Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Zariyat 51:1 – Kamer 54:55

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Zariyat 51:1
  2. Zariyat 51:2
  3. Zariyat 51:3
  4. Zariyat 51:4
  5. Zariyat 51:5
  6. Zariyat 51:6
  7. Zariyat 51:7
  8. Zariyat 51:8
  9. Zariyat 51:9
  10. Zariyat 51:10
  11. Zariyat 51:11
  12. Zariyat 51:12
  13. Zariyat 51:13
  14. Zariyat 51:14
  15. Zariyat 51:15
  16. Zariyat 51:16
  17. Zariyat 51:17
  18. Zariyat 51:18
  19. Zariyat 51:19
  20. Zariyat 51:20
  21. Zariyat 51:21
  22. Zariyat 51:22
  23. Zariyat 51:23
  24. Zariyat 51:24
  25. Zariyat 51:25
  26. Zariyat 51:26
  27. Zariyat 51:27
  28. Zariyat 51:28
  29. Zariyat 51:29
  30. Zariyat 51:30
  31. Zariyat 51:31
  32. Zariyat 51:32
  33. Zariyat 51:33
  34. Zariyat 51:34
  35. Zariyat 51:35
  36. Zariyat 51:36
  37. Zariyat 51:37
  38. Zariyat 51:38
  39. Zariyat 51:39
  40. Zariyat 51:40
  41. Zariyat 51:41
  42. Zariyat 51:42
  43. Zariyat 51:43
  44. Zariyat 51:44
  45. Zariyat 51:45
  46. Zariyat 51:46
  47. Zariyat 51:47
  48. Zariyat 51:48
  49. Zariyat 51:49
  50. Zariyat 51:50
  51. Zariyat 51:51
  52. Zariyat 51:52
  53. Zariyat 51:53
  54. Zariyat 51:54
  55. Zariyat 51:55
  56. Zariyat 51:56
  57. Zariyat 51:57
  58. Zariyat 51:58
  59. Zariyat 51:59
  60. Zariyat 51:60
  61. Tûr 52:1
  62. Tûr 52:2
  63. Tûr 52:3
  64. Tûr 52:4
  65. Tûr 52:5
  66. Tûr 52:6
  67. Tûr 52:7
  68. Tûr 52:8
  69. Tûr 52:9
  70. Tûr 52:10
  71. Tûr 52:11
  72. Tûr 52:12
  73. Tûr 52:13
  74. Tûr 52:14
  75. Tûr 52:15
  76. Tûr 52:16
  77. Tûr 52:17
  78. Tûr 52:18
  79. Tûr 52:19
  80. Tûr 52:20
  81. Tûr 52:21
  82. Tûr 52:22
  83. Tûr 52:23
  84. Tûr 52:24
  85. Tûr 52:25
  86. Tûr 52:26
  87. Tûr 52:27
  88. Tûr 52:28
  89. Tûr 52:29
  90. Tûr 52:30
  91. Tûr 52:31
  92. Tûr 52:32
  93. Tûr 52:33
  94. Tûr 52:34
  95. Tûr 52:35
  96. Tûr 52:36
  97. Tûr 52:37
  98. Tûr 52:38
  99. Tûr 52:39
  100. Tûr 52:40
  101. Tûr 52:41
  102. Tûr 52:42
  103. Tûr 52:43
  104. Tûr 52:44
  105. Tûr 52:45
  106. Tûr 52:46
  107. Tûr 52:47
  108. Tûr 52:48
  109. Tûr 52:49
  110. Necm 53:1
  111. Necm 53:2
  112. Necm 53:3
  113. Necm 53:4
  114. Necm 53:5
  115. Necm 53:6
  116. Necm 53:7
  117. Necm 53:8
  118. Necm 53:9
  119. Necm 53:10
  120. Necm 53:11
  121. Necm 53:12
  122. Necm 53:13
  123. Necm 53:14
  124. Necm 53:15
  125. Necm 53:16
  126. Necm 53:17
  127. Necm 53:18
  128. Necm 53:19
  129. Necm 53:20
  130. Necm 53:21
  131. Necm 53:22
  132. Necm 53:23
  133. Necm 53:24
  134. Necm 53:25
  135. Necm 53:26
  136. Necm 53:27
  137. Necm 53:28
  138. Necm 53:29
  139. Necm 53:30
  140. Necm 53:31
  141. Necm 53:32
  142. Necm 53:33
  143. Necm 53:34
  144. Necm 53:35
  145. Necm 53:36
  146. Necm 53:37
  147. Necm 53:38
  148. Necm 53:39
  149. Necm 53:40
  150. Necm 53:41
  151. Necm 53:42
  152. Necm 53:43
  153. Necm 53:44
  154. Necm 53:45
  155. Necm 53:46
  156. Necm 53:47
  157. Necm 53:48
  158. Necm 53:49
  159. Necm 53:50
  160. Necm 53:51
  161. Necm 53:52
  162. Necm 53:53
  163. Necm 53:54
  164. Necm 53:55
  165. Necm 53:56
  166. Necm 53:57
  167. Necm 53:58
  168. Necm 53:59
  169. Necm 53:60
  170. Necm 53:61
  171. Necm 53:62
  172. Kamer 54:1
  173. Kamer 54:2
  174. Kamer 54:3
  175. Kamer 54:4
  176. Kamer 54:5
  177. Kamer 54:6
  178. Kamer 54:7
  179. Kamer 54:8
  180. Kamer 54:9
  181. Kamer 54:10
  182. Kamer 54:11
  183. Kamer 54:12
  184. Kamer 54:13
  185. Kamer 54:14
  186. Kamer 54:15
  187. Kamer 54:16
  188. Kamer 54:17
  189. Kamer 54:18
  190. Kamer 54:19
  191. Kamer 54:20
  192. Kamer 54:21
  193. Kamer 54:22
  194. Kamer 54:23
  195. Kamer 54:24
  196. Kamer 54:25
  197. Kamer 54:26
  198. Kamer 54:27
  199. Kamer 54:28
  200. Kamer 54:29
  201. Kamer 54:30
  202. Kamer 54:31
  203. Kamer 54:32
  204. Kamer 54:33
  205. Kamer 54:34
  206. Kamer 54:35
  207. Kamer 54:36
  208. Kamer 54:37
  209. Kamer 54:38
  210. Kamer 54:39
  211. Kamer 54:40
  212. Kamer 54:41
  213. Kamer 54:42
  214. Kamer 54:43
  215. Kamer 54:44
  216. Kamer 54:45
  217. Kamer 54:46
  218. Kamer 54:47
  219. Kamer 54:48
  220. Kamer 54:49
  221. Kamer 54:50
  222. Kamer 54:51
  223. Kamer 54:52
  224. Kamer 54:53
  225. Kamer 54:54
  226. Kamer 54:55

Zariyat 51:1

Savurdukça savuranlara andolsun. Bu âyetin ne anlama geldiği Hz. Ali'ye (r.a.) sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Zâriyât rüzgârdır; yükü taşıyanlara andolsun cümlesindeki taşıyanlar'dan maksat bulutlardır; kolaylıkla akıp gidenlere andolsun sözünden maksat da gemilerdir; işleri taksim edenlere andolsun kelâmıyla da melekler kastedilmiştir. Müfessirlerin geneli de bu görüştedirler. Ancak İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Savurdukça savuranlara andolsun cümlesinde melekler kastedilmiştir. Burada geçen savuranlar ve diğer sözü edilenlerin hepsinin özellikle rüzgâr mânasına yorumlanması mümkündür; zâriyât, nesneleri savururlar, hâmilât bulutları ve diğer nesneleri taşırlar, câriyât süzülüp giderler, mukassimât da bulutları ve diğer taksim edilmesi gerekenleri çeşitli ülkelere taksim ederler. Bütün bu isimleri, müfessirlerin de yorumladıkları gibi herhangi bir varlık türü ve çeşidiyle yorumlamak caizdir. (Jibn Kuteybe şöyle dedi: “Zerven” kelimesi, “zeratir-rihu, tezrü, zerven” denilir, bu da rüzgâr savurup dağıttı anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette şöyle geçmektedir: “Bitki rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir”?. Harmanı savurdum denilince de aynı fiil kullanılır. Çünkü savurmak, ancak rüzgârla olur. Bu fiil, “tefa'ul” bâbından kullanıldığında zirveye çıkmak anlamına gelir. “Zerie, yezrau, zeraen fe-hüve ezrae” fiili ise saçın kısmen ağarması anlamına gelir. Koyunun kuy' oo Taberi, Câmi'wT-beyân, XXVI, 239-241. ruğu beyaz olunca, ona "yarin zeri" Giss ile) denir, Kolaylıkla akıp gidenler; yani suda kolaylıkla akıp giden gemiler, Ehh Avsece, “yüsran” kelimesine kolayca diye mâna verdi, İşleri taksim edenler; bunlardan maksat melekler dir, Ancak buradaki taksim işinde farklı görüşler vardır, Bazıları şöyle dedi; İş leri taksim edenler dört melektir; Cibril aleyhisselâm yeryüzüne iner, azalış ye zorlukları dağıtır. Mikâil de iner ve nimet, bolluk, rahatlık dağıtır. İsrâfil sira üfürür, ölüm meleği de insanların ruhları almak için iner, Bu meleklerin her biri, belli bir emri yerine getirmekle yükümlüdür. Bazıları da yöyle dedi: Onlar, ilâhi vahyi indirmekle görevli meleklerdir, onu birbirlerinden alırlar, Çünkü Allah 'Yeâlâ vahyi, dilediği meleklerle gönderir. En doğrusunu Allah bilir, Sonra burada geçen rüzgârlar, gemiler, bulutlar ve meleklerin neden bah, sedildiğine dair ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Cenâb-ı Hak, adlarına yemin etmek için bunlardan söz etmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Allah Teâlâ'nın insanlar için yarattığı faydaları ve nimetleri saymak amacıyla bunlar dan bahsetmiştir. Bunlar, görüşlerini şöyle delillendirirler; Allah Teâlâ, kendisinden başka biri adına yemin etmeyi bize yasakladığı halde, kendisi başkası adına nasıl yemin eder? Bütün bunları, onlar adına yemin etmek için değil, verdiği nimetleri hatırlatmak amacıyla zikretmiştir. Yemin etmek amacıyla bunlardan bahsettiğini söyleyenler de farklı görüşlere sahiptirler. Onlardan bazıları şöyle der: Sözü edilen bu varlıklara yemin etmek, onların hepsinin yaratılanlara büyük faydalar sağlamasından dolayıdır. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki yemin, bu varlıkların bizzat kendilerince değil, Allah adına yapılmıştir ve cümlede gizli bir kelime vardır. Allah sanki şöyle demektedir: Savurdukça savuranları yaratana, yükü taşıyanları var edene, kolaylıkla akıp gidenleri ve işleri taksim edenleri yokluktan varlık alanına çıkarana andolsun. [ Nitekim Allah başka bir âyette göğü ve yeri yaratana yemin etmektedir; “Göğün ve yerin Rabb'ine andolsun!” Dolayısıyla açıklamaya çalıştığımız. âyetlerde sözü edilen varlıkların kendilerine değil, onları yaratan adına yemin etmektedir. Ancak aktardığımız iki yorumdan her biri de ihtimal dâhilindedir. Çünkü burada, öldükten sonra dirilmekle ilgili gerekli delilleri ve kanstları ortaya koyduktan ve onun mutlaka vuku bulacağını ispat etmenin ardından da tekrar dirilmeye dair kâfirlerin duydukları şüphe ve tereddütleri kaldırmak için yemin edilmiştir, onlar eğer düşünüp tefekkür etselerdi bu konuda duydukları şüphe ve tereddütleri yok olacaktı. Yemin, insanlar nezdinde saygın, değerli ve büyük önemi olan bir şeyin vukuunu teyit etmek için yapılır. Böylece insanlar için, yemine bağlı olan haber tekit edilmiş olur, Allah Teâlâ tarafından yapılan yeminin amacı da sözü edilen ve kâfirler nezdinde önemli ve kiymetli olan bu varlıkları yaratanın Allah olduğunu belirtmektir, çünkü onlar, büyük ve önemli işlerde Allah adına yemin ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle demektedir: “Onlar Allah adına kuvvetle yemin ettiler”, Dolayısıyla bir esası tekil etmek amacıyla yemin etmek caizdir. [Rüzgârın Faydaları] Aynı şekilde bu varlıklar adına yapılan yemin, insanların nazarında bunların faydaları çok büyük olduğundan dolayı, önemli oluşlarının büyüklüğünü tekit etmek mânası da taşır. İnsanlar arasında yaygın olan da ancak kendilerince değeri üstün ve önemi büyük olan varlıklar adına yemin etmeleridir. İşte Allah da insanlar nezdinde değeri üstün ve tehlikesi büyük olduğunu bildiğinden dolayı bu varlıkların adını belirterek yemin etmektedir. Meselâ rüzgârın faydaları pek çoktur; Allah onunla çeşitli kavimleri helâk etmiş, köklerini kurutmuştu, meyveleri ve ağaçları onunla aşıladı, yağmur yağdırması için bulutları onunla farklı bölgelere sevketti, denizde gemileri onunla yürüttü. Bunun gibi daha pek çok faydası vardır. Rüzgâr aynı zamanda canlıların teneffüs etmelerini sağladığı için hayat sebebidir, hava almalarına vesiledir. Rüzgârın harmanı savurmaya da faydası vardır, rüzgâr olmasaydı insanlar harmanı savurmakta çok zorluk çekerlerdi. Hâsılı rüzgârda mücize değerinde pek çok alâmetler vardır; çünkü rüzgâr latif bir cisimdir, varlığı hissedilip görülür, ama mahiyeti idrak edilemez, bu da görmenin idrak ve ihâtayı gerektirmediğinin bilinmesi içindir. Daha önce de geçtiği gibi rüzgârın mücize oluşu ile ilgili pek çok söz söylenebilir. [Bulutların Faydaları] [ ] Yükü taşıyanlar. Bundan maksat bulutlardır, onların da yağmurları taşımak, sıcaklarda gölge yapmak gibi yaratılanlara pek çok faydası vardır. Bunun dışında onda da mücizeler vardır; çünkü Allah onu havada tutuyor, taşıdığı ağır yüklere rağmen rüzgârın sevki esnasında yere düşmüyor. Sonra Allah'ın emrettiği yere yağmur götürüyor, çünkü bazı yerlerde bulut görülüyor, fakat yağmur yağmıyor. Bu durum, onun kendi isteğiyle değil Allah'ın emriyle yükseldiğini, yağmuru tuttuğunu ve götürdüğünü gösterir. O, emir altındadır, dolayısıyla mutlaka bir emredeni vardır. Çünkü işini tabiatı gereği yapsaydı, şartların değişmesiyle değişikliğe uğramazdı. Onda aynı zamanda ölümden sonra dirilmenin delili de vardır, çünkü onun gibisini yaratmak, ancak bir netice elde etmek içindir. [Gemilerin Faydaları] Cenâb-ı Hak, kolaylıkla akıp gidenlere, yani gemilere de yemin etmektedir. Çünkü gemilerde de insanlar ve hayvanlar için çeşitli faydalar vardır. Eğer gemiler olmasaydı, canlıların sahip olduğu faydaların pek çoğu elde edilemezdi. Zira insanın ihtiyaç duyduğu faydalar tek bir yerde bulunmaz, aksine Allah onu değişik mekânlara serpiştirmiştir. Bu faydaları ve ihtiyaçları elde etmenin de iki yolu vardır: Ya karada hayvanların sırtında taşımakla, ya da denizde gemilerde taşımakla onlara ulaşılır. Onların bu faydaları yanında, ağırlığına rağmen Allahın onu denizin dibine batırmaması, aksine Allah'ın emriyle ve rüzgâr vasıtasıyla insanların istedikleri yere o yükleri götürmeleri de büyük bir mücizedir, Meleklerin faydaları ise çok büyüktür ve gözler önündedir. Onların değerlerinin üstünlüğü ve önemlerinin büyüklüğü de insanlar nezdinde gayet açıktır. [Allah'ın Nesneler Adına Yemin Etmesi] Durum böyle olunca, önemleri akıl yoluyla anlaşılan bu varlıklara yemin etmek, adına yemin edilenin haberini tekit etmek mânasına gelir. Bu bilinen bir durumdur. Bazılarının, “Allah kendisinden başkası adına yemin etmeyi kullarına yasakladı, böyleyken kendisi nasıl yemin eder?” demelerinin mânası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kendisinin bir varlık adına yemin etmesi, fakat bu varlık adına yemin etmeyi bize yasaklaması mümkündür. Çünkü bir varlık adına yemin etmek, yüceltmek mânasına gelir. Allah'tan başka hiçbir varlık ve hiçbir kimse tâzime, yani yüceltilmeye lâyık değildir, bundan dolayı bize Allah adına yemin etmemizi emretmektedir. Çünkü hakikatte yüceltilmeye lâyık olan sadece Allah'tır. [ ] Çünkü O, bütün mevcudatı yaratandır. Allah Teâlâ'nırı kendisinden başka bir varlık adına yemin etmesine gelince, bu bizzat o varlığı yüceltme mânasına gelmez, aksine yaratılanlar için onda pek çok fayda bulunduğunu beyan etmek mânasına gelir. Zaten bunların değeri insanlar katında da büyüktür, dolayısıyla Allah'ın onu belirtmiş olması, insanlar nezdinde tehlikesinin de büyüklüğünü gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ sonra, adına yemin etmiş olduğu bu nesnelerin kendilerini değil fonksiyonlarını belirtmektedir. Halbuki yemin bir varlığın fiillerine değil, kendisine yapılır. O varlıkların fiillerini belirtmekle, ya o kâfirler bunu duydukları anda bizzat o varlıkları tanımış ve bilmiş olacaklar, ya da anlamadıkları takdirde onu soracaklar ve neyin kastedildiğini öğreneceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:2

