Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Sâd 38:1 – Zümer 39:75

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Sâd 38:1
  2. Sâd 38:2
  3. Sâd 38:3
  4. Sâd 38:4
  5. Sâd 38:5
  6. Sâd 38:6
  7. Sâd 38:7
  8. Sâd 38:8
  9. Sâd 38:9
  10. Sâd 38:10
  11. Sâd 38:11
  12. Sâd 38:12
  13. Sâd 38:13
  14. Sâd 38:14
  15. Sâd 38:15
  16. Sâd 38:16
  17. Sâd 38:17
  18. Sâd 38:18
  19. Sâd 38:19
  20. Sâd 38:20
  21. Sâd 38:21
  22. Sâd 38:22
  23. Sâd 38:23
  24. Sâd 38:24
  25. Sâd 38:25
  26. Sâd 38:26
  27. Sâd 38:27
  28. Sâd 38:28
  29. Sâd 38:29
  30. Sâd 38:30
  31. Sâd 38:31
  32. Sâd 38:32
  33. Sâd 38:33
  34. Sâd 38:34
  35. Sâd 38:35
  36. Sâd 38:36
  37. Sâd 38:37
  38. Sâd 38:38
  39. Sâd 38:39
  40. Sâd 38:40
  41. Sâd 38:41
  42. Sâd 38:42
  43. Sâd 38:43
  44. Sâd 38:44
  45. Sâd 38:45
  46. Sâd 38:46
  47. Sâd 38:47
  48. Sâd 38:48
  49. Sâd 38:49
  50. Sâd 38:50
  51. Sâd 38:51
  52. Sâd 38:52
  53. Sâd 38:53
  54. Sâd 38:54
  55. Sâd 38:55
  56. Sâd 38:56
  57. Sâd 38:57
  58. Sâd 38:58
  59. Sâd 38:59
  60. Sâd 38:60
  61. Sâd 38:61
  62. Sâd 38:62
  63. Sâd 38:63
  64. Sâd 38:64
  65. Sâd 38:65
  66. Sâd 38:66
  67. Sâd 38:67
  68. Sâd 38:68
  69. Sâd 38:69
  70. Sâd 38:70
  71. Sâd 38:71
  72. Sâd 38:72
  73. Sâd 38:73
  74. Sâd 38:74
  75. Sâd 38:75
  76. Sâd 38:76
  77. Sâd 38:77
  78. Sâd 38:78
  79. Sâd 38:79
  80. Sâd 38:80
  81. Sâd 38:81
  82. Sâd 38:82
  83. Sâd 38:83
  84. Sâd 38:84
  85. Sâd 38:85
  86. Sâd 38:86
  87. Sâd 38:87
  88. Sâd 38:88
  89. Zümer 39:1
  90. Zümer 39:2
  91. Zümer 39:3
  92. Zümer 39:4
  93. Zümer 39:5
  94. Zümer 39:6
  95. Zümer 39:7
  96. Zümer 39:8
  97. Zümer 39:9
  98. Zümer 39:10
  99. Zümer 39:11
  100. Zümer 39:12
  101. Zümer 39:13
  102. Zümer 39:14
  103. Zümer 39:15
  104. Zümer 39:16
  105. Zümer 39:17
  106. Zümer 39:18
  107. Zümer 39:19
  108. Zümer 39:20
  109. Zümer 39:21
  110. Zümer 39:22
  111. Zümer 39:23
  112. Zümer 39:24
  113. Zümer 39:25
  114. Zümer 39:26
  115. Zümer 39:27
  116. Zümer 39:28
  117. Zümer 39:29
  118. Zümer 39:30
  119. Zümer 39:31
  120. Zümer 39:32
  121. Zümer 39:33
  122. Zümer 39:34
  123. Zümer 39:35
  124. Zümer 39:36
  125. Zümer 39:37
  126. Zümer 39:38
  127. Zümer 39:39
  128. Zümer 39:40
  129. Zümer 39:41
  130. Zümer 39:42
  131. Zümer 39:43
  132. Zümer 39:44
  133. Zümer 39:45
  134. Zümer 39:46
  135. Zümer 39:47
  136. Zümer 39:48
  137. Zümer 39:49
  138. Zümer 39:50
  139. Zümer 39:51
  140. Zümer 39:52
  141. Zümer 39:53
  142. Zümer 39:54
  143. Zümer 39:55
  144. Zümer 39:56
  145. Zümer 39:57
  146. Zümer 39:58
  147. Zümer 39:59
  148. Zümer 39:60
  149. Zümer 39:61
  150. Zümer 39:62
  151. Zümer 39:63
  152. Zümer 39:64
  153. Zümer 39:65
  154. Zümer 39:66
  155. Zümer 39:67
  156. Zümer 39:68
  157. Zümer 39:69
  158. Zümer 39:70
  159. Zümer 39:71
  160. Zümer 39:72
  161. Zümer 39:73
  162. Zümer 39:74
  163. Zümer 39:75

Sâd 38:1

[Hurüf-i Mukattaa] Bazıları şöyle dediler: Sâd lafzı, içinde sâd harfinin belirtildiği bu sürenin ismidir. Nitekim “Kâf. Şanı yüce Kur'âna yemin olsun!”? meâlindeki âyet de böyledir. Hurüf-i mukataanın belirtildiği bütün süreler böyledir. Bir şeye dilediği ismi vermek ve hangi ismi vermek istiyorsa onu vermek Allaha ait bir haktır. Bazıları da şöyle söyledi: O ancak, şanı yüce ve mübarek olan Allah'ın isimlerinden biridir. Bazıları da, o sürenin giriş lafzıdır dedi. Bu lafzı, hemen arkasından gelen âyetin tefsir ettiğini daha önce söylemiştik. Hurüf-i mukattaa hakkında söylenenleri daha önce çeşitli yerlerde belirttik’. Bazıları ise Sâd lafzına, Kur'ân'ı kâfirlere arzet diye anlam verdi. Ebü Ubeyde, “sâdi” kelimesinin “musâdât” kökünden geldiğini söyler‘. Zeccâc şöyle dedi: JU 30) cümlesi, onlara karşı Kur'ân ile savaş, mânasına gelir. Bazıları da GU. vi uu) cümlesine, Jonlara Kur'ân ile seslen diye mâna verdi. Onlara Kurân iğ ile yönel anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Bu bir yemin lafzıdır, Allah'ın kelâmı Kur'ân ile yemin ediyorum demektir. Öğüt ve uyarı dolu. “Zi'z-zikr” kelimesi, şerefli mânasına gelebilir. Cenâb-ı Hak Kur'ân'a zikir adını vermiştir, çünkü her şereflinin adı yaratılanların her meclisinde anılır. Yahut insanların lehine ve aleyhine olan, yapılması ve sakınılması gereken her şeyi kendilerine hatırlattığı için ona ziMekki sürelerden olup 88 âyeti de Mekkede nâzil olmuştur. Taberi bu sözü Hasan-ı Basri'ye nispet eder. 230 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ kir adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları bu kelimeye beyan dolu Kurân mânasını verdiler. Sâd. Öğüt ve uyarı dolu Kur'ân'a andolsun. Bu beyan hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Kur'ân'ı kalbinden oku! Araplar şöyle derlerdi: Hayvanı tutmak zor olduğunda onunla şakalaşırsan hayvan boyun eğer ve yumuşar, işte o zaman hayvanı avladım denilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Sâd, en zor harflerden biridir, burada yemine benzemektedir. Başka yerlerde kullanılan “sâdi” kelimesi susamak anlamına gelir, millet susamış gibi”. Öğüt ve uyarı dolu ibaresi hakkında bazıları şöyle dedi: Bu lafız şerefli, yani ona uyan şerefli olur anlamına gelir. Şanlı mânasına geldiği de söylenmiştir. İçinde yapılması ve sakınılması gereken buyrukların ve daha önce geçen ümmetlere ait haberlerin belirtildiği kitap mânasına geldiği de söylenmiştir. [Kur'ân'da Geçen Yemin Cümleleri] Sonra âyetlerde geçen yemin cümlesinin cevabı konusunda farklı görüşler vardır, Kisâi şöyle demiştir: Kur'ân'da geçen kasem cümlesinin cevabı bazı yerlerde gizli değil açıktır, bazı yerlerde ise kapalıdır. Açık olana örnek şu ilâhi beyandır: “Hayır! Hayır! Yörüngelerinde akıp giderek doğan ve batan yıldızlara andolsun!” Bu kasem cümlesinin cevabı da şudur: “O Kur'ân gerçekten değerli, bir elçinin sözüdür”. Kapalı olana örnek de Sâd âyetidir. İnsanlardan biri şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk'ın burada yemin ettiği olay şu ilâhi beyanda ifade edilmektedir: “İşte bu, yani cehennem ehlinin birbiriyle çekişmesi olayı bir hakikattir”. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ancak söz uzamış ve arada yeminin cevabı olmayan kıssalar geçmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bana göre buradaki kasemin cevabı şu ilâhi beyandır; “Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik”. Bu, sizi de helâk ederiz mânasına gelir. Ancak yemin lafzı ile bu âyet arasına “İnkâr edenler, bu uyarıya kulak verecekleri yerde, gurura kapılmış ve muhalefete düşmüşlerdir” meâlindeki âyet girmiş ve kasem lâmı hazfedilmiştir. Dolayısıyla bu âyet yemin lafzına döndürülür ve söylediğimiz âyet de yeminin cevabı olur. Bu, garip, zarif ve kapalı bir cevap cümlesidir", Yalikşö: la áS İİİ

Sâd 38:2

Rivayet edildiğine göre Ebü Tâlib hastalanmış, Hz. Peygamber (s.a.) de onu ziyarete gitmişti. Ebü Tâlib'in başucunda bir adamın oturacağı bir yer vardı, Ebü Cehil hemen yerinden kalkıp oraya oturdu. İçerde de Kureyş'in ileri gelenlerinden bir grup insan vardı. Onlar Ebü Tâlibe, ilâhlarımıza sataşıyor diye Hz. Peygamber'i (s.a.) şikâyet ettiler. Ebü Tâlib dedi ki: Ey kardeşimin oğlu! Bu adamlardan ne istiyorsun? Hz. Peygamber (s.a.) şu karşılığı verdi: Amcacığım! Ben onlardan sadece bir cümle istiyorum, eğer onu kabul ederlerse bütün Araplar onlara uyacak, Arap olmayanlar da cizye ödeyecek. Ebü Tâlib; nedir o cümle? diye sorunca, Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: Lâ ilâhe illallâh! O zaman hemen Ebü Cehil atıldı: Bizim tanrılarımızı tek bir tanrı mı yapmak istiyor?” İşte bu, âyette belirtilen ve onların gurura kapıldıklarını gösteren olaydır. Çünkü âyette şöyle denilmekteydi: İnkâr edenler, gurura kapılmış ve muhalefete düşmüşlerdir. Âyetteki gurura kapılmış ifadesi hak- EM kında bazıları şöyle dedi: İnatçılık yapıyor ve kabule yanaşmıyorlar. Bazıları da şöyle dedi: Taassup içindedirler ve gurura kapılmışlardır. “Hamiyyet” kelimesi, muhalefete ve taassuba kapılmak demektir. En doğrusunu Allah bilir. Gurura kapılmış ve muhalefete düşmüşlerdir. Denildi ki: Bu cümle, kibir ve inkâr duygusuna kapıldılar anlamına gelir. Buna taassup ve aykırı olmak mânası verildiği gibi, gaflet anlamı da verilmiştir. r) yola YA) yek ESA) ç

Sâd 38:3

Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu âyet, her kâfir ve müşrikin ölümü ve helâki sırasındaki feryadıni ifade etmekte, iman etmek için Rabb'inden tekrar dünyaya döndürmesini isteyeceğini haber vermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım! der. Hayır!”, “Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan!”™ Ancak böyle bir feryadın, imdat çağrısının ve geciktirme isteğinin faydası yoktur, Cenâb-ı Hakk'ın haber verdiği üzere; “Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler”. İkincisi, bu âyet, inkâr etmeleri ve inatçılıkları yüzünden helâk edilip kökü kazınan önceki bütün ümmetlere dairdir; onlar başlarına azap geldiği sırada feryat ederler, imdat çığlıkları atarlar ve iman ettiklerini söylerler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, “Allah'ın birliğine inandık’ derler”, Ancak Aziz ve Celil olan Allah'ın burada haber verdiğine göre, o sırada iman etmelerinin kendilerine faydası olmaz; çünkü o kendi tercihlerine dayalı bir iman değil, azabı defetmek için yaptıkları zorunlu bir imandı. [ ]lste Cenâb-ı Hak, onlara azap geldiğinde yaptıklarına pişman oldukları gibi, kendilerine de azabın gelebileceğini ve yaptıklarına pişman olacaklarını haber vererek Mekkeliler'i ikaz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ama artık zaman kurtulma zamanı değildi. Buradaki “velâte” kelimesinin aslı “velâ” idi, ancak “hine” kelimesine bağlandığında “velâte” oldu. Bu kelime sanki yemin lafzı gibidir, yani, vallahi demektir. Bu, Kisâf'nin görüşüdür. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “te” harfi “velâ” kelimesine bağlı değil, “hine” kelimesine bağlıdır, yani “tehine” şeklindedir. “Hin” tur”. “Hine menâs” kelimeleri hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Keyif çatmak ve kaçmak zamanı değildir. Bazıları şöyle dedi: Yardım çağırma zamanı değildir. Buna feryat ve figan zamanı ili anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. l O sırada feryat ettiler ama artık zaman kurtulma zamanı değildi. Bazıları şöyle dedi:, yani kaçma zamanı değildir, kaçma vakti geçmiştir. “Menâs” sığınma yeri demektir. “Nâsa, yenüsu, nevsan” fiili, sığınmak anlamına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Artık zaman kurtulma zamanı değildi; yani kaçacak yer yoktur. Ebü Avsece de böyle söyledi. Ebü Ubeyde Eg ise şöyle dedi: Kurtulma ve yardım mânasına gelir, yani kurtulacak ve yardım edilecek zaman değildir demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Nevs”, sözü ertelemek, “bevs” ise sözü öne almak demektir", Söylediğimiz gibi bunun asıl mânası şudur: O vakit kaçış vakti değildir, kurtuluş zamanı değildir, yardım dileme zamanı değildir. Diğer görüşler de yukarıda geçti.

Sâd 38:4

Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, kendilerine kendileri gibi insan türünden bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir?””, “Bu da sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir””, “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?”” Onlar insandan peygamber olmasını inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: “Bize melekler gönderilmesi gerekmez miydi?” İkincisi, dünya işlerinde kendilerinden alt konumda olanlardan peygamber gönderilmesine şaşıyorlar, çünkü onlar dünyada kendilerini başkalarından üstün görüyorlar ve şöyle diyorlardı: “İlâhi uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!” “Bu Kurân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya! dediler”. Söylendiği gibi onlar, dünya işlerinde seviye itibariyle kendilerinden aşağı durumda olan birini vahiy gönderilmesine lâyık görmüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir, 209 [ ]Bu inkârcılar şöyle diyorlar: Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır. Bu âyet Resülullah'ın (s.a.) onlara mücize getirdiğine ve onların da bunun üzerine bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır dediklerine, onun gerçekten Allah'ın elçisi olduğunu bildiklerine işaret etmektedir. Fakat yine de inatla karşı çıktılar. Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır. Bu beyanla tıpkı Firavun kavmini Müsâ aleyhisselâma karşı tahrik ettiği gibi, onlar da kavimlerini Resülullah'a (s.a.) karşı tahrik etmek istiyorlardı. Çünkü onlar halka şöyle demişlerdi: “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor””, Hz. Peygamber (s.a.) ise onları yurtlarından çıkarmak istemiyor, sadece İslâm'ı kabul etmelerini istiyordu. Buna göre o liderler, Resülullah'ın (s.a.) sihirbaz olmadığını, Allahın elçisi olduğunu biliyorlardı. Ancak kavmini ve kendisine tâbi olanları ona karşı kışkırtmak istiyor ve ona uymamaları için durumunu farklı gösterip halkın kafasını karıştırmaya çalışıyorlardı. O ee lja ol lil GYI asi

Sâd 38:5

Bu söz, halkın tâbi olduğu liderleri tarafından söylenmişti, kalplerinde putlara tapınma sevgisinin bulunduğunu bildikleri için onları tahrik etmek istiyorlar ve şöyle diyorlardı: Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! Bu gerçekten şaşılacak bir şey! Bazıları şöyle dedi: Buradaki “ucâb” kelimesi, halkın diliyle şaşılacak şey anlamına gelir. Kisâi şöyle dedi: “Ucâb, uccâb, acib, aceb” kelimelerinin hepsi aynı mânaya gelir. Ebü Avsece dedi ki: “Ucâb” kelimesi, hayrette aşırılık ifade eder, tıpkı “kübâr ve kübbir” denildiği gibi.

Sâd 38:6

Onların ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: Yolunuzda yürüyün! Tanrılarınıza bağlılıkta direnin! Bu âyetteki yürüyün kelimesinin anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: İleri gelenlerden ve halktan bir grup Ebü Tâlibe giderek, tanrıları hakkındaki kötü sözlerinden dolayı Resülullah'tan (s.a.) şikâyetçi olmuşlardı. Kendisiyle konuştuklarında umdukları cevabı alamamışlar, istedikleri neticeyi elde edememişlerdi. Bunun üzerine kabilenin ileri gelenleri, halka dediler ki: Tanrılarınıza bağlılık yolunda devam edin ve onlara tapmakta direnin! Onların halka şöyle demiş olmaları da muhtemeldir: Ebü Tâlibe gidin! Tanrılarınıza tapmaya devam edin! Sizden istenen şey budur! Onların bunu, Hz. Ömer'in (r.a.) müslüman olması üzerine söyledikleri rivayet edilmiştir. Âyette geçen “şey” kelimesi, yapılması gereken iş anlamına gelir. Onlar da Ebü Tâlibe gitmişler ve yukarıda sözünü ettiğimiz sözleri söylemişlerdi. Bu, oldukça uzun bir hikâyedir. Bazıları şöyle dedi: Yürüyün, yani dönün, tanrılarınıza ibadete gidin ve bunda direnin! Bazıları da şöyle söyledi: Yürüyün, yani Muhammed'in (s.a.) yanından ayrılın ve tanrılarınıza tapmakta direnin! İşte -siz Mekke ehlinden- istenen budur. En doğrusunu Allah bilir. Onların ileri gelenleri harekete geçti, yani halkın ileri gelen kesimi harekete geçti ve belirttiğimiz gibi halka şöyle dediler: Yolunuzda yürüyün! Tanrılarınıza bağlılıkta direnin! 236 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ EU [S]İşte (sizden) istenen budur. Bu cümle ile onların neyi kastettiklerini tam olarak bilmiyoruz. Bu cümle ile onların, Muhammed (s.a.) sizi putlara tapmayı terketmeye çağıracak olsa da sizi bundan vazgeçiremez, ancak o sizi putlardan başkasına tapmaya davet edecektir, demek istemiş olmaları mümkündür. Yahut sizden bazı şeyler isteyecektir demek istemiş olabilirler. Veyahut onlar birtakım şeyleri kastetmişler, fakat kastetmiş oldukları o şeylerin ne olduğunu biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. GE! YI lia olal aLI a lig la.

Sâd 38:7

Bildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik”. Bazıları dedi ki: Buradaki son dinden maksat Hz. İsâ'nın dinidir. Onlar bunu ancak, hıristiyanlar Hz. İsâ'nın (s.a.) durumu hakkında ihtilaf ettikleri için söylemişlerdi; hıristiyanlardan bir kısmı onu ilâh kabul etmiş, bir kısını da Allah'ın oğlu oldugunu ileri sürmüştü. İşte bunun üzerine onlar şöyle demişlerdi: Muhammed aleyhisselâmın tek ilâha kulluğa davet etmesini, bildiğimiz son dinde, yani Hıristiyanlıkta duymadık; çünkü hıristiyanların bir kısmı İsâ'yı (s.a.) ilâh kabul etmiş, bir kısmı da o Allah'ın oğludur demiş, böylece onu Allah'a ortak kılmıştı. Dolayısıyla onlar diyorlardı ki: Son dinde birden çok tanrıya tapmak ortaya çıkmışken, nasil oluyor da Muhammed (s.a.) bize çok tanrıya tapmayı yasaklıyor ve tek bir ilâha kulluk etmeye davet ediyor? Son din konusunda bazıları şöyle dedi: Bundan maksat, onların halen mensup oldukları dindir; diyorlar ki: Bildiğimiz'son'dinde'böyle bir şeyi işitmedik. Yani bizim mensubu olduğumuz ve atalarımızında'mensubu.oldukları dinde tek bir ilâha kulluk etmek diye bir şey işitmedik. Sonra da şunu ilâve ediyorlardı: Bu, Muhammed aleyhisselâmın uydurmasından başka bir şey değildir. (İBildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik. Onlar buradaki “böyle BA bir şey” (liy) lafzı ile putlara tapmayı bırakıp tek bir ilâha kulluk etmeyi kastediyorlardı. Son din konusunda müfessirlerin geneli şunu söyler: Son dinden maksat, Hıristiyanlık ve Yahudilik'tir, her ikisi de kastedilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Son din ile onlar, kendilerinin ve babalarının bağlı oldukları dini kastediyorlardı. Diyorlardı ki: Bizim ve babalarımızın mensubu olduğu dinde, çok tanrıya tapmayı bırakıp tek bir ilâha tapmaya dair bir söz işitmedik. Bu onun kendi kafasından yaptığı uydurmadan başka bir şey değil.

Sâd 38:8

8. “İlâhi uyarı içimizden: ona mı indirildi şimdi! İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında Kuşku içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadıİlâhi uyarı içimizden ona' mı indirildi şimdi! Bu âyet onların, gökten kendisine uyarı indirilen birinin, ancak faziletinden ve özelliğinden dolayı ona indirildiğini bildiklerine işaret etmektedir. Ancak onlar dünyada kendilerini faziletli ve özel insan gördükleri için, bahsedilen fazilete ve özelliğe kendilerinin sahip olduğunu düşünüyorlar, Resülullah (s.a.) buna lâyık görmüyorlardı. Bundan dolayı söz konusu uyarının kendilerine değil de ona indirilmesini inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” Şunu da söylediler: İlâhi uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi! Sonra Cenâb-ı Hak, onların uyarı konusunda da kuşku içinde olduklarını haber vermekte, şöyle söylemektedir: İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Bir şeyden duyulan şüphe, o şüphenin kesin olduğuna inanmayı gerektirmez, aksine o konuda tevakkuf etmeyi gerektirir. Bir şeyi yok saymak ancak kesin bilgi ile olur. Kesin bilgiye sahip olmadığınız halde siz hiç düşünmeden red ve inkâr konusunda nasıl kesin bir kanaate sahip oldunuz? En doğrusunu Allah bilir. 238 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ 21: [S]Hayir, azabımı henüz tatmadılar! Muhtemelen bu söz, onların iman etmelerinden tamamen ümit kesildiğini ve azabı görmeden onların iman etmeyeceğini haber vermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Şu bir gerçek ki, haklarında Rabb'inin hükmü kesinleşmiş olanlar kendilerine her türlü kanıt gelse bile, elem veren azabı görmedikçe iman etmezler””, Mukâtil şöyle dedi: Âyette geçen “lemmâ” kelimesindeki lam harfi zâiddir. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler, aksine onlar azabımı henüz tatmadılar. Onlar diyorlardı ki: İlâhi uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi! Bu sözle onlar peygamberliği ve kitabı yahut ilâhi vahyi kastediyorlardı; o bizim en fakirimiz ve en küçüğümüzdür, biz ise yaşça, şan ve şeref bakımından ondan çok üstünüz diyorlardı. Cenâb-ı Hak onların bu iddialarını reddediyor ve buyuruyor ki: İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler. Yani onu Muhammed aleyhisselâma indirmedi diyorlar, Aksine onlar benim azabımı henüz tatmadılar. Bu, Mukâtil'in görüşüdür. Cenâb-ı Hak onların şüphe üzerine uyarıyı reddetmek ve peygamberi yalanlamakla beyinsizce hareket ettiklerini söylemektedir. Çünkü bir şeyden duyulan şüphe, kesin bir kanaatle onu reddetmeyi ve inkâr etmeyi değil, o konuda düşünmeyi gerektirir. Bu âyet, bir konuda bilgi elde edilmesi ve düşünüp tefekkür etmekle ulaşılması kolay olduğu halde, bedihi olarak ve kulağına gelmiş olsa bile kesin kanaate varamayan bir cahile deliller ve kanıtlar göstermek gerektiğine işaret etmektedir. Bu, [Hanefi] âlimlerimizin görüşlerinin delillerinden biridir: Dârülislâmda müslüman olan, ancak yerine getirmesi gereken işleri ve hükümleri bilmeyen biri, sorumlu olur, o konudaki hükmü bilmemesi mazeret sayılmaz, çünkü sormak ve araştırmak suretiyle o konudaki hükmün bilgisine ulaşması son derece kolaydır. En doğrusunu Allah bilir,

Sâd 38:9

9. “Yoksa senin Aziz ve lütufkâr Rabb'inin rahmet hazineleri onların elinde midir?” Aziz ve Celil olan Allah'tan gelen soru edatının, sorulan kişi tarafından gerçekten cevap verilmesini gerektiren şeylerden olsa da olumlu bir anlam ifade ettiğini ve bağlayıcı olduğunu daha önce söylemiştik. Burada geçen yoksa Rabb'inin rahmet hazineleri onların elinde midir sorusu, müşriklerin a LE e k veli kaka ša: pa indirildi yili şeklindeki söze E e; e Veri il Nali inin a hazineleri nl:, risi nübüvveti kendilerine veya istedikleri kişiye versinler! Cenâb-ı Hak başka bir âyette de onların şöyle söylediklerini haben vermektedir: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” Çünkü onlar risâletin ancak zengin, dünyada müreffeh ve varlıklı olan birine verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Cenâb-ı Hak da, Rabb'inin hazineleri onların elinde mi ki, risâleti ve nübüvveti istedikleri ve uygun gördükleri kişiye veriyorlar, diye sormaktadır. Bundan dolayı Allah Teâlâ şunu söylemektedir; “Rabb'inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş?” yani onlar Rabb'inin rahmetini paylaştırmak kudretine sahip değildirler, aksine “Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık”2. Cenâb-ı Hak onların, darda olanın maişetini genişletmek ve verileni almak gücüne sahip olmadıklarını haber vermektedir. Buna göre onlar, nübüvveti ve risâleti istedikleri ve tercih ettikleri kişiye vermek yetkisine de sahip değildirler, aksine onu dilediği kişiye vermek Allah'ın elindedir, zenginlik ve bolluk da O'ndadır. Yahut bunlardaki sıkıntı ve âfet, kendilerine varlık ve zenginlik vermenin, onların Allah üzerindeki hakları olduğunu zannettikleri için değildir. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: Buna dünyada en lâyık olan biziz, dolayısıyla bolluk ve refaha en çok hak sahibi olan kişi biz olduğumuz için risâlete ve nübüvvete en lâyık olan da biziz. [ ] Aksine onlar, dünyada sahip oldukları refaha ve zenginliğe, kendilerinin Allah üzerindeki hakları olduğu için değil, ancak Allah'ın rahmeti ve lütfu sayesinde ulaştıklarını bilselerdi... Eğer bunu bilselerdi, Cenâb-ı Hakk'ın risâleti kendi tercih ettiği kişiye vermesini inkâr etmezlerdi. Mütezile'nin görüşleri de böyledir: Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın bir insan için ancak dinde en uygun (aslah) olan fiili yapacağını söylüyorlar. Şayet insan için dinde en uygun (aslah) olan fiili yapmasa, haksızlık yapmış ve zulmetmiş olurdu. Onlar en uygun (aslah) olanı Allah'ın gözetilmesini hak olarak görüyorlar. Tıpkı o kâfirlerin, kendilerine refah ve servet vermenin Allah üzerinde hakları olduğunu söylemeleri gibi. Onlar risâlet ve nübüvvetin de Muhammed aleyhisselâmdan çok kendilerinin hakkı olduğunu iddia ediyorlardı”. Sonra Mütezile, çocukların acı çekmeleri konusunda, Cenâb-ı Hakk'ın onları ancak bir karşılık vermek için acı çektirdiğini söylemektedirler; bu acıya karşılık on. fara rızasını vermektedir, çünkü onlar kendilerini gerçekten Allah'a teslim etmişlerdir. Dolayısıyla Allah bu acıyı ancak bir şeyin karşılığı olarak onlara vermiştir, Kim başka birinin hakkını alırsa, onu ancak o başkasının razı olacağı bir bedel ve karşılık ile alır. Bu, onların şu iddialarını geçersiz hale getirmektedir: Yaratılanlar için dinde en uygun (aslah) olanı gözetmek Allah'ın görevidir, onlar bunu ancak Allahın onlara verdiği bir karşılık olduğunu söylemektedirler. En doğrusunu Allah bilir. Yoksa Rabb'inin rahmet hazineleri onların elinde midir? Yani Rabb'inin nimetleri onların elinde midir? Rahmetin, nübüvvetin ve risâletin anahtarları onların elinde midir ki, onu istedikleri yere koysunlar? Hayır, bunların hiçbiri onların elinde değil, mülkünde Aziz ve lütufkâr olan Allah'ın elindedir, O nübüvveti ve risâleti dilediğine lütfeder, onu istediğine verir. [ ]Bu âyet, hiç itirazsız hayır, refah ve fazilet olarak elde edilen nimetlerin Cenâb-ı Hakk'ın lütfu olduğuna, onlara ancak Allah'ın rahmeti ve lütfu ile ulaşıldığına, yoksa onları vermenin Allah için bir görev olmadığına işaret etmektedir. Çünkü yapması kendisi için görev olan bir şeyi yapana, vehhâbdır, yani lütufkârdır denilmez, dünyada vehhâb ismi, vermesi gerekeni verdiği için değil, ancak verdiğini lütuf ve rahmet olarak veren kişi için kullanılır.

Sâd 38:10

Ya da göklerle yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onlarda mı? Az önce geçen “Yoksa senin Aziz ve lütufkâr Rabb'inin rahmet hazineleri onların elinde midir?” meâlindeki âyet ilk örnektir. Buradaki âyet de, göklerle yerin hükümranlığı onların elinde midir ki diledikleri her şeyi yapsınlar ve risâleti de istedikleri kişiye versinler, anlamına gelmektedir. Yani göklerin ve yerin hükümranlığı onlara ait değildir ki söylediklerini ve istediklerini yapabilsinler! Fakat onlar, bunların hükümranlığı bize aittir, dolayısıyla karar vermek de bizim hakkımızdır derlerse, o zaman kendilerine şöyle denilir: Öyleyse çareler bulup göklere yükselseler ya! Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Yoksa göklerle yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onlarda mı? Hayır, onlarda değil. Fakat Aziz ve Celil olan Allah, risâleti dilediği kimseye vahyeder ve onu uygun gördüğüne verir. Sonra buyurdu ki: Öyleyse çareler bulup göklere yükselseler ya!, yani göklerin kapılarına çıksalar ya! Eğer Muhammed aleyhisselâmın onu kendi kafasından uydurduğuna dair sözlerinde doğru söylüyorlarsa, onun doğru veya uydurma olduğunu anlamaları için Yüce Allah peygamberi Muhammed aleyhisselâma vahiy gönderdiğinde o vahye kulak versinler! Bazıları şöyle dedi: Gökle yer arasındaki vasıta demirden daha sağlam, kıldan daha incedir ve melekler onunla inip çıkmaktadırlar. Onun adı miraçtır, insan ölürken ruhu bedeninden ayrıldığında onu görür. [ ]Bazilari da şöyle dedi: Yükselseler ya!, yani gök yollarına çıksalar ya, böylece ona uyarının gelip gelmediğini öğrenirler. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “irtikâ” fiili, yukarı çıkmak anlamına gelir. Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Muhammed aleyhisselâmın çıktığı vasıtaya siz de çıkın, Muhammed'in (s.a.) getirdiğinin benzerini siz de getirin de, ondan sonra o peygamber değildir deyin! Veyahut şunu söylemektedir: Muhammed aleyhisselâmın lâyık olduğu nübüvvete ve risâlete sizin de lâyık olmanız için dinden ve vasıtalardan Muhammed'in (s.a.) getirdiklerini siz de getirin! Âyette sözü edilen “sebepler” (ui kelimesinin anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bundan maksat yerle gök arasındaki ve aynı zamanda iki gök arasındaki vasıtadır. Bazıları da, esbâb, gök yollarıdır dedi. Bazıları ise şöyle söyledi: Ondan maksat, vahiy için gökte açılan bir kapıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şu olmalıdır: Muhammed aleyhisselâmın yalancı ve sihirbaz olduğu, Kur'ân'ı kendi kafasından uydurduğu iddiasında doğru söylüyorlarsa, çareler bulup göklere yükselseler ya! Yani gök kapıları onun için açılır ve böylece onlar da, Allah'ın peygamber aleyhisselâma, onların söylediği “Bu uydurmadan başka bir şey değil” sözlerini vahyederken kendileri de bu vahye kulak verseler ya! Yahut en doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şöyle olabilir: Çıkıp bir meleğe başvursunlar, melek de iner ve onlara Muhammed aleyhisselâmın davasında yalancı olduğunu kendilerine haber verir. Zaten onlar da, “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyarıcılık görevi yapmalı değil miydi?” demişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Eğer onlar göklerin ve yerin hükümranlığının kendilerinde olmadığını söylerlerse, o zaman risâleti istediklerine vermek konusunda tasarruf hakkına sahip olmadıklarını da kabul etmeleri, aksine hikmet sırrına göre istediği şekilde tasarrufta bulunması için bunu rahmetin anahtarları elinde olana, mülkün gerçek sahibine bırakmaları gerekir”.

Sâd 38:11

Bazıları şöyle dedi: Buradaki “mâ” edatı sıladır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle söylemektedir: Onlar, çeşitli bölüklerden oluşmuş yenilmeye mahküm bir kalabalıktır. Bazıları da şöyle bir anlam verdi: Onlar bir ordudur, belki yenilmeye mahküm gruplardır. “Mâ” edatının burada tahkik mânasına gelmesi de mümkündür, yani oradaki bütün ordu değil, onlar yenilmeye mahküm gruplardır. Onlar mübâhale (lânetleşmek) için çıkmış bir ordudur ve şöyle demişlerdi: Allahım! Hangimiz daha çok sıla yapıyor, hangimizin malı daha faydalı ve halk için hangimiz daha hayırlı ise ona yardım eyle! Neticede onlar mağlup oldular ve kahredildiler, Müfessirlerin geneli şöyle dedi: Onlar Bedirde öldürülen ordudur”. En doğrusunu Allah bilir, Bu âyet-i kerime, anlamı itibariyle üç şekilde yorumlanır. Birincisi, Hz. Peygamber'i (s.a.) tek başına ve münferit olarak öldürüp yok edemeyeceklerine dair Resülultahia (s.a.) verilen bir güvencedir, tıpkı şu âyet-i kerimede oldugu gibi bir meydan okumadır: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!” İkincisi, topluluk olarak da kendisini öldürüp yok edemeyeceklerine dair güvence vermektedir, tıpkı şu beyanda ifade buyurulduğu gibi: “Yakında o topluluk da yenilecek ve arkalarını dönüp kaçacaklar””, Cenâb-ı Hak onların topluluk olarak hezimete uğrayacaklarını haber vermektedir. Üçüncüsü, Hz. Peygamber'in (s.a.) zayıflığına, yardımcılarının ve taraftarlarının azlığına, kendilerinin çokluğuna ve kalabalıklığına rağmen yine de onların hezimete uğrayacağına dair Resülullah (s.a.) verilen bir müjdedir. İşaret ettiğimiz Y Taberi, Câmi'u'-beyân, XX, 29. Cenâb-ı Hak Hüd aleyhisselâmdan şöyle haber vermektedir: “Hüd dedi ki: Ben Allah'ı bu üç yorum da, Resülullah'ın (s.a.) peygamber olduğuna işaret etmektedir, çünkü o, olacak olanı haber vermiş ve ortaya çıkan netice haber verdiği gibi gerçekleşmiştir. Bu durum, Hz. Peygambere (s.a.) bunu Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Onlar, çeşitli bölüklerden oluşmuş, bu durumda şimdiden yenilmeye mahküm bir kalabalıktır. Buradaki “ahzâb”, yani çeşitli bölüklerden oluşmuş kalabalık gruplara ayrılmış, kimisi Hz. Peygamber'in (s.a.) sihirbaz olduğunu, kimisi yalancı olduğunu, bazısı iftiracı olduğunu, bazısı da deli olduğunu iddia ediyorlardı. İşte o topluluk böyle bölünmüş, kalpleri de parçalanmış ve farklı renklere bürünmüştü. En doğrusunu bilen Allah'tır. [ ]Onlar, çeşitli bölüklerden oluşmuş, bu durumda şimdiden yenilmeye mahküm bir kalabalıktır. Cenâb-ı Hak bu beyanda, müşrikler ordusunu hezimete uğratacağını peygamberine vâdetmektedir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Bu âyetin işaret ettiği olay Bedir günü gerçekleşmiştir, o gün bunun gerçekleştiğini yukarıda söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir. “Ahzâb”, Hz. Peygamber'in (s.a.) aleyhine olmak üzere bir araya gelen farklı gruplardır. TAANE eee

Sâd 38:12

Bunlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve kazıklı Firavun da ısrarla gerçeği yalanlamışlardı. Bütün bu topluluklar, yani gruplar. Cenâb-ı Hak bu beyanda geçmiş ümmetlerde de bu grupların bulunduğunu Resülullaha (s.a.) hatırlatmakta, onların peygamberlere nasıl muamele ettiklerini ve neler yaptıklarını kendisine haber vermektedir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, diğer peygamberler halkın kendilerine eziyet etmelerine nasıl sabrettilerse, kavminin verdiği eziyetlere karşı Resülullah'ın (s.a.) da onlar gibi sabırla karşılık vermesi ve her şeye rağmen onlara karşı anlayışlı olması için, geçmiş ümmetlerdeki kâfirlerin peygamberleri inkâr etmelerine, yaptıkları kötülüklere ve başlarına birçok belâlar getirmelerine rağmen peygamberlerin onlara nasıl davrandığına, verdikleri eziyetleri nasıl sabırla karşıladıklarına işaret etmektedir. Cemâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”, İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu Mekkelilere söylemektedir; Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmekten sakınmaları, geçmiş ümmetlerin kendi peygamberlerine' yaptıkları gibi kötü muamele etmekten kaçınmaları için, peygamberlerini yalanlayan ve onlara inatla karşı koyan geçmiş ümmetlerin başlarına gelen belâların onların da başlarına gelmemesi için ikaz etmekte, aksi halde onların başına gelen azabın ve helâkin kendilerine de geleceğini söylemektedir. (JKazıklı Firavun; bazıları şöyle dedi: Firavun, halkından birine kızdığında ceza olarak onu kazığa bağlar ve orada işkence ederdi, bundan dolayı ona kazıklı Firavun denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Kazıklı Firavun, yani sağlam binalara sahip Firavun demektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Onun kazıkları ve yularları vardı, yani ipleri ve oyuncakları vardı ve onlarla oynanırdı. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:13

Bunlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve kazıklı Firavun da ısrarla gerçeği yalanlamışlardı. Bütün bu topluluklar, yani gruplar. Cenâb-ı Hak bu beyanda geçmiş ümmetlerde de bu grupların bulunduğunu Resülullaha (s.a.) hatırlatmakta, onların peygamberlere nasıl muamele ettiklerini ve neler yaptıklarını kendisine haber vermektedir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, diğer peygamberler halkın kendilerine eziyet etmelerine nasıl sabrettilerse, kavminin verdiği eziyetlere karşı Resülullah'ın (s.a.) da onlar gibi sabırla karşılık vermesi ve her şeye rağmen onlara karşı anlayışlı olması için, geçmiş ümmetlerdeki kâfirlerin peygamberleri inkâr etmelerine, yaptıkları kötülüklere ve başlarına birçok belâlar getirmelerine rağmen peygamberlerin onlara nasıl davrandığına, verdikleri eziyetleri nasıl sabırla karşıladıklarına işaret etmektedir. Cemâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”, İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu Mekkelilere söylemektedir; Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmekten sakınmaları, geçmiş ümmetlerin kendi peygamberlerine' yaptıkları gibi kötü muamele etmekten kaçınmaları için, peygamberlerini yalanlayan ve onlara inatla karşı koyan geçmiş ümmetlerin başlarına gelen belâların onların da başlarına gelmemesi için ikaz etmekte, aksi halde onların başına gelen azabın ve helâkin kendilerine de geleceğini söylemektedir. (JKazıklı Firavun; bazıları şöyle dedi: Firavun, halkından birine kızdığında ceza olarak onu kazığa bağlar ve orada işkence ederdi, bundan dolayı ona kazıklı Firavun denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Kazıklı Firavun, yani sağlam binalara sahip Firavun demektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Onun kazıkları ve yularları vardı, yani ipleri ve oyuncakları vardı ve onlarla oynanırdı. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:14

Cezalandırmam hak oldu. Yani onlara ceza vermem vacip oldu. Ancak bu beyanın anlamı şudur: Onlara azap geldi, sözü edilen azabın gelmesi gerçekleşti; yoksa bütün kâfirlere azap zaten vaciptir, yoksa burada azabın sadece onlara tahsis edilmiş olmasının ne anlamı kalır?

Sâd 38:15

Burada Cenâb-ı Hak peygamberine, onların durumlarını haber vermekte ve imanlarından ümit kesmesini söylemektedir, çünkü onlar azap başlarına gelmedikçe, yani iman etmenin hiçbir fayda vermeyeceği gün gelip çatmadıkbile, elem veren azabı görmedikçe iman etmezler”, Yüce Allah sonra meâlen şöyle buyurmaktadır: Onlar yalnızca korkunç bir sesi beklemektedirler. Cenâb-ı Hakk'ın burada azaba korkunç bir ses adını vermiş olması muhtemeldir, [ ]çünkü azap başlarına geldiğinde korkunç bir feryat ve figan atarlar, işte onların feryatlarından dolayı buna korkunç bir ses adını vermiştir. Yahut azap gelip yeryüzüne yöneldiğinde insanları korkutmak için aynı zamanda çok şiddetli ve korkunç bir ses de gelir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği korkunç sesten maksadın, söylediğimiz bu ihtimallerden biri olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Geri dönüşe imkân bırakmayan. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Buradaki “fevâk” kelimesini üstünlü okuyan onunla şu anlamı kasteder: Onun için rahatlık ve kurtulma söz konusu değildir; bununla sanki hastanın hastalığından kurtulması mânasını kastetmektedir. Kelimeyi “fuvâk” diye ötreli okuyan da, devenin iki sağım zamanı arasındaki boşluğu kastetmekte ve şunu söylemektedir: Onun bekleyecek ve duracak zamanı yoktur”. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Geri dönüşe imkân bırakmayan, yani bitmeyen ve hiç ara vermeyen; çünkü o azap süreklidir, hiç ara vermez. Kisâi şöyle dedi: Bu kelime üstünlü ve ötreli olarak iki şekildede okunur, devenin iki sağım arasındaki zaman dilimi demektir. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Bir daha geri dönüşe imkân bırakmayacak olan korkunç bir ses, yani dönüşü, kaçılması ve durması mümkün olmayan bir ses. Bazıları buna gözün değmesi mânasını verdi ve bunun daha yakın bir anlam olduğunu söyledi. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. En doğrusunu Allah bilir. “Ruvâk” kelimesinin aslı, sanki süt sağıldıktan sonra tekrar memeye dönmesi gibi bir dönüş anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. yımıza disek azabı hemen şimdi ver!” dediler.” --- Dipnotlar: “2 bk. Ebü Ubeyde, Mecâzü'i-Kurân, Il, 179.

Sâd 38:16

Burada Cenâb-ı Hak peygamberine, onların durumlarını haber vermekte ve imanlarından ümit kesmesini söylemektedir, çünkü onlar azap başlarına gelmedikçe, yani iman etmenin hiçbir fayda vermeyeceği gün gelip çatmadıkbile, elem veren azabı görmedikçe iman etmezler”, Yüce Allah sonra meâlen şöyle buyurmaktadır: Onlar yalnızca korkunç bir sesi beklemektedirler. Cenâb-ı Hakk'ın burada azaba korkunç bir ses adını vermiş olması muhtemeldir, [ ]çünkü azap başlarına geldiğinde korkunç bir feryat ve figan atarlar, işte onların feryatlarından dolayı buna korkunç bir ses adını vermiştir. Yahut azap gelip yeryüzüne yöneldiğinde insanları korkutmak için aynı zamanda çok şiddetli ve korkunç bir ses de gelir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği korkunç sesten maksadın, söylediğimiz bu ihtimallerden biri olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Geri dönüşe imkân bırakmayan. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Buradaki “fevâk” kelimesini üstünlü okuyan onunla şu anlamı kasteder: Onun için rahatlık ve kurtulma söz konusu değildir; bununla sanki hastanın hastalığından kurtulması mânasını kastetmektedir. Kelimeyi “fuvâk” diye ötreli okuyan da, devenin iki sağım zamanı arasındaki boşluğu kastetmekte ve şunu söylemektedir: Onun bekleyecek ve duracak zamanı yoktur”. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Geri dönüşe imkân bırakmayan, yani bitmeyen ve hiç ara vermeyen; çünkü o azap süreklidir, hiç ara vermez. Kisâi şöyle dedi: Bu kelime üstünlü ve ötreli olarak iki şekildede okunur, devenin iki sağım arasındaki zaman dilimi demektir. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Bir daha geri dönüşe imkân bırakmayacak olan korkunç bir ses, yani dönüşü, kaçılması ve durması mümkün olmayan bir ses. Bazıları buna gözün değmesi mânasını verdi ve bunun daha yakın bir anlam olduğunu söyledi. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. En doğrusunu Allah bilir. “Ruvâk” kelimesinin aslı, sanki süt sağıldıktan sonra tekrar memeye dönmesi gibi bir dönüş anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. yımıza disek azabı hemen şimdi ver!” dediler.” --- Dipnotlar: “2 bk. Ebü Ubeyde, Mecâzü'i-Kurân, Il, 179.

Sâd 38:17

17. “Sen, onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvüd'u hatırla! Yönü hep Allaha dönüktü.” Onlar, (alaycı bir tavırla), “Rabbimiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver” dediler. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Payımıza düşeni hemen şimdi ver sözünde, kitabımızı ver denilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.) onlara, dünyada yapmış oldukları fiillerin yazılı olduğu kitaplarının âhirette sol taraflarından verileceğini söyleyerek korkutuyordu. İşte o zaman onlar, payımıza düşeni hemen şimdi ver, yani sol tarafımızdan verileceğini söyleyerek bizi korkuttuğun kitabımızı hemen şimdi ver demişlerdi. Onlar bu sözü Hz. Peygamber'le (s.a.) alay etmek ve onu yalancılıkla itham etmek için söylemişlerdi. Bazıları da şöyle dedi: Bu cümle, hesap gününde bize verileceğini söyleyerek korkuttuğun ve sakındırdığın azaptan nasibimizi ve hissemizi şimdi hesap gününden önce ver anlamına gelir. Onlar bunu Hz. Peygamber'le (s.a.) alay etmek ve onu inkâr etmek için söylemişlerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu beyanın hemen arkasından şunu söylemektedir: Sen, onların söylediklerine sabret! Resülullah'ın (s.a.) bunları sabırla karşılaması için Cenâb-ı Hak onu teselli ediyor ve kendisine sabırlı olmasını emrediyor. En doğrusunu Allah bilir. Payımıza düşeni hemen şimdi ver meâlindeki âyetin, müfessirlerin geneli tarafından kabul edildiği gibi, onlar azabı ve kitabı vermesini istiyorlardı mânasına değil, aksine bolluk ve dünyadaki nasiplerini istedikleri anlamına gelmesi de mümkündür. Hatta bu anlam daha uygun gözükmektedir, çünkü onların hemen vermesini Rablerinden istemiş oldukları şey bunlardı. Müfessirlerin söyledikleri gibi, şayet Fiz. Peygamber'le (s.a.) alay etmek ve onu yalanlamak için azabı ve kitabı hemen vermesini istemiş olsalardı, bunu Rab'lerinden değil, Resülullah'tan (s.a.) istemeleri gerekirdi. Bu durum, âyetin söylediğimiz mânaya gelmesini daha uygun ve Allah'ın muradına daha yakın hale getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir“. Sen, onların söylediklerine sabret buyruğundan maksat da, daha önce geçtiği üzere müşriklerin, o sihirbazdır, o yalancıdır, o Kur'ân'ı kendi kafasından uydurmuştur gibi sözleridir. Said b. Cübeyr'in şu sözü de bunu teyit etmektedir: Onlara cennetten söz edildi, cennetin nimetlerine karşı iştahları kabardı ve hemen dediler ki: Rabbimiz! Payımıza düşeni bize hemen şimdi ver!, yani cennetteki nasibimizi şimdi hemen ver! [ ]Ebú Avsece şöyle dedi: “Kıttanâ” (uks) kelimesi kitabımız mânasına gelir. “Katata” kelimesi yazdı demektir, “ekuttu, kattan, fe ene kâttun” (i bu vü Alâ) bunun ism-i mef'ülu olan “maktüt” (bha) da yazılmış olan yazı, yani kitap mânasına gelir. “Kattu” (kalı) kesmek mânasına da gelir, tırnaklarımı kestim denilince bu fiil kullanılır. “Kattu” (hai), dehir, zaman anlamına da gelir. “Kati” deniline, bana yeter, “katuke” (iks) denilince sana yeter mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Kıttu” (hal) yazılmış sahife, yani taahhüt demektir“, Kulumuz Dâvüd'u hatırla! Cenâb-ı Hakk'ın Resúlullaha (s.a.) söylediği bu sözün işaret ettiği anlamlara dair çeşitli ihtimaller vardır. Birincisi, Dâvüd'un haberlerini ve bu sürede geçen diğer peygamberlerin haberlerini hatırla! Bu sürede diğer bazı peygamberler hakkında da benzeri ifadeler kullanılmaktadır: “Kulumuz Eyyüb'u da an”, “Kullarımız İbrahim, İshak ve Yâkub'u da an”. Buna göre Hz. Peygambere (s.a.) bu sürede sözü edilen diğer peygamberlerin haberlerini hatırlamasını emretmektedir. Yani senin ve kavminin hiç tanımadığı o peygamberlerin haberlerini onlara hatırlat, böylece belki seni tasdik ederler ve sana inanırlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “(Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin! Sabret, çünkü iyi son, günahtan sakınanlarındır”. İkincisi, kulumuz Dâvüd'u hatırla, yani kavminin sana verdiği eziyete ve seni inkâr etmelerine karşı sabredebilmen için halkının o peygamberlere verdiği eziyetlere ve onları yalancılıkla itham etmelerine karşı nasıl sabrettiklerini hatırla! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. (TÜçüncüsü, onlara Dâvüd'u ve burada sözü edilen diğer peygamberleri inkâr edenleri ve onların başına gelen azabı da, tasdik edenleri ve onların kerâmetlerini ve sevaplarını da hatırlat; onlardan azaptan kurtulanların ne ile Taberi, Câmi'u'-beyân, XX, 38. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 378. kurtulduklarini, helâk olanların da neden helâk olduklarını senin kavmin de bilsin, böylece belki yaptıklarından vazgeçerler ve seni tasdik ederler. Yahut onlar şunu anlasınlar: Önceki ümmetlerde peygamberlerini tasdik edip iman edenler varken, siz onları bırakıp inkâr edenlere nasıl tâbi olursunuz? En doğ. rusunu Allah bilir. Dördüncüsü, kulumuzu hatırla, yani Dâvüd'un ve bahsi geçen insanların dine ve kulluk yapmaya dair gösterdikleri gayreti hatırla! Hâsılı bu âyet hakkında buna benzer yorumlar ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir. O güçlü idi ve yönü hep Allah'a dönüktü. Müfessirlerin geneli, buradaki “ze't-eyd” kelimesine, kulluk yapmakta güçlü kuvvetli diye mâna verdiler, Bu kelimenin, Allahın emrini ve dinin emirlerini yerine getirmek konusunda güçlü anlamına gelmesi mümkündür; çünkü zırh ve benzeri silâhları yapabilmesi için ona demir yumuşatılmıştı, sabah ve akşam kendisiyle birlikte Allah'ı zikretmeleri için kuşlar ve dağlar emrine verilmişti". Demirden de dinin emri ve düşmanlarla savaşın gereği olan, müslümanları koruyup savunmak için lâzım olan her silâhı yapabiliyordu. En doğrusunu Allah bilir. Yönü hep Allah'a dönüktü. Bazıları şöyle dedi: “Evvâb” kelimesi, Allaha itaatkâr olan, O'na itaate yönelen anlamına gelir. Bazıları da şöyle dedi: “Evvâb”, Allahı tesbih eden demektir. Burada Dâvüd aleyhisselâmın Allah'ı çok zikrettiği hatırlatılmaktadır. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin, dedik”, [ ]yani ey dağlar, siz de Dâvüd'la birlikte beni tesbih edin! Âyetin bu mânaya gelmesi muhtemeldir. Ancak “evvâb” kelimesinin, Allah'a çok dönen, O'na çok başvuran anlamına gelmesi de mümkündür; nitekim Dâvüd aleyhisselâm her işte Allah'a döner ve her olayda O'na dayanırdı. Bazıları ise şöyle söyledi: O güçlü idi ve yönü hep Allah'a dönüktü, yani iyilikseverdi ve salih amel sahibi idi. “Evvâb” kelimesi çok tövbe eden mânasına da gelir. Katâde, Cenâb-ı Hakk'ın burada şunu söyle- --- Dipnotlar: “Payımıza düşeni hemen şimdi ver” ilâhi kelâmının, müfessirlerin genelinin kabul ettiği gibi, onlar azabı ve kitabı vermesini istiyorlardı anlamına değil, aksine bolluk ve dünyadaki nasiplerini istedikleri mânasına gelmesi mümkündür. Çünkü onlar iman ettikleri takdirde âhirette kendilerine cennet nimetlerinin verileceği vâdedilmişti. Onlar hesap gününe inanmıyorlardı ki, âhirette kendilerine vâdedilen nimetleri hesap gününden önce istemiş olsunlar!” (Semerkandi, Şerhu't-Tevilât, vr. 645a). & “Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yükub'u da an” (Sâd, 38/45). diğini belirtir: O ibadette güçlü, İslâm'da anlayışlı, dinde de basiret sahibi idi”,? Muhtemelen müellif burada şu âyete işaret etmektedir: “Her sabah ve her akşam Allah'ın yüceliğini dile getirirken dağları ve çevresinde toplanmışken kuşları Dâvüd'a eşlik ettirdik. Hepsi de Allah'a yönelmişlerdi” (Sâd, 38/18-19). “Andolsun biz Dâvüdi tarafımızdan müstesna bir lütufta bulunduk. “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de” dedik ve onun için demiri vumuşattık” (Sebe,

Sâd 38:18

[Dağların ve Kuşların Allah'ı Zikretmesi] Burada takdim-tehir vardır, yani şeklindedir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Biz dağları onun emrine verdik, dağlar da onunla birlikte Allahı tesbih ediyorlardı. Burada Allah dağları, kuşları ve sözünü ettiği diğer yaratıkları, kendisine itaat etmeleri ve onunla birlikte tesbih getirmeleri için Dâvüd'un emrine verdiğini haber vermektedir. Bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna işaret edilmekte ve Allahı zikrettiği sırada kuşların ve dağdaki yabani hayvanların gelip etrafında toplandıklarını haber vererek Dâvüd aleyhisselâma ait önemli bir özelliği belirtilmektedir. Ayrıca bu âyette, sertliğine ve katılığına rağmen Cenâb-ı Hakk'ın dağları onun emrine vermesiyle onların, Dâvüd aleyhisselâmın zikir zamanını bildikleri, onu dinlemeye geldikleri ve onların kalplerinin yumuşadığı da ifade edilmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, kâfirin kalbini yumuşatması ve lütfedip Allah'a boyun eğmesini sağlaması da mümkündür, çünkü kâfirin kalbi dağlardan daha sert ve daha katı değildir. Allah lütfunu kâfirin kalbine koyduğunda o da yumuşar ve boyun eğer. Buna göre Allah lütfunu kâfirin kalbine koyduğunda onun yumuşamaması ve boyun eğmemesi mümkün değildir. Çünkü az önce de söylediğimiz gibi hiçbir şey dağlardan daha sağlam ve daha katı değildir. En doğrusunu Allah bilir. (JDâvüd aleyhisselâmın özelliğine gelince, Aziz ve Celil olan Allah, lütfuyla her peygamber için bir şeyde bir özellik yaratmıştır, o şeyde başka bir peygambere o özelliği vermemiştir. Dâvüd aleyhisselâmın özelliği, az önce geçtiği gibi dağları ve kuşları onun emrine vermesi ve onların da kendisiyle birlikte Allah'ı tesbih etmeleri, onun için demiri yumuşatması ve diğer lütuflardır. Hz. Süleyman'ın özelliği de, rüzgârı onun emrine vermesi ve rüzgârın onu sabah gidişi bir aylık, akşam gidişi bir aylık mesafede dilediği her yere götürmesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Süleyman'ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik”. Aynı zamanda kuş“ “Süleymanın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik. Onun için bakır madenini eritip akıttık. Cinlerden de Rabb'inin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabını tattırırdık. Onlar Süleyman'a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi” (Sebe, 34/12-13). 250 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ ların dilini anlaması, onlarla konuşabilmesi ve onların tesbihlerini anlaması gibi harikulâde olaylar da ona verilen özelliklerdendir. Buna benzer özellikleri Cenâb-ı Hak Resülullah'a (s.a.) da vermişti; o da taşı eline aldığında taş Allah'ı tesbih ediyor ve orada bulunanlar bunu duyabiliyorlardı", Ayrıca parmakları da Allahı zikrediyordu”. Bunun örnekleri çoktur. Hâsılı her peygamberin bir konuda kendine mahsus olan ve başkasında bulunmayan bir özelliği vardır. En doğrusunu Allah bilir. Her sabah ve her akşam Allah'ın yüceliğini dile getirirler. Burada Cenâb-ı Hak bilhassa sabah ve akşam vaktini kastetmemiş, aksine onların her zaman Hz. Dâvüd ile birlikte Allah için tesbih getirdiklerini murat etmiştir. Akşam kelimesi geceden, sabah kelimesi de gündüzden kinâyedir. Cenâb-ı Hak onların gece ve gündüz daima Allah'ı tesbih ettiklerini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Onların bilhassa akşam ve sabah vakitlerinde tesbih ettikleri mânasına gelmesi de caizdir. Cenâb-ı Hakk'ın Resülullaha şöyle demesi gibi: “Rızasını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı góster!”” En doğrusunu Allah bilir. )Bu yaratıkların tesbihi ile namazın kastedilmiş olması da mümkündür; Allah için tesbih getiriyorlar, yani Allah için namaz kılıyorlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar, havada kanatlarını açarak süzülen kuşlar Allah'ı tesbih ederler” Sonra da Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hepsi duasını ve tesbihini bilmektedir”, En doğrusunu Allah bilir. Bazı insanlar şöyle derler: Bu yaratıkların tesbih etmeleri, dil ile ve sözle yapılan tesbih değil, hilkat tesbihidir. Eğer yaratıkların tesbihi böyle olsaydı, onların Dâvüd aleyhisselâm ile birlikte tesbih ettiklerini söylemenin anlamı olmazdı; çünkü onlar her zaman Hz. Dâvüd ve başkaları ile beraber idiler. Dolayısıyla bu durum, onların dil ile tesbih ettiklerini ifade eder. Eğer burada namaz kastedilmiş olsaydı, o zaman güneş yükselmeden hiç kimsenin namaz kılmasının caiz olmaması gerekirdi, çünkü âyette güneşin doğuşundan bahsedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [Kuşluk veşa İşrak Namazı] Bazıları âyetteki “işrak” kelimesini, kuşluk namazı diye yorumladılar, bu İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür. Rivayet edildiğine göre o, Ümmü Hâni'ye kuşluk namazını sormuş: Resülullah (s.a.) evinde kuşluk namazını kıldı mı? O da kıldığını haber vermiş. Bunun üzerine İbn Abbâs, işrak namazı hangi namazdır, diye sormuş, o da kuşluk namazını kastederek şu cevabı vermiş: İşte o işrak namazıdır”. En doğrusunu Allah bilir. Kuşluk namazına evvâbin namazı da denilmiştir. Âyette geçen “işrak” kelimesinden maksat, güneşin doğup her tarafı aydınlattığı vakittir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Artık Rabb'inin nuruyla yer aydınlanır”, --- Dipnotlar: o Câbirden(ra.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ben Mekkede öyle bir taş biliyorum ki, henüz peygamber olmadan önce bana selâm veriyordu, ben o taşı bugün de tanırım” (Müslim, “Fedâil” 2; Tirmizi, “Menâkıb” 3; ayrıca bk. Âlüsi, Rühu-medni, ` bk. Şemseddin eş-Şâmi, Sübülü'l-hüdâ ver-resád, IX, 493.

