daha önceki cinlerin ve meleklerin halefisiniz. Rivayet edildiğine göre âdemoğlundan önce cinler yeryüzünün sakinleri idiler, buna göre insanlar onlara halef kılındılar.
İnsanları birbirlerine halef kılmakta, bir neslin yok olup gitmesinden sonra öbürünü yaratmakta, birini yarattıktan sonra öbürünü yok etmekte, muhtelif hikmetler vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak bir nesli yaratıp sonra yok etmesi ve onlardan sonra başkalarını yaratması, onları ancak bir gayeyi ve nihai bir hedefi düşünerek yarattığını insanların bilmeleri içindir. Eğer onları yaratmakta böyle nihai bir gaye olmasaydı, o zaman onları özellikle yok etmek için yaratmış olurdu. Çünkü dünyada nihai bir gayesi olmadan bina yapan bir insanın bu yaptığı eylem, anlamsız ve akılsızca bir iş olurdu. Buna göre insanlar bu dünyada nihai bir hedef ve gaye olmaksızın yaratılmışlarsa, özellikle yok etmek için yaratılmışlar demektir, bu ise anlamsız ve hikmete aykırı bir iştir.
İkincisi, dünyanın devamlı kalınacak bir yurt, ebedi bir mekân olmadığını insanların bilmeleridir; dünya ancak âhiret için bir azık alma yeri, âhirete giden bir ara durak ve kısa bir konaklama yeridir, sonra oradan kalkılıp gidilecektir. Tıpkı seyahat sırasında bir yerde konaklandığı gibi; orada sürekli kalmak için değil, azığını almak için konaklanmakta ve sonra yola devam edilmektedir. Buna göre dünya da belirttiğimiz amaç için yaratılmıştır; böylece insanlar dünyaya sarılmasınlar, ona bağlanmasınlar, orada kalmayı değil oradan geçip gitmeyi düşünen birinin yapması gerekeni yapsınlar.
Üçüncüsü, dünyada yaşanan acıların ve tadılan lezzetlerin ebedi olmadığını, aksine sona ermesi ve oradan geçilip gidilmesi için yaratıldığını bilmeleridir. Şüphesiz yaşamakta lezzet, ölümde acı vardır; lezzet de sürekli değildir, acı da! Allah bir nesli yaratmakta, sonra onları yok etmektedir, sonra başka bir nesli yaratmakta, bu sefer bunları yok etmektedir. Dolayısıyla lezzetler de acılar da sürekli kalmıyor, her ikisinin de sona erdiği bir gün mutlaka geliyor. Böylece insanlar, lezzetlerin de acıların da sürekli olmadığını, mutlaka günü geldiğinde son bulacağını anlarlar.
Dördüncüsü, insanlar önceki asırlarda yaşayanların neden dolayı güzel övgüler aldıklarını, güzel hatıralar bıraktıklarını ve neden dolayı adının sanının kesilip yok olduğunu düşünerek ibaret alırlar. Peygamberlerin hayır, tevhid ve itaat davetçilerinin çağrısına uyanın adı sonraki nesillerde hayırla, güzel övgülerle anılır durur; buna karşılık inkâr ve kötülük ehline tâbi olanın da sonraki nesillere bunlardan hiçbir şey kalmaz. Bu durum, güzel övgülerin onların ismini bâki bıraktığını, kesip unutturmadığını insanların bilmeleri içindir. En doğrusunu Allah bilir, Artık kim inkâr ederse inkârcılığı yalnız kendi aleyhinedir, yani inkârcılığının zararını kendisi çeker. Kâfirlerin küfrü Rab'leri katında gazabı arttırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Yani onların Allah'ı ve peygambe64 TE'V[LATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ ri inkâr etmeleri ve putlara tapmaları, gazabı ve hüsranı arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Onlar, kıyâmet günü kendilerine şefaatçi olacakları ve onları Allah'a yaklaştıracakları ümidiyle putlara tapıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Bu onlar için sadece Rab'lerinin gazabını ve kendilerinin hüsranını arttıracaktır. Yahut onların bu dünyada sıla-i rahim, âhirette menfaat ve kazanç elde etmek ümidiyle yaptıkları amelleri, Rab'lerinin gazabını ve kendilerinin hüsranını arttırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Âyette geçen “makt” kelimesi buğz anlamına gelir.
Fatır 35:40
40. “De ki: “Allah'ı bırakıp da taptığınız ve O'na ortak NEAS varlıklar üzerinde hiç düşündünüz mü? Gösterin bana, yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar! Yoksa onların göklerde mi ortaklığı var? Yahut biz onlara bir kitap vermişiz de onlar oradaki kesin bir delile mi dayanmaktalar? Hayır hayir! O zâlimlerin birbirlerine vâdleri aldatmacadan başka bir şey değildir.”
De ki: Allah'ı bırakıp da taptığınız ve O'na ortak koştuğunuz varlıklar üzerinde hiç düşündünüz mü? Gösterin bana, yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar! Âyette geçen gösterin bana meâlindeki beyan zâhirde emirdir, ancak bu emir iki mânaya gelir, Birincisi, aciz bırakmak anlamına gelir, yani sizin Allah'ı bırakıp taptığınız şeylerin gökleri ve yeri yaratmaya güçleri yetmez, hatta göklerin ve yerin yaratılmasına katılmaya [ ]ve gökten kitap indirip bu emirleri göndermeye de güçleri yetmez. Aksine bütün bunları yaratan Allahtır, bunları yapmaya kâdir olan O'dur. Nasıl olur da sizler, bütün bunlardan aciz olana ilâhlık vasfını verip onlara kulluk yaparsınız?
İkincisi, onları ikaz etme, kınama ve akılsızca hayaller peşinde oldukları anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Siz de biliyorsunuz ki putlara tapıyorsunuz; onlar belirtilen nesne ve olaylardan hiçbirini yaratmadıkları, yaratılmasına katılmadıkları ve size bunu yapmanıza izin veren ve mübah kılan bir kitap da göndermedikleri halde putlara ilâh adını veriyorsunuz! Bütün bunları Allah'ın yaptığını da biliyorsunuz. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Şayet o inkârcılara, ‘Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz ‘Allahtır’ derler”, Bu hususta onların bir kitapları yoktur, çünkü kitap Allah'ın buyruğu olan kitabı beşere ulaşmasını sağlayan peygamberdir, fakat siz peygambere de inanmıyorsunuz. Bütün bunları yaptığını ve her şeyi yapmaya kâdir olduğunu bildiğiniz Allah'a kulluğu bırakıp putlara nasıl kulluk edersiniz?
Yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar? Bu cümlede bizzat yeryüzünün maddi cevherlerinin kastedilmiş olması muhtemeldir. Yeryüzünün haricinde insanların maişetlerini ve ayakta kalmalarını sağlayan unsurlar da kastedilmiş olabilir. Yoksa onların göklerde mi ortaklığı var? Bu beyan da aynı şekildedir; bu cümlede gökyüzünün cevherleri kastedilmiş olabileceği gibi, gökten inen ve insanların maişetlerini ve rızıklarını sağlayan şeyler de kastedilmiş olabilir. Yoksa kesin bir delile mi dayanmaktalar? Bu beyan da onlar Allah'tan gelen bir delile ve beyana mı dayanıyorlar, mânasına gelir.
Hayır hayır! O zâlimlerin birbirlerine vâdleri aldatmacadan başka bir şey değildir. Onların birbirlerine vâdettiklerinden maksadın, liderlerin ve önderlerin halka söyledikleri şu sözler olabilir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”2, “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”!"!, Reislerinin kitap ve peygamber konusunda halkın kafasını karıştırmaları ve Hz. Peygamber (s.a.) hakkında; o büyücüdür, yalancıdır, müfteridir ve benzeri sayılması uzun sürecek sözler söylemeleridir. Bütün bunlar, onların halkı aldatmaya çalışmalarından başka bir şey değildir.
ri: ai şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır. Şayet sapacak olsalar artık O'ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O Halim'dir, çok bağışlayıcıdır.”
Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır. Şayet sapacak olsalar artık O'ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Bu âyet-i kerime muhtemelen, daha önce geçen “Gösterin bana, yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar!” meâlindeki âyetin sılasıdır. Eğer böyle ise, o zaman Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Siz de biliyorsunuz ki gökleri ve yeri yükselten, onları tutan ve yerlerinden oynamalarını engelleyen Allah'tır. Onları yerlerinden oynatmaya kimsenin gücü yetmez. Şayet Allah onları yerlerinden oynatacak olsa, onları yerlerine koymaya ve orada tutmaya O'ndan başka hiç kimsenin gücü yetmez. Öyleyse bunları yapmaya gücü yetmeyen şeylere nasıl kulluk yaparsınız? Yahut bu beyan, “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacaktı!”15 meâlindeki âyetin sılasıdır. Onların, Allah'ın çocuğu vardır, ortağı vardır dedikleri için neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacaktı! Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah hakkında, O'nun çocuğu vardır, şeklindeki sözlerinin büyüklügünden dolayı neredeyse gökler ve yer durdukları yerden sökülecek ve onların başlarına düşecekti!
Bu âyet-i kerimenin, yukarıda belirttiğimiz bir âyetin sılası değil, müstakil bir başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Eğer böyle ise, ozaman Cenâb-ı Hak göğü yükselttiğini, büyüklüğüne ve ağırlığına rağmen ne üstten bir çekici ve ne de alttan bir direk olmadığı halde onu havada tuttuğunu, düşmesine ve yerinden oynamasına engel olduğunu, bulunduğu yer ve şekilde sabit tuttuğunu söyleyerek kendi kudretinin ve hükümranlığının büyüklüğünü haber vermektedir. Şu iki vasıta olmadan dünyada bir nesneyi havada tutmak ve onu yerinde sabit kılmak, hiç kimsenin gücü dâhilinde değildir: Ya alttan bir direk, ya da üstten bir çekici! Yeryüzü de böyledir, Cenâb-ı Hak onu suyun üzerinde yayıp döşemiştir. Suda ise sabit durmak değil, akmak ve dibe gitmek tabiatı vardır. Yeryüzünün neresi kazılsa mutlaka oradan su çıkmaktadır. İşte yeryüzünü suyun üzerinde tutmak, gökyüzünü de hiçbir dayanak olmadan havada tutmak göstermektedir ki, onları sabit tutan ve düşmekten koruyan, zatıyla bir olan, her şeye kâdir olan ve hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı Allah'tır!
(İŞüphesiz O Halim'dir, çok bağışlayıcıdır. Cenâb-ı Hak Halim'dir, çünkü onların, Allah'a yaptıkları iftiranın büyüklüğüne ve O'na lâyık olmayan sözler söylemelerine rağmen -yüce Allah zâlimlerin söyledikleri sözlerden münezzeh ve yücedir- Cenâb-ı Hak gökleri onların başlarına indirmemekte ve cezalarını dünyada alelacele vermemektedir. Çok bağışlayıcıdır, çünkü insanların kusurlarını örtmekte ve onları dünyada rezil etmemektedir.
---
Dipnotlar:
"2 “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18). 3 “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân çocuk yakıştırıyorlar” (Meryem, 19/90-91).
Fatır 35:41
40. “De ki: “Allah'ı bırakıp da taptığınız ve O'na ortak NEAS varlıklar üzerinde hiç düşündünüz mü? Gösterin bana, yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar! Yoksa onların göklerde mi ortaklığı var? Yahut biz onlara bir kitap vermişiz de onlar oradaki kesin bir delile mi dayanmaktalar? Hayır hayir! O zâlimlerin birbirlerine vâdleri aldatmacadan başka bir şey değildir.”
De ki: Allah'ı bırakıp da taptığınız ve O'na ortak koştuğunuz varlıklar üzerinde hiç düşündünüz mü? Gösterin bana, yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar! Âyette geçen gösterin bana meâlindeki beyan zâhirde emirdir, ancak bu emir iki mânaya gelir, Birincisi, aciz bırakmak anlamına gelir, yani sizin Allah'ı bırakıp taptığınız şeylerin gökleri ve yeri yaratmaya güçleri yetmez, hatta göklerin ve yerin yaratılmasına katılmaya [ ]ve gökten kitap indirip bu emirleri göndermeye de güçleri yetmez. Aksine bütün bunları yaratan Allahtır, bunları yapmaya kâdir olan O'dur. Nasıl olur da sizler, bütün bunlardan aciz olana ilâhlık vasfını verip onlara kulluk yaparsınız?
İkincisi, onları ikaz etme, kınama ve akılsızca hayaller peşinde oldukları anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Siz de biliyorsunuz ki putlara tapıyorsunuz; onlar belirtilen nesne ve olaylardan hiçbirini yaratmadıkları, yaratılmasına katılmadıkları ve size bunu yapmanıza izin veren ve mübah kılan bir kitap da göndermedikleri halde putlara ilâh adını veriyorsunuz! Bütün bunları Allah'ın yaptığını da biliyorsunuz. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Şayet o inkârcılara, ‘Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye soracak olsan, hiç tereddütsüz ‘Allahtır’ derler”, Bu hususta onların bir kitapları yoktur, çünkü kitap Allah'ın buyruğu olan kitabı beşere ulaşmasını sağlayan peygamberdir, fakat siz peygambere de inanmıyorsunuz. Bütün bunları yaptığını ve her şeyi yapmaya kâdir olduğunu bildiğiniz Allah'a kulluğu bırakıp putlara nasıl kulluk edersiniz?
Yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar? Bu cümlede bizzat yeryüzünün maddi cevherlerinin kastedilmiş olması muhtemeldir. Yeryüzünün haricinde insanların maişetlerini ve ayakta kalmalarını sağlayan unsurlar da kastedilmiş olabilir. Yoksa onların göklerde mi ortaklığı var? Bu beyan da aynı şekildedir; bu cümlede gökyüzünün cevherleri kastedilmiş olabileceği gibi, gökten inen ve insanların maişetlerini ve rızıklarını sağlayan şeyler de kastedilmiş olabilir. Yoksa kesin bir delile mi dayanmaktalar? Bu beyan da onlar Allah'tan gelen bir delile ve beyana mı dayanıyorlar, mânasına gelir.
Hayır hayır! O zâlimlerin birbirlerine vâdleri aldatmacadan başka bir şey değildir. Onların birbirlerine vâdettiklerinden maksadın, liderlerin ve önderlerin halka söyledikleri şu sözler olabilir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”2, “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”!"!, Reislerinin kitap ve peygamber konusunda halkın kafasını karıştırmaları ve Hz. Peygamber (s.a.) hakkında; o büyücüdür, yalancıdır, müfteridir ve benzeri sayılması uzun sürecek sözler söylemeleridir. Bütün bunlar, onların halkı aldatmaya çalışmalarından başka bir şey değildir.
ri: ai şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır. Şayet sapacak olsalar artık O'ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Şüphesiz O Halim'dir, çok bağışlayıcıdır.”
Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır. Şayet sapacak olsalar artık O'ndan başka hiç kimse onları tutamaz. Bu âyet-i kerime muhtemelen, daha önce geçen “Gösterin bana, yeryüzündeki hangi nesneyi yaratmışlar!” meâlindeki âyetin sılasıdır. Eğer böyle ise, o zaman Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Siz de biliyorsunuz ki gökleri ve yeri yükselten, onları tutan ve yerlerinden oynamalarını engelleyen Allah'tır. Onları yerlerinden oynatmaya kimsenin gücü yetmez. Şayet Allah onları yerlerinden oynatacak olsa, onları yerlerine koymaya ve orada tutmaya O'ndan başka hiç kimsenin gücü yetmez. Öyleyse bunları yapmaya gücü yetmeyen şeylere nasıl kulluk yaparsınız? Yahut bu beyan, “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacaktı!”15 meâlindeki âyetin sılasıdır. Onların, Allah'ın çocuğu vardır, ortağı vardır dedikleri için neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacaktı! Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah hakkında, O'nun çocuğu vardır, şeklindeki sözlerinin büyüklügünden dolayı neredeyse gökler ve yer durdukları yerden sökülecek ve onların başlarına düşecekti!
Bu âyet-i kerimenin, yukarıda belirttiğimiz bir âyetin sılası değil, müstakil bir başlangıç cümlesi olması da mümkündür. Eğer böyle ise, ozaman Cenâb-ı Hak göğü yükselttiğini, büyüklüğüne ve ağırlığına rağmen ne üstten bir çekici ve ne de alttan bir direk olmadığı halde onu havada tuttuğunu, düşmesine ve yerinden oynamasına engel olduğunu, bulunduğu yer ve şekilde sabit tuttuğunu söyleyerek kendi kudretinin ve hükümranlığının büyüklüğünü haber vermektedir. Şu iki vasıta olmadan dünyada bir nesneyi havada tutmak ve onu yerinde sabit kılmak, hiç kimsenin gücü dâhilinde değildir: Ya alttan bir direk, ya da üstten bir çekici! Yeryüzü de böyledir, Cenâb-ı Hak onu suyun üzerinde yayıp döşemiştir. Suda ise sabit durmak değil, akmak ve dibe gitmek tabiatı vardır. Yeryüzünün neresi kazılsa mutlaka oradan su çıkmaktadır. İşte yeryüzünü suyun üzerinde tutmak, gökyüzünü de hiçbir dayanak olmadan havada tutmak göstermektedir ki, onları sabit tutan ve düşmekten koruyan, zatıyla bir olan, her şeye kâdir olan ve hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı Allah'tır!
(İŞüphesiz O Halim'dir, çok bağışlayıcıdır. Cenâb-ı Hak Halim'dir, çünkü onların, Allah'a yaptıkları iftiranın büyüklüğüne ve O'na lâyık olmayan sözler söylemelerine rağmen -yüce Allah zâlimlerin söyledikleri sözlerden münezzeh ve yücedir- Cenâb-ı Hak gökleri onların başlarına indirmemekte ve cezalarını dünyada alelacele vermemektedir. Çok bağışlayıcıdır, çünkü insanların kusurlarını örtmekte ve onları dünyada rezil etmemektedir.
---
Dipnotlar:
"2 “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18). 3 “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân çocuk yakıştırıyorlar” (Meryem, 19/90-91).
Fatır 35:42
Onlar var güçleriyle yemin etmişlerdi. Bazıları şöyle dedi: “Cehde eymânihim” kelimeleri, onların Allah adına yaptıkları yemini ifade eder. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Araplar'ın âdeti, babaları ve putları adına yemin etmekti. Onlar ancak işi büyük ve kudreti üstün olduğu zaman o işi tekit etmek için Allah adına yemin ederlerdi. Bundan dolayı onların Allah adına ettikleri yemini, var güçleriyle yapmışlardı. Var güçleriyle yemin etmenin ne mânaya geldiğini daha önce açıklamıştık".
Kendilerine bir uyarıcı gelirse. Bu beyandan maksadın peygamber olduğu söylenmiştir. Herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair; bu âyet onların, dinin emrini, lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri kendilerine açıklayacak bir peygambere muhtaç ve mecbur olduklarına işaret etmektedir, çünkü kendilerine bir uyarıcı gelirse mutlaka ona uyacaklarına ve © bk.el-Enâm, 6/109 ve en-Nür, 24/53. âyetlerinin tefsiri.
68 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESI arkasindan gideceklerine var güçleriyle yemin etmektedirler. Fakat kendilerini peygamberden büyük görerek onu bu işe lâyık bulmadıkları ve dünya işinde onu kendilerinden aşağıda gördükleri için yeminlerini tutmadılar ve dediler ki: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” [ ] Yahut insanların muhtelif yollara girdiklerini gördüklerinde, Hz. Peygamber'e tâbi olmaya yanaşmadılar ve yeminlerini bozdular; zannettiler ki aralarındaki ihtilaf kaldırılacak, fakat ihtilaf kalkmayınca ona tâbi olmayı bıraktılar. Yahut âyet, bizim bilmediğimiz başka bir mânaya gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair. Bazıları bu sözle onların, yahudileri ve hıristiyanları kastettiklerini söyledi. Bütün ümmetleri kastetmiş olmaları da mümkündür. Ancak onlar ümmetlerden birinde hakkı görmüşler ve herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair demişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı. Çünkü yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötülük tuzakları kuruyorlardı. Onların kurdukları tuzaklardan maksat, muhtemelen Resülullah'ı (s.a.) öldürmek ve yurdundan kovmak için kurdukları çeşitli tuzaklardır. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı”. Rivayet edildiği üzere Hz. Peygamber (s.a.) meydana çıkıp insanları Allahın birliği inancına davet ettiğinde, yol başlarına nöbetçiler dikiyorlar ve Resülullah'a (s.a.) gelmeye niyetlenenlere; o büyücüdür, o yalancıdır, o delidir diyerek insanların ona gitmelerine mani oluyorlardı; işte âyette işaret edilen hile ve tuzaklardan maksadın bu olay olması da mümkündür. Bunun dışında onların Hz. Peygambere (s.a.) kurdukları çeşitli tuzaklar, sayılamayacak kadar çoktur.
Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır. Burada işaret edilen şeyin, onların dünyada mâruz kaldıkları çeşitli azap ve ölüm olayları olması mümkündür. Âhirette uğrayacakları azabı da işaret etmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Cenâb-ı Hakk'ın öncekilere uyguladığı yasa, büyüklenip inat ettiklerinde onların köklerini kazımak ve helâk etmekti. Bazıları şöyle dedi: Onlar iman konusunda öncekilere uygulanan yasadan başkasını beklemiyorlar; öncekilere uygulanan yasa da, her ne kadar kabul edilmese ve kendilerine fayda vermese de azabı gördüklerinde iman etmeleri idi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık derler”!, Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın. Bu ilâhi kelâmın çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir: Birincisi, insanlar inatla karşı koyduklarında ve büyüklendiklerinde, Allah'ın köklerini kurutma yasasında -bu helâk etme ve köklerini kurutma farklı şekillerde yapılsa da- değişiklik bulamazsın! [ ] ipki şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde onların ağızlarından çıkan sözlerdir”, “Onların kalpleri hep birbirine benziyor!” Hiç şüphe yok ki onların inkâra dair söyledikleri sözler birebir aynı değildi, sebepleri de değişikti. Sonra Cenâb-ı Hak, sebebi ve inkâr ciheti farklı olsa da bunların sözlerinin onların sözlerine, kalplerinin de birbirine benzediğini haber vermektedir. İşte O'nun, asla değişme ve sapma olmayan kanunu da böyledir; o da sebebi ve inkâr ciheti farklı olsa da köklerinin kazınmasıdır. İkincisi, Allah'ın sizin için koyduğu yasasını ve verdiği hükmünü kaldırmaya ve geri çevirmeye asla yol bulamazsın!, yani insanlar, Allah'ın kendileri için koyduğu yasayı, azaba uğratma ve helâk etme hükmünü geri çevirme imkânını asla bulamazlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar, cehennemden kaçıp kurtulacak bir yer bulamayacaklardır”!, Üçüncüsü, Allah'ın yasasında -ki ondan maksat, onların iman etmelerinin, azabı gördüklerinde ve Allah'ın cezası geldiğinde mümkün olmasıdır- asla bir sapma ve değişiklik bulamazsın, yani onlar ancak çaresiz kaldıklarında kesinlikle iman ederler. Lâkin o zaman iman etmelerinin kendilerine faydası olmaz.
9. “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz Dördüncüsü, farklı da olsa her yasa, bütün nesil ve her ümmet hakkında konulmuştur, işte bunda bir sapma ve değişiklik bulamazsın, En doğrusunu Allah bilir.
(GRES ÉI z I YEN
---
Dipnotlar:
şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”. 122 İşte onların yeri cehennemdir, ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır” (en-
Fatır 35:43
Onlar var güçleriyle yemin etmişlerdi. Bazıları şöyle dedi: “Cehde eymânihim” kelimeleri, onların Allah adına yaptıkları yemini ifade eder. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Araplar'ın âdeti, babaları ve putları adına yemin etmekti. Onlar ancak işi büyük ve kudreti üstün olduğu zaman o işi tekit etmek için Allah adına yemin ederlerdi. Bundan dolayı onların Allah adına ettikleri yemini, var güçleriyle yapmışlardı. Var güçleriyle yemin etmenin ne mânaya geldiğini daha önce açıklamıştık".
Kendilerine bir uyarıcı gelirse. Bu beyandan maksadın peygamber olduğu söylenmiştir. Herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair; bu âyet onların, dinin emrini, lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri kendilerine açıklayacak bir peygambere muhtaç ve mecbur olduklarına işaret etmektedir, çünkü kendilerine bir uyarıcı gelirse mutlaka ona uyacaklarına ve © bk.el-Enâm, 6/109 ve en-Nür, 24/53. âyetlerinin tefsiri.
68 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESI arkasindan gideceklerine var güçleriyle yemin etmektedirler. Fakat kendilerini peygamberden büyük görerek onu bu işe lâyık bulmadıkları ve dünya işinde onu kendilerinden aşağıda gördükleri için yeminlerini tutmadılar ve dediler ki: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” [ ] Yahut insanların muhtelif yollara girdiklerini gördüklerinde, Hz. Peygamber'e tâbi olmaya yanaşmadılar ve yeminlerini bozdular; zannettiler ki aralarındaki ihtilaf kaldırılacak, fakat ihtilaf kalkmayınca ona tâbi olmayı bıraktılar. Yahut âyet, bizim bilmediğimiz başka bir mânaya gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair. Bazıları bu sözle onların, yahudileri ve hıristiyanları kastettiklerini söyledi. Bütün ümmetleri kastetmiş olmaları da mümkündür. Ancak onlar ümmetlerden birinde hakkı görmüşler ve herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair demişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı. Çünkü yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötülük tuzakları kuruyorlardı. Onların kurdukları tuzaklardan maksat, muhtemelen Resülullah'ı (s.a.) öldürmek ve yurdundan kovmak için kurdukları çeşitli tuzaklardır. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurur: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı”. Rivayet edildiği üzere Hz. Peygamber (s.a.) meydana çıkıp insanları Allahın birliği inancına davet ettiğinde, yol başlarına nöbetçiler dikiyorlar ve Resülullah'a (s.a.) gelmeye niyetlenenlere; o büyücüdür, o yalancıdır, o delidir diyerek insanların ona gitmelerine mani oluyorlardı; işte âyette işaret edilen hile ve tuzaklardan maksadın bu olay olması da mümkündür. Bunun dışında onların Hz. Peygambere (s.a.) kurdukları çeşitli tuzaklar, sayılamayacak kadar çoktur.
Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır. Burada işaret edilen şeyin, onların dünyada mâruz kaldıkları çeşitli azap ve ölüm olayları olması mümkündür. Âhirette uğrayacakları azabı da işaret etmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yoksa onlar öncekilere uygulanan yasalardan başkasını mı bekliyorlar? Cenâb-ı Hakk'ın öncekilere uyguladığı yasa, büyüklenip inat ettiklerinde onların köklerini kazımak ve helâk etmekti. Bazıları şöyle dedi: Onlar iman konusunda öncekilere uygulanan yasadan başkasını beklemiyorlar; öncekilere uygulanan yasa da, her ne kadar kabul edilmese ve kendilerine fayda vermese de azabı gördüklerinde iman etmeleri idi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık derler”!, Allah'ın yasalarında asla bir değişme bulamazsın; Allah'ın yasalarında asla bir sapma da bulamazsın. Bu ilâhi kelâmın çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir: Birincisi, insanlar inatla karşı koyduklarında ve büyüklendiklerinde, Allah'ın köklerini kurutma yasasında -bu helâk etme ve köklerini kurutma farklı şekillerde yapılsa da- değişiklik bulamazsın! [ ] ipki şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde onların ağızlarından çıkan sözlerdir”, “Onların kalpleri hep birbirine benziyor!” Hiç şüphe yok ki onların inkâra dair söyledikleri sözler birebir aynı değildi, sebepleri de değişikti. Sonra Cenâb-ı Hak, sebebi ve inkâr ciheti farklı olsa da bunların sözlerinin onların sözlerine, kalplerinin de birbirine benzediğini haber vermektedir. İşte O'nun, asla değişme ve sapma olmayan kanunu da böyledir; o da sebebi ve inkâr ciheti farklı olsa da köklerinin kazınmasıdır. İkincisi, Allah'ın sizin için koyduğu yasasını ve verdiği hükmünü kaldırmaya ve geri çevirmeye asla yol bulamazsın!, yani insanlar, Allah'ın kendileri için koyduğu yasayı, azaba uğratma ve helâk etme hükmünü geri çevirme imkânını asla bulamazlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar, cehennemden kaçıp kurtulacak bir yer bulamayacaklardır”!, Üçüncüsü, Allah'ın yasasında -ki ondan maksat, onların iman etmelerinin, azabı gördüklerinde ve Allah'ın cezası geldiğinde mümkün olmasıdır- asla bir sapma ve değişiklik bulamazsın, yani onlar ancak çaresiz kaldıklarında kesinlikle iman ederler. Lâkin o zaman iman etmelerinin kendilerine faydası olmaz.
9. “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz Dördüncüsü, farklı da olsa her yasa, bütün nesil ve her ümmet hakkında konulmuştur, işte bunda bir sapma ve değişiklik bulamazsın, En doğrusunu Allah bilir.
(GRES ÉI z I YEN
---
Dipnotlar:
şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”. 122 İşte onların yeri cehennemdir, ondan kaçıp kurtulacak bir yer de bulamayacaklardır” (en-
Fatır 35:44
Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki kendilerinden öncekilerin sonu nice olmuş görsünler! Bu ilâhi kelâm da farklı anlamlara gelir. Birincisi, onlar yeryüzünü dolaşmışlar, yalanlamaları ve inatçılıkları yüzünden o insanların başlarına gelen belâları görmüşler, fakat bundan öğüt almamışlar ve bu gördüklerinin onlara faydası olmamıştır.
İkincisi, onların yeryüzünü dolaşmalarına, o insanların başlarına gelenleri görmelerine ve neden o belâlara uğradıklarını düşünmelerine dair emir mahiyetindedir. Onlardan öğüt alın ve onların yaptıklarını yapmaktan vazgeçin!
Üçüncüsü, onlar yeryüzünü dolaşmışlar ve onların kalıntılarını görmüşlerse de bu onlara hiç fayda vermemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
IJKaldı ki onlar bunlardan daha güçlüydüler. Yani onlar sizden daha kalabalık, daha güçlü-kuvvetli ve daha saldırgan insanlardı, ancak başlarına gelen belâyı defetmeye güçleri yetmedi. Ey Mekkeliler, sizin sayınız daha az ve gücünüz-kuvvetiniz daha zayıftır, dolayısıyla başınıza gelecek olan belâyı defetmeye gücünüz yetmez.
Göklerde ve yerde Allah'ın kudretine karşı durabilecek yoktur. Aciz bırakmak, dünyada iki şekilde olur. Birincisi, engel olmaktır. Buna göre Allah şunu söylemektedir: Allah'ın yaptığına engel olmaya ve azabını engellemeye hiç kimsenin gücü yetmez. İkincisi, galip ve baskın gelmek mânasına gelir. Buna göre de Allah şöyle demektedir: Kimse Allaha galip gelemez, O'na baskın çikamaz! Aksine O, yarattiklarina galip ve baskindir. Süphe yok ki O her seyi bilmektedir, her şeye küdirdir.
Fatır 35:45
Şayet Allah insanları yapıp ettikleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı. Yani yaptıkları kötülükler ve isyanlar yüzünden onları cezalandırsaydı yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı. Daha önce Cenâb-ı Hak, “Gerçek şu ki Allah, gökleri ve yeri tutmaktadır” meâlindeki âyette yeryüzü kelimesini belirttiği için burada sadece üzerinde demekle yetinmiştir, bununla yerin sırtında ve yüzünde mânasını kastetmektedir. Yahut insanlar kazandıklarını yerin sırtında kazandıkları için, sırt denildiğinde yerin sırtını anlayacaklarından dolayı sadece onunla yetinmiştir.
Yerin üstünde tek bir canlı bırakmazdı. Bazıları şöyle dedi: Âyetin metninde geçen dâbbe kelimesinden maksat imtihan edilen ve temyiz çağına gelen insanlardır, onlar da özellikle âdemoğullarıdır. Çünkü onlar, çalışma ve kazanma gücüne sahip canlılardır. Cenâb-ı Hak da çalışıp kazanma uğrunda insanların (birbirlerini veya kendilerini) helâk edeceğini belirtmiştir, diğer canlıların aksine insan çalışıp kazanabilme ehliyetinde bir varlıktır. Diğerleri de şöyle dedi: Maksat, insan ve diğer bütün canlılardır. Çünkü diğer canlılar, kendi canlarının ihtiyacı veya kendi menfaatleri için değil, ancak insan için, onun ihtiyaçları için yaratılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur”? “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin emrinize vermiştir”, Diğer varlıklar insanlar için yaratıldığına göre, insanlar helâk edildiğinde, onların ihtiyacı ve menfaati için yaratılan şeyler de helâk edilirler. Seneviler'in" iddia ettikleri gibi, bahsettiğimiz varlıkların helâk edilmesi, hikmetin dışında bir uygulama değildir; onlar ise en sağlıklı (evcil) hayvanı kesip etini yemeyi emretmenin Hakim olan birinin işi olamayacağını iddia ederler. Denildi ki: Hayvanlar, kendileri ve menfaatleri için yaratılmış olunca durum böyledir. Fakat bizim söylediğimiz gibi hayvanlar bizim için ve faydalanmamız için yaratılmış olmasına gelince, bazan bizzat onlardan, bazan da etlerinden yararlanmak caizdir. Bunu yapmak ve böyle yapmayı emretmek hikmetin dışında bir iş değildir. Sonra en sağlıklı (evcil) hayvanların etinden faydalanmakla, zararlı olan ve zarar verenlerinden sakınmak arasındaki fark şudur: Zararlı olmayan ve bize zarar vermeyen hayvanları korumak meşru kılınmıştır; dolayısıyla onların rızkını temin etmek, onları korumak ve gelecek zararları engellemek de bize düşer. Zararlı olan ve zarar veren (vahşi) hayvanlar kendilerini korurlar ve kendi rızıklarını bulurlar, Dolayısıyla mesele bizim dediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat onlara belirlenmiş bir vadeye kadar mühlet veriyor. Yani Allah onları, yeryüzünde yaptıklarıyla hemen sorguya çekmiyor, kendilerine süre veriyor. Onların yaptıklarına son vermelerini istiyor ve onlara verdiği süreye, belirlediği zamana vefa gösteriyor.
Vadeleri dolduğunda ise (herkes anlayacaktır ki) Allah kullarını hakkıyla görüp bilmektedir. Yani Allah onların yaptıklarını, onlar için belirlediği süreyi, ulaştıkları vakti ve verilen süreye vardıklarını görmekte ve bilmektedir, bunlardan habersiz değildir. Aksine onların bütün yaptıklarını bilmektedir. Ancak Cenâb-ı Hak bilmektedir ki, o zarar onlardan kaynaklanmıştır ve yine onlara dönecektir, Allah onları yaratmış ve onlar için belli bir süre tayin etmiştir. Biz bu hususu muhtelif yerlerde zikretmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
' o Onlar, iki şeyin ezeli olduğuna inananlardır; nur ve zulmetin (aydınlık ve karanlığın) kadim ve ezeli olduğunu iddia ederler. Onların muhtelif kolları vardır; Maniler, Mezdekler, Deysâniler ve Merkıyüniler bunlardandır (bk. Şehristâni, el-Milel ve'n-nihal, II, 268281; Tehânevi, Kessáfü ıstılâhåâti’l-fünûn, 1, 541).
Yâsin 36:1
4
Yâsin 36:2
4
Yâsin 36:3
[Süre Başlarındaki Hurüf-i Mukattaa]
Yâ-sin. Hikmet dolu Kur'âma andolsun. Buradaki Yâ-Sin kelimesi hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ey insan, yani ey Muhammed! Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed adına yemin etmektedir: Ey Muhammed! Muhakkak ki bu Kur'ân Allah tarafından indirilmiştir. Bu kelime Habeşçedir. Bazıları şöyle demiştir: O, Tay kabilesi dilinde bir kelimedir. Katâde ise şöyle söylemiştir: O, Allah'ın kendisiyle yemin ettiği Kur'ân'ın isimlerinden biridir: Sen kesinlikle gönderilmiş peygamberlerden birisin. Katâde devamla şöyle demiştir: Kur'ânda geçen hicâ harfleri, Kur'ân'ın isimlerinden biridir?, Bazıları da şöyle dedi: O harfler, sürelerin başlangıç harfleridir. Bazıları da şunları söyledi: O, söze giriş harfleridir, Cenâb-ı Hak sözüne onunla başlamaktadır. Bazıları da, Rabb'in isimlerinden biridir, dedi. Muâz b. Cebel (r.a.) ve Kâb (r.a.) şöyle dediler: Yâ-sin, Allah'ın kendisiyle yemin ettiği Kurânın isimlerinden biridir: Ey Muhammed! Sen kesinlikle gönderilmiş peygamberlerden birisin. “Dosdoğru bir yolda yürümektesin”?. Buradaki Yâ-sin lafzından sonra Hz. Peygambere (s.a.) hitap cümlesinin gelmesi, bu lafızdan maksadın o olduğuna delâlet eder. Çünkü sen kesinlikle gönderilmiş peygamberlerden birisin hitabı, ancak hitaptan önceki lafza ve o isme Yâsin süresi, 83 âyettir ve tamamı Mekkede nâzil olmuştur. o Taberi, Câmi'w'İ-beyân, XIX, 399; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, I, 123.
bağlı olursa doğru bir hitap olur. İkrime şöyle dedi: O, diğer hicâ harfleri gibi sürelerin başlangıç harflerinden biridir. Bazıları da şöyle söyledi: O, Kur'ân'da, âyetlerde ve kitapta bu harflerin okunması sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın yemin ettiği hicâ harflerindir. Çünkü Araplar'ın âdetlerinden biri de şudur: Değeri büyük, hatırı yüce gördükleri her şeye yeminle başlamak.
Şöyle bir soru sorulabilir: İnsanlar Kur'ân'ın Allah'tan geldiğini inkâr ettikleri halde Cenâb-t Hak nasıl Kur'ân üzerine yemin eder?
60 [ ]Buna şöyle cevap verilir: Onlar inkâr etseler de, Kur'ân'ı duyduktan sonra onun benzerini yapmaktan aciz kalmaları itibariyle değerinin büyük ve hatırının yüce olduğunu kabul ediyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “De ki: ‘Bu Kuránin bir benzerini ortaya koymak için insanlar ve cin bir araya gelse...” İkincisi, Cenâb-ı Hak Kur'ân üzerine yemin etmektedir; onlar inkâr ediyor olsalar da Allah'ın Kur'ân üzerine yemin etmesi, kendilerini bunu sorgulamaya mecbur ediyordu. Çünkü onlar ancak değeri büyük ve hatırı yüce olan bir şey üzerine yemin ediyorlardı. Diyorlardı ki: Üzerine Rabb'imizin yemin ettiği bu Kurân nedir? Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “(Bu kitap) izzeti büyük, rahmeti bol olan Allah tarafından indirilmiştir”. Sanki onların sorusu üzerine, “(Bu kitap) izzeti büyük, rahmeti bol olan Allah tarafından indirilmiştir” meğlindeki âyet gelmiş gibidir. Yahut Kur'ân üzerine veya kendilerinde hatırı büyük olan diğer nesneler üzerine yemin etmekte, bu nesnelerin Rabb'i ve sahibi adına yemin niyetini içlerinde gizlemektedirler. Bu, o nesneler adına değil de hakikaten Allah adına yemin etmek doğru olur diyenlerin görüşlerine de uygun düşmektedir. Yemini içlerinde gizledikleri niyete değil de o nesnelere bağlı kılanların, bu yaptıklarının hükmü de söyledigimiz husustur.
Âyetteki hakim ifadesi, muhkem anlamına gelir; âyet-i kerimede tavsif edildiği üzere “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”. Bazıları şöyle dedi: Kur'ân helâl ve haram, vâd ve vaid konularında hiç ihtilaf bulunmayacak derecede muhkemdir, sağlamdır. Bazıları da şöyle dedi: O hakimdir (hikmet doludur), çünkü ona sarılan ve onu gereği gibi yaşayan hikmetli olur.
Sen kesinlikle gönderilmiş peygamberlerden birisin, Cenâba Hak burada, ikisi de aynı mânaya gelmesine rağmen, sen peygambersin dememekte. dir. Allah, “sen peygambersin” sözünde bulunmayan bir şeyi ilâve ederek, sen kesinlikle gönderilmiş peygamberlerden birisin buyuruyor, yani sen daha önce insanların kendilerine iman ve tasdik ettikleri peygamberlerden birisin.
---
Dipnotlar:
o Bu sözü Taberi ve Mâverdi, Mücâhide nispet ederler (Câmi'u'-beyân, XIX, 399; en-Nüket ` o “Deki:"Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için ins ve cin bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar”.
Yâsin 36:4
4. “Sen kesinlikle dosdoğru bir yolda yürümektesin.
Bazıları şöyle dedi: Bu âyetteki müstakim kelimesi, diğer dinler ve sistemler gibi hevâ ve hevese değil, delile ve kanıta dayanan anlamına gelir. Bazılarına göre de müstakim, doğru demektir, doğru bir yol üzerinde yürümektesin anlamına gelir; [ ]yani kendisini Allaha götüren ve esenlik yurduna ulaştıran bir BN yol üzerindesin. Bazıları da şöyle dedi: Müstakim hak, adil ve dosdoğru olan, içinde eğiklik, haksızlık, döneklik ve çarpıklıklar bulunmayan yol demektir. Bu kelimenin, daha önce bahsedilen nübüvvetin ve risâletin niteliği olması da muhtemeldir. Dinin niteliği de olabilir, bu bütün müfessirlerin görüşüdür. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:5
Buradaki “tenzil” kelimesinin sonu üstün, ötre ve esre olmak üzere üç şekilde okunmuştur. Merfü okuyanlar onu mübtedâ, mecrâr okuyanlar da sıfat kabul ederler. Yani izzeti büyük, rahmeti bol olan Allah tarafından indirilen hikmet dolu Kur'ân mânasına gelmek üzere “ve'l-Kur'âni'l-hakimi tenzili'lazizi'r-rahim” x lik xs eioi) diye okudular. Mansüb okuyanlar ise öncesinden bağımsız bir cümle kabul ederler, çünkü cümle ondan sonrasıyla tamamlanmaktadır.
Âyetin mânası şöyle olur: Cenâb-ı Hakk'ın üzerine yemin etmiş olduğu bu Kur'ân izzeti büyük, rahmeti bol olan Allah tarafından indirilmiştir, yani O'nun katından indirilmiş ve muhkem kılınmıştır. Cenâb-ı Hak kendine Aziz, Rahim, Azim, Latif, Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir diye isim vermiştir. Halbuki dünyada aziz olmakla nitelenen biri merhametli olmakla nitelenmez, azim olmakla nitelenen de latif olmakla nitelenmez. Aynı şekilde zâhir olmakla nitelenen, bâtın olmakla ve evvel olmakla nitelenen de âhir olmakla nitelenmez. Bu durum, yaratılanların nitelendiği vasıflarla, şanı yüce ve mübarek olan Allah'ın nitelendiği sıfatların aynı olmadığının bilinmesi içindir. Çünkü söylediğimiz gibi yaratıklardan birinin bir nitelikle nitelenmiş olması halinde (onun aksi olan) diğer bir niteliğin ona verilmesi uygun olmaz. Anlaşılmaktadır ki, şanı yüce ve mübarek olan Allah'ın nitelendiği sıfatlar yaratılanların nitelendiği sıfatlardan farklıdır. Cenâb-ı Hak böyle benzerliklerden yüce, pek çok yücedir.
Yâsin 36:6
(Bu kitap) ataları uyarılmamış bulunan bir toplumu uyarasın diye indirilmiştir. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir”, Bazıları şöyle dedi: Ataları âyetlerle uyarıldığı gibi -ancak onlar gafil ve ümmi (cahil) oldukları için kabul etmemişlerdi- senin de kavmini uyarman için gönderilmiştir. Bazıları da şöyle dedi: [ ]Daha önce ataları uyarılmayan ümmi bir kavmi uyarman için gönderilmiştir. Bazıları şöyle söyledi: Daha önce ümmiler için bir uyarı yapılmamıştı, dolayısıyla Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Ümmi olan kavmini uyarman için gönderilmiştir, daha önce onların ümmi ataları uyarılmamıştı. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmuştur: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacakları9 “Bunun iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, âyetteki “mâ” harfi, “ellezi” mânasında kullanılmıştır. Buna göre âyet, ataları da uyarılan bir toplumu uyarman için mânasına gelir. Yani Cenâb-ı Hak, onların ataları uyarıldığı gibi, kendilerinin de uyarılması için gönderildiğini haber vermektedir, diğer peygamberler onların atalarını uyardığı gibi Hz. Peygamber de onları uyarmaktadır. Âyetteki “mâ” harfinin, olumsuzluk mânasına gelmesi de mümkündür. Yani daha önce ataları uyarılmamış olan bir kavmi uyarman için” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 627ab).
na dair var güçleriyle yemin etmişlerdi””, “O, senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarman için Rabb'in tarafından gönderilen hak kitaptır”", “Senden önce onlara uyarıcı göndermemiştik”!?, yani senden önce onlara uyarıcı bir elçi göndermedik. Meselenin aslı şudur: Cenâb-ı Hak, uyarının onların atalarına fayda vermediği gibi onlara da fayda vermeyeceğini haber vermektedir, çünkü onlar gafildirler. Sonra uyarmak, muhtemelen âhiret hayatında cehennemle ve cehennem azabıyla yapılır. Dünyada onlara gösterilen mücizelerle ve bu yolda yapılan savaşla uyarılmaları da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:7
Bu beyan, İblise söylenen bir sözdür, çünkü Cenâb-ı Hak meâlen şöyle söylemişti: “Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduracağım!””, “Cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım”"”, yani işte bu söz, hak ve gerçek oldu. Bu âyetin, bazı müfessirlerin söylediği kişiler hakkında olması da muhtemeldir: Bir grup insan Resülullah'ı (s.a.) öldürmeye, eziyet etmeye niyetlenmişlerdi. Cenâb-ı Hak da bir veya ikisi dışında onları helâk eyledi. Bu âyetin Hz. Peygamber'i (s.a.) inkâr eden, onun risâletini reddeden ve ona tâbi olmayı terkeden herkes hakkında gelmiş olması da mümkündür. Hiç şüphe yok ki kendilerine peygamber gönderilenlerin çoğu böyle idi!5 ve bu ceza onlara âhirette verilecektir. (JYahut bu âyet, asla iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği belli bir kavim hakkındadır. Görmez misin ki bunun hemen arkasından meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kendilerini uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler”6, Sonra “Kesinlikle cehennemi onlarla dolduracağım” meâlindeki âyetle andolsun ki onların çoğu hakkında o söz (azap) gerçekleşecektir; çünkü onlar iman etmeyecekler anlamındaki ilâhi kelâm, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak cehennemi bahsettiği kişilerle dolduracağını vâdetmektedir; bu durumda Mütezile'ye sorulur: Allah vâdine vefa göstermeyi dilemiş midir, dilememiş midir? Eğer, dilememiş derlerse, kendilerine şöyle denilir: Öyleyse Allah, vâdinde durmamayı dilemiştir. Bu ise, sözün en vahşisi ve en aşırısıdır. Şayet onlar, Allah vâdinde vefa göstermeyi dilemiştir derlerse, bu durumda şunu da söylemeleri gerekir: Allah onların fiillerini yapmalarını dilemiştir, dolayısıyla onlara bizim sözümüzün gereği uygulanmıştır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yâsin 36:8
Buradaki ilk âyet temsili bir anlama gelebileceği gibi hakikat mânasına da gelebilir. Eğer temsili mânada kullanılmış ise, o zaman Cenâb-ı Hak onları cimrilikte fukaraya, yoksullara ve Resülullah'ın (s.a.) ashabından ihtiyaç sahiplerine el uzatmamakla nitelemektedir. Bu aynen şu meâldeki âyet gibidir: “Eli sıkı olma!” Allah cimrilikten, infak etmemekten ve eli bağlanmış olduğu için infaka gücü yetmeyen biri gibi olmasını peygamberine yasaklamıştır. Âyetteki elin bağlı olması ifadesi hakiki anlamda değil, infaktan uzak durmak mânasında kullanılmıştır. Buna göre âyetin onları cimrilikle ve infaktan uzak durmakla tavsif etmiş olması mümkündür.
Eğer elin boyna bağlanması ifadesi hakiki mânada kullanılmış ise, o zaman tefsircilerin söyledikleri anlama gelmesi muhtemeldir: Allah lânet eylesin Ebü Cehil, Muhammed'i (s.a.) görürse mutlaka onun başını yaracağına yemin etmişti. Hz. Peygamber (s.a.) namaz kıldığı sırada Ebü Cehil elinde bir taşla geliyor, )Resülullah'ın (s.a.) başına vurmak üzere taşı kaldırıyor, ancak eli boynuna düşüyor, taş da eline yapışıyor. Arkadaşlarının yanına gittiğinde, bu hali gören bir başkası, onu ben öldüreceğim, diyerek taşı alır, Hz. Peygamber'e (s.a.) yaklaştığında gözleri dümdüz olur ve Resülullah'ı (s.a.) göremez, fakat onun Kur'ân okumasını işitir. O da arkadaşlarının yanına döner, ancak onlar seslenmeden kendilerini göremez", İşte bunun üzerine Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik meâlindeki âyet nâzil oldu.
Âyet eğer hakikat mânasında ise, bunun âhirette olması da mümkündür. Bu, şu ilâhi beyanlara benzemektedir: “O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler””, “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak!” Bu durumda set çektik sözü, onlar için set çekeceğiz mânasına gelir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. İsâ için şöyle buyurdu: “Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi söyledin? dedi...', yani Allah bunu ona kıyâmet günü söyleyecektir, dünyadaki olayın akabinde söylemiş değildir. Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik ve onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik meâlindeki âyetler de âhirette gerçekleşecek bir hâdisedir, yani bunu onlara âhirette yapacağız, demektir.
Fakat onların Resülullah'a (s.a.) yapmak istedikleri kötülükten dolayı Cenâb-ı Hakk'ın onlara dünyada böyle bir şeyi yapmış olması da mümkündür; nitekim onlar ne önünden, ne arkasından ve ne de başka bir cihetten Resülullah'a (s.a.) yaklaşmak imkânını bulamadılar.
Yahut onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik; artık görmezler. Bu ilâhi beyanın temsili bir anlamda kullanılmış olması da muhtemeldir, yani biz onlarla hak arasında önden ve arkadan set çektik, böylece gözlerini perdeledik, artık onlar ebediyen hakkı 8 o bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 407; Râzi, Mefâtihu'l-gayb, XXVI, 44.
göremezler. Buna benzer âyetler Kur'ân-ı Kerim'de çoktur. En doğrusunu Allah bilir. (1Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik. Bu beyanda belirtilen şudur: Halkanın bir ucu boyunda öbür ucu eldedir, böylece sağ el boyna bağlanmış durumdadır. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafı da bu mânayı doğrulayıcıdır: Biz onların sağ ellerini zincirle bağladık? Başka bir mushaf da, “ellerini zincirle bağladık” şeklindedir”. Bu yüzden kafaları yukarı kalkık durmaktadır. Bazıları şöyle dedi: Başları göğe doğru kalkık durumdadır. Çünkü insanın boynu çenesinden bağlandığı zaman hali böyle olur, aşağıya doğru bakamaz. Bundan dolayı deve su içtiğinde, başını dikti denilir. Bazıları şöyle dedi: “İkmâh” kelimesi gözlerini indirmek demektir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Mukmah” başını yukarı kaldırıp gözlerini indiren mânasına gelir”. Buna başını kaldırdıktan sonra omuzunu indiren mânası da verilmiştir. Dolayısıyla âyet, elleri boyunlarına bağlanmış anlamına gelir.
Bu fiil gayın harfi ile de, ayın harfi ile de okunmuştur. Gayın (9 harfi ile okunduğunda “Bişâvet” mastarından gelir. Ayın harfi ile okununca da, “Allahın mesajını görmezden gelen” meâlindeki âyetle aynı anlama gelir, yani Allah'tan yüz çevirmek demektir.
[İnsanlara Ait Fillerin Yaratılması]
Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik. Bu ilâhi beyanla istidlâl edilen iki mâna Mütezile'nin aleyhine delildir. Çünkü bu âyette geçen “perdeleme” fiilini her ne kadar onlar yapmışlarsa da, Cenâb-ı Hak onu kendine nispet etmektedir. Buradan, insanların işledikleri fiilleri Allah'ın yarattığına istidlâl edilmesi de caizdir.
Üye Yeli eleği IE glé pe
---
Dipnotlar:
“O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da “Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi “Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?’ buyurduğu zaman o şu cevabı verir: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz”.
Yâsin 36:9
Buradaki ilk âyet temsili bir anlama gelebileceği gibi hakikat mânasına da gelebilir. Eğer temsili mânada kullanılmış ise, o zaman Cenâb-ı Hak onları cimrilikte fukaraya, yoksullara ve Resülullah'ın (s.a.) ashabından ihtiyaç sahiplerine el uzatmamakla nitelemektedir. Bu aynen şu meâldeki âyet gibidir: “Eli sıkı olma!” Allah cimrilikten, infak etmemekten ve eli bağlanmış olduğu için infaka gücü yetmeyen biri gibi olmasını peygamberine yasaklamıştır. Âyetteki elin bağlı olması ifadesi hakiki anlamda değil, infaktan uzak durmak mânasında kullanılmıştır. Buna göre âyetin onları cimrilikle ve infaktan uzak durmakla tavsif etmiş olması mümkündür.
Eğer elin boyna bağlanması ifadesi hakiki mânada kullanılmış ise, o zaman tefsircilerin söyledikleri anlama gelmesi muhtemeldir: Allah lânet eylesin Ebü Cehil, Muhammed'i (s.a.) görürse mutlaka onun başını yaracağına yemin etmişti. Hz. Peygamber (s.a.) namaz kıldığı sırada Ebü Cehil elinde bir taşla geliyor, )Resülullah'ın (s.a.) başına vurmak üzere taşı kaldırıyor, ancak eli boynuna düşüyor, taş da eline yapışıyor. Arkadaşlarının yanına gittiğinde, bu hali gören bir başkası, onu ben öldüreceğim, diyerek taşı alır, Hz. Peygamber'e (s.a.) yaklaştığında gözleri dümdüz olur ve Resülullah'ı (s.a.) göremez, fakat onun Kur'ân okumasını işitir. O da arkadaşlarının yanına döner, ancak onlar seslenmeden kendilerini göremez", İşte bunun üzerine Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik meâlindeki âyet nâzil oldu.
Âyet eğer hakikat mânasında ise, bunun âhirette olması da mümkündür. Bu, şu ilâhi beyanlara benzemektedir: “O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler””, “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak!” Bu durumda set çektik sözü, onlar için set çekeceğiz mânasına gelir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. İsâ için şöyle buyurdu: “Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi söyledin? dedi...', yani Allah bunu ona kıyâmet günü söyleyecektir, dünyadaki olayın akabinde söylemiş değildir. Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik ve onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik meâlindeki âyetler de âhirette gerçekleşecek bir hâdisedir, yani bunu onlara âhirette yapacağız, demektir.
Fakat onların Resülullah'a (s.a.) yapmak istedikleri kötülükten dolayı Cenâb-ı Hakk'ın onlara dünyada böyle bir şeyi yapmış olması da mümkündür; nitekim onlar ne önünden, ne arkasından ve ne de başka bir cihetten Resülullah'a (s.a.) yaklaşmak imkânını bulamadılar.
Yahut onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik; artık görmezler. Bu ilâhi beyanın temsili bir anlamda kullanılmış olması da muhtemeldir, yani biz onlarla hak arasında önden ve arkadan set çektik, böylece gözlerini perdeledik, artık onlar ebediyen hakkı 8 o bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 407; Râzi, Mefâtihu'l-gayb, XXVI, 44.
göremezler. Buna benzer âyetler Kur'ân-ı Kerim'de çoktur. En doğrusunu Allah bilir. (1Biz onların boyunlarına çenelerine kadar dayanan halkalar geçirdik. Bu beyanda belirtilen şudur: Halkanın bir ucu boyunda öbür ucu eldedir, böylece sağ el boyna bağlanmış durumdadır. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafı da bu mânayı doğrulayıcıdır: Biz onların sağ ellerini zincirle bağladık? Başka bir mushaf da, “ellerini zincirle bağladık” şeklindedir”. Bu yüzden kafaları yukarı kalkık durmaktadır. Bazıları şöyle dedi: Başları göğe doğru kalkık durumdadır. Çünkü insanın boynu çenesinden bağlandığı zaman hali böyle olur, aşağıya doğru bakamaz. Bundan dolayı deve su içtiğinde, başını dikti denilir. Bazıları şöyle dedi: “İkmâh” kelimesi gözlerini indirmek demektir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Mukmah” başını yukarı kaldırıp gözlerini indiren mânasına gelir”. Buna başını kaldırdıktan sonra omuzunu indiren mânası da verilmiştir. Dolayısıyla âyet, elleri boyunlarına bağlanmış anlamına gelir.
Bu fiil gayın harfi ile de, ayın harfi ile de okunmuştur. Gayın (9 harfi ile okunduğunda “Bişâvet” mastarından gelir. Ayın harfi ile okununca da, “Allahın mesajını görmezden gelen” meâlindeki âyetle aynı anlama gelir, yani Allah'tan yüz çevirmek demektir.
[İnsanlara Ait Fillerin Yaratılması]
Onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik, böylece gözlerini perdeledik. Bu ilâhi beyanla istidlâl edilen iki mâna Mütezile'nin aleyhine delildir. Çünkü bu âyette geçen “perdeleme” fiilini her ne kadar onlar yapmışlarsa da, Cenâb-ı Hak onu kendine nispet etmektedir. Buradan, insanların işledikleri fiilleri Allah'ın yarattığına istidlâl edilmesi de caizdir.
Üye Yeli eleği IE glé pe
---
Dipnotlar:
“O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da “Allah, “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi “Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?’ buyurduğu zaman o şu cevabı verir: Hâşâ! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz”.
Yâsin 36:10
2 o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 403.
En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi beyan, iman etmeyeceklerini Allah'ın bildiği bir kavim hakkında nâzil olmuştur; Cenâb-ı Hak, resülüne bunu haber vermektedir ve bu husus aynen Allah'ın söylediği gibi gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bu da peygamberlik alâmetlerinden biridir. Onların inkârları devam ettiği sürede iman etmemiş olmaları muhtemeldir, tıpkı şu ilâhi beyanda oldugu gibi, “Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez”, İnkârcılar inkârlarına devam ettikleri sürece zâlimdirler, ÖZE ÇİY GAZIN G: SİN ÉI 338 ud
Yâsin 36:11
Sen ancak o Zikr'e uyanı ve görmediği halde Rahmân'dan korkanı uyarabilirsin. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilâhi beyanın anlamı şudur: Ancak Zikre (Kurâna) uyana ve senin davet ettiğin şeyi kabul edene uyarmak fayda verir. Yoksa hakikatte Zikre uyan da uymayan da, Rahmândan korkan da korkmayan da uyarılır. Yahut senin uyarman, ancak Zikre uyan ve Rahmândan korkana fayda verir, Zikre uymayan ve Rahmândan korkmayana ise fayda vermez. Veyahut bu âyette, Hz. Peygamber'in (s.a.) Zikre uymayanı uyarması yasaklanmamakta, uyarmayı o iki gruptan birini bırakıp diğerine tahsis etmemekte, sadece Zikre uyanı uyardığı haber verilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetteki “zikir” kelimesinden maksat, ya Kur'ândır, ya da okunan başka bir şeydir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Öğüt vermeye devam et, Zira öğüt inananlara fayda verir””. Görmediği halde Rahmân'dan korkan. Bu beyanın anlamı şöyledir: Görmedikleri, olaya muttali olmadıkları halde sadece kendilerine ulaşan haberlerden ve rivayetlerden etkilenerek Rahmândan korkanlar yahut Cenâb-ı Hakk'ın hükümranlığının ve kudretinin izlerini görerek O'ndan korkanlar ve O'nun azabından ve intikamından korkanlar... En doğrusunu Allah bilir.
İşte böylesini hem bir af hem de değerli bir ödülle müjdele.
Muhtemeldir ki affedilmekle müjdeleme, geçmişte yaptıkları günahlardan ve kusurlardan vazgeçtiklerinde bağışlanacakları anlamındadır. Yahut her ne kadar ne fiilde ve ne de sözde Rab'lerine muhalefet etmeyeceklerine genelde inansalar da, bu süre zarfında işlemiş oldukları kusurlarının bağışlanacağı anlamındadır; çünkü her mümin, şehvetin baskısı yüzünden veya Allah'ın af ve rahmetine güvenerek bazı hallerde kusur işlese ve Rabb'ine muhalefet etse bile her türlü ahvalde Rabb'ine muhalefet etmemenin, imanının aslı olduğuna inanır. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:12
Şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki insanlara delil olarak değil, öldüklerinde onları dirilteceğini haber vermek maksadıyla böyle söylemektedir.
67 (İOnların gelecek için yaptıkları her şeyi ve bıraktıkları her izi de yazıyoruz; Müfessirler genelde şöyle bir yorum yapmıştır: Onların gelecek için yaptıkları her şeyi yazıyoruz, yani yaşarken yaptıkları hayrı ve şerri ve işledikleri her şeyi yazıyoruz. Onların izlerini de yazıyoruz, yani yaşarken hayır ve şerre dair icat ettikleri âdetlerden ölümlerinden sonra insanlar tarafından uyulanları da yazıyoruz. Bir rivayette bu husus şöyle ifade edilmiştir: “Kim güzel bir çığır açar da ona uyulursa, kendisine onun sevabı ile birlikte kıyâmet gününe kadar ona uyan insanların alacakları sevap kadarı da eklenir; bunların alacakları sevaptan da hiçbir şey eksilmez. Kim de kötü bir çığır açar ve ona uyulursa, kendisine onun günahı ile birlikte kıyâmet gününe kadar ona uyan insanların aldıkları günah kadarı da eklenir; bunların günahlarından da hiçbir şey eksilmez”#, Cenâb-ı Hak da bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: “O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey hakkında bilgi verilecektir”. Bazıları şöyle dedi: Bıraktıkları her izi, yani hayır ve şerle ilgili olarak attıkları her adımı, demektir. Katâde şöyle dedi: Ey âdemoğlu! Allah eğer senin hakkındaki herBu konuda Hz. Ali'nin (r.a.) ve Ebü Said el-Hudri'nin (r.a.) şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: Ensârın evleri Mescid-i Nebi'den uzakta idi, evlerini Mescid-i Nebi'ye yakın bir yere nakletmek istemişlerdi, işte bunun üzerine şüphesiz ölüleri diriltecek olan biziz. Onların gelecek için yaptıkları her Şeyi ve bıraktıkları her izi de yazıyoruz meâlindeki âyet geldi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onlara, “Şüphesiz izleriniz yazılacak” buyurdu”, Bunun üzerine ensâr, evlerini nakletmekten vazgeçti. Eğer bu rivayet sabitse, âyetteki izlerden maksadın atılan adım olduğunu söyleyenlere delil olur.
Aslında biz her şeyi apaçık bir ana kitaba kaydetmekteyiz. Yani insanların hayır ve şer olarak yaptıkları her şey apaçık bir “ana kitab”a yazılmıştır ve mahfüzdur, Apaçık ana kitap ifadesinden maksat, muhtemelen dünyada işledikleri amellerinin yazıldığı kitaptır, tıpkı şu âyette buyurulduğu gibi: “Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde”?. Yani amellerinin yazıldığı kitaplarıyla birlikte çağıracağımız günde. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bu âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kimlerin amel defterleri sağından verilirse” Apaçık ana kitap ifadesiyle “ümmülkitap” yani levh-i mahfüz da kastedilmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:13
Cenâb-ı Hakk'ın, o şehir halkını kendi kavmine örnek göstermesini resülüne emretmesi iki mânaya gelebilir. Birincisi, kendilerine elçiler gönderilen o şehir halkının, elçileri yalanlayanların ve onlara kötü muamele edenlerin başlarına gelen şeyin haberleri bunlara kadar gelmişti, ancak onlar bunu unutmuşlar ve gaflete düşmüşlerdi. İşte Cenâb-ı Hak, onların yaptıkları gibisini yapmaktan ve Resülullah (s.a.) kötü muamele etmekten kaçınmaları için insanlara bunu hatırlatmasını emretmektedir.
İkincisi, onların elçilere kötü muamele etmeleri sebebiyle başlarına gelen felâketlere dair haberleri bunlara ulaşmamış olabilir, Cenâb-ı Hak da insanlara bunu bildirmesini, onu kendilerine açıklamasını emretmektedir, böylece onlar M o Tirmizi, “Tefsir” 36/1; ayrıca bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 410; İbnü'l-Cevzi, Zâdü'lmesir, VII, 8. 32 “Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğramayacaklar” (el-İsrâ, 17/71.
84 TE'VÍLATÜ'L-KUR'ÁN TERCÜMESİ da bunu kitap ehline sorarlar ve kitap ehli de kitaplarinda yazili olan seyi onlara anlatırlar. Onlar da, Resülullah'ın (s.a.) verdiği haberlerin doğru olduğunu anlar ve eskilerin elçilere yaptıkları kötü muamelenin benzerini yapmaktan sakınırlar. Kur'ân-ı Kerimde belirtilen haberler ve kıssalar, bu iki mânada anlaşılmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Ji G TOE ayi iy Diii ELE Tee laya pasi]
Yâsin 36:14
14. “Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar “Biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.”
15. “Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: “Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değil; siz sadece yalan söylüyorsunuz!”
Yâsin 36:15
14. “Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar “Biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.”
15. “Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: “Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değil; siz sadece yalan söylüyorsunuz!”
Yâsin 36:16
16. “Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
17. “Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir.”
Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Yani üçüncü bir elçi ile o ikisini güçlendirdik. Bu konuda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara ilk elçi olarak Meryem oğlu Îsâ gönderilmişti; Hz. Îsâ (s.a.) onları tevhide davet etmiş ve bunun için de kendilerine deliller ve kanıtlar göstermişti, fakat onlar, ne dediğini anlamıyoruz diyerek Hz. İsâ'yı (s.a.) yalanlamışlardı. Arkasından onlara iki elçi daha gönderdi, ilk elçi onlara dedi ki: Bunlar, sizden önce deyin: Biz ölüleri diriltiriz. Ben onlara şöyle diyorum: Ben bunu yapamam! EZ] Onu bir üçüncüyle destekledik, yani üçüncü bir elçi ile onu güçlendirdik ve kuvvetlendirdik. Onlar, bu söylenenleri yaptılar. O zaman insanlar şöyle dediler: Bu sözlerle siz bize kötülük yapmak istiyorsunuz yahut bize karşı anlaştınız... Hemen yakalandılar, işkence edildiler ve öldürüldüler. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüdür”. Bazıları şöyle demiştir: Onlara önce iki elçi göndermişti, insanlar onları yalanlayınca üçüncü bir elçi daha gönderdi. Onu bir üçüncüyle destekledik, yani o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile destekledik, yani o ikisini güçlendirdik. Bazıları bu kelimeyi şeddesiz olarak “azeznâ” diye okudu, bu da onlara galip geldik mânasına gelir. Fakat rivayet edildiğine göre onlar, yani elçiler hep birlikte yakalanıp öldürüldüler. Öldürülüp yok edilen biri nasıl galip gelebilir? Öldürülen biri nasıl güçlendirilmiş olabilir? Bu durum, kelimeyi şeddesiz okuyanın kırâatinin zayıf olduğunu, ilkinin (şeddeli kırâatin) daha doğru olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar “Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler. Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. İnkârcılar, şu sözlerle elçilere karşı çıkmaya devam ettiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değildir. Mekkeliler de Resülullah (s.a.) için buna benzer sözler söylemişlerdi: O büyücüdür, o delidir, o yalancıdır, Allah'a iftira etmektedir...
Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Elçiler, onların iman etmelerinden ve kendilerini tasdik etmelerinden ümitlerini kesince, onları Allah'a havale ettiler ve Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulundular. Dediler ki: Bizim size deliller ve mücizelerle gönderildiğimizi hiç şüphesiz Allah bilmektedir.
Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir. Yani sizin bizi kabul etmemenizden ve elçiliğimizi reddetmenizden dolayı bize bir şey olmaz, ancak bu sizin aleyhinize olacaktır.
Gi çal liz é Bu elçileri kimin gönderdiği konusunda müfessirler arasında iki görüş vardır. Birincisi, onları gönderen Allah'tır. Bu, Kur'ân'ın zâhirine de uygun düşmektedir. Bu görüş, İbn Abbâs, Kâb ve Vehbden rivayet edilmiştir. İkincisi, onları gönderen Hz. İsâdır; buna rağmen bu göndermenin Allaha nispet edilmesi caizdir, çünkü onlar Allah'ın elçisinin elçileri idi. Bu, Katâde ve İbn Cüreyc'in sözüdür.
86 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESI
Yâsin 36:17
16. “Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.
17. “Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir.”