Savurdukça savuranlara andolsun. Bu âyetin ne anlama geldiği Hz. Ali'ye (r.a.) sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Zâriyât rüzgârdır; yükü taşıyanlara andolsun cümlesindeki taşıyanlar'dan maksat bulutlardır; kolaylıkla akıp gidenlere andolsun sözünden maksat da gemilerdir; işleri taksim edenlere andolsun kelâmıyla da melekler kastedilmiştir. Müfessirlerin geneli de bu görüştedirler. Ancak İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Savurdukça savuranlara andolsun cümlesinde melekler kastedilmiştir. Burada geçen savuranlar ve diğer sözü edilenlerin hepsinin özellikle rüzgâr mânasına yorumlanması mümkündür; zâriyât, nesneleri savururlar, hâmilât bulutları ve diğer nesneleri taşırlar, câriyât süzülüp giderler, mukassimât da bulutları ve diğer taksim edilmesi gerekenleri çeşitli ülkelere taksim ederler. Bütün bu isimleri, müfessirlerin de yorumladıkları gibi herhangi bir varlık türü ve çeşidiyle yorumlamak caizdir. (Jibn Kuteybe şöyle dedi: “Zerven” kelimesi, “zeratir-rihu, tezrü, zerven” denilir, bu da rüzgâr savurup dağıttı anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette şöyle geçmektedir: “Bitki rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir”?. Harmanı savurdum denilince de aynı fiil kullanılır. Çünkü savurmak, ancak rüzgârla olur. Bu fiil, “tefa'ul” bâbından kullanıldığında zirveye çıkmak anlamına gelir. “Zerie, yezrau, zeraen fe-hüve ezrae” fiili ise saçın kısmen ağarması anlamına gelir. Koyunun kuy' oo Taberi, Câmi'wT-beyân, XXVI, 239-241. ruğu beyaz olunca, ona "yarin zeri" Giss ile) denir, Kolaylıkla akıp gidenler; yani suda kolaylıkla akıp giden gemiler, Ehh Avsece, “yüsran” kelimesine kolayca diye mâna verdi, İşleri taksim edenler; bunlardan maksat melekler dir, Ancak buradaki taksim işinde farklı görüşler vardır, Bazıları şöyle dedi; İş leri taksim edenler dört melektir; Cibril aleyhisselâm yeryüzüne iner, azalış ye zorlukları dağıtır. Mikâil de iner ve nimet, bolluk, rahatlık dağıtır. İsrâfil sira üfürür, ölüm meleği de insanların ruhları almak için iner, Bu meleklerin her biri, belli bir emri yerine getirmekle yükümlüdür. Bazıları da yöyle dedi: Onlar, ilâhi vahyi indirmekle görevli meleklerdir, onu birbirlerinden alırlar, Çünkü Allah 'Yeâlâ vahyi, dilediği meleklerle gönderir. En doğrusunu Allah bilir, Sonra burada geçen rüzgârlar, gemiler, bulutlar ve meleklerin neden bah, sedildiğine dair ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Cenâb-ı Hak, adlarına yemin etmek için bunlardan söz etmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Allah Teâlâ'nın insanlar için yarattığı faydaları ve nimetleri saymak amacıyla bunlar dan bahsetmiştir. Bunlar, görüşlerini şöyle delillendirirler; Allah Teâlâ, kendisinden başka biri adına yemin etmeyi bize yasakladığı halde, kendisi başkası adına nasıl yemin eder? Bütün bunları, onlar adına yemin etmek için değil, verdiği nimetleri hatırlatmak amacıyla zikretmiştir. Yemin etmek amacıyla bunlardan bahsettiğini söyleyenler de farklı görüşlere sahiptirler. Onlardan bazıları şöyle der: Sözü edilen bu varlıklara yemin etmek, onların hepsinin yaratılanlara büyük faydalar sağlamasından dolayıdır. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki yemin, bu varlıkların bizzat kendilerince değil, Allah adına yapılmıştir ve cümlede gizli bir kelime vardır. Allah sanki şöyle demektedir: Savurdukça savuranları yaratana, yükü taşıyanları var edene, kolaylıkla akıp gidenleri ve işleri taksim edenleri yokluktan varlık alanına çıkarana andolsun. [ Nitekim Allah başka bir âyette göğü ve yeri yaratana yemin etmektedir; “Göğün ve yerin Rabb'ine andolsun!” Dolayısıyla açıklamaya çalıştığımız. âyetlerde sözü edilen varlıkların kendilerine değil, onları yaratan adına yemin etmektedir. Ancak aktardığımız iki yorumdan her biri de ihtimal dâhilindedir. Çünkü burada, öldükten sonra dirilmekle ilgili gerekli delilleri ve kanstları ortaya koyduktan ve onun mutlaka vuku bulacağını ispat etmenin ardından da tekrar dirilmeye dair kâfirlerin duydukları şüphe ve tereddütleri kaldırmak için yemin edilmiştir, onlar eğer düşünüp tefekkür etselerdi bu konuda duydukları şüphe ve tereddütleri yok olacaktı. Yemin, insanlar nezdinde saygın, değerli ve büyük önemi olan bir şeyin vukuunu teyit etmek için yapılır. Böylece insanlar için, yemine bağlı olan haber tekit edilmiş olur, Allah Teâlâ tarafından yapılan yeminin amacı da sözü edilen ve kâfirler nezdinde önemli ve kiymetli olan bu varlıkları yaratanın Allah olduğunu belirtmektir, çünkü onlar, büyük ve önemli işlerde Allah adına yemin ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle demektedir: “Onlar Allah adına kuvvetle yemin ettiler”, Dolayısıyla bir esası tekil etmek amacıyla yemin etmek caizdir. [Rüzgârın Faydaları] Aynı şekilde bu varlıklar adına yapılan yemin, insanların nazarında bunların faydaları çok büyük olduğundan dolayı, önemli oluşlarının büyüklüğünü tekit etmek mânası da taşır. İnsanlar arasında yaygın olan da ancak kendilerince değeri üstün ve önemi büyük olan varlıklar adına yemin etmeleridir. İşte Allah da insanlar nezdinde değeri üstün ve tehlikesi büyük olduğunu bildiğinden dolayı bu varlıkların adını belirterek yemin etmektedir. Meselâ rüzgârın faydaları pek çoktur; Allah onunla çeşitli kavimleri helâk etmiş, köklerini kurutmuştu, meyveleri ve ağaçları onunla aşıladı, yağmur yağdırması için bulutları onunla farklı bölgelere sevketti, denizde gemileri onunla yürüttü. Bunun gibi daha pek çok faydası vardır. Rüzgâr aynı zamanda canlıların teneffüs etmelerini sağladığı için hayat sebebidir, hava almalarına vesiledir. Rüzgârın harmanı savurmaya da faydası vardır, rüzgâr olmasaydı insanlar harmanı savurmakta çok zorluk çekerlerdi. Hâsılı rüzgârda mücize değerinde pek çok alâmetler vardır; çünkü rüzgâr latif bir cisimdir, varlığı hissedilip görülür, ama mahiyeti idrak edilemez, bu da görmenin idrak ve ihâtayı gerektirmediğinin bilinmesi içindir. Daha önce de geçtiği gibi rüzgârın mücize oluşu ile ilgili pek çok söz söylenebilir. [Bulutların Faydaları] [ ] Yükü taşıyanlar. Bundan maksat bulutlardır, onların da yağmurları taşımak, sıcaklarda gölge yapmak gibi yaratılanlara pek çok faydası vardır. Bunun dışında onda da mücizeler vardır; çünkü Allah onu havada tutuyor, taşıdığı ağır yüklere rağmen rüzgârın sevki esnasında yere düşmüyor. Sonra Allah'ın emrettiği yere yağmur götürüyor, çünkü bazı yerlerde bulut görülüyor, fakat yağmur yağmıyor. Bu durum, onun kendi isteğiyle değil Allah'ın emriyle yükseldiğini, yağmuru tuttuğunu ve götürdüğünü gösterir. O, emir altındadır, dolayısıyla mutlaka bir emredeni vardır. Çünkü işini tabiatı gereği yapsaydı, şartların değişmesiyle değişikliğe uğramazdı. Onda aynı zamanda ölümden sonra dirilmenin delili de vardır, çünkü onun gibisini yaratmak, ancak bir netice elde etmek içindir. [Gemilerin Faydaları] Cenâb-ı Hak, kolaylıkla akıp gidenlere, yani gemilere de yemin etmektedir. Çünkü gemilerde de insanlar ve hayvanlar için çeşitli faydalar vardır. Eğer gemiler olmasaydı, canlıların sahip olduğu faydaların pek çoğu elde edilemezdi. Zira insanın ihtiyaç duyduğu faydalar tek bir yerde bulunmaz, aksine Allah onu değişik mekânlara serpiştirmiştir. Bu faydaları ve ihtiyaçları elde etmenin de iki yolu vardır: Ya karada hayvanların sırtında taşımakla, ya da denizde gemilerde taşımakla onlara ulaşılır. Onların bu faydaları yanında, ağırlığına rağmen Allahın onu denizin dibine batırmaması, aksine Allah'ın emriyle ve rüzgâr vasıtasıyla insanların istedikleri yere o yükleri götürmeleri de büyük bir mücizedir, Meleklerin faydaları ise çok büyüktür ve gözler önündedir. Onların değerlerinin üstünlüğü ve önemlerinin büyüklüğü de insanlar nezdinde gayet açıktır. [Allah'ın Nesneler Adına Yemin Etmesi] Durum böyle olunca, önemleri akıl yoluyla anlaşılan bu varlıklara yemin etmek, adına yemin edilenin haberini tekit etmek mânasına gelir. Bu bilinen bir durumdur. Bazılarının, “Allah kendisinden başkası adına yemin etmeyi kullarına yasakladı, böyleyken kendisi nasıl yemin eder?” demelerinin mânası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kendisinin bir varlık adına yemin etmesi, fakat bu varlık adına yemin etmeyi bize yasaklaması mümkündür. Çünkü bir varlık adına yemin etmek, yüceltmek mânasına gelir. Allah'tan başka hiçbir varlık ve hiçbir kimse tâzime, yani yüceltilmeye lâyık değildir, bundan dolayı bize Allah adına yemin etmemizi emretmektedir. Çünkü hakikatte yüceltilmeye lâyık olan sadece Allah'tır. [ ] Çünkü O, bütün mevcudatı yaratandır. Allah Teâlâ'nırı kendisinden başka bir varlık adına yemin etmesine gelince, bu bizzat o varlığı yüceltme mânasına gelmez, aksine yaratılanlar için onda pek çok fayda bulunduğunu beyan etmek mânasına gelir. Zaten bunların değeri insanlar katında da büyüktür, dolayısıyla Allah'ın onu belirtmiş olması, insanlar nezdinde tehlikesinin de büyüklüğünü gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ sonra, adına yemin etmiş olduğu bu nesnelerin kendilerini değil fonksiyonlarını belirtmektedir. Halbuki yemin bir varlığın fiillerine değil, kendisine yapılır. O varlıkların fiillerini belirtmekle, ya o kâfirler bunu duydukları anda bizzat o varlıkları tanımış ve bilmiş olacaklar, ya da anlamadıkları takdirde onu soracaklar ve neyin kastedildiğini öğreneceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:3

Savurdukça savuranlara andolsun. Bu âyetin ne anlama geldiği Hz. Ali'ye (r.a.) sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Zâriyât rüzgârdır; yükü taşıyanlara andolsun cümlesindeki taşıyanlar'dan maksat bulutlardır; kolaylıkla akıp gidenlere andolsun sözünden maksat da gemilerdir; işleri taksim edenlere andolsun kelâmıyla da melekler kastedilmiştir. Müfessirlerin geneli de bu görüştedirler. Ancak İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Savurdukça savuranlara andolsun cümlesinde melekler kastedilmiştir. Burada geçen savuranlar ve diğer sözü edilenlerin hepsinin özellikle rüzgâr mânasına yorumlanması mümkündür; zâriyât, nesneleri savururlar, hâmilât bulutları ve diğer nesneleri taşırlar, câriyât süzülüp giderler, mukassimât da bulutları ve diğer taksim edilmesi gerekenleri çeşitli ülkelere taksim ederler. Bütün bu isimleri, müfessirlerin de yorumladıkları gibi herhangi bir varlık türü ve çeşidiyle yorumlamak caizdir. (Jibn Kuteybe şöyle dedi: “Zerven” kelimesi, “zeratir-rihu, tezrü, zerven” denilir, bu da rüzgâr savurup dağıttı anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette şöyle geçmektedir: “Bitki rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir”?. Harmanı savurdum denilince de aynı fiil kullanılır. Çünkü savurmak, ancak rüzgârla olur. Bu fiil, “tefa'ul” bâbından kullanıldığında zirveye çıkmak anlamına gelir. “Zerie, yezrau, zeraen fe-hüve ezrae” fiili ise saçın kısmen ağarması anlamına gelir. Koyunun kuy' oo Taberi, Câmi'wT-beyân, XXVI, 239-241. ruğu beyaz olunca, ona "yarin zeri" Giss ile) denir, Kolaylıkla akıp gidenler; yani suda kolaylıkla akıp giden gemiler, Ehh Avsece, “yüsran” kelimesine kolayca diye mâna verdi, İşleri taksim edenler; bunlardan maksat melekler dir, Ancak buradaki taksim işinde farklı görüşler vardır, Bazıları şöyle dedi; İş leri taksim edenler dört melektir; Cibril aleyhisselâm yeryüzüne iner, azalış ye zorlukları dağıtır. Mikâil de iner ve nimet, bolluk, rahatlık dağıtır. İsrâfil sira üfürür, ölüm meleği de insanların ruhları almak için iner, Bu meleklerin her biri, belli bir emri yerine getirmekle yükümlüdür. Bazıları da yöyle dedi: Onlar, ilâhi vahyi indirmekle görevli meleklerdir, onu birbirlerinden alırlar, Çünkü Allah 'Yeâlâ vahyi, dilediği meleklerle gönderir. En doğrusunu Allah bilir, Sonra burada geçen rüzgârlar, gemiler, bulutlar ve meleklerin neden bah, sedildiğine dair ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Cenâb-ı Hak, adlarına yemin etmek için bunlardan söz etmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Allah Teâlâ'nın insanlar için yarattığı faydaları ve nimetleri saymak amacıyla bunlar dan bahsetmiştir. Bunlar, görüşlerini şöyle delillendirirler; Allah Teâlâ, kendisinden başka biri adına yemin etmeyi bize yasakladığı halde, kendisi başkası adına nasıl yemin eder? Bütün bunları, onlar adına yemin etmek için değil, verdiği nimetleri hatırlatmak amacıyla zikretmiştir. Yemin etmek amacıyla bunlardan bahsettiğini söyleyenler de farklı görüşlere sahiptirler. Onlardan bazıları şöyle der: Sözü edilen bu varlıklara yemin etmek, onların hepsinin yaratılanlara büyük faydalar sağlamasından dolayıdır. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki yemin, bu varlıkların bizzat kendilerince değil, Allah adına yapılmıştir ve cümlede gizli bir kelime vardır. Allah sanki şöyle demektedir: Savurdukça savuranları yaratana, yükü taşıyanları var edene, kolaylıkla akıp gidenleri ve işleri taksim edenleri yokluktan varlık alanına çıkarana andolsun. [ Nitekim Allah başka bir âyette göğü ve yeri yaratana yemin etmektedir; “Göğün ve yerin Rabb'ine andolsun!” Dolayısıyla açıklamaya çalıştığımız. âyetlerde sözü edilen varlıkların kendilerine değil, onları yaratan adına yemin etmektedir. Ancak aktardığımız iki yorumdan her biri de ihtimal dâhilindedir. Çünkü burada, öldükten sonra dirilmekle ilgili gerekli delilleri ve kanstları ortaya koyduktan ve onun mutlaka vuku bulacağını ispat etmenin ardından da tekrar dirilmeye dair kâfirlerin duydukları şüphe ve tereddütleri kaldırmak için yemin edilmiştir, onlar eğer düşünüp tefekkür etselerdi bu konuda duydukları şüphe ve tereddütleri yok olacaktı. Yemin, insanlar nezdinde saygın, değerli ve büyük önemi olan bir şeyin vukuunu teyit etmek için yapılır. Böylece insanlar için, yemine bağlı olan haber tekit edilmiş olur, Allah Teâlâ tarafından yapılan yeminin amacı da sözü edilen ve kâfirler nezdinde önemli ve kiymetli olan bu varlıkları yaratanın Allah olduğunu belirtmektir, çünkü onlar, büyük ve önemli işlerde Allah adına yemin ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle demektedir: “Onlar Allah adına kuvvetle yemin ettiler”, Dolayısıyla bir esası tekil etmek amacıyla yemin etmek caizdir. [Rüzgârın Faydaları] Aynı şekilde bu varlıklar adına yapılan yemin, insanların nazarında bunların faydaları çok büyük olduğundan dolayı, önemli oluşlarının büyüklüğünü tekit etmek mânası da taşır. İnsanlar arasında yaygın olan da ancak kendilerince değeri üstün ve önemi büyük olan varlıklar adına yemin etmeleridir. İşte Allah da insanlar nezdinde değeri üstün ve tehlikesi büyük olduğunu bildiğinden dolayı bu varlıkların adını belirterek yemin etmektedir. Meselâ rüzgârın faydaları pek çoktur; Allah onunla çeşitli kavimleri helâk etmiş, köklerini kurutmuştu, meyveleri ve ağaçları onunla aşıladı, yağmur yağdırması için bulutları onunla farklı bölgelere sevketti, denizde gemileri onunla yürüttü. Bunun gibi daha pek çok faydası vardır. Rüzgâr aynı zamanda canlıların teneffüs etmelerini sağladığı için hayat sebebidir, hava almalarına vesiledir. Rüzgârın harmanı savurmaya da faydası vardır, rüzgâr olmasaydı insanlar harmanı savurmakta çok zorluk çekerlerdi. Hâsılı rüzgârda mücize değerinde pek çok alâmetler vardır; çünkü rüzgâr latif bir cisimdir, varlığı hissedilip görülür, ama mahiyeti idrak edilemez, bu da görmenin idrak ve ihâtayı gerektirmediğinin bilinmesi içindir. Daha önce de geçtiği gibi rüzgârın mücize oluşu ile ilgili pek çok söz söylenebilir. [Bulutların Faydaları] [ ] Yükü taşıyanlar. Bundan maksat bulutlardır, onların da yağmurları taşımak, sıcaklarda gölge yapmak gibi yaratılanlara pek çok faydası vardır. Bunun dışında onda da mücizeler vardır; çünkü Allah onu havada tutuyor, taşıdığı ağır yüklere rağmen rüzgârın sevki esnasında yere düşmüyor. Sonra Allah'ın emrettiği yere yağmur götürüyor, çünkü bazı yerlerde bulut görülüyor, fakat yağmur yağmıyor. Bu durum, onun kendi isteğiyle değil Allah'ın emriyle yükseldiğini, yağmuru tuttuğunu ve götürdüğünü gösterir. O, emir altındadır, dolayısıyla mutlaka bir emredeni vardır. Çünkü işini tabiatı gereği yapsaydı, şartların değişmesiyle değişikliğe uğramazdı. Onda aynı zamanda ölümden sonra dirilmenin delili de vardır, çünkü onun gibisini yaratmak, ancak bir netice elde etmek içindir. [Gemilerin Faydaları] Cenâb-ı Hak, kolaylıkla akıp gidenlere, yani gemilere de yemin etmektedir. Çünkü gemilerde de insanlar ve hayvanlar için çeşitli faydalar vardır. Eğer gemiler olmasaydı, canlıların sahip olduğu faydaların pek çoğu elde edilemezdi. Zira insanın ihtiyaç duyduğu faydalar tek bir yerde bulunmaz, aksine Allah onu değişik mekânlara serpiştirmiştir. Bu faydaları ve ihtiyaçları elde etmenin de iki yolu vardır: Ya karada hayvanların sırtında taşımakla, ya da denizde gemilerde taşımakla onlara ulaşılır. Onların bu faydaları yanında, ağırlığına rağmen Allahın onu denizin dibine batırmaması, aksine Allah'ın emriyle ve rüzgâr vasıtasıyla insanların istedikleri yere o yükleri götürmeleri de büyük bir mücizedir, Meleklerin faydaları ise çok büyüktür ve gözler önündedir. Onların değerlerinin üstünlüğü ve önemlerinin büyüklüğü de insanlar nezdinde gayet açıktır. [Allah'ın Nesneler Adına Yemin Etmesi] Durum böyle olunca, önemleri akıl yoluyla anlaşılan bu varlıklara yemin etmek, adına yemin edilenin haberini tekit etmek mânasına gelir. Bu bilinen bir durumdur. Bazılarının, “Allah kendisinden başkası adına yemin etmeyi kullarına yasakladı, böyleyken kendisi nasıl yemin eder?” demelerinin mânası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kendisinin bir varlık adına yemin etmesi, fakat bu varlık adına yemin etmeyi bize yasaklaması mümkündür. Çünkü bir varlık adına yemin etmek, yüceltmek mânasına gelir. Allah'tan başka hiçbir varlık ve hiçbir kimse tâzime, yani yüceltilmeye lâyık değildir, bundan dolayı bize Allah adına yemin etmemizi emretmektedir. Çünkü hakikatte yüceltilmeye lâyık olan sadece Allah'tır. [ ] Çünkü O, bütün mevcudatı yaratandır. Allah Teâlâ'nırı kendisinden başka bir varlık adına yemin etmesine gelince, bu bizzat o varlığı yüceltme mânasına gelmez, aksine yaratılanlar için onda pek çok fayda bulunduğunu beyan etmek mânasına gelir. Zaten bunların değeri insanlar katında da büyüktür, dolayısıyla Allah'ın onu belirtmiş olması, insanlar nezdinde tehlikesinin de büyüklüğünü gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ sonra, adına yemin etmiş olduğu bu nesnelerin kendilerini değil fonksiyonlarını belirtmektedir. Halbuki yemin bir varlığın fiillerine değil, kendisine yapılır. O varlıkların fiillerini belirtmekle, ya o kâfirler bunu duydukları anda bizzat o varlıkları tanımış ve bilmiş olacaklar, ya da anlamadıkları takdirde onu soracaklar ve neyin kastedildiğini öğreneceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:4