Sâd 38:19

Çevresinde toplanmışken kuşlar. Yani onun emrine âmâde olarak toplanan kuşlar demektir. Kuşlar onun emrine verilmiştir anlamına da gelir. Hepsi de Allah'a yönelmişlerdi, yani Allaha itaat ediyorlardı. Bu kelimenin Allaha itaat mânasına geldiği gibi Dâvüdi itaat anlamına gelmesi de muhtemeldir. Eğer “evvâb” kelimesi tesbih edilen mânasına geldiği kabul edilirse, o zaman Dâvüd'u değil yüce Allah'ı tesbih etmek demektir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:20

Onun hükümdarlığını güçlendirmiş ve kendisine hikmet vermiştik. Müfessirlerin geneli, onun hükümdarlığını güçlendirdik cümlesine şöyle bir anlam verdiler: O güçlendirilmişti, çünkü onu her gece Beni İsrâil'den otuz üç bin kişi beklerdi. Ancak bu görüş zayıftır, çünkü, Allah'ın “hükümranlığını güçlendirdik” sözü ona verdiği lütuf anlamındadır, yoksa müfessirlerin belirttikleri gibi onun hükümranlığının güçlü-kuvvetli olduğu mânasında söylenmemiştir. Bu ancak bir zayıflık göstergesidir. Ancak müfessirler bununla, onun yardımcılarının çokluğunu, etbâının ve ordusunun faziletini kastediyorlarsa, o zaman söyledikleri bir ihtimal olarak kabul edilir. Onu korumak ve muhafaza etmekle ilgili söyledikleri ise, gücünün çokluğu ve büyük bir meziyet olduğunu göstermez. Onun hükümranlığının güçlü olduğu ifadesinin, bunun dışında bir anlamda kullanılmış olması da mümkündür ve bu daha uygundur. Bu hususta da iki şey söylenebilir: Birincisi, hükümranlığının güçlendirilmesinden maksat, daha önce de söylendiği gibi zırh ve benzeri savaş araç ve gereçleri yapması için kendisinden başka hiç kimseye verilmeyen bir özellik olarak ona demirin yumuşatılmasıdır. Bu sayede ona rakip olanların ve onun hükümranlığını ele geçirmeyi arzu edenlerin hevesleri tıkanmış, o da hükümranlığında güven içinde kalmıştı. İşte onun hükümranlığının güçlendirilmesinden maksat budur. En doğrusunu Allah bilir. (Jİkincisi, dağların ve kuşların onun emrine âmâde kılınması, bunların kendisiyle birlikte tesbih etmeleri, bu yaratıkların ona itaat etmeleri ve emrine boyun eğmeleriyle onun hükümranlığı güçlendirilmiştir. Hükümranlığının boyutu bu seviyeye ulaşan, yani sözü edilen varlıkları itaat altına almak ve emrine âmâde kılmak, onun yüce Allah'a kulluk yapmasını sağlamak, kendi şahsında da Rabb'ine itaat etmek düzeyine ulaşan ve Cenâb-ı Hakk'ın, “Güçlü kulumuz Dâvüd'u hatırla! Yönü hep Allah'a dönüktü”“! buyurduğu birinin hedefine, yeryüzü sultanlarından hiçbiri yönelemez ve hiçbir halde onun hükümranlığının kendisine gelmesini düşünemez. En doğrusunu Allah bilir ya, Dâvüd aleyhisselâmın hükümranlığının güçlendirilmesinden maksadın, müfessirlerin söylediklerinden ziyade bu söylediğimiz anlam olma ihtimali daha fazladır. Kendisine hikmet vermiştik. Bazı müfessirler şöyle dedir Buradaki hikmetten maksat peygamberliktir. Anlaşmazlıkları bitiren konuşma yeteneği ibaresinden maksat da, davaya taraf olanlar arasında, davacıya delil getirmek ve davalıya da yemin etmek ilkesini koyarak davayı bitirme yeteneğidir. Ancak onların sözünü ettikleri davacıya delil ve davalıya yemin ilkesinin çok önemli bir fazilet ve özellik olduğunu söylemek zordur, çünkü Dâvüd aleyhisselâma mahsus özellik olarak nitelenen bu ilkenin benzeri bize de verilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın ona verdiğini söylediği hikmetten maksadın, kendisiyle Rabb'i arasındaki işini sağlam tutması, O'na ibadeti ve itaati tam yapması ve Allahın “Güçlü kulumuzun yönü hep Allaha dönüktü” buyurması, yani Allaha ibadet ve itaatte güç-kudret ve gayret sahibi olmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın ona verdiğini söylediği hikmetten maksadın, kendisiyle insanlar arasındaki işini sağlam tutması, onlara nasıl bir siyaset uygulayacağını bilmesi, insanların her birini lâyık olduğu yere koyması, onların kalplerine birbirini sevdirmesi ve onları din konusunda aralarında hiçbir ihtilaf ve farklılık kalmayacak derecede tek bir din ve tek bir mezhepte toplaması anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. [Faslu”l-Hitâb Ne Demektir?] Buna göre âyetteki “faslu'l-hitâb” (Wasi Las) ibaresi, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları bitirmek, birbirlerine karşı kalplerine sevgi ve şefkat yerleştirmek, başkasına karşı kin ve nefret duymayacak şekilde herkese hakkını vermek mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu ifade hakkında bazıları şöyle dedi: Aralarında anlaşmazlık bulunan insanlar arasında, davacıya delil getirmek, davalıya da yemin etmek ilkesiyle davaları hükme bağlamaktır. [ ] Ancak bunda büyük bir fazilet ve özellik yoktur. Bazıları da, bundan maksat “emmâ badu”® (gelelim konumuza) sözüdür derler. Ancak bu da önemli bir şey değildir. Asıl olan bizim söylediğimizdir. En doğrusunu Allah bilir. Hitap kelimesi anlaşmazlık anlamına gelir. Ebü Muâz şöyle dedi: Hitap, mücadele ve husumet gibidir; “hâtabe, hıtâben, muhâtabeten” (ulu bls i.bbu) kelimeleri “câdele, cidâlen, mücâdeleten” (Jst.Yla Ja) kelimeleri ile aynı anlama gelir. Mufâale babındaki “fâale” filinin iki mastarı vardır: “Fiâl ve mufâale. Ebü Avsece şöyle dedi: “Fasl” kelimesi hüküm anlamına gelir. Hitap kelimesinden maksat da husumettir. “Hâtabtü'r-racüle” dediğinde, adama düşman oldum demiş olursun. En doğrusunu Allah bilir. eGo İN Bakış bbi! Ya gadh GE SSU aki é POA ERRA Sel a o! ÇE) hial --- Dipnotlar: 6 bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XX, 51. İnsanların konuşma sırasında kullandıkları “emmâ ba'du” tabiri ile, meseleye gelirsek benim sana çağrım şudur mânasını kastederler. Zeyd b. Erkam'dan (r.a.) gelen bir rivayete göre Resülullah (s.a.) da hutbelerinde “emmâ ba'du tabirini kullanırdı. Bu sözün anlamı şudur: Allah'a hamdü senâdan sonra konumuz şudur ve şudur. Rivayet edildiğine göre bu tabiri ilk defa Dâvüd aleyhisselâm kullanmıştı go faslu'l-hitâb denilir. Cenâb-ı Hak bundan dolayı “Biz ona hikmeti ve “faslu'l-hitâbı” vermiştik” buyurmuştu. Sa'leb'in iddiasına göre bu tabiri ilk defa Kâb b. Lüey kullanmıştı.

Sâd 38:21

Davacıların hikâyesi sana ulaştı mı? Cenâb-ı Hak'tan gelen soru edatının ya kabul, ya da beyan ve uyarı anlamına geldiğini çeşitli yerlerde söylemiştik. Davacıların hikâyesi sana ulaştı mı? Bu ilâhi beyan, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kabul anlamına gelir, yani sana davacıların hikâyesi ulaştı, onun üzerinde düşün: Allah onu nasıl bir imtihana tâbi tuttu ve onu sözünü ettiği olayla nasıl denedi? İkincisi, beyan ve uyarı anlamına gelir, yani davacıların hikâyesi sana gelmemişti, [ ]fakat Allah sana onu haber veriyor, bildiriyor ve kendisini nasıl imtihan edip denediğinden seni haberdar ediyor, Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın “Kulumuz Dâvüd'u hatırla!” buyruğu şu mânaya gelir: Onun nasıl imtihan edildiğini hatırla, yahut Allah'ın onu nasıl bağışladığını hatırla, veyahut ona başvuran iki davacının husumetini hatırla, veyahut da Dâvüd aleyhisselâma verilen hikmeti, hükmü ve fasl-ı hitâbı hatırla! Davacıların hikâyesi meâlindeki âyette “hasm” kelimesi, hem tekil hem de ikil (tesniye) anlamına gelir. Bu cümlenin hemen arkasından gelen bu adamlar mâbedin duvarına tırmanmışlardı sözü ise çoğuldur. Dâvüd'un yanına girmişlerdi sözü de çoğuldur. Dâvüd onları görünce telâşlandı cümlesinde de çoğul zikredilmiştir. “Korkma dediler sözünde ise tesniye kastedilmiştir, çünkü hemen arkasında, birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz denilmektedir. Cenâb-ı Hak aynı olay hakkında bazan tekil, bazan çoğul ve bazan da ikil (tesniye) ifadesi kullanmaktadır. Bazıları şöyle dedi: “Hasm” (pas) kelimesi mastardır, mastar kullanıldığında hem tekil, hem ikil ve hem de çoğul kastedilir. Tırmandılar... girdiler... dediler anlamındaki fiiller ise çoğul olmakla birlikte ikil (tesniye) anlamına da ifade ederler, çünkü ikil (tesniye) de çoğul (cemi) sayılır. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İkiniz de Allah'a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrilmişti”. Burada geçen “kulüb” kelimesi çoğuldur, fakat bununla tesniye, yani iki kalp kastedilmiştir. Buna benzer örnekler Kurân-ı Kerim'de çoktur. Bu, dilde mümkün ve yaygın olan bir kullanım tarzıdır. Bize göre ise, burada sözü edilen iki hasımdan maksat iki melektir; âyette isetırmandılar... girdiler... dediler dinilerek çoğul şeklinde kullanılmaktadır. Her ne kadar o iki meleğin davası idiyse de, onların davalarına başka melekler de katılmışlar, o iki melekle birlikte onlar da tırmanmışlar ve iki melekle birlikte onlar da Dâvüd aleyhisselâmın huzuruna girmişlerdi. Dâvüd aleyhisselâm telâşlanınca da korkma demişlerdi. Her ne kadar Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda iki meleğin davası görülüyor idiyse de, Hz. Dâvüd'un taraflardan birine, şahitsiz olarak “Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir” demesi, [ ]onu haksızlık ve taşkınlık yapmakla suçlaması mümkün değildir. Ancak diğerinin ileri sürülen iddiayı ikrar etmesi hali müstesna. Mesele böyle olunca, söylediğimiz gibi o iki melekle birlikte başka meleklerin de şahit olarak orada bulunmaları gerekir; her ne kadar dava iki kişi arasında görülüyor idiyse de, diğer melekler de o davaya şahitlik ediyorlardı. Bundan dolayı da âyette geçen fiiller, çoğul sigasıyla kullanılmıştır, çünkü duvarı hepsi birlikte tırmanmışlar, birlikte Dâvüd'un huzuruna girmişler ve hep birlikte korkma demişlerdi. Fakat dava iki kişi arasında görüldüğü için iki davacı ifadesi kullanılmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Sonra âyet-i kerimede iki kişinin konuştuğuna işaret edilmekte, şöyle denilmektedir: Birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz. Şu adam benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var, Buna rağmen “Onu da bana ver’ dedi ve bu tartışmada bana baskın çıktı. Onlar bu sözleri gerçek mânada nasıl söylediler ve hakikatte birbirlerine hasım olmadıkları halde kesin bir ifadeyle hasım olduklarını nasıl dile getirdiler? Gerçek olmadığı halde bunun şu kadar koyunu, öbürünün de bir koyunu vardı nasıl dediler? Gerçek olmadığı halde, insanlar arasındaki davalarda görüldüğü gibi birbirlerini haksızlık etmekle nasıl suçladılar? Onlar melek oldukları halde bunu gerçek imiş gibi nasıl söylediler? Halbuki meleklerin yalan söylemeleri yahut Cenâb-ı Hakk'ın onları yalan söylemeleri için göndermiş olması asla mümkün değildir. Öyleyse bunun anlamı nedir? Bu sorulara şu cevaplar verilir: Bu olay, temsili ve farazi bir anlatım anlamına gelir. Yani birinin şu kadar koyunu, öbürünün de bir koyunu olsa, fazla koyun sahibi olan tek koyunu olan kişiye üstün gelip onu da elinden alsa, haksızlık ve taşkınlık yapmış olmaz mı? Dolayısıyla bu, hakikat anlamında değil, söylediğimiz gibi farazi (takdiri) bir mâna ifade eder. Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda ikisi küçük bir hatayı tasavvur ediyor ve o hataya bir örnek veriyorlar. [ ]E#er mesele müfessirlerin dediği gibi Dâvüd aleyhisselâm imtihan edildiği konuda yanılsa ve hata etmiş olsaydı, hemen Allah'a yönelip tövbe etmesi gerekirdi“. Şanı yüce olan Allah Kur'ân-ı Kerim'de insanların unuttukları ve gaflete düştükleri konular hakkında onları uyarmak anlamına gelecek tarzda temsil ve açıklama şeklinde pek çok konuyu anlatmıştır. Buna göre o meleklerin Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda muhakeme edilmeleri ve birbirleriyle anlaşmazlıkları konusunda söyledikleri sözler, hatalarını ikrar ettirmek ve hatasını anlayıp ondan döndürmek içindir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra müfessirler şunu söylüyorlar: İnsanın yakınına bir kuş gelse, adam kuşu görüp ondan hoşlansa, hemen kalkıp kuşu almaya yeltense, kuş uçup duvarın penceresine konsa, adam da onu almak için pencereye çıktığında bir kadın gözüne çarpsa ve ondan hoşlansa... diye anlattığı sözleri, vuku bulması mümkün olan olaylardandır. Fakat kadına ısrarla bakmaya devam etti deseler, böyle bir eylemi Hz. Dâvüd'un yapmış olma ihtimali yoktur; ne Dâvüd aleyhisselâm ve ne de diğer peygamberlerden biri, bakılması helâl olmayan bir kadına asla ısrarla bakmazlar. Kuşu almak ve ona bakmak için yerinden kalkması, nereden gelip nereye gittiğini anlaması, vuku bulması mümkün olan bir olaydır. Sonra kuşa bakmak için pencereye çıkması da mümkündür, çünkü kuşlar onun için toplanıyorlar, onun emrine verilmişler, onunla birlikte Allah'ı tesbih ediyor ve O'na itaat ediyorlardı. Dolayısıyla Dâvüd aleyhisselâmın, tıpkı Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi kuşların durumunu araştırması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Süleyman hakkında şöyle diyor: “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve “Hüdhüdü niçin göremiyorum?” diye sordu”, Bunun gibi Hz. Dâvüd da pencereye çıkmakta mâzur idi. Ancak gözleri gayri ihtiyari olarak ve durumu hakkında bilgi sahibi olmadan bir kadını görüp, güzelliğinden dolayı kalbinin ona meyletmesi ise herhangi bir gayret ve tekellüf olmadan vuku bulması mümkün olan olaylardandır. ( önüne geçilmesi mümkün olmayan bir durumdur. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) kalbi de Zeyd'in (ra.) karısına ilgi duymuş, neticede Allah kendisine onunla evleneceğini vâdetmiş ve meâlen şöyle buyurmuştu: “Zeyd onunla beraber olduktan sonra seni o kadınla evlendirdik”. Dâvüd aleyhisselâmın, hoşlandığı kadına sahip olmak için öldürülsün diye kocasını savaşa gönderdiğine dair söylenenler de asla ihtimal dâhilinde değildir. Ancak onun, adamı Allah'ın düşmanlarıyla cihat etsin diye -ki bu ona farz idi- göndermiş olması ve kendisinin hiçbir kastı ve niyeti olmadığı halde adamın orada öldürülmüş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle bir soru sorulabilir: Allah ona melekler göndermiş ve o melekler onun huzurunda temsili ve farazi anlatım yoluyla muhakeme edilmişlerse neden böyle bir azarlamaya mâruz kalmıştır? Bu konuda mâzur idi ve muaheze edilmedi ise, aradan uzun müddet geçtikten sonra neden Cenâb-ı Hak onu bağışladığını haber vermektedir? Buna şu cevap verilir: Peygamberler, başkalarının sorguya bile çekilmeyecekleri bile en küçük bir hatadan dolayı da muâheze edilirler, hatta bu onların en önemli ve en üstün hususiyetlerinden biri sayılır. Meselâ Hz. Yünus, dinini veya kendini Allaha teslim etmek için kavminden ayrılıp gitmesinden dolayı azarlanmıştı. Ancak o, Allah'ın izni olmadan çıktığı için azarlanmıştı”. Buna göre Dâvüd aleyhisselâm da ancak Cenâb-ı Hakk'ın izni olmadan böyle bir şeyi yapmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah'ın Dâvüd aleyhisselâma melekleri göndermesinin hikmeti konusunda çeşitli yorumlar yapılabilir ve bunun bazı faydalarından söz edilebilir. Birincisi, halifelerin, sultanların ve kadıların kapıcı ve bekçi bulundurmaları caizdir, çünkü Hz. Dâvüd'un kapıcıları vardı ve onlar Dâvüd'un huzuruna başka kapılardan girerlerdi. İkincisi, davacılardan perdeyi kaldırmak ve kendi canının istediğinde değil, davanın gerektirdiği zamanda hüküm için içeri girip oturmak caizdir, çünkü melekler dava için izinsiz olarak kapıdan başka yerden içeri girmişlerdi. [Ş] Üçüncüsü, melekler, insanların sahip oldukları yoğun bir nefs (ruh) ve varlığa rağmen insan suretine girme gücüne sahiptirler. Bu gerçek, ruhani nefs (soyut ruh) yaygın olarak yaratılmıştır, her durumda hareket halindedir, ancak beden onun bu hareketine engel olmaktadır, beden uyuduğu veya öldüğü zaman o nefs istediği yere gider diyen filozofların iddialarını reddetmektedir. Görmez misin ki melekler insan şekline bürünerek duvara tırmanmışlar ve Hz. Dâvüd'un huzurunda insanlar gibi muhakeme edilmişlerdi. Bu durum, meselenin onların dedikleri gibi olmadığına işaret eder. Bu adamlar mâbedin duvarına tırmandılar. Bazıları buna yukarı çıktılar anlamı verdi. “Tesevvür” kelimesinin aslı, bir yere yukarıdan girmek, yükselmek ve duvardan aşağıya inmek demektir. Sözü edilen yer dik ve yüksek bir duvardı. Dâvüd onları görünce telâşlanmıştı, yani hükümranlığında bir gevşeklik meydana geldiğinden korkmuştu, çünkü onlar izinsiz olarak ve kapıdan başka bir yerden içeri girmişlerdi. Yahut onların inkârcı hırsızlar olduklarından korkmuştu. Veyahut onların melek olduklarını tanımış ve büyük bir emirle geldiklerinden korkmuştu. En doğrusunu Allah bilir. Doğruluktan sapma, yani haksızlık yapma! Bu âyetteki “ekfilnihâ kelimesine, bazıları, onu da bana ver anlamı yükledi. Bu, Ebü Avsece'nin görüşüdür. Bazıları da şöyle dedi: Onu da benimkilerine kat ve beni onun sorumlusu yap. Bu da İbn Kuteybe'nin görüşüdür”, Buradaki “ve azzeni fi'l-hıtâb” (çisil 5 5354) cümlesine bazıları, tartışmada bana galip geldi anlamını verdi. Bazıları ise, ona, ben ne kadar gayret etsem, kendimi zorlasam da, o konuşmada benden daha etkilidir mânası verdi.. [ ] “Ve azzeni fi'l-hıtâb” cümlesi hakkında bazıları şöyle dedi: Konuşmada beni yendi. Bununla da, konuştuğunda o benden daha iyidir, insanları davet ettiğimizde ona daha çok kişi gider, ben bir miktar çekilsem o bana sırtını döner demek istedi. En doğrusunu Allah bilir. ” İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 379. AY ŞARZ alaz Lal 3515 55 pa ú 5; İLANI --- Dipnotlar: 7 Muhtemelen müellif merhum burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Zünnün'u da (Yünus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!" diyerek yalvardı. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız”

Sâd 38:22

Davacıların hikâyesi sana ulaştı mı? Cenâb-ı Hak'tan gelen soru edatının ya kabul, ya da beyan ve uyarı anlamına geldiğini çeşitli yerlerde söylemiştik. Davacıların hikâyesi sana ulaştı mı? Bu ilâhi beyan, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kabul anlamına gelir, yani sana davacıların hikâyesi ulaştı, onun üzerinde düşün: Allah onu nasıl bir imtihana tâbi tuttu ve onu sözünü ettiği olayla nasıl denedi? İkincisi, beyan ve uyarı anlamına gelir, yani davacıların hikâyesi sana gelmemişti, [ ]fakat Allah sana onu haber veriyor, bildiriyor ve kendisini nasıl imtihan edip denediğinden seni haberdar ediyor, Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın “Kulumuz Dâvüd'u hatırla!” buyruğu şu mânaya gelir: Onun nasıl imtihan edildiğini hatırla, yahut Allah'ın onu nasıl bağışladığını hatırla, veyahut ona başvuran iki davacının husumetini hatırla, veyahut da Dâvüd aleyhisselâma verilen hikmeti, hükmü ve fasl-ı hitâbı hatırla! Davacıların hikâyesi meâlindeki âyette “hasm” kelimesi, hem tekil hem de ikil (tesniye) anlamına gelir. Bu cümlenin hemen arkasından gelen bu adamlar mâbedin duvarına tırmanmışlardı sözü ise çoğuldur. Dâvüd'un yanına girmişlerdi sözü de çoğuldur. Dâvüd onları görünce telâşlandı cümlesinde de çoğul zikredilmiştir. “Korkma dediler sözünde ise tesniye kastedilmiştir, çünkü hemen arkasında, birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz denilmektedir. Cenâb-ı Hak aynı olay hakkında bazan tekil, bazan çoğul ve bazan da ikil (tesniye) ifadesi kullanmaktadır. Bazıları şöyle dedi: “Hasm” (pas) kelimesi mastardır, mastar kullanıldığında hem tekil, hem ikil ve hem de çoğul kastedilir. Tırmandılar... girdiler... dediler anlamındaki fiiller ise çoğul olmakla birlikte ikil (tesniye) anlamına da ifade ederler, çünkü ikil (tesniye) de çoğul (cemi) sayılır. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İkiniz de Allah'a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrilmişti”. Burada geçen “kulüb” kelimesi çoğuldur, fakat bununla tesniye, yani iki kalp kastedilmiştir. Buna benzer örnekler Kurân-ı Kerim'de çoktur. Bu, dilde mümkün ve yaygın olan bir kullanım tarzıdır. Bize göre ise, burada sözü edilen iki hasımdan maksat iki melektir; âyette isetırmandılar... girdiler... dediler dinilerek çoğul şeklinde kullanılmaktadır. Her ne kadar o iki meleğin davası idiyse de, onların davalarına başka melekler de katılmışlar, o iki melekle birlikte onlar da tırmanmışlar ve iki melekle birlikte onlar da Dâvüd aleyhisselâmın huzuruna girmişlerdi. Dâvüd aleyhisselâm telâşlanınca da korkma demişlerdi. Her ne kadar Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda iki meleğin davası görülüyor idiyse de, Hz. Dâvüd'un taraflardan birine, şahitsiz olarak “Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir” demesi, [ ]onu haksızlık ve taşkınlık yapmakla suçlaması mümkün değildir. Ancak diğerinin ileri sürülen iddiayı ikrar etmesi hali müstesna. Mesele böyle olunca, söylediğimiz gibi o iki melekle birlikte başka meleklerin de şahit olarak orada bulunmaları gerekir; her ne kadar dava iki kişi arasında görülüyor idiyse de, diğer melekler de o davaya şahitlik ediyorlardı. Bundan dolayı da âyette geçen fiiller, çoğul sigasıyla kullanılmıştır, çünkü duvarı hepsi birlikte tırmanmışlar, birlikte Dâvüd'un huzuruna girmişler ve hep birlikte korkma demişlerdi. Fakat dava iki kişi arasında görüldüğü için iki davacı ifadesi kullanılmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Sonra âyet-i kerimede iki kişinin konuştuğuna işaret edilmekte, şöyle denilmektedir: Birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz. Şu adam benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var, Buna rağmen “Onu da bana ver’ dedi ve bu tartışmada bana baskın çıktı. Onlar bu sözleri gerçek mânada nasıl söylediler ve hakikatte birbirlerine hasım olmadıkları halde kesin bir ifadeyle hasım olduklarını nasıl dile getirdiler? Gerçek olmadığı halde bunun şu kadar koyunu, öbürünün de bir koyunu vardı nasıl dediler? Gerçek olmadığı halde, insanlar arasındaki davalarda görüldüğü gibi birbirlerini haksızlık etmekle nasıl suçladılar? Onlar melek oldukları halde bunu gerçek imiş gibi nasıl söylediler? Halbuki meleklerin yalan söylemeleri yahut Cenâb-ı Hakk'ın onları yalan söylemeleri için göndermiş olması asla mümkün değildir. Öyleyse bunun anlamı nedir? Bu sorulara şu cevaplar verilir: Bu olay, temsili ve farazi bir anlatım anlamına gelir. Yani birinin şu kadar koyunu, öbürünün de bir koyunu olsa, fazla koyun sahibi olan tek koyunu olan kişiye üstün gelip onu da elinden alsa, haksızlık ve taşkınlık yapmış olmaz mı? Dolayısıyla bu, hakikat anlamında değil, söylediğimiz gibi farazi (takdiri) bir mâna ifade eder. Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda ikisi küçük bir hatayı tasavvur ediyor ve o hataya bir örnek veriyorlar. [ ]E#er mesele müfessirlerin dediği gibi Dâvüd aleyhisselâm imtihan edildiği konuda yanılsa ve hata etmiş olsaydı, hemen Allah'a yönelip tövbe etmesi gerekirdi“. Şanı yüce olan Allah Kur'ân-ı Kerim'de insanların unuttukları ve gaflete düştükleri konular hakkında onları uyarmak anlamına gelecek tarzda temsil ve açıklama şeklinde pek çok konuyu anlatmıştır. Buna göre o meleklerin Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda muhakeme edilmeleri ve birbirleriyle anlaşmazlıkları konusunda söyledikleri sözler, hatalarını ikrar ettirmek ve hatasını anlayıp ondan döndürmek içindir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra müfessirler şunu söylüyorlar: İnsanın yakınına bir kuş gelse, adam kuşu görüp ondan hoşlansa, hemen kalkıp kuşu almaya yeltense, kuş uçup duvarın penceresine konsa, adam da onu almak için pencereye çıktığında bir kadın gözüne çarpsa ve ondan hoşlansa... diye anlattığı sözleri, vuku bulması mümkün olan olaylardandır. Fakat kadına ısrarla bakmaya devam etti deseler, böyle bir eylemi Hz. Dâvüd'un yapmış olma ihtimali yoktur; ne Dâvüd aleyhisselâm ve ne de diğer peygamberlerden biri, bakılması helâl olmayan bir kadına asla ısrarla bakmazlar. Kuşu almak ve ona bakmak için yerinden kalkması, nereden gelip nereye gittiğini anlaması, vuku bulması mümkün olan bir olaydır. Sonra kuşa bakmak için pencereye çıkması da mümkündür, çünkü kuşlar onun için toplanıyorlar, onun emrine verilmişler, onunla birlikte Allah'ı tesbih ediyor ve O'na itaat ediyorlardı. Dolayısıyla Dâvüd aleyhisselâmın, tıpkı Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi kuşların durumunu araştırması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Süleyman hakkında şöyle diyor: “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve “Hüdhüdü niçin göremiyorum?” diye sordu”, Bunun gibi Hz. Dâvüd da pencereye çıkmakta mâzur idi. Ancak gözleri gayri ihtiyari olarak ve durumu hakkında bilgi sahibi olmadan bir kadını görüp, güzelliğinden dolayı kalbinin ona meyletmesi ise herhangi bir gayret ve tekellüf olmadan vuku bulması mümkün olan olaylardandır. ( önüne geçilmesi mümkün olmayan bir durumdur. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) kalbi de Zeyd'in (ra.) karısına ilgi duymuş, neticede Allah kendisine onunla evleneceğini vâdetmiş ve meâlen şöyle buyurmuştu: “Zeyd onunla beraber olduktan sonra seni o kadınla evlendirdik”. Dâvüd aleyhisselâmın, hoşlandığı kadına sahip olmak için öldürülsün diye kocasını savaşa gönderdiğine dair söylenenler de asla ihtimal dâhilinde değildir. Ancak onun, adamı Allah'ın düşmanlarıyla cihat etsin diye -ki bu ona farz idi- göndermiş olması ve kendisinin hiçbir kastı ve niyeti olmadığı halde adamın orada öldürülmüş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle bir soru sorulabilir: Allah ona melekler göndermiş ve o melekler onun huzurunda temsili ve farazi anlatım yoluyla muhakeme edilmişlerse neden böyle bir azarlamaya mâruz kalmıştır? Bu konuda mâzur idi ve muaheze edilmedi ise, aradan uzun müddet geçtikten sonra neden Cenâb-ı Hak onu bağışladığını haber vermektedir? Buna şu cevap verilir: Peygamberler, başkalarının sorguya bile çekilmeyecekleri bile en küçük bir hatadan dolayı da muâheze edilirler, hatta bu onların en önemli ve en üstün hususiyetlerinden biri sayılır. Meselâ Hz. Yünus, dinini veya kendini Allaha teslim etmek için kavminden ayrılıp gitmesinden dolayı azarlanmıştı. Ancak o, Allah'ın izni olmadan çıktığı için azarlanmıştı”. Buna göre Dâvüd aleyhisselâm da ancak Cenâb-ı Hakk'ın izni olmadan böyle bir şeyi yapmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah'ın Dâvüd aleyhisselâma melekleri göndermesinin hikmeti konusunda çeşitli yorumlar yapılabilir ve bunun bazı faydalarından söz edilebilir. Birincisi, halifelerin, sultanların ve kadıların kapıcı ve bekçi bulundurmaları caizdir, çünkü Hz. Dâvüd'un kapıcıları vardı ve onlar Dâvüd'un huzuruna başka kapılardan girerlerdi. İkincisi, davacılardan perdeyi kaldırmak ve kendi canının istediğinde değil, davanın gerektirdiği zamanda hüküm için içeri girip oturmak caizdir, çünkü melekler dava için izinsiz olarak kapıdan başka yerden içeri girmişlerdi. [Ş] Üçüncüsü, melekler, insanların sahip oldukları yoğun bir nefs (ruh) ve varlığa rağmen insan suretine girme gücüne sahiptirler. Bu gerçek, ruhani nefs (soyut ruh) yaygın olarak yaratılmıştır, her durumda hareket halindedir, ancak beden onun bu hareketine engel olmaktadır, beden uyuduğu veya öldüğü zaman o nefs istediği yere gider diyen filozofların iddialarını reddetmektedir. Görmez misin ki melekler insan şekline bürünerek duvara tırmanmışlar ve Hz. Dâvüd'un huzurunda insanlar gibi muhakeme edilmişlerdi. Bu durum, meselenin onların dedikleri gibi olmadığına işaret eder. Bu adamlar mâbedin duvarına tırmandılar. Bazıları buna yukarı çıktılar anlamı verdi. “Tesevvür” kelimesinin aslı, bir yere yukarıdan girmek, yükselmek ve duvardan aşağıya inmek demektir. Sözü edilen yer dik ve yüksek bir duvardı. Dâvüd onları görünce telâşlanmıştı, yani hükümranlığında bir gevşeklik meydana geldiğinden korkmuştu, çünkü onlar izinsiz olarak ve kapıdan başka bir yerden içeri girmişlerdi. Yahut onların inkârcı hırsızlar olduklarından korkmuştu. Veyahut onların melek olduklarını tanımış ve büyük bir emirle geldiklerinden korkmuştu. En doğrusunu Allah bilir. Doğruluktan sapma, yani haksızlık yapma! Bu âyetteki “ekfilnihâ kelimesine, bazıları, onu da bana ver anlamı yükledi. Bu, Ebü Avsece'nin görüşüdür. Bazıları da şöyle dedi: Onu da benimkilerine kat ve beni onun sorumlusu yap. Bu da İbn Kuteybe'nin görüşüdür”, Buradaki “ve azzeni fi'l-hıtâb” (çisil 5 5354) cümlesine bazıları, tartışmada bana galip geldi anlamını verdi. Bazıları ise, ona, ben ne kadar gayret etsem, kendimi zorlasam da, o konuşmada benden daha etkilidir mânası verdi.. [ ] “Ve azzeni fi'l-hıtâb” cümlesi hakkında bazıları şöyle dedi: Konuşmada beni yendi. Bununla da, konuştuğunda o benden daha iyidir, insanları davet ettiğimizde ona daha çok kişi gider, ben bir miktar çekilsem o bana sırtını döner demek istedi. En doğrusunu Allah bilir. ” İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 379. AY ŞARZ alaz Lal 3515 55 pa ú 5; İLANI --- Dipnotlar: 7 Muhtemelen müellif merhum burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Zünnün'u da (Yünus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!" diyerek yalvardı. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız”

Sâd 38:23

Davacıların hikâyesi sana ulaştı mı? Cenâb-ı Hak'tan gelen soru edatının ya kabul, ya da beyan ve uyarı anlamına geldiğini çeşitli yerlerde söylemiştik. Davacıların hikâyesi sana ulaştı mı? Bu ilâhi beyan, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kabul anlamına gelir, yani sana davacıların hikâyesi ulaştı, onun üzerinde düşün: Allah onu nasıl bir imtihana tâbi tuttu ve onu sözünü ettiği olayla nasıl denedi? İkincisi, beyan ve uyarı anlamına gelir, yani davacıların hikâyesi sana gelmemişti, [ ]fakat Allah sana onu haber veriyor, bildiriyor ve kendisini nasıl imtihan edip denediğinden seni haberdar ediyor, Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın “Kulumuz Dâvüd'u hatırla!” buyruğu şu mânaya gelir: Onun nasıl imtihan edildiğini hatırla, yahut Allah'ın onu nasıl bağışladığını hatırla, veyahut ona başvuran iki davacının husumetini hatırla, veyahut da Dâvüd aleyhisselâma verilen hikmeti, hükmü ve fasl-ı hitâbı hatırla! Davacıların hikâyesi meâlindeki âyette “hasm” kelimesi, hem tekil hem de ikil (tesniye) anlamına gelir. Bu cümlenin hemen arkasından gelen bu adamlar mâbedin duvarına tırmanmışlardı sözü ise çoğuldur. Dâvüd'un yanına girmişlerdi sözü de çoğuldur. Dâvüd onları görünce telâşlandı cümlesinde de çoğul zikredilmiştir. “Korkma dediler sözünde ise tesniye kastedilmiştir, çünkü hemen arkasında, birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz denilmektedir. Cenâb-ı Hak aynı olay hakkında bazan tekil, bazan çoğul ve bazan da ikil (tesniye) ifadesi kullanmaktadır. Bazıları şöyle dedi: “Hasm” (pas) kelimesi mastardır, mastar kullanıldığında hem tekil, hem ikil ve hem de çoğul kastedilir. Tırmandılar... girdiler... dediler anlamındaki fiiller ise çoğul olmakla birlikte ikil (tesniye) anlamına da ifade ederler, çünkü ikil (tesniye) de çoğul (cemi) sayılır. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İkiniz de Allah'a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü ikinizin de kalpleriniz eğrilmişti”. Burada geçen “kulüb” kelimesi çoğuldur, fakat bununla tesniye, yani iki kalp kastedilmiştir. Buna benzer örnekler Kurân-ı Kerim'de çoktur. Bu, dilde mümkün ve yaygın olan bir kullanım tarzıdır. Bize göre ise, burada sözü edilen iki hasımdan maksat iki melektir; âyette isetırmandılar... girdiler... dediler dinilerek çoğul şeklinde kullanılmaktadır. Her ne kadar o iki meleğin davası idiyse de, onların davalarına başka melekler de katılmışlar, o iki melekle birlikte onlar da tırmanmışlar ve iki melekle birlikte onlar da Dâvüd aleyhisselâmın huzuruna girmişlerdi. Dâvüd aleyhisselâm telâşlanınca da korkma demişlerdi. Her ne kadar Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda iki meleğin davası görülüyor idiyse de, Hz. Dâvüd'un taraflardan birine, şahitsiz olarak “Senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle doğrusu sana karşı haksızlık etmiştir” demesi, [ ]onu haksızlık ve taşkınlık yapmakla suçlaması mümkün değildir. Ancak diğerinin ileri sürülen iddiayı ikrar etmesi hali müstesna. Mesele böyle olunca, söylediğimiz gibi o iki melekle birlikte başka meleklerin de şahit olarak orada bulunmaları gerekir; her ne kadar dava iki kişi arasında görülüyor idiyse de, diğer melekler de o davaya şahitlik ediyorlardı. Bundan dolayı da âyette geçen fiiller, çoğul sigasıyla kullanılmıştır, çünkü duvarı hepsi birlikte tırmanmışlar, birlikte Dâvüd'un huzuruna girmişler ve hep birlikte korkma demişlerdi. Fakat dava iki kişi arasında görüldüğü için iki davacı ifadesi kullanılmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Sonra âyet-i kerimede iki kişinin konuştuğuna işaret edilmekte, şöyle denilmektedir: Birimizin diğerini haksızlık etmekle suçladığı iki davacıyız biz. Şu adam benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu, benim ise bir tek koyunum var, Buna rağmen “Onu da bana ver’ dedi ve bu tartışmada bana baskın çıktı. Onlar bu sözleri gerçek mânada nasıl söylediler ve hakikatte birbirlerine hasım olmadıkları halde kesin bir ifadeyle hasım olduklarını nasıl dile getirdiler? Gerçek olmadığı halde bunun şu kadar koyunu, öbürünün de bir koyunu vardı nasıl dediler? Gerçek olmadığı halde, insanlar arasındaki davalarda görüldüğü gibi birbirlerini haksızlık etmekle nasıl suçladılar? Onlar melek oldukları halde bunu gerçek imiş gibi nasıl söylediler? Halbuki meleklerin yalan söylemeleri yahut Cenâb-ı Hakk'ın onları yalan söylemeleri için göndermiş olması asla mümkün değildir. Öyleyse bunun anlamı nedir? Bu sorulara şu cevaplar verilir: Bu olay, temsili ve farazi bir anlatım anlamına gelir. Yani birinin şu kadar koyunu, öbürünün de bir koyunu olsa, fazla koyun sahibi olan tek koyunu olan kişiye üstün gelip onu da elinden alsa, haksızlık ve taşkınlık yapmış olmaz mı? Dolayısıyla bu, hakikat anlamında değil, söylediğimiz gibi farazi (takdiri) bir mâna ifade eder. Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda ikisi küçük bir hatayı tasavvur ediyor ve o hataya bir örnek veriyorlar. [ ]E#er mesele müfessirlerin dediği gibi Dâvüd aleyhisselâm imtihan edildiği konuda yanılsa ve hata etmiş olsaydı, hemen Allah'a yönelip tövbe etmesi gerekirdi“. Şanı yüce olan Allah Kur'ân-ı Kerim'de insanların unuttukları ve gaflete düştükleri konular hakkında onları uyarmak anlamına gelecek tarzda temsil ve açıklama şeklinde pek çok konuyu anlatmıştır. Buna göre o meleklerin Dâvüd aleyhisselâmın huzurunda muhakeme edilmeleri ve birbirleriyle anlaşmazlıkları konusunda söyledikleri sözler, hatalarını ikrar ettirmek ve hatasını anlayıp ondan döndürmek içindir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra müfessirler şunu söylüyorlar: İnsanın yakınına bir kuş gelse, adam kuşu görüp ondan hoşlansa, hemen kalkıp kuşu almaya yeltense, kuş uçup duvarın penceresine konsa, adam da onu almak için pencereye çıktığında bir kadın gözüne çarpsa ve ondan hoşlansa... diye anlattığı sözleri, vuku bulması mümkün olan olaylardandır. Fakat kadına ısrarla bakmaya devam etti deseler, böyle bir eylemi Hz. Dâvüd'un yapmış olma ihtimali yoktur; ne Dâvüd aleyhisselâm ve ne de diğer peygamberlerden biri, bakılması helâl olmayan bir kadına asla ısrarla bakmazlar. Kuşu almak ve ona bakmak için yerinden kalkması, nereden gelip nereye gittiğini anlaması, vuku bulması mümkün olan bir olaydır. Sonra kuşa bakmak için pencereye çıkması da mümkündür, çünkü kuşlar onun için toplanıyorlar, onun emrine verilmişler, onunla birlikte Allah'ı tesbih ediyor ve O'na itaat ediyorlardı. Dolayısıyla Dâvüd aleyhisselâmın, tıpkı Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibi kuşların durumunu araştırması mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak, Hz. Süleyman hakkında şöyle diyor: “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve “Hüdhüdü niçin göremiyorum?” diye sordu”, Bunun gibi Hz. Dâvüd da pencereye çıkmakta mâzur idi. Ancak gözleri gayri ihtiyari olarak ve durumu hakkında bilgi sahibi olmadan bir kadını görüp, güzelliğinden dolayı kalbinin ona meyletmesi ise herhangi bir gayret ve tekellüf olmadan vuku bulması mümkün olan olaylardandır. ( önüne geçilmesi mümkün olmayan bir durumdur. Nitekim Resülullah'ın (s.a.) kalbi de Zeyd'in (ra.) karısına ilgi duymuş, neticede Allah kendisine onunla evleneceğini vâdetmiş ve meâlen şöyle buyurmuştu: “Zeyd onunla beraber olduktan sonra seni o kadınla evlendirdik”. Dâvüd aleyhisselâmın, hoşlandığı kadına sahip olmak için öldürülsün diye kocasını savaşa gönderdiğine dair söylenenler de asla ihtimal dâhilinde değildir. Ancak onun, adamı Allah'ın düşmanlarıyla cihat etsin diye -ki bu ona farz idi- göndermiş olması ve kendisinin hiçbir kastı ve niyeti olmadığı halde adamın orada öldürülmüş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle bir soru sorulabilir: Allah ona melekler göndermiş ve o melekler onun huzurunda temsili ve farazi anlatım yoluyla muhakeme edilmişlerse neden böyle bir azarlamaya mâruz kalmıştır? Bu konuda mâzur idi ve muaheze edilmedi ise, aradan uzun müddet geçtikten sonra neden Cenâb-ı Hak onu bağışladığını haber vermektedir? Buna şu cevap verilir: Peygamberler, başkalarının sorguya bile çekilmeyecekleri bile en küçük bir hatadan dolayı da muâheze edilirler, hatta bu onların en önemli ve en üstün hususiyetlerinden biri sayılır. Meselâ Hz. Yünus, dinini veya kendini Allaha teslim etmek için kavminden ayrılıp gitmesinden dolayı azarlanmıştı. Ancak o, Allah'ın izni olmadan çıktığı için azarlanmıştı”. Buna göre Dâvüd aleyhisselâm da ancak Cenâb-ı Hakk'ın izni olmadan böyle bir şeyi yapmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah'ın Dâvüd aleyhisselâma melekleri göndermesinin hikmeti konusunda çeşitli yorumlar yapılabilir ve bunun bazı faydalarından söz edilebilir. Birincisi, halifelerin, sultanların ve kadıların kapıcı ve bekçi bulundurmaları caizdir, çünkü Hz. Dâvüd'un kapıcıları vardı ve onlar Dâvüd'un huzuruna başka kapılardan girerlerdi. İkincisi, davacılardan perdeyi kaldırmak ve kendi canının istediğinde değil, davanın gerektirdiği zamanda hüküm için içeri girip oturmak caizdir, çünkü melekler dava için izinsiz olarak kapıdan başka yerden içeri girmişlerdi. [Ş] Üçüncüsü, melekler, insanların sahip oldukları yoğun bir nefs (ruh) ve varlığa rağmen insan suretine girme gücüne sahiptirler. Bu gerçek, ruhani nefs (soyut ruh) yaygın olarak yaratılmıştır, her durumda hareket halindedir, ancak beden onun bu hareketine engel olmaktadır, beden uyuduğu veya öldüğü zaman o nefs istediği yere gider diyen filozofların iddialarını reddetmektedir. Görmez misin ki melekler insan şekline bürünerek duvara tırmanmışlar ve Hz. Dâvüd'un huzurunda insanlar gibi muhakeme edilmişlerdi. Bu durum, meselenin onların dedikleri gibi olmadığına işaret eder. Bu adamlar mâbedin duvarına tırmandılar. Bazıları buna yukarı çıktılar anlamı verdi. “Tesevvür” kelimesinin aslı, bir yere yukarıdan girmek, yükselmek ve duvardan aşağıya inmek demektir. Sözü edilen yer dik ve yüksek bir duvardı. Dâvüd onları görünce telâşlanmıştı, yani hükümranlığında bir gevşeklik meydana geldiğinden korkmuştu, çünkü onlar izinsiz olarak ve kapıdan başka bir yerden içeri girmişlerdi. Yahut onların inkârcı hırsızlar olduklarından korkmuştu. Veyahut onların melek olduklarını tanımış ve büyük bir emirle geldiklerinden korkmuştu. En doğrusunu Allah bilir. Doğruluktan sapma, yani haksızlık yapma! Bu âyetteki “ekfilnihâ kelimesine, bazıları, onu da bana ver anlamı yükledi. Bu, Ebü Avsece'nin görüşüdür. Bazıları da şöyle dedi: Onu da benimkilerine kat ve beni onun sorumlusu yap. Bu da İbn Kuteybe'nin görüşüdür”, Buradaki “ve azzeni fi'l-hıtâb” (çisil 5 5354) cümlesine bazıları, tartışmada bana galip geldi anlamını verdi. Bazıları ise, ona, ben ne kadar gayret etsem, kendimi zorlasam da, o konuşmada benden daha etkilidir mânası verdi.. [ ] “Ve azzeni fi'l-hıtâb” cümlesi hakkında bazıları şöyle dedi: Konuşmada beni yendi. Bununla da, konuştuğunda o benden daha iyidir, insanları davet ettiğimizde ona daha çok kişi gider, ben bir miktar çekilsem o bana sırtını döner demek istedi. En doğrusunu Allah bilir. ” İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 379. AY ŞARZ alaz Lal 3515 55 pa ú 5; İLANI --- Dipnotlar: 7 Muhtemelen müellif merhum burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Zünnün'u da (Yünus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, ‘Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!" diyerek yalvardı. Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız”

Sâd 38:24

Aralarında ortaklık ilişkileri bulunanların çoğu birbirine haksızlık ederler. Sonra Cenâb-ı Hak buna bir istisna getirmekte ve şöyle buyurmaktadır: Yalnız iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmakta olanlar böyle değildir. Yani iman edenler ve imanlarında salih amellerin gereğine inananlar birbirlerine haksızlık yapmazlar. Sonra Cenâb-ı Hak, onlar o kadar az ki cümlesiyle, iman eden ve imanında salih amelin gereğine inananların, yani müminlerden müttaki olanların ve haksızlık yapmayı terkedenlerin sayısının çok az olduğunu haber vermektedir. Bu âyet, şiddetli ve zor bir âyettir, çünkü imanında salih amelin gereğine inanan ve başkasına haksızlık yapmaktan sakınan mümin sayısının her dönemde çok az olduğu bildirilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Dâvüd kendisini (böyle bir temsil ile) sınadığımızı düşündü. Yani Dâvüd aleyhisselâm, huzurunda meleklerin muhakeme edilmesi olayını kendisini imtihan için hazırladığımıza, imtihan edilenin o iki melek değil kendisi olduğuna kanaat getirdi ve hemen Rabb'inden mağfiret diledi. Çünkü bu olayla başka birinin değil kendisinin imtihan edildiğini anlamıştı. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler buradaki “zan” kelimesini kesin kanaat nitekim Dâvüd aleyhisselâm da huzurunda yargılanan iki melek vasıtasıyla o kanaati elde etmişti. Dolayısıyla bu bilgi (ikan) Allaha nispet edilmez, Allah şu kanaati verdi denilmez. Çünkü o, sebepler vasıtasıyla elde edilen bir bilgidir, Cenâb-ı Hak ise sebeplerle değil, zatıyla âlimdir. İlim ise sebepler vasıtasıyla da sebepsiz de elde edilir, bundan dolayı Allaha ilim kelimesi nispet edilir, fakat şüpheden yola çıkılarak emin olunmuş bilgi, yani ikan kelimesi O'na nispet edilmez. En doğrusunu Allah bilir. [Peygamberlerin Hataları Kur'ân'da Neden Anlatılır?] Şöyle bir soru sorulursa: Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberlerin ve kitapta zikredilen seçilmiş kulların zellelerini (hataları) zikretmenin hikmeti nedir? Üstelik bu kusurların bizzat Cenâb-ı Hak tarafından örtüldüğü ve bağışlandığı belirtilmesine ve bize de kusur işleyen insanların kusurlarını örtmemizi, onları affetmemizi ve bağışlamamızı emretmesine rağmen... Peygamberlerinin ve seçilmiş kullarının işlediği zellelerin (kusurların) camilerde ve okullarda kıyâmete kadar yüksek sesle okunması için bunları nasıl zikreder? Bunları zikretmesinin hikmeti nedir? Buna şu cevap verilir: Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, peygamberlerin kusurlarını Cenâb-ı Hakk'ın gizlemeyip Kur'ânda belirtmesinin çeşitli sebepleri vardır. Birincisi, bunları Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine delil olsun diye beyan etmiştir. Çünkü insanların kalpleri ve nefisleri, babalarının ve atalarının kötülüklerini anmaya tahammül edemez, bizzat onların kalpleri de yaptıkları kötülüklerin zikredilmesine tahammül edemez. Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber'e (s.a.) bunları söyleyince, bu söz onun, ilâhi buyrukla konuştuğuna işaret eder; Cenâb-ı Hak onun kendi elçisi olduğunu ve söylediklerinin de kendi emri olduğunu insanlar bilsinler diye bunları belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. 238 (Jİkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlerin hatalarını belirtmesinin sebebi, kullarını sınamaktır; kusurlarını ve hatalarını gördükten sonra peygamberlerine karşı nasıl davranacakları konusunda insanları denemek istemiştir. Peygamberlere merhamet ve sevgi gözüyle bakacaklar mı? Allah insanları çeşitli olaylarla imtihan ettiği gibi bu yolla da insanları imtihan etmektedir. Üçüncüsü, insanlar kusur işlediklerinde ve hata ettiklerinde Rab'lerine karşı nasıl davranacaklarını bilsinler diye Allah bunları belirtmiştir. Yani peygamberler hata ettiklerinde nasıl gözyaşı döküyor, dua ve niyaz ediyor, Allah'a sığınıyor ve tövbe ediyorlar ise insanlar da günah işlediklerinde aynı yolu izlesinler diye bunları belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Cenâb-ı Hak bunları, küçük günah işlemenin Allah'ın dostluğunu yok etmediği ve imandan çıkarmadığı bilinsin diye belirtmiş de olabilir. Bu yorum, Hâriciler'in görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Onlar şöyle diyorlar: Küçük veya büyük olsun günah işleyen herkes imandan çıkar. Yahut küçük günahların bağışlanmış olmadığı, Cenâb-ı Hakk'ın küçük günahlardan dolayı da cezalandıracağı bilinsin diye bunları belirtmiştir; bu yorum da Mütezile'nin, küçük günah işleyen birini Allah'ın cezalandırması söz konusu değildir demelerini de geçersiz hale getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Küçük günahlar, haddi zatında efdal olanı terketmek anlamına geldiği için insanlar hakkında onlar bağışlanmış olsa bile, peygamberler hakkında yasaklanan bir şeyi yapmak anlamına gelir, bundan dolayı onlar azaba uğratılmaktan korkarlar. Eğer onlar, bundan dolayı Allah'ın kendilerine azap edeceğini bilmemiş olsalardı, haklarında belirtilen bu hatalardan dolayı korkmazlardı. Hasan-ı Basriden rivayet edildiğine göre Dâvüd aleyhisselâm zamanı dörde bölmüştü: Zamanın bir gününü eşleri için, bir gününü Rabb'ine ibadet için, bir gününü İsrâiloğulları arasında hüküm vermek için, bir gününü de İsrâiloğulları'nın âbidleri için ayırmış, onlara Allah'ı zikretmelerini ve gözyaşı dökmelerini hatırlatıyor, onlar da Allah'ı zikrediyorlar ve O'nun için gözyaşı döküyorlardı. İsrâiloğulları'nın zikretme günü olunca, şöyle dediler: İnsanın günah işlemediği gün var mıdır? Hz. Dâvüd (s.a.) buna gücünün yeteceğini düşünmüş, fakat açıklamayıp içinde saklamıştı. Sonra ibadet günü geldiğinde kapılarını kapattı, içeriye hiç kimsenin girmemesini emretti, [ ]kendini Zebür'u okumaya verdi, fakat sonra bahsettikleri günaha mâruz kaldı. Bundan dolayı kendisine “evvâb” denilmiştir?. En doğrusunu Allah bilir. İbn Abbâs (r.a.) ve insanlar şöyle dediler: Onun doksan dokuz karısı vardı, hergün eşlerinden birinin yanında kalırdı, yüzüncü gün geldiğinde kendisini ibadete verirdi. İşte o günde sözü edilen günah başına geldi. (erp vaar 5) Gie al olg U aj Ú 225

Sâd 38:25

Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Yani işlediği bu hatadan dolayı onu bağışladık. Müfessirler şöyle derler: Rabb'i ona, seni bağışladım diye vahyetti; ancak insanlara senin bu halinin gösterilmesi, sonra seni bağışlamam ve yerine şunu yapmam kaçınılmazdır. Bu, bizim söylemediğimiz ve bilmediğimiz bir sözdür. Böyle bir şey sahih ve doğru olamaz. Söylediğimiz gibi, onun, insanların kendisi hakkında söyledikleri şekilde onlara gösterilmiş olamaz. Cenâb-ı Hak onlara ancak kendi düşmanları ile savaşmasını emretmiştir, onun da insanlara emretmesi gerekirdi. Ancak o azarlanmıştır, çünkü peygamberler yaptıkları en küçük bir hatadan dolayı azarlanır ve ayıplanırlar. Söylediğimiz şey bundan dolayıdır. Biz onun bir kusur işlediğini ve bundan dolayı azarlandığını, sonra da bu tutumundan dolayı onu bağışladık ilâhi kelâmıyla Rabb'inin onu bağışladığını biliyoruz. Bunun dışında müfessirlerin naklettikleri rivayetleri biz bilmiyoruz. Eğer onların söyledikleri sahihse biz de aynı şeyi söyleriz, sahih değilse bunları terketmek daha evlâ ve daha doğKuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı, güzel bir geleceği vardır. Buradaki yanımızda onun yüksek bir makamı vardır sözü, Hz. Dâvüd'un kalan ömrü ile ilgilidir. Yani kalan ömründe onun katımızda yüksek bir makamı ve bize yakınlığı vardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut âhirette onun Allah katında yüksek bir makamı vardır, yani üstün bir değeri ve konumu vardır. En doğrusunu Allah bilir. GELİ slash s

Sâd 38:26

Ey Dâvüd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. Bu ilâhi kelâmın resüller, nebiler, sultanlar, halkın eşrafı ve düşük tabakası dâhil olmak üzere seni bütün yeryüzüne halife yaptık anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Bu cümlenin, özellikle resüller sınıfında seni halife yaptık mânasına gelmesi de mümkündür. Her iki yorum da aynı kapıya çıkar, ancak biri insanların özel bir kesimine, diğeri de bütün insanlara yöneliktir. En doğrusunu Allah bilir. Biz seni yeryüzünde halife yaptik meàlindeki àyetin bütünü hakkinda Katâde şöyle dedi: Cenâb-ı Hak burada Dâvüd aleyhisselâmın durumunu belirtmemekte, sadece Hz. Dâvüd'un, kendisini yükümlü kıldığı Allaha itaat, O'nun emrine uygun davranmak ve âdil olmak görevini yerine getirerek ömrünü tamamladığını söylemektedir. Ancak Cenâb-ı Hak burada Peygamber aleyhisselâma ve müminlere faydalı ve ahlâki bir öğüt vermektedir, o da şudur: Kendisine idari bir yetki verilen kişi bilmelidir ki Allah ile kulları arasında, insanlara hayır vermesini ve şerri defetmesini sağlayan, Allaha itaatten ve rızasına uygun davranmaktan başka bir yol yoktur. Cenâb-ı Hakk'ın biz seni yeryüzünde halife yaptık beyanı, söylediğimiz gibi hilâfeti sana verdik demektir. [Nefsin Arzuları] İnsanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine uyma! Buradaki nefsin isteklerine uyma sözü, nefsin bazan insanın haksız kararlar vermesine sebep olacağına işaret etmektedir. Çünkü Allah insanlar arasında adaletle hükmet dedikten sonra, nefsin isteklerine uyma emrini vermiştir. Burada Cenâb-ı Hak nefsin arzularını yok etmemekte, ancak nefsin isteklerine uymayı yasaklamaktadır. Çünkü nefis, lezzetlere ve şehvetlere arzulu ve meyilli olarak yaratılmış, ona böyle bir tabiat verilmiş ve insan varlığı bu şekilde inşa edilmiştir. Nefsin arzularında insanı bulunduğu konumdan aşağıya sevkeden ve defetmekte zorlandığı durumlar vardır. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak nefsin arzularını yasaklamamakta, ancak onun arzularına tâbi olmayı yasaklamaktadır, çünkü insan bazan onun arzularına uymamaya muktedir olabiliyor, aklını kullanarak karşı koyabiliyor ve onu hakka tâbi kılabiliyor. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak böyle söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra seni Allah yolundan saptırır. Cenâb-ı Hak burada, eğer nefsinin arzusuna uyarsa kendisini Allah'ın yolundan saptıracağını söylemekte, insanın tâbi olduğu bütün nefsâni arzuların kendisini Allah'ın yolundan saptıracağını kastetmemektedir. Ancak insan, nefsin arzularına ısrarla tâbi olduğunda, bu kendisini Allah'ın yolundan sapmaya götürebilir, çünkü Allah'ın yolundan sapan, ancak nefsinin arzularına uymakla sapar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü?” Cenâb-ı Hak burada, Allah'ı bırakıp başka tanrılar edinenin, herhangi bir delile bağlı olarak değil ancak nefsinin arzularına uymakla onu ilâh edindiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır. Buradaki unutmaları sebebiyle ifadesi, hesap günü için yapılması gereken amelleri terketmeleri yahut Allah'a imanı ve onu ikrar etmeyi terketmeleri yüzünden mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:27

[Ölümden Sonra Dirilmenin Delili] Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bâtıl kelimesi, yapanın kötülenmesine sebep olan iş anlamına gelir. Hak ise, yapanın övülmesine vesile olan iştir”. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. İnkâr edenlerden hiçbiri, Allah'ın bir şeyi boş yere yarattığını zannetmemektedir, ancak âyette belirtildiği üzere gökler, yer ve buralardaki canlılar o inkârcılara göre boş yere yaratılmıştır, çünkü onlara göre tekrar dirilmek yoktur, ölümden sonra hayat olmayacaktır. Ölümden sonra dirilmek ve mahşerde hesap vermek olmasa, bütün bunlar iki sebepten dolayı boş yere yaratılmış olurdu. [ ]Birincisi, eğer tekrar dirilmek yoksa insanlar özellikle yok olmak için yaratılmıştır demektir. Bir şeyin herhangi bir gaye için değil de yok olmak için yaratılması ve varedilmesi abes, bâtıl ve akılsızca bir davranıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmaktadır: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?” Allah da, insanlar kendisine dönmeyecek olsalardı onları boş yere yaratmış olacağını söylemektedir. Bu bakımdan âyetin yorumu bizim söylediğimiz gibi olmalıdır. İkincisi, eğer tekrar dirilmek olmasaydı, insanların yaratılması hikmetli olmazdı. Cenâb-ı Hak insanların hepsini dünya nimetlerine ve lezzetlerine ortak etmiş, bu konuda dost ve düşman ayırımı yapmamıştır. Hikmet ise, burada bir ayırım yapılmasını gerektirir. Şayet bu ayırımın yapılacağı başka bir dünya olmasaydı, onlar hakim olmayan biri tarafından yaratılmış olurdu, halbuki onların hepsine göre kendilerini hakim olan biri yaratmıştır. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden vay o inkârcıların başına geleceklere! Bu beyanda zanna ve cehalete karşı delil getirmenin ve uyarmanın lüzumuna işaret etmektedir, eğer o kişide bu konuda yeterli bilgi yoksa bilgi imkânı sağlanmalı ve o bilgiye ulaşma yolu açılmalıdır. Onlara bu uyarıyı yapmak ve delil göstermek, ancak o bilgiyi kaybettiklerinde gereklidir, çünkü onlar düşünüp tefekkür etselerdi bu konudaki bilgiye ulaşabilirlerdi. Fakat onlar bu bilgiyi kendileri terketmişler ve kaybetmişlerdir, dolayısıyla bu konuda mâzur görülmezler. Buna göre deriz ki kudret konusunda veya kendisinden bu kudret engellenen, kendisiyle o bilgi arasında engel konulan biri onunla mükellef değildir, o emre muhatap değildir ve o kişi mâzur sayılır. O bilgiye ulaşması engellenmeyen, buna imkân bulan, ancak onunla amel etmeyi terkeden insan ise mükellef olup mâzur değildir. Çünkü o kendi tercihiyle onu kaybetmiş ve terketmiştir. Önceki adam ise o bilgiyi kendisi kaybetmiş ve terketmiş değildir. Bu gerçek, Mütezile'nin bu konudaki görüşünü geçersiz hale getirmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. b GA İS AES Ilat; 12221 gii ars e EYES gli já ei

Sâd 38:28

[Adâletin Tahakkuku İçin Âhiret Gereklidir] Bu ilâhi beyan, “İşte o, inkâr edenlerin zannıdır”” meâlindeki âyetin sılasıdır. Onların zannı, tekrar dirilmek ve hesap için mahşere gitmenin gerçekleşmeyeceği şeklinde idi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Eğer o inkâcıların tekrar dirilmek yoktur diye zannettikleri gibi olsaydı, dünyada iman eden ve yararlı işler yapan insanların yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi olması, müttakilerin fâcirlerle aynı ve eşit olması gerekirdi. Çünkü Allah onları dünya hayatında eşit tutmuş, bu dünyanın lezzetlerine, şehvetlerine, iyiliklerine ve kötülüklerine hepsini ortak etmiştir. Hikmet ise bunların ayırtedilmesini gerektirir. Fakat söylediğimiz gibi Allah onları dünyada eşit tutmuş, hayır ve şer ile imtihanda hepsine aynı muameleyi yapmıştır. Eğer mesele onların zannettikleri gibi tekrar dirilmek ve âhiret hayatı olmasaydı, bu dost olanla düşman olanı aynı görmek olurdu. Dünyada dostu ile düşmanını eşit sayan, iyilikte ve cezalandırmakta onları aynı gören biri beyinsizdir ve hikmete uygun davranmamıştır. Buna göre her türlü noksanlıktan münezzeh bulunan Allah, onları ayırıp tefrik edecek başka bir dünya yaratmasaydı hikmete uygun davranmamış olurdu. Çünkü iyi ile kötüyü eşit saymış olurdu. Cenâb-ı Hak o zâlimlerin söylediklerinden yüce, çok yücedir. Bazı insanlar bunların iki âlemde, yani hem dünyada ve hem de âhirette ayırtedilmesi gerektiği kanaatindedirler. Çünkü Allah onlara sapıklar, bunlara da müminler diye isim vermiştir, kâfirleri rezil etmiş ve aşağılamış, müminleri ise muvaffak kılmış ve onlara şeref bahşetmişti. Bu, Mütezile'nin görüşüdür. Ancak biz deriz ki: Bunun dünyada olması şart değildir, fakat âhirette mutlaka yapılması gerekir. Çünkü dünya imtihan yurdudur, Allah'ın haber verdiği gibi her iki taraf da hayır ve şerle, iyilik ve kötülükle birlikte imtihan edilirler. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Biz onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik””, “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”. Cenâb-ı Hak onları hayırla ve şerle, iyilikle ve kötülükle imtihan ettiğini haber vermektedir. Söylediğimiz gibi bu durum, her iki kesim için de söz konusudur, onlar her iki halde de aynı durumdadır. Ancak âhiret, özellikle o imtihanın karşılığını vermek için yaratılmıştır, dolayısıyla orada insanlar birbirinden ayrılıp tefrik edilecektir, orada imtihan söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Ama Allah onları ayırdı, onlara sapıklar bunlara müminler dedi, onları rezil etti bunları muvaffak kıldı şeklindeki sözlerine gelince, bu durum onların birbirinden ayrıldıklarını göstermez, ancak kâfirlerin kendi iradeleriyle yaptıklarından yahut ilâhi emrin aksini yapmayı tercih ettiklerinden dolayı onlara kâfir demiştir, bu yaptıklarına verilen bir ceza değildir, ancak yaptıkları fiil dolayısıyla verilmiş bir isimdir, En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da “Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz”.