Biz kendilerine iki kişi göndermiştik ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Yani üçüncü bir elçi ile o ikisini güçlendirdik. Bu konuda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara ilk elçi olarak Meryem oğlu Îsâ gönderilmişti; Hz. Îsâ (s.a.) onları tevhide davet etmiş ve bunun için de kendilerine deliller ve kanıtlar göstermişti, fakat onlar, ne dediğini anlamıyoruz diyerek Hz. İsâ'yı (s.a.) yalanlamışlardı. Arkasından onlara iki elçi daha gönderdi, ilk elçi onlara dedi ki: Bunlar, sizden önce deyin: Biz ölüleri diriltiriz. Ben onlara şöyle diyorum: Ben bunu yapamam! EZ] Onu bir üçüncüyle destekledik, yani üçüncü bir elçi ile onu güçlendirdik ve kuvvetlendirdik. Onlar, bu söylenenleri yaptılar. O zaman insanlar şöyle dediler: Bu sözlerle siz bize kötülük yapmak istiyorsunuz yahut bize karşı anlaştınız... Hemen yakalandılar, işkence edildiler ve öldürüldüler. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüdür”. Bazıları şöyle demiştir: Onlara önce iki elçi göndermişti, insanlar onları yalanlayınca üçüncü bir elçi daha gönderdi. Onu bir üçüncüyle destekledik, yani o iki elçiyi üçüncü bir elçi ile destekledik, yani o ikisini güçlendirdik. Bazıları bu kelimeyi şeddesiz olarak “azeznâ” diye okudu, bu da onlara galip geldik mânasına gelir. Fakat rivayet edildiğine göre onlar, yani elçiler hep birlikte yakalanıp öldürüldüler. Öldürülüp yok edilen biri nasıl galip gelebilir? Öldürülen biri nasıl güçlendirilmiş olabilir? Bu durum, kelimeyi şeddesiz okuyanın kırâatinin zayıf olduğunu, ilkinin (şeddeli kırâatin) daha doğru olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar “Biz size gönderilmiş elçileriz' dediler. Diğerleri ise şöyle karşılık verdiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. İnkârcılar, şu sözlerle elçilere karşı çıkmaya devam ettiler: Siz de ancak bizler gibi insanlarsınız. Hem Rahmân herhangi bir şey indirmiş değildir. Mekkeliler de Resülullah (s.a.) için buna benzer sözler söylemişlerdi: O büyücüdür, o delidir, o yalancıdır, Allah'a iftira etmektedir...
Rabb'imiz biliyor ki, dediler, biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Elçiler, onların iman etmelerinden ve kendilerini tasdik etmelerinden ümitlerini kesince, onları Allah'a havale ettiler ve Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulundular. Dediler ki: Bizim size deliller ve mücizelerle gönderildiğimizi hiç şüphesiz Allah bilmektedir.
Bize düşen, açıkça tebliğ etmekten ibarettir. Yani sizin bizi kabul etmemenizden ve elçiliğimizi reddetmenizden dolayı bize bir şey olmaz, ancak bu sizin aleyhinize olacaktır.
Gi çal liz é Bu elçileri kimin gönderdiği konusunda müfessirler arasında iki görüş vardır. Birincisi, onları gönderen Allah'tır. Bu, Kur'ân'ın zâhirine de uygun düşmektedir. Bu görüş, İbn Abbâs, Kâb ve Vehbden rivayet edilmiştir. İkincisi, onları gönderen Hz. İsâdır; buna rağmen bu göndermenin Allaha nispet edilmesi caizdir, çünkü onlar Allah'ın elçisinin elçileri idi. Bu, Katâde ve İbn Cüreyc'in sözüdür.
86 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESI
Yâsin 36:18
5118. “(inkârcılar) şu karşılığı verdiler: “Doğrusu sizin yüzünüzden üzerimize uğursuzluk geldi. Eğer vazgeçmezseniz, biliniz ki sizi taşlayacağız ve tarafımızdan size acı veren bir işkence yapılacaktır”
(İnkârcılar) şu karşılığı verdiler: Doğrusu sizin yüzünüzden üzerimize uğursuzluk geldi. Onların bu sözleri, başlarına azap ve zorluktan bir şeyler geldiğine, sonunda bunu onların uğursuzluğuna hamlettiklerine işaret eder. İnkârcıların başına gelen belâları elçilerin uğursuzluğuna hamletmeleri eski âdetleridir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle söylemektedir: “Şöyle cevap verdiler: Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz””, “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince “Bu bizim hakkımızdır? derler”,
Yâsin 36:19
Onlar da dediler ki: Uğursuzluğunuz kendinizdendir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Bu inat ve yalanlamaya devam ettiğiniz müddetçe, sizin uğursuzluğunuz kendinizden gelmektedir. Müfessirler, âyette bahsedilen şehrin Antakya olduğunu, o elçileri Antakyalılar'a gönderenin İsâ aleyhisselâm olduğunu belirtirler. Ancak biz bunu bilmiyoruz ve bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Onlar da dediler ki: Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildi diye öyle mi? Hayır! Siz sınırı aşmış bir topluluksunuz. Bazıları şöyle dedi: Nerede olursanız olun, nereye giderseniz gidin, bu halinizi devam ettirdiğiniz sürece uğursuzluğunuz sizinle beraber olacaktır. Bazıları da şöyle dedi: Size öğüt verildiğinde öğüdü kabul etmediğiniz için uğursuzluğunuz kendinizdendir. Burada başka bir ihtimal da şudur: Başınıza gelenler, sizin alnınıza yazılmıştı, Allah adına size öğüt verildi diye bizi uğursuzluk sebebi olarak gördünüz, siz sınırı aşmış bir topluluksunuz.
Yâsin 36:20
Bütün müfessirler şöyle dediler: O adamın ismi Habibu'n-Neccàr idi, İsrâiloğulları'ndandı ve bir mağarada Allah'a ibadetle meşguldü. [ ]Elçilerin geldiğini duyunca, mağaradan şehre indi ve söylediğini söyledi. Ancak onun kim olduğunu biz bilmiyoruz, ismini bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Sonra, şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi meâlindeki âyetin, koşan adamın, elçileri ve onların dinini beğendiği ve insanları elçilere tâbi olmaya davet ettiği mânasına gelmesi de muhtemeldir. Yahut o, gizlice mümin ve müslim biri idi, elçilerin öldürüleceği haberini alınca, onlara acıdığından dolayı öldürülmemeleri için koşarak oraya gelmiş ve şöyle demişti: Ey kavmim! Bu elçilere uyun.
xl rojos geTeli efe. y 5
Yâsin 36:21
Yani doğru yola uyun, doğru yol uyulması gereken yoldur. Doğru yola uymanızdan dolayı sizden ücret istenmemektedir ki, o ücreti ödemek zorunda olmanız sizi doğru yola uymaktan alıkoysun! Yahut denmektedir ki, bu elçilere uyun, bilin ki onlar doğru yoldadırlar, onlar sizden ücret istemiyorlar, dünyada şan ve şeref de aramıyorlar. Çünkü buna ücret istemeyen herkes doğru yoldadır ve kendisine uyulur. Bu durum, bu işler için ücret istenmesi halinde, ona uymayan insanın mâzur sayılacağına işaret etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı da böyledir: “(Resülüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?”, yani o sizden ücret istemiyor ki, ücretin ağır gelmesinden dolayı onu kabul etmekten ve ona uymaktan sizi engellesin! Bu âyet, Kur'ân ve ilim öğretme karşılığında ücret almanın mübah olduğunu söyleyenlerin iddialarını çürütmekte ve o iddianın bâtıl olduğunu ifade etmektedir. Çünkü bunları ücretsiz öğretmeyince, her çeşit ücretle de onu öğretmeyecek demektir. Bunda ise dinin ve hükümlerinin iptali söz konusudur, insanlara da bu hükümlere uymamak konusunda ruhsat vermektir. Bu ise çok kötü ve çirkin bir iştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:22
Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların Allah dışında taptıkları putlara dönmeyi ve Allaha ibadeti bırakmayı istemelerinden dolayı onlara karşı getirilen bir delil mânasına gelir; onlara şöyle demektedir: Siz, Allah'a yaklaştıracakları ümidiyle şu putlara tapıyorsunuz da, ben, sizin yaklaşmayı arzu ettiğiniz o mâbuda neden kulluk etmeyeyim?
IJİkincisi, onlara öğüt vermek ve uyarmak mânasına gelir. Yani siz de biliyorsunuz ki, kendisine kulluk yapılmaya lâyık olan, bizi yaratan ve yoktan varedendir, bizi yaratmayan ve yoktan varetmeyen değil! Yine biliyorsunuz ki, bizi yaratan ve yoktan vareden Allah'tır, sizin taptığınız putlar değildir! Öyleyse ne diye bizi yaratan Allah'a kulluk etmeyeyim ve bizi yaratmayanı terketmeyeyim? En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:23
Şunu söylemektedir: Allah'ı bırakıp da, O bana bir zarar vermek istediğinde onu benden defetmeye muktedir olmayan, başıma bir zorluk veya belâ geldiğinde beni ondan kurtarmaya gücü yetmeyen, kendisinden bir fayda talep ettiğimde onu bana vermeye kâdir olmayan bir mâbudu mu Rab edineyim? Bütün bunların kendisinden geldiğini, fayda vermek, zararı ve belâyı defetmekte her şeye mâlik olduğunu bildiğim Allaha kulluğu mu terkedeyim? Hikmet, bütün bunlara mâlik olmayana değil, mâlik olana kulluk etmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yâsin 36:24
Yani böyle bir şey yapacak olursam, ben apaçık bir sapkınlık içine düşmüş olurum. Rivayet edildiğine göre, onlara bunu söylediğinde, kendisinin öldürülmesi emredildi, bunun üzerine de şöyle dedi:
Yâsin 36:25
25, “İşte ben Rabb'inize iman etmiş bulunuyorum; bana kulak verin”
Bana kulak verin, yani benim, “Bu elçilere uyun”” tarzındaki sözümü kabul edin! Bazıları şöyle dedi: Bana kulak verin, bana şahitlik edin mânasına gelir. Bu sözün bilinen anlamıyla dinlemek mânasına gelmesi muhtemeldir, yani benim sözümü ve imanımı dinleyin, beni korkuttuğunuz şeylerle bana engel olmayın! En doğrusunu Allah bilir.
AS EDİR EE İĞ EZİN EĞİ Ja DSİ ilk 3
Yâsin 36:26
5126-27. “Ona, “Cennete gir” denildi. 'Rabb'imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!” dedi.”
Ona, “Cennete gir” denildi. Bazıları şöyle dedi: Cennet ona vacip kılındı ve mükâfatı gösterildi. O zaman şöyle der: Rabb'imin beni bağışladığını keşke kavmim bilseydi! Şehitler hakkında belirtildiği gibi onun da cennete girmiş olması muhtemeldir: “Bilakis onlar diridirler; sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar”. Yahut ona, “Cennete gir” denildi meâlindeki hitap cümlesi, kendisine âhirette söylenecek olan bir sözdür, tıpkı Hz. İsâ'ya (s.a.) “İnsanlara sen mi Allahın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?” meâlindeki âyette söylendiği gibi. Bu ona ancak o gün söylenecektir. Bu durumda ilk yorumun daha doğru olması muhtemeldir.
Rabb'imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi! Denildi ki, yani ölü ve diri olarak onlara nasihat etmekte, yaptıkları kötülüklerden ve azabı gerektiren suçlardan dolayı onlara nasihati terketmemekte, ancak şöyle temenni etmektedir: Rabb'ime iman etmem ve peygamberlerini tasdik etmem sayesinde bana nelerin verildiğini keşke kavmim bilseydi de, onlar da benim yaptığım gibi yapsalar ve bana verilenlerin benzeri onlara da verilse!... Her müminin yapması gereken de budur, insanlardan kendisine bir zarar ve kötülük gelse bile yine de onların hepsine nasihati terketmemektir. Katâde şöyle dedi: Allah mümini, aldatan biri olaEZE rak değil, ancak nasihatçi olarak karşılar. [ ] Mümin, Allah'ın cömertliğini ve yüceliğini görünce, keşke kavmim de bilseydi, der. En doğrusunu Allah bilir ya, o, kavminin de şunu bilmesini temenni etmektedir: Biliniz ki iman ehli, Allah'ın kullarını aldatan ve onlara ihanet eden biri değildir.
Kâb şöyle dedi: Müminin ruhuna şöyle denilir: Cennete gir! Müminin ruhu, insanların peygamberlere inanmaları ve onları inkâr etmemeleri için, kendisinin nerede olduğunu insanların da bilmesini temenni eder.
Yâsin 36:27
5126-27. “Ona, “Cennete gir” denildi. 'Rabb'imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi!” dedi.”
Ona, “Cennete gir” denildi. Bazıları şöyle dedi: Cennet ona vacip kılındı ve mükâfatı gösterildi. O zaman şöyle der: Rabb'imin beni bağışladığını keşke kavmim bilseydi! Şehitler hakkında belirtildiği gibi onun da cennete girmiş olması muhtemeldir: “Bilakis onlar diridirler; sevinçli bir halde Rab'leri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar”. Yahut ona, “Cennete gir” denildi meâlindeki hitap cümlesi, kendisine âhirette söylenecek olan bir sözdür, tıpkı Hz. İsâ'ya (s.a.) “İnsanlara sen mi Allahın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?” meâlindeki âyette söylendiği gibi. Bu ona ancak o gün söylenecektir. Bu durumda ilk yorumun daha doğru olması muhtemeldir.
Rabb'imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini keşke kavmim bilseydi! Denildi ki, yani ölü ve diri olarak onlara nasihat etmekte, yaptıkları kötülüklerden ve azabı gerektiren suçlardan dolayı onlara nasihati terketmemekte, ancak şöyle temenni etmektedir: Rabb'ime iman etmem ve peygamberlerini tasdik etmem sayesinde bana nelerin verildiğini keşke kavmim bilseydi de, onlar da benim yaptığım gibi yapsalar ve bana verilenlerin benzeri onlara da verilse!... Her müminin yapması gereken de budur, insanlardan kendisine bir zarar ve kötülük gelse bile yine de onların hepsine nasihati terketmemektir. Katâde şöyle dedi: Allah mümini, aldatan biri olaEZE rak değil, ancak nasihatçi olarak karşılar. [ ] Mümin, Allah'ın cömertliğini ve yüceliğini görünce, keşke kavmim de bilseydi, der. En doğrusunu Allah bilir ya, o, kavminin de şunu bilmesini temenni etmektedir: Biliniz ki iman ehli, Allah'ın kullarını aldatan ve onlara ihanet eden biri değildir.
Kâb şöyle dedi: Müminin ruhuna şöyle denilir: Cennete gir! Müminin ruhu, insanların peygamberlere inanmaları ve onları inkâr etmemeleri için, kendisinin nerede olduğunu insanların da bilmesini temenni eder.
Yâsin 36:28
29. “(Cezaları) korkunç bir sesten ibaretti; sönüp gidiverdiler?
Ondan sonra onun kavmi üzerine indirmedik, yani o adamın öldürülmesinden sonra onların üzerine gökten -meleklerden mürekkep- bir ordu indirmedik. Yani onların yaptıklarından ve o adamı öldürmelerinden dolayı kendilerini helâk etmek için üzerlerine gökten bir ordu indirmedik, fakat onkurutmaya çalıştıkları gibi yapmadık, ancak biz onları tek bir çığlık (sayha) ile helâk ettik.
Sonra (cezaları) korkunç bir sesten ibaretti meâlindeki beyan, tek bir ses kadardı mânasına gelir. Yani onlar tek bir ses çıkacak kadar hızlı bir şekilde helâk edildiler. Âyet, korkunç bir sesle helâk edildiler anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Sönüp gidiverdiler meâlindeki beyan hakkında da şöyle denildi: Yani ateşin sönüp kaybolması gibi, onlar da kendilerinden hiç ses çıkmadan ölüp gittiler.
APELA s2) eÓ nie
Yâsin 36:29
29. “(Cezaları) korkunç bir sesten ibaretti; sönüp gidiverdiler?
Ondan sonra onun kavmi üzerine indirmedik, yani o adamın öldürülmesinden sonra onların üzerine gökten -meleklerden mürekkep- bir ordu indirmedik. Yani onların yaptıklarından ve o adamı öldürmelerinden dolayı kendilerini helâk etmek için üzerlerine gökten bir ordu indirmedik, fakat onkurutmaya çalıştıkları gibi yapmadık, ancak biz onları tek bir çığlık (sayha) ile helâk ettik.
Sonra (cezaları) korkunç bir sesten ibaretti meâlindeki beyan, tek bir ses kadardı mânasına gelir. Yani onlar tek bir ses çıkacak kadar hızlı bir şekilde helâk edildiler. Âyet, korkunç bir sesle helâk edildiler anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Sönüp gidiverdiler meâlindeki beyan hakkında da şöyle denildi: Yani ateşin sönüp kaybolması gibi, onlar da kendilerinden hiç ses çıkmadan ölüp gittiler.
APELA s2) eÓ nie
Yâsin 36:30
O kullara yazıklar olsun! Allah'a imanı terkedip, peygamberleri yalanladıkları ve onlarla alay ettikleri için kendilerine yazıklar olsun! “Hasret” kelimesi hakkında bazı edebiyatçılar şöyle dedi: O, pişmanlıkta son noktayı ifade eder, pişmanlık duygusu son sınıra vardığında hasret olur. [ ]Bazilari da şöyle dedi: Hasret, hüzün ve nedamet, hepsi aynı mânaya gelir. Sonra o kullara yazıklar olsun beyanı hakkında bazıları şöyle dedi: Yani ey kendilerine iman ettiği için öldürülen o mümine, elçilerin duyduğu hüzün! Bazıları ise şöyle söyledi: Ey elçilerle alay ettikleri için azaba uğrayan inkârcılar, size yazıklar olsun! Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Dünyada iyi amelleri terketmemizden dolayı vah halimize!” “Allaha itaat etmekte gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana!” En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:31
Şöyle bir soru sorulabilir: Onlar ölümden sonra dirilmeye ve tekrar hayata dönmeye inanmadıkları halde, onların kendilerine geri dönecekleri nasıl delil olarak getirilir? Buna birkaç açıdan cevap verilir. Birincisi, onlar görmezler mi, yani Mekkeliler onların dünyada helâk edildiklerini görmüşlerdir. Onlar artık kendilerine dönüp gelmezler, yani onlar, kendilerinin bu dünyada neden helâk edildiklerini ve nasıl azap gördüklerini haber vermek için dirilip gelemezler. Onların ancak peygamberleri inkâr etmeleri yüzünden helâk edildiklerini gördüğünüze göre, bundan ibret alıp yaptıklarınızdan vazgeçsenize! Yahut Allah şöyle demektedir: Peygamberleri inkâr etmeleri yüzünden kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi ve onların artık kendilerine -kıyâmet gününe kadar asla- dönüp gelmediğini görmezler mi? Bunların ikisi de aynı anlama gelir. Veyahut bu âyet, tenasüh inancını benimseyenlerin iddialarının bâtıl olduğu mânasına gelir, çünkü c.ar şöyle diyorlar: Ruhlar bir bedenden çıktıklarında başka bir bedene girerler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak da onları reddederek şunu söylemektedir: Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi ve onların artık kendilerine geri dönüp gelmediğini görmezler mi? Burada biz Cenâb-ı Hakk'ın, ruhun şu cesetten çıkıp bu cesede girdiğine dair bir haber verdiğini görmüyoruz. Veyahut bu âyet, İbn Abböâs'ın sözlerinde adı geçen bir kavmin iddiasını reddetmek mânasına gelmektedir. Rivayete göre İbn Abbâsa (r.a.) şöyle sorulmuş: Bazı insanlar, kıyâmet gününden önce Hz. Ali'nin (ruhunun) dünyaya tekrar gönderileceğini söylüyorlar. JSonra İbn Abbâs (r.a.) dedi ki: Öyleyse onların kadınlarıyla evlenen ve miraslarını paylaşan bizler ne kötü bir milletmişiz! Sonra da şu âyeti okumuş: Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi ve onların artık kendilerine dönüp gelmediğini görmezler mi? Nihayet âyetin işaret ettiği anlama dair başka bir ihtimal de şudur: Âyet-i kerime, ölümden sonra dirilmenin gerekli olduğunu ifade etmektedir; çünkü peygamberleri inkâr eden ve onları tasdik eden ile övülmesi ve yerilmesi gereken işler yapan herkes bu dünyada eşittirler, tasdik edenle inkâr eden, övülen ve yerilen işler yapanın ayırdedilmesi için mutlaka baska bir âlemin varlığı gereklidir. Şu âyet-i kerime de bunu teyit etmektedir:
---
Dipnotlar:
© Süyüti.ed-Dürrü'kmensür, XIL, 344; Âlüsi, Rühu'l-meâni, XXIII, 6.
Yâsin 36:32
Buradaki “ledeynâ” kelimesi “indenâ” (vas), yani “huzurumuzda” mânasına gelir. Her ne kadar her zaman aynı şekilde olsalar da bu gibi belirteçler (zarf), özellikle böyle isimlendirilir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu dünyanın yaratılmasından maksat âhiret âlemidir, yani bu fâni âlemin yaratılmasının amacı bâki olan âhiret âlemidir. Çünkü şu dünya ve o bâki âlem olmasaydı, dünyayı yaratmanın hikmeti olmazdı, çünkü o zaman bu âlem özellikle yok olmak için yaratılmış demektir. Bir nesneyi, nihai bir gayesi olmaksızın, özellikle yok olması için yaratmak anlamsız ve boş bir çabadır.
Onların hepsi, yani bütün ümmetler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Âhirette onların hepsi mutlaka toplanıp huzurumuza getirilecek.
Yâsin 36:33
33. “Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar.”
34. “Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık;”
Yâsin 36:34
33. “Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar.”
34. “Orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik, içinden sular fışkırttık;”
Yâsin 36:35
[Tabiatın Mükemmel Kuruluşu ve İşleyişi]
Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik. Buradaki onlar için kanıttır ifadesi, kuruyup ölen ve üzerinde nebat adına bir şey kalmayan toprağın sonra canlandığını, yeşillendiğini, muhtelif renkte bitkilerle süslendiğini ve bunların o ölü topraktan çıktığını görmeleri, onlar için ölümden sonİM ra dirilmek konusunda açık bir kanıttır, anlamına gelir. )Bu âyette Cenâb-ı Hak, bunu yapmaya kâdir olanın, cesetleri çürüyen ve kül haline gelen ölüleri diriltmeye de kâdir olduğunu haber vermektedir. Buna kâdir olanı hiçbir şey aciz bırakamaz ve hiçbir şey ona zor gelmez. Bu âyet, ölümden sonra dirilmeye dair açık, görülebilir ve hissedilebilir bir mâna taşımaktadır.
Bu âyette, asıl hikmetin ne olduğunu çıkarmaya yarayan bir alâmet vardır, o da şudur: Ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar. Allah'ın, topraktan taneler çıkarması ve hak etmedikleri halde onu insanların gıdası yapması, ancak çeşitli vasıtalarla insanları imtihan etmek için onları yarattığına işaret etmektedir; insanlardan kimin şükredeceğini, kimin nankörlük edeceğini bilmesine rağmen herkese eşit davranmakta, onlara bu nimetleri vermekte nankörlük edenle şükredeni ayırmamaktadır. Bu durumda bunları birbirinden ayırtedecek başka bir âlem mutlaka olmalıdır; şükredene orada bunun mükâfatı verilecek, nankörlük edene de cezası verilecektir. Çünkü hikmetin gereği, bunlara eşit muamele etmek değil, yaptıkları amellere göre birbirinden ayırdetmektir. Bundan dolayı Allah orada nice hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdiğini, içinden sular fışkırttığını ve daha pek çok güzellikler hazırladığını söylemektedir. Sonunda da sormaktadır: Bütün bunların Rabb'ine hâlâ şükretmeyecekler mi?
Yahut bu ilâhi beyana farklı bir açıdan bakıldığında başka bir hususa daha işaret ettiği görülür, o da şudur: Allah insanları yaratmadan önce, hangi gıdanın onlar için uygun, hangisinin uygun olmadığını ve o gıdalardan hangisinin kendilerine verilip hangisinin verilmeyeceğini bilerek yaratmıştır. Bu da Allah'ın, zatıyla âlim ve kâdir olduğuna, hiçbir şeyin O'nu acze düşüremediğine ve hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığına işaret eder, Veyahut bahsettiği bu nesneleri onlar için yarattığına göre, onları başıboş bırakma ihtimalinin olmadığı mânasına gelir; onları imtihan etmiyor, onlara hiçbir şey emretmiyor ve hiçbir yasaklama getirmiyor anlamına gelmesi ihtimali yoktur. İmtihanın varlığı sabit olunca, hem ölümden sonra dirilmek hem de mükâfat ve ceza görmek sabit olur.
Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik ve ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar. Sonra Allah'ın bahsettiği çeşitli meyveleri, sebzeleri ve diğer nimetleri yaratması, O'nun birliğinin ve ulühiyetinin delilidir. Aynı zamanda insanların istemeleri ve talepte bulunmaları Allah'ın çok kerim ve cömert olduğuna da işaret etmektedir. Ayrıca bunda kendisinden korksunlar diye de adil ve mutlak hükümran olduğuna dair delil vardır. Yukarıda da söylediğimiz gibi ölümden sonra dirilmeye işaret ettiği gibi insanların şükretmeleri için bu nimetleri onlara verdiğine de işaret etmekte, sonunda da şöyle buyurmaktadır: Hâlâ şükretmeyecekler mi? En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:36
Bazı insanlar şöyle derler: Ezvâc”, yaratılanların dahli olsun olmasın şekil açısından mukabili ve zıddı olan nesneler (unsurlar) anlamına gelir. Çünkü Allah, toprağın bitirdiklerini, kendilerini ve daha bilmedikleri nice şeyleri demektedir. Bu ilâhi beyanla, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratıldığına istidlâl edilir. Bu durumu Cenâb-ı Hak şöyle beyan etmiştir: Bütün bunlardan çift çift yaratan Allahtır. Çiftlerden insanın fiili olanları vardır, Allah bunları kendisinin yarattığını haber vermektedir. Bu, insanların fiillerini de Allah'ın yarattığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:37
37. Aa de wa için 3 bir kanıttır. Gündüzü ondan çekip alırız da karanlıkta kalıverirler.”
Bu âyette çeşitli delillerden söz edilmektedir. Birincisi, Allah'ın insanları tekrar yaratmaya, onları ölümden sonra diriltmeye kâdir olduğuna dair delildir. İkincisi, Allah'ın birliğine ve ulühiyetine dair olan delildir. Üçüncüsü de, zatıyla âlim olduğuna ve ezeli tedbir sahibi olduğuna ilişkin delildir.
[Ölüleri Diriltmek]
Ölüleri diriltmeye kâdir olduğunun delili şudur: Cenâb-ı Hak geceyi ve gündüzü yarattığını, gündüzün tamamen gidip hiçbir belirtisi kalmayınca öbürünü getirdiğini, geceyi gündüzden çıkardığını, birini öbürünün içine koyduğunu söylemektedir. Bu, Allah'in zatıyla kâdir olduğuna ve hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağına; O'nun kudretinin mükteseb değil zati olduğuna ve başka birinden alınmadığına işaret eder. Buna kâdir olan, ölümden sonra diriltmeye de kâdirdir. Çünkü öldükten sonra yaratmak, söylediğimiz gibi geceyi gündüze ve gündüzü geceye çevirmekten daha zor değildir. Hayrete şayandır ki bu husus, yani geceyi gündüze ve gündüzü geceye çevirmek, onlardan birini diğerinin içine sokmak, ölümden sonra insanları diriltmekten daha basit değildir. Durum böyle olunca, bu, Allah'ın zatıyla kâdir olduğuna, kudretini başkasından almadığına ve kendisini hiçbir şeyin aciz bırakamayacağına işaret eder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
[Allah'ın Bir Olduğunun Delili]
Bu beyanın, Allah'ın birliğine işaret etmesi de şöyledir: Bütün âlemi yoktan vareden, ilk yarattığı andan son bulana kadar âlemi ayakta tutan, onu aynı yörüngede yürüten, geceyi ve gündüzü aynı kanunla devam ettiren, geceyi gündüzün içine, gündüzü gecenin içine sokan Allah'tır; bu durum, o işlerin tek bir kişinin fiili olduğuna işaret eder. [ ] Çünkü bunlar şayet birden çok kişinin fiili olsaydı, onlardan biri geceyi getirdiğinde diğerine galip gelmiş olurdu, mağlup olanın da ondan sonra tekrar gündüzü getirmeye, rakibini mağlup etmeye ve onu kahretmeye gücü yetmezdi. Aynı şekilde gündüzü yaratan da geceyi yaratana galip gelince, o da öbürünün geceyi getirmesine ve onun kendisine galip gelmesine mani olurdu. Böylece onlardan her biri, kendisinin yarattığı gecenin içine, başkasının yarattığı gündüzün girmesini engellerdi. Durum böyle olmadığına göre, onların her ikisini yaratanın da aynı kişi olduğuna işaret eder. Bu gerçek, Seneviler'in iddiasını geçersiz kılmaktadır.
[Allah'ın İlminin Zati ve Tebdirinin Ezeli Olması]
Allah'ın ilminin zati ve tedbirinin ezeli olduğuna işaret etmesi de şöyledir: Cenâb-ı Hak ilk yarattığı andan itibaren son bulana ve yaratılanların ihtiyaç ve menfaatleri sona erene kadar bu âlemi, orada yaşayacak olanların ihtiyaçlarını ve menfaatlerini düşünüp takdir ederek, herhangi bir değişime ve farklılaşmaya uğramadan hep aynı kanuna tâbi olarak yaratmıştır. Bu durum, O'nun, yaratılanların ihtiyaçlarını ve menfaatlerini ezelden itibaren bildiğine işaret eder; çünkü O, âlemi onların ihtiyaçlarını takdir edip menfaatlerini düşünerek yürütmektedir. O'nun zati bir ilmi, ezeli bir tedbiri vardır ve bunlar mükteseb değildir, başkasından elde edilmiş değildir. Aynı zamanda O, sonsuz bir kudrete ve mutlak bir hükümranlığa sahiptir. Çünkü gündüze ihtiyaç duyduğunda geceyi kendisinden gidermeye kimsenin gücü yetmez, geceye ihtiyaç duyunca da gündüzü başından savmaya kimse muktedir değildir. Gece ve gündüzden birinin bulunduğu zaman diliminde öbürünü getirmeye de kimse kâdir değildir. Aksine gece, istesinler istemesinler bütün yaratılanları karanlığa boğar ve her şeyin üzerini örter; gündüz de, istesinler istemesinler örtülü olan her şeyi aydınlatır, gizlenen her şeyi onların gözleri önüne serer. [ ]Bu, Allah'ın zati bir kudreti ve hükümranlığının bulunduğuna, asla mükteseb ve başkasından alınmış olmadığına işaret eder. Çünkü her şeyi bilen varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz ve hiçbir halde kendisinden bir şey gizlenemez. Bu gerçek felsefecilerin şu iddialarını boşa çıkarmaktadır: Ateş tabiatı itibariyle sıcak ve zati olarak da yakıcı olduğu gibi, akıl da zatıyla idrak etmektedir. Eğer akıl her şeyi kendi zatı ile idrak etmiş olsaydı, onun varolduğu halde idrak etmemesi veya hiçbir şekilde bir şeyin kendisine karışık gelmesi ve bilememesi mümkün olmazdı. Akıl ile idrak arasında bir engel bulunduğuna (her şeyi bilemediğine) göre, aklın başkası sayesinde idrak ettiğini, kendisine görünen ölçüde ve ortaya çıktığı kadarıyla idrakte bulunduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Gündüzü ondan çekip alırız. Buradaki “neslehu” kelimesi, çekip alırız demektir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece “neslehu” kelimesine çıkarırız mânasını verdiler, Karanlıkta kalıverirler. Yani karanlığa girerler. Bu fil “ifâl” (Juju bâbından “azleme” diye kullanıldığında karanlığa girdi anlamına gelir.
Yâsin süresi bütünüyle Mekkede nâzil olmuştur; Mekkeliler'in tevhidi, ölümden sonra dirilmeyi, Cenâb-ı Hakk'ın insanların kül haline gelmiş bedenlerini tekrar diriltmeye kâdir olduğunu ve peygamberliği inkâr etmeleri üzerine onlara delil göstermek için gelmiştir. Onlar bu çerçevede farklı inançlara sahip gruplardan mürekkep bir toplumdu. Bir kısmı Allah'ın birliğini, bir kısmı ölümden sonra dirilmeyi, bir kısmı da peygamberliği inkâr ediyorlardı. Yüce Allah bu sürede bunları açıkladı; tevhidi, ölümden sonra dirilmeyi ve peygamberliği inkâr edenlere karşı bunların delilini gösteren âyetler indirdi. Bunlardan biri şu ilâhi beyandır: “Onlar için ölü toprak açık bir kanıttır. Ona can verdik”, Yukarıda söylediğimiz gibi bu beyan, Cenâb-ı Hakk'ın insanları ölümden sonra diriltmeye kâdir olduğuna işaret etmektedir. “Ondan taneler çıkardık; işte bundan (ekmek vb. yapıp) yiyorlar” meğlindeki âyet de, Allah'ın birliğine işaret etmektedir. Çünkü Allah, topraktan bitkiler, üzüm bağları, hurma bahçeleri ve çeşitli nimetler meydana getirdiğini, gökyüzünden gelen menfaatleri yeryüzünün menfaatleri ile birleştirdiğini söylemektedir. Aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen gökyüzünün menfaatlerini yeryüzünün menfaatlerine bağlaması, her ikisinin de yaratıcısının ve yöneticisinin aynı varlık olduğunu gösterir. Şayet onları yaratan birden çok kişi olsaydı, az önce söylediğimiz gibi zıtlaşmaları ve birbirlerini engellemeleri kaçınılmaz olurdu. Örfen de mâlum olduğu üzere bir şeyi birden çok kişi varettiğinde, aralarında galip gelme, engelleme ve zıtlaşma mücadelesi kaçınılmazdır. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Müsahede ile bilindiği üzere gece ve gündüz birbirlerine zıt ve farklı oldukları halde, birinin diğerinden sıyrılıp çıkması, öbürünün berikinin içine girmesi de Allatın birliğine, ölümden sonra dirilmeye, Cenâb-ı Hakk'ın ilminin zati ve tedbirinin ezeli olduğuna işaret eden delillerdendir.
Cenâb-ı Hakk'ın, birbirlerine zıt ve farklı oldukları halde gece ile gündüzü, yaratılanların faydaları ve ihtiyaçları için sanki birbirinin zıddı değil de benzeriymiş gibi bir araya getirmesi de vahdâniyetin delillerindendir; bu tablo, onların çok tanrı tarafından değil, tek Tanrı tarafından kurgulandığını gösterir. Çünkü bu iş şayet birçok tanrı tarafından kurgulanmış olsaydı, az önce de söylediğimiz gibi mutlaka zıtlaşmalar ve karşı çıkmalar olur, ikisinden birinin kendi fonksiyonunu yerine getirmesi engellenir ve düzenin bütünlüğü kalmazdı. Evrendeki varlıkların hep aynı çizgide devam etmeleri, aynı kanun çerçevesinde işlerini sürdürmeleri ve aynı minval üzere yürümeleri, tek Tanrı'nın fiili olduğunu gösterir. Yine söylediğimiz gibi her birinin gidip kendisinden hiçbir iz kalmadıktan sonra öbürünün gelmesi de ölümden sonra dirilmenin varlığına delâlet eder. İlk yaratılış anından son güne, âlemin sona ereceği ana kadar, insanların menfaatlerine ve ihtiyaçlarına paralel olarak onların aynı yörüngede yürüyüp gitmeleri de bunu yapanın zatıyla âlim olduğunu ve her şeyi bizzat kendisinin yaptığını; O'nun ilminin zati, yönetiminin ezeli olduğunu, sonradan elde edilmediğini ve başkalarından gelmediğini gösterir.
Yine ifade edildiği gibi güneşin ve ayın akıp gitmesi, bu âlemin menfaati ve insanların ihtiyaçları için onların istifadesine sunulması, bir gün ve gecede onların beşyüz yıllık yol alması, bütün bunlar kendilerini yaratıp yönetenin tek olduğuna, ortağı olmadığına, her şeye kâdir olduğuna, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığına, âlim ve müdebbir olduğuna ve O'na hiçbir şeyin gizli olmadığına işaret eder.
“Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız da kendileri için açık bir kanıttır” meâlindeki âyet de, Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetine, kudretine, ilmine ve tedbirine işaret etmektedir. Çünkü yeryüzünün her tarafı, aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen yaratılanların menfaatleri ve ihtiyaçlarını kapsaması açısından irtibatlı olarak yaratmıştır; insanların faydalanacakları şekilde onlar için birtakım sebepler yaratmış ve insanlara da o faydalara ve ihtiyaçlara ulaşma yollarını öğretmiştir. Bu durum, bütün bunların tek kişinin fiili olduğuna işaret eder; şayet birden çok kişinin fiili olsaydı, mutlaka araya zıtlaşmalar girerdi. Bütün bunları yapan da zatıyla âlim ve müdebbir olan biridir. [§]Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bu, çok güçlü ve EEE her şeyi bilen Allah'ın takdiridir”, Yani belirtilen bu işleyiş âleminin hepsi, çok güçlü olan, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Güç-kuvvet elde etmek ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Yâsin 36:38
Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider. Bazı kırâatlerde âyet şöyle okunmuştur:, güneş devamlı akıp gider, onun için durmak yoktur”. Buna göre âyet, güneş hiç durmaksızın devamlı akıp gider mânasına gelir. Âyeti diye okuyana göre ise, güneş kendi hedefine ve gayesine doğru akıp gider anlamına gelir. Bu hedefin ne olduğu konusu ise tartışmalıdır. Bazılarına göre onun hedefi, bu âlemin gitmesi, son bulması ve başka bir âlemle yer değiştirmesidir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Güneş dürülüp karardığında..”, “Güneş ve ay bir hesaba bağlı (olarak hareket ederler)”, İşte bu âyetler, onların hedefini göstermektedir. Bazıları şöyle demiştir: Âyette güneşin menzilleri bulunduğu belirtildiğine göre, istikrardan maksat, güneşin her gün belli bir menzile inmesidir; her gün o menzile iner, sonra başka bir yerden doğar. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ay için de menziller belirledik””, Bazıları da şöyle demiştir: Onun hedefi, rivayetlerde belirtildiği üzere, battığında yedinci kat göğe yükseltilmesi, arşın altında Cenâb-ı Hakk'a secde etmesi, sonra tekrar doğması için kendisine izin verilmesidir”. Resülullah'tan (s.a.) şöyle bir rivayet nakledilmiştir: Cenâb-ı Hak güneşe doğması ve yükselmesi için izin verdiğinde, Cibril ona arşın ışığından yapılmış bir elbise getirir, yazın günlerin uzunluğu, kışın da kısalığı ölçüsünde, [ ]bahar ve güz mevsimlerinde de ortalama sürede o elbiseyi giyer, tıpkı sizden birinin elbisesini giydiği gibi”. Ay hakkında da aynı şey söylenmiştir; o da Allah'a secde etmek için tutulur, yalnız Cebrâil'in ona arşın nurundan bir elbise -bazı rivayetlerde arşın ışığından bir avuç ve onun nurundan bir avuç denir- getirdiği belirtilir, o elbiseyi veya o ışıktan ve nurdan yapılmış elbiseyi giyer, tıpkı sizden birinin elbisesini giymesi gibi. Bu hususa şu ilâhi beyanda işaret edilmiştir: “Güneşi aydınlatıcı, ayı ise aydınlık yapan, Odur”. Rivayette belirtildiği gibi Allah bu âyette güneş için aydınlık, ışık anlamında “ziyâ”, ay için de nur lafızlarını kullanmaktadır. Nihayet bazıları da şöyle söyledi: Onun müstekarrından maksat, Cenâb-ı Hakk'ın göğün dışında yaratmış olduğu bir denizde akıp gitmesidir; bu bükülmüş sıcak bir denizdir; güneş ve ay ile doğan ve batan yıldızlar o denizde akıp giderler. “Tecri li-müstekarrin lehâ” g ss) cümlesinin, o bir mekânda (yörüngede) akıp gider, orada yoluna devam eder mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Aziz, yani hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamayacak ve hiç kimsenin kendisini mağlup edemeyecek kadar güçlü olan; Alim, yani hiçbir şeyin kendisine gizli kalamayacak düzeyde her şeyi bilen Allah... Bazıları şöyle dedi: Aziz, yani başkasında zilletin izlerini ortaya koyan demektir, o kadar ki kendisinde zillet ve ihtiyacın izi olmayan hiç kimseyi görmen mümkün değildir.
Âyetin peygamberliğe işaret eden yönü de şöyle açıklanabilir: Mekkeliler, tevhidin delillerini ve kanıtlarını bilmeleri şöyle dursun, bizzat tevhidi de bilmiyorlardı. Sonra Resülullah (s.a.) geliyor, onlara tevhidi haber veriyor, bunu onlara tanıtıyor, delillerini ve kanıtlarını gösteriyor. Bu, ona bu bilgileri Cenâb-ı Hakk'ın öğrettiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
9! Bulafızlarlabirrivayeti kaynaklarda bulamadık. Ancak Ebü Zerr'in (r.a.) Hz. Peygamber'den (s.a.) şöyle bir rivayeti Buhâri'de yer almaktadır: Güneş battığı sırada Resülullah (s.a.) Ebü Zerre şöyle der: “Bu güneşin nereye gittiğini biliyor musun?” Ebü Zer, en doğrusunu Allah ve resülü bilir, diye karşılık verir. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurur: “O, arşın altında Allaha secde etmek için gider, tekrar doğmak için izin ister, kendisine izin verilir. Onun secde edip kabul edilmemesi, izin isteyip izin verilmemesi de yakındır, ona denilir ki: Geldiğin yere dön, o da döner ve battığı yerden doğar. İşte Cenâb-ı Hakk'ın “Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider” meâlindeki âyet bunu ifade etmek Bu rivayetin kaynağını bulamadık. 3 _ Yünus, 10/5. Zikredilen rivayetin aslını bulamadık.
Yâsin 36:39
Ay için de menziller belirledik. Yani artan, azalan ve orta düzeyde devam eden menziller. Aynı şekilde güneş için de artan, azalan ve eşit düzeyde olan menziller vardır. Ancak ayın menzilleri, bizzat ayın kendisinde değişim meydana getirmektedir; değişiyor, çoğalıyor, azalıyor ve eşit seviyede duruyor. Güneşin artması, azalması ve eşit kalması şeklindeki değişiklik ise, zamanlarda meydana gelen değişikliktir. Bizzat güneşin kendisinde hiçbir değişiklik, azalma ve çoğalma olmaz. [§]En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Cenâb-ı Hak vakitlerin, hesabın ve hac mevsiminin bilinmesini sağlasın diye ayı yarattığını belirtmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sana hilâlleri soruyorlar. De ki: Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir”, Buna göre ayın doğması ve batması, gece ve gündüzün, her vaktin ve her saatin bilinmesini sağlamaktadır. Güneş ise daima aynı pozisyondadır; tutulma vakitleri dışında azalıp çoğalmamakta, değişime uğramamaktadır. Güneşin doğup batması da (her sene) aynı vakitte olmakta, kendi zamanının dışında doğup batmamaktadır; doğup batmasını bu ondan, o bundan almakta, bu onun içine ve o bunun içine girmektedir. Cenâb-ı Hak günlerde de bir değişim yaratmamıştır; en doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi de, onları korumak insanlara zor gelmesin diyedir, yoksa sadece zamanı ve hesabı bilmek için yaratılmamıştır.
Sonunda o, hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı gibi olur. Buradaki “urcün” kelimesi, hurma salkımının, üzüm sapına benzeyen sapıdır. Çoğulu “arâcin” gelir. Hurma salkımının ağaçta kalan sapı olduğu da söylenmiştir. Yıllanmış, yani üzerinden bir yıl geçmiş ve tıpkı ayın doğarken ve batarkenki durumu gibi incelmiş ve kıvrılmıştır. Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hak burada ayı, hurma salkımı kesildikten sonra onun ağaçta kalan ve üzerinden bir yıl geçip kuruyan hurma sapına benzetti. Bunların ikisi de aynı şeydir.
Yâsin 36:40
Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur, ne de gece gündüzü geçebilir. Burada güneşin gündüzden, ayın da geceden kinaye olarak belirtilmiş olması mümkündür. Görmez misin ki, âyetin devamında gece gündüzü geçemez buyurmaktadır. Onlardan birinin ötekine çatmasının söz konusu olmadığını ve bunun ötekini geçemeyeceğini haber vermektedir. [ Burada ay ve güneş, gece ve gündüzden kinaye edilmemiş de olabilir, bu durumda onların gerçek hali kastedilmiştir; bunun ışığı ötekine, ötekinin ışığı da buna yetişip mağlup edemez. Ancak bu belli bir vakitte, öbürü de başka bir zamanda ışığını verir, ikisi de aynı vakitte birleşmezler. Yahut onlar Allah'ın hükümranlığında kaldıkları müddetçe ne onun buna, ne de bunun ona galip gelemeyeceğini haber vermektedir. Bu durumda âyet, Cenâb-ı Hakk'ın kudretine, ilmine ve tedbirine işaret etmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın kudretine işaret etmesi ise şöyledir: Allah'ın güneş, ay, gece ve gündüzden birinin diğerini mağlup edip yok etmemesi için onları takdir buyurup koruduğunu belirtmesi, her ikisini de Allah'ın koruduğuna, her ikisinin de Allah'ın takdiri ile ve ancak O'nun zati kudretiyle hareket ettiğine işaret eder. Her ikisinin da yaratıldığı günden itibaren bu âlemin son bulacağı ana kadar tek bir yörüngede ve aynı kanun çerçevesinde Allah'ın takdiri ile akıp gitmelerinin, Cenâb-ı Hakk'ın zati ilmine ve ezeli tedbirine dayandığını, bunların başkasından edinilmediğini ve mükteseb olmadığını göstermektedir.
Bu gerçek, karanlığı yaratan aydınlığı yaratandan ayrıdır diyen Seneviler'in iddialarını çürütmektedir. Çünkü bunları yaratan, onların dediği gibi iki ayrı tanrı olsaydı, bunlardan biri diğerine galip geldiği ve hükümranlığını ona kabul ettirdiğinde, artık öbürünün ortaya çıkmasına engel olurdu; böyle olmadığına göre, bunları çok tanrının değil tek bir ilâhın yarattığına işaret eder.
Her biri bir yörüngede yüzüp gider. Yani güneş ve aydan her biri. Bazıları şöyle dedi:, yani onların deveranı ve akıp gitmesi, belirttiğimiz gibidir; ne bu ona, ne o buna engel olur. Bu yoruma göre felekten maksat, güneş ve ayın üzerinde deveran ettiği yörüngedir. Bazıları şöyle söyledi: Göğün altında havada asılı ve bükülmüş bir deniz vardır, güneş ve ay orada doğar ve orada batarlar. Eğer bu görüş doğru ise, o zaman bir yörüngede yüzüp gider meâlindeki âyet, gerçek anlamda yüzmek mânasına gelir. Az önce söylediğimiz gibi bu konuda bir rivayet de vardır. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe, buna yüzerler, mânası verdiler.
CERET IET R
Yâsin 36:41
Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız kendileri için açık bir kanıttır. Buradaki “fülk” (wwa) kelimesinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat, içinde Hz. Nuh ve etbâının taşındığı gemidir. Bazıları da şöyle dedi: Bu kelime ile yük taşınan ve binilen bütün gemiler kastedilmiştir. “Fülk” kelimesinin hem tekil ve hem de çoğul anlamda kullanıldığı söylenmiştir. Eğer bundan maksat, yukarıda işaret edilen Nuh'un gemisi ise, o zaman binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki cümle, binmek için yapılan gemilerden başka bir şeyi işaret eder. Şayet sözü edilen gemilerden başka bir şey kastedilmiş ise, o zaman binecekleri benzer araçlar 5 — İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurüân, s. 356.
yaratmamız meâlindeki cümle ile ancak çöllerde ve sahralarda binilen binit hayvanları kastedilmiştir. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: “Bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de Odur”%, Sonra binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki beyanla gemiler kastedilmiş ise, o zaman bu âyet Mütezile'nin iddiasını iptal etmektedir: Kullara ait fiilleri Allah yaratmış değildir, çünkü Cenâb-ı Hak gemileri kendisinin yarattığını haber vermektedir. Gemiler ancak ağaçlar yontulup kurulduktan sonra gemi adını alırlar, ondan önce ise sadece odundur. En doğrusunu Allah bilir.
Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır anlamına gelen âyetleri nesillerini taşımamız ifadesi iki mânaya gelir. Birincisi, yüklü gemide taşınanların zürriyetinden olan, yani Hz. Nuh ile birlikte Allah'ın gemide taşıdığı insanların soyundan olan sizleri biz taşıyoruz.
İkincisi, senin kavminin zürriyetini, gemide babalarının sulbünde ve annelerinin rahminde biz taşıdık. Cenâb-ı Hak burada bu insanları onlara nispet etmektedir, çünkü bunların aslı ve kökeni onlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O sizi topraktan yaratmıştır”?. Ancak burada Cenâb-ı Hak bizi Âdeme nispet etmektedir, çünkü aslımız odur ve o da topraktan yaratılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Ancak bu âyetin ilk yorumundan anlaşılan fayda, ikinci yorumdan anlaşılandan farklıdır. Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır cümlesinden maksat, şayet onların nesli olan sizler ise, o zaman bunun anlamı şöyle olur: Siz, atalarınızdan kurtardığımız kimselerin, yani peygamberlerine iman eden onları inkâr etmeyip tasdik eden insanların soyundansınız; böyleyken siz onlara nasıl uymazsınız? Çünkü Araplar'ın âdeti, kendi atalarını delil olarak ileri sürmekti: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”. [ ]Sayet âyet-i kerimeden maksat ikinci yorum ise, o zaman Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin atalarınız içinde peygamberleri tasdik eden ve onlara iman edenler vardı, onları inkâr edenler de vardı; böyleyken peygamberleri tasdik edenleri bırakıp yalantayanlara neden uyuyorsunuz?
Sonra âyette geçen gemilerin ne mânaya geldiğini daha önce muhtelif yerlerde belirttik: Ya denizlerde ve karalarda olan her türlü nimeti onların istifadesine verdiğini hatırlatmakta, hatta uzak mekânlardaki ihtiyaçlarını ve menfaatlerini elde etmek için oraya ulaşmalarını sağlayan gemileri ve binit hayvanlarını onlar için yarattığını söylemektedir. Yahut bunları sizin istifadenize vermeye, sizi oralara ulaştırmaya kâdir olanı hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını ve hiçbir şeyin O'na gizli olmadığını söyleyerek kudretini ve hükümranlığını haber vermektedir. Veyahut vahdâniyetini ve rubübiyetini haber vermektedir; çünkü bunlar şayet çok tanrının fiili olsaydı, aralarında uyum olmaz, birinin yaptığına öbürü engel olur ve siz de ihtiyaçlarınıza ulaşamazdınız. Veyahut da onların putlara tapmakla ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz. Cenâb-ı Hak burada haber veriyor ki; biz onları suda boğmak istesek, sizin taptığınız putlar onların imdadına ve onları bogulmaktan kurtarmaya gelemezler, aksine bütün bunlara kâdir olan Allah'tır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”, “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz. Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin aslah (en uygun) olanı yapmanın vacip oluşuna dair iddialarını reddetmektedir. Çünkü burada onları boğmanın veya sağ bırakmanın din açısından kendileri için daha mı uygun olduğu açıklanmamaktadır. Şayet boğulmaları din açısından daha uygun olduğu halde Cenâb-ı Hak onları boğmamışsa, o zaman onlar için dinde aslah (en uygun) olmayan bir işi yapmış demektir. Eğer onların sağ bırakılmaları kendileri için daha uygun olduğu halde sağ bırakılmadı ise, o zaman bu iş onlar için rahmet olmamıştır, çünkü Allah'ın aslah (en uygun) olanını yapması gerekirdi, başkasını değil. Ancak Cenâb-ı Hak, onları sağ bırakmanın kendisinin bir rahmeti olduğunu söylemektedir. Bu da göstermektedir ki, onlar hakkında dinde aslah (en uygun) olanı korumak Allah için gerekli değildir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
% “Bütün çiftleri yaratan, bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de O'dur” (ez-Zuhruf, “O'nun kanıtlarından biri, sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra bir de baktınız ki, çogalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz” (er-Rüm, 30/20. Ayrıca bk. Fâtır, 35/11; 9 “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu çok ©“ “Deki:'Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?" O'na açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız' diye dua edersiniz” (el-
Yâsin 36:42
Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız kendileri için açık bir kanıttır. Buradaki “fülk” (wwa) kelimesinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat, içinde Hz. Nuh ve etbâının taşındığı gemidir. Bazıları da şöyle dedi: Bu kelime ile yük taşınan ve binilen bütün gemiler kastedilmiştir. “Fülk” kelimesinin hem tekil ve hem de çoğul anlamda kullanıldığı söylenmiştir. Eğer bundan maksat, yukarıda işaret edilen Nuh'un gemisi ise, o zaman binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki cümle, binmek için yapılan gemilerden başka bir şeyi işaret eder. Şayet sözü edilen gemilerden başka bir şey kastedilmiş ise, o zaman binecekleri benzer araçlar 5 — İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurüân, s. 356.
yaratmamız meâlindeki cümle ile ancak çöllerde ve sahralarda binilen binit hayvanları kastedilmiştir. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: “Bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de Odur”%, Sonra binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki beyanla gemiler kastedilmiş ise, o zaman bu âyet Mütezile'nin iddiasını iptal etmektedir: Kullara ait fiilleri Allah yaratmış değildir, çünkü Cenâb-ı Hak gemileri kendisinin yarattığını haber vermektedir. Gemiler ancak ağaçlar yontulup kurulduktan sonra gemi adını alırlar, ondan önce ise sadece odundur. En doğrusunu Allah bilir.
Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır anlamına gelen âyetleri nesillerini taşımamız ifadesi iki mânaya gelir. Birincisi, yüklü gemide taşınanların zürriyetinden olan, yani Hz. Nuh ile birlikte Allah'ın gemide taşıdığı insanların soyundan olan sizleri biz taşıyoruz.
İkincisi, senin kavminin zürriyetini, gemide babalarının sulbünde ve annelerinin rahminde biz taşıdık. Cenâb-ı Hak burada bu insanları onlara nispet etmektedir, çünkü bunların aslı ve kökeni onlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O sizi topraktan yaratmıştır”?. Ancak burada Cenâb-ı Hak bizi Âdeme nispet etmektedir, çünkü aslımız odur ve o da topraktan yaratılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Ancak bu âyetin ilk yorumundan anlaşılan fayda, ikinci yorumdan anlaşılandan farklıdır. Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır cümlesinden maksat, şayet onların nesli olan sizler ise, o zaman bunun anlamı şöyle olur: Siz, atalarınızdan kurtardığımız kimselerin, yani peygamberlerine iman eden onları inkâr etmeyip tasdik eden insanların soyundansınız; böyleyken siz onlara nasıl uymazsınız? Çünkü Araplar'ın âdeti, kendi atalarını delil olarak ileri sürmekti: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”. [ ]Sayet âyet-i kerimeden maksat ikinci yorum ise, o zaman Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin atalarınız içinde peygamberleri tasdik eden ve onlara iman edenler vardı, onları inkâr edenler de vardı; böyleyken peygamberleri tasdik edenleri bırakıp yalantayanlara neden uyuyorsunuz?
Sonra âyette geçen gemilerin ne mânaya geldiğini daha önce muhtelif yerlerde belirttik: Ya denizlerde ve karalarda olan her türlü nimeti onların istifadesine verdiğini hatırlatmakta, hatta uzak mekânlardaki ihtiyaçlarını ve menfaatlerini elde etmek için oraya ulaşmalarını sağlayan gemileri ve binit hayvanlarını onlar için yarattığını söylemektedir. Yahut bunları sizin istifadenize vermeye, sizi oralara ulaştırmaya kâdir olanı hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını ve hiçbir şeyin O'na gizli olmadığını söyleyerek kudretini ve hükümranlığını haber vermektedir. Veyahut vahdâniyetini ve rubübiyetini haber vermektedir; çünkü bunlar şayet çok tanrının fiili olsaydı, aralarında uyum olmaz, birinin yaptığına öbürü engel olur ve siz de ihtiyaçlarınıza ulaşamazdınız. Veyahut da onların putlara tapmakla ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz. Cenâb-ı Hak burada haber veriyor ki; biz onları suda boğmak istesek, sizin taptığınız putlar onların imdadına ve onları bogulmaktan kurtarmaya gelemezler, aksine bütün bunlara kâdir olan Allah'tır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”, “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz. Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin aslah (en uygun) olanı yapmanın vacip oluşuna dair iddialarını reddetmektedir. Çünkü burada onları boğmanın veya sağ bırakmanın din açısından kendileri için daha mı uygun olduğu açıklanmamaktadır. Şayet boğulmaları din açısından daha uygun olduğu halde Cenâb-ı Hak onları boğmamışsa, o zaman onlar için dinde aslah (en uygun) olmayan bir işi yapmış demektir. Eğer onların sağ bırakılmaları kendileri için daha uygun olduğu halde sağ bırakılmadı ise, o zaman bu iş onlar için rahmet olmamıştır, çünkü Allah'ın aslah (en uygun) olanını yapması gerekirdi, başkasını değil. Ancak Cenâb-ı Hak, onları sağ bırakmanın kendisinin bir rahmeti olduğunu söylemektedir. Bu da göstermektedir ki, onlar hakkında dinde aslah (en uygun) olanı korumak Allah için gerekli değildir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
% “Bütün çiftleri yaratan, bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de O'dur” (ez-Zuhruf, “O'nun kanıtlarından biri, sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra bir de baktınız ki, çogalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz” (er-Rüm, 30/20. Ayrıca bk. Fâtır, 35/11; 9 “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu çok ©“ “Deki:'Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?" O'na açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız' diye dua edersiniz” (el-
Yâsin 36:43
Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız kendileri için açık bir kanıttır. Buradaki “fülk” (wwa) kelimesinin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat, içinde Hz. Nuh ve etbâının taşındığı gemidir. Bazıları da şöyle dedi: Bu kelime ile yük taşınan ve binilen bütün gemiler kastedilmiştir. “Fülk” kelimesinin hem tekil ve hem de çoğul anlamda kullanıldığı söylenmiştir. Eğer bundan maksat, yukarıda işaret edilen Nuh'un gemisi ise, o zaman binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki cümle, binmek için yapılan gemilerden başka bir şeyi işaret eder. Şayet sözü edilen gemilerden başka bir şey kastedilmiş ise, o zaman binecekleri benzer araçlar 5 — İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurüân, s. 356.
yaratmamız meâlindeki cümle ile ancak çöllerde ve sahralarda binilen binit hayvanları kastedilmiştir. Tıpkı şu âyette belirtildiği gibi: “Bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de Odur”%, Sonra binecekleri benzer araçlar yaratmamız meâlindeki beyanla gemiler kastedilmiş ise, o zaman bu âyet Mütezile'nin iddiasını iptal etmektedir: Kullara ait fiilleri Allah yaratmış değildir, çünkü Cenâb-ı Hak gemileri kendisinin yarattığını haber vermektedir. Gemiler ancak ağaçlar yontulup kurulduktan sonra gemi adını alırlar, ondan önce ise sadece odundur. En doğrusunu Allah bilir.
Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır anlamına gelen âyetleri nesillerini taşımamız ifadesi iki mânaya gelir. Birincisi, yüklü gemide taşınanların zürriyetinden olan, yani Hz. Nuh ile birlikte Allah'ın gemide taşıdığı insanların soyundan olan sizleri biz taşıyoruz.
İkincisi, senin kavminin zürriyetini, gemide babalarının sulbünde ve annelerinin rahminde biz taşıdık. Cenâb-ı Hak burada bu insanları onlara nispet etmektedir, çünkü bunların aslı ve kökeni onlardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O sizi topraktan yaratmıştır”?. Ancak burada Cenâb-ı Hak bizi Âdeme nispet etmektedir, çünkü aslımız odur ve o da topraktan yaratılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Ancak bu âyetin ilk yorumundan anlaşılan fayda, ikinci yorumdan anlaşılandan farklıdır. Onları ve nesillerini taşımamız kendileri için açık bir kanıttır cümlesinden maksat, şayet onların nesli olan sizler ise, o zaman bunun anlamı şöyle olur: Siz, atalarınızdan kurtardığımız kimselerin, yani peygamberlerine iman eden onları inkâr etmeyip tasdik eden insanların soyundansınız; böyleyken siz onlara nasıl uymazsınız? Çünkü Araplar'ın âdeti, kendi atalarını delil olarak ileri sürmekti: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”. [ ]Sayet âyet-i kerimeden maksat ikinci yorum ise, o zaman Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin atalarınız içinde peygamberleri tasdik eden ve onlara iman edenler vardı, onları inkâr edenler de vardı; böyleyken peygamberleri tasdik edenleri bırakıp yalantayanlara neden uyuyorsunuz?
Sonra âyette geçen gemilerin ne mânaya geldiğini daha önce muhtelif yerlerde belirttik: Ya denizlerde ve karalarda olan her türlü nimeti onların istifadesine verdiğini hatırlatmakta, hatta uzak mekânlardaki ihtiyaçlarını ve menfaatlerini elde etmek için oraya ulaşmalarını sağlayan gemileri ve binit hayvanlarını onlar için yarattığını söylemektedir. Yahut bunları sizin istifadenize vermeye, sizi oralara ulaştırmaya kâdir olanı hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını ve hiçbir şeyin O'na gizli olmadığını söyleyerek kudretini ve hükümranlığını haber vermektedir. Veyahut vahdâniyetini ve rubübiyetini haber vermektedir; çünkü bunlar şayet çok tanrının fiili olsaydı, aralarında uyum olmaz, birinin yaptığına öbürü engel olur ve siz de ihtiyaçlarınıza ulaşamazdınız. Veyahut da onların putlara tapmakla ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz. Cenâb-ı Hak burada haber veriyor ki; biz onları suda boğmak istesek, sizin taptığınız putlar onların imdadına ve onları bogulmaktan kurtarmaya gelemezler, aksine bütün bunlara kâdir olan Allah'tır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır: “Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”, “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim Dilesek onları suda boğarız, kimse de onların yardımına koşamaz. Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin aslah (en uygun) olanı yapmanın vacip oluşuna dair iddialarını reddetmektedir. Çünkü burada onları boğmanın veya sağ bırakmanın din açısından kendileri için daha mı uygun olduğu açıklanmamaktadır. Şayet boğulmaları din açısından daha uygun olduğu halde Cenâb-ı Hak onları boğmamışsa, o zaman onlar için dinde aslah (en uygun) olmayan bir işi yapmış demektir. Eğer onların sağ bırakılmaları kendileri için daha uygun olduğu halde sağ bırakılmadı ise, o zaman bu iş onlar için rahmet olmamıştır, çünkü Allah'ın aslah (en uygun) olanını yapması gerekirdi, başkasını değil. Ancak Cenâb-ı Hak, onları sağ bırakmanın kendisinin bir rahmeti olduğunu söylemektedir. Bu da göstermektedir ki, onlar hakkında dinde aslah (en uygun) olanı korumak Allah için gerekli değildir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
% “Bütün çiftleri yaratan, bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de O'dur” (ez-Zuhruf, “O'nun kanıtlarından biri, sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra bir de baktınız ki, çogalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz” (er-Rüm, 30/20. Ayrıca bk. Fâtır, 35/11; 9 “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu çok ©“ “Deki:'Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?" O'na açık gizli yalvararak, “Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız' diye dua edersiniz” (el-
Yâsin 36:44
Bu âyetteki ama tarafımızdan bir rahmet müstesna cümlesi, Cenâb-ı Hak isteseydi, inatçılığınız ve Hz. Peygamber'i inkâr etmeniz yüzünden, geçmiş atalarınıza yaptığı gibi sizi de helâk edip kökünüzü kurutabilirdi, fakat rahmetiyle bunu erteledi ve bir rahmet ve lütuf olarak belli bir zamana kadar süre verdi mânasına gelir. İkincisi, Allah'ın cezasını gördüklerinde ve kendilerine azap geldiğinde iman etmelerini Allah onlara merhamet ederek kabul buyurdu, halbuki Cenâb-ı Hak daha önceki ümmetlerin azabı gördüklerinde iman etmelerini onlardan kabul etmemişti. Allah önce, “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık’ derler” buyurmakta, sonra da “Artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”! diyerek bu imanın onlara fayda vermeyeceğini haber vermektedir. Ancak Resülullah (s.a.) sayesinde Cenâb-ı Hak onlara merhamet buyurdu ve Allah'ın cezasını gördükleri sırada iman etmelerini kabul etti.
SİNİ 1 iç yal O ile 31313
Yâsin 36:45
Bu âyette geçen önünüzdeki ve ardınızdaki meâlindeki kelimelerin mânası hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Önünüzdeki anlamına gelen tabirle, Allah'ın âyetlerini kabulde inat etmeleri ve peygamberlerini yalancılıkla itham etmeleri yüzünden sizden öncekilere gelen Allah'ın cezaları ve azabı kastedilmekte ve Allah şunu söylemektedir: Bundan sakının ve sizden öncekilerin başına gelen azabın sizin de başınıza gelmesinden korkun! Bu olaylar onlardan önce meydana geldiği için Cenâb-ı Hak ona “önünüzdeki” demektedir. Ardınızdaki anlamındaki tabir de, kıyâmetin dehşetinden ve azabından sakının mânasına gelmektedir; kıyâmet henüz gelmediği, daha sonra onların arkasından geleceği için Allah ona “ardınızdaki” demekte, o cezalara uğramaktan sakının buyurmaktadır. Bazıları da şöyle dedi: Önünüzdeki tabirinden maksat, âhiret cezalarıdır, bu cezalar onların önlerindedir, daha sonra gelecektir. Ardınızdaki tabiri de, onlardan önce geçen ümmetlere gelen cezalar anlamına gelir, bu cezalar da geride kalmıştır. Cenâb-ı Hak bunlar için, onların sizin başınıza gelmesinden de sakının buyurmaktadır. [ ]Bu ibare- BIM nin bundan başka bir mânaya gelmesi de caizdir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Dünyada işlediğiniz günahlardan ve yaptığınız isyanlardan sakının! Sizden sonra gelenler için yeni âdetler koymaktan da sakının, dikkatli olun! Allah, “Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını açıkça bilecektir” buyurmaktadır. Buradaki takdim ettiği fiiller meâlindeki “mâ kaddemet” ifadesi, dünyada yaptığı işler mânasına, tehir ettiği şey anlamındaki “mâ ehharat” ifadesi de kendisinden sonra başkalarına bıraktığı âdetler mânasına gelir.
Sakının ki rahmet göresiniz. Yani bunları yaptığınızda, Allah'ın lütfuyla rahmete hak kazanırsınız. En doğrusunu Allah bilir.
o E AAR AEA U
Yâsin 36:46
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerime, irşad olmak için değil de inat olsun diye mücize isteyen, fakat mücize gelince inatçılık yaparak ve büyüklenerek yine reddeden ve yüz çeviren belli bir kavim hakkında gelmiştir. Eğer onlar irşat olmak için mücize istemiş olsalardı, Cenâb-ı Hak onlara istedikleri ve kabul etmeleri gereken mücizeyi göndermişti. Yüz çevirmek ve inatla karşı koymak iki şekilde olur. Birincisi, tefekkür etmemek ve düşünmemek için ondan yüz çevirmek, onu görmemektir. İkincisi, onu tahkik edip inceledikten ve onun gerçekten mücize olduğunu kesin olarak anladıktan sonra yine de inatla yüz çevirmektir. En doğrusunu Allah bilir.
aaa III:
Yâsin 36:47
Onlara, “Allah'ın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın’ dendiğinde meâlindeki âyette geçen harcayın anlamına gelen “enfikü” sözünün, hısım akrabaya gerçek anlamda infak edin, onları gözetin mânasına gelmesi muhtemeldir. İnfakı, yani zekât vermeyi kabul edin anlamına da gelebilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allaha ortak koşanların vay haline! Ki onlar mailarından muhtaçları yararlandırmazlar”, yani zekât vermeyi kabul etmezler. En doğrusunu Allah bilir.
İnkârcılar müminlere derler ki: Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz! Mütezile, Allah'ın kuluna dinde aslah (en uygun) olanı yapması gerektiğine dair iddiasını buna dayanarak ileri sürmüş ve şöyle demiştir: Eğer infak ve rızık onlar için dinde aslah (en uygun) olan olsaydı, Allah bizi rızıklandırdığı gibi mutlaka onları da rızıklandırırdı. Mütezile'ye şöyle denir: Cenâb-ı Hakk'ın âyette belirttiği şekilde onlara infakı emretmesinde, ya infakın ve rızkın onlar için dinde aslah (en uygun) olandır, fakat sonra onlara rızık ve bolluk vermemiştir anlamı vardır, ya da bolluk vermemek ve infaki terketmek onlar için aslah olandır mânasına gelir, Bu iki ihtimalin ilkinde onlar için dinde en uygun olanı terketmiş, ikincisinde onlara aslah olmayanı yapmalarını emretmiş olur. Nasıl oluyor da burada, insanlar için dinde aslah olanı gözetmek Allaha vacip değildir deniyor/denmiyor? O'na düşen ancak hikmetin gerektirdiğini yapmak ve hikmete uygun olanı korumaktır. Halbuki onlar, hikmetin gerektirdiği şeyi düşünmüyorlar.
[Zenginlik ve Fakirlik Sınavı]
İmtihan konusunda hikmetli davranış şunu varlıkla, ötekini darlıkla sınamaktır. Sonra varlık verdiği kişinin malının fazlasında, şu fakire ve darda olan kişiye ait bir hak koymuştur. Yüce Allah bu hakkı beyan etmiş ve lütfettiği zenginliğin şükrünü ödemesi için vermesi gereken miktarı ve onun sınırını da açıklamıştır. Buna karşılık ötekine darlık vermiş ve varlıklı olanın malında Allah'ın tayin ettiği hak kendisine verilmediği takdirde ondan da sabırlı olmasını istemiştir. Aksi halde zenginlik verdiği kişi, o nimetin ve zenginliğin gerektirdiği infakı yapmamış, darlık verdiği kişi de kendisine gerekeni yapmamış olur. Ancak Cenâb-ı Hak bu fakir kimseyi zorluk ve darlıkla, zengini de zenginlik ve çoklukla imtihan etmektedir; bu zengin kişi, şükretmekle ve verilen malda kendisine yüklenen sorumluluğu yerine getirmekle emrolunmuş, fakir kişi de muhtaç olduğu hakkı kendisine verilmese de sabretmekle emrolunmuştur. Bu konuda Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah dileseydi sizin hepinizi zengin kılar, aranızda fakir bırakmazdı. Yine dileseydi hepinizi fakir kılar ve içinizde zengin kimse olmazdı. Ancak Cenâb-ı Hak, zenginin nasıl şefkat gösterdiğini, fakirin de nasıl sabrettiğini görmek için sizi birbirinizle imtihan etmektedir”, Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz. Bazıları şöyle dedi: Bu sözü BIN kâfirler, müminlere söylediler. Onlar söyledikleri o sözle yetinmediler, aynı zamanda onları sapıklığa ve cehalete nispet ettiler. Bazıları da şöyle dedi: Bu, müşriklerin dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz sözlerine karşılık Cenâb-ı Hakk'ın cevabıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Jaski MAN GN PAI Da aoli Oiri Eşli İN İzLe
---
Dipnotlar:
“De ki: ‘Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedilmiştir, doğruca O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin. Allaha ortak koşanların vay haline! Ki onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler” (Fussı-
Yâsin 36:48
48. “Ve şöyle derler: “Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek?”
