Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Muhammed 47:1 – Kâf 50:45

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Muhammed 47:1
  2. Muhammed 47:2
  3. Muhammed 47:3
  4. Muhammed 47:4
  5. Muhammed 47:5
  6. Muhammed 47:6
  7. Muhammed 47:7
  8. Muhammed 47:8
  9. Muhammed 47:9
  10. Muhammed 47:10
  11. Muhammed 47:11
  12. Muhammed 47:12
  13. Muhammed 47:13
  14. Muhammed 47:14
  15. Muhammed 47:15
  16. Muhammed 47:16
  17. Muhammed 47:17
  18. Muhammed 47:18
  19. Muhammed 47:19
  20. Muhammed 47:20
  21. Muhammed 47:21
  22. Muhammed 47:22
  23. Muhammed 47:23
  24. Muhammed 47:24
  25. Muhammed 47:25
  26. Muhammed 47:26
  27. Muhammed 47:27
  28. Muhammed 47:28
  29. Muhammed 47:29
  30. Muhammed 47:30
  31. Muhammed 47:31
  32. Muhammed 47:32
  33. Muhammed 47:33
  34. Muhammed 47:34
  35. Muhammed 47:35
  36. Muhammed 47:36
  37. Muhammed 47:37
  38. Muhammed 47:38
  39. Feth 48:1
  40. Feth 48:2
  41. Feth 48:3
  42. Feth 48:4
  43. Feth 48:5
  44. Feth 48:6
  45. Feth 48:7
  46. Feth 48:8
  47. Feth 48:9
  48. Feth 48:10
  49. Feth 48:11
  50. Feth 48:12
  51. Feth 48:13
  52. Feth 48:14
  53. Feth 48:15
  54. Feth 48:16
  55. Feth 48:17
  56. Feth 48:18
  57. Feth 48:19
  58. Feth 48:20
  59. Feth 48:21
  60. Feth 48:22
  61. Feth 48:23
  62. Feth 48:24
  63. Feth 48:25
  64. Feth 48:26
  65. Feth 48:27
  66. Feth 48:28
  67. Feth 48:29
  68. Hucurat 49:1
  69. Hucurat 49:2
  70. Hucurat 49:3
  71. Hucurat 49:4
  72. Hucurat 49:5
  73. Hucurat 49:6
  74. Hucurat 49:7
  75. Hucurat 49:8
  76. Hucurat 49:9
  77. Hucurat 49:10
  78. Hucurat 49:11
  79. Hucurat 49:12
  80. Hucurat 49:13
  81. Hucurat 49:14
  82. Hucurat 49:15
  83. Hucurat 49:16
  84. Hucurat 49:17
  85. Hucurat 49:18
  86. Kâf 50:2
  87. Kâf 50:3
  88. Kâf 50:4
  89. Kâf 50:5
  90. Kâf 50:6
  91. Kâf 50:7
  92. Kâf 50:8
  93. Kâf 50:9
  94. Kâf 50:10
  95. Kâf 50:11
  96. Kâf 50:12
  97. Kâf 50:13
  98. Kâf 50:14
  99. Kâf 50:15
  100. Kâf 50:16
  101. Kâf 50:17
  102. Kâf 50:18
  103. Kâf 50:19
  104. Kâf 50:20
  105. Kâf 50:21
  106. Kâf 50:22
  107. Kâf 50:23
  108. Kâf 50:24
  109. Kâf 50:25
  110. Kâf 50:26
  111. Kâf 50:27
  112. Kâf 50:28
  113. Kâf 50:29
  114. Kâf 50:30
  115. Kâf 50:31
  116. Kâf 50:32
  117. Kâf 50:33
  118. Kâf 50:34
  119. Kâf 50:35
  120. Kâf 50:36
  121. Kâf 50:37
  122. Kâf 50:38
  123. Kâf 50:39
  124. Kâf 50:40
  125. Kâf 50:41
  126. Kâf 50:42
  127. Kâf 50:43
  128. Kâf 50:44
  129. Kâf 50:45

Muhammed 47:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. İnkâr yolunu seçip Allah yoluna da engel koyanlar. Müfessirler şöyle dediler: Bu ilâhi beyan, Mekkeliler'e işaret etmektedir, maksadın Medineli kâfirler, yani Ehl-i Kitap olması da yakın bir ihtimaldir. Çünkü bazı müfessirlerin söylediği gibi süre Medine'de nâzil olmuştur. Ancak çoğu müfessirin söylediği gibi bu âyetin Mekke kâfirleri hakkında gelmiş olması da mümkündür, çünkü bu süre, Ahkâf süresinde onların haberlerinin belirtildiği âyetlerin devamında yer almaktadır. Sonra bu âyet eğer Medine'deki inkârcılar ve Ehl-i Kitap hakkında ise, o zaman inkâr yolunu seçenler sözüyle Muhammed aleyhisselâmı ve ona indirileni inkâr edenler kastedilmektedir. Onların yapıp ettiklerini Allah boşa çıkarmıştır. Yani onların diğer peygamberleri ve Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmeleri sebebiyle Allah onların imanlarını boşa çıkarmıştır. Çünkü onlar, Hz. Peygamber gönderilmeden önce mümin idiler, fakat Hz. Peygamber gönderilince inkâra kalkıştılar. En doğrusunu Allah bilir ya, O şunu söylemektedir: Muhammed aleyhisselâm peygamber olarak gönderildiğinde, onu inkâr etmeleri sebebiyle daha önceki imanlarını da Allah boşa çıkarmıştır. Müfessirlerin çoğunluğunun söylediği gibi âyet her ne kadar Mekke kâfirleri ile ilgili ise de Onların yapıp ettiklerini Allah boşa çıkarmıştır cümlesi, Allah Teâlâ'nın birliğini inkâr edenler yahut Muhammed aleyhisselâmı ve ona indirileni inkâr edenler yahut da ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler hakkındadır. ETTI ( ]Onların yapıp ettiklerini Allah boşa çıkarmıştır. Yani Allah onların küfür halinde iken yaptıkları iyilikleri boşa çıkarmıştır. Onlar küfür halinde iken sadaka veriyor, akrabayı gözetiyor, köle âzat ediyor, bu gibi amellerle Allaha yaklaşmaya çalışıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, onların Allah'a yaklaşmaya çalıştıkları ve Allah nezdinde yakınlaşmaya vesile olacağını düşündükleri bu gibi amellerini Allah boşa çıkarmıştır. Yahut âyet-i kerime şunu söylemektedir: Allah onların putlara yaptıkları ibadetlerini boşa çıkarmıştır, halbuki onlar bu ibadetin kendilerini Allah'a yaklaştıracağını iddia ediyor ve şöyle diyorlardı: “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır"?. Âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın bunları boşa çıkardığını, sonucun onların ümit ve arzu ettikleri gibi olmayacağını söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Allah yoluna da engel koyanlar. Bu cümlenin, onlar kendilerine engel oldular, yani kendileri Allah'ın yolundan yüz çevirdiler mânasına gelmesi muhtemeldir, nitekim onların kâfir oldukları da belirtilmişti. Allah yoluna da engel koyanlar cümlesinin, insanları Allahın yolundan engellediler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Onlarda bu her iki hal de vardı. Yapıp ettiklerini Al{ah boşa çıkardı anlamındaki a'mâlehum” (Husi dsi) cümlesi iptal etti mânasına gelir. “Dallel-mâu fil-leben” süte su katılıp su vash kaybolduğunda, su sütün içinde yok oldu denilir,

Muhammed 47:2

İman edip din ve dünyaya yararlı işler yapanlar ve Muhammed'e indirilene inananlar. Burada Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allaha, Muhammed aleyhisselâma, ona indirilen âyetlere iman edenler ve bu imanlarında sebat edenlerin amelleri boşa gitmeyecek, imanları da iptal edilmeyecektir. Aksine onların küfür halinde iken yaptıkları kötülükler ve diğer kötülükleri bağışlanacaktır. Yahut şunu söylemektedir: İman edip din ve dünyaya yararlı işler yapanların ve Muhammed aleyhisselâma indirilene inananların yaptıkları kötülükler bağışlanacaktır, (Jbundan maksat da küfür halinde iken yaptıkları I kötülükler ve inkârlarıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır"” Ayet-i kerime eğer Arap müşriklerin iman edenleri hakkında ise günahlarını afletmiştir sözü, onların küfür halinde iken yaptıkları kötülüklerin ve Allah'a şirk koşmalarının afledileceği anlamına gelir. Şayet âyet Ehl-i Kitap'tan iman edenler hakkında ise o zaman iman hallerindeki kötülükleri affedilecektir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Rablerinden gelmiş bir gerçek. Bu ilâhi beyan iki mânaya gelir. Birincisi, Muhammed aleyhisselâma indirilenin hak olduğuna, yani Rab'lerinden gelen bir hak olduğuna ve Allah Teâlâdan gelen her vahyin hak olduğuna iman edenler demektir. İkincisi, o, Rab'lerinden gelen doğru bir sözdür mânasına gelir. Durumlarını düzeltmiştir, yani önceki hallerini ve Hz. Peygamberden sonraki durumlarını düzeltmiştir.

Muhammed 47:3

Sonra Allah Teâlâ o kâfirlerin amellerini boşa çıkardığını ve bunun sebebini, müminlerin ise amellerini boşa çıkarmadığını ve onların iyi hallerini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: Bunun da sebebi şudur ki, inkâr edenler boş şeylerin peşine düşmüşlerdir. Burada kullanılan bâtıl kelimesinden maksat, muhtemelen şeytandır yahut nefsâni arzulardır veyahut bâtıl olan her iştir. Bâtıl ise Cenâb-ı Hakk'ın, fâilini ve peşinden koşanları yerdiği her iştir. İman edenlerse Rab'lerinden gelen gerçeğe uymuşlardır. Allah Teâlâ o sözü bâtıla uyanlar, bunu da hakka uyan ve onu kabul edenler için söylemektedir. Allah insanlara kendilerinden örnekleri işte böyle vermektedir. Yani “onlar” sözüyle bâtıla uyan herkes için açıkladığı örnekleri ve “bunlar” sözü ile de hakka uyan herkes için beyan ettiği örnekleri böyle belirtmektedir. Örnek vermek, aslında açık olduğu halde insanlara gizli kalan ve onlara karışık gelen işleri MA TE'VAATÜ'L-KURAN TERCÜMESİ açıklamak, böylece gizli ve karışık kalan meselelerin cevabını net olarak ortaya çıkarmaktır. İnsanlara verdiği örnekleri ve karmaşık meselelerin cevabını en iyi bilen Allah'tır. Eh doğrusunu Allah bilir,

Muhammed 47:4

5. “(Dünyada) onlara doğru yolu gösterecek, durumlarını düzeltecektir Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun. Başka bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurdu: “O sırada Rabb'in meleklere şunu valiyediyorduz “Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun”. Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun meâlindeki âyetin savaş halindeki durumu kastetmiş olması mümkündür. “Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun” meâlindeki âyet de yine savaş halini kastetmektedir; düşman askerlerinin mafsallarına ve başka yerlerine, ele geçirebildikleri her yerlerine vuruyor ve anları öldürüyorlardı. “Onların boyunlarının üzerine vurun” cümlesi, kırılacak kemik ve başka bir şey bulunmayan mafsallarına vurun, mafsal yerinden başını kesin demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bir hadiste, “Öldürürken güzellikle öldürünüz” buyurulmaktadır. Güzel öldürmek de mafsal yerinden keserek bir anda canının çıkmasını sağlamaktır. En doğrusunu Allah bilir. “Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun” ve öldürücü darbeyi vurun meâlindeki âyetler de bu mânaya gelir. Burada takdim, tehir ve gizli bir kelimenin bulunmaması da mümkündür, her âyet zikredildiği sıra ve düzende gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Söylediğimiz gibi burada eğer takdim, tehir ve gizli bir kelime yoksa, o zaman Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertip esir aldığınız zaman boyunlarının üzerine vurun. Çünkü bize göre devlet başkanı onları yenip esir aldığı zaman serbesttir; dilerse öldürür, dilerse lütfeder ve cizye ile serbest bırakır. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Kendi elleriyle cizye verinceye kadar onlarla savaşın!” Buna göre, Esirleri sağlam bağlayın! cümlesi, onları lütfedip öldürmez, sağlam bir şekilde bağlar ve dilerse fidye ile serbest bırakır, mânasına gelir. Ancak fidye konusunda ihtilaf edilmiştir. ( Bazıları şöyle dedi: Alınan esirler mal karşılığında ve onların aldığı müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar. Bazıları da şöyle dedi: Onların almış oldukları müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar, fakat mal karşılığında serbest bırakılmaları caiz değildir. Bizim görüşümüz budur. Bazıları ise şöyle söyledi: Mal karşılığında değil, fakat müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar. Bu da Ebü Hanife'nin (r.h.) görüşüdür?. Alınan esirlerin öldürülmesi konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Alınan esirler öldürülmez, ya karşılıksız serbest bırakılır yahut fidye alınır. Bazıları da şöyle dedi: Devlet başkanı muhayyerdir; dilerse öldürür, dilerse karşılıksız olarak ve müslüman esirler karşılığında serbest bırakır. Öldürmenin delili, yukarıda belirttiğimiz “Onların boyunlarının üzerinden vurun” meâlindeki âyetle Hz. Peygamber döneminde yaşanan şu olaydır: Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.), Bedir esirlerine yapılacak muamele konusunda Hz. Ebü Bekir (r.a.), Hz. Ömer ve diğer sahâbelerle istişare etmişti, hepsi karşılıksız serbest bırakılmasını söylemişler, sadece Hz. Ömer (r.a.) öldürülmelerini söylemişti. Hz. Peygamber onları fidye ile serbest bırakmış, sonra da konu ile ilgili ayetin gelmesi üzerine şöyle demişti: “Eğer gökten bir ales gelecek olsaydi, Omerden başka hiç biriniz kurtulamazdı””, Bu riva yet onlar hakkında verilmesi gereken hükmün öldürmek olduğuna işaret eder, Onlar hakkında Hz. Öner'in verdiği hüküm, öldürmekni, Bundan dolayı Resülullahı (s.a.), “Ömer'den başka kimse kartulamazdı” buyurmuştur, Bu rh vayel devlet başkanının müşrik esirleri öldürmek ve Hili Kitap esirleri dip cizye ile serbest bırakmakla muhayyer olduguna da işaret eder, Başlangıçta bile İslâm'ı kabul etmedikleri takdirde onlardan cizye almamız ve a: din üzere serbest bırakmamız caiz ise muzaffer olup onları esir aldıktan sorrada câizdir. Sonra bazıları şunları söyledi: Onları ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak serbest bırakırsınız meâlindeki âyeti kerimenin hükmü, “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün ve esir alın” meâlindeki âyetle kaldırilmiştir. Ancak bu iki âyeti telif etmek mümkündür; bunlardan biri bir kavim hakkında, diğeri de başka bir kavim hakkındadır. Yahut biri belli bir zamanla diğeri de başka bir zamanla ilgilidir, 388 [9]Ta ki savaş ağır yüklerini indirsin. Bazıları bu âyeti şöyle tefsir etti: Tâ ki Meryem oğlu İsâ aleyhisselâm çıksın! İşte o zaman savaşlar biter, yani İsâ aleyhisselâm çıkana nüzül-i 154] kadar onları öldürün ve sözü edilen işleri yapın. Bazıları da şöyle dedi: Ta ki silahlarını bıraksınlar ve savaştan vazgeçsinler. Bazıları ise şöyle söyledi: Tâ ki küfür ve şirk yok olsun ve din olarak sadece İslâm kalsın! Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın”. Buradaki fitneden maksat şirk ve küfürdür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen bazı kelimeler şöyle tefsir edildi: “İshân” kelimesi galip gelmek, öldürmek ve yaralamak suretiyle işini bitirmek mânasına gelir. Ebü Avsece şöyle dedi; “Eshantumühum” (payesi) kelimesi onlardan çok kişiyi öldürdünüz ve yaraladınız demektir. Konuşmada şöyle söylenir: “Darabtühü hattâ eshantühü hattâ lâ yakdiru en yeteharrake” (ol yaa, Y pr wii pir 2,4), yani onu kımıldayamayacak derecede dövdüm. Âyetle geçen “vesâk” kelimesi de insanın ellerini veya ayaklarını bağladığın şey demektir. “Evzârahâ” kelimesi de ağırlıklar demektir, tekili “vizr” gelir, o da ağırlık demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Tå ki savaş ağır yüklerini indirsin, yani savaşan askerler silâhlarını indirsin. “Vizr” kelimesi aslında taşınan nesne (eşya) demektir, bundan dolayı silâha da âyette “vizr” denmiştir, çünkü o da taşınmaktadır. En doğrusunu Allah bilir, İşte böyle; Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı. Buradaki işte böyle sözü, âyetin başından beri emrolunduğunuz bu şeyler anlamına gelir: Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökcrtince esirleri sağlamı bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; tâ ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin). En doğrusunu Allah bilir. Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümlenin tefsiri şöyledir: Allah dileseydi, aranızda savaş ve ölüm olmadan da dostları için düşmanlarını cezalandırırdı. Allah'ın cezalandırması, bazan onları helâk etmekle, bazan boyunduruk altına almakla, bazan da başlarına yarattıklarının en zayıfını ve en rezilini musallat etmek ve yarattıklarının en zayıfı ile onları perişan etmekle olur. [Müslümanların İmanlarını Sinamak] [ ]Fakat Allah sizleri birbirinizle denemek istiyor. Yani bazınızı bazınızın eliyle öldürmek ve çeşitli sıkıntılar yaşatmakla sınıyor. Allah Teâlâ insanı, zâhiri hallerinde birbirine aykırı niteliklerle değil, birbirine benzer olarak yarattı. Farklılık ancak çeşitli sıkıntılarla ve farklı haller ile imtihan etmekle ortaya çıkıyor; işte o zaman iman eden inkâr edenden, hak yolda olan bâtıl yolda olandan, muvafık olan muhalif olandan, tasdik eden bocalayandan, kesin inanan şüphe edenden ayırtedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik””, “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”", “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur”, Bunlara benzer başka âyetlerde de farklı haller ile imtihandan söz edilmektedir, işte bu imtihanın neticesinde insanın tasdik, tekzip ve tahkik ehli olup olmadığı ortaya çıkar. Sonra Cenâb-ı Hak belirttiğimiz gibi dostları için düşmandan intikam alsa, imtihansız ve külfetsiz olarak onları düşmanlarına galip getirecek olsa, Allah'ın birliğine iman ve peygamberlerini tasdik inancı, ihtiyari değil zorunlu olarak gerçekleşmiş olurdu. Çünkü peygamberlere muhalefet edenlerin köklerinin kurutulduğunu ve helâk edildiklerini gördükleri zaman, onlara muhalefet etmezler, helâk olmaktan ve köklerinin kurutulmasından korkarak peygamberlere muvafakat ederlerdi. O zaman imtihan olgusu da kalkar, kendi iradesi ve tercihi ile inanan anlaşılmazdı. Bundan dolayı bu konu, bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. (Dünyada) onlara doğru yolu gösterecektir. Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, Allah yolunda savaşıp hezimete uğrayanların yahut galip gelenlerin veyahut bir süre geri çekilenlerin veyahut da savaştan kaçanların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır, yani onların düşmana karşı cihada giderek yaptıklarını ve diğer amellerini iptal etmeyecektir. Onlara doğru yolu gösterecektir, yani ikinci defa olarak onlara dünyada savaşmanın ve düşmana galip gelmenin yollarını ve âhirette de cennete girmenin yollarını gösterecektir. İkincisi, Allah yolunda savaşanların amellerini Cenâb-ı Hak âhirette boşa çıkarmayacak, âhirette onlara cennete giden yolu gösterecektir. --- Dipnotlar: 7 — “Ehli Kitap'tan Allaha ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. Bedir esirleri kıssası ile ilgili rivayetler için bk. Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, 1, 253-254; Müslim, “Cihâd” 71; Taberi, Câmi'u?-beydn, XI, 274-275; Süyüti, ed-Dürru'T-mensâr, VII,

Muhammed 47:5

5. “(Dünyada) onlara doğru yolu gösterecek, durumlarını düzeltecektir Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun. Başka bir âyet-i kerimede Allah şöyle buyurdu: “O sırada Rabb'in meleklere şunu valiyediyorduz “Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun”. Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun meâlindeki âyetin savaş halindeki durumu kastetmiş olması mümkündür. “Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun” meâlindeki âyet de yine savaş halini kastetmektedir; düşman askerlerinin mafsallarına ve başka yerlerine, ele geçirebildikleri her yerlerine vuruyor ve anları öldürüyorlardı. “Onların boyunlarının üzerine vurun” cümlesi, kırılacak kemik ve başka bir şey bulunmayan mafsallarına vurun, mafsal yerinden başını kesin demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bir hadiste, “Öldürürken güzellikle öldürünüz” buyurulmaktadır. Güzel öldürmek de mafsal yerinden keserek bir anda canının çıkmasını sağlamaktır. En doğrusunu Allah bilir. “Onların boyunlarının üzerine vurun, onların bütün parmaklarına vurun” ve öldürücü darbeyi vurun meâlindeki âyetler de bu mânaya gelir. Burada takdim, tehir ve gizli bir kelimenin bulunmaması da mümkündür, her âyet zikredildiği sıra ve düzende gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Söylediğimiz gibi burada eğer takdim, tehir ve gizli bir kelime yoksa, o zaman Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökertip esir aldığınız zaman boyunlarının üzerine vurun. Çünkü bize göre devlet başkanı onları yenip esir aldığı zaman serbesttir; dilerse öldürür, dilerse lütfeder ve cizye ile serbest bırakır. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Kendi elleriyle cizye verinceye kadar onlarla savaşın!” Buna göre, Esirleri sağlam bağlayın! cümlesi, onları lütfedip öldürmez, sağlam bir şekilde bağlar ve dilerse fidye ile serbest bırakır, mânasına gelir. Ancak fidye konusunda ihtilaf edilmiştir. ( Bazıları şöyle dedi: Alınan esirler mal karşılığında ve onların aldığı müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar. Bazıları da şöyle dedi: Onların almış oldukları müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar, fakat mal karşılığında serbest bırakılmaları caiz değildir. Bizim görüşümüz budur. Bazıları ise şöyle söyledi: Mal karşılığında değil, fakat müslüman esirler karşılığında serbest bırakılırlar. Bu da Ebü Hanife'nin (r.h.) görüşüdür?. Alınan esirlerin öldürülmesi konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Alınan esirler öldürülmez, ya karşılıksız serbest bırakılır yahut fidye alınır. Bazıları da şöyle dedi: Devlet başkanı muhayyerdir; dilerse öldürür, dilerse karşılıksız olarak ve müslüman esirler karşılığında serbest bırakır. Öldürmenin delili, yukarıda belirttiğimiz “Onların boyunlarının üzerinden vurun” meâlindeki âyetle Hz. Peygamber döneminde yaşanan şu olaydır: Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.), Bedir esirlerine yapılacak muamele konusunda Hz. Ebü Bekir (r.a.), Hz. Ömer ve diğer sahâbelerle istişare etmişti, hepsi karşılıksız serbest bırakılmasını söylemişler, sadece Hz. Ömer (r.a.) öldürülmelerini söylemişti. Hz. Peygamber onları fidye ile serbest bırakmış, sonra da konu ile ilgili ayetin gelmesi üzerine şöyle demişti: “Eğer gökten bir ales gelecek olsaydi, Omerden başka hiç biriniz kurtulamazdı””, Bu riva yet onlar hakkında verilmesi gereken hükmün öldürmek olduğuna işaret eder, Onlar hakkında Hz. Öner'in verdiği hüküm, öldürmekni, Bundan dolayı Resülullahı (s.a.), “Ömer'den başka kimse kartulamazdı” buyurmuştur, Bu rh vayel devlet başkanının müşrik esirleri öldürmek ve Hili Kitap esirleri dip cizye ile serbest bırakmakla muhayyer olduguna da işaret eder, Başlangıçta bile İslâm'ı kabul etmedikleri takdirde onlardan cizye almamız ve a: din üzere serbest bırakmamız caiz ise muzaffer olup onları esir aldıktan sorrada câizdir. Sonra bazıları şunları söyledi: Onları ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak serbest bırakırsınız meâlindeki âyeti kerimenin hükmü, “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün ve esir alın” meâlindeki âyetle kaldırilmiştir. Ancak bu iki âyeti telif etmek mümkündür; bunlardan biri bir kavim hakkında, diğeri de başka bir kavim hakkındadır. Yahut biri belli bir zamanla diğeri de başka bir zamanla ilgilidir, 388 [9]Ta ki savaş ağır yüklerini indirsin. Bazıları bu âyeti şöyle tefsir etti: Tâ ki Meryem oğlu İsâ aleyhisselâm çıksın! İşte o zaman savaşlar biter, yani İsâ aleyhisselâm çıkana nüzül-i 154] kadar onları öldürün ve sözü edilen işleri yapın. Bazıları da şöyle dedi: Ta ki silahlarını bıraksınlar ve savaştan vazgeçsinler. Bazıları ise şöyle söyledi: Tâ ki küfür ve şirk yok olsun ve din olarak sadece İslâm kalsın! Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın”. Buradaki fitneden maksat şirk ve küfürdür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen bazı kelimeler şöyle tefsir edildi: “İshân” kelimesi galip gelmek, öldürmek ve yaralamak suretiyle işini bitirmek mânasına gelir. Ebü Avsece şöyle dedi; “Eshantumühum” (payesi) kelimesi onlardan çok kişiyi öldürdünüz ve yaraladınız demektir. Konuşmada şöyle söylenir: “Darabtühü hattâ eshantühü hattâ lâ yakdiru en yeteharrake” (ol yaa, Y pr wii pir 2,4), yani onu kımıldayamayacak derecede dövdüm. Âyetle geçen “vesâk” kelimesi de insanın ellerini veya ayaklarını bağladığın şey demektir. “Evzârahâ” kelimesi de ağırlıklar demektir, tekili “vizr” gelir, o da ağırlık demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Tå ki savaş ağır yüklerini indirsin, yani savaşan askerler silâhlarını indirsin. “Vizr” kelimesi aslında taşınan nesne (eşya) demektir, bundan dolayı silâha da âyette “vizr” denmiştir, çünkü o da taşınmaktadır. En doğrusunu Allah bilir, İşte böyle; Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı. Buradaki işte böyle sözü, âyetin başından beri emrolunduğunuz bu şeyler anlamına gelir: Kâfirlerle savaşa girdiğinizde hemen öldürücü darbeyi vurun, nihayet onları çökcrtince esirleri sağlamı bağlayın (kaçmamaları için tedbir alın). Sonra ya karşılıksız bırakırsınız yahut bedel alarak; tâ ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin). En doğrusunu Allah bilir. Allah dileseydi onları bizzat cezalandırırdı. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümlenin tefsiri şöyledir: Allah dileseydi, aranızda savaş ve ölüm olmadan da dostları için düşmanlarını cezalandırırdı. Allah'ın cezalandırması, bazan onları helâk etmekle, bazan boyunduruk altına almakla, bazan da başlarına yarattıklarının en zayıfını ve en rezilini musallat etmek ve yarattıklarının en zayıfı ile onları perişan etmekle olur. [Müslümanların İmanlarını Sinamak] [ ]Fakat Allah sizleri birbirinizle denemek istiyor. Yani bazınızı bazınızın eliyle öldürmek ve çeşitli sıkıntılar yaşatmakla sınıyor. Allah Teâlâ insanı, zâhiri hallerinde birbirine aykırı niteliklerle değil, birbirine benzer olarak yarattı. Farklılık ancak çeşitli sıkıntılarla ve farklı haller ile imtihan etmekle ortaya çıkıyor; işte o zaman iman eden inkâr edenden, hak yolda olan bâtıl yolda olandan, muvafık olan muhalif olandan, tasdik eden bocalayandan, kesin inanan şüphe edenden ayırtedilir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Onları iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik””, “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”", “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur”, Bunlara benzer başka âyetlerde de farklı haller ile imtihandan söz edilmektedir, işte bu imtihanın neticesinde insanın tasdik, tekzip ve tahkik ehli olup olmadığı ortaya çıkar. Sonra Cenâb-ı Hak belirttiğimiz gibi dostları için düşmandan intikam alsa, imtihansız ve külfetsiz olarak onları düşmanlarına galip getirecek olsa, Allah'ın birliğine iman ve peygamberlerini tasdik inancı, ihtiyari değil zorunlu olarak gerçekleşmiş olurdu. Çünkü peygamberlere muhalefet edenlerin köklerinin kurutulduğunu ve helâk edildiklerini gördükleri zaman, onlara muhalefet etmezler, helâk olmaktan ve köklerinin kurutulmasından korkarak peygamberlere muvafakat ederlerdi. O zaman imtihan olgusu da kalkar, kendi iradesi ve tercihi ile inanan anlaşılmazdı. Bundan dolayı bu konu, bizim söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Allah, yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. (Dünyada) onlara doğru yolu gösterecektir. Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, Allah yolunda savaşıp hezimete uğrayanların yahut galip gelenlerin veyahut bir süre geri çekilenlerin veyahut da savaştan kaçanların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır, yani onların düşmana karşı cihada giderek yaptıklarını ve diğer amellerini iptal etmeyecektir. Onlara doğru yolu gösterecektir, yani ikinci defa olarak onlara dünyada savaşmanın ve düşmana galip gelmenin yollarını ve âhirette de cennete girmenin yollarını gösterecektir. İkincisi, Allah yolunda savaşanların amellerini Cenâb-ı Hak âhirette boşa çıkarmayacak, âhirette onlara cennete giden yolu gösterecektir. --- Dipnotlar: 7 — “Ehli Kitap'tan Allaha ve âhiret gününe inanmayan, Allah ve resülünün yasakladığını yasak saymayan ve hak dine uymayan kimselerle, yenilmiş olarak ve kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”. Bedir esirleri kıssası ile ilgili rivayetler için bk. Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, 1, 253-254; Müslim, “Cihâd” 71; Taberi, Câmi'u?-beydn, XI, 274-275; Süyüti, ed-Dürru'T-mensâr, VII,

Muhammed 47:6

Bazıları bu âyeti şöyle tefsir etti: Allah onları, dünyada iken kendilerine açıklayıp tasvir etmiş olduğu cennete sokacaktır. Bazıları da şöyle dedi: Allah cenneti âhirette tarif edip açıklayacak ve herkes, hiçbir işaret ve delil olmadan kendi makamını ve ailesini tanıyacak, tıpkı dünyada iken herkesin kendi evini, ailesini ve hizmetçilerini tanıdığı gibi. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Cenneti onlara tanıtacak cümlesi, temizleyip güzelleştirecek demektir, nitekim bu kelime insan için kullanıldığında güzelleştiren adam, yemek için kullanılınca da güzel yemek mânasına gelir. Bu, İbn Kuteybe'nin görüşüdür"6,

Muhammed 47:7

[Kulun Allah'a, Allah'ın da Kula Yardımı] Ey iman edenler! Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder, Yani siz Allah'ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder, Yahut siz Allah'ın dostlarına yardım ederseniz, O da düşmanlarınıza karşı size yardım eder. Bizim Allah'ın rızasını kazanmak uğruna O'nun dinine ve dostlarına yardım etmemiz iki şekilde olur; bu yardımı bazan canımızla yaparız bazan da malıпилa, İkincisi, bize emredilen delilleri ve âyetleri göstermek suretiyle O'nun dinine deliller ve kanıtlarla yardım ederiz. Allah'ın bize yardımı da iki şekilde olur. Birincisi, kendilerini mağlup etmek ve hükmümüz altına almak için düşmanlarımıza karşı bize yardım eder; ancak bu yardım her zaman ve her türlü ahvalde olmaz, bazı hallerde ve bazı zamanlarda gerçekleşir. İkincisi, Allah'ın bize yardımı, bazı savaşlarda mağlup edilsek, hakimiyet altına alınsak ve düşman da bize galip gelip hükmü altına alsa bile, nihai akıbeti bizim lehimize çevirmesi şeklinde olur. En doğrusunu Allah bilir. Ayaklarınızı sağlam bastırır. Muhtemelen bundan maksat savaş sırasında sebat etmek ve sağlam durmaktır yahut âhirette ayaklarınızın kaymaması için sabit tutmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:8

İnkâr edenlere gelince onların sonu felâkettir. Buradaki “ta'sen lehum” kelâmı, sözlükte uzak olsunlar, gebersinler mânasına gelir. Muhtemelen bundan maksat, onların Allah'ın yardımından uzak olmaları yahut Allah'ın rahmetinden uzak olmalarıdır. Bazıları buna helâk olsunlar mânasını verdi. Hezimetle ve öldürülmekle zarara uğramak anlamı da verilmiştir. Mahvolmak, helâk olmak mânasına gelebilir. kelimesinin asıl anlamı, sürçmek ve düşmektir, ondan maksat da helâk olmaktır. Bu anlamların hepsi söylediğimiz noktada birleşir. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:9

Yani Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetlerde belirtmiş olduğu felâkete uğramak, helâk olmak ve amellerini boşa çıkarmak gibi hususların hepsi, peygamberine indirmiş olduğu emirlere onların uymaktan yüz çevirmeleri yüzündendir. Çünkü Allahin emrettiği bir hüküm veya fiile inanmayan herkes, ondan nefret etmiş sayılır, En doğrusunu Allah bilir. Bu onların, Allah'ın indirdiğinden nefret etmeleri sebebiyledir. Yani onlar, Allah Teâlâ'nın İsrâiloğulları'ndan başkalarına indirmiş olduğu vahiylerden nefret ederler. Eğer bu mâna doğru ise o zaman âyet Ehl-i Kitap hakkında gelmiş demektir, çünkü onlar İsrâiloğulları'ndan olmayan peygamberleri ve İsrâiloğulları'ndan başkalarına indirilmiş olan kitapları kabul etmiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Allah da onların yaptıklarını sonuçsuz kılınıştır. Yani onların, Allah'ın indirdiklerine uymamaları ve onları kabul etmemeleri sebebiyle bütün yaptıklarını boşa çıkarmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:10

Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmediler mi? Bu ilahi kelâmın üç şekilde yorumlanabileceğine daha önce temas etmiştik. Birincisi, onlar yeryüzünde dolaşsalardı, önceki insanların başına nelerin ve niçin geldiğini anlarlardı; onların başına bu felâketler, peygamberleri yalancılıkla itham edip inkâr etmeleri sebebiyle gelmişti. Aynı zamanda o felâkctlerden kurtulan insanların ne sayede kurtulduklarını da anlarlardı; onlar peygamberleri tasdik etmeleri ve onlara iman etmeleri sayesinde kurtulmuşlardı. İkincisi, âyet emir mânasına gelir, yani yeryüzünde dolaşın (İve peygamberleri yalancılıkla itham edip onlarla alay edenlerin başlarına nelerin geldiğini görün! Bu sayede, onların peygamberlere yaptıklarını yapmaklan sakınmak gerektiğini anlarsınız. Üçüncüsü, onlar yeryüzünde dolaşıyorlardı, fakat onların başlarına gelen felâketin niçin geldiğini düşünmüyor ve ibret almıyorlardı. Eğer bunu düşünselerdi, aynı davranışları sergilemekten kaçınırlardı. En doğrusunu Allah bilir. Allah onların köklerini kazıdı, bu kâfirleri de benzer sonuçlar beklemektedir. Bu ilâhi beyan da farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Allah onların köklerini kazıdı, Allah'ın köklerini kazıdığı o kâfirlerin dışındaki kâfirleri de peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle benzer sonuçlar beklemektedir. İkincisi, senin kavminden kâfir olanları da benzer sonuçlar beklemektedir. Bu, Hz. Peygamber'in kavmi için bir tehdit ifadesidir. Üçüncüsü de kavmine şunu söylemektedir: Kâfir olan herkesi benzer sonuçlar beklemektedir. En doğrusunu Allah bilir. . “Bu, iman K nai yar ve yardımcılarının Allah olmasının, kâfi İL ise böyle bir yardımcılarının bulunmamasının sonucudur.” Bu âyet şöyle tefsir edilir: Allah Teâlâ'nın onlara bütün bunları hatırlatmasının sebebi şudur: Emrine uyanlardan ve kendisine iman edip tasdik edenlerden azabı defetmek için Allah onlara yardım edecektir. Emirlerine uymadıkları ve kendisini tasdik etmedikleri için kendilerinden azabı defetmekte kâfirlere yardım etmeyecektir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Bu işaret ismi, iman edenlerden azabı defetmeye işaret etmektedir, çünkü Allah Teâlâ onların işlerini üzerine almış ve onları korumuştur. Kâfirlerin işlerini ise üzerine almamıştır, yani onları korumamış, kendi başlarına terketmiş ve inkâr etmeyi tercih edeceklerini bildiği için onları kendi tercihleriyle başbaşa bırakmıştır. Müminlerin ise tasdik etmeyi ve emirlerine uymayı tercih edeceklerini bildiği için işlerini üzerine almış ve onları korumuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:11

Yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmediler mi? Bu ilahi kelâmın üç şekilde yorumlanabileceğine daha önce temas etmiştik. Birincisi, onlar yeryüzünde dolaşsalardı, önceki insanların başına nelerin ve niçin geldiğini anlarlardı; onların başına bu felâketler, peygamberleri yalancılıkla itham edip inkâr etmeleri sebebiyle gelmişti. Aynı zamanda o felâkctlerden kurtulan insanların ne sayede kurtulduklarını da anlarlardı; onlar peygamberleri tasdik etmeleri ve onlara iman etmeleri sayesinde kurtulmuşlardı. İkincisi, âyet emir mânasına gelir, yani yeryüzünde dolaşın (İve peygamberleri yalancılıkla itham edip onlarla alay edenlerin başlarına nelerin geldiğini görün! Bu sayede, onların peygamberlere yaptıklarını yapmaklan sakınmak gerektiğini anlarsınız. Üçüncüsü, onlar yeryüzünde dolaşıyorlardı, fakat onların başlarına gelen felâketin niçin geldiğini düşünmüyor ve ibret almıyorlardı. Eğer bunu düşünselerdi, aynı davranışları sergilemekten kaçınırlardı. En doğrusunu Allah bilir. Allah onların köklerini kazıdı, bu kâfirleri de benzer sonuçlar beklemektedir. Bu ilâhi beyan da farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, Allah onların köklerini kazıdı, Allah'ın köklerini kazıdığı o kâfirlerin dışındaki kâfirleri de peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle benzer sonuçlar beklemektedir. İkincisi, senin kavminden kâfir olanları da benzer sonuçlar beklemektedir. Bu, Hz. Peygamber'in kavmi için bir tehdit ifadesidir. Üçüncüsü de kavmine şunu söylemektedir: Kâfir olan herkesi benzer sonuçlar beklemektedir. En doğrusunu Allah bilir. . “Bu, iman K nai yar ve yardımcılarının Allah olmasının, kâfi İL ise böyle bir yardımcılarının bulunmamasının sonucudur.” Bu âyet şöyle tefsir edilir: Allah Teâlâ'nın onlara bütün bunları hatırlatmasının sebebi şudur: Emrine uyanlardan ve kendisine iman edip tasdik edenlerden azabı defetmek için Allah onlara yardım edecektir. Emirlerine uymadıkları ve kendisini tasdik etmedikleri için kendilerinden azabı defetmekte kâfirlere yardım etmeyecektir. Yahut Allah şunu söylemektedir: Bu işaret ismi, iman edenlerden azabı defetmeye işaret etmektedir, çünkü Allah Teâlâ onların işlerini üzerine almış ve onları korumuştur. Kâfirlerin işlerini ise üzerine almamıştır, yani onları korumamış, kendi başlarına terketmiş ve inkâr etmeyi tercih edeceklerini bildiği için onları kendi tercihleriyle başbaşa bırakmıştır. Müminlerin ise tasdik etmeyi ve emirlerine uymayı tercih edeceklerini bildiği için işlerini üzerine almış ve onları korumuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:12

Sonra Cenâb-ı Hak, emirlerine uyan ve peygamberlerini tasdik eden müminlerin akıbetini şöyle açıklamaktadır: Şüphe yok ki Allah, iman edip din ve dünyaya yararlı işler yapanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. İnkârı ve peygamberlerini inkâr etme yolunu tercih edenlerin akıbetini de şöyle dile getirmektedir: İnkâr edenlere gelince onlar da nimetlerden yararlanır, tıpkı hayvanlar gibi yiyip içerler; ebedi kalacakları yer ise ceheпnemdir, Yani onların dünyada iken tercih ettikleri yol itibariyle varacakları yer cehennemdir. En doğrusunu Allah bilir. Çünkü iman ve tevhit ehli olanlar, bütün hallerinde ve işlerinde sürekli Allah Teâlâ'nın emirlerini ve nihai akıbette kendilerine fayda verecek olan davranışları düşündüler. Şehevi arzularını ve isteklerini yerine getirmenin peşinden koşmadılar, aksine söylediğimiz gibi her konuda Allah'ın emirlerini tercih ettiler. İnkârcılar ise ne Allah'ın emirlerini ve ne de nihai akıbette kendilerine fayda verecek davranışları düşündüler, aksine şehevi arzularının ve isteklerinin peşinden koştular, kendi hevâ ve heveslerini Allah'ın emir ve yasaklarının üstünde tuttular. Allah da müminlerin dünyada iken terkettikleri şehevi arzularını ve kendilerini tuttukları isteklerini âhirette yerine getirmek imkânını vermiş, dünyadaki bu davranışlarına karşılık onlara vâdetmiş olduğu cenneti ve bostanları lütfetmiştir. İnkârcılara ise şehevi arzularını ve canlarının istediklerini yerine getirmelerine karşılık cehennemi ve dünyada iken nefislerine uymalarının kederini vermiştir. [Hayvanlar Gibi Yiyip İçenler] İnkâr edenlere gelince onlar da nimetlerden yararlanır, tıpkı hayvanlar gibi yiyip içerler. İnkârcıların yemek ve içmekte hayvanlara benzetilmesinin iki anlamı vardır. Birincisi, Allah onların yiyip içtiklerini, yiyip içmekteki gayelerinin de karınlarını doldurmak ve şehevi arzularını tatmin etmekten başka bir amacı bulunmadığını, tıpkı hayvanlar gibi Cenâb-ı Hakk'ın emir ve yasaklarına hiç bakmadıklarını haber vermektedir. Nitekim hayvanların yiyip içmekteki bütün gayesi de karnını tıka basa doldurmak ve şehevi arzusunu yerine getirmekten başka bir şey değildir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Allah Teâlâ, onların yemelerinde ve içmelerinde başka bir akıbeti ve ikinci bir zamanı düşünmediklerini, aksine hayvanlar gibi sadece mevcut hallerini düşündüklerini haber vermektedir. Nitekim hayvanlar da başka bir vakti hiç düşünmeden ve arzusunun peşini hiç bırakmadan yiyip içerler ve hiç düşünmezler. İşte o inkârcılar da böyledirler. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:13

Cenâb-ı Hakk'ın daha önceki ümmetler hakkındaki kanunu sanki şu idi: Önce peygamberleri aralarından çıkarılırdı, sonra onları helâk ederdi. Burada Allah, o inkârcıların azabı hak ettikleri gibi Mekkeliler'in de azabı hak ettiklerini haber vermektedir, çünkü ey resülüm, sen de onların arasından çıkarıldın, demektedir. Fakat Allah Teâlâ lütfedip merhamet buyurarak onlardan azabı erteledi, çünkü seni onlara rahmet olarak gönderdi. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”7, Yahut Allah, senin şeriatin ve risâletin kıyâmete kadar devam etsin diye onlardan azabı erteledi, çünkü sen son peygambersin. Şayet Allah, önceki ümmetlere yaptığı gibi onları da helâk edip köklerini kazısaydı, onun risâleti ve şeriatı da kesilirdi. Halbuki Allah, onun şeriatinin kıyâmete kadar bâki kalacağını vâdetmiş ve bu yüzden onlara merhamet buyurmuştu. Şüphesiz Allah vâdinden dönmez. Sonra Cenâb-ı Hak, öncekilerin bunlardan daha kalabalık bir aileye sahip olduklarını, güç ve saldırganlık açısından da bunlardan daha kuvvetli olduklarını, o güce ve saldırganlık kuvvetine sahip olmalarına rağmen başlarına gelen azabı defedemediklerini, kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak bir yardımcı da bulamadıklarını ve bu felâketi onlardan hiç kimsenin engelleyemediğini haber vermektedir. Siz ey Mekkeliler! Azap başınıza geldiği zaman kendinizden onu defetmeye onlardan daha muktedir değilsiniz. En doğrusunu Allah bilir. Seni vatanından dışarı çıkaran; burada Allah çıkarma fiilini Hz. Peygamber'in kavmine nispet etmektedir, halbuki onlar Resülullah' (s.a.) bizzat kendileri çıkarmamışlar, aksine çıkmaya zorlamışlardı, sonunda Hz. Peygamber kendisi oradan çıktı. Fakat Allah çıkarma fiilini yine de onlara nispet etmektedir, çünkü Resülullah'ın (s.a.) aralarından çıkmasına onlar sebep olmuşlardı. Bu bakımdan sanki Hz. Peygamber'i onlar çıkarmış gibi oldular. Nitekim Allah Teâlâ, Hz. Âdem ile Havva'nın cennetten çıkmalarına şeytanın sebep olmasını da aynı ifadelerle açıklamaktadır: “Şeytan bulundukları yerden onları çıkardı”. Gerçekte ise şeytanın bizzat kendisi onları cennetten çıkarmış değildi, fakat cennetten çıkarılmalarına sebep olacak işlere onları teşvik etmişti, bu bakımdan sanki oradan şeytan çıkarmış gibidir. Burada söylenmesi gereken söz şudur: Nesneler ve fiiller bazan sebeplerine nispet edilirler, her ne kadar o sebepler fiilin bizzat kendisi olmasa da bu nispet yapılır. En doğrusunu Allah bilir. 395 (JOnlara yardım edecek kimse de yoktu. Bu, Allah Teâlâ'dan gelen bir haberdir. Yani onların hiç yardımcıları yoktu. Bu cümle iki şekilde vorumlanabilir. Birincisi, âhirette onların hiç yardımcıları olmayacak. İkincisi, burada gizli bir kelime vardır, yani dünyada onlara azap edildiği zaman kendilerine yardım edecek kimse olmayacak. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:14

Bu ifade, onların bedihi olarak bildiklerinin cevabı değildir. Yani Rabb'inden gelmiş kesin bir kanıta dayanan kimse, kötü işi kendine güzel gösterilen ve arzularının peşinde giden kimse gibi olmadığı ilk nazarda hemen anlaşılır. Bu ifade şuna benzer: İyilik yapan, kötülük yapan gibi değildir. Bu, hiçbir açıklamaya ve cevaba ihtiyaç duymadan herkesin bildiği şeylerdendir. Âyet-i kerime de böyledir. Sonra bu âyet iki hususa işaret etmektedir. Birincisi, Allah, onların kendi hevâ ve heveslerine uymayı ve kendilerine güzel gösterilen kötü işleri yapmayı, Rabb'inden gelmiş kesin bir kanıta dayanan ve kesin bilgiye sahip olan kişiye uymaya tercih etmekle ne kadar akılsızca davrandıklarını hatırlatmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu âyet, ölümden sonra dirilmeye de işaret etmektedir. Gerçi en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Rabbinden gelmiş kesin bir kanıta dayanan kimsenin, nefsinin arzularına uyan kişi gibi olmadığını biliyorsunuz, fakat yine de bunların dünyada eşit olduklarını görüyorsunuz; öbürünün dünyadan faydalandığı gibi bu da faydalanıyor. Halbuki akıl onların eşit olmadıklarını söylüyor. İşte bu dünyada onların eşit olmaları, başka bir dünyanın varlığına

Muhammed 47:15

Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen cennetin temsili şudur. Bu ilâhi kelâm, farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, Allah Teâlâ, Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen sözüyle, gerçek bir temsile işaret etmektedir. Sanki şunu söylemektedir: Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen cennetin temsili, sizin şu bahçeleriniz, bağlarınız gibidir; eğer sizin dünyadaki bahçeleriniz âyette zikredildiği gibi olsaydı, herkesin canı onu arzulamaz, [ ]israrla onun peşinden koşmaz ve ona sahip olmayı istemez miydi? Öyleyse Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara âhirette vâdetmiş olduğu o bahçelerin peşinden neden koşmuyor ve neden onlara sahip olmak istemiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir. Bu yoruma göre Bunlar, ateşte devamlı kalan kimse gibi olur mu? sorusu, Allah'ın vasıflarını belirttiği cennetlerden birinde ebedi kalan biri, cehennemde ebedi kalan kişi gibi değildir mânasına gelir. İkincisi, Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen cennet ifadesinde, Allaha itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen cennetin vasfıdır. Bu durumda bu âyet, daha önce geçen şu âyetin sılası konumundadır: “Şüphe yok ki Allah, iman edip din ve dünyaya yararlı işler yapanları, altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır”. Sonra Allah, niteliklerini belirttiği cennete girecek olanları da haber vermektedir: Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vâdedilen cennetin temsili şudur: Yani o cennetin niteliği şudur, orada nehirler vardır, şunlar vardır, bunlar vardır... Buna göre âyetin sonunda belirttiği Bunlar, ateşte devamlı kalan kimse gibi olur mu? sorusu da muhtemelen, “Onların ebedi kalacakları yer cehennemdir” meâlindeki âyetin sılasıdır. Sonra onların gidecekleri ve ebedi kalacakları cehennemin niteliğini de haber vermektedir: Orada onlara bağırsaklarını parçalayan kaynar su içirilirler. Üçüncüsü, Allalıın emrine karşı gelmekten sakınanlara vâdedilen cennetin ve oradaki nimetler kendisine vâdedilen kişi, cehennem vâdedilen biri gibi değildir. Görmez misin ki şanı yüce olan Allah, cennetin niteliklerini belirttiği âyetin sonunda şöyle buyurmaktadır: Şimdi bunlar, ateşte devamlı kalan, bağırsaklarını parçalayan kaynar su içirilen kimseler gibi olur mu hiç? Yani bunlar onlar gibi değildirler, birbirlerine eşit halde değildirler. Bu, Allah Teâlâ'nın daha önce bahsettiği şu ilâhi beyana benzemektedir: “Rabb'inden gelmiş kesin bir kanıta dayanan kimse, kötü işi kendine güzel gösterilen ve arzularının peşinde giden kimse gibi olur mu hiç!” Yani asla onun gibi olmaz. İşte cennetin ve cehennemin nitelikleri hakkında söylenenler de bunun gibidir. Yani Allah'ın kendisine niteliklerini ve nimetlerini belirttiği cenneti vâdettiği kimse, kendisine niteliklerini anlattığı cehennemi vâdettiği kimse gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir. [Cennetin Irmakları] Orada doğal nitelikleri bozulmamış su ırmakları, içenlere lezzet veren şarap ırmakları, süzülmüş bal ırmakları vardır. Cenâb-ı Hak, cennette bulunan suları, cennet şaraplarını ve sütü belirtmekte, bunların dünyadaki emsalleri gibi olmadığını haber vermektedir, çünkü dünyada sular iki sebepten değişime uğramaktadır; [ ]ya bir pislik bulaşması ve başka bir âfete mâruz kalması ile yada uzun zaman beklemesi ile bozulmaktadır. Allah Teâlâ cennette suları bozacak hiçbir sebebin (bakterinin) bulunmadığını haber vermektedir. Aynı şekilde dünyada süt de biraz bekletildiği zaman bozulur, Allah cennet sütlerinin bekletmekle bozulmadığını, hiçbir unsurun (bakterinin) onu bozmadığını ve süt tadının dışına çıkarmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. İçenlere lezzet veren şarap ırmakların; Cenâb-ı Hak cennette şarap ırmakları bulunduğunu, cennet ehlinin bunlardan içerken zevk ve lezzet aldıklarını, ancak bunların dünya şarapları gibi olmadığını, içerken insanları tiksindirmediğini, kadehleri ağızlarına götürdüklerinde yüzlerini buruşturmadıklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Süzülmüş bal ırmakları. Yani orada karışmış da sonra süzülmüş değil, halis süzme bal ırmakları yaratılmıştır. Yahut bir kısmını karışık, bir kısmını da süzülmüş olarak yarattı, ancak başlangıçta hepsini süzülmüş bal ırmağı olarak yarattı. Bu, “Gökleri yükseltti”? meâlindeki âyette buyurulduğu gibidir, yani gökler önce aşağıda idi de sonra yükseltmiş değil, başlangıçta onu yüksekte yaratmıştı. En doğrusunu Allah bilir. Onlar için ayrıca orada her meyveden mevcuttur, muhtemelen burada insanların dünyada tanımış ve görmüş oldukları meyveler kastedilmektedir. Yahut arzu ettikleri her çeşit meyvenin orada var olduğunu söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Üstelik orada Rab'lerinden bir de bağışlama lütfu vardır. Şimdi bunlar, ateşte devamlı kalan, bağırsaklarını parçalayan kaynar su içirilen kimseler gibi olur mu hiç? Yani kendisine cennette ebedi kalacağı ve âyette belirtilen her çeşit meyvelerden ve nimetlerden faydalanacağı, bozulmamış sulardan, cennet şarabından ve taze sütlerden istifade edeceği vâdedilen kişiler, cehennemde ebedi kalacağı ve âyette sözü edilen muameleye tâbi tutulacağı söylenen kişiler gibi değildirler. En doğrusunu Allah bilir. Olai Tes

Muhammed 47:16

16. “İçlerinden sana kulak verenler de var. Nihayet senin ml ayrılınca, bilgi sahiplerine, ‘Biraz önce ne söyledi?” diye sorarlar. İşte Allah bunların kalplerini mühürlemiştir, arzularının peşine takılıp gitmektedirler; (Hz. Muhammed'in Nübüvvetine Dair Deliller] İçlerinden sana kulak verenler de var. Nihayet senin huzurundan ayrılınca, bilgi sahiplerine, “Biraz önce ne söyledi?” diye sorarlar. Allah Teâlâ, peygamber aleyhisselâmın peygamberliğine delil olacak gaybi mücizeler ve alâmetler, (Jmünafıkların yaptıklarına ve içlerinde gizledikleri muhalefete ve düşmanlığa dair kanıtlar yaratmıştır. Cenâb-ı Hak, Resülullah'ın (s.a.) risâletinin alâmeti ve nübüvvetinin kanıtı olsun diye, onların içlerinde gizledikleri ve sakladıkları düşüncelere resülünü muttali kıldı. Çünkü onlar, kalplerde gizlenen düşüncelere Allah'tan başka kimsenin muttali olamayacağını biliyorlardı. Resülullah (s.a.) onların içlerinde gizledikleri ve sakladıkları düşünceleri kendilerine haber verince, Hz. Peygamber'in bunları Allah'tan öğrendiğine kanaat getirdiler. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette “Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında, ‘Biz sizinleyiz’ derler?" Sonra Resülullah'a (s.a.) kulak vermekte insanlar üçe ayrılır. Müminler, irşâd olmak için ve girdikleri doğru yolda daha sağlam şekilde devam etsinler diye onu dinlerler, Bu beyan, “Hidâyeti benimseyenlere gelince Allah onların hidâyetlerini arttırır”? meâlindeki âyet gibidir. İnkârcılar ise kendi yandaşlarına şunları söylemek için onu dinlerler: O kendi kafasından uydurmaktadır, yalancıdır, büyücüdür. Bunu da yandaşlarının kalplerine Muhammed'in (s.a.) getirdikleri haktır fikri uyanıp da onu dinlemeye gitmesinler diye yaparlar, yandaşlarının yanında Hz. Peygamber'i ve getirdiklerini tahkir ederler. Bu beyan, “Onlar hep yalana kulak verirler” meâlindeki âyet gibidir. Münafıklar ise kendisini kabul ediyor görünmek için Hz. Peygambere kulak verirler, bunu da içlerinde saklayıp gizledikleri düşmanlıkları ve muhalefetlerine dair bir hedef olmamak için yaparlar. En doğrusunu Allah bilir. Bilgi sahiplerine, “Biraz önce ne söyledi?” diye sorarlar. Onların söylemiş oldukları bu söz, zâhirde söyleyeni kınamayı gerektiren bir söz değildir. Çünkü söylenen bazı sözleri duymayan yahut maksadı anlayamayan veyahut işittiğini aklında tutamayan kişinin, onu bilen ve aklında tutan birine sorması gerekir. Ancak onlar bu sözü, kendilerinin de onların dininde olduklarını, Hz. Peygambere kulak verdiklerini ve sözlerini ezberlediklerini bilmeleri için söylüyorlardı. Hakikatte ise onlarla alay ediyorlardı. İşte bundan dolayı bu sözle onlar kınanmışlardır. Sonra Allah onların kalplerini mühürlediğini haber vermektedir: İşte Allah bunların kalplerini mühürlemiştir, arzularının peşine takılıp gitmektedirler. Çünkü söylediğimiz gibi onların Hz. Peygamber'i dinlemeleri, kendisine duydukları muhalefeti, düşmanlığı ve alaylarını gizlemek için onun yanında görünme arzusuna dayanıyordu. Âyette geçen “ânifen” kelimesine bazıları başlangıçta mânası, bazıları da az önce anlamı verdi.

Muhammed 47:17

Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar. Çünkü onlar Resülullah'ı (s.a.), irşat olmak ve doğru yolda sebatla devam etmeleri için dinlerler. Bu ilâhi beyan: “Bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”? meâlindeki âyetler gibidir. Allah onlara takvâ şuurunu bahşeder. Muhtemelen bu cümle onlara emrinden sakınma şuurunu verir mânasına gelmektedir. Onları, sonradan emrine muhalefet etmekten sakındıracak davranışlara başlangıçta muvaffak kılar mânasına gelmesi de muhtemeldir. Bazıları şöyle dedi: Allah onlara amellerinin sevabını âhirette verir. Allah şöyle demektedir: Onlara Allah'tan bir emir geldiği ve o emri aldıkları zaman, bu onların hidâyeti benimsemekteki kararlılıklarını arttırır ve Allah onlara takvâlarını, yani mükâfatlarını verir. İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında, “ve entâhum takvâhum” (44152 şeklindedir, bu da aynı mânaya gelir. “Entâ” ( isi) fiili de verdi demektir ve yaygın bir kelimedir. “Şüphesiz biz sana bitip tükenmez nimetler verdik”! meâlindeki Kevser süresini de aynı şekilde okumuştur.

Muhammed 47:18

Onlar (yola gelmek için) kıyâmet vaktinin ansızın gelivermesini mi bekliyorlar? Bu âyet-i kerime sanki Cenâb-ı Hakk'ın kıyâmete kadar iman etmeyeceğini bildiği bir kavim hakkında gelmiş gibidir. Allah sanki şunu söylemektedir: Onlar iman etmek için kıyâmet vaktinin ansızın gelivermesinden başka bir akıbeti beklemiyorlar, fakat o zaman iman etmeleri onlara fayda vermeyecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Daha önce inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı işaretler geldiği gün iman etmesi fayda sağlamaz””, “Ama azabımızı gördüklerinde artk inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki Resülullah'ın (s.a.) o vakitten önce onların iman etmeleri beklentisinden ümidini kestirmektedir. 400 Halbuki onun alâmetleri geldi. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, geldiği ifade edilen kıyâmet alâmetlerinden maksat muhtemelen Resülullah'ın (s.a.) gelmesidir, çünkü o peygamberlerin sonuncusudur, peygamberlik kurumu onunla sona erdirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber'in iki parmağını birleştirerek, “Benim peygamber gönderilmem ile kıyâmetin kopması şöyle beraberdir” dediği rivayet edilmiştir. Eğer bu yorum doğru ise, o zaman Hz. Peygamber, geleceği söylenen kıyâmetin gerçek alâmetidir. Yani kıyâmet alâmeti gerçekten gelmiş ve tahakkuk etmiştir. İkincisi, kıyâmetin kopacağına alâmet kabul edilen Hz. İsâ'nın nüzülü (nüzül-i İsâ), “dâbbetü'larz'ın ve “Deccâl”in çıkması gibi işaretlerdir. Kıyâmet alâmetlerinden bazıları geçmiştir. Dolayısıyla onun alâmetleri geldi sözü, sanki geldi mânasındadır. Çünkü geleceği kesin olan her alâmet, sanki geldi hükmündedir, Nitekim Allah Teâlâ, “Allah'ın emri geldi”? buyurmuştur. O gelip çatınca akıllarını başlarına devşirmeleri neye yarar! Bu ilâhi beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, o vakit iman etmekle ne kazanacaklar? O zaman akıllarını başlarına devşirmelerinin onlara ne faydası olur? Çünkü kıyâmet gelip çattığında tövbe de kabul edilmez. İkincisi, kıyâmet gelip çattığında imanı ve tövbeyi nereden hatırlayacaklar? Yani bunları düşünemezler ve iman etmezler. Onlar bundan önce dünyada yaşarlarken iman etmemişler ve onu hatırlamamışlardı. En doğrusunu Allah bilir. ERİŞİN AREL ya --- Dipnotlar: “Allah'ın emri yerine gelecektir; artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın. Allah, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir”. hm.