Sâd 38:29

29. “Bu bir mübarek kitaptır ki onu sana, insanlar âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, akıl iz'an sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indir- [Kur'ân Niçin Mübarek Bir Kitaptır?)] Bu bir mübarek kitaptır ki onu sana, insanlar âyetleri üzerinde iyice düşünsünler diye indirdik. Cenâb-ı Hak burada Kur'ân-ı Kerime mübarek diye isim vermektedir; çünkü ona tâbi olan, ona sarılan ve onun hükümleriyle amel eden kişi şerefli olur, insanlar arasında ismi anılır ve halkın gözünde ve kalbinde saygınlığı artar. İşte bu, onun mübarek olmasının ve onun emirlerini uygulamasının eseridir. Çünkü insan her türlü hayra ve iyiliğe onunla ulaşır ve hayırları artmaya ve gelişmeye devam eder durur. En doğrusunu Allah bilir. Akıl iz'an sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik. Cenâb-ı Hak bu beyanında Kur'ân-ı Kerim'i insanlar âyetleri üzerinde düşünsünler, lehlerine ve aleyhlerine olan hususları, yapmaları ve sakınmaları gereken fiilleri bilsinler diye indirdiğini haber vermektedir. İnsan bunları ancak düşünmekle ve tefekkürle bilebilir. Ondan öğütler alsınlar diye indirdik, yani akıl sahipleri ondan öğüt alsınlar, onda bulunan öğütleri, âdabı ve diğer bilgileri alsınlar.

Sâd 38:30

Aziz ve Celil olan Allah, Hz. Dâvüd'u ve oğlu Süleyman aleyhisselâmı, hep kendisine yönelen biri olmakla övmektedir. Başka bir âyette aynı şeyi sadece Dâvüd aleyhisselâm için söylemişti: “Güçlü kulumuz Dâvüd'u hatırla! Yönü hep Allaha dönüktü”. Hz. Süleyman hakkında da burada o ne iyi kuldu! Yönü hep Allah'a dönüktü buyurmaktadır. Sonra âyette geçen “evvâb” kelimesini de, Hz. Süleyman hakkındaki bir ilâhi beyanda şöyle açıklamaktadır: “Bir gün akşama doğru alımlı, soylu koşu atları önüne getirildiğinde, “Ben malı (atları), Rabb'imi hatırlattığı için sevdim dedi”. Yönü hep Allah'a dönüktü meâlindeki âyetin hemen peşinden “Bir gün ona getirilmişti...” meâlindeki âyeti belirtmiş olması, onu ancak bahsettiği olay münasebetiyle “evvâb” olduğunu, yani yönünün hep Allaha dönük olduğunu belirtmektedir. Çünkü âyetteki “iz” kelimesi, ancak geçmiş bir olay için kullanılır. Cenâb-ı Hak Dâvüd aleyhisselâmı, sabah ve akşam devamlı Allah'ı tesbih etmesi, O'na dayanması sebebiyle yönü kendisine dönük olmakla anmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:31

Denildi ki: Buradaki “sâfinât” kelimesi, atlar mânasına gelir. Bazıları şöyle dedi: “Sâfinât” kelimesi, ayaklarından veya ellerinden birini kaldırarak üç ayağı üzerinde duranlar anlamına gelir. Bazıları da buna sadece ayakta duranlar anları verdi. Bu konuda Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanların kendisi için ayakta saf halinde durmalarını arzu eden, cehennemdeki yerine hazırlansın!” “Ciyâd” kelimesi ise hızlı anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle söyledi: Sâfinâtatlar, atların ayakta durmaları ve bacaklarını açmaları demektir. pa [S]İbn Kuteybe şöyle dedi: “Sâfinâtü”l-ciyâd” tabiri, ön veya arka ayaklarından birini kaldırıp diğer tırnağının üzerine koyan ve üç ayak üstünde duran atlar anlamına gelir. Arapçada “sâfin, ayakta duran atlar ve diğer hayvanlar mânasına gelir. Nitekim bir hadiste Resülullah'ın (s.a.) da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İnsanların kendisi için ayakta saf halinde durmalarını arzu'eden, cehennemdeki yerine hazırlansın!” Ebü Avsece şöyle dedi: “Ciyâd” hızlı koşan atlar demektir, müfredi “cevâd” gelir. Cevâd adam, cömert adam demektir, “kavmun ccvâd” da cömert millet demektir”, “Asfâd” ön ayakları boynuna bağlanan atlar demektir.

Sâd 38:32

32. “Bu atlar önüne getirildiğinde, ‘Ben malı (atları), Rabb imi hatırlattığı için sevdim dedi. Derken (güneş batınca) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi.” Buradaki karanlığın perdesiyle gizlendi sözü, belirtilen atların akşam karanlığında görünmez oldukları anlamına gelir, burada güneş ışınlarına perde çekildiği ifade edilmektedir. Çünkü o sırada güneşten başka hiçbir şeye perde çekilmez. Sonra âyetteki hayır sevgisi ibaresinde geçen “hayır” kelimesi ile bizzat atlar kastedilmiş, attan kinaye olarak “hayır” denilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuşlardır: “Hayır, kıyâmet gününe kadar atların alınlarına bağlanmıştır”. Burada da Resülullah (s.a.) ata “hayır” adını vermiştir. İşte, Ben malı (atları), Rabb'imi hatırlattığı için sevdim cümlesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, Ben malı (atları) sevdim meâlindeki beyanın, isârdan, yani başkasını kendine tercih etmekten kinaye olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, sevmek lafzı hakikat anlamında kullanıldığına göre burada takdim-tehir söz konusudur, bunun mânası da şöyle olur: ( “İnni ahbebtü'l- Ë hayra hubben”, yani Ben malı öyle sevdim ki, neredeyse beni Rabb'imi zikretmekten alıkoyacaktı, nihayet güneşe perde çekildi. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Buradaki sevdim kelimesinden maksat, hayrı tercih ettim, yani malı Allah'ı zikretmeye tercih ettim demektir. Hafsa'nın mushafında şöyledir: “İnni elhâni hubbu'l-hayri an zikri Rabbi” l o İZ Şİ l), yani mal sevgisi beni Allah'ı zikretmekten alıkoydu. 33. “(Daha sonra) “Onları bana geri getirin' dedi; bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.” Müfessirler şöyle dediler:, yani kendisini Allah'ı zikretmekten -yani ikindi namazından- alıkoydukları için atların ayaklarını kesmeye ve boyunlarına vurmaya başladı, Allah'ı zikretmekten alıkoymalarına kefâret olmak üzere onların ayaklarını kesmeye, boyunlarına vurmaya başladı. Onların, ayaklarını kesmek ve boyunlarına vurmak sözleri sabit ise ve bu söz hakikat anlamında kullanılmışsa, o zaman âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, her ne kadar bu iş bizim şeriatımızda caiz değil ise de onun şeriatında böyle yapmak caiz olabilir, nitekim Hz. Süleyman da hüdhüdü göremeyince onu cezalandıracağını söylemişti: “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve 'Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?" diye sordu. Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandırırım ya da onu boğazlarım!” Böyle bir şey bizim şeriatımızda caiz değildir. Buna göre atları kesmek işi bizim dinimizde caiz olmasa da müfessirlerin söyledikleri gibi ona caiz idi. En doğrusunu Allah bilir. Yahut bu olay, hayvanları itlâf etme yasağı gelmeden önce vuku bulmuştu, bilâhare bu yasak geldi ve hayvanları cezalandırmak ona da bize de haram kılındı. Burada geçen ayaklarını kesmek ve boyunlarını vurmak ifadesini hakikat mânasında yorumlamamak da mümkündür. Ancak bahsi geçen boyun kelimesi kesmekten kinayedir. Bacaklarını sıvazlamaya başladı cümlesi de insanlara teslimden kinayedir. Yahut bacaklarını ve boynunu sıvazladı ifadesi, atlar kendisine geldikten ve onları kesmeyip insanlara teslim ettikten sonra kesme veya boğazlama söz konusu olmadan onların başını ve yüzünü okşamaktan kinaye olabilir. Veyahut da kendisini Rabb'ini zikretmekten alıkoymalarına kefâret olarak onları kesti”, Hasan-ı Basri şöyle söyledi: Süleyman aleyhisselâm dedi ki: Hayır! Allah aşkına üzerindeki şeyin sonuncusu olarak beni Rabb'ime ibadetten alıkoymayın! Sonra hemen atın şah damarını kesti ve boynunu vurdu. Onları bana geri getirin dedi; bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı meâlindeki âyet hakkında Hasan'-ı Basri şöyle dedi: Hz. Süleyman onların şah damarını kesti ve boyunlarını vurdu, Cenâb-ı Hak da onların yerine kendisine daha hayırlısını ve daha süratlisini verdi: “Emriyle dilediği yöne doğru esen rüzgârı onun buyruğuna verdik”. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı meâlindeki âyet hakkında Ebü Muâz şöyle dedi: Araplar, hayvanın üzerindekileri kılıçla sıvazladı derler, yani kılıçla vurdu demek isterler. İbn Kuteybe dedi ki: Sıvazlamaya başladı, yani ayaklarına ve boynuna vurarak okşamaya başladı”. Ebü Avsece ise şöyle dedi: Okşamaya, yani kesmeye başladı; boynunu okşamak, kesmek demektir. Sonra Hz. Süleyman'a getirilen, onu Allah'ı zikretmekten alıkoyan ve bu yüzden kendilerine söz konusu eylemler yapılan atlar konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlar şeytanların Hz. Süleyman için deniz dalgalarından çıkardıkları atlardır, onların kanatları vardır, hem koşarlar ve hem de uçarlardı. ( Bazıları şöyle dedi: Hayır, onlar babası Dâvüd aleyhisselâmdan kendisine miras kalan atlardı, Hz. Dâvüd da onları Amàlikadan ele geçirmişti. Bugün insanların sahip oldukları atlar da, onların neslinden gelen atlardır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Hayır, Şamlılar, Araplar'dan ve Nusaybinliler'den Hz. Süleyman için mal toplamışlardı, bunlar arasında da bin tane Arap atı vardı. Bu atlar kendisine arzedildi, Hz. Süleyman da bunlarla ilgilenirken Rabb'ini zikretmeyi ihmal etti, bunun üzerine yukarıda söylenen şeyi yaptı, onların şah damarlarını ve boyunlarını kesti. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Atların bacaklarını ve boynunu sıvazlamak, tıpkı hedy kurbanı ve deveyi kurban etmekte olduğu gibi Allaha yaklaşmak gayesiyle onları kesmekten kinaye olması muhtemeldir; onun şeriatinde atları kurban etmek de meşru olabilir” (Semerkandi, Şerhu ”-Tevilât, vr.

Sâd 38:33

32. “Bu atlar önüne getirildiğinde, ‘Ben malı (atları), Rabb imi hatırlattığı için sevdim dedi. Derken (güneş batınca) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi.” Buradaki karanlığın perdesiyle gizlendi sözü, belirtilen atların akşam karanlığında görünmez oldukları anlamına gelir, burada güneş ışınlarına perde çekildiği ifade edilmektedir. Çünkü o sırada güneşten başka hiçbir şeye perde çekilmez. Sonra âyetteki hayır sevgisi ibaresinde geçen “hayır” kelimesi ile bizzat atlar kastedilmiş, attan kinaye olarak “hayır” denilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuşlardır: “Hayır, kıyâmet gününe kadar atların alınlarına bağlanmıştır”. Burada da Resülullah (s.a.) ata “hayır” adını vermiştir. İşte, Ben malı (atları), Rabb'imi hatırlattığı için sevdim cümlesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, Ben malı (atları) sevdim meâlindeki beyanın, isârdan, yani başkasını kendine tercih etmekten kinaye olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, sevmek lafzı hakikat anlamında kullanıldığına göre burada takdim-tehir söz konusudur, bunun mânası da şöyle olur: ( “İnni ahbebtü'l- Ë hayra hubben”, yani Ben malı öyle sevdim ki, neredeyse beni Rabb'imi zikretmekten alıkoyacaktı, nihayet güneşe perde çekildi. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Buradaki sevdim kelimesinden maksat, hayrı tercih ettim, yani malı Allah'ı zikretmeye tercih ettim demektir. Hafsa'nın mushafında şöyledir: “İnni elhâni hubbu'l-hayri an zikri Rabbi” l o İZ Şİ l), yani mal sevgisi beni Allah'ı zikretmekten alıkoydu. 33. “(Daha sonra) “Onları bana geri getirin' dedi; bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.” Müfessirler şöyle dediler:, yani kendisini Allah'ı zikretmekten -yani ikindi namazından- alıkoydukları için atların ayaklarını kesmeye ve boyunlarına vurmaya başladı, Allah'ı zikretmekten alıkoymalarına kefâret olmak üzere onların ayaklarını kesmeye, boyunlarına vurmaya başladı. Onların, ayaklarını kesmek ve boyunlarına vurmak sözleri sabit ise ve bu söz hakikat anlamında kullanılmışsa, o zaman âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, her ne kadar bu iş bizim şeriatımızda caiz değil ise de onun şeriatında böyle yapmak caiz olabilir, nitekim Hz. Süleyman da hüdhüdü göremeyince onu cezalandıracağını söylemişti: “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve 'Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?" diye sordu. Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandırırım ya da onu boğazlarım!” Böyle bir şey bizim şeriatımızda caiz değildir. Buna göre atları kesmek işi bizim dinimizde caiz olmasa da müfessirlerin söyledikleri gibi ona caiz idi. En doğrusunu Allah bilir. Yahut bu olay, hayvanları itlâf etme yasağı gelmeden önce vuku bulmuştu, bilâhare bu yasak geldi ve hayvanları cezalandırmak ona da bize de haram kılındı. Burada geçen ayaklarını kesmek ve boyunlarını vurmak ifadesini hakikat mânasında yorumlamamak da mümkündür. Ancak bahsi geçen boyun kelimesi kesmekten kinayedir. Bacaklarını sıvazlamaya başladı cümlesi de insanlara teslimden kinayedir. Yahut bacaklarını ve boynunu sıvazladı ifadesi, atlar kendisine geldikten ve onları kesmeyip insanlara teslim ettikten sonra kesme veya boğazlama söz konusu olmadan onların başını ve yüzünü okşamaktan kinaye olabilir. Veyahut da kendisini Rabb'ini zikretmekten alıkoymalarına kefâret olarak onları kesti”, Hasan-ı Basri şöyle söyledi: Süleyman aleyhisselâm dedi ki: Hayır! Allah aşkına üzerindeki şeyin sonuncusu olarak beni Rabb'ime ibadetten alıkoymayın! Sonra hemen atın şah damarını kesti ve boynunu vurdu. Onları bana geri getirin dedi; bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı meâlindeki âyet hakkında Hasan'-ı Basri şöyle dedi: Hz. Süleyman onların şah damarını kesti ve boyunlarını vurdu, Cenâb-ı Hak da onların yerine kendisine daha hayırlısını ve daha süratlisini verdi: “Emriyle dilediği yöne doğru esen rüzgârı onun buyruğuna verdik”. Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı meâlindeki âyet hakkında Ebü Muâz şöyle dedi: Araplar, hayvanın üzerindekileri kılıçla sıvazladı derler, yani kılıçla vurdu demek isterler. İbn Kuteybe dedi ki: Sıvazlamaya başladı, yani ayaklarına ve boynuna vurarak okşamaya başladı”. Ebü Avsece ise şöyle dedi: Okşamaya, yani kesmeye başladı; boynunu okşamak, kesmek demektir. Sonra Hz. Süleyman'a getirilen, onu Allah'ı zikretmekten alıkoyan ve bu yüzden kendilerine söz konusu eylemler yapılan atlar konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlar şeytanların Hz. Süleyman için deniz dalgalarından çıkardıkları atlardır, onların kanatları vardır, hem koşarlar ve hem de uçarlardı. ( Bazıları şöyle dedi: Hayır, onlar babası Dâvüd aleyhisselâmdan kendisine miras kalan atlardı, Hz. Dâvüd da onları Amàlikadan ele geçirmişti. Bugün insanların sahip oldukları atlar da, onların neslinden gelen atlardır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Hayır, Şamlılar, Araplar'dan ve Nusaybinliler'den Hz. Süleyman için mal toplamışlardı, bunlar arasında da bin tane Arap atı vardı. Bu atlar kendisine arzedildi, Hz. Süleyman da bunlarla ilgilenirken Rabb'ini zikretmeyi ihmal etti, bunun üzerine yukarıda söylenen şeyi yaptı, onların şah damarlarını ve boyunlarını kesti. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Atların bacaklarını ve boynunu sıvazlamak, tıpkı hedy kurbanı ve deveyi kurban etmekte olduğu gibi Allaha yaklaşmak gayesiyle onları kesmekten kinaye olması muhtemeldir; onun şeriatinde atları kurban etmek de meşru olabilir” (Semerkandi, Şerhu ”-Tevilât, vr.

Sâd 38:34

(Hz. Süleyman'ın Tahtındaki Cesetle İmtihanı) Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Süleyman'ı sınava tâbi tutmasının ve tahtının üstüne ceset koymasının sebebi konusunda müfessirler, bu kitapta aktarılamayacak derecede çokça ihtilaf ettiler. Bütün bunların, onun sınavdan geçirilmesinin sebebi olmadığını bilmekle birlikte, onun sınavdan geçirilmiş olmasının sebebinin, tahtının üzerine ceset konulması olup olmadığını da bilmiyoruz. Eğer öyle ise, bu ancak sebeplerden biridir. Fakat onun ne olduğunu da bilmiyoruz. Bu yüzden Hz. Süleyman'ın sınavdan geçirilmesinin sebebi olarak müfessirlerin söylediklerini aktarmaya gerek görmüyoruz. Andolsun biz Süleyman'ı bir sınavdan geçirdik. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Hz. Süleyman kusur ettiği ve gaflete düştüğü bir durumdan dolayı imtihan edilmiş, bundan dolayı bahsedilen şekilde cezalandırılmış ve hükümranlığını elinden almakla azarlanmıştı. İkincisi, Cenâb-ı Hak onu, herhangi bir kusurdan, yanılmadan ve başkasına yönelik bir tasarrufundan değil, hükümranlığını elinden almakla sınavdan geçirmişti. Allah onu, işlediği bir hatadan dolayı imtihana tâbi tutmuş ve hükümranlığını başkasına vermiş değildi. [§] Sonra onun yaptığı bir hata ve küçücük bir kusur sebebiyle hükümranlığı alınıp azarlanmışsa, hiç şüphe yok ki peygamberlerin özelliği, işledikleri en küçük bir hatadan dolayı azarlanmak ve ayıplanmaktır. Daha önce de söylediğimiz gibi” yapılan o fiil, başkaları için en faziletli amellerden sayılsa bile, peygamberler için azarlanma sebebidir. Sonra onların en küçük hata için de tövbe etmeleri, Aziz ve Celil olan Allah'a tazarru ve niyazda bulunmaları, kendilerine mahsus olan faziletleri ve üstünlükleri bildikleri içindir. Onlar kendilerine çeşitli faziletler ve üstün değerler ikram edildiğini bildikleri için, en küçük hatadan dolayı hemen Allah'a tövbe etmeyi, ısrarla O'na tazarru ve niyazda bulunmayı ve yalvarmayı da kendileri için gerekli görüyorlardı, çünkü kendilerine verilen nimetlere ve iyiliklere karşı işledikleri o kusuru nankörlük sayıyorlar ve başkalarına hiç de gerekli olmayacak şekilde fazlaca tazarru ve niyazda bulunmayı ve Allaha yalvarmayı gerekli görüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. (Hz. Süleyman'ın Bir Kadınla Sınavı Sonra Hz. Süleyman'ın sınavdan geçirilmesinin sebebi ve işlediği hatanın ne olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hak ona, İsrâiloğulları'ndan başka hiçbir kadınla evlenmemesini emretmiş, fakat o İsrâiloğulları'ndan olmayan bir kadınla evlenmiş ve o kadın için bir put yapmisti. Hz. Süleyman'ın evinde şu kadar gün o puta tapıldı. Cenâb-ı Hak da ceza olarak onu, evinde puta tapıldığı gün kadar bir süre hükümranlığını elinden almakla imtihan etti. Bazıları da şöyle dedi: Hz. Süleyman'ın imtihan edilmesinin sebebi, Cerâde'nin akrabalarından bazı insanlar hakkında söylediği sözdür. Cerâde onun karısı idi ve eşlerinden en çok sevdiği kişi idi. Onunla konuşmak veya yalnız kalmak istediğinde kendisine yüzüğünü verirdi. Cerâde'nin ailesinden bazı kişiler gelip Hz. Süleyman'a bir kavmi dava etmişlerdi. Bazı müfessirler dedi ki: Süleyman, Cerâde'nin ailesinin haklı çıkmasını arzu ediyordu, bu yüzden onların lehine hüküm verdi, Süleyman'ın niyeti davalılar hakkında eşit olmadığı, yani taraflı davrandığı için azarlandı. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür”. Biz daha önce, ondan hükümranlığını almanın ve herhangi bir hata işlemeden ve hiçbir sebep olmadan da onu sınavdan geçirmenin caiz olduğunu söylemiştik. Bu caizdir, çünkü Allah dilediğini dilediği kişiye, hükümranlığını elinden alma ve benzeri fiilleri dilediği şekilde yapma hakkında sahiptir. En doğrusunu Allah bilir. Tahtının üstüne bir ceset koymuştuk. Buradaki taht kelimesi ile hükümranlığı kastedilmiş olabilir, o zaman cümle, hükümranlığını elinden almaktan kinaye olur. Tahtının üstüne ceset koymak cümlesi hakikat anlamına da gelebilir. Gerçekten tahtının üstüne, ilimde, marifette ve basirette Süleyman aleyhisselâm gibi olmayan ve kendisinde üstün niteliklerden hiçbiri bulunmayan, fakat beden olarak Hz. Süleyman'a benzeyen bir ceset koymuş olabilir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette “Böğürebilen bir buzağı heykeli” ifadesini kullanmaktadır. Yani herkesin bildiği buzağının cesedini değil, fakat ceset olarak buzağıya benzeyen bir heykel yapıp onu tanrı edinmişlerdi. İşte tahtının üstüne bir ceset koymuştuk cümlesi de bu anlama gelebilir. Yani görünürde Hz. Süleyman'ın cesedine benziyordu, ancak eti, gözü ve diğer organları Süleyman gibi değildi. En doğrusunu Allah bilir. Sonra o bize yöneldi. Bu beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, hükümranlığına yöneldi, yani her ne kadar kendisinden alınmış olsa da hükümranlığı yine kendisine verildi. İkincisi, Allaha yöneldi, bütün işlerinde O'na döndü, küçük bir hata yapsa ve sürçse de hemen Allaha tövbe etti. “Enâbe” (oti) kelimesi, döndü, yöneldi ve tövbe etti mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: o Meselâ bk. es-Sâffât, 37/75 âyetinin tefsiri.

Sâd 38:35

35. “Rabbim! dedi. “Beni bağışla ve benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana. Lutfu sınırsız olan yalnız sensin.” Rabbim! dedi, Beni bağışla ve bana bir hükümranlık ver. Hz. Süleyman Rabb'inden hükümranlık istediği sırada bağışlanmayı da istemesi, muhtemelen kendisi ile Rabb'i arasındaki bir meseledir. Çünkü hükümranlık, zevk alınan ve nefsin arzu ettiği şeylerdendir. Buna göre Zekeriyya aleyhisselâmın Rabbinden çocuk istemesi ile de, kendisi ile Rabb'i arasında bilinen bir şeyi istiyordu. O şöyle demişti: “Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle!” Bu şekilde peygamberler, içinde lezzet, nefis arzusu, çocuk ve daha başka talepleri Allah'tan istediklerinde buna kendileriyle Rab'leri arasında biliEŞ nen bir durumu da ekler. [ ] Bu esasa göre Süleyman aleyhisselâm da hükümranlık isteğinin yanına bağışlanma talebini eklemişti. Sonra onun mağfireti talep etmesinde, bu konuda işlediği hatadan dolayı bağışlanma arzusunun bulunması muhtemeldir. Yahut o mağfiret talebi ile bizzat bağışlanmanın kendisini değil, bağışlanmaya vesile olan sebepleri istemiş de olabilir. Nitekim Nüh aleyhisselâm kavmine şöyle demişti: “Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır”, Hüd aleyhisselâm da şöyle demişti: “Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin!” Yoksa onların, kavmine “Allah'tan bağışlanma diliyoruz deyin” diye söylemeleri ihtimali yoktur. Ancak onlara, bağışlanmaya lâyık olacak ve hatalarının afledilmesini gerektirecek fiilleri yapmalarını emretmişlerdir. İşte Hz. Süleyman'ın bağışlanma talebi de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir. Bana bir hükümranlık ver! En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Süleyman'ın hükümranlık istemesinin sebebi muhtemelen şudur: O bununla, halkı davet etmiş olduğu Allah'ın vahdâniyetini ve sadece O'na kulluğu kabul edip kendilerini O'na teslim etmelerini istiyordu. Çünkü kendisinde refah ve zenginlik görürlerse insanlar onun sözlerini daha çabuk kabul ederler ve onunla beraber olmayı daha çok isterlerdi. Bilinen bir husustur ki insanlar sultanları, refah içinde ve zengin olan kişileri daha çabuk benimser ve daha çok itaat ederler; işte Hz. Süleyman'ın hükümranlık istemesi de bütün insanları kurtarmak amacına mâtuftur, o sayede insanlar onu dinleyecekler, davetini kabul edecekler ve sonu helâk olmayan kurtuluşa ereceklerdi. En doğrusunu Allah bilir, Benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana. Bu ilâhi kelâmın farklı mânalara gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Hz. Süleyman bir daha kendisinden alınmayacak bir hükümranlık istemişti, çünkü müfessirlerin söylediğine göre hükümranlık ondan alınmıştı. İkincisi: Rabbinden, (Şİkendisi hayatta olduğu müddetçe kimseye verilmeyecek bir hükümranlık istemişti, söylediğimiz gibi bu onun peygamberliğinin alâmeti olacaktı. Çünkü eğer benzeri bir hükümranlık başka birine de verilmiş olsaydı, bu onun için peygamberlik alâmeti olmayacaktı. Üçüncüsü: O hükümranlığı, adının ve kendisi için güzel övgülerin kıyâmete kadar devam etmesi için istemişti, tıpkı insanların şöyle söyledikleri gibi: Allahım! İbrahim'e salât ve selâm eylediğin ve İbrahim'i mübarek kıldığın gibi Muhammede ve Muhammed'in ailesine de salât ve selâm eyle! İşte Süleyman aleyhisselâmın talep ettiği hükümranlıkla, adının ve şanının insanların dilinde güzel övgülerle yad edilmesini dilemiş olması da caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Süleyman'ın, Rabbim! Beni bağışla ve benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana. Lütfu sınırsız olan yalnız sensin şeklindeki duasıyla Rabb'inden, kendisine hükümranlık lütfetmesini talep etmesi, istemiş olduğu hükümranlığın kendisinin hakkı olmadığına işaret eder; çünkü şayet bu onun hakkı olsaydı, onu kendisine hibe etmesini istemez, lütfu sınırsız olan yalnız sensin demezdi, aksine bana hakkımı ver derdi. Çünkü başkasında hakkı olan her hak sahibi, o hakkı kendisine verdiğinde onu çok lütufkâr olmakla nitelemez, yalnız üzerindeki borcu ödediğini söyler. Bu âyet aynı zamanda dinde aslah (en uygun) olanı gözetmenin Allaha gerekli olmadığına da işaret etmektedir; çünkü şayet dinde aslah olanı gözetmek onun görevi olduğu halde insana başka bir şeyi vermiş olsaydı, hükümranlığı ona hibe etmemiş sayılırdı. Çünkü hükümranlık Hz. Süleyman için dinde aslah olan şeydi, fakat buna rağmen o, bana hakkımı ver diyordu. Bu durum, onun hükümranlığı kendisine hibe etmesini istemiş olması, dinde aslah olanı korumanın ve en hayırlı olanı vermenin Allaha vacip olmadığına işaret eder, Onu vermemesi de O'nun hakkıdır, hükümranlığı ona vermesi ise şüphesiz Allahın lütfu ve rahmetidir. En doğrusunu Allah bilir”, Şayet şöyle bir soru sorulursa: Burada zenginlik ve bolluğun, fakirlik ve darlığa üstün tutulduğu görülmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak zenginliği ve bolluğu nübüvvet ve risâlet alâmetlerinden biri kılmıştı. Fakirliği ve dar% “Mütezileşöyle der: İnsanlar için aslah olanı vermek, insanların Allah üzerindeki hakkıdır. Hükümranlığı Hz. Süleyman'a verdiğine göre bu onun için aslah olanı idi. Şayet dinde aslah olanı korumak Allah için gerekli olsaydı, hükümranlık da Süleyman aleyhisselâmın hakkı olurdu, dolayısıyla Allah'tan onu kendisine hibe etmesini istemez, aksine hakkını vermesi gerektiğini söylerdi. Fakat Hz. Süleyman, hükümranlığı kendisine hibe etmesini istediği için Allah'a “Vehhâb” ismiyle yalvarmıştı. Allaha “Vehhâb” ismiyle yalvarması, dinde aslah olanı vermenin Allah için gerekli olmadığına delâlet eder. Dolayısıyla bu âyet-i kerime Mütezile'nin aleyhine delildir. Hükümranlık Allah'ın lütfu ve rahmetidir, Allah onu kendisine lütfetmek dilediği kişiye verir, dilemediğine de vermez. Hidâyeti lütfeden Allah'tır” (Semerkandi, Şerhu 1-Te'vilât, vr. 649b). 276. TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ lığı ise nübüvvet alâmetlerinden kıldığını görmüyoruz. Zenginliği nübüvvet alâmetlerinden biri kılması; onun fakirlikten daha üstün bir fazilet olduğuna delâlet etmez mi? peygamberin risâletinin delili Yine Peygamberlerin büyük ekseriyeti ise dünyada fakir idiler, ihtiyaç ve darlık içinde yaşayan insanlardı. Her ne kadar onlar fakir ve darlık içinde olsalar, yardımcıları ve tâbileri az olsa da, yine de sözleri geçerli ve dinleri galipti. İnsanlar varlıklı ve zengin kişilere yaklaşmaya özenseler, fakir olan ve sıkıntılı bir hayat yaşayanlardan uzak durmak itiyadında olsalar bile yine de peygamberlerin davetlerine; yani tevhide ve İslâm'a koştular. Bu da göstermektedir ki peygamberlerin ekserisi, insanların dinde en faziletli ve en hayırlı olan hali diğer hale tercih etmelerini büyük bir arzu ile istemelerine rağmen, yine de insanların yaklaşmaya özendikleri hali değil, istemedikleri hali tercih ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın Resülullaha (s.a.) hitâben söylediği şu söz de bu anlama gelir: “Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin!”” Cenâb-ı Hak bazılarına verdiği nimetlere göz dikmeyi peygamberine yasaklamaktadır. Üstelik şayet peygamberi o nimetlere göz dikecek olsaydı, bunu ancak kavminin ve ashabının bolluğu için, onların iyilik ve hayır yollarına ulaşmaları için tercih edeceğini Cenâb-ı Hak şüphesiz biliyordu. Fakat o, sadece helâl olanı ve temiz olanı almayı tercih etmiştir. İşte Cenâb-ı Hak bu durumu bilmesine rağmen peygamberine yasak getirmesi, bunun öbüründen daha hayırlı ve faziletli olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Oois Z). Z KeS --- Dipnotlar: 9” “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin ki üzerinize bolca yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın; sakın günahkârlar olup Allah'tan yüz çe-

Sâd 38:36

Bunun üzerine, emriyle esen rüzgârı, onun buyruğuna verdik. Burada Cenâb-ı Hak, yeryüzü sultanlarından hiçbirinde görülmeyen şekilde rüzgârları, cinleri, şeytanları ve diğer imkânları emrine âmâde kıldığını söylemekle Süleyman aleyhisselâma verdiği hükümranlığı açıklamaktadır. Allah'ın Hz. Süleyman'ın emrine verdiği bu şeylere hükmetmenin, Jonun kendi gayretiyle olmadığına, Allah'tan gelen bir lütuf olduğuna işaret eder. Çünkü yaratılanlardan hiçbirinin, sözü edilen imkânları kendi emrine ve hâkimiyeti altına almaya gücü yetmez. Eğer kendi gayretiyle bunlara sahip olsaydı, herkes mutlaka bunun için gayret gösterirdi. Hz. Süleyman da bilmekte idi ki, her sultan kendi hâkimiyetini arttıracak ve yaşadıkça onu devam ettirecek hiçbir gayreti eksik etmezdi. Burada durum böyle olmadığına göre bahsedilenlerin, nübüvvetinin alâmetlerinden olması için Hz. Süleyman'a Allah tarafından verildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen bir rüzgâr... Cenâb-ı Hak bu rüzgârı yumuşak ve o yere doğru tatlı tatlı esmekle nitelemektedir. Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Süleyman'ın emrine de onun isteğine göre esmek üzere güçlü rüzgârı verdik”". Allah burada da rüzgârı güçlü ve şiddetli olmakla nitelemiştir. Rüzgârın yaratılış tabiatı olarak güçlü olması mümkündür, ancak Süleyman aleyhisselâm için yumuşak ve hoş bir esinti haline gelmişti. Bazıları şöyle dedi: Rüzgâr, Hz. Süleyman'ı yüklenme zamanında güçlü idi, fakat esintisi yumuşak ve hoş bir hale geldi. En doğrusunu Allah bilir. Yahut rüzgâr âyette bahsedilen emir ile yumuşak hale gelmişti: Emriyle tatlı tatlı esen bir rüzgâr... Veyahut Allahın düşmanlarına karşı güçlü, dostlarına karşı ise yumuşak ve hoş bir esinti idi. En doğrusunu Allah bilir. [S]Sonra âyet-i kerimede belirtildiği gibi emriyle rüzgârın dilediği yöne doğru tatlı tatlı esmesi ve bununla Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Süleymani bir lütfu olduğunun kastedilmesi, Süleyman aleyhisselâmın rüzgârı dilediği yerde ve dilediği şekilde kullanması için Allah rüzgâra Hz. Süleyman'ı anlama ve Hz. Süleyman'a da onun ne istediğini idrak etme kabiliyetini vermiş olması itibariyledir. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselâma kuşların ve karıncaların konuşmalarını anlama, onlara da Hz. Süleyman'ı anlama kabiliyeti vermişti. Bütün bunlar Allan lütfunun ve rahmetinin eseridir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dedi: “Ruhå” kelimesi yumuşak ve zayıf olmak demektir“. İşinde zayıf adam denilmek istenince “raculün rihvun söylenir, işlerinde zayıf kavim denilmek istenince de “kavmun rihvun” söylenir. “Ruhâ” sakin anlamına da gelir. “İsterhâ” sakin oldu demektir. “Haysü esâb” ibaresi, dilediği yöne doğru demektir. Asmai şöyle dedi: Araplar şöyle derler: “Esâbes-savâbe fe ahtae'l-cevâbe” (Wst Siyal Loi i1), yani doğruyu kastetti, ancak hatalı söyledi. --- Dipnotlar: 10 “Süleyman"n emrine de onun isteğine göre, içinde bereketler yarattığımız yere doğru esmek üzere güçlü rüzgârı verdik. Biz her şeyi biliriz”. 101 Íbn Kuteybe, Tefsiru šaribi'l-Kuràán, s. 379.

Sâd 38:37

Yani istediği yerde çalıştırması için şeytanları onun emrine âmâde kıldık; bazısını bina yapmakta, bazılarını da dibinde bulunan malları çıkarmaları için denizlerde dalgıçlık yapmakta kullanır, böylece insanlar da Allah'a ibadet ve hizmet etmek için boş zaman bulurlar, bina yapmak ve kendi maişetlerini karşılamak için zaman kaybetmezler. En doğrusunu Allah bilir. GE) AYI iğ BİZ

Sâd 38:38

138. “Zincirlerle bağlanmış diğer yaratıkları da onun buyruğuna verBina yapmak, dalgıçlık yapmak ve diğer işlerde çalışmak konusunda kendisine itaat etmeyen diğerlerini Hz. Süleyman zincirlerle bağladı. Onların şerlerine ve halka kötülük yapmalarına engel olmak için boyunlarına zincir vurmuştu, çünkü insanların ibadete zaman bulmaları için onlar adına çalışmaları gerektiği konusundaki emrine itaat etmemişlerdi. Söylediğimiz gibi burada Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Süleyman'a lütfettiği imkânlar konusunda hayrete şayan alâmetler vardır; çünkü âyette belirtildiği üzere Allah ona cinleri ve şeytanları çalıştırma gücünü vermiş, rüzgârı onun emrine âmâde kılmıştı, bunu da Hz. Süleyman'ın kendi gayretiyle ve bazı sebeplerle elde etmediği, bunlara ancak Allah'ın lütfu ile muktedir olduğu bilinsin diye yapmıştır. 39. “Bu bizim bağışımızdır; hiçbir hesap kaygısı taşımadan ister başkalarına ver ister elinde tut, (dedik) ” (Hz. Süleyman'ın Hükümranlığı) Müfessirler şöyle dediler: Bütün bunlar, yani şeytanları emri altına alıp onları çalıştırması, onları zincire vurması, dilediğini lütfuyla bırakmakta ve dilediğini tutup zincirlerle bağlamakta serbest olması hep Allah'ın ona yönelik bağışıdır. Bazıları şöyle dedi: Bu muhayyerlik, şeytanlar ve Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği diğer her şeye sahip olmasıyla ilgilidir. Allah şöyle buyuruyor: Eğer istersen dilediğine lütfedip verebilirsin, dilediğine de hiçbir şey vermeyebilirsin. Bunları dilediğine vermek veya vermeyip elinde tutmakta sana bir zorluk yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Burada Süleyman aleyhisselâmın muhayyer bırakılmayıp bir kavme vermek, başka bir kavme de vermemekle imtihan edilmesi de mümkündür. Çünkü Allah, bu bizim bağışımızdır; sen de ikram et buyurmaktadır, yani vermekle emrolunduğun ve imtihan edildiğin kişilerden lâyık olanlarına ver, buna lâyık olmayan ve vermekle emrolunmadığın kişilere de verme! Bu durum, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin”. Burada muhayyerlik söz konusu değildir, ancak azaba müstahak olana azap et, güzel muamele edilmeye lâyık olana da güzel davran, demektir. [ ]Bu mânayı Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle beyan etmektedir: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb'ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak. İman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır”. İşte yukarıdaki ilâhi beyanın da bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Bu bizim bağışımızdır; hiçbir hesap kaygısı taşımadan ister başkalarına ver ister elinde tut meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Sana vermiş olduğumuz bu nimetler bizim hükümranlığımızdadır, onlardan dilediğin kişilere ver, dilediğine de verme, bu konuda âhirette sana hesap sorulmayacaktır', Bu mâna, belirttiğimiz iki yorumdan birine yakındır. Katâde şöyle dedi: Zincire vurmak ve ceza vermek için dilediğini tut, dilediğini de serbest bırak, bu hususta sana hesap sorulmayacaktır'. Bu da bahsettiğimiz iki yorumdan birine yakın bir mânadır: Bu iki yorumdan biri sadece şeytanlarla ilgilidir, yani onlardan dilediğini çalıştırmak, dilediğini de serbest bırakmaktır. Öbürü de Allah'ın kendisine vermiş olduğu hükümranlığın hepsine dairdir. En doğrusunu Allah bilir. Hiçbir hesap kaygısı taşımadan ister başkalarına ver ister elinde tut. Bu ilâhi beyanın bir benzeri şu âyet-i kerimedir: “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma”, Yani verdiğin bir malı veya parayı, karşılık olarak daha fazlasını al102 “ Bunun üzerine biz, ‘Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin dedik”. 280 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ mak niyetiyle verme! Ferrâ şöyle dedi: Cenâb-ı Hak “atâ”, yani vermek fiiline, “men”, yani lütuf adını verdi!%. Hiçbir hesap kaygısı taşımadan, yani Allah ona çokluk ve adet olarak hesap edilemeyecek kadar şey vermişti.

Sâd 38:39

138. “Zincirlerle bağlanmış diğer yaratıkları da onun buyruğuna verBina yapmak, dalgıçlık yapmak ve diğer işlerde çalışmak konusunda kendisine itaat etmeyen diğerlerini Hz. Süleyman zincirlerle bağladı. Onların şerlerine ve halka kötülük yapmalarına engel olmak için boyunlarına zincir vurmuştu, çünkü insanların ibadete zaman bulmaları için onlar adına çalışmaları gerektiği konusundaki emrine itaat etmemişlerdi. Söylediğimiz gibi burada Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Süleyman'a lütfettiği imkânlar konusunda hayrete şayan alâmetler vardır; çünkü âyette belirtildiği üzere Allah ona cinleri ve şeytanları çalıştırma gücünü vermiş, rüzgârı onun emrine âmâde kılmıştı, bunu da Hz. Süleyman'ın kendi gayretiyle ve bazı sebeplerle elde etmediği, bunlara ancak Allah'ın lütfu ile muktedir olduğu bilinsin diye yapmıştır. 39. “Bu bizim bağışımızdır; hiçbir hesap kaygısı taşımadan ister başkalarına ver ister elinde tut, (dedik) ” (Hz. Süleyman'ın Hükümranlığı) Müfessirler şöyle dediler: Bütün bunlar, yani şeytanları emri altına alıp onları çalıştırması, onları zincire vurması, dilediğini lütfuyla bırakmakta ve dilediğini tutup zincirlerle bağlamakta serbest olması hep Allah'ın ona yönelik bağışıdır. Bazıları şöyle dedi: Bu muhayyerlik, şeytanlar ve Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği diğer her şeye sahip olmasıyla ilgilidir. Allah şöyle buyuruyor: Eğer istersen dilediğine lütfedip verebilirsin, dilediğine de hiçbir şey vermeyebilirsin. Bunları dilediğine vermek veya vermeyip elinde tutmakta sana bir zorluk yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Burada Süleyman aleyhisselâmın muhayyer bırakılmayıp bir kavme vermek, başka bir kavme de vermemekle imtihan edilmesi de mümkündür. Çünkü Allah, bu bizim bağışımızdır; sen de ikram et buyurmaktadır, yani vermekle emrolunduğun ve imtihan edildiğin kişilerden lâyık olanlarına ver, buna lâyık olmayan ve vermekle emrolunmadığın kişilere de verme! Bu durum, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin”. Burada muhayyerlik söz konusu değildir, ancak azaba müstahak olana azap et, güzel muamele edilmeye lâyık olana da güzel davran, demektir. [ ]Bu mânayı Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle beyan etmektedir: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb'ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak. İman edip iyi işler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır”. İşte yukarıdaki ilâhi beyanın da bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Bu bizim bağışımızdır; hiçbir hesap kaygısı taşımadan ister başkalarına ver ister elinde tut meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri şöyle dedi: Sana vermiş olduğumuz bu nimetler bizim hükümranlığımızdadır, onlardan dilediğin kişilere ver, dilediğine de verme, bu konuda âhirette sana hesap sorulmayacaktır', Bu mâna, belirttiğimiz iki yorumdan birine yakındır. Katâde şöyle dedi: Zincire vurmak ve ceza vermek için dilediğini tut, dilediğini de serbest bırak, bu hususta sana hesap sorulmayacaktır'. Bu da bahsettiğimiz iki yorumdan birine yakın bir mânadır: Bu iki yorumdan biri sadece şeytanlarla ilgilidir, yani onlardan dilediğini çalıştırmak, dilediğini de serbest bırakmaktır. Öbürü de Allah'ın kendisine vermiş olduğu hükümranlığın hepsine dairdir. En doğrusunu Allah bilir. Hiçbir hesap kaygısı taşımadan ister başkalarına ver ister elinde tut. Bu ilâhi beyanın bir benzeri şu âyet-i kerimedir: “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma”, Yani verdiğin bir malı veya parayı, karşılık olarak daha fazlasını al102 “ Bunun üzerine biz, ‘Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandıracak veya haklarında iyi davranma yolunu seçeceksin dedik”. 280 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ mak niyetiyle verme! Ferrâ şöyle dedi: Cenâb-ı Hak “atâ”, yani vermek fiiline, “men”, yani lütuf adını verdi!%. Hiçbir hesap kaygısı taşımadan, yani Allah ona çokluk ve adet olarak hesap edilemeyecek kadar şey vermişti.

Sâd 38:40

40. “Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi ve güzel bir geleceği vardır.” Yani o bize yakındı ve döneceği yer de bizim yanımızdı. Bu ilâhi beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın bir insana vermiş olduğu hükümranlığın, onun mertebesini düşürmediğine ve Allah kalındaki değerini azaltmadığına işaret etmektedir. Çünkü, en doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Süleyman söylediğimiz gibi dünyaya, dünyanın zevklerine sahip olmak ve dünyada şan ve şerefe ermek için değil, davetini halkın süratle kabul edip kurtuluşa ermelerini çok arzu ettiği için Allah'tan hükümranlık istemişti. En doğrusunu Allah bilir, Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi vardır. Yani onu Allaha yaklaştıran sebepler, yaklaşmasını sağlayan itaate onu muvaffak kılan ve ona yardımcı olan vesileler vardır. Bu husus dünyada gerçekleşir, ilk mâna ise âhiret hayatı ile ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, lütuf ve ikramın en büyüklerindendir, çünkü Cenâb-ı Hak hiçbir hesap kaygısı taşımadan meâlindeki âyetle onu sorumluluktan âzâde kılmış ve kendisini Allah'a yakın olmakla ve güzel bir gelecekle müjdelemişti. En doğrusunu Allah bilir, 41. “Kulumuz Eyyüb'u da an. O, Rabb'ine, Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir? diye seslenmişti.” 8 Ferrâ, Meâni'l-Kurüân, IL 405. [Peygamberlerin İmtihan Edilmesi] Cenâb-ı Hakk'ın böyle bir gücü şeytana niçin verdiğini ve bu gücü neden şeytana nispet ettiğini bilmiyoruz. Allah'tan gelen sabit bir bilgi olmadan bizim şunu söylemeye de hakkımız yoktur: Allah şeytana şöyle bir güç verdi ve oda şuna şunu yaptı ve şöyle yaptı... Cenâb-ı Hakk'ın, din işlerinde dostlarına karşı şeytana güç vermesinin hikmeti, onun fazilet, adalet, hüküm ve rahmet yönünün bilinmesidir; kullarını dilediği vasıtalarla, istediği şekilde, dilediği kişilerin eliyle zorluklarla ve belâlarla imtihan etmesi, üstelik onu gerektirecek sebepler olmadan da sınaması Allah'ın hakkıdır. Hak ettiklerini gösteren hiçbir vesile olmadan da istediği kişilere hayırlar ve nimetler vererek onlara iyilikler lütfetmesi de O'nun hakkıdır. Eyyüb aleyhisselâmın başına gelen belâları ve zorlukları buna göre anlamak gerekir, bunları gerektiren sebepler olmadan da onun başına gelmesi mümkündür, bununla birlikte onun başına gelenler Allah'ın Hz. Eyyüb'u imtihan etmesinden dolayıdır. (JSonra Cenâb-ı Hak, Resülullah'a (s.a.) şöyle buyurmaktadır: Kulumuz Eyyüb'u da an. Yani onun gösterdiği sabrı an, Allah'tan gelen çeşitli belâlara ve zorluklara nasıl sabretti? Herhangi bir belâya mâruz kaldığında sen de sabret! Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın bu sürede bahsettiği ve hatırlanmasını emrettiği hususlar, peygamberini zorluklara uğrattığında nasıl sabır gösterdikleridir. Refahla ve hükümranlıkla imtihan ettiği insanların da Rab'lerine nasıl şükrettikleri ve nasıl itaat ettikleridir. En doğrusunu Allah bilir. [Kulların Fiillerini Allah Yaratır] Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir. Burada Cenâb-ı Hak bu fili şeytana nispet etmekte ise de hakikatte Allah'tan gelmektedir, ne var ki bu fiili şeytanın eliyle gerçekleştirdiği için Allah ona nispet etmektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın”, Bu âyette Allah, söz konusu cezayı müminlerin eliyle gerçekleştirmiş olsa da, onun hakikatte kendisinden geldiğini haber vermektedir. Başka bir ilâhi beyanda da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah sana bir zarar verecek olursa””. Yani insanın başına başka birinin eliyle gelen her türlü zarar, Allah'tan gelmektedir, bu fiili yaratan ve gerçekleştiren O'dur. Bu mesele Mütezile'nin, kulların fiillerinde Allah'ın hiçbir dahli yoktur, diye iddia ettikleri gibi değildir. Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki, birine zarar vermek istediği zaman, o zarar kendisine geldiğinde onu kaldıracak ve defedecek hiç kimse yoktur. Aynı şekilde birine iyilik yapmak istediğinde de o iyiliği O'ndan başka hiç kimse geri çeviremez. Bu da Mütezile'nin iddiasının aleyhine delildir. Âyetteki “nusub” kelimesi ile “nasab” kelimesi aynı anlama gelir, zorluk ve kötülük demektir. İbn Kuteybe de aynı şeyi söyledi: “Nusub” ve “nasab” kelimeleri aynıdır, “hüzn” ve “hazan” gibidir; kötülük ve zorluk demektir. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Nusb” kötülük, “nasab” zorluk demektir"'9, Bazıları şöyle dedi: Bu iki kelimeden biri insan bedeninin dışına verilen zararı, diğeri de bedenin içine verilen zararı ifade eder. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, Sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin'. “Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Bunu kullarından dilediğine

Sâd 38:41

40. “Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi ve güzel bir geleceği vardır.” Yani o bize yakındı ve döneceği yer de bizim yanımızdı. Bu ilâhi beyanı, Cenâb-ı Hakk'ın bir insana vermiş olduğu hükümranlığın, onun mertebesini düşürmediğine ve Allah kalındaki değerini azaltmadığına işaret etmektedir. Çünkü, en doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Süleyman söylediğimiz gibi dünyaya, dünyanın zevklerine sahip olmak ve dünyada şan ve şerefe ermek için değil, davetini halkın süratle kabul edip kurtuluşa ermelerini çok arzu ettiği için Allah'tan hükümranlık istemişti. En doğrusunu Allah bilir, Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi vardır. Yani onu Allaha yaklaştıran sebepler, yaklaşmasını sağlayan itaate onu muvaffak kılan ve ona yardımcı olan vesileler vardır. Bu husus dünyada gerçekleşir, ilk mâna ise âhiret hayatı ile ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, lütuf ve ikramın en büyüklerindendir, çünkü Cenâb-ı Hak hiçbir hesap kaygısı taşımadan meâlindeki âyetle onu sorumluluktan âzâde kılmış ve kendisini Allah'a yakın olmakla ve güzel bir gelecekle müjdelemişti. En doğrusunu Allah bilir, 41. “Kulumuz Eyyüb'u da an. O, Rabb'ine, Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir? diye seslenmişti.” 8 Ferrâ, Meâni'l-Kurüân, IL 405. [Peygamberlerin İmtihan Edilmesi] Cenâb-ı Hakk'ın böyle bir gücü şeytana niçin verdiğini ve bu gücü neden şeytana nispet ettiğini bilmiyoruz. Allah'tan gelen sabit bir bilgi olmadan bizim şunu söylemeye de hakkımız yoktur: Allah şeytana şöyle bir güç verdi ve oda şuna şunu yaptı ve şöyle yaptı... Cenâb-ı Hakk'ın, din işlerinde dostlarına karşı şeytana güç vermesinin hikmeti, onun fazilet, adalet, hüküm ve rahmet yönünün bilinmesidir; kullarını dilediği vasıtalarla, istediği şekilde, dilediği kişilerin eliyle zorluklarla ve belâlarla imtihan etmesi, üstelik onu gerektirecek sebepler olmadan da sınaması Allah'ın hakkıdır. Hak ettiklerini gösteren hiçbir vesile olmadan da istediği kişilere hayırlar ve nimetler vererek onlara iyilikler lütfetmesi de O'nun hakkıdır. Eyyüb aleyhisselâmın başına gelen belâları ve zorlukları buna göre anlamak gerekir, bunları gerektiren sebepler olmadan da onun başına gelmesi mümkündür, bununla birlikte onun başına gelenler Allah'ın Hz. Eyyüb'u imtihan etmesinden dolayıdır. (JSonra Cenâb-ı Hak, Resülullah'a (s.a.) şöyle buyurmaktadır: Kulumuz Eyyüb'u da an. Yani onun gösterdiği sabrı an, Allah'tan gelen çeşitli belâlara ve zorluklara nasıl sabretti? Herhangi bir belâya mâruz kaldığında sen de sabret! Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın bu sürede bahsettiği ve hatırlanmasını emrettiği hususlar, peygamberini zorluklara uğrattığında nasıl sabır gösterdikleridir. Refahla ve hükümranlıkla imtihan ettiği insanların da Rab'lerine nasıl şükrettikleri ve nasıl itaat ettikleridir. En doğrusunu Allah bilir. [Kulların Fiillerini Allah Yaratır] Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir. Burada Cenâb-ı Hak bu fili şeytana nispet etmekte ise de hakikatte Allah'tan gelmektedir, ne var ki bu fiili şeytanın eliyle gerçekleştirdiği için Allah ona nispet etmektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın”, Bu âyette Allah, söz konusu cezayı müminlerin eliyle gerçekleştirmiş olsa da, onun hakikatte kendisinden geldiğini haber vermektedir. Başka bir ilâhi beyanda da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah sana bir zarar verecek olursa””. Yani insanın başına başka birinin eliyle gelen her türlü zarar, Allah'tan gelmektedir, bu fiili yaratan ve gerçekleştiren O'dur. Bu mesele Mütezile'nin, kulların fiillerinde Allah'ın hiçbir dahli yoktur, diye iddia ettikleri gibi değildir. Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki, birine zarar vermek istediği zaman, o zarar kendisine geldiğinde onu kaldıracak ve defedecek hiç kimse yoktur. Aynı şekilde birine iyilik yapmak istediğinde de o iyiliği O'ndan başka hiç kimse geri çeviremez. Bu da Mütezile'nin iddiasının aleyhine delildir. Âyetteki “nusub” kelimesi ile “nasab” kelimesi aynı anlama gelir, zorluk ve kötülük demektir. İbn Kuteybe de aynı şeyi söyledi: “Nusub” ve “nasab” kelimeleri aynıdır, “hüzn” ve “hazan” gibidir; kötülük ve zorluk demektir. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Nusb” kötülük, “nasab” zorluk demektir"'9, Bazıları şöyle dedi: Bu iki kelimeden biri insan bedeninin dışına verilen zararı, diğeri de bedenin içine verilen zararı ifade eder. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, Sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin'. “Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. Bunu kullarından dilediğine

Sâd 38:42

5142. Mi... yere vur (dedik), işte yıkanılacak ve s serin bir (Hz. Eyyüb'un Hastalıkla İmtihanı] Bu sözün, Hz. Eyyüb, “Başıma bu dert geldi. Ama sen merhametlilerin en üstünüsün”! diye niyaz etmesi üzerine söylenmiş olması mümkündür. Eyyüb aleyhisselâm, başına gelen bu belâyı kaldırması için Allaha yalvarmış, sanki şöyle demişti: Başıma bu dert geldi, onu benden kaldır, sen merhametlilerin en üstünüsün. Şu âyet-i kerime de buna işaret etmektedir: “Bunun üzerine biz onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik”? Bu da göstermektedir ki, kendisinden zararı kaldırması için dua ve talep Hz. Eyyüb'ten gelmiş, Cenâb-ı Hak da duasını kabul etmiş ve şöyle buyurmuştu: Ayağını yere vur (dedik), işte yıkanılacak ve içilecek serin bir su! Hz. Eyyüb ayağını yere vurduğunda, biri yıkanmak diğeri de içmek için olmak üzere yerden iki su kaynağının fışkırması mümkündür. İçmek için olanı, içilecek nitelikte ve soğuktu. Diğeri ise müfessirlerin söylediklerine göre yıkanmaya uygun gelecek şekilde idi, soğuk değildi. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah, size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lütfundan rızkınızı arayasınız 110 İbn Kuteybe, Tefsiru šarlbi'l-Kurún, s. 380. diye”™. Buradaki dinlenmekten maksat dinlenilecek zamandır ki o da gecedir. Allah'ın lütfunu aramaktan maksat da gündüz vaktidir. Bu ilâhi beyanda sözü edilen kaynağın bir tane olması da mümkündür, ancak yıkanmak gerektiğinde suyu yıkanmaya uygun bir sıcaklığa ulaşıyor, içilmek istendiğinde de suyu içmeye uygun şekilde soğuyordu. Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Eyyüb'un başına gelen dert, bedeninin hem zâhirine ve hem de batınına gelmişti. Yıkanmakla zâhirdeki hastalığını gidermiş, içmekle de içindeki rahatsızlığını yok etmişti. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ebú Avsece şöyle dedi: Ayağını yere vur! Buradaki “rakeda” fiili ayağıyla vurdu anlamına gelir. Koşması için ayağınla hayvana vurduğunda da “rakedtü'd-dâbbete” dersin. İbn Kuteybe böyle dedi ve devam etti: “Muğtesel” kelimesi de su demektir, suya “gasül” da denir.

Sâd 38:43

Ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha bağışladık. Bu âyetin anlamı hakkında müfessirler farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları şöyle dedi: Allah Hz. Eyyübi ailesini bağışladı, yani Cenâb-ı Hak kendisinden bir lütuf ve rahmet olarak, onun dünyada helâk olan ailesini ve malını diriltti ve onların bir kat fazlasını bağışladı. Hasan-ı Basri böyle diyordu: Allah onun yardımcılarını diriltti ve onlarla birlikte bir mislini daha ekledi", Bazıları şöyle dedi: Eyyüba şöyle denildi: Yâ Eyyüb! Senin ailen cennettedir, istersen onları sana getiririz, istersen onları senin için cennette tutarız, onlara karşılık sana onlar gibisini veririz. Hz. Eyyüb; istemem, onları cennette tutun dedi. Bunun üzerine onlar cennette bırakıldı ve kendisine dünyada onlar gibisi verildi. Cenâb-ı Hak, öldürdükten sonra istediği kişiyi diriltmeye ve ona dilediği mükâfatı vermeye muktedirdir. Görülmez mi ki, bu cümlenin ardından şunu söylemektedir: Tarafımızdan bir rahmet ve akıl iz'an sahipleri için de anılacak bir örnek olmak üzere. Bu beyanda geçen tarafımızdan bir rahmet sözü, Eyyüb aleyhisselâmın derdini kaldırıp lütfettiği hayırları vermenin, Allah'tan gelen bir rahmet, lütuf ve nimet olduğuna işaret eder. Eyyüb'un derdine şifa vermemek, ona ailesini ve bir misli fazlasını vermemek de O'nun yetkisindedir. Bu âyet, Mütezile'nin aleyhine delildir, onlara göre Allah'ın insana verdiği şeyin mutlaka onun için aslah (en uygun) olan fiil olması gerekir. Cenâb-ı Hak ise bunu ona kendisinden bir rahmet ve lütuf olarak verdiğini bildirmektedir. Dinde insan için aslah olanı gözetmek Allah için gereklilik olsaydı, onlara göre bunu vermemesi halinde kuluna haksızlık yapmış ve zulmetmiş olurdu. Yahut vermemesi aslah olan bir şeyi verecek olsa, aslah olanı yapmamış olurdu. Bu durum, hiç kimse için dinde aslah olanı gözetmenin Allaha gerekli olmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Akıl iz'an sahipleri için de anılacak bir örnek olmak üzere. Yani akıl izan sahibi insanların yararlanmaları için bir örnek ve öğüt olmak üzere darda kalmanın Allah'tan gelen bir intikam olmadığı bilinsin diyedir; ne dara düşmek Allah'ın öfkesinin sonucudur, ne de refaha ermek O'nun rızasının sonucudur. Bu ikisi imtihan vesilesidir. Cenâb-ı Hak dilediğini zorlukla ve belâ ile dilediğini de bolluk ve rahatlıkla imtihan eder.

