Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Mü'min 40:1 – Şûrâ 42:53

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Mü'min 40:1
  2. Mü'min 40:2
  3. Mü'min 40:3
  4. Mü'min 40:4
  5. Mü'min 40:5
  6. Mü'min 40:6
  7. Mü'min 40:7
  8. Mü'min 40:8
  9. Mü'min 40:9
  10. Mü'min 40:10
  11. Mü'min 40:11
  12. Mü'min 40:12
  13. Mü'min 40:13
  14. Mü'min 40:14
  15. Mü'min 40:15
  16. Mü'min 40:16
  17. Mü'min 40:17
  18. Mü'min 40:18
  19. Mü'min 40:19
  20. Mü'min 40:20
  21. Mü'min 40:21
  22. Mü'min 40:22
  23. Mü'min 40:23
  24. Mü'min 40:24
  25. Mü'min 40:25
  26. Mü'min 40:26
  27. Mü'min 40:27
  28. Mü'min 40:28
  29. Mü'min 40:29
  30. Mü'min 40:30
  31. Mü'min 40:31
  32. Mü'min 40:32
  33. Mü'min 40:33
  34. Mü'min 40:34
  35. Mü'min 40:35
  36. Mü'min 40:36
  37. Mü'min 40:37
  38. Mü'min 40:38
  39. Mü'min 40:39
  40. Mü'min 40:40
  41. Mü'min 40:41
  42. Mü'min 40:42
  43. Mü'min 40:43
  44. Mü'min 40:44
  45. Mü'min 40:45
  46. Mü'min 40:46
  47. Mü'min 40:47
  48. Mü'min 40:48
  49. Mü'min 40:49
  50. Mü'min 40:50
  51. Mü'min 40:51
  52. Mü'min 40:52
  53. Mü'min 40:53
  54. Mü'min 40:54
  55. Mü'min 40:55
  56. Mü'min 40:56
  57. Mü'min 40:57
  58. Mü'min 40:58
  59. Mü'min 40:59
  60. Mü'min 40:60
  61. Mü'min 40:61
  62. Mü'min 40:62
  63. Mü'min 40:63
  64. Mü'min 40:64
  65. Mü'min 40:65
  66. Mü'min 40:66
  67. Mü'min 40:67
  68. Mü'min 40:68
  69. Mü'min 40:69
  70. Mü'min 40:70
  71. Mü'min 40:71
  72. Mü'min 40:72
  73. Mü'min 40:73
  74. Mü'min 40:74
  75. Mü'min 40:75
  76. Mü'min 40:76
  77. Mü'min 40:77
  78. Mü'min 40:78
  79. Mü'min 40:79
  80. Mü'min 40:80
  81. Mü'min 40:81
  82. Mü'min 40:82
  83. Mü'min 40:83
  84. Mü'min 40:84
  85. Mü'min 40:85
  86. Fussılet 41:1
  87. Fussılet 41:2
  88. Fussılet 41:3
  89. Fussılet 41:4
  90. Fussılet 41:5
  91. Fussılet 41:6
  92. Fussılet 41:7
  93. Fussılet 41:8
  94. Fussılet 41:9
  95. Fussılet 41:10
  96. Fussılet 41:11
  97. Fussılet 41:12
  98. Fussılet 41:13
  99. Fussılet 41:14
  100. Fussılet 41:15
  101. Fussılet 41:16
  102. Fussılet 41:17
  103. Fussılet 41:18
  104. Fussılet 41:19
  105. Fussılet 41:20
  106. Fussılet 41:21
  107. Fussılet 41:22
  108. Fussılet 41:23
  109. Fussılet 41:24
  110. Fussılet 41:25
  111. Fussılet 41:26
  112. Fussılet 41:27
  113. Fussılet 41:28
  114. Fussılet 41:29
  115. Fussılet 41:30
  116. Fussılet 41:31
  117. Fussılet 41:32
  118. Fussılet 41:33
  119. Fussılet 41:34
  120. Fussılet 41:35
  121. Fussılet 41:36
  122. Fussılet 41:37
  123. Fussılet 41:38
  124. Fussılet 41:39
  125. Fussılet 41:40
  126. Fussılet 41:41
  127. Fussılet 41:42
  128. Fussılet 41:43
  129. Fussılet 41:44
  130. Fussılet 41:45
  131. Fussılet 41:46
  132. Fussılet 41:47
  133. Fussılet 41:48
  134. Fussılet 41:49
  135. Fussılet 41:50
  136. Fussılet 41:51
  137. Fussılet 41:52
  138. Fussılet 41:53
  139. Fussılet 41:54
  140. Şûrâ 42:1
  141. Şûrâ 42:2
  142. Şûrâ 42:3
  143. Şûrâ 42:4
  144. Şûrâ 42:5
  145. Şûrâ 42:6
  146. Şûrâ 42:7
  147. Şûrâ 42:8
  148. Şûrâ 42:9
  149. Şûrâ 42:10
  150. Şûrâ 42:11
  151. Şûrâ 42:12
  152. Şûrâ 42:13
  153. Şûrâ 42:14
  154. Şûrâ 42:15
  155. Şûrâ 42:16
  156. Şûrâ 42:17
  157. Şûrâ 42:18
  158. Şûrâ 42:19
  159. Şûrâ 42:20
  160. Şûrâ 42:21
  161. Şûrâ 42:22
  162. Şûrâ 42:23
  163. Şûrâ 42:24
  164. Şûrâ 42:25
  165. Şûrâ 42:26
  166. Şûrâ 42:27
  167. Şûrâ 42:28
  168. Şûrâ 42:29
  169. Şûrâ 42:30
  170. Şûrâ 42:31
  171. Şûrâ 42:32
  172. Şûrâ 42:33
  173. Şûrâ 42:34
  174. Şûrâ 42:35
  175. Şûrâ 42:36
  176. Şûrâ 42:37
  177. Şûrâ 42:38
  178. Şûrâ 42:39
  179. Şûrâ 42:40
  180. Şûrâ 42:41
  181. Şûrâ 42:42
  182. Şûrâ 42:43
  183. Şûrâ 42:44
  184. Şûrâ 42:45
  185. Şûrâ 42:46
  186. Şûrâ 42:47
  187. Şûrâ 42:48
  188. Şûrâ 42:49
  189. Şûrâ 42:50
  190. Şûrâ 42:51
  191. Şûrâ 42:52
  192. Şûrâ 42:53

Mü'min 40:1

1. “Hâ-mim.” Bazıları Hâ-mim lafzının, şanı yüce olan Rabb'imizin isimlerinden olan hicâ harfleri olduğunu söyler. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür. Bazıları da bütün sürelerin girişidir, diğer hurüf-i mukattaa da böyledir, der. Bazıları ise onun aslının olduğunu ve hükmolundu mânasına geldiğini söyler. Nitekim şair (Nâbiğa) bir beytinde şöyle der: Verilen hükmün gerçekleşeceğini görmüyor musun? Yani verilen karar mutlaka gerçekleşecektir. Ancak o bunu alfabe harfleriyle ifade etti, tıpkı Zeyd kelimesini de alfabe harfleriyle zikrettiği gibi. Biz deriz ki: Hurüf-i mukattaanın tefsiri, devamında gelen âyette zikredilen şeydir. İnsanların bu konudaki sözlerini ve farklı görüşlerini çeşitli yerlerde aktarmıştık, dolayısıyla burada onları tekrar etmemize gerek yoktur’. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:2

Kitabın indirilişi. Bu beyanı Zümer süresinin başında açıklamıştık. Yalnız oradaki beyan, “Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındandır”? şeklinde idi. Burada ise Aziz ve Alim olan Allah'ın katındandır buyurulmaktadır. Bunların ikisi de aynı mânaya gelirler. En doğrusunu Allah bilir. ! Mekkede nâzil olmuştur ve 85 âyettir.? o Meselâ bk el-Bakara ve Âl-i İmrân sürelerinin ilk âyetleri.

Mü'min 40:3

Günahı bağışlayan. Bu beyan iki mânaya gelir. Birincisi, günahtan yüz çeviren anlamına gelir; bu, özellikle müminler hakkındadır. İkincisi, günahları örten mânasına gelir; bu da kâfir ve mümin herkes hakkında mümkün olan bir haldir. Çünkü Allah dünyada mümin ve kâfir herkesin günahını örter ve onları rezil etmez. Fakat özellikle âhirette müminin günahlarından yüz çevirir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Tövbeyi kabul eden. Cenâb-ı Hak burada, günahlar çok ve büyük olsa da yapılan tövbeyi kabul edeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece' şöyle dedi: Tevb kelimesi, tevbenin çoğuludur. Cezalandırması şiddetli sözü de, tövbe etmeyenler hakkındadır. [ ]Lütfu bol meâlindeki “zi't-tavl” kelimesine Ebü Avsece, güç ve kudret sahibi anlamını verdi. İbn Kuteybe ise lütuf sahibi mânasını verdi. Lütfeyle anlamına gelmek üzere “tul aleyye bi-rahmetike” (2222 giz Jb) denilirse, Bu kelimeye varlıklı ve zengin mânası da verilmiştir. Nimetler sahibi de denilmiştir. Bunların hepsi de birbirine yakın mânalardır. O'ndan başka tanrı yoktur, dönüş yalnız O'nadır. Cenâb-ı Hak bu âyette zatının yegâne ilâh olduğunu beyan etmekte ve yaratılmışların âhirette kendisine döneceklerini, onlara yaptıklarının karşılığını vereceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Ebú Avsece, Tevbe b. Kuteybe el-Hüceymi en-Nahvi el-A'râbi, Semerkant'a gitti ve orada ikamet etti. Edebiyatta Ebü Ubeyde Ma'mer b. Müsennâ taraftarı idi. İmam Ebü Mansür el-Mâtüridi'nin Arap edebiyatı alanında hocası idi. Ondan, Eştâbdize mahallesinden müeddib Seyhan b. Hüseyin b. Hâzim rivayet etti” (Nesefi, e/-Kaпa fi ulemdi Semerkand, s. ` Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineveri el-Kâtib, çeşitli ilimlerde otorite idi. Bağdat'ta oturdu. Farklı ilim dallarında gerçekten çok eser kaleme almıştır. Tefsiru garibil-Kurân ve Müşkilü'l-Kurân, onun önemli eserlerindendir. Dedesine nispetle kendisine Kutebi denilir. (bk. Nevevi, Tehzibü'l-esma ve'l-lugat, 281; Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, XII, 296-300).: İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurün, s. 385.

Mü'min 40:4

4. “İnkâra sapanlardan başkası Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişmez. Onların şehirden şehire rahat rahat dolaşabilmesi seni yanıltmaİnkâra sapanlardan başkası Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişmez. Yani Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerden başka hiç kimse, Allah'ın âyetlerini tartışmaz ve onlara dil uzatmaz. Burada, onların sözü edilen tartışmalarından maksat, “Gerçeği ortadan kaldırmak”, yani hakkı yok etmek istemeleridir. Şüphesiz küfür ehli, Allah'ın âyetlerini reddetmek için mücadele ederler ve bu maksatla âyetlere dil uzatırlar. Müminler ise, âyetlerin inişinden sevinç duyarlar, bu sayede imanları da artar. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendilerine kitap (Kur'ân) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden memnun olurlar. Fakat inanç gruplarından onun bir kısmını inkâr eden de vardır”. [ ]Ba Ka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Müminlere Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır”. Bu mânada başka ilâhi beyanlar da vardır. Müminler âyetlere teslim olurlar, onları kabul eder ve büyük bir saygı ile benimserler. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Onların şehirden şehire rahat rahat dolaşabilmesi seni yanıltmasın. Mâlumdur ki onların şehirden şehire rahat rahat dolaşabilmeleri Resülullah'ı (s.a.) yanıltmıyordu. Ancak Cenâb-ı Hak burada Hz. Peygamber'e hitap etmekte, fakat ondan başkalarını murat etmektedir. Çünkü, kâfirler çeşitli beldeleri dolaşmak konusunda güven içinde oldukları ve varlık içinde yaşadıkları, buna mukabil müminlerin zorluk, darlık ve korku içinde oldukları için bazı kişiler, onların hak, kendilerinin bâtıl yolda olduklarını zannedebilirlerdi. Böyle bir düşüncenin akla gelmesi mümkündür. Aziz ve Celil olan Allah, kâfir bir insanın güvenli ve varlıklı olmasının hak yolda olduğunun, mümin bir kişinin de darlık ve zorluk içinde olmasının bâtıl yolda olduğunun delili olmadığını; bunun bir sınama olduğunu, kullarını bazan varlık ve güvenle, bazan da darlık ve korku ile sınadığını haber vermektedir. Bunun delili de yolları farklı, sözleri de birbirine aykırı olmalarına rağmen bu iki halin her kesimde görülmesidir. Ayet-i kerimede Mekkelilerin kastedilmiş olması muhtemeldir. Buna göre âyete şöyle bir mâna verilir: Başka yerlerde yaşayan insanların başlarına gelenleri gördükten sonra Mekkeliler'in çeşitli şehirleri rahat rahat dolaşmalarına, güvenli ve varlıklı olmalarına aldanarak hak yolda olduklarını zannetmesinler. Diğer ümmetlerin başına gelen belâlar, üzerinde yaşadıkları mekândan dolayı onlara gelmemektedir; çünkü o belâlara uğramamaları ve güven içinde olmaları, ancak Beytullaha yakın yerlerde oturmalarından, Kâbe'nin saygınlığından ve şeretinden dolayıdır. --- Dipnotlar: 7 el.Mü'min, 40/5. Aynı şey el-Kehf, 18/56'da da geçmişti. “Müminler, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rab'lerine güvenirler”.

Mü'min 40:5

5. “Onlardan önce Nüh'un Kayтiyie bunların ardından gelen çeşitli topluluklar da ilâhi gerçeği yalanlamış, her topluluk kendi peygamberlerini yakalayıp etkisiz hale getirmeye kalkışmış, asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi; sonunda onların yakalarına yapıştım. Nasılmış benim cezalandirmam, gördüler! Onlardan önce Nüh'un kavmiyle bunların ardından gelen çeşitli topluluklar da ilâhi gerçeği yalanlamışlardı. Cenâb-ı Hak bu beyanı, kavminin kendisini inkâr etmelerinden ve asılsız iddialarla ona karşı mücadele etmelerinden dolayı Resülullah'ın (s.a.) sabretmesi için belirtmiştir. Yani Allah şunu söylemektedir; Milleti tarafından ilk defa yalanlanan ve asılsız iddialarla ilk defa kendisiyle mücadele edilen peygamber sen değilsin. Senden önceki ümmetler de peygamberlerini inkâr etmiş ve asılsız iddialarla onlara karşı mücadele etmişler, ama onlar buna sabır göstermişlerdi. Onlar sabrettikleri gibi, sen de kavminin seni inkâr etmesine ve asılsız iddialara dayanarak seninle mücadele etmelerine karşı sabır göster. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. Allah Teâlâ'nın, Her topluluk kendi peygamberlerini yakalayıp etkisiz hale getirmeye kalkışmış, asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi meâlindeki ilâhi kelâmında kastettiği anlam da budur; her ümmet burada belirtilen tavırları kendi peygamberine uygulamıştır. Ancak Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin peygamberlerini öldürmelerinden ve asılsız iddialarla giriştikleri mücadelelerden elçilerini lütfuyla korumuştur. Bu da onların peygamber olduklarını gösteren delillerden biridir, Kâfirler sayıca kalabalık, peygamberlerin ise yardımcıları ve koruyucuları yokken Allah, onların peygamberlere yapmak istedikleri kötülüklerden elçilerini korumuştur. En doğrusunu Allahı bilir. Sonunda onların yakalarına yapıştım. Nasılmış benim cezalandırmam, gördüler! Yani benim cezalandırmam nasılmış gördüler mi? Peygamberlerin, başlarına geleceğini haber verdikleri ilâhi cezaların hak olduğunu görmediler mi? Yahut o cezaların can yakıcı ve çok şiddetli olduğunu görmediler mi? En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:6

6. “Böylece (kavminden) inkâra sapanlar hakkında Rabb'inin verdiği, “Onlar artık cehennemliktir' şeklindeki hüküm gerçekleşmiş olacak.” İnkâra sapanlar hakkında Rabb'inin verdiği hüküm gerçekleşmiş olacak. Bu âyet-i kerimede muhtemelen şu âyetlerde belirtilen kanuna işaret edilmektedir: “Bu, Allah'ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur”! “İnkâr edenler yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte yapıldığı bellidir”. İnkâra sapanlar hakkında Rabb'inin verdiği hüküm gerçekleşmiş olacak. Bu beyandan maksadın, Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım”"? meâlindeki âyette belirtilen vaid olması da muhtemeldir. Onlar hakkında Rabb'inin sözünün yerine gelmesinden maksat işte budur. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:7

Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler. Daha önce farklı âyetler münasebetiyle de açıkladığımız üzere, onların Rab'lerini hamd ile tesbih etmeleri cümlesinden maksat, Rab'lerini övmeleri, yaratılmışlara ait bütün vasıflardan, özelliklerden ve dinsizlerin söyledikleri bütün sözlerden Allah'ı tenzih ederek O'na hamdetmeleridir. [Peygamberler Müminler İçin Bağışlanma Dilerler)] O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler. Bu ilâhi kelâm, müminlere en çok ümit bahşeden âyettir. Peygamberlerin müminler için bağışlanma dilediklerine dair başka âyetler de vardır. Meselâ Nuh aleyhisselâm şöyle dua etmişti: “Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla”, İbrahim aleyhisselâm da şöyle dua etmişti: “Rabb'imiz! Hesap kurulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!” Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'e (s.a.) hem kendisi, hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret dilemesini EM emretmişti: [ ] “Kendi günahın için ve erkek kadın müminler için Allah'tan af ae”! Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygambere müminler için af dilemesini emrettiği halde, sonra af dileyince onları affetmemesi ihtimali yoktur. Mütezile'den bazıları şöyle dediler: Cenâb-ı Hakk'ın “Kendi günahın için ve erkek kadın müminler için Allah'tan af dile” buyurması, ancak Allah'ın cezalandırmayacağı küçük günahlar içindir. Çünkü onlara göre Cenâb-ı Hakk'ın bir insanı küçük günahlardan dolayı cezalandırması, büyük günahları ise bagışlaması söz konusu değildir. Açıklamaya çalıştığımız tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla meâlindeki âyeti de bu görüşlerine delil gösterirler. Allah Teâlâ, peygamberine, ancak günahına tövbe eden müminler için af dilemesini emretmekte, tövbe etmeyenler için af dilemesini ise emretmemektedir. Bu iki âyete göre doğru olan hüküm, bizim söylediğimizdir. Ancak biz deriz ki: Şayet onların iddialarına göre Hz. Peygamber'in Allah'tan af dilemesi, sadece küçük günahlar için olsaydı, Cenâb-ı Hak peygamber aleyhisselâma sanki şöyle demesini emretmiş olurdu: Onları bağışla ve onlara zulmetme! Çünkü Mütezile'ye göre onların günahları bağışlanmıştır. Böylece onların sözü doğru olmuş olurdu. Bu ise küfürdür ve sözün en kabasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra onların iddiası, Mütezile'nin ve Hâriciler'in, insanların isyandan en uzak olan ve taatlere en yakın duran kimseler olmasını, bizim ise yaratılanların Allah'a isyana en yakın ve taatlere en uzak olan kimseler olmamızı gerektirir. Çünkü onlar kurtuluşu, sadece yaptıkları amellerden beklemektedirler. Allah'ın rahmetini ve herhangi birinin şefaatini düşünmemekte, sadece amellerine güvenmektedirler. Bu durumda onların her gün ve her saat itaat ve ibadet halinde olmaları, göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa Allaha âsi olmamaları gerekir. Bize gelince, biz kurtuluşu sadece yaptığımız amellerde görmüyoruz; fakat kurtuluşu amellerimizle birlikte Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinde ve Allah'ın şefaat etmesine izin verdiği kişilerin şefaatinde görüyoruz. Buna göre biz, itaatlerle meşgul olmanın dışında Allah'ın rahmetine ve lütfuna da güvenmekteyiz. Sonra hakikat şudur ki, onlar yaratılmışların Allaha isyan etmeye en yakın olanları ve itaatlerden en uzak duranlarıdır. Biz ise itaatlere en çok sarılan ve isyanlardan en uzak duranlarız. Biz, Cenâb-ı Hakk'ın bize vermemiş olduğu bazı lütufları ve hayırları kendi katında tuttuğuna inanıyoruz. Eğer Allah onları bize verseydi, bizden hayır ve itaatten başka bir şey görülmez ve bizler her türlü isyandan ve kötülüklerden korunmuş olurduk. Böylece bizim kendimizi tamamen itaate vererek o lütuflara ulaşmamız gerekirdi. Onlar ise, Allah katında herhangi bir lütfun kalmadığını düşünmektedirler. Aksine onlar diyorlar ki: Allah bize her şeyi vermiştir, o kadar ki O'nun katında dini bakımdan kullarına sağlayan bir lütuf ve fayda kalmamıştır. Bu durumda onların, yukarıda belirttiğimiz halde olmaları gerekirdi. En doğrusunu Allah bilir. Üstelik, Cenâb-ı Hak bizi rahmetiyle ve kendisine şefaat etme iznini verdiği kişilerin şefaatiyle kurtaracaktır, şeklindeki sözümüze gelince, bu konuda biz Hz. Peygamber'den (s.a.) gelen bir habere dayanıyoruz: “Allah'ın rahmeti olmadan hiç kimse cennete giremez” Kendisine, sen de mi yâ Resülallah? diye soruluyor, “Allah, rahmetiyle beni kuşatmadığı takdirde, ben de giremem” buyurdu”. [ ] Mиcлe ise şöyle demektedir: Hayır, biz cennete kendi amellerimizle gireceğiz. Hâriciler de aynı şeyi söylemektedir. Bizim söylediğimiz ise şudur: Daha önce sözünü ettiğimiz âyetlere dayanarak diyoruz ki, Cenâb-ı Hak küçük ve büyük her çeşit günahtan dolayı kullarına ceza verebileceği gibi, şirk ve inkâr (küfr) dışındaki bütün günahları bağışlaması da O'nun gücü ve yetkisi dâhilindedir. [Allahın Rahmeti] Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Bu beyandaki sen, rahmetinle her şeyi kuşattın cümlesinde yer alan rahmet kelimesiyle dünya rahmeti kastedilmiş ise, mümin ve kâfir herkes bu rahmete dâhildir. Eğer âhiret rahmeti kastedilmiş ise, o sadece müminlere hastır. Müsâ aleyhisselâm kıssasında zikredilen rahmet de böyledir, Hz. Müsâ şöyle dua etmişti: “Bize bu dünyada da âhirette de iyilik yaz! Şüphesiz biz sana yöneldik. Allah buyurdu ki: Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır; ayrıca rahmetimi Allah korkusu taşıyanlara yazacağım”!, Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü, temiz ve iyi rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar dünya hayatında müminlere yaraşır; kıyâmet gününde ise yalnız onlara mahsus olacaktır”"”. Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Onlar dünyada inanan ve inanmayan herkes içindir, fakat kıyâmet gününde sadece iman edenlere mahsustur. Buna göre sen, rahmetinle her şeyi kuşattın cümlesi, Allah'ın dünyadaki rahmetini ifade eder; bu rahmete de ister mümin olsun ister kâfir, herkes dâhildir. Âhiret rahmeti ise, sadece iman edenlere mahsustur. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette geçen ilim kelimesi de, Allah, yaratılanlardan o rahmete dâhil olanları bilir anlamına gelir. 16 [ ] Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla. Bu ilâhi beyan farklı gelebilir. Üçüncüsü de, büyük küçük her türlü günahtan tövbe edip sana itaat edenleri bağışla mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Onları ceheпnem azabından koru! Bu, mânası açık olan bir cümledir. Sonra Mütezile'ye göre Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın meâlindeki ilâhi beyanla amel edilmez. Çünkü onlara göre Allah'ın rahmeti, sadece tek bir günahla ilgili değildir, dolayısıyla hepsini affetmesi de söz konusu değildir. Onlara göre büyük günah işleyen birine Allah'ın rahmetle muamele etmesi mümkün değildir, onu ebedi azapla cezalandıracaktır. Onların görüşleri böyle olduğuna göre Allah'ın rahmeti geniş değildir demektir. Sonra onlar şunu da söylüyorlar: Yüce Allah her kâfire hidâyet yolunu göstermiş ve hidâyete erenlere verdiği lütfunu onlara da vermiştir. Ancak onlar hidâyete ermediler, Allah'ın katında da hidâyete erenlere verdiği lütuftan bir şey kalmamıştır. Bu söze göre Allah'ın rahmeti, kâfirin hidâyete ermesini kapsamaz. Öyleyse onların iddiasına göre ilâhi rahmet, Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği ve geniş olmakla nitelediği durumun aksinedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [ göre ise, yukarıda da söylediğimiz gibi Allah'ın rahmeti her şeyi kapsar. Ancak az önce de söylediğimiz gibi bu rahmetten maksat, dünyadaki rahmettir. Yahut ifade ettiğimiz gibi Allah'ın katındaki lütuflardır, hidâyeti benimseyenlere onları verecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. a Phyno --- Dipnotlar: mânalara gelebilir. Birincisi, şirkten tövbe edip senin dinin olan İslâm'a girenleri bağışla anlamına gelebilir. İkincisi, büyük günahlardan ve ahlâksızlıklardan tövbe edip senin yoluna gidenleri, yani sana itaat edenleri bağışla anlamına 7 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 53; Buhâri, “Rikâk” 18; Müslim, “Sıfatü'l-cenne ve'nnâr”, 73. Yukarıdaki ibare e/-Müsned'den alınmıştır. “Bize bu dünyada da âhirette de iyilik yaz! Şüphesiz biz sana yöneldik. Allah buyurdu Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır; ayrıca rahmetimi taşıyanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım” (el- A'râf,

Mü'min 40:8

Rabb'imiz! Onları vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur. Bu ilâhi beyanın da farklı mânalarda yorumlanması mümkündür. Birincisi, buradaki vâd bütün müminler içindir; onlar bu vâdde hususiyet ihtimali bulunduğundan dolayı bir kavmi işaret yoluyla ve bizzat tayin ederek bu vâdin içine dâhil etmesini Allah'tan istediler. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onlara, bu vâdi hak edecek vesileler ve amellerle hayatlarını tamamlamalarını nasip etmesini Allah'tan istediler. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Allah bu vâdi onların istemeleri şartıyla kendilerine vermiş olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle bu şartın, yani onların istemelerinin vuku bulacağını biliyordu, bundan dolayı onlara bunu vâdetmişti. Bu gibi haller caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Bu, Rabb'inin, gerçekleşmesi istenen bir vâdidir””. Allah ancak onların isteği üzerine bunu vâdetmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakkin takdiri ve uygulaması, insanlar Allah'tan istedikleri zaman onlara azap etmeyeceğine ve insanların da isteyeceklerini bildiğine dayanmaktadır. Bu mânaya işaret eden bir hadiste Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz sadaka ömrü uzatır”, Aslinda Allah'ın ezeldeki takdiri, sadakanın verileceği, ancak sadaka vermeyeceği bilinse dahi ömrünün uzun olacağı idi. Fakat şarta bağlanan bir hükmün, şart yerine getirildiği takdirde gerçekleşeceğine, şart yerine getirilmezse gerçekleşmeyeceğine dair kullar hakkında söz konusu olan hükmün Allah hakkında düşünülmesi caiz değildir. İnsanların o şeyin neticesini önceden bilmeleri söz konusu değildir, fakat Allah bütün sonuçları bilmektedir. Dolayısıyla o şart olmasa dahi onun nasıl sonuçlanacağını Cenâb-ı Hak bilmesine rağmen, sözü edilen o şartın yerine getirileceği bilindiği için Allah'ın ezelde şarta bağladığı bir hükmün gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Âyetin zâhiri ise Allah onları cennete sokacağını vâdettiği zaman, bunun mutlaka gerçekleşeceğini ifade etmektedir. Bu gibi durumlarda vâdi tasdik etmek ve caymaktan kaçınmakla ilgili bir talep mânası akla gelmekte ise de bu ilâhi beyan hakkında böyle bir talep mânası anlamsızdır. Âyet, bizim söylediğimiz mânaya gelmektedir. Atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanlar... Söylediğimiz gibi melekler, o våde bunların da dâhil edilmelerini istemişlerdi.

Mü'min 40:9

[Melekler Müminler İçin Dua Ederler] Onları kötü sonuçlardan koru. Arşın çevresindekilerin Allah'tan, o insanları âhirette korku, endişe ve diğer azaplara mâruz kalmak gibi kötü akıbetten korumasını talep etmiş olmaları mümkündür. Âyet-i kerime, onları dünyada şirk ve benzeri kötülüklerden korumasını istedikleri mânasına da gelebilir. O gün sen kimi kötü sonuçlardan korumuşsan onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir meâlindeki ilâhi beyan bu mânaya işaret etmektedir, yani sen dünyada kimi kötü sonuçlardan korumuşsan, o gün onu rahmetine mazhar kılmışsın demektir. İşte en büyük kurtuluş da budur.

Mü'min 40:10

İnkâra sapanlara (âhirette) şöyle seslenilecek: Allah'ın size öfkesi şimdi sizin kendinize öfkenizden elbette daha şiddetlidir. Rivayet edildiğine göre cehennem ehli cehenneme girip dünyada inkâr etmiş oldukları tekrar dirilmenin ve azaba uğramanın gerçek olduğunu bizzat gördüklerinde, her biri kendisine öfkelenecek [ ]ye kendini kınayacak. O zaman onlara şöyle seslenilecek: 19 Lâneti ve azabı hak etmeniz sebebiyle Allah'ın size olan öfkesi, sizin kendinize olan öfkenizden daha fazla ve daha şiddetlidir. Bu, yukarıdaki ilâhi beyanın bir yorumudur. Başka bir yoruma göre de onlara şöyle denilmesi mümkündür: Allaha isyan ettiğiniz ve işlediğiniz kötülükleri yaptığınız sırada Cenâb-ı Hakk'ın size duyduğu öfke, sizin azabı gördüğünüz ve cehenneme girdiğinizde kendinize duyduğunuz öfkenizden daha büyük ve daha şiddetlidir. Çünkü o kötülükleri ve günahları işlediğinizde şayet Allah'ın size duyduğu öfkesini üzerinize indirdiğini görmüş olsaydınız, sizi bu işlediğiniz günahlardan ve kötülüklerden alıkordu ve Allah'ın sizi davet etmiş olduğu tevhide ve O'na imana koşardınız. En doğrusunu Allah bilir. “Allah'ı anmak her şeyden önemlidir”? meâlindeki ilâhi beyanın tevili de bu iki yoruma benzemektedir. Birincisi bu âyet, Allah'ın sizi rahmetle ve mağfiretle anması, sizin O'nu namazınız ve ibadetinizle anmanızdan daha büyük ve daha yücedir, anlamına gelir. İkincisi de Cenâb-ı Hakk'ın, isyan etmeyi yasakladığı birinin kötülük işlediği sırada Allah'ı anması, ondan kaçınmaktan ve bizzat namazın onu kötülükten vazgeçirmesinden daha önemlidir. “Kuşkusuz namaz hayasızlık ve kötülüğü yasaklar. Allahı anmak her şeyden önemlidir” meâlindeki âyette buyurulduğu gibi her ne kadar namaz onu kötülükten alıkoysa da, Allahı anmak daha üstündür. Çünkü o sırada namaz kılmak, insanın o yasağı hatırlamasının önüne geçer. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Sizin kendinize öfkenizden. Bu ilâhi beyan da iki mânaya gelir. Birincisi, “sizin birbirinize öfkenizden” mânasına gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız””. İkincisi de, herkes işlediği isyan ve küfürden dolayı kendine öfke duyacaktır. Yukarıdaki ilâhi beyan bu iki mânaya da gelebilir, çünkü insanları Allah'a itaatten, O'nun emir ve yasaklarına uymayı engelleyen bizzat insanın kendisi olabileceği gibi, bazan insanlar da birbirlerini engeller. Bundan dolayı bu beyan her iki mânaya da gelebilir. Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm verin” Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın””, Yani birbirinizi tehlikeye atmayın. Çünkü herkes bilir ki, akıl taşıyan bir insan kendini helâk etmez, tehlikeye de atmaz. Aynı şekilde kendine de selim vermez. Az önce kaydettiğimiz âyetin zâhiri ise, bir insan içerde kimse olmadığı sırada eve girdiğinde kendi şahsına selâm vermesi mânasını da ifade etmektedir. Bu ilâhi beyan, insanın çok kızdığı sırada ve başka durumlarda kendini helâk etmesini yasaklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: x “Ibrahim onlara şöyle demişti: Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır”. “Allah yolunda harcama yapın; kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin”

Mü'min 40:11

[İki Hayat ve İki Ölüm] Ey Rabb'imiz, diyecekler; bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Bazı müfessirler bu cümleye şu anlamı verdiler: Onlar henüz dünyaya gelmemişlerdi, babalarının üreme yapısı içinde idiler. Sonra Allah onlara dünyada hayat verdi. Sonra kaçınılmaz olarak dünya hayatları sona erdi. Sonra Allah kıyâmet gününde onları tekrar diriltti. İşte iki hayat ve iki ölümden maksat budur. Rivayet edildiğine göre bu, İbn Abbâsl'ın (r.a.) ve İbn Mesüd'un (r.a.) görüşüdür”. (JMüfessirler diyorlar ki: Bu âyet-i kerime, “Siz cansız nesneler iken O size hayat verdi, sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek”? meâlindeki âyet gibidir. Bazıları şöyle dedi: Ey Rabb'imiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Bu beyanda geçen iki ölümden biri, dünyadaki eceli sona erdiği sıradaki ölümdür. Sonra Allah onları kabirde diriltecek, sonra tekrar öldürecek, sonra da kıyâmet günü tekrar diriltecektir. İşte iki ölüm ve iki dirilmeden maksat budur. İbnü'r-Râvendi” bu görüşü benimser. Bu âyet, kabir azabının varlığına da delil gösterilir. Bu, doğruya daha yakın ve daha uygun olan görüştür. Çünkü onların, babalarının üreme mekanizması içindeki cansız halleri için bizi öldürdün denilmez, zira onlar zaten ölü, yani cansız halde idiler. Şimdi günahımızı itiraf etmiş bulunuyoruz, bir çıkış yolu yok mu? Onların itiraf etmiş oldukları günahları, muhtemelen dünyada iken, Allahın insanları öldürdükten sonra diriltmeye ve onlara azap etmeye kâdir olduğunu inkâr etmeleridir. Bu gerçeği gözleriyle görüp müşahede ettiklerinde onu ikrar ederler. Onların işledikleri günah, bunu inkâr etmeleri idi. En doğrusunu Allah bilir. Onların itiraf ettikleri günahın Mülk süresinde sözü edilen soru ve cevap olması da muhtemeldir. Cehenneme atıldıklarında muhafızların “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” sorusu üzerine şöyle demişlerdi: “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı (peygamber) gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham etmiş ve Allah hiçbir şey göndermemiştir' demiştik” İşte onların itiraf ettikleri günahları bu idi. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2? bk. Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXI, 291; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XIII, 23-24. “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz”. o Ebu'l-Hüseyin Ahmed b. Yahyâ b. Muhammed b. İshak er-Râvendi 301/913 ). Önceleri Mütezile kelâmcılarındandı, sonra zındıklıkla itham edildi. Ancak Ebü Mansür elMâtüridi nübüvveti ikrar edenler arasında zikretti ve Kitâbü't-Tevhid'de bu konuda ondan nakilde bulundu (bk. Mâtüridi, Kitâbü't-Tevhid, s. 628).

Mü'min 40:12

Bu duruma düşmenizin sebebi şudur, Yani yukarıda sözü edilen ilâhi öfkenin ve onlara gelen azabın sebebi, ancak Allah'ın ismi tek başına anıldığı zaman inkâra sapmanızdır. Yani Allah'ın birliğini inkâr etmenizdir. O'na ortak koşulduğunda, yani Allah'ın birliği kabul edilmeyip O'na ortaklar koşulduğunda buna inanırdınız. Yani bunu tasdik ederdiniz. Bu beyan, Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğu gibidir: “Ne zaman tek başına Allah'ın ismi zikredilse âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vurur; ama Allah'ın dışındakiler (putlar) anıldığında hemen sevinçten yüzlerinin parladığını görürsün”, Bu ikisi, aynı mânaya gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir, (SlArtık hüküm, yüce ve ulu olan Allah'a aittir. Katâde şöyle dedi: Harüriler” ortaya çıktığında Hz. Ali (r.a.), bunlar kimdir? diye sormuştu. Kendisine, bunlar “muhakkim”lerdir (Allah'tan başka hakem tanımayanlardır) denilmişti. Bazıları da, onlar kurrâdır (Kur'ân okuyanlardır) demişti. Hz. Ali (r.a.), onlar kurrâ değildir, fakat ayıplayanlar ve hüsrana uğrayanlardır, diye karşılık vermişti. İnsanlar dediler ki: Onlar, Allah'tan başka kimsenin hüküm verme hakkı yoktur diyorlar. Hz. Ali (r.a.) buna şu cevabı vermişti: Bu hak bir sözdür, fakat onunla bâtıl murat edilmektedir. Bâtıl bir gaye için Allahın adı anılmaktadır.

Mü'min 40:13

Size işaretlerini gösteren O'dur. Bu cümlenin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bundan maksat, onların atalarından peygamberleri inkâr edenlerle tasdik edenlerin akıbetini onlara göstermesidir. Çünkü peygamberleri inkâr edenleri yok etmiş, tasdik edenleri ise kurtarmıştı. Peygamberleri inkâr edenleri yalnızca inkârlarından ötürü helâk ettiğini, tasdik edenleri de sırf bu tasdikleri sebebiyle kurtardığını ve hayatta bıraktığını onlara gösterdi. Cenâb-ı Hak bunu, müşriklerin Hz. Peygamber'i (s.a.) yalanlamaktan sakınmaları için haber vermiştir. Bazıları da şöyle dedi: Cenâb-ı Hak, düşündükleri takdirde birliğine, Rab oluşuna, kudretine ve hükümranhëna dair delillerin göklerde ve yerde var olduğunu işaret etti. Nitekim bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmuştur: “Göklerde ve yerde nice deliller vardır”, Cenâb-ı Hak insanlara göklerde ve yerde nice delillere dikkat çekmiş, vahdâniyetine ve rablığına dair delilleri göstermiştir. Onlar ise bu delillerle karşılaşırlar ve geçip giderler, yani onları görürler, fakat yüz çevirirler. En doğrusunu Allah bilir. (JBazıları da şöyle dedi: Size işaretlerini gösteren O'dur. Yani ey Mekkeliler! Yeryüzünde dolaştığınızda sizden öncekilere ait işaretleri, onların konak yerlerini ve helâk edilmelerine ilişkin alâmetleri görürsünüz. Bu da aynen önceki görüş gibidir. Sizin için gökten rızık (yağmur) indiren O'dur. Cenâb-ı Hak, yeryüzünü ve gökleri yaratanın tek bir ilâh olduğunun anlaşılması için, aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen göklerin faydaları ile yeryüzünün faydalarını birleştirmiştir, böylece vahdâniyetinin delillerinden birinin bütün yaratıkların rızkını gökten indirmesi olduğunu haber vermektedir. Yaratılanların gayretleri rızkı gökten indirmeye asla yetmez. Başka bir ihtimal de şudur: Müşrikler, rızıklarını gökten indirenin taptıkları putlar değil Allah olduğunu bildikleri için Cenâb-ı Hak bu âyette insanlara verdiği nimetleri hatırlatmaktadır; bunu bildikleri halde neden o insanlar kulluklarını ve şükürlerini Allah'tan başkasına yöneltmektedirler? Ama Allah'a yönelenden başkası (bundan) ders çıkarmaz. Kendisine itaatle Allaha yönelenden başkası bunları düşünmez ve bunlardan ders çıkarmaz. Yahut Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Allah'ın delillerinden ve uyarılarından, ancak emirlerine râm olup buyruklarına itaat eden ve O'na yönelenler öğüt alır, bunlardan ders çıkarır. --- Dipnotlar: ” o “Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki onlar bu delillerden yüz çevirerek geçip giderler”

Mü'min 40:14

Bu ilâhi kelâm sanki daha önce geçen şu beyanların sılası gibidir. “Ne zaman tek başına Allah'ın ismi zikredilse âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vurur”, “Bu duruma düşmenizin sebebi şudur: Allah'ın ismi tek başına anıldığı zaman inkâra sapardınız”. Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Ey Muhammed ümmeti! Ve ey içten bir dindarlıkla inanan müminler! Kâfirler hoşlanmasalar da siz Allah'a dua edin ve O'nun birliğine inanın! Mekkeliler'in şirk koştukları gibi sakın sizler O'na şirk koşmayın! En doğrusunu Allah bilir. İZİ ağa! Aİ ARSİN 5)

Mü'min 40:15

15. “O'nun dereceleri yüksektir, arşın sahibidir; buluşma günü hakkında uyarıda bulunması için kullarından dilediğine iradesiyle vahyi indirir. [Yüksek Dereceler] O'nun dereceleri yüksektir. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, gökler, biri diğerinin üzerine yükseltilerek derece derece ve tabaka tabakadır. İkincisi, insanlar derece bakımından birbirlerinden farklı oldukları için onların âhiretteki konak yerleri ve dereceleri de birbirinden yüksektir. MOMIN GÜRESİ Nitekim yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kılınışızdır. Elbette âhiretteki dereceler ve farkШaг daha büyük olacaktır”, Allah, âhirette insanların derece bakımından birbirlerinden farklı olacaklarını haber vermektedir. Açıklamaya çalıştığımız ayetteki yüksek derecelerden maksadın, bu âyette belirtilen anlam olmasi mümkündür, Eğer sözü edilen yüksek derecelerden maksat, göklerin tabaka tabaka yükseltilmesi ise o zaman gökleri tabaka tabaka yükselten ve bütün ağırlığına ve büyüklüğüne ragmen o tabakaları hiçbir nesneye dayanmadan havada tutan Cenâb-ı Hakk'ın kudretini ve hükümranlığını haber vermesi anlamına gelir. Kaldı ki tabakalar hafif bile olsalar onları havada tutan nesnel bir dayanak yoktur, Bunları böylece yükseltip havada tutmaya Allah'tan başka kimin gücü yeter? Hiçbir şey, bir vasıta ve müdahale olmadan bulunduğu yerden ne yukarı çıkar, ne aşagı iner, ne de bulunduğu yerden düşer! Bunu yapma gücüne sahip bulunan Allah'ı herhangi bir şeyin aciz bırakması yahut O'ndan gizlenmesi veyahut O'nun isteğine engel olması ihtimali asla yoktur. En doğrusunu Allah bilir. [9] derecelerden maksat, müminlere âhirette verilecek olan dereceler ise o zaman bu ilâhi beyan, inananlara faziletlerine göre verilecek olan makamları haber vermektedir, onlar bu makamları ancak kendilerine o hayırlı amelleri yapma gücünü veren Allah'ın lütfu sayesinde kazanmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. Arşın sahibidir; kullarından dilediğine iradesiyle vahyi indirir. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle der: Burada kastedilen Cebrâildir, o Allah'ın kullarından dilediğine vahyi indirir. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurulur: “Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye Râhulemin indirmiştir”?7, Onun indirilişinde bir karışıklık olmadığının, bazı Râfiziler'in söyledikleri gibi aslında o falancıya gönderilmişti, fakal başkasına verildi gibi iddiaların doğru olmadığının bilinmesi için, onun yani güvenilir olduğunu haber vermektedir. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki kelimesinden maksat, vahiy ve risâlettir; Allah, onu indirir buyurmaktadır, yani vahyi Allah'ın kullarından uygun gördüğü ve kendisinin seçtiği birine indirir. En doğrusunu Allah bilir. [Buluşma Günü] Buluşma günü hakkında uyarıda bulunması için. Bu ilâhi beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları, maksat yeryüzü ehli ile gök ehlinin buluştuğu gündür, dedi. Bazıları da şöyle söyledi: Önceki ümmetlerle sonraki ümmetlerin buluştuğu gündür. Buluşma gönü'nden maksadın, insanın dünyada iken yapmış olduğu kendi amelleri ve işleriyle buluştuğu gün mânasına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir, (SJBâtimiler şöyle dediler: Maksat, cesetlerden doğan suretlerin, dünya: daki iyi ve hayırlı amellerin ruhani suretleriyle buluştuğu gündür. Onların anlayışına göre ölen herkes, kendisinin hayırlı amelleriyle ruhani sürette tekrar doğar; bedenlerden doğan bu suretler, beden öldükten sonra cesetlerden çıkan suretleriyle buluşurlar, Dolayısıyla onlara göre tekrar dirilme ruhlar için söz konusudur, bu nurani ruhlar da halis ve katışıksız nurla birleşirler, Bu görüşlerine, “O gün onlar ortaya çıkarlar” meâlindeki âyeti delil gösterirler. Yani o ruhani suretler cesetlerden ortaya çıkar derler; çünkü bütün yaratılanlar her zaman ve her türlü ahvalde Allah tarafından bilinir, hiçbir zaman Allah'tan gizlenemezler, Ancak bu, doğru olmayan bir görüştür, çünkü şayet mesele Bâtıniler'in söylediği gibi olsaydı, canlılar uyurken ve ruhani suretler bedenden ayrtlirken, gerçek olmayan birtakım karışık rüyalar görürler. Halbuki uyanıkken gördük leri gerçektir ve karışık değildir. Bu gerçek, meselenin onların düşündükleri ve vehmettikleri gibi olmadığını gösterir, Bu mesele, bizim söylediğimiz gibidir, En doğrusunu Allah bilir. [ işin aslı şudur: Cenâb-ı Hak burada buluşma günü anlamına gelen ifadeyi kullanmış, başka bir yerde buna “Toplanma günü”” demiş, bir başka yerde “Kayıp ve kazancın (kime ait olduğunun) ortaya çıkacağı gün” adını vermiş, başka bir yerde de “Haşir günü”“ diye isimlendirmiştir. O gün için bunlara benzer farklı isimler kullanmıştır, bu isimlerin her birinin diğerinden farklı bir anlamı vardır. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:16

16. “O gün onlar, Allaha gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar, Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır O gün onlar (kabirlerinde) çıkarlar. Bazıları buna şöyle mâna verdi: Onlar, kendilerini örtecek bir şey olmadığı halde ortaya çıkarlar, yani o gün bütün örtüler kalkar. Bu yorum, şu âyetteki ifadeye benzemektedir: “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün”, Yani orada gizlenecek hiçbir şey yoktur. İnsanlardan bazıları, nesneler örtülerle Allah'tan gizlenir dediklerinden dolayı Cenâb-ı Hak, onların iddialarını reddetmek için bunu özellikle belirtmiştir. O güne ortaya çıkma günü denilmesi, muhtemelen insanların dünyada iken ihtilaf ettikleri meselelerde ittifak etmeleri ve aynı kelimede birleşmeleri sebebiyledir; o gün herkes tevhit kelimesini ikrar ve ittifak ederek ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. O güne ortaya çıkma günü, dönüş günü, gidiş günü gibi farklı isimlerin verilmesinin sebeplerinden biri de şu olabilir: Dünyayı ve dünyadaki varlıkları yaratmaktan maksat o gündür ve o yurttur. Buna göre dünyayı ve içindekileri yaratmanın bir hikmeti vardır, [ ]màlum olduğu üzere bir şeyi özellikle yok EM etmek için yaratmakta ise bir hikmet söz konusu değildir. Her ne kadar herkes her durumda Allah'a açık ve ortada olsalar da söylediğimiz bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hak o günü özellikle belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın, yani her şey açık ve ortada olacak. Bu cümle, nesneler Allah'tan gizlenir diyenleri reddetmektedir. Cenâb-ı Hak bu türlü iddialardan yüce, pek çok yücedir. [Hükümranlık Kimindir?] Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır! Müfessirlerin geneli şöyle der: Cenâb-ı Hak yer ve gök ehlini helâk ettiği ve âlemde kendisinden başka hiçbir canlı kalmadığı sırada şöyle buyurur: Bugün hükümranlık kimindir? Buna cevap verecek kimse yoktur. Bunun üzerine Allah, kendi sorusuna kendisi cevap verir: Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır! Ancak müfessirlerin bu yorumu, uzak bir ihtimaldir. Kendisinden başka hiçbir canlı olmadığı halde Cenâb-ı Hakk'ın, bugün hükümranlık kimindir? diye sorması, sonra da kendi sorusuna yine kendisinin, elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır diye cevap vermesi, ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü birinin kendine soru sormasında ve sonra yine kendisinin cevap vermesinde bir hikmet yoktur. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun doğrusu şudur: Cenâb-ı Hak insanları tekrar diriltip can verdiğinde onlara sorar: Bugün hükümranlık kimindir? Yaratılanlar da hep birlikte cevap verirler: Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır! Böylece her ne kadar bazı insanlar dünyada hükümranlık konusunu tartışmışlar ve hükümranlığın kendilerinde olduğunu iddia etmiş olsalar da, o gün hep birlikte hükümranlığın ve rablığın dünyada da âhirette de sadece Allah'a ait olduğunu ikrar ederler. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:17

O gün herkes yaptığının karşılığını bulur, yani yapmış olduğu her türlü iyilik ve kötülüğün karşılığını görür. O gün hiçbir haksızlık olmayacaktır, yani herkes sadece kendi yaptığının karşılığını görecektir. Haksızlık olmayacak cümlesi, yapmış olduğu iyiliklerde herhangi bir eksiklik yapılmayacak, işlediği kötülüklere de hiçbir ilâve yapılmayacaktır mânasına da gelebilir. Bu konuya biz daha önce temas etmiştik. Kuşkusuz Allah'ın hesabı çok hızlıdır. Bu cümleyi de daha önce açıklamıştık. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:18

5118. “Yaklaşan gün konusunda onları uyar; çünkü dehşet içinde yutkunurlarken yürekleri ağızlarına gelmiş olacak; zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi olacaktır. Yaklaşan gün konusunda onları uyar. O günün gelmesi sürekli yaklaştığından dolayı Cenâb-ı Hak ona yaklaşan gün adını verdi, Bu mânada olmak üzere o güne yarın“ ve yakın gün diye de isim vermiştir. Nitekim âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Vakit yaKa “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı”. Bunun gibi devamlı yaklaştığı için de o güne, yaklaşan gün dedi. Falancı falana yaklaştı denildiğinde de “ezife” fiili kullanılır. Bu cümlenin mânası şudur: Onları varacakları ve görecekleri akıbetle uyar. Çünkü ancak akıl ve temyiz gücüne sahip olanlar, kendi akıbetleri ve işlerinin varacağı netice için çalışır, gayret gösterirler. Bundan maksat da işte o gündür. En doğrusunu Allah bilir. [Mahşerdeki Sıkıntı Hali] Çünkü dehşet içinde yürekleri ağızlarına gelmiş olacak. Cenâb-ı Hak burada, o gün insanların nasıl büyük bir korku içinde olacaklarını ve durumlarının zorluğunu haber vermektedir. Onların kalpleri gerçek mânada yerlerinden sökülecek ve gırtlaklarına dayanacak değildir, fakat bu sözlerle âyet o gün onların ne kadar zor durumda olacaklarını, ne kadar büyük bir korku ve endişe içinde olacaklarını ve kalplerinin nasıl daralacağını tasvir etmektedir. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzü geniş olmasına rağmen size dar gelmişti”. Yani karşılaştığınız zorluk ve korku yüzünden göğsünüz ve kalbiniz daralmıştı. Bu âyette gerçek mânada yeryüzünün daralması ve onların yeryüzüne sığmamaları kastedilmemektedir, fakat onların mâruz kaldıkları belânın büyüklüğünden dolayı göğüslerinin sıkışması şeklinde nitelenmektedir. Yeryüzünün daralması, göğüslerinin sıkışmasından kinâye yapılmıştır. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyette geçen kalplerin gırtlağa dayanması ifadesi de, hallerinin zorluğundan ve başlarına gelen belânın büyüklüğünden kinâyedir. En doğrusunu Allah bilir. Gırtlak anlamına gelen “hanâcir” kelimesi çoğuldur ve hayvanların kesildikleri boğaz kısmına denir, kelimenin tekili “hanceretün” gelir. (JYutkunmak anlamına gelen “kâzımin” kelimesini bazıları şöyle açıklar: Bu kelime, dünyada yaptıklarından dolayı kederi içinde yoğrulup duran dertli insan anlamına gelir. Bu kelimeye, korkudan dili tutulduğu için konuşamayan mânası da ağzını açamayan kişi anlamı da verilmiştir. Bunların hepsi birbirine yakın mânalardır. O gün zâlimlerin dostu yoktur, yani elinden tutacak bir yakını yoktur. “Hamim?” kelimesine, arkadaşının derdiyle yakından ilgilenen, onun başına gelen belaları defetmeye çalışan dost anlamı verilmiştir. Sözü dinlenen bir şefaatçisi de yoktur. Cenâb-ı Hak bu âyette, âhirette onların, dünyada olduğu gibi dertleriyle ilgilenen bir yakını ve sözüne itibar edilen bir aracısı olmayacağını haber vermektedir. Nitekim başka bir âyette de “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” buyurmaktadır. Yani şefaatleri kendilerine fayda verecek şefaatçileri olmayacaktır. Bu husus, Allah'ın başka bir âyette “O gün dostluk ve aracılık yoktur” buyurduğu gibidir. --- Dipnotlar: é“ “Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız”.

Mü'min 40:19

19, “Allah, gözlerin kötü niyetli bakışını ve kalplerin sakladıklarını bilir. [Gözlerin Hain Bakışı] Allah, gözlerin kötü niyetli bakışını bilir. Kurânda kullanılan “elhâinetü” ve “el-hıyânetü” kelimeleri aynı mânaya gelirler. Allah, şu âyette de aynı kelimeyi kullanmıştır: “Onlardan daima bir hainlik görürsün”. Bazıları bu kelimeye tekrar tekrar bakmak mânasını verdi; ilk bakışta bir sıkıntı yoktur, fakat ikincisi günahtır”, Kalplerin sakladıklarını bilir; yani insanın yapmadığı ve söylemediği, sadece içinden geçirdiği şeyleri de bilir. Cenâb-ı Hak bütün bunları bilir, Bazıları şöyle dedi: Gözlerin kötü niyetli bakışı, helâl olmayan bakış ve göz kırpmak anlamına gelir. Bu da önceki mâna ile aynıdır. Bu cümleye bazıları, insanların gaflet anını beklemek anlamını verdi; insanların farkında olmadıkları sırada arzu ettiği ve bakması helâl olmayan kişiye bakar. Kalplerin sakladıklarını bilir. Bu cümle, Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette ifade buyurduğu mânaya gelmektedir: “Rabb'in onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir”, Allah, insanlar devamlı kendilerini kontrol etsinler, bakmaları, dinlemeleri ve düşünmeleri helâl olmayan fiillerden kendilerini korusunlar diye bunu belirtmektedir. Nitekim başka bir âyette bunu da ifade etmektedir: “Şüphesiz kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur”? İşte Allah, insanlar sürekli olarak sakınsınlar ve doğabilecek kötülüklerden korksunlar diye bunu söylemektedir. En doğrusunu Allahı bilir.

Mü'min 40:20

[Hüküm Kelimesinin Anlamı] Allah adaletle hüküm verir. Müfessirler buna hak ile hükmeder anlamını verdi. Kurânda geçen ve hüküm anlamını da içeren “kadâ” kelimesi iki anlam içerir. Birincisi emretmektir. Nitekim şu ilâhi beyanda bu mânada kullanılmıştır: “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi emretti”. Başka bir âyet de şöyledir: “Allah ve resülü bir hüküm verdiklerinde...” Yani bir emir verdiklerinde... Buna göre Allah hak ile hüküm verir cümlesi, hakkı emreder mânasına gelir. Onların Allah'tan başka taptıkları ise hiçbir şeye hükmedemezler, yani onların hakkı emretmeye güçleri yoktur, öyleyse nasıl olur da Allah'tan başkasına kulluk yaparsınız? (SJİkincisi, vahiy ve haber mânasına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şu beyanda “kadâ” kelimesini bu mânada kullanmıştır: “Biz kitapta İsrâiloğulları'na şöyle bildirmiştik”5. Yani onlara vahyetmiştik. Allah sanki şunu söylemektedir: Cenâb-ı Hak hakikati vahyediyor ve hakkı bildiriyor, Allahtan başkasına kulluk yapanlar ise vahye ve ilâhi habere nail olamazlar. Böyle iken o ilâhlık nispet ettikleri varlıklara tapmayı, hakkı vahyedene ve hakikati haber verene kulluk yapmaya nasıl tercih edersiniz? En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, varetmek ve yaratmak mânasına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah onları yedi gök olarak yarattı” meâlindeki âyette bu mânada, yani onları yarattı anlamında kullanmıştır. Buna göre açıklamaya çalıştığımız yukarıdaki cümle de, Allah hakkı yaratır anlamına gelmektedir; insanların taptıkları O'nun dışındaki tanrılar ise hiçbir şey yaratamazlar. Herkes bilir ki, yaratmak ve can vermek, ancak kulluk yapılmaya lâyık olan gerçek Tanrı için mümkündür. Nitekim Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “O halde yaratanla yaratamayan bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?””, “Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar?” Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onların Allah'tan başka taptıkları tanrılar, Allah'ın yarattığı gibi yaratmışlar da bu benzerlikten dolayı şaşırıp onlara mı tapmışlar? Yani her şeyi yaratanın Allah olduğunu, onların ise hiçbir şeyi yaratmadığını bildikleri halde yahut yaratanın yaratmayan gibi olmadığını bildikleri halde nasıl olur da Allah'ı bırakıp onlara taparlar? Onların hiçbir şey yaratmadığını siz de biliyorsunuz, öyleyse nasıl onlara taparsınız? En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerin bu cümleye Allah hak ile hüküm veriyor mânasını vermelerine gelince, bu iki şekilde yorumlanır. Birincisi: Allah, dünyada herkesin anlayabileceği âyetler, deliller ve kanıtlarla hüküm verir anlamına gelir. Söylediğimiz gibi burada hakkı söylemek ve haber vermek mânasına gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir. (SJİkincisi: Allah âhirette hak ile hüküm verir mânasına gelir, bundan maksat da şefaattir. Yani şefaat edecekleri ümidiyle onlara tapanlara o tanrıların şefaat etmeleri mümkün olmayacaktır. Nitekim Allah onların bu ümidi taşıdıklarını şöyle haber vermektedir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız, diyorlar”, Ancak Allah'ın kendilerinden razı olduğu kişiler şefaate nail olacaklar. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler”, En doğrusunu Allah bilir, Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi işiten ve en iyi görendir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilir: Allah'ın işitmesi müminlerle, görmesi de kâfirleri cezalandırmakla alakalıdır. Yani Allah, taleplerine cevap vermek için mümini işitir, kâfiri de yaptıklarını cezalandırmak için görür. Bu âyete, Allah onların söylediklerini işitir, yaptıklarını görür mânası da verilmiştir. Bu ilahi kelâmın, daha önce geçen “Allah, gözlerin kötü niyetli bakışını ve kalplerin sakladıklarını bilir”! meâlindeki âyetin sılası olması da mümkündür. Buna göre mânası şöyle olur: Allah onların açıktan söyledikleri sözleri ve yaptıkları şeyleri işitir, gizli yaptıkları ve kalplerinde gizledikleri düşünceleri de görür. Cenâb-ı Hak bunu, insanların her zaman, gizli ve açık her durumda kendilerini kontrol etmeleri ve kötülüklerden korumaları için söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 5% — “Allah onları iki evrede yedi gök olarak yarattı, her göğe işlevini ilham etti” (Fussilet, “Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır”. “Allahı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yünus, 10/18). © “Allah onların önlerindekini de arkalarındakini de (bildiklerini de bilmediklerini de) bilir. Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler ve Allah korkusundan titrer-

Mü'min 40:21

[Geçmişte Yaşanandan İbret Almak] Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğunu görmediler mi? Onlar, güç itibariyle bunlardan daha üstün idiler. Bu âyet-i kerime farklı şekillerde yorumlanmıştır. Birincisi Hasan-ı Basri'nin yorumudur: Onlar yeryüzünde gezip dolaşsınlar, kendilerinden önce peygamberleri inkâr edenlerin geride bıraktıkları eserleri görüp düşünsünler de bu sayede onlar gibi davranmasınlar ve inkârdan vazgeçsinler. Bazıları şöyle dedi: Bu ilâhi beyan, haber mânasına gelir, yani onlar yeryüzünde dolaştılar ve kendilerinden önce yaşayanların eserlerini gördüler. Fakat onlar, bunlara ibret gözüyle bakmadılar, bundan dolayı onların başına gelen belâ, bunların da başına geldi. En doğrusunu Allah bilir. Şunu söyleyenler de vardır: Bu ilâhi beyan emir mânasına gelir, yani yeryüzünde dolaşın ve sizden önce orada yaşayanların geride bıraktıkları eserlerini görün. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “De ki: Yeryüzünde dolaşın da görün!” Fakat biz deriz ki: Âyet-i kerime, ayaklarla yeryüzünde dolaşmak ve gözle görmek mânasında değildir, aksine öncekilerin bıraktıkları eserler üzerinde, peygamberleri inkâr edenlerle tasdik edenlerin akıbetlerinin ne olduğunu düşünmek ve ibret almak için Allah'tan gelen emir mânasındadır. Bu da insanların, peygamberleri inkâr edenlerin yaptıklarına benzer bir davranış yapmaktan sakınmaları, onları tasdik edenlerin yaptıkları gibi davranmaya özenmeleri içindir. En doğrusunu Allah bilir. [Önceki İnsanlar Daha Güçlü Kuvvetli i Onlar, güç itibariyle bunlardan daha üstün idiler. Yani şahsen ve bedenen daha güçlü kuvvetli idiler. Yeryüzünde bıraktıkları eserler itibariyle de bunlardan daha üstün idiler. Yani dünyada geride bıraktıkları haberler ve şöhret itibariyle bunlardan daha üstün idiler. Bu cümle, yeryüzünde daha çok çalışmış ve daha çok iş yapmışlardır anlamına da gelebilir. Bu ilahi kelâm, Mütezileden bazılarının söylediği gibi onlar hayırlar yapmakta bunlardan daha üstün idiler mânasına gelmez, eğer böyle olsaydı, o zaman onların daha salih kimseler olması gerekirdi. Böyle bir mâna uzak bir ihtimaldir ve yakışık olmayan bir sözdür. Doğrusu bizim söylediğimiz gibidir; onlar şahsen ve bedenen bunlardan daha güçlü-kuvvetli idiler, Böyleyken Allah onları günahları yüzünden yakalayıp cezalandırdı. Cenâb-ı Hak, öncekilerin bunlardan daha güçlü-kuvvetli ve yeryüzünde bıraktıkları eserler itibariyle de bunlardan daha üstün olduklarını haber vermekte, sonra da daha güçlü-kuvvetli ve yeryüzünde bıraktıkları eserler itibariyle bunlardan daha üstün olmalarının kendilerini yakalayıp cezalandırmasını önleyemediğini, Allah'ın azabı geldiğinde kendilerini bile koruyamadıklarını söylemektedir. Buna göre siz ey Mekkeliler; güç ve saldırı açısından onlardan daha aşağıda olduğunuz halde Allah'ın azabı başınıza geldiğinde kendinizi nasıl koruyacaksınız? En doğrusunu Allah bilir, [51 Keпaieгiпi Allah'a karşı koruyan da olmadı. En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin, şefaatçi olacakları ve sizi Allah'a yaklaştıracakları ümidiyle putlara taptığınız gibi, onlar da âhirette kendilerine şefaatçi olacakları ümidiyle putlara tapıyorlar ve putlara tapmanın kendilerini Allah'a yaklaştıracağını® zannediyorlardı. Eğer putlara tapmanın şefaat yolunda onlara faydası olsa ve onları Allah'a yaklaştırsaydı, dünyada da onları Allah'ın azabından koruması gerekirdi. Nitekim Yahudiler de kendilerinin Allah'ın oğulları ve sevgili kulları olduklarını iddia ediyorlardı, Allah ise onların iddialarını şöyle reddetmektedir: “De ki: Öyleyse Allah günahlarınızdan dolayı sizi niçin cezalandırıyor?” Yani şayet iddianız doğru ise, Allah neden dünyada sizi cezalandırıyor? Çünkü hiç kimse kendi oğlunu ve sevgilisini helâk etmez. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlama gelir. --- Dipnotlar: & “De ki: Yeryüzünde dolaşın da günahkârların sonu nice oldu, görün!” (en- Neml, 27/69).