Muhammed 47:19

Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur. Bu ilâhi kelâm da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bil ki olay gerçekleştiğinde, Allah'tan başka tanrı yoktur, denilir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bizi dosdoğru yola ilet”, “Ey iman edenler! Allah'a iman edin!” İkincisi, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Bil ki, kendisine kulluk yapılmaya lâyık olan tanrı ve gerçek mâbut, kendisinden başka ilâh olmayan Allah'tır. Çünkü Araplar, kendisine ibadet edilen mâbuda ilâh derlerdi. İşte bundan dolayı, kendisine ibadet edilmeye lâyık olan mâbut, [ ]Allah Teâlâdır, sizin Allah'ı bırakıp kendilerine ibadet ettiğiniz ve onlara ibadet etmenizin sizi Allaha yaklaştıracağını iddia ettiğiniz putlar değildir. Üçüncü bir mâna da şudur: Cenâb-ı Hak, ona ihlas halini ve Allah'ın birliği inancını her zaman kalbine nakşetmesini ve bunu dil ile de söylemesini emretmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kendi günahın için af dile! Bu ifadenin cümle başı olması mümkündür; insana başkalarına dua etmesi emredildiğinde, önce kendi nefsine dua ederek söze başlar. Emrin hakikati ise, kendine değil, diğer mümin erkeklere ve kadınlara dua etmektir. Ancak burada kendisi için dua etmesinin emredilmesi, müstahap anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. Burada, bir günah işlemiş olduğundan dolayı Allah'tan af dilemesi emredilmiş de olabilir, ancak biz onu bilmiyoruz. Peygamberlerin işledikleri günahları ezberlemek ve onları saymakla mükellef değiliz. İşlenebileceği düşünülen her günah için af dilemenin emredilmiş olması caizdir. Nitekim Hz. İbrahim şöyle demişti: “Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum yine O'dur””, Fakat peygamberlerin işledikleri günahlar ve yaptıkları hatalar, diğer insanlarınki gibi değildir; insanların işledikleri günahlar, büyük küçük her türlü çirkinlikleri kapsar, peygamberlerin günahları ise hiçbir çirkinliğe bulaşmadan sadece efdal olanı terketmek şeklinde olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [Müminler İçin En Ümit Verici Âyet] Kur'ân-ı Kerimde müminler için en ümit verici âyet, şüphesiz bu âyettir. Çünkü şanı yüce olan Allah, peygamberine, müminler için mağfiret dilemesini emretmektedir. Mevlâsı kendisine mağfiret dilemesini emrettiği halde Hz. Peygamber'in af dilememesi düşünülemez. Sonra peygamber aleyhisselâm Allah'ın emri üzerine müminler için af dilediği zaman, Cenâb-ı Hakk'ın onu kabul etmemesi de düşünülemez. Diğer peygamberlerin duaları da böyledir. Meselâ Hz. Nuh şöyle dua etmişti: “Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve mümin kadınları bağışla". Hz. İbrahim de şöyle dua etmişti: “Rabb'imiz! Hesap kurulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!”? Buna benzer başka örnekler de vardır. Meleklerin insanlar için yaptıkları dualar da böyledir; “Melekler de yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar”, “Ey Rabb'imiz! Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla!” Bu ilâhi beyanlar, müminler için en çok ümit verici âyetlerdir. Hiç şüphe yok ki peygamberlerin duaları, Allah Teâlâ'ya ulaşma vesilelerinin en üstünü ve O'nun nezdinde yakınlaştırıcı yolların en büyüğüdür. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [Mütezile ve Günahların Bağışlanması] Erkek kadın müminler için Allahtan af dile. Bu âyet-i kerime, Mütezile'nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. Onlar şöyle diyorlar: Küçük günahlar bağışlanmıştır, Allah Teâlâ'nın küçük günahlarla kullarına azap etmesi caiz değildir. Büyük günahlar ise tövbe ve istiğfar yapmadıkça Allah'ın onları bağışlaması helâl değildir. Bu âyet ise onların sözlerini ve görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Çünkü burada Allah, müminler için af dilemesini peypaтberine emretmektedir. İşlenen günah ya küçüktür, onlara göre küçük günahlar zaten bağışlanmıştır. Buna göre Hz. Peygamber sanki şunu söylemektedir: Haksızlık yapma Allah'ım! Çünkü bağışlanmış olan küçük günahlardan dolayı azap etmesi caiz değildir, eğer bundan dolayı azap edecek olursa haksızlık yapmış olur. Yahut da işlenen büyük günah olur, onlara göre onun da bağışlanması helâl değildir. Bu durumda “Yâ Rabbi! Onları bağışla!” diye dua etmekle sanki şunu söylemektedir: Allahım!, Haksızlık yap! Çünkü O'nun büyük günahları bağışlaması caiz değildi, buna rağmen bağışlarsa haksızlık yapmış olur, uygun olmayan bir hüküm vermiş olur. Nasıl olursa olsun, bu âyet Mütezile'nin iddiasını geçersiz hale getirmekte ve bizim görüşümüze delil olmaktadır: İşlenen günah küçük de olsa, büyük de olsa, onu yapana azap etmesi de bağışlaması da Allaha ait bir haktır, Çünkü her ikisi de günahı bağışlamak ifadesine girmektedir. Doğruya ulaşmaya muvaflak kılan sadece Allah'tır. [Allah'ın İlmi] Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir, Bazıları buna şöyle bir mâna verdi: Gündüzleri ne yapacağınızı ve geceleri nereye gideceginizi Allah bilir. Şöyle de denildi: Gündüzleri neler yapacağınızı ve geceleri nerede kalacağınızı Allah bilir. Bunların ikisi de aynıdır. [ ] Bazıları da şöyle dedi: Dünyada neler yapacağınızı ve âhirette nereye gideceğinizi, yani nerede kalacağınızı Allah bilir. Bize göre ise bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, muhtemelen Cenâb-ı Hak bir kavmin, “Allah Teâlâ işlerin sonunu bilmez, çünkü bu âlemi yarattı, ama insanlar O'nu ve nimetlerini inkâr ediyorlar, eğer verdiği nimetleri insanların inkâr edeceklerini bilmiş olsaydı onları yaratması ve kendilerine o nimetleri vermesi ihtimal dâhilinde olmazdı, çünkü dünyada böyle yapan biri boş işlerle uğraşan ve hikmete uygun davranmayan kişi sayılır” şeklindeki zanları ve vehimleri üzerine bu âyeti göndermiştir. Buna göre bu âyet, onların bu iddiaları üzerine gelmiştir. Cenâb-ı Hak da onlara şöyle cevap vermektedir: Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir. Yani Allah, neler yapacaklarını bildiği halde onları yaratmıştır, yoksa onların zannettikleri gibi bilmediği halde yaratmış değildir. Ancak Allah Teâlâ'yı bilgisizlikle itham etmek onlara yakışmaz, bu onların, Cenâb-ı Hakk'ın yaptığı işlerdeki hikmeti hakkıyla bilmemeleri yüzündendir. Çünkü şanı yüce olan Allah bu âlemi kendi ihtiyacı ve şahsi menfaati için değil, aksine insanların kendi menfaatleri ve ihtiyaçları için yaratmıştır. Allah'ın buyruklarını kabul edip itaat etmelerinin faydası da onlara dönecektir, O'nun buyruklarını ret ve inkâr etmelerinin zararını da onlar çekeceklerdir. Dünyada bir insanın, reddedeceğini ve kabul etmeyeceğini bildiği halde birine emir vermesi yahut yasak koyması veyahut ona bir elçi göndermesi, akılsızca bir hareket ve hikmete uymayan bir davranış olur. Çünkü o bunu sadece kendi ihtiyacı ve menfaati için yapmaktadır. Dolayısıyla reddedip kabul etmeyeceğini bildiği halde böyle bir şey yaparsa hikmete uygun davranmamış olur. Duyular âleminde ve duyu ötesi âlemde hikmet farklı olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İkincisi, Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir, yani sürekli dikkatli ve uyanık olmanız için Allah sizin bütün hareket ve durma halindeki bütün davranışlarınızı bildiğini size haber veriyor. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, Ne yapacağınızı ve yerinizin neresi olacağını Allah bilir, yani dünyada neler yapacağınızı Allah bilir, Ahirette dönüşünüzün nereye olacağını da bilir, Yani Allah her şeyi, insanların bütün hallerini bilerek yaratmış tor, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: "Andolsun biz, onları cehennem için Başka bir Ayette de medlen şöyle buyurulur: “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sirf bana kulluk etsinler diye yarattım”"", Yanl Allah inkâr yolunu ve kendisine düşmanlığı seçeceğini bildiği kişileri cehennem için, tevhidi ve kendisine dostluğu seçeceğini bildiği kişileri de cennet için yaratmıştır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: 38 “Gökler (haşyetten) neredeyse üstlerinden çatlayacak. Melekler de Rab'lerinin yüceliğini hamd ile dile getiriyorlar ve yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar”. “Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!”.

Muhammed 47:20

20. “İman edenler “Keşke bir süre indirilse! Aa Açık ve kesin hükümlü bir såre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde, kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün; zaten o da başlarına geldi gelecek!” 21. “Güzel olan makbul sözdür. Durum (savaş emri) kesinlik kazanınca Allahı karşı sadakat gösterselerdi onlar için hayırlı olacaktı.” İman edenler “Keşke bir süre indirilse?” derler, Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde... İman edenlerin bir süre indirilmesini temenni etmelerinin ve “keşke bir süre inse!” diye konuşmalarının birkaç sebebi vardır. Birincisi, o sürenin risâlet, ölümden sonra dirilmek ve tevhit konularında kendileri için bir delil, düşmanlarına karşı da bir kanıt olsun diye gelmesini istiyorlardı. İkincisi, çeşitli konularda istifade etsinler, dine dair bilgileri ve imanları artsın diye o sürenin gelmesini istiyor[aг Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden hanginizin imanını arttırdı ki?’ diye soranlar çıkar, Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. Üçüncüsü, iman edenle inkâr edeni, kesin inananla şüphelere dalanı ayırdetmek için sürenin indirilmesini istiyorlardı. Sözünü ettiğimiz bu sebepler, sürenin indirilmesine dair müminlerin düşüncelerini yansıtmaktadır, onlar bu sebeplerden dolayı bir sürenin indirilmesini arzu ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde. Bu ilâhi beyanda geçen ve kesin hükümlü anlamına gelen “muhkem” kelimesi ile sonradan gelen mânası kastedilmektedir. Sonradan gelen ifadesi de “muhkem” kelimesinin tefsiri değildir, ancak onunla neshedici (nâsih) hükmü kastetmektedirler. “Nâsih” de sonradan gelen, arkadan nâzil olan âyet demektir ve bu âyet muhkemdir, onunla amel etmek zorunludur. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim İbn Mesüd'un mushafında da böyledir: “Levlâ nüzzilet süratün muhdesetün”. Bunun tefsiri de belirttiğimiz gibidir. Ancak bize göre muhkem iki mânaya gelir. Birincisi, delillerle ve kanıtlarla sağlam olandır. İkincisi, bir kavme indirildiği ve insanlar arasında dolaştığı için kimsenin değiştiremediği, aksine Allah katından geldiğinin bilinmesi için insanların korudukları âyetlerdir. En doğrusunu Allah bilir. İçinde savaştan söz edildiğinde. Cenâb-ı Hak savaşta çeşitli özellikler yaratmıştır. Birincisi, [ ]her ne kadar zâhirde savaşın canları ve malları telef etmesi söz konusu olsa da müslümanların sayılarının ve servetlerinin çoğalması da söz konusudur. Çünkü savaş farz kılınmadan önce insanlar tek tek İslâma giriyorlardı, ama savaş farz kılınınca Cenâb-ı Hakk'ın da haber verdiği üzere akın akın İslâm'a girmeye başladılar: “İnsanların akın akın Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde...” İkincisi, iman edenle inkâr eden, kesin inananla şüphelere dalan kimseler, savaş sayesinde birbirinden ayrılır. Çünkü münafık olan birinin gerçek yüzü o zamana kadar ortaya çıkmaz. Savaş farz kılındığında, nifak ve şüphe içinde olanlarla iman ve tasdik edenler ortaya çıkar. Üçüncüsü, savaşta peygamberliğin ve ölümden sonra dirilmenin işaretleri vardır. Peygamberliğin işaretinden maksat şudur: Resülullah'ın (s.a.) ashâbı sayı itibariyle az oldukları gibi savaş teçhizatı ve kuvvet bakımından da zayıftılar. Sayılamayacak derecede kalabalık, teçhizat ve kuvvet bakımından da çok üstün olan düşmana karşı savaşmakla emrolunmuşlardı. Bu hal, onların kendi güçleriyle değil, Allah'ın yardımı ile savaştıklarının yahut sayı ve kuvvet bakımından kendilerine denk olan bir ordu ile savaşmadıklarının bilinmesi içindi. En doğrusunu Allah bilir. Ölümden sonra dirilmenin delillerine gelince, onlar akrabalık bağlarını kesmek söz konusu olduğu halde yakınlarını, akrabalarını ve dostlarını öldürmekle emrolunmuşlardı, bu emri de onlar ancak ümit edilen ve hedeflenen bir akıbetin var olduğu bilinsin diye yerine getiriyorlardı. Çünkü belirlenen bir hedef ve benimsenen bir gaye olmadan böyle bir işe girişmek mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir, Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Münafıklar, içlerinde gizledikleri nifakı ve şüpheleri haber veren bir âyetin gelmesinden nefret ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar”. Böyle bir süre indirilince de âyet-i kerimede belirtildiği gibi düşmanlıkları artıyordu: “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır””, Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Müfessirler şöyle dediler: Tıpkı “Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor!” meâlindeki âyette olduğu gibi, bu âyet de onlar için tehdit anlamına gelmektedir, Fakat âyetin zâhiri tehdit değil, sizin için daha uygun olan budur mânasına gelir, sizin için evlâ olan itaat etmeniz ve makbul söz söylemenizdir. Onlar bunu terkettikleri zaman ise âyet tehdit mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Durum kesinlik kazanınca; bu cümlenin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bu cümle, Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde meâlindeki âyetin sılasıdır, işte o zaman durum kesinlik kazanır demektir. İşte o zaman münafıkların ne hale geleceklerini Cenâb-ı Hak şöyle açıklıyor: Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Onların ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi bakmaları sadece savaşın zikredilmesi yüzünden değildir. Cenâb-ı Hak bu vasfı ve o hâli, savaşın farz kılındığı ve savaşa çıkmanın şart olduğu zamanla ilgili olarak söylemiştir. İşte Durum kesinlik kazanınca cümlesi, savaş farz kılınınca ve savaşa çıkmak kesinlik kazanınca onların hali âyette belirtildiği gibi olur demektir, yoksa sadece savaş sözcüğünün kullanılması anlamında değildir. En doğrusunu Allah bilir, Bazıları şöyle dedi: Durum kesinlik kazanınca, yani âhirette, peygamberlerin uyardıkları azabın gelmesi kesinlik kazanınca, dünyada iken Allah'a karşı sadakat göstermiş olsalardı, âhirette onlar için hayırlı olacaktı, çünkü âhirette azap hali başlarından hiç gitmiyor. Yani Resülullah'ın (s.a.), âhirette azaba uğrayacakları ikazını kabul edip dünyada iken ona muhalefeti terketselerdi, bu onlar için âhirette daha hayırlı olacaktı. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “t “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar. De ki: Alay edin bakalım! Allah mutlaka o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır”.

Muhammed 47:21

20. “İman edenler “Keşke bir süre indirilse! Aa Açık ve kesin hükümlü bir såre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde, kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün; zaten o da başlarına geldi gelecek!” 21. “Güzel olan makbul sözdür. Durum (savaş emri) kesinlik kazanınca Allahı karşı sadakat gösterselerdi onlar için hayırlı olacaktı.” İman edenler “Keşke bir süre indirilse?” derler, Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde... İman edenlerin bir süre indirilmesini temenni etmelerinin ve “keşke bir süre inse!” diye konuşmalarının birkaç sebebi vardır. Birincisi, o sürenin risâlet, ölümden sonra dirilmek ve tevhit konularında kendileri için bir delil, düşmanlarına karşı da bir kanıt olsun diye gelmesini istiyorlardı. İkincisi, çeşitli konularda istifade etsinler, dine dair bilgileri ve imanları artsın diye o sürenin gelmesini istiyor[aг Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Ne zaman bir süre indirilse, içlerinden hanginizin imanını arttırdı ki?’ diye soranlar çıkar, Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkârcı olarak ölüp gitmişlerdir”. Üçüncüsü, iman edenle inkâr edeni, kesin inananla şüphelere dalanı ayırdetmek için sürenin indirilmesini istiyorlardı. Sözünü ettiğimiz bu sebepler, sürenin indirilmesine dair müminlerin düşüncelerini yansıtmaktadır, onlar bu sebeplerden dolayı bir sürenin indirilmesini arzu ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde. Bu ilâhi beyanda geçen ve kesin hükümlü anlamına gelen “muhkem” kelimesi ile sonradan gelen mânası kastedilmektedir. Sonradan gelen ifadesi de “muhkem” kelimesinin tefsiri değildir, ancak onunla neshedici (nâsih) hükmü kastetmektedirler. “Nâsih” de sonradan gelen, arkadan nâzil olan âyet demektir ve bu âyet muhkemdir, onunla amel etmek zorunludur. En doğrusunu Allah bilir. Nitekim İbn Mesüd'un mushafında da böyledir: “Levlâ nüzzilet süratün muhdesetün”. Bunun tefsiri de belirttiğimiz gibidir. Ancak bize göre muhkem iki mânaya gelir. Birincisi, delillerle ve kanıtlarla sağlam olandır. İkincisi, bir kavme indirildiği ve insanlar arasında dolaştığı için kimsenin değiştiremediği, aksine Allah katından geldiğinin bilinmesi için insanların korudukları âyetlerdir. En doğrusunu Allah bilir. İçinde savaştan söz edildiğinde. Cenâb-ı Hak savaşta çeşitli özellikler yaratmıştır. Birincisi, [ ]her ne kadar zâhirde savaşın canları ve malları telef etmesi söz konusu olsa da müslümanların sayılarının ve servetlerinin çoğalması da söz konusudur. Çünkü savaş farz kılınmadan önce insanlar tek tek İslâma giriyorlardı, ama savaş farz kılınınca Cenâb-ı Hakk'ın da haber verdiği üzere akın akın İslâm'a girmeye başladılar: “İnsanların akın akın Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde...” İkincisi, iman edenle inkâr eden, kesin inananla şüphelere dalan kimseler, savaş sayesinde birbirinden ayrılır. Çünkü münafık olan birinin gerçek yüzü o zamana kadar ortaya çıkmaz. Savaş farz kılındığında, nifak ve şüphe içinde olanlarla iman ve tasdik edenler ortaya çıkar. Üçüncüsü, savaşta peygamberliğin ve ölümden sonra dirilmenin işaretleri vardır. Peygamberliğin işaretinden maksat şudur: Resülullah'ın (s.a.) ashâbı sayı itibariyle az oldukları gibi savaş teçhizatı ve kuvvet bakımından da zayıftılar. Sayılamayacak derecede kalabalık, teçhizat ve kuvvet bakımından da çok üstün olan düşmana karşı savaşmakla emrolunmuşlardı. Bu hal, onların kendi güçleriyle değil, Allah'ın yardımı ile savaştıklarının yahut sayı ve kuvvet bakımından kendilerine denk olan bir ordu ile savaşmadıklarının bilinmesi içindi. En doğrusunu Allah bilir. Ölümden sonra dirilmenin delillerine gelince, onlar akrabalık bağlarını kesmek söz konusu olduğu halde yakınlarını, akrabalarını ve dostlarını öldürmekle emrolunmuşlardı, bu emri de onlar ancak ümit edilen ve hedeflenen bir akıbetin var olduğu bilinsin diye yerine getiriyorlardı. Çünkü belirlenen bir hedef ve benimsenen bir gaye olmadan böyle bir işe girişmek mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir, Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Münafıklar, içlerinde gizledikleri nifakı ve şüpheleri haber veren bir âyetin gelmesinden nefret ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar”. Böyle bir süre indirilince de âyet-i kerimede belirtildiği gibi düşmanlıkları artıyordu: “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır””, Güzel olan itaattir, makbul sözdür. Müfessirler şöyle dediler: Tıpkı “Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor!” meâlindeki âyette olduğu gibi, bu âyet de onlar için tehdit anlamına gelmektedir, Fakat âyetin zâhiri tehdit değil, sizin için daha uygun olan budur mânasına gelir, sizin için evlâ olan itaat etmeniz ve makbul söz söylemenizdir. Onlar bunu terkettikleri zaman ise âyet tehdit mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Durum kesinlik kazanınca; bu cümlenin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bu cümle, Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde ve içinde savaştan söz edildiğinde meâlindeki âyetin sılasıdır, işte o zaman durum kesinlik kazanır demektir. İşte o zaman münafıkların ne hale geleceklerini Cenâb-ı Hak şöyle açıklıyor: Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün. Onların ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi bakmaları sadece savaşın zikredilmesi yüzünden değildir. Cenâb-ı Hak bu vasfı ve o hâli, savaşın farz kılındığı ve savaşa çıkmanın şart olduğu zamanla ilgili olarak söylemiştir. İşte Durum kesinlik kazanınca cümlesi, savaş farz kılınınca ve savaşa çıkmak kesinlik kazanınca onların hali âyette belirtildiği gibi olur demektir, yoksa sadece savaş sözcüğünün kullanılması anlamında değildir. En doğrusunu Allah bilir, Bazıları şöyle dedi: Durum kesinlik kazanınca, yani âhirette, peygamberlerin uyardıkları azabın gelmesi kesinlik kazanınca, dünyada iken Allah'a karşı sadakat göstermiş olsalardı, âhirette onlar için hayırlı olacaktı, çünkü âhirette azap hali başlarından hiç gitmiyor. Yani Resülullah'ın (s.a.), âhirette azaba uğrayacakları ikazını kabul edip dünyada iken ona muhalefeti terketselerdi, bu onlar için âhirette daha hayırlı olacaktı. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “t “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar. De ki: Alay edin bakalım! Allah mutlaka o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır”.

Muhammed 47:22

Bu âyetin yorumunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Âyetin başındaki “fe hel aseytüm” kelimeleri, muhtemelen siz öyle yaparsınız demektir. Östlenirseniz anlamına gelen “in tevelleytüm” tabiri de bu ümmetin işlerini yönetmeyi üstlenirseniz demektir. Yeryüzünde kötülük çıkarır ve yakınlık bağlarını parça parça edersiniz. İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Bu âyetin hükmü yaşandı, Ümeyyeoğulları [Emeviler] bu ümmetin yönetimini üstlendiler, hemen sonra âyette belirtilen kötülüğü yaptılar ve akrabalık bağlarını parça parça ettiler. O insanların Resülullah (s.a.) ile akrabalık bağları vardı, ama bunlar Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette belirttiği kötülüğü yaptılar”. En doğrusunu Allah bilir. (JBazıları ise şöyle söyledi: Âyet münafıklar hakkında gelmiştir. Onlar Resülullah'a (s.a.) geliyor ve söylediklerini dinliyorlardı. Sonra oradan ayrıldıklarında yeryüzünde kötülük işliyor ve âyetin belirttiği işleri yapıyorlardı. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, düşmanların en yamanı olduğu halde kalbinde olana Allah'ı şahit de tutar. Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez”. Bazıları da şöyle dedi: Âyetin ancak Harüriler ve Hâriciler hakkında gelmiş olabileceğini zannediyorum. Âl-i İmrân süresinde geçen “O ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?” meâlindeki âyeti dikkate aldığımızda, bu âyetin irtidat edenler hakkında gelmiş olması da mümkündür, çünkü onlar gerisin geriye dönmüşlerdi. En doğrusunu Allah bilir. Katâde şöyle dedi: “Durum (savaş emri) kesinlik kazanınca Allaha karşı sadakat gösterselerdi onlar için hayırlı olacaktı”. Yani işler gerçekleştiğinde Allah ve resülünün emirlerine itaat etseler ve makbul söz söyleselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu. Eğer üstlenirseniz diye başlayan bu âyette ise Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer benim kitabımdan ve bana itaatten yüz çevirirseniz yeryüzünde kötülük çıkarırsınız"!. Katâde şöyle diyor: Allah'ın kitabından yüz çevirdiklerinde insanların nasıl haram kanlar döktüklerini, akrabalık bağlarını paramparça ettiklerini, Rahmâna âsi olduklarını ve haram mal yediklerini görmediniz Bu âyetin, peygamber olarak gönderilmeden önce Resülullaha (s.a.) inanan, fakat peygamber gönderildiğinde onu inkâr edenler hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:23

23. yi bunları Allah Li kulaklarını sağır, gözlerini kör etmiştir. İşte bunları Allah lânetlemiştir. Lânetlemek, rahmetten çıkarmak demektir. Bu ifade, Allah'ın İblise söylediği söz gibidir: “Kıyâmet gününe kadar rahmetimden uzak kalacaksın!” Yani sen rahmetimden kovulmuşsun. Bunları Allah lânetlemiştir, yani Allah onları rahmetinden kovmuştur. Kulaklarını sağır, gözlerini kör etmiştir. Yani kulaklarını sağır etmiştir, o kadar ki ibret almak ve düşünmek için kulak vermezler. Gözlerini kör etmiştir, o kadar ki gördükleri olaydan ibret almak ve üzerinde düşünmek için ona bakmazlar, eğer ibret nazarıyla baksalar ve üzerinde düşünselerdi, gerçeği anlarlardı. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:24

Şayet onlar Kaгдa okuyup üzerinde düşünselerdi, oradaki sözlerin hakikatini anlarlardı, şekilde Allah'ın azabını düşünselerdi, Cenâb-ı Hak kalplerine vurduğu kilitleri açardı. En doğrusunu Allah bilir. Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var? Yani, aksine onların kalpleri üzerinde kilitler vardır. Kilitler anlamına gelen "AKTAП" kelimesi, karanlıklar mânasına da gelir, yani kalplerinde küfür karanlıkları vardır ve bu karanlık, görme ve işitme nurunu örtmektedir. Burada sözü edilen fillerin, huy ve tabiattan kinâye olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:25

25. “Doğru yol kendileri için apaçık hale geldikten sonra ona arka dönenlere şeytan bunu güzel göstermiş ve kendilerine yanlış yolda ilerleme cesareti vermiştir." Buradaki “sevvele” kelimesi süsledi anlamına gelir. Cenâb-ı Hak süsleme işini bazan şeytana, bazan da kendine nispet etmektedir. Şeytanın süslemesinden anlaşılması gereken mâna, Allah'ın süslemesinden anlaşılması gerekenden farklıdır; tıpkı saptırmak fiilinin Allaha nispet edildiğindeki mânası ile şeytana nispet edildiğindeki mânası farklı olduğu gibi. Allah'ın saptırmasından anlaşılması gereken mâna, şeytanın saptırmasından anlaşılandan farklıdır. İşte süslemek de böyledir. Kendilerine yanlış yolda ilerleme cesareti vermiştir. Yani onlara belli bir vakte kadar süre vermiş, cezalarını ertelemiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor”, Yani sözü edilen arttırmanın olması için Allah onların cezalarını erteliyor. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Doğru yol kendileri için apaçık hale geldikten sonra ona arka dönenler meâlindeki ilâhi kelâmın yahudiler hakkında gelmiş olması mümkündür. Resülullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce onların bir peygamberin geleceğine inandıklarını söylemiştik. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar bilip tanıdıkları kendilerine gelince onu inkâr ettiler”. Onlar önce kendisine inanıyor ve tâbi oluyorlardı, fakat sonra sırtlarını döndüler. Bu âyetin münafıklar hakkında gelmiş olması da mümkündür. Onlar da Hz. Peygamber hayatta iken onun yanında görünüyorlardı, fakat vefat edince İslâm'a sırtlarını döndüler ve muhalefet gösterdiler. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:26

Bu da onların, Allah'ın gönderdiği vahiyden hoşlanmayanlara, “Bazı hususlarda sizin dediklerinizi yapacağız demeleri yüzünden olmuştur. Âyetin başında geçen ve “bu” anlamına gelen “zâlike” işaret ismi, eğer yahudilerin kastedildiği “Doğru yol kendileri için apaçık hale geldikten sonra ona arka dönenler” meâlindeki âyete işaret ediyorsa, o zaman âyetin mânası, münafıklara işaret etmiş olması halindeki mânadan farklı olur. “Zâlike” kelimesinin, “Şeytan bunu güzel göstermiş”? cümlesine, yani şeytanın onlara güzel gösterdiği fiile işaret etmesi de mümkündür. Bu iki ihtimalden dolayı biz onun hakkında, şuna işaret ediyor diye bir açıklama yapmayacağız. Bazıları Allah'ın gönderdiği vahiyden hoşlanmayanlara cümlesi hakkında şöyle dedi: Onlar münafıklardır, yahudilere, Muhammed'i yalancılıkla itham etmekte size itaat ve yardım edeceğiz, demişlerdi. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar yahudilerdir, Muhammed aleyhisselâm ve ashâbına karşı diğer kâfirlere yardım ediyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Peygambere vahiy göndermesinden hoşlanmayanlar, Allah'ın “Ehl-i Kitap'tan kâfirler ve putperestler Rabbinizden size iyi bir şey indirilmesini istemezler” meâlindeki âyette buyurduğuna göre bir kısım yahudiler ile bütün kâfirlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah onların gizlediklerini bilir, Bu ilâhi kelâm, önceki beyanın, Bu, onların şöyle demeleri yüzündendir meâlindeki âyeti tefsir etmediğine işaret etmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, onların gizledikleri her şeyi bildiğini haber verdiğine göre şunu kastettiği ve zamirin şu kelimeye râci olduğu da söylenemez, çünkü Allah bunu açıklamamıştır. En doğrusunu Allah bilir,

Muhammed 47:27

Hiç kimse, Allah'ı öfkelendiren işlerin peşine düşmeyi ve O'nun hoşnut olacağı işlerden nefret etmeyi gaye edinmez. Ancak onlar, Allah'ı öfkelendiren işleri yapmanın peşine düştükleri zaman, bu işler yüzünden sanki Allah'ın öfkesinin peşine düşmüş olmaktadırlar. Aynı şekilde Allah'ın hoşnut olacağı işleri terkettikleri ve onlardan nefret ettikleri zaman da, sanki Allah'ın hoşnut olmasından nefret etmiş olmaktadırlar. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: [ ]“Ey âdemoğulları! Size “Şeytana kulluk etmeyin dememiş miydim?” Aslında kimse şeytana kulluk etmeyi gaye edinmez, fakat onlar şeytanın emirlerine ve çağrısına uydukları zaman sanki ona kulluk etmiş olmaktadırlar. Bu, bir şeyi, sebebinin ismi ile isimlendirmektir. Dilde bir şeye, sebebinin ismi ile isim vermeye mani bir durum yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Bu yüzden Allah da onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.

Muhammed 47:28

Hiç kimse, Allah'ı öfkelendiren işlerin peşine düşmeyi ve O'nun hoşnut olacağı işlerden nefret etmeyi gaye edinmez. Ancak onlar, Allah'ı öfkelendiren işleri yapmanın peşine düştükleri zaman, bu işler yüzünden sanki Allah'ın öfkesinin peşine düşmüş olmaktadırlar. Aynı şekilde Allah'ın hoşnut olacağı işleri terkettikleri ve onlardan nefret ettikleri zaman da, sanki Allah'ın hoşnut olmasından nefret etmiş olmaktadırlar. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: [ ]“Ey âdemoğulları! Size “Şeytana kulluk etmeyin dememiş miydim?” Aslında kimse şeytana kulluk etmeyi gaye edinmez, fakat onlar şeytanın emirlerine ve çağrısına uydukları zaman sanki ona kulluk etmiş olmaktadırlar. Bu, bir şeyi, sebebinin ismi ile isimlendirmektir. Dilde bir şeye, sebebinin ismi ile isim vermeye mani bir durum yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Bu yüzden Allah da onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır.

Muhammed 47:29

Münafıklar, içlerindeki düşmanlık duygusunu ve kalplerindeki kini Cenâb-ı Hakk'ın ortaya çıkarmayacağını zannettiler. Şanı yüce olan Allah ise münafıkların içlerinde sakladıkları ve aralarında gizledikleri düşünceleri açıklamakla, Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine büyük bir kanıt ve açık bir delil getirmiştir. RAu ukasa... TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ

Muhammed 47:30

İstersek şüphesiz onları sana gösteririz de yüzlerindeki işaretlerden kendilerini tanırsın, Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin. Burada sanki takdim-tehir var gibidir, Allah sanki şunu söylemektedir: Biz istersek onları, yüzlerindeki işaretleriyle sana gösteririz, ayrıca sen de onları konuşma tarzlarından tanırsın. Yani biz istesek onların yüzlerine ve konuşmalarına bir alâmet koyardık ve sen de bu sayede onları tanırdın, ancak biz bu alâmeti koymadık. Fakat Allah, onları tanımayı yaptıkları amellerine bağladı ve bu yolla münafıklıklarını ortaya çıkardı. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider”, “Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir (böyle güvendeymiş gibi görünürler)”, “Kalplerinde çürüklük bulunanların sana, ölüm korkusundan baygınlık geçirmiş kimseler gibi baktığını görürsün”, “Onlar namaza ancak üşene üşene gelirler ve harcamalarını gönülsüz olarak yaparlar”, “Senden izin isteyenler sadece, Allaha ve âhiret gününe iman etmeyenler ve şüpheye kapılmış olanlardır”. Bunlara benzer âyetlerde Cenâb-ı Hak, onların münafıklıklarını ve karşı duruşlarını, yaptıkları işlerle ortaya çıkarmaktadır. Bu âyetler, Hz. Peygamber'in onları simalarıyla, konuşmalarıyla, sözleriyle ve bedenleriyle değil, yapmış oldukları işlerle tanıdığına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları, konuşma tarzlarından sen onları bileceksin cümlesine, söylenen sözün anlamından onları bilirsin, mânasını verdiler, Onlar konuştukları zaman Resülullah (s.a.) kendilerini tanırdı. Buna göre onları bileceksin ibaresi, gelecekle ilgili vâd anlamına gelir, yani onları konuştukları zaman bileceksin. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Delilini dikkatli ve uygun bir dille ifade eden adam için “racülün lahınun bi-huccetihi” ÇA S) denilir. Bu fiil “lehane, yelhanu, lahnen” kökünden kullanılınca, hatalı konuşmak anlamına gelir, bununla da haktan sapmış ve dönmüş mânası kastedilir. Konuşma tarzları ibaresine İbn Kuteybe, sözlerinin muhtevası diye mâna verdi”. Allah bütün yaptıklarınızı bilir sözü iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah onların gizli saklı yaptıkları işleri bilir. İkincisi, Allah her şeyi bilir, yani Allah onların bütün yaptıklarını, gizledikleri ve açıkladıkları her şeyi bilir. Bu âyet aynı zamanda, “Allah, yaptıklarınızı çok iyi görmektedir” meâlindeki âyette olduğu gibi tehdit mânasına da gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:31

[Allah'ın Varlık ve Olayları Bilmesi] Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri, zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım. Bu ilâhi beyan farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, sizi deneyeceğiz ki Allah'ın dostları, içinizden cihat edenleri ve etmeyenleri, zorluklara göğüs gerenleri ve sabırsız olanları bilsinler. Âyette geçen ve “bilelim” anlamına gelen (7 fiilini Allah kendi zatına nispet etmekte, fakat bununla dostlarının bilmesini kastetmektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder”, “Münafıklar Allaha oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir”, İki yorumdan birine göre bunlardan maksat, Allah değil, Allah'ın dostlarıdır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, buradaki bilmek fiiliyle mâlum olan, bilinen, bilgiye konu olan şey kastedilmiştir. Dilde böy% İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 411. le kullanımlar caizdir. Meselâ, namaz Allah'ın emridir sözü, Allah tarafından emredilmiştir anlamına gelir. Aynı şekilde “Kesin olan ölüm gelinceye kadar” meâlindeki âyet-i kerime de kesinleşmiş olan ölüm demektir. [ ]“Kim inanmayı reddederse” meâlindeki âyet de inanılacak olan esasları reddederse mânasına gelir. Bunun örnekleri çoktur. Üçüncüsü, Allah'ın var olacağını bildiği her hangi bir şeyi var oluyor olarak bilir. Çünkü Allah, olacak olanı olmuş olarak bilmekle veya var olacağın: bildiği bir şeyi var oluyor olduğunu bilmekle nitelemek mümkün değildir. Ancak Allah, var olanı var olmuş olarak veya var olmakta olanı var oluyor olarak bilmekle nitelenir. Çünkü aksi bir niteleme, bilgisizliği gerektirir, buna göre değişiklik Allahın ilminde değil, bilgiye konu olan varlık ve olaylarda vuku bulmuş olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Size ait haberleri de deneyerek açıklığa kavuşturalım. Yani sizin kendiniz hakkında verdiğiniz haberleri de deneyerek açıklığa kavuşturalım. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkârcılık içeren sözü söylemişlerdir”!, “Onların içinde öyleleri var ki, Allah'a söz vermişlerdi”. Onlar, kendileri hakkında verdikleri buna benzer haberlerde imtihan edildiler. En doğrusunu Allah bilir. Onların “iman ettik” diyerek vermiş oldukları sözde imtihan edilmiş olmaları da mümkündür, Nitekim Allah şöyle buyurdu: “Elif-lâm-mim. İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, sadece 'İman ettik demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?”” Onlar sözlerinde de verdikleri haberlerde de imtihana tâbi tutulmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir. Size ait haberleri de deneyerek açıklığa kavuşturalım cümlesine bazıları, münafıklığınızı müslümanlara gösterelim mânasını verdi. Çünkü Allah, onları imtihan etmeden önce de içyüzlerini biliyordu. En doğrusunu Allah bilir. ENİ KAZEİN EŞİ Aİ --- Dipnotlar: “© “Kesin olan şey gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et”. 7! o “Söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkârcılık içeren sözü söylemişler, müslüman olduklarını beyan ettikten sonra inkârcılığa sapmışlar ve başaramadıkları o işe yeltenmişlerdir”. “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz’ diye Allaha söz vermişlerdi. Ama Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı. Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi”.

Muhammed 47:32

İnkârda ısrar edenler ve Allah yoluna engel koyanlar. Buradaki inkâr edenler kelimesi, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük yapanlar yahut Allah'ın birliğini inkâr edenler mânasına gelir. Allah yoluna engel koyanlar cümlesi ise kendileri Allah'ın dininden yüz çevirenler yahut insanları Allah'ın dininden alıkoyanlar mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. [ e muhalefet bayrağı açanlar, yani yolun doğrusu kendilerince apaçık anlaşıldığı halde Hz. Peygambere düşmanlık yapanlar ve inatla ona karşı koyanlar... Onlar asla Allah'a bir zarar veremeyeceklerdir. Bu cümle, verdiği nimetlere nankörlük etmekle yahut Allah'ın birliğini inkâr etmekle asla Allaha zarar veremezler mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şöyledir: Allah Teâlâ'nın emrettiği yahut yasakladığı fiilleri, kendinden bir zararı defetmek veya bir menfaat elde etmek için emretmiş ve yasaklamış değildir, fakat insanların kendi ihtiyaçları ve yararları için onları emretmiş ve yasaklamıştır. Onlar, Allahın emirlerine uymayı ve yasaklarından kaçınmayı terketmekle kendilerine zarar vermektedirler. En doğrusunu Allah bilir. Onlar asla Allah'a bir zarar veremeyeceklerdir meâlindeki âyetten maksadın, onlar inkâr etmekle ve insanları Allah'ın yolundan alıkoymakla Cenâb-ı Hakk'ın dostlarına hiçbir zarar veremezler, aksine kendilerine zarar verirler anlamına gelmesi de muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allaha yardım ederseniz O da size yardım eder””, Bununla siz Allah'ın dostlarına yardım ederseniz Allah da size yardım eder, demek istemiştir. Bu (tutum) yaptıklarını da sonuçsuz kılacaktır. Muhtemelen imandan sonra irtidat etmeleri ve İslâma girdikten sonra inkâra sapmaları yüzünden yaptıkları ameller de boşa gidecektir, anlamına gelmektedir. Resülullah (s.a.) peygamber olarak gönderilmeden önce imanla yapmış oldukları amelleri boşa gidecektir, anlamına da gelebilir.

Muhammed 47:33

Bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: Allah'ın cihat konusundaki emrine itaat edin, kazandığınız sevapları riya ve gösterişle boşa çıkarmayın. İbn Mesüd'un mushafında âyet şöyledir: “Yâ eyyuhellezine âmenü ittekullâhe ve etiu'-resüle” (0,11, wl (yazl iy gili lel L). Yani ey iman edenler Allah'tan sakının ve resüle itaat edin, Yaptıklarınızı boşa çıkarmayın buyruğu da irtidatla ve imandan sonra inkârla amellerinizi boşa çıkarmayın mânasına gelebilir. Müslüman olmanızı Allah'ı veya Resülullah'ı (s.a.) minnet altına sokarak, yani siz müslüman oluyorsunuz sonra da Allaha ve resülüne iyilik yapmış gibi düşünerek amellerinizi boşa çıkarmayın mânasına da gelebilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Müslüman olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur””. Katâde şöyle dedi: Yaptıklarınızı riya ile boşa çıkarmayın! Yaptığı kötü bir işle iyi amelini boşa çıkarmamaya kimin gücü yeterse, bunu yapsın, [ ]çünkü kötülük iyiliği siler. Ayrıca ameller de ancak sonuçlarına göre değerlendirilir. Hayatını hayırlı amelle bitirmeye gücü yeten, bunu yapsın! Bütün güç ve kudret Allah'a aittir”. Abdullah b. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Muhammed aleyhisselâmın ashâbı, bu âyet gelene kadar herhangi bir şeyin amellerimizi boşa çıkaracağını düşünmüyorduk. Ama sonra amellerimizi neyin boşa çıkardığını öğrendik; cehenneme gitmeyi gerektiren büyük günahlar ve ahlâksızlıklar amellerimizi boşa çıkaracaktır. Biz bu düşüncede iken, sonra şu meâldeki âyet-i kerime geldi: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışfamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar”. Bu ilâhi beyan gelince, önceki görüşümüzden vazgeçtik”. Yaptıklarınızı boşa çıkarmayın cümlesinin, farkında olmadan amellerinin boşa gitmemesi için müminlerin sürekli uyanık ve dikkatli olmaları gerektiği anlamına gelmesi de mümkündür. Nitekim başka bir âyet meâlen şöyledir: “Siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider”, Übey (b. mushafında âyet şöyledir: “Ve TA tübülü iminekünü (Gl işa Ya), yani imanınızı boşa çıkarmayın. CEPE gal --- Dipnotlar: ” bk. Taberi, Câmi'u'-beydn, XXI, 226; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XIII, 450. bk. Muhammed b. Nasr el-Mervezi, Ta'zimu kadri-salât, I, 646; Taberi, Cümi'u'l-beyan,

Muhammed 47:34

Ayet, yoruma ihtiyaç duymayacak derecede açıktır.

Muhammed 47:35

Gevşeklik gösterip barış çağrısı yapmayın! Yani zâf göstererek sulh çağrisi yapmayın. İbn Kuteybe âyete böyle mâna verdi”. Ebü Avsece şöyle dedi: “Silm” kelimesi barış anlamına gelir, ancak buradaki “selm” (çiz) kelimesinin mânasının ne olduğunu bilmiyorum. [ ]Siz üstün durumda iken. Yani siz galipken barış çağrısı yapmayın. Bu beyan, müslümanlar galip durumda iken düşmanı barışa çağırmayı yasaklamaktadır. Siz üstün durumda iken cümlesi başka mânalara da gelebilir. Siz deliller ve kanıtlarla üstün geldiğinizde anlamına gelebilir. Eğer bu mâna verilirse, o zaman âyet onları hiçbir zaman barışa davet etmeyin demektir, çünkü müslümanlar her zaman deliller ve kanıtlarla onlara üstün gelir. Neticede mutlaka siz üstün ve galip geleceksiniz, yani sonunda üstün gelecek olan sizsiniz anlamına da gelebilir. Dünyada da âhirette de galip gelecek olan sizlersiniz mânasına da gelebilir, çünkü dünyada mağlup olur ve öldürülürlerse âhiret onların olacak, şayet muzaffer olurlarsa dünya ve dünyanın serveti onların olacaktır. Bu cümleye bazıları, Allaha daha yakın olan sizlersiniz diye mâna verdi. Âyet, âhiret kazancı konusunda söylediğimiz mânaya gelir. En doğrusunu Allah bilir. Allah sizinledir. Bu beyan, zafer ve galibiyette sizinledir mânasına gelebilir. Vâdettiği konularda Allah sizinledir, yani size dünyada vâdettiği sözleri yerine getirecek, vâdine vefa gösterecektir anlamına da gelebilir. Amellerinizin karşılığını asla eksiltmeyecektir. Bu ilâhi kelâmın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle bir mâna verdi: Allah kâfirlerin size zulmetmesine ve sizi yormasına imkân vermez. Bu halin dünyada da âhirette de gerçekleşmesi muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah kâfirlere, müminler aleyhinde asla yol vermeyecektir”. Bazıları, sizin amellerinizi azaltmayacaktır diye mâna verdi. Ebü Avsece de buna eksiltmek anlamını verdi. Bazıları, amellerinizde size haksızlık yapmayacaktır mânasını verdi, buradaki fiil, hakkını eksik verdi anlamına gelir. İbn Kuteybe böyle Ancak bunların ikisi de aynı şeydir, yani onların amellerinden bir şey eksiltmeyecek ve onlara haksızlık yapılmayacak. En doğrusunu Allah bilir.

Muhammed 47:36

[Dünya Hayatı Oyun ve Eğlencedir] Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Yani onlara ve onların takdirine göre dünya hayatı oyun ve eğlencedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Ölümden sonra dirilmek ye yeniden hayata dönmek yoktur. Bu durumda onlara göre [ ]dünya hayatı âyette belirtildiği gibi bir eğlenceden ibarettir, Onların iddiasına göre Allah dünya hayatını âhiretteki ebedi hayatı kazanmaları için değil, bitmesi ve yok olması için yaratmış olduğundan dolayı Cenâb-ı Hak ona oyun ve eğlence adını vermiştir. Bir şeyin özellikle bitip yok olmak için yaratılması ve nihai bir hedefinin olmaması, onun oyun ve eğlenceden ibaret olduğu anlamına gelir. Sonra âyetteki oyun ve eğlence kelimelerinin ikisinin de aynı mânaya gelmesi mümkün olmakla birlikte, birinden nesnelerin zâhirinden yas rarlanmak, diğerinden de nesnelerin bâtmından yararlanmak mânası kastedilmiş de olabilir. Buna göre oyun nesnelerin zâhirinden yararlanmak, eğlence de nesnelerin bâtını ile oyalanmaktır. En doğrusunu Allah bilir. Siz iman eder ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız O da hak ettiğiniz karşılığı verecektir. Yani siz emrolunduğunuz gibi Allaha inanırsanız, O'nun emirlerine muhalefet etmeyi ve size yasakladığı fiillerden sakınırsanız hak ettiğiniz karşılığı size verecektir. Aziz ve Celil olan Allah lütfu ve rahmetiyle, insanların kendileri için yapmış oldukları amellere de mükâfat verecektir. Halbuki hiç kimse kendisi için yapmış olduğu bir işten ötürü başkasından mükâfat beklemez. İnsanlar yaptıkları amellerle, Allah'ın vermiş olduğu nimetlere teşekkür etme sorumluluğundan kurtulmaktadırlar. Başlangıçtan beri bütün nimetleri insanlara Allah vermektedir. Fakat insanlar yaptıkları işleri hakikatte kendileri için yapmalarına ve çalışmalarının faydası kendilerine dönmesine rağmen, Allah sanki kendisi için çalışıyorlarmış gibi onların yaptıklarına mükâfat vermektedir. Şüphesiz ki onların canları da malları da hakikatte Allaha aittir. Böyle olmasına rağmen yaptıklarından dolayı mevlâlarmdan mükâfat almaya nasıl hakları olabilir? Bu mesele, tıpkı daha önce belirtildiği üzere Allah'a borç vermek ve onlardan canlarını ve mallarını satın almak gibidir, İnsanların canları ve bütün varlıkları hakikatte Allaha ait olduğu halde, Cenâb-ı Hak kendisinden bir lütuf ve ikram olarak sanki bunlar kendine ait değilmiş ve kendi mülkü değilmiş gibi davranmaktadır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. (JSizden servetinizi de istemeyecektir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah sizden kendi malınızdan infak etmenizi istemiyor, O'nun malından infak etmenizi istiyor; böylece başkasının malıyla siz faydalanmış ve başkasına alt malı kendinize azık yapmış olacaksınız. Onu sizden İstese ve sikisfirsaydi cimeilik ederdiniz, yani Allah sizin kendi malımızdan harcama: isteseydi cimrilik ederdiniz ve kendi maluzdan intakta bulunmazdınız, İkincisi, Sizden servetinizi İstemiyor, yani kendinize alt bütün malınızı infak etmenizi İstemiyor sadece bir kismini İnfak etmenizi istiyor, Eğer onu sizden istese ve sıkiştırsaydı. Yanl şayet bütün malınızı isteseydi, bu sizi cиpe ve infaktan el çekmeye götürürdü, Sizden malınızın bir kısmını infak etmenizi istediği halde neden yapıyor ve Infaktan kaçınıyorsunuz? Sizi sıkiştersaydı cimrilik ederdiniz cümlesi farklı mânalara gelir. Birincisi, Allah sizden bütün malınıze infak etmenizi Isteseydi, chnrlllk yapardınız. [Ikincisi] Allah sizden bütün malınızı infak etmenizi isteseydi züğürt olurdunuz, elinizde hiçbir şey kalmazdı, Buradaki "yuhfi" kelimesi, elindeki her şeyini almak, kökünü kazımak manasına gelir., yani biyıkların kökünü kazımak kullanımı da buradan gelmektedir. Ebâ Avsece şöyle dedi: “Yuh” kelimesi, ısrarla lemek demektir. Yani mallarınızdan vermeniz gerekenleri vermeniz ısrarla İstenseydi ciwirilik ederdiniz. “Ahfâ ceje, elhafe ve elahha” RIRES UL 5!) denir, Bunların hepsi aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir, Allah gizli zâtlarınızı dışarı çıkarmış olurdu, Yani bütün mallarınızı yahut hakikaten size olan mallarınızı infak etmenizi emretseydi, bu, sizin kalplerinizdeki zâfınızı ortaya çıkarırdı. Çünkü bu emir ancak peygamberlerin dillerinde cereyan eder ve peygamberlerin kalplerindeki zåflart ortaya çıkarmayı gerektirir. Eğer bu yorum doğru ise, o zaman âyet-i kerime münafiklar hakkında gelmiş demektir. Dolayısıyla onlara infakın emredilmesi, münatıklıklarının, zâflarının ve düşmanlıklarının ortaya çıkmasına vesile olması içindir. Onların savaşa gitmekle emrolunmaları da münafıklıklarının ortaya çıkmasına vesile olması içindir. Eğer âyet-i kerime müslümanlar hakkında gelmiş ise o zaman müminleri inlaka ve tasadduka teşvik etmek anlamına pe --- Dipnotlar: “ Müellif merhum burada şu âyetlere işaret etmektedir: “Kim Allaha güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah'tır ve O'na döndürüleceksiniz”. “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. lir. [ ] Yani bu, içlerindeki zâtları ve düşmanlıkları çıkarmaya vesiledir, çünkü bunda infak etme emrinde, sevilen mala yapışmak sebebiyle emirden uzaklaş ma ve teveddüt etme vardır", En doğrusunu Allah bilir, "© Doğru anlamı verebilmek için farklı nüshalar dikkate almarak tercüme edilmiştir.

Muhammed 47:37

[Dünya Hayatı Oyun ve Eğlencedir] Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir. Yani onlara ve onların takdirine göre dünya hayatı oyun ve eğlencedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Ölümden sonra dirilmek ye yeniden hayata dönmek yoktur. Bu durumda onlara göre [ ]dünya hayatı âyette belirtildiği gibi bir eğlenceden ibarettir, Onların iddiasına göre Allah dünya hayatını âhiretteki ebedi hayatı kazanmaları için değil, bitmesi ve yok olması için yaratmış olduğundan dolayı Cenâb-ı Hak ona oyun ve eğlence adını vermiştir. Bir şeyin özellikle bitip yok olmak için yaratılması ve nihai bir hedefinin olmaması, onun oyun ve eğlenceden ibaret olduğu anlamına gelir. Sonra âyetteki oyun ve eğlence kelimelerinin ikisinin de aynı mânaya gelmesi mümkün olmakla birlikte, birinden nesnelerin zâhirinden yas rarlanmak, diğerinden de nesnelerin bâtmından yararlanmak mânası kastedilmiş de olabilir. Buna göre oyun nesnelerin zâhirinden yararlanmak, eğlence de nesnelerin bâtını ile oyalanmaktır. En doğrusunu Allah bilir. Siz iman eder ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız O da hak ettiğiniz karşılığı verecektir. Yani siz emrolunduğunuz gibi Allaha inanırsanız, O'nun emirlerine muhalefet etmeyi ve size yasakladığı fiillerden sakınırsanız hak ettiğiniz karşılığı size verecektir. Aziz ve Celil olan Allah lütfu ve rahmetiyle, insanların kendileri için yapmış oldukları amellere de mükâfat verecektir. Halbuki hiç kimse kendisi için yapmış olduğu bir işten ötürü başkasından mükâfat beklemez. İnsanlar yaptıkları amellerle, Allah'ın vermiş olduğu nimetlere teşekkür etme sorumluluğundan kurtulmaktadırlar. Başlangıçtan beri bütün nimetleri insanlara Allah vermektedir. Fakat insanlar yaptıkları işleri hakikatte kendileri için yapmalarına ve çalışmalarının faydası kendilerine dönmesine rağmen, Allah sanki kendisi için çalışıyorlarmış gibi onların yaptıklarına mükâfat vermektedir. Şüphesiz ki onların canları da malları da hakikatte Allaha aittir. Böyle olmasına rağmen yaptıklarından dolayı mevlâlarmdan mükâfat almaya nasıl hakları olabilir? Bu mesele, tıpkı daha önce belirtildiği üzere Allah'a borç vermek ve onlardan canlarını ve mallarını satın almak gibidir, İnsanların canları ve bütün varlıkları hakikatte Allaha ait olduğu halde, Cenâb-ı Hak kendisinden bir lütuf ve ikram olarak sanki bunlar kendine ait değilmiş ve kendi mülkü değilmiş gibi davranmaktadır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. (JSizden servetinizi de istemeyecektir. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah sizden kendi malınızdan infak etmenizi istemiyor, O'nun malından infak etmenizi istiyor; böylece başkasının malıyla siz faydalanmış ve başkasına alt malı kendinize azık yapmış olacaksınız. Onu sizden İstese ve sikisfirsaydi cimeilik ederdiniz, yani Allah sizin kendi malımızdan harcama: isteseydi cimrilik ederdiniz ve kendi maluzdan intakta bulunmazdınız, İkincisi, Sizden servetinizi İstemiyor, yani kendinize alt bütün malınızı infak etmenizi İstemiyor sadece bir kismini İnfak etmenizi istiyor, Eğer onu sizden istese ve sıkiştırsaydı. Yanl şayet bütün malınızı isteseydi, bu sizi cиpe ve infaktan el çekmeye götürürdü, Sizden malınızın bir kısmını infak etmenizi istediği halde neden yapıyor ve Infaktan kaçınıyorsunuz? Sizi sıkiştersaydı cimrilik ederdiniz cümlesi farklı mânalara gelir. Birincisi, Allah sizden bütün malınıze infak etmenizi Isteseydi, chnrlllk yapardınız. [Ikincisi] Allah sizden bütün malınızı infak etmenizi isteseydi züğürt olurdunuz, elinizde hiçbir şey kalmazdı, Buradaki "yuhfi" kelimesi, elindeki her şeyini almak, kökünü kazımak manasına gelir., yani biyıkların kökünü kazımak kullanımı da buradan gelmektedir. Ebâ Avsece şöyle dedi: “Yuh” kelimesi, ısrarla lemek demektir. Yani mallarınızdan vermeniz gerekenleri vermeniz ısrarla İstenseydi ciwirilik ederdiniz. “Ahfâ ceje, elhafe ve elahha” RIRES UL 5!) denir, Bunların hepsi aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir, Allah gizli zâtlarınızı dışarı çıkarmış olurdu, Yani bütün mallarınızı yahut hakikaten size olan mallarınızı infak etmenizi emretseydi, bu, sizin kalplerinizdeki zâfınızı ortaya çıkarırdı. Çünkü bu emir ancak peygamberlerin dillerinde cereyan eder ve peygamberlerin kalplerindeki zåflart ortaya çıkarmayı gerektirir. Eğer bu yorum doğru ise, o zaman âyet-i kerime münafiklar hakkında gelmiş demektir. Dolayısıyla onlara infakın emredilmesi, münatıklıklarının, zâflarının ve düşmanlıklarının ortaya çıkmasına vesile olması içindir. Onların savaşa gitmekle emrolunmaları da münafıklıklarının ortaya çıkmasına vesile olması içindir. Eğer âyet-i kerime müslümanlar hakkında gelmiş ise o zaman müminleri inlaka ve tasadduka teşvik etmek anlamına pe --- Dipnotlar: “ Müellif merhum burada şu âyetlere işaret etmektedir: “Kim Allaha güzel (karşılık beklemeden) bir borç verirse Allah da bunu kat kat fazlasıyla öder. Daraltan da genişleten de Allah'tır ve O'na döndürüleceksiniz”. “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”. lir. [ ] Yani bu, içlerindeki zâtları ve düşmanlıkları çıkarmaya vesiledir, çünkü bunda infak etme emrinde, sevilen mala yapışmak sebebiyle emirden uzaklaş ma ve teveddüt etme vardır", En doğrusunu Allah bilir, "© Doğru anlamı verebilmek için farklı nüshalar dikkate almarak tercüme edilmiştir.