49. “Onlar, besbelli ki, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!”
Yâsin 36:49
48. “Ve şöyle derler: “Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek?”
49. “Onlar, besbelli ki, birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi bekliyorlar!”
Yâsin 36:50
Şöyle derler: Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek? Bu ilâhi beyan, önceki âyetlerin devamı değildir. Ancak sanki insanlar infakı terkettikleri takdirde azaba uğramakla korkutulmuşlar ve bunun üzerine bu sözü söylemişler gibidir: Şayet gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit hani ne zaman gerçekleşecek? Sonra Cenâb-ı Hak, onlar, besbelli ki, korkunç bir sesi bekliyorlar buyurdu. Yani onlar iman etmeleri için o zamanı bekliyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onlar o vakte ulaştıklarında ve onu gözleriyle gördüklerinde iman edecekler, fakat o zaman iman etmelerinin kendilerine faydası olmayacak. Zira şu ilâhi beyanda böyle buyurulmuştur: “Daha önce inanmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz”. En doğrusunu Allah bilir. Birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir ses; işte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler. Cenâb-ı Hak burada kıyâmetin, insanların kendi ailelerinden bile gafil oldukları sırada ansızın ve süratle geleceğini haber vermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Onlar, sonunda can yakıcı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. O azap farkında olmadan kendilerine ansızın geliverir ©. Bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphe yok ki kıyâmet kopacaktır; hem de alıcı ile satıcı, bir elbisenin alış-verişini yapıp onu katlayamadan kopacaktır”“”. Ebü Hureyre (r.a.), o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dónebilecekler meâlindeki âyet hakkında Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: )“Kıyâmet kopacaktır, hem de insanlar pazar yerinde develeri sa- BIM ğarken, elbiseleri koyarken ve ihtiyaçları için alış-veriş yaparken kopacaktır”, Zübeyr b. Avvâm'dan (r.a.) da şöyle rivayet edilmiştir: “İki kişi alış veriş yaparlarken, ansızın bir münâdi kıyâmet koptu diye seslenecek”, Onlar bir tavsiyede bulunamayacaklar. Yani vasiyet etmeye fırsat bulamayacaklar. Nitekim Hafsa ve Übeyy'in mushaflarında âyet bu şekilde, “vasiyet” kelimesi ile okunmuştur. Birbirleriyle uğraşırken kendilerini ansızın yakalayacak. Söylediğimiz gibi bu âyetin, insanlar alış-veriş yaparlarken ve birbirleriyle tartışırlarken kıyâmetin ansızın kopacağı anlamına gelmesi muhtemeldir. Bu konuda çeşitli rivayetler vardır. Birbirleriyle uğraşırken meâlindeki ifade, kıyâmet ve ölümden sonra dirilme konusunu tartışırlarken, bunların doğru olmadığını iddia ederlerken kıyâmet kopuverecek mânasına da gelebilir, çünkü onlar bunu inkâr ediyorlardı.
O anda onlar ne bir vasiyette bulunabilecekler ne de ailelerine dönebilecekler meâlindeki âyet, şu hususa da işaret etmektedir: Fiile ilişkin güç (istitâat), ancak o fiille birlikte var olur, daha önce değil. Çünkü daha önce var olsaydı, insanların, kıyâmet koptuğunda vasiyet etmeye ve ailelerine dönmeye güçlerinin yetmesi gerekirdi. Buna göre bir fiili yapabilme gücü, fiilden önce değil, o fiille birlikte var olur. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:51
[Süra Üflenmesi ve Kıyâmet]
Süra üflenmiştir. Sürla ilgili görüşleri ve o konudaki ihtilafları daha önce çeşitli yerlerde belirtmiştik”. Bazıları şöyle dedi: O, boynuz gibi bir nesnedir, onunla üflenecektir. Bu konuda Abdullah b. Amr" (r.a.) rivayet ettiğine göre, Resülullahia (s.a.) sürun ne olduğu sorulmuş, o da, “Boynuzdur, onunla üflenecektir” buyurmuş”. Bu rivayet sabitse, başka yorumlarla uğraşmamıza gerek © o bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 356. © o bk. Süyüti, ed-Dürru'-mensür, XII, 357.
yoktur. Bazıları da şöyle dedi: O söz hakikat değil, temsili bir ifadedir, ancak kıyâmetin ansızın ve süratle kopacağından dolayı bu ifadeyi kullanmaktadır. Çünkü hiçbir şey üflemekten daha çabuk ve daha kolay değildir, dolayısıyla bu ifade kıyâmetin birdenbire ve kolayca kopacağı anlamındadır. [ ] Tıpkı şu ilâhi beyanda da belirtildiği gibi: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”? Süra üflenmiştir, artık onlar kabirlerinden kalkıp Rab'lerine doğru koşmaktadırlar ilâhi kelâmı da böyledir.
Müfessirler şöyle dediler: Süra üç defa üfürülecektir, her üfürüş arasında da şu kadar yıllık bir zaman geçer. Onlar diyorlar ki: İlk üfürüşte yeryüzünde Allah'ın yarattığı her şey ölür, tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek””. Sonra ikinci defa üflenecek, bu sefer ölenler dirilecekler ve kabirlerinden çıkacaklar. Süra üflenmiştir, artık onlar kabirlerinden kalkıp Rab'lerine doğru koşmaktadırlar meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir. Sonra süra üçüncü defa üflenir, bu sefer herkes Rabb'inin huzurunda toplanacak. Bu hususu da şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Olup biten yalnızca bir ses! Ama ardından onların tamamı, birden toplanmış olarak işte huzurumuzdalar””, Bunların en doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “nesl” kelimesi, insanların hızla mezarlarından çıkmaları, yani süratle götürülmeleri anlamına gelir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Nes!” kelimesi, yaya yürümek demektir. Âyette kullanılan bu kelime, insanlar yürüyorlar, ama hızla gidiyorlar mânasına gelir. Bu görüşlerin ikisi de aynı anlama gelir.
Yâsin 36:52
52. “Derler ki: “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Rahmân'ın vâdettiği işte bu! Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!”
[Kabir Azabi]
Derler ki: Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Bazı insanlar bu âyete dayanarak kabir azabını inkâr eder ve derler ki: Kabir, rahatlık uykusunun yaşandığı mekândır, uyuyan insan rahat haldedir; şayet onlara azap edilmiş olsaydı yahut azap içinde olsalardı ne uyuyabilirler, ne de rahat olurlardı! Bu durum, kabir azabının bulunmadığını gösterir. Bazıları da şöyle demiştir: Kabir azabı vardır, ancak insanlar âhiret azabını ve dehşetini gördüklerinde, kabir azabı onlara âhiret azabının yanında uyku hali gibi gelir. Bazıları ise şöyle söylemiştir: Onlar diriltilmeden önce uyurlar, sonra dirilirler. Uyku sırasında çıkan nefsin ölüm halindeki nefs olması ve o EZ acıyı duyması mümkündür. Tıpkı uyuyan kişiden çıkan nefsin, başına gelen azabın acısını ve şayet lezzet varsa lezzetin tadını duyması gibi; o uykuda korkunç ve ürkütücü şeyler görür, bu bilinen bir husustur. Buna göre o inkârcılar da söylediğimiz gibi azap edilirler, dirildiklerinde şöyle derler: Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? “Merkad”, içinde uyku uyunan yerdir. Yahut onlar kabirde azap içindedirler, fakat âhiretin azabını gördükleri ve onun dehşetini farkettikleri zaman, kabirde gördükleri azap çok hafif gelir, âhiret azabının yanında onu basit sayarlar. Hâsılı âhiret azabı yanında kabir azabı uyku gibi gelir. İşte o zaman derler ki: Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı? Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Rahmân'ın vâdettiği işte bu! Peygamberler gerçekten doğru söylemişler! Bazıları şöyle dedi: Bu söz, onlar, vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı dediklerinde, melekler tarafından onlara söylenmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Onlar o sözü söylediklerinde, kendilerine cevap olarak yukarıdaki sözü müminler söylediler. Bu sözü o kâfirlerin söylemiş olmaları da mümkündür, ölümden sonra dirilmeyi gözleriyle gördüklerinde yeniden dirilmeyi ikrar ederler ve derler ki: Peygamberlerin bize vâdettikleri şey işte bu! Onlar bu konuda doğru söylemişler, fakat biz onları yalanlamıştık. Ancak o zaman peygamberleri tasdik etmelerinin kendilerine bir faydası olmaz. Bu onların, Allah'ın dehşetli azabını gördüklerinde iman etmeleri gibidir. Bu durum şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık” derler””. İşte onların durumu da böyledir, fakat o zaman inanmalarının kendilerine faydası olmaz.
---
Dipnotlar:
” “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler” (el- Mü'min, 40/84).
Yâsin 36:53
Olup biten yalnızca bir ses! Bu ilâhi beyanda gerçek sesin kastedilmiş olması muhtemeldir, Cenâb-ı Hak o sesi tekrar dirilmenin alâmeti yapmıştır, yoksa o ses yeniden dirilmenin sebebi değildir. Ondan maksat, sesin hakikati değil, süresi olması da olabilir; en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Ölümden sonra dirilme işi, tek bir ses kadar zamanda gerçekleşir, Cenâb-ı Hak burada ses kelimesini kullandı, çünkü súra üflemekten bahsederken söylediğimiz gibi” ses, en hızlı olan ve yaratılanlara en kolay gelen fiildir. [ ]Su ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. Cenâb-ı Hak burada göz kırpmaktan söz etti, çünkü göz kırpmak yaratılanlara en hafif ve en kolay gelen fiildir. Onun Allah için çok kolay ve basit bir iş olduğunu, hiçbir şeyin Allah'a zor gelmediğini insanların anlamaları için Cenâb-ı Hak bu ifadeleri kinaye olarak kullanmıştır.
Ardından onların tamamı, birden toplanmış olarak işte huzurumuzdalar. Cenâb-ı Hakk'ın, olup biten yalnızca bir ses demesi, tekrar dirilmeye dairdir, bu söz tekrar dirilmek hakkında söylenince, onların Allah'ın huzurunda toplanmaları da o zamanda gerçekleşecektir. İlk yoruma göre ise, o ancak ölüm halinde gerçekleşir.
Yâsin 36:54
Bugün hiç kimse en küçük bir haksızlığa uğratılmaz. Sözlükte zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Bugün hiç kimse, ait olmadığı yere konulmayacak, herkes ancak dünyada kendisini koyduğu yere konulacaktır. Yahut âyetteki zulüm kelimesi, eksik yapmak mânasına gelir; en doğrusunu Allah bilir ya, buna göre de tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: Bugün hiç kimseye hak ettiğinden eksik verilmez, aksine herkese hak ettiğinin tamamı verilir, hatta bol bol verilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Bahçeler hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı””. Veyahut Cenâb-ı Hak şöyle söylüyor: Bugün hiç kimseye başkasının yükü vurulmaz, kimse başkasının günahını yüklenmez, aksine herkes kendi yaptığının karşılığını görür. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:55
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada cennet ehlinin meşguliyetinden haber vermektedir. Onlar nimetler içinde keyif sürmekle meşguldürler, böyle bir meşguliyet içinde olan da başka şeylerin farkında olmaz. [ ]Yaratılanların hepsi böyledir; onlar bir şeyle meşgul oldukları zaman başka şeyi görmezler. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise, herhangi bir şeyin kendisini meşgul edip oyalamasından çok yücedir. Sonra dünyada meşguliyet, bazan sahibine zarar verir ve onu üzer; Cenâb-ı Hak cennet ehlinin meşguliyetinin kendilerine hiç zarar vermeyeceğini ve üzmeyeceğini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Onlar safa sürmekle meşguldürler. Denildi ki: Onlar cennetin nimetleriyle safa sürmektedirler. Onlar o halden hoşnutturlar da denilmiştir. İbn Kuteybe buna şu mânayı verdi: Orada her çeşit meyvelerden yiyorlar”. “Fükâhe” kelimesi, şakalaşmak anlamına da gelir, buna göre âyet, onların orada şakalaştıklarını ifade eder. Ebü Avsece şöyle dedi: “Fâkihün” kelimesi, şakalaşmak anlamına gelen “fükâhe” kökünden gelir, buna göre de âyet, onlar orada sevinçten birbirleriyle şakalaşırlar anlamına gelir. “Müfâkehe', şakalaşmak demektir.
Bazıları şöyle dedi: Onların meşguliyetleri, bâkirelerle haşir neşir olmalarıdır. Şöyle de söylendi: Onlar çeşitli nimetler ve söylendiği gibi her nevi güzelliklerle meşguldürler. En doğrusunu Allah bilir.
Yâsin 36:56
Kendileri ve eşleri gölgelik yerlerde olacaklar. Bu âyette Cenâb-ı Hak haber veriyor ki, her ne kadar cennet ehli, gözleri başka şeyi göremeyecek derecede keyifli bir meşguliyet içinde olsalar ve kendilerinden hiçbir şey engellenmese de, eşleriyle birlikte olduklarında, başkalarının gözü onları farketmez” ki bunları üzsün. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Orada otağlarına kapanmış hüriler vardır”, Burada Cenâb-ı Hak, onlar eşleriyle birlikte iken başkalarının kendilerini göremeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. “Zulel” kelimesi, “zulle”nin çoğuludur.
Tahtlarına kurulacaklar. Tahta kurulmak, ancak rahatlık için olur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada onların rahatlığın ve mutluluğun zirvesinde olduklarını haber vermektedir. Aksi halde tahta oturmanın fazla bir mânası ve değeri olmaz. )Dolayısıyla Allah onların son derece rahat ve nimetler içinde olduklarını söylemektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Oradan hiç ayrılmak istemezler”, İbn Kuteybe şöyle dedi: “Erâik” kelimesi, süslenmiş koltuklar anlamına gelir. Bunun tekili, “erike” gelir“. Ebü Avsece şöyle dedi: “Erâik', yastıklardır. Hasan-ı Basri de şöyle dedi: “Erike” süslenmiş köşe demektir, Yemenliler tarafından kullanılan bir kelimedir, onlar süslenmiş köşeye erike derler”,
Yâsin 36:57
57. “Orada onlar için her tür meyve vardır ve bütün istekleri yerine getirilir.” Denildi ki: “Fâkihe” kelimesi, ihtiyaç duyulduğu için değil, keyif ve zevk almak için yenilen meyvedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada, cennet ehlinin yedikleri şeylerin ihtiyaç duydukları için değil, keyif ve zevk almak için yediklerini haber vermektedir. Bütün istekleri yerine getirilir; buna, söyledikleri her şey yerine getirilir anlamı verilmiş, istedikleri her şey verilir anlamından söz edilmiştir. Onların arzu ettikleri her şey kendilerine verilir mânasına gelmesi mümkündür, orası dünya gibi değildir. Ebü Muâz” şöyle dedi: Bütün istekleri yerine getirilir, yani cennette arzu ettikleri ve istedikleri her şey anında yerine getirilir. En doğrusunu Allah bilir.
58. “Engin merhamet sahibi Rabden gelen söz su olacak: “Selâm size!”
Bu beyanın çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, insanlar birbirlerine, “benden ona selâm söyle” diye gönderdiği selâmını tebliğ ettikleri gibi, melekler de Allah'ın selâmını onlara tebliğ ederler. Buna göre melekler cennet ehline şöyle derler: Yüce Allah size selâm ediyor.
İkincisi, melekler cennetin her kapısından müminlerin yanına girerek onları Rablerinin emriyle selâmlarlar; sabretmenize karşılık esenlik sizin olsun, derler”.
[ ] Üçüncüsü, bunu Cenâb-ı Hak onlara esenlik vâdi olarak söylemiş olabilir; dünyada görülen her türlü belâ ve âfetten cennette selâmette olacaklarını vâdetmektedir. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “Esenlikle, güvenle girin oraya!” İşte açıklamaya çalıştığımız âyet-i kerime buna benzer anlamlara gelebilir”.
Übey ve İbn Mesúd'un mushaflarında, üstün hareke ile “selâmen kavlen” şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar sözün tamamını “yeddeün” kelimesinde bitiriyorlar, sonra “selâmen kavlen” ibaresini ondan koparıyorlar. Diğerlerinin merfü kırâatine gelince, en doğrusunu Allah bilir ya, onun mânası şöyle olur: Onların istedikleri şey, esenliktir. Burada cümle bitiyor, sonra “kavlen” diye Allah'tan bir söz şeklinde devam ediyor.
gede, © Er A aat Iroz
---
Dipnotlar:
66 O, Ebü Muâz Fadl b. Hâlid en-Nahvi el-Mervezidir. Ehle kabilesinin âzatlısıdır. Abdullah b. Mübarek ve Ubeyd b. Süleymden rivayetleri vardır. Kendisinden Muhammed b. Hasan b. Şakik ve hemşehrileri rivayet ettiler. 211/826 tarihinde vefat etti. Kırâat hakkında güzel bir kitabı vardır. Ezheri Tehzibü'-luğada ondan çokça alıntılar yaptı. İbn Hibbân onu esSikat adlı eserine almıştır. İbn Manzür da, Lisânü'/-Arab'ta ondan çok bahseder. Kâtip Çelebi onun eserini, Kitâbü'l-Kırdat adıyla kaydetti (bk. İbn Hibbân, es-Sikât, IX, 5; Ezheri, Tehzibü'-luğa, 1, 2; Keşfu'z-zunün, Il, 1449). Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O güzel son, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte girecekleri adn cennetleridir; melekler de “Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun! Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu! diyerek her kapıdan onların yanına girerler” (er-Ra'd, “Dördüncüsü, gerçek mânada selâm vermek mânasına gelebilir. Cennet ehli Allah'ın selâmını, tıpkı dünyada iken Hz. Müsânın Allah'ın kelâmını işittiği gibi işitirler” (Semerkandi, Şerhu1-Te'vilât, vr. 631a).
Yâsin 36:58
57. “Orada onlar için her tür meyve vardır ve bütün istekleri yerine getirilir.” Denildi ki: “Fâkihe” kelimesi, ihtiyaç duyulduğu için değil, keyif ve zevk almak için yenilen meyvedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada, cennet ehlinin yedikleri şeylerin ihtiyaç duydukları için değil, keyif ve zevk almak için yediklerini haber vermektedir. Bütün istekleri yerine getirilir; buna, söyledikleri her şey yerine getirilir anlamı verilmiş, istedikleri her şey verilir anlamından söz edilmiştir. Onların arzu ettikleri her şey kendilerine verilir mânasına gelmesi mümkündür, orası dünya gibi değildir. Ebü Muâz” şöyle dedi: Bütün istekleri yerine getirilir, yani cennette arzu ettikleri ve istedikleri her şey anında yerine getirilir. En doğrusunu Allah bilir.
58. “Engin merhamet sahibi Rabden gelen söz su olacak: “Selâm size!”
Bu beyanın çeşitli mânalara gelmesi muhtemeldir. Birincisi, insanlar birbirlerine, “benden ona selâm söyle” diye gönderdiği selâmını tebliğ ettikleri gibi, melekler de Allah'ın selâmını onlara tebliğ ederler. Buna göre melekler cennet ehline şöyle derler: Yüce Allah size selâm ediyor.
İkincisi, melekler cennetin her kapısından müminlerin yanına girerek onları Rablerinin emriyle selâmlarlar; sabretmenize karşılık esenlik sizin olsun, derler”.
[ ] Üçüncüsü, bunu Cenâb-ı Hak onlara esenlik vâdi olarak söylemiş olabilir; dünyada görülen her türlü belâ ve âfetten cennette selâmette olacaklarını vâdetmektedir. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurur: “Esenlikle, güvenle girin oraya!” İşte açıklamaya çalıştığımız âyet-i kerime buna benzer anlamlara gelebilir”.
Übey ve İbn Mesúd'un mushaflarında, üstün hareke ile “selâmen kavlen” şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar sözün tamamını “yeddeün” kelimesinde bitiriyorlar, sonra “selâmen kavlen” ibaresini ondan koparıyorlar. Diğerlerinin merfü kırâatine gelince, en doğrusunu Allah bilir ya, onun mânası şöyle olur: Onların istedikleri şey, esenliktir. Burada cümle bitiyor, sonra “kavlen” diye Allah'tan bir söz şeklinde devam ediyor.
gede, © Er A aat Iroz
---
Dipnotlar:
66 O, Ebü Muâz Fadl b. Hâlid en-Nahvi el-Mervezidir. Ehle kabilesinin âzatlısıdır. Abdullah b. Mübarek ve Ubeyd b. Süleymden rivayetleri vardır. Kendisinden Muhammed b. Hasan b. Şakik ve hemşehrileri rivayet ettiler. 211/826 tarihinde vefat etti. Kırâat hakkında güzel bir kitabı vardır. Ezheri Tehzibü'-luğada ondan çokça alıntılar yaptı. İbn Hibbân onu esSikat adlı eserine almıştır. İbn Manzür da, Lisânü'/-Arab'ta ondan çok bahseder. Kâtip Çelebi onun eserini, Kitâbü'l-Kırdat adıyla kaydetti (bk. İbn Hibbân, es-Sikât, IX, 5; Ezheri, Tehzibü'-luğa, 1, 2; Keşfu'z-zunün, Il, 1449). Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O güzel son, babalarından, eşlerinden ve çocuklarından lâyık olanlarla birlikte girecekleri adn cennetleridir; melekler de “Sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun! Dünya yurdunun ardından ulaştığınız sonuç ne güzel oldu! diyerek her kapıdan onların yanına girerler” (er-Ra'd, “Dördüncüsü, gerçek mânada selâm vermek mânasına gelebilir. Cennet ehli Allah'ın selâmını, tıpkı dünyada iken Hz. Müsânın Allah'ın kelâmını işittiği gibi işitirler” (Semerkandi, Şerhu1-Te'vilât, vr. 631a).
Yâsin 36:59
Cennet ehli ile cehennem ehli önce bir arada idiler, sonra birbirlerinden ayırtedilirler. Başlangıçta hepsi birlikte oldukları için o güne bir arada olma günü anlamında “yevmu'i-cem” (pazl px) ve “yevmu'l-haşr” denilir. Sonra onlar birbirlerinden ayrılırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”, O güne ayırım günü anlamında “yevmu'-fasl” (kasli e) da denilmiştir”. Siz bugün şöyle ayrılın meâlindeki beyanın aslı, “ayrılın!” diye gerçek bir emir mânasında degildir, fakat başka bir âyette belirtildiği gibi ayrılış gerçeği anlamındadır: “Tâ ki, Allah pisi temizden ayırsın”. Âyetteki “imtiyâz” kelimesinin aslı ayrılmak ve yalnız kalmak mânasına gelir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe de böyle derler: İmtiyaz, ayrılmak ve bir tarafa çekilmek demektir”.
Yâsin 36:60
60. “Ey âdemoğulları! Size “Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için apaçık bir düşmandır’ dememiş miydim?”
Ey âdemoğulları! Size ‘Şeytana kulluk etmeyin” dememiş miydim? Bu âyet-i kerime üç şekilde yorumlanır. Birincisi, bu söz, hilkat ve varediliş sırasındaki sözdür; çünkü Cenâb-ı Hak herkesin yaratılışında ve varedilişinde vahdâniyetine, kendisine kulluk etmek ve başkalarına kulluktan uzak durmak gerektiğine şahitlik edecek özelliği de onda yaratmıştır. Ancak insanlar bu ahdi bozdular, Allahtan başkasına kulluk etmeye yöneldiler ve ulühiyeti O'ndan başkasına yönelttiler.
İkincisi, Cenâb-ı Hak resüllerin ve nebilerin diliyle, verilen emir ve yasaklara uyacaklarına dair onlardan söz almıştı.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak insanlarda, onların elde etmek için çabalayacakları birtakım ihtiyaçlar ve arzular yaratmıştır, bunlar insanı Allaha kulluğa, verdiği nimetler için O'na şükretmeye, ulühiyeti O'na tahsis etmeye yönlendirir ve başkalarına yönelmekten, O'nun dışındakilere ulühiyet niteliği atfetmekten alıkoyardı. Fakat onlar bütün bunlara aykırı davrandılar ve Allah'ı terkettiler.
Şöyle bir soru sorulursa: Hiç kimse şeytana kulluk yapmayı istemediği ve ona kulluk yapmadığı, aksine herkes ona kulluk etmekten kaçtığı halde Cenâb-ı Hak bu âyette şeytana kulluktan nasıl söz eder?
Buna şu cevap verilir: Durum böyle ise, onun iki anlamı vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak buradaki “şeytan” sözcüğü ile insanları Allah'a kulluktan saptıran önderlerini ve azgın inkârcıları kastetmiş olabilir. Onlar, Allah'ın rahmetinden uzak oldukları için kendilerine şeytan denilmiştir. Zaten “şetane” fiili, uzak oldu demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar”, İkincisi, her ne kadar onlar şeytana kulluk etmeyi istemiyor idiyseler de, şeytanın emriyle putlara taptıklarından dolayı Cenâb-ı Hak onları şeytana kulluğa nispet etmiştir; onun emrinden dolayı yahut başlangıçta emir ondan geldiği için onları şeytana kulluk etmekle nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
sizin için apaçık bir düşmandır. Onun her konuda bize düşman olduğu, hatta yemek, içmek ve giyinmekte bile bizim düşmanımız olduğu gayet açık ve nettir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Derken şeytan, kapalı olan avret yerlerini birbirine göstermek için onlara fısıldayıp kafalarını karıştırdı””. O, bizi helâke sürüklemek istiyor ve o bizim düşmanımızdır.
Yâsin 36:61
Yani bana kulluk edin, çünkü bana kulluk etmek doğru olan yoldur.
Ohal İSE çi Jai ii
Yâsin 36:62
Nitekim o şeytan sizden nicelerini saptırdı. Buradaki saptırdı sözcügü helâk etti anlamına gelir. Şeytan, daha önceki ümmetlerden Âd, Semüd ve diğerleri gibi pek çoklarını helâke düşürdü. Saptırma, sözlükte helâk etme mânasına gelir. Ancak bunun gerçekten hidâyetten saptırma anlamına gelmesi de mümkündür. Bu da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın, İblis'in saptırması sebebiyle pek çok insanı helâk ettiğini ve onların kökünü kazıdığını görüyor ve biliyorsunuz. Ey Mekkeliler! Doğru yoldan sapmaları sebebiyle onların başına gelen azabın benzerinin sizin de başınıza gelmemesi için sakının! En doğrusunu Allah bilir.
Âyetteki “cibillen kesirâ tabirine bazıları, pek çok topluluk anlamı, bazıları pek çok yaratılan, bazıları da pek çok ümmet mânası verdi. Bunların hepsi aynı anlama gelir. Bunun kökü, “cebele” fiilidir, “tabea” mânasına gelir. Bu kelime “cübüller” ve “cibillen” diye de okunmuştur”. Ebü Avsece şöyle dedi: “Cibille” ve “cüble” kelimeleri, yaratılış mânasına gelir.
[ ]Hiç aklınızı kullanmıyor muydunuz? Cenâb-ı Hakk'ın onlara gön- FON derdiği azabı düşünerek aklınızı başınıza almıyor musunuz? Bu beyan, onların, eskilerin başlarına gelenleri düşünmemelerinden dolayı onları kınamak ve ayıplamak mânasına gelir. İkincisi, uyarmak ve haber vermek anlamına da gelir, bu haberlerin onlara ulaşmamış olması muhtemeldir, çünkü Mekkeliler Ehl-i Kitap'tan değildiler.
Yâsin 36:63
İşte size bildirilen cehennem bu! Sanki onlar cehennemi gördüklerinde, bu gördüğümüz de nedir? demişler, bunun üzerine de onlara, dünyada iken size bildirilen cehennem işte bu! denilmiş gibidir. Bunun kınama ve ayıplama anlamına gelmesi de muhtemeldir, yani işte size bildirilen cehennem budur! İnkârcılıkta ısrar etmenize karşılık girin oraya!, yani yalanlamanız yüzünden bugün girin oraya! En doğrusunu Allah bilir.
bep api EAA i Ls sai
Yâsin 36:64
İşte size bildirilen cehennem bu! Sanki onlar cehennemi gördüklerinde, bu gördüğümüz de nedir? demişler, bunun üzerine de onlara, dünyada iken size bildirilen cehennem işte bu! denilmiş gibidir. Bunun kınama ve ayıplama anlamına gelmesi de muhtemeldir, yani işte size bildirilen cehennem budur! İnkârcılıkta ısrar etmenize karşılık girin oraya!, yani yalanlamanız yüzünden bugün girin oraya! En doğrusunu Allah bilir.
bep api EAA i Ls sai
Yâsin 36:65
[Ağızların Mühürlenmesi, Ellerin Konuşması ve Ayakların Tanıklığı]
O gün onların ağızlarını mühürleriz, yani ağızlarına mühür vururuz ve artık konuşamazlar. Yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları da tanıklık eder. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki onlar dünyada yaptıkları şeyleri, Allaha ortak koşmalarını ve kâfirliklerini inkâr ettikleri, “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” dedikleri için Cenâb-ı Hak ağızlarını mühürlemiş, konuşmaları ve yaptıkları günahlar yüzünden diğer organlarına kendi aleyhlerine şahitlik etmeleri için izin vermiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “O ceza gününde dilleri, aleyhlerine tanıklık edecektir”, “Kulakları, onların aleyhine şahitlik eder” sonra dilleri çözülür ve kendi aleyhine şahitlik ettikleri için organlarına sitem ederler: “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar, onlar da, “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu, derler".
(1Dilin konuşma özelliği, dilden kaynaklanan veya dilin kendisine ait bir özellik değildir, Cenâb-ı Hakk'ın lütfedip dile verdiği bir özelliktir, Allah bu lütfu ve bu özelliği ne zaman ve hangi organa verirse, o zaman o organ konusur. Konuşmak eğer dilin kendisine ait bir nitelik olsaydı, dili olan her varlığın konuşması gerekirdi. Dili olan her varlık konuşamadığına göre, bu, Cenâb-ı Hakk'ın ona verdiği bir lütuf olduğuna işaret eder, dil o sayede konuşabilmektedir. Allah bu lütfu ve bu özelliği nereye verirse orası konuşur. Kulak ve göz de böyledir. El ve ayak gibi insanın bütün organlarına Cenâb-ı Hak lütfedip bir özellik vermiştir; kulak o sayede duymakta, göz o sayede görmekte, el o sayede alıp vermekte, ayak da o sayede yürümekte ve adım atmaktadır. Cenâb-ı Hak bir özelliği hangi organa lütfedip vermişse, o organ da bu özelliği sergiler, tıpkı kulağın işitmesinde, gözün görmesinde olduğu gibi. Yiyecek maddeleri ve sular da, bizâtihi kendi varlıkları itibariyle gıda değildirler, ancak Cenâb-ı Hakk'ın onlara lütfedip vermiş olduğu bir özellikle insanlar için gıda haline dönüşmektedir. Görmez misin ki, yemeğin kendisi midede kalıyor, sonra dışarı atılıyor, fakat ondaki özellikten insan gıda olarak yararlanıyor. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu! derler. İlk önce sizi O yarattı, şimdi de yine O'na dönüyorsunuz” (Fussılet, 41/20-21).
Yâsin 36:66
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için çabalayıp dururlardı; ama o takdirde nasıl görebileceklerdi ki? Bazı müfessirler buna şöyle mâna verdiler: Dilesek o sapıtmışların gözlerini dümdüz ederdik de yollarını göremezlerdi. Gözlerini kör ettiğimizde nasıl göreceklerdi ki? Bazıları da şöyle dedi: Dilesek onların gözlerini dalâletten hidâyete çevirirdik, yani küfrü onlardan çevirsek doğru yolu bulmak için yarışırlardı, yani doğru yolu görürlerdi. Sonra Allah şöyle buyurdu: Nasıl görebileceklerdi ki? Yani ben onlara küfür yolunu karartmasam doğru yolu nereden görebileceklerdi ki?
Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Yani onları ayakları üzerinde durdururduk da ne ileri ve ne de geri gidebilirlerdi! Burada söylenenin aksinin gerçekleşmesi temsili bir sözle anlatılmaktadır; en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onların gözlerini dümdüz yapıp kör etsek, sonra onlar yol bulmak için çabalasalardı nasıl göreceklerdi? Yani asla yol bulamayacaklardı. Buna göre onların kalplerinin gözlerini kör edersek doğru yolu nasıl göreceklerdi? Yani onlar asla doğru yolu göremezlerdi. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik de (taş gibi) artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak temsili bir ifade ile şunu söylemektedir: Onların yaratılışlarının zâhirini değiştirip kendilerini domuz ve maymun haline getirsek, hatta görünüş itibariyle kendilerine faydalı olan şeyleri yok etsek, artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. Buna göre onların kalplerini değiştirsek, onu yerinden alıp başka yere koysak artık ondan yararlanamazlardı, tıpkı diğer organlarının zevahirinden faydalanamadıkları gibi. Bu, hakikat anlamında değil, temsili mânada bir ifadedir.
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik... Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Bu ilâhi kelâm, sözü edilen fiilleri yapmanın Allah'ın gücü dâhilinde olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanların istedikleri fiilleri ve işleri yapmak Allaha ait olmasaydı, Cenâb-ı Hak âyette sözünü ettiği fiilleri yapmakla ve organların yerlerini değiştirmekle tehdit etmesinin anlamı olmazdı. Bu gerçek, onları yapan ve yaratanın Allah olduğunu gösterir.
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri ve Katâde şöyle dediler: Onları kör ve şaşkın bir halde ortada bırakırdık. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Yani söylediği gibi Allah onları ayakları üzerinde oturturdu. Artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Onlar ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri!” Daha önce de geçtiği gibi İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer Allah dileseydi, sapıtmışların gözlerini değiştirir ve yollarını göremezlerdi, nasıl görebilirlerdi ki?” Mukâtil de şöyle diyor: [§] Eğer dileseydi Allah onların zâhir gözlerini kör ederdi de onlar yollarını bulmaya çalışırlardı, fakat göremezlerdi.“? Bu mâna, az önce sözünü ettiğimiz anlama yakındır, Baş tarafta söylediğimiz gibi bunun temsili bir ifade olması da mümkündür. Bunun hakikat mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani gözlerini kör etmeye, mahiyetlerini değiştirmeye ve bahsettiği değişiklikleri yapmaya kâdir olan birini, hiçbir şey insanları yeniden yaratmaktan ve diğer fiilleri yapmaktan aciz bırakamaz. Çünkü insanı herhangi bir akıbet için değil de sadece kör olması ve mahiyetinin değişmesi için yaratmakta bir hikmet yoktur. Yahut Cenâb-ı Hak dileseydi onları kör edebileceğini ve mahiyetlerini değiştirebileceğini söylüyor, fakat vazgeçiyor, verdiği nimetlere şükredip nimetler içinde kalmaları için onların mahiyetlerini değiştirmiyor.
İbn Kuteybe şöyle diyor: Âyette geçen “tamese” fiili, göz çukuru olmamak, dümdüz olmak demektir. Yolu bulmak için çabalayıp dururlardı, yani geçip giderlerdi', Ebü Avsece şöyle dedi: “Tamesnâ a yünehüm” (Leb pl) ibaresi, onları kör ederdik, demektir. “Mesh” kelimesi de suretleri ve bedenleri değiştirmektir.
Yâsin 36:67
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik de yolu bulmak için çabalayıp dururlardı; ama o takdirde nasıl görebileceklerdi ki? Bazı müfessirler buna şöyle mâna verdiler: Dilesek o sapıtmışların gözlerini dümdüz ederdik de yollarını göremezlerdi. Gözlerini kör ettiğimizde nasıl göreceklerdi ki? Bazıları da şöyle dedi: Dilesek onların gözlerini dalâletten hidâyete çevirirdik, yani küfrü onlardan çevirsek doğru yolu bulmak için yarışırlardı, yani doğru yolu görürlerdi. Sonra Allah şöyle buyurdu: Nasıl görebileceklerdi ki? Yani ben onlara küfür yolunu karartmasam doğru yolu nereden görebileceklerdi ki?
Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Yani onları ayakları üzerinde durdururduk da ne ileri ve ne de geri gidebilirlerdi! Burada söylenenin aksinin gerçekleşmesi temsili bir sözle anlatılmaktadır; en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onların gözlerini dümdüz yapıp kör etsek, sonra onlar yol bulmak için çabalasalardı nasıl göreceklerdi? Yani asla yol bulamayacaklardı. Buna göre onların kalplerinin gözlerini kör edersek doğru yolu nasıl göreceklerdi? Yani onlar asla doğru yolu göremezlerdi. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik de (taş gibi) artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak temsili bir ifade ile şunu söylemektedir: Onların yaratılışlarının zâhirini değiştirip kendilerini domuz ve maymun haline getirsek, hatta görünüş itibariyle kendilerine faydalı olan şeyleri yok etsek, artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. Buna göre onların kalplerini değiştirsek, onu yerinden alıp başka yere koysak artık ondan yararlanamazlardı, tıpkı diğer organlarının zevahirinden faydalanamadıkları gibi. Bu, hakikat anlamında değil, temsili mânada bir ifadedir.
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik... Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Bu ilâhi kelâm, sözü edilen fiilleri yapmanın Allah'ın gücü dâhilinde olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanların istedikleri fiilleri ve işleri yapmak Allaha ait olmasaydı, Cenâb-ı Hak âyette sözünü ettiği fiilleri yapmakla ve organların yerlerini değiştirmekle tehdit etmesinin anlamı olmazdı. Bu gerçek, onları yapan ve yaratanın Allah olduğunu gösterir.
Dilesek (dünyada da) gözlerini büsbütün kör ederdik meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri ve Katâde şöyle dediler: Onları kör ve şaşkın bir halde ortada bırakırdık. Yine dilesek oldukları yerde onların mahiyetlerini değiştirirdik. Yani söylediği gibi Allah onları ayakları üzerinde oturturdu. Artık ne ileri gidebilirler ne de geri dönebilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Onlar ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri!” Daha önce de geçtiği gibi İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer Allah dileseydi, sapıtmışların gözlerini değiştirir ve yollarını göremezlerdi, nasıl görebilirlerdi ki?” Mukâtil de şöyle diyor: [§] Eğer dileseydi Allah onların zâhir gözlerini kör ederdi de onlar yollarını bulmaya çalışırlardı, fakat göremezlerdi.“? Bu mâna, az önce sözünü ettiğimiz anlama yakındır, Baş tarafta söylediğimiz gibi bunun temsili bir ifade olması da mümkündür. Bunun hakikat mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani gözlerini kör etmeye, mahiyetlerini değiştirmeye ve bahsettiği değişiklikleri yapmaya kâdir olan birini, hiçbir şey insanları yeniden yaratmaktan ve diğer fiilleri yapmaktan aciz bırakamaz. Çünkü insanı herhangi bir akıbet için değil de sadece kör olması ve mahiyetinin değişmesi için yaratmakta bir hikmet yoktur. Yahut Cenâb-ı Hak dileseydi onları kör edebileceğini ve mahiyetlerini değiştirebileceğini söylüyor, fakat vazgeçiyor, verdiği nimetlere şükredip nimetler içinde kalmaları için onların mahiyetlerini değiştirmiyor.
İbn Kuteybe şöyle diyor: Âyette geçen “tamese” fiili, göz çukuru olmamak, dümdüz olmak demektir. Yolu bulmak için çabalayıp dururlardı, yani geçip giderlerdi', Ebü Avsece şöyle dedi: “Tamesnâ a yünehüm” (Leb pl) ibaresi, onları kör ederdik, demektir. “Mesh” kelimesi de suretleri ve bedenleri değiştirmektir.
Yâsin 36:68
Kime uzun ömür verirsek onu yaratılış çizgisinde tersine çeviririz. Yani kime uzun ömür verirsek, ona bunaklık ve zayıflık ârız olur. Cenâb-ı Hak şöyle diyor: Onu ilk yarattığımız hale çeviririz ve önceden aklını kullandığı 101 Süyüti, ed-Dürru'i-kmensür, XIL, 370. 12 o İbnü'l-Cevzi, Zâdü'mesir, VII, 32. 19 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 367.
gibi akledemez. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İçinizden, ömrün en düşkün çağına kadar yaşatılanlar da vardır”, Bunu yapanı yahut bunu yapmaya kâdir olan Allah'ı hiçbir bir şeyin aciz bırakamayacağını ve O'na şükrünü ödemeleri gerektiğini hiç düşünmezler mi? Kime uzun ömür verirsek onu yaratılış çizgisinde tersine çeviririz, yani o güçlü-kuvvetli olduğu halde kendisini zayıflatırız.
Orina adagan
Yâsin 36:69
Biz ona şiir öğretmedik; zaten ona yaraşmazdı da. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyeti, müşrikler Hz. Peygamber (s.a.) hakkında, “o şairdir, o yalancıdır” dedikleri zaman indirmişti. Müşriklerin, “o şairdir, Kur'ân da şiirdir”, diye ileri sürdükleri iddiaları reddetmek için Cenâb-ı Hak, ona şiir öğretmediğini, zaten şiirin ona gerekmediğini haber vermektedir. Yüce Allah, daha önce Resülullah'ın (s.a.) okuma-yazma bilmemesini onun peygamberliğine dair delillerinden biri yaptığı gibi", burada da şiir söylemekten aciz olmasını onun peygamberliğinin delillerinden biri olarak göstermiştir. Bunu da, onun şiir söylediği, Kur'ân'ı kendi kafasından uydurduğu, Allaha yalan isnatta bulunduğuna ve büyücülük yaptığına dair iddiaları ileri sürenlerin sözlerinin doğru olmadığını, Kur'ân'ın yalnızca Allah'tan gelen vahiy olduğunu bilmeleri için gönderdiğini haber vermektedir. Onlar da kesin olarak biliyorlardı ki, Hz. Peygamber (s.a.) ne şairdi, ne büyücü ve ne de yalancı idi! Çünkü bunları öğrenmek için onun kimseye gitmediğini, kendisinde onların kitaplarından birinin bulunmadığını ve ondan asla yalan duyulmadığını da biliyorlardı. Buna rağmen onlar, liderlikleri ve menfaatleri kaybolmasın diye kendilerine uyanlara ve halka Hz. Peygamber'in (s.a.) durumunu karışık göstermek için inatla ona şiir, büyü ve yalan gibi asılsız ithamlarda bulundular.
Biz ona şiir öğretmedik; zaten ona yaraşmazdı da ilâhi kelâmı, Mütezile'nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak ona şiiri öğretmediğini, fakat şiirin bütün vesilelerini kendisine verdiğini haber vermektedir. Kur'ân hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Kur'ân'ı Rahmân öğretti... Ona anlama ve anlatmayı öğretti“. Bu beyan göstermektedir ki Kurân Hz. Peygamber'e Allah'ın bir lütfudur. Bu öyle bir lütfudur ki onu öğretmediğini haber verdiği okuma-yazma yöntemiyle öğrenme dışında kalan bir öğrenme yoludur. Okuma-yazma yoluyla öğrenme lütfunu ona vermediği için o da bunu öğrenmedi. Öğrettiğini haber verdiği konularda ona lütfunu vermiş, o da öğrenmiştir. Şayet öğretmek bizzat sebebin kendisi olsaydı, her iki halde de, yani öğrettiğini bildirdiği şeyleri de, öğretmediğini haber verdiği şeyleri de Allah kendisine vermişti. Bu da göstermektedir ki, bizzat sebepler değil, sebeplerin dışında Allah'ın ona öğretmiş olduğu bilgiler, O'ndan gelen bir lütuf idi, çünkü sebebin kendisi her iki halde de onda vardı. En doğrusunu Allah bilir.
Eğlenmeye vesile olan şiirle meşgul olmak zaten ona yaraşmazdı. Şiir aslında eğlenip oyalanmak ve zevk almak içindir; bunda dolayı Resülullah'ın (s.a.) sürekli hikmet ve ilimle meşgul olsun diye, zevk ve eğlence ile değil de Allah'ın emrettikleriyle ilgilenmesi için onun tabiatıyla şiir söyleme arasına bir engel konulmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
106) (JOna vahyedilen, ancak bir öğüt ve apaçık Kur'ân'dır. Buradaki “in huve illâ zikrun” cümlesi, bu Kur'ân bir hatırlatmadan başka bir şey değildir demektir; insanlara unutmuş oldukları Allah'ın emrini, vâdini ve uyarılarını, lehlerinde ve aleyhlerinde olan eylemleri hatırlatmaktadır, onlara unuttukları ve terkettikleri sorumluluklarını hatırlatmaktadır. “Mübin, lehlerinde ve aleyhlerindeki eylemleri onlara açıklamaktadır; yahut yapmalari ve sakınmaları gereken buyrukları onlara izah etmektedir; veyahut onun Allahtan geldiğini, insanlar tarafından değil Allah tarafından gönderildiğini hatırlatmaktadır. Veyahut da bu kitap, Ehl-i Kitab'a unuttukları bilgileri, kendi kitaplarında bulunan Resülullah'ın (s.a.) vasfını ve niteliklerini, yapmaları ve yapmamaları gereken fiilleri hatırlatmaktadır. “Mübin, Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'ın elçisi olduğuna ve bu Kur'ân'ın Allah'tan geldiğine dair bilgiler Arap müşrikleri için apaçıktır anlamına da gelir. Allah'ın bütün kitapları, haber verdiği konularda hatırlatmadır, apaçıktır, rahmettir, nurdur ve şifadır anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir.
DESİ İZ İRİ gs EE 08 azal
---
Dipnotlar:
0 “Kur'ân'ı Rahmân öğretti. İnsanı O yarattı. Ona anlama ve anlatmayı öğretti” (er-Rahmân,
Yâsin 36:70
70. “Diri olanları uyarsın ve inkârcılar hakkındaki o söz (ceza) Apa leşsin diye (gönderilmiştir).” Diri olanları uyarsın ve o söz (ceza) gerçekleşsin diye (gönderilmiştir). Bazıları bunu, “aklı olanları” diye açıklar, yani aklı olan ve diri olanları Kur'ân ile uyarsın ve böylece o da imana gelsin! İnkârcılar hakkındaki o söz (ceza) gerçekleşsin diye (gönderilmiştir), yani iman etmeyecekleri Allah'ın ilminde belli olan inkârcılara o ceza gerçekleşsin! Bazıları diri olanları uyarsın diye meâlindeki cümleye, “müminleri uyarsın” anlamını verdi; çünkü şanı yüce olan Allah birçok âyette mümine diri, kâfire de ölü ismini vermiştir'”. Diri olanları uyarsın diye cümlesi, uyarmak ona fayda vereceği için anlamına da gelebilir; her ne kadar mümin ve kâfir olan her iki tarafı birlikte uyarıyor idiyse de, uyarı ancak diri olana, yani söylediğimiz gibi mümin olana fayda verir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen ancak o Zikre uyanı ve görmediği halde Rahmândan korkanı uyarabilirsin”©, Hakikatte Hz. Peygamber Zikre uyanı da uymayanı da uyarıyordu, ancak uyarı özellikle Zikr'e uyan ve Rahmândan korkan kişiye fayda verir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir”. Hz. Peygamber herkesi birlikte uyarıyordu, ancak ondan faydalananlar müminler idi. Diri olan sözünün, fâni hayat ile ebedi hayatını arayan mânasına gelmesi de muhtemeldir. İnkârcılar hakkındaki o söz (ceza) gerçekleşsin diye; buradaki sözden maksat, şu âyet-i kerimedeki belirtilen sözdür: “Fakat şu sözüm mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!”1e
71. “Görmezler mi ki kendi kudretimizin eserlerinden olmak üzere onlar için sahip oldukları nice hayvanlar yarattık.”
Görmezler mi ki onlar için yarattık. “Görmezler mi?” (lyx Jsi) ve “görmedin mi?” anlamına gelen sözcüklerin zâhirde soru mânasına geldiğini, ancak Allah'ın kullarını ilzam etmesi ve görme fiilinin gerekliliği anlamına geldiğini daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik"!, Üstelik bu ifade iki şekilde de yorumlanır. Birincisi, haber mânasına gelir, yani Allah'ın onlar için yarattığı hayvanları ve sözünü ettiği diğer fiillerini insanlar mutlaka görmüşlerdir. İkincisi, âyette de söylendiği gibi bu beyan görmek ve düşünmekle ilgili bir emirdir, yani görsünler anlamındadır. Haber anlamına geldiğini kabul edersek şöyle yorumlanır: Onlar, Allah'ın insanlar için yarattığı nice hayvanları gördüklerine göre, düşünseler, bu hayvanların ve diğer nesnelerin kendileri için yaratılmasından ibret alsalar ve bunların onlar için anlamsızca ve boşuna değil, bir hikmetin gereği olarak yaratıldığını anlasalar ya! Onların iddia ettikleri gibi şayet ölümden sonra dirilmek olmasaydı, bunlar anlamsızca ve boşuna yaratılmış olurdu. Yahut şöyle söylenir: Bu hayvanları yaratmaya ve onları insanların faydasına vermeye kâdir olanı, hiçbir şeyin aciz bırakabilme ihtimali yoktur, şayet Allah onları yarattığı halde bıraksaydı ve hiçbirini yok etmeseydi, hayvanlar yeryüzünü doldururlardı; bütün bunları yapan, insanları yeniden yaratmaya, ölümden sonra onları tekrar diriltmeye gücü yetmez mi? Veyahut şöyle denilir: Burada sözünü ettiği hayvanlara ve diğerlerine ana rahminde iken suretlerini ve uygun gördüğü organlarını üç kat karanlık içinde iken verene? hiçbir şeyin gizli kalması yahut bir şeyin O'nu aciz bırakabilmesi veyahut bütün bunları hikmetsiz olarak planlamış olması ihtimali yoktur. Veyahut da Cenâb-ı Hakk'ın bu hayvanları insanlar için yaratması, onların emri altına vermesi ve bunlarda onlar için söylediğimiz faydaları varetmesi, kendilerine iyilik yapılanların teşekkür ettikleri gibi, onların da bu nimetlere karşılık Allaha şükür borçlarını ödemeleri içindir. Âyet-i kerimenin emir mânasına geldiğini kabul edersek, o zaman Allah'ın yarattığı nesneler hakkında düşünmek gerektiği anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Kendi kudretimizin eserlerinden olmak üzere nice hayvanlar ya- [TJ rattık. Buradaki “minımâ amilet eydinâ” (xi ele L.) sözleri, yaratılanların eliyle yapılan ziraat, tohum ekmek, ağaç ve fide dikmek ve insanların yaptıkları benzeri fiiller anlamına gelir; Cenâb-ı Hak bunu kendi zatına nispet etmektedir. Bu cümlenin, “bizim kudretimizle” mânasına gelmesi de muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz”", “Kendi ellerimle yarattığım”, yani kudretimle yarattığım. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar için sahip oldukları nice hayvanlar yarattık. Bazıları şöyle dedi:
İnsanların onlardan faydalanmaya ve onları kullanmaya güçleri yetiyor. İnsan gerçekten kendi mülkiyetinde olan bir şeyden faydalanmaya ve onu kullanmaya gücü yetmediğinde şöyle der: Ben ona milik değilim. Şöyle de söylendi: “Mâlikün”, onu tutmaya güçleri yetiyor ve onu zaptediyorlar, demektir. Falan devesini ve hayvanını zaptedemiyor, denilir. Bunların ikisi de aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir.
EİD las p ğa gi SUS
---
Dipnotlar:
Hz Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir; hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”. r
Yâsin 36:71
70. “Diri olanları uyarsın ve inkârcılar hakkındaki o söz (ceza) Apa leşsin diye (gönderilmiştir).” Diri olanları uyarsın ve o söz (ceza) gerçekleşsin diye (gönderilmiştir). Bazıları bunu, “aklı olanları” diye açıklar, yani aklı olan ve diri olanları Kur'ân ile uyarsın ve böylece o da imana gelsin! İnkârcılar hakkındaki o söz (ceza) gerçekleşsin diye (gönderilmiştir), yani iman etmeyecekleri Allah'ın ilminde belli olan inkârcılara o ceza gerçekleşsin! Bazıları diri olanları uyarsın diye meâlindeki cümleye, “müminleri uyarsın” anlamını verdi; çünkü şanı yüce olan Allah birçok âyette mümine diri, kâfire de ölü ismini vermiştir'”. Diri olanları uyarsın diye cümlesi, uyarmak ona fayda vereceği için anlamına da gelebilir; her ne kadar mümin ve kâfir olan her iki tarafı birlikte uyarıyor idiyse de, uyarı ancak diri olana, yani söylediğimiz gibi mümin olana fayda verir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen ancak o Zikre uyanı ve görmediği halde Rahmândan korkanı uyarabilirsin”©, Hakikatte Hz. Peygamber Zikre uyanı da uymayanı da uyarıyordu, ancak uyarı özellikle Zikr'e uyan ve Rahmândan korkan kişiye fayda verir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir”. Hz. Peygamber herkesi birlikte uyarıyordu, ancak ondan faydalananlar müminler idi. Diri olan sözünün, fâni hayat ile ebedi hayatını arayan mânasına gelmesi de muhtemeldir. İnkârcılar hakkındaki o söz (ceza) gerçekleşsin diye; buradaki sözden maksat, şu âyet-i kerimedeki belirtilen sözdür: “Fakat şu sözüm mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!”1e
71. “Görmezler mi ki kendi kudretimizin eserlerinden olmak üzere onlar için sahip oldukları nice hayvanlar yarattık.”
Görmezler mi ki onlar için yarattık. “Görmezler mi?” (lyx Jsi) ve “görmedin mi?” anlamına gelen sözcüklerin zâhirde soru mânasına geldiğini, ancak Allah'ın kullarını ilzam etmesi ve görme fiilinin gerekliliği anlamına geldiğini daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik"!, Üstelik bu ifade iki şekilde de yorumlanır. Birincisi, haber mânasına gelir, yani Allah'ın onlar için yarattığı hayvanları ve sözünü ettiği diğer fiillerini insanlar mutlaka görmüşlerdir. İkincisi, âyette de söylendiği gibi bu beyan görmek ve düşünmekle ilgili bir emirdir, yani görsünler anlamındadır. Haber anlamına geldiğini kabul edersek şöyle yorumlanır: Onlar, Allah'ın insanlar için yarattığı nice hayvanları gördüklerine göre, düşünseler, bu hayvanların ve diğer nesnelerin kendileri için yaratılmasından ibret alsalar ve bunların onlar için anlamsızca ve boşuna değil, bir hikmetin gereği olarak yaratıldığını anlasalar ya! Onların iddia ettikleri gibi şayet ölümden sonra dirilmek olmasaydı, bunlar anlamsızca ve boşuna yaratılmış olurdu. Yahut şöyle söylenir: Bu hayvanları yaratmaya ve onları insanların faydasına vermeye kâdir olanı, hiçbir şeyin aciz bırakabilme ihtimali yoktur, şayet Allah onları yarattığı halde bıraksaydı ve hiçbirini yok etmeseydi, hayvanlar yeryüzünü doldururlardı; bütün bunları yapan, insanları yeniden yaratmaya, ölümden sonra onları tekrar diriltmeye gücü yetmez mi? Veyahut şöyle denilir: Burada sözünü ettiği hayvanlara ve diğerlerine ana rahminde iken suretlerini ve uygun gördüğü organlarını üç kat karanlık içinde iken verene? hiçbir şeyin gizli kalması yahut bir şeyin O'nu aciz bırakabilmesi veyahut bütün bunları hikmetsiz olarak planlamış olması ihtimali yoktur. Veyahut da Cenâb-ı Hakk'ın bu hayvanları insanlar için yaratması, onların emri altına vermesi ve bunlarda onlar için söylediğimiz faydaları varetmesi, kendilerine iyilik yapılanların teşekkür ettikleri gibi, onların da bu nimetlere karşılık Allaha şükür borçlarını ödemeleri içindir. Âyet-i kerimenin emir mânasına geldiğini kabul edersek, o zaman Allah'ın yarattığı nesneler hakkında düşünmek gerektiği anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Kendi kudretimizin eserlerinden olmak üzere nice hayvanlar ya- [TJ rattık. Buradaki “minımâ amilet eydinâ” (xi ele L.) sözleri, yaratılanların eliyle yapılan ziraat, tohum ekmek, ağaç ve fide dikmek ve insanların yaptıkları benzeri fiiller anlamına gelir; Cenâb-ı Hak bunu kendi zatına nispet etmektedir. Bu cümlenin, “bizim kudretimizle” mânasına gelmesi de muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz”", “Kendi ellerimle yarattığım”, yani kudretimle yarattığım. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar için sahip oldukları nice hayvanlar yarattık. Bazıları şöyle dedi:
İnsanların onlardan faydalanmaya ve onları kullanmaya güçleri yetiyor. İnsan gerçekten kendi mülkiyetinde olan bir şeyden faydalanmaya ve onu kullanmaya gücü yetmediğinde şöyle der: Ben ona milik değilim. Şöyle de söylendi: “Mâlikün”, onu tutmaya güçleri yetiyor ve onu zaptediyorlar, demektir. Falan devesini ve hayvanını zaptedemiyor, denilir. Bunların ikisi de aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir.
EİD las p ğa gi SUS
---
Dipnotlar:
Hz Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir; hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”. r
Yâsin 36:72
Cenâb-ı Hak burada, yarattığı çeşitli hayvanları ve verdiği nimetleri, şükür borcunu ödemeleri için insanlara verdiğini bildirmektedir.
Yâsin 36:73
Cenâb-ı Hak burada, yarattığı çeşitli hayvanları ve verdiği nimetleri, şükür borcunu ödemeleri için insanlara verdiğini bildirmektedir.
Yâsin 36:74
[Putların Askerleri]
Onlar yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler. Halbuki o sözde tanrılar kendilerine yardım edemezler. Cenâb-ı Hak burada, her türlü yardım ve desteğin kendisinden geldiği ve her şeyi insanlar için yarattığı halde, onların putları tanrı edinmekle, Allaha kulluğu bırakıp yardım edecekleri ümidiyle putlara tapınmakla ne kadar beyinsiz, kısır görüşlü ve anlayışsız olduklarını haber vermektedir. Onlar, bu beklentileriyle ilgili olarak şunları söylemişlerdi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”"5, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara taptyoruz”!, Onlar bunu âhirette söyleyeceklerdir. Onların putlara tapmakla yardım göreceklerini ümit etmeleri, dünyada başlarına gelebilecek belâları ve sıkıntıları defetmek düşüncesine dayanıyor olması muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklanmz kaybolup gider”7.
(İCenâb-ı Hak sonra, onların taptıkları ve yardım edeceklerini umdukları putların, kendilerine yardım edemeyeceklerini, bekledikleri şefaat ve desteği de veremeyeceklerini, hatta Allahı bırakıp tapındıkları o nesnelerin kendilerine düşman olacaklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Aksine kendileri onların hizmetindeki askerlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler”", Bu yorum, söylediğimiz gibi bazı müfessirlerin âyeti, putların onlara karşı duran ve onlara düşmanlık yapacak bir ordu olduklarına dair açıklamasına dayanmaktadır. Aksine kendileri onların hizmetindeki askerlerdir. Bu beyan, müşriklerin, taptıkları putların emrindeki askerler olacakları mânasına da gelebilir. Yani onlar, putlar adına başkalarına düşmanlık gösterecekler, onlara zarar vermeyi düşünenleri bertaraf etmeye çalışacaklar; burada onların tapındıklar: putları kastediyorum. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Putperestler, “Eğer bir şey yapacaksanız, yakın onu ve böylece tanrılarınıza yardım edin!” dediler”. Bundan maksadan ne olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları, bunun âhirette olacağını söyledi, bazıları da bu, dünyada vuku bulacak dedi. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
18 “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler, Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar”
Yâsin 36:75
[Putların Askerleri]
Onlar yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler. Halbuki o sözde tanrılar kendilerine yardım edemezler. Cenâb-ı Hak burada, her türlü yardım ve desteğin kendisinden geldiği ve her şeyi insanlar için yarattığı halde, onların putları tanrı edinmekle, Allaha kulluğu bırakıp yardım edecekleri ümidiyle putlara tapınmakla ne kadar beyinsiz, kısır görüşlü ve anlayışsız olduklarını haber vermektedir. Onlar, bu beklentileriyle ilgili olarak şunları söylemişlerdi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız”"5, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara taptyoruz”!, Onlar bunu âhirette söyleyeceklerdir. Onların putlara tapmakla yardım göreceklerini ümit etmeleri, dünyada başlarına gelebilecek belâları ve sıkıntıları defetmek düşüncesine dayanıyor olması muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklanmz kaybolup gider”7.
(İCenâb-ı Hak sonra, onların taptıkları ve yardım edeceklerini umdukları putların, kendilerine yardım edemeyeceklerini, bekledikleri şefaat ve desteği de veremeyeceklerini, hatta Allahı bırakıp tapındıkları o nesnelerin kendilerine düşman olacaklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Aksine kendileri onların hizmetindeki askerlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler”", Bu yorum, söylediğimiz gibi bazı müfessirlerin âyeti, putların onlara karşı duran ve onlara düşmanlık yapacak bir ordu olduklarına dair açıklamasına dayanmaktadır. Aksine kendileri onların hizmetindeki askerlerdir. Bu beyan, müşriklerin, taptıkları putların emrindeki askerler olacakları mânasına da gelebilir. Yani onlar, putlar adına başkalarına düşmanlık gösterecekler, onlara zarar vermeyi düşünenleri bertaraf etmeye çalışacaklar; burada onların tapındıklar: putları kastediyorum. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Putperestler, “Eğer bir şey yapacaksanız, yakın onu ve böylece tanrılarınıza yardım edin!” dediler”. Bundan maksadan ne olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları, bunun âhirette olacağını söyledi, bazıları da bu, dünyada vuku bulacak dedi. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
18 “Onlar kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler, Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacaklar ve kendilerine hasım olacaklar”
Yâsin 36:76
Resülullah'ı (s.a.) inkâr eden insanların ileri sürdükleri çeşitli iddialar vardı. Bunlardan birini Cenâb-ı Hak meâlen şöyle açıklıyor: “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı”. Bazan şunları söylüyorlardı: O büyücüdür, o yalancıdır, o şairdir. Bazan şöyle diyorlardı: “Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!”2! Bazan da şöyle diyorlardı: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” Bazan da ona ve getirdiği delillere dil uzatıyorlardı. Söyledikleri sözlerden hangisinin Resül-i Ekrem'i üzdüğünü biliyoruz, tâ ki bunun üzerine Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: Onların sözleri seni üzmesin. Biz onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette biliyoruz. ( Yani onların sözlerine üzülme, biz onların gizledikleri ve açık- BI ladıkları şeyleri biliyoruz ve bunları aleyhlerine delil olarak saklıyoruz, kendilerine bunların hesabını soracağız. Yahut onların gizledikleri ve açıkladıkları şeyleri biliyoruz, onlara karşı biz sana yardım edeceğiz ve seni destekleyeceğiz. Veyahut Hz. Peygamber, inatlarından ve kibirlerinden dolayı kendilerine azabın geleceğini bildiği için onlara duyduğu şefkatten dolayı üzülüyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Çİ) era ZANA yas GOLS YI 303
Yâsin 36:77
İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi? Az önce söylediğimiz gibi bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi, haber anlamına gelir, yani insan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı kesinlikle görüyor, öyleyse düşünse ya! İnsanı ilk olarak bir nutfeden yaratanın, ölüp kül ve toprak haline geldikten sonra onu yeniden diriltmeye kâdir olduğunu anlasa ya!
İkincisi, bakması ve görmesi için verilen emir mânasına gelir, yani insan baksın, onu başlangıçta bir nutfeden yaratmaya kâdir olanın, kendisini tekrar yaratmaya da kâdir olduğunu düşünsün!, yani dünyada bir şeyi tekrar yapmak, onu ilk defa yapmaktan daha kolay ve daha basittir. Göz bir şeyi görüp baktıktan sonra onun aynısı ve benzeri yapılabilir, görülmeyen bir şeyin aynısını yapmak ise söz konusu değildir.
Cenâb-ı Hak, düşünüp tefekkür etmeksizin öyle olduğunu herkesin bildiği açık ilkin yaratılışlarınt onlara detil getiriyor. Onlara karşı hatırlanmayan şeylerle delil getirmek, daha beliğ ve daha etkilidir. Meselâ, şu nutfeden şeklini belirlediği ve kendisine ruh verdiği insanı yaratması gibi; insanın bedenine yerleştirilen kemik, saç, göz, kulak, akıl ve bütün organların keyfiyetini anlamak için insan türünün bütün filozofları ve herkes bir araya gelseler, yine EI de onu idrak edemezler. [ ] Yahut Cenâb-ı Hakk'ın onlara gıda olsun diye yarattığı yiyecek ve içeceklerin keyfiyetini, bu sayede onların her emri yerine getirmek için nasıl güç-kuvvet kazandıklarını, bu gıdaları bütün organlara eşit seviyede nasıl taksim edip dağıttığını, bu gıdalar sayesinde organların gelişip diğerlerinin üstüne çıktığını, bazılarına verilen yiyecek ve içeceklerdeki gücün diğerlerinden fazla olduğunda onun nasıl daha güçlü hale geldiğini ve bunun gibi pek çok ilginçiikleri anlamak için toplansalar, uzun uzun düşünüp tefekkür ettikten sonra bile bunun mahiyetini anlamaları mümkün olmaz. Fakat Cenâb-ı Hak, insanların daha kolay anlamaları için açık bir olayı delil olarak getirmektedir, diğerlerini ise ancak uzun uzun düşünüp tefekkür ettikten sonra anlayabilirlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Oysa bak, şimdi o, açıktan açığa bize karşı duran biri olmuştur. Yani açık açık mücadele eden biri haline gelmiştir.
Yâsin 36:78
Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor. Burada onun getirdiğini söylediği örnek, şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş sözüdür. Kendi yaratılışını unuttu meâlindeki beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, o, kendisini yaratan kudretten gaflettedir, şayet düşünüp tefekkür etseydi, O'nun kendisini yeniden yaratmaya kâdir olduğunu da anlardı. İkincisi, o, tekrar yaratmanın hikmetinden gaflettedir. Üçüncüsü, o, başlangıçta kendisini yaratmasının hikmetinden de gafildir.
Sonra bu yaratmanın farklı şekillerde yorumlanması da mümkündür. Birincisi, insan kendisinin yaratılmasına bakıp düşünse, bir nutfeden yaratıldığını, sonra nutfenin “alaka”ya dönüştürüldüğünü, alakanın “mudğa”ya, “mudğa'nın da başka bir yaratığa, tam ve sağlam bir insana dönüştürüldüğünü, sonra bu tam halin de noksanlaştırıldığını anlardı. Sonra dünyada bunu yapan, yani bir şeyi tam ve sağlam yapan, [ ]sonra da hiçbir nihai hedefi olmadan onu yok eden, hikmete uymayan bir iş yapmış olur. Buna göre, Allah'ın sağlam ve tam olarak yarattığı bir insanı önemsemeyip yok edecek ve tekrar ikinci bir yaratılışla onu yaratmayacaksa bu, hikmetin dışında bir iş olurdu. İnsan, kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Cenâb-ı Hakk'ın onu ikinci defa tekrar yaratacağını anlardı.
İkincisi, insan kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Allah'ın kendisini o üç kat karanlığın içinde!” nasıl planladığına ve nasıl en güzel surette takdir buyurduğuna bakıp düşünseydi, kendisini o üç kat karanlığın içinde planlayıp takdir etmeye ve sonra onu aynen planlayıp takdir ettiği gibi varetmeye kâdir olanı düşünseydi, onun kendisini tekrar yaratmaya kâdir olduğunu da anlardı. Bu husus şu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu gibidir: “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden Odur ve bu O'nun için pek kolaydır”!, Yani bu ikinci yaratma, sizin aklınıza ve takdirinize göre de ilk yaratmadan daha kolaydır. İlk kez yaratmaya kâdir olana, onu tekrar yaratmak daha kolay gelir; bu sizin aklınıza göre de daha kolay ve daha basittir. Yoksa Allah için bir şeyi yaratmanın, başka bir şeyi yaratmaktan daha kolay olması söz konusu bile değildir, aksine her şey O'nun “Ol!” demesine bağlıdır, “O da hemen oluverir”. Burada “ol” anlamına gelen “kâf” veya “nün” harfinden oluşan “kün” kelimesinin veya başka bir şeyin kullanılması söz konusu değildir, ancak o, dilde kullanılan en hafif ve en kolay harfler, en kısa söz, mânanın ve maksadın anlaşıldığı en küçük kelâm olduğu anlamında bir tabirdir.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak, insan dışındaki bütün nesneleri ve cevherleri insanlar için ve faydalanmaları için yaratmıştır. Eğer ölümden sonra dirilmek ve başka bir varoluş söz konusu olmasaydı, bütün bu nesneleri insan için yaratmak abes ve anlamsız olurdu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır””“, İnkâr edenlerin zannı, tekrar ve yeniden yaratılmanın olmadığı idi. Allah, eğer onların zannettiği gibi olsaydı, sözü edilen varlıkları yaratmanın anlamsız ve boşuna olacağını haber vermektedir.