Mü'min 40:22

Bunun sebebi, peygamberleri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde bunları inkâr etmeleriydi. Buradaki bunun sebebi anlamına gelen “zâlike” işaret ismi, onların başına gelen bu azabın ve helâkin sebebine işaret etmektedir. İşte bu azap ve helâk, peygamberleri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde bunları inkâr etmeleri, âyetleri ve kendilerinin Allahın elçisi olduklarına dair getirdikleri delilleri inkâr etmeleri yüzündendi, o musibetler de başlarına bu sebepten gelmişti. Bundan dolayı siz ey Mekkeliler! Hz. Peygamber'in getirdiği açık seçik kanıtları ve peygamber olduğuna dair gös-

Mü'min 40:23

Andolsun biz Müsâ'yı âyetlerimizle gönderdik. Yani Allah'ın kendisine verdiği deliller ve mücizelerle gönderdik. Apaçık bir kanıtla; bu ifade muhtemelen açık seçik kanıtlar mânasına gelir. Buradaki “âyât” kelimesi ile “sultân mubin” lafzının, aynı mânaya gelmesi muhtemel olduğu gibi farklı anlamlara gelmesinin de ihtimal dâhilinde olduğunu daha önce belirt-

Mü'min 40:24

Onu Firavun, Hâmân ve Kaгитa gönderdik. Cenâb-ı Hak bir yerde “Firavun ve yakın çevresine”, başka bir yerde Firavun ve kavmine” diye buyurmakta, burada ise Firavun, Hâmân ve Kaгитa demektedir. Bu ifade farkhlığı, Hz. Müsâ'nın, onların bir kısmına değil hepsine gönderildiğinin bilinmesi içindir. Ama onlar, ‘O bir yalancı, bir sihirbaz” dediler. Onların Hz. Müsâ için, o bir yalancı, bir sihirbaz demelerinin sebebi şudur: Müsâ aleyhisselâm, onlara, kendilerinin benzerini yapmaktan ve aynıyla karşılık vermekten aciz oldukları çeşitli mücizeler ve deliller getirmişti. Bundan dolayı onlar, insanların Müsâ'ya tâbi olacaklarından korkmuşlar, işi sulandırmışlar ve o bir yalancı, bir sihirbaz diyerek insanların ona uymalarının önüne geçmek istemişlerdi. Çünkü insanlar, herkesin sihirbazlığı bilmediğini ve insanların çoğunun sihir yapmaktan aciz olduğunu biliyorlardı. Onlar sihirin aslı olmayan bir aldatmaca olduğunu da biliyorlardı. Bundan dolayı onlar bu sözle Müsâ'nın davasını, ona tâbi olanların zihinlerinde karıştırmaya çalışıyorlar, Müsâ'nın yalan söylediği asla görülmediği halde onu yalancılıkla itham ediyorlardı. Firavun, Hz. Müsâ'nın getirmiş olduğu delillerin ve kanıtların, gerçek bir delil ve kanıt olduğu insanlar tarafından açıkça görüldüğü için halkın kendisine tâbi olacaklarından korkarak Müsâ'nın davasını kavmine karşı sulandırmaya ve onların zihinlerini karıştırmaya devam etti. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onun sözlerini şöyle haber vermektedir: “O, yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”; “Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış!” Firavun bu sözleri, sihirbazlar Müsâ'ya tâbi olup ona iman etmelerinden sonra söylemişti. Bu sözlerle de henüz Müsâ'ya tâbi olmayan insanların kafalarını karıştırmak istiyordu, Cenâb-ı Hak başka bir âyette Firavun'un şöyle dediğini haber vermektedir: “Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır”. Firavun, insanların kafalarını karıştırmak için bunlara benzer sözler söylemişti. İşte onlar, Müsâ bir sihirbaz ve bir yalancıdır şeklindeki sözlerini de bu amaçla söylemişlerdi. Onların, “Müsâ yalancıdır” sözünü, Allah'ı bırakıp putlara tapmayı alışkanlık haline getirdiklerinden dolayı söylemiş olmaları da mümkündür. Hz. Müsâ, onların çok sayıda putlara tapma alışkanlıklarına karşı çıkıp tek olan Allah'a kulluğa davet edince onlar, Müsâ yalan söylüyor demişlerdi. Aynı şekilde efendimiz ve peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm için Mekkeliler de benzeri sözler söylemişlerdi: “Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır. Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?” Hz. Peygamber onları çok sayıda putlara tanrı diye tapınmak alışkanlığını bırakıp tek olan Allah'a kulluğa davet ettiği için kendisine yalancı demişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:25

© o “Firavun, adamlarına şöyle dedi: Doğrusu bu, çok bilgili bir sihirbaz! Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Buna karşı ne buyurursunuz?”. © o “Sihirbazlar, Âlemlerin Rabb'ine, Müsâ ve Hârun'un Rabb'ine iman ettik dediler. Firavun dedi ki: “Benim size izin vermemi beklemeden ona iman ediyorsunuz, öyle mi? Anlaşılan o, size sihri öğreten üstadınızmış!”. “Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz öyle mi? Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır” (el- A'râf, 7/123). “Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır. Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” (Sâd, 38/4-5). Müsü, katımızdan verilmiş hakikati getirdiğinde... Bazıları şöyle dedi, Afüsa onlara tevhit inanan getirmişti. Bazıları da ilâhi risileti getirmişti, dedi Burada sanki bundan başka bir mâna daha uygun düşmektedir; Hy Müsa'nın getirdiği ve insanların delil ve mücize olduğunu açık seçik gördüğü olayları ve kanıtları, bizim katımızdan getirmişti. En doğrusunu Allah bilir, Onunla birlikte olan inanmış kişilerin oğullarını öldürün, kızlarını diri bırakın, dediler. Kendi tâbilerine, Müsaya iman edenleri imanlarından vazgeçirmek ıçın onların çocuklarını öldürmelerini emretti. Çünkü insanların kafalarını karıştırmak için söylediği sözlerin ve yaptığı işlerin, halkın Müsü'ya tâbi olmasım engelleyemediğini, aksine daha çok kişinin ona tâbi olduğunu görmüştü. O zaman da onların çocuklarını öldürmekle tehdit etti. Nitekim senin iktidarın şöyle şöyle bir çocuğun eliyle yok olacak denildiğinde de dünyaya gelen erkek çocukların öldürülmesini emretmişti. En doğrusunu Allah bilir. Oysa inkârcıların tuzağı hep boşa çıkmıştır. Onların tuzaklarının âhirette boşa çıkacağında şüphe yoktur, ancak dünyada görülen tuzakları da boşunadır. Çünkü onun tuzağı, hilesi ve insanların kafasını karıştırması, halkın Moвa aleyhisselâma tâbi olmasını engelleyemedi.

Mü'min 40:26

26. “Firavun, “Bırakın beni de şu Müsd'yı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)? Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden yadhut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum’ dedi." Müsâ'ya tâbi olanların çocuklarını öldürme emrini verdiği halde halkın yine de ona tâbi olmaktan vazgeçmediğini gördüğünde söylemişti. İşte o zaman, Bırakın beni de şu Müsâ'yı öldüreyim, demişti. Sonra [S]Birakin beni de su Müsâ'yı öldüreyim sozü farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Firavun, Moвa aleyhisselâm öldürmeye karar vermişti, fakat kavmi veya kavminin önde gelenleri onu bu kararından vazgeçirdi. İşte birakın beni de şu Müsa'yı ötdüreyim sözünü o zaman söylemişti. İkincisi, muhtemeldir ki Firavun bu sozu başlangıçta, onun Müs3yr öklürmesine kavmi engel olmadan önce söylemişti, Bu durumda bu âyet, şant yüce olan Rabb'imizin Resülullak'ı isa) söylemiş olduğu, “Yaraltığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak!”? meâlindeki âyet-i kerime gibidir. Burada da Allah bu sözü, Resülullah (s.a.) o kişiyi cezalandırmaktan vazgeçmeden önce söylemişti. Arap kelâmında bu türlü sözler vardır; insanların yapmak istedikleri bir şeyi önceden, yani birinin gelip ona mani olmasından önce söylemesi câizdir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Bırakın beni de şu Müsâ'yı öldüreyim, yani Müsâ'yı öldürmemden dolayı beni kınamayı bırakın, onu öldürdüğümde beni kınamayın. En doğrusunu Allah bilir. Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)? Bu ilâhi kelâm iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bunu Firavun söylemiş olabilir: Bırakın beni de şu Müsâ'yı öldüreyim de tanrısına yalvarsın bakalım, eğer peygamberlik iddiasında doğru söylüyorsa, onu öldürmeme Allah mani olabilecek mi? Çünkü elçi gönderen kişi, birinin elçisini öldürmesine veya ona zarar vermesine niyetlendiği zaman, öncelikle elçiyi gönderen kişi ona engel olur. İşte Firavun da buna dayanarak o sözü söylemişti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu sözün Hz. Müsâ'ya Allah'tan gelen bir emir olması da mümkündür; buna göre Firavun Hz. Müsâ'yı öldürmeye niyetlendiğinden dolayı Allah onun helâk olması için kendisine beddua etmesini emretmişti. Bu mânaya göre de şunu söylemek gerekir: Peygamberler, kendilerine karşı firavunlaşan insanlara, inatla karşı koyanlara ve büyüklenenlere, bu inat ve direnmelerinde son hadde vardıklarında, helâk olmaları için onlara beddua etmelerine izin verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Çünkü onun, dininizi değiştirmesinden kaygı duyuyorum. Ortada 40 bir din değiştirme olayı vardı, Müsâ aleyhisselâm onlara hak dini getirmiş ve Firavun'un etbâından bir kısmı ona inanmıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, dininizi değiştirmesi sözüyle sanki asıl dininizi yok edecek demek istiyordu. Yahut ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum. Lânetli Firavun bu sözü söyledi, bu sözle de yeryüzünde tevhit inancının yerleşmesine ve İslâm dinine “fesâd” adını veriyordu. Firavun, her ne kadar iddiası bâtıl olsa da, her iddiacının bir şeye dayandığının bilinmesi için bunu söylüyordu; ona göre kendisi hakka, hasmı da bâtıla dayanıyordu. Bir insanın başka birine karşı söylediği bir söz, ancak bir delile dayanıyorsa kabul edilir. En doğrusunu Allah bilir. Lânetli Firavun, ülkede huzursuzluk çıkarmasından kaygı duyuyorum sözüyle, Müsâ'nın, çocuklarını öldüreceğini kastetmiş olması da muhtemeldir. Yani sizin onların çocuklarını öldürmenizin cezası olarak Müsâ da sizin çocuklarınızı öldürecek. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:27

Bu âyetteki her kibirli kişi sözü ile tevhide karşı kibirlenen herkes kastedilmiştir. Peygamberlere karşı kibirlenen herkesin kastedilmiş olması da mümkündür; bundan maksat da peygamberin, Allahın varlığı ve birliği davetine inanmamaktır. Yahut peygamberlere karşı kibirlenen herkes ile, Peygamber'in, hesap gününe iman etmek davetine inanmamak kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. DUS sağ É

Mü'min 40:28

Firavun ailesinden bir kişi şöyle dedi. Bu cümlenin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, adam görünüşte Firavun'un ailesinden idi, çünkü imanini gizliyordu, onlara göre zâhirde onun ailesinderdi. Ancak o adam hakikatte Firavun'un ailesinden değildi, ancak Müsâ'nin ailesindendi ve ona tâbi idi, çünkü Müsâ ya tâbi olmuş ve Firavun'a tâbi olmaktan vazgeçmişti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, adam Firavun'un ailesinden idi, yani nesep itibariyle onun soyundandı, çünkü onun Firavun'un amcasının oğlu olduğuna dair bir rivayet vardır. En doğrusunu Allah bilir, Korkusuyla İmanını Gizlemek] İmanını gizliyordu; çünkü canından korkuyordu. Buna göre kendi milletinin yaptıklarına muhalif olduğu için öldürülmekten endişe eden biri, canından korktuğu için bu düşüncesini gizleyebilir. Onların yaptıklarını uygun gördüğünü açıklamadan durumunu gizlemeye gücü yeterse, yaptıklarını uygun gördüğünü de açıklamaz. Küfrünü açıklamaya zorlanan insanın durumu da böyledir, kendisinden istenen inkâr sözünü (küfür kelimesini) telaffuz etmemeye gücü yeter ve bunu yapmadığı takdirde öldürülmez ise küfür sözünü telaffuz etmesi caiz değildir. Eğer buna gücü yetmezse, o zaman küfür sözünü telaffuz edebilir. Açıklamaya çalıştığımız âyet-i kerime de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Rabb'im Allah'tır dediği için onu öldürecek misiniz? Bu ilâhi kelâm, o kişinin canından korktuğu için imanını gizlediğini haber vermektedir. Allah'ın elçisi Müsâ aleyhisselâmın öldürülmesinden korktuğu zaman, içinde gizlediği endişeyi açıklamıştı. Her ne kadar içindekini açıklamakta kendi hayatının tehlikeye girme riski bulunsa da, peygamberlerden biri kurtuluş ümidinden hareketle bunu açıklamıştı. [ şekilde içindekini açıklamakta can tehlikesi bulunsa dahi, onu açıkladığı takdirde Allah'ın elçilerinden birinin hayatını kurtarma ümidi, birtakım delillerle bu cinayeti önleme ve o peygamberi ölümden kurtarma ihtimali varsa, gizlediği endişeyi gizlemeye devam etmesi caiz değildir. Bundan dolayıdır ki Mekkeliler Resülullah'ı öldürmek istediklerinde Hz. Ebü Bekir (r.a.) kendini ortaya attı ve daha önce imanını gizleyen adamın söylediği Rabb'im Allah'tır dediği için onu öldürecek misiniz? sözünü söyledi. İşte bu âyet-i kerime Resülullah'a o zaman indi, daha önce değil”, En doğrusunu Allah bilir. Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir. Yani size onu, Müsâ aleyhisselâmın kendisinin uydurmadığını, aksine Allah'tan gelen âyetler olduğunu gösteren birtakım açıklamalar getirmiştir. Bu âyetler, onun söylediklerinin ve davasının doğru olduğunu göstermektedir. Eğer yalancı biriyse yalanı kendi zararınadır; ama eğer doğru söylüyorsa size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başımıza gelecektir. Yani, eğer o sizi inanmaya davet ettiği peygamberlik davasında yalan söylüyorsa, yalanı kendi aleyhinedir, yalanının günahanı siz değil kendisi yüklenecektir. Fakat söyledikleri ve iddiası doğru ise o zaman sizi uyardığı tehditlerin bir kısmı mutlaka başınıza gelir. Hiç şüphesiz o mümin adam, Hiz, Müsânın söylediklerinin doğru ve hak olduğunu biliyordu, ancak o milletin içinde bulunduğundan dolayı, Hz. Müsâ'nın öldürülmesine engel olmak için onların iddialarını da dikkate alarak böyle söylemişti. [ ]Burada problem, adamin Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir sözündedir. Rivayet edildiğine göre Hz. Müsâ'nın kavmini uyardığı şeylerden bir kısmı başlarına gelmişti. Ancak bir peygamber kavmini bir konuda uyarmışsa, onun tamamı başlarına gelir. Dolayısıyla peygamberlerin haber verdiklerinin aksine bir durumun meydana gelmesi veya söylediklerinden daha az bir musibetin gelmesi caiz değildir. Fakat bu ilâhi beyanda, Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir denilmektedir. Bu durumda, farklı ihtimalleri dikkate alarak yorumlamak gerekir. Birincisi, Hz. Müsâ'nın onları uyarması, dünyada ve âhirette başlarına gelecek olan azaba karşı idi. Adarnın, Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir sözü ise bu uyarıdan maksadın dünyada başlarına gelecek olan musibet anlamındadır. Âhirette başlarına gelecek olan musibet konusundaki uyarısını ise başka bir zamanda, âhiret gününde göreceklerdir. Dünyada onların başına gelenler, o uyarının sadece bir kısmıdır. Yapılan uyarı ise, dünyada ve âhirette başlarına gelecek olan musibetlerle ilgili idi. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, muhtemeldir ki Hz. Müsâ onları farklı musibetlerle uyarmıştı, bunlardan bazıları da başlarına gelmişti; meselâ tufan, çekirge istilası, haşarat, kurbağalar, ve benzer ifadeler gönderilmişti”, Yaptığı uyarının bir kısmı da onların helâk edilmeleriydi. Bu durumda onlara sanki şunu söylemektedir: O uyarıların pek çoğu başınıza geldi, size yaptığı uyarıların diğer kısmı olan helâk edilmeniz de gelecektir. Bunu da sakındırmakta mübalağa mânasına gelmek üzere söylemiştir. Yapılan uyarılardaki azaplardan bir kısmı başlarına geldiğine göre onun uyarısı yalan değildir. Öyleyse Hz, Müsâ'nın uyarısının diğer kısmı olan helâk edilmeniz nasıl yalan olur? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Üçüncüsü, buradaki bir kısmı sözcüğü ile tamamı murat edilmiş olabilir. Çünkü bir kısmı ifadesiyle helâki murat etmiştir, helâk olmak uyarının en son kısmıdır, ETN dolayısıyla üstteki de bu hükme girer. ( ]Çünkü çeşitli azaplarla uyardığında helâk etmek de o azap çeşitlerine girer. Helâk, uyarının en son noktasıdır. Çünkü dünyada helâk olmaktan büyük bir azap yoktur. Dünyadaki diğer azap çeşitleri ise helâk olmadan önce görülür. Eğer âyet-i kerimede helâk edilmek murat edilmiş ise ondan önceki azap çeşitleri de bu ifadeye dâhil kabul edilir. Bu durumda bir kısmı ifadesiyle tamamı kastedilmiş demektir. Çünkü diğerleri olmadan helâk da olmaz. İşte bundan dolayı Size bildirip uyardığı şeyin bir kısmı başınıza gelecektir demişti. Yani sizi uyardığı şeylerin hepsi başınıza gelecektir. En doğrusunu Allah bilir. Hiç kuşku yok ki Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak aşırılığı ve yalancılığı tercih edeceğini bildiği kimseleri doğru yola ulaştırmaz. İkincisi, iradesini kullanacağı zaman aşırılık ve yalancılık istikametinde kullanan kimseyi doğru yola ulaştırmaz. --- Dipnotlar: 3 Urve b. Zübeyr anlatıyor: Abdullah b. Amr b. dedim ki: Müşriklerin Resülullaha yönelik olarak yaptıkları eylemlerin en kötüsü ne idi? Şu cevabı verdi: Resülullah (s.a.) Kâbe'de namaz kılarken Ukbe b. Ebü Muayt geldi, hırkasını boynuna dolayıp şiddetle sıktı. Hemen Ebü Bekir (r.a.) geldi, Ukbe'nin omuzundan tutup geri çekti ve onu Resülullah'tan (s.a.) uzaklaştırdı. Sonra da şöyle dedi: “Rabb'im Allah'tır dediği için onu öldürecek misiniz? Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir” (Buhâri, “Tefsir”, 41; “Fedâilu ashâbi'nnebi”, 5. Ayrıca bk. Heysemi, Mecmau'z-zevdid, IV, 15-17). “Biz de açık seçik mücizeler olmak üzere onların üzerine tüfan, çekirge, haşarat, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de büyüklük tasladılar ve günahkâr bir kavim olmakta direndi-

Mü'min 40:29

29. “Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir? Firavun ise, ‘Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum ve sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum” dedi.” Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir? Bu ilâhi kelâmın iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Hz. Müsâ bu sözü muhtemelen, insanlar ondan kendi tâbi oldukları dinlerine uymasını istemeleri üzerine söylemiştir. Burada şunu demek istiyor: Eğer dediğinizi kabul eder ve size uyarsam, sizler varlık ve iktidara, korumalara ve hizmetçilere sahipsiniz, ama bunların hiçbiri bende yoktur; bu durumda Allah'ın cezası ve azabı geldiğinde siz sahip olduğunuz güçlerle onu engelleyebilirsiniz, bunların hiçbiri bende olmadığına göre beni Allah'ın azabından kim koruyacak? Her ne kadar Hz. Müsiâ, onların sahip oldukları gücün gerçekten kendilerini Allah'ın azabından koruyamayacağını biliyor idiyse de bu sözü, kendi hayatını korumak ve onların kendisini öldürmemelerini sağlamak amacıyla onların Allah'ın azabına karşı korunma düşüncelerine atıfta bulunarak söylemişti. Bu düşünce ile söylenen bu türlü sözlerde EE bir sakınca yoktur. En doğrusunu Allah bilir. (Jikincisi, Hz. Müsâ bu sözü, onlara yumuşak yaklaşmak ve görünürde kendileriyle aynı şeyi düşündüğünü göstermek için söylemişti. Şunu söylüyordu: Allah'tan bize hakkı ve doğru yolu gösteren açık seçik deliller geldi, biz bunları reddeder ve inkâr edersek Allah'ın cezası ve azabı hepimizi yakalar. Dolayısıyla biz Allah'ın emrine karşı çıkar ve O'nun dinine uymaktan yüz çevirirsek Cenâb-ı Hakk'ın azabından bizi kim koruyacak ve kim bize yardım edecek? Bu âyet-i kerime, işte bu iki şekilde yorumlanabilir. En doğrusunu Allah bilir, Firavun ise, ‘Ben sadece kendi bilip gördüğümü size gösteriyorum dedi. Bazıları, burada Firavun'un şunu söylemek istediğini kaydeder: Ben size, kendim için düşündüğümden başka bir şeyi emretmiyorum. Bazıları da şöyle dedi: Bu konuda ben sadece kendim için istediğimi sizin için de istiyorum. Fakat lânetli Firavun'un sadece kendisi için istediğini insanlar için istemiş olması söz konusu değildi; çünkü o, insanların kendisine kul-köle olmalarını istiyordu, ama kendisi onlara köle olmayı istemiyordu. Dolayısıyla bu söz yalandı. Sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum, dedi. Firavun, ben sizi yalnızca doğru yola yönlendiriyorum derken de yalan söylüyordu, aksine aпları sapıklığa yönlendiriyordu.

Mü'min 40:30

31. “Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Allah asla kulları için zulmü istemez.” Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu ilâhi beyanda sanki gizli bir cümle var gibidir, o şunu söylüyordu: Gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâket gününün benzerinin, yani Nuh kavminin, Âd ve Semüd kavminin felâket günleri gibi bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. [ ] En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle, daha önce geçen şu ilâhi beyanın bağlantısı (sılası) gibidir: “Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?”73 Bu sözü söyleyen mümin kişi, Hz. Müsânın getirdiği açık seçik delillerle onlara nasihat etmektedir. Şunu da söylemişti: “Adamı, Rabb'im Allah'tır dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir”. Buna rağmen siz ona uymaktan yüz çeviriyor ve size âyetler getirmeyene tâbi oluyorsunuz. Buradaki, “size Rabb'inizden açık seçik deliller getirdiği halde kendisine uymaktan yüz çeviriyor ve adamı öldürmek istiyorsunuz, sonra da hiçbir delili ve kanıtı olmayanın peşinden gidiyorsunuz” cümlesi onlara karşı getirilen bir delil idi ve yapmak istedikleri eylemde ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini gösteriyordu. En doğrusunu Allah bilir. Adam yumuşak ve ince bir ifade ile onlara şöyle nasihat ediyordu: “Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?” En doğrusunu Allah bilir ya, o mümin adam şunu demek istiyordu: Size açık seçik deliller getirdiği halde Müsâ'ya uymaktan yüz çevirir ve onu öldürürseniz, mutlaka başınıza Allah'ın azabı ve cezası gelecektir. Allah'ın elçisini haksız yere öldürdüğünüz için o zaman sizi o azaptan kim koruyacak ve size kim yardım edecek? Sonra o mümin adam, önceki ümmetlerden peygamberini inkâr edenlerin başlarına gelen felâketleri hatırlatarak onlara nasihat etmeye devam ediyor: Vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum, Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Adam diyor ki: Müsâ aleyhisselâm Allah'ın elçisi olduğuna dair size açık seçik deliller getirdiği ve onun sözlerinde ve davasında doğru söylediği ortaya çıktığı halde ona uymaktan yüz çevirir ve Allah'ın elçisi Müsâ aleyhisselâmı yalanlarsanız ilâhi cezanın başınıza gelmesinden korkarım. Nitekim Hz. Müsâ'nın getirdiği açık seçik delillerle doğru söylediğini bildiğiniz halde sizin ona karşı davranışınızda olduğu gibi, sizden önceki gruplar da peygamberlerinin doğru söylediğini açıkça gördükleri halde onları yalancılıkla itham edenlerin ve onlara sizin gibi aym şekilde karşılık verenlerin başlarına Allah'ın cezası yağmışп. En doğrusunu Allah bilir, [ ]Sonra burada gruplar anlamına gelen “ahzâb” {ayi} kelimesinden kastedilen kişiler, muhtemelen âyetin devamında açıklandığı gibi Nuh, Âd ve Semüd kavmidir. Onlardan başkalarının kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir, Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu âyet hakkında bazıları şöyle dedi: Bundan maksat şudur: Nuh kavminin ve ismi geçen diğer kavimlerin yaptıkları gibi yapmayın, Bazıları ise şöyle söyledi: Nuh kavminin ve adı geçen diğer kavimlerin başlarına gelen azabın benzerine uğramayın. En doğrusunu Allah Allah asla kulları için zulmü istemez. Bu beyanda Mütezile'nin görüşüyle en aşağı düzeyde bir ilişki vardır. Onlar şöyle diyorlar: Siz Sünniler diyorsunuz ki: Allah kulların fiillerinden zulüm ve haksızlık türünden olanları yapmalarını dilemiştir. Oysa Allah kulları için zulmü dilemez buyurmaktadır, Ancak incelendiği takdirde bu beyan Mütezile'nin aleyhinedir. Zira başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor”. Cenâb-ı Hak burada, onların âhirette hiçbir nasiplerinin olmamasını istediğini haber vermektedir. Mütezile'nin iddiasına göre şayet Allah onlardan azabı gerektirecek zulüm fiilini yapmalarını istemese ve buna rağmen onlara azap etseydi, bu azap insanlara zulüm olurdu. Bu da göstermektedir ki Allah onların azabı gerektirecek fiilleri yapmalarını istemiştir ki, o da zulümdür. En doğrusunu Allah bilir, Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, irade, isteyerek fiil yapan her failin sıfatıdır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah kullarına zulmetmez. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez””. İkincisi, Cenâb-ı Hak burada başkasının günahından dolayı kimseyi cezalandırmayacağını, başkasının işlediği suçtan dolayı kimseyi sorgulamayacağını, kimseye hak ettiğinden daha fazla azap etmeyeceğini ve kimsenin yaptığı iyiliğe vereceği sevabı azaltmayacağını haber vermektedir. Nitekim âyette meâlen şöyle buyurur: “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez”, Bu mesele onların zannettiği gibi değildir; Cenâb-ı Hakk'ın kimseye hak ettiğinden fazla ceza vermeyeceğini haber veren buna benzer âyetler oldukça fazladır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “(Resülüm!) İnkârda yarışanlar seni üzmesin; Onlar Allaha hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor; onlar için büyük bir azap vardır” (Âl-i © “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez” (Fussilet,

Mü'min 40:31

31. “Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Allah asla kulları için zulmü istemez.” Ey kavmim! Doğrusu vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu ilâhi beyanda sanki gizli bir cümle var gibidir, o şunu söylüyordu: Gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâket gününün benzerinin, yani Nuh kavminin, Âd ve Semüd kavminin felâket günleri gibi bir günün sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. [ ] En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle, daha önce geçen şu ilâhi beyanın bağlantısı (sılası) gibidir: “Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?”73 Bu sözü söyleyen mümin kişi, Hz. Müsânın getirdiği açık seçik delillerle onlara nasihat etmektedir. Şunu da söylemişti: “Adamı, Rabb'im Allah'tır dediği için öldürecek misiniz? Oysa o size Rabb'inizden âyetler getirmiştir”. Buna rağmen siz ona uymaktan yüz çeviriyor ve size âyetler getirmeyene tâbi oluyorsunuz. Buradaki, “size Rabb'inizden açık seçik deliller getirdiği halde kendisine uymaktan yüz çeviriyor ve adamı öldürmek istiyorsunuz, sonra da hiçbir delili ve kanıtı olmayanın peşinden gidiyorsunuz” cümlesi onlara karşı getirilen bir delil idi ve yapmak istedikleri eylemde ne kadar beyinsizce hareket ettiklerini gösteriyordu. En doğrusunu Allah bilir. Adam yumuşak ve ince bir ifade ile onlara şöyle nasihat ediyordu: “Ey benim kavmim! Bugün ülkede hâkimiyeti elinde bulunduran bir toplum olarak hükümranlık sizindir. Ama eğer Allah'ın cezası başımıza gelirse O'na karşı bize kim yardım edebilir?” En doğrusunu Allah bilir ya, o mümin adam şunu demek istiyordu: Size açık seçik deliller getirdiği halde Müsâ'ya uymaktan yüz çevirir ve onu öldürürseniz, mutlaka başınıza Allah'ın azabı ve cezası gelecektir. Allah'ın elçisini haksız yere öldürdüğünüz için o zaman sizi o azaptan kim koruyacak ve size kim yardım edecek? Sonra o mümin adam, önceki ümmetlerden peygamberini inkâr edenlerin başlarına gelen felâketleri hatırlatarak onlara nasihat etmeye devam ediyor: Vaktiyle (peygamberlerine karşı) gruplar oluşturmuş eski toplulukların yaşadıkları felâketlerin benzerinin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum, Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Adam diyor ki: Müsâ aleyhisselâm Allah'ın elçisi olduğuna dair size açık seçik deliller getirdiği ve onun sözlerinde ve davasında doğru söylediği ortaya çıktığı halde ona uymaktan yüz çevirir ve Allah'ın elçisi Müsâ aleyhisselâmı yalanlarsanız ilâhi cezanın başınıza gelmesinden korkarım. Nitekim Hz. Müsâ'nın getirdiği açık seçik delillerle doğru söylediğini bildiğiniz halde sizin ona karşı davranışınızda olduğu gibi, sizden önceki gruplar da peygamberlerinin doğru söylediğini açıkça gördükleri halde onları yalancılıkla itham edenlerin ve onlara sizin gibi aym şekilde karşılık verenlerin başlarına Allah'ın cezası yağmışп. En doğrusunu Allah bilir, [ ]Sonra burada gruplar anlamına gelen “ahzâb” {ayi} kelimesinden kastedilen kişiler, muhtemelen âyetin devamında açıklandığı gibi Nuh, Âd ve Semüd kavmidir. Onlardan başkalarının kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir, Nuh kavminin, Âd, Semüd ve onlardan sonrakilerin durumu gibi. Bu âyet hakkında bazıları şöyle dedi: Bundan maksat şudur: Nuh kavminin ve ismi geçen diğer kavimlerin yaptıkları gibi yapmayın, Bazıları ise şöyle söyledi: Nuh kavminin ve adı geçen diğer kavimlerin başlarına gelen azabın benzerine uğramayın. En doğrusunu Allah Allah asla kulları için zulmü istemez. Bu beyanda Mütezile'nin görüşüyle en aşağı düzeyde bir ilişki vardır. Onlar şöyle diyorlar: Siz Sünniler diyorsunuz ki: Allah kulların fiillerinden zulüm ve haksızlık türünden olanları yapmalarını dilemiştir. Oysa Allah kulları için zulmü dilemez buyurmaktadır, Ancak incelendiği takdirde bu beyan Mütezile'nin aleyhinedir. Zira başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor”. Cenâb-ı Hak burada, onların âhirette hiçbir nasiplerinin olmamasını istediğini haber vermektedir. Mütezile'nin iddiasına göre şayet Allah onlardan azabı gerektirecek zulüm fiilini yapmalarını istemese ve buna rağmen onlara azap etseydi, bu azap insanlara zulüm olurdu. Bu da göstermektedir ki Allah onların azabı gerektirecek fiilleri yapmalarını istemiştir ki, o da zulümdür. En doğrusunu Allah bilir, Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, irade, isteyerek fiil yapan her failin sıfatıdır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah kullarına zulmetmez. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez””. İkincisi, Cenâb-ı Hak burada başkasının günahından dolayı kimseyi cezalandırmayacağını, başkasının işlediği suçtan dolayı kimseyi sorgulamayacağını, kimseye hak ettiğinden daha fazla azap etmeyeceğini ve kimsenin yaptığı iyiliğe vereceği sevabı azaltmayacağını haber vermektedir. Nitekim âyette meâlen şöyle buyurur: “Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez”, Bu mesele onların zannettiği gibi değildir; Cenâb-ı Hakk'ın kimseye hak ettiğinden fazla ceza vermeyeceğini haber veren buna benzer âyetler oldukça fazladır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “(Resülüm!) İnkârda yarışanlar seni üzmesin; Onlar Allaha hiçbir zarar veremeyeceklerdir. Allah âhirette onların hiç nasibi olmasın istiyor; onlar için büyük bir azap vardır” (Âl-i © “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez” (Fussilet,

Mü'min 40:32

Ey kavmim! Sizin hakkınızda, insanların çığrışacağı günden korkuyorum. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Mümin adam bu sözlerle de kavmine âhiret azabını hatırlatarak nasihat etmektedir. Peygamber onlara dünya azabını hatırlattığı, önceki ümmetlerin yaptıkları günahlar yüzünden başlarına gelen belâların, aynı günahları yaparlarsa kendilerine de geleceğini söyleyerek nasihatte bulunduğu halde, peygamberden yüz çevirmelerinden ötürü pişman olmanın âhirette işe yaramayacağını söylemekte ve şöyle demektedir: Sizin hakkınızda, insanların çığrışacağı günden korkuyorum. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Burada geçen ve çığrışma günü anlamına gelen “yevme't-tenâd” (stex) tamlaması üç şekilde okunur. Birincisi, “yevme't-tenâdi” diye, ikincisi “yevme't-tenâdi” diye, üçüncüsü de “tenâddi” diye. Üçüncü şekilde okunduğunda kelime “nedde, yeniddu, nedden” kökünden gelir, Allah'ın azabını gördüğü zaman ürkerek yüzünü dönüp kaçmak demektir. “Deve ve benzeri hayvanlar ürküp kaçtılar” denilirken bu fiil kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. İlk okuyuş tarzına göre fiil tefâul bâbından nida etmek anlamına gelir, kıyâmet günü insanlar birbirlerine seslenirler demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Cennet ehli cehennem ehline, ‘Biz Rabb'imizin bize vâdettiğini gerçek bulduk; siz de Rabb'inizin size vâdettiğini gerçek buldunuz mu?’ diye seslenir Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur; “Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan biraz da bize verin!" diye seslenirler™. Başka bir âyet de şöyledir: “O gün Allah onları huzuruna çağırarak, 'Benim ortaklarım olduğuEU nu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?” diye sorar”. Bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır; “O gün Allah onlara hitap ederek, 'Peygamberlere ne cevap verdiniz?’ diye Bu mânaya gelen başka âyetler de vardır. İkinci kırâat şekline göre okununca da, sondaki “yâ” harfi hazfedilmiş demektir. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Artık sen neye hükmedeceksen et”, Kelimenin aslı yâ harfi ile ve “et-tenâdi” şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Bazıları bu cümleyi şöyle açıkladı: Arkanızı dönüp cehennemden kaçacağınız gün. Bazıları da şöyle dedi: Dönüp cehenneme doğru koşacağınız gün. Bu beyanın, “O gün kişinin kardeşinden kaçacağı gündür” meâlindeki âyetle aynı mânaya gelmesi mümkündür. Sizi Allah'tan kurtaracak hiçbir güç bulamazsınız! Yani Allah'ın azabı geldiğinde sizi o azaptan kurtaracak hiç kimseyi bulamayacaksınız. Allah kimi şaşırtırsa artık onu doğru yola yönlendirebilecek bir güç yoktur. Bu cümlenin yorumunu daha önce yapmıştık.

Mü'min 40:33

Ey kavmim! Sizin hakkınızda, insanların çığrışacağı günden korkuyorum. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Mümin adam bu sözlerle de kavmine âhiret azabını hatırlatarak nasihat etmektedir. Peygamber onlara dünya azabını hatırlattığı, önceki ümmetlerin yaptıkları günahlar yüzünden başlarına gelen belâların, aynı günahları yaparlarsa kendilerine de geleceğini söyleyerek nasihatte bulunduğu halde, peygamberden yüz çevirmelerinden ötürü pişman olmanın âhirette işe yaramayacağını söylemekte ve şöyle demektedir: Sizin hakkınızda, insanların çığrışacağı günden korkuyorum. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Burada geçen ve çığrışma günü anlamına gelen “yevme't-tenâd” (stex) tamlaması üç şekilde okunur. Birincisi, “yevme't-tenâdi” diye, ikincisi “yevme't-tenâdi” diye, üçüncüsü de “tenâddi” diye. Üçüncü şekilde okunduğunda kelime “nedde, yeniddu, nedden” kökünden gelir, Allah'ın azabını gördüğü zaman ürkerek yüzünü dönüp kaçmak demektir. “Deve ve benzeri hayvanlar ürküp kaçtılar” denilirken bu fiil kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. İlk okuyuş tarzına göre fiil tefâul bâbından nida etmek anlamına gelir, kıyâmet günü insanlar birbirlerine seslenirler demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Cennet ehli cehennem ehline, ‘Biz Rabb'imizin bize vâdettiğini gerçek bulduk; siz de Rabb'inizin size vâdettiğini gerçek buldunuz mu?’ diye seslenir Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur; “Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan biraz da bize verin!" diye seslenirler™. Başka bir âyet de şöyledir: “O gün Allah onları huzuruna çağırarak, 'Benim ortaklarım olduğuEU nu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?” diye sorar”. Bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır; “O gün Allah onlara hitap ederek, 'Peygamberlere ne cevap verdiniz?’ diye Bu mânaya gelen başka âyetler de vardır. İkinci kırâat şekline göre okununca da, sondaki “yâ” harfi hazfedilmiş demektir. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Artık sen neye hükmedeceksen et”, Kelimenin aslı yâ harfi ile ve “et-tenâdi” şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir. Öyle bir gün ki, arkanızı dönüp kaçarsınız. Bazıları bu cümleyi şöyle açıkladı: Arkanızı dönüp cehennemden kaçacağınız gün. Bazıları da şöyle dedi: Dönüp cehenneme doğru koşacağınız gün. Bu beyanın, “O gün kişinin kardeşinden kaçacağı gündür” meâlindeki âyetle aynı mânaya gelmesi mümkündür. Sizi Allah'tan kurtaracak hiçbir güç bulamazsınız! Yani Allah'ın azabı geldiğinde sizi o azaptan kurtaracak hiç kimseyi bulamayacaksınız. Allah kimi şaşırtırsa artık onu doğru yola yönlendirebilecek bir güç yoktur. Bu cümlenin yorumunu daha önce yapmıştık.

Mü'min 40:34

Daba dince Yosufda sizcaçık kanıtlar getirmişti. Yani Müsâaleyhisselâm:dan önce Hiz, a size açık kanıtlar getirmişti. Buradaki “beyyinat” kelimesi, onun peygamberliğini ve doğru söylediğini gösteren mücizeler ve deliller anlamına gelir. Bu sözün de o mümin adam tarafından söylenmiş olması mümkündür, bu sözle Müsadan önce Misir yurdunda Hz, Yüasuf'u inkâr eden insanların ne kadar beyinsizce davrandıklarını, [6]. Yasuf'un getirdiği mücizeleri ve kanıtları reddettiklerini ve onun ölümünden sonra söyledikleri sözleri kavmine haber vermektedir. Aynı zamanda hem onların, hem de öncekilerin, peygamberlerin getirdikleri mfcizeler ve delillere dair hep kuşku içinde olduklarım da haber vermektedir. Cenâb-ı Hak da aynı şeyi ifade buyurmaktadır: Onun size getirdikleri hakkında da hep kuşku içinde oldunuz. Allah, sizin âdetiniz de sizden öncekilerin âdeti de hep böyledir buyurmaktadır. Nihayet o vefat edince ‘Artik Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeycecek' dediniz. Her ne kadar Cenâb-ı Hak Yüsuf size açık kanıtlar getirmişti cümlesinde, Onun size getirdikleri hakkında da hep kuşku içinde oldunuz ilâhi kelimında ve Artık Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeyecek meâlindeki âyette onlara hitap etmekte ise de hakikatte onların atalarını ve öncekileri kastetmektedir. Çünkü Yüsuf aleyhisselâm, öbürlerinin döneminde peygamber gönderilmiş değildi ki, babaların yaptıkları yüzünden çocukları azarlamış olsun. Nitekim bazı âyetlerde bu azarlamanın örneklerini görmekteyiz: “Daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?””, “Sonra Mtsâ'nın ardından (altın) buzağıyı put edindiniz”. Halbuki bu insanlar peygamberleri öldürmemiş ve altın buzağıya da tapmamışlardı, bunları onların ataları ve öncekiler yapmıştı. Fakat atalarının ve öncekilerin yaptığı kötülüğün azarı bunlara gelmişti. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Her ne kadar bu beyanda belirtilen kötülük ve inkâr ile onlara hitap ediyorsa da gerçekte bu sözle onların atalarından ve öncekilerden haber vermiş olması mümkündür; böylece onları öncekilerin yaptıkları gibi peygamberleri yalancılıkla itham etmekten, delillerini reddetmekten, Hz. Yüsuf aralarından ayrıldıktan sonra söyledikleri türünden laflar ve artık Allah peygamber göndermeyecektir gibi sözlerle Allaha iftira etmekten sakındırmaktadır. Şunu söylemektedir; Onu inkâr etmekten, getirdiği mücizeleri ve kanıtları reddetmekten ve Hz. Müsâ öldüğü zaman Artık Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeyecek gibi sözlerden sakının. Nitekim sizden öncekiler, Hz. Yüsuf ölünce de ondan sonra artık peygamber gelmeyecek demişlerdi: Nihayet o vefat edince 'Artık Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeyecek' dediniz. Âyet-i kerimenin zikrettiğimiz bu mânaya gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. (ŞJAşırılığa sapmış, kuşkulara boğulmuş kişiyi Allah işte böyle şaşırtır. Bu ilâhi kelânıın iki şekilde yorumlanabileceğini daha önce kaydetmiştik”. Nihayet o vefat edince ‘Artik Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeyecek' dediniz. Bu cümle de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanlar ona iman etmişler, fakat ondan sonraki peygamberleri inkâr etmişlerdi. Çünkü, Artık Allah ondan sonra kesinlikle hiçbir elçi göndermeyecek demişlerdi. İkincisi, peygamber hayatta iken onun peygamberliğini inkâr etmişler ve ona iman etmemişler, ölünce de onun kendilerine peygamber olarak gönderildiğini inkâr etmişlerdi. İşte bu ilâhi beyan, onların yaptığı gibi yapmamaları için onları uyarmaktadır. Onlar o peygambere iman etmişler, fakat ondan sonra gönderilecek olan peygamberlerin peygamberliklerini inkâr etmişlerdi. Yahut Allah şunu söylemektedir: Peygamber hayatta iken onu inkâr eden, ölünce de onun peygamberliğini inkâr edenler gibi olmayın! Bu sözle de insanları, öncekilerin beyinsizce davranmalarından sakındırmaktadır. En doğrusunu Allah --- Dipnotlar: ” “Kendilerine, Allah'ın indirdiğine iman edin denilince, Biz sadece bize indirilene inanırız” derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'ân, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Resülüm!) Onlara de ki: Şayet siz gerçekten inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın peygamberlerini neden öldürüyordunuz?” (el-Bakara, “Andolsun Müsâ size apaçık mücizeler getirmişti. Sonra onun ardından haksızlıkla (altın) buzağıyı put edindiniz”.

Mü'min 40:35

Onlar, kendilerine ulaşmış kesin bir kanıt olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler. Yani ellerinde Allah'tan gelen veya kendilerinin bulduğu bir delil ve kanıt olmadan Allah'ın âyetlerini reddetmek için mücadele ediyorlardı. Yoksa müminler, onların Allah'ın âyetleri olduğu ortaya çıkınca onlara inanıp tasdik ediyorlar iman ve o âyetler uğrunda mücadeleye girişiyorlardı. Ancak âyetin mânası bizim ilk söylediğimiz gibidir, yani kendilerine gelen Allah'ın âyetlerini reddetmek için haksız yere mücadele ediyorlardı. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar asılsız iddialarla gerçeği ortadan kaldırmak için mücadele vermişlerdi”, En doğrusunu Allah bilir. Bu tutum, gerek Allah yanında gerekse inananlar yanında büyük bir nefrete sebep olur. Böyle tavırlardan Cenâb-ı Hak nefret ettiği gibi inananların da nefret etmeleri gerekir. Yahut Allah'ın nefret ettiği düşmanlarından müminlerin de nefret etmeleri gerekir. Nitekim rivayet edildiğine göre sizin en hayırlı ameliniz, Allah'ın sevdiklerini sevmeniz ve Allah'ın nefret ettiklerinden nefret etmenizdir. En kötü ameliniz de Allah'ın nefret ettiklerini sevmeniz ve O'nun sevdiklerinizden nefret etmenizdir”, [ ]AHahҺ, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini işte böyle mühürler. Yani hiçbir delile dayanmadan Allah'ın âyetlerini reddetmek için mücadele eden herkesin kalbini Allah işte böyle mühürler. Yahut âyetlere ve peygamberlere karşı büyüklenen, kibirlenen ve gururlanan herkesin kalbini işte böyle mühürler, En doğrusunu Allah bilir. Şöyle olanı Allah işte böyle mühürler, bunu yapanı Allah işte böyle saptırır şeklindeki ifadelerin hepsi, bir sebebe işaret etmekte ve Allah öylelerini hidâyete erdirmeyişin ve doğru yoldan saptırmasının sebebini açıklamaktadır. “Allah, aşırılığa sapmış, yalancı kimseyi doğru yola ulaştırmaz”” ve “Aşırılıga sapmış, kuşkulara boğulmuş kişiyi Allah işte böyle şaşırtır”? meâlindeki âyetler ve benzerleri de böyledir, yani tabiatı ve âdeti aşırılığa sapmak olanı, yalan söyleyeni, nankörlük edeni, delilsiz ve kanıtsız olarak Allah'ın âyetlerine ve delillerine karşı mücadele edeni hidâyete eriştirmez. Fakat tabiatı ve âdeti böyle olmayan, fakat bunlardan cahil olan, ama düşüncesi kıt ve kendince doğrusu budur diye zanneden veyahut dünya işlerine batmış olan veyahut da herhangi bir sebepten dolayı yanlış yolda olanları ise Cenâb-ı Hakk'ın hidâyete erdirmesi mümkündür. Bu âyetler, işte bu mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre lânetli Firavun'un yaptığı gibi, Müsâ aleyhisselâmın getirdiği mücizelerin ve delillerin reddedilecek bir tarafı olmadığını bildiği halde Hz, Müsâ konusunda halkının kafasını karıştırmaya çalışması da aynı şeydir. Âdeti ve tabiatı söylediğimiz gibi kafaları karıştırmak olan, hiçbir delile dayanmadan âyetleri reddetmek için mücadele eden ve bu âyetlere karşı büyüklenenleri Allah asla hidâyete eriştirmez ve onun kalbini mühürler. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Bu rivayet hadis kaynaklarında aynı lafızlarla yok ise de, benzer mânada hadisler vardır. Ebü Zerden (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Amellerin en faziletlisi Allah için sevmek ve Allah için nefret etmektir”. Bu lafız Ebü Dâvüddan alınmıştır.

Mü'min 40:36

Firavun, “Ey Hâmân” dedi, bana yüksek bir kule inşa et; belki bazı yollara, göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Müsâ'nın ilâhını görebilirim! Müşebbihe bu beyanın zâhiri anlamına bağlı bir delil ileri sürmüştür. Onlar diyorlar ki: Şayet Müsâ aleyhisselâm, Firavun'a, tanrının gökte olduğunu haber vermeseydi, Cenâb-ı Hakk'ın lânetli Firavun'un dilinden haber verdiği üzere göğe ulaşmak ve Müsâ'nın ilâhını görmek için Hâmândan yüksek bir kule yapmasım istemezdi. Fakat biz deriz ki: Bu beyan, onların iddialarına delil olmaz. Bu sözün, Müsâ aleyhisselâm meselesinde halkının kafasını karıştırmak için Firavun'un başvurduğu hilelerden biri olması mümkündür. Nitekim onun başvurduğu hilelerden bazıları âyetlerde meâlen şöyle ifade edilir; “O bir sihirbazdır, bir yalancıdır”. “O size sihri öğreten büyüğünüzdür””. “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”, Bunlara benzer hileli sözlerle insanların kafalarını karıştırıyordu. İşte Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule inşa et; belki bazı yollara, göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Müsâ'nın ilâhını görebilirim sözü de Hz. Müsâ konusunda insanların kafasını karıştırmak amacını güdüyordu. O, şunu demek istiyordu: Müsâ, insanları gökte olan bir tanrıya inanmaya davet ediyor, ben de yeryüzünde tanrı gibiyim! Hz. Müsâdan, Allah'ın gökte olduğuna dair bir haber ve bir söz duyulmadığı halde, bu sözlerle Müsâ hakkında insanların kafasını karıştırıyordu. Diğer karıştırma çabaları da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Eїгayип bu sözü, her türlü hayır ve bereketin gökten inmiş olmasına dayanarak da söylemiş olabilir. Bunda dolayı Allah'ın da gökte olduğunu zannetmiştir. Âyette belirtilen “esbâb” kelimesine dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Göklerin sebeplerinden maksat kapılarıdır. Göklerin sebepleri ile göğe çıkan yolların kastedilmiş olması da mümkündür. Aslında bunların ikisi de aynı mânaya gelir. “Esbâb” kelimesinin gerçek anlamı, istenilen hedefe kendisiyle ulaşılan vasıtadır. Lânetli Firavun, sözünü ettiği kule ile o hedefe ulaşamayacağını şüphesiz biliyordu. Fakat az önce de söylediğimiz gibi bu sözle halkının kafasını karıştırmak istiyordu. En doğrusunu Allah bilir. Doğrusu onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum. Yukarıda kesin bir ifadeyle Hz. Müsâ'nın yalan söylediğini ve yalancı olduğunu söylemişti, burada ise onu yalancı olduğunu zannettiğini söylüyor. Burada bu ifade, Hz. Müsâ'nın hak yolda olduğu ve risâlet davasında doğru söylediği bilinsin diye kullanılmıştır. Ancak Firavun, insanların kafasını karıştırıyordu. İşte böylece, yaptığı çirkin iş Firavun'a güzel göründü. Bazıları şöyle dedi: Yaptığı o çirkin işi şeytan kendisine güzel gösterdi. Şöyle denilmesi de mümkündür: Onun yaptığı çirkin iş, halka hükmetmesi, servetinin çok olması ve kendilerine dünyalık verdiği maiyeti sebebiyle kendisine güzel gösterildi. Yani yaptığı çirkin işler, kendisine verilen birtakım imkânlar sebebiyle kendisine güzel gösterildi. Dolayısıyla bu imkânları ona Cenâb-ı Hak verdiğinden dolayı, çirkin işini ona Allah güzel göstermiş olmaktadır. Daha önce söylediği(JDoğru yolu bulması engellendi. Buradaki “sudde” fili üstünlü olarak “sadde” diye de okunmuştur. Bu şekilde okunursa iki mânaya gelir. Biri, kendisinin doğru yolu bulmasını kendisi engelledi anlamına gelir. Diğeri de, insanların doğru yolu bulmasını engelledi mânasına gelir. “Sudde" diye okununca da engelleneceği yolu tercih edeceği önceden bilindiğinden dolayı doğru yolu bulmaya muvaffak kılınmadı anlamına gelir. Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı. Buradaki “tebâb” (ous) kelimesi hüsran anlamına gelir. Tebbet süresinde geçen “Ebü Leheb'in elleri kurusun!”” sözü de hüsrana uğrasın anlamına gelir, Bu kelimenin, helâk olmak mânasına geldiği söylendiği gibi, “tebbet yede'r-recüli” cümlesinin “adam zarar etti” mânasına geldiği de ifade edilmiştir. --- Dipnotlar: miz gibi hakikatte çirkin olsalar da, yaptığı işi güzel görmesi, çirkinlikleri güzel görecek bir tabiatta yaratılmış olmasından dolayı da olabilir. 95 “Firavun şöyle çıkıştı: Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? Anlaşılıyor ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür” (Tâhâ, 20/71).

Mü'min 40:37

Firavun, “Ey Hâmân” dedi, bana yüksek bir kule inşa et; belki bazı yollara, göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Müsâ'nın ilâhını görebilirim! Müşebbihe bu beyanın zâhiri anlamına bağlı bir delil ileri sürmüştür. Onlar diyorlar ki: Şayet Müsâ aleyhisselâm, Firavun'a, tanrının gökte olduğunu haber vermeseydi, Cenâb-ı Hakk'ın lânetli Firavun'un dilinden haber verdiği üzere göğe ulaşmak ve Müsâ'nın ilâhını görmek için Hâmândan yüksek bir kule yapmasım istemezdi. Fakat biz deriz ki: Bu beyan, onların iddialarına delil olmaz. Bu sözün, Müsâ aleyhisselâm meselesinde halkının kafasını karıştırmak için Firavun'un başvurduğu hilelerden biri olması mümkündür. Nitekim onun başvurduğu hilelerden bazıları âyetlerde meâlen şöyle ifade edilir; “O bir sihirbazdır, bir yalancıdır”. “O size sihri öğreten büyüğünüzdür””. “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”, Bunlara benzer hileli sözlerle insanların kafalarını karıştırıyordu. İşte Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule inşa et; belki bazı yollara, göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Müsâ'nın ilâhını görebilirim sözü de Hz. Müsâ konusunda insanların kafasını karıştırmak amacını güdüyordu. O, şunu demek istiyordu: Müsâ, insanları gökte olan bir tanrıya inanmaya davet ediyor, ben de yeryüzünde tanrı gibiyim! Hz. Müsâdan, Allah'ın gökte olduğuna dair bir haber ve bir söz duyulmadığı halde, bu sözlerle Müsâ hakkında insanların kafasını karıştırıyordu. Diğer karıştırma çabaları da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Eїгayип bu sözü, her türlü hayır ve bereketin gökten inmiş olmasına dayanarak da söylemiş olabilir. Bunda dolayı Allah'ın da gökte olduğunu zannetmiştir. Âyette belirtilen “esbâb” kelimesine dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Göklerin sebeplerinden maksat kapılarıdır. Göklerin sebepleri ile göğe çıkan yolların kastedilmiş olması da mümkündür. Aslında bunların ikisi de aynı mânaya gelir. “Esbâb” kelimesinin gerçek anlamı, istenilen hedefe kendisiyle ulaşılan vasıtadır. Lânetli Firavun, sözünü ettiği kule ile o hedefe ulaşamayacağını şüphesiz biliyordu. Fakat az önce de söylediğimiz gibi bu sözle halkının kafasını karıştırmak istiyordu. En doğrusunu Allah bilir. Doğrusu onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum. Yukarıda kesin bir ifadeyle Hz. Müsâ'nın yalan söylediğini ve yalancı olduğunu söylemişti, burada ise onu yalancı olduğunu zannettiğini söylüyor. Burada bu ifade, Hz. Müsâ'nın hak yolda olduğu ve risâlet davasında doğru söylediği bilinsin diye kullanılmıştır. Ancak Firavun, insanların kafasını karıştırıyordu. İşte böylece, yaptığı çirkin iş Firavun'a güzel göründü. Bazıları şöyle dedi: Yaptığı o çirkin işi şeytan kendisine güzel gösterdi. Şöyle denilmesi de mümkündür: Onun yaptığı çirkin iş, halka hükmetmesi, servetinin çok olması ve kendilerine dünyalık verdiği maiyeti sebebiyle kendisine güzel gösterildi. Yani yaptığı çirkin işler, kendisine verilen birtakım imkânlar sebebiyle kendisine güzel gösterildi. Dolayısıyla bu imkânları ona Cenâb-ı Hak verdiğinden dolayı, çirkin işini ona Allah güzel göstermiş olmaktadır. Daha önce söylediği(JDoğru yolu bulması engellendi. Buradaki “sudde” fili üstünlü olarak “sadde” diye de okunmuştur. Bu şekilde okunursa iki mânaya gelir. Biri, kendisinin doğru yolu bulmasını kendisi engelledi anlamına gelir. Diğeri de, insanların doğru yolu bulmasını engelledi mânasına gelir. “Sudde" diye okununca da engelleneceği yolu tercih edeceği önceden bilindiğinden dolayı doğru yolu bulmaya muvaffak kılınmadı anlamına gelir. Firavun'un tuzağı hüsrandan başka bir sonuç doğurmadı. Buradaki “tebâb” (ous) kelimesi hüsran anlamına gelir. Tebbet süresinde geçen “Ebü Leheb'in elleri kurusun!”” sözü de hüsrana uğrasın anlamına gelir, Bu kelimenin, helâk olmak mânasına geldiği söylendiği gibi, “tebbet yede'r-recüli” cümlesinin “adam zarar etti” mânasına geldiği de ifade edilmiştir. --- Dipnotlar: miz gibi hakikatte çirkin olsalar da, yaptığı işi güzel görmesi, çirkinlikleri güzel görecek bir tabiatta yaratılmış olmasından dolayı da olabilir. 95 “Firavun şöyle çıkıştı: Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? Anlaşılıyor ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür” (Tâhâ, 20/71).

Mü'min 40:38

38. a, kişi sözlerine şöyle devam etti: Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüreceğim.” Sonra Cenâb-ı Hak, Firavun'un aile çevresinden olan o mümin kişinin öğütlerine şöyle devam ettiğini haber vermektedir: Mümin kişi sözlerine şöyle devam etti: Ey kavmim! Bana uyun, sizi doğru yola götüreceğim. Yani size doğru yolun hangisi olduğunu açıklayacağım. Adam bazan, peygamberleri inkâr ettikleri ve onlardan yüz çevirdikleri için önceki ümmetlerin başlarına gelen belâlarla kavmini korkutuyor, bazan kötü işler yapmak suretiyle bizzat kendilerine kötülük yaptıklarını söyleyerek akılsızca davrandıklarını açıklıyor, bazan da onlara nasihat ediyor, kendilerine doğru yolu göstermesi ve o yola götürmesi için Müsâ aleyhisselâma tâbi olmaya davet ediyor. Bunları söylerken de iman ettiğini açıkladığı için hayatının tehlikeye girdiğinden endişe etse dahi ölüme aldırmıyor. Kisâi şöyle dedi: “Raşâd, rüşd, raşed” 527) kelimeleri aynı mânaya gelen üç sözcüktür, ancak burada raşâd kelimesinden başkası kullanılmaz.

Mü'min 40:39

Ey kavmim! Bu dünya hayatı bir sürelik yararlanmadan ibarettir. Yani dünya, hayatınızın son bulacağı âna kadar süren bir çıkar ve menfaat alanıdır. Eceli son bulana kadar âsi de itaatkâr da ondan yararlanır. Bu beyan, dünyanın ve bu yararlanmanın çok kısa bir zamanda sona ereceğini, Jâhiretin ise ebedi karar yurdu olduğunu haber vermektedir. Yani insan eğer hayır ehli ise orada asla sona ermeyecek, ebediyen sürecek hayırlar içinde olacaktır. Şayet kötülük ehlinden ise o da sonsuz devirler boyu kötülükler içinde kalacaktır.

