Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Zuhruf 43:1 – Ahkaf 46:35
İçindekiler
- Zuhruf 43:1
- Zuhruf 43:2
- Zuhruf 43:3
- Zuhruf 43:4
- Zuhruf 43:5
- Zuhruf 43:6
- Zuhruf 43:7
- Zuhruf 43:8
- Zuhruf 43:9
- Zuhruf 43:10
- Zuhruf 43:11
- Zuhruf 43:12
- Zuhruf 43:13
- Zuhruf 43:14
- Zuhruf 43:15
- Zuhruf 43:16
- Zuhruf 43:17
- Zuhruf 43:18
- Zuhruf 43:19
- Zuhruf 43:20
- Zuhruf 43:21
- Zuhruf 43:22
- Zuhruf 43:23
- Zuhruf 43:24
- Zuhruf 43:25
- Zuhruf 43:26
- Zuhruf 43:27
- Zuhruf 43:28
- Zuhruf 43:29
- Zuhruf 43:30
- Zuhruf 43:31
- Zuhruf 43:32
- Zuhruf 43:33
- Zuhruf 43:34
- Zuhruf 43:35
- Zuhruf 43:36
- Zuhruf 43:37
- Zuhruf 43:38
- Zuhruf 43:39
- Zuhruf 43:40
- Zuhruf 43:41
- Zuhruf 43:42
- Zuhruf 43:43
- Zuhruf 43:44
- Zuhruf 43:45
- Zuhruf 43:46
- Zuhruf 43:47
- Zuhruf 43:48
- Zuhruf 43:49
- Zuhruf 43:50
- Zuhruf 43:51
- Zuhruf 43:52
- Zuhruf 43:53
- Zuhruf 43:54
- Zuhruf 43:55
- Zuhruf 43:56
- Zuhruf 43:57
- Zuhruf 43:58
- Zuhruf 43:59
- Zuhruf 43:60
- Zuhruf 43:61
- Zuhruf 43:62
- Zuhruf 43:63
- Zuhruf 43:64
- Zuhruf 43:65
- Zuhruf 43:66
- Zuhruf 43:67
- Zuhruf 43:68
- Zuhruf 43:69
- Zuhruf 43:70
- Zuhruf 43:71
- Zuhruf 43:72
- Zuhruf 43:73
- Zuhruf 43:74
- Zuhruf 43:75
- Zuhruf 43:76
- Zuhruf 43:77
- Zuhruf 43:78
- Zuhruf 43:79
- Zuhruf 43:80
- Zuhruf 43:81
- Zuhruf 43:82
- Zuhruf 43:83
- Zuhruf 43:84
- Zuhruf 43:85
- Zuhruf 43:86
- Zuhruf 43:87
- Zuhruf 43:88
- Zuhruf 43:89
- Duhan 44:1
- Duhan 44:2
- Duhan 44:3
- Duhan 44:4
- Duhan 44:5
- Duhan 44:6
- Duhan 44:7
- Duhan 44:8
- Duhan 44:9
- Duhan 44:10
- Duhan 44:11
- Duhan 44:12
- Duhan 44:13
- Duhan 44:14
- Duhan 44:15
- Duhan 44:16
- Duhan 44:17
- Duhan 44:18
- Duhan 44:19
- Duhan 44:20
- Duhan 44:21
- Duhan 44:22
- Duhan 44:23
- Duhan 44:24
- Duhan 44:25
- Duhan 44:26
- Duhan 44:27
- Duhan 44:28
- Duhan 44:29
- Duhan 44:30
- Duhan 44:31
- Duhan 44:32
- Duhan 44:33
- Duhan 44:34
- Duhan 44:35
- Duhan 44:36
- Duhan 44:37
- Duhan 44:38
- Duhan 44:39
- Duhan 44:40
- Duhan 44:41
- Duhan 44:42
- Duhan 44:43
- Duhan 44:44
- Duhan 44:45
- Duhan 44:46
- Duhan 44:47
- Duhan 44:48
- Duhan 44:49
- Duhan 44:50
- Duhan 44:51
- Duhan 44:52
- Duhan 44:53
- Duhan 44:54
- Duhan 44:55
- Duhan 44:56
- Duhan 44:57
- Duhan 44:58
- Duhan 44:59
- Câsiye 45:1
- Câsiye 45:2
- Câsiye 45:3
- Câsiye 45:4
- Câsiye 45:5
- Câsiye 45:6
- Câsiye 45:7
- Câsiye 45:8
- Câsiye 45:9
- Câsiye 45:10
- Câsiye 45:11
- Câsiye 45:12
- Câsiye 45:13
- Câsiye 45:14
- Câsiye 45:15
- Câsiye 45:16
- Câsiye 45:17
- Câsiye 45:18
- Câsiye 45:19
- Câsiye 45:20
- Câsiye 45:21
- Câsiye 45:22
- Câsiye 45:23
- Câsiye 45:24
- Câsiye 45:25
- Câsiye 45:26
- Câsiye 45:27
- Câsiye 45:28
- Câsiye 45:29
- Câsiye 45:30
- Câsiye 45:31
- Câsiye 45:32
- Câsiye 45:33
- Câsiye 45:34
- Câsiye 45:35
- Câsiye 45:36
- Câsiye 45:37
- Ahkaf 46:1
- Ahkaf 46:2
- Ahkaf 46:3
- Ahkaf 46:4
- Ahkaf 46:5
- Ahkaf 46:6
- Ahkaf 46:7
- Ahkaf 46:8
- Ahkaf 46:9
- Ahkaf 46:10
- Ahkaf 46:11
- Ahkaf 46:12
- Ahkaf 46:13
- Ahkaf 46:14
- Ahkaf 46:15
- Ahkaf 46:16
- Ahkaf 46:17
- Ahkaf 46:18
- Ahkaf 46:19
- Ahkaf 46:20
- Ahkaf 46:21
- Ahkaf 46:22
- Ahkaf 46:23
- Ahkaf 46:24
- Ahkaf 46:25
- Ahkaf 46:26
- Ahkaf 46:27
- Ahkaf 46:28
- Ahkaf 46:29
- Ahkaf 46:30
- Ahkaf 46:31
- Ahkaf 46:32
- Ahkaf 46:33
- Ahkaf 46:34
- Ahkaf 46:35
Zuhruf 43:1
Katâde şöyle dedi: Bu âyet sürenin ismidir?. Bazıları da, Hâ-mim, var olacak olan nesneler ve olaylar hükme bağlandı mânasına gelir dedi. Biz bunu daha önce açıklamıştık’. Aydınlatan kitaba yemin olsun. Katâde şöyle dedi: Allah'ın bereketini, hidâyetini ve doğru yolunu açıklayan kitap”. Bazıları şöyle dedi: Helâli, haramı, yapılması ve yapılmaması gerekeni açıklayan kitap. Bazıları ise şöyle söyledi: Hakk'ı ve bâtılı açıklayan kitap. Bize göre bu kitap, Allah Teâlâ tarafından geldiğini, bir insanın telifi ve ürünü olmadığını, Allah'ın eseri olduğunu, çünkü insanların onun benzerini meydana getirmekten aciz kaldıklarını beyan etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:2
Katâde şöyle dedi: Bu âyet sürenin ismidir?. Bazıları da, Hâ-mim, var olacak olan nesneler ve olaylar hükme bağlandı mânasına gelir dedi. Biz bunu daha önce açıklamıştık’. Aydınlatan kitaba yemin olsun. Katâde şöyle dedi: Allah'ın bereketini, hidâyetini ve doğru yolunu açıklayan kitap”. Bazıları şöyle dedi: Helâli, haramı, yapılması ve yapılmaması gerekeni açıklayan kitap. Bazıları ise şöyle söyledi: Hakk'ı ve bâtılı açıklayan kitap. Bize göre bu kitap, Allah Teâlâ tarafından geldiğini, bir insanın telifi ve ürünü olmadığını, Allah'ın eseri olduğunu, çünkü insanların onun benzerini meydana getirmekten aciz kaldıklarını beyan etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:3
Bu süre bütün olarak Mekke'de nâzil olmuştur ve 89 âyettir. Bu sözün Katâdeden rivayet edildiğini kaynaklarda bulamadık, ancak Abdurrahman b.
Cenâb-ı Hak burada sanki şöyle demektedir: Biz bu kitabı, anlayıp düşünmeniz için Arapça yaptık. Âyetteki yaptık anlamına gelen “cealnâhu” kelimesine, onu Arapça olarak indirdik mânası verilmiştir. Onu Kur'ân yaptık sözüne, ona Kurân ismini verdik anlamı da verilmiştir. Bunun anlamı onu Kur'ân yaptık değildir, onu Arapça yaptık, yani anlayıp düşünmeniz için onu Arapça olarak düzenledik ve ona Kur'ân adını verdik. [ ] Anlayip düşünesiniz diye cümlesi, farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, anlayıp düşünürsünüz ümidiyle onu Arapça indirdik mânasına gelebilir. İkincisi, onu aklınızı kullanmanız için Arapça indirdik anlamına gelir. Bundan âyetin, aklını kullanan ve onu anlayan özel bir kavim hakkında indiği anlaşılır, çünkü insanların hepsi onu anlamadılar. Cenâb-ı Hakk'ın onu insanlar akıllarını kullansınlar diye gönderdiği, ama insanların akıllarını kullanmadıkları düşünülemez. Çünkü Allah Teâlâ bir şeyin olmasını murat etmiş ise, o mutlaka olur, yapmayı murat ettiği fiil de mutlaka gerçekleşir. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz ‘ol! demekten ibarettir, o da hemen oluverir”. Üçüncüsü, sizi aklımızı kullanmaya ve kendisine uymaya mecbur etsin, böylece bizim dilimizde değildi diye Allah'a karşı bir mazeret ve gerekçeniz kalmasın diye onu Arapça olarak indirdik. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre âyette geçen ve belki anlamına gelen “lealle” kelimesi, Allah için kullanılan bütün âyetlerde tereddüt ve şüphe anlamına değil, kesin olarak tahakkuk ettiği anlamına gelir. Şöyle bir soru sorulabilir: Bu son yoruma göre “Belki kurtuluşa erersiniz” anlamına gelen “lealleküm tüflihün” cümlesi, ne mânaya gelir? Buna kurtuluşa ermeniz için sizi zorluyor mânasını vermek de doğru olmaz.
Buna şöyle cevap verilir: Bu cümle, sizi felâha ermenizi sağlayacak olan vesileye zorluyor mânasına gelir. Bundan maksat da doğrudan doğruya iman ve itaattir. En doğrusunu Allah bilir,
Zuhruf 43:4
4. “Kuşkusuz o, katımızdaki ana kitaptadır; çok yücedir, hikmetle doludur.
O, ana kitaptadır. Bu beyan iki mânaya gelir. Kur'ân, asıl kitabın içindedir ve oradan indirilmiştir. Bundan maksat da, levh-i mahfüzdur. “Üm” kelimesi, bir şeyin aslı mânasına gelir, bundan dolayı Mekke'ye Ümmülkurâ denilmiştir. İkincisi, Kurân önceki kitapların içindedir demektir, çünkü annelere, çocuklarından önce dünyaya geldikleri için anneler anlamına gelen “ümmehât” denilmiştir. Allah şöyle buyurmaktadır: “O Kur'ân, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır”. “Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Müsâ'nın kitaplarında da vardır”.
Çok yücedir, hikmetle doludur. İbn Abbâs (r.a.) bu cümleye şöyle bir mâna verdi: O, kitapların en üstünü, en sağlamı ve en âdilidir. Bazıları şöyle dedi: Allah kendi kitabını yüce olmakla, nezdinde değerli ve şerefli olmakla nitelemiştir. “Hakim” kelimesi de iki mânaya gelir. Birincisi, muhkem anlamına gelir. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Âyetleri sağlam kılınmış bir kitaptır”. Yani deliller ve kanıtlarla sağlam kılınmış bir kitap! İkincisi, hikmetle dolu olduğu için Allah ona hakim demiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:5
Bu âyetteki “zikr” ( Sili) kelimesinden maksadın ne olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazılarına göre Kur'ândır, bazılarına göre de Hz. Peygamber'dir. Bazıları da maksadın azap ve ceza olduğunu söyler. Biz sizi zikir ile uyarmaktan vaz mı geçelim cümlesinin işaret ettiği anlamda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna şöyle mâna verdi: Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz zikri (vahyi) bırakıp terk mi edelim? Yani siz böylesiniz, sizin öyle olduğunuzdan dolayı... Bazıları âyete şöyle mâna verdi: Vahyi terk mi edelim? Size bir şey emretmeyelim mi? Sizi bir şeyi yasaklamayalım mı? Size peygamber göndermeyelim mi? Vaz mı geçelim sözüne bazıları da şu mânayı verdi: Yalanladığınızdan dolayı bu Kurânı sizden kaldırıp götürelim de size hesap sorulmasın ve ceza verilmesin mi? Bazıları da şöyle bir anlam verdi: Sizden vazgeçelim ve onu size hatırlatmayalım mı? “Safhan” kelimesi vazgeçmek, yüz çevirmek anlamına gelir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür, denilince, ondan yüz çevirdim mânasına gelir. Bunun aslı, sen ona yanını dönüyorsun demektir, “Darabe” fiilinin de tutmak anlamına geldiği söylenmiştir". Ebü Avsece şöyle dedi: “Efenadribu” (5 sasi) kelimesi, susalım mı anlamına gelir. “Sathan” kelimesi de reddetmek demektir. “Sceleni fulânun hàccten fesafahtuhü safhan” (lnis dtia sb ey 271.) falanca benden ihtiyacını istedi, ben de reddettim, denilir. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar anlam yönünden birbirine yakın kelimelerdir.
Bize göre “zikr” kelimesi yukarıda geçen üç mânaya gelir; Kur'ân, Hz. Peygamber ve azap mânasına. Ancak Biz sizi zikir ile uyarmaktan vaz mı geçelim sözünün, daha önceki bir şeyle bağlantısı olmadan söylenmiş olma ihtimali yoktur. Çünkü söze böyle bir cümle ile başlanmaz. Öncesindeki olaya gelince, muhtemelen insanlardan bazıları şöyle demiştir: Yi Muhammed! Söylediklerin Allah'tan gelmiş ve sen de O'nun elçisi isen, kitabı nasıl indirdi? Yahut inkâr edeceğimizi, reddedeceğimizi ve kabul etmeyeceğimizi bildiği halde bize nasıl elçi gönderdi? Elçisinin yalanlanacağını ve kabul edilmeyeceğini bilen dünyadaki sultanlar asla elçi göndermezler. Peki, Allah seni bize nasıl elçi gönderdi? Veyahut kitabı sana indirmiş veya seni elçi göndermiş ise, kitabı ve seni inkâr ettiğimiz ve reddettiğimiz halde neden seni ve kitabı kaldırmıyor da bize bırakıyor? İşte bunun üzerine şanı yüce olan Allah, onlara cevap vererek ve sözlerini reddederek şöyle buyurdu: Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur'ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim? Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir; Hz. Peygamber'i ve vahyi inkâr edeceğimizi bilmemize rağmen sizi başıboş terk edemeyiz. Bu durum, onu size göndermemize ve aranızda bırakmamıza engel olamaz. Onu aranızdan çekip almamıza mecbur edemez. Aksine onu inkâr etseniz ve kabul etmeseniz de size emir vermeye ve yasak koymaya devam edeceğiz. Birçok yerde söylediğimiz üzere soru edatı Allah hakkında kullanıldığında olumlu ve gerçekleşmiş olma anlamına gelir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Vaz mı geçelim? Yani sizin inkâr edeceğinizi bilsek de biz Kur'ânı indirmekten ve elçi göndermekten vazgeçmeyeceğiz. Bu mânayı teyit etmek üzere Allah Teâlâ şunu söylemektedir: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?”", “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” Yani Allah insanları başıboş bırakmayacak. Sizi boş yere yarattığımızı sanmayın! Sizi zikir ile uyarmaktan vaz mı geçelim? meâlindeki âyet, işte bu mânaya gelir.
10 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, s. 395.
Âyet-i kerimede geçen “zikr” kelimesinden maksat eğer Kur'ân ve Hz. Peygamber ise, bunun tefsiri şöyle olur: Her ne kadar sizin reddedeceğinizi ve inkâr edeceğinizi biliyorsa da Allah size Kur'ân'ı indirmekten ve Hz. Peygamber'i göndermekten vazgeçmeyecektir. Yahut siz onu yalanlasanız ve reddetseniz de, sizin şirk koşmanız ve inkâr etmeniz yüzünden Allah onu aranızdan çekip alacak değildir. Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sizden önce gelip geçenlere de nice peygamberler gönderdik. Kendilerine gelen her peygamber ile alay edip durdular””. Yani daha önceki ümmetlerin de peygamberleri ve kitabı inkâr edeceklerini bilmemize rağmen, Jbu durum onlara kitabı indirmemize ve peygamberler göndermemize engel olmamıştır. Buna göre, sizin de kitabı ve Hz. Peygamber'i inkâr edeceğinizi bilmemize rağmen hakkınızda delil olması için yine de kitabı indirmemize ve Peygamber'i göndermemize engel olmayacaktır. Yahut belki de içinizde onu tasdik edecek ve ona iman edecekler vardır. Veyahut siz yalancılıkla itham etseniz bile belki başkaları iman edip onu tasdik eder. Bu yorum, “zikir”den maksadın Kitap ve Peygamber olmasına göredir. “Zikir'den maksat şayet azap ise o zaman Allah sanki şunu söylemektedir: Siz haddi aştığınız, yani Allah'a ortak koştuğunuz için size azap etmekten vaz mı geçeceğiz? Sizi cezalandırmayacak mıyız? Nitekim Allah bu âyetin hemen arkasında azaptan söz etmektedir: “Bunlardan daha zorba olanları da silip süpürdük”", Yani onlardan daha güçlü-kuvvetli olanları da yok ettik. Bunun mânası şudur: Sizden çok daha güçlü-kuvvetli ve saldırgan olmalarına rağmen yalanladıkları için onlara azap ettik, siz onlardan daha zayıf ve güçsüz olduğunuz halde size azap edemeyecek miyiz? Hayır, size de azap edeceğiz! En doğrusunu Allah bilir.
Katâde'nin şöyle söylediği rivayet edilir: Eğer bu Kur'ân Allah tarafından kaldırılmış olsaydı, bu ümmetten öncekiler onu reddettiklerinde kaldırılır ve onlar da helâk olurlardı. Fakat Allah Teâlâ lütfedip merhamet buyurdu ve defalarca insanlara kitap gönderdi, Allah'ın dilediği şu kadar sene insanları ona davet etti’. Hasan-ı Basri'nin de şöyle söylediği rivayet edilir: Allah Teâlâ gönderdiği her peygamberle birlikte kitap da indirmiştir; ümmeti onu kabul etmişse ne âlâ, yoksa kaldırılmıştır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet bunu doğrulamaktadır: Siz kıymet bilmez bir topluluksunuz diye biz de sizi Kur'ân ile uyarmaktan vaz mı geçelim? Yani siz onu kabul etmezseniz, temiz kalpler kabul eder!5, O temiz kalpler şöyle derler: Kabul ettik ey Rabb'imiz! Kabul ettik ey Rabb'imiz! Eğer onlar bunu yapmazlarsa, o zaman kitap kaldırılır ve yeryüzünde ondan bir şey bırakılmaz.
Kırâat konusuna gelince, genel olarak âyet, “en küntüm” diye elif harfi zaman edatı olarak üstünlü okunmuştur. “İn küntüm” diye elif harfi şart edatı olarak kesreli de okunmuştur. Bunun anlamı şöyledir: Siz haddi aşan ve Allah'a ortak koşan bir kavim olsanız da Allah kitabı indirmekten vazgeçmeyecektir!?.
---
Dipnotlar:
© bk. Taberi, Câmi'u’l-beyåân, XX, 549; İbn Ebü Tefsiru’l-Kurûâni'l-azîm, X, 327.
Zuhruf 43:6
6. “Sizden önce gelip geçenlere de nice ralli Tr
7. “Kendilerine gelen her peygamber ile alay edip durdular”
Bu âyetlerde Allah, kavminin yaptığı kötü muameleye karşı Resülullahı (s.a.) sabra davet etmektedir. Hz. Peygambere, kavminin yaptığı kötü muamelenin benzerini insanların ondan önceki peygamberlere de yaptıklarını, onlara eziyet yaptıklarını ve onlarla alay ettiklerini, buna rağmen peygamberlerin sabrettiklerini hatırlatıyor ve sen de kavminin kötü muamelesine karşı sabırlı ol buyuruyor. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet aynı zamanda, insanların inkâr edeceklerini bilmesine rağmen Cenâb-ı Hakk'ın yine de onlara peygamber gönderdiğini ifade etmektedir. Aynı şekilde insanların reddeceklerini ve kabul etmeyeceklerini bilmesine rağmen yine de onlara kitap gönderiyor. Çünkü Allah peygamber göndermeyi ve kitaplar indirmeyi kendi menfaati için ve kendinden bir zararı gidermek için yapmıyor, ancak insanların menfaati için ve onlardan zararı gidermek için peygamber gönderiyor ve kitaplar indiriyor. Dolayısıyla insanlar kabul etsinler veya reddetsinler Allah için farketmez. Allah yeryüzündeki sultanlar gibi değildir; yeryüzündeki sultanlar, elçilerini inkâr edeceklerini yahut yazısını reddeceklerini bildiği halde yine de elçi veya bir yazı gönderdikleri zaman, bu onların akılsızlığını gösterir. Çünkü onlar defetmek için göndermektedirler. Bu durumda onların maksatları gerçekleşmemesi bir tarafa zarara uğrarlar, daha çok aşağılanırlar ve küçümsenirler, dolayısıyla bu yaptıklarında bir hikmet yoktur, aksine akılsızlık vardır. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise bir menfaat celbi ve bir zararın defi için değil de, insanların mazeretlerini ellerinden almak ve delil göstermek için elçi göndermesinde ve kitap indirmesinde bir hikmet vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:7
6. “Sizden önce gelip geçenlere de nice ralli Tr
7. “Kendilerine gelen her peygamber ile alay edip durdular”
Bu âyetlerde Allah, kavminin yaptığı kötü muameleye karşı Resülullahı (s.a.) sabra davet etmektedir. Hz. Peygambere, kavminin yaptığı kötü muamelenin benzerini insanların ondan önceki peygamberlere de yaptıklarını, onlara eziyet yaptıklarını ve onlarla alay ettiklerini, buna rağmen peygamberlerin sabrettiklerini hatırlatıyor ve sen de kavminin kötü muamelesine karşı sabırlı ol buyuruyor. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet aynı zamanda, insanların inkâr edeceklerini bilmesine rağmen Cenâb-ı Hakk'ın yine de onlara peygamber gönderdiğini ifade etmektedir. Aynı şekilde insanların reddeceklerini ve kabul etmeyeceklerini bilmesine rağmen yine de onlara kitap gönderiyor. Çünkü Allah peygamber göndermeyi ve kitaplar indirmeyi kendi menfaati için ve kendinden bir zararı gidermek için yapmıyor, ancak insanların menfaati için ve onlardan zararı gidermek için peygamber gönderiyor ve kitaplar indiriyor. Dolayısıyla insanlar kabul etsinler veya reddetsinler Allah için farketmez. Allah yeryüzündeki sultanlar gibi değildir; yeryüzündeki sultanlar, elçilerini inkâr edeceklerini yahut yazısını reddeceklerini bildiği halde yine de elçi veya bir yazı gönderdikleri zaman, bu onların akılsızlığını gösterir. Çünkü onlar defetmek için göndermektedirler. Bu durumda onların maksatları gerçekleşmemesi bir tarafa zarara uğrarlar, daha çok aşağılanırlar ve küçümsenirler, dolayısıyla bu yaptıklarında bir hikmet yoktur, aksine akılsızlık vardır. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise bir menfaat celbi ve bir zararın defi için değil de, insanların mazeretlerini ellerinden almak ve delil göstermek için elçi göndermesinde ve kitap indirmesinde bir hikmet vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:8
Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamber'i (s.a.) yalancılıkla itham etmeleri ve ona kötü muamele etmeleri sebebiyle başlarına gelecek olan bir musibetten o kâfirleri uyarmaktadır. Nitekim onlardan önceki ümmetler, peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri ve onlara kötü muamele ettikleri için başlarına büyük belâlar gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Bunlardan daha zorba olanları da silip süpürdük. Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bunlardan daha güçlü kuvvetli ve daha saldırgan olan insanları da helâk ettik. Onların güçlü kuvvetli ve saldırgan olmaları, başlarına gelen azabı engellemeye yetmedi. Buna göre eğer bunlara da Allah'ın azabı gelecek olursa, çok daha zayıf oldukları için o azabı engellemeye güçleri yetmeyecektir. İkincisi, daha zorba olanlar sözü, onlara gelen azabın niteliğidir. [ ]Yaпi o azap, onların zorbalığından daha güçlüdür. Onların zorbalığı ve kuvveti ile bu azabın fonksiyonu engellenemez. Azabın şiddeti ve zorluğu, onların saldırganlığından daha zayıf olsaydı, bunun onları etkilemesi çoğu kere mümkün olmazdı. Gelen azabın onların zorbalığından daha güçlü olmakla nitelenmesi, şu âyet-i kerimenin ifadesine de uygun düşmektedir: “Hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!” En doğrusunu Allah bilir.
Gelip geçenlerin örnek hikâyeleri (ilâhi kitaplarda) daha önce de anlatılmıştır. Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, öncekilerin başına gelen azap, sonrakiler için bir ibret, öğüt ve misaldir mânasına gelir. Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Biz bunu, hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibretlik bir ceza, müttakiler için de bir öğüt yaptık””. İkincisi, öncekilerin azabı geçip gitmiştir, o insanların kökünü kurutan bir azaptı. Salâtın en üstünü ve selâmların en kâmili ile Allah'ın rahmeti ve bereketi üzerine olsun Peygamber'imiz Muhanımed aleyhisselâmın fazileti sayesinde öncekilerin mâruz kaldığı gibi bir azap bu ümmetin başına gelmeyecektir. Allah Teâlâ onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik””. Onun fazileti ve rahmeti, bu ümmeti kıyâmete kadar bâki bırakacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:9
9. “Kendilerine ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan tereddüt etmeden, “Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı” diyeceklerdir”
Sorulan soruya onların “Gökleri ve yeri Allah yarattı” cevabını vermeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'ın elçisi olduğunu bildiklerine işaret eder. Fakat yine de inatla ve büyüklenerek onu yalanladılar. Mekkeliler peygamberlere inanmıyorlardı, ama gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğu bilgisini peygamberlerin sözlerine dayanarak dile getiriyorlardı. Onlar, özelde Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğini, genelde ise bütün peygamberleri inkâr ediyorlardı. Gökleri ve yerküreyi yaratanın Allah olduğunu ise ancak peygamberler sayesinde öğrenmişlerdi. Çünkü onlar, Allah'ı akli delillerle bilmek için bunlar üzerinde düşünmek ve istidlâl etme alışkanlığı olmayanlardandı. [ ] Avam tabakası hakkında açık olan husus, nakli (sem'i) delillerle bilgiye ulaşmaktır. Bu gerçeğe göre onlar gökleri ve yerküreyi yaratanın Allah olduğu bilgisini ancak peygamberler sayesinde elde etmişlerdi. Buna rağmen onlar inatçılık yaparak ve büyüklenerek Hz. Peygamber'i yalanladılar ve onu tasdik etmediler. Onların diğer peygamberleri, bizim peygamberimiz hakkında da var olan mücizelerle tanımaları, Resülullah'ın (s.a.) peygamber olduğunu bildiklerini gösterir. Fakat onlar yine de inatla onu inkâr ettiler. Dolayısıyla onların bu sözü, Resülullah'ın (s.a.) peygamber olduğunu bildiklerine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bu konudaki delillerin tamamı, onlara şöyle denilmesidir: Siz, gökleri ve yerküreyi yaratanın Allah olduğunu biliyorsunuz, peki Cenâb-ı Hakk'ın onları boşuna yaratmadığını da biliyor musunuz? Sizin iddia ettiğiniz gibi peygamberler yoksa, ölümden sonra dirilmek yoksa, hesap yoksa, sevap yoksa, ceza yoksa, o zaman Allah bunları boşuna yaratmıştır. Onların gökleri ve yerküreyi Allah'ın yarattığını ikrar etmeleri, bir hikmete mebni olarak bunları yarattığını da ikrar anlamına gelir. Defalarca bildirdiği üzere Cenâb-ı Hakk'ın onları bir hikmete mebni olarak yaratması, ancak peygamberleri, ölümden sonra dirilmeyi, hesabı, sevabı ve cezayı ikrar ile ortaya çıkar. Yahut onlara şöyle denilir: Gökleri, yeri ve âyette belirtilen diğer nesneleri yaratanın Allah olduğunu bildiğinize göre nasıl olur da insanları ölümden sonra tekrar yaratmaya kâdir olduğunu inkâr edersiniz? Allah'ın gökleri ve yeri yaratmasında duyulan hayranlık, sizi tekrar yaratmasında duyulacak hayranlıktan daha büyüktür. Böyleyken daha küçük bir kudret ve hayranlık gerektiren diriliş olayını nasıl inkâr edersiniz? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:10
Cenâb-ı Hak bu âyeti, “Kendilerine “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan tereddüt etmeden, “Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı diyeceklerdir” meâlindeki âyetin sılası olarak Allah'ın vasfı ve niteliği anlamında getirmiştir. Allah kendisini, yeri böyle yapmakla ve şunu indirmekle nitelemiştir. Allah Teâlânın şunu kastetmiş olması da mümkündür: Onlara yeri kimin döşek kıldığını, orada yolları kimin yarattığını sorsan, gökleri ve yeri yaratan hakkında söyledikleri gibi mutlaka şöyle diyecekler: Onları böyle yaratan Allah'tır. [ ] âyette başka bazı hususlara da işaret vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak yeri insanlar için döşek yaptığını, orada istedikleri gibi yayıldıkların ve çeşitli menfaatler elde ettiklerini söyleyerek insanlara lütfettiği nimetleri hatırlatmaktadır. Allah'ın yeryüzüne yaymış olduğu menfaatlere ulaşmak için insanların uzak beldelere gidebilecekleri yolları da yaratmıştır, bu sayede insanlar ihtiyaçlarını karşılamak için yeryüzünün uzak beldelerindeki menfaatlere ulaşabilmektedirler. Eğer bu yollar olmasaydı, insanların o beldelere gitmeleri mümkün olmazdı. Dolayısıyla ihtiyaçlarını nereden ve nasıl karşılayacaklarını da bilemezlerdi. Allah işte bu nimetlere şükür borcunu yerine getirmelerini insanlara hatırlatmakladır. İkincisi, bu âyet Allah'ın hikmetine de işaret etmektedir. Allah bahsettiği bu imkânları boş yere yaratmamış, insanlar için bir hikmete işaret etsin diye yaratmıştır. Çünkü onların ihtiyaçlarını uzak beldelere serpiştirdi, sonra oraya gidebilmeleri için yollar açtı. Bunları da yeryüzünün her tarafına sahip olanın, onların canlarına da sahip olduğu bilinsin diye yapmışur. Eğer buna sahip olan oralara sahip olandan başka biri olsaydı, insanların ihtiyaçlarını elde etmek için oralara gitmelerine engel olurdu. Üçüncüsü, bu âyet, Allah'ın kudretine de işaret etmektedir. Allah yeri onların emrine âmâde kıldı, bu sayede yeryüzüne yayılmalarını, onu döşek edinmelerini ve istedikleri yere gidebilmeleri için yollar açmalarını mümkün kıldı. Bunları mümkün kılması, bunları yapmaya kâdir olan birini, hiçbir şeyin aciz bırakamayacağının bilinmesi içindir.
Zuhruf 43:11
Allah Teâlâ'nın gökten su indirmesi, suyu yeryüzüne dağıtması ve bu su ile orada bitkileri bitirmesi de, “Yeri sizin için döşek kılan O'dur”? meâlindeki âyette belirttiğimiz hususlara işaret etmektedir. Allah, sözünü ettiği çeşitli nimetleri yetiştirmesi için gökten yere su indirdi. Aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen gökyüzünün faydalarını yeryüzünün faydalarıyla birleştirdi. (JBunlar da, Allah'ın insanlara vermiş olduğu nimetlerin büyüklüğü ve bütün bunlara sahip olanın tek Allah olduğu bilinsin diyedir. Suya, özleri, türleri ve tatları farklı olan bütün bitkileri ve meyvelere uygun düşen özelliği ve lütfu veren de O'dur. Bu da, bahsedilen bütün bu özellikleri suya vererek yeryüzünü yeniden ihya etmeye kâdir olanı, insanları yeniden yaratmaktan veya başka şeylerden hiçbir şeyin aciz bırakamayacağı bilinsin diyedir. O su ile yeryüzünü canlandırması ve suya sözü edilen her şeye uygun düşen bir özellik vermesi, hiç şüphesiz insanı yeniden yaratmaktan daha büyük bir hayranlığa vesiledir. Çünkü insanı yeniden yaratmak, var olanı tekrarlamaktır, diğeri ise yoktan varetmektir. Dolayısıyla bu nesneleri yaratmaya kâdir olan için, insanı ölümden sonra diriltmek daha kolaydır. Bundan dolayı Allah, İşte siz de böyle diriltilip çıkarılacaksınız buyurmaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:12
Bütün çiftleri yaratan O'dur. Burada Cenâb-ı Hakk'ın bütün çiftleri yarattığını söylediği beyanın içine benzer ve mukabil olan bütün çiftler girer. Çünkü çift olmak, bazan fiillerden zıt ve benzer olanlar hakkında da küfür -iman, itaat- isyan gibi davranışlar hakkında da kullanılır. Bunda kulların fiillerinin yaratılmış olduğuna işaret vardır. Çünkü Allah, bütün çiftleri kendisinin yarattığını söylemektedir. Bu fiiller zıt ve mukabil olsalar da onlar arasında da çift olma durumu söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.
Bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de O'dur. Yukarıda bahsettiğimiz yorumlar bu âyet için de söz konusudur. Allah, yaratılmışların muhtaç oldukları şeyleri farklı uzak beldelere dağıttı. Onlarla ihtiyaç duydukları şeylerin bulunduğu mekânlar arasında çöller, sahralar ve deryalar vardır. Çöllerde bulunan ihtiyaçlarına ulaşmak için binecekleri hayvanlar, denizde bulunan ihtiyaçlarına ulaşmak için binecekleri gemiler yarattı. Cenâb-ı Hak bütün bu nimetleri onlara, şükür borçlarını ödemeleri için hatırlatmaktadır. Aynı zamanda onlara kudretini hatırlatmaktadır, bütün bunları yapmaya kâdir ve mâlik olanı, hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını hatırlatmaktadır.
nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik!”
Sırtlarına binesiniz diye; Allah o hayvanların sırtını, üstüne binmeleri ve sağlam durmaları için yarattı. Cenâb-ı Hak hayvanların sırtını, üstüne binemeyecekleri ve sağlam duramayacakları şekilde de yaratabilirdi. Dolayısıyla bu, Allah'ın onlara lütfettiği nimetlerdendir.
Sonra üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini hatırlayasınız. Allah'ın nimetleri sözü çeşitli şekillerde yorumlanır. Birincisi, Allah hayvanları insanlara boyun eğdirdi, bütün güçleri ve kuvvetleriyle onları insanların emrine âmâde kıldı. (İkincisi, insanlara hayvanları çalıştırma imkânını verdi. Siz acı ve lezzet duyduğunuz gibi onlar da acı ve lezzet duyuyorlar. Üçüncüsü,] hayvanları insanlar için yararlanma vasıtası yaptı, fakat insanları hayvanlar için yararlanma vasıtası yapmadı. (Dördüncüsü, onlara hatırlamalarını emrettiği İslâm ve tevhit nimetini verdi; bundan maksat, bize İslâm'ın yolunu gösteren Allaha hamdolsun, demeleridir. Ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! (Beşincisi, Allah, onlar için yarattığı büyük nimetleri hatırlamalarını emrediyor. Biz buna güç yetiremezdik cümlesine bazıları, bizim buna takatimiz yetmezdi mânasını verdi. “Ene leke mukrinun” cümlesi, benim sana gücüm yeter demektir. “Ene mukrinun li-hâzell-amel” ( pi lig 0,461) denilince de, benim kuvvetim bu işe yeter denilmiş olur. Bu yorumun aslı şudur: Bizâtihi hayvanlar, insanlardan daha güçlü, daha kuvvetli ve daha büyüktürler. Fakat Allah Teâlâ lütfu ve ihsanı ile insanlara bunun çaresini öğretti. O kadar ki, dilediklerini yapma güç ve kudretine sahip olmalarına rağmen hayvanları kullanma gücünü insanlara verdi. Biz buna güç yetiremezdik cümlesinin şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: Hayvanların çalıştırıldığı ve sırtlarına binildiği gibi bizim de çalıştırılmamız için Allah bizi hayvanların emsâli ve benzeri bir varlık yapmadı, yani Allah bizi kullanılmaya elverişlilik bakımından hayvanlara denk ve benzer şekilde yaratmadı. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:13
Bütün çiftleri yaratan O'dur. Burada Cenâb-ı Hakk'ın bütün çiftleri yarattığını söylediği beyanın içine benzer ve mukabil olan bütün çiftler girer. Çünkü çift olmak, bazan fiillerden zıt ve benzer olanlar hakkında da küfür -iman, itaat- isyan gibi davranışlar hakkında da kullanılır. Bunda kulların fiillerinin yaratılmış olduğuna işaret vardır. Çünkü Allah, bütün çiftleri kendisinin yarattığını söylemektedir. Bu fiiller zıt ve mukabil olsalar da onlar arasında da çift olma durumu söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.
Bineceğiniz gemileri ve hayvanları vareden de O'dur. Yukarıda bahsettiğimiz yorumlar bu âyet için de söz konusudur. Allah, yaratılmışların muhtaç oldukları şeyleri farklı uzak beldelere dağıttı. Onlarla ihtiyaç duydukları şeylerin bulunduğu mekânlar arasında çöller, sahralar ve deryalar vardır. Çöllerde bulunan ihtiyaçlarına ulaşmak için binecekleri hayvanlar, denizde bulunan ihtiyaçlarına ulaşmak için binecekleri gemiler yarattı. Cenâb-ı Hak bütün bu nimetleri onlara, şükür borçlarını ödemeleri için hatırlatmaktadır. Aynı zamanda onlara kudretini hatırlatmaktadır, bütün bunları yapmaya kâdir ve mâlik olanı, hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını hatırlatmaktadır.
nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik!”
Sırtlarına binesiniz diye; Allah o hayvanların sırtını, üstüne binmeleri ve sağlam durmaları için yarattı. Cenâb-ı Hak hayvanların sırtını, üstüne binemeyecekleri ve sağlam duramayacakları şekilde de yaratabilirdi. Dolayısıyla bu, Allah'ın onlara lütfettiği nimetlerdendir.
Sonra üzerine yerleştiğinizde Rabbinizin nimetini hatırlayasınız. Allah'ın nimetleri sözü çeşitli şekillerde yorumlanır. Birincisi, Allah hayvanları insanlara boyun eğdirdi, bütün güçleri ve kuvvetleriyle onları insanların emrine âmâde kıldı. (İkincisi, insanlara hayvanları çalıştırma imkânını verdi. Siz acı ve lezzet duyduğunuz gibi onlar da acı ve lezzet duyuyorlar. Üçüncüsü,] hayvanları insanlar için yararlanma vasıtası yaptı, fakat insanları hayvanlar için yararlanma vasıtası yapmadı. (Dördüncüsü, onlara hatırlamalarını emrettiği İslâm ve tevhit nimetini verdi; bundan maksat, bize İslâm'ın yolunu gösteren Allaha hamdolsun, demeleridir. Ve şöyle diyesiniz: Bunu bize boyun eğdiren Allah noksanlardan münezzehtir, yoksa biz buna güç yetiremezdik! (Beşincisi, Allah, onlar için yarattığı büyük nimetleri hatırlamalarını emrediyor. Biz buna güç yetiremezdik cümlesine bazıları, bizim buna takatimiz yetmezdi mânasını verdi. “Ene leke mukrinun” cümlesi, benim sana gücüm yeter demektir. “Ene mukrinun li-hâzell-amel” ( pi lig 0,461) denilince de, benim kuvvetim bu işe yeter denilmiş olur. Bu yorumun aslı şudur: Bizâtihi hayvanlar, insanlardan daha güçlü, daha kuvvetli ve daha büyüktürler. Fakat Allah Teâlâ lütfu ve ihsanı ile insanlara bunun çaresini öğretti. O kadar ki, dilediklerini yapma güç ve kudretine sahip olmalarına rağmen hayvanları kullanma gücünü insanlara verdi. Biz buna güç yetiremezdik cümlesinin şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: Hayvanların çalıştırıldığı ve sırtlarına binildiği gibi bizim de çalıştırılmamız için Allah bizi hayvanların emsâli ve benzeri bir varlık yapmadı, yani Allah bizi kullanılmaya elverişlilik bakımından hayvanlara denk ve benzer şekilde yaratmadı. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:14
Bu âyet de farklı mânalara gelebilir. Birincisi, müfessirlerin söylediği gibi ölümden sonra dirilmek anlamına gelebilir”. İkincisi, Rabb'imizin bizim için yarattığı ihtiyaçlarımızın bulunduğu yere gideceğiz ve tekrar geri döneceğiz. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Allah'ın uzak memleketlerde bizim için yarattığı ihtiyaç maddelerine ulaşmak ve oradan geri dönmek durumunda olmasak bile, mutlaka vatanımıza ve evlerimize geri döneceğiz. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:15
Kimi kullarını O'nun bir parçası saydılar. Bütün müfessirler şöyle der: Kâfirler, Allah Teâlâ'ya kullarından kızlar tahsis ettiler”. Zeccâc, âyetteki “cüzen” kelimesine kız diye mâna verdi ve şöyle dedi: Bazı Araplara göre “cüz” kelimesi kız mânasına gelir”. Zeccâc'ın, kelimenin sözlük mânası olarak söylediği kullanım eğer sabitse, âyette kastedilen de odur. Değilse, müfessirlerin söyledikleri Allah'a kızları tahsis etmekten başka bir mânaya gelmesi de mümkündür. Çünkü kâfirler, küfürlerinin durumuna göre farklı gruplara ayrılırlar. Meselâ Seneviyye, tanrının iki olduğunu söyler. Onlar derler ki: Allah Teâlâ hayırların yaratıcısıdır, kötülükleri yaratan ise başkasıdır. O başkasının kim olduğu konusunda da farklı düşüncelere sahiptirler. İşte bu Seneviler, Allah Teâlâya kullarından bir parçayı tahsis ederler ki, o da hayırlardır. Onlar Allaha başka bir cüz tahsis etmediler. Arap müşrikleri de, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini rızıklandırdığı nesnelerden bir parçayı Allah, bir parçayı da ortak koştuklarına tahsis ettiler. Allah şöyle buyurdu: “Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, Bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlara)! dediler”. Bu âyette açıkça görüldüğü üzere onlar, rızıklarından bir parçayı Allaha tahsis etmişlerdi. Başka bir grup da erkek değil fakat kadın kullarından oluşan bir zümreyi Allaha tahsis ettiler. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar ‘Kızlar Allah'ındır diyorlar””. Dolayısıyla onların Allaha herhangi bir nesneyi tahsis etmiş olmaları, müfessirlerin söyledikleri kızların tahsisinden daha açıktır. En doğrusunu Allah bilir.
Tİnsan apaçık bir nankör! Yani Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük yapmaktadır. Apaçık, yani nankörlüğü apaçıktır.
Zuhruf 43:16
Burada gizli bir kelime vardır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Yoksa onlar, Allah yarattığı kızları kendine ayırdı da erkek çocuklarını sizin için seçti mi diyorlar? Başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Hoşlanmadıkları kızları Allaha nispet ediyorlar. Dillerinden yalan dökülüyor Yoksa edindi mi? Yani onlar, şöyle dediler: Allah yarattığı kızları kendine ayırdı. Allah Teâlâ bu âyette Mekkeliler'in beyinsizliklerini ve ne kadar inatçı olduklarını belirtmektedir. Çünkü onlar peygamberlere inanmıyorlardı. Allah'ın çocuk edindiğini, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı. Kendilerine gökleri ve yeri kim yarattı diye sorulduğunda, “Allah her şeyin yaratıcısıdır” diyorlardı. Bu bilgiyi peygamberlerden başka bir yoldan elde etmeleri mümkün olmadığı halde, yine de peygamberleri inkâr ediyorlardı. Peygamberleri inkâr ettikleri halde onların verdikleri haberleri nasıl dile getirebiliyorlardı? Çünkü görmediği birinin çocuğu olduğunu söyleyen kişi, bu bilgiyi mutlaka sağlam bir kaynaktan almış olmalıdır. Meleklere ait bilgi de öyledir, onu da ancak peygamberlerin verdiği haberle öğrenmişlerdir. Bütün bunlardan sonra yine de peygamberleri ve onların verdiği haberleri inkâr etmeleri, iddialarının birbiriyle çeliştiğini ve bâtıl olduğunu gösterir.
Zuhruf 43:17
Bu âyette Allah Teâlâ, müşriklerin kız çocukları olduğunda sergiledikleri üzüntüyü ve yaşadıkları hoşnutsuzluğu haber vermektedir: Onlardan birine, Rahmân'a lâyık gördüğünün (kız çocuğunun) müjdesi verilince öfkeye kapılarak yüzü mosmor olur. Buradaki Rahmân'a lâyık gördüğü sözü, yaratılışta ona benzer mânasına gelir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar Allah'a çocuk isnat ettiler, çocuk ise babaya benzer, dolayısıyla çocuğun var olması benzerliğin ve emsâlin var olması demektir. İkincisi, Allah'ın çocuğu olduğunu kabul etmek, Allah ile bütün yaratılanlar arasında benzerliği kabul etmek anlamına gelir. Çünkü yaratılanlar, ya başkasından doğmuş, ondan da başkası doğmuştur, ya da mülkünde Allah'ın ortağıdır veya o başkasının ortağıdır. Dolayısıyla bunlar birbirlerine benzer haldedirler. Kim Allaha ortak veya çocuk nispet ederse, Allah'ı da yaratılanlara benzetmiş olur. Bundan dolayıdır ki Allah, çocuktan [ ]ye ortaktan beri olduğunu ve tek olduğunu şu sözlerle açıklamaktadır: “Çocuk edinmeyen ve hâkimiyette ortağı bulunmayan Allah...” Allah çocuğu ve ortağı olmadığını söylemekte, zatını bunlardan tenzih etmekte ve tek olduğunu açıklamaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Yoksa O, yarattıkları arasından kızları kendine ayırdı da oğlan çocukları için sizi mi seçti ilâhi kelâmının, “Kimi kullarını O'nun bir parçası saydılar”9 meâlindeki âyetin tefsiri olması muhtemeldir. Müfessirler bunu önceki âyetin tefsiri saydılar. Ancak bunun önceki âyetin tefsiri değil müstakil bir cümle olması da mümkündür, buna göre de âyetin tefsirinde söylediğimiz gibi onlardan başka bir kavim hakkındadır. En doğrusunu Allah bilir,
Zuhruf 43:18
18. “Mücadelede başarısız olarak ömrünü Sri olan kız çocuğu mu? diye öfkeyle sorar?
Bu âyetin delâletinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Burada onların taptıkları putlar kastedilmektedir, onlar putları çeşitli zinetler ve takılarla süslüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Zinetlerle ve takılarla süslenen putlar mı? O ne fayda verebilir, ne de zarar! Ne konuşabilir, ne düşmanlık yapabilir, ne de başka bir şey yapabilir! İbadet için asılan o zinet ve takılar olmasaydı, ona yüz çevrilmez ve onun için üzüntü duyulmazdı. Böyle biri, gökleri, yeri ve her ikisinde sözü edilen menfaatleri yaratan gibi midir? Bu, asla öbürü gibi değildir. Allah Teâlâ, bu nitelikteki putlara ibadeti, her şeyi yaratan Allah'a ibadete tercih etmeleri sebebiyle onların ne kadar beyinsizce davrandıklarını hatırlatmaktadır. Cenâb-ı Hak, onların eziyetlerine, kendisini yalanlamalarına ve kötü muamelelerine karşı sabırlı olmasını Resülullaha emretmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları, Mücadelede başarısız olarak ömrünü süslenmekle geçirecek olan kız çocuğu mu? diye öfkeyle sorar meâlindeki âyetten maksadın kız çocukları olduğunu söyledi.
En doğrusunu Allah bilir ya, buna göre Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kız çocuğu zayıftır, çaresi azdır, münakaşa ve tartışma yaparken maksadını açıkça beyan edemez. [ ] Allah, kızları acizlikle, zayıf olmakla ve güç eksikliği ile nitelemektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: En zayıf, en aciz ve en güçsüz olanı nasıl Allaha nispet ediyorlar? Onlar kendileri için daha mükemmel ve daha güçlü olan erkekleri tercih ediyor, kızlara tenezzül etmiyorlardı. Bu âyet, “Yoksa O, yarattıkları arasından kızları kendine ayırdı da oğlan çocukları için sizi mi seçti?” meâlindeki âyetin ve daha önce geçen “Kimi kullarını O'nun bir parçası saydılar”? meâlindeki âyetin sonuna kadar geçen cümlelerin sılasıdır. Ömrünü süslenmekle geçirecek cümlesinin, sözü edilen anlamdan başka bir mânaya gelmesi muhtemeldir. Bu cümlelerin her biri başka bir gruba işaret eder. Çünkü müşrikler kendi aralarında farklı görüşe ve inanca mensup idiler. Âyetlerin hepsinin aynı mânaya gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetlerde, kavminin eziyetlerine karşı Resulullaha (s.a.) sabrın emredilmesi, müşriklerin akılsızca davranmalarının beyan edilmesi ve onların uyarılması ile ilgili hususlar onlardan sonrakiler içindir. En doğrusunu Allah bilir.
İbn Kuteybe şöyle dedi: Ömrünü süslenmekle geçirecek cümlesi, süsler içinde büyüyen anlamına gelir, maksat kızlardır. Burada onların kızları Allah'a tahsis etmeleri kastedilmektedir. Onlardan birine kızı olduğu müjdesi verildiği zaman “Öfkeye kapılarak yüzü mosmor olur”. Yani çok üzülür. Âyette geçen “hısâm” kelimesi, hasim sözcüğünün çoğuludur. “Gayru mübin” de delilini açıklamayan demektir”. Ebü Avsece şöyle dedi: “Yuneşşeu” kelimesi yetişti, büyüdü anlamına gelir. “Hısâm” kelimesi de tartışmak ve mücadele yapmak anlamına gelir. Ebü Muâz” şöyle dedi: “Yuneşşeu” kelimesi nebat bitmek anlamına gelir. Bu kelime “yuneşşeu” diye şeddeli olarak okunduğu gibi, şeddesiz olarak “yunşeu” diye de okunmuştur. Bazıları da “yenşeu” diye okudu”. En doğrusunu Allah bilir.
H Kuteybe, Tefsiru šaribi'l-Kurán, 397.
---
Dipnotlar:
Ebü Muâz künyesiyle bilinen iki âlim vardır. Biri müfessir ve Nişabur kadısı Bükeyr b. Ma'rüf ed-Dâmeğânidir (bk. Safedi, el-Vâfi bi'l-vefeyât, X, 171). Diğeri Ebü Muâz en-Nahvi el-Fadl b. Hâlid el-Mervezidir. Kitâbü 'l-Kırâât adlı bir eseri vardır (bk. Kehhâle, Mu cemü'l-müellifin, II, 622). X âyetin muhtelif kırâatleri için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XX, 564-565; Kurtubi, elCâmi'li-ahkâmi'l-Kurüân, XIX, 19; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, XIII, 194.
Zuhruf 43:19
Şöyle bir soru sorulabilir: Allah Teâlâ kulları arasında kadınları da yarattığı halde, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi bilmelerinden dolayı neden müşrikleri beyinsizlikle nitelemekte ve niçin onları kınamaktadır? Bu sorunun iki cevabı vardır. Birincisi, görmedikleri halde Allah'ın melekleri dişi yarattığına şahitlik etmelerinden dolayı Allah onları kınamakta ve beyinsizlikle nitelemektedir. Onlar peygamberlere iman etmiyorlardı ki, bu bilgiyi peygamberlerden almış olsunlar! En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Cenâb-ı Hak bu kitapta ifade buyurduğu üzere meleklerini hiç bıkmadan kendisine ibadet etmekle, hiç yorulmamakla”, sürekli Allah'a itaat etmekle ve göz açıp kapayıncaya kadar da olsa isyan etmemekle nitelemektedir?. Müşrikler, “onlar kadındırlar” dedikleri zaman, onları zayıflık, gevşeklik ve noksanlıkla nitelemiş olmaktadırlar, çünkü kadınlar zayıf ve güçsüz olarak bilinirler. Böyle olanların da âyetlerde belirtilen buyrukları yerine getirmeleri mümkün olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi bildiler. Allah Teâlâ başka âyetlerde, “Kızlar Allah'ındır, diyorlar”? ve “Hoşlanmadıkları kızları Allaha nispet ediyorlar” buyurmaktadır. Onlar Allahı hakikatte değil, sözde böyle niteliyorlar, yani onlar, melekler Allah'ın kızlarıdır diyorlar ve melekleri böyle tavsif ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
7 o Muhtemelen müellif şu âyete işaret etmektedir: “Göklerde ve yerde olanlar hep O'na aittir. O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yoruMeselâ bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”
Zuhruf 43:20
Rahmân dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Mütezile, Allah'ın kâfirden küfrü değil, ancak imanı dilediğini bu âyetin zâhiri anlamına bağlar. Çünkü kâtirler Allah Teâlâ'nın kendilerinden küfrü dilediğini, putlara tapmayı bırakmalarını dilemediğini iddia ediyorlardı. Çünkü Rahmân dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler, Yani Allah bizim putlara tapmayı terketmemizi dileseydi terkederdik, fakat O bizim putlara tapmamızı diledi. Allah Teâlâ onların bu iddialarını reddetmekte ve şöyle buyurmaktadır: Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar. Yani onlar ancak yalan söylüyorlar.
Bize göre ise bu âyet birkaç şekilde yorumlanır. Birincisi, onların Rahmân dileseydi biz onlara ibadet etmezdik sözleri doğrudur. Çünkü onların Allah dileseydi putlara tapmayı bırakacakları, fakat onlara tapmayı Allah dilediği için taptıkları şeklindeki sözleri, böyle olduğuna dair kendilerine gelen bir habere dayanarak söylemektedirler, dolayısıyla doğrudur. Cenâb-ı Hakk'ın Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar buyurmasına gelince, muhtemelen Mütezile'nin söylemiş olduğu şu sebepten dolayı Allah onları böyle isimlendirmektedir: Kâfirler, küfür Allah'ın dilemesiyledir, Allah kendileri için imanı değil küfrü dilemiştir. Halbuki Allah onlardan küfrü değil, imanı diler. Onlar, kendilerine verilen haberin aksini ileri sürdüler, bu bakımdan onlar yalancı konumundadırlar. Muhtemelen onlar, haber verdikleri şeyin aksini düşündükleri halde böyle söylemişlerdir; o da şudur: Mütezile'nin söyİediği gibi küfür Allahın dilediği davranışlardan değildir, Allah ancak imanı diler. Fakat onlar, kendilerini imana davet eden müslümanların davetini reddetmek ve küfürden vazgeçmemek için şunu söylüyorlardı: Allah bizden imanı değil de küfrü istediğine göre nasıl iman ederiz ve küfrü nasıl terkederiz? Bir şeyden olduğu gibi haber vermek doğru olandır. Fakat haber verenin kalbinde ve inancında, söylediğinin aksi olursa, o içindeki haber doğrudur. Ancak içindekini haber vermesi açısından bakıldığında ise yalandır. Nitekim Cenâb-ı Hak meğlen şöyle buyurmaktadır: “Münafıklar sana geldiklerinde, “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin derler. Hiç kuşkusuz senin kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler”". Münafıkların “Tanıklık ederiz Ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin” sözleri doğru idi, fakat içlerindekini haber vermeleri açısından bakıldığında yalandı, çünkü sözlerinin zâhiri, kalplerindeki ile uyuşmamaktadır. [ ] Dolayısıyla Allah'ın onları yalancı sayması, her ne kadar onların “Sen gerçekten Allah'ın elçisisin” sözleri doğru olsa da, sözlerinin kalplerindekinin aksi olması sebebiyledir. Bu iki ihtimal düşünüldüğünde âyet ihtimal yoluyla onların lehine delil olmaz. Fakat her iki ihtimali birlikte düşündüğümüzde onlar yalan söylemektedirler. Bundan dolayı Allah, onlar yalnızca tahminde bulunuyorlar, yani yalan söylüyorlar buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, bu konuda onlar doğru olsalar bile, ciddi değil ancak eğlenmek ve alay etmek için böyle konuşmaktadırlar. Dolayısıyla onların maksadı insanların kafalarındaki doğruları karıştırmak ve reddetmekti. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “İnsan, “Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?” diyor”, O insanın söylediği bu söz haktır ve doğrudur, fakat o bunu alay etmek ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek için söylemektedir. Görmez misin ki Allah bundan dolayı ona öğüt vermekte ve şunu hatırlatmaktadır: “İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey değilken biz onu yaratmışızdır?” Buna göre onların sözleri zâhirde doğru olsa bile, inkâr etmek ve hakkı bulandırmak amacıyla, alay etmek ve eğlenmek için böyle söylüyorlardı. Haber verdikleri açısından ve asıl niyetleri bakımından bakıldığında onlar yalan konuşmaktadırlar. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü, onların maksadı, inatla inkâr etmeleri sebebiyle müslümanların kendilerini azapla tehdit etmelerine delil getirmekti: Biz ancak Allah'ın dilemesiyle inkâr ettiğimiz halde Allah nasıl azap eder? Eğer O, putlara tapmayı terketmemizi dileseydi, mutlaka terkederdik. Allah bizden inkâr etmemizi istediği için inkâr ettik. Öyleyse bize neden ceza versin? Cenâb-ı Hak onların iddialarını şöyle iptal etmektedir: Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar. Yani onlar iddialarında cehalet gösteriyorlar, Allah'ın onlardan küfrü dilediği için küfrettikleri sözlerinde yalancıdırlar. Allah ancak onların kötüyü tercih etmeleri ve kötü vesilelere sarılmaları sebebiyle kendilerine bu yolu açmıştır. Meselenin aslı şudur: Âsiler, fâsıklar ve kâfirlerin hiç birinde, yapacağını yaparken Allahın onu yapmasını dilediğine dair bir bilgi yoktur. Yani yapacağını yaparken Allah öyle dilediği için yapmamaktadır. Dolayısıyla bu gerekçe ve bu konuda söyledikleri sözlerin hiçbir dayanağı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Dördüncüsü, onların Rahmân dileseydi biz onlara ibadet etmezdik ve “Allah dileseydi ortak koşmazdık”" sözleri, eğer Allah Teâlâ putlara tapmayı terketmemizi emretseydi terkederdik, ama bize onlara tapmamızı emretti, mânasına gelir. Onlar, ancak Allah'ın emri ile putlara taptıklarını iddia ediyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman 'Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler””. Onlar meşiet kelimesi ile rıza mânasını kastediyorlardı. Şöyle diyorlardı; Allah Teâlâ eğer bizden ve babalarımızdan razı olmasaydı, bizi ve babalarımızı bu halde bırakmazdı, Onlar, tercih etmiş oldukları yolda bırakılmalarından, Allah'ın kendilerinden razı olduğu mânasını çıkardılar. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise onların iddialarını reddetmektedir: Onlar yalnızca tahminde bulunuyorlar. “De ki: Allah kötülüğü emretmez”. Biz bu konuyu “Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başkasına tapardık”” meâlindeki âyetin tefsirinde ayrıntılı olarak anlattık. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:21
Yani bu konuda bilgi sahibi olmaları için onlara bir kitap vermiş değiliz. Bu âyetle Cenâb-ı Hak, onların peygamberlere ve kitaplara iman etmemeleri sebebiyle onların ne kadar akılsızca davrandıklarına işaret etmektedir. Peygamber ve kitap, ilmin vasıtalarıdır, onlar inanmadıklarına göre böyle bir vasıtaya da sahip değildirler demektir.
“Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O'na rağmen haram da saymazdık. Onlardan öncekiler de işte böyle davranmışlardı. Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir”
Zuhruf 43:22
şundan ibarettir: Biz babalarımızı ların izlerinden giderek doğru yolu Onlar peygamberleri inkâr eden, ins yan bir milleri Sonra da insan olan babalarına uydular ve onların arkasından gittiler. Bu, söylenen sözlerdeki çelişkiyi i gösterir, İşte sözlerindeki bu çelişki sebebiyle de onlar akılsızca davrandıklarını gösteriyorlardı.
an olmaları hasebiyle onları yalanla-
Zuhruf 43:23
Allah Teâlâ onların “Hayır hayır! Onların dedikleri şundan ibarettir: Biz babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk, elbette biz onların izlerinden giderek doğru yolu buluruz” sözlerine karşı sabırlı olmasını Peygamber'ine emretmektedir. Bu, ilk olarak onların söylediği bir söz değildir, aksine kavminin sana söylediklerini önceki ümmetler de kendi peygamberlerine söylemişlerdi. Cenâb-ı Hak bir yandan Resülullah'a (s.a.) sabırlı olmasını emreder ve onu teselli ederken, diğer yandan insan oldukları halde babalarına uyan ve onların peşinden giden o insanların akılsızca davrandıklarına işaret etmekte ve şunu söylemektedir: Eğer mutlaka bir insana tâbi olacaksanız, bari babalarınızdan daha doğru yolda olan peygamberlere uyun!