[ ] Yahut kendi yaratılışını unuttu meâlindeki âyet, insan ilk yaratılışından gafil oldu mânasına gelir. Onun ilk yaratılışı sudan veya topraktandır, buna göre öldüğü zaman onun su veya toprak olması gerekir, Cenâb-ı Hak onu ilk defa o maddeden yarattığı gibi yine aynı maddeden tekrar yaratır.
Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve ‘Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Bu ilâhi kelâm, Bâtıniyye'nin iddiasını çürütmekte ve görüşlerinin bozukluğunu ortaya koymaktadır. Onlar diyorlar ki: Mahlükat aynı bünye ile ve başlangıçtaki suretleri ile yaratılmazlar, ancak Cenâb-ı Hak onları dünyada göründükleri şeklin dışında ruhani varlık olarak yaratır. Âyet-i kerime ise onları yalanlamakta ve iddialarını şöyle geçersiz kılmaktadır: Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Allah burada, onların diriltilmelerini inkâr ettikleri ve imkânsız gördükleri o kemikleri dirilteceğini haber vermektedir. Bu bağlamda başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret alsanıza!"” Cenâb-ı Hak burada onların ilk yaratılışlarını bilmelerini, inkâr ettikleri ikinci yaratılışlarına delil getirmektedir. Eğer gerçek böyle olmasaydı, onlara bunu delil olarak getirmenin bir anlamı olmazdı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onları ilk görünüm ve yapısıyla yaratacaktır.
İkincisi, âyet-i kerime onların şu iddialarını da iptal etmektedir: Bu bilgiye düşünüp tefekkür etmekle değil, Peygamber'in öğretmesi ve haber vermesiyle ulaşılır”, Eğer mesele onların dediği gibi olsaydı şu ilâhi beyanların bir anlamı olmazdı: Kendi yaratılışını unuttu, “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi?” “İnsanlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar ve “Hatta kendinizde de, Hiç görmüyor musunuz?””, Bu ilâhi beyanlar işaret etmektedir ki, insanlar nezdinde doğruluğu açıkça bilinen Hz. Peygamber'in haber vermesiyle bu bilgilere ulaşmak mümkün olduğu gibi, düşünüp tefekkür etmekle ulaşmak da mümkündür; dolayısıyla Hz. Peygamber'in verdiği bilgi delil olduğu gibi bu yolla elde edilen bilgi de onlara delil teşkil eder.
(Jİbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dedi: “Ramim” kelimesi, çürü- BEP yüp toz haline gelmiş kemik demektir. Kemik çürüyüp dağıldığında “ramim”
ve rimâm” denilir.
---
Dipnotlar:
13 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”. 2 “Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu 'ol” demekten ibarettir; hemen oluverir” (Yâsin,
Yâsin 36:79
Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor. Burada onun getirdiğini söylediği örnek, şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş sözüdür. Kendi yaratılışını unuttu meâlindeki beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, o, kendisini yaratan kudretten gaflettedir, şayet düşünüp tefekkür etseydi, O'nun kendisini yeniden yaratmaya kâdir olduğunu da anlardı. İkincisi, o, tekrar yaratmanın hikmetinden gaflettedir. Üçüncüsü, o, başlangıçta kendisini yaratmasının hikmetinden de gafildir.
Sonra bu yaratmanın farklı şekillerde yorumlanması da mümkündür. Birincisi, insan kendisinin yaratılmasına bakıp düşünse, bir nutfeden yaratıldığını, sonra nutfenin “alaka”ya dönüştürüldüğünü, alakanın “mudğa”ya, “mudğa'nın da başka bir yaratığa, tam ve sağlam bir insana dönüştürüldüğünü, sonra bu tam halin de noksanlaştırıldığını anlardı. Sonra dünyada bunu yapan, yani bir şeyi tam ve sağlam yapan, [ ]sonra da hiçbir nihai hedefi olmadan onu yok eden, hikmete uymayan bir iş yapmış olur. Buna göre, Allah'ın sağlam ve tam olarak yarattığı bir insanı önemsemeyip yok edecek ve tekrar ikinci bir yaratılışla onu yaratmayacaksa bu, hikmetin dışında bir iş olurdu. İnsan, kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Cenâb-ı Hakk'ın onu ikinci defa tekrar yaratacağını anlardı.
İkincisi, insan kendisinin ilk yaratılışını dikkate alıp düşünse, Allah'ın kendisini o üç kat karanlığın içinde!” nasıl planladığına ve nasıl en güzel surette takdir buyurduğuna bakıp düşünseydi, kendisini o üç kat karanlığın içinde planlayıp takdir etmeye ve sonra onu aynen planlayıp takdir ettiği gibi varetmeye kâdir olanı düşünseydi, onun kendisini tekrar yaratmaya kâdir olduğunu da anlardı. Bu husus şu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu gibidir: “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden Odur ve bu O'nun için pek kolaydır”!, Yani bu ikinci yaratma, sizin aklınıza ve takdirinize göre de ilk yaratmadan daha kolaydır. İlk kez yaratmaya kâdir olana, onu tekrar yaratmak daha kolay gelir; bu sizin aklınıza göre de daha kolay ve daha basittir. Yoksa Allah için bir şeyi yaratmanın, başka bir şeyi yaratmaktan daha kolay olması söz konusu bile değildir, aksine her şey O'nun “Ol!” demesine bağlıdır, “O da hemen oluverir”. Burada “ol” anlamına gelen “kâf” veya “nün” harfinden oluşan “kün” kelimesinin veya başka bir şeyin kullanılması söz konusu değildir, ancak o, dilde kullanılan en hafif ve en kolay harfler, en kısa söz, mânanın ve maksadın anlaşıldığı en küçük kelâm olduğu anlamında bir tabirdir.
Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak, insan dışındaki bütün nesneleri ve cevherleri insanlar için ve faydalanmaları için yaratmıştır. Eğer ölümden sonra dirilmek ve başka bir varoluş söz konusu olmasaydı, bütün bu nesneleri insan için yaratmak abes ve anlamsız olurdu. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır””“, İnkâr edenlerin zannı, tekrar ve yeniden yaratılmanın olmadığı idi. Allah, eğer onların zannettiği gibi olsaydı, sözü edilen varlıkları yaratmanın anlamsız ve boşuna olacağını haber vermektedir.
[ ] Yahut kendi yaratılışını unuttu meâlindeki âyet, insan ilk yaratılışından gafil oldu mânasına gelir. Onun ilk yaratılışı sudan veya topraktandır, buna göre öldüğü zaman onun su veya toprak olması gerekir, Cenâb-ı Hak onu ilk defa o maddeden yarattığı gibi yine aynı maddeden tekrar yaratır.
Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve ‘Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Bu ilâhi kelâm, Bâtıniyye'nin iddiasını çürütmekte ve görüşlerinin bozukluğunu ortaya koymaktadır. Onlar diyorlar ki: Mahlükat aynı bünye ile ve başlangıçtaki suretleri ile yaratılmazlar, ancak Cenâb-ı Hak onları dünyada göründükleri şeklin dışında ruhani varlık olarak yaratır. Âyet-i kerime ise onları yalanlamakta ve iddialarını şöyle geçersiz kılmaktadır: Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş? diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. Allah burada, onların diriltilmelerini inkâr ettikleri ve imkânsız gördükleri o kemikleri dirilteceğini haber vermektedir. Bu bağlamda başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret alsanıza!"” Cenâb-ı Hak burada onların ilk yaratılışlarını bilmelerini, inkâr ettikleri ikinci yaratılışlarına delil getirmektedir. Eğer gerçek böyle olmasaydı, onlara bunu delil olarak getirmenin bir anlamı olmazdı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onları ilk görünüm ve yapısıyla yaratacaktır.
İkincisi, âyet-i kerime onların şu iddialarını da iptal etmektedir: Bu bilgiye düşünüp tefekkür etmekle değil, Peygamber'in öğretmesi ve haber vermesiyle ulaşılır”, Eğer mesele onların dediği gibi olsaydı şu ilâhi beyanların bir anlamı olmazdı: Kendi yaratılışını unuttu, “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi?” “İnsanlar devenin nasıl yaratıldığına bakmazlar ve “Hatta kendinizde de, Hiç görmüyor musunuz?””, Bu ilâhi beyanlar işaret etmektedir ki, insanlar nezdinde doğruluğu açıkça bilinen Hz. Peygamber'in haber vermesiyle bu bilgilere ulaşmak mümkün olduğu gibi, düşünüp tefekkür etmekle ulaşmak da mümkündür; dolayısıyla Hz. Peygamber'in verdiği bilgi delil olduğu gibi bu yolla elde edilen bilgi de onlara delil teşkil eder.
(Jİbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dedi: “Ramim” kelimesi, çürü- BEP yüp toz haline gelmiş kemik demektir. Kemik çürüyüp dağıldığında “ramim”
ve rimâm” denilir.
---
Dipnotlar:
13 Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “O sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”. 2 “Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu 'ol” demekten ibarettir; hemen oluverir” (Yâsin,
Yâsin 36:80
[Ağaçtan Ateş Çıkaran Kudret]
Yemyeşil ağaçtan ateş çıkarmak. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece bu beyana dair şöyle dediler: Burada Cenâb-ı Hak, bedevilerin “merh” ve “afâr” ağaçlarını birbirine sürtmekle ateş yakmalarını kastetmektedir. Bu cümlenin işaret ettiği anlamlara dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: O, “merh” denilen bir ağaç türüdür, Araplar onunla ateş yakarlardı. Bazıları da, o, ışık olsun diye yakılan zeytindir, dedi. Bu âyetin yorumu şudur: Yeşil ağacın yeşilliği ancak sudan hasıl olur, su ise ateşi söndürür, ateş de odunu yakar. Bu iki zıt şeyi birleştirmeye, onlardan her birini diğerinin baskısından korumaya kâdir olan varlık, insanları tekrar yaratmaya da kâdirdir ve hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.
Bazıları şöyle dedi: Yemyeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur; işte ondan yakıp durmaktasınız. Cenâb-ı Hak insanlar için yemyeşil ağaçları yarattı, onları seyrederler ve yeşil kaldıkları müddetçe onlardan zevk alırlar. Ağaç büyüyüp olgunlaştığında da meyvelerinden istifade ederler. Sonra kuruduğunda odun yaparlar ve ateş yakıp ısınırlar. Bunları yaratmaya kâdir olan varlığı hiçbir şeyin aciz bırakması mümkün değildir. Yahut bunları yapanın, herhangi bir şeyi anlamsızca ve boşuna yaratmış olma ihtimali yoktur. Şayet o kâfirlerin dedikleri gibi tekrar dirilmek olmasaydı, Allah bunları anlamsızca boşuna yaratmış olurdu. En doğrusunu Allah bilir.
GL Ol L£ ala PYS ledi Gİ Şİİ İZİ Ohal ashi 2; çk
Yâsin 36:81
Gökleri ve yeri yaratan Allah onların benzerini yaratmaya kâdir değil mi? Elbette öyledir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu hatırlatmaktadır: Hiçbir şey olmadan gökleri ve yeri ilk olarak yaratmaya kâdir olan Allah değil mi? O'nun mahlükatı yeniden yaratıp diriitmekten aciz olması asla ihtimal dâhilinde değildir. Yahut şöyle demektedir: Gökleri, yeri ve ikisinin arasında olan her şeyi yaratmaya kâdir olan varlık, onların benzerlerini yaratmaya da, onları yok edip emsâlini tekrar yaratmaya da kâdirdir. O, ya yarattığı şeyleri helâk edip öldürdükten sonra onları tekrar yaratır, ya da onlar varken de benzerlerini yaratır. Bunda, mahlükatı ilk defa yaratmak ve sonra onları tekrar diriltmek mânası vardır. Böylece Allah insanları, ölümden sonra diriltme ve Allah'ın tekrar yaratma kudretine sahip olduğunu kabul etmeye mecbur etmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak kudretinin büyüklüğünü haber vermektedir: Elbette öyledir. O eşsiz yaratıcıdır, her şeyi bilir. Buradaki “hallâk” kelimesi, her şeyi ve onların fiillerini nesnelerin özünden yarattı yahut dünyada da âhirette de yaratan O'dur anlamına gelir. “Alim” kelimesinin de farklı anlamlari vardır. Onları yeniden yaratmayı bilir yahut insanların menfaatlerine ve maişetlerine uygun olan ve olmayan hususları bilir veyahut onların zâhir ve bâtın hallerini, gizledikleri ve açıkladıkları her şeylerini bilir demektir.
Yâsin 36:82
82. “Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu ol! demekten ibarettir; hemen oluverir.” Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın bir şeyi yaratmak istediğindeki halini ifade etmektedir: Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu 'ol” demekten ibarettir; hemen oluverir. Bu âyetin mânasını daha önce açıklamış!” ve demiştik ki: Vuku bulan ve sonsuza kadar var olacak olan her şey, ancak Allah'ın “ol!” emriyle vücut bulmuştur. Hem de “ol” kelimesindeki “kâf” veya “nün” harflerinden ibaret olan “kün” kelimesi veya başka bir şey söz konusu olmadan var olmuştur. Bu harfler ancak Allah'ın emrinin ve iradesinin ne kadar süratle yerine geldiğini yahut bunun Allah'a ne kadar basit geldiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: “Ol!” kelimesini söylemek nasıl size zor gelmiyorsa, varlıkları ilk defa yaratmak, onları tekrar diriltmek de Allah için zor değildir. Sonra Allah, kendi zatını her türlü noksanlıktan tenzih etmekte, tekrar diriltmek konusunda o kâfirlerin zanlarından çok yüce olduğunu söylemekte ve şöyle buyurmaktadır:
183. “Her şeyin egemenliği kendi elinde olan Allah bütün eksiklikler- IJ den uzaktır ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz.”
Yani Allah, mahlükatı yaratmasının o kâfirlerin zannı gibi olmasından beridir ve pek çok yücedir. Çünkü O şöyle buyurmaktadır: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”'”, Onların zannı, tekrar dirilmenin ve mahşerde toplanmanın olmayacağı şeklinde idi. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer böyle olmasaydı, bütün evreni anlamsız olarak boş yere yaratmış olacağını haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: Her şeyin egemenliği kendi elinde olan Allah bütün eksikliklerden uzaktır ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz. Yani Allah, yarattığı şeyde kendisine bir abesin veya fesadın bulaşmasından yücedir. Şu ilâhi kelâm da bu anlamı vurgular: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?” O, mahlükatı boş yere kendisine döndürmek söz konusu olmaksızın yaratmadı. Yahut Allah şöyle demektedir: Mahlükatı tekrar yaratmak veya ilk kez yaratmak, kendisine zor gelmesinden Allah pek yücedir. Veyahut O'nu herhangi bir şeyin aciz bırakmasından çok yücedir. En doğrusunu Allah bilir.
Her hal ve şartta Allaha hamd ü senilar olsun! Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve bütün ailesine de selâm olsun!
1M “Sizi arf hoş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi
Yâsin 36:83
82. “Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu ol! demekten ibarettir; hemen oluverir.” Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın bir şeyi yaratmak istediğindeki halini ifade etmektedir: Bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu 'ol” demekten ibarettir; hemen oluverir. Bu âyetin mânasını daha önce açıklamış!” ve demiştik ki: Vuku bulan ve sonsuza kadar var olacak olan her şey, ancak Allah'ın “ol!” emriyle vücut bulmuştur. Hem de “ol” kelimesindeki “kâf” veya “nün” harflerinden ibaret olan “kün” kelimesi veya başka bir şey söz konusu olmadan var olmuştur. Bu harfler ancak Allah'ın emrinin ve iradesinin ne kadar süratle yerine geldiğini yahut bunun Allah'a ne kadar basit geldiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: “Ol!” kelimesini söylemek nasıl size zor gelmiyorsa, varlıkları ilk defa yaratmak, onları tekrar diriltmek de Allah için zor değildir. Sonra Allah, kendi zatını her türlü noksanlıktan tenzih etmekte, tekrar diriltmek konusunda o kâfirlerin zanlarından çok yüce olduğunu söylemekte ve şöyle buyurmaktadır:
183. “Her şeyin egemenliği kendi elinde olan Allah bütün eksiklikler- IJ den uzaktır ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz.”
Yani Allah, mahlükatı yaratmasının o kâfirlerin zannı gibi olmasından beridir ve pek çok yücedir. Çünkü O şöyle buyurmaktadır: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”'”, Onların zannı, tekrar dirilmenin ve mahşerde toplanmanın olmayacağı şeklinde idi. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer böyle olmasaydı, bütün evreni anlamsız olarak boş yere yaratmış olacağını haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: Her şeyin egemenliği kendi elinde olan Allah bütün eksikliklerden uzaktır ve hepiniz sonunda O'na döndürüleceksiniz. Yani Allah, yarattığı şeyde kendisine bir abesin veya fesadın bulaşmasından yücedir. Şu ilâhi kelâm da bu anlamı vurgular: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?” O, mahlükatı boş yere kendisine döndürmek söz konusu olmaksızın yaratmadı. Yahut Allah şöyle demektedir: Mahlükatı tekrar yaratmak veya ilk kez yaratmak, kendisine zor gelmesinden Allah pek yücedir. Veyahut O'nu herhangi bir şeyin aciz bırakmasından çok yücedir. En doğrusunu Allah bilir.
Her hal ve şartta Allaha hamd ü senilar olsun! Efendimiz Muhammed aleyhisselâma ve bütün ailesine de selâm olsun!
1M “Sizi arf hoş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi
Saffat 37:1
[Çeşitli Melekler]
Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Sâffât” kelimesi, kanatlarını açıp yerle gök arasında sıra sıra duran kuşlar demektir. İbn Mesüd'un (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada geçen “sâffat, zâcirât” ve “tâliyât” (uui) kelimelerinin hepsinden maksat meleklerdir?. Şöyle devam eder: “Sâffât, Aziz ve Celil olan Allaha ibadet ve O'nu tesbih için saf halinde dizilen meleklerdir?. İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden de aynı şey rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) başkaları, “zâcirât” ve “tâliyât” kelimelerinden hangi meleklerin kastedildiği de tefsir edilmiştir. Biz bu tefsiri, İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet etmedik. Bazıları şöyle dedi: “Zâcirât”, bulutları ve yağmurları Mekkede nâzil olmuştur, 182 âyettir.
sevkeden meleklerdir. “Tâliyât” da, nebilere ve resüllere Kur'ân'ı ve vahyi okuyan meleklerdir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun cümlesi hakkında Katâde şöyle dedi: [S] Aziz ve Celil olan Allah, önce bir yaratığı adına, sonra da başka bir yaratığı adına yemin etmektedir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat, gökte saf saf dizilen meleklerdir'. (Yanlışları) engellemeye çalışanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat da, Allah'ın Kurân-ı Kerimde belirtmiş olduğu, isyanları ve kötülükleri engelleyenlerdir. Anmak için okuyanlara andolsun meâlindeki âyet hakkında (Katâde) şöyle dedi: Kurânda peygamberlerin ve sizden önceki ümmetlerin haberlerine dair size okunan âyetlerdir, “Sâffât” kelimesinin, ashâb-ı kirâmın belirttiği gibi saflar halinde Aziz ve Celil olan Allah için namaz kılan melekler mânasına gelmesi mümkündür. “Zâcirât” kelimesinden maksat da, mahlükatın rızıkları ile görevli olan, bunları peyderpey sahiplerine götüren meleklerdir. “Tâliyât” kelimesi ile de tesbih, tahmid ve her türlü zikirle görevlendirilen melekler kastedilmiştir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler; “Sâffât”, gökle yer arasında saf saf dizilen kuşlar demektir. “Zâcirât” kelimesi, zecr (azarlamak) kökünden gelir. Develeri azarlamak için bu kelime kullanılır, yüksek sesle bağıran demektir. “Tâliyât”, “Kur'ân tilâvet ettim, yani okudum” demenle aynı mânaya gelir. Aynı zamanda tâbi oldum mânasına gelir.
[Allah Niçin Melekler Adına Yemin Eder?]
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği melekler adına yemin etmesinin izahı şudur: Aziz ve Celil olan Allah, önce o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumu yüceltmekte, onların şöyle dediklerini nakletmektedir: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu”. Firavun da şöyle demişti: “Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: (O bir peygamber ise) dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler Müşrikler de şöyle diyorlardı: “Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi, dediler”, Cenâb-ı Hak melekleri şöyle tavsif etmektedir: “Melekler, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler”, “O'na kulluk etmekte kibre kapılmazlar”?, “Onlar, gece gündüz Allahı tenzih ederler””. ( Hâsılı Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumunu yüceltmekte, meleklerin doğru söylediklerini, onların da kabul ettiklerini haber vermekte, sonra da onlar adına yemin ederek kendisinin vahdâniyetini dile getirmektedir: Andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir. İşte Allah'ın melekler adına yemin etmesinin anlamı budur.
Sonra bunları, sizin ve bütün yaratıkların tek ilâhı olan Allah'ın yaptığını haber vermekte ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Cenâb-ı Hak gökleri, yeri ve bahsettiği nesneleri yarattığını açıklayarak vahdâniyetini ve yegane mâbut olduğunu; aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen göklerin faydalarıyla yeryüzünün faydalarını, yine aralarında uzun bir mesafe bulunmasına rağmen doğudakilerin faydalarıyla batıdakilerin faydalarını kendisinin birleştirdiğini haber vermektedir. Eğer tanrılar birden çok olsalardı, çok kişinin karıştığı her işte birinin ötekine üstün geldiğinin görüldüğü gibi, onlardan biri, diğerinin birleştirdiği faydalara engel olurdu. Buna engel olunmayıp aksine faydaları birbiriyle birleştiyse bu, onların tek bir mâbut tarafından yapıldığını ve O'nun hiç ortağının bulunmadığını gösterir.
Sonra Allah'ın gökleri, yeri ve onların dışındaki yaratıkları özellikle belirtmesi, yağmurların, bereketlerin ve diğer hayırların gökten inmesi, hububatın ve rızıkların da yerden çıkması sebebiyle insanların gönlünde göğün ve yerin çok üstün bir değeri bulunmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı Cenâb-ı Hak o ikisi hakkında söylediğini söylemekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır”, Gök ve yer her ne kadar ebedi değiller ve bir gün yok olacak iseler de, insanların kalbinde onlara verdikleri büyük değer ve onların devamlarına verdikleri önemden dolayı bunu belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
12 “Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler” (el- A'râf, 7/206). 3 o “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”.
142 TE'VILÁTU'L-KUR'AN TERCÜMESİ O, göklerin, yerin ve bunlar arasindakilerin Rabb'idir, Mütezileden Câfer b. Harb” şöyle dedi: Şayet biri bize derse ki; Cenâb-ı Hakk'ın O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb'idir meâlindeki âyeti, Cenâb-ı Hak yerle gök arasındaki her şeyin Rabb'i olduğu gibi bizim amellerimizin ve füllerimizin de Rabb'i O'dur, öyleyse fillerimizin yaratıcısı da O'dur. Biz de ona deriz ki: Allah bizim amellerimizin ve fiillerimizin Rabb'idir derken, yaratıcısıdır demek istiyorsan, bu doğru değildir; ancak fiillerimizin milikidir demek istiyorsan bu doğrudur. Sonra bize (Sünnilere itiraz edenlere şöyle dedi: Onlara söylenir: Siz küfrü yaratan, şerri ve benzerlerini yaratan Allah'tır diyor musunuz? Oysa insanların fiillerinde inkâr (küfr), şer ve benzeri olanlar vardır. Ona şu cevabı veririz: Mutlak olarak böyle bir şey söylenmez; genelde Allah kütrü yaratandır ve şerri yaratandır denilmez. Bir şey söylenecekse, kısaca şöyle denilir: O, mahlükatın fiillerini yaratan, her şeyi yaratandır ve her şeyin Rabb'idir. Çünkü Allah âyetteki o ifadeyi kısaca kullanmıştır, bundan o şeye tâzim mânası çıkmaz; tıpkı özel bir anmada Muhammed'in Rabbi, beytin Rabb'i denildiği gibi. Ancak bu, özel olarak Muhammed aleyhisselâmı ve o beyti yüceltme mânasına gelir. Buna göre bizim onu, kulların fillerini yaratandır, her şeyi yaratandır diye kısaca tavsif etmemiz, o beyti yüceltmek ve üstünlük nispet etmek anlamına gelmez. Herhangi bir şeye işaret etmek ve onu açıkça belirtmek, özellikle onu yüceltme mânasına gelir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi Allah'ı övme ve yüceltme mânasına geldiği için kısaca Allah kulların fiillerinin yaratıcısıdır diye nitelenmesi caizdir. Allah'ı yerme ve o nesneyi yüceltmeye işaret etme mânasında olursa bu caiz değildir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra Câfer b. Harba şöyle denilir: Allah o şeyin mâlikidir ve fakat hâlikı değildir, sözün yanlıştır, çünkü hiç kimse için şöyle denilemez: O şunun mâlikidir, ancak onu yaratması ve hâkim olması cihetiyle değil! İşlerin ve fiillerin mâliki denilince, onun yaratıcısı anlaşılır. Nitekim “o şuna mâliktir, ama buna kâdir olduğu için değildir veya söylediğimiz gibi bir şey” denilmez. En doğrusunu Allah bilir, O, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Güneşin 360 doğuş yeri vardır ve her gün bir noktadan doğar. Batış yerleri hakkında da aynı şey söylenmiştir; güneş her gün bir noktadan batar. [ ] Ancak doğuş ve batış yerleri ifadesi ile güneş, ay ve yıldızlardan her birinin ve diğer gök cisimlerinin doğan ve batan yerleri vardır şeklinde bir mâna kastedilmiş gibidir. Buna göre âyet şu anlama gelir: “O, iki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'idir”', Müfessirler ise şöyle diyorlar: İki doğudan maksat, yaz ve kış mevsimlerinde doğduğu yerdir, iki batı da aynı anlamdadır”,
---
Dipnotlar:
lekler, diye tefsir ettikleri rivayet edilmiştir. 'Zâcirât' ve "tâliyât' kelimelerinin hangi tür meleğe işaret ettiği konusunda onlardan bir şey rivayet edilmemiştir. Ancak bunların tefsiri, onlardan başka müfessirler tarafından yapılmıştır” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 633a). “ (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!”. 5 O, Ebu'l-Fadl Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Muf'tezilidir. Abid bir şahsiyettir. Kitdbu Müteşâbihi'l-Kurân, Kitâbü'i-İstiksâ” Kitâbü'r-Red alâ ashâbi't-tabâi' ve Kitâbü'l- Usül adlı eserleri vardır. 236/850 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'nnübelâ, X, 549;
Saffat 37:2
[Çeşitli Melekler]
Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Sâffât” kelimesi, kanatlarını açıp yerle gök arasında sıra sıra duran kuşlar demektir. İbn Mesüd'un (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada geçen “sâffat, zâcirât” ve “tâliyât” (uui) kelimelerinin hepsinden maksat meleklerdir?. Şöyle devam eder: “Sâffât, Aziz ve Celil olan Allaha ibadet ve O'nu tesbih için saf halinde dizilen meleklerdir?. İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden de aynı şey rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) başkaları, “zâcirât” ve “tâliyât” kelimelerinden hangi meleklerin kastedildiği de tefsir edilmiştir. Biz bu tefsiri, İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet etmedik. Bazıları şöyle dedi: “Zâcirât”, bulutları ve yağmurları Mekkede nâzil olmuştur, 182 âyettir.
sevkeden meleklerdir. “Tâliyât” da, nebilere ve resüllere Kur'ân'ı ve vahyi okuyan meleklerdir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun cümlesi hakkında Katâde şöyle dedi: [S] Aziz ve Celil olan Allah, önce bir yaratığı adına, sonra da başka bir yaratığı adına yemin etmektedir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat, gökte saf saf dizilen meleklerdir'. (Yanlışları) engellemeye çalışanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat da, Allah'ın Kurân-ı Kerimde belirtmiş olduğu, isyanları ve kötülükleri engelleyenlerdir. Anmak için okuyanlara andolsun meâlindeki âyet hakkında (Katâde) şöyle dedi: Kurânda peygamberlerin ve sizden önceki ümmetlerin haberlerine dair size okunan âyetlerdir, “Sâffât” kelimesinin, ashâb-ı kirâmın belirttiği gibi saflar halinde Aziz ve Celil olan Allah için namaz kılan melekler mânasına gelmesi mümkündür. “Zâcirât” kelimesinden maksat da, mahlükatın rızıkları ile görevli olan, bunları peyderpey sahiplerine götüren meleklerdir. “Tâliyât” kelimesi ile de tesbih, tahmid ve her türlü zikirle görevlendirilen melekler kastedilmiştir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler; “Sâffât”, gökle yer arasında saf saf dizilen kuşlar demektir. “Zâcirât” kelimesi, zecr (azarlamak) kökünden gelir. Develeri azarlamak için bu kelime kullanılır, yüksek sesle bağıran demektir. “Tâliyât”, “Kur'ân tilâvet ettim, yani okudum” demenle aynı mânaya gelir. Aynı zamanda tâbi oldum mânasına gelir.
[Allah Niçin Melekler Adına Yemin Eder?]
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği melekler adına yemin etmesinin izahı şudur: Aziz ve Celil olan Allah, önce o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumu yüceltmekte, onların şöyle dediklerini nakletmektedir: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu”. Firavun da şöyle demişti: “Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: (O bir peygamber ise) dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler Müşrikler de şöyle diyorlardı: “Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi, dediler”, Cenâb-ı Hak melekleri şöyle tavsif etmektedir: “Melekler, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler”, “O'na kulluk etmekte kibre kapılmazlar”?, “Onlar, gece gündüz Allahı tenzih ederler””. ( Hâsılı Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumunu yüceltmekte, meleklerin doğru söylediklerini, onların da kabul ettiklerini haber vermekte, sonra da onlar adına yemin ederek kendisinin vahdâniyetini dile getirmektedir: Andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir. İşte Allah'ın melekler adına yemin etmesinin anlamı budur.
Sonra bunları, sizin ve bütün yaratıkların tek ilâhı olan Allah'ın yaptığını haber vermekte ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Cenâb-ı Hak gökleri, yeri ve bahsettiği nesneleri yarattığını açıklayarak vahdâniyetini ve yegane mâbut olduğunu; aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen göklerin faydalarıyla yeryüzünün faydalarını, yine aralarında uzun bir mesafe bulunmasına rağmen doğudakilerin faydalarıyla batıdakilerin faydalarını kendisinin birleştirdiğini haber vermektedir. Eğer tanrılar birden çok olsalardı, çok kişinin karıştığı her işte birinin ötekine üstün geldiğinin görüldüğü gibi, onlardan biri, diğerinin birleştirdiği faydalara engel olurdu. Buna engel olunmayıp aksine faydaları birbiriyle birleştiyse bu, onların tek bir mâbut tarafından yapıldığını ve O'nun hiç ortağının bulunmadığını gösterir.
Sonra Allah'ın gökleri, yeri ve onların dışındaki yaratıkları özellikle belirtmesi, yağmurların, bereketlerin ve diğer hayırların gökten inmesi, hububatın ve rızıkların da yerden çıkması sebebiyle insanların gönlünde göğün ve yerin çok üstün bir değeri bulunmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı Cenâb-ı Hak o ikisi hakkında söylediğini söylemekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır”, Gök ve yer her ne kadar ebedi değiller ve bir gün yok olacak iseler de, insanların kalbinde onlara verdikleri büyük değer ve onların devamlarına verdikleri önemden dolayı bunu belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
12 “Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler” (el- A'râf, 7/206). 3 o “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”.
142 TE'VILÁTU'L-KUR'AN TERCÜMESİ O, göklerin, yerin ve bunlar arasindakilerin Rabb'idir, Mütezileden Câfer b. Harb” şöyle dedi: Şayet biri bize derse ki; Cenâb-ı Hakk'ın O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb'idir meâlindeki âyeti, Cenâb-ı Hak yerle gök arasındaki her şeyin Rabb'i olduğu gibi bizim amellerimizin ve füllerimizin de Rabb'i O'dur, öyleyse fillerimizin yaratıcısı da O'dur. Biz de ona deriz ki: Allah bizim amellerimizin ve fiillerimizin Rabb'idir derken, yaratıcısıdır demek istiyorsan, bu doğru değildir; ancak fiillerimizin milikidir demek istiyorsan bu doğrudur. Sonra bize (Sünnilere itiraz edenlere şöyle dedi: Onlara söylenir: Siz küfrü yaratan, şerri ve benzerlerini yaratan Allah'tır diyor musunuz? Oysa insanların fiillerinde inkâr (küfr), şer ve benzeri olanlar vardır. Ona şu cevabı veririz: Mutlak olarak böyle bir şey söylenmez; genelde Allah kütrü yaratandır ve şerri yaratandır denilmez. Bir şey söylenecekse, kısaca şöyle denilir: O, mahlükatın fiillerini yaratan, her şeyi yaratandır ve her şeyin Rabb'idir. Çünkü Allah âyetteki o ifadeyi kısaca kullanmıştır, bundan o şeye tâzim mânası çıkmaz; tıpkı özel bir anmada Muhammed'in Rabbi, beytin Rabb'i denildiği gibi. Ancak bu, özel olarak Muhammed aleyhisselâmı ve o beyti yüceltme mânasına gelir. Buna göre bizim onu, kulların fillerini yaratandır, her şeyi yaratandır diye kısaca tavsif etmemiz, o beyti yüceltmek ve üstünlük nispet etmek anlamına gelmez. Herhangi bir şeye işaret etmek ve onu açıkça belirtmek, özellikle onu yüceltme mânasına gelir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi Allah'ı övme ve yüceltme mânasına geldiği için kısaca Allah kulların fiillerinin yaratıcısıdır diye nitelenmesi caizdir. Allah'ı yerme ve o nesneyi yüceltmeye işaret etme mânasında olursa bu caiz değildir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra Câfer b. Harba şöyle denilir: Allah o şeyin mâlikidir ve fakat hâlikı değildir, sözün yanlıştır, çünkü hiç kimse için şöyle denilemez: O şunun mâlikidir, ancak onu yaratması ve hâkim olması cihetiyle değil! İşlerin ve fiillerin mâliki denilince, onun yaratıcısı anlaşılır. Nitekim “o şuna mâliktir, ama buna kâdir olduğu için değildir veya söylediğimiz gibi bir şey” denilmez. En doğrusunu Allah bilir, O, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Güneşin 360 doğuş yeri vardır ve her gün bir noktadan doğar. Batış yerleri hakkında da aynı şey söylenmiştir; güneş her gün bir noktadan batar. [ ] Ancak doğuş ve batış yerleri ifadesi ile güneş, ay ve yıldızlardan her birinin ve diğer gök cisimlerinin doğan ve batan yerleri vardır şeklinde bir mâna kastedilmiş gibidir. Buna göre âyet şu anlama gelir: “O, iki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'idir”', Müfessirler ise şöyle diyorlar: İki doğudan maksat, yaz ve kış mevsimlerinde doğduğu yerdir, iki batı da aynı anlamdadır”,
---
Dipnotlar:
lekler, diye tefsir ettikleri rivayet edilmiştir. 'Zâcirât' ve "tâliyât' kelimelerinin hangi tür meleğe işaret ettiği konusunda onlardan bir şey rivayet edilmemiştir. Ancak bunların tefsiri, onlardan başka müfessirler tarafından yapılmıştır” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 633a). “ (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!”. 5 O, Ebu'l-Fadl Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Muf'tezilidir. Abid bir şahsiyettir. Kitdbu Müteşâbihi'l-Kurân, Kitâbü'i-İstiksâ” Kitâbü'r-Red alâ ashâbi't-tabâi' ve Kitâbü'l- Usül adlı eserleri vardır. 236/850 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'nnübelâ, X, 549;
Saffat 37:3
[Çeşitli Melekler]
Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Sâffât” kelimesi, kanatlarını açıp yerle gök arasında sıra sıra duran kuşlar demektir. İbn Mesüd'un (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada geçen “sâffat, zâcirât” ve “tâliyât” (uui) kelimelerinin hepsinden maksat meleklerdir?. Şöyle devam eder: “Sâffât, Aziz ve Celil olan Allaha ibadet ve O'nu tesbih için saf halinde dizilen meleklerdir?. İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden de aynı şey rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) başkaları, “zâcirât” ve “tâliyât” kelimelerinden hangi meleklerin kastedildiği de tefsir edilmiştir. Biz bu tefsiri, İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet etmedik. Bazıları şöyle dedi: “Zâcirât”, bulutları ve yağmurları Mekkede nâzil olmuştur, 182 âyettir.
sevkeden meleklerdir. “Tâliyât” da, nebilere ve resüllere Kur'ân'ı ve vahyi okuyan meleklerdir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun cümlesi hakkında Katâde şöyle dedi: [S] Aziz ve Celil olan Allah, önce bir yaratığı adına, sonra da başka bir yaratığı adına yemin etmektedir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat, gökte saf saf dizilen meleklerdir'. (Yanlışları) engellemeye çalışanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat da, Allah'ın Kurân-ı Kerimde belirtmiş olduğu, isyanları ve kötülükleri engelleyenlerdir. Anmak için okuyanlara andolsun meâlindeki âyet hakkında (Katâde) şöyle dedi: Kurânda peygamberlerin ve sizden önceki ümmetlerin haberlerine dair size okunan âyetlerdir, “Sâffât” kelimesinin, ashâb-ı kirâmın belirttiği gibi saflar halinde Aziz ve Celil olan Allah için namaz kılan melekler mânasına gelmesi mümkündür. “Zâcirât” kelimesinden maksat da, mahlükatın rızıkları ile görevli olan, bunları peyderpey sahiplerine götüren meleklerdir. “Tâliyât” kelimesi ile de tesbih, tahmid ve her türlü zikirle görevlendirilen melekler kastedilmiştir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler; “Sâffât”, gökle yer arasında saf saf dizilen kuşlar demektir. “Zâcirât” kelimesi, zecr (azarlamak) kökünden gelir. Develeri azarlamak için bu kelime kullanılır, yüksek sesle bağıran demektir. “Tâliyât”, “Kur'ân tilâvet ettim, yani okudum” demenle aynı mânaya gelir. Aynı zamanda tâbi oldum mânasına gelir.
[Allah Niçin Melekler Adına Yemin Eder?]
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği melekler adına yemin etmesinin izahı şudur: Aziz ve Celil olan Allah, önce o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumu yüceltmekte, onların şöyle dediklerini nakletmektedir: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu”. Firavun da şöyle demişti: “Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: (O bir peygamber ise) dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler Müşrikler de şöyle diyorlardı: “Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi, dediler”, Cenâb-ı Hak melekleri şöyle tavsif etmektedir: “Melekler, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler”, “O'na kulluk etmekte kibre kapılmazlar”?, “Onlar, gece gündüz Allahı tenzih ederler””. ( Hâsılı Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumunu yüceltmekte, meleklerin doğru söylediklerini, onların da kabul ettiklerini haber vermekte, sonra da onlar adına yemin ederek kendisinin vahdâniyetini dile getirmektedir: Andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir. İşte Allah'ın melekler adına yemin etmesinin anlamı budur.
Sonra bunları, sizin ve bütün yaratıkların tek ilâhı olan Allah'ın yaptığını haber vermekte ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Cenâb-ı Hak gökleri, yeri ve bahsettiği nesneleri yarattığını açıklayarak vahdâniyetini ve yegane mâbut olduğunu; aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen göklerin faydalarıyla yeryüzünün faydalarını, yine aralarında uzun bir mesafe bulunmasına rağmen doğudakilerin faydalarıyla batıdakilerin faydalarını kendisinin birleştirdiğini haber vermektedir. Eğer tanrılar birden çok olsalardı, çok kişinin karıştığı her işte birinin ötekine üstün geldiğinin görüldüğü gibi, onlardan biri, diğerinin birleştirdiği faydalara engel olurdu. Buna engel olunmayıp aksine faydaları birbiriyle birleştiyse bu, onların tek bir mâbut tarafından yapıldığını ve O'nun hiç ortağının bulunmadığını gösterir.
Sonra Allah'ın gökleri, yeri ve onların dışındaki yaratıkları özellikle belirtmesi, yağmurların, bereketlerin ve diğer hayırların gökten inmesi, hububatın ve rızıkların da yerden çıkması sebebiyle insanların gönlünde göğün ve yerin çok üstün bir değeri bulunmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı Cenâb-ı Hak o ikisi hakkında söylediğini söylemekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır”, Gök ve yer her ne kadar ebedi değiller ve bir gün yok olacak iseler de, insanların kalbinde onlara verdikleri büyük değer ve onların devamlarına verdikleri önemden dolayı bunu belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
12 “Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler” (el- A'râf, 7/206). 3 o “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”.
142 TE'VILÁTU'L-KUR'AN TERCÜMESİ O, göklerin, yerin ve bunlar arasindakilerin Rabb'idir, Mütezileden Câfer b. Harb” şöyle dedi: Şayet biri bize derse ki; Cenâb-ı Hakk'ın O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb'idir meâlindeki âyeti, Cenâb-ı Hak yerle gök arasındaki her şeyin Rabb'i olduğu gibi bizim amellerimizin ve füllerimizin de Rabb'i O'dur, öyleyse fillerimizin yaratıcısı da O'dur. Biz de ona deriz ki: Allah bizim amellerimizin ve fiillerimizin Rabb'idir derken, yaratıcısıdır demek istiyorsan, bu doğru değildir; ancak fiillerimizin milikidir demek istiyorsan bu doğrudur. Sonra bize (Sünnilere itiraz edenlere şöyle dedi: Onlara söylenir: Siz küfrü yaratan, şerri ve benzerlerini yaratan Allah'tır diyor musunuz? Oysa insanların fiillerinde inkâr (küfr), şer ve benzeri olanlar vardır. Ona şu cevabı veririz: Mutlak olarak böyle bir şey söylenmez; genelde Allah kütrü yaratandır ve şerri yaratandır denilmez. Bir şey söylenecekse, kısaca şöyle denilir: O, mahlükatın fiillerini yaratan, her şeyi yaratandır ve her şeyin Rabb'idir. Çünkü Allah âyetteki o ifadeyi kısaca kullanmıştır, bundan o şeye tâzim mânası çıkmaz; tıpkı özel bir anmada Muhammed'in Rabbi, beytin Rabb'i denildiği gibi. Ancak bu, özel olarak Muhammed aleyhisselâmı ve o beyti yüceltme mânasına gelir. Buna göre bizim onu, kulların fillerini yaratandır, her şeyi yaratandır diye kısaca tavsif etmemiz, o beyti yüceltmek ve üstünlük nispet etmek anlamına gelmez. Herhangi bir şeye işaret etmek ve onu açıkça belirtmek, özellikle onu yüceltme mânasına gelir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi Allah'ı övme ve yüceltme mânasına geldiği için kısaca Allah kulların fiillerinin yaratıcısıdır diye nitelenmesi caizdir. Allah'ı yerme ve o nesneyi yüceltmeye işaret etme mânasında olursa bu caiz değildir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra Câfer b. Harba şöyle denilir: Allah o şeyin mâlikidir ve fakat hâlikı değildir, sözün yanlıştır, çünkü hiç kimse için şöyle denilemez: O şunun mâlikidir, ancak onu yaratması ve hâkim olması cihetiyle değil! İşlerin ve fiillerin mâliki denilince, onun yaratıcısı anlaşılır. Nitekim “o şuna mâliktir, ama buna kâdir olduğu için değildir veya söylediğimiz gibi bir şey” denilmez. En doğrusunu Allah bilir, O, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Güneşin 360 doğuş yeri vardır ve her gün bir noktadan doğar. Batış yerleri hakkında da aynı şey söylenmiştir; güneş her gün bir noktadan batar. [ ] Ancak doğuş ve batış yerleri ifadesi ile güneş, ay ve yıldızlardan her birinin ve diğer gök cisimlerinin doğan ve batan yerleri vardır şeklinde bir mâna kastedilmiş gibidir. Buna göre âyet şu anlama gelir: “O, iki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'idir”', Müfessirler ise şöyle diyorlar: İki doğudan maksat, yaz ve kış mevsimlerinde doğduğu yerdir, iki batı da aynı anlamdadır”,
---
Dipnotlar:
lekler, diye tefsir ettikleri rivayet edilmiştir. 'Zâcirât' ve "tâliyât' kelimelerinin hangi tür meleğe işaret ettiği konusunda onlardan bir şey rivayet edilmemiştir. Ancak bunların tefsiri, onlardan başka müfessirler tarafından yapılmıştır” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 633a). “ (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!”. 5 O, Ebu'l-Fadl Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Muf'tezilidir. Abid bir şahsiyettir. Kitdbu Müteşâbihi'l-Kurân, Kitâbü'i-İstiksâ” Kitâbü'r-Red alâ ashâbi't-tabâi' ve Kitâbü'l- Usül adlı eserleri vardır. 236/850 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'nnübelâ, X, 549;
Saffat 37:4
[Çeşitli Melekler]
Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Sâffât” kelimesi, kanatlarını açıp yerle gök arasında sıra sıra duran kuşlar demektir. İbn Mesüd'un (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada geçen “sâffat, zâcirât” ve “tâliyât” (uui) kelimelerinin hepsinden maksat meleklerdir?. Şöyle devam eder: “Sâffât, Aziz ve Celil olan Allaha ibadet ve O'nu tesbih için saf halinde dizilen meleklerdir?. İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden de aynı şey rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) başkaları, “zâcirât” ve “tâliyât” kelimelerinden hangi meleklerin kastedildiği de tefsir edilmiştir. Biz bu tefsiri, İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet etmedik. Bazıları şöyle dedi: “Zâcirât”, bulutları ve yağmurları Mekkede nâzil olmuştur, 182 âyettir.
sevkeden meleklerdir. “Tâliyât” da, nebilere ve resüllere Kur'ân'ı ve vahyi okuyan meleklerdir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun cümlesi hakkında Katâde şöyle dedi: [S] Aziz ve Celil olan Allah, önce bir yaratığı adına, sonra da başka bir yaratığı adına yemin etmektedir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat, gökte saf saf dizilen meleklerdir'. (Yanlışları) engellemeye çalışanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat da, Allah'ın Kurân-ı Kerimde belirtmiş olduğu, isyanları ve kötülükleri engelleyenlerdir. Anmak için okuyanlara andolsun meâlindeki âyet hakkında (Katâde) şöyle dedi: Kurânda peygamberlerin ve sizden önceki ümmetlerin haberlerine dair size okunan âyetlerdir, “Sâffât” kelimesinin, ashâb-ı kirâmın belirttiği gibi saflar halinde Aziz ve Celil olan Allah için namaz kılan melekler mânasına gelmesi mümkündür. “Zâcirât” kelimesinden maksat da, mahlükatın rızıkları ile görevli olan, bunları peyderpey sahiplerine götüren meleklerdir. “Tâliyât” kelimesi ile de tesbih, tahmid ve her türlü zikirle görevlendirilen melekler kastedilmiştir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler; “Sâffât”, gökle yer arasında saf saf dizilen kuşlar demektir. “Zâcirât” kelimesi, zecr (azarlamak) kökünden gelir. Develeri azarlamak için bu kelime kullanılır, yüksek sesle bağıran demektir. “Tâliyât”, “Kur'ân tilâvet ettim, yani okudum” demenle aynı mânaya gelir. Aynı zamanda tâbi oldum mânasına gelir.
[Allah Niçin Melekler Adına Yemin Eder?]
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği melekler adına yemin etmesinin izahı şudur: Aziz ve Celil olan Allah, önce o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumu yüceltmekte, onların şöyle dediklerini nakletmektedir: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu”. Firavun da şöyle demişti: “Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: (O bir peygamber ise) dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler Müşrikler de şöyle diyorlardı: “Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi, dediler”, Cenâb-ı Hak melekleri şöyle tavsif etmektedir: “Melekler, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler”, “O'na kulluk etmekte kibre kapılmazlar”?, “Onlar, gece gündüz Allahı tenzih ederler””. ( Hâsılı Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumunu yüceltmekte, meleklerin doğru söylediklerini, onların da kabul ettiklerini haber vermekte, sonra da onlar adına yemin ederek kendisinin vahdâniyetini dile getirmektedir: Andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir. İşte Allah'ın melekler adına yemin etmesinin anlamı budur.
Sonra bunları, sizin ve bütün yaratıkların tek ilâhı olan Allah'ın yaptığını haber vermekte ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Cenâb-ı Hak gökleri, yeri ve bahsettiği nesneleri yarattığını açıklayarak vahdâniyetini ve yegane mâbut olduğunu; aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen göklerin faydalarıyla yeryüzünün faydalarını, yine aralarında uzun bir mesafe bulunmasına rağmen doğudakilerin faydalarıyla batıdakilerin faydalarını kendisinin birleştirdiğini haber vermektedir. Eğer tanrılar birden çok olsalardı, çok kişinin karıştığı her işte birinin ötekine üstün geldiğinin görüldüğü gibi, onlardan biri, diğerinin birleştirdiği faydalara engel olurdu. Buna engel olunmayıp aksine faydaları birbiriyle birleştiyse bu, onların tek bir mâbut tarafından yapıldığını ve O'nun hiç ortağının bulunmadığını gösterir.
Sonra Allah'ın gökleri, yeri ve onların dışındaki yaratıkları özellikle belirtmesi, yağmurların, bereketlerin ve diğer hayırların gökten inmesi, hububatın ve rızıkların da yerden çıkması sebebiyle insanların gönlünde göğün ve yerin çok üstün bir değeri bulunmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı Cenâb-ı Hak o ikisi hakkında söylediğini söylemekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır”, Gök ve yer her ne kadar ebedi değiller ve bir gün yok olacak iseler de, insanların kalbinde onlara verdikleri büyük değer ve onların devamlarına verdikleri önemden dolayı bunu belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
12 “Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler” (el- A'râf, 7/206). 3 o “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”.
142 TE'VILÁTU'L-KUR'AN TERCÜMESİ O, göklerin, yerin ve bunlar arasindakilerin Rabb'idir, Mütezileden Câfer b. Harb” şöyle dedi: Şayet biri bize derse ki; Cenâb-ı Hakk'ın O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb'idir meâlindeki âyeti, Cenâb-ı Hak yerle gök arasındaki her şeyin Rabb'i olduğu gibi bizim amellerimizin ve füllerimizin de Rabb'i O'dur, öyleyse fillerimizin yaratıcısı da O'dur. Biz de ona deriz ki: Allah bizim amellerimizin ve fiillerimizin Rabb'idir derken, yaratıcısıdır demek istiyorsan, bu doğru değildir; ancak fiillerimizin milikidir demek istiyorsan bu doğrudur. Sonra bize (Sünnilere itiraz edenlere şöyle dedi: Onlara söylenir: Siz küfrü yaratan, şerri ve benzerlerini yaratan Allah'tır diyor musunuz? Oysa insanların fiillerinde inkâr (küfr), şer ve benzeri olanlar vardır. Ona şu cevabı veririz: Mutlak olarak böyle bir şey söylenmez; genelde Allah kütrü yaratandır ve şerri yaratandır denilmez. Bir şey söylenecekse, kısaca şöyle denilir: O, mahlükatın fiillerini yaratan, her şeyi yaratandır ve her şeyin Rabb'idir. Çünkü Allah âyetteki o ifadeyi kısaca kullanmıştır, bundan o şeye tâzim mânası çıkmaz; tıpkı özel bir anmada Muhammed'in Rabbi, beytin Rabb'i denildiği gibi. Ancak bu, özel olarak Muhammed aleyhisselâmı ve o beyti yüceltme mânasına gelir. Buna göre bizim onu, kulların fillerini yaratandır, her şeyi yaratandır diye kısaca tavsif etmemiz, o beyti yüceltmek ve üstünlük nispet etmek anlamına gelmez. Herhangi bir şeye işaret etmek ve onu açıkça belirtmek, özellikle onu yüceltme mânasına gelir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi Allah'ı övme ve yüceltme mânasına geldiği için kısaca Allah kulların fiillerinin yaratıcısıdır diye nitelenmesi caizdir. Allah'ı yerme ve o nesneyi yüceltmeye işaret etme mânasında olursa bu caiz değildir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra Câfer b. Harba şöyle denilir: Allah o şeyin mâlikidir ve fakat hâlikı değildir, sözün yanlıştır, çünkü hiç kimse için şöyle denilemez: O şunun mâlikidir, ancak onu yaratması ve hâkim olması cihetiyle değil! İşlerin ve fiillerin mâliki denilince, onun yaratıcısı anlaşılır. Nitekim “o şuna mâliktir, ama buna kâdir olduğu için değildir veya söylediğimiz gibi bir şey” denilmez. En doğrusunu Allah bilir, O, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Güneşin 360 doğuş yeri vardır ve her gün bir noktadan doğar. Batış yerleri hakkında da aynı şey söylenmiştir; güneş her gün bir noktadan batar. [ ] Ancak doğuş ve batış yerleri ifadesi ile güneş, ay ve yıldızlardan her birinin ve diğer gök cisimlerinin doğan ve batan yerleri vardır şeklinde bir mâna kastedilmiş gibidir. Buna göre âyet şu anlama gelir: “O, iki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'idir”', Müfessirler ise şöyle diyorlar: İki doğudan maksat, yaz ve kış mevsimlerinde doğduğu yerdir, iki batı da aynı anlamdadır”,
---
Dipnotlar:
lekler, diye tefsir ettikleri rivayet edilmiştir. 'Zâcirât' ve "tâliyât' kelimelerinin hangi tür meleğe işaret ettiği konusunda onlardan bir şey rivayet edilmemiştir. Ancak bunların tefsiri, onlardan başka müfessirler tarafından yapılmıştır” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 633a). “ (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!”. 5 O, Ebu'l-Fadl Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Muf'tezilidir. Abid bir şahsiyettir. Kitdbu Müteşâbihi'l-Kurân, Kitâbü'i-İstiksâ” Kitâbü'r-Red alâ ashâbi't-tabâi' ve Kitâbü'l- Usül adlı eserleri vardır. 236/850 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'nnübelâ, X, 549;
Saffat 37:5
[Çeşitli Melekler]
Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Sâffât” kelimesi, kanatlarını açıp yerle gök arasında sıra sıra duran kuşlar demektir. İbn Mesüd'un (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada geçen “sâffat, zâcirât” ve “tâliyât” (uui) kelimelerinin hepsinden maksat meleklerdir?. Şöyle devam eder: “Sâffât, Aziz ve Celil olan Allaha ibadet ve O'nu tesbih için saf halinde dizilen meleklerdir?. İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden de aynı şey rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) başkaları, “zâcirât” ve “tâliyât” kelimelerinden hangi meleklerin kastedildiği de tefsir edilmiştir. Biz bu tefsiri, İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet etmedik. Bazıları şöyle dedi: “Zâcirât”, bulutları ve yağmurları Mekkede nâzil olmuştur, 182 âyettir.
sevkeden meleklerdir. “Tâliyât” da, nebilere ve resüllere Kur'ân'ı ve vahyi okuyan meleklerdir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun cümlesi hakkında Katâde şöyle dedi: [S] Aziz ve Celil olan Allah, önce bir yaratığı adına, sonra da başka bir yaratığı adına yemin etmektedir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat, gökte saf saf dizilen meleklerdir'. (Yanlışları) engellemeye çalışanlara andolsun meâlindeki âyetten maksat da, Allah'ın Kurân-ı Kerimde belirtmiş olduğu, isyanları ve kötülükleri engelleyenlerdir. Anmak için okuyanlara andolsun meâlindeki âyet hakkında (Katâde) şöyle dedi: Kurânda peygamberlerin ve sizden önceki ümmetlerin haberlerine dair size okunan âyetlerdir, “Sâffât” kelimesinin, ashâb-ı kirâmın belirttiği gibi saflar halinde Aziz ve Celil olan Allah için namaz kılan melekler mânasına gelmesi mümkündür. “Zâcirât” kelimesinden maksat da, mahlükatın rızıkları ile görevli olan, bunları peyderpey sahiplerine götüren meleklerdir. “Tâliyât” kelimesi ile de tesbih, tahmid ve her türlü zikirle görevlendirilen melekler kastedilmiştir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler; “Sâffât”, gökle yer arasında saf saf dizilen kuşlar demektir. “Zâcirât” kelimesi, zecr (azarlamak) kökünden gelir. Develeri azarlamak için bu kelime kullanılır, yüksek sesle bağıran demektir. “Tâliyât”, “Kur'ân tilâvet ettim, yani okudum” demenle aynı mânaya gelir. Aynı zamanda tâbi oldum mânasına gelir.
[Allah Niçin Melekler Adına Yemin Eder?]
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği melekler adına yemin etmesinin izahı şudur: Aziz ve Celil olan Allah, önce o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumu yüceltmekte, onların şöyle dediklerini nakletmektedir: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu”. Firavun da şöyle demişti: “Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: (O bir peygamber ise) dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler Müşrikler de şöyle diyorlardı: “Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, bize melekler gönderilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi, dediler”, Cenâb-ı Hak melekleri şöyle tavsif etmektedir: “Melekler, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler”, “O'na kulluk etmekte kibre kapılmazlar”?, “Onlar, gece gündüz Allahı tenzih ederler””. ( Hâsılı Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumunu yüceltmekte, meleklerin doğru söylediklerini, onların da kabul ettiklerini haber vermekte, sonra da onlar adına yemin ederek kendisinin vahdâniyetini dile getirmektedir: Andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir. İşte Allah'ın melekler adına yemin etmesinin anlamı budur.
Sonra bunları, sizin ve bütün yaratıkların tek ilâhı olan Allah'ın yaptığını haber vermekte ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurmaktadır: O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Cenâb-ı Hak gökleri, yeri ve bahsettiği nesneleri yarattığını açıklayarak vahdâniyetini ve yegane mâbut olduğunu; aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen göklerin faydalarıyla yeryüzünün faydalarını, yine aralarında uzun bir mesafe bulunmasına rağmen doğudakilerin faydalarıyla batıdakilerin faydalarını kendisinin birleştirdiğini haber vermektedir. Eğer tanrılar birden çok olsalardı, çok kişinin karıştığı her işte birinin ötekine üstün geldiğinin görüldüğü gibi, onlardan biri, diğerinin birleştirdiği faydalara engel olurdu. Buna engel olunmayıp aksine faydaları birbiriyle birleştiyse bu, onların tek bir mâbut tarafından yapıldığını ve O'nun hiç ortağının bulunmadığını gösterir.
Sonra Allah'ın gökleri, yeri ve onların dışındaki yaratıkları özellikle belirtmesi, yağmurların, bereketlerin ve diğer hayırların gökten inmesi, hububatın ve rızıkların da yerden çıkması sebebiyle insanların gönlünde göğün ve yerin çok üstün bir değeri bulunmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı Cenâb-ı Hak o ikisi hakkında söylediğini söylemekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar gökler ve yer durdukça orada ebedi kalacaklardır”, Gök ve yer her ne kadar ebedi değiller ve bir gün yok olacak iseler de, insanların kalbinde onlara verdikleri büyük değer ve onların devamlarına verdikleri önemden dolayı bunu belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
12 “Rabb'inin katında bulunanlar bile O'na kulluk etmek hususunda kibre kapılmazlar, O'nu tesbih ederler ve yalnız O'na secde ederler” (el- A'râf, 7/206). 3 o “Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler”.
142 TE'VILÁTU'L-KUR'AN TERCÜMESİ O, göklerin, yerin ve bunlar arasindakilerin Rabb'idir, Mütezileden Câfer b. Harb” şöyle dedi: Şayet biri bize derse ki; Cenâb-ı Hakk'ın O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb'idir meâlindeki âyeti, Cenâb-ı Hak yerle gök arasındaki her şeyin Rabb'i olduğu gibi bizim amellerimizin ve füllerimizin de Rabb'i O'dur, öyleyse fillerimizin yaratıcısı da O'dur. Biz de ona deriz ki: Allah bizim amellerimizin ve fiillerimizin Rabb'idir derken, yaratıcısıdır demek istiyorsan, bu doğru değildir; ancak fiillerimizin milikidir demek istiyorsan bu doğrudur. Sonra bize (Sünnilere itiraz edenlere şöyle dedi: Onlara söylenir: Siz küfrü yaratan, şerri ve benzerlerini yaratan Allah'tır diyor musunuz? Oysa insanların fiillerinde inkâr (küfr), şer ve benzeri olanlar vardır. Ona şu cevabı veririz: Mutlak olarak böyle bir şey söylenmez; genelde Allah kütrü yaratandır ve şerri yaratandır denilmez. Bir şey söylenecekse, kısaca şöyle denilir: O, mahlükatın fiillerini yaratan, her şeyi yaratandır ve her şeyin Rabb'idir. Çünkü Allah âyetteki o ifadeyi kısaca kullanmıştır, bundan o şeye tâzim mânası çıkmaz; tıpkı özel bir anmada Muhammed'in Rabbi, beytin Rabb'i denildiği gibi. Ancak bu, özel olarak Muhammed aleyhisselâmı ve o beyti yüceltme mânasına gelir. Buna göre bizim onu, kulların fillerini yaratandır, her şeyi yaratandır diye kısaca tavsif etmemiz, o beyti yüceltmek ve üstünlük nispet etmek anlamına gelmez. Herhangi bir şeye işaret etmek ve onu açıkça belirtmek, özellikle onu yüceltme mânasına gelir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi Allah'ı övme ve yüceltme mânasına geldiği için kısaca Allah kulların fiillerinin yaratıcısıdır diye nitelenmesi caizdir. Allah'ı yerme ve o nesneyi yüceltmeye işaret etme mânasında olursa bu caiz değildir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra Câfer b. Harba şöyle denilir: Allah o şeyin mâlikidir ve fakat hâlikı değildir, sözün yanlıştır, çünkü hiç kimse için şöyle denilemez: O şunun mâlikidir, ancak onu yaratması ve hâkim olması cihetiyle değil! İşlerin ve fiillerin mâliki denilince, onun yaratıcısı anlaşılır. Nitekim “o şuna mâliktir, ama buna kâdir olduğu için değildir veya söylediğimiz gibi bir şey” denilmez. En doğrusunu Allah bilir, O, güneşin doğuş yerlerinin Rabb'idir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Güneşin 360 doğuş yeri vardır ve her gün bir noktadan doğar. Batış yerleri hakkında da aynı şey söylenmiştir; güneş her gün bir noktadan batar. [ ] Ancak doğuş ve batış yerleri ifadesi ile güneş, ay ve yıldızlardan her birinin ve diğer gök cisimlerinin doğan ve batan yerleri vardır şeklinde bir mâna kastedilmiş gibidir. Buna göre âyet şu anlama gelir: “O, iki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'idir”', Müfessirler ise şöyle diyorlar: İki doğudan maksat, yaz ve kış mevsimlerinde doğduğu yerdir, iki batı da aynı anlamdadır”,
---
Dipnotlar:
lekler, diye tefsir ettikleri rivayet edilmiştir. 'Zâcirât' ve "tâliyât' kelimelerinin hangi tür meleğe işaret ettiği konusunda onlardan bir şey rivayet edilmemiştir. Ancak bunların tefsiri, onlardan başka müfessirler tarafından yapılmıştır” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 633a). “ (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!”. 5 O, Ebu'l-Fadl Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Muf'tezilidir. Abid bir şahsiyettir. Kitdbu Müteşâbihi'l-Kurân, Kitâbü'i-İstiksâ” Kitâbü'r-Red alâ ashâbi't-tabâi' ve Kitâbü'l- Usül adlı eserleri vardır. 236/850 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'nnübelâ, X, 549;
Saffat 37:6
Şu bizim gördüğümüz ve gözlemlediğimiz gök dünya seması, diğer gökler de âhiret seması değildir. Ancak Cenâb-ı Hak yeryüzünde yaşayanlara yakınlığından dolayı ona dünya seması adını vermiştir. Yeryüzü ehlinden maksat da, cinler ve insanlardır, bu ve diğer konularda bunların her ikisi de muhataptırlar. Bundan dolayı müfessirler şöyle dediler: Gökyüzü, dünya ehline yakın olduğundan dolayı ona dünya seması diye isim verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Aziz ve Celil olan Allah bu âyette, dünya semasını yıldızların güzelliğiyle bezediğini haber vermektedir. Onun süsü bizzat yıldızlardır, Allah o zineti, yıldızın kendisine nispet etmektedir; zinet odur, başkası değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Biz dünya semasını zinetle süsledik ki o zinet de yıldızlardır. Yahut biz onu zinetle süsledik buyurmuş, o zinet nedir diye sorulduğunda ise yıldızlardır demiştir”, EYİ İN İğ A rohs Kobis YL Sağa 6 İSİN Sahi a Ya 7 Bk: İbn Abbâs, Tenviru'l-mikbâs, 470; Mâverdi, en-Nüket ve'l-uyün, V, 429.
Saffat 37:7
7. “Ve (onu) her türlü isyankâr şeytani güce karşı koruduk”
8-9. “Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır.”
Saffat 37:8
7. “Ve (onu) her türlü isyankâr şeytani güce karşı koruduk”
8-9. “Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır.”
Saffat 37:9
7. “Ve (onu) her türlü isyankâr şeytani güce karşı koruduk”
8-9. “Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır.”
Saffat 37:10
Ve (onu) her türlü isyankâr şeytani güce karşı koruduk. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Biz dünya semasını her türlü isyankâr şeytanlardan koruduk; onu nasıl koruduğunu da şu âyette açıklamaktadır: Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır. İbn Abbâs (r.a.) ve diğerleri, onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler meâlindeki âyetle ilgili olarak şöyle dediler: Onlar kulak verirler, fakat duymazlar", Bazıları şöyle dedi: Onlar meleklerin haberlerini ve o yüce topluluğun aralarında geçen Allah'ın emri ile ilgili konuşmalarını dinleyemezler. Cinler ve şeytanlar dinleyemezler diyenler, Cin süresinde geçen âyete dayanırlar: “Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”. Onlar, şimdi gökyüzünü dinlemeye çalışanın, âyette geçen alev toplarıyla karşılaştığını haber veriyorlar. Bu âyet göstermektedir ki, onlar dinlemeye çalışıyorlar, fakat işiteŞöyle bir soru sorulursa: Bu âyetle, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır meâlindeki âyet nasıl uyuşturulacaktır? Çünkü önceki âyette Cenâb-ı Hak, “Şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”? buyuruyor, onların dinleyemediklerini haber veriyordu. [ ]Burada ise, Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar buyurmaktadır. Buradaki “hatfe” (aks!) kelimesi, ya kırpıntının yeri mânasında temsili ya da hakikat anlamında kullanılmıştır ki ondan maksat da çalmak ve süratle kapıp kaçmaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Buna şu cevap verilir: Aziz ve Celil olan Allah'ın “Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”? meâlindeki âyeti, cinlerden mümin olanlarla ilgili gibidir. Görmez misin ki onlar aynı zamanda şöyle diyorlardı: “Biz doğru yol rehberini dinler dinlemez ona iman ettik”. Sâffât süresindeki âyet ise cinlerin kâfirleri ve azgınları ile ilgilidir. Yani bir bilgi kırıntısı kapan olursa meâlindeki cümle, dinleyen şeytanlardan bir bilgi kırıntısı kapan olursa demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra “Biz göğü yokladık” ve “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” meâlindeki âyetler, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini ispat eden delillerden biridir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) insanlara, cinlerin dünya semasına çıktıklarını, meleklerin haberlerini ve yeryüzündeki olaylar hakkında aralarında konuştukları Allah'ın emrini dinlediklerini, sonra bunları kâhinlere haber verdiklerini, kâhinlerin de yarın şöyle olacak, şu gün böyle olacak diye yeryüzündeki insanlara bildirdiklerini, sonra vahiy gelmeye başlayınca haber alma yolunun kesildiğini ve onların engellendiklerini, bunun üzerine de cinlerin o sözü söylediklerini haber vermektedir. Cinler de kendilerinin böyle yaptıklarını haber verdiler ve kendileri hakkında verdiği haberde Hz. Peygamber'i (s.a.) doğruladılar.
Eğer denilirse ki: Bu, Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine nasıl delil olabilir? O ancak cinlerin sözlerini haber vermektedir, bu sözle gerçek ortaya çıkmış ve onunla mesele bilinmiştir.
Buna şu cevap verilir: Öyledir, ancak kâhinlerin kehanetinin kesilmesi ve bunu söylemeleri kehanetin geçmişte vuku bulup Hz. Muhammed'in peygamberliği ve ona vahyin gelişiyle birlikte son bulduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle bir soru sorulursa: Melekler gökyüzünü korumak ve bekçilik yapmakla görevlendirildikleri halde, nasıl olur da koruma ve bekçilik görevlerinde gaflete düşerler? Onlar bununla imtihan edildikleri halde cinler dinlemeye, kapıp kaçmaya ve belirtilenleri yapmaya nasıl imkân bulmuşlardır?
Buna şu cevap verilir: Meleklerin bazı fillerle meşgul olmaları ve bunun dışında başka işlerle de imtihan edilmeleri mümkündür, dolayısıyla cinler belirtilen işleri yapmaya imkân bulmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer denilirse ki: Şeytanlar, buna tevessül edenlerin başına gelenlerin, atılmak, kovalanmak ve yakılmak gibi belâları gördükleri halde dinlemek ve bilgi kapmak gibi işlere nasıl tevessül ederler?
Buna şöyle cevap verilir: Şeytanların âdeti, her zaman bir gaflet anını yakalamaktır. Dolayısıyla her ne kadar onlar, bu işleri yapanın başına gelecek olanları biliyorlar idiyse de kendi kanaatlerine göre meleklerin kendi işleriyle uğraştıklarını ve gafil olduklarını zannettikleri sırada bu işe girişmiş olmaları mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” meâlindeki âyet, âlimlerimizin yaptığı şu içtihatların doğruluğuna delil olarak kullanılır: Falan ile konuşmayacağına yemin eden biri, işitemeyeceği bir yerden ona seslenecek olsa yemini bozulmaz, fakat işitebileceği bir yerden ona seslense, o bunu duymasa bile yemini bozulur. Çünkü âyette “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” buyurulmaktadır. Bilinmektedir ki onlar, yeryüzünden o yüce topluluğu dinlemek için otururlardı, fakat işitemiyorlardı. Sonra onların işitilen bir yere oturdukları da belirtilmemektedir. İşte bundan dolayı bu âyet-i kerime söylediğimiz hususa da işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
(JOnlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler. Buradaki “yüce topluluk” ile onların ileri gelenleri, toplumda değeri ve konumu olanlar kastedilmiş olabilir. Bu kelime cemaat mânasına da gelir, çünkü “mele” kelimesi, iki şeyin ismidir; biri topluluğun, diğeri de şerefi, değeri ve konumu üstün olanların.