Savurdukça savuranlara andolsun. Bu âyetin ne anlama geldiği Hz. Ali'ye (r.a.) sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir: Zâriyât rüzgârdır; yükü taşıyanlara andolsun cümlesindeki taşıyanlar'dan maksat bulutlardır; kolaylıkla akıp gidenlere andolsun sözünden maksat da gemilerdir; işleri taksim edenlere andolsun kelâmıyla da melekler kastedilmiştir. Müfessirlerin geneli de bu görüştedirler. Ancak İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: Savurdukça savuranlara andolsun cümlesinde melekler kastedilmiştir. Burada geçen savuranlar ve diğer sözü edilenlerin hepsinin özellikle rüzgâr mânasına yorumlanması mümkündür; zâriyât, nesneleri savururlar, hâmilât bulutları ve diğer nesneleri taşırlar, câriyât süzülüp giderler, mukassimât da bulutları ve diğer taksim edilmesi gerekenleri çeşitli ülkelere taksim ederler. Bütün bu isimleri, müfessirlerin de yorumladıkları gibi herhangi bir varlık türü ve çeşidiyle yorumlamak caizdir. (Jibn Kuteybe şöyle dedi: “Zerven” kelimesi, “zeratir-rihu, tezrü, zerven” denilir, bu da rüzgâr savurup dağıttı anlamına gelir. Nitekim başka bir âyette şöyle geçmektedir: “Bitki rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir”?. Harmanı savurdum denilince de aynı fiil kullanılır. Çünkü savurmak, ancak rüzgârla olur. Bu fiil, “tefa'ul” bâbından kullanıldığında zirveye çıkmak anlamına gelir. “Zerie, yezrau, zeraen fe-hüve ezrae” fiili ise saçın kısmen ağarması anlamına gelir. Koyunun kuy' oo Taberi, Câmi'wT-beyân, XXVI, 239-241. ruğu beyaz olunca, ona "yarin zeri" Giss ile) denir, Kolaylıkla akıp gidenler; yani suda kolaylıkla akıp giden gemiler, Ehh Avsece, “yüsran” kelimesine kolayca diye mâna verdi, İşleri taksim edenler; bunlardan maksat melekler dir, Ancak buradaki taksim işinde farklı görüşler vardır, Bazıları şöyle dedi; İş leri taksim edenler dört melektir; Cibril aleyhisselâm yeryüzüne iner, azalış ye zorlukları dağıtır. Mikâil de iner ve nimet, bolluk, rahatlık dağıtır. İsrâfil sira üfürür, ölüm meleği de insanların ruhları almak için iner, Bu meleklerin her biri, belli bir emri yerine getirmekle yükümlüdür. Bazıları da yöyle dedi: Onlar, ilâhi vahyi indirmekle görevli meleklerdir, onu birbirlerinden alırlar, Çünkü Allah 'Yeâlâ vahyi, dilediği meleklerle gönderir. En doğrusunu Allah bilir, Sonra burada geçen rüzgârlar, gemiler, bulutlar ve meleklerin neden bah, sedildiğine dair ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Cenâb-ı Hak, adlarına yemin etmek için bunlardan söz etmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Allah Teâlâ'nın insanlar için yarattığı faydaları ve nimetleri saymak amacıyla bunlar dan bahsetmiştir. Bunlar, görüşlerini şöyle delillendirirler; Allah Teâlâ, kendisinden başka biri adına yemin etmeyi bize yasakladığı halde, kendisi başkası adına nasıl yemin eder? Bütün bunları, onlar adına yemin etmek için değil, verdiği nimetleri hatırlatmak amacıyla zikretmiştir. Yemin etmek amacıyla bunlardan bahsettiğini söyleyenler de farklı görüşlere sahiptirler. Onlardan bazıları şöyle der: Sözü edilen bu varlıklara yemin etmek, onların hepsinin yaratılanlara büyük faydalar sağlamasından dolayıdır. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki yemin, bu varlıkların bizzat kendilerince değil, Allah adına yapılmıştir ve cümlede gizli bir kelime vardır. Allah sanki şöyle demektedir: Savurdukça savuranları yaratana, yükü taşıyanları var edene, kolaylıkla akıp gidenleri ve işleri taksim edenleri yokluktan varlık alanına çıkarana andolsun. [ Nitekim Allah başka bir âyette göğü ve yeri yaratana yemin etmektedir; “Göğün ve yerin Rabb'ine andolsun!” Dolayısıyla açıklamaya çalıştığımız. âyetlerde sözü edilen varlıkların kendilerine değil, onları yaratan adına yemin etmektedir. Ancak aktardığımız iki yorumdan her biri de ihtimal dâhilindedir. Çünkü burada, öldükten sonra dirilmekle ilgili gerekli delilleri ve kanstları ortaya koyduktan ve onun mutlaka vuku bulacağını ispat etmenin ardından da tekrar dirilmeye dair kâfirlerin duydukları şüphe ve tereddütleri kaldırmak için yemin edilmiştir, onlar eğer düşünüp tefekkür etselerdi bu konuda duydukları şüphe ve tereddütleri yok olacaktı. Yemin, insanlar nezdinde saygın, değerli ve büyük önemi olan bir şeyin vukuunu teyit etmek için yapılır. Böylece insanlar için, yemine bağlı olan haber tekit edilmiş olur, Allah Teâlâ tarafından yapılan yeminin amacı da sözü edilen ve kâfirler nezdinde önemli ve kiymetli olan bu varlıkları yaratanın Allah olduğunu belirtmektir, çünkü onlar, büyük ve önemli işlerde Allah adına yemin ediyorlardı. Nitekim Allah şöyle demektedir: “Onlar Allah adına kuvvetle yemin ettiler”, Dolayısıyla bir esası tekil etmek amacıyla yemin etmek caizdir. [Rüzgârın Faydaları] Aynı şekilde bu varlıklar adına yapılan yemin, insanların nazarında bunların faydaları çok büyük olduğundan dolayı, önemli oluşlarının büyüklüğünü tekit etmek mânası da taşır. İnsanlar arasında yaygın olan da ancak kendilerince değeri üstün ve önemi büyük olan varlıklar adına yemin etmeleridir. İşte Allah da insanlar nezdinde değeri üstün ve tehlikesi büyük olduğunu bildiğinden dolayı bu varlıkların adını belirterek yemin etmektedir. Meselâ rüzgârın faydaları pek çoktur; Allah onunla çeşitli kavimleri helâk etmiş, köklerini kurutmuştu, meyveleri ve ağaçları onunla aşıladı, yağmur yağdırması için bulutları onunla farklı bölgelere sevketti, denizde gemileri onunla yürüttü. Bunun gibi daha pek çok faydası vardır. Rüzgâr aynı zamanda canlıların teneffüs etmelerini sağladığı için hayat sebebidir, hava almalarına vesiledir. Rüzgârın harmanı savurmaya da faydası vardır, rüzgâr olmasaydı insanlar harmanı savurmakta çok zorluk çekerlerdi. Hâsılı rüzgârda mücize değerinde pek çok alâmetler vardır; çünkü rüzgâr latif bir cisimdir, varlığı hissedilip görülür, ama mahiyeti idrak edilemez, bu da görmenin idrak ve ihâtayı gerektirmediğinin bilinmesi içindir. Daha önce de geçtiği gibi rüzgârın mücize oluşu ile ilgili pek çok söz söylenebilir. [Bulutların Faydaları] [ ] Yükü taşıyanlar. Bundan maksat bulutlardır, onların da yağmurları taşımak, sıcaklarda gölge yapmak gibi yaratılanlara pek çok faydası vardır. Bunun dışında onda da mücizeler vardır; çünkü Allah onu havada tutuyor, taşıdığı ağır yüklere rağmen rüzgârın sevki esnasında yere düşmüyor. Sonra Allah'ın emrettiği yere yağmur götürüyor, çünkü bazı yerlerde bulut görülüyor, fakat yağmur yağmıyor. Bu durum, onun kendi isteğiyle değil Allah'ın emriyle yükseldiğini, yağmuru tuttuğunu ve götürdüğünü gösterir. O, emir altındadır, dolayısıyla mutlaka bir emredeni vardır. Çünkü işini tabiatı gereği yapsaydı, şartların değişmesiyle değişikliğe uğramazdı. Onda aynı zamanda ölümden sonra dirilmenin delili de vardır, çünkü onun gibisini yaratmak, ancak bir netice elde etmek içindir. [Gemilerin Faydaları] Cenâb-ı Hak, kolaylıkla akıp gidenlere, yani gemilere de yemin etmektedir. Çünkü gemilerde de insanlar ve hayvanlar için çeşitli faydalar vardır. Eğer gemiler olmasaydı, canlıların sahip olduğu faydaların pek çoğu elde edilemezdi. Zira insanın ihtiyaç duyduğu faydalar tek bir yerde bulunmaz, aksine Allah onu değişik mekânlara serpiştirmiştir. Bu faydaları ve ihtiyaçları elde etmenin de iki yolu vardır: Ya karada hayvanların sırtında taşımakla, ya da denizde gemilerde taşımakla onlara ulaşılır. Onların bu faydaları yanında, ağırlığına rağmen Allahın onu denizin dibine batırmaması, aksine Allah'ın emriyle ve rüzgâr vasıtasıyla insanların istedikleri yere o yükleri götürmeleri de büyük bir mücizedir, Meleklerin faydaları ise çok büyüktür ve gözler önündedir. Onların değerlerinin üstünlüğü ve önemlerinin büyüklüğü de insanlar nezdinde gayet açıktır. [Allah'ın Nesneler Adına Yemin Etmesi] Durum böyle olunca, önemleri akıl yoluyla anlaşılan bu varlıklara yemin etmek, adına yemin edilenin haberini tekit etmek mânasına gelir. Bu bilinen bir durumdur. Bazılarının, “Allah kendisinden başkası adına yemin etmeyi kullarına yasakladı, böyleyken kendisi nasıl yemin eder?” demelerinin mânası yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kendisinin bir varlık adına yemin etmesi, fakat bu varlık adına yemin etmeyi bize yasaklaması mümkündür. Çünkü bir varlık adına yemin etmek, yüceltmek mânasına gelir. Allah'tan başka hiçbir varlık ve hiçbir kimse tâzime, yani yüceltilmeye lâyık değildir, bundan dolayı bize Allah adına yemin etmemizi emretmektedir. Çünkü hakikatte yüceltilmeye lâyık olan sadece Allah'tır. [ ] Çünkü O, bütün mevcudatı yaratandır. Allah Teâlâ'nırı kendisinden başka bir varlık adına yemin etmesine gelince, bu bizzat o varlığı yüceltme mânasına gelmez, aksine yaratılanlar için onda pek çok fayda bulunduğunu beyan etmek mânasına gelir. Zaten bunların değeri insanlar katında da büyüktür, dolayısıyla Allah'ın onu belirtmiş olması, insanlar nezdinde tehlikesinin de büyüklüğünü gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ sonra, adına yemin etmiş olduğu bu nesnelerin kendilerini değil fonksiyonlarını belirtmektedir. Halbuki yemin bir varlığın fiillerine değil, kendisine yapılır. O varlıkların fiillerini belirtmekle, ya o kâfirler bunu duydukları anda bizzat o varlıkları tanımış ve bilmiş olacaklar, ya da anlamadıkları takdirde onu soracaklar ve neyin kastedildiğini öğreneceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:5

Bu iki beyan, yukarıda yapılan yeminin konusudur. Allah Teâlâ, adına yapılan yeminin doğruluğunu tekit etmek için o varlıklara yemin etmektedir. Doğru olmak fiili ancak haberler için kullanılır. Allah sanki şöyle demektedir: Peygamber aleyhisselâmın size söylediği veya vâdettiği ölümden sonra dirilmeye dair verdiği haber ve vâd doğrudur. Çünkü vâd, doğru da yalan da olabilir. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in bu vâdini yeminle teyit etmektedir; Hz. Peygamber, ölümden sonra dirilmek ve diğer konularda vâdettiği konuda doğru söylemektedir. Aynı şekilde son yargılama mutlaka gerçekleşecektir cümlesi de yukarıda yapılan yeminin konusudur. Yani ceza, kaçınılmaz olarak ve mutlaka gerçekleşecektir. Buradaki “din” kelimesinin hesap mânasına geldiği de söylenmiştir. Buna göre âyet, yargılama mutlaka gerçekleşecektir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:6

Bu iki beyan, yukarıda yapılan yeminin konusudur. Allah Teâlâ, adına yapılan yeminin doğruluğunu tekit etmek için o varlıklara yemin etmektedir. Doğru olmak fiili ancak haberler için kullanılır. Allah sanki şöyle demektedir: Peygamber aleyhisselâmın size söylediği veya vâdettiği ölümden sonra dirilmeye dair verdiği haber ve vâd doğrudur. Çünkü vâd, doğru da yalan da olabilir. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'in bu vâdini yeminle teyit etmektedir; Hz. Peygamber, ölümden sonra dirilmek ve diğer konularda vâdettiği konuda doğru söylemektedir. Aynı şekilde son yargılama mutlaka gerçekleşecektir cümlesi de yukarıda yapılan yeminin konusudur. Yani ceza, kaçınılmaz olarak ve mutlaka gerçekleşecektir. Buradaki “din” kelimesinin hesap mânasına geldiği de söylenmiştir. Buna göre âyet, yargılama mutlaka gerçekleşecektir anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:7

Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu göğe andolsun ki siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz. Allah araları ayrılmış yıldız kümeleriyle dolu göğe yemin etmekte, yemin ettiği varlık alanı hakkında, siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz diye de açıklamaktadır. Yıldız kümeleriyle dolu gök cümlesinin tefsiri hakkında farklı görüşler vardır. Buradaki “zâtü İ-hubük” tamlaması hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ondan maksat, göğün güzelliği ve âhengidir, Bazıları buna, sağlam ve güçlü yapılmış bina anlamını verdi. Aslında her iki yorum da aynı mânaya gelir; çünkü göğün güzel yaratılması, aynı zamanda sağlam ve güçlü yapıldığını ifade eder. Dokumacı kumaşı güzel ve sağlam dokuduğu zaman, dokumayı sağlam yapti denir. )Hasan-ı Basri şöyle dedi: Gökyüzü yıldızlarla donandı ve güzel bir yaratılışla donandı ". “Zâtü'İ-hubük” sözüne bazıları sağlam ve düzenli anlamını verdi. İpi sağlam eğirdim diye söylemek için “habektü'l-hable” denilir. Ebü Ubeyde de aynı görüşü söyler. İbn Kuteybe “zâtü'l-hubük” tamlamasına, içinde yollar bulunan anlamını verdi”, Ebü Avsece de böyle dedi. Sonra, söylediğimiz gibi bu âyet iki şekilde yorumlanır, Allah ya göğün kendisine yahut göğün Rabb'ine yemin etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz. Bu âyet-i kerime farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, siz Resülullah (s.a.) ve Kur'ân hakkında farklı görüşlere sahipsiniz, fakat siz, o sözü bilerek söylemiş olsaydınız farklı ve aykırı olmazdı. Çünkü onlar Resülullah (sa.) hakkında şöyle diyorlardı: O delidir, büyücüdür, şairdir, Allaha iftira etmektedir. Bunlar birbirinden farklı ve birbirine aykırı sözlerdir. Çünkü büyücü, nesnelerin bilgisinde son hadde varmış kişidir, şair de öyledir, sözü ustaca kullanma bilgisinde son noktaya varmıştır, deli olan birinin böyle bir seviyeye ulaşması ise imkânsızdır. Dolayısıyla bu cümlede onların Hz. Peygamber'i farklı konumlara! nispet etmelerinde de çelişki vardır. Kur'ân hakkında da şöyle diyorlardı: O, öncekilerin masallarıdır, o Allah'a iftiradır. Onların, Kur'ân'ın benzerini meydana getirmekten aciz olmaları bir tarafa, iftira masaldan farklı bir anlam taşır. Dolayısıyla bu sözlerinde de çelişki vardır. Onların Hz. Peygamber ve Kur'ân hakkındaki sözlerinin farklı olması, bunu bilerek değil cahilliklerinden söylediklerini gösterir. Eğer bilerek söylemiş olsalardı, sözler arasında farklılık ve çelişkinin olmaması gerekirdi. Bu yoruma göre âyet, kâfirlere hitap etmektedir. İkincisi, Cenâb-ı Hak, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz sözünü, muhakkak ölümden sonra dirilmeye işaret eden deliller hakkında söylemiştir. Yani ıslah edenle ifsat edenler, iyilik yapanla kötülük yapanların farklı davranışlar sergilediklerini ve sizin birbirinden ayırt edilip haklarında farklı muamele yapılması gerektiğine dair hüküm akıllarınızda vardır. Her iki grubun ise bu dünyada eşit durumda olduklarını görüyorsunuz. [ ]Bu durum, o iki grubun birbirlerinden ayırtedileceği ve onlara farklı muamelenin yapılacağı başka bir âlemin var olduğunu kanıtlar. Bu yorum, âyetin sadece kâfirlere değil herkese hitap ettiğini ifade eder. En doğrusunu Allah bilir, o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVI, 244, Üçüncüsü, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz, yani siz farklı inançlar ve birbiriyle çelişen görüşler içindesiniz. Çünkü onlar, kendi arzularına göre çeşitli putlara tapıyorlardı, başka bir puttan hoşlandıkları zaman da öncekini terkedip ona tapıyorlardı. Aynı şekilde hiçbir delile dayanmadan konuşuyorlar, sonra onu bırakıp başka bir söze dönüyorlardı. Hiçbir şeyde sebat etmiyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız”, Dördüncüsü, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz, yani âhiretle ilgili konularda farklı anlayışlara sahipsiniz. Çünkü bazıları, âhiret şayet varsa, onun kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. Bazıları da müslümanlarla ortak olduklarını söylüyordu. Allah Teâlâ, Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar meâlindeki âyetle onların iddialarını reddetmektedir. Başka âyetlerde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Emrimize boyun eğenleri o günahkârlarla bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”", “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Beşincisi, onların âhirette gidecekleri ve barınacakları yerler birbirinden farklıdır mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirlerin söylediklerine göre insanlar Resülullah'ın (s.a.) haberlerini araştırmak ve sözlerini dinlemek için çeşitli memleketlerden Mekke'ye geliyorlardı, Mekke kâfirleri ise onlara engel oluyorlar, bazıları onun deli oldugunu, bazıları yalancı olduğunu, bazıları da şair olduğunu söylüyorlardı. İşte Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz meâlindeki âyet bunun için gelmiştir. Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar meâlindeki âyet de farklı mânalara gelir. Birincisi, nihai akıbeti anlayıp düşünmekten alıkonanlar haktan saptırıldılar. (Slİkincisi, dünyada iken haktan döndürüldükleri gibi âhirette de umduklarından döndürülürler. Çünkü onlar, kendilerini Allah'a yaklaştıracakları ve Allah katında şefaatçi olacakları ümidiyle putlara tapıyorlardı. Allah şunu söylemektedir: O, dünyada iken haktan engellendiği için âhirette de bu ümidinden engellenir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, dünyada iken kendisini âhirete götürecek olan imandan engelleyen, âhirette de müslümanlarla ortak olmak arzusundan yahut o nimetlere tek başına sahip olma iddiasından engellenir. Dördüncüsü, doğru yoldan saparlar, yani haktan saparlar, bu sözlerle saptırılanlar, yani saptırılan kişi haktan saptırılmış olur. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir””, “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti””, Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: “Harrâs” kelimesi, kasten yalan söyleyen kişi demektir". Ancak bize göre “harrâs”, yalan söyleyen ve zanna dayanarak kesin bilgi sahibi gibi konuşandır. Bir şeyi öne çıkarıp ve zanna dayanarak ayırana “harrâs” denilir. “Harrâsün” 1) kelimesinin de bu mânaya gelmesi muhtemeldir. Kahrolası yalancılar sözü iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, buradaki “kutile” kelimesi gerçekten öldürülmek mânasına gelebilir, bu durumda âyet, öldürülen özel bir kavim hakkındadır. İkincisi, “kutile” kelimesi lânetlendi mânasına gelir. Lânet de kovulmak demektir, [ ]yani onlar Allah'ın rahmetinden kovulmuşlardır. Lânet için öldürmek fiilinin kullanılmasının sebebi şudur: Öldürmek, insanı hayatın faydalarından uzaklaştırmaya sebeptir, öldürülmekle insan hayata dair faydalardan kopmuş olur. Lânet de âhirette faydaları görülecek olan Allah'ın rahmetinden kovulmaktır. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler, “harrâsün” kelimesine yalan söyleyenler diye mâna verdiler. Edebiyatçılar da böyle dediler. Oier iyii --- Dipnotlar: 7 bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 420. " Her ne kadar Arapça metinde “tek bir konum” anlamına gelen “hal vâhide” kelimeleri kullanılmışsa da bunun tercümede yapıldığı gibi düzeltilmeye ihtiyaç vardır.

Zariyat 51:8

Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu göğe andolsun ki siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz. Allah araları ayrılmış yıldız kümeleriyle dolu göğe yemin etmekte, yemin ettiği varlık alanı hakkında, siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz diye de açıklamaktadır. Yıldız kümeleriyle dolu gök cümlesinin tefsiri hakkında farklı görüşler vardır. Buradaki “zâtü İ-hubük” tamlaması hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ondan maksat, göğün güzelliği ve âhengidir, Bazıları buna, sağlam ve güçlü yapılmış bina anlamını verdi. Aslında her iki yorum da aynı mânaya gelir; çünkü göğün güzel yaratılması, aynı zamanda sağlam ve güçlü yapıldığını ifade eder. Dokumacı kumaşı güzel ve sağlam dokuduğu zaman, dokumayı sağlam yapti denir. )Hasan-ı Basri şöyle dedi: Gökyüzü yıldızlarla donandı ve güzel bir yaratılışla donandı ". “Zâtü'İ-hubük” sözüne bazıları sağlam ve düzenli anlamını verdi. İpi sağlam eğirdim diye söylemek için “habektü'l-hable” denilir. Ebü Ubeyde de aynı görüşü söyler. İbn Kuteybe “zâtü'l-hubük” tamlamasına, içinde yollar bulunan anlamını verdi”, Ebü Avsece de böyle dedi. Sonra, söylediğimiz gibi bu âyet iki şekilde yorumlanır, Allah ya göğün kendisine yahut göğün Rabb'ine yemin etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz. Bu âyet-i kerime farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, siz Resülullah (s.a.) ve Kur'ân hakkında farklı görüşlere sahipsiniz, fakat siz, o sözü bilerek söylemiş olsaydınız farklı ve aykırı olmazdı. Çünkü onlar Resülullah (sa.) hakkında şöyle diyorlardı: O delidir, büyücüdür, şairdir, Allaha iftira etmektedir. Bunlar birbirinden farklı ve birbirine aykırı sözlerdir. Çünkü büyücü, nesnelerin bilgisinde son hadde varmış kişidir, şair de öyledir, sözü ustaca kullanma bilgisinde son noktaya varmıştır, deli olan birinin böyle bir seviyeye ulaşması ise imkânsızdır. Dolayısıyla bu cümlede onların Hz. Peygamber'i farklı konumlara! nispet etmelerinde de çelişki vardır. Kur'ân hakkında da şöyle diyorlardı: O, öncekilerin masallarıdır, o Allah'a iftiradır. Onların, Kur'ân'ın benzerini meydana getirmekten aciz olmaları bir tarafa, iftira masaldan farklı bir anlam taşır. Dolayısıyla bu sözlerinde de çelişki vardır. Onların Hz. Peygamber ve Kur'ân hakkındaki sözlerinin farklı olması, bunu bilerek değil cahilliklerinden söylediklerini gösterir. Eğer bilerek söylemiş olsalardı, sözler arasında farklılık ve çelişkinin olmaması gerekirdi. Bu yoruma göre âyet, kâfirlere hitap etmektedir. İkincisi, Cenâb-ı Hak, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz sözünü, muhakkak ölümden sonra dirilmeye işaret eden deliller hakkında söylemiştir. Yani ıslah edenle ifsat edenler, iyilik yapanla kötülük yapanların farklı davranışlar sergilediklerini ve sizin birbirinden ayırt edilip haklarında farklı muamele yapılması gerektiğine dair hüküm akıllarınızda vardır. Her iki grubun ise bu dünyada eşit durumda olduklarını görüyorsunuz. [ ]Bu durum, o iki grubun birbirlerinden ayırtedileceği ve onlara farklı muamelenin yapılacağı başka bir âlemin var olduğunu kanıtlar. Bu yorum, âyetin sadece kâfirlere değil herkese hitap ettiğini ifade eder. En doğrusunu Allah bilir, o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVI, 244, Üçüncüsü, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz, yani siz farklı inançlar ve birbiriyle çelişen görüşler içindesiniz. Çünkü onlar, kendi arzularına göre çeşitli putlara tapıyorlardı, başka bir puttan hoşlandıkları zaman da öncekini terkedip ona tapıyorlardı. Aynı şekilde hiçbir delile dayanmadan konuşuyorlar, sonra onu bırakıp başka bir söze dönüyorlardı. Hiçbir şeyde sebat etmiyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız”, Dördüncüsü, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz, yani âhiretle ilgili konularda farklı anlayışlara sahipsiniz. Çünkü bazıları, âhiret şayet varsa, onun kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. Bazıları da müslümanlarla ortak olduklarını söylüyordu. Allah Teâlâ, Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar meâlindeki âyetle onların iddialarını reddetmektedir. Başka âyetlerde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Emrimize boyun eğenleri o günahkârlarla bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”", “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Beşincisi, onların âhirette gidecekleri ve barınacakları yerler birbirinden farklıdır mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirlerin söylediklerine göre insanlar Resülullah'ın (s.a.) haberlerini araştırmak ve sözlerini dinlemek için çeşitli memleketlerden Mekke'ye geliyorlardı, Mekke kâfirleri ise onlara engel oluyorlar, bazıları onun deli oldugunu, bazıları yalancı olduğunu, bazıları da şair olduğunu söylüyorlardı. İşte Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz meâlindeki âyet bunun için gelmiştir. Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar meâlindeki âyet de farklı mânalara gelir. Birincisi, nihai akıbeti anlayıp düşünmekten alıkonanlar haktan saptırıldılar. (Slİkincisi, dünyada iken haktan döndürüldükleri gibi âhirette de umduklarından döndürülürler. Çünkü onlar, kendilerini Allah'a yaklaştıracakları ve Allah katında şefaatçi olacakları ümidiyle putlara tapıyorlardı. Allah şunu söylemektedir: O, dünyada iken haktan engellendiği için âhirette de bu ümidinden engellenir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, dünyada iken kendisini âhirete götürecek olan imandan engelleyen, âhirette de müslümanlarla ortak olmak arzusundan yahut o nimetlere tek başına sahip olma iddiasından engellenir. Dördüncüsü, doğru yoldan saparlar, yani haktan saparlar, bu sözlerle saptırılanlar, yani saptırılan kişi haktan saptırılmış olur. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir””, “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti””, Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: “Harrâs” kelimesi, kasten yalan söyleyen kişi demektir". Ancak bize göre “harrâs”, yalan söyleyen ve zanna dayanarak kesin bilgi sahibi gibi konuşandır. Bir şeyi öne çıkarıp ve zanna dayanarak ayırana “harrâs” denilir. “Harrâsün” 1) kelimesinin de bu mânaya gelmesi muhtemeldir. Kahrolası yalancılar sözü iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, buradaki “kutile” kelimesi gerçekten öldürülmek mânasına gelebilir, bu durumda âyet, öldürülen özel bir kavim hakkındadır. İkincisi, “kutile” kelimesi lânetlendi mânasına gelir. Lânet de kovulmak demektir, [ ]yani onlar Allah'ın rahmetinden kovulmuşlardır. Lânet için öldürmek fiilinin kullanılmasının sebebi şudur: Öldürmek, insanı hayatın faydalarından uzaklaştırmaya sebeptir, öldürülmekle insan hayata dair faydalardan kopmuş olur. Lânet de âhirette faydaları görülecek olan Allah'ın rahmetinden kovulmaktır. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler, “harrâsün” kelimesine yalan söyleyenler diye mâna verdiler. Edebiyatçılar da böyle dediler. Oier iyii --- Dipnotlar: 7 bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 420. " Her ne kadar Arapça metinde “tek bir konum” anlamına gelen “hal vâhide” kelimeleri kullanılmışsa da bunun tercümede yapıldığı gibi düzeltilmeye ihtiyaç vardır.