Zuhruf 43:24
Peygamber, “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de mi? diye sordu. Bunun üzerine onlar inatla şöyle dediler: Biz sizin getirdiğiniz mesajı inkâr ediyoruz. Bazıları âyete şöyle bir mâna verdi: Ya Muhammed, onlara de ki: Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğru bir dini getirirsem, benim getirdiğim dine tâbi olur musunuz? Onlar bunu reddettiler ve dediler ki: Biz sizin getirdiğiniz mesajı inkâr ediyoruz.
Zuhruf 43:25
Bu âyet, tehdit anlamına gelmektedir. Bazıları şöyle dedi: Onlara hak ettikleri cezayı verdik cümlesi, sözü daha önce geçmiş olan ümmetlere döndürmekte, gönderdiğimiz azapla onlardan intikam aldık, buyurmaktadır. Bu cümle, biz onlardan intikam alırız mânasına da gelebilir. Gerçeği yalan sayanların sonlarının nasıl olduğuna bir bak! Bu cümle, peygamberleri yalancılıkla itham edenler yahut azabı inkâr edenler mânasına gelebilir.
Zuhruf 43:26
239 (5126-27. “Bir zaman İbrahim ye şöyle demişti;
Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir.”
Bir zaman İbrahim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim). Burada şöyle bir problem vardır: Hz. İbrahim, insanların taptığı her ilâhtan uzak olduğunu söylemekte, sadece kendisini yaralanı istisna etmektedir, ondan maksat da Allah Teâlâdır. İnsanlar, Hz. İbrahim'i yaratana ibadet etmiyorlardı, bu durumda Hz. İbrahim insanların ibadet ettiği ilâhların hepsinden nasıl bir istisna çıkarmaktadır? Çünkü istisna, kendisinden istisna edilenin cinsinden olur. Biz deriz ki: Bazıları şöyle dediler: Hz. İbrahim insanların ibadet ettiği ilâhlara ibadetten uzak durmuş, sadece kendisini yaratanı müstesna tutmuştur. Çünkü o insanların içinde, evreni yaratan Allah Teâlâ'ya ibadet eden insanlar da vardı. Eğer Hz. İbrahim mutlak olarak insanların ibadet ettiği her şeyden kendini uzak tutsaydı, Allah'a ibadetten de kendini uzak tutmuş olurdu. İşte bundan dolayı Allaha ibadeti istisna etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat problem yine devam etmektedir. Çünkü o insanların içinde, Hz. İbrahim'i yaratan Allah Teâlâ'ya ibadet eden insanların varlığı açık değildir, bu itibarla istisna yapmanın anlamı nedir? Buna şöyle cevap verilir: Onların içinde Hz. İbrahim'i yaratana ibadet eden insanlar olmasa da onların babaları ve ataları arasında kendilerini yaratana ibadet edenler vardı. Dolayısıyla Hz. İbrahim'in istisnası, onlarla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir. Hz. İbrahim, Allah Teâlâ'ya ibadet eden insanların olabileceği ihtimalinden dolayı, ihtiyat ilkesi gereği olarak kendisini yaratanı istisna etmiş de olabilir. Hz. İbrahim bu duruma tam olarak vâkıf değildi, bu bakımdan insanların ibadet ettiği ilâhların hepsinden uzak olduğunu söylese de putlardan uzak durmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de şudur: Cenâb-ı Hak, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz' ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız diyorlar” meâlindeki âyetlerde buyurduğu üzere, insanlar kendilerine şefaatçi olacakları ve Allah'a yaklaştıracakları ümidiyle Allah'ı bırakıp putlara ibadet ediyorlardı, bundan dolayı Hz. İbrahim de kendisini yaratanı istisna etmiştir. Bu durumda Hz. İbrahim'in istisnası, onların ibadetle kastettikleri ilâhın hakikatine döner, ki o da insanları yaratandır. En doğrusunu Allah bilir. [ istisnanın munkatı olması da muhtemeldir. Yani aynı cinsi ifade etmeyen istisnadır, lâkin” mânasındadır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Ben sizin ibadet ettiklerinizden uzağım, lâkin beni yaratana ibadet ederim. Bu türlü kullanımlar dilde caizdir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”). İşte bu âyetteki istisna edatı lâkin mânasına gelmektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında...” Yani, lâkin karşılıklı rızaya dayanan ticaret... Çünkü karşılıklı rızaya dayanan meşru ticaretin, bâtıl ticaretten istisna edilmesi de, selâmın boş sözden istisna edilmesi de caiz değildir. Bunun örnekleri çoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Buradaki uzağım anlamına gelen “berâ” kelimesi, müfred, tesniye ve cemi için aynı şekilde kullanılır. O bana doğru yolu gösterecektir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır: Birincisi, Allah beni hidâyet üzere sabit tutacaktır anlamına gelir. İkincisi, Allah her an beni hidâyete sevkedecektir, Çünkü Hz. Peygamber yenilenen her vakitte hidâyeti benimsiyordu. Hidâyet fiillerdendir, dolayısıyla hidâyetin hakikatini gelecekte istemeyi de barındırır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Eğer âyette hidâyetin hakikati murat edilmiş ise işte bu iki mânaya gelir. Gelecek mânasının zıddına olarak mâsum olmak ve doğru yola ulaşmayı başarmak anlamına da gelebilir. Buradaki hidâyet kelimesinin, bana açıklayacaktır sözünde olduğu gibi beyan mânasına gelme ihtimali yoktur. Çünkü Allah ona ihtiyaç duyacağı her şeyi açıklamıştır, tekrar beyan istemesi ihtimali dâhilinde değildir. Emir mânasına gelme ihtimali de yoktur. Çünkü Allah'ın emri kendisine daha önce verilmişti. Dolayısıyla gerçek hidâyet veya hidâyete ulaşmayı başarmak mânasına gelir. Bu âyet, lütuf ve ihsanın Allah nezdinde bulunduğuna da işaret etmektedir, dolayısıyla lütfunu kime verirse, hidâyete ermiş olur. Buna göre inkâr edenlere lütufta bulunmamış, eğer lütfedecek olsaydı onlar da iman ederlerdi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
9 “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, ‘sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar”. “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yûnus, 10/18). “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlık-
Zuhruf 43:27
239 (5126-27. “Bir zaman İbrahim ye şöyle demişti;
Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim). O bana doğru yolu gösterecektir.”
Bir zaman İbrahim babasına ve topluluğuna şöyle demişti: Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim). Burada şöyle bir problem vardır: Hz. İbrahim, insanların taptığı her ilâhtan uzak olduğunu söylemekte, sadece kendisini yaralanı istisna etmektedir, ondan maksat da Allah Teâlâdır. İnsanlar, Hz. İbrahim'i yaratana ibadet etmiyorlardı, bu durumda Hz. İbrahim insanların ibadet ettiği ilâhların hepsinden nasıl bir istisna çıkarmaktadır? Çünkü istisna, kendisinden istisna edilenin cinsinden olur. Biz deriz ki: Bazıları şöyle dediler: Hz. İbrahim insanların ibadet ettiği ilâhlara ibadetten uzak durmuş, sadece kendisini yaratanı müstesna tutmuştur. Çünkü o insanların içinde, evreni yaratan Allah Teâlâ'ya ibadet eden insanlar da vardı. Eğer Hz. İbrahim mutlak olarak insanların ibadet ettiği her şeyden kendini uzak tutsaydı, Allah'a ibadetten de kendini uzak tutmuş olurdu. İşte bundan dolayı Allaha ibadeti istisna etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Fakat problem yine devam etmektedir. Çünkü o insanların içinde, Hz. İbrahim'i yaratan Allah Teâlâ'ya ibadet eden insanların varlığı açık değildir, bu itibarla istisna yapmanın anlamı nedir? Buna şöyle cevap verilir: Onların içinde Hz. İbrahim'i yaratana ibadet eden insanlar olmasa da onların babaları ve ataları arasında kendilerini yaratana ibadet edenler vardı. Dolayısıyla Hz. İbrahim'in istisnası, onlarla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir. Hz. İbrahim, Allah Teâlâ'ya ibadet eden insanların olabileceği ihtimalinden dolayı, ihtiyat ilkesi gereği olarak kendisini yaratanı istisna etmiş de olabilir. Hz. İbrahim bu duruma tam olarak vâkıf değildi, bu bakımdan insanların ibadet ettiği ilâhların hepsinden uzak olduğunu söylese de putlardan uzak durmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de şudur: Cenâb-ı Hak, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz' ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız diyorlar” meâlindeki âyetlerde buyurduğu üzere, insanlar kendilerine şefaatçi olacakları ve Allah'a yaklaştıracakları ümidiyle Allah'ı bırakıp putlara ibadet ediyorlardı, bundan dolayı Hz. İbrahim de kendisini yaratanı istisna etmiştir. Bu durumda Hz. İbrahim'in istisnası, onların ibadetle kastettikleri ilâhın hakikatine döner, ki o da insanları yaratandır. En doğrusunu Allah bilir. [ istisnanın munkatı olması da muhtemeldir. Yani aynı cinsi ifade etmeyen istisnadır, lâkin” mânasındadır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Ben sizin ibadet ettiklerinizden uzağım, lâkin beni yaratana ibadet ederim. Bu türlü kullanımlar dilde caizdir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir”). İşte bu âyetteki istisna edatı lâkin mânasına gelmektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında...” Yani, lâkin karşılıklı rızaya dayanan ticaret... Çünkü karşılıklı rızaya dayanan meşru ticaretin, bâtıl ticaretten istisna edilmesi de, selâmın boş sözden istisna edilmesi de caiz değildir. Bunun örnekleri çoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Buradaki uzağım anlamına gelen “berâ” kelimesi, müfred, tesniye ve cemi için aynı şekilde kullanılır. O bana doğru yolu gösterecektir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır: Birincisi, Allah beni hidâyet üzere sabit tutacaktır anlamına gelir. İkincisi, Allah her an beni hidâyete sevkedecektir, Çünkü Hz. Peygamber yenilenen her vakitte hidâyeti benimsiyordu. Hidâyet fiillerdendir, dolayısıyla hidâyetin hakikatini gelecekte istemeyi de barındırır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Eğer âyette hidâyetin hakikati murat edilmiş ise işte bu iki mânaya gelir. Gelecek mânasının zıddına olarak mâsum olmak ve doğru yola ulaşmayı başarmak anlamına da gelebilir. Buradaki hidâyet kelimesinin, bana açıklayacaktır sözünde olduğu gibi beyan mânasına gelme ihtimali yoktur. Çünkü Allah ona ihtiyaç duyacağı her şeyi açıklamıştır, tekrar beyan istemesi ihtimali dâhilinde değildir. Emir mânasına gelme ihtimali de yoktur. Çünkü Allah'ın emri kendisine daha önce verilmişti. Dolayısıyla gerçek hidâyet veya hidâyete ulaşmayı başarmak mânasına gelir. Bu âyet, lütuf ve ihsanın Allah nezdinde bulunduğuna da işaret etmektedir, dolayısıyla lütfunu kime verirse, hidâyete ermiş olur. Buna göre inkâr edenlere lütufta bulunmamış, eğer lütfedecek olsaydı onlar da iman ederlerdi. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
9 “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, ‘sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar”. “Allah'ı bırakıp kendilerine fayda da zarar da veremeyen şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar” (Yûnus, 10/18). “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlık-
Zuhruf 43:28
Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, devam edecek söz, hidâyet ve tevhit sözüdür. Hz. İbrahim (s.a.), “Ben sizin taptıklarınız putlardan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim)” sözüyle Allah'tan başkasına ibadetten uzak durarak ibadeti sadece Allah'a tahsis etmekle, bunu devam edecek bir söz kılmasını Rabb'inden istemişti. Bu da tevhit sözüdür. O, “ilâh yoktur” sözüyle Allah'tan başkasından ilâhlığı yok etmekte, “ancak Allah vardır” sözüyle de ulühiyetin Allaha ait olduğunu ispat etmektedir. İşte “Ben sizin taptıklarınızdan uzağım, beni yaratan başkadır (ancak O'na ibadet ederim)” sözünün mânası budur. “Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin” meâlindeki âyet-i kerime de bunun gibidir. Cenâb-ı Hak Hz. İbrahim'in duasını kabul etti ve onun soyundan gelenler, hep aynı sözü söylemeye devam ettiler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İbrahim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Yakup da. “Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin” (dediler)”5. İkincisi, bâki söz, hidâyete ve tevhide davet sözüdür. Bundan maksat da nübüvveti ve hilâfeti kıyâmete kadar kendi soyunda bırakmasıdır. Bu konuda Allah şöyle buyurmuştur: “Allah “Ben seni insanlara önder yapacağım buyurmuştu. İbrahim, soyumdan da deyince Rabb'i, ‘Vâdim zâlimleri kapsamaz’ buyurdu”, Cenâb-ı Hak vâdinin, Hz. İbrahim'in soyundan gelen zâlimleri kapsamayacağını haber vermektedir, zâlim olmayanları ise kapsayacaktır. Böylece Allah Teâlâ onun bu duasını da kabul buyurdu, davet ve nübüvveti kıyâmet gününe kadar onun soyuna ve soyundan gelenlere verdi. Allah şöyle buyurdu: “Her topluluğun da bir kılavuzu vardir””?. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:29
Allah Teâlâ onları ve atalarını bitkilerin, ekinin ve suyun olmadığı bir yerde dünya nimetleriyle yaşattığını haber vermektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi Allah Teâlâ insanları uzak beldelerden onlara yiyecek, gıda maddeleri ve çeşitli meyveler getirmeye sevketmişti. İşte onları dünya nimetleriyle rızıklandırmasından maksat budur. Gerçeğin bilgisi, yani Kur'ân ve aydınlatıcı elçi, yani Muhammed aleyhisselâm gelinceye kadar. Allah Hz. Muhammed'in Allah tarafından gönderildiğini ve Allah'ın elçisi olduğunu açıklamaktadır.
“Gerçeğin bilgisi gelince, Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz' dediler”
Kâfirlerin reisleri ve ileri gelenleri, âyetler ve mücizeler geldiğinde böyle sözler söylemeyi âdet edinmişlerdi. Bununla da kendilerine tâbi olan halk kesiminin aklını karıştırmak ve zihinlerini bulandırmak istiyorlardı. Söyledikleri söz de şu idi: Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz.
3T “Bu Kur” ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye ya! diye de eklediler.”
O insanlar, dünyanın kendilerine genişlediğini, çeşit çeşit nimetler ve bol servet verildiğini gördüklerinde, bunların Allah katındaki değerlerinden ve faziletlerinden dolayı kendilerine verildiğini zannettiler. Dünyanın daraltıldığı ve kendilerine böyle nimetlerin verilmediği kişilerin de Allah katındaki değersizliğinden dolayı bu halde olduklarını düşündüler. Muhammed aleyhisselâm peygamberliğini ilan ettiği ve Allah'ın Kur'ân'ı ona indirdiğini iddia edince şöyle dediler: Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya! diye de eklediler. Bol servet ve dünyalık sahibi olduğu için yaratılanlar nezdinde değeri ve konumu üstün olanın, Allah katında da öyle olduğunu zannettiler. Bundan dolayı şöyle dediler: Muhammed'in söylediği hak olsaydı ve bu Kur'ân Allah tarafından gelmiş olsaydı, şu iki şehirden büyük bir adama gelmesi gerekmez miydi? Aziz ve Celil olan Allah da, dünyada bolluk ve refah verdiği kişinin, kendi katındaki konumunun ve değerinin üstünlüğünden dolayı vermediğini, darlık verdiği kişiye de katında değersiz olduğu için vermediğini haber vermektedir. Darlık çeken nice insanın Allah katındaki değeri çok saygın ve üstündür. Bolluk içinde yaşayan nice insan da Allah katında değersizdir.
Zuhruf 43:30
Allah Teâlâ onları ve atalarını bitkilerin, ekinin ve suyun olmadığı bir yerde dünya nimetleriyle yaşattığını haber vermektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi Allah Teâlâ insanları uzak beldelerden onlara yiyecek, gıda maddeleri ve çeşitli meyveler getirmeye sevketmişti. İşte onları dünya nimetleriyle rızıklandırmasından maksat budur. Gerçeğin bilgisi, yani Kur'ân ve aydınlatıcı elçi, yani Muhammed aleyhisselâm gelinceye kadar. Allah Hz. Muhammed'in Allah tarafından gönderildiğini ve Allah'ın elçisi olduğunu açıklamaktadır.
“Gerçeğin bilgisi gelince, Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz' dediler”
Kâfirlerin reisleri ve ileri gelenleri, âyetler ve mücizeler geldiğinde böyle sözler söylemeyi âdet edinmişlerdi. Bununla da kendilerine tâbi olan halk kesiminin aklını karıştırmak ve zihinlerini bulandırmak istiyorlardı. Söyledikleri söz de şu idi: Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz.
3T “Bu Kur” ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye ya! diye de eklediler.”
O insanlar, dünyanın kendilerine genişlediğini, çeşit çeşit nimetler ve bol servet verildiğini gördüklerinde, bunların Allah katındaki değerlerinden ve faziletlerinden dolayı kendilerine verildiğini zannettiler. Dünyanın daraltıldığı ve kendilerine böyle nimetlerin verilmediği kişilerin de Allah katındaki değersizliğinden dolayı bu halde olduklarını düşündüler. Muhammed aleyhisselâm peygamberliğini ilan ettiği ve Allah'ın Kur'ân'ı ona indirdiğini iddia edince şöyle dediler: Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya! diye de eklediler. Bol servet ve dünyalık sahibi olduğu için yaratılanlar nezdinde değeri ve konumu üstün olanın, Allah katında da öyle olduğunu zannettiler. Bundan dolayı şöyle dediler: Muhammed'in söylediği hak olsaydı ve bu Kur'ân Allah tarafından gelmiş olsaydı, şu iki şehirden büyük bir adama gelmesi gerekmez miydi? Aziz ve Celil olan Allah da, dünyada bolluk ve refah verdiği kişinin, kendi katındaki konumunun ve değerinin üstünlüğünden dolayı vermediğini, darlık verdiği kişiye de katında değersiz olduğu için vermediğini haber vermektedir. Darlık çeken nice insanın Allah katındaki değeri çok saygın ve üstündür. Bolluk içinde yaşayan nice insan da Allah katında değersizdir.
Zuhruf 43:31
Allah Teâlâ onları ve atalarını bitkilerin, ekinin ve suyun olmadığı bir yerde dünya nimetleriyle yaşattığını haber vermektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi Allah Teâlâ insanları uzak beldelerden onlara yiyecek, gıda maddeleri ve çeşitli meyveler getirmeye sevketmişti. İşte onları dünya nimetleriyle rızıklandırmasından maksat budur. Gerçeğin bilgisi, yani Kur'ân ve aydınlatıcı elçi, yani Muhammed aleyhisselâm gelinceye kadar. Allah Hz. Muhammed'in Allah tarafından gönderildiğini ve Allah'ın elçisi olduğunu açıklamaktadır.
“Gerçeğin bilgisi gelince, Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz' dediler”
Kâfirlerin reisleri ve ileri gelenleri, âyetler ve mücizeler geldiğinde böyle sözler söylemeyi âdet edinmişlerdi. Bununla da kendilerine tâbi olan halk kesiminin aklını karıştırmak ve zihinlerini bulandırmak istiyorlardı. Söyledikleri söz de şu idi: Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz.
3T “Bu Kur” ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye ya! diye de eklediler.”
O insanlar, dünyanın kendilerine genişlediğini, çeşit çeşit nimetler ve bol servet verildiğini gördüklerinde, bunların Allah katındaki değerlerinden ve faziletlerinden dolayı kendilerine verildiğini zannettiler. Dünyanın daraltıldığı ve kendilerine böyle nimetlerin verilmediği kişilerin de Allah katındaki değersizliğinden dolayı bu halde olduklarını düşündüler. Muhammed aleyhisselâm peygamberliğini ilan ettiği ve Allah'ın Kur'ân'ı ona indirdiğini iddia edince şöyle dediler: Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya! diye de eklediler. Bol servet ve dünyalık sahibi olduğu için yaratılanlar nezdinde değeri ve konumu üstün olanın, Allah katında da öyle olduğunu zannettiler. Bundan dolayı şöyle dediler: Muhammed'in söylediği hak olsaydı ve bu Kur'ân Allah tarafından gelmiş olsaydı, şu iki şehirden büyük bir adama gelmesi gerekmez miydi? Aziz ve Celil olan Allah da, dünyada bolluk ve refah verdiği kişinin, kendi katındaki konumunun ve değerinin üstünlüğünden dolayı vermediğini, darlık verdiği kişiye de katında değersiz olduğu için vermediğini haber vermektedir. Darlık çeken nice insanın Allah katındaki değeri çok saygın ve üstündür. Bolluk içinde yaşayan nice insan da Allah katında değersizdir.
Zuhruf 43:32
Rabb'inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanların varlıklarını taksim ve idare etmeye [ ]ye yaratılışlarını takdir etmeye onların gücü yetmez. Bundan maksat da geçimliklerinin ve rızık vesilelerinin bolluğu ve üstünlüğüdür. Bunların idaresi ve takdirinde kendilerine bir pay verilmeyenlerin, onları insanlar arasındaki taksimi yapma gücüne sahip olmaması ve dolayısıyla onu seçmemesi daha uygun bir haldir. Bundan maksat da nübüvvet ve risâlet ve onu istedikleri kişiye vermektir. İki yorumdan biri budur. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, geçimliklerin insanlar arasında taksim edilmesi yetkisi onlara verilmediği gibi, uygun gördüklerine ve daha çok rızık vesilesine sahip olanlara bolluk vermeye ve bu vesilelere sahip olmayana darlık vermeye de güçleri yetmez. Buna göre rahmeti, yani nübüvveti paylaştırmak da onlara düşmez. En doğrusunu Allah bilir.
[Kulların Fiilleri Yaratılmıştır]
Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bu âyet, kullara ait fiillerin Allah tarafından yaratılmış olduğuna işaret etmektedir. Çünkü üstünlük, rızıkta ve maişette bolluk, ancak insanların kazanmalarıyla (iktisap) ve onlara verilen vesilelerle olur. Sonra Allah Teâlâ, bunları kendisinin paylaştırdığını haber vermektedir. Bu da göstermektedir ki, onların hem kesblerini hem de fiillerini yaratan ve bunların idaresi kendi elinde bulunan Allahtır. Çünkü rızık kazanma yollarını daha iyi bilene ve buna daha muktedir olana dünyanın dar geldiğine, bu sebeplere ve kazanma yollarına sahip olmakta daha düşük seviyede bulunanın da dünyanın açıldığına dair örnekleri görüyoruz. Bu da bu şeylerin başka biri tarafından idare edildiğini ve onun için böyle olduğunu gösterir. Çünkü bu iş insanların idaresiyle olsaydı, rızık kazanma yollarını daha iyi bilenin serveti daha çok olur, bu sebeplere ve kazanma yollarına sahip olmayan da daha çok darlık yaşardı.
[ ikilemden çıkış için Câfer b. Harb şöyle dedi: Cenâb-ı Hak bolluk verdiği kişiye, bu bolluk, daha uygun ve daha hayırlı olduğu için bunu ona vermiştir. Darlık verdiği kişiye de bu darlık din konusunda daha uygun ve daha hayırlı olduğu için bunu ona vermiştir. Bu yaklaşıma şöyle cevap verilir: Bolluk ve darlık insanların dinleri açısından daha uygun ve daha hayırlı olduğu için verilmiş olsaydı, Cenâb-ı Hakk'ın bazı kişileri diğerlerinden daha üstün, rızık konusunda da bazılarını bazılarından daha müreffeh kıldığını söylemesinin anlamı olmazdı. Halbuki Allah, kimini kiminden derecelerle üstün tuttuğunu haber vermektedir: Bir kısmını diğerinden derecelerle üstün kıldık. Eğer bu konuda herkes eşit olsaydı, bazılarının diğerlerinden üstünlüğü ve derece farkı olmaması gerekirdi. Onların söylediği gibi şayet verilen her şev dinde kendileri için daha uygun ve daha hayırlı olduğu için verilmiş olsaydı, işte insanların firavunları ve küfür önderleri ortada, eğer o bolluk ve zenginliğe sahip olmasalardı yaptıkları o kötülükleri yapamazlar ve insanların Allah'ın elçilerine uymalarına engel olamazlardı. Buna göre Firavun, kendisine verilen hâkimiyet ve servet yüzünden tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Eğer bunlar verilmeseydi, böyle bir iddiaya kalkışamayacaktı ve bu onun için dinde daha uygun bir pozisyon olacaktı. Bu da göstermektedir ki Allah Teâlâ, insanlar için en uygun (aslah) olanı bazan terketmektedir. İnsanlar için dinde en uygun olanı korumak, Allah için şart değildir.
Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Bazıları şöyle dedi: Bu âyetteki “suhriyyen” kelimesi, sin harfi ötreli olarak okunduğunda çeşitli işlerde çalıştırmak, istihdam etmek anlamına gelir. Sin harfi esreli olarak “sihriyyen” diye okunduğunda ise, alay etmek anlamına gelir. Bunun tefsiri şöyledir: Allah onların birbirleriyle alay edeceklerini ve birbirleriyle eğleneceklerini bilmektedir. İşte onların birbiriyle alay edip eğleneceklerini bildiğinden dolayı o serveti vermiştir, yoksa birbirlerine emredeceklerini bildiğinden dolayı onlardan bazılarının derecesini yükseltmek için vermemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
245 İRabb'inin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır. Buradaki Rabb'inin rahmeti ibaresinden maksat, muhtemelen peygamberliktir. Yani Rabbinin, Resülullah (s.a.) için uygun bulduğu nübüvvet ve risâlet, o kâfirlerin topladıkları mal-mülkten daha hayırlıdır. Bu ibare, Muhanımed aleyhisselâmın onları davet ettiği ve onlar için uygun gördüğü tevhit inancı ve din, onların topladıkları servetten daha hayırlıdır mânasına da gelebilir. Diбeг bir ihtimal de şudur: Allah Teâlânın iman etmeleri sebebiyle müminlere vâdetmiş olduğu sevap ve mükâfat, yani cennet, onların topladıklarından daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Š o Ebü'l-Fazl Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Mu'tezili el- Âbid. Müteşâbihü'1-Kurân, el-İstiksâ, Kitâbü'r-Red alâ ashâbi't-tabâi' ve Kitâbü'l- Usül adlı eserleri vardır. 236/850 yılında vefat etti (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 549-550).
Zuhruf 43:33
33. “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân!
inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık.”
Zuhruf 43:34
Yukarıdaki ilk âyetin anlamı şudur: Eğer insanların hepsi tek bir millet, yani küfür milleti haline gelmeyecek olsaydı, biz, kâfirler için âyette belirttiğimiz lütufları yapardık. Âyet-i kerime, dünyaya önem vermemek gerektiğine de işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, zayıf müminlerin kalplerini gözetmesi ve onların küfür dinine dönmeleri söz konusu olmasaydı kâfirlere âyette belirttiği nimetleri vereceğini söylemektedir. Yani kâfire vermeyi düşündüğünü vermekten ancak zayıf müminler sebebiyle vazgeçmektedir. Buna göre dünyaya da önem vermemek gerekir. Âyet-i kerime, Allah Teâlâ'nın lütfuna, keremine ve cömertliğine de işaret etmektedir, çünkü dostlarının ve kendisinin düşmanlarına bile dünya nimetlerini vermekten geri durmamaktadır. Dünyada ise başkasına düşman olan biri, kendindeki lütfu ve malı ona vermez. Bu âyet, müfessirlerin de söylediği gibi Allah katında dünyanın değersizliğini de göstermektedir. Eğer Allah nezdinde dünyanın bir değeri ve kıymeti olsaydı, ondan kâfire sinek veya sivrisinek kanadı kadar bir şey vermezdi. Bu, Allah katında dünyanın değersizliğini gösterir.
Âyet-i kerime, Mütezile'nin iddiasının doğru olmadığına da göstermektedir, çünkü onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak kullarına ancak dinde en uygun (aslah) olan fiili yapar. Çünkü eğer iman ehli küfrü ve küfre girmeyi seçmeyecek olsaydı, sözünü ettiği nimetleri küfür ehline vereceğini haber vermektedir. Eğer dünyada en uygun (aslah) olanı yaratmak vacip olsaydı, âyet-i kerimede, eğer küfür ehline verdiklerini iman ehline de vermiş olsaydı kâfir olurlardı dediği nimetlerin benzerini, hepsinin mümin olması için iman ehline vermesi de vacip olurdu. Çünkü bahsettiği nimetleri kâfirlere vermiş olsaydı, herkesin kâfir olma ihtimali bulunmadığı gibi, o nimetleri müminlere vermiş olsaydı herkesin mümin olması ihtimali de yoktu. İşte dinde en uygun (aslah) olanı budur. Buna rağmen Allah en uygun olanı vermemiştir. Bu da insanlara dinde en uygun ve en hayırlı olanı vermenin Allah için vacip olmadığını gösterir.
Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[Dünya Zenginliği Kişinin Doğru Yolda Olduğunu Göstermez)]
Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân'ı inkâr edenlerin... meâlindeki âyetin aslı şudur: İnsanlar bu dünyada ebedi nimetler ve bâki lezzetler ile fâni lezzetleri ve yok olup gidecek olan nimetleri tercih konusunda muhayyer bırakıldılar. Daimi nimetleri ve sonsuz devirler boyu devam edecek olan lezzetleri, yok olup gidecek nimetlere ve fâni lezzetlere tercih eden kişiye, bâki olanı fâni olana tercih ettiği için yok olup gidecek olan nimetler ve fâni lezzetlerde darlığa uğratılır. Fâni ve zâil olacak olan nimetleri bâki ve daimi nimetlere tercih eden kişi de, fâni olanı seçtiği için fâni olan dünyada bolluk görür. Bunu Allah Teâlâ meâlen şöyle ifade buyurmaktadır: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de âhireli ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir”, Burada Allah fâni ve bâki nimetlerden birisini seçen herkesin durumunu açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyette Cenâb-ı Hak, gümüş ve altından bahsetmektedir; her ne kadar onlardan daha değerli ve daha kıymetli başka madenler varsa da, insanlar nazarında en değerlisinin bu ikisi olduğu ve her türlü üstünlüğe onlar vasıtasıyla ulaşıldığı için onlardan söz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra gümüş merdivenleri, tavanları ve altından süsleri belirtmesi, Firavun'un Hz. Müsâ hakkında söylediği şu söze reddiye mahiyetindedir: [ ] (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!" Dünya önemsiz ve değersiz olduğundan dolayı Allah, dostlarına ve seçkin kullarına o değersiz nimetleri vermez. Şayet iman ehli imanı terketmeyecek olsaydı, Firavun'a verdiği nimetlerin benzerini her kâfire de verirdi. En doğrusunu Allah bilir, Bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, Rabb'inin katında âhiret (mutluluğu) ise takvâ sahiplerine mahsustur. Yani bütün bu anlatılanlar, dünya hayatının geçici menfaatlerinden başka bir şey değildir. Allah onu, âhiret nimetlerine tercih edenlere verir. Takvâ sahipleri ise âhiret nimetlerini tercih ettikleri için en güzel akıbet onlar içindir. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır.
İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyetteki “meâric” kelimesi, merdiven demektir, yukarı çıkma vasıtasıdır. Miraç kelimesi de buradan gelir, göklere yükselme veya yolları geçme vasıtası demektir.
Yukarı çıkmak için kullanacakları diye tercüme ettiğimiz “aleyhâ yazherün” ibaresi, sözlükte yukarı çıkmak demektir. İnsan evin damına çıktığında “zahartü ale'l-beyt” der. “Zuhruf” kelimesi de altın demektir“. Ebü Avsece de şöyle der: “Meâric”, merdiven anlamına gelir. “Zuhruf” da, güzel olan her şeydir. “Zuhrufe” ise süslemek ve güzelleştirmek demektir. Bu daha uygun bir mânadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzü güzelliğine kavuşup süslendiğinde”. “Sukuf” kelimesi, “sakf”ın çoğuludur ve evin tavanı demektir.
Zuhruf 43:35
Yukarıdaki ilk âyetin anlamı şudur: Eğer insanların hepsi tek bir millet, yani küfür milleti haline gelmeyecek olsaydı, biz, kâfirler için âyette belirttiğimiz lütufları yapardık. Âyet-i kerime, dünyaya önem vermemek gerektiğine de işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, zayıf müminlerin kalplerini gözetmesi ve onların küfür dinine dönmeleri söz konusu olmasaydı kâfirlere âyette belirttiği nimetleri vereceğini söylemektedir. Yani kâfire vermeyi düşündüğünü vermekten ancak zayıf müminler sebebiyle vazgeçmektedir. Buna göre dünyaya da önem vermemek gerekir. Âyet-i kerime, Allah Teâlâ'nın lütfuna, keremine ve cömertliğine de işaret etmektedir, çünkü dostlarının ve kendisinin düşmanlarına bile dünya nimetlerini vermekten geri durmamaktadır. Dünyada ise başkasına düşman olan biri, kendindeki lütfu ve malı ona vermez. Bu âyet, müfessirlerin de söylediği gibi Allah katında dünyanın değersizliğini de göstermektedir. Eğer Allah nezdinde dünyanın bir değeri ve kıymeti olsaydı, ondan kâfire sinek veya sivrisinek kanadı kadar bir şey vermezdi. Bu, Allah katında dünyanın değersizliğini gösterir.
Âyet-i kerime, Mütezile'nin iddiasının doğru olmadığına da göstermektedir, çünkü onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak kullarına ancak dinde en uygun (aslah) olan fiili yapar. Çünkü eğer iman ehli küfrü ve küfre girmeyi seçmeyecek olsaydı, sözünü ettiği nimetleri küfür ehline vereceğini haber vermektedir. Eğer dünyada en uygun (aslah) olanı yaratmak vacip olsaydı, âyet-i kerimede, eğer küfür ehline verdiklerini iman ehline de vermiş olsaydı kâfir olurlardı dediği nimetlerin benzerini, hepsinin mümin olması için iman ehline vermesi de vacip olurdu. Çünkü bahsettiği nimetleri kâfirlere vermiş olsaydı, herkesin kâfir olma ihtimali bulunmadığı gibi, o nimetleri müminlere vermiş olsaydı herkesin mümin olması ihtimali de yoktu. İşte dinde en uygun (aslah) olanı budur. Buna rağmen Allah en uygun olanı vermemiştir. Bu da insanlara dinde en uygun ve en hayırlı olanı vermenin Allah için vacip olmadığını gösterir.
Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
[Dünya Zenginliği Kişinin Doğru Yolda Olduğunu Göstermez)]
Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân'ı inkâr edenlerin... meâlindeki âyetin aslı şudur: İnsanlar bu dünyada ebedi nimetler ve bâki lezzetler ile fâni lezzetleri ve yok olup gidecek olan nimetleri tercih konusunda muhayyer bırakıldılar. Daimi nimetleri ve sonsuz devirler boyu devam edecek olan lezzetleri, yok olup gidecek nimetlere ve fâni lezzetlere tercih eden kişiye, bâki olanı fâni olana tercih ettiği için yok olup gidecek olan nimetler ve fâni lezzetlerde darlığa uğratılır. Fâni ve zâil olacak olan nimetleri bâki ve daimi nimetlere tercih eden kişi de, fâni olanı seçtiği için fâni olan dünyada bolluk görür. Bunu Allah Teâlâ meâlen şöyle ifade buyurmaktadır: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de âhireli ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir”, Burada Allah fâni ve bâki nimetlerden birisini seçen herkesin durumunu açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyette Cenâb-ı Hak, gümüş ve altından bahsetmektedir; her ne kadar onlardan daha değerli ve daha kıymetli başka madenler varsa da, insanlar nazarında en değerlisinin bu ikisi olduğu ve her türlü üstünlüğe onlar vasıtasıyla ulaşıldığı için onlardan söz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra gümüş merdivenleri, tavanları ve altından süsleri belirtmesi, Firavun'un Hz. Müsâ hakkında söylediği şu söze reddiye mahiyetindedir: [ ] (O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse yahut dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!" Dünya önemsiz ve değersiz olduğundan dolayı Allah, dostlarına ve seçkin kullarına o değersiz nimetleri vermez. Şayet iman ehli imanı terketmeyecek olsaydı, Firavun'a verdiği nimetlerin benzerini her kâfire de verirdi. En doğrusunu Allah bilir, Bunların hepsi dünya hayatına ait geçici faydalardan ibarettir, Rabb'inin katında âhiret (mutluluğu) ise takvâ sahiplerine mahsustur. Yani bütün bu anlatılanlar, dünya hayatının geçici menfaatlerinden başka bir şey değildir. Allah onu, âhiret nimetlerine tercih edenlere verir. Takvâ sahipleri ise âhiret nimetlerini tercih ettikleri için en güzel akıbet onlar içindir. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır.
İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyetteki “meâric” kelimesi, merdiven demektir, yukarı çıkma vasıtasıdır. Miraç kelimesi de buradan gelir, göklere yükselme veya yolları geçme vasıtası demektir.
Yukarı çıkmak için kullanacakları diye tercüme ettiğimiz “aleyhâ yazherün” ibaresi, sözlükte yukarı çıkmak demektir. İnsan evin damına çıktığında “zahartü ale'l-beyt” der. “Zuhruf” kelimesi de altın demektir“. Ebü Avsece de şöyle der: “Meâric”, merdiven anlamına gelir. “Zuhruf” da, güzel olan her şeydir. “Zuhrufe” ise süslemek ve güzelleştirmek demektir. Bu daha uygun bir mânadır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzü güzelliğine kavuşup süslendiğinde”. “Sukuf” kelimesi, “sakf”ın çoğuludur ve evin tavanı demektir.
Zuhruf 43:36
Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz. Bazıları “yasu kelimesine yüz çevirmek mânası verdiler, kim Rahmân'ın zikrinden yüz çevirirse... Bazıları şöyle dedi: Aşâ, fiili, gözün kör olması ve zayıf görmesi mânasına gelir. “Aşiye, yaşâ” fiili de yüz çevirmek demektir. Bu kelimeye Ebü Ubeyde, gözü kararır diye mâna verdi", [ ]Eeггa şöyle dedi: “Ya'şu” kelimesi yüz çevirdi demektir, şin harfi üstünlü olarak “yase” diye okunursa kör oldu mânasına gelir“. Ebü Avsece, geçmek, gözü kararmak ve kör görünmek diye farklı mânalar verdi. En doğrusunu Allah bilir. Rahmân'ın zikrinden maksat, Kur'ândır. Tevhit ve din olma ihtimali de vardır. Resülullah (s.a.) kastedilmiş de olabilir. Bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. Buradaki “nukayyıd?” kelimesi takdir ederiz mânasına gelir. Bu, Ebü Avsece'nin sözüdür. Bazıları bu cümleye, onun için bir şeytan hazırlarız ve onu kendisine iliştiririz diye mâna verdi. Artık bu onun İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'!-Kurün, s. 397. Ferrâ, Meâni'l-Kurân, III, 32.
arkadaşıdır. Bu konuda asıl olan şudur: Kim Allaha isyanı O'na itaate tercih ederse, onun lezzeti ve zevki bundadır. Şeytan da Allaha isyanı O'na itaate tercih ettiğinde onun lezzeti de bundadır. Buna göre kim şeytanın davetine uyar ve onun davetini kabul ederse, onun lezzeti bunda olur, bu konuda ona yaklaşır ve onun yanında olur. Onlar dünyada ve âhirette birlikte olurlar. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurulmuştur: “Allah, görevlilere buyurur: Toplayın o zâlimleri ve onların yoldaşlarını!”
Zuhruf 43:37
Bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar. “Sebil” kelimesi mutlak olarak belirtildiğinde “sebilullah”, yani Allah'ın yolu anlamına gelir. Din kelimesi de mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın dini mânasına gelir. Mutlak olarak kullanılan kitap kelimesi ile de Allah'ın kitabı anlaşılır. Kendilerini doğru yolda zannederler, Onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını zannediyorlardı, çünkü şeytanlar onlara yollarını güzel ve süslü gösteriyor, şöyle diyorlardı: Sizin üzerinde bulunduğunuz din, babalarınızın ve atalarınızın dinidir. Onlar şayet hak değil de bâtıl yolda olsalardı, o halde bırakılmaz, helâk edilirler ve kökleri kurutulurdu. Helâk edilmediklerine ve o halde bırakıldıklarına göre, onlar hak ve doğru yolda idiler. Şeytanlar onların akıllarını karıştırıyor ve tuttukları yolu güzel gösteriyorlardı. Onlar da şeytanın söylediği gibi doğru yolda olduklarını zannediyorlardı. Doğru yola kavuşturan sadece Allahtır.
Zuhruf 43:38
38. “Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- ‘Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş!”
Sonunda o kişi bize gelince, yani kâfir ve yandaşı âhirette bize gelince, kâfir şöyle der: Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı! Ne kötü arkadaş! Kâfir âhirette muhtemelen şöyle der: Dünyada seninle benim aramda keşke doğu ile batı arası kadar uzak bir mesafe olsaydı! Seni görmesem ve sana uymasaydım! Şöyle demesi de muhtemeldir: Keşke âhirette seninle benim aramda doğu ile batı arası kadar uzak bir mesafe olsaydı! “Bu'de'lmeşrikayn” sözü, bazılarına göre yazın doğusu ile kışın doğusu arasındaki mesafe mânasına gelir. Bazıları şöyle dedi: Doğu ile batı arsındaki uzaklık demektir, cümlede bu iki isimden sadece biri belirtilmiş, ama ikisi kastedilmiştir. Nitekim “iki Ömer” ve “iki siyah” tabirleri kullanılır, her ikisine de sadece birinin ismi verilir. Çünkü ikisinden siyah olanı birdir, o da akrep değil yılandır. “İki Ömer”den maksat da Hz. Ebü Bekir ile Hz. Ömer'dir. İşte iki doğu anlamına gelen kelimesi de böyledir. Ne kötü arkadaş! Çünkü söylediğimiz gibi bu arkadaş onun cehenneme atılmasına sebep oldu ve onu helâke sürükledi.
Zuhruf 43:39
Bugün size bir fayda sağlamayacaktır, yani âhirette özür dilemeniz size fayda vermeyecektir. Zulmettiğiniz için, yani dünyada kendinize kötülük yaptığınız ve hakkı ait olduğu yere koymadığınız için. En doğrusunu Allah bilir. Çekmekte olduğunuz bu azapta hepiniz ortaksınız. Bu beyan tefsir edilmesi gerekli bulunmayan açık bir ifadedir.
Zuhruf 43:40
Sen sağıra duyurmak veya köre yol göstermek mi istiyorsun? Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: Sağıra duyurmak, köre yol göstermek, apaçık sapıklık içinde bulunana doğru yolu göstermek senin gücün dâhilinde değildir. Cenâb-ı Hakk'ın burada hidâyetle, beyan hidâyetini ve bir sözü kulaklara duyurmayı kastetmediği açıktır. Çünkü Resülullah (s.a.) bunları yapma gücüne sahipti. [ ] Aaтa hamdolsun, Resülullah (s.a.) bunları yapmıştır. Allah Teâlâ, burada sadece kendi gücü dâhilinde olan hidâyeti ve kendisinden başka kimsenin muktedir olamadığı işittirmeyi kastetmiştir, o da başarıya ulaştırmak, isyandan korumak ve doğru yola iletmektir, Cenâb-ı Hakk'ın bunları verdiği kişi de doğru yolu bulmuş olur. Allah Teâlâ, Resülullah'ın (s.a.) bundan aciz oldugunu söylemektedir. Bu, Mütezile'nin aleyhine bir açıklamadır; çünkü Allah kendisinde, kimseye vermediği lütufların ve inkârların bulunduğunu, bunları herkese değil ancak bazılarına verdiğini, bu lütufları verdiği kişinin de hidâyeti benimsediğini haber vermektedir. Bundan maksadın da muvaffak kılmak ve isyandan korumak olduğunu söylemiştik. Mütezile'nin iddiasına göre ise Allah katında, insanlara doğru yolu gösterecek hiçbir şey yoktur. Çünkü onlar, her kâfire, istediği takdirde kendisini hidâyele kavuşturacak olan her şeyi vermiştir, artık kendisinde onların hidâyele ermelerini sağlayacak bir lütuf kalmamıştır diyorlar, Onların iddiasına göre, nasıl ki Resülullah bundan aciz kalmışsa, artık Allah da acizdir. Cenâb-ı Hak ise kullarının değil ancak kendisinin hidâyete erdirme gücünün bulunduğunu bildirmektedir. Mâlumdur ki Allah Teâlâ, rablığın ve ulühiyetin ancak kendisine ait olduğu için bunu söylemektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın Sen sağıra duyurmak veya köre yol göstermek mi istiyorsun sözünü, kavminin iman etmesinden Resülullah'ın (s.a.) artık ümidini kesmesi için söylemiş olması da mümkündür. Çünkü Allah onların iman etmeyeceklerini biliyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:41
41-42. “Ya seni alıp götüreceğiz, onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz yahut kendilerine yapacağımızı söylediğimiz şeyi sana göstereceğiz; onlara dilediğimizi yapabiliriz!” Bu âyet-i kerimede, geleceği konusunda insanların uyarıldığı azabın gelmesini istemesi Resülullah (s.a.) yasaklanmıştır. Bu yasaklama konusu da iki şekilde açıklanır: Birincisi, azabın onlara ne zaman geleceğini sorması yasaklanmaktadır. İkincisi, acele etmesi yasaklanmaktadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar için acele etme”, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Bu senin işin değildir, o ancak bana aittir, dilersem azabı sen hayatta iken gönderir ve onu sana da gösteririm, dilersem seni vefat ettiririm ve ondan sana hiçbir şeyi göstermem. JNitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Bu işte senin ya- EW pacağın bir şey yok”. Bu konuda Katâde şöyle dedi: Allah Teâlâ peygamberini dünyadan aldı, azabı ondan sonraya bıraktı ve onu ümmetinden hak edenden başkasına göstermedi. Sizin peygamberinizden başka hiçbir nebi ve resül yoktur ki, ümmetine verilen cezayı görmüş olmasın! Allah bunu ona bağışlamış ve o cezayı hak edenden başkasına göstermemiştir. Katâde şöyle devam eder: Bize rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere, kendisinden sonra ümmetinin karşılaşacağı olaylar gösterilmişti, bundan dolayı Hz. Peygamber'in gülüp sevinme hali ile çekinip dürülme hali Allah Teâlâ'ya kavuşuncaya kadar devam etti. Ya seni alıp götüreceğiz ve onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri de Katâde'nin söylediklerine yakın sözler söyledi: Allah, Peygamber'ine ikram etmiş ve ümmetinde görmekten hoşlanmadığı davranışları göstermemiştir, onu kendine almış ve cezayı geride bırakmıştır“.
Í “Artik sana vahyolunan kitaba sımsıkı An şüphesiz sen dosdoğru
[Vahyin Çeşitleri]
Resülullah (s.a.) gelen vahiy üç çeşittir. Birincisi Kur'ândır, bunun kendisine vahyedildiği açıktır. İkincisi, beyan vahyidir; Allah Teâlâ onu Cebrâil'in diliyle yahut Allahın dilediği başka bir vasıta ile vahyetmekte, Hz. Peygamber de insanların lehine ve aleyhine olan ve sadece bazılarını ilgilendiren hükümleri beyan etmektedir. Üçüncüsü ilham ve kavratma vahyidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allahın sana gösterdiğine göre hükmedesin aiye.. Allahın ona gösterdiğinden maksat, Allah'ın ona ilham ettiği ve kavrattığı bilgidir. Aziz ve Celil olan Allah, Hz. Peygamber'e, kendisine verilen vahiy çeşitlerinin hepsine; Kur'ân, beyan ve ilham yoluyla gelen vahiylere sarılmasını emretmektedir. Allah bütün bunları ona göstermiş ve bunlarda şaşırmaktan [ ]yahиї yanılmaktan veyahut doğru yoldan sapmaktan onu emin kılmıştır.
Bütün bunlarla ilgili olarak ona şöyle müjde vermiştir: Sana vahyedilenlerin hepsine sımsıkı sarılırsan, en doğru olan yola girmiş olursun. Nitekim meâlen şöyle buyurmuştur: Artık sana vahyolunan kitaba sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru yolun üzerindesin.
İŞ AIE Mil
---
Dipnotlar:
“ “Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Çünkü onlar zâlimlerdir” (Âl-i İmrân, 3/128). Katâde ve Hasan-ı Basri'nin sözleri için bk. Taberi, Cüâmi'u'T-beyân, XX, 600-601. “İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik”.
Zuhruf 43:42
41-42. “Ya seni alıp götüreceğiz, onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz yahut kendilerine yapacağımızı söylediğimiz şeyi sana göstereceğiz; onlara dilediğimizi yapabiliriz!” Bu âyet-i kerimede, geleceği konusunda insanların uyarıldığı azabın gelmesini istemesi Resülullah (s.a.) yasaklanmıştır. Bu yasaklama konusu da iki şekilde açıklanır: Birincisi, azabın onlara ne zaman geleceğini sorması yasaklanmaktadır. İkincisi, acele etmesi yasaklanmaktadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar için acele etme”, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Bu senin işin değildir, o ancak bana aittir, dilersem azabı sen hayatta iken gönderir ve onu sana da gösteririm, dilersem seni vefat ettiririm ve ondan sana hiçbir şeyi göstermem. JNitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Bu işte senin ya- EW pacağın bir şey yok”. Bu konuda Katâde şöyle dedi: Allah Teâlâ peygamberini dünyadan aldı, azabı ondan sonraya bıraktı ve onu ümmetinden hak edenden başkasına göstermedi. Sizin peygamberinizden başka hiçbir nebi ve resül yoktur ki, ümmetine verilen cezayı görmüş olmasın! Allah bunu ona bağışlamış ve o cezayı hak edenden başkasına göstermemiştir. Katâde şöyle devam eder: Bize rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere, kendisinden sonra ümmetinin karşılaşacağı olaylar gösterilmişti, bundan dolayı Hz. Peygamber'in gülüp sevinme hali ile çekinip dürülme hali Allah Teâlâ'ya kavuşuncaya kadar devam etti. Ya seni alıp götüreceğiz ve onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri de Katâde'nin söylediklerine yakın sözler söyledi: Allah, Peygamber'ine ikram etmiş ve ümmetinde görmekten hoşlanmadığı davranışları göstermemiştir, onu kendine almış ve cezayı geride bırakmıştır“.
Í “Artik sana vahyolunan kitaba sımsıkı An şüphesiz sen dosdoğru
[Vahyin Çeşitleri]
Resülullah (s.a.) gelen vahiy üç çeşittir. Birincisi Kur'ândır, bunun kendisine vahyedildiği açıktır. İkincisi, beyan vahyidir; Allah Teâlâ onu Cebrâil'in diliyle yahut Allahın dilediği başka bir vasıta ile vahyetmekte, Hz. Peygamber de insanların lehine ve aleyhine olan ve sadece bazılarını ilgilendiren hükümleri beyan etmektedir. Üçüncüsü ilham ve kavratma vahyidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allahın sana gösterdiğine göre hükmedesin aiye.. Allahın ona gösterdiğinden maksat, Allah'ın ona ilham ettiği ve kavrattığı bilgidir. Aziz ve Celil olan Allah, Hz. Peygamber'e, kendisine verilen vahiy çeşitlerinin hepsine; Kur'ân, beyan ve ilham yoluyla gelen vahiylere sarılmasını emretmektedir. Allah bütün bunları ona göstermiş ve bunlarda şaşırmaktan [ ]yahиї yanılmaktan veyahut doğru yoldan sapmaktan onu emin kılmıştır.
Bütün bunlarla ilgili olarak ona şöyle müjde vermiştir: Sana vahyedilenlerin hepsine sımsıkı sarılırsan, en doğru olan yola girmiş olursun. Nitekim meâlen şöyle buyurmuştur: Artık sana vahyolunan kitaba sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru yolun üzerindesin.
İŞ AIE Mil
---
Dipnotlar:
“ “Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Çünkü onlar zâlimlerdir” (Âl-i İmrân, 3/128). Katâde ve Hasan-ı Basri'nin sözleri için bk. Taberi, Cüâmi'u'T-beyân, XX, 600-601. “İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik”.
Zuhruf 43:43
41-42. “Ya seni alıp götüreceğiz, onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz yahut kendilerine yapacağımızı söylediğimiz şeyi sana göstereceğiz; onlara dilediğimizi yapabiliriz!” Bu âyet-i kerimede, geleceği konusunda insanların uyarıldığı azabın gelmesini istemesi Resülullah (s.a.) yasaklanmıştır. Bu yasaklama konusu da iki şekilde açıklanır: Birincisi, azabın onlara ne zaman geleceğini sorması yasaklanmaktadır. İkincisi, acele etmesi yasaklanmaktadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlar için acele etme”, Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Bu senin işin değildir, o ancak bana aittir, dilersem azabı sen hayatta iken gönderir ve onu sana da gösteririm, dilersem seni vefat ettiririm ve ondan sana hiçbir şeyi göstermem. JNitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Bu işte senin ya- EW pacağın bir şey yok”. Bu konuda Katâde şöyle dedi: Allah Teâlâ peygamberini dünyadan aldı, azabı ondan sonraya bıraktı ve onu ümmetinden hak edenden başkasına göstermedi. Sizin peygamberinizden başka hiçbir nebi ve resül yoktur ki, ümmetine verilen cezayı görmüş olmasın! Allah bunu ona bağışlamış ve o cezayı hak edenden başkasına göstermemiştir. Katâde şöyle devam eder: Bize rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere, kendisinden sonra ümmetinin karşılaşacağı olaylar gösterilmişti, bundan dolayı Hz. Peygamber'in gülüp sevinme hali ile çekinip dürülme hali Allah Teâlâ'ya kavuşuncaya kadar devam etti. Ya seni alıp götüreceğiz ve onlara da hak ettikleri cezayı vereceğiz meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri de Katâde'nin söylediklerine yakın sözler söyledi: Allah, Peygamber'ine ikram etmiş ve ümmetinde görmekten hoşlanmadığı davranışları göstermemiştir, onu kendine almış ve cezayı geride bırakmıştır“.
Í “Artik sana vahyolunan kitaba sımsıkı An şüphesiz sen dosdoğru
[Vahyin Çeşitleri]
Resülullah (s.a.) gelen vahiy üç çeşittir. Birincisi Kur'ândır, bunun kendisine vahyedildiği açıktır. İkincisi, beyan vahyidir; Allah Teâlâ onu Cebrâil'in diliyle yahut Allahın dilediği başka bir vasıta ile vahyetmekte, Hz. Peygamber de insanların lehine ve aleyhine olan ve sadece bazılarını ilgilendiren hükümleri beyan etmektedir. Üçüncüsü ilham ve kavratma vahyidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allahın sana gösterdiğine göre hükmedesin aiye.. Allahın ona gösterdiğinden maksat, Allah'ın ona ilham ettiği ve kavrattığı bilgidir. Aziz ve Celil olan Allah, Hz. Peygamber'e, kendisine verilen vahiy çeşitlerinin hepsine; Kur'ân, beyan ve ilham yoluyla gelen vahiylere sarılmasını emretmektedir. Allah bütün bunları ona göstermiş ve bunlarda şaşırmaktan [ ]yahиї yanılmaktan veyahut doğru yoldan sapmaktan onu emin kılmıştır.
Bütün bunlarla ilgili olarak ona şöyle müjde vermiştir: Sana vahyedilenlerin hepsine sımsıkı sarılırsan, en doğru olan yola girmiş olursun. Nitekim meâlen şöyle buyurmuştur: Artık sana vahyolunan kitaba sımsıkı sarıl; şüphesiz sen dosdoğru yolun üzerindesin.
İŞ AIE Mil
---
Dipnotlar:
“ “Bu işte senin yapacağın bir şey yok. Allah ya onların tövbelerini kabul eder veya onları cezalandırır. Çünkü onlar zâlimlerdir” (Âl-i İmrân, 3/128). Katâde ve Hasan-ı Basri'nin sözleri için bk. Taberi, Cüâmi'u'T-beyân, XX, 600-601. “İnsanlar arasında Allah'ın sana gösterdiğine göre hükmedesin diye hakkı içeren kitabı sana indirdik”.
Zuhruf 43:44
O kitap sana ve kavmine bir hatırlatmadır. Müfessirler bu âyeti şöyle tefsir ederler: Bu Kur'ân senin için bir hatırlatmadır, yani senin için ve kavminden iman edenler için bir şereftir. Buradaki “zikir” kelimesiyle, Hz. Peygambere verilen bütün vahiy türlerinin kastedilmiş olması mümkündür. “İnnehü” lafzı, önceki âyette geçen “Sana vahyolunana sarıl” cümlesinden kinâyedir. Yani ona vahyedilen bilgilerin hepsi, diğerleri insanlar arasından özellikle onu seçtiği için hem kendisi hem de kavmi adına bir şereftir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki “zikir” kelimesi ile gerçekten zikir, yani hatırlatma mânası kastedilmiş de olabilir. Yani Allah'ın ona vahyettiği bilgiler, hem onun için hem de kavmi için bir hatırlatmadır. Cenâb-ı Hak kendisinin insanlar üzerindeki ve insanların birbirleri üzerindeki hakkını, ayrıca insanların lehine ve aleyhine olan hükümleri onlara hatırlatmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yakında sorgulanacaksınız. Sana vahyedilen Kur'ândan ötürü şükretmekten, sana vahyedilen Kur'ân'ın senin ve kavmin için bir öğüt olmasından ve bunun şükrünü eda etmekten sorgulanacaksınız. Âyette geçen “innehü” sözü billezi ühiye ileyke” cümlesinden kinâyedir. Yani peygambere vahyedilenlerin hepsi kendisi ve kavmi için bir şereftir. Zira vahyi peygambere ait kılmış ve insanların arasından onu seçmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Kur'ân'da bulunan ve Resülullah (s.a.) vahyedilen şeylerin hepsini yerine getirip getirmediğinizden sorgulanacaksınız mânasına da gelebilir. Bazı müfessirlerin söylediği gibi onu kimin inkâr ettiğinden yahut o nimete şükredip etmediğinizden sorgulanacaksınız mânasına gelmesi de muhtemeldir. Kıyâmet günü Kur'ândan, yani onunla amel edip etmediğinizden sorgulanacaksınız mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:45
Burada şöyle bir problem vardır: Resülullah'ta (s.a.) bulunan alâmetlerin doğruluğu, Allah Teâlâ'nın kendilerine sormasını emrettiği Ehl-i Kitab'ın doğruluğundan çok daha açıktır. Çünkü onun doğruluğunun alâmetleri mücizelerdir, kâfirler onun yaptıklarının benzerini yapmaktan aciz kalmışlardır. Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine sormasını emrettiği o kişilerde ise bu mücizevi alâmetlerden hiçbiri bulunmamaktadır. Böyleyken Ehl-i Kitab'a sormasının anlamı nedir? Biz deriz ki: Aziz ve Celil olan Allah'ın onlara sormasını emretmesinin iki sebebi vardır. Birincisi, bu sorma, kınama ve ayıplama anlamındadır. Senden önce gönderilen peygamberlerden herhangi birinin veya bir ilâhi kitabın Allah'tan başkasına kulluk etmeyi emretmiş midir? anlamına gelmek üzere bir takrir ve uyarı sorusudur. Onlar da, bunun mübah olduğunu söyleyen bir peygamberin gelmediğini ve kendilerinden hiç kimsenin bununla emrolunmadığını hep birlikte ikrar ettiler. İkincisi, her ne kadar âyetteki emrin zâhiri ve hitabın Hz. Peygambere yapıldığı açık ise de onlara sorması emrini Resülullah'tan (s.a.) başkası için vermektedir. Çünkü yukarıda söylediğimiz gibi Hz. Peygamber'in nübüvvetinin doğruluğuna ilişkin deliller, onların doğruluğundan daha açıktır. Allah Teâlâ şu ilâhi beyanlarda buna işaret etmektedir: “Anne babandan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama!”!, “ Allahtan başka bir hakem mi arayacaбит?” Halbuki size kitabı açıklanmış olarak indiren O'dur”, “Sakın şüpheye düşenlerden olma!”?, “Sakın müşriklerden olma!” Mâlumdur ki Resülullah (s.a.) kendisine vahyedilen hiçbir şeyden şüphe etmiş değildi, dolayısıyla hitap ona olmakla birlikte hedef başkalarıdır. ( JSenden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor bakalım meâlindeki âyetin, şayet onlara soracak olsan, hepsi şöyle diyecekler, mânasına da gelebilir: Allah'tan başkasına kulluk yapmayı emreden hiçbir peygamber gönderilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
7” “Rabb'in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle”. Mâlumdur ki Hz. Peygamber'in anne ve babası önceden ölmüşlerdi.