Mü'min 40:40

[Mütezile ve Büyük Günah Meselesi] Sonra Cenâb-ı Hak, düşmanlarına karşı âdil, dostlarına karşı da lütufkâr davranacağını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Kim bir kötülük yapmışsa sadece o kötülüğünün miktarınca ceza görecektir. Yani Allah ona sadece suçu kadar ceza verecek, işlediği suçtan daha fazla bir ceza asla vermeyecektir. Çünkü her konuda eşitlik, adaletin gereğidir. Allah da, kimseye işlediği suçtan fazla bir ceza vermeyeceğini, herkese sadece suçu oranında ceza vereceğini haber vermektedir. İyiliğin karşılığı olan mükâfata gelince, hak ettiği lütuf ve ihsan oranında onun mükâfatını arttıracaktır. Sonra bu beyanda, Mütezile'nin, büyük günah işleyen ebedi cehennemde olacağına dair iddiasıyla çelişen bilgiler vardır. Eğer bu mesele Mütezile'nin ileri sürdüğü gibi olsaydı, büyük günah işleyenlerle müşriklerin aynı konumda olmaları gerekirdi. İster şirk koşanın cezası hak ettiği miktardan az, ister büyük günah işleyenin cezası hak ettiğinden fazla verilsin, neticede ikisinin de aynı yerde olması icabederdi. Halbuki Cenâb-ı Hak, herkese ancak işlediği suç oranında ceza vereceğini haber vermektedir. Dolayısıyla Mütezile'nin iddiası, âyetin açık anlamına aykırıdır. Kim de -erkek olsun kadın olsun- inanmış bir kişi olarak dünya ve âhirete yararlı iş yapmışsa işte böyleleri de cennete girecekler. Bu ilâhi kelâm, iman olmadan sadece yararlı amelin kimseye fayda getirmeyeceğine ve kimseye mükâfat kazandırmayacağına işaret etmektedir. Orada kendilerine hesapsız nimetler verilecektir cümlesi, çalışıp yorulmalarına gerek kalmadan onlara nimetler verilecek anlamına gelebileceği gibi, sayıya ve miktara gelmeyecek derecede sayısız nimetler verilecektir anlamına da gelebilir. Bu konuyu biz çeşitli yerlerde açıkladık. En doğrusunu Allah bilir, YENİN ERİŞİN İN SESİ Ju 56

Mü'min 40:41

41. “Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz! Sözü edilen mümin kişi burada sanki şunu söylemektedir: Ey kavmim! Bu ne haldir? Ben sizi kurtuluşa davet ediyor ve bunun için size öğüt veriyorum, siz ise beni helâke çağırıyorsunuz! Aramızda dostluk ve birliktelik ne zaman gerçekleşecek? Yani hiç gerçekleşmeyecek demektir. Nasihat sırasında söylenen bu ve benzeri sözler, ancak iş son hadde vardığında ve söylenen sözlerin onlara hiç fayda vermeyeceği anlaşıldığında söylenir. Nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle demektedir: “Sizin dininiz size, benim dinim “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size aittir”,

Mü'min 40:42

Sonra onların yaptığı davetin ne olduğunu açıklamakta, o adamın ise onları kurtuluş yoluna davet ettiğini beyan etmektedir: Siz bana Allah'ı inkâr etmem, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O'na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz; ben ise sizi izzet sahibi, çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum. Bu beyan, mümin adamın yaptığı davetin kurtuluş yolu olduğunu, onların ise helâke çağırdıklarını açıklamaktadır. Sonra hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım varlıkları O'na ortak koşmam için cümlesindeki hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım ifadesi, bazan gerçekten bilginin yokluğunu belirtmek için kullanılır, yani böyle bir bilgi bende yok, demektir. Bunda, söylenenin aksine ve zıddına bir bilginin ispatı vardır. Yani adam şunu söylüyor: Ne ortağı ve ne de diğerleri hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım varlıkları Allaha ortak koşmamı istiyorsunuz. Yahut şunu söylemektedir: Hakkında sizin hiçbir bilgiye sahip olmadığınız varlıklar nedeniyle benim Allahı inkâr etmemi ve O'na ortak koşmamı istiyorsunuz. En doğrusunu Allah bilir,

Mü'min 40:43

Sonra onların taptıkları put ve benzeri şeylerin acizliklerini açıklamaktadır: Gerçek şu ki, siz beni, bu dünyada da öteki dünyada da çağrılmaya değer olmayan bir şeye davet ediyorsunuz. Buradaki “lâ cerame” kelimesi, gerçek şu ki anlamına gelir. En doğrusunu Allahı bilir ya, burada şunu söylemektedir: Hakikat şu ki, sizin beni davet ettiğiniz şeylerin hiçbir değeri yoktur. Buradaki çağrılmaya değer olmayan şey cümlesi, farklı şekillerde açıklanmıştır. Bazıları şöyle dedi: Bu, çağrılmaya değer olmayan, yani içinde şefaat bulunmayan bir davettir. Bazıları buna, kabul edilmeye değer olmayan davet diye mâna verdi. Bazıları da çağrılmaya değer olmayan şey cümlesine şöyle mâna verdi: O, yani taptığınız putlar sizi kendine ibadete çağırmıyor. Yukarıdaki ilk mâna daha uygun gibidir, çünkü onlar, kendilerine şefaatçi olacaklar ümidiyle putlara tapıyorlardı. Çağrılmaya değer olmayan şey cümlesi, iniz şefaat etme gücü olmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah Kuşku yok ki dönüşümüz Allah'adır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada söylenmek istenen husus şudur: Hepimizin dönüp gideceği yer, Cenâb-ı Hakk'ın bizim için hazırlamış olduğu yerdir; Allah sizin için cehennemi, benim için de cenneti hazırlamıştır. Hakikat çizgisinden sapanlar, işte onlar cehennemliktir. Orta yolda gidenler de cennetliktirler. En doğrusunu Allah bilir,

Mü'min 40:44

44. “Size söylediklerimi yakında hatırlayıp anlayacaksınız. Ben durumumu Allaha havale ediyorum; kuşkusuz Allah kullarını çok iyi görmekteSize söylediklerimi yakında hatırlayıp anlayacaksınız. Yani Allah'ın sizin için hazırladığı cezayı ve benim için hazırladığı mükâfatı gözlerinizle gördüğünüz zaman, sizin beni davet ettiğiniz felâkcte ve benim sizi davet ettiğim kurtuluşa dair söylediklerimi hatırlayacaksınız. Yahut kurtuluşa ulaşmanız için size verdiğim öğütleri hatırlayacaksınız. [Durumunu Allah'a Havale Etmek] [ ]Ben durumumu Allah'a havale ediyorum. Bu cümlenin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Birincisi, bu cümleye göre sanki onlar, kendisini çeşitli cezalarla korkutmuşlar, bunun üzerine de Ben durumumu Allah'a havale ediyorum ve O'na dayanıyorum, O beni koruyacak, sizin kötülüğünüzden ve yapmak istediğinizden beni muhafaza edecektir demişti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, durumumu Allah'a havale ediyorum cümlesi, Allah'a dayanıyorum, iyi ve kötü her konuda O'na güveniyorum, Allah bana kâfidir anlamına Üçüncüsü, bu cümle, insanın Allaha olan ihtiyacını ortaya koymaktadır. Mümin, her zaman ve her saat Allaha muhtaç olduğunu tereddütsüz açıklayan insandır. En doğrusunu Allah bilir. Dördüncüsü, ben durumumu Allah'a havale ediyorum, yani kendimle ilgili herhangi bir şeyle uğraşmıyorum, onu Allaha birakiyorum. Mütezile'nin iddiasına göre ise insanın durumunu Allaha havale etmesi doğru değildir. Onlar diyorlar ki: Mükellef olan insanın ihtiyacı olan her imkânı kendisine vermesi Allah'ın görevidir, o kadar ki kendisinde verilmesi gereken hiçbir lütuf kalmayacaktır. Her lütuf kendisine verilince, artık insanın durumunu Allah'a havale etmesinin anlamı kalmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır,

Mü'min 40:45

Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu. Bu beyan onların, o mümin kişiye tuzaklar kurduklarına işaret etmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak onların kurdukları tuzaklardan o kişiyi koruduğunu haber vermektedir. Belki adamı öldüreceklerdi veya başka bir kötülük yapacaklardı. Sonra şu mâna da muhtemeldir: Allah, Müsâyı Firavun'un ordusunu helâk edip şerlerinden kurtardığı vakit onu koruması gibi bu mümini korumuştur. Başka bir ihtimal daha var ise de, biz öyle bir yorum yapmayacağız, çünkü ona ihtiyacımız yoktur. Bizim ancak şunu bilmeye ihtiyacımız vardır: Her kim kendini Allah için fedaya hazır olur ve durumunu O'na havale ederse, şanı yüce olan Allah mutlaka onu koruyacak ve muhafaza edecektir. [Kabir Azabı] (JFiravun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Bazıları bu ilâhi beyanı kabir azabının varlığına delil getirmiştir. Âyette onlar ateşe arzolunurlar buyurulmaktadır. Onların ancak ruhları ateşe arzolunur. Bundan dolayı bedenleri de kabirde bunun acısını hisseder. Aynı şekilde cennetliklerin ruhları da cennete arzolunur, dolayısıyla elem ile lezzetin duyulacağı bir diriliş gerçekleştikten sonra ruhlarının duyduğu mutluluğu bedenleri de hisseder; bu olay kabirde olur. Sonra Firavun taifesi cehenneme atıldıkları zaman, onlar için sözü edilen azap hali ortaya çıkar, Allah şöyle buyurmuştur: Kıyâmet koptuğunda, “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” denilecek. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin baş tarafında geçen ateşe arz ifadesinin, kıyâmetten ve cehenneme atılmadan önce olması mümkündür. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün! Ve durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!”"” Onların ateşe arzedilmesi, sorgu için durduruldukları ve tutuldukları zamanla da ilgili olabilir. Sonra cehenneme atılırlar ve bahsedilen cehennem azabı kendilerine uygulanır. Bu, Hasan-ı Basri'nin sözüdür. Sabah ve akşam. Bu ifade sabah ve akşam vakti miktarı kadar mânasına gelebilir. Eğer bazılarının söylediği gibi âyetin kabir azabı hakkında olduğu yorumunu esas alırsak, onlara şöyle denilmiş olması muhtemeldir: Burası dünya durdukça sizin kalacağınız yerdir. Ancak sabah ve akşam ifadesi hakiki mânasında değil daima, her zaman anlamında kullanılmış da olabilir; fakat acı ve elem her sabah ve akşam vakti kadar bir zaman diliminde tekrarlanıp devam eder. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Firavun taifesinin ruhları, siyah kuşların karnına yerleştirilmiş gibi, [S]günde iki defa (sabah ve akşam) ateşe götürülürler ve onlara şöyle denilir: Ey Firavun taifesi, sizin gideceğiniz yer işte burasıdır. Abdullah b. Mesüd, onların âyette sözü edilen ateşe arzı, işte budur dedi™. İbn Mesüd'dan gelen bu rivayet şayet sabit ise o zaman sabah ve akşam ifadesinin tefsiri budur deriz. Bu rivayetin İbn Mesüd'dan geldiği sabitse, mutlaka Resülullah'tan (s.a.) işittiği bir söz olmalıdır, çünkü bu düşünmekle elde edilebilecek bir bilgi değildir. Bunun yanında İbn Ömer'den de şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Sizden biri öldüğünde, gideceği yer kendisine sabah ve akşam gösterilir, eğer cennet ehlinden ise cennetten, cehennem ehlinden ise cehennemden bir parça gösterilir. Sonra ona, kıyâmet günü tekrar diriltilip oraya gidinceye kadar senin yerin burasıdır’ denilir”, Eğer bu rivayet sabit ve sahih ise o zaman âyet-i kerime kabir azabının varlığına inanmak gerektiğine işaret eder". En doğrusunu Allah bilir. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir cümlesinin, oraya sokulduktan sonra onlara hiç ara vermeden azap edilir mânasına gelmesi de mümkündür. Sabah ve akşam kelimeleri, cehennem ateşinin zaman zaman sakinleşmesi, sonra tekrar alevlenmesi mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurur: “Cehennemin ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz"”% En doğrusunu Allah bilir. [En Şiddetli Azabın Firavun'a Yapılması] [§]Eğer şöyle bir soru sorulur ve denilirse ki: “Diğer kâfirlerden ayrı olarak Firavun taifesinin azabın en şiddetlisine sokulacağının özellikle zikredilmesinin hikmeti nedir?” Buna iki şekilde cevap verilir. Birincisi, Hz. Müsâ sihirbazlıkla itham edildiği gibi diğer peygamberler de sihirbazlıkla itham edilmişlerdi. Ancak ileri gelenlerin ve liderlerin, halkın ve avam takımının kafasını karıştırmak amacıyla kendi peygamberleri hakkında ileri sürdükleri sihirbazlık ve yalancılık ithamından mâsum oldukları, onların kavimleri nezdinde bilinmiyordu. Buna karşılık Hz. Müsâ'nın, Firavun tarafından kendisine yöneltilen sihirbazlık ve yalancılık ithamından mâsum olduğu ve onun peygamberlik iddiasındaki sözlerinde haklı olduğu bizzat Firavun ailesi nezdinde kesin olarak ortaya çıkmıştı. Bundan dolayıdır ki Firavun'un bütün sihirbazları, Hz. Müsâ'nın getirdiklerinin hak ve söylediklerinin doğru olduğunu ikrar etmişlerdi. Onların Müsâ aleyhisselâma olan imanları açık ve net idi, o kadar ki bu uğurda idam edilmeyi, el ve ayaklarının kesilmesini bile göze almışlardı, Firavun'un tehditleri onları Hz. Müsâ'ya imandan vazgeçirememişti. Çünkü Hz. Müsânın asâsının canlı bir yılana dönüştüğünü ve kendilerinin ortaya attığı ipleri yuttuğunu görmüşlerdi. Ancak Firavun taifesinin inadı daha şiddetli idi ve kibirleri de daha çoktu; bundan dolayı özellikle onlar azabın en şiddetlisine müstahak oldular. En doğrusunu Allah bilir. (Jİkincisi, Hz. Müsâ'nın getirdiği mücizelerin ekserisi hissi mücizelerdi, diğer peygamberlerin getirdikleri ise daha çok akli mücizelerdi. Akıl yoluyla varılan neticeden şüphe etmek bazan mümkün ise de bizzat görülen bir olayın gerçek olduğundan şüphe etmek mümkün değildir. Bu açıdan bakılınca da Firavun taifesinin inatlarının, diğerlerinin inadından daha şiddetli olduğu Sonra onlar, Hz. Müsâ'nın peygamberlik davasında doğru söylediğine dair çeşitli mücizeler, açık seçik deliller ve kanıtlar ortaya koyduğu halde ona tâbi olmaya yanaşmamışlar, hiçbir delili ve kanıtı olmadığı halde tanrılık iddiasına kalkan Firavun'a tâbi olmuşlardı. Bundan dolayı da onlar azapların en şiddetlisine müstahak olmuşlardı, En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 01 Bunu İbn Ebü Hâtim, İbn Mesâddan (ra.) rivayet etmiştir (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurlâni'lazim, X, 3267); Taberi de bu sözün benzerini Hüzeyl b. Şurahbil, Süddi ve Evzâi'den rivayet 2? Hadisin lafzı Mâlik'in el-Muvatta'ında şöyledir: “Sizden biri öldüğünde, gideceği yer kendisine sabah ve akşam gösterilir, eğer cennet ehlinden ise cennet ehlinden, cehennem ehlinden ise cehennem ehlinden gösterilir. Sonra ona, “kıyâmet günü tekrar diriltilip oraya gidinceye kadar senin yerin burasıdır’ denilir” (Mâlik, “Cenâiz” 48. Ayrıca bk. Buhâri, Bu âyetin tefsiri için ayrıca bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XX, 339-340; Süyüti, ed-Dürru'lt “Allah kime hidâyet verirse doğru yolu bulan işte odur; kimi de hidâyetten uzaklaştırırsa artık böylelerine Allah'tan başka destekçiler bulamazsın. Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Onların varıp kalacağı yer cehennemdir; onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz” (el-

Mü'min 40:46

Nihayet Allah, onların kurdukları kötü tuzaklardan bu kişiyi korudu. Bu beyan onların, o mümin kişiye tuzaklar kurduklarına işaret etmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak onların kurdukları tuzaklardan o kişiyi koruduğunu haber vermektedir. Belki adamı öldüreceklerdi veya başka bir kötülük yapacaklardı. Sonra şu mâna da muhtemeldir: Allah, Müsâyı Firavun'un ordusunu helâk edip şerlerinden kurtardığı vakit onu koruması gibi bu mümini korumuştur. Başka bir ihtimal daha var ise de, biz öyle bir yorum yapmayacağız, çünkü ona ihtiyacımız yoktur. Bizim ancak şunu bilmeye ihtiyacımız vardır: Her kim kendini Allah için fedaya hazır olur ve durumunu O'na havale ederse, şanı yüce olan Allah mutlaka onu koruyacak ve muhafaza edecektir. [Kabir Azabı] (JFiravun ailesini ise şiddetli bir azap kuşatıp yok etti. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir. Bazıları bu ilâhi beyanı kabir azabının varlığına delil getirmiştir. Âyette onlar ateşe arzolunurlar buyurulmaktadır. Onların ancak ruhları ateşe arzolunur. Bundan dolayı bedenleri de kabirde bunun acısını hisseder. Aynı şekilde cennetliklerin ruhları da cennete arzolunur, dolayısıyla elem ile lezzetin duyulacağı bir diriliş gerçekleştikten sonra ruhlarının duyduğu mutluluğu bedenleri de hisseder; bu olay kabirde olur. Sonra Firavun taifesi cehenneme atıldıkları zaman, onlar için sözü edilen azap hali ortaya çıkar, Allah şöyle buyurmuştur: Kıyâmet koptuğunda, “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” denilecek. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin baş tarafında geçen ateşe arz ifadesinin, kıyâmetten ve cehenneme atılmadan önce olması mümkündür. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün! Ve durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!”"” Onların ateşe arzedilmesi, sorgu için durduruldukları ve tutuldukları zamanla da ilgili olabilir. Sonra cehenneme atılırlar ve bahsedilen cehennem azabı kendilerine uygulanır. Bu, Hasan-ı Basri'nin sözüdür. Sabah ve akşam. Bu ifade sabah ve akşam vakti miktarı kadar mânasına gelebilir. Eğer bazılarının söylediği gibi âyetin kabir azabı hakkında olduğu yorumunu esas alırsak, onlara şöyle denilmiş olması muhtemeldir: Burası dünya durdukça sizin kalacağınız yerdir. Ancak sabah ve akşam ifadesi hakiki mânasında değil daima, her zaman anlamında kullanılmış da olabilir; fakat acı ve elem her sabah ve akşam vakti kadar bir zaman diliminde tekrarlanıp devam eder. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Firavun taifesinin ruhları, siyah kuşların karnına yerleştirilmiş gibi, [S]günde iki defa (sabah ve akşam) ateşe götürülürler ve onlara şöyle denilir: Ey Firavun taifesi, sizin gideceğiniz yer işte burasıdır. Abdullah b. Mesüd, onların âyette sözü edilen ateşe arzı, işte budur dedi™. İbn Mesüd'dan gelen bu rivayet şayet sabit ise o zaman sabah ve akşam ifadesinin tefsiri budur deriz. Bu rivayetin İbn Mesüd'dan geldiği sabitse, mutlaka Resülullah'tan (s.a.) işittiği bir söz olmalıdır, çünkü bu düşünmekle elde edilebilecek bir bilgi değildir. Bunun yanında İbn Ömer'den de şöyle rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Sizden biri öldüğünde, gideceği yer kendisine sabah ve akşam gösterilir, eğer cennet ehlinden ise cennetten, cehennem ehlinden ise cehennemden bir parça gösterilir. Sonra ona, kıyâmet günü tekrar diriltilip oraya gidinceye kadar senin yerin burasıdır’ denilir”, Eğer bu rivayet sabit ve sahih ise o zaman âyet-i kerime kabir azabının varlığına inanmak gerektiğine işaret eder". En doğrusunu Allah bilir. Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir cümlesinin, oraya sokulduktan sonra onlara hiç ara vermeden azap edilir mânasına gelmesi de mümkündür. Sabah ve akşam kelimeleri, cehennem ateşinin zaman zaman sakinleşmesi, sonra tekrar alevlenmesi mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurur: “Cehennemin ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz"”% En doğrusunu Allah bilir. [En Şiddetli Azabın Firavun'a Yapılması] [§]Eğer şöyle bir soru sorulur ve denilirse ki: “Diğer kâfirlerden ayrı olarak Firavun taifesinin azabın en şiddetlisine sokulacağının özellikle zikredilmesinin hikmeti nedir?” Buna iki şekilde cevap verilir. Birincisi, Hz. Müsâ sihirbazlıkla itham edildiği gibi diğer peygamberler de sihirbazlıkla itham edilmişlerdi. Ancak ileri gelenlerin ve liderlerin, halkın ve avam takımının kafasını karıştırmak amacıyla kendi peygamberleri hakkında ileri sürdükleri sihirbazlık ve yalancılık ithamından mâsum oldukları, onların kavimleri nezdinde bilinmiyordu. Buna karşılık Hz. Müsâ'nın, Firavun tarafından kendisine yöneltilen sihirbazlık ve yalancılık ithamından mâsum olduğu ve onun peygamberlik iddiasındaki sözlerinde haklı olduğu bizzat Firavun ailesi nezdinde kesin olarak ortaya çıkmıştı. Bundan dolayıdır ki Firavun'un bütün sihirbazları, Hz. Müsâ'nın getirdiklerinin hak ve söylediklerinin doğru olduğunu ikrar etmişlerdi. Onların Müsâ aleyhisselâma olan imanları açık ve net idi, o kadar ki bu uğurda idam edilmeyi, el ve ayaklarının kesilmesini bile göze almışlardı, Firavun'un tehditleri onları Hz. Müsâ'ya imandan vazgeçirememişti. Çünkü Hz. Müsânın asâsının canlı bir yılana dönüştüğünü ve kendilerinin ortaya attığı ipleri yuttuğunu görmüşlerdi. Ancak Firavun taifesinin inadı daha şiddetli idi ve kibirleri de daha çoktu; bundan dolayı özellikle onlar azabın en şiddetlisine müstahak oldular. En doğrusunu Allah bilir. (Jİkincisi, Hz. Müsâ'nın getirdiği mücizelerin ekserisi hissi mücizelerdi, diğer peygamberlerin getirdikleri ise daha çok akli mücizelerdi. Akıl yoluyla varılan neticeden şüphe etmek bazan mümkün ise de bizzat görülen bir olayın gerçek olduğundan şüphe etmek mümkün değildir. Bu açıdan bakılınca da Firavun taifesinin inatlarının, diğerlerinin inadından daha şiddetli olduğu Sonra onlar, Hz. Müsâ'nın peygamberlik davasında doğru söylediğine dair çeşitli mücizeler, açık seçik deliller ve kanıtlar ortaya koyduğu halde ona tâbi olmaya yanaşmamışlar, hiçbir delili ve kanıtı olmadığı halde tanrılık iddiasına kalkan Firavun'a tâbi olmuşlardı. Bundan dolayı da onlar azapların en şiddetlisine müstahak olmuşlardı, En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 01 Bunu İbn Ebü Hâtim, İbn Mesâddan (ra.) rivayet etmiştir (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurlâni'lazim, X, 3267); Taberi de bu sözün benzerini Hüzeyl b. Şurahbil, Süddi ve Evzâi'den rivayet 2? Hadisin lafzı Mâlik'in el-Muvatta'ında şöyledir: “Sizden biri öldüğünde, gideceği yer kendisine sabah ve akşam gösterilir, eğer cennet ehlinden ise cennet ehlinden, cehennem ehlinden ise cehennem ehlinden gösterilir. Sonra ona, “kıyâmet günü tekrar diriltilip oraya gidinceye kadar senin yerin burasıdır’ denilir” (Mâlik, “Cenâiz” 48. Ayrıca bk. Buhâri, Bu âyetin tefsiri için ayrıca bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XX, 339-340; Süyüti, ed-Dürru'lt “Allah kime hidâyet verirse doğru yolu bulan işte odur; kimi de hidâyetten uzaklaştırırsa artık böylelerine Allah'tan başka destekçiler bulamazsın. Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız. Onların varıp kalacağı yer cehennemdir; onun ateşi zayıfladıkça yakıcı alevlerini çoğaltarak azaplarını sürdürürüz” (el-

Mü'min 40:47

Onlar ateşin içinde birbirleriyle çekişirken. Onların cehennemde birbirleriyle çekişmelerinin sebebi, hem bu ilâhi beyanda hem de diğerlerinde açıklanmaktadır: Zayıflar, büyüklük taslamış olanlara, Vaktiyle biz size uymuştuk, şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz?’ derler, Zayıflar ve tâbiler, tâbi oldukları güçlülerin, kendilerini bu halden kurtarmaya muktedir olmadıklarını kesin olarak bilirler. Çünkü onların buna güçleri yetseydi, öncelikle kendilerini kurtarırlardı. Kendilerini bu halden kurtaramadıklarına göre başkalarını hiç kurtaramazlar. Fakat zayıflar, acıları ve pişmanlıkları daha çok olsun diye bunu liderlerine söylüyorlar. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da fark etmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!” Dünyada © “Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah'ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz? Ötekiler şöyle cevap verecekler: Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da fark etmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!” iken liderlerin kendilerine şöyle demiş olmalarından dolayı, zayıfların o sözü söylemiş olmaları da muhtemeldir: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim””, İşte bundan dolayı zayıflar da âhirette onlara şöyle diyecekler: Şimdi bu ateşin hiç olmazsa bir kısmından bizi kurtarabilir misiniz? Yani dünyada biz size uymuştuk, şimdi hiç olmazsa bu azabın bir kısmını bizden alabilir misiniz? Onlar da şu cevabı verirler: “Doğrusu hepimiz onun içindeyiz” Yani hepimiz bu cehennemde azap görüyoruz, “Artık Allah, kulları arasında hükmünü vermiştir",

Mü'min 40:48

İki yorumdan birine göre büyüklük taslayanlar tarafından verilen bu cevap, başkalarına değil, zayıflara verilen cevaptır. Bizzat kendilerinin dünyada söylemiş oldukları, “Günahınızı biz yüklenelim™™ sözünün cevabıdır. Onlar şöyle derler: Allah, yapılan bir kötülüğe gereğinden fazla azap vermeyeceği hükmünü koymuştur. Her birimiz için sadece yaptığımızın karşılığını vereceğini hükme bağlamıştır, buna hiçbir ilâve yapılmaz. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:49

Kalirler, dünyada başlarına bir belâ geldiğinde sürekli yaratılanlardan yardım isterler, ancak mecbur kaldıklarında Allaha yalvarırlar, İnsanlardan ümitlerini kesmeyenler Allah'a yalvarmazlar. Bundan dolayıdır ki onlar Ahirette de yaratılanlara yalvarıyor ve cennet chlinden su istiyorlar, Bu hususu Cenâb-ı Hak, onların diliyle meâlen şöyle haber vermektedir: “Cehennem ehli cennet ehline, 'Suyunuzdan veya Allalvın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" derler”, Onlar, cennet ehlinden ümitlerini kesince cehennem görevlisi Mâlike yalvarırlar: “Ey Malik, Rabb'in bizim işimizi bitirsin, diyecekler; o da ‘Burada kalıcısınız' cevabını verecektir”09, Bu sözleriyle onlar, ölümü istemektedirler. Fakat Mâlik onlara, cehennemde kalıcı olduklarını söyleyince, ondan da ümitlerini kesip cehennem bekçilerine yalvaracaklar: Rabb'inize dua edin de bir günlügüne olsun azabımızı hafifletsin!

Mü'min 40:50

diye sorarlar. “Evet, getirmişti” cevabını verirler. O zaman görevliler, “Yalvarın durun şimdi; ama inkârcıların yalvarmaları boşunadır' derler.” Görevliler, “Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” diye sorarlar. Kâfirler, onlardan ve bir günlük dahi olsa azaplarının hafifletilmesi talebinden de ümitlerini kesince, bu sefer Allaha yalvaracaklar: “Rabb'imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım”"!, “Rabb'imiz! Bize kısa bir süre daha ver de senin davetine uyalım, peygamberlere tâbi olalım”, Onlar, ancak yaratılanlardan tamamen ümitlerini kestiklerinde Allah'a yalvarırlar. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür. Görevliler, 'Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” diye sorarlar. 'Evet, getirmişti” cevabını verirler. Peygamberler gönderilmeden aklın öngördüğü hüküm ve delilleri bağlayıcı görmeyenler, bu âyeti delil gösterirler. Çünkü cehennem görevlileri onlara gerekçe olarak, peygamberleri yalancılıkla itham etmelerini ve onların getirdikleri âyetleri reddetmelerini göstermişledir. Buna delil olacak başka âyetler de vardır: “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz”'”, “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de ona uymuş olsaydık”, “Merkezinde halka âyetlerimizi okuyaп bir peygamberi göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez”", [ ] Bипaгa benzer başka ilâhi beyanlarda da Cenâb-ı Hak, peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyeceğini ve hakkında cehennemlik hükmünü vermeyeceğini haber vermektedir. Onlar ancak, peygamber geldiği halde inanmazlarsa azap edilirler. Ancak bize göre bu âyetler iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bu kriter, delilin ve hükmün ancak peygamber vasıtasıyla bağlayıcı olduğuna inanan özel bir kesim hakkındadır. Bunlara karşı benimsedikleri delille istidlâl edilir, getirilen delil sustursun diye böyle bir yöntem uygulanır, her ne kadar kabul etmeseler de delil olma niteliği taşıyan bilgilerle istidlâl edilebilse de. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, her ne kadar hükmün sübutu ve sorumluluğun gerekliliği peygamberden başka bir vasıta ile, yani akıl vasıtasıyla caiz olsa da Cenâb-ı Hak peygamber göndermeyi, ancak mübalağa anlamında kullanmış ve delilde son noktayı göstermek açısından belirtmiştir. Çünkü peygamber göndermek ve mücizeler göstermek, insanı hakikate daha çabuk ulaştırır. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, her iki delili de ortaya koymuştur. Her iki delilin de ortaya konulmuş olması, onların inatçılıklarını daha net olarak açığa çıkarmak içindir. Kâfirler, peygamberlerle alay etmelerine, onlara karşı inatla direnmelerine ve benzer davranışları yapmalarına rağmen, onların dünyada azap edilmeleri, bizzat inkâr etmelerinden dolayı değildir. Şüphesiz onlar inkâr etmeleri yüzünden azabı hak ediyorlar, ancak Allah inkâr ve inatçılıkta son hadde varıncaya kadar onlara azap etmemektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar zekât vermezler; onlar âhireti de inkâr ederler”!!s, [ ne kadar onlar dirilişi inkâr etmeksizin zekâtı reddetmeleri yahut zekâtı reddetmeksizin dirilişi inkâr etmeleri halinde azaba müstahak olsalar dahi, Cenâb-ı Hak bu sözü, onların işledikleri günahlarda son hadde vardıkları anlamında söylemektedir. İşte yukarıdaki âyetlerde Cenâb-ı Hak, peygamber göndermeden de akıl delili bağlayıcı ve cezalandırma hükmü sabit olsa da küfürde son hadde ve sınıra vardıkları anlamında bu âyetleri zikretmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra, “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi..”117 meâlindeki âyet de, peygamber göndermeden delilin bağlayıcı ve hükmün geçerli olduğuna işaret etmektedir. Eğer delil bağlayıcı ve hüküm geçerli olmasaydı, Cenâb-ı Hak onları cezalandırmakla zâlim olmuş olurdu. Çünkü cezayı gerektiren hükmün şartı oluşmadan onlara azap etmiş olurdu. Buna göre âyet-i kerime şöyle takdir olunur: Eğer biz bundan önce onlara bir azapla zulmetmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de senin âyetlerine uymuş olsaydık ve sen de bize azap ederek zâlim durumuna düşmeseydin! Ancak Cenâb-ı Hakk'ın zulmetmesi imkânsızdır. Dolayısıyla âyetin bu şekilde bir mâna içermesi de muhaldir. Dolayısıyla peygamber göndermeden de azap etmek adalettir, hikmet gereğidir ve zulüm değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra, Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi meâlindeki kelâm da, söz konusu delilin, peygamberlerin kendileri değil getirdikleri açık kanıtlar olduğuna delâlet etmektedir. Açık kanıtlar ise herkeste vardır, onu bilmenin yolu da akıldır. [ ]O zaman görevliler, “Yalvarın durun şimdi; ama inkârcıların yalvarmaları boşunadır” derler. Bu âyet, onların yalvarmaları için emir değildir. Aksine yalvarsanız dahi bunun size faydası olmayacak anlamındadır. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Bugün boşuna bir defada yok olmayı istemeyin! Defalarca yok olmak için yalvarın!” En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 14 “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce senin âyetlerine uymuş olsaydık” (Tâhâ, 20/134). “Merkezinde halka âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe Rabb'in memleketleri helâk etmez. Biz, ülkeleri ancak halkı zulümde ısrar edince helâk ederiz” (el-Kasas, 17 “Eğer biz bundan önce onları bir azapla helâk etmiş olsaydık mutlaka şöyle diyeceklerdi: Ey Rabb'imiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce senin âyetlerine uymuş olsaydık” (Tâhâ, 20/134).

Mü'min 40:51

[Allah'ın Dünyada ve Âhirette Peygamberlere ve Müminlere Yardımı] Elbette biz, hem dünya hayatında elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz. Bu beyanda sözü edilen peygamberlere ve müminlere yardım konusu farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Cenâb-ı Hak, dine dair insanlara vermiş olduğu deliller ve kanıtlarla müminlere dünyada yardım eder, bu sayede onlar şeytanın aldatmalarına, sihirbazların kafaları karıştırmalarına karşı kendilerini korurlar ve onların hepsinin üstesinden gelirler. Bu, Allah'ın dünyadaki yardımıdır. Cenâb-ı Hak âhirette melekleri ve kâfirlerin organlarını şahit tutarak peygamberlere yardım eder. Onlar, peygamberleri ve müminleri yalancılıkla itham ettiklerini, insanları tevhide ve imana çağırdıklarını fakat kendilerinin onları yalancılıkla itham ettiklerini ve davet ettikleri dini inkâr ettiklerini itiraf ederler. İşte Allah müminlere dünyada ve âhirette böyle yardım eder. En doğrusunu Allah bilir. (SJİkincisi, Cenâb-ı Hak her ne kadar işin başında peygamberlere ve müminlere yardım etmiş olsa da, nihai akıbeti ve mutlu sonu onlara lütfetmek suretiyle de kendilerine yardım eder. Hiçbir peygamberin, nihai akıbetin kendisine ait olduğunu söylediği rivayet edilmemiştir. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: “Güzel sonuç, takvâ sahiplerinindir”", Buradaki yardım, bedenlerini korumak anlamında bir yardımdır. İlki ise dinlerini korumak anlamında yardım idi. Ancak bedenleri korumaya dair yardım, netice itibariyle dini korumak şeklindeki bir yardıma döner. Çünkü din, bedenlerin selâmeti ile ayakta durur ve bu da müslümanlar sayesinde gerçekleşir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak onlara dünyada nimet ve bolluk vereceği anlamında yardım edeceğini söylemiştir. Bunlar, peygamberlere ve müminlere yardım, nimet ve destektir, ancak kâfirler için fitne ve sıkıntıdan başka bir şey değildir; dolayısıyla onlar için yardım ve nimet sözcükleri kullanılmaz. Çünkü Allahın yardımı, müminler için ebedi nimetlere ulaşma vasıtasıdır, ancak kâfirler için ebedi azaba götüren vesiledir, dolayısıyla onlar için gerçek anlamda bir ceza olur. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Elif-lâm-mim, İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece 'İman ettik” demekle bırakılacaklarını mı saniyorlar?””, “Aksine o nimet bir imtihandır”2ı, “Sanıyorlar mı ki, onlara yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar”?, Cenâb-ı Hakk'ın kâfirlere vermiş olduğu mal ve servet, onlar için sadece bir imtihan ve sıkıntı sebebidir. Peygamberler ve müminler için ise yardımdır ve destektir. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Cenâb-ı Hak burada onlara yardım edeceğini söylemektedir, ancak zaman zaman müminlerin delil göstermekte acze düştüklerini ve mağlup olduklarını, buna karşılık kâfirin galip geldiğini görüyoruz. Bu itiraza iki şekilde cevap verilir, Birincisi, yukarıda söylediğimiz gibi işin sonunda nihai akıbeti, galibiyeti ve zaferi onlara verecektir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın bu yardımı onlara bazı şartlara bağlı olarak vermesi mümkündür, bu şart da öncelikle Allah'ın hakkına vefa göstermeleridir. Yapılan bir münazarada delille yardım görmek ve başarı kazanmak ise ancak delilleri ve kanıtları öğrenmek için ömrünü tüketmeyi göze almakla ve düşünüp inceleme yollarını öğrenmekle olur. Ne zaman bu şart yerine getirilirse, Allah'ın yardımı mutlaka gelir. Savaşta zafer kazanmanın şartı ise müminlerin dünyevi menfaat düşüncesinden uzak olarak sadece Allah'ın dinini yüceltme niyetiyle ve hepsinin aynı düşünce ile savaşmasıdır. Şartlara uyularak savaşa gidilirse, zafer hiç şüphesiz müslümanların olacaktır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı buna işaret etmektedir; “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim ””, En doğrusunu Allah bilir. Şahitlerin hazır bulunacağı gün. Bazılarına göre buradaki şahitlerden maksat, âdemoğullarının amellerini yazan meleklerdir, onlar insanların yaptıkları eylemlere dair şahitlik edecekler, Bazıları da şöyle dedi: Şahitler, (İpeygamberlerdir, onlar âlemlerin Rabb'inin huzurunda Kâfirlerin kendilerini yalanladıklarına ve reddettiklerine şahitlik edecekler. Bazıları ise, o gün kendi uzuvları onların aleyhine şahitlik edecekler, dedi. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2! o “İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bir nimet verdiğimizde, ‘Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim’ der. Aksine o nimet bir imtihandır çokları bunu bilmez”.

Mü'min 40:52

O gün zâlimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz. Cenâb-ı Hak burada mazeretlerinin onlara hiçbir faydası olmayacağını söylemekte, başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “(Zamanı geçtiği için) kendilerine izin de verilmez ki mazeret bildirsinler”!2, Bu iki âyet arasında en azından zâhiri anlamda bir çelişki vardır; çünkü birinde mazeretleri olsa bile bunun onlara fayda vermeyeceği ifade edilmekte, diğerinde ise onlara mazeretini bildirme izni verilmeyeceği haber verilmektedir. Muhtemeldir ki onlara mazeret bildirme izni verilmeyecek, fakat onlar izin verilmediği halde mazeretlerini dile getirecekler, ancak mazeretleri kabul edilmeyecek ve bunun onlara bir faydası olmayacak. Böylece her iki âyetin de aynı şeyi ifade ettiği anlaşılır. O gün zâlimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz cümlesi, mazeretleri olsa bile kabul edilmeyecektir anlamına gelir, ancak mazeret için kendilerine izin verilmez ki mazeret dilesinler, mânasına da gelebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “O gün kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez”!”. Yani onlar, bu imkânlara sahip olsalar da kabul edilmeyecektir. Aynı mânadaki başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”, Yani onların, kendilerine yardım edecek şefaatçileri olsa da, şefaatleri onlara hiç fayda vermez, nerde kaldı ki şefaatçileri olsun! Buna göre O gün zâlimlere mazeretlerinin hiçbir faydası olmaz cümlesi, onlar mazeret dilerler, ama mazeretleri kabul edilmez ve mazeretlerinin onlara hiçbir faydası olmaz demektir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Öyle bir günden korkun ki, o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin Kims aat fi. eye şefaa ayda vermez, onlara asla yardım da yapılmaz”

Mü'min 40:53

Andolsun biz Müsâ'ya hidâyet vermiştik. Hidâyet kelimesi burada farklı mânalara gelebilir. Birincisi, biz ona Tevrat'ı verdik anlamına gelir, Tevrat'ta doğru yolu beyan etmek ve ona çağrı yapmak vardır. Allah'ın gönderdiği bütün kitaplarda hidâyet, nur ve rahmet vardır. İkincisi, Allah ona hidâyeti, yani tevhidi ve İslâm'ı verdi mânasına gelir. Ona nübüvveti ve risâleti verdi yahut Allah ona hakkı olan her şeyi verdi anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir, İsrâiloğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık. Muhtemelen buradaki kitaptan maksat özellikle Tevrat'tır. Tevrat ve diğer ilâhi kitaplar da kastedilmiş olabilir, çünkü İsrâiloğulları'na Tevrat, Zebür ve İncil gibi pek çok kitap gönderilmiştir. Dolayısıyla buradaki kitap kelimesi ile onlara gönderilen bütün bu kitaplar kastedilmiş olabilir, çünkü bu kelime “el-kitâb” diye elif lâmlı olarak belirtilmiştir. Burada harf-i tarif olan elif lâm, cins ve ahid mânasına gelebilir. Harf-i tarifin ahid mânasına (daha önce nekra olarak geçen bir isme işaret anlamina) geldiğini düşünürsek Tevrat'a, cins mânasına (zikri geçen ismin bütün türlerine işaret anlamına) geldiğini düşündüğümüzde de bütün kitaplara işaret edilmiştir mânası çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerime, Allah'ın onlara gönderdiği fakat aslı değiştirilen bütün kitaplara değil, sadece aslı değiştirilmeyen kitaplara işaret ettiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, İsrâiloğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık buyurmaktadır. Sonra burada geçen ve yol gösterici diye tercüme ettiğimiz “hüden” ( kelimesi, yukarıda da söylediğimiz gibi Allah'ın bütün kitapları sapkın yoldan dönüp doğru yolda gitmek için insanlara gönderip birbirlerine karşı sergileyecekleri davranışları hakkındaki emirlerini beyan etmek anlamına gelir. Hatırlatıcı diye tercüme ettiğimiz “zikrâ” kelimesi, bazılarına göre öğüt VAN mânasına, bazılarına göre de akıl izan sahipleri için düşündürücü anlamına gelir. Bu kelimenin, daha önceki halleri, yani onlara unuttukları doğru yolu hatırlatmak mânasına gelmesi de mümkündür. Burada özellikle Akıl ve izan sahipleri denilmektedir, çünkü kitapta olanları akıl ve izan sahipleri düşünürler, tefekkür ederler. Yahut yapılan hatırlatmalardan ve bahsedilen bilgilerden ancak akıl izan sahibi olanlar yararlanır. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:54

Andolsun biz Müsâ'ya hidâyet vermiştik. Hidâyet kelimesi burada farklı mânalara gelebilir. Birincisi, biz ona Tevrat'ı verdik anlamına gelir, Tevrat'ta doğru yolu beyan etmek ve ona çağrı yapmak vardır. Allah'ın gönderdiği bütün kitaplarda hidâyet, nur ve rahmet vardır. İkincisi, Allah ona hidâyeti, yani tevhidi ve İslâm'ı verdi mânasına gelir. Ona nübüvveti ve risâleti verdi yahut Allah ona hakkı olan her şeyi verdi anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir, İsrâiloğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık. Muhtemelen buradaki kitaptan maksat özellikle Tevrat'tır. Tevrat ve diğer ilâhi kitaplar da kastedilmiş olabilir, çünkü İsrâiloğulları'na Tevrat, Zebür ve İncil gibi pek çok kitap gönderilmiştir. Dolayısıyla buradaki kitap kelimesi ile onlara gönderilen bütün bu kitaplar kastedilmiş olabilir, çünkü bu kelime “el-kitâb” diye elif lâmlı olarak belirtilmiştir. Burada harf-i tarif olan elif lâm, cins ve ahid mânasına gelebilir. Harf-i tarifin ahid mânasına (daha önce nekra olarak geçen bir isme işaret anlamina) geldiğini düşünürsek Tevrat'a, cins mânasına (zikri geçen ismin bütün türlerine işaret anlamına) geldiğini düşündüğümüzde de bütün kitaplara işaret edilmiştir mânası çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerime, Allah'ın onlara gönderdiği fakat aslı değiştirilen bütün kitaplara değil, sadece aslı değiştirilmeyen kitaplara işaret ettiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, İsrâiloğulları'nı da akıl izan sahipleri için bir yol gösterici ve hatırlatıcı olmak üzere (gelen) kitaba mirasçı kılmıştık buyurmaktadır. Sonra burada geçen ve yol gösterici diye tercüme ettiğimiz “hüden” ( kelimesi, yukarıda da söylediğimiz gibi Allah'ın bütün kitapları sapkın yoldan dönüp doğru yolda gitmek için insanlara gönderip birbirlerine karşı sergileyecekleri davranışları hakkındaki emirlerini beyan etmek anlamına gelir. Hatırlatıcı diye tercüme ettiğimiz “zikrâ” kelimesi, bazılarına göre öğüt VAN mânasına, bazılarına göre de akıl izan sahipleri için düşündürücü anlamına gelir. Bu kelimenin, daha önceki halleri, yani onlara unuttukları doğru yolu hatırlatmak mânasına gelmesi de mümkündür. Burada özellikle Akıl ve izan sahipleri denilmektedir, çünkü kitapta olanları akıl ve izan sahipleri düşünürler, tefekkür ederler. Yahut yapılan hatırlatmalardan ve bahsedilen bilgilerden ancak akıl izan sahibi olanlar yararlanır. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:55

55. “(Resülüm!) Sen şimdi sabret, çünkü Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşir; günahının bağışlanmasını iste ve sabah akşam Rabb'ini hamd ile tesbih Sen şimdi sabret, çünkü Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşir. Buradaki sabret anlamına gelen “fasbir” kelimesi farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, onların sana verdikleri eziyetlere sabret, karşılık verme anlamına gelir. Buradaki eziyetin de üç mânaya gelmesi mümkündür. Biri, insanların kendisini yalancılıkla itham etmesi mânasına gelir, şüphesiz onların yalancılıkla itham etmeleri Hz. Peygamber'i (s.a.) üzüyordu. Diğeri, onların kendisiyle alay etmelerinden üzülüyordu. Öbürü de, kendisini öldürmek, dövmek ve benzeri niyetlerinden dolayı üzülüyordu. İkincisi, ilâhi risâleti onlara tebliğ konusunda sabırlı ol, onların seni inkâr etmeleri ve senin risâleti tebliğ etmene engel olmaya çalışmaları, canını sıkmasin! Üçüncüsü, sabret, vakti gelmeden hemen Allah'ın azabının gelmesi için acele etme! Çünkü peygamberler, henüz kendilerine izin verilmeden azabın çabucak gelmesini istemezler. En doğrusunu Allah bilir. Sen şimdi sabret, çünkü Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşir. Burada geçen vâd kelimesi eğer bilinen anlamıyla våd mânasına geliyorsa, âyet şöyle yorumlanır: Allah'ın vâdi hiç şüphesiz doğrudur, ondan dönülmesi ve yapılan vâdin yalan olması söz konusu değildir. Dünyada yapılan vâdden dönmek, ancak şu iki sebepten biri yüzünden olur: [ ]Ya vâdini yerine getirmekten aciz kaldığı için yahut da şayet vâdini yerine getirecek olursa başına bir zarar geleceğinden korktuğu için insan vâdinden döner. Cenâb-ı Hak ise bu her iki mânadan da münezzehtir ve çok yücedir. Allah'ın vâdi haktır cümlesinde Allah tarafından vâdedilenler kastedilmiş ise o zaman âyet, Allah'ın vâdettiği şeyler mutlaka gerçekleşecektir diye yorumlanır. Allah'ın vâdi de, az önce söylediğimiz gibi iki mânaya gelir. Buna göre de Allah'ın emri zikredilir ve bizzat emrin kendisi murat edilir. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyuruyor: “Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur”. Yine bir âyet-i kerimede ifade buyuruldu. Bu üzere vâd zikredilir, ancak yapılan şey murat edilir: “Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir”. Yani Allah'ın emri mutlaka yerine getirilir, Allah'ın vâdi yerine getirilecektir. En doğrusunu Allah bilir. “Namaz Allah'ın emridir” sözü, Allah'ın emriyle farzdır mânasına gelir. Yoksa namaz Allah'ın emri olmaz, O'nun emriyle namaz farz olur. “Allah'ın emri elbet yerine getirilecektir” cümlesi de bu mânadadır, Sonra Cenâb-ı Hakk'ın Peygamber'ine neyi vâdettiğini, onun gerçekleştiğini haber vermeden anlamıyoruz. Bundan maksadın, bazı müfessirlerin söylediği şu yorum olması mümkündür: Cenâb-ı Hak, Bedir günü Mekke kâfirlerini öldürmek suretiyle onlara azap edeceğini Peygamberine vâdetmişti. Ancak Mekkeliler buna inanmamışlar, Hz. Peygamber'le alay ederek, eğer doğru söylüyorsanız o vâdettiğiniz fetih ne zaman, demişlerdi. Allah da, Şimdi sabret, çünkü Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşir buyurmuştu. Bunun dışında başka ihtimaller de vardır. Günahının bağışlanmasını iste. Burada kastedilen mâna muhtemelen, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi Allahtan mağfiret istemesidir. “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için”, Bu âyette geçen “Allahın sana bağışlaması için” sözünün, Hz. Peygamber'in (s.a.) şefaatiyle ümmetini ona bağışlayacak mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar olanlar bağışlanır”"”, Yani müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar olan bölgede yaşayanlara, onun için şefaat edilirler. (İRabb'ini hamd ile tesbih et. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık'”, Buradaki tesbih kelimesiyle bildiğimiz tesbih murat edilmiş olabilir. Eğer öyle ise o zaman âyetteki sabah ve akşam kelimeleri ile belli bir zaman dilimi değil, aksine bütün gece ve gündüz kastedilmiştir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurur: “Rızasını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster”", Bu ilâhi beyanda özel olarak sadece sabah ve akşam vakitleri değil, aksine bütün zamanlar kastedilmiştir, sabah ve akşam vakitleri de bütün zamanın bir parçasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Rızasını dileyerek bütün gece ve gündüz Rab'lerine dua edenlerle olmak için elinden gelen çabayı göster. Açıklamaya çalıştığımız âyetin de bu mânaya gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer buradaki tesbih kelimesi ile namaz murat edilmiş ise, o zaman Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Sabah ve akşam Rabb'ine hamdederek namaz kıl! Bazı insanların söylediğine göre buradaki sabah kelimesi gündüz namazlarından yahut sabah namazından kinâyedir; akşam kelimesi de yatsı namazından kinâyedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 107 “Elif.lâm-mim. Rumlar yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Fakat onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip gelecekler. Önce olduğu gibi sonra da Allah'ın dediği olur. O gün müminler Allah'ın yardımı sebebiyle sevinecekler”. (9 “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması, sana nimetini eksiksiz vermesi, seni dosdoğru yolda yürütmesi ve Allah'ın sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için sana apaçık bir fetih ihsan ettik”. Ebü Hureyre'den rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar olanlar mağfiret edilir, yaş ve kuru ona şahitlik eder. Namaza gidene de yirmi beş sevap yazılır ve iki namaz arasındaki (küçük günahları) bağışlanır” (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, H, 460; Ebü Dâvüd, “Salât” 31; İbn Huzeyme, “Salât”, 9). o bk. Tâhâ,20/130 nolu âyetin tefsiri.

Mü'min 40:56

Kendilerine gelmiş hiçbir kesin delil olmadan Allah'ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlar. Müfessirlerin geneli bu beyan hakkında şöyle dediler: Yahudiler, Resülullah (s.a.) ve ashâbı ile Deccâl konusunda tartışıyorlardı; Deccâl'ın kendilerinden olduğu, boyunun şöyle olduğu ve benzeri iddialarda bulunuyorlardı. Bu âyeti izleyen âyetleri de Deccal'la ilişkilendirdiler'”, Ancak müfessirlerin, Allah'ın âyetleri hakkındaki tartışmalarını Deccâl hakkındaki tartışmaya nasıl bağladıklarını bilmiyoruz. Yahudilerin Allah'ın âyetleri hakkındaki tartışmalarını Deccâl hakkındaki tartışmaya bağlayabilmemiz için mutlaka “âyette sözü edilen tartışma Deccâl hakkında yapılmıştır” diye Resülullah'tan (s.a.) tevatür yoluyla gelen bir haberin olması gerekir. Böyle bir haber sahih olursa, o zaman o tartışmayı Deccâle bağlayabiliriz. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın âyetlerini tartışmaya kalkışanlar, Bu beyan, ellerinde kesin bir delil olmadan Allah tarafından kendilerine gelen âyetleri reddetmek için tartışmaya kalkışanlar anlamına gelir. Allahın âyetlerini reddetmekle ilgili bu tartışma, kâfirlerin reisleri ve büyükleri tarafından yapılmıştı. Allah'ın âyetlerini reddetmek ve onlar hakkında ileri geri laf etmek için giriştikleri bu tartışmada onlar, liderlikleri ve sahip oldukları imkânlar kendilerinde devam etsin diye halkın ve alt tabakanın kafalarını karıştırmaya çalışıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman Ki", (J“Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir”. Bu mânada başka âyetler de vardır. Müşriklerin ileri gelenleri ve reisleri, Allah'ın âyetlerine dil uzatmaya ve onlara karşı çıkmaya devamı edip durdular. Onlar, sahip oldukları izzet ve şerefi kaybetmemek amacıyla halkın ve alt tabakanın kafalarını karıştırmaya, hakkı iptal etmeye ve hakkın nurunu söndürmeye çalışıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler”, “İsterler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler”"?, Onların, Allah'ın âyetleri üzerinde tartışmalarındaki ve o âyetler hakkında laf etmelerindeki gayeleri işte bu idi. Sonra Cenâb-ı Hak, onların, âyetlere karşı büyüklük taslamak ve peypaтberlerine boyun eğdirmek için bu tartışmaları yaptıklarım haber vermektedir: Onların gönüllerinde sakladıkları arzuları asla ulaşamayacakları bir büyüklenme duygusundan başka bir şey değildir. Yani onların içlerinde sadece büyüklenme duygusu vardır. Kibirleri onları, Allah'ın âyetleri üzerinde tartışma yapmaya sevketmişlir. Onları bu kibre sevkeden de izzet ve şerefe dair bilgisizlikleridir. Onlar, izzet ve şerefin ancak halkın desteğiyle kazanılacağını zannediyorlardı. Şayet izzet ve şerefin nereden kazanılacağını bilselerdi, böyle yapmazlardı. İzzet ve şeref, halkın kendisine tâbi olmasıyla ve emri alındakilerin desteğiyle değil, Aziz ve Celil olan Allah'a itaatle ve O'num emirlerine uymakla kazanılır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak, onların amaçladıkları, Allah'ın müminlere verdiği nuru söndürmek ve hakkı ortadan kaldırıp iptal etmek amacına yönelik hedeflerine de ulaşamayacaklarımı haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: Onlar, asla ulaşamayacaklar. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Allah nurunu muhakkak tamamlayacaktır”, (1Öyleyse sen Allaha sığın; kuşkusuz her şeyi işiten, gören yalnız O'dur. Müfessirlerin geneli şöyle derler: Burada Cenâb-ı Hak Deccâl'in fitnesinden Allah'a sığınmasını emretmektedir. Ancak bize göre, ileri gelen insanların ve firavunların kurdukları tuzaklardan Allaha sığınmasını emretmektedir. “Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım”” meâlindeki âyette, taşlanmış şeytandan Allaha sığınmasını emrettiği gibi, burada da onların kurdukları hile ve tuzaklardan Allaha sığınmasını emretmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir, --- Dipnotlar: 1M “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar” (cl- En'âm, 6/112). © “Biz resülleri, sadece müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar ise, dayanarak hakkı ortadan kaldırmak için mücadele verirler. Onlar, âyetlerimi ve kendilerine yapılan uyarıları alaya almışlardır” (el- Kehf, 18/56).

Mü'min 40:57

Göklerin ve yerin yaratılması elbetteki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır. Müfessirler şöyle derler: Göklerin ve yerin yaratılması, elbetteki Deccâl'in yaratılmasından daha büyük bir olaydır. Ancak âyeti Deccil ile ilişkilendirmenin çok uzak bir ihtimal olduğunu yukarıda söylemiştik. Göklerin ve yerin yaratılması elbetteki insanların yaratılmasından daha büyük bir olaydır meâlindeki ilâhi kelâm ise, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu âyet, göklerin ve yerin yaratıldığını kabul ettiği halde ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler hakkında nâzil olmuştur, dolayısıyla âyet şunu söylemektedir: Göklerin ve yerin, başka bir örneği olmadan ilk örnek olarak yaratılmış olması, insanları yeniden yaratmaktan daha büyük bir olaydır. Allah'ın gökleri ve yeri hiç örneği olmadan yarattığını kabul ettiğinize göre O'nun kudreti mahlukatı yeniden yaratmaya daha kolay kâfi gelir. Çünkü sizin düşüncenize göre bir nesneyi tekrar varetmek, onu ilk defa varelmekten daha kolaydır. Nitekim Allah da şöyle buyurmaktadır: “Bu O'nun için daha kolaydır“, Böyleyken, adı geçen yaratıkları yaratmaya muktedir olduğunu kabul ettiğiniz halde, ölümden sonra insanları tekrar yaratmaya muktedir olduğunu nasıl inkâr edersiniz? 79 [ ] İkincisi, âyet, insanların yaratılmasını kabul ettikleri halde göklerin ve yerin yaratılmış olduğunu inkâr edenler hakkında gelmiş olabilir, Buna göre âyet şunu söylemektedir. Büyüklüğüne, yoğunluğuna ve kalınlığına rağmen gökleri ve yeri yaratması, göğü yukarıdan bir askı ve aşağıdan bir direk olmadan havada tutması, onun yaratılmış ve sonradan var edilmiş olduğunu daha açık bir şekilde gösterir. Çünkü insanı yaratmak, doğumla ve bir halden başka bir hale çevirmekle olmaktadır. İnsanın aslında bir aşılanmış yumurtada saklı bulunduğu, sonra orada parçalara bölünüp bunların tekrar birleşmesiyle ortaya çıktığı zannedilebilir. Gökyüzü ise hep tek halde durmaktadır, dolayısıyla onun için böyle bir şey düşünülemez, Bu âyet vuku bulmuş bir olay hakkında da olabilir, biz ise bunu bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir. ENİ al Gi ail EYİ 203

Mü'min 40:58

Görenle görmeyen bir olmaz. Bazıları şöyle dedi: Allah'ın birliği ve O'nun nimetlerine şükretmek konusunda gözleri kör olanla Allahın birliğini gören ve O'nun nimetlerine şükreden kişi aynı değildir. Nitekim başkasının hakkını tanımayan, onun nimetlerine ve iyiliklerine nankörlük eden kişi ile onun hakkini tanıyan, iyiliklerini kabul eden ve ona teşekkür eden kişi sizin nazarınızda da aynı değildir. Bu ikisinin aynı olmadığını siz de bildiğinize göre, Allah'ın birliğine ve [ ]verdiBi nimetlere karşı kör olan ile O'nun birliğini gören ve nimetlerine şükreden de aynı değildir. Aynı şekilde Allah şöyle buyurmaktadır: İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan ile kötülük yapan da bir değildir. Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Başkasının söylediklerini tasdik eden ve ona karşı iyi davranan ile onu yalanlayan ve ona kötülük yapan kişinin aynı olmadığını bildiğinize göre, Allah'a iman eden, O'nu tasdik eden ve O'nun lütfuna şükürle karşılık veren biri ile Allah'ı yalanlayan ve O'nun verdiği nimetlere ve lütfuna karşı nankörlük eden kişi de aynı değildir. Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hak, Görenle görmeyen bir olmaz meâlindeki âyetle, gerçekten gözleri kör olanlarla görenleri kastetmekte ve dünyada gözleri kör olanla gören kişinin aynı olmadığını siz de bilirsiniz demektedir. Buna göre Allah'ın dinine karşı kör olanla gören kişi âhirette aynı değildir. Siz onların bu dünyada aynı olduğunu, yani iyilik yapanla kötülük yapanın, düzeltenle bozanın, itaat edenle isyan edenin aynı olduğunu görüyorsunuz, oysa hikmet açısından bunlar aynı değil, farklıdırlar. Bu âyet, bu dünyadan başka bir âlemin var olduğuna ve bu iki tip insanın orada ayırtedileceğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ne kadar kıt düşünüyorsunuz! Yani sözü edilen iyi ile kötünün, ıslah edenle ifsat edenin, itaat edenle isyan edenin aynı olmadığına dair ne kadar az düşünüyorsunuz! YOL Í IS; E Coa MAIN)

Mü'min 40:59

59. “Kıyâmetin vakti mutlaka gelecek, bunda kuşku yok! Ama insanların çoğu buna inanmıyor.” Cenâb-ı Hak burada, kıyâmetin mutlaka geleceğini haber vermektedir. Dünyanın ve dünyadakilerin yaratılmasında, kıyâmet sayesinde bir hikmete kavuştuğunu daha önce söylemiştik. Ancak insanların çoğu buna inanmıyorlar. En doğrusunu Allah bilir. Ouah G£ öld

Mü'min 40:60

Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim, Bu âyet-i kerime eğer müminler hakkında gelmiş ise öncelikle Allah'ın hukukunu, O'nun emirlerini ve yasaklarını yerine getirememekle ilgili kusurlardan dolayı Cenâb-ı Hakka istiğfar etmek anlamına gelir. Yani Allah, benden sizi bağış. lamama isteyin ki ben de sizi bağışlayayım, buyurmaktadır. Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bu cümlenin, bana tövbe edin tövbenizi kabul edeyim mânasına gelmesi de mümkündür, doğrusunu Allah bilir. Eğer âyet-i kerime kâfirler hakkında ise o zaman Bana dua edin, duanızı kabul edeyim cümlesi, benim birliğimi kabul edin sizi bağışlayayım yahut bana kulluk yapın sizi bağışlayayım anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır"" Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen hadislerden biri de şöyledir: “Dua, ibadettir” Bu sözün arkasından Hz. Peygamber (s.a.) Bana dua edin, duanızı kabul edeyim meâlindeki âyeti okudu”, Bazı rivayetlerde de şöyle dediği nakledilir: “Duâ, ibadetin özüdür”, (JBu meselenin aslı şudur: Herkes yaptığına bakıp düşünür, eğer yaptığı fiil cezayı gerektiriyorsa, ona dair yapılacak istiğfarı terkettiği ve kaybettiği ibadete ait kefareti yerine kaza etmek ve bir daha onu asla terketmemektir. Şayet yaptığı iş meşru olmayan bir şey ise, o zaman onu terkeder, onu yaptığı için Allaha istiğfar eder ve işlediği günahtan vazgeçmesini talep eder. En doğrusunu Allah bilir. Bu konuda delil olmak üzere Cenâb-ı Hak şunları söylemektedir: “Siz bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim", “Şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler”, Cenâb-ı Hak, onların dualarını bir şartla kabul edeceğini açıklamaktadır, o şart da Allalya iman etmeleri ve O'na verdikleri sözü yerine getirmeleridir. Bunu yaparlarsa Allah da vâdettiklerini onlara verecektir. En doğrusunu Allah bilir, Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir. Bazı insanlar, Bana dua edin cümlesindeki dua kelimesinin kulluk yapmak anlamına geldiğine bu âyetle istidlâl ederler, Şöyle bir düşünce akla gelir ve denilirse ki: Bu süre Mekke'de nâzil olmuştur. Mekkeliler ise, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye putlara tapıyoruz”!” diyorlardı. Bunun zâhiri, onların Allaha kulluk etmemelerinin kibirlerine yedirememelerinden kaynaklandığını, kendilerini Allah'a kulluğa lâyık görmedikleri için Allah'ı bırakıp putlara taptıklarını göstermektedir. Tıpkı dünyanın sultanlarından birine hizmet eden insana saygı gösteren ve ona hizmetçilik yapan kişinin, bizzat o sultana hizmet etmekten kibirlenmeyeceği, aksine ona saygıdan dolayı kendini buna lâyık görmediği gibi. [ şöyle cevap verilir:J Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak kullarına, Peygamber'ine itaat etmelerini ve onun davetine icabet etmelerini emretmiştir. Kibirlerine yediremedikleri için onun davet ettiği dini kabul etmeyip ona itaat etmedikleri zaman, bu onların Allaha itaat etmeyi ve O'na kulluk yapmayı da kibirlerine yediremedikleri anlamına gelir. İkincisi, onlar şayet kendilerini Allah'a yaklaştırsın diye putlara tapıyor ve Allaha kulluk yapmak noktasında kibirlenmek gibi bir maksat taşımıyorlarsa, o zaman onlar, peygamberlerin diliyle Allah'ın emirleri kendilerine ulaştığı halde O'na kulluk yapmaktan kaçınıyorlar demektir. Bu da sanki onlar Allah'a kulluk yapmayı kibirlerine yediremiyorlar anlamına gelir. Çünkü dünyada insan, sultana yakın olmak için onun has adamlarına hizmet eder, ancak bizzat sultan kendisine hizmet etmesini ve kendine yakın durmasını ona emrettiği halde, yine sultandan uzak durursa, bu emri kibrinden dolayı yerine getirmiyor demektir. Dolayısıyla onun, sultanın has adamlarına hizmet etmesinde, sultana yakın olmak amacı taşımadığı anlaşılır, çünkü sultan onu kendine yaklaştırmak istemiş, fakat o yaklaşmamıştır. Allah hakkında da durum aynıdır, bundan dolayı onların Allaha kulluk yapmamaları, kibirlenmelerinden ötürüdür. En doğrusunu Allah bilir. Aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece, buradaki “dâhirin” kelimesine “hor, hakir ve zelil olarak” diye mâna verdiler. --- Dipnotlar: 1 “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır” 142 İbn Mâce, “Duâ” 1; Ebü Dâvüd, “Vitir” 23; Tirmizi, “Tefsir” 2/16. © “Eyİsrâiloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim. Asıl bana itaatsizlikten sakının”. “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm. Şu halde benim davetime gelsinler ve bana iman etsinler ki doğru yolu bulabilsinler”.

Mü'min 40:61

61, “İçinde dinlenesiniz diye geceyi, aydınlatsın diye gündüzü yaratan Allah'tır. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır, ama insanların çoğu şükretmez.” İçinde dinlenesiniz diye geceyi, aydınlatsın diye gündüzü yaratan Allah'tır. Cenâb-ı Hak onlara çeşitli nimetler ihsan ettiğini, bunlara karşılık şükretmeleri gerektiğini hatırlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: İçinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi yarattı. [ ] Yani geceyi bedenen rahatlayıp dinlenmeniz için yarattı. Aydınlatsın diye de gündüzü yarattı, o sayede maişetinizi ve ihtiyaç duyduğunuz nesneleri görüp temin edersiniz. Buradaki Aydınlatsın diye gündüzü yarattı cümlesi, o sayede ve o zaman diliminde her taraf görülsün mânasına gelir. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır meâlindeki âyet de bütün bunların, insanların önceden hak ettikleri nimetler olmadığını, aksine Allah'ın lütfunun, ihsanının ve rahmetinin eseri olduğunu haber vermektedir. Ama insanların çoğu şükretmez.

Mü'min 40:62

Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Size bunları yapan taptığınız o putlar değil, Allah'tır. Her şeyin yaratıcısı olan O'dur. Sizi ve her şeyi O yaratmıştır, O tektir, ortağı yoktur. Öyleyse nasıl olup da saptırılıyorsunuz? Yani Allaha kulluktan ve O'na şükür borcunuzu yerine getirmekten nasıl döndürülüyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir,

Mü'min 40:63

Onlar, sizden önce Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerin Allaha kulluk yapmaktan ve O'na şükretmekten saptırıldığı gibi saptırılıyorlar. Burada geçen “efk” (SU kelimesi saptırmak mânasına gelir. Nitekim, “Sen bizi ilâhlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin?”' meâlindeki âyette de aynı anlamda kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:64

Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden Allah'tır. Cenâb-ı Hak bu beyanda, insanlar için yeryüzünü yerleşim alanı ve maişetlerini temin edecekleri yer yaptığını, üzerlerine de göğü bina ettiğini, İgöğü üzerlerine düşmekten koruduğunu, yer ile gök arasındaki mesafenin uzunluğuna rağmen her ikisinden hasıl olan menfaatleri birbirine bağladığını söyleyerek onlara verdiği nimetin büyüklüğünü hatırlatmakta, bütün bunları da tek bir yaratıcı ve düzenleyicinin eseri olduğu bilinsin diye böyle yaptığına işaret etmektedir. Size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan O'dur. Bu cümle iki şekilde yorumlanır: Birincisi, güzel yapan sözü, Allah Teâlâ'nın vahdâniyetini ve rablığını bilmeye işaret eden sağlam yaptı mânasına gelir, zaten her yarattığı nesnede Allahın birliğine ve rablığına dair açık deliller vardır. İkincisi, şeklinizi de güzel yapan sözü, şeklinizi güzel bir şekilde düzenleyen, yüzünüzü diğer canlılar gibi yere eğdirmeyip dik tutan anlamına gelir. Sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah'tır. Bazı müfessirler şöyle dediler: Bu cümle, sizi helâl nimetlerle rızıklandırdı mânasına gelir. Ancak sizi yeryüzünden çıkan en temiz şeylerle rızıklandırdı anlamına gelmesi daha uygundur. Çünkü Allah Teâlâ yerden muhtelif bitkiler çıkarmış, bunların en temiz ve en yumuşak olanını insanın rızkı kılmış, diğerlerini de hayvanların rızkı yapmıştır. İşte Rabb'iniz olan Allah budur; bütün bunları sizin için yaratan Rabb'inizdir, taptığınız putlar değildir. Âlemlerin Rabb'i olan Allah yüceler yücesidir.

Mü'min 40:65

65, “O diridir, O'ndan başka tanrı yoktur. Şu halde içten bir dindarlık ve bağlılıkla O'na dua edin. Haтa, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur” Kelimesinin Anlamı) O diridir, O'ndan başka tanrı yoktur. Müfessirler şöyle derler: Burada diri anlamına gelen “hay” kelimesi, ebediyen ölmeyecek olan canlı demektir, Ancak bu, herkesin bildiği bir husustur, Hay kelimesinin aslı, övülmekte ve methedilmekte son hadde varan mânasına gelir. Kendisinden yararlanmakta son hadde varan her şeye hay denilir. Meselâ yeryüzünden, ağaçlardan ve her şeyden sonuna kadar yararlanılır. En doğrusunu Allah bilir. 86 [ başka tanrı yoktur. Arapçada ilâh kelimesi mâbut için kullanilir. Arap, her mâbuda (kendisine ibadet edilene ve kulluk yapılana) ilâh der. Buna göre Allah sanki şunu söylemektedir: Allah'tan başka ibadet ve kulluk yapılmaya lâyık hiçbir ilâh ve mâbut yoktur, Şu halde içten bir dindarlık ve bağlılıkla O'na dua edin. Yani samimi bir dindarlıkla O'na dua edin. Samimiyetle O'na dua edin cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, samimi bir şekilde sadece O'na ibadet edin, müşriklerin şefaat ve Allaha yaklaşmak ümidiyle putlara taptıkları gibi hiçbir şeyi O'na ortak tanımayın! Dini ve ibadeti sadece Allaha has kılın! İhlas, Allah için kalbi her şeyden tasfiye etmek demektir. İkincisi, gerçek anlamda Allah'a dua edin ve O'nun adını kullanın! En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O şöyle demektedir: Allah'a dua edin ve ilâh olarak O'nun ismini söyleyin, O'ndan başka birine ilâh ismini vermeyin ve ona dua etmeyin. Çünkü müşrikler ilâh olarak putlara isim veriyor ve onlara dua ediyorlardı. Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Bu cümle ile Allah, insanlara “el-hamdu demelerini öğretmektedir!, “el-Hamdu lillâh” sözü, yarattığı varlıklara nimetler veren ve onlara lütuflarda bulunan âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun, mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir, --- Dipnotlar: “© Kaynaklarda bunun Hasan-ı Basri'nin sözü olduğuna dair bir bilgi bulamadık. Ancak Taberi, İbn Abbâs'tan ve Said b. Cübeyriden buna benzer sözler rivayet eder (bk. Cåmi'u'l-

Mü'min 40:66

De ki: Rabb'imden bana açık kanıtlar gelince, sizin Allah'ın dışında dua ettiğiniz şeylere apтaт bana yasaklanmış oldu. Sanki kâfirler Resülullah'ı (s.a.) kendilerinin tapmakta oldukları putlara tapmaya davet etmişlerdi de Hz. Peygamber, ben bundan menedildim, demişti. Nitekim bu mânada başka âyetler Kur'ân-ı Kerimde yer almaktadır: [ ]“De ki: Kuşkusuz ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allaha ibadet etmekle yükümlü kılındım”, “Sakın müşriklerden olma”, Aynı anlamı içeren başka âyetler de vardır. Rabb'imden bana açık kanıtlar gelince cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, eğer buradaki “beyyinât” kelimesinden maksat Kur'ân veya müfessirlerin söylediği gibi Resülullaha (s.a.) mücize olarak inen âyetler ise, tekit ve tebliğ mânasına gelir. Şayet maksat Allahtan gayrısına ibadet etmenin ve Allaha şirk koşmanın yasaklanması ise daha önce de geçtiği gibi peygamberlerin gelmesinden ve söz konusu açık kanıtların (beyyinât) verilmesinden önce olması lazımdı. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Rabb'imden bana açık kanıtlar gelince cümlesinde akıl ve onun vasıtasıyla bilinen bilgiler ve hükümler kastedilmiş de olabilir. Bu durumda bana geldi ifadesi de, bana göründü mânasına gelir. Nitekim “Hak geldi”5! meâlindeki âyet, hak ortaya çıktı anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Kendimi âlemlerin Rabb'ine teslim etmem emredildi. Yani yaratılanları ve her şeyi özellikle ve sadece Allah'a teslim etmem, O'na başka birini ortak koşmamam emredildi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: 50 “Deki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma (de“De ki: Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkümdur”.