Sâd 38:44

(Hz. Eyyüb'un Yemini (Bir yemini vardı.) “Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur ve böylece yeminini yerine getirmiş oP (dedik). Eyyüb aleyhisselâmın karısını dövmek için neden yemin ettiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Onun, eşini dövmek için yemin etmesine sebep olan olayın ne olduğunu biz bilmiyoruz. Kaldı ki bunun sebebini bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Şu kadar var ki, dövmek için yemin ettiğinden dolayı, bu dövme fiilinin yemin edilen kişiye uygulanması gerektiğini biliyoruz, çünkü Aziz ve Celil olan Allah da ona dövmesini emretmektedir. Sonra onun öfkesinin ve yemininin kendi şahsi menfaati için değil Cenâb-ı Hakk'ın rızası için olduğu da bilinmektedir. Sonra öfke, insanı kendi nefsi için harekete geçirdiği gibi peygamberleri kendi nefisleri için harekete geçirmez. Âyette geçen ve demet anlamına gelen “dığs” kelimesinin mânası hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Çubuk, dal ve benzeri nesnelerden oluşan bir demettir ve bu Hz. Eyyüb'a mahsus idi. Bazıları da şöyle dedi: Bu hem Hz. Eyyüb için ve hem de bütün insanlar için geçerli olan bir hükümdür; kölesini odunla veya kamçı ile şu kadar döveceğine yemin eden biri, bir çubuk veya dal demetini ona vurursa yeminini yerine getirmiş olur. Âyet-i kerimede Hz. Eyyüb'un karısını dövmek için yaptığı yeminin yerine gelmesi için ona bir veya birkaç kez vurduğundan söz edilmemektedir. Bizce asıl olan şudur: Birini dövmeye yeltenen kişide, dövmek istediği belli olacak tarzda korkutucu bir şekle ve vücut diline bürünür, dövülen de acı duyduğu görülecek tarzda bir görüntü içinde olur. [§] Âyette böyle bir görüntü ve etkinin kastedilmiş olması mümkündür: Bizzat dövmek fiilinin kendisi onun yemininde yoktur. Bu konuda daha hayırlı olan davranış, dövmekten vazgeçip yeminine kefâret vermektir!!5, Sonra Cenâb-ı Hak Eyyüb aleyhisselâmı övmekte ve şöyle buyurmaktadır: Gerçekten biz onu sıkıntılara dayanıklı bulduk. Yani Cenâb-ı Hakkın onun canına, ailesine ve malına verdiği dertlere karşı çok sabırlı idi. O ne güzel bir kuldu! Yönü hep Allah'a dönüktü. Yani her durumda zorluğa ve belâya mâruz kaldığında da refaha ve rahatlığa erdiğinde de hep Allah'a dönen, O'na başvuran bir kuldu. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Dığs” kelimesi, saman ve diğer her nesneden ele alınabilecek miktarda bir demet anlamına gelir, bunun çoğulu “adğâs” gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Dığs” kelimesi, ot veya küçük çubuklardan bir bağ anlamına gelir. Bu mâna, öncekine yakındır. Yeminini yerine getirmiş ol! Burada geçen “hıns” kelimesi, aslında günah demektir (yani günahkâr olma!). O, yeminine uyar ve onu yerine getirirse, sevap kazanmış olur.

Sâd 38:45

[Fazilet Erbabı İnsanları Hatırlamanın Faydası] Burada hatırla anlamına gelen kelimesiyle, sözü edilen peygamberleri ve seçkin insanları an denilmektedir. Yani onların, düşmanlarından neler gördüklerini hatırla ki, bu, senin de düşmanlarından gördüğün kötülüklere karşı dayanmana yardımcı olur. Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kavminin sana yaptıklarına sabredebilmen için, kavimlerinin onlara yaptıklarını hatırla! Bu yorum da önceki yoruma yakındır. Veyahut şunu söylemektedir: Onların Allaha kulluk ve din konusunda nasıl gayret gösterdiklerini hatırla ki, [ ]bu senin de aynı konuda gayret göstermen için teşvik unsuru olsun! Veyahut da şöyle demektedir: Onların, Allah'ın seçkin kulları olmalarının ve Cenâb-ı Hakk'ın onlara ikram ve ihsanının sebeplerini hatırla ki, bu senin de Allah'ın seçkin kullarından olman ve benzeri ihsana kavuşman için sabretmene ve aynı sebeplere sarılmana vesile olsun! Nihayet Cenâb-ı Hak şunu da söylemek istemiş olabilir: O salih insanları hatırla ki, bu hatırlama senin bazı sıkıntılarına ve kederlerine teselli olsun! En doğrusunu Allah bilir. Güçlü ve basiretli kullarımız. Denildi ki: Buradaki “ülü'l-eydi” lafzı, Allaha kulluk yapmakta ve dini basiret sahibi olmakta güçlü anlamına gelir. Bilinmektedir ki o insanlar, bedenen güçlü-kuvvetli değildiler, dinde ve ibadette güçlü-kuvvetli insanlardı; bu da kuvvetin bedende değil dinde olduğu bilinsin diyedir. Şöyle de denildi: Allah'a itaatte ve hakikati görmekte güçlü idiler. Ayrıca anlayışta güçlü idiler denilmiş, Allah'ın kitabını anlamakta güçlü idiler diye de mâna verilmiştir, bunların ikisi de aynı şeydir. Güçlü ve basiretli kullarımız meâlindeki ilâhi beyan, bazan el ve göz kelimelerinin bilinen organlardan başka mânalara geldiğine işaret etmektedir. Burada geçen “eyd” (ısa,YI) kelimesiyle elin, “ebsâr” kelimesiyle gözün murad edilmediği açıktır, bu ifadeden kimse eli ve gözü anlamaz. El ile ancak güç kuvvet, “basar” ile de ancak basiret ve anlayış mânası çıkar. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın “Kendi ellerimle yarattım”"5 meâlindeki âyetinden ve benzeri âyetlerden, yaratıklardaki gibi organlar anlaşılmaz, fakat güç ve kudret anlaşılır. Cenâb-ı Hak kuvvetten kinaye olarak el kelimesini kullanmıştır, çünkü kuvvet kendini el ile belli eder. Nesneleri idrak etmekten kinaye olarak da “basar” kelimesini kullanmıştır, çünkü nesneler görmekle anlaşılır. --- Dipnotlar: © “Allah, “Ey İblis’ dedi, ‘Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni

Sâd 38:46

46. “Âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetleri sayesinde onları günahlardan arındırdık? Denildi ki: Buradaki “halisaten” kelimesi dünyada bahsettiği hususlardan halis kılmak, arındırmak anlamına gelir. Bundan maksadın ne olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Peygamberlerin, insanları (JAllaha ve âhiret yurduna çağırmalarıdır. Bazıları da şöyle dedi: Biz onları, âhiret hayatını insanların en çok hatırlayanı kıldık demektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Onları nübüvvet ve risâletle özel kıldık. Âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetleri sayesinde. Yani onlar âhiret yurdundan başka bir şeyi akla getirmezler. Bunun aslı şudur: Cenâb-ı Hak onları bazı görevler için özel olarak seçmiştir, onların bütün gayretlerini ve arzularını âhirete yönlendirmiş, dünyadan uzak tutmuş, dünyayı düşünmek yerine âhireti düşünmeyi tercih etmelerini sağlamıştır. Yahut Âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetleri sayesinde onları günahlardan arındırdık meâlindeki âyet, yurtların en şereflisinde hatırlanmaları mânasına gelir, yani onlar orada şerefle hatırlanırlar.

Sâd 38:47

Yani onlar bizim nezdimizde seçkin kişilerdir, Allah onları kendi zatı ve kendine elçilik yapmaları için seçmiştir. Bazıları doğrusu onlar bizim katımızda gerçekten seçkin kılınmış, hayırlı kimseler arasındadırlar meâlindeki beyana, onları risâlet bilgisi üzerine seçti mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:48

Burada hatırla anlamına gelen “vezkür” kelimesinin farklı mânalara geldiğini az önce söylemiştik"7. Kavminden gördüğün kötülüklere sabredebilmen için, kavimlerinin yaptığı kötülüklere onların nasıl sabrettiklerini hatırla! Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onların Allah'a karşı nasıl güzel hareket ettiklerini ve kendileriyle insanlar arasındaki meselelerde onlara nasıl güzel davrandıklarını hatırla ki, sen de Rabb'ine ve insanlara karşı öyle davranasın! [ ] Veyahut şöyle demektedir: Onları hatırla, kendilerini güzel sözlerle yâd et, Allah'ın onları hayırla övdüğü ve insanlara onlardan övgü ile söz etmelerini emrettiği gibi - nitekim Cenâb-ı Hakk'ın onlardan övgü ile söz etmeleri emri daha önce geçmiştisen de onları öyle öv! Böylece güzel övgülerle ve hayırla yâd etmekle onlar ebediyen yaşasınlar. Veyahut da Allah şunu söylemektedir; Cenâb-ı Hakk'ın nasıl muamele ettiğini, risâleti için onları seçtiğini ve Allah'ın onları zikrettiğini hatırla! En doğrusunu Allah bilir. Elyesa': Bazıları bundan maksadın İlyas olduğunu söyler, bazıları da başkasıdır, İlyas'ın amcasının oğludur der. En doğrusunu Allah bilir. Zülkifl; bundan maksadın kim olduğuna dair de farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: İlyas, bir kral döneminde dört yüz nebi arasında idi, kral bunlardan üç yüz kişiyi öldürmüştü, bir adam yüz nebi arasında İlyas'ı da kendi kefaletine almışti; adam onları emniyete almış ve saklamıştı, yanından ayrılıp gidinceye kadar da onları yedirip içirmişti. Bu kefil, kral mesabesinde biriydi, bundan dolayı ona Zülkifl denilmişti, çünkü onları saklamış ve kendilerine kefil olmuştu. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Allah onun azığını tekeffül ettiği için kendisine Zülkifl denilmişti. Ebü Müsâ el-Eş'ari (r.a.) şöyle dedi: Zülkifl nebi değildi, fakat salih biriydi, salih bir adamın ölümü sırasında onun işini yapmayı tekeffül etmişti ve her gün yüz rekât namaz kılıyordu, Cenâb-ı Hak da onun tekeffülüne karşılık kendisini güzel bir övgü ile zikretti". Bazıları da şöyle söyledi: Nebilerden biri kavmine şöyle demişti: Karşılık olarak kendisine cenneti ve yüksek bir makamı garanti etmem için, benim gönderilmiş oldugum şeyi benden sonra insanlara tebliğ etmeyi kim tekeffül eder? Bir genç, buna karşılık tebliği ben tekeffül ederim, dedi ve üstüne aldığı işi yerine getirmeye vefa gösterdi, bundan dolayı da ona Zülkifl denildi. En doğrusunu Allah bilir. Elyesa'ın kim olduğunu ve neden bu ismi aldığını bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur, yalnız Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği gibi onun hayırlı insanlardan biri olduğunu biliyoruz. En doğrusunu Allah bilir. )Sonra bu konudaki bilgiler haber-i vâhide dayanmaktadır; haber-i vâhid ise amel etmek için bilgi ifade eder, fakat şahitlik için bilgi ifade etmez. Burada da Allah'a şahitlik etmenin dışında bir şey yoktur. Dolayısıyla haber-i vâhidi terketmek evlâdır. H8 bk. Taberi, Câmi'wİ-beyân, XVI, 372.

Sâd 38:49

Bu bir hatırlatmadır, yani daha önce geçen hayırlı insanları hatırlatmak şereftir ve öğüttür. Çünkü onlar, güzel bir hayat yaşadıkları ve güzel şeyler yaptıkları için ebediyen hayırla ve güzel övgülerle hatırlanacaklardır. Onların, ölmelerinden sonra bile insanlar tarafından sürekli hatırlanmaları kendileri için bir şereftir. Yahut onların hatırlanması, kendilerinden sonrakiler için bir öğüttür. Veyahut onların Allaha karşı güzel davrandıklarını bilmen senin için bir öğüttür. Veyahut da bu Kur'ân, ona iman edenler için bir öğüt ve hatırlatmadır. En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz Allah'a itaatsizlikten sakınanlara çok güzel bir gelecek vardır. Buradaki sakınma cümlesi, helâke götüren her şeyden sakınmayı içine alır. Yani helâke götüren her şeyden sakınanlar için çok güzel bir gelecek vardır. Sonra Cenâb-ı Hak müteakip âyette bu güzel geleceğin ne olduğunu şöyle açıklamaktadır:

Sâd 38:50

[Adn Cenneti] Adn cennetleri, yani kalacakları cennetler demektir. “Adene fi mekâni kezâ” denilince, şöyle bir yerde ikamet etti, sanki orada cennetler vardır, orada kalırlar, asla oradan ayrılmak ve yerlerini değiştirmek istemezler denilmiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak da şunu haber vermektedir: “Oradan hiç ayrılmak istemezler”, Bazıları şöyle der: “Adnüjş-şey” bir şeyin ortası ve merkezi demektir. Cenâb-ı Hak sanki adn cennetini, cennetin merkezi mânasında kullandı. En doğrusunu Allah bilir. Kapıları kendilerine ardına kadar açılacak; bundan maksat cennetin kapılarıdır. Bazı insanların söylediği gibi ona şöyle denilir: Hangi kapısından girmek istiyorsan, buyur gir! Bunun, herkesin cennetteki kapısının açık olacaH9 “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır. Orada ebedi kalacaklardır. Oradan hiç ayrılmak istemezler” (el290 TE'VÎLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ ğı mânasına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü kapıları kapatmak, hırsızlık, ailesini ve mahremini görecekleri ve ailesinin de insanlara bakacakları endişesiyle ancak dünyada söz konusudur. Dünyada kapı ancak bunun için ve başkalarına kapatmak için kullanılır. Cennette ise böyle bir şey söz konusu değildir, çünkü Cenâb-ı Hak orada eşlerinden başkasına bakmayan dilberler olacağını haber vermektedir'”. Ayrıca orada hırsızlık korkusu da yoktur. Bundan dolayı âyette kapılar açık olacak denilmektedir. Söylediğimiz gibi dünyada kapının hırsız korkusu ve mahreminin görüleceği endişesiyle kullanıldığından dolayı, burada sanki cennette kapıların olmayacağı gibi bir anlam vardır. En doğrusunu Allah bilir. OA ' i Tiz ağa 385" que

Sâd 38:51

51. “Orada yerlerine kurularak çeşit çeşit meyve ve içecek isteyebilecekler. En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet sanki orada insanların bir araya gelmeleri halini anlatmaktadır. Çünkü dünyada insanlar toplandıklarında meyveler ve içecekler istenir, insan tek başına olduğunda ise içecek meşrubat istemesi nadirdir. Sonra bu ilâhi beyan, cennette bir araya geldiklerinde insanların meyve ve meşrubat isteyeceklerini haber vermektedir, halbuki dünya örfünde meşrubat içmeyi seven insanlar, içeceklerle meyveleri bir arada nadiren arzu ederler. Bu da iki sebeptendir; ya ikisi birlikte yenildiğinde zararlı olacağı korkusundan, ya da ikisini bir arada bulamadıklarından dolayıdır. Cennette ise bu iki sebep söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Çeşit çeşit meyveler. Burada çok anlamına gelen “kesir” kelimesi, çeşitlilikten kinayedir; tek çeşit meyvenin çokluğu değil, muhtelif renkte çok farklı meyvelerin varlığı kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:52

52. “Yanlarında eşlerinden başkasına bakmayan yaşıt dilberler me Yanlarında eşlerinden başkasına bakmayan dilberler. Yani sadece eşlerine bakan, başkalarının eşlerine gözlerini çevirmeyen ve başkalarının yanına gitmeyen dilberler... En doğrusunu Allah bilir. “Etrâb” kelimesi hakkında şöyle dediler: Hepsi aynı yaştadırlar. Bununla hem erkeklerin ve hem de eşlerinin aynı yaşta olduğu kastedilmektedir. Yahut onların hepsinin aynı durumda olacakları, hallerinin değişmeyeceği, ihtiyarlamayacakları, dünyada bazılarının diğerinden daha yaşlı ve bazısının diğerinden daha zayıf olduğu gibi bir hale düşmeyecekleri, yaşlanmayacakları, büyümeyecekleri ve zayıf düşmeyecekleri kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. lu apes çil Öz vü

Sâd 38:53

İşte bunlar, hesap günü için size vâdedilenlerdir. Bunu insanlara sanki melekler söylemektedirler: Ey cennet ehli! İşte bunlar Kur'ânda size vâdedilenlerdir. Sonra Cenâb-ı Hak'tan onlara bu nimetlerin ebediyen kendilerinin olacağı müjdesi gelmektedir: Kuşkusuz bu, bitmek tükenmek bilmeyen nimetimizdir. Yani arkası kesilmeyecek ve sona ermeyecek olan nimetlerimizdir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:54

İşte bunlar, hesap günü için size vâdedilenlerdir. Bunu insanlara sanki melekler söylemektedirler: Ey cennet ehli! İşte bunlar Kur'ânda size vâdedilenlerdir. Sonra Cenâb-ı Hak'tan onlara bu nimetlerin ebediyen kendilerinin olacağı müjdesi gelmektedir: Kuşkusuz bu, bitmek tükenmek bilmeyen nimetimizdir. Yani arkası kesilmeyecek ve sona ermeyecek olan nimetlerimizdir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:55

Bu böyledir. Yani müttakilerin sevabı ve takvalarının mükâfatı olarak sözünü ettiğimiz ikramlar işte bunlardır. Hemen arkasından da azgınların cezasını açıklamaktadır: Azgınlara da çok kötü bir gelecek vardır, yani onların varacakları yer çok kötüdür. Müteakiben Cenâb-ı Hak, onların varacakları yerin neresi olduğunu açıklamaktadır: Cehennem! Orayı boylayacaklar. Ne kötü bir yer orası!, yani onların kendileri için ikamet yeri olarak seçtikleri o yer ne kötüdür!

Sâd 38:56

Bu böyledir. Yani müttakilerin sevabı ve takvalarının mükâfatı olarak sözünü ettiğimiz ikramlar işte bunlardır. Hemen arkasından da azgınların cezasını açıklamaktadır: Azgınlara da çok kötü bir gelecek vardır, yani onların varacakları yer çok kötüdür. Müteakiben Cenâb-ı Hak, onların varacakları yerin neresi olduğunu açıklamaktadır: Cehennem! Orayı boylayacaklar. Ne kötü bir yer orası!, yani onların kendileri için ikamet yeri olarak seçtikleri o yer ne kötüdür!

Sâd 38:57

Bu böyledir, yani sözünü ettiğimiz azgınların cezası işte böyledir. Sözlükte azgın anlamına gelen “tâği” kelimesi, başka mânalara da gelir. [ ]Ancak onun aslı, helâke götüren fiillerden uzak durmayan ve onları işlemekten sakınmayan kişidir. Müttaki ise, insanı helâke götüren şeylerden sakınan ve uzak duran, gerçekten onları işlemekten kaçınan adamdır. En doğrusunu Allah bilir. Bir kaynar, bir de dondurucu su! Tatsınlar onu! Sanki melekler onları cehenneme attıklarında kendilerine böyle diyecekler: Bir kaynar, bir de dondurucu su! Tatsınlar onu! “Hamim” sıcaklığı son dereceye ulaşmış kaynar su demektir, Allah bunu onların cehennemdeki içeceği kılmıştır. “Gassâk” konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: “Gassâk” irin, kusmuk ve kandır, Allah bunları cehennemde inkârcıların içeceği yapmıştır. Bazıları şöyle dedi: “Gassâk” zemherir demektir; zemherir soğukluğu son hadde ulaşmış içecektir, nihai sıcaklığa ulaşmış kaynar suyun insanın içini yakıp geçtiği gibi zemherir de soğukluğundan insanın içini yakar. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Gassâk” cehennemliklerin yanan derilerinden ve etlerinden akan irindir. “Gasekat aynuhu” denince, gözü aktı denilmiş olur. Onun kokan soğuk anlamına geldiği de söylenmiştir”. Ebü Avsece de böyle dedi.

Sâd 38:58

59. “(İnkârcı önderlere), İşte şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır’ (denince), “Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir’ (derler). 121 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurüân, s. 381.

Sâd 38:59

59. “(İnkârcı önderlere), İşte şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır’ (denince), “Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir’ (derler). 121 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurüân, s. 381.

Sâd 38:60

Bunun benzeri daha başka nice azap türleri! Müfessirlerin geneli veya ekserisi, bu âyet-i kerimeden maksadın azap olduğunda müttefiktirler. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Onlar için sözü edilen azaba benzer daha nice azap çeşitleri vardır. Onlara benzer azabın ne olduğunda ihtilaf edilmiştir. Abdullah b. Mesüd (r.a.), o zemherirdir dedi". Hasan-ı Basri'nin de çeşitli azap türleridir dediği rivayet edilmiştir”. ( Bazıları şöyle dedi: Maksat iki kat azap verilmesidir. Bunun benzeri daha başka nice azap türleri meâlindeki âyet, Cenâb-ı Hakk'ın bu azabın kendilerine verileceğini belirttiği o insanlara yakın olanların da onlarla birlikte aynı azaba uğratılacağı anlamına gelir gibidir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri ve onların yoldaşlarını!” Yahut onlar, öncekilerin durumundan farklı olarak oraya sokulan bir gruptur. Bu hususu da müteakip âyette ifade buyurmaktadır: İşte şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır. Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir. Müfessirler şöyle derler: Âyette geçen rahat yüzü görmesin onlar sözünü, tâbi olunanlar liderler, kendilerine tâbi olan halk kesimine, arkalarından cehenneme girdiklerinde söylerler: Rahat yüzü görmesin onlar! Bunun üzerine onlara tâbi olanlar da; hayır, asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz; bizi bu duruma siz sürüklediniz. Ne kötü bir yer burası! derler. Bazıları şöyle dedi: Cehennem bekçileri, cehenneme girenlere, şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır derler, onlar da cehennem bekçilerine şöyle karşılık verirler: Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir. Onların arkasından cehenneme giren grup da onlara şu karşılığı verirler: Asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz. Bunun aslı şudur: Her iki grup da birbirini lânetleyecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacaksınız”. Buna benzer başka âyetler de vardır. 2. Taberi, Câmi'uİ-beyân, XX, 131. Bunun benzeri daha başka nice azap türleri! Buradaki “şekl” kelimesi benzer ve denk demektir. “Takahhum” da girmek anlamına gelir; infiàl, iftiâl ve tefe'ul bablarından kullanılır; hapsi de aynı mânaya gelir, o da içeri girmek demektir. Rahat yüzü görmesin onlar! Buradaki “lâ merhaben bihim” tabiri, onlara rahatlık ve mutluluk olmasın anlamına gelir. “Rahb ve rahib” kelimeleri genişlik, rahatlık mânasına gelir. --- Dipnotlar: 2 (Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!”. 125, Kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız” (el-

Sâd 38:61

61. “Ey Rabbimiz!” diyecekler, Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır!” “Sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!” diyecekler” meâlindeki âyet-i kerime ile yukarıdaki âyet aynı anlamdadır. Bu, tebaanın liderleri ve önderleri için söyledikleri sözdür. Sonra liderler tebaaya şöyle karşılık verecekler: “Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!” Burada sözü edilen liderlerle tebaa arasındaki tartışma işte bu şekilde cereyan edecektir. Bizi bu duruma sürükleyen, yani bizim için bu yolu kanunlaştıran ve o yaşam tarzını bize emredenlere, onların ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır! Tebaanın liderlerinden şikâyetleri konusu Sebe süresinde de meâlen şöyle belirtilmiştir: “Bize Allah'ı inkâr etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı emrediyordunuz”!2, En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:62

Soracaklar: Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz! Onların bu sözü âhirette ve cehennemde söyleyeceklerinin belirtilmesi, bizim bundan haberimiz yoktu dememeleri için onlara karşı delil olsun diyedir. Çünkü bu süre Mekke'de nâzil olmuş ve Mekkelilere tevhidi ve risâleti ispat etmek için delil olarak gelmiştir. [ ] Onlardan bazıları ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyordu. Daha önce geçen ilâhi beyanlarda risâleti ispat etmeye dair haberleri aktardı, bu beyanlarda da öldükten sonra dirilmenin ve tevhidin delillerini beyan etti. Şayet inkâr ederlerse, bizim bundan haberimiz yoktu dememeleri için bütün bunları, onlara delil olsun diye anlattı. [Dinin Hak Olduğunu Bilmeyen Fetret Ehlinin Durumu] Sonra bu âyet-i kerime, insanda peygamberlerin hak üzere oldukları bilgisi bulunmasa ve onların hakikat olduğunu bilmese dahi, ona Allah'ın azabının gerekli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak onların cehennemde nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz? diyeceklerini haber vermektedir. Mâlum olan bir husustur ki, eğer onlar Resülullah'ın (s.a.) ve ashabının hak üzere olduklarını gerçekten bilselerdi, Hz. Peygambere tâbi olmaktan kaçınmaz ve müslümanlarla alay etmezlerdi. Bedir savaşında Ebü Cehil'in şu sözlerle mübâhele etmesi (meydan okuması) da bu mânayı teyit etmektedir: Allahım! Hangimiz akrabalık hukukunu daha çok gözetiyor ve buna daha çok saygı gösteriyorsa, ona yardım eyle! Anlaşılır bir husustur ki şayet o, Resülullah'ın (s.a.) hak üzere olduğunu bilseydi, asla böyle bir mübâheleye cesaret edemezdi. Bu da göstermektedir ki o, Resûlullahın (s.a.) hak üzere olduğunu bilmiyordu. Onlar her ne kadar bunu bilmiyorlar idiyse de, eğer düşünseler ve akıllarını güzelce kullansalardı onu bilme ve tanıma gücü kendilerine verildiğinden, fakat bu gücü kullanmadıklarından dolayı cezalandırılmışlardı. En doğrusunu Allah bilir. Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz! Müfessirler şöyle dediler: Onlar cehennemde etrafa bakacaklar ve din konusunda kendilerine muhalif olan kişileri, yani dünyada kendileriyle alay ettikleri ve küçümsedikleri Resülullah'ın (s.a.) ashabını orada göremeyecekler, diyecekler ki: Bizim dünyada kendileriyle alay ettiğimiz insanlar nerede, neden onları göremiyoruz? Onları küçümseyip alaya almakla yanlış mı yapmışız, yoksa (buradalar da) gözden mi kaçırdık? Yani şaşırdık ve gözlerimiz karardı da mi onları göremiyoruz? Ancak bu beyanın müfessirlerin söylemiş olduğu bu mânaya gelme ihtimali yoktur. Onlar bu sözü ancak, dünyada onlara tâbi olmayıp kendileriyle alay ettikleri için duydukları pişmanlık ve nedametten dolayı söyleyecekler; çünkü onların, yani Resülullah'ın (s.a.) ve ashabının hak, kendilerinin ise bâtıl yolda oldukları kesin olarak ortaya çıkmıştır. Onların bu sözü pişmanlık ve nedametten başka bir anlamda söylemiş olmaları ihtimali yoktur. Orada onlar niçin cehenneme atıldıklarını ve neden azaba uğradıklarını kesin olarak anladılar. Ötekilerin, yani Resülullah'ın (s.a.) ashabının orada olmamalarının sebebinin, bu kâfirlerin yaptıkları gibi yapmadıkları olduğunu da anlamışlardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut kâfirler bu sözü, onlardan yardım dilemek amacıyla söylemişlerdi. Diyorlar ki: Dünyada iken kendilerini küçümsediğimiz adamlar nerede, belki bize şefaat eder ve yardımcı olurlar? Eğer şimdi onlara tâbi olurlarsa belki kurtulurlar ümidini taşıyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Zaman olacak, inkâr edenler, “Keşke müslüman olsaydık!” diye hayıflanacaklar”'”, Bu söylediklerimiz, müfessirlerin yaptıkları yorumdan daha doğru olsa gerektir. En doğrusunu Allah bilir. @y İNE U!

Sâd 38:63

Soracaklar: Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz! Onların bu sözü âhirette ve cehennemde söyleyeceklerinin belirtilmesi, bizim bundan haberimiz yoktu dememeleri için onlara karşı delil olsun diyedir. Çünkü bu süre Mekke'de nâzil olmuş ve Mekkelilere tevhidi ve risâleti ispat etmek için delil olarak gelmiştir. [ ] Onlardan bazıları ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyordu. Daha önce geçen ilâhi beyanlarda risâleti ispat etmeye dair haberleri aktardı, bu beyanlarda da öldükten sonra dirilmenin ve tevhidin delillerini beyan etti. Şayet inkâr ederlerse, bizim bundan haberimiz yoktu dememeleri için bütün bunları, onlara delil olsun diye anlattı. [Dinin Hak Olduğunu Bilmeyen Fetret Ehlinin Durumu] Sonra bu âyet-i kerime, insanda peygamberlerin hak üzere oldukları bilgisi bulunmasa ve onların hakikat olduğunu bilmese dahi, ona Allah'ın azabının gerekli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak onların cehennemde nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz? diyeceklerini haber vermektedir. Mâlum olan bir husustur ki, eğer onlar Resülullah'ın (s.a.) ve ashabının hak üzere olduklarını gerçekten bilselerdi, Hz. Peygambere tâbi olmaktan kaçınmaz ve müslümanlarla alay etmezlerdi. Bedir savaşında Ebü Cehil'in şu sözlerle mübâhele etmesi (meydan okuması) da bu mânayı teyit etmektedir: Allahım! Hangimiz akrabalık hukukunu daha çok gözetiyor ve buna daha çok saygı gösteriyorsa, ona yardım eyle! Anlaşılır bir husustur ki şayet o, Resülullah'ın (s.a.) hak üzere olduğunu bilseydi, asla böyle bir mübâheleye cesaret edemezdi. Bu da göstermektedir ki o, Resûlullahın (s.a.) hak üzere olduğunu bilmiyordu. Onlar her ne kadar bunu bilmiyorlar idiyse de, eğer düşünseler ve akıllarını güzelce kullansalardı onu bilme ve tanıma gücü kendilerine verildiğinden, fakat bu gücü kullanmadıklarından dolayı cezalandırılmışlardı. En doğrusunu Allah bilir. Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz! Müfessirler şöyle dediler: Onlar cehennemde etrafa bakacaklar ve din konusunda kendilerine muhalif olan kişileri, yani dünyada kendileriyle alay ettikleri ve küçümsedikleri Resülullah'ın (s.a.) ashabını orada göremeyecekler, diyecekler ki: Bizim dünyada kendileriyle alay ettiğimiz insanlar nerede, neden onları göremiyoruz? Onları küçümseyip alaya almakla yanlış mı yapmışız, yoksa (buradalar da) gözden mi kaçırdık? Yani şaşırdık ve gözlerimiz karardı da mi onları göremiyoruz? Ancak bu beyanın müfessirlerin söylemiş olduğu bu mânaya gelme ihtimali yoktur. Onlar bu sözü ancak, dünyada onlara tâbi olmayıp kendileriyle alay ettikleri için duydukları pişmanlık ve nedametten dolayı söyleyecekler; çünkü onların, yani Resülullah'ın (s.a.) ve ashabının hak, kendilerinin ise bâtıl yolda oldukları kesin olarak ortaya çıkmıştır. Onların bu sözü pişmanlık ve nedametten başka bir anlamda söylemiş olmaları ihtimali yoktur. Orada onlar niçin cehenneme atıldıklarını ve neden azaba uğradıklarını kesin olarak anladılar. Ötekilerin, yani Resülullah'ın (s.a.) ashabının orada olmamalarının sebebinin, bu kâfirlerin yaptıkları gibi yapmadıkları olduğunu da anlamışlardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut kâfirler bu sözü, onlardan yardım dilemek amacıyla söylemişlerdi. Diyorlar ki: Dünyada iken kendilerini küçümsediğimiz adamlar nerede, belki bize şefaat eder ve yardımcı olurlar? Eğer şimdi onlara tâbi olurlarsa belki kurtulurlar ümidini taşıyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Zaman olacak, inkâr edenler, “Keşke müslüman olsaydık!” diye hayıflanacaklar”'”, Bu söylediklerimiz, müfessirlerin yaptıkları yorumdan daha doğru olsa gerektir. En doğrusunu Allah bilir. @y İNE U!

Sâd 38:64

Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk'ın “Sâd. Öğüt ve uyarı dolu Kur'âna andolsun!” meâlindeki âyette kullandığı yemin lafzı, söylediğimiz gibi burada gerçekleşmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Burada takdim-tehir vardır, Cenâb-ı şunu söylemektedir: Onların birbirlerine lânet okumaları ve beddua etmeleri, şu âyetlerde kendi sözleriyle açıklanmaktadır: “Hayır, asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz; bizi bu duruma siz sürüklediniz””, “Ey Rabbimiz! Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır” Araf süresinde de şöyle geçmektedir: “Hepsi orada toplanınca, sonrakiler öncekiler için şöyle..., öncekiler de sonrakilere şöyle... diyecekler”. İşte daha önceki ilâhi beyanlarda sözü edilen bu tartışma haktır, yani mutlaka bu tartışma aralarında vuku bulacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:65

De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Sizin yaptıklarınızın bana bir zararı yoktur, ancak size zararı vardır. Benim görevim sadece sizi uyarmaktır. Karşı konulmaz güç sahibi tek Allah'tan başka tanrı yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kulluk edilmeye lâyık O'ndan başka tanrı yoktur. Yegâne ilâh ancak, rablığında ve ulühiyetinde tek olan, kudretiyle bütün yaratıklara hükmeden, karşı konulamaz güç sahibi olan Allah'tır.

Sâd 38:66

Yüce Allah bu âyet-i kerîmede zenginliğinden ve hükümranlığından haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kesinlikle sizler de biliyorsunuz ki göklerin ve yerin Rabb'i, onları ve onların arasında var olan her şeyi yaratandır, size emrettiği ve yasakladığı fiilleri kendi ihtiyacı veya menfaati için emretmiş ve yasaklamış olma ihtimali yoktur, ancak sizin menfaatiniz ve ihtiyacınız için gerekli olan fiilleri emredip yasaklamıştır. Yahut Allah şunu söylemektedir: Siz de biliyorsunuz ki O sizin Rabb'inizdir, ilâhi beyanda sözü edilen göklerin, yerin ve arasındaki her şeyin de Rabb'idir, öyleyse Rab ve ilâh olmayana nasıl kulluk yaparsınız? Yegâne ilâh söz konusu varlıkların Rabb'i olan Allah olduğu halde O'na kulluk yapmayı ve itaat etmeyi nasıl terkedersiniz? O daima galiptir, çok bağışlayıcıdır. Yani dostlarının ve hizmetkârlarının zelil olmasından dolayı O zelil olmaz, çünkü O herhangi birinin desteğiyle değil zatıyla Azizdir ve güçlüdür. O, dostlarının ve tebaasının zillete düşmesiyle zelil olan yeryüzünün sultanları gibi değildir. Çünkü yeryüzü sultanlarının izzeti, dostlarına ve tebaasına bağlıdır, onlar zillete düştüklerinde, izzet halinde onlara bağlı olan da zillete düşer. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah ise, zatıyla Azizdir ve güçlüdür, dostlarının zillete düşmesi ve helâk olmasıyla kendisine zillet bulaşmaz.

Sâd 38:67

Bu âyetlerin iki yorumu vardır. Birincisi, sizin üzerinde düşünmekten ve aklınızı kullanmaktan kaçındığınız Resülullah'a (s.a.) gönderilen bu Kur'ân, çok önemli bir bilgi kaynağıdır. Çünkü onda, peygamberleri inkâr edenlerin ve inatla karşı koyanların başlarına gelen belâların, ayrıca kurtulanların da ne ile kurtulduklarının haberleri vardır. [ ]Onda, yapılması ve sakınılması gereken fiillere, ölümden sonra dirilmeye, cennete ve cehenneme, hak ve vazifelerine dair bilgiler vardır. Fakat onlar bu bilgiler üzerinde düşünmekten ve akıllarını kullanmaktan kaçıyorlar, eğer düşünseler ve akıllarını kullansalardı her şeyi anlayacaklar ve söylediğimiz her şeyin bilgisine ulaşacaklardı. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, De ki: Bu (vahiy ile gelen) çok önemli bir bilgidir. Siz ise ona sırt çeviriyorsunuz. Yani tekrar dirilmek ve mahşerde hesaba çekilmek büyük bir haberdir, siz ise bu hedef için çalışmaktan ve gayret göstermekten kaçıyor, yüz çeviriyorsunuz. Bu ilâhi beyanı tekrar dirilmek ve mahşerde hesaba çekilmek diye yorumlayanlar, yüz çevirmeye, o gün için çalışmaktan yüz çevirmek ve gayret göstermemek mânasını veriyorlar. Âyeti Kur'ân diye yorumlayanlar ise, onun üzerinde düşünmekten ve aklını kullanmaktan kaçınmak diye mâna veriyorlar. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:68

Bu âyetlerin iki yorumu vardır. Birincisi, sizin üzerinde düşünmekten ve aklınızı kullanmaktan kaçındığınız Resülullah'a (s.a.) gönderilen bu Kur'ân, çok önemli bir bilgi kaynağıdır. Çünkü onda, peygamberleri inkâr edenlerin ve inatla karşı koyanların başlarına gelen belâların, ayrıca kurtulanların da ne ile kurtulduklarının haberleri vardır. [ ]Onda, yapılması ve sakınılması gereken fiillere, ölümden sonra dirilmeye, cennete ve cehenneme, hak ve vazifelerine dair bilgiler vardır. Fakat onlar bu bilgiler üzerinde düşünmekten ve akıllarını kullanmaktan kaçıyorlar, eğer düşünseler ve akıllarını kullansalardı her şeyi anlayacaklar ve söylediğimiz her şeyin bilgisine ulaşacaklardı. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, De ki: Bu (vahiy ile gelen) çok önemli bir bilgidir. Siz ise ona sırt çeviriyorsunuz. Yani tekrar dirilmek ve mahşerde hesaba çekilmek büyük bir haberdir, siz ise bu hedef için çalışmaktan ve gayret göstermekten kaçıyor, yüz çeviriyorsunuz. Bu ilâhi beyanı tekrar dirilmek ve mahşerde hesaba çekilmek diye yorumlayanlar, yüz çevirmeye, o gün için çalışmaktan yüz çevirmek ve gayret göstermemek mânasını veriyorlar. Âyeti Kur'ân diye yorumlayanlar ise, onun üzerinde düşünmekten ve aklını kullanmaktan kaçınmak diye mâna veriyorlar. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:69

70. “Bana, yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevi yüklendiğim için vahiy gelmektedir.” Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bana yalnızca vahiy gelmektedir. Bu âyetteki yüce topluluk sözünün işaret ettiği anlama dair ihtilaf vardır. Müfessirlerin geneli şöyle der: Yüce topluluk, Hz. Âdem hakkında konuşan meleklerdir; Cenâb-ı Hak onlara “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurduğunda, onlar da, “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”! demişlerdi. Tartışırlarken sözü, gerçek bir tartışma anlamında değil, o konudaki konuşmaları anlamındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Orada karşılıklı kadeh alıp verirler, ama o içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye”. Burada “alıp verirler” diye tercüme ettiğimiz “tenâzu” kelimesi, tartışmak, birbirine düşmek anlamına gelir, fakat bu insanlar tarafından bilinen tartışma ve kavga anlamına gelmez, aksine elden ele dolaşmak mânasına gelir. İşte açıklamaya çalıştığımız tartışma kelimesi de bu anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin mânası şudur: O yüce topluluğun tartışması ve onların söyledikleri sözlerden benim hiç haberim yoktu, ancak bana vahiy gönderildi ve ben de o zaman öğrendim; dolayısıyla ben sadece açık bir uyarıcıyım. Bazıları şöyle dedi: Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Yani onlar kefâretler, üstün makamlar, felâketlerden kurtulmak ve helâke uğramak gibi konuları tartışıyorlardı, (Jbunu da bana Allah vahiy yoluyla öğretti ve bu konuda beni bilgilendirdi. Onlar kefâretlerin, zor zamanlarda çok abdest almak, darda ve sıkıntıda olana yardım etmek ve sayılması uzun sürecek buna benzer eylemleri yapmak olduğunu söylüyorlardı", En doğrusunu Allah bilir. Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bu ilâhi beyanın, en yüce toplantı, yani kıyâmet günü toplantısı mânasına gelmesi de mümkündür. Cenâb-ı Hak ona yüce toplantı adını vermiştir, çünkü önceki ve sonraki bütün grupların toplandığı gündür; buna göre, vahiy ile bana haber verilene kadar benim o toplantı hakkında hiç bilgim yoktu. Tartışırlarken, yani o günde aralarında tartışırlarken demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Sonra da kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız””. İşte bu, gerçek anlamda bir tartışmadır. Yüce topluluk sözü ile kâfirlerin ileri gelenleri ve önderleri de kastedilmiş olabilir; onlardan bir kısmı peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri yüzünden helâk edilmiş, bir kısmı da tasdik etmeleri sebebiyle kurtulmuşlardı. Buna göre yukarıdaki ilâhi beyanda Hz. Peygamber şuna dikkat çekmektedir: Bana vahiy gelinceye kadar o insanlar ve onların başlarına gelenler hakkında benim hiç bilgim yoktu, ancak vahiy gelince bilgi sahibi oldum. Sanki insanlar bunu kendisine sormuşlar ve o da, bu konuda bana vahiy gelinceye kadar ben de sizin gibi biriydim, vahiy gelince haberim oldu demiştir. Ben yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevini yüklendim. Yani sizi bunlarla uyarmamı bana Rabb'im emretti ve bunun için bana vahiy gönderdi. En doğrusunu Allah bilir. Ogh EZİNE A AD Aİ --- Dipnotlar: 134 “Hani Rabb'in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?' dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim' buyurdu”. 38 o Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XV, 226.

Sâd 38:70

70. “Bana, yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevi yüklendiğim için vahiy gelmektedir.” Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bana yalnızca vahiy gelmektedir. Bu âyetteki yüce topluluk sözünün işaret ettiği anlama dair ihtilaf vardır. Müfessirlerin geneli şöyle der: Yüce topluluk, Hz. Âdem hakkında konuşan meleklerdir; Cenâb-ı Hak onlara “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurduğunda, onlar da, “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”! demişlerdi. Tartışırlarken sözü, gerçek bir tartışma anlamında değil, o konudaki konuşmaları anlamındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Orada karşılıklı kadeh alıp verirler, ama o içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye”. Burada “alıp verirler” diye tercüme ettiğimiz “tenâzu” kelimesi, tartışmak, birbirine düşmek anlamına gelir, fakat bu insanlar tarafından bilinen tartışma ve kavga anlamına gelmez, aksine elden ele dolaşmak mânasına gelir. İşte açıklamaya çalıştığımız tartışma kelimesi de bu anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin mânası şudur: O yüce topluluğun tartışması ve onların söyledikleri sözlerden benim hiç haberim yoktu, ancak bana vahiy gönderildi ve ben de o zaman öğrendim; dolayısıyla ben sadece açık bir uyarıcıyım. Bazıları şöyle dedi: Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Yani onlar kefâretler, üstün makamlar, felâketlerden kurtulmak ve helâke uğramak gibi konuları tartışıyorlardı, (Jbunu da bana Allah vahiy yoluyla öğretti ve bu konuda beni bilgilendirdi. Onlar kefâretlerin, zor zamanlarda çok abdest almak, darda ve sıkıntıda olana yardım etmek ve sayılması uzun sürecek buna benzer eylemleri yapmak olduğunu söylüyorlardı", En doğrusunu Allah bilir. Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bu ilâhi beyanın, en yüce toplantı, yani kıyâmet günü toplantısı mânasına gelmesi de mümkündür. Cenâb-ı Hak ona yüce toplantı adını vermiştir, çünkü önceki ve sonraki bütün grupların toplandığı gündür; buna göre, vahiy ile bana haber verilene kadar benim o toplantı hakkında hiç bilgim yoktu. Tartışırlarken, yani o günde aralarında tartışırlarken demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Sonra da kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız””. İşte bu, gerçek anlamda bir tartışmadır. Yüce topluluk sözü ile kâfirlerin ileri gelenleri ve önderleri de kastedilmiş olabilir; onlardan bir kısmı peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri yüzünden helâk edilmiş, bir kısmı da tasdik etmeleri sebebiyle kurtulmuşlardı. Buna göre yukarıdaki ilâhi beyanda Hz. Peygamber şuna dikkat çekmektedir: Bana vahiy gelinceye kadar o insanlar ve onların başlarına gelenler hakkında benim hiç bilgim yoktu, ancak vahiy gelince bilgi sahibi oldum. Sanki insanlar bunu kendisine sormuşlar ve o da, bu konuda bana vahiy gelinceye kadar ben de sizin gibi biriydim, vahiy gelince haberim oldu demiştir. Ben yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevini yüklendim. Yani sizi bunlarla uyarmamı bana Rabb'im emretti ve bunun için bana vahiy gönderdi. En doğrusunu Allah bilir. Ogh EZİNE A AD Aİ --- Dipnotlar: 134 “Hani Rabb'in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?' dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim' buyurdu”. 38 o Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XV, 226.

Sâd 38:71

71. “Hani Rabbi in meleklere demişti ki: Ben çamurdan bir insan yaralacağım.” Bu ilâhi beyanın zâhiri, âyette geçen sözü Hz. Peygamber'in onlara söylemesi kendi bilgisine değil, daha önce belirtildiği gibi kendisine verilen bir habere dayandığını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-; Hak Hz. Âdem'i farklı niteliklerdeki topraktan yarattığını haber vermektedir; bir yerde onu çamurdan yarallığını"”, bir yerde topraktan yarattığını,'” bir yerde şekillenebilir özlü bir balçıktan yarattığını", (Jbir yerde kurutulmuş bir çamurdan yarattığını”, bir yerde de yapışkan bir çamurdan yarattığını” söylemiştir. İşte böylece farklı nitelikteki topraktan yarattığını haber vermektedir. Bunların hepsinin, bir durumu nitelemesi de mümkündür; önce topraktı, sonra çamur oldu, sonra âyetlerde belirtilen diğer hallere dönüştü. En doğrusunu Allah bilir. 72. “Ona tam şeklini verip ruhumdan da üflediğim vakit hemen onun için secdeye kapanın.” Ona ruhumdan 'üfledim. Yani onu ruhumdan yarattım. Burada ruhun Allaha nispetedilmesi, yarattığı varlıkların O'na nispet edilmesi gibidir; çünkü ruh da diğer yaratılanlar gibi Allahın yaratıklarındandır. Hemen onun için secdeye kapanın. Eğer müfessirler bunu, meleklerin Âdem secde etmelerini hakiki secde anlamında yorumlamasalardı, biz buradaki secde emrine, Hz. Âdemte öğretilen isimleri bilmeye meleklerin daha çok ihtiyacı olduğuna ve bu sayede onu öğrendikleri için ona boyun eğmek ve teslim olmak anlamını verirdik. Çünkü Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir, dedi. Âdem bunların isimlerini onlara bildirince..." Fakat müfessirler, meleklerin Âdeme secde etmelerine, hakiki secde anlamı verdiler. Bu mümkündür, çünkü onlar emir ve yasakla sınanmışlardır, bu hususu daha önce açıklamıştık". S3 SEA S IG KE KTI ALI

Sâd 38:72

71. “Hani Rabbi in meleklere demişti ki: Ben çamurdan bir insan yaralacağım.” Bu ilâhi beyanın zâhiri, âyette geçen sözü Hz. Peygamber'in onlara söylemesi kendi bilgisine değil, daha önce belirtildiği gibi kendisine verilen bir habere dayandığını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-; Hak Hz. Âdem'i farklı niteliklerdeki topraktan yarattığını haber vermektedir; bir yerde onu çamurdan yarallığını"”, bir yerde topraktan yarattığını,'” bir yerde şekillenebilir özlü bir balçıktan yarattığını", (Jbir yerde kurutulmuş bir çamurdan yarattığını”, bir yerde de yapışkan bir çamurdan yarattığını” söylemiştir. İşte böylece farklı nitelikteki topraktan yarattığını haber vermektedir. Bunların hepsinin, bir durumu nitelemesi de mümkündür; önce topraktı, sonra çamur oldu, sonra âyetlerde belirtilen diğer hallere dönüştü. En doğrusunu Allah bilir. 72. “Ona tam şeklini verip ruhumdan da üflediğim vakit hemen onun için secdeye kapanın.” Ona ruhumdan 'üfledim. Yani onu ruhumdan yarattım. Burada ruhun Allaha nispetedilmesi, yarattığı varlıkların O'na nispet edilmesi gibidir; çünkü ruh da diğer yaratılanlar gibi Allahın yaratıklarındandır. Hemen onun için secdeye kapanın. Eğer müfessirler bunu, meleklerin Âdem secde etmelerini hakiki secde anlamında yorumlamasalardı, biz buradaki secde emrine, Hz. Âdemte öğretilen isimleri bilmeye meleklerin daha çok ihtiyacı olduğuna ve bu sayede onu öğrendikleri için ona boyun eğmek ve teslim olmak anlamını verirdik. Çünkü Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdem! Bunların isimlerini onlara bildir, dedi. Âdem bunların isimlerini onlara bildirince..." Fakat müfessirler, meleklerin Âdeme secde etmelerine, hakiki secde anlamı verdiler. Bu mümkündür, çünkü onlar emir ve yasakla sınanmışlardır, bu hususu daha önce açıklamıştık". S3 SEA S IG KE KTI ALI

Sâd 38:73

73. “Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. i 74. “Yalnız İblis hariç; o; kibir duygusuna kapılıp káfirlerden oldu?” [İblis Melek Midir2] Sonra Cenâb-ı Hak, meleklerden İblis'i istisna etmekte; onun kibirlendiğini ve secde etmekten kaçındığını haber'vermektedir. Allah: şöyle buyurmaktadır: Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. Yalnız İblis.hariç;.o, kibir duygusuna kapılıp kâfirlerden oldu. Bu.beyandan hareketle şöyle diyenler vardır: [§]İblis de meleklerden biriydi, ancak secde etmekten: yüz çevirince Allah onu kovdu, kendi nefsiyle başbaşa bıraktı ve o da kâfir oldu; bu durum şunun bilinmesi içindir: Değeri büyük ve makamı üstün olsa dahi herkes bulunduğu konumun gereğine aykırı ve'zıt bir davranışta bulunabilir; Allah onu bir emirle imtihan ettiğinde o emri terkederse büyüklenmiş, verilen emri küçümsemiş olur, Allah da onu huzurundan kovar, kendi işiyle ve nefsiyle onu başbaşa bırakır ve o da kovulmuş ve horlanmış bir kâfir haline gelir. Bu da insanların daima dikkatli olmalarını ve hep Allah'ın yardımına: sığınmalarını sağlamak içindir. Nitekim haber verildiği üzere meleklerin Allah katındaki değerlerinin büyüklüğüne ve makamlarının yüceliğine rağmen, Cenâb-ı Hak onlara yardımını lütfetmeyi kendi nefisleriyle başbaşa bırakırsa İblis kâfir olduğu gibi onlar da kâfir olurlar. En doğrusunu Allah bilir. O, kâfirlerden oldu, yani o Allah'ın ezeli ilminde kâfir idi. Yahut gurura kapılıp secde etmediğinde kâfirleşti; tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Aksi halde ikiniz (Adem ve Havva) zâlimlerden olursunuz”, yani aksi halde siz zâlim haline gelirsiniz. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:74

73. “Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. i 74. “Yalnız İblis hariç; o; kibir duygusuna kapılıp káfirlerden oldu?” [İblis Melek Midir2] Sonra Cenâb-ı Hak, meleklerden İblis'i istisna etmekte; onun kibirlendiğini ve secde etmekten kaçındığını haber'vermektedir. Allah: şöyle buyurmaktadır: Bunun üzerine meleklerin hepsi secde ettiler. Yalnız İblis.hariç;.o, kibir duygusuna kapılıp kâfirlerden oldu. Bu.beyandan hareketle şöyle diyenler vardır: [§]İblis de meleklerden biriydi, ancak secde etmekten: yüz çevirince Allah onu kovdu, kendi nefsiyle başbaşa bıraktı ve o da kâfir oldu; bu durum şunun bilinmesi içindir: Değeri büyük ve makamı üstün olsa dahi herkes bulunduğu konumun gereğine aykırı ve'zıt bir davranışta bulunabilir; Allah onu bir emirle imtihan ettiğinde o emri terkederse büyüklenmiş, verilen emri küçümsemiş olur, Allah da onu huzurundan kovar, kendi işiyle ve nefsiyle onu başbaşa bırakır ve o da kovulmuş ve horlanmış bir kâfir haline gelir. Bu da insanların daima dikkatli olmalarını ve hep Allah'ın yardımına: sığınmalarını sağlamak içindir. Nitekim haber verildiği üzere meleklerin Allah katındaki değerlerinin büyüklüğüne ve makamlarının yüceliğine rağmen, Cenâb-ı Hak onlara yardımını lütfetmeyi kendi nefisleriyle başbaşa bırakırsa İblis kâfir olduğu gibi onlar da kâfir olurlar. En doğrusunu Allah bilir. O, kâfirlerden oldu, yani o Allah'ın ezeli ilminde kâfir idi. Yahut gurura kapılıp secde etmediğinde kâfirleşti; tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Aksi halde ikiniz (Adem ve Havva) zâlimlerden olursunuz”, yani aksi halde siz zâlim haline gelirsiniz. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:75

Allah, ey İblis, dedi, kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir? Daha önce' muhtelif yerlerde, bir şeyi özellikle Allaha nispet etmenin, o şeyi yüceltme mânasına geldiğini söylemiştik. Beytullah, Mesâcidullah, “Mescidler yalnız Allah'ındır”'”, Resülullah, Veliyyullah ve benzeri örneklerde olduğu gibi. Her ne kadar bütün mekânlar Allaha ait ve her şeyi Allah yaratmış olsa da, bunların özellikle Allaha nispet edilmesinde o mekânların ve o yaratılanın yüceliğini bildirme anlamı vardır. Buna göre Hz. Âdem'in yaratılmasını Allah'a nispet etmekte de Âdem'i yüceltme anlamı vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, bütün yaratılanları kendisi yaratmış olsa da Hz. Âdem için onu kendi ellerimle yarattım buyurmaktadır. Nesnelerin ve yaratılanların hepsini Allaha nispet etmekte, Cenâb-ı Hakk'a yüceltme ve övgü mânası da vardır. Meselâ, “O her şeyin yaratıcısıdır”, O herkesin rızkını verendir, O her şeyi yaratan ve yoktan varedendir, “O her şeye kâdirdir”!, “O, mülkün gerçek sahibidir”, Bunlara benzer başka örnekleri daha önce belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir. 281 [ ]Kendi ellerimle. Kelâmcılar ve müfessirler Allah'a “el” nispet etmeyi yorumlarken zorlama teviller yapmışlardır. Bazıları ondan maksat kuvvettir dedi, bazıları şudur, bazıları budur dedi. Ancak bu zorlama gereksizdir. Bazan eli olmayana el, bir uzvu ve organı olmayana da o organ nispet edilmektedir, meselâ Allah Kur'ân-ı Kerim için, “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”! buyurmaktadır. Burada ön ve arka kelimelerinin belirtilmesiyle hiç kimse yaratılanlardaki organ mânasını çıkarmaz. Delilin gelmesi, hakkın gelmesi, bâtılın gitmesi sözlerinden de yaratılanların gelmesi ve gitmesi gibi bir mâna anlaşılmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Rabb'inizden size bir öğüt gelmiştir”, “Şüphesiz size Rabb'inizden kesin bir delil geldi”'5. Buna benzer âyetler hayli fazladır, sayılması uzun sürer, Sözünü ettiğimiz kavramlarla ifade edilen gelmeden hiç kimse, yaratılanların gelmesi gibi bir mâna çıkarmaz, onlar için el kelimesi kullanılınca da, bundan mâlum organı anlamaz. Bu durumda Allah için el kelimesi kullanıldığında, bundan, yaratılanlara ait organ mânası nasıl anlaşılır? Eğer insan Rabb'ine karşı itikadı bozuk ve Allah'ın yaratıklara ait mânalardan çok yüce olduğundan cahil olmasaydı, böyle bir şey aklına bile gelmez, o organın Allaha nispet edilmesinden, yaratılanlara nispet edildiğinde anladığı mânayı anlamazdı. Yahut Cenâb-ı Hakk'ın el kelimesini kendi zatı için belirtip, eli ve sözü edilen diğer organları kendine izafe etmesi, yaratılanlar söz konusu olsaydı dünyada her şeyin elle yapılmakta olduğundan dolayıdır. Meselâ yaratılanlar için şöyle buyurmaktadır: “İşte bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir”, (S1“Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”, Bu maz, çünkü küfür ve benzeri diğer fiiller gerçek anlamda elin yapıp ettikleri değildir. Fakat Cenâb-ı Hak burada el kelimesini kullanmıştır, çünkü dünyada el ile kazanılır, işlerin büyük çoğunluğu hep el ile yapılır. İşte her ne kadar onları hakikaten el yapmadı ise de söylediğimiz sebepten dolayı Allah onları ele nispet etmektedir. Buna göre elin Allaha nispeti de, eğer bu iş yaratılanlar tarafından yapılmış olsaydı ancak elle yapılırdı mânasına gelir. Cenâb-ı Hakk'a lâyık olan şeyleri belirtip lâyık olmayanları reddettikten sonra, Allah'ın arşa istivâ etmesi ile ilgili âyet de bu mânadadır. Bunun aslı şudur: Biz Cenâb-ı Hakk'ın başkalarına ait her türlü nitelikten yüce olduğunu, başkalarına ait bütün sıfatlardan uzak olduğunu biliriz, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O'na benzer hiçbir şey yoktur”. Durum böyle olunca, el ve sözünü ettiği diğer organlardan neyi kastettiğini yorumlamaya ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Büyüklük mü taslıyorsun yoksa ululardan mısın? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Büyüklük tasladığından dolayı mı ona secde etmedin, yoksa itikadına göre ululardan mısın? Yani büyüklenenlerden misin? Yoksa ululardan mısın sözü, daha önce geçen bir âyetin yorumunda söylediğimiz gibi sen büyüklenip ululardan mı oldun, mânasına da gelebilir: “Kafirlerden oldu”7, yani öyle değil iken kâfir oldu. Sonra âyette geçen şüphe ve soru edatı Allah için kullanıldığında, daha önce de söylediğimiz gibi kesinlik ifade eder ve olumlu bir anlam içerir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Evet, Allah'ın ilminde sen kâfir idin! Yahut şunu söylemiştir: Allah'ın ilminde sen ululardan idin, yani ululuk peşinde koşanlardandın. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurduğu gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”"”. Bry yedir yedi --- Dipnotlar: 15 “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar”.