Sonra cinlerin melekleri nasıl ve neden dinlediklerini bilmiyoruz. Muhtemeldir ki bu haberler ve Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünde olmasını istediği olaylar kitapta yazılmıştır, oraya bakarak öğrenmektedirler. Yahut melekler kendi aralarında onları konuşmaktadırlar, cinler de onların konuşmalarından duyuyorlar. Bu âyet, yapısal açıdan yaratılışları farklı olsa da cinlerin, meleklerin konuşmalarını anladıklarına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır. Buradaki “vâsıb” kelimesi devamlı, sürekli anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “İtaat daima ve yalnız O'na yapılır“. Bu kelimenin şiddetli azap mânasına geldiği de söylenmiştir. “Duhüran” kelimesi, atılacaklar demektir. “Şihâbun sâkıb” ifadesi de, ışık saçan yıldız demektir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Kazf” fiili, atmak anlamına gelir. Buna göre “yukzefüne” (opa) atılırlar demektir. “Duhüran” kelimesi uzaklaştırmak, “vâsıb” kelimesi de âdet edinmek mânasına gelir. bir şeyi çalmak, süratle kapıp almak demektir. “Şihâb” yıldız anlamına gelir, “sâkıb” da çok ışık saçan ve çok şiddetli alev demektir. “Sekabeti'n-nâru” Gul șa) denilince, ateş tutuştu ve çok sıcak oldu anlaşılır.
---
Dipnotlar:
luluğu dinleyemezler. İlk görüşün doğru olduğunun delili, Cin süresinde geçen cinlerin verdikleri haberdir: “Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor” Bu âyet göstermektedir ki onlar, alev topundan korktukları için dinleyemiyorlar. Bu da, ilk görüşün doğruluğuna delâlet eder” (Semerkandi, Şerhu'tTe'vilât, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddin, nr. 426,, vr. 20b).
Saffat 37:11
11. “Şimdi o inkârcılardan şu sorunun cevabını iste: “Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa başka yarattıklarımızı mı?’ Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.”
Şimdi o inkârcılardan şu sorunun cevabını iste: Kendilerini yaratmak mt daha zor, yoksa başka yarattıklarımızı mı? Buradaki yoksa başka yarattıklarımızı mı anlamına gelen cümleden maksadın gökler, yeryüzü ve dağlar olduğu söylenmiş, melekler olduğu da denilmiştir. Âlimlerin ekserisi şöyle dediler: Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa başka yarattıklarımızı mı cümlesinde Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri yaratmayı kastetmiştir, tıpkt şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Göklerin ve yerin yaratılması elbette ki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır””. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sor onlara; onları yaratmak ve tekrar diriltmek, gökleri ve yeri yaratmaktan daha zor ve daha büyük bir olay mıdır? Allah'ın gökleri ve yeri yaratma kudretine sahip olduğunu kabul ettiğinize göre, siz öldükten, toprak ve kül haline geldikten sonra sizi yeniden diriltmek kudretine de sahip olduğunu nasıl inkâr edersiniz? En doğrusunu Allah bilir.
Sorunun cevabını iste, yani onlara sor!” “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor bakalım””, “İsrâiloğulları'na sor” “De ki: O, Allah'tır, tektir”, Şöyle de... Bütün bunlar emir değil, ikrar, ikaz ( delilerin ve münazaranın yönünü herkese öğretmek anlamına gelir. Şayet emir olsaydı, emredileni tebliğ etmesini söylemezdi; ne sor derdi, ne söyle ve ne de buna benzer bir şey söylerdi. Fakat Allah ona risâletini tebliğ ediyor ve onun da insanlara, şöyle yapın, böyle yapmayın demesini emrediyor. Bu beyan gösteriyor ki bu emir herkesin kendilerine yöneliktir: Onlara söyleyin ve onlara şöyle yapın. En doğrusunu Allah bilir.
Kendilerini yaratmak mı daha zor; Cenâb-ı Hak burada Resülullaha (s.a.), insanlardan o sorunun cevabını istemesini emrediyor, ancak onların verdikleri cevabı belirtmiyor. Başlangıçta onlar cevap vermediler, Cenâb-ı Hak da; şayet onlar şu cevabı verirlerse kendilerine şöyle söyle veya şu karşılığı ver, demiyor. Buradaki sorunun cevabının belirttiğimiz şu sözler olması mümkündür: Siz kendi yaratılışınız dışında göklerin, yerin ve diğerlerinin yaratılışını görmeyip de sonra gökleri, yeri, dağları ve diğerlerini yarattığımızı görseniz, gördüğünüz o nesneleri yaratan Allah'ın kudretini, bütün bunları yaratanın ancak Allah olduğunu inkâr eder miydiniz? Öyleyse, O'nun sizi tekrar yaratma ve diriltme kudretini nasıl inkâr edersiniz?
Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada, insanların zayıflığına ve diğer yaratıkların güçlü olduğuna işaret etmektedir. Yani sizin zayıf ve aciz olduğunuzu, sizin dışınızdaki yaratıkların daha güçlü, kuvvetli ve sağlam olduklarını biliyorsunuz. [ ]Son- EPA ra onlar daha güçlü, kuvvetli ve sağlam olmalarına rağmen sizden daha çok Allaha itaat ediyor ve daha çok boyun eğiyorlar. Onların itaatleri ve boyun eğmeleri konusunda meâlen şunları söylemektedir: “Allah göğe ve yere, İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!” buyurdu. “İsteyerek geldik’ dediler”, “Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün””. Buna benzer âyetler çoktur.
Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık. İnsanların ilk yaratılışları ve yaratıldıkları nesnenin aslı o çamurdur. Allah buyuruyor ki: Sizler ilk yaratılışınızı, yaratıldığınız nutfenin aslının toprak veya çamur olduğunu peygamberlerin haber vermesinden biliyorsunuz. Ve siz ey Mekkeliler! Peygamberlere inanmayanlardan olduğunuz halde, aslınızın ve ilk yaratılışınızın topraktan olduğuna dair peygamberlerin verdiği haberleri tasdik ediyorsunuz da, ölümden sonra tekrar diriltileceğinize ve yeniden yaratılacağınıza dair haberlerini nasıl kabul etmezsiniz? O konuda onları tasdik ediyorsanız, haber verdikleri ve söyledikleri her şeyi de tasdik etmeniz gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
Yahut şöyle denilebilir: Allah, bütün insanları topraktan varettiği o tek nefsten yaratmıştır, şayet onların hepsini hayatta bıraksa ve hiçbirini öldürmeseydi, zaman içinde bütün yeryüzü insanla dolardı. Tek bir nefsten bütün dünyayı dolduracak kadar insan yaratmaya kâdir olanı, o insanları yeniden yaratmaktan ve diriltmekten hiçbir şeyin aciz bırakabilme ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Veyahut biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık meâlindeki âyet hakkında şöyle söylenebilir: Allah her asırda ve her nesilde insanı o tek nefsten ve o kökten yaratmış, bir neslin ölüp gitmesinden sonra aynı şekilde başka bir nesli varetmiştir. İCenâb-ı Hakk'ın maksadının, özellikle yok edip ortadan kaldırmak için insanları yaratması ve yaratıp yok etmekte nihai bir amacın bulunmaması ihtimali yoktur, çünkü dünyada gayesi, özellikle yıkıp yok etmek için bina yapan insanın bu yaptığı hikmete uygun değildir. Allah'ın hikmet sahibi olduğunu bildiğinize göre, sizi yaratıp öldürmesindeki maksadının, özellikle ve sadece yaratıp öldürmekten ibaret olması mümkün değildir, çünkü bu, hikmeti yok eden bir davranış ve beyinsizce yapılan bir iş olur. Cenâb-ı Hak böyle olmaktan ve mülhitlerin O'na nispet ettikleri bütün nitelemelerden yüce, pek çok yücedir.
Veyahut da şöyle denir: Hepinizin kabul ettiğine göre Allah'ın sizi tek bir nefsten ve onu da topraktan veya çamurdan yarattığını, ölüp gittikten sonra da toprak veya çamur haline geleceğinizi biliyorsunuz. Öyleyse aslınızın toprak veya çamur olduğunu kabul ettiğiniz halde, sizi topraktan veya çamurdan tekrar yaratacağını nasıl inkâr edersiniz? En doğrusunu Allah bilir. İşte bu âyeti kerime, söylediğimiz bu şekilde farklı farklı yorumlanması mümkündür.
Âyetteki “min tinin lâzib” ibaresi, yapışkan çamur, dokunulduğunda ele yapışan şey anlamına gelir.
---
Dipnotlar:
“İsrâiloğulları'na sor: Onlara nice apaçık âyet verdik!”; “Sor onlara: İçlerinden kim buna kefil oluyor?”. 2 o “Dahası O, duman halinde olan semaya iradesini yöneltti; ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin!” buyurdu. “İsteyerek geldik” dediler” (Fussilet,
Saffat 37:12
Buradaki “acibte” kelimesi, sonu üstünlü olarak okunmuştur”. Bu âyet farklı şekilde yorumlanabilir. Biri şudur: Onlara birçok kanıt ve delil getirdiğin halde yine de inkâr etmelerine sen hayretler ediyorsun, oysa onlar inkâr ve alay ediyorlar. Yahut şöyle söylüyor: Sen onları büyük ve zorlu bir azaba uğramakla korkuttuğunda, [ ]hiçbir şeyi önemsememelerine ve yine de alay etmelerine şaşırıyorsun! En doğrusunu Allah bilir. Veyahut sen onları kurtuluşa ve selâmete giden yola çağırdığın halde onların alay etmelerine hayret ediyorsun. Âyet, buna benzer başka anlamlara da gelebilir. Hz. Peygamber'in neye hayret ettiğini en iyi Allah bilir.
Bazı rivayetlerde “acibte” kelimesi “acibtü” diye okunmuştur, İbn Mesüd'un (r.a.) böyle okuduğu rivayet edilmiştir. Eğer bu rivayet sabit ve “acibtü” (hayret) fiilinin Allaha nispet edilmesi sahih ise, dünyada insanlar tarafından bilinmeyen ve gizli olan büyük bir şeyin ortaya çıkması onlarda nasıl bir hayret ve şaşkınlık yaratıyorsa, hiçbir şeyin kendisine gizli kalması ihtimali olmayan Allah'ın, yaratma kudretini insanların inkâr etmelerini ne kadar büyük günah saydığını gösterir, dolayısıyla âyetin bu şekilde kırâati insanların inkârını ve sözlerini reddetmekten kinaye olur. İmtihan fiilinin Allaha nispet edilmesi de böyledir, her ne kadar dünyada imtihan gizli bir şeyi öğrenmek ve ortaya çıkarmak için yapılıyorsa da, Cenâb-ı Hak onu emir ve yasağına uyulup uyulmadığını ortaya çıkarmak mânasında kullanmaktadır. Buna göre insanların inkârını ve sözlerini reddetmek anlamında olmak üzere “acibtü” fiilinin Allaha nispet edilmesi de caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Zeccâc şöyle dedi: “Ucb” hayret ve şaşkınlık fiilidir, hayret edilecek bir şey ve büyük bir olay ortaya çıktığında kullanılır. Bu fiilin Allaha nispet edilmesi ise açıkta olan çok büyük bir gerçeği inkâr edenin anlayışını veya sözünü red ve inkâr mânasına gelir”. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]Bu kırâat şeklini inkâr edenlerden bazıları şöyle demiştir: Ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyi bilen Allaha taaccüb fiilini nispet etmek caiz değildir. Dünyada taaccüb, ancak insanların bilmediği büyük bir durum ortaya çıktığında görülür. Yaratılanlar arasında durum böyle olsa da, söylediğimiz gibi imtihan ve denemenin Allaha nispetinden dolayı taaccüb etmek Allah hakkında böyle değildir. Taaccübün Allaha nispeti, şu âyet-i kerimede açık olarak ifade edilmektedir: “Eğer şaşacağın bir şey varsa o da onların sözleridir”. Bu, onların söyledikleri sözlerin ve inkâr ettikleri olayın büyüklüğünden dolayı kendilerini reddetmek mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
İnsanlardan bazıları da bu fiili “acibte” diye Resülullah'a (s.a.) nispet ederek okurlar, yani Allah'ın bu Kur'ân'ı sana vermesine ve o kâfirlerin bununla alay etmelerine şaşırdın.
Buna şöyle bir anlam da verilebilir: Benim sana indirdiğim Kur'ândan ve vahiyden şaşırmış haldesin. Yahut şöyle denilir: İnsanların senin peygamberligini inkâr etmeleri, âyetleri inkâr etmeleri ve alay etmeleri hayret edilecek bir şeydir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Zeccàc şöyle der: “Bu fiil 'acibtü' diye okunur. “Acibte diye okunduğunda mânası şöyle olur: Yå Muhammed! Sana vahiy gelmesinden dolayı onların alay edip eğlenmelerine sen hayret ediyorsun. Onların tekrar dirilmeyi inkâr etmelerine hayret ediyorsun mânasına da gelebilir. Acibtü' diye okunduğunda ise, Allah'tan haber anlamına gelir. Bazıları âyetin bu şekilde okunmasına karşı çıktılar ve Allah asla hayret etmez dediler. Onların bu gerekçe ile karşı çıkmaları yanlıştır. Çünkü kırâat ve rivayet çeşitleri çoktur. Aziz ve Celil olan Allah'ın hayreti, insanların yaptıklarının karşılığıdır, nitekim Cenâb-ı Hak başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: 'Allah onların tuzaklarını bozuyordu', 'Allah onları maskaraya çevirecektir", Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir!. Allah'ın kurduğu tuzak, insanların yaptıkları şeyin karşılığıdır. Hayret sözlükte şu mânaya gelir: İnsan yadırgadığı ve örneği az olan bir şeyi gördüğünde, ondan hayret ettim der. İnsanlar Allah'ın istemediği bir şeyi yaptıkları zaman, Allah'ın bir şeyi vukuundan önce bilmesine hayret ettim demesi caizdir. Fakat inkâr, ancak bir şeyin vukuunda delil gerektiren hayret görüldüğünde söz konusu olur” (Zeccâc, Meâni'l-Kurân,
Saffat 37:13
İbn Abbâs'ın (r.a.) bu âyeti şöyle yorumladığı rivayet edilmiştir: Onlara öğüt verildiğinde öğüt almıyorlar. Öğüt (mev'iza) ile âyetteki “zikir” kelimesi aynı mânaya gelir. Katâde şöyle dedi: Onlar, kendilerine yapılan öğütten faydalanmıyorlar”. “Onlar sağırlardır, dilsizlerdir ve körlerdir” meâlindeki âyette söylediğimiz gibi, onlar bu duyu organlarına sahip iseler de onlardan faydalanmıyorlar, (Jtıpkı bu duyu organlarına sahip olmayan insanlar gibidirler. Katâde'nin sözü bu mânaya gelir. Bu âyet-i kerimenin hakikatte hatırlatmak anlamına gelmesi de mümkündür. Allah onlara unuttukları âyetleri ve delilleri hatırlatmakta ve şöyle demektedir: Onlara unuttukları, terkettikleri ve gaflete düştükleri şeyler hatırlatılsa bile, yine hatırlamazlar. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:14
İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ve benzeri âyetleri Cenâb-ı Hak, asla iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkında söylemektedir. “Doğrusu sen hayranlık duydun, onlarsa alay etmektedirler. Kendilerine öğüt verildiğinde gerekli öğüdü almıyorlar””. İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar; ve “Bu” diyorlar, apaçık sihirden başka bir şey değil. Cenâb-ı Hak, onların, Allah'ın âyetlerine karşı inat ettiklerini, büyüklendiklerini haber vermekte ve beyinsizce hareket ettiklerini hatırlatmaktadır.
Sonra Cenâb-ı Hakk'ın, onların inatlarını, beyinsizliklerini ve Kur'ân âyetlerinin ebediyen okunacağını belirtmesinde iki hikmet vardır. Birincisi, bunu Hz. Peygamber'in (s.a.) peygamberliğine delil yapmıştır, çünkü bilinmektedir ki onlar, haber verildiği şekilde inatçı ve beyinsizce halleriyle hayatlarını tamamladılar ve öldüler. Bu gerçek, Hz. Peygamber'e (s.a.) bunu Cenâb-ı Hakk'ın öğrettiğini, O'nun gönderdiği vahiyle öğrendiğini gösterir. İkincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, onların cahilâne davranışlarına, inatlarına ve katılıklarına seleflerimizin mâruz kaldığını, eziyete, zarara ve kötülüğe uğradığını Cenâb-ı Hak haber vermektedir; bunu da fesatçılardan ve fasıklardan bize yapılacak olan cahilce hareketlerden dolayı kalplerimizin daralmaması için, bir sefihin akılsızlığı, bir kötünün verdiği eziyet ve söylenen kötü söz yüzünden iyiliği emredip kötülüğe engel olmaktan vazgeçmememiz gerektiği için haber vermektedir. Vazgeçmek bir tarafa, aksine bizim, seleflerimize uymamız, onları örnek almamız gerekir. Onlar, başlarına gelen eziyete ve cahilce hareketlere mâruz kaldıklarında nasıl dayandılarsa, aynı şeyler bizim de başımıza geldiğinde, biz de onlar gibi dayanmalıyız. İnsanlar inatçılık yapıp büyüklenerek seleflerimize yaptıkları her türlü kötülüğe ve hoşlanmadıkları her çeşit davranışa onlar nasıl tahammül ettilerse, biz de içimizdeki beyinsizlerin yaptıkları benzeri davranışlara tahammül etmeliyiz. En doğrusunu Allah bilir. [ ] Aksi halde Cenâb-ı Hakk'ın, onların cahilâne davranışlarını ve inatçılıklarını hatırlatmasında söylediğimiz bu hikmet söz konusu olmasaydı, onların inatçılıklarını ve cahilce davranışlarını hatırlatmanın bir anlamı olmazdı.
En doğrusunu Allah bilir ya, bir şeyin kendisinin bâtıl ve cahilce olması, fakat başkası için hikmet ve delil olması mümkündür. Bazı insanlar şöyle dediler: Yalanın bizzat kendisinin doğruluğa delil olması, cahilâne ve bâtıl bir sözün, doğruluğa ve hikmete delil olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir, İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar, yani onların kendi talepleri üzerine bir âyet geldiği zaman, onunla alay edip eğleniyorlar. Cenâb-ı Hak, onlar âyetleri kendileri istemiş olsalar da, onu doğru yolu bulmak için değil, inat olsun diye ve alay etmek için istediklerini bildirerek ne kadar cahilce bir tavır içinde olduklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler”, “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu Bu, apaçık sihirden başka bir şey değil, diyorlar. Bu söz sanki lânetli şeytandan, kâfirlerin reislerine yapılan bir telkin gibidir. Âyetlerin sık sık ve açık olarak gelmesi üzerine ve ayrıca herkesin büyüyü ve büyü yapmayı beceremediğini bildikleri için onlar, halka hakkı bâtıl olarak göstermek için böyle söylüyorlar, bunların âyet değil sihir olduğunu söyleyerek halkın kafasını karıştırıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Şayet onlar sihir olsalardı, yine peygamberlik delillerinden ve mücizelerinden biri olurdu, ya mücize olduğu zaman nasıl olur? Çünkü insanlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) sihir öğrenmek için asla kimseye gitmediğini biliyorlardı, bu gerçek onu kendisine Allah'ın öğrettiğini gösterir. Daha önce de söylediğimiz gibi Hz. Peygamber'in (s.a.) geçmiş ümmetlerin hayatlarına dair haberler vermesi de onun peygamberliğini kanıtlar, çünkü insanlar, onun bu haberleri öğrenmek için kimseye gitmediğini [Ş]ve bunları öğrenmek için onların kitaplarına bakmadığını da biliyorlardı. Buna rağmen Resülullah (s.a.) onlardan haberler vermişti. Bu gerçek, ona bunları Allah'ın öğrettiğini ve Allah'tan gelen vahiy sayesinde bunları bildiğini gösterir. Buna göre eğer o sihir idiyse, âyet olunca nasıl da büyük bir mücize olur?
İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar. Âyetin metninde geçen “yesteshırün” kelimesini bazıları “yesharün”, bazıları da “yesteshirün” diye okudular. Yani reisleri halktan, onunla alay etmelerini istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Sehira” ve “isteshara” fiili, “karra” ve “istekarra” (zaz) fiili gibidir, aynı mânaya gelir. Şeddeli olarak “sahhartü fulânen” denilince, falanı ücretsiz çalıştırdım anlamına gelir.
yel TEE ÇE gr e
Saffat 37:15
İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ve benzeri âyetleri Cenâb-ı Hak, asla iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkında söylemektedir. “Doğrusu sen hayranlık duydun, onlarsa alay etmektedirler. Kendilerine öğüt verildiğinde gerekli öğüdü almıyorlar””. İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar; ve “Bu” diyorlar, apaçık sihirden başka bir şey değil. Cenâb-ı Hak, onların, Allah'ın âyetlerine karşı inat ettiklerini, büyüklendiklerini haber vermekte ve beyinsizce hareket ettiklerini hatırlatmaktadır.
Sonra Cenâb-ı Hakk'ın, onların inatlarını, beyinsizliklerini ve Kur'ân âyetlerinin ebediyen okunacağını belirtmesinde iki hikmet vardır. Birincisi, bunu Hz. Peygamber'in (s.a.) peygamberliğine delil yapmıştır, çünkü bilinmektedir ki onlar, haber verildiği şekilde inatçı ve beyinsizce halleriyle hayatlarını tamamladılar ve öldüler. Bu gerçek, Hz. Peygamber'e (s.a.) bunu Cenâb-ı Hakk'ın öğrettiğini, O'nun gönderdiği vahiyle öğrendiğini gösterir. İkincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, onların cahilâne davranışlarına, inatlarına ve katılıklarına seleflerimizin mâruz kaldığını, eziyete, zarara ve kötülüğe uğradığını Cenâb-ı Hak haber vermektedir; bunu da fesatçılardan ve fasıklardan bize yapılacak olan cahilce hareketlerden dolayı kalplerimizin daralmaması için, bir sefihin akılsızlığı, bir kötünün verdiği eziyet ve söylenen kötü söz yüzünden iyiliği emredip kötülüğe engel olmaktan vazgeçmememiz gerektiği için haber vermektedir. Vazgeçmek bir tarafa, aksine bizim, seleflerimize uymamız, onları örnek almamız gerekir. Onlar, başlarına gelen eziyete ve cahilce hareketlere mâruz kaldıklarında nasıl dayandılarsa, aynı şeyler bizim de başımıza geldiğinde, biz de onlar gibi dayanmalıyız. İnsanlar inatçılık yapıp büyüklenerek seleflerimize yaptıkları her türlü kötülüğe ve hoşlanmadıkları her çeşit davranışa onlar nasıl tahammül ettilerse, biz de içimizdeki beyinsizlerin yaptıkları benzeri davranışlara tahammül etmeliyiz. En doğrusunu Allah bilir. [ ] Aksi halde Cenâb-ı Hakk'ın, onların cahilâne davranışlarını ve inatçılıklarını hatırlatmasında söylediğimiz bu hikmet söz konusu olmasaydı, onların inatçılıklarını ve cahilce davranışlarını hatırlatmanın bir anlamı olmazdı.
En doğrusunu Allah bilir ya, bir şeyin kendisinin bâtıl ve cahilce olması, fakat başkası için hikmet ve delil olması mümkündür. Bazı insanlar şöyle dediler: Yalanın bizzat kendisinin doğruluğa delil olması, cahilâne ve bâtıl bir sözün, doğruluğa ve hikmete delil olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir, İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar, yani onların kendi talepleri üzerine bir âyet geldiği zaman, onunla alay edip eğleniyorlar. Cenâb-ı Hak, onlar âyetleri kendileri istemiş olsalar da, onu doğru yolu bulmak için değil, inat olsun diye ve alay etmek için istediklerini bildirerek ne kadar cahilce bir tavır içinde olduklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!” derler”, “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu Bu, apaçık sihirden başka bir şey değil, diyorlar. Bu söz sanki lânetli şeytandan, kâfirlerin reislerine yapılan bir telkin gibidir. Âyetlerin sık sık ve açık olarak gelmesi üzerine ve ayrıca herkesin büyüyü ve büyü yapmayı beceremediğini bildikleri için onlar, halka hakkı bâtıl olarak göstermek için böyle söylüyorlar, bunların âyet değil sihir olduğunu söyleyerek halkın kafasını karıştırıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Şayet onlar sihir olsalardı, yine peygamberlik delillerinden ve mücizelerinden biri olurdu, ya mücize olduğu zaman nasıl olur? Çünkü insanlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) sihir öğrenmek için asla kimseye gitmediğini biliyorlardı, bu gerçek onu kendisine Allah'ın öğrettiğini gösterir. Daha önce de söylediğimiz gibi Hz. Peygamber'in (s.a.) geçmiş ümmetlerin hayatlarına dair haberler vermesi de onun peygamberliğini kanıtlar, çünkü insanlar, onun bu haberleri öğrenmek için kimseye gitmediğini [Ş]ve bunları öğrenmek için onların kitaplarına bakmadığını da biliyorlardı. Buna rağmen Resülullah (s.a.) onlardan haberler vermişti. Bu gerçek, ona bunları Allah'ın öğrettiğini ve Allah'tan gelen vahiy sayesinde bunları bildiğini gösterir. Buna göre eğer o sihir idiyse, âyet olunca nasıl da büyük bir mücize olur?
İlâhi bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar. Âyetin metninde geçen “yesteshırün” kelimesini bazıları “yesharün”, bazıları da “yesteshirün” diye okudular. Yani reisleri halktan, onunla alay etmelerini istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Sehira” ve “isteshara” fiili, “karra” ve “istekarra” (zaz) fiili gibidir, aynı mânaya gelir. Şeddeli olarak “sahhartü fulânen” denilince, falanı ücretsiz çalıştırdım anlamına gelir.
yel TEE ÇE gr e
Saffat 37:16
16. “Sahi biz, ölüp de toprak ve pe yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmişiz?”
17. “Geçmişteki atalarımız da mı?”
Saffat 37:17
16. “Sahi biz, ölüp de toprak ve pe yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmişiz?”
17. “Geçmişteki atalarımız da mı?”
Saffat 37:18
Bu sözleri müşriklerin inat üzerine söylediklerini, her ne kadar Allah onları yeniden diriltmeye kâdir olduğunu açıklasa da, onların asla iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiğini daha önce ifade etmiştik”. Bundan dolayı burada sadece şunu söylemekle yetinmiştir: De ki: Evet, hem de burnunuz yere sürtülerek! Bu sözleri onların söylediğini, Cenâb-ı Hakk'ın da, de ki: Evet, hem de burnunuz yere sürtülerek demekten başka bir delil göstermeye gerek duymadığını belirtmiştik, yani horlanarak ve aşağılanarak diriltileceksiniz, nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Perişan olmuşlardır””. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:19
Kuşkusuz o, bir tek korkunç sesten ibarettir. Bu beyan muhtemelen bir çığlık atacak kadar bir zaman mânasına gelir, bununla Allah onun çok süratle gelip geçeceğini haber vermektedir. Bunun hakikat mânasına çığlık anlamına gelmesi de muhtemeldir. Ancak burada Cenâb-ı Hak, bunu yapmanın kendisi için çok kolay ve basit olduğunu haber vermektedir, )Jtıpkı “Ol, der, hemen oluverir” meâlindeki âyette buyurduğu gibi. Burada “kâf” veya “nun” harflerinin veya başka bir şeyin varlığı da söz konusu değildir, fakat bir anlamı ifade ve maksadın anlaşılması için dile en hafif gelen söz budur. Buna göre o bir tek korkunç sesten ibarettir meâlindeki beyan, o çığlığın ölüleri diriltmeye veya kıyâmeti koparmaya sebep olması söz konusu olmaksızın, bunun Allah için çok kolay ve basit olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar şaşkınlıkla etrafa bakıyor olacaklar! Bu beyanın, onlar kendilerine nelerin emredileceğine ve nelerden yasaklanacaklarına bakacaklar mânasına gelmesi muhtemeldir; çünkü âhirette başlarına gelen şeyler, ancak dünyada Allah'ın emirlerini terketmeleri yüzündendir. Dünyada iken korkutuldukları azabın başlarına geldiğini gördüklerinde, ne ile emrolunacaklarına ve nelerden yasaklanacaklarına bakacaklar. En doğrusunu Allah bilir. Yahut onlar şaşkınlar gibi bakıp duracaklar, çünkü tekrar dirilmeyi inkâr ediyor ve onu yalan sayıyorlardı. Fakat onun gerçek olduğunu gözleriyle gördüklerinde hayrete düşmüşler, şaşırmışlar ve canları sıkılmıştı. Bu durum, insanlar arasında yaygın olan bir haldir; bir şeyi inkâr eden veya yalanlayan kişiye onun gerçek olduğu haber verilip o da bunun kesin bir hakikat olduğunu ve inkâr ettiği o haberin tahakkuk ettiğini anladığında şaşırır ve canı sıkılır. Dünyada inkâr ettikleri ve yalanladıkları şeyin doğru olduğunu ve ortaya çıktığını gördüklerinde onlar da hayrete düşerler ve bundan canları sıkılır. Şaşkın ve canı sıkkın bir hal ile etrafa bakıp dururlar. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:20
Eyvah, vay başımıza anlamına gelen “yâ veylenâ” ifadesi, helâk anında söylenen bir sözdür. İşte hesap günü meâlindeki ifadeye, farklı anlamlar verilebilir. Bunun hesap günü, ceza günü anlamına gelmesi mümkündür, nitekim bu husus şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Ödül ve ceza gününün tek hâkimi”. Bu beyanın, her din sahibine dininin fayda verdiği gün mânasına gelmesi de muhtemeldir. Din kelimesi mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın dini anlaşılır. Yol mânasına gelen “sebil” kelimesi de mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın yolu anlaşılır.
Katâde ve diğerleri şöyle dedi: İşte hesap günü ifadesi, haklar ve haksızlıklar konusunda insanların birbirlerine borçlarını ödedikleri gün mânasına gelir“.
Saffat 37:21
[Fasıl Günü]
“Yevmu!'l-fasl” (kasli e) ibaresi yargı günü, hüküm günü anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Muhakkak ki Rabb'in, ihtilaf edip durdukları hususlarda kıyâmet günü onların arasında hükmünü verecektir””. En doğrusunu Allah bilir. Bu tabir ayırma, tefrik etme günü anlamına da gelebilir, yani o gün Allah kâfirlerle müminleri, temiz olanlarla pisleri birbirinden ayıracaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Tâ ki, Allah pisi temizden ayırsın, pisleri üst üste koyup hepsini bir araya toplasın, sonra da cehenneme atsın”, “Ey günahkârlar! Siz bugün şöyle ayrılın!” “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”, En doğrusunu Allah bilir.
Girerse şişik ARE 21 03
Saffat 37:22
(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını! “Zevc” kelimesi, benzer olanların ve zıtların adı olarak kullanıldığı gibi, her ikisinin ismi olarak da kullanılır”. Zevc kelimesi, cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan türdeş ve arkadaş olanlar anlamına da gelir. Cenâb-ı “ Taberi, Câmi'u'-beyân, XIX, 518.
Hak, bu dünyada birlikte olanları ve bir arada bulunmayı arzu edenleri, dünyada eğlenmek ve neşelenmek için toplanmayı arzu ettikleri ve bunun için bir araya geldikleri gibi âhiret azabı için de bir araya toplamalarını meleklere emredecektir. Buna göre onlarla yandaşları cehennemde bir araya gelirler ve azap içinde bir arada toplanırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”? “Zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakslırlar””?, Bunlara benzer başka âyetler de vardır.
137 (İEbü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Yandaşları türdeşleri demektir; Araplar şöyle der: Bir şeyi diğerine yaklaştırdığımda çiftledim derler, Âyette kastedilenler, onların şeytanların yandaşları olduklarıdır”. Bir şeyin zevci, onunla benzer olandır; bu kelime bir şeyin zıddı için de kullanılır, her ikisinin ismi olarak da kullanılır.
Hepsini cehennemin yoluna sürün! Yani onlara cehennemin yolunu gösterin! Bu husus şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:23
(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını! “Zevc” kelimesi, benzer olanların ve zıtların adı olarak kullanıldığı gibi, her ikisinin ismi olarak da kullanılır”. Zevc kelimesi, cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan türdeş ve arkadaş olanlar anlamına da gelir. Cenâb-ı “ Taberi, Câmi'u'-beyân, XIX, 518.
Hak, bu dünyada birlikte olanları ve bir arada bulunmayı arzu edenleri, dünyada eğlenmek ve neşelenmek için toplanmayı arzu ettikleri ve bunun için bir araya geldikleri gibi âhiret azabı için de bir araya toplamalarını meleklere emredecektir. Buna göre onlarla yandaşları cehennemde bir araya gelirler ve azap içinde bir arada toplanırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”? “Zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakslırlar””?, Bunlara benzer başka âyetler de vardır.
137 (İEbü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Yandaşları türdeşleri demektir; Araplar şöyle der: Bir şeyi diğerine yaklaştırdığımda çiftledim derler, Âyette kastedilenler, onların şeytanların yandaşları olduklarıdır”. Bir şeyin zevci, onunla benzer olandır; bu kelime bir şeyin zıddı için de kullanılır, her ikisinin ismi olarak da kullanılır.
Hepsini cehennemin yoluna sürün! Yani onlara cehennemin yolunu gösterin! Bu husus şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:24
24. “Ve durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!
Muhtemelen onlar hesaba çekilmek için durdurulacaklar. “Mes'ülün” kelimesi, hesaba çekilecekler anlamına gelir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sorguya çekilmenin dışında kıyâmet günü şu kadar durak vardır, her durakta insanlar şu kadar yıl durdurulurlar. Sonra İbn Abbâs (r.a.) bu âyeti okumuş. Muhtemelen orada insanlar yaptıklarından sorguya çekilecekler, ancak kendilerine bunları niçin yaptıkları sorulacak. Muhtemelen orada insanlar birbirlerine yaptıkları kötülükler, aralarındaki husumet ve tardınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik”, “Hepsi orada toplanınca, sonrakiler öncekiler için, şöyle diyecekler... Öncekiler de sonrakilere şöyle diyecekler...”” Cenâb-ı Hak bu âyetlerde haber verdiği üzere onlar toplandığında aralarında husumet, laf atmalar ve kınamalar cereyan edecektir.
Saffat 37:25
(Ey inkârcılar!) Size ne oldu ki şimdi birbirinize yardım etmiyorsunuz? Yani neden sizlere yardım edilmiyor? Yani dünyada iken yardım edecekler ve şefaatçi olacaklar ümidiyle taptığınız putlar, neden size yardım etmiyorlar? Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””. Cenâb-ı Hak bu âyetlerde onların, kendilerine yardımcı ve şefaatçi olacaklar ümidiyle taptıkları putların yardımından tamamen ümitlerini keseceklerini haber vermektedir.
Evet, o gün onlar artık çaresiz boyun eğmişlerdir. Yani o gün onlar, yaptıklarına karşı kendilerine Allah'tan başka yardım edecek kimsenin olmadığını anladıkları için Allah'ın huzurunda boyun bükmüşler ve zillet içindedirler, o zaman çaresiz Allaha teslim olacaklar. Bazıları bu cümleye, Allah'ın azabına teslim olurlar mânasını verdi.
aL) kelimesi, onlar zelil olmuşlar ve kendilerini kendi elleriyle teslim etmişlerdir anlamına gelir. Biri eliyle verdiği zaman “isteslemeT-raculü” denilir. “Eslemtuhu” denilince de, onu terkettim, ona yardım etmedim ve destek vermedim anlamı kastedilir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: “Müsteslimün” (5 ÇE ERNİE (DİNLE yaz İç Şiş
Saffat 37:26
(Ey inkârcılar!) Size ne oldu ki şimdi birbirinize yardım etmiyorsunuz? Yani neden sizlere yardım edilmiyor? Yani dünyada iken yardım edecekler ve şefaatçi olacaklar ümidiyle taptığınız putlar, neden size yardım etmiyorlar? Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””. Cenâb-ı Hak bu âyetlerde onların, kendilerine yardımcı ve şefaatçi olacaklar ümidiyle taptıkları putların yardımından tamamen ümitlerini keseceklerini haber vermektedir.
Evet, o gün onlar artık çaresiz boyun eğmişlerdir. Yani o gün onlar, yaptıklarına karşı kendilerine Allah'tan başka yardım edecek kimsenin olmadığını anladıkları için Allah'ın huzurunda boyun bükmüşler ve zillet içindedirler, o zaman çaresiz Allaha teslim olacaklar. Bazıları bu cümleye, Allah'ın azabına teslim olurlar mânasını verdi.
aL) kelimesi, onlar zelil olmuşlar ve kendilerini kendi elleriyle teslim etmişlerdir anlamına gelir. Biri eliyle verdiği zaman “isteslemeT-raculü” denilir. “Eslemtuhu” denilince de, onu terkettim, ona yardım etmedim ve destek vermedim anlamı kastedilir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: “Müsteslimün” (5 ÇE ERNİE (DİNLE yaz İç Şiş
Saffat 37:27
28. “Derler ki: “Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdi-
Saffat 37:28
28. “Derler ki: “Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdi-
Saffat 37:29
Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Bazıları bu beyan hakkında, insanlar cinlere yönelir; bazıları da insanlar şeytanlara yönelir, dediler. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz. Bazıları da şöyle dedi: Siz bizi hayır ve itaat cihetinden çağırarak bizleri gaflete düşürdünüz ve engellediniz derler. Bazıları ise şöyle söyledi: Siz bize din ve tevhid yönünden gelirdiniz, dolayısıyla bundan kaçınılamazdı, derler. Bu yorum, ilk yorum ile aynı anlama gelir. Nihayet bazıları da şöyle bir mâna verdi: Siz bize hak cihetinden gelirdiniz. Diğerleri de onlara şöyle cevap verirler: Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. Yani derler ki: Siz, kendi arzunuz ve tercihinizle imanı terketmiştiniz, yoksa sizi imandan biz alıkoymuş değiliz“. Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz. Yani biz, sizleri buna mecbur edecek herhangi bir delil ve kanıt getirmemiştik, aksine siz kendi arzunuzla bize uydunuz ve davetimizi kabul ettiniz. Onların arasındaki bu münazara ve mücadele, tıpkı İblis ile kâfirlerin başka bir yerdeki münazarasına benzemektedir: “Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın”", yani ben size hiçbir delil ve kanıt göstermeden çağrıda bulundum, siz de kabul ettiniz. Buna göre de onlar şöyle demişlerdi: Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. İmanı, tamamen kendi tercihinizle terkettiniz, bizim sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz ve delilimiz yoktu. Bu aynı zamanda liderlerin, tâbileriyle yaptıkları münazaraya da benzemektedir. Şu ve benzeri ilâhi beyanda buna temas edilmiştir: “Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok”, En doğrusunu Allah bilir. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz meâlindeki âyet, sözlerle gelirdiniz anlamına da gelebilir, yani siz diyordunuz ki: Siz hak yoldasınız, siz müminsiniz! Muhtemelen burada sağ cihet kastedilmemiş, ancak her taraftan gelirdiniz denilmek istenmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın”©.
(SİBizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı. Bu beyanın bize tâbi olmanız ve itaat etmeniz için size herhangi bir delil ve kanıt göstermedik, davet ettiğimiz inanç ve davranışlara çağırdığımızda kendiniz geldiniz, biz sizi bir delille ilzam etmeden siz kendiliğinizden bize tâbi oldunuz, dolayısıyla bizi kınamayın, kendinizi kınayın mânasına geldiğini söylemiştik. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz, yani bu iş sizin söylediğiniz gibi değil, siz azgın bir topluluk olduğunuz için bize tâbi oldunuz. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: Siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz, yani bizi aldattınız ve Allah'a itaat etmemizi engellediniz. En doğrusunu Allah bilir.
Gis AK Ú! 165d% cis é KeS
Saffat 37:30
Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Bazıları bu beyan hakkında, insanlar cinlere yönelir; bazıları da insanlar şeytanlara yönelir, dediler. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz. Bazıları da şöyle dedi: Siz bizi hayır ve itaat cihetinden çağırarak bizleri gaflete düşürdünüz ve engellediniz derler. Bazıları ise şöyle söyledi: Siz bize din ve tevhid yönünden gelirdiniz, dolayısıyla bundan kaçınılamazdı, derler. Bu yorum, ilk yorum ile aynı anlama gelir. Nihayet bazıları da şöyle bir mâna verdi: Siz bize hak cihetinden gelirdiniz. Diğerleri de onlara şöyle cevap verirler: Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. Yani derler ki: Siz, kendi arzunuz ve tercihinizle imanı terketmiştiniz, yoksa sizi imandan biz alıkoymuş değiliz“. Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz. Yani biz, sizleri buna mecbur edecek herhangi bir delil ve kanıt getirmemiştik, aksine siz kendi arzunuzla bize uydunuz ve davetimizi kabul ettiniz. Onların arasındaki bu münazara ve mücadele, tıpkı İblis ile kâfirlerin başka bir yerdeki münazarasına benzemektedir: “Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın”", yani ben size hiçbir delil ve kanıt göstermeden çağrıda bulundum, siz de kabul ettiniz. Buna göre de onlar şöyle demişlerdi: Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. İmanı, tamamen kendi tercihinizle terkettiniz, bizim sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz ve delilimiz yoktu. Bu aynı zamanda liderlerin, tâbileriyle yaptıkları münazaraya da benzemektedir. Şu ve benzeri ilâhi beyanda buna temas edilmiştir: “Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok”, En doğrusunu Allah bilir. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz meâlindeki âyet, sözlerle gelirdiniz anlamına da gelebilir, yani siz diyordunuz ki: Siz hak yoldasınız, siz müminsiniz! Muhtemelen burada sağ cihet kastedilmemiş, ancak her taraftan gelirdiniz denilmek istenmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın”©.
(SİBizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı. Bu beyanın bize tâbi olmanız ve itaat etmeniz için size herhangi bir delil ve kanıt göstermedik, davet ettiğimiz inanç ve davranışlara çağırdığımızda kendiniz geldiniz, biz sizi bir delille ilzam etmeden siz kendiliğinizden bize tâbi oldunuz, dolayısıyla bizi kınamayın, kendinizi kınayın mânasına geldiğini söylemiştik. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz, yani bu iş sizin söylediğiniz gibi değil, siz azgın bir topluluk olduğunuz için bize tâbi oldunuz. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: Siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz, yani bizi aldattınız ve Allah'a itaat etmemizi engellediniz. En doğrusunu Allah bilir.
Gis AK Ú! 165d% cis é KeS
Saffat 37:31
Bu söz, onların ileri gelenleri tarafından kendilerine uyanlara ve alt tabakaya söylenmiş gibidir: Şu anda Rabb'imizin hükmü hepimize gerekli oldu. Bazıları şöyle dedi: Yani Rabb'imizin azabı bize de size de farz oldu. Kendilerine gerçekleşeceğini haber verilen beyandan maksat, sanki Cenâb-ı Hakk'ın beyanındaki sözünde olduğu gibidir: “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım”. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:32
32. “Sizi saptırdık, çünkü biz kendimiz PAT Bu tâbi olmanın liderle onlara uyanlar arasında olması muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: Halk kesimi ile liderleri arasında yapılacağı bu: “Hor görülenler büyüklük taslayanlara şöyle derler... Büyüklük taslayantar hor görülenlere şöyle derler..”“ “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onlara ateşten bir kat daha azap ver!” Bu tartışmanın insanlarla şeytanlar arasında geçmiş olması da mümkündür.
141 (İSizi saptırdık. Bu beyanın, siz sapkınlığı ve dalâleti tercih ettiğiniz zaman biz de sizi saptırdık anlamına gelmesi muhtemeldir. Yahut bizim doğru yolda olmadığımızı biliyordunuz, size bir delil de göstermemiştik, bizim sapkınlık içinde olduğumuzu bildiğiniz halde gelip bize tâbi oldunuz, o zaman biz de sizi saptırdık anlamına gelir. Buradaki “iğvâ” kelimesi saptırmak ve dalâlete düşürmek demektir.
Saffat 37:33
33. “O gün onlar azap k'a CA: ortakla Bu âyette Cenâb-ı Hak, onların hepsinin, yani liderlerin ve halkın müştereken azap içinde olacaklarını, fakat aynı tür azabı görmeyeceklerini, hepsinin cehennemde olacağını, sonra her birinin günahı ve isyanı ölçüsünde azap göreceğini haber vermektedir.
34. “İşte biz suçlulara böyle yaparız!”
Ebü Bekir el-Esam? şöyle dedi: “Mücrim”, mâsiyet fiiline atlayan ve ihtirasla mâsiyete dalan kişi demektir. En doğrusunu Allah bilir.
PEN YİNE 7 SES YI payla giz Bili pü EŞİ
Saffat 37:34
33. “O gün onlar azap k'a CA: ortakla Bu âyette Cenâb-ı Hak, onların hepsinin, yani liderlerin ve halkın müştereken azap içinde olacaklarını, fakat aynı tür azabı görmeyeceklerini, hepsinin cehennemde olacağını, sonra her birinin günahı ve isyanı ölçüsünde azap göreceğini haber vermektedir.
34. “İşte biz suçlulara böyle yaparız!”
Ebü Bekir el-Esam? şöyle dedi: “Mücrim”, mâsiyet fiiline atlayan ve ihtirasla mâsiyete dalan kişi demektir. En doğrusunu Allah bilir.
PEN YİNE 7 SES YI payla giz Bili pü EŞİ
Saffat 37:35
35. “Ne zaman onlara, “Allah'tan bañan tanrı yoktur’ denilse küstahlık edip kibre kapılırlar.”
36. “Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız! derler.”
Ne zaman onlara, Allah'tan başka tanrı yoktur’ denilse küstahlık edip kibre kapılırlar. Yani ne zaman onlara, Allah'tan başka tanrı yoktur deyiniz emri verilse hemen kibirlenip küstahlaşırlar. Buradaki kibirlenirler anlamındaki kelimenin, sadece bu söz için değil, kendilerine Allah'tan başka tanrı yoktur diyenlere tâbi olmaktan dolayı kullanılmış olması muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” “İlâhi uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!” Onlar Resülullaha (s.a.) uymaya tenezzül etmiyor ve büyükleniyorlar, bundan dolayı da o sözleri söylüyorlardı. Bu beyanda geçen büyüklenmenin, gerçekten âyette belirtilen kelime-i tevhid sözüne karşı büyüklenmiş olduklarını ifade etmiş olmaları anlamına gelmesi mümkündür; bu durumda onların kibirlenmeleri, Ne zaman onlara, Allah'tan başka tanrı yoktur' denilse küstahlık edip kibre kapılırlar. Bu ilâhi beyanın, az önce söylediğimiz gibi gizli bir kelimenin bulunduğu farzedilerek, ne zaman onlara Allah'tan başka tanrı yoktur deyiniz dense hemen kibirlenip küstahlaşırlar anlamına gelmesi mümkündür. Ancak şu mânaya da gelebilir: Onlara, putlara tapınmayı bırakın, kullugunuzu gerçek ilâh olan Allaha yöneltin, O fayda vermeye ve zararı defetmeye kâdirdir ve O şanı yüce ve üstün olandır denilince, kibirlenip küstahlaşırlar. Bu mânayı, onların şu sözleri de teyit etmektedir: Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız!, yani mecnun bir şairin sözüyle tanrılarımıza kulluğu bırakır mıyız? En doğrusunu Allah bilir.
Rivayet edildiğine göre Kureyş'in reislerinden bir grup Ebü Tâlibe gidip şöyle demişler: Kardeşinin oğlu Muhammed bizden ne istiyor? Ebü Tâlib yegenini çağırıp diyor ki: Bunlardan ne istiyorsun yeğenim? Hz. Peygamber şu cevabı verdi: Amcacığım! Ben onlardan sadece bir kelime istiyorum; bu sayede Araplar'a hâkim olacakları ve Arap olmayanların da kendilerine itaat edecekleri bir kelime!” Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği de kaydedilir: Ben sizden öyle bir kelime istiyorum ki, o sayede Araplar size itaat edecek, Arap olmayanlar da size cizye ödeyecek! Onlar; nedir o kelime? diye sorunca da şöyle buyurmuş: Allah'tan başka tanrı yoktur ve ben Allah'ın elçisiyim. O zaman onlar şu karşılığı vermişler: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?”” O sırada onların şöyle dedikleri de rivayet edilmiştir: Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız! Açıklamaya çalıştığımız âyetin, az önce söylediğimiz mânaya gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bu âyet-i kerime, Dehriler ve diğerleri gibi yaratıcıyı baştan inkâr edenler hakkında değil, yaratıcının varlığını kabul edenler hakkındadır. Çünkü “Allah'tan başka tanrı yoktur” kelime-i tayyibesi, Allah'tan başkasına ulühiyet niteliği vermeyi reddetmekte ve ulühiyeti sadece Allah'a tahsis etmektedir. Eğer âyetin kapsamına Dehriler de dâhil olsaydı, ( JAllah'ın dışındaki varlıklardan ulühiyeti reddetmenin anlamı olmazdı, aksine sadece ulühiyeti ispat etmeye ihtiyaç duyulurdu. Bu da göstermektedir ki âyet, yaratıcının varlığını kabul eden, fakat O'na yaratıklarını ortak koşanlar hakkındadır, onlar da Araplardan ve başka milletlerden müşrik olanlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Tanrılarımızı mı bırakacağız, derler. Bu cümlenin hemen arkasından cinlere kapılmış bir şairin sözüyle dediklerine baktığımızda, onlar bu soruyu red ve inkâr mânasında sormuşlardı. Sonra iki zıt niteliği burada birleştirmişlerdir; şair ilimde zirveye tırmanan, mecnun ise cehalette zirveye ulaşandır, onlar bu iki zıt niteliği Resülullah'ın (s.a.) şahsında bir araya getirmişlerdi. Onların söyledikleri, “O, ya bir sihirbaz veya bir mecnundur”” sözleri de bunun gibidir; çünkü sihirbaz nesnelerin bilgisinde zirveye ulaşan, mecnun ise cehalette zirveye ulaşan biridir. Bu durum, onların bu sözleri inatla karşı çıkmak için söylediklerini gösterir.
BAŞ ike ALİ BİZİ İLLE j
---
Dipnotlar:
7 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 227; ayrıca bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XX, 20; İbn Kesir, Tefsiru Kurâni'l-azim, XII, 74.
Saffat 37:36
35. “Ne zaman onlara, “Allah'tan bañan tanrı yoktur’ denilse küstahlık edip kibre kapılırlar.”
36. “Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız! derler.”
Ne zaman onlara, Allah'tan başka tanrı yoktur’ denilse küstahlık edip kibre kapılırlar. Yani ne zaman onlara, Allah'tan başka tanrı yoktur deyiniz emri verilse hemen kibirlenip küstahlaşırlar. Buradaki kibirlenirler anlamındaki kelimenin, sadece bu söz için değil, kendilerine Allah'tan başka tanrı yoktur diyenlere tâbi olmaktan dolayı kullanılmış olması muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” “İlâhi uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!” Onlar Resülullaha (s.a.) uymaya tenezzül etmiyor ve büyükleniyorlar, bundan dolayı da o sözleri söylüyorlardı. Bu beyanda geçen büyüklenmenin, gerçekten âyette belirtilen kelime-i tevhid sözüne karşı büyüklenmiş olduklarını ifade etmiş olmaları anlamına gelmesi mümkündür; bu durumda onların kibirlenmeleri, Ne zaman onlara, Allah'tan başka tanrı yoktur' denilse küstahlık edip kibre kapılırlar. Bu ilâhi beyanın, az önce söylediğimiz gibi gizli bir kelimenin bulunduğu farzedilerek, ne zaman onlara Allah'tan başka tanrı yoktur deyiniz dense hemen kibirlenip küstahlaşırlar anlamına gelmesi mümkündür. Ancak şu mânaya da gelebilir: Onlara, putlara tapınmayı bırakın, kullugunuzu gerçek ilâh olan Allaha yöneltin, O fayda vermeye ve zararı defetmeye kâdirdir ve O şanı yüce ve üstün olandır denilince, kibirlenip küstahlaşırlar. Bu mânayı, onların şu sözleri de teyit etmektedir: Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız!, yani mecnun bir şairin sözüyle tanrılarımıza kulluğu bırakır mıyız? En doğrusunu Allah bilir.
Rivayet edildiğine göre Kureyş'in reislerinden bir grup Ebü Tâlibe gidip şöyle demişler: Kardeşinin oğlu Muhammed bizden ne istiyor? Ebü Tâlib yegenini çağırıp diyor ki: Bunlardan ne istiyorsun yeğenim? Hz. Peygamber şu cevabı verdi: Amcacığım! Ben onlardan sadece bir kelime istiyorum; bu sayede Araplar'a hâkim olacakları ve Arap olmayanların da kendilerine itaat edecekleri bir kelime!” Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle dediği de kaydedilir: Ben sizden öyle bir kelime istiyorum ki, o sayede Araplar size itaat edecek, Arap olmayanlar da size cizye ödeyecek! Onlar; nedir o kelime? diye sorunca da şöyle buyurmuş: Allah'tan başka tanrı yoktur ve ben Allah'ın elçisiyim. O zaman onlar şu karşılığı vermişler: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?”” O sırada onların şöyle dedikleri de rivayet edilmiştir: Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız! Açıklamaya çalıştığımız âyetin, az önce söylediğimiz mânaya gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bu âyet-i kerime, Dehriler ve diğerleri gibi yaratıcıyı baştan inkâr edenler hakkında değil, yaratıcının varlığını kabul edenler hakkındadır. Çünkü “Allah'tan başka tanrı yoktur” kelime-i tayyibesi, Allah'tan başkasına ulühiyet niteliği vermeyi reddetmekte ve ulühiyeti sadece Allah'a tahsis etmektedir. Eğer âyetin kapsamına Dehriler de dâhil olsaydı, ( JAllah'ın dışındaki varlıklardan ulühiyeti reddetmenin anlamı olmazdı, aksine sadece ulühiyeti ispat etmeye ihtiyaç duyulurdu. Bu da göstermektedir ki âyet, yaratıcının varlığını kabul eden, fakat O'na yaratıklarını ortak koşanlar hakkındadır, onlar da Araplardan ve başka milletlerden müşrik olanlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Tanrılarımızı mı bırakacağız, derler. Bu cümlenin hemen arkasından cinlere kapılmış bir şairin sözüyle dediklerine baktığımızda, onlar bu soruyu red ve inkâr mânasında sormuşlardı. Sonra iki zıt niteliği burada birleştirmişlerdir; şair ilimde zirveye tırmanan, mecnun ise cehalette zirveye ulaşandır, onlar bu iki zıt niteliği Resülullah'ın (s.a.) şahsında bir araya getirmişlerdi. Onların söyledikleri, “O, ya bir sihirbaz veya bir mecnundur”” sözleri de bunun gibidir; çünkü sihirbaz nesnelerin bilgisinde zirveye ulaşan, mecnun ise cehalette zirveye ulaşan biridir. Bu durum, onların bu sözleri inatla karşı çıkmak için söylediklerini gösterir.
BAŞ ike ALİ BİZİ İLLE j
---
Dipnotlar:
7 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1, 227; ayrıca bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XX, 20; İbn Kesir, Tefsiru Kurâni'l-azim, XII, 74.
Saffat 37:37
Bu âyetin metninde geçen hak kelimesi hakkında bazıları şöyle dedi: Allah'ın onlar üzerinde, onların da birbirleri üzerindeki hakları ile... Hak kelimesinin aslı şudur: Yapılması karşısında övgüye lâyık olan her iş haktır. Yapıldığında yerilen her iş de bâtıldır. Allah'ın diğer elçilerini de doğruladı. Cenâb-ı Hak bu cümlede, Hz. Peygamber'in diğer peygamber kardeşlerini doğruladığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Resülullah'ın durumunu ve doğruluğunu da haber vermekte, meâlen şöyle buyurmaktadır: Aksine o, hakkı getirdi. Hak olan da, tevhit, İslâm ve risâletle ilgili bütün âyetlerdir, yapanı övülen veya yerilen her fiildir, yaptığı her fiili de övülen ve yerilmeyendir. Allah'ın diğer elçilerini de doğruladı, yani kendisinden önce hakkı getiren bütün peygamberleri de doğrulamaktadır.
Saffat 37:38
38. “Ama siz, o acı azabı lat banta
39. “Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız.”
Saffat 37:39
38. “Ama siz, o acı azabı lat banta
39. “Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız.”
Saffat 37:40
Ama siz, o acı azabı tadacaksınız! Bütün bunları reddedip inkâr ettiğiniz için o acı azabı tadacaksınız. Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız. Arkasından Cenâb-ı Hak müminleri bundan istisna etmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: Ancak, Allah'ın samimi kulları bu cezanın dışındadır. Onlar, o acı azabı tatmayacaklar. Yahut onları, sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız âyetinden istisna etmektedir. Yahut istisna ilk âyetten de olmayabilir, cümle başı olabilir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır ve böyle kullanımlar mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir”, Ancak, Allah'ın samimi kulları bu cezanın dışındadır. Bu beyanda geçen “muhlesin” kelimesindeki “lâm” harfi, onların ihlas ve samimiyetlerine Cenâb-ı Hakk'ın lütfettiği bir ihsan olduğuna işaret etsin diye üstün okunur. Bu âyet, Mütezile'nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:41
Sonra Cenâb-ı Hak samimi kulları için hazırlamış olduğu şeyi açıklamakta, şöyle buyurmaktadır: Onlar için belirli bir rızık vardır. Eğer, “Orada onlara hesapsız nimetler verilecektir”? meâlindeki âyetle, onlar için belirli bir rızık vardır meâlindeki âyet nasıl telif edilir? diye sorulursa, cevap olarak bazı müfessirler bunu, mâlum olan bir rızık veya arzu ettikleri her şeyin kendilerine verileceği bir rızık diye açıklamışlardır. Bunun çokluk mânasına gelmesi, çokluğundan dolayı hesap edilemeyecek ve sayılamayacak derecede rızık anlamına gelmesi de muhtemeldir, ancak bu haddizatında belli ve bilinen bir rızıktır. Yahut belirli bir rızık sözündeki “mâlum” kelimesiyle şu mâna kastedilmiş olabilir: Dünyada kendilerine vâdedilenlere, âhirette ulaştıklarında bunlar mâlum ve bilinmiş olacak. Yani bunlar kendilerine vâdedilmişti, âhirette ulaşınca da onlar kendilerine mâlum ve belirli hale gelecektir. Türlü meyveler...
Onlara nice ikramlarda bulunulacaktır. Yani onlar saygı görecekler ve şerefle karşılanacaklar.
DEOL i DOi É a
Saffat 37:42
Sonra Cenâb-ı Hak samimi kulları için hazırlamış olduğu şeyi açıklamakta, şöyle buyurmaktadır: Onlar için belirli bir rızık vardır. Eğer, “Orada onlara hesapsız nimetler verilecektir”? meâlindeki âyetle, onlar için belirli bir rızık vardır meâlindeki âyet nasıl telif edilir? diye sorulursa, cevap olarak bazı müfessirler bunu, mâlum olan bir rızık veya arzu ettikleri her şeyin kendilerine verileceği bir rızık diye açıklamışlardır. Bunun çokluk mânasına gelmesi, çokluğundan dolayı hesap edilemeyecek ve sayılamayacak derecede rızık anlamına gelmesi de muhtemeldir, ancak bu haddizatında belli ve bilinen bir rızıktır. Yahut belirli bir rızık sözündeki “mâlum” kelimesiyle şu mâna kastedilmiş olabilir: Dünyada kendilerine vâdedilenlere, âhirette ulaştıklarında bunlar mâlum ve bilinmiş olacak. Yani bunlar kendilerine vâdedilmişti, âhirette ulaşınca da onlar kendilerine mâlum ve belirli hale gelecektir. Türlü meyveler...
Onlara nice ikramlarda bulunulacaktır. Yani onlar saygı görecekler ve şerefle karşılanacaklar.
DEOL i DOi É a
Saffat 37:43
Sonra Cenâb-ı Hak samimi kulları için hazırlamış olduğu şeyi açıklamakta, şöyle buyurmaktadır: Onlar için belirli bir rızık vardır. Eğer, “Orada onlara hesapsız nimetler verilecektir”? meâlindeki âyetle, onlar için belirli bir rızık vardır meâlindeki âyet nasıl telif edilir? diye sorulursa, cevap olarak bazı müfessirler bunu, mâlum olan bir rızık veya arzu ettikleri her şeyin kendilerine verileceği bir rızık diye açıklamışlardır. Bunun çokluk mânasına gelmesi, çokluğundan dolayı hesap edilemeyecek ve sayılamayacak derecede rızık anlamına gelmesi de muhtemeldir, ancak bu haddizatında belli ve bilinen bir rızıktır. Yahut belirli bir rızık sözündeki “mâlum” kelimesiyle şu mâna kastedilmiş olabilir: Dünyada kendilerine vâdedilenlere, âhirette ulaştıklarında bunlar mâlum ve bilinmiş olacak. Yani bunlar kendilerine vâdedilmişti, âhirette ulaşınca da onlar kendilerine mâlum ve belirli hale gelecektir. Türlü meyveler...
Onlara nice ikramlarda bulunulacaktır. Yani onlar saygı görecekler ve şerefle karşılanacaklar.
DEOL i DOi É a
Saffat 37:44
[ ]43. “Nimetlerle dolu cennetlerde;”
Saffat 37:45
Burada Cenâb-ı Hak, onların dünyada iken oturmayı sevip arzu ettikleri tahtlara cennette oturacaklarını, bu tahtlara karşılıklı kurulacaklarını ve o halde iken kadehlerini içeceklerini haber vermektedir. Âyetteki “kes” kelimesi, içinde içecek bulunan her bardağın veya kadehin adıdır. Kaynaktan doldurulmuş kadehler. Bazıları bu cümleye kaynaktan akan su diye anlam vermiştir, buna göre Cenâb-ı Hak sanki cennet ehlinin içecekleri her şeyin nehirler halinde aktığını haber vermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Orada içenlere lezzet veren şarap ırmakları vardır”. Bazı müfessirler âyetteki “main” kelimesine, açıkta olan ve gözle görülen nesne anlamı verdiler, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bir de şunu sor: Suyunuz çekiliverse size akarsuyu kim getirebilir?””, yani açıkta akan suyu kim getirebilir?
Ebü Avsece şöyle dedi: “Main” açıkta olan ve hareket etmeyen demektir, akan nesne mânasına geldiği de söylenmiştir.
Saffat 37:46
Rivayet edildiğine göre, onların âhiretteki içecekleri bembeyazdır. Çünkü beyaz olan şey, içindeki kiri, tozu ve zarar verici her şeyi gösterir. Diğer kaplar ise içindekini çok az gösterir ve zararlı şeyler çok az, ancak büyük bir dikkatle bakıldığında görünürler. Orada kapların da beyaz olduğu rivayet edilmiştir, çünkü herkesin tabiatına en hoş geleni beyaz renklerdir, beyaz renk bizce de tercihe şayan olandır.
146 İS)Zeccâc şöyle dedi: Cennet içeceği olan şarap, insanın cismani varlığına değil ruhani varlığına lezzet veren bir içecektir. Şarap içen insanların yüzlerinde bir ekşime ve buruşma oluştuğu görülmüyor mu? Buna rağmen onlar yine de onu içmeye devam ediyorlar. İşte bu da göstermektedir ki cennet içeceği olan şarap, insanın şu cismani varlığına değil ruhani varlığına lezzet vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:47
Bu âyetteki “yunzefün” kelimesi, “yenzifün” diye de okunmuştur”,.
İçenlere dokunmaz. Yani onda bir hastalık, baş ağrısı ve rahatsızlık verici özellik yoktur. Ondan sarhoş da olmazlar. Bu âyeti “yunzefün” diye okuyanlar şunu demiş olurlar: Cennet şarabı onların akıllarını karıştırmaz, yani akıllarını kaybettirmez. Yani dünya şarabı ile sarhoş oldukları gibi sarhoş olmazlar. “Yenzifün” diye okuyanlara göre de şarapları bitmez demektir.
Bu kelime “yunzefün”, “yenzifün” ve “yunzifün” diye de okunmuştur. “Yunzefün” diye Bunun yorumu şudur: Dünya ehli şarap içmeye başladıklarında ancak iki sebepten içmeyi bırakırlar; ya çok şiddetli bir şekilde sarhoş olup akılları kaybolduğu için veya şarap tükendiği için. Bu iki halden biri yüzünden onlar içmeyi bırakırlar. Ayet-i kerime ise cennet ehlinin cennet şarabını içmekle akıllarını kaybetmeyeceğini, şaraplarının da asla tükenmeyeceğini ve o şarapta herhangi bir hastalık ve zararın bulunmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ebú Avsece şöyle dedi: “Lâ fihâ ğavlün” cümlesi, onda sarhoş edici ve zarar verici bir hal yoktur demektir. “İğtiyâl” kelimesi kandırmak anlamına gelir. “Gayl” kelimesi de çocukları emzirmek mânasında kullanılır, yani kadın başka bir çocuğa hamile iken çocuğunu emzirmesi demektir. “Teğavvul” kelimesi de “televvün”, yani çeşitli renklere ve hallere girmek anlamına gelir. İşte “gül” (u, kelimesi de insanı çeşitli hallere soktuğu için kullanılır, çoğulu “ilân” (oru!) gelir. “Nezif” de sarhoş demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Lâ fihâ ğavlün” cümlesi, akıllarına karışıklık vermez ve akıllarını yok etmez demektir. Denilmiştir ki: Şarap hilmin, savaş nefislerin düşmanıdır, “gül” düşman demektir”.
Ondan sarhoş da olmazlar. Yani onların cennet şarabını içmelerinin arkası gelmez ve bitmez, akılları da karışmaz. Allah'ın insanlar için âhirette hazırladığı şarap, dünyada onu içmeyen ve tatmayanlar içindir. En doğrusunu Allah bilir. İçenlere dokunmaz. Yani rahatsızlık vermez, baş ağrısı yapmaz ve hasta etmez. Ondan sarhoş da olmazlar. Yani onları sarhoş etmez, kafalarını bulandırıp akıllarını yok etmez.
@2o Sal eli gale?
Saffat 37:48
48. “Yanlarında da eşinden başkasına bakmayan ceylan gözlü güzeller bulunur” Buradaki “kâsırâtü't-tarf” ibaresi, kocalarından başkasına bakmayan kadınlar anlamına gelir. Cenâb-ı Hak insanı kıskanç bir tabiatta yaratmıştır, erkekler eşlerinin başka erkeklere bakmalarından hoşlanmadıkları gibi, kadınlar da eşlerinin başka kadınlara bakmalarından hoşlanmazlar. Cenâb-ı Hak cennette onların eşlerini çok sevdikleri ve onları hoşnut etmek istedikleri için başkalarına bakmayacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
“İn” kelimesine bazıları şöyle bir anlam verdi: İri gözlü güzeller. Gözler irilikte haddi aştığı zaman sahibini çirkin gösterir, onu güzelleştirmez, aksine çirkinleştirir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da bu kelimeye güzel gözlü mânasını verdi. “İn” kelimesi, “ayna” sözcüğünün çoğuludur. En doğrusunu Allah bilir, İSA laz 56
Saffat 37:49
Yani dünyada insanların sürekli temas halinde oldukları yağmur, rüzgâr, toz, güneş ve benzeri hiçbir şeyin kendilerine dokunmadığı saklı kadınlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur”, En doğrusunu Allah bilir.
Güzel tenli huriler sanki saklanmış deve kuşu yumurtası gibidirler. Sanki ne sıcak, ne soğuk ve ne de yağmur değmiş, durumları hiç değişmemiş saklı tutulan kadınlar... Bu, ilk yorumun aynısıdır. Bazıları buna şöyle bir anlam verdiler: Onlar tavuğun tüylerinin, rüzgâr ve diğer âfetlerden koruyup sakladığı berrak yumurtalar gibidirler. O, sarıya çalan bir beyazlıktadır, sanki parlamaktadır, öyle saklanmıştır. Allah onları, yumurtanın kabuğu ile zarı arasındaki beyazlığa benzetmektedir, o nesnelerin en beyaz olanıdır. Bunun mahiyetini en iyi Allah bilir. Fakat Cenâb-ı Hak onları güzel ve parlak olmakla, eşlerini çok sevmekle tavsif etmektedir. Bazıları dedi ki: “Meknün” saklanıp korunan demektir. Bu da onların her şeyden korunmuş olduklarını ifade eder. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Otağlarına kapanmış hüriler var”. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları da “meknün”, örtülmüş, toz ve kir değmemiş anlamına gelir dedi.
TEEL NTE Ür Ve ari. e.