Mü'min 40:67

67. “Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan Oilur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağımıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatir; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçla belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız.” [İnsanın Yaratılış Evreleri] Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O'dur. Cenâb-ı Hak burada, verdiği nimetlere şükretme bilgisine ulaştıracak olan aşamaları insanlara hatırlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: Sizi topraktan yaratan O'dur, yani O sizin aslınızı topraktan yaratmıştır. Sonra nutfeden, yani sizi nutfeden (sperm ve yumurtadan) yaratmaktadır. Allah'ın onları topraktan yarattığının, yani doğrudan toprağın yardımıyla değil de insanın aslını topraktan yarattığının bilinmesi için bunu hatırlatmaktadır. Şayet insanı doğrudan toprağın yardımıyla yaratmış olsaydı, [ topraktan yarattığı şekil ve türde olmak üzere sudan yaratmış olmasının anlamı olmazdı. Çünkü suda toprağa ait hiçbir iz bulunmamaktadır. Suda ve nutfede de alakadan bir iz bulunmamakta, alakada da et, kemik, cilt, saçlar ve benzeri unsurlarıyla çocukluk döneminden hiçbir iz bulunmamaktadır. Çünkü ne toprakta su mânası, ne de suda toprak anlamı vardır. Yaratılış eğer bunların yardımıyla olsaydı, bu ikisinden birinden yaratılan insan, bileşiminde ve şeklinde sperm dışında bir nesneden yaratılanla aynı olmazdı. Toprak ve su kendi mahiyetleri itibariyle farklıdırlar. Aynı şekilde insanın yaratılışla bir halden başka bir hale, bir merhaleden başka bir merhaleye dönüştüğü belirtilmesine rağmen, bütün yaratılış evrelerinde bulunduğu halden dönüştüğü yeni hale varıncaya kadar yaratılışın ana maddesi ile hiçbir alakası ve benzerliği bulunmamaktadır. Yaratılış evrelerindeki bütün bu değişimlerin, sözü edilen herhangi bir şeyin veya bir vasıtanın yardımıyla olmadığının, zatıyla kâdir, zatıyla âlim ve zatıyla müdebbir olan bir yaratıcı sayesinde gerçekleştiğinin bilinmesi içindir. Ancak bunun böyle olmasının bir anlamı vardır ve bu mâna hepsinde mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir. (JSonra sizi güçlü çağınıza ulaştırır. Yani bünye, akıl ve diğer bütün organlarda sizi güçlü bir yapıya kavuşturur. Sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Yani bazılarınız yaşlılık dönemine ulaşamadan vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Yani sizin için belirlenen ecele (ölüm vaktine) kadar yaşarsınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız. Yani umulur ki Cenâb-ı Hakk'ın size açıkladığı ve hatırlattığı bu olaylar üzerinde aklınızı kullanırsınız.

Mü'min 40:68

68. “Yaşatan da öldüren de Odur. Bir işe hükmettiğinde o konuda sadeYaşatan da öldüren de O'dur. Yani her şeyin hayatını yaratan da her şeyin ölümünü yaratan da O'dur. Mütezile'nin iddiasına göre her kula, yaşatan ve öldüren denilmesi caizdir, çünkü öldürülen biri kendi eceliyle ölmüş değildir, aksine onu katili öldürmüştür, derler. Bir fiilden meydana gelen sonuçlar, o fiili yapan fâilin eseridir, derler. Onların sözlerine göre herkese yaşatan ve öldüren denilmesi caizdir. Bir işe hükmettiğinde o konuda sadece ‘ol? der, o da oluverir. Burada “ol!” anlamına gelen “kün” kelimesi, kâf ve nün harfleri olmaksızın yaratmak diye tercüme edilir, bu da tekvinden ibarettir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Biz bu meseleyi daha önce yeterince açıklamıştık".

Mü'min 40:69

Görmez misin, Allah'ın âyetlerini tartışmaya kalkışanları? Buradaki görmez misin ifadesinden maksat, gerçek anlamda görmek ve bakmaktır. Bu kelime, bilmez misin, anlamına da gelebilir, yani Allah'ın âyetlerini tartışmaya kalkışanların beyinsizliklerini bilmez misin? Yahut Allah'ın âyetlerini tartışmaya cüret edenlerin, yani ellerinde delil olmadığı halde Allah'ın âyetlerini reddetmeye ve karalamaya kalkışanların cehaletini bilmez misin? Nitekim bu husus daha önce geçen âyet-i kerimede de dile getirilmişti: “Onlar, kesin bir kanıt olmadan Allah'ın âyetleri hakkında tartışmaya girişirler”!5. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. Gerçeklerden nasıl da uzaklaştırılıyorlar cümlesi, hangi delil onları gerçeklerden uzaklaştırıyor mânasına yahut Allah'ın âyetlerinden uzaklaştırıyor anlamına veyahut onların Allah'ın âyetleri oldugunu anladıkları halde neden onlardan uzaklaştırılıyor ve yüz çeviriyorlar manasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. FOR Ó A idi

Mü'min 40:70

Kitabın ve elçilerimize gönderdiklerimizin asılsız olduğunu savunanlar... Bu ilâhi kelâm, onların Allah'ın âyetlerini reddetmeye ilişkin tartışmalarının açıklaması olabilir. Âyet-i kerime, peygamberlerin onlara getirdiği kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi, yani peygamberlerin onlara emrettiği kitapta bulunmayan vahyi inkâr edenler mânasına da gelebilir. Çünkü vahiy, metluv ve vahy-i gayr-i metluv olmak üzere iki türlüdür. Elçilerimize gönderdiklerimiz sözü, daha önce geçen “kitap” lafzının tefsiri değildir. Ancak Elçilerimize gönderdiklerimiz ifadesi, ilk yoruma göre kitap lafzının tefsiridir. En doğrusunu Allah bilir. İleride gerçeği anlayacaklar cümlesi tehdit anlamına gelir. Yani âyetlerde verilen haberin bilgisini aldıktan sonra, onu gözleriyle gördüklerinde anlayacaklar, demektir. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:71

O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler. Zincirler anlamına gelen “selâsil” kelimesinin sonu ötreli, üstünlü ve esreli olmak üzere üç şekilde okunur. Ötre ile okunduğunda mânası şöyle olur: O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle kaynar suyun içinde sürüklenip dururlar. Esreli okunduğunda şöyle mâna verilir: O zaman boyunlarında ve zincirlerin halkalarında kaynar suda sürüklenirler, yani halkalar zincirlere bağlanır, sonra onların boyunlarına bağlanır, böylece kaynar suyun içinde sürüklenip dururlar. Üstünlü olarak okununca da mânası şöyle olur: O zaman boyunlarında halkalarla kaynar suyun içinde zincirleri sürüklerler. “Hamim” kelimesinin açıklaması daha önce yapılmıştı", Bunun anlamı, içilen sıcak sudur, ancak sıcaklığı son hadde varmış olan sudur. (SJArdından da ateşte yakılırlar. Bu ilâhi beyanda onların o şiddetli ateşe sürüklenecekleri ve orada yakılacakları belirtilmektedir. Ebü Avsece “yushabün” kelimesine sürüklenirler diye mâna verdi. Kelime “sehabe, yeshabu, sahben” (vaz daus. 52) kökünden gelir, çekmek, sürüklemek anlamındadır. “Yuscerün” kelimesi de yakılırlar demektir. “Secertu tennüre” cümlesi, fırını yaktım anlamına gelir. Kelimenin kökü de

Mü'min 40:72

O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler. Zincirler anlamına gelen “selâsil” kelimesinin sonu ötreli, üstünlü ve esreli olmak üzere üç şekilde okunur. Ötre ile okunduğunda mânası şöyle olur: O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle kaynar suyun içinde sürüklenip dururlar. Esreli okunduğunda şöyle mâna verilir: O zaman boyunlarında ve zincirlerin halkalarında kaynar suda sürüklenirler, yani halkalar zincirlere bağlanır, sonra onların boyunlarına bağlanır, böylece kaynar suyun içinde sürüklenip dururlar. Üstünlü olarak okununca da mânası şöyle olur: O zaman boyunlarında halkalarla kaynar suyun içinde zincirleri sürüklerler. “Hamim” kelimesinin açıklaması daha önce yapılmıştı", Bunun anlamı, içilen sıcak sudur, ancak sıcaklığı son hadde varmış olan sudur. (SJArdından da ateşte yakılırlar. Bu ilâhi beyanda onların o şiddetli ateşe sürüklenecekleri ve orada yakılacakları belirtilmektedir. Ebü Avsece “yushabün” kelimesine sürüklenirler diye mâna verdi. Kelime “sehabe, yeshabu, sahben” (vaz daus. 52) kökünden gelir, çekmek, sürüklemek anlamındadır. “Yuscerün” kelimesi de yakılırlar demektir. “Secertu tennüre” cümlesi, fırını yaktım anlamına gelir. Kelimenin kökü de

Mü'min 40:73

Sonra onlara, “Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhi nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede?” denir. Bu ilâhi kelâmın zâhiri, bu sözün onlara cehenneme girdikten sonra söyleneceğini göstermektedir. Çünkü bu âyet-i kerime, “O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakılırlar”™ meâlindeki âyetin arkasından gelmektedir. Bunun zâhiri, Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhi nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede? sözünün cehenneme girdikten sonra söylendiğini gösterir. Buna bağlı olarak gelen “İçinde ebedi kalmak üzere cehennem kapılarından girin içeri! Büyüklük taslayanların kalacakları yer ne kötü“ meâlindeki âyetin zâhiri de bu sözün onlara ancak cehenneme girmelerinden sonra söyleneceğini gösterir. Bizi bırakıp kayboldular. Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz, derler. Onların bu sözü iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların dünyada iken taptıkları ve tanrılık nispet edip Allah'a ortak koştukları putlara ibadet ettiklerini inkâr ettiklerine işaret eder. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra onların mazeretleri ‘Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı”, Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Onlar (dünyada) size yemin ettikleri gibi Allaha da yemin edecekler”, Bu şekilde onlar yaptıklarını inkâr edecekler ve bunu da yeminle teyit edecekler. Dolayısıyla bu durum, âyet-i kerimenin onları, mücizeleri kabul ve tasdike zorlamadığına işaret eder. Çünkü onlar, azabı gözleriyle gördüklerinde dünyada iken yaptıklarını inkâr ediyorlar. Hatalı ve bâtıl yolda oldukları onlar tarafından da anlaşılıyor, ama yine de bu durum, azabı gördüklerinde onları yalan söylemekten alıkoyamıyor. İkincisi, onların söyledikleri Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz sözünü de vaktiyle yaptıklarını ret ve inkâr ettikleri için değil, fakat putlara tapmanın o gün onlara hiç fayda vermeyeceğini, başlarına gelen bu felâketten kendilerini kurtaramayacağını anladıkları için söylemişlerdir. İşte bunu anladıklarında, Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz derler. Yani dünyada iken bizim taptıklarımız bâtılmış, hiçbir şey değilmiş, çünkü bugün bize hiçbir faydaları dokunmadı. Eğer âyetin doğru yorumu bu ise, o zaman Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhi nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede sözünün cehenneme girdikten sonra onlara söyleneceğine işaret eder. Eğer onların, putları ret ve inkâr ettikleri şeklindeki ilk yorum doğru ise, o zaman onlar henüz cehenneme girmeden, organları kendilerinin aleyhine şahitlik ettikleri zaman söyleneceğine işaret eder. “Cehennem kapılarından girin içeri!” meâlindeki âyet-i kerime de bu yorumu desteklemektedir. En doğrusunu yüce Allah bilir. (Slİşte Allah inkârcıları böyle şaşkın ve çaresiz bırakır. Yani Cenâb-ı Hak, isteyerek küfrü tercih edeceğini bildiği kişileri işte böyle şaşkın ve çaresiz bırakır. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: “Sıvışıp giderler. Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir”, Yani Allah, onların kendi iradeleriyle doğru yoldan sapacaklarını bildiği için kalplerini haktan çevirdi. “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti”4! meâlindeki âyet de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 “Ogün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileri-

Mü'min 40:74

Sonra onlara, “Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhi nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede?” denir. Bu ilâhi kelâmın zâhiri, bu sözün onlara cehenneme girdikten sonra söyleneceğini göstermektedir. Çünkü bu âyet-i kerime, “O zaman boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakılırlar”™ meâlindeki âyetin arkasından gelmektedir. Bunun zâhiri, Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhi nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede? sözünün cehenneme girdikten sonra söylendiğini gösterir. Buna bağlı olarak gelen “İçinde ebedi kalmak üzere cehennem kapılarından girin içeri! Büyüklük taslayanların kalacakları yer ne kötü“ meâlindeki âyetin zâhiri de bu sözün onlara ancak cehenneme girmelerinden sonra söyleneceğini gösterir. Bizi bırakıp kayboldular. Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz, derler. Onların bu sözü iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların dünyada iken taptıkları ve tanrılık nispet edip Allah'a ortak koştukları putlara ibadet ettiklerini inkâr ettiklerine işaret eder. Nitekim bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra onların mazeretleri ‘Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı”, Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Onlar (dünyada) size yemin ettikleri gibi Allaha da yemin edecekler”, Bu şekilde onlar yaptıklarını inkâr edecekler ve bunu da yeminle teyit edecekler. Dolayısıyla bu durum, âyet-i kerimenin onları, mücizeleri kabul ve tasdike zorlamadığına işaret eder. Çünkü onlar, azabı gözleriyle gördüklerinde dünyada iken yaptıklarını inkâr ediyorlar. Hatalı ve bâtıl yolda oldukları onlar tarafından da anlaşılıyor, ama yine de bu durum, azabı gördüklerinde onları yalan söylemekten alıkoyamıyor. İkincisi, onların söyledikleri Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz sözünü de vaktiyle yaptıklarını ret ve inkâr ettikleri için değil, fakat putlara tapmanın o gün onlara hiç fayda vermeyeceğini, başlarına gelen bu felâketten kendilerini kurtaramayacağını anladıkları için söylemişlerdir. İşte bunu anladıklarında, Meğer vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz derler. Yani dünyada iken bizim taptıklarımız bâtılmış, hiçbir şey değilmiş, çünkü bugün bize hiçbir faydaları dokunmadı. Eğer âyetin doğru yorumu bu ise, o zaman Vaktiyle Allah'ın dışında ilâhi nitelikler yüklediğiniz şeyler şimdi nerede sözünün cehenneme girdikten sonra onlara söyleneceğine işaret eder. Eğer onların, putları ret ve inkâr ettikleri şeklindeki ilk yorum doğru ise, o zaman onlar henüz cehenneme girmeden, organları kendilerinin aleyhine şahitlik ettikleri zaman söyleneceğine işaret eder. “Cehennem kapılarından girin içeri!” meâlindeki âyet-i kerime de bu yorumu desteklemektedir. En doğrusunu yüce Allah bilir. (Slİşte Allah inkârcıları böyle şaşkın ve çaresiz bırakır. Yani Cenâb-ı Hak, isteyerek küfrü tercih edeceğini bildiği kişileri işte böyle şaşkın ve çaresiz bırakır. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: “Sıvışıp giderler. Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir”, Yani Allah, onların kendi iradeleriyle doğru yoldan sapacaklarını bildiği için kalplerini haktan çevirdi. “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti”4! meâlindeki âyet de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 “Ogün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileri-

Mü'min 40:75

Bu beyan, sizin cehennemle cezalandırılmanızın sebebi, dünyada iken bâtıl yolda olmaktan dolayı sevinmenizdir mânasına gelir. Çünkü onlar dünyada iken bâtıl yolda olmalarından ötürü sevinç duyuyor, mutlu oluyorlardı. “Tefrahün” kelimesinin, taşkınlık yapmak mânasına geldiği de söylenmiştir. Fakat burada onların kendi iradeleriyle seçtikleri yoldan memnun olmaları, sevinmeleri anlamındadır. Bunun sebebi dünyadayken böbürlenmenizdir. Aynı şekilde onlar dünyada iken yaptıklarıyla seviniyorlar, bâtıl yolda olduklarından dolayı mutluluk duyuyorlar ve bununla Resülullaha (s.a.) ve müminlere karşı böbürleniyorlardı. Âyetteki “merah” kelimesi kibirlenmekanlamına gelir. Nitekim bu kelime, “Yeryüzünde böbürlenerek dolasma!”!1e meâlindeki âyette de kibirlenmek mânasında kullanılmıştır. DESEN f İREN

Mü'min 40:76

76. “İçinde ebedi kalmak üzere cehennem kapılarından girin içeri!” Büyüklük taslayanların kalacakları yer ne kötü!” Bu âyet-i kerime hakkında daha önce açıklama yapmıştık",

Mü'min 40:77

Sen şimdi sabret; Allah'ın vâdi mutlaka gerçekleşecek. Bu âyeti de daha önce açıklamıştık'“, Muhakkak ki biz, onlara vaktiyle bildirip uyarıda bulunduğumuz şeylerin bir kısmını (ölmeden) sana göstereceğiz, (bir kısmını da görmeden) seni vefat ettireceğiz; ama onlar da sonunda bize dönecekler! Sanki Hz. Peygamber (s.a.), onlar hakkında söylenenlerin vuku bulmasını bekliyor, bunlar aklına geliyor ve gerçekleşmesini istiyor gibidir. Cenâb-ı Hak ise Hz. Peygamber'i, kâfirlere uyarıda bulunduğu azabın kendi istediği zamanda vuküunu beklemekten, aklına geldiğinde kendisine yardım edilmesini ve sözü edilen şeyin vuküunda onların helâk edilmesini düşünmekten menetmektedir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Şayet başlarına geleceğine dair onları uyardığımız olayların bir kısmını sana göstermeyi istersek gösteririz, dilersek bir kısmını göstermeden seni vefat ettiririz. Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Resülüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır”. Yoksa, ya uyarıda bulunduğumuz şeylerin bir kısmını (ölmeden) sana göstereceğiz yahut (bir kısmını da görmeden) seni vefat ettireceğiz cümlesinin zâhiri, bir şüphe ve tereddüt mânası taşımaktadır. Ancak Allah hakkında böyle bir mâna ise caiz değildir. Çünkü Allah şu işi yapıp yapmayacağını veya o şeyin olup olmayacağını kesin olarak bilir. Dolayısıyla bu âyetin anlamı bizim söylediğimiz gibidir; Resülullah (s.a.) sanki Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri uyardığı azabın gelmesini arzu ediyor ve içinden bunu söylüyordu. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona şöyle demiştir: Bu, senin karar vereceğin bir mesele değildir, onun kararını vermek ancak bize aittir. En doğrusunu Allah bilir. [§]jbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu âyet, bize gizli kalan şeylerdendir”“. Çünkü âyetin zâhirinde bir şüphe ve tereddüt mânası vardır. Âyet-i kerime, Hz. Peygamber'in peygamberliğine de işaret etmektedir. Çünkü âyette Resülullah'a (s.a.) yönelik bir kınama ve azarlama mânası vardır. Sonra bu durum insanlar tarafından da farkedilmiştir. Halkın örfüne göre bu gibi durumları gizlemek ve onu insanlardan saklamak gerekir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, Resülullah'a (s.a.), görevinin dini tebliğ olduğunu emrederek insanların bu durumu farketmelerine imkân vermiştir. Aynı durum şu âyet-i kerimede de görülmektedir: “(Resülüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır”. Çünkü söylenene itaat etmek zorunda olan birinin, kendisine verilen bir emir ve sorumluluk olmadan böyle bir şeyi açıklaması söz konusu değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Ol SUGA š İLEN 2 EĞE

Mü'min 40:78

Senden önce de elçiler gönderdik. Burada Allah şunu söylemektedir: İnsanlara ilk gönderilen peygamber sen değilsin! İnsanların ilk defa reddedip, inkâr ettikleri ve yalancılıkla itham ettikleri peygamber de sen değilsin! Aksine sen insanlara peygamber olarak gönderildiğin gibi senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderilmiştir. (İOnlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var. Bu ilâhi kelâm, bizim peygamberlerin bizzat kendilerini ve isimlerini bilmek ve tanımakla yükümlü olmadığımıza işaret etmektedir. Biz, onların şahıslarını ve isimlerini bilmekle değil, ancak hepsinin Allahtan getirdikleri haberlerin doğru olduğunu bilip tasdik etmekle yükümlüyüz. Aynı şekilde biz, Cenâb-ı Hak'tan gelen vahiylerin her birine bütün tafsilatıyla ve tek tek isimlerini bilerek iman etmekle de yükümlü değiliz, ancak O'ndan gelen her şeye iman etmekle yükümlüyüz. Buna göre biz deriz ki: Diğer peygamberleri veya onlardan birini inkâr etmedikçe, peygamberlerden birine iman etmek hepsine iman etmek demektir. Aynı yaklaşıma göre Allah'a iman etmek de bütün peygamberlere iman etmek anlamına gelir. Çünkü Allah'a iman etmek, O'nun emir ve yasaklarına da iman etmeyi gerektirir, bu da O'nun emir ve yasağı elinde bulunan kişiye de iman etmek neticesini doğurur. 97 IŞJAllah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez. Sanki insanlar Hz. Peygamber'den, getirdiği bir âyetten sonra başka bir âyet daha getirmesini, onun arkasından da bir başkasını getirmesini istemişlerdi. İşte onların bu istekleri üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Allah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi mücize getiremez. Yani hiçbir peygamber kendi arzusuna göre veya mücize isteyen insanın arzusuna göre mücize getiremez. Bu âyet-i kerime, Bâtıniler'in iddialarını da reddetmektedir, onlar diyorlar ki: Peygamberlerin nefislerinde ruhani cevherler vardır, buna dayanarak istedikleri zamanda ve istedikleri şekilde mücize getirirler. Onlar, buna benzer sözler söylüyorlar. Onlara göre peygamberler, sahip oldukları ruhani cevher vasıtasıyla, Allah'ın izni ve insanların talebi olmadan istedikleri âyeti getirme gücüne sahiptirler. Bu mesele eğer onların dedikleri gibi olsaydı, Allah'ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez ilâhi kelâmının mânası olmazdı. Bâtıniler'in iddiası bu âyete aykırıdır. Çünkü bu ilâhi beyan, peygamberlerin ancak Allah'ın izniyle mücizeler getirebileceklerini haber vermektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Allah'ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhi hakikatleri yok etmeye kalkışanlar hüsrana uğramışlardır. Yani Allah'ın azap emri geldiği zaman yahut Allah tarafından uyarılan olayların emri geldiği zaman... Ayet-i kerimede, Allah tarafından yapılan ikazlar için Allah'ın emri ifadesi kullanılmaktadır. Âyette geçen hüsran kelimesini daha önce açıklamış- --- Dipnotlar: 8 bk.en-Nisâ, 4/112 ve el-Hac, 22/11 nolu âyetlerin tefsiri.

Mü'min 40:79

Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın bu ve bundan önce geçen ilâhi beyanlarında insanlara hatırlatmış olduğu hususların iki mânası vardır. Birincisi, Allah insanlara lütfettiği nimetleri hatırlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: [S]“Allah, size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz ve lütfundan rızkınızı arayasınız 1, “Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden, size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah'tır”19, Sonra burada da Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah'tır buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak insanlara önce ilk yaratılışlarını hatırlatmaktadır: “Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O'dur”, Bu ilâhi kelâm, Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetine, ilmine, tedbirine ve kudretine işaret etmektedir. Bundan sonra Allah, insanlara lütfettiği nimetleri sonuna kadar hatırlatmaktadır. Bu hatırlatmayı da insanların verilen nimetlere hamd ve şükür görevini eda etmeleri için yapmaktadır. Bu, ilk yorumdur. İkincisi, Allah bu hatırlatma ile belirttiği ve saydığı bu nimetleri kendisi için değil, insanlar için yarattığını dile getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şunu söylemektedir: Bütün bu nimetler sizin için, sizin yararlanmanız ve istediğiniz gibi kullanmanız için yaratılmıştır. Öyle iken size ne oluyor da başka âlemlerde yaşayanlardan kimsenin yapmadığı kadar bu nimetleri şiddetle inkâr ediyor ve nankörlük ediyorsunuz? Başka âlemlerde yaşayanlar, Allahın verdiği nimetlere ve bunlara şükretmeye sizden daha çok boyun eğip teslim oluyorlar. Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin iddiasını da reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: Bir yavruya ve bir hayvana karşılığın vermeden acı çektirmeye Allah'ın hakkı yoktur. Halbuki binek hayvanlarının ve eti yenen hayvanların insanların emrine âmâde kılındığında, onları kullanma ve çeşitli yollarla onlardan yararlanma imkânı verildiğinde şüphe yoktur, bu ise onlara eziyet vermekte ve acı çektirmektedir. Bu durumda onların, karşılığını vermeden kimseye acı çektirmeye Allah'ın hakkı yoktur iddiasını, bunların razı olması kaydına da bağlamak gerekir. Çünkü bir karşılık vermekle konulan bir hüküm, sahibinin o karşılığa razı olması şartına bağlıdır. Bu varlıkların razı olmak gibi bir konumda olmadıklarına göre, karşılık vermeye de gerek yoktur. Bu söylediğimize göre âyet, Cenâb-ı Hakk'ın aslah (en uygun) olanı yaratmasının gerekli olmadığına işaret etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra sözü edilen bu hayvanların yararları farklı farklıdır, kimisinden binmek, kimisinden yemek için faydalanılır; bazıları yününden, bazıları da tüyünden yararlanılır. Gemileri de ihtiyaçlarını elde etmek gayesiyle uzak diyarlara gidebilmeleri için lütuf ve ihsan olarak binek aracı yapmıştır. Âyet-i kerime de bunu ifade etmektedir: Onlarda sizin için daha nice faydalar vardir; gönüllerinizdeki bir ihtiyaca onlar üzerinde ulaşırsınız; onlarla ve gemilerle taşınırsınız. --- Dipnotlar: 169 “Allah, rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lütfundan rızkınızı arayasınız ve bütün bunlara şükredesiniz” (el- Kasas, 28/73). 7! “Sizi toprak, sonra sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan Odur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız”

Mü'min 40:80

Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın bu ve bundan önce geçen ilâhi beyanlarında insanlara hatırlatmış olduğu hususların iki mânası vardır. Birincisi, Allah insanlara lütfettiği nimetleri hatırlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: [S]“Allah, size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz ve lütfundan rızkınızı arayasınız 1, “Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden, size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah'tır”19, Sonra burada da Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah'tır buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak insanlara önce ilk yaratılışlarını hatırlatmaktadır: “Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O'dur”, Bu ilâhi kelâm, Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetine, ilmine, tedbirine ve kudretine işaret etmektedir. Bundan sonra Allah, insanlara lütfettiği nimetleri sonuna kadar hatırlatmaktadır. Bu hatırlatmayı da insanların verilen nimetlere hamd ve şükür görevini eda etmeleri için yapmaktadır. Bu, ilk yorumdur. İkincisi, Allah bu hatırlatma ile belirttiği ve saydığı bu nimetleri kendisi için değil, insanlar için yarattığını dile getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şunu söylemektedir: Bütün bu nimetler sizin için, sizin yararlanmanız ve istediğiniz gibi kullanmanız için yaratılmıştır. Öyle iken size ne oluyor da başka âlemlerde yaşayanlardan kimsenin yapmadığı kadar bu nimetleri şiddetle inkâr ediyor ve nankörlük ediyorsunuz? Başka âlemlerde yaşayanlar, Allahın verdiği nimetlere ve bunlara şükretmeye sizden daha çok boyun eğip teslim oluyorlar. Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin iddiasını da reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: Bir yavruya ve bir hayvana karşılığın vermeden acı çektirmeye Allah'ın hakkı yoktur. Halbuki binek hayvanlarının ve eti yenen hayvanların insanların emrine âmâde kılındığında, onları kullanma ve çeşitli yollarla onlardan yararlanma imkânı verildiğinde şüphe yoktur, bu ise onlara eziyet vermekte ve acı çektirmektedir. Bu durumda onların, karşılığını vermeden kimseye acı çektirmeye Allah'ın hakkı yoktur iddiasını, bunların razı olması kaydına da bağlamak gerekir. Çünkü bir karşılık vermekle konulan bir hüküm, sahibinin o karşılığa razı olması şartına bağlıdır. Bu varlıkların razı olmak gibi bir konumda olmadıklarına göre, karşılık vermeye de gerek yoktur. Bu söylediğimize göre âyet, Cenâb-ı Hakk'ın aslah (en uygun) olanı yaratmasının gerekli olmadığına işaret etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra sözü edilen bu hayvanların yararları farklı farklıdır, kimisinden binmek, kimisinden yemek için faydalanılır; bazıları yününden, bazıları da tüyünden yararlanılır. Gemileri de ihtiyaçlarını elde etmek gayesiyle uzak diyarlara gidebilmeleri için lütuf ve ihsan olarak binek aracı yapmıştır. Âyet-i kerime de bunu ifade etmektedir: Onlarda sizin için daha nice faydalar vardir; gönüllerinizdeki bir ihtiyaca onlar üzerinde ulaşırsınız; onlarla ve gemilerle taşınırsınız. --- Dipnotlar: 169 “Allah, rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lütfundan rızkınızı arayasınız ve bütün bunlara şükredesiniz” (el- Kasas, 28/73). 7! “Sizi toprak, sonra sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan Odur. Sonra O sizi bir bebek olarak hayat alanına çıkarır; ardından güçlü çağınıza ulaşıncaya, sonra da yaşlılar haline gelinceye kadar sizi yaşatır; içinizden bazıları bundan önce vefat eder. Sonuçta belli bir vakte kadar yaşamaktasınız. Umulur ki (bunlar üzerine) akıl yorarsınız”

Mü'min 40:81

Bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak, insanlara vahdâniyetinin ve ulühiyetinin delilleri yanında verdiği lütuf ve ihsanın kanıtlarını hatırlatıyor ve soruyor: Allah'ın size gösterdiği âyetlerin hangisini inkâr edebilirsiniz? Onlardan hangisinin yüce Allah'ın delili olmadığını söyleyebilirsiniz? GS paper

Mü'min 40:82

Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi? Bu ilâhi kelâmın mânasını daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık'?. Onların sayısı bunlardan daha çoktu, daha güçlülerdi. Yani onlar sayı itibariyle bunlardan daha çok oldukları gibi kuvvet ve atılganlık yönünden de daha güçlü idiler. Yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı. Yani sizden daha çok çalışmışlardı. Ama sonra onların akıbeti helâk ile ve köklerinin kurutulmasıyla son buldu. Yine de kazandıkları onları kurtaramadı. Yani sayılarının, ordularının, servetlerinin ve beden kuvvetlerinin çokluğu, onları Allah'ın azabından kurtaramadı. Öyleyse siz, ey Mekkeliler! Sizler sayı itibariyle daha az ve güç-kuvvet olarak da daha zayıf olduğunuza göre Allah'ın azabı geldiğinde kendinizi kurtarmanıza asla gücünüz yetmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir.

Mü'min 40:83

Elçileri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde, sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler. Buradaki sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler sözü iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, kendilerinde bulunan bilgilerin gerçek olduğunu düşünerek böbürlendiler, hakikatte ise o ilim değildi, fakat ilmin kendilerinde olduğunu zannettiler. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette mcâlen şöyle buyurur: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!” Yani senin gözünde tanrı olan şu ilâhına bir bak, biz onu ne hale getireceğiz! Bu beyanda sözü edilen varlığın ilâh olmadığını Hz. Müsâ şüphesiz biliyordu, ancak o kişiye tarif için böyle söylemektedir. Buna göre sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler cümlesi, hakikatte ilim olmasa da onlar kendilerinin benimsediği düşüncenin ilim olduğuna inanıyorlardı demektir. En doğrusunu Allah [101] (Jİkincisi, bunun gerçek bilgi mânasına gelmesi de muhtemeldir, çünkü onlar Ehl-i Kitap'tan idiler. Kitap ehlinden olanlar, ellerindeki kitapta bulunanların hiç şüphesiz gerçek bilgi olduğuna iman ediyorlardı. Ancak onlar diğer kitapları ve bilgileri reddedip inkâr ettikleri zaman, kitaplarında olan bilgilere iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine, 'Allah'ın indirdiğine iman edim denilince, ‘Biz sadece bize indirilene inanırız’ derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur'ân, kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır”74. Onlara hak olarak indirilen kitaba iman etmeleri, fakat diğer kitapları inkâr etmeleri sebebiyle bu inkâr, onların kendilerine indirilen kitaba imanlarını da iptal etmiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir, Ama alay ettikleri şey onları kuşatıverdi! Yani onların peygamberlerle alay etmeleri, kendilerini azabın kuşatmasını gerekli kıldı.

Mü'min 40:84

Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz? derler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, buradaki iman ettiklerine dair söz, onların öldükten sonra Allah'ın azabını gördükleri sırada kabirlerinde söylemiş olmaları muhtemeldir. Eğer bu yorum doğru ise o zaman Allah'ın hakkında azap hükmünü vermeyi dilediği kişiler için kabir azabının da hak olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. (SJİkincisi, onların hayatta iken ve dünyada Allah'ın azabını gördükleri ITJ sırada, âyette belirtildiği gibi iman ettiklerini söylemiş olmaları da muhtemeldir. Eğer bu sözü yaşarken söylemişler ise Allah'ın azabını gördükleri sırada iman etmelerinin onlara faydası olmayacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir buyurmuştur. Bu konu Yünus süresinde daha detaylı olarak açıklanmıştır”3. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. Bu âyet de iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sünnetullah ifadesi, ilâhi ceza ve azabı gördüklerinde iman etmelerinin kabul edilmeyeceğine dair Cenâb-ı Hakk'ın daha önceki kulları hakkında uyguladığı kanunu budur, demektir. İkincisi, Allah'ın kulları hakkında koyduğu kanunu, dünyada peygamberleri inkâr eden insanlara azap etmek, onlardan intikam almak ve köklerini kurutmaktır. Allah, öncekilerin yaptıklarına benzer şeyleri yapmaktan sakındırmak için Mekkeliler'i onların başına gelenlerle korkutmaktadır. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Mü'min 40:85

Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz? derler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, buradaki iman ettiklerine dair söz, onların öldükten sonra Allah'ın azabını gördükleri sırada kabirlerinde söylemiş olmaları muhtemeldir. Eğer bu yorum doğru ise o zaman Allah'ın hakkında azap hükmünü vermeyi dilediği kişiler için kabir azabının da hak olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. (SJİkincisi, onların hayatta iken ve dünyada Allah'ın azabını gördükleri ITJ sırada, âyette belirtildiği gibi iman ettiklerini söylemiş olmaları da muhtemeldir. Eğer bu sözü yaşarken söylemişler ise Allah'ın azabını gördükleri sırada iman etmelerinin onlara faydası olmayacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir buyurmuştur. Bu konu Yünus süresinde daha detaylı olarak açıklanmıştır”3. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. Bu âyet de iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sünnetullah ifadesi, ilâhi ceza ve azabı gördüklerinde iman etmelerinin kabul edilmeyeceğine dair Cenâb-ı Hakk'ın daha önceki kulları hakkında uyguladığı kanunu budur, demektir. İkincisi, Allah'ın kulları hakkında koyduğu kanunu, dünyada peygamberleri inkâr eden insanlara azap etmek, onlardan intikam almak ve köklerini kurutmaktır. Allah, öncekilerin yaptıklarına benzer şeyleri yapmaktan sakındırmak için Mekkeliler'i onların başına gelenlerle korkutmaktadır. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah'ın yardımıyla mümkündür.

Fussılet 41:1

Hurüf-i Mukattaa 1. “Hâ-mim? Âyetlerin zâhirinden anlaşıldığına göre burada Hâ-mim mukattaa harfinin tefsiri, ondan sonra gelen tenzil cümlesidir. Hâ-mim, mahzüf olan mukadder bir mübtedânın haberidir. Tenzil kelimesi de, Rahmân ve Rahim olan Allah'ın katından indirilmiştir cümlesinin mübtedâsıdır. “Hâ-mim. Kitabın indirilişi Aziz ve Alim olan Allah'ın katındandır”? meâlindeki âyette de aynı durum söz konusudur. Hâ-mim'lerde ve diğer mukattaa harflerinde asıl olan, dinleyeni düşünmeye ve tefekkür etmeye iletmesidir. Çünkü düşünüp tefekkür etmedikçe insanın ondan bir anlam çıkarması mümkün değildir. Çünkü o, daha önce benzerini duymadıkları bir sözdür. Dolayısıyla insanlar bu tür harflere kulak vermek, sonra düşünüp tefekkür etmek ihtiyacını duyarlar. Böylece hitaptan maksadın ne olduğunu ve lafzın icaz yönünü anlamaya çalışırlar. Bu yolla da gerçeğe ulaşırlar. En doğrusunu Allah bilir. Mukattaa harflerinin başka yönlerine daha önce temas etmiştik’. Sonra Cenâb-ı Hak burada, rahmetini ve lütfunu kazanmaya özendirmek için insanlara rahmetini, hidâyetini ve lütufkârlığını hatırlatmaktadır: Hâ-mim. Bu Kur'ân, Rahmân ve Rahim olan Allah'ın katından indirilmiştir. Bundan önceki sürenin başında Allah Teâlâ, insanların gizli ve açık kendisine isyandan, muhalefetten sakınmalarını, izzet ve şerefi Allaha imanda aramaları için onlara izzetini, kudretini, hükümran' Fussilet süresi Mekke'de nâzil olmuştur Mesela bk. el-Bakara ve Âl-i İmrân sürelerinin ilk iki âyeti. ve Imini hatnlatiyordu: Kitalin indirilişi Aziz ve Alim olan Allah'ın katındandır”, En doğrusunu Allah bilir,

Fussılet 41:2

Hurüf-i Mukattaa 1. “Hâ-mim? Âyetlerin zâhirinden anlaşıldığına göre burada Hâ-mim mukattaa harfinin tefsiri, ondan sonra gelen tenzil cümlesidir. Hâ-mim, mahzüf olan mukadder bir mübtedânın haberidir. Tenzil kelimesi de, Rahmân ve Rahim olan Allah'ın katından indirilmiştir cümlesinin mübtedâsıdır. “Hâ-mim. Kitabın indirilişi Aziz ve Alim olan Allah'ın katındandır”? meâlindeki âyette de aynı durum söz konusudur. Hâ-mim'lerde ve diğer mukattaa harflerinde asıl olan, dinleyeni düşünmeye ve tefekkür etmeye iletmesidir. Çünkü düşünüp tefekkür etmedikçe insanın ondan bir anlam çıkarması mümkün değildir. Çünkü o, daha önce benzerini duymadıkları bir sözdür. Dolayısıyla insanlar bu tür harflere kulak vermek, sonra düşünüp tefekkür etmek ihtiyacını duyarlar. Böylece hitaptan maksadın ne olduğunu ve lafzın icaz yönünü anlamaya çalışırlar. Bu yolla da gerçeğe ulaşırlar. En doğrusunu Allah bilir. Mukattaa harflerinin başka yönlerine daha önce temas etmiştik’. Sonra Cenâb-ı Hak burada, rahmetini ve lütfunu kazanmaya özendirmek için insanlara rahmetini, hidâyetini ve lütufkârlığını hatırlatmaktadır: Hâ-mim. Bu Kur'ân, Rahmân ve Rahim olan Allah'ın katından indirilmiştir. Bundan önceki sürenin başında Allah Teâlâ, insanların gizli ve açık kendisine isyandan, muhalefetten sakınmalarını, izzet ve şerefi Allaha imanda aramaları için onlara izzetini, kudretini, hükümran' Fussilet süresi Mekke'de nâzil olmuştur Mesela bk. el-Bakara ve Âl-i İmrân sürelerinin ilk iki âyeti. ve Imini hatnlatiyordu: Kitalin indirilişi Aziz ve Alim olan Allah'ın katındandır”, En doğrusunu Allah bilir,

Fussılet 41:3

104 1913. “Bilmek isteyenler için ©: hale getirilmiş ei oku. nan bir kitaptır." Âyetleri apaçık hale getirilmiş kitap, Bu âyeti müfessirler şöyle açıkla. dilar: İçinde helâl ve haram hükümlerin, insanların Jehlerinde ve aleyhlerinde olan işlerin, yapılması ve sakınılması gereken davranışların açıklandığı kitap, Bize göre bu cümle iki şekilde yorumlanabilir, Birincisi, tevhit âyetinin risâle âyetinden, tekrar dirilme âyetinin diğerlerinden ayrıldığı gibi her âyeti digerlerinden ayrılmış bir kitap anlamına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu ayrılma muhtemelen âyetlerin inzâli sırasında olmuştur, Yani Kur'ân'ın âyetleri topluca değil birbirinden ayrı olarak farklı zamanlarda gönderilmiştir. “Fussilet” kelimesi, açıklandı mânasına da gelebilir. Ancak müfessirlerin söyledikleri şeylerin açıklanması değil, onların Allah'ın âyetleri olduğunun bilinmesini sağlayan delillerin ve kanıtların açıklanmasıdır, En doğrusunu Allah bilir. Bilmek isteyenler için Arapça okunan bir kitaptır. Yani Allah onu insanların anlamayacağı değil, anlayacakları bir dil ile kendi ana dilleriyle göndermiştir. Bilmek isteyenler için. Yani onu bilmekle yararlanacak olanlar için. Buna göre Kur'ân'ın nüzulünden gaye, insanların ondan yararlanmalarıdır. Ondan yararlanmayanlara gelince, onlar için bu maksat hasıl olmaz. En doğrusunu Allah bilir, İbn Mesüd'un (r.a.) rivayetinde “ya'lemün” yerine “ya'kılün” kelimesi zikredilir,

Fussılet 41:4

4. Mei ve uyarıcı olarak indirilmiştir. ama yüz k n artık onu işitmezler.” [Müjdelemek ve Uyarmak] Müjdeleyici ve uyarıcı... Müjdelemek ve uyarmak, akıbette karşımıza çıkacak olan hayrın ve şerrin beyanı ve açıklamasıdır. Yahut şöyle denilir: Müjdelemek, akıbette güzellikleri ve iyilikleri kazandıracak davranışları yapmaya davettir, uyarmak da akıbette kötülükleri ve çirkinlikleri yüklenmeye sebep olacak şeyleri yapmaktan sakındırmaktır. Buna göre âyet-i kerime, peygamber aleyhisselâm güzelliklere davetçi ve çirkinliklerden sakındırıcı olarak gönderilmiş anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. (1Çokları yüz çevirdi. Onların yüz çevirmeleri iki şekilde açıklanabi- I lir. Birincisi, tefekkürden ve teemmülden yüz çevirdiler. İkincisi, düşünüp tefekkür ettikten, onun hak olduğunu ve Allah'tan geldiğini anladıktan sonra ona uymaktan yüz çevirdiler, inatçılık yaparak, büyüklenerek ve iktidarlarının elden gideceğinden korkarak ona uymaya yanaşmadılar. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:5

Dediler ki: Bizi çağırdığın vahiylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var. Hiç şüphe yok ki söyledikleri gibi onarın kalpleri kapalı, kulakları da sağırdı. Çünkü şanı yüce olan Allah, onların kalplerini kapattığını, kulaklarına da sağırlık verdiğini söylemekte, şöyle buyurmaktadır: “Onların kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da sağırlık koyduk”. Haber verdiklerine göre onların kalpleri örtülü ve kapalıydı, kulaklarında da sağırlık vardı, bu yüzden her ne kadar başka şeyleri duyup anlasalar da davet edildikleri şeyi anlamıyorlar ve duymuyorlardı. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var. Bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır. Eğer müfessirlerin söyledikleri doğru ise, onlar Resülullah (s.a.) ile aralarına bir perde çekmişler ve şöyle demişlerdi: Yâ Muhammed! Sen perdenin bir tarafında dur, biz de öbür tarafında. Ancak seninle bizim aramızda perde vardır sözünden maksat muhtemelen, onları küfrün karanlığı perdelemiş ve davet edildikleri dini anlamalarını engellemiş ve Muhammed aleyhisselâmın davet ettiği vahiyleri anlamalarına mani olmuştu. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız! Bu cümle iki şekilde yorumlanır: Birincisi, sen dinine göre amel et, biz de dinimize göre amel edeceğiz. Yahut onlar şöyle demişlerdi: Sen kendi ilâhın için çalış, biz de kendi ilâhlarımız için çalışalım. Nitekim Allah da meâlen şöyle buyurdu: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”. İkincisi, sen bizim kurduğumuz tuzaklar hakkında çalış, biz de senin bize kurduğun tuzaklar ve hileler hakkında çalışacağız. En doğrusunu Allah bilir. 106) “De ki: Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedilmiştir, doğruca O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin. Allaha ortak koşanların vay haline!”

Fussılet 41:6

Dediler ki: Bizi çağırdığın vahiylere karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var. Hiç şüphe yok ki söyledikleri gibi onarın kalpleri kapalı, kulakları da sağırdı. Çünkü şanı yüce olan Allah, onların kalplerini kapattığını, kulaklarına da sağırlık verdiğini söylemekte, şöyle buyurmaktadır: “Onların kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da sağırlık koyduk”. Haber verdiklerine göre onların kalpleri örtülü ve kapalıydı, kulaklarında da sağırlık vardı, bu yüzden her ne kadar başka şeyleri duyup anlasalar da davet edildikleri şeyi anlamıyorlar ve duymuyorlardı. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var. Bir de seninle bizim aramızda perde bulunmaktadır. Eğer müfessirlerin söyledikleri doğru ise, onlar Resülullah (s.a.) ile aralarına bir perde çekmişler ve şöyle demişlerdi: Yâ Muhammed! Sen perdenin bir tarafında dur, biz de öbür tarafında. Ancak seninle bizim aramızda perde vardır sözünden maksat muhtemelen, onları küfrün karanlığı perdelemiş ve davet edildikleri dini anlamalarını engellemiş ve Muhammed aleyhisselâmın davet ettiği vahiyleri anlamalarına mani olmuştu. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız! Bu cümle iki şekilde yorumlanır: Birincisi, sen dinine göre amel et, biz de dinimize göre amel edeceğiz. Yahut onlar şöyle demişlerdi: Sen kendi ilâhın için çalış, biz de kendi ilâhlarımız için çalışalım. Nitekim Allah da meâlen şöyle buyurdu: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”. İkincisi, sen bizim kurduğumuz tuzaklar hakkında çalış, biz de senin bize kurduğun tuzaklar ve hileler hakkında çalışacağız. En doğrusunu Allah bilir. 106) “De ki: Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedilmiştir, doğruca O'na yönelin, O'ndan bağışlanma dileyin. Allaha ortak koşanların vay haline!”

Fussılet 41:7

De ki: Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; bana tanrınızın tek tanrı olduğu vahyedilmiştir. Bu ilâhi kelâm iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sanki onlara şöyle diyordu: Ben de sizin gibi bir insanım, anlıyor ve aklımı kullanıyorum. Bana vahyediliyor ve ben de onu işitiyorum. Sizin, kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımız sağırdır sözünüz mazeret değildir. Çünkü yalnızca kalplerinizi kapatıp perdeleyen, sahip olduğunuz küfür ve içinde bulunduğunuz sapıklık onu anlamanızı engellemiştir. Benim anlayıp akıl erdirdiğim gibi sizin de davet edildiğiniz ve uymakla emrolunduğunuz dini anlayıp akıl erdirebilmeniz için o küfrü ve sapıklığı terketmelisiniz, çünkü ben de insanım siz de insansınız. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Ben de sadece sizin gibi bir beşerim; yalnız bana vahyediliyor. Yani ben de sizin gibi bir insanım, ancak bana tanrınızın tek tanrı olduğunu size tebliğ etmem emredildi, dolayısıyla doğruca O'na yönelin! Eğer tanrınızın tek tanrı olduğunu size tebliğ etmem emredilmemiş olsaydı, “Kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda da sağırlık var. Sen yapacağını yap, biz de yapmaktayız” dediğiniz gibi sizi kendi halinize bırakırdım. Bu âyetin yorumu işte bu ikisinden ibarettir. En doğrusunu Allah bilir. Doğruca O'na yönelin. Bazıları şöyle dedi: O'na itaatle yönelin! Buna, sizi davet ettiği tevhide yönelin diye de mâna verilmiştir. O'ndan bağışlanma dileyin. Yani küfür halinde iken yaptıklarınızı bağışlaması için içinde bulunduğunuz küfür ve sapıklık halini bırakın! Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”. Bunun, istiğfarınızın ve günahlarınızdan vazgeçme talebinizin kabul edileceği hal üzere olunuz mânasına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a ortak koşanların vay haline! Ki onlar zekât vermezler; onlar âhireti de inkâr ederler. Bu beyandaki mesele, “vay haline!” anlamına gelen tehdide karşı müşriklerin zekât vereni de vermeyeni de, âhirete inananı da inkâr edeni de dâhil olduğu halde Cenâb-ı Hakk'ın niçin özel olarak zekâtı vermeyen ve âhireti inkâr eden müşrikin vay haline demiş olmasıdır. Bu konuda bazı müfessirlerin sözlerini nakledelim: [ ]Bunun anlamı şudur: Özel olarak zekâtı vermeyen ve âhirete inanmayan müşriklerin vay haline diye tehdit edilmesi, onların zekât vermeyi reddetmelerinden ve âhireti inkâr etmelerinden dolayıdır. Onların inkâr etmelerinin sebebi muhtelifti; bazılarının sebebi, cimrilik ve mal hırsı idi, dolayısıyla mal hırsı onu zekâtı inkâr etmeye ve zekât vermemeye sevketmişti. Bazılarının sebebi de yaptıklarına karşılık cezalandırılacağını inkâr etmesiydi, dolayısıyla bu onu âhireti inkâr etmeye sevkediyordu. Bazılarının kâfirliğinin sebebi de dünya işinde kendisi gibi veya kendisinden daha alt seviyede olan birine boyun eğmek zorunda kalması idi, dolayısıyla bu da onu risâleti inkâra sevkediyordu. Onları inkâra ve dalâlete sevkeden bunlara benzer muhtelif sebepler vardı. Zekât vermeyen müşriklerin vay haline cümlesindeki zekât kelimesinden maksat, mallarının zekâtı değildir, kendi nefislerini temizlemeleridir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle diyordu: Nefislerini arındırmaya, şanını yüceltmeye ve salih ameller yapmaya çalışıp gayret göstermeyen ve bundan dolayı da âhirette bunun mükâfatını alamayan müşriklerin vay haline! Yani dünyada iken böyle yapmayanın vay haline! En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır” Bu iki âyetin tefsiri ile ilgili olarak bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, XX, 379-380; Kurtubi, elCâmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XVIII, 392-393.

Fussılet 41:8

Bu âyette geçen “gayru memnün” tamlaması, hiç bitmeyen, arkası kesilmeyen anlamına gelir. Bu da âhirette gerçekleşecektir. Bazılarına göre hesaba gelmeyecek derecede mükâfat mânasına gelir. Bazıları da hiç başa kakılmayan mükâfatlar anlamını verdi, bu da âhirette gerçekleşecektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şöyle olmalıdır: Onların amellerine karşılık verilen mükâfata bir o kadar daha ilâve yapılır ve bu ilâve asla başlarına kakılmaz. Bu ibareye bazıları, eksilmeyen ve engellenmeyen mükâfat anlamını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ibare, gençken ve güçlü-kuvvetli iken itaat edip yararlı işler yapan, sonra yaşlandığında aynı davranışları yapmaktan aciz kalınca, genç ve güçlü iken yazılan sevapların aynısı hiç eksiksiz olarak yine yazılır demektir. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:9

Bu âyetin yorumu, “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah" nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz” meâlindeki âyette söylediğimiz gibidir. Âyet, farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, cansız nesneler iken size hayat veren yüce Rabb'inizin vahdâniyetini nasıl inkâr edersiniz? Yani size hayat veren taptığınız putlar değil Allah olduğu halde O'nun birliğini nasıl inkâr edersiniz? İkincisi, Cenâb-ı Hak sizi örneksiz olarak ilk defa yaratma, sonra da halden hale çevirerek yaratma kudretine sahip olduğunu gördüğünüz halde, ölümden sonra sizi tekrar yaratma kudretine sahip olduğunu nasıl inkâr edersiniz? Üçüncüsü, Cenâb-ı Hak Bu yorumlara göre Arzı iki devirde yaratanı inkâr mı ediyorsunuz cümlesi, Cenâb-ı Hak yeryüzünü ve sözünü ettiği diğer varlıkları iki günde yarattığı halde O'nun birliğini inkâr mı ediyorsunuz, mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, yeryüzünü, büyüklüğüne ve genişliğine rağmen iki günde yaratma kudretine sahip olan Allah'ın, öldükten sonra sizi tekrar yaratma kudretini inkâr mı ediyorsunuz? Belirtilen nesneleri yaratmaya kâdir olduğunu gördüğünüz halde öldükten sonra tekrar yaratmaya da kâdir olduğunu nasıl inkâr edersiniz? Üçüncüsü, yeryüzünde bahsedilen nimetleri sizin için yaratan Allah'ın verdiği bu imkânları ve üstelik bir de size Hz. Peygamber'i (s.a.) göndermek lütfunda bulunan Allah'ın bu nimetlerini inkâr mı ediyorsunuz? Şükrünüzü bunların hiç birini yapmayana nasıl yöneltir ve elçisinin peygamberliğini nasıl inkâr edersiniz? Size bir peygamberin gönderilmesi mutlaka gereklidir ve bu, Allah'ın size verdiği en büyük ve en üstün nimetlerinden biridir. [ ]Ayeйп yorumu, belirttiğimiz şu mânalara gelir: İlki Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini ve ulühiyetini inkâr etme mânasına, diğeri insanı öldükten sonra diriltme kudretini inkâr anlamına, öbürü de Hz. Peygamber'i (s.a.) inkâr edip Allah'tan başkasına taparak O'nun verdiği nimetlere şükür görevini O'ndan başkasına yöneltmeleri mânasına gelir. [Dünyayı İki Günde Yaratmanın Hikmeti] Cenâb-ı Hak hiçbir sınır ve zaman engeli olmadan her şeyi anında yaratmaya kâdir olduğu halde yeryüzünü yaratmayı iki günle sınırlamasının hikmetine gelince, bu konuda bazıları şöyle dedi: Bunun hikmeti, insanlara bütün işlerde teenni ile hareket etmeyi ve acelecilikten kaçınmayı öğretmektir. Bize göre burada asıl olan şudur: Şanı yüce olan Allah, dünyanın ve bu âlemin işlerini yenilemek ve halden hale çevirmek kanununa bağlamıştır; nitekim insanı “nutfe” halinden “alaka” haline, “alaka'dan “mudğa'ya “mudğa'dan da uzuvların oluşumu aşamasına ve onu da insana dönüştürerek yaratmıştır, sonra da onu yaşlılık haline ulaştırarak sürekli bir halden başka bir hale dönüştürmektedir”. Dünyanın işi de, dünyadaki meyvelerin, bitkilerin ve diğer nesnelerin durumu da de böyledir; Cenâb-ı Hak onları yaratıyor ve her yıl yeniden vücuda getiriyor, dileseydi onları tek bir yılda ve tek bir saatte yaratır, sonra da ebediyete kadar onu o halde bırakırdı. Ancak böyle yapmadı, bu âlemin işini yok olmak ve sona ermek şartına göre düzenledi. Her şeyin bu duruma göre oluşmasından, var oluşun aslının böyle olduğuna istidlâl edilir. Bundan dolayı Allah insanların bünyesine hastalığı ve sağlığı yerleştirmiştir. Âhiret işini ise devam ve beka üzere bina etmiştir. İşte yeryüzünü yaratırken onu yenilemekten ve zamana yaymaktan maksat budur. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle demek de mümkündür: Cenâb-ı Hak dünyayı, yenilenmek ve belirli süreçlerden geçirmek (takdir) esası üzerine bina etmiştir, çünkü dünya imtihan ve sıkıntı yurdudur, sıkıntılar da farklı zamanlara ve farklı sebeplere bağlı olarak ortaya çıkar. Âhirette ise ne imtihan vardır, ne de sıkıntı! Âhiret, devamlılık ve beka yurdudur. Bundan dolayı dünyada sözü edilen sıkıntılar olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Muhtemelen müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim; ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir” (el- Hac, 22/5. Ayrıca bk. el-Mü'min, 40/67).

Fussılet 41:10

Yerkürede sarsılmaz dağlar varetti. Yani Allah yerkürede sarsmayı engelleyip sabit tutacak olan sağlam dağları varetti. Çünkü ifade edildiği gibi yeryüzü su üzerinde idi ve sürekli dalgalanıyordu. Fakat Allah, üzerine sağlam dağları yerleştirerek onu sabit kıldı. Ancak yeryüzünün zayıf tarafları vardır, çünkü yeryüzünü sabit tutan dağlar arzın ağırlığını arttırmıştır. Bu durumda olması gereken onun sabit durması değil, suyun dibine batmasıdır. Fakat Allah, nesnelerin birbirine bağlı olarak yaratıldığını, sebepler varlıkların konumuna bir destek olmadıkları halde, yine de onları sebeplere bağladığını göstermek için dağları yeryüzünü sabit tutmanın sebebi kılmıştır. Cenâb-ı Hak dileseydi yeryüzünü vasıtasız olarak ve hiçbir şeye bağlı olmadan sabit tutabilirdi, ancak söylediğimiz gibi insanlara nesneleri sebeplere bağlamayı öğretmek için onları birbirine ve sebeplere bağlamıştır. Orayı bereketli hale getirdi. Bu beyanın, dağları bereketli hale getirdi mânasına gelmesi mümkündür. Cenâb-ı Hak dağlara pek çok bereket koymuştur; sular ve kaynaklar oradan fışkırır, altın, gümüş ve benzeri madenler oradan çıkar; yararlanılan ağaçlar, meyveler, hastalıklara ve benzeri rahatsızlıklara sayılamayacak derecede faydaları olan çeşitli bitkiler oradadır. Orayı bereketli hale getirdi cümlesinin, yeryüzünü bereketli hale getirdi anlamına gelmesi de mümkündür. Allah yeryüzünde pek çok bereket yaratmıştır; bütün yaratılanları diri tutan, insanların ve hayvanların gıdası olan sular, çeşitli nebatlar, meyveler vb. oradadır. En doğrusunu Allah bilir. Bereket, her türlü hayrın adıdır, devamlı artan ve çoğalan hayırlardır. Gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için derecede olmak üzere- uygun ölçülerle yarattı. (Bütün bunlar) dört devirde oldu. Yani Allah, canlıların rızıklarını yeryüzünde dört günde yarattı. İhtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere; Zeccâc, buradaki “sevâen” kelimesinin üstün, ötre ve esre olmak üzere üç şekilde okunduğunu söyler. Kelimeyi “sevâin” diye esre okuyan, onu âyetteki “eyyâm” kelimesinin sıfatı yapmış olur. Sanki şöyle demiştir: Birbirinden eksik ve fazla olmadan dört eşit günde yarattı. “Sevâen” diye üstün okuyan onu mastar yapmış olur, yani eşit derecede kıldı. “Sevâun” diye ötre okuyan da mübtedâ yapmış olur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu durumda mânası şöyle olur: Allah'ın takdir ettiği bu rızıklar, ihtiyaç sahipleri için eşit seviyededir, yani onların ihtiyacına yetecek miktardadır. Sonra İhtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere cümlesinin işaret ettiği anlama dair de farklı görüşler vardır. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kim bundan isterse, Allah'ın söylediği üzere mutlaka onu bulur. Sonra İbn Abbâs (r.a.), ben de isteyenlerdenim, dedi. İbn Abbâs'ın (r.a.) belirttiğimiz sözü, isteyen muhtaçların hepsine eşit olarak yeter anlamına gelir. Bazılarına göre bu beyan, isteyenler için âdil olarak vermek anlamına gelir. Buradaki adalet de iki anlama gelir. Birincisi, zulmün zıddı olan adalet mânasına gelir, yani isteyenlere haksızlıkla değil, âdil olarak yeter. İkincisi, burada adalet, eşit mânasına gelir, bunu da ihtiyaç sahiplerinden rızık isteyene söyler. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Yarattıklarından ihtiyaç sahibi olanlara dört eşit günde, isteyenlere de dört günde yarattı. Bazıları da şöyle dedi: O ifade, kullanılan sözlerdendir, bununla şunu söylemektedir: Allah orada ihtiyaç sahiplerinin rızkını eşit olarak dört günde takdir buyurdu. “Akvât” kelimesi ile “erzak” kelimesi aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir! [ ]Bигaдa iki mesele vardır. Birincisi, âyet, mahlukatı yaratmak ve tekrar varetmek ile rızıkların ve vakitlerin takdiri hakkındadır. Bize göre Cenâb-ı Hak, yaratan ve tekrar varedendir. Olan ve ebediyete kadar var olacak olan nesneler, Allah'ın her zaman vücuda gelmesi şeklindeki hâdis yaratması ile degil, ancak ezeldeki yaratması ile olmuştur. Bu konuda esas olan, daha önce söylediğimiz gibi vakitler Allah'ın fiiline nispet edildiği zaman, o vakitlendirme yaratılanlar için söz konusudur, burada fiili değil yaratılmış olanı kastediyorum; söylediğimiz gibi vakitlendirmenin belirtilmesi, herhangi bir şeyin yardımına ihtiyaç duyduğu için değildir. Bunun belirtilmesi yapılan ve yaratılanın ezeli olduğu zannın uyanmaması hikmetine bağlıdır. Burada başka bir mesele de şudur: Âyette belirtilen mahlukatı belli bir zaman diliminde yarattığının ifade edilmesi, onları bir anda veya göz açıp kapayıncaya kadar bir zamanda yaratmanın kendisine güç gelmediğini göstermek hikmetine binâendir. Birkaç günde yarattığını söylemesinin anlamı, göz açıp kapayıncaya kadar da onu varedebileceğidir. Yüce Allah, zatıyla âlimdir ve zatıyla kâdirdir. O'nun kudreti kendi zatından, ilmi de kendi zatındandır, onları başka bir vasıta ile elde etmiş değildir. Kudretini ve ilmini ancak başkalarının yardımıyla elde edenlerin vakitlere ihtiyacı olur. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise yaptığını kendi zâti kudretiyle ve zâti ilmiyle yapar. Bunu yapmak için O'nun herhangi bir yardıma ihtiyacı yoktur. Bundan dolayı mesele bizim söylediğimiz gibidir. Orada ihtiyacı olan varlıkların rızkını dört günde takdir etti. Cenâb-ı Hakk'ın yeryüzünü yaratmaya dair bahsettiği dört günün ikisinde yeryüzündeki mahlukatı yarattı, iki günde de onların rızıklarını takdir buyurdu. Böylece ikisi birlikte dört gün eder. Sonra gökleri de iki günde yarattığını söyledi. Bu hususu Allah başka bir âyette meâlen şöyle beyan ediyor: “Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında bulunanları altı günde yaratan O'dur”, Hepsi birlikte altı gün eder. Bu altı günün anlamını çeşitli yerlerde dile getirmiştik”. --- Dipnotlar: o İbn Abbâs ile Hasan-ı Basri'nin ve diğerlerinin sözleri ile ilgili görüşler hakkında bk.