Muhammed 47:38

(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz. Yani siz ey müminler, Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, yani Allah'ın dininin galip gelmesi için yahut Allah'a itaat için veyahut da cihat için harcama yapmaya çağrılıyorsunuz. Çünkü bütün bu konularda yapılan harcama, Allah için yapılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur. Cenâb-ı Hak, onlara emretmiş olduğu infakı yerine getirdikleri zaman, yapılan infakı gerçek mânada Allah'a itaatin alâmeti saymaktadır. İşte o zaman bu mallar onların olur. Çünkü onlar dünyada faydalandıkları ve haz duydukları mallardan Allah'ın emretmiş olduğu infakı yaptıkları zaman, âhirette muhtaç hale düştükleri sırada da onlardan faydalanırlar. Böylece bu malların hakikaten onlara ait olduğu gerçeği tahakkuk eder. Fakat emrolundukları infak emrine uymadıkları zaman, sahip oldukları malların onlara ait olduğu gerçeği tahakkuk etmez. O zaman o mallar ya vârislerine ait bir mal olur ya da kendilerine hiçbir fayda getirmeyen ve herhangi bir sebebi bulunmaksızın almış oldukları bir mal haline gelir ve az önce söylediğimiz neticeye varır. Bu durumda, en doğrusunu Allah bilir ya, cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur ilâhi kelâmın yorumu da şöyle olur: Kendi adına infakı terketmekle kendini helâke atmış olur ve âhirette ihtiyaç duyduğu sırada ondan yararlanamaz. Bazıları şöyle dedi: İçinizden bazıları Allaha itaat ettiğini göstermek için vermesi gereken sadakada ve infakta cimrilik yapar, kim Allah'ın emrine itaat etmek için sadaka vermekte cimrilik yaparsa, ancak âhiretteki mükâfata sahip olmakta kendi şahsına karşı cimrilik yapmış olur. En doğrusunu Allah bilir. 419 (SJAllah zengindir, siz ise yoksulsunuz. Yani Allah sizin infak etmenize ve size emretmiş olduğu infakı yerine getirmenize muhtaç değildir, aksine yapacağınız infaka sizin ihtiyacınız vardır. Yani Allah'ın emretmiş olduğu infakı yerine getirmenin faydasını siz göreceksiniz, onun faydası Allaha gitmeyecektir yahut Allah kendi ihtiyacı için onu size emretmiş değildir, aksine bir gün sizin ona ihtiyaç duyacağınız için emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın şöyle demiş olması da muhtemeldir: Allah'ın size ve sizin elinizdeki mallara ihtiyacı yoktur, aksine her zaman, her an, her türlü halinizde siz O'na muhtaçsınız. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye lâyık olan Odur”. Bu ilâhi beyan, Allah'ın sizin mallarınıza ihtiyacı yoktur, fakat sizin O'nun bağışlamasına, rızık vermesine, cennetine ve rahmetine ihtiyacınız vardır mânasına da gelebilir. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar. Bazıları şöyle dedi: Sırtlarını dönenler Mekkeliler'dir, onların yerine getirilen topluluk da Medineliler'dir. Ancak bu, uzak bir ihtimaldir, çünkü süre Medinede gelmiştir, Medinede gelen bir sürenin Eğer sırtınızı dönerseniz diye Mekkeliler'e hitap etmiş olması ihtimali yoktur. Bazıları da şöyle dedi: Aziz ve Celil olan Allah, Medinelilere, eğer sırtlarını dönerlerse onların yerine Allah'a daha itaatkâr bir topluluğu getireceğini, onların sırtlarını dönmeyeceğini ve dolayısıyla onların yerine başka bir topluluğu da getirmeyeceğini haber vermekte ve onlara bunu vâdetmektedir. Bazıları ise bu âyeti iki şekilde yorumlamıştır. Birincisi, Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir cümlesi, onlar sırtlarını dönmediler ve Allah da başka bir kavmi getirmedi mânasına gelir, İkincisi, onlar sırtlarını döndüler ve Allah da onların yerine Neha; Hums” kabilelerini ve Kinde kabilesinden bazı insanları getirdi. Sırtlarını dönenler de Hanzala, Esed, Gatafân ve falan kabilelerdir. Sonra onlar sizin gibi olmazlar. Yani Allaha itaat etmekte onlar sizin gibi davranmazlar, aksine sizden daha itaatkâr davranırlar ve Allah'a daha çok boyun eğerler. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Rivayet edildiğine göre Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir meâlindeki âyet Resülullaha (s.a.) sorulmuş, o da elini Selman'ın dizine vurarak şöyle demişti: “Hayatım elinde olan Allah adına yemin ederim ki, eğer din Süreyya yıldızına asılmış olsaydı bile, Fars ülkesinden birtakım insanlar gidip onu alırlardı”. Resülullah (s.a.) ayrıca şöyle buyurdu: “(Rüyamda) bir siyah koyun sürüsü gördüm, onların peşine de beyaz koyunlar takılmış ve aralarına karışmışlardı. Ben de onların hepsine birden bağırmıştım” İnsanlar kendisine sordu: Ey Allah'ın resülü! Bu rüyayı nasıl yorumladın? Buyurdu ki: “Acem halkına yorumladım, onlar dininizde size ve soyunuza iltihak edecekler” Tekrar sordular: Acemler mi dediniz, ey Allah'ın resülü? “Evet. İman şayet Süreyya yıldızına bağlı olsa bile acemlerden bazı kişiler gidip onu alırdı. Onlara en çok yardım edenler de Farslılar'dır (Persler)”. Eğer bu rivayet sahih ise, acemlerin Araplara denk olduğuna işaret eder. Çünkü Hz. Peygamber “Onlar nesep açısından size ortaktırlar” buyurmuştur, nesep açısından onlar gibi iseler, onlara denk olurlar. “Onlar nesep açısından size ortaktırlar” sözü, onlarla evlenirler, onlardan çocukları olur ve belirttiği gibi nesep açısından denk duruma gelirler mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar meâlindeki âyeti okudu, insanlar kendisine sordu: Onların yerine kimi getirir? Resülullah (s.a.) elini Selman'ın omuzuna vurdu, sonra şöyle dedi: “Bu ve kavmi! Bu ve kavmi!” Başka bir hadiste de şöyle buyurmuş: “Hayatım elinde olan Allah adına yemin ederim ki, şayet iman Süreyya yıldızına bağlı olsa bile, Fars'tan bazı insanlar gidip onu alırdı”. Doğrusunu en iyi Allah bilir. "O bk. Tirmizi, “Tefsir, 47/2-3; Taberi, Câmi'w'-beyân, XXI, 234; Tahâvi, Şerhu müşkili'lâsâr, V, 379-382; İbn Hibbân, es-Sahih, X, 205; İbn Kesir, Tefsiru'l-Kurâni'-azim, XIII, 83. İbn Kesir şunu ekledi: Müslim b. Hâlid ez-Zenci bu rivayette teferrüd etti, sonra onu pek çok kişi rivayet etti. Bazı hadis imamları bu rivayet hakkında laf ettiler. Buhâri, Müslim, Tirmizi ve diğerleri bu hadisi Cuma süresinin üçüncü âyeti münasebetiyle rivayet ettiler. Metindeki lafız Tirmizi'ye aittir (bk. Buhâri, “Tefsir” 62/1; Müslim, “Fedâilu's-sahâbe”, Hâkim, İbn Ömerden şu lafızlarla rivayet etti: “Rüyamda büyük siyah bir koyun sürüsü gördüm, aralarına pek çok beyaz koyun da karışmıştır. Dediler ki: Bunu neye yorumladın, ey Allah'ın resülü? Buyurdu ki: “Acemlere; onlar dinde ve soyda size katılacaklar. İman şayet Süreyya yıldızına bağlı kalsa bile acemlerden bazı kişiler gidip onu alırlardı, onlara en çok yardım edenler de Farslılardır”. Hâkim şunu ilave etti: Bu rivayet Buhâri ve Müslim'in şartına göre sahihtir, fakat onlar bunu tahric etmediler (bk. Hâkim, BK. Tirmizi, “Tefsir, 47/2-3. Tirmizi şunu ekledi: Bu hadis garibdir, isnadı hakkında laf edilmiştir. --- Dipnotlar: %6 — Neha, Ezd kabilesinin bir koludur. Yemende bir kabile olduğu da söylenmiştir. İbrâhim en-Nehai onlardandır. Hums, Kureyş kabilesi ile Kureyş'ten doğanlar, Kinâne ve Cediletu Kays kabileleridir. Bunlar da Amr b. Kays Aylân ve Âmir b. Sa'saa oğulları olan Fehm ve Advân kabileleridir. Bunların hepsine Hums denir, Onlara Hums denmesinin sebebi de, inançlarına sımsıkı bağlı olmalarıdır. Ahmes, dinde tavizsiz, savaşta güçlü ve cesur kişiler demektir.

Feth 48:1

[Hudeybiye Seferindeki İki Mücize] Bazıları bu âyette sözü edilen fetihten maksadın Mekke'nin fethi olduğunu söylemiş, bazıları da şöyle demiştir: Bundan maksat, umre için gelen müslümanların Mekke'ye girip Kâbe'yi tavaf etmelerine müşriklerin engel oldukları sırada Resülullah (s.a.) ile Mekkeliler arasında imzalanan barış anlaşmasıdır", Onda, yani Hudeybiye kıssasında iki olay vardır; iki büyük ve açık mücize! Birincisi, Hz. Peygamber (s.a.) ve yanındaki ashabı susuz kalmışlardı, kendilerine bir tas su getirilmişti, o tastan 1500 civarındaki ashabın hepsinin su ihtiyacını karşılayacak derecede su fışkırmıştı?. Hiç şüphesiz bu, Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletine işaret eden büyük bir hissi mücize idi. İkincisi, Hz. Peygamber (s.a.) daha önce Bizanslılar'ın İranlılar'a galip geleceğini söylemişti. Bu, gayba EJ [ ] Hudeybiye kıssası Mücemmi' b. Câriye' adlı birisi tarafından rivayet edilmiştir. O, şöyle anlatır: Hudeybiye seferinde Resülullah'la (s.a.) beraberdim. Oradan ayrıldığımızda bazı kişiler birden binitlerini koşturdular. İnsanlar birbirlerine; bunlara ne oluyor? diye sordu, Resülullah'a (s.a.) vahiy geldi dediler. Biz de insanlarla birlikte koşturduk, Resülullah'a (s.a.) Kürâülğamim mevkiinde ayakta dururken yetiştik. Hz. Peygamber'in gelmesini arzu ettiği bazı kişiler de gelip toplanınca, onlara şu âyeti okudu: Sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Bunun üzerine Resülullah'ın (s.a.) ashabından biri sordu: Fetih bu mudur, yâ Resülallah? Hz. Peygamber (s.a.) şu cevabı verdi: “Evet, hayatim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bu fetihtir”. Sonra Hudeybiye on sekiz hisseye ayrıldı, orduda bin beş yüz kişi vardı". Bazı rivayetlerde onun, Resülullah (s.a.) ile müşrikler arasında yapılan barış anlaşması olduğu belirtilir. O gün savaş görmemiştik, fakat gerekirse savaşırdık. Fetih süresi o sırada nâzil oldu. Resülullah (s.a.) Hz. Ömer (r.a.) haber gönderip bu süreyi ona okuttu. Hz. Ömer (ra.) dedi ki: Yâ Resülallah, o fetih midir? Hz. Peygamber, “Evet” buyurdu”. Âmir'den rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Hudeybiyede iken sana apaçık bir fetih ihsan ettik meâlindeki âyetler geldi. Bunun üzerine oradakilerden biri; o fetih midir? diye sordu. Hz. Peygamber, “Evet” buyurdu?. Câbir'in (r.a.) de şöyle dediği rivayet edilir: Biz, Hudeybiye gününden başka hiçbir günü fetih saymıyorduk". [ ] Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sana apaçık bir fetih ihsan ettik meâlindeki âyet Hudeybiye'de nâzil oldu’. İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilir: İslâm'da Hudeybiye barış anlaşmasından daha büyük fetih yoktur; bu barış anlaşması ile savaş bütün yüklerini indirmiş, bütün insanlar güven ve emniyete kavuşmuşlardı. Barışı takip eden iki sene içinde İslâm'a girenlerin sayısı, o zamana kadar müslüman olanlardan daha fazla idi. Resülullah (s.a.) Hudeybiyeden Medine'ye dönünce... Hayli uzun olan bu rivayetin tamamını burada anlatmaya gerek görmedik". En doğrusunu Allah bilir. Sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Bu ilâhi beyan üç şekilde yorumlanır. Birincisi, senin davanda haklı olduğun ve doğru söylediğin bilinsin diye risâletini ve nübüvvetini açık deliller ve kanıtlarla hükme bağladık; bunu da Cenâb-ı Hakk'ın sana ikram ettiği ve şanını yücelttiği risâlet ve nübüvvetle senin günahlarını bağışlamak için yaptı. Yani Allah, geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışlamak için bunu sana ikram etti ve lütfetti. İkincisi, sana apaçık bir fetih ihsan ettik, yani Allah'ın sana verdiği bu fethin benzerini yaratılanlardan hiçbiri beklemesin diye Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışladı. Üçüncüsü, sana bir fetih ihsan ettik, yani Allah seni bağışlamak için bütün hikmet ve ilim kapılarını, bütün hayır ve güzellik yollarını sana açtı. Bütün hikmet ve hayır kapılarını sana ikram etmekle seni bağışlamış oldu. İşte tevilini yaptığımız âyet, bu üç şekilde yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ait bir bilgi idi ve bu olay Resülullah'ın (s.a.) belirttiği ve haber verdiği şekilde o zaman gerçekleşmişti. Bu durum, Hz. Peygamber'in (s.a.) bunu ancak Allah Teâlâ'nın öğretmesi sayesinde bildiğini gösterir. š “Sana apaçık bir fetih ihsan ettik” meâlindeki âyet hakkında Katâde, Enes'in (r.a.) şöyle dediğini rivayet eder: Ondan maksat Hudeybiyedir. 2 o Câbir b. Abdullah anlatıyor: Hudeybiye gününde insanlar çok susamıştı, Hz. Peygamber'in önünde de küçük bir su kabı vardı. Resülullah (s.a.) oradan abdestini aldı. İnsanlar ona yalvaran gözlerle bakıyordu. Hz. Peygamber; “Neyiniz var?” diye sordu. İnsanlar dediler ki: Şu senin önündeki kaptan başka ne abdest alacak ve ne de içecek suyumuz var! Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) elini o su kabına koydu; birden parmaklarının arasından pınarlar gibi sular fışkırmaya başladı. O sudan hem içtik, hem de abdest aldık (Râvi Sâlim der ki:) Ben Câbir'e sordum: O gün orada kaç kişi idiniz? Cabir şu cevabı verdi: Yüz bin kişi bile olsaydık, su hepimize yeterdi; ama bizler o gün bin beş yüz kişi idik 3 © ©, Mücemmi' b. Câriye b. Âmir -yahut b. Yezid b. Câriyeb, Âmir- adında, ensârın Evs kabilesinin Itâf b. Dubey'a oğullarından biridir. Sahâbidir, az bir kısmı hariç Kurân' Resülullah'tan (s.a.) dinleyip cemedenlerdendir. Bu husus, onun çocukluk yıllarında gerçekleşmişti. Hz. Ömer'in (r.a.), halifeliği sırasında onu halka Kur'ân öğretmesi için Küfe'ye gönderdiği söylenmiştir. Muâviye'nin halifeliği döneminde Medine'de 50/670 yılı civarında vefat etti (bk, Zirikli, e/-A'lâm, V, 287). í Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 420. 5 Taberi, Câmi'u'l-beyån, XXVI, 93. 6 “Amir b. Şerâhil, Ebü Amr eş-Şa'bi; Hemedân halkındandır, Küfeliler'in allâmesidir. Hz. Ömer'in halifeliğinin ortalarında dünyaya geldi. Hz. Alitlen az miktarda rivayeti vardır; Muğire b. Şu'be, İmrân b. Husayn, Hz. Âişe, Ebü Hureyre, Cerir b. Abdullah el-Beceli, Adi b. Hâtim, İbn Abbâs, Mesrük ve diğer pek çok kişiden rivayetleri vardır” (Safedi, el- Vâfi 2 Süyüti, ed-Dürrü'kmensür, VIL 510. 8 Taberi, Câmi'wi-beyân, XXVI, 93; İbn Kesir, Tefsir, VI, 307, Bu söz Şa'bi'den rivayet edilmiştir (Taberi, Câmi u'-beyân, XXVI, 93).

Feth 48:2

[Peygamberlerin Günahları] Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için. Bu beyan iki mânaya gelir. Birincisi, Hz. Peygamber'in günahlarını ifade eder, yani burada Allah onun günahlarını bağışladığını haber vermektedir. Ancak bizim, Hz. Peygamber'in günahlarını araştırmamız ve onun ne günah işlediğini ve hangi kusuru yaptığını tespit etmeye çalışmamız caiz değildir. (1Çünkü EM onun kusurlarını araştırmak, onun şahsında eksiklik aramayı gerektiren davranışlardandır, dolayısıyla böyle bir araştırmaya koyulanın küfre düşmesinden korkulur. Sonra Resülullah'ın (s.a.) ve diğer peygamberlerin günahları bizim günahlarımıza benzemez, çünkü onların işlediği günah, mübah olan bir fiili yapmak konumunda bulunur, ancak onlara yine de bu yasaklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için meâlindeki beyan, onun günahlarını işin başında affetmiştir, yani onu günah işlemekten korumuştur mânasına gelmesi de mümkündür. Bu, dilbilim açısından caiz olan bir ifade tarzıdır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, burada Allah, onun ümmetinin günahlarını kastetmektedir, yani Allah ümmetinin günahlarını sana bağışlayacaktır mânasındadır. Bundan maksat da ümmetine şefaat etmesi ve ümmetini onunla, yani onun şefaatiyle bağışlamasıdır. Bu mânayı teyit eden şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Müezzin için, sesinin ulaştığı yere kadarki insanlar bağışlanır”"', Yani Allah onun için insanlara şefaat eder. Buna göre senin için Allah bağışlar sözünün, onun şefaatiyle ümmetini bağışlar mânasına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirlerin söylediği gibi senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için meâlindeki âyet, ümmetinin günahlarını bağışlaması için mânasına da gelebilir; böylece her türlü hayrı, emniyeti ve kâfirlerin onları yok etmekten ümitlerini kesmesini sağlayarak onlara nimetlerini tam olarak vermiş olur. Sana nimetini eksiksiz vermesi için. Bu beyandan maksat, muhtemelen nübüvvet nimetini tamamlaması, Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği hayır kapılarını açması ile dünya ve âhiret hikmetini vermesidir. Yahut âhirette kendisine şefaat imkânı tanımasıdır. Veyahut onun dinini diğer bütün dinlere galip getirmesi ve kâfirlerin, müminlerin tekrar eski dinlerine döneceklerine dair olan ümitlerini tamamen bitirmesidir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim”2. En doğrusunu Allah bilir. sözünü ettiğimiz risâlet ve Seni dosdoğru yolda yürütmesi için. Bu cümle, açıklamaya ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. “Allah'ın sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için sana apaçık bir ET fetih ihsan ettik” Bu ilâhi beyan muhtemelen, düşmanlarına karşı sulh ve anlaşma yoluyla değil de onları kahretmek, zafer kazanmak ve galip gelmek yoluyla sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için mânasına gelir. Müfessirlerin yorumuna göre güçlü bir şekilde yardım ifadesi, zillete düşürülemeyen ve rezil olmaya mahkum edilemeyen yardım mânasına gelir. Âyet-i kerimenin zâhiri ise bu mânaya gelmemektedir, çünkü sana apaçık bir fetih ihsan ettik cümlesinden sonra senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için buyurmaktadır; hayırlar ve güzellikler ise bağışlanmaya vesiledir. Dolayısıyla burada sözü edilen fetih ve bağışlamanın, müfessirlerin sözünü ettiği mânaya gelmemesi muhtemeldir, ancak şöyle denilebilir: Fetih sebepleri ortaya çıkınca müslümanlar Hz. Peygambere (s.a.) fethi, yani kâfirlerle savaşmayı ve benzeri konuları soruyorlardı. Bu hal, bağışlamaya vesile olan hayırlar cümlesindendir. Ancak burada Cenâb-ı Hak, sana apaçık bir fetih ihsan ettik cümlesiyle fethi kendi zatına nispet etmektedir; çünkü o sebepleri yaratan, cihat etme ve kâfirlerle savaşma fiilini vareden kendisidir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın burada fethi, onu bağışlamak amacı taşıyan bir eylem olarak belirtmiş olmasının sebebi, muhtemelen bâtıl ehlinin şüphelerini yok etmek içindi; çünkü “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği yok etmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”” meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi eliyle bir yazı yazamayan ve okumayı da bilmeyen birini elçi olarak seçmişti. Sonra, onu böyle yapmakla birlikte, yaratılan bütün filozofların ve geçmiş Ehl-i Kitab'ın da ona indirilen kitabın muhtevasını bilmek ve onun kendilerine elçi gönderildiğini anlamak için ona daha çok muhtaç idiler. Buna göre Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Biz sana nübüvveti, hikmeti, çeşitli ilimleri, hayırları ve güzellikleri verdik. Allah'ın seni bağışlaması için. Yani bu sayılanları yalnızca seni bağışlamak, sana verdiği nübüvvet ve hikmet nimetini tamamlamak, dinini bütün dinlere galip kılmak, seni en doğru yola iletmek ve güçlü bir şekilde yardım etmek için bir fetih ihsan etti. Cenâb-ı Hak bahsettiğimiz bu lütufları kendisine vermişti; bütün bunlar da güçlü bir yardım idi. En doğruonlara güçlü bir yardımda bulunmak için; yani onları dünya hayatlarında da ölümden sonra âhiret hayatlarında da aziz kılmak için vermişti. En doğrusunu Allah bilir. İnsanlardan bazıları şöyle der: Şanı yüce olan Allah, resülünü (salât ve selâm ona olsun) başlangıçta korku ile imtihan etmişti; Hz. Peygamber (s.a.) “Ben, bana ve size ne yapılacağını bilemem” dediğinde şiddetli bir korku duymuştu, Cenâb-ı Hak da bunun arkasından senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması... için sana apaçık bir fetih ihsan ettik meâlindeki âyeti indirmişti. Bunun üzerine de Resülullah (s.a.) şöyle söylemişti: “Bana, yeryüzünde olan her şeyden daha çok sevdiğim bir âyet indirildi” Sonra da bu âyeti okumuştu. İnsanlar da; kutlarız, mübarek olsun ey Allah'ın elçisi, dediler; Allah sana ne yapacağını açıkladı, fakat bize ne yapacağını açıklamadı. Bunun üzerine de Allah; “Mümin erkekleri ve mümin kadınları cennetlere sokmak için...meâlindeki âyeti indirmişti. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: " “Müezzin için, sesinin ulaştığı yere kadarki insanlar bağışlanır, yaş ve kuru her şey duyduğunu tasdik eder. Ayrıca ona, kendisiyle birlikte namaz kılanların aldığı sevap kadar da sevap verilir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 136, 266; ayrıca bk. Buhâri, “Ezân” 5; Ebü Dâvüd, “Salât” 35. “4” ve “su.” kelimelerini de İbnü'l-Esir'in en-Nihâye fi garibi'-hadis adlı eserinde karşılaştırınız). sunu Allah bilir. [ ] Allah müminleri en doğru yola iletmiş ve onlara güçlü bir BEM yardımda bulunmuştu; yani sözünü ettiği lütufları sana ümmetin için vermişti, onları bağışlamak, nimetini tamamlamak, kendilerini doğru yola iletmek ve

Feth 48:3

[Peygamberlerin Günahları] Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için. Bu beyan iki mânaya gelir. Birincisi, Hz. Peygamber'in günahlarını ifade eder, yani burada Allah onun günahlarını bağışladığını haber vermektedir. Ancak bizim, Hz. Peygamber'in günahlarını araştırmamız ve onun ne günah işlediğini ve hangi kusuru yaptığını tespit etmeye çalışmamız caiz değildir. (1Çünkü EM onun kusurlarını araştırmak, onun şahsında eksiklik aramayı gerektiren davranışlardandır, dolayısıyla böyle bir araştırmaya koyulanın küfre düşmesinden korkulur. Sonra Resülullah'ın (s.a.) ve diğer peygamberlerin günahları bizim günahlarımıza benzemez, çünkü onların işlediği günah, mübah olan bir fiili yapmak konumunda bulunur, ancak onlara yine de bu yasaklanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için meâlindeki beyan, onun günahlarını işin başında affetmiştir, yani onu günah işlemekten korumuştur mânasına gelmesi de mümkündür. Bu, dilbilim açısından caiz olan bir ifade tarzıdır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, burada Allah, onun ümmetinin günahlarını kastetmektedir, yani Allah ümmetinin günahlarını sana bağışlayacaktır mânasındadır. Bundan maksat da ümmetine şefaat etmesi ve ümmetini onunla, yani onun şefaatiyle bağışlamasıdır. Bu mânayı teyit eden şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: “Müezzin için, sesinin ulaştığı yere kadarki insanlar bağışlanır”"', Yani Allah onun için insanlara şefaat eder. Buna göre senin için Allah bağışlar sözünün, onun şefaatiyle ümmetini bağışlar mânasına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirlerin söylediği gibi senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için meâlindeki âyet, ümmetinin günahlarını bağışlaması için mânasına da gelebilir; böylece her türlü hayrı, emniyeti ve kâfirlerin onları yok etmekten ümitlerini kesmesini sağlayarak onlara nimetlerini tam olarak vermiş olur. Sana nimetini eksiksiz vermesi için. Bu beyandan maksat, muhtemelen nübüvvet nimetini tamamlaması, Cenâb-ı Hakk'ın bahsettiği hayır kapılarını açması ile dünya ve âhiret hikmetini vermesidir. Yahut âhirette kendisine şefaat imkânı tanımasıdır. Veyahut onun dinini diğer bütün dinlere galip getirmesi ve kâfirlerin, müminlerin tekrar eski dinlerine döneceklerine dair olan ümitlerini tamamen bitirmesidir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim”2. En doğrusunu Allah bilir. sözünü ettiğimiz risâlet ve Seni dosdoğru yolda yürütmesi için. Bu cümle, açıklamaya ihtiyaç duymayacak kadar açıktır. “Allah'ın sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için sana apaçık bir ET fetih ihsan ettik” Bu ilâhi beyan muhtemelen, düşmanlarına karşı sulh ve anlaşma yoluyla değil de onları kahretmek, zafer kazanmak ve galip gelmek yoluyla sana güçlü bir şekilde yardım etmesi için mânasına gelir. Müfessirlerin yorumuna göre güçlü bir şekilde yardım ifadesi, zillete düşürülemeyen ve rezil olmaya mahkum edilemeyen yardım mânasına gelir. Âyet-i kerimenin zâhiri ise bu mânaya gelmemektedir, çünkü sana apaçık bir fetih ihsan ettik cümlesinden sonra senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için buyurmaktadır; hayırlar ve güzellikler ise bağışlanmaya vesiledir. Dolayısıyla burada sözü edilen fetih ve bağışlamanın, müfessirlerin sözünü ettiği mânaya gelmemesi muhtemeldir, ancak şöyle denilebilir: Fetih sebepleri ortaya çıkınca müslümanlar Hz. Peygambere (s.a.) fethi, yani kâfirlerle savaşmayı ve benzeri konuları soruyorlardı. Bu hal, bağışlamaya vesile olan hayırlar cümlesindendir. Ancak burada Cenâb-ı Hak, sana apaçık bir fetih ihsan ettik cümlesiyle fethi kendi zatına nispet etmektedir; çünkü o sebepleri yaratan, cihat etme ve kâfirlerle savaşma fiilini vareden kendisidir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın burada fethi, onu bağışlamak amacı taşıyan bir eylem olarak belirtmiş olmasının sebebi, muhtemelen bâtıl ehlinin şüphelerini yok etmek içindi; çünkü “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor ne de onu kendi elinle yazabiliyordun; öyle olsaydı gerçeği yok etmeye çalışanlar kuşkuya düşerlerdi”” meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi eliyle bir yazı yazamayan ve okumayı da bilmeyen birini elçi olarak seçmişti. Sonra, onu böyle yapmakla birlikte, yaratılan bütün filozofların ve geçmiş Ehl-i Kitab'ın da ona indirilen kitabın muhtevasını bilmek ve onun kendilerine elçi gönderildiğini anlamak için ona daha çok muhtaç idiler. Buna göre Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Biz sana nübüvveti, hikmeti, çeşitli ilimleri, hayırları ve güzellikleri verdik. Allah'ın seni bağışlaması için. Yani bu sayılanları yalnızca seni bağışlamak, sana verdiği nübüvvet ve hikmet nimetini tamamlamak, dinini bütün dinlere galip kılmak, seni en doğru yola iletmek ve güçlü bir şekilde yardım etmek için bir fetih ihsan etti. Cenâb-ı Hak bahsettiğimiz bu lütufları kendisine vermişti; bütün bunlar da güçlü bir yardım idi. En doğruonlara güçlü bir yardımda bulunmak için; yani onları dünya hayatlarında da ölümden sonra âhiret hayatlarında da aziz kılmak için vermişti. En doğrusunu Allah bilir. İnsanlardan bazıları şöyle der: Şanı yüce olan Allah, resülünü (salât ve selâm ona olsun) başlangıçta korku ile imtihan etmişti; Hz. Peygamber (s.a.) “Ben, bana ve size ne yapılacağını bilemem” dediğinde şiddetli bir korku duymuştu, Cenâb-ı Hak da bunun arkasından senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması... için sana apaçık bir fetih ihsan ettik meâlindeki âyeti indirmişti. Bunun üzerine de Resülullah (s.a.) şöyle söylemişti: “Bana, yeryüzünde olan her şeyden daha çok sevdiğim bir âyet indirildi” Sonra da bu âyeti okumuştu. İnsanlar da; kutlarız, mübarek olsun ey Allah'ın elçisi, dediler; Allah sana ne yapacağını açıkladı, fakat bize ne yapacağını açıklamadı. Bunun üzerine de Allah; “Mümin erkekleri ve mümin kadınları cennetlere sokmak için...meâlindeki âyeti indirmişti. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: " “Müezzin için, sesinin ulaştığı yere kadarki insanlar bağışlanır, yaş ve kuru her şey duyduğunu tasdik eder. Ayrıca ona, kendisiyle birlikte namaz kılanların aldığı sevap kadar da sevap verilir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 136, 266; ayrıca bk. Buhâri, “Ezân” 5; Ebü Dâvüd, “Salât” 35. “4” ve “su.” kelimelerini de İbnü'l-Esir'in en-Nihâye fi garibi'-hadis adlı eserinde karşılaştırınız). sunu Allah bilir. [ ] Allah müminleri en doğru yola iletmiş ve onlara güçlü bir BEM yardımda bulunmuştu; yani sözünü ettiği lütufları sana ümmetin için vermişti, onları bağışlamak, nimetini tamamlamak, kendilerini doğru yola iletmek ve

Feth 48:4

[Huzur ve Güven: Sekinet)] İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven kanadı ve kedi kafası gibi bir başı vardır. Ancak bu sözün bir değeri yoktur, çünkü Allah, sekineti müminlerin kalplerine indirdi, buyurmaktadır. Onların sekineti böyle tefsir etmeleri kabul edilecek olursa, onu kalplere nasıl indirdiği sorusunu sormak gerekir. Bunu bilmek de mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de söylenmiştir: Sekineti indirdi; bundan maksat, huzuru ve rahmeti indirdi demektir. Sekinetin aslı, kalplerin kendisiyle süküna kavuştuğu bir haldir. Bu âyet-i kerime, aynı zamanda Mütezile'nin aleyhine delildir; çünkü Cenâb-ı Hak, sekineti müminlerin kalplerine indirdi; yani dinin hakikatini indirdi buyurmaktadır. [ ] Bu ise ilmin tefsiridir. Dolayısıyla istidlâle dayanan ilmi yaratanın da onu indirenin de kaynağının da Allah olduğu anlamına gelir. Halbuki Mütezile şöyle demektedir: İlmi yaratan, istidlâlde bulunan kişidir. İşte bu yüzden âyet, onların aleyhine bir delil niteliğindedir. Mütezileden bazıları şöyle der: Sekineti indirmenin O'na nispet edilmesi, hakikat değil mecaz anlamındadır. Nitekim, falan adam falan kişiyi kendi evine veya meskenine indirdi denilir; hakikaten onu evine indirmese bile böyle denilir. Fakat bu indirme fiilinin ona nispet edilmesi, onun evine ve meskenine gitmesine yol açan bir iş ve sebep olduğundan dolayıdır. İşte sekinetin, imanlarına iman katsın diye müminlerin kalplerine indirilmesinin Allaha nispet edilmesi de böyledir. Burada onların kalplerine hakiki mânada bir indirmek ve bilgi yaratmak söz konusu değildir, bir iş ve bir sebep yüzündendir. Fakat biz deriz ki: Bir şeyi bir nesneye indirmek, onların söylediği mânada olmadığı gibi o şeyi bir nesnede yaratmak mânasına da gelmez. Cenâb-ı Hak sekineti, müminlerin imanlarını arttırmak için indirdi. Böyle bir konuda, kendisinden kaynaklanan bir iş veya onda meydana gelen bir sebep yüzünden indirdi denilemez. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın söylediği gibidir: “Allah'ın, günahlarını bağışlaması için sana apaçık bir fetih ihsan ettik”“, Böyle bir söz, ancak sözünü ettiği günahı bağışlaması için o fethi ihsan etmesi, haber verdiği anlamda ve indirmenin hakiki mânasında kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. İmanlarına iman katsınlar diye. Bu ilâhi beyan, farklı mânalara gelir. Birincisi, Ebü Hanife'nin (r.h.) söylediği gibi onların icmali imanını tafsili imanla ziyadeleştirmek için mânasına gelir. İkincisi, onların diğer peygamberlere ve inanıp tasdik ettikleri kitaplara olan imanlarını, Muhammed aleyhisselâma ve onun kitabına imanla ziyadeleştirmek için mânasına gelir. Bu yorum, özellikle Ehl-i Kitab'ı ifade eder. Üçüncüsü, geçmiş zamanlarda var olan imanlarını, o andaki imanlarıyla ziyadeleştirmek için anlamına gelir. Dolayısıyla bu iman önceki imana katıldığında, imanda bir artış mânası ortaya çıkar. İstersen bunu başlangıçtaki iman yerine de koyabilirsin; çünkü imanın her an yenilenmesi ve yeniden varedilmesi söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir. Göklerin ve yerin askerleri yalnız Allah'a aittir. Bazı müfessirlerin söylediğine göre bu âyet, bir münafığın, arkadaşlarına söylediği şu söz üzerine gelmişti: Muhammed, Allah'ın kendisini bağışladığını, (Jonu düşmanlarına karşı muzaffer kılacağını, kendisini en doğru yola ileteceğini ve ona çok güçlü bir şekilde yardım edeceğini iddia ediyor. Heyhat! Heyhat! Onun düşmanlarının sayısı çok, pek çoktur. Nerede İranlılar ve Rumlar? Onlar sayıca çok daha fazladırlar, İşte o zaman göklerin ve yerin askerleri yalnız Allah'a aittir meâlindeki âyet nâzil oldu. Bunun mânası şudur: Göklerin ve yerin ordularını yönetip idare eden Allah'tır, O dilediğini dilediği kişilere karşı muzaffer kılar. Dilediği kişilerin idaresini dilediği kişiye verir. Her şeyi yönetmek ve işi istediklerine vermek onların elinde değildir, bu iş yüce Allah'a aittir. Bu ilâhi beyan, “Bütün tedbirlere hâkim olan Allah'tır”? meâlindeki âyetle aynı mânaya gelir. Yani onların tuzaklarını önlemek Allah'a ait bir iştir, dolayısıyla Allah'tan başka hiç kimse onların tuzaklarının gerçekleşmesini sağlayamaz. İşte yukarıdaki âyet de bu mânadadır, En doğrusunu Allah bilir. Allah her şeyi bilmekte, yerinde yapmaktadır. Yani Cenâb-ı Hak onların, Allaha dostluk yerine düşmanlığı seçtiklerini, kendilerini yaratana muhalefeti tercih ettiklerini bilmektedir, habersiz değildir. Şunu bilsinler diye: Onları kendi ihtiyacı ve menfaati için yaratmamış, gönderdiği emirleri ve onları imtihan etmesini kendi ihtiyacı için yapmamış, aksine onların kendi ihtiyaçları ve menfaatleri için varetmiştir. Bundan dolayı Allah, her şeyi yerinde yapmaktadır buyurmuştur, Çünkü hakim olana, tedbir ve idaresinde hata bulaşmaz. Cenâb-ı Hakk'ın insanları kendi ihtiyacı ve menfaati için yaratmadığı, onlara verdiği emir ve yasakları da kendi menfaati için değil fakat insanların ihtiyacı ve menfaati için gönderdiği ortaya çıkınca, onların Allah'a dostluk yerine düşmanlığı seçeceklerini, O'na muhalefeti ve isyanı tercih edeceklerini bildiği halde kendilerini yaratmasında bir hikmet olduğu anlaşılır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Feth 48:5

Böyle yapmıştır ki, mümin erkekleri ve mümin kadınları, orada devamlı kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koysun. Bu cümle sanki “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan O'dur” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Allah, müminlerin kalplerine, mümin erkekleri ve mümin kadınları cennetlere koymak için sekineti koydu. Yani imanları artsın diye onların kalplerini huzur ve süküna kavuşturdu, aynı zamanda onları sözünü ettiği cennetlere koymak için O sekineti indirdi. Nitekim Resülullah (s.a.) hakkında da şöyle buyurmuştu: “Allah'ın seni bağışlaması için biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik”, Yani kendisini bağışlaması için bu fethi ona ihsan etti. [§]Buna göre de onların kalplerine sekineti, imanlarını arttırmak ve onları niteliğini beyan ettiği cennetlere koymak için indirdi. Sonra da bunun onlar için büyük bir kazanç olduğunu, bunda helâk ve yorgunluğun söz konusu olmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Feth 48:6

(EYİLATÜL.KUR'ÂN TERCÜMESİ Ürkek olsun, kadın olsun, münafıkları ve müşrikleri de cezalandırsın. Cenab Hak, müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayacağını ve onları cennete sokacağını haber vermesine mukabil bu âyette münafıkların ve müşriklerin azaba uğratılacağını söylemektedir. Yani müminlerin kalplerini huzur ve güvene kavuşturan sekinetten onları mahrum etmektedir; çünkü onların Allaha dostluk yerine düşmanlığı, Allahın dostlarına dostluk yerine de onlara düşmanlığı seçeceklerini, müminlerin ise Allah'a düşmanlık yapmaya karşı O'na dost olmayı ve Allah dostlarına düşmanlık yapmak yerine onlara dost olmayı tercih edeceklerini biliyordu. Bundan dolayı müminlerin kalplerine sekineti indirdi, fakat onlara indirmedi. Bu da imanı Allah'ın sözünü ettiği seviyeye ulaşan birinin, buna ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde ulaştığı bilinsin diyedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Allah hakkında kötü zan besleyen. Bu ilâhi beyanın, başka bir âyet-i kerimede zikredilen münafıkları işaret ediyor olması mümkündür: “Tam aksine siz, resâlün ve müminlerin artık ailelerine hiç dönemeyeceklerini sandınız, bu gönlünüze hoş geldi. Kötü zanna kapıldınız ve kaybedenler siz oldunuz!” Münafıklar, Resülullah'in (s.a.) ve müminlerin bir daha ailelerine geri dönemeyeceklerini zannediyorlardı. Arkasından Cenâb-ı Hak, bu düşüncenin, onların kötü bir zannı olduğunu haber veriyor. Bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın ifade buyurduğu Allah hakkında kötü zan besleyen sözünden maksat, muhtemelen bahsettiğimiz kişilerdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah hakkında kötü zan besleyen sözünden maksadın müşrikler olması da mümkündür. Şayet münafıklar kastedilmişse, zaman onların Allah hakkındaki kötü zanları, Resülullah'ın (s.a.) ve ashabının asla ailelerine geri dönemeyeceklerini düşünmeleridir, Şayet maksat Resülullah'ı (s.a.) yalanlayanlar ise o zaman onların Allah hakkındaki kötü zanlarından maksat, Cenâb-ı Hakk'ın Muhammed aleyhisselâma risâleti ikram etmeyeceği, onu nübüvvetle şereflendirmeyecegi ve insanlar tarafından tercih edilen başka birine karşı onu seçmeyeceğidir. Nitekim bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya! dediler”. Buna göre onların Allah hakkındaki kötü zanları işte budur; Muhammed aleyhisselâma risâleti ve nübüvveti ikram etmeyeceği ve bunlarla onu şeretlendirmeyeceğidir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer âyet-i kerimede sözü edilen kişiler, ölümden sonra dirilmeye inanmayan ve onu inkâr edenlerse o zaman onların Allah hakkındaki kötü zanları sözüyle Cenab-ı Hakk'ın insanları ölümden sonra tekrar diriltmeye muktedir olamayacağı kastedilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak, kötülük ve belâ çemberi onların boyunlarina dolanacagını haber vermektedir. Eğer âyet-i kerimede münafıkl Reslullah'ın (s.a.) asla ailesine dönemeyeceği şeklindeki zanla al Ge onların Resülullah (s.a.) hakkında düşündükleri sey wA a, üşündükleri şey kendi başlarına gelmişti vatanlarından kopup paramparça olmuşlar, hayalleri de parçalanmıştı. Ş t Resülullah'ı (s.a.) inkâr edenler ve ona risâletin verilmeyeceğini pe kastedilmişse, onların zanları da kendi aleyhlerine İİ Li "w gamber olarak onların seçip tercih ettiği biri değil, Muhammed R 5. gönderilmişti. Eğer ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler kastedilmişse kıyâmet gününün azabı onların başına gelmiş ve onlar helâke uğramışlardı En doğrusunu Allah bilir, Í Allah onlara gazap etmis, kendilerini lanetlemis ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir! Cenâb-ı Hak burada, onların Allah ve resülü hakkındaki kötü zanları yüzünden ilâhi gazaba ve lânete uğradıklarını, Allah'ın onlar için cehennemi hazırladığını ve orasının çok kötü bir dönüş yeri olduğunu haber vermektedir.

Feth 48:7

17. “Göklerin ve yerin askerleri yalnızca Allaha aittir; O sonsuz güç ve hikmet sahibidir.” Cenâb-ı Hak, önce geçen âyetlerin peşinden kendisinin Aziz ve Hakim olduğunu, yani sonsuz güç ve hikmet sahibi olduğunu söylemektedir. Bunu da O'nun sahip olduğu sonsuz gücü, göklerin ve yerin orduları sayesinde kazanmadığı, O'nun zatından dolayı Aziz olduğu ve izzetinin de zati ve ezeli olduğu bilinsin diye söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. 8. “Biz seni, şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir.” Buradaki şahit kelimesi, Allaha ve insanların birbirlerine karşı durumlarına şahit olasın diye mânasına gelir. Bu yoruma göre şahit kelimesi açıklayan anlamına gelir; yani Allah'ın hakkını ve insanların birbirlerine karşı haklarını açıklaman için demektir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür”. Bazıları şöyle dedi: Peygamberlerin tebliğlerini kabul edenlere ve kabul etmeyip reddedenlere şahit olarak gönderdik mânasına gelir. Bu yoruma göre şahit kelimesi, gerçekten şahitlik yapmak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Biz seni ümmetine, peygamberlerin tebliğ ettiklerine ve sözünü ettiğimiz kişilere şahit olarak gönderdik. En doğrusunu Allah bilir. Müjdeci ve uyarıcı olarak. Müjdelemek, iyiliklerin ve güzelliklerin âkıbetini hatırlatmak, özendirmek amacıyla onların hallerini haber vermek ve bunları yapanların nereye gideceklerini bildirmek demektir. Korkutmak ise kötülük ve çirkinliğin âkıbetini hatırlatmak, sakındırmak amacıyla onların ahvalini haber vermek ve bunları yapanların nereye gideceklerini bildirmek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Feth 48:8

17. “Göklerin ve yerin askerleri yalnızca Allaha aittir; O sonsuz güç ve hikmet sahibidir.” Cenâb-ı Hak, önce geçen âyetlerin peşinden kendisinin Aziz ve Hakim olduğunu, yani sonsuz güç ve hikmet sahibi olduğunu söylemektedir. Bunu da O'nun sahip olduğu sonsuz gücü, göklerin ve yerin orduları sayesinde kazanmadığı, O'nun zatından dolayı Aziz olduğu ve izzetinin de zati ve ezeli olduğu bilinsin diye söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. 8. “Biz seni, şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir.” Buradaki şahit kelimesi, Allaha ve insanların birbirlerine karşı durumlarına şahit olasın diye mânasına gelir. Bu yoruma göre şahit kelimesi açıklayan anlamına gelir; yani Allah'ın hakkını ve insanların birbirlerine karşı haklarını açıklaman için demektir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür”. Bazıları şöyle dedi: Peygamberlerin tebliğlerini kabul edenlere ve kabul etmeyip reddedenlere şahit olarak gönderdik mânasına gelir. Bu yoruma göre şahit kelimesi, gerçekten şahitlik yapmak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle söyledi: Biz seni ümmetine, peygamberlerin tebliğ ettiklerine ve sözünü ettiğimiz kişilere şahit olarak gönderdik. En doğrusunu Allah bilir. Müjdeci ve uyarıcı olarak. Müjdelemek, iyiliklerin ve güzelliklerin âkıbetini hatırlatmak, özendirmek amacıyla onların hallerini haber vermek ve bunları yapanların nereye gideceklerini bildirmek demektir. Korkutmak ise kötülük ve çirkinliğin âkıbetini hatırlatmak, sakındırmak amacıyla onların ahvalini haber vermek ve bunları yapanların nereye gideceklerini bildirmek anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Feth 48:9

Allah'a ve peygamberine iman edesiniz diye. Bu beyanda, Cenâb-ı Hak bütün insanlara hitap etmektedir. Önceki âyette ise Resülullah (s.a.) hitap ediyordu. Allah Teâlâ hem Hz. Peygamber'i (s.a.) ve hem de bütün insanları muhatap alarak şunu söylemektedir: Resülüm, seni elçi ve şahit olarak gönderdik; ey insanlar, siz de Allaha ve peygamberine iman edin diye onu gönderdik. Burada gizli bir cümlenin bulunmuş olması da muhtemeldir. Buna göre biz seni müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik, bu bakımdan insanlara de ki: Ben ancak, sizin Allaha ve resülüne iman etmeniz için gönderildim. Bu âyet sanki, “Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın!”? meâlindeki âyete benzemektedir. Bunun anlamı şudur: Ey peygamber! Onlara de ki: Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın! Buna göre yukarıda söylediğimiz mâna da mümkün olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyet-i kerimedeki “litü'minü” kelimesi “liyu'minü” diye de okunmuştur”, bu açık ve anlaşılır bir durumdur. Sane yüce Allaha imandan maksat, O'nun birliğine, ulühiyetine, her şeyi O'nun yarattığına, her işi ve her emri O'nun verdiğine inanmaktır. Resfilüne imandan maksat da her konuda onun doğruluğuna şahitlik etmek, verdiği kararlarda ve hükümlerde âdil davrandığına, söylediği her sözün di olduguna inanmak, davet ettiği her şeyi kabul etmek, her emrine ve yasağına itaat etmektir. En doğrusunu Allah bilir,, ei desteklemeniz için... Bu beyanın işaret ettiği mânalara dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Ona yardım etmeniz için demektir. Bazıları da şöyle dedi: Ona itaat etmeniz için mânasına gelir. Bazıları da ona saygı duymanız için anlamına gelir, dedi. Bu cümlenin yardım etmek değil de saygı duymak veya itaat etmek mânasına geldiğini söyleyenler, başka bir beyanda geçen “Onu koruyup destekleyen ve ona yardım eden” meâlindeki âyeti delil gösterir. Cenâb-ı Hak bu âyette önce “ta'zir” kelimesini belirtmekte, sonra da yardım anlamına gelen “nasr” sözcüğünü ona atfetmektedir. Atfedilen bir kelimenin, kendisine atfedilenden farklı bir anlamı olur; buna göre “ta'zir” kelimesi yardım etmekten farklı bir mânaya gelir. Böyle olmakla birlikte tek bir mânayı ifade etmek için iki farklı lafzın kullanılması da caizdir, bu durumda her ikisinin de anlamı aynıdır, tekit anlamı ifade eder. Bu kelimeye saygı mânasını verenler için de aynı durum söz konusudur, Cenâb-ı Hak her iki kelime ile de saygıyı emretmektedir; bununla “ve tü'azzirühu ve tüvakkırühu” kelimelerini kastediyorum. Bu türlü kullanımlar konuşma esnasında caizdir. )“Ta'zir” kelimesinin itaat, “tevkir” kelimesinin ise ŞEN saygı mânasına gelmesi de muhtemeldir; ona itaatte saygı mânası da vardır. En doğrusunu Allah bilir. Tebliğde yardım ve destek mânasını verenlerin maksadı, risâleti halka tebliğ etmek, onu destekleyip savunmak, kalben ve bütün organlarıyla ona saygı göstermektir. En doğrusunu Allah bilir. Akşam sabah O'nu tenzih ederek anasınız diye... Bu cümlenin Allaha râci olduğu konusunda bütün müfessirler aynı görüştedir. Nitekim bazı kırâatlerde, “ve tüsebbihünellâhe bukraten ve esilâ” (doly i K ül öper) akşam-sabah Allah'ı tenzih ederek anasınız diye şeklinde okunmuştur. Âyetteki tesbih kelimesi, ayıplardan ve kusurlardan tenzih etmek anlamına gelir. Şayet bu kelime ile fiillerde ve sözlerde tenzih etmek mânası murat edilmiş ise o zaman cümlenin Resülullah'a (s.a.) râci olması da caizdir; çünkü Resülullah ayıp ve kusur giremez. Allah'ın zatına gelecek olan sonradanlık (hâdis olmak), yokluk ve âfetlerden münezzeh olmak mânası murat edilmişse, o zaman da cümle sadece Aziz ve Celil olan Allaha nispet edilir. Dolayısıyla bu mânanın Allah'tan başkasına nispet edilmesi caiz değildir. Bunun aslı, müfessirlerin söyledikleri gibi âyetteki mânanın Cenâb-ı Hakk'a yönelik olmasıdır. Âyet-i kerimede geçen “bukraten ve esil” ibaresindeki “bukraten” kelimesine müfessirler sabah namazı mânasını, “esilâ” kelimesine de akşam ve yatsı namazları mânasını vermişlerdir. Ancak “bukraten” kelimesinin gündüzden, “esilâ” kelimesinin geceden kinâye olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Gece ve gündüz, kısaca her an O'nu tenzih edin! En doğrusunu Allah bilir. WI LLE E o, aal yag aati KEANE AON 2 Deyi İN 1 --- Dipnotlar: (s.a.) da sözlerinde ve fiillerinde ayıplardan beri idi, onun sözlerine ve fiillerine 25 nu koruyup destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte “O peygambere inanan, o e bunlardır kurtuluşa erenler”. gönderilen nura uyanlar, işt

Feth 48:10

Sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah'a vermiş oluyorlar. Bütün müfessirler yahut onların geneli, bu âyette geçen biat etmekle kastedilen mâna, Hudeybiyede ashâb-ı kirâmın düşmanla karşılaştıklarında asla kaçmayacaklarına dair söz vermeleridir. (JMâkıl b. Yesâr şöyle dedi: Resülullah'ın (s.a.), o ağacın altında insanlarla biat alırken beni görmeliydin; ağacın en üst dallarından birine çıkmıştım. O gün biz bin dört yüz kişi idik. Biz, ölmek için değil, kaçmamak için söz vermiştik”. Bu sözleşmenin, başka bir âyette de ifade edildiği üzere kaçmamak şartıyla yapılmış olması mümkündür: “Halbuki bunlar daha önce ayrılıp dönmeyeceklerine dair yeminle Allah'a söz vermişlerdi””. “Mubâyaa” kelimesi, “muâhede” (satui), yani antlaşma demektir; görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Kim Allaha verdiği sözün gereğini yerine getirirse... “Mubâyaa' ile muahedenin aynı mânaya geldiği bilinsin diye Cenâb-ı Hak âyetin baş tarafında “mubâyaa” kelimesini kullanmış, sonunda da “muâhede” kelimesini kullanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra insanların Resülullah'a (s.a.) verdikleri sözü Cenâb-ı Hakk'ın kendine nispet etmesi, iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, bu sözleşme, Allah'ın emriyle yapıldığı içindir. İkincisi de Resülullah'ın (s.a.), kendi katındaki değerinin büyüklüğünü ve şanının yüceliğini göstermek için bu sözleşmeyi kendi zatına nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allahın eli onların elleri üzerindedir. Bazıları şöyle dedi: Yapılan sözleşmenin karşılığını vermek anlamında, Allahın eli sözleşme sırasında onların ellerinin üzerinde idi. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir sözünün, Resülullahia (s.a.) verdikleri sözde vefa gösterdikleri takdirde, onun mükâfatını vermek için Allah'ın eli de onların elleri üzerinde idi, mânasına gelmesi de mümkündür; çünkü onlar Resülullah'a (s.a.) biat ettikleri sırada, onlar için Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında başka bir el daha vardı. Böylece Allah, sözleşmeye vefâ göstermelerinin mükâfatını kendilerine vereceğini haber veriyordu. En doğrusunu Allah bilir. Burada bahsedilen Allah'ın eli ibaresinde, elin Allaha nispet edilmesi ile muhtemelen Resülullah (s.a.) kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Sizin söz verdiğiniz sırada Hz. Peygamber'in (s.a.) eli, sizin elinizin üzerinde idi. Çünkü biat ettikleri sırada Fiz. Peygamber'in (s.a.) elinin yanında başka bir elin daha var olduğu fikrinin uyanması ihtimal dâhilinde idi. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar”. [§] Cenâb-ı Hak, yaptığınız sözleşme sırasında Resülullah'ın (s.a.) eli de orada, sizin yanınızda idi demektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sözleşme sırasında Hz. Peygamber'in (s.a.) eli de sizin ellerinizin üzerine uzanmıştı mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir sözü, resülüne verdiginiz sözde Allah'ın sizi ulaştıracağı başarı ve size yapacağı yardım, sizin verdiğiniz söze vefa göstermenizden daha üstün ve daha hayırlıdır anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki Allah'ın eli sözünün, Resülullah'a (s.a.) yardım konusunda Allah'ın eli sizin ellerinizin üzerindedir mânasına da gelebilir. Nitekim başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir". Gerçek zafer, ancak şânı yüce olan Allah'tan gelendir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi kısaca, Allah'ın şu âyet-i kerimede söylediği mânaya gelir: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur””. Buna göre; kim sözünden dönerse, ona ancak sözünden dönmesinin cezası vardır, ki o da cehennemdir. Sözünde vefâ gösterene de vefakârlığın mükâfatı olarak bu âyette belirtilen müjde vardır. İkincisi, kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur cümlesi şu mânaya gelir: Kim Allaha verdiği sözden dönerse, bu dönekliğinin zararını, Resülullah (s.a.) ve ashabı -Allah hepsinden razı olsun- değil, sözünden dönen kişi görecektir. Çünkü şanı yüce olan Allah, peygamberine yardım edeceğini ve onları muzaffer kılacağını vadetmişti. Dolayısıyla sözünden dönen, dönmesinin zararını sadece kendisi çeker. Zira Cenâb-ı Hak, Hz. Peygambere (s.a.) vermiş olduğu yardım vâdine vefa gösterecektir. En doğrusunu Allah bilir. 5 api b Ú eşle oga G çare

Feth 48:11

Arap kabilelerinden savaşa katılmayanlar sana, gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla diyecekler ki... Cenâb-ı Hak burada Arap kabilelerinden savaşa katılmayıp geride kalanları “muhallef”, yani geri bırakılanlar diye isimlendirmiştir. Onları Resülullah (s.a.) ve ashabı geri bırakmamış, Allah geri bırakmıştı; çünkü onların kendi iradeleriyle geride kalmayı tercih edeceklerini Cenâb-ı Hak bildiği için, onlar hakkında geride kalmak fiilini yaratmıştı. Bu, Allah'ın şu âyet-i kerimede ifade buyurduğu gibidir: [ ]“Fakat Allah, onların sefere çıkmalarını istemedi ve onları geri koydu”, Yani sefere çıkmalarına engel oldu. Buna göre âyette bahsedilen geri bırakılanları, her türlü noksanlıktan münezzeh olan yüce Allah geri bırakmıştı. Onlar, kendileri için geride kalmak fiilini iktisap etmişlerdi. Bu yorum, kulların fiillerini yaratanın da yüce Allah olduğuna işaret eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Aziz ve Celil olan Allah'ın kelâmı, onların durumlarını haber vermektedir: Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu. Onlar bu sözü, mazeret olarak söylemişlerdi ve mazeretlerinin Resülullah (s.a.) tarafından kabul edilmesini istiyorlardı. Onlar, Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu şeklindeki itiraflarıyla savaştan geri kalmalarına dair mazeretlerini açıklamaları yanında, Allah'ın bizi bağışlamasını iste sözleri ilede Hz. Peygamber'den kendileri için mağfiret dilemesini istiyorlardı. Yani diyorlardı ki; her ne kadar bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu ise de bizim senden geri kalmamız söz konusu değildir, dolayısıyla Allah'ın bizi bağışlamasını iste. Fakat böyle olmakla birlikte onların mazeretleri kabul edilmedi. Onlar, bağışlanma talebinde gerçeği söylemiyorlardı, çünkü onlar münafık idiler; mağfiretin âhirette kendilerine fayda vermesi için gerekli olan “Hz. Peygamber'in risâletine ve ölümden sonra dirilmeye” inanmıyorlardı. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Onlara, “Gelin, Allahın resülü sizin için bağışlama dilesin dendiğinde başlarını çevirirler”. Onların bu tavırları, Allah'ın bizi bağışlamasını iste sözleri ile Hz. Peygamber'den talep ettikleri bağışlanmada gerçeği söylemediklerine işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak onlar için şöyle buyurmaktadır: Onlar gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söyleyecekler. Yani onlar, kalplerinde gerçekten bağışlanma arzusu bulunmadığı halde, dillerinin ucuyla Allah'ın bizi bağışlamasını iste diyecekler. Onlar gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söyleyecekler cümlesinin, Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu diyerek öne sürdükleri mazeretlerine bağlanması caiz değildir. Yani onlar ileri sürdükleri mazeretlerinde yalan söylüyorlardı, fakat bağışlanma talebi yalan değil gerçekti. Dolayısıyla onları savaştan mallarının ve ailelerinin alıkoyduğu şeklindeki mazeretlerinde doğru söyledikleri iddia edilemez; bu itibarla âyetin bu cümleye bağlanması isabetli olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [§]Onlara şöyle de: Size bir zarar gelmesini isterse veya size iyilik etmeyi murat ederse, sizin için Allah'a karşı herhangi bir şey yapmaya kimin gücü yeter? Allah hakkında kullanılan soru edatının, ilgili ifadeyi soru cümlesi yapmadığını, aksine normal bir cevap cümlesi mânasına geldiğini daha önce söylemiştik. Düşünülsün ki, eğer bu sual, soruyu sorandan geliyorsa, O'nun adına nasıl cevap verilecektir? Bu yüzden Cenâb-ı Hak'tan gelen soru cümleleri, cevabı olumlu bir cümle anlamına gelir. Buna göre yukarıdaki âyet, şayet Allah size bir zarar vermek isterse kimsenin faydası olmaz, şayet Allah size bir fayda vermek isterse kimse onu engelleyemez demektir. Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki; sizler mallarınızı ve ailelerinizi korumak amacıyla savaştan geri kaldıysanız, Allah size bir zarar verecek olsa onu kendi şahsınızdan defetmeye bile gücünüz yetmeyecektir; şayet geri kalmaz ve Peygamber'le birlikte sefere çıkarsanız, hiç kimsenin size zarar vermeye gücü yetmez. Şu kadar var ki, onların Resülullah'tan (s.a.) geri kalmalarını gerektiren hiçbir mazeretleri yoktu. Cenâb-ı Hak sonra bir tehdit ifadesi olarak onlara şunu söylemektedir: Hayır! Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir. Cenâb-ı Hak, münafıkların kendilerini ve davranışlarını, Resülullah'ın (s.a.) risâletine delil ve alâmet yapmıştır; Allah, onların içlerinde sakladıkları ve kalplerinde gizledikleri düşüncelere, peygamberini muttali kılmıştır. Bunu da bu bilgileri ona ancak Cenâb-ı Hak tarafından verildiğinin bilinmesi için yapmıştır. Aynı zamanda onların yaptıklarını yapmayan ve onların gizlediklerini gizlemeyen diğer kâfirler hakkında da Hz. Peygamber için bir alâmet kılmıştır, bu sayede onlar da Allah'ın bütün bunlara kâdir olduğunu anlayacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler şöyle dediler: Allah size bir zarar gelmesini isterse, yani sizin hezimete uğramanızı isterse, yahut size iyilik etmeyi murat ederse, yani düşmanlarınıza galip gelmenizi ve ganimet elde etmenizi dilerse, buna engel olacak kimse yoktur. Bu yoruma göre muhtemelen âyet-i kerime iman ehline hitap etmekte ve onlara öğüt vermektedir. Çünkü münafıklar zaten Resülullaha (s.a.) iman etmiyorlar, onun verdiği öğütleri ve diğer tebligatını zaten kabul etmiyorlardı. --- Dipnotlar: ` “Eğer onlar savaşa çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yapabilirlerdi; fakat Allah da onların sefere çıkmalarını istemedi, onları geri koydu, onlara “Oturun bakalım diğer oturanlarla beraber” denildi”.