Liz e, Sakal j 35 IEO İS
Saffat 37:50
50. “(Cennet sohbetinde) birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar”
51. “İçlerinden biri şöyle der: Benim bir arkadaşım vardı;”
Saffat 37:51
50. “(Cennet sohbetinde) birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar”
51. “İçlerinden biri şöyle der: Benim bir arkadaşım vardı;”
Saffat 37:52
Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre” iki ortağın sekiz bin dinarı varmış. Yine rivayet edildiğine göre onlar iki kardeşmiş, kendilerine sekiz bin dinar miras kalmış ve onu aralarında paylaşmışlar. Bir rivayette bu mirasın kırk bin dirhem olduğu söylenmiştir. Kardeşlerden biri o para ile köşkler, bostanlar, döşekler, câriyeler ve kadınlar almış, parayı dünya işlerinde harcamış. Diğeri de parasını Allaha itaat yolunda, Allah'ın rızasını kazanmak ve âhiretteki ebedi nimetlere ulaşmak için harcamış. Bu mümin idi, öbürü de kâfir ve isyankârdı. Sonra mümin olan, Allaha itaat yolunda ve Allah'ın rızasını kazanmak için harcadığı paraya şiddetle ihtiyaç duymuş ve kendi kendine demiş ki: Şu kardeşime gideyim, belki bana örfe göre bir miktar verir. Kardeşine gitmiş, para istemiş, fakat kardeşi paradan hiçbir pay vermemiş. Ona malını ne yaptığını ve nereye harcadığını sormuş. O da yaptığını anlatmış. Bunun üzerine kardeşi demiş ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi? Bunun üzerine dönüp gitmiş. Sonra ikisinin de eceli gelmiş ve Cenâb-ı Hak ruhlarını kabzetmiş. İşte bu âyetler onlar hakkında nâzil olmuş: (Cennet sohbetinde) insanlar birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar. İçlerinden biri, yani kardeşlerden mümin olanını Allah cennete soktuğunda şöyle der: Benim bir arkadaşım vardı; bana derdi ki: Ölümden sonra dirileceğimizi sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi?
Bu âyetteki “le medinüm” kelimesine bazıları hesaba çekilmek diye anlam verdi. Ebü Avsece ve ibn Kuteybe ise ona ceza görecekler mânasını verdi, “deyn” ceza demektir”,
Saffat 37:53
Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre” iki ortağın sekiz bin dinarı varmış. Yine rivayet edildiğine göre onlar iki kardeşmiş, kendilerine sekiz bin dinar miras kalmış ve onu aralarında paylaşmışlar. Bir rivayette bu mirasın kırk bin dirhem olduğu söylenmiştir. Kardeşlerden biri o para ile köşkler, bostanlar, döşekler, câriyeler ve kadınlar almış, parayı dünya işlerinde harcamış. Diğeri de parasını Allaha itaat yolunda, Allah'ın rızasını kazanmak ve âhiretteki ebedi nimetlere ulaşmak için harcamış. Bu mümin idi, öbürü de kâfir ve isyankârdı. Sonra mümin olan, Allaha itaat yolunda ve Allah'ın rızasını kazanmak için harcadığı paraya şiddetle ihtiyaç duymuş ve kendi kendine demiş ki: Şu kardeşime gideyim, belki bana örfe göre bir miktar verir. Kardeşine gitmiş, para istemiş, fakat kardeşi paradan hiçbir pay vermemiş. Ona malını ne yaptığını ve nereye harcadığını sormuş. O da yaptığını anlatmış. Bunun üzerine kardeşi demiş ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi? Bunun üzerine dönüp gitmiş. Sonra ikisinin de eceli gelmiş ve Cenâb-ı Hak ruhlarını kabzetmiş. İşte bu âyetler onlar hakkında nâzil olmuş: (Cennet sohbetinde) insanlar birbirine dönüp karşılıklı sorular sorarlar. İçlerinden biri, yani kardeşlerden mümin olanını Allah cennete soktuğunda şöyle der: Benim bir arkadaşım vardı; bana derdi ki: Ölümden sonra dirileceğimizi sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi?
Bu âyetteki “le medinüm” kelimesine bazıları hesaba çekilmek diye anlam verdi. Ebü Avsece ve ibn Kuteybe ise ona ceza görecekler mânasını verdi, “deyn” ceza demektir”,
Saffat 37:54
Der ki: Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)? Sanki o bu sözü cennetteki arkadaşlarına söylemektedir: Dönüp bakar mısınız, cehennemdeki durumu nedir acaba? Sonra Cenâb-ı Hak onun dönüp baktığını ve kardeşini cehennemin ortasında gördüğünü haber veriyor. Âyette adamın, kendisinin dönüp baktığı belirtiliyor, fakat kardaşlarının baktıklarından söz edilmiyor. Her birinin dönüp baktığı ve herkesin onu cehennemin ortasında gördüğü halde, tekil ifade kullanılarak her biri onu cehennemin ortasında gördü denmesi dilde caizdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin”, “Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” Her ne kadar bu âyetlerde Cenâb-ı Hak bir insana hitap ediyorsa da hakikatte onun şahsında bütün insan türüne hitap etmektedir. Buna göre dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür meâlindeki âyet, en doğrusunu Allah bilir ya, her birinin dönüp ona baktığını haber vermektedir.
Sonra âyette hayret edilecek iki husus vardır. Birincisi, cennet ehlinin, cehennemliklerin durumlarına baktıklarından söz edildiğine göre, onlar birbirlerine yakındırlar ve birbirlerini görmektedirler demektir. Yahut hakikatte onlar uzaktırlar, fakat Cenâb-ı Hak cennet ehlinin gözlerine dünyadakinden daha uzağı görme kabiliyeti verecektir. Yüce Allah'ın âhirette insanlara uzakları görme kabiliyeti vermesi mümkündür, bu sayede onlar engel tanımadan ve mesafenin uzunluğuna bakmadan görebileceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l.Kurün, s. 371. “Eyinsan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da”.
BAPYAT Gla 173 Haman onlar cclenncnnloki o ndam nasil tanriyacaklart Cehennem e yaktığı, yüzünü, rengin ye bihun organlarını da piri karart halde GÓ lmt md aralayan aklar Cenal a Hab n insani kendilerine birtakım aletlerle hontis ob analar, onlar da bu aletlere onu tanırlar, Ku, Az ve Gelik obin Allalli iin lanti, pek kolay, İMülenirler göyle derler Cenab Mak cennet ehli İçin orada hr de RED Hl yarar, onlardan biri cehennemdeki birine bakınak istediği zaman o deliği Man o da gd amele istedigi kighinn cehennemdeki yerine bakar, Onları görmek be vent ehhi Alaka dalını yele yülereder, İçte dönüp bakar ve onu cehennemin otanında görür mealindeki âyetin manas budur, Bitekim ayeti kerimede de, "dosdogro yol" buyurulnak6a, bununla yolun ortasi kastedilmektedir, “0. “Allaha yemin ederlin kl, der, neredeyse beni de mahvedecektin!”
Yani neredeyse beni de saptiracaktin! Nitekim İbn Mesfid'un mushafinda "letü0rdine” yerine etliğvine" (yai) kelimeni vardır. Kisâi, âyetteki yemin balya için şöyle demiştir: Talh” “billâhi”, “vallâhi", “Allâhi” kelimeletinin hepsi karllanılır, Burada Allah adına yemin ederek maalesef neredeyse her ikisine de beyinsizce işler yaptıracağını haber vermektedir. Bu beyan şu minaya gelir: Allahı bana hidâyeti lütfetmiş olmasaydı... Allah merhamet edip bana doğru yolu göstermeseydi.,, Bunların ikisi de aymi anlama gelir, Arkadaşı ona, dinini birak bana uy, diyordu. “Letürdine” kelimesi, beni de helâke sürükleyecektin demektir. “Erdeyte fulânen” denilince, falancayı helâke sürükledim mânasına gelir, Bu kökten gelen “radâ” kelimesi de ölüm ve helâk demektir, Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin verdiği anlamdır. Buna göre neredeyse beni de mahvedecektin anlamına gelen ibare de, nere deyse beni helâke düşürecektin, sözlerini kabul etsem, davetine ve söylediklerine uysam beni saptıracaktın demektir,
Saffat 37:55
Der ki: Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)? Sanki o bu sözü cennetteki arkadaşlarına söylemektedir: Dönüp bakar mısınız, cehennemdeki durumu nedir acaba? Sonra Cenâb-ı Hak onun dönüp baktığını ve kardeşini cehennemin ortasında gördüğünü haber veriyor. Âyette adamın, kendisinin dönüp baktığı belirtiliyor, fakat kardaşlarının baktıklarından söz edilmiyor. Her birinin dönüp baktığı ve herkesin onu cehennemin ortasında gördüğü halde, tekil ifade kullanılarak her biri onu cehennemin ortasında gördü denmesi dilde caizdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin”, “Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” Her ne kadar bu âyetlerde Cenâb-ı Hak bir insana hitap ediyorsa da hakikatte onun şahsında bütün insan türüne hitap etmektedir. Buna göre dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür meâlindeki âyet, en doğrusunu Allah bilir ya, her birinin dönüp ona baktığını haber vermektedir.
Sonra âyette hayret edilecek iki husus vardır. Birincisi, cennet ehlinin, cehennemliklerin durumlarına baktıklarından söz edildiğine göre, onlar birbirlerine yakındırlar ve birbirlerini görmektedirler demektir. Yahut hakikatte onlar uzaktırlar, fakat Cenâb-ı Hak cennet ehlinin gözlerine dünyadakinden daha uzağı görme kabiliyeti verecektir. Yüce Allah'ın âhirette insanlara uzakları görme kabiliyeti vermesi mümkündür, bu sayede onlar engel tanımadan ve mesafenin uzunluğuna bakmadan görebileceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l.Kurün, s. 371. “Eyinsan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da”.
BAPYAT Gla 173 Haman onlar cclenncnnloki o ndam nasil tanriyacaklart Cehennem e yaktığı, yüzünü, rengin ye bihun organlarını da piri karart halde GÓ lmt md aralayan aklar Cenal a Hab n insani kendilerine birtakım aletlerle hontis ob analar, onlar da bu aletlere onu tanırlar, Ku, Az ve Gelik obin Allalli iin lanti, pek kolay, İMülenirler göyle derler Cenab Mak cennet ehli İçin orada hr de RED Hl yarar, onlardan biri cehennemdeki birine bakınak istediği zaman o deliği Man o da gd amele istedigi kighinn cehennemdeki yerine bakar, Onları görmek be vent ehhi Alaka dalını yele yülereder, İçte dönüp bakar ve onu cehennemin otanında görür mealindeki âyetin manas budur, Bitekim ayeti kerimede de, "dosdogro yol" buyurulnak6a, bununla yolun ortasi kastedilmektedir, “0. “Allaha yemin ederlin kl, der, neredeyse beni de mahvedecektin!”
Yani neredeyse beni de saptiracaktin! Nitekim İbn Mesfid'un mushafinda "letü0rdine” yerine etliğvine" (yai) kelimeni vardır. Kisâi, âyetteki yemin balya için şöyle demiştir: Talh” “billâhi”, “vallâhi", “Allâhi” kelimeletinin hepsi karllanılır, Burada Allah adına yemin ederek maalesef neredeyse her ikisine de beyinsizce işler yaptıracağını haber vermektedir. Bu beyan şu minaya gelir: Allahı bana hidâyeti lütfetmiş olmasaydı... Allah merhamet edip bana doğru yolu göstermeseydi.,, Bunların ikisi de aymi anlama gelir, Arkadaşı ona, dinini birak bana uy, diyordu. “Letürdine” kelimesi, beni de helâke sürükleyecektin demektir. “Erdeyte fulânen” denilince, falancayı helâke sürükledim mânasına gelir, Bu kökten gelen “radâ” kelimesi de ölüm ve helâk demektir, Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin verdiği anlamdır. Buna göre neredeyse beni de mahvedecektin anlamına gelen ibare de, nere deyse beni helâke düşürecektin, sözlerini kabul etsem, davetine ve söylediklerine uysam beni saptıracaktın demektir,
Saffat 37:56
Der ki: Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)? Sanki o bu sözü cennetteki arkadaşlarına söylemektedir: Dönüp bakar mısınız, cehennemdeki durumu nedir acaba? Sonra Cenâb-ı Hak onun dönüp baktığını ve kardeşini cehennemin ortasında gördüğünü haber veriyor. Âyette adamın, kendisinin dönüp baktığı belirtiliyor, fakat kardaşlarının baktıklarından söz edilmiyor. Her birinin dönüp baktığı ve herkesin onu cehennemin ortasında gördüğü halde, tekil ifade kullanılarak her biri onu cehennemin ortasında gördü denmesi dilde caizdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin”, “Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” Her ne kadar bu âyetlerde Cenâb-ı Hak bir insana hitap ediyorsa da hakikatte onun şahsında bütün insan türüne hitap etmektedir. Buna göre dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür meâlindeki âyet, en doğrusunu Allah bilir ya, her birinin dönüp ona baktığını haber vermektedir.
Sonra âyette hayret edilecek iki husus vardır. Birincisi, cennet ehlinin, cehennemliklerin durumlarına baktıklarından söz edildiğine göre, onlar birbirlerine yakındırlar ve birbirlerini görmektedirler demektir. Yahut hakikatte onlar uzaktırlar, fakat Cenâb-ı Hak cennet ehlinin gözlerine dünyadakinden daha uzağı görme kabiliyeti verecektir. Yüce Allah'ın âhirette insanlara uzakları görme kabiliyeti vermesi mümkündür, bu sayede onlar engel tanımadan ve mesafenin uzunluğuna bakmadan görebileceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l.Kurün, s. 371. “Eyinsan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da”.
BAPYAT Gla 173 Haman onlar cclenncnnloki o ndam nasil tanriyacaklart Cehennem e yaktığı, yüzünü, rengin ye bihun organlarını da piri karart halde GÓ lmt md aralayan aklar Cenal a Hab n insani kendilerine birtakım aletlerle hontis ob analar, onlar da bu aletlere onu tanırlar, Ku, Az ve Gelik obin Allalli iin lanti, pek kolay, İMülenirler göyle derler Cenab Mak cennet ehli İçin orada hr de RED Hl yarar, onlardan biri cehennemdeki birine bakınak istediği zaman o deliği Man o da gd amele istedigi kighinn cehennemdeki yerine bakar, Onları görmek be vent ehhi Alaka dalını yele yülereder, İçte dönüp bakar ve onu cehennemin otanında görür mealindeki âyetin manas budur, Bitekim ayeti kerimede de, "dosdogro yol" buyurulnak6a, bununla yolun ortasi kastedilmektedir, “0. “Allaha yemin ederlin kl, der, neredeyse beni de mahvedecektin!”
Yani neredeyse beni de saptiracaktin! Nitekim İbn Mesfid'un mushafinda "letü0rdine” yerine etliğvine" (yai) kelimeni vardır. Kisâi, âyetteki yemin balya için şöyle demiştir: Talh” “billâhi”, “vallâhi", “Allâhi” kelimeletinin hepsi karllanılır, Burada Allah adına yemin ederek maalesef neredeyse her ikisine de beyinsizce işler yaptıracağını haber vermektedir. Bu beyan şu minaya gelir: Allahı bana hidâyeti lütfetmiş olmasaydı... Allah merhamet edip bana doğru yolu göstermeseydi.,, Bunların ikisi de aymi anlama gelir, Arkadaşı ona, dinini birak bana uy, diyordu. “Letürdine” kelimesi, beni de helâke sürükleyecektin demektir. “Erdeyte fulânen” denilince, falancayı helâke sürükledim mânasına gelir, Bu kökten gelen “radâ” kelimesi de ölüm ve helâk demektir, Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin verdiği anlamdır. Buna göre neredeyse beni de mahvedecektin anlamına gelen ibare de, nere deyse beni helâke düşürecektin, sözlerini kabul etsem, davetine ve söylediklerine uysam beni saptıracaktın demektir,
Saffat 37:57
57. "Rabbimin Wtfu olmasaydı ben de şimdi cehenneme getirilenler aranda olacakım."
+ el Wakata, AIDH Mütezile ve Hidâyet Meselesi] Yani ona uysaydı, onunla birlikte cehenneme sürüklenenlerden olacağını haber vermektedir. Bu âyet, Mütezile'nin aleyhine delildir, onlar diyorlar ki: Herkese hidâyet yolunu göstermek Allah'ın borcudur, şayet birine bu yolu engelleyecek olsa, onu engellemesinden dolayı zulmetmiş olur. Burada sözü REF] edilen adam ise Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde doğru yolu bulduğunu haber vermektedir. Şayet Cenâb-ı Hak kendisine lütfetmiş olmasaydı, o da cehenneme götürülenlerden olacaktı. Dolayısıyla o adam Rabb'ini Mütezileden daha iyi tanımaktadır. Şeytan ve bütün kâfirler de aynı şekilde Rab'lerinin lütfunu Mütezileden daha iyi bilmektedirler, çünkü onlar şöyle diyorlar: “Zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: ‘Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz?” Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik””, “Doğrusu Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmiştir””. Bunun örnekleri Kur'ân-ı Kerimde çoktur. Allah'ın lütfu ve rahmeti olarak onların hepsine hidâyet gösterildi, fakat kâfirlere onu vermedi. Mütezile diyor ki: Aksine Allah kâfirlere ve müşriklere de hidâyeti verdi, fakat onlar kabul etmediler. Cennet ehli ise şöyle derler: “Bizi bu nimete kavuşturan Allaha hamdolsun! Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden bunu elde edemezdik””. Kur'ân-ı Kerimde bunun örnekleri de çoktur. En doğrusunu Allah bilir”.
---
Dipnotlar:
“Onlar, hesap gününün gerçekleşmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Önceden onu yok sayanlar gerçekleştiği gün derler ki: Doğrusu Rabb'imizin elçileri gerçeği getirmiştir” o “Mütezile şöyle diyor: Herkese hidâyet vermek Allah'ın görevidir. Eğer birine vermeyecek olsa, onu hidâyetten engellediği için haksızlık etmiş olur. O, müşrik ve kâfir herkese hidâyeti vermiş, fakat onlar almamışlardır. Kâfirlerin sözleri ve itikatları delile dayanmamaktadır, cehaletten öyle söylemektedirler denemez. Çünkü biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, cennetlik olan insandan haber vermekte, hiç şüphesiz bunu kesin bir ilme dayanarak söylemektedir. Yüce Allah'ın, “Allah bize bahşetmeseydi biz kendiliğimizden bunu elde edemezdik. Bizi bu nimete kavuşturan Allah'a hamdolsun!” dediklerini haber verdiği bütün cennet ehli de böyledir. Kurân-ı Kerimde bu mânada âyetler çoktur. Allah'ın onların sözlerini ve itikatlarını haber vermesi ve bundan dolayı onları red ve inkâr etmemesiyle istidlâl edilir; bu konudaki hüküm şudur: Âyette ne zarnan birinin itikadından haber verilir de, onun bu inancı red ve inkâr edilerek kınanmazsa, bu onun güzel ve doğru olduğuna delâlet eder. Dolayısıyla yukarıdaki âyet, Mütezile'nin aleyhine delildir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, Medine nüshası, vr. 25b).
Saffat 37:58
58. “(Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi?”
59. “Önceki ölümümüzden başka ölüm yok; azap da görmeyeceği.”
Saffat 37:59
58. “(Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi?”
59. “Önceki ölümümüzden başka ölüm yok; azap da görmeyeceği.”
Saffat 37:60
(Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi? Önceki ölümümüzden başka ölüm yok. Buradaki artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi? sorusu, soru değil cevap anlamındadır ve muhatabı ilzam etmektedir, yani cennete girdiğimizde artık ebediyen ölmeyeceğiz ve azap da görmeyeceğiz. Bu beyanın soru anlamına gelmesi, insanların birbirlerine sordukları şeylerden olması da muhtemeldir. Yani biz burada bir daha ölmeyecek miyiz? Bize azap edilmeyecek mi? Eğer bir daha ölmeyeceksek ve bize azap da edilmeyecekse, bu ne büyük bir kurtuluştur! Âyette de böyle buyuruluyor: Bu, gerçekten çok büyük bir kazançtır.
(JEbü Muâz, Kisâi'den naklen şöyle der: Buradaki âyet, kesin bilgi anlamına gelen bir soru cümlesidir. Buna benzer örnekler Kur'anda çoktur. Soru, bazan hayret mânasına, bazan kesin bilgi mânasına, bazan da bilmemek anlamına gelir.
Önceki ölümümüzden başka ölüm yok, yani ilk ölümümüzden sonra bir daha ölüm yok. Âyetteki “illâ” edatı, sonra mânasına gelir. Çünkü ilk ölüm geçip gitmiştir, ondan sonra ikinci bir ölümü tatmayacaklar.
Amel sahipleri böylesi bir kazanç için çalışmalıdır, yani amel sahipleri, cehenneme gidenler Bibi değil, lütfettiğimiz böyle bir kazancı elde etmek için çalışmalıdırlar.
Saffat 37:61
(Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi? Önceki ölümümüzden başka ölüm yok. Buradaki artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi? sorusu, soru değil cevap anlamındadır ve muhatabı ilzam etmektedir, yani cennete girdiğimizde artık ebediyen ölmeyeceğiz ve azap da görmeyeceğiz. Bu beyanın soru anlamına gelmesi, insanların birbirlerine sordukları şeylerden olması da muhtemeldir. Yani biz burada bir daha ölmeyecek miyiz? Bize azap edilmeyecek mi? Eğer bir daha ölmeyeceksek ve bize azap da edilmeyecekse, bu ne büyük bir kurtuluştur! Âyette de böyle buyuruluyor: Bu, gerçekten çok büyük bir kazançtır.
(JEbü Muâz, Kisâi'den naklen şöyle der: Buradaki âyet, kesin bilgi anlamına gelen bir soru cümlesidir. Buna benzer örnekler Kur'anda çoktur. Soru, bazan hayret mânasına, bazan kesin bilgi mânasına, bazan da bilmemek anlamına gelir.
Önceki ölümümüzden başka ölüm yok, yani ilk ölümümüzden sonra bir daha ölüm yok. Âyetteki “illâ” edatı, sonra mânasına gelir. Çünkü ilk ölüm geçip gitmiştir, ondan sonra ikinci bir ölümü tatmayacaklar.
Amel sahipleri böylesi bir kazanç için çalışmalıdır, yani amel sahipleri, cehenneme gidenler Bibi değil, lütfettiğimiz böyle bir kazancı elde etmek için çalışmalıdırlar.
Saffat 37:62
Buradaki “nüzul” kelimesinin, konak yeri anlamına gelen “nüzül” lafzından gelmiş olması muhtemeldir. Yani konak yeri yaptığımız orası mı daha hayırlıdır, yoksa zakkum ağacı mı? Bu kelimenin “enzâl” kökünden gelmesi de mümkündür. Buna göre de mâna şöyle olur: Yiyecek içecek olarak ikram ettiklerimiz mi daha hayırlıdır, yoksa zakkum ağacı mı?”
Saffat 37:63
63. “Biz o zakkumu zâlimler için bir sınama aracı yaptık."
[Zakkum Ağacı]
Buradaki fitne kelimesiyle Cenâb-ı Hak muhtemelen, cehennemin dibinde biten zakkum ağacını kastetmektedir ve onun zâlimler için bir azap ağacı olduğunu söylemektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O gün onlar ateşle sınanacaklar!” yani ateşle azap edilecekler, “Tadın bakalım fitnenizi”, yani azabınızı, “Çabucak gelmesini isteyip durduğunuz işte budur denilecek””, Âyet-i kerime, biz onu, yani zakkum ağacını dünyada zâlimler için bir sınama aracı yaptık, mânasına da gelebilir.
Saffat 37:64
Bazı kâfirler zakkum ağacıyla korkutulduklarında birbirlerine şöyle demişler: Zakkum nedir biliyor musunuz? O hurma ve kaymaktır. Bunun üzerine demişler ki: Muhammed bizi onunla mı korkutuyor? Bazıları şöyle dedi: Muhammed bizi cehennemde yetişen bir ağaçla korkutuyor, ateşin tabiatı ağacı yakıp bitirmektir, böyleyken cehennemde nasıl ağaç yetişir? Bunu Hz. Peygamber'i (s.a.) ve bu konudaki âyeti inkâr etmek için söylüyorlardı Cenâb-ı Hak bunun üzerine bu ağacın durumunu şöyle açıkladı: O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Cenâb-ı Hak o ağacın, cehennemin dibinde yetiştiğini, ateşle yetişen bir ağacı ateşin, diğer yerlerde yetişen ağaçları yakıp bitirdiği gibi yakmadığını haber vermektedir. Bir şeyin yaratıldığı ve ortaya çıktığı yer tarafından yok edilmemesi mümkündür, nitekim balık suda vücut bulmuştur, fakat su onu helâk etmemektedir, bütün deniz hayvanları da böyledir. Her ne kadar kara hayvanlarını deniz helâk edip öldürüyorsa da, deniz hayvanlarını yok etmemektedir. Buna göre cehennemde yetişen ağacı da cehennem yakıp yok etmez, her ne kadar başka yerlerde yetişen ağaçları yakarsa da onu yakmaz. En doğ rusunu Allah bilir.
[ ] “Cahim” kelimesi, çok büyük ve yoğun olan ateş anlamına gelir. “Cehamtü'n-nâre” denilince, ateşi büyülttüm anlamı kastedilir, “Nârun cahimetün” de büyük ateş demektir.
Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Bu beyanın yorumuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bazı yılanların bir çeşidi, şeyâtin (şeytanlar) diye isimlendirilmiştir; onların siyah ve çirkin kelleleri vardır, ayrıca arslan yelesi gibi de yeleleri olur. Zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri, çirkinliğinden ve siyahlığından dolayı o yılanların kafasına benzetilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: O, çölde yetişen bir çeşit nebattır ve insanlar ondan şiddetle iğrenirler. Bundan dolayı zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri de ona benzetilmiştir. Bazıları ise, onun Mekkede kara ve çirkin bir dağ olduğunu, Mekkeliler'in ondan şiddetle nefret ettiklerini, bu yüzden ona şeyâtin (şeytanlar) adını verdiklerini ve zakkum ağacının tomurcuklarının ve meyvelerinin bu dağın tepesine benzetildiğini söyler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, o gerçek anlamda şeytanların başları gibidir. Mülhitler şöyle dediler: Bu teşbihte bir bozukluk vardır, çünkü insanlar o ağacın meyvesini görmedikleri gibi şeytanların başlarını da görmediler; müşkil olan bir meseleyi müşkil bir mesele ile değil, ancak açık ve vazıh olan bir örnek verilir, aksi halde onun müşkil hali artarak devam eder. Fakat biz şöyle deriz: Buradaki örneklendirme doğrudur, çünkü her ne kadar şeytanları görmemişlerse de Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde şeytanlara karşı aşırı bir nefret, çirkinlik ve ondan kaçış duygusu yaratmıştır. İşte onlar Bu âyette Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine ilişkin büyük bir delil vardır. Çünkü insanlar şeytanları görmemişler ve onu tanımıyorlardı, onları ancak peygamberlerin verdiği haberle tanıdılar, o haberle ondan nefret ettiler ve onu çok çirkin saydılar. Aslında onlar peygamberlere inanmıyorlardı; peygamberlerin bu konuda verdiği haberleri kabul ettiklerine göre, risâlet konusunda ve haber verdikleri her konuda onların söylediklerini de kabul etmeleri gerekirdi. En doğrusunu Allah bilir. 156 (JOnlarla ilgili rivayette sözünü ettikleri, ateşin her ağacı yaktığı halde orada ağacın nasıl yaşadığı şeklindeki sözleri onu inkâr etmek ve yalancılıkla itham etmek anlamındadır. İkincisi, zakkumu kaymak ve hurma diye yorumlayanlara göre, yukarıda da söylediğimiz gibi o bir imtihan vesilesi ve azap edilme sebebidir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
gerçekten şeytanlardan şiddetle nefret ettikleri ve onları reddettikleri için, zakkum ağacının meyveleri şeytanların başlarına benzetilmiştir.
Saffat 37:65
Bazı kâfirler zakkum ağacıyla korkutulduklarında birbirlerine şöyle demişler: Zakkum nedir biliyor musunuz? O hurma ve kaymaktır. Bunun üzerine demişler ki: Muhammed bizi onunla mı korkutuyor? Bazıları şöyle dedi: Muhammed bizi cehennemde yetişen bir ağaçla korkutuyor, ateşin tabiatı ağacı yakıp bitirmektir, böyleyken cehennemde nasıl ağaç yetişir? Bunu Hz. Peygamber'i (s.a.) ve bu konudaki âyeti inkâr etmek için söylüyorlardı Cenâb-ı Hak bunun üzerine bu ağacın durumunu şöyle açıkladı: O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Cenâb-ı Hak o ağacın, cehennemin dibinde yetiştiğini, ateşle yetişen bir ağacı ateşin, diğer yerlerde yetişen ağaçları yakıp bitirdiği gibi yakmadığını haber vermektedir. Bir şeyin yaratıldığı ve ortaya çıktığı yer tarafından yok edilmemesi mümkündür, nitekim balık suda vücut bulmuştur, fakat su onu helâk etmemektedir, bütün deniz hayvanları da böyledir. Her ne kadar kara hayvanlarını deniz helâk edip öldürüyorsa da, deniz hayvanlarını yok etmemektedir. Buna göre cehennemde yetişen ağacı da cehennem yakıp yok etmez, her ne kadar başka yerlerde yetişen ağaçları yakarsa da onu yakmaz. En doğ rusunu Allah bilir.
[ ] “Cahim” kelimesi, çok büyük ve yoğun olan ateş anlamına gelir. “Cehamtü'n-nâre” denilince, ateşi büyülttüm anlamı kastedilir, “Nârun cahimetün” de büyük ateş demektir.
Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Bu beyanın yorumuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bazı yılanların bir çeşidi, şeyâtin (şeytanlar) diye isimlendirilmiştir; onların siyah ve çirkin kelleleri vardır, ayrıca arslan yelesi gibi de yeleleri olur. Zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri, çirkinliğinden ve siyahlığından dolayı o yılanların kafasına benzetilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: O, çölde yetişen bir çeşit nebattır ve insanlar ondan şiddetle iğrenirler. Bundan dolayı zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri de ona benzetilmiştir. Bazıları ise, onun Mekkede kara ve çirkin bir dağ olduğunu, Mekkeliler'in ondan şiddetle nefret ettiklerini, bu yüzden ona şeyâtin (şeytanlar) adını verdiklerini ve zakkum ağacının tomurcuklarının ve meyvelerinin bu dağın tepesine benzetildiğini söyler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, o gerçek anlamda şeytanların başları gibidir. Mülhitler şöyle dediler: Bu teşbihte bir bozukluk vardır, çünkü insanlar o ağacın meyvesini görmedikleri gibi şeytanların başlarını da görmediler; müşkil olan bir meseleyi müşkil bir mesele ile değil, ancak açık ve vazıh olan bir örnek verilir, aksi halde onun müşkil hali artarak devam eder. Fakat biz şöyle deriz: Buradaki örneklendirme doğrudur, çünkü her ne kadar şeytanları görmemişlerse de Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde şeytanlara karşı aşırı bir nefret, çirkinlik ve ondan kaçış duygusu yaratmıştır. İşte onlar Bu âyette Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine ilişkin büyük bir delil vardır. Çünkü insanlar şeytanları görmemişler ve onu tanımıyorlardı, onları ancak peygamberlerin verdiği haberle tanıdılar, o haberle ondan nefret ettiler ve onu çok çirkin saydılar. Aslında onlar peygamberlere inanmıyorlardı; peygamberlerin bu konuda verdiği haberleri kabul ettiklerine göre, risâlet konusunda ve haber verdikleri her konuda onların söylediklerini de kabul etmeleri gerekirdi. En doğrusunu Allah bilir. 156 (JOnlarla ilgili rivayette sözünü ettikleri, ateşin her ağacı yaktığı halde orada ağacın nasıl yaşadığı şeklindeki sözleri onu inkâr etmek ve yalancılıkla itham etmek anlamındadır. İkincisi, zakkumu kaymak ve hurma diye yorumlayanlara göre, yukarıda da söylediğimiz gibi o bir imtihan vesilesi ve azap edilme sebebidir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
gerçekten şeytanlardan şiddetle nefret ettikleri ve onları reddettikleri için, zakkum ağacının meyveleri şeytanların başlarına benzetilmiştir.
Saffat 37:66
Zâlimler mutlaka onu yiyecekler, yani zakkum ağacından yiyecekler, o ağacın cehennemin dibinden çıktığı rivayet edilmiştir.
Karınlarını onunla dolduracaklar. Ondan yiyerek karınlarını onunla doldurmaları için Cenâb-ı Hakk'ın onlara şiddetli bir açlık hissi vermesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Hem de susamış develerin suya kanmaz içişleriyle içecekler”, Karınlarını su ile dolduran, fakat yine de onların susuzluğunu gidermeyen, suya kanmayan develerin içtikleri gibi içecekler; o da kaynar sudur, bu su asla onların susuzluğunu gidermeyecektir. İşte bunun gibi Cenâb-ı Hak onların yiyecekleri olarak zakkum ağacının meyvesini yaratmıştır, şöyle buyurmuştur: “Zakkum ağacı günahkârın yiyeceğidir””. Onlar midelerini onunla doldursalar bile, yine açlıklarını gidermeyecektir.
Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O da ne besler ne de açlığı giderir”, En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onların, yedikleri bu nesnenin üzerine, kaynar su karıştırılmış bir içecekleri de olacaktır. Yani onlar için yiyecek olarak yaratılan o zakkumu yedikten sonra, onun kaynar su ile karıştırılmış şerbetini de içecekler.
Saffat 37:67
Zâlimler mutlaka onu yiyecekler, yani zakkum ağacından yiyecekler, o ağacın cehennemin dibinden çıktığı rivayet edilmiştir.
Karınlarını onunla dolduracaklar. Ondan yiyerek karınlarını onunla doldurmaları için Cenâb-ı Hakk'ın onlara şiddetli bir açlık hissi vermesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Hem de susamış develerin suya kanmaz içişleriyle içecekler”, Karınlarını su ile dolduran, fakat yine de onların susuzluğunu gidermeyen, suya kanmayan develerin içtikleri gibi içecekler; o da kaynar sudur, bu su asla onların susuzluğunu gidermeyecektir. İşte bunun gibi Cenâb-ı Hak onların yiyecekleri olarak zakkum ağacının meyvesini yaratmıştır, şöyle buyurmuştur: “Zakkum ağacı günahkârın yiyeceğidir””. Onlar midelerini onunla doldursalar bile, yine açlıklarını gidermeyecektir.
Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O da ne besler ne de açlığı giderir”, En doğrusunu Allah bilir.
Sonra onların, yedikleri bu nesnenin üzerine, kaynar su karıştırılmış bir içecekleri de olacaktır. Yani onlar için yiyecek olarak yaratılan o zakkumu yedikten sonra, onun kaynar su ile karıştırılmış şerbetini de içecekler.
Saffat 37:68
68. “Sonunda onların ii yer wv EREM a Yani sonunda onların gidecekleri yer cehennemdir, cehenneme atılacaklar. Onlar oraya kendiliklerinden gitmiyorlar, oraya atılıyorlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlara, “İçinde ebedi olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri!” denilecek””, yani onlar kendiliklerinden cehenneme girmeyecek, fakat oraya atılacaklar. Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette de şöyle buyurduğu gibi: “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecekler””
Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) mushafında şöyledir: “Sümme inne munkalebehum le ile'l-cehim”. Yani, sonra dönecekleri yer kesinlikle cehennemdir.
“Cahim”, daha önce de söylediğimiz gibi” en yoğun ateş demektir. “Nârun câhime” denildiğinde büyük ateş anlaşılır.
DOE gal 12 08 @ a Adi pipe
Saffat 37:69
Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular, yani atalarını sapıtmış oldukları halde buldular. Ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. Burada kendilerine tâbi olunanların azabı değil, tâbi olanların azabı belirtilmektedir. Çünkü âyette şöyle buyurulmaktadır: Çünkü “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur. O da ne besler ne de açlığı Bu sürenin 65. âyetinin tefsirine bakınız.
onlar atalarını doğru voldan sapmış olarak buldular; ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. Buradaki “vuhraüne” kelimesi İbn Kuteybe ve Ebü Avscve've göre koşuyorlar mânasına gelir. Bu, hervele yürüyüşü gibi hizh yürümektir”. Bazıları bu kelimeye çalışıp çabahıyorlar diye måna verdi. Bunların ikisi de aynı anlama gelir.
Gal eşi ELLİ KO 265 jo,
Saffat 37:70
Çünkü onlar atalarını doğru yoldan sapmış olarak buldular, yani atalarını sapıtmış oldukları halde buldular. Ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. Burada kendilerine tâbi olunanların azabı değil, tâbi olanların azabı belirtilmektedir. Çünkü âyette şöyle buyurulmaktadır: Çünkü “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur. O da ne besler ne de açlığı Bu sürenin 65. âyetinin tefsirine bakınız.
onlar atalarını doğru voldan sapmış olarak buldular; ama kendileri de çılgınca onların izinden koşuyorlar. Buradaki “vuhraüne” kelimesi İbn Kuteybe ve Ebü Avscve've göre koşuyorlar mânasına gelir. Bu, hervele yürüyüşü gibi hizh yürümektir”. Bazıları bu kelimeye çalışıp çabahıyorlar diye måna verdi. Bunların ikisi de aynı anlama gelir.
Gal eşi ELLİ KO 265 jo,
Saffat 37:71
71. “Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapıtmıştı.”
72. “Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik.”
Saffat 37:72
71. “Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapıtmıştı.”
72. “Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik.”
Saffat 37:73
Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapıtmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Yâ Muhammed! Adem'den itibaren sana gelinceye kadar geçen senin kavminden önceki ümmetlerin ekserisi yollarını sapıtmıştı. Allah'ın salâtı ve selâmı, Âdem'den Hz. Muhammed aleyhisselâma kadar gelip geçen bütün peygamberlerin üzerine olsun! Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik. Yani senin kavminden önce geçen ve yolunu şaşıran o ümmetlere kendi içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik, bu elçiler onları uyarmışlardı. Kendilerine uyarıcı elçi göndermediğimiz hiçbir kavim yoktur, nitekim seni de kendi kavmine uyarıcı olarak gönderdik. 158 Bak şimdi, uyarılanların akıbeti ne oldu! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylüyor: Başlarına gelecek olan akıbetle uyardığımız halde iman etmeyen, söyleneni kabul etmeyen ve yapılan uyarıdan fayda sağlamayan o insanlara nasıl muamele ettiğimize bak şimdi! Yalnız Allah'ın samimi kulları mütesnâ. Cenâb-ı Hak burada ihlaslı kullarını istisna etmektedir. Onlar, uyarının kendilerine fayda verdiği, söylenenleri kabul eden ve diğerlerinin mâruz kaldıkları azaba uğramaktan kurtulan insanlardır. En doğrusunu Allah bilir, Cenâba Hakk'ın onlara “ihlaslı kullar”
ismini vermiş olması, onları seçtiği ve kendisine kulluk etmek üzere ayırdığı kişiler oldukları için olabilir.
“Vaktiyle Nuh bize yakarmıştı; biz de ne güzel karşılık vermiştik!”
Bazıları şöyle dedi: Hz. Nuh, Rabb'ine dua ettiğinde, “Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!” diye yalvarmıştı, böylece sanki o, Rabbinden kavminin helâkini istemişti, Cenâb-ı Hak da onun duasını kabul buyurduğunu şöyle bevan etti: “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura
[Peygamberlerin Herkesten Farklı İki Özelliği]
Sonra Allah, peygamberlerin diğer insanlardan farklı olarak iki özelliği bulunduğunu açıklamaktadır. Birincisi, peygamberler ancak Allah'ın izni geldikten sonra kavimlerinin helâki ve azaba uğratılması için beddua edebilirler. Hz. Nuh da ancak Rabb'inin izni ile kavminin helâki için beddua etmişti.
İkincisi, azap geldiği sırada Aziz ve Celil olan Allah'ın izni olmadan kendileri de onların arasından çıkamazlar. Bundan dolayıdır ki Yünus aleyhisselâm, azap geldiği sırada Allah'ın izni olmadan kavminden ayrılıp gittiği için hakkında azarlayıcı mahiyette şöyle bir âyet gelmişti: “Zünnün'u da (Yünus) an! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmisti”'%, İşte sözünü ettiğimiz bu iki özellik, peygamberlere hastır. Diğer insanlara gelince, onların fâcirlere ve fâsıklara helâk ve lânetle beddua etmeleri caiz olduğu gibi, günah işlemeleri sebebiyle onlardan ayrılıp gitmeleri de caizdir. Hatta bu, onlar için salih amellerden sayılır.
[Allah Hakkında Çoğul Sigasının Kullanılması?]
Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Bu karşılığı veren, şanı yüce olan Allah'tır. “Mucibün” kelimesinin, karşılık verenler anlamına gelecek şekilde çoğul olarak belirtilmesi, sultanların aralarında geçen konuşmalarında görüldüğü gibi, biz böyle yaparız, biz şöyle yaptık anlamındadır. Sonra yaratıkların da ortak olduğu fiillerden Allaha nispet edilenler yahut da Allah'ın t “Bunun üzerine Nuh, ‘Aruk yenik düştüm; yardımını esirgeme!" diye Rabb'ine yalvardı.
Hemen geğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık” (el-Kamer, 182 TE'VÍILATUIL-KURAN TERCUME SI fiili ile yaratıkların fillerini ayıran bir unsur eklenip Allaha izafe edilen filleri çoktur. Burada söz konusu edilen şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur; “Sen hâkimlerin en âdilisin”, Çünkü Cenâb-ı Hak, haber verip vâdettiği vefa göstermeye ve onları yerine getirmeye kâdirdir, hiçbir şey O'nu acze düşüremez, Diger yaraukların ise, çoğu kere sözlerine vela göstermeye ve vâdlerini yerine getirmeye güçleri yetmez. Bundan dolayı Allah bazan kendisi hakkında çoğul sigası kullanmaktadır" En doğrusunu Allah bilir, io PA ATERAKO ALAZ 255;
Saffat 37:74
Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapıtmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Yâ Muhammed! Adem'den itibaren sana gelinceye kadar geçen senin kavminden önceki ümmetlerin ekserisi yollarını sapıtmıştı. Allah'ın salâtı ve selâmı, Âdem'den Hz. Muhammed aleyhisselâma kadar gelip geçen bütün peygamberlerin üzerine olsun! Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik. Yani senin kavminden önce geçen ve yolunu şaşıran o ümmetlere kendi içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik, bu elçiler onları uyarmışlardı. Kendilerine uyarıcı elçi göndermediğimiz hiçbir kavim yoktur, nitekim seni de kendi kavmine uyarıcı olarak gönderdik. 158 Bak şimdi, uyarılanların akıbeti ne oldu! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylüyor: Başlarına gelecek olan akıbetle uyardığımız halde iman etmeyen, söyleneni kabul etmeyen ve yapılan uyarıdan fayda sağlamayan o insanlara nasıl muamele ettiğimize bak şimdi! Yalnız Allah'ın samimi kulları mütesnâ. Cenâb-ı Hak burada ihlaslı kullarını istisna etmektedir. Onlar, uyarının kendilerine fayda verdiği, söylenenleri kabul eden ve diğerlerinin mâruz kaldıkları azaba uğramaktan kurtulan insanlardır. En doğrusunu Allah bilir, Cenâba Hakk'ın onlara “ihlaslı kullar”
ismini vermiş olması, onları seçtiği ve kendisine kulluk etmek üzere ayırdığı kişiler oldukları için olabilir.
“Vaktiyle Nuh bize yakarmıştı; biz de ne güzel karşılık vermiştik!”
Bazıları şöyle dedi: Hz. Nuh, Rabb'ine dua ettiğinde, “Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!” diye yalvarmıştı, böylece sanki o, Rabbinden kavminin helâkini istemişti, Cenâb-ı Hak da onun duasını kabul buyurduğunu şöyle bevan etti: “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura
[Peygamberlerin Herkesten Farklı İki Özelliği]
Sonra Allah, peygamberlerin diğer insanlardan farklı olarak iki özelliği bulunduğunu açıklamaktadır. Birincisi, peygamberler ancak Allah'ın izni geldikten sonra kavimlerinin helâki ve azaba uğratılması için beddua edebilirler. Hz. Nuh da ancak Rabb'inin izni ile kavminin helâki için beddua etmişti.
İkincisi, azap geldiği sırada Aziz ve Celil olan Allah'ın izni olmadan kendileri de onların arasından çıkamazlar. Bundan dolayıdır ki Yünus aleyhisselâm, azap geldiği sırada Allah'ın izni olmadan kavminden ayrılıp gittiği için hakkında azarlayıcı mahiyette şöyle bir âyet gelmişti: “Zünnün'u da (Yünus) an! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmisti”'%, İşte sözünü ettiğimiz bu iki özellik, peygamberlere hastır. Diğer insanlara gelince, onların fâcirlere ve fâsıklara helâk ve lânetle beddua etmeleri caiz olduğu gibi, günah işlemeleri sebebiyle onlardan ayrılıp gitmeleri de caizdir. Hatta bu, onlar için salih amellerden sayılır.
[Allah Hakkında Çoğul Sigasının Kullanılması?]
Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Bu karşılığı veren, şanı yüce olan Allah'tır. “Mucibün” kelimesinin, karşılık verenler anlamına gelecek şekilde çoğul olarak belirtilmesi, sultanların aralarında geçen konuşmalarında görüldüğü gibi, biz böyle yaparız, biz şöyle yaptık anlamındadır. Sonra yaratıkların da ortak olduğu fiillerden Allaha nispet edilenler yahut da Allah'ın t “Bunun üzerine Nuh, ‘Aruk yenik düştüm; yardımını esirgeme!" diye Rabb'ine yalvardı.
Hemen geğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık” (el-Kamer, 182 TE'VÍILATUIL-KURAN TERCUME SI fiili ile yaratıkların fillerini ayıran bir unsur eklenip Allaha izafe edilen filleri çoktur. Burada söz konusu edilen şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur; “Sen hâkimlerin en âdilisin”, Çünkü Cenâb-ı Hak, haber verip vâdettiği vefa göstermeye ve onları yerine getirmeye kâdirdir, hiçbir şey O'nu acze düşüremez, Diger yaraukların ise, çoğu kere sözlerine vela göstermeye ve vâdlerini yerine getirmeye güçleri yetmez. Bundan dolayı Allah bazan kendisi hakkında çoğul sigası kullanmaktadır" En doğrusunu Allah bilir, io PA ATERAKO ALAZ 255;
Saffat 37:75
Onlardan önce de geçmiştekilerin çoğu yollarını sapıtmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Yâ Muhammed! Adem'den itibaren sana gelinceye kadar geçen senin kavminden önceki ümmetlerin ekserisi yollarını sapıtmıştı. Allah'ın salâtı ve selâmı, Âdem'den Hz. Muhammed aleyhisselâma kadar gelip geçen bütün peygamberlerin üzerine olsun! Oysa içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik. Yani senin kavminden önce geçen ve yolunu şaşıran o ümmetlere kendi içlerinden uyarıcı elçiler de göndermiştik, bu elçiler onları uyarmışlardı. Kendilerine uyarıcı elçi göndermediğimiz hiçbir kavim yoktur, nitekim seni de kendi kavmine uyarıcı olarak gönderdik. 158 Bak şimdi, uyarılanların akıbeti ne oldu! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylüyor: Başlarına gelecek olan akıbetle uyardığımız halde iman etmeyen, söyleneni kabul etmeyen ve yapılan uyarıdan fayda sağlamayan o insanlara nasıl muamele ettiğimize bak şimdi! Yalnız Allah'ın samimi kulları mütesnâ. Cenâb-ı Hak burada ihlaslı kullarını istisna etmektedir. Onlar, uyarının kendilerine fayda verdiği, söylenenleri kabul eden ve diğerlerinin mâruz kaldıkları azaba uğramaktan kurtulan insanlardır. En doğrusunu Allah bilir, Cenâba Hakk'ın onlara “ihlaslı kullar”
ismini vermiş olması, onları seçtiği ve kendisine kulluk etmek üzere ayırdığı kişiler oldukları için olabilir.
“Vaktiyle Nuh bize yakarmıştı; biz de ne güzel karşılık vermiştik!”
Bazıları şöyle dedi: Hz. Nuh, Rabb'ine dua ettiğinde, “Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!” diye yalvarmıştı, böylece sanki o, Rabbinden kavminin helâkini istemişti, Cenâb-ı Hak da onun duasını kabul buyurduğunu şöyle bevan etti: “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura
[Peygamberlerin Herkesten Farklı İki Özelliği]
Sonra Allah, peygamberlerin diğer insanlardan farklı olarak iki özelliği bulunduğunu açıklamaktadır. Birincisi, peygamberler ancak Allah'ın izni geldikten sonra kavimlerinin helâki ve azaba uğratılması için beddua edebilirler. Hz. Nuh da ancak Rabb'inin izni ile kavminin helâki için beddua etmişti.
İkincisi, azap geldiği sırada Aziz ve Celil olan Allah'ın izni olmadan kendileri de onların arasından çıkamazlar. Bundan dolayıdır ki Yünus aleyhisselâm, azap geldiği sırada Allah'ın izni olmadan kavminden ayrılıp gittiği için hakkında azarlayıcı mahiyette şöyle bir âyet gelmişti: “Zünnün'u da (Yünus) an! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmisti”'%, İşte sözünü ettiğimiz bu iki özellik, peygamberlere hastır. Diğer insanlara gelince, onların fâcirlere ve fâsıklara helâk ve lânetle beddua etmeleri caiz olduğu gibi, günah işlemeleri sebebiyle onlardan ayrılıp gitmeleri de caizdir. Hatta bu, onlar için salih amellerden sayılır.
[Allah Hakkında Çoğul Sigasının Kullanılması?]
Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Bu karşılığı veren, şanı yüce olan Allah'tır. “Mucibün” kelimesinin, karşılık verenler anlamına gelecek şekilde çoğul olarak belirtilmesi, sultanların aralarında geçen konuşmalarında görüldüğü gibi, biz böyle yaparız, biz şöyle yaptık anlamındadır. Sonra yaratıkların da ortak olduğu fiillerden Allaha nispet edilenler yahut da Allah'ın t “Bunun üzerine Nuh, ‘Aruk yenik düştüm; yardımını esirgeme!" diye Rabb'ine yalvardı.
Hemen geğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık” (el-Kamer, 182 TE'VÍILATUIL-KURAN TERCUME SI fiili ile yaratıkların fillerini ayıran bir unsur eklenip Allaha izafe edilen filleri çoktur. Burada söz konusu edilen şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Biz de ne güzel karşılık vermiştik! Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur; “Sen hâkimlerin en âdilisin”, Çünkü Cenâb-ı Hak, haber verip vâdettiği vefa göstermeye ve onları yerine getirmeye kâdirdir, hiçbir şey O'nu acze düşüremez, Diger yaraukların ise, çoğu kere sözlerine vela göstermeye ve vâdlerini yerine getirmeye güçleri yetmez. Bundan dolayı Allah bazan kendisi hakkında çoğul sigası kullanmaktadır" En doğrusunu Allah bilir, io PA ATERAKO ALAZ 255;
Saffat 37:76
76. “Nitekim kendisini ve allesini o büyük felàketten kurtardık."
Onu büyük felâketten kurtarmasından maksat, muhtemelen dokuz yüz elti sene" Allah'ın birliği inancına davet ettiği kavminden gördüğü sert ve kaba muameleden, [ ]çesitli eziyetlerden, inkâr etmelerinden ve benzeri diğer kötölüklerinden kurtarmasıdır, Allah kavmini helâk ettiğinde de onu belâlardan kurtarmıştı. O büyük felâket ve korkunç akıbet ile tüfanda boğulmanın kastedilmiş olması da muhtemeldir; Cenâb-ı Hak kavmini tüfanda boğmuş, fakat onu kurtarmıştı. Başlarına gelen musibetin şiddetinden dolayı Allah ona büyük felâket adını verdi.
14 "Biz de ne güzel karşılık vermiştik!” meâlindeki âyetin, Hz. Nuh'un duasına karşılık verenlerin en güzeli mânasına gelmesi muhtemeldir, ondan maksat da şanı yüce olan Allah'tır. Ancak âyette “karşılık verenler” buyurmuştur, çünkü aynı cümlede Allaha ve başkalarına nispet edilen her fiilde asıl olan, insanların kalplerinden ortaklığı ve karışıklığı gidermek için Allah ile diğerlerinin arasını ayıran bir şeyin eklenmesidir. Meselâ, Allah âlımdir, fakat diğer âlimler gibi değildir denilmesi gibi. Âyet-i kerimede “Hâkimlerin en âdili” (Hüd, 11/45) ve “Yaratanların en güzeli” buyurduğu gibi. Buna gore burada da “Karşılık verenlerin en güzeli!” buyurmuştur, yani biz, karşılık verenlerin en güzeliyiz! Çünkü Cenâb-ı Hak, vâdettiği ve haber verdiği şeye vefa göstermeye ve onları yerine getirmeye kâdirdir. Bundan dolayı “Karşılık verenlerin en güzeli biziz!” buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın “Biz de ne güzel karşılık vermiştik!” cümlesinde muradı her ne kadar sadece kendi zatı olsa da çoğul sigası kullanması, muhtemelen Kur'in-ı Kerimde muhtelif âyetlerde zikredildiği gibi Allaha nispet edilen fillerin pek çoğunda da çoğul siyası kullandığı mânadadır. Meselâ, “Biz gönderdik”, “Onu biz indirdik” (Yüsuf, 12/2) ve bu âyette de görüldüğü üzere “Nuh bize yakarmıştı” buyurduğu gibi. İşte “Biz ne güzel karşılık vermiştik!” meâlindeki âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir” (Semerkandi, Şerhu't- Tevilat, vr. 637b). 10 Burada müellif şu âyet-i kerlmeye işaret etmektedir: “Vaktiyle biz Nuh'u kendi kavmine resül olarak göndermiştik. Nuh, bin yıldan elli yıl daha az bir süreyle onların arasında kaldı. Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tüfan yakaladı” (el- Ankebüt, 29/14).
Saffat 37:77
77. “Ve yalnız onun soyunu kalıcı kıldık” Í Yani biz, Adem'in diğer oğulları arasından Nuh aleyhisselâmı ve soyunu kalıcı kıldık. Yani Cenâb-ı Hak Nuh'un soyunu devam ettirdi diğerlerini belik etti. Bundan dolayı Nuh aleyhisselâmın soyu günümüze b devam etmi diğerlerinin soyu ise helâk olmuştur. En doğrusunu Allah bilir, f İÇİ ADİ AYI İLE
78-79. “Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Bütün âlemlerde Nuha selâm olsun!”
Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Burada Cenâb-ı Hakk'ın sonraki nesillerde onun hakkında bıraktığını söyledigi iyi nam ifadesiyle sonraki âyette gelen “selâm” kastedilmiş gibidir, çünkü şöyle buyurmaktadır: Bütün âlemlerde Nuh'a selâm olsun! Yani biz onun hakkında sonraki nesillerde güzel bir övgü bıraktık; böylece onların hepsi ondan övgü ile bahsediyor, onu tasdik ediyor ve onun hakkında hayırlı ve güzel sözler söylüyor. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının söylediği gibi, Allah'ın selâmı bütün âlemlerde onun üzerindedir mânasına da gelebilir, yani bütün âlemlerde her an ona selâm edilir. Bu, Hz. İsâ'nın kendine selâm vermesi gibidir: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün selâm benimle olacaktır”, Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Yahya'ya selâmı gibidir: “Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun”, En doğrusunu Allah bilir'®.
iw “Bizzat Cenâb-ı Hak, Hz. Yahya'ya selâm veriyor: 'Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun. Halbuki Hz. İsâ, Yahyadan daha faziletlidir, çünkü Hz. İsâ ülü'l-azm peygamberlerdendir. Nasıl olur da Allah Hz. İsâ'ya değil de Hz. Yahya'ya selâm vermektedir? Buna şöyle cevap verilmiştir: O sırada Hz. İsâ çocukluk dönemini yaşıyordu, çocuk için irade ve seçim söz konusu değildir. dolayısıyla onun bütün fiilleri yüce Allaha nispet edilmiştir. Bundan dolayı âyette Allahin selâm denilmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir” (Semerkandi, Serhu t-Tevildr, vr.
164 TEMİLATU'L.KUR'AN TERCUIAESI
Saffat 37:78
77. “Ve yalnız onun soyunu kalıcı kıldık” Í Yani biz, Adem'in diğer oğulları arasından Nuh aleyhisselâmı ve soyunu kalıcı kıldık. Yani Cenâb-ı Hak Nuh'un soyunu devam ettirdi diğerlerini belik etti. Bundan dolayı Nuh aleyhisselâmın soyu günümüze b devam etmi diğerlerinin soyu ise helâk olmuştur. En doğrusunu Allah bilir, f İÇİ ADİ AYI İLE
78-79. “Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Bütün âlemlerde Nuha selâm olsun!”
Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Burada Cenâb-ı Hakk'ın sonraki nesillerde onun hakkında bıraktığını söyledigi iyi nam ifadesiyle sonraki âyette gelen “selâm” kastedilmiş gibidir, çünkü şöyle buyurmaktadır: Bütün âlemlerde Nuh'a selâm olsun! Yani biz onun hakkında sonraki nesillerde güzel bir övgü bıraktık; böylece onların hepsi ondan övgü ile bahsediyor, onu tasdik ediyor ve onun hakkında hayırlı ve güzel sözler söylüyor. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının söylediği gibi, Allah'ın selâmı bütün âlemlerde onun üzerindedir mânasına da gelebilir, yani bütün âlemlerde her an ona selâm edilir. Bu, Hz. İsâ'nın kendine selâm vermesi gibidir: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün selâm benimle olacaktır”, Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Yahya'ya selâmı gibidir: “Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun”, En doğrusunu Allah bilir'®.
iw “Bizzat Cenâb-ı Hak, Hz. Yahya'ya selâm veriyor: 'Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun. Halbuki Hz. İsâ, Yahyadan daha faziletlidir, çünkü Hz. İsâ ülü'l-azm peygamberlerdendir. Nasıl olur da Allah Hz. İsâ'ya değil de Hz. Yahya'ya selâm vermektedir? Buna şöyle cevap verilmiştir: O sırada Hz. İsâ çocukluk dönemini yaşıyordu, çocuk için irade ve seçim söz konusu değildir. dolayısıyla onun bütün fiilleri yüce Allaha nispet edilmiştir. Bundan dolayı âyette Allahin selâm denilmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir” (Semerkandi, Serhu t-Tevildr, vr.
164 TEMİLATU'L.KUR'AN TERCUIAESI
Saffat 37:79
77. “Ve yalnız onun soyunu kalıcı kıldık” Í Yani biz, Adem'in diğer oğulları arasından Nuh aleyhisselâmı ve soyunu kalıcı kıldık. Yani Cenâb-ı Hak Nuh'un soyunu devam ettirdi diğerlerini belik etti. Bundan dolayı Nuh aleyhisselâmın soyu günümüze b devam etmi diğerlerinin soyu ise helâk olmuştur. En doğrusunu Allah bilir, f İÇİ ADİ AYI İLE
78-79. “Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Bütün âlemlerde Nuha selâm olsun!”
Sonradan gelen nesiller arasında onun hakkında (iyi bir ün) bıraktık. Burada Cenâb-ı Hakk'ın sonraki nesillerde onun hakkında bıraktığını söyledigi iyi nam ifadesiyle sonraki âyette gelen “selâm” kastedilmiş gibidir, çünkü şöyle buyurmaktadır: Bütün âlemlerde Nuh'a selâm olsun! Yani biz onun hakkında sonraki nesillerde güzel bir övgü bıraktık; böylece onların hepsi ondan övgü ile bahsediyor, onu tasdik ediyor ve onun hakkında hayırlı ve güzel sözler söylüyor. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının söylediği gibi, Allah'ın selâmı bütün âlemlerde onun üzerindedir mânasına da gelebilir, yani bütün âlemlerde her an ona selâm edilir. Bu, Hz. İsâ'nın kendine selâm vermesi gibidir: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün selâm benimle olacaktır”, Aynı şekilde Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Yahya'ya selâmı gibidir: “Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun”, En doğrusunu Allah bilir'®.
iw “Bizzat Cenâb-ı Hak, Hz. Yahya'ya selâm veriyor: 'Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden hayata döndürüleceği gün ona selâm olsun. Halbuki Hz. İsâ, Yahyadan daha faziletlidir, çünkü Hz. İsâ ülü'l-azm peygamberlerdendir. Nasıl olur da Allah Hz. İsâ'ya değil de Hz. Yahya'ya selâm vermektedir? Buna şöyle cevap verilmiştir: O sırada Hz. İsâ çocukluk dönemini yaşıyordu, çocuk için irade ve seçim söz konusu değildir. dolayısıyla onun bütün fiilleri yüce Allaha nispet edilmiştir. Bundan dolayı âyette Allahin selâm denilmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir” (Semerkandi, Serhu t-Tevildr, vr.
164 TEMİLATU'L.KUR'AN TERCUIAESI
Saffat 37:80
5180. “İşte biz iyileri böyle ödüllendirinize Yani biz her iyi insanı işte böyle mükâfatlandırırız. Cenâb-ı Hak söz konusu iyi mükâfatını, bütün âlemlerde kendisinden övgü ve güzellikle bahsedilmes olduğunu haber vermektedir. Böylece insanları, hem yaratılanlara karşı ve heri de kendilerine karşı iyi olmaya özendirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
1. “Çünkü o kizim mümin Pa e pek,
Saffat 37:81
5180. “İşte biz iyileri böyle ödüllendirinize Yani biz her iyi insanı işte böyle mükâfatlandırırız. Cenâb-ı Hak söz konusu iyi mükâfatını, bütün âlemlerde kendisinden övgü ve güzellikle bahsedilmes olduğunu haber vermektedir. Böylece insanları, hem yaratılanlara karşı ve heri de kendilerine karşı iyi olmaya özendirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
1. “Çünkü o kizim mümin Pa e pek,
Saffat 37:82
Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. Hz. Nuh'un müminlerden oldugunu belirtmekte onunla ilgili fazla bir artı değer yoktur, çünkü o zaten ülü’lazm peygamberlerdendi. Ancak onun müminlerden olduğunun belirtilmesinde farklı bazı hususların kastedilmiş olması muhtemeldir. Birincisi, o, kendisi henüz peygamber olarak gönderilmeden önce de mümin kullarımızdandı. Yani peygamber olduğu sırada mümin olmuş değildi, peygamber olmadan önce de mümin idi.
İkincisi, ya Muhammed! O, sana iman eden kullarımızdandı. Cenâb-ı Hak bunu, Resülullah'ı (s.a.) rahatlatmak ve sevindirmek için söylemiş olabilir. ju durumda âyet, Hz. Peygamber'in (s.a.) faziletini ortaya koymuş olur, çünkü her ne kadar bütün peygamberler birbirlerine iman ediyorlarsa da, henüz kendisi dünyaya gelmemişken bile kendisine peygamberler iman ediyorlardı.
Üçüncüsü, o tahkik ve yakin vasfıyla iman eden kullarımızdandı. Yani inandığı şeylere vefa gösterdi ve içindeki imanını diliyle de ifade etti. Bütün peygamberler de aynı durumdadırlar, hepsi de kesin bir imanla, yani tereddütsüz bir şekilde inanmışlar ve içlerindeki imanı da dilleriyle ifade etmişlerdir. Her mümin de böyle inanır, iman ve itikadının temelinde Rabb'ine isyan etmemek, hiçbir konuda Rabb'inin emir ve yasaklarına muhalefet etmemek vardır. Ancak mümin, itikadına fiilen vefa gösteremiyor, aksine çoğu kez Rabb'ine âsi oluyor, O'nun emir ve yasaklarına muhalefet ediyor. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:83
183. “Kuşkusuz İbrahim Nuh'un yolunu izleyenlerdendi."
Yani İbrahim aleyhisselâm da peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın yolunu izleyenlerdendi, onun dinine ve ilkelerine göre konuşuyordu. Bazıları buna şöyle bir mâna verdi: O, Nuh'un yolunu izleyenlerdendi, yani Hz. İbrahim (s.a.), Nuh aleyhisselâmın yolunu izleyenlerdendi. Nitekim daha önce geçen, “Nuh bize yakarmıştı”" meâlindeki âyetten sonra, Hz. İbrahim'in (s.a.) de onun izinden gittiğini, yani onun dinini ve ilkelerini takip ettiğini haber vermektedir. Bazıları da onun milleti üzere idi demiştir!"?,
Saffat 37:84
Yani insanları davet ettiği şeyler konusunda kendisini Rabb'ine itaat etmeyi engelleyen her şeyden arınmış bir kalple ve Cenâb-ı Hakk'ın kendisini sınadığı ve müptela kıldığı her şeye sabır göstererek Rabb'ine yönelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre Aziz ve Celil olan Allah, kerim kitabında şunu söylemektedir: “Ahde vefa örneği İbrahim!”"", yani emrolunduğu her şeye vefa gösteren, sınandığı her şeyde sabır gösteren İbrahim! En doğrusunu Allah bilir. Âyette sözü edilen şeyin âhirette olması da muhtemeldir, yani âhirette o, tertemiz bir kalple Rabb'ine yönelecektir, buyurmaktadır. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Biz, gerçekten onu dünyada seçkin kıldık; şüphesiz ki o, âhirette de iyiler arasında yer alacaktır "2. Burada onun âhirette salih kişiler arasında yer alacağını ve bunu da temiz kalbe sahip olmasının sağladığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
19. “Asıl olan sudur: Allahın selâmı üzerlerine olsun peygamberlerin hepsi birbirinin izini
Saffat 37:85
86. “Allah'tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsuBabasına ve halkına, “Siz neye tapıyorsunuz?' demişti. İbrahim aleyhisselâmın bir seferinde babasına ve halkına başka bir soru sorduğu belirtilmektedir: “Şu kendilerine tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?” Burada ise neye tapıyorsunuz diye sormaktadır. Sonra onların cevabını başka âyetlerde belirtmiştir: “Putlara tapıyoruz, diye cevap verdiler”, “Atalarımızı bunlara tapar bulduk, diye cevap vermişlerdi”!5. Açıklamaya çalıştığımız âyette ise, onların verdikleri cevap belirtilmemiştir.
[Sözden Maksat Lafız Değil Mânadır)]
Hz. İbrahim'in (s.a.) onlara bu dile ait lafızlarla sormadığı, onların da cevaplarını bu dille vermedikleri mâlumdur. Sonra Cenâb-ı Hak, lafızları ve cümleleri değiştirmenin mânayı değiştirmeyeceği bilinsin diye, bu sözleri farklı lafızlar ve farklı cümlelerle belirtmiştir. Kur'ân-ı Kerimde geçen bütün kıssalar da böyledir, Cenâb-ı Hak onları çeşitli yerlerde farki: lafızlar ve farklı cümlelerle tekrar etmektedir, ancak kıssa aynıdır. Bu da sözden maksadın lafız ve cümle değil, mâna olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah'ı bırakıp taptığınız putlara tanrı adını vererek yalan söylüyorsunuz. Yani bu yalandır, Allah'ı bırakıp kulluk yapmak istediğiniz putlar tanrı değildir. Yahut Allah'tan başka tanrı edinmek istediğiniz putlar, düzmece tanrılardır. Bu da ilk anlama yakın bir mânadır.
Me o “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz, diye cevap verdiler” (eş-Şuarâ, SAFFAT GÜRESİ 187
Saffat 37:86
86. “Allah'tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsuBabasına ve halkına, “Siz neye tapıyorsunuz?' demişti. İbrahim aleyhisselâmın bir seferinde babasına ve halkına başka bir soru sorduğu belirtilmektedir: “Şu kendilerine tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?” Burada ise neye tapıyorsunuz diye sormaktadır. Sonra onların cevabını başka âyetlerde belirtmiştir: “Putlara tapıyoruz, diye cevap verdiler”, “Atalarımızı bunlara tapar bulduk, diye cevap vermişlerdi”!5. Açıklamaya çalıştığımız âyette ise, onların verdikleri cevap belirtilmemiştir.
[Sözden Maksat Lafız Değil Mânadır)]
Hz. İbrahim'in (s.a.) onlara bu dile ait lafızlarla sormadığı, onların da cevaplarını bu dille vermedikleri mâlumdur. Sonra Cenâb-ı Hak, lafızları ve cümleleri değiştirmenin mânayı değiştirmeyeceği bilinsin diye, bu sözleri farklı lafızlar ve farklı cümlelerle belirtmiştir. Kur'ân-ı Kerimde geçen bütün kıssalar da böyledir, Cenâb-ı Hak onları çeşitli yerlerde farki: lafızlar ve farklı cümlelerle tekrar etmektedir, ancak kıssa aynıdır. Bu da sözden maksadın lafız ve cümle değil, mâna olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah'ı bırakıp taptığınız putlara tanrı adını vererek yalan söylüyorsunuz. Yani bu yalandır, Allah'ı bırakıp kulluk yapmak istediğiniz putlar tanrı değildir. Yahut Allah'tan başka tanrı edinmek istediğiniz putlar, düzmece tanrılardır. Bu da ilk anlama yakın bir mânadır.
Me o “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz, diye cevap verdiler” (eş-Şuarâ, SAFFAT GÜRESİ 187
Saffat 37:87
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenabı Hak bu beyanda şunu söylemekte: dir; Allah'ı bırakıp putlara taptığınızdan, kulluğu ve şükrü O'ndan başkasına yöneltmenizden dolayı Cenâb-ı Hakk'ın size ne yapacağını zannediyorsunuz? [S] Üstelik bu nimetleri size verenin, o güzellikleri size lütfedenin Allah olduğunu, O'nun yüce olduğunu ve size delil gösterdiğini de biliyorsunuz, Yahut şunu söylemektedir: Peki, âlemlerin Rabb'iyle ilgili düşünceniz nedir? Cenâb-ı Hak sizi kendisinin yarattığını öğrettikten, dünyadaki her şeyi sizin emrinize verdikten ve her şeyi sizin için yarattıktan sonra, yine de putları tanrı kabul eder ve Allah'ı bırakıp kulluğunuzu putlara yöneltirseniz, Rabb'inizin size merhamet edeceğini mi zannediyorsunuz? Âhirette size hayırla muamele edeceğini mi sanıyorsunuz? Size ne yapacağını zannediyorsunuz? Merhamet mi cdecek, yoksa hayırlara mı kavuşturacak? Hayır, hiç öyle zannetmeyin! Size ancak yaptığınızın karşılığını vereceğini düşünün!