Sâd 38:76

Allahın lâneti üzerine olsun İblis, ateşin tabiatının yükselmek ve kabarmak, toprağın tabiatının ise alçalmak ve çiğnenmek olduğunu düşünerek, tabiatı yükselmek ve kabarmak olanın, alçalmak ve çiğnenmek tabiatında olandan daha hayırlı olduğunu zannetti. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın demişti. Yahut her şeyi temizleyip ıslah etmenin ve pişirmenin ateşle mümkün olduğu için böyle demişti. Fakat lânetli eğer düşünse ve tahkik etseydi, çamurun ateşten daha üstün olduğunu bilirdi. Çünkü toprak, temizlenip ıslah edilmesi ve pişirilmesi ateşle mümkün olan nesnelerin aslı ve anası gibidir; o nesnelerin ilk maddesi topraktır, dolayısıyla diğer nesnelerle toprağın ilişkisi, ana ile ondan doğan çocuk gibidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra İblis, Cenâb-ı Hakk'ın, hayırlı ve üstün olanın alt seviyede olana secde etmesi emrinde bir hikmet ve hakikat görmediğinden dolayı, onun için secde etmeyi reddelmekle küfre girmişti. Allah'ın emrini konulması gereken yerden başka yere koyduğu, yani ona itaat etmediği için küfre girmişti. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:77

Çık oradan! Bazıları şöyle dedi: Yani çık cennetten! Bazıları da ona gökten yeryüzüne in, anlamını verdi. Bazıları ise yeryüzünden denizdeki adalara in, dedi. Bunun en doğru mânasını Allah bilir. Cenâb-ı Hak bu sözüyle ona, şuradan şuraya in demek istedi diye kesin bir şey söylemek için kendimizi zorlamamıza gerek yoktur. Bilinen şey, Cenâb-ı Hakk'ın lânetine uğrayan İblise oradan çıkmasını emrettiğidir. Sonra Allah burada ona çık oradan buyurmuş, başka bir yerde de “İn oradan”! diye emretmiş, böyle farklı lafızlar kullanmıştı. Aynı şekilde bir ilâhi beyanda, “Allah, ey İblis dedi, kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir?” buyurmakta, başka bir beyanda da [ ]“Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” demekte, Ë bir başkasında ise “Secde edenlerle birlikte hareket etmeyisinin sebebi nedir?”® diye sormaktadır. Âyetlerde aynı konu hakkında böyle farklı lafızlar kullanmaktadır. Bütün bunlar, insanların lafızları ve harfleri aynen kullanmanın şart olmadığına işaret etmektedir. Kıssalar hakkında da aynı şey söz konusudur; Kur'ân-ı Kerim'de aynı kıssanın farklı lafızlarla tekrar edildiği görülmektedir. Artık kovuldun! Yani lânetlendin! Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Sen, insanların dilinde lânetlendin, artık düşmanlarından, tâbilerinden ve dostlarından hiçbiri seni rahmetle değil ancak lânetle anacaktır. Tİ len, Ji, çil raS)

Sâd 38:78

Allah'ın lânetinin din gününe kadar onun üzerinde olması, Cenâb-ı Hakk'ın yardımından mahrum olması, O'nun rahmetinden ve dininden uzaklaştırılması anlamına gelir. Çünkü Allah, onun kendi iradesiyle tevhide ve Allah'a itaate ebediyen dönmeyeceğini ezeli ilmiyle biliyordu. Bundan dolayı dünyada da âhirette de Allah'ın lâneti onun üzerindedir'®. Maksat dünyada Allah'ın yardımından mahrum edilmesi ve sapıklık gayyasında terkedilmesi, âhirette ise cennetinden kovulmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:79

Sonra İblis, Rabb'inden insanların tekrar diriltileceği güne kadar kendisine mühlet vermesini ister. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurur: Sen mühlet verilmiş olanlar arasındasın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak ancak, onun ebediyen küfrü ve kendisine muhalefeti tercih edeceğini bildiği için ona mühlet vermişti. Sonra Cenâb-ı Hak mâlum vakte kadar buyurdu. Bu cümlenin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Mâlum vakit, insanların tekrar diriltilecekleri gündür, Çünkü İblis'in, kendisine insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet vermesini istemesi üzerine Allah ona bu mühleti vermişti. [§] Cenâb-ı Hak onun şöyle dediğini haber vermektedir: Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver! Bazıları mâlum vakitten maksat ilk nefhadır, dedi. Bazıları da şöyle dedi: Bu vakit ona açıklanmamıştır, bundan dolayı onun korku halinde olduğu belirtilmiştir. Cenâb-ı Hak bu hususu şu ilâhi beyanda belirtmiştir: “Ardından hemen dönüş yaptı ve Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah'tan korkuyorum dedi”, Eğer Cenâb-ı Hak ona o mâlum vakti açıklasaydı, o vakit henüz gelmeden hiç korku duymaz, kendini güvende görürdü. Onun korkması, o vaktin kendisine açıklanmadığına işaret eder, dolayısıyla o Allah katında mâlum olan bir vakittir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:80

Sonra İblis, Rabb'inden insanların tekrar diriltileceği güne kadar kendisine mühlet vermesini ister. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurur: Sen mühlet verilmiş olanlar arasındasın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak ancak, onun ebediyen küfrü ve kendisine muhalefeti tercih edeceğini bildiği için ona mühlet vermişti. Sonra Cenâb-ı Hak mâlum vakte kadar buyurdu. Bu cümlenin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Mâlum vakit, insanların tekrar diriltilecekleri gündür, Çünkü İblis'in, kendisine insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet vermesini istemesi üzerine Allah ona bu mühleti vermişti. [§] Cenâb-ı Hak onun şöyle dediğini haber vermektedir: Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver! Bazıları mâlum vakitten maksat ilk nefhadır, dedi. Bazıları da şöyle dedi: Bu vakit ona açıklanmamıştır, bundan dolayı onun korku halinde olduğu belirtilmiştir. Cenâb-ı Hak bu hususu şu ilâhi beyanda belirtmiştir: “Ardından hemen dönüş yaptı ve Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah'tan korkuyorum dedi”, Eğer Cenâb-ı Hak ona o mâlum vakti açıklasaydı, o vakit henüz gelmeden hiç korku duymaz, kendini güvende görürdü. Onun korkması, o vaktin kendisine açıklanmadığına işaret eder, dolayısıyla o Allah katında mâlum olan bir vakittir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:81

Sonra İblis, Rabb'inden insanların tekrar diriltileceği güne kadar kendisine mühlet vermesini ister. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurur: Sen mühlet verilmiş olanlar arasındasın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak ancak, onun ebediyen küfrü ve kendisine muhalefeti tercih edeceğini bildiği için ona mühlet vermişti. Sonra Cenâb-ı Hak mâlum vakte kadar buyurdu. Bu cümlenin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Mâlum vakit, insanların tekrar diriltilecekleri gündür, Çünkü İblis'in, kendisine insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet vermesini istemesi üzerine Allah ona bu mühleti vermişti. [§] Cenâb-ı Hak onun şöyle dediğini haber vermektedir: Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver! Bazıları mâlum vakitten maksat ilk nefhadır, dedi. Bazıları da şöyle dedi: Bu vakit ona açıklanmamıştır, bundan dolayı onun korku halinde olduğu belirtilmiştir. Cenâb-ı Hak bu hususu şu ilâhi beyanda belirtmiştir: “Ardından hemen dönüş yaptı ve Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah'tan korkuyorum dedi”, Eğer Cenâb-ı Hak ona o mâlum vakti açıklasaydı, o vakit henüz gelmeden hiç korku duymaz, kendini güvende görürdü. Onun korkması, o vaktin kendisine açıklanmadığına işaret eder, dolayısıyla o Allah katında mâlum olan bir vakittir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:82

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: “Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hàkimiyetin olmayacaktır”. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Benim ilmime göre azgınlığı ve sana tâbi olmayı tercih edecek olanların dışında kullarımı yoldan çıkarmaya senin gücün yetmeyecektir, sen ancak onları yoldan çıkarabileceksin. Allah'ın ilmine göre imanı ve tevhidi tercih edecek olanlara gelince sen, onlara ulaşmaya asla yol bulamayacaksın. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Samimi kullar sözü, tevhid inancında samimi olanlar demektir. Eğer böyle ise, o zaman kesinlikle yoldan çıkaracağım meâlindeki beyan, kesinlikle onları küfre düşüreceğim anlamına gelir. Bazıları da, samimi kullar sözü, helâk olmaktan kurtulan kullar mânasına gelir dedi. Bu anlama göre de kesinlikle yoldan çıkaracağım cümlesi, kesinlikle onları helâke düşüreceğim demek olur. Bazıları ise şöyle söyledi: Samimi kullar sözü, yani her türlü günahtan ve isyandan uzak duran kullar demektir. Ancak ilk iki yorum daha doğru ve daha isabetli gibi görünmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:83

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştu: “Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hàkimiyetin olmayacaktır”. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Benim ilmime göre azgınlığı ve sana tâbi olmayı tercih edecek olanların dışında kullarımı yoldan çıkarmaya senin gücün yetmeyecektir, sen ancak onları yoldan çıkarabileceksin. Allah'ın ilmine göre imanı ve tevhidi tercih edecek olanlara gelince sen, onlara ulaşmaya asla yol bulamayacaksın. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Samimi kullar sözü, tevhid inancında samimi olanlar demektir. Eğer böyle ise, o zaman kesinlikle yoldan çıkaracağım meâlindeki beyan, kesinlikle onları küfre düşüreceğim anlamına gelir. Bazıları da, samimi kullar sözü, helâk olmaktan kurtulan kullar mânasına gelir dedi. Bu anlama göre de kesinlikle yoldan çıkaracağım cümlesi, kesinlikle onları helâke düşüreceğim demek olur. Bazıları ise şöyle söyledi: Samimi kullar sözü, yani her türlü günahtan ve isyandan uzak duran kullar demektir. Ancak ilk iki yorum daha doğru ve daha isabetli gibi görünmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:84

85. “Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduraca308 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Allah buyurdu: O zaman gerçek -ki ben hep gerçeği söylerim- şudur: Bu. beyanda iki defa geçen “hak” kelimesinin ikisi de üstünlü de okunmuştur, yani ben sadece hakkı söylerim demektir. İlki ötreli, ikincisi üstünlü olarak da okunmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ikinci okuyuşa göre an lamı şöyle olur: Ben hakkım ve hakkı söylerim! Yahut hak benden sâdır olur ve ben hakkı söylerim. Her ikisi de üstünlü okunduğunda ise tekit anlamına gelir. Buna göre sanki şöyle buyurmaktadır: Ben hakkı, evet sadece hakkı söylerim. Bu hak sözden maksat da şudur: Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduracağım! Cenâb-ı Hak cehennemi dolduracağını söylemekte, fakat cenneti dolduracağını söylememektedir. Bu doldurmanın sıkıştırmak anlamına gelmesi mümkündür, çünkü sıkıştırmakta acı ve elemde fazlalık mânası vardır. Yahut cennetin geniş olmasında, cehennemde bulunmayan bir hikmet vardır. Çünkü genişlik, bostanlarda gezinti, yayılma ve benzeri eylemler için istenir. Cehennemde ise böyle bir şey yoktur. Şanı yüce olan Allah, hiç şüphesiz en doğrusunu bilir. [Mütezile ve Şer Problemi] Sonra bu âyeti Mütezile'ye karşı delil göstermek de mümkündür. Onlar, Allah şerri murat etmediğini haber vermektedir, diyorlar. Kendilerine denilir ki: Cenâb-ı Hak vâdini yerine getirmeyi ve olacağını haber verdiği şeyin doğru çıkmasını murat etmiş midir, yoksa vâdini yerine getirmeyi ve verdiği haberin doğru çıkmasını murat etmemiş midir. Eğer murat etmemiştir derlerse, çok büyük bir laf etmiş olurlar; çünkü böylelikle onlar Cenâb-ı Hakk'ın vâdinden döndüğünü ve verdiği haberlerde yalan söylediğini iddia etmiş olurlar. Bu çok büyük bir vebaldir, çünkü Rab'lerini beyinsizlikle itham etmektedirler; bu iddiayı ileri süren birinin akıldan zoru var demektir. Onlar şayet, Allah vâdini yerine getirmeyi ve verdiği haberin doğru olmasını murat etmiştir derlerse, kendilerine şöyle denilir: Allah insanların İblise tâbi olmalarını mı istemiş, yoksa kendisine iman edip ona uymamalarını mı istemiştir? Eğer kendisine iman edip İblise uymamalarını murat etmiştir derlerse, kendilerine şöyle denilir: O zaman sizin iddianıza göre Allah haksızlık yapmış ve zulmetmiş demektir, çünkü hak etmedikleri halde onları cehenneme doldurmayı kastetmiş olmaktadır. İşte bu hal göstermektedir ki Allah, onların yapacaklarını bildiği filleri murat etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:85

85. “Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduraca308 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Allah buyurdu: O zaman gerçek -ki ben hep gerçeği söylerim- şudur: Bu. beyanda iki defa geçen “hak” kelimesinin ikisi de üstünlü de okunmuştur, yani ben sadece hakkı söylerim demektir. İlki ötreli, ikincisi üstünlü olarak da okunmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ikinci okuyuşa göre an lamı şöyle olur: Ben hakkım ve hakkı söylerim! Yahut hak benden sâdır olur ve ben hakkı söylerim. Her ikisi de üstünlü okunduğunda ise tekit anlamına gelir. Buna göre sanki şöyle buyurmaktadır: Ben hakkı, evet sadece hakkı söylerim. Bu hak sözden maksat da şudur: Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduracağım! Cenâb-ı Hak cehennemi dolduracağını söylemekte, fakat cenneti dolduracağını söylememektedir. Bu doldurmanın sıkıştırmak anlamına gelmesi mümkündür, çünkü sıkıştırmakta acı ve elemde fazlalık mânası vardır. Yahut cennetin geniş olmasında, cehennemde bulunmayan bir hikmet vardır. Çünkü genişlik, bostanlarda gezinti, yayılma ve benzeri eylemler için istenir. Cehennemde ise böyle bir şey yoktur. Şanı yüce olan Allah, hiç şüphesiz en doğrusunu bilir. [Mütezile ve Şer Problemi] Sonra bu âyeti Mütezile'ye karşı delil göstermek de mümkündür. Onlar, Allah şerri murat etmediğini haber vermektedir, diyorlar. Kendilerine denilir ki: Cenâb-ı Hak vâdini yerine getirmeyi ve olacağını haber verdiği şeyin doğru çıkmasını murat etmiş midir, yoksa vâdini yerine getirmeyi ve verdiği haberin doğru çıkmasını murat etmemiş midir. Eğer murat etmemiştir derlerse, çok büyük bir laf etmiş olurlar; çünkü böylelikle onlar Cenâb-ı Hakk'ın vâdinden döndüğünü ve verdiği haberlerde yalan söylediğini iddia etmiş olurlar. Bu çok büyük bir vebaldir, çünkü Rab'lerini beyinsizlikle itham etmektedirler; bu iddiayı ileri süren birinin akıldan zoru var demektir. Onlar şayet, Allah vâdini yerine getirmeyi ve verdiği haberin doğru olmasını murat etmiştir derlerse, kendilerine şöyle denilir: Allah insanların İblise tâbi olmalarını mı istemiş, yoksa kendisine iman edip ona uymamalarını mı istemiştir? Eğer kendisine iman edip İblise uymamalarını murat etmiştir derlerse, kendilerine şöyle denilir: O zaman sizin iddianıza göre Allah haksızlık yapmış ve zulmetmiş demektir, çünkü hak etmedikleri halde onları cehenneme doldurmayı kastetmiş olmaktadır. İşte bu hal göstermektedir ki Allah, onların yapacaklarını bildiği filleri murat etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâd 38:86

De ki: Sizden görevimle ilgili bir karşılık istemiyorum. Bu âyet-i kerime farklı şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sizi dünya ve âhiretteki şerefe ve şöhrete davet etmeme karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Dünyada başka birini şerefe ve şöhrete ulaştırmak için çırpınması karşılığında ücret istemeyen hiç kimse yoktur. Böyleyken bana tâbi olmaktan nasıl yüz çevirir ve davetimi nasıl kabul etmezsiniz? Yahut şunu söylemektedir: Ben davet ettiğim şeye karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum ki, bu ücret size ağır geldiği ve sizi borca soktuğu için bana uymaktan alıkoysun! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “(Resülüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?”, yani sen onlardan ücret istemiyorsun ki, onun ağırlığı yüzünden sana uymaktan kaçınsınlar! Ben, olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim. Müfessirlerin geneli şöyle demiştir: Ben kendi kafamdan zora koşanlardan değilim ve bana vahyedilenden başka bir şeyi de emretmiyorum. Mütekellif, zâhirde insanlar nazarında başkası adına izinsiz bir şey yapan ve söyleyen adamdır. Ebü Avsece şöyle dedi: Mütekellif, kendisini ilgilendirmeyen işlere karışan ve emredilmediği filleri yapan demektir. “Ve mâ ene mine-mütekellifin” Gu lu) cümlesinin, bana karşı çıkarsanız ben size yüklenen sorumluluğu yüklenenlerden değilim mànasina gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. GİYEN YI aöl

Sâd 38:87

Yani bu Kurân ve bu haberler, ancak ondan yararlanacak olan kimseler için bir öğüttür ve uyarıdır.

Sâd 38:88

88. “Ve onun ibildirdiklerinin gerçekliğini bir zaman sonra öğreneceksiniz. Burada kastedilenin, Kur'ân'ın verdiği haberler olabileceği gibi tekrar dirilmek ve hesaba:çekilmekle ilgili haberler olması da muhtemeldir. Yani siz bütün bunları kısa bir zaman sonra öğreneceksiniz.

Zümer 39:1

[Esmâ-i Hüsnâ'dan Aziz ve Hakim İsimleri] En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Resülümüz Muhammed aleyhisselâmın okuduğu ve sizi davet ettiği bu kitap, Allah katından indirilmiştir. Nitekim başka bir âyette de şunu söylemektedir: “Şüphesiz bu Kur'ân, âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir”. En doğrusunu Allah bilir ya, Kurânın indirilişi ifadesinin hemen arkasından Aziz ve Hakim olan Allah katından ibaresinin gelmesinin anlamı şudur: Muhammed aleyhisselâm sizi kitaba uymaya ve itaate davet etmektedir; maksadı Allah'a itaat etmekle sizi zillete düşürmek değil, sizin izzete ve şerefe ermenizdir yahut hayat düzenindeki zayıflığınızdan dolayı size yardım etmeyi istemektedir. Çünkü o bizâtihi Azizdir ve hikmet sahibidir, onda hata ve yönetiminde zâfiyet asla söz konusu değildir. Onun size verdiği emir ve yasakları, ancak sizin kazanmanız ve yararlanmanız için vermektedir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah bizâtihi Azizdir, her şeyden müstağnidir ve zatıyla hikmet sahibidir. Bazıları şöyle dedi: Aziz, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı kimse demektir; Hakim ise, düzenleme ve idaresinde asla hata ve kusur bulunmayan kimse demektir. Bazıları ise şöyle demiştir: Allah Aziz'dir, çünkü O'nun dışında aziz olan herkes, O'nun izzeti yanında zelil haline gelir. )O'ndan başka her azizin izzeti, O'nun izzeti yanında zelil sayılır. Hakim işinde, yönetim ve idaresinde isabet eden demektir. Hakimle ilgili olarak şöyle de söylendi: Her şeyi ait olduğu yere koyandır. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Aziz engelleyen, mani olan 1 — Zümer süresi Mekkede nâzil olmuştur, 75 âyettir. demektir; engel olan da yaratılanların bütün tuzaklarına mani olan ve onların zarar verici hilelerini engelleyen anlamına gelir. Biz bu hususu, çeşitli yerlerde belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir) @ ŞİLİ EĞİL ASİL UI IÉ

Zümer 39:2

Biz bu kitabı sana gerçeğin bilgisi olarak indirdik ilâhî beyanındaki hak kelimesi, Allah'ın sizin üzerinizdeki ve sizin de birbiriniz üzerindeki hakkı mânasına gelebilir. Yahut müfessirlerin söylediği gibi, onu anlamsız ve bâtıl olarak değil, hak olarak indirdik, onu başka bir amaçla değil haklar, hükümler, sınamalar ve diğer işler için hak olarak indirdik anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Öyleyse içten bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah'a ibadet et. Cenâb-ı Hakk'ın kitabı hak ile indirdiğini belirtmesinde, öyleyse içten bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah'a ibadet et buyruğunda olduğu gibi, yapılmasını emrettiği ibadeti ve Allah için bu hakka vefa göstermek emrini kastetmesi mümkündür. Sonra öyleyse içten bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah'a ibadet et meâlindeki âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, itikadın temeli anlamına gelir, yani her nevi ibadetin ve itaatin, başka hiç kimseyi katmaksızın içten bir bağlılık ve samimiyetle sadece Allah için yapılması gerektiğine inan! İkincisi muamelatla ilgili olabilir, yani yaptığın her türlü ibadet ve itaati sadece Allah için yap, başka kimseyi ortak etme! En doğrusunu Allah bilir. Ancak müfessirler şöyle dediler: Allah'a ibadet et, yani Allah'ın birliğini tasdik et ve dini sadece O'na has kıl! Bunun yorumu şudur: Her şeyde vahdâniyet ve ulühiyeti Allah'a tahsis et!

Zümer 39:3

Bilinmeli ki halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır. Yani vahdâniyetin ve ulühiyetin her konuda Allaha ait olduğunu kabul etmektir. Halis dindarlık yalnız Allah için olanıdır cümlesi, Allah'ın dini halis dindarlıktır mânasına da gelebilir; çünkü o, delillere ve kanıtlara dayanan bir dindir, diğer dinler ise delillere ve mücizelere değil nefsin arzularına ve temennilere dayanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. [Müşriklerin Putlara Tapmalarının Sebebi] Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz, diyorlar. Burada gizli bir kelime var gibidir, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler ve onlara kulluk yapanlar diyorlar ki: Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”. Bu durumda onlar, taptıkları putların ve diğer varlıkların hakikatte tanrı olmadığını, onlarda gerçek ulühiyet özelliğinin bulunmadığını, ulühiyet niteliğinin hakiki mânada sadece Allah'ta var olduğunu biliyorlardı. Fakat buna rağmen putlara taptıkları için onlara ilâh diyorlardı. Araplar'a göre tapılan her şey ilâhtır, çünkü ilâh kendisine ibadet edilendir. Onlar her mâbuda ilâh adını vermişlerdi, bu nesnelerde gerçekte ulühiyet niteliği bulunmadığını, bunun yalnızca Aziz ve Celil olan Allahia ait olduğunu bilmelerine rağmen bundan dolayı yine de onlara ilâh diyorlardı. Sonra onları, Allah'ı bırakıp putlara tapmaya sevkeden iki ana sebep vardır: Birincisi, onlar kendilerini yüce tanrıya ibadete lâyık görmüyorlar veya O'na hizmeti yerine getirmeye güçlerinin yetmeyeceğini düşünüyorlardı, bu yüzden putlara tapmanın kendilerini Allaha yaklaştıracağı ümidiyle onlara tapıyorlar ve onların Allah katında kendilerine şefaatçi olacaklarını umuyorlardı. Bu, dünyadaki sultanlar için de mâkul bir durumdur; herkesin sultana hizmetin yolunu bulması veya onların huzurunda gerekli hizmeti yapabilmesi mümkün olmaz, 9(İbu yüzden sultanla ilişkisi olana ve onun nezdinde de geri ve saygınlığı olana hizmet elmeye çalışır; bununla da bir ihtiyacı olduğu zaman, hizmet edilen kişinin kendisini sultana yaklaşlıracağını veya şefaalçi olacağın düşünür, Firavun'un herkesi hizmete uygun görmediğinden dolayı kavminin lapması için bir pul yapmış olduğu rivayeti de bu anlama gelmektedir. Kavmi de onu “Seni ve tanrıların birakip yeryüzünde bozgunculuk çikar sinlar diye mi Müsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” diyerek Hz, Müsâ'ya karşı tahrik ediyordu. Bu, bir yorumdur. İkincisi, onlar, babalarının da putlara taptıklarını gördükleri için onlara tapıyorlardız ölünceye kadar babalarını hep bu halde gördüklerinden onlar da putlara tapmaktan Allah'ın razı olduğunu ve bunu Allah'ın emrettiğini düşünüyorlardı, Nitekim şöyle diyorlardı: “Onlar bir kölülük yaptıkları zaman "Babalarımız bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler™. Şöyle de söylüyorlardı: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız”, “Allah isteseydi ne biz ne de alalarımız O'ndan başkasına tapardık”. Onlar babaların) sürekli puta tapar halde gördükleri ve bundan dolayı da dünyada herhangi bir cezaya uğramadıklarını gördükleri için Allah'ın bundan razı olduğunu ve Allah'tan gelen bir emirle onların böyle yaptıklarını zannediyorlardı. Âhirete inanmadıkları için de cezalarının âhirete ertelendiğini düşünmüyorlardı. Cenâb-ı Hak da şu âyet-i kerime ile onların bu anlayışlarını reddetmektedir: Ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Bu cümledeki ayrılığa düştükleri konular sözünden maksat, muhtemelen Muhammed aleyhisselâmdır, çünkü onlar Hz. Muhammed (s.a.) hakkında ihtilafa düşmüşlerdi; kimisi o sihirbazdır diyordu, (Jkimisi o şairdir, bazısı delidir, bazısı Allah'a iftira etmekledir diyordu. Cenâb-ı Hak da onların kendi nefsâni arzularına uyarak söylemiş oldukları bu sözler hakkında aralarında hükmünü vereceğini onlara haber vermektedir. Yahut Allah onların taptıkları putlar hakkındaki hükmünü verecek; putlar onlara şefaat edemeyecek, putlara tapmaları da onları Allah'a yaklaştıramayacak?, Sonra Cenâb-ı Hak dünyada onlara, iddia ettikleri gibi Muhammed aleyhisselâmın şair, büyücü ve yalancı olmadığını, şairlerin ve büyücülerin asla bilemeyecekleri türden haberleri onunla kendilerine göndermek suretiyle açıklamıştır; Allah'ın ona yardım edeceğine ve onu düşmanlarına muzaffer kılacağına dair verdiği haberler bunlardandır. Cenâb-ı Hak onlara büyü ve kehanet yoluyla asla elde edilemeyen, ancak Allah'tan gelen vahiy yoluyla bilinmesi mümkün olan haberler de göndermiş, fakat onlar inatçılık yapıp kabul etmemişler ve kibre kapılmışlardı. Aynı şekilde onların dünyada taptıkları putların kıyâmet günü kendilerine şefaat edemeyeceklerini bildiklerini de açıklamaktadır. Çünkü Allah onları denizde birtakım sıkıntılara ve korkulara uğratmış, kendilerini kuraklık ve kıtlıkla sıkıştırmıştı; bu hale düştüklerinde onlar hemen Allaha sığınmışlar, üzerlerindeki belâyı kaldırması için O'na yalvarmışlardı, asla taptıkları putlara sığınmamışlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu meâlen şöyle beyan etmiştir: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allaha yakarırlar”, “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Taptıkları putlar, mâruz kaldıkları zorlukları ve belâları kaldıramamaktadır; dolayısıyla taptıkları putların onlardan bu belâları kaldıramayacağını, bunları kaldırmaya muktedir olan yegâne gerçek mâbudun Allah olduğunu biliyorlardı. Fakat onların fiilleri sözlerini çürütüyordu, çünkü peygamberlerin elçiliğini inkâr ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: [ ]“Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” Böyle diyorlar, taşa, oduna ulühiyet nispet ediyorlar ve onlara tapıyorlardı. Bu, açık bir çelişkidir. Bazıları şöyle dedi: Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz' diyorlar, yani Allaha yakın olsunlar ve Allah katında bizim için şefaatçi olsunlar diye tapıyoruz. Ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani Allah kimseyi dalâlet ve küfür yoluna sokmaz, ancak dalâletin ve küfrün zıddı olan yolu gösterir. Cübbâi” şöyle dedi: Allah kimseye âhirette cennete giden yolu göstermez, yani dünyada yalancı ve kâfir olan birine âhirette cennete giden yolu göstermez. Câfer b. Harb" şöyle dedi: Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani Allah, hidâyeti tercih etmeyeni doğru yola sevkeden fazla lütuflara iletmez. Çünkü Câfer şöyle diyor: Her kim hidâyet yolunu tercih eder ve o yola girerse, Allah katında onun için bir lütuf ve rahmet vardır, hidâyeti tercih etmesi karşılığında ona daha fazla lütufta bulunur. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar ve kendilerine takvâ şuurunu bahşeder”". Bütün bu yorumlar Mütezile'ye aittir. Bize göre ise, Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani tercih vakti geldiğinde küfür ve dalâleti tercih edeceğini ezeli ilmiyle bildiği birini Allah doğru yola iletmez. Yani onu, hidâyete ermeye muvaffak kılmaz, tercih vaktinde küfrü seçen hiç kimseye yardım etmez, ancak onu yardımından mahrum bırakır. Aynı şekilde “Allah zâlimler topluluğuna rehberlik etmez” ve “Allah, inkârcı topluluğa hidâyet vermez”? meâlindeki âyetler hakkında da bunu söylüyoruz. Yani onlardan tercih vaktinde küfrü ve şirki seçeni hidâyete erdirmez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. 295 (Jikincisi, Allah kimseyi doğru yola yöneltmez. Yani fiili küfür fiili olan birine hidâyeti yaratmaz, aksine ona küfür fiilini yaratır. Aynı şekilde fiili, hidâyet fiili olan biri için de küfür fiili yaratmaz, her fiili, fâilinin yapacağı ve tercih edeceği şekilde yaratır. Kâfirin fiilini küfür olarak, hidâyeti benimseyen kimsenin fiilini de hidâyet olarak yaratır, yani her fiili, fâilinin tercih edeceği ve işleyeceği ne ise onu yaratır, Eğer insan hidâyeti benimserse ona hidâyet fiilini, küfür tercihinde bulunursa ona küfür fiilini yaratır. Bazı müfessirler şöyle dedi: Allah kimseyi doğru yola yöneltmez, yani Allah'ın ilminde hayatı küfürle bitecek ve dünyadan o halde ayrılacak olan kimseyi Cenâb-ı Hak hidâyete eriştirmez. En doğrusunu Allah bilir, Yalancı ve inkâra saplanmış. Bu ibarenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah'ın resülünü yalanlayan ve Allah'ın nimetlerine nankörlük eden anlamına gelir. İkincisi, sözünde yalancı ve fiilinde inkârcı olan kişi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez. Bu beyanda geçen yalancının “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” meâlindeki âyetlerde belirtilen kimse anlamında olması mümkündür". “Keffâran” ise ibadeti, nimeti verene değil de vermeyene yaptıkları için de Allah'ın nimetlerine nankörlük yapanlar mânasına gelmesi mümkündür. --- Dipnotlar: 4 — Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18). “Firavunun kavminden ileri gelenler dediler ki: “Seni ve tanrılarını bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar diye mi Müsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?" Firavun, ‘Biz onların oğullarını sürekli öldürüp kızlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onları ezecek üsš “Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O'na rağmen haram da saymazdık”. 9 “Onların din konusundaki ihtilafları, yani hak olan din Muhammed aleyhisselâmın getirdiği din mi, yoksa onların bağlı oldukları din mi olduğu konusunda Allah hükmünü verecektir mânasına da gelebilir” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 654a). B Ebü Ali Muhammed b. Abdilvehhâb b. Sellâm el-Cübbâi; Mütezile imamlarından ve yaşadığı asırda kelâm ulemasının önde gelenlerindendi. Cübbâiyye tâifesi ona nispet edilir. Onun makaleleri ve mezhepte kendine özgü görüşleri vardır. Uzun ve kapsamlı bir tefsiri vardır. Eş'ari ona reddiye yazmıştır (bk. Zirikli, e/-A'lâm, VI, 256). 4 o Ebu'l-Fadlel-EşecCâferb. Harb el-Hemedâni el-Bağdadi; Mütezile imamlarındandır. Kelâm ilmini Basrada, Ebu'l-Hüzeyi el-Allâf'tan aldı. Çeşitli eserler telif etti

Zümer 39:4

Eğer Allah (iddia ettikleri gibi) bir evlat sahibi olmak isteseydi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Bu beyanın zâhiri, Cenâb-ı Hakk'ın çocuk edinmesinin imkânsız değil, mümkün ve ihtimal dâhilinde olan bir şey olduğunu ifade etmektedir. “Eğer bir eğlence edinmek isteseydik”” meâlindeki âyetin zâhiri de aynı mânayı ifade eder. [ ]Bu belirtilenin zâhiri, imkânsız ve mümteni olduğunu değil, mümkün ve ihtimal dâhilinde bulunduğunu ifade ediyor. Ancak Cenâb-ı Hak bunun imkânsız ve mümteni olduğunun delilini sonraki cümlede belirtmektedir: Ama O'nun böyle bir durumla ilgisi yoktur; O bir tek Allah'tır, mutlak otorite sahibidir. Buradaki “Sübhânehü” (sta) kelimesi ile Cenâb-ı Hak, kendisini bundan tenzih etmektedir. Allah Teâlâ, muhtemel ve mümkün olan, hatta gerekli olan bir nitelikten kendini tenzih etmez, dolayısıyla âyet zarureten bunun imkânsız olduğu anlamına gelir. Şu ilâhi beyan da bunun imkânsız olduğuna işaret etmektedir: “Neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecekti! Çünkü Rahmâna çocuk yakıştırıyorlar”. Bu beyanlar, Allah'ın çocuk edinmesinin imkânsız ol318 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ duğuna, hem akıllarda ve hem de kalplerde böylesi bir düşüncenin büyük bir cinâyet olduğuna işaret etmektedir. Eğer Allah (iddia ettikleri gibi) bir evlat sahibi olmak isteseydi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Yani sizin iddia ve hayal ettiğiniz gibi eğer Allah'ın çocuk edinmesi mümkün veya muhtemel olan durumlardan olsaydı, elbette kendi dilediğini seçerdi, sizin O'nun için dileyip tercih ettiğinizi ve melekler Allah'ın kızlarıdır diyerek yaptığınız tercihi değil. Çünkü yaratmakta bilinen şudur: Yaratan eğer birini kendine ayıracaksa, onların en değerli, en üstün ve kıymeti en yüksek olanını ayırırdı; en basitini ve en değersizini değil”, Bu durum şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı””, yani hakikatte tanrının değil, o insanların tanrı edindikleri putların yanına gitmişti, fakat onlar putlara tanrılık isnat ettikleri için âyette de böyle belirtildi. (JMüsâ aleyhisselâmın şu sözü de buna benzemektedir: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”, yani senin tanrı edindiğin şu nesneye bir bak! Burada Hz. Müsâ tanrı kelimesini onun inancına göre kullanmaktadır. Buna göre eğer Allah isteseydi cümlesi de, sizin Allah çocuk edindi zannınıza ve vehminize göre çocuk edinmek isteseydi, sizin söylediğinizi değil kendi istediğini seçerdi anlamına gelir. Yani sizin zannınıza ve hesabınıza göre eğer bu mümkün olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği gibi olurdu. İkincisi, buradaki ittihaz kelimesi, evlat edinmeye dayanmaktadır; kâfirler meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı, çünkü onlar Allah katında çok değerli ve kıymetli idiler, bundan dolayı onları Allah'ın kızları sayıyorlardı. Hıristiyanların durumu da aynıdır, çünkü onlar da Hz. İsânın Allah'ın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. İnsan ancak kendisine yardımcı olsun diye evlat edinmek ve çocuk sahibi olmak ister. Aziz ve Celil olan Allah ise böyle bir halden ve kendisine galip gelinir korkusundan münezzehtir. Nitekim şöyle buyurmaktadır: O'nun böyle bir durumla ilgisi yoktur; O bir tek Allah'tır, mutlak otorite sahibidir. Cenâb-ı Hak, onların sözlerinden ve kendisine nispet ettikleri çocuk edinmekten zatını tenzih etmekte ve şöyle buyurmaktadır: O'nun böyle bir durumla ilgisi yoktur; O bir tek Allah'tır, mutlak otorite sahibidir. Buradaki “vâhid” kelimesi, onların Allah hakkındaki iddialarını reddetmekte ve bunun imkânsız olduğunu belirtmektedir; çünkü zatında bir tek olduğunu haber vermektedir. Eğer onların söyledikleri gibi Allah çocuk sahibi olsaydı, zatı bir tek olmazdı. [ ]Cünkü çocuk sahibi olması muh- 298 temel olan herkes, çocuğun şekline sahip olur. Allah onlara kendini zatında bir tek olmakla tanıtmakta, bununla da onların iddia ettikleri gibi çocuk sahibi olmasının ihtimal dâhilinde bulunmadığını söylemektedir. “Kahhâr” (yalı) kelimesi de bunun imkânsızlığına işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak burada kendisini kahhâr olarak nitelemektedir. Dünyada insan ancak bazı sebeplerden dolayı çocuk ister; ya yalnız kaldığı için çocuk ister ve çocukla yalnızlıktan kurtulur ve onunla ünsiyet sağlar, yahut bir ihtiyaçtan dolayı çocuk ister ve onunla ihtiyacını giderir, veyahut şehvetinin azgınlığını giderir ve bunun sonucu olarak bir çocuk doğar, veyahut da ölümden sonra malına vâris olsun diye çocuk ister; çünkü çocuk onun sonsuza kadar mülkü sayılır ve ona ait kalır, veyahut düşmanlarına karşı kendisine yardımcı ve destek olsun diye çocuk ister. Sözünü ettiğimiz bu sebeplerin birinden dolayı insan çocuk sahibi olmak ister. Fakat Allah zatıyla kâdirdir, kâhirdir ve zengindir, dolayısıyla onların söyledikleri şeyler ihtimal dâhilinde değildir. En doğrusunu Allah bilir. PER J 3 Şİİ EİN EŞEĞİN ayal A Yİ az

Zümer 39:5

O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı. Bu âyette geçen ve “hak ile” anlamına gelen “bi'l-hakkı” kelimesi, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı ile ve kulların da birbirlerinin üzerindeki hakları ile yarattı anlamına gelebilir. Yahut “hak ile” sözü hak için mânasına gelebilir, ondan maksat da ölümden sonra dirilmektir; eğer tekrar dirilmek olmasaydı, göklerin ve yerin yaratılması anlamsız ve boş yere olurdu. Nitekim başka beyanlarında Cenâb-ı Hak bunu belirtmektedir: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık”, “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”” O, gökleri ve yeri hak ile yarattı cümlesinin hikmetle yarattı anlamına gelmesi de muhtemeldir; Cenâb-ı Hak yarattığı her şeyde kendi vahdâniyetinin ve ulühiyetinin izlerini koymuştur, o şeyin yaratılışına bizzat şahit olmasa bile herkes onu Allah'ın yarattığını anlar. Nitekim yaratılanlardan birinin yaptığı bir işte de onu o kişinin yaptığına dair bir iz ve işaret bulunur. En doğrusunu Allah bilir. 299 [ ]Sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır. Bazıları şöyle dedi:, yani onlardan birini diğerinin üstüne koymaktadır, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar”, Bazıları şöyle dedi: Geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır, yani onlardan biri diğerini bürüyüp örtmektedir, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten Allah'tır”. Bazıları âyetin metninde geçen “yukevviru” kelimesine, biri diğerini sarmaktadır anlamını vermiştir, tıpkı sarığı sarmak gibi. Aynı kelime başka bir ilâhi beyanda da geçmektedir: “Güneş dürülüp karardığında”, yani birleştiğinde ve sarıldığında... “Tekvir” kelimesinin aslı, sarmak ve toplanmak mânasına gelir. Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin sözüdür. Sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır; güneşi ve ayı da yasalarına boyun eğdirmiştir. Başka bir âyet de meâlen şöyledir: “Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar”, Cenâb-ı Hak bunu vahdâniyetinin delili olarak belirtmektedir; çünkü gece ile gündüz farklı, birbirlerine zıt ve aykırı olmalarına rağmen gecenin faydalarını gündüze, gündüzün faydalarını da geceye bağlamıştır, bunu da her ikisini yapanın aynı zât olduğu bilinsin diye yapmıştır. Aynı şekilde aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen göklerin faydalarını yeryüzünün faydalarına bağlamıştır, bunu da her ikisini yaratanın aynı zât olduğu bilinsin diye yapmıştır. Şayet onları birden çok tanrı yaratmış olsaydı, bu faydaların elde edilmesine engel olunurdu. Mâlum olduğu üzere sultanların âdeti mülkünde ve hükümranlığında her şeye tek başına hâkim olmak, ülkeye tek başına egemen olup başkasına oradan el çektirmek ve hükümranlığında emrinin geçerli olmasını sağlamaktır; buna engel olunmadığında onun tek kişinin fiili olduğu anlaşılır. Güneşi ve ayı insanların menfaatlerine boyun eğdirmeye dair olarak belirtilenler de böyledir; onların bir günde bin yıllık yol almaları yahut kimse onların yürüdüğünü farketmeden yol almaları ve ancak yollarını katettikten sonra yürüdüklerini farketmelerine ilişkin olarak söylenenler de böyledir. Bütün bunlar, onların tek bir kişi tarafından yaratıldığını göstermektedir. Onların yaratıldıkları andan itibaren düzenli olarak yollarına devam etmeleri, yaratılanların bunlara ebediyete kadar ihtiyacı bulunduğuna ve menfaatlerinin onlara bağlı kaldığını bilen, yöneten tek bir yaratıcı olduğuna işaret etmektedir. [S]Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği güneş, ay ve yıldızlardan oluşan her şey, tayin edilen vakte kadar yoluna devam edecektir; ne öne ne de geriye gidebilirler ve ne de yaratılanların onlara ihtiyacı biter! En doğrusunu Allah bilir. Yahut ay ve güneş belirlenmiş bir hedefe doğru yürürler, asla yollarını değiştiremezler. Unutmayın ki Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. Yani Allah zatıyla Azizdir, güçlüdür; insanların asılsızca nispet ettikleri çocuklar ve Allaha itaat edenlerin itaati asla O'na güç katamazlar. Bağışlanmaya lâyık olan için de bağışlayıcıdır; O'nun insanı bağışlaması kendisini asla hikmetin dışına çıkarmaz. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:6

O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir. Bu ilâhi beyanın zâhiri, Cenâb-ı Hakk'ın o tek nefisten eşini yaratmadan önce bizleri yarattığına işaret etmektedir. Çünkü sonra anlamına gelen “sümme” kelimesi, ancak tâbi olmak ve arkadan gelmek anlamına gelir, birlikte olmayı değil peşpeşe olmayı ifade eder. Böyle olunca da âyetin zâhiri söylediğimiz mânaya gelir. Fakat müfessirler bunun mânası ve tefsirinde ihtilaf etmişlerdir. Rivayetlerden birinde İbn Abbâs'ın (r.a.) bu âyeti şöyle tefsir ettiği nakledilir: Allah sizi tek olan bir nefsten yarattı, sonra da ondan eşini yarattı. Bize göre ise O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir meâlindeki âyet zâhirde, az önce bahsi geçen anlama gelir. Ancak yaratmak kelimesi sözlükte takdir etmek mânasına gelir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: O sizi yarattı, yani ilk yaratılanınızdan son yaratılanınıza kadar sizin hepinizi o tek nefisten yaratmayı takdir etti. (JSonra ondan eşini de varetti; sonra ondan, yani o tek nefisten ve eşinden bizi yarattı. Aksi halde âyetin zâhirinden çıkan mânaya göre Allah o tek nefisten eşini yaratmadan önce bizi takdir etmiş olur. En doğrusunu Allah bilirya, sonra da belirttiği şekilde eşini ondan yarattı. En doğrusunu Allah bilir, [Allah'a Nispet Edilen Fiillerin Anlamı] Hayvanlardan da sizin için sekiz eşlütfetti. Bu âyette “inzâl” kelimesi zâhirde bir nesneyi yukarıdan aşağıya indirmek anlamına gelir. Ancak bu onu, bir nesneyi gerçekten yukarıdan aşağıya indirmek anlamına gelmeyecek şekilde kullanmaya engel değildir. Meselâ; hiç yukarıdan aşağıya inmek söz konusu olmadığı halde, falancı şu yere veya şu mekâna indi denilir. İşte bu ilâhi beyanda geçen “inzâl” kelimesi de böyledir. Bu konuda asıl olan şudur: Allah'a nispet edilen “inzâl” ve diğer bütün kelimelere, yaratma mânası verilirse anlamı doğru olur. Dolayısıyla buna da o mânayı vermek gerekir ve bundan maksat Allah'ın onu yaratmasıdır denilir. Şu ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu gibi: “Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi yarattık””, “Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç vardır”. Burada olduğu gibi pek çok âyette inzâl kelimesi kullanılmaktadır, bunlar Allaha nispet edildiğinde yaratmak mânasına gelir. İşte hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti meâlindeki âyette geçen inzâl kelimesi de yarattı anlamına gelir, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah size kulaklar, gözler, kalpler verdi", yani Allah bunları sizin için yarattı. İşte inzâl kelimesi de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir, Hayvanlardan sekiz çift. Bu ilâhi kelâmın zâhirinin üç mânaya gelmesi mümkündür: Ya Cenâb-ı Hakk'ın bizim için yarattığını belirttiği ve isimlerini andığı hayvanların sekiz çift olduğu anlamına gelir; eğer bu mânaya geliyorsa, o zaman âyette geçen “min” harf-i cerri sıla anlamındadır, Allah sanki şöyle demektedir: Allah'ın sizin için yarattığı hayvanlar sekiz çifttir. Yahut Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı hayvanlardan sadece belirtmiş olduğu sekiz çiftinin bize helâl kılındığı mânasına gelir. [ ]Eğer bu anlama geliyorsa, o zaman “min” harf-i cerri kısmilik ifade eder, yani onlardan sizin için yarattığı ancak bir kısmıdır. Yahut da Allah bütün hayvanları belirtmiş, ancak sözünü ettiği hayvanların her şeyinden faydalanmayı bize helâl kılmamış, sadece bu sekiz çift hayvanın etinden, sütünden, yününden ve benzeri her şeyinden yararlanmayı helâl kılmış, fakat bunların dışından kalan hayvanların etini ve benzeri yenecek taraflarını helâl kılmamış, ancak eşek ve katır gibi bazı hayvanların sırtlarından yararlanmayı helâl kılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın burada bizim için yarattığını belirttiği sekiz çift hayvanın hangileri olduğunu Enâm süresinde açıklamıştı: “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş... Ve deveden iki, sığırdan iki...” Cenâb-ı Hakk'ın belirtmiş olduğu sekiz çiftin, Zümer süresinde her şeyini bize helâl kıldığı sekiz çiftle aynı olduğu anlaşılmaktadır. Bunların dışındaki hayvanlardan yararlanmamızı helâl kılmış, ancak etlerini yememizi helâl kılmamıştır. Çünkü Enâm süresinde önce Allah'ın verdiği rızıklardan yemeyi emretmiş, hemen arkasından da deve, inek, koyun ve keçi olmak üzere sekiz eşi belirtmiştir. Önce, “Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin” diye emretmiş, sonra da “Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş...” buyurmuştur. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın, “De ki: Bana vahyedilende, yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum” meâlindeki âyette kastedilenin orada belirttiği hayvanlar olduğuna işaret eder. Yani bu sekiz sınıf hayvandan bana haram kılınan bir şeyi bulamıyorum, yalnız Allah'ın belirtmiş olduğu kan, leş ve domuz eti müstesna. Burada domuz etinin istisna edilmesi, daha önce belirtilen cinsin dışında bir şeyi istisna etmek anlamına gelir, bu da başka cinslerin orada gizli bırakıldığını gösterir. )Böyle kullanımlar dilde caizdir, meselâ Cenâb-ı Hak başka bir EJ âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki 'enâm denen hayvanlar sizin için helâl kılınmıştır.” Burada Allah sanki şunu söylemektedir: İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki “en'âm” denen hayvanlar ve av hayvanları sizin için helâl kılınmıştır. Buna göre yukarıdaki âyet-i kerimede istisna edilen domuz eti de sanki âyette sayılanlar içinde gizlenmiş gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. Müfessirler şöyle dediler: Bundan maksat bir halden başka bir hale tahvildir; “nutfe'den “alâka"ya, sonra ondan “mudğa”ya ve sonra uzuvları teşekkül etmiş bir varlık olarak yaratılan insan haline dönüşmektir. Üç karanlık içinde ibaresinden maksadın rahim, karın ve çocuk kesesi olduğu söylenmiştir. Maksat sırttır da denilmiştir. Cenâb-ı Hak burada kendi kudretinin, ilminin ve tedbirinin üstünlüğünü haber vermektedir; O insanı ve bütün canlıları bu üç karanlık içinde yaratmaya kâdirdir; herkese iki el, iki ayak, iki göz, iki kulak, iki işitme duyusu ve iki görme duyusu vermiş ve herkesi organları düzgün bir şekilde yaratmıştır. O kadar ki iki elden birinin diğerinden fazla hiçbir tarafı yoktur, aynı şekilde iki ayaktan birinin, iki gözden birinin ve iki dudaktan birinin de diğerinden farkı yoktur. Aynı şekilde iki göz, iki el, iki ayak, görme duyusu ve bütün organlar o “nutfe”nin içinde vardır. Bütün filozoflar bir araya gelseler, insan cinsinin o “nutfe”'den bu organların ve nefsin oluşmasını, takdirini ve onların şekillendirilmesini anlayamazlar. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın mevcudatı bir nesneden veya hiçbir nesne olmaksızın, bir sebep vasıtasıyla veya sebepsiz olarak yaratmaya kâdir oldugunun bilinmesi içindir. Bazı şeyleri bir sebep vasıtasıyla yaratmış olması, onu yaratmaya ondan yardım aldığı mânasına gelmez. Sözü edilen canlıları takdir etmeye ve karanlıklar içinde onlara şekil vermeye muktedir olana hiçbir şey gizli kalmaz ve O'nu hiçbir şey aciz bırakamaz. Bununla, insanlardan ölümden sonra dirilmeyi ve gönderilen peygamberleri ve kanıtlarını inkâr edenlere karşı delil getirmektedir. Bir halden başka bir hale dönüşümü, bir şekilden başka bir şekle dönüştürenin, bütün bunları takdir edenin yaratıkları başıboş bırakmak, onlara yönelik hiçbir emir ve yasak koymamak ve hiç imtihan etmemek için yapmadığını haber vermektedir. Eğer onları imtihan edecekse, o zaman kötülük yapanı cezalandırmak ve isyan edene yaptığının karşılığı olan cezayı vermek; güzel işler yapana da mükâfat vermek ve itaat edene itaatinin karşılığını vermek için onları tekrar diriltmemesi mümkün değildir. Çünkü onları bu dünyada eşit tutmuştur, hikmet ve akıl ise onların mutlaka amellerine göre ayrılmalarını gerektirir, öyleyse onların birbirinden ayırtedileceği başka bir âlem (âhiret) mutlaka gereklidir. En doğrusunu Allah bilir. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır; hükümranlık O'nundur. Yani belirtildiği gibi sizi takdir eden, karanlıklar içindeki bir nutfede şekil veren, bütün bunları yapan ve sizi yaratan Rabb'iniz Allah'tır. [ ] Yahut işte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır; hükümranlık O'nundur meâlindeki ilâhi kelâm, “O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır”? meâlindeki âyette geçen olayların hepsini yaratan ve hükümran olan; güneşi ve ayı emre âmâde kılan, onları aynı düzende ve hep aynı ölçüde yürüten; bizim hepimizi tek bir nefisten yarattığını söylediği her şeyi yapan Rabb'iniz olan Allah'tır mânasına gelir. İşte bütün bunları yaratan, Rabb'iniz Allah'tır; O'ndan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz? Yani ibadetinizi Allah'tan başkasına nasıl çeviriyorsunuz? Yahut ulühiyeti ve rubübiyeti O'ndan başkasına nasıl veriyorsunuz? Bütün bunları yapanın tek Allah olduğunu, O'nun eşi ve benzeri olmadığını bildiğiniz halde nasıl olup da Allaha ortak koşuyorsunuz? Veyahut söz konusu nimetleri verenin ve onları size lütfedenin sizi yaratan Rabb'iniz olduğu halde bu nimetlerin şükrünü O'ndan başkasına asıl yöneltirsiniz? En doğrusunu Allah bilir. SİN sakal 1 Va SS İZE SU ASS Ò --- Dipnotlar: M o “Hayvanlardan yük taşıyanları ve tüyünden sergi yapılanları da (yaratan Odur). Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden yiyin; şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır. Koyundan iki, keçiden iki olmak üzere sekiz eş”.

Zümer 39:7

Eğer inkâr ederseniz bilesiniz ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur; ama O, kullarının nankörlüğüne razı olmaz, şükrederseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur. İbn Abbâs'ın (r.a.), eğer inkâr ederseniz bilesiniz ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet edilir: Allah'ın dini olan İslâm'ı inkâr eder ve ona teslim olmazsanız, Allah bunu sizden asla kabul etmeyecektir. Eğer şükrederseniz, yani İslâm'a girerseniz bu tutumunuzdan hoşnut olur, yani Allah onu kabul eder. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Kim İslamdan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecektir” ”, Başkaları ise şöyle dediler: Eğer inkâr ederseniz, yani Allahın dinini inkâr ederseniz, bilin ki Allah'ın sizin ibadetinize ihtiyacı yoktur. Eğer şükrederseniz, yani Allah'ın birliğine inanır ve O'na kulluk yaparsanız, bu tutumunuzdan hoşnut olur. Bu yorum, ilk yoruma yakın bir mânadadır, Eğer inkâr ederseniz ibaresi, Cenâb-ı Hakk'ın daha önce geçen “O, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır...” ve [ ]“O hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti...7“ meâlindeki âyetlerde saymış olduğu nimetlerini inkâr ederseniz... Allah buyuruyor ki: Eğer Allah'ın size saymış olduğu bu nimetleri inkâr ederseniz, bilesiniz ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur. Fakat size saymış olduğu bu nimetlere şükrederseniz, Allah sizin bu davranışınızı kabul edecektir. En doğrusunu Allah bilir. Meselenin aslı şudur: Aziz ve Celil olan Allah, hidâyete giden yolu göstermiş ve insanlar: o yola girmeye teşvik etmiştir; dalâlet yolunu da göstermiş ve ondan da insanları sakındırmıştır. Sonra da hidâyet yoluna girenin şu mükâfatı alacağını, dalâlet yoluna girenin de şöyle bir felâketle karşılaşacağını beyan etmiştir, Yahut Allah şöyle demektedir: Kim hidâyet yoluna girerse, girdiği o yolun neticesinde kendisi mutlu olacaktır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “O gün kimi yüzler de mutludur. Yaptıklarından dolayı hoşnut olmuşlardır”. Dalâlet ve inkâr yoluna giren de neticede girdiği bu yola girdiklerinden dolayı kendilerine öfkelenirler, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâra sapanlara (âhirette) şöyle seslenilecek: Allah'ın size öfkesi şimdi sizin kendinize öfkenizden elbette daha şiddetlidir”. Cenâb-ı Hak onların, kendilerine seslenildiği ve hatalı yolda olduklarını öğrendikleri zaman kendilerine öfkeleneceklerini önceden haber vermektedir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) mushafında bu âyet şöyledir: “Vellâhu yekrahu li ibâdihi'l-küfra”, yani “Allah kullarının inkâr etmelerinden hoşlanmaz”, “ve in teşkürü yerda anküm”, yani “Eğer şükrederseniz sizden razı olur” Übey ve Hafsa'nın kırâatinin de böyle olduğu rivayet edilmiştir. Eğer inkâr ederseniz bilesiniz ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur. Bu ilâhi kelâmın aslı, Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği ve yasakladığı fiilleri kendi ihtiyacı veya menfaati için değil, ancak sizin ihtiyacınız, menfaatiniz ve sizden zararı defetmek için ve de imtihan etmek maksadıyla emredip yasaklamış olduğunu haber vermektir. Aynı şekilde yarattığı nesneleri de kendi ihtiyacı ve menfaati için değil, sizin için ve sizin menfaatiniz için yaratmıştır. Biz de aynı şeyi söylüyoruz: Allah hiçbir şeyi kendisi için yaratmadı, hatta yarattığı şeylerden birini yok ettiğinde bile onun yerine başkasını vareder. Nitekim Mütezile de şöyle diyor: Cenâb-ı Hakk'ın, yerine başka bir şeyi koymadan hiçbir şeyi yok etmesi söz konusu değildir. Ancak onları insan için yaratmıştır, dolayısıyla birinin yok ettiği bir şeyin yerine başkasını koyması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Hiç kimse başkasının günah yükünü yüklenmez. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu sözü onlara cevap olarak söylemiştir. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “İnkârcılar müminlere, ‘Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim derler”. Buna cevaben Allah, hiç kimsenin başkasının günahını yüklenmeyeceğini, herkesin ancak kendi günahını yükleneceğini haber vermektedir. Âhiret şartlarının dünyadakinden farklı olduğunu haber vermektedir, çünkü insan dünyada bazan başkasının suçunu da yüklenebilmektedir. Âhirette ise hiç kimsenin başka birinin suçunu ve günahını yüklenmesi söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Sonunda dönüşünüz Rabb'inize olacak. Cenâb-ı Hak ölümden sonra dirilmeyi, her ne kadar hepsi aynı hali belirtse ve Allahın huzuruna gitmeyi ifade etse de özellikle bazan O'na dönmek, bazan varmak (masl) kelimesiyle, bazan da huzuruna çıkmak ve benzeri kelimelerle ifade etmektedir. Çünkü bu dünyada onları yaratmaktan maksat, tekrar diriltmektir, bundan dolayı O'na dönüş ifadesini özel olarak kullanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. O, kalplerin derinliklerini bilmektedir. Müfessirler şöyle dediler: Cenâb-ı Hak, kalplerin derinliklerinde olanları bilir. Bize göre ise, Allah hayır kullanmaktadır, çünkü kalp sahipleri, her şeyi kalplerinde planlar ve düşündüklerini kalplerinde saklarlar. En doğrusunu Allah bilir. EİN AZİL A AK, ER --- Dipnotlar: ve şer olarak kalplerde var olanı bilir. Allah “bi zâti's-sudür” (yali oti) lafzını

Zümer 39:8

İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır; sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutur. Cenâb-ı Hak Kur'ân'ın bu beyanında, kâfirler bir belâya veya zorluğa düştüklerinde yahut denizde seyahat ederlerken ölüm korkusu yaşadıklarında ve bundan dolayı feryat ederlerken dini Allaha tahsis edip O'na tazarru ve niyazda bulunmanın kâfirlerin âdeti olduğunu haber vermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allaha yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allaha ortak koşuyorlar”. [ ]Bu mânada başka âyetler de vardır. Aynı şekilde her belâya ve zorluğa düştüklerinde Allaha yalvarırlar, O'na tazarru ve niyazda bulunurlar, fakat sonra o sıkıntı yok olunca tekrar eski âdetlerine ve hallerine dönerler. Daha önce yalvardıklarını unuturlar. Buradaki unuturlar sözü, muhtemelen taptıkları putlar onların başına gelen belâyı defetmeye güçleri yetmez mânasına gelir. Yahut onların şefaatleri kendilerine hiçbir fayda sağlamaz anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”, yani putların aciz olduğunu bildiklerini unuturlar. Yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşmaya kalkar, Âyet-i kerime sanki insanları Allah'ın yolundan saptırmak için Allaha eşler koşmaya çalışan liderler hakkında gelmiş gibidir. De ki ona: İnkârcı tutumunla dünyada biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardan birisin meâlindeki ilâhi kelâm da bu mânayı teyit etmektedir. Burada inkârcı olarak hayatını tamamladığı için onun cehennemi boylayacağı belirtilmektedir. Sonra bu ve benzeri olayların Resülullah'a (s.a.) hatırlatılmasının hikmeti konusunda farklı ihtimaller vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak müşriklerin kötülüklerine karşı yumuşak davrandığı, kötülüğün arkasından hemen onların kökünü kurutmadığı gibi, resülünü de onların kötü muamelelerine karşı sabırlı olmaya teşvik mânası vardır. Bu, aklen en büyük hikmettir. Yahut Cenâb-ı Hak, Rab'lerine karşı böyle kötülüklerden sakındırmak için sonraki nesillere onların yaptıkları kötülükleri haber vermektedir. Veyahut Allah, kendisinin insanlara yumuşak muamele ettiğini haber vermekte, bununla da nasıl ki Allah onlara yumuşak davranıyorsa sen de öyle yumuşak davran demektedir. En doğrusunu Allah bilir. Saptırmak için anlamına gelen “liyudılle” lafzı “liyedille” (Jaz) diye de okunmuştur, bunda üç kırâat vardır“. Fon ESS Sep ile gi 2 Eia

Zümer 39:9

(Bu adam mı,) yoksa âhiret kaygısıyla ve Rabb'inin rahmetine nail olma ümidiyle gece vakitlerinde secde ederek, ayakta durarak kendini ibadete veren kişi mi (daha iyi)? Bazıları şöyle dedi: Bu ilâhi beyan, daha önce geçen “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır; sonra Rabb'i ona katından bir nimet verince, daha önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allaha eşler koşmaya kalkar”” meâlindeki âyetin sılasıdır. Allah şöyle buyurmaktadır: Sıkıntı halinde Allaha yalvaran ve dini O'na tahsis eden, fakat sonra Allah kendisine bir nimet verdiği zaman bunu unutan, o niyazını terkeden ve insanları Allah'ın yolundan saptırmak için O'na ortaklar koşmaya çalışan kişi ile, gece vakitlerinde ayakta duran, yani gece ve gündüz Allaha itaat eden, O'nun azabından korkup rahmetini uman kimse aynı olur mu? Her zaman Allaha itaat eden, O'na karşı kusur işlemekten sakınan ve itaati ile Allah'ın rahmetini ümit eden kimse ile Rabb'ine isyan eden ve O'na itaat etmeyen kimse sizin nazarınızda da aynı değildir. Onların aynı olmadığını anladığınıza, ancak dünya nimetlerinde, bollukla ve zorlukta aynı konumda olduklarım da gördüğünüze, hikmet açısından bunların ayırtedilmesi gerektiğini de bildiğinize göre, onların ayırtedileceği, yani iyilik yapan ve itaat eden kişinin yaptığı iyiliğin ve itaatin karşılığı olan mükâfatını, inkâr eden zâlimin de inkârının ve zulmünün karşılığı olan cezasını göreceği başka bir âlem (âhiret) mutlaka var olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları, bu âyetin bir mukabili olduğunu, ancak mukabilinin önce geçen âyet olmadığını, aksine hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? meâlindeki âyet olduğunu söyler. Buna göre Allah şunu söylemektedir: Siz de biliyorsunuz ki bilenlerle bilmeyenler aynı değildir, buna göre gece boyunca Rabb'ine itaat eden ve Allah'a ibadette büyük çaba gösteren ile Rabb'ine isyan eden ve nimetlerini inkâr eden de aynı değildir. [ ]Bu dünyada onların aynı oldukları görüldüğüne göre, onların ayırtedileceği başka bir âlem mutlaka vardır. Şayet onların tefrik edilip ayırtedileceği başka bir âlem yoksa, o zaman bu âlem boş yere, anlamsızca ve hikmete aykırı olarak yaratılmış demektir. En doğrusunu Allah bilir. Âhiret kaygısıyla, yani âhiret azabı endişesiyle... İbn Mesüd (ra.) bu âyeti “yahzeru azâbe'İ-âhırati”, yani âhiret azabı kaygısıyla diye okumuştur". Arkadan gelen Rabb'inin rahmetine nail olma ümidiyle cümlesi, müminin ümitle korku hali arasında olması gerektiğine işaret etmektedir. Kurtuluşu kendi amelinden değil Allah'ın rahmetinden bekler, yaptığı kusurlardan dolayı da Allah'ın azabından korkar. Sonra ümit, kendi sınırını aşacak olursa emniyete dönüşür. Bu konuda Allah şöyle buyurur: “Ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın azabından emin olamaz””. Korku da kendi sınırını geçtiğinde ye'se dönüşür. Cenâb-ı Hak bu konuda da şöyle buyurur: “İnkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!" Mümin, Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerde belirttiği hal üzere olmalıdır: “Korku ve ümit içinde Rab'lerine ibadet 4 o İbnü'l-Cevzi, Zâdü'-mesir, VII, 167. ve dua ederler”, “Onlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlar”. Dolayısıyla bu iki halden hiçbiri kendi sınırını aşmamalıdır. Rabb'inin rahmetine nâil olma ümidiyle meâlindeki cümlenin, Allah'ın cennetine nail olmak mânasına gelmesi de mümkündür; nitekim cennete Allah'ın rahmetiyle ulaşıldığı için Cenâb-ı Hak çeşitli yerlerde” cennete rahmet adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Hiç bilenlerle, yani Allah'ın nimetlerini bilenler bu nimetlere karşı Allaha şükredenler, Allah'a isyandan ve O'nun azabına uğramaktan sakınanlar ile bütün bunları bilmeyenler bir olur mu? Bunun cevabı şudur: Bilenlerle bilmeyenler bir değildir. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kulları içinden ancak bilenler, Allahın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar”, Doğrusu ancak akıl iz'an sahipleri bunu anlar. Yani Allah'ın öğütlerini ancak akıl, basiret ve irfan sahibi olanlar anlar. En doğrusunu Allah bilir. Gece vakitlerinde, yani gece saatlerinde... “Kânitun”, yani itaat ederler. “Kunüt” kelimesinin aslı itaattir. “Kunüt”un ayakta durmak mânasına geldiği de söylenmiştir; Allah'a itaat için ayakta durmaktır. En doğrusunu Allah bilir. (JÂhiret kaygısıyla ve Rabb'inin rahmetine nail olma ümidiyle. Bu beyan, ümit etmenin caiz olduğuna işaret eder, çünkü bu ikisinden biri diğerinden ayrılmaz. Cenâb-ı Hak bunu başka âyetlerde de açıklamaktadır: “Korku ve ümit içinde Rab'lerine ibadet ve dua etmek üzere.. ” “Umarak ve korkarak bize yalvarırlar”, Söylediğimiz gibi bu iki hali birbirinden ayırmak küfürdür: “Ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah'ın azabından emin olamaz”, “İnkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez!” Korkuda haddi aşmak yeis, ümitte haddi aşmak da emniyettir, söylediğimiz gibi bu iki hal de küfürdür. lim Şiş --- Dipnotlar: 51 “Korku ve ümit içinde Rablerine ibadet ve dua etmek üzere vücutları yatak görmez” (es2 “Onlar, hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı” (el-Enbiyâ,