Feth 48:12

Tam aksine siz, resülün ve müminlerin artık ailelerine hiç dönemeyeceklerini sandınız. Şöyle bir soru sorulabilir: Burada Hudeybiye seferi kastedildiğine göre onları, Resülullah'ın (s.a.) ve müminlerin artık ailelerine hiç dönemeyecekleri kanaatine götüren ne idi? Müfessirler, [ ]bu olayın Hudeybiye seferinde vuku bulduğunu belirtirler. Halbuki bu sefere müslümanlar savaş maksadıyla değil, umre ibadetini yerine getirmek için çıkmışlardı. Böyle iken onlarda, hiçbirinin geri dönemeyeceği ve hepsinin helâk olacağı kanaati nasıl uyandı? Bilindiği üzere Mekkeliler, hac ve umre niyetiyle diğer memleketlerden gelen hiç kimseye engel olmuyorlardı. Buna şu cevap verilir: Çünkü münafıklar, Mekkeliler'e bir mektup göndermişler; Resülullah (s.a.) ve ashabı (r.a.) hac ve Beytullah'ı ziyaret için size geliyorlar diye haber vermişlerdi. Bunun üzerine müşrikler de onların Mekke'ye girmelerine müsaade etmeyiz, aksine onlarla savaşırız ve onları Mekke'ye sokmayız, demişlerdi. Durum böyle olunca, onların da sözünü ettiğimiz o kanaate varmış olmaları mümkündür. Fakat durum bundan farklı ise o zaman müfessirlerin, onlarda bu kanaatin oluşmasının Hudeybiye seferi ile alâkalı olduğu görüşünde birleşmeleri ihtimali doğru olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Kötü zanna kapıldınız. Yani Resülullah'ın (s.a.) ve ashabının ailelerine dönemeyecekleri şeklinde kötü bir kanaate vardınız. Bu cümlenin, Cenâb-ı Hak, peygamberine yardımcı olmayacak ve destek vermeyecek şeklinde Allah hakkında kötü bir zanna kapıldınız, mânasına gelmesi de muhtemeldir. Kaybedenler siz oldunuz! Bazıları şöyle dedi: Buradaki “büran” kelimesi, helâk olmak mânasına gelir. Yani siz, helâke mahküm bir kavimsiniz. Onların münafık olarak ölmeleri de bu görüşün delilidir. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Kaybedenler siz oldunuz cümlesi, siz bozgunculuk yapanlar oldunuz ve sizde hiç hayır yoktur, demektir. İbn Abbâs (r.a.) da aynı şeyi söyler: “Bür” kelimesi, fasit anlamına gelir”. Bazıları da “bür” kelimesi Arapçada, yok hükmünde olmak mânasına gelir”. İbn Kuteybe de “bür” helâk olmak demektir, dedir.

Feth 48:13

13. Kim Allah'a ve resülüne iman etmezse bilsin ki biz, kâfirler için kavurucu bir ateş hazırladık. Bu âyet-i kerime gayet açıktır ve herhangi bir yoruma ihtiyaç yoktur. B Ferrà, Meåni'l-Kurân, III, 66; İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l Kurân, s. 412. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'!-Kurün, s. 412. İbn Kuteybe, Tefsiru ëaribi'l-Kuràn, s. 412.

Feth 48:14

14. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allaha aittir; dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Bununla beraber O, ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'a aittir. Bu âyet-i kerime hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Birincisi, göklerin ve yerin hazineleri Allaha aittir mânasına gelebilir. Nitekim İbn Mesüd (r.a.) mushafında âyeti şu lafızla okurdu: “Ve lillâhi hazâinü's-semâvâti ve'l-ard” (Yis oiya ls ws): Göklerin ve yerin hazineleri Allaha aittir. İkincisi, göklerde ve yerde olan her nesnenin mülkiyeti, Allah'a aittir mânasına gelebilir. Yani göklerde ve yerde olan her varlığın gerçek mülkiyeti Allah'ındır. Üçüncüsü, göklerde ve yeryüzünde yaşayan herkesin idaresi ve hükümranlığı Allaha aittir, anlamına gelir. Yani göklerde ve yerde yaşayanların idaresi ve hükümranlığı Allaha aittir. Sonra bunu belirtmesinin iki sebebi olabilir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın insanlara bazı fiilleri emretmesi ve bazı eylemleri yasaklaması, ayrıca onları çeşitli şekillerde imtihan etmesi, kendi menfaati içir ve kendi zatının buna ihtiyacı olduğundan değildir; çünkü göklerin ve yeryüzünün mülkiyeti zaten O'na aittir. Bunların mülkiyetine sahip olan birinin, sözü edilen menfaate ihtiyacı olması muhtemel değildir, çünkü O, zatıyla zengindir ve her şeyden müstağnidir. Fakat Allah, insanların ihtiyaçları ve menfaatleri için, onlara bazı fiilleri emretmekte ve bazı eylemleri de yasaklamakta, ayrıca onları çeşitli yollarla imtihan etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu, müminlerin, yaratılanların ellerinde bulunan imkânlardan ümitlerini kesmeleri, ümitlerini ve arzularını sadece yüce Allaha bağlamaları için söylemiş olabilir. Sahip olmak istedikleri her türlü menfaati ve hayrı kendilerine sadece O'nun verebileceğine inanacaklar, korkulması gereken her konuda sadece O'ndan korkacaklar, O'ndan başkasından asla endişe etmeyecekler ve O'ndan başkasından bir şey beklemeyecekler. Nitekim başka bir âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Allaha muhtaç olan sizlersiniz. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve mutlak kemaliyle hep övgüye lâyık olan O'dur””, Bütün güç ve kudret Allaha aittir. eN e. bağışlar, dilediğine de azap eder. En doğrusunu Allah y A enâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Allah dilediğini bağışlar, çünkü g nun buna gücü yeter; dilediğine de azap eder. Yani birinin günahlarını bağışlamaya veya ona azap etmeye O'ndan başka kimsenin gücü yetmez. Hi o Allah'ın gücü yeter, çünkü bunların mülkiyetine sahip olan Odur ve istediğini yapmak da sadece O'nun elindedir, yaratılanların değil. Böylece Cenâb-ı Hak, müminlerin her konudaki arzularını ve ümitlerini yüce Allaha yönlendirmektedir. Onlar da korkulması gereken her konuda sadece Allah'tan korkarlar. En doğrusunu Allah bilir. Allah, ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir. Yani Allah sürekli bağışlayıp esirgemektedir, yaratılanlara rahmetle muamele etmesi onları yaratması sebebiyle ortaya çıkmış değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. 9)2 gisi gil gile! l! Oyal si!

Feth 48:15

Savaştan geri duranlar diyecekler ki. Yani geride kalmayı tercih edeceklerini bildiği için Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini Hudeybiyeden geri bıraktığı kimseler. Ele geçirmek üzere ganimetlere doğru hareket ettiğinizde, savaş“Bırakın bizi, size katılalım diyecekler. Müfessirlerin söylediklerine göre Resülullah (s.a.) Hudeybiye yılında Mekkeliler'le barış imzalayıp geri döndüğü ve bu barış şartlarının ashâb-ı kirâmın (r.a.) zoruna gittiği, Mekke'ye girip Beytullah'ı ziyaret etmek istediklerinde, Allah, peygamberine Hayber fethini ve kazanacakları ganimetleri müjdelemişti. İşte Hudeybiyeden geri kalan münafıklara Hayber'in fethedileceğine dair bu müjdenin haberi ulaşınca, bırakın bizi, size katılalım, biz de sizinle birlikte ganimetten pay alalım tan geri duranlar, demişlerdi. Onlar, Resülullah (s.a.) Hayber'in fethedileceği, savaşsız ve zahmetsiz olarak ganimet elde edecekleri müjdesini verdiğinde, Hz. Peygamber'in de daima doğru söylediğini bildikleri için, sadece ganimetlere sahip olmak arzusuyla müslümanlara katılmak istemişlerdi. [Münafıkların Mal Hırsı ve Allah'ın Hükmünü Değiştirme İstekleri] Onlar, Allah'ın hükmünü değiştirmek istiyorlar. Çünkü Hayber'in fethedileceği ve elde edilecek olan ganimetin Hudeybiye'ye katılanlara dağıtılacağı müjdesi gelmişti, Hudeybiye'ye katılmayanlara ise pay verilmeyecekti. Cenâb-ı Hak, vâdetmiş olduğu Hayber fethine ve ganimetlere sadece Hudeybiye seferine katılan müminlerin ortak olacağı hükmünü verince, münafıkların bu hükmü değiştirmek istediklerini Allah haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, onların arzusu, Allah'ın vâdini değiştirmekti; çünkü onlar Hudeybiye seferine katılmamışlardı. Hayber'in fethi müjdesi ise sadece Hudeybiye seferine katılanlara verilmiş, katılmayanlara verilmemişti. Bazıları şöyle dedi: Allah'ın hükmünü değiştirmekten maksat, Cenâb-ı Hakk'ın Berâe [Tevbe] süresindeki şu âyetidir: “Şayet Allah seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırır da başka bir sefere çıkmak için senden izin isterlerse de ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız””. (SJMünafıklar, müslümanlarla birlikte Hayber savaşına katılmak istediklerinde, Cenâb-ı Hak onların müslümanlara katılmalarını ebediyen yasaklamıştı. Bundan dolayı münafıklar, Berâe süresinde kendileri için getirilen bu yasağı değiştirmek istiyorlardı. Bu konuda kaydetmiş olduğumuz bu iki durum da ihtimal dâhilindedir. Hocamız (rahimehullah) şunu da belirtti: Tefsircilerin geneli, “Şayet Allah seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırır da başka bir sefere çıkmak için senden izin isterlerse, deki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız” meâlindeki âyetin Tebük Gazvesi hakkında geldiğini kaydederler. Tebük Gazvesi, Hayber seferinden sonra vuku bulmuştur. Münafıklar, kendilerine getirilen savaşa katılma yasağının değiştirilmesi için Resülullah (s.a.) ile birlikte Hayber seferine çıkmamışlardı. Ancak (Mâtüridi'ye) sanki (hocamıza göre) bu âyetin Tebük Gazvesi hakkında geldiği sabit değildir yahut talebeleri bunu hocadan alırken yanlış anlamışlar ve öyle yazmışlar. En doğrusunu Allah bilir”. De ki: Asla bizim peşimize takılamayacaksınız, Allah sizin için daha önce böyle buyurdu. Buradaki Allah sizin için daha önce böyle buyurdu ibaresi ile muhtemelen, yukarıda Hudeybiye seferine katılanlara verildiğini söylediğimiz müjde kastedilmiştir; Cenâb-ı Hak, “Hayber ganimetleri” Hudeybiye seferine katılanlara verilecek, katılmayanlara pay verilmeyecektir, buyurmaktadır. Âyetteki daha önce kaydı ile, Berâe [Tevbe] süresinde geçen âyet-i kerime de kastedilmiş olabilir: “De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız”. En doğrusunu Allah bilir. Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyecekler. Oysa onlar (işin hakikatini) kavramakta güçlük çekiyorlar. Onlar, Resülullah'ın (s.a.) ashabını (r.a.) kendileriyle mukayese ediyorlardı. Çünkü kendileri, yani münafıklar bir mal elde ettiklerinde Resülullah'ın (s.a.) ashabını (r.a.) kıskanıyorlardı, kıskançlıklarından dolayı bu maldan onlara da pay verilmesini istemiyorlardı. Şöyle diyorlardı: Aksine o ganimetleri sahiplenmek konusunda siz bizi kıskanıyorsunuz, yoksa Allah bizim sizinle sefere çıkmamızı yasaklamış değildir. Onlar müminleri kendileriyle kıyaslıyorlardı. Oysa onlar (işin hakikatini) kavramakta güçlük çekiyorlar. [ ]Bu âyette geçen “fıkıh” kelimesi, âlimlerin bildikleri EW ve gözlemlerine konu olan bilgiler, bilmediklerine ve duyuları ötesinde bulunanlara delil getirmeleridir. Cenâb-ı Hak, münafıkların bilmediklerini haber vermektedir. Bazılarına göre fıkıh, bir meseleyi başka bir hükme işaret eden benzeriyle bilmek mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. 31 ELE El dil SG yale O Ozal 3 I çöle --- Dipnotlar: o Görülüyor ki bu paragraf, merhum imamın imlâsı değildir, aksine Te'vilâtii'1-Kurün'ın tam olmasını isteyen nâsihler tarafından nakledilmiştir.

Feth 48:16

Arkada kalan bu Arap kabilelerine de ki. Burada sözü edilen kabileler, Hudeybiye seferine katılmayanlardır. Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız. İbn Abbâs (r.a.) ve Mukâtil'in görüşüne göre onlar, Müseylimetülkezzâb'ın mensubu olduğu Beni Hanife kabilesidir; bedeviler Hz. Peygamber'den (s.a.) sonra onlara karşı savaşa çağrıldı, onları savaşa Hz. Ebü Bekir çağırmıştı". Hasan-ı Basri, âyette kastedilen topluluğun İranlılar ve Bizanslılar olduğunu söyler. Katâde ve diğerleri şöyle derler: İnsanlar Huneynde Hevâzin ve Sakif kabilesine karşı savaşa çağrılmışlardı. Câbir b. Abdullah'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Huneyn günü insanlar Hevâzin ve Sakif kabilesine karşı savaşa çağrıldılar; bazı kabileler cihada katılmak arzusuyla bu davete hemen icabet ettiler, fakat bazıları katılmadı"? Ancak Katâde'nin söylediği şey mümkün değildir, çünkü Huneyn günü Hevâzin ve Sakif kabilesiyle yapılan savaş, Resülullah (s.a.) döneminde vuku bulmuş, savaşı da bizzat kendisi yönetmişti. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız””, Onlarla savaşı bizzat Resülullah (s.a.) yönettiği halde, bu âyete göre o insanların bu savaşa davet edilmiş olmaları mümkün değildir. Aynı beyanında Cenâb-ı Hak, “Benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız” buyurarak, onların Hz. Peygamber'le birlikte savaşa katılamayacaklarını haber vermektedir. Bu durumda Huneyn savaşı ihtimali ortadan kalktığına göre geriye İbn Abbâs (r.a.) ve Mukatil'in söyledikleri kalmaktadır: Onlar ancak Yemâme savaşına davet edilmişlerdi; bu savaş da Beni Hanife kabilesiyle yapılmıştı ve onları savaşa Hz. Ebü Bekir çağırmıştı. Ancak, eğer müfessirlerin “De ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacaksınız” meâlindeki âyetin Tebük Gazvesi hakkında geldiği görüşlerini dikkate alırsak, Tebük savaşı Huneynden sonra yapılmıştı, bu durumda Katâde'nin görüşünün doğru olma ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir. [S] Yahut “Benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız” meâlindeki âyet, belli bir kabile hakkında gelmiştir, ona da “İçlerinde imkânı olanlar bile kalmak için senden izin istediler” meâlindeki âyette işaret edilmiştir. Bu âyette zengin ve varlıklı olan insanlara işaret edilmektedir. Cenâb-ı Hak bunu ancak, varlıklı olan insanlar bile, oturanlarla birlikte geride kalmak Mukātil b. Süleyman, Tefsir, HI, 250. 2 oo Taberi, Câmi'u'-beyân, XXVI, 108. için Resülullah'tan (s.a.) izin istedikleri için söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız ilâhi kelâmının, Hasan-ı Basri'nin söylediğine göre İranlılar ve Bizanslılar ile ilgili olması muhtemeldir. Bu yerler de Hz. Ömer (r.a.) zamanında fethedilmişti. Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut onlar müslüman olacaklar. Buradaki “yüslimüne” kelimesini “yüslimü” diye okuyanlar vardır, buna göre de âyet, onlarla müslüman oluncaya kadar savaşacaksınız mânasına geBu çağrıya uyarsanız Allah size güzel bir karşılık verecektir. Yani cihada davet edildiğinizde itaat ederseniz, Allah size güzel bir karşılık verecektir. Burada Cenâb-ı Hak onlara güzel bir karşılık vereceğini söylemektedir, çünkü onların tövbeleri, küfürdeki halleri hakkında idi; münafıklıkları ise ancak cihaddan geri kaldıklarında ortaya çıkmıştı. Buna göre bu seferki tövbeleri, cihadı gerçekleştirmek konusunda yapılmıştı. Eğer daha önce Hudeybiye ve diğer seferlerde geri durduğunuz gibi cihada çağrıldığınızda yine geri durursanız, Allah sizi acı bir şekilde cezalandıracaktır. Ogi gigi E gezi --- Dipnotlar: © — “Allaha iman edin ve resülünün maiyetinde cihat edin buyruğunu içeren bir süre indirildiğinde, içlerinde imkânı olanlar bile kalmak için senden izin istediler ve “Bırak bizi, oturanlarla birlikte olalım” dediler”.

Feth 48:17

[Engellilerin Sorumluluğu Farklıdır] Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur. Müminlerden mazereti olanlar, “Güçsüzler, hastalar ve harcama yapma imkânı olmayanlar için sorumluluk yoktur”? meâlindeki âyet-i kerimede onların savaşa katılmamakta mâzur oldukları ifade buyurulduğu gibi burada geçen Kim Allah ve resülünün sözlerini dinlerse onları, altından ırmaklar akan cennetlere sokar; kim de yüz çevirirse onu acı bir şekilde cezalandırır meâlindeki âyetle da onların mâzur oldukları teyit edilmektedir; çünkü döndükleri zaman onlar yine önceki hallerini koruyorlardı.

Feth 48:18

O ağacın altında sana bağlılık sözü verdikleri sırada o müminlerden Allah razı olmuştur. Buradaki müminlerden Allah razı olmuştur ifadesi, muhtemelen onlar Resülullah'a (s.a.) yaptıkları biatte canları pahasına dahi olsa vefa gösterdikleri, doğru söyledikleri ve gerçekten ahitlerine sadık kaldıkları için söylenmiştir. İşte bu özelliklerinden dolayı Cenâb-ı Hak, onlardan razı olduğunu haber vermektedir. Her ne kadar Allah, onların verdikleri sözde, kararlılıkla durduklarını bize haber vermiyorsa da bu ifadeden biz, onların doğru söyledikleri ve sözlerinde durdukları neticesini çıkarıyoruz. Dolayısıyla bizim, onların yaptıkları biata azimle vefa gösterdiklerine ve gerçekten doğru söylediklerine şahitlik etmemiz caizdir. Buna benzer bazı durumlarda onun hak ve gerçek olduğuna şahitlik etmeye istidlâlde bulunmak caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah onların gönüllerinde olanı bilmiştir. Bu cümlenin birkaç mânaya işaret etmesi ihtimali vardır. Birincisi, az önce söylediğimiz gibi kendi iradeleriyle ellerini Resülullah'a (s.a.) uzattıkları için Allah onların kalplerindeki vefa ve doğruluk azmini bilmiştir, mânasına gelebilir. İkincisi, Cenâb-ı Hak onların kalplerindeki korku ve endişeyi bilmiştir, mânasına gelebilir. Bu korku da ikiye ayrılır. Birincisi, onlar Mekkeliler'le savaşmaya hazırlıklı olmadıklarından korkuyorlardı; çünkü Mekkeliler savaşa hazırlıklı idiler, fakat onlar umre yapmak ve Kâbe'yi ziyaret etmek niyetiyle bigi a çıkmışlardı. Bu yüzden onlara karşı duramayıp ahitlerine vefa 8; mekten korkuyorlardı. İkincisi de onlar biatlarına ve verdikleri söze vefa gösterememekten korkuyorlardı, çünkü bu biatta bütün din ve mezhep ehline karşı savaşmak ihtimali vardı. En doğrusunu Allah bilir. e söylemiş olduğu gibi Allah onların kalplerindeki yoşnutsuzluğu iliyordu mânasına da gelebilir. Ancak bu hoşnutsuzluk, iradi bir tavır değil, tabii bir hal idi. Çünkü onlar Mekke'ye girmeyi ve Kâbe'ye varmayı çok istiyorlardı. Fakat Hudeybiye'de sulh yapılarak o sene Mekke'ye giremeyip geri dönecekleri hükme bağlanınca, bu onlara çok ağır geldi ve bundan hiç memnun olmadılar. [ ]Fakat tekrar söyleyelim ki bu, iradi bir tavır değil, tabii bir hoşnutsuzluk hali idi. Çünkü insan tabiati bazan bir halden hoşlanmaz, bu yüzden diğerini tercih eder. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmuştur: “Kadınlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir durumdan da hoşlanmamış olabilirsiniz”, Hz. Yûsuf da şöyle söylemişti: “Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir”. Zindanda kalmayı arzu etmek, insan tabiatının tercihi değil, tamamen iradi bir tercihtir; çünkü insan tabiatı, zindanda kalmak yerine çevresindekilerin Yüsuf aleyhisselâmdan istediklerine daha çok arzu duyar. Allah onlara huzur ve güven vermiş, pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir. Yani Allah, Resülullah'a (s.a.) biat ettiklerinde ashabın gerçekten buna vefa göstereceklerini ve kendi iradeleriyle vermiş oldukları sözde duracaklarını bildiği için, kalplerini rahatlatacak ve sükünete erdirecek manevi desteği onlara indirmişti. Onları ödüllendirmiştir, yani umdukları ve çok arzu ettikleri Mekke'ye girmek ve canlarının hiç hoşlanmadığı halde geri dönmek yerine onları pek yakın bir fetihle, yani Mekke'nin fethi ile veya Hayber'in fethi ile ödüllendirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah onları pek yakın bir fetihle ve elde edecekleri birçok ganimetle ödüllendirmiştir. Bu ilâhi beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları burada sözü edilen yakın fetihten maksadın Hayber'in fethi ve Hayber ganimetleri olduğunu söyler. Onlar, Mekke'ye girmelerinin engellenmesine ve gayelerine varmaya mani olunmasına karşılık Hudeybiyede Hayber'in fethi ile ve Hayber ganimetlerine sahip olmakla müjdelenmişlerdi. Yahut konuyla ilgili rivayetlerde belirtildiği üzere bu müjde onlara Hudeybiyeden dönüş yolunda verilmişti. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da buradaki fetihten maksadın Mekke'nin fethi olduğunu söyler. Çünkü bu konudaki rivayetlerde ifade edildiği üzere onlar, Hudeybiyeden dönüş yolunda Mekke'nin fethi ile müjdelenmişlerdi. Bu mânaya göre burada ödüllendirdi anlamına gelen “esâbehum” (çebi) kelimesi, ödüllendirecek “yüsibuhum” mânasında kullanılmıştır. Mâzi bir fiilin geniş zaman mânasında kullanılması, dilbilim açısından mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak da meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi dedin?...”® Burada “Allah buyurdu” diye dili geçmiş zaman olarak kullanılan fiil, “buyuracak” mânasına gelmek üzere geniş zaman mânasında kullanılmıştır. Allah onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir. Bu beyanın Bizans ve İran'ın fethi mânasına gelmesi de mümkündür. Çünkü müminlere Hudeybiye'de Bizans ve İran'ın fethi müjdesinin verildiği de rivayet edilmiştir. Şu âyet-i kerime buna işaret etmektedir: “O gün müminlerin Allah'ın kendilerine yardım etmesi vesilesiyle sevinecekler”, En doğrusunu Allah bilir.

Feth 48:19

O ağacın altında sana bağlılık sözü verdikleri sırada o müminlerden Allah razı olmuştur. Buradaki müminlerden Allah razı olmuştur ifadesi, muhtemelen onlar Resülullah'a (s.a.) yaptıkları biatte canları pahasına dahi olsa vefa gösterdikleri, doğru söyledikleri ve gerçekten ahitlerine sadık kaldıkları için söylenmiştir. İşte bu özelliklerinden dolayı Cenâb-ı Hak, onlardan razı olduğunu haber vermektedir. Her ne kadar Allah, onların verdikleri sözde, kararlılıkla durduklarını bize haber vermiyorsa da bu ifadeden biz, onların doğru söyledikleri ve sözlerinde durdukları neticesini çıkarıyoruz. Dolayısıyla bizim, onların yaptıkları biata azimle vefa gösterdiklerine ve gerçekten doğru söylediklerine şahitlik etmemiz caizdir. Buna benzer bazı durumlarda onun hak ve gerçek olduğuna şahitlik etmeye istidlâlde bulunmak caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Allah onların gönüllerinde olanı bilmiştir. Bu cümlenin birkaç mânaya işaret etmesi ihtimali vardır. Birincisi, az önce söylediğimiz gibi kendi iradeleriyle ellerini Resülullah'a (s.a.) uzattıkları için Allah onların kalplerindeki vefa ve doğruluk azmini bilmiştir, mânasına gelebilir. İkincisi, Cenâb-ı Hak onların kalplerindeki korku ve endişeyi bilmiştir, mânasına gelebilir. Bu korku da ikiye ayrılır. Birincisi, onlar Mekkeliler'le savaşmaya hazırlıklı olmadıklarından korkuyorlardı; çünkü Mekkeliler savaşa hazırlıklı idiler, fakat onlar umre yapmak ve Kâbe'yi ziyaret etmek niyetiyle bigi a çıkmışlardı. Bu yüzden onlara karşı duramayıp ahitlerine vefa 8; mekten korkuyorlardı. İkincisi de onlar biatlarına ve verdikleri söze vefa gösterememekten korkuyorlardı, çünkü bu biatta bütün din ve mezhep ehline karşı savaşmak ihtimali vardı. En doğrusunu Allah bilir. e söylemiş olduğu gibi Allah onların kalplerindeki yoşnutsuzluğu iliyordu mânasına da gelebilir. Ancak bu hoşnutsuzluk, iradi bir tavır değil, tabii bir hal idi. Çünkü onlar Mekke'ye girmeyi ve Kâbe'ye varmayı çok istiyorlardı. Fakat Hudeybiye'de sulh yapılarak o sene Mekke'ye giremeyip geri dönecekleri hükme bağlanınca, bu onlara çok ağır geldi ve bundan hiç memnun olmadılar. [ ]Fakat tekrar söyleyelim ki bu, iradi bir tavır değil, tabii bir hoşnutsuzluk hali idi. Çünkü insan tabiati bazan bir halden hoşlanmaz, bu yüzden diğerini tercih eder. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmuştur: “Kadınlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir durumdan da hoşlanmamış olabilirsiniz”, Hz. Yûsuf da şöyle söylemişti: “Rabbim! Zindan bana bunların benden istediklerinden daha iyidir”. Zindanda kalmayı arzu etmek, insan tabiatının tercihi değil, tamamen iradi bir tercihtir; çünkü insan tabiatı, zindanda kalmak yerine çevresindekilerin Yüsuf aleyhisselâmdan istediklerine daha çok arzu duyar. Allah onlara huzur ve güven vermiş, pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir. Yani Allah, Resülullah'a (s.a.) biat ettiklerinde ashabın gerçekten buna vefa göstereceklerini ve kendi iradeleriyle vermiş oldukları sözde duracaklarını bildiği için, kalplerini rahatlatacak ve sükünete erdirecek manevi desteği onlara indirmişti. Onları ödüllendirmiştir, yani umdukları ve çok arzu ettikleri Mekke'ye girmek ve canlarının hiç hoşlanmadığı halde geri dönmek yerine onları pek yakın bir fetihle, yani Mekke'nin fethi ile veya Hayber'in fethi ile ödüllendirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah onları pek yakın bir fetihle ve elde edecekleri birçok ganimetle ödüllendirmiştir. Bu ilâhi beyanın işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları burada sözü edilen yakın fetihten maksadın Hayber'in fethi ve Hayber ganimetleri olduğunu söyler. Onlar, Mekke'ye girmelerinin engellenmesine ve gayelerine varmaya mani olunmasına karşılık Hudeybiyede Hayber'in fethi ile ve Hayber ganimetlerine sahip olmakla müjdelenmişlerdi. Yahut konuyla ilgili rivayetlerde belirtildiği üzere bu müjde onlara Hudeybiyeden dönüş yolunda verilmişti. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da buradaki fetihten maksadın Mekke'nin fethi olduğunu söyler. Çünkü bu konudaki rivayetlerde ifade edildiği üzere onlar, Hudeybiyeden dönüş yolunda Mekke'nin fethi ile müjdelenmişlerdi. Bu mânaya göre burada ödüllendirdi anlamına gelen “esâbehum” (çebi) kelimesi, ödüllendirecek “yüsibuhum” mânasında kullanılmıştır. Mâzi bir fiilin geniş zaman mânasında kullanılması, dilbilim açısından mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak da meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurdu: Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi dedin?...”® Burada “Allah buyurdu” diye dili geçmiş zaman olarak kullanılan fiil, “buyuracak” mânasına gelmek üzere geniş zaman mânasında kullanılmıştır. Allah onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir. Bu beyanın Bizans ve İran'ın fethi mânasına gelmesi de mümkündür. Çünkü müminlere Hudeybiye'de Bizans ve İran'ın fethi müjdesinin verildiği de rivayet edilmiştir. Şu âyet-i kerime buna işaret etmektedir: “O gün müminlerin Allah'ın kendilerine yardım etmesi vesilesiyle sevinecekler”, En doğrusunu Allah bilir.

Feth 48:20

Elde edeceğiniz birçok ganimet... Bu ifadeye göre başka yerlerdeki ganimetler kastedilmektedir, çünkü Mekkede ganimet elde edilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle der: “Allah onları pek yakın bir fetihle ödüllendirmiştir”? ilâhi kelâmında, Resülullah'ın (s.a.) ve ümmetinin yaptığı ve yapacağı bütün fetihler kastedilmiştir. “Elde edecekleri birçok ganimetle ödüllendirmiştir”? sözü de aynı konuya işaret etmektedir. Bu yoruma göre Allah cae edeceğiniz birçok ganimeti size vâdetmiş ilâhi buyruğu ile şunları şimdi size vermiş sözü de aynı olaya işaret etmektedir. Yani Allah bu fetihleri ve ganimetleri size dünyada iken vermiş, âhirette de sizi büyük bir mükâfatla ödüllendirecektir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Allah şunları şimdi size vermiş sözü, Hayber ganimetlerini vermiş mânasına gelir. Sonra Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vâdetmiş cümlesi de ondan sonra kıyâmete kadar elde edeceğiniz ganimetler anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İnsanların ellerini de üzerinizden çekmiştir ki, bunlar aynı zamanda iman edenlere bir kanıt olsun. Bu âyet-i kerime çeşitli mânalara gelebilir. Birincisi, Hudeybiye yılında Mekkeliler'in ellerini onların üzerinden çekmişti, çünkü Mekkeliler savaşa hazırlanmışlardı. Müminler ise savaşa hazır değildiler, yanlarında silâhları yoktu, çünkü onlar hac ve Kâbe'yi ziyaret etmek için yola çıkmışlardı. Durum böyle olmasına rağmen Allah onların, yani Mekkeliler'in kalplerine korku salmış ve onları anlaşma yapmaya mecbur etmişti. Bu durum, müminler için bir kanıt idi. İkincisi, bazıları şöyle dedi: Allah, Gatafân ve Escd kabilelerinin ellerini müminlerin üzerinden çekmişti. Çünkü Gatafân ve Esed kabileleri, Hayberliler'le beraber idiler ve onlara yardım ediyorlardı. Onlar, Hayberliler'in “halif”i, yani yeminli dostları idiler. Hz. Peygamber'in Hudeybiye'de yaptığını gördüklerinde onlar da barış istediler, savaş yapmamak ve mallarını bırakıp Hayber'den çıkmak şartıyla Resülullah (s.a.) ile barış yaptılar. Dolayısıyla Hayber ehli, barış şartlarına uyarak savaşmadan orayı terkettiler. İşte İnsanların ellerini üzerinizden çekmiştir meâlindeki âyet buna işaret etmektedir. Onlar, Hayberliler'in yeminli dostları olmalarına rağmen Resülullah (s.a.) ile savaşmamışlardı. Bunlar aynı zamanda iman edenlere bir kanıt olsun. Yani savaşmadan düşmanı hezimete uğratmaya kanıt olsun. Şöyle denilmiştir: Hayber'in fethi müminler için bir kanıttı, yani onların bütün kâfirlere üstün geleceklerine dair kanıttı. İman edenlere kanıt olması sayesinde onların İslâma olan bağlılıkları artar ve Allah'tan yardım geleceği inancını kuvvetlendirir, nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İnananların imanı artsın diye... Yani Muhammed aleyhisselâmın Kur'ân'da getirmiş olduğu haberlere imanları artsın diye... En doğrusunu Allah bilir. (lİnsanların ellerini üzerinizden çekmiştir. Bu ilâhi beyanın, müslümanların ve iman ehlinin tekrar kendi dinlerine döneceklerine ve kendilerine özenerek tekrar eski hallerine gireceklerine dair olan ümit ve beklentilerini bitirmek anlamına gelmesi de mümkündür. Bundan dolayı Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım”. İşte insanların ellerini üzerinizden çekmiştir ifadesiyle bu durumun kastedilmiş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

Feth 48:21

Henüz elde edemediğiniz başkaları da var. Denildi ki: Bu cümle, henüz sahip olamadığınız başka yerler de var demektir. “Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vàdetmis”% meâlindeki âyette yaptığımız yoruma göre bundan maksat Hayber ganimetleridir. Buna göre henüz elde edemediğiniz başkaları da var cümlesi ile müminlerin henüz sahip olamadıkları diğer ganimetler kastedilmektedir. Cenâb-ı Hak onlara, bu ganimetleri de ele geçireceklerini ve bunları kendilerine vereceğini vâdetmektedir. Henüz elde edemediğiniz başkaları da var cümlesinde, Hayber dışındaki mekânları da fethedecekleri kastedilmiş olabilir. Bu durumda henüz elde edemediğiniz sözü, henüz fethetmediğiniz, başkaları lafzı da başka yerler mânasına gelir. Kuşkusuz bunlar Allah'ın bilgisi ve gücü dâhilindedir. Yani gücünüzün yetmesi mümkün olmadığı halde Allah bunları size takdir etmiştir. Cenâb-ı Hak bütün bunların kendi bilgisi ve kudreti dâhilinde olduğunu ve Allah'ın bunu onlara takdir buyurduğunu haber vermektedir. Bunu da ancak Allah'ın sonsuz kudretiyle ve yaptıkları iyi işler sayesinde o yerleri kendilerine verdiğini, hiçbir şeyin O'nun gücünün önüne geçemeyeceğini anlamaları için haber vermektedir. Şüphesiz Allah her bir şeye kâdirdir.

Feth 48:22

Mi m alanlı arkalarını dönüp kaçacaklardı. Bu dönüp kacarlar: ii en maksat, muhtemelen Mekkeliler'dir. Arkalarını OTUP mar ar; yani askerleri çok ve güçlü-kuvvetli olmalarına, buna karşılık sizin askeriniz az ve haliniz de zayıf olmasına rağmen, onlar hezimete uğramış olarak arkalarına dönüp kaçarlardı. Bu durum, yukarıda sözünü ettiğimiz 20. âyetin tefsirinde geçen üç yorumdan birine göre müminler için bir kanıttı. En doğrusunu Allah bilir. Eğer kâfirler size karşı savaşsalardı cümlesinde, Hayberliler'in yeminli dostları olan Esed ve Gatafân kabileleri ile müfessirlerin bahsettiği diğer kabileler kastedilmiş de olabilir; yani eğer kâfirler size karşı savaşsalardı onlar hezimete uğramış olarak arkalarını dönüp kaçacaklardı. Bu durumda bu hali kendilerinden defetmek için bir koruyucu da bulamayacaklardı. Ayrıca kendilerine yardım edecek ve bu belâyı başlarından giderecek bir yardımcı da bulamayacaklardı. Burada bütün kâfirlerin kastedilmiş olması da mümkündür; eğer onlar size karşı savaşsalardı arkalarını dönüp kaçacaklardı. En doğrusunu Allah bilir. ÇEİS ALLİ ai: YALİ IB, lal

Feth 48:23

Bu Allahın öteden beri uygulanıp gelen kanunudur. Yani bu, helâk ettiği her ümmet hakkında Allah'ın eskiden beri uyguladığı kanunudur. Ancak Allah, ümmetlerin her birini aynı şekilde helâk etmez; söz gelimi Nuh kavmini tüfanla, Firavun kavmini de benzer bir şekilde denizde boğarak helâk etmiş, Âd kavmini şiddetli bir kasırga ile, Semüd kavmini şiddetli bir depremle yok etmişti. Cenâb-ı Hak her ümmeti diğerinden farklı bir şekilde cezalandırmıştı. Bunun ise koyduğu kanunun değişmesi anlamına gelmediğini söylemektedir. Aynı şekilde her ümmet için koyduğu helâk edilme kanunu, diğerlerinde değişmemiştir. Bu Allah'ın öteden beri uygulanıp gelen kanunudur sözü, nihai zaferin müminlere ait olacağı mânasına da gelir. Buna göre senin ümmetin hakkında da Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın; ancak Allah diğer ümmetlerde nihai zaferi müminlere verdiği gibi senin ümmetinde de zaferi müminlere verecektir. 50 TE'VİLAÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ

Feth 48:24

Onların ellerini sizin üzerinizden çeken O'dur. Onların askerleri sayıca çok olmasına, daha kuvvetli ve savaş için daha iyi hazırlanmış olmalarına, buna karşılık bunların daha zayıf ve askerleri daha az olmasına rağmen Allah onların elini sizin üzerinizden çekmiştir. Onlar savaşmak için yola çıkmışlar ve savaşa dair gereken her türlü hazırlığı yapmışlardı, Bunlar ise umre ve Kâbe'yi ziyaret niyetiyle yola çıkmışlardı. İşte onların hazırlıklı ve daha güçlü olmalarına, askerlerinin de sayıca daha çok olmasına, buna mukabil bunların zayıf ve asker sayıları daha az olmasına rağmen Allah onların elini bunların üzerinden çekmiş, hatta onlara karşı bunları muzaffer kılmıştır. Nitekim müslümanlar ok ve taş atmakla uğraştıkları bir halde bile onları yendikleri ve Mekke'nin göbeğine kaçmaya mecbur ettikleri çeşitli rivayetlerde anlatılmaktadır. Üstelik Allah onları muzaffer kılınca, bu sefer onların elini öbürlerinin üzerinden çekmiş ve nihai zafere ulaştırmamıştı; bunu da her konuda tedbir ve idarenin kendilerinde değil Allah'tan olduğunu, bütün yaratılanların üzerinde hükümranlık hakkının Allaha ait olduğunu ve O'nun hükümranlığında hiç kimsenin hâkimiyetinin söz konusu olmadığını müminlerin bilmeleri için böyle yapmişti, Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Düşman güçlü-kuvvetli ve sayıca çok, kendileri ise zayıf ve sayıca az olduklarından dolayı müminlerin çok korktuklarını ve büyük endişeye kapıldıklarını Cenâb-ı Hakk'ın hatırlatması [ ]ve netcede onları muzaffer kıldığını belirtmesi ise lütfuna karşı müminlerin şükür borcunu ödemeleri ve Cenâb-ı Hakk'ın müminlerin elini Mekkelilerin üzerinden çekmesi içindir. Şayet şöyle bir soru sorulursa: Cenâb-ı Hakk'ın, müşriklerin elini müminlerin üzerinden çekmesinde Allah'ın lütfu açık ve anlaşılır mahiyettedir; ancak müminlerin ellerini o kâfirlerin üzerinden çekmesinde ne gibi bir lütuf ve minnettarlık vardır? Buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hakk'ın, müminlerin ellerini kâfirlerin üzerinden çekmesi de Allah'ın lütfudur; Allah bu yolla kâfirlere şükür görevlerini eda etmek imkânı vermektedir. Bu şükürden maksat da İslâm'dır. Yarattığı bütün insanlar üzerinde Allah'ın mutlaka pek çok lütfu vardır; bu bakımdan kâfirlerden de müslümanlardan da şükür borçlarını ödemelerini istemektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, müminlerin ellerini onların üzerinden çekmesi, müminlere de Allahın bir lütfudur; nitekim bundan sonra gelecek olan âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurmaktadır: “Eğer Mekkede kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi)”. Eğer Allah müminlerin elini onların üzerinden çekmeseydi, müminler mutlak bir zafer kazanacaklar ve hemen Mekke'ye gireceklerdi; Mekkede ise müminler de yaşıyordu; bilmeden onlara da zarar verecekler ve bu yüzden kendileri de üzülecekler ve zarara uğrayacaklardı. Bu bakımdan, söylediğimiz gibi orada yaşayan müminlere bilmeden zarar vereceklerinden dolayı Allah'ın, müminlerin elini onların üzerinden çekmesi müminler için de büyük bir lütuftur. En doğrusunu Allah bilir. Mekkenin göbeğinde. Aslında onlar Mekkenin göbeğinde değil, Hudeybiye'de idiler. Mekke ile Hudeybiye arasında kilometrelerce yol vardır. Dolayısıyla bu ifade, iki mânaya gelir. Birincisi, müşriklerin hezimete uğradıkları ve Mekke'deki evlere sığındıkları rivayetlerde zikredilmektedir, buna göre Allah müminleri muzaffer kılmış ve müşrikleri Mekke'nin göbeğine kaçmaya mecbur edecek derecede yenilgiye uğratmıştı. İkincisi, Mekke'nin göbeği ibaresi, Mekke'nin yakını mânasına da gelir. Mekke'nin yakınından kinâye olarak Mekke'nin göbeği denilmesi mümkündür. Bazıları Mekke'nin göbeği ifadesine Harem mânasını vermişlerdir; Harem'den kasıt da bütün Mekkedir. Bu âyetin yorumu bu şekildedir. En doğrusunu Allah bilir. (SJAllah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Hiç şüphe yok ki Allah, insanların bütün yaptıklarını bilmekte ve görmektedir. Bu âyette, insanların fillerinin yaratıldığına işaret vardır. Çünkü Allah, bunların elini onların üzerinden, onların elini de bunların üzerinden çektiğini söylemekte, sonra da insanların fiillerini yaratanın kendisi olduğunun bilinmesi için meâlen şöyle buyurmaktadır: Allah, bütün yaptıklarınızı bilmekte ve görmektedir. En doğrusunu Allah bilir. JTo”

Feth 48:25

25. “İnkâra sapan, sizi Mescid-i Haram'a sokmayan, (yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar da başkaları değil, onlardır. Eğer Mekke'de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi). Dilediklerini rahmetine daldırmak için Allah böyle yapmıştır. Eğer birbirinden ayrılsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik.” İnkâra sapan ve sizi Mescid-i Haram'a sokmayanlar başkaları değil, onlardır. Onlar, müslümanların niyetlerini yerine getirmelerine, yani Mescid-i Haram'ı ziyaret ve tavaf etmelerine engel oldular. Müslümanlar Mescid-i Haram’ ziyaret etmeye niyetlendikleri, müşrikler de onların bu ziyaretlerine engel oldukları için Cenâb-ı Hak burada Mescid-i Haram'ı ziyarete engel olduklarını özellikle belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir. (Yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar. Buradaki “ma'küfen” kelimesi, hapsolunan, bekletilen demektir. “Uküf” mastarı, bir yerde kalmak, hapsetmek anlamına gelir; bundan da “Akif” (sui) ve “mu 'tekif” diye isim yapılmıştır. (Yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar. Bu ilâhi beyan, temettü için belirlenen hedy kurbanının, kurban edileceği yere, yani Mekke'ye veya Minaya gitmesine engel olanlar mânasına gelir. Harem bölgesi ise kurban kesme mahalli değildir. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Onlar, temettü olarak işaretlenen hedy kurbanlarının kesilecekleri yere, yani Mina'ya veya Mekke'ye ulaşmalarına engel olmuşlardır. Rivayetlerde belirtildiğine göre peygamber aleyhisselâm umre yapmak üzere yola çıkmıştı ve temettü yapıyordu. Temettü için işaretlenen kurban ise kurban kesme mahalline ulaşmaktan engellenirse, artık temettü olmaktan çıkar, sahibinin mülkiyetine girer, sahibi de onu istediği gibi değerlendirir. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.), engellenen o develeri Haremde kurban etmişti”, Bu da göstermektedir ki temettü olarak belirlenen hedy kurbanları, kurban kesme mahalline ulaşması engellenirlerse müt'a olmak hükmünden çıkarlar. Engellenen bu kurbanlıkların da Harem dâhilinden başka yerde kesilmeleri caiz değildir. Hudeybiye ise bize göre Harem ve Hil (Harem dışında kalan yer) bölgesini birlikte temsil etmektedir, dolayısıyla orada kesilen hayvanlar da Haremde kesilmiş sayılırlar. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Eğer Mekke'de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz, yani onları öldürmeniz ve helâk etmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi). Yani şayet Mekkede mümin erkekler ve mümin kadınlar bulunmasaydı, Allah sizi tam olarak muzaffer kılar ve Mekke'ye girmenizi sağlardı. Fakat açıkladığı bu sebepten dolayı sizin Mekke'ye girmenize engel oldu. Sonra üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı cümlesinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiş, bazıları şöyle demiştir: Bu cümle, onları öldürdüğünüz için fidye vermek zorunda kalırdınız, demektir. Muhammed b. İshak'tan” böyle rivayet edilmiştir. Bazıları buna, kefâret vermek zorunda kalırdınız mânasını vermiş, bazıları da günah işlemiş olurdunuz demiştir; yani onları öldürdüğünüzden dolayı günah işlemiş olurdunuz. Bu yorumun doğru olma ihtimali yoktur, çünkü müminler bilmeden onları öldürdükleri için günah işlemiş olmaları söz konusu değildir. Zira Cenâb-ı Hak, bilmeden yaptığımız işlerden dolayı bize günah yazmamaktadır, ayrıca bilme yolunu da koymamıştır. Allah şöyle buyurmuştur: “Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz”©, Bize göre bu âyet iki mânada yorumlanır. Birincisi, onları öldürdüğünüzden dolayı kâfirlerden ve münafıklardan zorunuza gidecek kınamalara, ayıplamalara ve benzeri dedikodulara mâruz kalırdınız, demektir. Müslümanlar, kendi adamlarını ve müslüman olan dindaşlarını öldürdüler, diye konuşur o Taberi, Câmi'uİ-beyân, XXVI, 124. lardı. Kâfirler, bu türlü sözleri söyleme imkânını bulurlar ve bu da sizin çok zorunuza giderdi. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, kendi adamlarınızı ve dindaşlarınızı öldürdüğünüzü öğrendiğinizde, müslümanları ve iman ehlini öldürmüş olduğunuzdan dolayı sürekli pişmanlık duyar, üzüntüye ve kedere boğulurdunuz. En doğrusunu Allah bilir. Bize muhalif olanlar ise bu âyeti iki meseleye bağlamaktadırlar. Birincisi, müslüman olan, fakat hicret edip yanımıza gelmeyeni öldürmek, diyet vermeyi gerektirir; bunun delili de bilmeden onları ezdiğiniz için üzüntü ve zarara uğrardınız meâlindeki âyet-i kerimedir. Bu zarardan maksat da diyet cezasıdır. İkincisi, içinde müslüman esirlerin ve müslüman çocukların da bulunduğu müşriklere ait kaleleri vurmak [ ]yahut müslüman çocukların kalkan olarak kullanıldığı kâfirlere ait kaleleri yakmak veya vurmak mübah olur mu? Ebü Hanife, Ebü Yüsuf, Muhammed, Züfer ve Süfyân-ı Sevri şöyle dediler: İçinde müslüman esirlerin ve müslüman çocukların bulunduğu müşriklere ait kaleleri vurmakta beis yoktur; müslümanları değil de sadece müşrikleri kastederek o kaleleri yakmakta da beis yoktur. İçinde müslüman esirlerin de bulunduğu kâfirlere ait gemileri yakmakta da beis yoktur. Mâlik şöyle dedi: İçinde müslüman esirlerin de bulunduğu kâfirlere ait gemiler ateşe verilmez. Evzâi de şöyle söyledi: Kâfirler müslüman çocukları kalkan olarak kullanırlarsa, onlara karşı silâh kullanılmaz ve kaleleri ateşe verilmez, ancak mancınık ve benzeri malzemenin atılmasında beis yoktur. Şâfii ise şöyle dedi: İçinde esirlerin ve müslüman çocukların bulunduğu, ancak onların kalkan olarak kullanılmadığı kâfirlerin kalesini vurmakta beis yoktur. Bu konuda Şâfiiden iki farklı görüş rivayet edilmiştir. Bunlar, eğer orada mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı meâlindeki âyet ile eğer birbirinden ayrılsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik ilâhi kelâmını görüşlerine delil gösterirler. Burada Cenâb-ı Hak, içlerinde müminler bulunduğu için Hz. Peygamber'i (s.a.) ve müminlere oraya saldırmayı yasakladığını haber vermektedir. Eğer birbirinden ayrılsalardı, yani kâfirler ve müslümanlar birbirlerinden ayrılmış olsalardı, Allah kâfirlere azap edecekti. Bu âyetler, oraya saldırmanın mübah olmadığına işaret etmektedir. Ancak biz deriz ki: Siyer müellifleri, Hz. Peygamber'in, kadınları ve çocukları öldürmeyi yasaklamış olmasına rağmen Tâiflileri muhasara ettiğini ve onları mancınıkla dövdüğünü naklediyorlar; üstelik bunun oradaki kadınlara ve çocuklara zarar vereceğini şüphesiz Hz. Peygamber de biliyordu. Bu rivayet göstermektedir ki, müslümanları öldürmek kastedilmediği halde içlerinde müslümanların da bulunduğu yerlere hücum etmek yasak değildir. Rivayete göre Hz. Peygamber'e müşriklerin yurduna baskın yap eki hükmü sorulmuş, bu sırada oradaki çocukların ve kadınların da zarar görecekleri hatırlatılmış, da yaşıyorlardı ve yapılacak baskında onlar da zarar göreceklerdi. Aynı şekilde orada müslüman tüccarların ve benzeri kişilerin bulunmaları da söz konusudur. Bu uygulama da oraları vurmakta beis olmadığını göstermektedir. Yukarıda belirtilen âyetler ise bu konuda onlar için delil olmaz, çünkü bu âyetlerde, mendup olanın oralara saldırmaktan el çekmek olduğu söylenmektedir. Buna göre oralara saldırmakta sakınca yoktur. Âyetin zâhirinin haramı ifade ettiği de söylenemez; görmez misin ki, Cenâb-ı Hak, onları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı buyurmaktadır! Bu sakınca olmasaydı, onlara bir zarar gelmezdi. İnsanlar bu âyetin yorumunda ihtilaf etmişlerdir, doğru olanı yukarıda bizim söylediğimiz iki ihtimaldir; kâfirlerin kınamaları yahut oradaki müslümanların da zarar görmelerinden dolayı üzüntü ve keder duymalarıdır. Bu durum ise mendup olan bir şeyi terketmekten hâsıl olur. Üstelik bu hükmün, Harem bölgesinde olanların dokunulmazlığından dolayı özellikle Mekkeliler hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. Görmez misin ki, öldürülmesi gereken biri, bizim kanaatimize göre Hareme sığınacak olsa orada öldürülmez. Hatta savaşçı olan kâfirin durumu da böyledir; o da Hareme sığınacak olsa, Hareme sığınanın dokunulmazlığından dolayı öldürülmez. En doğrusunu Allah bilir. Dilediklerini rahmetine daldırmak için Allah böyle yapmıştır. Cenâb-ı Hak sanki dilediği kişileri rahmetine sokmak için onların elini sizin üzerinizden çekmiştir. Müminlerin elini onların üzerinden çekmesi de Allah'ın lütfu gereği olabilir; yani Allah dilediği kişileri kendi dinine sokmak için sizin elinizi onların üzerinden çekmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Eğer birbirinden ayrılsalardı. Yani eğer kâfirler müminlerden ayrılmış olsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik; sizin onları öldürmenize izin verecektik, yani eğer onlar ayrılmış olsalardı sizi onların başına musallat edecektik. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Onlardan dolayı üzüntü ve zarara uğrardınız; yani hataen adam öldürmek gibi bir cinayet işlemiş olurdunuz”. Ebü Avsece şöyle dedi: Buradaki “mcarre” kelimesi, kötülük demektir, çoğulu “mearrât” gelir. Bana falancı kötülük yaptı, yani ondan bana kötülük geldi denilir. Aslında bu kelime hata etmek anlamındadır, biri hakkında kullanıldığında hatalı adam mânasına gelir. Âyetteki “tezeyyül” kelimesi de ayrışmak demektir. İbn Kuteybe bu kelimeye, ayrılırlar diye mâna verdi“, Ebü Avsece de şöyle der: Âyetteki “en tetaühum” (pajis öl) kelimesi, ayaklarıyla çiğnemek anlamında değil, kendisine kötülük gelmesi mânasındadır. Durt huu EN Sga --- Dipnotlar: 9 Ebü Abdullah Muhammed b. İshak b. Yesâr el-Muttalibi el-Kureşi el-Medeni; Kitâbü5Siyer ve'l-meğâzi adlı eserin müellifi olup İbn İshak diye tanınır. Allâme, hafız ve ahbâridir. Enes b. Malik'i görmüş, pek çok tâbiiden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de pek çokları rivayet etmiştir. Hadis ilmini ilk tedvin edenlerdendir. 151/768 yılında vefat etti (bk. İbn Sa'd, et-Tabakatü'-kübrâ, VII, 552; Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, VII, 33-55; İbn Ha“Buhâri, “Cihâd ve Siyer” 146; Müslim, “Cihâd ve Siyer’, 26.

Feth 48:26

İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhiliye dönemine ait büyüklenme duygusuna kaptırmışlardı. Burada onların kalplerine yerleşen “hamiyyet” ile neyin kastedildiğini bilmiyoruz. Ancak Allah onun Câhiliye hamiyeti olduğunu haber vermektedir. Biz onu tefsir etmiyor ve bununla şu kastedilmiştir demiyoruz. Onlar ise bu hamiyetin ne olduğunu biliyorlardı ve bu yüzden Resülullah'ın (s.a.) ve ashabının Mekke'ye girmelerine ve niyetlerini yerine getirmelerine engel olmuşlardı. Bu âyetten iki mâna çıkar, Birincisi, Câhiliye döneminin âdetlerinden biri şu idi: Onlardan biri bir suç işlese veya bir adamı öldürecek olsa, katili veya suçluyu ve yakınlarını E alip oradan uzaklaştırırlar veya kontrollerinde tutarlardı. [ ] Muhtemeldir ki onlar, Resülullah'ın (s.a.) veya ashabından birinin kendilerinden biri tarafından öldürüleceğini yahut birinin canına kıyılacağını veyahut da aralarında bir çarpışma vuku bulacağını düşünerek onların Mekke'ye girmelerine engel ol© o Ebü Ubeyde, Mecözü'l-Kurân, II, 217. 8 İbn Kuteybe, Tevilu müşkili'-Kurân, s. 368.