Zuhruf 43:46
46. “Müsâ'yı, mücizelerimizle destekleyerek Firavun ve çevresine gönderdik. (Onlara) “Ben âlemlerin Rabb'inin elçisiyim' dedi?
Müsâ'yı, mücizelerimizle destekleyerek Firavun ve çevresine gönderdik. Müsâ aleyhisselâma verilen mücizeleri muhtelif yerlerde açıklamıştık. Bu âyette onun risâleti tebliğ etmesi emredilmektedir. Ben âlemlerin Rabb'inin elçisiyim cümlesi, kendi canlarından korksalar bile risâleti tebliğ etmekte peygamberlerin takıyye yapamayacaklarına işaret etmektedir.
Zuhruf 43:47
Firavunların ve küfür önderlerinin âdeti budur, peygamberler kendilerine mücizeler getirdiğinde onlar gülüyor ve alay ediyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Günahkârlar (dünyada) iman edenlere gülüp dururlardı””,
Zuhruf 43:48
Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktü. Bazıları buna şöyle bir mâna verdi: Sonradan gelen her mücize, önce gelen mücizeden daha yüce ve daha büyüktür. Meselâ insanlar önce şu sözlerle yardım istemişlerdi: “Bizim için Rabb'ine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız””. Bu, Allah'ın onlara daha önce göstermiş olduğu mücizelerden daha yüce idi. Bazıları da şöyle dedi: Her mücize bir diğerinden daha büyüktü cümlesi, Hz. Müsânın yed-i beyzâ mücizesi, asâ mücizesinden daha büyüktü mânasına gelir. [§] Çünkü büyücüler için hazırlanmıştı, onun şaşırtması ve yanıltması, kendisiyle aynı türden ve özden olan diğer asâlara yönelikti. Onlara elin mâhiyetini değiştirmek mücizesi gösterilmişti, ama Müsâ aleyhisselâmın kendisine yönelik olarak hazırlanmıştı. Bu da göstermektedir ki yed-i beyzâ mücizesi, asâ mücizesinden daha büyüktü. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları ise şöyle söyledi: Bu âyet bir mücizenin gerçek anlamda asâ mücizesinden daha büyük ve daha yüce olduğu anlamına gelmez, bütün mücizelerin büyük ve yüce olduğu mânasına gelir. Buna işaret eden bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: “Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin faydalı olması itibariyle size daha yakın olduğunu bilemezsiniz” ©. Bu ilâhi beyan, onlardan birinin diğerinden daha yakın olduğunu ispat etmek anlamına gelmemektedir, ancak yakınlık konusunda onlardan her birinin diğerinden daha yakın olduğu anlamında bir nitelemedir. Nitekim gelenekte de şöyle denilir: Falancının atlarının her biri diğerinden daha saldırgandır. Filanın arkadaşlarından her biri diğerinden daha faziletlidir. Bu sözle onlardan birinin tercih edilmesi gerektiği mânası kastedilmemektedir, aksine kendilerinden haber verilenlerin eşit oldukları anlamında bir tespit yapılmaktadır. İşte kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktü meâlindeki ilâhi kelâm da her iki mücizenin de büyük olduğu anlamında bir nitelemedir. En doğrusunu Allah bilir.
“Onlara mücizelerimizi gösterince bunlara gülüverdiler”” ve benzeri beyanlarda Cenâb-ı Hak, verdiği mücizeler ve peygamberliğinin delili olarak gönderdiği kanıtlar sebebiyle kavminin yaptığı eziyetlere, kendisiyle ve ona tâbi olan müslümanlarla gülüp alay etmelerine karşı Resülullaha (s.a.) sabırlı olmasını söylemektedir. Şöyle buyurmaktadır: “Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbine güç verebileceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz”. Önceki peygamberlerin haberlerini, ancak kalbini teselli etmek için anlattığını söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
75 “Azap üzerlerine çökünce, ‘Ey Müsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabb'ine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz’ derlerdi” (el- Arâf, 7/134).
Zuhruf 43:49
Bunun üzerine şöyle dediler: Ey büyücü! Rabb'inin seninle sözleşmesine uygun olarak bize dua et. Burada şöyle bir problem vardır: Onlar, Rabb'ine dua etmesini ve O'ndan üzerlerindeki azabı kaldırmasını istemesini rica ettikleri Hz. Müsâ'ya nasıl büyücü diyorlar? [ ]Cevaben deriz ki: İbn Abbâs'ın (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onların nazarında büyücü büyük âlim, ilmin son noktasına ulaşmış biri sayıldığı için Hz. Müsâ'ya da büyücü demişlerdir”. Bundan dolayı onlar, Ey büyücü! Bizim için Rabb'ine dua et, diye hitap ettiler. Yoksa ondan, kendileri için Rabb'ine dua etmesini ve O'ndan üzerlerindeki azabı kaldırmasını istedikleri halde sonra büyünün yalan ve bâtıl olduğunu kastederek ona “Ey büyücü!” diye hitap etmeleri muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir. Mukatil şöyle dedi: Onlar, Ey büyücü! Bizim için Rabb'ine dua et demişler, Hz. Müsâ da onlara şöyle demiş: Siz bana büyücü derken, ben sizin başınıza gelen azabı kaldırması için Rabb'ime nasıl dua edebilirim? Bunun üzerine o sözlerinden dönmüşler ve A'râf süresinde belirtildiği gibi şöyle demişlerdi: “Ey Müsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabb'ine dua et!” En doğrusunu Allah bilir. Hz. Müsâya, Ey büyücü! Bizim için Rabb'ine dua et demeleri, muhtemelen kendileri onun büyücü olduğunu düşünmeleriydi, bundan dolayı ona şöyle demişlerdi: Sen büyücüsün, ancak Rabb'ine dua eder ve bizden azabı kaldırırsan, o zaman senin büyücü değil, peygamber olduğunu anlarız ve sana iman ederiz. Muhtemelen onlar, yed-i beyzâ, asâ ve Hz. Müsâ'ya verilen diğer mücizeleri, nesnelerin yapısını büyü ile değiştirmenin ve büyü ile ondan istifade etmenin mümkün olduğu işlerden sayıyorlardı. Fakat onlar Hz. Müsâdan sözünü ettikleri azabı kaldırmayı Rabb'inden istemesini talep etmişlerdi, çünkü onlar büyücünün duasının kabul edilmeyeceğini, ancak hak bir peygamberin duasının kabul edileceğini biliyorlardı. Dolayısıyla Rabb'in duanı kabul ederse, biz de sana iman ederiz diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Onların, bunu hakikat mânasında söylemiş olmaları da muhtemeldir. Onların, çelişkili olmasına rağmen gerçekten büyü yapmasını istemek üzere bunu söylemeleri muhtemeldir. Çünkü büyücülerin sözleri genel olarak çelişkiye ve halkın kafasını karıştırmaya dayanmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi büyülemek için ne işaret getirirsen getir”. Mücize onları büyülemiyordu, çünkü mücize hakikattir ve kalıcıdır. Büyü ise hakikat olmadığı gibi kalıcı değildir. Mücize onları büyülemediğine ve Müsâ onu yapmaktan aciz olmadığına göre büyü değildi. [Ş]Eğer o büyü olsaydı, EZ mücize olmazdı. Yukarıda Kur'ândan birçok âyetten hareketle belirttiğimiz gibi onların bütün sözleri birbiriyle çelişmektedir. İşte bu âyetin bu mânaya gelme ihtimali de vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb'inin seninle sözleşmesine uygun olarak. Bu beyan hakkında müfessirler şöyle dedi: Allah Teâlâ, eğer insanlar iman ederlerse onlardan azabı kaldıracağına dair Hz. Müsâ ile bir sözleşme yapmıştı. Ancak Hz. Müsâ dua ettiği ve Allah da onlardan azabı kaldırdığı halde yine iman etmemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Müsâ ile yaptığı sözleşme, muhtemelen ona peygamberlik vermesi ve kendi risâleti için onu seçmesidir. Rabb'inin seninle sözleşmesine uygun olarak cümlesinde sanki gizli bir kelime var gibidir. Onlar sanki şöyle diyorlardı: Rabb'inin senin nezdindeki herkesle olan sözleşmesine uygun olarak bizim için dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan, biz de hidâyeti benimseyenlerden oluruz. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurur: “Azap üzerlerine çökünce, ‘Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız dediler”. Görmez misin ki Allah Teâlâ müteakip âyette şöyle buyurmaktadır:
---
Dipnotlar:
? jbn Abbâs'ın bu yorumunu kaynaklarda bulamadık. Ancak Taberi bu görüşü müfessirlere nispet etmektedir. 2 “Azap üzerlerine çökünce, ‘Ey Müsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabb'ine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız ve muhakkak İsrâiloğulları'nı seninle göndereceğiz’ derlerdi”.
Zuhruf 43:50
Yani onlar verdikleri sözde durmadılar. Onların verdikleri sözün ne olduğunu yukarıda söylemiştik.
Zuhruf 43:51
Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: Ey milletim! Mısır'ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaldarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? Lânetli Firavun bu sözleri, Hz. Müsâ'nın peygamberlik iddiasına karşılık olarak kavminin ve halkının kafasını bulandırmak için söylemişti. Yani Allah eğer bir elçi gönderecek olsa, buna en lâyık olan ve Müsâdan önce peygamberliği hak eden benim. Çünkü gördüğünüz gibi Allah Mısır diyarının mülkiyetini bana verdi, ayaklarımın altından da ırmaklar akıp duruyor. Müsâ ise bunlardan hiç birine sahip değildir. Dolayısıyla peygamberlik Müsâdan önce benim hakkımdır, ona ben daha lâyık biriyim. Bundan dølayı şöyle demişti: Ben bu değersiz adamdan daha iyi değil miyim? [ ] Yani o zayıftır, malı-mülkü yoktur, ordusu yoktur, halkı yoktur, neredeyse kendini ispatlayacak kanıtları da yoktur. Sonra şöyle dedi: “(O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse ya!” Yani bana indirildiği gibi, bana verilen mal ve altın gibi bir servet ona da verilse ya! Yahut şöyle söylemişti: İnsan, birini kendine elçi seçerse, ona çeşitli iyilikler ve güzellikler verir, bol bol mal verir, kendisine bunlardan verilmeyen kişi de elçi değildir. Şöyle demiş de olabilir: İddia ettiği gibi eğer o Allah'ın elçisi ise benim halkıma ve orduma verdiğim gibi mutlaka Allah ona da altın bilezikler verirdi. Lânetli Firavun, bu türlü sözlerle Müsâ'nın peygamberlik davası konusunda kavminin aklını bulandırmaya çalışıyordu. Meselâ şöyle diyordu: “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”, “Anlaşılan o, size sihiri öğreten üstadınızmış!” Bunlara benzer pek çok örnek vardır. Buna göre Firavun'un açıklamaya çalıştığımız âyetteki sözleri de, kavminin aklını karıştırmak amacını taşıyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Neredeyse söylediğini anlatmaktan aciz. Kazıları bu cümleyi şöyle açık ladı: Mz. Maxaт dilinde bir tutukluk ve acele konuşma alışkanlığı oldugun dan getirdiği deliller ve söylediği sözler neredeyse anlaşılımyordu. Firavun burada, Hz, Müsâ'nın konuşmaktan aciz olduğunu söylemektedir. Bazıları da şöyle dedi: Aslında Firavun bunu köstetmemektedir, günkü Hz, Misá, “Di limden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar” diye Kabline dua ettiğinde Allah onun duasını kabul etmiş, “Ey Misá! Dileğin kabul edildi" Buyur, ve onun dilindeki düğümü ve hızlı konuşma problemini çözmüylü, En doğru sunu Allah bilir ya, Viravun şunu demek istiyordu: M05000 getirdiği deliller anlaşılmıyor, kalpleri cezbedecek şekilde delilini getiremiyor. Ben bu değersiz adamdan daha iyi değil miyim, cümlesine İbn Kuteybe, ben ondan daha ha yırlıyım, mânasını verdi", Müfessirler de ben ondan daha hayırlıyım diye bir anlam verdiler. Bu cümlenin, Firavun'un söylemiş olduğu, Mısır'ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? sözüyle bağlantılı olması mümkündür. Yani, ben ondan daha hayırlıyım, çünkü Mısır'ın mülkiyeti Müsâ'ya değil bana aittir.
Zuhruf 43:52
Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: Ey milletim! Mısır'ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaldarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? Lânetli Firavun bu sözleri, Hz. Müsâ'nın peygamberlik iddiasına karşılık olarak kavminin ve halkının kafasını bulandırmak için söylemişti. Yani Allah eğer bir elçi gönderecek olsa, buna en lâyık olan ve Müsâdan önce peygamberliği hak eden benim. Çünkü gördüğünüz gibi Allah Mısır diyarının mülkiyetini bana verdi, ayaklarımın altından da ırmaklar akıp duruyor. Müsâ ise bunlardan hiç birine sahip değildir. Dolayısıyla peygamberlik Müsâdan önce benim hakkımdır, ona ben daha lâyık biriyim. Bundan dølayı şöyle demişti: Ben bu değersiz adamdan daha iyi değil miyim? [ ] Yani o zayıftır, malı-mülkü yoktur, ordusu yoktur, halkı yoktur, neredeyse kendini ispatlayacak kanıtları da yoktur. Sonra şöyle dedi: “(O bir peygamber ise) kendisine altın bilezikler indirilse ya!” Yani bana indirildiği gibi, bana verilen mal ve altın gibi bir servet ona da verilse ya! Yahut şöyle söylemişti: İnsan, birini kendine elçi seçerse, ona çeşitli iyilikler ve güzellikler verir, bol bol mal verir, kendisine bunlardan verilmeyen kişi de elçi değildir. Şöyle demiş de olabilir: İddia ettiği gibi eğer o Allah'ın elçisi ise benim halkıma ve orduma verdiğim gibi mutlaka Allah ona da altın bilezikler verirdi. Lânetli Firavun, bu türlü sözlerle Müsâ'nın peygamberlik davası konusunda kavminin aklını bulandırmaya çalışıyordu. Meselâ şöyle diyordu: “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”, “Anlaşılan o, size sihiri öğreten üstadınızmış!” Bunlara benzer pek çok örnek vardır. Buna göre Firavun'un açıklamaya çalıştığımız âyetteki sözleri de, kavminin aklını karıştırmak amacını taşıyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Neredeyse söylediğini anlatmaktan aciz. Kazıları bu cümleyi şöyle açık ladı: Mz. Maxaт dilinde bir tutukluk ve acele konuşma alışkanlığı oldugun dan getirdiği deliller ve söylediği sözler neredeyse anlaşılımyordu. Firavun burada, Hz, Müsâ'nın konuşmaktan aciz olduğunu söylemektedir. Bazıları da şöyle dedi: Aslında Firavun bunu köstetmemektedir, günkü Hz, Misá, “Di limden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar” diye Kabline dua ettiğinde Allah onun duasını kabul etmiş, “Ey Misá! Dileğin kabul edildi" Buyur, ve onun dilindeki düğümü ve hızlı konuşma problemini çözmüylü, En doğru sunu Allah bilir ya, Viravun şunu demek istiyordu: M05000 getirdiği deliller anlaşılmıyor, kalpleri cezbedecek şekilde delilini getiremiyor. Ben bu değersiz adamdan daha iyi değil miyim, cümlesine İbn Kuteybe, ben ondan daha ha yırlıyım, mânasını verdi", Müfessirler de ben ondan daha hayırlıyım diye bir anlam verdiler. Bu cümlenin, Firavun'un söylemiş olduğu, Mısır'ın mülkiyeti benim değil mi? Şu ırmaklar ayaklarımın altında akmıyor mu? Bunları görmüyor musunuz? sözüyle bağlantılı olması mümkündür. Yani, ben ondan daha hayırlıyım, çünkü Mısır'ın mülkiyeti Müsâ'ya değil bana aittir.
Zuhruf 43:53
Bu söz iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Müsâ dünyada hâkimiyet iddizsında ise ve bunu istiyorsa, o zaman diğer sultanlara verilen altın bilezikier ve taçlar ona da verilse ya! Şayet kendisinin peygamber olduğunu iddiz edivorse, dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya! Kâfirler, peygamberlerden, kendilerinin arzu ettikleri ve hoşlandıkları mücizeleri getirmelerini istivorlardı. Cenâb-ı Hak, onlann isteğine ve arzusuna göre gmg i Tayor; elçi olan kişi, kendisini elçi gönderenin nezdinde üstün bir değere sahiptir.
Buna göre eğer o hak peygamber ise o zaman ona değerli bilezikler verilse
# a Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 399, Kendisine saygı ve hürmet için yanında dizi dizi melekler bulunsa ya! En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: Kendisine altın bilezikler indirilse ya cümlesi, altınlar ve ipeklerle donatılsa ya, mânasına gelir, çünkü onlardan biri üstün bir değere ulaştığında onu altınlar ve ipek giysilerle donatırlardı. Yahut onun peygamberliğini tasdik için dizi dizi melekler onun yanında olsalar ya! İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dedi: “Esâvir” ve “esvire” kelimeleri, “isvâr” kelimesinin çoğuludur, iyi ok atan adam demektir. Böyle denilmesinin sebebi de, oku attığı zaman koluna altın bilezik takmış olur.
Zuhruf 43:54
Firavun bu konuşmalarla halkının aklını çeldi. Bazıları şöyle dedi: Firavun bu konuşmalarla kavmini küçümsedi, aşağıladı ve onlar da kendisine itaat ettiler. Bazıları da şöyle mâna verdi: Firavun bu sözlerle onların aklını çeldi ve Müsâ'ya tâbi olanların üzerine yürümelerini istedi, onlar da kendisine itaat ettiler. Bundan maksat da şudur: Hz. Müsâ, müminlerle birlikte onların yurdunda çıkıp denize doğru gidince, Firavun ordusuna onları takip etmelerini emretti, onlar da bu emre uydular ve Firavun'la birlikte Müsâ'yı takibe koyuldular. Neticede başlarına gelen musibet geldi. Bu mâna, âyetin maksadına sanki daha yakın ve daha uygun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:55
Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik. Bu cümle iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar Allahın gazabını gerektiren şeyler yaptıkları zaman, biz de onlardan bu şekilde intikam aldık. Âyetteki “âsefünâ” kelimesi, bize karşı gazap getirici davranışlar sergiledikleri zaman mânasına gelir. Ancak Allah'ta bir gazap ve öfke halinin oluşması caiz değildir, bundan maksat, cezayı gerektiren gazap belirtisidir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce cümlesi, dostlarımızı öfkelendirdikleri zaman mânasına gelir, o zaman biz de onlara hak ettikleri cezayı verdik. Yani dostlarımızın bedduasını onların başına musallat ettik, Yahu dostlarımızı ölkelendirmeleri sebebiyle onlardan intikam aldik, Nitekim “Akıllar ye Allah'i aldatmaya kalkişiyorlar"" mediindeki âyet de Allahın dostlarımı ald almaya çalışıyorlar mânasına gelir.
50, "Onları, arkadan gelecek diğerle rinin geçmişi ve ibretlik örneği kaldik”
Bu beyan iki anlama gelir. Birincisi, arkadan gelecek olan diğerleri için ibretli bir geçmiş ve müminler için bir örnek yaptık. Yani bu olay, onlar için ibrettir, Başka bir Ayette Cenâb-ı Hak meålen şöyle buyurur: “Biz bunu, hem yağılaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, müttakiler için de bir öğüt kıldık”, İkincisi, biz onları, sonrakilerin öğüt almaları için ibretlik bir geçmiş ve örnek yaptık; bunu da onların düştüğü hale düşmekten sakınarak onların yaptıklarından vazgeçmeleri hikmetine bağladık. En doğrusunu Allah bilir, Ibn Kuteybe şöyle dedi: Âyette geçen “selef” kelimesi ötreli olarak “sülüf” diye de okunur”, geçmiş atalar anlamına gelir. Yani biz daha önce geçen o İnsanların başına gelenleri sonrakiler için örnek ve ibret yaptık. “Haşeb, huşub” ve “semer, sümür” kelimeleri de bu şekildeki okunuşa örnektir, Ebü Avsece de şöyle diyor: “Selfu” (Giz) kelimesi, içine azık konulan deriden mâmul tulum demektir, çoğulu “sülüf” gelir.
Zuhruf 43:56
Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce onlara hak ettikleri cezayı verdik. Bu cümle iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar Allahın gazabını gerektiren şeyler yaptıkları zaman, biz de onlardan bu şekilde intikam aldık. Âyetteki “âsefünâ” kelimesi, bize karşı gazap getirici davranışlar sergiledikleri zaman mânasına gelir. Ancak Allah'ta bir gazap ve öfke halinin oluşması caiz değildir, bundan maksat, cezayı gerektiren gazap belirtisidir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Bize karşı öfkelendirici davranışlarını sürdürünce cümlesi, dostlarımızı öfkelendirdikleri zaman mânasına gelir, o zaman biz de onlara hak ettikleri cezayı verdik. Yani dostlarımızın bedduasını onların başına musallat ettik, Yahu dostlarımızı ölkelendirmeleri sebebiyle onlardan intikam aldik, Nitekim “Akıllar ye Allah'i aldatmaya kalkişiyorlar"" mediindeki âyet de Allahın dostlarımı ald almaya çalışıyorlar mânasına gelir.
50, "Onları, arkadan gelecek diğerle rinin geçmişi ve ibretlik örneği kaldik”
Bu beyan iki anlama gelir. Birincisi, arkadan gelecek olan diğerleri için ibretli bir geçmiş ve müminler için bir örnek yaptık. Yani bu olay, onlar için ibrettir, Başka bir Ayette Cenâb-ı Hak meålen şöyle buyurur: “Biz bunu, hem yağılaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, müttakiler için de bir öğüt kıldık”, İkincisi, biz onları, sonrakilerin öğüt almaları için ibretlik bir geçmiş ve örnek yaptık; bunu da onların düştüğü hale düşmekten sakınarak onların yaptıklarından vazgeçmeleri hikmetine bağladık. En doğrusunu Allah bilir, Ibn Kuteybe şöyle dedi: Âyette geçen “selef” kelimesi ötreli olarak “sülüf” diye de okunur”, geçmiş atalar anlamına gelir. Yani biz daha önce geçen o İnsanların başına gelenleri sonrakiler için örnek ve ibret yaptık. “Haşeb, huşub” ve “semer, sümür” kelimeleri de bu şekildeki okunuşa örnektir, Ebü Avsece de şöyle diyor: “Selfu” (Giz) kelimesi, içine azık konulan deriden mâmul tulum demektir, çoğulu “sülüf” gelir.
Zuhruf 43:57
” Farklı kırâatlar için bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân, XX, 618-619.
Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. Burada niçin Hz. İsâ'nın örnek gösterildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: “Şüphe yok ki siz ve Allah'lan başka taplığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz” meâlindeki âyet gelince, putlara tapan kâfirler şöyle dediler: Allah'tan başka İsâ aleyhisselâma da tapıldı, Üzeyire ve meleklere de tapıldı; öyleyse bunların hepsi cehennemdedirler. Çünkü Allah'tan başka onlara da tapılmıştır. Eğer onlar cehennemde iseler, biz de onlarla birlikte cehennemde olmaya razıyız, Bunun hemen arkasından da Bizim tanrılarımız m: iyi yoksa o mu? dediler, Buradaki “o” anlamına gelen “huve” zamiri ile Hz. İsâ'yı kastediyorlardı. Onların bu sözleri iki anlama gelir: Birincisi, eğer Hz. İsâ'nın ve Allah'tan başka kendisine ibadet edilen diğer varlıkların cehennemde azap edilmeleri caiz ise bizim tanrılarımıza da cehennemde azap edilmelerine razıyız. Çünkü onlar Hz. İsâdan ve Allah'tan başka kendilerine ibadet edilen meleklerden ve diğerlerinden daha hayırlı değildirler. İkincisi, onlar şöyle diyorlardı: Allah'tan başka kendisine ibadet edildiğinden dolayı eğer Hz, İsâ cehennemde ise bizim taptığımız putlar daha hayırlı olduğu için onlara azap edilmeyecektir. Bu iki yorumdan biri, onların, eğer Allah'tan başka kendisine ibadet edilen herkese azap edilmesi doğru ve caiz ise, bizim taplığımız putlara azap edilmesi de caizdir iddiasına dayanmaktadır. Diğeri de, Allah'lan başka kendilerine ibadet edilen İsâ ve diğerlerine azap ediliyorsa, bizim taptığımız putlara azap edilmeyecektir, çünkü putlar onlardan hayırlıdır iddiasına dayanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Biz deriz ki: Ayetle onların böyle bir delil getirmesi ancak şu durumda geçerli olur: Eğer putlara azap olsun diye onlar cehennemde yakılacak olsalardı, burada putlara azabı kastediyorum bu doğru bir delil gösterme olabilirdi. Putların ateşte yanmaları onlara tapanlara azap olsun diye gerçekleşmesine gelince bu onlar için delil olmaz. Onların taştan, demirden ve tunçtan yaptıkları putlar, ancak onlara tapanların azabı daha çok olsun diye yakılır. Nitekim Allah “Cehennemin yakıtı insanlar ve taşlardır” buyurmaktadır. [ ] Bилипia birlikte putları yakmakla bir cinayet işlenmemekte ve kimseye zarar verilmemektedir. Hz. İsâ ve kendilerine ibadet edilen melekler nasıl yakılır? Onları yakmak, bizzat onların kendilerine zarar vermektir. Onlar bir suç işlemedikleri halde zarara uğramış olurlar. İnsanların taptıkları putları cehenneme sokmak ve onları ateşte yakmak, onlara tapan insanlara azap etmek için ise böyle bir tartışma ve münakaşa yapmanın anlamı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra, âyeti kerimede, kendilerine tapılan putların cehennemin yakıtı olduğunun belirtilmesi, sadece onlara tapanlara yönelik bir ifadedir, başkaları hedef alınmamıştır. Çünkü Allah Mekkelilere hitap ederek meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, Mekkeliler ise Hz. İsâ'ya, başka insanlara ve meleklere değil, sadece putlara tapıyorlardı. Dolayısıyla âyet, tapılan diğer kişilere değil, sadece putlara tapan herkese hitap etmektedir. Âyetten çıkarılan mâna budur. En doğrusunu Allah bilir. Şu da var ki bu âyette, onların söyledikleri gibi Hz. İsâ'yı ve diğerlerini kapsamadığına dair bir açıklama da mevcuttur, Çünkü Cenâb-ı Hak, “Siz ve Allah'tan başka (apopи tanrılar”” buyurmaktadır. Bu âyetteki “mâ” edatı, cansız ve benzeri akılsız varlıklar için kullanılır, akıl sahibi olanlar için kullanılmaz. Başka bir açıdan bakılınca da âyette onların kastedilmediği anlaşılmaktadır, çünkü Allah Teâlâ, “Daha önce bizden en güzel soпиcип vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar” meâlindeki âyette onları istisna etmekte, önceden en güzel sonucun vâdini almış olanların cehennemden uzak tutulacağını haber vermektedir. Hiç şüphe yoktur ki Hz. İsâ ve melekler, daha önce Allah'tan en güzel sonucun vâdini almış olanlardandır. Dolayısıyla âyetin hükmüne onları da dâhil etmek ihtimal dâhilinde değildir. En doğrusunu Allah bilir. “Siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar”? meâlindeki âyet, onlara ibadet etmeyi emreden ve insanları buna davet eden herkese yöneliktir, onlardan maksat da şeytanlardır. Çünkü Allah'tan başka birine ibadet eden, ancak şeytanların emri ve çağrısı ile ona ibadet etmektedir. Âyet-i kerimenin, onların emrinden uzak duran ve onlara ibadetten kaçınan insanları kastetmesi söz konusu değildir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu sözüne benzemektedir: “O gün Allah, onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak””, Hz. İbrahim, babasına “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”” demişti. [ ]Hiç kimse şeytana kulluk etmeyi murat etmez, fakat Allah'tan başkasına kulluk yapan, ancak şeytanın emriyle kulluk yapmaktadır. Şeytanın emriyle başkasına kulluk yapınca da şeytana kulluk yapmış gibidir. Bu ve yukarıdan beri söylediklerimiz, kâfirlerin tartıştıkları konuda söylediklerinin bâtıl olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir, Bazıları şöyle dedi: Burada Hz. İsâ'yı örnek vermeleri, Cenâb-ı Hakk'ın Kurân-ı Kerimde Hz. İsâdan bahsetmesinden dolayıdır. Kureyş müşrikleri Muhammed aleyhisselâma, İsâ'yı anmakla neyi kastediyorsun? diye sormuşlar, sonra da şöyle konuşmuşlardı: Hıristiyanlar İsâ'yı sevdikleri ve ona ibadet ettikleri gibi Muhammed ancak bizim de İsâ'yı sevmemizi ve ona ibadet etmemizi istiyor. Sonra şöyle demişlerdi: Bizim tanrılarımız mı iyi yoksa o mu? Muhammed bizim tanrılarımıza aynı sevgiyi göstermiyor, vallahi onlar İsâdan daha hayırlıdırlar. Yahut Allah'ın, Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi onlar bâtıl uğruna bu mücadeleyi yapıyorlardı. Bu, Katâde'nin sözüdür'”, Meryem oğlu İsâ'yı örnek olarak, Muhammed aleyhisselâmın kavmi değil, hıristiyanların belirtmiş olmaları da muhtemeldir. Çünkü onlar Hz. İsâ hakkında farklı görüşler taşıyorlardı; kimisi o ilâhtır ve rabdır diyor, kimisi ilâhın oğludur diyor, kimisi de o ve annesi ikisi de ilâhtırlar diyordu. Hz. İsâ hakkında aralarında bunlara benzer farklı görüşler taşıyorlardı. İşte kavminin onun hakkında söyledikleri sözler üzerine Cenâb-ı Hak, Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince, meâlindeki âyeti göndermişti. Sonra Allah şöyle buyurdu: Senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. Yani Hz. İsâdan yüz çeviriyorlar yahut bağırıp çağırıyorlar. En doğrusunu Allah bilir. Yahut ona ihtiyaç olmadığı için âyette bahsedilen örnekle ilgili açıklamadan vazgeçmemizi istiyorlar. Bu, o kâfirlerin bahsettiği bir örnektir. En doğrusunu Allah bilir. Senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar cümlesinde geçen “yesıddüne” kelimesi “yesuddüne” diye de okunmuştur. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dedi: “Yesıddüne, bağırmak, gürültü etmek anlamına gelir, “yesuddüne” ise dönmek, yüz çevirmek demektir”.
( tanrılarımız nu iyi yoksa o mu? diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırt sana Kaгa çıkmış olmak için yapıyorlar, Onlar gerçekten inatçı bir muhaleter! Bu ilâhi beyan da yukarıda bahsettiğimiz iki yorumla aynı mânaya gelin Pr doğrusunu Allah bilir,
---
Dipnotlar:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”. “O gün Allah, onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak, sonra ‘Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” diye soracak. Onlar, ‘Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Sen bunları ve atalarını nimetler içinde yüzdürdün; nihayet onlar da seni anmayı unuttular ve böylece uçurumu boylayan bir topluluk oldular” diyecekler”. 160 o Abdürrezzâk (es-Sanânil'nin Ma'merden rivayet ettiğine göre Katâde şöyle dedi: Meryem oğlu İsâ zikredilince Kureyşliler bağırıp çağırmaya başladılar: Yi Muhammed! Meryem oğlu İsâ'yı zikretmekten amacın ne? Sonra birbirlerine şöyle dediler: Muhammed, hıristiyanların Meryem oğlu İsâ'ya yaptıklarının aynısını yapmak istiyor. Aziz ve Celil olan Allah da şöyle buyurdu: “Onlar bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar” (bk. Abdürrezzâk eѕ-Saпaпi, 7efsiru'l-Kurün, 11, 198. Ayrıca bk. Taberi, Câmi'u'T-beyân, İbn Kuteybe, Tefsiru garibi"!-Kurün, 400. Bu âyetin farklı kırâatları ile ilgili olarak bk.
Zuhruf 43:58
” Farklı kırâatlar için bk. Taberi, Câmi'u'1-beyân, XX, 618-619.
Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. Burada niçin Hz. İsâ'nın örnek gösterildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: “Şüphe yok ki siz ve Allah'lan başka taplığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz” meâlindeki âyet gelince, putlara tapan kâfirler şöyle dediler: Allah'tan başka İsâ aleyhisselâma da tapıldı, Üzeyire ve meleklere de tapıldı; öyleyse bunların hepsi cehennemdedirler. Çünkü Allah'tan başka onlara da tapılmıştır. Eğer onlar cehennemde iseler, biz de onlarla birlikte cehennemde olmaya razıyız, Bunun hemen arkasından da Bizim tanrılarımız m: iyi yoksa o mu? dediler, Buradaki “o” anlamına gelen “huve” zamiri ile Hz. İsâ'yı kastediyorlardı. Onların bu sözleri iki anlama gelir: Birincisi, eğer Hz. İsâ'nın ve Allah'tan başka kendisine ibadet edilen diğer varlıkların cehennemde azap edilmeleri caiz ise bizim tanrılarımıza da cehennemde azap edilmelerine razıyız. Çünkü onlar Hz. İsâdan ve Allah'tan başka kendilerine ibadet edilen meleklerden ve diğerlerinden daha hayırlı değildirler. İkincisi, onlar şöyle diyorlardı: Allah'tan başka kendisine ibadet edildiğinden dolayı eğer Hz, İsâ cehennemde ise bizim taptığımız putlar daha hayırlı olduğu için onlara azap edilmeyecektir. Bu iki yorumdan biri, onların, eğer Allah'tan başka kendisine ibadet edilen herkese azap edilmesi doğru ve caiz ise, bizim taplığımız putlara azap edilmesi de caizdir iddiasına dayanmaktadır. Diğeri de, Allah'lan başka kendilerine ibadet edilen İsâ ve diğerlerine azap ediliyorsa, bizim taptığımız putlara azap edilmeyecektir, çünkü putlar onlardan hayırlıdır iddiasına dayanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Biz deriz ki: Ayetle onların böyle bir delil getirmesi ancak şu durumda geçerli olur: Eğer putlara azap olsun diye onlar cehennemde yakılacak olsalardı, burada putlara azabı kastediyorum bu doğru bir delil gösterme olabilirdi. Putların ateşte yanmaları onlara tapanlara azap olsun diye gerçekleşmesine gelince bu onlar için delil olmaz. Onların taştan, demirden ve tunçtan yaptıkları putlar, ancak onlara tapanların azabı daha çok olsun diye yakılır. Nitekim Allah “Cehennemin yakıtı insanlar ve taşlardır” buyurmaktadır. [ ] Bилипia birlikte putları yakmakla bir cinayet işlenmemekte ve kimseye zarar verilmemektedir. Hz. İsâ ve kendilerine ibadet edilen melekler nasıl yakılır? Onları yakmak, bizzat onların kendilerine zarar vermektir. Onlar bir suç işlemedikleri halde zarara uğramış olurlar. İnsanların taptıkları putları cehenneme sokmak ve onları ateşte yakmak, onlara tapan insanlara azap etmek için ise böyle bir tartışma ve münakaşa yapmanın anlamı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra, âyeti kerimede, kendilerine tapılan putların cehennemin yakıtı olduğunun belirtilmesi, sadece onlara tapanlara yönelik bir ifadedir, başkaları hedef alınmamıştır. Çünkü Allah Mekkelilere hitap ederek meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, Mekkeliler ise Hz. İsâ'ya, başka insanlara ve meleklere değil, sadece putlara tapıyorlardı. Dolayısıyla âyet, tapılan diğer kişilere değil, sadece putlara tapan herkese hitap etmektedir. Âyetten çıkarılan mâna budur. En doğrusunu Allah bilir. Şu da var ki bu âyette, onların söyledikleri gibi Hz. İsâ'yı ve diğerlerini kapsamadığına dair bir açıklama da mevcuttur, Çünkü Cenâb-ı Hak, “Siz ve Allah'tan başka (apopи tanrılar”” buyurmaktadır. Bu âyetteki “mâ” edatı, cansız ve benzeri akılsız varlıklar için kullanılır, akıl sahibi olanlar için kullanılmaz. Başka bir açıdan bakılınca da âyette onların kastedilmediği anlaşılmaktadır, çünkü Allah Teâlâ, “Daha önce bizden en güzel soпиcип vâdini almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar” meâlindeki âyette onları istisna etmekte, önceden en güzel sonucun vâdini almış olanların cehennemden uzak tutulacağını haber vermektedir. Hiç şüphe yoktur ki Hz. İsâ ve melekler, daha önce Allah'tan en güzel sonucun vâdini almış olanlardandır. Dolayısıyla âyetin hükmüne onları da dâhil etmek ihtimal dâhilinde değildir. En doğrusunu Allah bilir. “Siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar”? meâlindeki âyet, onlara ibadet etmeyi emreden ve insanları buna davet eden herkese yöneliktir, onlardan maksat da şeytanlardır. Çünkü Allah'tan başka birine ibadet eden, ancak şeytanların emri ve çağrısı ile ona ibadet etmektedir. Âyet-i kerimenin, onların emrinden uzak duran ve onlara ibadetten kaçınan insanları kastetmesi söz konusu değildir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu sözüne benzemektedir: “O gün Allah, onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak””, Hz. İbrahim, babasına “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”” demişti. [ ]Hiç kimse şeytana kulluk etmeyi murat etmez, fakat Allah'tan başkasına kulluk yapan, ancak şeytanın emriyle kulluk yapmaktadır. Şeytanın emriyle başkasına kulluk yapınca da şeytana kulluk yapmış gibidir. Bu ve yukarıdan beri söylediklerimiz, kâfirlerin tartıştıkları konuda söylediklerinin bâtıl olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir, Bazıları şöyle dedi: Burada Hz. İsâ'yı örnek vermeleri, Cenâb-ı Hakk'ın Kurân-ı Kerimde Hz. İsâdan bahsetmesinden dolayıdır. Kureyş müşrikleri Muhammed aleyhisselâma, İsâ'yı anmakla neyi kastediyorsun? diye sormuşlar, sonra da şöyle konuşmuşlardı: Hıristiyanlar İsâ'yı sevdikleri ve ona ibadet ettikleri gibi Muhammed ancak bizim de İsâ'yı sevmemizi ve ona ibadet etmemizi istiyor. Sonra şöyle demişlerdi: Bizim tanrılarımız mı iyi yoksa o mu? Muhammed bizim tanrılarımıza aynı sevgiyi göstermiyor, vallahi onlar İsâdan daha hayırlıdırlar. Yahut Allah'ın, Bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi onlar bâtıl uğruna bu mücadeleyi yapıyorlardı. Bu, Katâde'nin sözüdür'”, Meryem oğlu İsâ'yı örnek olarak, Muhammed aleyhisselâmın kavmi değil, hıristiyanların belirtmiş olmaları da muhtemeldir. Çünkü onlar Hz. İsâ hakkında farklı görüşler taşıyorlardı; kimisi o ilâhtır ve rabdır diyor, kimisi ilâhın oğludur diyor, kimisi de o ve annesi ikisi de ilâhtırlar diyordu. Hz. İsâ hakkında aralarında bunlara benzer farklı görüşler taşıyorlardı. İşte kavminin onun hakkında söyledikleri sözler üzerine Cenâb-ı Hak, Meryem'in oğlu misal olarak zikredilince, meâlindeki âyeti göndermişti. Sonra Allah şöyle buyurdu: Senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar. Yani Hz. İsâdan yüz çeviriyorlar yahut bağırıp çağırıyorlar. En doğrusunu Allah bilir. Yahut ona ihtiyaç olmadığı için âyette bahsedilen örnekle ilgili açıklamadan vazgeçmemizi istiyorlar. Bu, o kâfirlerin bahsettiği bir örnektir. En doğrusunu Allah bilir. Senin kavmin bundan dolayı hemen yaygarayı basıyorlar cümlesinde geçen “yesıddüne” kelimesi “yesuddüne” diye de okunmuştur. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dedi: “Yesıddüne, bağırmak, gürültü etmek anlamına gelir, “yesuddüne” ise dönmek, yüz çevirmek demektir”.
( tanrılarımız nu iyi yoksa o mu? diyorlar. Bu karşılaştırmayı sırt sana Kaгa çıkmış olmak için yapıyorlar, Onlar gerçekten inatçı bir muhaleter! Bu ilâhi beyan da yukarıda bahsettiğimiz iki yorumla aynı mânaya gelin Pr doğrusunu Allah bilir,
---
Dipnotlar:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”. “O gün Allah, onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri bir araya toplayacak, sonra ‘Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar?” diye soracak. Onlar, ‘Seni tenzih ederiz! Senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz. Sen bunları ve atalarını nimetler içinde yüzdürdün; nihayet onlar da seni anmayı unuttular ve böylece uçurumu boylayan bir topluluk oldular” diyecekler”. 160 o Abdürrezzâk (es-Sanânil'nin Ma'merden rivayet ettiğine göre Katâde şöyle dedi: Meryem oğlu İsâ zikredilince Kureyşliler bağırıp çağırmaya başladılar: Yi Muhammed! Meryem oğlu İsâ'yı zikretmekten amacın ne? Sonra birbirlerine şöyle dediler: Muhammed, hıristiyanların Meryem oğlu İsâ'ya yaptıklarının aynısını yapmak istiyor. Aziz ve Celil olan Allah da şöyle buyurdu: “Onlar bu karşılaştırmayı sırf sana karşı çıkmış olmak için yapıyorlar” (bk. Abdürrezzâk eѕ-Saпaпi, 7efsiru'l-Kurün, 11, 198. Ayrıca bk. Taberi, Câmi'u'T-beyân, İbn Kuteybe, Tefsiru garibi"!-Kurün, 400. Bu âyetin farklı kırâatları ile ilgili olarak bk.
Zuhruf 43:59
59, “fsd, Kendisine lütuflarda bulunduğumuz ve İsrdiloğulları'na ilâhi kudretin örneği kıldığımız bir kuldur ancak.”
Aziz ve Celil olan Allah, Hz. İsâ'nın kul olduğunu, ilâh olmadığım, onların söyledikleri gibi değil, aksine ona peygamberlik nimeti verdiğini, ilim, hikmet ve başka lütutlarda bulunduğunu haber vermektedir. Onu İsrâiloğulları'na ilâhi kudretin örneği kıldık. Yani babasız dünyaya gelmesi, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körü ve alaca hastalığı olan kişiyi iyileştirmesi, beşikte iken insanlarla konuşması ve ona mahsus başka mücizelerle Hz. İsâ'yı İsrâiloğulları için bir ibret ve delil yaptık. En doğrusunu Allah bilir,
Zuhruf 43:60
İsteseydik sizin yerinize melekler yaratırdık. Bu beyan iki mânaya gelir. Birincisi, âyetlerde belirttiği gibi Allah Texт melekleri nurdan yaratmış olmasının, onları yaratmak için nurdan yardım almak amacı taşımadığının bilinmesi için, isteseydik sizin özünüzden ve sizin türünüzden melekler yaratınlık, Allah zatıyla kâdirdir. hiçbir şey O'nu, dilediğini dilediği nesneden dilediği gibi yaratmaktan aciz bırakamaz. İkincisi, isteseydik sizin yerinize melekleri varatırdık. Sizi helâk eder ve sizin verinize, asla isyan etmeyen, aykırı davranmayan, biran bile ibadetten uzak durmayan, usanmayan ve yorulmayan melekleri getirirdik"©, Fakat böyle yapmadı, çünkü âsinin isyanının ve muhalitin muhalefet etmesinin O'na bir zararı olmadığı gibi itaatkârın itaatinin, emirlerine ve yasaklarına uyanın da O'na bir faydası yoktur. Bu âlemi ve oradaki mahlükatı da kendi ihtiyacı için yaratmadı. İnsanları çeşitli yollarla imtihan etmesi kendi menfaati için ve ne de kendinden bir zararı defetmek içindir. [ ] yaratması ve imtihan etmesi, ancak insanların ihtiyacı içindir. Durum böyle olunca, isyan edeceğini ve itaat etmeyeceğini bildiği kişileri yaratmasında da bir hikmet olduğu anlaşılır. Dünyada kendisine zararlı olacağını veya fayda vermeyeceğini bildiği bir fiili yapan kişi akılsızca davranmış olur. İnsan yaptığı bir fiili ancak kendi ihtiyacı için yapar. Bunu bilmesine rağmen yine de zararlı olanı yapıyorsa, bu akılsızca bir hareket olur, Buna göre o iki işde birbirinden ayrılmış olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İsteseydik yeryüzünde egemen olacak melekler yaratırdık. Bu beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir: Birincisi, nasıl ki insanları asırdan asıra tenasül ve doğum yoluyla birbirlerinin arkasından getiriyorsa, melekleri de asırdan asıra tenasül ve doğum yoluyla birbirlerinin peşinden getirirdi. Çünkü meleklerde üreme ve doğum yoktur. İkincisi, isteseydi sizin helâkinizden sonra sizin yerinize geçecek ve size halef olacak melekler yaratırdı. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:61
Bilin ki, o kıyâmete ait bir bilgidir. Yani kıyâmet için bir işarettir. Buradaki “ilm” kelimesi “alemun” diye de okunmuştur. Sonra bu işaretin ne olduğu konusunda da farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle der: Kıyâmetin alametinden maksat, Hz. İsânın gökten inmesidir. Buna göre âyet-i kerime, daha önce geçen “İsâ, İsrâiloğulları'na ilâhi kudretin örneği kıldığımız bir kuldur ancak” meâlindeki âyetin sılası olur. Sanki şöyle buyurmuştur: Onu örnek kıldık, yani İsrâiloğulları için bir işaret ve ibret kıldık. Biz onu kıyâmete böyleyiz” buyurdu. Allah Teâlâ onu kıyâmete ait bir bilgi olarak kıyâmetten önce göndermiştir. Kelimeyi “alemun” diye okuduğumuzda, kıyâmetin alameti ve delilidir mânasına gelir. “İlm” diye okununca da kıyâmetin yaklaştığı onunla bilinir anlamına gelir.
Sakın ondan şüphe etmeyin. Yani kıyâmetin kopacağından asla şüphe etmeyin, çünkü kıyâmet mutlaka kopacaktır. Buna göre “Kıyâmetin vaktinin alâmetleri geldi” meâlindeki âyeti tefsir edenlerden bazıları şöyle diyorlar: Kıyâmetin alâmetlerinden maksat, salâtın en üstünü ve selâmların en kâmili üzerine olsun Muhammed aleyhisselâmdır. Bana tâbi olun, Bu dosdoğru yoldur. Şayet, o kıyâmete ait bir bilgidir ilâhi kelâmıyla (JMuhammed 1 aleyhisselâm kastedildi ise sanki Hz. Peygamber şunu söylemektedir: Ben kıyâmete ait bir bilgiyim, kıyâmete yakın olarak gönderildim, dolayısıyla bana tâbi olun! Eğer maksat Hz. İsâ ise o zaman Resülullah (s.a.) şunu demek istemiştir: Hz. İsâ, kıyâmete ait bir bilgi ve onun işaretidir, dolayısıyla o gelmeden önce bana tâbi olun!
Zuhruf 43:62
Şeytan sizi sakın engellemesin. Bu beyan muhtemelen, şeytan sizin kıyâmete ve onun vuku bulacağına iman etmenize mani olmasın, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır demektir. Muhammed aleyhisselâm ve onun gösterdiği doğru yola uymaktan sakın sizi engellemesin, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır anlamına da gelebilir. Burada Cenâb-ı Hak, şeytanın insanlara düşman olduğunu açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:63
[Peygamberlerin Mücizeleri)]
İsâ sağlam kanıtlarla geldi. Müfessirler şöyle der: Hz. İsâ'nın sağlam kanıtları ölüleri diriltmesi, anadan doğma körleri ve alaca hastalarını ivileştirmesi. insanların yedikleri ve evde sakladıkları eşvayı haber vermesi gibi şevlerdir. Nebilerin ve resüllerin getirdiği mücizeler konusunda asıl olan, insanları tasdik etmeye mecbur bırakan şu üç husustur. Birincisi, peygamberlerin, büvük olsun küçük olsun, her şey hakkında getirdiği mücize, akıl ve idrak sahibi herkesin anlayacağı gibi hikmettir ve haktır, dolayısıyla insanların ona uyma zorunluluğu vardır; bundan maksat da Allah Teâlâ'nın birliğine iman etmek ve O'nu lâyık olmadığı nitelik ve fiillerden tenzih etmektir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, peygamberlerin kendi şahısları ve halleri ile ilgili herkese açık olan durumları, insanları, onları tasdik etmeye zorlar. Bundan maksat da şudur: Onlar, insanların içinde yaşıyorlar, hayatlarının uzun vıllarını onların arasında geçiriyorlar; bu uzun yillar boyunca onların valan sövlediği asla görülmemiş, ahlâki düşüklüğe işaret edecek bir halleri de görülmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, peygamberlerin yaptıkları işler ve getirdikleri mücizeler, insanların şüphe etmelerini engellediği ve mütat uygulamalara da uymadığı için her insaf sahibi kişiyi onu kabule zorlar. İşte sözünü ettiğimiz bu yorumlar, peygamberlerin getirdikleri mücizelerin hedefidir. En doğrusunu Allah bilir.
Size hikmeti getirdim, dedi. Bazıları şöyle dedi: Buradaki hikmetten maksat İncildir. Allah Teâlâ başka bir âyette kitabı ve hikmeti şöyle belirtti: “Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim”'©, Bütün bunların aynı şey olması da mümkündür. Kitaptan maksadın okuma yazma, hikmetten maksadın okunan ve yazılan âyetlerin mânaları olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Hikmetin, aklın gerektirdiği her söze ve onun kabulüne yönelik olması da muhtemeldir. Bu hususa daha önce temas etmiştik. En doğrusunu Allah bilir.
Anlaşmazlığa düştüğünüz bazı konuları açıklamaya geldim. Bu beyanı bazıları şöyle açıkladı: İhtilaf ettiğiniz her meseleyi size açıklamaya geldim; çünkü onların bazılarını göz ardı edip bazılarını açıklaması caiz değildir. Zaman zaman bir kısmı belirtilir, fakat onunla bütünü kastedilir. Meselâ pek çok âyette örneği görüldüğü gibi Resülullah'a (s.a.) hitap edilmekte, fakat bütün ümmeti kastedilmektedir. Bazan da bütünü değil, gerçekten sadece bir kısmı kastedilebilir. Buna göre âyet, üç şekilde yorumlanır. Birincisi, anlaşmazlığa düştüğünüz bazı konuları açıklayacağım, kalanını da benden sonra gelecek olan peygamber açıklayacaktır. Çünkü Allah "Teâlâ, ihtilaf ettiğiniz meselelerin bir kısmını size açıklayacağım demedi, ihtilaf edeceğiniz meselelerin bir kısmını açıklayacağım buyurdu. Bu ifade zâhirde gelecek zamanı gösterir, İkincisi, şunu söylemektedir: Size temel ilkeleri açıklayacağım ve siz ondan ayrıntılara ait hükümleri çıkarmaya muktedir olacaksınız. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü de şöyle demektedir: İhtilaf ettiklerinizin bir kısmını açıklayacağım; bu da maişet konusunda değil din işlerine dair meseleleri açıklayacağım anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'a itaatsizlikten sakının ve bana uyun. Yani size emrettiğim, sizi davet ettiğim ve yasakladığım işlere uyun! Bu sözle, sizi helâke düşürecek işlerden sakının, kurtuluşa götürecek işlere sarılın ve bunlara itaat edin, mânası da kastedilmiş olabilir.
Zuhruf 43:64
Kuşkusuz Allah benim de Rabb'imdir, sizin de Rabb'inizdir. Şu halde O'na kulluk edin! Hz. İsâ bunu, kendisinin Allah katındaki değeri ne kadar büyük, makamı ne kadar yüksek olursa olsun Cenâb-ı Hakk'a kul olmanın dışına çıkamayacağını, o kâfirlerin iddia ettikleri gibi tanrı veya tanrının oğlu değil, Allah'ın kulu olduğunu insanların bilmeleri için söylemektedir. Doğru yola ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:65
Gruplar aralarında anlaşmazlığa düştüler. Bu âyet iki şekilde yorumlaanlaşmazlığa düştüler, yani gruplar, kendilerinden kaynaklanan sebeplerle ihtilafa düştüler. Dolayısıyla vuku bulan ihtilaf, peygamberlerden duydukları bir sözden dolayı değil, bizzat onların kendi şahıslarından meydana gelmişti. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ bu ümmete ihtilaf ve tefrikayı yasaklamakta ve meâlen, şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız. Fakat Resülullah'ın (s.a.) vefatından sonra bu ümmet tefrikaya düşmüştü, çünkü Araplar irtidat etmiş, zekât vermeyi reddetmişler ve şöyle demişlerdi. Zekât, cizyenin kız kardeşidir. Neticede Hz. Ebü Bekir (r.a.) onlarla savaşmak zorunda kalmış, diğer ashap da ona uymuşlardı. Erkekleri öldürmüş, kadınları ve çocukları esir almıştı. Hz. Ali (r.a.) zamanında da Hâriciler ortaya çıkmış ve o da onlarla savaşmak zorunda kalmıştı. Sonunda bir anlaşma sağlanmıştı. Müslümanlar arasında bunlara benzer çeşitli ihtilaflar ve ayrışmalar yaşanmıştır.
269 (İBurada Hz. Peygamber'in peygamberliğine dair delil de vardır, çünkü Allah Teâlâ kitabında, kendisinin vefatından sonra insanların ihtilafa düşeceklerini, topukları üstünde geriye döneceklerini söylemiş, şöyle buyurmuştur: “O ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?” Onların irtidat etmeleri konusunda da şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler”, Bu, Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) durumu ile ilgilidir. Hz. Ali'nin (r.a.) durumu hakkında da şöyle buyurdu: “Sizin veliniz ancak Allah'tır, peygamberidir, bir de müminlerdir”, Resülullah (s.a.) Hz. Ali'yi (r.a.) kastederek, “Biz nâzil olan âyetler için savaştığımız gibi bu adam da âyetlerin yorumu için savaşacaktır””, Bütün bunlar, yani insanların gerisin geri dönmeleri, 11 Ebü Said el-Hudri (r.a.) anlatıyor: Resülullah (s.a.) ile beraberdik, çarığının bağları kopmuştu. Hz. Ali de onları bağlamak için geride kalmıştı. Bir müddet yürüdükten sonra Hz. Peygamber şöyle söyledi: “Ben Kur'ân'ın nüzulünden dolayı savaştığım gibi sizin içinizde âyetlerin yorumundan dolayı savaşacak insanlar da vardır” İçlerinde Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömer'in de bulunduğu insanlar gözlerini diktiler, Hz. Ebü Bekir, o ben miyim? diye sordu, Resülullah (s.a.) “Hayır!” buyurdu. Hz. Ömer, ben miyim? diye sordu. Resülullah (s.a.) Hz. Ali'yi kastederek, “Hayır, şu çarığı diken adamdır” buyurdu. Hemen Hz. Ali'nin yanına gidip kendisini müjdeledik. Fakat o, sanki bu sözü Resülullah'tan (s.a.) duymuş gibi başını bile kaldırmadı. Hâkim en-Nisâbüri dedi ki: Bu rivayet, Buhâri ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir, fakat onlar bunu rivayet etmediler (Hâkim, el-Müstedrek, 142. Ayrıca bk. Nesâi, es-Sünenü'l-kübrâ, VIL, 465-466; İbn Hibbân, es-Sahih, XV, 385).
irtidat etmeleri, zekât vermekten vazgeçmeleri, onların yerine Allahin, kendilerini sevdiği ve onların da Allahı sevdikleri, müminlere kargı alçak gönül lü, kâfirlere karşı izzetli kimseleri getirmesi, Allah'tan yana olanların ve tevhit ehlinin mutlaka galip gelmesi, bunların hepsi müslümanların dinde ihtilata düşüp, tartışmaları ve ayrışmaları yüzünden olduğunun göstermesidir. Rütün bu âyetler de Resülullahın peygamberliğini ispat eden delillerdir. çünkü Resâlullalın (s.a.) haber verdiği ve gelecekle ilgili olarak söylediği haberler gerçekleşmiştir. En doğrusunu Allah bilir, Sonra Cenâb-ı Hak lütfu ve rahmetiyle aralarındaki bu ihtilatı kaldırdı ve onları sevgi ve muhabbetle birleştirdi. Fakat aralarındaki ihtilaf olgusunu bütünüyle kaldırmadı. Gruplar aralarında anlaşmazlığa düştüler buyurdu, Buradaki gruplar, hizipler ve cemaatlerdir. Yani onlar tetrikava düştüler de mektir. Bu konuyu biz daha önce açıklamıştık!” Haksızlığa sapanların, acılı bir günün azabından çekecekleri var! Âyet gayet açıktır, tefsire ihtiyacı yoktur.
Zuhruf 43:66
“Bütün yaptıkları, kendileri farkında bile olmadan kivimetin ansızın kopması beklemekten ibaret!” Bu âyetteki kendileri farkinda bile olmadan sözü, İman etmek lerini Allah Teâlâ'nın bildiği bir kavimden haber vermektedir. Allah buyurunuz ki: Onlar kiyâmetlen başka bir şeyi beklemivorlar: kivâmet onlara Kendileri farkında bile olmadan ansızın gelecektir. En doğrusunu Allah bilir, C) KEЧA Yı YE yale epi Ive Neyi
07, “Allaha sakınanlar dışında, dostlar bile v gün birbiri.
[Dost Seçiminin Ablycte Yansımaları]
Allah'a Kaмeн xaмaa dışında, Ru beyanda KAMA Kişiler, yanl Allah'ın birliğine iman edenlendir. Dünyada KAЙC dont olanlar, Ahirette bii birine düşman olacaklar, Çünkü Allah, “Sonn künt gi manahi Aye e aishi, nünde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız " buyurmaktadır. Kurân-ı Kerimde onların birbirlerini İânetleyeceklerine ve birbirilerinden uzak duracaklarına dair başka âyetler de vardır. Bunlardan biri şöyledir: “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”", Muvahhit müminlerle dost olanlar ise her iki dünyada da beraber olacaklar. Âyette bu mânanın kastedilmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal da şudur: Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır cümlesinde, kendini cehennemden koruyan, Allah Teâlâ'nın emirlerine itaat etmesini ve hayırlar yapmasını emrederek dostunu Allah'a isyandan ve emirlerine muhalefetten sakındırarak onu da cehennemden koruyan dostlar kastedilmiş de olabilir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi cehennemden koruyun”"!5. Bu âyette Allah hem kendilerini ve hem de yakın çevrelerini cehennemden korumalarını müminlere emretmektedir. Onların kendilerini ve yakın çevresini cehennemden korumaları, ancak yerine getirmekle emrolundukları ve yapmaları yasaklanan buyruklara uymaları ile mümkün olur. Müminler arasında bu ölçüler içerisinde meydana gelen dostluk, her iki dünyada da devam edecek olan bir dostluk ve muhabbet bağıdır, bu dostluğun düşmanlığa dönüşmesi söz konusu değildir. Çünkü o, Allah için kurulan dostluktur ve onda sadece Allah'ın rızası aranır. Dünyevi çıkarlar için kurulan dostluk ise, az önce söylediğimiz gibi neticede düşmanlığa dönüşür. En doğrusunu Allah bilir.
İİResülullah (s.a.) atfedilen bir rivayette şöyle buyurmuştur: “İkisi mümin ikisi kâfir olmak üzere dört kişi arasında kurulan dostluğun aslı şudur: İki müminden biri öldüğünde kendisine dostundan sorulur, o da şöyle der: "Ey Allahım! Mârufu emretmek ve münkeri yasaklamakta onun gibi bir dost görmedim. Allahım! Beni hidâyete erdirdiğin gibi onu da hidâyete erdir ve onu da beni öldürdüğün şekilde öldür! Çünkü o bana sürekli mârufu, hayırlar yapmamı ye sana itaat etmemi emrediyor, münkerden, kötülük yapmaktan ve sana isyandan beni men ediyordu: İki kâfirden biri ölünce ona da dostundan sorulur, o da şöyle der: 'Ey Allahım! Münkeri emretmek ve mârufu yasaklamakta onun gibi bir dost görmedim. Allahım! Beni saptırdığın gibi onu da doğru yoldan saptır ve onu da beni öldürdüğün şekilde öldür! Sonra kıyâmet günü geldiğinde onlar diriltilir ve Allah, ‘birbiriniz hakkındaki düşüncenizi dile getirin buyurur. Dost olan iki mümin birbirlerini güzel övgülerle niteler. Birbiriyle dost olan iki kâfir ise, çirkin sözlerle birbirlerini niteler” Bu hadis bu şekilde Hz. Ali'den (ra.) rivayet edilmiştir"', İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Allah için sev, Allah için nefret et! Allah için muhabbet besle, Allah için dostluk yap ve Allah için düşmanlık yap! Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde ulaşılır. Allah katındaki nimetler de ancak bu yolla elde edilir. Sonra şöyle söyledi: Kulun namazı, orucu, hayır hasenatı çok olsa da bunlara uymadığı müddetçe imanın tadını alamaz. Bugün bütün insanlar dünya için birbirleriyle kardeş olsalar, bu kimseye bir hayır kazandırmayacaktır. Sonra İbn Abbâs (ra.) şu âyetleri okudu: Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır. “Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve peygamberine düşmanlık eden kimselere -babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa- sevgiyle bağlandıklarını göremezsin”. İbn Abbâs bu sözlerle, müminler arasında dünyevi çıkar için kurulan bütün dostlukların ve kardeşliklerin âhirette düşmanlığa dönüşeceğine işaret etmektedir, En doğrusunu Allah bilir,
---
Dipnotlar:
14 “jste o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur”.