Saffat 37:88
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenabı Hak bu beyanda şunu söylemekte: dir; Allah'ı bırakıp putlara taptığınızdan, kulluğu ve şükrü O'ndan başkasına yöneltmenizden dolayı Cenâb-ı Hakk'ın size ne yapacağını zannediyorsunuz? [S] Üstelik bu nimetleri size verenin, o güzellikleri size lütfedenin Allah olduğunu, O'nun yüce olduğunu ve size delil gösterdiğini de biliyorsunuz, Yahut şunu söylemektedir: Peki, âlemlerin Rabb'iyle ilgili düşünceniz nedir? Cenâb-ı Hak sizi kendisinin yarattığını öğrettikten, dünyadaki her şeyi sizin emrinize verdikten ve her şeyi sizin için yarattıktan sonra, yine de putları tanrı kabul eder ve Allah'ı bırakıp kulluğunuzu putlara yöneltirseniz, Rabb'inizin size merhamet edeceğini mi zannediyorsunuz? Âhirette size hayırla muamele edeceğini mi sanıyorsunuz? Size ne yapacağını zannediyorsunuz? Merhamet mi cdecek, yoksa hayırlara mı kavuşturacak? Hayır, hiç öyle zannetmeyin! Size ancak yaptığınızın karşılığını vereceğini düşünün!
Saffat 37:89
89. “Ben rahatsızım, dedi.” (Hz. İbrahim'in Hasta Değilken Hastayım Demesi] Burada Hz. İbrahim (s.a.), ben hasta olacağım demek istemiştir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurur: “Elbette sen ölüyorsun, onlar da 6lüyorlar”! yani elbette sen öleceksin, onlar da ölecekler, yoksa şimdi ölüyorlar demek değil. Buna göre Hz. İbrahim'in (s.a.) ben hastayım sözü, hasta olacağım anlamına gelir. Yahut ben hastayım sözünü gerçek anlamda kullanmıştır, bu konuda o doğru söylemektedir. Çünkü yaratılanlardan hiç kimse yoktur ki, az da olsa onda bir rahatsızlık bulunmasın! Hz. İbrahim'in (s.a.) sözü de bu anlamdadır.
Bazıları şöyle demiştir: Hz. İbrahim üç yerde yalan söylemiştir. Biri, buradaki ben hastayım sözüdür. Bu, korkunç ve çirkin bir sözdür; resüllerden veya nebilerden birine yalan nispet edilmesi caiz değildir, hiçbir şekilde böyle bir şey vâki olmamıştır.
Müfessirler derler ki: Kavmi, Hz. İbrahim'i (s.a.) bayramlarına götürmek istemişlerdi. fakat Hz. İbrahim, yıldızlara bakmış ve kendisini bırakıp gitmeleri için ben hastayım demişti, niyeti de kavminin taptığı putları kırmaktı, nitekim putlar kırıp parçalamıştı. [ ]Hz. İbrahim'in (s.a.) yıldızlara bakması, kavminin yıldızlara bakarak iş yaptıkları için olduğunu söylüyorlar. En doğruşunu Allah bilir ya, eğer durum böyle ise, yıldızlara bakmakla kendisi de kavmi gibi davrandığını onlara göstermek istemiş olmalıdır. Şu ilâhi beyanda belirtilen husus odur: “Rabb'im budur; zira bu daha büyük, demişti”, Bunu, onlar gibi davrandığını göstermek için, kendisini daha kolay rahat bırakmalarına delil olsun diye söylemişti. Çünkü yaratılanlar arasında bilinen uygulama da böyledir; başka birini dininden veya mezhebinden çevirmek isteyen kişi, onun düşüncelerine uygun davranır, sonra onu ondan vazgeçirmeye çalışır; bu yol, istediği neticeyi elde etmek için ona muhalefet ve düşmanlık göstermekten daha iyi netice verir. Çünkü insana kendisiyle uyumlu olanın sözü, muhalifin sözünden daha çok tesir eder. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:90
Bunun üzerine diğerleri onu arkalarında bırakıp gittiler. Yani kendisini de götürmek istedikleri halde bunun üzerine Hz. İbrahim'i bırakıp işlerine gittiler.
İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı. Yani onların tanrı edindikleri ve ilâh adını verdikleri putların yanına gitti. Burada tanrıları sözünü onların inançlarından dolayı kullanmıştır, yoksa onlar ilâh değildir. Nitekim Hz. Müsâ (s.a.) da buna benzer bir söz söylemişti: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”"', yani sana göre tanrı olan şu putuna bak demek istemişti, yoksa o tanrı değildi. Niçin bir şeyler yemiyorsunuz, dedi. O sırada onların önüne yemek konulduğu için Hz. İbrahim niçin yemiyorsunuz demişti.
Saffat 37:91
Bunun üzerine diğerleri onu arkalarında bırakıp gittiler. Yani kendisini de götürmek istedikleri halde bunun üzerine Hz. İbrahim'i bırakıp işlerine gittiler.
İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı. Yani onların tanrı edindikleri ve ilâh adını verdikleri putların yanına gitti. Burada tanrıları sözünü onların inançlarından dolayı kullanmıştır, yoksa onlar ilâh değildir. Nitekim Hz. Müsâ (s.a.) da buna benzer bir söz söylemişti: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”"', yani sana göre tanrı olan şu putuna bak demek istemişti, yoksa o tanrı değildi. Niçin bir şeyler yemiyorsunuz, dedi. O sırada onların önüne yemek konulduğu için Hz. İbrahim niçin yemiyorsunuz demişti.
Saffat 37:92
Yani ihtiyaçlarınızı niçin söylemiyorsunuz? Yahut bu sözü, sizi kimin dövüp parçaladığını niçin söylemiyorsunuz, mânasında söylemiş gibidir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İbrahim getirilince, ‘Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın?” diye sordular. İbrâhim, ‘Hayır’ dedi, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!™" Bunu kendilerine kimin yaptığını sorun onlara. Bu sözle o, yemeğini yiyemeyen, konuşamayan ve kendisine zarar vermeye çalışana engel olamayan putlara tapmakla ne kadar akılsızca hareket ettiklerini göstermek istiyordu, bu söylenenleri yapmaya bile kâdir olmayanın âhirette size şefaat edeceklerini nasıl beklersiniz? diyordu. En doğrusunu Allah bilir. Şu ilâhi beyanda da bu husus belirtilmiştir: “İbrâhim, ‘Peki ama' dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut size fayda veya zarar verebiliyorlar mı?”12
Saffat 37:93
93. “Sonra onlara güçlü darbeler yi Ssi Yani döndü ve insanların yanına gitti. Buradaki “darben bil yemin” kelimelerine farklı mânalar verilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Yeminine uyduğunu göstermek için onların yanına gitmişti, çünkü o şöyle yemin etmişti: “Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!” En doğrusunu Allah bilir. Bazıları ise şöyle dedi: “Darben bil yemin” Sözü, kuvvetli vuruş anlamına gelir. El kelimesi kuvvet anlamında kullanıldığı gibi, sağ el mânasına gelen “yemin” kelimesi de burada güç-kuvvet anlamında kullanılmıştır. Bazıları ise şöyle söyledi: “Darben bil yemin” Ç Sözü, sağ eliyle vurdu demektir, nitekim insan işlerini çoğu kez sağ eliyle yapar.
94. “Diğerleri öfke içinde koşarak İbrahim'in yanına geldiler.”
Bu cümlenin zâhiri, Hz. İbrahim putları kırdığı ve yapacağını yaptığı sirada koşarak yanına geldiler mânasına gelir. Ancak başka bir âyette, Hz. İbrahim putların yanından ayrılıp gittikten sonra onların geldiğine işaret cden bir ifade RUS yer almaktadır, bu da aradan bir müddet geçtikten sonra olmuştu. (1Onların şöyle söyledikleri görülmez mi: “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir. Bazıları, “İbrâhim denen bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik dedi”. Eğer Hz. İbrahim putların yanında iken koşarak gelmiş olsalardı, tanrılarımıza bunu kim yaptı demeye ihtiyaç duymazlar, aksine bunu İbrahim yaptı, derlerdi. Hz. İbrahim'in de, “Hayır, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun”? demesinin anlamı olmazdı. En doğrusunu Allah bilir, “Yeziffün” kelimesine, bazıları yürüyerek gittiler mânasını, bazıları da koşarak gittiler anlamını verdi. Bu, Ebü Avsece'nin görüşüdür. Bu kelimenin aslı, insanın başına bir şey geldiğinde veya kendisine bir şey yapıldığında hızlı adımlarla yürümesi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:94
93. “Sonra onlara güçlü darbeler yi Ssi Yani döndü ve insanların yanına gitti. Buradaki “darben bil yemin” kelimelerine farklı mânalar verilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Yeminine uyduğunu göstermek için onların yanına gitmişti, çünkü o şöyle yemin etmişti: “Allah'a yemin ederim ki siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!” En doğrusunu Allah bilir. Bazıları ise şöyle dedi: “Darben bil yemin” Sözü, kuvvetli vuruş anlamına gelir. El kelimesi kuvvet anlamında kullanıldığı gibi, sağ el mânasına gelen “yemin” kelimesi de burada güç-kuvvet anlamında kullanılmıştır. Bazıları ise şöyle söyledi: “Darben bil yemin” Ç Sözü, sağ eliyle vurdu demektir, nitekim insan işlerini çoğu kez sağ eliyle yapar.
94. “Diğerleri öfke içinde koşarak İbrahim'in yanına geldiler.”
Bu cümlenin zâhiri, Hz. İbrahim putları kırdığı ve yapacağını yaptığı sirada koşarak yanına geldiler mânasına gelir. Ancak başka bir âyette, Hz. İbrahim putların yanından ayrılıp gittikten sonra onların geldiğine işaret cden bir ifade RUS yer almaktadır, bu da aradan bir müddet geçtikten sonra olmuştu. (1Onların şöyle söyledikleri görülmez mi: “Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zâlimlerden biridir. Bazıları, “İbrâhim denen bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik dedi”. Eğer Hz. İbrahim putların yanında iken koşarak gelmiş olsalardı, tanrılarımıza bunu kim yaptı demeye ihtiyaç duymazlar, aksine bunu İbrahim yaptı, derlerdi. Hz. İbrahim'in de, “Hayır, bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun”? demesinin anlamı olmazdı. En doğrusunu Allah bilir, “Yeziffün” kelimesine, bazıları yürüyerek gittiler mânasını, bazıları da koşarak gittiler anlamını verdi. Bu, Ebü Avsece'nin görüşüdür. Bu kelimenin aslı, insanın başına bir şey geldiğinde veya kendisine bir şey yapıldığında hızlı adımlarla yürümesi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:95
Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Âyet, kendi elleriyle yonttukları, sonra da onun fayda ve zarar vermeye kâdir olmadığını bildikleri halde kendilerine tanrı edindikleri putlara taptıklarından dolayı onları beyinsizce davranmakla suçlamaktadır. Başkalarına tapmak caiz olursa, onları yontana tapmak, yontulana tapmaktan daha evlâdır, çünkü yontanın fayda ve zarar vermeye gücü yetiyor, fakat yontulanın hiçbir şeye gücü yetmiyor. Daha uygun ve daha faydalı olmasına rağmen yontana tapmadığınıza göre, sizi ve fiillerinizi yaratana tapmayı bırakıp hiçbir şeye gücü yetmeyen yontulan putlara nasıl taparsınız?
Âlimlerimizden bazıları kulların fiillerini yaratmak konusunda bu âyeti da Allah yarattı. Mütezile de şöyle diyor: Bu âyet, kulların fiillerini yaratma meselesine işaret etmez, İbrahim aleyhisselâmın ne dediğini görmüyor mu: Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? [ ]Onlar yontma fiiline tapmıyorlardı, yontulana tapıyorlardı. Buna göre Allah onların fiillerini ve yaptıklarını yaratmamış, ancak yapılan o nesneyi yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bu konuda onlara başka bir açıdan daha uygun bir delil gösterilebilir; o da, Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı meâlindeki âyette yaratmayı kendine nispet etmesi, buna göre de üretilen o nesneyi kendisinin yaratmış olmasıdır, çünkü onlar ancak üretilen o nesneye tapıyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, üretilen o nesnenin Allah tarafından yaratıldığını haber vermektedir. Dolayısıyla bu durum, onların yapmış oldukları o fiilin yaratılmış olduğuna işaret eder. Bundan dolayı biz diyoruz ki: En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet, onların fiillerinin yaratıldığına işaret etmektedir, tıpkı şu beyanında ifade buyurduğu gibi: “Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever”. Tövbe eden ve temiz olan, ancak tövbe ettiği ve temiz olduğu için Allah tarafından sevilmekte, haddi aşan ise haddi aştığı için sevilmemektedir'”.
Buna göre de yapılmış olan şey, O'nun yarattığı fiille yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:96
Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Âyet, kendi elleriyle yonttukları, sonra da onun fayda ve zarar vermeye kâdir olmadığını bildikleri halde kendilerine tanrı edindikleri putlara taptıklarından dolayı onları beyinsizce davranmakla suçlamaktadır. Başkalarına tapmak caiz olursa, onları yontana tapmak, yontulana tapmaktan daha evlâdır, çünkü yontanın fayda ve zarar vermeye gücü yetiyor, fakat yontulanın hiçbir şeye gücü yetmiyor. Daha uygun ve daha faydalı olmasına rağmen yontana tapmadığınıza göre, sizi ve fiillerinizi yaratana tapmayı bırakıp hiçbir şeye gücü yetmeyen yontulan putlara nasıl taparsınız?
Âlimlerimizden bazıları kulların fiillerini yaratmak konusunda bu âyeti da Allah yarattı. Mütezile de şöyle diyor: Bu âyet, kulların fiillerini yaratma meselesine işaret etmez, İbrahim aleyhisselâmın ne dediğini görmüyor mu: Kendi ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? [ ]Onlar yontma fiiline tapmıyorlardı, yontulana tapıyorlardı. Buna göre Allah onların fiillerini ve yaptıklarını yaratmamış, ancak yapılan o nesneyi yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bu konuda onlara başka bir açıdan daha uygun bir delil gösterilebilir; o da, Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı meâlindeki âyette yaratmayı kendine nispet etmesi, buna göre de üretilen o nesneyi kendisinin yaratmış olmasıdır, çünkü onlar ancak üretilen o nesneye tapıyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, üretilen o nesnenin Allah tarafından yaratıldığını haber vermektedir. Dolayısıyla bu durum, onların yapmış oldukları o fiilin yaratılmış olduğuna işaret eder. Bundan dolayı biz diyoruz ki: En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet, onların fiillerinin yaratıldığına işaret etmektedir, tıpkı şu beyanında ifade buyurduğu gibi: “Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever”. Tövbe eden ve temiz olan, ancak tövbe ettiği ve temiz olduğu için Allah tarafından sevilmekte, haddi aşan ise haddi aştığı için sevilmemektedir'”.
Buna göre de yapılmış olan şey, O'nun yarattığı fiille yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:97
97. “Ötekiler, ‘Onun için bir yapı kurun ve (orada hazırlayacağınız) kuvvetli ateşe atın onu!” dediler.”
Ötekiler, “Onun için bir yapı kurum dediler. Sanki onlar birbirlerine şöyle diyorlardı: İçinde odun toplamak, o odunlarla büyük bir ateş yakmak ve sonra da onu cehenneme çevirmek için ona ait bir yapı kurun! Sonra İbrahimi o ateş cehennemine atın! “Cahim” kelimesinin “büyük ateş anlamına geldiğini daha önce söylemiştik',
Saffat 37:98
Yani biz onları helâk ettik. Müfessirler şöyle derler: Cenâb-ı Hak onları helâk edinceye kadar kendilerine bir şey göstermedi. En doğrusunu Allah bilir ya, sözünü ettiğimiz husus, sanki onlar İbrahim aleyhisselâmı helâk etmek istediler, fakat kendileri helâk edilenlerden oldular anlamına gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:99
99. “İbrahim, ‘Ben Rabb'ime gidiyorum dedi, O bana yol gösterecekBazıları şöyle dedi: Ben Rabb'ime gidiyorum sözü, ben âhirete kendi kalbimle, amelimle ve niyetimle gidiyorum anlamına gelir. Rabb'imin bana emrettiği yere veya izin verdiği yere gidiyorum mânasına da gelebilir, bundan maksat da Bâbilden Sama hicret etmektir'”, Yahut Rabb'imin rızasının olduğu yere veya Rabbime itaat edebileceğim yere gidiyorum anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. O bana yol gösterecektir, yani Rabb'im beni kavmimin bana yaptıklarımdan kurtaracaktır. Bazıları bu cümleye, Rabb'im bana hangi voldan gideceğimi gösterecektir mânasını verdi. Böyle bir anlam vermek de mümkündür, nitekim Müsâ aleyhisselâm da Medyene doğru yöneldiğinde şöyle demişti: “Umarım Rabb'im bana doğru yolu buldurur”. Buna göre İbrahim aleyhisselâmın O bana yol gösterecektir sözü, Rabb'imin emrettiği yere gitmek için bana yol gösterecektir mânasına gelir, yani ben yöneldiğim cihete Rabbimin emri ile yöneldim, O bana yol gösterecektir. En doğrusunu Allahı bilir. Bazıları bu cümleye Rabb'im bana kendi dininin yolunu gösterecektir manasını verdi. Bu, Allah'ın dinine teslim olmak için yaratılanlar tarafından yapılan ilk hicret idi. Hafsa'nın mushafında âyet şu şekildedir: “İnni muhâcirun ilâ Rabbi seyehdin”, yani ben Rabbime hicret edeceğim ve O bana yolumu gösterecek. En doğrusunu Allah bilir.
100. “Rabbim! Bana iyilerden olacak bir si ver!”
Sanki Hz. İbrahim şöyle demektedir: Rabb'im bana bir çocuk ver ve onu salihlerden eyle! Bunun delili, Hz. İbrahim'in bir çocukla müjdelenmesidir. Onun isteği üzerine kendisine bir çocuk müjdelenmesi, onun çocuk istediğine işaret eder. Sonra bu âyet, Allah'tan erkek çocuk istemenin caiz olduğunu da göstermektedir. Ancak Hz. İbrahim çocuğu salih ve temiz olmak şartıyla istemişti, tıpkı diğer peygamberlerin istediği gibi. İbrahim aleyhisselâm böyle bir çocuk istemiş ve şöyle demişti: Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlat ver! Zekeriyya aleyhisselâm da şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bana tarafından PER temiz bir nesil ihsan eyle!” Onlar, böyle dua etmelerinden dolayı Cenâb-ı Hak tarafından övülmektedirler: “Onlar, ‘Ey Rabb'imiz” derler, bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet; bizi günahtan sakınanlara öncü yapı"ın Rabbinden çocuk isteyen herkesin, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun, peygamberlerin istedikleri şartlarla istemesi gerekir. Bu şarta uyarak Allah'tan çocuk istemek, Aziz ve Celil olan Allah için istemek, O'nun emrini yerine getirmesi ve O'na kulluk yapması için istemek anlamına gelir, yoksa kendi zevkini tatmin etmesi ve dünyada mutlu olması için istemek anlamına gelmez. “Ey Rabb'imiz! Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet!”! meâlindeki âyet ise iki anlama gelir. Birincisi, bize gözlerimizi aydınlatacak eşler ve çocuklar bahşet mânasına gelir. İkincisi de, Zekeriyya aleyhisselâmın “Bana temiz bir nesil” dediği gibi bize eşlerimizden, çocuklarımızdan ve soyumuzdan gözlerimizi aydınlatacak nesiller bahşet anlamına gelir.
Sonra bu âyet, çocuğun, Cenâb-ı Hakk'ın insanlara bir lütfu ve ihsanı olduğuna işaret eder. Bunda dolayı Zekeriyya aleyhisselâm “Temiz bir nesil” demiş, Cenâb-ı Hak da, “Allah dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder” buyurmuştu. En doğrusunu Allah bilir ya, daha önce söylediğimiz gibi!” çocuk Allah'tan gelen bir hediyedir.
Saffat 37:100
99. “İbrahim, ‘Ben Rabb'ime gidiyorum dedi, O bana yol gösterecekBazıları şöyle dedi: Ben Rabb'ime gidiyorum sözü, ben âhirete kendi kalbimle, amelimle ve niyetimle gidiyorum anlamına gelir. Rabb'imin bana emrettiği yere veya izin verdiği yere gidiyorum mânasına da gelebilir, bundan maksat da Bâbilden Sama hicret etmektir'”, Yahut Rabb'imin rızasının olduğu yere veya Rabbime itaat edebileceğim yere gidiyorum anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. O bana yol gösterecektir, yani Rabb'im beni kavmimin bana yaptıklarımdan kurtaracaktır. Bazıları bu cümleye, Rabb'im bana hangi voldan gideceğimi gösterecektir mânasını verdi. Böyle bir anlam vermek de mümkündür, nitekim Müsâ aleyhisselâm da Medyene doğru yöneldiğinde şöyle demişti: “Umarım Rabb'im bana doğru yolu buldurur”. Buna göre İbrahim aleyhisselâmın O bana yol gösterecektir sözü, Rabb'imin emrettiği yere gitmek için bana yol gösterecektir mânasına gelir, yani ben yöneldiğim cihete Rabbimin emri ile yöneldim, O bana yol gösterecektir. En doğrusunu Allahı bilir. Bazıları bu cümleye Rabb'im bana kendi dininin yolunu gösterecektir manasını verdi. Bu, Allah'ın dinine teslim olmak için yaratılanlar tarafından yapılan ilk hicret idi. Hafsa'nın mushafında âyet şu şekildedir: “İnni muhâcirun ilâ Rabbi seyehdin”, yani ben Rabbime hicret edeceğim ve O bana yolumu gösterecek. En doğrusunu Allah bilir.
100. “Rabbim! Bana iyilerden olacak bir si ver!”
Sanki Hz. İbrahim şöyle demektedir: Rabb'im bana bir çocuk ver ve onu salihlerden eyle! Bunun delili, Hz. İbrahim'in bir çocukla müjdelenmesidir. Onun isteği üzerine kendisine bir çocuk müjdelenmesi, onun çocuk istediğine işaret eder. Sonra bu âyet, Allah'tan erkek çocuk istemenin caiz olduğunu da göstermektedir. Ancak Hz. İbrahim çocuğu salih ve temiz olmak şartıyla istemişti, tıpkı diğer peygamberlerin istediği gibi. İbrahim aleyhisselâm böyle bir çocuk istemiş ve şöyle demişti: Rabbim! Bana iyilerden olacak bir evlat ver! Zekeriyya aleyhisselâm da şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bana tarafından PER temiz bir nesil ihsan eyle!” Onlar, böyle dua etmelerinden dolayı Cenâb-ı Hak tarafından övülmektedirler: “Onlar, ‘Ey Rabb'imiz” derler, bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet; bizi günahtan sakınanlara öncü yapı"ın Rabbinden çocuk isteyen herkesin, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun, peygamberlerin istedikleri şartlarla istemesi gerekir. Bu şarta uyarak Allah'tan çocuk istemek, Aziz ve Celil olan Allah için istemek, O'nun emrini yerine getirmesi ve O'na kulluk yapması için istemek anlamına gelir, yoksa kendi zevkini tatmin etmesi ve dünyada mutlu olması için istemek anlamına gelmez. “Ey Rabb'imiz! Bize mutluluk getirecek eşler ve çocuklar bahşet!”! meâlindeki âyet ise iki anlama gelir. Birincisi, bize gözlerimizi aydınlatacak eşler ve çocuklar bahşet mânasına gelir. İkincisi de, Zekeriyya aleyhisselâmın “Bana temiz bir nesil” dediği gibi bize eşlerimizden, çocuklarımızdan ve soyumuzdan gözlerimizi aydınlatacak nesiller bahşet anlamına gelir.
Sonra bu âyet, çocuğun, Cenâb-ı Hakk'ın insanlara bir lütfu ve ihsanı olduğuna işaret eder. Bunda dolayı Zekeriyya aleyhisselâm “Temiz bir nesil” demiş, Cenâb-ı Hak da, “Allah dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder” buyurmuştu. En doğrusunu Allah bilir ya, daha önce söylediğimiz gibi!” çocuk Allah'tan gelen bir hediyedir.
Saffat 37:101
Çocuk dünyaya geldiğinde onun hilim ile (akıllı ve edepli olmakla) nitelemesi ihtimali yoktur, ancak Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Kendisini, imtihan çağına geldiğinde amellerle, emir ve yasaklarla halim (akıllı ve edepli) bir çocuk sahibi olmakla müjdeledik. Yani imtihan edilecek yaşa geldiğinde, imtihan edildiği hususlarda akıllı ve edepli olacak bir çocuk müjdeledik. Katâde şöyle dedi: Aziz ve Celil olan Allah, Hz. İbrahim ile ona müjdelediği çocuktan başka hiç kimseden halim (akıllı ve edepli) olmakla bahsetmemiş ve onu bununla tavsif etmemiştir". En doğrusunu Allahı bilir.
Saffat 37:102
(Hz. İbrahim'in Hz. ÍsmàiPi Kurban Etmesi] Çocuk, babasıyla beraber iş güç tutacak yaşa gelince. Yani kendisine emredileni yapabilecek güce ulaştığında ve babasıyla birlikte yol yürüyebilecek, yani hicret edebilecek yaşa geldiğinde... Bazıları bu cümleyi şöyle yorumladı: Çalışacak ve imtihan edilecek yaşa geldiğinde. Babası ona dedi ki: Yavrucuğum, rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin? Buradaki “terâ” fiili üstünlü ve ötreli olarak okunmuştur!”. Bu âyet, nebilerin ve resüllerin gördükleri rüyaların hak olduğunu gösterir, onlar açık gözle görülen olaylar gibidir. Görmez misin ki Hz. İbrahim, insanı kesmenin ve öldürmenin haram olduğunu bildiği halde, çocuğuna; rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm deyince, oğlu da, sana buyurulanı yap demişti. Eğer gördüğü rüya emir olmasaydı, oğlu, sana buyurulanı yap demezdi. Hz. İbrahim de insanı kesmenin ve öldürmeD Taberi, Càmi'u'l-beyån, XIX, 578; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 428.
nin, hatta böyle bir şeye yeltenmenin bile haram olduğunu bildiği halde rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm diye konuşmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Sonra oğlunun, babasına; Babacığım! Sana buyurulanı yap; inşaallah beni sabredenlerden biri olarak bulacaksın demesi, Allah tarafından bir şeyi yapmakla emredilen herkesin, emredildiği fiili yapmasını Cenâb-ı Hakk'ın istediği anlamına gelmediğine işaret eder; çünkü oğlu, inşallah (Allah dilerse) kendisini sabredenlerden bulacağını söylemektedir. İbrahim'in kesmekle emrolunduğunu söylemiştik. O, kesmekle emrolunduğuna göre, öbürü de kesilmeye dayanmakla ve sabırsızlık göstermemekle emrolunmuştu. Fakat inşallah sabredenlerden olacağını haber vermektedir. Bu durum, Allah tarafından bir şeyi yapmakla emredilen herkesin bu fiili yapmasını dilemediğine işaret eder. Ancak onu yapmayı, o fiili tercih edeceğini ve onu yapacağını bildiği kişiden ister. Yapmayacağını bildiği kişiden o fiili istemesi caiz değildir. Hz. Müsâ'nın şu sözü de aynı mânaya gelir: “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam”, Bu âyetler, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Allah bir kimseye bir şeyi yapmasını emrettiğinde, emrettiği fiili yapmasını ondan dilemiştir, fakat insan kendisi dilemediği için onu yapmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Onların görüşlerinin yanlış olduğunu çeşitli yerlerde dile getirdik. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:103
Burada teslim olunca anlamına gelen “eslemâ” kelimesi, Cenâb-ı Hakk'ın her ikisine emrettiğini, yani biri kesmeye, öbürü de rıza ve itaat gösterip teslim oldukları zaman anlamına gelir. Yahut babası oğlunu, oğlu da kendisini Allah'a teslim etti anlamına gelir. Aslında her ikisi de kendilerini Allah'ın emrine teslim etmişler ve O'na itaat göstermişlerdi. Babası onu yüzüstü yatırdı. Yani babası onu yere serdi ve yüzükoyun yatırdı. İnsanın kesmek istediği koyun ve benzeri hayvanları yan tarafına yatırdığı gibi, Hz. İbrahim oğlunu yan tarafına yatırmadı, onu yüzükoyun yatırdı. En doğrusunu Allah bilir ya, o, Allah'ın emrini infaz etmeyi ve emrolunduğu şeyi yerine getirmeyi isteyince, hayvanları keserken yan üstü yatırdıkları gibi oğlunu da yan üstü yatırsaydı, 196 TEYİLÂATULMUR'ÂN TERCUME Sİ bakacak ve belki de kesen kişi azıyarak kesinet her ikisi birbirlerinin yuzune andığı için itaatten vazyeçrcekt abu mü ten vazgeçecek, kesilen de cam y fessirlerin söylediği gibi; çocuk, 117. İbrahimie öyle yapmasını #ylermiş ve n da söylenen şekilde yapmıştı. En doğrusunu Allah bilir, MIP AİN İZİN İNİ ONLY Oy! ça U52355 kaJ geze Hor IMO ağ o
Saffat 37:104
104. “Ey İbrahim! diye ona seslendik;”
105. “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. İşte iyileri biz büyle ödül lendiririz.”
Saffat 37:105
104. “Ey İbrahim! diye ona seslendik;”
105. “Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. İşte iyileri biz büyle ödül lendiririz.”
Saffat 37:106
Ey İbrahim! diye ona seslendik; tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Bu âyeti de Mütezile'ye delil göstermek mümkündür. Onlar şöyle diyorlar: Aziz ve Celil olan Allah, birine bir şeyi emrettiği zaman, o fiilin emrettiği vekil. de yapılmasını irade etmiş olması mümkündür, Biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, emrettiği fiilin gayrısını murat etmiş olması da caizdir, yapacağını ve tercih edeceğini bildiği fiilin olmasını murat etmiş olabilir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: Ey İbrahim! Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Cenâb-ı Hak, Hz. Ibrahim: kesmesini emretmekle, gerçekten evladını kesme fiilini murat etmemiştir. Eğer Allah emrettiği şeyin yapılmasını murat etmiş olsaydı, Hz. İbrahim'in rüyasını gerçekleştirdiğini söylemezdi. Dolayısıyla bu, kesme emrinin gerçekleşmesi mânasında değildi. Fakat onlar diyorlar ki: Kesine ernri, ancak koçun kesilmesiyle gerçekleşmiştir, Allah bunu murat etmiş ve iradesi de gerçekleşmişti. Bu, bizim söylediğimize karşılık olsun diye onların buldukları bir çarpıtmadır. Fakat biz diyoruz ki: Kesme emri, koçu kesmekle ilgili değil, bizzat çocuğu kesmekle ilgilidir. Bunun çeşitli delilleri vardır. Birincisi, Hz. İbrahim'in sözüdür: “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm”. Ayrıca oğlunun buna verdiği cevaptır: “Babacığım! Sana buyurulanı yap!” Eğer biz Allah'tan gelen o kesme emrinin, gerçekten çocuğu kesmek anlamına gelmediğini soyleyecek olursak, onların söyledikleri bu sözde, ayrıca Allahın emrinde ve Allah'ın onları teslim olmakla isimlendirmesinde, her ikisini cahillikle itham etmiş oluruz. Biz onları asla cehaletle itham etmeyiz!” Dolayısıyla buradaki emir, onların söylediği gibi koçu kesmek değil, hakiki mânada çocuğu kesmek hakkında idi. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun Hz. İbrahim ve oğlu, yaptıkları şeyden dolayı övülmüşlerdi, kendilerinden sitâyişle bahsedilmişti: Bu, oğlunu kesmek üzere yere yatırmasından, öbürü de arzu ile ve itaatle kendini teslim etmesinden... Şayet Allah'tan onlara verilen emir, yere yatırmak ve itaatle teslim olmaktan başka bir şey için olsaydı, o zaman onların bu yaptıklarında övgüye, methe ve iftihar edilmeye değer fazla bir şey olmazdı. Çünkü onlardan biri sadece oğlunu yere yatırmış, öbürü de sadece itaat göstermişti. Fakat onlar bu yaptıklarından dolayı övüldüklerine ve bunun kıyâmete kadar büyük bir iftihar vesilesi olarak gösterildiğine göre, hatta Cenâb-ı Hakk'ın birine Zebihullah (Allah'ın kurbanlığı), diğerine de “Ahde vefa örneği İbrahim”! meâlindeki âyette buyurduğu gibi Vefiyyullah (Allah'ın emrine vefa gösteren) adını vermiş olması, âyetteki kesme emrinin hakiki mânada çocuğu kesmekle ilgili olduğunu gösterir. Üçüncüsü, âyette ona bedel olarak bir kurbanlık gönderildiğinin belirtilmiş olmasıdır. Allah şöyle buyurmuştur: Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Eğer âyetteki emirden maksat çocuğu değil de koçu kesmek olsaydı, koçun bedel olarak gönderilmesinin anlamı olmazdı. Çünkü bedel lafzı ancak, bir şeyi değiştirmek ve bir şeyin yerine başka bir şeyi koymak mânasında kullanılır. Bu da bizim söylediğimize delildir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat âyet-i kerimede belirtildiği üzere babası onu yere serip yüzüstü yatırınca, o fiili yerine getirmeleri engellenmişti, yoksa rivayet edildiği üzere bıçağı boynuna sürdüğü halde kesmediği belirtildiğine göre onlar Allah'ın emrini terketmiş değillerdi. Herhangi bir fiili yapmakla emrolunan, sonra emredildiği o fiili yapmasına engel olunan ve emredildiği fiille arasına engel konulan biri, o emri terketmiş olmaz, o kişinin emri terketmekle nitelenmesi de doğru olmaz. Bundan dolayı mesele âyette belirtildiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
[İsmâil'e Bedel Kurbanlık Verilmesi ve Fıkhi Hükümler]
Âlimlerimizin bu âyeti çeşitli meseleler için delil olarak kullanmaları da mümkündür: Birincisi, kadın kendisini kocasına teslim eder ve kocasının da onunla birlikte olmasını engelleyecek bir engeli bulunmazsa, kocanın, karısının nefsine tam anlamıyla sahip olması gerçekleşmiş sayılır ve bundan dolayı mehirin tamamını vermesi, boşanma halinde de kadının iddet beklemesi gerekir. Kocası kendisiyle ilişkide bulunmasa bile onun bundan başka yapacagı bir şey yoktur. İkincisi, kendisinde emanet mal bulunan biri, onu sahibine teslim ettiği ve sahibi onu alma gücüne sahip olduğunda malın sorumluluğundan çıkar, öbürü mala sahip çıkmamış ve eliyle teslim almamış olsa da malı kendisine teslim etmiş sayılır. [ ] Üçüncüsü, satıcı malı müşteriye teslim edip aradan çekildiğinde, malı ona vermiş sayılır, müşteri malı eline almasa da kaybı halinde satıcı onu tazmin etmek zorunda değildir. Bu âyetler, bunun gibi sayılamayacak kadar pek çok meseleye delil olur. Çünkü onların elinden yapabilecekleri o işin dışında bir şey gelmez.
Ey İbrahim! diye ona seslendik; tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Bu söz şayet koç kesildikten sonra söylenmiş ise, o zaman [Hanefi] âlimlerimizin söylediğine delil olur; nitekim Ebü Hanife (rahimehullah) şunu söylemektedir: Çocuğunu kesmeyi kendine vacip kılan biri, bir kurbanlık kesmekle sorumluluktan kurtulur, çünkü Allah Hz. İbrahime koçu kesmekle rüyasını gerçekleştirdiğini haber vermektedir. Buna göre onun sadece bir kurbanlık kesmesi yeterlidir, başka bir şeye gerek yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Rüyanı gerçekleştirmiş oldun sözü eğer kurbanlığı kesmeden önce, Hz. İbrahim'in çocuğunu yere yatırdığı ve çocuk da kendisini teslim ettiği sırada söylenmişse, o zaman yukarıda söylediğimiz gibi onun kendisini teslim etmenin karşılığı olarak başka bir şey gelmiş demektir, çünkü o emri terketmiş degil, emri yerine getirmesine engel olunmuştur.
Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Hz. İbrahime verilen çocuğunu kesme emri, büyük bir imtihandı. Bazı müfessirler bu âyeti şöyle yorumladılar: Bedel olarak İbrahim aleyhisselâma gönderilen o kurbanlık büyük bir nimetti.
Bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Bu kurbanlıktan maksat koçtur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Cenâb-ı Hak onu büyük diye niteledi, çünkü o cennette kırk mevsim otlamıştı. Bazıları da, o bünyesi itibariyle büyük idi dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: “Zibh” (asis) kelimesi, koç ve kesilen canlılar için kullanılır. “Zebh” ise, mastardır. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür'”, Ebü Avsece de şöyle dedi: “Zebh” kelimesi fiildir ve ikisi de aynı anlama gelir. İbn Kuteybe, bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı diye tercüme edilen “el-belâu'l-mubin” cümlesine açık ve büyük bir ihsandı anlamını verdi.
---
Dipnotlar:
“Söyledikleri sözde, aralarında geçen konuşmalarda, birinin kesmek, diğerinin de sabretmekle ilgili olarak Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere inanmak konusunda her ikisini de cehaletle itham etmiş oluruz. Hiç kimsenin peygamberleri herhangi bir şeyle itham etmesi caiz değildir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, Veliyyüddin, nr. 426, vr. 29b).
Saffat 37:107
Ey İbrahim! diye ona seslendik; tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Bu âyeti de Mütezile'ye delil göstermek mümkündür. Onlar şöyle diyorlar: Aziz ve Celil olan Allah, birine bir şeyi emrettiği zaman, o fiilin emrettiği vekil. de yapılmasını irade etmiş olması mümkündür, Biz diyoruz ki: Cenâb-ı Hak, emrettiği fiilin gayrısını murat etmiş olması da caizdir, yapacağını ve tercih edeceğini bildiği fiilin olmasını murat etmiş olabilir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: Ey İbrahim! Tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Cenâb-ı Hak, Hz. Ibrahim: kesmesini emretmekle, gerçekten evladını kesme fiilini murat etmemiştir. Eğer Allah emrettiği şeyin yapılmasını murat etmiş olsaydı, Hz. İbrahim'in rüyasını gerçekleştirdiğini söylemezdi. Dolayısıyla bu, kesme emrinin gerçekleşmesi mânasında değildi. Fakat onlar diyorlar ki: Kesine ernri, ancak koçun kesilmesiyle gerçekleşmiştir, Allah bunu murat etmiş ve iradesi de gerçekleşmişti. Bu, bizim söylediğimize karşılık olsun diye onların buldukları bir çarpıtmadır. Fakat biz diyoruz ki: Kesme emri, koçu kesmekle ilgili değil, bizzat çocuğu kesmekle ilgilidir. Bunun çeşitli delilleri vardır. Birincisi, Hz. İbrahim'in sözüdür: “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm”. Ayrıca oğlunun buna verdiği cevaptır: “Babacığım! Sana buyurulanı yap!” Eğer biz Allah'tan gelen o kesme emrinin, gerçekten çocuğu kesmek anlamına gelmediğini soyleyecek olursak, onların söyledikleri bu sözde, ayrıca Allahın emrinde ve Allah'ın onları teslim olmakla isimlendirmesinde, her ikisini cahillikle itham etmiş oluruz. Biz onları asla cehaletle itham etmeyiz!” Dolayısıyla buradaki emir, onların söylediği gibi koçu kesmek değil, hakiki mânada çocuğu kesmek hakkında idi. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun Hz. İbrahim ve oğlu, yaptıkları şeyden dolayı övülmüşlerdi, kendilerinden sitâyişle bahsedilmişti: Bu, oğlunu kesmek üzere yere yatırmasından, öbürü de arzu ile ve itaatle kendini teslim etmesinden... Şayet Allah'tan onlara verilen emir, yere yatırmak ve itaatle teslim olmaktan başka bir şey için olsaydı, o zaman onların bu yaptıklarında övgüye, methe ve iftihar edilmeye değer fazla bir şey olmazdı. Çünkü onlardan biri sadece oğlunu yere yatırmış, öbürü de sadece itaat göstermişti. Fakat onlar bu yaptıklarından dolayı övüldüklerine ve bunun kıyâmete kadar büyük bir iftihar vesilesi olarak gösterildiğine göre, hatta Cenâb-ı Hakk'ın birine Zebihullah (Allah'ın kurbanlığı), diğerine de “Ahde vefa örneği İbrahim”! meâlindeki âyette buyurduğu gibi Vefiyyullah (Allah'ın emrine vefa gösteren) adını vermiş olması, âyetteki kesme emrinin hakiki mânada çocuğu kesmekle ilgili olduğunu gösterir. Üçüncüsü, âyette ona bedel olarak bir kurbanlık gönderildiğinin belirtilmiş olmasıdır. Allah şöyle buyurmuştur: Biz, (oğlunun canına) bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Eğer âyetteki emirden maksat çocuğu değil de koçu kesmek olsaydı, koçun bedel olarak gönderilmesinin anlamı olmazdı. Çünkü bedel lafzı ancak, bir şeyi değiştirmek ve bir şeyin yerine başka bir şeyi koymak mânasında kullanılır. Bu da bizim söylediğimize delildir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat âyet-i kerimede belirtildiği üzere babası onu yere serip yüzüstü yatırınca, o fiili yerine getirmeleri engellenmişti, yoksa rivayet edildiği üzere bıçağı boynuna sürdüğü halde kesmediği belirtildiğine göre onlar Allah'ın emrini terketmiş değillerdi. Herhangi bir fiili yapmakla emrolunan, sonra emredildiği o fiili yapmasına engel olunan ve emredildiği fiille arasına engel konulan biri, o emri terketmiş olmaz, o kişinin emri terketmekle nitelenmesi de doğru olmaz. Bundan dolayı mesele âyette belirtildiği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
[İsmâil'e Bedel Kurbanlık Verilmesi ve Fıkhi Hükümler]
Âlimlerimizin bu âyeti çeşitli meseleler için delil olarak kullanmaları da mümkündür: Birincisi, kadın kendisini kocasına teslim eder ve kocasının da onunla birlikte olmasını engelleyecek bir engeli bulunmazsa, kocanın, karısının nefsine tam anlamıyla sahip olması gerçekleşmiş sayılır ve bundan dolayı mehirin tamamını vermesi, boşanma halinde de kadının iddet beklemesi gerekir. Kocası kendisiyle ilişkide bulunmasa bile onun bundan başka yapacagı bir şey yoktur. İkincisi, kendisinde emanet mal bulunan biri, onu sahibine teslim ettiği ve sahibi onu alma gücüne sahip olduğunda malın sorumluluğundan çıkar, öbürü mala sahip çıkmamış ve eliyle teslim almamış olsa da malı kendisine teslim etmiş sayılır. [ ] Üçüncüsü, satıcı malı müşteriye teslim edip aradan çekildiğinde, malı ona vermiş sayılır, müşteri malı eline almasa da kaybı halinde satıcı onu tazmin etmek zorunda değildir. Bu âyetler, bunun gibi sayılamayacak kadar pek çok meseleye delil olur. Çünkü onların elinden yapabilecekleri o işin dışında bir şey gelmez.
Ey İbrahim! diye ona seslendik; tamam, rüyanı gerçekleştirmiş oldun. Bu söz şayet koç kesildikten sonra söylenmiş ise, o zaman [Hanefi] âlimlerimizin söylediğine delil olur; nitekim Ebü Hanife (rahimehullah) şunu söylemektedir: Çocuğunu kesmeyi kendine vacip kılan biri, bir kurbanlık kesmekle sorumluluktan kurtulur, çünkü Allah Hz. İbrahime koçu kesmekle rüyasını gerçekleştirdiğini haber vermektedir. Buna göre onun sadece bir kurbanlık kesmesi yeterlidir, başka bir şeye gerek yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Rüyanı gerçekleştirmiş oldun sözü eğer kurbanlığı kesmeden önce, Hz. İbrahim'in çocuğunu yere yatırdığı ve çocuk da kendisini teslim ettiği sırada söylenmişse, o zaman yukarıda söylediğimiz gibi onun kendisini teslim etmenin karşılığı olarak başka bir şey gelmiş demektir, çünkü o emri terketmiş degil, emri yerine getirmesine engel olunmuştur.
Bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı. Hz. İbrahime verilen çocuğunu kesme emri, büyük bir imtihandı. Bazı müfessirler bu âyeti şöyle yorumladılar: Bedel olarak İbrahim aleyhisselâma gönderilen o kurbanlık büyük bir nimetti.
Bedel olarak ona iri bir kurbanlık verdik. Bu kurbanlıktan maksat koçtur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Cenâb-ı Hak onu büyük diye niteledi, çünkü o cennette kırk mevsim otlamıştı. Bazıları da, o bünyesi itibariyle büyük idi dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: “Zibh” (asis) kelimesi, koç ve kesilen canlılar için kullanılır. “Zebh” ise, mastardır. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür'”, Ebü Avsece de şöyle dedi: “Zebh” kelimesi fiildir ve ikisi de aynı anlama gelir. İbn Kuteybe, bu, kesinlikle apaçık bir imtihandı diye tercüme edilen “el-belâu'l-mubin” cümlesine açık ve büyük bir ihsandı anlamını verdi.
---
Dipnotlar:
“Söyledikleri sözde, aralarında geçen konuşmalarda, birinin kesmek, diğerinin de sabretmekle ilgili olarak Allah'ın kendilerine emrettiği şeylere inanmak konusunda her ikisini de cehaletle itham etmiş oluruz. Hiç kimsenin peygamberleri herhangi bir şeyle itham etmesi caiz değildir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, Veliyyüddin, nr. 426, vr. 29b).
Saffat 37:108
[Selâm Vermek]
Sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Müfessirler bu âyete güzel övgüyü devam ettirdik mânasını verdiler. Bu âyetle, hemen arkasından gelen âyetteki selâm kelimesinin kastedilmiş olması da mümkündür, [ ]çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İbrahime selâm olsun! Cenâb-ı Hak ona ve bütün peygamberlere selâm göndermemiz için bunu sonraki nesillerde devam ettirmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun!” Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Bütün nebilere ve resüllere selâm ve senâ göndermemiz bize emredilmiştir”, Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Allahım! Muhammede ve Muhammed'in ailesine de salât selâm eyle!” Bütün peygamberler birbiriyle aynı milletten oldukları gibi hepsi birbiriyle aynı ailedendir. Yahut bu selâm, Allah'tan onlara verilen her türlü korkudan emin olmak ve her nevi çirkinlikten salim olmak anlamındadır.
142 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 374.
İyileri işte böyle ödüllendiririz. Yani iyi olan her insanı biz böyle mükğfatlandırırız, yani sonraki nesillerde onun hakkında selâmı ve güzel övgüyü devam ettiririz. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:109
[Selâm Vermek]
Sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Müfessirler bu âyete güzel övgüyü devam ettirdik mânasını verdiler. Bu âyetle, hemen arkasından gelen âyetteki selâm kelimesinin kastedilmiş olması da mümkündür, [ ]çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İbrahime selâm olsun! Cenâb-ı Hak ona ve bütün peygamberlere selâm göndermemiz için bunu sonraki nesillerde devam ettirmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun!” Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Bütün nebilere ve resüllere selâm ve senâ göndermemiz bize emredilmiştir”, Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Allahım! Muhammede ve Muhammed'in ailesine de salât selâm eyle!” Bütün peygamberler birbiriyle aynı milletten oldukları gibi hepsi birbiriyle aynı ailedendir. Yahut bu selâm, Allah'tan onlara verilen her türlü korkudan emin olmak ve her nevi çirkinlikten salim olmak anlamındadır.
142 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 374.
İyileri işte böyle ödüllendiririz. Yani iyi olan her insanı biz böyle mükğfatlandırırız, yani sonraki nesillerde onun hakkında selâmı ve güzel övgüyü devam ettiririz. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:110
[Selâm Vermek]
Sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Müfessirler bu âyete güzel övgüyü devam ettirdik mânasını verdiler. Bu âyetle, hemen arkasından gelen âyetteki selâm kelimesinin kastedilmiş olması da mümkündür, [ ]çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: İbrahime selâm olsun! Cenâb-ı Hak ona ve bütün peygamberlere selâm göndermemiz için bunu sonraki nesillerde devam ettirmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun!” Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: “Bütün nebilere ve resüllere selâm ve senâ göndermemiz bize emredilmiştir”, Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Allahım! Muhammede ve Muhammed'in ailesine de salât selâm eyle!” Bütün peygamberler birbiriyle aynı milletten oldukları gibi hepsi birbiriyle aynı ailedendir. Yahut bu selâm, Allah'tan onlara verilen her türlü korkudan emin olmak ve her nevi çirkinlikten salim olmak anlamındadır.
142 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 374.
İyileri işte böyle ödüllendiririz. Yani iyi olan her insanı biz böyle mükğfatlandırırız, yani sonraki nesillerde onun hakkında selâmı ve güzel övgüyü devam ettiririz. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:111
111. Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı,”
Bu ilâhi beyan, farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Hz. İbrahim henüz kendisine vahiy verilmeden ve peygamber olarak gönderilmeden önce de mümin kullarımızdandı. İkincisi, o, sözünde, fiilinde ve verilen görevleri yerine getirmekte imana hakkıyla lâyık olan mümin kullarımızdandı. Üçüncüsü, o, Muhammed aleyhisselâma inanan mümin kullarımızdandı. Bütün peygamberler birbirlerini tasdik eder ve birbirlerine inanırlar. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:112
Hz. İbrahim, “Bana iyilerden olacak bir evlat ver” diyerek Rabb'inden bir erkek çocuk istemişti. Allah da duasını kabul etti ve âyette belirtildiği gibi ona bir çocuk vereceğini müjdeledi, sonra da o çocuğun iyi insanlardan seçilmiş bir peygamber olacağını haber verdi. Jİyi insanlardan (seçilmiş) bir peygamber cümlesinin, geçmişteki iyi insanlardan seçilmiş bir peygamber mânasına gelmesi muhtemeldir. Nitekim Hz. İbrahim duasında Rabb'ine “Beni iyi kulların arasına kat” diye niyaz ediyordu. Cenâb-ı Hak da âyette o çocuğu peygamberlerden biri yapacağını söylemektedir: “Bu da önceki uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır”, Âyette sözü edilen müjdenin, istediği çocuğun doğumu ile ilgili olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hakk'ın onun peygamber olacağını bildirmekle yahut her ikisiyle, yani hem çocuğu olacağını ve hem de onun peygamber olacağını bildirmekle müjdelemiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
xl er a”
Saffat 37:113
Ona ve İshak'a bereketler indirdik. Buradaki bereket kelimesi, sürekli artan ve gelişen her türlü hayrın adıdır. Bereket, hiç yorulmadan ihsan edilen her şey diye de tanımlanmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Onların soyu içinde iyisi bulunduğu gibi açıkça kendine kötülük edeni de olacaktı. Yani onun soyundan mümin olan ve peygamberleri tasdik edenler geleceği gibi kendine kötülük eden, yani kâfir olanlar da gelecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahime “Ben seni insanlara önder yapacağım” buyurmuş, Hz. İbrahim, “Soyumdan da” diye eklemişti, bu talebe Allah da “Vâdim zâlimleri kapsamaz” diye karşılık vermişti. Burada Cenâb-ı Hak, açıklamaya çalıştığımız âyette görüldüğü üzere onun soyundan gelenler arasında iyilerin, yani müminlerin bulunacağını belirttiği gibi, Allah'ın vâdini kapsamayan kişilerin de bulunacağını haber vermektedir. Yahut bu âyet, insanlara iyilik yapan ve kendi nefsine kötülük yapan anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra Hz. İbrahim'in kurban etmek istediği çocuğunun kim olduğu konusunda farklı rivayetler vardır. Eğer sahih ise, Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen bir hadise göre, “Kurbanlık, İshak'tır”. Yine rivayet edildiğine göre bir adam Resülullah'a (s.a.) şunu sormuş: Ey Allah'ın resülü! [ ] Hasebi itibariyle insanların en kerimi kimdir? Resülullah (s.a.) şu cevabı vermiş: “Halilullah (Allah'ın dostu) İbrahim'in oğlu İsrâilullah (Allah'ın cömert ve iyi kulu) Yâkub'un oğlu Sıddikullah (Allah'ın en doğru konuşan kulu) Yüsuf”tur”5!, İşte o budur. Yoksa onun filan olduğunu bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur. Şayet onun bize açıklanması bir ihtiyaç olsaydı, Cenâb-ı Hak mutlaka açıklar, problemi ve insanların ihtilafını giderirdi. Bu konuda konuşmak boşuna ve zorlama bir gayrettir. Çünkü insanların onu bilmeye ihtiyacı olduğu ve açıklanması gerekli olduğu halde açıklanmamış ve bildirilmemiş olması ihtimali yoktur. İnsanların onu bilmeye ihtiyaçlarının olmaması, bu konudaki tartışmaları bitirmek gerektiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:114
Muhtemeldir ki onlara lütfedilen şeyler, kendilerine risâlet ve nübüvvet nimetinin verilmesi, çeşitli mücizelerin ve delillerin özel olarak onlara verilmesi, adlarının ve güzel övgülerin sonraki nesillerde sürekli devam etmesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Onların hakkında, 'Müsâ ve Hàruna selâm olsun!” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik”. Burada Cenâb-ı Hak, ancak diğer insanlardan ayrı olarak hususen onlara vermiş olduğu nimetleri ve lütufları hatırlamalarını gerekli kılmaktadır. Kendilerine verilen nimetlerin hepsini hatırlamak konusuna gelince, bunu yapmak kimsenin gücü dâhilinde değildir; kendisine verilen bütün nimetleri hatırlayıp şükretmeye kimsenin gücü yetmez. Her ne kadar cümlede, herkesin sahip olduğu lütfun ve nimetlerin Allah'tan geldiğini bilmesi ve buna hak ettiği ve lâyık olduğu için değil, Allah'ın lütfu ve ihsanı olarak sahip olduğunu anlaması gerektiği mânası var olsa da, yapılması gereken, ancak hasseten kendisine verildiği açık olan şeyleri hatırlayıp şükretmektir. İşte Müsâ ve Hârun'a da lütuflarda bulunmuştuk meâlindeki âyetten ilâhi maksat da, (Jözellikle onlara verilen risâlet ve nübüvvet ile mücizeler ve delillerdir, yoksa onlara verilen her şey ve bütün nimetler değildir. Çünkü söylediğimiz gibi uzun yaşayan birine ömrü boyunca verilen bütün nimetleri hatırlayıp onların şükrünü eda etmesi mümkün değildir, buna kimsenin gücü yetmez. En doğrusunu Allah bilir.
e ARİN SİN ğe ağa LAS;
Saffat 37:115
Müfessirler şöyle dediler: Buradaki büyük sıkıntıdan maksat boğulmaktır. Ancak sözü edilen büyük sıkıntının, âyetlerde belirtildiği üzere kadınların sağ bırakılarak erkeklerin öldürülmesi uygulamasından onları kurtarmış olması da mümkündür. Çünkü Allah şöyle söylemektedir: “Onlar sizin oğullarınızı öldürüyorlar, kızlarınızı sağ bırakıyorlardı”s. Ayrıca Allah onları kölelikten, hizmetçilikten, zilletten, başlarındaki çeşitli belâlardan ve sıkıntılardan da kurtarmıştı. Nitekim şöyle buyuruyor: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (İsrâiloğulları) oraya mirasçı kıldık”. Cenâb-ı Hak onların hor görülüp ezildiklerini ve sonra kendilerini bütün bu belâlardan kurtardığını haber vermekte ve onun büyük bir sıkıntı olduğunu söylemektedir.
Saffat 37:116
Onlara yardım ettik cümlesi, verdiğimiz mücizeler ve delillerle onlara yardım ettik mânasına gelebilir. Yahut Firavun'u ve kıptileri helâk etmek suretiyle onlara yardım ettik anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Gİ) 0 AİN DESİN Gali)
Saffat 37:117
Bu kitaptan maksat Tevrat'tır. Açık seçik anlaşılabilen kitap ifadesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, aklı olan ve düşünebilen herkesin, Allah'tan geldiğini açık seçik anlayabileceği bir kitap; çünkü Tevrat açık bir şekilde levhalar içinde gelmişti. O, Kur'ân gibi değildi; Kur'ân'ın Allah'tan geldiği, ancak düşünüp tefekkürde bulunduktan sonra anlaşılır. Çünkü Kur'ân, hiç kimsenin muttali olamayacağı bir şekilde boş zamanlarda, gizlice ve ezberden okunarak gelmişti. İkincisi, onu okuyan herkese, lehte ve aleyhte olan fiillerle, yapması ve sakınması gereken eylemler açık seçiktir anlamına gelir.
Saffat 37:118
118. “Onları doğru yola © Buradaki “sırat” kelimesi, insanı maksuduna ulaştıran ve güvenlige götüren yol demektir. Yahut doğru yol ifadesi, nefsâni arzularla değil, deliller ve kanıtlarla doğruluğu ortaya konulan yol anlamına gelir.
BİA İLE Yİ iş
Saffat 37:119
Bu âyetlerden maksadın, Müsâ ve Hârun'a selâm olsun sözünün, yani onları hayırla ve övgü ile anmanın sonradan gelen nesiller arasında da devam ettirmek olduğunu daha önce söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Yani bunların adını güzel övgülerle devam ettirdiğimiz gibi, iyi insanların adını da sonraki nesillerde hayırla ve güzel övgülerle devam ettiririz. İnsanlar arasında mâruf olan da şudur: İyilik yapan salih biri, ölümden sonra bile adı hayırla, sitayişle ve güzel övgülerle anılır. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:120
Bu âyetlerden maksadın, Müsâ ve Hârun'a selâm olsun sözünün, yani onları hayırla ve övgü ile anmanın sonradan gelen nesiller arasında da devam ettirmek olduğunu daha önce söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Yani bunların adını güzel övgülerle devam ettirdiğimiz gibi, iyi insanların adını da sonraki nesillerde hayırla ve güzel övgülerle devam ettiririz. İnsanlar arasında mâruf olan da şudur: İyilik yapan salih biri, ölümden sonra bile adı hayırla, sitayişle ve güzel övgülerle anılır. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:121
Bu âyetlerden maksadın, Müsâ ve Hârun'a selâm olsun sözünün, yani onları hayırla ve övgü ile anmanın sonradan gelen nesiller arasında da devam ettirmek olduğunu daha önce söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Yani bunların adını güzel övgülerle devam ettirdiğimiz gibi, iyi insanların adını da sonraki nesillerde hayırla ve güzel övgülerle devam ettiririz. İnsanlar arasında mâruf olan da şudur: İyilik yapan salih biri, ölümden sonra bile adı hayırla, sitayişle ve güzel övgülerle anılır. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:122
Bu âyetle ilgili olarak daha önce muhtemel olan yorumları belirtmiştik!5. Bizim mümin kullarımızdandı meâlindeki âyet, peygamber olmadan önce de mümin kullarımızdandı yahut Muhammed aleyhisselâma inanan mümin kullarımızdandı anlamına gelir. Yahut da sözü ve fiiliyle mümin olmayı hak eden ve imanın gerektirdiği eylemleri de yerine getiren kullarımızdandı mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
yale pal a ZI Ol
Saffat 37:123
W5 Busürenin 81 ve 111. âyetlerinin tefsirine bakınız.
Bu âyet, Bâtıniler'in görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Onlar şöyle diyorlar: Peygamberlerin sayısı altıdır: Âdem, Nüh, İbrahim, Müsâ, İsâ ve Muhammed aleyhisselâm, diğerleri ise imamdırlar. Halbuki âyet-i kerimede İlyas'ın da gönderilen peygamberlerden olduğu haber verilmektedir. Bütün bunlar, Bâtıniler'in iddialarını geçersiz kılmakta ve görüşlerini reddetmektedir.
Ozi Yi kaşa) JÚ šJ
Saffat 37:124
Buradaki sakınmayacak mısınız? sözü, Allahtan başkasına kulluktan sakınmayacak mısınız? anlamına gelir. Yani kendisine kulluğu terkedip başkalarına kulluk ve ibadet yaptığınız için Allah'tan korkmuyor ve çekinmiyor musunuz? Yahut Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefet ettiğiniz için O'nun intikamından çekinmiyor musunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:125
En güzel yaratanı bırakıp Baal'e mi taparsınız? Bazı müfessirler şöyle dedi: Buradaki Baal kelimesi, İlyas aleyhisselâmın kavminin dilinde Rab demekti. Bu âyet İbn Abbâs'a (r.a.) sorulmuş, ancak o susmuş, cevap vermemişti. Orada bulunanlardan biri, bu konuda kimin bilgisi var? diye sormuş, bir bedevi de; ben onun Baal'iyim, yani Rabb'iyim, cevabını vermişti. Bunun üzerine İbn Abbâs, bedevinin cevabı bana yeter demişti’. Ancak Baal'e mi taparsınız? cümlesinde Rabb'in kastedilmiş olması ihtimali yoktur, fakat Cenâb-ı Hak onların diliyle kelimeyi kullanmış olabilir: Baal'e mi taparsınız? Yani size zarar ve fayda verme gücüne sahip olduğunu bildiğiniz Allah'a kulluk yapmayı bırakıp zarar ve fayda veremeyeceğini bildiğiniz bir puta mı tapıyorsunuz? Yahut [ ]size zarar ve fayda verme gücüne sahip olmadığını bildiğiniz bir puta tapmayı, bu kudrete sahip olduğunu bildiğiniz Allah'a kulluk etmeye tercih mi ediyorsunuz? Bazıları şöyle dedi: Baal, oradaki bir efendinin adıdır. Bu kelime bir âyet-i kerimede şöyle geçmektedir: “Şu benim ihtiyar kocamdır””, yani efendimdir. Bazıları da şöyle söyledi: Baal, oradaki bir putun adıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: En güzel yaratanı bırakıp da puta mı tapıyorsunuz? Baal kelimesinin aslı, eş anlamına gelir; buna göre de onlara sanki şunu söylemektedir: Eşleri ve benzerleri olmayanı bırakıp da eşleri ve benzerleri olana mı tapıyorsunuz? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Bu âyetin baş tarafı Yemen lehçesine, son tarafı da Mudar lehçesine göredir. Mudar lehçesine göre olan tarafı, en güzel yaratanı bırakıyorsunuz cümlesidir, onlar her sanatkâra yaratan diyorlardı. Yaratmak fiili sözlükte takdir etmek anlamına gelir, takdir etmek hakikatte Aziz ve Celil olan Allah'a ait ise de, mecazen yaratılanlara da nispet edilir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak burada bu kelimeyi, gerçekten yaratmak anlamında değil, onların kullandıkları mânada kullanmıştır", En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, Baal, eş anlamına gelir dedi.
Sonra en güzel yaratan ifadesi, en sağlam ve en muhkem yaratan mânasına gelebilir, nitekim bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmuştur: “Sen hâkimlerin en adilisin”, Yani her şeye Allah'ın birliğine ve rablığına şehâdet edecek alâmetleri koyansın. Yahut bu cümle şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak onları ve daha önce geçen atalarını da kendisinin yarattığını, onların ve bütün mevcudatın Rabb'i olduğunu söyleyince, onlar, en güzel yaratan kimdir? diye sormuşlardı. İşte o zaman Cenâb-ı Hak, belirttiği ve yaptığı nitelemeyi şöyle ifade buyurmuştu: Sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabb'i olan Allah!
Sonra Allah, onları da, geçmiş atalarını da kendisinin yarattığını söylemesine rağmen yine de kendisini yalanladıklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır:
---
Dipnotlar:
157 “Aman yâ Rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam, dedi” (Hüd, 11/72). 158 “Buâyet konusunda İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Âyetin baş tarafı Yemen lehçesine göre, son tarafı da Mudar lehçesine göredir. O, âyetin baş tarafı sözü ile “Baale mi tapıyorsunuz?” cümlesini, son tarafı ile de “En güzel yaratanı terkediyorsunuz” cümlesini kastetmektedir. Onlar her sanatkâra yaratan diyorlardı. Muhtemelen Cenâb-ı Hak buradaki yaratmak fiilini insanlara mecazen nispet etmiştir. Çünkü yaratmak fiili, sözlükte takdir etmek anlamına gelir. Buna göre yaratmak hakikatte Allah'a mahsustur, ancak burada Allah bunu hakikat mânasında değil, onların kullandığı mânada olmak üzere yaratmayı onlara nispet etmiştir” (Semerkandi, Şerhu t-Tevilât, Veliyyüddin, nr. 426, vr. 31a).
Saffat 37:126
En güzel yaratanı bırakıp Baal'e mi taparsınız? Bazı müfessirler şöyle dedi: Buradaki Baal kelimesi, İlyas aleyhisselâmın kavminin dilinde Rab demekti. Bu âyet İbn Abbâs'a (r.a.) sorulmuş, ancak o susmuş, cevap vermemişti. Orada bulunanlardan biri, bu konuda kimin bilgisi var? diye sormuş, bir bedevi de; ben onun Baal'iyim, yani Rabb'iyim, cevabını vermişti. Bunun üzerine İbn Abbâs, bedevinin cevabı bana yeter demişti’. Ancak Baal'e mi taparsınız? cümlesinde Rabb'in kastedilmiş olması ihtimali yoktur, fakat Cenâb-ı Hak onların diliyle kelimeyi kullanmış olabilir: Baal'e mi taparsınız? Yani size zarar ve fayda verme gücüne sahip olduğunu bildiğiniz Allah'a kulluk yapmayı bırakıp zarar ve fayda veremeyeceğini bildiğiniz bir puta mı tapıyorsunuz? Yahut [ ]size zarar ve fayda verme gücüne sahip olmadığını bildiğiniz bir puta tapmayı, bu kudrete sahip olduğunu bildiğiniz Allah'a kulluk etmeye tercih mi ediyorsunuz? Bazıları şöyle dedi: Baal, oradaki bir efendinin adıdır. Bu kelime bir âyet-i kerimede şöyle geçmektedir: “Şu benim ihtiyar kocamdır””, yani efendimdir. Bazıları da şöyle söyledi: Baal, oradaki bir putun adıdır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: En güzel yaratanı bırakıp da puta mı tapıyorsunuz? Baal kelimesinin aslı, eş anlamına gelir; buna göre de onlara sanki şunu söylemektedir: Eşleri ve benzerleri olmayanı bırakıp da eşleri ve benzerleri olana mı tapıyorsunuz? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Bu âyetin baş tarafı Yemen lehçesine, son tarafı da Mudar lehçesine göredir. Mudar lehçesine göre olan tarafı, en güzel yaratanı bırakıyorsunuz cümlesidir, onlar her sanatkâra yaratan diyorlardı. Yaratmak fiili sözlükte takdir etmek anlamına gelir, takdir etmek hakikatte Aziz ve Celil olan Allah'a ait ise de, mecazen yaratılanlara da nispet edilir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak burada bu kelimeyi, gerçekten yaratmak anlamında değil, onların kullandıkları mânada kullanmıştır", En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe, Baal, eş anlamına gelir dedi.
Sonra en güzel yaratan ifadesi, en sağlam ve en muhkem yaratan mânasına gelebilir, nitekim bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmuştur: “Sen hâkimlerin en adilisin”, Yani her şeye Allah'ın birliğine ve rablığına şehâdet edecek alâmetleri koyansın. Yahut bu cümle şu anlama da gelebilir: Cenâb-ı Hak onları ve daha önce geçen atalarını da kendisinin yarattığını, onların ve bütün mevcudatın Rabb'i olduğunu söyleyince, onlar, en güzel yaratan kimdir? diye sormuşlardı. İşte o zaman Cenâb-ı Hak, belirttiği ve yaptığı nitelemeyi şöyle ifade buyurmuştu: Sizin de geçmişteki atalarınızın da Rabb'i olan Allah!
Sonra Allah, onları da, geçmiş atalarını da kendisinin yarattığını söylemesine rağmen yine de kendisini yalanladıklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır:
---
Dipnotlar:
157 “Aman yâ Rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam, dedi” (Hüd, 11/72). 158 “Buâyet konusunda İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Âyetin baş tarafı Yemen lehçesine göre, son tarafı da Mudar lehçesine göredir. O, âyetin baş tarafı sözü ile “Baale mi tapıyorsunuz?” cümlesini, son tarafı ile de “En güzel yaratanı terkediyorsunuz” cümlesini kastetmektedir. Onlar her sanatkâra yaratan diyorlardı. Muhtemelen Cenâb-ı Hak buradaki yaratmak fiilini insanlara mecazen nispet etmiştir. Çünkü yaratmak fiili, sözlükte takdir etmek anlamına gelir. Buna göre yaratmak hakikatte Allah'a mahsustur, ancak burada Allah bunu hakikat mânasında değil, onların kullandığı mânada olmak üzere yaratmayı onlara nispet etmiştir” (Semerkandi, Şerhu t-Tevilât, Veliyyüddin, nr. 426, vr. 31a).
Saffat 37:127
127-128. “Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bu yüzden, Allah'ın samimi kulları dışında, onlar mutlaka cehenneme konulacaklar arasında olacaklar;
Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bu yüzden, onlar mutlaka cehenneme konulacaklar arasında olacaklar. Cenâb-ı Hak burada onların nereye konulacaklarını açıklamamaktadır, lâkin âyette onların ancak cehenneme ve azaba konulacakları anlaşılmaktadır. Çünkü zevk ve lezzet ehli, girecekleri yere kendileri girerler, fakat azap ehli kendi istekleriyle değil zorla sokulurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecekler”!“, “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler”", “Ve alevli ateşe girecektir”!€.
Ancak Allah'ın samimi kulları müstesna! Burada Cenâb-ı Hak samimi kullarını istisna etmekte, onların cehenneme sokulmayacağını söylemektedir.
lens yeri Ek PAKET Diki Bae p Yö İİ özi İS
Saffat 37:128
127-128. “Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bu yüzden, Allah'ın samimi kulları dışında, onlar mutlaka cehenneme konulacaklar arasında olacaklar;
Ama onu yalancılıkla suçladılar. Bu yüzden, onlar mutlaka cehenneme konulacaklar arasında olacaklar. Cenâb-ı Hak burada onların nereye konulacaklarını açıklamamaktadır, lâkin âyette onların ancak cehenneme ve azaba konulacakları anlaşılmaktadır. Çünkü zevk ve lezzet ehli, girecekleri yere kendileri girerler, fakat azap ehli kendi istekleriyle değil zorla sokulurlar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecekler”!“, “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler”", “Ve alevli ateşe girecektir”!€.