Zariyat 51:9

Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu göğe andolsun ki siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz. Allah araları ayrılmış yıldız kümeleriyle dolu göğe yemin etmekte, yemin ettiği varlık alanı hakkında, siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz diye de açıklamaktadır. Yıldız kümeleriyle dolu gök cümlesinin tefsiri hakkında farklı görüşler vardır. Buradaki “zâtü İ-hubük” tamlaması hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ondan maksat, göğün güzelliği ve âhengidir, Bazıları buna, sağlam ve güçlü yapılmış bina anlamını verdi. Aslında her iki yorum da aynı mânaya gelir; çünkü göğün güzel yaratılması, aynı zamanda sağlam ve güçlü yapıldığını ifade eder. Dokumacı kumaşı güzel ve sağlam dokuduğu zaman, dokumayı sağlam yapti denir. )Hasan-ı Basri şöyle dedi: Gökyüzü yıldızlarla donandı ve güzel bir yaratılışla donandı ". “Zâtü'İ-hubük” sözüne bazıları sağlam ve düzenli anlamını verdi. İpi sağlam eğirdim diye söylemek için “habektü'l-hable” denilir. Ebü Ubeyde de aynı görüşü söyler. İbn Kuteybe “zâtü'l-hubük” tamlamasına, içinde yollar bulunan anlamını verdi”, Ebü Avsece de böyle dedi. Sonra, söylediğimiz gibi bu âyet iki şekilde yorumlanır, Allah ya göğün kendisine yahut göğün Rabb'ine yemin etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz. Bu âyet-i kerime farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, siz Resülullah (s.a.) ve Kur'ân hakkında farklı görüşlere sahipsiniz, fakat siz, o sözü bilerek söylemiş olsaydınız farklı ve aykırı olmazdı. Çünkü onlar Resülullah (sa.) hakkında şöyle diyorlardı: O delidir, büyücüdür, şairdir, Allaha iftira etmektedir. Bunlar birbirinden farklı ve birbirine aykırı sözlerdir. Çünkü büyücü, nesnelerin bilgisinde son hadde varmış kişidir, şair de öyledir, sözü ustaca kullanma bilgisinde son noktaya varmıştır, deli olan birinin böyle bir seviyeye ulaşması ise imkânsızdır. Dolayısıyla bu cümlede onların Hz. Peygamber'i farklı konumlara! nispet etmelerinde de çelişki vardır. Kur'ân hakkında da şöyle diyorlardı: O, öncekilerin masallarıdır, o Allah'a iftiradır. Onların, Kur'ân'ın benzerini meydana getirmekten aciz olmaları bir tarafa, iftira masaldan farklı bir anlam taşır. Dolayısıyla bu sözlerinde de çelişki vardır. Onların Hz. Peygamber ve Kur'ân hakkındaki sözlerinin farklı olması, bunu bilerek değil cahilliklerinden söylediklerini gösterir. Eğer bilerek söylemiş olsalardı, sözler arasında farklılık ve çelişkinin olmaması gerekirdi. Bu yoruma göre âyet, kâfirlere hitap etmektedir. İkincisi, Cenâb-ı Hak, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz sözünü, muhakkak ölümden sonra dirilmeye işaret eden deliller hakkında söylemiştir. Yani ıslah edenle ifsat edenler, iyilik yapanla kötülük yapanların farklı davranışlar sergilediklerini ve sizin birbirinden ayırt edilip haklarında farklı muamele yapılması gerektiğine dair hüküm akıllarınızda vardır. Her iki grubun ise bu dünyada eşit durumda olduklarını görüyorsunuz. [ ]Bu durum, o iki grubun birbirlerinden ayırtedileceği ve onlara farklı muamelenin yapılacağı başka bir âlemin var olduğunu kanıtlar. Bu yorum, âyetin sadece kâfirlere değil herkese hitap ettiğini ifade eder. En doğrusunu Allah bilir, o Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVI, 244, Üçüncüsü, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz, yani siz farklı inançlar ve birbiriyle çelişen görüşler içindesiniz. Çünkü onlar, kendi arzularına göre çeşitli putlara tapıyorlardı, başka bir puttan hoşlandıkları zaman da öncekini terkedip ona tapıyorlardı. Aynı şekilde hiçbir delile dayanmadan konuşuyorlar, sonra onu bırakıp başka bir söze dönüyorlardı. Hiçbir şeyde sebat etmiyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayınız”, Dördüncüsü, Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz, yani âhiretle ilgili konularda farklı anlayışlara sahipsiniz. Çünkü bazıları, âhiret şayet varsa, onun kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu. Bazıları da müslümanlarla ortak olduklarını söylüyordu. Allah Teâlâ, Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar meâlindeki âyetle onların iddialarını reddetmektedir. Başka âyetlerde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Emrimize boyun eğenleri o günahkârlarla bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”", “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Beşincisi, onların âhirette gidecekleri ve barınacakları yerler birbirinden farklıdır mânasına gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirlerin söylediklerine göre insanlar Resülullah'ın (s.a.) haberlerini araştırmak ve sözlerini dinlemek için çeşitli memleketlerden Mekke'ye geliyorlardı, Mekke kâfirleri ise onlara engel oluyorlar, bazıları onun deli oldugunu, bazıları yalancı olduğunu, bazıları da şair olduğunu söylüyorlardı. İşte Siz farklı inanç ve görüşler içindesiniz meâlindeki âyet bunun için gelmiştir. Bu sözlerle saptırılanlar doğru yoldan saparlar meâlindeki âyet de farklı mânalara gelir. Birincisi, nihai akıbeti anlayıp düşünmekten alıkonanlar haktan saptırıldılar. (Slİkincisi, dünyada iken haktan döndürüldükleri gibi âhirette de umduklarından döndürülürler. Çünkü onlar, kendilerini Allah'a yaklaştıracakları ve Allah katında şefaatçi olacakları ümidiyle putlara tapıyorlardı. Allah şunu söylemektedir: O, dünyada iken haktan engellendiği için âhirette de bu ümidinden engellenir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, dünyada iken kendisini âhirete götürecek olan imandan engelleyen, âhirette de müslümanlarla ortak olmak arzusundan yahut o nimetlere tek başına sahip olma iddiasından engellenir. Dördüncüsü, doğru yoldan saparlar, yani haktan saparlar, bu sözlerle saptırılanlar, yani saptırılan kişi haktan saptırılmış olur. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Anlamamakta direndikleri için Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir””, “Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti””, Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: “Harrâs” kelimesi, kasten yalan söyleyen kişi demektir". Ancak bize göre “harrâs”, yalan söyleyen ve zanna dayanarak kesin bilgi sahibi gibi konuşandır. Bir şeyi öne çıkarıp ve zanna dayanarak ayırana “harrâs” denilir. “Harrâsün” 1) kelimesinin de bu mânaya gelmesi muhtemeldir. Kahrolası yalancılar sözü iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, buradaki “kutile” kelimesi gerçekten öldürülmek mânasına gelebilir, bu durumda âyet, öldürülen özel bir kavim hakkındadır. İkincisi, “kutile” kelimesi lânetlendi mânasına gelir. Lânet de kovulmak demektir, [ ]yani onlar Allah'ın rahmetinden kovulmuşlardır. Lânet için öldürmek fiilinin kullanılmasının sebebi şudur: Öldürmek, insanı hayatın faydalarından uzaklaştırmaya sebeptir, öldürülmekle insan hayata dair faydalardan kopmuş olur. Lânet de âhirette faydaları görülecek olan Allah'ın rahmetinden kovulmaktır. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler, “harrâsün” kelimesine yalan söyleyenler diye mâna verdiler. Edebiyatçılar da böyle dediler. Oier iyii --- Dipnotlar: 7 bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 420. " Her ne kadar Arapça metinde “tek bir konum” anlamına gelen “hal vâhide” kelimeleri kullanılmışsa da bunun tercümede yapıldığı gibi düzeltilmeye ihtiyaç vardır.

Zariyat 51:10

Bu âyetin tefsirinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları “fi ğamratin” kelimesine gaflet içinde diye mâna verdi. Bazıları da örtü içinde ve kapalı yerde mânasını verdi. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurur: “Onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik”. Diğer bir âyette de şöyle söyler: “Hayır! O inkârcıların kalpleri bu hususta tam bir bilgisizlik karanlığı içindedir”, Yani örtüler ve perdeler içinde kapalıdırlar. Bazıları ise âhiret işlerinde kördürler diye mâna verdi. Ancak bütün bunların hepsi aynı mânaya gelir. Âyetteki “sâhün” (ayat) kelimesi de hakkı ve davet edildikleri dini terkedenler anlamına gelir. Buna, gaflette olanlar, tevhit inancını ve imanı eğlenceye alanlar anlamı da verilmiştir. İmanı terkedenler mânası da verilmiştir. Aslında “sâhün” fiili terketmek mânasına gelir. Nitekim bir âyet-i kerimede, Cenâb-ı Hak “Onlar Allah'ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı”"7, yani onlar Allah'ı terkettiler buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. 243 Şİ Mİİ mel Gala

Zariyat 51:11

Bu âyetin tefsirinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları “fi ğamratin” kelimesine gaflet içinde diye mâna verdi. Bazıları da örtü içinde ve kapalı yerde mânasını verdi. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurur: “Onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik”. Diğer bir âyette de şöyle söyler: “Hayır! O inkârcıların kalpleri bu hususta tam bir bilgisizlik karanlığı içindedir”, Yani örtüler ve perdeler içinde kapalıdırlar. Bazıları ise âhiret işlerinde kördürler diye mâna verdi. Ancak bütün bunların hepsi aynı mânaya gelir. Âyetteki “sâhün” (ayat) kelimesi de hakkı ve davet edildikleri dini terkedenler anlamına gelir. Buna, gaflette olanlar, tevhit inancını ve imanı eğlenceye alanlar anlamı da verilmiştir. İmanı terkedenler mânası da verilmiştir. Aslında “sâhün” fiili terketmek mânasına gelir. Nitekim bir âyet-i kerimede, Cenâb-ı Hak “Onlar Allah'ı umursamadılar, O da onları kendi hallerine bıraktı”"7, yani onlar Allah'ı terkettiler buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. 243 Şİ Mİİ mel Gala

Zariyat 51:12

[Dini Değerlerle Alay Etmek] Hani son yargılama günü ne zaman? diye sorarlar. Onlar öğrenmek amacıyla değil de alay etmek için ve inat olsun diye kıyâmet gününün ne zaman geleceğini soruyorlardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ, O gün onlar ateşle sınanacaklar buyurdu. Eğer onlar öğrenmek amacıyla sormuş olsalardı, kendilerine böyle bir tehdit gelmeyecekti. Görmez misin ki, Cibril aleyhisselâmın Resülullah'a (s.a.) geldiği ve ona imanın ve İslâm'ın ne olduğunu sorduğu uzun bir hadiste anlatılmaktadır. Bu hadiste Cibril, kıyâmetin ne zaman kopacağını da sormuştu, ama bundan dolayı herhangi bir tehdit gelmediği gibi bir kınama da söz konusu olmadı. Çünkü onun sorusu, insanların öğrenmesini sağlamak gayesini taşıyordu. Hz. Müsâ'nın (s.a.) kavmi, “Bize Allah'ı apaçık göster”" diyerek ondan Allah'ı kendilerine göstermesini istemişlerdi de onları hemen yıldırım çarpmıştı. Çünkü onlar bunu (löğrenmek için değil, alay etmek için ve inatlarını sürdürmek için istemişlerdi. Resülullah'ın (s.a.) ashabı da Allah'ı görmeyi istediler, ama onlar Allah'ı âhirette görmekle vâdolundular ve müjdelendiler. Çünkü onlar alay etmek için değil, Allahı görüp göremeyeceklerini öğrenmek için sormuşlardı. İşte âyette sözü edilen kâfirler de alay etmek amacıyla kıyâmetin ne zaman olduğunu soruyorlardı: Bizi korkuttuğun kıyâmet ne zaman gelecek? Bize vâdettiğin azabın vakti ne zaman? Bundan dolayı Allah Teâlâ, onlara şu cevabı vermektedir: O gün onlar ateşle sınanacaklar! En doğrusunu Allah bilir. [Hüküm Her Zaman Zâhire Göre Değildir] Bu âyet-i kerime hükmün, ifadenin her zaman zâhirine bina edilemeyecegine de işaret etmektedir. Çünkü kâfirlerin Resülullah'a (s.a.) kıyâmeti sormaları ile Cibril aleyhisselâmın kıyâmeti sorması arasında fark yoktur. Ama Hz. Peygamber Cibrile, “Sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir” diye karşılık vermiştir. Cenâb-ı Hakk'ın kâfirlere verdiği cevap ise şöyledir: O gün onlar ateşle sınanacaklar! Bu iki sözün söylendiği ortama vâkıf olan biri, sorulan sorulardan birinin alay etmek amacı taşıdığını, diğerinin ise öğrenmek maksadıyla sorulduğunu da bilir. Dolayısıyla verilen iki cevaptan birinin sorunun birine, diğerinin de sorunun diğerine ait olduğunu anlar. İşte bu durum, hükmün ifadenin zâhirine her zaman bina edilemeyeceğine işaret eder; ancak sorulan sorudan maksadın ne olduğunu anlaması için o ortama vâkıf olana bakması yahut ifadedeki mânadan anlaması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. O gün onlar ateşle sınanacaklar! Cenâb-ı Hak bu âyette, onların alay etmek amacıyla kıyâmet gününü sorduklarını, hakikatte kıyâmeti inkâr ettiklerini haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: O gün, onların sınanacağı gündür. Bu ifadenin iki mânaya geldiği söylenmiştir. Birincisi, sınanacaklar, yani belâya uğrayacaklar, azapla ve zorluklarla imtihan edilecekler. Âyette geçen “fitne” kelimesi, zorluk ve belâ ile imtihan edilmek anlamına gelir. İçinde zorluk bulunduğundan dolayı azaba da fitne denilir. [Ikincisi,] sınanacaklar kelimesine bazıları yakılacaklar diye mâna verdi.

Zariyat 51:13

[Dini Değerlerle Alay Etmek] Hani son yargılama günü ne zaman? diye sorarlar. Onlar öğrenmek amacıyla değil de alay etmek için ve inat olsun diye kıyâmet gününün ne zaman geleceğini soruyorlardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ, O gün onlar ateşle sınanacaklar buyurdu. Eğer onlar öğrenmek amacıyla sormuş olsalardı, kendilerine böyle bir tehdit gelmeyecekti. Görmez misin ki, Cibril aleyhisselâmın Resülullah'a (s.a.) geldiği ve ona imanın ve İslâm'ın ne olduğunu sorduğu uzun bir hadiste anlatılmaktadır. Bu hadiste Cibril, kıyâmetin ne zaman kopacağını da sormuştu, ama bundan dolayı herhangi bir tehdit gelmediği gibi bir kınama da söz konusu olmadı. Çünkü onun sorusu, insanların öğrenmesini sağlamak gayesini taşıyordu. Hz. Müsâ'nın (s.a.) kavmi, “Bize Allah'ı apaçık göster”" diyerek ondan Allah'ı kendilerine göstermesini istemişlerdi de onları hemen yıldırım çarpmıştı. Çünkü onlar bunu (löğrenmek için değil, alay etmek için ve inatlarını sürdürmek için istemişlerdi. Resülullah'ın (s.a.) ashabı da Allah'ı görmeyi istediler, ama onlar Allah'ı âhirette görmekle vâdolundular ve müjdelendiler. Çünkü onlar alay etmek için değil, Allahı görüp göremeyeceklerini öğrenmek için sormuşlardı. İşte âyette sözü edilen kâfirler de alay etmek amacıyla kıyâmetin ne zaman olduğunu soruyorlardı: Bizi korkuttuğun kıyâmet ne zaman gelecek? Bize vâdettiğin azabın vakti ne zaman? Bundan dolayı Allah Teâlâ, onlara şu cevabı vermektedir: O gün onlar ateşle sınanacaklar! En doğrusunu Allah bilir. [Hüküm Her Zaman Zâhire Göre Değildir] Bu âyet-i kerime hükmün, ifadenin her zaman zâhirine bina edilemeyecegine de işaret etmektedir. Çünkü kâfirlerin Resülullah'a (s.a.) kıyâmeti sormaları ile Cibril aleyhisselâmın kıyâmeti sorması arasında fark yoktur. Ama Hz. Peygamber Cibrile, “Sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir” diye karşılık vermiştir. Cenâb-ı Hakk'ın kâfirlere verdiği cevap ise şöyledir: O gün onlar ateşle sınanacaklar! Bu iki sözün söylendiği ortama vâkıf olan biri, sorulan sorulardan birinin alay etmek amacı taşıdığını, diğerinin ise öğrenmek maksadıyla sorulduğunu da bilir. Dolayısıyla verilen iki cevaptan birinin sorunun birine, diğerinin de sorunun diğerine ait olduğunu anlar. İşte bu durum, hükmün ifadenin zâhirine her zaman bina edilemeyeceğine işaret eder; ancak sorulan sorudan maksadın ne olduğunu anlaması için o ortama vâkıf olana bakması yahut ifadedeki mânadan anlaması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. O gün onlar ateşle sınanacaklar! Cenâb-ı Hak bu âyette, onların alay etmek amacıyla kıyâmet gününü sorduklarını, hakikatte kıyâmeti inkâr ettiklerini haber vermekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: O gün, onların sınanacağı gündür. Bu ifadenin iki mânaya geldiği söylenmiştir. Birincisi, sınanacaklar, yani belâya uğrayacaklar, azapla ve zorluklarla imtihan edilecekler. Âyette geçen “fitne” kelimesi, zorluk ve belâ ile imtihan edilmek anlamına gelir. İçinde zorluk bulunduğundan dolayı azaba da fitne denilir. [Ikincisi,] sınanacaklar kelimesine bazıları yakılacaklar diye mâna verdi.

Zariyat 51:14

9114. “Tadın pa cezanızı! Çabucak gelmesini isteyip durduğunuz işte bu! Yani, içinde şiddet ve zorluk bulunan azabı tadın bakalım! Çabucak gelmesini isteyip durduğunuz işte bu! Yani dünyada iken hemen gelmesini istediğiniz ve âhirette olmadığını iddia ettiğiniz azabı şimdi tadın bakalım!

Zariyat 51:15

Burada şöyle bir problem vardır; Cenâb-ı Hak kendisine saygısızlıktan sakınanların cennetlerde ve pınar başlarında olacaklarını söylemektedir, onlar cennetlerde olacaklar, ama pınar başlarında olmaları ihtimal dâhilinde değildir. Ancak biz deriz ki: Bunun mânası şudur: Onlar cennetlerde olacaklar, pınarlarında da olacaklar, çünkü pınarları görecekler, akan sulara bakacaklar ve onlardan yararlanacaklar. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Onlar, ipekli ve sırmalı elbiseler giymiş olarak cennetlerde ve su kaynaklarının başındadırlar””, Onlar ancak “sündüs”, yani ince ipekten elbiseler giyecekler, “istebrak”, yani kalın ipek ise sergi ve benzeri giysiler için kullanılır. İşte bunun gibi Allaha saygısızlıktan sakınanların cennette ve pınar başlarında olacakları cümlesi de onlar cennette olacaklar, pınarlardan da yararlanacaklar mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Sakınanlar kelimesi de şirkten ve küfürden sakınanlar anlamına gelir. Mutlak mânada iş, söz ve inanç olarak Allah'a muhalefetten sakınanlar da gelebilir. Helâk edici işlerden sakınanlar anlamında da kullanılır.