Zuhruf 43:67
“Bütün yaptıkları, kendileri farkında bile olmadan kivimetin ansızın kopması beklemekten ibaret!” Bu âyetteki kendileri farkinda bile olmadan sözü, İman etmek lerini Allah Teâlâ'nın bildiği bir kavimden haber vermektedir. Allah buyurunuz ki: Onlar kiyâmetlen başka bir şeyi beklemivorlar: kivâmet onlara Kendileri farkında bile olmadan ansızın gelecektir. En doğrusunu Allah bilir, C) KEЧA Yı YE yale epi Ive Neyi
07, “Allaha sakınanlar dışında, dostlar bile v gün birbiri.
[Dost Seçiminin Ablycte Yansımaları]
Allah'a Kaмeн xaмaa dışında, Ru beyanda KAMA Kişiler, yanl Allah'ın birliğine iman edenlendir. Dünyada KAЙC dont olanlar, Ahirette bii birine düşman olacaklar, Çünkü Allah, “Sonn künt gi manahi Aye e aishi, nünde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız " buyurmaktadır. Kurân-ı Kerimde onların birbirlerini İânetleyeceklerine ve birbirilerinden uzak duracaklarına dair başka âyetler de vardır. Bunlardan biri şöyledir: “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”", Muvahhit müminlerle dost olanlar ise her iki dünyada da beraber olacaklar. Âyette bu mânanın kastedilmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal da şudur: Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır cümlesinde, kendini cehennemden koruyan, Allah Teâlâ'nın emirlerine itaat etmesini ve hayırlar yapmasını emrederek dostunu Allah'a isyandan ve emirlerine muhalefetten sakındırarak onu da cehennemden koruyan dostlar kastedilmiş de olabilir. Nitekim bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi cehennemden koruyun”"!5. Bu âyette Allah hem kendilerini ve hem de yakın çevrelerini cehennemden korumalarını müminlere emretmektedir. Onların kendilerini ve yakın çevresini cehennemden korumaları, ancak yerine getirmekle emrolundukları ve yapmaları yasaklanan buyruklara uymaları ile mümkün olur. Müminler arasında bu ölçüler içerisinde meydana gelen dostluk, her iki dünyada da devam edecek olan bir dostluk ve muhabbet bağıdır, bu dostluğun düşmanlığa dönüşmesi söz konusu değildir. Çünkü o, Allah için kurulan dostluktur ve onda sadece Allah'ın rızası aranır. Dünyevi çıkarlar için kurulan dostluk ise, az önce söylediğimiz gibi neticede düşmanlığa dönüşür. En doğrusunu Allah bilir.
İİResülullah (s.a.) atfedilen bir rivayette şöyle buyurmuştur: “İkisi mümin ikisi kâfir olmak üzere dört kişi arasında kurulan dostluğun aslı şudur: İki müminden biri öldüğünde kendisine dostundan sorulur, o da şöyle der: "Ey Allahım! Mârufu emretmek ve münkeri yasaklamakta onun gibi bir dost görmedim. Allahım! Beni hidâyete erdirdiğin gibi onu da hidâyete erdir ve onu da beni öldürdüğün şekilde öldür! Çünkü o bana sürekli mârufu, hayırlar yapmamı ye sana itaat etmemi emrediyor, münkerden, kötülük yapmaktan ve sana isyandan beni men ediyordu: İki kâfirden biri ölünce ona da dostundan sorulur, o da şöyle der: 'Ey Allahım! Münkeri emretmek ve mârufu yasaklamakta onun gibi bir dost görmedim. Allahım! Beni saptırdığın gibi onu da doğru yoldan saptır ve onu da beni öldürdüğün şekilde öldür! Sonra kıyâmet günü geldiğinde onlar diriltilir ve Allah, ‘birbiriniz hakkındaki düşüncenizi dile getirin buyurur. Dost olan iki mümin birbirlerini güzel övgülerle niteler. Birbiriyle dost olan iki kâfir ise, çirkin sözlerle birbirlerini niteler” Bu hadis bu şekilde Hz. Ali'den (ra.) rivayet edilmiştir"', İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Allah için sev, Allah için nefret et! Allah için muhabbet besle, Allah için dostluk yap ve Allah için düşmanlık yap! Allah'ın dostluğuna ancak bu şekilde ulaşılır. Allah katındaki nimetler de ancak bu yolla elde edilir. Sonra şöyle söyledi: Kulun namazı, orucu, hayır hasenatı çok olsa da bunlara uymadığı müddetçe imanın tadını alamaz. Bugün bütün insanlar dünya için birbirleriyle kardeş olsalar, bu kimseye bir hayır kazandırmayacaktır. Sonra İbn Abbâs (ra.) şu âyetleri okudu: Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır. “Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve peygamberine düşmanlık eden kimselere -babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa- sevgiyle bağlandıklarını göremezsin”. İbn Abbâs bu sözlerle, müminler arasında dünyevi çıkar için kurulan bütün dostlukların ve kardeşliklerin âhirette düşmanlığa dönüşeceğine işaret etmektedir, En doğrusunu Allah bilir,
---
Dipnotlar:
14 “jste o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur”.
Zuhruf 43:68
15168. “Ey kullarım! O gün size yoktur, üzüntü de kiz Yani dostlukla ilgili durumunuzun değişeceğinden korkmayın! “Oradan hiç ayrılmak istemezler”! meâlindeki âyet de orada durumları değişmeyecektir mânasına gelir. Üzüntü de çekmeyeceksiniz, yani onlar oradaki hallerinden üzüntü duymazlar ve durumlarının değişeceği ve zevale ereceği korkusunu yaşamazlar. Çünkü mevcut halin zeval bulacağı korkusu, nimete mazhar olan kişiyi üzer. Cenâb-ı Hak, o halin ebedi ve sürekli olduğunu, asla zevale ermeyeceğini ve bitmeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
69. “Âyetlerimize iman edenler ve emirlerimize m enen
[Iman ve Islâm'ın Manası]
Burada şöyle bir problem vardır: Allah Teâlâ burada âyetlere teslim olanlara mümin adını vermektedir. Bu durumda Allah'a iman ve İslâm aynı şey midir? Biz deriz ki: İman, sözlükte âyetlerin haber verdiği Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini ve ulühiyetini tasdik anlamına gelir. Çünkü Allah Teâlâ'yı bilmenin ve O'nu tanımanın yolu, ancak âyetler ve buna dayanan delillerle olur, bizzat Allah'ı görmek ve müşahede etmekle olmaz. Dolayısıyla âyetlere iman ve onları tasdik, hakikatte Allah'ı tasdik etmek ve O'na iman etmek demektir. En doğrusunu Allah bilir. Emirlerimize boyun eğenler! Bu âyetin zâhiri, iman ve İslâm'ın farklı olduğu izlenimi vermektedir. Ancak bu, ibarenin zâhiri itibariyledir. Meselenin hakikatine gelince, bunların ikisi de aynı mânaya gelir. Çünkü İslâm, her şeyi Allah Teâlâ'ya teslim etmek ve başkasını O'na ortak etmemek demektir; nitekim Allah bir âyette aynı kelimeyi kullanarak şöyle buyurur: “Bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır”, Yani samimiyetle, tam bir teslimiyetle ve başka birini hiç katmadan sadece bir tek kişiye bağlıdır. İman da, Cenâb-ı Hakkı her şeyde Rab olarak nitelemek ve rablığı O'na teslim etmektir. Dolayısıyla bu iki kelimenin mânası aynı noktada birleşir. Çünkü Allah Teâlâ'yı her konuda Rab ve ilâh olarak nitelediğin zaman, salim bir şekilde Allaha kul olursun. Salim bir şekilde Allaha kul olduğun zaman da, O'nu her konuda Rab ve ilâh olarak nitelemiş olursun. İşte bu da her ne kadar bu iki kelimenin lafızları farklı olsa da aynı mânaya geldiğini gösterir. Başarıya ulaştiran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
120 “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilâflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır”.
Zuhruf 43:69
15168. “Ey kullarım! O gün size yoktur, üzüntü de kiz Yani dostlukla ilgili durumunuzun değişeceğinden korkmayın! “Oradan hiç ayrılmak istemezler”! meâlindeki âyet de orada durumları değişmeyecektir mânasına gelir. Üzüntü de çekmeyeceksiniz, yani onlar oradaki hallerinden üzüntü duymazlar ve durumlarının değişeceği ve zevale ereceği korkusunu yaşamazlar. Çünkü mevcut halin zeval bulacağı korkusu, nimete mazhar olan kişiyi üzer. Cenâb-ı Hak, o halin ebedi ve sürekli olduğunu, asla zevale ermeyeceğini ve bitmeyeceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
69. “Âyetlerimize iman edenler ve emirlerimize m enen
[Iman ve Islâm'ın Manası]
Burada şöyle bir problem vardır: Allah Teâlâ burada âyetlere teslim olanlara mümin adını vermektedir. Bu durumda Allah'a iman ve İslâm aynı şey midir? Biz deriz ki: İman, sözlükte âyetlerin haber verdiği Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini ve ulühiyetini tasdik anlamına gelir. Çünkü Allah Teâlâ'yı bilmenin ve O'nu tanımanın yolu, ancak âyetler ve buna dayanan delillerle olur, bizzat Allah'ı görmek ve müşahede etmekle olmaz. Dolayısıyla âyetlere iman ve onları tasdik, hakikatte Allah'ı tasdik etmek ve O'na iman etmek demektir. En doğrusunu Allah bilir. Emirlerimize boyun eğenler! Bu âyetin zâhiri, iman ve İslâm'ın farklı olduğu izlenimi vermektedir. Ancak bu, ibarenin zâhiri itibariyledir. Meselenin hakikatine gelince, bunların ikisi de aynı mânaya gelir. Çünkü İslâm, her şeyi Allah Teâlâ'ya teslim etmek ve başkasını O'na ortak etmemek demektir; nitekim Allah bir âyette aynı kelimeyi kullanarak şöyle buyurur: “Bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır”, Yani samimiyetle, tam bir teslimiyetle ve başka birini hiç katmadan sadece bir tek kişiye bağlıdır. İman da, Cenâb-ı Hakkı her şeyde Rab olarak nitelemek ve rablığı O'na teslim etmektir. Dolayısıyla bu iki kelimenin mânası aynı noktada birleşir. Çünkü Allah Teâlâ'yı her konuda Rab ve ilâh olarak nitelediğin zaman, salim bir şekilde Allaha kul olursun. Salim bir şekilde Allaha kul olduğun zaman da, O'nu her konuda Rab ve ilâh olarak nitelemiş olursun. İşte bu da her ne kadar bu iki kelimenin lafızları farklı olsa da aynı mânaya geldiğini gösterir. Başarıya ulaştiran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
120 “Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilâflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır”.
Zuhruf 43:70
Buradaki “ezvâc” kelimesi iki mânaya gelir. Birincisi, bilinen anlamıyla eş, mânasına gelir. Nitekim insan dünyada ailesini ateşe düşmeyi gerektirecek sebeplerden korur. Cenâb-ı Hak da bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun”?". İkincisi, dostları, cennete gitmelerini sağlayan salih amelleri yapmak konusunda kendilerine yardımcı olan arkadaşları mânasına da gelebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Toplayın o zâlimleri ve onların yoldaşlarını!”! Bu âyette geçen “ezvâc” kelimesi de yoldaş, dost ve onlara yardımcı olan ahbapları mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki tuhberün kelimesine İbn Kuteybe ve Ebü Avsece, sevindirilirler diye mâna verdiler. “Habre” kelimesi sevinç demektir. Bu kelimeye bazıları da, ağırlanırlar, kendilerine nimetler ikram edilir mânasını verdiler. Bundan maksat da önceki âyette söylediğimiz gibi nimetlerin zeval bulacağı ve yok olacağı korkusunun olmayacağı, hallerinin bozulacağı endişesini de duymayacaklarıdır.
Zuhruf 43:71
Orada altın tepsiler ve bardaklar cennetliklerin çevrelerinde dolaştırılacaktır. Burada altın tabakların ve bardakların belirtilmesinde muhtelif sebepler olabilir. Birincisi, insanlar bu gibi kıymetli kaplara özendiklerinden dolayı Allah da âhirette bunları elde etmek için gerekeni yapmaya özendirmek ve teşvik etmek gayesiyle bunlardan bahsetmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, dünyada insanlar bu gibi şeylerle övündükleri için onlardan bahsetmiş olabilir, aynı kıymetli nesneleri âhirette dostlarına vereceğini haber vermektedir; (Jâhiretteki bâki, dünyadaki ise fânidir. Dolayısıyla fâni olanın bir değeri olmadığı gibi, onunla övünmenin de anlamı yoktur. Üçüncüsü, dün jbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurûn, s. 400.
yada altın, gümüş ve ipeği kullanmak haram olduğu için onlardan bahsetmiş olabilir; bunlardan faydalanmanın nimetler yurdu olan âhirette mümkün olacağını haber vermektedir. Söz konusu edilenlerin dışında kalan mallarda, döşeklerde ve diğer kaplarda ise bunlardan faydalanmakta beis yoktur, onlardan faydalanmak her iki dünyada da mübahtır.
Âyette bardaklardan bahsedilmesi de muhtemelen yukarıda söylediğimiz gibi özendirmek gayesiyledir. Çünkü dünyada insanlar böyle kapları kullanmayı arzu ederler ve onlara özenirler. Diğer bir ihtimal de şudur: Allah müminlere, yemek ve içmek için bu kapları kaldırıp indirmek ve taşımak külfetine girmeyeceklerini, bu işi hizmetçilerin göreceğini haber vermektedir. Âyetteki “sıhâf” kelimesi, “sahfe”nin çoğuludur ve büyük olmayan tabak demektir. “Ekvâb” kelimesi de kulpu olmayan ve boyu da uzun olmayan bardak demektir, tekili “küb” gelir. Kulpu olmayan kupa mânasına geldiği de söylenmiştir. Bu, Ebü Avsece ve İbn Kuteybe'nin görüşüdür!?, Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır. Bunlar cennettedir ve cennet nimetleri dünya nimetleri gibi değildir. Çünkü dünyada insan, bazan iştah ve arzu ile yer-içer, fakat gözler ondan zevk almaz. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın bunu, müminler dünyada canların istediği ve gözlerin zevk aldığı güzelliklerden mahrum edildiklerinden yahut gözlerin zevk aldığı bu nimetler dünyada kendilerine helâl olmadığı için onlardan ellerini çekmelerinden ve bu nimetlerden mahrum bırakıldıklarından dolayı, buna bedel ve karşılık olarak âhirette kendilerine canların istediği ve gözlerin zevk aldığı nimetler ihsan edileceği için bunları belirtmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:72
Aziz ve Celil olan Allah kullarına nimetler vermek, lütuf ve ihsanda bulunmak itiyadında olduğu için, sanki bütün bunları insanların Allah'a karşı yaptıklarından dolayı lütfetmiş ve ikram etmiş gibidir. [ ] Çünkü Allah, müminlere ihsan ettiği cenneti, her ne kadar onu hak etmeseler ve buna dair amelleri gerçek olmasa dahi yine de onların amellerine nispet etmektedir. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Allah'ın rahmeti olmadan kimse cennete giremez” Kendisine, sen de mi ey Allah'ın resülü, a 7 Kuteybe, Tefsiru garibi'!-Kurün, s. 400.
diye sorulunca, “Ben de! Ancak Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır” cevabını verdi'5. Burada Resülullah (s.a.) Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti olmadan kimsenin cennete giremeyeceğini haber vermektedir. Fakat Cenâb-ı Hak, müminlere lütfettiği cenneti ve zikrettiği sevapları, kendisinden bir ikram ve ihsan olarak onların amellerine nispet etmektedir. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. Bu âyette Allah, müminlerin canlarını ve mallarını cenneti vermek mukabilinde satın aldığını söylemektedir, halbuki onların canları da malları da zaten kendisine aittir. Hiç kimse kendi mülkünü ve malını, kendisine ait mal ve mülk karşılığında satın almaz. Fakat Allah kendisinden bir lütuf ve ikram olarak, sanki onlar kendi mülkü ve hakkı değilmiş gibi, bir bedel karşılığında satın aldığını söylemektedir. Ödünç vermekle ilgili âyette de aynı şeyi söylemektedir: “Allah'a güzel bir ödünç verenlere bu fazlasıyla ödenecektir”. Mâlum olduğu üzere hiç kimse kendi malını ve mülkünü başkasından ödünç almaz. Fakat Allah müminlere sevap ve mükâfat vererek onların canları ve malları sanki kendi mülkü değilmiş gibi muamele etmektedir. Bütün bunlara göre müminler yaptıkları amellerle bu mükâfatları hak etmeseler de cenneti ve âyette belirtilen sevabı onların amellerine nispet etmesi, bunların tamamen O'nun lütfu ve ihsanı olduğu mânasına gelir.
Zuhruf 43:73
Âyetlerde sözü edilen buna benzer vâdler, sanki Mekkeliler hakkında gelmiş gibidir; Mekkede insanların yiyeceği bol bol meyveler ve benzeri ürünler bulunmuyordu. Allah onlara, cennette asla tükenmeyen ve arkası kesilmeyen bol bol meyveler vereceğini haber vermektedir. Onlardan afiyetle yersiniz, yani her istediğiniz anda hiç eziyet çekmeden ve çok yeseniz dahi hiç zarar görmeden onlardan afiyetle yersiniz. Muhtemelen Allah bunu, insanların dünyada meyve ve benzeri ürünlere düşkünlükleri mâlum olduğundan dolayı belirtmiş, bunları cennette bol bol vereceğini söyleyerek onu kazanmaya teşvik etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:74
Âyette geçen icrâm (ayi) kelimesi sözlükte kazanmak, edinmek mânasına gelir. Mücrim de (günah) kazanan insan demektir. Kelime, büyük olsun küçük olsun her şeyi kazananı içine alır. Ancak insanlar âyette zikredilen azabı, mücrimlerin özel bir kesimine, yani kâfir ve müşrik olana tahsis ederler, dolayısıyla bu kelime iyi ve kötü her şeyi kazanan için kullanılmaz, sadece günah kazanan için kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:75
Onların azapları hafifletilmeyecek. Allah Teâlâ bu hususu, ateş onların derilerini kızartıp yaksa bile duydukları acının, ateşin yakmasıyla bitmeyeceğini, aksine ateş derilerini kızartıp yaktıktan sonra da yanmadan önceki acıyı aynen duyacaklarını bilmeleri için söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Onlar (kurtuluştan) ümit kesip susacaklar! Bazıları buradaki “müblis” kelimesine ümidini kesmek mânasını verdi. Bazıları da “müblis” teslim olan, zillete düşen, boyun eğen anlamına gelir dedi. Zeccâc şöyle dedi: “Müblis”, konuşmakla kurtuluş ümidi bulunmayan kişi gibi susar demektir, çünkü ancak konuştuğu takdirde bir rahatlama ümidi taşıyan insan konuşur”, C) yen ZA SİZ 65 Elk 05
Zuhruf 43:76
Biz onlara haksızlık etmedik, yani vermiş olduğumuz bu azapta biz onlara haksızlık yapmadık. Kendilerine haksızlık edenler onlardır, yani kendilerinden azabı defetme gücüne sahip olana kulluğu bırakıp azabı defetme gücüne sahip olmayana tapmak suretiyle asıl onlar kendilerine zulmettiler. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, kendileriyle ilgili gerekli beyanda bulunmamak suretiyle onlara haksızlık yapmış değiliz mânasına da gelebilir, yani biz onların lehine ve aleyhine olan işleri açıklamayı ihmal etmedik, aksine her iki yolun akıbetinin nereye varacağını, şu işin ve şu yolun onları nereye götüreceğini kendilerine açıkladık. Fakat onlar, kendilerini bu felâkete götüren yolu tercih ederek kendilerine zulmetmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:77
77. “Ey Mâlik, Rabb'in bizim işimizi bitirsin! diyecekler; o da “Burada kalıcısınız? cevabını verecektir.”
[Cehennemliklerin Kurtulmak İçin Yalvarmaları]
Sanki onlar şöyle diyecekler: Ey Mâlik! Rabb'inden bizi öldürerek yok etmesini iste! Onlar önce müminlere yalvaracaklar: “Onlar “Suyunuzdan veya Allahın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da, Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır” derler”1, Onlardan ümitlerini kesince meleklere yalvarmaya başlarlar: “Ateşte bulunanlar cehennemdeki görevlilere, 'Rabb'inize dua edin de bir günlüğüne olsun azabımızı hafifletsin diye seslenirler. Görevliler, 'Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” diye sorarlar”, Onlardan da ümitlerini kesince, Allah'a yalvarırlar, daha önce yaptıklarından farklı işler (itaat) yapmaları için kendilerini tekrar imtihan yurduna döndürmesini isterler: “Rabb'imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım, diye feryat ederler”. Bundan da ümitlerini kesince, son olarak Rabbinden kendilerini öldürmesini istemesi için Mâlik adlı cehennem görevlisine yalvarırlar: O da “Burada kalıcısınız” cevabını verecektir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Ne ölmelerine hükmedilir ki ölsünler, ne de cehennem azabından kendileri için bir hafifletme yapılır”!?.
Zuhruf 43:78
Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik. Bu âyet, Allah Teâlâ'nın yukarıda söylediklerinin hemen devamında gelmektedir. Tıpkı, “Elbette biz, elçilerimize yardım ederiz” cümlesini, “Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi?” meâlindeki âyetin devamında belirttiği gibi. Her iki sözün, yani Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik cümlesinin ve “Elbette biz, elçilerimize yardım ederiz” meâlindeki ilâhi kelâmın Allah tarafından söylenmiş olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
(lŞüphesiz size gerçeği bildirmiştik. “Hak” kelimesi, failinin yapmakla övüldüğü her iş ve onun da o fiilin sonunda elde ettiği mükâfata hamdettiği her şey demektir. Bâtıl da fâilinin yapmakla yerildiği her iş ve onun da vardığı neticeden dolayı kendini kınadığı her şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Yukarıdaki âyette belirtilen hak kelimesi ile muhtemelen Kur'ân-ı Kerim kastedilmiştir. Hz. Peygamber'in kastedilmiş olması da mümkündür. İnsanların, Resülullah'ın (s.a.) davet ettiğine uymayı reddettikleri hidâyet yolu mânasına da gelebilir; onlar şöyle diyorlardı: Hak, atalarımızın takip ettikleri yoldur: “Biz atalarımızın izlerinden gitmekteyiz” Resülullah (s.a.) şu cevabı verdi: “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu getirsem de 11%"! Burada da Şüphesiz size gerçeği bildirmiştik buyurmaktadır. Yani size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz yoldan daha doğrusunu ve daha hak olanı bildirmiştik, Fakat çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz. Şöyle bir soru sorulabilir: Cenâb-ı Hak cehennemliklere hitap ettiği ve cehennemliklerin hepsi hakkı kabul etmek istemediği halde, nasıl olur da burada Çoğunuz o gerçeği kabul etmek istemediniz buyurmaktadır? Buna cevaben deriz ki: Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların çoğu onun hak olduğunu biliyorlardı, fakat hak olduğunu anladıktan sonra da kibirlerinden ve inatçılıklarından onu kabul etmek istemediler, liderliklerinin elden gideceği ve sahip oldukları imkânların kaybolacağı korkusuyla uymadılar ve boyun eğmediler, Onun hak olduğunu, onların ancak pek azı bilmiyordu. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onların çoğunun hakkı kabul etmek istememeleri, muhtemelen onların tabiatları ile ilgili bir durumdur, onların ekserisinin tabiatında hakkı kabul etmemek anlayışı hakimdi. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Görevliler, Peygamberleriniz size açık kanıtlar getirmemiş miydi” diye sorarlar. “Evet, getirmişti cevabını verirler. O zaman görevliler, Yalvarın durun şimdi; ama inkârcıların yalvarmaları boşunadır” derler. Elbette biz, hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz”.
Zuhruf 43:79
Allah tarafından kullanılan soru edatına verilecek cevabın olumluluk ve gereklilik mânasına geldiğini daha önce söylemiştik. Burada Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Onlar bir şeye kesin karar verdiler, biz de karar verdik. Burada onların kesin karar verdikleri hüküm, muhtemelen başka bir âyette ifade buyurulan karardır: [ ] “Hatırlar mısın? İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek için tuzaklar kuruyorlardı”, Onların kesin karar verdikleri hüküm, âyette belirtildiği gibi Resülullah (s.a.) tuzak kurmak istemeleriydi. En doğrusunu Allah bilir. Onların kesin karar verdikleri hükmün bundan başka bir iş olması da muhtemeldir. Olay nasıl olduysa oldu, bu âyette iki hususa işaret vardır. Birincisi, onların kendi aralarında gizlice karar verdikleri hüküm, Allah Teâlânın bildiğini ve gördüğünü anlamaları için Cenâb-ı Hak bunu belirtmektedir. Çünkü onlar, gizlice karar verdikleri hükmü Allah'ın bilmediğini ve duymadığını zannediyorlardı. Bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: “Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar!” İkincisi, burada Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine dair delil vardır. Çünkü onlar bu işe kendi aralarında ve gizlice karar vermişlerdi, fakat Resülullah (s.a.), bunu kendisine Allah'ın bildirmesi sayesinde öğrendiğini anlamaları için onların verdikleri kararı kendilerine haber verdi.
Biz de karar vermişizdir. Bu beyan, onların verdikleri Kararın cezasını kendilerine vereceğiz mânasına gelebilir. Onların verdikleri kararın yönetimi bize aittir ve kurdukları bütün tuzaklara hâkim olan biziz anlamına da gelebilir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Bütün tedbirlere hâkim olan Allah'tır””. İşte âyet-i kerime sözünü ettiğimiz bu iki mânaya gelir.
Zuhruf 43:80
Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar! Daha önce de söylediğimiz gibi soru edatı, müspet mânaya gelir, yani onlar kesin öyle sanıyorlar. Doğrusu şudur ki onların yanındaki elçi meleklerimiz her şeyi kaydediyorlar. Bu beyan, Allah'tan onlara yapılan bir uyarı ve tehdit cümlesidir. Cenâb-ı Hak, sürekli bir dikkat ve uyanıklık halinde olmaları için, onların gizlice yaptıkları ve konuştukları kötü eylemleri elçilerinin yazdığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Zuhruf 43:81
Rahmân'ın çocuğu olsa. Bu beyan iki mânaya gelir. Birincisi, Rahmân'ın çocuğu olsaydı, yani onun çocuğu yoktur demektir. )Buna göre Ona ibadet edenlerin başında ben olurum cümlesi de iki mânaya gelir. Birincisi, Rahmân'ın çocuğu yoktur, ben O'nu çocuk sahibi olmaktan tenzih ederek kendisine ibadet edenlerin ilkiyim. Yani ben, Rahmân'ın çocuk sahibi olmadığına dair O'na iman ve tasdikle ibadet edenlerin ilkiyim. Ben Allah Teâlâ'ya bu şekilde ibadet ediyorum. İkincisi, Rahmân'ın çocuğu yoktur, olsaydı bundan imtina edenlerin başında ben olurdum. Bu mânaya göre âyetteki “abidin” (Lun) kelimesi, çekinmek anlamına gelen “abide, ya'bedü” kökünden gelmektedir. Bu mâna, Allah'ı çocuk sahibi olmaktan açıkça tenzih etmektedir, ilk mâna ise Allah'ı bundan kinâye yoluyla tenzih etmektedir. De ki: Rahmân'ın çocuğu olsa sözüne, Rahmân'ın çocuğu yoktur mânasına geldiği zaman böyle mâna verilir.
İkincisi, De ki: Rahmâr'ın çocuğu olsa, yani eğer Rahmân'ın çocugu olsaydı Ona ibadet edenlerin başında ben olurum mânası verilince de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sizin inandığınız ve iddia ettiğiniz gibi eğer Rahmân'ın çocuğu olsaydı, O'nun çocuk sahibi olmasından ilk uzaklaşan ben olurdum ve sizi çocuğu olmayan Rahmân davet ederdim. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?”' Başka bir âyette de yine meâlen şöyle buyurur: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”!” Yani senin iddiana göre tanrı olan şu ilâhına şimdi bak ne oldu? İkincisi, Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber'e şöyle demiş olabilir: De ki: Eğer Allah'ın çocuk sahibi olması caiz veya muhtemel olsaydı, bu şekilde O'na ilk ibadet eden ben olurdum yahut bunu ilk söyleyen ben olurdum. Ben Allah'ın resülü olduğum halde bunu dememişsem, Allahın çocuk sahibi olma ihtimali yoktur, böyle bir şey mümkün değildir. [S]Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer Allah (iddia ettikleri gibi) bir El evlat sahibi olmak isteseydi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O'nun böyle bir durumla ilgisi yoktur”! Yani Allah bir çocuk sahibi olmak isteseydi, sizin yanınızda olanı ve sizin seçtiğiniz birini değil, elbette kendi katındakilerden ve dilediği kişilerden birini seçerdi. Fakat O'nun evlat sahibi olması caiz değildir, böyle bir ihtimal de yoktur. De ki: Rahmân'ın çocuğu olsa ona ibadet edenlerin başında ben olurum meâlindeki âyet hakkında bazıları şöyle dedi: Ben Allaha bu şekilde ilk ibadet eden kişi olmadığım gibi Rahmânın da çocuğu yoktur. Nitekim insan şöyle der: Eğer senin dediğin hak ise ben eşeğim. Bunun anlamı şudur: Benim eşek olmadığım gibi senin söylediğin de hak değildir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Allah Teâlâ, çocuk sahibi olmaktan kendini tenzih etmekte, çocuk sahibi olmasının caiz olmadığını söylemekte, şöyle buyurmaktadır:
Zuhruf 43:82
Yani göklerin Rabbi, yerin Rabb'i, gökte ve yerde bulunanların Rabb'i ve arşın Rabb'i olan Allah'ı tenzih ederim. Arşın Rabb'i sözüne müfessirler, tahtın Rabb'i mânasını verdiler. Ancak burada arşın taht diye tefsir edilmesi ve Allah'ın tahta nispet edilerek tahtın Rabb'i denilmesi uygun değildir. Çünkü Allah'tan başkası için tahtın Rabb'i (sahibi) denilmesi de caizdir. Bu durumda Allah ile yaratılanlar arasında bir benzerlik anlamı ortaya çıkar. Ancak şöyle denilebilir: Yaratılanlar nezdinde tahtın büyük bir kıymeti ve saygınlığı vardır, çünkü o, yaratılan nesnelerin en önemlisi ve en ilgi çekici olanlarındandır. Bunun, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'a nispeti ise, O'na saygı ve O'nu yüceltme anlamındadır, bütün âlemi O'na nispet etmek gibidir. Bu ise mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Burada arşın “mülk” diye yorumlanması da mümkündür, buna göre Allah şöyle söylemektedir: Göklerin ve yerin Rabb'ini, mülkün Rabb'ini O'na nispet ettikleri çocuk sahibi olmaktan ve ortakları bulunmaktan tenzih ederim. Sonra çocuk konusunun hemen arkasından göklerin ve yerin belirtilmesinin hikmetini daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık.
Zuhruf 43:83
Bırak onları dünyaya dalıp eğlensinler! Bu âyet zâhirde, onları dünyaya dalıp eğlendikleri halde bırakmak konusunda emir mânasına gelir. Bu gibi haller ise hikmete uygun değildir, çünkü insanları o halde bırakmak hikmet açısından da uygun değildir. Âyet-i kerime her ne kadar emir sigasıyla gelmiş ise de hakikatte tıpkı “İstediğinizi yapın!”! meâlindeki âyette olduğu gibi tehdit mânasındadır. Bu âyet zâhirde emir olsa da hakikatte tehdit olması gibi, açıklamaya çalıştığımız âyet de tehdit anlamındadır. Bununla birlikte bu âyet, onların alay etmelerine ve yaptıkları çeşitli işkencelere karşılık verilmemesi, hak ettiklerinin karşılığı olan azabı bizzat görecekleri güne kadar ertelenmesi için emir mânasına gelmesi de muhtemeldir; o gün duyacakları pişmanlık ve tekrar dünyaya dönme arzusu onlara hiç fayda vermeyecektir. Bu meselenin aslı şudur: (Birincisi, Allah Teâlâ bir yandan onları ağır cezalarla tehdit etmekte, diğer yandan ince ve beliğ sözlerle onlara öğütler vermektedir: “Günaha batıp kalmış olanlar kuşkusuz cehennem azabında devamlı kalacaklar!” Bunun gibi tehdit mânasına gelen pek çok âyet vardır. Fakat bu tehditlerin onlara hiç faydası olmadı ve hiçbir işe yaramadı. İkincisi, Allah Teâlâ onların kafasındaki şüpheleri ve onunla ilgili her tereddüdü izâle edecek açıklamalar yaptı, onlara 1 o “Âyetlerimiz konusunda gerçekten sapanlar bizden gizlenemezler. Bu durumda ateşe atılan mı daha iyidir, yoksa kıyâmet günü (huzurumuza) güvenle gelen mi? İstediğinizi yapın! O, yaptıklarınızı kuşkusuz görmektedir” (Fussilet, 41/40).
hak ve doğru olan yolu gösterdi, fakat onlar hak yola girmediler, işte bunun üzerine onları, pişmanlığın fayda vermeyeceği bir günden korkutmaktadır, İNAN İN ZAİN EİN siig
Zuhruf 43:84
[İnkârcılara Peygamber Göndermek Hikmetli mi?]
Gökteki ilâh da O'dur, yerdeki ilâh da O'dur. İlâh kelimesi sözlükte mâbut anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Gökte de yerde de mâbut olanın Allah 'Teålå olduğunu siz de biliyorsunuz; sizin бapoў putlara ise sizden başkası tapmıyor, böyleyken gökte de yerde de yegane mâbut olana ibadeti nasıl terkeder ve sadece sizin tapmanız sayesinde mâbut olana ibadeti nasıl tercih edersiniz? Allah Teâlâ'nın, burada şunu söylemiş olması da muhtemeldir: Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah “Teâlâ'nm, göklerin ve yerin ilâhı olduğunu, göklerde ve yerde yaşayan herkesin ve her nesnenin ilâh! olduğunu, bütün bunları O'nun yarattığını siz de biliyorsunuz. Cenâb-ı Hak bu hususu başka bir âyette meâlen @ şöyle açıklamaktadır: “Onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olsan, mutlaka Allah’ diyeceklerdir”, Bütün bunları sizin taptığınız putların yaratmadığını, putların bunların hiçbir nesnesine ve özelliğine mâlik olmadığını da biliyorsunuz; öyleyse Allah'ı bırakıp da onları nasıl ilâh edinirsiniz? En doğrusunu Allah bilir.
O sınırsız hikmet ve ilim sahibidir. Bu beyanın sonunda Hakim ve Alim kelimelerinin belirtilmesi farklı mânalara gelir. Birincisi, Seneviler'in sorusudur, onlar şöyle diyorlar: Cenâb-ı Hakk'ın, kendisine ve dostlarına düşman olacağını ve küfredeceğini bildiği kişilere bol bol rızık vermesi ve dünyada onları müreffeh yaşatması caiz değildir, çünkü dünyada bir kimsenin, kendisine düşman olacağını bildiği birine iyilik yapmasının hikmete uygun düşmediği bilinmektedir. Onlar bu gerekçeye dayanarak diyorlar ki: Bütün bunlar Allah'tan gelmez, fakat aklı kıt başka bir ilâhtan gelir; çünkü Allah kendini hikmet sahibi olmakla nitelemektedir, bu ise hikmete mugayirdir. Berâhime'nin peygamberliği inkâr etmelerinin aslı da bu iddiadır, onlar da şöyle diyorlar: Kendisini ve elçilerini inkâr edeceğini, elçilerini kabul etmeyeceğini, aksine onları öldüreceğini ve onlara düşman olacağını bildiği birine elçi göndermek hikmete uygun bir davranış değildir. Bu gerekçeye dayanarak onlar peygamberlerin elçiliklerini inkâr etmektedirler. Allah Teâlâ ise Sınırsız hikmet ve ilim sahibi olduğunu haber vermektedir. Yani benim insanlara nimetler lütfetmem, inkâr edeceklerini ve düşman olacaklarını bilmeme rağmen onlara peygamberler göndermem, beni hikmetin dışına çıkarmaz. Dünyada böyle şeyleri yapan insanı ise hikmetin dışına çıkarır. Çünkü yeryüzünün sultanları elçilerini ve hediyelerini ancak kendi menfaatleri ve ihtiyaçları için gönderirler, dolayısıyla gönderdiği elçilere ve yaptığı iyiliklere sözü edilen inkârla karşılık verileceğini bilen bir sultanın yine de elçi göndermesi hikmete aykırıdır. Allah Teâlâ ise peygamberleri ancak göndermiş olduğu insanların kendi ihtiyaçları ve menfaatleri için göndermektedir. Aynı şekilde onlara ihsan ettiği dünya malını da onların kendi ihtiyaçları için vermektedir. Bu ise hikmete aykırı değildir. Çünkü Allah'a düşman olan birinin düşmanlığı O'na zarar vermediği gibi Allaha dost olanın dostluğu da O'na fayda vermez, aksine bütün bunlar insanların kendilerine yöneliktir. Hatta kendisine düşman olacağını bildiği birine iyilik yapmak, O'nun son derece kerim ve cömert olduğunu gösterir. Bütün bunlardan dolayı Seneviyye'nin ve Berâhime'nin ileri sürdükleri iddialar bâtıldır'. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Zuhruf 43:85
[Tepaгeкe Kelimesinin Anlamı] Göklerin, yerin ve bunlar arasında bulunanların mülkiyeti kendisinin olan Allah'ın şanı ne yücedir! Müfessirler buradaki “tebârake” kelimesine yüce ve saygın olmak diye mâna verdiler. Yüce ve saygın olmanın anlamı da, mülhitlerin ileri sürdükleri Allah'ın ortağı, çocuğu ve eşi bulunduğu iddiası gibi O'na lâyık olmayan ve O'nun için caiz olmayan nitelemelerden yüce ve saygın olmasıdır. Allah, onların ileri sürdüğü bütün bu nitelemelerden münezzehtir. Bu kelime, insanların ileri sürdükleri ve Allaha lâyık olmayan nitelemelerden münezzeh olduğu anlamına gelen “sübhâne” lafzı ile aynı mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı dilcilere göre ise, “tebirake” kelimesi bereket anlamına gelir. Ancak bazı âlimler bu yorumun doğru olmadığını söylemişlerdir, çünkü “tebârake” bereketin kendisiyle vuku bulmasını ifade eder, Allah'tan ayrılmaz bir niteliktir. Allah Teâlâ'yı kendisine bereketin vaki olduğu bir varlık olarak nitelemek caiz değildir. Bize göre ise, “tebârake” kelimesi, tefâul bâbından gelir, tefâul bâbı da müşareket, yani ortaklık ifade eder, iki kişi tarafından yapılan iş demektir. Buna göre bereketi hakikatte iki kişiye, vuküunu ise ikisinden birine nispet etmek mümkündür, o da aralarındaki bağlantıyı yaratmaktır, bu tür meselelerde aslolan budur, bunun benzerleri çoktur. “Tebârake” kelimesinin yorumunda asıl olan müfessirlerin söyledikleridir; Cenâb-ı Hakk'a lâyık olmayan şekilde Allah'ın çocuğu ve ortağı bulunduğu mülhitlerce ileri sürülen bütün nitelemelerden Allah Teâlâ'nın yüce ve saygın olmasıdır. Fakat bu, kelimenin hakiki mânası değil, yoruma dayalı bir mânadır. Bunun örneği “Ve teâlâ ceddük” (Ji Jus,)' cümlesini “azametüke”, yani saygınlığın ve yüceliğin diye tefsir etmeleridir. Buradaki “ced” kelimesi hakikatte azamet mânasına gelir. [ ] Ancak o, iş Allah'ın dilediği ve istediği gibi oldu mânasına da gelir. Bunun için insanlar arasında Farsça olarak “baht” kelimesi kullanılır. Buna göre “ced” kelimesini de, yüce iradesinin egemen olduğu ve her şeyin Allah'ın arzusuna ve iradesine göre meydana geldiği için “azamet” diye, yani yücelik ve saygınlık diye tefsir ettiler. Buna göre müfessirlerin “tebârake” kelimesini yücelik ve saygınlık diye tefsir etmeleri, kelimenin hakiki anlamı değil, yoruma dayalı bir mânadır. Çünkü kelimenin aslı bereket kökünden gelmektedir, ancak kendisi için bereketli kılınan her şey üstün ve değerli görülür, bunun için de hakikat mânasında değil, fakat üstün oldu mânasında tebâreke kelimesi kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.
[Allaha Nispet Edilmesi Caiz Olanlar ve Olmayanlar]
Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin sahibi olan Allah'ın şanı ne yücedir! Cenâb-ı Hak bunları kendisine nispet etmenin caiz olduğunu beyan etmekte ve bunu da yaratılanlara öğretmekte, Göklerin ve yerin mülkiyeti O'na aittir buyurmaktadır. Başka bir âyette de Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur”, Buna benzer âyetlerde Allah Teâlâ insanlara, bunları kendisine nispet etmelerini, fakat çocuk, ortak, eş gibi yaratıkları nispet etmemeleri gerektiğini beyan etmektedir. Çünkü nesnelerin bütünüyle O'na nispet edilmesi, aşağıdaki âyetler münasebetiyle söyledigimiz gibi, O'nun yüceliğinin ve şanının niteliği anlamına gelir; Göklerin ve yerin mülkiyeti O'na aittir. “O, her şeyi hakkıyla bilmektedir””, “O, her şeye kâdirdir”, “O her şeyin yaratıcısıdır”, Özellikle bir nesnenin Allah'a nispeti ise, o nesnenin değerini ve üstünlüğünü gösterir. Meselâ Allaha nispet edilen beyt (Beytullah), mescit (mesâcidullah) ve resül (Resülullah) gibi kelimeler böyledir. Bu gibi şeyleri Cenâb-ı Hak yüceltmiş, değerini ve katındaki konumunu üstün tutmuştur. Pis, çirkin ve aşağılık nesneleri ve nitelikleri Allaha nispet etmek ise caiz değildir, çünkü bunların Allaha nispet edilmesi yüceltilmeleri anlamına gelir. Halbuki onlar değerli ve saygıya lâyık nesneler ve özellikler değildirler, aksine alçak ve pistirler. Dolayısıyla onları Allaha nispet etmek, nesneleri lâyık olmadığı yere koymak demektir. Bu ise hikmete aykırıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
(JKıyâmetin kopacağı zamanı yalnızca O bilir. Bu âyetteki “sâat” kelimesi farklı mânalara gelebilir. Birincisi, herkesin düşüp öleceği zaman mânasına gelir, tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “(O gün) süra üflenecek, ardından göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek”. Sarsıntı mânasına da gelebilir, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır”. Kelime, dehşet ve korku anlamına da gelebilir, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılırlar”? Nihayet kıyâmet mânasına da gelir: “O gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar”, En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak yaratılanlardan hiçbirini sözü ettiği kıyâmete ait bilgiye muttali kılmadığını haber vermektedir.
O'na döneceksiniz. Bu cümle her türlü ahvalde herkesin Allah'a döneceği mânasına geliyor ise de, dönüşün özellikle Allaha tahsis edilmesinde farklı mânalar bulunduğunu daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık. Birincisi, Allah Teâlâ'nın insanları yeniden yaratması, defalarca söylediğimiz gibi onları dünyada boş yere yaratmadığını gösterir. Başka bir ihtimal de şudur: Cenâb-ı Hak özellikle o günü, kabirden çıkma ve kendisine dönme günü diye nitelemiştir, çünkü insanlar o gün sadece Allah'ın huzuruna gitmek ve O'na boyun eğmek için kabirlerinden çıkarlar. Bunu daha önce belirttik. En doğrusunu Allah bilir.
IBA SİZ
---
Dipnotlar:
© Ebü Said el-Hudri(ra.) anlatıyor: Resülullah (s.a.) geceleyin namaza durduğunda tekbir alır, sonra şu duayı okurdu: “Ey Allahım! Seni tesbih ve tenzih ederim. Sana hamdederim. Senin ismin mübarektir, şanın yücedir ve senden başka ilâh yoktur” (Tirmizi, “Salât”, 65; ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 50, 69; İbn Mâce, “İkâmet” 1). 1982 “Sürün üflendiği gün, Allah'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır, hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler”.
Zuhruf 43:86
[Şefaat Edilecek Olanlar]
Allah'ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar asla şefaat edemezler. İnsanlardan bazıları, meleklerin özelliklerini ve Allah katındaki faziletlerini bildikleri için kendilerine şefaatçi olacaklar ümidiyle meleklere ibadet ediyorlardı. Günün birinde başlarına bir belâ gelir ve bir şeye ihtiyaç duyarlarsa sultan nezdinde kendilerine yardımcı olurlar ümidiyle, sultanların has adamlarına hizmet etmek ve onlara saygı göstermek, insanlarda yaygın bir anlayıştır. İşte o kâfirler de meleklerin özelliklerini ve Allah katındaki faziletlerini bildiklerinden dolayı meleklere ibadet ediyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, meleklerin şefaat etme gücüne sahip olmadıklarını, onların ancak Allahın belirttiği kişilere şefaat edebileceklerini haber veriyor: Bilerek hakka tanıklık edenler başka. Yani ancak Allah'ın birliğine ve ulühiyetine şahitlik edenler müstesnadır, eğer meleklerin Allah katında bir değerleri varsa, ancak Allah'ın sözünü ettiği kişilere şefaat edebilirler, başkasına değil. Çünkü Allah insanlara, meleklere ibadet etmelerini ve ibadet yoluyla onları yüceltmelerini yasakladı. Bundan dolayı melekler onlara şefaat edemezler. Bu aynen, bir sultanın halkına, kendisi dışında has adamlarından birine hizmet etmelerini veya saygı göstermelerini yasaklaması gibidir. Halk bu yasağı dinlemeyip başka birine hizmet edecek ve saygı gösterecek olursa, o has adamlar, kendisi dışında başka birine hizmet etmeleri ve saygı duymaları sultan tarafından yasaklanan tebaaya hiç fayda veremezler ve sultandan şefaat istemeye de cesaret edemezler. İşte aynı şekilde melekler de, Allah'ı bırakıp kendilerine ibadet eden insanlara şefaat edemezler, yalnız şefaat etmeleri için Allah'ın belirttiği kişiler müstesnadır, onlar da hakka şahitlik edenler ve sadece Allah Teâlâ'ya kulluk yapanlardır. Cenâb-ı Hak onlara, ancak bu kişilere şefaat etmeleri için izin verir. En doğrusunu Allah bilir. Allalli bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar asla şefaat edemezler buyruğu, şefaat etseler bile bu şefaatin onlara faydası olmaz mânasına da gelebilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez st, Yani şefaatçileri olsa bile, onların şefaatleri kendilerine fayda vermez, dolayısıyla onlar için ne şefaat vardır, ne de şefaatçi! Bu şu ilâhi beyanlarda belirtilen husustur: “Kâfir olanlar var ya, yeryüzünde olan her şey, bunun yanında bir o kadarı daha onların olsa ve layámet gününün azabından kurtulmak için onu bedel verseler...55, “O gün kimse başkası için bir şey ödeyemez; hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez"!, Yani şefaatçileri olsa bile onlara fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir, 288 [ ]Bilerek hakka tanıklık edenler başka. Buradaki bilerek kelimesi, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, buradaki zamir meleklere gider, Allah Teâlâ sanki şunu söylemektedir: Allah'ı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar kimseye şefaat edemezler, onlar da kimseye şefaat edemeyeceklerini bilmektedirler, İkincisi, buradaki zamir hakka tanıklık edenlere gider, buna göre de Allah sanki şunu söylemiştir: Allahı bırakıp kendilerine dua ettikleri varlıklar kimseye şefaat edemezler, ancak hakka şahitlik edenler müstesnadır, onlar kendilerinin hakka şahitlik ettiklerini bilmektedirler. Hakka şahitlik etmek belirttiğimiz şekildedir, yani Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine ve ulühiyetine, kulluk edilmeye lâyık olanın onların taptığı varlıklar değil, Allah olduğuna şahitlik ederler. En doğrusunu Allah bilir,
Zuhruf 43:87
87. “Onları kim yarattı? diye sorsan kuşkusuz Allah yarattı” diyecekler. Şu halde (Allahı bırakıp) nasıl onlara dönebiliyorlar!
Onları kim yarattı? diye sorsan kuşkusuz ‘Allah yarattı” diyecekler. Sürenin baş tarafında Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu: “Kendilerine “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan tereddüt etmeden, “Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı” diyeceklerdir”. Sonra Allah, o yaratıcının niteliğini şöyle açıklıyor: “Yeri sizin için döşek yapan Odur”, Sözü edilen insanların hepsi, gökleri ve yeri yaratanın, kendilerini ve ihtiyaç duydukları her nesneyi yaratanın Allah Teâlâ olduğunu ikrar ettiler. Onların bu bilgiyi ve bu anlayışı nasıl elde ettikleri konusunda üç ihtimal vardır. Birincisi, bu, Allah'ın onların kalplerinde yaratmış olduğu zorunlu ve hakiki bir bilgidir, bu sayede onlar her şeyi yaratanın Allah Teâlâ olduğu konusunda gerçek bir bilgi sahibi olmuşlardır. İkinci ihtimal, onlar atalarını ve onlardan duydukları inancı taklit ederek böyle söylemişlerdir. Üçüncü ihtimal de, tefekkür ve düşünmekle istidlâlde bulunarak bu bilgiye ulaşmışlardır. Nesneleri düşünüp onlar hakkında tefekkür etmek Araplar'ın âdetlerindendi, onlar da düşünüp tefekkür etmişler ve akli istidlâl yoluyla böyle olması gerektiği kanaatine varmışlardı. En doğrusunu Allah bilir.
(Allah'ı bırakıp) nasıl onlara dönebiliyorlar! Allah şöyle buyuruyor: Kendi dilleriyle Allaha vermiş oldukları söze vefa göstermekten onları vazgeçiren sebep nedir? Her nesneyi yaratanın Allah olduğunu ve her şeyin O'ndan geldiğini söyleyip ikrar ettikleri hakikatten yüz çevirmelerine sebep olan düşünce nedir? Allah bu soruyu kendilerini yaratanın Cenâb-ı Hak olduğunu ve yaratmakta putların hiç dahlinin bulunmadığını, bu gerçeği öğrendikten sonra bilenlere soruyor. Yani taptıkları putlar yaratıcı değildir. Doğru yola kavuşturan sadece Allah'tır.
[ ] Maѓeѕѕiпeг bu âyete, nasıl inkâr ediyorlar mânasını verdiler, yani bü- T] tün bunları bildikten sonra ibadet ettikleri putlara nasıl ilâh adını verebiliyorlar yahut ibadet yoluyla teşekkürlerini Allaha değil de bütün bunları yaratmayan nesnelere nasıl sunabiliyorlar?
Zuhruf 43:88
Allah, peygamberin “Ey Rabbim” dediğini de biliyor. Burada geçen “kilihi” kelimesindeki lâm harfi “kilehü” diye üstün olarak “kilihi” diye esre olarak da okunmuştur. Üstünlü olarak okuyan, cümleyi, “Yoksa onlar bizim, gizlediklerini ve fısıldaştıklarını işitmediğimizi mi sanıyorlar!” meâlindeki âyete atfetmiş olur, yani biz söyleneni, onların açıkladıkları sözleri duyarız, hatta biz her şeyi duyarız. Esreli okuyan da cümleyi “Kıyâmetin kopacağı zamanı yalnız Allah bilir”“ meâlindeki âyete atfetmiş olur, yani kıyâmetin ne zaman kopacağını ve onların söyledikleri sözleri Allah bilir. Ey Rabbim! Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluktur. Bu cümlede sanki gizli bir kelime var gibidir, yani ona denildi ki: Şöyle söyle: Bunlar tasdik etmeyen bir topluluktur. Bu cümle de Resülullah'ın (s.a.) peygamber olduğuna dair bir delil vardır, çünkü Hz. Peygamber onların iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Sonuçta onun verdiği haber gerçekleşti ve onlar iman etmediler. Bu, kendisine bunu öğretenin ve bu bilgiyi ona verenin Allah olduğunu gösterir.
Zuhruf 43:89
89. “Onları bırak ve Sizinle kavgam yok” de. Yakında bilecekler!”
Onları bırak, yani onlardan yüz çevir! Sizinle kavgam yok, de. Yani doğruyu ve hakkı söyle. Yakında bilecekler! Bir gün gerçeği görecekler, bu bir tehdit cümlesidir. Buradaki “selâm” kelimesi, kâfirlere değil, müminlere selâm olsun mânasına da gelebilir. Eğer bunun müminlere yönelik olduğu düşünülürse, o zaman son cümle de muhatap sigasıyla yakında bileceksiniz anlamına gelir. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husustur: “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size!”!% Buna göre Aziz ve Celil olan Allah sanki şunu söylemektedir: Ey müminler! O kâfirlerin başına nelerin geleceğini yakında bileceksiniz! En doğrusunu Allah bilir, dönüp kendisine varılacak olan da sadece Allah'tır.
101 “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de Ki: Selâm size! Rabb'iniz kendine, merhamet etmeyi yazdı”.
Duhan 44:1
Bu ilâhi beyanın tefsirini daha önce yapmıştık!.
Duhan 44:2
Bu ilâhi beyanın tefsirini daha önce yapmıştık!.
Duhan 44:3
Biz onu mübarek bir gecede indirdik. Müfessirler bunun anlamına dair şöyle dedi: Biz kitabı, yani Kur'ânı Kadir gecesinde levh-i mahfüzdan dünya semasına indirdik. Sonra da Muhammed aleyhisselâma parça parça indirildi. İndirdik kelimesinde geçen zamirin, baştaki “Hâ-mim” harflerine гaci olması da muhtemeldir, buna göre âyet, olacak şeyler hükme bağlandı mânasına gelir. Müfessirlerin söylediklerine göre; her sene vuku bulacak olan ölüm, hayat ve rızık gibi hususların dökümü Kadir gecesinde bu işlerle görevlendirilen meleklere indirir. Bu mâna da mümkün ve muhtemeldir. Başka bir ihtimal de şudur: Buradaki zamir, “Hâ-mim” harflerinde gizlenen şeye, yani Allah'ın murat ettiği şeye gider. En doğrusunu Allah bilir. Muhtemeldir ki bununla Allah, emrini Kadir gecesinde indirdiğini kastetmişti, Resülullah (s.a.) ve ashabı bunu biliyorlardı, bu bakımdan onu indirdiğini haber verdi, fakat bizim bilmemizin gerekli olmadığı için onu bize açıklamadılar. Biz onu indirdik cümlesi hakkında Râfiziler şöyle dediler: [ ] Allah Teâlâ peygamberine bir âyet indirdiği zaman, o peygamberinin kafasına ve ondan sonra gelecek olan imamların kafalarına yerleşir, onu sadece onlar görürler, onlardan başka kimse görmez. Bir olayla karşılaştıkları veya akıllarına yeni bir fikir geldiği zaman o âyete bakarlar, ihtivaç duydukları bilgiyi ve kendileri için uygun olan yolu oradan öğrenirler. Mütessirlere göre ise söylediğimiz gibi bu âyet, Resülullahva (s.a.) indirilen kitaba yahut Hâ-mim hartlerinde mündemiç olan mânaya işaret etmektedir. Müfessirler, “Biz onu (Kur'ân'ı) Kadir gecesinde indirdik” meâlindeki âyet hakkında da aynı şeyi söylediler. Mübarek bir gecede sözünden maksat, Kadir gecesidir. Allah ona mübarek diye isim vermiştir. Yağmura, yani gökten inen suya da mübarek demiştir: “Gökten bereketli yağmurlar indirdik”, Gökten indirilen ve yerden çıkan rızıklara da mübarek demiştir: “O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakmsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık”. Mübarek, kendisinde her türlü hayrın bulunduğu nesnedir. Bereket de sürekli artan ve çoğalan her hayrın ismidir. İşte Cenâb-ı Hak, içinde hayırlar ve bereketler yarattığı için o geceye mübarek adını vermiştir.
Biz daima uyarmaktayız. Bu cümle muhtemelen, insanlar yaratıldıkları ve uyarmayı gerektiren hallere düştükleri zaman biz onları sürekli uyarmaktayız mânasına gelir. Biz onları peygamberlerle uyarırız anlamına da gelebilir. Bu sözün Allah tarafından söylendiği açıktır. En doğrusunu Allah bilir. Bu sözün Hz. Peygamber tarafından söylenmiş olması da mümkündür, Resülullah (s.a.) sanki şöyle demektedir: Biz, Kur'ân ile ve bana gönderilen emirlerle sürekli uyarmaktayız.
Duhan 44:4
O gecede hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler ayrılır. Yani olacak olan bütün işler Kadir gecesinden ayrılır ve açıklanır. Âyet-i kerimenin, o sene içinde olacak olan olayların hepsi Kadir gecesinde açıklanır mânasına gelmesi de muhtemeldir. Hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler, [ ]yaпi içinde hikmet bulunan bütün işler yahut muhkem ve sağlam olan bütün işler bizim katımızdan bir emirle iner. Biz devamlı göndermekteyiz. Yani hüküm ve hikmet konusu olan bütün işleri bizim katımızdan bir emirle göndermekteyiz. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:5
O gecede hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler ayrılır. Yani olacak olan bütün işler Kadir gecesinden ayrılır ve açıklanır. Âyet-i kerimenin, o sene içinde olacak olan olayların hepsi Kadir gecesinde açıklanır mânasına gelmesi de muhtemeldir. Hüküm ve hikmet konusu olan bütün işler, [ ]yaпi içinde hikmet bulunan bütün işler yahut muhkem ve sağlam olan bütün işler bizim katımızdan bir emirle iner. Biz devamlı göndermekteyiz. Yani hüküm ve hikmet konusu olan bütün işleri bizim katımızdan bir emirle göndermekteyiz. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:6
Buradaki rahmet kelimesinden maksat, gönderdiği kitaptır, o gerçekten Rabbinden gelen bir rahmettir. Bu kelime ile Kadir gecesinin kastedilmiş olması da muhtemeldir, o geceyi kendisinden rahmet olarak lütfetmiştir. Bununla, hikmet konusu olduğunu söylediği âyetler kastedilmiş olabilir, onlar da Allahtan gelen bir rahmettir. Başka bir ihtimal da, insanlara gönderilen Hz. Peygamber'in kastedilmiş olmasıdır, o da Allah tarafından insanlara gönderilen bir rahmettir. Nitekim Allah “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”: buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
O her şeyi işitmekte ve bilmektedir. Bu âyet, Allah onların gizlice yaptıkları konuşmaları işitmekte, saklayıp gizledikleri fiillerini de bilmektedir mânasına gelebilir. Dua edenin duasını işitir ve kabul eder, insanların din ve dünya menfaatlerine uygun olan şeyleri bilir anlamına da gelebilir.
Duhan 44:7
Göklerin, yerin ve bunlar arasında olan her şeyin Rabb'i; bazıları şöyle dedi: Bir şeyin Rabb'i, onu düzeltip faydalı hale getirendir. Buna göre âyetin mânası, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olan her şeyi düzenleyip faydalı hale getiren ve koruyandır. Bazıları, Göklerin ve yerin Rabb'i sözüne, onların ve o ikisi arasında bulunan her şeyin sahibi mânasını verdiler, Bu âyet, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin yaratıcısı ve bütün bunları varedeni mânasına da gelebilir. Eğer doğru biliyorsanız; bazıları şöyle dedi: Bu, âyet-i kerimeyi tamamlayan ve âyetin bitiş yerine uygun düşen bir cümledir. Bunun gibi örnekler, bu şekilde anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Eğer doğru biliyorsanız cümlesinin, Göklerin ve yerin Rabb'i sözünün arkasından gelmesi, muhtemelen şunu vurgulamak içindir: Eğer Cenâb-ı Hakk'ın, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin Rabb'i olduğunu biliyorsanız, nasıl olur da kulluğunuzu ve ulühiyeti, sözü edilen bu varlıkların Rabb'i olmayana yöneltirsiniz? Çünkü âyetteki “ikân” kelimesi, bir şeyi gerçekten bilmek mânasına gelir. Sonra Cenâb-ı Hak, Rab kelimesini şöyle tanımlamaktadır:
Duhan 44:8
O'ndan başka tanrı yoktur. İbadet edilmeye lâyık O'ndan başka mâbut yoktur. İlâh denince Araplar'da, kendisine ibadet edilen mâbut anlaşılır. Buna göre Allah Teâlâ şunu söylemektedir: Sizin taptığınız varlıklar, ibadet edilmeye lâyık değildir, ibadet edilmeye lâyık olan kendisinden başka ilâh bulunmayandır. Cenâb-ı Hakk'ın burada şunu söylemiş olması da mümkündür: Allah'tan başka ulühiyet ismine lâyık olan kimse yoktur! Sizin ilâh diye isimlendirdiğiniz nesneler de ilâh değildir. Sonra ilâhı şöyle nitelemektedir: O, hayat verir ve öldürür. Sizin Rabb'inizdir, önceden gelip geçmiş ecdadınızın da Rabb'idir. Yani O, her canlıya veren ve her diriyi öldürendir. O, sizin de, sizden önceki atalarınızın da Rabb'idir. Araplarda, Allah'tan başka varlıklara ibadet etmek ve onlara hizmet etmek alışkanlığı vardı; bu ibadetle onların kendilerine şefaat edeceklerini ve Allah'a yaklaştıracağını ümit ediyorlardı. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ buyurdu ki: Sizin Allah'tan başka ibadet ettiğiniz putlar, kendilerine ibadet ettiğinizi bile bilmezler, öyleyse ibadetinizi, kendisine ibadet ettiginizi bilene çevirin, samimi bir niyetle sadece O'na ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın!