Feth 48:27

27, “Allah, resülüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir. Allah izin verirse hiçbir şeyden korkmaksızın, (umrenizi yaptıktan sonra) ya saçlarınızı kazıtarak veya kısmen kestirerek, güven duygusu içinde Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilmektedir ve bundan başka hemen gerçekleşecek bir fethi de takdir buyurmuştur.” Allah, resülüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir. Müfessirler şöyle derler: Allah, resülüne rüyasında gerçeği göstermiştir. Yani Allah, resülüne göstermiş olduğu rüyayı gerçekleştirmiştir, o rüyanın gerçekleşmesini ihmal etmemiştir. Bu cümle, Allah, insanlara verdiği haberde peygamberini onların nazarında doğru çıkarmıştır mânasına da gelebilir, yani o bu konuda gerçeği görmüştür. İlk yorum daha uygun gibidir. Allah izin verirse hiçbir şeyden korkmaksızın, güven duygusu içinde Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz. Bu âyet-i kerime iki mânaya gelir. Birincisi, her ne kadar cümle haber gibi ise de emir mânasına gelebilir, yani Mescid-i Harama girin! Nitekim İbrahim aleyhisselâm da [ ] “Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm” demiş, sonra da Allah Teâlâ'nın âyette belirttiği gibi “Babacığım! Sana buyrulanı yap” demiştir. Bu âyet, İbrahim aleyhisselâmın rüyasında görmüş olduğu oğlunu kurban etmesi, fiilinin ilâhi bir emir olduŞuna, onun bunu yapmakla emrolunduğuna işaret eder. Bu yoruma göre yukarıda geçen Hz. Peygamber'in rüyasının hemen arkasından “inşallah” (teo ai e RON zn şunu ifade etmektedir: Saçlarınızı kazıBe yla yeğ EN -i Harana girmenizi Allah, kendinizi a miştir, şayet kendinizi güvende hissetmezseniz, Allah m oraya girmenizi dilememiştir. En doğrusunu Allah bilir. Mescid-i Harama muhakkak gireceksiniz ilâhi kelâmı, vâd anlamına da gelebilir. Bu durumda âyelleki istisna edatı iki mânaya gelir. Birincisi, teberrük ve lütuf mânasına gelir, nitekim bir iş yapılırken bereket bekleyerek Allah'ın adıyla başlanır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, herkes için kendi şahsı ile alâkalı olarak emir mânasına gelir; birine bir şeyi yapacağını haber verdiğinde inşallah demesi emredildiği gibi insan başka birine şuraya gireceğini haber verdiğinde de inşallah der. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “İnşallah demeden, hiçbir şey için şu işi yarın yapacağım, deme!” Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz ilâhi kelàmmdaki vâd, her ne kadar zâhirde geneli ifade ediyorsa da inşallah sözü ile bazı kişiler için istisna mânası murat edilmiş de olabilir; belki de Hudeybiye seferine katılan herkes değil, bazıları kastedilmiştir, çünkü bu sefere katılanlardan bazıları Mescid-i Haram'a giriş zamanına kadar ölmüş olabilirler, Buna göre sefere katılanların hepsi murat edilmemiş demektir. Bu durumda Resülullah'ın (s.a.) vâdettiği olayda bir tutarsızlık olmasın diye âyette inşallah diye bir istisna getirilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın âyette Resülullah'ın (s.a.) rüyasından söz etmesi ve onun mutlaka gerçekleşeceğini haber vermesi, muhtemelen Mescid-i Haram'a girmenin, onun arkasından gerçekleşeceğini ifade eder. Şayet durum böyle ise o zaman Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz cümlesi, o rüyanın yorumu olur; sözü edilen rüyanın da başka bir zamanda gösterilmiş olması mümkündür. Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz ilâhi kelâmı, Allah'tan gelen vâdin ve emrin başlangıcıdır. “Sana gösterdiğimiz o rüyayı, sadece insanları sınamak için meydana getirdik”“ meâlindeki âyet-i kerime de aynıdır. (JMescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz meâlindeki âyette söylediği ile az önce kaydettiğimiz âyette söylediği, muhtemelen aynı haberdir. Bundan başka haberlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Neticede Cenâb-ı Hak onu tahakkuk ettireceğini haber vermiş ve Hz. Peygamber'in gördüğü rüyayı doğrulamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Saçlarınızı kazıtarak veya kısmen kestirerek... Cenâb-ı Hak müslümanların tıraş olarak veya saçlarını kısaltarak Mescid-i Harama gireceklerini haber vermektedir. Sonra bu ifade, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, ihrama girmenin başlangıcını ifade eder; ihrama giren kişi, koku sürünmek, ihram elbisesini giyinmek, saçlarını kazılmak ve kısaltmak gibi şeylerle ihrama gireceği sirada süslenir. İkincisi, Allah müminlerin Mescid-i Haram'a süslenmiş oldukları halde ve kâfirlerden güven içinde olarak gireceklerini haber vermektedir. Eğer bu yorum doğru ise o zaman maksat elbise, koku ve benzeri vasıtalarla süsfenmektir. Rivayet edildiğine göre Resülullah umre yapiyordu ve ona kazâ umresi adı verilmişti. Çünkü daha önce Hudeybiyede Mekke'ye girmesi engellenmişti ve buna işle o umrenin adı verilmişti. Eğer hac yapıyor idiyse, o zaman Mescid-i Haram'a muhakkak gireceksiniz cümlesi, Minadan döndükten sonra ziyaret tavafını yapmaları ve bu sırada tıraş olmaları ve saçlarını kısaltmaları mânasını ifade eder, En doğrusunu Allah bilir. Söyle bir soru sorulabilir: Cenâb-ı Hakk'ın, Hudeybiye yılında Mekke'ye ulaşamayacağını, Mekke'ye girmesine ve hac menâşikini yerine getirmesine engel olunacağını bildiği halde Peygamber'ine hac için yola çıkmasını emretmesinin hikmeti nedir? Çünkü Hz. Peygamber'in bu seyahati, Allah'ın emri olmadan yapma ihtimali yoktur. O, diğer insanlar gibi değildir; diğer insanlar kimseden emir almadan çeşitli işler yaparlar, sonra o işleri yapmaktan engellenir veya menedilirler. Resülutlah'ın (s.a.) ise Allah'tan emir gelmeden hiçbir iş yapması mümkün değildir. Buna şöyle cevap verilir: Müslümanların umre yapmalarına engel olunaçağını bilmesine rağmen Cenâb-ı Hak bu seyahati emretmiştir; bunu da Hz. Peygambere ve ümmetine, hac yolunda engellenen insanın hükmünü öğretmek için yapmıştır. Hacdan engellenen ve hac menâsikini yerine getirmek için Mekke'ye girmesine engel olunan biri, ne yapacaktır ve ne ile oradan çıkacakur? (Jİnsanlara şeriatını bazan verdiği bir emirle, bazan gönderdiği bir haberle, bazan da Hz. Peygamber'in fiiliyle öğretmesi, Allah'ın hakkıdır. Allah, insanları dilediği işlerle imtihan eder, yarattıkları hakkında hüküm vermek ve emretmek O'na aittir. En doğrusunu Allah bilir. Korkmaksızın; yani Mekke'ye güven içinde gireceksiniz, düşmanlarınızdan ve onların size engel olmalarından korkmayacaksınız. Allah sizin bilmediğinizi bilmektedir. Bu ilâhi kelâm çeşitli mânalara delâlet eder, Birincisi, sizin bilmediğiniz, Hayber'in fethi ve ganimetler elde etmeye dair yaptığı vâdi Allah bilmektedir mânasına gelir. Diğeri, siz bilmediğiniz halde, peygamberine (s.a.) gösterdiği rüyanın mahiyetini ve onun gerçekleşeceğini Allah bilmektedir mânasına da gelebilir. Öbürü de Hudeybiyeden dönüşünüzde, münafıkların nifakını, hakiki ve doğru imana sahip olanlarla a çıkarmaya ilişkin olayları ve sizin bilmediğiniz du5 ir ia sanada gelebilir. En doğrusunu Allah bilir,: no inizi bilmektedir cümlesi hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Siz bilmiyorsunuz, fakat seneye Mekke'ye gia En doğrusunu Allah bilir. Bundan başka hemen gerçekleşecek pit fethi de takdir buyurmuştur. Bazıları şöyle dedi: Mekke'ye girmenizden önce yakın bir fethi, yani hemen gerçekleşecek olan Hayber'in fethini takdir buyurdu. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerin görüşü şöyledir: Peygamberlerin rüyalarının vahiy gibi hak olduğuna ve gerçekleşeceğine inandıkları için, Resülullah (s.a.) kendilerine Mekke'ye gireceklerini rüyasında gördüğünü haber vermesine rağmen niyetlerini gerçekleştirmeye müşriklerin engel olmaları üzerine Hudeybiyeden geri dönmeleri müslümanlara çok ağır gelmişti. Fakat müslümanlar için bu yorum ihtimal dâhilinde değildir, ancak münafıklar için böyle bir ihtimalden bahsedilebilir. Çünkü rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Hudeybiyede kurbanını kesip ihramdan çıkınca münafıklar, hani peygamberin rüyası hak idi gibi sözler söylemişlerdi. Bu rivayet, burada kastedilenin münafıklar olduğu ihtimaline işaret etmektedir. Müslümanların kalplerine böyle bir şüphenin gelme ihtimali yoktur. Çünkü bu konuda âyette bir açıklama yer almadığı gibi Mekke'ye girecekleri zamana dair bir tarih de belirtilmemiştir. Aksine sadece Mekke'ye girecekleri vâdedilmekte, tarih verilmemektedir, Görmez misin ki Yüsuf aleyhisselâm bir rüya görmüş, ancak bu rüya aşağı yukarı kırk sene sonra gerçekleşmişti. Bu durumda yapılan vâdde bir tarih verilmediğine göre bunun er veya geç gerçekleşeceği konusunda müslümanların kalplerinde bir şüphe bulunması ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir. (JSonra yukarıda söylediğimiz gibi Hudeybiyede müslümanların Mekke'ye girmelerine müşriklerin engel olmaları ve onların niyetleriyle müminlerin arasına girmeleri meselesinde, Resülullah'ın (s.a.) ashabıyla birlikte hac yapmak ve Kâbe'yi ziyaret etmek niyetiyle yola çıkmasına rağmen Cenâb-ı Hak'tan bir emir gelmeden bundan vazgeçip geri dönmesi ihtimali yoktur. Ayrıca eğer mesele Cenâb-ı Hakk'ın ilmine göre Hz. Peygambere verilmiş böyle bir emir varsa yorum şöyle olur: Hz. Peygamber kendisine yönelik emrin yanısıra ziyaret amacıyla Mekke'ye girme niyetlerini gerçekleştirmeye erişemez, müşriklerin de müslümanlara mani olup engellemeleri de söz konusu olmaz, müslümanların haccı eda etme emrini yerine getirme arzuları da tahakkuk etmez. Bu da şuna delil olur: Allah müslümanlara bir işi yapmalarını emretmiş, fakat bununla emrettiğinin dışında bir işi dilemiştir. Allah, müslümanlara emrettiği işi yapmalarıyla kendisinin bildiği bir fiili murat etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hak İbrahim aleyhisselâma oğlunu kurban etmesini emretmişti, fakat oğlunu kurban etmesi emrinden maksadının koyun veya koç kurban etmek olduğu sonradan ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla bir işi yapmayı emretmek, emretmiş olduğu o işin yapılmasını murat ettiği anlamına gelmez. Aksine Allah, kendi bildiği fiili yapacaklarını, yani o emrin hilafına ve aksine olan bir işi murat etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 6 “Çocuk, babasıyla beraber iş güç lutacak yaşa gelince babası ona, Yavrucuğum dedi, 'Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm; düşün bakalım sen bu işe ne diyeceksin? Dedi ki: Babacığım! Sana buyurulanı yap”. “© Bu söz Kelbi'den rivayet edilmiştir (bk. Semerkandi, Bahru'l-'ulåm, II, 258; Mâverdi, en-

Feth 48:28

Resülünü doğru yol rehberi ile gönderen O'dur. Yani Allah, onu her türlü sapıklıktan veya şaşkınlıktan arınmış doğru yolun rehberi ile göndermiştir. Yahut her türlü körlüğü, cehaleti ve şüpheyi açıklayan bir beyan ile göndermiştir. Bundan maksat da Kur'ân-ı Kerimdir; Allah ona bazan hidâyet, bazan rahmet, bazan da nur ismini vermektedir. Şanı yüce olan Cenâb-ı Hakk'ın nitelediği gibi Kur'ân, kendisine sarılan herkese, âyette ifade buyurduğu üzere her türlü sapıklıktan ve şaşkınlıktan kurtaran bir hidâyet rehberi, her nevi karanlığı aydınlatan bir nur ve her çeşit körlüğü ve şüpheyi açıklayan bir beyandır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Hak din ile ibaresinin hak ile mânasına gelmesi mümkündür. Bu da dinin sıfatı olur, ondan maksat da İslâm dinidir. Çünkü o hak dindir, diğer dinler ise bâtıldır. Hak din lafzının, hak ilâh olan Allah'ın dini mânasına gelmesi de muhtemeldir. Cenâb-ı Hak, ulühiyet vasfına kâmil mânada sahip yegâne ilâhtır. O'ndan başkasının dinleri ise eşyanın dinidir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. 46 [ ]Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye. Buradaki “yuzhiru” kelimesi, galip gelmek mânasına gelir. Onun diğer dinlere galip gelmesi de iki şekilde olur. Birincisi, bu din hak olduğuna ve Allah'tan geldiğine dair delillerle ve kanıtlarla diğer bütün dinlere üstün gelir. Allaha hamdolsun ki bu husus âyette belirtildiği gibi tecelli etmiştir, o kadar ki aklıyla böbürlenen, hakikate inatla karşı koyan ve hakkın delillerinden gafil olanlar dışında bütün din mensupları, deliller ve kanıtlarla İslâm'ın hak din olduğunu anlamışlardır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir, Ikincisi, İslâm bütün dinlere üstün gelir, yani diğer bütün din mensuplarına galip gelir, o kadar ki müslümanlar galip ve muzaffer olarak diğerlerinden ayrılırlar, diğer bütün din mensupları ise saklanıp gizlenirler. Ancak bu, bazı müfessirlerin belirttiğine göre tarihin belli bir döneminde gerçekleşir, o vakit de İsâ aleyhisselâmın nüzulü zamanıdır. O gün, bütün din mensupları tek bir dinin çatısı altında toplanırlar, işte o din de İslâm'dır. Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye cümlesi, bu din mensuplarının hepsinin ihtiyaç duyacağı her bilgi, ayrıca diğer bütün dinlere karşı üstün gelmek için ihtiyaç duydukları vasıtalar, bütün olaylara delil olmaya yeterli olacak hükümler, Kur'ân'ın ihtiva ettiği mânalarda vardır anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Buna tanık olarak da Allah yeter. Bu cümle iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, efendimiz Muhammed aleyhisselâmın getirdiği vahiylerin hepsi, ancak Allah tarafından gönderilmiştir, mânasına gelir. Bu yorumu kabul edersek, o zaman âyette sözü edilen şahitlik âhirette gerçekleşecek demektir. İkincisi, Allah'ın gönderdiği âyetler, deliller, kanıtlar ve Hz. Muhammed'in (s.a.) risâletine ve nübüvvetine delil olan mücizeler anlamına gelir. Yani Cenâb-ı Hakk'ın Muhammed aleyhisselâm için yarattığı işaretler ve deliller, dünyada onun risâletine ve nübüvvetine tanıklık etmektedirler. En doğrusunu Allah bilir. 62 USII AE ilal ARZ ING l İz Kara ipl İle) l ya St Oya aein eği

Feth 48:29

[Peygamberleri İsmiyle veya Vasfıyla Belirtmenin Anlamı ve Tafdil Konusu] O, Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Muhammed aleyhisselâmın diğer peygamberlerden üstün olduğuna (tafdil) bu âyeti ve benzeri başka âyetleri delil gösteren biri şöyle der: Allah Teâlâ Muhammed aleyhisselâmı Kur'ân-ı Kerimde risâle veya nübüvvet vasfından başka bir isimle anmamıştır. (JMeselâ bir âyette “Ey Nebi!” diye, başka bir âyette de “Ey Resül!” diye hitap etmekte, burada da Muhammed Allah'ın resülüdür buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak diğer peygamberlere ise risâlet ve nübüvvet vasfını eklemeden, dünyaya geldiğinde konulan kendi isimleriyle hitap etmektedir. Meselâ şöyle buyurmaktadır: “Ey Nüh! Sana ve seninle beraber olan gruplar üzerine bizden selâm ve bereketlerle gemiden in!” “Ey Lüt!”? “Ey Müsâ!”” “Ey Hârun!” “Ey Hüd!”” “Ey Salih!” Hz. Peygamber'in dışında Kur'ânda belirttiği peygamberlerin hepsini, dünyaya geldiğinde kendisine verilen isimleriyle anmaktadır. Risâlet ve nübüvvet vasıflarıyla onları süslememekte ve isimlerini bu vasıflarla birlikte anmamaktadır. Bu, onlardan farklı olarak Muhammed aleyhisselâmın sahip olduğu fazileti göstermektedir. Aynı şekilde Muhammed aleyhisselâmın ümmetine ve ashabına “Ey iman edenler!””, “Ey müminler!” diye hitabı da onların diğer ümmetlere olan üstünlüğüne işaret etmektedir. Halbuki diğer ümmetler hakkında “Ey İsrâiloğulları!”” ve “Ey âdemoğulları!” buyurmaktadır. Muhammed (s.a.) ümmetinin faziletini gösteren başka âyetler de vardır. Bunlardan biri Ayet-i kerimed;i+. “ç; de su áyet-i kerimedir: Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz”! has: 3 i y netsiniz. Yani önceki kitaplarda da belirtildiği üzere en hayırlı ümmet sizsiniz. En doğrusunu Allah bilir. [Şefkat ve Merhamet Müslümanın Vastfıdır] Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Muhtemelen bu vasıflar, Hz. Muhammed'in (s.a.) ashabının geneli için yapılan bir nitelemedir. Yani onların hepsi, Allah'ın bu âyette sözünü etmiş sıfatlarla muttasıftırlar, bu sıfatların hepsi onlarda vardır. Nitekim onları niteleyen başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”£., [S]Yani kâfirlere karşı sert, müminlere karşı merhametlidirler. Allah onların genelini bu şekilde nitelemektedir, burada da bu mânadadır. Cenâb-ı Hakk'ın, onların hepsini değil de bir kısmını veya çoğunluğunu kastetmiş olması muhtemeldir. Nitekim Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Eğer Allah Teâlâ, “İçinizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti” buyurmamış olsaydı, biz, Muhammed aleyhisselâmın ashabından dünyayı isteyen birinin bulunduğunu anlayamazdık#, Dolayısıyla bu vasıf, Abdullah b. Mesüd (r.a.) gibiler hakkında yapılmış bir nitelemedir. Sonra Allah Teâlâ, merhamet ve şefkati müminlerin vasfı yapmıştır, bu sayede birbirlerine karşı merhametli davranırlar. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Birbirinize merhamet göstermedikçe cennete giremezsiniz”. Ashâb-ı kirâm, hepimiz çocuklarımıza karşı merhamet gösteriyoruz, dediklerinde şöyle karşılık verdi: “Bu, merhamet değildir. Merhamet ancak insanın kendisi ve çocuğu için istediğini din kardeşi için de istemesidir”, Numan b. Beşir'in rivayet ettiği bir hadiste de Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Bütün müminler tek bir vücut gibidirler; eğer biri rahatsızlanırsa, diğerleri uyumayıp hararetle ona yardıma koşuşurlar”” Âyet-i kerimede müminlerin kâfirlere karşı şiddetli olmakla nitelenmesi, onlara karşı şefkat duymadıkları anlamında değildir. Çünkü peygamber aleyhisselâm, onlar için de kendini helâk edecek derecede büyük bir şefkat duyuyordu. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar için üzülerek kendini helâk etme”"; “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!” Allah hepsinden razı olsun, Resülullah'ın (s.a.) ashabı da böyle idiler. (JAllah tarafından kâfirler hakkında savaşma emri de görünürde rahmet olmasa da hakikatte rahmetin ifadesidir. Çünkü savaş, kâfirleri İslâm'a ve tevhit inancına sevketmek için emredilmiştir ve bu da onların kurtuluşuna vesile olacaktır. Ashabın müminlere karşı merhametli olmakla nitelenmeleri de kötülük ve ahlâksızlık yaptıklarını gördükleri zaman, bu davranışlarını değiştirmeleri için onlara karşı şiddetli davranmayacakları anlamına gelmez. Aksine onları kötülük yapmaktan alıkoymaları, onlara duyulan şefkat ve merhametin ifadesidir, çünkü bu onların kurtuluşuna vesile olacaktır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın nitelemiş olduğu merhamet vasfı onlardan hiçbir halde zâil olmaz, aksine her iki durum da onların şefkat ve merhamet duygularını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. [Namazın Yüzlere Yansıması] Sonra Allah Teâlâ, onların başka bir vasfına daha işaret etmektedir: Onları, Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rüküda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur. Buradaki Onları, hep rüküda ve secdede görürsün ifadesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu sözle Allah, onların namazlarını sürekli cemaatle kılmakla nitelemektir. Buradaki rükü ve secde kelimelerini namazdan kinâye olarak kullanmıştır. İkincisi, Ra blerine karşı boyun eğmek ve müminlere karşı da mütevazi olmak. mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak cümlesinden maksat, cennete talip olmaktır. Yani onların sahip oldukları merhamet, şefkat, rükü ve secde edenler diye nitelendiği bütün vasıfları ile cenneti kazanmayı istiyorlar anlamındadır, Ayetteki “fad!” ( Jain) kelimesi, Kur'ân'ın değişik âyetlerinde cennet mânasında kullanılmıştır. Bu kelimenin, maişetlerinde Allah'tan lütuf ve ikram istiyorlar mânasına gelmesi de mümkündür. Bu cümleye bazıları şöyle mâna verdiler: Onlar, Allaha itaat etme gücünü kazanmaları için maişet istiyorlar. Âyetteki “rıdvân” kelimesi de Rab'lerinin rızasını kazanmak istiyorlar mânasına gelir; bu da “Allah'ın lütfundan nasip arayın”” meâlindeki âyette olduğu gibi “fadl” kelimesiyle aynı mânaya gelir, tekrar ve teyit ifade eder. En doğrusunu Allah bilir. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri ve diğerleri şöyle dedi: Yani namazın ve huşüun izi yüzlerine vurmuştur. Bazıları şöyle dedi: İnsan gece kalkıp namaz kılar, uzun süre kıyamda durur ve uykusuz kalırsa, sabah olunca yüzünde bunun izi görülür, yüzünde bir sararma ve renk değişimi oluşur. Bütün bunlar dünyada olan değişimlerdir. ( Hasan-ı Basri'nin rivayet ettiğine BEN göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Hasta olmadıkları halde (gece ibadetiyle benzi sarardığı için) insanların hasta gibi gördükleri kişilere Allah merhamet buyursun” Hasan-ı Basri bu hadisi şöyle açıkladı: İbadet onları yormuştu. Katâde de şöyle dedi: Onların yüzlerinde namazın, yani toprağın izi vardır”, Ancak bu, uzak bir ihtimaldir. Bazıları da” şöyle dedi: Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur, yani secde ve abdest izleriyle yüzleri nurlanmıştır, Aynı mânada Hz. Peygamber'den (s.a.) şu meâlde bir hadis rivayet edilmiştir: “Kıyâmet günü ben, diğer ümmetlerin arasından kendi ümmetimi tanıyacağım”. Denildi ki: Ey Allah'ın resülü! Bütün ümmetlerin arasından kendi ümmetini nasıl tanıyacaksın? Şöyle buyurdu: “Kıyâmet günü benim ümmetim, secde izleriyle sakar ve sekili atlar gibi (abdest uzuvları parlak) olacaklar””. Böyle bir hal, diğer ümmetlerde bulunmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin başka mânalara gelmesi de mümkündür; Cenâb-ı Hak müminlerin ibadetlerinin ve gayretlerinin izleri olarak yüzlerinde nur, tatlılık ve güzellik yaratır, böylece onların Allaha ibadet ve itaat edenler oldukları bilinir. En doğrusunu Allah bilir. Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil'de de misalleri vardır. Bu âyet, farklı mânalara gelir. Birincisi, Tevrat'ta ve İncilde onların misalleri, Tevrat ve İncil ehlinin uluları gibi olmalarıdır: Yani onlar diğer insanlar arasından seçilmiş olan bireylerdir, insanlar ve sultanlar onlara değer verir ve saygı gösterirler. Siz de onlar gibi neden bu seçilmişlere saygı göstermez ve neden onlara uymazsınız? En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu onların Tevrat ve İncil'deki vasfıdır anlamına gelir. Yani onlar Tevrat'ta ve İncil'de böyle ET tavsif edilmişlerdir. Bunu bildiğinize göre Kur'ân'da bu şekilde tavsif edilen kişilere tâbi olsanıza! Üçüncüsü, bazıları şöyle dedi: Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur sözü, müstakil bir cümledir. Bundan maksat da öncesinde geçen şu cümledir: Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rüküda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine simaları oturmuştur. Sonra âyet, yeni bir cümleye başlamakta ve şöyle demektedir: İncildeki misalleri ise filiz veren bir ekindir... Bu, muhtemel bir durumdur ve güzel bir yorumdur. Belirtmiş olduğumuz ilk iki yorumda onların hem Tevrabtaki ve hem de İncil'deki vasıfları söz konusu idi. Sonra filiz veren bir ekin gibidirler ibaresiyle de başka bir vasıflarını belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak bu âyette Resülullah'ın (s.a.) vasfını değil, Allah kendilerinden razı olsun, ashabının vasıflarını belirtmektedir. Resülullah'ın (s.a.) vasfını ise başka bir âyette belirtmektedir: “Ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o ümmi peygamber””. Allah bu âyette Resülullah'ın (s.a.) vasfını anlatmakta, Allah kendilerinden razı olsun, ashabının vasıflarını da bu sürede belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Tevratta ve İncil'de onlar için yapılan benzetme budur. Bu âyet, peygamberliğin delilidir. Çünkü onlar için Kur'ânda belirtilen vasıfların daha önceki kitaplarda da anlatıldığını haber vermektedir. Sonra önceki kitaplara iman edenlerin hiçbiri, o kitaplarda bu vasıfların veya benzerlerinin geçmediBini söylememiştir. İşte bu, Resülullah'ın (s.a.) onu Allah'ın bildirmesiyle öğrendiğine işaret eder. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Tıpkı filiz veren, güçlendiren, kalınlaşan ve kendi sapları üzerinde duran ekinler gibidirler. Ey doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak onları neşvünemâ bulan ekine benzetmektedir. Çünkü onlar, kaybolup giden ve unutulan hak dinin kurallarını ve ahkâmını ihya etmektedirler. Çünkü Hz. İsâ ile Muhammed aleyhisselâm arasında başka bir peygamber gelmemiştir (fetret devri), bu yüzden hak din unutulmuş ve kaybolmuştu. Hak dinin unutulup kaybolmasının arkasından da -salavatın en üstünü ve selâmların en kâmili üzerine olsun- Muhammed aleyhisselâm gelmiştir; tıpkı başını yerden çıkaran bir filiz gibi... O, ilk ortaya çıktığında tek başına bir filiz gibi idi. (JSonra ashabı EE ona yardım etti ve destek oldu, tıpkı kendi sapının çevresine sarılıp destek olan ekinler gibi ona yardımcı oldular. Ekinin filiz atmasını ve çoğalmasını sağladılar. Buradaki “şate” kelimesinden maksadın Muhammed aleyhisselâm olduğu söylenmiştir; nebat tek başına yerden çıktığı gibi o da tek başına ortaya çıkmıştı. Filiz, başlangıçta incecik iken sonra büyüyüp kalınlaştığı ve çoğaldığı gibi müminler de başlangıçta az iken Muhammed aleyhisselâmın etrafında birleşip toplanarak bir cemaat haline geldiler. Onu güçlendirir ve kalınlaşır. Filiz güçlenip kalınlaştığı ve yeni çıkan filizler de kendi sapları üzerinde durdukları gibi müminler de birbirlerine destek olurlar, güçlenirler ve her biri kendi değerlerinde aynı konuma ulaşırlar. Bu âyetteki “şate” kelimesinin işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: Ondan maksat ekinin kamışıdır. Yani yerden çıkan filiz gelişti, sağlam bir sapı oldu ve yaprak vermeye başladı. “Fe-âzerahü” kelimesi onu destekledi, güçlendirdi mânasına gelir. “Sük” kelimesi de “sâk'ın çoğuludur. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Şat'u'z-zer”, (gli ek) tamlaması ekinin filizi, küçük dalı demektir, ekin filiz verdiği zaman böyle denir”. Ferrâ da şöyle dedi: “Sate, on, dokuz, sekiz tanenin çıktığı başaktır. “Âzerahü” kelimesi de yardım etti, destekledi demektir. “Festağleza” (Lav), kalınlaştı anlamına gelir. Sonra da kendi sapları üzerinde doğruldu”. Burada hedefe ulaşmak ve sonuna varmak kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Ekin yerden çıkıp kendi sapı üzerinde ayağa kalktığında sağlamlaştığı gibi... Bunu Allah Teâlâ, peygamberi için bir misal olarak belirtmektedir; nitekim vaktiyle o da tek başına ortaya çıkmıştı, [ ]fakat Allah ashabıyla onu güçlendirdi ve o da kuvvetlendi. Tıpkı bir filizin yerden çıkıp büyümesi, kalınlaşması, güçlenmesi ve sağlamlaşması gibi...” En doğrusunu Allah bilir. Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurün, Il, 218. Ferrâ, Mefâni'l-Kurân, Ul, 69. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurüân, s. 413-414; Ferrâ, Meni l-Kuran, HI, 69. Çiftçileri sevindirmek ve onlar (müminler) yüzünden kâfirlerin öfkeden kahrolmaları için. Bazıları şöyle dedi. Buradaki “zürrâ”, yani çiftçiler kelimesinden maksat, Muhammed aleyhisselâmdır. Hz. Muhammed (s.a.), ashabından ve müminlerden gördüğü davranışlara seviniyordu, bu manzaradan kâfirler de öfkeden kahroluyorlardı. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah'ın ona (peygamberine) dünyada da âhirette de asla yardım etmeyeceğini düşünüyorsa, bir çaresini bulup göğe uzansın da (ona yapılan yardımı) kessin, sonra baksın, bulduğu çare öfkelendiği akıbeti ortadan kaldırabilecek Bazıları da şöyle dedi: “Zürrâ” kelimesi ile ziraat yapan çiftçi kastedilmiştir. Ürünü ve mahsulü bol yetiştiği zaman çiftçilerin hoşuna gider. Kâfirler öfkeden kahrolurlar, yani diğer çiftçiler kıskanıp öfkelenirler. Bazıları ise şunları söyledi: Çiftçiler, ekinleri büyüyüp geliştiği ve güzel olduğu zaman sevindikleri gibi kâfirler de müminlerin sayıca çoğalmalarından öfkelenip kahrolurlar. Nihayet bazıları da şöyle dedi: Çiftçiler, kâfirler diye isimlendirildi, çünkü onlar örterler, yani tohumu toprağa gizlerler. En doğrusunu Allah bilir. Onlar arasından iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vâdetmektedir. Bazıları buradaki “min” harf-i cerrine sıla mânası verdiler, yani kendilerine bağışlama ve büyük bir ödül verilenlerden diye açıkladılar, Buna benzer örnekler Kurân-ı Kerim'de çoktur. Bazıları ise şöyle dedi: O sıla değildir, aksine onunla vazedildiği mâna murat edilmiştir, yani insanlar taifesinden bir bölümü demektir. Sanki şunu söylemektedir: Diğer insanlardan farklı olarak Allah, iman edip dünya ve âhirete yararlı işler yapanlara bir bağışlama ve büyük bir ödül vâdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Bu âyet -Allah kendilerine lânet eylesin- Bâtıniler ile Râfiziler'in iddialarını reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: Resülullahın (s.a.) vefatından sonra ashabın hepsi irtidat edip küfre dönmüşlerdi. Onlar buna benzer sözler söylüyorlar. Âyet ise onların sözlerini reddetmektedir, çünkü Allah onlara bir mağfiret ve sözünü ettiği büyük bir mükâfatı vâdetmektedir. Dolayısıyla bu meselenin onların iddia ettikleri gibi olmasının imkânı yoktur. Çünkü burada Allah tarafından onlara vâdedilen bir mağfiret ve büyük bir mükğfat vardır. Dolayısıyla Allah tarafından verilen bir mağfiret ve büyük bir mükâfat olması, ashâb-ı kirâmın Resülullah (s.a.) döneminde oldukları halde sebat ettiklerine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: SI o “Giz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allaha inanırsınız” (Âl-i İmrân, 3/110). &2 “Eyiman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”. 8 “Andolsunki Allah size verdiği sözü yerine getirdi. Hatırlayın ki O'nun izniyle kâfirleri öldürüyordunuz, ama Allah size istediğiniz zaferi gösterdikten sonra gevşediniz, emre itaat hususunda birbirinizle tartıştınız ve emre aykırı hareket ettiniz; içinizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordunuz” (Âl-i İmrân, 3/152). “İbn Mesüd (ra.) şöyle dedi: Cenâb-ı Hak bu âyeti gönderinceye kadar, ben Muhammed aleyhisselâmın ashabından dünyayı isteyen birinin bulunacağını düşünemiyordum “ o Resülullah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi sevmenizi sağlayacak yolu göstereyim mi?” Ashâb-ı kirâm, buyur ey Allah'ın resülü, dediler. “Birbirinizle selâmlaşınız, sevişirsiniz. Hayatım elinde olan Allah adına yemin ederim ki, birbirinize merhamet göstermedikçe cennete giremezsiniz” Ashap, hepimiz merhametli insanlarız, dediklerinde de şu karşılığı verdi: “Maksadım birinizin merhametli olması değildir, bütün toplumun merhametli olmasıdır, bütün toplumun” (Hâkim en-Nisâbüri, e/-Müstedrek, IV, 185). 8 Enes b. Mâlik'in (ra.) rivayet ettiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Sizden biri kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe mümin olamaz” (Buhâri, “İman” 7; ©” Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, IV, 270; Buhâri, “Edeb” 27; Müslim, “Bir” 66. % “Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasip arayın” (el-Cum'a, 9! o İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, I, 98. o Taberi bunu İkrime'ye nispet etmiştir (bk. Taberi, Câmi'u'T-beyân, XXVI, 144). 3 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 189. 9 “Onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere

Hucurat 49:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. eğdi pey [Allah ve Resülünün Önüne Geçmek] Ey iman edenler! Allah ve resülünün önüne geçmeyin! Bazıları şöyle dedi: Hz. Ebü Bekir ile Hz. Ömer, Resülullah'ın (s.a.) huzurunda bir konuda tartışıyorlardı. O esnada sesleri de yükselmişti. Bunun üzerine şu âyetler geldi: Ey iman edenler! Allah ve resülünün önüne geçmeyin, Allah'a itaatsizlikten sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. “Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider”. Allah ve resülünün önüne geçmeyin meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani kurban günü Resülullah'tan (s.a.) önce kurbanlarınızı kesmeyin! Çünkü bazı insanlar kurban günü, Resülullah (s.a.) kurban (bayram) namazını kılmadan önce hayvanlarını kesiyorlardı?. Katâde de şöyle dedi: Bize rivayet edildiğine göre bazı insanlar şöyle diyorlardı: Şöyle şöyle bir âyet gelse yahut şöyle şöyle yapılsa... İşte bunun üzerine bu âyetler geldi? ve onlara, Allah gerekli açıklamayı yapmadıkça söz ve fiil olarak Resülullah'ın (s.a.) önüne geçmemelerini emretti. Bu âyetlerin nüzülüyle ilgili buna benzer açıklamalar yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. ' ibn Kesir, Tefsir, VIL, 345; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, VII, 546. 2 o Taberi, Câmi'wl-beyân, XXVI, 151; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, VII, 546. 56 (1Bize göre ise Ey iman edenler diye başlayan bu âyetin aslı şudur: Ey iman edenler! Bilin ki, yaratmak ve emretmek Allaha aittir. Dolayısıyla Allah'ın ve Resülullah'ın (s.a.) emrettiği ve yasakladığı işlerin dışında hiçbir işi, hiçbir emri, hiçbir sözü, hiçbir fiili, hiçbir hükmü ve hiçbir yasağı öne almayın! Aksine Allah'ın emrine ve yasağına uyun, iman edip, yaratmanın ve emrelmenin kendisine ait olduğunu kabul ettiğiniz Allah'ın buyruklarını gözetin! O'nun emirlerini ve yasaklarını koruyun! Allah ve resülünün herhangi bir emrine ve yasağına aykırı davranmaktan sakının! Söylediğimiz gibi yaratmanın ve yaratılanlara emretme yetkisinin sadece Allaha ait olduğuna iman etmelerinden dolayı her iş, her söz, her fiil, kaza, hüküm, kurban kesmek ve benzeri her emir bu hükme dâhildir. Çünkü âyettekine benzer hitaplar şayet özel bir şahıs hakkında gelmiş olsa bile, bu hüküm herkesi kapsar. Aynı şekilde âyet, belli bir emir ve fiil için gelse dahi, bütün işler aynı hükme girer. Âyetteki hitap genel ve mutlak olduğuna göre hükmün herkes için ve her şey için geçerli olduğundan başka nasıl bir yorum yapılabilir? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Rivayet edildiğine göre Mesrük, Hz. Âişe'nin (r.a.) yanına gitmişti. Hz. Âişe, Mesrük'a içecek ikram etmesini hizmetçisine emretti. Mesrük ise ben oruçluyum, dedi. O gün, oruç tutulması şüpheli sayılan gündü. Hz. Âişe, bugün oruç tumak yasaklanmıştır, dedi ve şu âyeti okudu: Ey iman edenler! Allah ve resülünün önüne geçmeyin! Yani oruçta ve diğer işlerde önüne geçmeyin". Burada Hz. Âişe, Allah ve resülünün önüne geçmek, sözde veya fiilde Resülullah'a (s.a.) muhalefet etmeye dair âyetin genel hükmünü dikkate almıştır. Allah ve resülünün önüne geçmeyin ilahi buyruğu hakkında Ebü Ubeyde Ma'mer b. Müsennâ'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: O'nun dışındaki emir ve yasağa uymakta acele etmeyin! Allah'a itaatsizlikten sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. Yani söz ve fiil olarak Allah'ın emir ve yasağına muhalefetten sakının! Allah'ın emir ve yasağını size emreden Resülullah (s.a.) muhalefetten ve onun sizi davet etmiş olduğu her işe aykırı davranmaktan sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmektedir, yani her sözünüzü işitmektedir. Ve bilmektedir, yani fiillerinizi ve amellerinizi bilmektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. (ŞJAllah'ın ve resülünün önü ifadesinden bedenin organları mânası anlaşılmamıştır. Yaratmaya dair anladıkları gibi bundan eller mânasını da çıkarmamışlardır. “Kendi ellerimle yarattım” meâlindeki âyete insanlar, bilinen el Ebu'l-Leys es-Semerkandi, Bahru'l-'ulnm, II, 260. 5 Ebü Ubeyde, Mecâzü'Kurân, 11, 219. mânasını nasıl verirler? Aksine “Kendi ellerimle yarattım” sözüne, ben onu, aykırı davranacağını veya isyan edeceğini bildiğim bir ilimle yarattım, ne yapacağını haberim olmadan yaratmış değilim mânasını vermeleri gerekir. Şu ilâhi beyanlar da bu mânayı teyit etmektedir: “Allah yaptıklarınızı görmektedir... Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır” Yani Allah onların neler yapacaklarını bilerek yaratmıştır, yapacaklarından habersiz olarak yaratmış değildir. Buna göre Allah'ın ve resâlünün önüne geçmeyin buyruğuyla, uzuvları ve sayıları değil, Allah'ın emrini ve yasağını anlamaları gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. YI U 2 özü Sil 135 Yal İŞİ --- Dipnotlar: € “Allah, ‘Ey İblis! dedi, kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni

Hucurat 49:2

2. Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider. Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın! Bazıları şöyle dedi: Bu âyet, Hz. Ebü Bekir ile Hz. Ömer hakkında gelmiştir. Onlar Resülullah'ın (s.a.) huzurunda bir konuda tartışıyorlardı. O esnada sesleri de yükselmişti". Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet, bir grup insan hakkında gelmiştir. Onlar Resülullaha (s.a.) bir şey sordukları zaman, Hz. Peygamber'den önce kendileri hüküm veriyorlardı. Bize göre ise böyle bir şey mümkün değildir. Söylendiği gibi ne seslerini Hz. Peygamber'in sesinden fazla çıkarmaları, ne bağırmaları ve ne de emir ve yasak hükmünü vermekte Resülullah'ın (s.a.) önüne geçmeleri ihtimal dâhilindedir. Bunlardan dolayı Resülullah'ın (s.a.) ashabına, onun emirlerine ve koyduğu yasaklara uyan kişilere bu hitabın yapılmış olması söz konusu değildir. Çünkü onların seslerini Resülullah'ın (s.a.) sesinden fazla çıkarmaları ve bağırmaları yahut emir ve yasak koymakta onun önüne geçmeleri ihtimali yoktur. [ ] Ancak yanılarak veya gaflete düşerek yahut onun izniyle yaptıkla- EJ rı bir münazarada ve ilmi bir tartışmada seslerini yükseltirler. Çünkü onların kalplerinde Resülullah (s.a.), herhangi bir iş veya sözle önüne geçmeye yahut seslerini yükseltmeye veya bağırmaya cesaret göstermekten çok daha üstün ve pek yüce bir değere sahipti. Dolayısıyla âyelin bu hükmü müşrikler ve münafıklar hakkında olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Mâsum Olmakla, Yasak Koyma İlişkisi Âyel eğer iman edenlere hitap ediyorsa, o zaman iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu emir imtihanın başlangıç dönemi ile ilgilidir, Allah müminleri bununla imtihan etmekte, bu konuda onlardan öne geçmek, sesini yükseltmek ve bağırmak gibi herhangi bir davranış görülmediği halde kendilerine bunlari emretmektedir. Cenâb-ı Hak, dilediği kişileri henüz mükellefiyetin başında dilediği buyruklarla imtihan eder, onlara emirler verir ve yasaklar koyar. Daha önce de söylediğimiz gibi peygamberler şirk ve isyandan korunmuş (mâsum) oldukları halde Allah onlara şirk ve isyanı yasaklıyor. Ismet yasak koymaya engel değildir, çünkü orlada bir emir veya yasak bulunduğu takdirde ancak peygamberin mâsum olduğu anlaşılır. Buna göre âyette yasaklanan öne geçmek, sesini yükseltmek ve bağırmak, her ne kadar ashâb-ı kirâmda görülmediyse de imtihanın başlangıcında bu yasakların konulmuş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. İkinci ihtimal de şudur: Cenâb-ı Hak bunları ashâb-ı kirâma, Resülullah'ın (s.a.) meclisine katılan münafıkların ve diğer kâfirlerin ders almaları için söylemektedir. Çünkü münafıklar ve diğer kâfirler Resülullah'ın (s.a.) meclisine katılırlar ve Hz. Peygamber'e de birbirlerine davrandıkları gibi davranırlardı. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Peygamber'e Saygısızlık Yapmak Küfre Götürür] Sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider. Allah Teâlâ bunu müminlere, Resülullah'ın (s.a.) huzurunda daima dikkatli ve uyanık olmaları ve ona karşı her zaman saygılı davranmalarını sağlamak amacıyla, herhangi bir zaman diliminde yanılarak ve gaflete düşerek onu hafife almamaları ve küçümsememeleri için söylemektedir, böyle yaparlarsa yaptıkları amelleri boşa gider. [ ] Çünkü Resülullah (s.a.) karşı böyle bir davranış, insanı küfre götürür, bunu yanılarak ve gafletle yapmış olsa bile kendisini mâzur kılmaz. Onlar her ne kadar kendi aralarında kasıtlı olarak yapmadıkları işlerde mâzur sayılırlarsa da Resülullaha (s.a.) karşı sakınmak kudretine ve dikkatli davranmak imkânına sahiptirler. Kendi aralarında yaptıkları bu tür davranışlardan sorumlu tutulmazlar, çünkü Allah aralarındaki bu tür davranışlarından dolayı onları sorguya çekmeyi kaldırmıştır”. Fakat herkesin aynı şekilde sorumlu tutulması caiz olmakla birlikte, -salavatların en üstünü kendisine olsun- peygamber aleyhisselâm hakkında bu tür davranışlardan sorguya çekilmeyi kaldırmamıştır. Kerâbisi"' şöyle der: Bazılarına göre bu âyetin bir hikmeti de şudur: İnsanlar büyük günah işledikleri için yaptıkları ameller de boşa gider (ihbât), nitekim Hasan-ı Basrf'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: (Kötü) bir amelin, yapılan (hayırlı) amelleri boşa çıkardığını insanlar anlamıyorlar mı? Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, resüle itaat edin ve yaptıklarınızı boşa çıkarmayın”! Şöyle de söylenmiştir: Âyetten maksat, yaptığı isyan fiilinin kötülüğü ile övünmektir, böylece insan büyük günahları işlemeyi önemsemez hale gelir, büyük günahı da basit görür, sonunda küfretmeyi de önemsemez ve küfre girer. Böylece ilk işlediği günah her ne kadar küçük olsa da yapmış olduğu amellerin sevabının boşa gitmesine sebep olur. Çünkü her tehlikeli işin temeli, yaptığı kötülüğü küçük görmektir. Biz deriz ki: İşlenen günah yapılan itaati yok etmez, ancak peygamber aleyhisselâmı hafife almak küfürdür, ondan Allahi sığınırız. --- Dipnotlar: z Muhtemelen müellif merhum burada şu hadis-i şerife işaret etmektedir: “Allah ümmetimden hala ile unutarak ve zorlanmaları yüzünden yaptıklarından dolayı sorumluluğu kaldırmışlır”.

Hucurat 49:3

Allah resülünün yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar, Allah'ın gönüllerini takvâ yönünden denemeye tâbi tuttuğu kimselerdir. Bu âyet-i kerime, daha önceki “Allah ve resülünün önüne geçmeyin” ve “Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın”? meâlindeki âyetlerin müşrikler veya münafıklar hakkında geldiğine işaret etmektedir. Hz. Peygamber'e arkadaş olan, ona iman eden ve onun âlemlerin Rabb'inin elçisi olduğunu bilen ashabın ise âyette sözü edildiği üzere Resülullaha (s.a.) karşı seslerini yükselten, birbirlerine bağırdıkları gibi ona bağıran ve uzaktan onu ismiyle çağıran kişilerden olmaları ihtimali yoktur. Söylediğimiz gibi bunu ancak münafıklar veya müşrikler yapmıştır. Ona iman edip kendisini tasdik eden ve onun peygamber olduğunu bilenlerin kendisine karşı saygıdan başka bir davranışta bulunmaları mümkün değildir, çünkü dünya ve âhirette kurtuluşa ermelerinin, izzet ve şeref kazanmalarının, ancak ona gösterecekleri saygı ve verecekleri değerle mümkün olacağını biliyorlardı, Dolayısıyla âyette belirtildiği gibi bir davranışta bulunmaları nasıl mümkün olur? Aksine, seslerini yükseltmek, önüne geçmek veya uzaktan kendisine ismiyle seslenmek bir tarafa, Resülullah'ın (s.a.) huzurunda konuşmaya bile cesaret edemiyorlardı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İşte onlar, Allalvın gönüllerini takvâ yönünden denemeye tâbi tuttuğu kimselerdir. Bu müminlere ait bir niteliktir, Allah müminlerin kalplerini takvâ yönünden denemeye tâbi tutmuş ve kalplerini bu açıdan tertemiz ve samimi bulmuştu. Buradaki denemek kelimesi, tertemiz ve ihlaslı olmak anlamına gelir. İnsan altın külçesini yabancı unsurlardan temizlediği ve onu saf altın haline getirdiği zaman “imtehane'z-zehebe” (al! yazl) denilir. Onlar için büyük bağışlanma ve büyük bir ödül vardır cümlesinin anlamı açıktır, tefsire ihtiyacı yoktur.

Hucurat 49:4

Odaların dışından sana seslenenlerin çoğu kuşkusuz düşünemiyorlar. Bu ilâhi beyan da yukarıda söylediğimiz gibi müşriklerin ve münafıkların niteliğidir. Bazıları şöyle dediler; Bir grup bedevi geldiler ve Muhammed aleyhisselâmı kastederek gidip şu adamla konuşalım dediler, eğer peygamberse, onun sayesinde biz insanların en mutlusu oluruz, şayet melekse biz de onun kanatları altında yaşarız. Böyle diyerek Hz. Peygamber'in evine geldiler ve odaların dışından seslendiler: Yå Muhammed! İşte bu âyet, bu olay üzerine geldi". Bazıları da şöyle söyledi: Hz. Peygamber Temimoğulları kabilesinin çocuklarını ve kadınlarını esir almıştı, kabilenin ileri gelenleri onları serbest bırakıp kendilerine vermesini istemek üzere geldiler ve odaların dışından ona seslendiler. Hz. Peygamber esirlerin bir kısmını âzat etti, bir kısmından da fidye aldı. Bu âyet de bu olay üzerine geldi” Onların çoğu kuşkusuz düşünemiyorlar. Sen yanlarına çıkıncaya kadar sabredip bekleselerdi elbette kendileri için daha iyi olacaktı. Çünkü böyle yapmaları, Resülullaha (s.a.) büyük değer verdiklerini, onun konumunu yücelttiklerini, lâyık olduğu kıymetini bildiklerini ve ona gereken saygıyı koruduklarını gösterirdi. Onların çoğu düşünemiyorlar cümlesi, farklı yorumlamalara müsaittir. Birincisi, az sayıdaki müminler biliyor olsa da onların çoğu Hz. Peygamber'in değerini ve konumunu bilmiyorlar mânasına gelebilir. İkincisi, onların çoğu akıllarını kullanarak Resülullah'tan (s.a.) yararlanamıyorlar anlamına gelebilir. Üçüncüsü, onların çoğu onun Allah'ın elçisi olduğuna akıl erdiremiyorlar anlamına gelebilir, bundan maksat da kâfirlerin alt tabakası ve avam kesimidir. Onların azınlığı teşkil eden inatçı reisleri ise onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Bu âyetle “Farkında olmadan amelleriniz boşa gider” meâlindeki âyet, kasıtlı olmadan ve bilmeden olsa bile Resülullah'ı (s.a.) küçümseme anlamına gelecek sözler söylemenin, insanın amellerini boşa çıkarmasına ve hakkında küfür hükmünün verilmesine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Hucurat 49:5

Odaların dışından sana seslenenlerin çoğu kuşkusuz düşünemiyorlar. Bu ilâhi beyan da yukarıda söylediğimiz gibi müşriklerin ve münafıkların niteliğidir. Bazıları şöyle dediler; Bir grup bedevi geldiler ve Muhammed aleyhisselâmı kastederek gidip şu adamla konuşalım dediler, eğer peygamberse, onun sayesinde biz insanların en mutlusu oluruz, şayet melekse biz de onun kanatları altında yaşarız. Böyle diyerek Hz. Peygamber'in evine geldiler ve odaların dışından seslendiler: Yå Muhammed! İşte bu âyet, bu olay üzerine geldi". Bazıları da şöyle söyledi: Hz. Peygamber Temimoğulları kabilesinin çocuklarını ve kadınlarını esir almıştı, kabilenin ileri gelenleri onları serbest bırakıp kendilerine vermesini istemek üzere geldiler ve odaların dışından ona seslendiler. Hz. Peygamber esirlerin bir kısmını âzat etti, bir kısmından da fidye aldı. Bu âyet de bu olay üzerine geldi” Onların çoğu kuşkusuz düşünemiyorlar. Sen yanlarına çıkıncaya kadar sabredip bekleselerdi elbette kendileri için daha iyi olacaktı. Çünkü böyle yapmaları, Resülullaha (s.a.) büyük değer verdiklerini, onun konumunu yücelttiklerini, lâyık olduğu kıymetini bildiklerini ve ona gereken saygıyı koruduklarını gösterirdi. Onların çoğu düşünemiyorlar cümlesi, farklı yorumlamalara müsaittir. Birincisi, az sayıdaki müminler biliyor olsa da onların çoğu Hz. Peygamber'in değerini ve konumunu bilmiyorlar mânasına gelebilir. İkincisi, onların çoğu akıllarını kullanarak Resülullah'tan (s.a.) yararlanamıyorlar anlamına gelebilir. Üçüncüsü, onların çoğu onun Allah'ın elçisi olduğuna akıl erdiremiyorlar anlamına gelebilir, bundan maksat da kâfirlerin alt tabakası ve avam kesimidir. Onların azınlığı teşkil eden inatçı reisleri ise onun peygamber olduğunu biliyorlardı. Bu âyetle “Farkında olmadan amelleriniz boşa gider” meâlindeki âyet, kasıtlı olmadan ve bilmeden olsa bile Resülullah'ı (s.a.) küçümseme anlamına gelecek sözler söylemenin, insanın amellerini boşa çıkarmasına ve hakkında küfür hükmünün verilmesine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Hucurat 49:6

[Gelen Haberleri Tahkik Etmek Gerekir] Ey iman edenler! Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın. Müfessirlerin tamamı veya çoğunluğu bu âyetin, Velid b. Ükbe b. Ebü Muayt hakkında geldiğini söylemekte ittifak ederler, Resülullah Taberi, Câmi'u’'l-beyån, XXVI, 157. (s.a.) onu zekât toplaması için Beni Mustalik kabilesine ve civardaki diğer ka. bilelere göndermişti. Câhiliye döneminde o kabile ile Velid arasında düşmanlık vardı. Onun geldiğini duyan kabile mensupları kendisini karşılamaya çık. mışlardı. Ancak Velid bu durumdan korkup geri döndü ve Hz. Peygamber, kabile zekâtlarını vermeye yanaşmadılar, dedi. Müteakiben Resülullah (s.a), Halid b, Velid'i gönderdi. Halid onların namaz kıldıklarını ve itaatkâr davran. dıklarını gördü. Sonra insanlar zekâtlarını topladılar ve getirip kendisine verdiler. Halid de verilen zekâtı götürüp Resülullah'a (s.a.) teslim etti. İşte bu olay üzerine, Ey iman edenler! Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın, meâlindeki âyet indi. Ancak bu mesele müfessirlerin dedikleri gibi ise burada Velid b. Ukbe'nin getirdiği haberin doğruluğunu araştırmak söz konusu değildir. Çünkü âyet, o adamın getirdiği haberden sonra nâzil olmuştur. Bu beyan ise bundan sonra yoldan çıkmış birinin (fâsıkın) herhangi bir konuda getireceği haberin doğruluğunu araştırmayı emretmektedir. Dolayısıyla bu âyet öncelikle, bir fâsıkın getireceği habere dair hükmü açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra o adamın münafık olması da muhtemeldir, Allah ise münafığın getireceği haberin doğruluğunu araştırmayı emretmemekte, bu konuda bir hüküm koymamaktadır. Çünkü nifak, insanın içinde olur, dışarıdan anlaşılmaz. Fâsık birinin ise durumu açıktır, dolayısıyla Allah onun getireceği haberin doğruluğunu araştırmamızı emretmektedir. Bu da âyet-i kerimenin Velid b. Ukbe hakkında gelmediğini gösterir. [ ] Çünkü münafıklardan başka bir kimsenin, burada söylendiği gibi müslümanları kışkırtması mümkün değildir. Bu itibarla müfessirlerin söylediklerinde vehim söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir. [Âdil Birinin Getirdiği Haber-i Vâhidin Kabulü Gerekir] Bu âyet, söyleyenin âdil olması kaydıyla haber-i vâhidin kabul edileceğine de işaret etmektedir. Çünkü râvisi âdil olduğu halde haber-i vâhid kabul edilmeyecek olsaydı, âyetteki fâsık kelimesinin hakaretten başka bir mânası olmazdı. Hakaret ise akılsızların işidir, Allah Teâlâ'nın bu şekilde nitelenmesi ise caiz değildir. Bu bakımdan âyette fısk kelimesinin belirtilmesi, bir insanın şahitliğini reddetme hükmünün ancak fâsık olması haline mahsus olduğuna işaret eder. Âyetteki fısk kelimesi akılsız biri tarafından kullanılmadığından dolayı, âdil olan biri hakkında bu hüküm uygulanmaz. Çünkü âyetin verdiği dini hüküm, fâsık birinin getirdiği habere mahsustur, âyetten bundan başka bir mâna anlaşılmaz. Hükmün fâsık veya âdil tek kişinin verdiği her haber için genel olduğu düşünülürse, o zaman âyette fâsık kelimesi hakaret için belirtilmiş olur, bu ise hikmete uygun değildir. Dolayısıyla bu husus bizim dediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bilmeden birilerine zarar vermemeniz için. Yani zâhirde fâsıklık ithamı sebebiyle bilmeden birilerine zarar vermiş olursunuz. Hakikatte ise âdil birinin verdiği haberle bir insanın zarar görmesi caizdir. Ancak insanlar arasında hükümlerin ve haberlerin kabul edilmesi, hakikatlere göre değil, zâhiri duruma göre SÖZ konusu olur. Şahitliklerin kabulü ve onlarla hüküm vermek de böyledir. İnsanlar hakkında konulan bütün dini hükümler, ancak ahvalin ve işlerin zâhir hallerine göre konulmuştur, bunun her zaman hakikate uygun düşmesi ise mümkün değildir. Çünkü hâkim, şahitler âdil olduklarında onların şahitliğine dayanarak bir insanın öldürülmesine veya elinin kesilmesine hükmeder, fakat hakikatte durum böyle olmayabilir. Hz. Yâkub'un çocuklarına söylediği şu söz de buna delildir: “Daha önce kardeşi Yüsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim!” Onlar baba bir kardeşlerini erzak almak üzere kendileriyle birlikte Hz. Yüsuf'a göndermesini babalarından istediklerinde, Hz. Yâkub daha önce onların hatasını ve cinayetini bildiği için kendilerine güvenmedi. Çünkü daha önce onlara şöyle demişti: “Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum”. Önceleri onlardan bir hata ve cinayet görülmediği için Hz. Yâkub onları suçlamamış, sadece Yüsuf'u kurt yer diye bir gerekçe ileri sürmüştü. Fakat Yüsuf'a yaptıkları ortaya çıkınca onları suçladı ve yaptıklarından dolayı onlara güvenmediğini söyledi. Bu da ithamın ret sebebi olduğunu ve haberin doğruluğunu araştırmanın, meselenin iç yüzünü bilmek açısından değil zâhiri açıdan bilgisizliği gidermek için gerekli olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra yaptığınıza pişman olmamanız için. Yani zâhir durumun hilafına olarak yaptığınızdan pişman olmamanız için. Çünkü haberin doğruluğunu araştırmayı terkettikleri takdirde pişman olacaklar. BE hum qarwa 5 Ka of ali

Hucurat 49:7

[İcmâın Delil Oluşu] Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani günaha düşerdiniz. Bazıları bu âyete dayanarak icmâın delil olamayacağını ileri sürdüler, dediler ki: Eğer insanların icmâ etmesi delil olsaydı, Hz. Peygamber'in birçok konuda onların dediklerine uyması halinde insanlar günaha düşmüş olmazlardı. Çünkü hak ve doğru olan iş, sahibine günah yüklemeyen fiillerdendir. Dolayısıyla her ne kadar sevap kazandırmasa bile ona tâbi olan biri hakka ve doğru olana uymuş sayılır. İşte bu durum, icmâın uyulması gereken bir delil olmadığını gösterir. Ancak bu iddia yanlıştır. Çünkü deliller ve kanıtlar o gün nihayete ermiş ve son noktasına varmış değildi. Bize göre icmâ, uyulması ve tâbi olunması gereken delile dair icmâdır. Delillerin ve kanıtların bütününe vâkıf olan kişilerin hepsinin veya ekserisinin ittifak ettikleridir. Bahsedilen zaman ise henüz vahyin gelmeye devam ettiği bir zamandı. Hükümler ancak Resülullah'ın (s.a.) vefatı ile istikrar bulmuştur, çünkü artık vahiy kesilmiştir. Dolayısıyla insanların ihtiyaç duydukları her vahiy gelmiş, gelen deliller dini hükümleri kapsamış ve bunlar nasların içine konulmuş olması itibariyle istidlâlde bulunulur. Buna göre ulemâ bir konuda ittifak ettikleri zaman, artık o delil olur. Resülullah'ın (s.a.) görüşüne aykırı olarak ortaya konan bir hüküm icmâ değildir, bir konuda Hz. Peygamber'in görüşü bulunursa, orada başkasının görüşüne ihtiyaç duyulmaz, çünkü Resülullah (s.a.) vahye göre konuşur. Hz. Peygamber'in zamanı delil olarak kullanılacak bir icmâın yapılma dönemi olmayınca bu âyeti icmâın geçersizliğine delil getirmek bâtıldır. Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. [Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi] o, müşküllerinizi ve şüphelerinizi gidermek için size gönderilmiştir. Dolayısıyla onu inkâr etmenizde ve duyduğunuz şüphelerden ötürü karşı çıkmanızda mâzur değilsiniz. Çünkü size müşkül gelen ve şüphe ettiğiniz meseleleri kendisine sorma imkânına sahipsiniz, o da size gerçeği haber verecek ve şüphelerinizi giderecektir. (SJİkincisi, Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Yani içinizde sakladı- EZ] gınız düşüncelerin, aslı olmayan haberlerin ve ortaya çıkacak olsa insanları rezil rüsvâ edecek olan söylentilerin iç yüzünü Allah ona bildirecektir. Bu yoruma göre âyet, “Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğrulugunu araştırın "© meâlindeki âyetin sılasıdır. En doğrusunu Allah bilir. (Üçüncüsü), âyet-i kerime, Allah'ın elçisi aranızdadır, size müşkül gelen meseleleri ona sorarsınız, o da size işin gerçeğini bildirir, bilmeden başka bir kavme zarar vermemeniz için meselenin hakikatini size anlatır [Dördüncüsü], Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır cümlesi, her konuda rey ve tedbir ona aittir, dolayısıyla kendi fikrinize ve tedbirinize değil, onun fikrine ve tedbirine uymak zorundasınız, mânasına da gelir. “Size Allah'ın âyetleri okunup dururken, üstelik Allah resülü de aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız?”” meâlindeki âyet de burada belirttiğimiz gibi yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. [Müminlerin Vasfı] Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani Hz. Peygamber nefsinizin arzularına, karmaşık fikirlerinize, şüphelerinize ve hevânıza uysaydı; yahut çeşitli meselelerde sizin ortaya attığınız fikirlere ve tedbirlere uysaydı siz zarar görürdünüz. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Bu cümle, kinâye görünümündedir ve Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi meâlindeki âyete bağlı değildir. Çünkü gizli bırakılmış bazı kelimeler olmadan böyle bir ifadenin kullanılması uygun değildir. Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Fakat Allah onu size peygamber olarak gönderdi, ona iman etmenizi size farz kıldı ve o imanla kalplerinizi süsledi, o kadar ki o size kendi canınızdan ve diğer her şeyden daha sevgili halde geldi. Dolayısıyla sizin yapmanız gereken, her şeyi onun fikrine ve tedbirine havale etmenizdir. Kendi fikrinize ve tedbirinize güvenmemeniz, onun fikrine ve tedbirine yönelmenizdir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Cenâb-ı Hak Resülullah'a (s.a.) imanı size sevdirdikten, kalplerinizi o imanla süsleyip, inkârcılığın ve emre aykırı davranmanın çirkinliğini size gösterdikten sonra, artık onu sizin nefsinizin arzularına uymaya davet etmeyin, mânasına da gelebilir. Ayetteki bu cümlenin, önceki cümle ile bağlantısının iç yüzünü ancak Allah bilir. [ ]Burada ayrıca iki ihtimal daha vardır. Birincisi, birçok durumda Hz. Peygamber sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, dolayısıyla Allah Teâlâ her konuda ona itaat etmenizi zorunlu kılmaktadır, bu yüzden her konuda ona itaat ediniz. Onun size itaat etmesini istemeyiniz, aksine her konuda siz ona itaat ediniz. Allah size imanı sevdirmiş, kalplerinizi bu imanla süslemiş, inkârcılığın ve yoldan çıkmanın yahut onun emrinden ayrılmanın ve isyan etmenin çirkinliğini size göstermiştir. İkincisi, Bu âyet-i kerime, “Resülullah'ın yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar, Allah'ın gönüllerini takvâ yönünden denemeye tâbi tuttuğu kimselerdir”? meâlindeki âyetle bağlantılı gibidir; Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır. Allah sanki şunu söylemektedir: İşte onlar, Allah'ın takvâdan dolayı kalplerini denemeye tâbi tuttuğu, kendilerine imanı sevdirip kalplerinde güzel gösterdiği; inkârcılığa, yoldan çıkmaya ve emre aykırı davranmaya karşı nefret uyandırdığı kimselerdir. Sonra da Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır buyurmakta, onların doğru yolu bulduklarını haber vermekte ve buna şahitlik etmektedir. Sonra da bunun Allah tarafından onlara bahşedilen bir lütuf ve bir nimet olduğunu, kendilerinin elde ettiği bir sonuç olmadığını haber vermektedir: Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf ve bir nimet olarak... Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır. [Allah'ın İnsanlara İmanı Sevdirmesi ve Mütezile'nin Yorumu] Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi meâlindeki âyet hakkında Mütezile şöyle demektedir: Bu imanın benzerini Allah bütün kâfirlere sevdirmeyip onu sadece müminlere sevdirmiş olması söz konusu değildir. Aynı şekilde inkârcılığa karşı bütün insanlarda bir nefret uyandırmayıp sadece müminlerde nefret uyandırması da mümkün değildir. Ancak âyette Allah'ın onlara imanı sevdirip inkârcılığı çirkin gösterdiği kişiler olarak özellikle onların belirtilmesinden maksat, iman edenlere vereceğini vâdettiği bol mükâfata ve inkârcılara vereceğini söylediği ağır cezalara işaret etmektir. Onlara vâdettiği sevap vesilesiyle imanı sevdirmiş ve kalplerini onunla aydınlatmış; büyük azaba uğratmakla korkutmasından ötürü de inkâr etmeyi ve emre aykırı davranmayı çirkin göstermiştir. Ancak bu uygun olmayan bir yorumdur. Çünkü bir müminin kalbinde, sevap ve mükâfata dair yapılan vâdden dolayı iman oluşmuş değildir. Bir kâfir de İslâm'a girdiğinde, kalbinde imanın sevabını hatırladığı zaman müslüman olmuş değildir, o bundan dolayı müslüman olmadı. [ ]Aksine müslüman olmadan önce onun kalbinde imana karşı nefret duygusu vardı, fakat müslüman olunca kalbinde iman sevgisi yeşerdi ve küfrü çirkin görmeye başladı. Bu da onun Allah tarafından bahşedilen bir lütuf olduğunun bilinmesi içindir. Bu duyguyu Allah onun kalbine yerleştirince, âyette sözü edilen netice ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.