Zariyat 51:16

Rablerinin kendilerine verdiklerini alacaklar. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah'ın onlara vermiş olduğu gücü, kudreti ve malı Allah hakkı olarak kabul ederler, şükrünü eda etmek, Allah'a kulluk yapmak ve bunları Allaha itaat yolunda kullanmak üzere alırlar. Bundan dolayı Allah Teâlâ, Çünkü onlar daha önce güzel davranışlar içindeydiler buyurmuştur. Yani bunları en güzel şekilde aldılar, Jonları Allah Teâlâ'nın hakkı olarak kabul ettiler ve O'na itaat yolunda kullandılar. Bu yoruma göre âyette sanki takdim-tehir var gibidir: Allaha saygısızlıktan sakınanlar cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar, çünkü onlar daha önce güzel davranışlar içinde idiler, Rab'lerinin kendilerine verdiklerini aldılar. Yani onlar dünyada iken yaptıkları güzel davranışlar sayesinde cennete ulaştılar. İkincisi, müfessirler, Rablerinin kendilerine verdiklerini alacaklar sözünün âhiretle ilgili olduğunu söylediler. Yani Allah'ın onlara cennette verdiği nimetlerden razıdırlar. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah onlardan hoşnuttur, onlar da O'nun rızasını kazanmaktan ötürü mutludurlar” buyurmaktadır. Müfessirlerin bu yorumuna göre Çünkü onlar daha önce güzel davranışlar içindeydiler ilâhi buyruğu dünya ile ilgilidir. LİGİ LER a LG İS

Zariyat 51:17

[Seher Vaktinde İstiğfar] Sonra Allah Teâlâ, onların güzel davranışlarını sayarken şunları söylemektedir: Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı. Yani geceleri çok az uyurlardı. Seher vakitlerinde Rab'lerinden bağışlanmalarını dilerlerdi. Bütün müfessirler bu âyeti namaz kılarlardı diye tefsir ettiler. Onlar, istiğfarın bağışlanmayı dilemek anlamına geldiği için böyle tefsir ettiler, çünkü bağışlanmayı dilemek bazan namazla olur, bazan dil ile söylemekle, bazan da mal dağıtmakla olur. Âyetin gerçek mânada istiğfar anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yüce Allah onları bu özellikleriyle övmektedir, çünkü istiğfarın kabul edileceği en çok umulan vakit seher vakitleridir. İbn Ömer'in (r.a.), talebesi Nâfie, seher vakti gelince bana haber ver, dediği rivayet edilir. O, seher vaktine kadar namaz kılar, sonra seher vakti geldiğinde dua eder, istiğfarda bulunurdu”. İÇİ BN GE liği 5

Zariyat 51:18

[Seher Vaktinde İstiğfar] Sonra Allah Teâlâ, onların güzel davranışlarını sayarken şunları söylemektedir: Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı. Yani geceleri çok az uyurlardı. Seher vakitlerinde Rab'lerinden bağışlanmalarını dilerlerdi. Bütün müfessirler bu âyeti namaz kılarlardı diye tefsir ettiler. Onlar, istiğfarın bağışlanmayı dilemek anlamına geldiği için böyle tefsir ettiler, çünkü bağışlanmayı dilemek bazan namazla olur, bazan dil ile söylemekle, bazan da mal dağıtmakla olur. Âyetin gerçek mânada istiğfar anlamına gelmesi de muhtemeldir. Yüce Allah onları bu özellikleriyle övmektedir, çünkü istiğfarın kabul edileceği en çok umulan vakit seher vakitleridir. İbn Ömer'in (r.a.), talebesi Nâfie, seher vakti gelince bana haber ver, dediği rivayet edilir. O, seher vaktine kadar namaz kılar, sonra seher vakti geldiğinde dua eder, istiğfarda bulunurdu”. İÇİ BN GE liği 5

Zariyat 51:19

Bazıları bu âyetin zekâtla ilgili olduğunu söyledi. Ancak böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Çünkü bu süre Mekkede nâzil olmuştur, Mekke döneminde ise henüz zekât emri gelmemişti. Ancak eğer sahih bir rivayet varsa, süre Mekkidir, fakat bu âyet müstesna denilebilir. Buradaki “hak” kelimesi, farz olan zekât anlamında değil, zekâtın dışındaki bir hak anlamına gelmesi mümkündür. )Şöyle de söylenmiştir: Bu âyet, sadece yardım isteyenlere ve yoksullara vermeye değil, kimseden mallarını esirgememeye karar veren belli bir kavim hakkında gelmiştir ve Allah onları bu nitelikleriyle övmektedir. Görmez misin ki Allah burada yardım isteyenlerin ve yoksulların haklarını hatırlatmakta, zekâtın verilmesi gereken sekiz sınıfı da başka bir âyette beyan etmektedir: “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur. Allah bilmekte ve hikmetle yönetmektedir”. [Mahrum ve Sâil Kelimelerinin Delâleti] Sonra âyette geçen “mahrum” ve “sâil” kelimelerinin işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli şöyle demiştir: Mahrum, fey ve ganimette hissesi olmayan kişidir, ganimet taksiminde orada olmadığı için bir pay alamayan ve bundan mahrum kalan kimsedir. Bazıları ise şöyle dedi: Mahrum, tabii bir âfetle ekini ve bağı helâk olan ve bu yüzden mahrum kalan kimsedir. Cenâb-ı Hak da onları Vâkıa süresinde böyle nitelemiştir: “Doğrusu çok zarara uğradık! Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık”, Onlar ekinlerinden mahrum kaldıklarında böyle tavsif edildiler. Şöyle de söylendi: Mahrum, sanatı ve kazancı olmayan kişidir, o da mahrumiyet içindedir. Mahrumun, fakir olduğu halde iftetinden dolayı kimseden bir şey istemeyen kişi olduğu da söylenmiştir. “Sâil” ise dolaşıp dilenen kimsedir. Bize göre fakirler üç sınıftır: “Sài; yani dolaşarak insanlardan dilenen kişi. “Mu'ter”, yani fakirliğini ve ihtiyacını insanlara gösteren, istemeye yeltenen, ancak açıkça dilenmeyen kimse. “Mahrum” ise fakirliğini ve ihtiyacını insanlardan gizleyen, kimseden bir şey istemeyen ve yoksul halini de belli etmeyen kimsedir. Burada sözü edilen kişiye kazançtan, ticaretten, sanat ve benzeri geçim yollarından mahrum olduğu için kendisine mahrum denilmesi mümkündür. Kazanca ve kazanç yollarına sahip olduğu halde yine ona mahrum denilmesi mümkündür, çünkü ticaretinin karşılığını alamadığı için mahrumdur, normalde çalışıp kazanıyor, ama eline bir şey geçmiyor ve mahrum kalıyor. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz miyiz bitiren? Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşırır kalırdınız: “Doğrusu çok zarara uğradık! Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık' (derdiniz)” (el- Vâkıa, 56/63-67). Burada müellif şu âyete işaret etmektedir: “Biz o büyükbaş hayvanları da Allah'ın size nişânelerinden kıldık; sizin için onlarda nice yararlar vardır. Onlar (kesim için) sıraya dizildiklerinde üzerlerine Allah'ın adını anın, cansız halde yere serildiklerinde ise onlardan hem kendiniz yiyin hem de ihtiyacını gizleyen ve gizlemeyen yoksulları doyurun” (el-Hac,

Zariyat 51:20

[Yeryüzünde Bulunan Kanıtlar] Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, yeryüzünde kesin olarak inananların yararlandığı açık kanıtlar vardır. Onlar kesin bilgiye dayanan bir yöntemle kanıtları bilen müminlerdir. (İkincisi, yeryüzünde açık kanıtlar vardır, o kanıtları gerçekten kesin bilgiye dayanan iman sahibi olanlar bilir, olmayanlar bilmez. En doğrusunu Allah bilir. Yeryüzünde bulunan kanıtlardan maksat, Allah'ın birliğine dair kanıtlar, ölümden sonra dirilmekle ilgili kanıtlar, Cenâb-ı Hakk'ın sınırsız kudret sahibi olduğuna ilişkin kanıtlar ve benzerleridir. Daha önce de söylediğimiz gibi Allah, yeryüzünde mahlükatın varlık şeklini ve mahiyetini bilemediği hayvanları, ağaçları, bitkileri, çeşit çeşit meyveleri yaratmıştır. Hiç şüphesiz böyle şeyler özellikle yok olmaları için yaratılmaz, dolayısıyla söylediğimiz gibi bunların hepsi birer kanıttır. Âyete şöyle bir mâna da verilmiştir: Yeryüzünün yaratılmasında çeşitli kanıtlar vardır; Allah onu yarattı, o ise üzerindekini sallamaya başladı, sonra Cenâb-ı Hak yeryüzünün istikrar bulması için oraya dağları yerleştirdi. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:21

[İnsanın Yaratılışındak Kanıtlar] Bu âyet-i kerîme, “Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır” meâlindeki âyetin sılasıdır. Yani sizin kendi şahsınızda da kanıtlar vardır, hiç görmüyor musunuz? dair kanıtlar, ölümden sonra dirilmekle il gun ve imtihanın gerekliliğ şunlar söylenebilir: Allah Yani Allah'ın birliğine ve rablığına gili kanıtlar, ayrıca şükrün, kulluine dair kanıtlar vardır. Rablığın kanıtlarına dair de ER Teâlâ insanı bir “nutfe'den (sperm) yaratmaktadır, sonra o “nutfe”yi “alaka”ya çevirmekte, sonra “alaka”yı “mudğa”yı da kemiğe ve ete dönüştürmektedir. Sonra sında ona organlarını yerleştirmektedir” “mudğa”ya çevirmekte, üç karanlık perde arkaš S. O kadar ki her bakan, onun düzenli, sağlıklı hayat için maslahata uygun olduğunu, âfetlerden ve uyumsuzluktan sâlim bulunduğunu görür. Bu durum, onun tek bir zatın işi olduğuna ve O'nun zatından dolayı bir kudrete sahip olduğuna, ilminin başkasından değil zatından olduğuna işaret eder. O, cenini ana rahminde halden hale çeviren ve ona organlarını yerleştiren Allah'tır. İnsan bu organları sayesinde nesneleri tutmakta, almakta, vermekte, selâmlamakta, görmekte, işitmekte ve yürümektedir. Yaratan bütün bunları, insanı başıboş bırakmak, Jona mühlet verip imtihan etmemek, bir görev vermemek ve herhangi bir yasak koymamak için yapmış değildir. Cenâb-ı Hakk'ın yerdeki, gökteki ve aralarındaki bütün yaratıkları insanın emrine ve hizmetine vermesi, ancak onları imtihan etmek için ve bütün bunlara karşı şükür görevlerini yerine getirmesi amacına yöneliktir. Bu âyette ölümden sonra dirilmenin kanıtı da vardır, çünkü söylediğimiz gibi Allah'ın insanı varettikten sonra iyilerin mükâfatlandırılması, kötülerin cezalandırılması ve herkesin ameline göre karşılık görmesi için onu yeniden diriltmemesi ihtimali yoktur. Çeşitli yerlerde ifade ettiğimiz gibi eğer Allah, yapıp ettiklerinde hesaba çekeceği âhiret âleminde insanları diriltmeseydi onları boşuna ve anlamsız olarak yaratmış olurdu. Kendinizde de. Yani bizzat kendinizin yaratılışında da kanıtlar vardır. Hiç görmüyor musunuz? Aslınız ve özünüz bir damla sudan (sperm) vücut bulduğu halde sizi en güzel surette ve en güzel yaratılış üzere nasıl varedip düzenlediğine bakmıyor musunuz? Aynı şekilde davarları ve bütün hayvanları da bir damla sudan yarattı, sonra onları sizin yararlanmanıza en uygun hale getirdi. Sizideen güzel şekilde yarattı; sonra varlıkların hakikatlerini ve hikmetli özelliklerini anlamayı sağlayan duyu organlarını, aklı, kulağı ve gözü, bütün bunları düşünmeniz için verdi. İşte bunlar, yaratanın vahdâniyetinin kanıtıdır, verilen nimetlere şükretmenin ve Allaha itaat yapmanın gerekliliğine dair delildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: ” o Müellif şu âyete işaret etmektedir: “O sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır”.

Zariyat 51:22

[Rızkınız Göktedir] Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir meâlindeki âyet, sizin rızkınız ve size vâdedilen hayır ve şer göktedir demektir, Hasan-ı Basri ve diğerleri ise şöyle dediler: Rızkınız göktedir, yani hububat, meyveler ve çeşitli nimetlerden oluşan rızkınız gökten yere inen ve bitkileri bitiren yağmurdadır, bütün bunların var olmasına gökten inen yağmur vesile olmaktadır. Allah bundan dolayı rızkı göğe nispet etmiştir?. En doğrusunu Allah bilir. Rızkımızın gökte olduğunun belirtilmesinden maksat, yağmur ve istifademize sunulan güneş, ay ve melekler de olabilir; çünkü yeryüzündeki bütün rızıkların ve gıdaların oluşması, gökte bulunan bu varlıklar aracılığıyla gerçekleşmektedir, gıdalar güneş ve ay sayesinde olgunlaşmakta, rızıklar ve yağmurlar da melekler tarafından korunmaktadır. Çünkü onlar, bu işle görevlendirildiler ve bununla imtihan edilmektedirler. Allah Teâlâ, “İşleri taksim edenlere andolsun””, yani meleklere andolsun buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Size vâdedilenler göktedir, yani ceza ve mükâfat türünden size vâdedilenlerin hepsi göktedir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:23

23. e ve yerin Rabb'ine andolsun ki bu, tıpkı sizin konuşmanız kadar gerçek!” Göğün veyerin Rabb'ine andolsun ki bu gerçektir. Buradaki bu gerçektir sözünden maksat, muhtemelen kıyâmettir. Yahut Muhammed aleyhisselâmın getirmiş olduğu vahiylerin hepsidir. Tıpkı sizin konuşmanız kadar gerçektir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Konuşmanızdan nasıl şüphe etmiyorsanız, kıyâmetin geleceğinden de şüphe etmeyin. Şöyle de söylenir: Kıyâmet, gündüzün aydınlığı gibi ortadadır ve açıktır. Zeccâc şöyle dedi: Bu gerçektir, yani kıyâmet, sizin var olduğunuz, konuştuğunuz ve gündüzün aydınlığı kadar gerçektir”. Allahın burada şöyle demiş olması da muhtemeldir: İnsanın maksadının ve ihtiyacının anlaşılması için bu dilleri konuşturmaya kâdir olan, insanı tekrar yaratmaya da kâdirdir. Çünkü dil, neticede bir et parçasıdır, onda konuşmak ve laf etmekle ilgili bir iz yoktur, aynı organ hayvanlarda da vardır, ama onlardan bir söz anlaşılmıyor ve konuşmaları da mümkün olmuyor. Dolayısıyla bunun hayret edilecek tarafı, öbüründen, yani ölümden sonra insanları diriltmekten daha çoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Zariyat 51:24

[Âyetlerdeki Soru Edatları Gereklilik Anlamına Gelir] Allah'tan gelen soru edatının lüzum ve gereklilik mânasına geldiğini daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik. Bu âyetteki Sana ulaştı mı? [ ]cümlesi iki mânaya gelir. Birincisi, İbrahim'in konuklarıyla ilgili söz kesinlikle sana ulaştı, dolayısıyla insanlara karşı o sözle delil getir ve onunla tartış! İkincisi, henüz o haber sana gelmedi, ama İbrahim'in konuklarıyla ilgili kıssa yakında sana gelecek; o haber sana geldiğinde kâfirlere onu delil göster. En doğrusunu Allah bilir. İbrahim'in konuklarıyla ilgili kıssa cümlesindeki konuklar anlamına gelen “dayf” kelimesi gelip yemek yiyen misafir için de yemeyen misafir için de kullanılır. Çünkü Allah melekleri, yemek yemedikleri ve gıdaları yemek olmadığı halde İbrahim'in konukları olarak anmıştır. Sonra “dayf”, yani konuk kelimesi, tek kişi için de kullanılır, çoğul için de kullanılır. Değerli konuklar, burada Allah melekleri değerli diye nitelemiştir, çünkü İbrahim aleyhisselâm onlara hizmet ediyor ve huzurlarında ayakta duruyordu. İşte bu ikramdan dolayı onların değerli oldukları anlaşılır. Allah Teâlânın onları “mükramin”, yani değerli diye nitelemesi, onların Allah katında şerefli ve kerem sahibi olduklarından dolayı da olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:25

25. “Onun yanına girdiklerinde “Selâm” demişler, o da Selâm demiş; (çinden) “Hiç de tanıdık kimseler değil? diye geçirmişti.” (Hz. İbrahim'in Misafirleri Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Onun yanına girip selâm vermişler, o da “Doğrusu biz sizden korkuyoruz” demişti”, Burada Allah meleklerin selâmından söz etti, fakat Hz. İbrahim'in selâmından bahsetmedi, sadece onlardan korktuğunu belirtti. Yukarıdaki âyette ise hem meleklerin selâmını, hem de İbrahim aleyhisselâmın selâmından söz etti, ayrıca onların tanıdık kimseler olmadığını söylediğini de belirtti. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurdu: “Ona el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü””, Bazıları şöyle dedi: Hz. İbrahim onların hırsız olabileceklerini zannettiğinden dolayı içine korku düşmüştü, çünkü Ibrahim aleyhisselâmın bulunduğu yerle onların yemek yedikleri mekân arasında o kadar uzun bir mesafe vardı ki, normalde yemeğe ihtiyaç duyulur. Ama onlar yemeğe yanaşmayınca, Hz. İbrahim onların hırsız olduklarından korktu, çünkü ancak hırsızlar yemek işiyle uğraşmazlar. Ancak böyle bir şey olmaz, çünkü gelenler selâm vermişlerdi, selâm ise bir emniyet ve güven alâmetidir. Fakat Hz. İbrahim'in korkusu, onların melek olduklarını anladıktan sonra meydana gelmiştir, çünkü meleklerin Jancak büyük bir iş için, bir kavmi helâk etmek veya onlara azap etmek için yeryüzüne indiklerini biliyordu. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Biz melekleri ancak açık gerçekle indiririz, o zaman da onlara artık süre tanınmaz””, “Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi”. Bu yorumun doğru olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Hiç de tanıdık kimseler değil, Bu beyanın Allah tarafından verilen bir haber olması mümkündür, yani onlar bizde bilinen kimseler değildirler, biz onları tanımıyoruz demektir. Bu meseleyi daha önce anlatmıştık”, 26. “Belli etmeden hemen ailesinin yanına gitti ve besili bir buzağı kebabı getirdi”

Zariyat 51:26

25. “Onun yanına girdiklerinde “Selâm” demişler, o da Selâm demiş; (çinden) “Hiç de tanıdık kimseler değil? diye geçirmişti.” (Hz. İbrahim'in Misafirleri Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Onun yanına girip selâm vermişler, o da “Doğrusu biz sizden korkuyoruz” demişti”, Burada Allah meleklerin selâmından söz etti, fakat Hz. İbrahim'in selâmından bahsetmedi, sadece onlardan korktuğunu belirtti. Yukarıdaki âyette ise hem meleklerin selâmını, hem de İbrahim aleyhisselâmın selâmından söz etti, ayrıca onların tanıdık kimseler olmadığını söylediğini de belirtti. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurdu: “Ona el uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü””, Bazıları şöyle dedi: Hz. İbrahim onların hırsız olabileceklerini zannettiğinden dolayı içine korku düşmüştü, çünkü Ibrahim aleyhisselâmın bulunduğu yerle onların yemek yedikleri mekân arasında o kadar uzun bir mesafe vardı ki, normalde yemeğe ihtiyaç duyulur. Ama onlar yemeğe yanaşmayınca, Hz. İbrahim onların hırsız olduklarından korktu, çünkü ancak hırsızlar yemek işiyle uğraşmazlar. Ancak böyle bir şey olmaz, çünkü gelenler selâm vermişlerdi, selâm ise bir emniyet ve güven alâmetidir. Fakat Hz. İbrahim'in korkusu, onların melek olduklarını anladıktan sonra meydana gelmiştir, çünkü meleklerin Jancak büyük bir iş için, bir kavmi helâk etmek veya onlara azap etmek için yeryüzüne indiklerini biliyordu. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Biz melekleri ancak açık gerçekle indiririz, o zaman da onlara artık süre tanınmaz””, “Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine mühlet verilmezdi”. Bu yorumun doğru olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Hiç de tanıdık kimseler değil, Bu beyanın Allah tarafından verilen bir haber olması mümkündür, yani onlar bizde bilinen kimseler değildirler, biz onları tanımıyoruz demektir. Bu meseleyi daha önce anlatmıştık”, 26. “Belli etmeden hemen ailesinin yanına gitti ve besili bir buzağı kebabı getirdi”

Zariyat 51:27

27. “Onu önlerine koydu ve Buyurmaz mısınız?” dedi” Belli etmeden hemen ailesinin yanına gitti. Yani Hz. İbrahim, konuklarına farkettirmeden, gizlice ailesinin bulunduğu tarafa doğru yöneldi. Bundan dolayıdır ki gizli yola “râiğ” denilmiştir, bu kelime şaşırtmak, kurnazlık yapmak mânasına gelmektedir. Bu kelime “zâiğ” (usis) diye de okunmuştur. İmam Muhammed bazı kitaplarında bunu, uzun ve dolambaçlı yol diye açıkladı, En doğrusunu Allah bilir. Besili bir buzağı kebabı getirdi. Onu önlerine koydu ve Buyurmaz mısınız? dedi. Allah başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Çok geçmeden (konuklarına) kızartılmış bir buzağı getirdi”. Burada geçen “haniz” kelimesi, kızartılmış buzağı demektir. Onun fırında değil toprakta kızartıldığı söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: “Haniz, taşta kızartılan ettir. Şöyle de denilmiştir: “Haniz”, sadece sütle beslenen küçük hayvandır. En doğrusunu Allah bilir. Hz. İbrahim kıssası hakkında müfessirlerin söylediklerine göre buzağıyı onlara yaklaştırınca, onlar, biz ancak ücretiyle yeriz dediler. Hz. İbrahim de “öyleyse yiyin ve ücretini de verin” dedi. Ücreti ne kadardır? diye sorduklarında şunu söyledi: Yemeğe başlarken şanı yüce olan Allah'ın adını anarsınız, (Sİyemeği bitirince de O'na hamdedersiniz. Bu söz üzerine melekler birbirlerine baktılar ve demek ki bundan dolayı Allah seni dost edindi, dediler ve buna benzer başka sözler söylediler”, Ancak biz, Allah Teâlâ'nın kitabında belirtmiş olduğuna herhangi bir ilave veya çıkarma yapmaktan korktuğumuz için Allah'ın söylediklerinden başka bir şey söylemek istemiyoruz. Müfessirlerin kitaplarında bulunan rivayetlerden ve ilhâd ehlinin sözlerinden kaçınıyoruz. Kur'ândaki bu haberler de ancak Resülullah'ın (s.a.) peygamberliğinin ispatına delil olsun diye belirtilmiştir. Bu konuda müfessirlerin kitaplarında bulunan fazla veya eksik bir yorum yapıp endişe verici bazı sözler söylemektense bunlardan uzak durmak ve susmak evlâdır.