Duhan 44:9
Buradaki kararsızlıktan maksat, muhtemelen Kur'ân hakkında kararsız olmalarıdır. Resülullah'ın (s.a.) durumu hakkında kararsız olmaları da kastedilmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:10
(Gökyüzünü Duman Kaplaması] Müfessirler bu âyetin yorumunda ihtilaf ettiler. Bazıları şöyle dedi: O gerçek bir duman değildir, temsili ve mecazi anlamda dumandır. Onun geçmişte olup bittiği konusunda ittifak etmekle birlikte mahiyeti konusunda farklı görüşler ileri sürerler. Bazıları şöyle dedi: Âyetteki dumandan maksat, kuraklık ve kıtlıktır. Allah duman kelimesini kuraklıktan kinâye olarak kullanmıştır, bunun farklı sebepleri vardır. Birincisi, şiddetli susuzluk çeken insan, serabı su zannettiği gibi, kıtlık günlerinde aç kalan insan da yaşadığı açlığın şiddetinden kendisiyle gökyüzü ve insanlar arasında duman varmış gibi görür, âyette de bundan dolayı duman kelimesi kullanılmıştır. [ ]Bóyle görmesinin sebebi de şudur: Şiddetli açlık çeken insanın gözleri zayıflar, açlıktan gözlerine perde iner, dolayısıyla açlık yüzünden etrafını duman gibi görür, işte bundan dolayı âyette onunla istiâre yapılmıştır. [İkincisi,] kuraklık yıllarında yeryüzü kurur, bitkiler sararıp dökülür, kuraklıktan dolayı göğe doğru toz bulutu yükselir, yeryüzünün kuraklığından dolayı yükselen bu toz bulutu dumana benzer, bundan dolayı Allah ona duman dedi. Açlık yıllarına da bu yüzden tozlu yıllar denilmiştir. Ona tozlu açlık da denilmiştir. Çünkü duman yükseldiğinde Araplar çoğu kere onu kötülük yerine koyarlar ve derler ki: Keşke aramızda bir şey olsa da duman onun için yükselse! Bazıları şöyle dedi: Dumanı ortaya çıkaran bu kıtlık ondan kinâyedir. Çünkü kıtlığın arttığı, yağmurların azaldığı, yeryüzünün kuruduğu, toz bulutlarının duman gibi yükseldiği ve açlık yüzünden görme duyusunun zayıfladığı ortamda insanlar gökyüzünü duman kaplamış gibi görürler. Nitekim İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: İnsanlardan biri gökyüzüne baktığında şiddetli açlık yüzünden onu duman gibi görürdü“. Bazıları da şöyle söyledi: Yeryüzü o gün, içinde ateş yakılan ve ateşin közleri kararmayan ev gibi oldu. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Bir duman hali oluştu ve insanların yılları Hz. Yüsuf”un (kıtlık) yılları gibi oldu ve insanlar bitkin hale düştü”. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları ise şunu söylemektedir: O, hakiki bir dumandı, daha sonra görülmedi. Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Duman daha sonra devam etmedi, mümini nezle olmuş hale getirmişti, kâfirde ise had safhaya ulaşır, nihayet onu bitirirdi". [ ]Ebú Said el-Hudri, Hasan-ı Basri ve diğerleri de aynı açıklamayı yapmışlardır’. Ancak âyet-i kerimede sözü edilen dumanın temsili mânada kullanılmış olması daha uygun gözükmektedir. Çünkü bir iş şiddetlendiği ve son hadde vardığı zaman, ateşe ve dumana benzetilir, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ne zaman savaş ateşini tutuşturmuşlarsa Allah onu söndürmüştür”, Burada ateş yoktur, fakat savaşın şiddeti tasvir edilmektedir. İşte yukarıdaki âyette de bu mânada bir teşbih söz konusudur; açlığın ve kuraklığın şiddeti dumana benzetilmiştir. Nitekim bir şey şiddetlenip had safhaya vardığında insanlar şöyle derler: Ortalık duman doldu ve yayıldı. En doğrusunu Allah bilir.
Oel Dl lia ZU RA
---
Dipnotlar:
6 bk. Taberi, Câmi 'wI-beyân, XIV, 16-21; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, 262. 7 bk. Taberi, Câmi'u'-beyân, XXI, 14-18; Seâlibi, e/-Cevâhiru'-hisân fi tefsiriT-Kurân, V,
Duhan 44:11
O duman, olmuş ve geçmiştir diyenlere göre, bu acı veren bir azaptı. Ancak duman kendilerini kapladığında insanların, bu acı veren bir azaptır demeleri de muhtemeldir; bu mâna, duman olayı henüz vuku bulmamıştır, daha sonra görülecektir diyenlere göredir. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:12
Bu âyet-i kerime, sözü edilen duman ve azabın geçmişte olmuş bitmiş olduğuna işaret eder, bu olayın daha sonra meydana geleceğini ifade etmez. Dolayısıyla Rabb'imiz, üzerimizden azabı kaldır, bizler artık inanmaktayız diye dua etmeleri, şart ve cevap anlamına gelebilir, yani eğer bizden azabı kaldırırsan, sana ve bizi davet ettiğin vahiylere kesinlikle iman ederiz demektir. Nitekim Hz. Müsâ'ya da insanlar şöyle demişlerdi: “Azap üzerlerine çökünce, “Ey Müsâ! Sana verdiği söz hürmetine, bizim için Rabb'ine dua et! Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız derlerdi”. Bizler inanmaktayız sözünün, mevcut hali ifade etmiş olması da mümkündür, yani ey Rabb'imiz! Bizden azabı kaldır, çünkü biz halen iman eden insanlarız. Sonra Allah Teâlâ onların iman etmediklerini ve yalan söylediklerini şöyle haber vermektedir:
Duhan 44:13
Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kendilerine peygamber olduğunu açıklayan bir elçi geldiği halde inanmayan o insanlar, canları ellerinden gittikten sonra nasıl tövbe edecekler yahut tövbe etmelerinin onlara ne faydası olacak? En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:14
14. “Sonra ondan yüz çevirerek, kendisine bazı şeyler öğretilmiş biri, bir deli!” dediler.”
Sonra ondan yüz çevirdiler, yani Resülullahın (s.a.) getirmiş olduğu Kur'ândan yüz çevirdiler. Resülullah'ın (s.a.) onları davet ettiği ve kendilerine emrettiği işlerden yüz evirmiş olmaları da muhtemeldir. Bizzat Resülullah'ın (s.a.) kendisinden yüz çevirmiş olmaları da mümkündür. Bu, kendisine bazı şeyler öğretilmiş biri, bir deli! Burada öğretilmiş kelimesinin kullanılması, onların “Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor”: demelerinden dolayıdır. Onun deli olduğunu söylemelerinin iki sebebi olabilir. Birincisi, rivayet edildiğine göre Hz. Peygambere (s.a.) vahiy geldiğinde, vahyin ağırlığından dolayı hali ve rengi değişiyordu, bundan dolayı da, o hastadır, delidir diyorlardı. İkincisi, başlarındaki firavunlara ve liderlere muhalefet ettiği, liderlerinin de kendilerine muhalefet eden ve üzerinde bulundukları dinden başka inançlara davet eden kişileri öldürmek ve yok etmek kararında olduklarından dolayı, buna rağmen Resülullah'ın (s.a.) davasını devam ettirdiği için kendisini bedenen ve ruhen tehlikeye attığını görmüşler ve bundan dolayı onun deli olduğunu söylemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:15
Bazıları bu âyete, siz isyanınıza ve küfrünüze geri döneceksiniz mânasını verdiler. Bazıları da şöyle dedi: Siz, kıyâmet günü azaba varacaksınız. En doğrusunu Allah bilir.
Çöz ARPA ESAN h 555
Duhan 44:16
Bazıları bu âyetin Bedir gününe işaret ettiğini söyler. Bu, İbn Mesüd (r.a.) ve müfessirlerin görüşüdür. Onlar, bu, dumandan daha şiddetli bir azaptı dediler. Bazıları ise, kıyâmet günündeki azaba işaret ettiğini söyler. Bu da İbn Abbâs (r.a.) ve Hasan-ı Baѕг?пiп görüşüdür. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:17
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Biz senin kavmini seninle imtihan ettiğimiz gibi senden önce de Firavun'un kavmini Müsâ ile imtihan etmiştik. Şunu söylemiş olması da muhtemeldir: Biz senin kavmini imtihan ettiğimiz şekilde Firavun'un kavmini de imtihan etmiştik. Sonra Hz. Peygamber'in kavmini imtihan ettiği şekilde Firavun'un kavmini imtihan etmiş olması hakkında farklı yorumlar yapılabilir. Birincisi, Hz. Müsâ onlara, Firavun'un asla mukabele edemeyeceği mücizeler getirmişti ve onlar bu mücizelerin benzerini yapmaktan aciz kalmışlardı. Bütün bunların Allah'tan gelen mücizeler olduğunu anlamalarına rağmen onlar vahiyleri inkâr edip reddetmişler ve Müsâ aleyhisselâmın büyücü, yalancı ve Allaha iftira eden biri olduğunu ileri sürmüşlerdi. Mekkeliler de Resülullaha (s.a.) karşı aynı davranışı sergilemişlerdi, onların Hz. Müsâ'ya yaptıkları gibi bunlar da Resülullah'ın (s.a.) büyücü, deli, yalancı ve Allaha iftira eden biri olduğunu ravun ve kavmi, Hz. Müsâ'yı hor görüyor ve tahkir ediyorlardı, çünkü Müsâ onların arasında dünyaya gelmişti. Mekkeliler de Muhammed aleyhisselâma aynı davranışı sergilemişler ve onu, sen bizim en küçüğümüz, en fakirimiz ve en yoksul olanımızsın diye tahkir etmişlerdi. Firavun da Hz. Müsâ'ya aynı sözleri söylemişti: “Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik Mekkelilerin Resülullaha (s.a.) karşı mücadele edebilmek ve onun yalanını ortaya çıkarmak için yahudilerden kitaplarındaki haberleri sormuş olmaları ve onların da geçmiş dönemle ilgili haberleri vermiş olmaları da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlara değerli bir elçi geldi. Allah Teâlânın göndermiş olduğu bütün peygamberler değerlidirler. Çünkü Cenâb-ı Hak onları, cahil ve aklını kullanamayan, dünyaya tapan ve dünyevi menfaatler için çırpınan bir kavme göndermiştir. O insanları yönetsinler, onların tavırlarına hazırlıklı olsunlar ve kötü davranışlarına tahammül göstersinler diye peygamberleri en güzel ahlâk ile göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ, Resülullahı (s.a.) en üstün ahlâka sahip olmakla nitelemiştir: “Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin”.
Duhan 44:18
Allah'ın kulları! Bana istediğimi verin! Hz. Müsâ şunu söylemektedir: İsrâiloğulları'nı benimle gönderin, onları serbest bırakın, hapsetmeyin, onları köleleştirmeyin, çünkü onlar özgür insanlardır. Hz. Müsânın şöyle demiş olması da muhtemeldir: İsrâiloğulları'nı benimle gönderin, çünkü onlar benim davetimi kabul etmek ve emrettiğim işlere uymak istiyorlar.
Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Yani ben size gönderilmiş, vahiy ve peygamberlik verilmesi konusunda güvenilir bir elçiyim. Şunu söylemiş olması da mümkündür: Ben sizin aranızda güvenilir biriydim, benden bir hıyanet görmediniz ve yalan söylediğimi de asla duymadınız, öyleyse neden benim yalancı ve büyücü olduğumu iddia ediyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:19
Allah'a başkaldırmayın. Bazıları buna şöyle mâna verdi: Allah'a karşı büyüklenmeyin ve yücelik taslamayın! Fakat bize göre âyetin anlamı şudur: Resülullah'a (s.a.) karşı büyüklenmeyin ve yücelik taslamayın! Yahut Allah'a kulluk yapmakta yücelik taslamayın veyahut Allah'ın dinine karşı büyüklenmeyin! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi, “Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”, En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz size, söylediklerimi kanıtlayacak açık bir delil sunacağım. Yani söylediklerimin Allah'tan geldiğini ve benim de Allah'ın elçisi olduğumu kanıtlayacak açık bir delil sunacağım. Bundan maksat da Allah'ın onlara gönderdiği mücizeler ve apaçık delillerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:20
20. “Beni taşa tutmanıza benim de Rabb'i im, sizin de Mİ olan Allaha sığınırım.” Bu sözü Hz. Müsânın, Firavundan kaynaklanan ve geçmişe ait bir sebep olmadan söylemiş olması mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi [ ]baska bir sürede şöyle belirtilmiştir: “Firavun, 'Bırakın beni de şu Müsâyı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)" dedi”, Firavun bunu söyleyip Hz. Müsâ'yı öldürmeye yeltenince, Müsâ aleyhisselâm şöyle dedi: Beni taşa tutmanıza karşı, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a sığınırım. Bu âyet, Hz. Müsânın peygamberliğinin delillerinden biridir; çünkü Firavun, bırakın beni de şu Müsâ'yı öldüreyim ve o da kendisini öldürmeme engel olması için tanrısına yalvarsın demiş, Hz. Müsâ da, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a sığınırım diye karşıhk vermişti. Hz. Müsânın bu sözü, Firavun'un sözünü ve kendisini öldürme niyetini, öldürülmesine mani olması için Allah'a dua etmesinden dolayı kötülediğini bildiğini göstermektedir. Ayrıca Hz. Müsâ, Allah Teâlâ'nın, Firavun'un tuzağından ve kötülüğünden kendisini koruyacağını da biliyordu ve o yüzden o sözü söylemişti. En doğrusunu Allah bilir.
21. “Eğer bana inanmazsanız bari A çekilin?
Burada Hz. Müsâ şunu söylemektedir: Eğer benim davet ettiğim ve emrettiğim şeyleri kabul etmezseniz, bırakın beni de bari ben onlara inanıp tasdik edeyim. Benim tasdik ve imanımın size bir zararı olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle bir mâna verdi: Benim yakamı bırakın, ne lehime ve ne de aleyhime hiç bir işe karışmayın! Bazıları da, eğer bana iman etmiyorsanız, bari yolumdan çekilin ve beni öldürmeyin, anlamını verdi. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:21
20. “Beni taşa tutmanıza benim de Rabb'i im, sizin de Mİ olan Allaha sığınırım.” Bu sözü Hz. Müsânın, Firavundan kaynaklanan ve geçmişe ait bir sebep olmadan söylemiş olması mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi [ ]baska bir sürede şöyle belirtilmiştir: “Firavun, 'Bırakın beni de şu Müsâyı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım (kurtulabilecek mi)" dedi”, Firavun bunu söyleyip Hz. Müsâ'yı öldürmeye yeltenince, Müsâ aleyhisselâm şöyle dedi: Beni taşa tutmanıza karşı, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a sığınırım. Bu âyet, Hz. Müsânın peygamberliğinin delillerinden biridir; çünkü Firavun, bırakın beni de şu Müsâ'yı öldüreyim ve o da kendisini öldürmeme engel olması için tanrısına yalvarsın demiş, Hz. Müsâ da, benim de Rabb'im, sizin de Rabb'iniz olan Allah'a sığınırım diye karşıhk vermişti. Hz. Müsânın bu sözü, Firavun'un sözünü ve kendisini öldürme niyetini, öldürülmesine mani olması için Allah'a dua etmesinden dolayı kötülediğini bildiğini göstermektedir. Ayrıca Hz. Müsâ, Allah Teâlâ'nın, Firavun'un tuzağından ve kötülüğünden kendisini koruyacağını da biliyordu ve o yüzden o sözü söylemişti. En doğrusunu Allah bilir.
21. “Eğer bana inanmazsanız bari A çekilin?
Burada Hz. Müsâ şunu söylemektedir: Eğer benim davet ettiğim ve emrettiğim şeyleri kabul etmezseniz, bırakın beni de bari ben onlara inanıp tasdik edeyim. Benim tasdik ve imanımın size bir zararı olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle bir mâna verdi: Benim yakamı bırakın, ne lehime ve ne de aleyhime hiç bir işe karışmayın! Bazıları da, eğer bana iman etmiyorsanız, bari yolumdan çekilin ve beni öldürmeyin, anlamını verdi. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:22
Bu söz aynen daha önce geçen âyetteki söze benzemektedir: “Ey Rabbim! Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluktur”. Nuh aleyhisselâm da buna benze şeyler söylemişti: “Nuh, ‘Rabbim! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz hakka çağırdım; fakat benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı” dedi”! En doğrusunu Allah bilir ya, onlar şunu söylemek istiyorlardı: Ey Rabb'imiz! Onlara senin bize emrettiğin şekilde davrandık ve [ bize öğrettiğin şe- EÑ kilde onlara yaklaştık. Fakat bunun onlara bir faydası olmadı, onlar bize uymadılar ve tebliğimizi kabul etmediler. Onların bize uymaları ve tebliğimizi kabul etmeleri için acaba bundan başka bir yol veya yapacağımız bir davranış tarzı var mı? Onlar bu duayı işin başında değil, uzun yıllar insanları hakka davet için mücadele ettikten sonra yapmışlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:23
Hz. Müsà ve İsrâiloğulları, düşmanlarından kimsenin bilmemesi ve farkına varmaması için geceleyin onların arasından çıkıp gitmişlerdi. Rivayet edildiğine göre Firavun taraftarları yaklaşık altı yüz bin kişilik bir düşmandı. Bu sayı, Hz. Müsânın peygamber olduğunu gösteren büyük ve şaşılacak bir mücizedir. Çünkü onların arasından bir avuç insanın çıkıp gitmesi çok zordur. Sözü edilen az sayıda insanın oradan çıkıp gitmesi nasıl mümkün olmuştur? En doğrusunu Allah bilir. Kuşkusuz peşinize düşülecektir. Bu cümle iki şekilde açıklanır. Birincisi, Firavun'un kavmi, daha önceden onları kullandıkları hizmetçilik ve kölelik işlerinde çalıştırmak için geri dönmelerini sağlamak üzere onların peşine düşecektir. İkincisi, onları öldürmek ve savaşmak için peşlerine düşecekler; çünkü rivayet edildiğine göre İsrâiloğulları onların mallarını, zinetlerini ve elbiselerini çalarak oradan kaçmışlardı. Onlar birbirlerine düşman oldukları için kendilerini öldürmek ve onlarla savaşmak için peşlerine düşmüş olmaları mümkündür, düşmanlar birbiriyle savaştıkları gibi onlar da İsrâiloğulları'yla savaşacaklardı. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:24
Denizde açılan yolu olduğu gibi bırak! Hz. Müsâ denizi geçtikten sonra sanki suyun birbirine kavuşması ve Firavun ile kavminin arkalarından gelememesi için asâsını denize vurmayı düşünmüştü de Cenâb-ı Hak, denizde açılan yolu olduğu gibi bırak, çünkü onlar boğulmaya mahküm bir ordudur, buyurmuştu. Âyette geçen “rahven” kelimesinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları onun Farsçadan Arapça'laştırılmış bir kelime olduğunu söyledi, denizi açık bırak mânasına gelir. Bazı dilciler de, sakin bırakmak mânasına geldiğini söyledi. Bazıları da bitişik bırak dedi. Bu, Ebü Avsece'nin sözüdür. Müfessirler buna kuru bırak diye mâna verdiler ve delil olarak da şu âyeti gösterdiler: “Onlara denizde kupkuru bir yol aç". Onlar boğulmaya mahküm bir ordudur. Allah onlara Firavun'u ve ordusunu boğacağını vâdetmişti, bunu da yaptı.
Duhan 44:25
Buradaki “fâkihin” kelimesi faydalandıkları nimetler mânasına gelir. Bazıları buna hayretler içinde kaldıkları nimetler mânasını verdi. Sonra insanlardan bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerime, başka bir âyetin zâhirine aykırı düşmektedir. O âyet şudur: “Müsâ, şöyle dedi, Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver!” Sonra Allah, “İkinizin de duası kabul edildi”? buyurdu. Hz. Müsâ ve Hârun'un yapmış oldukları “Onların servetlerini silip yok et!” şeklindeki duaları kabul edildiğine göre kesinlikle servetleri yok edilmiştir. Öyleyse Geride nice bahçeler, su kaynakları bıraktılar demenin mânası nedir? Ayrıca “İşte böyle oldu. Biz de bunları başka bir topluluğa miras olarak verdik”! meâlindeki âyetin de mânası nedir? Bize göre ise bu iki âyet arasında aykırılık yoktur. Çünkü onların sahip oldukları zinetleri ve özellikle altın, gümüş gibi mallarını yok etmesi caizdir. [ ]Fakat onların sahip oldukları bağları, bahçeleri ve benzeri mallarını yok etmemiş, onları olduğu gibi İsrâiloğulları'na bırakmıştır. Bunu da âyette şöyle ifade etmiştir:
Duhan 44:26
Buradaki “fâkihin” kelimesi faydalandıkları nimetler mânasına gelir. Bazıları buna hayretler içinde kaldıkları nimetler mânasını verdi. Sonra insanlardan bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerime, başka bir âyetin zâhirine aykırı düşmektedir. O âyet şudur: “Müsâ, şöyle dedi, Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver!” Sonra Allah, “İkinizin de duası kabul edildi”? buyurdu. Hz. Müsâ ve Hârun'un yapmış oldukları “Onların servetlerini silip yok et!” şeklindeki duaları kabul edildiğine göre kesinlikle servetleri yok edilmiştir. Öyleyse Geride nice bahçeler, su kaynakları bıraktılar demenin mânası nedir? Ayrıca “İşte böyle oldu. Biz de bunları başka bir topluluğa miras olarak verdik”! meâlindeki âyetin de mânası nedir? Bize göre ise bu iki âyet arasında aykırılık yoktur. Çünkü onların sahip oldukları zinetleri ve özellikle altın, gümüş gibi mallarını yok etmesi caizdir. [ ]Fakat onların sahip oldukları bağları, bahçeleri ve benzeri mallarını yok etmemiş, onları olduğu gibi İsrâiloğulları'na bırakmıştır. Bunu da âyette şöyle ifade etmiştir:
Duhan 44:27
Buradaki “fâkihin” kelimesi faydalandıkları nimetler mânasına gelir. Bazıları buna hayretler içinde kaldıkları nimetler mânasını verdi. Sonra insanlardan bazıları şöyle dedi: Bu âyet-i kerime, başka bir âyetin zâhirine aykırı düşmektedir. O âyet şudur: “Müsâ, şöyle dedi, Ey Rabb'imiz! Artık onların servetlerini silip yok et, kalplerine sıkıntı ver!” Sonra Allah, “İkinizin de duası kabul edildi”? buyurdu. Hz. Müsâ ve Hârun'un yapmış oldukları “Onların servetlerini silip yok et!” şeklindeki duaları kabul edildiğine göre kesinlikle servetleri yok edilmiştir. Öyleyse Geride nice bahçeler, su kaynakları bıraktılar demenin mânası nedir? Ayrıca “İşte böyle oldu. Biz de bunları başka bir topluluğa miras olarak verdik”! meâlindeki âyetin de mânası nedir? Bize göre ise bu iki âyet arasında aykırılık yoktur. Çünkü onların sahip oldukları zinetleri ve özellikle altın, gümüş gibi mallarını yok etmesi caizdir. [ ]Fakat onların sahip oldukları bağları, bahçeleri ve benzeri mallarını yok etmemiş, onları olduğu gibi İsrâiloğulları'na bırakmıştır. Bunu da âyette şöyle ifade etmiştir:
Duhan 44:28
28. “İşte böyle oldu. Biz de bunları başka bir topluluğa miras olarak verYani bunun gibi malları biz başka bir kavme de miras bıraktık. Bu konuda başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı yaptık”, Bu âyet, İsrâiloğulları'nın tekrar Mısır'a geldiklerini, anavatanlarına döndüklerini, evlerine ve bağlarına bahçelerine yeniden sahip olduklarını ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
29. “Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Kendilerine da verilmedi.”
Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Bu cümleye bazıları şöyle mâna verdi: Onlar için ne göktekiler ağladı, ne de yerdekiler, aksine hepsi sevindiler ve onların helâkini birbirlerine müjdelediler. Burada ağlama yapılmadığının belirtilmesi, aksinin vuküuna işaret eder, ondan maksat da sevinmek ve mutlu olmaktır, yoksa sadece ağlama yapılmadığını ifade etmez. Dilde böyle kullanımlar caizdir; bir şeyin olmadığının söylenmesi, sadece onun yokluğunu değil, zıddının varlığını da ifade eder. Meselâ Allah Teâlâ, “Onların ticaretleri kâr etmemiş” buyurmaktadır. Burada maksat sadece onların kâr etmedikleri değil, aksine kaybettikleri ve zarara uğradıklarıdır, yani onlar kaybettiler ve zarara uğradılar. İşte Onlar için ne gök ağladı ne de yer ilâhi kelâmı da onların helâk olmasıyla göktekiler ve yerdekiler mutlu oldular, sevindiler ve birbirlerini müjdelediler mânasına gelir. Çünkü Firavun'un tanrı olduğunu iddia ettikleri için onlardan nefret ediyorlar ve onları düşman görüyorlardı. Bazıları Onlar için ne gök ağladı ne de yer cümlesinde kastedilen mânanın, Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadiste belirtilen anlam olduğunu söylerler: “Her müminin mutlaka gökte bir kapısı vardır, salih amelleri oradan yükseltilir. Yerde de bir namazgâhı vardır, namazını orada kılar. Mümin öldüğü zaman bunlar onun için şu kadar şu kadar gün ağlar. Onların (Firavun ve kavminin) ise böyle bir kapıları ve namazgâhları yoktur, bu yüzden onların ağlayanı da yoktur”. Onlar için ne gök ağladı ne de yer cümlesinde geride çocuklarından ve diğer yakınlarından onlara ağlayacak kimse kalmadı mânasına da gelebilir. [§]Çünkü onların çocuklarının ve yakınlarının toptan kökleri kazınmıştı, dolayısıyla geride onlara ağlayacak kimse kalmamıştı. Diğer ölenlere gelince, geride onlara ağlayacak insanlar kalmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Göğün ağlaması ifadesi muhtemelen sultanlardan, büyük önderlerden ve kendileri katında değeri çok üstün olan kişilerden birinin ölmesi gibi büyük bir olay meydana geldiği için temsili mânada kullanılmış da olabilir. Allah Teâlâ da Firavun ve avanesinin ölmelerinin, yer ve gök ehline hiç de önemli bir olay gibi gelmediğini haber vermektedir, çünkü onların nazarında Firavun ve avanesinin hiçbir değeri yoktu. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
o Tirmizi Enes b. Malik'ten, İbn Cerir, İbn Abbâs (ra.) ve diğerlerinden, İbn Ebü Hâtim er-Râzi de Hz. Ali (r.a.) ve diğerlerinden buna benzer rivayetleri vardır (bk. Tirmizi,
Duhan 44:29
28. “İşte böyle oldu. Biz de bunları başka bir topluluğa miras olarak verYani bunun gibi malları biz başka bir kavme de miras bıraktık. Bu konuda başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi de (İsrâiloğulları) içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğu taraflarına ve batı taraflarına (tamamına) mirasçı yaptık”, Bu âyet, İsrâiloğulları'nın tekrar Mısır'a geldiklerini, anavatanlarına döndüklerini, evlerine ve bağlarına bahçelerine yeniden sahip olduklarını ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
29. “Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Kendilerine da verilmedi.”
Onlar için ne gök ağladı ne de yer. Bu cümleye bazıları şöyle mâna verdi: Onlar için ne göktekiler ağladı, ne de yerdekiler, aksine hepsi sevindiler ve onların helâkini birbirlerine müjdelediler. Burada ağlama yapılmadığının belirtilmesi, aksinin vuküuna işaret eder, ondan maksat da sevinmek ve mutlu olmaktır, yoksa sadece ağlama yapılmadığını ifade etmez. Dilde böyle kullanımlar caizdir; bir şeyin olmadığının söylenmesi, sadece onun yokluğunu değil, zıddının varlığını da ifade eder. Meselâ Allah Teâlâ, “Onların ticaretleri kâr etmemiş” buyurmaktadır. Burada maksat sadece onların kâr etmedikleri değil, aksine kaybettikleri ve zarara uğradıklarıdır, yani onlar kaybettiler ve zarara uğradılar. İşte Onlar için ne gök ağladı ne de yer ilâhi kelâmı da onların helâk olmasıyla göktekiler ve yerdekiler mutlu oldular, sevindiler ve birbirlerini müjdelediler mânasına gelir. Çünkü Firavun'un tanrı olduğunu iddia ettikleri için onlardan nefret ediyorlar ve onları düşman görüyorlardı. Bazıları Onlar için ne gök ağladı ne de yer cümlesinde kastedilen mânanın, Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadiste belirtilen anlam olduğunu söylerler: “Her müminin mutlaka gökte bir kapısı vardır, salih amelleri oradan yükseltilir. Yerde de bir namazgâhı vardır, namazını orada kılar. Mümin öldüğü zaman bunlar onun için şu kadar şu kadar gün ağlar. Onların (Firavun ve kavminin) ise böyle bir kapıları ve namazgâhları yoktur, bu yüzden onların ağlayanı da yoktur”. Onlar için ne gök ağladı ne de yer cümlesinde geride çocuklarından ve diğer yakınlarından onlara ağlayacak kimse kalmadı mânasına da gelebilir. [§]Çünkü onların çocuklarının ve yakınlarının toptan kökleri kazınmıştı, dolayısıyla geride onlara ağlayacak kimse kalmamıştı. Diğer ölenlere gelince, geride onlara ağlayacak insanlar kalmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Göğün ağlaması ifadesi muhtemelen sultanlardan, büyük önderlerden ve kendileri katında değeri çok üstün olan kişilerden birinin ölmesi gibi büyük bir olay meydana geldiği için temsili mânada kullanılmış da olabilir. Allah Teâlâ da Firavun ve avanesinin ölmelerinin, yer ve gök ehline hiç de önemli bir olay gibi gelmediğini haber vermektedir, çünkü onların nazarında Firavun ve avanesinin hiçbir değeri yoktu. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
o Tirmizi Enes b. Malik'ten, İbn Cerir, İbn Abbâs (ra.) ve diğerlerinden, İbn Ebü Hâtim er-Râzi de Hz. Ali (r.a.) ve diğerlerinden buna benzer rivayetleri vardır (bk. Tirmizi,
Duhan 44:30
Gerçekten İsrâiloğulları'nı aşağılayıcı bir azaptan kurtardık. Bu âyete bazıları şöyle mâna verdi: İsrâiloğulları'nı, Firavun ve kavmi gibi denizde bogulmaktan kurtardık. Allah onları denizde boğdu, bunları ise kurtardı. Allah İsrâiloğulları'nı içinde yaşadıkları Firavun ve kavminin kendilerini öldürmek, hizmetçi ve köle olarak kullanılmak gibi mâruz kaldıkları azaptan kurtardı mânasına da gelebilir. Cenâb-ı Hak İsrâiloğulları'nı onların arasından Çlkararak bu halden kurtardı. doğrusunu Allah bilir. Bu daha uygun gözükmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, İsrâiloğulları'nı aşağılayıcı bir azaptan, Firavun'un işkencesinden kurtardık buyurmaktadır. Çünkü O haddi aşan, ululuk taslayan birisiydi. Yani onları ezen ve çeşitli işkencelerle kahreden biriydi. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:31
Gerçekten İsrâiloğulları'nı aşağılayıcı bir azaptan kurtardık. Bu âyete bazıları şöyle mâna verdi: İsrâiloğulları'nı, Firavun ve kavmi gibi denizde bogulmaktan kurtardık. Allah onları denizde boğdu, bunları ise kurtardı. Allah İsrâiloğulları'nı içinde yaşadıkları Firavun ve kavminin kendilerini öldürmek, hizmetçi ve köle olarak kullanılmak gibi mâruz kaldıkları azaptan kurtardı mânasına da gelebilir. Cenâb-ı Hak İsrâiloğulları'nı onların arasından Çlkararak bu halden kurtardı. doğrusunu Allah bilir. Bu daha uygun gözükmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, İsrâiloğulları'nı aşağılayıcı bir azaptan, Firavun'un işkencesinden kurtardık buyurmaktadır. Çünkü O haddi aşan, ululuk taslayan birisiydi. Yani onları ezen ve çeşitli işkencelerle kahreden biriydi. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:32
[İsrâiloğulları'nın Tercih Edilmesinin Sebebi]
Yani İsrâiloğulları'nı tercih ettik. Buradaki bilerek sözü, farklı mânalara gelir. Birincisi, onlara verip başkalarına vermediğimiz ilim sebebiyle onları tercih ettik. Bu da, bütün topluluklarda ilmin fazileti ve şerefi ortaya çıksın diyedir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]lkincisi, onlar hakkında tarafımızdan bilinen bazı özellikler ve sebepler yüzünden onları başkalarına tercih ettik. Bu sebepler ve özellikler başkaları hakkında bilinmemektedir. Bu yüzden onlar bütün topluluklara tercih edilmeyi hak etmişlerdir. Üçüncüsü, ilim sebebiyle başkalarını onlara muhtaç kıldık, dolayısıyla onlar, başkalarına ihtiyaç duydukları bilgileri öğretmeleri sebebiyle seçilmiş ve fazilet kazanmış duruma geldiler. Böylece onlar, hocanın talebeye karşı olan üstünlüğünü kazanmış oldular. Bu, Araplar mevâliden daha üstündür dediğimiz gibidir; çünkü mevâli, hem dillerini ve hem de ihtiyaç duydukları şeyleri öğrenmek için Araplara muhtaç idi. Mevâlinin kendilerine muhtaç olmaları sebebiyle Araplar onlardan üstün kabul edilirdi. Bundan dolayı Kureyş kabilesi de diğer Araplara üstün kabul edilirdi; çünkü diğer Araplar bazı bilgileri öğrenmek konusunda Kureyş kabilesine muhtaç idiler ve ancak onlar sayesinde bu ihtiyaçlarına ulaşabiliyorlardı. Bundan dolayı Kureyş, diğer Araplar'a üstün görülürdü. Buna göre Bunları, bilerek çağdaşları olan topluluklara tercih ettik meâlindeki âyet de nesneleri tanımak konusunda diğerlerini İsrâiloğulları'na muhtaç kıldı, bu sayede onlar diğerlerine karşı tercih edilmeyi ve üstün gelmeyi hak ettiler mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
gez NİŞ aa EYİ G İŞ
Duhan 44:33
Âyetteki “belâun mübin” ifadesi, iki mânaya gelir. Birincisi, apaçık bir imtihan mânasına gelir; bundan maksat da Cenâb-ı Hakk'ın onları belâ ve zorluk çeşitleriyle imtihan etmesidir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, büyük nimetler mânasına gelir; bundan maksat da Allah'ın onlara lütfetmiş olduğu kudret helvası, bıldırcın eti, bulutların gölgelemesi, taştan pınar fışkırması, denizi yarıp onları karşı sahile geçirmesi ve düşmanlarını denizde boğması gibi sayılamayacak derece fazla nimetleridir. Bu da Bakara süresinde belirtilmiştir. “Bu size reva görülenlerde Rabb'inizden büyük bir imtihan vardı”. Yani Rabb'inizden gelen büyük bir nimettir. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:34
34-35. “Onlar, kesin bir dil ile şunu söylüyorlar: Bu iş bizim ilk (ve son olarak) ölüp gitmemizden ibarettir, biz artık yeniden diriltilecek değiliz.
[Âhirete İnanan Allah'a İnanır]
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Bu insanları inkâra, küfre ve imanı terke sevkeden şey, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmeleridir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ahirete inananlar buna da inanırlar”. Allah Teâlâ, kedisine iman edenlerin âhirete iman edenlerden olduklarını, âhirete iman etmeyenin O'na da iman etmediğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. İşin aslı şudur: Resülullah (s.a.) insanları dünyaya ihtirasla sarılmaktan sakındırmak, âhirete özendirmek, dünyanın bütün şehvetlerinden ve sonu gelmeyen emellerinden koruyup bütün bunları âhirete ertelemeye davet etmek için gönderildi. Dolayısıyla âhirete iman eden kişiye, bütün bunları göz ardı etmek kolay gelir, nefsinin bütün arzularını yerine getirmekten sakınmakta zorluk çekmez. Bunlara uymak, âhireti inkâr eden kişiye zor gelir. İşte bu yüzden âhireti inkâr etmek, insanı Allah'ı da inkâra sevkeder. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:35
34-35. “Onlar, kesin bir dil ile şunu söylüyorlar: Bu iş bizim ilk (ve son olarak) ölüp gitmemizden ibarettir, biz artık yeniden diriltilecek değiliz.
[Âhirete İnanan Allah'a İnanır]
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Bu insanları inkâra, küfre ve imanı terke sevkeden şey, öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmeleridir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ahirete inananlar buna da inanırlar”. Allah Teâlâ, kedisine iman edenlerin âhirete iman edenlerden olduklarını, âhirete iman etmeyenin O'na da iman etmediğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. İşin aslı şudur: Resülullah (s.a.) insanları dünyaya ihtirasla sarılmaktan sakındırmak, âhirete özendirmek, dünyanın bütün şehvetlerinden ve sonu gelmeyen emellerinden koruyup bütün bunları âhirete ertelemeye davet etmek için gönderildi. Dolayısıyla âhirete iman eden kişiye, bütün bunları göz ardı etmek kolay gelir, nefsinin bütün arzularını yerine getirmekten sakınmakta zorluk çekmez. Bunlara uymak, âhireti inkâr eden kişiye zor gelir. İşte bu yüzden âhireti inkâr etmek, insanı Allah'ı da inkâra sevkeder. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:36
36. “Siz doğru söylüyorsanız (ölmüş) babalarımızı geri Rİ Bu, kâfirlerin ileri sürdükleri delillerdendir. Onlar şunu söylüyorlar: “Ölümden sonra dirilmek” haktır şeklindeki sözün eğer doğru ise, hadi âyette sözü edilen o kişileri dirilt, onları tekrar getir! Fakat ileri sürülen bu delil geçersizdir, çünkü deliller ve kanıtlar onların nefsâni arzularına göre gelmez, aksine hikmetin gereğine ve delilin lüzumuna göre gelir, onlar delil istedi diye Allah delil göndermez. Nitekim dünyada davacı olan kişi, davalının istediği delili değil, kendi davasına uygun olan delili gösterir. Eğer düşünseler ve akıllarıyla böbürlenmeselerdi, Hz. Peygamber de ölümden sona dirilmeyi anlamaya yetecek kadar açıklamayı ve delili onlara getirmişti. Bu durumda onların başka bir delil istemeleri reddedilir. En doğrusunu Allah bilir. )Sonra, Allah Teâlâ bu ümmetin kıyâmete kadar var olacağını vâdetmiştir. Cenâb-ı Hak eğer onların istedikleri delilleri gönderse, sonra onlar yine de inkâr etselerdi, helâk edilirlerdi, kökleri kurutulurdu. Çünkü Allah, insanların istekleri üzerine bir mücize gönderir de insanlar yine inkâr ederlerse, onları helâk etmek ve azaba uğratmak da Allah'ın kanunlarındandır. İşte bundan dolayı Allah onlara istedikleri mücizeyi vermemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
37. “Bunlar mı güçlü, Tübba'ın kavmi ve ondan öncekiler mi? ONUN tamamını helâk ettik; çünkü onlar günaha gömülmüşlerdi.”
Bunlar mı güçlü, Tübba'ın kavmi ve ondan öncekiler mi? Onların tamamını helâk ettik. Bu, o insanların söylediği “Siz doğru söylüyorsanız (ölmüş) babalarımızı geri getirin”? sözünün cevabı değildir. Âyette bu talebin cevabı verilmemektedir. Çünkü onların bu istekleri cevap verilmeye lâyık değil. di, zira onlar inatçılıklarından dolayı böyle bir istekte bulunuyorlardı. Bununla birlikte bu âyetin, onların sözlerine ve gösterilmesini istedikleri mücizeye cevap mânasına gelmesi de mümkündür. Âyet, ölümden sonra dirilmenin hak olduğuna da işaret etmektedir. Burada ilk söylenmesi gereken şey şudur: Allah Teâlâ, peygamberlerin elçiliklerini inkâr eden ve onları yalanlayan Tübba' kavminden ve daha önce geçen diğer ümmetlerden haber vermektedir; peygamberler onları azapla ve helâk olmakla uyarmışlar, fakat insanlar onların ölümden sonraki hayatla ilgili uyarılarını reddetmişlerdi, bundan dolayı da kendilerini helâk eden azap başlarına gelmişti. Allah burada şunu söylemektedir: Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tübba'ın kavmi mi? Yani onlar mı daha güçlü kuvvetlidir, yoksa bunlar mı? Onlar da biliyorlardı ki, öncekiler kendilerinden daha güçlü kuvvetli ve daha atılgan idiler, buna rağmen peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri ve ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri sebebiyle azap başlarına geldiğinde, Allah'ın azabından kaçmaları mümkün olmamıştır. Siz ise onlardan daha zayıfsınız, öyleyse başınıza Allah'ın azabı gelecek olursa, ondan nasıl kurtulacaksınız? Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi?” Başlarına gelen azabı defetmeye onların güçleri yetmediği, istekleri üzerine gönderilen mücizeleri inkâr etmeleri halinde köklerini kazımanın Allah'ın kanunlarından olduğu dikkate alınır ve Hz. Peygamber'in duasının” bereketiyle ve Allah'ın kullarına olan merhameti sebebiyle bu ümmetin kıyâmete kadar bâki kalacağı ve bu yüzden gerekli olan cezanın âhirete ertelendiği de göz önünde bulundurulursa, onların istediği mücizeyi Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine niçin göndermediği de anlaşılır.
En doğrusunu Allah bilir. [ de şudur: Allah Teâlâ'nın, peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri ve ölümden sonra dirilmeyi inkâr ettikleri için o kâfirlere azap ettiğini haber verdiğine göre, bu, ölümden sonra dirilmenin hak olduğuna ve onu inkâr edenin azaba müstahak olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Âyette ismi geçen Tübba'ın salih adam olduğu rivayet edilir. Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Tübba'a sövmeyin, çünkü o salih bir adamdı”, Onun peygamber olduğu da rivayet edilmiştir. Onun niteliklerini daha önce anlatmıştık”. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
2% “Simdi söyleyin bakalım (ey putperestler!), sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi; yoksa sizin için kitaplarda bir kurtuluş hükmü mü var?” (el- Kamer, 59/43). Abdullah b. Habbâb b. Eret, babasından şöyle rivayet eder: Resülullah (s.a.) uzun bir namaz kıldırmıştı. Namazdan sonra insanlar dediler ki: Ey Allah'ın resülü! Neden namazı daha önce kıldırmadığın kadar uzun kıldırdın? Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Evet, o korku ve ümit namazıdır. Ben bu namazda Allah'tan bana üç şeyi vermesini istedim. İstediklerimin ikisini verdi, fakat üçüncüsünü vermedi. Allah'tan ümmetimi açlıkla helâk etmemesini istedim, kabul buyurdu. Onlara, kendilerinden başka bir düşmanı musallat etmemesini istedim, kabul buyurdu. Onlara birbirlerinden gelecek olan belâyı tattırmamasını istedim, kabul etmedi” (Tirmizi, “Fiten” 14. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, el Müsned, X,
Duhan 44:37
36. “Siz doğru söylüyorsanız (ölmüş) babalarımızı geri Rİ Bu, kâfirlerin ileri sürdükleri delillerdendir. Onlar şunu söylüyorlar: “Ölümden sonra dirilmek” haktır şeklindeki sözün eğer doğru ise, hadi âyette sözü edilen o kişileri dirilt, onları tekrar getir! Fakat ileri sürülen bu delil geçersizdir, çünkü deliller ve kanıtlar onların nefsâni arzularına göre gelmez, aksine hikmetin gereğine ve delilin lüzumuna göre gelir, onlar delil istedi diye Allah delil göndermez. Nitekim dünyada davacı olan kişi, davalının istediği delili değil, kendi davasına uygun olan delili gösterir. Eğer düşünseler ve akıllarıyla böbürlenmeselerdi, Hz. Peygamber de ölümden sona dirilmeyi anlamaya yetecek kadar açıklamayı ve delili onlara getirmişti. Bu durumda onların başka bir delil istemeleri reddedilir. En doğrusunu Allah bilir. )Sonra, Allah Teâlâ bu ümmetin kıyâmete kadar var olacağını vâdetmiştir. Cenâb-ı Hak eğer onların istedikleri delilleri gönderse, sonra onlar yine de inkâr etselerdi, helâk edilirlerdi, kökleri kurutulurdu. Çünkü Allah, insanların istekleri üzerine bir mücize gönderir de insanlar yine inkâr ederlerse, onları helâk etmek ve azaba uğratmak da Allah'ın kanunlarındandır. İşte bundan dolayı Allah onlara istedikleri mücizeyi vermemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
37. “Bunlar mı güçlü, Tübba'ın kavmi ve ondan öncekiler mi? ONUN tamamını helâk ettik; çünkü onlar günaha gömülmüşlerdi.”
Bunlar mı güçlü, Tübba'ın kavmi ve ondan öncekiler mi? Onların tamamını helâk ettik. Bu, o insanların söylediği “Siz doğru söylüyorsanız (ölmüş) babalarımızı geri getirin”? sözünün cevabı değildir. Âyette bu talebin cevabı verilmemektedir. Çünkü onların bu istekleri cevap verilmeye lâyık değil. di, zira onlar inatçılıklarından dolayı böyle bir istekte bulunuyorlardı. Bununla birlikte bu âyetin, onların sözlerine ve gösterilmesini istedikleri mücizeye cevap mânasına gelmesi de mümkündür. Âyet, ölümden sonra dirilmenin hak olduğuna da işaret etmektedir. Burada ilk söylenmesi gereken şey şudur: Allah Teâlâ, peygamberlerin elçiliklerini inkâr eden ve onları yalanlayan Tübba' kavminden ve daha önce geçen diğer ümmetlerden haber vermektedir; peygamberler onları azapla ve helâk olmakla uyarmışlar, fakat insanlar onların ölümden sonraki hayatla ilgili uyarılarını reddetmişlerdi, bundan dolayı da kendilerini helâk eden azap başlarına gelmişti. Allah burada şunu söylemektedir: Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tübba'ın kavmi mi? Yani onlar mı daha güçlü kuvvetlidir, yoksa bunlar mı? Onlar da biliyorlardı ki, öncekiler kendilerinden daha güçlü kuvvetli ve daha atılgan idiler, buna rağmen peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri ve ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri sebebiyle azap başlarına geldiğinde, Allah'ın azabından kaçmaları mümkün olmamıştır. Siz ise onlardan daha zayıfsınız, öyleyse başınıza Allah'ın azabı gelecek olursa, ondan nasıl kurtulacaksınız? Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi?” Başlarına gelen azabı defetmeye onların güçleri yetmediği, istekleri üzerine gönderilen mücizeleri inkâr etmeleri halinde köklerini kazımanın Allah'ın kanunlarından olduğu dikkate alınır ve Hz. Peygamber'in duasının” bereketiyle ve Allah'ın kullarına olan merhameti sebebiyle bu ümmetin kıyâmete kadar bâki kalacağı ve bu yüzden gerekli olan cezanın âhirete ertelendiği de göz önünde bulundurulursa, onların istediği mücizeyi Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine niçin göndermediği de anlaşılır.
En doğrusunu Allah bilir. [ de şudur: Allah Teâlâ'nın, peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri ve ölümden sonra dirilmeyi inkâr ettikleri için o kâfirlere azap ettiğini haber verdiğine göre, bu, ölümden sonra dirilmenin hak olduğuna ve onu inkâr edenin azaba müstahak olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Âyette ismi geçen Tübba'ın salih adam olduğu rivayet edilir. Hz. Âişe (r.a.) şöyle demiştir: Tübba'a sövmeyin, çünkü o salih bir adamdı”, Onun peygamber olduğu da rivayet edilmiştir. Onun niteliklerini daha önce anlatmıştık”. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
2% “Simdi söyleyin bakalım (ey putperestler!), sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi; yoksa sizin için kitaplarda bir kurtuluş hükmü mü var?” (el- Kamer, 59/43). Abdullah b. Habbâb b. Eret, babasından şöyle rivayet eder: Resülullah (s.a.) uzun bir namaz kıldırmıştı. Namazdan sonra insanlar dediler ki: Ey Allah'ın resülü! Neden namazı daha önce kıldırmadığın kadar uzun kıldırdın? Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Evet, o korku ve ümit namazıdır. Ben bu namazda Allah'tan bana üç şeyi vermesini istedim. İstediklerimin ikisini verdi, fakat üçüncüsünü vermedi. Allah'tan ümmetimi açlıkla helâk etmemesini istedim, kabul buyurdu. Onlara, kendilerinden başka bir düşmanı musallat etmemesini istedim, kabul buyurdu. Onlara birbirlerinden gelecek olan belâyı tattırmamasını istedim, kabul etmedi” (Tirmizi, “Fiten” 14. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, el Müsned, X,
Duhan 44:38
Allah başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”?. Kâfirler mutlak olarak ve açıkça, Allah gökleri, yeri ve arasındakileri boş yere ve oyuneğlence olsun diye yaratmıştır, demiyorlardı. Ancak zanna dayalı olarak boş yere ve oyun eğlence olsun diye yaratmıştır diye düşünüyorlardı. Çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: Ölümden sonra dirilmek yoktur, hesap yoktur, sevap yoktur, ceza yoktur! Onların ölümden sonra dirilmek yoktur, haşir neşir yoktur şeklindeki zanları, gökleri, yerleri ve sözü edilen diğer varlıkların boşuna yaratıldığı sonucuna varmaktadır. Çünkü onların iddiasına göre sözü edilen varlıkları yaratmaktan maksat, onları yok etmekten ve helâk etmekten başka bir şey değildir. Dünyada bir bina yapan insan, onu sadece yıkmak ve ortadan kaldırmak maksadıyla yapıyorsa, o beyinsizce ve hikmete aykırı bir iş yapmış olur. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın yaptığı da buna göre değerlendirilir: Allah'ın onları yaratmasında, âlemi onlar için varetmesinde ve onları bir halden başka bir hale döndürmesinde; “alaka”ya, “alaka'dan “mudğa”ya, “mudğa'dan insan suretine, sonra da yaşlılık haline çevirmesinde hikmetler vardır. Belirttiğimiz nesneleri yaratmaktan maksat, onların iddia ettikleri gibi şayet onları yok etmek ve helâk etmekten başka bir akıbet olmasaydı bu, akılsızca, boş yere ve hikmete aykırı bir iş olurdu. Çünkü söylediğimiz gibi dünyada da bir insan, sadece yıkmak maksadıyla bina yapsa, onun yaptığı iş ve maksadı beyinsizce, boş yere ve oyun eğlenceden ibaret olurdu. ] Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ, ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadını akılsızlıkla nitelemektedir: “Sakın, ipliğini kuvvetlice eğirdikten sonra söken kadın gibi olmayın", Buna göre o kâfirlerin zannettikleri gibi ölümden sonra dirilmek ve haşir neşir yoksa mahlükatı yaratmak akılsızca ve hikmete aykırı bir iş olur. Bunun içindir ki Allahı Teâlâ şöyle buyurdu: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Allah'ın insanları yaratması, onları boş yere huzuruna getirmesi için değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Duhan 44:39
Hakikat ve hikmet çerçevesinde yarattık cümlesine bazıları, hakkı ayağa kaldırmak için yarattık diye mâna verdi. Bazıları da olmasını istediğimiz bir şey için yarattık anlamını verdi. Hak kelimesinin asıl mânası, yaptığı işin sonunda fâilinin övülmesine, bâtıl da fâilinin kötülenmesine sebep olan fiildir. Şânı yüce olan Allah sözünü ettiği varlıkları, kötülenmesi için değil, ancak yaptığı işten dolayı övülmesi için yaratmıştır. Eğer onları yaratmaktan maksat, sadece yok etmek ve helâk etmekten olsaydı, Allah Teâlâ övülmeye lâyık olmaz, aksine yerilirdi. Fakat onların çoğu bunu bilmez. Yani, Allah gökleri ve yeri kâfirlerin zannettiği gibi boşuna yaratmadı. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:40
40. “Yargı günü hepsinin elimin Cenâb-ı Hak kıyâmet gününe bazan “toplanma günü”, bazan “dağılma günü”, bazan da “ayırım günü” adını vermiştir. Kıyâmet günü, bütün yaratılanların toplandığı gün olduğu için “toplanma günü”, aynı zamanda “haşir gü5 Muhtemelen müellif merhum burada şu âyetlere işaret etmektedir: “İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için böyle Arapça bir Kur'ân indirdik. Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”. “Yine kıyâmet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar”.
nüdur” Ayırım gunl de iki minaya gelir. Birincisi, Allah dentları ile düşman. larını o gin birbirinden ayıracaktır; dostlarini değerler ve ierasnlar yurduna, yani cennete koyar, düşmanlarını da Бeaтa ve ceлa görme yurduna, yani cehenneme atar. Mitekim bir âyette şöyle buyurmuştur; “Onların bir basın; cennette, bir kısmı da &hennemde fasıl günü Yünden, maksat, muhtemelen kasá ve huküm günüdür, [5 dunyada iken sürrir. lerle kâfirlerin tartıştıkları ve ihtilaf ettikleri konularda hüküm vereceği gindür, Cenâb-ı Hak bunu şöyle ifade buyurmaktadır; “Kuşyusuz eryzrnet gününde, aralarında ihtilâfa düştükleri konularda hükrnünü eтecин, önce söylediğimiz gibi ayırım (faal) gününden rnakaat, dostlarla e A birbirinden ayırmak da olabilir. Eğer âhirette bu ayırım yapılmasaydı, dostları ile düşmanları bir arada ve eşit konumda olacaklardı. Onlar dini. da bir arada iken görünüşte eşit idiler, ile düyrnanını eşit gören biri, hikmete aykırı davranmış olur. Bu da göstermektedir ki, onlar için dünyadan başka bir âlem daha vardır ve Allah ada onları birbirinden ayıracaktır. En doğrusunu Allah bilir,
Duhan 44:41
ju âyet-i kerime, özellikle kâfirler hakkında gelmiştir. Allah Teâlâ, o gün kâfire fayda verecek bir dostu olmayacağını, dünyada bir belâya ve kötülüğe mâruz kaldıklarında birbirlerine yardım ettikleri gibi o gün onların birbirlerine yardım etmelerinin mümkün olmayacağını haber vermektedir. Bunu başka ilâhi beyanlarda da açıklamaktadır: “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”, “O günden korkun!””, “O gün hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez, onlara asla yardım da yapИтax”“, Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
O gün hiçbir dostun dostuna bir faydası dokunmaz. Burada dünyada birbirlerine yardım eden en yüksek dost ve en aşağı dost kastedilmiş olabilir. Her dost ve her yakın da kastedilmiş olabilir. Burada Allah o gün, kimsenin kaybettiğini kendisine verebilecek bir yakını, kendisine destek ve yardımcı olabilecek bir dostu olmayacağını haber vermektedir. Çünkü dostlukları o gün düşmanlığa dönüşecektir: “Allah'a itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”, Bu âyet, sadece müttakileri istisna etmektedir. Bu istisnaya, şu ilâhi beyanın işaret ettiği kişiler de girer:
Duhan 44:42
Ancak Allah'ın rahmetine mazhar olanlar müstesna. Yani Allah'ın merhamet buyurduğu, lütfettiği, iman yolunu gösterdiği ve tevhit ile rızıklandırdığı kişiler müstesnadır. Çünkü bunlar birbirleri için şefaatçi ve dostturlar, birbirlerine yardım eder ve birbirlerine şefaat ederler. En doğrusunu Allah bilir. Allah izzet ve rahmet sahibidir. Buradaki “Aziz” kelimesi, düşmanlarından dostlarının intikamını almakta güçlüdür mânasına gelir. “Rahim” kelimesi de, Ancak Allah'ın rahmetine mazhar olanlar müstesna meâlindeki âyette buyurduğu gibi istisna ettiği müminlere merhametlidir anlamına gelir.
Omil bOil
Duhan 44:43
[Zakkum Ağacı]
Bu âyetin zâhirine göre zakkum ağacı, sanki her günahkârın yiyeceğidir. Fakat o her günahkârın yiyeceği değil, aksine bir kısım günahkârın yiyeceğidir, onlar da kâfirlerdir. Çünkü mutlak günahkâr, her yönüyle günaha batmış olan kişidir, o da kâfirdir. Mümin ve müslüman olan kişi ise imanı var olduğu ve itaati günahından daha çok olduğu müddetçe mutlak günahkâr değildir, dolayısıyla büyük günah işleyen bir mümin bu âyetin kapsamına girmez. Bazı müfessirler şöyle dediler: Zakkum ağacı günahkârın yiyeceğidir meâlindeki âyet nâzil olunca, bazı kâfirler bal ve kaymak getirerek arkadaşlarına şöyle seslendiler: Gelin, bunları zıkkımlanalım, çünkü Muhammed bize bunları vâdetti. Bazı Arap lehçelerinde zakkum kelimesi kaymak, hurma veya bal mânasına geliyordu. Bunun üzerine şu âyet-i kerime geldi: “O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir”. Cenâb-ı Hak, “O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır” buyurarak onun ceheпnemde yetiştiğini, diğer ağaçlar gibi olmadığını haber vermektedir. Sonra şu beyanında, onu kaynayıp fokurdayan bir katrana benzetmektedir:
Omi PELA ii 26
Duhan 44:44
[Zakkum Ağacı]
Bu âyetin zâhirine göre zakkum ağacı, sanki her günahkârın yiyeceğidir. Fakat o her günahkârın yiyeceği değil, aksine bir kısım günahkârın yiyeceğidir, onlar da kâfirlerdir. Çünkü mutlak günahkâr, her yönüyle günaha batmış olan kişidir, o da kâfirdir. Mümin ve müslüman olan kişi ise imanı var olduğu ve itaati günahından daha çok olduğu müddetçe mutlak günahkâr değildir, dolayısıyla büyük günah işleyen bir mümin bu âyetin kapsamına girmez. Bazı müfessirler şöyle dediler: Zakkum ağacı günahkârın yiyeceğidir meâlindeki âyet nâzil olunca, bazı kâfirler bal ve kaymak getirerek arkadaşlarına şöyle seslendiler: Gelin, bunları zıkkımlanalım, çünkü Muhammed bize bunları vâdetti. Bazı Arap lehçelerinde zakkum kelimesi kaymak, hurma veya bal mânasına geliyordu. Bunun üzerine şu âyet-i kerime geldi: “O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir”. Cenâb-ı Hak, “O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır” buyurarak onun ceheпnemde yetiştiğini, diğer ağaçlar gibi olmadığını haber vermektedir. Sonra şu beyanında, onu kaynayıp fokurdayan bir katrana benzetmektedir:
Omi PELA ii 26
Duhan 44:45
Âyette geçen “mühi” kelimesi, yağın dibinde biriken tortu anlamına gelir. Böyle bir benzetme (teşbih) yapılmasının iki anlamı olabilir. Birincisi, onun vücuda yapışmasıdır. Çünkü onun, vücuda yapışan bir nesne olduğu söylenmiştir. Böyle bir benzetmenin, [ ]çok renkli olmasından ve bir halden başka BRİ bir hale intikal etmesinden dolayı yapılmış olması da mümkündür. Burada şöyle bir problem vardır: Yağın dibe çöken tortusunu içmekte fazla bir zorluk ve sıkıntı olmadığı halde bu teşbihin anlamı nedir? Fakat Cenâb-ı Hak, O, karınlarda fokurdayan su misali kaynayan bir tortu gibidir buyurarak bu fokurdayan suyun ve kaynayan tortunun ateşten olacağını açıklamaktadır. Burada başka bir problem de şudur: Zakkum ağacı günahkârların nasıl yemeği olabilir? Bunun iki açıdan mümkün olduğu düşünülebilir. Birincisi, cehennemden bir şey çıkıyor ve akıp gidiyor, işte ondan kâfire içirilir. İkincisi, kâfir onu olduğu gibi yer, sonra midede erir ve kaynar, böylece âyette belirtildiği gibi olur. Rivayet edildiğine göre İbn Abbâs (r.a.) bir gümüş parçasının eritildiğini görünce, işte 'mühi” budur, demiş”. Bu şekilde eritilen ve yakan her şeyin “mühl” olması mümkündür. Âyetteki “hamim” kelimesi ise sıcaklığı son hadde varmış olan şey demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:46
Âyette geçen “mühi” kelimesi, yağın dibinde biriken tortu anlamına gelir. Böyle bir benzetme (teşbih) yapılmasının iki anlamı olabilir. Birincisi, onun vücuda yapışmasıdır. Çünkü onun, vücuda yapışan bir nesne olduğu söylenmiştir. Böyle bir benzetmenin, [ ]çok renkli olmasından ve bir halden başka BRİ bir hale intikal etmesinden dolayı yapılmış olması da mümkündür. Burada şöyle bir problem vardır: Yağın dibe çöken tortusunu içmekte fazla bir zorluk ve sıkıntı olmadığı halde bu teşbihin anlamı nedir? Fakat Cenâb-ı Hak, O, karınlarda fokurdayan su misali kaynayan bir tortu gibidir buyurarak bu fokurdayan suyun ve kaynayan tortunun ateşten olacağını açıklamaktadır. Burada başka bir problem de şudur: Zakkum ağacı günahkârların nasıl yemeği olabilir? Bunun iki açıdan mümkün olduğu düşünülebilir. Birincisi, cehennemden bir şey çıkıyor ve akıp gidiyor, işte ondan kâfire içirilir. İkincisi, kâfir onu olduğu gibi yer, sonra midede erir ve kaynar, böylece âyette belirtildiği gibi olur. Rivayet edildiğine göre İbn Abbâs (r.a.) bir gümüş parçasının eritildiğini görünce, işte 'mühi” budur, demiş”. Bu şekilde eritilen ve yakan her şeyin “mühl” olması mümkündür. Âyetteki “hamim” kelimesi ise sıcaklığı son hadde varmış olan şey demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:47
Bu âyetin zâhirinden anlaşıldığına göre bu olay, insanlar cehenneme atıldıktan sonra olacaktır. Ancak cehenneme sokulmak istenildiği sırada olması da mümkündür. Nitekim başka bir âyette, “Onu yakalayıp bağlayın” buyurmaktadır. Buna göre O günahkârı yakalayıp cehennemin ortasına sürükleyin emri de o sırada verilir. “Fa'tilâhu” fiiline bazıları cehennemin ortasına atın diye, bazıları da cehennemin ortasına sürükleyin diye mâna verdi. Bazıları da şöyle dedi: Onu şiddetle ve hırpalayarak sürükleyin. Bunların hepsi birbirine yakın anlamlardır. “Cahim” kelimesi, cehennemin en kabarık yeri anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:48
Yani başına çok sıcak su dökün. Allah Teâlâ cennetliklerin içeceklerine karşılık olarak cehennemlikler için de kaynar su, irin ve benzeri çeşitli içecekler hazırlamıştır. Bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Müminler için orada doğal nitelikleri bozulmamış su ırmakları, tadı bozulmamış süt ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları, süzülmüş bal ırmakları vardır. Onlar için ayrıca orada her meyveden mevcuttur, üstelik Rablerinden bir de bağışlama lütfu da vardır. Şimdi bunlar, ateşte devamlı kalan, bağırsakları parçalayıcı kaynar su içirilen kimseler gibi olur mu hiç?” Sonra her iki kesim de onları bizzat kendileri içmez, fakat onlara içirilir. Nitekim Kur'ânda cennet ehlinden bahseden muhtelif âyetlerde bunun böyle olacağı beyan edilir: “Onlara mühürlenmiş, mührü de misk olan nefis bir içki içirilir”, “Orada onlara zencefil karışımlı dolu bir kadeh içirilir”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Allah Teâlâ cehennem ehli hakkında da şöyle buyurdu: Sonra başının üstünden kaynar su dökme cezasını uygulayın! “Kendilerine kaynar su pınarından içirilir”, “Yananların akıntısından (irinden) başka yiyeceği de yoktur!”