Hucurat 49:8

[İcmâın Delil Oluşu] Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani günaha düşerdiniz. Bazıları bu âyete dayanarak icmâın delil olamayacağını ileri sürdüler, dediler ki: Eğer insanların icmâ etmesi delil olsaydı, Hz. Peygamber'in birçok konuda onların dediklerine uyması halinde insanlar günaha düşmüş olmazlardı. Çünkü hak ve doğru olan iş, sahibine günah yüklemeyen fiillerdendir. Dolayısıyla her ne kadar sevap kazandırmasa bile ona tâbi olan biri hakka ve doğru olana uymuş sayılır. İşte bu durum, icmâın uyulması gereken bir delil olmadığını gösterir. Ancak bu iddia yanlıştır. Çünkü deliller ve kanıtlar o gün nihayete ermiş ve son noktasına varmış değildi. Bize göre icmâ, uyulması ve tâbi olunması gereken delile dair icmâdır. Delillerin ve kanıtların bütününe vâkıf olan kişilerin hepsinin veya ekserisinin ittifak ettikleridir. Bahsedilen zaman ise henüz vahyin gelmeye devam ettiği bir zamandı. Hükümler ancak Resülullah'ın (s.a.) vefatı ile istikrar bulmuştur, çünkü artık vahiy kesilmiştir. Dolayısıyla insanların ihtiyaç duydukları her vahiy gelmiş, gelen deliller dini hükümleri kapsamış ve bunlar nasların içine konulmuş olması itibariyle istidlâlde bulunulur. Buna göre ulemâ bir konuda ittifak ettikleri zaman, artık o delil olur. Resülullah'ın (s.a.) görüşüne aykırı olarak ortaya konan bir hüküm icmâ değildir, bir konuda Hz. Peygamber'in görüşü bulunursa, orada başkasının görüşüne ihtiyaç duyulmaz, çünkü Resülullah (s.a.) vahye göre konuşur. Hz. Peygamber'in zamanı delil olarak kullanılacak bir icmâın yapılma dönemi olmayınca bu âyeti icmâın geçersizliğine delil getirmek bâtıldır. Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. [Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi] o, müşküllerinizi ve şüphelerinizi gidermek için size gönderilmiştir. Dolayısıyla onu inkâr etmenizde ve duyduğunuz şüphelerden ötürü karşı çıkmanızda mâzur değilsiniz. Çünkü size müşkül gelen ve şüphe ettiğiniz meseleleri kendisine sorma imkânına sahipsiniz, o da size gerçeği haber verecek ve şüphelerinizi giderecektir. (SJİkincisi, Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır. Yani içinizde sakladı- EZ] gınız düşüncelerin, aslı olmayan haberlerin ve ortaya çıkacak olsa insanları rezil rüsvâ edecek olan söylentilerin iç yüzünü Allah ona bildirecektir. Bu yoruma göre âyet, “Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğrulugunu araştırın "© meâlindeki âyetin sılasıdır. En doğrusunu Allah bilir. (Üçüncüsü), âyet-i kerime, Allah'ın elçisi aranızdadır, size müşkül gelen meseleleri ona sorarsınız, o da size işin gerçeğini bildirir, bilmeden başka bir kavme zarar vermemeniz için meselenin hakikatini size anlatır [Dördüncüsü], Bilin ki Allah'ın elçisi aranızdadır cümlesi, her konuda rey ve tedbir ona aittir, dolayısıyla kendi fikrinize ve tedbirinize değil, onun fikrine ve tedbirine uymak zorundasınız, mânasına da gelir. “Size Allah'ın âyetleri okunup dururken, üstelik Allah resülü de aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız?”” meâlindeki âyet de burada belirttiğimiz gibi yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. [Müminlerin Vasfı] Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Yani Hz. Peygamber nefsinizin arzularına, karmaşık fikirlerinize, şüphelerinize ve hevânıza uysaydı; yahut çeşitli meselelerde sizin ortaya attığınız fikirlere ve tedbirlere uysaydı siz zarar görürdünüz. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Bu cümle, kinâye görünümündedir ve Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi meâlindeki âyete bağlı değildir. Çünkü gizli bırakılmış bazı kelimeler olmadan böyle bir ifadenin kullanılması uygun değildir. Cenâb-ı Hak burada sanki şunu söylemektedir: Birçok durumda o sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi. Fakat Allah onu size peygamber olarak gönderdi, ona iman etmenizi size farz kıldı ve o imanla kalplerinizi süsledi, o kadar ki o size kendi canınızdan ve diğer her şeyden daha sevgili halde geldi. Dolayısıyla sizin yapmanız gereken, her şeyi onun fikrine ve tedbirine havale etmenizdir. Kendi fikrinize ve tedbirinize güvenmemeniz, onun fikrine ve tedbirine yönelmenizdir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Cenâb-ı Hak Resülullah'a (s.a.) imanı size sevdirdikten, kalplerinizi o imanla süsleyip, inkârcılığın ve emre aykırı davranmanın çirkinliğini size gösterdikten sonra, artık onu sizin nefsinizin arzularına uymaya davet etmeyin, mânasına da gelebilir. Ayetteki bu cümlenin, önceki cümle ile bağlantısının iç yüzünü ancak Allah bilir. [ ]Burada ayrıca iki ihtimal daha vardır. Birincisi, birçok durumda Hz. Peygamber sizin dediklerinizi yapsaydı işiniz kötüye giderdi, dolayısıyla Allah Teâlâ her konuda ona itaat etmenizi zorunlu kılmaktadır, bu yüzden her konuda ona itaat ediniz. Onun size itaat etmesini istemeyiniz, aksine her konuda siz ona itaat ediniz. Allah size imanı sevdirmiş, kalplerinizi bu imanla süslemiş, inkârcılığın ve yoldan çıkmanın yahut onun emrinden ayrılmanın ve isyan etmenin çirkinliğini size göstermiştir. İkincisi, Bu âyet-i kerime, “Resülullah'ın yanında seslerini kısanlar var ya, işte onlar, Allah'ın gönüllerini takvâ yönünden denemeye tâbi tuttuğu kimselerdir”? meâlindeki âyetle bağlantılı gibidir; Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır. Allah sanki şunu söylemektedir: İşte onlar, Allah'ın takvâdan dolayı kalplerini denemeye tâbi tuttuğu, kendilerine imanı sevdirip kalplerinde güzel gösterdiği; inkârcılığa, yoldan çıkmaya ve emre aykırı davranmaya karşı nefret uyandırdığı kimselerdir. Sonra da Doğru yolu bulmuş olanlar işte onlardır buyurmakta, onların doğru yolu bulduklarını haber vermekte ve buna şahitlik etmektedir. Sonra da bunun Allah tarafından onlara bahşedilen bir lütuf ve bir nimet olduğunu, kendilerinin elde ettiği bir sonuç olmadığını haber vermektedir: Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf ve bir nimet olarak... Allah her şeyi bilmekte, yerli yerince yapmaktadır. [Allah'ın İnsanlara İmanı Sevdirmesi ve Mütezile'nin Yorumu] Allah size imanı sevdirdi ve onu gönlünüze sindirdi; inkârcılığı, yoldan çıkmayı ve emre aykırı davranmayı da size çirkin gösterdi meâlindeki âyet hakkında Mütezile şöyle demektedir: Bu imanın benzerini Allah bütün kâfirlere sevdirmeyip onu sadece müminlere sevdirmiş olması söz konusu değildir. Aynı şekilde inkârcılığa karşı bütün insanlarda bir nefret uyandırmayıp sadece müminlerde nefret uyandırması da mümkün değildir. Ancak âyette Allah'ın onlara imanı sevdirip inkârcılığı çirkin gösterdiği kişiler olarak özellikle onların belirtilmesinden maksat, iman edenlere vereceğini vâdettiği bol mükâfata ve inkârcılara vereceğini söylediği ağır cezalara işaret etmektir. Onlara vâdettiği sevap vesilesiyle imanı sevdirmiş ve kalplerini onunla aydınlatmış; büyük azaba uğratmakla korkutmasından ötürü de inkâr etmeyi ve emre aykırı davranmayı çirkin göstermiştir. Ancak bu uygun olmayan bir yorumdur. Çünkü bir müminin kalbinde, sevap ve mükâfata dair yapılan vâdden dolayı iman oluşmuş değildir. Bir kâfir de İslâm'a girdiğinde, kalbinde imanın sevabını hatırladığı zaman müslüman olmuş değildir, o bundan dolayı müslüman olmadı. [ ]Aksine müslüman olmadan önce onun kalbinde imana karşı nefret duygusu vardı, fakat müslüman olunca kalbinde iman sevgisi yeşerdi ve küfrü çirkin görmeye başladı. Bu da onun Allah tarafından bahşedilen bir lütuf olduğunun bilinmesi içindir. Bu duyguyu Allah onun kalbine yerleştirince, âyette sözü edilen netice ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir.

Hucurat 49:9

9. “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allahın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever? [İnsanları Barıştırmak Bir Vecibedir] Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin. Bazıları şöyle dedi: Bir meseleden dolayı iki adam arasında husumet vardı, her ikisinin akrabaları da öfkeye kapıldılar ve iki tarafta da el ve ayak darbelerinin sesleri duyulmaya başladı. İşte bu âyet bunun üzerine geldi. Bazıları da şöyle dedi: Evs ve Hazrec kabileleri arasında sopalarla bir kavga başlamıştı, âyet bunun üzerine geldi ve iki kabilenin arasının düzeltilmesini emretti. Bazıları ise şöyle söyledi: Onlar sopalarla ve birbirlerinin enselerine yapışarak boğuşuyorlardı. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Müslümanlardan bir kavim içinde kavga çıktı, insanlar elleriyle ve ayakkabılarıyla birbirlerine vurmaya başladılar. Bu olay üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi”. Katâde ise şöyle söyledi: İki adam arasında bir alacak verecek işi vardı, bu yüzden tartışmaya © — Taberi, Câmi'wi-beyân, XXVI, 167. başladılar. Akrabası kalabalık olanı, ben hakkımı zorla alırım, dedi. Diğeri de aramızda Resülullah hakem olsun, dedi. Bu şekilde tartışmaya devam ettiler ve sonunda el ve ayak darbelerinin sesleri duyulmaya başladı. [Büyük Günah İşleyen Müslümanlar Kâfir Olmaz] Âyet-i kerimenin Hz. Ali (r.a.) ile Harüriler ve Nehrevân ehli arasındaki mücadeleye işaret etmiş olması da caizdir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali onlarla savaşa girişince, insanlar kendisine, onlar müşrik midirler? diye sordu. Hz. Ali şu cevabı verdi: Onlar, şirkten kaçtılar. Tekrar sordular: Onlar münafik mıdırlar? Hz. Ali, münafıklar Allah'ı çok az anarlar dedi. (JÖyleyse onlar nedirler? diye sorduklarında da şu karşılığı verdi: Onlar bize isyan eden insanlardır, bizimle savaşa giriştiler, biz de onlarla savaştık”. Âyet-i kerimenin Ali (Allah ondan razı olsun) ve Muâviye arasındaki savaşa, Cemel ve Sıffin'de yapılan savaşa işaret ediyor olması da mümkündür. Câfer b. Muhammed'in, babasından rivayet ettiğine göre Ali (r.a.), Cemel Vakası sırasında bir adamın şöyle bağırdığını duymuş: Onlar kâfir oldular! Bunun üzerine Hz. Ali şöyle söylemiş: Böyle deme! Ancak onlar bize isyan eden bir topluluktur, bizim onlara isyan ettiğimizi iddia ediyorlar. Bu yüzden onlarla savaşıyoruz. Ancak Cenâb-ı Hak, hemen aralarını düzeltin buyruğuyla, müminler arasında bir çatışma ortaya çıktığında, o çatışmayı hangi yolla mümkün olursa olsun anlaşmaya bağlamayı emretmektedir. Allah Teâlâ çeşitli âyetlerde barış anlaşması yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi emretmektedir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Gerçek müminler iseniz aranızı düzeltin”, Yani müminlerin arasını düzeltin! Bu âyet-i kerime Mütezile'nin ve Hâriciler'in aleyhine delildir. Çünkü âyet, aralarında savaş ve isyan çıkmış olsa dahi yine onlara mümin ismini vermektedir. Müslümanlarla savaşmak ve isyan etmek ise büyük günahlardandır. Dolayısıyla âyet-i kerime, büyük günah işlemesinin mümini imandan çıkarmadığına ve onun küfre girmediğine işaret etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [Âsilerle Savaşmak Meşrudur] İkisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa - Allah'ın emrine geri dönünceye kadarhaksızlığa sapanlara karşı savaşın. Yani taraflardan biri diğerine zulmetmiş ise ve hakkı olmayan bir şeyi istiyorsa, zulmeden ve 2 o Taberi, Câmi'wl-beyân, XXVI, 167. haksızlık yapan taraf Allah'ın emrine geri dönünceye kadar, yani hakka dönünceye kadar onlara karşı savaşın! Bu âyet aynı zamanda, isyan etmeyene yardım etmeyi, âsilere karşı onlara destek vermeyi de emretmektedir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Her kim kendisine yapılana misliyle karşılık verir, sonra yine haksız bir saldırıya uğrarsa Allah ona mutlaka yardım eder”, Şanı yüce olan Allah bu âyette, haksızlığa uğrayana mutlaka yardım edeceğini vâdetmektedir. Burada vâdedilen yardımın dünyada gerçekleşmesi mümkün olduğu gibi âhirette yapılması da muhtemeldir. Âyet-i kerime de İkisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa haksızlığa sapanlara karşı savaşın buyruğuyla, kılıç ve başka bir silâh kaydını koymadan her yolla âsilerle savaşma emredilmektedir. [ ] Ancak silâhsız olarak onların isyanını önlemek ve direnişlerini kırmak mümkün olursa, doğru olan budur ve böyle yapılmalıdır. Şayet silâh kullanmadan isyandan vazgeçmeleri söz konusu değilse, silâhı kullanmakta da bir sakınca yoktur. Çünkü Ali (r.a.), yanında ashabın ileri gelenleri ve Bedir ehlinden kişiler bulunduğu halde âsilere karşı silâhla savaşmıştı. Çünkü onları öldürmek hakkına sahipti. Bu olay da silâhla onlara karşı koymakta bir sakınca olmadığına işaret eder. Bazıları şöyle dediler; Âsilere karşı silâh kullanmak caiz değildir, bu âyetin geliş sebebi, onlara karşı sopalarla ve ayakkabılarla karşı koymaktır. Ancak bunu söyleyenlerin bir delili yoktur. Çünkü iki taraf arasında sopalar ve ayakkabılarla kavga etmek mümkün ise de bu ancak isyan etmeyen, direnişte bulunmayan kişiler hakkında söz konusudur; buradaki “kıtal” (Jta) sözcüğü de Cenâb-ı Hakk'ın aralarını düzeltmeyi emrettiği kişilerle ilgilidir. Onlar ancak sulha yanaşmadıkları, taraflardan biri sulhu kabul etmediği takdirde âsi ve mütecaviz olurlar. O zaman da herhangi bir sınır koymadan onlarla savaşmanın emredildiği anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. [İnsanların Arasını Adaletle Düzeltmek] Dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah Teâlâ müslümanlara, eğer taraflar kavgadan vazgeçip Allahın emrine dönerlerse, aralarını düzeltmeden onları o halde bırakmamalarını, mutlaka aralarını düzeltmelerini, aralarında ülfet ve muhabbeti yerleştirmelerini emretmektedir. Çünkü müslümanlar, birbirlerine karşı ülfet ve muhabbete, adalet ile barışın sağladığı birlik ve bütünlüğe davet edilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer onların aralarını sulh yoluyla düzeltmeye koyulursanız, sakın âdil olmayan bir haksızlık yapan t n 1n emrine geri dönünceye kadar, yani hakka döww hap T s: karsi savasin! Bu àyet ayni zamanda, isyan etmeyene S er ME asi pr karşı onlara destek vermeyi de emretmektedir. Nitekim başka bir âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Her kim kendisine yapılana misliyle karşılık verir, sonra yine haksız bir saldırıy ak a uğrarsa Allah ona mutlaka yardım eder”. Şanı yüce olan Allah bu âyette, haksızlığa uğrayana mutlaka yardım edeceğini vâdetmektedir. Burada vâdedilen yardımın dünyada gerçekleşmesi mümkün olduğu gibi âhirette yapılması da muhtemeldir. Ayet-i kerime de İkisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa haksızlığa sapanlara karşı savaşın buyruğuyla, kılıç ve başka bir silâh kaydını koymadan her yolla âsilerle savaşma emredilmektedir. (JAncak silâhsız ola- BEN rak onların isyanını önlemek ve direnişlerini kırmak mümkün olursa, doğru olan budur ve böyle yapılmalıdır. Şayet silâh kullanmadan isyandan vazgeçmeleri söz konusu değilse, silâhı kullanmakta da bir sakınca yoktur. Çünkü Ali (r.a.), yanında ashabın ileri gelenleri ve Bedir ehlinden kişiler bulunduğu halde âsilere karşı silâhla savaşmıştı. Çünkü onları öldürmek hakkına sahipti. Bu olay da silâhla onlara karşı koymakta bir sakınca olmadığına işaret eder. Bazıları şöyle dediler: Âsilere karşı silâh kullanmak caiz değildir, bu âyetin geliş sebebi, onlara karşı sopalarla ve ayakkabılarla karşı koymaktır. Ancak bunu söyleyenlerin bir delili yoktur. Çünkü iki taraf arasında sopalar ve ayakkabılarla kavga etmek mümkün ise de bu ancak isyan etmeyen, direnişte bulunmayan kişiler hakkında söz konusudur; buradaki “kıtal” sözcüğü de Cenâb-ı Hakk'ın aralarını düzeltmeyi emrettiği kişilerle ilgilidir. Onlar ancak sulha yanaşmadıkları, taraflardan biri sulhu kabul etmediği takdirde âsi ve mütecaviz olurlar. O zaman da herhangi bir sınır koymadan onlarla savaşmanın emredildiği anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. [İnsanların Arasını Adaletle Düzeltmek] Dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah Teâlâ müslümanlara, eğer taraflar kavgadan vazgeçip Allah'ın emrine dönerlerse, aralarını düzeltmeden onları o halde bırakmamalarını, mutlaka aralarını düzeltmelerini, aralarında ülfet ve muhabbeti yerleştirmelerini emretmektedir. Çünkü müslümanlar, birbirlerine karşı ülfet ve muhabbete, adalet ile barışın sağladığı birlik ve bütünlüğe davet edilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Eğer onların aralarını sulh yoluyla düzeltmeye koyulursanız, sakın âdil olmayan bir sulha yanaşmayınız. Onların arasını adaletle sulh ediniz ve asla adalet sınırını aşmayınız. Cenâb-ı Hak anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlamayı emrettikten sonra, tekrar herkese hakkını verin diye emrini teyit etmektedir. Yani yapacağınız sulhta âdil olun buyurmaktadır. Allah hakkı yerine getirenleri sever. Yani âdil davrananları sever. --- Dipnotlar: 2 İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, VIIL, 707, 743; Beyhaki, es-Sünenü”-kübrâ, VII, 174.

Hucurat 49:10

[Müminler Ancak Kardeştirler] Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin. Allah Teâlâ “Gerçek müminler iseniz aranızı düzeltin” meâlindeki âyette de müminlerin arasını düzeltmeyi emretmektedir. “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin” meâlindeki âyette de birbiriyle tartışıp kavga eden iki mümin grubun arasını düzeltmeyi emretmektedir. )Sadece grupların değil, fertlerin ve bireylerin arasını düzeltmeyi de emretmektedir: İki kardeşinizin arasını düzeltin! Çünkü iman, müminler arasında muhabbeti gerektirir. Onlar birbirlerine karşı ülfet ve muhabbete davet edilmişlerdir. Ülfet ve muhabbet aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın bize olan lütfudur: “Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allahın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”. Allah Teâlâ gönülleri birleştirmeyi ve birlik olmayı emretmekte, bölünüp parçalanmayı yasaklamaktadır. Aralarında ihtilaf, tartışma ve kavga çıkan müminlerin arasını düzeltmeyi de bütün müminlere emretmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [Tâife Kelimesinin Anlamı ve Delâleti] İnsanlardan bazıları, Iki kardeşinizin arasını düzeltin meâlindeki âyet-i kerime ile, tâife” kelimesinin bir ve daha çok kişinin ismi olduğuna istidlâl ederler. Şöyle derler: Cenâb-ı Hak âyetin baş tarafında Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin buyurmakta, sonunda da İki kardeşinizin arasını düzeltin demektedir. Buna göre “tâife” kelimesi, bir ve daha çok kişi için kullanılır. Onlar şu âyeti de bu görüşlerine delil sayarlar: “Müminlerin her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır””. Burada geçen “tâife” kelimesi ile de bir kişi kastedilmiştir. Buna göre âdil kişilerden gelen haber-i vâhidler delil olarak kullanılır. İnsanların ve iki tarafın arasını düzeltmek emri ile tek bir ferdin kastedildiği konusunda bizim görüşümüz şudur: İki kardeşinizin arasını düzeltin meâlindeki âyette, kardeş olan iki kişinin kastedildiğine dair bir işaret yoktur. İki kardeşinizin arası ibaresinde de kavga eden ve birbirlerini vurmaya yeltenen iki kişi kastedilmiş değildir. Dolayısıyla “tâife” kelimesi tek bir kişiyi ifade etmez, aksine sözlükte ve dil örfünde çoğul anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. (SJAllah'a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız. Yani merhameti hak etmeniz için ve size merhamet edilebilmesi için Allah'ın emrine muhalefetten sakının.

Hucurat 49:11

[İnsanlarla Alay Etmek Yasaklanmıştır] alay etmesinler. Âyetin Ey iman edenler! Erkekler başka erkeklerle asaklamaktadır. Çünkü zâhiri, bir cemaatin başka bir cemaatle alay etmesini Y alay etmek genellikle gruplar arasında olur. Bireyler arasındaki alay daha azdır, buradaki yasak onları da kapsar. Dolayısıyla âyetteki alay etme yasağı hem gruplar ve hem de bireyler olmak üzere herkesi içine alır. En doğrusunu Allah bilir. Âyette sözü edilen alay etme fiili iki şekilde yorumlanır. Birincisi, fiil ve davranış olarak alay etmektir. Buna göre âyet şunu söylemektedir: Bir kavim, davranışlarıyla başka bir kavimle alay etmesin! Çünkü onlar, bu davranışlarındaki niyetlerinde bunlardan daha hayırlı olabilirler. Yahut onlar, mutlak olarak daha hayırlı insanlar olabilir. Yani onların yaptıkları Allah katında bunların yaptıklarından daha samimi ve Allah'ın kabulüne daha yakın olabilir. İkincisi, onların hilkati, yani yaratılış şekilleri ile alay etmektir. Bu alay da onlara değil, onları yaratana gider. Onlar, Allah tarafından yaratılmış oldukları tarza rıza göstermişlerdir. Dolayısıyla bu yaratılış halleri ile onlar bunlardan daha hayırlı olabilirler. Onlar kendilerinden daha iyi olabilirler. Bu ilâhi beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların bugün içinde bulundukları hal ve davranışları, gelecekte daha hayırlı olabilir. İkincisi, onlar [ ] Allah katında bunlardan daha iyi durumda olabilirler. Nitekim Allah bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır””. Cenâb-ı Hak bu âyette, Allah katında en değerli kişilerin, sahip oldukları övünç sebepleriyle gururlananlar değil, Allah'a itaatsizlikten en çok sakınanlar olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; alay edilen kadınlar alay edenlerden daha iyi olabilirler. Allah Teâlâ burada, kadınların birbiriyle alay etmelerini yasaklamaktadır. Çünkü kadınlar, erkeklerle karışık bir hayat yaşamadıkları için onların alayları erkekler arasında görülmez. Genel olarak hayat, her cinsin kendi cinsiyle bir arada yaşamak şeklinde devam eder. İşte bundan dolayı alay etme yasağı burada ayrıca belirtilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de şudur: “Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın”. Cenâb-ı Hak sonra hür, köle, kadın ve erkeği aynı mânada birleştirerek “Kısasta sizin için hayat vardır” buyurdu. Burada kısas edilmesi gerekenleri aynı mânada toplamakta; hür, köle, erkek, kadın herkes bu hükme girmektedir. İşte bu örnekte Cenâb-ı Hak kısası önce tahsis edip, sonra genelleştirdiği gibi yukarıdaki âyette de kadınları tahsisen belirtmiş olabilir. Bir önceki cümlede erkeklerin birbirleriyle alay etmelerini yasaklarken, Onlar kendilerinden daha iyi olabilirler buyurmaktaydı. Aslında bu cümle erkeklerin kadınlarla, kadınların da erkeklerle alay etmelerini de içine almaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Biriniz diğerinizi karalamasın. Bu cümledeki “lemz” kelimesi, ayıplamak, iğnelemek anlamına gelir. Bazıları bunun dille yapılan iğneleme anlamına geldiğini, bazıları da ağız ve dudak hareketleriyle yapılan kusurlu bulma mânasına geldiğini söyler. Bazıları ise, gözle yapılan ayıplayıcı işaretlerdir, der. Hâsılı bu yollarla başkasını aşağılamak ve hakaret etmektir. İbn Kuteybe ise kelimeye ayıplamak mânasını verir, buna göre de âyet, birbirinizi ayıplamayın demektir”. Ebü Avsece de ayıplamaya benzer bir harekettir, der. Sonra âyette, geçen “enfuseküm” kelimesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, kendinizi karalamayın mânasına gelebilir. Yani kendi kusurlarınızı insanlar arasında anlatarak kendinizi karalamayın. Burada, kendi kusurlarını örtmeleri ve gizli hayatlarını ortaya dökmemeleri emri vardır. En doğrusunu Allah bilir. (Jİkincisi, bu kelime ile diğer müminlerin şahsiyetleri kastedilmektedir. Çünkü onların şahsiyetleri, tek bir kişinin şahsiyeti gibidir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette, “Evlere girdiğinizde, kendinize selâm verin” buyurmaktadır. Buna göre buradaki âyet, sanki şöyle demektedir: Birbirinizi ayıplamayın! En doğrusunu Allah bilir, [Kötü Lakap Takmak] Birbirinize kötü ad takmayın. Yani birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. Buradaki “nebz” kelimesi lakap takmak anlamına gelir. Bir hadiste, “Lakapları Râfiza olan bir kavim” buyurulur. Aslında âyette sadece “lâ tetenâbezü” denilmiş olsaydı yeterdi, aynı mânayı ifade ederdi. Fakat sanki şuna işaret edilmektedir: Birbirinizin lakaplarını açığa vurmayın, çünkü sizin açığa vurduğunuz lakap insanların zoruna gider. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Müminlere bu fiil yasaklanmıştır, çünkü insanlar M jbn Kuteybe, Te/siru garibi'l-Kurün, s. 416. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 416; Semerkandi, Bahru'l-'ulüm, III, 264. müslüman olduktan sonra da Câhiliye döneminde yapmış oldukları küfür ve günah olan işlerle isimlendiriliyorlar, bu lakaplarla anılıyorlar ve diyorlardı ki: Ey kâfir! Ey fâsık! Bunlara benzer lakaplarla çağırıyorlardı. Böyle olduğuna şu âyet de işaret etmektedir: İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Müminlerin bunlara benzer lakaplarla anılmaları mümkündür, âyet-i kerime insanlara kendi isimlerinden başka isimler verilmesini yasaklamakta, sadece kendi isimleriyle bilinmelerini emretmektedir. Aynı şekilde sahip oldukları isimler ve özelliklerden başka lakaplarla anılmalarını da yasaklamaktadır. Çünkü bu lakaplarla anılmak onların zoruna gider ve kendilerini kızdırır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zâlimler onlardır. Yani zâlimler bir şeyi ait olmadığı yere koyanlardır, (yani yapılmaması gerekeni yapanlardır). En doğrusunu Allah bilir. İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, söylediğimiz gibi müminin fâsıklığa nispet edilmesidir ki, iman ettikten sonra ona böyle bir isim verilmektedir. Buradaki yasak, iman etmeden önce yapmış olduğu bir fiilin, iman ettikten sonra da ona isim verilmesine ve böyle bir nispetin yapılmasına yöneliktir. Allah sanki şunu söylemektedir: İman ettikten sonra onlara bu türlü isimler vermeyin! En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, kişi iman ismini ve fiilini kendi tercihiyle seçip aldıktan sonra başkalarının onun için fâsık ismini tercih etmeleri ne kötüdür! Buradaki yasak imandan sonra fâsıklığın tercih edilmesinedir. En doğrusunu Allah bilir. sabi z 34 301 bia EN İZİ gesi İŞ

Hucurat 49:12

[Zan, Şüphe ve Yakin Kelimelerinin Anlamı] Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Burada yerinin, değerinin ve sebebinin bilinmesi gereken üç kelime vardır; biri zan, diğeri şek-şüphe, üçüncüsü de ilim ve yakin kelimeleridir. Zanna gelince sanki o yok olup gitmesinden korkulan sebeplerin görünenine ait bilgidir. Şüphe ise zâhiri sebebi kaybolmuş yahut sebepleri birbirlerine mukabil ve eşit derecede olan bilgi konusudur; insan iki şey arasında mütereddit kalmakta, kalbi onlardan herhangi birinde karar kılamamaktadır. Yakin de zâhiri sebepleri açıkta olan, yok olma ve geçip gitme korkusu bulunmayan bilgidir. En doğrusunu Allah bilir. [Zannın Çoğu Günahtir] Zannın çoğundan sakının! Allah Teâlâ sanki, zevâlinin şerefine ve geçip gitmesine dayanan zâhiri sebeplere binâen aslında gerçekleşmemesi yahut zâil olması caiz olan bir sözün veya yapılan bir işin, sahibine kötülük getirmesini engellemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerime her zandan sakınılması gerekmediğine ve her zannın günah olmadığına işaret etmektedir, çünkü Allah bazı zanlar günahtır buyurarak onun bir kısmını istisna etmektedir. Zannın istisna edilen ve sakınılması emredilmeyen kısmının, sebepleri galip gelen bölümü olması mümkündür. Sebeplerin galip gelmesi de çoğu kez ilme ve kesin bilgiye dayalı olarak yapılan iştir. Meselâ bir şeyi yapmaya zorlanan kişi, zorlayan kişinin halinden tehdidini yerine getireceğini açık olarak gördügü zaman, söyleneni yapmasına ruhsat verilir yahut o iş onun için mübah hale gelir. Her ne kadar yapmaması yahut tehdit edildiği fiile tehdit edenin güç yetirememesi mümkün olsa da yapması mübahtır. İnsanlar arasındaki hükümlerde ve kanunlarda genel ölçü budur; bu hükümler zann-ı galibe göre verilir, kesin bilgiye göre değil. En doğrusunu Allah bilir. (Jİstisna edilen ve günah olmayan zannın az kısmından maksadın hüsnüzan olması da muhtemeldir, çünkü bir insan hakkında hüsnüzanda bulunulması caizdir ve bunda günah yoktur. Sakınılması emredilen zan ise sebepleri araştırılmadan yahut bizzat görmeden yapılan kötü zandır. En doğrusunu Allah bilir. [Tecessüs Yasaklanmıştır] Gizlilikleri araştırmayın! Tecessüs, herhangi bir sebebi görülmediği halde insanlar hakkında kötü bilgiler toplamak için uğraşmaktır. Allah, böyle bir gayretin peşine takılmayı yasaklamaktadır yahut onu açıklamayı yasaklamakta ve örtüp gizlemeyi emretmektedir. Bu konuda peygamber aleyhisselâmdan çeşitli haberler rivayet edilmiştir. Rivayet edildiğine göre İbn Mesüd'a (r.a.), birinin sakalından şarap damlarsa görüşün nedir? diye sorulmuş, Abdullah b. Mesüd (r.a.) da şu cevabı vermiş; Biz, şayet bir olayı açık ve aleni olarak görürsek onu esas alırız, aksi halde Allah Teâlâ tecessüsü bize yasaklamıştır”. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları tecessüs ile tahassüs kelimelerine farklı mâna verdiler, tecessüse kötülükleri ve çirkinlikleri araştırmak, tahassüse de hayırları ve mübah olan işleri öğrenmeye çalışmak anlamı verdiler. En doğrusunu Allah bilir. [Gıybet Etmenin Haram Oluşu] Birbirinizin gıybetini yapmayın! Gıybet iki şekilde olur. Birincisi, kişinin insanlardan gizlediği ve açıklanmasını istemediği kötü işlerini anlatmaktır. İkincisi, kendisinin söylemediği veya açıklamadığı kötü halin ve çirkin huyun açıklanmasıdır. Bu konuda Resülullah'tan (s.a.), bir insanın, din kardeşinin hoşlanmadığı bir işini veya halini açıklamasını yasakladığı rivayet edilmiştir. Kendisine, biz onda var olan bir hali anlatıyoruz, olmayanı değil denilince de “Zaten olmayanı söylemek iftira olur” cevabını vermişti”. (lHerhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Yani hiçbiriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanmaz. Burada Allah sanki şunu söylemektedir: İnsan nasıl ki onu yemekten hoşlanmıyor, aksine son derece tiksiniyor ise gıybet de yaşamakta olan kardeşinin etini yemektir. Dolayısıyla bu da çirkinlik konusunda ölü birinin etini yemekle aynıdır. Hiç kimse, gerek kendi isteğiyle ve gerek baskı yoluyla da olsa nasıl ki ölmüş birinin etini yemiyorsa, birbirinizin gıybetini de yapmayın ve birbirinizi kötü şekilde anmayın! Çünkü bunların ikisi de çirkinlikte eşittir. Allah'a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur. Yani Allah'ın yasakladığı işleri yapmaktan sakının! Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir; yani tövbe edenin tövbesini kabul etmektedir. Rahmeti sonsuzdur; yani kul tövbe ettiği zaman Allah ona merhamet buyurur ve onu bağışlar. ani SAZI l3 SE a Siz Gİ ZİN Lİ G Mei e.. yeriz dn Tsa --- Dipnotlar: o Rivayet edildiğine göre bir adam Resülullah (s.a.), gıybetin ne olduğunu sormuştu. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: “Kişiyi, duyulmasından hoşlanmadığı bir şekilde anmandır”. Soran kişi, Ey Allah'ın resülü, söylediğim söz gerçek ise hükmü nedir? diye sorunca da şu karşılığı vermişti: “Eğer onda olmayan bir şeyi söyleyecek olursan, o iftira olur”.

Hucurat 49:13

[Bütün İnsanlar Aynı Kaynaktan Yaratılmıştır] Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, biz sizin hepinizi tek bir asıldan yarattık, o asıl da Âdem ile Havvâ aleyhimesselâmdır. Dolayısıyla aynı atanın bütün çocukları, birbirlerinin erkek ve kız kardeşleridirler, kardeşlerin de birbirlerine karşı atalarıyla ve kabileleriyle övünmeleri ve üstünlük iddiasına kalkışmaları doğru değildir. Birbirleriyle tanışmaları için ayrıldığı belirtilen kabileler ile üstün ve değerli olmak iddiası konusunda bilinmesi gereken ölçü şudur: Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Dolayısıyla eğer bir fazilet ve övünme söz konusu ise bu hususta da herkes eşit konumdadır, bu itibarla birilerinin kendileri için övünç payı çıkarmalarının anlamı yoktur. İkincisi, sizin her birinizi, sultanları ve halkı, hür olanı ve köleyi, erkeği ve kadını, bir erkekle bir kadının suyundan yarattık. Bu bakımdan da hiç kimsenin başkasına karşı övünmeye ve üstünlük iddiasına kalkışmaya hakkı yoktur. Çünkü hepinizi, insan tabiatının iğrendiği kokan ve rahimlere atılan bir spermden (nutfe) yarattık. Cenâb-ı Hak bunu, insanların birbirlerine karşı övünmekten ve üstünlük iddiasından vazgeçmeleri, soya-nesebe ve kabileye dil uzatmamaları için belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [İnsanların Milletlere Ayrılması Birbirleriyle Tanışmaları İçindir] [ ]Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Buradaki “şuüb” ve “kabâil” (pus) kelimeleri hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle dedi: “Şuüb”, kabileden büyüktür, “şub” asıldır, kabile ise ondan türeyen nesildir. “Şuüb” Araplar için, “ümmet” ve “kurün” kelimeleri diğer milletler için kullanılır. Bazıları da şöyle dedi: “Şuüb” diğer milletler için, “kabâil” ise Araplar için kullanılır. Ebü Avsece şöyle dedi: “Şuüb'dan maksat kabilelerdir. Bu kelimenin tekili “sab” gelir. “Şa'b” da birleşmek, toplu olmak mânasına gelir. Kırılıp dağılan kapları toplayıp düzelttiğin zaman “şa'ibtü'l-inâe”, yani kapları topladım denilir. Kapları düzeltip onaran kişiye de “sa'âb” denilir. “Şa'b” kelimesi aynı zamanda ayrılmak ve dağılmak mânasına da gelir. Sonra Allah, tanışasınız diye buyurdu. Yani Cenâb-ı Hakk'ın sizin için kabileleri varetmesi birbirinizle tanışmanız, kabilelere ve boylara nispetle bilinmeniz içindir. Meselâ şöyle denilir: Temim kabilesinden falan adam, Hâşim kabilesinden falancı. Çünkü herkesin babası ve atasıyla bilinmesi mümkün değildir. [Faziletin ve Değerin Ölçüsü Takvâdır] Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah Teâlâ faziletin ve değerli olmanın ölçüsünün takvâ olduğunu açıklamaktadır. İnsanların atalarıyla ve kabileleriyle övünmeleri üstünlük sebebi değildir, aksine kabileler insanların birbirleriyle tanışmaları için varedilmiştir. Takvâ, bir eylemin sonucu kazanılır, o da ilâhi buyruklara itaat etmek ve isyandan kaçınmaktır. Bu da Allah'ın emir ve yasaklarına saygı ile olur. İnsanın yaptıklarına Allah'ın lütfu ve keremi de eklenince, o fazilete ve üstünlüğe ulaşılması mümkündür. İnsanın belli bir atadan dünyaya gelmesinde ise kendisinin yaptığı herhangi bir eylem yoktur. Öyleyse fazilet nasıl olsun? Şayet burada bir övünme söz konusu olacaksa, Allah'ın birliğini kabul edip emirlerine itaat ederek çocukların dünyaya gelmelerine doğrudan vasıta oldukları için babaların hakkıdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır cümlesi tehdit anlamındadır. Liya 135 3 l 5 H Jš Gal olge edi

Hucurat 49:14

14. “Bedeviler, “İman ettik’ dediler. Şunu söyle: “Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre sadece boyun eğdik deyiniz. Bununla beraber Allaha ve resülüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir. [İman - İslâm Aynıdır] Bedeviler, “İman ettik dediler. Şunu söyle: Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre sadece boyun eğdik deyiniz. Bu âyet her ne kadar genel “Amm” mahiyette ise de onunla “hâg” (yeli) murat edilmiştir, yani bazı bedeviler kastedilmiştir. Çünkü (Slâyeti genele hamletmek, Allah Teâlâ'nın verdiği haberi yalanlamak mânasına gelir. Çünkü bütün bedeviler böyle söylemiş değildirler, ayrıca bütün bedevilere de iman gönüllerinize yerleşmedi denilmesi gerekmez. Fakat onlara sadece boyun eğdik deyiniz denilir. Bu da onların tümüne değil sadece bir kısmına hâstır. Âyet onların münafıklarıyla ilgili de olabilir, çünkü onlar iman etmedikleri halde iman ettiklerini söylüyorlardı. Cenâb-ı Hak onların iman etmediklerini, ancak teslim olduklarını, kılıç korkusuyla ve müminlerin sahip oldukları imkânlara ortak olmak için müminlere boyun eğdiklerini peygamberine bildirince, onların iman ettik demelerini de yasakladı, çünkü kalplerinde imandan eser yoktu. Bunun yerine Allah onlara, teslim olduk demelerini emretti. Buna göre âyete de söylediğimiz şekilde mâna verilmelidir. Yani boyunlarından kılıcın çekilmesi için boyun eğdik, teslim olduk! Cenâb-ı Hakk'ın burada İslâm ile imanı ayrı saydığı, iman ettik demelerini yasakladığı ve teslim olduk demelerini emrettiğini ileri sürerek ve şayet İslâm ile iman aynı şey olsalardı böyle demesi uygun olmazdı diyerek bu âyetten İslâm ile imanın ayrı şeyler olduğu neticesini çıkarmak doğru degildir. Biz deriz ki: Burada kullanılan İslâm kelimesi, iman ile aynı olan İslâm mânasında değildir, teslim olmak zâhirde boyun eğmek anlamındadır. Zâhiri açıdan bakıldığında ona İslâm da iman da denilir. Ancak iman ve İslâm'ın hakikati, aynı şeye varır; çünkü iman, her şeyin Allah Teâlâ'nın rablığına ve birligine şehadet ettiğini tasdik etmektir. İslâm da hiç kimseyi ortak kılmadan her şeyi sadece Allah'a teslim etmektir. İnsan, âlemdeki her şeyin Allah Teâlâ'ya ait olduğuna, her şeyi O'nun yarattığına, her eserin, ustasının varlığına delil ve şahit olduğuna inandığı zaman, bu şahitliğiyle kendi yaratanını da tasdik etmiş olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Henüz iman gönüllerinize yerleşmedi. İman, kalbe girsin veya girmesin duyu organlarıyla hissedilen ve parçalardan oluşan bir olgu değildir. Ancak imanın mânası burada, kalbin fiilinin yok sayılmasıdır, o fiil de tasdiktir. Allah sanki şunu söylemektedir: Sizin kalpleriniz iman etmedi. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla “iman ettik derler”. Kerrâmiye mezhebine göre imanın kalpte değil dilde ve sözde olduğuna dair bu iki âyet-i kerime birbirine aykırı düşmektedir. Çünkü münafıklar dilleriyle iman ettiklerini söylemişlerdi, fakat sonra Allah onların iman etmediklerini haber verdi. Onlar ise şöyle dediler: Aksine, biz iman ettik, Bunun üzerine onlara denildi ki: “Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah “De ki: Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz?”" Bu ilâhi beyanlarda Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğine büyük ve güçlü bir delil vardır. Çünkü âyette, henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre sadece boyun eğdik deyiniz buyurulmaktadır. Bu sözü onlara peygamber aleyhisselâm söylemişti ve onlar da bu sözü inkâr edememişler, bunu kendisine Allah'ın bildirdiğini anlamışlardı. Kılıçtan korktuklarından dolayı Hz. Peygamber'in bilmemesi için de kalplerinde olanı da açıklamamışlardı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bununla beraber Allah'a ve resülüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz. Bu ilâhi beyan, münafıkların müminlerle yaptıkları sözleşme ile ilgili olarak Hudeybiye seferinden sonraki tutumları hakkında Fetih süresinde belirtilen şu ilâhi beyanın sılası olması mümkündür: “Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız”?. Başka âyetlerde de buna benzer açıklamalar yapılmıştır. Allah şunu söylemektedir: Eğer Allaha ve resülüne itaat ederseniz, peygamber aleyhisselâmın cihada ve savaşa gitmek konusundaki davetine Hudeybiye'den sonra da uyarsanız, Allah sizin yaptığınız amellerden hiçbir şey eksiltmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir. Âyete şöyle de mâna verilebilir: Eğer Resülullah'ın (s.a.) vefatından sonra da Allaha ve resülüne itaat ederseniz, Allah yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmayacaktır, yani daha önce yapmış olduğunuz amelleri eksiltmeyecek, sonradan yaptıklarınızı EN da boşa çıkarmayacaktır. [ ]Sayet ona isyan eder ve hayatta iken ondan geri kalırsanız... Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şayet Allah seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırır da başka bir sefere çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız Burada Allah, onların Hz. Peygamber'le birlikte savaşa çıkmalarını ebediyen yasaklamakta, sonra şunu söylemektedir: Şayet vefatından sonra ona itaat eder ve Allah yolunda cihat ederseniz, Allah yaptığınız hiçbir itaati boşa çıkarmaz, aksine kabul eder. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin münafıklar hakkında gelmiş olması ve tövbe edip Allaha ve resülüne itaat ettikleri takdirde onları bağışlayacağını vâdettiği mânasına gelmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Allah, küfürden tövbe ettikleri takdirde bütün kâfirleri bağışlayacağını şu beyanında vâdetmektedir: “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”, İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Cenâb-ı Hak b şöyle buyurmaktadır: “Allah, bu s lu kılsın diye ondan söz aldı”, “ bağışlasın!” En doğrusunu Allah minlerle ilgilidir; aşka âyetlerde meâlen adık kulları sadakatleri konusunda sorumMünafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bilir. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet, bütün müeğer Allah'a ve resülüne itaat ederlerse, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmeyecektir, yani amellerinizi zayi etmeyecek, aksine sevap verecektir. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar, asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler””. Yani Allah için bir iş yapanın amelini Allah zayi etmeyecek, başkaları için iş yapanın yaptığı ise zayi olacak ve ondan hiçbir sevap alamayacaktır. Âyetin, İslâm'a giren müminler hakkında gelmiş olması da muhtemeldir; buna göre Allah şunu söylemektedir: Müslüman olduğunuz takdirde, küfür halinde iken yaptığınız güzel amellerinizin sevabından hiçbir şeyi eksiltmeyecektir. Nitekim âyet-i kerimede, “Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır” buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir cümlesinin mânası açıktır, tefsire ihtiyacı yoktur. Acz Azor oTa t a, Š Be e eği 25 yala Ú 5 e İzah İİİ Oyak GSI Ce) İZİ gh al MP MEK İsa

Hucurat 49:15

7 Allahin kitabını okuyanlar, namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz a e [Müminlerin Vasıfları] Allah Teâlâ bu âyeti, sanki yukarıda geçen münafıkların söyledikleri EZH sözün mukabili olarak belirtmiş gibidir. [§]Önceki âyette Allah, “Bedeviler, İman ettik dediler” buyurdu, sonra da “Onlara de ki: Hayır siz iman etmediniz” dedi”, Bu beyanına da Müminler ancak şunlardır diye başladı, sonra da müminlerin niteliklerini şöyle sıraladı: Allah'a ve resülüne iman ederler, sonra şüpheye düşmeyenler, Allah yolunda malları ve canlarıyla cihat eden kimselerdir. İçleri dışları bir olanlar işte bunlardır. Allah Teâlâ, onların imanlarında sadakat gösteren kişiler olduğunu haber vermektedir. Siz ise ey münafıklar, içinizde ona muhalif niyetler taşıdığınız ve onunla birlikte cihada gitmediğiniz için imanınızda sadık değilsiniz, demektedir. Burada Allah cihadı, imanın şartı olan ve onsuz imanın gerçekleşmediği bir iş değil, sadık imanın var olduğunu gösteren bir delil saymıştır. Müminler ancak, Allah'a ve resülüne iman edenlerdir cümlesi, münafıklar gibi imanını izhar eden, ama kalpleri sözlerini doğrulamayan kişiler değil, gizli ve açık her ahvalde Allaha ve resülüne gerçek mânada sadakat gösterenler mânasına gelir. Görmez misin ki Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: Sonra şüpheye düşmeyenler ve Allah yolunda cihat eden kimselerdir. Yani onlar olayların seyrinde imanlarından asla şüphe etmediler, aksine imanlarının sadık ve gerçek olduğunu göstermek için Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat ettiler. Bunlar, Resülullah (s.a.) ile birlikte cihada gitmekten geri duran ve imanlarında şüphe ve tereddüt içinde yaşayan münafıklar gibi değildirler. En doğrusunu Allah bilir.

Hucurat 49:16

Allaha dininizi öğretmeye mi kalkışıyorsunuz? Bu beyan de sanki “Bedeviler “iman ettik dediler” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Çünkü onlar, dilleriyle böyle söylüyorlardı, ama kalplerinde imandan eser yoktu. Allah da onların kalplerinde iman, şüphe ve savaştan geri durmaktan hangisinin bulunduğunu biliyordu. Resülullah (s.a.) kendilerine “Siz iman etmediniz” dediğinde, sanki onlar bu söze sığınmışlar ve aksine biz iman ettik demişlerdi. Zannediyorlardı ki, Hz. Peygamber bu sözü şahsi alışkanlığı gereği söylemişti. İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: De ki: Allah'a dininizi öğretmeye mi kalkışıyorsunuz? Hz. Peygamber bunu söyleyerek, bana bunu bildiren ve haber veren zatın, göklerdeki ve yerdeki her türlü gaybı bilen, her şeyi, yani kalplerdekinin doğru olup olmadığını bilenin Allah olduğuna haber vermektedir. Allah sizin yalan söylediğinizi bildiği halde, nasıl olur da mümin olduğunuzu Allaha öğretmeye kalkışırsınız?

Hucurat 49:17

Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlar iman ettiklerini söyleyerek Hz. Peygamber'i minnet yükü altında bırakmak istiyorlardı. Âhirete inanmadıkları halde Resülullah'a (s.a.) muvafakat gösterdikleri zaman Savaşa gitmek külfetine katlanmak zorunda kalmayacaklarını yahut zâhirde iman ettiklerini söyleyerek müslümanların kendilerine yardımcı olacaklarını düşünüyorlardı. İşte söylediğimiz bu ve benzeri sebeplerle kendilerini Hz. Peygamber'e iyilik yapmış gibi gösteriyorlar ve bunun karşılığını alacaklarını zannediyorlardı. Onlar eğer âhirete iman etmiş olsalardı, imanlarının kendilerine menfaat getireceğini de bilirlerdi. Çünkü onların kurtulmaları bu sayede mümkün olacaktı, imanlarının faydalarını da kendileri görecekti. Allah Teâlâ'ya iman etmenin bizzat Allah'a bir faydası olmadığı gibi O'na iman etmemenin de kendisine bir zararı yoktur. Cenâb-ı Hak zarar ve fayda görmekten pek çok yücedir. Dolayısıyla burada onların Allaha değil, Allah'ın onlara lütfu ve iyiliği vardır. Nitekim O, meâlen şöyle buyurmuştur: Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur. [Aslah ve Hidâyet Meselesi] Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur ilâhi buyruğu, Mütezile'nin iddiasını çürütmektedir. Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın aslah (en uygun) olanı vermesi gerektiğini söyleyerek insanlara hidâyet yolunu açmanın Allah'ın görevi olduğunu iddia ediyorlar. Çünkü Cenâb-ı Hak, Allah size lütufta bulunmuştur buyurmaktadır. Şayet insanları doğru yola iletmek Allah Teâlâ için bir görev olsaydı, Allah insanlara lütufta bulunmuş olmazdı, sadece yapması gerekeni, yani insanların hakkını yerine getirmiş olurdu. Nezdinde bulunan ve başkasına ait bir hakkı ödeyen kişinin de hak sahibine lütfetmiş olması söz konusu değildir. Aynı husus başka bir âyette meâlen şöyle ifade buyuruluyor: “Allah tarafından bahşedilmiş bir lütuf ve bir nimet olarak..." Şayet doğru yola iletmek O'nun görevi olsaydı, lütfeden ve nimetler bahşeden bir Rab olmazdı, aksine nezdinde bulunan ve insanlara ait olan bir hakkı ödemek görevini yerine getirmesi sebebiyle Allah'ı yücelttikleri ve O'na saygı duydukları için asıl insanlar Allaha lütfetmiş ve ihsanda bulunmuş sayılırlardı. İşte bu durum, Mütezile mezhebinin iddialarının bozukluğunu göstermektedir. Bu âyet, aynı zamanda hidâyetin beyandan ibaret olmadığına da iki açıdan işaret etmektedir. Birincisi, beyan hidâyeti, mümin ve kâfir herkes için gereklidir, onu sadece müslümanlara tahsis ederek lütuftan bahsedilmesinin mânası yoktur, aynı şey diğer insanlar için de gereklidir. İkincisi, beyan (doğru yolu açıklama) mümini de kâfiri de kapsar. Allah Teâlâ, imanlarında sadakat gösterirlerse insanlara lütufta bulunacağını haber vermektedir; eğer hidâyet sadece beyandan ibaret olsaydı, sadakat göstermeleri şartını ileri sürmeye gerek yoktu. [ ]Cünkü beyan, sadakat gösterenleri de göstermeyenleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla, lütufta bulunmanın özellikle müslümanlar hakkında gerçekleşmiş olabilmesi için âyetteki hidâyetten maksadın İslâm'a sevketmek olduğuna işaret eder. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Burada bahsedilen hidâyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah'ın, insanların hidâyeti benimseme fiilini yaratması anlamına gelir. İkincisi de muvaffak kılmak (tevfik) ve korumak (ismet) mânasına gelir. Buna göre Allah sanki şunu söylemektedir: Allah sizde hidâyeti benimseme fiilini yarattığı yahut sizi iman etmeye muvaffak kıldığı ve imansızlıktan koruduğu için asıl Allah size lütufta bulunmuştur. Nitekim “Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde size güzel gösterdi”? meâlindeki âyet de aynı iki mânaya gelmektedir; yani Allah sizi iman etmeye muvaffak kıldı ve imansızlıktan korudu yahut sizin kalbinizde iman sevgisini yarattı ve onu kalplerinizde size güzel gösterdi. En doğrusunu Allah bilir.

Hucurat 49:18

Allah göklerin ve yerin gizlisini bilir. Yani göklerde ve yerde olan her türlü gizli işleri bilir. Hiçbir şey O'na gizli olmadığına göre insanların kalplerinde sakladıklarını (iman ve inkârı) da elbette bilir. En doğrusunu Allah bilir. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. Bu ilâhi beyan tehdit mânasına gelir. Yani Allah sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilmektedir, öyleyse sürekli uyanık kalmanız ve dikkatli olmanız gerekir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

Kâf 50:2

2-3. “Kâfirler, içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da Bu tuhaf bir şey, öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş” dediler.” [Kaf Harfinin Anlamı] 1. “Kaf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun!” Buradaki kâf harfi bu sürenin ismi olması gerekir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, sürelere dilediği ismi verir. Kâf, kinâi bir lafızdır, nitekim Allah kendi kitaplarına Kur'ân, Zebür, Tevrat ve İncil diye isimler vermiştir. Burada bu süreye ve bütün Kur'ân'a yeminle başlamaktadır. Buradaki kâf harfini, mukattaa harflerinin hepsinden kinâye olarak belirtmiş olması da muhtemeldir. Kur'ân'a yemin olsun! Buradaki Kur'ân kelimesi bütün harflerin, mukattaa harflerinin de ismidir. Allah mukattaa ve diğer bütün harfler ile yemin etmektedir. Bazıları şöyle dedi: Kâf, yeryüzünü kuşatan bir dağın adıdır, bu dağ yeşil yakuttan yahut kırmızı yakuttandır, bundan dolayı gökyüzü yeşil gibi görünmektedir. İşte Allah Teâlâ burada ona ve Kur'ân'a yemin etmektedir. Ancak ilk yorum daha doğru gibidir, çünkü Araplar Kaf diye bir dağı bilmedikleri gibi onun büyüklüğünden de haberdar değillerdi. Aslında yemin, söylenen sözü ve verilen haberi tekit etmek için yapılır, dolayısıyla muhatap olan kişinin, adına yemin edilen varlığı bilmesi halinde ancak maksat hasıl olur. Muhatap kişi eğer onu bilmez ve ona saygı duymazsa, yapılan yemin anlamsız olur. Allah Teâlâ böyle bir şeyden münezzehtir. [ ]Ancak burada şöyle denilebilir: Buradaki yemin, Ehl-i Kitap hakkındadır, onların bilip tanıdıkları kitapları vardı, ayrıca onlara bu kitabı tebliğ, eden peygamberleri de vardı. Fakat buradaki yemin lafzı, Araplar hakkında kullanılmıştır, dolayısıyla ilk yorum daha uygun düşmektedir. [Mukattaa Harfleri] Mukattaa harflerinin tefsiri konusunda Resülullah'tan (s.a.) ne mütevâtir, ne meşhur bir rivayet gelmiş ve ne de ashâb-ı kirâmın -Allah hepsinden razı olsun- bunu Hz. Peygambere sorduklarına dair bir bilgi vardır. Dolayısıyla burada yapılması gereken susmak, konuşmamaktır. Mâlumdur ki, mukallaa harflerinden maksadın ne olduğuna dair Allah ve resülünden bir bilgi olmadıkça hiç kimsenin onunla neyin murat edildiğine vakıf olması mümkün değildir. Hz. Peygamber'in ashabından herhangi bir açıklama gelmediğine göre onlar da bu konuyu Resülullah'a (s.a.) sormamışlardı. Sormamalarının çeşitli sebepleri olabilir; ya bu harflerin nâzil olan âyetlerdeki hükümlerin beyanı olduğunu biliyorlardı, gelen âyetleri ve hükümleri bildikleri için de sorma gereğini duymamışlardı. Yahut bu harflerin, Cenâb-ı Hakk'ın kimseyi muttali kılmadığı sırlarından olduğu, bunların iman edilmesi ve sorgulanmaması gereken müteşâbihattan olduğu için sormamışlardı. Veyahut “Allah, elçi olarak seçtiklerinden başkasına gaybı bildirmez”' meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere bunun Resülullah'a (s.a.) mahsus özel bir bilgi olduğu için mânasını sormadılar. Veyahut da onlara göre bu harfler süreleri tanımak için konulan süre isimleri idi, şahısların isimlerinde mâna aranmadığından dolayı bu harflerin mânasını sorma gereğini duymadılar, bu konuda Hz. Peygamber'den de bir açıklama gelmedi. Nitekim ashâb-ı kirâm, bunların dışında pek çok âyetin tefsirini de Resülullaha (s.a.) sormamışlardı. Bunun sebebi de ya âyetlerin ifade ettiği mânayı anlama gücüne sahip olmaları idi; çünkü dilini biliyorlar, âyetlerin nüzül sebeplerini de biliyorlardı, dolayısıyla âyetin maksadını anlıyorlardı ve sormaya ihtiyaç duymuyorlardı. Yahut da âyetlerin dile getirdiği hükümleri biliyorlardı, bundan dolayı sormaya gerek duymuyorlardı. İşte mukattaa harfleri konusunda da durum böyledir. En doğrusunu Allah bilir, [Kur'ân'da Geçen Yemin Lafızları ve Üzerine Yemin Edilen Varlıklar] [ ]Cenáb-i Hak sürenin başında yemin lafzını belirtti, ancak yeminin ait olduğu yerden söz etmedi. Dolayısıyla bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle dedi: Buradaki yeminden maksat, sonra gelen şu âyettir: yeri biz yarattık” meâlindeki âyete yemin edildiğini söyler, Bazıları da “Onlar tam bir tutarsızlık içindeler” meålindeki Ayet kastedilmiştir, der, Allah Teali Kâf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun latzıyla yemin etmektedir, çünkü kâfirler tam bir tutarsızlık içinde idiler. Buradaki yeminde kâfirlerin şaşkınlıklarının hedet alınmış olması da muhtemeldir, nite kim Allah şöyle buyurmaktadır: Kâfirler, içlerinden bir uy arıcının gelmesine sastilar da ‘Bu tuhaf bir şey, öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş? dediler. Allah burada onların iki olaydan şaşkınlık içinde olduklarını ani insanlardanbir uyarıcının gelmeaşka bir âyette de onların şöyle söyledikleri zikredilmektedir; “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?'”, “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın” Onlar, peygamber olarak bir insanın diyorlardı. İkincisi, ölümden sonra dirilme olayına şaşırıyorlardı: Öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş! dediler, K gönderilmesini sürekli inkâr e âfirlerin ölümden sonra dirilme gerçeğine şaşırdıklarına ve onu inkâr ettiklerine Kurün'n muhtelif âyetlerinde temas ettik. Muhtemeldir ki burada yeminin ait olduğu yer, kâfirlerin şaşkınlıklarıdır yahut peygamber olarak bir insanın gönderilmesini inkâr etmeleridir veyahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleridir. İşte Cenâb-ı Hak, Küf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun diyerek bunların olacağına yemin etmekte, onların inkârlarını ve hayretlerini reddetmektedir. Ey doğrusunu Allah bilir. [Peygamberler Niçin İnsan Cinsinden Seçildiler?] Kafirlerin inkâr etmelerinin ve “Elçi olarak bir insan nasıl gönderilir? Allah, kendi yanında bulunan meleklerden birini elçi göndermeyi nasıl tercih etmez? Dünyada elçiler, onu gönderenin yanında bulunan kişilerden seçilir, İSlelçinin gönderileceği kişilerden seçilmez” gibi sözlerle şaşkınlıklarını dile getirmelerinin anlamı yoktur. Her ne kadar buna hayret ediyor idiyseler de elçinin gönderileceği kişiler arasından seçilmesini inkâr etmeleri gerekmiyordu. Çünkü gönderilen elçinin, gönderildiği varlıkların türünden olması gerekir. Kendilerine elçi gönderilenler, elçinin doğruluğunu ve davasının hakikatini anlayabilmeleri için, kendi cinslerinden farklı birinin gönderilmesinden daha uygun bir seçimdir. Çünkü insanlar, onun elçi seçildiğini ancak göstereceği birtakım mücizelerle ve kendilerinin asla yapamayacakları bazı fevkalâdelikleri yapması ile anlayabilirler, Elçi, onların kendi türlerinden başka biri olduğu takdirde bu mücizelerin doğruluğunu ve hakikatini anlayamazlar, çünkü onun getirdiği ve mücize olduğunu iddia ettiği olaylar ve haberler belki mücize değildir, türlerin değişmesiyle kuvvetlerin de değişeceği fikrinden hareketle, bunları yapmak insanların gücü dâhilinde değil ise de onun gücü dâhilinde olabilir, Bu da göstermektedir ki elçiyi, gönderileceği grubun türünden seçmek daha uygundur ve bu şekilde delil ve mücizelerin doğruluğunu anlamak daha kolaydır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'lır. Her tür kendi türüne, her şekil kendi şekline, kendilerinden başka bir türden olandan daha yakındır ve onunla daha çabuk ünsiyet sağlar. Maksat da uyum ve birleşmek olduğuna göre kendi türü ile hedefe ulaşmak daha kolaydır, En doğrusunu Allah bilir. [İmanın Özgür İradeyle Yapılması İçin Ceza ve Mükâfat Âhirete Ertelenmiştir] Sonra, bize kendi katında olanlardan birini elçi gönderseydi ya, tarzındaki sözü uygun olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü bütün yaratılanlar, Allah nezdinde O'nun katında ve huzurundadırlar, hepsi de aynı konumdadır. Yaratılanlardan hiçbiri, Allah'ın yanındadır diye nitelenemez, ancak O'na itaat etmek, emirlerine uymak ve muhalefetten sakınmak suretiyle kendisine yaklaşmaya çalışmaları mümkündür. Yoksa yaratılan birinin başka bir yaratılanın yanında durması gibi bir durum Allah için söz konusu değildir. Çünkü burada aynı mekânda bulunmakla nitelenmektedir. Allah Teâlâ, böyle bir halden pek çok yücedir. “Yanında” kelimesinden maksat şayet yakınlık ise bu O'na itaatle ve O'nun elçiliğe ehil ve uygun olanı tespit etmeye dair emirlerini yerine getirmekle olur. Bu elçilik işi, insanla melek arasındaki bir fazilete dayanmaz, aksine melekler delillerin açık olanından daha çok gizli olanını yaptıkları için, bu EJ işe insan daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. [S] Kàfirlerin tekrar dirilmeye dair şaşkınlıklarına gelince, onlar, Allah bizi tekrar diriltecekse neden öldürüyor? Dünyada hiç kimsenin yıkmak için bir bina yaptığı, sonra tekrar aynı binayı yaptığı görülmemiştir, diye hayretlerini dile getiriyorlar. Bu sözlerin hiçbir değeri yoktur, çünkü Allah insanı şayet öldürmeyip hayatta bıraksaydı, amellerinin karşılığını hemen fiilin işlendiği sırada vermesi gerekirdi. Bu ise insanın kendi özgür iradesi ve tercihiyle değil, zorla ve mecburi yolla iman etmesine yol açardı. Çünkü cehenneme konulduğunu ve orada ebediyetler boyunca azaba uğradığını gören herkes, uyarıldığı konularda yanlış fiil yapmaz, aksine ikaz edilmese bile o yanlışı terkeder. Aynı şekilde Allah'a iman ve itaat eden, O'na kulluk yapan biri de cennete girdiğini ve orada ebediyetler boyunca ikrama mazhar olduğunu görürse, artık emre muhalif bir şey yapmaz. Bu durumda da imtihan ortadan kalkar ve onun yerini mecburi iman alır. İşte Cenâb-ı Hak, imanın tam özgür bir irade il ifade edebilmesi için, insana, mana erteledi. e gerçekleşmesi ve onun bir değer yaptıklarının karşılığını verme işini başka bir za- [Kur'ân'ın Farklı Sıfatlarla Animasi] Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun! Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'i bazı âyetlerde “kerim” diye, yani çok değerli olarak, bazan “hakim” yani hikmet dolu bir kitap olarak, bazan da burada olduğu gibi “mecid” la) diye, yani şanlı bir kitap vasfıyla nitelemektedir. Muhtemelen Allah bu isimleri Kurân kelimesinin anlamına uygun olarak vermiştir; yani Kur'ân'a sarılan şanlı olur, kerim olur, hakim olur demektedir. Yahut onu indiren şanlıdır, kerimdir ve hakimdir diye kendisinin sıfatını kastederek bu isimleri vermiştir. Bu niteliklerin Kur'ân'a ait sıfatlar olması, kitabın bizzat kendisine râci olması da muhtemeldir, nitekim hikmetli söz, akılsızca söz ifadeleri kullanılır, bununla da bizzat o sözün içinde bulunduğu kitap kastedilir. Buna göre bu sıfatların bu mânada kullanılmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Mecid, mâcid ve temcid kelimeleri, yücelik, üstünlük, büyüklük mânasına gelir. Hayvanın çok bol yemlendiğini ifade için aynı kökten gelen "emcede” fiili kullanılır. İnsanların yiyecek ve içecek maddeleri bol olunca da yine aynı fiil kullanılır. Kâfirler, içlerinden bir uyarıcnın gelmesine şaştılar da “Bu tuhaf EN bir şey dediler. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık”. Öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş! Yani böyle bir şey olmayacak. Âyette geçen “baid”, yani uzak anlamına gelen kelimeyi, kendilerine göre böyle bir olayın mümkün olmadığı mânasında kinâye olarak kullandılar. İbn Kuteybe böyle dedi. Ebü Avsece de şöyle dedi: Bu olmayacak bir dönüş! Yani tekrar hayata dönüş olmayacak bir şeydir. Geri dönüldüğünü ifade için “racea” fiili kullanılır. --- Dipnotlar: “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz”. Bazıları da “Gökleri ve “Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz; ancak elçi olarak seçtiği başka”.