Fussılet 41:11

O, semaya iradesini yöneltti. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sonra yeryüzündekiler için takdir ettiği rızıkları ve menfaatleri ve onların maişetlerini gökyüzüyle irtibatlı kıldı. Allah, yeryüzünün menfaatlerini gökyüzünün menfaatleri ile birleştirdi. O kadar ki, şayet gökyüzü olmasaydı yeryüzünün menfaatleri ve canlılar için takdir ettiği rızıkları da ortaya çıkmazdı. İşte canlılar için bunu gökyüzü ile tamamladı. Yani yaratılış bununla tamam oldu. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, yerle gök arasında bulunan havayı göğe yükseltti anlamına gelir. Öyleki eğer hava olmasaydı yükseltmezdi. Gökyüzü şayet yeryüzüne bitişik olsa ve aralarında hava bulunmasaydı, yeryüzünde görülen rızıklar ve maişet imkânları ortaya çıkamazdı. Bunu da hava ile tamamladı. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları istivâyı Allaha nispet etti, bunun mânası da Allah'ın gökleri yaratmaya dair emri ona yöneldi demektir. Yahut yeryüzünü, yeryüzü halkını ve orada mevcut her nesneyi yaratmaktaki amaç, gökyüzünü varetmekle tamamlandı, demektir. Zikrettiğimiz bu iki yorum, başka mânalara da tevcih edilebilir. Birincisi, havanın istivâsına, ikincisi de yeryüzünde yaratılan nesnelerin istivâsına hamledilebilir. Bu durumda kanaatimize göre İbn Abbâs'a sorulan sorunun anlamı da ortaya çıkar. Rivayet edildiğine göre bir adam İbn Abbâsa (r.a.) sormuş: Ben iki âyet okudum, bunlardan biri diğerine aykırıdır. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Mutlaka senin aklına göre o kanaate vardın. Nedir onlar? Soran adam, “De ki: Yerküreyi iki devirde yaratanı inkâr mı ediyorsunuz? “© meâlindeki âyeti, O, semaya iradesini yöneltti cümlesine kadar okudu. Sonra, “Şimdi, sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Bunu Allah gerçekleştirdi. Gökleri yükseltip kusursuz olarak şekillendirdi” meâlindeki âyeti de “Sonra yeryüzünü döşeyip yayй”!° cümlesine kadar okudu. Soranın maksadı, ilk âyetin zahirinde geçen “gökyüzünü yaratmadan önce yeryüzünü iki günde yarattı” cümlesi ile ikinci âyetin zâhirindeki önce göğü sonra yeryüzünü yarattı ifadesi arasındaki çelişkiye dikkat çekmekti. İbn Abbâs (r.a.) şöyle cevap verdi: Cenâb-ı Hak gökyüzünü yaratmadan önce yeryüzünü yarattı, arkasından gökyüzünü yarattıktan sonra yeryüzünü döşeyip yaydı“. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu âyette de gökyüzünü yarattıktan sonra yeryüzünü yaydığını kastetmiştir. Yeryüzünün aslının yaratılması ise, gökyüzünün yaratılmasından önce olmuştur. En doğrusunu Allah farklılığı gidermek için yeryüzünü gökyüzünden daha önce yarattı i gibi açudemalara da gerek yoktur. Çünkü Allah burada yeryüzünü iki i ig yaгaї1&п! söylemekte, arkasından da, Sonra semaya iradesini yöneltti buvurmaxtadır. Burada gökyüzünü yeryüzünden sonra yarattı dememekte, aksin ne onu varattıktan sonra iradesini göğe yöneltti demektedir. Buradan yeryüzünü daha önce yarattığı mânası çıkmaz. En doğrusunu Allah bilir. O duman halinde idi. Bazıları bu cümlenin, orada ateş bulunduğunu ve göğü o ateşin dumanıyla yarattığına işaret ettiğini söyler. Fakat bunun doğru olup olmadığını vahiy bilgisi olmadan bilemeyiz. O duman halinde idi cimlesinin, gerçek duman değil de dumana benzer bir halde idi mânasınz gelmesi de mümkündür, ondan da gökleri ve yeri yarattı, demektir. En doğrusunu £llah bilir. Ardından ona ve arza, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin” buyurdu. “İsteyerek geldik? dediler. Bazıları buradaki gelin sözüne, sizde yaratılan faydaları ve rızıkları isteyerek veya istemeyerek de olsa ortaya koyun mânasını verdiler. Sonra buradaki isteyerek ve istemeyerek kelimesinin yaratma ve emre âmâde kılma anlamına mı geldiği, voksa sözün hakiki mânasında bir emir mi olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şövle dedi: Bu, o öyle bir yaratılış üzere varetme ve emre âmâde kılma anlamındadır, yani Allah onları sahip kılındıkları menfaatleri ve rızıkları ortaya çıkaracak bir özelliğe göre yaratmıştır. Aynı şekilde isteyerek ve istemeverek kelimeleri de sadece bir söz ve emir değil, onların yaratılışlarındaki tabiatları mânasına gelir. Bazıları da şöyle der: Tıpkı dağların ve benzeri nesnelerin, işitme ve konuşmayı sağlayacak bir tür hayatın onlarda yaratılması şartına bağlı olarek. her iki şekilde de Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ettiklerine dair haberinde olduğu gibi, bu sözler de hakiki mânadadır ve gökle yere verilen bir emirdir. İşte bu âyet de aynı mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. 115 (SİBazıları da şöyle söyler: İsteyerek veya istemeyerek gelin! Yani bana kulluk yapmaya ve beni tanımaya gelin! Cenâb-ı Hak onları varattığı zaman, --- Dipnotlar: bilir. [ ]Bize göre bu iki âyet arasında zâhirde de bir farklılık yoktur, ayrıca bu “Şimdi, sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah yaptı. Onu yükseltip kusursuz olarak şekillendirdi. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı”. karşılığında sevap ve ceza verilmek üzere itaat ile şehveti ve lezzetleri teklif etti, fakat onlar, “Bunu yüklenmek istemediler”. Buradaki vüklenmekten kaçınmak ile yükümlülüğü yerine getirmek, söylediğimiz gibi yerine getirecek bir özellikte yaratılmalarıdır. En doğrusunu Allah bilir. 7 “Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu vüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir”

Fussılet 41:12

Böylece onları iki evrede yedi gök olarak yarattı. Yani yedi göğü iki günde yarattı. Bu âyet-i kerime, “De ki: Yerküreyi iki günde yaratanı inkâr mı ediyorsunuz?” meâlindeki âyetle “Onların gerekli besinlerini orada -bunlara ihtiyacı olan varlıklar için eşit derecede olmak üzere- dört günde yarattı”? meâlindeki âyetle bağlantılıdır. Bunu yukarıda açıklamıştık. Burada asıl hayret edilecek mesele, gökleri yeryüzünden daha büyük ve daha yukarıda yaratmasıdır. Cenâb-ı Hak göklerin yaratılması ile yerkürenin yaratılmasında aynı zaman dilimlerinin kullanıldığını söylemiştir ki, o da ikişer gündür. Bunun sebebi de böyle bir zaman dilimi kullanılmasa bile onları yaratmanın kendisine zor ve güç olmayacağının bilinmesi içindir. Allah, insanlara bildirmediği bir hikmete bağlı olarak böyle yapmıştır. Yahut onun hikmeti yukarıda yaptığımız yorumdur. En doğrusunu Allah bilir. Her göğe işlevini ilham etti. Bu cümlenin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Allah gökleri yarattı ve her gök katında iskân edeceği varlıkları da yarattı. Bunlardan maksat da orada bulunan meleklerdir. Bazıları da şöyle söyler: Cenâb-ı Hak, her gök ehline emrini verdi ve onları bu yolla sınava tâbi tuttu. Bazıları ise şöyle dedi: Bu ilham, Allah'ın emri ve iradesinin yerine getirilmesine dairdir. Bunların ikisi de aynı şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Biz, yakın semayı kandillerle donattık. Yani yıldızlarla donattık. Dünya seması, yakın sema anlamındadır, uzağın zıddıdır. Buradaki dünya kelimesi, yakınlık anlamına gelen “dünüv” kökünden gelir. Bizim yıldızlarla süslendiğini görüp müşahede ettiğimiz göğün, )yani yakın göğün fâni IIJ olup, onun dışındaki göklerin fâni olmaması söz konusu değildir, aksine bu ve diğer göklerin hepsi fânidirler, yok olmaya mahkümdurlar. Bu hususu Allah Teâlâ meâlen şöyle ifade buyurmaktadır: “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek””, “Gökler O'nun kudret elinde dürüIap bükülmüştür””, Onların hepsi dünyevi ve fâni göklerdir. Dünya semasını kandillerle donattık. Bu ilâhi beyandan maksat, âhiretteki gök değil, size yakın olan dünya göğüdür. En doğrusunu Allah bilir. Ve onu koruduk. Bu ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, onu şeytanların ve cinlerin gök haberlerini duymak için kulak hırsızlığı yapmalarından ve meleklerin kendi aralarındaki konuşmaları dinlemelerinden koruduk; cinler duydukları o sözleri daha önce yaptıkları gibi yeryüzündeki insanların kulaklarına taşıyorlardı. Ama artık o korunmuştur. Yani “göğü yıldızlarla koruduk” cümlesinin anlamı şudur: Sözü edilen kişilerin kulağına taşımaları dışında, peygamber aleyhisselâmın dilinden duyulacak olan vahyi dinlemelerine engel olmak için yıldızlar, ateş toplarını onların üzerlerine atarlar. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Biz yakın göğü yıldızların güzelliğiyle bezedik. Ve (onu) her türlü isyankâr şeytani güce karşı koruduk. Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır”. Onu koruduk cümlesinin, mahlükatın üzerine düşmemesi için onu tuttuk mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır”. “Kendi izni olmaaça yerkürenin üzerine düşmemesi için göğü tutan da O'dur”, En doğrusunu Allah bilir. İşte bu, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Bahsettiği ve yaptığı bu fiillerin hepsi, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir. Yani hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı ve hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığı Allah'ın takdiridir. Bu âyet, zatıyla Aziz ve zatıyla ezelde Alim olan Allah'ın takdiridir, mânasına da gelebilir. Bunları izzet ve şeref kazanmak ve ilim elde etmek için yapmamıştır, aksine O zatıyla izzetlidir ve zatıyla Alimdir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 o “Birgün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek, insanlar gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allah'ın huzuruna çıkacaklardır” (İbrâhim, 14/48). 2 “Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Kıyâmet gününde bütün dünya O'nun avucundadır; gökler de O'nun kudret elinde dürülüp bükülmüştür” (ez- Zümer, 39/67).

Fussılet 41:13

Onlar bazan Allaha iman etmekten ve tevhit akidesinden yüz çeviriyorlardı, bazan tekrar dirilmeye iman etmekten, bazan da peygambere inanmaktan yüz çeviriyorlardı. Bu durumda eğer onlar yine de yüz çevirirlerse cümlesi, davet edildikleri dini esasları kabul ve ikrardan yüz çevirirlerse mânasına gelir. İşte o zaman onlara de ki: Âd ve Semüd kavminin başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı sizi uyarıyorum. Sizi, Âd ve Semüd'un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyarıyorum cümlesi peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri ve onların davetini kabul etmedikleri için Âd ve Semüd kavminin başına söz konusu yıldırımın düştüğünü, onların da bildiklerine işaret eder, çünkü onları bununla korkutmaktadır. Sanki şunu söylemektedir: Beni inkâr etmenize ve davetimi kabul etmemenize karşı sizi uyarıyorum, size kendilerine gönderilen peygamberi inkâr etmeleri ve davetini kabul etmemeleri sebebiyle Âd ve Semüd kavminin başına düşen yıldırımı hatırlatıyorum. En doğrusunu Allah bilir. Sizi, Âd ve Semüd'un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyarıyorum ilâhi kelâmında, onların başına gelen azabın aynısı ve zâhiri anlamı itibariyle benzeri kastedilmemiş, ancak helâk etmek ve kökünü kazımak konusunda onun gibi bir azap kastedilmiştir. Görmez misin ki Âd ve Semüd'un azabı zâhiri anlamı itibariyle farklı farklı idi; Âd'ın azabı Semüd'un azabından daha farklı idi, ancak netice itibariyle her ikisi de aynı işlevi görüyordu. Buna göre onların Âd ve Semüd'un azabı gibi bir azapla korkutulmaları ifadesinde, zâhiri yönden onun benzeri olan bir azap değil, aynı işlevi görecek bir azap kastedilmiştir. O, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetlerde meâlen ifade buyurduğu gibidir: “Onların kalpleri hep birbirine benziyor”, “Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir”. Kalplerinin ve ağızdan çıkan sözlerin benzerliği ifadesi ile, onların sözlerinin birebir aynı olduğu kastedilmemiştir. Aksine onların inkâr etmelerinin sebebi birbirinden farklı idi, bunların sözleri, ötekilerin sözlerinden değişikti. Bu grubun inkâr sebebi, öbür grubunkinden farklı idi. Ancak bunların peygamberi inkâr etmeleri, öbürlerinin inkâr etmeleri gibi idi. Bunların peygamberin davetini reddetmeleri de öbürlerinin reddetmeleri gibi idi; hepsi de inkârdı, aynı şeydi ve eşitti. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların kalplerini ve ağızlarından çıkan sözleri benzer olmakla nitelemektedir. Buna göre ikisinin de aynı cihetten eşit olmaları, benzer ve onun gibi olmasını gerektirir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Bilgiden yoksun olanlar, Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mücizeli işaret gelmeli değil miydi? dediler. Bunun gibi onlardan öncekiler de onların dediklerinin benzerini demişlerdi. Kalpleri hep birbirine benziyor!”. “Yahudiler “Üzeyir Allah'ın oğludur dediler, hıristiyanlar da “Mesih (İsâ) Allah'ın oğludur dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan

Fussılet 41:14

14. “Hani onlara peygamberler gelip (ikna etmek için) her yolu deneyerek, Allah'tan başkasına kulluk etmeyin demişlerdi. Ama onlar, “Rabb'imiz (buna inanmamızı) isteseydi mutlaka (elçi olarak) melekler gönderirdi. durumda biz, sizinle gönderilen şeyin gerçek olduğunu kabul etmiyoruz? dediler.” Hani onlara peygamberler gelip (ikna etmek için) her yolu deneyerek, Allah'tan başkasına kulluk etmeyin demişlerdi. Bu ilâhi beyan farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, peygamberler onlara öncekilerin haberleri ile sonrakilerin haberlerini getirdiklerinde, hepsi kavimlerine şöyle demişlerdi; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin! İkincisi, peygamberler onlara geldiklerinde, kendilerini başlarına gelecek olan azapla korkutmuşlardı; Önlerinden, yani gördükleri ve bildikleri cihetten; Arkalarından, yani görmedikleri ve bilmedikleri yönden gelecek olan azapla korkutmuşlardı. Nitekim Aziz ve Celil olan Allah meâlen şöyle buyurur: “Yoksa o ülkenin halkı geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler? Veya o ülke halkının güpegündüz eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceği konusunda güvenceleri mi vardı?”” Denildi ki: Cenâb-ı Hak onlardan önce ve sonra gönderdiği peygamberleri, belirttiği görevle, yani Allah'ın birliğine ve sadece O'na kulluk yapmaya davetle göndermişti. En doğrusunu Allah bilir. Ama onlar, “Rabb'imiz (buna inanmamızı) isteseydi mutlaka (elçi olarak) melekler gönderirdi. Bu durumda biz, sizinle gönderilen şeyin gerçek olduğunu kabul etmiyoruz” dediler. Onların bu sözü, peygamberleri inkâr etmelerine, insan türünün peygamber olmasını reddedip meleklerin peygamberliğini arzu etmelerine aykırı düşmektedir. Çünkü onlar melekleri bilmiyorlar ve onları görmemişlerdi. Onlar melekleri ancak insan türünden olan peygamberler sayesinde bilip tanımışlardı. Eğer Allah onlara melekleri peygamber gönderseydi, daha önceden melekleri tanımadıkları için, insan olan peygamber haber vermeden onların melek olduğunu bilemezlerdi, bu gerçeği bilmelerine rağmen insan türünden gönderilen elçilerin peygamberliklerini nasıl inkâr ederler? İşte onların bu sözleri, beşer türünden olan peygamberleri inkâr etmelerine aykırı düşmektedir. İkincisi, onların Biz, sizinle gönderilen şeyin gerçek olduğunu kabul etmiyoruz sözleri de onların peygamberliklerini ikrar ettiklerini gösterir, çünkü biz sizin elçiliğinizi inkâr ediyoruz diyorlardı. JOnlar, sizin getirdiklerinizi inkâr ediyoruz dememişler, aksine sizin elçiliğinizi inkâr ediyoruz demişlerdi. İşte bu da onların kendi sözleriyle çelişmekte ve peygamberleri inkâr etmelerinde ileri sürdükleri gerekçeyi reddetmektedir. Onlar bu sözü, yani Allah isteseydi mutlaka melekleri elçi gönderirdi sözünü, inatçılıklarından söylemişlerdi. Yoksa onların Allah'ın elçisi olduklarını kendileri de biliyorlardı. Ama inatçılık yaparak kendi sözlerini iptal ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:15

Anılan Âd kavmi, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Bizden daha güçlü kim var?” dediler. Onların yeryüzünde haksız yere büyüklenmelerinin sebebi, âyette de belirtildiği gibi diğer insanlardan daha güçlü-kuvvetli olmalarıydı. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Gücünüzü hep zâlim zorbalar gibi mi kullanırsınız?” Bu beyan onlar hakkında kullanılmıştı. Onların yeryüzünde haksız yere büyüklenmelerinin sebebi, başkalarına zorbalık yapmaları ve kuvvet kullanmaları olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Onların büyüklenmeleri, peygamberlere ve onlara tâbi olanlara karşı yapılmış gibidir. Onlar peygamberlerin emir ve yönetimi altına girmeyi, onlara boyun eğmeyi ve onların davetine teslim olmayı kendilerine yakıştıramıyorlardı. Bundan dolayı bizden daha güçlü kim var, diyorlardı. Sonra Allah şöyle buyurdu: Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu düşünmezler mi? Bu cümle, açıklama anlamına gelen bir soru cümlesidir, mânası da şudur: Onlar, kendilerini yaratanın Allah olduğunu ve O'nun daha kuvvetli olduğunu, peygamberin de onları kendi kuvvetleriyle değil, Allah tarafından gelecek olan bir azapla, Allah'ın kuvveti ve hükümranlığı ile korkuttuklarını kendileri de görüyor ve biliyorlardı. Dolayısıyla Allah'ın kuvvetini ve hükümranlığını onlar da görüyor ve anlıyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü oldugunu düşünmezler mi? Onlar, âyetlerimizi de inatla inkâr ediyorlardı. Bu cümle, onların Hüd aleyhisselâmı yalanladıklarına ve Allah'ın âyetlerini de inkâr ettiklerine işaret etmektedir. Nitekim onlar, “Ey Bize açık bir mücize getirmedin”” demişlerdi. Halbuki Hüd aleyhisselâm peygamberliğinin kanıtlarını onlara getirmişti.

Fussılet 41:16

Sonunda onlara dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Onları helâk eden şey, o dondurucu rüzgâr idi. Bu, Ebü Avsece'nin sözüdür. Kara günler ifadesi Hâkka süresinde de geçmektedir: “Âd halkı ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi. Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz kara gün onların üzerine gönderdi””, Aynı kelime başka bir âyette de meâlen şöyle geçer: “Onların üzerine bitmek bilmeyen o kara günde şiddetli bir kasırga gönderdik”", Sonra bu kelimenin yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Nahisât” kelimesi, uğursuz, hayırsız demektir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”. Bazıları ise ona şiddetli zorlu günler anlamını verdi. Şöyle de denildi: Nahisât, nahs kökünden gelen bir kelimedir. Nahs da, aslında toza toprağa bulanmak demektir. Dünya hayatında onlara alçaltıcı cezayı tattırmak için. Yani öyle bir ceza ki, onları bütün insanlar nazarında rezil rüsvâ edecektir. Âhiret azabı ise daha da alçaltıcı olacak; Cenâb-ı Hak bu ilâhi beyanda âhiret azabının onları daha çok aşağılayacağını, daha rezil edeceğini ve dünya azabından çok daha şiddetli olacağını haber vermektedir. Onlara yardım da edilmeyecektir. Muhtemelen burada “Bizden daha güçlü kim var?”” diyerek güvendikleri ve sahip oldukları kuvvet kendilerine yardım edemeyecek mânası kastedilmiştir. Kendilerine yardımcı ve şefaatçi olacaklar ümidiyle taptıkları putların onlara yardım edemeyecekleri mânasına gelmesi de mümkündür.

Fussılet 41:17

Semüd kavmine gelince, onlara doğru yolu gösterdik. Buradaki hidâyetin gerçek hidâyet mânasına gelmesi muhtemeldir ki, ondan maksat da muvaffak kılmaktır (tevfik). Tevfikin hakikati ise Allah'ın onlarda hidâyeti yaratmasının ardından onların hidâyete ermeleri ve hidâyeti benimsemiş olmalarıdır. Bundan maksat da onların mücize olarak istedikleri belirtilen devedir. Onların istekleri üzerine Hz. Salih kendilerine deveyi getirince, iman edip onu tasdik ettiler. Fakat sonra inkâr ettiler, Hz. Salih'i yalancılıkla itham ettiler ve âyette belirtildiği gibi deveyi de kestiler. En doğrusunu Allah bilir. Onlara doğru yolu gösterdik. Yani adını koyup istemeleri sonunda kendilerine verilen o devenin Allah'ın mücizelerinden biri olduğunu her akıl sahibinin anlayacağı üzere, onlara hakkı bâtıldan ayıran yolu da son noktasına kadar açıkladık. En doğrusunu Allah bilir. Ama körlüğü doğru yolu görmeye tercih ettiler. Yani küfrü hidâyete ve içinde bulundukları körlüğü açıklanan gerçeklere tercih ettiler. Sonra Allah, körlüğü hidâyete tercih etmeleri sebebiyle onlara gönderdiği azabın ne olduğunu haber vermektedir: Onları alçaltıcı bir yıldırım azabı yakalayıverdi. Yani içinde alçaldıkları ve rezil oldukları bir azabı gönderdi. Allah'ın bütün azapları öldürücüdür.

Fussılet 41:18

Fakat hidâyeti körlüğe tercih edenleri kurtardık. Onlar, körlüğü hidâyete tercih etmekten sakınıyorlardı.

Fussılet 41:19

Allah düşmanlarının ateşe doğru sevkedilecekleri gün. Yani ateşin içinde toplanacakları gün; âyetteki haşir kelimesi toplanmak anlamına gelir, onlar bir araya getirilirler ve cehenneme atılırlar. Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah'ın dışında taptıklarını!” ( Hepsi bir araya getirilir cümlesindeki “yüzeün” kelimesinin yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna sevkedilirler diye mâna verdi, nitekim Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmaktadır: “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek””, Bazıları bu kelimeye defedilecekler anlamını verdi. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecekler”. Yani cehenneme atılacaklar. Bazıları da hapsolunmak anlamını verdi. Yani onlar hapsolunurlar, öncekileriyle sonrakileriyle onların hepsi bir araya getirilir, hepsi bir araya geldiklerinde de toptan cehenneme atılırlar. Nitekim Allah, “Tâ ki, Allah pisi temizden ayırsın”?.

Fussılet 41:20

Sanki onlar, cehennem ateşini görebilecekleri bir yerde tutulup durdurulur ve yaptıkları işlerin hesabı kendilerine sorulur. Bu hususu Allah şöyle ifade buyurmaktadır: “Durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!” O zaman onlar yaptıklarını inkâr edecekler, şöyle diyecekler: “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”, “Meğer biz vaktiyle gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz”. İşte o zaman Allah onların organlarını konuşturur ve onların yapıp ettiklerine şahitlik ederler. Bazıları âyette geçen derileri sözünün, cinsel organdan kinâye olduğunu söyler. Bu, Hasan-ı Basri'nin sözüdür". gesi 312 AL EZİZ güç kan İĞ

Fussılet 41:21

Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. “Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu’ derler. Her şey konuşmaz, ancak her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Burada “her şey” ifadesini kullandılar, ama onunla genel değil, özel bir hükmü kastettiler. En doğrusunu Allah bilir. Sanki âyete bundan başka bir mâna vermek daha doğru gibidir. Rab'lerine isyan ettiklerini söyleyen her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu. Bundan maksat da, Cenâb-ı Hakk'ın, Rablerine isyan eden her şeyi konuşturmasıdır. Bununla da onların taptıkları putlar ve Allah'tan başka taptıkları her put kastedilmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün Allah, onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak”, “Ortak koştukları şeyler onlara, Siz bize tapmıyordunuz' diyecekler”. Yeryüzünün, üzerinde yapılan eylemleri anlatacağına dair âyetler de vardır: “O gün yer, bütün haberlerini Rabb'inin ona vahyettiği şekilde anlatır”. Bu mânada başka âyetler de vardır. Bütün bu âyetlerde Allah, onların taptıkları ve Allah'a isyan ettikleri her konuyu konuşturacağı açıklanmaktadır. Buna göre Allah, Rab'lerine isyan eden uzuvları da konuşturacak, onlar da bütün yaptıklarını anlatacaklar. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:22

Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin ne de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz. Bu ilâhi beyanın yorumunda da farklı görüşler vardır. Bazıları âyete şöyle bir anlam verdi: Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmeyeceğinden kesin olarak emin idiniz, ancak yaptıklarınızın çoğunu Allahın bilmeyeceğini zannediyordunuz. Bazıları da şöyle dedi: Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmeyeceğini, ancak yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini zannediyordunuz. [§]Bu yoruma göre buradaki “zan” kelimesi, gerçek anlamda zan mânasına veya bilmemek anlamına gelmektedir. Yani emin olamadığınız halde yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini söylüyordunuz. Eğer bu yorum doğru ise o zaman âyet, insanın bilgisizlik yüzünden yaptıklarından da azap görmesi gerektiğine işaret etmektedir; çünkü insanın düşünmekle, teemmül ve tefekkürle veya başka vesilelerle bilgiye ulaşma imkânı vardı. Dolayısıyla düşünmeyi ve tefekkürü terkettiği için gerçeği bilmeyenin cehaleti mazeret sayılmaz. Bu ölçüye göre bilgiye ve bilgiye ulaşma imkânına sahip olduğu halde onu elde etmek için sorumlu davranmayan kişinin bilgisizliği mazeret olmaz. Bundan dolayı Ebü Hanife, çocukların nesneleri idrak etme seviyesine ulaşıp ulaşmadıkları bilinmediği için, “Benim onlar hakkında bilgim yok” dedi. Bazıları ise şöyle dedi: Sakınmıyordunuz sözü, yaptıklarınızı gizlemeye ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin gücü yetecek anlamına gelir. İnsan bir eylemi gerçekleştirdiği zaman onu kendinden gizleyemez. İşte sizin zannınız, yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini, gizli kalacağını düşünüyordunuz anlamındadır.

Fussılet 41:23

[Zannın Çeşitleri] İşte Rabb'iniz hakkında taşıdığınız bu kanaatiniz sizi mahvetti. Yani yaptıklarınızı Allah'ın bilmeyeceğini zannetmeniz sizi mahvetti. Halbuki hiçşahitler vardır, onlara karşı dikkatli ol, gizli ve açık işlerinde Allah'tan sakın! Çünkü hiçbir şey Allaha gizli değildir, karanlıklar O'nun katında aydınlıktır, gizli yapılanlar da O'nun yanında alenidir. Allaha karşı güzel zan içinde ölmeye gücü yeten, mutlaka bunu yapsın! Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi hiç kimse yoktur”, Zan, biri kurtaran, diğeri de mahveden zan olmak üzere iki türlüdür. Kurtaran zan hakkında Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini zanneden (bilen) kimselerdir”, Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten zannediyordum (biliyordum)””. Mahveden zan hakkında da şöyle buyurdu: [§]İşte Rabbiniz hakkında taşıdığınız bu zannınız (kanaatiniz) sizi mahvetti. Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız, dediniz”. Buna benzer başka ilâhi beyanlar da vardır”, Rivayet edildiğine göre peygamber aleyhisselâm, Rabb'inden rivayet ettiği bir hadiste şöyle diyordu: “Ey kulum! Sen beni nasıl zannediyorsan ben öyleyim. Baпa dua ettiğin zaman senin yanında olurum””, Hasan-ı Basri şöyle dedi: İnsanlar ancak, Rab'lerini nasıl zannettiklerine göre ibadet ederler. Müminin, Rabb'ine karşı zannı güzeldir, dolayısıyla ameli de güzel olur. Kâfirin ve münafıkın zannı ise kötüdür, amelleri de kötü olur. Sonra da şu meâldeki âyet-i kerimeyi okudu: “Vaktiyle siz, ne kulaklarınızın ne gözlerinizin de derilerinizin aleyhinizde şahitlik etmesinden sakınıyordunuz”!, Sonra da dedi ki: Buradaki derileriniz kelimesi, cinsel ilişkiden kinâyedir, Hafsa'nın (r.a.) mushafında âyet-i kerime “ve mâ küntüm tahşevne” PEY 65435), yani korkmuyordunuz şeklindedir. Übey ve Íbn Mesüd mushaflarında da “ve lâkin zeamtüm ennellâhe lâ ya'lemu”, yani siz Allahın bunları bilmeyeceğini iddia ediyordunuz, şeklindedir. Onlardan gelen başka bir rivayet de şöyledir: “Fe zâliküm za'mükümüllezi zeamtüm” yani işte bu sizin ileri sürdüğünüz iddianızdır”. İddia anlamına gelen “zam” kelimesi Arapçada yalan mânasında kullanılır. Sizi mahvetti sözüne bazıları, sizi helâk etti, diye mâna verdi. Sizi helâke sürükledi anlamı da verilmiştir. Yukarıda söylediğimiz gibi bu kelime, sizi şaşırttı ve saptırdı mânasına da gelebilir. --- Dipnotlar: “ o Katâde'yenispet edilen bu rivayet için bk. İbn Kesir, Tefsiru7-Kurüâni'l-azim, X, 202. 46 o “Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, Allah'a huşü ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir. Onlar kesinlikle Rab'lerine kavuşacaklarını ve O'na döneceklerini bilen kimselerdir”. © “Kitabı sağ tarafından verilen kimse der Ki: Alın kitabımı okuyun; doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum”. 8 “Allah'ın vâdi gerçektir, kıyâmet konusunda da bir kuşkuya yer yoktur, denildikçe, “Kıyâmet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz’ dediniz”. Katâdeye nispet edilen bu son bölüm için bk. Taberi, Câmi'w'1-beyân, XX, 414. 9. Ebü Hureyreden rivayet edildiğine göre Resülullah şöyle buyurdu: “Yüce Allah buyurdu ki: Ben, kulumun beni zannettiği gibiyim, kulum beni zikrettiğinde onun yanında olurum...”. o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XX, 406; Kurtubi, e/-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XVIII, 405.

Fussılet 41:24

Artık dayanabilirlerse kalacakları yer ateştir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar ölünceye kadar bu yaptıklarına devam ederlerse, âhirette kalacakları yer ateştir. İkincisi, onlar âhirette cehenneme dayanabilirlerse, kalacakları yer ateştir, yani sabredip dayanmalarının onlara faydası olmayacaktır. Sabretmek, o azaptan kurtulmanın yolu değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir ilâhi beyanda onların durumunu şöyle haber verir: “Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok” Dolayısıyla bu âyetin yorumu, biri dünya hayatı hakkında, diğeri de âhiret hayatı hakkındadır. [S]Kendilerine yeni bir fırsat verilmesini talep etseler de bu talepleri kabul edilmez. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın mânası şöyledir: Kendilerine bir şans verilmesini isteseler de onlara şans verilmez, Allah'tan rıza isteseler de Allah onlardan razı olmaz. Bu rivayeti kaynaklarda bulamadık.

Fussılet 41:25

Onların yanlarına bazı arkadaşlar verdik. Başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurur: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”, Âyetteki “kayyednâ” (tas) kelimesinin anlamında ihtilaf edilmiş, bazıları şöyle demiştir: Onlar için dünyada şeytanlardan ve diğerlerinden arkadaşlar hazırladık. Bazıları da şöyle dedi: Şeytanlara, onların kalplerine vesvese vermek için imkân tanıdık. Bazıları ise şöyle bir anlam verdi: Onlarla şeytanların arasından çekildik ve onlar da sözü edilen eylemleri yaptılar. Bunlar, önlerinde bulunanı da arkalarında olanı da onlara şirin gösterdiler. Buradaki önlerinde olanı ve arkalarında olanı sözünün anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Önlerinde bulunanı onlara şirin gösterdiler. Yani âhireti, hesabı, sevabı ve azabı inkâr etmeyi onlara güzel gösterdiler, yani böyle bir şey yoktur dediler. Arkalarında olanı, yani onlara dünya işlerini güzel gösterdiler ve dünyanın kalıcı ve ebedi olduğunu söylediler. Şöyle de denilmiştir: Önlerinde bulunanı, yani yaptıklarını; Arkalarında olanı, yani yapmayı düşündüklerini onlara güzel gösterdiler. Üçüncü bir mâna da şöyledir: Önlerinde bulunanı, yani kendilerinin yaptıklarını; Arkalarında olanı, yani sonradan gelecek olan başkaları için koydukları âdetleri güzel gösterdiler. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını açıkça bilecektir”. En doğrusunu Allah bilir. İSİHüküm onlar için de kesinleşti. Bu cümle, Allah'ın azabı ve gazabı onlar için gerekli oldu mânasına gelebilir. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları cümlesi de, bu hüküm diğer ümmetlerle birlikte onlar için de kesinleşti, mânasına gelir. Böyle bir anlam caizdir. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan sözü de onlardan önce gelip geçmiş olan insanlar ve cinler de hüsrana uğramışlardır, demektir.

Fussılet 41:26

İnkârcılar dediler ki: Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, yani kendi arzunuzla onu dinlemeyin. Okunuşunun ve sesin duyulmaması için gürültü yapın. Bu ifade onların, Kur'ân'ın delil olduğunu ve Allah'tan geldiğini bildiklerine işaret eder. Onu dinleyen biri aklına hâkim olamayınca, dikkatle ona kulak verir ve itaat eder. Bundan dolayı onlar, Kur'ân'ın dinlenmemesi ve ona itaat edilmemesi için şöyle demişlerdi: Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın. Bazıları şöyle dedi: Bu Kur'ân'a kulak vermeyin, okunurken gürültü yapın, yani ıslık çalın ve alkış tutun. Onlar, Hz. Peygamber'in namazını ve kırâatını karıştırmak için böyle eylemler yapıyorlardı. Belki bastırırsınız, yani ıslık çalarak ve alkış tutarak belki onu bastırırsınız. Başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyuruyor: “Beytullah'ın yanında onların namazı ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir”?.

Fussılet 41:27

[Kâfirin Yaptığı Güzel İşlere Mükâfat Var mı?] Yani inkâr edenleri ve ölünceye kadar inkâra devam edenleri böyle cezalandıracağız. Fakat bir dönemde inkâr eden, sonra vazgeçip müslüman olan böyle değildir. İnsanlardan bazıları şöyle dediler: O inkâra sapanlara mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız meâlindeki ilâhi kelâmda, bunun dünyada olacağı kastedilmektedir. Onları yaptıklarının en kötüsüne denk bir şekilde cezalandıracağız cümlesinde de âhiretteki azap murat edilmektedir. Dolayısıyla bu âyette sözü edilen iki azaptan biri dünyada, diğeri âhirette görülecektir. Her ikisinin âhirette olması da câizdir. Onları yaptıklarının en kötüsüne denk bir şekilde cezalandıracağız, yani onların dünyada yaptıkları gelirse, kalıcı olur ve mükâfat kazanır. Fakat imanla gelmezse, o güzelliklerden yararlanamazlar ve mükâfat alamazlar. Buna karşılık müminlerin kötülüklerinin bağışlanacağı ve yaptıklarının daha güzeli ile mükâfatlandırılacağı ifade edilmiştir: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”, “Allah onların geçmişte yaptıkları en kötü şeyleri bile bağışlayıp silecek ve onları yaptıkları en güzel işlere göre ödüllendirecektir”". Cenâb-ı Hak müminlerin dünyada yaptıkları kötülükleri sileceğini, yaptıkları güzellikleri ise mükâfatlandıracağını vâdetmektedir. Kâfirlere de imanla gelmediklerinden dolayı yaptıkları iyilikleri sileceğini ve onları kötülüklerle cezalandıracağını söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:28

28. “İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Âyetlerimizi inatla inkâr etmelerinin cezası olarak orası onların sonsuza kadar kalacakları yer olacaktır. İşte Allah düşmanlarının cezası: Ateş! Bu cümle, bunun âhirette olacağına işaret etmektedir. Âyetlerimizi inatla inkâr etmelerinin cezası olarak orası onların sonsuza kadar kalacakları yer olacaktır. Buradaki “dâru'l-huld”, dâr-ı beka demektir, yani onların ebedi kalacakları yer orasıdır. O, aynı zamanda cennet için de kullanılan bir isimdir. Muhtemelen cennette de “dâru'l-huld” denilen bir yer vardır ve bu tabir özel olarak oranın ismidir. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:29

Bazıları bu âyet hakkında şöyle dedi: Cinlerden onları saptıran kişi İblis'tir. Çünkü Allaha ilk isyan eden ve isyan etme âdetini ilk defa ortaya koyan odur. İnsan da, Âdem'in çocuklarıdır, onun çocukları da kardeşini öldürmüştür, buna göre öldürme âdetini ilk defa ortaya koyan da odur. [ ] Aпcaк bize göre T] onlar, kendilerini saptıranı göstermesini istemişlerdi. Bütün cinler, insanların kalbine vesvese ve kötülük sokabilir, bütün insanlar da açıkça sapıklığa çağırabilir. Her sapık ve kâfir de böyledir. Dolayısıyla bu dalâlet ve küfür ancak, cinlerin vesveseleriyle veya insanın diliyle yaptığı telkin sayesinde gerçekleşir. Bundan dolayı insanlar Allahtan onları açıkça göstermesini istiyorlardı, çünkü her birinin çektiği azap daha şiddetli ve daha aşağılık bir ceza olduğu için onları ayaklarının altına alıp çiğneyeceklerdi. Bundan dolayı Allah'tan onu istemişlerdi. Başka bir âyette ise Rablerinden, onlara daha çok azap vermesini isteyecekleri belirtilir: “Hepsi birbiri ardından orada (cehennem) toplanınca, sonrakiler öncekiler için, Ey Rabb'imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!” diyecekler”, “Onların ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır!”“! Onların Allah'tan istekleri böyle olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:30

Rabbimiz Allah'tır, deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar... Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, bu âyet geldiğinde Resülullah (s.a.) şöyle demiş: “Ümmetim, ümmetim! Yahudiler önce ‘Rabb'imiz Allah'tır” demişler, fakat sonra “Üzeyir Allah'ın oğludur demişlerdi. Hıristiyanlar da önce “Rabbimiz Allah'tır dediler, sonra 'Mesih Allah'ın oğludur? dediler. Benim ümmetim ise ‘Rabbimiz Allah'tır” dedi ve Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadı” Bu âyet-i kerime nâzil olduğunda Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) de, onlar Allaha hiçbir şeyi ortak koşmayanlardır, dediği rivayet edilmiştir". Resülullah'tan (s.a.) gelen bu rivayetle Hz. Ebü Bekir'in böyle dediği eğer sabit ise o zaman âyetteki “istekâmü” (pat) kelimesinin tefsiri budur. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları âyeti şöyle yorumladı: Onlar Rabb'imiz Allah'tır dediler, sonra Allah için yaptıkları amellerde ihlas ve samimiyetle dosdoğru yolda gittiler. Bazıları da şöyle dedi: Sonra farzların edasında, dinin ve Allah'ın koyduğu sınırların (hudüdullah) korunmasında dosdoğru bir çizgide yaşadılar. Bu kelimeye, Allaha itaatler konusunda dosdoğru çizgide yaşadılar, mânası da verilmiştir. İstikamet kelimesi üç şekilde yorumlanır: [ ]Biгiпciѕi itikat konusundadır; onlar Allaha isyan etmemeye inandılar ve O'nun bütün emir ve yasaklarına muhalefetten kaçındılar. İkincisi, dilleriyle söyledikleri “Rabb'imiz Allah'tır sözüne aykırı düşecek her şeyden sakınmakta dosdoğru çizgide yaşadılar, dilleriyle söylediklerine, sözleriyle ve fiilleriyle vefa gösterdiler. Üçüncüsü, bütün amellerinde Allah'a karşı dürüst ve samimi oldular, yaptıkları amellerde Allah'a kimseyi ortak tanımadılar, amellerinde riyakârlık yaparak kimseye ulühiyetten pay vermediler, aksine hâlis bir niyetle Allaha teslim oldular. Bu kelime ile neyi kastettiğini şüphesiz en iyi Allah bilir. Onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: Korkmayın, kederlenmeyin. Bu cümlenin mânası ile ilgili olarak farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Melekler onları âyette sözü edilen vâdlerle dünyada iken ve ölecekleri sırada müjdelerler. Bazıları da şöyle söyledi: Melekler bu sözleri onlara kıyâmet günü, o günün dehşetini gördükleri sırada, o günün şiddetinden ve dehşetinden kalplerini teskin etmek için söylerler. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Korkmayın, kederlenmeyin sözünün işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Yani ilerde karşılaşacağınız şeylerden ve geride bıraktığınız aileniz ve çocuklarınız hakkında korkmayın, kederlenmeyin. Şöyle de söylenmiştir: Ölüm ve âhiret için önceden gönderdiğiniz amellere dair korkmayın, geride bıraktığınız ailenizden ve borçlardan dolayı da kederlenmeyin. Bazıları ise şunları söyledi: Azaptan korkmayın, size vâdedilen nimetlerin kayboluşuna da kederlenmeyin, çünkü o nimetler devam edecektir, asla bitmeyecek ve ebediyen kesilmeyecektir. [Dünya Müminin Hapishanesi, Kâfirin Cennetidir)] Size vâdolunan cennetle sevinin! Yani nebilerin ve resüllerin diliyle size vâdedilen cennetle sevinin! Sözü edilen müjdelemenin dünyada onların ruhları bedenlerinden çekilip alınırken (kabz) yapılacağını söyleyenler, şu gerekçeye dayanırlar. Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuş: “Dünya müminin hapishanesi, kâfirin de cennetidir”, Çünkü ölüm sırasında mümine cennet gösterilmiş ve onunla müjdelenmiştir, dolayısıyla kendisi için hazırlanan nimeti ve mükâfatı gördüğünde dünya onun için hapishane gibi olur. [ ]Kaйгe de öleceği sırada cehennem gösterilir ve onunla müjdelenir, dolayısıyla onun için de dünya cennet olur. Hz. Peygamber'in şu hadisi de bu mânayı teyit etmektedir: “Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz”. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: & H2. Ömer'in (r.a.) rivayetini kaynaklarda bulamadık. Ancak Kurtubi, Enes b. Mâlik'ten bu mânaya yakın bir rivayet kaydeder. Buna göre Enes şöyle demiş: Bu âyet nâzil olduğunda Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Kâbe'nin Rabb'ine yemin olsun ki onlar benim ümmetimdir”. Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) sözünü ise Taberi, Câmi'w'I-beyân adlı tefsirinde senediyle birlikte kaydeder.

Fussılet 41:31

Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostunuzuz. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bunu, müjdeleyenler söylemiş gibi görünüyor. Onlar şöyle diyorlar: Biz, dünya hayatında da âhirette de sizin dostunuzuz. [ЇKiпci51], müjdelemenin arkasından bahsedilen sözler eğer meleklere söylenmişse, onun Cenâb-ı Hak tarafından söylenmiş olması da mümkündür. Buna benzer ifadeler başka âyetlerde de geçer: “İnkârcıların yalvarmaları boşunadır. Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz”, Bu söz eğer her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah tarafından söylenmiş ise şöyle yorumlanır: Biz dünyada korunmanızda sizin dostunuzuz, âhirette de yardım etmekte size en yakın olanız. Yahut şunu söylemiştir: Biz dünyada yardım etmek ve muvaffak kılmakta, âhirette de sevap ve mükâfat vermekte size en yakın biziz. En doğrusunu Allah bilir. Bu söz şayet onları müjdeleyen melekler tarafından söylenmiş ise biz dünyada ve âhirette sohbet ve arkadaşlıkla sizin dostunuzuz anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Orada sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, canınızın istediği ve içinizin çektiği her şey, (ikincisi) gönülden sevdiğiniz ve her türlü yiyecek mânasına gelir. Orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz. Buna temenni ettiğiniz ve istediğiniz her şey veya canınızın çektiği her şey mânası verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir,

Fussılet 41:32

132. “Çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah'tan bir ikram olaBuradaki nüzülen kelimesi rızık mânasına gelir; çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah'tan bir rızık olarak her şeyi orada bulacaksınız. O, misafir için hazırlanan ziyafettir. Bazıları bu kelimeye, çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah tarafından verilen rızıkları evde bulacaksınız, anlamı vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. 33. “Allaha çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapan ve “Ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” Güzel Sözlü Kisi] Allaha çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapandan daha güzel sözlü kim vardır? Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah'a çağırandan, yani Allah'ın birliğine ve O'nun dinine davet edenden yahut iyiliğe davet edip kötülüğe engel olandan, yani başkasını ona davet eden ve kendisi de onu yapandan daha güzel bir görüşe ve daha güzel bir hayat tarzına sahip kim vardır? Bu ifade, bütün hayır ve taatleri içine almaktadır. Daha güzel sözlü kim vardır cümlesinin, eğer söylediğimiz gibi görüş ve hayat tarzı mânasına geldiğini kabul edersek, Cenâb-ı Hakk'ın sanki şunu ifade buyurduğunu söylemek gerekir: Görüş ve hayat tarzı bakımından bu sözü edilenlerden daha sağlam ve daha muhkem olan kimdir? Şayet âyetin zâhiri mânasını esas alırsak, o zaman Daha güzel sözlü kim vardır cümlesi şöyle yorumlanır: Âyette belirtilenleri söyleyen kişiden daha doğru sözlü kim vardır? En doğrusunu Allah bilir. Ve “Ben müslümanlardanınm diyenden daha güzel sözlü kim vardır? (Bu ilâhi beyanın farklı yorumları vardır. Birincisi], o, diğer din ve mezhepler arasından İslânyı seçti. Müslüman olanlar hariç diğer gruplar ise İslânva intisap etmeye yanaşmadılar. İkincisi, o, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın özellikle ismini koyduğu dine, yani İslâm'a intisap etmiştir. Cenâb-ı Hak onlara şöyle isim koydu: “O size ‘müslümanlar’ adını verdi”, “Bizi sana teslim olan (müslüman) bir ümmet eyle”. İbrahim aleyhisselâm hakkında da şöyle buyurdu: “Rabb'i ona, ‘Bana teslim ol buyurmuş; o da, Âlemlerin Rabb'ine teslim oldum demişti”, “Mümin” ismi de özellikle hak ehli için kullanılır; yahudiler ve hıristiyanlar, kendilerini mümin diye isimlendiriyorlardı. Onlar mutlak olarak mümin ismini kullanmaktan çekinmiyorlar, fakat müslim ismini kullanmaya yanaşmıyorlardı. Her ne kadar İslâm ve iman kelimeleri yaklaşık olarak aynı mânayı ifade ediyorlarsa da o ismin özellikle onlara ait olması itibariyle Dârüliman değil, Dârülislâm tabiri kullanılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut şöyle denilebilir: O, İslâm'a intisabı seçti, diğer insanlar ise, dünyada izzet ve şeref kazanacakları yahut dünyada var olan başka kazançlar elde edecekleri şeylere intisabı seçtiler. [ âyette kastedilenin kim olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları Resülullah (s.a.) kastedilmiştir, dediler. Bazılarına göre müezzinler kastedilmiştir, âyetin müezzinler hakkında nâzil olduğuna dair bazı rivayetler vardır“. Bazıları da, insanları Allaha itaate davet eden ve kendisi de bunun gereğini yerine getiren her mümin kastedilmiştir, dedi. En doğrusunu Allah bilir. Hasan-ı Basri, Allah'a çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapandan daha güzel sözlü kim vardır? meâlindeki âyeti okudu, sonra şöyle dedi: İşte bu Allah'ın en iyi kuludur! O Allah'ın seçkin kuludur! O, yeryüzündeki insanlar içerisinde Allah'a en sevgili olan kişidir; Allah'ın davetine uydu ve insanları da kendisinin uyduğu Allah'ın dinine davet etti, Allah'ın davetine uyarak hayırlı ameller yaptı ve “Ben Rabb'ine teslim olanlardanım” dedi. İşte Allah Teâlâ'nın halifesi budur! En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar”. “Rabb'i ona, “Bana teslim ol" buyurmuş; o da, Âlemlerin Rabb'ine teslim oldun? demişti”

Fussılet 41:33

132. “Çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah'tan bir ikram olaBuradaki nüzülen kelimesi rızık mânasına gelir; çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah'tan bir rızık olarak her şeyi orada bulacaksınız. O, misafir için hazırlanan ziyafettir. Bazıları bu kelimeye, çok bağışlayıcı, çok merhametli olan Allah tarafından verilen rızıkları evde bulacaksınız, anlamı vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. 33. “Allaha çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapan ve “Ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim vardır?” Güzel Sözlü Kisi] Allaha çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapandan daha güzel sözlü kim vardır? Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah'a çağırandan, yani Allah'ın birliğine ve O'nun dinine davet edenden yahut iyiliğe davet edip kötülüğe engel olandan, yani başkasını ona davet eden ve kendisi de onu yapandan daha güzel bir görüşe ve daha güzel bir hayat tarzına sahip kim vardır? Bu ifade, bütün hayır ve taatleri içine almaktadır. Daha güzel sözlü kim vardır cümlesinin, eğer söylediğimiz gibi görüş ve hayat tarzı mânasına geldiğini kabul edersek, Cenâb-ı Hakk'ın sanki şunu ifade buyurduğunu söylemek gerekir: Görüş ve hayat tarzı bakımından bu sözü edilenlerden daha sağlam ve daha muhkem olan kimdir? Şayet âyetin zâhiri mânasını esas alırsak, o zaman Daha güzel sözlü kim vardır cümlesi şöyle yorumlanır: Âyette belirtilenleri söyleyen kişiden daha doğru sözlü kim vardır? En doğrusunu Allah bilir. Ve “Ben müslümanlardanınm diyenden daha güzel sözlü kim vardır? (Bu ilâhi beyanın farklı yorumları vardır. Birincisi], o, diğer din ve mezhepler arasından İslânyı seçti. Müslüman olanlar hariç diğer gruplar ise İslânva intisap etmeye yanaşmadılar. İkincisi, o, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın özellikle ismini koyduğu dine, yani İslâm'a intisap etmiştir. Cenâb-ı Hak onlara şöyle isim koydu: “O size ‘müslümanlar’ adını verdi”, “Bizi sana teslim olan (müslüman) bir ümmet eyle”. İbrahim aleyhisselâm hakkında da şöyle buyurdu: “Rabb'i ona, ‘Bana teslim ol buyurmuş; o da, Âlemlerin Rabb'ine teslim oldum demişti”, “Mümin” ismi de özellikle hak ehli için kullanılır; yahudiler ve hıristiyanlar, kendilerini mümin diye isimlendiriyorlardı. Onlar mutlak olarak mümin ismini kullanmaktan çekinmiyorlar, fakat müslim ismini kullanmaya yanaşmıyorlardı. Her ne kadar İslâm ve iman kelimeleri yaklaşık olarak aynı mânayı ifade ediyorlarsa da o ismin özellikle onlara ait olması itibariyle Dârüliman değil, Dârülislâm tabiri kullanılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut şöyle denilebilir: O, İslâm'a intisabı seçti, diğer insanlar ise, dünyada izzet ve şeref kazanacakları yahut dünyada var olan başka kazançlar elde edecekleri şeylere intisabı seçtiler. [ âyette kastedilenin kim olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları Resülullah (s.a.) kastedilmiştir, dediler. Bazılarına göre müezzinler kastedilmiştir, âyetin müezzinler hakkında nâzil olduğuna dair bazı rivayetler vardır“. Bazıları da, insanları Allaha itaate davet eden ve kendisi de bunun gereğini yerine getiren her mümin kastedilmiştir, dedi. En doğrusunu Allah bilir. Hasan-ı Basri, Allah'a çağıran, dine ve dünyaya yararlı iş yapandan daha güzel sözlü kim vardır? meâlindeki âyeti okudu, sonra şöyle dedi: İşte bu Allah'ın en iyi kuludur! O Allah'ın seçkin kuludur! O, yeryüzündeki insanlar içerisinde Allah'a en sevgili olan kişidir; Allah'ın davetine uydu ve insanları da kendisinin uyduğu Allah'ın dinine davet etti, Allah'ın davetine uyarak hayırlı ameller yaptı ve “Ben Rabb'ine teslim olanlardanım” dedi. İşte Allah Teâlâ'nın halifesi budur! En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar”. “Rabb'i ona, “Bana teslim ol" buyurmuş; o da, Âlemlerin Rabb'ine teslim oldun? demişti”

Fussılet 41:34

[İyilikle Kötülük Aynı Değildir] İyilikle kötülük bir olmaz. Bu âyetteki ikinci “lâ” harfi zâittir. Bu türlü cümlelerde bu kelime bazan kullanılır, bazan da kullanılmaz. Burada onun kullanıldığını görüyoruz. Sonra İyilikle kötülük bir olmaz cümlesi ile (Kötülüğü) en güzel olan davranışla sav cümlesinden her birinin, diğeriyle bağlantılı olması mümkündür. Her biri tek başına bağımsız bir cümle de olabilir. Eğer bunlardan biri, diğeriyle bağlantılı sayılırsa, o zaman âyet şunu söylemektedir: Kalplerin sevgisini kazanmak ile yumuşak davranmak ve şefkatli olmak konusunda iyilikle kötülük bir değildir. Aksine kalplerin sevgisini kazanmak ve insanı kendine çekmek kötülükle değil, iyilikle olur. Öyleyse (Kötülüğü) en güzel olan davranışla sav! Yani kötülüğe kötülükle değil, iyilikle karşılık ver! Bu mânayı teyit eden başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Sen onlara sırf Allah'ın lütfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi””?, Buna göre burada da şunu söylemektedir: İtaat, yakınlaşmak ve kalplerin sevgisini kazanmakta iyilikle kötülük bir değildir, aksine bu ikisi farklı davranışlardır ve farklı sonuçlar doğurur. Öyleyse sen onların yaptıkları kötülüklere iyilikle karşılık ver! En doğrusunu Allah bilir. Sözünü ettiğimiz o iki cümlenin birbiriyle bağlantılı olmayıp bağımsız birer cümle olmaları da mümkündür, Eğer böyle ise, o zaman, en doğrusunu Allah bilir ya, âyetin mânası şöyle olur: Sizler iyilikle kötülüğün eşit olmadığını ve iyilik yapanla kötülük yapanın aynı olmadığını akıllarınızla anlıyorsunuz. Bunlar hikmet açısından da aynı değildirler, Halbuki dünyada onların bütün getirilerinde ve lezzetlerinde aynı olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla burada ikisi de birleşmektedir. Hikmet ve akıl nazarında ise bunların birbirinden ayırtedilmesi gerekir. Bu da göstermektedir ki, bu ikisini ayırıp ceza ve mükâfatın verileceği başka bir âlem vardır. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Emrimize boyun eğenleri o günahkârlarla bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?””, “Yoksa iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanları yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutacaktık? Yahut günah işlemekten sakınanları günaha batanlar gibi mi sayacaktık?”7? Yani bunları ötekilerle aynı tutmayacağız. Fakat dünyada bunları ötekilerle aynı tutmuştu. İşte bu gerçek, onların ayırtedileceği başka bir âlemin var olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! Müfessirlerin hepsi bu âyetin Resülullah (s.a.) ile Ebü Cehil -Allah lânet etsin- hakkında geldiğini söylerler; burada Cenâb-ı Hak, Resülullaha, Ebü CehiPin kötülüklerine iyilikle mukabele etmesini emretmektedir”. Ancak böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Çünkü Ebü Cehil'in Resülullaha (s.a.) karşı tavrının âyette belirtildiği gibi bir değişime uğradığı rivayet edilmemiştir. Âyette Allah meâlen şöyle söylüyor: O zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş! Ebü Cehil'de Resülullah'a (s.a.) karşı böyle bir tavır değişikliği görülmemiş, aksine ona olan düşmanlığı sürüp gitmiş, insanları da ona karşı tahrik ederek Bedir günü kendisiyle savaşıncaya ve nihayet o gün öldürülünceye kadar bu düşmanlık devam edip durmuştur. Bu durum göstermektedir ki, âyetin Ebü Cehil'le alakası yoktur. Sonra Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar kötülük yaptıkları vakit, sen aynı anda onlara iyilikle karşılık ver, yani sen onlara iyilik yaparsan, onlar da sana yaptıkları kötülüklerden hemen vazgeçerler. En doğrusunu Allah bilir. Bu durumda bu cümle, sanki şu ilâhi beyanla aynı mânaya gelir: “Kısasta sizin için hayat vardır”. [§]İkincisi, onların yaptıkları kötülükleri affet, bağışla! Yani kötülüklerine karşılık verme, görmezden gel ve bağışla! Böyle yaptığın zaman, aranızda düşmanlık bulunan kişi sana karşı sımsıcak bir dost oluverir. Yani artık sana düşmanlık göstermez. En doğrusunu Allah bilir. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 743.

Fussılet 41:35

Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir. Yani sözü edilen bu sonuca ancak Allah'ın emrine sabreden ve bütün emirlerini yerine getirenler ulaşabilir ve böyle davranma özelliğini, Allah ancak onlara verir. Yahut âyet şunu söylemektedir: Bahsedilen bu sonuca ancak Allah'ın buyruklarına sabır göstermekte azimli davrananlar ulaşabilir. Allah böyle bir özelliği, ancak onlara verir ve böyle yapanlar ancak başarıya ulaştırılır. Yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir. Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiği kötülüğü iyilikle savma ve suçluyu bağışlama gücüne ancak Allah katında büyük bir paya ve hisseye sahip olanlar ulaşabilir. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:36

[Allah'a Sığınma: İstiâze] Eğer şeytandan sana bir fitleme gelirse hemen Allah'a sığın! Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın belirttiği istiâze (Allah sıgınma), şeytanın fitlemesini ve vesveselerini defetmek için başvurulan vesilelerdendir. Allah ona, şeytanın fitlemesini ve tahriklerini defetmeye hazırlıklı kılan vesilelere sarılmasını emretmektedir. Bu, istiğfarda bulunmasını ona emretmesi gibidir. Bu emirden maksat, dilleriyle “Allah'a istiğfar ediyoruz” demeleri asla değildir. Maksat, mağfireti kazanmayı sağlayan vesilelere bizzat sahip olma emridir. İşte istiâze de bu anlamdadır. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine sığınmasını Resülullah'a emretmesi, Allah katından gelecek olan bir lütfu isteme emridir, onunla da şeytanın fitnelerini ve tahriklerini defedecektir. En doğrusunu Allah bilir. 136 Mкe21eye göre ise istiâze doğru değildir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah herkese, şeytanın fitnelerini ve tahriklerini defedecek her lütfu vermiştir. O kadar ki kendisinde onlara vereceği başka bir lütuf kalmamıştır. Doğru yolu gösteren sadece Allah'tır.

Fussılet 41:37

En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Güneş ve ay, Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetini ve vahdâniyetini gösteren iki işarettir. Gece gündüz de yine Allah'ın alâmetlerinden iki alâmettir. Siz gece ve gündüze tapmadığınız halde ay ve güneşe nasıl taparsınız? En doğrusunu Allah bilir. Yahut Allah burada şunu söylemektedir: Ay ve güneş, yaratılanlara menfaatler sağlamak üzere Allah'ın yarattığı alâmetlerden iki alâmettir. Gece ve gündüz yaratıkların faydalanması için yaratılmıştır. Gece ve gündüzde, yaratılanlar için varettiği menfaatler daha çok değil ise de ay ve güneşten daha az da değildir. Böyleyken gece ve gündüze tapmadığınıza göre diğer ikisine neden taparsınız? Onlardan bazıları güneşe, bazıları aya taptıkları için Allah böyle söylemektedir. Bununla da Allah'tan başka varlıklara tapmakla onların ne kadar beyinsizce davrandıklarını ifade etmektedir. Onları yaratan Allah'a secde edin. Onlara değil, onların hepsini yaratıp sizin istifadenize sunan Allaha secde edin. Eğer gerçekten Allah'a tapıyorsanız. Yani sizin o nesnelere tapmanızdan maksat, Allah katında bir yakınlık kazanmaksa yahut onlara tapmakla Allah'ın rızasını murat ediyorsanız. Çünkü onlar, Allah'ı bırakıp da bu nesnelere, kendilerini Allaha yaklaştıracağı ümidiyle tapıyorlardı. Onların bu düşüncelerini Allah şöyle ifade buyuruyor: “Bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz””. [ ] AПah diyor ki: Onlara tapmakla eğer Allah'ı kastediyorsanız, doğrudan Allaha secde edin ve O'na kulluk yapın! Çünkü Allah kendisine secde etmenizi ve sadece O'na kulluk yapmanızı emretmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Fussılet 41:38

Şayet kibirlerine yediremezlerse. Daha önce hiç kimsenin Allaha karşı büyüklenmek düşüncesi içinde olamayacağını söylemiştik. Bu durumda bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar peygamberlere itaatle emrolunmuşlardı, fakat peygamberlerin davet ettikleri dini kabul edip onların emri altına girmeyi kibirlerine yediremedikleri için büyüklenmişlerdi. Bu durumda onların peygamberlere karşı büyüklenmeleri, Allah'a karşı büyüklenmek anlamına geliyordu. İkincisi, Allah'a kulluğu terkettikleri için böyle nitelendiler, Cenâb-ı Hak onların kendi bünyelerinde Allaha kulluk yapmaları gerektiğine işaret eden nitelikler koymuştu, fakat Allaha ibadeti terkettiklerinde O'nun emri altına girmeyi de terketmiş oluyorlar, bu emrin altına girmenin gereğine inanmiyorlardı. Böylece Allaha karşı da büyüklenmiş duruma düşüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Bilsinler ki Rabb'inin katında bulunanlar bıkıp usanmadan, gece gündüz O'nu tesbih etmektedirler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Onlar Allah'a ibadet etmekte büyüklenirlerse ve bundan dolayı kendini yalnız kalmış hissedersen, rahatlaman için gece gündüz Allaha ibadet eden melekleri hatırla! En doğrusunu Allah bilir. Bu ilâhi kelâm, aynen şu ilâhi beyana benzemektedir: “Senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti”. Hz. Peygamber onların alay etmelerinden dolayı yalnızlık ve itilmişlik duygusuna kapılmıştı, bunun üzerine Allah, üzüntüsünü azaltmak için ona, diğer peygamber kardeşleriyle de insanların alay ettiklerini hatırlattı, böylece o da ilk alay edilenin kendisi olmadığını öğrendi. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. İkincisi, eğer onlar Allah'a ibadette büyüklük taslarlar ve meleklere, putlara ve diğer nesnelere taparlarsa, bil ki onların taptıkları varlıklar Rabb'inin huzurunda büyüklenmiyorlar, aksine gece gündüz hiç bıkmadan Allahı tesbih ediyorlar. Bu yorum da şu âyetlerin mânasına benzemektedir: “Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allaha en yakın olanları bile Rablerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar””. [ ] “Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur de yakın melekler”. Allah buyuruyor ki: Onlar Allah'ın kulu olmaktan geri dursalar da, Mesih ve sözünü ettiği yakın melekler Allah'ın kulu olmaktan geri durmazlar. Onlar bıkıp usanmazlar, Cenâb-ı Hak burada, insanlar zaman zaman kulluk etmekten usandıkları gibi, onların kendisine kulluk etmekten asla bıkıp usanmadıklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah'a en yakın olanları bile Rab'lerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar; O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Rabb'inin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır”.

Fussılet 41:39

[Allah'ın Varlığının ve Birliğinin Delilleri] O'nun işaretlerinden biri de şudur: Sen arzı (ölmüş gibi) kupkuru görürsün; ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanıp kabarır. Cenâb-ı Hak daha önce de şöyle buyurmuştu: “Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun işaretlerindendir””. Sözü edilen âyetlerde Allah'ın vahdâniyetinin işaretleri, kudretinin, ilminin, yönetiminin delilleri ve hikmetinin kanıtları bulanmaktadır. Gece ve gündüz ile ay ve güneşte Allah'ın vahdâniyetinin işaretleri şudur: Geceye veya gündüze yahut güneşe veyahut aya tek kişi hükümran olduğu zaman, bunlardan biri diğerinin var olmasına engel olmaz. Fakat onları vareden birden fazla olsaydı, bunlardan biri diğerinin hükümranlığını yürütmesine engel olurdu. Durum böyle olmayınca, onların tek bir kişinin fiili olduğu anlaşılır. Gece, gündüz, ay ve güneşin var oldukları andan itibaren varlıklarının sona ereceği zamana kadar aynı minvalde ve aynı kanun çerçevesinde işlevlerini sürdürmeleri, onları yaratanın, her şeyi bilen, her şeyi kusursuz şekilde düzenleyip idare eden, ilmi ve kudreti başkasının yardımıyla kazanılmış olmayan, aksine kendi zatından olan biri olduğuna işaret eder. Onların bir gün ve gecede şu kadar şu kadar yıllık yol almaları da onları yaratanın mutlak kudret sahibi olduğuna, kudretinin de kendi zatından olduğuna ve hiçbir şeyin O'nu acze düşüremeyeceğine işaret eder, çünkü sonradan kazanılan ve başkasının yardımıyla elde edilen kudret, bunu yapamaz. Aynı şekilde kuruyup öldükten sonra yeryüzündeki nesneleri tekrar diriltmesi ve oradan çeşitli bitkileri çıkarması da böyledir. Bütün bunlar Allah'ın vahdâniyetine, ilminin ve kudretinin kendi zatından olduğuna, her şeyi hikmetle ve kusursuz olarak düzenleyip idare ettiğine işaret eder. Çünkü kuruyup öldükten sonra yeryüzündeki nesneleri diriltmek, dirilttikten sonra onu tekrar öldürmek, bu işi yapanın çok kişi değil tek kişi olduğuna işaret eder. Şayet bunlar çok kişinin fiili olsaydı, bunu dirilttiği zaman öbürü öldürmesine mani olur, şunu öldürdüğü zaman da öbürü ihyasına engel olurdu; nitekim yeryüzündeki çok sayıda sultanın yaptıkları böyledir. Öyleyse buna engel olunmadığına göre bunların hepsinin tek kişinin fiili olduğunu gösterir. (JBunların hepsinin asırlar boyu aynı minvalde, aynı kanun çerçevesinde ve aynı ölçüde sürüp gitmesinin, ancak ilmi ve kudreti kendi zalından olan birinin eseri olduğuna işaret eder. Yeryüzündeki bitkileri öldükten sonra diriltmesi, dirilttikten sonra tekrar öldürmesi de O'nun kudretinin kendi zatından olduğunu ve hiçbir şeyin O'nu ölüleri tekrar diriltmekten aciz bırakamayacağını gösterir. Sonra şanı yüce olan Allah suya da, türleri ve özleri farklı olarak yerden çıkan bütün bitkilerin ihtiyacına uygun ve her şeye hayat veren bir özellik vermiştir. Aynı şekilde bu da O'nun, insan anlayışının ve ilminin ulaşamayacağı büyüklükte bir lütfu olduğunu gösterir. Sonra o bitkiler, yumuşaklığına, zayıflığına ve inceliğine rağmen son derece sağlam ve güçlü olan yeri yararak dışarı çıkıyor. En güçlü kuvvetli bir şey olsa bile, Allah'tan başka birinin fiili sayesinde onun yeri yarıp dışarı çıkması düşünülemez. Bu da Allah'ın kudretinin ve lütufkârlığının delilidir. En doğrusunu Allah bilir. Sen arzı kupkuru görürsün. Yani yeryüzünü ölü gibi kupkuru görürsün. Ama üzerine yağmur indirdiğimizde toprak canlanır, yani toprak bitkilerle hareketlenir, süslenir ve canlı hale gelir. Kabarır. Yani üzerindeki bitkiler büyür ve gelişir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Canlanır anlamına gelen “ihtezzet” kelimesi, nebatlarla canlanır mânasına, kabarır anlamındaki “rabet” kelimesi de yükselir ve büyür mânasına gelir”. Ebü Avsece şöyle dedi: “İhtezzet” kelimesi, yarılır mânasına, “rabet” kelimesi de çoğalmak mânasına gelir. Ona can veren, elbette ölülere de can verir. Bu cümle de yukarıda söylediğimiz gibi ölü toprağı diriltmeye kâdir olan yaratıcı, ölmüş insanları diriltmeye de kâdirdir mânasına gelir. O her şeye kâdirdir, yani hiçbir şey onu aciz bırakamaz. --- Dipnotlar: 0 bk. İbn Kuteybe, Te/Siru garibi'-Kurân, s. 389.