Duhan 44:49
Müfessirler şöyle der: Böyle bir şey, ancak lânetli Ebü Cehil için söylenir. Onun için âyette bahsedilen azap vardır, o âyetten maksat da günahkârların yiyeceğini konu edinen âyettir", Ebü Cehil dünyada böbürleniyor ve şöyle diyordu: Ben güçlü ve değerli bir insanım; şuradan şuraya kadar benden daha güçlü, kimse yoktur, ben çok değerli ve saygın biriyim. Âhirette de ona şöyle denilecek: Tat bakalım şimdi cehennem azabını! Çünkü sen dünyada güçlü ve itibarlı biriydin! Bu sözlerle onu horlar ve aşağılarlar. Bunun, dünyada kendisini güçlü ve itibarlı gören her kâfir ve her lider için söylenmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerime hakkında bazıları şöyle dedi: Şimdi tat bakalım; çünkü sen güçlü ve değerli biri değilsin. Bu, onlara alay etmek maksadıyla söylenen bir sözdür. Yani sen eğer güçlü ve değerli biri olsaydın cehenneme girmezdin. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:50
314
Allah'a itaatsizlikten sakınanlar güvenli bir yerdedirler. Buradaki “mekâm” kelimesi, mim harfi üstünlü veya ötreli olarak veya de, “mukâm” diye de okunur. Üstünlü olarak “mekâm” diye okunduğunda, kalacağı yer, ev, mesken anlamına gelir, yani güvenli bir meskendedirler, orada her türlü âfetten, yorgunluktan ve hastalıktan güvendedirler. Ötreli olarak “mukâm” diye okunduğunda ise kelime mastardır ve ikamet etmek mânasına gelir, yani oradan çıkarılmaktan ve mevcut nimetlerin kaybolmasından güven içinde keyif sürmektedirler. En doğrusunu Allah bilir.
“ Busürededaha önce 44 numara ile geçen âyete işaret etmektedir.
Duhan 44:51
314
Allah'a itaatsizlikten sakınanlar güvenli bir yerdedirler. Buradaki “mekâm” kelimesi, mim harfi üstünlü veya ötreli olarak veya de, “mukâm” diye de okunur. Üstünlü olarak “mekâm” diye okunduğunda, kalacağı yer, ev, mesken anlamına gelir, yani güvenli bir meskendedirler, orada her türlü âfetten, yorgunluktan ve hastalıktan güvendedirler. Ötreli olarak “mukâm” diye okunduğunda ise kelime mastardır ve ikamet etmek mânasına gelir, yani oradan çıkarılmaktan ve mevcut nimetlerin kaybolmasından güven içinde keyif sürmektedirler. En doğrusunu Allah bilir.
“ Busürededaha önce 44 numara ile geçen âyete işaret etmektedir.
Duhan 44:52
Dostlarla karşı karşıya ipekli ve sırmalı elbiseler giymiş olarak cennetlerde ve su kaynaklarının başındadırlar. Bu âyetteki “sündüs” kelimesi ince ipek, “istebrak” kelimesi de kalın ipek mânasına gelir. Burada sözü edilen elbisenin ince ipekten dokunmuş olması muhtemeldir. Kalın ipek ise yaygı olarak kullanılır. Her ne kadar âyette elbise için ince ve kalın olmak üzere her iki ipek çeşidi belirtilmiş olsa da maksat giyilen elbisedir, o da ince ipekle dokunur. İki nesne, âdeten veya hakikaten birbirine yakın olduğu zaman ikisinin belirtilip birinin kastedilmesi dilde caiz olan bir uygulamadır. En doğrusunu Allah bilir. Dünyada insanlar o ikisine düşkün olduklarından dolayı ikisi birlikte belirtilmiş de olabilir. Cenâb-ı Hak insanları âhirette de onları elde etmek için gayret göstermeye teşvik etmekte ve orada bunları kendilerine vereceğini vâdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Karşı karşıya; Allah Teâlâ, dünyada dostların karşı karşıya oturdukları gibi cennette de karşı karşıya oturacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı şekilde, yani dünyada bir masada veya bir sofrada karşılıklı oturdukları gibi, aynı şekilde cennette de karşılıklı oturacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
Onları beyaz tenli, ceylan gözlü eşlerle birleştireceğiz. Bazıları buradaki “hür” kelimesine beyaz yüzlü, “in” kelimesine de güzel gözlü mânasını verdi. Bazı dilciler şöyle dedi: “Hür” kelimesi göze ait bir sıfattır, siyahı çok siyah olan, beyazı da çok parlak beyaz olan göz demektir. Bu sıfat çoğul olarak erkek için de kadın için de kullanılır. Güzel göz anlamına gelen in” kelimesi de çoğul olarak hem erkek için hem de kadın için kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:53
Dostlarla karşı karşıya ipekli ve sırmalı elbiseler giymiş olarak cennetlerde ve su kaynaklarının başındadırlar. Bu âyetteki “sündüs” kelimesi ince ipek, “istebrak” kelimesi de kalın ipek mânasına gelir. Burada sözü edilen elbisenin ince ipekten dokunmuş olması muhtemeldir. Kalın ipek ise yaygı olarak kullanılır. Her ne kadar âyette elbise için ince ve kalın olmak üzere her iki ipek çeşidi belirtilmiş olsa da maksat giyilen elbisedir, o da ince ipekle dokunur. İki nesne, âdeten veya hakikaten birbirine yakın olduğu zaman ikisinin belirtilip birinin kastedilmesi dilde caiz olan bir uygulamadır. En doğrusunu Allah bilir. Dünyada insanlar o ikisine düşkün olduklarından dolayı ikisi birlikte belirtilmiş de olabilir. Cenâb-ı Hak insanları âhirette de onları elde etmek için gayret göstermeye teşvik etmekte ve orada bunları kendilerine vereceğini vâdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Karşı karşıya; Allah Teâlâ, dünyada dostların karşı karşıya oturdukları gibi cennette de karşı karşıya oturacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı şekilde, yani dünyada bir masada veya bir sofrada karşılıklı oturdukları gibi, aynı şekilde cennette de karşılıklı oturacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
Onları beyaz tenli, ceylan gözlü eşlerle birleştireceğiz. Bazıları buradaki “hür” kelimesine beyaz yüzlü, “in” kelimesine de güzel gözlü mânasını verdi. Bazı dilciler şöyle dedi: “Hür” kelimesi göze ait bir sıfattır, siyahı çok siyah olan, beyazı da çok parlak beyaz olan göz demektir. Bu sıfat çoğul olarak erkek için de kadın için de kullanılır. Güzel göz anlamına gelen in” kelimesi de çoğul olarak hem erkek için hem de kadın için kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:54
Dostlarla karşı karşıya ipekli ve sırmalı elbiseler giymiş olarak cennetlerde ve su kaynaklarının başındadırlar. Bu âyetteki “sündüs” kelimesi ince ipek, “istebrak” kelimesi de kalın ipek mânasına gelir. Burada sözü edilen elbisenin ince ipekten dokunmuş olması muhtemeldir. Kalın ipek ise yaygı olarak kullanılır. Her ne kadar âyette elbise için ince ve kalın olmak üzere her iki ipek çeşidi belirtilmiş olsa da maksat giyilen elbisedir, o da ince ipekle dokunur. İki nesne, âdeten veya hakikaten birbirine yakın olduğu zaman ikisinin belirtilip birinin kastedilmesi dilde caiz olan bir uygulamadır. En doğrusunu Allah bilir. Dünyada insanlar o ikisine düşkün olduklarından dolayı ikisi birlikte belirtilmiş de olabilir. Cenâb-ı Hak insanları âhirette de onları elde etmek için gayret göstermeye teşvik etmekte ve orada bunları kendilerine vereceğini vâdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Karşı karşıya; Allah Teâlâ, dünyada dostların karşı karşıya oturdukları gibi cennette de karşı karşıya oturacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı şekilde, yani dünyada bir masada veya bir sofrada karşılıklı oturdukları gibi, aynı şekilde cennette de karşılıklı oturacaklar. En doğrusunu Allah bilir.
Onları beyaz tenli, ceylan gözlü eşlerle birleştireceğiz. Bazıları buradaki “hür” kelimesine beyaz yüzlü, “in” kelimesine de güzel gözlü mânasını verdi. Bazı dilciler şöyle dedi: “Hür” kelimesi göze ait bir sıfattır, siyahı çok siyah olan, beyazı da çok parlak beyaz olan göz demektir. Bu sıfat çoğul olarak erkek için de kadın için de kullanılır. Güzel göz anlamına gelen in” kelimesi de çoğul olarak hem erkek için hem de kadın için kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:55
En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin tefsiri şöyledir: Cennetin ürünleri ve meyveleri, dünyadakiler gibi bitmez, tükenmez ve eksilmez. Cennetin meyveleri bitip tükenmediğine göre her an ondan isteyebilirler; dünyada olduğu gibi bir şey kaldı mı yahut sizde meyve var mı? diye sormak ihtiyacı duymazlar. Çünkü söylediğimiz gibi dünyanın meyveleri biter ve tükenir, âhiretin meyveleri ise bitmez ve tükenmez. En doğrusunu Allahı bilir. Güven içinde ibaresi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, meyvelerin ve sözü edilen nimetlerin bitmeyeceğinden emin olarak mânasına gelir. İkincisi, cennette güven içindedirler, yani cennetten çıkarılmayacaklarından ve oradaki nimetlerin son bulmayacağından emindirler. Dünyada karşılaştıkları her türlü âfetten de emindirler. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:56
Burada şöyle bir problem vardır: Cennette ölüm olmadığı belirtilmekte, ancak ilk ölüm istisna edilmektedir. Halbuki cennette asla ölüm yoktur. Öyleyse ilk ölüm nasıl istisna edilmektedir? İstisna zâhirde, müstesnanın cinsinden olursa, cennette de ölüm olayının var olduğu düşüncesi çıkar. Bazıları şöyle dedi: Burada istisna edatı olan kelimesi, başkası mânasına gelir ve orada gizli bir kelime vardır. Âyet sanki şunu söylemektedir: Orada tatmayacaklar, yani dünyada iken tatmış oldukları ölümden başka cennette ölümü tatmayacaklar. Çünkü dünyada iken tatmış oldukları ölüm, -ki o ilk ölümdür(Sİşayet onun bir benzeri olsaydı, ikinci defa tadılması tasavvur edilmez. Çün- (1 kü cennet, ölüm mahalli değildir, dolayısıyla maksat bizim söylediğimizdir. Yani onların dünyada iken tatmış oldukları ölümden başka bir ölümü cennette tatmayacaklar. Bu, aynen şu âyetteki ifadeye benzemektedir: “Geçmişte olanlar bir yana, babalarınızın nikâhladığı kadınlarla evlenmeyin”. Yani geçmişte olanlardan başka böyle bir evlilik yapmayın! Bu âyet hakkında yapılan iki yorumdan birine göre o iş, o zaman da ahlâksızlıktı. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre ise açıklamaya çalıştığımız âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Tatmış oldukları ilk ölümden başka onlar cennette ölümü tatmayacaklar, bir hadiste rivayet edildiğine göre kıyâmet günü ölüm, alaca veya şöyle bir koç şeklinde getirilir ve insanların arasında boğazlanır. O zaman insanlar, âhirette ölümden güvende olurlar”. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, orada ölümü tatmayacaklar cümlesi, dünyada gördükleri ölümden başka bir ölümü orada görmeyecekler demektir. Dünyadaki ölümü biliyorlar ve hatırlıyorlar, ama onun dışında bir ölüm yoktur. Buradaki tatmak kelimesi, mecâzi olarak tanımaktan istiâre yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb'in, onları cehennem azabından da koruyacak. Burada onları sadece cehennem azabından korumak değil, her türlü azaptan korumak kastedilmektedir. “Cahim”, cehennemin en kabarmış yeridir, onu belirtmekle her şeyden kinâye yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Duhan 44:57
Rabb'inden bir lütuf olarak... Daha önce müteaddit yerlerde geçtiği üzere Cenâb-ı Hak, müminleri azaptan korumanın, onların yaptıkları amellerle hak ettikleri bir karşılık değil, kendisinin bir lütfu olduğunu haber vermektedir. İşte büyük kazanç budur! [ ]Buradaki kazanç kelimesi, iki şeyden biriyle açıklanır: Ya insanın beklediği ve ümit ettiği sonucu elde etmesidir, insan onu elde ettiği zaman, kazandı denilir. Yahut da sakındığı ve korktuğu akıbetten kurtulmasıdır, insan sakındığı ve korktuğu akıbetten kurtulunca da, kazandı denilir. Bunlardan hangisi olursa olsun, ikisi de büyük kazançtır. En doğrusunu Allah bilir. “Azim” kelimesi de àhiretin bütün isleri ve halleri ile ilgilidir, Allah Teâlâ azabı da nimeti de büyük diye nitelemiştir. Muhtelif âyetlerde şöyle buyurur: “O büyük “Büyük bir aғap!” “Büyük kazanç!”
Duhan 44:58
58. “Anlayıp ai diye senin dilinde kolaylaştırdık.
[Kur'ân, Anlayıp Üzerinde Düşünmek İçin Gönderilmiştir]
Kur'ân'ı senin dilinde kolaylaştırdık. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah sanki şunu söylemektedir: Biz Kur'ân'ı ancak senin dilinde Arapça olarak indirdik ve anlayıp düşünmeleri için onu kolaylaştırdık. Dolayısıyla insanların Kur'ân'ı anlayıp düşünmeleri gerekir. Çünkü Allah Kur'ân'ı onların dilinde Arapça olarak gönderdi ve onu anlamayı da kolaylaştırdı. Eğer onu başka bir dilde indirmiş olsaydı, anlamaları kolay olmazdı. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Andolsun ki Kur'ân'ı düşünülsün diye kolaylaştırdık”, Bu beyanda Allah, Kur'ânı düşünmeyi kolaylaştırmak için gönderdiğini, okumayı kolaylaştırmak için göndermediğini haber vermektedir. Ancak âyet, az önce de söylediğimiz gibi anlayıp düşünmeyi kolaylaştırmak için Kur'ân'ı onların diliyle gönderdi mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, biz yazmadan ve bir kitaba bakmadan hatırlaman ve ezberlemen için Kurânı senin diline kolaylaştırdık mânasına gelir. Çünkü rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber uzun süreleri de Cibril okuduğu zaman hemen ezberlerdi. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ, “Sana okutacağız ve unutmayacaksın”” meâlindeki âyetle Resülullah (s.a.) unutmaktan emin kılmıştır.
Anlayıp düşünsünler diye. Bu cümle, insanlar Kur'ân'ı anlayıp düşünmeleri gerektiğini bilsinler mânasına gelebilir. Allah'ın onlara verdiği emirleri hatırlasınlar yahut Allah'ın öğütlerinden ibret alsınlar diye mânasına da gelebilir.
Duhan 44:59
Bu âyet iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, Allah'ın onlara indireceğini vâdettiği azabı bekle, çünkü onlar da senin helâk olmanı bekliyorlar. İkincisi, bekle, onlara karşılık verme ve onların helâk olmaları için beddua etme! Çünkü onlar, senin hâkimiyetinin sona erip mülkün kendilerine geçeceğine dair şeytanın kafalarına soktuğu temennilerin gerçekleşmesini bekliyorlar. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un mushafında “fertekıbhum innehum murtekibün”, yani onlar bekliyorlar, sen de onları bekle şeklindedir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Câsiye 45:2
Hâ-mim. Kitabın indirilmesi... Bu cümleyi daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık.
[Aziz ve Hakim Kelimelerinin Anlamı]
İzzet ve hikmet sahibi Allah'tandır. Buradaki Aziz ve Hakim kelimelerini de daha önce açıklamıştık. Kitabın indirilmesi sözünün hemen arkasında Allah Teâlâ'nın Aziz ve Hakim olduğunun belirtilmesinin hikmeti şunun bilinmesi içindir: İnsanların, indirilen kitaba, onun emirlerine ve yasaklarına, Cenâb-ı Hakk'ın insanları çeşitli yollarla imtihan etmesine uymaları ve Allah'ın buyruklarına itaat etmeleri ile Cenâb-ı Hakk'ın şerefli ve izzetli olacağı yahut şerefinin veya gücünün ve kuvvetinin daha da artacağı için olmadığı gibi, aksine Allah'a karşı çıkmaları, emirlerine itaat etmemeleri ve yasakladığı işleri yapmaları ile de Allah'ın zelil olacağı yahut mülkünde ve hükümranlığında noksanlık meydana geleceği için değildir. Aksine bu emirler, yasaklar ve çeşitli yollarla imtihan etmeler, ancak insanların kendi menfaatleri için, Allah'ın emirlerine uyup itaat etmeleri halinde kendi izzet ve şereflerinin artacağı, O'na itaati terketmeleri halinde de zillete düşeceklerinin bilinmesi içindir. [ durum, yeryüzündeki sultanlarda gördüklerimizin aksinedir; çünkü halkın kendilerine tâbi olmalarıyla sultanların şerefi ve izzeti ile hükümranlığının gücü artar, halkın onlara itaat etmemeleri ve yasakladığı işleri yapmaları da onları küçük düşürür, yönetimdeki gücünü azaltır. Çünkü yaratılan varlık, ancak başkalarının desteğiyle güç kazanır, başkalarının desteğini kaybedince, gücünü de kaybeder ve zillete düşer. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ ise, zatıyla güçlüdür, başkalarının muhalefeti ile O'nun gücü azalmadığı gibi, başkalarının itaati ile de gücü artmaz. “Hakim” ismi de Allah'ın yönetiminde asla hata yapmayan anlamına gelir. Yarattığı varlıkların kendisini inkâr ve isyan edeceklerini bilmesine rağmen, bunun kendisinden hikmeti yok etmediğinin ve O'nu hikmetin dışına çıkarmadığının bilinmesi için bunu belirtmektedir. Çünkü az önce de söylediğimiz gibi Allah onları kendi ihtiyacı veya kendi menfaati için yaratmamış, fakat her şeyi onların kendi ihtiyaçları ve menfaatleri için yaratmıştır. Dünyada böyle bir durumun insanlar arasında yaşanması halinde, buna mâruz kalan insandan hikmeti yok eder ve onu akılsızca davranan biri seviyesine düşürür, çünkü az önce de söylediğimiz gibi insanlar her işi ancak kendi menfaatleri için yaparlar. Kendisine fayda getirmeyeceğini, aksine zarar vereceğini bilmesine rağmen insan o işi yaparsa, bu hikmete uygun bir davranış olmaz. İşte bundan dolayıdır ki dünyada insanların durumu ile Allah'ın konumu aynı değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:3
3. “Göklerde ve yerde inananlar için önemli işaretler vardır.”
4. “Sizin yaratılışınızda ve yeryüzüne yaydığı diğer kımıldayan canlılarda bilenler için deliller mevcuttur.”
Câsiye 45:4
3. “Göklerde ve yerde inananlar için önemli işaretler vardır.”
4. “Sizin yaratılışınızda ve yeryüzüne yaydığı diğer kımıldayan canlılarda bilenler için deliller mevcuttur.”
Câsiye 45:5
Göklerde ve yerde, inananlar için önemli işaretler vardır. Bilenler için deliller mevcuttur... Düşünenler için alınacak dersler vardır. Bu nevi ilâhi beyanlarda onlar için bu sözleri söylemenin bazı sebepleri vardır. Birincisi, onlar için söz konusu beyanlar düşmanlarına karşı ileri sürecekleri delillerdir, bu delillerle onlar düşmanlarına karşılık verirler. Dolayısıyla bu beyanlar, onların düşmanlarına gösterecekleri delillerdir. Jİkincisi, bu ilâhi beyanlar onların faydalanmaları içindir. Bunlardan âyetlere sırt dönenler değil, onlara uyanlar yararlanacaklar. Üçüncüsü, bu âyetler, onlara uymak gerektiğine inananlar ve onların Allah'tan geldiğini bilenler içindir, yani müminler içindir, onları reddeden ve onlara uymaya yanaşmayanlar için değildir. En doğrusunu Allah bilir. Daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik; Cenâb-ı Hakk'ın gökleri ve yeri yaratmasında, gece ile gündüzü peşpeşe getirmesinde, gökten su indirmesinde, onunla yeryüzünü canlandırmasında ve oradan mahlükatın rızkı olan yiyecekleri çıkarmasında, Allah'ın varlığı, birliği, kudreti ve hükümranlığının, ilmi ve yönetiminin, hikmeti ve sayılması uzun sürecek diğer niteliklerinin delilleri vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Câsiye 45:6
İşte şunlar, sana gerçekten okuduğumuz âyetlerdir. Burada işte bunlar mânasına gelen işaret ismi, daha önce geçen âyetlere işaret etmektedir. Sana gerçekten okuduğumuz âyetlerdir. Onlar Allah tarafından gelmiştir, beşerin idraki ondaki hikmeti anlamaktan aciz olduğu için insanlar onların Allah'tan geldiğini bilirler. Allah'tan ve O'nun âyetlerinden sonra (buna değil de) hangi habere inanacaklar? Bu ilâhi beyan iki mânaya gelir. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer onlar herhangi bir sözü kabul edeceklerse, Allah Teâlâ'nın sözünden daha doğru ve daha gerçek olan bir söz yoktur. Çünkü o âyetler, insanların benzerini söylemekten aciz kaldıkları mücizelerdir. İkincisi, şayet onlar söylenen bir sözü asla kabul etmeyeceklerse, bu onların beyinsiz olduklarını gösterir, yorgunlukları onlara yeter. Doğru yola ulaştıran sadece Allah'tır.
Câsiye 45:7
“Effâk” kelimesi, hikmetin gerektirdiği buyruklara uymaktan kaçınan demektir. Bazıları buna, yalancı diye mâna verdi. “Esim” de günah işlemeyi alışkanlık haline getiren kişi demektir. Yine günahkâr anlamına gelen “âsim” kelimesine nispeten daha çok günah işleyendir. Sonra Cenâb-ı Hak bu “effâk” kelimesini şöyle açıklamaktadır:
Câsiye 45:8
Kendisine Allah'ın âyetleri okunurken işitip de sonra büyüklenerek işitmemişçesine inkârda ısrar eden! Buradaki Kendisine Allah'ın âyetleri okunurken sözünden maksat Kur'ândır. Ancak bu cümle, Allah'ın birliğinin işaretleri yahut insanları tekrar dirilteceğinin ve mahşerde toplayacağının alâmetleri veyahut Resülullahın (s.a.) peygamberliğinin delilleri mânasına da gelebilir. Sonra Cenâb-ı Hak, onların Allah'ın âyetlerine nasıl inatla karşı çıktıklarını haber vermektedir: Sonra büyüklenerek inkârda ısrar eden! Yani onlar daha önce ısrarla inkâr ettikleri gibi, âyetler okunduktan ve onların gerçekten Allah'tan geldiğini anladıktan sonra da büyüklenerek inkârda ısrar etmektedirler. Bu Kur'ân âyetleri insanların gücünü aşan sözlerdir, çünkü onlar bu âyetlerin benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. Bu âyetler, insanların gücünü aşan sözler olduğuna göre Muhanımed aleyhisselâmın da gücünü aşmaktadır, çünkü o da onlar gibi bir beşerdir. İnkârcılar, bu sözlerin benzerini kendisine ancak Allah Teâlâ'nın vahyedebileceğini de biliyorlardı. İşitmemişçesine, yani inatçılıklarından ve büyüklenmelerinden dolayı işitmemiş gibi davranarak... Sonra Allah ağır bir azapla korkutmaktadır: Göreceği ağır azabı ona bildir. Yani can yakan ve acı veren azabı.
Câsiye 45:9
ilâhi beyan, Allah'ın âyetleriyle alay etmelerinden dolayı onların alçaltıcı bir azap göreceklerini haber vermektedir.
Câsiye 45:10
Ötelerinde cehennem! Allah'ın burada cehennemin, onların ötelerinde olduğunu söylemesi, muhtemelen dünyanın önünde olduğu anlamına gelmektedir. Sanki şunu söylemektedir: Onlar için bu dünyanın ilerisinde cehennem vardır. Fakat Allah burada cehennemi bu dünyanın değil, o insanların ötesinde olmakla nitelemiştir, çünkü o insanlar bu dünyada yaşamaktadırlar, Ötelerinde cehennem sözü, onların yaşadıkları halin ilerisinde cehennem vardır mânasına da gelebilir.
Ne dünyada elde ettiklerinden ne de Allah'ı bırakıp sırtlarını dayadıkları dostlardan kendilerine bir fayda erişir. Yani ne âhirette kendilerine faydalı olacakları ümidiyle çalıştıkları yakınları, ne de âhirette şefaat ederler yahut kendilerini Allaha yaklaştırırlar ümidiyle taptıkları putlar' onlara fayda verebilir! Allah, bunların hiçbirinin âhirette onlara faydası olmayacağını haber vermektedir.
[Her Günaha Farklı Bir Ceza]
Onların nasibi büyük bir azaptır. Allah onlara, her bir halden ve her bir işten dolayı ayrı bir azap vereceğini söylemektedir. Cenâb-ı Hak onların kendisini bırakıp putlara tapmaları ve Rab olarak onları kabul etmeleri sebebiyle kendilerine büyük bir azap verecektir, Allah'ın âyetleriyle alay etmeleri sebebiyle de alçaltıcı bir azap verecektir, büyüklenerek Allah'ın âyetlerini ve Resülullah'ı (s.a.) inkârda ısrar etmelerinden dolayı da can yakıcı bir azap verecektir. Böylece onlar, yapmış oldukları her işin mukabili olarak farklı ve değişik bir azap görecekler. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:11
Bu (Kur'ân) bir doğru yol rehberidir. Yani Kur'ân insanlara doğru yolu göstermektedir. Rab'lerinin âyetlerini inkâr edenler için ise en şiddetlisinden elem verici bir azap vardır. Yani azaplardan elem verici olanı vardır, çünkü âyetteki “ricz” kelimesi zaten azap anlamına gelir. Burada Allah sanki o azabı tefsir etmekte ve onu elem verici olmakla nitelemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:12
Denizi istifadenize veren Allah'tır. Ürkütücülüğü ve azgın dalgalarının çokluğu yüzünden kendisinden yararlanılması zor olan denizleri, lütfuyla ve rahmetiyle diğer mekânlar gibi insanların istifadesine veren, derinlerde saklı incilere ve cevherlere ulaşmalarını ve içindeki balıkları avlamalarını sağlayan, bütün bunların yollarını öğreten ve böylece denizlerde saklı nefis servetleri ve değerli nimetleri elde etmelerine imkân veren Allah Teâlâ, kullarına verdiği nimetlerin büyüklüğünü hatırlatmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Kendilerine verdiği gemiler ve öğrettiği yollarla deryaları geçerek, ihtiyaçlarını kazanacakları uzak beldelere gitmeleri için de denizi onların istifadesine vermiştir. Bunun için Buyruğu ile içinde gemiler yüzsün diye buyurmuştur. Burada buyruğu ile anlamına gelen “emr” lafzını kullanması, muhtemelen onu yaratması ve o şekilde varetmesi ile anlamındadır. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Allah bir şeyi istediğinde, O'nun buyruğu ‘ol! demekten ibarettir; hemen oluverir”. İkinci olarak, kullar ve diğer yaratıklar hakkında ona verdiği emirle mânasına gelebilir, Üçüncü olarak da, O'nun izniyle anlamına gelebilir, Belki şükredersiniz diye, yani bu nimetler belki sizi şükretmeye mecbur eder yahut yapılan yorumlarda belirtilenler sizi şükretmeye sevkeder. En doğrusunu Allah bilir,
Câsiye 45:13
Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Yani göklerde bulunan melekler, güneş, ay, yıldızlar ve diğer nesneler ile yerde bulunan ağaçlar, bitkiler, hayvanlar, böcekler vb. hepsini insanların emrine vermiş, bunların hepsini kendi menfaatleri ve ihtiyaçları için kullanmalarına imkân tanımıştır. Allah Teâlâ, tıpkı kendi ellerindeki malları kullandıkları gibi bütün bunlardan yararlanmaları imkânını kullarına vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
[ ] Áyetteki hepsini ifadesi, bütün bunların Allah Teâlâdan gelen bir lütuf olduğunu gösterir. Allah, o iki yerde, yani göklerde ve yerde olan her şeyi insanların emrine verdiğini bildirmektedir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır. Bu âyetin tefsirini daha önce muhtelif yerlerde yapmıştık. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:14
[Zâlimi Affetmek]
İman edenlere söyle de Allah'ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar. Cenâb-ı Hak müminlere, kendilerine kötülük yapan ve zulmeden insanları affetmelerini ve bağışlamalarını emretmektedir. Hatta kendilerine kötülük yapan ve zulmeden kâfirleri de affetmelerini ve bağışlamalarını emretmektedir. Bunu da zulmü ve kötülüğü affedip bağışlamanın Allah katındaki büyük değeri ve bu vesile ile alınacak olan sevabın çokluğu bilinsin diye açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir, Şöyle bir soru sorulabilir; Bu âyetler Mekkede nâzil olmuştur. Mekkeliler'den orada müslümanlığı kabul edenler korku içinde yaşıyorlar, kâfirlerin baskısı altında inliyorlardı, Dolayısıyla onlara galip gelmeye ve yaptıkları kötülüklerin intikamını almaya güçleri yoktu. Bir insana, kendisine yapılan kötülüğü ve zulmü affetmesi, ancak o insan zâlimden intikam almak gücünde ise emredilir. İnsanda eğer zâlimden intikam almak gücü yoksa böyle bir emir vermenin mânası yoktur, çünkü zaten intikam almaktan acizdir.
Buna şöyle cevap verilir; Söylediğiniz gibi müslümanlar eğer kâfirlerin baskısı altında mağlup ve mahküm halde iseler, onlara affetmelerini ve bağışlamalarını emretmenin iki mânası vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak bunu müminlere, böyle bir tabiatla Allah'a yaklaşmaya çalışmaları için, bu davranışı Allah'a yaklaşmanın vesilesi kılmaları için emretmektedir. Her ne kadar zâlimden intikam almak gücüne sahip olmasalar da, onların zâlimi affetmeleri bir korku ve zillet ifadesi değil, Allaha yaklaşmanın vesilesidir. Çünkü Allah'ın rızasını kazanmak isteyen herkes, intikam almaya muktedir olsa bile, kendi tabiatı ve tercihi ile affeder, sabırlı olur, sabırsızlıktan ve düşmanlık göstermekten sakınır, Nitekim Cenâb-ı Hak, “İnkâr edenler seni etkisiz hale getirmek veya öldürmek ya da yurdundan çıkarmak için tuzaklar kuruyorlar” meâlindeki âyette peygamber aleyhisselâma, Mekkeliler'in kendisini öldürmek yahut yurdundan çıkarmak istediklerini haber verdikten sonra ona Medine'ye hicret etmesini emretmişti. Bu hicret, onu vatanından çıkaracakları için bir zillet anlamında değil, aksine Allah Teâlâ'ya yaklaşmak için yapılmıştı. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, burada affetme emri, herkesin kendi özel durumuna göre verilmiştir. Çünkü müslümanlar bütün olarak kâfirlerden intikam alacak güçte olmasalar da, içlerinden bazıları birey olarak kendisine kötülük yapandan intikam alacak güçte olabilir, işte affetme emri onun içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın günlerine inanmayanlar; bu cümle farklı mânalara gelir. Birincisi, Allah'ın günleri sözü, Cenâb-ı Hakk'ın iman edenlere âhirette vereceğini vâdettiği ebedi nimetleri, asla bitmeyecek ve kesilmeyecek olan nimetleri mânasına gelir. Nitekim Hz. Müsâ kıssası ile ilgili âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allahın onlara yaşattığı (güzel) günleri hatırlat!" yani Allah Teâlânın onlara lütfettiği nimetleri hatırlat! Görmez misin ki Hz. Müsâ buradaki “Allah'ın günleri” sözünü, Allah'ın nimetleri diye tefsir etmekte ve bunun hemen arkasından şöyle demektedir: “Müsâ kavmine şöyle demişti: Allah'ın size lütfettiği nimeti hatırlayın. Hani O sizi, Firavun'un adamlarından kurtarmıştı”, İkincisi, buradaki Allah'ın günleri ibaresi gerçek günler anlamında değildir, çünkü onlar dünyadaki bu nimetleri ve bolluğu kendi gayretleri ve güçleriyle elde ettiklerine, Allah tarafından onlara o günlerde verilen nimetler olmadığına inanırlar. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Allah'ın günlerini beklemiyorlar, yani Allah'ın intikamından ve cezasından sakınmıyorlar.
Çünkü (böyle) bir topluluğu, hak etmeleri yüzünden Allah cezalandıracaktır. Yani herkese iyi ve kötü ne yapmışsa, Allah onun karşılığını verecektir. İnsanları affedeni, karşılık olarak onu affedecek, iyilik yapana iyilikle karşılık verecek, kötülük yapana da kötülükle karşılık verecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:15
İyi işler yapan kendisi için yapmıştır, kötülük yapanın da kötülüğü kendinedir. Allah Teâlâ, iyilik yapan birinin ancak kendisi için yaptığını, kötülük yapanın da ancak kendi aleyhine kötülük yaptığını haber vermektedir. Hayır yapan veya iyi bir iş yapanın da kendisi için yaptığını ve onun karşılığını âhirette alacağını, kötülük yapan da kendi aleyhine yaptığını ve âhirette onun cezasını göreceğini haber vermektedir. Nitekim dünyada yiyip içen kişi de kendisi için çalışmaktadır; kötülükler yapan da hem dünyada hem de âhirette onu kendi aleyhine yapmıştır, çünkü onu yapmakla kendini helâk etmekte, dünyada ve âhirette onun vebâlini yüklenmektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız ilâhi beyan da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Rabb'inize döndürüleceksiniz. Yani sonra Rabb'inizin vâdetmiş olduğu sevaba veya cezaya gideceksiniz.
Câsiye 45:16
Biz, şüphesiz İsrâiloğulları'na da kitap verdik. Müfessirler bundan maksadın Tevrat olduğunu belirtirler. Burada problem şudur: Allah onlara bütün olarak çok kitap verdi; Tevrat, İncil ve Zebür hepimizin bildiği meşhur kitaplardır. Onlara bunlar dışında başka kitaplar verilmiş olması da mümkündür. Öyleyse burada kitap kelimesini kullanmanın anlamı nedir? Onu Tevrat diye yorumlamanın dayanağı nedir? Biz deriz ki: Burada kitap kelimesi ile bütün kitapları kastetmiş olması mümkündür. Çünkü marife alâmeti olan elif lâm harfi, başında bulunduğu ismin bütün cinsini içine alır. Müfessirlerin söylediği gibi Cenâb-ı Hakk'ın burada Tevrat'ı kastetmiş olması da muhtemeldir. Bir cümlede âmmın belirtilip hâssın kastedilmesi caizdir, çünkü has olan o âmmın bir parçasıdır. İlâhi hükümlerin genelinin bulunduğu kitap olan Tevrat da kastedilmiş olabilir; rivayet edildiğine göre Zebür'da hikmetli sözler, hamd ve tesbih âyetleri bulunmaktadır, İncil'de de çok az ahkâm âyeti vardır. Bundan dolayı Tevrat'ın kastedilmiş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları buradaki hüküm kelimesine, kitabı anlama, bazıları da kitabın içinde bulunan hükümleri anlamak mânasını verir, Çünkü hüküm lafzı zahirde kitab kelimesinin kapsamına dâhildir. Ancak hüküm kelimesiyle kitabı açıklamakta; kitapta açık olarak yer alan hüküm, ondan istinbat edilen hüküm ve ictihadi hüküm mânasını vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki “Kitâb” kelimesiyle, Allah ile aralarında okunan şey; hüküm kelimesiyle de insanlar arasında Allah'ın kitapta emrettiği hükümlerle hükmetmeleri gerektiği kastedilmiş de olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Burada belirtilen ve peygamberlik anlamına gelen “nübüvvet” kelimesi, İsrâiloğulları arasında açıkça bilinen bir kavram olduğu için söz konusu edilmiştir, rivayet edildiğine göre İsrâiloğulları'na şu kadar sayıda resül ve nebi gönderilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Onları güzel şeylerle rızıklandırdık. Gerçekten Allah Teâlâ onları, kudret helvası, bıldırcın eti ve sayılamayacak kadar çok temiz yiyeceklerle rizıklandırmıştır. Kendilerini diğer topluluklardan üstün kıldık. Onların diger topluluklara üstün kılınması konusunu daha önce açıklamıştık’.
pupa haya — seki
Câsiye 45:17
Onlara din konusunda açıklamalar yaptık. Bazıları bu ilâhi beyana, onlara âyetler gönderdik mânasını verdi. Şöyle de denilmiştir: Helâl, haram ve şüpheli olan meseleleri açıkladı ve önceki ümmetlere dair haberler verdi. En doğrusunu Allah bilir. Bu cümle, dine dair ihtiyaç duyulan meseleleri açıkladık mânasına da gelebilir. Bize göre bu beyan iki mânaya gelir. Birincisi, yaratıпa ilgili açıklamalar ve Cenâb-ı Hakk'ın, her insanın içine koymuş olduğu vahdâniyetine ve ulühiyetine ait delillerdir. Yahut ulühiyetin ve rablığın kendisine ait olduğuna dair olarak âlemin yapısında varettiği delillerdir.
Kendilerine bu bilgiler geldikten sonra aralarında görüş ayrılığına düştüler. Yaratılış meselesinde söylediğimiz gibi, kendilerine ilim geldikten sonra ulühiyeti ve vahdâniyeti Allah'tan başkasına nispet etmekte görüş ayrılığına düştüler. [ ]Yani onlar ancak, açık deliller ve kesin kanıtlara bağlı olarak ulühiyetin ve rablığın, yaratma ve emretmenin Allaha ait olduğuna dair açıklamalar geldikten sonra ihtilafa düştüler. Burada ilim kelimesi belirtilmiş, fakat onunla ilmin yolları ve delilleri kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Onlara din konusunda açıklamalar yaptık cümlesi, kulların imtihanı ile ilgili olabilir; emirler ve yasaklar, helâller ve haramlar, yapmaları ve sakınmana düştüler. (İkincisi,) Resülullah'a (s.a.) tâbi olmak, davetini kabul etmek ve kendisine itaat etmekle ilgili imtihanları konusunda görüş ayrılığına düştüler. Üçüncüsü, Kur'ân hakkında ihtilaf etmeleridir. (Dördüncüsü, helâl ve haramla imtihan edilmelerinde görüş ayrılığına düşmeleridir. Sonra şanı yüce olan Allah, bu konularda hakikat bilgisi gelip, bunların Allah'tan insanlara iletildiği, gittikleri kendi yollarının bâtıl olduğu ve bâtılın da yokluğa mahküm bulunduğu açıklandıktan sonra görüş ayrılığına düştüklerini haber vermektedir. Sonra da onların birbirlerinden nefret ettikleri ve birbirlerini kıskandıkları için görüş ayrılığına düştüklerini bildirmektedir, ihtilafa düşmelerinin sebebi işte budur. Cenâb-ı Hak en sonunda da aralarında ihtilâfa düştükleri konularda kıyâmet gününde hükmünü vereceğini bildirmektedir.
Kıyâmet gününde aralarında hükmünü verecektir. Bu ilâhi beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, dünyadaki ihtilaflarının karşılığını âhirette verecektir mânasına gelir. (İkincisi, hak ile bâtılın, hak yolda olanla bâtıl yolda olanın hükmünü kıyâmet günü verecektir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:18
[Şeriat Kelimesinin Anlamı]
Sonra seni de bir din yoluna koyduk, onu izle! Bu ilâhi beyanın, “Onlara din konusunda açıklamalar yaptık”! meâlindeki âyetin sılası olması muhtemeldir. Buna göre Allah sanki şunu söylemektedir: Onlara din konusunda açıklamalarda bulunduk ve bunu [ şeriatin yaptık. Onlar bu şeriate uymadılarsa da sen ona uy! Şeriat, din ve gidilen yol anlamına gelir; ondan maksat da meşru kılınan ve gidilmesi gereken yoldur. Aynı şeyi İbn Kuteybe de söylemiştir: Falan şu konuda kural koydu denildiğinde “şeraa” fiili kullanılır. Bu kökten gelen “meşâriu'l-mâ” tabiri de su kaynakları mânasına gelir, bundan maksat da insanların ve gelip geçenlerin su içtiği yerdir’. Ebü Avsece de şeriat, kanun anlamına gelir dedi. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra Allah Teâlâ, onların gittikleri yolun ancak nefsi arzularının yolu olduğunu haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: Bilmeyenlerin arzularına uyma! Buradaki bilmeyenler kelimesi iki mânaya gelir. Birincisi, onlar düşünmedikleri ve tefekkür etmedikleri için bilmiyorlar, eğer düşünseler ve tefekkür etselerdi mutlaka bilirlerdi. Çünkü âyetin başında onların, kendilerine bilgi geldikten, yani ilmi deliller geldikten sonra görüş ayrılığına düştüklerini haber veriyordu, eğer düşünselerdi mutlaka bilirlerdi. İkincisi, bildiklerinin ve Allah'ın onlara ilettiği bilgilerin kendilerine faydası olmadığı için Allah onlarda bilgiyi yok saymaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:19
Şüphesiz onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Yani onların arzularına uyacak olursan, Allaha karşı onların sana hiçbir faydaları olmaz, Allah tarafından sana gelecek olan bir belâyı defetmeye onların gücü yetmez. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “O putperestler, sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye neredeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar, işte o zaman seni kendilerine dost sayacaklardı. Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsaonlara kayacaktın! Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın!'” Sonra Cenâb-ı Hak, zâlimlerin birbirlerinin dostu olduğunu haber vermektedir: Kuşkusuz haktan sapanlar birbirlerinin dostları ve koruyucularıdır. Burada muhtemelen din ve mezhep dostluğu kastedilmektedir. Yani onlar dinde birbirlerinin dostudurlar. Başka dostluklar da kastedilmiş olabilir; onlar destek ve yardım konusunda birbirlerinin dostudurlar. En doğrusunu Allah bilir. Allah da kendisini sayanların koruyucu dostudur. Yani Allah onların işlerini üzerine almıştır. Bu cümle, Allah onların koruyucusu ve yardımcısıdır mânasına da gelebilir.
Câsiye 45:20
Bu kitap, insanların aklını aydınlatan ışıktır. Allah Teâlâ Kur'ân'a bazan ışık, bazan hidâyet (doğru yol), bazan beyan (doğru yolun rehberi), bazan rahmet, bazan nur vb. isimler vermektedir. Tâbi olanlar, saygı duyanlar ve kabul edenler için Kur'ân hidâyettir, beyandır, nurdur ve ışıktır. Buradaki “besâir” kelimesi, beyan mânasına da gelebilir; Cenâb-ı Hak bu kitabın insanlara Allah tarafından gönderildiğini, hak ile bâtılı ve inananlar için lehlerinde ve aleyhlerinde olacak fiilleri açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:21
Bazı müfessirler şöyle dediler: Kâfirlerden bir grup dediler ki: Muhammed'in cennetteki sevap ve nimetler hakkında söyledikleri doğru ise vallahi biz buna onlardan daha lâyık durumdayız. Zaten dünya nimetlerine ve lezzetlerine de onlardan daha lâyık bulunmaktayız. Yahut onlara verilenlerden daha üstünü mutlaka bizlere verilecek ve dünyada onlardan üstün tutulduğumuz gibi âhirette de mutlaka üstün tutulacağız diyorlardı. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, onların bu sözleri üzerine şöyle buyurdu: Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Ancak bize göre bu yorum zayıftır, çünkü bu âyetin, müfessirlerin belirttiği o sözün cevabı olması uygun değildir. Zira onlar şunu söylemişlerdi: Âhiretteki nimetlere ve lezzetlere bizler onlardan daha lâyık durumdayız, nitekim bizler dünyada onlardan daha lâyık bir konumdayız, dünyada üstün tutulduğumuz gibi âhirette de mutlaka üstün tutulacağız. Yoksa onları, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Bu ilâhi kelâm, onların bu sözlerinin cevabı olmaz.
Onlar sadece, biz onlardan daha evlâyız, dünyada onlara üstün tutulduğumuz gibi âhirette de üstün tutulacağız, demişlerdi. ( Onlar âhirette müminlerle eşit durumda olacaklarını değil, müminlerden üstün tutulacaklarını zannediyorlardı. Bu durumda Allah, onların eşit olacaklarını zannettiklerini nasıl söyleyebilir? Aziz ve Celil olan Allah'ın verdiği haberler, asla gerçeğe muhalif olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre âyet-i kerime, ancak ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler hakkındadır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Yani mesele eğer onların, ölümden sonra dirilme yoktur, haşir-neşir yoktur diye zannettikleri gibi olsaydı, kötülüğe, yani şirke gömülüp kalanların ölümleri ve yaşamları, dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi olurdu. Çünkü onların hepsi, bu dünyada, dünyanın lezzetlerinde, nimetlerinde, zorluklarında ve acılarında eşit durumdadırlar. Hikmet ve akıl ise, onlardan her birinin ayırtedilmesini, her birinin ait olduğu yere konulmasını, kötülük yapanın lâyık olduğu cezayı görmesini, iyilik yapanın da iyiliğine uygun olan mükâfatı almasını gerektirir. Cenâb-ı Hak bu dünyada onları eşit tuttuğuna göre, herkese lâyık olduğu cezayı ve mükâfatı vermek için onların tefrik edileceği ve ayırtedileceği başka bir âlem vardır demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, şu ilâhi beyanda ifade edilen husustur: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”?. Eğer o kâfirlerin zannettiği gibi ölümden sonra dirilmek olmasaydı, haşir neşir olmasaydı, Cenâb-ı Hak ifade buyurduğu üzere göğü, yeri ve ikisi arasındakileri, onların zannettiği gibi boş yere yaratmış olurdu. Şu âyet-i kerime de aynı mânayı teyit etmektedir: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” Eğer Allahın huzuruna gidilmeyecek olsaydı, o zaman gökler ve yer boş yere yaratılmış olurdu. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyetin bu şekilde anlaşılması daha doğru ve daha uygundur. Allah'ın bu mânaya gelen başka âyetleri de vardır: “De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu?”", “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu?”2 Yani bunlar eşit değildirler. Eğer onların zannettiği gibi ölümden sonra dirilmek ve haşir neşir olmasaydı, bu dünyadan başka bir hayat olmasaydı, her iki kesim eşit olurdu. Nitekim bu dünyada her iki kesim Allah tarafından eşit kılınmıştır. Hikmet ve akıl ise onların birbirinden ayrıştırılmasını ve ayırtedilmesini gerektirmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın dost ile düşmanı eşit tutması caiz değildir, bu dünyada ise onlar eşit konumdadırlar, Buradan anlaşılmaktadır ki, onların eşit tutulmaması, başka bir âlemde gerçekleşecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
333 [ ]Ceпa'-: Hakk'ın bu dünyada insanlara vermiş olduğu sağlık konusunda görüş farklılığına düştüler. Mütezile'nin çoğunluğuna göre Allah Teâlâ bu dünyada mümin olsun kâfir olsun herkese ancak dinde onun için en uygun olan şeyi verir. Sonra onların iddiasına göre âhirette Allah'ın affı onlara uygulanmaz. Çünkü onlar şöyle diyorlar; İnsanlar sevabı ve cenneti Allah'ın rahmeti ile değil, ancak kendi amelleriyle hak ederler. Allah Teâlâ kötülük yapanı affettiği zaman, o bunu hak etmiş miydi, yoksa Allah lütfedip mi onu bağışladı bilinmez. Bize göre ise Cenâb-ı Hakk'ın kullarına verdiği şeyleri, ancak kendisinin lütfu, ihsanı ve rahmeti sayesinde vermiştir. Böylece insanlar da Allah'ın lütfunu, ihsanını ve affediciliğini anlamış olurlar. Hocalarımızın çoğunluğu şöyle der: Allah Teâlâ'nın dünyada kâfire verdiği nimetlerin hepsi onun için şerdir, tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz firsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor”, “Sanıyorlar mı ki, onlara mal ve evlatlar verirken yalnızca iyilikleri için çırpınıyoruz! Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar”", Buna benzer âyetlerde Cenâb-ı Hak, onlara vermiş olduğu nimetlerin kendileri için hayır olmadığını, müminlere verdiği nimetlerin ise onlar için hayır olduğunu haber vermektedir. Bize göre bu görüş mutlak olarak doğru değildir, ancak Allah'ın muradına muvafık düşen hayır, O'nun desteğinden mahrum olan da şerdir. Mütezile'nin söylediği gibi insanlar için en uygun (aslah) olanı gözetmek Allah için şart değildir. Ancak Allah insanlar için lütfunun ve ihsanının gereğini yaptığı gibi hikmete ve adalete uygun olanı da yapar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İbn Kuteybe, kötülüğe gömülüp kalanlar sözüne, kötülük kazananlar mânasını verdi. Av köpeklerine de cevârih (ava giden hayvan) denilir”.
© İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 405.
Câsiye 45:22
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Allah gökleri ve yeri ciddi amaçlarla, herkesin hak ettiği karşılığı görmesi için yarattı, yani herkes ancak yaptığının karşılığını hak ettiği şekilde görsün diye yarattı. Eğer insanların dünyada yaptıklarının âhirette bir karşılığı olmasaydı, )-nitekim kâfirler ölümden sonra dirilmeyi inkâr ettikleri için dünyada yaptıklarının sevap ve ceza türünden bir karşılığı olmadığını iddia ediyorlarsöylediğimiz gibi gökleri ve yeri hak ile yaratmazdı. Herkesin her yaptığının karşılığı âhirette verileceği için ancak gökleri ve yeri hak ile yarattığını söylemektedir. Bu da göstermektedir ki, bundan önceki âyet, ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler hakkındadır, müfessirlerin söyledikleri gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:23
[Arzularını Tanrı Edinme]
Arzularını tanrı yerine koyan kimseyi bir tasavvur et! Bu âyet iki mânaya gelir. Birincisi, hakikat mânasına gelir, nitekim bütün müfessirler şöyle derler: Onlar güzel gördükleri her şeye tapıyorlardı. Bir şeyi güzel gördüklerinde onu arzu ederler, onu arzu ettiklerinde de ona taparlardı. Sonra ondan daha güzel bir şeyi görünce, öncekine tapmayı bırakır, ikincisine taparlardı. Bu, onların âdeti idi. İşte bu durum, onların arzularını tanrı yerine koyduklarını gösterir. Çünkü onlara göre tanrı, kendisine tapılana, ibadet edilene denir. İşte bundan dolayı âyetteki arzularını tanrı yerine koydukları ifadesi, hakikat mânasına gelmektedir. İkincisi, âyet temsili mânaya gelmektedir. Katâde şöyle der: Müşrikler bir şeyi arzu ettikleri zaman onu mutlaka yaparlardı. Allah korkusu onları arzu ettikleri fiilleri yapmaktan alıkoymaz, onlara değer vermek{eп vazgeçirmez, kendi arzularının peşinden giderlerdi. Dolayısıyla nefsâni arzuları onlar için tanrı yerinde idi, onları bırakıp Allah'ın emrine uymazlar ve Allah'ı onlardan çok da üstün görmezlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın -bilgisine rağmen (sapmayı tercih ettiği için)- kendini saptırdığı kimseyi bir tasavvur et! Bu ilâhi beyan farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, insan hak ve doğru yolu bilmediği için değil, bildiği için Allah onu saptırdı. Yani Allah ona hak yolunu gösterdiği halde o kendi iradesiyle sapıklığı tercih etti. İkincisi, [ ] Allah onu, kendi iradesiyle sapıklığı ve küfrü tercih edeceğini bildiği için saptırdı, Allahın vuku bulacağını bildiği olay ve insanın yapacağı tercih gerçekleşsin diye bunu yapar. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Allah onun neyi seçeceğini biliyordu, bu sebeple de sapıklık fiilini onda yarattı, En doğrusunu Allah bilir.
Kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi bir tasavvur et! Bu âyet de iki şekilde yorumlanır Birincisi, Allah onun kalbini, kendi arzularıyla örttü ve orada bir karanlık yarattı. Bu karanlık ve o örtü, kulağın ve gözün mühürlenmesine yol açtı, kişi ile duyduğu deliller ve kanıtlar arasında perde oldu. Gözün örtülmesi ve kararması, kişinin düşünmesine ve tefekkürde bulunmasına engel olur. İkincisi,) onlar Altahın emrine uysalar ve davet ettiği dini kabul etselerdi, ebedi hayatı kazanacaklardı, fakat nefsâni arzuları onların ebedi hayatı kazanmalarına mani olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Ey iman edenler! Sizi hayat verecek şeylere çağırdıklarında Allah ve resülünün çağrısına uyun”, “Ölü iken dirilttiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur Yani onların uyup peşinden gittikleri arzuları, davet edildikleri ebedi hayatı kazanmalarını engellemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'tan sonra onu kim yola getirecek? Bu âyetin de iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, bundan maksat gerçek hidâyetin hakikatidir, o da Allah'ın tevfik ve ısmet lütfetmesidir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Sapıklığı tercih ettikten sonra Allah'tan başka kim onu hidâyete erdirebilir ve başarı ihsan eder? İkincisi, buradaki hidâyetten maksat beyandır, yani doğru yolu açıklamadır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah'ın gönderdiği açıklamalardan sonra, onlardan daha açık ve daha çok açıklamayı kim yapabilir? Yani bunu kimse yapamaz. Düşünmüyor musunuz? Yani öğüt almıyor musunuz? Yahut Allah'ın beyanını yahut onlar için yapmış olduğu açıklamayı düşünmüyor musunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Bu âyeti Cenâb-ı Hak, ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkında indirmiştir ve Resülullah'ın (s.a.) onlarla uğraşmaması, ilgilenmemesi, başkalarıyla uğraşması, onların iman etmelerinden ümidini kesmesi gerektiğini, söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
7 “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle güzel gösterilmiştir”.
Câsiye 45:24
24. “Bir de şöyle demektedirler: “Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Ölürüz, yaşarız. Bizi öldüren ise zamandan başkası değildir!
Halbuki onların bu konuda bir bilgileri yoktur, zannetmekten başka bir şey yaptıkları yok.”
Şöyle demektedirler: Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Yani hayat, sadece dünya hayatıdır, dediler. Onların, bize yakın olan hayattan başka hayat yoktur demiş olmaları da mümkündür. Ölürüz, yaşarız. Bu ibare iki mânaya gelir. Birincisi, biz ölürüz, başkaları gelir yaşar. Yahut biz ölürüz çocuklarımız yaşar. İkincisi, ölürüz kelimesi, biz ölüler idik, yani yoktuk, ölü konumunda idik de bize hayat verdi mânasına gelir. Yaşarız kelimesi de hayat bulduk mânasına gelir. Sonra da bu hayattan başka hayat yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Bizi öldüren, zamandan başkası değildir. Bu cümle de iki mânaya gelir. Birincisi, bizi öldüren sadece zamanın durmayıp devam etmesidir, yani zamanın devam etmesi bizim ecelimizi bitirmekte ve bizi ölüme götürmektedir. Aynı şeyi İbn Kuteybe de söylemiştir: Bizi öldüren, zamandan başkası değildir, yani bizi öldüren günlerin ve senelerin geçmesidir". İkincisi, onların gözünde “dehr” ( ali) kelimesi ebediyet anlamına gelir. Buna göre Bizi öldüren, zamandan başkası değildir meâlindeki âyet hakkında şunu söylüyorlar: Bizim şahsımız ebedi ve bâki olmak için değil, son bulmak ve yok olmak için yaratıldığından dolayı geçen zaman bizi öldürmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
8 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 405.
Halbuki onların bu konuda bir bilgileri yoktur, zannetmekten başka bir şey yaptıkları yok. Bu cümle de iki mânaya gelir. Birincisi, onların ileri sürdükleri dünya hayatından başka hayat yoktur şeklindeki iddiaları, hiçbir bilgiye dayanmamakta, sadece zanna dayanmaktadır. İkincisi, onlar bu sözleri zandan başka bir şey değildir, bilgi ile değil, zanla bunu söylemektedirler. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:25
Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda, Yani ölümden sonra dirilmek ve ölüm sonrası hayat hakkındaki âyetlerimiz onlara okunduğu zaman; açık açık, yani ölümden sonra dirilmek ve ölüm sonrası hayat hakkındaki âyetlerimiz onlara son derece açık ve net bir şekilde okunduğunda, Doğru söylüyorsanız atalarımızı geri getirin, demekten başka bir delil ileri süremiyorlar. Burada şöyle bir problem vardır: Cenâb-ı Hak burada onların bir delilini belirtmektedir. Delil, insanın ortaya koyduğu ve kendisini mâzur gösteren bir gerekçedir. Halbuki onlar, delil yoktur demediler ki mâzur görülmesinler! Biz deriz ki: Onların delilleri yoktur cümlesinin anlamı şudur: Onların şu sözlerinden başka delilleri yoktur yahut onlar delil olarak sadece şunu söylüyorlar: Doğru söylüyorsanız atalarımızı geri getirin. Bu ilâhi beyan, kendisine soru sorulan kişinin, soranın istediği ve arzu ettiği delili getirmesinin gerekli olmadığına işaret etmektedir. O, kendisince delil kabul ettiği bilgiyi getirir ve ona uyar. Soruyu soran kişinin arzusunu ve tercihini yerine getirmesi gerekmez. Allah Teâlâ müşriklere, ölümden sonra dirilmeye inanıp ikrar etmelerine yetecek miktarda delil ve âyet gönderdi. Sonra Allah Teâlâ, sizi dirilten ve öldürenin zaman olmadığını, kendisi olduğunu şöyle haber vermektedir:
Câsiye 45:26
26. “Onlara şöyle de: Allah sizi hayata getirecek, sonra öldürecek, sonra gerçekleşeceği kesin bulunan kıyâmet sürecinde sizi bir araya getirecek” Bunda kuşku yok ama insanların çoğu bilmez.”