Zariyat 51:28

28. fburiiblarimdan dolayı biraz kaygılandı. Korkma' dediler ve ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler.” Durumlarından dolayı biraz kaygılandı. Yani yukarıda sözünü ettiğimiz sebepten dolayı gelen meleklerin durumundan endişelendi. Korkma dediler, biz onun için gönderilmedik. En doğrusunu Allah bilir. Ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler. Buradaki “alim” kelimesi iki mânaya 3 o bk. Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni, el-Câmi'u5-sağir, s. 384. gelir. Birincisi, ona, büyüdüğü zaman derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdelediler. İkincisi, ona, derin bilgi sahibi olarak doğacak bir oğul müjdelediler, Allah Teâlâ, anne karnında iken yahut doğduğu zaman küçük yaşta iken ona ilim verecek. Büyük olsun küçük olsun dilediği herkese her yaşta ilim vermek Allah'ın kudreti dâhilindedir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak Hz. İsâ hakkında meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ona henüz çocukken hikmeti verdik” ”, Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetin böyle yorumlanması da mümkündür, En doğrusunu Allah bilir. Âyette sözü edilen oğul, İshak aleyhisselâmdır, çünkü başka bir âyette müjdelenen oğulun kim olduğu açıklanmaktadır: “Hemen ona İshak'ı müjdeledik”, Bu âyet, müjdelenen oğulun İshak olduğuna işaret etmektedir. Sonra Allah, Hz. İbrahim'in karısına müjdelenen çocuğu Hüd süresinde de beyan etmiştir: “Hemen ona İshak'ı müjdeledik”", Bu sürede ise Hz. İbrahime müjdelenen çocuğu, Ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler diye haber vermektedir. Hz. İbrahim'in karısına çocuk müjdesi verdiklerinde bu çocuğun İbrahim'den olacağını, Hz. İbrahim'in kendisine müjde verdikleri zaman da onun karısından olacağını kastetmiş olmaları mümkündür, İkisinden birine müjde verildiği zaman, her ikisine de müjde verilmiş olur. En doğrusunu Allah bilir. 144 [S]Ebú Bekir el-Esam şöyle dedi: “Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü, hemen ona İshak'ı, İshak'ın ardından da Yâkub'u müjdeledik. “Aman yâ Rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam; bu halde ben çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey!” dedi”. Bu âyet-i kerimeye göre İshak, İsmailden büyüktür; çünkü İbrahim'in karısına çocuğu olacağı müjdelendiğinde, kendisinin yaşlı ve kısır, kocasının da ihtiyar olduğunu söylemişti. Şayet ilk çocuk İsmail, diğerinin de ona yakın bir zamanda olduğu düşünülecek olsa, bunların arasında Hz. İbrahim'in kısır olduğundan haber verilecek kadar uzun bir zaman geçmemiştir. Bu da göstermektedir ki İshak, İsmail'den öncedir ve ondan büyüktür. Ancak bu meselede, yani Hz. İsmail'in İshak'tan büyük oldugu konusunda müfessirler arasında farklı görüşler vardır.

Zariyat 51:29

Karısı heyecanla bağırarak alnına vurdu. Burada Allah kadının geldiğini söylemektedir. Hüd süresinde ise meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü, hemen ona İshak'ı müjdeledik”", Burada da kadının ayakta olduğunu söylemektedir. Muhtemelen önceki âyette geçen gelmek fiili hakiki mânada değildir, kadının heyecanlanıp alnına vurma fiilini zikredince, başka bir yerden gelmediği halde heyecanlanıp bağırarak elini alnına vurup harekete geçtiği için gelmek fiilini kullanmıştır. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Rabb'inin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?” Allah burada sözünü ettiği fiile, yani gölgeyi uzatma işine bakmayı ve görmeyi emretmektedir. Fiil değil de nesnenin kendisi belirtildiği zaman, bundan maksat sadece o nesnenin kendisine bakmaktır, başkasına değil. En doğrusunu Allah bilir ya, işte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. “Sarratün” kelimesi bağırmak anlamına gelir. Sonra çocuğunun olacağı müjdesini alınca hayretle elini alnına vurdu ve Benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha, dedi. O, söylediği gibi gerçekten yaşlı ve kısırdı.

Zariyat 51:30

Rabb'in böyle buyurdu. Yani senin durumunu bilmesine rağmen sen onunla müjdelendin. Rabb'in, senin durumundan habersiz değildir. Kuşkusuz hikmeti sonsuz, ilmi sınırsız olan yalnız O'dur. Yani O'nun hikmeti sonsuzdur, çocuğu olması gereken yere koymuştur, işlerin uygun olanlarını ve nihai akıbetini de bilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:31

Peki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir? Yani sizin işiniz nedir, hangi emirle gönderildiniz? Sadece çocuğu müjdelemek için mi, yoksa başka bir iş için mi gönderildiniz? Yoksa her ikisi için mi? Melekler cevaben şöyle dediler: Biz, günaha batmış bir topluluğa gönderildik. Başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Yalnız Lüt'un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız”5. Sanki burada Lüt ailesinin istisna edilmesi, meleklerin haberinde belirtilmemiş gibidir, Hz. İbrahim'in “Ama orada Lüt da yaşıyor, demesi üzerine, “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve ailesini elbette kurtaracağız dediler”“ meâlindeki âyette verdiği haber üzerine Lüt'un ve ailesinin istisna edildiği belirtilmiştir. Lüt ve ailesinin, Hz. İbrahim'in orada Lüt da yaşıyor demesi üzerine istisna edilmeleri, gerekli olan açıklamayı söylenen sözden sonra yapmanın caiz olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:32

Peki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir? Yani sizin işiniz nedir, hangi emirle gönderildiniz? Sadece çocuğu müjdelemek için mi, yoksa başka bir iş için mi gönderildiniz? Yoksa her ikisi için mi? Melekler cevaben şöyle dediler: Biz, günaha batmış bir topluluğa gönderildik. Başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Aslında biz, suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik. Yalnız Lüt'un ailesine zarar gelmeyecek, onların hepsini kurtaracağız”5. Sanki burada Lüt ailesinin istisna edilmesi, meleklerin haberinde belirtilmemiş gibidir, Hz. İbrahim'in “Ama orada Lüt da yaşıyor, demesi üzerine, “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz; onu ve ailesini elbette kurtaracağız dediler”“ meâlindeki âyette verdiği haber üzerine Lüt'un ve ailesinin istisna edildiği belirtilmiştir. Lüt ve ailesinin, Hz. İbrahim'in orada Lüt da yaşıyor demesi üzerine istisna edilmeleri, gerekli olan açıklamayı söylenen sözden sonra yapmanın caiz olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:33

Allah burada balçıktan taşlar buyurmakta, başka bir âyette de “Pişirilmiş taşlar”” demektedir. Buradaki “siccil” kelimesi, müfessirlerin söylediği gibi mekân ismi değildir. “Siccîl” burada söylendiği gibi kerpice benzer bir tür ie ismidir; ancak toprağı 'siccil” denilen bir yerden getirilmiş olduğu için ona “tin”, yani çamur denilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:34

[Öğretilmiş Taşlar] Âyetteki “müsevveme” kelimesi, işaretlenmiş, öğretilmiş anlamına dan her biri helk için gönderildiğini bilmektedir, diğer taşlardan farklı olarak bunun için gönderilmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:35

Âyette geçen “fihâ”daki “hà” zamirinden maksat, Hz. Lüt'un memleketidir. Orada bir hane dışında Allah'a teslim olmuş kimseler bulamadık cümlesinden maksat da Hz. Lüt'un evidir. Bu âyetlerde meleklerin onlara müminler ve müslimler adını vermeleri, İslâm ile imanın aynı şey olduğuna işaret eder. Bu ikisinin aynı anlama geldiğine biz çeşitli yerlerde temas etmiştik”.

Zariyat 51:36

Âyette geçen “fihâ”daki “hà” zamirinden maksat, Hz. Lüt'un memleketidir. Orada bir hane dışında Allah'a teslim olmuş kimseler bulamadık cümlesinden maksat da Hz. Lüt'un evidir. Bu âyetlerde meleklerin onlara müminler ve müslimler adını vermeleri, İslâm ile imanın aynı şey olduğuna işaret eder. Bu ikisinin aynı anlama geldiğine biz çeşitli yerlerde temas etmiştik”.

Zariyat 51:37

37. “Ve orada, acı veren azaptan korkanlar için bir işaret bırakmış olOrada, bir işaret bıraktık. Yani helâk etmiş olduğumuz Lüt aleyhisselâmın köylerinde, sonrakiler için bir işaret ve bir ibret tablosu bıraktık. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?”” Yani siz de helâk edilen ve azaba uğrayan o insanların yurdundan gece ve gündüz gelip geçmektesiniz, onların neden helâk edildiklerini ve neden azaba uğratıldıklarını da biliyorsunuz; onlar peygamberlerini yalanlamaları ve inatla karşı koymaları yüzünden azaba uğratıldılar. Kurtulanlar da ancak peygamberlerini tasdik etmeleri ve İslâm'ı kabul etmeleri sayesinde kurtuldular. İşte bu, sonradan gelen insanlar için bir işaret ve ibrettir. Sonra Allah şöyle buyurdu: Acı veren azaptan korkanlar için. Yani bunları acı veren azaptan korkanlar için bir işaret yaptık. Bunlardan maksat da müminlerdir, yani o işaretlerden yararlanan insanlar müminlerdir. En doğrusunu Allah bilir. 38. “Müsâtda da (ibretler eaa Onu ani delillerle Firavun'a göndermiştik” Cenâb-ı Hakk'ın Müsâ, Lüt, İbrahim, Hüd aleyhisselâmın ve Semüd'un kıssalarını belirtmesi ve bütün bu haberler, “kesin olarak inananlar için yeryüzünde açık kanıtlar vardır” meâlindeki âyetin tefsiri mahiyetindedir. [ ] Yeryüzündeki kanıtlar da iki türlüdür. Birincisi, yeryüzünde yarattığı varlıklardır. İkincisi, yeryüzünde daha önce yaşayıp peygamberleri yalanlayan ve tasdik eden insanlara ait haberlerdir, Yani onlardan peygamberleri inkâr ettikleri için helâk edilenlerde ve onları tasdik ettikleri için kurtulanlarda düşünen kimseler için kanıtlar vardır. Burada belirttiğim bu haberler ve kıssalar, “kesin olarak inananlar için yeryüzünde açık kanıtlar vardır” meâlindeki âyetin tefsiridir.

Zariyat 51:38

37. “Ve orada, acı veren azaptan korkanlar için bir işaret bırakmış olOrada, bir işaret bıraktık. Yani helâk etmiş olduğumuz Lüt aleyhisselâmın köylerinde, sonrakiler için bir işaret ve bir ibret tablosu bıraktık. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?”” Yani siz de helâk edilen ve azaba uğrayan o insanların yurdundan gece ve gündüz gelip geçmektesiniz, onların neden helâk edildiklerini ve neden azaba uğratıldıklarını da biliyorsunuz; onlar peygamberlerini yalanlamaları ve inatla karşı koymaları yüzünden azaba uğratıldılar. Kurtulanlar da ancak peygamberlerini tasdik etmeleri ve İslâm'ı kabul etmeleri sayesinde kurtuldular. İşte bu, sonradan gelen insanlar için bir işaret ve ibrettir. Sonra Allah şöyle buyurdu: Acı veren azaptan korkanlar için. Yani bunları acı veren azaptan korkanlar için bir işaret yaptık. Bunlardan maksat da müminlerdir, yani o işaretlerden yararlanan insanlar müminlerdir. En doğrusunu Allah bilir. 38. “Müsâtda da (ibretler eaa Onu ani delillerle Firavun'a göndermiştik” Cenâb-ı Hakk'ın Müsâ, Lüt, İbrahim, Hüd aleyhisselâmın ve Semüd'un kıssalarını belirtmesi ve bütün bu haberler, “kesin olarak inananlar için yeryüzünde açık kanıtlar vardır” meâlindeki âyetin tefsiri mahiyetindedir. [ ] Yeryüzündeki kanıtlar da iki türlüdür. Birincisi, yeryüzünde yarattığı varlıklardır. İkincisi, yeryüzünde daha önce yaşayıp peygamberleri yalanlayan ve tasdik eden insanlara ait haberlerdir, Yani onlardan peygamberleri inkâr ettikleri için helâk edilenlerde ve onları tasdik ettikleri için kurtulanlarda düşünen kimseler için kanıtlar vardır. Burada belirttiğim bu haberler ve kıssalar, “kesin olarak inananlar için yeryüzünde açık kanıtlar vardır” meâlindeki âyetin tefsiridir.

Zariyat 51:39

Firavun saltanatı sebebiyle ona karşı çıktı. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, o ve yandaşları, yani orduları ve kavmi, Müsâ aleyhisselâma ve onun davetine uymaktan yüz çevirdiler. İkincisi, o, saltanatının, yani kavminin verdiği güçle Müsâ'ya karşı çıktı. Yani Firavun, kavminin gücü ve desteğiyle hakka ve Müsâ aleyhisselâma tâbi olmaya karşı çıktı. En doğrusunu Allah bilir. O, ya bir sihirbaz veya bir mecnundur, demişti. Hz. Müsâ bazı mücizeler gösterdiği için ona sihirbaz dediler, insanlar sihiri ancak bu şekilde tanıdıkları için ona sihirbaz demişlerdi. Yoksa bu işlerin sihir olmadığını kesin olarak biliyorlardı. Firavun da kavminin fikrine ve diline uyarak sihirbaz dedi. Firavunun saltanatına ve inancına karşı gelenleri öldürdüğünü bilmesine rağmen ona karşı çıkarak kendi canını tehlikeye attığından dolayı Müsâ'ya deli dediler. BİN Biz dizi

Zariyat 51:40

[Firavun ve Ordusunun Helâki] Onu ve askerlerini yakaladık. Bu cümle, “Firavun saltanatı sebebiyle ona karşı çıktı” meâlindeki âyetin, Firavun ile kavmi ve ordusu karşı çıktı diye yorumlanmasını teyit etmektedir. Sonunda -(davranışlarıyla) kendini rezil etmiş olarak onu ve askerlerini yakalayıp denize attık. Bazıları “mulim” kelimesine kınanmış olarak diye, bazıları da yerilmiş olarak diye mâna verdiler. İbn Kuteybe, buna günaha batmış olarak anlamını verdi”. Sonra onları attık sözü, Cenâb-ı Hakk'ın kulların fiilini de yarattığına işaret etmektedir, çünkü onlar denize kendileri girmiş olmalarına rağmen Allah atma fiilini kendi zatına nispet etmektedir,

Zariyat 51:41

[Âd Kavminin Helâk Edilmesi] Âd kavminde de (ibretler var). Yani Âd kavminin başına gelenlerde de inananlar için deliller, işaretler ve ibretler vardır. Nitekim Allah Teâlâ daha önce geçen bir âyette meâlen şöyle buyurdu: “Sağlam düşünce ve inanç sahipleri için yeryüzünde açık kanıtlar vardır”, Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik. Yani onlar rüzgârla helâk edildiler. Çünkü onların taşkınlıkları, “Bizden daha güçlü kim var?” diyecek bir meydan okumaya varmıştı. Bu yüzden Allah Teâlâ onları perişan etti, zillete düşürdü, o kadar ki en zayıf bir varlığa bile boyun büktüler, korktular, tapındıkları ve hatta peygamberleri olan Hz. Hüd'u kendileriyle korkuttukları putları da hâk ile yeksân oldu. Onlar Hüd'u şu sözlerle korkutuyorlardı: “Tanrılarımızdan biri senin aklını almış, demekten başka söyleyeceğimiz söz yok!” Onların “Bizden daha güçlü kim var?” diyecek kadar taşkınlık, kibir ve inat içinde iken en zayıf ve en aciz şeyden bile korkar hale gelerek böyle bir zillete ve hüsrana düştüler. [Her Şeyi Silip Süpüren Rüzgâr] Silip süpüren rüzgâr. Ebü Avsece şöyle dedi: Bu âyetin tefsiri, başka bir âyette meâlen şöyle belirtilmiştir: “Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu”, Başkaları da şöyle dedi: Âyette geçen “akim” (pie) kelimesi, hayır ve bereketi bulunmayan demektir, yani her türlü fayda ve hayırdan uzak anlamına gelir. Bundan dolayıdır ki kısır olan kadın ve erkeğe de “akim” denir, çünkü onlarda çocuğa ait herhangi bir fayda ve bereket yoktur. İşte “akim rüzgâr” denince de insanlara hiçbir fayda ve bereket getirmeyen rüzgâr anlaşılır. Fakat müminlere gelince, onlar için faydalıdır, çünkü kendilerine zarar vermediği halde düşmanlarını helâk etmiştir. Bunda, yeryüzünü küfür pisliğinden temizlemek de vardır. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bana sabâ rüzgârı ile yardım edildi, Ad kavmi ise batı rüzgârı ile helâk edildi”? Açıklamaya çalıştığımız âyette geçen akim rüzgâr ifadesiyle “debür” denilen ve batıdan esen rüzgâr olduğu da söylenmiştir; o, ağaçların aşılanmasına, bulutların ve bitkilerin oluşmasına yaramayan bir rüzgârdır.

Zariyat 51:42

42. “Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu” Yani o rüzgâr önüne kattığı hiçbir şeyi bırakmıyor, çünkü o her şeyi helâk etmekle emrolunmuş ve bunun için kendisine izin verilmişti, o da her şeyi silip süpürmekte, kül edip savurmaktadır. Görmez misin ki o rüzgâr, bazı varlıklara zarar vermemekte, [ ]Húd aleyhisselâma ve kavminden mümin olanlara dokunmamaktadır? Yine görmez misin ki insanlar onu uzaktan gördüklerinde, “İşte bize yağmur getirecek bir bulut” diyorlar, Hüd aleyhisselâm da “Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz ceza; içinde acılı azap bulunan, Rabb'inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr!” demişti. Sonunda “Sadece evlerinin kahntilarinin görüldüğü bir hale geldiler” Burada Cenâb-ı Hak, geride sadece onların evlerinin kalıntılarının kaldığını haber vermektedir. Onları bu hale “Rabb'inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgârın getirdiğini” söylemektedir. Yani emrolunduğu her şeyi silip süpüren bir rüzgâr... Silip süpürmek için kendisine izin verilmesi, onun her şeyi aldığı emirle yaptığının bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir, 43. “Semhdda da (ibretler var). Onlara, “Bir süreye kadar faydalanın bakalım!” denilmişti.” [Semüd Kavminin Helâk Edilmesi] Yani Hûd aleyhisselâmın kavminde ve onların helâk edilmelerinde de kesin olarak inananlar için işaretler ve kanıtlar vardır. Sonra Allah Teâlâ Semüd kavminin taşkınlıklarını ve inatçılıklarını hatırlatmakta ve meâlen şöyle demektedir: Onlara, “Bir süreye kadar faydalanın bakalım” denilmişti. Bu süre de başka bir âyette ifade edildiğine göre üç gündü: “Salih onlara, “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın” dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi”. Âyet, onların azgınlıklarının son hadde vardığını, azabın gelmesi için onlara üç gün süre verildiğini haber vermektedir. Fakat bu da onların azgınlıklarına engel olamadı ve hiçbir fayda sağlamadı. Ey Muhammed! Senin kavmine gelince, her ne kadar sen azabın vaktini ve süresini söylemediysen de kendilerini uyarmanın onlara hiç faydası olmayacak. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:43

42. “Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu” Yani o rüzgâr önüne kattığı hiçbir şeyi bırakmıyor, çünkü o her şeyi helâk etmekle emrolunmuş ve bunun için kendisine izin verilmişti, o da her şeyi silip süpürmekte, kül edip savurmaktadır. Görmez misin ki o rüzgâr, bazı varlıklara zarar vermemekte, [ ]Húd aleyhisselâma ve kavminden mümin olanlara dokunmamaktadır? Yine görmez misin ki insanlar onu uzaktan gördüklerinde, “İşte bize yağmur getirecek bir bulut” diyorlar, Hüd aleyhisselâm da “Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz ceza; içinde acılı azap bulunan, Rabb'inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgâr!” demişti. Sonunda “Sadece evlerinin kahntilarinin görüldüğü bir hale geldiler” Burada Cenâb-ı Hak, geride sadece onların evlerinin kalıntılarının kaldığını haber vermektedir. Onları bu hale “Rabb'inin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgârın getirdiğini” söylemektedir. Yani emrolunduğu her şeyi silip süpüren bir rüzgâr... Silip süpürmek için kendisine izin verilmesi, onun her şeyi aldığı emirle yaptığının bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir, 43. “Semhdda da (ibretler var). Onlara, “Bir süreye kadar faydalanın bakalım!” denilmişti.” [Semüd Kavminin Helâk Edilmesi] Yani Hûd aleyhisselâmın kavminde ve onların helâk edilmelerinde de kesin olarak inananlar için işaretler ve kanıtlar vardır. Sonra Allah Teâlâ Semüd kavminin taşkınlıklarını ve inatçılıklarını hatırlatmakta ve meâlen şöyle demektedir: Onlara, “Bir süreye kadar faydalanın bakalım” denilmişti. Bu süre de başka bir âyette ifade edildiğine göre üç gündü: “Salih onlara, “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın” dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi”. Âyet, onların azgınlıklarının son hadde vardığını, azabın gelmesi için onlara üç gün süre verildiğini haber vermektedir. Fakat bu da onların azgınlıklarına engel olamadı ve hiçbir fayda sağlamadı. Ey Muhammed! Senin kavmine gelince, her ne kadar sen azabın vaktini ve süresini söylemediysen de kendilerini uyarmanın onlara hiç faydası olmayacak. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:44

Rab'lerinin buyruğuna uymayı kendilerine yediremediler. Yani Rablerine itaat etme emrine yanaşmadılar. Âyette geçen utuvv kelimesi, kurumakta ve katılaşmakta son hadde varan mânasına gelir. Nitekim başka bir âyette aynı kelime kullanılır ve şöyle buyurulur: “Zekeriyyâ, “Ben ihtiyarlığın son sınırına vardım dedi”, Yani kurudum dedi. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım yakalayıverdi! Yani gelen yıldırıma bakıp dururlarken kendilerini yakalayıverdi.

Zariyat 51:45

Bu âyet-i kerime iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, Allah'ın azabına karşı çıkmaya, ayağa kalmaya bile onların güçleri yetmedi. İkincisi, ne kendilerinin ve ne de başkalarının Allah'ın azabını defetmeye güçleri yetmedi. Kimseden yardım da alamadılar, dostları ve yardımcıları da olmadı. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:46

Bunlardan önce yaşayan Nuh'un kavminde de (ibretler var). Yani onlardan önce yaşayan Nuh'un kavminde ve onların helâk edilmelerinde de inananlar için ibretler, deliller ve kanıtlar vardır. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir topluluk idi. ÇAY Oya GİŞELER İŞ

Zariyat 51:47

Göğü kudretimizle biz kurduk. Yani göğü biz kendi gücümüzle yarattık. Şüphesiz biz genişletmekteyiz, yani genişletmeye de kâdiriz. “Zengin gücü yettiği kadar”, yani eli darda olan da bulabildiği kadarını verir” meâlindeki âyette ifade buyurduğu üzere, göğü olabildiğince geniş yaptı mânasına gelmesi de mümkündür. Şüphesiz biz genişletmekteyiz cümlesinde, bazılarına göre yerle gök arası kastedilmektedir. Çünkü Allah, buna bağlı olarak, Göğü kudretimizle biz kurduk buyurmaktadır. Bu, Zeccâc'ın görüşüdür”. Bazıları şöyle dedi: Şüphesiz biz genişletmekteyiz, yani yönetimde, bütün yaratılanların yönetiminde biz geniş davranmaktayız. Bu da Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz biz genişletmekteyiz cümlesinin, yaratıkların rızıkları için onu geniş tutmaktayız mânasına gelmesi de mümkündür.