Fussılet 41:40

Âyetlerimiz konusunda gerçekten sapanlar; buradaki “yulhidüne” kelimesini bazıları yâ harfini ötreli olarak “yulhidüne” diye, bazıları da üstünlü olarak yelhadüne diye okudular. “Yulhidüne” diye okuyanlara göre cümle, âyetlerimizi kabulden sapanlar mânasına gelir. Ebü Avsece, bu kelimenin sapmak, başka tarafa meyletmek mânasına geldiğini söyler. Hatta ölülerin defnedildiği yer anlamına gelen “lahid” kelimesi de buradan gelir. “Yelhadüne” diye okuyanlara göre de mânası şöyle olur: Onlar âyetlerimize dair uğraş içindeler, yani âyetlerimizi ret ve iptal etmek için çalışıyorlar. Onlar bizden gizlenemezler. Bu, Cenâb-ı Hak'tan onlara yönelik bir tehdit cümlesidir, Allah şunu söylemektedir: Onların ne kendileri ve ne de yaptıkları bize gizli kalmaz, onları yaptıklarıyla cezalandırırız. En doğrusunu Allah bilir. [SlAteşe atılan mı daha iyidir, yoksa kıyâmet günü (huzurumuza] güvenle gelen mi? Bu ilâhi beyan, daha önce geçen iki âyetin sılası gibidir. Bunlardan biri şudur: “Rabb'imiz Allahtır, deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler inerler”, Bu âyet, müminlerle ilgilidir. Cenâb-ı Hak kâfirler hakkında da meâlen şöyle buyurur: “O inkâra sapanlara mutlaka şiddetli bir azap tattıracağız”. İkinci âyet de şudur: “İyilikle kötülük bir olmaz”, Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: Yaptığı kötü işler yüzünden Ateşe atılan mı daha iyidir yoksa yaptığı güzel işlerle (huzurumuza) güvenle gelen mi? Yani âhirette cehenneme atılan ile o akıbetten bütünüyle güven içinde olanın aynı olmadığını siz de bilirsiniz. En doğrusunu Allah bilir. İstediğinizi yapın! Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, istediğinizi yapmakta serbestsiniz anlamına gelir. Çünkü şanı yüce olan Allah, her iki yolu da son derece açık ve yeterli bir şekilde beyan etmiş, her yolun insanı nereye götüreceğini de açıklamıştır. Ondan sonra da İstediğinizi yapın buyurmuştur. Yani hangi yolu tercih ederseniz oraya gidin; eğer şu yola girerseniz şuraya gidersiniz, bu yola girerseniz buraya gidersiniz. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, âyet tehdit anlamına gelir. O, yaptıklarınızı kuşkusuz görmektedir cümlesi de yine tehdit anlamına gelir.

Fussılet 41:41

[Kur'ân'a Neden Zikir İsmi Verildi?] Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler (cezalarını görecekler). Bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak Kur'âna zikir ismini vermektedir. Bunun sebebi olarak da şunlar söylenebilir: Kur'ân'a tâbi olan ve içindekileri yerine getiren kişi şeref kazanacağı ve kendisinden bahsedileceği için ona Zikir adını vermiştir. Yahut insanlara unutmuş oldukları Allah'ın hükümlerini hatırlattığı için Zikir demiştir. Veyahut üzerlerindeki Allah'ın hakkını ve insanların birbirleri üzerindeki haklarını hatırlattığı için Zikir diye isim vermiştir. En doğrusunu Allah bilir, O, gerçekten çok değerli bir kitaptır. Buradaki aziz kelimesi farklı mânalarda yorumlanır. Birincisi, üstündür anlamına gelir, yani cahillerin inkârı ve yalanlayanların yalancılıkla itham etmesi onu zelil kılamaz. İkincisi, Allah katında azizdir ve Allah onu Muhammed aleyhisselâma ikram etmiştir. Üçüncüsü de ona tâbi olan ve âyetlerinin gereğini yerine getiren kişiyi Allah aziz kılar mânasına gelir. Nitekim daha önce de ona tâbi olan ve âyetlerinin gereğini yerine getiren kişiyi şerefli kılacağını söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir. 141 [ uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkår edenler. Burada cümlenin cevabı bulunmamakta, yani inkâr edenlerin ne olacağı belirtilmemektedir. Bazıları şöyle dedi: Bunun cevabı, daha sonra gelecek olan başka bir âyette verilmektedir: “Sanki onlara çok uzaktan sesleniliyor”. Bazıları da, bunun cevabı Mü'min süresinde geçen şu beyandır, derler: “Onlar, boyunlarında halkalar ve zincirlerle şiddetli ateşe sürüklendikleri zaman gerçeği anlayacaklar”. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:42

Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. Müfessirlerden bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: Onu inkâr eden ve bâtıl kılan başka bir kitap ne daha önce gelmiştir, ne de daha sonra gelecektir! Aksine o, daha önce gönderilen kitaplarla uyum halindedir. En doğrusunu Allah bilir. Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Ondaki bir hakkı bâtıl yapmaya yahut bir bâtılı gerçeğe dönüştürmeye veyahut ondan bir hakkı azaltmaya veyahut da bir bâtılı ilâve etmeye İblis'in gücü yetmez. Aksine o, şu âyette beyan edilen gibidir: “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine 01212”, Az önce söylediğimiz gibi bazıları da şöyle mâna verdi: Ondan önce gelen kitaplar, onu inkâr etmezler. Ne arkasından yaklaşabilir, yani daha sonra onu yalanlayacak başka bir kitap gelmeyecektir. Bütün bunların anlamı şudur: İnsanlar Kur'ân'ı reddediyor, inkâr ediyorlardı, ancak onu ret ve inkâr etmek için ellerinde Allahtan gelen bir delil yoktu, delilsiz ve kanıtsız olarak reddediyorlardı. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Hasan-ı Basri, Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir meâlindeki âyet hakkında şöyle dedi: Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah onu şeytandan korumuştur. Dolayısıyla şeytan ona bir bâtılı ilâve edemez ve ondan bir hakkı çıkaramaz. Sonra da şu meâldeki âyeti okudu: “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine 1212”, Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir cümlesi, şu hususa da işaret eder: Kendisine iki el ve arka taraf nispet edilen herkes hakkında, iki el ile iki kanat, arka ile de sırt mânası anlaşılmaz. )Çünkü Kur'ân'ın gerçek mânada kanadı vardır, ne eli vardır, de sırtı vardır; halbuki âyette ona iki el anlamına gelen “yedeyhi” ve sırt anlamına gelen “half” (cas) kelimeleri nispet edilmektedir. Buna göre Cenâb-ı Hakk'a nispet edilen iki el“ ibaresinden de gerçek mânada iki el ve iki kanat anlaşılmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Yani bu Kur'ân, hikmet sahibi ve övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Buradaki “hakim” kelimesi, yönetimine ve hükmüne hata karışmayan demektir. “Hamid” kelimesi de, fiiline yergi bulaşmayan mânasına gelir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Fussılet 41:43

Sana, senden önceki peygamberler için söylenenlerden farklı bir şey söylenmemektedir. Cenâb-ı Hak burada, insanların iftiralarına karşı Hz. Peygamber'i teselli etmekte ve sabırlı olmasını emretmektedir. Çünkü onun için insanlar, o yalancıdır, büyücüdür, aklını yitirmiştir, ona birileri öğretmektedir, o müfteridir gibi kendisini üzecek asılsız sözler söylüyorlardı, bu sözler de Resülullaha (s.a.) çok ağır geliyordu. Halbuki peygamber aleyhisselâm onları sadece kurtuluş yoluna çağırıyor, onlar ise kendisine az önce belirtilen sözlerle karşılık veriyorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Sana, senden önceki peygamberler için söylenenlerden farklı bir şey söylenmemektedir. İnsanlar senden önceki peygamberleri de inkâr etmişler, onları büyücülükle, cinnetle ve benzeri durumlarla itham etmişlerdi. İşte bu beyanla Allah, Hz. Peygambere sabrı telkin etmektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”, Cenâb-ı Hak, peygamberlerden ilk inkâr edilenin ve Allah hakkında ilk defa eziyete mâruz kalanın kendisi olmadığını bildiğini söyleyerek, çektiği can sıkıntısından ve dışlanmışlıktan dolayı Resülullah' (s.a.) teselli etmek için böyle söylemiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Gerçekten Rabb'in hem mağfiret sahibidir hem de O'nun çok yakıcı bir azabı vardır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak, o âyetin arkasından şunu söylemektedir: Eğer onlar yaptıklarına tövbe eder ve vazgeçerlerse gerçekten Rabb'in mağfiret sahibidir, fakat inat edip yaptıklarına devam ederlerse O'nun çok yakıcı bir azabı da vardır. Yahut, en doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle, “Bu uyarıcı kitap kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler”” meâlindeki âyetin sılası da olabilir, yani Rabb'in mağfiret sahibidir, seni de Kurânı da yalanlayan o insanlar eğer tövbe ederler, yaptıklarından vazgeçerler ve seni tasdik ederlerse, Rabb'in onları da bağışlayacaktır. Ama onlar inkârlarına ısrarla devam edip dururlarsa, Rabb'inin çok yakıcı bir azabı da vardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Yaptıklarından dolayı onları cezalandırmak veya mükâfatlandırmak sana düşmez, o bizim işimizdir; yaptıklarından vazgeçtikleri zaman dilersem onları bağışlarım, dilersem cezalandırırım. Bu yorum, şu âyetin mânasına benzemektedir: “(Resülüm!) Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır”.

Fussılet 41:44

44. “Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arapa yabancı dilden bir kitap, öyle De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kurân onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.” Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kur'ân'ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine iman etmezlerdi". Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkârcılar, ‘Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil’ derlerdi”. Bütün bu ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hak, Mekkeliler'in beyinsizliklerine ve ne kadar inatçı olduklarına işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır: Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitabı toptan indirseydik ve onlar da gökten kitabın indirilişini gözleriyle görselerdi, yine de mutlaka ‘Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil diyeceklerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu da söylemektedir: Biz bu Kurânı Arap olmayanlardan birine yabancı bir dilde indirseydik ve o da bunu, anlamaları için kendi diliyle onlara, yani Mekkelilere okusaydı, yine de iman etmezlerdi. Çünkü yabancı birinin onu Arapça olarak okuması, bir Arapin Arapça olarak okumasından âyet hakkında daha büyük ve daha çok hayreti gerektirir. Yani herkesin onu kendi dilinden başka bir yabancı dille okuması, âyet hakkında kendi diliyle okumasından daha büyük ve daha çok şaşılacak bir olaydır. Allah diyor ki: Biz eğer bu Kurânı bir yabancıya indirseydik ve Kur'ân da Arapça olsaydı, sonra o yabancı da Mekkelilere onu Arapça olarak okusaydı, bu durum, âyet hakkında daha büyük ve daha çok hayrete şayan olurdu. Fakat onlar yine inanmazlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, buna göre Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Biz Kur'ânı başka bir dilde indirseydik ve insanlar onun Muhammed aleyhisselâma indirildiğini gözleriyle görseydi, o da onu anlasa ve onlara yabancı dille okusa, sonra onu Arapça'ya tercüme etse, yine de diyeceklerdi ki: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap'a, yani Muhammed aleyhisselâma, yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Yani onlar şunu diyeceklerdi: Kur'ân yabancı dilde, ama Muhammed Arap, bu nasıl olur? Yani böyle bir şey olamaz diyecekler, onu inkâr edecek ve inanmayacaklar. Başka bir dille geldiği ve başka bir dille okuduğu için onda daha büyük bir işaret ve daha çok şaşkınlık görülecekti. Çünkü kendi diliyle olduğunda ihtilaf mümkün ve düşünülebilir olmakta, fakat başka bir dille olduğu zaman bu düşünülmemektedir. İşte Cenâb-ı Hak bu âyette, onların Muhammed aleyhisselâmı ve getirdiklerini inkâr etmekle ne kadar akılsızca davrandıklarını ve ne kadar aşırı bir inatçılık sergilediklerini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Peygamber aleyhisselâm bazan Ebü Fükeyhe” adında yabancı bir adamın yanına giderdi”, İnsanlar, Kur'ân'ı ona ancak bir insan öğretiyor, dediler. Allah şöyle buyurdu: Biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik Mekke kâfirleri şöyle derlerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır bir Arapça ile olması gerekmez miydi? Yani âyetleri açık seçik olsa da biz de anlasak ve Muhammed'in (s.a.) ne söylediğini öğrensek. Muhammed (s.a.) Arap olduğu halde kendisine Arapça olmayan bir Kur'ân mı gönderildi? Cenâb-ı Hak da, gösterebilecekleri bir gerekçeleri ve delilleri olmasın ve anlasınlar diye Kur'ân'ı onlara Arapça olarak gönderdi. Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması. Bu beyana bazıları, onu anlamamız için mânasını verdi, Kurân yabancı dilde ama adam Arap olursa nasıl anlarız? Ebü Muâz şöyle dedi: Bu âyetin anlamı şudur: Cenâb-ı Hak soruyor: Arap bir adama yabancı dilde bir Kurân mı? Onu anlayamazlar ki! Bu durumda onların ellerinde bir mazeret bulunur. Bu da ilk mâna gibidir. Bazıları da şöyle dedi: Bir Arap'a yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Bu, Kureyş kabilesinden gelmesi muhtemel bir sorudur, bu durumda âyetin mânası şöyle olur: Eğer bir Arapa Arapça olmayan bir Kurân indirseydik, mutlaka şöyle diyeceklerdi: Bir Arapa yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Adam onu nasıl anlayacak ve nasıl bilecek? Ancak söylediğimiz gibi bunda delil olma açısından daha büyük ve hayret konusunda da daha çok mâna vardır. Doğrusu bizim başlangıçta söylediğimizdir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması cümlesi, Kur'ân'ın âyetleri açık seçik ve anlaşılır bir Arapça ile indirildi anlamına gelir, sanki açık seçik olması, âyetlerinin Arap diliyle indirilmiş olması anlamına gelmektedir”. Ancak onun, açık seçik olması, âyetlerinin Arap diliyle indirilmiş olmasındandır, sözüyle neyi kastettiğini biz anlamadık. Bazıları Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması sözüne şöyle mâna verdi: Âyetleri parçalansa ve her dilden gönderilseydi ya! Her dil mensubunun anlaması için onu Arapça ve yabancı dillerle gönderseydi ya! En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hak şayet onu başka bir dilde göndermiş olsaydı, onun yine de Kur'ân olacağına işaret etmektedir. Dillerin farklılığı onu değiştirmez ve Kur'ân olmaktan çıkarmaz. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla bu, Ebü Hanife'nin (r.h.) şu görüşüne de delildir: İnsan namazda Kur'ân'ı Farsça okusa, caizdir. En doğrusunu Allah bilir”. [Kur'ân Hidâyet ve Sifadir] De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur'ân onlara kapalıdır. Cenâb-ı Hak Kurân-ı Kerimi şifa, rahmet ve hidâyet diye niteledi. Ona bazan aziz”, kerim”, mecid', hakim" gibi isimler verdi. Kur'ân aynı zamanda sapıklıktan, şaşkınlıktan, her türlü şüphe ve tereddütten doğru yola çıkaran bir hidâyet kitabıdır. Dinde ve ruhlarda görülen her türlü hastalığa da şifa veren bir kitaptır. O, bütün bunlar için şifadır ve hidâyettir. [ ] hidâyet kelimesi burada iki mânaya yorumlanır. Birincisi, her türlü sapıklığa karşı doğru yol mânasına gelir, yani o sapıklığın zıddına bir çağrıdır. İkincisi, her türlü şaşkınlığı, şüphe ve tereddüdü açıklayan anlamına gelir. Ona uyan, onu kabul eden ve ona saygı ve tâzim nazarıyla bakanı kendi yoluna ve dinine davet eder ve onu sapıklıktan kurtarır, Kur'ân aynı zamanda içinde şaşkınlık, şüphe ve tereddüt hisseden herkes için açık bir beyandır, ona yolunu aydınlatır ve kendisini şüphelerden kurtarır. Söylendiği gibi Kur'ân, müminler için hidâyet ve şifadır. Çünkü onlar Kurânı kabul etmişler, ona tâbi olmuşlar ve onun hükümlerini yerine getirmeyi yüklenmişlerdir. Kâfirlere gelince, Kur'ân onlar için körlük, şaşkınlık ve şüphe sebebidir. Çünkü onlar Kur'ânı kabul etmediler, ona tâbi olmadılar, onu küçümsediler ve arkalarına attılar, ona basiret gözüyle bakmadılar. Dolayısıyla âyette de belirtildiği gibi Kur'ân onlara kapandı. En doğrusunu Allah bilir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor. Onlar her ne kadar orada ve huzurda bulunuyorlar idiyse de Cenâb-ı Hak onlara uzaktakiler diye isim veriyor. Hakikatte hayatta ve canlı olsalar da Allah onlara ölüler adını veriyor". Gerçekte kulakları, dilleri ve gözleri olsa bile onlara sağırlar, dilsizler ve körler adını veriyor”. Çünkü onlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine vermiş olduğu bu organlardan gereği gibi yararlanmıyorlar. Bundan dolayı Allah onların bu organlara sahip olmadığını söylemektedir. Bu da, o organları ve nefsi yaratmaktan maksadın bizzat organların ve nefsin kendisi olmadığı, onların arkasında ve ötesinde olan fonksiyonu kastettiği bilinsin diyedir. Yoksa o organların kendileri gerçekte orada ve huzurda bulunuyorlardı. Allah onlara uzaktakiler, ölüler, körler diye ve âyetlerde belirttiği benzer isimler verdi. Bu da o organların ancak ebedi hayatı kazanmak, sürekli görmelerini sağlamak ve sözünü ettiği diğer uzuvların fonksiyonlarını sürekli korumak için verildiği bilinsin diyedir. Aynı şekilde dünyada yaratmış olduğu bu nimetler de ebedi nimetleri kazanmaları için verilmiştir. Onları yaratılış amaçları istikametinde kullanmadıkları zaman, âyette ifade buyurulan duruma düşerler. En doğrusunu Allah bilir. Kur'ân onlara kapalıdır cümlesine bazıları, Kurâna karşı gözleri kör olmuştur, anlamı verdi. Bazıları da, dünyada iken onu unutmalarının cezası olarak âhirette kör olacaklar mânasını verdi. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O der ki: Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim. Allah buyurur: İşte böyle! Sana âyetlerimiz geldiğinde onları unutmuştun, bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!”': (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor cümlesinin, onların anlayışlarının kıt olduğu mânasına geldiği de söylenmiştir. Söyleneni anlamayan birine “Sana uzaktan sesleniliyor” denilir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: o Ebü Fükeyhe, Abdüddâroğulları'nın âzatlısıdır. Kendisinin Ezd kabilesinden olduğu söylenir. Mekkede müslüman olmuş, dininden dönmesi için işkenceye uğramış, fakat dönmemişti. Abdüddâr kabilesinden bir grup güneşin hararetinin en şiddetli olduğu öğle sıcağında onu zincirlerle bağlayarak ve elbisesini soyarak dışarı çıkarır kızgın kumlar üzerine yüzüstü yatırırlar, sonra bir kayayı getirip sırtına koyarlar ve kendini kaybedinceye kadar o halde tutarlardı. Resülullah'ın (s.a.) ashâbı Habeşistan'a hicret edinceye kadar bu işkence hali devam etti. Sonra ikinci Habeşistan hicretine Ebü Fükeyhe de katıldı. İbn İshak dedi ki: Onun ismi Yesâr idi ve Safvân b. Ümeyye b. Muharris'in kölesiydi (bk. İbn Abdülber en-Nemeri, el-İstiâb fi ma'rifeti'l-ashâb, IV, 293). Bu rivayet için bk. Kurtubi, e/-Câmi' li-ahkâmi'i-Kurüân, XII, 428-429; XV, 368. bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, 5. 389-390. ” bk. Serahsi, el-Mebsüt,1, 37. “O, gerçekten çok değerli bir kitaptır” (Fussilet, 41/41). o “Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur'ândır” (el- Vâkıa, 56/77). “Kâf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun!”. “İşte bu sana okuduğumuz apaçık delillerdir, hikmet dolu sözlerdir” (Âl-i İmrân, 3/58). Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Sen körleri yanlış yoldan doğruya yönlendiremezsin”.

Fussılet 41:45

Biz, vaktiyle Müsâ'ya kitabı indirmiştik ama onda da ihtilâfa düşülmüştü. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Biz Müsâya, ancak Allah tarafından geldiğini bildikleri kitabı vermiştik, onlar o kitabın toptan geldiğine şahit olmuşlardı. Bunu bildikleri halde yine de onda ihtilafa düşmüşler, hatta bazıları da onu yalanlamıştı. En doğrusunu Allah bilir ya, buna göre Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Biz Kur'ân'ı sana başka bir dille indirsek, sen de onlara kendi dilin olan Arapça ile okusan, bu hal delil olmak açısından daha büyük ve hayret vermekte daha üstün olduğu halde, seni yine inkâr edecekler ve tasdik etmeyeceklerdi. Nitekim Müsâ'nın kavmi de Müsâya indirilen kitaba aynı muameleyi yapmışlardı. Bununla Allah onların akılsızlıklarına ve inatçılıklarına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir, Eğer Rabb'in tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı haklarında hüküm kesinleşmişti bile. Onun hakkında gerçekten koyu bir kuşku içindedirler. Bu âyetin zâhiri, Cenâb-ı Hakk'ın lütfu ve rahmeti ile kendilerinden azabı ertelediği kişilerin, bunlar değil, Müsâ'nın kavmi olduğuna işaret etmektedir. Çünkü bunu, Biz Müsâ'ya kitabı indirmiştik cümlesinin ardından söylemektedir. Ancak müfessirler, burada Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde azabı ertelenen kavmin bu ümmet olduğunda ittifak ederler, Aynı şekilde diğer ümmetlerin aksine Muhammed (s.a.) ümmetinin dünyada helâk edilmekten de Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde kurtulmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Rabb'in tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı haklarında hüküm kesinleşmişti. Bu beyanın zâhiri de mülhitlere dair bir delil konumundadır. Çünkü dünyada böyle bir söz ancak iki mânada söylenir: İnsan bunu, ya akıbeti bilmediği için, ya da verdiği söze vefa göstermediği için söyler. Ancak Cenâb-ı Hak, işlerin akıbetini bilmemekle, ilmine ve kudretine ait mücizeleri ve delilleri varetmekten aciz olmakla nitelenmekten pek çok yücedir. Rabb'in tarafından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı haklarında hüküm kesinleşmişti. Bu beyanda geçen “kelime” sözü, delil mânasına gelebilir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır”, “De ki: Rabb'imin sözleri için -yani Rabb'imin delilleri için- denizler mürekkep olsa...” [ ]Buradaki “kelime” lafzı din anlamına gelir. Nitekim Allah bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın kelimesi en yücedir”, Şöyle de söylenmiştir: Buradaki “kelime” lafzı, bu ümmetin azabını ertelediği saat anlamına gelir. Nitekim Allah meâlen şöyle buyurur: “Asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır”, En doğrusunu Allah bilir. Buradaki “kelime” lafzının, bu ümmetin azabı hak ettiği sırada onlara azap etmeyeceğine dair daha önce hükme bağlanmış olan Allah'ın lütfu mânasına gelmesi yahut helâk edilmelerini gerektiren eylemleri yaptıklarında onların helâkini erteleyeceğine dair daha önce hükme bağlanmış olan Allah'ın lütfu ve rahmeti anlamına gelmesi de mümkündür. Bu âyet, Mütezile'nin ve Hâriciler'in iddialarını da reddetmektedir. Onlar, azabı hak eden kişiyi affetmeye yahut azabını ertelemeye Allah'ın hakkı yoktur, diyorlar. Yahut buna benzer sözler söylüyorlar. Çünkü Allah, azabı belli bir vakte ertelemekle bu ümmete lütfetmiş ve merhamet buyurmuştur. Eğer onlar azaba müstahak olmasalardı, burada lütuf ve rahmetten söz etmesinin anlamı olmazdı. O, Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu gibidir: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”, En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 105 “Yoksa onlar, Allah hakkında bir yalan uydurdu’ mu diyorlar? Halbuki Allah dilese senin kalbini de mühürler. Allah bâtılı siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Şüphesiz O kalplerde olanı çok iyi bilmektedir”. 1% “Deki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi Rabb'imin sözleri bitmeden önce mutlaka deniz tükenirdi”.

Fussılet 41:46

[Allah Kullarına Asla Haksızlık Etmez] Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Aziz ve Celil olan Allah, insanları imtihan etmesinde kendisinin bir menfaat kazanmasının yahut O'ndan bir zararın defedilmesinin söz konusu olmadığını, aksine insanların kendilerinin faydalanması ve başlarına gelecek olan zararları defetmeleri için onları imtihan ettiğini, bu amaçla onlara emirler ve yasaklar koyduğunu haber vermektedir. Cenâb-ı Hak, kendi menfaatleri için ve kendilerine gelecek olan zararları defetmeleri için insanları imtihan eden, onlara emirler veren ve yasaklar koyan yeryüzü sultanları gibi değildir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, yarattığı kullarını ancak kendilerinin yararlanmaları ve başlarına gelecek zararlardan korunmaları için imtihan etmektedir. O imtihanın, emrin ve yasağın yararlarını onlar görecekler, zararlarını da onlar çekeceklerdir. Hayır ve taat adına yaptıkları kendi yararlarına, kötülük olarak yaptıkları da onların aieyћiпeaiг, Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez buyurmaktadır. Allah her iki yolu da gayet açık ve yeterli şekilde herkese beyan etmiş, hepsi için de deliller ve kanıtlar getirmiştir. (İŞöyle bir yola girenin şu akıbetle karşılaşacağını açıklamaktadır: Ya ebedi nimetler ve sürekli mutluluk, ya da ebedi azap ve daimi hüzün! Sonu cehenneme ve hüzne giden yola giren biri, kendisi onu istemiş ve o neticeye kendi ayağıyla gitmiştir. Sonu cennete ve ebedi nimetlere varan yola giren kişi de kendi iradesi ve seçimiyle oraya ulaşmıştır. İşte Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez cümlesinin tefsiri budur. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:47

Kıyâmetin zamanını bilmek sadece Allah'a havale edilir. Yer ve gök ehlinden Cenâb-ı Hakka iman eden ve peygamberleri tasdik eden herkes, kendilerinde kıyâmetin zamanı bilgisinin bulunmadığında ittifak ederler. Hiç şüphesiz kıyâmetin zamanına dair bilgi onlara gizlidir ve onlar bunu asla bilmezler. Kıyâmetin zamanına ait bilgi hiç şüphesiz Allah katındadır. O, Aziz ve Celil olan Allah'ın söylediği gibidir: “Ne zaman gelip çatacak diye sana kıyâmet saatini sorarlar”. Fakat Bâtıniler ile Râfiziler aksini düşünürler, onların iddialarına ve mezheplerine göre bunun ilmi kendilerindedir. Râfiziler, kendi imamlarının onu bildiği kanaatindedirler, şöyle derler: Kıyâmetin saati şu zamandaki şu imamdadır. Bâtıniler de şöyle diyorlar: Saat, kıyâmet ve benzeri isimler, Kaiт-i zamanın ismidir, o da falancadır. Onların iddiasına göre vakti gelince kâim-i zaman ortaya çıkacaktır. Bu iddialar, Kur'ân'da beyan edilen bilgilere ve yer ile gök ehlinin ittifak ettiği hükme aykırıdır. En doğrusunu Allah bilir. O'nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur. Burada Allah'ın bahsettiği meyvelerin kabuklarını çatlatıp çıkmaları ve bir dişinin gebe kalıp doğurması, Kıyâmetin zamanını bilmek sadece Allah'a havale edilir cümlesiyle bağlantılı olabilir. Eğer durum böyle ise, o zaman âyetin mânası şöyledir: Bütün bunları Allah'tan başka kimse bilemez. [ ]O meyvelerin ne zaman çıkacağını, ne kadar çıkacağını, sınırını ve FEY çıkıp çıkmayacağını kimse bilmez. Çocuğun durumu da böyledir, onun nasıl ve ne zaman rahime düşeceğini, çocukların sayısını ve rahime düşüp düşmeyeceğini de kimse bilmez. Kıyâmet saatinin bilgisi gibi bütün bunların bilgisi de sadece Allaha aittir. En doğrusunu Allah bilir. O'nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur. Bu beyan, kıyâmet saatinin değil, müstakil bir cümle olarak daha önce geçen şu âyetlerin bağlantısıdır: “Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun işaretlerindendir”"!, “O'nun işaretlerinden biri de şudur: Sen yeryüzünü (ölmüş gibi) kupkuru görürsün”. En doğrusunu Allah bilir ya, buna göre Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: O'nun ulühiyetinin, vahdâniyetinin, kudretinin, ilminin ve düzenleyip yönetmesinin işaretlerinden biri de meyveleri kabuklarını çatlatarak çıkarmasıdır. O'nun kudretinin alâmetlerinden biri de bir dişinin gebe kalıp yavrusunu doğurmasıdır. Cenâb-ı Hak o meyveleri kabuklarının içinde yarattı, aynı şekilde bebeği de perdelerin ve örtülerin içinde yarattı, kendisinden bir lütuf ve rahmet olarak o perdelerin ve örtülerin içinde onu büyüttü, gıdasını da orada verdi, sıcak soğuk gibi zarar verecek unsurların hepsinden onu korudu, zayıflığından ve küçüklüğünden dolayı ona eziyet verecek vasıtalardan da korudu, o perdelerin ve örtülerin içinde ona en güzel sureti verdi. Bütün bunlar da Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyeti ve vahdâniyeti bilinsin, O'nun ilminin ve kudretinin başkasından elde edilmiş ve kazanılmış değil, zati ve ezeli olduğu anlaşılsın diyedir. Çünkü başkasından alınan ilim ve kudret, böyle bir seviyeye ulaşamaz. En doğrusunu Allah bilir. Kabuklarından. Bu sözcük içinde gizli bir nesnenin bulunduğu yer, her şeyin dış kabuğu demektir. Ancak “kollu gömlek” dediğimiz zaman kullandığımız “küm” kelimesinin de buradan geldiği söylenmiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Ekmâmuhâ” kelimesi, kabuğunu çatlatmadan önce içindeki nesneyi saklayan dış örtü demektir. 151 AШah onlara, “Tanrılıkta bana ortak saydıklarınız nerede?’ diye seslendiği gün. Cenâb-ı Hak, belki sakınırlar ve vazgeçerler diye onlara, kıyâmet günü hesaba çekileceklerini ve buna verecekleri cevabı kendilerine hatırlatıyor ve haber veriyor. Buyuruyor ki: Allah onlara, “Tanrılıkta bana ortak saydıklarınız nerede” diye seslendiği gün. Yani dünyada iken benim ortaklarım o]duklarını söyledikleriniz nerede? Dünyada iken taptıklarınız ve onların da ilâh olduğunu, benim nezdimde sizin şefaatçiniz olacağını iddia ettikleriniz nerede? Yoksa Allah'ın onlara doğrudan, Benim ortaklarım nerede? diye sorma ihtimali yoktur. Çünkü O'nun ortağı yoktur, O'ndan başka ilâh yoktur. Dolayısıyla âyet bizim söylediğimiz mânadadır. Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok, derler. Buradaki “âzennâ” kelimesine bazıları, sana duyuralım ki, anlamı verdiler. Buna, sana bildirelim ki, mânası da verilmiştir. Bu kelimeye en uygun olarak sana haber verelim ki, mânasıdır. Çünkü Allah onu zaten bilmektedir, dolayısıyla bilene tekrar bildirmek olmaz. Fakat bilene, bildiğini haber vermek olur, En doğrusunu Allah bilir, Sonra o sözü kimin söylediği konusunda da farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bu sözü o gün kendilerine seslenilen kâfirler söyledi. Onlar derler ki: Sana açıkça haber verelim ki, bizim için senden başka bir tanık yahut bir ortak veyahut bir ilâh yoktur. Bu durumda onların bu sözleri kendilerini yalanladıkları ve sözlerini inkâr ettikleri mânasına gelir. Onlar bunu söylemediklerini ve böyle bir şey yapmadıklarını dile getirirler, Bu durumu Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle haber vermektedir: “Onları hep birden toplayacağız; sonra da Allaha ortak koşanlara “Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?” diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık’ demekten başka bir şey olmadı”. Böylece onlar Allaha ortak koştuklarını inkâr edecekler. Buna göre Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok sözü, sana kimseyi ortak koşmadık, senden başka birini ilâh edinmedik mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Bu sözü putlar ve dünyada iken insanların taptıkları varlıklar söyleyecek. Onlar diyecek ki: Onların bize taptıklarına dair bizden bir tanık yok, bunu yapmalarını onlara biz emretmedik. Bu da şu âyet-i kerimede meâlen ifade buyurulduğu gibidir: “Allaha ortak koştukları varlıklar onlara, Siz bize tapmıyordunuz, sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadığımıza Allah şahittir diyecekler”. Onlar, müşriklerin kendilerine taptıklarından habersiz olduklarını ve bunu yapmalarını onlara kendilerinin emretmediğini haber verecekler. Buna göre Sana açıkça söyleyelim, içimizde (sana ortak bulunduğuna dair) bir tanık yok cümlesi, sana haber verelim ki... demektir. Bu yoruma göre, Sana haber verelim ki ifadesinde söylenen gerçek, “Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile değiliz” meâlindeki âyettir. En iyisini bilen Allah Teâlâdır. Sonra kıyâmet günü kâfirler, bazan Allah'tan başkalarına ibadet ettiklerini inkâr ederler, bazan bunu kabul ederler fakat onlardan kendilerini aklamaya çalışırlar, bazan da tekrar imtihan edilmeyi ve dünyaya dönmeyi talep ederler; o gün farklı zamanlarda ve değişik hallerde böyle farklı şeyler söylerler. Çünkü bütün bu farklı talepler aynı anda yapılmaz. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: I3 “Unutma o günü ki onları hep birden toplayacağız; sonra da Allaha ortak koşanlara 'Nerede boş yere davasını güttüğünüz ortaklarınız?” diyeceğiz. Sonra onların mazeretleri “Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı”

Fussılet 41:48

Artık daha önce taptıkları şeyler onları terkedip kaybolmuş. Bu beyanda işaret edilen husus, başka bir âyette açıklandığına göre onlara denilecek olan şu sözdür: “Allahı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılarınız nerede? Bizden sıvışıp gittiler” diye cevap verirler”!5. Onlar dünyada iken, âhirette şefaat edecekler ve kendilerini Allaha yaklaştıracaklar ümidiyle putlara tapıyorlardı. Fakat ümitleri boşa çıkınca, “Bizden sıvışıp gittiler” diyecekler. Buna göre daha önce taptıkları şeyler onları terkedip kaybolmuş cümlesinde, onların dünyada iken taptıkları putlar kastedilmiştir. Kendileri de kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmadığını anlamışlardır. Yani artık onlar da kaçacakları ve kurtulacakları bir yer olmadığını kesin olarak bildiler ve anladılar. Ebü Avsece, “mahis” kelimesine kaçacak yer mânası vermiştir.

Fussılet 41:49

Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ne zaman insanoğluna bir lütufta bulunsak arkasını dönüp uzaklaşır; başına bir kötülük geldiğinde de uzun uzadıya yalvarıp yakarır”". Bu iki âyet zâhirde birbirine aykırı görünmektedir. Çünkü birinde, insanın başına bir kötülük geldiğinde ümidini kesip karamsarlığa düştüğü, diğerinde ise bir zorluğa ve belâya düştüğünde çok dua ettiği ifade edilmektedir. Yaratılanların tabiatına ve örfe göre insanlar ümit kesip karamsarlığa düştükleri zaman dua etmek ve istemek bir tarafa, aksine talepte bulunmayı da terkederler. [ ] Bir şeyi arzu ve ümit ettikleri zaman ise isterler ve dua ederler, İnsan toplumlarında örf böyledir. Bu da iki âyet arasında zâhirde bir aykırılık bulunduğunu göstermektedir. (Hz. Peygamber'in Nübüvvet Delili] Ancak biz deriz ki: Bu âyet, farklı şekillerde yorumlanır, Birincisi, bu iki âyetten her biri belli bir insan hakkındadır ve sadece ona işaret etmektedir. O iki insandan birinin âdeti, hayırdan ümit kesip karamsarlığa düştüğünde dua etmeyi ve Allah'tan istemeyi terketmek şeklindedir. Diğerinin tabiatı ise düştügü durumdan kurtulmak için sürekli dua ve tazarruda bulunmak ve Allah'tan istemek alışkanlığında idi. Cenâb-ı Hak da onlardan her birinin içindeki duygularını peygamber aleyhisselâma haber vermektedir; biri ümidini kesip karamsarlığa düşüyor, diğeri ise dua etmeye ve Allah'tan hayırlı olanı istemeye devam ediyor. Bunu da Hz. Peygamber'in risâletinin delili ve nübüvvetinin kanıtı olsun diye haber vermektedir. Çünkü peygamber olduğu ve ancak şanı yüce olan Allah'ın bildirmesi ile öğrendiği bilinsin diye, onlardan her birinin içinde gizlediği duyguyu açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. [İnsanlar Farklı Tabiatta Yaratılmıştır] İkincisi, kâfirler farklı gruplar halinde ve muhtelif mezheplere mensup idiler. Bazıları ümit ve bolluk haliyle huzur bulur, belâ ve sıkıntıya düştüğünde ise değişir ve ümidini keser. Nitekim bir âyel-i kerimede Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun Onlardan bazıları da sıkıntı ve belâ geldiği zaman Allah'a sığınır ve O'na yönelir, ama bu hal gidip nimete ve rahata kavuştuğunda yüz çevirir. Nitekim Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar”, Kur'ân-ı Kerim'de buna benzer âyetler çoktur. [§]Diğer bir grup ise her iki halde de Allah'tan yüz çevirir, O'na dönmeyi ve O'na itaati terkeder. Ne bolluk ve rahatlık dönemlerinde, ne de belâ ve zorluk dönemlerinde Allah'a yönelirler ve O'na sığınırlar. Bunlar hakkında da Allah şöyle buyurmaktadır: “Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı”"". Başka bir grup da güzelliğin ve hayrın kendi şahıslarından kaynaklandığını düşünür, başlarına bir kötülük ve zorluk geldiğinde onu peygamberlerin uğursuzluğuna bağlar. Cenâb-ı Hak bunlar hakkında da şöyle söylemektedir: “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince “Bu bizim hakkımızdır? derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Müsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı”!, “Onlar şöyle dediler: Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz””!, Kâfirler böyle farklı anlayışlara mensup oldukları zaman, kimlikleri de farklılaşır, dolayısıyla her âyet onların hepsine değil sadece belli bir kimliğe sahip olanlara, her anlayışa değil sadece belli bir anlayışı benimseyenlere yöneliktir. Müslümanlar ise her iki halde, yani refah ve bolluk halinde de belâ ve zorluk halinde de tevhide bağlıdırlar ve Allaha yönelmeye devam ederler. Bundan dolayı Allah da kâfirlerden bahsettiği âyetlerde onları istisna etmektedir: “Onun bütün yaptığı sevinmek ve övünmektir. Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir”, “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır”. Buna benzer başka âyetler de vardır. Şanı yüce olan Allah bu âyetlerde müminleri her hallerinde dinlerinde sebatkâr ve kararlı olmakla nitelemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, bu iki âyette bahis konusu edilen husus, muhtemelen insanın yaratıldığı tabiata işaret etmektir. İnsan ancak hayrı ve refahı arzu edecek, zorluk ve belâdan nefret edecek tabiatta yaratılmıştır. İşte âyet de insanların yaratıldıkları bu tabiatı haber vermektedir. Yoksa maksat, her insanın refaha ve rahatlığa düşkün ve İnsan iyi şeyleri istemekten usanmaz cümlesinde ifade edildiği gibi belâdan ve zorluktan nefret edecek tabiatta yaratıldığını onların şahsında söz veya fiil olarak ortaya çıkarmak değildir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 17 “İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar; fakat onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşuyorlar” (el- Ankebüt, 29/65). “Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir. Eğer başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, Kötü durumlar benden uzaklaşıp gitti’ der. Artık onun bütün yaptığı sevinmek ve övünmektir. Ancak sabredip, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir bağış ve büyük bir mükâfat vardır” (Hüd, 11/9-11).

Fussılet 41:50

50, “Uğradığı bir sıkıntıdan sonra tarafımızdan bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir: Bu benim hakkımdır; ayrıca kıyâmetin kopacağını sanmıyorum ama, dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim? Biz, inkâra sapanlara neler yaptıklarını mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir azap tattıracağız!” Uğradığı bir sıkıntıdan sonra ona tarafımızdan bir nimet tattırsak mutlaka şöyle diyecektir: Bu benim hakkımdır. Bazıları Bu benim hakkımdır sözünü, bende gördüğü bir hayırdan dolayı Allah onu bana verdi, diye açıkladılar. Bu cümlenin yukarıda söylediğimiz gibi belâ ve zorluğa uğradıklarında bunu peygamberlerin uğursuzluğu, rahata erdiklerinde de onu kendilerinden bildikleri mânasına gelmesi de mümkündür, Çünkü onlar rahata erdiklerinde şöyle diyorlardı: “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince 'Bu bizim hakkımızdır’ derler”?! Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Onlar ölümden sonra dirilmeyi ve dünyada yaptıklarının cezasını göreceklerini inkâr ediyorlar, sonra da şöyle diyorlardı: Muhammed'in (s.a.) söylediği ölümden sonra dirilmek, dünyada yapılanların cezasını görmek ve cennet şayet doğru ise o cennet onların değil bizim hakkımızdır. Onların bu düşünceleri âyette şöyle ifade edilmektedir: Dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim. Yani Muhammed'in (aleyhisselâm) söylediği gibi eğer Rabb'ime varacak olursam, hiç şüphesiz O'nun nezdinde de en güzel şeyler benim olacaktır. Onlar dünyada da buna benzer sözler söylüyor, bolluk ve refahın, müminlerin değil kendilerinin hakkı olduğunu ifade ediyorlardı: “Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!” Âhiret için de aynı şekilde, güzellikler onların değil bizim hakkımızdır, diyorlar. Doğru yola ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra Allah, yaptıkları eylemler yüzünden âhirette onların başına gelecekleri şöyle haber vermektedir: Biz, inkâra sapanlara neler yaptıklarını mutlaka açık seçik bildireceğiz ve onlara kesinlikle ağır bir azap tattıracağız! Yani onlara yaptıklarının cezasını haber vereceğiz, çünkü onlar bunu temenni ediyor ve çok istiyorlardı. Sonra onlara çok ağır bir azap tattıracağız.

Fussılet 41:51

Bu ilâhi beyan, yukarıda da söylediğimiz gibi onların ısrarla hayrı ve güzelliği istedikleri ve bunun için Allaha yalvardıkları mânasına gelmektedir. Uzun uzadıya yalvarıp yakarır. [§]Ebů Avsece şöyle dedi: Yüzünü dönüp uzaklaşır cümlesi, kendisine emredilen şeyden uzaklaşır mânasına gelir. Uzun uzadıya yalvarıp yakarır cümlesi de bıkmadan ve usanmadan sürekli dua ederler demektir. İbn Kuteybe de böyle dedi!,

Fussılet 41:52

52. “De ki: Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur'ân) Allah katından gelmiş, siz de onu inkâr etmişseniz? Bu durumda böylesine kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir! De ki: Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur'ân) Allah katından gelmiş ise! Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Bu Kur'ân şayet Allah tarafından gelmiş ve buna rağmen siz onu inkâr etmişseniz, böylesine kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir? Bu cümlenin, Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur'ân) Allah katından gelmiş ve siz de onu inkâr etmişseniz ifadesiyle bağlantılı olması mümkündür. Onun bağımsız bir cümle olması ve Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur'ân) Allah katından gelmiş ve siz de onu inkâr etmişseniz cümlesinin cevabı olmaması da mümkündür. Bu durumda Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur'ân) Allah katından gelmiş ve siz de onu inkâr etmişseniz sorusunun cevabını bildikleri için âyette belirtilmemiş demektir; onlar, Allah'tan gelen emirlerden uzak duranlara ve inatla karşı koyanlara neler yapılacağını biliyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah'tan başka birtakım düzmece tanrılar mı edinmek istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbiyle ilgili düşünceniz nedir?” Onlar, Allah'tan başka kendisine ibadet edilen tanrıların düzmece ve asılsız olduğunu, onların ilâh olmadığını bildikleri halde yine de onlara taptıklarında Allah'ın kendilerine ne yapacağını bildikleri için, bu âyetteki sorunun cevabı belirtilmemiştir. Yani sorunun cevabının belirtilmemesi, Allah'ın onlara nasıl muamele edeceğini bilmelerinden dolaydır. Buna göre Hiç düşündünüz mü, ya bu (Kur'ân) Allah katından gelmiş ve siz de onu inkâr etmişseniz cümlesinin cevabı da, kendilerine nasıl muamele edileceğini, Allah'tan geldiğini bildikten sonra ondan yüz çeviren ve inatla karşı koyanların neyi hak ettiklerini bildikleri için belirtilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyetteki iki cümlenin birbiriyle bağlantılı olduğu düşünülürse, o zaman sorunun cevabı, böylesine kesin bir 126 jbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 390. çatışma içine düşenden daha sapkın kim olabilir? cümlesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Hiç düşündünüz mü, ya bu Kuràn Allah katından gelmiş, buna rağmen siz yine de onu inkâr etmişseniz haliniz ne olur? Onu inkâr ettiğinizde sapıtırsınız. Onu inkâr ederek kesin bir çatışma içine düşenden daha sapkın ve daha muhalif kim olabilir? Bu durumda sorunun cevabı sanki şudur: Onun Allah'tan geldiğini anladıktan sonra ona karşı çıkandan ve ondan uzaklaşandan daha sapık kimse yoktur. Bu tıpkı, “Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimdir?” meâlindeki âyet gibidir. Yani Allah hakkında yalan uydurandan daha zâlim kimse yoktur. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:53

[Allah'ın Birliğine Dair Kanıtlar] Kur'ân'ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. Bu ilâhi beyanın yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Onlara kanıtlarımızı göstereceğiz, yani daha önce geçen Âd, Semüd ve Lüt kavimlerinin başına gelen azabımızı onlara göstereceğiz. Onlar o belâlara uğramışlardı, bu belânın neden başlarına geldiğini kendileri de biliyorlardı; bunun sebebi, onların peygamberleri inkâr etmeleri ve inatla karşı çıkmalarıydı. Azabımızı onların bizzat kendilerine Bedirde de göstermiştik, o gün onların firavunları öldürülmüştü. Onun gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar. Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Kur'ân, Allah'tan gelen hak kitaptır, onda Muhammed aleyhisselâmı inkâr edenlerin başına gelecek olan azabın haberleri vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara kanıtlarımızı göstereceğiz cümlesinden maksat, Muhammed aleyhisselâmın uzak beldelere ve şehirlere hâkim olacağı ve oraları fethedeceğidir. Kendilerinde bulunanların kanıtı ise Mekke'nin fethi, Rabb'inin vâdettiği yardım sayesinde müşriklere muzaffer olmaları ve neticede şehirlerin ve köylerin fethedilmesidir. Bu yorumlar, Hz. Peygamber'in risâletinin ve nübüvvetinin kanıtları mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı göstereceğiz cümlesi, Allah'ın vahdâniyetinin ve ulühiyetinin kanıtları anlamına da gelebilir. Çevrelerinde sözüne gelince, bu ifade uzak beldelerdeki ve köylerdeki menfaatlerin onların ve yakın beldelerin menfaatine bağladığı, aralarındaki uzaklığın büyüklüğüne rağmen göklerin menfaatini yeryüzünün menfaatine bağladığı mânasındadır; bu da bütün bunları çok kişinin değil tek kişinin yönettiği ve tek kişinin fiili olduğu bilinsin diyedir. Yahut çevrelerindeki kanıtlardan maksat bütün heybetine, yoğunluğuna ve genişliğine rağmen gökleri, üstten bir bağlantısı, alttan bir direği olmadan vasıtasız olarak yukarıda tutmasıdır. Kendilerindeki kanıtlar ise, Cenâb-ı Hakk'ın onları ana rahminde “nutfe'den “alaka'ya, “alaka"dan “mudğa'ya, sonra “mudğa'dan insan haline getirmesi ve emrinin son bulacağı nokta olan insan olarak terkip edilip şekilleri ve suretleri tamamlanıncaya kadar bir halden başka bir hale çevirmesi anlamındadır. Bu da insanı yaratma işinin tek kişinin fiili ve idaresi olduğunun, bu konuda Allah'tan başka hiç kimsenin dahli bulunmadığının biinmesi içindir. Bu iki yorum, Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetinin ve vahdâniyetinin kanıtları anlamına gelmektedir. İlk iki yorum ise Hz. Peygamber'in risâletini ispat anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. 158 [ ]Rabb'inin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir? Burada Allah sanki şunu söylemektedir: Senin söylediklerinin Allah katından gelen vahiyler olduğuna Rabb'inin tanıklık etmesi yeterli değil midir? Yahut şöyle demektedir: Yardımcı ve destekçi olarak Rabb'in yeterli değil midir? Yeterli değil midir ibaresi, Allah'tan gelen açıklamalar ve Kur'ân onlara yeterli değil midir? mânasına da gelebilir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: “Kendilerine okunan bu kitabı sana göndermiş olmamız onlara yetmiyor mu?”!? Buna göre, açıklamaya çalıştığımız âyet de aynı anlama gelir. Ayrıca, senin peygamberliğine ve Allah'ın birliğine delil olarak Allah katından gelen vahiyler yeterli gelmiyor mu, mânasına da gelebilir, En doğrusunu Allah bilir.

Fussılet 41:54

Bilesin ki onlar Rablerinin huzuruna çıkacakları konusunda kuşku içindedirler. Yani onlar ölümden sonra dirilmek konusunda şüphe ve tereddüt içindedirler. İşte bu şüphe onları, Allah katından gelenleri inkâra ve reddetmeye sevketmiştir. Doğru olanı en iyi bilen Allah'tır.

Şûrâ 42:1

1. “Hâ-mim. 2. “Ayn-sin-kaf” [Mukattaa Harfleri] Bazıları, buradaki Hâ-mim harflerinin, yüce Allah'ın ismi olduğunu söyler. Bu harflerin Kur'ân'ın isimlerinden biri olduğu da söylenmiştir. Bazıları da buna, vuku bulacak olan olaylar hükme bağlandı mânasını verdi. Mukattaa harfleriyle ilgili daha önce açıklama yapmıştık!. Ayn-sin-kâf harfleri konusunda ise bazıları şöyle dedi: Ayın harfi Allah'ın azabından, sin harfi mesh? olayından, kâf harfi de kazif olayından kinâyedir. Bu sözün sahibi şöyle der: Ayın, yerden çıkan ve içinde azap bulunan bir şeydir, çölde bu ümmetten birinin sureti değiştirilir ve insanlar onu taşlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları bu âyeti, ayın harfini düşürerek Hâ-mim-sin-kâf diye okudu. Bu, İbn sin harfi olacak olan nesnelerden kinâyedir. O, kâf harfi ile ilgili bir yorum yapmadı, sadece şunu söyledi: Hayret! Veya buna benzer bir şey söyledi? En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Ayın harfi Allah'ın ilminden, sin selâmdan, kâf da kudretten kinâyedir. Bu, muhtemel bir yorumdur. Bu mukattaa harflerinden her birinin, Allah'ın sıfatlarından yahut isimlerinden birinden kinâye olması da mümkündür, çünkü kelimenin tamamı yerine bir harfi ile yetinmek Araplar'ın âdetidir. Buna göre “hâ” harfi, Allah'ın hilminden, hikmetinden ve hükmünden, mim harfi O'nun mülkünden ve mecdinden (şanından), ayın harfi ilminden, sin harfi yüceliğinden ve ululuğundan, kaf harfi de kudretinden ve kuvvetinden kinâyedir. Böylece bütün bu harfler, Allahın isimlerinden veya sıfatlarından yahut hükümlerinden birinden kinâye olur. Bütün belirttiğim yorumlar mümkündür ve ihtimal dâhilindedir. Onun, şu olduğu ve şunun murat edildiği şeklinde kesin bir yorum yapmak hiç kimse için mümkün değildir. Çünkü bunlar müteşâbihtir ve Cenâb-ı Hakk'ın elçileri dışında hiç kimseyi muttali kılmadığı sırlarındandır.

Şûrâ 42:2

1. “Hâ-mim. 2. “Ayn-sin-kaf” [Mukattaa Harfleri] Bazıları, buradaki Hâ-mim harflerinin, yüce Allah'ın ismi olduğunu söyler. Bu harflerin Kur'ân'ın isimlerinden biri olduğu da söylenmiştir. Bazıları da buna, vuku bulacak olan olaylar hükme bağlandı mânasını verdi. Mukattaa harfleriyle ilgili daha önce açıklama yapmıştık!. Ayn-sin-kâf harfleri konusunda ise bazıları şöyle dedi: Ayın harfi Allah'ın azabından, sin harfi mesh? olayından, kâf harfi de kazif olayından kinâyedir. Bu sözün sahibi şöyle der: Ayın, yerden çıkan ve içinde azap bulunan bir şeydir, çölde bu ümmetten birinin sureti değiştirilir ve insanlar onu taşlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları bu âyeti, ayın harfini düşürerek Hâ-mim-sin-kâf diye okudu. Bu, İbn sin harfi olacak olan nesnelerden kinâyedir. O, kâf harfi ile ilgili bir yorum yapmadı, sadece şunu söyledi: Hayret! Veya buna benzer bir şey söyledi? En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Ayın harfi Allah'ın ilminden, sin selâmdan, kâf da kudretten kinâyedir. Bu, muhtemel bir yorumdur. Bu mukattaa harflerinden her birinin, Allah'ın sıfatlarından yahut isimlerinden birinden kinâye olması da mümkündür, çünkü kelimenin tamamı yerine bir harfi ile yetinmek Araplar'ın âdetidir. Buna göre “hâ” harfi, Allah'ın hilminden, hikmetinden ve hükmünden, mim harfi O'nun mülkünden ve mecdinden (şanından), ayın harfi ilminden, sin harfi yüceliğinden ve ululuğundan, kaf harfi de kudretinden ve kuvvetinden kinâyedir. Böylece bütün bu harfler, Allahın isimlerinden veya sıfatlarından yahut hükümlerinden birinden kinâye olur. Bütün belirttiğim yorumlar mümkündür ve ihtimal dâhilindedir. Onun, şu olduğu ve şunun murat edildiği şeklinde kesin bir yorum yapmak hiç kimse için mümkün değildir. Çünkü bunlar müteşâbihtir ve Cenâb-ı Hakk'ın elçileri dışında hiç kimseyi muttali kılmadığı sırlarındandır.

Şûrâ 42:3

Allah sana ve senden öncekilere işte böyle vahiy gönderiyor. Yani Cenâb-ı Hak sana vahyettiği gibi senden önceki peygamberlere de benzeri bilgileri vahyetti. Buradaki “kezâlike” kelimesinin işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna şöyle bir anlam verdi: Sana hâ-mim-ayın-sinkâf süresini vahyettiğimiz gibi onu senden öncekilere de vahyettik. Bazıları da şöyle dedi: Sana bu harfleri, yani hâ-mim-ayın-sin-kaf harflerinin bizzat kendilerini vahyettiğimiz gibi, bizzat bu hâ-mim-ayın-sin-kâf harflerini senden öncekilere de vahyettik. Bazıları ise şöyle söyledi: Hâ-mim-ayın-sin-kâf'ı sana vahyettiğimiz gibi senden önceki peygamberlere de bu mânada kelimeler vahyettik. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Kendisine Hâ-mim-ayınsin-kâf'ın vahyedilmediği hiçbir peygamber yoktur, nitekim Hz. Peygambere (s.a.) de vahyedildi. Bu husus, yukarıda bizim söylediğimiz gibidir.

Şûrâ 42:4

Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. Bu beyanın burada zikredilmesi farklı mânalara gelir. Birincisi, göklerde ve yerde olan her nesne, Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetine ve vahdâniyetine tanıktır, anlamına gelir. İkincisi, göklerde, yeryüzünde ve ikisinin arasında bulunan nesnelerde Allah'ın vahdâniyetine ve rablığına dair deliller vardır, mânasına gelir. Üçüncüsü, göklerde ve yeryüzünde olan herkes Allah'ın mülkiyeti altındadır ve O'nun kuludur, anlamına gelir; dolayısıyla insanların iddia ettikleri gibi Cenâb-ı Hakk'ın kendi mülkiyetinde bulunan ve kulu olan birini kendisine evlat, ortak ve eş edinmesi ihtimali yoktur. Çünkü kendi kölelerinden ve mülkiyetinde bulunan birini hiç kimse, onların iddia ettiği gibi kendine çocuk, ortak ve eş yapmaz. Buna göre Allah Teâlâ, insanların iddia ettikleri gibi kendi mülkiyetinde bulunan birini ortak edinmekten pek çok yücedir. En doğrusunu Allah bilir. [Ali ve Azim Kelimelerinin Anlamı] O çok yücedir, çok uludur. Yüce ve ulu olmak dünyada üç anlama gelir. Birincisi, yüce olmak (uluv kelimesi) galip gelmek ve düşmanı kahretmekten kinâyedir. Falanca yücedir denildiği zaman, onun düşmana galip geldiği ve onu kahrettiği anlaşılır. Ulu olmak (azim kelimesi) de kudretten, bulunduğu konumun üstünlüğünden ve emrinin her yerde geçerli olduğundan kinâyedir. İkincisi, “uluv” kelimesi büyüklükten ve üstünlükten kinâyedir. “Azamet” (z... kelimesi de aynı mânaya gelir. [ ] Üçüncüsü, “uluv” kelimesi mekânda yüksekliği ifade eder, “azamet” kelimesi de beden yönünden büyüklük anlamına gelir. Bu yorum, onun fazla bir değeri olduğu anlamına gelmez, bu vasfin sahibi olan kişiye, mertebe ve üstün olmak anlamında bir katkısı olmaz. Cenâb-ı Hak böyle bir nitelemeden çok yücedir. Cenâb-ı Hakk'ın yüce ve ulu olmakla nitelenmesi, ilk iki yorumdaki anlamdadır: Hükümran olması, kudret sahibi olması, emrinin ve iradesinin her yerde geçerli olması yahut kibriyâ ve her zaman galip gelmek vasfına sahip olması... Mekânda üstünlük ve bedenin büyük olması mânası ise yaratılanlara mahsus bir haldir, onlar bu şekilde nitelenirler. Cenâb-ı Hak, zâlimlerin söylediklerden yüce, hem de pek çok yücedir“.

Şûrâ 42:5

Gökler (haşyetten) neredeyse üstlerinden çatlayacak. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, yeryüzündekilerin günahlarından, fesatçılık yapmalarından ve Allah'ın çocuk, ortak ve eş edindiğine dair söyledikleri sözün büyüklüğü yüzünden neredeyse gökler çatlayacak ve parçalanıp yere düşecekti. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek! Çünkü Rahmân'a çocuk yakıştırıyorlar”?. Allah Teâlâ burada göklerin niçin çatlayacağını ve yerin neden yarılacağını açıklamaktadır. Bunun sebebi, onların Rahmàna çocuk isnat etmeleridir. Açıklamaya çalıştığımız âyette de bu mânanın murat edilmiş olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, yeryüzü ehli ağladığı için onlara acıdığından ve merhametinden dolayı gökler çatlayacak hale geldi. Allah'ın azametinden, celâlinden ve hükümranlığının yüceliğinden dolayı neredeyse çatlayacaktı. Bir âyette Allah meâlen şöyle buyurdu: “Şayet biz bu Kurânı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün”. Cenâb-ı Hak, insana verdiği temyiz gücünü şayet dağlara, yere ve göklere vermiş olsaydı, âyette belirttiği şekilde bunların Rablerine boyun eğip teslim olacaklarını haber vermektedir. Nitekim bir âyet-i kerimede bu mânaya yakın ifadeler yer almaktadır: “Taşın öylesi var ki ondan ırmaklar kaynar; öylesi de var ki çatlayıp bağrından su fışkırır; bazı taşlar da var ki Allah korkusuyla yuvar[aтp düşer”. Allah Teâlâ bütün bu nesnelerin Rablerine tam bir teslimiyetle boyun eğdiklerini, Rablerinden korktuklarını ve zilletle boyunlarını büktüklerini, buna karşılık kâfirlerin ne kadar inat ettiklerini, büyüklendiklerini, Rablerinden ne kadar az sakındıklarını ve ne kadar az boyun eğdiklerini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Gökler neredeyse üstlerinden çatlayacak cümlesi, Rab'lerine ibadetle meşgul olan ahalisinin çokluğundan ve izdihamdan dolayı neredeyse gökler çatlayacaktı, anlamına da gelebilir. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Gökyüzü (meleklerin sikletinden) gıcırdadı, gıcırdamakta da haklı idi, çünkü orada bir meleğin secde etmediği yahut rükü yapmadığı veyahut ayakta durarak Allah'ı tesbih etmediği, ayak basacak kadar bile boş bir yer yoktur”, En doğrusunu Allah bilir. Melekler de Rab'lerinin yüceliğini hamd ile dile getiriyorlar. Yukarıdaki cümle, mülhitlerin söylediği Allah'ın ortağı, çocuğu ve eşi olduğu şeklinde sözlerin aşırıya varan yanlışlığından dolayı gökyüzünün neredeyse çatlayacağı mânasına gelmektedir, çünkü onun hemen arkasından, Melekler Rab'lerinin yüceliğini hamd ile dile getiriyorlar buyurmaktadır. Yani melekler, onların sözlerinden Allah'ı tenzih ediyorlar, Cenâb-ı Hakk'a lâyık olduğu ve kendini tavsif ettiği şekilde övgü ile O'nu yüceltiyorlar. En doğrusunu Allah bilir. [Meleklerin İnsanlar İçin Mağfiret Dilemeleri] Yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar. Cenâb-ı Hak onları, kendisine tesbih, hamd ve senâ etmek ve bu âyette ifade buyurduğu üzere yeryüzündekiler için de mağfiret dilemekle imtihan etmektedir. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerime, “Sen, tövbe edenleri bağışla!”!: meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Çünkü ilk âyet, yeryüzündeki herkes için genel bir hüküm içermektedir, bu âyet ise tövbe eden müminlere hastır. Meleklerin, Allaha ortak, çocuk ve eş isnat edenlerin günahlarını bağışlamasını Cenâb-ı Hak'tan istemeleri ve onlar için mağfiret dilemeleri uzak bir ihtimaldir. Böyle olunca meleklerin diledikleri mağfiret, başka bir âyette ifade buyurduğu üzere sadece müminlere mahsustur: “İman edenlerin bağışlanmasını dilerler... Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, derler”. Dolayısıyla bu sürede geçen âyetin genel ifadesinden maksat, özel (hâs) kişilerdir. Çünkü bu âyetten maksat genel hüküm olsa bile sonradan arkasından gelen âyetle neshedildi ve özel (hâs) hüküm içeren bir nas haline geldi. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarının söylediği gibi meleklerin mağfiret dilemeleri eğer yeryüzündeki bütün insanlar için olmuş olsa, o zaman âyet, meleklerin mağfiret istemelerini gerektirecek bir vesileyi talep etmeleri anlamına gelir, bundan maksat da onların şirkten tövbe etmeleri ve tevhide inanmalarıdır. Dolayısıyla meleklerin talebi, onların bağışlanmasını, günahlarından vazgeçilmesini sağlayacak olan tevhidi ve hidâyeti istemeleri anlamına gelir, ancak bu sayede onlar bağışlanmaya lâyık olurlar. Hz. İbrahim'in babası için yaptığı istiğfar da, onun bağışlanmasına ve mağfirete lâyık olmasına vesile olacak olan imanı istemek anlamındadır. Peygamberlerin ümmetleri için Rab'lerinden mağfiret dilemeleri de aynı mânadadır. Hoa aleyhisselâm şöyle demişti: “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin!” Hz. Nuh da şöyle demişti: “Dedim ki: Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O çok bağışlayıcıdır””, Onların “Allah'tan mağfiret dileriz” demiş olmaları imkânı yoktur. Onlar ancak şunu söylüyorlardı; Rabb'inizden sizi bağışlayacağı vesileyi lütfetmesini isteyin, bunun için O'na yalvarın! Bundan maksat da bağışlanmaya lâyık olmaları için bulundukları halden tövbe etmeleri, kendileri için hidâyeti ve doğru yolu seçmeleridir. Buna göre meleklerin mağfiret talepleri, bazı müfessirlerin söyledikleri gibi bütün yeryüzündekiler için yapılmış olabilir. Böyle olunca da âyette nesih veya başka bir yorum aramaya gerek kalmaz. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Ebü Zerden (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuş: “Gökyüzü (meleklerin sikletinden) gıcırdadı, gıcırdamakta da haklı idi, çünkü orada bir meleğin alnını yere koyarak Allah Telâ için secde etmediği dört parmak kadar boş bir yer bile yoktur. Eğer benim bildiklerimi siz de bilseydiniz, çok az güler, pek çok ağlardınız, yataklarda eşlerinizle sevişemezdiniz, sahralara dökülür ve Allaha sığınırdınız” Bunun üzerine Ebü Zer dedi ki: Vallahi, herkesin çiğneyip geçtiği bir odun parçası olmayı isterdim. “Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!”.