Onlara şöyle de: Allah sizi hayata getirecek, sonra öldürecek, sonra kıyâmet sürccinde sizi bir araya getirecek! Buradaki size hayat verecek olan Allah'tır cümlesi, kabirde sizi diriltecek, sonra orada tekrar öldürecek, sonra da kıyâmet gününde sizi toplayacak olan Allah'tır mânasına gelebilir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Allah size önce hayat verecek, sonra dünyada eceliniz bittiği zaman sizi öldürecek, sonra da kıyâmet gününde sizi bir araya getirecektir. Fakat insanların çoğu bilmez. Yani insanların çoğu bildiklerinden yararlanmazlar. Yahut düşünmeyi ve bilgiyi elde etme vesilelerini terkettikleri için insanların çoğu bilmez.
Câsiye 45:27
Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca Allah'ındır. Bu ilâhi beyan şöyle tefsir edilir. Birincisi, göklerde ve yerde bulunan bütün hükümdarların mülkü Allah'a aittir. İkincisi, göklerin ve yerin mülkü, yani göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Nitekim İbn Mesüd'un (r.a.) mushafı böyledir. Üçüncüsü,) göklerin ve yerin mülkiyetinin hakikati Allaha aittir. Eğer ilk yorum doğru ise, bu beyanda o zaman göklerde ve yerde bulunan bütün sultanların mülkü Allah'ındır, mânasına gelir. Bu anlamda, ellerindeki mülk, saltanat ve varlık sebebiyle o sultanların peşinden gitmekten, onlara saygı göstermekten, hizmet etmekten ve onları yüceltmekten vazgeçilmesi bildirilmekte, aksine bütün bu davranışların Allaha yöneltilmesi, hamd ve şükrün de onlara değil Allaha yapılması emri vardır. Çünkü o sultanların sahip oldukları varlıkların hepsi Allah'ındır. Bunları onlara veren de onlardan alacak olan da Allah'tır. Dolayısıyla şükrün ve kulluğun da O'na yapılması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyanın göklerin ve yerin hazineleri mânasına geldiği yorumunu kabul edersek o zaman bundan, insanların sahip oldukları mülke göz dikmekten sakınmak, arzu ettiklerini sadece Allah'tan istemek ve başkasına değil sadece O'na ümit bağlamak gerektiği emri çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Eğer üçüncü yorumu, yani mülkün hakikatinin Allaha ait olduğu yorumunu kabul edersek bu yorumda da Allah Teâlâ'nın insanları dünyada çeşitli yollarla imtihan ettiği, bu imtihanı kendisinin elde edeceği bir menfaat veya defedeceği bir zarar için yapmadığı, aynı şekilde âhirette bazılarına sevap, bazılarına ise ceza vereceğini bildirmesinin de dünyada kendisinin elde edeceği bir menfaat veya defedeceği bir zarar için yapmadığı, fakat insanların lehinde ve aleyhinde neticelenecek bu gerçeği hikmetin gereği olarak yaptığı mânası çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Kıyâmet vakti geldiğinde... Cenâb-ı Hak burada kıyâmete, saat diye isim verdi. Bu ismi ona, süratle kopacağı yahut çabucak neticeleneceği için vermiş olması mümkündür, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Göklerin ve yerin gaybı Allaha aittir. Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”, Yahut bu ismi ona, insanların hesapları ve işleri kıyâmet gününde ancak bir saat içinde görüleceği için vermiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. İşte o gün, hakkı bırakıp bâtıla sarılanların zarar ettiği ortaya çıkacaktır. Yani dünyada iken hakkı bırakıp bâtıla sarılanların zarar ettiği o gün ortaya çıkacaktır. Buna göre dünya ticaretine katılan yahut taksim edilen serveti toplamak için çalışan herkesin zarar ettiği o gün ortaya çıkar. Onların dünyadaki çalışmalarının ve ticaretlerinin zararla sonuçlandığı o gün anlaşılır. Bu meselenin esası şudur: Allah Teâlâ dünyayı ve dünyada yaratmış olduğu mal ve mülkü, dünyadaki insanların sermayesi olarak yaratmıştır, onunla ticaretlerini yaparlar ve onunla âhiret kârını kazanırlar. Çünkü Allah dünyayı kendisi için değil, ancak âhiret için yaratmıştır. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır””, “İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır 2. En doğrusunu Allah bilir.
GİZA İSİNE
Câsiye 45:28
Bütün toplulukları diz çöküp boyun eğmiş olarak göreceksin. Her topluluk kendine ait defterin başına çağrılacak. Burada sözü edilen diz çöküp boyun eğme hâli, muhtemelen insanlar için bir haber ve tanımlamadır; dünyada diz çöküp boyun eğmiş halde yargıçlar ve yöneticiler tarafından yargılandıkları gibi, kıyâmet günü de diz çöküp boyun eğmiş oldukları halde yargılanacaklar. En doğrusunu Allah bilir. O günün dehşetinden ve korkusundan ayakları onları taşımadığı ve ayakta duramadıkları için diz çökmüş olmaları da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Her topluluk kendine ait defterin başına çağrılacak. Buradaki defter kelimesinden maksat, muhtemelen herkesin amellerinin yazıldığı kendisine ait defterdir. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik”?, “Kitabı sağ tarafından verilen kimse...””, “Kitabı sol tarafından verilene gelince...” [ ]Her topluluk kendine ait defterin başına çağrılacak. Bu ilâhi kelâmın, her ümmet dünyada bağlı olduğu Kur'âna vb. kitaba çağrılacak mânasına da gelebilir. Denilir ki: Ey İncil ehli! Ey Tevrat ehli! En doğrusunu Allah bilir. Bu ilâhi beyan, her ümmet dünyada yapmış olduğu amellerin hesabına çağrılacak mânasına da gelebilir. Bu yorumun delili de, O gün yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz meâlindeki âyettir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Câsiye”, toplanmak mânasına gelir. Aynı kökten gelen “tecâseynâ” kelimesi, yargılanmak için dizlerimizin üzerine çöktük anlamına gelir. İbn Kuteybe, dizleri üstüne çökmek cümlesinden, tatmin olmadıkları halde mânası murat edilmiştir, der. Kitabına çağrılacak ifadesi de, hesabına çağrılacak demektir.
Câsiye 45:29
Bu, size gerçeği söylemekte olan kitabımızdır. Burada Allah Teâlâ'nın kendisine nispet ettiği kitaptan maksat, muhtemelen insanlara hakkı söyleyen Kurân-ı Kerimdir. Buradaki hak kelimesinden maksat da, Allah'ın insanlar üzerindeki ve insanların da birbirleri üzerindeki haklarıdır. Yahut da hak, Al[ah Tedlâdan geldiği doğru olan kitap demektir. En doğrusunu Allah bilir. Burada sözü edilen kitap, yapmış oldukları iyiliği ve kötülüğü herkes için ayrı ayrı kaleme alan meleklerin yazmış oldukları kitap mânasına gelebilir. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” En doğrusunu Allah bilir.
Biz, bütün yaptıklarınızı kaydetmekte idik. Bu ilâhi beyanın tefsirine dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Hafaza melekleri, âdemağullarının yaptıkları her işi yazarlar, sonra bu yazdıklarını, falancı şunları şunları yapacak diye yazılmış olan levh-i mahfüzdaki kitapla karşılaştırırlar, ne fazla de eksik bir bilginin olmadığını görürler. İbn Abbâs'ın (r.a.) buna yakın şöyle bir sözü vardır; Gökte bir kitap vardır, onun başında melekler bekler, âdemoğlünun yanında bulunan melekler de, o kitaptan insanların yaptıklarını kaydederler. Sonra şöyle derler: Bu nüsha, yalnız o kitaptan mıdır, yoksa onda ET başka bir şey var mıdır? En doğrusunu Allah bilir, ) Bazıları şöyle dedi: Onlar, herkesin yaptığı her şeyi yazmakla görevli iki melektir, göğe çıkmak istediğinde her biri yazdığını diğerinin yazdıklarıyla karşılaştırır, aralarında bir harflik bir hata bile olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Baztları da şöyle dedi: Her insanın yaptıklarının yazıldığı kitap her gün yahut her perşembe günü arz olunur, oradaki hayır ve şer ile sevabı ve cezayı gerektiren işler ve sevaba ve cezaya konu olmayan diğer olaylar kaydedilir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki istinsahtan (kaydetmek) maksat muhtemelen, kitap ve benzeri kaynaktan almadan ilk olarak yazmaya başlamaktır. Çünkü kitap ve diğer kaynaktan almadan ilk olarak yazmaya da istinsah denilmesi mümkündür, Meselâ bir insan, istinsah ettim dediği zaman, yazdım demek istemiştir. Buna göre Allah Teâlâ sanki şöyle demiştir: Biz, bütün yaptıklarınızı yazıyorduk; onları sizin için hayır ve şer diye tespit ediyorduk. İşte o gün onların amellerinin yazıldığı kitapları çıkarılır ve bu onların aleyhine delil olur. Bunlar da hafaza meleklerinin yazdıklarıdır. Bu, size gerçeği söylemekle olan kilabımızdır. Yani onların okudukları, durumlarını gösteren ve yaptıklarını hatırlatan o kitap, sanki onların aleyhine konuşmaktadır. Biz istinsalı ediyorduk ibaresi, söylediğimiz gibi yazıyorduk mânasına gelir, En doğrusunu Allah bilir,
Câsiye 45:30
İman edenler, yani inanılması ve tasdik edilmesi gereken her habere ve hükme iman edenler; din ve dünyaya yararlı işler yapanlar, yani menfaatlerine uygun olan ve hikmetin gerektirdiği şeyleri yapanlar. Rab'leri onları rahmet deryasına daldıracak, yani cennete koyacak. Cenâb-ı Hak cennete rahmet adını vermiştir, çünkü oraya Allah'ın rahmeti sayesinde girilir. Yahut rahmetle, istenen ve arzu edilen şeylerin nihai gayesi cennet olduğu için ona rahmet adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. İşte apaçık başarı budur. Buradaki “fevz” kelimesi, amellerinin neticesinde arzu ve ümit edilen nimetleri elde etmek anlamına gelir. Yahut da arkasında hiçbir korku ve endişenin olmadığı kurtuluş mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:31
31. “Hakk'ı inkâr edenlere gelince şöyle denilecek: Âyetlerim size okunur değil miydi? Ama siz kibre kapıldınız ve günaha batmış bir topluluk oldunuz.”
Hakk'ı inkâr edenlere gelince şöyle denilecek: Âyetlerim size okunur değil miydi? Burada sanki gizli bir kelime var gibidir. Hakk'ı inkâr edenlere gelince sözü, üçüncü şahıstan haber vermektedir. Âyetlerim size okunur değil miydi? sorusu ise muhataba, yani insanın karşısında bulunana hitaptır. Dolayısıyla bu cümle, ilk cümlenin cevabı olmadığı gibi aynı şahsa da hitap etmemektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Dünyada iken hakkı inkâr edenlere, âhirette cehennemden çıkmak ve yahut cezasının hafifletilmesini istedikleri zaman şöyle denilir: Dünyada iken âyetlerim size okunur değil miydi? Sonra buradaki âyetler kelimesinden maksat, Allah'ın vahdâniyetine ve ulühiyetine dair âyetleri yahut kudretinin ve azap etmeye ilişkin hükümranlığının işaretleri veyahut ölümden sonra insanları diriltmeye kâdir olduğunun kanıtları veyahut da peygamberlerin risâletinin delilleridir. En doğrusunu Allah bilir.
Ama siz kibre kapıldınız ve günaha batmış bir topluluk oldunuz. Allah'ın âyetlerine karşı kimsenin kibre kapılması söz konusu değildir, ancak onlar Allah'ın âyetlerini inkâr edip reddettikleri ve onların gereğini yerine getirmedikleri zaman sanki o âyetlere karşı büyüklenmiş oluyorlardı. Nitekim başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey âdemoğulları! Size Şeytana kulluk etmeyin dememiş miydim?” Hiç kimse şeytana kulluk ctmeyi düşünmez, ancak onlar şeytanın emrine uyarak putlara taptıkları zaman sanki şeytana kulluk etmiş olmaktadırlar. Onların, peygamberlere karşı büyüklenmiş olmaları da muhtemeldir, Buna göre de Allah'ın elçilerine karşı büyüklenmeleri, Allah'a karşı yahut Allah'ın âyetlerine karşı büyüklenmek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir, Günaha batmış bir topluluk oldunuz. Buradaki “mücrim” kelimesi, günaha gömülmüş kişi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:32
32. “Allahın vâdi gerçektir, kıyâmet konusunda da bir kuşkuya yer yoktur, denildikçe, “Kıyâmet nedir bilmiyoruz, biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız, kesin bir bilgiye sahip değiliz? dediniz.”
Onlar kıyâmet konusunda şüphe içinde idiler. Fakat Allah'ın âyetlerinde ortaya konulan delilleri düşünüp tefekkür ettikleri zaman bu konudaki şüpheleri yok oldu. Âyette kuşku duyulduğu ifade ediliyorsa da söyleyen kişi kesin bir bilgiye dayanarak söylediği zaman, bu söz kesin bilgi anlamına da gelebilir. Ancak ilk yorum daha doğru gibidir. [ ] Kıyâmet konusunda insanlar iki gruptur: [Biгiпciѕi,] ona kesin inanan ve hakikat olduğunu kabul eden, fakat ona göre davranmak ve kıyâmet için hazırlanmaya dair kuşku içinde olanlar. [İkincisi] de ondan şüphe eden, vukuunu inkâr eden ve böyle bir olayın vuku bulmayacağını kesin bilgi ile bilen biri gibi onu reddedenlerdir. Bir şeyi kesin bilmek, onu zâhiri sebepleriyle bilmektir. Bu sebeplere bazan küçük bir şüphe ve tereddüt girebilir, bundan dolayı âyette “zan” (Şalı) kelimesi kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bir şeyi bilmek, bazan sebeplerle mümkün olur, bazan da sebepsiz olarak insanda ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ “ikan” kelimesiyle değil, “ilim” kelimesiyle tavsif edilir. Söylediğimiz gibi ilim, bazan sebeplerle bazan da sebepsiz elde edildiğinden dolayı Allah için “O mükindir” denilmez. En doğrusunu Allah bilir ya, ikan kelimesinde kitçük de olsa bir şüphe ve tereddüt mânası vardır. İnsan bazan sebeplerin galip gelmesi yüzünden gerçek şeyler yapabilir, meselâ kötülük yapmaya zorlanan biri, onun hakikat olmadığını, sebeplerin galip gelmesi ile tehdit edildiğini bilir. En doğrusunu Allah bilir.
Biz bu konuda zannetmenin ötesinde bir şey yapamayız. Buna benzer başka âyetlerde Allah şöyle buyurmaktadır: “Suçlular ateşi görür görmez, kendilerinin orayı boylayacaklarını iyice anlayacaklar””, “Onlar kesinlikle Rab'lerine kavuşacaklarını bilen kimselerdir”. Bu âyetler, her zaman sözün ifade ettiği zâhiri mânanın anlaşılmaması gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah'a kavuşmakla ilgili bu son âyette Cenâb-ı Hak müminler hakkında da zan kelimesini kullanmaktadır. Bundan maksat “ikan'dır (inanmaktır), bilinen mânasıyla zan değildir. Kâfirler hakkındaki âyette geçen zan kelimesi ise hakikat mânasında kullanılmıştır. Dolayısıyla zan kelimesinin mümin-kâfir her iki grup hakkında aynı mânaya geldiği şeklinde anlaşılması caiz değildir, aksine biri hakkında anlaşılması gereken diğerinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:33
33. (ilâhi vâd yaptıklarının ne kadar kötü şeyler olduğunu açıkça gördüler, alaya aldıkları gerçek onları kuşatıverdi.”
Yaptıklarının ne kadar kötü şeyler olduğunu açıkça gördüler. Bu cümle iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar dünyada iken yaptıkları şeylerin kötü olduğunu âhirette görecekler. Çünkü dünyada iken yaptıkları işler onlara [ ]güzel görünüyordu, âhirette ise kötü oldukları ortaya çıkacak. İkincisi, dünyada iken yaptıkları davranışların ne kadar kötü işler oldukları âhirette onlara görünecek ve dünyada yaptıkları işlerin ne kadar kötü olduğunu hatırlayacaklar. Yani dünyada iken yapmış oldukları o kötülükleri âhirette hatırlayacaklar. En doğrusunu Allah bilir. Alaya aldıkları gerçek onları kuşatıverdi. Yani peygamberlerin kendilerini uyardıkları ve onların da hemen gelmesini istedikleri azap başlarına geldi. Onlar, peygamberlerin kendilerini korkuttuğu azabın vâki olmayacağını düşünüyor ve eğer varsa hemen azabı getirmesini söyleyerek onlarla ancak alay ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:34
34. “Kendilerine şöyle denildi: Siz bu günle yüzyüze geleceğinizi nasıl unuttunuzsa bugün de biz sizi unutuyoruz. Meskeniniz ateştir, size yardım edecek kimseler de yoktur.”
Kendilerine şöyle denildi: Siz bu günle yüzyüze geleceğinizi nasıl unuttunuzsa bugün de biz sizi unutuyoruz. Burada şöyle bir problem vardır: Onlar o gün nasıl unutulurlar? Eğer unutulacak olurlarsa, azaptan kurtulmuş olurlar. Buradaki unutmak kelimesi iki mânaya gelir. Birincisi, buradaki unutmak terketmekten kinâyedir, Allah şöyle buyurmaktadır: Siz bugün için gerekli olan işleri yapmayı ve bu günü düşünmeyi nasıl terkettinizse, biz de bugün sizi cehennemde ve azabın içinde terkedeceğiz, İkincisi, âyet temsili bir anlam içermektedir. Yani siz bu günü nasıl unutulmuş bir olay gibi gördüyseniz, o güne nasıl hiç aldırmamış ve o gün için hazırlık yapmamışsanız, biz de bugün size unutulmuş bir insan gibi muamele edeceğiz, halinize hiç aldırış edilmeyecek, yüzünüze bakılmayacak ve hiç önemsenmeyeceksiniz. En doğrusunu Allah bilir.
Meskeniniz ateştir, size yardım edecek kimseler de yoktur. Onlar evleri, binitleri, elbiseleri ve benzeri her türlü imkânlarıyla, Allah'ın elçilerine ve onlara uyanlara tepeden bakıp övünmelerinin karşısına, onlar için mesken olarak cehennemi koymuştur. Ayrıca onları bu ateşten, onlar için yaratmış olduğu bu meskenden çıkarmaya kâdir bir yardımcıları olmayacağını ve bu azabı onların başından savmaya kimsenin muktedir olamayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Câsiye 45:35
35. azap, âyetlerimizi alay konusu yapmış olmanız ve dünya hayatının sizi aldatmış olması yüzündendir. O gün artık oradan çıkarılmazlar, mazeretleri de kabul edilmez.”
Sonra Allah Teâlâ, onların başına gelen bu azabın bir kısmının, dünyada iken Allah'ın âyetleriyle alay etmeleri yüzünden geldiğini, onların âyetlerle ve peygamberlerle eğlendiklerini haber vermektedir. Buradaki Allah'ın âyetleri sözü, daha önce de söylediğimiz gibi muhtemelen Allah'ın birliğine ve ulühiyetine dair âyetler yahut ölümden sonra insanları tekrar yaratmaya kâdir ve hâkim olduğuna veyahut Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine dair âyetlerdir.
Dünya hayatı sizi aldattı. Aldatmanın hayata nispet edilmesinin mânasını daha önce açıklamıştık, her ne kadar hayattan kaynaklanan bir aldatma hakikatte yok ise de neticede bir aldatma ve aldanma vardır. Yani onlar dünya hayatı ile gururlandılar, bu yüzden aldatma fiili dünya hayatına nispet edilmiştir, sanki dünya hayatı onları aldatmış gibidir. Her ne kadar gerçek öyle olmasa da bazan bir fiil, sebebe nispet edilir. Meselâ Allah, “Görmenizi sağlasın diye gündüzü yaratan O'dur”” buyurmaktadır. Yani gündüzün aydınlığı sayesinde göresiniz diye. Bu türlü kullanımlar dilde çoktur. Yahut bu ilâhi beyan şöyle de yorumlanabilir: Dünya hayatının şayet aldatma gücü olsaydı, aldatırdı. En doğrusunu Allah bilir.
O gün artık oradan çıkarılmazlar, mazeretleri de kabul edilmez. Buradaki “ye lâ hum yüsta tebin” cümlesi, farklı şekilde yorumlanmıştır. Bazıları şöyle dedi: Onlar, “Siz şunları yapmıştınız, şunları da terketmiştiniz, neden böyle yaptınız?” gibi sözlerle cehenneme sokuluncaya kadar azarlanırlar. Cehenneme atıldıkları zaman azarlama artık terkedilir ve orada unutulmuş bir halde bırakılırlar. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Yani onların tekrar dünyaya dönmek ve kendilerine salih ameller yapma imkânı verilmesine dair talepleri kabul edilmez. Allah onların bu taleplerini şöyle açıklıyor: “Rabb'imiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım”
Câsiye 45:36
36. “Göklerin Rabbi, yerin Rabb'i, bütün âlemlerin Rabb'i olan Allaha, yalnız O'na hamdolsun!
Kur'ân-ı Kerimde Allah'a hamd ifadesinin geçtiği her yerde, ancak şu iki mânadan biri kastedilmiştir. Birincisi, yaratılmışlarla ilgili bütün mânalardan ve bütün niteliklerden çok yüce olması itibariyle övgüye lâyık yegâne mâbut anlamına gelir. İkincisi, [ ]iпѕaпjaгa verdiği nimetler ve güzellikler itibariyle övgüye lâyık olan Allah mânasına gelir. Bu anlamı teyit eden âyetlerden iki tanesi meâlen şöyledir: “Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allaha mahsustur”, “Hamd, gökleri ve yeri yaratan Allah'a mahsustur””. En doğrusunu Allah bilir. Burada söylenmesi gereken başka bir husus da şudur: Bütün nesneler Allah'a nispet edildiği zaman, bundan Cenâb-ı Hakk'ın azametinin ve şanının nitelemesi mânası çıkar. Nesnelerin bir parçası ve bir özelliği Allaha nispet edildiğinde ise ancak o özelliğin saygın olduğu anlaşılır. Göklerin Rabb'i, yerin Rabb'i, bütün âlemlerin Rabb'i olan Allah'a, yalnız O'na hamdolsun meâlindeki ilâhi kelâmda da nesnelerin bütünü ile cüzleri ve özellikleri Allaha nispet edilmektedir. Burada da az önce söylediğimiz her iki mâna birleştirilmektedir. Çünkü Göklerin Rabb'i, yerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun cümlesinde nesnelerin parçaları ve özellikleri Allah'a nispet edilmekte, Bütün âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun cümlesinde de nesnelerin bütünü O'na nispet edilmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Rab kelimesinin tefsiri daha önce çeşitli yerlerde geçmişti”.
Câsiye 45:37
37. “Göklerde ve yerde ululuk O'na aittir. O sonsuz güç, sınırsız hikmet sahibidir.” Göklerde ve yerde ululuk O'na aittir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, göktekilere ve yerdekilere karşı azamet ve ululuk vasfı O'na aittir. (İkincisi,) göktekilerden ve yerdekilerden kendisinde azamet, ululuk ve üstünlük niteliği gören herkese karşı azamet ve ululuk vasfı O'na aittir. En doğrusunu Allah bilir. O sonsuz güç, sınırsız hikmet sahibidir. Yani O, yaratılanların ve onların isyanlarının aksine olarak kendisine zilletin hiç yaklaşamadığı bir izzete sahiptir. Yahut O, öyle bir izzete sahiptir ki, kendisinden başka izzet ve şeref sahibi olan ve böyle nitelenen herkes şerefini ondan almaktadır. Buna göre izzet, hakikatte O'na aittir. “Hakim” ise, bir şeyi ait olduğu yeгe koyan yahut yönetiminde hata görülmeyen hikmet sahibi mânasına gelir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır, âlemlerin Rabb'i olan Allaha hamdolsun, sadece O'ndan yardım dileriz.
Meselâ bk. el-Fàtiha, 1/1. 3 o Meselâbk.el-Fâtiha, 1/2.
Ahkaf 46:1
1. “Hâ-mim
2. “Kitabın indirilişi, sonsuz güç ve hikmet sahibi Allah'tandır.” Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak daha önce gerekli açıklamaları yapmış-
Ahkaf 46:2
1. “Hâ-mim
2. “Kitabın indirilişi, sonsuz güç ve hikmet sahibi Allah'tandır.” Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak daha önce gerekli açıklamaları yapmış-
Ahkaf 46:3
Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri şüphesiz yerli yerince yarattık. Âyetteki bil hakkı” ibaresi gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yerli yerince, yani bütün bunları hikmete uygun şekilde yarattık, mânasına gelir. Çünkü eğer o kâfirlerin söyledikleri gibi olsaydı, yani ölümden sonra dirilme olmasaydı ve insanlara sevap ve ceza olarak bir karşılık verilmeyecek olsaydı, daha önce değişik yerlerde söylediğimiz gibi, gökleri ve yeri yaratması ve diger bütün varlıkları yaratması boşuna ve anlamsız olurdu. En doğrusunu Allah bilir.
' o bk. Bakara, Âl-i İmrân, Mü'min ve Zuhruf sürelerinin baş tarafları.
Ama İnkâr edenler kenditerine kargı yapılan uyarıdan yüz çevirmekte. dirler, Buradaki yapılan uyarıdan yüz çeviriyorlar ce iki manaya gelir, Birincisi, Allah Teâlâ'nın gökleri ve yeri ve onlardaki her türlü faydayı insanbar için yaralı ve boşuna olmadığını, fakat bütün bunlarda bir makat ve amag biilundufunu düşünmeleri gerekirken düşünmekten yüz EJ çeviriyorlar, 9JÇünkü onlar yaratıkları boy yere yaratmanın, onları başıboş hiçbir endr ve yasak koyasamanın, kimseyi imtihan etmemenin mümkün olmadığın akıllarıyla anlarlardı, Bütün bunlar, anları düşünüp tefekkürde bulunmaya zorlarken, düşünmekten ve tefekkürde bulunmaktan yüz çevirdiler, doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onlar, peygamberlerin dilleriyle uyarıddıkları emir ve yasaklardan yüz çevirdiler. Bu uyarı da iki şekilde olmuştur, Birincisi, önceki peygamberleri inkâr edenlerin başlarına gelen belâlarla uyarıldılar, İkincisi, âhiretteki azapla korkutularak uyarıldılar, İşte bütün bunlardan onlar yüz çevirmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir,
Ahkaf 46:4
Bu ilâhi beyandan yapılan açıklamaların hepsi birbiriyle irtibatlı olabilir, ancak bazılarının diğerlerinden ayrı bir açıklama olması da muhtemeldir. Eğer hepsinin birbirine bağlı olduğu kabul edilirse, o zaman Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Allah'ı bırakıp da taptığınız putları ve tanrı olarak onlardan medet ummanızı hiç düşündünüz mü? Onlar sizin için herhangi bir faydayı yaratmışlar mı? Size hayat ve onu devam ettirecek imkânlar vermişler mi? Sizin için yerden rızıklar çıkarmışlar mı? Yahut sizin için yaratılan yağmur ve benzeri bir faydayı size gökten indirebilmişler mi? Yahut, taptığınız putlara ibadet etmenizi emreden Allah katından size bir kitap getirmişler mi? Bir bilgi kalıntısı sözü de iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, size önceki bilginlerden böyle yapmanızı söyleyen bir kitap veya bir söz mü geldi? (İkincisi, yoksa çeşitli ilimlerden çıkardığınız bir netice ile mi bu bilgiye ulaştınız? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İnsanları ibadete ve bir mâbuda hizmete sevkeden sebepler üçtür: Ya onlardan gelen hayatı ve onun devamını sağlayan rızık ve benzeri imkânlar gibi elde ettiği bir menfaattir. [ ] Yahut içinde insanlar için delil ve emir bulunan Allah Teâlâdan gelen bir kitaptır, Veyahut bilginlerden ve peygamberlerden onlara gelen ve öyle yapmalarını emreden bir kitaptır. Onlar ise ne peygamberlere ne de kitaplara inanıyorlardı! İlimlerden çıkardıkları bir bilgiye de sahip değillerdi. Diğer bir ihtimale göre de Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizi onlara ibadete sevkeden sebeplerden ve bilgilerden hiçbirine sahip değilsiniz. Böyleyken putlara ibadeti, sizi ayakta tutanın ve size can verenin kim olduğunu bildiğiniz zata ibadet etmeye nasıl tercih edersiniz? En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyette belirtilenlerden bazısının diğerlerinden tamamen ayrı olduğu kabul edilecek olursa, Allah sanki şunu söylemektedir: Onların yerden hangi faydayı yarattığını bana bir gösterin! Yoksa belirtilen bu nimetlerin yaratılmasında onların ortaklığı mı var? Şayet onlar, sözü edilen bu nimetleri putlar da yarattılar veya bunların yaratılmasında onlar da ortaktırlar derlerse, kendilerine şunu söyle: Söylediğiniz nesneleri ve nimetleri onlar yarattı veya yaratmada onlar da ortaktı iddianızda eğer doğru söylüyorsanız, bana bundan önceki bilginlerden bir kitap yahut ilimlerden çıkarılmış bir bilgi getirin! En doğrusunu Allah bilir. Böyle bir kitap veya delil getirmelerinin mümkün olmadığını onlar da biliyorlardı, çünkü o vesilelerden hiçbirine sahip değildirler; halbuki ilmi elde etmenin vesilesi budur ve onlar bütün bunlardan yoksun idiler.
“Ev esâratin min ilmin” ibaresine bazıları, ilimden bir özellik diye mâna verdi. Bazıları bir bilgi kalıntısı dedi. Bazıları şöyle dedi: Öncekilerin ilimlerinden bir kalıntı. İbn Kuteybe'nin sözü de şöyledir: Önceki ümmetlerden rivayet edilen bir bilgi. Bu kelime “eseratin” diye de okunmuştur, “fealetin” vezninde mebni bir isimdir. “Esâratin” kırâalı ise “feâletun” vezninden gelir’. Kelimenin aslı söylediğimiz gibi iki mânaya gelir. Birincisi, bilginlerin ve peygamberlerin kitabından bir parça, ikincisi de diğer ilimlerden çıkarılmış bilgiler mânasına gelir. Bazıları buna, bir yazı mânasını verdi, bu da İbn Abbâs'ın (r.a.) görüşüdür’. Hz. Peygamber'in şöyle söylediği rivayet edilmiştir: “Peygamberlerden biri yazardı, onun yazısına benzer bir? Farklı kırâatlar için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXI, 112-113.
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'!-Kurün, 407.
yazıya tesadüf eden, bilgi elde etmiş olur”. Ebü Avsece bu kelimeye, eski bir bilgi diye mâna verdi ve esâratin kelimesi eski yağ demektir, dedi. Bu kelimeye, peygamberlerden gelen bir rivayet mânası da verilmiştir. Sonra Allah Teâlâ onların akılsızca davrandıklarını söylemekte ve inatçılıklarının sonunu da şöyle açıklamaktadır:
Ahkaf 46:5
Allah'ı bırakıp da kıyâmete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır? Yani Allah'ı bırakıp da kıyâmete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kimse yoktur. Kıyâmete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere cümlesi iki mânaya gelir. Birincisi, onun duasına kıyâmet gününe kadar cevap vermez, çünkü onun cevap vermeye gücü yetmez, dolayısıyla cevap verme ihtimali yoktur. İkincisi, kıyâmet gününe kadar ona cevap vermez, sonra kıyâmet günü gelince lânet etmek ve ondan uzaklaşmakla cevap verir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”, “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”, “Bir gün ki, onların hepsini bir araya getireceğiz sonra bize ortak olarak yakıştırdıklarına, “Siz ve ortaklarınız yerlerinizde durup bekleyiniz' diyeceğiz”. Kıyâmet günü onların birbirlerinden kaçacaklarını ve birbirlerine lânet okuyacaklarını ifade eden başka âyetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar ise bunların yakarmasından habersizdirler. Bunların dualarına ve ibadetlerine o putların verebilecekleri hiç bir cevap yoktur. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizin bize ibadet ettiğinizin farkında bile olmadık”.
Allah'ı bırakıp da başka şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır? Eğer bu âyetteki ibadetten maksat, bilinen anlamıyla hakiki ibadet ise, o zaman bu beyan, “Onlara şöyle de: Allah'ı bırakıp da kendilerinden medet umduğunuz tanrıları hiç düşündünüz mü? Yerden hangi parçayı yarattılar bana gösterin? Yoksa göklerde onların ortaklığı mı meâlindeki âyetin sılası olur. [§] En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Âyette belirtildiği gibi yeryüzünü yaratmaya gücü yetmeyene, göklerde ortağı olmayana ve sözü edilen niteliklerin hiç birine sahip olmayana ibadet eden, buna mukabil gökleri yaratana, yeri yaratana ve hepsinin de kendilerini Allah'ın yarattığına şahitlik ettiği, buna dair çeşitli deliller ve kanıtlar gönderen gerçek tanrıya ibadet etmeyi terkeden kişiden daha şaşkın kim olabilir? Yani bu niteliklerle nitelenen bir yaratıcıya ibadeti terkederek bunların hiçbirine gücü yetmeyen varlıklara ibadet edenden daha şaşkın ve daha sapık kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyetten maksat bilinen anlamıyla dua ise o zaman devamında gelen Kıyâmete kadar onun duasına cevap veremezler ve onlar onun duasından da habersizdirler meâlindeki âyetin sılası olur. Yani, duasını işitene ve onu kabul etme gücüne sahip olana, dualarında talep ettiklerini vermeye muktedir olana dua etmeyip duymayan ve cevap vermeye bile gücü yetmeyene dua edenden daha şaşkın kim olabilir? Bütün bunlara sahip olanı bırakıp hiçbir şeye mâlik olmayana dua etmeyi tercih edenden daha şaşkın kim olabilir? Cenâb-ı Hak burada, onların yaptıkları işlerde ve tercih ettikleri yollarda ne kadar beyinsizce davrandıklarına işaret etmektedir.
Ahkaf 46:6
Daha önce de söylediğimiz gibi onlar kıyâmette birbirlerine düşman olacaklar, birbirlerinden kaçacaklar, birbirlerine lânet yağdıracaklar ve ibadetlerini de inkâr edecekler.
ayaş.
Ahkaf 46:7
Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, yani Allahtan geldiği apaçık olan âyetler yahut insanlara aleyhlerinde ve lehlerinde olan hüküm ve davranışları, birbirlerine karşı ve Allah'a karşı yükümlülüklerini açıklayan âyetler... Gerçek kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler açık bir sihirdir? dediler. Buradaki hak kelimesi ile muhtemelen, kendilerine okunan Allah'ın apaçık âyetleri hakkında, “bu sihirdir” şeklindeki sözleri kastedilmektedir. Onların “o sihirdir” sözleri, bu âyetlerin mücize olduğuna ve insanların gücü dâhiline giren sözler olmadığına işaret etmektedir, bundan dolayı onun sihir olduğunu söylemişlerdir.
Ahkaf 46:8
Yoksa Allah adına uyduruyor? mu diyorlar? Şöyle de: Onu uydurmuş olsaydım, Allah'a karşı beni korumaya asla gücünüz yetmezdi. Bu, bir meydan okuma ifadesidir. Peygamber aleyhisselâm şöyle söylemektedir: Onu uydurmuş olsaydım, bu iftiranın cezasını benden gidermeye hiçbirinizin gücü yetmezdi. Başka bir ilâhi beyanda da meâlen şöyle buyurmaktadır: “Yoksa, 'Bunu o kendisi uydurdu! mu diyorlar? De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir”, Yani onun günahı ve sorumluluğu bana âittir, Böyle bir söz ancak, delillerin ve kanıtların sonuna gelindiği halde yine de kabul etmedikleri, gösterilen delillerin kendilerine hiç fayda vermediği ve artık iman etmelerinden ümit kesildiği sırada söylenir. İşte bu söz böyle bir zamanda söylenir ve onlara meydan okunur. En doğrusunu Allah bilir. İçine gömüldüğünüz iftira batağını O daha iyi bilmektedir. Cenâb-ı Hak bunu, yaptıklarından Allah'ın habersiz olduğunu iddia etmemeleri için söylemektedir. Allah Teâlâ, gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi bildiğini onlara hatırlatmaktadır. Buradaki “tufidün” fiili, konuştuklarında iftira batağına battılar anlamına gelir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”.
Sizinle benim aramda şahit olarak O yeter. Bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi, onun risâletini tebliğ ettiğine Allah âhirette şahitlik eder. İkincisi, dünyada sizinle benim aramda şahit olarak, sizin şirk koşup yalanladığınızı, benim ise tebliğ ettiğimi bilen Allah yeter. O, dünyada sizin ve benim gizli ve açık bütün söylediklerimize şahittir. En doğrusunu Allah bilir. Çokça bağışlayan, rahmetini esirgemeyen O'dur. Allah Teâlâ onların akılsızca davrandıklarını ve inatçılık yaptıklarını söyledikten sonra, en doğrusunu Allah bilir ya, burada bu ifadeyi kullanmakla, sanki şunu beyan etmektedir: Siz akılsızca davranmakta son hadde vardığınız halde eğer bundan vazgeçer ve tövbe ederseniz, Allah sizin işlemiş olduğunuz günahları bağışlayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:9
De ki: Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki Mekkeliler, peygamberlerin insanlardan seçilmesini inkâr ettikleri ve peygamberlik makamını insanlar için çok üstün gördükleri için Cenâb-ı Hak bunu belirtmiştir. İşte bunun üzerine Hz. Peygambere şunu söylemesini emretmektedir: Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim. Yani ben insanlardan gönderilen ilk peygamber değilim, aksine bundan önce dünyanın çeşitli bölgelerine insanlar arasından peygamberler gönderilmişti. İnsanım diye neden benim peygamberliğimi inkâr ediyorsunuz? Benden önce gönderilen peygamberlerin hepsi 2 İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'l-Kurün, s. 197.
de insan oldukları halde neden onu bana yakıştıramıyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir. Ebü Ayѕece şöyle dedi: Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim cümlesi, peygamber olan ilk insan ben değilim, benden önce de peygamberler gönderildi mânasına gelir. İbn Kuteybe buna şöyle mâna verdi: İnsanlardan peygamberliği ilk başlatan ben değilim”.
Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Bu cümle farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, bana ve size ne yapılacağını bundan önce bilmiyordum, yani peygamberlik için benim seçileceğimi, size gönderileceğimi ve sizin de bana uymaya ve benim davetimi kabul etmeye mecbur olacağınızı daha önce bilmiyordum. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, yani daha önceki peygamberler ümmetlerinin arasından çıkmakla emrolundukları, sonra da ümmetlerinin kökünün kazındığı gibi, benim de sizin aranızdan çıkarılıp sonra sizin helâk edilip edilmeyeceğinizi bilmiyorum. Daha önceki peygamberlere ve ümmetlerine yapılan cezalandırmanın aynısının bana ve size de yapılıp yapılmayacağını bilmiyorum. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, insanların tavırlarının ve hallerinin değiştirilmesinden korkarak bana ve size ne yapılacağını bilemem, demiş de olabilir. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, peygamberler, insanların kendilerine karşı hallerinin değişmesinden, onlara verilen nimetlerin değiştirilmesinden ve onlar için seçilenlerin kaybolmasından korkuyorlardı. Meselâ Hz. İbrahim şöyle demişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” Şuayb aleyhisselâm da şöyle söylemişti: [ ] #Kavminden büyüklük taslayan önderler kesimi şöyle dediler: Rabb'imiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır”. Yüsuf süresinde de şöyle buyurulur: “Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı”, Hz. Yüsuf şöyle dua etmişti: “Ey Rabbim! Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların 3 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 407.
arasına kat!” Hz. Yâkup da şöyle söylemişti: “Oğullarım! Yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin!” Nihayet Resülullah (s.a.) da şöyle dua etmişti: “Ey kalpleri değiştiren Allah'ım! Kalplerimizi sana itaatte sabit kıl!” Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, üzerinde bulundukları hallerin değişmesinden endişe ediyorlardı. Buna göre Bana ve size yapılacağını da bilemem meâlindeki âyetin, sizin de benim de bugün içinde bulunduğumuz hal değişecek mi, yoksa bu halde bırakılacak mıyız, bilmiyorum mânasına gelmesi mümkündür. Bu sözün hakikati, geçmişin sonuna kadar araştırılmasıdır”. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirlerin kaydettiğine göre, Mekkeliler, Resülullah'a (s.a.) ve ashabına (Allah hepsinden razı olsun) çeşitli işkencelerle eziyet ediyorlardı. Ashâb-ı kirâm onlardan gördükleri bu eziyetler üzerine Resülullaha şikâyette bulundular. Hz. Peygamber şöyle söyledi: “Ben onlara karşı ne savaş yapmakla ve ne de başka bir şeyle emrolundum! Dolayısıyla bu duruma sabredin. Fakat ben rüyamda şu nitelikteki bir yere hicret ettiğimi gördüm”. Bunun üzerine ashap sevindi ve beklemeye başladı. Bir müddet bekledikten sonra herhangi bir değişiklik göremeyince, tekrar gördükleri eziyetten şikâyete başladılar ve şöyle dediler: Bunlardan kurtulacağımıza dair bize söylemiş olduğun olaya dair bir gelişme görmedik. Hz. Peygamber şöyle dedi: “Ben onu ancak rüyamda görmüştüm, bunun olup olmayacağına dair bana gökten bir vahiy gelmedi”. [ ] Ashabın böyle bir sözü söylemeleri muhtemel değildir. Ashâb-ı kirâmın Resülullah'a (s.a.), buradan kurtulacağımıza dair söylediklerin gerçekleşmedi demeleri düşünülemez..
Çünkü bu sözde Resülullah'ı (s.a.) itham etmek ve ona duydukları saygıyı kaybetmek mânası vardır. Buna cevaben Resülullah'ın (s.a.) da onlara, “Ben onu rüyamda görmüştüm, bunun olup olmayacağına dair bana gökten bir vahiy gelmedi” demesi düşünülemez. Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun, peygamberlerin rüyaları da gökten gelen vahiy gibidir. Dolayısıyla böyle bir rivayetin sahih ve sabit olma ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Yukarıda belirttiğimiz yorumlar, akla daha uygun gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım. Âyet-i kerime gayet açıktır, tefsire ihtiyaç yoktur.
---
Dipnotlar:
5 “Kayтiпдeп büyüklük taslayan önderler kesimi şöyle dediler: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kesinlikle şehrimizden çıkaracağız veya mutlaka dinimize döneceksiniz! Şuayb dedi ki: İstemesek de mi? Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanırız. Ey Rabb'imiz! Kavmimizle bizim aramızda adaletli hükmünü ver. Sen hüküm verenlerin en hayırlısısın”. © “Bunun üzerine Yüsuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı. Sonra da su kabını kardeşinin yükünden çıkardı. İşte biz Yüsuf'a böyle bir tedbiri öğrettik, yoksa Allah dileyip bunu öğretmeseydi kralın kanununa göre kardeşini alıkoyamazdı” 18 “İbrahim de bu dini oğullarına vasiyet etti, Yakup da. 'Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti; öyleyse yalnız O'na teslim olmuş müminler olarak can verin! (dediler)” (el-Bakara, 1 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 91; Tirmizi, “Daavât”, 95; Hâkim, el-Müstedrek, II, 345? Muhtemelen müellif burada “Mâsum olmak, imtihan edilmeyi ortadan kaldırmaz” ilkesini kastetmektedir. bk. Vâhidi, Esbâbü'n-nüzül, s. 605; Kurtubi, el-Câmi" li-ahkâmi'l-Kurân, XIX, 186. Esbâbü'n-nüzül'un muhakkıkı şöyle der: Bu rivayetin isnadı yalandır, râvi Ebü Salih de zayıftır, İbn Abbâs'a yetişmemiştir.
Ahkaf 46:10
Siz inkâr ederken İsrâiloğulları'ndan bir tanığın onun benzerine tanık olduğunu ifade ettiği, bunun üzerine siz büyüklenirken onun iman ettiği kitap ya gerçekten Allah katından gelmişse! Bazıları şöyle dedi: Abdullah b. Selâm, Resülullaha (s.a.) iman etmiş, onu tasdik etmiş ve onun Allahtın elçisi olduğuna şahitlik yapmıştı. Sonra İbn Yâmin de aynı şeyi yapmıştı. Bazıları da şöyle dedi: Onun peygamber olduğuna önce İbn Yâmin iman etmiş, sonra Abdullah b. Selâm onun peygamberliğine şahitlik yapmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki İsrâiloğulları'ndan bir tanık şahitlik etti ifadesinde Tevrat'ın veya Hz. Müsâ'nın kastedilmiş olması daha yakın bir ihtimaldir. Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Bundan önce de bir rehber ve rahmet olarak Müsâ'nın kitabı gelmişti. Bu ise önceki kitapları onaylayan Arapça olarak gelmiş bir Kapi”. Resülullah'ın (s.a.) kitabının ve Resülullah'ın (s.a.) şahitlik ettiğinin benzerine Hz. Müsâ'nın kitabı ile Hz. Müsâ da şahitlik etmişti. En doğrusunu Allah bilir. [§]Çünkü Abdullah b. Selâm ancak Medinede müslüman oldu, İbn Yâmin de orada müslüman oldu. Bu süre ise Mekkede nâzil oldu. Bu duruma karşılık müfessirler şöyle diyorlar: Bu üç âyet hariç bu süre Mekkede nâzil olmuştur”. En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:11
İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da ona gelmezdi! Bu sözü, inkâr edenlerin akrabalık, çeşitli iyilikler ve hayırlı amellerle bağlı oldukları reisleri ve büyük liderleri tarafından söylenmiş olması muhtemeldir. Onlar şunu diyorlardı: Bu şey hariç, bütün hayırlarda biz öndeyiz, dolayısıyla eğer bizi davet ettiğin şey hayır ise, nasıl ki diğer hayırlara ulaşmakta biz önde isek, bunda da biz önde olmalıydık.
Onunla doğru yolu bulamadıkları için, “Bu eski bir yalandır” demeye devam edeceklerdir. Yani bizim aramızdaki o insanlar Kur'ân ile doğru yolu bulamadıkları için, bu Kur'ân eski bir yalan, diyorlardı. Onların, Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da ona gelmezdi sözleri, onlar tarafından delil olarak söylenmişti. “Bu eski bir yalandır? demeye devam edeceklerdir cümlesi ise onlar tarafından inkâr edileceğini ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onların Bu eski bir yalandır sözleri ile onlar şunu söylemektedirler: Peygamberlik iddiasına kalkışanlar, Muhammed'in (s.a.) iddia etmiş olduğu gibi Allah'tan kendilerine de kitap indirildiğini, kendilerinin Allah tarafından insanlara peygamber olarak gönderildiğini iddia ediyor ve insanlardan kendi liderliklerini kabul etmelerini istiyorlardı.
Ahkaf 46:12
Bundan önce de bir rehber ve rahmet olarak Müsâ'nın kitabı gelmişti. Yani arkasından gidilecek bir önder olan ve ona uyanlardan azabı defedecek olan bir rahmet kitabı...
Bu ise onaylayan bir kitaptır. Burada Allah onaylayan sözünü kullanmakta, fakat neyi onayladığını belirtmemektedir. Ancak başka âyetlerde neyi onayladığı da açıklanmaktadır: “Önce gelen kitapları onaylayan kitap”, Sonra bu, “Önce gelen kitapları onaylayan” sözü, tahrif edilmeyen ve değiştirilmeyen o kitaplara muvafık ve uygun olan kitap mânasına gelebilir. Çünkü onlar, Allah'ın gönderdiği kitapları da tahrif etmişlerdi. Bu kitap ise tahrif edilmemiştir, Allah Teâlâ onu tahriften ve değiştirilmekten korumuştur. İşte bundan dolayıdır ki bu kitap, daha önce gönderilip tahrif edilmeyen ve değiştirilmeyen kitaplara muvafık ve uygun düşmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Arap diliyle, yani Muhammed aleyhisselâm bu kitabı daha önceki kitaplardan almadığının bilinmesi için Arapça olarak indirdi. Çünkü daha önceki kitaplar Arapça değildiler, Kur'ân ise Arapçadır ve Muhammed aleyhisselâmın diliyle Allah Teâlâ tarafından gönderilmiştir. Haksızları uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olması için. Buradaki uyarmak fiili üçüncü şahıs sigasıyla değil, muhatap sigasıyla “litünzira” şeklinde de okunmuştur. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Ey Muhammed! Haksızlık yapanları uyarman için... Üçüncü şahıs sigasıyla “liyünzira” diye okuduğunda da, Kur'ân'ı haksızlık yapanları uyarması için gönderdik mânasına gelir”. Âyette geçen müjdeleme ve uyarmanın ne anlama geldiğini daha önce açıklamıştık. En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:13
13. “Rabb'imiz Allah'tır” diyen sonra da devamlı bu söze uygun yaşayanlara ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir.”
14. “İşte bunlar, yaptıklarının karşılığı olarak içinde devamlı kalmak üzere cennetliklerdir.”
“Rabb'imiz Allah'tır” diyen sonra da devamlı bu söze uygun yaşayanlar. Burada geçen istikamet kelimesi iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar Ayetin farklı kırâatları için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXI, 135.
Rabb'imiz Allah'tır dediler, sonra da söyledikleri bu söze uygun yaşadılar, bunda sebat ettiler ve yaşantılarını değiştirmediler. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onlar Rabb'imiz Allahtır dediler, sonra da yaptıkları amellerle, yaptıklarını dilleriyle ve kalpleriyle yaparak buna hakkıyla vefa gösterdiler. Onlar için ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir. İşte bunlar, içinde devamlı kalmak üzere cennetliklerdir. Bu ilâhi buyruğu daha önce açıklamıştık. Yaptıklarının karşılığı olarak; Allah Teâlâ kendi lütfu ve rahmetiyle bunu onlara amellerinin karşılığı olarak vermiştir. Onlar kendi amelleriyle bunu hak etmiş değildirler, fakat Allah'ın lütfu ve rahmetiyle bunu elde etmişlerdir. Cenâb-ı Hak burada, amelin karşılığının kendi lütfu olduğunu söylemektedir.
Ahkaf 46:14
13. “Rabb'imiz Allah'tır” diyen sonra da devamlı bu söze uygun yaşayanlara ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir.”
14. “İşte bunlar, yaptıklarının karşılığı olarak içinde devamlı kalmak üzere cennetliklerdir.”
“Rabb'imiz Allah'tır” diyen sonra da devamlı bu söze uygun yaşayanlar. Burada geçen istikamet kelimesi iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar Ayetin farklı kırâatları için bk. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXI, 135.
Rabb'imiz Allah'tır dediler, sonra da söyledikleri bu söze uygun yaşadılar, bunda sebat ettiler ve yaşantılarını değiştirmediler. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onlar Rabb'imiz Allahtır dediler, sonra da yaptıkları amellerle, yaptıklarını dilleriyle ve kalpleriyle yaparak buna hakkıyla vefa gösterdiler. Onlar için ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir. İşte bunlar, içinde devamlı kalmak üzere cennetliklerdir. Bu ilâhi buyruğu daha önce açıklamıştık. Yaptıklarının karşılığı olarak; Allah Teâlâ kendi lütfu ve rahmetiyle bunu onlara amellerinin karşılığı olarak vermiştir. Onlar kendi amelleriyle bunu hak etmiş değildirler, fakat Allah'ın lütfu ve rahmetiyle bunu elde etmişlerdir. Cenâb-ı Hak burada, amelin karşılığının kendi lütfu olduğunu söylemektedir.
Ahkaf 46:15
İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Allah sanki şunu söylüyor: Biz insana, anne ve babasına iyilik yapmasını emrettik. “Hasen” kelimesi, anne babaya yapılan iyiliğin ismidir ve ism-i mefül mânasındadır. İhsan kelimesi de, anne babaya yapılan fiilin ismidir. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: “Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır”, Diğer bir âyet de meâlen şöyledir: “Kadın hafif bir yük yüklenir ve onu bir süre taşır””. Bu âyetler arasında görünürde bir farklılık vardır. Bu farklılık da iki şekilde açıklanır. Birincisi, bu konuda bir ayırım yapmak mümkündür; âyetlerden bir kısmı anne hakkında, bir kısmı da çocuk hakkındadır. “Kadın hafif bir yük yüklenir” meâlindeki âyet, hamileliğin başlangıç dönemiyle ilgilidir, sonra çocuk büyüdükçe ağırlaşır. Bu da çocuğa ait bir niteliktir. “Annesi, güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır” meâlindeki âyet de anne hakkındadır. Kadın, hamileliğin başlangıcından doğum yapıncaya kadar sürekli olarak zayıflamaya ve güçten düşmeye devam eder. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Yani annesi hamile kaldığı günden doğuma kadar zorluk çeker. İkincisi, bu âyetlerdeki farklı ifadelerin hepsi annenin muhtelif halleri ile ilgilidir, çocukla alâkası yoktur. [ hamileliği başlangıçta hafif seyreder, sonra doğum yaklaştıkça ağırlaşır. Kadının güçten düşmesi ise söylediğimiz gibi hamileliğin başından doğum vaktine kadar gücünü kaybetmeye devam eder. Zorluk çekmesine gelince, kadının hamileliği tamamlandığında zorluk yaşar, aynı şekilde doğum sırasında da hiç şüphesiz zorluk çeker. Yukarıdaki ilk yorum, anne ile çocuğa dair bilgileri ayırmak mânasına dayanmaktadır, yani âyetlerde söylenenlerin bir kısmı çocukla, bir kısmı da anne ile ilgilidir. İkinci yorumda ise, âyetlerin hepsi anne ile ilgilidir. Her iki yoruma göre de âyetler arasında ihtilaf değil bir uyum vardır; âyetler, hamileliğin farklı halleriyle ilgilidir, böylece bütün âyetleri değişik hamilelik hallerine bağlamak mümkündür. Farklılık ise ancak çocukla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir.
Bebeğini Emzirme Süresi Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Bu âyet hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet, Hz. Ebü Bekir (r.a.) hakkında geldi. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı, yani zorluk ve meşakkatle taşıdı ve meşakkatle doğurdu. Onu altı ay tamamlanınca doğurdu. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında gelmiştir, annesi onları âyette belirtilen sürede doğurdu. Şöyle diyenler de vardır: Bu âyet belli bir kişi hakkında gelmiş olsa da her insan hakkında geçerli olan bir hüküm taşımaktadır, o da bu süre içinde çocuğun nesebinin babaya ait olduBudur. Rivayet edildiğine göre, Hz. Ömere (r.a.) altı ayda doğum yapan bir kadın getirilmiş, ona recim cezasını vermeyi düşününce, İbn Abbâs şöyle demiş: Ey müminlerin emiri! Allah Teâlâ, kitabında bu konuda bir çözüm yolu göstermiş, şöyle buyurmuştur: “Analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler”?. Yukarıdaki âyette ise karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır buyurmaktadır. Buna göre bu otuz ayın altı ayı hamilelik süresi, kalan iki senesi de emzirme süresidir. Bunun üzerine Hz. Ömer İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüne uyarak kadını recmetmekten vazgeçti. İbn Abbâs (r.a.) da ona, eğer kadın Allah'ın kitabıyla karşınıza çıksaydı davayı kazanırdı, dedi ve bu âyeti okudu”. Aynı şekilde Hz. Ali (r.a.) de, Hz. Osman'ın (r.a.) [S]altı ayda doğum yapan bir kadının recmedilmesini emrettiğini duyunca, kendisine gitmiş ve “Sen ne yapıyorsun?” diye sormuş. O da, bir kadın tam altı ayda çocuğunu doğurabilir mi? diye sormuş. Hz. Ali de evet demiş ve o âyeti okumuş”. Bu sahabiler, bu sürede doğum yapan her kadın hakkında bu âyetin hükmünü esas aldılar. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir kadın çocugunu altı ayda dünyaya getirince onu tam iki yıl emzirir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Kadın eğer yedi aylıkken doğum yaparsa, yirmi üç ay emzirir. Dokuz aylıkken doğum yapınca da yirmi bir ay emzirir”. Bu kıyasa göre, çocuğunu iki yılda dünyaya getiren kadının altı ay emzirmesi yeter denilmesi câizdir. Bu ölçüye göre birinin süresi artınca öbürününki azalır. Bilmez misin ki bir kadın çocuğunu iki yılda doğurmuştu da çocuğun süt dişleri çıkmıştı. Böyle bir çocuğun süte olan ihtiyacı, altı aylıkken doğan çocuğun ihtiyacı gibi değildir. Bundan dolayıdır ki, mesele bizim söylediğimiz gibidir. Sonra söylediğimiz gibi iki seneden daha az emzirmek muhtemel olunca, Ebü Hanifenin (r.h.) görüşüne göre iki seneye ilâve edilmesi de caizdir. Çünkü sözü edilen iki sene, ancak en kısa hamilelik müddetinin emzirme süresidir, ki o da altı aydır. Altı aylıkken doğan çocuğun normal gıda ile beslenmesi, bünyesi daha zayıf olduğundan dolayı, dokuz aylık doğan çocuğun normal gıda ile beslenmesinden daha uzaktır. Dokuz aylık doğan çocuğun normal gıda ile beslenme süresi altı aylık doğana göre daha kısadır. İki yılda dünyaya gelen çocuğun normal gıda ile beslenmesi de bünyesi daha güçlü olduğu ve sütle beslenmeye daha az muhtaç olduğu için, dokuz aylık doğan çocuğa göre daha kısadır. Buna göre “Tam iki yıl”? meâlindeki âyet, en az emme süresi anlamına gelir. Çünkü Cenâb-ı Hak, daha kısa sürede doğan çocuk için, karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır buyurmuş, sonra da “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur”” buyurmuştur. Ebü Hanife'nin söylediği ilâve süre ihtimalinin en azı, [ ]iki seneye altı ay eklemektir, nitekim en uzun hamilelik müddetinin emzirme süresi de altı aydır. Bu konuda çocuğun güçlü veya zayıf olduğuna ve normal gıdalarla beslenmesinin mümkün olup olmadığına bakılır”, En doğrusunu Allah bilir.
Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince... Bu cümle, sözünü ettiğiniz âyetin bir olay üzerine geldiğine işaret etmektedir. Çünkü Allah, çocuk o yaşa geldiğinde şöyle dua ettiğini haber vermektedir: Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimete şükretmeye beni muvaffak kıl! Sonra Cenâb-ı Hak, Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarır, buyurmaktadır. Burada Allah, onun aklının olgunlaşmaya başladığı andan artmaya devam edeceği zamana kadar olan süreyi belirtmektedir. O zamana ulaşınca da azalmaya başlar, sözü edilen zaman da kırk yaştır. Müfessirler şöyle dedi: Aklın olgunlaşması, on sekiz yaşından kırk yaşma kadar olan zaman dilimidir. Söylediğimiz gibi bu zaman dilimi, aklın güçlenmeye başladığı ve gücünün nihai sınıra ulaştığı zamandır. Nihai sınıra ulaşınca da yavaş yavaş azalmaya başlar. En doğrusunu Allah bilir.