Zariyat 51:48

Yani yeryüzünü yaydık ve döşek gibi yaptık. Ne de güzel yaptık! Yeri sizin için yaydık ve döşek yaptık, nerede olurlarsa olsunlar herkes onu, hiç zorlanmadan bu şekilde bulur; herkes onu dilediği gibi ve hangi faydası için kullanaçaksa kullanabilir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:49

BI [Her Şeyi Çift Yarattık] Her şeyden çift çift yarattık. Bazıları buna canlıların dışındaki varlıkları da çift yarattık mânası verdi, çünkü canlıları erkek ve dişi olmak üzere çift yaratmıştır. Bazıları da tatlı, ekşi, acı ve benzeri her şeyi zıddıyla yarattık diye måna verdi. Bazıları ise her şeyi beyaz, siyah, kırmızı, sarı gibi farklı renkte yarattik, dedi. Bunlardan ilki Zeccâc'ın9, ikincisi İbn Kuteybe'nin' görüşüdür. Bu meselenin aslı iki şekilde ifade edilebilir. Birincisi, birbirine destek olan ve birbirine zıt olan iki şekil halinde yarattık. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah'ın şekli, benzeri ve zıddı yoktur. Dolayısıyla bu durum, Allah'ın varlıkları zıtlarla ve şekillerle yaratmış olması, O'nun vahdâniyetinin ve ulühiyetinin delilidir. İkincisi, Allah mahlükatı zorluk, kolaylık, zenginlik, fakirlik, hayır ve şer gibi durumlarla imtihan edilmeleri için muhtelif şekillerde ve birbirinden farklı olarak yaratmıştır; onları farklı ve değişik yollarla imtihan edecek, böylece arzu edilen her şeye onları teşvik edecek, uzak durulması gereken her şeye karşı da onları uyaracaktır. En doğrusunu Allah bilir. İnceden inceye düşünesiniz diye. Yani Allah Teâlâ'nın vahdâniyetine ve ulühiyetine dair olan işaretleri düşünürsünüz diye. Yahut farklı farklı imtihanlardan hareketle ölümden sonra dirilmeyi, sevabı ve cezayı düşünürsünüz diye. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 422.

Zariyat 51:50

Allah'a sığının! Bu cümle farklı mânalarda yorumlanabilir. Bazıları şöyle dedi: Şirkten Allah'ın birliği inancına koşun! Bu görüşün delili, hemen bunun arkasından gelen şu ilâhi beyandır: “Allahın yanında başka tanrı edinmeyin”, Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. [ ]Dišer bir ihtimal de şudur: Allah'a sığının! Yani Allah'ın sizi davet ettiği emirlere sarılın ve size koyduğu yasaklara da riayet edin. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurur: “Allah esenlik yurduna çağırıyor”, Yani çirkin işler yapmaktan sakınıp iyi şeyler yapmaya çalışın! Şöyle mâna verilmesi de mümkündür: Allah'ın sizi tehdit ettiği cezadan size vâdettiği sevaba kaçın. Yani Allah'ın intikamından ve cezasından O'nun mükâfatına sığının! Bu âyete şu şekilde bir mâna da verilebilir: Her türlü ihtiyacınız için Allaha sığının, başkasından hiçbir şey istemeyin. Çünkü Allah, bütün istediklerinizi vermeye gerçekten kâdirdir. Buna göre âyet, her türlü ihtiyaçları için insanları Allah'a yönelmeye teşvik etmekte, başkalarından bir şey bekleme arzularını kesmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz ben sizin için O'nun tarafından apaçık bir uyarıcıyım. Bu cümle de farklı şekillerde yorumlanabilir. Bir yoruma göre Hz. Peygamber, Allah'tan başkasına kulluk yapanlar veya O'ndan başkasına tanrı diyenler için uyarıcıdır, Cenâb-ı Hakk'ın ulühiyetinin ve vahdâniyetinin delillerini de açıklayıcıdır. Diğer bir yorum da şöyledir: Ben, sizin için uyarılması ve müjdelenmesi gereken işleri açıklamak üzere Allah tarafından gönderilmiş bir uyarıcıyım. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Ben, peygamberleri inkâr eden insanların bu inkârları sebebiyle başlarına gelen belâları açıklamak üzere size gönderilen bir uyarıcıyım.

Zariyat 51:51

Allah'ın yanında başka tanrı edinmeyin. Yani ulühiyetin yalnızca Allah'a ait olduğu bilinciyle, Allah'tan başka hiç kimse adına bir ulühiyet tanımayın ve Allah'tan başka hiçbir varlığa ilâh adını vermeyin! Yahut burada Allah şunu söylemektedir: Allah'tan başka bir ilâha, yani başka bir mâbuda kulluk yapmayın! Çünkü Allah'tan başka hiç kimse, kulluk yapılmaya lâyık değildir. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz ben sizin için O'nun tarafından apaçık bir uyarıcıyım.

Zariyat 51:52

Allah Teâlâ burada, müşriklerin Resülullah'a (s.a.), sen sihirbazsın, delisin (cinlenmiş birisin), dediklerini söylememektedir. [ ]Ancak âyetin zâhirinde bunu ifade etmese de onlardan önce gelen insanların peygamberlerine aynı sözleri söylediklerini belirtmesi, müşriklerin de bunları söylediklerine işaret eder: O sihirbazdır, o delidir (cinlenmiştir)! Çünkü Allah Teâlâ burada şunu söylemektedir: İşte böyle; kendilerinden öncekilere de hiçbir peygamber gelmemiştir ki, “O bir sihirbaz veya bir mecnun demiş olmasınlar. Bu sözlerle Cenâb-ı Hak, resülüne, insanların kendisini sihirbazlıkla ve delilikle itham ederek eziyette bulunmalarına karşı sabırlı olmayı telkin etmektedir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret!” Müşriklerin eziyetlerine karşı Hz. Peygamber'e sabırlı olmayı emreden buna benzer başka âyetler de vardır. En doğrusunu Allah bilir. O bir sihirbaz veya bir mecnundur. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Onlar bu sözü ancak şundan dolayı söylediler: Onların nazarında sihir ile cinnet aynı şeydi. Nitekim Hz. Müsâ da çeşitli mücizeler gösterdiğinde Firavun kendisine şöyle demişti: “Ey Müsâ! Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!” Bundan dolayı onlar peygamberlere bazan sihirbaz, bazan da mecnun diyorlardı. Ancak bu yorum doğru değildir. Çünkü sihirbaz ile mecnunun onların nazarında aynı şey olması mümkün değildir. Sihirbaz, her konuda bilgisi ve son noktaya varmış olan biri sayılıyordu. Mecnun ise cehaleti son noktaya varmış olan kişiydi. İnsanlar peygamberleri sihirbazlıkla itham ettiler, çünkü insanların benzerini yapmaktan aciz kaldıkları mücizeleri yapıyorlardı ve insanlar da bunların mücize olduğunu biliyorlardı. Bu sözle onların liderlerini ve önderlerini kastediyorum. Buna rağmen onlar, o sihirbazdır, diyorlardı. Böylece insanlar herkesin sihirbazlık yapamayacağını bildiklerinden dolayı, halkın peygamberlere tâbi olmalarını önlemek için insanların kafalarını karıştırmak istiyorlardı. Bundan dolayı peygamberlere sihirbaz diyorlardı. Peygamberleri delilikle itham etmelerine gelince, firavunlar ve ileri gelenler, yönetimlerinde ve görüşlerinde kendilerine muhalif olanları yok edip öldürmek gayretinde idiler, işte bu tehlikeye rağmen peygamberlerin kendilerine muhalefet etmeyi göze almalarından dolayı onlara deli diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:53

Yani onların ilk nesli sonraki nesillere, peygamberlere sihirbaz ve mecnun demelerini, onların sihire ve cinnete nispet etmekte ittifak halinde olmalarını tavsiye ediyorlardı. [ ] Yani kâfirler tarih boyunca peygamberlerine bunu söylemeye devam ettiler. Bunun, onlar tarafından hakikatte söylenmiş gerçek bir söz olmayıp temsili mânada olması da muhtemeldir, çünkü onlar her zaman toplanıp bu sözde ittifak etmeleri ve bu toplantıda birbirlerine bunu vasiyet etmiş olmaları zordur. En doğrusunu Allah bilir. Daha doğrusu onlar sınır tanımayan bir topluluktur. Allah Teâlâ burada, onların “peygamberler sihirbazdırlar” sözlerini cahilliklerinden ve şüphe duyduklarından söylemediklerini, aksine azgınlıklarından ve Allah'ın koyduğu sınırları tanımayan haddi aşmış bir topluluk olduklarından dolayı söylediklerini haber vermektedir. Azgın biri, kendisi için konulan sınırları tanımaz, çiğneyip geçer.

Zariyat 51:54

Bazı müfessirler şöyle dedi: Bu âyet geldiğinde Resülullah (s.a.) ve ashabı, onlara ilâhi azabın gelmesinden endişe ettiler. Nihayet “Öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir” meâlindeki âyet geldi ve rahatladılar. Ancak bize göre Artık onlarla ilgilenme, bundan dolayı kınanacak değilsin buyruğu, iki şekilde açıklanır. Birincisi, onların senin hakkında söyledikleri sihirbazdır, mecnundur gibi sözlerine ve sana yaptıkları kötülüklere karşılık verme, onlardan yüz çevir, çünkü Allah Teâlâ senin adına onlara karşı yeterlidir, yaptıkları kötülüklerin cezasını verecektir. İkincisi, Cenâb-ı Hak Hz. Peygamber'e, asla iman etmeyeceklerini bildiği o insanlardan yüz çevirmesini emretmekte, onların iman edeceğinden ümidini kestirmektedir. Onlarla uğraşma, çünkü onlar sana inanmayacak ve seni tasdik etmeyecekler, ancak sen iman edeceği umulan kişilerle ilgilen, buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Bunun gerçek mânada bir emir olmayıp ilgilenip ilgilenmemekte kendisini serbest bırakma anlamına gelmesi de mümkündür. Yani onlardan yüz çevirmek ve kendileriyle ilgilenmemek senin hakkındır. Çünkü sen tebliğini yaptın, tebliğde ve çağrıda son noktaya vardığın için artık mâzur sayılırsın. En doğrusunu Allah bilir, (Resülullah'ın (s.a.) Hatalardan Mâsum Oluşu - Ismet Sıfatı) Sen kınanacak değilsin. Bu beyanla, bir şeyin olumsuzlanması, o şeyin zıddının ve mukabilinin ispat edilmesi kastedilmiş olabilir. Nitekim Allah Teâlâ, “Onların ticaretleri kâr etmedi”” buyurmaktadır; Allah onların ticaretinin kazanmadığını söylemektedir, bundan maksat onların zarar ettikleridir. (JAllah sanki şunu söylemektedir: Onların ticaretleri kâr etmedi, aksine zarar etti. Buna göre Sen kınanacak değilsin sözü de sen övüleceksin mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Sen kınanacak değilsin, çünkü o peygamberliğini ve halka tebliğ etmekle emrolunduğunu tebliğ etmişti. Allah'ın emrini yerine getirmiş, O'nun kullarına nasihat etmiş ve onlara kanatlarını açmıştı, dolayısıyla nasıl kınanır? Yani her ne kadar bazı insanlar, yani kâfirler seni kınıyorlarsa da sen yaptıklarından dolayı kınanacak biri değilsin. Bu beyanda, Hz. Peygamber'in sapmaktan ve küçük hatalardan (zelle) korunmuş (ısmet) olduğuna dair delil vardır. Çünkü eğer en küçük bir şekilde hata etme ihtimali olsaydı, kınanması da muhtemel olurdu. Dolayısıyla bu âyet, Resülullah'ın (s.a.) hata etme ve haktan sapma ihtimalinin olmadığına delâlet etmektedir.

Zariyat 51:55

Burada öğüt vermesinin Resülullah'a emredilmesi bütün insanlara öğüt vermesini kapsayabilir. Fakat ardından Allah verilen öğüdün bütün insanlara değil, sadece inananlara fayda vereceğini haber vermektedir. Cenâb-ı Hakk'ın burada müminlere öğüt ver demiş olması da mümkündür, çünkü öğüdün faydasını kibirli ve inatçılar değil, yalnızca inananlar ve insaflı olanlar görecektir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:56

[Cinlerin ve İnsanların Yaratılış Amacı] Burada geçen ibadet kelimesinden maksat şayet gerçek anlamda ibadet ise bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, cinlere ve insanlara ibadet yapma emrinin verilmediğini ve onların ibadetle imtihan edilmeyeceklerini iddia edenlere cevaptır. Çünkü Allah, Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana ibadet etsinler diye yarattım buyurmaktadır. Yani ben, onları sadece iyilikleri ve kötülükleri bilmeleri, bünyelerine yerleştirilen temyiz gücü ve bilgi vasıtaları sayesinde yapılması ve sakınılması gereken işleri ayırt edebilmeleri karşısında başıboş bırakma ve kendi hallerine onları terkedeyim diye yaratmadım. Aksine ibadet etmek ve verdiğim çeşitli nimetlere karşı şükür görevini yerine getirmekle imtihan edeyim diye yarattım. (JÇünkü hikmet bunu gerektirir, onların başıboş bırakılmaması icabeder. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu beyan, Allah'tan başkasına ibadet etmeyi caiz görenlere cevap anlamına gelir. Çünkü onlar, “Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye putlara tapıyoruz””! diyorlardı. Cenâb-ı Hak da Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana ibadet etsinler diye yarattım buyurdu. Yani onları benden başkasına ibadet etsinler diye yaratmadım, aksine bana ibadet etmelerini onlara emrediyorum, benden başkasına ibadet etmelerini emretmiyorum. Bu âyetle Cenâb-ı Hak, bazı kâfirlerin “Allah bize bunu emretti”? şeklindeki sözlerini ve inançlarını reddetmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [İbadetin Hakikati] Sadece bana ibadet etsinler diye. İbadetin hakikati iki türlüdür. Birincisi, gerçek anlamda ibadet fiilidir, bu yoruma göre âyet-i kerime genel değil özel mâna ifade etmektedir, yani cinlerden ve insanlardan kâfir olanları değil, mümin olanları kastetmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, asla iman etmeyeceklerini bildiği kâfirleri kendisine ibadet için yaratması mümkün değildir, çünkü Allah onları irade ve seçme hürriyetine sahip olarak yaratmıştır. Onları yaratıp onlardan Dadel etmelerini dileyince mutlaka onların ibadet etmeleri gerekir. Fakat Allah, kâfirlerin ibadet etmeyeceklerini biliyordu, bu durumda Cenâb-ı Hak kâfirlerin ibadet etmesini dileseydi, sanki kendisini cehaletle nispet etmiş olurdu. Dolayısıyla bu imkânsızdır. Bu durum da göstermektedir ki âyetten maksat, hususi mânadır, hiç tartışmasız Allah, onlardan sadece bir kesimini kastetmektedir. Küçükler ve aklı olmayanlar bu hususi kesimin dışındadır, çünkü onlar için ibadet söz konusu değildir. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın iman edeceklerini” bildiği kâfirlerin de bu hususi kesimin içinde olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Diğer bir ihtimal da şudur: Allah bu âyette ibadet yapılmasını emretmeyi kastetmiştir, yani ben onları sadece kendilerine ibadeti ve tevhidi emredeyim diye yarattım. Bu yorum, âyeti genel mânada düşünmeye daha uygundur. Çünkü bu yorumun kapsamına, cinlerden ve insanlardan çocuklar ve deliler hariç, akıllı olan herkes girer. [ ] Allah Teâlâ onları ibadet etmek için yarattığı ve onlardan bunu istediği zaman, böyle gerçekleşmemesinin caiz olmadığının aksine, Cenâb-ı Hakk'ın bir emretmesi, ama emredilen işin gerçekleşmesini ve kendisine itaate dönüşmesini murat etmemesi, bilakis isyan edip cehenneme girmesini murat etmesi de mümkündür. Bu meselenin hakikati Kitâbü't-Tevhid'de anlatılır; Allah, ibadet edeceğini ve kendi iradesiyle ibadet yolunu tercih edeceğini bildiği kişileri iman ve ibadet için yarattı, fakat dalâleti ve sapıklığı tercih edeceğini, ibadeti de Allah'tan başkasına yapacağını bildiği kişileri de bildiği şekilde ve onların tercih edecekleri ve yapacakları temayüle göre yarattı. Çünkü Allah başka bir âyette şunu söylemektedir: “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık” Bazıları şöyle derler: Allah Teâlâ, Sadece bana ibadet etsinler diye meâlindeki âyette, kulun kendi iradesiyle yaptığı hakiki mânadaki ibadeti kastetmemiştir. Bunun anlamı şudur: Ben cinleri ve insanları, ancak her birinin hilkatinde, benim vahdâniyetime, ibadetin sadece bana yapılması ve kendilerine verdiğim çeşit çeşit nimetlere şükretmeleri gerektiğini gösteren niteliklerle yarattım. Eğer düşünürler ve tefekkür ederlerse, bu nitelikler onları benim vahdâniyetimi kabule, bana ibadet ve şükür görevlerini yerine getirmeye götürür, En doğrusunu Allah bilir. Bu yoruma göre âyet geneldir, herkesi kapsar, hususi mânada değildir. Çünkü varlıkların her birinin hilkatine, hangi nitelikte olursa olsun, bu söylediklerimize işaret edecek özellik konulmuştur, En doğrusunu Allah bilir, Başka bir ihtimal de şudur: Ben insanları ve cinleri, ancak emir ve yasakla, vâd ve tehditle ve bunların gereği olan fiilleri yapmakla imtihan edilmeye uygun şekilde yarattım. Çünkü Allah, diğer yaratılanlardan farklı olarak onların bünyesinde aklı varetti, rükü, sücüd, kıyâm ve kuüd gibi her türlü harekete kabiliyetli eklemler yerleştirdi. Bütün bunları onların yaratılışına, sadece imtihana uygun tarzda olsunlar diye değil, imtihan edilenlerin menfaatlerine elverişli olsun diye koydu. En doğrusunu Allah bilir. [İbadetin Mânası] 158 (Jİbadette itaat, hizmet ve başka tür fiillerde bulunmayan özel bir mâna vardır. Çünkü Allah, kendisinden başkasına itaati, hizmeti, saygıyı ve benzeri fiilleri caiz gördüğü halde ibadeti caiz görmemektedir. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Resülullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur”, Bu da göstermektedir ki ibadette, başka hiçbir şeyde olmayan özel bir mâna vardır, bu hususiyetten dolayı yalnızca Allah'a tahsis edilmiştir. Bunun için Cenâb-ı Hak ilâh ismini sadece kendisine tahsis etmiş, başkalarına ilâh denilmesini caiz görmemiştir. Çünkü insanların nazarında ilâh, mâbuttur, yani kendisine ibadet edilendir, onlara göre kendisine ibadet edilen her varlık ilâhtır. Nitekim Allah Rahmân ismini de kendisine tahsis etmiş, başkalarının kullanmasını caiz görmemiş, fakat Rahim ismini başkalarının kullanmasını caiz görmüştür, çünkü Rahmân isminde Rahimde bulunmayan fazla bir mâna vardır. Aynı şekilde Allah Hâlik ismini de sadece kendisine tahsis etmiş ve başkasının kullanmasına cevaz vermemiştir. Çünkü Hâlik isminde, fâil ve benzeri isimlerde bulunmayan özel bir mâna vardır. İşte açıklamaya çalıştığımız âyetteki ibadet kelimesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. oki ol ol GIO akis dal Ú --- Dipnotlar: 73 Herne kadar Arapça metinde “iman etmeyecekleri” anlamına gelen “lâ yu'minün” (yayi y) kelimesi kullanılmışsa da mânanın doğru olabilmesi için “yu'minün” şeklinde düzeltilmesi gerekir.