Ancak Allah'ın samimi kulları müstesna! Burada Cenâb-ı Hak samimi kullarını istisna etmekte, onların cehenneme sokulmayacağını söylemektedir.
lens yeri Ek PAKET Diki Bae p Yö İİ özi İS
Saffat 37:129
129-130. “Onun hakkında, 'İlyas'a selâm olsun! ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.”
131. “İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz.”
Saffat 37:130
129-130. “Onun hakkında, 'İlyas'a selâm olsun! ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.”
131. “İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz.”
Saffat 37:131
129-130. “Onun hakkında, 'İlyas'a selâm olsun! ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik.”
131. “İşte iyileri biz böyle ödüllendiririz.”
Saffat 37:132
132. “Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
Onun hakkında, “İlyas'a selâm olsun” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Daha önce de söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak onun adını ve hakkındaki güzel övgüyü sonradan gelen nesiller arasında da devam ettirmiştir. Sadece İlyas'a selâm olsun“ cümlesi müstesna, bu bölümdeki âyetlerin hepsinin yorumunu daha önce kaydetmiştik'", TİE o KETIKA Ton Oi POVRAY Ora) 1 I Jiu GEZ GE) ger — O pai
Saffat 37:133
132. “Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.
Onun hakkında, “İlyas'a selâm olsun” ifadesini sonradan gelen nesiller arasında devam ettirdik. Daha önce de söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak onun adını ve hakkındaki güzel övgüyü sonradan gelen nesiller arasında da devam ettirmiştir. Sadece İlyas'a selâm olsun“ cümlesi müstesna, bu bölümdeki âyetlerin hepsinin yorumunu daha önce kaydetmiştik'", TİE o KETIKA Ton Oi POVRAY Ora) 1 I Jiu GEZ GE) ger — O pai
Saffat 37:134
134-135. “Geride kalanlar arasında bırakılan yaşlı bir kadın dışında onu ve bütün ailesini kurtarmıştık;”
136. “Sonra diğerlerini helâk ettik.”
Saffat 37:135
134-135. “Geride kalanlar arasında bırakılan yaşlı bir kadın dışında onu ve bütün ailesini kurtarmıştık;”
136. “Sonra diğerlerini helâk ettik.”
Saffat 37:136
134-135. “Geride kalanlar arasında bırakılan yaşlı bir kadın dışında onu ve bütün ailesini kurtarmıştık;”
136. “Sonra diğerlerini helâk ettik.”
Saffat 37:137
Bu beyanlarda Cenâb-ı Hak Mekkelilere, peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle daha önceki ümmetlerin başlarına gelen azabı ve helâki hatırlatmakta, onlardan helâke uğrayanın hakka karşı inatçılık yapmaları ve peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle helâk edildiğini, helâk olmaktan kurtulanların da ancak peygamberleri tasdik etmeleri ve onlara uymaları sayesinde kurtulduklarını söylemekte; onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini inkâr etmekten sakının diye onlara öğüt vermektedir.
Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. Yani peygamberleri inkâr ettikleri için helâk edilen o insanların yaşadıkları yerlerden sabah akşam geçiyorsunuz ve onların sadece peygamberleri inkâr etmelerinden ötürü helâk edildiklerini biliyorsunuz.
(Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz? Yani onlardan ibret almıyor musunuz? İbret alıp Muhammed aleyhisselâmı yalancılıkla itham etmekten vazgeçmez misiniz? En doğrusunu Allah bilir.
Oyla! ği izi ol
Saffat 37:138
Bu beyanlarda Cenâb-ı Hak Mekkelilere, peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle daha önceki ümmetlerin başlarına gelen azabı ve helâki hatırlatmakta, onlardan helâke uğrayanın hakka karşı inatçılık yapmaları ve peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle helâk edildiğini, helâk olmaktan kurtulanların da ancak peygamberleri tasdik etmeleri ve onlara uymaları sayesinde kurtulduklarını söylemekte; onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini inkâr etmekten sakının diye onlara öğüt vermektedir.
Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. Yani peygamberleri inkâr ettikleri için helâk edilen o insanların yaşadıkları yerlerden sabah akşam geçiyorsunuz ve onların sadece peygamberleri inkâr etmelerinden ötürü helâk edildiklerini biliyorsunuz.
(Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz? Yani onlardan ibret almıyor musunuz? İbret alıp Muhammed aleyhisselâmı yalancılıkla itham etmekten vazgeçmez misiniz? En doğrusunu Allah bilir.
Oyla! ği izi ol
Saffat 37:139
Bu âyet, Bâtıniler'in iddialarını geçersiz kılmaktadır, onlar, sadece altı peygamber vardır diyorlar, Yünus ve Lüt aleyhisselâmı peygamber saymıyorlar. Dolayısıyla kuşkusuz Yünus da elçilerimizdendi meâlindeki âyete açıkça muhalefet ediyorlar. Onlar, Yünus'un peygamberlerden olmadığını söylüyorlar. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Gol Aal Jl ll
Saffat 37:140
Bu âyette Allah, kaçıştan söz etmektedir. Enbiyâ süresinde ise gidiş kelimesini kullanmış, şöyle demişti: “Zünnün (Yünus) öfkeli bir halde geçip gitmişti”. Bazı insanlar bunu öbüründen, [ ]yani kaçmayı gitmekten farklı görmektedirler. Her ne kadar gözün gördüğü durum ve kullanılan lafızlar farklı olsa da, kaçmak ve gitmek fiillerinin aynı mânaya gelmesi mümkündür, anlam itibariyle ikisi de birdirler. Buna göre o, dininden dolayı, yani dinini korumak için kaçmıştı yahut kavminin canına zarar vereceklerinden korktuğu için kaçmıştı, veyahut ikaz ettiği azabın kavmine gelmesinden dolayı kaçmıştı, çünkü onlar iman etmemişlerdi. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, kavimlerine azabın geleceğinden korktukları zaman onların arasından ayrılırlardı, yalnız Yünus aleyhisselâm ayrılmasına dair Allah'ın izni gelmeden kavminden ayrılmıştı. Bundan dolayı hakkında bir uyarı ve ayıplama ifadesi gelmişti. Yoksa bu meselenin, müfessirlerin söyledikleri hurafelerle alâkası yoktur; onlar, resüllerden ve nebilerden herhangi birine nispet edilmesinin caiz olması şöyle dursun, insanların Rabb'ine karşı en câhil ve en hakir olanına bile nispet edilmesi caiz olmayan şeyleri Hz. Yânus'a nispet ediyorlar.
AŞA LİE İİ GAS ALLİ
Saffat 37:141
Kuraya girdi ve kaybedenlerden oldu. Rivayet edildiğine göre Hz. Yünus, kavminden kaçınca bir gemiye binip denizi geçmek istemişti. Geminin yükü ağır gelip nerdeyse batacak hale geldiğinde yolcular şöyle dediler: Mutlaka içinizde büyük günah sahibi biri vardır. Daha önceden onlarda, bir günahkâr gemiye binecek olursa, geminin batacağı ve akıntıya sürükleneceğine dair bir anlayışı vardı. Gemide günahkâr olan kişinin kim olduğunu bilmedikleri için aralarında defalarca kura çektiler, her seferinde kura Yünus aleyhisselâma çıktı. Hz. Yünus bu durumu görünce onlara dedi ki: Ey millet! Hepinizin birden boğulmaması için beni denize atın! İnsanlar bunu yapmak istemediler ve dediler ki: Allah'ın peygamberlerinden birini denize atamayız. Bunun üzerine Hz. Yünus, kendini denize attı ve Aziz ve Celil olan Allah'ın haber verdiğine göre onu bir balık hemen yutuverdi: Kendisini balık (balina) ağzına aldı. Doğrusu o (bundan önce) kınanacak bir iş yapmıştır“.
JKuraya girdi ve kaybedenlerden oldu. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi: O, kurada kaybedenlerden oldu, yani kura ona çıktı. Âyette geçen “müdhad” kelimesi, arzu ettiği bir konuda elinde delil bulunmayan kimse anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Kendisini balık (balina) ağzına aldı. Doğrusu o (bundan önce) kınanacak bir iş yapmıştı. Buradaki “mulim” kelimesi, günahkâr mânasına gelir. Bazıları şöyle dedi: “Mulim” melâmet kökünden gelir, yani Allah'ın izni olmadan kavminden kaçtığı için kendini kınıyordu demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece şöyle söyledi: “Müdhad” mağlup, “mulim” de kınanacak bir iş yapan demektir.
(u YUA?
Saffat 37:142
Kuraya girdi ve kaybedenlerden oldu. Rivayet edildiğine göre Hz. Yünus, kavminden kaçınca bir gemiye binip denizi geçmek istemişti. Geminin yükü ağır gelip nerdeyse batacak hale geldiğinde yolcular şöyle dediler: Mutlaka içinizde büyük günah sahibi biri vardır. Daha önceden onlarda, bir günahkâr gemiye binecek olursa, geminin batacağı ve akıntıya sürükleneceğine dair bir anlayışı vardı. Gemide günahkâr olan kişinin kim olduğunu bilmedikleri için aralarında defalarca kura çektiler, her seferinde kura Yünus aleyhisselâma çıktı. Hz. Yünus bu durumu görünce onlara dedi ki: Ey millet! Hepinizin birden boğulmaması için beni denize atın! İnsanlar bunu yapmak istemediler ve dediler ki: Allah'ın peygamberlerinden birini denize atamayız. Bunun üzerine Hz. Yünus, kendini denize attı ve Aziz ve Celil olan Allah'ın haber verdiğine göre onu bir balık hemen yutuverdi: Kendisini balık (balina) ağzına aldı. Doğrusu o (bundan önce) kınanacak bir iş yapmıştır“.
JKuraya girdi ve kaybedenlerden oldu. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi: O, kurada kaybedenlerden oldu, yani kura ona çıktı. Âyette geçen “müdhad” kelimesi, arzu ettiği bir konuda elinde delil bulunmayan kimse anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Kendisini balık (balina) ağzına aldı. Doğrusu o (bundan önce) kınanacak bir iş yapmıştı. Buradaki “mulim” kelimesi, günahkâr mânasına gelir. Bazıları şöyle dedi: “Mulim” melâmet kökünden gelir, yani Allah'ın izni olmadan kavminden kaçtığı için kendini kınıyordu demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Avsece şöyle söyledi: “Müdhad” mağlup, “mulim” de kınanacak bir iş yapan demektir.
(u YUA?
Saffat 37:143
Bu beyanda Allah Teâlâ muhtemelen şunu söylemektedir: Eğer o bundan önce Rabb'ine tesbih edenlerden ve namaz kılanlardan olmasaydı, kıyâmete kadar balığın karnında kalırdı. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Rahatlık döneminde Allah için bir şey yapan kişiye, sıkıntıya düştüğünde Allah yardım eder, tökezleyince onu kaldırır”, En doğrusunu Allah bilir. Kelâm-ı kibarda şöyle söylenmiştir: Salih amel, sahibini tökezlediğinde kaldırır, düşkün hale gelince de ona dayanak olur". En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın şanını yüceltenlerden. Bu beyan, balığın karnında Allah'ı tesbih edenlerden oldu anlamına da gelebilir. Şu âyet-i kerime de bu mânayı teyit etmektedir: “Yünus karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık”, En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:144
Bu beyanda Allah Teâlâ muhtemelen şunu söylemektedir: Eğer o bundan önce Rabb'ine tesbih edenlerden ve namaz kılanlardan olmasaydı, kıyâmete kadar balığın karnında kalırdı. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Rahatlık döneminde Allah için bir şey yapan kişiye, sıkıntıya düştüğünde Allah yardım eder, tökezleyince onu kaldırır”, En doğrusunu Allah bilir. Kelâm-ı kibarda şöyle söylenmiştir: Salih amel, sahibini tökezlediğinde kaldırır, düşkün hale gelince de ona dayanak olur". En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın şanını yüceltenlerden. Bu beyan, balığın karnında Allah'ı tesbih edenlerden oldu anlamına da gelebilir. Şu âyet-i kerime de bu mânayı teyit etmektedir: “Yünus karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık”, En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:145
Buradaki “arâ” kelimesi ağaç, bitki ve gölgeliğin bulunmadığı çöl arazi anlamına gelir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Arâ” kelimesi, gölgeliği olmayan arazi demektir. İbn Kuteybe ona, araziyi örten ağaç ve benzeri hiçbir şeyin bulunmadığı yer anlamı verir, sanki orası her şeyden arınmıştır'”. En doğrusunu Allah bilir.
Sağlığı bozulmuş olarak. Rivayet edildiğine göre balina onu çöle attığında bedeninde deri, saç, tırnak ve benzeri hiçbir şey kalmamıştı. Buradaki “sakim” kelimesi, balığın karnına düştüğünden dolayı hastalanmıştı anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir.
r, veli 06 İŞİ
Saffat 37:146
Bazıları şöyle dedi: Burada sözü edilen bitki, kabak türünden bir ağaçtır, hem yemesi ve hem de gölgelenmesi için Allah onu çölde yetiştirmişti. Bazıları da şöyle söyledi: Kavun, karpuz ve hurma salkımı gibi kökü uzayan ve toprak üstünde yayılan her nevi ağaca “yaktin” denilir. Onunla kabak türü bir ağaç kastedilmiş gibidir, çünkü o en çabuk yetişen, en hızlı büyüyen ve en kısa zamanda en çok uzayan bir ağaçtır. Öyle bir yerde ve öyle kısa bir zamanda yenilmesi ve gölgelik olarak kullanılmasından yararlanılan başka bir ağaç yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Rivayet edildiğine göre bu konuda Hz. Peygambere (s.a.) şöyle bir soru sorulmuş: Yâ Resülallah! Sen kabağı çok seviyorsun. [ ]O da şu cevabı vermiş: “Evet! O, kardeşim Yünus'un ağacı idi, o akla zindelik verir, Eğer sahih ise, bu rivayet, âyette bahsedilen ağacın kabak ağacı oldugunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
170 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurlin, s. 374.
Bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna da işaret edilmektedir; çünkü Allah, ancak uzun bir zaman geçtikten sonra büyüyüp ürün vermesi mümkün olan bir ağacı orada, kısa bir zaman diliminde varetti, kısa zamanda solup boynunu büktüğünü gördüğümüz o zayıf ağacı uzun süre yaşattı. Bütün bunları da ona nimetini hatırlatmak ve şükretmesini sağlamak için yaptı. Nitekim Kur'ândaki merkep sahibi hikâyesinde de benzer bir şeyi hatırlatmaktadır: “Yiyeceğine içeceğine bak, henüz değişmemiş; eşeğine bak..."7? Aradan uzun zaman geçmesine rağmen Allah o adamın yiyeceğini ve içeceğini bozulmadan korumuştu, halbuki yemeğin tabiatı kısa zamanda bozulmaktır. Allah bir lütuf olarak onun tabiatını uzun zaman bozulmadan kalacak şekilde değiştirmişti. Aynen bunun gibi, ancak uzun bir zaman geçtikten sonra yetişmesi mümkün olan bir ağacı Cenâb-ı Hak bir lütuf olarak Hz. Yünus için kısa zamanda yetiştirdi. Kısa zamanda zeval bulacak ve yok olacak olan o zayıf ve hasta varlığı, yukarıda belirttiğimiz gibi bir lütuf olarak korudu. En doğrusunu Allah bilir.
Yada all 3, İla ii Güme 2 SU Jelli
Saffat 37:147
Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, burada soru edatı olan “ev” edatı Allaha nispet edildiğinde soru mânasına değil, beyan ve gereklilik mânasına gelir. [§]Buna göre veya mânasına gelen “ev” edatı, Allah'a nispet BE edilince gereklilik ifade eder, Allah sanki'şöyle demektedir: Biz onu yüz bin kişiye, -şüpheden münezzeh olduğunu ifade etmek için de- aksine daha fazlasına peygamber gönderdik.
İkincisi, ya da daha fazla kişiye sözü, kesin bir ifadeyle daha fazlasına demektir, çünkü veya mânasına gelen “ev” edatı ve anlamında kullanılmıştır.
Üçüncüsü, ya da daha fazla kişiye sözü, daha fazla oluncaya kadar mânasına gelir. Cenâb-ı Hak sanki şöylerdemektedir: Yüz bin kişiden daha fazla oluncaya kadar... Tıpkı şu ilâhi beyan -da belirtildiği gibi: “Ya kendileriyle.savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar””, yani onlarla müslüman oluncaya kadar savaşacaksınız. Sanki Allah Teâlâ Yünus'u peygamber gönderdiği zaman onlar yüz bin kişi idiler, fakat sonradan daha çoğaldılar. En doğrusunu Allah bilir.
Dördüncüsü, onlar insanlara daha çok görünürler anlamına gelir. Yani onlara bakan, kendilerini yüz binden az değil, yüz binden çok olduklarını görür. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:148
Denildi ki: Bu sefer onlar iman ettiler ve helâk edilmediler, ancak normal ölüm vaktine kadar tehir edildiler. Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuşlur: “Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı! Ama Yünus'un kavmi hariç. Nitekim onlar iman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerine belirli bir süreye kadar yaşama imkânı vermiştik”, Allah burada, Yünus'un kavmi hariç hiç kimseye azabi gördüğünde iman elmesinin kendisine fayda vermediğini haber vermektedir. Azabı gördüğünde iman etmesinin kendisine fayda vermediğini baska bir âyette de şöyle dile getirmektedir: “Azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir” ™.
190 Sonra Yünus'un kavminin imanlarının kabul edilmesi, Hz. Yünus aralarından kaçtığında, henüz kendilerine azap gelmeden önce iman etmiş olmaları sebebiyle midir, bilinemez. Çünkü peygamber insanları azap ile tehdit ettikten sonra kendisi oradan ayrılacak olursa mutlaka azabın geleceğini onlar biliyorlardı, bu itibarla henüz azap gelmeden iman etmişlerdi. Yahut azap onlara yönelmiş ve insanlar da onu görünce hemen iman etmişlerdi. İlk yoruma göre onlar, ancak peygamber aralarından çekildiğinde iman etmişlerdi, bu iman sahihtir, kabul edilir, çünkü onlar azabı gördüklerinde değil, azap henüz gelmeden iman etmişlerdi. İkinci yoruma gelince, her ne kadar onlar azabı görmüşlerse de iman etmelerinin kabul edilmiş olması ve imanlarının kendilerine fayda vermiş olması da caizdir; çünkü Cenâb-ı Hak onların imanlarının gerçek ve doğru bir iman olduğunu bilmişti. Onlar azabı kendilerinden ancak hakiki bir imanla defetmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
m İKEN DEJ İŞİ 35, ASAE
Saffat 37:149
149. “Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb'inin de erkek çocukları mı onların!”
150. “Yoksa biz, gözlerinin önünde melekleri dişi olarak mı yarattık?”
Saffat 37:150
149. “Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb'inin de erkek çocukları mı onların!”
150. “Yoksa biz, gözlerinin önünde melekleri dişi olarak mı yarattık?”
Saffat 37:151
Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb'inin de erkek çocukları mı onların! Soru ve cevabı dört şekilde yorumlanır. Birincisi, eğer soru ve cevabı her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan biri tarafından cahil kesime yöneltilmiş ise, inatçılık yapmazlarsa bu onlar için beyan ve ikaz anlamına gelir. İkincisi, şayet onlar inatçılık yaparlarsa, bu onları beyinsizlikle itham etme ve azarlama anlamına gelir. Üçüncüsü, soru doğruyu tasdik eden bir cahilden ve aklı başında bir talebeden, bilen ve haberdar olan birine gelmiş ise, bunun irşat olmak ve doğru yolu bulmak için olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, şayet inatçı ve kibirli biri tarafından sorulmuşsa, o da alay etmek ve eğlenmek içindir. Tıpkı inkârcıların, şu beyanda belirtilen sözlerinde olduğu gibi: “Gökten üzerimize taş yağdır!” Onlar bunu ancak alay etmek için söylemişlerdi.
[ ]Sonra Cenâb-ı Hakk'ın onlardan cevap vermelerini istemesi, onların asla daha büyüğü olmayan bir yalanı ve iftirayı ileri sürerek Allah'ın çocuğu vardır ve melekler Allah'ın kızlarıdır” gibi sözler söylemeleri, onların ancak beyinsizliklerini ortaya koyduğunu göstermektir. Çünkü dünyada bir nesneyi idrak etmek ve bilmek, ancak şu üç şeyden biriyle olur. Birincisi, bizzat görüp müşahade etmekle, ikincisi haber almakla, üçüncüsü de şahit, yani duyularla algılananları algılanmayanlara (gâib) delil getirmekle. Sonra onların Allahı ve O'nun çocuğu olduğunu bizzat görmediklerini kendileri de biliyorlar. Onlar peygamberlere inanmıyorlar ki, onların verdiği habere dayanarak Allaha çocuk nispet etmiş olsunlar! Çünkü böyle bir habere ancak peygamberler vasıtasıyla ulaşılır, ama onlar peygamberlere inanmıyorlar. Ayrıca onlar iddialarına ve Allaha nispet ettikleri iddiaya delil olacak olan bir bilgiyle istidlâlde bulunmuş da değildirler. İşte bundan dolayı Allah söyledikleri sözde ve kendisine nispet ettikleri iddiada onları beyinsizlikle suçlamaktadır. Haklarında şunu demektedir: Bu konuda onlar yalan söylemektedirler. Çünkü varlıklara dair bilgi kaynaklarını yukarıda söyledik, ileri sürdükleri iddiaları bu bilgi kaynaklarından hiçbirine dayanmıyor. Bu yüzden Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, “Allah çocuk sahibi oldu” diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar.
G3 Gİ LE SENİ, izl
Saffat 37:152
Şimdi onlardan şunu cevaplamalarını iste: Kız çocukları Rabb'inin de erkek çocukları mı onların! Soru ve cevabı dört şekilde yorumlanır. Birincisi, eğer soru ve cevabı her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan biri tarafından cahil kesime yöneltilmiş ise, inatçılık yapmazlarsa bu onlar için beyan ve ikaz anlamına gelir. İkincisi, şayet onlar inatçılık yaparlarsa, bu onları beyinsizlikle itham etme ve azarlama anlamına gelir. Üçüncüsü, soru doğruyu tasdik eden bir cahilden ve aklı başında bir talebeden, bilen ve haberdar olan birine gelmiş ise, bunun irşat olmak ve doğru yolu bulmak için olduğu anlaşılır. Dördüncüsü, şayet inatçı ve kibirli biri tarafından sorulmuşsa, o da alay etmek ve eğlenmek içindir. Tıpkı inkârcıların, şu beyanda belirtilen sözlerinde olduğu gibi: “Gökten üzerimize taş yağdır!” Onlar bunu ancak alay etmek için söylemişlerdi.
[ ]Sonra Cenâb-ı Hakk'ın onlardan cevap vermelerini istemesi, onların asla daha büyüğü olmayan bir yalanı ve iftirayı ileri sürerek Allah'ın çocuğu vardır ve melekler Allah'ın kızlarıdır” gibi sözler söylemeleri, onların ancak beyinsizliklerini ortaya koyduğunu göstermektir. Çünkü dünyada bir nesneyi idrak etmek ve bilmek, ancak şu üç şeyden biriyle olur. Birincisi, bizzat görüp müşahade etmekle, ikincisi haber almakla, üçüncüsü de şahit, yani duyularla algılananları algılanmayanlara (gâib) delil getirmekle. Sonra onların Allahı ve O'nun çocuğu olduğunu bizzat görmediklerini kendileri de biliyorlar. Onlar peygamberlere inanmıyorlar ki, onların verdiği habere dayanarak Allaha çocuk nispet etmiş olsunlar! Çünkü böyle bir habere ancak peygamberler vasıtasıyla ulaşılır, ama onlar peygamberlere inanmıyorlar. Ayrıca onlar iddialarına ve Allaha nispet ettikleri iddiaya delil olacak olan bir bilgiyle istidlâlde bulunmuş da değildirler. İşte bundan dolayı Allah söyledikleri sözde ve kendisine nispet ettikleri iddiada onları beyinsizlikle suçlamaktadır. Haklarında şunu demektedir: Bu konuda onlar yalan söylemektedirler. Çünkü varlıklara dair bilgi kaynaklarını yukarıda söyledik, ileri sürdükleri iddiaları bu bilgi kaynaklarından hiçbirine dayanmıyor. Bu yüzden Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İyi bilin ki onlar, sırf kendi uydurmaları olarak, “Allah çocuk sahibi oldu” diyorlar. Onlar katıksız yalancıdırlar.
G3 Gİ LE SENİ, izl
Saffat 37:153
Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Sizin ar olarak kabul ettiğiniz bir durumu Allah kendisi için seçti ve sizin sevmediğiniz kız çocuklarını Allaha nispet ediyorsunuz öyle mi? Onların Allaha nispet ettikleri bu iddialarında ve Allah için söyledikleri sözlerde Cenâb-ı Hak onların beyinsizce davrandıklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyanda Resülullahtı (s.a.) sabra teşvik etme anlamı da vardır; Allah, onların verdikleri eziyetlere, kendisine inanmayıp davetine uymamalarına karşı onu sabırlı olmaya teşvik etmektedir. Hiç şüphe yok ki onlar, kendilerini yaratan ve rızık verenin Allah olduğunu, kendisi hakkında söyledikleri uygunsuz sözlere rağmen yine de ihsanını devam ettirdiğini de biliyorlardı.
LİL (İİİ KO a iu
Saffat 37:154
154. “Ne oluyor size? Nasıl yargıda bulunuyorsunuz?”
155. “Hiç düşünmüyor musunuz?”
Saffat 37:155
154. “Ne oluyor size? Nasıl yargıda bulunuyorsunuz?”
155. “Hiç düşünmüyor musunuz?”
Saffat 37:156
Ne oluyor size? Nasıl yargıda bulunuyorsunuz? Yani delilsiz ve bilgisiz olarak nasıl hüküm veriyorsunuz?
[S]Hiç düşünmüyor musunuz? Yani bu hükmün haksız ve büyük bir zulüm olduğunu hiç mi anlamıyor ve hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu insafsızca bir taksim!”
Yoksa açık bir kanıtınız mı var? Yani her türlü noksanlıktan müezzeh olan Allah hakkında iddialarınızı ve sözlerinizi ispat edecek bir deliliniz, bir belgeniz mi var elinizde?
Eğer gerçekten doğru sözlü iseniz belgenizi getirin. Yani Allah'ın çocuğu olduğunu ve diğer konularda söylediklerinizi doğrulayacak Allah katından bir kitap getirin de görelim bakalım!
Saffat 37:157
Ne oluyor size? Nasıl yargıda bulunuyorsunuz? Yani delilsiz ve bilgisiz olarak nasıl hüküm veriyorsunuz?
[S]Hiç düşünmüyor musunuz? Yani bu hükmün haksız ve büyük bir zulüm olduğunu hiç mi anlamıyor ve hiç mi aklınızı kullanmıyorsunuz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bu insafsızca bir taksim!”
Yoksa açık bir kanıtınız mı var? Yani her türlü noksanlıktan müezzeh olan Allah hakkında iddialarınızı ve sözlerinizi ispat edecek bir deliliniz, bir belgeniz mi var elinizde?
Eğer gerçekten doğru sözlü iseniz belgenizi getirin. Yani Allah'ın çocuğu olduğunu ve diğer konularda söylediklerinizi doğrulayacak Allah katından bir kitap getirin de görelim bakalım!
Saffat 37:158
Onlar Allah ile görülmez varlık türleri arasında da bir soy birliği yakıştırdılar. Bütün müfessirler şöyle dediler: Burada geçen görülmez varlıklar anlamına gelen “cinne” kelimesinden maksat, meleklerdir. Bunun delili de kâfirlerin söyledikleri, melekler Allah'ın kızlarıdır, şeklindeki sözüdür. Oysa bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka hesap yerine götürüleceklerdir meâlindeki ilâhi kelâm hakkında da şöyle dediler: Allah'ın kızları olmakla tavsif ettikleri cinler de, mutlaka hesap yerine ve Allah'ın azabına götürüleceklerini bilmektedirler. Yahut Mücâhid ve diğerlerinin görüşüne göre hesaba çekileceklerini bilmektedirler. Veyahut onların Allah'ın melekleri olduğu anlayışına, onlara tâbi olanlar sevketmişti". En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:159
Buradaki “Sübhânallâh” lafzı ile Cenâb-ı Hak, kendisini bu şekilde niteleyen söz konusu kişilerin tavsifinden tenzih etmekte ve onların bütün sözlerinden kendini aklamaktadır. Sonra da Allah'ın samimi kulları başkadır (onlar gibi davranmazlar) diye bir istisna getirmektedir. Burada Cenâb-ı Hakk'ın kendini her türlü noksanliktan tenzih etmesinin hemen arkasından neden istisna edatını koyduğunu bilmiyoruz. İstisnanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah'ın çocuk sahibi olduğu ve benzeri diğer konularla ilgili olarak kâfirlerin nitelemelerinden Cenâb-ı Hak münezzehtir. Allah'ın samimi kulları başkadır, çünkü onlar Allah'ı kâfirler gibi nitelemezler, Yani Allah, o kâfirlerin kendisini nitelemelerinden beridir, ancak samimi kullarının yücelik içeren nitelemelerinden beri değildir.
İkincisi, Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir, yalnız onlardan samimi olan ve Allaha iman edenler müstesna, Allah bunların yaptığı yücelik nitelemelerinden beri değildir; onlardan bir grubun müslüman olması ve Allah" lâyık olduğu şekilde nitelemesi mümkündür, çünkü iman eden ve samimi olan kişi Allah'ı ancak lâyık olduğu şekilde niteler. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: Allah'ın samimi kulları başkadır meâlindeki beyan, bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka -cehenneme- götürüleceklerdir meâlindeki âyetten müstesnadır, yani, Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir. Allah'ın samimi kulları ise başkadır; çünkü daha önce samimi olanları azaba uğratmaktan istisna ettiği üzere onlar cehenneme ve azaba götürülmeyeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, burada takdim-tehir söz konusudur.
a YAĞI SIEC EREE
---
Dipnotlar:
bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar? Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı” (Sebe, 34/40-41). Melekler, onların kendilerine değil cinlere taptıklarını haber verecekler. Başka bir âyette de şöyle buyuruyor: “Cinleri Allaha ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir” (el- En'âm, 6/100). Yani bilgisizce Allah'ın kız ve erkek çocukları olduğu yalanını uyduran cinler de bilmektedirler ki, onlar da cehenneme ve Allah'ın azabına götürülecekler. Yahut Mücâhid ve diğerlerinin görüşüne göre onlar da hesaba çekilecekler. Yahut da, onların Allah'ın melekleri olduğu inancına kendilerini onların tâbileri sevketmiştir” (Semerkandi, Şerhu'1- Te'vilât, vr. 642a).
Saffat 37:160
Buradaki “Sübhânallâh” lafzı ile Cenâb-ı Hak, kendisini bu şekilde niteleyen söz konusu kişilerin tavsifinden tenzih etmekte ve onların bütün sözlerinden kendini aklamaktadır. Sonra da Allah'ın samimi kulları başkadır (onlar gibi davranmazlar) diye bir istisna getirmektedir. Burada Cenâb-ı Hakk'ın kendini her türlü noksanliktan tenzih etmesinin hemen arkasından neden istisna edatını koyduğunu bilmiyoruz. İstisnanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah'ın çocuk sahibi olduğu ve benzeri diğer konularla ilgili olarak kâfirlerin nitelemelerinden Cenâb-ı Hak münezzehtir. Allah'ın samimi kulları başkadır, çünkü onlar Allah'ı kâfirler gibi nitelemezler, Yani Allah, o kâfirlerin kendisini nitelemelerinden beridir, ancak samimi kullarının yücelik içeren nitelemelerinden beri değildir.
İkincisi, Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir, yalnız onlardan samimi olan ve Allaha iman edenler müstesna, Allah bunların yaptığı yücelik nitelemelerinden beri değildir; onlardan bir grubun müslüman olması ve Allah" lâyık olduğu şekilde nitelemesi mümkündür, çünkü iman eden ve samimi olan kişi Allah'ı ancak lâyık olduğu şekilde niteler. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: Allah'ın samimi kulları başkadır meâlindeki beyan, bu varlıklar iyi biliyorlar ki kendileri de mutlaka -cehenneme- götürüleceklerdir meâlindeki âyetten müstesnadır, yani, Allah, o inkârcıların isnat ettikleri niteliklerden münezzehtir. Allah'ın samimi kulları ise başkadır; çünkü daha önce samimi olanları azaba uğratmaktan istisna ettiği üzere onlar cehenneme ve azaba götürülmeyeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, burada takdim-tehir söz konusudur.
a YAĞI SIEC EREE
---
Dipnotlar:
bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar? Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı” (Sebe, 34/40-41). Melekler, onların kendilerine değil cinlere taptıklarını haber verecekler. Başka bir âyette de şöyle buyuruyor: “Cinleri Allaha ortak koştular. Oysa onları da Allah yaratmıştır. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Allah, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir” (el- En'âm, 6/100). Yani bilgisizce Allah'ın kız ve erkek çocukları olduğu yalanını uyduran cinler de bilmektedirler ki, onlar da cehenneme ve Allah'ın azabına götürülecekler. Yahut Mücâhid ve diğerlerinin görüşüne göre onlar da hesaba çekilecekler. Yahut da, onların Allah'ın melekleri olduğu inancına kendilerini onların tâbileri sevketmiştir” (Semerkandi, Şerhu'1- Te'vilât, vr. 642a).
Saffat 37:161
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyetlerde şunu söylemektedir: Sizin ve taptıklarınızın onları fitneye düşürmeye ve saptırmaya gücünüz yetmez, ancak Allah'ın ilminde, onlardan dalâleti seçeceği belli olanlar müstesna! Cenâb-ı Hakk'ın onlardan cehennemi boylayacak olanları istisna etmesi, saptırması açısından değil, cehennemlik olduklarını bilmesi itibariyledir. (İNitekim Cenâb-ı Hak bu konuda başka bir âyette meâlen şöyle söylemektedir: “Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”!”. Diğer bir âyette de şunu haber vermektedir: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine dost edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”, En doğrusunu Allah bilir.
Siz ve taptıklarınız. Bu beyandan maksat, kendilerine tapılan cinler veya melekler olabilir. Tapılan putlar da olabilir; çünkü saptırma işi bazan onlara nispet edilmektedir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu”. En doğrusunu Allah bilir.
Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Yani cehennem ehlinin amelini işletmek üzere size hâkim olunanlarınız hariç, sizin bâtıl inançlarınızla, yani taptığınız bâtıl putlarınızla benim kullarımı saptıramazsınız. Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyetler hakkında Ömer b. Abdülaziz ve Hasan-ı Basri'nin şöyle dedikleri riva220 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ yet edilmiştir: Siz, tanrılarınızla cehennemi boylamak üzere kendisine hâkim olunanlar hariç, hiç kimseyi saptıramazsınız"”, Bu da bizim söylediğimize yakın bir mânadır. ln doğrusunu Allah bilir, Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyet konusunda bazıları şöyle dedi: Levh-i mahfüzda cehennemi boylayacağı yazılmış olanlar başka. Bazıları da, cehennemi boylamasına Allah'ın razı olduğu kişiler başka, anlamı verdiler. Bunun aslı, bizim söylemiş olduğumuz mânadır. En doğrusunu Allah bilir.
195) “(Putperestlerce Allah'ın kızları sayılan melekler şöyle derler:) Bizim her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır.”
Melekler tarafından söylenen bu sözün iki anlama gelmesi muhtemeldir, Birincisi, meleklere kulluk etmelerini insanlara emretmekten kendilerini aklamak mânasına gelir, yani bizim her birimizin mevlâmıza ve yaratanımıza kulluk etmekte belli bir yeri vardır, bir an bile O'na kulluktan uzak duramayız, böyleyken insanlara bize kulluk etmelerini nasıl emrederiz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin”, Yani biz senin velimiz olman peşindeyiz, bundan nasıl uzak durabiliriz? Yahut muhtemelen şunu söylemek istemişlerdir: Senin bizim velimiz olmanı sağlamak gayreti, bizi sözü edilen her şeyden alıkoymaktladır. En doğrusunu Allah bilir, Her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır. Muhtemelen bundan maksat, asla bırakılamayan ve terkedilemeyen belli ve sınırlı bir yerdir. Belli bir makam. Bu belli bir ibadet mânasına da gelebilir. Nitekim Hakim b. Hizâm şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) ashabı ile birlikte iken bir ara onlara şöyle dedi: “Benim duyduklarımı siz de duyuyor musunuz?” Biz bir şey duymuyoruz Yâ Resülallah, dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle söyledi: “Gökyüzünün gıcırdama sesini duyuyorum. Gökyüzü gıcırdamaktan dolayı kınanamaz, çünkü orada bir meleğin alnını yere koymadığı veya kıyama durmadığı bir karış kadar bile boş bir yer yoktur”™™. En doğrusunu Allah bilir.
2 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 648; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 486. 3 “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı” (Sebe, 34/41).
İbn Kesir, Tefsiru'/-Kurâni'mazim, V11, 304; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, XII, 489.
Saffat 37:162
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyetlerde şunu söylemektedir: Sizin ve taptıklarınızın onları fitneye düşürmeye ve saptırmaya gücünüz yetmez, ancak Allah'ın ilminde, onlardan dalâleti seçeceği belli olanlar müstesna! Cenâb-ı Hakk'ın onlardan cehennemi boylayacak olanları istisna etmesi, saptırması açısından değil, cehennemlik olduklarını bilmesi itibariyledir. (İNitekim Cenâb-ı Hak bu konuda başka bir âyette meâlen şöyle söylemektedir: “Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”!”. Diğer bir âyette de şunu haber vermektedir: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine dost edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”, En doğrusunu Allah bilir.
Siz ve taptıklarınız. Bu beyandan maksat, kendilerine tapılan cinler veya melekler olabilir. Tapılan putlar da olabilir; çünkü saptırma işi bazan onlara nispet edilmektedir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu”. En doğrusunu Allah bilir.
Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Yani cehennem ehlinin amelini işletmek üzere size hâkim olunanlarınız hariç, sizin bâtıl inançlarınızla, yani taptığınız bâtıl putlarınızla benim kullarımı saptıramazsınız. Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyetler hakkında Ömer b. Abdülaziz ve Hasan-ı Basri'nin şöyle dedikleri riva220 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ yet edilmiştir: Siz, tanrılarınızla cehennemi boylamak üzere kendisine hâkim olunanlar hariç, hiç kimseyi saptıramazsınız"”, Bu da bizim söylediğimize yakın bir mânadır. ln doğrusunu Allah bilir, Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyet konusunda bazıları şöyle dedi: Levh-i mahfüzda cehennemi boylayacağı yazılmış olanlar başka. Bazıları da, cehennemi boylamasına Allah'ın razı olduğu kişiler başka, anlamı verdiler. Bunun aslı, bizim söylemiş olduğumuz mânadır. En doğrusunu Allah bilir.
195) “(Putperestlerce Allah'ın kızları sayılan melekler şöyle derler:) Bizim her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır.”
Melekler tarafından söylenen bu sözün iki anlama gelmesi muhtemeldir, Birincisi, meleklere kulluk etmelerini insanlara emretmekten kendilerini aklamak mânasına gelir, yani bizim her birimizin mevlâmıza ve yaratanımıza kulluk etmekte belli bir yeri vardır, bir an bile O'na kulluktan uzak duramayız, böyleyken insanlara bize kulluk etmelerini nasıl emrederiz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin”, Yani biz senin velimiz olman peşindeyiz, bundan nasıl uzak durabiliriz? Yahut muhtemelen şunu söylemek istemişlerdir: Senin bizim velimiz olmanı sağlamak gayreti, bizi sözü edilen her şeyden alıkoymaktladır. En doğrusunu Allah bilir, Her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır. Muhtemelen bundan maksat, asla bırakılamayan ve terkedilemeyen belli ve sınırlı bir yerdir. Belli bir makam. Bu belli bir ibadet mânasına da gelebilir. Nitekim Hakim b. Hizâm şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) ashabı ile birlikte iken bir ara onlara şöyle dedi: “Benim duyduklarımı siz de duyuyor musunuz?” Biz bir şey duymuyoruz Yâ Resülallah, dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle söyledi: “Gökyüzünün gıcırdama sesini duyuyorum. Gökyüzü gıcırdamaktan dolayı kınanamaz, çünkü orada bir meleğin alnını yere koymadığı veya kıyama durmadığı bir karış kadar bile boş bir yer yoktur”™™. En doğrusunu Allah bilir.
2 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 648; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 486. 3 “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı” (Sebe, 34/41).
İbn Kesir, Tefsiru'/-Kurâni'mazim, V11, 304; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, XII, 489.
Saffat 37:163
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyetlerde şunu söylemektedir: Sizin ve taptıklarınızın onları fitneye düşürmeye ve saptırmaya gücünüz yetmez, ancak Allah'ın ilminde, onlardan dalâleti seçeceği belli olanlar müstesna! Cenâb-ı Hakk'ın onlardan cehennemi boylayacak olanları istisna etmesi, saptırması açısından değil, cehennemlik olduklarını bilmesi itibariyledir. (İNitekim Cenâb-ı Hak bu konuda başka bir âyette meâlen şöyle söylemektedir: “Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”!”. Diğer bir âyette de şunu haber vermektedir: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine dost edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”, En doğrusunu Allah bilir.
Siz ve taptıklarınız. Bu beyandan maksat, kendilerine tapılan cinler veya melekler olabilir. Tapılan putlar da olabilir; çünkü saptırma işi bazan onlara nispet edilmektedir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu”. En doğrusunu Allah bilir.
Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Yani cehennem ehlinin amelini işletmek üzere size hâkim olunanlarınız hariç, sizin bâtıl inançlarınızla, yani taptığınız bâtıl putlarınızla benim kullarımı saptıramazsınız. Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyetler hakkında Ömer b. Abdülaziz ve Hasan-ı Basri'nin şöyle dedikleri riva220 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ yet edilmiştir: Siz, tanrılarınızla cehennemi boylamak üzere kendisine hâkim olunanlar hariç, hiç kimseyi saptıramazsınız"”, Bu da bizim söylediğimize yakın bir mânadır. ln doğrusunu Allah bilir, Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyet konusunda bazıları şöyle dedi: Levh-i mahfüzda cehennemi boylayacağı yazılmış olanlar başka. Bazıları da, cehennemi boylamasına Allah'ın razı olduğu kişiler başka, anlamı verdiler. Bunun aslı, bizim söylemiş olduğumuz mânadır. En doğrusunu Allah bilir.
195) “(Putperestlerce Allah'ın kızları sayılan melekler şöyle derler:) Bizim her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır.”
Melekler tarafından söylenen bu sözün iki anlama gelmesi muhtemeldir, Birincisi, meleklere kulluk etmelerini insanlara emretmekten kendilerini aklamak mânasına gelir, yani bizim her birimizin mevlâmıza ve yaratanımıza kulluk etmekte belli bir yeri vardır, bir an bile O'na kulluktan uzak duramayız, böyleyken insanlara bize kulluk etmelerini nasıl emrederiz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin”, Yani biz senin velimiz olman peşindeyiz, bundan nasıl uzak durabiliriz? Yahut muhtemelen şunu söylemek istemişlerdir: Senin bizim velimiz olmanı sağlamak gayreti, bizi sözü edilen her şeyden alıkoymaktladır. En doğrusunu Allah bilir, Her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır. Muhtemelen bundan maksat, asla bırakılamayan ve terkedilemeyen belli ve sınırlı bir yerdir. Belli bir makam. Bu belli bir ibadet mânasına da gelebilir. Nitekim Hakim b. Hizâm şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) ashabı ile birlikte iken bir ara onlara şöyle dedi: “Benim duyduklarımı siz de duyuyor musunuz?” Biz bir şey duymuyoruz Yâ Resülallah, dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle söyledi: “Gökyüzünün gıcırdama sesini duyuyorum. Gökyüzü gıcırdamaktan dolayı kınanamaz, çünkü orada bir meleğin alnını yere koymadığı veya kıyama durmadığı bir karış kadar bile boş bir yer yoktur”™™. En doğrusunu Allah bilir.
2 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 648; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 486. 3 “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı” (Sebe, 34/41).
İbn Kesir, Tefsiru'/-Kurâni'mazim, V11, 304; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, XII, 489.
Saffat 37:164
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyetlerde şunu söylemektedir: Sizin ve taptıklarınızın onları fitneye düşürmeye ve saptırmaya gücünüz yetmez, ancak Allah'ın ilminde, onlardan dalâleti seçeceği belli olanlar müstesna! Cenâb-ı Hakk'ın onlardan cehennemi boylayacak olanları istisna etmesi, saptırması açısından değil, cehennemlik olduklarını bilmesi itibariyledir. (İNitekim Cenâb-ı Hak bu konuda başka bir âyette meâlen şöyle söylemektedir: “Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”!”. Diğer bir âyette de şunu haber vermektedir: “Gerçek şu ki o şeytanın, iman etmiş olanlar ve Rab'lerine dayanıp güvenenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine dost edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”, En doğrusunu Allah bilir.
Siz ve taptıklarınız. Bu beyandan maksat, kendilerine tapılan cinler veya melekler olabilir. Tapılan putlar da olabilir; çünkü saptırma işi bazan onlara nispet edilmektedir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu”. En doğrusunu Allah bilir.
Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Yani cehennem ehlinin amelini işletmek üzere size hâkim olunanlarınız hariç, sizin bâtıl inançlarınızla, yani taptığınız bâtıl putlarınızla benim kullarımı saptıramazsınız. Hiçbiriniz onu (samimi kulu) Allah'a inancı hususunda saptıramazsınız. Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyetler hakkında Ömer b. Abdülaziz ve Hasan-ı Basri'nin şöyle dedikleri riva220 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ yet edilmiştir: Siz, tanrılarınızla cehennemi boylamak üzere kendisine hâkim olunanlar hariç, hiç kimseyi saptıramazsınız"”, Bu da bizim söylediğimize yakın bir mânadır. ln doğrusunu Allah bilir, Ancak cehennemi boylayacak olan başka meâlindeki âyet konusunda bazıları şöyle dedi: Levh-i mahfüzda cehennemi boylayacağı yazılmış olanlar başka. Bazıları da, cehennemi boylamasına Allah'ın razı olduğu kişiler başka, anlamı verdiler. Bunun aslı, bizim söylemiş olduğumuz mânadır. En doğrusunu Allah bilir.
195) “(Putperestlerce Allah'ın kızları sayılan melekler şöyle derler:) Bizim her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır.”
Melekler tarafından söylenen bu sözün iki anlama gelmesi muhtemeldir, Birincisi, meleklere kulluk etmelerini insanlara emretmekten kendilerini aklamak mânasına gelir, yani bizim her birimizin mevlâmıza ve yaratanımıza kulluk etmekte belli bir yeri vardır, bir an bile O'na kulluktan uzak duramayız, böyleyken insanlara bize kulluk etmelerini nasıl emrederiz? Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin”, Yani biz senin velimiz olman peşindeyiz, bundan nasıl uzak durabiliriz? Yahut muhtemelen şunu söylemek istemişlerdir: Senin bizim velimiz olmanı sağlamak gayreti, bizi sözü edilen her şeyden alıkoymaktladır. En doğrusunu Allah bilir, Her birimizin mutlaka belli bir yeri vardır. Muhtemelen bundan maksat, asla bırakılamayan ve terkedilemeyen belli ve sınırlı bir yerdir. Belli bir makam. Bu belli bir ibadet mânasına da gelebilir. Nitekim Hakim b. Hizâm şöyle demiştir: Resülullah (s.a.) ashabı ile birlikte iken bir ara onlara şöyle dedi: “Benim duyduklarımı siz de duyuyor musunuz?” Biz bir şey duymuyoruz Yâ Resülallah, dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle söyledi: “Gökyüzünün gıcırdama sesini duyuyorum. Gökyüzü gıcırdamaktan dolayı kınanamaz, çünkü orada bir meleğin alnını yere koymadığı veya kıyama durmadığı bir karış kadar bile boş bir yer yoktur”™™. En doğrusunu Allah bilir.
2 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XIX, 648; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 486. 3 “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı” (Sebe, 34/41).
İbn Kesir, Tefsiru'/-Kurâni'mazim, V11, 304; Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, XII, 489.
Saffat 37:165
[ ]165. “Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutariz”
166. “Ve biz, kuşkusuz Allah'ı tesbih ederiz?
Saffat 37:166
[ ]165. “Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutariz”
166. “Ve biz, kuşkusuz Allah'ı tesbih ederiz?
Saffat 37:167
167. “O putperestler hep şöyle derlerdi:”
168. “Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı;”
Saffat 37:168
167. “O putperestler hep şöyle derlerdi:”
168. “Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı;”
Saffat 37:169
Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutarız. Buradaki saf tutarız kelimesi muhtemelen, nasıl ki âdemoğulları saf olup cemaat halinde namaz kılıyorlarsa, melekler de saf tutarak namaz kılıyorlar anlamına gelir. Saf halinde kıyam ediyorlar yahut saf halinde rükü yapıyorlar veyahut saf halinde secde ediyorlar mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve biz, kuşkusuz Allah'ı tesbih ederiz. Müfessirlerin söylediklerine göre tesbih ederiz lafzı, namaz kılarız anlamına gelir. Her türlü noksanlıktan tenzih etmek mânasına da gelebilir, onlar mülhitlerin söyledikleri sözlerden Allah'ı tenzih ediyorlar. Tesbih ederiz sözü, devamlı olarak ve hiç ara vermeden ibadet ederiz anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Bu ilâhi kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Resülullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce Mekkeliler şöyle diyorlardı: Yahudileri ve hıristiyanları Allah kahretsin! Çünkü onlar peygamberleri inkâr ettiler. Eğer bize öncekilerden bir kitap veya bir beyan gelmiş olsaydı elbette biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Onlar böyle diyorlar ve Allah adına yemin ederek sözlerini teyit ediyorlardı, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle haber vermektedir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”", yani uyarıcı geldiğinde Rab'lerini inkâr ettiler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Resülullah (s.a.) onları ikaz ediyor, putlara tapan ve peygamberleri inkâr eden önceki ümmetlere nasıl Allah'ın azabı geldi ise, putlara taparlarsa onlara da azabın geleceğini söylüyordu. O zaman şöyle diyorlardı: Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı, yani geçmiş ümmetlerin neden helâk edildiklerine dair elimizde bir haber bulunsaydı ve onların gerçekten Muhammed'in söylediği sebeple helâk edildiklerini bilseydik, elbette biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlara, önceki ümmetlerin, Muhammed aleyhisselâmın söylediği sebepten helâk edildikleri haberini bildirdi, ancak onlar kabul etmediler ve inatla inkâr ettiler. Muhtemeldir ki onlar bunu delil olarak ileri sürmüşlerdi, yani atalarımız da putlara taptılar, onlar da bizim yaptıklarımızı yaptılar ve azaba uğramadılar, şayet yaptıkları Allah nezdinde rızaya mazhar olmasaydı ve onlar böyle yapmakla emrolunmuş olmasalardı, Allah onları rahat bırakmazdı. Bu, şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibidir: “Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman W Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti? derler”. (JBuna benzer sözlerle onlar, anlamsız deliller ileri sürüyorlardı. Buna göre muhtemelen onların, elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah'ın halis kulları olurduk sözünü, onlar bizim yaptığımız şeyleri yaptıkları için ve söylenen şeyler yüzünden değil, başka bir şeyden dolayı helâk edilmişlerdir diyorlardı.
Elbette biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Buradaki “muhlasin” (oals) kelimesindeki lâm harfi üstünlü olarak okunur. Onların sözlerinin zâhirine göre ise esreli olarak “muhlisin” diye de okunur; buna göre eğer öyle olsaydı, biz de ihlasla Allah'ın birliğini kabul eder ve O'na kulluk yapardık anlamına gelmesi de caizdir. Ancak “muhlasin” lafzı, öyle olsaydı Allah özel olarak bizi seçerdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hak, önceki ümmetlerin Muhammed aleyhisselâmın sözünü ettiği inkârdan dolayı helâk edildiklerine dair beyanı geldikten sonra onların inat ettiklerini, büyüklendiklerini ve inkâr ettiklerini haber vermektedir: Şimdi bu kitabı (Kur'ân) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler! Delillerin ve âyetlerin haberleriyle gerçeği öğrendikten sonra gözleriyle de görerek yakında her şeyi öğrenecekler. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:170
Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutarız. Buradaki saf tutarız kelimesi muhtemelen, nasıl ki âdemoğulları saf olup cemaat halinde namaz kılıyorlarsa, melekler de saf tutarak namaz kılıyorlar anlamına gelir. Saf halinde kıyam ediyorlar yahut saf halinde rükü yapıyorlar veyahut saf halinde secde ediyorlar mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve biz, kuşkusuz Allah'ı tesbih ederiz. Müfessirlerin söylediklerine göre tesbih ederiz lafzı, namaz kılarız anlamına gelir. Her türlü noksanlıktan tenzih etmek mânasına da gelebilir, onlar mülhitlerin söyledikleri sözlerden Allah'ı tenzih ediyorlar. Tesbih ederiz sözü, devamlı olarak ve hiç ara vermeden ibadet ederiz anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Bu ilâhi kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Resülullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce Mekkeliler şöyle diyorlardı: Yahudileri ve hıristiyanları Allah kahretsin! Çünkü onlar peygamberleri inkâr ettiler. Eğer bize öncekilerden bir kitap veya bir beyan gelmiş olsaydı elbette biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Onlar böyle diyorlar ve Allah adına yemin ederek sözlerini teyit ediyorlardı, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle haber vermektedir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi. Ama onlara uyarıcı gelince bu sadece (haktan) uzaklaşmalarını arttırdı”", yani uyarıcı geldiğinde Rab'lerini inkâr ettiler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Resülullah (s.a.) onları ikaz ediyor, putlara tapan ve peygamberleri inkâr eden önceki ümmetlere nasıl Allah'ın azabı geldi ise, putlara taparlarsa onlara da azabın geleceğini söylüyordu. O zaman şöyle diyorlardı: Elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı, yani geçmiş ümmetlerin neden helâk edildiklerine dair elimizde bir haber bulunsaydı ve onların gerçekten Muhammed'in söylediği sebeple helâk edildiklerini bilseydik, elbette biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlara, önceki ümmetlerin, Muhammed aleyhisselâmın söylediği sebepten helâk edildikleri haberini bildirdi, ancak onlar kabul etmediler ve inatla inkâr ettiler. Muhtemeldir ki onlar bunu delil olarak ileri sürmüşlerdi, yani atalarımız da putlara taptılar, onlar da bizim yaptıklarımızı yaptılar ve azaba uğramadılar, şayet yaptıkları Allah nezdinde rızaya mazhar olmasaydı ve onlar böyle yapmakla emrolunmuş olmasalardı, Allah onları rahat bırakmazdı. Bu, şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibidir: “Putperestler diyecekler ki: Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman W Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti? derler”. (JBuna benzer sözlerle onlar, anlamsız deliller ileri sürüyorlardı. Buna göre muhtemelen onların, elimizde öncekilerden gelmiş bir kitap bulunsaydı; elbet biz de Allah'ın halis kulları olurduk sözünü, onlar bizim yaptığımız şeyleri yaptıkları için ve söylenen şeyler yüzünden değil, başka bir şeyden dolayı helâk edilmişlerdir diyorlardı.
Elbette biz de Allah'ın halis kulları olurduk. Buradaki “muhlasin” (oals) kelimesindeki lâm harfi üstünlü olarak okunur. Onların sözlerinin zâhirine göre ise esreli olarak “muhlisin” diye de okunur; buna göre eğer öyle olsaydı, biz de ihlasla Allah'ın birliğini kabul eder ve O'na kulluk yapardık anlamına gelmesi de caizdir. Ancak “muhlasin” lafzı, öyle olsaydı Allah özel olarak bizi seçerdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hak, önceki ümmetlerin Muhammed aleyhisselâmın sözünü ettiği inkârdan dolayı helâk edildiklerine dair beyanı geldikten sonra onların inat ettiklerini, büyüklendiklerini ve inkâr ettiklerini haber vermektedir: Şimdi bu kitabı (Kur'ân) inkâr ediyorlar! Yakında her şeyi öğrenecekler! Delillerin ve âyetlerin haberleriyle gerçeği öğrendikten sonra gözleriyle de görerek yakında her şeyi öğrenecekler. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:171
171. “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik:”
172. “Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar”
Saffat 37:172
171. “Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik:”
172. “Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar”
Saffat 37:173
[Hiçbir Resül Öldürülmedi]
Andolsun ki elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Bu ilâhi kelâmın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Zafere ulaşanlar resüllerdir, hiçbir resül öldürülmüş değildir, ancak nebiler öldürülmüş, bir de resüllerin risâletini kavmine tebliğ eden ve onları bundan haberdar eden resüllerin elçileri öldürülmüştür. Resüllerin kendilerine gelince, onlardan hiçbiri öldürülmemiştir, Allah onları insanlardan ve onların kötü niyetlerinden korumuştur. Bazıları da şöyle dedi: Nihai akıbeti kendileri kazanacağından dolayı onlar zafere ulaşacaklardır, çünkü işin başında mağlup olsa bile akıbette zafere ulaşmayan hiçbir peygamber yoktur. Bazıları ise şöyle söyledi: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar, yani onlar kanıtlarla, mücizelerle ve delillerle zafere ulaşacaklar. Getirdikleri deliller ve âyetlerle galip gelecekler, şüpheleri ve kafalardaki karışıklıkları kaldıracaklar. En doğrusunu Allah bilir.
(Jİlk yorumu yapanlar şu âyet-i kerimeyi delil getirirler: “Nice pey- EE gamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar”; bu cümle bazı kırâatlarda, onunla birlikte bulunan birçok Allah erleri düşmanları öldürdüler, anlamına gelecek şekilde okunmuştur, “Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemediler, yılmadılar, boyun eğmediler”"s, Cenâb-ı Hak burada, onlar savaşta öldürülseler bile asla gevşemediklerini ve boyun eğmediklerini haber vermektedir. Sonra şöyle buyurmaktadır: “Onların sözü şunu demekten ibaretti: Rabbimiz! Günahlarımızdan ve işimizdeki aşırılıklardan ötürü bizi bağışla, sebatımızı arttır, kâfir topluluğa karşı bize yardım Yüce Allah da şu âyet-i kerimede onlara daha güzelini verdiğini haber vermektedir: “Allah onlara dünya nimetini ve âhiret nimetinin de güzelini verdi”!% En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet-i kerime de, onlar mağlup olsalar ve öldürülseler bile zafere onların ulaşacağı mânasına gelmektedir.
Zafere mutlaka onlar ulaşacaklar. Burada “innehum” ve “lehum” şeklinde iki tane zamir kullanılmıştır, bunların ikisi de aynı anlama gelir ve tekit mânasını ifade ederler. Buna benzer ifadeler başka âyetlerde de kullanılmıştır: “Biz mutlaka (o yerlerde) saf tutarız”, “Muhakkak ki ben yalnızca ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'ım”9:. Bu âyetlerde zamir tek olsaydı yine aynı anlamı ifade ederdi, fakat mânayı tekit için böyle kullanılmıştır.
Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak. Yani daha önce de söylediğimiz gibi galip gelenler kesinlikle peygamberlerimiz veya taraftarlarımız veya dostlarımız olacak. En doğrusunu Allah bilir.
DİA BEŞ İİ yer çiz dg
Saffat 37:174
(Ey resülüm!) Şimdi sen bir süre için o inkârcıları kendi hallerine bırak. Yani onların sana yaptıkları eziyetlere bir müddet karşılık verme veya onlarla bir süre savaşma! Bunun nasıl olduğu konusunda iki delil vardır. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) peygamberliğine delildir, çünkü onların âyette bir süre daha küfür içinde kalacaklarını ve sonra bu halde iken helâk edileceklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Bir süre için o inkârcıları kendi hallerine bırak!
İJİkincisi, bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın onu koruyacağına, onların kendisini öldürmek ve helâk etmek için gösterdikleri gayretlerden muhafaza edeceğine delildir; bu yüzden Allah onu belli bir vakte kadar onlarla savaşmasını ve onlara saldırmasını yasaklamıştı, çünkü orlar fırsat bulurlarsa kendisini öldürmek ve helâk etmek kararını almışlardı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onlara bu sözü söylediğinde peygamberini korumuş ve düşmanın saldırısından muhafaza etmişti. Sonra şöyle buyurmuştu: Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler! Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!”
Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler. Bu beyan, açıkça ve çıplak gözle görmek mânasına gelmektedir. Bazıları şöyle dedi: Hallerini gör onların, yani başlarına azap indiğinde gör onların hallerini, bunun gerçekleşmiş olduğunu kendileri de görecekler, Hallerini gör onların mânasına gelen “ebsırhum” (ça yasi) sözünün, onlara azabın geleceğini bildir, azap başlarına geldiğinde onlar da bilecekler anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Saffat 37:175
(Ey resülüm!) Şimdi sen bir süre için o inkârcıları kendi hallerine bırak. Yani onların sana yaptıkları eziyetlere bir müddet karşılık verme veya onlarla bir süre savaşma! Bunun nasıl olduğu konusunda iki delil vardır. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) peygamberliğine delildir, çünkü onların âyette bir süre daha küfür içinde kalacaklarını ve sonra bu halde iken helâk edileceklerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Bir süre için o inkârcıları kendi hallerine bırak!
İJİkincisi, bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın onu koruyacağına, onların kendisini öldürmek ve helâk etmek için gösterdikleri gayretlerden muhafaza edeceğine delildir; bu yüzden Allah onu belli bir vakte kadar onlarla savaşmasını ve onlara saldırmasını yasaklamıştı, çünkü orlar fırsat bulurlarsa kendisini öldürmek ve helâk etmek kararını almışlardı. Bu da göstermektedir ki, Cenâb-ı Hak onlara bu sözü söylediğinde peygamberini korumuş ve düşmanın saldırısından muhafaza etmişti. Sonra şöyle buyurmuştu: Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler! Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!”
Hallerini gör onların; ileride kendileri de görecekler. Bu beyan, açıkça ve çıplak gözle görmek mânasına gelmektedir. Bazıları şöyle dedi: Hallerini gör onların, yani başlarına azap indiğinde gör onların hallerini, bunun gerçekleşmiş olduğunu kendileri de görecekler, Hallerini gör onların mânasına gelen “ebsırhum” (ça yasi) sözünün, onlara azabın geleceğini bildir, azap başlarına geldiğinde onlar da bilecekler anlamına gelmesi de muhtemeldir.
Saffat 37:176
Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu âyet-i kerime, onların azabın hemen gelmesini istediklerine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar azabın hemen gelmesini, Peygamber aleyhisselâmla alay etmek kastıyla ve onun kendilerini azabın gelmesiyle korkutmasını inkâr etmek için istiyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu, hayret ifade eden bir cümledir, yani onlar azabımın çabuklaştırılmasını nasıl isterler? Bir millete azap göndermek ve onları helâk etmek istediğimde, azabı ve helâki indirmeye kâdir ve hükümran olduğumu bilmiyorlar mı? Yani ben buna kâdirim ve onu yaparım.
Sonra Cenâb-ı Hak onlara azabı gönderdiğinde sabahlarının karanlığa gömüldüğünü haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: İstedikleri başlarına geldiğinde (önceden) uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır! Buradaki azap sahalarına indiğinde sözü, muhtemelen yakınlarına indiğinde mânasına gelmektedir. Bu ifade, kendilerine ve başlarına indiği anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın vâdi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete 226 TE'VÍLÀTÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir”, yani azap onların başına inecek. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak, uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır buyurmaktadır. Onların sabahları kötü olacak, çünkü azap başlarına geldiğinde onları ebedi cehennemlerin azabına uğratacak. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:177
Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu âyet-i kerime, onların azabın hemen gelmesini istediklerine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onlar azabın hemen gelmesini, Peygamber aleyhisselâmla alay etmek kastıyla ve onun kendilerini azabın gelmesiyle korkutmasını inkâr etmek için istiyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Azabımızın çabuklaştırılmasını mı istiyorlar? Bu, hayret ifade eden bir cümledir, yani onlar azabımın çabuklaştırılmasını nasıl isterler? Bir millete azap göndermek ve onları helâk etmek istediğimde, azabı ve helâki indirmeye kâdir ve hükümran olduğumu bilmiyorlar mı? Yani ben buna kâdirim ve onu yaparım.
Sonra Cenâb-ı Hak onlara azabı gönderdiğinde sabahlarının karanlığa gömüldüğünü haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: İstedikleri başlarına geldiğinde (önceden) uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır! Buradaki azap sahalarına indiğinde sözü, muhtemelen yakınlarına indiğinde mânasına gelmektedir. Bu ifade, kendilerine ve başlarına indiği anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın vâdi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler ya kendileri felâkete 226 TE'VÍLÀTÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir”, yani azap onların başına inecek. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak, uyarılmış olanların sabahı çok kötü olacaktır buyurmaktadır. Onların sabahları kötü olacak, çünkü azap başlarına geldiğinde onları ebedi cehennemlerin azabına uğratacak. En doğrusunu Allah bilir.
Saffat 37:178
Evet, sen bir süre için onları kendi hallerine bırak. Bu âyeti az önce açıklamıştık. Hallerini gör; ileride kendileri de görecekler buyruğunu da belirtmiştik. Bazıları buna, sen bak, onlar da bakacaklar diye mâna verdi. Ancak doğrusu az önce bizim söylediğimiz gibidir”. İP NLS GEZ Özü LE özeli Ta EOS OU
Saffat 37:179
Evet, sen bir süre için onları kendi hallerine bırak. Bu âyeti az önce açıklamıştık. Hallerini gör; ileride kendileri de görecekler buyruğunu da belirtmiştik. Bazıları buna, sen bak, onlar da bakacaklar diye mâna verdi. Ancak doğrusu az önce bizim söylediğimiz gibidir”. İP NLS GEZ Özü LE özeli Ta EOS OU
Saffat 37:180
180. “Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir”
181. “Bütün peygamberlere selâm olsun!”
Saffat 37:181
180. “Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir”
181. “Bütün peygamberlere selâm olsun!”
Saffat 37:182
[Allah'ın Kulları Üzerindeki Hakları]
Bu üç âyette, Allah'ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğuna dair açıklamalar vardır, onlar da şunlardır: Allah'ın birliğini tasdik etmek, bütün İşlerinde Allaha tevekkül etmek, verdiği nimetlere dair Allah'ı güzel şekilde övmek ve ayrıca bütün peygamberleri yüceltip övmek. Tevhide gelince bu şu sözünde dile getirilmiştir: Cenâb-ı Hakk'ın verdiği nimetlere karşı insanların hamd etmek ve güzel övgüler yapmak ve aynı zamanda bütün peygamberlere de güzel övgülerde bulunmak gerektiği: Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Mülhitlerin, çocuk edin Busürenin 175. âyetinin tefsirine bakınız.
mek, ortağı ve eşi olmak gibi asla Allaha lâyık olmayan bütün nitelemelerden, Cenâb-ı Hak kendini tenzih etmekte ve aklamaktadır. Bunu söyleyen insanın, Cenâb-ı Hakk'ı bütün bu isnatlardan uzak ve münezzeh olmakla niteleyenin alacağı sevabı alması ümit edilir. Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in ifadesi de tevhid söz konusu edilmektedir. Şöyleki: Cenâb-ı Hak şan ve şerefle, mutlak kuvvet sahibi olmakla ve her şeyin tasarrufunun kendisine ait olmakla ilgili bir nitelemekten oluşan bir tevhittir. Peygamberlere yapılması gereken güzel övgülere gelince bu da, Bütün peygamberlere selâm olsun meâlindeki âyette ifade buyurulmaktadır. Cenâb-ı Hak kullarına, bütün peygamberlere güzel övgülerle onları övmelerini emretmektedir. Bu konuda Resülullah (s.a.) da şöyle buyurmuştur: “Bana selâm gönderdiğinizde, diğer peygamber kardeşlerime de selâm gönderin, çünkü ben ancak peygamberlerden biriyim”, [§]İnsanlara verdiği bütün nimetlere ve güzelliklere karşı Cenâb-ı Hakk'a güzel bir şekilde hamd ü senâ etmeye gelince, bunu da şu âyet-i kerimede ifade buyurmaktadır: Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun. Allah'ı bilerek ve kabul ederek bunu söyleyen ve okuyan birinin, bunları söyleyen ve okuyanların hepsinin alacağı bütün sevabı alması umulur. En doğrusunu Allah bilir.
Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kıyâmet günü sevabının tam olarak tartılmasını isteyen kişinin, bir meclisteki son sözü şöyle olsun: Mutlak izzet sahibi olan Rabb'in, onların yakıştırdığı nitelemelerden münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun! Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun”. En doğrusunu Allah bilir.
Mutlak izzet sahibi olan rab. Bu beyanın anlamına dair bazıları şöyle dedi: İntikam ve kudret sahibi olan Rab! Bu ifade, her güç-kudret sahibi olanın ve her şan ve şeref sahibi olanın dayandığı Rab mânasına da gelebilir. Allah'a hamdolsun sözü de böyledir, yani bir şeye hamd ü senâ eden herkesin o hamd ve senâsı hakikatte Allah'a varır. Gerçek muradının ne olduğunu en iyi Allah bilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
1% o Enes (r.a), Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Bana selâm gönderdiğinizde, diğer peygamber kardeşlerime de selâm gönderin, çünkü ben ancak peygamberlerden biriyim” (Taberi, Câmi 'u'l-beyân, XIX, 661; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XII, 497). 97. Süyüti, ed-Dürru'kmensür, XII, 499.
[