Kâf 50:3

2-3. “Kâfirler, içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar da Bu tuhaf bir şey, öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş” dediler.” [Kaf Harfinin Anlamı] 1. “Kaf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun!” Buradaki kâf harfi bu sürenin ismi olması gerekir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah, sürelere dilediği ismi verir. Kâf, kinâi bir lafızdır, nitekim Allah kendi kitaplarına Kur'ân, Zebür, Tevrat ve İncil diye isimler vermiştir. Burada bu süreye ve bütün Kur'ân'a yeminle başlamaktadır. Buradaki kâf harfini, mukattaa harflerinin hepsinden kinâye olarak belirtmiş olması da muhtemeldir. Kur'ân'a yemin olsun! Buradaki Kur'ân kelimesi bütün harflerin, mukattaa harflerinin de ismidir. Allah mukattaa ve diğer bütün harfler ile yemin etmektedir. Bazıları şöyle dedi: Kâf, yeryüzünü kuşatan bir dağın adıdır, bu dağ yeşil yakuttan yahut kırmızı yakuttandır, bundan dolayı gökyüzü yeşil gibi görünmektedir. İşte Allah Teâlâ burada ona ve Kur'ân'a yemin etmektedir. Ancak ilk yorum daha doğru gibidir, çünkü Araplar Kaf diye bir dağı bilmedikleri gibi onun büyüklüğünden de haberdar değillerdi. Aslında yemin, söylenen sözü ve verilen haberi tekit etmek için yapılır, dolayısıyla muhatap olan kişinin, adına yemin edilen varlığı bilmesi halinde ancak maksat hasıl olur. Muhatap kişi eğer onu bilmez ve ona saygı duymazsa, yapılan yemin anlamsız olur. Allah Teâlâ böyle bir şeyden münezzehtir. [ ]Ancak burada şöyle denilebilir: Buradaki yemin, Ehl-i Kitap hakkındadır, onların bilip tanıdıkları kitapları vardı, ayrıca onlara bu kitabı tebliğ, eden peygamberleri de vardı. Fakat buradaki yemin lafzı, Araplar hakkında kullanılmıştır, dolayısıyla ilk yorum daha uygun düşmektedir. [Mukattaa Harfleri] Mukattaa harflerinin tefsiri konusunda Resülullah'tan (s.a.) ne mütevâtir, ne meşhur bir rivayet gelmiş ve ne de ashâb-ı kirâmın -Allah hepsinden razı olsun- bunu Hz. Peygambere sorduklarına dair bir bilgi vardır. Dolayısıyla burada yapılması gereken susmak, konuşmamaktır. Mâlumdur ki, mukallaa harflerinden maksadın ne olduğuna dair Allah ve resülünden bir bilgi olmadıkça hiç kimsenin onunla neyin murat edildiğine vakıf olması mümkün değildir. Hz. Peygamber'in ashabından herhangi bir açıklama gelmediğine göre onlar da bu konuyu Resülullah'a (s.a.) sormamışlardı. Sormamalarının çeşitli sebepleri olabilir; ya bu harflerin nâzil olan âyetlerdeki hükümlerin beyanı olduğunu biliyorlardı, gelen âyetleri ve hükümleri bildikleri için de sorma gereğini duymamışlardı. Yahut bu harflerin, Cenâb-ı Hakk'ın kimseyi muttali kılmadığı sırlarından olduğu, bunların iman edilmesi ve sorgulanmaması gereken müteşâbihattan olduğu için sormamışlardı. Veyahut “Allah, elçi olarak seçtiklerinden başkasına gaybı bildirmez”' meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere bunun Resülullah'a (s.a.) mahsus özel bir bilgi olduğu için mânasını sormadılar. Veyahut da onlara göre bu harfler süreleri tanımak için konulan süre isimleri idi, şahısların isimlerinde mâna aranmadığından dolayı bu harflerin mânasını sorma gereğini duymadılar, bu konuda Hz. Peygamber'den de bir açıklama gelmedi. Nitekim ashâb-ı kirâm, bunların dışında pek çok âyetin tefsirini de Resülullaha (s.a.) sormamışlardı. Bunun sebebi de ya âyetlerin ifade ettiği mânayı anlama gücüne sahip olmaları idi; çünkü dilini biliyorlar, âyetlerin nüzül sebeplerini de biliyorlardı, dolayısıyla âyetin maksadını anlıyorlardı ve sormaya ihtiyaç duymuyorlardı. Yahut da âyetlerin dile getirdiği hükümleri biliyorlardı, bundan dolayı sormaya gerek duymuyorlardı. İşte mukattaa harfleri konusunda da durum böyledir. En doğrusunu Allah bilir, [Kur'ân'da Geçen Yemin Lafızları ve Üzerine Yemin Edilen Varlıklar] [ ]Cenáb-i Hak sürenin başında yemin lafzını belirtti, ancak yeminin ait olduğu yerden söz etmedi. Dolayısıyla bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle dedi: Buradaki yeminden maksat, sonra gelen şu âyettir: yeri biz yarattık” meâlindeki âyete yemin edildiğini söyler, Bazıları da “Onlar tam bir tutarsızlık içindeler” meålindeki Ayet kastedilmiştir, der, Allah Teali Kâf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun latzıyla yemin etmektedir, çünkü kâfirler tam bir tutarsızlık içinde idiler. Buradaki yeminde kâfirlerin şaşkınlıklarının hedet alınmış olması da muhtemeldir, nite kim Allah şöyle buyurmaktadır: Kâfirler, içlerinden bir uy arıcının gelmesine sastilar da ‘Bu tuhaf bir şey, öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş? dediler. Allah burada onların iki olaydan şaşkınlık içinde olduklarını ani insanlardanbir uyarıcının gelmeaşka bir âyette de onların şöyle söyledikleri zikredilmektedir; “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?'”, “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın” Onlar, peygamber olarak bir insanın diyorlardı. İkincisi, ölümden sonra dirilme olayına şaşırıyorlardı: Öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş! dediler, K gönderilmesini sürekli inkâr e âfirlerin ölümden sonra dirilme gerçeğine şaşırdıklarına ve onu inkâr ettiklerine Kurün'n muhtelif âyetlerinde temas ettik. Muhtemeldir ki burada yeminin ait olduğu yer, kâfirlerin şaşkınlıklarıdır yahut peygamber olarak bir insanın gönderilmesini inkâr etmeleridir veyahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleridir. İşte Cenâb-ı Hak, Küf. Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun diyerek bunların olacağına yemin etmekte, onların inkârlarını ve hayretlerini reddetmektedir. Ey doğrusunu Allah bilir. [Peygamberler Niçin İnsan Cinsinden Seçildiler?] Kafirlerin inkâr etmelerinin ve “Elçi olarak bir insan nasıl gönderilir? Allah, kendi yanında bulunan meleklerden birini elçi göndermeyi nasıl tercih etmez? Dünyada elçiler, onu gönderenin yanında bulunan kişilerden seçilir, İSlelçinin gönderileceği kişilerden seçilmez” gibi sözlerle şaşkınlıklarını dile getirmelerinin anlamı yoktur. Her ne kadar buna hayret ediyor idiyseler de elçinin gönderileceği kişiler arasından seçilmesini inkâr etmeleri gerekmiyordu. Çünkü gönderilen elçinin, gönderildiği varlıkların türünden olması gerekir. Kendilerine elçi gönderilenler, elçinin doğruluğunu ve davasının hakikatini anlayabilmeleri için, kendi cinslerinden farklı birinin gönderilmesinden daha uygun bir seçimdir. Çünkü insanlar, onun elçi seçildiğini ancak göstereceği birtakım mücizelerle ve kendilerinin asla yapamayacakları bazı fevkalâdelikleri yapması ile anlayabilirler, Elçi, onların kendi türlerinden başka biri olduğu takdirde bu mücizelerin doğruluğunu ve hakikatini anlayamazlar, çünkü onun getirdiği ve mücize olduğunu iddia ettiği olaylar ve haberler belki mücize değildir, türlerin değişmesiyle kuvvetlerin de değişeceği fikrinden hareketle, bunları yapmak insanların gücü dâhilinde değil ise de onun gücü dâhilinde olabilir, Bu da göstermektedir ki elçiyi, gönderileceği grubun türünden seçmek daha uygundur ve bu şekilde delil ve mücizelerin doğruluğunu anlamak daha kolaydır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'lır. Her tür kendi türüne, her şekil kendi şekline, kendilerinden başka bir türden olandan daha yakındır ve onunla daha çabuk ünsiyet sağlar. Maksat da uyum ve birleşmek olduğuna göre kendi türü ile hedefe ulaşmak daha kolaydır, En doğrusunu Allah bilir. [İmanın Özgür İradeyle Yapılması İçin Ceza ve Mükâfat Âhirete Ertelenmiştir] Sonra, bize kendi katında olanlardan birini elçi gönderseydi ya, tarzındaki sözü uygun olmayan bir yaklaşımdır. Çünkü bütün yaratılanlar, Allah nezdinde O'nun katında ve huzurundadırlar, hepsi de aynı konumdadır. Yaratılanlardan hiçbiri, Allah'ın yanındadır diye nitelenemez, ancak O'na itaat etmek, emirlerine uymak ve muhalefetten sakınmak suretiyle kendisine yaklaşmaya çalışmaları mümkündür. Yoksa yaratılan birinin başka bir yaratılanın yanında durması gibi bir durum Allah için söz konusu değildir. Çünkü burada aynı mekânda bulunmakla nitelenmektedir. Allah Teâlâ, böyle bir halden pek çok yücedir. “Yanında” kelimesinden maksat şayet yakınlık ise bu O'na itaatle ve O'nun elçiliğe ehil ve uygun olanı tespit etmeye dair emirlerini yerine getirmekle olur. Bu elçilik işi, insanla melek arasındaki bir fazilete dayanmaz, aksine melekler delillerin açık olanından daha çok gizli olanını yaptıkları için, bu EJ işe insan daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. [S] Kàfirlerin tekrar dirilmeye dair şaşkınlıklarına gelince, onlar, Allah bizi tekrar diriltecekse neden öldürüyor? Dünyada hiç kimsenin yıkmak için bir bina yaptığı, sonra tekrar aynı binayı yaptığı görülmemiştir, diye hayretlerini dile getiriyorlar. Bu sözlerin hiçbir değeri yoktur, çünkü Allah insanı şayet öldürmeyip hayatta bıraksaydı, amellerinin karşılığını hemen fiilin işlendiği sırada vermesi gerekirdi. Bu ise insanın kendi özgür iradesi ve tercihiyle değil, zorla ve mecburi yolla iman etmesine yol açardı. Çünkü cehenneme konulduğunu ve orada ebediyetler boyunca azaba uğradığını gören herkes, uyarıldığı konularda yanlış fiil yapmaz, aksine ikaz edilmese bile o yanlışı terkeder. Aynı şekilde Allah'a iman ve itaat eden, O'na kulluk yapan biri de cennete girdiğini ve orada ebediyetler boyunca ikrama mazhar olduğunu görürse, artık emre muhalif bir şey yapmaz. Bu durumda da imtihan ortadan kalkar ve onun yerini mecburi iman alır. İşte Cenâb-ı Hak, imanın tam özgür bir irade il ifade edebilmesi için, insana, mana erteledi. e gerçekleşmesi ve onun bir değer yaptıklarının karşılığını verme işini başka bir za- [Kur'ân'ın Farklı Sıfatlarla Animasi] Şanı yüce Kur'ân'a yemin olsun! Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'i bazı âyetlerde “kerim” diye, yani çok değerli olarak, bazan “hakim” yani hikmet dolu bir kitap olarak, bazan da burada olduğu gibi “mecid” la) diye, yani şanlı bir kitap vasfıyla nitelemektedir. Muhtemelen Allah bu isimleri Kurân kelimesinin anlamına uygun olarak vermiştir; yani Kur'ân'a sarılan şanlı olur, kerim olur, hakim olur demektedir. Yahut onu indiren şanlıdır, kerimdir ve hakimdir diye kendisinin sıfatını kastederek bu isimleri vermiştir. Bu niteliklerin Kur'ân'a ait sıfatlar olması, kitabın bizzat kendisine râci olması da muhtemeldir, nitekim hikmetli söz, akılsızca söz ifadeleri kullanılır, bununla da bizzat o sözün içinde bulunduğu kitap kastedilir. Buna göre bu sıfatların bu mânada kullanılmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Mecid, mâcid ve temcid kelimeleri, yücelik, üstünlük, büyüklük mânasına gelir. Hayvanın çok bol yemlendiğini ifade için aynı kökten gelen "emcede” fiili kullanılır. İnsanların yiyecek ve içecek maddeleri bol olunca da yine aynı fiil kullanılır. Kâfirler, içlerinden bir uyarıcnın gelmesine şaştılar da “Bu tuhaf EN bir şey dediler. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık”. Öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş! Yani böyle bir şey olmayacak. Âyette geçen “baid”, yani uzak anlamına gelen kelimeyi, kendilerine göre böyle bir olayın mümkün olmadığı mânasında kinâye olarak kullandılar. İbn Kuteybe böyle dedi. Ebü Avsece de şöyle dedi: Bu olmayacak bir dönüş! Yani tekrar hayata dönüş olmayacak bir şeydir. Geri dönüldüğünü ifade için “racea” fiili kullanılır. --- Dipnotlar: “İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz”. Bazıları da “Gökleri ve “Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz; ancak elçi olarak seçtiği başka”.

Kâf 50:4

Yerin onlardan neyi eksilttiğini (çürüttüğünü) bilmekteyiz. Cümlenin zâhiri, bu sözün o kâfirler tarafından söylendiğini gösteriyor. Onlar inkâr ettikleri ölümden sonra dirilme konusundaki iddialarına delil olsun diye bunu söylemişlerdi. Toprağın, bizim etlerimizi çürüttüğünü, bedenimizi bitirdiğini biliyoruz, bundan sonra bedenlerimiz nasıl diriltilecek, diyorlardı. Bu, onların şu âyette ifade edilen sözlerine benzemektedir: “Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” Buna benzer başka âyetler de vardır. Ancak müfessirler bu sözün Allah'a ait olduğunda ittifak ederler, Cenâb-ı Hak onların “Öldükten ve toprak olduktan sonra mı (dirileceğiz)? Bu olmayacak bir dönüş!” şeklindeki sözlerine cevap olarak buyurmuş: Yerin onlardan neyi eksilttiğini (çürüttügünü) bilmekteyiz. Yani toprağın sizden neyi çürütüp yediği bizim bilgimiz dâhilindedir. Biz diyoruz ki: Sizler, bizim bilgimiz dâhilinde tekrar diriltilecek, yeniden hayata döndürüleceksiniz, öldükten sonra diriltilip hayata döneceğinizi peygamberler size haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bizde her şeyi saklayan bir kayıt vardır. Yani bizde onların ahvâlini, yaptıkları işleri ve onlardan meydana gelen her fiili yazıp saklayan bir kitap vardır. Bazıları buna şöyle bir mâna verdi: Onların durumunu ben biliyorum, ama bizde her şeyi saklayan bir kitap da var. Katâde şöyle dedi: Toprağın onları çürüttüğünü ve toprak haline geldiklerini biz biliyoruz, bizim bu durumu zaten bilmemize rağmen, her şeyi saklayan bir kitap da var. Bu da önceki mâna gibidir. Opr şi İyiyi

Kâf 50:5

Ayrıca bunlar gerçek kendilerine geldiğinde hemen yalanladılar. Burada gerçek sözcüğü ile kastedilen muhtemelen Kur'ân-ı Kerim yahut Muhammed 2 e Onlar her ikisini de yalanlamışlardı. Bu âyette geçen “meric Ce A ai) kelimesini İbn Kuteybe ve Ebü Avsece, “muhtelit” (kxx.), yani karışık diye açıkladılar. İnsanların işi karıştı, din karıştı anlamında “merice emru'n-nâs” ve “mericed-din” (oyali Z sb size) denilir. Bu kelimenin aslı, sürekli sallanmak, istikrara kavuşmamak anlamına gelir. İnsan zayıflayıp parmakları inceldiğinde, yüzük parmağımda sallanıyor anlamında “merice'lhâtem fi yedi” (sö segle, Z 4) denilir. Karmaşık ve istikrarsızlık mânası da verilmiştir. Nitekim onların Kur'ân ve Hz. Peygamber hakkındaki sözleri karmaşık ve tutarsızdı. Hz. Peygamber hakkında birbirini tutmayan muhtelif sözler söylediler; onu bazan sihirhazlıkla, bazan şairlikie, bazan delilikle, bazan iftira etmek N Allah'a etmekle suçladılar. Bu âyetleri falandan alıyor ve benzeri tutarsız ithamlarda bulundular, Bu sözlerden h aor diğerinin iddiasını çürütüyordu. Kurân hakkında da benzeri laflar etti! şiirdir, bazan öncekilerin masallarıdır, uydurma sözlerdir dediler. Bütün bu iddialardan her biri, diğerini çürütüyordu. Bu, bir istikrarsızlık, tutarsızlık ve kafa karışıklığı halidir. En doğrusunu Allah bilir. Tam bir tutarsızlık içindeler, yani tam bir sapkınlık içinde bulunuyorlar,

Kâf 50:6

[Evrenin Yaratılışı Allah'ın Varlığına Delildir] Bu âyetler muhtemelen, “Kâfirler, içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar” meâlindeki âyette sözü edilen, insan türünden bir elçi gönderilmesine ve ölümden sonra dirilmeye kâfirlerin hayret ettiklerini bildiren âyetin sılasıdır. Allah sanki şunu söylemektedir: Üstlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Gökyüzünü sağlamlığına, büyüklüğüne, kalınlığına ve yoğunluğuna rağmen direksiz ve kusursuz olarak yüksekte, birbirine bağlı ve yanyana dizilmiş bir halde nasıl bina ettik? Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Onu nasıl yaydık ve orada yaşayanlar sallanmasın diye sabit dağları kazık gibi nasıl yerleştirdik? Cenâb-ı Hak, yüksekliğine, kalınlığına ve sağlamlığına rağmen gökyüzünü direksiz olarak kudretiyle havada tutmaktadır. [ ]Hiç kimsenin gökyüzünün bir ucundan diğerine ulaşması, hatta onun nihai ucunu bilmesi de mümkün değildir. Ayrıca Allah, aralarındaki mesafenin uzunluğuna rağmen gökyüzünün menfaati ile yeryüzünün menfaatini birbirine bağlamıştır. İşte bütün bunlara kâdir olanın, insanları ölümden sonra diriltmeye de kâdir olduğunu ve hiçbir şeyin O'nu acze düşüremeyeceğini insanlar anlasınlar diyedir. Bütün bunları bu şekilde var eden, elbette onları boş yere yaratmamıştır, aksine bir hikmet ve düzenlemeye göre yaratmıştır. Eğer onların tekrar dirilmek yoktur, ceza da yoktur şeklindeki iddiaları doğru olsaydı, bütün bunları da boş yere ve anlamsız olarak yaratmış olurdu. Böylece bunu yapmak da hikmete uygun değil, ancak anlamsız bir ñil olur. Cenâb-ı Hakk'ın, yarattığı zamandan beri bütün bunların işleyişinin, belirttiği düzenleme ve yönetime uygun şekilde devamlı olarak ve hiç ara vermeden sürmesi, Allah'ın sorumlu varlıklar olarak yarattığı insanları başıboş bırakmak için varetmediğini göslerir; insanları herhangi bir emir, yasak koymadan ve imtihan amacı taşımadan yaratmış olsaydı, bunları gayesiz ve boş yere yaratmış olurdu. Aksine Allah, diğer yaratıklar hakkında olduğu gibi akıllı varlıklar hakkında yaptığının da hikmete uygun bulunduğunun anlaşılması amacıyla, onları emir ve yasaklarla imtihan etmek için yaratmıştır. Durum böyle olunca, bu gerçeği insanlara haber verecek, nimeti verene şükredilmesinin gereğini, bunun nasıl olacağı, mikları ve vakti gibi akhn eremeyeceği hususları, ayrıca verilen emir ve yasağı våd ve uyarılarla teyit edecek haberleri onlara öğretecek bir peygambere mutlaka ihtiyaç duyulur. Sonra peygamberliği istediği kişiye ve istediği türden varlıklara vermek tamamen Allahin tercihine kalmıştır, çünkü O hikmet sahibidir ve her şeyi bilmektedir. O'nun düzenleme ve yönetiminde asla hata olmaz, aslah (en yararlı) olanı ve hikmete en uygun olanı bilmemesi de söz konusu olamaz. İşte bu da peygamberliğin ve ölümden sonra dirilmenin ispatına dair bir delildir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, bakmıyorlar mı ibaresi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, emir anlamına, yani âyette belirtilenlere bakın mânasına gelir. İkincisi, onlar gözleriyle bakıyorlardı ama kalp gözüyle, ibret nazarıyla bakmıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Hiçbir kusuru olmaksızın... Buradaki kusur kelimesi şöyle açıklandı: Herhangi bir çatlak ve kırıklık olmaksızın. Âyetteki “furüc” kelimesinin tekili “ferc” gelir, iki alan arasında kalan yer demektir. Ondan gamı, kederi açtım denildiğinde bu kelime kullanılır. Bu cümle, şu âyetle aynı mânaya gelmektedir: “Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” Allah burada şunu haber vermektedir: Siz gökyüzünde herhangi bir çatlak ve bozukluk görmeyeceksiniz. [ ]Ne kadar büyük ve sağlam olursa olsun dünyada eksiği ve kusuru olmayan bir bina yoktur. Gökyüzünde böyle bir kusur göremediğinize göre bu size, onu yaratanın her şeyi tam ve kâmil yaratmaya kâdir olduğunu ve hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını göstermez mi?

Kâf 50:7

Yeryüzünü de düzledik, üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdik. Bu cümleyi daha önce açıklamıştık!? Orada her türden güzel bitkiler yetiştirdik. Bu âyette geçen “zevc” kelimesi, şekli ve farklılığı ifade eder. Kendine göre bir şekli olan her şey, aynı zamanda diğerlerinden farklı olur. “Behic” kelimesi de kendisiyle mutluluk duyulan güzel şey mânasına gelir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Orada, sahibinin mutlu olup sevineceği her renkte ve tatta çeşitli bitkiler yetiştirdik. İbn Kuteybe, her türden güzel bitkiler ibaresine, sahibinin mutlu olacağı, yani her türden güzel bitkiler mânasını verdi”, “Behic” kelimesi “behice, yebhecü, behecen, fehüve behicün” bâbındandır ve güzel mânasına gelir. Sevinmek anlamına gelince, bu kelime “behice, yebhecü, behcen, fehüve behicün” (geti ag. 845 ge) bâbındandır ve sevinçli demektir.

Kâf 50:8

Yani Allaha yönelen her kul onu görür, yani Allah'ı anan herkes onun faydasını görür. Burada kastedilen, Allah Teâlâ'ya yönelen ve O'na itaate çalışan kuldur. O'na karşı gelmeye inanan kul ise bu faydayı göremez. UYUZ 4 LEG ESLA elol e CU 555

Kâf 50:9

Gökten bereketli yağmurlar indirdik. Din ve dünya işlerinde kullanıldığı, her şey onunla yıkanıp temizlendiği ve her şey onunla can bulup geliştiği için Allah yağmura mübarek adını verdi. Mübarek, hayırlı olan, her zaman gelişmeye ve artmaya devam eden her şeyin adıdır. En doğrusunu Allah bilir, İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurân, s. 417. 94 [S]Onunla nice bahçeler ve hasat edilen tahıllar yetiştirdik. Bu âyette Allah şunu söylemektedir: Gökten indirilen o bereketli su ile bahçeler, yani bostanlar yetiştirdik. Her nevi ağacın bulunduğu yere bostan ve bahçe denilir. Hasat edilen tahıllar sözü, o su ile hasat kabiliyeti olan her türlü tahılı yetiştirdik mânasına gelir. Hasat edilen tahıllar ibaresi, bütün ağaç, bitki ve meyve çeşitlerini kapsar. Sonra buradaki “el-habbu” ve “el-hasid” kelimeleri, aynı mânaya gelir. “Hab”, tohum tanesidir ve “hasid” kelimesine muzaf yapılmıştır. Dilde bu türlü kullanımlar mümkündür, tıpkı şöyle denildiği gibi: İlk namaz, Cami mescidi. Bazıları bu iki kelimenin anlamının farklı olduğunu söyler; “hab” yerden çıkan bitkidir, “hasid” ise kesilip biçilen samandır. Çünkü “hab” biçilmez, ancak ondan çıkan gövdesi biçilir. Bundan dolayı Allah “hab” kelimesini “hasid” sözcüğüne muzaf yapmıştır. Bundan maksat da bitki ve onun gövdesidir, bundan dolayı ona muzaf yapmıştır. Nitekim ağacın meyvesi ve benzeri sözler de kullanılır.

Kâf 50:10

Buradaki “bâsikât” kelimesi uzun boylu anlamına gelir, bir şey çok uzun olduğunda bu kelime kullanılır. Ebü Avsece buna meyve dolu mânasını verdi. Cenâb-ı Hak, lütfuyla gönderdiği suyun bereketini, eserini ve gelişmesini hurma ağaçlarının üzerinde yarattığını haber vermektedir; ağaç ne kadar yüksek olursa olsun o suyun bereketinde gizlediği özelliği ağacın köklerine ulaştırmaktadır. Bu özellik, o nimeti ortaya çıkarmaktadır, fakat bu özelliğin hakikati bilinmemektedir. Salkım salkım meyvesiyle... Buradaki “tal” (gli!) kelimesi, hurmanın ilk çıkan meyve çiçeği anlamına gelir. “Nadid” kelimesi de hurma ürününün sira sıra dizilip salkım haline gelmesi demektir ve buna Arapçada “küfürrâ” (sis ) denilir. Hurma sulandıkça çiçek verir, sonra bunlar ayrılır ve taze hurma haline gelir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Nadid” kelimesi, (ŞJsıra sıra dizilmek, birbirinin üstüne binmek demektir. Sıra sıra devam eden tepeciklere de “mendüd” denilir. “Tendid” kelimesi de birbirinin üstüne binmek mânasına gelir. Bir şey kendi kendine sıraya dizildiğinde “nadid” olur. “Nadid” kelimesinin çok ve bol olmak mânasına geldiği de söylenmiştir. H. “Hepsi kullara rızık olsun diye. O yağmurla ölü af toprağa can verdik. İşte insanların mezardan çıkışları da böyle olacak.” Hepsi kullara rızık olsun diye. Cenâb-ı Hak bütün bunları kullar için rızık olsun diye yerden çıkardığını ve yetiştirdiğini haber vermektedir. Onunla toprağa can verdik sözünden maksat da o su ile toprağa can vermesidir. Ölü toprak; yani bütün ölü topraklara, ölü yerlere ve ağaçlara o su ile can verdik, her canlı onunla hayat buldu ve her şey onunla gelişip büyüdü. İşte insanların mezardan çıkışları da böyle olacak. Yani Allah, ölümden sonra toprağa can vermeye, bitkileri, ağaçları ve her şeyi öldükten sonra su ile tekrar diriltmeye kâdir olduğu gibi öldükten ve toprak haline geldikten sonra sizi de diriltmeye kâdirdir. Toprağın, bitkilerin, ağaçların ve sözü edilen her şeyin diriltilmesine dair hayrete şayan olan husus, bunlar daha çok olmasa bile, insanların ölümden sonra diriltilmesinden daha basit bir şey olmadığıdır. Yukarıda söylenenleri tekrar diriltmeye kâdir olduğunu anlayıp kabul ettiklerine göre ölümlerinden sonra her şeyi diriltmeye de kâdir olduğunu kabul etmeleri gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. 393 eril vali e eyi eli — SEE HSSE ALİS e

Kâf 50:11

Buradaki “bâsikât” kelimesi uzun boylu anlamına gelir, bir şey çok uzun olduğunda bu kelime kullanılır. Ebü Avsece buna meyve dolu mânasını verdi. Cenâb-ı Hak, lütfuyla gönderdiği suyun bereketini, eserini ve gelişmesini hurma ağaçlarının üzerinde yarattığını haber vermektedir; ağaç ne kadar yüksek olursa olsun o suyun bereketinde gizlediği özelliği ağacın köklerine ulaştırmaktadır. Bu özellik, o nimeti ortaya çıkarmaktadır, fakat bu özelliğin hakikati bilinmemektedir. Salkım salkım meyvesiyle... Buradaki “tal” (gli!) kelimesi, hurmanın ilk çıkan meyve çiçeği anlamına gelir. “Nadid” kelimesi de hurma ürününün sira sıra dizilip salkım haline gelmesi demektir ve buna Arapçada “küfürrâ” (sis ) denilir. Hurma sulandıkça çiçek verir, sonra bunlar ayrılır ve taze hurma haline gelir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Nadid” kelimesi, (ŞJsıra sıra dizilmek, birbirinin üstüne binmek demektir. Sıra sıra devam eden tepeciklere de “mendüd” denilir. “Tendid” kelimesi de birbirinin üstüne binmek mânasına gelir. Bir şey kendi kendine sıraya dizildiğinde “nadid” olur. “Nadid” kelimesinin çok ve bol olmak mânasına geldiği de söylenmiştir. H. “Hepsi kullara rızık olsun diye. O yağmurla ölü af toprağa can verdik. İşte insanların mezardan çıkışları da böyle olacak.” Hepsi kullara rızık olsun diye. Cenâb-ı Hak bütün bunları kullar için rızık olsun diye yerden çıkardığını ve yetiştirdiğini haber vermektedir. Onunla toprağa can verdik sözünden maksat da o su ile toprağa can vermesidir. Ölü toprak; yani bütün ölü topraklara, ölü yerlere ve ağaçlara o su ile can verdik, her canlı onunla hayat buldu ve her şey onunla gelişip büyüdü. İşte insanların mezardan çıkışları da böyle olacak. Yani Allah, ölümden sonra toprağa can vermeye, bitkileri, ağaçları ve her şeyi öldükten sonra su ile tekrar diriltmeye kâdir olduğu gibi öldükten ve toprak haline geldikten sonra sizi de diriltmeye kâdirdir. Toprağın, bitkilerin, ağaçların ve sözü edilen her şeyin diriltilmesine dair hayrete şayan olan husus, bunlar daha çok olmasa bile, insanların ölümden sonra diriltilmesinden daha basit bir şey olmadığıdır. Yukarıda söylenenleri tekrar diriltmeye kâdir olduğunu anlayıp kabul ettiklerine göre ölümlerinden sonra her şeyi diriltmeye de kâdir olduğunu kabul etmeleri gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. 393 eril vali e eyi eli — SEE HSSE ALİS e

Kâf 50:12

12. “Bunlardan önce Nuh kavmi, Res ve Semüd halkı,” 13. “Âd, Firavun ve Lüt'un kardeşleri”

Kâf 50:13

12. “Bunlardan önce Nuh kavmi, Res ve Semüd halkı,” 13. “Âd, Firavun ve Lüt'un kardeşleri”

Kâf 50:14

Cenâb-ı Hak bu haberleri iki sebepten dolayı anlatmıştır. Birincisi, tıpkı diğer peygamberlere sabırlı olmalarını emrettiği gibi Resülullaha (s.a.) da kavminin eziyetine ve kendisini yalanlamalarına karşı sabırlı olmasını söylemektedir. Şunu ifade buyurmaktadır: Kavmi tarafından ilk defa inkâr edilen peygamber sen değilsin, aksine senden önceki peygamberleri de kavimleri inkâr lerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. (Jİkincisi, insanlar eğer Resülullah'ı (s.a.) inkâr eder ve ona kötü muamele yaparlarsa, diğer kavimlerin peygamberlerini inkâr etmeleri ve onlara kötü muamele yapmaları yüzünden başlarına gelen belâların aynısının, kendilerinin de başına gelmesiyle uyarmakta ve sakındırmaktadır. Bu iki mâna, Kur'ân-ı Kerimde sözü dilen bütün peygamberler hakkında da geçerlidir. [Res Ehli] Res halkı. Bunların kim olduklarına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Res, Yemâme'nin gerisinde bulunan bir kuyunun adıdır, o bölgede bazı kavimler yaşıyordu, bunlar peygamberlerini yalarılamışlar ve Allah da onları helâk etmişti. Ress'in bir vadi olduğu da söylenmiştir. Bazıları şöyle dedi: Res, bir kuyudur, insanlar onu kazmışlar, içinde ateş yakmışlar ve peygamberlerini de oraya atıp yakmışlardı. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar, peygamberlerini kuyuya gömdükleri için kendilerine “Ress” (gömenler) denildi. Bazıları ise şöyle dedi: Onlar, Allah Teâlâ'nın Yâsin süresinde kendilerinden bahsettiği bir millettir: “Biz kendilerine iki kişi göndermiştik, ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar “Biz size gönderilmiş elçileriz dediler”"5, Ebü Bekir el-Esamm'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: İçinde kanal açılan her yere res denir, bundan dolayı gözyaşı yanaklardan aşağıya aktığı için yanağa da “had” denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Lüt'un Kardeşleri. Bundan maksat, Hz. Lütun kavmidir. [Tübba' Kavmi] Tübba' kavmi hakkında şöyle denilmiştir: Tübba' müslüman ve salih bir adamdı, bu bakımdan Allah Teâlâ onu övmüş, ancak kavmini yermişti. Kendisine tâbi olan insanların sayısı çok olduğundan dolayı ona Tübba' denilmişti. Onun kim olduğunu ve isminin ne olduğunu bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur. Nitekim Kurân-ı Kerimde ancak bu kadarı belirtildiği ve tevatür yoluyla herhangi bir bilgi gelmediği için müfessirler de bu kadarıyla yetinmişlerdir. Yalan rivayetlerden kaçınmak amacıyla biz de bu kadarıyla yetiniyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Hepsi peygamberleri yalancılıkla suçlamıştı; sonunda onları uyardığım şey başlarına geldi. Cenâb-ı Hak bu âyetle özellikle Mekke halkını korkutmaktadır; sözü edilen kavimlerin hepsi, peygamberlerini inkâr etmeleri sebebiyle helâk edilmişlerdi, Allah'ın kendilerini uyarmış olduğu belâ, bu yüzden başlarına gelmişti. Bu durumda eğer Resülullah? M (s.a.) inkâr ederseniz aynı tehdide müstahak olursunuz. En doğrusunu Allah Mİ el aça kah isi zn “Düşünseler ya, ilk yaratı sta acze düştük mü? Buna rağmen onlar yeni bir yaratma konusunda şüph e içindeler.” Düşünseler ya, ilk yaratışta acze dü de yorumlanır. Birincisi, yaratmakta acz yaratışta acze düşmediğimize göre ikinci düşünürsünüz? Ikincisi, ştük mü? Bu ilâhi beyan iki şekile düştük mü, mânasına gelir. İlk yaratışta acze düşeceğimizi nasıl ilk yaratıştan habersiz miyiz ki, ikinci yaratışı nasıl düzenleyeceğimizi bilmeyelim? İlk yaralışın yönetimi ve inşası, size göre de onu tekrarlamaktan daha zordur, ikinci yaratış size göre de daha basit olur. İlk yaratmadan âciz, cahil ve habersiz olmadığımıza göre nasıl olur da ikinci yaratmadan acze düşeriz? Sonra bazıları şöyle dedi: İlk yaratmadan maksat, Âdem aleyhisselâmdır. Müfessirlerin geneli ise bu, insanların yaratılışının başlangıcıdır, der. En doğrusunu Allah bilir. Buna rağmen onlar yeni bir yaratma konusunda şüphe içindeler. Yani onlar, ölümden sonra yeni bir yaratmaya dair şüphe ve zihin karışıklığı içindeler, çünkü onlar, bu konuda bilgi sahibi olmak için bilgilenme vesilelerine bakmayı terketmişlerdir. AİN AE alı

Kâf 50:15

Cenâb-ı Hak bu haberleri iki sebepten dolayı anlatmıştır. Birincisi, tıpkı diğer peygamberlere sabırlı olmalarını emrettiği gibi Resülullaha (s.a.) da kavminin eziyetine ve kendisini yalanlamalarına karşı sabırlı olmasını söylemektedir. Şunu ifade buyurmaktadır: Kavmi tarafından ilk defa inkâr edilen peygamber sen değilsin, aksine senden önceki peygamberleri de kavimleri inkâr lerin sabrettikleri gibi sen de sabret”. (Jİkincisi, insanlar eğer Resülullah'ı (s.a.) inkâr eder ve ona kötü muamele yaparlarsa, diğer kavimlerin peygamberlerini inkâr etmeleri ve onlara kötü muamele yapmaları yüzünden başlarına gelen belâların aynısının, kendilerinin de başına gelmesiyle uyarmakta ve sakındırmaktadır. Bu iki mâna, Kur'ân-ı Kerimde sözü dilen bütün peygamberler hakkında da geçerlidir. [Res Ehli] Res halkı. Bunların kim olduklarına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Res, Yemâme'nin gerisinde bulunan bir kuyunun adıdır, o bölgede bazı kavimler yaşıyordu, bunlar peygamberlerini yalarılamışlar ve Allah da onları helâk etmişti. Ress'in bir vadi olduğu da söylenmiştir. Bazıları şöyle dedi: Res, bir kuyudur, insanlar onu kazmışlar, içinde ateş yakmışlar ve peygamberlerini de oraya atıp yakmışlardı. Bazıları da şöyle söyledi: Onlar, peygamberlerini kuyuya gömdükleri için kendilerine “Ress” (gömenler) denildi. Bazıları ise şöyle dedi: Onlar, Allah Teâlâ'nın Yâsin süresinde kendilerinden bahsettiği bir millettir: “Biz kendilerine iki kişi göndermiştik, ama ikisini de yalancılıkla itham ettiler. Bunun üzerine bir üçüncüyle destekledik. Onlar “Biz size gönderilmiş elçileriz dediler”"5, Ebü Bekir el-Esamm'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: İçinde kanal açılan her yere res denir, bundan dolayı gözyaşı yanaklardan aşağıya aktığı için yanağa da “had” denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Lüt'un Kardeşleri. Bundan maksat, Hz. Lütun kavmidir. [Tübba' Kavmi] Tübba' kavmi hakkında şöyle denilmiştir: Tübba' müslüman ve salih bir adamdı, bu bakımdan Allah Teâlâ onu övmüş, ancak kavmini yermişti. Kendisine tâbi olan insanların sayısı çok olduğundan dolayı ona Tübba' denilmişti. Onun kim olduğunu ve isminin ne olduğunu bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur. Nitekim Kurân-ı Kerimde ancak bu kadarı belirtildiği ve tevatür yoluyla herhangi bir bilgi gelmediği için müfessirler de bu kadarıyla yetinmişlerdir. Yalan rivayetlerden kaçınmak amacıyla biz de bu kadarıyla yetiniyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Hepsi peygamberleri yalancılıkla suçlamıştı; sonunda onları uyardığım şey başlarına geldi. Cenâb-ı Hak bu âyetle özellikle Mekke halkını korkutmaktadır; sözü edilen kavimlerin hepsi, peygamberlerini inkâr etmeleri sebebiyle helâk edilmişlerdi, Allah'ın kendilerini uyarmış olduğu belâ, bu yüzden başlarına gelmişti. Bu durumda eğer Resülullah? M (s.a.) inkâr ederseniz aynı tehdide müstahak olursunuz. En doğrusunu Allah Mİ el aça kah isi zn “Düşünseler ya, ilk yaratı sta acze düştük mü? Buna rağmen onlar yeni bir yaratma konusunda şüph e içindeler.” Düşünseler ya, ilk yaratışta acze dü de yorumlanır. Birincisi, yaratmakta acz yaratışta acze düşmediğimize göre ikinci düşünürsünüz? Ikincisi, ştük mü? Bu ilâhi beyan iki şekile düştük mü, mânasına gelir. İlk yaratışta acze düşeceğimizi nasıl ilk yaratıştan habersiz miyiz ki, ikinci yaratışı nasıl düzenleyeceğimizi bilmeyelim? İlk yaralışın yönetimi ve inşası, size göre de onu tekrarlamaktan daha zordur, ikinci yaratış size göre de daha basit olur. İlk yaratmadan âciz, cahil ve habersiz olmadığımıza göre nasıl olur da ikinci yaratmadan acze düşeriz? Sonra bazıları şöyle dedi: İlk yaratmadan maksat, Âdem aleyhisselâmdır. Müfessirlerin geneli ise bu, insanların yaratılışının başlangıcıdır, der. En doğrusunu Allah bilir. Buna rağmen onlar yeni bir yaratma konusunda şüphe içindeler. Yani onlar, ölümden sonra yeni bir yaratmaya dair şüphe ve zihin karışıklığı içindeler, çünkü onlar, bu konuda bilgi sahibi olmak için bilgilenme vesilelerine bakmayı terketmişlerdir. AİN AE alı

Kâf 50:16

[Vesveseden Kurtulmanın Yolu] İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz. Bu ilâhi beyan iki mânaya gelir. Birincisi, Allah şunu söylemektedir: İnsanın kafasından nelerin geçtiğini, içinde ne gibi sözler ve vesveseler dolaştığını biz biliriz, bunlardan habersiz değiliz ve bunların hiçbiri bize gizli değildir. Eğer insan onları içinde tutar, nefsinin ve arzularının istediklerine aldırış etmez, aklının ve zihninin davet ettiği işlere yönelirse kurtulur ve kazanır. Çünkü Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz nefis, Rabb'imin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder”, “Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı da cenneET] tin tâ kendisidir””. (Jinsan eğer bu yolu terkeder de hevâ ve hevesinin peşinden giderse, helâk olur. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur; “Azan ve dünya hayatını âhirete tercih eden kişi; cehennem işte onun için tek barınaktır””, Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Bayağı arzularını tanrılaştıran kişiyi gördün mü?” Kur'ân-ı Kerim'de buna benzer âyetler hayli çoktur. İnsanı biz yarattık ve elbette içinden geçenleri biliriz. Yani biz buna da muttaliyiz, bu konu hafaza meleklerinin bilgisine bırakılmamıştır, melekler bunları yazmakla görevli değildirler. Yani bu konuda bilgi sahibi olmak kimsenin haddi değildir, bu sadece Allah'a ait bir bilgidir. O, bütün bunları bilmektedir, bunlara muttali olan melekler değil Allah'tır. Meleklerin görevi, sadece insanın diliyle söylediği ve organlarıyla yaptığı işleri tespit etmektir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!” Başka bir âyette de yine meâlen şöyle buyurur: “Sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar”. Allah Teâlâ, muhafaza meleklerinin, sadece insanların açık olarak yaptıkları işleri bildiklerini haber vermektedir. Onların kalplerinde gizledikleri düşüncelerin bilgisi ise Allaha aittir. İnsanlar devamlı dikkatli ve uyanık olsunlar diye Allah bunları bildiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. [Kulun Allah'a Yakın Olmasının Anlamı] Biz ona şah damarından daha yakınız. Burada Allah'ın kula yakın olmasından anlaşılması gereken, kulun Allaka yakınlığından anlaşılması gereken mânadır. Kulun Allaha yakın olması da ancak O'na itaatle, emirlerini yerine getirmekle ve O'na boyun eğip teslim olmakla mümkün olur. Bu, kulun Allah'a yaklaşmasından anlaşılması gereken anlamdır, bir varlığın başka bir varlığa maddi anlamda yakın olması değildir. Buna göre Allah'ın kula yakınlığından anlaşılması gereken de duasını kabul etmesi, kendisine yardım etmesi, desteklemesi ve itaatleri yapmaya muvaffak kılmasıdır. Buna göre falanca filana yakındır denildiğinde aynı mekânda birbirlerine yakın durmaları anlaşılmaz. (JBurada kastedilen, ona yardımcı ve destek olması ve taleplerini kabul et- BEM mesidir. Burada sözü edilen yakınlıktan maksadın, insanın açık ve gizli bütün hallerini bilmekten kinâye olması da muhtemeldir, En doğrusunu Allah bilir. Yakınlık konusunda esas olan, insanın durumuna itibar edilmesidir; eğer insan Allah'tan bir talepte bulunuyorsa, bu durumda yakınlıktan maksat Allah Teâlâ'nın onun talebini kabul etmesidir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım”? Şayet insanlar bazı düşünceleri saklayıp gizliyorlarsa, bu durumda yakınlıktan maksat, onu bilmektir. Nitekim Allah meâlen şöyle buyurur: “Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın”. Buna göre Biz ona şah damarından daha yakınız ilâhi kelâmıyla, “Biz ona sizden yakınız, fakat göremezsiniz ” meâlindeki âyetten, Allah'ın yardımı, desteği yahut ilmi anlaşılır. Biz ona daha yakınız cümlesi, onu daha iyi biliriz, ona yardım, destek ve taleplerini kabul etmekte biz başkalarından daha lâyığız mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen “Bana bir karış yaklaşana ben iki karış yaklaşırım”” meâlindeki kutsi hadis de yukarıda söylediğimiz gibi mekân yakınlığı değil, kulun itaatle Rabb'ine yaklaşması, Allah'ın da yardım ve destekle kuluna yaklaşması mânasına gelir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. Şah damarı sözü hakkında bazıları, boyundaki damardır, dediler, âyette geçen “verid” kelimesi boyun demektir. Bazıları da bogazla boyun arasındaki ana damardır, dedi. Bazıları şöyle dedi: O kalbe giden damardır, kalp ona bağlıdır, o kesilince insan ölür. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:17

17. “İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı (yaptığını) alip kayde- [Yazıcı Meleklerin Amelleri Yazması] Yani insanın yanında duran o iki alıcıyı hatırla yahut iki alıcıyı koru veyahut iki alıcıdan sakın! Bunlar senin yaptıklarını ve söylediklerini gözetleyen iki melektir. Çünkü onlar senin yaptıklarını ve söylediklerini senden alır, EO onları senin aleyhinde olmak üzere muhafaza eder ve yazarlar. Cenâb-ı Hak bunu söylüyor ve insanların başında, yaptıklarını ve söylediklerini kaydedip koruyan ve onları sürekli kontrol eden meleklerin bulunduğunu haber veri. yor. Eğer Allah Teâlâ, insanların bütün davranışlarını ve sözlerini koruyor ve biliyorsa, meleklerin korumalarının, yazmalarının veya yazmamalarının yüce Allah hakkında ne anlamı vardır? Ancak meleklerin, insanların bütün amellerini kaydetme ve yazmalarında çeşitli hikmetler vardır. Birincisi, insanlar konuştukları ve yaptıkları her işte sürekli dikkatli ve uyanık olmalarını sağlar, Nitekim dünyada başında bir şahit, bir koruma ve bir murakıp bulunduğunu bilen insan, daima dikkatli davranır, içinde sürekli bir endişe hisseder. Bu da insan için daha uyarıcı ve yanlıştan vazgeçmeye daha güçlü bir davetçidir, Aynen bunun gibi insan, başında bir muhafızın bulunduğunu ve onun da her yaptığını yazdığını, bu yazılanları da Allah Teâlâ'nın huzurunda okumakla yükümlü olduğunu bilirse, Allah'ın huzurunda mahcup olmaktan çok utanır. İşte bu, insanı yanlıştan vazgeçirmekte son derece etkili bir yoldur. Yoksa yazılı olsun olmasın bunları Allah'a sayıp dökmenin bir anlamı yoktur, çünkü Allah, zaten onları sebepler vasıtasıyla değil zatıyla bilmektedir. Bu aynı zamanda, “Rabb'im ne yanılır ne de unutur” meâlindeki âyetin de yorumudur. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, âdemoğlunun amellerini saklamaları ve yazmaları, meleklerin imtihanı konusundaki hikmetlerden biridir. Allah melekleri bununla imtihan ediyor ve onlara bu emri veriyor. Cenâb-ı Hakk'ın meleklerden dilediğini tesbih ve tâzim etmekle, dilediğini rükü yapmakla, dilediğini secde etmekle, dilediğini arşı ve kürsüyü taşımakla, dilediğini âdemoğlunu korumakla, dilediğini bulutları sevketmek ve âdemoğlunun faydasına olacak şekilde yağmuru yağdırmakla imtihan etme hakkı vardır. Bütün bunlar ibadet ve kulluğun geregidir; Cenâb-ı Hakk'ın rükü, secde, tesbih, tekbir ve tehlil ile imtihan ettiği kiileri, kendi menfaati için değil, ancak herkesi dilediği işlerle ve dilediği konularda imtihan ettiği, şekli ve mahiyeti farklı olsa da hepsinin ibadet ve kulluğun gereği olduğu bilinsin diyedir. İşte Allah Teâlâ'nın meleklere, âdemoğlunun amellerini ve sözlerini saklayıp yazmalarını emretmesinin hikmeti budur. En BON doğrusunu Allah bilir. [ ]O amelleri ve sesleri korumak ve yazmak, rükü, secde, kıyam, tekbir veya tehlil ve benzeri ibadetleri yerine getirmekle emrolunan meleklerin yaptıklarından daha zorlu bir imtihandır. Âdemoğlunun ibadetleri yerine getirmek ve haramlardan kaçınmaktan ibaret olan imtihanlarından da zordur. Çünkü bütün yaratılanlar sadece tek bir amelin mahiyetini bilmek için bir araya gelseler bile buna güçleri yetmez. Dolayısıyla bu açıklama, ihtimal dâhilinde olan bir yorumdur. --- Dipnotlar: Taberâni, e/-Mu'cemü'l-kebir, VIII, 191.