Rabbim! Bana ve anne babama lütfettiğin nimete şükretmeye beni muvaffak kıl! Buradaki anne babama sözü şuna işaret etmektedir: Bir insan, kendisine vermiş olduğu nimetlerden dolayı Allaha şükretmesi gerektiği gibi, anne babasına verdiği nimetlerden ve lütfettiği güzelliklerden Jdolayı da O'na şükretmekle yükümlüdür. Çünkü çocukların müslüman olmalarının ilk adımını atan anne ve babadır. Anne ve babanın sahip oldukları nimetlerin faydasını da çocuklar görmektedirler. İşte hem kendilerine iman nimetini verdikleri ve hem de sahip oldukları nimetlerden zamanında kendilerini de faydalandırdıkları için onlara da şükretmeleri gerekir. Allah Teâlâ sonra Beni razı olacağın işleri yapmaya muvaffak kıl buyurmaktadır. Buna göre de her müslümanın böyle dua etmesi gereklidir, Rabbinden, kendisinin razı olacağı salih amelleri yapmaya muvaffak kılmasını istemelidir. Benden gelecek nesli hayırlı eyle. Bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi, neslimi, benim yolumu takip etmeleri ve bana uymaları için hayırlı eyle! İkincisi, âyetteki “fi” harf-i cerri atılarak, doğrudan doğruya neslimi hayırlı eyle mânasına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle!”5, “Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver!” En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki “evzi'ni” kelimesi, bana ilham eyle mânasına gelir. Bu söz, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir. Çünkü burada insan Rabb'inden, kendisine verdiği nimetlere şükretmeyi ilham etmesini istemektedir. Mütezile'ye göre ise insanın şükretmesine gerek yoktur, ancak her şey verildikten ve Allah'ın yanında verecek bir lütuf kalmadıktan sonra şükretmektedir, o zaman böyle bir dua yapmak, eğlenme ve alay etme anlamına gelir. Çünkü onlar, Allah'ta bulunmayan bir şeyi istiyorlar, halbuki Allah'ın onu vermeye imkânı yoktur. Cenâb-ı Hak, “Anne ve babası, Allah'tan yardım dilerler” buyurmaktadır. Mütezile'ye göre ise Allah'ın nezdinde yardım edecek bir lütuf kalmamıştır. Dolayısıyla onların mezhebine göre, duaları da boşunadır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Lei mak male
---
Dipnotlar:
Sizi bir tek candan yaratan, kendisiyle mutlu olsun diye ondan da eşini yaratan Odur. Erkek eşiyle beraber olunca kadın hafif bir yük yüklenir, onu bir süre taşır; hamileliği ağırlaşınca Rableri olan Allaha şu sözlerle yakarırlar: Andolsun, bize kusursuz bir çocuk verirsen kesinlikle şükredenlerden olacağız!”. 2 o Abdürrezzâk es-Sanâni ve İbn Ebü Hâtim bu konuda başka bir rivayet kaydederler, bu rivayete göre, zikredilen âyeti hatırlatan İbn Abbâs değil, Hz. Alidir (bk. Abdürrezzâk es” o bk. Abdürrezzâk eѕ-Saпaпi, el-Musannef, VII, 352; Mâlik b. Enes, “Hudüd”, 1; İbn Ebü Hâkim, el-Müstedrek, 336. бeгahѕi şöyle dedi: Emzirmenin bitiş süresini tespit konusunda âlimler ihtilaf ettiler. Ebü Hanife (r.a.) bunu otuz ay olarak takdir etti. İmam Ebü Yüsuf ve İmam Muhammed iki yıl, Züfer de üç yıl olarak takdir etti. Bu süre zarfında emzirme yapılmışsa, emzirme hakkının bittiği sabit olur, aksi halde olmaz. İmâmeyn, bu konuda şu âyetin zâhiri ile istidlâl ettiler: “Emzirmeyi tamamlamak isteyen için analar çocuklarını tam iki yıl emzirirler”. Buna göre bitip tamamlandıktan sonra ilâveye gerek yoktur. Ayrıca Allah Teâlâ “Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur” buyurmuştur. Sütten kesildikten sonra tekrar emzirmeye gerek yoktur. Âyetin zâhirinden anlaşıldığına göre bebeğe iki yıl boyunca süt yeterli gıdadır, fakat iki yıldan sonra artık yetmez olur. Süt emmek konusunda iki yıldan sonra çocuk büyümüş kabul edilir. Ebü Hanife (r.a.) ise, “karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır” meâlindeki âyete dayanır. Bu ifade, zikredilen hamilelik ve sütten kesmenin her biri için otuz ayın gerekli olduğu anlamına gelir. Ancak iki yıldan fazla hamilelik süresi olmayacağına delil olunca, zâhirde sütten kesmek için geriye atı ay kalır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: baba karşılıklı danışarak ve anlaşarak çocuğu sütten kesmek isterlerse...” İki sene dolunca çocuğu sütten kesmek konusunda ana babanın karşılıklı danışmalarına ve anlaşmalarına bakılır. Bu da, iki yıldan sonra da emzirmenin caiz olduğuna işaret eder. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Çocuklarınızı sütannelere emzirtmek isterseniz münasip olan ücreti verdiğiniz takdirde sizin için bir günah yoktur” Bu konuda şöyle denilmiştir: Bu âyet, iki yıldan sonra annelerin emzirmek istememeleri hakkındadır. Çünkü süt, iki yıl süresince bebek için gıda olduğu gibi, iki yıldan sonra da gıdadır. Sütten kesme de bir anda olmaz, yavaş yavaş kesilmeye devam edilir, nihayet çocuk sütü unutur ve normal gıda ile beslenmeye başlar. Buna göre de iki yıl gibi bir müddetin geçmesi kaçınılmazdır. İlâve süre gerekli olunca da, biz onu en kısa hamilelik süresi olarak takdir ettik, bu da başlangıcı ve sonu itibariyle altı aydır. Züfer (r.a.) de aynı gerekçeleri ileri sürer, ancak şunları ekler: Söz konusu sürenin bir kısmına itibar etmek gerekli olunca, bütününe itibar etmek de gerekli olur ve buna göre sütten kesme, geçen süre ile takdir edilir. Çünkü geçen süre, alıştırmak ve bir halden başka bir hale geçirmek için güzel bir ölçüdür (Serahsi, e/- Mebsüt, V, 136).
Ahkaf 46:16
Bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Onların yaptıkları işler, güzellikler ve kötülükler olmak üzere ikiye ayrılır. Cenâb-ı Hak, onların yaptıkları güzel işleri kabul edip kendilerini mükğfatlandıracağını, yaptıkları kötülükleri ise lütfu ve rahmetiyle görmezden gelip cezalandırmayacağını haber vermektedir. Âyette en güzel diye üstünlük sıfatı olarak belirtilen kelime ile “güzel” mânası kastedilmiştir, dilde böyle kullanımlar caizdir. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir. Yani Allah Teâlâ'nın haber verdiği ve yapacağını söylediği bu vâd, gerçek bir vâddir. Allah, kullarına vâdettiği şeyde vefa gösterecektir, O, vâdettiği şeyde vefa göstermeye kâdirdir. [§] Dünyada vâdine vefa göstermemek, ancak şu üç sebepten biri yüzünden olur: Ya yerine getirmekten aciz kaldığı için vâdine vefa göstermez yahut cehaletinden ve aklına farklı bir şey geldiğinden dolayı vâdinden döner, yahut da ihtiyacından dolayı vâdini yerine getirmez. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah bütün bu kusurlardan çok yücedir, vâdini
Ahkaf 46:17
17. “Anne babasına, “Yeter be! Benden önce nice yesili gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, “Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vâdi gerçektir? demekteler. O ise, eskilerin masallarından başka bir şey değil? cevabını vermektedir.
18. “İşte kendilerinden önce gelip geçen insan ve cin toplulukları ile birlikte bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır.”
Anne babasına, “Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye anne babası, Allah'tan yardım diler. Müfessirler bu âyetin, Hz. Ebü Bekir'in oğlu Abdurrahman ve annesi hakkında geldiğini, az önce geçen “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik” meâlindeki âyetin ise Hz. Ebü Bekir (r.a.) hakkında geldiğini kaydederler ve şöyle derler: Hz. Ebü Bekir (r.a.) annesine ve babasına itaatkârdı, onlara iyi davranmak ve teşekkür etmekle emrolunmuştu, o da Cenâb-ı Hak'tan, kendisine ve ebeveynine verdiği nimetlerden dolayı Rabb'ine şükretmeye muvaffak kılmasını istemişti. Oğlu Abdurrahman ise anne ve babasına isyan etmiş, onların davet ettikleri diriliş inancına karşı çıkmış ve onlara kötü söz söylemiş, şöyle demişti: Öf be! Beni mezardan çıkarılıp yeniden diriltilmekle mi tehdit ediyorsunuz? Benden önceki nesillerden diriltilen kimseyi görmüyorum... Buna benzer sözler söylemişti”. Ancak bu rivayet sahih değildir, çünkü Abdurrahman büyük ve önde gelen sahabilerden biridir. Açık olan şudur ki, onun böyle bir mücadelesi olmamıştır. Müfessirler şöyle diyorlar: O, anne ve babasına şöyle demişti: Eğer sizin söyledikleriniz hak ise, falancayı ve filancayı mezardan çıkarın da görelim! Sonra da dedelerinden bazılarını isimlerini anmıştı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir, buyurdu. Bu beyanın, ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin yukarıda geçen sözlerine cevap olması muhtemel değildir. Çünkü bahis konusu edilen meselenin -ki o da inkârcılara azabın müstahak olmasıdır- gerekliliğinde hayata döndürülmesi ve diriltilmesini engellemek yoktur. [ ] Cünkü onlar şayet dünyaya tekrar döndürülselerdi, hak ettikleri azap onlardan düşmeyecekti, zira onlar iman etmiyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan davranışlara döneceklerdir”. Ancak bu iki âyetin, Âdemoğulları'ndan iki kişinin ebeveynleriyle ilişkileri hakkında gelmiş olması mümkündür; bunlardan biri anne ve babasına itaat etmiş, davet ettikleri inancı kabul etmişti, diğer ise anne ve babasının davet ettiği inançtan yüz çevirmiş ve onların emirlerine karşı çıkmıştı. Ebeveyni, isyan eden ve emirlerine karşı çıkan çocukları için Allah'tan yardım dilemişler ve âyette belirtilen duayı yapmışlardı. İtaatkâr olan çocuk da yine âyette dile getirilen sözleri söylemişti. “Kadın hafif bir yük yüklenir” meâlindeki âyette belirttiğimiz gibi, bütün müfessirler, bu âyetin Hz. Âdem ve eşi Havva hakkında olduğunu ifade ederler. Biz deriz ki: Bu âyetin her anne baba hakkında gelmiş olması mümkündür, onlar âyette belirtilen akideyi söylüyor ve bahsedilen şekilde dua ediyorlar. Cenâb-ı Hak onlara kusursuz bir çocuk verince, âyette belirtilen olay oldu”. Buna göre belirttiğimiz iki âyetin, itaatkâr olsun âsi olsun her çocuğun anne ve babasına karşı davranışı hakkında olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla âyetin, onların ismini verdikleri kişiler hakkında gelmiş olduğunu kabul etmek için mutlaka Allah tarafından Peygamber'inin diliyle, bu âyet şu şu olay ve şu şu kişiler hakkındadır diye yapılan bir açıklamanın tevatür yoluyla gelmesi gerekir. Ancak o zaman onların söyledikleri kabul edilir, Âyetin bir kavme işaret ettiğine dair deliller tevatür yoluyla sabit olmazsa, bu rivayetlerden el çekmek en doğru yoldur. En doğrusunu Allah bilir, Anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, “Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vâdi gerçektir” diyorlar. Allah'ın lütfu çok boldur, şayet bu lütuftan ona verilmiş olsaydı, şüphesiz o da iman ederdi. İşte bundan dolayı onlar Allah'tan yardım istiyorlar ve imana gel diyerek çocuklarına iman etmesini emrediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
bk. Mukâtil, Tefsir, 258; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXI, 144-145; İbn Ebü Hâtim, Tefsiru'l-
Ahkaf 46:18
17. “Anne babasına, “Yeter be! Benden önce nice yesili gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, “Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vâdi gerçektir? demekteler. O ise, eskilerin masallarından başka bir şey değil? cevabını vermektedir.
18. “İşte kendilerinden önce gelip geçen insan ve cin toplulukları ile birlikte bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır.”
Anne babasına, “Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz?” diyen kimseye anne babası, Allah'tan yardım diler. Müfessirler bu âyetin, Hz. Ebü Bekir'in oğlu Abdurrahman ve annesi hakkında geldiğini, az önce geçen “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik” meâlindeki âyetin ise Hz. Ebü Bekir (r.a.) hakkında geldiğini kaydederler ve şöyle derler: Hz. Ebü Bekir (r.a.) annesine ve babasına itaatkârdı, onlara iyi davranmak ve teşekkür etmekle emrolunmuştu, o da Cenâb-ı Hak'tan, kendisine ve ebeveynine verdiği nimetlerden dolayı Rabb'ine şükretmeye muvaffak kılmasını istemişti. Oğlu Abdurrahman ise anne ve babasına isyan etmiş, onların davet ettikleri diriliş inancına karşı çıkmış ve onlara kötü söz söylemiş, şöyle demişti: Öf be! Beni mezardan çıkarılıp yeniden diriltilmekle mi tehdit ediyorsunuz? Benden önceki nesillerden diriltilen kimseyi görmüyorum... Buna benzer sözler söylemişti”. Ancak bu rivayet sahih değildir, çünkü Abdurrahman büyük ve önde gelen sahabilerden biridir. Açık olan şudur ki, onun böyle bir mücadelesi olmamıştır. Müfessirler şöyle diyorlar: O, anne ve babasına şöyle demişti: Eğer sizin söyledikleriniz hak ise, falancayı ve filancayı mezardan çıkarın da görelim! Sonra da dedelerinden bazılarını isimlerini anmıştı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir, buyurdu. Bu beyanın, ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin yukarıda geçen sözlerine cevap olması muhtemel değildir. Çünkü bahis konusu edilen meselenin -ki o da inkârcılara azabın müstahak olmasıdır- gerekliliğinde hayata döndürülmesi ve diriltilmesini engellemek yoktur. [ ] Cünkü onlar şayet dünyaya tekrar döndürülselerdi, hak ettikleri azap onlardan düşmeyecekti, zira onlar iman etmiyorlardı. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan davranışlara döneceklerdir”. Ancak bu iki âyetin, Âdemoğulları'ndan iki kişinin ebeveynleriyle ilişkileri hakkında gelmiş olması mümkündür; bunlardan biri anne ve babasına itaat etmiş, davet ettikleri inancı kabul etmişti, diğer ise anne ve babasının davet ettiği inançtan yüz çevirmiş ve onların emirlerine karşı çıkmıştı. Ebeveyni, isyan eden ve emirlerine karşı çıkan çocukları için Allah'tan yardım dilemişler ve âyette belirtilen duayı yapmışlardı. İtaatkâr olan çocuk da yine âyette dile getirilen sözleri söylemişti. “Kadın hafif bir yük yüklenir” meâlindeki âyette belirttiğimiz gibi, bütün müfessirler, bu âyetin Hz. Âdem ve eşi Havva hakkında olduğunu ifade ederler. Biz deriz ki: Bu âyetin her anne baba hakkında gelmiş olması mümkündür, onlar âyette belirtilen akideyi söylüyor ve bahsedilen şekilde dua ediyorlar. Cenâb-ı Hak onlara kusursuz bir çocuk verince, âyette belirtilen olay oldu”. Buna göre belirttiğimiz iki âyetin, itaatkâr olsun âsi olsun her çocuğun anne ve babasına karşı davranışı hakkında olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla âyetin, onların ismini verdikleri kişiler hakkında gelmiş olduğunu kabul etmek için mutlaka Allah tarafından Peygamber'inin diliyle, bu âyet şu şu olay ve şu şu kişiler hakkındadır diye yapılan bir açıklamanın tevatür yoluyla gelmesi gerekir. Ancak o zaman onların söyledikleri kabul edilir, Âyetin bir kavme işaret ettiğine dair deliller tevatür yoluyla sabit olmazsa, bu rivayetlerden el çekmek en doğru yoldur. En doğrusunu Allah bilir, Anne babası, Allah'tan yardım dileyerek, “Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vâdi gerçektir” diyorlar. Allah'ın lütfu çok boldur, şayet bu lütuftan ona verilmiş olsaydı, şüphesiz o da iman ederdi. İşte bundan dolayı onlar Allah'tan yardım istiyorlar ve imana gel diyerek çocuklarına iman etmesini emrediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
bk. Mukâtil, Tefsir, 258; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXI, 144-145; İbn Ebü Hâtim, Tefsiru'l-
Ahkaf 46:19
Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Yani yaptıkları hayır ve şerre göre dereceleri vardır. Allah herkesin yaptığının karşılığını haksızlığa uğratılmaksızın tastamam vermek için böyle yapmıştır. Yani Allah onların hayır olarak yaptıkları her şeyin mükâfatını ve şer olarak yaptıkları her şeyin cezasını tam olarak kendilerine verecektir. Onlar haksızlığa uğramayacaklar. Yani hayırları azaltılmayacak, kötülükleri de çoğaltılmayacaktır.
Ahkaf 46:20
İnkâr edenler ateşin başına getirilince, size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz denilecek. Allah Teâlâ başka âyetlerde meâlen şöyle buyurdu: “İnkâr edenler ateşe getirilince, gerçek değil miymiş?” denilecek” “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”, Bu ve benzeri ilâhi beyanlarda Cenâb-ı Hak, onlara kendi durumlarını ve içine düştükleri azaba neden müstahak olduklarını bilmeleri maksadıyla bunu hatırlatmaktadır; çünkü onlar dünyada iken insanların iman etmelerini engellemek için Allah'ın âyetlerini yalanlıyorlar ve o âyetlerle alay ediyorlardı.
Size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz ve onlardan yararlandınız denilecek. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, faydalanmanız için size vermiş olduğum bütün iyi ve güzel nimetleri dünyada tükettiniz, onları bitirdiniz, fakat şükretmediniz ve ahde vefa göstermediniz. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Size ait iyi ve güzel nimetleri dünya hayatınızda tükettiniz, yani onları bitirdiniz, ama onlarla âhirette size vâdolunan güzel nimetleri ve ebedi lütufları kazanamadınız. Cenâb-ı Hak, bu dünyada insana vermiş olduğu her türlü malı, ondan âhiret amelini yapmak maksadıyla yararlanması, onları kendine azık yapması, âhiret azığı yapması için vermiştir. Fakat insan bu malı başka yolda kullanırsa, bu onu telef etmek ve veriliş amacının dışında kullanmaktır. Bu ise, onun için vebaldir ve pişmanlık sebebidir. (JAllah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir”, Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kavurucu bir rüzgârdır”, Onun yaptığı her harcama, âyette belirtildiği gibi âhiret için azık edinme amacının dışında olup, dünya hayatı içindi. Bu ise oyun ve eğlencedir. O harcama, âyette belirtildiği gibi helâk eden kavurucu bir rüzgârdır. En doğrusunu Allah bilir.
Şimdi ise aşağılayıcı cezayı çekeceksiniz! Yani o azabın içinde aşağılanacaksınız ve o azap sizi aşağılayacak. Yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamanıza karşılık olarak... Muhtemelen onların büyüklük taslamalarından maksat, peygamberlere karşı kibirlenmeleridir. Onlar, peygamberlere karşı büyüklendiler, bu yüzden onlara uymaya yanaşmadılar ve Allah'ın âyetlerine karşı da büyüklendiler, Yoldan çıkmanıza karşılık olarak. Burada geçen ve yoldan çıkmak diye tercüme ettiğimiz “fısk” kelimesi, Allah Teâlâ'nın emirlerinin dışına çıkmak demektir.
“Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine zulmeden halkın ekinine isabet edip onu helâk eden kavurucu bir rüzgârdır” (Âl-i İmrân, 3/117).
Ahkaf 46:21
21. kardeşini hatırlat. Hani o, kum tepelerinin arasında kavmini -kendinden önce ve sonra da bu kabilden uyarılar olmuştur- şöyle uyarmıştı: Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size gelecek büylik bir günün azabından gerçekten korkuyorum!”
Âd'ın kardeşini (Hâd) hatırlat, Bu cümleden maksadın ne olduğuna dair iki ihtimal vardır. Birincisi, Âd'ın kardeşinin haberlerini hatırlat, yani Âd kavminin Húd aleyhisselâma nasıl kötü muamele ettiklerini ve bu kötülükle: re Hüd'un nasıl göğüs gerdiğini hatırlat! Böylece kavminin sana yaptıklarına karşı da teselli bulursun. doğrusunu Allah bilir, İkincisi, Ad'ın haberlerini hatırlat, yani onların peygamberleri inkâr etmeleri, onlara karşı büyüklük taslamaları ve onlarla alay etmeleri yüzünden, başlarına gelen azabı ve köklerinin kazınmasını anlat! Böylece kavmini, seni inkâr etmelerinden ve seni alaya almalarından sakındırmış olursun. En doğrusunu Allah bilir. Hani o, kum tepelerinin arasında kavmini uyarmıştı. Yani kavmini kum tepeleri ile korkutmuştu, Buradaki “ahkâf” kelimesinin anlamı konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Ahkâf bir yer ismidir, Hz. Hüd azabın orada geleceğini söyleyerek kavmini uyarmıştı. Bazıları da şöyle dedi: Ahkâf, geniş ve yüksek bir kum tepesidir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Ahkâf, kelimesinin çoğuludur, kum demektir; kum tanelerinin oluşturduğu geniş ve inişli çıkışlı bir tepedir”. Ebü Avsece de şöyle dedi: Ahkâf, Umman sahilleгi kumsalıdır. )Rivayet edildiğine göre o kumsallar Âd kavminin yurdu idi. “Hıkf” kelimesinin, inişli çıkışlı tepenin adı olduğu da söylenmiştir. Bazıları ise şöyle dedi: Ahkâf, suyun batarak çekilmesiyle oluşan ve sadece su yatağının izi kalan bir dağdır. Ahkâf'ın Şam'da bir dağ olduğu söylendiği gibi, Âd kavminin evlerinin ve ikametgâhlarının bulunduğu yerin adı olduğu da söylendi. En doğrusunu Allah bilir.
Kendinden önce ve sonra da 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin' diye uyarılar olmuştur. Yani Hüd aleyhisselâmdan önce ve sonra gelen peygamberler tarafından da bu tür uyarılar yapılmıştır. Allah'tan başkasına kulluk etmeyin hitabı, insanlığın geneline yapılmıştır. Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Peygamberler, kendilerini inkâr etmeleri halinde başlarına gelecek çeşitli azaplarla kavimlerini sürekli uyarmışlardır. Hoa aleyhisselâmdan önce ve sonra gelen bütün peygamberler, insanları sadece Allah'a kulluk yapmaya davet etmişler, O'ndan başkasına kulluk yapmayı yasaklamışlardır. Ben size gelecek büyük bir günün azabından gerçekten korkuyorum! Buradaki sizin için korkuyorum sözü, gerçek korku anlamında kullanılmıştır; peygamberler insanların iman edip kendilerine uymalarından henüz ümitlerini kesmedikleri sırada bu korkuyu dile getirmişlerdi. Bundan dolayıdır ki, onlar azabın ineceğine dair kesin bir dil kullanmadılar. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki korkudan maksat, gerçek bir bilgi de olabilir, yani ömrünüzü bu minval üzere tüketirseniz başınıza büyük günün azabının geleceğini ben biliyorum. Buna göre burada korku kelimesini bilgi anlamında kullanmıştır.
Ahkaf 46:22
Sen bizi ilâhlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin? Onlar Hüd aleyhisselâma şöyle demişlerdi: Sen bizi tanrılarımıza kulluktan uzaklaştırmak için mi geldin? Bazıları şöyle dedi: Sen bizi tanrılarımıza kulluktan vazgeçirmek mi istiyorsun? Bazıları da, bizi döndürmek mi istiyorsun, mânasını verdi. Bazıları ise şöyle dedi: Tanrılarımız konusunda bize yalan mı söylüyorsun? Âyette geçen “ifk” kelimesi yalan anlamına gelir. Bunların hepsi aynı mânaya gelir. “İfk” kelimesinin aslı, geri döndürmektir. Onlar sanki şunu söylüyorlardı: Sen bizi tanrılarımıza kulluktan döndürmek mi istiyorsun? En doğrusunu Allah bilir.
368 [ ] söylüyorsan tehdidini hemen gerçekleştir! Onlar bu sözü, alay etmek amacıyla söylüyorlardı. Kâfirler, peygamberlerle alay etmek ve onların tehditlerinin aslı bulunmadığını söylemek için sürekli olarak tehdit edildikleri azabın hemen getirilmesini istiyorlardı, En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:23
O bilgi ancak Allah katındadır? dedi. Hüd aleyhisselâm onlara, azabın geleceğine ve onun zamanına dair bilgi Allah katındadır, dedi. Ben, size bildirmek üzere gönderildiğim mesajı ulaştırıyorum, yani sizi Allah Teâlâ'nın birliğine iman etmeye ve O'ndan başkasına kulluk etmemeye çagırıyorum. Yahut şöyle diyordu: Ben size, emrolunduğum tevhit inancını ve inanmadığınız takdirde başınıza azap geleceğini tebliğ ediyorum, emrolunmadığım için o azabın size ne zaman geleceğini tebliğ etmiyorum. Ama sizi cehalette direnen bir topluluk olarak görüyorum. Yani Allah'ın dinine karşı cahilce direnen yahut Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerine ve ihsanına karşı cahillik yapan veyahut da Allah Teâlâ'nın emirlerine karşı cahilce karşı koyan bir topluluk olarak görüyorum.
Ahkaf 46:24
Felâketi vadilerine yönelmiş, ufku kaplayan bir bulut olarak görünce, “İşte bize yağmur getirecek bir bulut? dediler. Bazıları, buradaki kelimesi bulut anlamına gelir, dedi. Şöyle dediler: Bu, bize yağmur getirecek olan buluttur. Sanki “ârıd” kelimesinin hakikati, içinde acı bir azap bulunan rüzgârdır. Onlar onu bulut zannetmişlerdi, ama bulut değildi, rüzgârdı. Ancak o açıdan bakıldığında onlara yağmur getirecek olan buluttu, bundan dolayı, bu bize yağmur getirecek olan buluttur demişlerdi. Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz cezadır. Hüd aleyhisselâm onlara şöyle demişti: O size yağmuru getirecek olan bulut değildir, aksine sizin hemen gelmesini istediğiniz azaptır, çünkü siz şöyle diyordunuz: “Doğru söylüyorsan tehdidini hemen gerçekleştir!” O, içinde acılı azap bulunan bir rüzgârdır.
Ahkaf 46:25
[Âd Kavminin Rüzgürla Helâk Edilmesi]
Sonra Hz. Hüd, bu rüzgârın niteliklerini beyan etmekte ve Cenâb-ı Hakk'ın haber verdiği gibi şöyle demektedir: Rabb'inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr! Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, her şeyi silip süpüren, her şeyi silip süpürmek emriyle gönderilen bir rüzgâr! Rabb'inin emrinin dışına çıkmayan ve silip süpürmek emriyle gönderilmediği nesnelere dokunmayan bir rüzgâr! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ad kavminde de (ibretler var). Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu”, Bu âyet-i kerime, her şeyi silip süpüren rüzgâr meâlindeki âyetin tefsiridir. Yani uğradığı ve silip süpürmesi emredilen her nesneyi yok eden, fakat bu âyette belirtildiği gibi yok etmesi emredilmeyen yerlere yaklaşmayan bir rüzgâr! En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Her şeyi silip süpüren bir rüzgâr, yani onu gören ve düşünen insan, rüzgârın şiddetli ve kuvvetli estiğinden dolayı her şeyi silip süpürdüğünü, yeryüzünde hiçbir şey bırakmadığını, ancak Rabb'inin emrinin dışına çıkmadığını da görürdü. Görmez misin ki, o topluluğun içinde oldukları, hatta rüzgâra onlardan daha yakın yerde bulundukları halde Hüd aleyhisselâma ve ona uyanlara rüzgâr zarar vermedi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir”, Yani aleyhisselâma her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir, hatta rüzgâra genelde ölüm emri verildiği halde o ölmeyecektir. Buna göre her şeyi silip süpürür cümlesi, ona şahit olanın, yanında bulunan her şeyi silip süpüren, onun korkunç haline bakan birine, eğer bunda öldürme emri olsaydı mutlaka öldürürdü diye düşündüren, fakat Rabb'inin emrinin dışına çıkmayan bir rüzgâr demektir. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: ( JSonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Bu cümlenin zâhirine göre onların meskenleri kaldı, rüzgâr onları silip süpürmedi. Aynı şekilde başka bir âyette de şöyle buyurur: “İnsanları sökülmüş hurma kütükleri gibi çekip alıyordu”. Bazıları şöyle dedi: Onlar kaçıp meskenlerine sığındıklarında, rüzgâr onların meskenlerine giriyor, onları çekip çıkarıyor, cansız bir halde avlularına ve tarlalarına atıyordu. Bazıları da şöyle dedi: Rüzgâr onları mafsallarından çekiyor, organlarını parçalıyor, sonra o halde avluya atıyor ve onları sökülmüş hurma kütüklerine benzer bir halde bırakıyordu. Rüzgârın insanları evlerinden çıkarmaya ve öldürüp sahralara atmaya çalışmasından ise meskenleri ve evleri yıkması daha kolaydı. Aynı şekilde insanları mafsallarından çekmesi ve organlarını parçalamasından ise evlerini ve meskenlerini üzerlerine yıkarak öldürmesi daha kolaydı. Buna rağmen rüzgâr onların meskenlerini yıkmaya çalışmadı. Söylediğimiz gibi bütün bunlar, rüzgârın silip süpürmek konusunda Rabb'inin emrinin dışına çıkmadığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, rüzgâr, evleri dışında Âd kavminden geriye hiçbir şey bırakmadı. İkincisi, evlerinin kalıntılarından başka bir şey görülmüyor. Bu iki yorumdan birine göre, rüzgâr onların evlerine dokunmadı ve yok etmedi, diğerine göre de evlerinin sadece kalıntılarını bıraktı, evlerin kendilerini ise yıktı. [9] iki yorum, yukarıda Rabb'inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr meâlindeki âyet hakkında yaptığımız iki yorumla örtüşmektedir. Buradaki ilk yorum, yukarıda geçen her şeyi silip süpürme emriyle gönderilen, ancak meskenlerine dokunması emredilmeyen bir rüzgâr gönderdik, bu bakımdan meskenleri ayakta kaldı şeklindeki ilk yorumla aynı mânadadır. Buradaki ikinci yorum da yukarıda geçen yorumla aynı anlama gelmektedir. Oradaki yorumda çok şiddetli ve kuvvetli esen rüzgârın her şeyi silip süpürdüğüne, insanların meskenlerini de yıktığına, ancak ona bakan birinin meskenlerin sadece kalıntılarını gördüğüne, bundan dolayı âyette onlar için yine de mesken kelimesinin kullanıldığına, dilde bu türlü kullanımların örfen de kabul edildiğine daha önce işaret edilmişti. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak âyetin sonunda meâlen şöyle buyurmaktadır: Günaha batıp kalmış bir topluluğu işte böyle cezalandırırız. Burada geçen “mücrim” kelimesi, sanki devamlı suç ve günah işlemeyi itiyat haline getirmiş insan demektir. Bazıları buna ısrarla günaha dalan insan mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir,
Ahkaf 46:26
Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik. Bazıları buradaki “in” şart edatının, olumsuzluk takısı olan “lem” mânasına geldiğini söyler. Buna göre de âyetin anlamı şöyledir: Size vermediğimiz gücü, kuvveti, aklı, basireti ve diğer özellikleri onlara vermiştik. Kendilerini kulak, göz ve kalplerle donattık, Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Yani ey Mekkeliler! Size vermediğimiz imkânları Âd kavmine vermiştik. Sonra peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle başlarına Allah'ın azabı gelince, onu başlarından savmaya güçleri yetmedi. Dolayısıyla Resülullah'ı (s.a.) inkâr etmenizden ötürü size de bir azap gelecek olursa, onlara lütfettiğimiz imkânların benzerini vermediğimiz sizler onu hiçbir şekilde başınızdan savamazsınız. Bazılarına göre buradaki harfi, zâit bir sıla edatıdır. Buna göre âyetin mânası şöyle takdir olunur: Size verdiğimiz kulak, göz ve kalp gibi organları onlara da vermiştik, bununla birlikte başlarına gelen azabı defetmeye onların gücü yetmedi, buna sizin de gücünüz yetmeyecektir. Çünkü onlarda da sizdeki kulak, göz ve kalp gibi organlar vardı.
[S]Kendilerini kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı, Yukarıda söylediğimiz onlara verilmeyen imkânların öncekilere verildiği şeklindeki ilk yoruma göre bu âyette geçen kulak, göz ve kalp kelimeleriyle bu organların hakikati kastedilmemiştir; kulak akıldan kinâye yapılmıştır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Sağırlara -üstelik akıllarını da işletmiyorlarsa- gerçeği sen mi duyuracaksın?” Cenâb-ı Hak bu beyanda önce kulak anlamına gelen “sem” kelimesini belirtti, sonra da onu akıl diye tefsir etti. “Ebsâr” kelimesi ile de basiret kastedilmiştir. “Basar” kelimesi kullanılır ve onunla basiret kastedilir. Çünkü Allah Teâlâ, Âd ve Semüd kavmini şöyle nitelemiştir: “Âd ve Semüd kavimleri de öyle. Onların durumlarını meskenlerinin Kalıntıları size apaçık gösteriyor. Şeytan onlara, yaptıklarını güzel gösterip kendilerini doğru yoldan saptırmıştı; oysa gerçeği görme yeteneğine de sahiplerdi”. Âyetteki kalp kelimesi de kuvvetlerden kinâyedir. Allah Teâlâ, sizlere verilmeyen akıl, basiret ve kuvvet onlara verilmişti ey Mekkeliler, buyuruyor. Buna rağmen başlarına inen Allah'ın azabını kaldırmaya onların gücü yetmedi, sizin imkânlarınız onlarınkinden daha düşük olduğu halde siz o azabı başınızdan nasıl savacaksınız? İkinci yoruma göre de, âyette sözü edilen kulak, göz ve kalp anlamına gelen sözcüklerden bu organların hakikati kastedilmiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Onlardaki bu organlara siz de sahipsiniz, başlarına gelen azabı defetmeye onların gücü yetmediği gibi sizin de gücünüz yetmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir, Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah, onlara azabın neden geldiğini şöyle açıklamaktadır: Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı, Alaya aldıkları şeyler kendilerini kuşatıverdi! Onlar bazan peypaтberlerin kendilerini azapla korkutmalarından dolayı alay ediyorlardı, bazan da kendilerini hakka davet ettikleri için peygamberlerle alay ediyorlardı.
[ ]Ceпa'-: Hakk'ın Hâkka süresinde zikrettiği üzere Âd kavminin azabı rüzgârdı: “Âd halkı dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi. Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi. Öyle ki (orada bulunsaydın), o kavmi devrilmiş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün”, Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurdu: “Âd kavminde de (ibretler var). Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik”. En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:27
Çevrenizdeki nice şehirleri helâk ettik. Allah Teâlâ insanı belli bir tabiatta, bünyede ve halde yarattı; insan, benzerlerinin ve emsallerinin işledikleri günahlar sebebiyle başlarına gelenlerden sakınır ve başkalarından ibret alır. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: çevrenizde ve yakınınızda bulunanların peygamberleri inkâr etmeleri, inatla karşı koymaları ve onlarla alay etmeleri sebebiyle başlarına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için onların yaptıklarını yapmaktan sakının! Allah onları, çevrelerinde helâk edilen insanların başlarına gelenlerden sakınmaları ve onlara gelen azabın kendilerine de gelmemesi için, onların peygamberlere karşı yaptıklarını Resülullah'a yapmamaları için uyarmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Belki dönerler diye uyarıcı işaretler de vermiştik. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, doğru söylediklerini kavimlerine bildirmeleri için peygamberlere mücizeler vermiştik, ama onlar bunları reddettiler ve peygamberleri inkâr ettiler. İşte o zaman onları helâk ediverdik. Ey Mekkeliler! Muhammed aleyhisselâmın size bildirdiği âyetlerde, doğru söylediğini ve peygamber olduğuna gösteren deliller vardır, bunları reddetmeyin ki, öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmesin! En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, onların peygamberleri inkâr etmeleri, inatçılık yapmaları ve bu haberin ulaştığı kişinin uyması gereken buyrukları reddetmeleri sebebiyle başlarına gelen belâlara dair olarak, onlarla aynı tutumları sergilememeleri ve aynı davranışı yapmamaları için yakın çevrelerde ve ufuklarda uyarıcı işaretler koyduk. [ iki yorumdan biri, insanların aynı davranışı yapmaktan vazgeçmeleri için onların başına gelenlere ait işaretler ufuklarda dağıtılmıştır, bu, onun için bir işaret olur. Bu işaret de kendisini onların yaptıklarını yapmaktan vazgeçmeye sevkeder. İkincisi, Cenâb-ı Hak, doğru söylediğine ve peygamber olduğuna işaret etsin diye her resül ve nebi için bir işaret koyduğunu haber vermektedir. Yani Allah, tasdik etmelerini gerektiren şeyleri göstermeden onları helâk etmemektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:28
Allah'tan başka, O'na yaklaştırsın diye edindikleri tanrılar kendilerine yardım etselerdi ya! Bu beyan, biri Allaha, diğeri taptıkları ve tanrı edindikleri putlara olmak üzere iki mânaya işaret eder. Yardım etmesi gerekenin Allah olduğu düşünüldüğünde mânası şöyle olur. Allah onlara yardım etseydi ya! Eğer onların putlara ibadet etmeleri kendilerini Allaha yaklaştırıyor ve putlar Allah katında onlara şefaatçi olacak idiyse, azap geldiği zaman Allah onlara yardım etseydi de helâk olmasalardı ya! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer putların onları Allaha yaklaştırdığı iddiaları hak ise kendilerine azap geldiğinde Allah onlara yardım etseydi ya! Allah onlara yardım etmediğine, aksine onları helâk ettiğine göre bilin ki bu mesele sizin vehmettiğiniz ve zannettiğiniz gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer sizin taptığınız putlar, iddia ettiğiniz gibi Allah nezdinde size şefaatçi olacak idiyseler, size yardım etseler ve şefaatleriyle sizi helâk olmaktan kurtarsalardı ya! Bunu yapamadıklarına, onlara yardım edemediklerine ve azabı defedemediklerine göre, onların başına gelen azap sizin başınıza geldiğinde sizden de azabı defedemeyecekler demektir. En doğrusunu Allah bilir. Burada şart edatı olan “levlâ” kelimesi, teşvik edatı olan “hellâ” mânasındadır. “Hellâ” edatı mazi fiilin başında bulunur ve fiile olumsuzluk mânası verir. Buna göre âyet de yardım etmedi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Aksine onları bırakıp kayboldular. Yani onlar bunları yahut putlar onları bırakıp gittiler. Onlara ibadet etmek suretiyle bekledikleri ve ümit ettikleri şefaati elde edemediler. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar kendi düzmecelerinden ve sürdüregeldikleri asılsız iddialardan ibarettir. Muhtemelen onların düzmecelerinden ve iftiralarından maksat, putlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir gibi sözleridir: En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:29
29, “Bir PE cin topluluğundan bir grubu, Kurân: dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde Susup dinleyin” dediler okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler.”
Bu âyet hakkında bazıları şöyle dedi: Cinlerden uyarıcılar, insanlardan da resüller ve uyarıcılar vardır. Eğer mesele böyle ise, o zaman Kur'ân'ı dinlemeleri için Cenâb-ı Hakk'ın Resülullah'a (s.a.) yönlendirdiğini söylediği topluluk, uyarıcı cinlerdir. Âyetin sonundaki uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler cümlesi buna işaret etmektedir. “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bugünle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” meâlindeki âyetin zâhiri, insanlardan peygamberler gönderildiği gibi cinlerden de peygamberler gönderildiğini ifade etmektedir. Ancak şöyle denilebilir: Bazan iki zümreden söz edilir, fakat bir tanesi kaste dilir, dilde böyle kullanımlar caizdir, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gribi: “O ikisinden inci ve mercan çıkar”?. Burada ikisinden denilmesine ragmen sadece biri kastedilmektedir, o da tuzlu denizdir. İşte konuştuğumuz konu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Cin topluluğundan bir grubu sana doğru yönlendirmiştik. Yani onlara ilham vermiş ve kalplerine o fikri atmıştık, sonunda da cinler Restlullah'a (s.a.) gitmişler ve onun okuduğu Kurân dinlemeye koyulmuşlardı. Cenâb-ı Hakk'ın gönderdiği ve onların bildikleri kitaplarda Resâlullah'ın (s.a.) okudugu Kurünı dinlemek üzere ona doğru gitmelerini emretmiş olması da muhtemeldir. Çünkü bu âyetin hemen arkasından onlardan haber vererek şöyle buyurmaktadır:
Ahkaf 46:30
30. halkımız! dediler, A Müsâ dan sonra ihdirilerir EN öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik."
Ey halkımız! dediler, Biz Müsâdan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, bir kitap dinledik. Bu beyan, onların, bu kitaptan önce gelen kitapları tanıdıklarına işaret etmektedir, çünkü onlar şunu söylüyorlar: Ey halkımız! Biz Müsâdan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan bir kitap dinledik, İşte o kitaplarda onlara, bu kitabı dinlemelerinir ve onunla amel etmelerinin emredilmiş olması mümkündür. Onların kulak hirsızlığı yapmak için göğe çıkmaları ve gökte konuşulan haberleri dinlemeleri sayesinde bu bilgiyi elde etmiş, sonra da yeryüzüne inerek oradakilere haber vermiş olmaları da muhtemeldir. İşte bu bilgi onlara, bahsettiğimiz bu üç yoldan biriyle ulaşmıştır. En doğrusunu Allah bilir Gerçeğe kılavuzluk eden. Yani Allah'ın onlar üzerindeki ve onların birbirleri üzerindeki haklara çağıran. Doğru yola çağıran. Buradaki “müstakim” kelimesi, insanı maksadına ulaştıran, muradına ve ihtiyacına kavuşturan yol demektir,
Ahkaf 46:31
[Haber-i Vâhid Delildir]
Ey halkımız! Allah'ın davetçisine uyun ve ona iman edin. Bu âyet, haber-i vâhid ile amelin gerekliliğine işaret eder. Çünkü Resülullah'ın (s.a.) huzuruna giden, ondan Kurüânı dinleyen ve kendisini tasdik eden cinlerin sayıları azdı. Onlar oradan kendi kavimlerine döndüklerinde, her biri kendi kabilesinin yanına gitmişti. Cinler taifesinin bir araya gelip toplanmış olmaları mümkündür; orada da her biri kendi kabilesini Allah'ın davetçisine uymaya ve ona muhalefetten sakınmaya çağırmıştı. Söylediğimiz gibi bu haberi bireyler ve tek kişiler tarafından verilmiş olması muhtemeldir. Bu durum, amel konusunda haber-i vâhidin delil olduğunu gösterir. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurdu: “Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak üzere geride kalmalıdır”, Söylediğimiz gibi bu âyetler, insanların bu emirleri kabul etmelerini ve onlara muhalif davranmaktan sakınmalarını gerektirdiğine göre insanlarda ve cinlerde haber-i vâhidle amel etmek açık ve meşhur bir uygulamadır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın davetçisine uyun! Buradaki uyma emriyle, tevhit inancı ve Allaha iman kastedilmiş olabilir. Muamelât ile ilgili her emirde ve her şeyde ona uyun mânası da kastedilmiş olabilir. Aynı şekilde aşağıdaki âyet de bu mânadadır:
Ahkaf 46:32
Allah'ın çağrıcısına kulak vermeyenler cümlesi, iki konu ile ilgili olabilir. Biri, tevhit inancı ve Allah'a imanla, diğeri de her konudaki muamelatla. Sonra Cenâb-ı Hak, davetçisinin davetine uymayanlara şunu haber vermektedir: Onlar, yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamayacaklar. Yani kimse Allah'ın azabından kaçıp kurtulamaz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Dünyada bazılarının cezasından kaçarak kurtulmak çoğu kere mümkün ise de firar ederek Allah'ın azabından kimsenin kurtulması mümkün değildir. O'na karşı bir yar ve yardımcı da bulamayacaklardır cümlesi de aynı mânaya gelmektedir. Yani onlar, dünyada iken başlarına gelen belâlara ve kötülüklere karşı birbirlerinden destek alıyorlar idiyse de, burada kendilerine fayda sağlayacak ve onları azaptan kurtaracak Allah'tan başka dost bulamayacaklar. Çünkü Allah, O'na karşı bir yar ve yardımcı da bulamayacaklardır buyurmakta, yani onların hiç dostu olmayacak demektedir. Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Onlar birbirlerinin yakını ve yardımcılarıdır””. Fakat yakınlıkları dünyada onlara fayda veriyor idiyse de o gün hiçbir yakının yakınına faydası olmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Bunlar apaçık bir sapkınlık içindedirler, Yani Allah'ın davetçisine uymayanlar, apaçık bir sapkınlık içindedirler.
Ahkaf 46:33
33. “Onlar düşünmüyorlar mı; gökleri ye yeri yaratan, bunları yaratma konusunda acze düşmeyen Allah'ın, ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Şüphe yok ki O her şeye kâdirdir.” Onlar gökleri ve yeri yaratanı düşünmüyorlar mı? Burada şöyle bir problem vardır: Âyette geçen “evelem yeгay” ibaresinin mânası nedir? Bu, görmüyorlar mı anlamına gelmektedir, halbuki onlar göklerin ve yerin yaratılışını görmemiş ve müşahede etmemişlerdi. Ancak bazıları buna şöyle bir mâna verdi: Onlar haberdar edilmediler mi? Bazıları da şu anlamı verdi: Onlar bilmezler mi? Yani onlar bundan haberdar edilmişler ve bilmişlerdir. Cenâb-ı Hak bunu, gökleri ve yeri yaratanın kendisi olduğunu, onların hepsinin bilip ikrar ettiklerinden dolayı söylemektedir.
[ ]Bunları yaratma konusunda acze düşmeyen Allah'ın, ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? En doğrusunu Allah bilir ya, O, burada şunu söylemektedir: Gökleri ve yeri yaratanın her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce bulunan Allah olduğunu, sözü edilen bu nesneleri yaratmanın O'nu zâfa düşürmediğini, gezegenleri uzay boşluğunda tutmak” için gerekli olan düzenlemeyi yapmaktan ve idare etmekten aciz bırakmadığını ve oralarda yarattığı canlıların işlerini ayarlamak ve ihtiyacını sağlamaktan aciz olmadığını bildiğinize, hakikatte Allah bunlara kâdir olduğuna göre ölüleri veya herhangi bir nesneyi diriltmeye gücünün yetmemesi ihtimali de yoktur. Yahut Allah burada şunu söylemektedir: Bütün bunları yaratmasında kendisinde yorgunluk ve zayıflık görülmediğine göre ölüleri yaratmasında da acizlik ve zayıflık görülmeyecektir. Halbuki yaratıklardan, bir işi yapıp da kendisinde yorgunluk ve zayıflık görülmeyen hiç kimse yoktur. Öyleyse sözü edilen varlıkları yaratmasında kendisinde acizlik ve zayıflık görülmemesi, hiçbir şeyin O'nu zâfa düşüremeyeceğine işaret eder, çünkü O'nun kudreti kendi zatındandır. Kudreti kendi zatından olan birini de hiçbir şey acze düşüremez. Diğer canlılara gelince, onlar ancak birtakım sebepler ve vasıtalarla iş yaparlar, o vasıtaların gücü ölçüsünde o işin üstesinden gelirler, çoğu kere de aciz kalırlar. En doğrusunu Allah bilir. Veyahut da Allah şunu söylemektedir: Gökleri ve yeri yaratanın Allah olduğunu bildiğinize göre onları boş yere ve anlamsız olarak yaratmış olması ihtimali yoktur. Eğer ölümden sonra dirilmek olmasaydı, onları boş yere ve anlamsız olarak yaratmış olurdu. Bu meselenin aslı, bizim başta söylediğimizdir: Gökleri, yeri ve onlarda bulunan bütün varlıkları, önceden bir örneği olmadan ve hiç kimseden yardım almadan yaratmaya kâdir olan, sonra da hayatın nihayet bulacağı zamana kadar onları uzayda boşlukta tutabilen bir yaratıcıyı hiçbir şeyin acze düşürmesi ihtimal dâhilinde değildir.
Şüphe yok ki O her şeye kâdirdir. Çünkü O zatıyla kâdirdir, başkasının kudretinden yararlanmış değildir. Ebü Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: Bunları yaratma konusunda acze düşmeyen cümlesindeki “ayye” fiili, aciz olmak, bilememek anlamına gelir. “Ayyitu bi-hâze'l-emr”, yani şu işi güzel yapamadım, onu yapmaya gücüm yetmedi, denilir.
---
Dipnotlar:
Müellif burada şu âyet-i kerimeye işaret etmektedir: “Gerçek şu ki Allah, koyduğu düzenden sapmamaları için gökleri ve yeri tutmaktadır” (Fâtır, 35/41).
Ahkaf 46:34
34. “İnkâr edenler ateşe getirilince, “Bu gerçek değil miymiş?” denilecek, “Rabb'imiz hakkı için öyle’ diyecekler, Allah da “İnkâr etmiş olmanız sebebiyle azabı çekin” buyuracaktır.” İnkâr edenler ateşe getirilince, “Bu gerçek değil miymiş?” denilecek, “Rabb'imiz hakkı için öyle’ diyecekler. Bazan onlara şöyle denilecek: “Onlara, “İçinizden, size Rabb'inizin âyetlerini okuyup duyuran ve böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran bir elçi gelmedi mi?" diye soracak; onlar da ‘Evet geldi’ diyecekler”. [ ] Baғaп da, gerçek değil miymiş?’ denilecek, onlar da ‘Rabb'imiz hakkı için öyle diyecekler. Onların, dünyada iken inkâr ettiklerini itiraf etmeleri için Allah o gün kendilerine bunları soracaktır. Çünkü onlar dünyada iken peygamberleri ve âyetleri inkâr ediyorlar, ölümden sonra dirilmeye ve Allah'ın azabına da inanmıyorlardı. Cehenneme atıldıklarında da onlara şöyle denilecek: Dünyada iken uyarıldığınız akıbet işte budur, gerçek değil miymiş? Onlar da itiraf edip “Rabb'imiz hakkı için öyle” diyecekler. Bunun üzerine kendilerine, dünyada iken inkâr etmiş olmanız sebebiyle şimdi çekin bu azabı! denilecek. En doğrusunu Allah bilir.
35. “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de acele etme. Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Tebliğ konusu işte budur; hiç günaha sapanlardan başkası helâk edilir mi?”
[Peygamberlerin Her Şeye Sabretmelerinin Sebepleri]
Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Peygamberlerin altı açıdan sabretmeleri gerekir. Bunların üçü, sadece onlara özel olan ve başka hiç kimsenin ortak olmadığı sebeplerdir. Diğer üçü ise başkalarının da ortak olduğu sebeplerdir. Sadece peygamberlere mahsus olan sebeplerin ilki, onların firavunlara, küfür önderlerine ve bütün âdetleri ve gayretleri öldürmek, kendilerine muhalif olanları, emirlerine ve gidişatlarına karşı gelenleri yok etmek olan zâlimlere ilâhi risâleti tebliğ etmek için gönderilmiş olmalarıdır. Öldürülmek ve yok edilmek tehlikesine rağmen peygamberler, onlara risâleti tebliğden vazgeçmekte mâzur değildirler. Diğer insanlara gelince, onların öldürülmemek için mensup oldukları hak dini gizlemeleri mübahtır. İkincisi, peygamberler kavimlerinin alaylarına, iftiralarına, yalanlarına ve çeşitli eziyetlerine mâruz kalmaları muhtemel olsa bile yine de kendi kavimleri arasında kalmak konusunda sabır göstermekle yükümlüdürler, onlardan ayrılıp gitmelerine izin verilmemiştir. Bundan dolayı Allah Teмa meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen Rabbinin hükmüne sabret; balığın yoldaşı (Yünus peygamber) gibi olma”. Hz. Yünus, kendi dininin selâmeti ya da kendini onlardan kurtarmak için onların arasından ayrılmaktan başka bir şey yapmamışti, ama oradan ayrılmak için kendisine izin verilmediğinden dolayı bu ayrılış yüzünden başına o bilinen olay gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, kavimleri ne kadar direnseler ve inatçılık yapsalar da onlara helâk olmaları ve azaba uğramaları için beddua etmezler. İşte bu üç husus, diğer insanlardan ayrı olarak sadece peygamberlere mahsus olan davranış tarzlarıdır.
(JPeygamberlerin, insanların da ortak olduğu diğer üç sebepten biri şudur: Onlar, mâruz kaldıkları musibetlere, başlarına gelen belâlara ve zorlukla sabretmekle emrolundular. İkincisi, onlar kendilerine farz kılınan ibadetleri korumak ve onları sabırla yerine getirmekle emrolundular. Üçüncüsü, onlar şehevi arzulara, nefsinin hevâsına ve temennisine karşı sabırlı olmakla emrolundular. İşte onlarla Rableri arasında var olan bu üç niteliğe, diğer insanlar da ortaktırlar. En doğrusunu Allah bilir.
[Ülü'l-azm Peygamberler]
Azim ve kararlılık sahibi peygamberler. Bazıları şöyle dedi: Bunlardan maksat, Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun Nuh, İbrahim, Yâkup, Yüsuf ve Müsâ peygamberlerdir. Bunlar, ülü'l-azm peygamberlerden sayılırlar. Bazıları da maksat bütün peygamberlerdir, der. Ülü'l-azm peygamberlerden maksadın, az önce söylediğimiz gibi kavimlerine karşı sabırlı davranan peygamberler olması da mümkündür. Şöyle de söylenmiştir: Ülü'l-azm peygamberler, ebediyen uyanık olan, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve O'nun koyduğu sınırları koruyanlardır. Meselâ Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem hakkında meâlen şöyle buyurdu: “Biz onda yeterli bir kararlılık görmedik”. En doğrusunu Allah bilir. Onlar için de acele etme. Yani onları helâk etmek ve cezalandırmak için acele etme.
Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, O şunu söylemektedir: Sanki sen, onlara sadece gündüzün kısa bir vakti kadar bir azapla korkutmuş gibisin. Günün kısa bir süresinde görülecek olan bir azap, onları şehvetlerinin peşinden gitmelerini engellemeye ve içinde bulundukları hallerini değiştirmeye yetmez. İkincisi, sanki onlar âhiretteki azabı görüp tattıklarında dünyada çok kısa bir süre kaldıklarını, sanki gündüzün ancak çok kısa bir süresi kadar kaldıklarını zannederler, Bu, şu ilâhi beyanlarda belirtilen husus gibidir: “Biri, 'Dünyada ne kadar kaldınız? dedi. (Diğerleri) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık’ dediler”“, “Günaha saplanmış olanlar kıyâmet koptuğu gün (dünyada) sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler”, Onlar kıyâmet gününü ve o günün dehşetini gördükleri zaman dünyada kaldıkları sürenin çok kısa olduğunu düşünürler. En doğrusunu Allah bilir.
381 [S] Teblië konusu işte budur. Buradaki “belâğ” kelimesine bazıları tebliğ mânasını, bazıları da “el-belâğu minel-bulğa” (aii pi), yani “yapılması düşünülen seyahate yeterli miktar azık” cümlesinde kullanıldığı gibi yeterli miktar mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir. Hiç, günaha sapanlardan başkası helâk edilir mi? Allah sanki şunu söylemektedir: Ancak günaha batmış olan insanlar sürekli ve ebedi helâke uğrarlar. Ancak günaha batan ve batmayanın mâruz kaldığı helâk, sürekli ve ebedi olan helâk değildir, çünkü ölüm her şeyi bitirmektedir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Azap helâkine, ancak günaha sapanlar mâruz kalır, Dünyanın zorluklarından kurtuluş anlamındaki helâk ise salih kişileri de helâk eden bir gerçektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ahkaf 46:35
34. “İnkâr edenler ateşe getirilince, “Bu gerçek değil miymiş?” denilecek, “Rabb'imiz hakkı için öyle’ diyecekler, Allah da “İnkâr etmiş olmanız sebebiyle azabı çekin” buyuracaktır.” İnkâr edenler ateşe getirilince, “Bu gerçek değil miymiş?” denilecek, “Rabb'imiz hakkı için öyle’ diyecekler. Bazan onlara şöyle denilecek: “Onlara, “İçinizden, size Rabb'inizin âyetlerini okuyup duyuran ve böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran bir elçi gelmedi mi?" diye soracak; onlar da ‘Evet geldi’ diyecekler”. [ ] Baғaп da, gerçek değil miymiş?’ denilecek, onlar da ‘Rabb'imiz hakkı için öyle diyecekler. Onların, dünyada iken inkâr ettiklerini itiraf etmeleri için Allah o gün kendilerine bunları soracaktır. Çünkü onlar dünyada iken peygamberleri ve âyetleri inkâr ediyorlar, ölümden sonra dirilmeye ve Allah'ın azabına da inanmıyorlardı. Cehenneme atıldıklarında da onlara şöyle denilecek: Dünyada iken uyarıldığınız akıbet işte budur, gerçek değil miymiş? Onlar da itiraf edip “Rabb'imiz hakkı için öyle” diyecekler. Bunun üzerine kendilerine, dünyada iken inkâr etmiş olmanız sebebiyle şimdi çekin bu azabı! denilecek. En doğrusunu Allah bilir.
35. “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de acele etme. Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Tebliğ konusu işte budur; hiç günaha sapanlardan başkası helâk edilir mi?”
[Peygamberlerin Her Şeye Sabretmelerinin Sebepleri]
Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Peygamberlerin altı açıdan sabretmeleri gerekir. Bunların üçü, sadece onlara özel olan ve başka hiç kimsenin ortak olmadığı sebeplerdir. Diğer üçü ise başkalarının da ortak olduğu sebeplerdir. Sadece peygamberlere mahsus olan sebeplerin ilki, onların firavunlara, küfür önderlerine ve bütün âdetleri ve gayretleri öldürmek, kendilerine muhalif olanları, emirlerine ve gidişatlarına karşı gelenleri yok etmek olan zâlimlere ilâhi risâleti tebliğ etmek için gönderilmiş olmalarıdır. Öldürülmek ve yok edilmek tehlikesine rağmen peygamberler, onlara risâleti tebliğden vazgeçmekte mâzur değildirler. Diğer insanlara gelince, onların öldürülmemek için mensup oldukları hak dini gizlemeleri mübahtır. İkincisi, peygamberler kavimlerinin alaylarına, iftiralarına, yalanlarına ve çeşitli eziyetlerine mâruz kalmaları muhtemel olsa bile yine de kendi kavimleri arasında kalmak konusunda sabır göstermekle yükümlüdürler, onlardan ayrılıp gitmelerine izin verilmemiştir. Bundan dolayı Allah Teмa meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen Rabbinin hükmüne sabret; balığın yoldaşı (Yünus peygamber) gibi olma”. Hz. Yünus, kendi dininin selâmeti ya da kendini onlardan kurtarmak için onların arasından ayrılmaktan başka bir şey yapmamışti, ama oradan ayrılmak için kendisine izin verilmediğinden dolayı bu ayrılış yüzünden başına o bilinen olay gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, kavimleri ne kadar direnseler ve inatçılık yapsalar da onlara helâk olmaları ve azaba uğramaları için beddua etmezler. İşte bu üç husus, diğer insanlardan ayrı olarak sadece peygamberlere mahsus olan davranış tarzlarıdır.
(JPeygamberlerin, insanların da ortak olduğu diğer üç sebepten biri şudur: Onlar, mâruz kaldıkları musibetlere, başlarına gelen belâlara ve zorlukla sabretmekle emrolundular. İkincisi, onlar kendilerine farz kılınan ibadetleri korumak ve onları sabırla yerine getirmekle emrolundular. Üçüncüsü, onlar şehevi arzulara, nefsinin hevâsına ve temennisine karşı sabırlı olmakla emrolundular. İşte onlarla Rableri arasında var olan bu üç niteliğe, diğer insanlar da ortaktırlar. En doğrusunu Allah bilir.
[Ülü'l-azm Peygamberler]
Azim ve kararlılık sahibi peygamberler. Bazıları şöyle dedi: Bunlardan maksat, Allah'ın salât ve selâmı üzerlerine olsun Nuh, İbrahim, Yâkup, Yüsuf ve Müsâ peygamberlerdir. Bunlar, ülü'l-azm peygamberlerden sayılırlar. Bazıları da maksat bütün peygamberlerdir, der. Ülü'l-azm peygamberlerden maksadın, az önce söylediğimiz gibi kavimlerine karşı sabırlı davranan peygamberler olması da mümkündür. Şöyle de söylenmiştir: Ülü'l-azm peygamberler, ebediyen uyanık olan, Allah'ın emirlerini yerine getiren ve O'nun koyduğu sınırları koruyanlardır. Meselâ Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem hakkında meâlen şöyle buyurdu: “Biz onda yeterli bir kararlılık görmedik”. En doğrusunu Allah bilir. Onlar için de acele etme. Yani onları helâk etmek ve cezalandırmak için acele etme.
Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, O şunu söylemektedir: Sanki sen, onlara sadece gündüzün kısa bir vakti kadar bir azapla korkutmuş gibisin. Günün kısa bir süresinde görülecek olan bir azap, onları şehvetlerinin peşinden gitmelerini engellemeye ve içinde bulundukları hallerini değiştirmeye yetmez. İkincisi, sanki onlar âhiretteki azabı görüp tattıklarında dünyada çok kısa bir süre kaldıklarını, sanki gündüzün ancak çok kısa bir süresi kadar kaldıklarını zannederler, Bu, şu ilâhi beyanlarda belirtilen husus gibidir: “Biri, 'Dünyada ne kadar kaldınız? dedi. (Diğerleri) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık’ dediler”“, “Günaha saplanmış olanlar kıyâmet koptuğu gün (dünyada) sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler”, Onlar kıyâmet gününü ve o günün dehşetini gördükleri zaman dünyada kaldıkları sürenin çok kısa olduğunu düşünürler. En doğrusunu Allah bilir.
381 [S] Teblië konusu işte budur. Buradaki “belâğ” kelimesine bazıları tebliğ mânasını, bazıları da “el-belâğu minel-bulğa” (aii pi), yani “yapılması düşünülen seyahate yeterli miktar azık” cümlesinde kullanıldığı gibi yeterli miktar mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir. Hiç, günaha sapanlardan başkası helâk edilir mi? Allah sanki şunu söylemektedir: Ancak günaha batmış olan insanlar sürekli ve ebedi helâke uğrarlar. Ancak günaha batan ve batmayanın mâruz kaldığı helâk, sürekli ve ebedi olan helâk değildir, çünkü ölüm her şeyi bitirmektedir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Azap helâkine, ancak günaha sapanlar mâruz kalır, Dünyanın zorluklarından kurtuluş anlamındaki helâk ise salih kişileri de helâk eden bir gerçektir. En doğrusunu Allah bilir.