Zümer 39:10

ÇAN Oyla! öz De ki (Allah şöyle buyuruyor): Ey inanan kullarım! Rabb'inize karşı gelmekten sakının. Buradaki Rabb'inize karşı gelmekten sakının buyruğu farklı şekillerde yorumlanabilir. Rabbinizin öfkesinden sakının yahut Rabb'inizin intikamından sakının, veyahut Rabb'inize muhalefetten sakının mânasına gelebilir. Bu kelimenin aslı, sizi tehlikeye düşürecek eylemlerden, yani helâke götürecek fiillerden sakının demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bu dünyada iyilik yapanlar iyilik bulacaklardır. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Bu dünyada iyilik yapanlar, âhirette iyilik bulacaklardır. Onların dünyada da âhirette de iyilik bulacakları mânasına gelmesi de mümkündür. Şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, 'Rabb'iniz size ne indirdi?’ diye sorulur. Onlar, ‘Hayır indirdi’ derler. Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır”, “Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır”, Burada sözü edilen güzelliğin başka bir mânaya gelmesi ihtimali de vardır; meleklerin ve peygamberlerin onlar için mağfiret dilemeleri! Çünkü Aziz ve Celil olan Allah, melekleri mümin erkeklerin ve mümin kadınların bağışlanmalarını talep etmekle imtihan etmektedir, Şöyle buyurmaktadır: “Melekler yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar”. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak, peygamberleri de mümin erkeklerin ve mümin kadınların bağışlanmasını istemekle imtihan etmektedir”. Aynı şekilde müminler de birbirleri için bağışlanma talep ederler. Allah'ın arzı geniştir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şundan dolayı böyle söylemektedir: Mekkede iman edenlerden her biri, bir arada yaşadıkları için düşmanlarına karşı uyum gösteriyorlardı, çünkü onlar ancak kendi memleketlerinde maişetlerini temin edebiliyorlardı, başka bir ülkede bu imkâna sahip değil idiler. Bu hususu Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede meâlen şöyle belirtmiştir: “Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler “Ne işte idiniz?” dediler, (onlar) “O yerde zayıf görülenlerden idik” cevabını verdiler. Melekler ise Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya! dediler”, Buna göre onlar hicret etmedikleri ve düşmanlarına uyum gösterdikleri için mâzur sayılmıyorlar, çünkü kendi memleketlerinden başka bir yere göçme imkânına ve gücüne sahip idiler. Yalnız düşmanlarının arasından kaçıp gitmeye gücü yetmeyenler müstesnadır, Cenâb-ı Hak onlar için şöyle buyurmaktadır: “Erkekler ve kadınlar içinden zayıf sayılanlar müstesnadır”. En doğrusunu Allah bilir. Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir. Buradaki hesapsız kelimesinin farklı mânalarda yorumlanması mümkündür. Birincisi, zorlanmadan ve yorulmadan anlamına gelebilir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kimin hesabı tartışılırsa.. ” (Jİkincisi, âhiretten sonra başka bir âlem yoktur ki, âhirette onlara verilenlerden hesaba çekilsinler! Âhiret dünya gibi değildir, dünyada yaptıklarından dolayı âhirette hesaba çekilirler, fakat âhirette kendilerine verilenlerden dolayı başka bir yerde hesaba çekilmezler. Üçüncüsü, onlara verilecek olan mükâfatları hesapla belirlenmemiştir, fakat kat kat fazla verilecektir. Dördüncü olarak da nihayetsiz ve sınırsız şekilde verilecektir mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Sabır kelimesi ise kendini tutmak anlamına gelir; ya Allah'ın emrettiklerini yerine getirmek ve yasakladıklarından kaçınmakta direnç göstermektir, yahut da başına gelen zorluklara, musibetlere ve büyük belâlara dayanmak ve kendini tutmaktır. İşte sabredenler, bütün bunlara dayananlar ve isyan etmeyenlerdir. Bu hususa Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde meâlen şöyle temas etmektedir: “Andolsun ki sizi biraz korku ile sınayacağız”, “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz". --- Dipnotlar: “Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar (yani) çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnadır”. Hz. Âişe, Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini rivayet eder: “Hesabı tartışılana azap edilir” Dedim ki; Cenâb-ı Hak “Hesabı kolay bir şekilde görülecektir” buyurmadı mı? Şöyle cevap verdi: “O, arz zamanıdır” (Buhâri, “İlim”, 35; “Tefsir”, 47, 84; Müslim,

Zümer 39:11

Muhtemelen Mekkeliler Resülullah'ı (s.a.) kendilerinin ve babalarının dinlerine çağırdıkları ve onun tekrar kendilerine dönmesini istedikleri için Allah ona böyle demesini emretmişti. İşte o zaman Hz. Peygamber şöyle demişti: Kuşkusuz ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allah'a ibadet etmekle yükümlü kılındım. Ve bana müslümanların ilki olmam emredildi. Burada Hz. Peygamber, içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allah'a ibadet etmekle emrolunduğunu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidâyete erenlerden olamam”, Cenâb-ı Hak, şayet onların arzularına ve içinde bulundukları hallerine uyarsa yolunu şaşıracağını ve hidâyete erenlerden olmayacağını haber vermektedir. Bu âyetlerde ilâhi yasak ve arzulara uymanın terkedilmesi belirtilmiştir. Fakat burada içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allah'a ibadet etme emrini belirtmemektedir. Yahut Hz. Peygamber şunu söylemektedir: Ben size, sadece Allah'a ibadet etmenizi emrediyorsam, bana da içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allaha ibadet etmem emredilmiştir. Yoksa ben, başkasına bir şeyler emreden, ancak onu kendi nefsine uygulamayan yahut onunla kendini emredilmiş saymayan kimse gibi değilim. Nitekim bana müslümanların ilki olmam emredildi buyurmuştur. Veyahut şunu söylemek istemiştir: Ben, halkına istedikleri fiilleri emreden, fakat kendileri onu yapmayan, sonra da o emirler hakkında kendilerini yükümlü görmeyen sultanlar gibi değilim. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:12

Muhtemelen Mekkeliler Resülullah'ı (s.a.) kendilerinin ve babalarının dinlerine çağırdıkları ve onun tekrar kendilerine dönmesini istedikleri için Allah ona böyle demesini emretmişti. İşte o zaman Hz. Peygamber şöyle demişti: Kuşkusuz ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allah'a ibadet etmekle yükümlü kılındım. Ve bana müslümanların ilki olmam emredildi. Burada Hz. Peygamber, içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allah'a ibadet etmekle emrolunduğunu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidâyete erenlerden olamam”, Cenâb-ı Hak, şayet onların arzularına ve içinde bulundukları hallerine uyarsa yolunu şaşıracağını ve hidâyete erenlerden olmayacağını haber vermektedir. Bu âyetlerde ilâhi yasak ve arzulara uymanın terkedilmesi belirtilmiştir. Fakat burada içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allah'a ibadet etme emrini belirtmemektedir. Yahut Hz. Peygamber şunu söylemektedir: Ben size, sadece Allah'a ibadet etmenizi emrediyorsam, bana da içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allaha ibadet etmem emredilmiştir. Yoksa ben, başkasına bir şeyler emreden, ancak onu kendi nefsine uygulamayan yahut onunla kendini emredilmiş saymayan kimse gibi değilim. Nitekim bana müslümanların ilki olmam emredildi buyurmuştur. Veyahut şunu söylemek istemiştir: Ben, halkına istedikleri fiilleri emreden, fakat kendileri onu yapmayan, sonra da o emirler hakkında kendilerini yükümlü görmeyen sultanlar gibi değilim. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:13

Bu âyetteki korku kelimesi, burada bilinen anlamıyla korku mânasında değil, bilgi sahibi olma anlamında kullanılmıştır. Sanki şöyle demektedir: Eğer Rabb'ime isyan edersem, dehşetli bir günün azabına uğrayacağımı bilirim. Sonra Resülullah (s.a.), Medine'ye hicret ettikten sonra müşriklerin, Hz. Peygamber'in kendilerine tâbi olacağına ve dinlerine döneceğine dair olan ümitlerini Cenâb-ı Hak bitirmiş, heveslerini kursaklarında bırakmıştı. Bu hususu Cenâb-ı Hak şu ilâhi beyanda belirtmiştir: “Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir”. Müslümanlar Mekke'de kaldıkları sürede ise müşrikler bu ümitlerini kaybetmemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. ALAN ag gla 422511 Allg Dar SİL ól J

Zümer 39:14

(O putperestlere) de ki: Ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek yalnız Allah'a ibadet ederim. Artık siz de O'nun dışında dilediğinize tapın bakalım! Bu ilâhi beyan, tehdit ve korkutma anlamı içermektedir. Şunu söylemektedir: Ben ancak hak olan Allah'a kulluk yapar, içten bir inanç ve bağdiği gibi: “İstediğinizi yapın!” Bu ifade, insanlar arasında yaygın kullanılan bir sözdür. İnsan tehdit anlamına gelmek üzere, bir kimseye “İstediğini yap!” veya “İstediğini söyle! Yaptıklarının cezasını mutlaka göreceksin” der. (Jİşte O'nun dışında dilediğinize tapın bakalım meâlindeki âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de bu beyanın tehdit mânasında değil, haber anlamında olmasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir; Ben size her iki yolu da deliller ve kanıtlarla açıklayıp gösterdim; uyduğunuz takdirde kurtuluşa ereceğiniz kurtuluş yolunu, yani Allah'ın yolunu da helâke düşeceğiniz yolu, yani şeytanın yolunu da beyan ettim. Eğer kurtuluşa ermek istiyorsanız bu yola, helâk olmak istiyorsanız da şu yola girin! En doğrusunu Allah bilir. De ki: Kesin olan şu ki, asıl kaybedenler, kıyâmet gününde hem kendilerini hem de yakınlarını ziyan edecek olanlardır. Cenâb-ı Hak “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun”! buyurarak sanki onlara kendilerini ve ailelerini ateşten korumalarını emretmekte, bunun hem kendilerini ve hem de ailelerini kıyâmet gününde selâmete çıkaracağını, onlara bu imkânın verildiğini, fakat onların kendilerini ve ailelerini ateşten korumadıklarını söylemektedir. Bunun üzerine şunu açıklamaktadır: Onlar kıyâmet gününde hem kendilerini hem de yakınlarını ziyan edecek olanlardır. Bilesiniz ki kesin hüsran işte budur! İşte o zaman onlar, hem kendilerinin ve hem de ailelerinin hüsrana uğradığını görecekler! Yahut onlar âhiret için çalışmak ve gayret göstermekle emrolunmuş, bu gayreti gösterirlerse kurtuluşa ermekle, ebedi mutluluğa kavuşmakla ve cennet ehlinden olmakla vâdolunmuşlardı. Bu gayreti göstermedikleri takdirde hem kendilerine hem de ailelerine yönelik olarak vâdedilenlerden mahrum kalırlar ve hüsrana uğrarlar. Kendilerini helâk etmiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:15

(O putperestlere) de ki: Ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek yalnız Allah'a ibadet ederim. Artık siz de O'nun dışında dilediğinize tapın bakalım! Bu ilâhi beyan, tehdit ve korkutma anlamı içermektedir. Şunu söylemektedir: Ben ancak hak olan Allah'a kulluk yapar, içten bir inanç ve bağdiği gibi: “İstediğinizi yapın!” Bu ifade, insanlar arasında yaygın kullanılan bir sözdür. İnsan tehdit anlamına gelmek üzere, bir kimseye “İstediğini yap!” veya “İstediğini söyle! Yaptıklarının cezasını mutlaka göreceksin” der. (Jİşte O'nun dışında dilediğinize tapın bakalım meâlindeki âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de bu beyanın tehdit mânasında değil, haber anlamında olmasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir; Ben size her iki yolu da deliller ve kanıtlarla açıklayıp gösterdim; uyduğunuz takdirde kurtuluşa ereceğiniz kurtuluş yolunu, yani Allah'ın yolunu da helâke düşeceğiniz yolu, yani şeytanın yolunu da beyan ettim. Eğer kurtuluşa ermek istiyorsanız bu yola, helâk olmak istiyorsanız da şu yola girin! En doğrusunu Allah bilir. De ki: Kesin olan şu ki, asıl kaybedenler, kıyâmet gününde hem kendilerini hem de yakınlarını ziyan edecek olanlardır. Cenâb-ı Hak “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun”! buyurarak sanki onlara kendilerini ve ailelerini ateşten korumalarını emretmekte, bunun hem kendilerini ve hem de ailelerini kıyâmet gününde selâmete çıkaracağını, onlara bu imkânın verildiğini, fakat onların kendilerini ve ailelerini ateşten korumadıklarını söylemektedir. Bunun üzerine şunu açıklamaktadır: Onlar kıyâmet gününde hem kendilerini hem de yakınlarını ziyan edecek olanlardır. Bilesiniz ki kesin hüsran işte budur! İşte o zaman onlar, hem kendilerinin ve hem de ailelerinin hüsrana uğradığını görecekler! Yahut onlar âhiret için çalışmak ve gayret göstermekle emrolunmuş, bu gayreti gösterirlerse kurtuluşa ermekle, ebedi mutluluğa kavuşmakla ve cennet ehlinden olmakla vâdolunmuşlardı. Bu gayreti göstermedikleri takdirde hem kendilerine hem de ailelerine yönelik olarak vâdedilenlerden mahrum kalırlar ve hüsrana uğrarlar. Kendilerini helâk etmiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:16

Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak. Altlarındaki ateş tabakasını ifade için, gölgeler anlamına gelen “zulel” kelimesinin değil, döşek anlamına gelen “mihâd” kelimesinin kullanılması gerekirdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üstlerine de örtüler vardır”? [§]İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet bu şekildedir: Onların altlarında cehennemden bir döşek, üstlerinde de örtüler vardır. Allah kullarını bununla korkutup uyarıyor. En doğrusunu Allah bilir. Ancak buradaki “zulel” kelimesinin, onların altında bulunan kimseler için gölgedir, üstte olanlar için de döşektir mânasına gelmesi de mümkündür, onların altında kimse olmadığı için de onlara döşek olması söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, cehennem alt alta tabakalar halindedir, söylediğimiz gibi her tabaka, altta olan için gölge, üstte olanlar için de döşektir. Allah kullarını bununla korkutup uyarıyor. Yani Allah bahsettiği o gölgelerden kullarını korkutup uyarıyor. Yahut Allah, Kur'ân'da belirtilmiş olduğu o tehlikelerden kullarını korkutup uyarıyor. Ey kullarım! Bana karşı gelmekten sakının! Allah'ın öfkesinden ve intikamından sakının! Yahut Allah'a muhalefetten sakının! Veyahut helâk edici şeylerden sakının!

Zümer 39:17

Sahte tanrılara kulluk etmekten kaçınanlar... Bu ilâhi beyanda geçen “tâğüt” (opt) kelimesinin anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat şeytandır, yani şeytana itaatten ve onun emrine uymaktan sakınanlar demektir. Bazıları da şöyle dedi: Tâğüttan maksat kâhinlerdir; insanlar kâhinlere giderler, onlar bazı olayları haber verirler, insanlar da onların sözlerini tasdik eder ve ona görc iş yaparlardı. Buna göre bu ilâhi beyanda şu husus söylenmektedir: Yaptıkları işlerde ve verdikleri emirlerde kâhinlere itaatten sakınanlar... Bazıları ise şöyle söyledi: Allah'lan başka tapınılan her şey Lâğüttur. Bu kelime, tuğyan kökünden gelir, tuğyan da haddi aşmaklır. En doğrusunu Allah bilir. Yüzünü ve özünü Allalva çevirenler... [ ]yani Allah'ın emrettiklerine yönelen ve yüzlerini onlara çevirenler... Yahut yüzlerini Allaha itaat olan fiillere çevirenler, O'na muhalif olan fiilleri terkedenler ve O'nun yasaklarından uzak duranlar... Allaha dönmek, yüzünü O'nun emrine ve O'na itaate çevirmek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Müjdeler olsun! Bu, Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette meâlen beyan ettiği husustur: “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. Onlar ki, iman etmişler ve takvâya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun!" Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın dünyada ve àhirette müjdelediği insanlar işte bunlardır, çünkü bunlar Allah'ın dostudurlar. Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! Bu âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: İnsanların hayır ve şer, güzel ve çirkin sözlerini dinleyenler, sonra bunların en güzeline uyanlardır. Yani onlar, o sözlerin hayırlı ve güzel olanlarını alırlar ve insanlara anlatırlar, kötü ve çirkin olanları ise terkederler. Bazıları da şöyle dedi: Onlar Kur'ân'ı, insanların sözlerini ve konuşmalarını dinlerler, Kur'ân'ı alıp ona tâbi olurlar, insanların sözlerini ise terkederler; bu da sözün en güzeline, yani Kurâna uymaktır. Bazıları ise şöyle söyledi: Onlar dinlerler, yani nâsih ve mensühu dinlerler ve bunların en güzeline uyarlar, yani nâsihe uyarlar, onunla amel ederler, mensühu ise terkederler ve onunla amel etmezler. Nihayet bazıları da şunu söyledi: Onlar Kur'ân'a kulak verirler; Kur'ânda Allah'ın emir ve yasakları vardır, Allah'ın emrine tâbi olurlar, yasaklarından da kaçınırlar. En doğrusunu Allah bilir. En güzeline uyanlar sözünün, güzeline uyanlar mânasına gelmesi de mümkündür; en güzeli ifadesi güzel anlamında da kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle diyenler de vardır: Kur'ânda bulunan Allaha itaate ilişkin âyetlerin en güzeline uyarlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kavmine o en güzel öğüt ve açıklamalara sarılmalarını emret!” Söylediğimiz gibi bunun anlamı sudur: Onda bulunan emirlere sarıl, insanlara da ona sarılmalarını ve onun koyduğu yasaklara riayet etmelerini emret! En doğrusunu Allah bilir, İşte Allah'ın doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır. Yani akılları ve zekâlarından yararlananlar onlardır. Çünkü Allah'ın hidâyetini seçip tercih ettiler, ilâhi hidâyete saygı ve tâzim ile bakıp hidâyeti benimsediler.

Zümer 39:18

Sahte tanrılara kulluk etmekten kaçınanlar... Bu ilâhi beyanda geçen “tâğüt” (opt) kelimesinin anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat şeytandır, yani şeytana itaatten ve onun emrine uymaktan sakınanlar demektir. Bazıları da şöyle dedi: Tâğüttan maksat kâhinlerdir; insanlar kâhinlere giderler, onlar bazı olayları haber verirler, insanlar da onların sözlerini tasdik eder ve ona görc iş yaparlardı. Buna göre bu ilâhi beyanda şu husus söylenmektedir: Yaptıkları işlerde ve verdikleri emirlerde kâhinlere itaatten sakınanlar... Bazıları ise şöyle söyledi: Allah'lan başka tapınılan her şey Lâğüttur. Bu kelime, tuğyan kökünden gelir, tuğyan da haddi aşmaklır. En doğrusunu Allah bilir. Yüzünü ve özünü Allalva çevirenler... [ ]yani Allah'ın emrettiklerine yönelen ve yüzlerini onlara çevirenler... Yahut yüzlerini Allaha itaat olan fiillere çevirenler, O'na muhalif olan fiilleri terkedenler ve O'nun yasaklarından uzak duranlar... Allaha dönmek, yüzünü O'nun emrine ve O'na itaate çevirmek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Müjdeler olsun! Bu, Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette meâlen beyan ettiği husustur: “Bilesiniz ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler. Onlar ki, iman etmişler ve takvâya ermişlerdir, işte onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun!" Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın dünyada ve àhirette müjdelediği insanlar işte bunlardır, çünkü bunlar Allah'ın dostudurlar. Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! Bu âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: İnsanların hayır ve şer, güzel ve çirkin sözlerini dinleyenler, sonra bunların en güzeline uyanlardır. Yani onlar, o sözlerin hayırlı ve güzel olanlarını alırlar ve insanlara anlatırlar, kötü ve çirkin olanları ise terkederler. Bazıları da şöyle dedi: Onlar Kur'ân'ı, insanların sözlerini ve konuşmalarını dinlerler, Kur'ân'ı alıp ona tâbi olurlar, insanların sözlerini ise terkederler; bu da sözün en güzeline, yani Kurâna uymaktır. Bazıları ise şöyle söyledi: Onlar dinlerler, yani nâsih ve mensühu dinlerler ve bunların en güzeline uyarlar, yani nâsihe uyarlar, onunla amel ederler, mensühu ise terkederler ve onunla amel etmezler. Nihayet bazıları da şunu söyledi: Onlar Kur'ân'a kulak verirler; Kur'ânda Allah'ın emir ve yasakları vardır, Allah'ın emrine tâbi olurlar, yasaklarından da kaçınırlar. En doğrusunu Allah bilir. En güzeline uyanlar sözünün, güzeline uyanlar mânasına gelmesi de mümkündür; en güzeli ifadesi güzel anlamında da kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle diyenler de vardır: Kur'ânda bulunan Allaha itaate ilişkin âyetlerin en güzeline uyarlar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kavmine o en güzel öğüt ve açıklamalara sarılmalarını emret!” Söylediğimiz gibi bunun anlamı sudur: Onda bulunan emirlere sarıl, insanlara da ona sarılmalarını ve onun koyduğu yasaklara riayet etmelerini emret! En doğrusunu Allah bilir, İşte Allah'ın doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır. Yani akılları ve zekâlarından yararlananlar onlardır. Çünkü Allah'ın hidâyetini seçip tercih ettiler, ilâhi hidâyete saygı ve tâzim ile bakıp hidâyeti benimsediler.

Zümer 39:19

Cenâb-ı Hak zâhir mânası itibariyle bu sürede iyice düşünüp tefekkür etmeden ve başkasına karşı istidlâl etmeden cevabı verilemeyecek pek çok konuyu belirtti. Bunlardan biri de hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, sonuçta ateşi boylayacak olanı sen mi kurtaracaksın? meâlindeki âyettir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse, âhirette kendisine müjdeler verilecek olan kimse gibi midir? Çünkü Allah daha önce müminlere verilecek müjdeden söz etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Sahte tanrılara kulluk etmekten kaçınan, yüzünü ve özünü Allaha çevirenlere müjdeler olsun. Kullarımı müjdele!” İşte buna göre o âyetin cevabı şudur: Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse, kendisine müjde verilmesi gereken kimse gibi midir? Hayır değildir! Yahut Allah şunu söylemektedir: Hakkında azap hükmü hak ve vacip olan kimse, kalbini İslâm'a açan kimse gibi midir? Yani hakkında azap vacip olan kimse, kalbini İslâm'a açan kimse gibi değildir. Veyahut şunu demektedir: Kavminin İslâm'a girmesini çok istediği için Resülullah'a (s.a.) inen bu âyet Hz. Peygambere, onların müslüman olmasından ümidini kesmesini belirtmekte ve şunu demektedir: Kendisine azabın vacip olduğu kimseyi cehennemden sen mi kurtaracaksın? Yani kendisine azap vacip olan kişiyi sen cehennemden kurtaramazsın. Bu husus şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin””“, “Mümin olsunlar diye sen tutup insanları zorlayacak mısın?”” Hz. Peygamber onları İslâm'ı kabule zorlayamaz, ancak İslâm'a girmelerini sever ve arzu eder, İslâm'dan yüz çevirmelerine de üzülürdü. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiEÜ] bi gibi: “Onlardan yana üzülme!”” “Neredeyse kendini helâk edeceksin!” “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Hz. Peygamber insanlara duyduğu şefkatten dolayı üzülüyor, nerdeyse kendini helâk ediyordu. Cenâb-ı Hak da ona şöyle diyor: Kendisine azabın vacip olduğu kimseyi sen cehennemden kurtarabilir misin? Hayır, bunu yapamazsın! En doğrusunu Allahı bilir. © Esed BEN MEF si g:

Zümer 39:20

Sonra Allah cehennemden kurtulanları açıkladı; onlar Rab'lerine karşı gelmekten sakınanlardır. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: Öte yandan, Rab'lerine karşı gelmekten sakınanlar; muhtemelen bu cümleden maksat Rablerine muhalefetten kaçınanlardır, yahut Rab'lerinin öfkesinden ve intikamından sakınanlardır. Sonra âhirette onlar için hazırlanan şeyi açıkladı ve şöyle buyurdu: Onların, birbiri üzerine yapılmış odaları olacak. Cenâb-ı Hak onların cennette odaları olacağını söylemektedir. Dünyada oda üstüne oda yapmak, ancak yer darlığından olur, fakat cennette onun sebebi bu değildir; onun sebebi insanların dünyada yüksek katları arzu etmeleri, alt ve zemin katlardan hoşlanmamalarıdır. Allah onlara dünyada sevip arzu ettikleri şeyleri âhirette ulaşmaya özendirmekte, arzu ettikleri şeyleri elde etmelerini de imana ve yararlı işler yapmaya bağlamakta, bu sayede istediklerine ulaşacaklarını onlara vâdetmektedir. Bundan dolayı cennet ehli için derecelerin, cehennem ehli için de aşağı seviyelerin var olduğunu belirtmektedir. Altından ırmaklar akan; yüce Allah bu beyanda cennetin yapısının dünyanın aksine olduğunu haber vermektedir, çünkü dünyada binalar yükseldikçe sudan uzaklaşmakta, suya ulaşmak daha da zorlaşmaktadır. Cenâb-ı Hak burada, odalar üst üste olsa ve dereceler yüksekte olsa da gözlerinin suyu göreceğini, suya ulaşmalarının zor olmayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. [S]Sonra Cenâb-ı Hak odalara dair yapıları belirtti, sonra da göklerin Bi yapılışını belirtip onu inşa ettiğini bildirdi. Göklerin inşa edilişinden, insanların inşa etmesinden anlaşılan mâna anlaşılmaz. Rabb'in gelmesinden ve benzeri ifadelerden de yaratılanların gelmesinden ve inşa etmelerinden anlaşılan mâna nasıl anlaşılır? Bazı insanlara ne oluyor ki, gelmek, gitmek gibi fiiller Allaha nispet edildiğinde, yaratılanlara nispet edildiği zaman anladıkları mânayı anlıyorlar? Onların itikatlarında bozukluk olmasaydı böyle anlarlar mıydı? En doğrusunu Allah bilir. Sonra Aziz ve Celil olan Allah meâlen şöyle buyurdu: İşte Allah'ın vâdi! Allah sözünden dönmez. Dünyada birine vâdeden, sonra vâdinden dönen kişi, mutlaka ihtiyaç duyduğu veya daha doğru gördüğü için vâdettiğinden dönmektedir. Bütün bunlardan münezzeh olduğu içindir ki Allah'ın vâdinden dönme ihtimali yoktur. S suska e iğ DTe OLIY SY S3 pol Gba daw

Zümer 39:21

Görmedin mi ve benzeri ifadeler farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi haber mânasına gelir, yani gördün demektir. İkincisi, emir anlamına gelir, yani bak gör demektir. Sonra burada hitap her ne kadar Resülullah (s.a.) yapılmış ise de hakikatte düşünüp tefekkür edebilen herkese yapılmıştır. Sonra vâdedilen şeylerin hikmeti açısından bakıldığında, âyette belirttiği gökten yağmur yağdırması, ondan yeryüzünde su kaynakları ve su kuyuları yaratması, toprağın üstünden ve altından akan bütün suların aslının gökten indirilen su olduğunun bilinmesi için olduğu anlaşılır. [ ]Her ne kadar toprakta bulunan maddelerin farklılığından dolayı suyun tadı farklı olsa da, Allah onu temiz ve temizleyici olarak indirdiğini"! haber verdiği gibi o gerçekten temiz ve temizleyicidir; toprakta bulunan pislik, necaset ve benzeri maddelerden ve renklerden bir şey karışmadığında toprak onu temiz ve temizleyici olarak çıkarmakta, bunların karışmasıyla da suyun gökten inen aslını değiştirmiş olarak çıkarmaktadır. Sonra Cenâb-ı Hak özü, tadı ve rengi farklı olsa da topraktan çıkan nebatat, ağaçlar ve benzeri her şeye uygun gelecek bir mâna ve lütuf olarak o suda içme özelliğini yaratmıştır. Bu da özleri, renkleri ve tatları farklı olsa bile, suyu her çeşit nebata ve ağaca uygun gelen bir lütuf ve mânada yaratmaya kâdir olanı hiçbir şeyin aciz bırakamayacağının ve kendisinden hiçbir şeyin gizlenemeyeceğinin bilinmesi içindir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir, Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Toprağa tohum eken, çıkacak üründen faydalanmak için büyük zahmetlere katlanan, fakat sonra o üründen faydalanmayan ve ürünü kurumuş, samana dönüşmüş halde bırakan biri beyinsizlikle ve hikmete aykırı işler yapmakla tavsif edilmez mi? İşte her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah sizi küçük bir bebek olarak yaratmış, büyüyünceye ve kendi ihtiyacınızı temin edecek hale gelinceye kadar size çeşitli tatta ve renkte gıdalar vermiş ve sonra da bunun hiçbir sonucu ve akubeti olmadan sizi yok etmiş olsa, hikmet sahibi olarak tanıdığınız Allah da hikmete aykırı iş yapmış olurdu. Bütün bunlar göstermektedir ki, Allah'ın sizi küçük bebekler halinde yaratmasında, sonra yarattığı çeşitli tat ve renkte gıdalarla sizleri besleyip büyütmesinde bir hikmet vardır, o da sizi tekrar diriltmektir. Eğer böyle olmasaydı, bütün bu yapılanlar hikmete aykırı ve akılsızca işler olurdu; tıpkı topraktan çıkan su ile yerden ekini çıkaran, [ ]sonra onu kurumuş saman olmuş halde bırakan ve ondan yararlanmayan kişinin beyinsizce ve hikmete aykırı şeyler yaptığı gibi. Bu durumda kâfirlerin öldükten sonra dirilmek yoktur inancı da aynı mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir. O suyu yerdeki kaynaklara akıttı, yani onu yerin içine soktu ve ondan kaynaklar, gözler yarattı. Sonra sararır, yani kurur. Sonunda Allah onu kırılp ufalanmış hale getirir, yani kırıntı, ufantı haline getirir. Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin görüşüdür. “Hâce” fiili, kurumaya başladı mânasına gelir. Kuşkusuz bunda bir ders vardır, yani zikretmiş olduğu gökten su indirmesinde, sonra onu yerin içine sokmasında, sonra da oradan dışarı çıkarmasında dersler vardır. Akıl iz'an sahipleri için, yani aklından ve izanından yararlanan kimseler için dersler vardır. --- Dipnotlar: #2 — Müellif merhum şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Gökten tertemiz su indirdik” (el-

Zümer 39:22

Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? Denildi ki: Allah açtı, yani Allah genişletti. Buna Allah rahatlattı mânası da Allah yumuşattı mânası da verilmiştir. Bunların hepsi aynı şeyi ifade ederler. Sonra Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa cümlesi, muhtemelen müslüman olursa anlamına gelir. O, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? Yani İslâm'a girdiğinde Allah onun, hakkı ve hakkın delillerini ve kanıtlarını hak olarak, bâtılı da bâtıl olarak, [ ]onun bâtıl ve karışık olduğunu görmesi için kalbine nur koymaz mı? Bu nur sayesinde Allah ona, şu haktır veya bâtıldır diye her şeyin gerçek yüzünü gösterir, bu sayede o da hakka sarılır ve ona uygun davranır, bâtılı da terkeder ve ondan sakınır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? cümlesindeki O'nun nuru sözü, insana İslâm'a giden yolu gösteren mânasına gelir; Allah onun gönlünü öyle açar ki, sonunda müslüman olur. Bir hadis-i şerifte Resülullah'a (s.a.), göğüs İslâm'a açılır mı, nasıl açılır? diye sorulmuş, Hz. Peygamber de şu cevabı vermiş; “Nur insanın gönlüne girince göğüs açılıp genişler ve ona yer verir”. Burada Resülullah (s.a.), nur insanın gönlüne girdiğinde göğsün açılıp genişleyeceğini ve ona yer açacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa. Bu beyanın dünyada açmışsa, Rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? ibaresinin de âhirette Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olur mânasına gelmesi de mümkün344 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ dür. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatmaktadır”“. Buna karşılık Allah inkârcıların kalplerini mühürlemiştir, zulmet ve kasvet içinde kalmışlar, ebedi karanlıklar içinde bocalamaktadırlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa, yani kime müslüman olmayı nasip etmişse, o, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? Yani Allah'ın kitabına bağlı kalmaz mı? Bunun anlamı şudur: Ona iman eden, ona sarılan ve onunla hayatı son bulan insan. Hz. Peygamber'e, gönlün İslâm'a açılmasının bir alâmeti var mıdır? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: “Evet, şu aldanma dünyasından kaçınıp ebediyet âlemine yönelmek ve ölüm vakti gelmeden önce ölüm için hazırlanmaktır””. Bu ifade hakikatte, muamelat konusunda değil, itikat konusunda böyle olmak gerekir anlamına gelir. Yani mümin, şu aldanma yurdundan kaçınıp ebediyet yurduna yönelmek ve dünyadan âhiret için hazırlık yapmak gerektiğine inanır. (SJAllah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa. Bu beyan belirtildiği gibi soru cümlesi de olabilir. Soru cümlesi değil, aksine cevap cümlesi de olabilir; böyle olunca baştaki soru edatı olan elif harfi düşer ve Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiş olur: Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi kalbine darlık ve sıkıntı verir”, Buna göre yukarıdaki âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyet soru cümlesi ise, o zaman onun bir delille cevabının bilinmesi gereken bir karşılığının olması şarttır. Bazıları onun cevabının, Allah'ı anma konusunda kalpleri katılaşmış olanlara çok yazık! meâlindeki âyet olduğunu söyler. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Gönlü İslâma açılmayan insan, sanki inkârla kalbi katılaşmış kimse gibidir. Bu, Kisâi'nin sözüdür. Onun cevabının ve karşılığının daha önce geçen bir âyet olması da mümkündür, o da şu ilâhi beyandır: “Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, sen mi kurtaracaksın?””? Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Hakkında azap hükmü kesinleşmiş olan kimse, Allah'ın gönlünü İslâmi açtığı biri gibi olur mu? Yani hakkında azap hükmü kesinleşmiş olan kimse, Allah'ın gönlünü İslâm'a açtığı ve Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olan kişi gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir. KER: dr ABs AiE 54663 á NİZ

Zümer 39:23

[Kur'ân-ı Kerim'in Özellikleri] Allah sözlerin en güzelini indirdi. Bu beyan Allah en doğru haberi ve en adil hükmü indirdi mânasına gelebilir. Allah başka bir âyette sözünü doğru ve adil olarak nitelemektedir: “Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır”, yani verdiği haberde en doğru, hükümde de en âdil olarak tamamlanmıştır. Buna göre sözlerin en güzeli ifadesi de haber olarak en doğrusunu, hüküm olarak en âdilini indirdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Sözlerin en güzeli, en sağlamı ve en muhkemi anlamına da gelir, hiç şüphesiz Allah'ın sözü sağlam ve muhkemdir. Cenâb-ı Hak başka bir beyanında onu doğru ve âdil olmakla nitelemektedir: “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir”. [ ] Cenáb-i Hak bu beyanında Kur'ân'a ne önün- EN den ve ne de arkasından bâtılın gelemeyeceğini haber vermektedir, bu onun sağlam ve muhkem oluşundan dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. O, sözlerin en güzelidir, çünkü Kur'ân, âyetleri üzerinde düşünen ve tefekkürde bulunan kişinin kalbini aydınlatır, gönlüne ışık saçar, ona hak ve hayır yollarını gösterir, vesveseleri, şüpheleri ve her türlü kötülüğü ondan giderir ve onu her nevi hayra ve iyiliğe götürür. O gerçekten sözlerin en güzelidir, çünkü gereği yerine getirildiğinde belirttiğimiz özellikleri kazandıran ondan başka bir söz yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Kendi içinde uyumlu bir kitap... Buradaki “müteşâbih” kelimesi, çelişki ve tutarsızlık olmayan anlamına gelmektedir. O, insanların sözleri ve kitapları gibi değildir, çünkü insanların sözlerinde ve kitaplarında pek çok çelişki ve tutarsızlık bulunur, özellikle aradan uzun zaman geçince bu çelişki ve tutarsızlık daha net görülür. Bu husus şu beyanda belirtildiği gibi: “Kur'ân'ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” Nâzil oluşu uzun zaman sürmesine, Allahtan parça parça ve farklı zamanlarda gelmesine rağmen Kur'ân'ın böyle olması, onun Allah'tan geldiğini, çelişkili olmadığını, tutarlı ve uyumlu oldugunu gösterir. Eğer Allah'tan gelmemiş olsaydı, insanların sözlerinde ve haberlerinde görüldüğü gibi onda da tutarsızlık ve çelişki bulunurdu. En doğrusunu Allah bilir. (Mesânij “Mesâni” kelimesi hakkında müfessirler şöyle dediler: Cenâb-ı Hak Kurânda haberleri ve kıssaları tekrar tekrar belirttiği için ona “mesâni” adını vermiştir. Bunun aslı şudur: Allah Kur'ânda, öğütleri ve nasihatleri çeşitli yerlerde tekrar ettiği için ona mesâni demiştir, şayet onları tekrar etmeseydi insanlar gaflete düşer ve unuturlardı. Hikmet sahibi insan, bir kimseye bir defa öğüt verir veya bir şeyden ikaz eder de sonra ikinci defa öğüt vermez ve ikaz etmezse, insan o öğüt ve ikazda gaflete düşer ve unutur. Aziz ve Celil olan Allah da, öğüt ve uyarılarından insanlar sürekli yararlansınlar diye, en doğrusunu Allah bilir ya, gaflete düşmesinler ve unutmasınlar diye onları tekrar etmektedir. Rab'lerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir, sonra yine Allah'ı anmaya yönelerek bedenleri ve kalpleri huzura kavuşur. Müfessirler şöyle dediler: Korkuya dair âyetler okunduğunda müminlerin tüyleri ürpeZSJ rir, S)rahmete dair âyetler okunduğunda da kalpleri yumuşar, huzura ererler. Bu iki halin Kur'ânın bütünü ile, yani içinde öğütler bulunan rahmet ve azap âyetlerinin okunması ile gerçekleşmesi de mümkündür: Âyetlerin okunmasıyla müminlerin kalpleri yumuşar ve kendi akıbetlerinden korkarak tüyleri ürperir. Çünkü rahmet âyetinin okunmasıyla kalplerin yumuşaması, azap âyetinin okunmasıyla yumuşamasından daha çok değildir, aksine azap âyetleri kalpleri daha çok yumuşatır. Katâde şöyle dedi: Müminlerin tüyleri ürperir, gözleri yaşarır ve kalpleri huzur dolar, ancak bidat ehlinin yaptıklarını gördüğümüz gibi onlar akıllarını kaybetmezler ve bayılıp düşmezler; bu ancak şeytandan kaynaklanır”. İşte bu kitap, Allah'ın bir rehberi olup dilediği kimseyi onunla doğruya yönlendirir. Cenâb-ı Hak, doğru ve hak olan yolu açıklamış, onun delillerini ve kanıtlarını göstermiş, dalâletin ve bâtılın yolunu da açıklamıştır. Doğru yola giren kişi, Allah'ın yardımı ve başarılı kılmasıyla doğru yola kavuşmuştur. Küfrün ve bâtılın yoluna giren de Allah'ın kendisini terketmesiyle şaşırmış ve sapıtmıştır. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Âyet-i kerime, Allah'ın şaşırttığı birine kimsenin doğru yolu gösteremeyeceğini haber vermektedir, nitekim maişet ve rızık konusundaki bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz”. Hayır ve zararla ilgili âyette de yine meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah sana bir zarar verecek olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. O senin hakkında bir iyilik dilerse onun lütfunu engelleyebilecek de yoktur”. Cenâb-ı Hak rızık ve maişetle ilgili âyetle zarar ve hayırla ilgili âyette söylediklerini dalâlet ve hidâyetle ilgili âyette de beyan etmektedir. Bu da, insanların fiillerinde ve yaptıkları işlerde Allah'ın tedbir ve idaresinin bulunduğuna işaret eder. Bu mesele, Mütezile'nin iddia ettiği gibi değildir. Onlar şöyle diyorlar: [ ]Bu konuda Allah'ın tedbir ve idaresi söz konusu değildir; doğru yolu bulan kendisi onu bulmuş, şaşırıp sapıtan da kendisi sapıtmıştır, bunda Allah'ın tedbir ve idaresi yoktur. Fakat yukarıdaki âyetler onların sözlerini ve iddialarını geçersiz hale getirmektedir. Katâde'nin, Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir, sonra yine Allah'ı anmaya yönelerek bedenleri ve kalpleri huzura kavuşur meâlindeki âyet hakkında şunları söylemiştir; Allah'ı zikrettiğinde ancak iman ehlinin tüyleri ürperir, gözleri yaşarır, kalpleri huzurla dolar, fakat akıllarını kaybetmezler ve bayılıp düşmeleri de söz konusu değildir; bu hal ancak bidat ehlinde görülür ve çoğu kere bu durum şeytandan meydana gelir, şeklindeki sözlerine gelince... O şöyle devam eder: Hayatıma yemin ederim ki, ümmetin içinde bu hali, Resülullah'tan (s.a.) ve ondan sonra da Cenâb-ı Hakk'ın, Peygamberine arkadaş olarak seçtiği sahâbe-i kirâmdan daha iyi bilen hiç kimse yoktur; Resülullah'ın (s.a.) ashabından ve onun ashabının ashabından görüştüğümüz kimselere bunu sorduk, onlar bu durumun ancak bidat ehlinde görüldüğünü söylediler. Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir. Bu beyanda, peygamberler ve havâstan bazı kişiler kastedilmiş olabilir, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Kulları içinden ancak bilenler, Allah'ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar”. Âyette bütün müminler de kastedilmiş olabilir, nitekim Übey ve İbn Mesüd mushafında öyledir: Rablerine iman edenler onun etkisiyle tüyleri ürperir, sonra yine Allah'ı anmakla bedenleri ve kalpleri huzura kavuşur. Hafsa'nın mushafında ise şöyledir: Bedenleri ve kalpleri Allah'ı anmaya yönelir. --- Dipnotlar: 9 “Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir” meâlindeki âyet hakkında Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu, Allah dostlarının özelliğidir, Allah onları böyle nitelemektedir: Onların tüyleri ürperir, gözleri yaşarır ve Allahın zikriyle kalpleri huzur dolar. Allah onları, akıllarını kaybetmekle ve bayılıp düşmekle nitelememektedir, bu hal ancak bidat ehlinde görülür ve o da ancak şeytandan neşet eder (Süyüti, ed-Dürru'l-

Zümer 39:24

Kıyâmet giinünde o şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi mi (daha kötü durumda, yoksa cennette bulunan mümin mi)? Sanki bu cümlenin mukabili burada belirtilmemiş gibidir. Bunun mukabilinin daha önce geçen şu ilâhi beyan olması mümkündür; “Onların, altından ırmaklar akan, birbiri üzerine yapılmış odaları olacak”, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Kendisi için altından ırmaklar akan birbiri üzerine yapılmış odalar inşa edilen biri, kendisini yüzüyle şiddetli azaptan korumaya çalışan kimse gibi olur mu? Hayır, bunlar aynı değildir. Yahut şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi meâlindeki beyanın mukabili şudur: O kişi, ebedi nimetlere gark olan biri gibi olur mu? Hayır, bunlar aynı değildir. En doğrusunu Allah bilir. Şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi. Aslında hiç kimse kendisini şiddetli azaptan yüzüyle korumaya çalışmaz, bu itibarla bu cümlenin uygun şekilde yorumlanması gerekir. Birincisi, bu ifade şefaatçilerden ve yardımcılardan kinayedir, sanki şunu söylemektedir: Onlara şefaat etmeye veya kendilerinden azabı defetmeye muktedir kimse olmayacaktır. İkincisi, onların elleri boyunlarına bağlı olduğu için yüzünü şiddetli azaptan korumak üzere elini kullanamayacaktır. Çünkü dünyada azaba mâruz kalan biri, o azaptan yüzünü elleriyle korumaya çalışır. İşte Cenâb-ı Hak bu beyanda, âhirette yüzünü azaptan korumak için ellerini kullanamayacağını, aksine azabın yüzüne geleceğini ve sanki yüzü ile ondan korunmaya çalışacağını haber vermektedir. Üçüncüsü, âyette geçen yüz kelimesi kalpten kinaye olarak belirtilmiş olabilir, yani o azabın acısı kalbine işler ve ondan kurtulmaya gücü yetmez. En doğrusunu Allah bilir. Şiddetli azaba karşı kendini yüzüyle korumaya çalışır. Bu beyan hakkında bazıları şöyle dedi: En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kendini yüzüyle cehennemden korumaya çalışan sapık, yüzüne ateşin ulaşamadığı hidâyete eren kimse gibi değildir, söylediğimiz gibi bunlar asla aynı değildirler. O gün zâlimlere, “Vaktiyle kazandığınızı tadın şimdi!” denir. Buradaki tadın emri, yaptıklarınızın cezasını çekin anlamına gelebilir. Yahut kendi iradenizle yaptıklarınızı tadın, bunlar sizin kendi irade ve tercihinizle yaptıklarınızın sonucudur. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara her iki yolu da açıklamış, (Jher yolun mutlaka varacağı bir akıbeti olduğunu söylemiştir. Onlar, bu akıbete götüren yolu tercih etmişlerdi, nitekim öbürleri de ulaştıkları nimetlere giden yolu kendi iradeleriyle seçmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:25

Cenâb-ı Hak bu beyanında insanları, peygamberleri inkâr etmeleri ve onlara inatla karşı koymaları yüzünden başlarına gelen musibetlerle korkutmakta, Resülullah (s.a.) onları tekrar dirilmekle ve kıyâmette aynı akıbete mâruz kalmakla ikaz ettikten sonra da aynı inatçılığı sürdürmekten onları sakındırmaktadır. Çünkü onlar, kendilerini kıyâmet günü ile uyardıktan sonra da onu tasdik etmemişlerdi, işte sakınmaları için Cenâb-ı Hak da Resülullah vasıtasıyla” ulaştırdığı haberlerle onları uyarmıştır. Nereden geldiğini anlamadıkları bir azap, yani onlar, kendilerini güvenli gördükleri taraftan azaba mâruz kalmışlardı. İİİ İRİŞ BASİN sl ISE

Zümer 39:26

Onların dünyada mâruz kaldıkları azap, küfretmelerinin karşılığı olan azap değildir, o ancak inatçılıklarının ve küfür halinde iken yaptıkları inatçılık, eziyet etmek gibi fillerine karşılık olarak yapılan azaptır. İnkârın azabı ise, âhirette sonsuz devirler boyu ebediyyen sürecektir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, âhiretteki azap daha büyük olacaktır, keşke bilselerdi, buyurmaktadır.

Zümer 39:27

Biz insanlar için bu Kur'ân'da her türlü örneği ortaya koyduk. Yani insanların dinleri ve dünyaları hakkında ihtiyaç duydukları her şeyi bu Kur'ânda beyan ettik. Yahut Cenâb-ı Hak onlara lehlerinde ve aleyhlerinde olan fiilleri veyahut Allah'ın üzerlerindeki hakkını [ ]veyahut da onların birbirleri üzerindeki haklarını ve benzeri hususları beyan etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Düşünüp ders alsınlar diye. Burada iki husus dikkatimizi çekmektedir: Birincisi, onlara nasihat ve öğüt vermek gerekli olduğu için bu Kur'ânda her türlü örneği koyduk. İkincisi de verilen nasihat ve öğütlerin onları mutluluğa ulaştırması için her türlü örneği koyduk.

Zümer 39:28

28. “(Bunu) insanlar Allaha karşı gelmekten korunsunlar diye Arap diliyle indirdiğimiz çelişkisiz Kur'ân'da (yaptık). Arapça Kur'ân, yani onu Arap diliyle indirdiğimiz Kur'ân yaptık. Başka bir beyanında, insanların anlamaları ve bilmeleri için “Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik” buyurmaktadır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik Çelişkisiz anlamına gelen “Şayra zi ivecin” iki mânaya gelir. Birincisi, daha önce gönderilen kitaplara muhalif değil, onlarla uyumlu mânasına gelebilir. Çünkü Allah'ın gönderdiği bütün kitaplar insanları Allah'ın birliğine ve Rab olduğuna imana davet ediyordu, işte Kur'ân da böyledir, dolayısıyla Kurân diğer kitaplara aykırı değil onlarla uyum içindedir. İkincisi, Kur'ân âyetleri birbirine aykırı ve çelişkili değil, aksine çok farklı zamanlarda nâzil olmasına rağmen birbiriyle uyumlu ve düzgündür. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. “Gayra zi ivecin” ibaresi aslında haktan sapmış ve ayrılmış değil mânasına gelir. Korunsunlar diye, yani helâke düşmekten veya Allah'ın öfkesinden ve intikamından sakınsınlar diye.

Zümer 39:29

29. “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Bütün övgüler Allaha mahsustur; fakat çoğu bunu anlamamaktadır? Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Burada geçen “selemen” kelimesi “sâlimen” diye de okunmuştur. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Yani hayır, eşit değildirler. Burada zikredilen iki adamla verilen örnek, bütün müslümanlar ve bütün kâfirlerle ilgili gibidir. Sonra birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunan adam ile nesepleri farklı ve herkesin kendi nesebinin davasını güttüğü ortakların ihtilafı kastedilmiş olabilir. Yahut mülkiyet konusundaki ihtilaf anlamına gelebilir; herkes, o benimdir diye iddia eder. Veyahut kavmin hâkimiyetiyle ilgili ihtilaf anlamına gelebilir; herkes bu hakkın kendi kavmine ait olduğunu iddia eder. Veyahut da kavim içinden biri bu hakkın kendisine ait olduğunu iddia eder. [ ]Onlardan hiçbiri, tek bir kişiye intisap kararlılığını göstermez, şaşkın ve kararsız bir haldedirler. Bundan dolayıdır ki, nafakasını istemesi ve mülk sahibine gereken mülkiyet hakkını yerine getirmesi için hâkimiyet onlardan hiçbirinde istikrar bulmaz, herkes şaşkın ve kararsız halde kalır. Hâkimiyet veya nesep bir kişide olduğu zaman ise herkes hakkını alır, hakkı o kişide mahfüz kalır ve hakkının ne olduğu bellidir. Birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunan kişi örneği, şeytana veya putlara veya nefsâni arzularına tapan kimsedir, her şeytan da diğerinin iddia ettiğinin aksini iddia eder. Nefsâni arzular da böyledir; bu arzular, sahibini bazan ona, bazan ötekine çagırır; dolayısıyla onlar da birbiriyle ihtilaflı birçok ortak gibidir; biri onu, öteki bunu ister, insan da şaşkın ve kararsız kalır. Hak ilâha tapan, ilâhlığı delillerle ve mücizelerle sabit olana kulluk yapan ise bir tek kişiye bağlı olan adam gibidir; hep aynı hal üzere kalır, yani Allah'a gönülden itaat eder. Bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Yani birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunduğunu iddia eden kişi ile tek bir kişiye bağlı olduğunu iddia eden biri aynı olur mu? Hayır, aynı olmazlar. Bu cümleyi müfessirler şöyle açıkladılar: Farklı çeşitli ilâhlara tapan ile tek bir Rabbe tapan mümin aynı olur mu? Onlar bu iki insanın bu dünyada eşit oldukları, ancak hikmette farklı oldukları görüşündedirler. Bu yorumda ölümden sonra dirilmenin delili vardır. Cenâb-ı Hak şu âyette de aynı benzetmeyi yapmaktadır: “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu?””, yani bu dünyada eşit olsalar da, hakikatte eşit değildirler. Bu da, onları tefrik edecek başka bir âlemin varlığına işaret eder. Çünkü hikmet ve akıl, onların birbirinden ayırtedilmesi gerektiğini söyler. En doğrusunu Allah bilir, Bütün övgüler Allah'a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamamakta- EH dır. Yukarıda verilen örneğin hemen peşinde Allah'a hamdin belirtilmesi, iki mânaya yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, tevhidi nasip ederek kendilerini kâfirlerin arasından çıkardığı için Allah'a hamdetmelerini müminlere emretmektedir. Fakat çoğu bunu anlamamaktadır, yani Rab'lerinin birliğini anlamamaktadır. İkincisi, birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendi yerine sadece kendisine bağlı kıldığı için Rab'lerine hamdetmelerini emretmektedir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Birbiriyle ihtilaflı ortaklar, birbiriyle kavgalı ve birbirine karşı cimri olan ortaklar demektir. “Raculen sâlimen” [WU 3) tamlaması halis mânasına gelir, Âyeti “selemen li raculin” Liz] şeklinde okuyanlara göre de sadece bir adama teslim oldu ve selâmet buldu anlamına gelir.

Zümer 39:30

31. “Sonra da kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksıElbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Bundan önceki ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak şunu söylüyordu: “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi?” Şüphesiz onlar bu dünyada eşittirler. Bunun hemen arkasından sen öleceksin, onlar da ölecek meâlindeki âyetin gelmesi şöyle izah edilebilir: Kendini ve dinini sadece Allah'a ve Resülullah'a (s.a.) teslim eden de ölecek, kendini Allah'a teslim etmeyip ihtilaf halindeki birçok ortağa teslim edenler de ölecek. Eğer kendisini sadece Allah'a teslim edenle bunu yapmayanı birbirinden ayırtedip durumlarını belirleyecek başka bir âlem yoksa o zaman onlar eşit konumdadırlar. [ ]Halbuki hikmet, onların eşit olmadığını söylemektedir. Neticede kendini sadece Allah'a teslim eden de ölecek, öbürü de ölecek. Öyleyse bir yeniden dirilme kaçınılmazdır, o zaman buna mükâfatı, öbürüne de cezası verilecektir. En doğrusunu Allah bilir. 354 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Yahulonlar, Resülullah'ı (s.a.) uğursuz saydıkları, başlarına gelen belàlarin ve zorlukların onun yüzünden geldiğini iddia ettikleri için Cenâb-ı Hak böyle söylemiştir. Hatia Allah şöyle buyurmaktadır: “Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?” Hayır, kalmayacaklar. İşte burada da Allah Teâlâ elbette sen öleceksin, onlar da ölecek buyurmaktadır. Yani sen öldükten sonra onlar dünyada ebedi kalmayacak, aksine onlar da ölecekler, İddia ettikleri gibi onların başına gelen belâlar eğer senin yüzünden geliyorsa, sen öldükten sonra hiçbir sıkıntı görmeyecekler demektir, Bu beyana sözü edilen anlamları vererek yorumlamak mümkündür. En doğrusunu Allah bilir, Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Elbette sen öleceksin ve Rabb'inin sana vâdeltiği mükâfata ve üstün nimetlere kavuşacaksın, onlar da ölecekler ve onlar da kendilerine haber verilen cezaya ve azaba uğratılacaklar, En doğrusunu Allah bilir. Sonra da kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız. İbn Ömer'in şöyle söylediği rivayet edilir; Biz bu âyetin tefsirini bilmiyorduk ve "Kim davalaşacak? diyorduk. Ancak Resülullah'ın (s.a.) ashabı arasında fitne zuhur edip birbirimize karşı kılıç çekliğimizde, bu âyetin bizim hakkımızda nâzil olduğunu anladım”, Bu âyet geldiğinde Zübeyr'in şunu sorduğu rivayet edilir: Ey Allah'ın Resül'ü, birbirimizle dünyada davalaştıktan sonra tekrar davalaşacak mıyız? Hz. Peygamber, “Evet” diye karşılık verince, Zübeyr, öyleyse işimiz zor, dedi", [ ] Allah hepsinden razı olsun, bu âyet nâzil olduğunda sahabelerden bazılarının şöyle dediği rivayet edilir: Biz kardeş olduğumuz halde birbirimizle davalaşacak mıyız? Fakat Hz. Osman haksız yere ve düşmanca öldürüldüğünde, âyetin onlar için geldiğini ve onların da davalaşacağını anladılar". En doğrusunu Allah bilir. Sonra onların kıyâmet gününde davalaşmaları iki anlama gelir. Birincisi, aralarındaki hak ihlallerinde veya borçlarda veya dini meselelerde davalaşacaklardır. İkincisi, elbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Sonra da kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız meâlindeki âyeti Cenâb-ı Hak, din ve dünyaya dair tartışmalar tıkandığında, insanlara hiçbir şey tesir etmez ve hiçbir şeyi kabul etmez hale geldiklerinde göndermiş ve onlara bu konuda kıyâmet gününde, azabı gözleriyle gördükleri vakit davalaşacaklarını (92. Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, XII, 655. haber vermiştir; o zaman hakikat önlerine konacak, onlar da boyun eğecekler, fakat bunun onlara faydası olmayacak. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un (c.a.) mushafında “inneke mâitün ve innehum mâitün” òu ëls ŽU) şeklindedir. Araplar bu fiili “mâte, yemâtü, mâitün” şeklinde kullanırlar.