Şûrâ 42:6

[İnanmayanları Dost Edinmek] Kendisinden başkasını dost ve koruyucu bilenler. Buradaki dost kelimesinden maksat, muhtemelen onların Allah'tan başka taptıkları putlardır, çünkü onlar Allah'ı bırakıp putları ilâh ve rab edinmişlerdi ve onlara tapıyorlardı. Kendisinden başkasını dost edinenler cümlesinin, Allahın dostlarından başkasını dost edinenler mânasına gelmesi de mümkündür. Nitekim muhtelif âyetlerde Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin”"5, “Ey iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin”, “Onlar Allahı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler”17. En doğrusunu Allah bilir. Allah onları sürekli gözetlemektedir. Cenâb-ı Hak, onların yaptıkları şeylerden gafil ve habersiz olmadığını, aksine yaptıklarını sürekli gözetlediğini, fakat hikmet gereği olarak cezalarını ertelediğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Senin onlarla ilgili bir sorumluluğun yok. Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sen onların durumlarından sorgulanmayacaksın mânasına gelir. Nitekim bir âyette Allah meâlen şöyle buyurur: “(Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”"8, İkincisi, sen onların başında bir zorba ve bir muhafız değilsin, sen ancak elçisin ve senin görevin sadece tebliğ etmektir. Allah şöyle buyurmaktadır: “Sana düşen sadece duyurmaktır”, “Peygamber'in görevi, tebliğ etmekten ibarettir”, En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:7

İşte sana, böyle Arapça bir Kur'ân indirdik. Yani daha öncekilere valıyettiğimiz gibi sana da Arapça bir Kur'ân vahyettik. Yani anlamaya daha yakın olsun diye, delil olmaya daha uygun ve delil göstermekte daha etkileyici olması için onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik. [ ]Cünkü Allah Kur'ân'da eskilerin ve geçmiş ümmetlerin haberlerini o peygamberlerin dilinden başka bir lisanla, yani Arap diliyle anlattı. Aynı zamanda onlardan birinden öğrendigi ve sonra öğrendiklerini kendi diline naklettiği vehmini ortadan kaldırmak için o yabancı dili konuşanlardan herhangi birine başvurmadığı halde bunları Kurân'la anlattı. Bu gerçek, Hz. Peygamber'in bu bilgileri ancak Allah'tan aldığını gösterir. [Mekke'ye Neden Ümmülkurâ Denmiştir?] Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için, yani Ümmülkurâ ahâlisini ve civardaki ahâliyi uyarman için. Cenâb-ı Hakk'ın Mekke'ye Ümmülkurâ demesinin üç sebebi olabilir. Birincisi, diğer yerler ve köyler oradan genişleyip yayıldığı için Mekke'ye Ümmülkurâ demiştir. İkincisi, yeryüzünde insanlar için ilk bina orada yapılmış, bundan dolayı oraya Ümmülkurâ adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, insanlar orayı merkez kabul etmeleri ve orayı ziyarete gitmeleri emredildiği için ona Ümmülkurâ demiştir. Resülullah (s.a.) da peygamber olarak ilk defa oraya gönderilmiş, o da orayı ana merkez yapmış ve davetini önce oraya gelenlere yapmıştı. Ondan sonra diğer beldelere ve köylere yöneldi. “Em” kelimesi yönelmek anlamına gelir, teyemmüm kelimesi de buradan gelir. Bundan dolayı Allah Mekke'ye Ümmülkurâ adını verdi. En doğrusunu Allah bilir. Toplanma gününün dehşetini haber vermen için. Yani insanları toplanma günü ile uyarman için. Bu cümle, hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününden Kurân ile uyarman için mânasına da gelebilir. Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır. Allah her iki yolun herkes için sonuna kadar açık olduğunu, sonra o yollardan her birine giden insanın sonunun nereye varacağını açıklamıştır. En doğrusunu Allah bilir,

Şûrâ 42:8

8. “Allah dileseydi onları elbette (aynı inançta) tek bir ümmet yapardı, fakat O kimi dilerse onu rahmetine kavuşturur; zâlimlerin ise ne bir velisi (arka çıkanı) ne de bir yardımcısı olacaktır." [Baskı ve Zorlama ile İman Olmaz] Allah dileseydi onları elbette (aynı inançta) tek bir ümmet yapardı. Cenâb-ı Hak her türlü lütfun ve kudretin kendisinde bulunduğunu haber vermektedir, o kadar ki isteseydi herkesi tek bir millet ve tek bir dine bağlı kılabilirdi. Nitekim O, bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân'ı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavanlar yapardık”. Eğer Allah tevhit ve iman ehli için bunu yapacak olsaydı, herkesin İslâm dinine gireceğini, eğer bunları kâfirlere verecek olsaydı herkesin küfre gireceğini haber vermektedir. Sonra Allah dileseydi onları elbette (aynı inançta) tek bir ümmet yapardı buyurmaktadır. Mütezile'nin iddia ettiği gibi Allah bunu zorla ve baskı ile yapardı mânasında değildir. Bunun gerekçesi şunlardır: Birincisi, baskı ve zorlamanın olduğu yerde iman olmaz. Çünkü o ortamda insanlar kendi irade ve tercihleriyle bir tasdik eylemi yapamamaktadırlar. İkincisi, herkes hilkatın şahitliği ile mümindir, Allah'ın birliğine yaratılıştan inanmaktadır, fakat sonra insanlar bununla mümin kalmıyorlar. Baskı ve zorlama da böyledir, her iki durum da insanın kendi fiili değil, başkasının fiilidir. Bu da göstermektedir ki Allah, kendi arzusuyla isteyeni kastetmiş, insanların imanda özgür olduklarını, tutulmadıklarını murat etmiştir. Üçüncüsü, cebir ve baskı ile iman, insanların bilmediği fiillerdendir. Örfen de ona iman denmez. Allah insanları imana davet etti ve dini de tek din yaptı. Bunun örfte mâlum olan şekli de cebir ve baskı ile değil, insanın kendi arzusu ve tercihi ile kabul etmesidir. Dolayısıyla âyet-i kerimeye insanlar arasında mâlum olan mâna verilir, dil biliminde asıl olan da budur. Başarıya ulaştiran sadece Allah'tır. Bize göre, Allah bu konuda insanın kendi tercihini murat etmiştir, kendi katında bulunan lütuflardan herkese verecek olsaydı, herkesin imanı tercih edeceğini haber vermiştir. Fakat Allah, insanların onu arzu etmeyeceklerini ve kendi iradeleriyle onu seçmeyeceklerini, onların ancak bunun aksini ve zıddını seçeceklerini bildiği için o nimetleri onlara vermedi ve böyle bir hali de istemedi. Allah, bundan dolayı onlar için böyle bir imanı istemedi, Allah ancak kendi tercihi ile seçeceğini bildiği kişi için imanı dilemiştir. Fakat O, dilediği kimseyi rahmetine kavuşturur. Allah imanı nasip ettiği kişiye, onu kendinden bir rahmet ve lütuf olarak ihsan ettiğini haber vermektedir, yoksa onların bunu hak ettikleri ve buna lâyık oldukları için değil. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [ ]O kimi dilerse onu rahmetine kavuşturur. Bu beyanda olduğu gibi Allah imana bazan rahmet adını vermektedir. “Bizi nimetine erdirdiklerinin yoluna ilet”2 meâlindeki âyette olduğu gibi bazan da nimet adını vermektedir. Bazan da şu âyetlerde olduğu gibi imanı minnet, yani lütuf diye isimlendirmektedir: “Peygamberleri onlara şöyle dediler: Fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur”, “Asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”, İman, eğer küfrün bulunduğu yerde güç yoluyla kazanılmış ve Allah tarafından müminlere verilmemiş ve onun bir benzeri kâfire de mutlaka verilmiş olsaydı, - Mütezile'nin, ancak küfrün olduğu yerde iman olur dedikleri gibiimana nimet, lütuf ve rahmet adının verilmesinin, küfre de bunun zıddı isimlerin verilmesinin anlamı olmazdı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra, eğer Mütezile'nin dediği gibi olsaydı, o zaman âyette bahsedilen nimet, lütuf ve rahmetin Allah'ın ikramı değil, insanların kendi eserleri olması gerekirdi. Bu da göstermektedir ki her türlü lütuf Allah katındadır, bu lütfu Allah kime verirse, o insan iman eder ve doğru yolu bulur. Vermediği kişi de iman etmez. Buna göre Allah mümine onu vermiş, kâfire ise vermemiştir. Bundan dolayı mesele bizim söylediğimiz gibidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra âyette, uyarmanın Ümmülkurâ ve civarına tahsis edilmesi iki şekilde yorumlanır. Çünkü Cenâb-ı Hak, “Âlemlere uyarıcı olsun diye”” meâlindeki âyette buyurduğu gibi, o bütün âlemler için uyarıcıydı. Resülullah, diğer bazı peygamberler gibi âlemlerin bir kısmına değil bütün âlemlere gönderildiğine göre, uyarmayı sadece Ümmülkurâ ve civarına tahsis etmenin anlamı ve hikmeti olmaz. Bu durumda sebeplerin birincisi, Mekkeliler her ne kadar Resülullaha (s.a.) tâbi olmadılarsa da ya akrabalık hakkı ve dostluk ilişkisi gereği, ya da yapılan iyilikler ve civar komşusu olduklarından dolayı yine de onun şefaatini istedikleri için zikredilmiştir. Toplanma günü ile uyarmanın onlara tahsis edilmesi, şirkten vazgeçmedikleri ve kendisine tâbi olmadıkları takdirde bu şefaat arzularının gerçekleşmeyeceğini bildirmek içindir. Çünkü o arzu, mutlak bir uyarı ile yok olmaz. Onların, kendileri için başka bir EJ vesile olduğunu düşündüklerinden dolayı, bundan maksat başkaları idi. doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Mekkeliler'i ve civardakileri şifahen uyarması için bu ikisi belirtilmiştir. Uzak yerlerde olanları da haber göndermek suretiyle uyaracaktır. Yahut ilk olarak onları, sonra yakından uzağa doğru uyarması için Ümmülkurâ ve çevresinden söz edilmiştir. Buna göre “Yakın akrabanı da uyar” meâlindeki âyet de bahsettiğimiz yorumlara uygun anlamdadır. Zâlimlerin ise ne bir velisi (arka çıkanı) ne de bir yardımcısı olacaktır. Yani onlara şefaat edecek bir dost, destek olacak bir yardımcı ve Allah'ın azabından kendilerini kurtaracak kimse yoktur. --- Dipnotlar: Oo “Peygamberleri onlara şöyle dediler: Doğrusu biz de sizin gibi sadece insanız; fakat Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur” (İbrâhim, 14/11). Anlaşılıyor ki müellif, peygamberliği iman mertebelerinin en üstünü saymaktadır, çünkü âyetteki bu söz, peygamberlerin sözüdür. Peygamberler bu sözle, Allah'ın onlara lütfettiği risâlet nimetini haber vermektedirler. X “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”. 25 “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı indiren Allah aşkındır, cömerttir” (el-Furkân,

Şûrâ 42:9

Yoksa onlar Allah'tan başka veliler mi edindiler? Buradaki yoksa anlamına gelen “em” Gi) kelimesi, olumlu mânadadır, yani aksine onlar Allah'tan başka veliler, yani rabler edindiler demektir. Halbuki asıl dost ve koruyucu Allah'tır. Yani yegâne Rab O'dur. Ölüleri de O diriltecektir. Onlar her ne kadar ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyor olsalar da diriltmenin taptıkları putlar değil Allah sayesinde gerçekleşeceğini bilmişlerdir. Yine onlar bilmişlerdir ki eğer ölümden sonra diriliş gerçekleşirse bu ancak Allah sayesinde olur, onun yanında taptıkları putlar sayesinde değil. O'nun gücü her şeye yeter. Bu cümle açıktır, tefsirini de daha önce yapmıştık. EIE 554 FESE PIE ETERO TAPES

Şûrâ 42:10

Ayrılığa düştüğünüz bütün konularda (doğru) hüküm Allaha aittir. Buradaki Ayrılığa düştüğünüz konular sözü farklı şekillerde yorumlanır, Onların ayrılığa düştükleri konuların birincisi Kur'ân, ikincisi Resülullah (s.a.), üçüncüsü de dindir. Eğer âyette Kur'ân hakkındaki ihtilafları kastedilmişse, o zaman hüküm Allah'a aittir buyruğu, Kurândaki deliller ve kanıtlar Allah'tandır ve O'nun katından gelmiştir, demektir. [ ] Çünkü insanlar onun bir benzerini getirmekten yahut ona denk bir kitap ortaya koymaktan aciz kalmışlardı. Eğer Resülullah (s.a.) hakkında, o peygamberdir yahut değildir şeklindeki ihtilafları kastedilmişse, onun risâletine ve nübüvvetine işaret edecek akli ve nakli pek çok delil konulmuştur. Aklıyla böbürlenen ve inatla direnenden başkası onu reddetmeye tevessül edemez. Aynı şekilde onların ihtilafı din konusunda idiyse, İslântın doğru olduğuna, diğer dinlerin hak olmadığına her akıl ve fikir sahibinin anlayacağı kadar deliller koymuştur. Ayrılığa düştüğünüz bütün konularda (doğru) hüküm Allah'a aittir meâlindeki âyetine bazı müfessirler, Allah'ın kitabına aittir anlamını verdiler. “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allaha ve peygambere götürün” meâlindeki âyette geçen “Allaha götürün” ifadesi de Allah'ın kitabına götürün anlamındadır. Ancak bu yorum doğru değildir. Çünkü “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu, Allaha ve peygambere götürün” ifadesi, ancak müminler hakkındadır. Müminler arasında ahkâma dair bir konuda ihtilaf edilirse, o zaman o hüküm Allah'ın kitabına ve Resülullah'ın (s.a.) sünnetine arz olunur. Halbuki Ayrılığa düştügünüz bütün konularda (doğru) hüküm Allah'a aittir ilâhi buyruğu, ancak kâfirlerle tartışmakla ilgilidir. Bu ise diğer âyetin mânasından farklıdır. Çünkü bunlar, Kurânın delil olduğuna inanmıyorlardı, dolayısıyla onlar için bunların dışında sadece akli deliller bulmak gerekir. En doğrusunu Allah bilir. İşte o Allah benim Rabb'imdir, yani bunları yapan benim Rabb'im olan Allah'tır. Ben bütün işlerimde yalnız O'na güvenip dayanmışımdır. İtaat için de daima O'na yönelirim. Onların Allah Teâlâ hakkında ayrılığa düşmüş olmaları da muhtemeldir, Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah hakkında tartışmaya kalkışanlar” buyurmaktadır, Buna göre İşte o Allah benim Rabb'imdir cümlesi, hakkında ihtilafa düştüğünüz Allah benim Rabb'imdir anlamına gelir. Yalnız O'na güvenip dayanmışımdır. Daima O'na yönelirim, yani daima O'na dönerim, Sonra Cenâb-ı Hak kendisini şöyle nitelemektedir: --- Dipnotlar: E “O'nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rab'leri katında geçersizdir”.

Şûrâ 42:11

Gökleri ve yeri yaratan O'dur. Cenâb-ı Hak başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Hamd, gökleri ve yeri yoktan vareden Allah'a mahsustur”, Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah'a mahsustur””, “O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır”. Bâtıniler'den bazıları şöyle dedi: Eşsiz yaratıcı, nesneleri hiçbir şey yokken varedendir. Hâlik de bir şeyi bir şeyden yaratan ve bir şey olmadan varedendir. Fâtır ise, bir şeyi bir şeyden çıkarandır. Bize göre ise, her ne kadar lafızları ve iştikakları farklı olsalar da bu isimlerin hepsi aynı anlama gelir. kelimesi, bir şeyi örneği olmadan varetmek demektir. “Halk” fiili de yaratmak ve takdir etmek demektir, ancak Allah'tan başkasına “hâlik” (abu), yani yaratan denilmesi caiz değildir, çünkü Allah'tan başkası bizzat görüp müşahede etmeden bir nesneyi takdir etmesi mümkün değildir. “Fâtır” ( buji) kelimesi ise sanki çatlatmak fiilinden alınmış gibidir, bir şeyi çatlatıp ondan bir nesne çıkarıyor anlamına gelir. Hasılı bu fiillerin hepsi yaratmak mânasına gelir, o fiili yapan da gerçekte yaratandır ve o da Allah Teâlâdır. Bütün güç ve kuvvet ile başarı Allaha aittir. Size kendinizden eşler yarattı. Bu cümle farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Hz. Âdem ve Havva'nın soyundan size eşler yarattı mânasına gelir. Buna göre Allah hepimizi Âdem ile Havva'ya nispet etti, çünkü onlar asıldır, ilk atamızdır, bizim hepimiz o asıldan vücut bulduk. Bu, bizim yaratılışımızı toprağa nispet etmesi gibidir: “Sizi topraktan yaratan O'dur”. Halbuki Allah ancak bizim aslımızı topraktan yarattı, fakat hepimiz onun soyundan geldiğimiz için bizi de toprağa nispet etmektedir. Buna göre Size kendinizden eşler yarattı cümlesi, Âdem ile Havva'nın soyundan size eşler yarattı anlamına gelmesi mümkündür, çünkü Allah hepimizi o ikisine nispet etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, size birbirinizden eşler, yani helâliniz olacak eşler yarattı mânasına gelir. Yani kadınlara erkeklerden, erkeklere kadınlardan eşler yarattı. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratması O'nun kanıtlarındandır””. Üçüncüsü, size, sizin yaratılışınız türünden, yani sizinle aynı türde ve aynı şekilde eşler yarattı mânasına gelebilir. Allah bütün mahlükatı belli bir şekle sahip, birbirine benzer ve çift olarak yaratmıştır. Aynı şekilde Hayvanlardan da çiftler yarattı cümlesi de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah hayvanları da aynı şekle sahip ve çift olarak yarattı. İkincisi, insanları erkek ve dişi olarak yarattığı gibi hayvanları da erkek ve dişi olarak yarattı. En doğrusunu Allah bilir. 172 [ şekilde çoğalmanızı sağlamaktadır. Buradaki “fihi” zamiri neden, ne şekilde mânasından kinâyedir. “Yezrauküm” fiilinin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna sizi çoğaltıyor mânasını, bazıları da sizi yaşatıyor anlamını verdi. Buna size ömür ve rızık veriyor mânası verildiği gibi, sizi yaratıyor anlamı da verilmiştir. Bazıları “fihi” zamirinin, hayvanlardan kinâye olmak üzere “ha” mânasına geldiğini söyledi. Nitekim İbn Mesüd'un (r.a.) mushafı da bu şekildedir: “Yezrauküm fihâ”: Yani sizin rızkınızı o hayvanlarda yarattı, çünkü Allah, hayvanlarda insanlar için çeşitli menfaatler yaratmıştır. Âyet-i kerime “yezrauküm fihi” diye okunduğunda, o zaman zamir âlemden kinâye olur, yani sizi o âlemde yaratıyor, rızkınızı orada veriyor, orada yaşatıyor ve orada ömür geçirmenizi sağlıyor anlamına gelir. Bazıları şöyle dedi: “Yezrauküm” fiili, aranıza koyduğu eşlilik kanunu ile sizin çoğalmanızı sağlıyor, yani eşleriniz vasıtasıyla neslinizin devamını sağlıyor mânasına gelir. Şayet o eşlilik kanunu olmasaydı insanlar çoğalamaz ve türleri devam etmezdi. Buradaki “fihi” zamirinin tedbir ve idareden kinâye olması da mümkündür, yani bu yönetim tarzı ile sizin soyunuzu devam ettirmektedir. Nitekim Allah, bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Sizi yeryüzünde yaratıp yayan O'dur”, Bu, İbn Kuteybe” ve Ebü Avsece'nin görüşüdür. O'na benzer hiçbir şey yoktur. Müşebbiheden bazıları bu âyet-i kerimeden, Allah'ın benzeri olduğu neticesini çıkarırlar ve derler ki: Eğer Allah'ın benzeri olmasaydı, teşbih edatı olan kâf harfini burada kullanmaması gerekirdi: O'nun misli gibi hiçbir şey yoktur. Ancak nesnelerin mislinin, mislinden olumsuzlanması, onun, kendisinden başka diğer nesnelere benze5 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 391. meyen bir mislinin olduğunu gösterir. Onlar böyle veya buna benzer şeyler söylediler. Bize göre ise O'nun misli gibi hiçbir şey yoktur meâlindeki âyet, hiçbir şey O'nun misli değildir mânasına gelir. Teşbih edatı olan kâf harfi, bazan söze ilave edilir. Bazıları da şöyle dedi: Âyet, hiçbir şey O'nun gibi değildir mânasına gelir. Araplar “misil” kelimesini bazan şahıs yerine kullanırlar. Meselenin aslı şudur: Yaratılanlar çok sayıdadırlar, çok sayıda olan her şeyin de çok olmaları itibariyle şekilleri ve emsalleri vardır. Bu konuda da asıl olan şudur: Yaratılanların emsalleri, şekilleri ve benzerleri olsa da onlar her yönden ve her açıdan birbirinin benzeri değildirler. Ancak bir yönden, bir nitelik açısından ve bir şekilde birbirlerine benzerler. Sonra da o cihetten ve o nitelik açısından birbirlerinin benzeri ye emsâli olurlar. Bu da göstermektedir ki Allah, yaratılanlara benzemez, hiçbir yönden ve hiçbir açıdan O'nun benzeri yoktur. ne sıfatları itibariyle ve ne de zatı açısından hiçbir şeye benzemez. Allah, bütün anlamıyla yaratılanlardan ve onların sıfatlarından pek çok yücedir. O'na benzer hiçbir şey yoktur ilâhi kelâmı da buna işaret etmektedir. Burada Allah, herhangi bir şeyin kendine benzerliğini yok etmekte, fakat şey olmayı yok etmemektedir. Ancak şöyle denilir: O, bir şeydir, ancak diğer şeyler gibi değildir. Böylece O'ndan nesnelere benzerlik yok edilmektedir. Şey kelimesi, ispat mânasına ve var olmak anlamına gelir, ispatta da tevhit mânası vardır. Şayet Allah için, O şeydir denilmesi caiz olmasaydı, O bir şey değildir denilmesi de caiz olurdu. Bu da, Allah'ın âyette belirttiği gibi olduğuna işaret eder. O her şeyi işitir, her şeyi görür. Bu cümle çeşitli yerlerde açıklanmıştı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Şûrâ 42:12

[Haberi Sıfatların Tevili] Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Cayып anahtarları Allah'ın yanındadır”, “Göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır””, “Bütünüyle varlığın yönetimi O'nun elindedir”. Bu mânada başka âyetler de vardır. Bu âyetlerde Allah mefâtih (anahtarlar), mekâlid (anahtarlar) ve hazâin (hazineler) kelimelerini kullanmakta ve onları kendi zatına nispet etmektedir. Bu kelimeler Allaha nispet edildiğinde insanların ondan anladıkları mâna ile yaratılanlara nispet edildiğinde anladıkları mâna aynı değildir. Aksine yaratılanlara nispet edildiğinde anladıkları mânayı, Allah Teâlâ'ya nispet edildiklerinde anlamazlar. Aynı şekilde “Bütünüyle varlığın yönetimi O'nun elindedir”, “O'nun iki eli de açıktır”, “Kendi ellerimle yarattığım halde büyüklük mü taslıyorsun”" [ ]ye benzeri ilâhi beyanlarda geçen ve el anlamına gelen “yed” kelimesi Allaha nispet edildiğinde ve yaratılanlara nispet edildiğinde aynı mânayı anlamaları doğru değildir. Cenâb-ı Hak anahtarları ve hazineleri kendi zatına nispet etmektedir, çünkü yaratılanlar arasında meçhul olan ve görülmeyen her şey, insanların zihninde, ancak kullandığı anahtar ve hazine kelimeleri ile canlandırılır. Buna göre Allah el ve diğer uzuvları kendine nispet etmektedir, çünkü dünyada her şey el ile verilir, el ile alınır, el ile kazanılır ve yapılmak istenen her şey el ile yapılır. İşte dünyada vermek, almak gibi bütün fiillerin el ile yapıldığından kinâye olarak Allah da eli kendi zatına nispet etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Rızkı dilediğine bol, dilediğine de ölçülü verir. Bu âyet, Mütezile'nin iddiasına aykırı bir mânaya işaret etmektedir. Çünkü sözü edilen rızık çeşitli anlamlara gelir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimede belirttiği üzere yağmur mânasına gelir: “Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir”?. İkincisi, kazandıkları dünya varlığı mânasına gelir. Üçüncüsü, Allah'ın insanlar için yarattığı menfaatler anlamına gelir. Hiç şüphe yok ki insanların sahip olduğu dünya varlığı ve elde ettikleri menfaatler, onların kendi gayretlerinin ve kazançlarının eseridir. Fakat Allah Rızkı dilediğine bol, dilediğine de ölçülü verir buyurarak, vermeyi ve vermemeyi kendi zatına nispet etmektedir. Bu âyet, o rızıklarda Allah'ın yaratması ve yönetimi bulunduğuna işaret eder. Bundan maksat da rızıkları kazanmalarını sağlayan vesileleri yaratmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü O her şeyi bilmektedir. Bu âyetin tefsiri daha önce geçmişti. --- Dipnotlar: o “Yahudiler 'Allah'ın eli bağlanmış” dediler. Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir. Aksine O'nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir” (el-Mâide, © “Allah, “Ey İblis” dedi, “kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü taslıyorsun, yoksa ululardan mısın?” (Sâd, 38/75).

Şûrâ 42:13

[Din Kelimesinin Anlamı] O, Nuba buyurduklarını size din yaptı. Âyetlerde din belirtilir, fakat bazan ondan ödül ve ceza kastedilir. Nitekim “Din gününün tek hâkimi” meâlindeki âyet, ödül ve ceza günü mânasına gelmektedir. Yahut din kelimesi ile kanun ve hüküm anlamı da murat edilir. Cenâb-ı Hak Hz. Yüsuf'tan bahsederken şöyle buyurur: [ ]“AПah bunu öğretmeseydi kralın dinine (kanununa) göre kardeşini alıkoyamazdı”“. Bu âyette din kelimesi hüküm mânasına gelmektedir. Din bazan gidilen yol ve inanılan esas anlamına gelir. “Sizin dininiz size, benim dinim banadır” meâlindeki âyette bu mânadadır. “Allah katında din kesinlikle İslâm'dır” meâlindeki âyet de yine aynı anlama gelmektedir. Dolayısıyla Nuh'a buyurduklarını size din yaptı cümlesi de, gidilen yol ve inanılan şey mânasına gelir. Din kelimesi âyette mârife, yani elif lamlı zikredilmiştir, bu da cins anlamına gelir. Buna göre Allah sanki şunu söylemektedir: Bütün dinler içerisinden, Allah Nuha ve diğer peygamberlere buyurduklarını size din kılmıştır; o da Allah'ın bir olduğu inancı ve sadece O'na kulluk yapılması gerektiğidir. Gönderilen bütün nebiler ve resüller, “Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere, şeriatleri ve hükümleri farklı olsa da hepsi insanları Allahın birliğine ve sadece O'na kulluk yapmaya davet etmek için gönderilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Size din yaptı cümlesinde geçen “min” harti cerri, burada olarak kullanılmıştır, dolayısıyla Nuha ve bahsettiği diğer peygamberlere buyurduklarını size din yaptı mânasına gelmektedir. Bu âyetin tefsiri bizim söylediğimiz gibidir. Şöyle bir soru sorulabilir: Bütün peygamberler insanları bu dine davet etmek üzere gönderildiği ve hepsi bu dinle emrolunduğu halde, özellikle Nuh'un ve adı geçen diğer peygamberlerin belirtilmesinin hikmeti nedir? Buna şöyle cevap verilir: Bazıları şöyle dedi: Helâl ve harama dair hükümler Hz. Nuhütan önce gelmediği, ancak Nuh aleyhisselâm zamanında geldiği için özellikle Nuh'tan bahsedilmiştir. Ancak diğerlerinden ayrı olarak burada bazı peygamberlerden bahsedilmesinin özel bir anlamı olmaması da muhtemeldir, Allah burada onlardan bazılarının adını belirtmiş, bazılarından bahsetmemiştir. Bu, Hz. Nuha ve adı geçen peygamberlere buyurduğu dinin, burada adı geçmeyen diğer peygamberlere buyurduğu dinden farklı olduğu anlamuna gelmez. Aksine bunlara ve diğerlerine emrettiği din, aynı dindir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “O peygamberlerin rehberliğine uy!” Burada Cenâb-ı Hak diğer bazı peygamberleri zikretti, sonra da Resülullaha (s.a.) onların rehberliğine uymasını emretti. Bu da göstermektedir ki, bir yerde peygamberlerden bazılarından bahsedilmesi, tahsis anlamında değildir, yani bunun özel bir mânası yoktur. Çünkü Allah başka yerde diğer peygamberlerden bahsetmekte, her birini bir yerde anmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Diğer bir ihtimal da şudur: Allah o peygamberlerin adlarını, mânasını bize bildirmediği bir sebepten dolayı belirtmiş de olabilir. Nitekim Resülullah (s.a.) bize özellikle Hz. İbrahime salât-selâm etmemizi emretmiştir: “İbrahime salât eylediğin gibi””. Bu da Cenâb-ı Hakkın bize bildirmediği bir sebebe dayanmaktadır. O konuda ayrılığa düşmeyiniz. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, Allah Teâlâ'ya ibadet konusunda ayrılığa düşmeyiniz, yani hepiniz O'na ibadet ediniz mânasına gelir. İkincisi, Allah'ın sözünü ettiği dinde, yani tevhit inancında ayrılığa düşmeyiniz anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Yani sizin tevhide ve sadece Allah'a ibadete davet etmeniz onlara ağır geldi. Allah (dini tebliğ için) dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir. Bu âyet de Mütezilenin iddiasına aykırı düşmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, dilediğini seçeceğini haber vermektedir. Eğer Mütezile'nin söylediği gibi olsaydı, Allahın mümine verdiği her şeyi kâfire de vermesi gerekirdi. Müminin seçilmiş ve diğerlerinden ayırtedilmiş olması, Allah'tan değil, onun kendi yaptıklarından dolayıdır. Bundan dolayı Allah dilediğini seçtiğini ve onu doğru yola ilettiğini haber vermektedir. Dolayısıyla Mütezile'nin iddiası doğru değildir. Kendisine yöneleni doğruya iletir, yani Allah kendisinden doğru yola iletmesini istediği kişileri hidâyete erdirir, bundan maksat da o yola girmeye muvaffak kılmaktır (tevfik). Buna göre Allah'tan böyle bir talepte bulunmayan kişiyi Allah doğru yola iletmez ve o yola girmeye muvaffak kılmaz. Bazıları şöyle dedi: İçinde bulunduğu halden tövbe edip Allaha dönen kişiyi Allah doğru yola iletir. En doğrusunu Allah bilir. Kendisine yöneleni doğruya iletir cümlesinin, Allah dilediğini seçer meâlindeki âyetin tefsiri olduğu da söylenmiştir. Yani Allah hidâyet için, kendisine yönelen kişiyi seçer. Kendisine yönelmeyeni de hidâyet için seçmez. Ancak burada hidâyetten maksat, beyan etme ve açıklama hidâyeti değildir, çünkü beyan etme hidâyeti, Allah'a yönelen ve yönelmeyen herkes için genel bir hükümdür. Buradaki hidâyetten maksat rahmettir yahut nimet ve lütuf hidâyetidir. Allah tevhide ve imana bazan rahmet adını verir, meselâ şu âyet-i kerimede öyledir: “O kimi dilerse onu rahmetine kavuşturur”. Bazan da nimet adını verir, şu âyette de bu mânada geçmektedir: “Bizi nimete erdirdiklerinin yoluna ilet”. [ ]Su âyet-i kerimede olduğu gibi Allah imana bazan da lütuf adını vermektedir: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”. Bazan da aşağıdaki âyette geçtiği gibi nur adını vermiştir: “Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden gelen bir aydınlık (nur) içinde olmaz mı?” İşte bundan dolayı diyoruz ki: Burada geçen hidâyet kelimesi, beyan etme hidâyeti mânasında değil, başka anlamdadır (lütuf hidâyeti). En doğrusunu Allah bilir. YASİR y OEC y --- Dipnotlar: “O peygamberler Allah'ın hidâyete erdirdiği kimselerdir. Şu halde onların rehberliğine 9 bk. Buhâri, “Enbiyâ” 13; Müslim, “Salât”, 65.

Şûrâ 42:14

Onlar, özellikle kendilerine dine dair bilgi geldikten sonra bölünüp parçalandılar. Bu ilâhi beyan da farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, onlar, salât ve selâmın en faziletlisi üzerine olsun Muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğuna dair kendi kitaplarında bilgi bulunduğu halde yine de onun hakkında ayrılığa düştüler, çünkü kendi kitaplarında bulunan onun niteliklerini ve vasıflarını inkâr ediyorlardı. İşte bundan dolayı onlar bölünüp parçalandılar; bazıları kitaplarında gördüklerine bakarak ona iman etti, bazıları ise kitaplarında bulunan onun vasıflarını ve niteliklerini tahrif ederek inkâr etti. CO Allah bilir. İkincisi, onlar kendilerine geldikten, Cenâb-ı aleyhisselâm onlara getirdikten sonra, Hz. Muhammed'in (s.a.) getirdiği din konusunda bölünüp parçalandılar. Diğer bir ihtimal da şudur: Onlar, peygamberlerin hak ve bütün peygamberlerin Allah tarafından gönderildiğine dair bilgi kendilerine geldikten sonra onlara inanmak ve inkâr etmek konusunda ayrılığa düştüler; aralarındaki kıskançlık yüzünden bazılarına iman ettiler, bazılarını da inkâr ettiler. Başka bir ihtimal da şudur: Onlar, bölünüp parçalanmanın sapıklık ve helâk sebebi olduğuna dair bilgi kendilerine geldikten sonra bölünüp parçalandılar. Yani bölünüp dağılmanın dalâlet ve helâk sebebi olduğu bilgisi onlara geldiği halde yine bölünüp parçalandılar. En doğrusunu Allah bilir. Aralarındaki kıskançlık yüzünden... Onlar, kendi kitaplarında niteliklerini ve vasıflarını gördükleri peygamberin kendi içlerinden gönderileceğini zannettikleri için Resülullah (s.a.) gönderilmeden önce ona inanıyorlardı, fakat kendilerinin dışında birinin peygamber gönderildiğini gördüklerinde onu kıskandılar ve inkâr ettiler. Bu bakımdan âyetteki “bağyen” kelimesi kıskançlık anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bu kelime, onlar arasındaki tefrika dikkate alındığında düşmanlık ve zulüm mânasına da gelir. Rabb'in tarafından belirli bir süre tanıma sözü verilmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Yani Rabb'in tarafından verilmiş, onlardan azabı belli bir vakte kadar erteleme sözü olmasaydı, sözü edilen azap hemen başlarına gelirdi. En doğrusunu Allah bilir. (JOnlardan sonra kitaba vâris kılınanlar. Yani Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği peygamberlerden sonra kendilerine kitap verilenler de Onun hakkında derin bir şüphe içine düşmüşlerdir. Allah onların, peygamberlerin getirdikleri vahiyler konusunda derin bir şüphe içinde olduklarını haber vermektedir. Ancak bu konuda onlar düşünmedikleri ve tefekkürde bulunmadıkları için şüphelerinde mâzur görülmediler. Eğer düşünüp tefekkür etselerdi, hak ortaya çıkar ve gerçeği görürlerdi. Dolayısıyla şüphe ve tereddüt içinde kalmaları onlar için mazeret sayılmamıştır. Çünkü eğer düşünüp tefekkür etselerdi, gerçeği bütün açıklığıyla göreceklerdi.

Şûrâ 42:15

İşte bunun için sen çağrına devam et ve emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Bu âyetteki çağrına devam et ve doğru çizgini sürdür cümlesinin tedir. Katâde de aynı şeyi söylemekte, bu Kur'ân ile davet et anlamını vermektedir”, Şöyle de söylenmiştir: İşte bunun için sana kitap indirmeyi vâdetti, sen çağrına devam et. Bazıları, insanları bu kitaba çağır diye mâna verdi. Bütün peygamberler tevhide davet için gönderildi, sen de tevhide çağır, anlamı da verilmiştir. Bazıları da şöyle dedi: İşte bunun için, yani Allah'ın peygamberleri gönderdiği tevhit inancına insanları çağırmaya devam et, Yani onları, peygamberlerin gönderiliş sebebi olan tevhide çağır! En doğrusunu Allah bilir. Emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Bu cümle, daha önce geçen ilâhi emrin de istikamet üzere yürümek olduğuna işaret eder. Sonra burada bahsedilen istikamet kelimesinden maksat, ilâhi risâleti insanlara tebliğ etmektir, Bu kelime, Allah'a ibadet ve itaat anlamına da gelebilir. İstikamet, Allahın birliği ve insanları o inanca çağırmak mânasına da gelebilir, En doğrusunu Allah bilir. Son iki yorum dikkate alındığında, “Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte” meâlindeki âyet-i kerimeye göre istikamet, Hz. Peygamber'in yanında hak yola dönenler için de emir mahiyetindedir. En doğrusunu Allah bilir. 179 [ ]Onların arzularına uyma! Yani tevhide davet etmeyi bırakma! Çünkü tevhide daveti bırakmak, kâfirlerin arzusudur. Bu ifade, davet ettiği konularda onların arzusuna uymaktan sakınması anlamına da gelebilir, çünkü kâfirlerin arzuları, davet ettiği konuda onların ileri sürdükleri şirke uymasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de: Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Cenâb-ı Hak ona, insanların bütün kitaplara imanda kendisine muvafakat etmeleri için, Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettiğini onlara haber vermesini emretmektedir. Çünkü o kâfirlerin bir kısmı kitaplara iman ediyor, bir kısmı ise inkâr ediyordu. Bana aranızda âdil davranmam emredildi. Bu âyet, farklı mânalarda yorumlanabilir. Birincisi, aranızda hüküm verirken âdil davranmakla, yani aranızda âdil hüküm vermekle emroludum. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya İlmesin, Adaletli olun!” Bana aranızda âdil davranmam emredildi cümlesi, Allah'ın birliğine ve dinine davette âdil olmak mânasına da gelebilir, Davette adalet, onları Allah tarafından emrolunduğu dine davet etmektir. Bu Ayet, aranızda âdil olmakla, yani eşit davranmakla emredildim anlamına da gelebilir. Sonra onları davet edeceği tevhidin nitelemesini yapmaktadır: Allah bizim de Rabb'imiz, sizin de Rabb'inizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız. size. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, minnetsizlik ve bir anlamda meydan okumak mânasına gelir, Nitekim başka bir âyette “Sigin dininiz size, benim dinim banadır” buyurmaktadır. Bu söz, her türlü deliller ve kanıtlardan sonra onlara fayda vermeyeceği anlaşılınca ve onların iman etmelerinden ümit kestiklerinde söylenmiştir, İkincisi, bu sözle, biz sizin yaptıklarımızla sorguya çekilmeyeceğiz, siz de bizim yaptıklarımızla sorgulanmayacaksınız denilmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”, (Jizinle bizim aramızda tartışmaya gerek yok. Yani benim söyleyeceğim ve sizi davet edeceğim başka bir delil kalmadı, hepsini önünüze koydum, Bu konuda benim size göslerebileceğim başka bir delilim yoktur. Bu âyet, aramızda tartışmaya gerek yok anlamına da gelebilir. İş bu noktaya geldikten sonra artık tartışmamızın anlamı yok. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah hepimizi bir araya getirecektir, yani âhirette hepimizi toplayacaktır buyurdu. Dönüş ancak O'nadır. --- Dipnotlar: o İbnü'l-Cevzi şöyle der: Bu âyet hakkında müfessirlerin iki yorumu vardır. Birincisi, ondan maksat Kur'ân'dır, bu İbnüs-Sâib'in sözüdür. İkincisi, maksat tevhittir, bu da Mukâtil'in görüşüdür (bk. İbnü'l-Cevzi, Zâdü’l-mesîr, VII, 278-279. Ayrıca bk. Mukâtil b. Süleyman, “Senin yanında hak yola dönenlerle birlikte, sana buyurulduğu gibi dosdoğru ol!" (Hüd, 7 “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur”. “De ki: Allah'a itaat edin, resüle itaat edin. Yine de (ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz; resüle düşen yalnızca apaçık bildirip anlatmaktır” (en-Nür,

Şûrâ 42:16

O'nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanlar... Bazıları şöyle dedi: Kâfirler, müminlere şöyle dediler: Sizin dininiz İslâm, ancak Muhammed aranızda bulunduğu ve hayatta olduğu müddetçe var olacaktır, o ölünce siz de, İslâm'a inananlar da bizim dinimize döneceksiniz. Böyle veya bu mânada şeyler söylediler. İşte onların bu sözü üzerine Cenâb-ı Hak bu âyeti indirdi: O'nun çağrısı kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rableri katında geçersizdir. Bazıları şöyle dedi: Yahudiler Resülullah'a (s.a.) geldiler, onların “bizim dinimiz sizin dininizden daha üstündür, çünkü peygamberlerin dinidir” demeleri üzerine, onların delilleri geçersizdir meâlindeki âyet geldi. Yani onlar peygamberlerin dinine bağlı iseler, o din İslâm'dır. Ama onlar İslâm dinini bırakıp Yahudiliğe sarıldıkları ve onu tercih ettikleri zaman, İslâm'dan daha üstün bir din üzere olamazlar. Bazıları da şöyle söyledi: Kureyş dedi ki: Görmediğimiz, kim olduğunu, nasıl biri olduğunu bilmediğimiz birine nasıl taparız? Bunun üzerine, O'nun çağrısı kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri Rab'leri katında geçersizdir meâlindeki âyet geldi. Çünkü tevhit ve Allah'ı tanımak dünyada ancak gayba inanmakla, delillerle ve işaretlerle olur, bizzat görüp müşahede etmekle olmaz, bu durumda imtihanın anlamı kalmaz. Sonra müfessirlerin söylediği gibi bu âyetin, onların sözleri üzerine gelmiş olması mümkündür. Başka bir vesile ile gelmiş olması da muhtemeldir. Bunun anlamı şudur: Allah hakkında ve Allahın âyetlerini reddetmek konusunda mücadele edenler... Allahın birliğini ve ulühiyetini reddetmeye çalışanlar mânasına da gelebilir. Çağrısı kabul edildikten sonra. Yani Cenâb-ı Hakk'ın her şeyin Rabbi olduğu, tek olduğu ve yaratma gücünün O'na ait olduğu pek çok işi tarafından kabul edildikten sonra... [ cümle, onların kitaplarında bulunan iman esaslarına ve Resülullah'ın (s.a.) sıfatlarına dair âyetler kabul edildikten sonra mânasına da gelir. Sonra Cenâb-ı Hak, onların delillerinin Rab'leri katında geçersiz olduğunu haber vermektedir. Bu cümle de iki şekilde yorumlanır. Ya kıyâmet günü onların delilleri geçersiz ve bâtıl olacak, kabul edilmeyecek mânasına gelir. Ya da onların ileri sürdükleri deliller dünyada, Allaltın ortaya koyduğu tevhit deilleriyle geçersiz olacak, Allah onların delillerini bâtıl kılacak anlamına gelir. Üzerlerine gazap çökmüştür ve onlar için çetin bir azap vardır. Burada, onlara cezalarının âhirette verileceği beyan edilmektedir.

Şûrâ 42:17

Hak ve hakikat içerikli kitabı ve o sayede ölçü ve dengeyi gönderen Allahtır. Buradaki hak kelimesi, Allah'ın onlar üzerindeki hakkı yahut onların birbirleri üzerindeki hakları mânasına gelir. Mizân ise yaratılanlar arasındaki adaleti ifade eder. Hak kelimesinin, kitapta bulunan haberlerin doğru olduğu mânasına gelmesi de mümkündür. Mizân da hükümlerde adalet anlamına gelir, yani Allah adaletten kinâye olarak mizân kelimesini kullanmıştır, yani o, adaletin yolu ve vasıtasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde meâlen şöyle buyurur: “Muhakkak ki Allah adaleti ve ihsanı emreder”, “Adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun”, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun”, “Rabb'inin sözü hem doğruluk hem de adalet bakımından tamamlanmıştır”#, Yani kitapta bulunan haberlerin doğru olması, aranızdaki meselelerle ilgili hükümlerin de âdil olması bakımından Rabbinin sözü tamamlanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki mizân kelimesinin kitaba atfedilmesi muhtemeldir, ondan maksat da adalettir. En doğrusunu Allah bilir ya, buna göre âyet şöyle takdir olunur: Kitabı hak ile indiren de, insanlar arasındaki adaleti yahut hükümlerde adaleti indiren de Allah'tır. “Mizân” kelimesinin “hak” kelimesine atfedilmesi de mümkündür. Buna göre de âyet şöyle takdir olunur: Allah kitabı, hükümler ve insanlar arasındaki meselelere dair hak ve adaletle indirdi. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Nereden bileceksin, kıyâmet vakti belki de çok EA yakın! Daha önce defalarca söylediğimiz gibi şanı yüce olan Allah, kıyâmetin ne zaman kopacağı bilgisini hiç kimseye vermemiştir.

Şûrâ 42:18

Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar, Onların çabuk gelmesini istemeleri, alay etmek istediklerinden ve onun vuklunu yalanladıklarından dolayıdır. Çünkü Resülullah (s.a.) insanları kıyâmetle uyarıyor ve onun mutlaka vukü bulacağını haber veriyordu. İşte bundan dolayı onlar, müslümanları yalancı çıkarmak amacıyla çabuk gelmesini istiyorlardı. İnananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktalar. Çünkü iman ve tevhit chli olanlar, işledikleri günahların yaptıkları kusurların görmezden gelindiği ve affedildiği kendilerine açıklanmadığından sürekli bir korku halinde olurlar; o günahlardan ve kusurlardan ve kıyâmetin doğuracağı felâketlerden endişe içindedirler, Kâfirler ise kıyâmete inanmıyor ve onun vuku bulacağını kabul etmiyorlar, bu yüzden de kıyâmetin kopmasından ve onun getireceği (elâketlerden korkmuyorlar. Şu iyi bilinmeli ki, kıyâmeti tartışma konusu yapanlar derin bir sapkınlık içindedirler. Buradaki tartışanlar anlamına gelen “yumârüne” kelimesi, kıyâmet kopmayacaktır diye mücadele edenler mânasına gelebilir. Bu kelime derin şüphe anlamına da gelir, buna göre onlar kıyâmetin kopmasından derin bir şüphe içindedirler demektir. Derin bir sapkınlık içindedirler cümlesi de onların kıyâmete asla inanmadıklarına işaret eder.

Şûrâ 42:19

Allah kullarına çok lütufkârdır, dilediğine rızık verir. İnsanlardan bazıları şöyle dedi: Her ne kadar bu genel mânalı bir âyet ise de, müminlere hastır. Allah latiftir, yani müminlere lütfedicidir. Bazıları da, âyetin mümin kâtir herkesi kapaadığım söyler; buna göre Allah her ikisine de lütufkårdir, yani dünyada mümine de kâfire de rızık vermektedir, âhirette ise özel olarak müminlere kargı merhametlidir ve lütufkârdir. Cenâb-ı Hakk'ın her iki kesime karşı merhametli ve Te ici olması da mümkündür; buna göre müminlere karşı merhametli ve lütufkâr olacağında şüphe yoktur, kâfirlere gelince dünyada onların azabını ertelediği için onlara karşı da lütufkârdır. İmtihan konusuna gelince, söylediğimiz gibi Allah Teâlâ'nın genel olarak her iki tarafa karşı merhametli olduğunu söylemek caizdir. (Sİğövle bir soru sorulabilir: Cenâb-ı Hak yumuşak ve merhametli olmakla nitelemiştir. ama buna rağmen âhirette insanlara azap edeceğini haber vermektedir. Bu durum nasıl uzlaştırılır? Buna şöyle cevap verilebilir: Allah Teлмa onlara azap etmesi, kendisini yumuşak ve merhametli olma nitelidinden çıkarmaz. Çünkü şayet onlara azap etmeseydi, akılsızca muamele etmiş olurdu, Çünkü onlar inkâr ettikleri için ebedi azabı hak etmişlerdir. Dolayısıyla onlara azap etmek, kendisini merhametli ve yumuşak huylu olmaktan çıkarmaz, Aksine onlara azap etmemek, akılsızca ve hikmete aykırı bir tutum olur. Bundan dolayı mesele bizim söylediğimiz gibidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Allah dilediğine rızık verir. Bu âyetin tefsirini ve mânasını, “Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır” meâlindeki âyette vermiştik. En doğrusunu Allahı bilir. Güçlü vc üstün olan da O'dur. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah, emirlerinden ve insanları imtihan etmesinden herhangi biri sebebiyle güçlü ve üstün olmuş değildir, çünkü Allah kendi zatıyla kudretlidir ve üstündür. İkincisi, kuvvet, dostları adına düşmanlarından intikam almak demektir. Aziz kelimesi de hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz, insanların O'na itaati ve emrine uymayı terketmeleriyle zillete düşmez anlamına gelir.

Şûrâ 42:20

20. âhiret kazancını isterse onun bu kazancını arttırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz; ama onun âhirette hiçbir nasibi olmaz?” [Dünya ve Âhiret Hayati] Kim âhiret Kazancını isterse onun bu kazancını arttırırız; kim dünya kazancım tercih ederse ona da bundan veririz. Cenâb-ı Hak dünyayı insanlar için bir ekim tarlası, âhireti de ektiklerini toplayacakları hasat alanı yapmışur. Eğer dünyada tarlalarına hayırlar ve güzellikler ekerlerse âhirette hayırlar ve nimetler toplayacaklar, şayet kötülükler ve çirkinlikler ekerlerse âhiretteki hasatları da kötülük ve ebedi azap olacaktır. Aynı şekilde Allah dünyayı ticari faaliyetin yapıldığı mekân yapmışlır; insan eğer hayırlı ve güzel bir ticari faaliyette bulunursa âhirette de güzellikler kazanacak, şayet kötü ve çirkin bir ticari faaliyete girerse âhirette hüsrana uğrayacaktır. Aynı şekilde Allah dünyayı âhirete giden bir yol, âhireti de dünyanın gayesi ve varacağı son nokta kılmıştır, Eğer insanlar hayır yoluna girerler ve emrolundukarı şeyleri yaparlarsa bu yol onları hayra, ebedi nimetlere ve mutluluklara götürür, şayet şer yoluna giverler ve yasaklanmış fiilleri yaparlarsa bu yol da onları sürekli azaba ve ebedi hüzne götürür. Cenâb-ı Hak pek çok âyette bu hususu ifade buyurmuştur: “Allah, müminleri satın almıştır”, “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır”, “Doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır”, “İşte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir”, “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz”. Bunlara benzer âyetler çoktur. Dünya ve âhiret hayatı işte bu ölçü üzerine bina edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını arttırırız cümlesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kim dünyada yaptığı güzelliklerin ve hayırların karşılığı olarak âhiret sevabını ve hayrını isterse, ona istediğini dünyada da âhirette de fazlasıyla veririz; dünyada itaat fiillerini daha çok yapmaya muvaffak kılar, bunları onun için çoğaltır ve geliştiririz, âhirette ise ebedi nimetler Ancak bu irade, fiilsiz ve gayretsiz olmaz. Dolayısıyla onun belirtilmesi, fiilin, yani gereğini yerine getirmenin zaruri olduğu anlamındadır. Bu itibarla ondan maksat fiille birlikte istek ve iradedir. Kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz cümlesi de aynı şekilde iki türlü yorumlanır. Birincisi, kim dünyanın güzelliklerini ve refahını isterse ona bundan veririz, istediğinden fazlasını da veririz. İkincisi, kim isterse, yani dünya için çalışıp gayret gösterirse, ona da bundan ve uğruna çalıştığından veririz. Onun âhirette hiçbir nasibi olmaz. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Kim âhiret kazancını isterse cümlesi, âhiret için çalışırsa demektir. Falanca dünya için ekim yapıyor denince, bundan dünya için çalışıyor ve mal topluyor anlamı çıkar. İbn Amr'ın (r.a.) şu sözü de aynı mânaya gelir: Sanki ebedi yaşayacakmışsın gibi dünya için çalış, sanki yarın ölecekmişsin gibi de âhiret için çalış. Bundan dolayı insana, “hâris”, yani ekim yapan, çalışan ismi verilmiştir. --- Dipnotlar: ve sürekli mutluluklar veririz. İkincisi, kim âhiret için çalışıp gayret gösterirse, sözü edilen güzellikleri onun için arttırırız. Dolayısıyla buradaki istek ve irade, işi yapan herkesin sıfatıdır. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurur: “Kim âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa..."” © “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”

Şûrâ 42:21

Yoksa onların ortak koştukları tanrıları var da Allah'ın izin vermediği kuralları bunlar için din mi yapıyorlar? Bazı müfessirler bu âyete şöyle mâna vermiştir: Yoksa onların benden başka tanrıları var da, bu tanrılar onlar için kurallar mı koymuşlar? Yani onlar için Allah'ın izin vermediği din kanunları mı koymuşlar? Ortak koştukları tanrılar sözüyle taptıkları putları kastedilmektedir. Ancak onlar da biliyorlardı ki putlar kendileri için dine dair hiçbir kural koymadılar. Fakat şöyle denebilir: Onlar putlara ibadet konusunda kendilerine birtakım kurallar koydukları için bu kuralları putlara nispet ettiler, bu yüzden Allah da o kuralları putlara nispet etmiştir. Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle söylemektedir: “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu”, Aslında putlar kimseyi saptırmamıştı, fakat insanlar putlar sebebiyle doğru yoldan saptıkları, buna putlar vasıta kılındıkları için saptırmayı putlara nispet etmiştir, Buna göre ilk mânanın doğru olma ihtimali vardır. Fakat burada başka bir mâna daha uygun gözükmektedir ki o da şudur: Liderler ve yöneticiler, halk kesimi için çeşitli kanunlar ve Allah'ın izin vermediği, yani Allah'ın emretmediği dini kurallar koymuşlardı. Onlar şunu yapıyorlardı: Hiçbir delile ve kanıta dayanmadan halk için din adına hükümler koyuyor ve halk da bu hükümlere uyuyordu. Peygamberler ise Allah'tan olduğuna dair deliller ve kanıtlarla bir din getiriyor, ama onlar bu dine uymuyorlar. Üstelik peygamberler de insandır diyorlar, sonra da hiçbir delil ve kanıt olmadan başka bir insanın koyduğu dine uyuyorlar. Böylece Allah bu âyette onların ne kadar akılsızca davrandıklarına işaret etmektedir. Buna göre âyette geçen ortaklardan maksat, liderler ve yöneticilerdir. En doğrusunu Allah bilir. Onlar için kurallar koydular, yani uydurdular ve âdetleştirdiler. “Size kural koydu”? cümlesi de uydurdu ve âdet koydu anlamına gelir. Nihai hükümle ilgili söz (hesabın âhirete bırakılması) olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Ama o zâlimler için can yakıcı bir azap var! Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi hüküm mânasına gelir. Allah sanki şöyle söylemektedir: Allah Teâlâ eğer bu ümmet için azabı kıyâmet gününe ertelemeseydi... Bundan maksat da Cenâb-ı Hakk'ın ifade buyurdugu gibi Resülullah! (s.a.) insanlara rahmet olarak göndermesidir: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”. İkincisi, ayırım ve açıklama anlamına gelir. Bunun yorumu da şöyledir: Eğer Allah “İşte bu, ayırım günüdür; sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik” meâlindeki âyette buyurduğunu, yani âhirette insanları ayıracağını ve onlara sözünü ettiği konuları açıklayacağını dünyada iken onlara vâdetmeseydi... [ ] de söylenmiştir: Ayırım sözü olmasaydı, yani cezanın kiyâmet günü verileceğine dair daha önceden hüküm verilmeseydi, dünyada onların işleri bitirilirdi. En doğrusunu Allah bilir. yl EZİN AZI b ENE ist. £ laial

Şûrâ 42:22

Zâlimlerin yaptıklarından ötürü korkuya kapıldıklarını göreceksin; ama bu mutlaka başlarına gelecek. Cenâb-ı Hak, korku ve endişeyi kâfirlerin ve zâlimlerin âhirette yaşayacağını, müminlerin ise dünyada yaşayacağını hatırlatmaktadır. Başına gelecek olan akıbetten dünyada iken korku ve endişe duyan insanı Allah âhiret korkusundan emin kılar. Dünyada iken Allah'ın azabıyla alay eden kişiye de korku ve endişeyi âhirette yaşatır. Resülullah'ın (s.a.) şu hadisi de bu mânaya gelir: “Allah bir insana iki korkuyu, yani hem dünya korkusunu ve hem de âhiret korkusunu yaşatmaz; dünyada kendisinden korkana âhirette güven verir, dünyada kendisinden korkmayana da âhirette korku Allah Teâlâ sonra müminlerin âhiretteki hayatlarından haber veriyor: İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar ise cennet bahçelerinde olacaklar. Onlar için Rab'leri katında istedikleri her şey vardır. Böylece her iki kesimin de dünyada ve âhirette neler kazandıklarını hatırlatmış olmaktadır. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece, âyetteki “ravdât” kelimesine bostanlar diye mâna verdiler. Kisâi de buna akarsu civarındaki yeşillikler anlamını verdi. İşte büyük lütuf budur. Burada Allah, âhirette onlara verilen nimetlerin kendi lütfu olduğunu, insanların kendilerinin hak ettikleri karşılık olmadığını haber vermektedir. Bundan dolayı ona büyük ismini vermiştir, çünkü o ebedidir ve asla son bulmayacaktır. ŞAN EİN zi e --- Dipnotlar: Ebů Hureyreden (ra.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) yüce Rabb'inden şöyle rivayet etmiştir: “İzzetime yemin ederim ki, ben bir kuluma iki korkuyu ve iki emniyeti vermem; kulum dünyada iken benden korkarsa kıyâmet günü ona güven veririm, dünyada iken benden güven içinde olana da kıyâmet günü âhirette korku yaşatırım” (İbn Hibbân,

Şûrâ 42:23

Allah'ın, iman edip dünya ve âhirete faydalı işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu! Buradaki Allah'ın verdiği müjde işte bu cümlesinden maksat, Cenâb-ı Hakk'ın önceki âyette belirttiği büyük lütuf ve iman edip dünya ve âhirete dair faydalı işler yapan kullarına vereceğini müjdelediği vâdidir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]pe ki: Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum. Bazı müfessirlerin kaydettiğine göre ensar, biz şunları şunları yaptık demişlerdi. Sanki onlar yaptıklarıyla övünüyorlar ve (muhâcirlere) biz sizden daha faziletliyiz diyorlardı. Bu söz Hz. Peygamber'e (s.a.) ulaşınca, yanlarına gidip şunları söyledi: “Ey ensar! Siz zillet içinde iken Allah Teâlâ sizi aziz kilmadı mı?” Evet, ey Allah'ın resülü, dediler. Tekrar sordu: “Siz fakir olduğunuz halde Allah Teâlâ sizi zengin kılmadı mı?” Evet, ey Allah'ın resülü, dediler. Hz. Peygamber tekrar, “Siz yolunuzu şaşırmışken Allah size doğru yolu göstermedi mi?” diye sordu. Yine, evet ey Allah'ın resülü, dediler, Resülullah (s.a.), “Siz bana söz vermemiş miydiniz?” diye sordu. Ensar, ne demiştik ey Allah'ın resülü, dediler. Hz. Peygamber (s.a.) şunları söyledi: “Milletin seni yurdundan çıkarırsa biz seni bağrımıza basarız, dememiş miydiniz? Milletin seni yalanlıyorsa biz seni tasdik ederiz, dememiş miydiniz? Kavmin seni dışlıyorsa biz sana yardım ederiz dememiş miydiniz?” Resülullah (s.a.) bunları söylerken, ensar huzurunda diz çökmüştü, sonunda şöyle karşılık verdiler: Mallarımız ve sahip olduğumuz her şey Resülullah'ındır (s.a.), üstünlük ve fazilet de sadece Allah'a ve resülüne aittir”. İşte bunun üzerine şu âyet geldi: De ki: Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum. Fakat bu rivayette ensara yakışmayan bazı sözler ve onların Resülullah'ta (s.a.) bulunduğunu zannettikleri bazı hallerden bahsedilmektedir. Aynı şekilde, biz sizden daha faziletliyiz şeklinde kendilerini öven sözler nakledilmektedir. Böyle bir sözün onlardan sâdır olması mümkün değildir. Buna göre ya hadis sahih değildir, ya da ensar hakkında ihtimal dâhilinde olmayan bazı ilâveler yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bazı rivayetlerde ensarın şöyle dediği kaydedilir: Resülullah (s.a.) akrabalarından ve başkalarından dolayı birçok sıkıntılar yaşıyor; gelin, aramızda mal toplayalım ve yaşadığı sıkıntılara karşı ona yardımcı olalım. Onlar, bu söylediklerini yerine getirdiler. Sonra topladıkları malı Hz. Peygambere götürüp şöyle dediler: Senin yeterli imkânın olmadığı halde başkalarının sıkıntılarını ve haklarını omuzluyorsun, [ bazı ihtiyaç malzemeleri getirdik, bunları ailen ve gelen misafirlerin için harcarsın. İşte bunun üzerine şu âyet geldi: De ki: Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum”. Sizden bir karşılık istemiyorum cümlesi farklı mânalara gelir. Birincisi, size ilâhi risâleti tebliğ etmemden, Allah'a ve bana iman etmeye davet etmemden dolayı sizden bir ücret istemiyorum, sadece akrabalık ve yakınlık hakkını korumanızı istiyorum. Buna göre âyet-i kerime, akrabalık ve yakınlık hukukunu korumanın farz olduğuna işaret eder. Bir ihtimale göre de âyet, kâfirlerin iddialarını reddetmektedir. Onlar şöyle diyorlardı: Muhammed (s.a.), akrabalık hukukunu bitiren ve akrabaları parçalayan bir din getirdi, o kadar ki davetini kabul edenle etmeyen baba ile evladı, karı ile kocayı bile birbirinden kopardı. İşte bunun üzerine Sizden bir karşılık istemiyorum meâlindeki âyet geldi. Yani ben sizi akrabalık ve yakınlık bağlarınızı kesmeye çağırmıyorum, aksine akrabalık bağlarınızı korumaya davet ediyorum. Başka bir ihtimale göre de Hz. Peygamber şunu söylemektedir: Ben, davet ettiğim dine karşılık sizden ücret istemiyorum yahut bana ücret verseniz bile kabul etmeyeceğim; ancak sizden aramızdaki akrabalık ve yakınlık hakkını korumanızı istiyorum, sizden kabul edeceğim karşılık budur. O insanlarla Hz. Peygamber arasında gerçekten bir yakınlık ve akrabalık vardı. Diğer bir ihtimal da Hasan-ı Baѕг?пiп söylediğidir: Vallahi Cenâb-ı Hakk'ın elçisi, bu Kur'ân'a karşı hiçbir ücret istememiştir, ancak o Allah'a itaat ederek ve kitabını severek Cenâb-ı Hakk'a yaklaşmalarını istemiştir. Buna göre Yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir şey istemiyorum cümlesi, Allaha yaklaşmaya çalışmanızı ve yararlı işler yapmanızı istiyorum mânasına gelir”. Bazıları şöyle dedi: Yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir şey istemiyorum cümlesi, akrabanızı ve yakınlarınızı sevdiğiniz gibi sadece akraba olduğumuz için beni de sevmenizi istiyorum, yoksa getirdiğim dini sizin benden kopmanız için getirmedim, getirdiğim din için sizden ücret de istemiyorum anlamına gelir. Katâde şöyle dedi: Allah Teâlâ burada Muhammed aleyhisselâm, bu Koтa ve onu tebliğ etmeye karşılık ücret istememesini, sadece akrabalık sevgisini, yani aralarındaki akrabalık bağını korumalarını istemesini emretmiştir. [ ] Kureyş kabilesinin her kolu birbiriyle akraba idi” Bazıları şöyle mâna verdi: Sadece benim akrabalığımı sevmenizi istiyorum, Bazıları da Resülullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğunu kaydeder: “Davet ettiğim ve size emrettiğim kurallarda bana uymasanız bile, bari akrabalığımı koruyun ™, Bu meselenin aslı bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Ğafür ve Şekür Kelimelerinin Anlamı) Kim çaba harcayıp bir iyiliği gerçekleştirirse bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz. Bu mânaya benzer başka bir âyet de şöyledir: “Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını En doğrusunu Allahı bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Âyelteki “iktirâf” kelimesi, iktisâb, yani kazanmak anlamına gelir, Mufâale babından kullanıldığında muâşeret mânasına gelir. Bu kelime aynı zamanda birini bir şeyle itham etmek anlamına da gelir. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır ve iyiliği asla karşılıksız bırakmaz. Buradaki kelimesi, tövbe etmeseler de, gizli ve açık yaptıkları hatalardan dönmeseler de af ve mağfireti hak etmeseler de Allah onları bağışlar demektir. “Şekür” kelimesi de, Allah'a gerçekten şükretmeseler ve teşekkürlerinin kabul edilmesini hak etmeseler de Allah, kendinden bir lütuf ve ikram olarak onların şükürlerini kabul eder mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler “gafür” kelimesine günahları bağışlar, “şekür” kelimesine de iyiliklerine kat kat fazlasıyla karşılık verir anlamını verdiler. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © bk. Taberi, Câmi'wl-beyân, XX, 499; İbn Ebü, Tefsiru l-Kuráni'l-azim, X, 3277. 7 Süyüti bu mânaya yakın bir rivayeti zikretti ve sonuna şunu da ekledi: Bunu Taberâni elMu'temü'l-evsat'ta ve İbn Merdüye, Said b. Cübeyr tarikiyle ve zayıf bir senetle tahric ettiler (bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XIII, 144-145. Ayrıca bk. Taberâni, el-Mu'cemü'i-evsat, Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XX, 500-501.