Kâf 50:18

18. “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmaÂyetin zâhirine göre melekler, insanın sadece açıktan yaptıklarını ve söylediklerini yazarlar, kalplerinden geçenleri değil. Ancak Allah Teâlâ'nın, meleklere, kalplerden geçenleri de bilme kudretini vermesi ve böylece bunları da yazmış olmaları akla aykırı değildir. Fakat bu âyetin zâhiri bizim söylediklerimizi işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Dikkatli bir gözetleyici. Âyetin metninde geçen “rakib” kelimesi koruyucu anlamına gelir. “Atid” de her an hazır ve nazır olan, yani gaipte olmayan ve hiçbir davranışı gözden kaçırmayan demektir. En doğrusunu Allah bilir. 19. “Bu durumda iken ölüm sarhoşluğu kaçınılamaz bir gerçek olarak çöküverir; İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” [Ölüm Kaçınılmaz Bir Gerçektir] Bu durumda iken ölüm sarhoşluğu kaçınılamaz bir gerçek olarak çöküverir. Burada ölüm sarhoşluğu diye tercüme ettiğimiz “sekratü'l-mevt” JU ibaresine Ebü Avsece, ölümün şiddeti diye mâna verdi. Allah, ölüm sırasında insana bir zorluk ve meşakkat gelmesinin kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Sonra bu âyet, iki şekilde yorumlanır. )Birincisi, âyetin zâhiri geçmişteki tecrübelere işaret etmektedir; yani hiç hazırlıkları olmadığı halde sizden öncekilere ölüm sarhoşluğu gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, âyetteki geldi fiili, gelir mânasına gelebilir. Nitekim âyet-i kerimede “Her şahıs, yanında bir sevkedici ile gelir” buyurulmaktadır. Dilde böyle kullanımlar söz konusudur. Âyette geçen hak ile, ister bedbahtlar ister bahtiyarlar zümresinden olsun, ölüm kaçınılmaz bir gerçek olarak herkese gelecektir mânasına gelir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: İşte o zaman insan anlayacak, bahtiyarlardan mıdır yoksa bedbahtlardan mı? Yahut cennet ehlinden midir yoksa cehennemlik midir? Bize göre buradaki hak kelimesi, herkese vâdolunan hayır ve her şahsın uyarıldığı kötülük o zaman ortaya çıkar mânasına gelir: Eğer mümin ise ona cennet vâdedilmişti ve bu vâd gerçek olarak tecelli eder, şayet kâfir ise o da cehennemle uyarılmıştı, onun için de bu gerçek tecelli eder. Buradaki “hak” kelimesi ile bizzat ölümün kendisi de kastedilmiş olabilir, Allah, herkesin mutlaka ölümü tadacağını ve bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğunu haber vermektedir. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik””. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Hiçbir yaratık dünyada ebedi hayat için yaratılmadı, âhiret için yaratıldı, dolayısıyla herkes için ölüm kaçınılmazdır. En doğrusunu Allah bilir. İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir! Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir, Birincisi, gelmesini istemediğin, hoşlanmadığın ve inanmadığın kıyâmet sana geldi. Burada ölümden sonra dirilmeye, inkâr ettikleri ve istemedikleri kıyâmet gününe işaret edilmektedir. İkincisi, bu cümlede bizzat ölümün kendisi de kastedilmiş olabilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Hoşlanmadığın ve kaçtığın şey sana geldi, -çünkü onlar ölümden hoşlanmıyor ve ondan kaçıyorlardı- o sizi mutlaka bulur, yani ölüm kaçamayacağınız bir taraftan size geldi. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şöyle de: Biliniz ki, kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm, muhakkak gelip size çatacaktır”, Yani ölüm, kaçmanız mümkün olmayan bir taraftan size gelecektir. Âyette geçen “tehid” fiili, yan çizmek ve hoşlanmamak demektir, Ebü Avsece şöyle dedi: Bu fiil, kaçmak mânasına gelir, vezni de şöyledir:

Kâf 50:19

18. “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmaÂyetin zâhirine göre melekler, insanın sadece açıktan yaptıklarını ve söylediklerini yazarlar, kalplerinden geçenleri değil. Ancak Allah Teâlâ'nın, meleklere, kalplerden geçenleri de bilme kudretini vermesi ve böylece bunları da yazmış olmaları akla aykırı değildir. Fakat bu âyetin zâhiri bizim söylediklerimizi işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Dikkatli bir gözetleyici. Âyetin metninde geçen “rakib” kelimesi koruyucu anlamına gelir. “Atid” de her an hazır ve nazır olan, yani gaipte olmayan ve hiçbir davranışı gözden kaçırmayan demektir. En doğrusunu Allah bilir. 19. “Bu durumda iken ölüm sarhoşluğu kaçınılamaz bir gerçek olarak çöküverir; İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir!” [Ölüm Kaçınılmaz Bir Gerçektir] Bu durumda iken ölüm sarhoşluğu kaçınılamaz bir gerçek olarak çöküverir. Burada ölüm sarhoşluğu diye tercüme ettiğimiz “sekratü'l-mevt” JU ibaresine Ebü Avsece, ölümün şiddeti diye mâna verdi. Allah, ölüm sırasında insana bir zorluk ve meşakkat gelmesinin kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Sonra bu âyet, iki şekilde yorumlanır. )Birincisi, âyetin zâhiri geçmişteki tecrübelere işaret etmektedir; yani hiç hazırlıkları olmadığı halde sizden öncekilere ölüm sarhoşluğu gelmişti. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, âyetteki geldi fiili, gelir mânasına gelebilir. Nitekim âyet-i kerimede “Her şahıs, yanında bir sevkedici ile gelir” buyurulmaktadır. Dilde böyle kullanımlar söz konusudur. Âyette geçen hak ile, ister bedbahtlar ister bahtiyarlar zümresinden olsun, ölüm kaçınılmaz bir gerçek olarak herkese gelecektir mânasına gelir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: İşte o zaman insan anlayacak, bahtiyarlardan mıdır yoksa bedbahtlardan mı? Yahut cennet ehlinden midir yoksa cehennemlik midir? Bize göre buradaki hak kelimesi, herkese vâdolunan hayır ve her şahsın uyarıldığı kötülük o zaman ortaya çıkar mânasına gelir: Eğer mümin ise ona cennet vâdedilmişti ve bu vâd gerçek olarak tecelli eder, şayet kâfir ise o da cehennemle uyarılmıştı, onun için de bu gerçek tecelli eder. Buradaki “hak” kelimesi ile bizzat ölümün kendisi de kastedilmiş olabilir, Allah, herkesin mutlaka ölümü tadacağını ve bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğunu haber vermektedir. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik””. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Hiçbir yaratık dünyada ebedi hayat için yaratılmadı, âhiret için yaratıldı, dolayısıyla herkes için ölüm kaçınılmazdır. En doğrusunu Allah bilir. İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şeydir! Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir, Birincisi, gelmesini istemediğin, hoşlanmadığın ve inanmadığın kıyâmet sana geldi. Burada ölümden sonra dirilmeye, inkâr ettikleri ve istemedikleri kıyâmet gününe işaret edilmektedir. İkincisi, bu cümlede bizzat ölümün kendisi de kastedilmiş olabilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Hoşlanmadığın ve kaçtığın şey sana geldi, -çünkü onlar ölümden hoşlanmıyor ve ondan kaçıyorlardı- o sizi mutlaka bulur, yani ölüm kaçamayacağınız bir taraftan size geldi. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şöyle de: Biliniz ki, kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm, muhakkak gelip size çatacaktır”, Yani ölüm, kaçmanız mümkün olmayan bir taraftan size gelecektir. Âyette geçen “tehid” fiili, yan çizmek ve hoşlanmamak demektir, Ebü Avsece şöyle dedi: Bu fiil, kaçmak mânasına gelir, vezni de şöyledir:

Kâf 50:20

[Süra Üfürmek] Bu âyette muhtemelen süra ilk üfürüş kastedilmiştir, o da göklerde ve yerde olan her canlının düşüp öleceği üfürüştür. Tekrar dirilme ve ruhların bedenlerine gireceği sıradaki ikinci üfürüş de kastedilmiş olabilir. Münker ve Nekir'in suâli konusunda rivayet edilen hadislere baktığımızda, âyette insanların kabirlere konulduğu sıradaki sorgularının kastedilmiş olması da muhtemeldir. İşte bu da o kişi hakkında, yani özellikle kâfirler için uyarı günüdür, yani ceza uyarısı yapılmış olan gündür. Yani o uyarının neticesinin görülecegi gündür. Çünkü uyarı günü dünyada olur, kıyâmet günü ise uyarının neticesinin görüleceği ve gerçekleşeceği gündür. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:21

[Sevkedici ve Şahit] Bazıları şöyle dedi: Sevkedici, insanın ruhunu alıp götürendir, Şahit de insanın amelini muhafaza edendir. Bazıları da şöyle dedi: Sevkedici, insanın kötülüklerini yazan melektir, Şahit de insanın iyiliklerini yazan melektir. Şöyle de söylendi: Sevkedici, kâfirleri mahşere götüren ateştir, Şahit de insanın dünyada iken yapmış olduğu amelidir. Şu da söylenmiştir: Sevkedici, yazıcı meleklerdir, Şahit de insanın kendi organlarıdır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O ceza gününde dilleri, aleyhlerine tanıklık edecektir”. Bu meselenin aslı şu âyetlerde ifade buyurulmaktadır: “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek.. “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da gruplar halinde cennete sevkedilecek...”, Cenâb-ı Hak insanların iki grup halinde sevkedileceğini haber vermekte ve kâfirler hakkında meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri ve onların yoldaşlarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!” [§]Başka bir âyette T de şöyle buyurur: “Allah düşmanlarının ateşe doğru sevkedilecekleri gün”. Sevkeden, melektir, o emredildiği üzere insanları cennete veya cehenneme sevkeder. Şahit de amellerimizi yazan, âhirette şahitlik edecek olan, şayet kötülük yapmışsak kötü diye, iyilik etmişsek iyi diye tanıklık edecek olan meleklerdir. Her ne kadar müfessirlerin söyledikleri muhtemel olsa da Allah, murat ettiği mânanın gerçeğini en iyi kendisi bilir. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:22

[Âhirette Gözlerden Perdelerin Kaldırılması] Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Sen bugün gözlerinle görmüş olduğun tablodan dünyada iken gaflet içinde idin yahut bugün gördüğün zorluklardan ve korkulardan dünyada uyarılmıştın, fakat tam bir gaflette idin. Artık gözünden perdeni kaldırdık. Yani bilginin oluşmasına ve gerçeğin görülmesine engel olan şüpheleri kaldırdık. Şimdi gözün keskindir, yani gözün açıldı, son derece keskin hale geldi, artık gerçeği görüyor. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün öyle bir işitirler ve öyle bir görürler Âyette geçen “hadid” kelimesinin, son derece keskin, kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan mânasına geldiği söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu murat etmektedir: Sen dünyada iken böyle bir güne kavuşacağından ve bu duruma düşeceğinden habersizdin, gaflette olduğun bu gerçeği şimdi gözlerinle gördün ve hakikati anladın. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz! Sonra kuşkusuz onu gözünüzle ayan beyan göreceksiniz”"

Kâf 50:23

Bu sözü, insanın başında gözetleyici olan melek söyler ve şunu der: Peygamberleri inkâr etmek, kötülükler yapmak gibi onun bütün işlerine dair bilgiler benim yanımdadır. Bu sözle, koruyucu meleklerin onun aleyhindeki şahitliği kastedilmiş gibidir. Amelleri yazan ve saklayan meleklere sorulan soru üzerine bunu söylemiş olmaları da muhtemeldir, soru üzerine her melek şunu söyler: İşte hep beraber olduğum şahıs burada. Yani bunları yapan kişi burada, yaptıkları da yanımdadır, muhafaza edilmiştir, çünkü yaptıklarını yazdığım kitap yanımdadır. Sonra, Arkadaşı şöyle dedi cümlesi, herkesin amellerini yazan meleğin tek bir kişi olduğu mânasına gelebilir. [ ] Çünkü Allah her ne kadar daha önce iki melek olduğunu söylediğimiz âyette “İki alıcı (yaptığını) alıp kaydederken” buyurmuş ise de burada “İnsanın iki arkadaşı” dememiştir. Dolayısıyla “iki alıcı” ifadesi, meleklerden birini yazım işini üstüne almış olması, diğerinin de şahitlik yapması mânasına gelebilir. Ancak, “Değerli yazıcılar var, onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar?” meâlindeki âyete göre her iki meleğin yazmış olmaları da muhtemeldir, Açıklamaya çalıştığımız âyette ise her ikisi de aynı görevi yürüttüğü için tekil olarak Arkadaşı şöyle dedi buyurmaktadır. Nitekim daha önce “Sağında solunda oturmuş iki alıcı” meâlindeki âyette bu hususa işaret etmiştik, yani o ikisinden her biri insanın sağında ve solunda oturmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:24

Buradaki atın emrinin tesniye (ikil) olarak gelmesi, bu emrin muhatabının muhtemelen “Her şahıs, yanında bir sevkedici, bir de şahitle gelir” meâlindeki âyette ifade buyurduğu üzere, insanı sevkeden ve ona şahitlik yapan olmak üzere iki kişi olması muhtemeldir, böylece âyetteki tesniye sigasıyla gelen emir sözü edilen iki meleğe verilmiş demektir. Bu hitapla, âyette arkadaş diye bahsedilen meleğin kastedilmiş olması da muhtemeldir: “Arkadaşı (melek), işte hep beraber olduğum şahıs burada, der”, Fiilin “elkıyâ” (Lai) diye tesniye olarak zikredilmesinin ise iki sebebi olabilir. Birincisi, söylendiğine göre Araplar, tekili ve çoğulu kastettikleri zaman fiili tesniye kullanırlarmış. İkincisi, bazıları şunu söyledi: “Elkıyâ” diye tesniye zikredilmesi, at, at! diye tekit anlamındadır. Nitekim bir âyette Allah Teâlâ, tehdit ve kötüleme anlamında olmak üzere “Bu size söylenenler gerçek olmaktan çok çok uzak!” buyurmuştur. Övgü anlamında da yine tekit mânasına gelmek üzere “Buh! Buh!” denilir. En doğrusunu Allah bilir. Her inatçı kâfiri. Muhtemelen kâfir sözüyle kastedilen, Allah'ın nimetlerine nankörlük yapan herkestir, çünkü o teşekkürünü Allah'tan gayrısına yapmıştır. Yahut Allah'ın birliğini inkâr eden ve O'ndan başkasına tanrı diyen her kâfir kastedilmiştir. İnatçı kelimesine bazıları şöyle bir mâna verdi: Karşı durmakta son hadde varan, şiddetle muhalefet eden kimse. Fiil “anede, ya'nidü, “unüden” diye kullanılan kökten gelir. Bu kelimeye, kendi nefsine karşı âdil davranmayan mânası verildiği gibi gerçek ortaya çıktıktan sonra da büyüklenen ve inat eden kimse mânası da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:25

25. “İyiliği engelleyen, hak tanımayan, insanları şüpheye düşüreni” Hayrı engelleyen sözü iki mânaya gelir. Birincisi, hayra gitmeye engel olan, yani başkasının tevhidi ve hakkı kabul etmesini engelleyen. İkincisi, malından ve canından vermesi gereken elindeki hakları vermeyen demektir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Burada Velid b. Muğire el-Mahzümi kastedilmiştir. Ancak bu hal, her kâfirin âdetidir. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz”, Dolayısıyla âyeti tek kişiye tahsis etmenin anlamı yoktur. Hak tanımayan ve insanları şüpheye düşüreni. Âyetin metninde geçen “muttedin” kelimesi tecavüz etmek mastarından gelir, Allah'ın sınırlarını aşan kimse anlamındadır. “Murib” de şüpheci ve fesat mânasına gelir, dolayısıyla içinde şüphe ve fesat bulunan kişiyi ifade eder. Sonra, vasıfları verilen bu insanı Allah şöyle nitelemektedir: 26. “Allah'ın yanına baska bir tanrı daha koyan kimseyi, atın onu dayanılmaz azaba!” Cenâb-ı Hak burada, Allah'ın yanına başka bir tanrı daha koyan kimseden bahsetmektedir. Nitekim Allah bazı âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar -hâşâ- “Kızlar Allah'ındır? diyorlar”, “Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi bildiler”, Yani onlar melekleri dişi olarak nitelediler, bunun hakikatine sahip değillerdi. Atın onu dayanılmaz azaba! Allah Teâlâ, cehennem ateşini şiddetli ve dayanılmaz olmakla nitelemektedir. Çünkü her azabın zaman zaman kesilmesi ve bir rahatlama getirmesi ümit edilir, fakat cehennem azabının kesilme ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Jü) AİN BİS SİS ahi Gu; 22 sj

Kâf 50:26

25. “İyiliği engelleyen, hak tanımayan, insanları şüpheye düşüreni” Hayrı engelleyen sözü iki mânaya gelir. Birincisi, hayra gitmeye engel olan, yani başkasının tevhidi ve hakkı kabul etmesini engelleyen. İkincisi, malından ve canından vermesi gereken elindeki hakları vermeyen demektir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Burada Velid b. Muğire el-Mahzümi kastedilmiştir. Ancak bu hal, her kâfirin âdetidir. Nitekim bir âyette Allah şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz”, Dolayısıyla âyeti tek kişiye tahsis etmenin anlamı yoktur. Hak tanımayan ve insanları şüpheye düşüreni. Âyetin metninde geçen “muttedin” kelimesi tecavüz etmek mastarından gelir, Allah'ın sınırlarını aşan kimse anlamındadır. “Murib” de şüpheci ve fesat mânasına gelir, dolayısıyla içinde şüphe ve fesat bulunan kişiyi ifade eder. Sonra, vasıfları verilen bu insanı Allah şöyle nitelemektedir: 26. “Allah'ın yanına baska bir tanrı daha koyan kimseyi, atın onu dayanılmaz azaba!” Cenâb-ı Hak burada, Allah'ın yanına başka bir tanrı daha koyan kimseden bahsetmektedir. Nitekim Allah bazı âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar -hâşâ- “Kızlar Allah'ındır? diyorlar”, “Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi bildiler”, Yani onlar melekleri dişi olarak nitelediler, bunun hakikatine sahip değillerdi. Atın onu dayanılmaz azaba! Allah Teâlâ, cehennem ateşini şiddetli ve dayanılmaz olmakla nitelemektedir. Çünkü her azabın zaman zaman kesilmesi ve bir rahatlama getirmesi ümit edilir, fakat cehennem azabının kesilme ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Jü) AİN BİS SİS ahi Gu; 22 sj

Kâf 50:27

27. “Yandaşı (şeytan), “Rabbim! Onu ben azdırınadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi? der.” 28. “Allah şöyle buyurur: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım.” Yandaşı (şeytan), Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi” der. Yani onu saptıran ve kendi yoluna çağıran şeytanı ona âhirette böyle der. Allah başka bir âyette de şöyle buyurur: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”. Arkadaşı, yani kendisine tâbi olduğu ve emrine uyduğu yoldaşı. [Ş] Arkadaşı tarafından söylenen bu söz, insanın kendi iradesiyle girdiği küfür ve şirki inkâr ettikten sonra söylenmiştir. İnsan şöyle demiştir: Beni saptıran, inkâra sevkeden ve bu duruma düşüren işte budur! Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!” Bunun üzerine arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Kâfirler şaşkınlıklarından ve çaresizliklerinden bazan şirki de inkâr ederler: “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”, “O gün, Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bazan da şöyle derler: “Bizi işte bunlar saptırdılar!” Bazan da “Sonra kıyâmet gününde birbirinize lânetler yağdıracaksınız” meâlindeki âyette belirtildiği gibi birbirlerine lânet okurlar. Sonra Rabbim! Onu ben azdırmadım cümlesi, onu sapıklığa ben zorlamadım, zaten bende öyle bir güç yok; benim bir baskım ve zorlamam olmadığı halde onlar kendiliklerinden gelip bana tâbi oldular ve bana itaat ettiler, anlamındadır. O kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Yani o, dönmesi ve son vermesi ümit edilemeyen bir sapkınlık içinde idi. Bazı müfessirler şöyle dedi: O kâfir, benim yapmadığım şeyleri yazmışlar diyerek hafaza meleklerini de yalancılıkla itham eder. O gün şaşkınlıklarından melekleri de yalancılıkla itham edip şöyle derler: “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlardan olmadık”. Onun amellerini yazan arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Ancak bu yorum yanlıştır, çünkü bu söz melekler tarafından değil, şeytan tarafından söylenmiştir. Çünkü onlar, kendilerini meleklerin azdırdığını ve saptırdığını iddia etmediler. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Onların şeytanla tartışacaklarını Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde haber vermektedir: “Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz! Diğerleri de ‘Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz' derler”. Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; [ ]benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz””, İşte bu tartışma, onlarla arkadaşları, yani şeytanları arasında olacaktır: “Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadastir!”% En doğrusunu Allah bilir. Huzurumda tartışmayın! Onların tartışmalarından maksat, az önce işaret ettiğimiz üzere, halkın “Rabb'imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!”: demeleri, birbirlerini lânetlemeleri ve birbirlerinden uzak olduklarını söylemeleridir. Bunun üzerine Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani dünyada sizi uyarmıştım, burada tartıştığınız konuları bitirecek olan şeyi haber vermiştim. Yani kendisi sapitan ve başkasını da saptıranın ne ile karşılaşacağını dünyada size açıklamıştım. O kâfirler mazeretleri olmadığı halde sanki mazeret yerine böyle söylüyorlardı. İşte o zaman onlara şöyle denilir: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani size, yanlarında kitaplarıyla birlikte peygamberler göndermiştim, o kitaplarda gerekli uyarılar vardı, fakat siz onların hepsini reddettiniz. Şöyle bir soru sorulursa: Allah burada, Huzurumda tartışmayın buyurdu. Başka bir yerde ise “Sonra kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız” buyurmaktadır. Bu iki âyet arasında zâhirde bir tezat vardır, bu husus nasıl telif edilir? Buna üç şekilde cevap verilir. Birincisi, bazıları şöyle dedi: Huzurumda tartışmayın sözünü özellikle kâfirler hakkında söylemiştir. “Sonra kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız”® meâlindeki âyet ise Ehl-i Kıble hakkındadır; o da dünyada iken aralarında vuku bulan haksızlıklarla ilgilidir. İkincisi, bazılarının ifade ettiğine göre bu iki âyetten biri bir yerde, diğeri başka bir yerde söylenecek, iki âyetin telifi amacıyla da neticede herkese konuşma İzni verilecektir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “İşte o gün insanlara da cinlere de günahlarından soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır)”, [ ] aska bir âyette de “Artık onlar birbirlerine FEN soru da soramayacaklar!” buyurdu. Diğer bir âyette de “Günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” buyurdu. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Üçüncüsü, Huzurumda tartışmayın sözü, din hakkında tartışmayın anlamındadır. Kendilerinden Allah'ın azabını defetmek için Rableri ile aralarında din konusunda tartışma yapılmayacağı anlamındadır. Üzerlerindeki azabı defedemezler, dolayısıyla tartışmanın da bir faydası olmayacak. “Sonra kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız © meâlindeki âyet ise müminler arasında vuku bulan haksızlıklar ve borçlarla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 5 “Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktımı. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın” (İbrâhim, 14/22).

Kâf 50:28

27. “Yandaşı (şeytan), “Rabbim! Onu ben azdırınadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi? der.” 28. “Allah şöyle buyurur: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım.” Yandaşı (şeytan), Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi” der. Yani onu saptıran ve kendi yoluna çağıran şeytanı ona âhirette böyle der. Allah başka bir âyette de şöyle buyurur: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır”. Arkadaşı, yani kendisine tâbi olduğu ve emrine uyduğu yoldaşı. [Ş] Arkadaşı tarafından söylenen bu söz, insanın kendi iradesiyle girdiği küfür ve şirki inkâr ettikten sonra söylenmiştir. İnsan şöyle demiştir: Beni saptıran, inkâra sevkeden ve bu duruma düşüren işte budur! Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!” Bunun üzerine arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Kâfirler şaşkınlıklarından ve çaresizliklerinden bazan şirki de inkâr ederler: “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”, “O gün, Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bazan da şöyle derler: “Bizi işte bunlar saptırdılar!” Bazan da “Sonra kıyâmet gününde birbirinize lânetler yağdıracaksınız” meâlindeki âyette belirtildiği gibi birbirlerine lânet okurlar. Sonra Rabbim! Onu ben azdırmadım cümlesi, onu sapıklığa ben zorlamadım, zaten bende öyle bir güç yok; benim bir baskım ve zorlamam olmadığı halde onlar kendiliklerinden gelip bana tâbi oldular ve bana itaat ettiler, anlamındadır. O kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Yani o, dönmesi ve son vermesi ümit edilemeyen bir sapkınlık içinde idi. Bazı müfessirler şöyle dedi: O kâfir, benim yapmadığım şeyleri yazmışlar diyerek hafaza meleklerini de yalancılıkla itham eder. O gün şaşkınlıklarından melekleri de yalancılıkla itham edip şöyle derler: “Rabb'imiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlardan olmadık”. Onun amellerini yazan arkadaşı da şöyle der: Rabbim! Onu ben azdırmadım, o kendisi apaçık bir sapkınlık içinde idi. Ancak bu yorum yanlıştır, çünkü bu söz melekler tarafından değil, şeytan tarafından söylenmiştir. Çünkü onlar, kendilerini meleklerin azdırdığını ve saptırdığını iddia etmediler. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Onların şeytanla tartışacaklarını Cenâb-ı Hak çeşitli âyetlerde haber vermektedir: “Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz! Diğerleri de ‘Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz' derler”. Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; [ ]benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz””, İşte bu tartışma, onlarla arkadaşları, yani şeytanları arasında olacaktır: “Bir kimsenin arkadaşı şeytan olursa o ne kötü bir arkadastir!”% En doğrusunu Allah bilir. Huzurumda tartışmayın! Onların tartışmalarından maksat, az önce işaret ettiğimiz üzere, halkın “Rabb'imiz! Bizi işte bunlar saptırdılar!”: demeleri, birbirlerini lânetlemeleri ve birbirlerinden uzak olduklarını söylemeleridir. Bunun üzerine Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani dünyada sizi uyarmıştım, burada tartıştığınız konuları bitirecek olan şeyi haber vermiştim. Yani kendisi sapitan ve başkasını da saptıranın ne ile karşılaşacağını dünyada size açıklamıştım. O kâfirler mazeretleri olmadığı halde sanki mazeret yerine böyle söylüyorlardı. İşte o zaman onlara şöyle denilir: Huzurumda tartışmayın, sizi daha önce uyarmıştım. Yani size, yanlarında kitaplarıyla birlikte peygamberler göndermiştim, o kitaplarda gerekli uyarılar vardı, fakat siz onların hepsini reddettiniz. Şöyle bir soru sorulursa: Allah burada, Huzurumda tartışmayın buyurdu. Başka bir yerde ise “Sonra kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız” buyurmaktadır. Bu iki âyet arasında zâhirde bir tezat vardır, bu husus nasıl telif edilir? Buna üç şekilde cevap verilir. Birincisi, bazıları şöyle dedi: Huzurumda tartışmayın sözünü özellikle kâfirler hakkında söylemiştir. “Sonra kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız”® meâlindeki âyet ise Ehl-i Kıble hakkındadır; o da dünyada iken aralarında vuku bulan haksızlıklarla ilgilidir. İkincisi, bazılarının ifade ettiğine göre bu iki âyetten biri bir yerde, diğeri başka bir yerde söylenecek, iki âyetin telifi amacıyla da neticede herkese konuşma İzni verilecektir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “İşte o gün insanlara da cinlere de günahlarından soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır)”, [ ] aska bir âyette de “Artık onlar birbirlerine FEN soru da soramayacaklar!” buyurdu. Diğer bir âyette de “Günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” buyurdu. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Üçüncüsü, Huzurumda tartışmayın sözü, din hakkında tartışmayın anlamındadır. Kendilerinden Allah'ın azabını defetmek için Rableri ile aralarında din konusunda tartışma yapılmayacağı anlamındadır. Üzerlerindeki azabı defedemezler, dolayısıyla tartışmanın da bir faydası olmayacak. “Sonra kıyâmet gününde Rabb'inizin huzurunda davalaşacaksınız © meâlindeki âyet ise müminler arasında vuku bulan haksızlıklar ve borçlarla ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 5 “Allah'ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vaadde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktımı. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın” (İbrâhim, 14/22).

Kâf 50:29

Bende söz değişmez. Bu cümlenin farklı şekillerde yorumlanması mümkündür. Birincisi, değişmez sözü, her birinizin hak etmiş olduğu azabı ve sevabı ve dünyada iken size yapmış olduğum uyarıyı ve vâdi değiştirip onun yerine kâfire karşılık olarak cenneti, mümine de cehennemi vermem söz konusu değildir, demektir. Çünkü daha önce müminlere mükâfat olarak cenneti vereceğimi vâdetmiş, kâfirlere de ceza olarak cehennemi vermekle uyarmıştım. Bende bu vâd ve uyarının hükmü değişmez. İkincisi, Bende söz değişmez cümlesi ile muhtemelen “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım”“ meâlindeki âyette belirtilen mâna kastedilmiştir. Üçüncüsü, cenneti ve orada ebedi kalmayı gerektiren fiilin gayba iman olduğu hükmü değişmez anlamına gelebilir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “İşte görmediği halde Rahmân'dan çekinen ve tamamen Rabb'ine dönük bir kalp ile gelen kimseye vâdedilen cennet!” Hakikati gördükten sonraki imanın ise hiç faydası olmayacaktır. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”. Ben asla kullara zulmetmem. Yani akıl ve hikmet, küfür ve şirkle gelene azap edilmesini gerektirir, onlara azap etmemek de anlamsız olur.

Kâf 50:30

30. “O gün ehenieme 'Doldun mu?” diyeceğiz; cevap verecek: Daha yok mu?” [Cehennemin Konuşması] Bu âyet-i kerime de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, cehenneme doldun mu? sözünü Allah Teâlâ gerçekten söylemiştir. Buna cevap olarak daha yok mu? sözünü de cehennem gerçekten söylemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın daha yok mu? cevabını vermesi için cehenneme konuşma gücü vermesi mümkündür. Daha önce belirttiğimiz gibi organları insanın aleyhinde şahitlik edecek, her şeyi söyleyecek, hatta insanlar “derilerine “niçin aleyhimize şahitlik ettiniz” diye sorduklarında, derileri “her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu! diye cevap verecekler”. Buna benzer bir durum, şanı yüce olan Allah'ın şu beyanında da görülmektedir: “Ey dağlar! Siz de Dâvüd'la birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” Bu mânada başka âyetler de vardır. Cansız varlıklarda bilerek konuşma şartına uygun bir hayat ihdası Allah'ın takdirinde olduğuna göre akıl da bu gibi olayların vukuunu imkânsız görmez. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, cehenneme gerçek anlamda değil de temsili mânada olmak üzere Doldun mu? denilir. Cehennem de yine aynı mânada Daha yok mu? diye cevap verir. Ancak temsili mânada olması da iki şekilde izah edilir. Birincisi, cehennem şayet konuşan, duyan ve bilen bir varlık olsaydı, ona Doldun mu? diye sorardım, o da Daha yok mu? diye cevap verirdi. Bu mânaya göre Allah burada, bütün mahlükatın kendisine boyun eğip itaat ettiklerini ve emirlerini hemen yerine getirdiklerini haber vermektedir. Bu, “Dünya hayatının aldattığı insanlar”” meâlindeki âyeti tefsir ederken bizim söylediğimiz gibidir. Gerçekte dünya, ne söz ve ne de fiil olarak kimseyi aldatmaz, ancak bu cümle, sahip olduğu süsü ve lezzetleri sebebiyle dünyanın şayet aklı ve temyiz gücü olsaydı insanları aldatırdı mânasındadır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, âyet-i kerime cehennemin büyüklüğünü ve genişliğini tavsif etmekte, sayılamayacak derecedeki kâfirlerin hepsi orada toplansa bile daha fazlasını da alabileceğini temsili olarak haber vermektedir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün”. Aynı şekilde “Dünya hayatının aldattığı insanlar” meâlindeki âyet de dünyanın zâhiri güzelliğini ve süsünü nitelemekte, ona bakan insan eğer nihai âkıbeti düşünmese, onun güzelliğine ve süsüne aldanabileceğini ifade etmektedir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Daha yok mu? cümlesi de iki mânaya gelir. Birincisi, bana gelecek kimse kaldı mı? Çünkü ben, başka kimseyi alamayacak derecede doldum. İkincisi, bende daha çok yer var, başka kimse kaldı mı, hepsini alayım, demektir. Çünkü Allah Teâlâ şu âyet-i kerimede cehennemi dolduracağını vâdetmektedir: “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım”, İşte cehennem de dolması için Rabb'inden daha fazlasını istemektedir. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Cehennem daha fazlasını isteyince, Rahmân ayağını cehennemin üzerine koyar, içerdekileri iyice basBu konuda Ebü Hureyre vasıtasıyla Hz. Peygamberden (s.a.) gelen bir rivayet varsa da bu doğru değildir, teşbihi bir sözdür”. Teşbihin (Allah'ı insana benzetmenin) doğru olmadığı konusunda akli deliller vardır, bu akli delillere aykırı düşen bütün rivayetlerin reddi gerekir. Ayrıca bu, âyetin açık hükmüne de aykırıdır: “O'na benzer hiçbir şey yoktur”. Sonra Müşebbihe'nin dayandığı bu haber, Kur'âna aykırıdır. çünkü Allah Teâlâ, “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım”” buyurmaktadır. Müşebbihe've göre ise Allah, cehennem üzerine ayağını koymadığı müddetçe dolmayacaktır. Sonra Belhi'nin söylediğine göre onların esas aldığı bu hadis Hammâd b. Seleme've dayanmaktadır, bu sırada Hammâd yaşlanmış, aklı karışmıştı, dolayısıyla ondan hadis alınması caiz değildir. Bununla birlikte Enes'in Resülullah'tan (s.a.) şöyle bir rivayeti vardır: “Allah bir insanı getirir, onu cehenneme atar ve cehennem dolar” Böyle bir durunı muhtemeldir, ama onların rivayet ettikleri değil. Başarıya ulaştıran sadece Allalıtır. Ga azal Jİ SİZ --- Dipnotlar: tırıp sıkıştırır, o kadar ki bir tek kişinin girebileceği kadar bir yer bile kalmaz.

Kâf 50:31

Cenâb-ı Hak başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Rab'lerine karşı gelmekten sakınanlar da gruplar halinde cennete sevkedilecek”“. Yukarıdaki âyette cennetin, cennet ehlinin iyice yakınına getirileceğini, bu âyette ise onların cennete sevkedileceğini söylemektedir. Bu iki âyet arasında görünürde bir çelişki (tearuz) vardır. Ancak burada iki ihtimal söz konusudur. Birincisi, cennet ehli sevkedilerek cennete yaklaştığında, cennet de onlara yakınlaştırılmış olur. İki nesneden biri diğerine yaklaştığında, öbürü de buna yaklaşmış olur, arada mesafenin olmamasıyla da uzaklık yok olur. Bu, bilinen bir husustur. İkincisi, âyet-i kerimenin, cennetin bir vasfından haber veriyor olması muhtemeldir, o da cennetin, ehline yaklaşıyor olma özelliğidir. Sonra Cenâb-ı Hak burada cennetin yakın olduğunu, başka bir âyette ise cehennemin de görünür ve zâhir olduğunu söylemektedir: “Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir”", En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi, cehennem ehlinin cehennemi ret ve inkâr etmeleri olabilir. Bundan dolayı cehennemi görmeleri için açık ve zâhir hale getirilir. Nitekim başka bir âyette de “Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz!” buyurmaktadır. Tevhit ehli ise cennetin varlığını kabul ediyorlar, fakat işledikleri hatalar ve günahlar sebebiyle kendilerini cennete lâyık görmüyor ve kendilerini cennetten uzak sayıyorlardı; işte Allah Teâlâ cennetin onlara yakın olduğunu söylemekte ve bunu vâdetmektedir. En doğrusunu Allah bilir, İyice “yakın” diye tercüme ettiğimiz “Bayra baid” sözü, aslında uzak olmayan anlamına gelir. Bu cümleye iki şekilde mâna verilebilir. Birincisi, kıyâmet günü mahşerde toplandıklarında cehennem onlara uzak olmayacak, aksine onu görecekler. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, dünyada iken de cehennem onlara uzak olmayacak, yani yakında oraya gelecekler ve cehennem ehlinden olacaklar, çünkü gelmesi kaçınılmaz olan her şey sanki gelmiş gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Cennetin uzak olmaması muhtemelen, cennete girdiklerinde oradaki meyvelerden ve nimetlerden uzak olmayacaklar, aksine onlara yakın olacaklar ve istediklerini alabilecekler mânasına da gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:32

[Evvâb ve Hafiz Kelimelerinin Anlamı] Bu âyetteki “evvâb” (Ori) kelimesi çok dönen, ısrarla dönen anlamına gelir. Her zaman Allah'a dönen yahut Allah'ın emirlerine dönen ve O'na itaate yönelen kimse mânasına gelmiş olur. “Hafiz” kelimesi de açık veya giz——— S SI emma EEE EİN li halde kendisini isyandan ve günahlardan koruyan, emirler ve yasaklarında Allah'ın koyduğu sınırları koruyan kimse demektir. Nitekim Allah Teâlâ “Takvâ sahipleri için” ve “Güzel davrananlar için” buyurmaktadır. Çünkü takvâ, emredilene uymak, yasaklanan fiilden de sakınmaktır. Güzel davranmak (ihsan) ise akıl nazarında güzel ve iyi olan her nevi iştir.

Kâf 50:33

33. aa halde Rahmžndan çekinen ve tamamen Rabb'ine dönük bir kalp ile gelen kimseye vâdedilen cennet!” Görmediği halde Rahmân'dan çekinen. Yani Allah'tan korkan ve O'nun uyarısından çekinen kimse. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, kendisini açıkça görmediği halde Allah'tan çekinen mânasına gelmesidir. İkincisi, dünyada delilleri, sakındırıldığı tehlikeleri hiç görmediği halde Rahmândan korkan kimse anlamına gelmesidir. Çünkü insan uyarıldığı azabı görmemiştir ki onu tasdik etsin ve çekinsin! Nitekim Cenâb-ı Hak “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor”, yani Allah sizi cezasından ve gazabından uyarıyor buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Tamamen Rabb'ine dönük bir kalp ile gelen kimse; yani Rabb'ine dönük bir kalple ömrü sona eren kimse. Buradaki “munib” kelimesi, bütün emir ve yasaklarında Allah'a dönen ve her konuda O'na itaat eden kimse demektir. ere tii iy X NER

Kâf 50:34

Oraya esenlikle girin. Burada sanki gizli bir kelime vardır, yani onlara, cennete esenlikle girin denilir. Esenlikle diye tercüme ettiğimiz “selâm” kelimesi de farklı mânalara gelebilir. Birincisi, meleklerin selâmı ile girin mânasına gelebilir, onlar cennete girerlerken melekler kendilerine selâm verecekler. ( İNitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Cennetin bekçileri onlara, Selâm size! Hoş geldiniz! Ebedi olarak kalmak üzere buyurun girin cennete! diyecek”, İkincisi, selâm kelimesi Allah'ın isimlerinden biridir, onlara şöyle denilir: Allah'ın ismiyle oraya girin. Her hayırlı işe Allah Teâlânın ismiyle başlamanın asıl olduğu Resülullah (s.a.) tarafından da ifade edilmiştir: “Allahın ismiyle başlanmayan her önemli işin sonu gelmez”. Oraya esenlikle girin sözüne bazıları şöyle mâna verdi: Her türlü korku ve üzüntüden emin olarak girin, orada size hiçbir sıkıntı gelmeyecek. Nitekim Allah başka bir âyette, “Esenlikle, güvenle girin oraya!” yani korkudan ve üzüntüden emin olarak girin denilecek, buyurmuştur. Bu cümlenin, Allah Teâlâya hamd ve senâdan ve birbirinize esenlik dilemekten başka orada size bir külfet yüklenmeyecek, bir emir verilmeyecek ve bir imtihan da yapılmayacak, aksine bütün imtihanlar ve emirler dünyada kalmıştır mânasına gelmesi de muhtemeldir. Bu konuda da Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Orada onların duaları, Âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun” diyerek son bulur”, İman ehline dünyada sanki Allah Teâlâ'ya hamd ve senâ etmekten ve birbirlerine esenlik dilemekten daha zevkli bir şey yok gibidir, bundan dolayı Allah cennette de onu devam ettirmekte ve onun dışındaki her mükellefiyeti insandan düşürmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu, sonsuza kadar sürecek gündür. Yani cennet ehlinin mutluluğu ve rahatı, cehennem ehlinin de cezası ve azabı sonsuza kadar devam edecektir. Yahut vâdedilen bu nimetlerin sonu gelmeyecektir ki o da cennetin ebediyen devam edeceği bir zamana (gün) tekabul eder. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:35

Orada istedikleri her şey onlarındır. Yani orada ne isterlerse kendilerine verilir, onlar orada hiçbir şeye zorlanmaz ve mecbur edilmezler. Çünkü meşiet, iradesiyle iş yapan her fâilin niteliğidir. Eğer meşietten maksat, temenni etmek ve arzulamak iradesi olsaydı, âyette sanki temenni ettikleri ve tercih ettikleri nimetler denilirdi. Çünkü Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Orada sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak, yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz””. En doğrusunu Allah bilir, 117 (SJÜstelik katımızda fazlası da vardır. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bir bulut gelip istedikleri her nimeti kendilerine yağdırır, işte cennette bulunan fazladan maksat budur. Bazıları da şöyle dedi: Cennette onlar için bir ağaç çıkar ve yarılıp her istediklerini onlara verir, işte fazladan maksat budur. Ancak burada bunlardan başka iki ihtimal daha vardır. Birincisi, yüce ve ulu olan Allahı görmektir (rü'yetullah). Nitekim Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Güzel yapanlara daha güzeli, bir de fazlası vardır”, Denildi ki; buradaki fazladan maksat, cennette Allah'ı görmektir. İkincisi de temennilerin ve hayallerin bile ulaşamadığı nimetlerin verilmesidir. Nitekim Resülullah (s.a.) cennetin nimetlerini anlatırken şöyle demiştir: “Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin hayalini bile edemediği nimetler vardır”? Çünkü temenni ve arzu, ancak geçmişte görüp baktıkları ve yararlandıkları bir nimetin benzeri için söz konusu olur. İnsanın hiç bilmediği ve görmediği bir şey temenni edilmez ve ona arzu duyulmaz. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:36

36. Kendilerinden önce, onlardan daha güçlü EN yeryüzünde il kurarak aralarında gidip gelen nice toplulukları yok ettik. Kurtuluş var mı? Bu âyet-i kerime iki şekilde tefsir edilebilir. Birincisi, Allah şunu söylemektedir: Biz onlardan önce nice toplulukları yok ettik. Onların hiçbiri kendilerini bile koruyamadı ve onlar bu mücadeleden galip çıkamadılar; böyleyken senin kavmin eğer yalanlamalarında ısrar ederlerse başlarına gelecek olan felâketten nasıl kurtulacaklar? İkincisi de şudur: Senin kavminden önce gelen ve peygamberlerini yalanlayan insanlar yok edildiler, hem de ilâhi bir ceza ve azap ile yok edildiler. Peygamberlerini tasdik edenler ise ceza ile değil, ecelleriyle göçüp gittiler. Dünyada iken tasdik edenlerle inkâr edenler eşit konumda idiler, fakat hikmet açısından ise aralarında bir ayırım yapılması gerekir. Bu da onların birbirlerinden ayırt edileceği başka bir âlemin (âhiretin) var olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir, [ ] Yeryüzünde şehirler kurarak aralarında gidip gelen nice topluluk- FE ları yok ettik. Kurtuluş var mı? Ebü Avsece şöyle dedi: Yani onlar şehirler kurmuşlar, orada hayat sürüyorlardı, ama kurtulan var mı? İbn Kuteybe, o şehirlerde dolaştılar, gidip geldiler diye mâna verdi. Kurtulan var mı? Yani ölümden kaçıp kurtulan oldu mu? Âyete şöyle bir mâna da verilebilir: Onlar ticaret amacıyla şehirlere gidip geliyorlardı, ama yok olmalarını engelleyecek bir sığınak bulamadılar. Allah Teâlâ bu sözlerle Mekkeliler'i ikaz etmekte, öncekiler bir kaçış yolu bulamadılar, siz nasıl bulacaksınız? demektedir.

Kâf 50:37

Aklı olan kimse için bunda büyük ibret vardır. Bu âyet farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, bunda, yani bu Kur'ânda ibret vardır, yani aklı olan insan için öğüt vardır. İkincisi, bu söylediklerimizde, yani bu dünyada iyilerle bozguncuların, salihlerle umursamazların eşit olmalarında aklı olan kimseler için ibretler vardır, bunların birbirlerinden ayırt edileceği başka bir âlemin var olduğunu gösteren işaretler vardır. Âyette bunun tam karşılığı kalbi olan kimse cümlesidir, bu da aklı ve anlayışı olan kimse yahut düşünerek ve tefekkür ederek faydalanacağı bir kalbe sahip olan kişi mânasına gelir. Buradaki “kalb” kelimesi, akıldan kinâyedir; insanlar bu konuda farklı açıklamalar yaptılar. Bazıları kalp, aklın bulunduğu yerdir der. Bazıları da şöyle dedi: Onun yeri kafadır, ancak ışığı kalbe ulaşır ve kalp duyularla algılanmayan varlıkları akıl vasıtasıyla görür. Bundan dolayı Allah Teâlâ kalbi akıldan kinâye yaptı, çünkü aralarında ilişki ve irtibat vardır. Sözlükte de böyle kullanılır. Veya şuurlu olarak söze kulak veren, yani söylenen sözü kulağı ve kalbi ile dinleyen. Aslında kalp, algılayıp doğruya isabet ettikten sonra anlamak ve anladığını muhafaza etmek içindir. Ayrıca bilgi ve doğruyu kavramanın kendisiyle gerçekleştiği kaynak ikidir: [İlki] duyularla algılanan varlıklar üzerinde düşünüp akıl yürütmektir. İkincisi de haberin insana iletilmesi ve insanın verilen haberi duymasıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Aklı olan kimse için bunda büyük ibret vardır, yani aklı olan insan doğruyu arar, isabetli olanı bulmaya çalışır; düşünür, akıl yürütür, anlar E ve sonucunu ezberler. [ ] Veya şuurlu olarak söze kulak veren, yani aklı olan ve haberi duyan kimse söylenen haberi dinler. İşte ibret ve öğüt, bu iki niteliğe sahip olan kimseler içindir. Yahut bu iki niteliğe sahip olanlar düşünerek ondan yararlanırlar: Aklı ile fiillerin iyiliğini ve kötülüğünü anlar yahut iyi ve kötü fiillerin hakikatini (peygamberin verdiği) haberle işitir ve düşünüp ibret alır. En doğrusunu Allah bilir,

Kâf 50:38

Gökleri ve yeri altı günde yaratmasıyla ilgili daha önce gerekli açıklamayı yapmıştık”, En küçük bir yorgunluk çekmedik, yani herhangi bir bıkma, usanma ve yorulma bize ilişmedi. Bu âyet-i kerime, yahudilerin - Allah onlara lânet eylesinaçık olarak söylediklerini Müşebbihe'nin de vehmettirdiği düşünceleri reddetmektedir. Yahudiler - Allah onlara lânet eylesinşöyle diyorlar: Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra yedinci günde dinlendi. Bundan dolayı onlar yedinci gün olan cumartesi günü çalışmazlar. Şanı yüce olan Allah ise herhangi bir şeyi yaratmaktan dolayı yahudilerin - Allah onlara lânet eylesiniddia ettikleri gibi en küçük bir yorgunluk ilişmediğini söyleyerek onların iddialarını reddetmektedir. Bu, yahudilerin açık olarak söyledikleri iddianın reddidir. Müşebbihe'nin vehmettirdiği düşüncelerin gerçek dışı olmasına gelince, onlar başka bir âyete dayanarak şöyle diyorlar: Allah gökleri, yeri ve aralarında bulunan nesneleri altı günde yarattıktan sonra rahatlamak için arşa oturdu. Bu sözleriyle onlar da Allah'ı yaratılanlara benzettiler; çünkü insanlar yaptıkları bir işi tamamladıklarında bir yere çıkıp otururlar, onların bu oturmaları da ancak dinlenmek içindir. Dolayısıyla Allah'ın arşa istivâ etmesinin gerçek mânada olduğunu iddia ederler. Allah Teâlâ, gökleri ve yeri yaratmakta kendisine en küçük bir yorgunluk ilişmediğini söylemektedir. [ ]Buna göre O'nun arşa istivâ etmesi dinlenmek için değildir ki, bununla dünyada insanlar arasında görüldüğü gibi bir yerde durmak mânasına gelsin. Cenâb-ı Hak burada, Müşebbihe'nin ve onların Allah'ı yaratılanlara benzetme vehminden beri ve çok yüce olduğunu açıklamaktadır. Âyetteki gökleri ve yeri yarattıktan sonra arşa istivá ettiğine dair ifade, işin tamamlandığı mânasındadır. Yani gökleri, yeri ve aralarındaki nesneleri yarattıktan sonra, arşın da yaratılmış olmasıyla mülkü tamamlanmıştır. İşte burada istivâ kelimesi kullanılır, onunla da yaratma işinin tamamlandığı murat edilir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Avsece şöyle dedi: Âyetteki “luğüb” kelimesi yorgunluk anlamındadır ve “leğibe, yelğabu, luğüben” (v, Sai; Cal) diye kullanılır. Bunun aslı, söylediğimiz gibi Allah Teâlâ nesneleri kendi ihtiyacı ve menfaati için yaratmadı, ayrıca onları dünyada yorgunluğa yol açan âletler ve vasıtalarla da yaratmadı. Çünkü yorgunluk hareket, intikal ve sükün gibi fiilleri yapanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ ise her nesneyi sadece “Ol!” emriyle yaratmıştır. Buna sözü edilenlerden hiçbir şey ilişmez. Allah zatıyla kâdirdir, vasıtasız ve sebepsiz olarak yaratandır, dolayısıyla O'na yorgunluk nasıl nispet edilebilir? Cenâb-ı Hak, zâlimlerin söylediklerinden yüce, pek çok yücedir.

Kâf 50:39

Resülüm! Sen onların söylediklerini sabırla karşıla. Yani onların senin hakkında söyledikleri, sen büyücüsün, şairsin, delisin ve benzeri sözlerine sabret. Cenâb-ı Hak Hz. Peygambere, bunlara sabretmesini ve onlara helâk olmaları için beddua etmemesini emretmektedir. Âyet-i kerime, onların yaratılışla ilgili konularda Allah hakkında söylediklerine sabret, onları cezalandırma, öldürme ve helâk olmaları için beddua etme, sen sabret, Allah senin adına onlardan intikam alacaktır mânasına da gelebilir. Allah Teâlâ'nın Peygamber'ine sabrı emretmesi, ancak Resülullah'ın (s.a.), Allah hakkında insanlardan gördügü ve işittiği kötülüklere çabuk kızdığından dolayıdır, bütün nebiler ve resüller de böyledirler. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların kendisi ve resülü hakkında söylediklerine sabırlı olmasını emretmiştir. Güneş doğmadan ve batmadan önce Rabb'ini övgü ve tesbih ile an. Denildi ki: Buradaki Rabb'ini hamd ile ifadesi, Rabb'ini övgü ile, yani O'nu lâyık olduğu şekilde överek an, mânasına gelir. Müfessirler burada geçen tesbih kelimesini [ ]burada da başka yerlerde de namaz diye tefsir ettiler. Buna göre Rabb'ini övgü ve tesbih ile an cümlesi, Rabb'inin emriyle namaz kıl mânasına gelir. Onlar “tesbih” kelimesini namaz diye yorumladılar, fakat namaz baştan sona kadar Allahı tâzimle, tenzihle, söz ve fiil olarak her türlü noksanlıktan beri olmakla nitelemekten ibarettir. İnsan namaza durduğunda, bütün yaratılmışların hal ve duruşundan ayrılmaktadır, aynı şekilde rüküya ve secdeye vardığında da bütün yaratılanların yaptıklarından ayrılmakta, şanı yüce olan Rabb'ine münâcatla meşgul olmaktadır. Müfessirlerin bundan dolayı “tesbih” kelimesini namaz diye tefsir etmiş olmaları mümkündür. Namazın içinde tesbih de bulunduğu için onu namaz diye tefsir etmiş olmaları da muhtemeldir. Güneş doğmadan ve batmadan önce. Bazıları bu cümleye sabah namazından ve akşam namazından önce mânasını verdiler. Bazıları da ona ikindi namazıdır dedi. Bazıları ise güneş batmadan önce kılınan öğle ve ikindi namazlarıdır dedi. Secdelerin ardından ibaresini müfessirlerin geneli, akşam namazının farzından sonra kılınan iki rekât sünnet diye tefsir ettiler. Bu, mümkün ve muhtemeldir. Secdelerin ardından ibaresinin “Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah'a secde edip yere kapanmaktadır” meâlindeki âyette ifade edilen şey olması da muhtemeldir. Gölgenin sağa sola dönmesi ancak gündüz saatlerinde olur ve bu da gölgelerin tesbihidir, Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Allah'ın sağa sola döndüğünü haber verdiği o gölgelerin tesbihinin arkasındaki vakitlerde sen de Allahı tesbih et. Çünkü onların sağa sola dönmeleri, Allah'ı tesbih içindir. Şu âyette de aynı husus söz konusu edilmektedir: “Yıldızlar çekildiğinde de O'nu tesbih et”. Yıldızların çekilmesi, onların kaybolup gitmeleridir. Buna göre Secdelerin ardından ibaresi de gölgelerin secdesi kaybolup gittikten sonra O'nu tesbih et, demektir. Bu da ancak güneşin batıp gittikten sonraki zamandır. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:40

Resülüm! Sen onların söylediklerini sabırla karşıla. Yani onların senin hakkında söyledikleri, sen büyücüsün, şairsin, delisin ve benzeri sözlerine sabret. Cenâb-ı Hak Hz. Peygambere, bunlara sabretmesini ve onlara helâk olmaları için beddua etmemesini emretmektedir. Âyet-i kerime, onların yaratılışla ilgili konularda Allah hakkında söylediklerine sabret, onları cezalandırma, öldürme ve helâk olmaları için beddua etme, sen sabret, Allah senin adına onlardan intikam alacaktır mânasına da gelebilir. Allah Teâlâ'nın Peygamber'ine sabrı emretmesi, ancak Resülullah'ın (s.a.), Allah hakkında insanlardan gördügü ve işittiği kötülüklere çabuk kızdığından dolayıdır, bütün nebiler ve resüller de böyledirler. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların kendisi ve resülü hakkında söylediklerine sabırlı olmasını emretmiştir. Güneş doğmadan ve batmadan önce Rabb'ini övgü ve tesbih ile an. Denildi ki: Buradaki Rabb'ini hamd ile ifadesi, Rabb'ini övgü ile, yani O'nu lâyık olduğu şekilde överek an, mânasına gelir. Müfessirler burada geçen tesbih kelimesini [ ]burada da başka yerlerde de namaz diye tefsir ettiler. Buna göre Rabb'ini övgü ve tesbih ile an cümlesi, Rabb'inin emriyle namaz kıl mânasına gelir. Onlar “tesbih” kelimesini namaz diye yorumladılar, fakat namaz baştan sona kadar Allahı tâzimle, tenzihle, söz ve fiil olarak her türlü noksanlıktan beri olmakla nitelemekten ibarettir. İnsan namaza durduğunda, bütün yaratılmışların hal ve duruşundan ayrılmaktadır, aynı şekilde rüküya ve secdeye vardığında da bütün yaratılanların yaptıklarından ayrılmakta, şanı yüce olan Rabb'ine münâcatla meşgul olmaktadır. Müfessirlerin bundan dolayı “tesbih” kelimesini namaz diye tefsir etmiş olmaları mümkündür. Namazın içinde tesbih de bulunduğu için onu namaz diye tefsir etmiş olmaları da muhtemeldir. Güneş doğmadan ve batmadan önce. Bazıları bu cümleye sabah namazından ve akşam namazından önce mânasını verdiler. Bazıları da ona ikindi namazıdır dedi. Bazıları ise güneş batmadan önce kılınan öğle ve ikindi namazlarıdır dedi. Secdelerin ardından ibaresini müfessirlerin geneli, akşam namazının farzından sonra kılınan iki rekât sünnet diye tefsir ettiler. Bu, mümkün ve muhtemeldir. Secdelerin ardından ibaresinin “Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah'a secde edip yere kapanmaktadır” meâlindeki âyette ifade edilen şey olması da muhtemeldir. Gölgenin sağa sola dönmesi ancak gündüz saatlerinde olur ve bu da gölgelerin tesbihidir, Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Allah'ın sağa sola döndüğünü haber verdiği o gölgelerin tesbihinin arkasındaki vakitlerde sen de Allahı tesbih et. Çünkü onların sağa sola dönmeleri, Allah'ı tesbih içindir. Şu âyette de aynı husus söz konusu edilmektedir: “Yıldızlar çekildiğinde de O'nu tesbih et”. Yıldızların çekilmesi, onların kaybolup gitmeleridir. Buna göre Secdelerin ardından ibaresi de gölgelerin secdesi kaybolup gittikten sonra O'nu tesbih et, demektir. Bu da ancak güneşin batıp gittikten sonraki zamandır. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:41

141. “Seslenenin, yakın bir yerden seslendiği gün için dinlemede ol” EEJ Seslenenin, seslendiği gün için dinlemede ol. Bu âyet, sanki “Sen onların söylediklerini sabırla karşıla” meâlindeki âyetin sılası gibidir. Sen, seslenenin seslendiği günü bekleyip dinlemede ol, onlara kulak verme, onlardan intikam almaya çalışma, fakat sen sabret ve o günü bekle! Seslenenin seslendiği ifadesi iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, bu ilahi kelâm, “Çağırıcının görülmedik bilinmedik bir şeye çağırdığı günde” meâlindeki âyet gibidir. Seslenenin, seslendiği gün, yani çağırıcı o gün görülmedik bilinmedik bir hâdiseye çagıracaktır. İkincisi, aşağıdaki âyetlerde belirtildiği gibi insanların birbirlerine seslenmeleri gibidir: “Cennet ehli cehennem ehline seslenir”, “Cehennem ehli cennet ehline seslenirler””, Hâsılı Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: İnsanların görülmedik bilinmedik bir şeye çağıracakları ve birbirlerine seslenecekleri günü bekle! Yakın bir yerden. Yani seslenildiklerini ve çağrıldıklarını işitecekleri, yapılan çağrı ile neyin ve kimin istendiğini anlayacakları bir yerden. Yani bu çağrı ve seslenme herkese ulaşır ve o da söyleneni anlar. Müfessirler bu çağrıyı yapacak olanın Cibril aleyhisselâm olduğunu söylerler. Cibril, Beytülmakdis'in yanında herkesin işiteceği bir ses tonu ile seslenir. Ogün Beytülmakdis, yeryüzünün en yüksek yeri olacak, gökyüzüne şu kadar “zirâ” (gali) yakınlıkta olacak, işte yakın yer orasıdır'©, Ancak böyle bir yorum anlamsızdır, çünkü Cibril bahsedilen o yerde olmasa bile bütün yaratıklar onun sesini işitecektir. Dolayısıyla burada belirtilen yakınlıktan maksat, onların söylediği mâna değildir, fakat nerede olurlarsa olsunlar onun seslenişini işitecekleridir. İnsan bir sözü duyuyorsa da sözü söyleyene yakındır demektir. En doğrusunu Allah bilir. cD ez H5 GIL mall Oyak

Kâf 50:42

O dirilten sesi gerçekten işittikleri gün. Buradaki sesten maksat İsrâfil'in nefhasıdır yahut sözü edilen seslenmedir. Sonra Allah burada hak kelimesini kullanmaktadır, bu da iki mânaya gelir. Birincisi, onlar o sesi, peygamberlerin kendilerini uyarması sebebiyle işitirler, bu husus o gün onlar için gerçekleşmiştir. (İkincisi,) o günün gelmesi haktır, çünkü peygamberler, insanların inkâr ettikleri o günün geleceğini onlara haber vermişlerdir. Yahut insanların birbirleri üzerindeki hakları mânasına gelir; yani o gün herkes birbirlerinden haklarını tam olarak alacaktır, çünkü insanlar o günde hakların ödenmesiyle emrolunmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir. İşte o (ebedi hayata) çıkış günüdür. Yani kabirlerden çıkış günüdür. Buna, çıkış ve Allah'ın huzuruna varış günüdür diye de mâna verilmiştir.

Kâf 50:43

Biz, ancak biz hayat verir ve öldürürüz. Yani ölülere hayat veren biziz, dirileri öldüren de biziz; bizim buna gücümüz yeter, ama bizden başka kimsenin gücü yetmez. Dönüş de elbette bizedir. Daha önce çeşitli yerlerde yaptığımız yorumlarda söylediğimiz gibi", her ne kadar insanlar her zaman Allah'ın huzurunda olsalar da, burada Allah özellikle o gün huzuruna geleceklerini ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Kâf 50:44

Yerküre kendilerinden ayrılıp paramparça olduğu gün. Muhtemelen bu cümle yeryüzünün parçalanmasının sıfatıdır; yerkürenin yarılıp parçalanması, o kadar süratle gerçekleşir ki göz açıp kapayıncaya kadar bile sürmez, yerkürenin parçalanması bir göz kırpmasından bile hızlı olur. Başka bir ihtimal ise insanların kabirlerinden süratle çıkacakları mânasına gelmesidir; Allah Teâlâ, o gün insanlar yerden çok hızlı bir şekilde çıkacaklar buyurmaktadır. Bu bizim için çok kolay bir toplamadır; bu toplama da toplamanın dışındaki işler de Allah için çok kolaydır. [ ] Hiçbir iş Allah için başka bir işten daha kolay veya daha zor değildir. Ancak Cenâb-ı Hak burada özellikle toplamayı belirtmektedir, çünkü o inkârcılar o günü imkânsız görüyor, yapılmasının mümkün olmayacak derecede büyük bir iş olduğunu sanıyorlardı, bundan dolayı Allah Teâlâ özellikle bu işin kendisi için kolay olduğunu söylemektedir. Çünkü bütün varlıklar, ezeli yaratma ile vücut bulmuştur. Kulların anlaması için bunun da bütün mükevvenâtın vücudunu yaratmakla değil, sadece bir “Ol!” emriyle gerçekleştiğini belirtmiştir. Bu konuda ilk yaratma, ikinci yaratma, mahşerde bir araya toplama ve her şey aynı durumdadır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir. O şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Kâf 50:45

45. “Onların ne dediklerini biz daha iyi biliyoruz. Sen onları zorlamakla görevli değilsin, ceza uyarımızdan kaygı duyanlara Kur'ân'ı durmadan Onların ne dediklerini biz daha iyi biliyoruz. Sen onları zorlamakla görevli değilsin. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Onların söyledikleri sözlere sen sabret! Biz onların neler söylediğini daha iyi biliyoruz ve onların cezasını biz vereceğiz. Yahut şöyle demektedir: Onların neler söylediğini bilmemize rağmen kendilerine dokunmuyoruz ve onlara mühlet veriyoruz. Bununla Allah Teâlâ, peygamber aleyhisselâma sabırlı olmasını emretmekte, duyduğu üzüntüden dolayı onu teselli etmektedir. Sen onları zorlamakla görevli değilsin ilâhi kelâmına bazıları, baskı ve zor kullanma mânasını verdi: Sen onlara baskı ile ve zor kullanmakla görevli değilsin ki, onları tevhide zorlayasın! Bazıları da zulüm ve büyüklenme mânasını verdi, buna göre cebbâr, birini günahsız olarak ve haksız yere öldüren kişidir. Şöyle de söylendi: Sen onlara baskı yapan ve onları zorlayan biri değilsin. Nitekim başka bir âyette Allah şöyle buyurdu: “Biz seni onların üzerine bir bekçi yapmadık”, Yani sen onların başındaki baskıcı değilsin. Ceza uyarımızdan kaygı duyanlara Kur'ân'ı durmadan oku! Yani sana indirileni insanlara tebliğ et, senin görevin sadece tebliğ etmektir, yaptıklarının cezasını veya mükâfatını vermek benim işimdir. Sonra Cenâb-ı Hak, sa12. “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır. Şüphesiz Allah her şeye 144 TE'YİLÂTU'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ dece ceza uyarısından kaygı duyanlara Kur'ân'la öğüt vermesini söylemiyor, herkese öğüt vermesini emrediyor, ancak sadece ceza uyarısından korkanların bu öğüt vermeden fayda göreceğini, korkmayanların ise fayda görmeyeceğini söylemekte, bundan dolayı burada sadece uyarıdan korkanlara öğüt vermesini emretmektedir. Ancak özellikle onların zikredilmesi, hükmün sadece onlara ait olduğu ve başkalarını ilgilendirmediği anlamına gelmez. Böylece bu görüşü ileri sürenlerin iddiaları da boşa çıkmıştır. Murat ettiği mânanın hakikatini en iyi bilen Allah'tır, dönüş ve varış sadece O'nadır.