Zümer 39:31

31. “Sonra da kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksıElbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Bundan önceki ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak şunu söylüyordu: “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi?” Şüphesiz onlar bu dünyada eşittirler. Bunun hemen arkasından sen öleceksin, onlar da ölecek meâlindeki âyetin gelmesi şöyle izah edilebilir: Kendini ve dinini sadece Allah'a ve Resülullah'a (s.a.) teslim eden de ölecek, kendini Allah'a teslim etmeyip ihtilaf halindeki birçok ortağa teslim edenler de ölecek. Eğer kendisini sadece Allah'a teslim edenle bunu yapmayanı birbirinden ayırtedip durumlarını belirleyecek başka bir âlem yoksa o zaman onlar eşit konumdadırlar. [ ]Halbuki hikmet, onların eşit olmadığını söylemektedir. Neticede kendini sadece Allah'a teslim eden de ölecek, öbürü de ölecek. Öyleyse bir yeniden dirilme kaçınılmazdır, o zaman buna mükâfatı, öbürüne de cezası verilecektir. En doğrusunu Allah bilir. 354 TE'VÍLATÜ'L-KUR'AN TERCÜMESİ Yahulonlar, Resülullah'ı (s.a.) uğursuz saydıkları, başlarına gelen belàlarin ve zorlukların onun yüzünden geldiğini iddia ettikleri için Cenâb-ı Hak böyle söylemiştir. Hatia Allah şöyle buyurmaktadır: “Şimdi sen ölürsen, onlar ebedi mi kalacaklar?” Hayır, kalmayacaklar. İşte burada da Allah Teâlâ elbette sen öleceksin, onlar da ölecek buyurmaktadır. Yani sen öldükten sonra onlar dünyada ebedi kalmayacak, aksine onlar da ölecekler, İddia ettikleri gibi onların başına gelen belâlar eğer senin yüzünden geliyorsa, sen öldükten sonra hiçbir sıkıntı görmeyecekler demektir, Bu beyana sözü edilen anlamları vererek yorumlamak mümkündür. En doğrusunu Allah bilir, Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Elbette sen öleceksin ve Rabb'inin sana vâdeltiği mükâfata ve üstün nimetlere kavuşacaksın, onlar da ölecekler ve onlar da kendilerine haber verilen cezaya ve azaba uğratılacaklar, En doğrusunu Allah bilir. Sonra da kıyâmet gününde Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız. İbn Ömer'in şöyle söylediği rivayet edilir; Biz bu âyetin tefsirini bilmiyorduk ve "Kim davalaşacak? diyorduk. Ancak Resülullah'ın (s.a.) ashabı arasında fitne zuhur edip birbirimize karşı kılıç çekliğimizde, bu âyetin bizim hakkımızda nâzil olduğunu anladım”, Bu âyet geldiğinde Zübeyr'in şunu sorduğu rivayet edilir: Ey Allah'ın Resül'ü, birbirimizle dünyada davalaştıktan sonra tekrar davalaşacak mıyız? Hz. Peygamber, “Evet” diye karşılık verince, Zübeyr, öyleyse işimiz zor, dedi", [ ] Allah hepsinden razı olsun, bu âyet nâzil olduğunda sahabelerden bazılarının şöyle dediği rivayet edilir: Biz kardeş olduğumuz halde birbirimizle davalaşacak mıyız? Fakat Hz. Osman haksız yere ve düşmanca öldürüldüğünde, âyetin onlar için geldiğini ve onların da davalaşacağını anladılar". En doğrusunu Allah bilir. Sonra onların kıyâmet gününde davalaşmaları iki anlama gelir. Birincisi, aralarındaki hak ihlallerinde veya borçlarda veya dini meselelerde davalaşacaklardır. İkincisi, elbette sen öleceksin, onlar da ölecek. Sonra da kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız meâlindeki âyeti Cenâb-ı Hak, din ve dünyaya dair tartışmalar tıkandığında, insanlara hiçbir şey tesir etmez ve hiçbir şeyi kabul etmez hale geldiklerinde göndermiş ve onlara bu konuda kıyâmet gününde, azabı gözleriyle gördükleri vakit davalaşacaklarını (92. Süyütü, ed-Dürru'l-mensür, XII, 655. haber vermiştir; o zaman hakikat önlerine konacak, onlar da boyun eğecekler, fakat bunun onlara faydası olmayacak. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un (c.a.) mushafında “inneke mâitün ve innehum mâitün” òu ëls ŽU) şeklindedir. Araplar bu fiili “mâte, yemâtü, mâitün” şeklinde kullanırlar.

Zümer 39:32

Allah hakkında asılsız inançlar uyduran ve gerçek kendisine ulaştığında onu yalan sayandan daha zâlim kim vardır? Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: İyilikler ve nimetler içinde yüzen birinin, kendisine bu nimetleri verene karşı yalanlar uydurmasından daha büyük bir zulüm ve daha çirkin bir iş yoktur. Sizler Allah'ın nimetleri ve sonsuz lütufları içinde yüzüyorsunuz, dolayısıyla Allah'a karşı yalan uydurmanızdan daha büyük bir zulüm ve daha çirkin bir iş olamaz. Gerçek kendisine ulaştığında onu yalan sayan. Yani Allah'ın haberini inkâr edip ve reddetmekten daha büyük bir zulüm ve daha çirkin bir iş yoktur; çünkü O'nun verdiği haberden daha doğru bir haber ve O'nun sözünden daha hak bir söz olamaz. (JKâfirlerin yeri cehennemde değil mi? Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Kâfirlerin gideceği yer olarak cehennem kâfi değil mi? Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Onların harcı cehennem; işte oraya girecekler”, yani inkâr etmelerine ve yalanlamalarına ceza olarak onlara cehennem yeter. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:33

Gerçeği getiren kişiye ve onu tasdik edene gelince... Bu beyanın tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle der: Gerçeği getiren kişi ile Cibril aleyhisselâm, onu tasdik eden kişi ile de Muhammed aleyhisselâm kastedilmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Gerçeği getiren kişi Muhammed aleyhisselâm, onu tasdik eden kişi de Hz. Ebü Bekir es-Sıddik'tır. Bazıları da gerçeği getiren kişi Hz. Muhammed (s.a.), onu tasdik eden de bütün sahabedir, demiştir. Müfessirler bu konuda farklı görüşte olmalarına rağmen, gerçeği getirenin Cibril (s.a.) veya Hz. Muhammed (s.a.) olduğunda, getirdiği gerçeğin tevhid olduğu ve onu tasdik edenin de bu tevhidi tasdik eden kişiler olduğu konusunda aynı fikirdedirler. “İşte iyi davrananların mükâfatı budur”, yani muvahhid müminlerin mükâfatı budur. Eğer bu beyanın tefsiri müfessirlerin söyledikleri gibi ise bu yorum Hâriciler'in ve Mütezile'nin iddialarını geçersiz kılmaktadır; onlar büyük günah işleyenin mümin olmadığını ve onun ebediyyen cehennemde kalacağını iddia ediyorlar. Cenâb-ı Hak ise gerçeği getiren kişiye ve onu tasdik eden kişi demektedir; büyük günah işleyen herkes Cibril'in ve Hz. Muhammed'in (s.a.) getirdiklerini tasdik etmektedir. Sonra Allah, işte takvâ sahipleri onlardır buyurmaktadır, yani şirkten sakınanlar işte onlardır. Ayrıca Cenâb-ı Hak onlara, işledikleri kötülükleri bağışlayacağını da haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: “Allah onların yaptıkları en kötü işleri bile bağışlayıp silecektir”. Bu ilâhi beyan, mükâfat gören müminlerin de kötülük işlediklerine işaret etmektedir. Sonra Cenâb-ı Hak dilerse bu kötülüklerden dolayı onları bir müddet cezalandırır sonra kendilerine vâdettiği şeyi verir, dilerse günahlarını bağışlayıp siler ve sözünü ettiği mükâfatlarını verir. Bu nasıl olur, bahsedilen mükâfat onlara nasıl verilir? Çünkü onlar Muhammed aleyhisselâmın getirdiğini tasdik ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Gerçeği getiren kişiye ve onu tasdik eden. Bu beyanın iki anlama gelmesi mümkündür. Birincisi, kalbiyle tasdik etti mânasına gelir, yani getirdiği mesajı kalbiyle kabul etti. İkincisi, getirilen mesaja uygun, lâyık ve doğru olmayan işlerden sakınarak davranışlarıyla onu tasdik etti anlamına gelir. Bu mânada olmak üzere Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ey âdemoğlu! Allah'tan başka tanrı yoktur diyorsun, öyleyse bu sözünü tasdik et! Eğer âyetin tefsiri bu olursa, çok ağırdır. Fakat mümin, getirilen o tevhide uygun davranmasa ve söylediğimiz fiillerden kaçınmasa bile, Cenâb-ı Hak ya belli bir süre azap ettikten sonra veya azap etmeyip bağışladıktan sonra yine de bahsettiği mükâfatı ona verecektir. En doğrusunu Allah bilir. ÇE gil İİİ e die OZ eşi

Zümer 39:34

Bu âyet-i kerime, vâdedilen mükğfatın bir ve iki kişiye değil, bütün müminlere verileceğine işaret etmektedir.

Zümer 39:35

Burada Cenâb-ı Hak iki türlü işten söz etmektedir: Kötü ve iyi. Sonra onlara, yaptıkları en kötü şeyleri bile bağışlayacağını ve kendilerini en güzel işlere göre ödüllendireceğini haber vermektedir. Muhtemelen buradaki güzellerin en güzeli ifadesi, en nefis olan amel mânasına gelir, Allah işte onunla ödüllendirecek ve yaptıkları kötülükleri de bağışlayacaktır. Yaptıkları kötülüklerin en kötüsünü ve en büyüğünü silecek, yaptıkları güzelliklerin en güzeli ve en büyüğü ile ödüllendirecek anlamına da gelebilir. Buna göre, en güzel ve en kötü işin bir çeşidi de, güzelliklerin en güzeli ve kötülüklerin en kötüsüdür. İlk yoruma göre ise bu, kendi türünden başka bir fiildir, yani kötülükleri silecek ve iyiliklerle ödüllendirecektir'", En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:36

15136. “Allah kuluna kafi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur." 37. “Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur, Allah, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi değil midir?” Allah kuluna kâfi değil mi? Sadece bir kuluna değil, bütün kullarına da kâfi değil mi?'” Bu âyet-i kerime risâletin ispatına delil getirilir. Şu ilâhi beyanlar da böyledir: “Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, O'ndan başka tanrı yoktur”, “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O'ndan sonra size kim yardım edebilir?” Benzeri pek çok ilâhi beyan vardır. Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber'i, insan türünden hiçbir yardımcısı ve desteği olmadan elçi olarak tek başına düşmanlara göndermişti. O, bahsettiğimiz bu ve benzeri ilâhi beyanları onların kulaklarında çınlatıyor, sonra da meâlen şöyle diyordu: “Haydi, bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” Fakat onlar, kendisini ortadan kaldıramadılar, aksine şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi Allah onu düşmanların tuzaklarından ve hilelerinden korudu, “Allah seni insanlardan koruyacaktır”, Hz. Peygamber tebliği ile emrolunduğu şeyi onlara ulaştırdı ve onlar kendisine hiçbir şey yapamadılar. Bu, Allah'tan gelen büyük bir lütuftu ve aynı zamanda risâletin ispatına da delil idi. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah kuluna kâfi değil mi? buyurdu. Bu cümle görünüşte soru cümlesi ise de hakikatte olumlu bir cevap ve açıklama cümlesidir. Çünkü Allah'ın yarattığı varlıklara kâfi olduğunu onlar da biliyorlardı. Nitekim onlara gökleri ve yeri kim yarattı, diye sorulduğunda yüce Allah yarattı diyorlardı!, Sizi kim rızıklandırıyor, diye sorulduğunda da, Allah diyorlardı”, Gökten yağmuru indiren, yerden bitkileri çıkartan kimdir denilince de, Allah karşılığını veriyorlardı". Buna göre Allah kuluna kâfi değil mi ilâhi buyruğu, siz de biliyorsunuz ki yarattığı bütün varlıkları korumak, onlardan zararı gidermek ve onlara yardım etmek için Allah yeter mânasına gelir. Bunu bildiğiniz halde nasıl olur da Resülullah'ı tehdit edip korkutmaya çalışırsınız? En doğrusunu Allah bilir. Bu âyete bazıları şöyle mâna verdi: Evet, Allaha yemin olsun ki Cenâb-ı Hak izzetiyle ve yardımıyla kuluna kesinlikle kâfidir. İbarenin aslı bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onu bütün insanlarla korkutuyorlar, Araplar sana şöyle yapar, böyle yapar diyerek korkutuyorlar, yani onu bütün bölge halkı ile korkutuyorlardı. Bazıları da şöyle dedi: Onu taptıkları putlarla korkutuyorlardı, putların kendisine kötülük yapacağını ve onlardan bir eziyet geleceğini söylüyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış, demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!”7 Bu mâna daha uygun gözükmektedir. Çünkü bunun hemen arkasından Allah putlardan zarar görme konusundan söz etmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki: Söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptıınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?” Bu âyet de onların Hz. Peygamber'i ancak taptıkları putlarla korkutmaya çalıştıklarına işaret etmektedir. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Burada Cenâb-ı Hak şunu haber vermektedir: Allah sizden birinize doğru yolu gösterecek olsa, onu hiç kimse şaşırtamaz. O'nun şaşırttığını da kimse hidâyete ulaştıramaz. Cenâb-ı Hak rızık ve maişet konusunda, insanların canlarına zarar vermek ve onları korumak konusunda söylediği gibi, din konusunda da Allah'ın istediği hidâyet veya dalâleti geri çevirecek, ona mani olacak hiçbir gücün olmadığını haber vermektedir. Rızık ve maişet konusunda meâlen şöyle buyurmaktadır: )“Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz”!, İnsanların canlarına zarar vermeye dair de şöyle buyurmaktadır: “Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?” Onlar bu konuda, yani rızık, maişet, cana zarar vermek ve onu korumaya dair konusunda Allah'ın muradının gerçekleşmesine engel olacak hiçbir gücün bulunmadığında müttefik idiler. Buna göre din konusu da böyledir, çünkü bütün hakkında konulan hüküm, tek bir şey için de geçerlidir. Bu husus, Mütezile'nin iddialarının da aksine işaret etmektedir, onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak herkesin doğru yolu bulmasını ve her dosta yardım etmeyi murat etmekte, fakat başkaları buna engel olmaktadır. Bu, sözlerin en saçması ve en korkunç olanıdır. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Bu ilâhi kelâmın, Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar meâlindeki âyetin sılası olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Allah kimi saptırırsa -o kişi Allah'ın kuluna kâfi olduğunu, korkutulduğu şeyin başına gelmeyeceğini ve kendisine zarar veremeyeceğini bilmediği için- onu doğru yola getirebilecek kimse yoktur. Kimi de doğru yola yöneltir ve o bunu bilirse, hiç kimse onu bu yoldan saptıramaz. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Allah, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi değil midir? Bu da olumlu bir cevap ve açıklama cümlesidir. Yani Allah'ın, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi olduğunu onlar da biliyorlar. Yani O mutlak güç sahibidir, hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. O, dostlarının intikamını düşmanlarından alır. --- Dipnotlar: 1? o Âyetteki “abdehü” kelimesinin kırâatinde ihtilaf edilmiştir. Ebü Câfer, Hamza, Kisâi ve Halef, çoğul olarak “ibâdehü” diye okudular. Diğer kırâat imamları ise tekil olarak “abdehü” diye okudular (İbnü'!-Cevzi, en-Neşr fi kirádti'l-asr, TI, 270. Ayrıca bk. İbn Zencele, Huccetü'i-kırâât, 622). H2 “Deki: Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” (el- A'râf, 7/195). U Müellif merhum burada şu âyete işaret etmektedir: “Şayet o inkârcılara, ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?" diye soracak olsan, hiç tereddütsüz Allah'tır" derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?”. 15 o "De ki: ‘Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?’ De ki: ‘Allah'tır. O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir” (Sebe, 34/24). né “De ki: “Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Her türlü işi kim yürütüyor?” ‘Allah’ diye cevap verecekler. Öyleyse de ki: “(O'na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz?” (Yünus, 10/31).

Zümer 39:37

15136. “Allah kuluna kafi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur." 37. “Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur, Allah, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi değil midir?” Allah kuluna kâfi değil mi? Sadece bir kuluna değil, bütün kullarına da kâfi değil mi?'” Bu âyet-i kerime risâletin ispatına delil getirilir. Şu ilâhi beyanlar da böyledir: “Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter, O'ndan başka tanrı yoktur”, “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O'ndan sonra size kim yardım edebilir?” Benzeri pek çok ilâhi beyan vardır. Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber'i, insan türünden hiçbir yardımcısı ve desteği olmadan elçi olarak tek başına düşmanlara göndermişti. O, bahsettiğimiz bu ve benzeri ilâhi beyanları onların kulaklarında çınlatıyor, sonra da meâlen şöyle diyordu: “Haydi, bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” Fakat onlar, kendisini ortadan kaldıramadılar, aksine şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi Allah onu düşmanların tuzaklarından ve hilelerinden korudu, “Allah seni insanlardan koruyacaktır”, Hz. Peygamber tebliği ile emrolunduğu şeyi onlara ulaştırdı ve onlar kendisine hiçbir şey yapamadılar. Bu, Allah'tan gelen büyük bir lütuftu ve aynı zamanda risâletin ispatına da delil idi. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah kuluna kâfi değil mi? buyurdu. Bu cümle görünüşte soru cümlesi ise de hakikatte olumlu bir cevap ve açıklama cümlesidir. Çünkü Allah'ın yarattığı varlıklara kâfi olduğunu onlar da biliyorlardı. Nitekim onlara gökleri ve yeri kim yarattı, diye sorulduğunda yüce Allah yarattı diyorlardı!, Sizi kim rızıklandırıyor, diye sorulduğunda da, Allah diyorlardı”, Gökten yağmuru indiren, yerden bitkileri çıkartan kimdir denilince de, Allah karşılığını veriyorlardı". Buna göre Allah kuluna kâfi değil mi ilâhi buyruğu, siz de biliyorsunuz ki yarattığı bütün varlıkları korumak, onlardan zararı gidermek ve onlara yardım etmek için Allah yeter mânasına gelir. Bunu bildiğiniz halde nasıl olur da Resülullah'ı tehdit edip korkutmaya çalışırsınız? En doğrusunu Allah bilir. Bu âyete bazıları şöyle mâna verdi: Evet, Allaha yemin olsun ki Cenâb-ı Hak izzetiyle ve yardımıyla kuluna kesinlikle kâfidir. İbarenin aslı bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Bu âyetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Onu bütün insanlarla korkutuyorlar, Araplar sana şöyle yapar, böyle yapar diyerek korkutuyorlar, yani onu bütün bölge halkı ile korkutuyorlardı. Bazıları da şöyle dedi: Onu taptıkları putlarla korkutuyorlardı, putların kendisine kötülük yapacağını ve onlardan bir eziyet geleceğini söylüyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış, demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!”7 Bu mâna daha uygun gözükmektedir. Çünkü bunun hemen arkasından Allah putlardan zarar görme konusundan söz etmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki: Söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptıınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?” Bu âyet de onların Hz. Peygamber'i ancak taptıkları putlarla korkutmaya çalıştıklarına işaret etmektedir. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Burada Cenâb-ı Hak şunu haber vermektedir: Allah sizden birinize doğru yolu gösterecek olsa, onu hiç kimse şaşırtamaz. O'nun şaşırttığını da kimse hidâyete ulaştıramaz. Cenâb-ı Hak rızık ve maişet konusunda, insanların canlarına zarar vermek ve onları korumak konusunda söylediği gibi, din konusunda da Allah'ın istediği hidâyet veya dalâleti geri çevirecek, ona mani olacak hiçbir gücün olmadığını haber vermektedir. Rızık ve maişet konusunda meâlen şöyle buyurmaktadır: )“Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur, O'nun kıstığını da O'ndan başkası açamaz”!, İnsanların canlarına zarar vermeye dair de şöyle buyurmaktadır: “Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?” Onlar bu konuda, yani rızık, maişet, cana zarar vermek ve onu korumaya dair konusunda Allah'ın muradının gerçekleşmesine engel olacak hiçbir gücün bulunmadığında müttefik idiler. Buna göre din konusu da böyledir, çünkü bütün hakkında konulan hüküm, tek bir şey için de geçerlidir. Bu husus, Mütezile'nin iddialarının da aksine işaret etmektedir, onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak herkesin doğru yolu bulmasını ve her dosta yardım etmeyi murat etmekte, fakat başkaları buna engel olmaktadır. Bu, sözlerin en saçması ve en korkunç olanıdır. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Bu ilâhi kelâmın, Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar meâlindeki âyetin sılası olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Allah kimi saptırırsa -o kişi Allah'ın kuluna kâfi olduğunu, korkutulduğu şeyin başına gelmeyeceğini ve kendisine zarar veremeyeceğini bilmediği için- onu doğru yola getirebilecek kimse yoktur. Kimi de doğru yola yöneltir ve o bunu bilirse, hiç kimse onu bu yoldan saptıramaz. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Allah, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi değil midir? Bu da olumlu bir cevap ve açıklama cümlesidir. Yani Allah'ın, kötülerin hakkından gelen mutlak güç sahibi olduğunu onlar da biliyorlar. Yani O mutlak güç sahibidir, hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. O, dostlarının intikamını düşmanlarından alır. --- Dipnotlar: 1? o Âyetteki “abdehü” kelimesinin kırâatinde ihtilaf edilmiştir. Ebü Câfer, Hamza, Kisâi ve Halef, çoğul olarak “ibâdehü” diye okudular. Diğer kırâat imamları ise tekil olarak “abdehü” diye okudular (İbnü'!-Cevzi, en-Neşr fi kirádti'l-asr, TI, 270. Ayrıca bk. İbn Zencele, Huccetü'i-kırâât, 622). H2 “Deki: Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” (el- A'râf, 7/195). U Müellif merhum burada şu âyete işaret etmektedir: “Şayet o inkârcılara, ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı yasalarına boyun eğdiren kimdir?" diye soracak olsan, hiç tereddütsüz Allah'tır" derler. O halde haktan nasıl yüz çevirirler?”. 15 o "De ki: ‘Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir?’ De ki: ‘Allah'tır. O halde biz veya siz, iki taraftan biri ya doğru yoldadır yahut açık bir sapkınlık içindedir” (Sebe, 34/24). né “De ki: “Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da işitme ve görme yeteneklerini hükmü altında kim tutuyor? Ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkaran kim? Her türlü işi kim yürütüyor?” ‘Allah’ diye cevap verecekler. Öyleyse de ki: “(O'na ortak koşmaktan) sakınmıyor musunuz?” (Yünus, 10/31).

Zümer 39:38

Gerçek şu ki onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, tereddüt etmeden “Allah derler. Onlar, Allah'tan başka yaratıcı olmadığını biliyorlardı. Allah birine zarar vermek istediğinde onu önleyecek, birine rahmet etmek istediğinde o rahmeti durduracak kimsenin olmadığını da biliyorlardı. Bundan dolayı başlarına bir belâ geldiğinde taptıkları putlara veya yaratılanlardan birine değil, Allaha sığınıyorlardı. Bu da göstermektedir ki onlar, bir hayra veya başka bir şeye O'nunla nail olduklarını biliyorlardı. [ ]Bundan dolayı Allah bunu onlara delil yaptı, eğer onlar bunu bilmeselerdi kendilerine bunu delil getirmezdi. Ancak onlar bunu inkâr ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir. De ki: Allah bana yeter! Hakkıyla tevekkül edenler yalnız O'na güvenip dayanırlar. Bu cümledeki Allah bana yeter. Bu beyan, yukarıda söylediğimiz gibi Allah'tan gelen bir lütfa ve risâletin ispatına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:39

De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Yakında öğreneceksiniz! Bu ilâhi kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, müşriklerin iman etmelerinden ümidini kesmek mânasına gelir; onlar asla iman etmeyecekler ve kendilerine deliller ve kanıtlar gösterildikten sonra dahi davet edildikleri dini kabul etmeyecekler, Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber sanki şunu söylemesini emretmektedir: Siz dininizde kalın ve ona göre yaşayın, biz de kendi dinimizde kalacağız ve ona uygun bir hayat yaşayacağız; hangimizin hak yolda olduğunu yakında göredininiz size, benim dinim banadır”, yani ben sizin dininize uymam, siz de benim dinime uymazsınız. Ancak her birimiz kendi dinine sarılmalı. Bu da ilk yorumu teyit etmektedir. İkincisi, o insanları kınama ve ayıplama mânasına gelir, buna göre şunu söylemektedir: Siz bana hile ve tuzaklar kurma konusunda elinizden geleni yapın, ben de size yapmam gerekeni yapacağım, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” Onları kinayıp azarlayan buna benzer başka âyetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet ve bundan önce geçen “Allah kuluna kâfi değil mi?”'3 meâlindeki âyetten buraya kadar olan âyetler tespit, kınama, meydan okuma ve iman etmelerinden ümidini kesme anlamına gelir. İman etmelerinden ümit kesme hususu, şu cümlede dile getirilmektedir: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! [ ]Onlarin durumlarının tespit edilmesi şu beyanda ifade edilmektedir: “Gerçek şu ki onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, tereddüt etmeden “Allah derler”", Meydan okuma da şu ilâhi beyanda ifadesini bulmaktadır: “Allah bana yeter! Hakkıyla tevekkül edenler yalnız O'na güvenip dayanırlar”, Kınama ve ayıplama mânası da şu beyanda görülmektedir: “Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar”, Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini yakında göreceksiniz. Burada sözü edilen azabın, peygamberlere inatla karşı koyan daha öncekilerin helâk edildiği gibi helâk edilme ve öldürülme anlamına gelmesi mümkündür. Alçaltıcı, yani rezil edici bir azap! Kimin tepesine sonu gelmez bir azabın ineceğini de yakında öğreneceksiniz!, yani âhiretteki o sonu gelmez azap! Bu, küfrün karşılığı olan azaptır. Bazı müfessirler de bu görüşü benimsemiş ve şöyle demişlerdir: Bütün bunlar, âhirette görülecek azap mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 5 “Deki: Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!”.

Zümer 39:40

De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Yakında öğreneceksiniz! Bu ilâhi kelâmın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi, müşriklerin iman etmelerinden ümidini kesmek mânasına gelir; onlar asla iman etmeyecekler ve kendilerine deliller ve kanıtlar gösterildikten sonra dahi davet edildikleri dini kabul etmeyecekler, Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber sanki şunu söylemesini emretmektedir: Siz dininizde kalın ve ona göre yaşayın, biz de kendi dinimizde kalacağız ve ona uygun bir hayat yaşayacağız; hangimizin hak yolda olduğunu yakında göredininiz size, benim dinim banadır”, yani ben sizin dininize uymam, siz de benim dinime uymazsınız. Ancak her birimiz kendi dinine sarılmalı. Bu da ilk yorumu teyit etmektedir. İkincisi, o insanları kınama ve ayıplama mânasına gelir, buna göre şunu söylemektedir: Siz bana hile ve tuzaklar kurma konusunda elinizden geleni yapın, ben de size yapmam gerekeni yapacağım, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!” Onları kinayıp azarlayan buna benzer başka âyetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet ve bundan önce geçen “Allah kuluna kâfi değil mi?”'3 meâlindeki âyetten buraya kadar olan âyetler tespit, kınama, meydan okuma ve iman etmelerinden ümidini kesme anlamına gelir. İman etmelerinden ümit kesme hususu, şu cümlede dile getirilmektedir: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! [ ]Onlarin durumlarının tespit edilmesi şu beyanda ifade edilmektedir: “Gerçek şu ki onlara, 'Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, tereddüt etmeden “Allah derler”", Meydan okuma da şu ilâhi beyanda ifadesini bulmaktadır: “Allah bana yeter! Hakkıyla tevekkül edenler yalnız O'na güvenip dayanırlar”, Kınama ve ayıplama mânası da şu beyanda görülmektedir: “Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar”, Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini yakında göreceksiniz. Burada sözü edilen azabın, peygamberlere inatla karşı koyan daha öncekilerin helâk edildiği gibi helâk edilme ve öldürülme anlamına gelmesi mümkündür. Alçaltıcı, yani rezil edici bir azap! Kimin tepesine sonu gelmez bir azabın ineceğini de yakında öğreneceksiniz!, yani âhiretteki o sonu gelmez azap! Bu, küfrün karşılığı olan azaptır. Bazı müfessirler de bu görüşü benimsemiş ve şöyle demişlerdir: Bütün bunlar, âhirette görülecek azap mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 5 “Deki: Haydi ortak olarak gördüğünüz o varlıkları çağırın, sonra bana karşı planınızı kurun, göz açtırmayın bana!”.

Zümer 39:41

Biz sana, insanlar için gerçeği ortaya koymak üzere kitabı indirdik. En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: İnsanlar arasında adaletle hükmetmen için biz sana kitabı indirdik. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik”!7. Buna göre âyette geçen “hak” kelimesi adalet mânasına gelir. Artık kim doğru yolu izlerse kendi iyiliği için izlemiş olur, kim de yoldan saparsa kendi aleyhine sapmış olur ilâhi kelâmına gelince; Aziz ve Celil olan Allah insanı, temiz ile pisin, güzel ile çirkinin belli bir zamanda ayırtedilmesi için yarattı, onlara lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri açıkladı, her iki tarafa giden yolu delillerle ve kanıtlarla gayet açık bir şekilde gösterdi ve her yolun insanı nereye götüreceğini de çok net bir şekilde beyan etti. [ ]Sonra insanı imtihana tâbi tuttu; şu yola gireni yol şuraya götürür, bu yola gireni de şuraya götürür diye açıkladıktan sonra herkese bu iki yoldan birini seçme kudretini verdi ve sonra onları sınava tâbi tuttu. Sonra da bu imtihanı kendi menfaati için veya kendisinden bir zararı defetmek için yapmadığını, aksine bu imtihanın faydasını insanların göreceğini, bâtıl yola girmeyi tercih etmedikleri takdirde bundan kendilerinin yararlanacağını da onlara haber verdi, bunu Kur'ânın birçok âyetinde zikretti. Bunun ilki şu ilâhi beyandır: Kim doğru yolu izlerse kendi iyiliği için izlemiş olur, kim de yoldan saparsa kendi aleyhine sapmış olur. İkincisi de şu beyandır: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz””. Buna benzer birçok âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın insanları ancak kendi menfaatleri ve ebedi hayırları kazanmaları için imtihan ettiğini beyan etmektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Sen onlardan sorumlu değilsin. Cenâb-ı Hak burada Hz. Peygambere, senin görevin sadece gönderildiğin ve emrolunduğun şeyi insanlara tebliğ etmekten ibarettir buyuruyor. Bunu ifade eden başka ilâhi beyanlar da vardır: “Sana düşen sadece duyurmaktir”'2, “Onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir””, “Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur, senin hesabından da onlara sorumluluk yoktur””!, “Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik”. Vekil kelimesi de bekçi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Şİ İSE EĞİ dal Eğ İZ di DUKE EY SUS Öl 22

Zümer 39:42

Allah, ölüm vakitleri geldiğinde insanları vefat ettirir. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Her nefs (ruh) varlığını belirlenen bir sebebe bağlı olarak sürdürür, Cenâb-ı Hak uykuda ölüm hükmünü verdiği kişinin ruhunu elinde tutar ve EŞ sebep kesilir. [ ]Uykuda ölüm hükmü vermediği kişinin ruhunu da serbest bırakır ve o sebep dâhilinde varlığını sürdürür. Bu sebebe bağlı olarak hüküm yürür ve ruh bedende bulunur!”. Ancak bu beyanın tefsirine dair İbn Abbâs'ın ne söylediği tam olarak anlaşılmıyor. Said b. Cübeyr şöyle dedi: (Uyuyan) canların ruhları ile ölülerin ruhları toplanır, Cenâb-ı Hakk'ın bunlardan birbirleriyle tanışmasını istedikleri tanışır, ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini de (uyandıklarında) bedenlerine iade eder", Bu beyanın tefsiri konusunda bundan da bir şey anlaşılmamaktadır. Kelbi şöyle dedi: Uyuyan kişi, Allah kendisine nefsini iade edinceye kadar ölü hükmündedir; onu ölüm uykusuna yatırdığında hem ruhunu ve hem de nefsini birlikte çekip alır. Uyku ölümüne yatırdıklarına da ruhlarını, ecel-i müsemmâsı, yani ölüm vakti gelinceye kadar tutar, sonra tekrar kendilerine gönderir. Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak uyuyan kişiden ancak nefsini alır, ruhu ise cesetle birlikte kalir, ondan ayrılmaz. Ruhunu kabzettiğinde ise ruhu ile birlikte nefsi de gider. Kelbi'nin dile getirdiği bu yorum, âyetin mânasına önceki yorumlardan daha uygundur. [Nefs-i Derrâke] Meselenin aslı şudur: Aziz ve Celil olan Allah, bedenlerde algılayıcı nefisler ve ruhlar yaratmıştır, bedenler uyku halinde iken de hiç ölüm eseri olmaksızın, tıpkı uyanık halindeki gibi onlarla diri kalır. Ancak o, uyku halinde iken bütün organları canlı olduğu halde nefs-i derrâke hiçbir şeyi idrak edemez, duyamaz, göremez ve aklını kullanamaz. Bu durum bize, uyku sırasında ondan nefs-i derrâkenin gittiğini, nesneleri idrak etme özelliğinin insandan ayrıldığını gösterir. Geride onu hayatta tutan özelliği kalır ki, o da ruhtur. Ruhun ondan ayrıldığı anda da Jönceden sahip olduğu konuma rağmen hiçbir şeyi idrak edemez. Bu durum da, nesneleri idrak etmenin, canlı olmaktan farklı bir özellik olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Görülmez mi ki algılayıcı nefisler, uyku halinde bulunduğu yerde iken dünyanın en uzağında acı duymakta, zevk almakta ve şehevi arzularını gidermektedir. Bütün bunlar bizim söylediğimizi teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kabir azabı hakkında söylenenlerin de bu şekilde olması mümkündür; az önce söylediğimiz gibi kabir azabı da ruha değil “nefs-i derrâke”ye yapılacak, nefs-i derrâke bedenden çıkıp ayrıldıktan sonra tıpkı uykuda olduğu gibi acıyı ve zevki algılayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra bu âyet-i kerimede öldürmek Allaha, başka bir âyette ise elçilere nispet edilmekte idi, Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyuruyor: “Birinize ölüm geldi mi elçilerimiz onun canını alırlar”, Başka bir ilâhi beyanda da bunu ölüm meleğine nispet etmektedir: “De ki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alacak”, Vefat ettirmenin elçilere ve ölüm meleğine nispet edilmesinin iki anlamı olabilir. Birincisi, vefat ettirmenin hakikati Allah'a nispet ediliyorsa da bu, ruhları çekip alma fiilini Cenâb-ı Hakk'ın yaratmış olduğundan dolayıdır; nitekim kendilerine yardım etmek ve destek vermek üzere melekleri gönderdiğinde müminleri müjdelemekten ve kalpleri yatıştırmaktan söz etmiş, “Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır” demiş, sonra da “Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir”” buyurmuştur. Burada Allah melekleri, müminlere yardımı müjdelemek üzere gönderdiğini, gerçek anlamda yardımın da sadece Allah katından geldiğini haber vermektedir. Buna göre vefat ettirmenin elçilere nispet edilmesi, Allah'ın yarattığı ruhları kabzetme fiilini yerine getirdikleri içindir, bu işin hakikati ise Allaha aittir. En doğrusunu Allah bilir. 344 (Jİkincisi, bunda Allah'tan gelen bir lütuf ve insanların anlayamadığı bir mâna vardır. Ancak Cenâb-ı Hak bu lütfun ve ondaki mânanın ne olduğunu açıklamamıştır, Bunu en iyi Allah bilir. Allah, ölüm vakitleri geldiğinde nefislerini alıkor. Yani onlar için ölümü yarattığında ruhlarını (melekleri vasıtasıyla) çekip alır. Ölmeyenlerin nefislerini uykularında alıkor; onların ruhlarını çekip almaz ve tayin ettiği ecel vaktine kadar nefs-i derrâkesini insana geri gönderir. En doğrusunu Allah bilir. Nefisleri vefat ettirir, bundan maksat kabz olabilir, yani nefisleri o çekip alır. Bu söz, saymak mânasına da gelebilir, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Biz onların günlerini sayıyoruz”'&, Kuşkusuz bunda iyice düşünenler için dersler vardır. Buradaki “âyât” kelimesi ibretler veya mücizeler yahut deliller mânasına gelir. İyi düşünenler için; çünkü onlar nefs-i derrâkeyi bedenlerden çıkarmaya, sonra onu hiçbir şeyi idrak edemeyeceği bir zaman boyunca tutmaya ve sonra da onu eskiden olduğu gibi aynen kendilerine iade etmeye kâdir olanın, zatıyla kâdir olduğunu (kudretini başkasından almadığını) ve hiçbir şeyin onu aciz bırakamayacağını bilirler. Algılasınlar diye “nefs-i derrâke”yi bedenlerde yaratmaya kâdir olan, eskiyip yok olduktan sonra cesetleri tekrar yaratmaktan aciz değildir. Nefisler bedenlerden daha latif ve daha önemlidir, çünkü insanlar zaman zaman zâhir bedenin suretini yapmaya çalışırlar, fakat hiç kimse “nefs-i derrâke'nin veya idraki sağlayan unsurun resmini yapmaya çalışmaz. Bu, “nefs-i derrâke"nin çok daha latif ve daha önemli olduğunu gösterir; bununla, cesetlerden ayrı olarak “nefs-i derrâke”yi yaratmayı kastediyorum. Bunu kabul edenlerin ölümden sonra dirilmeyi de kabul etmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir. LE OZ YAS İZİ EZA İM oaa yel gil ol --- Dipnotlar: 8 “O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler”. ' “Deki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz”. 8 “Öyle ise onlar hakkında acele etme; biz onların günlerini sayıyoruz” (Meryem, 19/84).

Zümer 39:43

43. “Yoksa onlar kendilerine Allah'tan baska sefaatçiler mi edindiler? De ki: “O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı?” [Şefaat Etme Yetkisi Allah'a Aittir] Yoksa onlar kendilerine Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? Daha önce çeşitli yerlerde söylediğimiz gibi, soru ve tereddüt edatları Allaha nispet edildiğinde cevabın olumlu ve gerekli olduğunu ifade ederler. Bazı müfessirler şöyle dediler: [ ] Yoksa onlar kendilerine Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler meâlindeki âyette kastedilen, bazı insanların taptığı meleklerdir. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Cenâb-ı Hak bunun devamında şöyle buyurmaktadır: De ki: O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı? Halbuki melekler akıllı ve bilgili varlıklardır; onlara böyle bir görev ve yetki verildiğinde onu yerine getirirler. Fakat âyet-i kerime, insanların Allah'ı bırakıp kendilerine şefaatçi olacakları ümidiyle taptıkları ve onlara ibadet etmenin kendilerini Allaha yaklaştıracağı umudunu taşıdıkları putları kastetmektedir. Nitekim onlar şöyle diyorlardı: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”"”, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Dolayısıyla âyet-i kerime, meleklere tapanlardan ziyade putlara tapanları kastediyor gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Yoksa onlar kendilerine Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, aksine onlar Allah'tan başka kendilerine şefaatçi olacak diye taptıkları şeyler onlara şefaat edemeyecek, bunu yapmaya onların güçleri yetmez ve onlar akıl sahibi de değildirler. İkincisi, onlar kendileri için Allah'tan başka şefaatçiler edindiler, fakat Allah'tan başka kimse kimseye şefaat edemez, ancak Allah'ın şefaat izni verdiği kişi şefaat edebilir. Cenâb-ı Hak da şefaat iznini, ancak Allah katında söz sahibi olan birine verir yahut Allah'ın razı olduğu birine şefaat edilmesine izin verir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “(O gün) Rahmân'ın katında söz ve izin alandan başkasının şefaat hakkı olmayacaktır”, “Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler”". Şu ilâhi beyan da buna işaret etmektedir: O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı?

Zümer 39:44

De ki: Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allaha aittir, Daha önce de söylediğimiz gibi; Cenâb-ı Hakk'ın şefaat etmeye izin verdiği ve şefaat edilmesine razı olduğu kişiler müstesna, Allah'tan başka hiç kimse şefaat yetkisine sahip değildir. O'ndan başka birinin şefaat yetkisi bulunması [ ]yahut kendine şefaat edebilmesi söz konusu değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonunda kaçınılmaz olarak dönüp O'na varacaksınız. Tekrar dirildiğinizde Allah'a yahut Allah'ın sizin için hazırladığı akıbetlere varacaksınız. En doğrusunu Allah bilir. uru Osish Yili bl 55 Kii ság l 6 155;

Zümer 39:45

Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Peygamber (s.a.) Kur'ândaki Allah'ın birliğine dair âyetleri okuduğunda, âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vururdu, yani nefretleri yüzlerinden okunurdu. Tıpkı İsrâiloğulları hakkında beyan edildiği gibi: “Sen Rabb'inin Kur'ândaki ismini tek başına andığında canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler”. Hz. Peygamber (s.a.) onlara Allah'tan başka taptıkları tanrılardan söz ettiğinde, meselâ Necm süresinde geçen “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lât'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât12'“ meâlindeki âyetleri okuduğunda, şeytan onun diline “Bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır” sözünü atmıştı. Bunu duyduklarında kâfirler, bu putların şefaatçi olacakları inancıyla sevinmişlerdi. Mukâtil'5 ve diğer müfessirler bu görüştedirler". Ancak mesele böyle değildir. Bundan başka yapılan yorum daha doğru ve daha uygun gibidir, o da şudur: Ne zaman tek başına Allah'ın ismi zikredilse; [ ]yani Resülullah (s.a.) Allah'ın birliğini ve ulühiyetini belirttiğinde yahut muvahhid müminler bunu söyleyerek müşriklerin taptıkları putlarda ulühiyetin bulunmadığını söylediklerinde âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vururdu, yani nefretleri ve inkârları kabarırdı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey”? Ama Allah'ın dışındakiler (putlar) anıldığında. Yani Allah'tan başkasına tapan kâfirler ibadetleri esnasında ve putlarıyla başbaşa kaldıklarında söylediklerini belirtince sevinirler, sevinçten yüzlerinin parladığını görürsün. En doğrusunu Allah bilir. Tiksinmek anlamına gelen “ismeczze” ) kelimesine bazıları kızmak ve nefret etmek mânasını verdi. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece, inkâr etmek ve korkutulmak anlamını verdi. Nitekim konuşma sırasında aynı kelime kullanılarak, neden seni böyle korkutulmuş görüyorum, denilir. Bir mekân ismi ile birlikte kullanıldığında uzak olmak mânasına gelir. Bazıları da büyüklendi ve küfretti mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir. ERSİN AİN ENE 58117 p ski J --- Dipnotlar: “Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini (onun kalbine) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilmekte, hikmetle yönetmektedir” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ın peygamberi namaz kıldığı sırada kendisine Araplar'ın tanrıları ile ilgili âyetler gelmişti ve o da bunları okumaya başlamıştı. Müşrikler onun okuduğu âyetleri duyduklarında, bizim ilâhlarımızı hayırla yad ettiğini duyuyoruz diyerek kendisine yaklaşmışlardı. Hz. Peygamber “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lâtı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât12” meâlindeki âyetleri okuduğu sırada, şeytan “Muhakkak bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır” sözünü dillendirmiş, Hz. Peygamber de nâzil olan âyetlerdendir diyerek o cümleyi de okumuştu, ancak hemen Cebrâil geldi ve bunları neshetti, sonra Resülullah (s.a.) şu âyeti okudu: “Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder. Sonra Allah kendi âyetlerini (onun kalbine) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilmekte, hikmetle yönetmektedir” (Taberi, Câmi'u'l-ahkâm, X, 248. Ayrıca bk. Semerkandi, Tevilâtü'-Kurân, IX, 393-397, Hac süresinin 52. âyetinin tefsiri).

Zümer 39:46

De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan Allahım! Cenâb-ı Hak Peygamber aleyhisselâma, insanlara tevhidi anlatmasını emretmektedir. Gökleri ve yeri yaratan ifadesi, yoktan yaratan ve güzel yaratan mânasına geldiği gibi gökleri ve yeri vareden anlamına da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Duyular ötesini ve duyular âlemini bilen Allahım! Bu cümle yaratılanların birbirlerinden gizlediği şeyleri de birbirlerine açıkladıkları şeyleri de bilen O'dur mânasına gelebilir. Yahut gayb kelimesi ile yaratılanların hepsinden gizlenen varlıklar ve olaylar, şehâdet kelimesi ile de halkın açık olarak gördükleri varlıklar ve olaylar murat edilmiştir. Veyahut gayb kelimesi ilerde olacak olanı bilen, şehâdet kelimesi de olmuş olanı bilen anlamına gelir. İşte bütün bunları Allah bilir; O, olacak olanı da olmuş olanı da bilir. En doğrusunu Allah bilir. Kıyâmet günü, ihtilafa düştükleri konularda kulların arasında hükmü sen vereceksin. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Artık kıyâmet gününde Allah aranızda hükmedecek ve kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir”, Yahut ihtilafa düştükleri konularda kulların arasında hükmü sen vereceksin meâlindeki ilâhi kelâm, [ ]bu dünya hayatıyla ilgili- EA dir, bu da farklı anlamlara gelir. Birincisi, onların yaratılışlarına, yaratıcının ispatına ve Allah'ın birliğinin ve ulühiyetinin kabulüne dair bir özellik koydugu mânasına gelir. İkincisi, Allah'ın kitaplar ve peygamberler göndereceği ve bu yolla insanlara lehlerinde ve aleyhlerinde olan şeyleri açıklayacağı anlamına gelir. Sonra âyet şayet âhiret hayatıyla ilgili ise, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın dünyada çerçevesini geniş tuttuğu konularda aramızda cezaya hükmetmemesi mümkündür, içtihat yoluyla bilinmesi mümkün olan hükümler gibi konulardaki imtihanı âhirette kaldırır, mânasına gelir. Bunlardan dolayı hiçbir şekilde aramızda hüküm vermez. Fakat dünyada bize geniş tutulmayan meselelerde bu durum geçerli değildir, onlar her iki âlemde de imtihan sorumluluğunu kaldırmaz; bu da tevhit ve din konusudur. İşte âhirette Cenâb-ı Hak bu konuda mutlaka aramızda hüküm verecektir. En doğrusunu Allah bilir. orz? Pi.

Zümer 39:47

47. “O zâlimler yeryüzündeki her şeye, hatta bunun yanında bir kat fazlasına daha sahip olsalardı, kıyâmet günündeki korkunç azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi. Daha önce hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından onların karşısına çıkarılacaktır! O zâlimler yeryüzündeki her şeye, hatta bunun yanında bir kat fazlasına daha sahip olsalardı, kıyâmet günündeki korkunç azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki peygamberine, insanların verdiği eziyetlere sabretmesini, âhirette başlarına gelecek musibetten dolayı onlara acımasını hatırlatmaktadır. Çünkü Allah onların başına gelecek olan belânın büyüklüğünü haber vermiştir; o kadar ki onlar dünyanın bütün mallarına sahip olsalar ve onun bir kat fazlasına da sahip olsalardı, son derece cimri ve eli sıkı olmalarına rağmen, başlarına gelen o azabın dehşetinden kurtulmak için hepsini feda ederlerdi. Şu ilâhi beyanda belirtilenler buna göre anlaşılır: “Ne zaman tek başına Allah'ın ismi anılsa âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vurur; ama Allah'ın dışındaki: ler (putlar) anıldığında hemen sevinçten yüzlerinin parladığını görürsün”! Allah bu beyanda insanların Resülullah'a (s.a.) eziyet ettiklerini ve bunun kendisine zor ve ağır geldiğini bilmesine rağmen, onların Rablerine Karşı olan kötü davranışlarını Hz. Peygamber'e haber vermektedir; böylece onların kendisine yaptıkları kötü muameleye sabretmesini, âhirette başlarına gelecek olan azaptan dolayı onlara şefkat ve merhamet göstermekten vazgeçmemesini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Daha önce hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından onların karşısına çıkarılacaktır! Bazı müfessirler şöyle dedi: Allah tarafından onların karşısına çıkarılacak anlamına gelen “ve bedâ lehum minellâhi” (tx ul ge eşi) cümlesinde, bunları hesap etmediklerine dair organlarının şahitlik etmesi ve dile gelmesi kastedilmektedir. Ancak şu yorum sanki daha uygun gözükmektedir: Dünyada iken hiç hesap etmedikleri azabt ve aşağılanmayı âhirette karşılarında görecekler. Bu da iki şekilde izah edilir. Birincisi, onlar şöyle diyorlardı: Allah bu dünyada fazla mal ve değer vererek bizi üstün kıldı, tıpkı dünyada olduğumuz gibi âhirette de onlardan üstün olacağız. Bundan dolayı onlar Hz. Peygambere şöyle diyorlardı: “Seni toplumun en aşağı kesimi izliyor”, “Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz”"!, İşte onlar, söylediğimiz gibi hiç hesap etmedikleri bir azap ve aşağılanma ile âhirette yüzyüze gelecekler. İkincisi, onlar Peygamber Efendimizin peygamberliğini inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” “İlâhi uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!” Şunu da söylüyorlardı: “Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!””4, Onlar peygamberliğin, ancak dünya işinde üstün olan birine verilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Az önce de söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hak onlara, hiç hesap etmedikleri şeyi karşılarına çıkaracağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. 150 “Seni toplumun en aşağı kesiminin izlediğini göre göre sana iman eder miyiz?” (eş-Şuarâ, t51 “Kavminin ileri gelen inkârcıları, ‘Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz’ dediler” (Hüd, 14 o “İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara ZÜMER SÚRESI 373 YİL Yİ SUE Sú 165;

Zümer 39:48

İşledikleri kötülükler önlerine apaçık konacak. Buradaki önlerine konacak sözü, muhtemelen dünyada iken bütün yaptıkları fiiller, hatta sakladıkları ve anlattıkları her şey âhirette ortaya dökülecek mânasına gelir. İkincisi, güzel zannettikleri davranışlar kötü olarak önlerine konulacak anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut bununla cezanın kastedilmiş olması da mümkündür, yani yaptıklarının cezası önlerine apaçık konacaktır. Alay edip durdukları şeyler onları çepeçevre kuşatacaktır cümlesi de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Gözle Ya ÇATİ İZİ a k le EŞİ Mem. “İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde, Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim' der. Aksine o nimet bir imtihandır ama çokları bunu bilmez.” İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde. Bu beyanda her insanın kastedilmiş olma ihtimali yoktur. Çünkü her insan Cenâb-ı Hakk'ın burada belirttiği ve tavsif ettiği şekilde değildir, nimet bakımından insanların bazısı yukarıda bazısı daha aşağıdadır, dolayısıyla burada kastedilen falancıdır diye birine işaret edilmesi gerekmez. Zarar dokunması meselesi de aynıdır, zarar bakımından insanların bazısının diğerlerinden daha aşağıda olduğuna işaret edilmemiştir. Ancak Aziz ve Celil olan Allah bunun neden böyle olduğunu peygamberine bildirmektedir. Çünkü bu, Aziz ve Celil olan Allah'ın varlığına ve birliğine şahitlik etmek, ona işaretten kaçınmak ve Allah'ın adını söyleyerek O'na teslim olmak anlamına gelir. Sonra belâ ve zorluk geldiğinde Allah'a sığınmak ve O'na gönülden bir samimiyetle dua edip belâ kaldırıldıktan sonra yine önceki hallerine dönmenin, o kâfirlerin -Allah kendilerine lânet eylesin- âdetlerinden olduğu Kurânın muhtelif âyetlerinde belirtilmiştir. Sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde. Yani ona bir nimet lütfettiğimizde veya onu bir nimete sahip kıldığımızda, bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim, der. Yani benim becerimden dolayı bana verildi, der. Bazıları şöyle dedi: Bana verildi, yani bende bulunan ve Cenâb-ı Hakk'ın bildiği bir şeref ve değerden dolayı bana verildi. Katâde şöyle dedi: Allah'ın bildiği bendeki bir hayırdan dolayı bana verildi. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet, Allah onu bana ancak bildiği bir şeyden dolayı verdi anlamına gelen “innemâ âlâniyyellâhu alâ ilmin” (ele Je wi abi Us!) şeklindedir. Bazıları da şöyle söyledi: Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim, der, yani bendeki bir ilim ve şereften dolayı bana verildi. Cenâb-ı Hak bunu reddederek şöyle buyurur: Aksine o nimet bir imtihandır. Burada geçen fitne kelimesi, kendisinde zorluk bulunan imtihan anlamındadır, yani aksine o kendisinde zorluk ve belânın bulunduğu bir imtihandır. İmtihan, Allah'tan gelen bir emir ve yasakla olur, EE yani onda emir ve yasak vardır. [S]Ama çokları bunu bilmez. Yani çokları onun şeref ve faziletten veya beceriden dolayı verilmediğini, ancak emir ve yasak olarak verildiğini bilmez. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:49

İşledikleri kötülükler önlerine apaçık konacak. Buradaki önlerine konacak sözü, muhtemelen dünyada iken bütün yaptıkları fiiller, hatta sakladıkları ve anlattıkları her şey âhirette ortaya dökülecek mânasına gelir. İkincisi, güzel zannettikleri davranışlar kötü olarak önlerine konulacak anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut bununla cezanın kastedilmiş olması da mümkündür, yani yaptıklarının cezası önlerine apaçık konacaktır. Alay edip durdukları şeyler onları çepeçevre kuşatacaktır cümlesi de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Gözle Ya ÇATİ İZİ a k le EŞİ Mem. “İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde, Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim' der. Aksine o nimet bir imtihandır ama çokları bunu bilmez.” İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde. Bu beyanda her insanın kastedilmiş olma ihtimali yoktur. Çünkü her insan Cenâb-ı Hakk'ın burada belirttiği ve tavsif ettiği şekilde değildir, nimet bakımından insanların bazısı yukarıda bazısı daha aşağıdadır, dolayısıyla burada kastedilen falancıdır diye birine işaret edilmesi gerekmez. Zarar dokunması meselesi de aynıdır, zarar bakımından insanların bazısının diğerlerinden daha aşağıda olduğuna işaret edilmemiştir. Ancak Aziz ve Celil olan Allah bunun neden böyle olduğunu peygamberine bildirmektedir. Çünkü bu, Aziz ve Celil olan Allah'ın varlığına ve birliğine şahitlik etmek, ona işaretten kaçınmak ve Allah'ın adını söyleyerek O'na teslim olmak anlamına gelir. Sonra belâ ve zorluk geldiğinde Allah'a sığınmak ve O'na gönülden bir samimiyetle dua edip belâ kaldırıldıktan sonra yine önceki hallerine dönmenin, o kâfirlerin -Allah kendilerine lânet eylesin- âdetlerinden olduğu Kurânın muhtelif âyetlerinde belirtilmiştir. Sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde. Yani ona bir nimet lütfettiğimizde veya onu bir nimete sahip kıldığımızda, bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim, der. Yani benim becerimden dolayı bana verildi, der. Bazıları şöyle dedi: Bana verildi, yani bende bulunan ve Cenâb-ı Hakk'ın bildiği bir şeref ve değerden dolayı bana verildi. Katâde şöyle dedi: Allah'ın bildiği bendeki bir hayırdan dolayı bana verildi. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında âyet, Allah onu bana ancak bildiği bir şeyden dolayı verdi anlamına gelen “innemâ âlâniyyellâhu alâ ilmin” (ele Je wi abi Us!) şeklindedir. Bazıları da şöyle söyledi: Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim, der, yani bendeki bir ilim ve şereften dolayı bana verildi. Cenâb-ı Hak bunu reddederek şöyle buyurur: Aksine o nimet bir imtihandır. Burada geçen fitne kelimesi, kendisinde zorluk bulunan imtihan anlamındadır, yani aksine o kendisinde zorluk ve belânın bulunduğu bir imtihandır. İmtihan, Allah'tan gelen bir emir ve yasakla olur, EE yani onda emir ve yasak vardır. [S]Ama çokları bunu bilmez. Yani çokları onun şeref ve faziletten veya beceriden dolayı verilmediğini, ancak emir ve yasak olarak verildiğini bilmez. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:50

Onlardan öncekiler de böyle sözler söylemişti. Yani “Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim” diyen adamdan başkaları da buna benzer sözler söylemişlerdi. Nitekim Kârun, “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” demişti. Kâfirlerin reislerinden ve servet sahiplerinden pek çokları da buna benzer sözler söylemişlerdi. Cenâb-ı Hak Firavun kavminden bahsederken onların şöyle söylediklerini de haber vermektedir: “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince ‘Bu bizim hakkımızdır” derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Müsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı”!. Mekkeliler'in de şöyle dediklerini bildirmektedir: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız”, Buna benzer sözlerin söylendiğine dair çeşitli örnekler vardır. ZÜMER SÚRESI 375 Sonra Cenâb-ı Hak, bunlarin onlara fayda vermediğini şöyle haber vermektedir: Ama elde ettikleri şeyler onlara fayda vermedi. Bu cümlede iki şeyin kastedilmiş olması muhtemeldir. Birincisi, onların, bu bizim Allah katındaki değerimizden ve faziletimizden dolayı bize verildi sözleri, İkincisi ise bunu ancak çalışmamız ve becerimiz sayesinde kazandık sözleri. Cenâb-ı Hak, azap geldiğinde bunların hiçbirinin onlardan Allah'ın azabını geri çeviremeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:51

İşledikleri kötülükler kendilerine ceza olarak döndü. Bunlardan haksızlığa sapanlar da yaptıkları kötülüklerin cezasını çekeceklerdir. Cenâb-ı Hak Mektkeliler'i, işledikleri kötülükler yüzünden önceki ümmetlerin başlarına gelen felâketin benzerlerinin kendilerinin de başlarına geleceğini bildirerek onları ikaz etmektedir. Onlar Allah'ı aciz bırakacak değillerdir. Cenâb-ı Hak onlara azap etmek ve intikam almak istediğinde onlar asla Allah'ı aciz bırakamazlar. En doğrusunu Allah bilir. SAğ sakil ğa kd isa

Zümer 39:52

Bilmiyorlar mı ki Allah rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de ölçülü verir. Allah burada şunu söylemektedir: Cenâb-ı Hak rızkı dilediği kişiye verir, ancak rızkı, onun Allah katındaki değeri ve fazileti veya ona lâyık oldugundan dolayı vermez. Dilediğine de rızkı daraltır, bunu da o kişinin nazarındaki değersizliğinden ve işlediği kötülüklerden dolayı yapmaz. Allah insanları çeşitli yollarla imtihan etmek için böyle yapar; bazılarını şükür görevini yerine getirmesi için bollukla imtihan eder, bazılarını da sabır göstermesi için darlıkla imtihan eder. Yahut bütün bunların kendi ellerinde değil başkasının tasarrufunda okluğunu bilmeleri için bazılarını bollukla, bazılarını da zorluk ve darlıkla imtihan eder, Yahut her gün, her saat ve her an Allaha sığınmalare için onları muhtelif hallerle imtihan eder. Yukarıda sözü edilen insanların zannettikleri gibi, şayet bolluk ve nimetler onların Allah katındaki değerinden ve faziletinden dolayı gelmiş olsaydı, müslüman ve kâlir gibi birbirine zl ve aykırı yolda olanlarda aynı şeyin görülmemesi gerekirdi: Allah, müslümana da bolluk veriyor, kâfire de bolluk veriyor, darlığı da her iki tarafa veriyor. Bütün bunlar şunu göstermektedir; Elde edilen bolluk, insanın Allah katındaki degerinden, öneminden ve ona lâyık bulunduğundan dolayı olmadığı gibi darlık ve yokluk da onun değersizliğinden ötürü değildir. Çünkü eğer böyle olsaydı, larkh ve zat volda olan insanların aym durumda olmaması gerekirdi. Farklı yolda ve farkh inançta olan insanlar aynı durumda olduklarına göre bunun sebebi imtihandır, onların zannettiği gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir. ES [ ]Kuşkusuz bunda, yani rızkın bol verilmesinde ve daraltılmasında dersler vardır, vani ibretler ve alınacak dersler vardır; ancak inanan bir topluluk için... Hülâsa Cenâb-ı Hak, Allah katındaki değerinden, öneminden ve fazilelinden dolayı kimseye bol rizik vermez, katında değersiz olduğundan ve yaplığı kötülüklerden dolayı da kimsenin rızkını kısmaz. En doğrusunu Allah

Zümer 39:53

De ki (Allah şöyle buyuruyor): Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Bazı müfessirler şöyle dediler: Yukarıda âyet, Câhiliye inancında iken Hamza b. Abdülmuttalib'i şehit eden Vahşi'nin' durumu hakkında nâzil olmuştur. Müslüman olmak istemişti, fakat Hz, Hamza'yı öldürdüğünü düşündü ve işlediği cinayetin büyüklüğünden dolayı kabul edilmeyeceğini zannetti, İşte bu âyet Resâlullah'a o sebeple gelmiş ve Vahışi'nin müslümanlığının kabul edileceğini haber vermişti o da bundan sonra müslüman oldu. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Öyle değil! Fakat Câhiliye döneminde bazı insanlar adam öldürmek ve zina etmek gibi büyük günahlar işlemişlerdi de tövbelerinin kabul edilmeyeceğinden korkmuşlardı, Allah bu âyeti göndererek onları tövbeye ve İslâm'a davet etmiş, (Jonlara tövbelerinin kabul edileceği ve geçmişte yaptıklarından sorgulanmayacakları müjdesini vermişti. Bu yorum sanki daha doğru ve daha uygun gibidir, çünkü Vahşi kimdir ki Allah özel olarak onun hakkında bu âyeti indirsin?!" De ki: Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, en doğrusunu Allahı bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Ey kendi aleyhlerine olarak günaha batan ve işledikleri büyük günahlarla haddi aşarak kendilerini helâk eden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Çünkü Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeniz, Allah'ın bağışlamayacağına ve günahları silmeyeceğine inanmanız, daha büyük ve daha kötü bir günahtır; çünkü bunlardan biri insanın kendi şahsı ile ilgilidir, fakat öbürü Allah'ın rahmeti ve lütfu ile ilgilidir. İkincisi, Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Siz büyük günahlar işlemekte, ahlâksızlık yapmakta ve Allah'ın emrinden yüz çevirmekte aşırı gitseniz bile, hayatta iken tövbe ettiğiniz ve onlardan vazgeçtiğiniz takdirde Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah tövbenizi kabul eder ve o günahlardan vazgeçer. Fakat can boğaza dayandığı vakit, artık tövbenizin kabul edilme imkânı kalmamıştır. O vakit azabın gelme ve onunla yüzleşme vaktinizdir. Çünkü o sırada yapılan tövbe zorunlu bir tövbedir, azabı kendinizden defetmeye çalışmanın tövbesidir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allahın birliğine inandık' derler” Sonra canları ellerinden çıktıktan sonra yapacakları tövbenin kabul edilmeyeceğini haber vermektedir: “Azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”, En doğrusunu Allah bilir. 355 (ŞJAllah bütün günahları bağışlar, yani dilediği kişilere bağışlar“. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Hz. Ali kerremellâhu vechenin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kurànda insana en çok ümit veren âyet, bu âyettir”, Bu âyet müstesna Zümer süresinin bütün olarak Mekke'de nâzil olduğu rivayet edilir, sadece bu âyet Medinede nâzil olmuştur, En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Savaşı'nda yalancı peygamber Müseylimetü'(-Kezzâb'ın öldürülmesine iştirak etti. Bundan dolayı şöyle derdi: Câhiliye döneminde insanların en hayırlısını öldürdüm, müslüman olunca da insanların en kötüsünü öldürdüm. Humus'ta oturdu ve orada vefat etti. Kendisinden oğlu Harb ve diğerleri rivayet ettiler (bk. İbnü'l-Esir, Üsdü'-ödbe, V, 409-410; İbn “© Kurtubi şöyle dedi: Bu Ayette kimlerin kastedildiği konusunda müfessirler ihtilaf ettiler. Bazısı şöyle dedi; Âyette müşriklerden bir grup kastedilmiştir. onlar Allaha iman etmeye davet edildiklerinde şöyle demişlerdi: Biz şirk kaştuğumuz, zina ettiğimiz ve Allah'ın haram kaldığı cana kıydığımız halde nasıl O'na iman ederiz? Bu işleri yapana Allah cehennemi vâdediyor Dolayısıyla şimdiye kadar yaptıklarımıza karşılık imanın bize faydası olmaz, Bunun üzerine işte bu âyet gelmiştir. Atâ b. Yesår'm şöyle dediği rivayet edilir; Bu üç âyet (Zümer süresi 53-55, âyetleri) Vahşi ve arkadaşları hakkında Medinede nâzil olmuştur. Araya da “Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar” Ayeti girmiştir. Bu konuda söylenen sözlerin doğruya en yakın olanı sudur: Şanı yuce olan Allah bu âyette iman ve şirk ehlinden kendi aleyhine gunahta aşırı giden herkesi kastetmektedir. Çünkü Allah mutlak olarak “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım!” buyurmaktadır. Bu ifade aşırı giden herhangi bir kişiyi değil, bütün aşırı gidenleri kapsar (Taberi, Càmi'w'l-beyån, XX,