Şûrâ 42:24

? Taberi, Câmi'u'l-beyân, XX, 497. Yoksa onlar, 'Allah hakkında bir yalan uydurdu? mu diyorlar? Yani, aksine onlar Muhammed aleyhisselâm Allah'a iftira etti diyorlar. Allah dilese senin kalbini de mühürler. Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Allah dileseydi senin kalbini sabırla mühürlerdi de, onların seninle alay etmelerinin ve seni yalanlamalarının acısını hissetmezdin. Bazıları da şöyle söyledi: Allah dileseydi sana Kur'ânı unutturur, böylece onlara Kur'ân'ı tebliğ edemezdin ve onlar da seninle alay edemezler ve seni yalancılıkla itham edemezlerdi. Bize göre bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, ilk olarak belirttiğimiz mânaya gelir. Yani Allah dileseydi senin kalbini sabırla mühürlerdi de, onların seninle alay etmelerinin ve senin inkâr etmelerinin acısını hissetmezdin. İkincisi, Allah dileseydi kâfirlerin kalplerini mühürlediği gibi senin de kalbini mühürlerdi, böylece onlar hakkı bâtıldan ayıramadıkları gibi sen de gerçeği anlayamaz ve hakkı bâtıldan ayırmazdın. Bu mânaya göre Cenâb-ı Hak lütfunu, ihsanını ve ikrâm ettiği çeşitli nimetleri hatırlatmaktadır. Bu hatırlatmayı da verdiği nimetlere karşı Rabb'ine şükretmesi, o insanların kalplerini mühürlemesinden ve kendilerine çeşitli azaplar vermesinden dolayı onlara acıması için yapmaktadır. Buna göre Resülullah'ın (s.a.) onlara duyduğu şefkat ve merhameti, şu âyetlerde ifade edilen seviyeye ulaşmıştı: “Onların arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin!” “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”#. Resülullah, kendisini helâk edecek derecede onlara şefkat ve merhamet duyuyordu. En doğrusunu Allah bilir. Allah bâtılı siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, hak ehlini bâtıl ehline karşı muzaffer kılar ve hak ehli bâtıl ehline galip gelinceye kadar onlara yardım eder, böylece bâtılı mahveder, hakkı ortaya çıkarır mânasına gelir. İkincisi, Allah hakkı deliller ve kanıtlarla ortaya çıkarır, böylece herkes Allah'ın koyduğu delillerle hakkı bâtıldan ayırteder ve iyice düşündüğünde hakkı tanır. Âyet-i kerimede bunu meâlen şöyle dile getirmektedir: “Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resülünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O'dur; müşrikler hoşlanmasalar da!” En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki sözleriyle anlamına gelen “bikelimâtihi” kelimesi, delilleri ve kanıtlarıyla anlamına gelir. Şüphesiz O kalplerde olanı çok iyi bilmektedir. Müfessirler buna kalplerde olanı bilir diye mâna verdiler. “Zâtis-sudür” sözü, insanların kalplerindeki niyetleri ve fikirleri anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:25

Kullarının tövbesini kabul eden, günahları bağışlayan... Daha önce hiç kimsenin hakkıyla tövbe edemeyeceğini söylemiştik. Çünkü hakkıyla tövbe etmek, insanın ateşten kaçtığı gibi, ateşi gerektirecek olan her şeyden kaçmasıyla mümkün olur. [ ]Hatta ateşin içinde olsa bile oradan kaçma firsatin: bulduğunda kaçmalıdır. Halbuki hiç kimse ateşten kaçar gibi günahlardan kaçamıyor. Fakat insanın tövbesi bahsettiğimiz bu seviyede olmasa bile, Allah lütfu ve keremiyle tövbesini kabul ediyor. Kullarının tövbesini kabul eder, yani onların iyiliklerini ve hayırlarını kabul eder. Günahları bağışlar, yani günahlarını örter. Bu konuda başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “İşte onların yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”. En doğrusunu Allah bilir. Yaptıklarınızı bilen O'dur. Bu, bir tehdit ifadesidir. Cenâb-ı Hak, onların gizli ve açık bütün yaptıklarını bildiğini Hz. Peygambere haber vermektedir. Onların ne yapacaklarını bilmesine rağmen kendilerini imtihan etmekte, onlara emirler vermekte ve yasaklar koymaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:26

[Dua Etmek] İman edip rızâsına uygun işler yapanların dualarını kabul buyurur. Yani Allah dua edenlerin dualarını kabul eder ve Rab'lerinden istekte bulunanların isteklerini verir. Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm”, Yani dua edenlerin dualarını kabul ederim. En doğrusunu Allah bilir. Kendi lütfundan onlara fazlasını veren de O'dur. Yani gözün görmediği, kulağın işitmediği ve müslüman birinin aklına bile gelmeyen nimetleri onlara fazladan lütfedecektir. Bundan maksat da cennettir, cennet Allah'ın fazladan verdiği lütfu ve ikramıdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ kâfirler hakkında da şöyle der: İnkârcılar için ise çetin bir azap vardır.

Şûrâ 42:27

[Fakirlerin Daha Çok Şükretmeleri Gerekir] Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi. Müfessirler bu âyetin Suffe ehli hakkında geldiğini söylediler. Onlar, dünyanın kendilerinin olmasını temenni ediyorlardı. Eğer âyet onlar hakkında gelmişse, ozaman Cenâb-ı Hak sanki onlara darlığı ve fakirliği hoş göstermektedir. Bazıları yeryüzünde taşkınlık ederlerdi cümlesine şöyle mâna verdiler: Her gün yeni bir elbise giyer, her gün başka bir binit alırlardı. [ ]AпcaK böyle BEJ bir durumda âyetteki taşkınlık anlamı fazla ortaya çıkmamaktadır, dolayısıyla bu yorum doğru değildir. Bize göre Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi cümlesi, Cenâb-ı Hakk'ın lütfu ve ihsanı olarak anlaşılmalıdır. Her ne kadar insanların taşkınlık yapacağını Allah biliyorsa da yine de onlara rızkı bol bol vermektedir. Görmez misin ki, Allah Firavuna varlık ve mülk vermeseydi, tanrılık iddiasına kalkışmayacaktı. Ancak Allah bazı müminlere lütfeder, taşkınlık yapmamaları için onlara darlık verir. Böylece onlara verdiği nimetlere şükretmelerini sağlar, taşkınlık yapmamaları için onlara sıkıntı ve darlık ihsan eder. Allah'ın vermemesi de lütuftur”, sözü de bu mânayı doğrulamaktadır. Ebü Nuaym el-İsfâhâni bu sözü, Ebü Habib el-Bedevi'den rivayet eder. Ayetin zâhirine dayanarak Cenâb-ı Hakk'ın kullarına en uygun (aslah) olanı vermesinin gerekli olduğuna dair Mütezili iddianın cevabını daha önce kaydetmiştik. Burada Allah Teâlâ Allah kullarına rizki bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi buyurmaktadır. Bu âyete göre insanlar için en uygun olan, rizki bol bol vermemesidir. Biz deriz ki: Cenâb-ı Hak firavunlara ve kâfirlere bol bol mal vermiş, fakat onlar taşkınlık yapmışlardı. Ancak taşkınlık yapmamaları için bazıları hakkında fakirliği ve darlığı bir lütuf ve nimet olarak zikretmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra taşkınlık, Allah'ın insanlar için koyduğu sınırları aşmaktır. Ancak âyette taşkınlık adı verilen eylemin ne olduğu belirtilmediği için onun tefsirini yapmıyoruz. Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi meâlindeki ilâhi kelâm şu mânaya gelebilir: Allah onlara bolluk ve refah verecek olursa, şükretmeleri gerekir. Ama bolluk ve mal çokluğu, onların şükretmelerine ve kendilerine konulan farzları ve hükümleri yerine getirmelerine engel olur, onları meşgul eder. Ama O dilediği ölçüye göre vermektedir. Yani yapmaları gereken kulluk görevlerini yerine getirmelerine engel olmayacak ve onları meşgul etmeyecek kadar vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü O kullarının durumunu çek iyi bilmekte ve görmektedir. Bu cümlenin tefsirini daha önce yapmıştık. Hâsılı bu âyetin tefsiri üç şekilde yapılır. Birincisi, âyet kâfirlere hitap etmektedir; Allah onlara bol mal verirse mutlaka yeryüzünde taşkınlık çıkarırlar, yani hepsi küfür ve dalâlet içine girerler, Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân’ inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık”" İkincisi, âyet-i kerime, bol mal verecek olsa yeryüzünde taşkınlık çıkaracakların: bildiği müminlerden özel bir kesime hitap etmektedir. Dolayısıyla taşkınlık yapmamaları için bir lütuf ve ihsan olarak onlara darlık ve fakirlik vermektedir. Bu, ilerde gelecek olan aşağıdaki âyet-i kerimenin bir yorumunda belirteceğimiz mânaya gelmektedir: ( Ren cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yaratım”, Bu âyette gerçek anlamda Allaha ibadet kastedilmişse, Allah onları, hiç şüphesiz ibadet edeceklerini bildiği zümrenin içinde yaratmıştır, demektir, Yani onları kendisine ibadet etmeleri için yaralmıştır. Fakat kendisine ibadet etmeyeceklerini bildiği kişileri ise ibadet için yaratmış olması ihtimali yoktur, onları, ibadet etmeyeceğini bildiği zümrenin içinde yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre, Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi meâlindeki âyet de eğer bolluk ve refah verecek olsa yeryüzünde taşkınlık yapacağını Allah Teâlâ'nın bildiği özel bir kesim hakkındadır, bundan dolayı Allah, onlara lütuf ve ihsan olmak üzere darlık vermektedir. Dolayısıyla bundan dolayı da Allaha şükretmeleri gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, âyet, mümin kâfir herkese hitap etmektedir. Allah hepsine refah ve bolluk verseydi, hepsi birden kral olurlardı. Kralların tabiatı ve âdeti de taşkınlık yapmak, yönetimlerinde ve memleketlerinde karşı oldukları kişileri ezmeye çalışmaktır. Bu ise, birbirlerini bitirmeye ve fesada yol açar. Bundan dolayı Allah bazılarına bol bol vermiş, bazılarına da birbirlerine karşı taşkınlık yapmamaları için darlık vermiştir. Çünkü aksi halde birbirlerini bitirmek ve fesada uğramak söz konusudur. Bunu en doğru bilen Allah'tır.

Şûrâ 42:28

İnsanlar bütün ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O'dur. Buradaki bütün ümitlerini yitirdikten sonra ibaresi, Allahın rahmetinden ümitlerini kestikleri yahut taptıkları putların yağmur yağdırmasından, kendilerine şefaat etmesinden ve Allaha yaklaştırmasından ümitlerini kestikten sonra mânasına gelebilir. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurur: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Sonra Cenâb-ı Hak bu âyette yağmura rahmet ve “gays” (bereket) adını vermiştir. Âyetteki “Says” kelimesi, gavs” anlamında kullanılmıştır, bu da yardımcı mânasına gelir. Cenâb-ı Hak, yağmuru tutanın, insanları da kıtlık ve darlık hallerinde saklayanın kendisi olduğu bilinsin diye yağmura bu isimleri vermiştir. Şayet yağmuru göndermek O'nun elinde olsa, fakat göndermemek O'nun kudreti altında bulunmasaydı yağmura rahmet ve yardımcı diye isim vermezdi. Çünkü bir eylemi yapmak kimin görevi ise onun yaptığına lütuf ve rahmet denilmez. Dolayısıyla bu âyet, Mütezile'nin, Allah, aslah (en uygun) olanı yapmak zorundadır iddiasına aykırıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. 194 [ ]CeгceK dost ve koruyucu, her türlü hamde lâyık olan O'dur. Buradaki “Veli” kelimesi Rab anlamına gelir. “Hamid” de hamdedilmeye lâyık olan demektir. Yahut “Veli”, onları ve onlara verdiği her nimeti koruyan mânasına gelir. “Hamid” de, yeryüzünde taşkınlık yapmamaları için onlara verdiği darlıktan dolayı hamdedilmeye lâyık olan demektir.

Şûrâ 42:29

Gökleri, yeri ve oralarda üretip yaydığı canlıları yaratması O'nun kanıtlarındandır. Buradaki kanıtlarındandır sözü, Allah'ın gökleri, yeri ve âyette belirtilen diğer nimetleri yaratması, O'nun rablığının ve vahdâniyetinin kanıtlarındadır mânasına gelebilir. Yahut bunları yaratması O'nun hikmetinin, ilminin tedbir ve yönetiminin kanıtlarındandır veyahut kudretinin ve hükümranlığının kanıtlarındandır veyahut da ihsanının, nimetinin ve lütfunun kanıtlarındandır anlamına gelir. Aklımız yettiğince bütün bunların işaret ettiği anlamları daha önce belirtmiştik”. Sonra oralarda üretip yaydığı canlıları yaratması cümlesinin delâletinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna, özellikle yeryüzündeki canlılar mânasını verdi. Görmez misin ki Allah Teâlâ ilgili âyette, yeryüzündekiler yürüyen ve hareket eden canlılar oldukları için bu anlama gelen “dâbbe” kelimesini kullanmıştır. Gökteki melekler ise ayaklarıyla yürüyen değil, kanatlarıyla uçan varlıklardır. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen bir âyette “O ikisinden inci ve mercan çıkar” buyurmaktadır, halbuki inci ve mercan ikisinden değil, sadece birinden çıkıyor. Bazıları şöyle dedi: İkisinde sözüyle, gökteki meleklerle yerde yürüyen canlılar kastedilmiştir, ancak gök ehline yerde yürüyen canlıların ismi ile isim verdi. Bu ise dilde caizdir, yani iki varlığı anıp birinin ismini onlara vermek mümkündür. Meselâ, “Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz bunlar, başkasına ağır gelir” meâlindeki âyet böyledir. Buradaki zamir lafız olarak namaz anlamına gelen “salât”a gider, ancak bundan maksat önce geçen sabır ve namazdır. Başka bir örnek de şu meâldeki âyettir: “Onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelirler”, Buradaki zamir de ticarete yönelikti, ama hakikatte ticaret ile eğlence kastedilmektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. [ ]O dilediği zaman onları bir araya getirme gücüne de sahiptir. Buradaki onları bir araya getirme ifadesinden maksat, muhtemelen onları ölümden sonra diriltmesidir, yani Allah gökleri, yeri ve bahsettiği diğer varlıkları yaratmaya kâdir olduğu gibi, ölümden sonra insanları tekrar yaratmaya da kâdirdir. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:30

[İnsanlar Niçin Belâya Mâruz Kalırlar?] Onların başlarına geldiği belirtilen musibet, kendi hataları, isyanları ve yapıp ettikleri yüzünden olsun veya olmasın herkesi kapsar; kuraklık, kıtlık, düşman saldırısı ve benzerleri gibi musibetler, caniler olduğu kadar çocuklar, hayvanlar, iyiler ve salih insanlar da dâhil olmak üzere herkese şamildir. Dolayısıyla Allah tarafından musibete lâyık görülenler için bu belâ bir uyarı ve öğüttür yahut kendi yaptıkları yüzünden musibete düçar olanlar için de günahlarının kefareti olur. Kendileri bir suç işlemeyen sabilerin ve iyilerin musibete uğramalarında da lâhi bir hikmet vardır. Bu itibarla âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu belâ onların yaptıkları bir şey yüzünden başlarına gelmiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın onlara vermiş olduğu sağlığın, afiyetin, güzelliklerin ve hayırların, tamamen Allah'ın lütfu ve ikramı olduğunun bilinmesi içindir; çünkü netice itibariyle insanlar Allah'ın kullarıdır ve Allah kulunu isterse helâk eder, isterse onları hayatta bırakır, onlar hakkında her dilediğini yapar. [1Kiпciѕi,) onların yaptığı herhangi bir kötülük ve günah olmasa da Allah onlara âyette belirttiği musibeti verebilir, sebebi de bunun karşılığı olan bedeli ve mükâfatı âhirette onlara vermektir. Buna göre o belânın, ilâhi hikmetin dışında olduğu nasıl düşünülebilir? Bir mükâfat vermek için acı çektirmek mümkündür ve caizdir, ama Mütezile'nin aksine, buna bir karşılık vermek mutlaka şart değildir, çünkü Mütezile'ye göre şarttır. Hatalardan korunma ancak Allahın yardımıyla mümkündür. Âyette insanın başına gelen belânın kendi yaptıkları yüzünden geldiği ifadesi, herkesin kendisini kontrol etmesi amacıyla söylenmiş olabilir; buna göre insanın mâruz kaldığı belâ, geçmişte işlemiş olduğu bir kötülük yüzündendir. Bundan kurtulmanın yolu da herkesin kendine bakıp belânın geçmişte yaptıWA gindan dolayı başına geldiğini (Jdüşünmesi ve hemen ondan vazgeçip Allah'a tövbe etmesidir. Buna göre âyet, ya benzeri bir kötülüğü yapmasına karşı insanı uyarmak ve kınamak anlamına gelir, ya da o belâ yaptıklarına kefaret olması ve onu günahlarından arındırması içindir, bu durumda da insanın o belâya karşı Allah'a şükretmesi gerekir. Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Âdemoğluna bir dikenin batması, ayağının takılıp sürçmesi ve yaralanıp damarından kan akması mutlaka işlediği bir günah yüzündendir ve Allah bu sayede onun pek çok günahını bağışlayacaktır””, Mütezilenin iddiasına göre ise, bedelini (ivaz) vermeden Allah'ın hiç kimseye acı çektirmeye ve sıkıntı vermeye hakkı yoktur. Eğer mesele onların söylediği gibi olsaydı, onlara hayırlar, güzellikler ve bolluk veren Allah'ın ihsan eden, lütfeden ve nimet veren olmaması gerekirdi, çünkü başka birinden bedeli karşılığında bir şey alan kişi, lütfeden ve nimet veren diye nitelenmez. (Bu konuda iki şey söylenebilir. Birincisi,) Allah kendini ihsan eden ve nimet veren diye isimlendirmektedir. Bu durumda onların söyledikleri buna aykırı düşmektedir. İkincisi, onların söylediği gibi şayet mutlaka onlara bedel (ivaz) verilmesi şart olsaydı, ancak onların razı olacakları bedeli vermesi gerekirdi. Bu bedelin de onlardan aldığı rahatlığın değerinde olması icabederdi, Halbuki bu konuda onların böyle bir şartı ileri sürmeleri söz konusu değildir. Bu da göstermektedir ki Cenâb-ı Hakk'ın onlara, yukarıda söylediğimiz musibetleri başlarına getirmeye hakkı vardır. Bizim söylediklerimizin aslı şudur: Bütün yaratılanlar Allahin kulu ve kölesidir. Her sultanın kendi mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunmaya hakkı vardır, fakat halkın ona acı vermeye hakları yoktur, çünkü mülkiyet gerçekte ona aittir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın durumu da böyledir, çünkü her şeyin hakiki sahibi O'dur, dolayısıyla hiçbir bedel ve karşılık vermeden de dilediğini yapmaya hakkı vardır. En doğrusunu Allahı bilir. Allah birçoğunu da bağışlar. Başına bir sıkıntı ve belâ gelen herkes için, mutlaka şanı yüce olan Allah'ın bu belâdan dolayı bir mağfireti söz konusudur. Çünkü duyulan her acının mutlaka artma ihtimali vardır, işte acının artmasını engellemek de Allah'ın lütfu ve ihsanıdır. Az olsun çok olsun kendi hakkından bir kısmının kaybolması da böyledir. Allah birçoğunu bağışlar sözü, insanın yaptığı bütün hatalardan dolayı onu sorguya çekmeyeceği, aksine sadece bir kısmından sorguya çekeceği ve diğerlerini yok sayacağı anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:31

Siz, dünyanın hiçbir yerinde O'nun gücünün önünde duramazsınız. Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Hatalarınız yüzünden Allah'ın size vermek istediği belâdan ve size yapmak istediği diğer sıkıntılardan kaçamazsınız, sizin Allahtan başka sığınağınız yoktur.Sizin için Allah'tan başka gerçek dost ve yardımcı yoktur. Yani sizi koruyacak ve başınıza gelecek olan azabı engelleyecek dostunuz olmadığı gibi size yardım edecek ve Allah'ın azabından sizi koruyacak hiçbir yardımcınız da yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:32

Buradaki “âyâtihi” kelimesi, dana önce de söylediğimiz gibi Allah'ın birliğinin ve Rab olduğunun kanıtları, O'nun kudretinin ve hükümranlığının kanıtları, ilminin, tedbirinin ve hikmetinin kanıtları, nimetlerinin ve ihsanının kanıtları mânasına gelebilir. Bu âyette kastedilen şey ise Aziz ve Celil olan Allah'ın, gemiler hakkında kerestedeki özel bir niteliği gizlemesi gibidir. Allah'ın kerestede gizlediği o özelliği ve lütfu anlamak için insan türünün filoyolları bir araya gelse bile onu anlamaya muktedir olamazlardı. Bu nitelikten ve Allah'ın ona yüklediği özellikten maksat, ağırlığına ve kalınlığına rağmen suyun üzerinde kalma ve sakin bir şekilde yol alma niteliğini keresteye vermesidir. Aynı kalınlık ve ağırlıkta olmasa bile, ağaçtaki cevherin bulunmadığı pek çok nesne çöker ve suyun dibine batar. Gemiye konulan ağır yüklerden suda batma ve çökme labialına sahip her birinin durumu da böyledir, gemilerde ve ağaçlarda sözü edilen o tabiat olmasaydı, onlar da suya gömülürdü. En doğrusunu Allah bilir, Bayraklar gibi. Müfessirlerin geneli buna denizde dağlar gibi akıp giden anlamını verdiler. İbn Kuteyve ve Ebü Avsece, “a'lâm” (psi), dağlar anlamına gelir, bunun tekili de “alem'dir dediler”, Bu sözün anlamı şudur: Allah yeryüzündeki canlıları sallanmaktan ve suya gömülmekten korudu, onu tuttu ve yeryüzünü dağlarla sabit kıldı, Dağların tabiatı ise suya batmak ve gömülmektir. Dolayısıyla dağların suyun üzerinde sabit durması değil, suya gömülmesi ve batışının artarak sürmesi gerekirdi. [ ]Fakat Cenâb-ı Hakk'ın lütfu ve ihsanı onları sabit tutmakta, çöküp batmaktan ve canlıları sallanmaktan korumaktadır. Buna göre dağları yer üzerinde dimdik tutuğu gibi denizdeki gemileri de Allah batırmamakta, suyun üstünde tutmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bayraklar gibi sözünün başka bir mânaya, alâmetler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Gemilerin alâmet olmaları da Allah onları insanların elde etmeleri zor olan uzaklardaki menfaatlere ulaşmaları için bir sebep ve vasıta yapmasından dolayıdır. Bir yerden başka bir yere, bir ülkeden başka bir ülkeye yükler gemilerle taşındığı için, kendilerine bu yüklerin getirildiği insanlar, bolluk ve menfaat getirdiklerini umdukları için gemileri denizde gördüklerinde sevinç duyarlar. Aynı şekilde kendilerine mal getirilen belde halkı gemilerin sağ salim geldiklerini görünce de sevinirler, çünkü mal ve menfaat kazanacaklardır. İşte gemiler insanlar için servete ve menfaate ulaşmanın vesilesi ve alâmeti olduğu için âyette bu kelime kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. ? ibn Kuteybe, Tefsiru daribi'l-Kurün, s. 394.

Şûrâ 42:33

O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Cenâb-ı Hak burada, gemileri denizde yürüttüğünü, dileseydi onları durdurabileceğini ve hareketsiz bırakabileceğini söylemekle insanlara olan lütfunu ve ihsanını hatırlatmaktadır. Allah rüzgârı iki şekilde yaratmıştır. Birincisi, uygun rüzgârdır, gemiler onunla yol almaktadır. Diğeri de şiddetli fırtınadır, bununla da gemiler helâk olmaktadır. Allah, bu durumu başka bir âyet-i kerimede meâlen şöyle açıklamaktadır: “Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar””. Sonra gemileri yürütenin rüzgâr olmadığına, rüzgârın kendiliğinden esmediğine, onu yapanın Allah Teâlâ olduğuna işaret eden üç özellik vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak rüzgârda gemileri yürütmeye uygun bir özellik, Jaynı zamanda gemileri helâk eden ve dalgaları kabartan bir fırtına özelliği yaratmıştır. İkincisi, dilerse rüzgârı dindirir cümlesinde ifade buyurduğu Allah dilerse rüzgâra sükünet vereceğini ve gemileri suyun üzerinde hareketsiz bırakabileceğini haber vermektedir. Bu, o rüzgârı yürütenin de durduranın da kendisi olduğunu haber vermektedir. Üçüncüsü, ateşte sıcaklık, buzda soğukluk tabiatı olduğu gibi tabiattan kaynaklan bir fiilin tek bir kanun üzere olmasıdır; rüzgârın akması ve esmesi eğer tamamen kendi tabiatının eseri olsaydı, hiçbir halde sakin olmazdı, bazan uygun ve güzel, bazan da helâk edici bir fırtınaya dönüşmezdi. Bütün bunlar, o işin kendiliğinden ve tabiatın gereği olarak vuku bulmadığına, onu öyle yapanın Allah Teâlâ olduğuna işaret eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah bununla mümine çok sabreden ve çok şükreden diye isim vermiştir. İkincisi, başına gelen belâlara ve zorluklara sabreden kişiye çok sabreden, gemilerde ve diğer nesnelerde varettiğini belirttiği nimetlere şükredene de çok şükreden adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe buna, gemiler durur, yürümez olurlar diye mâna verdiler”, Buradaki “ravâkid” kelimesinin kökü de şudur: “Rakede, yerküdü, ruküden” (15; --- Dipnotlar: ” o “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar, üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler, (işte bu durumda) “Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız’ diye -din ve ibadeti yalnız O'na özgü kılarak- Allaha dua ederler”

Şûrâ 42:34

Bu âyet-i kerimenin, yukarıda belirtilen denizde akıp giden gemilerle ilgili âyetin sılası olması mümkündür. Çünkü Allah, “O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler” buyurmakta [ ]ye şunu söylemektedir: Allah eğer dilerse, denizde gemileri yürüten rüzgarı durdurur ve gemiler suyun içinde hareketsiz kalırlar, dilerse rüzgârı şiddetli bir fırtına ve kasırgaya dönüştürür ve bunlar da gemileri, yani gemidekileri helâk ederler. Cenâb-ı Hak ise sözünü ettiği denizde helâk etme veya hayatta tutma fiilinin kendisine ait olduğunu, kurtulan kişinin Allah'ın lütfuyla kurtulduğunu ve denizden salimen karaya çıkardığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece, âyetteki “yübikhunne” fiiline, gemidekileri helâk eder mânasını verdi. Bu âyetin daha önce geçen “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”! meâlindeki âyetin sılası da olabilir. Onların canına zarar veren veya vermeyen her türlü musibet ancak kendilerinin yapıp ettikleri günahlar yüzündendir. Hemen arkasından Allah, kendi elleriyle yaptıkları günahlar yüzünden helâk edilmeyi hak eden pek çok kişiyi bağışlayacağını ve kusurlarını görmezden geleceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:35

Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurüân, s. 394. [Allah'ın Âyetleri Üzerinde Tartışmak] Allahın âyetlerine karşı mücadele etmek iki mânaya gelir. Birincisi, Allahın hükümlerinin neye işaret ettiğine ve âyetlerdeki mânaları anlamaya dair tartışmalarıdır. Bu, doğru ve övgüye değer bir tartışmadır. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ehl-i Kitapla mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün”!, “Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme! İşte bu konuda yapılan tartışma güzeldir, övgüye lâyıktır. İkincisi, Allah'ın âyetlerinde yer alan hükümleri reddetmek ve onların doğru anlaşılmasına engel olmak için yapılan mücadeledir. Bu da yerilen mücadeledir. [5] AyeПeгiтiзe karşı mücadele verenler meâlindeki bu âyette kastedilen EN mücadele, Allah'ın âyetlerindeki hükümleri reddetmek için yapılan mücadeledir. Sonra Cenâb-ı Hak, Allah'ın âyetlerini reddetmek ve onların anlaşılmasına engel olmak için mücadele ettiklerinden dolayı, onların Allah'ın azabından kaçıp kurtulacak yerleri olmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:36

[Dünya Nimetleri Ebedi Lezzetleri Kazanmaya Vesiledir)] Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah Teâlâ dünyada bu nimetleri ve lezzetleri insanlara, bu vesile ile ebedi nimetleri ve kalıcı lezzetleri kazanmaları için vermiştir. Aynı şekilde onlara vermiş olduğu göz, kulak ve diğer duyu organlarını da ebedi ve kalıcı olanı kazanmaları için vermiştir. Allah, vermiş olduğu malları ve lezzetleri, emredildikleri cihetten başka yönlerde kullananları hüsrana uğrayanlar ve boş şeylerle oyalananlar diye nitelemiştir. Aynı şekilde verdiği duyu organlarını gayesi dışında kullananları da sağır, dilsiz ve kör olarak nitelemiştir. Bu nimetlerle ebedi hayatı kazanamayanları da ölü diye nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkinci bir ihtimal de şöyle denilmesidir: Onlara bu dünyada verilen lezzetler ve nimetler ancak Allah katında bulunan ve âhirette onlara verileceği vâdedilen nimetlere özendirmek içindir. Aynı şekilde zorluklarla ve belâlarla imtihan edilmeleri de ancak Allah'ın uyardığı ve âhirette başlarına gelmekle korkuttuğu azaptan sakındırmak içindir. Buna göre Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir cümlesi, onlardan yararlanırsınız, fakat onlar çabuk biter ve yok olurlar, geriye onlardan bir şey kalmaz, size vermediği ise ebedi ve baki olandır mânasına gelir. Sonra Allah Teâlâ, baki olanın kime verileceğini de açıklamaktadır: Bunlar, iman eden ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir. Onlar, dünya ve âhiretin Allaha ait olduğuna, yaratmak ve emretmenin de O'nun yetkisinde bulunduğuna ve O'nun yaratılmışlıkla ilgili her türlü mânadan uzak olduğuna iman edenlerdir. Rab'lerine dayanıp güvenenler içindir, yani onlar işlerinde Allaha güvenip dayanırlar, Allah onların yegâne güvencesi ve dayanağıdır, onlar bütün işlerinde Allah'tan aşka hiç kimseye güvenip dayanmazlar.

Şûrâ 42:37

[Büyük Günah ve Hayasızlık] Sonra Cenâb-ı Hak onları büyük günahlardan ve hayasızlıktan sakınmakla da nitelemektedir: Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınırlar. Burada büyük günah olarak belirtilen günahtan maksadın hayasızlık olması mümkündür, çünkü hayasızlık büyük günahtır. Bu ikisinden (hayasızlık ve büyük günah) her biri, diğeri ile aynı anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Büyük günahlar, insanı müşrik olmasına yol açan günah çeşitleridir; en büyük günah Allah'a ortak tanımaktır. “Fevâhiş” ise dünyada had cezasını gerektiren günahlardır. Şöyle de söylenmiştir: Büyük günah, günahın büyük olanıdır. “Fevâhiş” de, işlerin çirkin olanıdır. Bunun farklı yorumunu daha önce Nisâ süresinde belirtmiştik'. En doğrusunu Allah bilir. Onlar öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar. Yani onlar malları, canları ve dünya işleri konusunda öfkelendikleri zaman da bağışlarlar ve insanların kusurlarını görmezden gelirler. Fakat din konusunda öfkelendikleri zaman, asla bağışlamaları yoktur, hemen dönüp Allah'a tövbe etmek gerekir. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:38

Rablerinin çağrısına uyarlar, namazı özenle kılarlar. Yani hemen Rablerinin davet ettiği dine yönelirler. “Allah esenlik yurduna çağırıyor”!” meâlindeki âyetle de Rab'leri onları selâmet yurduna çağırmıştı. Ancak onların davetlerinin kabul edilmesini Allah bazı şartlara bağladı, kim bu davetin gereklerine uyarsa vâdedilen mükâfatı hak eder. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vâdettiklerimi vereyim”, “Allah onlara şöyle demişti: Eğer namazı dosdoğru kılarsanız ben sizinle beraberim”, Buna göre onların Rablerinin davetine uyduklarının alâmeti ve şartı, namazı özenle kılmaları ve âyette bahsedilen diğer buyrukları yerine getirmeleridir. En doğrusunu Allah bilir. [İstişarenin Lüzumuj] İşleri de aralarındaki danışma ile yürür. Bazılarının rivayet ettiğine göre yürüten bir milleti Allah, önlerindeki yolların en üstününe ulaştırır”. Bu meselenin aslı şudur: Allah Teâlâ, “İş hakkında onlara meâlindeki âyette Hz. Peygamber'e ashabıyla istişare etmesini emretmişti. Hasan-ı Basri'nin, işlerini danışma ile yürüten bir milleti Allah, önlerindeki yolların en üstününe ulaştırır sözüne gelince, istişare akılların ve zihinlerin birleşmesidir, onlar birleşince de hak ve doğru olan daha çabuk anlaşılır ve tek kişinin kendi aklını kullanmasından daha iyi netice alınır. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe şöyle dedi: İşleri aralarındaki danışma ile yürür, yani istişare ile yürür, Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar cümlesinin mânası ise gayet açıktır.

Şûrâ 42:39

[Haksızlık Yapanı Bağışlamak ve Kendini Savunmak] Cenâb-ı Hak, haksız saldırıya karşı koymayı ve kendisine zulmeden zâlimi bağışlamayı, Rab'lerinin davetine uyan o insanların hepsine nispet etti ve şunları söyledi: “Onlar öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar”", “Rab'lerinin çağrısına uyarlar" Sonra da şöyle buyurdu: Onlara haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar. Böylece bağışlayan ve savunan herkesi, Rablerinin davetine uyanlar sınıfına dâhil etti. “Muntasır” ( pazı) kelimesi, kendisine ait olan hakkı tam olarak alan mânasına gelir, ise hakkından vazgeçen demektir. Cenâb-ı Hak, kendisine ait olan hakkı tam olarak alanı da Allah'ın davetine uyanlar arasında belirtti, ancak hakkından vazgeçen kişi, hakkını tam olarak alandan daha üstündür. Bundan dolayı Allah, Hz. Peygamber'i, yapılan haksızlığı affetmeye, intikam almamaya ve karşılık vermemeye teşvik etmiş ve bunun güçlü irade gerektiren işlerden oldugunu söylemiştir: “Kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu güçlü irade gerektiren işlerdendir”"2, “Onlar öfkelendiklerinde dahi meâlindeki âyetin, (Jhakaret ve küfür gibi dil aracılığıyla yapılan eziyetlerle ilgili olması, bedene PM verilen zararla ilgili olmaması da muhtemeldir. Allah müminleri bağışlamaya ve affa teşvik etmekte ve böyle yapanları övmektedir. Onlara haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar meâlindeki âyet de yaralamak ve tahrip etmek gibi bedenlere verilen zararlarla ilgilidir. Allah Teâlâ dil ile verilen eziyetleri bağışlamaya ve karşılık vermemeye teşvik etmekte, fakat bedenlere verilen zararlara karşı kendini savunmaya ve hakkını tam olarak almaya ruhsat vermektedir. Her ne kadar “Hoşgörülü davranmanız takvâya daha uygundur” meâlindeki âyette, her iki halde de hakkını almaktan vazgeçip bağışlamak daha faziletli olsa da Allah ikinci halde hakkını tam almaya da ruhsat vermektedir.

Şûrâ 42:40

[Kötülüğe Karşılık Vermek Veya Bağışlamak] Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir davranıştır. Allah Teâlâ, burada ikincisinin yaptığına da kötülük ismini verdi. O, yapılan kötülüğün cezası olduğu için her ne kadar gerçek anlamda kötülük değil ise de Allah ona da ilkinin yaptığının ismini vermiştir. Yahut ilki böyle bir şey yapmasaydı, ikincisinin yaptığı şey kötülük olacağı için ona kötülük adını verdi. Netice itibariyle verilen karşılıkta bir zarar söz konusu olduğundan ona bu ismi vermiştir. Zarar vermek, başkası için güzellik olsa bile neticede kötülüktür. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak, sanki farklı hallerden dolayı ona kötülük adını vermiş gibidir: O, kendisine kısas yapılan ve misliyle cezalandırılan kişi nezdinde kötülüktür, bu uygulama onun nazarında kötülük sayılır. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “İyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”, Allah burada darlık ve zorluk haline kötülük adını verdi, çünkü bu hal, o insanların nazarında kötülüktür. Bolluk ve rahatlık haline ise güzellik adını verdi, çünkü bu hal onların nazarında güzelliktir. Darlık hali her ne kadar gerçek anlamda bir kötülük değilse de o durumda olan insan nazarında kötülük sayıldığı için ona kötülük adını vermiştir. Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyelte geçen ikinci kişinin yaptığına da kötülük denilmesi caizdir, çünkü o, bu filin kendisine yapıldığı kişi nazarında kötülüktür. En doğrusunu Allah bilir. 205 [ ]Kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Yukarıda söylediğimiz gibi Allah, insana hakkını tam olarak almak ve kötülüge karşı koymak hakkını vermişse de, bağışlamak bundan daha faziletlidir. Bu âyet, affetmekle sahibinin razı olmadığı bir bedeli almanın birleşemeyeceğine de işaret etmektedir. Çünkü Allah, Kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir buyurmaktadır. Burada, insan affettiği zaman onun mükâfatını Cenâb-ı Hakk'ın vereceğini haber vermektedir. Dolayısıyla aftettiği için ondan başka bir şey almaya hakkı yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Bu durum, insanın suçluyu affedip ondan diyet almaya hakkı vardır diyerek isterse suçludan diyet almayı veya vazgeçmeyi caiz görenlerin görüşlerine aykırı düşmektedir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez. Çünkü Allah zulmü sevmez. Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Almaya hakkı olmadığı bir şeyi alan insan da zâlimdir.

Şûrâ 42:41

Yani onların aleyhine bir delil yoktur yahut onlara bir yükümlülük yüklenemez. EİN a 95405 WNO bi PARAG İİİ a gai

Şûrâ 42:42

Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmedenlere yöneliktir. Aleyhte bir delil ve yükümlülük ancak insanlara durup dururken zulmedenlere yüklenir, karşılık verenlere değil. Yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlar, yani aleyhte delil ve sorumluluk ancak hakları olmadığı halde insanlardan bir şeyler alanlara yüklenir. Hakk'ını tam olarak alanlara gelince, onlara herhangi bir aleyhte delil ve yükümlülük yüklenmez. Bu âyet, İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında şöyledir: “İnnemes-sebilu ale'llezine yazlimüne'n-nâse ve zalandırma ancak insanlara zulmedenlere ve yeryüzünde fesat çıkaranlara yöneliktir.

Şûrâ 42:43

143. kim sabreder ye bağışlarsa, işte bu güçlü irade gerektiren işlerdendir.” Yani kim haksızlığa ve eziyete sabreder, bağışlar ve karşılık vermekten vazgeçerse, işte bu güçlü irade gerektiren işlerdendir, yani bu işleri sağlam yapma ve güvene alma yollarındandır. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:44

Allah kimi sapkınlığıyla baş başa bırakırsa, artık onun bir velisi olmaz. Yani şeytanın dostluğunu tercih ettiği için Allah kimi sapkınlığıyla başbaşa bırakırsa, artık onu Allah'ın dışında hidâyete erdirecek yahut ona fayda verecek başka bir dost yoktur. Bu hususu Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimede ifade buyurmaktadır: “Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”!5. Allah, şeytanın hâkimiyetinin ancak onu dost edinenler üzerinde geçerli olduğunu haber vermektedir. Azapla yüz yüze geldiklerinde zâlimlerin, “Geri dönmenin bir yolu yok diye feryat ettiklerini göreceksin. Müfessirler şöyle dediler: Yani onlar, “Acaba dünyaya tekrar dönmenin bir yolu var mı?” diyorlar ve Rablerinden tekrar dünyaya dönmeyi istiyorlar. Onların istekleri sanki ölmeden önce imtihan edildikleri dünyadaki gibi bir imtihan geçirmekti. Yani Allah'ın emir ve yasaklarına itaat ettiklerini göstermek için âhirette imtihana tâbi tutulmalarını istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:45

Onların göz ucuyla etrafa baktıklarını göreceksin. Müfessirler bu cümleyi şöyle açıkladılar: Onlar henüz içine girmeden cehenneme göz atıp bakarlar. Nitekim Allah meâlen şöyle buyuruyor: “O ateş uzak bir yerden kendilerine görününce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler”, “O gün cehennem de getirildiğinde, insan işte o gün yaptıklarını birer birer hatırlayacaktır”. Aşağılanmaktan ötürü, çünkü Allah, dünyada iken yaptıkları kötülükler ve nefsâni arzularının hepsini yerine getirmeleri yüzünden âhirette onları zillete düşürmüştü. Başları eğik halde bakarlar; muhtemelen bu cümleden maksat, “Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış vaziyette”! meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi, o günün dehşetinden ve korkusundan onlar başlarını kaldırıp bir yere bakamamalarıdır. En doğrusunu Allah bilir. Başları eğik halde bakarlar cümlesi, yaptıkları kötülüklerden utandıkları için yüzlerini çevirip insanlara bakamazlar, ancak insanlar farkında olmadıkları sırada onlara hırsızlama bir göz atarlar mânasına gelebilir. Böyle bir durum, insanlar arasında bilinen bir şeydir. Çünkü birine kötülük yapan insan, başını kaldırıp onun yüzüne bakamaz, ancak farkında olmadığı sırada hırsızlama bir göz atar. İşte burada da benzer bir durum söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerden bazıları şöyle dedi: Onlar kör olarak haşredilecekler, gözleriyle değil ancak kalpleriyle görebilecekler. Bu da göz ucuyla bakmak anlamına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Başları eğik halde bakarlar cümlesi, aşağılandıkları için gözlerini eğerler mânasına gelir”. Ebü Avsece de, dümdüz bakarlar anlamını verdi. En doğrusunu Allah bilir. İman edenler de, “Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, kıyâmet günü hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş meğer” diyecekler. Onların ve onlara uyanların zarar görmeleri, değişik mânalara gelebilir. Birincisi, Cenâb-ı Hak “Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”"! meâlindeki âyette buyurduğu gibi, onlar kendilerini ve kendilerine uyanları ateşten korumakla emrolundular mânasına gelir. İşte onlar kendilerini ve onlara uyanları ateşten korumadıkları için zarara uğramışlardır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Hem kendileri hem de kendilerine uyanlar zarar ettiler cümlesi, kendi nefisleri ve aileleri yüzünden zarar gördüler mânasına gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır”, Onlara mallar, çocuklar ve eşler sebebiyle verilenler, kendileri için bir fitne idi. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: “Eѕlerinizden ve çocuklarınızdan da size düşman olanlar vardır”"2. İnsan bazan kendi eşi ve çocuğu yüzünden de zarar görür ve sorgulanır. Üçüncüsü, onların ve onlara uyanların zarar görmeleri, şöyle demelerinden dolayıdır: “Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”, “Dönüp Rabbime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel nimetler bulunduğundan eminim”. [ ]O, âhirette Rabb'inin katında daha fazla güzellikler bulacağını ümit ve arzu ettiklerini kaybetmiştir. İşte bu âyet-i kerime sözünü ettiğimiz bu üç mânaya gelir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Kâfir olsun müslüman olsun herkesin mutlaka bir ailesi ve cennette bir yeri vardır. Eğer Allaha itaat ederse, Allah ona ailesini ve cennetteki yerini verir. Şayet isyan ederse, hem kendisi hem ailesi zarar görür, cennetteki yerini de kaybeder ve onun yerine müminler vâris olurlar. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın kâfir olarak öleceğini 12 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 394. bilmesine rağmen ona bir aile ve cennette bir makam ayırması ihtimali yoktur. Ancak Allah Teâlâ bunu sadece onlara kızdığından ve onlar için bir hasret ve pişmanlık sebebi olsun diye yapar. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (et“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan da size düşman olanlar vardır, onlardan sakının”.

Şûrâ 42:46

Onların Allah'a karşı kendilerine yardım edebilecek dostları yoktur. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların Allah'ı bırakıp taptıkları putlar, kendilerine yardım edebilecek ve onlardan Allah'ın azabını kaldırabilecek kudrette dostlar değildirler. Çünkü dünyada, kendilerine âhirette şefaatçi olacakları ve Allah'a yaklaştıracakları ümidiyle onlara tapıyorlardı. Allah Teâlâ onların putlara tapmakla ümit ve arzu ettikleri şefaati ve Allah'ın azabını kendilerinden defedecekleri yardımı yapabilecek dostları olmayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Onların Allalv'a karşı kendilerine yardım edebilecek dostları yoktur cümlesi, onların dünyada rab edindikleri liderleri, kendilerine yardım edecek olan dostları değildir, çünkü onlar kendilerinden bile azabı geri çevirme gücüne sahip değildirler. Böyleyken tâbilerine verilecek oları azabı nasıl defedecekler? Allah, onlardan azabı defedecek bir dostun olmayacağını kendilerine haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. [Kader ve Kaza İnsanı İcbar Etmez] Allah sapkınlığı ile baş başa bırakmış ise onun için artık kurtuluşa çıkan bir yol da yoktur. Buradaki onun için bir yol yoktur sözü, onun için bir delil yoktur mânasına gelebilir. Yani Allah sapkınlığı ile baş başa bıraktığı birinin, “Sen beni saptırdın” diye bir gerekçesi olamaz. Çünkü Allah onu ancak sapıklığı tercih edeceğini ve o yolu seçeceğini bildiği için saptırmış, yani ona tercih etmiş olduğu yolu açmıştır. (Birincisi, bu hususta esas olan, hiç kimsenin, [ ]iѕyaп etmesine ve sapıklık yolunu tercih etmesine Allah'ın iradesinin, kaza ve kaderinin sebep olduğunu söyleyerek bir gerekçe ileri süremeyeceğidir. Çünkü hiç kimse yaptığı bir isyan fiilini işlediği vakit, Cenâb-ı Hakk'ın onu hükmettiğini yahut irade buyurduğunu veyahut takdir ettiğini veyahut da kendisini saptırdığını söyleyemez. İnsan o fiili işlediği vakit, Allah onu istediği ve irade buyurduğu yahut kaza ve kaderinde yazdığı için yapmamıştır, ancak kendi arzu ettiği ve istediği için yapmıştır. Dolayısıyla böyle bir gerekçe gösteremez. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. İkincisi, onun böyle bir gerekçe göstermeye hakkı yoktur, çünkü o da bilmektedir ki istediği ve tercih ettiği bir fiili yapmakla onun aksini yapmak arasında serbest bırakılmış ise onun aksini yapmak ve tercih ettiği fiili terketmekte de serbesttir. Öyleyse nasıl böyle bir gerekçe ileri sürebilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Onun için bir yol yoktur cümlesi, Allah kimi saptırmışsa onun doğru yolu bulma imkânı yoktur mânasına gelebilir, yani kimse onu doğru yola getiremez. Bu cümle Allah kimi saptırırsa artık onun lehine bir yol yoktur mânasına da gelebilir, yani lehine bir yol yoktur, fakat aleyhine yol vardır.

Şûrâ 42:47

Rabb'inizin çağrısına uyun. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık'. Allah'ın hükmü gereği, geri çevrilemez olan bir gün gelmeden önce. Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kimsenin onu geri çevirmeye muktedir olamayacağı o gün gelmeden önce Rabbinizin çağrısına uyun mânasına gelir. Çünkü o gün, bütün yaratılanlara yaptıklarının karşılığının verileceği gündür. O gün korku ve dehşet günüdür. Dolayısıyla Allah burada, hiç kimsenin o günü reddetmeye ve geri çevirmeye gücü yetmez buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, verilecek azabın ve cezanın geri çevrilemeyeceği olan o gün gelmeden önce Rabb'inizin çağrısına uyun mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. O gün sizin için bir sığınak yoktur. Bu beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar dünyada iken putlara ancak kendilerine şefaatçi ve sığınak olacaklar diye tapıyorlardı, Jbundan dolayı Allah, o putlar sizin için bir sığınak değildirler, aksine Cenâb-ı Hakk'ın başka âyetlerde buyurduğu gibi taptıkları putlar da kaybolup gidecekler: “O gün uydurup yakıştırdıkları putlar onları yüzüstü bırakıp kaybolacaklar”?, “Aksine putlar onları bırakıp kayboldular”, En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, O gün sizin için bir sığınak yoktur, yani onlar dünyada iken mâruz kaldıkları zorlukları ve belâları defetmeye çare bulabildikleri gibi, o gün başlarına gelen azabı defetmeye çare bulamayacaklar. Kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. Sizin için bir inkâr yolu da yoktur. Bu beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar yaptıklarını Allahın huzurunda inkâr edemeyecekler; çünkü onları kendi elleriyle yapmışlar ve daha önce âhirete göndermişlerdi, dolayısıyla Allah'ın huzurunda onları inkâr etme gücünü bulamayacaklar. İkincisi, onları değiştirmeye gücünüz yetmez anlamına gelir. Yani yaptıklarını kendilerinden gideremezler, onlara engel olamazlar ve onları değiştiremezler. Onlar, Allah'ın kendilerine yapmak istediğine engel olamazlar mânasına geldiği de söylenmiştir. Bu da bizim söylediğimiz gibidir.

Şûrâ 42:48

Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, yani senin onları davet ettiğin dini kabul etmekten yüz çevirirlerse, bil ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Bu beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, biz senin onların fiillerine ve yaptıklarına bekçi olarak göndermedik mânasına gelebilir. Sana düşen sadece duyurmaktır, yani senin duyurmaktan başka bir görevin yoktur. Onların fiillerine ve amellerine bekçilik yapmak meleklerin görevidir, kirâmen kâtibin melekleri onlara bekçi olarak görevlendirilmişlerdir. İkincisi, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik, yani biz seni onların yaptıklarına zorla engel olman için göndermedik, sana düşen sadece tebliğ etmek ve hakkı açıklamaktır, onların yaptıklarından sen sorgulanmayacaksın. Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”, [S]Su bir gerçek ki, biz insana rahmetimizi tattırdığımız zaman ona EN sevinir. Bu âyet-i kerime eğer müslümanlar hakkında ise o zaman buradaki sevinir anlamına gelen “feriha” kelimesi, razı olur ve mutlu olur anlamına gelir. Eğer kâfirler hakkında ise, o zaman bu kelime şımarır, küstahlaşır mânasına gelir. Ama eğer yapıp ettiklerinden ötürü başlarına bir fenalık geliverse, işte o zaman insan pek nankör olur. Bu beyan şayet müslümanlar hakkında ise o Zaman başına bir zorluk veya belâ geldiği zaman insan Allah tarafından kendisine verilen nimetleri unutur ve başına gelenden dolayı Allah'a şikâyette bulunur, daha önce kendisine verilen nimetlere nankörlük eder. Âyet eğer kâfirler hakkında ise mânası açıktır, onlar Allah'ın verdiği bütün nimetlere ve güzelliklere karşı nankörlük ederler. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:49

Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir. Cenâb-ı Hak burada insanlara emirler ve yasaklar göndermesinin ve onları çeşitli yollarla imtihan etmesinin, kendisinin bir menfaat veya hayır elde etmek yahut bir zararı veya belâyı defetmek amacıyla kendi ihtiyacı için olmadığını haber vermektedir. Çünkü göklerin ve yerin hükümranlığı O'na aittir. Allah Teâlâ insanlara ancak kendi menfaatleri, felâha ermeleri ve felâketlerden kurtulmaları için emirler vermekte ve yasaklar koymakta ve bununla onları imtihan etmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabb'imin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kerem sahibidir”, Allah Teâlâ kendisinin zengin olduğunu söyleyerek müminin imanının kendisine bir fayda kazandırmayacağını ve hükümranlığına katkı sağlamayacağını, kâfirin küfrünün de O'na zarar veremeyeceğini ve mülkünde bir eksiklik meydana getirmeyeceğini haber vermektedir. Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir cümlesi, göklerin ve yerin gerçek sahibi Allah'tır mânasına da gelebilir. Nitekim O, bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım!” Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir cümlesi, mülk sahibi olan mülkü dünyada dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çekip alır mânasına da gelir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın”? [Yaratma Fili ve Mütezile'nin İddiaları] [ âyette, insan fiillerinin yaratılışı meselesinde Mütezile'nin görüşüyle çelişen bilgiler vardır. Onlar, kendileriyle Allah arasında fiilin oluşumunda ortaklık (şirk) mânasına geleceği endişesiyle kulların fiillerini yaratanın kendileri olduğunu iddia ediyorlar ve kulun fiillerini yaratanın Allah olduğunu inkâr ediyorlar. Eğer kula ait fiili Allah yaratırsa bu takdirde o Allah'ın ve kulun fiili olmuş olur. Çünkü duyular âleminde ortak olmanın açıklaması böyledir. Onlara denilir ki: Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allaha aittir”, Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Hâkimiyette O'nun ortağı yoktur”, Cenâb-ı Hak, mülkte kendisinin ortağı olmadığını haber vermektedir. Biz dünyada nice krallar gördük, mânası ve yönleri farklı olduğundan dolayı bu mülkiyet onlarla Allah arasında böyle bir ortaklığı gerekli kılmadı. Çünkü mülkün hakikati O'na aittir, başkasındaki ise mülkün hakikati değil, ancak yararlanma müjkiyetidir, mutlak mülkiyet değildir. Buna göre kulların fiilini Allah Teâlâ yaratmıştır, kullar ise onu kesbeder, yani elde eder. Bu da ortak olmayı gerektirmez, daha önce söylediğimiz üzere mülkiyet Allah ile insanlar arasında ortak olmayı gerektirmediği gibi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. O dilediğini yaratır. Bu ilâhi beyan da Mütezilenin aleyhinedir. Çünkü Allah burada dilediğini yarattığını haber vermektedir. Onlar ise bütün hayırlar, Allah'ın dilediği şeylerdendir diyorlar. Sonra da kulların hayırlı fiillerini Allahın yaratmadığını söylüyorlar. Onların iddiasına göre Cenâb-ı Hakk'ın dilediklerinden çoğunun Allahtan başka yaratıcısı vardır. O dilediğini yaratır cümlesi, ya rablığın ve ulühiyetin vasfı mânasındadır yahut da Allah'ın dilediğini yarattığını haber vermek ve vâdetmek anlamındadır. Eğer yaratmak Rab olmanın vasfı kabul edilecek olursa, bu durum Rab olmanın vasfı değildir, çünkü yaratmayı dilediği on bin nesneden birini yaratmakla Rab olunmaz. Eğer âyet vâd ve haber mânasında ise onların iddialarına göre bu haber yalandır. Sözde her türlü aşırılıktan Allah Teâlâ'ya sığınırız. Başarıya ulaştıran sadece Allalıtır. (SİDilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. Cenâb-ı Hak, kız ve erkek bütün çocukların Allah'ın bağışı ve hediyesi olduğunu haber vermektedir. İnsanların, Allah Teâlâ'nın hibesini ve hediyesini şükürle ve minnet duygusuyla kabul etmeleri gerekir. Sonra âyet-i kerime, önce kız çocuklarını sonra erkek çocuklarını belirtmektedir. Çünkü insanlardan öyleleri var ki, kız çocuğu olduğunda onu bir musibet kabul ediyor ve kızının olması kendisine ağır geliyordu. Bu durumu Allah, kâfirlere kız çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde yüzlerinin kapkara olduğunu söyleyerek haber vermektedir: “Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir”, Âyette bu müjdenin onlara ne kadar ağır geldiği ve ne kadar öfkelendikleri bildirilmektedir. Müslümanların, kâfirlerin yaptığı gibi kız çocuklarını belâ ve musibet saymamaları için âyette önce kızlar anılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Şûrâ 42:50

Yahut erkek ve kız çocuklarını birlikte verir. Bu ilâhi beyanda “tezvic” sözü, hakikatte iki benzer ve dengin bir araya getirilmesi anlamına gelir. İki zıt şeyin birleşmesine de mecâzen “tezvic” denilir. Hakikatte benzer ve denk olan iki nesnenin birleşmesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, erkek ve kız çocuklarını birlikte verir cümlesinin mânası şudur: Allah erkek ile kadını birleştiriyor ve tek bir halde her iki neviden çocuk bahşediyor. Bu âyete İbn Kuteybe şöyle mâna verdi: Bazılarına erkek, bazılarına kız çocuk verir. Arap, develeri birbirine yaklaştırdığı zaman, “zevvectü devemi çiftleştirdim der. Büyüğü küçüğüne kattığında da “zevvectü'l-kibâra bi/s-sığâri” büyüğü küçükle birleştirdim der', Dilediğini de çocuksuz bırakır. Âyetteki “akim” kelimesi, çocuğu olmayan kadın demektir. Böyle bir kadın da bereketli olmakla nitelenmez. O, mübarek değildir denilir ve ona özenilmez. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz O her şeyi bilir, her şeye gücü yeter. Yani O, erkekleri ve kızları rahimlerde yaratmayı bilir ve bunu yapmaya kâdirdir. Yahut O, yaratılanların menfaatlerini bilir ve hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz.

Şûrâ 42:51

Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeyi, sanki risâletin mahiyeti konusunda sorulan bir soru veya bir olay üzerine indirmiş gibidir: Peygamberler Rab'lerini görüp müşahede edebiliyor ve O'nunla konuşabiliyorlar mı? Âyette belirttiği üç yoldan başka insan türünden hiç kimsenin kendisiyle konuşmasının mümkün olmadığını haber vermektedir. Soru, dünyada Allah'ı görmenin vuküu ile ilgiliydi, cevap da buna binâen verildi. En doğrusunu Allah bilir. Ancak vahiy yoluyla. Bazıları bunu şöyle açıkladı: Allah, peygamberin zihnine ve kalbine yerleştirir, peygamber de onu anlar ve insanlara haber verir. Ancak vahiy yoluyla sözüne bazıları, rüyada gösterilen olay diye mâna verdi; peygamberlerin rüyaları da gerçektir. Yahut perde arkasından; tıpkı Hz. Müsâ'ya konuştuğu gibi. Allah, üçüncü bir ihtimal olmaksızın dilediği kelimeyi dilediği şekilde yaratılmış bir ses olarak onun kulaklarına yerleştirdi. Ya da bir elçi gönderip, izni ile dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Yani Allah, peygambere bir meleği gönderir ve o da Allah'tan kendisine haber getirir. İşte dünyada peygamberlerin bilgi edinme vasıtaları, söylediğimiz bu üç yoldur: Ya ilham 186 jbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 394. ve bilgiyi kalbine yerleştirmek, ya kulağına ses duyurmak, ya da bir elçi ile Allahın emrini ve kelâmını bildirmek şeklinde olur. Bunun dışında birinin dünyada Allah'ı görmesinin ve O'nunla konuşmasının mümkün olup olmadığına gelince, bu asla mümkün değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra yahut perde arkasından cümlesinin anlamında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki perdelerden maksat, gerçek anlamda perdedir. Bazıları da şöyle dedi: Perdeden maksat, onların Allah'ı görme ihtimalinden aciz olduklarıdır. Çünkü Allah onları, Müsâ aleyhisselâma söylediği gibi buna müsait olmayan bir bünye ve özellikte yaratmıştır: “Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin”. Yani o muhtemelse, senin istediğin rüyetullah da muhtemeldir. [ âyete göre, Allah Teâlâ, her ne kadar elçiyi gönderenin konuşması olmasa da elçi vasıtasıyla insanlarla konuşmaktadır. Dolayısıyla Allah'ın insanlarla konuşması, mecazi anlamdadır. Çünkü peygamberin sözü, hakikatte elçiyi gönderenin sözü değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına Buna göre peygamberden duyulan söz, hakikatte Allah'ın sözü değildir. Nitekim ben falanın sözünü falancadan işittim denilmesi de böyledir, bunların hepsi hakikat değil, mecazi mânadadır. Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması ancak vahiy yoluyla olur meâlindeki âyetin, kâfirlerin Allahı görmek ve konuşmak istemeleri üzerine gelmiş olması da muhtemeldir. Allah onlara şunu haber vermektedir: “Bilgiden yoksun olanlar, Allah bizimle konuşmalı veya bize bir mücize gelmeli değil miydi? dediler”', “Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?“ Kâfirler, Rabllerini açık olarak görmek istemişlerdi. Fakat “Gerçek şu ki onlar, o gün elbette Rablerinden mahrum kalacaklardır”! meâlindeki âyetle onlar dünyada ve âhirette Rablerini görmekten mahrum bırakılmışlardır. Onlar, Allah'ın kendileriyle konuşmasını da istemişlerdi. Cenâb-ı Hak da onların taleplerini reddederek, hiç kimse ile şifahen konuşmayacağını, fakat âyette belirttiği üç yoldan biriyle konuşacağını haber vermiştir: Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi göndermesi ile olabilir. Allah Teâlâ, kendisinin yaratılanlarla dünyada konuşmasının ancak bahsettiği bu üç yoldan biriyle mümkün olduğunu haber vermektedir. Cenâb-ı Hak, “Rabb'inizden size indirilene uyun!” buyurarak insanlarla ancak bu yöntemlerle konuştuğunu, insanlara indirdiğini söylediği sözlerin peygamberlere indirdiği gibi olduğunu bildirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al”. Bunlara benzer diğer âyetlerde de bildirildiğine göre Allah, insanlarla sözünü ettiği yöntemlerle konuşmuştur. Nitekim peygamberlerle de bahsettiği yöntemlerle konuşmuştur. En doğrusunu Allah bilir. ASİ Uy EU GELİ YE AİN EŞİ EŞ ilmi Edeni EEE 3;

Şûrâ 42:52

İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur'ân) vahyettik, Allah sanki şunu söylemektedir: Biz senden önceki peygamberlere de sana vahyettiğimizi söylediğimiz aynı yollarla vahyettik. Yahut şöyle demektedir; Senden öncekilere de sana vahyettiğimiz gibi vahyettik. Buyruğumuzla bir ruh vahyettik. Bazıları buradaki “ruh” kelimesine Cibril mânasını verdi ve emrimizi Cibril'e vahyettik dedi. Bazıları da, sana emirlerimizden bazılarını vahyettik dedi. Bazıları ise şöyle dedi: Buyruğumuzla bir ruh vahyettik, yani ona indirdiği ve vahyettiği kitaba ruh adını verdi, çünkü onunla dine hayat veriyor ve o dinin canlanma vesilesidir. Onunla bedenlere de hayat vermektedir; o şan ve şerefin hayat kaynağıdır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilâkis onlar diridirler; Allah tarafından rızıklara mazhar olmaktadırlar“, Yani onların namları ve şerefleri canlı olarak devam etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Cenâb-ı Hak kendisine bildirip öğretinceye kadar Hz. Peygamber'in kitabın ne olduğunu bilmediğinde şüphe yoktur. İmanın ne olduğunu bilmediği ifadesinde ise, birkaç ihtimal vardır. Birincisi, dil ile söylenmesi gereken sözler itibarivle yahut imanın gereği olarak yapılacak işler cihetiyle veyahut Allah katındaki değeri, yeri ve konumu itibariyle imanın ne olduğunu bilmiyordun, anlamına gelebilir. Eğer maksat dil ise, Hz. Peygamber imanın tasdik veya tevhit olduğunu veya ne mânaya geldiğini başlangıçta bilmiyordu. Allah Teâlâ kendisine imanın ne olduğunu bildirinceye kadar, dil ile yapılması gerekenin ne olduğunu bilmediği mâlumdur. Resülullah (s.a.) kendilerine bildirinceve kadar farklı dili konuşan insanların hiçbiri de bunu bilmiyordu. Cebrâil yabancı bir insan suretinde geldi ve Resülullah'a (s.a.) sordu: İman nedir? İslâm nedir? Resülulleh da şöyle söyledi: “Bu gelen Cebrâildi, size dininizin temel ilkelerini öğretmeye gelmişti”. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyetten maksat, imanla ilgili fiil ve rükünler ise, onları yapmaya ve sınırlarını tayine kâdir olmadığı zaman ne olduğunu da bilemez. Onun ne olduğunu bilmese dahi yine de cehaletle nitelenemez. Görmez misin ki küçükler bilmiyorlar, ama onlar için cahildirler denilmiyor. Düşünme melekesine ve öğrenme vesilelerine sahip olan biri, bu vasıtaları terkettiği zaman ancak cahillikle nitelenir. Bunlara sahip olmayan ve bu yüzden o seviyeye ulaşamayan kişiye gelince, o cahillikle nitelenmez. Görmez misin ki arazlar ve cevherler için, onlar bilmezler denilmekte, ama yine de cahillikle nitelenmemektedirler. Buna göre Hz. Peygamber için, o bilmiyordu diye nitelenmesi ve hakkında böyle denilmesi caizdir, fakat onun cahillikle nitelenmesi caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir. Görmez misin ki anne karnındaki çocuk görmek ve işitmekle nitelenmez, çünkü onun gözü ve kulağı görme ve işitme konumunda değildir. Ona bu özellik anne karnından çıkarıldığında verilmekte, çünkü ancak o zaman görme ve işitme imkânına sahip olmaktadır. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; size kulaklar ve gözler verdi”, Yani ona bu imkân verildiğinde görme ve işitme yeteneği de varedildi. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âvetten maksat, Hz. Peygamber'in, Allah katındaki değeri, yeri ve konumu itibariyle imanın ne olduğunu bilmemesi ise Cenâb-ı Hak kendisine, katındaki yerini ve konumunu öğretinceye kadar Hz. Peygamber imanın yerini ve değerini hiç şüphesiz bilmiyordu. En doğrusunu Allah bilir. 218 IİŞimdi onu bir işık kıldık. Âyetteki “nüran” kelimesinden eğer iman kastedilmiş ise şüphe yok ki o deliller ve kanıtlarla yol gösteren bir ışıktır, Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Allah kimin gönlünü İslâma açmışsa o, Rabb'inden gelen bir aydınlık içinde olmaz Buradaki “nur” kelimesinden kastedilen eğer kitap ise Kur'ân, kendisine uyanların ve saygıyla yaklaşanların kalplerindeki bütün örtüleri ve perdeleri kaldırdığı için tam anlamıyla yol gösteren bir ışıktır. Dilediğimiz kullarımızı onun sayesinde doğruya eriştiririz. Yani Allah, onu tercih edeceğini bildiği kişiyi doğru yola eriştirmeyi diler. Onunla doğruya eriştiririz sözü ile muhtemelen Kur'ân kastedilmiştir. Bizzat imanın kastedilmiş olması da mümkündür, yani imanı doğru yola götüren bir ışık kıldı. En doğrusunu Allah bilir. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin. Buradaki doğru yola götürüyorsun anlamına gelen “tehdi” (sag) kelimesi, davet ediyorsun yahut doğru yolun ne olduğunu onlara açıklıyorsun mânasındadır. Sonra Cenâb-ı Hak bunun ne olduğunu da aşağıdaki âyette açıklamaktadır: dr iyi öle

Şûrâ 42:53

Göklerin ve yerin yegâne sahibi olan Allah'ın yolunu. Buradaki Allah'ın yolu sözünden anlaşılan mâna ile yaratılanların yolu yahut falanın yolu ifadesinden anlaşılan mâna aynı değildir. Zaten Allah'ın gittiği veya geldiği yol ile yaratılanların gittiği veya geldiği yolun aynı olması nasıl düşünülebilir? Bu, bir nitelik veya fiil Allaha nispet edildiğinde ondan anlaşılan ile yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılması gereken mânanın aynı olmaması gerektiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. İyi bilinmeli ki bütün işler dönüp dolaşır Allah'a varır. Bu cümle muhtemelen bütün işlerin düzenleme ve idaresi Allaha aittir mânasına gelir. Bunun âhiret mânasına gelmesi de mümkündür, yani herkes ölümden sonra Allaha varacaktır. En doğrusunu Allah bilir.