Zümer 39:54

Rabb'inize yönelip O'na teslim olun. Bu âyet, sanki “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin”8 meâlindeki âyetin sılası gibidir. Yani davet edildiğiniz İslâm'ı kabul edip ona yönelir ve eski yaptıklarınızdan vazgeçerseniz, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin demektir. Cenâb-ı Hak Rabbinize yönelip O'na teslim olun buyurmaktadır. Bazıları bunu şöyle tefsir etti; Kalplerinizle Rabb'inize itaate yönelin ve bu itaati tam bir samimiyetle O'na halis kılın, başkasını ortak etmeyin. Şöyle de söylenmiştir: Rabb'inize yönelin, yani Rabb'inizin size emrettiği şeylere yönelin. O'na teslim olun, yani tam bir samimiyetle O'nun birliğini kabul edin. Yahut şöyle denir: Sahip bulunduğunuz her şeyin Allah'a ait oldugunu bilin. “İnâbe” (avı) kelimesinin aslı, Allah'a itaate dönmek ve başka şeylerden el çekmektir. Görmez misin Allah şöyle buyuruyor: “Bütün gönlünüzle O'na yönelin, O'na saygısızlıktan sakının”!©, Azap size gelip çatmadan önce... Sonra kimseden yardım göremezsiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak beyanın baş tarafının sılası olarak şunu söylemektedir: Azap size gelip çatmadan önce Rabb'inize yönelip O'na teslim olun; çünkü azap vakti geldiğinde Allah'a yönelmeniz ve tövbeniz kabul edilmez. Sonra kimseden yardım göremezsiniz. Bu cümle iki mânaya gelebilir. [ ]Birincisi, azap gelip çattığı vakit Allah'a yönelmenizle kimseden yardım göremezsiniz, yani o vakit bu yönelmeniz kabul edilmez. İkincisi, size şefaatçi olacaklar ve azabı defedecekler ümidiyle taptığınız putlara ibadet etmekle kimseden yardım göremezsiniz, yani azap vakti gelmeden önce hak olan Allah'a kulluk etmeye yönelin. Çünkü Allah'tan başka taptıklarınıza ibadete devam ederseniz, kimseden yardım göremezsiniz. En doğrusunu Allah bilir. Cos Y e51 i Dii

Zümer 39:55

55, “Hiç farkında olmadığınız bir sırada azap ansızın başınıza gelmeden önce Rabb'inizden size indirilen en güzel hükümlere uyun.” Rabbinizden size indirilen en güzel hükümlere uyun. Bu ilâhi beyanın farklı mânalara gelme ihtimali vardır. Birincisi, Allah sanki şunu söylemektedir: Rabb'inizin size emrettiklerine uyun, yasakladıklarından da sakının! İkincisi, Kur'ân'ın emirlerine uyun, onun helâl kıldığını helâl sayın, haram kıldıklarını da haram sayın ve onlardan kaçının. Allah şunu ifade buyurmaktadır: Azap ansızın başınıza gelemeden Kur'ân'ın hükümleriyle amel edin ve ona uygun yaşamaya çalışın. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak burada hayır yolunun ve şer yolunun insanı nereye götüreceğini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır: Hayır yoluna girin, şer yolundan uzak durun. Bu yoruma göre Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Güzel olana uyun, başkasına tâbi olmayın. Bu hususa daha önce temas etmiştik”. En doğrusunu Allah bilir. Hiç farkında olmadığınız bir sırada azap ansızın başınıza gelmeden önce. Bu ilâhi beyan da sanki öncekisine bağlı gibidir. Allah şunu söylemektedir: Allah'a yönelmeyi ve tövbe etmeyi geciktirmeyin, çünkü hiç farkında olmadığınız bir zamanda azap gelip çatıverir. O zaman da Rabb'inize yönelmeye gücünüz yetmez. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:56

Sonra kimse, “Allah'a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana' diye yakınmasın! Bu ve bundan sonraki âyetler, sanki “Rabb'inize yönelip O'na teslim olun” meâlindeki âyetin mevsülu gibidir, ona bağlıdır. Allah sanki şunu söylemektedir: Kimse, Allah'a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana’ diye yakınmadan, [ ] “Eğer Allah bana hidâyet nasip etseydi günahtan sakınanlardan olurdum™® demeden ve “Keşke bana bir firsat daha tanınsa da iyilerden biri olsam!™” diye hayıflanmadan “Önce Rabb'inize yönelip O'na teslim olun” Bütün bu beyanlar sanki daha önce geçen şu kelâmın sılası gibidir: Âyetlerde belirtilen sözleri söylemenin hiç fayda vermediği ve Allah'ın azabından hiçbir şeyi geri çeviremediği vakit gelip çatmadan önce “Rabb'inize yönelip O'na teslim olun... Rabb'inizden size indirilen en güzel hükümlere uyun”, ZÜMER SÚRESI 381 Allah'a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için. Bazıları buradaki “cenbullah” (wi çer) tabirine, zâtullah, yani Allah'ın zatı mânasını verdi. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “ferrattu” fili Allah'ın emirlerini dinlemediğim için mânasına gelir. Burada o sözü söyleyen kişinin söylediklerini tefsir etmeye ihtiyacımız yoktur. Neticede o, Allah'ın birliğini kabul etmemek veya Allah'ın koyduğu sınırları dinlememek yahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmektir. İşte Allah'ın birliğini kabul etmediği, O'nun koyduğu sınırları dinlemediği yahut nimetlerine nankörlük ettiği veyahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr ettiği için hayıflanıp durmaktadır. En doğrusunu Allah bilir, İbn Mesüd'un (r.a.) ve Hafsa'nın mushaflarında şöyledir: “Alâ mâ ferrattu Ben gerçekten de (İslâm ile) alay edenler arasında yer almıştım. Bazıları şöyle dedi: Ben Kur'ân ile alay edenler arasında yer almışım. Bazıları da, tevhit ehli ile alay edenler arasında yer almışım, mânasını verdi. Katâde şöyle dedi: O, Allaha itaat etmeyi terketmekle yetinmedi, Allaha itaat edenlerle de alay etti”. Bu, onlardan bir grubun sözüdür. [ ]Bu sözleri bütün bir kavmin değil, Katâde'nin söylediği gibi onlardan bir gurubun söylemiş olması mümkündür. Her kâfirin böyle demesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:57

Eğer Allah bana hidâyet nasip etseydi günahtan sakınanlardan olurdum. Bu sözü söyleyen kâfir, Allah'ın hidâyetini Mütezileden daha iyi biliyordu. Aynı şekilde kâfirlerin reisleri de tâbilerine şöyle derler: “Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik”'?, Onlar şunu demek istiyorlar: Eğer Allah bizi doğru yola muvaffak kılsaydı ve bize doğru yolu lütfetseydi, biz de sizi o yola çağırırdık. Fakat bizim kendi irademizle dalâleti ve azgınlığı tercih edeceğimizi, doğru yola yanaşmayacağımızı ve onu hafife alacağımızı bildiği için bizi saptırdı, bizi yalnız bıraktı ve muvaffak kılmadı. Mütezile diyor ki: Aksine Allah onlara hidâyeti verdi ve onları buna muvaffak kıldı, fakat onlar hidâyete gelmediler, Şöyle bir itiraz yapılırsa: Bu, küfür ehlinin sözüdür, dolayısıyla onların sözleri bu konuda delil olmaz. Buna şu cevap verilir: Bu, kâfirlerin sözü ise de onlar bu sözü azabı gördüklerinde söylemektedirler. Eğer gerçek onların söylediklerinin aksi olsaydı, diğer pek çok sözlerinde Allah onları yalanladığı gibi bu sözlerinde de mutlaka onları yalanlardı. Meselâ onlar “Rabbimiz! Bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım”, “Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım” diye Allah'a niyaz ederler. Fakat Allah meâlen şöyle buyurur: “Geri gönderilseler bile yine kendilerine yasaklanan eylemlere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”176, En doğrusunu Allah bilir. Hidâyette asıl olan şudur: Cenâb-ı Hak kendi katında bulunan lütfu kime verirse o doğru yolu bulur, bu muvaffakiyet ve kurtuluştur. Kimi de bundan mahrum bırakıp vermezse dalâlete düşer ve azar. Kendisine azabın ve sözü edilen cezanın gerekli olması da salih ameli arzu etmeyip küçümsemesi ve terkedip zıddı olan fiillerle meşgul olması yüzündendir. Bundan dolayı söylediğimiz ceza ona gerekli görülmüştür. En doğrusunu Allah bilir. Sakınanlardan olurdum. Yani ben de şirkten veya helâk olmaktan sakınırdım. En doğrusunu Allah bilir. ga OSES İİİ E 673 em daa

Zümer 39:58

Ya da azabı gördüğünde, ‘Keşke bana bir fırsat daha tanınsa’ der. Yani tekrar dünyaya dönmek için bir fırsat daha verilse der. O zaman ben de iyilerden biri olsam! Bununla muvahhidlerden olsam demek istediği söylenmiştir. Buna her çeşit güzellik ve itaat anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak “Geri gönderilseler bile yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir”? buyurarak onları yalanlamaktadır. Sonra “Eğer Allah bana hidâyet nasip etseydi günahtan sakmanlardan olurdum” meâlindeki âyette geçen sözlerini ve keşke bana bir fırsat daha tanınsa da iyilerden biri olsam demelerini de yalanlamakta ve şöyle buyurmaktadır:

Zümer 39:59

En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Vaktiyle âyetlerim sana gelmişti. Ben sana hidâyetle azgınlığı, hak ile bâtılı, hayır ile şerri ve doğru ile yalanı açıklamıştım, ayrıca sana azgınlığı bırakıp doğru yola gelme, bâtılı bırakıp hakkı kabul etme, yalanı bırakıp doğruya uyma iradesini ve gücünü de vermiştim. Fakat bütün bunları terkettiniz, gözardı ettiniz, önemsemediniz ve zıtlarını tercih ettiniz. Bunlara sahip olamamak Allah'tan gelen bir sonuç değil, sizin tasarrufunuzdur. Çünkü Allah, bilmeme ve terketmenin hiç kimseyi mâzur kılmayacağı derecede bu konuda deliller, âyetler ve açıklamalar göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında şöyledir: “Belâ kad câcthu âyâtünâ min kablu fe kezzebe vestekbera ve kâne mine'l-kâfirin”. En doğrusunu Allah bilir. Kırâat imamlarının ekserisi ise âyeti “belâ kad cüctke âyati...” (sonuna kadar) (Jinsanı kastederek müzekker muhatap sigasıyla okudular. Âyet-i kerime, daha önce sözü edilen “nefs” kelimesi kastedilerek müennes olarak da okunmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.) müennes sigasıyla şöyle okuduğu da rivayet edilmiştir: (Çi ti ise 35). En doğrusunu Allah bilir. ei (Spaa iat l İİİ ili 2 lim

Zümer 39:60

Artık kıyâmet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri, yüzleri kararmış göreceksin. Onların Allah hakkında ileri sürdükleri asılsız inançlardan maksadın ne olduğuna dair çeşitli ihtimaller vardır. Birincisi, Allahın çocuğu ve ortakları vardır gibi tevhit konusunda söyledikleri sözler olması muhtemeldir. Başka bir ihtimal ise Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanda ifade buyurduğu anlam olabilir: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarınızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler™™, Halbuki Aziz ve Celil olan Allah onlara böyle bir emir göndermemişti, bize böyle emretti diye Allaha yalan isnat ediyorlardı. Yahut onların şu ilâhi beyanlarda dile getirilen putlar hakkındaki sözleri olabilir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”, “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”!:, Veyahut da onların Allah hakkında ileri sürdükleri asılsız inançlardan maksat, ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri ve insanları tekrar diriltmeye, ölülere yeniden can vermeye Allah'ın gücü yetmez demeleri olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Kıyâmet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri, yüzleri kararmış göreceksin meâlindeki âyet hakkında Mütezile, onlar zorlanan insanlardır, demiştir. Bu beyanda tehdit edilen insan grubuna aslında kendileri, zorlanan insanlardan daha yakın durmaktadırlar. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah, yapacağı ve korunacağı her imkânı vermeden hiç kimseye hiçbir şeyi emretmez, o kadar ki bu konuda artık O'nun elinde vereceği hiçbir şey kalmaz. Sonra da insan Rabb'inden yardımı ve korunma ister diye de söylüyorlar. Böyle bir istek, Rabb'inin verdiğini gizlemek anlamına gelir. dolayısıyla nankörlük yapıyor demektir, çünkü Rabbinin kendisine vermiş olduğu şeyi istemektedir. Yahut Allah ile alay ediyor demektir, çünkü (Jonların iddiasına göre, kendisinde olmayan bir şeyi Allah'tan istemektedirler. Birinden, onda olZOMER GÜRESİ a, madığını ve veremeyeceğini bildiği bir şeyi isteyen kişi de onunla alay ediyor demektir. En doğrusunu Allah bilir, Büyüklük taslayanların kalacağı yer cehennemde değil midir? Yani tevhid konusunda büyüklük taslayan yahut Keslullaka (s.a.) karsı büyükle. nen insanların yeri cehennem değil midir? Büyüklük taslayan anlamına gelen mütekebbir kelimesi, hiç kimseyi kendine denk ve benzer görmeyen insan demektir, Aziz ve Celil olan Allah bundan dolayı kibriyâ vasfı ile nitelenir, çünkü O'nun ne benzeri vardır, ne de dengi! Allah'tan başka biri hakkında bu niteliği kullanmak asla caiz değildir, çünkü Allah'tan başkalarının mutlaka bir dengi ve benzeri vardır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir, Âyette geçen “mesvâ” kelimesi, ikamet edilen yer anlamına gelir, “sevda” sözcüğü de ikamet etmek demektir, Cenâb-ı Hak “ve mâ künte sâviyen” âyetinde aynı kelimeyi kullanınış, yani “Sen orada oturmuş değilsin” buyurmuştur. Kıyâmet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri, yüzleri kararmış göreceksin. Allah burada sanki şunu söylemektedir: Yâ Muhammced (s.a.)! Kıyâmet günü sen onları görseydin, hallerinden ve başlarına gelen felâketten dolayı kendilerine acırdın. Fn doğrusunu Allah bilir. ArT A.

Zümer 39:61

İsyandan sakınanları da Allah, amaçlarına ulaşmış olarak kurtuluşa erdirecektir. Âyetin metnindeki “bimefâzetihim” kelimesi, çoğul sigasıyla “bimefâzâtihim” (eau) diye de okunmuştur”, Bu kelime iki mânaya gelir. Birincisi, yaptıkları ameller ve birtakım vesilelerle kendilerini kurtarmaya çalışanlar anlamına gelir, İkincisi, onlarla helâke düşmekten kurtulanlar anlamına gelir, (JOnlara ne bir kötülük dokunacak ne de üzüntü çekecekler. Yani kurtuluşa erdikten sonra onlara bir kötülük dokunmayacaktır, fakat ondan önce kendilerine kötülük dokunmuştur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler. Bu ilâhi kelâm, Cehmiyye'nin ve Mütezile'nin imamlarından Ebu'l: Hüzeyl el-Allâf”ın'” iddialarını reddetmektedir. Cehmiyye'yi reddetmesine gelince şu görüşlerinden dolayıdır: Cennet fânidir, cennet ehli ve cennetin lezzetleri de son bulacaktır. Bu iddiaya göre onlara kötülük dokunacak ve üzüntü çekecekler demektir. Ebw'i-Hüzeyl de aynı şeyi iddia ediyor ve şöyle diyor: Cennet ehli öyle bir hale gelecekler ki, Allah onlara bir şeyi veya bir lezzeti arttırmak istediği zaman buna gücü yetmeyecek. Onun iddiasına göre de o insanlara kötülük dokunacak ve üzüntü çekecekler demektir. Onun iddiasına göre asıl belâ, kötülük ve üzüntü ancak âlemlerin Rabb'ine dokunmuştur”, İnsanı küfre götüren sözlerden Allaha sığınırız. Onlara ne bir kötülük dokunacak ne de üzüntü çekecekler. Bu ilâhi beyan, onların iddialarını iptal etmek için kâfidir. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:62

Bu âyet-i kerime Mütezile'nin iddialarını çeşitli açılardan reddetmektedir. Birincisi şöyledir: Mütezililer nesnelerin mevcudiyetinin sürekli olduğunu iddia ediyorlar, şöyle diyorlar: Mâdüm (yok olan) şeydir, yani vardır. Mâdüm bir şey olduğuna göre nesnelerin mevcudiyeti de süreklidir demektir. [ ]lkincisi de şöyledir: Yine Mütezile mensupları şöyle diyor: Mâdüm üzerinde Allah'ın etkisi sadece onu ortaya çıkarmaktır. Mesele onların dediği gibi ise, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın kendisini her şeyin yaratıcısı olarak tavsif ettiğine bakarsak, O'nun her şeyin hâlikı olması şöyle dursun, nesneyi bile yaratmamış demektir. Konuya yakından baktığımızda, onların iddialarının, Dehriler'in ve Seneviler'in iddiaları ile aynı olduğunu görürüz. Çünkü Dehriler, madde, heyülâ'” ve benzerlerinin kadim olduğunu iddia ediyor, bir şeyin başka bir nesne olmadan da yaratılacağını inkâr ediyorlardı. Seneviler de nur ve zulmetin (aydınlık ve karanlığın) kıdemini iddia ediyor, sonra her cinsin kendi cinsinden meydana geldiğini ve her nesnenin kendi aslından var olduğunu söylüyorlardı. Buna göre Mütezile'nin, mâdüm şeydir iddiası incelendiğinde yukarıda söylediğimiz netice ortaya çıkar. Allah her şeyin yaratıcısıdır. Bu cümle Cenâb-ı Hakk'ın rablığını ve ilâhlığını ifade eder ve O'nun övülmesi gerektiğini bildirir. Çünkü söylediğimiz gibi varlıkların bütünüyle Allaha nispet edilmesi, O'nun büyüklüğünü ve şanının yüceliğini gösterir, O'na özel şeylerin nispet edilmesi de o şeylerin önemini gösterir. Mesele söylediğimiz gibi olunca, Mütezile'nin iddiasına göre Allah her şeyin yaratıcısıdır sözü nesnelerin tümüne değil bir kısmına mahsustur. O zaman da bu âyetten Allah'ın rablık ve ilâhlık niteliği ile O'nu övmek ve yüceltmek mânası çıkmaz. Sonra hiç şüphe yok ki, insanlara ait fiillerin yaratıcısı olmasaydı, meselâ O'nun on bin yaratıktan bin tanesinin yaratıcısı olmadığı ortaya çıkardı. Bu durum Cenâb-ı Hakk'ın, bütün fiillerin, bedenlerin ve cevherlerin hepsinin yaratıcısı olduğuna işaret eder. Şöyle bir itiraz yapılırsa: Siz, Allah kötülüklerin, pisliklerin, domuzların ve benzeri fiil ve nesnelerin yaratıcısıdır demiyorsunuz; bu durumda Allah her şeyin yaratıcısıdır sözü ancak bazı özel varlıkları yaratmaya yönelik olur', (JBuna şöyle cevap verilir: Allah hakkında yaratmayı, sınırlandırıp tahsis etmek ve sadece ey kötülükleri, pislikleri ve sözü edilen diğer nesne ve fiilleri yaratan denilmez ve böyle nitelenmez. Çünkü her ne kadar bu beyan genel olarak böyle bir nitelemeye müsait olsa ve “her şeyi yaratan” ifadesine sözü edilen fiil ve nesneler girse bile, bu tahsis, Allah'ı kötülemek ve O'nu yermekle nitelemek anlamına gelir. Halbuki Allah her şeyin yaratıcısıdır cümlesi, yukarıda da söylediğimiz gibi Allah'ı övmek, yüceltmek, O'nu rab ve ilâh olarak nitelemek anlamına gelir. Görmez misin ki, her şeyi koruyup yöneten O'dur cümlesine her şey girer ise de, bunu tahsis ederek, Allah falancıyı koruyup yönetmektedir denilmez. Çünkü bu âyet, rablığı ve ilâhlığı Allaha tahsis etmek ve O'nu övgü ile nitelemek anlamındadır. Bunu kısıtlayıp bire indirmek ise, Allah'ı kötülemek ve yermek mânasına gelir. Bu bakımdan ikisi birbirinden farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: (8 o Müellif Mâtüridi Kitdbü't-Tevhid'de şunu söylemektedir: “Yine eğer kullara ait fiiller gibi, kudret statüsüne dâhil olan bir şeyin Allah'ın kudretinin dışında kalması mümkün olsaydı, -aksine o tek şey olmayıp belki de diğer bütün yaratıklardan da çoktur- Allah'ın vâd ve vaidine nasıl inanılırdı? (Mütezile'nin iddiasına göre) daha kuvvetli bir şeyi yaratmak şöyle dursun, bir sivrisineği bile varetmeye güç yetmiyorsa, Allah'ın olacağını vâdettiği tekrar dirilmeye ve dilerse yarattıklarına benzer âlemler de yaratabileceğine, bu haberi duyan kişi nasıl güvenebilir?”. 9 “Siz, ey kötülüklerin, pisliklerin, domuzların ve benzeri şeylerin yaratıcısı, demiyorsunuz; bu durumda âyet-i kerime umumu değil, ancak özel bazı şeyleri kapsar” (Semerkandi,

Zümer 39:63

Göklerin ve yerin anahtarları O'ndadır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O'nun elindedir. Denildi ki: Buradaki “mekâlid” kelimesi anahtarlar anlamına gelir; kelime Farsçadır, Arapça'laştırılmıştır. Anahtarları O'ndadır cümlesi, bütün bereketlerin ve hayırların anahtarları O'ndadır, o bereketlerin ve hayırların kapısını gök ve yer ehline onlarla açar, anlamına gelebilir. Cenâb-ı Hak bütün bunların, başka birinin elinde değil kendi elinde olduğunu haber vermektedir; dolayısıyla ancak O'ndan istenir ve O'ndan yararlanılır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra bu anahtarlar Allaha nispet edildiğinde anlaşılan şey ile yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılan şey aynı değildir. Gelmek, istivâ etmek ve benzeri fiiller Allah'a nispet edildiğinde anlaşılan mâna ile bu fiiller yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılan anlam nasıl aynı olabilir? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İbn Mesüd (ra.) ve Übeyy'in (ra.) mushaflarında Göklerin ve yerin. anahtarları O'ndadır meâlindeki beyan “lehü mulkü's-semâvâti ve'l-ard” {4 Plani AL), yani göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Kisâi şöyle dedi: “Mekâlid” kelimesi Farsçadır, Arapça'laştırılmıştır, tekili “iklid” 365 (JAllah'ın âyetlerini inkâr edenlerin durumuna gelince işte hüsrana uğrayanlar onlardır. Aziz ve Celil olan Allah bu dünyayı ve ondaki her şeyi orada yaşayanlar için yarattı, insanlara onların durumunu açıkladı; orada ticaret yapacaklar, âhireti satın alacaklar ve âhiret için azık tedârik edecekler. Bundan dolayı meâlen şöyle buyurdu: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”, “Dünya hayatını âhiret © Busözü İbnü'l-Cevzi, İbn Kuteybe'ye nispet etti. karşılığında satanlar...”, Dünyadan kendisi için azık edinen ve onu âhirete yetecek miktarda hazırlayan kişiye, kazançlı insan denilir. Azık toplamayana ve âhiret için yeterli miktarda azık hazırlamayana da zarar etmiş ve aldanmış insan denilir. En doğrusunu Allah bilir.

Zümer 39:64

Bu ilâhi beyan, o kâfirlerin beyinsizliklerinin son noktaya vardığına ve had safhaya ulaştığına işaret etmektedir. O kadar ki, risâletin ve resül olmanın faziletini ve diğer hususiyetlerini bilmelerine rağmen Resülullah'ı bile Allah'tan başka varlıklara kulluk yapmaya çağırdılar, risâlet görevinin insana verilmesini ve insanın elçi olarak gönderilmesini inkâr ettiler. Şayet kâfirler, peygamberin fazileti ve risâletin ona tahsis edilmesine dair vuku bulan olaylara şahit olmasaydılar peygamberliğin insan türüne tahsis edilmesini ve insanlardan peygamber gönderilmesini inkâr etmeleri muhtemel olmazdı. Sonra Resülullah (s.a.) onlara öyle açıklamalar yaptı ve deliller getirdi ki, insanlarda onun kendilerine gönderilmiş elçi olduğu kanaati yerleşti. Bu kanaate varmalarına rağmen onlar yine de kendisini Allah'tan başkasına ibadete davet ettiler, böylece onu da kendileri gibi yapmış olacaklardı. Bu, onların sözdeki çelişkilerini ve akılsızlıklarını gösterir. [ ] Üstün kılınmış ve Allah'ın elçisi olma özelliği kendisine verilmiş olanı, Allah'tan başkasına ibadet konusunda aynen faziletli olmayan ve hiçbir özelliğe sahip olmayan kişi haline getirmeye çalıştıkları zaman, en doğrusunu Allah bilir ya, onlar Hz. Peygamber'i Allah'tan başkasına ibadete çağırmakla ne kadar beyinsiz ve inatçı olduklarının bilinmesini sağlıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Ey cahiller! Müşrikler Hz. Peygamber'i Allah'tan başkasına ibadet etmeye çağırdıkları için Cenâb-ı Hak kendilerine cahiller adını verdi. Hz. Müsâ da kavmi ondan, başkalarının tanrıları olduğu gibi kendileri için de bir tanrı yapmasını istedikleri zaman aynı şeyi söylemişti: “Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz!”! Sonra âyet-i kerimede geçen ey cahiller sözü, farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, üstün ve özel olanı böyle olmayanla, Allah'tan gayrısına kulluk yapmak konusunda eşli gördükleri için Allah kendilerine ey cahiller diye hitap etmiştir. Yahut Allah'ın hidâyetinden ve Hz, Peygamber'in özelliğinden habersiz oldukları için onlara cahiller demiştir. Veyahut Allah'ın bütün nimetlerinden ve ihsanından cahil oldukları, bu konuda Allah'ı hiç zikretmedikleri için böyle denmiştir. En doğrusunu Allah bilir,

Zümer 39:65

Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Eğer Allah'a ortak koşarsan bilmiş ol ki yaptıkların boşa gidecek, Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah sanki şöyle demektedir: Sana ve senden öncekilere vahiy gönderilmişti, gönderdiğimiz her elçiye şöyle denildi; Eğer Allah'a ortak koşarsan bilmiş ol ki yaptıkların boşa gidecek. Cenâb-ı Hak, kendi katında degeri büyük ve konumu üstün olan biri tarafından yapılsa bile şirkin her ameli yok ettiği bilinsin diye bunu belirtmektedir. İkincisi, sen bile Allah'a şirk koşacak olsan senin de amelin yok olur diye sanada vahyedilmiştir, senden önceki peygamberlere de, Bu ilâhi beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Allah'ın bütün nimetlerine şükredenlerden ol, yahut sana verilen hususiyetten dolayı şükredenlerden ol anlamlarına gelebilir. Yahut da sana hidâyeti lütfettiğimizden dolayı şükredenlerden ol mânasınadır. En doğrusunu Allah bilir,

Zümer 39:66

Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Eğer Allah'a ortak koşarsan bilmiş ol ki yaptıkların boşa gidecek, Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah sanki şöyle demektedir: Sana ve senden öncekilere vahiy gönderilmişti, gönderdiğimiz her elçiye şöyle denildi; Eğer Allah'a ortak koşarsan bilmiş ol ki yaptıkların boşa gidecek. Cenâb-ı Hak, kendi katında degeri büyük ve konumu üstün olan biri tarafından yapılsa bile şirkin her ameli yok ettiği bilinsin diye bunu belirtmektedir. İkincisi, sen bile Allah'a şirk koşacak olsan senin de amelin yok olur diye sanada vahyedilmiştir, senden önceki peygamberlere de, Bu ilâhi beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Allah'ın bütün nimetlerine şükredenlerden ol, yahut sana verilen hususiyetten dolayı şükredenlerden ol anlamlarına gelebilir. Yahut da sana hidâyeti lütfettiğimizden dolayı şükredenlerden ol mânasınadır. En doğrusunu Allah bilir,

Zümer 39:67

Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Müfessirlerin kaydettiklerine göre yahudiler Resülullah'a (s.a.) gelip demişler ki: Senin Rabb'in şöyle şöyledir, gökleri şöyle yaptı, yeri böyle yaptı. Allah'ı, tıpkı yaratılanları niteledikleri gibi nitelediler, bunun üzerine onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar meâlindeki âyet nâzil oldu'”. Buna şöyle bir mâna verildi: Onlar Allah'ı gereği gibi bilemediler, O'na lâyık olduğu şekilde tâzimde bulunmadılar. Kelâmcılar, yahudilerin Müşebbihe anlayışına sahip olduklarını ve bundan dolayı şu sözlerle Allah'a çocuk nispet ettiklerini söylediler: “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur dediler, hıristiyanlar da “Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur dediler”. Ehl-i Kitap Allah'ı insana benzetip onun insanlar gibi olduğunu bilmeselerdi insanların çocukları olduğu gibi Allah'ın da çocuk sahibi olduğunu söylemezlerdi. Allah'ı böyle nitelemeleri ve bunu söylemiş olmaları, O'nu da yaratıklar gibi bildiklerine işaret eder. Cenâb-ı Hak mülhitlerin ileri sürdükleri zırvalardan yücedir, pek çok yücedir. Yüce Mevlâ, onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar buyurdu, yani onlar Allah'ı lâyık olduğu şekilde tanımadılar yahut lâyık olduğu şekilde Allah'ı yüceltmediler, yani yaratılanların gücünün yetebileceği ölçüde Allah'ı yüceltmediler, aynı şekilde insan gücünün yetebileceği derecede O'nu hakkıyla tanımadılar. Allah'ı hakkıyla tanımak ve O'nu lâyık olduğu şekilde yüceltmek, yaratılanların gücü dâhilinde olmayan bir şeydir. Allah da insanları, kendisini hakkıyla tanımakla yahut lâyık olduğu şekilde yüceltmekle yükümlü tutmamıştır, çünkü bu, yaratılanların gücü dâhilinde olmayan bir fiildir. Cenâb-ı Hak onları, ancak güçleri dâhilinde olan fiillerle mükellef kılmıştır. Müşebbihe ise yaratılanları ve gözleriyle gördükleri kişileri niteledikleri gibi Allah'ı nitelemekle, O'nu yaratılanların gücünün ve yapısal durumunun dayanabileceği ölçüde tanımadıkları gibi, yaratılanların gücünün ve yapısal durumunun dayanabileceği ölçüde O'nu yüceltmediler de. [ ]Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, kendisini bilmenin yolunu duyusal bilgilerle değil fiillerin izleriyle akıl yürütmeye dayanan bilgilere bağladı. Yaratılanları tanımak ve değerlendirmek gibi Allah'ı tanıyıp değerlendirmek mümkün değildir. Bununla birlikte her türlü noksanlıktan münezzeh © Taberi, Câmi'u'İ-beyân, XX, 248. ve yüce olan Allah, yaratılanları iki kısma ayırmıştır. Yaratıkların bir kısmının hakikati idrak ve ihata edilenlerdendir, bunlar duyularla kuşatıp algılanır. Akıl, görme, işitme, ruh gibi duyularla bir kısım algılanmayan yaratıklar ise fiillerinin izleriyle ve bu izlerle istidlâl yapılarak bilinir. Bilinme yolu duyularla değil fiillerinin izleriyle istidlâl olan bir kısım yaratıklar ihata edilemeyince ve algılanamayınca, bunları inşa eden ve yaratan Allah, duyularla algılanıp ihata edilenin bilinme yoluyla kuşatılamamaya ve algılanamamaya daha lâyıktır. Çünkü Allah'ın varlığına dair bilgiye ulaştıran duyusal bilgiler değil, fiillerinin izleriyle istidlâl sonucu elde edilen bilgilerdir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı şekilde istivâ etmek, gelmek, gitmek gibi fiillerin Allah'a nispet edildiğinde anlaşılan mâna ile insana nispet edildiğinde anlaşılan şey aynı değildir; bunların Allah hakkında kullanıldığında geldiği mâna, yaratılanlar hakkında kullanıldığında kazandığı mâna gibi değildir. Cenâb-ı Hakk'ın gelmesi ve gitmesinden anlaşılan mâna, yaratılanların gelmesi ve gitmesinden anlaşılan mâna değildir. İşte şu beyan buna örnektir; Kıyâmet gününde bütün dünya O'nun avucundadır; gökler de O'nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür. Bununla yaratılanların avucu, dürülüp bükülmesi ve elleri anlaşılmaz. Aksine bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimede meâlen beyan ettiği şekilde anlaşılır: “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz ‘ol! demekten ibarettir, o da hemen oluverir”. Avuç, dürmek ve el hakkında söylediği her şey, bu âyetteki “ol” anlamına gelen “kün” emrinin kapsamına girer; Kâf ve nün harfleri, [Ş]veya buna benzer bir anlam taşır. Cenâb-ı Hak burada “kün” yani “ol!” kelimesini kullanmıştır, çünkü bu söz dile en kolay gelen ve en kısa kelimedir, onun bilinen bir mânası vardır ve yaratılanlar arasında da kullanılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Meselenin aslı şudur: Her ne kadar aralarındaki özellikler Allah'tan nefyedilse de Aziz ve Celil olan Cenâb-ı Hak, insanlara kendi aralarında kullandıkları ve bildikleri sözlerle hitap etmektedir. Meselâ şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Allah ve resülünün önüne geçmeyin””, “Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır”, “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir”. Çünkü bu beyanda belirttiği husus her ne kadar elin yaptığı iş değilse ve “beyne yedey” diye belirttiği şey onların etleri arasında depilse de el, öne geçmek, arkada kalmak gibi lafızlar dünyada kullanılırlar. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın kendi zatına nispet ettiği bu lafızlar kendisi hakkında aynı mânaya gelmezler, çünkü bunlar dünyada öyle kullanıldığı için belirtilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bu işin aslı şöyle açıklanabilir: Yukarıda sözü edilen fiillerin Allaha nispeti konusu âyetlerle sabittir. “Allah'ın da benzeri hiçbir şey yoktur” gerçeği nakli delillerle bilinmektedir. Akıl da Cenâb-ı Hakk'ın benzerlerden ve ortaklardan münezzeh ve yüce olduğunu kabul eder. Buna göre âyetlerdeki kullanım karşısında fiil veya herhangi bir yönden Allah ile yaratıklar arasında bir benzerliğin vuku bulmayacak tarzda gerçekleştiğini kabul etmek gerekir. Çünkü Allah, yaratmak ve ihdas etmek noktasında yaratılmışlık yönlerinin hepsinden yücedir. Dolayısıyla Kitab'ın söylediğine iman etmek, Allah'ı yaratılanlara benzer olmaktan tenzih etmek ve maksadın ne olduğunu bu âyetin kendisinden geldiği Allah'a havale etmek gerekir. Bununla birlikte yine de, meselâ Allaha nispet edilen “Allah'ın sınırları”?"' ve benzerleri bazı tabirler vardır, bunların Allah'tan başkasına nispet edilmesi ihtimali yoktur, o da aynı şekilde söylediğimiz gibi anlaşılır. Âyetlerde Allah'a nispet edilen lafızlara teşâbüh (benzerlik) anlamını kaldıracak başka mânalar yüklemek mümkündür. Meselâ şu beyanlarda geçen lafızlar gibi: “Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”, “Sonunda varış Allah'adır”, “Hepinizin dönüşü Allah'adır”, “Allah'a kavuşmayı arzu eden...”“5, “Onu Allah'a ve peygambere götürün”. Bu beyanlarda ve benzerlerinde Allah'a nispet edilen lafzın hakiki mânası ile alâkası yoktur; bunlara Allah'ın dini, vâdi, vaidi ve benzeri sayılması uzun sürecek anlamlar yüklenmelidir. Bu âyetlerin durumu onun gibidir. İkincisi, dünyada işleri sultanlara nispet etmek ve yönetmeyi deruhte ettiklerini söylemek, hakikat mânasında değil, kinayedir. Meselâ, şu belde falanın elinde ve avucundadır, şu iş falancının elindedir denilir. Bu ifade ile ancak o kişinin kuvveti ve kudreti kastedilir. Buna göre “kabda”, “yed” ve “yemin” kelimeleri ancak Allah'ı kuvvet, hükümranlık ve kudretle nitelemektir. 371 (İJKıyâmet gününde bütün dünya O'nun avucundadır; gökler de O'nun kudret elinde dörülüp bükülmüştür. Bu beyanda takdim-tehir vardır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Bütün yer ve gökler Allah'ın avucundadır; O'nun kudret elinde dürülmüştür. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir. Muhtemelen bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak, Müşebbihe'nin nitelemesinden ve yaratılanlara benzetmelerinden Kendi zatını tenzih etmektedir. Yahut putperestlerin ibadette putları Allah'a ortak koşmalarından ve onlara tanrı adını vermelerinden kendini tenzih etmektedir. --- Dipnotlar: 24 Müellif merhum burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Hepinizin dönüşü Allah'adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir”. 25 “Kim Allaha kavuşmayı arzu ederse bilsin ki Allah'ın belirlediği sürenin sonu mutlaka gelecektir” (el- Ankebüt, 29/5). “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanızonu, Allah'a ve peygambere götürün”.

Zümer 39:68

[Süra Üflemenin Anlamı] (O gün) süra üflenecek. Bu üflemenin bilinen anlamıyla gerçek üfleme olup olmadığı konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Orada ne üfleme vardır, ne de başka bir şey! Âyette üfleme denilmesinin sebebi, kıyâmeti koparmanın Aziz ve Celil olan Allah için çok basit bir şey olduğunu ifade etmektir. Nitekim başka âyetlerde Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”, “Bu O'nun için pek kolaydır”. Bazıları da şöyle dedi: Orada üfleme diye bir şey yoktur, ancak kıyâmeti koparmak bir üfleme kadardır anlamındadır: Yani Allah bir üfleme kadar zamanda diriltir ve öldürür; çünkü dünyadaki işlerin en kolayı ve en hafifi üflemektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Gerçekten üfleme olacaktır; gerçi üfleme, diriltme ve öldürmenin sebebi değildir, ancak Allah onu diriltmeye veya öldürmeye bir işaret ve alâmet yapmıştır. Cenâb-ı Hak, ölüm meleğini zamanı geldiğinde ruhları almakla imtihan ettiği gibi üflemekle görevlendirdiği meleği de onunla imtihan etmektedir. İşte üfleme konusunda söylenenler bunlardır. En doğrusunu Allah bilir. [Sürun Mâhiyeti] Âyette geçen sür konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Ondan maksat, yaratılanların suretleridir, ona üflenmektedir. Bütün kelâmcılar bu görüştedirler. Bazıları şöyle dedi: Maksat yaratılanların suretleri değildir, ancak o bir borazandır; çünkü Allah âyette “suver”, yani suretler kelimesini değil “sür” (jpa) kelimesini kullanmıştır, bu da borazan demektir. Yaratılanların suretleri anlamına gelen ibareyi de başka bir âyette kullanmıştır: “Şeklinizi güzel yaptı”. Sür ve suver kelimeleri hangi mânada kullanıyor bilmiyoruz. Hem suret hem de borazan anlamında mı, yoksa biri anlamında En doğrusunu Allah bilir. Ardından göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Âyette geçen “saika” kelimesi, ölmek demektir. Bazıları da bayılmak mânasına gelir dediler, nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Müsâ bayılıp düştü” Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bunun arkasından “Müsâ kendine gelince”! ifadesini kullanmaktadır. Kendine gelmek, ancak bayıldıktan sonra olur, öldükten sonra ayılıp kendine gelmek söz konusu değildir. Allah'ın diledikleri müstesna; bu ilâhi beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Burada ancak dünyada şehit edilen insanlar istisna edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Allah'ın diledikleri müstesna sözünden maksat, Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil ile ölüm meleğidir??. En doğrusunu Allah bilir. [S&ra Kaç Defa Üflenecek?] Sonra süra yeniden üflenecek. Bazıları şöyle dedi: Üfleme üç defa tekrarlanacaktır. Biri, herkesi dehşete düşürecek olan ilk üflemedir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sürun üflendiği gün, Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılırlar”?”, Sonra ikinci üflemede bütün canlılar ölecekler, üçüncü üflemede de yeniden dirilecekler. Bu mânada Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen hadis vardır: “Süra üç defa üflenecek””, Bu hadis de bizim söylediğimizi teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyette belirtildiği gibi üfleme iki defa olacaktır; ilk üflemede canlılar ölecek, ikinci üflemede de yeniden dirilecekler. En doğrusunu Allah bilir. Onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar. Ne ile emrolunacaklar ve kendilerine ne yapılacak diye etraflarına bakacaklar. Ayağa kalkmış, etrafa bakıyorlar. Bu beyan, şaşkın vaziyetteler, hayret içindedirler mânasına gelebilir. Çünkü onlar yeniden dirilmeyi ve o günü inkâr ediyorlardı, burada kâfirleri kastediyorum. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 29 “Allah gökleri ve yeri hikmetli olarak yarattı, size şekil verdi, şeklinizi güzel yaptı. Dönüş de ancak O'nadır”. 210 “Biz bunun gerçeğini bilmiyoruz, yani sür ve suver kelimelerinin bütün suretler için kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz, bu konuda tevatüren gelen bir rivayet de yoktur, dolayısıyla kesin bir ifadeyle şudur denilemez” (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 663b). 211 “Rabb'i o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Müsâ da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: ‘Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim” 2 Müfessirler, Allah'ın bu âyette istisna ettiği kişilerin kimler olduğunu konusunda ihtilaf ettiler. Bazıları şöyle dedi: Burada kastedilen, Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil ile ölüm meleğidir... Başkaları şöyle dedi: Burada şehitler kastedilmiştir... Diğerleri de şöyle söyledi: Korku (feza') halinden istisna edilen şehitlerdir, bayılma (saika) halinden istisna edilenler de Cibril, ölüm meleği ve arşı taşıyan meleklerdir (Taberi, Câmi'u'l-beyân, XX, 254-257).

Zümer 39:69

[Allah'ın Nuru] Artık Rabb'inin nuruyla yer aydınlanır. Muhtemelen bu nur, Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzü için yarattığı ve oraya koyduğu bir ışıktır, yoksa kendi zatına ait bir nur veya başka bir şey olması ve onunla yeryüzünü aydınlatması söz konusu değildir. Buradaki Rabb'inin nuruyla ibaresi, “Rabb'inin nimetiyle” meâlindeki âyet gibi ve Rabb'inin ihsanıyla, Rabb'inin lütuflarıyla ifadeleri gibidir. Bu cümleden, yaratılan nimetlerden ve gönderilen lütuflardan başka bir şey anlaşılmaz. Buna göre Rabb'inin nuruyla sözünden de ne zatının nuru, Taberi, Cåmi'u'l-beydn, XXIV, 30; Beğavi, Medlimü't-tenzil, IV, 87. ne de zatına ait başka bir şey anlaşılır. Yeryüzü aydınlanır, yani ışıkla dolar. Aziz ve Celil olan Allah'ın âhiret yurdunu da aydınlık ve parlak bir mekân olarak yaratması mümkündür, nitekim bir ilâhi beyanda yeryüzünün bundan başka bir hale dönüştürüleceğini haber vermektedir: “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek”, Daha önce de söylediğimiz gibi bu yer karanlıktı, o yer ise aydınlıktır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut onun aydınlanmasından maksat perdelerin kaldırılması, hakkın ortaya çıkması, kargaşanın ve karışıklıkların son bulmasıdır. Halbuki onların dünyadaki halleri karışık ve darmadağınıktı. [Ş]İşte o gün hep birlikte Cenâb-ı Hakk'ın birliğini, ulühiyetini ve rubübiyetini ikrar ederler. Bu mâna şu ilâhi beyanlarda belirtilmiştir: “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar”, “Neticede O'na döndürüleceksiniz”?, “Dönüş de yalnız O'nadır”, “O gün hükümranlık yalnız Allah'ındır”. İnsanlar her hal ve şartta Allah'ın huzurunda, yanında ve önünde oldukları ve iki cihanda da hükümranlık kendisine ait olduğu halde, bu âyetlerde huzuruna çıkmaktan, kendisine dönmekten ve O'na varmaktan söz etmekte; huzuruna çıkmayı, kendisine dönmeyi ve hükümranlığın O'na ait olduğunu özel olarak belirtmektedir. Çünkü o gün hak ile bâtıl ortaya çıkacak, o gün herkes Allah'ın birliğini ve hükümranlığın O'na ait olduğunu ikrar edecektir. Buna göre yerin aydın ve parlak olması, o gün perdelerin kaldırılacağından, şüphelerin yok edileceğinden ve hakikatlerin ortaya çıkacağından dolayı olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Yahut aydınlanmaktan maksat, herkesin dünyada yapmış olduğu hayır ve şer her işin o gün ortaya çıkacağından ve insan onun hayır mı şer mi olduğunu anlayacağından dolayı olabilir, çünkü dünyada hayır ve şer olarak yaptıkları tam olarak ortaya çıkmıyor ve bunların hayır mı şer mi olduğunu da bilmiyordu. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyuruyor: “Herkesin yaptığı iyiliği de işlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün, (insan) ister ki kendisi ile kötülükleri arasında uzun bir mesafe bulunsun”. En doğrusunu Allah bilir. Veyahut dünya yurdu, üzerinde dünyadakiler tarafından Aziz ve Celil olan Allaha isyan edildiği için karanlık, âhiret yurdu ise orada Aziz ve Celil olan yüce Allah'a isyan edilmediği için aydınlıktır mânasına gelebilir. [§]Bunu destekleyen bir rivayete göre; hacerülesved cennetten gelen bir taştır ve geldiğinde rengi şöyle idi, ancak günahkâr ve âsi insanlar ellerini süre süre onu kararttılar”. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dediler: “Eşrakat” fiili, aydınlattı, parlattı anlamına gelir”. Rabb'inin nuruyla sözü hakkında bazıları şöyle dedi: Bu, Rabb'inin adaletiyle mânasına gelir, yani yer Rabb'inin adaletiyle aydınlanır. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak ve ancak hak ve adalet temelinde yarattık”2. En doğrusunu Allah bilir. O, Allah'ın yarattığı ve dünyaya koyduğu bir nur da olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Kitap ortaya konur... Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Dengeyi ve ölçüyü (mizanı) O koydu”, Burada sözünü ettiği kitap ile burada koyduğunu söylediği mizanı kastetmiş olabilir, dolayısıyla mizan ile kitap aynı şey olabilir. Ancak kitabın mizandan ayrı bir şey olması da mümkündür. Bazıları şöyle dedi: Âyette geçen kitap kelimesinden maksat hesaptır; insanın lehinde ve aleyhinde olan her şeyin yazıldığı, yaptığı hayırların ve işlediği kötülüklerin muhafaza edildiği hesap defteridir. Bazıları da şöyle dedi: Kitaptan maksat, o gün herkesin eline verilen, bütün yaptıklarının yazılı olduğu ve herkesin okuduğu kitaptır. Bu yorum, önceki ile aynı mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. Peygamberler ve şahitler getirilir, Buradaki “şühedâ” kelimesinin anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları dedi ki: Şühedâ, nebilere ve resüllere şahitlik yapmak üzere gönderilenlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!””, “Size de hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik”. Bazıları da şöyle dedi: Şahitler ile burada melekler ve insanların yaptıklarına şahitlik eden hafaza melekleri kastedilmiştir. Bazıları ise şunları söyledi: Şahitler, bu dünyada şehit olmak isteyenlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki şühedâ kelimesi ile o gün insanların aleyhlerine şahitlik edecek olan kendi uzuvları da kastedilmiş olabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir””, İnsanlar hakkında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir, onlara asla haksızlık edilmez. Yani hiç kimse yapmadığı bir işten sorumlu tutulmaz, ancak herkese yaptığı işin sorumluluğu yüklenir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 22 İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Hacerülesved cennetten gelmiştir, o kardan daha beyazdı, müşriklerin günahları onu kararttı” (Ahmed 23 [bn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 384.

Zümer 39:70

Herkese yaptığının karşılığı tastamam ödenir. Yani her kâfire yaptığı kötülüklerin karşılığı verilir, ancak yaptığı iyiliklerin karşılığı verilmez. Her müslümana da yaptığı iyiliklerin karşılığı tam olarak verilir, hiç eksiltme yapılmaz; yaptığı kötülüklere gelince, Cenâb-ı Hakk'ın onlardan vazgeçmesi ve onları iyiliklere çevirmesi mümkündür. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”. En doğrusunu Allah bilir. Allah onların yaptıklarını en iyi şekilde bilmektedir, yani Allah onların hayır ve şer olarak ne yaptıklarını bilir,

Zümer 39:71

71. “Gerçekleri inkâr etmiş b halinde cehenneme sevkedilecek; nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak; bekçileri onlara, “İçinizden, size Rabb'inizin âyetlerini okuyup duyuran ve böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran bir elçi gelmedi mi?' diye soracak; onlar da “Evet geldi’ diyecekler. Ama inkârcılar için artık azap hükmü kesinleşmiştir.” Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek. Denildi ki:, yani ümmet ümmet ve bölük bölük sevkedilecek. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Her ümmet cehenneme girdikçe yoldaşlarına lânet edecektir”?”, “Sevkedilecekler””', “Ateşe doğru sevkedilecekleri gün”, Gruplar halinde. Burada geçen “zümer” kelimesi, gruplar, topluluklar anlamına gelir, bu kelimenin tekili “zümre” gelir. Kelime tefe'ul bâbından (tezemmür) kullanıldığında toplanmak anlamına gelir. Bu işin aslı, her grubun sevdikleriyle beraber sevkedilmesidir. İnsanlar dünyada farklı topluluklar ve gruplar halinde idiler, buna göre bu dünyada toplanıyorlardı: Hayır ehli insanlar hayır ehli olanlarla birlikte, şer ehli insanlar da kendileri gibi şer ehli olanlarla birlikte oluyorlardı ve bu şekilde bir arada olmaktan mutluluk duyuyorlardı. Ancak hayır ehli olanlar, bu dünyada beraber oldukları insanlarla birlikte sevinç içinde cennete sevkedilirler. Şer ehli insanlar da, bu dünyada beraber oldukları şer ehli kişilerle birlikte hüzünlü ve kederli olarak cehenneme sevkedilirler. En doğrusunu Allah bilir. Nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak. Cehennemin kapılarının olması ve insanların o kapılardan girmeleri mümkündür. Âyette sözü edilen kapıların hakiki mânada kapı değil, dünyada içinde bulundukları yönler ve yollar mânasına gelmesi de mümkündür; dünyada içinde bulundukları yönlerle, yollarla ve orada yaptıklarıyla cehenneme girerler. Nitekim bazan şöyle denilir: Falancaya şu kapı açıldı; burada hakiki kapı kastedilmez, ancak onun kapısına giden yol mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir, Bekçileri onlara, “İçinizden, size Rabb'inizin âyetlerini okuyup duyuran bir elçi gelmedi mi?” diye soracak. Buradaki Rabb'inizin âyetleri sözü, muhtemelen tevhide dair âyetleri ve delilleri mânasına gelir. Onların inkâr ettikleri tekrar dirilmeye dair âyetler anlamına da gelebilir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bundan maksat Kur'ân âyetleridir. Böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran, yani âyetlerle sizi uyaran bir elçi gelmedi mi? diye soracak. Onlar da “Evet geldi” diyecekler; o elçiler bu uyarma işini yaptılar. Ama inkârcılar için artık azap hükmü kesinleşmiştir. Müfessirler şöyle der: Artık azap hükmü kesinleşmiştir cümlesi, Jazap göreceklerin sayıları mânasına EZ gelir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın söylediği ve cehennemi kendileriyle dolduracağını vâdettiği kişilerdir: “Andolsun ki cehennemi hem insanlarla hem cinlerle dolduracağım””, Bu, onlar hakkında hak olan bir vâddir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki azap kelimesi sözünün, şirk ve küfür kelimesi anlamına gelmesi de mümkündür. Yani hakkımızda bildiğimiz şirk ve küfür kelimesi hak oldu demektir. Kendisiyle azap edildikleri ve cezalandırıldıkları için küfür kelimesine azap kelimesi adını verdiler. En doğrusunu Allah bilir. Gİ Uqa SJ EE İŞİN İASI Gs --- Dipnotlar: 230 “Allah buyuracak ki: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin” Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lânet edecektir” (el- A'râf, 7/38). “İnkâra sapanlar sonunda cehenneme sevkedilecekler”. Yani orada toplanacaklar. Onlar Allah'ı inkâr etmeleri sebebiyle cehennemde toplanacaklar” (Mâtüridi, Tevilâtü'l-Kurân, VI, 212). “Allah düşmanlarının ateşe doğru sevkedilecekleri gün, öncekileriyle sonrakileriyle onların hepsi bir araya getirilir” (Fussilet, 41/19).

Zümer 39:72

72. “Onlara, “İçinde ebedi olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri!” denilecek. (Vaktiyle) ululuk taslamış olanların kalacağı yer ne kötü!” Bu âyet açıktır, tefsire ihtiyaç yoktur. Âyetteki ululuk taslayanlar sözü ile muhtemelen Allah'ın âyetlerine ve delillerine karşı ululuk taslayanlar kastedilmiştir. Nebilere ve resüllere (s.a.) karşı ululuk taslayanlar anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. ERA T eye PAEA Z:

Zümer 39:73

Rab'lerine karşı gelmekten sakınanlar sevkedilecekler. Bu ilâhi kelâm muhtemelen Rab'lerine şirk koşmaktan veya Rab'lerini öfkelendirmekten ve O'nun intikamından sakınanlar veyahut da daha önce söylediğimiz gibi kendilerini helâke götürecek davranışlardan sakınanlar mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir, Sevkedilecekler anlamına gelen “sika” kelimesi, zâhirde geçmiş zaman kipidir ve geçmiş zamandan haber verir, Ancak bu kelime iki mânaya gelir. Birincisi, gelecek zaman anlamına gelir, Bu tür kullanımlar dilde mümkündür; dili geçmiş zaman kipinin kullanılması, fakat gelecek zamanın kastedilmesi mümkündür, Âyette sanki “yusâku”, yani sevkedilecekler denilmektedir, İkincisi, sanki geçmişte olmuş ve bitmiş bir şeyin haberi mânasına gelir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak atıf edatını kullanarak “ve sika” buyurdu. En doğrusunu Allah bilir, “Zümerå” kelimesinin, dünyada gruplar ve topluluklar halinde toplandıkları gibi âhirette de öyle olacaklar anlamına geldiğini yukarıda söylemiştik, onlar âhirette bu şekilde gruplar halinde sevkedilecekler. En doğrusunu Allah [ ]Nihaycet oraya vardıklarında cennetin kapıları açılmış olacak. Bu cümle, onlara hakiki mânada cennetin kapılarının açılacağı anlamına geldiği gibi; hakiki anlamda kapılar değil de dünyada iken yürüdükleri yollardan ve cihetlerden kinaye olması da muhtemeldir, En doğrusunu Allah bilir. Bekçileri onlara, ‘Selâm size” diyecek. Cennetin bekçileri onları selâmla karşılarlar. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberini, iman edenlere selâmla söze başlamakla imtihan ettiği gibi, cennetin bekçilerini de müminleri selåmla karşılamakla imtihan etmesi de mümkündür, Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki; Selâm size!” Sonra cennet bekçilerinin müminleri selâmla karşılamaları, dünyada gördükleri bütün ayıplardan selâmet ve berâet mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir, Hoş geldiniz! Ebedi olarak kalmak üzere buyurun girin cennete, diyecek. Buradaki “ubtum” kelimesi muhtemelen, tertemiz hale geldiniz, artık ebediyen pislenmeyeceksiniz, her türlü âfetlerden ve ayıplardan aklandınız mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir, Yahut, hiç yorgunluk yaşamadan tertemiz ve hoş, ebedi bir hayat sizi bekliyor mânasına gelir,

Zümer 39:74

Onlar da “Bize verdiği sözü yerine getiren Allah'a hamdolsun” diyecekler. Hiç şüphe yok ki Cenâb-ı Hak söz verdiği zaman mutlaka sözünü yerine getirir. Ancak bu beyanın mânası şudur: Bizi vâdine lâyık kılan ve kendilerine cenneti vâdettiği kişilerden yapan Allah'a hamdolsun! Müminler, Allah'ın verdiği sözü yerine getirdiğinden dolayı O'na hamdetmiyorlar, zaten Allah söz verdiği zaman mutlaka sözünü yerine getirir, aksine onlar kendi iradeleriyle yapmış oldukları tercihten ve Allah'ın da onları, cenneti vâdettiği yola ulaştırdığı için hamdetmektedirler. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. [ ]Bize yer bağışlayan; denildi ki: Bu ibare, bize bir yerde, yani cennette mesken kurma imkânı veren demektir. Cennetten bize dilediğimiz yerinde mesken kurabileceğimiz yurt bağışlayan Allah'a hamdolsun! Bu cümlede geçen dilediğimiz yerde sözü, arzu ettiğimiz yerde mânasına gelir, ancak onlar başkasına ait yerlerde mesken kurmayı arzu etmezler. Yahut cennetten bize dilediğimiz yerinde mesken kurabileceğimiz yurt bağışlayan meâlindeki âyet, cennetin bütün mekânları seçkindir, dünyada özellikle bazı mekânları tercih ettiğimiz gibi orada bir yeri bırakıp başka bir yeri seçmeyiz; dünyanın bütün mekânları seçkin olmadığı için orada bir tercih arzusu söz konusudur. Fakat cennetin bütün mekânları seçkindir, bu bakımdan orada bir yeri bırakıp başka bir yeri seçmek ihtiyacı duyulmaz. En doğrusunu Allah bilir. Yoksa cennetten bize dilediğimiz yerinde mesken kurabileceğimiz yurt bağışlayan meâlindeki âyetin zâhiri, onlara da başkalarına da ait olmayan yer mânasına gelir. Bu konunun aslı bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Çalışıp çabalayanların ecri ne güzel. Bu beyan, yoruma ihtiyaç duymayacak derecede açık bir ifadedir.

Zümer 39:75

Meleklerin de arşın çevresini kuşattıklarını görürsün. Denildi ki: Arşın çevresinde sıralandıklarını görürsün. Rablerine hamd ile yüceliğini dile getirirler. Bazı müfessirler bunu, Rab'lerinin emriyle tesbih ederler diye yorumladılar. Ancak Rab'lerini hamd ile tesbih ederler meâlindeki âyet, çeşitli yerlerde söylediğimiz gibi Rab'lerini, yaratılanlara ait bütün özelliklerden tenzih ederek, aklayarak hamd ve senâ ile tesbih ederler demektir. En doğrusunu Allah bilir. İnsanlar arasında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir. Denildi kiz, yani ümmetler ve peygamberler arasında hüküm verilir. Bütün yaratılanlar arasında hüküm verilir diye de söylenmiştir. Bu ilâhi beyanın, müminlerle düşmanları arasında hüküm verilir mânasına gelmesi de mümkündür. )Şöyle denir: Bütün övgüler âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Cenâb-ı Hak dünyada nimetlerinin kapısını insanlara kedisine yapılan hamd ile açtı. Bu şu ilâhi beyanlarda belirtilen husustur: “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allaha mahsustur””5. “Hamd, kuluna kitabı indiren Allaha mahsustur”. Bunlar gibi başka ilâhi beyanlar da vardır. Allah, âhiretteki nimetlerini de kendine hamd ile mühürlemiş, şöyle buyurmuştur: Bütün övgüler âlemlerin Rabb'i olan Allah içindir. “Onların duaları, “Âlemlerin Rabb'i olan Allaha hamdolsun diyerek son bulur””. Ey Rabbim! Muhammed aleyhisselâma da salavatların en üstününü ve selâmların en mükemmelini gönder. 25 “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve ışığı vareden Allah'a mahsustur” (el -Eriâm, 2337 “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara Rab'leri, inanmaları sebebiyle yol gösterir; nimetlerle dolu cennetlerde onların bulundukları yerin altından ırmaklar akar. Orada onların duaları, ‘Sen bütün noksan sıfatlardan uzaksın Allahım"; karşılıklı iyi dilekleri de ‘selâm’ şeklinde olacaktır. Duaları da, Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun diyerek son bulur” (Yünus, 10/9-10).