Zariyat 51:57

Müfessirlerin geneli bu â rini rızıklandırmalarını isten yeti şöyle yorumlamıştır: Ben onlardan, kendileriyorum, yarattıklarımdan birini doyurmalarını yorum. Onların rızıkları ve doyurulması bana aittir. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkını vermek Allah'a ait olmasın” Âyete şöyle mâna verilmesi de mümkündür: Ben onlardan, rızık edinme yollarına sahip olmayanları rızıklandırmalarını ve yedirmelerini istemiyorum, çünkü o bana aittir; ben onlardan ancak ibadeti yahut yukarıda söylediğimiz gibi ibadet emrini istiyorum. Çünkü insanlar, kazanç ve rızık elde etme vasıtası bulunmayan hayvanlara rızık vermek için yaratılmadılar, aksine o hayvanlar, insanlar için rızık ve fayda olarak yaratılmıştır. En doğrusunu Allah bilir, (JBazılarının söylediği gibi bu âyette gizli bir kelimenin var olması da muhtemeldir. Yani de ki ey Muhammed! Ben sizi davet ettiğim vahiylere karşılık sizden ücret istemediğim gibi beni doyurmanızı da istemiyorum ki iman size ağır gelsin! Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim ilâhi kelâmı, insanları, kendisi rızka ve doyurulmaya muhtaç olduğu için yaratmadığını haber vermek mânasına da gelebilir. Çünkü Allah Teâlâ her türlü ihtiyaçtan, rızıktan ve yemekten münezzeh olduğuna dair deliller koymuştur. Dolayısıyla O, insanları ancak emir, yasak ve imtihan için yaratmıştır, bunun faydaları da yine insanlara dönecektir. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:58

[Herkese Rızkını Veren Allah'tır] Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, sebepler ve insanların rızıklandırıp faydalarına ulaştıkları kazançlar Allah Teâlânın fiilidir. Bütün bunlar Allah'ın yaratmasıdır ve insanlara bu yolla rızık vermektedir. Öyle ki, eğer böyle olmasaydı, insanlar çalışsalar, o sebeplere ve kazanç yollarına başvursalar bile ona ulaşamazlardı. Âyette rızkın Allaha nispet edilmesi, ancak o sebepleri ve kazanmayı yaratmış olmasındandır. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla burada, kulların fiillerini yaratanın Allah olduğuna dair delil vardır. Yaratan ve vareden O'dur, çünkü kendisine Râzık, yani rızık yl diye iam yer kazanç yolları ve sebeplerle rızıklandırılıyorlar. Rızkın Allaha nispet edilmesinin ve O'na rızık veren isminin verilip başkasına bu ismin verilmesine cevaz verilmemesinin sahih olabilmesi için bu rızıkta Allah'ın fiilinin de olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, rızkın Allah'a nispet edilmesi caizdir, çünkü bizzat o sebeplerin kendileriyle değil de o sebeplerde ve kazanç yollarında yarattığı lütuf sayesinde insanlara rızık kapılarını açmıştır. Çünkü insanlar ziraat yapıyorlar, tarlaya tohum ekiyorlar ama o tohum tarlada kaybolmaktadır. Aynı şekilde tarlayı suluyorlar, ama su toprakta yok olmaktadır. Sonra Allah lütfu ve rahmetiyle EGM [ ]öyle bir ikramda bulunmaktadır ki, insanın attığı tohum ve yaptığı sulama özü itibariyle bir rızka dönüşüyor. Aynı şekilde onların yetişmesi, olgunlaşması, pişmesi de Allah'ın onda yarattığı lütfun eseridir. Yemek, çiğnemek, yutmak ve benzeri işler ancak onları mideye doldurmaya yarar, bunda ise zarar vardır. Fakat Allah onda vücuda ve organlara yayılan bir kuvvet yaratmıştır, böylece rızkın kendisiyle değil ama o kuvvet sayesinde hayat ve varlık var olmaktadır. İşte Allah Teâlâ'nın söylediği de budur: Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah'tır. Yani bu kuvvetle insanlar yaşıyorlar ve hayatlarını devam ettiriyorlar. Allah âyette “metin” kelimesini kullanmıştır. Sağlam ve sarsılmaz anlamına gelen bu kelimenin, kuvvetin sıfatı olduğu söylenmiştir. O kuvvetin sağlam olmakla nitelenmesi mümkündür. Her türlü noksanlıktan münezzeh ve yüce olan Allah ise “metin” olmakla nitelenmez, yani Allah “metin'dir denilmez. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Çok şerefli arşın sahibi”. Burada arşı şerefli olmakla nitelemiştir, arş ise Allah'tan gayrı bir şeydir. Buna göre söylediğimiz gibi buradaki kuvvet kelimesi de böyledir. Kuvvetin sağlam olmakla nitelenmesi mümkündür, o kuvvet öyle bir özelliktir ki, yaratılanlar ona sahip olamazlar ve Allah Teâlâ'nın onda varettiği lütfu da idrak edemezler. En doğrusunu Allah bilir. Sarsılmaz gücün sahibi. Bazıları, bunu önceki ümmetleri helâk eden şiddetli saldırı gücü diye açıkladılar. En doğrusunu Allah bilir.

Zariyat 51:59

İnsanlar sanki azabın hemen gelmesini istiyorlardı da bu âyet o istek üzerine geldi. Nitekim Allah başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmaktadır: [ ] “Bi- UW risi, hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi””, “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: Gökten üzerimize taş yağdır İşte bu istekler üzerine Allah şöyle buyurdu: Şu iyi bilinmeli ki haksızlığa sapanlar için geçmişteki benzerlerinin payı gibi bir ceza payı var! Şimdi onu benden acele istemesinler! Yani önceki ümmetlerin başlarına gelen cezalar türünden onların da bir payı vardır. Bu ifade temsili bir mâna taşımaktadır; nitekim şöyle denilir: “Havze'n-na'li bi'n-na'li ve hazve'l-kuzzeti bi'l-kuzzeti” (Giat ia is pall Şal 31), yani ayakkabıya karşı ayakkabı, kulağa karşı kulak. Şöyle de denilir: “Sâ'un bi-sâ'in ve keylün bi-keylin” yani ölçeğe karşı ölçek, tahıl ölçeğine karşı tahıl ölçeği. Bu ifadelerden başkasına nasıl tartıldı ise ona da öyle tartılır mânası anlaşılır. Bunlara benzer başka örnekler de vardır. İşte âyette geçen “zenüb” kelimesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Bekir el-Esamm'ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Âyette geçen “zenüb” kelimesi, insanların su dağıttığı büyük kova anlamına gelir. İnsanların bir araya gelip kovalarını kuyuya daldırmaları Araplar'ın âdeti idi, böylece onlardan her biri sudan nasibini alırdı. Cenâb-ı Hak Mekkeliler'e şunu söylemektedir: Acele etmeyin, o azapta o kâfirlerin olduğu gibi sizin de nasibiniz var; tıpkı kuyuya sarkıttıkları kova ile herkes sudan nasibini aldığı gibi. Aynı şekilde İbn Kuteybe ve Ebü Avsece de “zenüb” nasip mânasına gelir dediler9, İbn Abbâs'ın (r.a.) da birbirini takiben geldiği için o azaba “zenüb” adını verdiği rivayet edilir. Şöyle demiştir: Nasıl ki kovalar kuyuya arka arkaya daldırılıp çekiliyorsa, aynı şekilde öncekilere azap geldiği gibi arkasından bunlara da gelir", En doğrusunu Allah bilir. Onu benden acele istemesinler! [ ]Yani azabı hemen istemesinler, onun da zamanı gelecek! O zaman da Allah Teâlâ'nın “Rabbim! Beni geri gönder!” diye yalvaracaklarını haber verdiği dünyaya geri dönmeyi isteyecekleri gündür. --- Dipnotlar: “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!”. bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi"! Kurün, s. 423. Taberi ve İbn Ebü Hâtim er-Râzi, İbn Abbâs'ın (r.a.) “zenüb” kova demektir dediğini rivayet ettiler (Taberi, Câmi'u'İ-beyân, XXVII, 19; İbn Ebü Hâtim, Tefsir, X, 3313). “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, 'Rabbim! Beni geri gönder de geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım der”.

Zariyat 51:60

60. “Başlarına geleceği bildirilen günden dolayı vay o inkârcıların haline!” Müfessirler şöyle dediler: İnkârcıların başlarına geleceği bildirilen günden maksat, kıyâmet günüdür. Ancak bu günün hangi gün olduğu âyette açık değildir. Müfessirlerin söyledikleri gün de olabilir, başka bir gün de olabilir. Vay haline sözünü daha önce açıklamıştık”, Şöyle bir soru sorulursa: Geçmiş ümmetlerin başlarına gelen köklerinin kazınması ve yok olmak gibi belâlardan Cenâb-ı Hak bu ümmeti bağışlamış ve onlara güvence vermişken, yine de bu ümmeti o belâlarla nasıl korkutur? Buna şu cevap verilir: Allah bu ümmeti de o belâlarla korkutmaktadır, çünkü bunun mânası, insanların köklerinin kazınmasını ve helâk edilmelerini gerektiren durum muhtemelen onlarda görülmüş, fakat belki de bu ümmette görülmeyecektir. Onlarla bunları korkutmak doğrudur; böyle bir korkutma ancak işin başında olmuş, sonra Cenâb-ı Hak lütfuyla ve rahmetiyle onları bağışlamış, Resülullah'ın (s.a.) lütfu ve rahmetiyle de onlara güvence vermiş ve şöyle buyurmuştur: “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”. Onları bu azaptan bağışlaması, onu belli bir vakte ertelemesi anlamına da gelebilir; o vakit de ruhlarının kabzedileceği ve dünyadan çıkıp gidecekleri gündür, işte o vakit çeşitli azaplarla cezalandırılırlar, önceki ümmetlerin başına gelenler bunların da başına gelir. Yoksa asla tamamen bağışlanmış değildirler. Bu cezanın âhirette onlara verileceği mânasına da gelebilir. Neticede bütün bunlar, Allah tarafından onlar için bir lütuf ve rahmettir. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. DALİ aku b Burada Cenâb-ı Hakk'ın Tür'a ve sözü edilen diğer varlık ve olgulara neden yemin ettiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Yemin burada bahsedilen varlıkların kendilerine değil, ancak onları yaratanın adına yapılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ insanlara, kendisinden başkası adına yemin etmeyi yasaklamıştır, bizzat kendisi nasıl eder? Bazıları da şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk'ın, katında değeri üstün olan dilediği kişi ve nesneler adına yemin etmesi mümkündür. Yeminlerin ancak insanlar nezdinde önemi ve değeri büyük olan varlıklar adına yapıldığını daha önce söylemiştik. Yemin, değeri yüce olan varlık ve olayların insanlara karışık gelmesi sebebiyle bilinmesini engelleyen şüpheleri gidermek için yapılır. Böylece insan o yemine konulan varlık ve olayın mutlaka mevcut ve gerçek olduğunu anlar; o kadar ki, eğer onlar üzerinde düşünseler, bakışlarını ve incelemelerini derinleştirselerdi, yemin olmasa bile gerçek olduklarının bilgisine ulaşırlardı. En doğrusunu Allah bilir. [SJAllah Teâlâ, kendisinden başka varlıklar adına yemin etmektedir, an- 164] cak yaratılanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü yaratılanların yemini, yardım dilemek ve yalvarmak anlamındadır. Yardım dileyenin Allah'tan başkasına sığınması ve ondan bir kuvvet talebinde bulunması caiz değildir. Allahtan başkası adına yapılan yeminde hem insanlar ve hem de Allah katında tehlikesi ve değeri bulunsa da Allah tarafından yapılan yemin, tamamen Ye 2 hatırlatma, ikaz ve onlara vâdetmiş olduğu mükâfatı teyit etmek anlamındadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın insanlara yönelik bir hatırlatma, ikaz ve tekit anlamına gelen her varlık ve olaya yemin etmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Kur'ân'da bahsi geçen yeminler, peygamberlerin Allah tarafından insanlara gönderildiklerine dair getirdikleri haberlerin yanı sıra kendilerinin Allah elçisi olduklarını, insanlar eğer yasaklanan fiilleri yaparlarsa başlarına belli bir azabın geleceğine dair söylediklerinin doğru olduğunu ispat etmek içindir. Kâfirler, gönderdiği haberlerde Allahı inkâr etmiş değildirler ki, Allah kendi haberinin doğruluğunu ispat etmek için yemin etsin! Peygamberlerin haberlerinin doğruluğu da ancak mücize göstermek ve deliller getirmekle anlaşılır. Ancak bunlar yeminle tekit edilmekte ve insanlar nazarında önemi ve değeri olan varlık ve olaylardan söz etmekle maksat hâsıl olmaktadır. İnsanların yaptığı yeminler ise zaten doğru olan şeyin aslının ispatı içindir, dolayısıyla onların, kalplerde son derece yüce ve değerli olan bir varlığın adına yemin etmeleri gerekir, bu da Allah Teâlâ'nın isimleri ve sıfatlarıdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ'nın Tür'a andolsun diye yaptığı yeminin, bütün dağlar adına yapılmış olması mümkündür. Çünkü Allah yeryüzünü yaratmış, ahaliyi oraya yerleştirmiş, bu dağları direk gibi dikmiş ve neticede yeryüzü sarsılmadan durur hale gelmiş, böylece insanların ihtiyaçlarını elde etmek için yeryüzünün her tarafına ulaşmak, istediği yerde yerleşmek imkânına kavuşmuş, âyette de belirtildiği gibi yeryüzü insanlar için adeta döşek haline gelmiştir. Herkes orada istediği gibi dolaşmakta, neyi istiyor, nereyi arzu ediyor ve nasıl seviyorsa öyle hareket edebilmektedir. İnsanlar bunu anladıkları zaman, kendilerine verilen nimetin şükrünü eda etmek gerektiğini de anlamaları icap eder. Bunu yapmadıkları zaman da nankörlüklerinin cezasını ve karşılığını görürler. Allah onları böyle korkutmakta ve bu azabın onlara mutlaka geleceğini yemin vasıtasıyla teyit ederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olabilecek yoktur!” Âyette geçen Tür kelimesinin özel bir dağ adı olması muhtemeldir; o, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın Müsâ aleyhisselâm ile konuştuğu ve ona Tevrat'ı verdiği Sinâ dağıdır. Bu dağ, İsrâiloğulları nezdinde çok değerlidir, onun değerini ve faziletini bildikleri için de Allah bu dağ adına yemin ederek söylemektedir: “Andolsun ki Rabb'inin azabı mutlaka gerçekleşecektir” Tür ile özel birtakım dağlar grubunun kastedilmiş olması da mümkündür, bunlar da Allah'ın değişik peygamberlere vahiy indirmiş olduğu dağlardır; nitekim bir rivayette şöyle denilmektedir: Allah Teâlâ Müsâ aleyhisselâma Tür-i Sinâda, İsâ aleyhisselâma Sâürâ dağında, Muhammed aleyhisselâma da Fârân dağında vahyetti. İşte Cenâb-ı Hak bunlar adına yemin ederek o azabın mutlaka gerçekleşeceğini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette, peygamberliğin ispatına dair bir delil vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) vahiy gelen yerleri ve o dağların faziletini haber vermektedir. Bunu bilmek, ancak öncekilerin kitaplarından öğrenmekle mümkündür. İnsanlar çok iyi biliyorlardı ki, Resülullah (s.a) bunu öğrenmek için o kitapları bilen herhangi bir kimseye gidip gelmemiştir. İşte bu durum, Resülullah'ın (sa.), vahiy yerlerini ve o dağların faziletini ancak Allah "Teâlâ'nın öğretmesiyle bildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir, Yazılı kitaba andolsun! Muhtemelen bu yemin, peygamberlere gönderilen bütün kitaplara yapılmaktadır. Çünkü peygamberlerin getirdikleri mücizelerin yanı sıra, yapılması ve sakınılması gereken fiillerin bilgisine, göklerin haberi, ilâhi hükümleri, konulan sınırları ve diğer çeşitli hikmetleri bilmeye bu kitaplar aracılığıyla ulaşılır. [9] n doğrusunu Allah bilir. Bu yeminin, hak olduğunu ve gökten geldiğini müminlerin bildiği Tevrat, İncil ve Zebür diye bilinen belli bazı kitaplara yapılmış olması da muhtemeldir. Yeminin ilâhi kitaplardan özellikle birine, 'Târ'un tefsirinde söylediğimiz gibi insanların benzerini meydana getirmekten aciz kaldığı için değeri yüce olan Kur'ân adına yapılmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerin söylediği gibi âdemoğullarının amellerinin yazıldığı kitaplar adına yapılmış olması da mümkündür, ancak onlar bu kitaplar adına neden yeminin yapılmış olabileceğini belirtmemektedirler, ben de bunun açıklamasını bilmiyorum. Açık sahifelere andolsun! Yani kapalı olmayıp açık olan sayfalar. Burada geçen “rik” kelimesine Ebü Ubeyde sahife, Ebü Avsece de kitap mânası verdi.

Tûr 52:2

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. DALİ aku b Burada Cenâb-ı Hakk'ın Tür'a ve sözü edilen diğer varlık ve olgulara neden yemin ettiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Yemin burada bahsedilen varlıkların kendilerine değil, ancak onları yaratanın adına yapılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ insanlara, kendisinden başkası adına yemin etmeyi yasaklamıştır, bizzat kendisi nasıl eder? Bazıları da şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk'ın, katında değeri üstün olan dilediği kişi ve nesneler adına yemin etmesi mümkündür. Yeminlerin ancak insanlar nezdinde önemi ve değeri büyük olan varlıklar adına yapıldığını daha önce söylemiştik. Yemin, değeri yüce olan varlık ve olayların insanlara karışık gelmesi sebebiyle bilinmesini engelleyen şüpheleri gidermek için yapılır. Böylece insan o yemine konulan varlık ve olayın mutlaka mevcut ve gerçek olduğunu anlar; o kadar ki, eğer onlar üzerinde düşünseler, bakışlarını ve incelemelerini derinleştirselerdi, yemin olmasa bile gerçek olduklarının bilgisine ulaşırlardı. En doğrusunu Allah bilir. [SJAllah Teâlâ, kendisinden başka varlıklar adına yemin etmektedir, an- 164] cak yaratılanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü yaratılanların yemini, yardım dilemek ve yalvarmak anlamındadır. Yardım dileyenin Allah'tan başkasına sığınması ve ondan bir kuvvet talebinde bulunması caiz değildir. Allahtan başkası adına yapılan yeminde hem insanlar ve hem de Allah katında tehlikesi ve değeri bulunsa da Allah tarafından yapılan yemin, tamamen Ye 2 hatırlatma, ikaz ve onlara vâdetmiş olduğu mükâfatı teyit etmek anlamındadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın insanlara yönelik bir hatırlatma, ikaz ve tekit anlamına gelen her varlık ve olaya yemin etmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Kur'ân'da bahsi geçen yeminler, peygamberlerin Allah tarafından insanlara gönderildiklerine dair getirdikleri haberlerin yanı sıra kendilerinin Allah elçisi olduklarını, insanlar eğer yasaklanan fiilleri yaparlarsa başlarına belli bir azabın geleceğine dair söylediklerinin doğru olduğunu ispat etmek içindir. Kâfirler, gönderdiği haberlerde Allahı inkâr etmiş değildirler ki, Allah kendi haberinin doğruluğunu ispat etmek için yemin etsin! Peygamberlerin haberlerinin doğruluğu da ancak mücize göstermek ve deliller getirmekle anlaşılır. Ancak bunlar yeminle tekit edilmekte ve insanlar nazarında önemi ve değeri olan varlık ve olaylardan söz etmekle maksat hâsıl olmaktadır. İnsanların yaptığı yeminler ise zaten doğru olan şeyin aslının ispatı içindir, dolayısıyla onların, kalplerde son derece yüce ve değerli olan bir varlığın adına yemin etmeleri gerekir, bu da Allah Teâlâ'nın isimleri ve sıfatlarıdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ'nın Tür'a andolsun diye yaptığı yeminin, bütün dağlar adına yapılmış olması mümkündür. Çünkü Allah yeryüzünü yaratmış, ahaliyi oraya yerleştirmiş, bu dağları direk gibi dikmiş ve neticede yeryüzü sarsılmadan durur hale gelmiş, böylece insanların ihtiyaçlarını elde etmek için yeryüzünün her tarafına ulaşmak, istediği yerde yerleşmek imkânına kavuşmuş, âyette de belirtildiği gibi yeryüzü insanlar için adeta döşek haline gelmiştir. Herkes orada istediği gibi dolaşmakta, neyi istiyor, nereyi arzu ediyor ve nasıl seviyorsa öyle hareket edebilmektedir. İnsanlar bunu anladıkları zaman, kendilerine verilen nimetin şükrünü eda etmek gerektiğini de anlamaları icap eder. Bunu yapmadıkları zaman da nankörlüklerinin cezasını ve karşılığını görürler. Allah onları böyle korkutmakta ve bu azabın onlara mutlaka geleceğini yemin vasıtasıyla teyit ederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olabilecek yoktur!” Âyette geçen Tür kelimesinin özel bir dağ adı olması muhtemeldir; o, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın Müsâ aleyhisselâm ile konuştuğu ve ona Tevrat'ı verdiği Sinâ dağıdır. Bu dağ, İsrâiloğulları nezdinde çok değerlidir, onun değerini ve faziletini bildikleri için de Allah bu dağ adına yemin ederek söylemektedir: “Andolsun ki Rabb'inin azabı mutlaka gerçekleşecektir” Tür ile özel birtakım dağlar grubunun kastedilmiş olması da mümkündür, bunlar da Allah'ın değişik peygamberlere vahiy indirmiş olduğu dağlardır; nitekim bir rivayette şöyle denilmektedir: Allah Teâlâ Müsâ aleyhisselâma Tür-i Sinâda, İsâ aleyhisselâma Sâürâ dağında, Muhammed aleyhisselâma da Fârân dağında vahyetti. İşte Cenâb-ı Hak bunlar adına yemin ederek o azabın mutlaka gerçekleşeceğini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette, peygamberliğin ispatına dair bir delil vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) vahiy gelen yerleri ve o dağların faziletini haber vermektedir. Bunu bilmek, ancak öncekilerin kitaplarından öğrenmekle mümkündür. İnsanlar çok iyi biliyorlardı ki, Resülullah (s.a) bunu öğrenmek için o kitapları bilen herhangi bir kimseye gidip gelmemiştir. İşte bu durum, Resülullah'ın (sa.), vahiy yerlerini ve o dağların faziletini ancak Allah "Teâlâ'nın öğretmesiyle bildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir, Yazılı kitaba andolsun! Muhtemelen bu yemin, peygamberlere gönderilen bütün kitaplara yapılmaktadır. Çünkü peygamberlerin getirdikleri mücizelerin yanı sıra, yapılması ve sakınılması gereken fiillerin bilgisine, göklerin haberi, ilâhi hükümleri, konulan sınırları ve diğer çeşitli hikmetleri bilmeye bu kitaplar aracılığıyla ulaşılır. [9] n doğrusunu Allah bilir. Bu yeminin, hak olduğunu ve gökten geldiğini müminlerin bildiği Tevrat, İncil ve Zebür diye bilinen belli bazı kitaplara yapılmış olması da muhtemeldir. Yeminin ilâhi kitaplardan özellikle birine, 'Târ'un tefsirinde söylediğimiz gibi insanların benzerini meydana getirmekten aciz kaldığı için değeri yüce olan Kur'ân adına yapılmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerin söylediği gibi âdemoğullarının amellerinin yazıldığı kitaplar adına yapılmış olması da mümkündür, ancak onlar bu kitaplar adına neden yeminin yapılmış olabileceğini belirtmemektedirler, ben de bunun açıklamasını bilmiyorum. Açık sahifelere andolsun! Yani kapalı olmayıp açık olan sayfalar. Burada geçen “rik” kelimesine Ebü Ubeyde sahife, Ebü Avsece de kitap mânası verdi.

Tûr 52:3

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. DALİ aku b Burada Cenâb-ı Hakk'ın Tür'a ve sözü edilen diğer varlık ve olgulara neden yemin ettiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Yemin burada bahsedilen varlıkların kendilerine değil, ancak onları yaratanın adına yapılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ insanlara, kendisinden başkası adına yemin etmeyi yasaklamıştır, bizzat kendisi nasıl eder? Bazıları da şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk'ın, katında değeri üstün olan dilediği kişi ve nesneler adına yemin etmesi mümkündür. Yeminlerin ancak insanlar nezdinde önemi ve değeri büyük olan varlıklar adına yapıldığını daha önce söylemiştik. Yemin, değeri yüce olan varlık ve olayların insanlara karışık gelmesi sebebiyle bilinmesini engelleyen şüpheleri gidermek için yapılır. Böylece insan o yemine konulan varlık ve olayın mutlaka mevcut ve gerçek olduğunu anlar; o kadar ki, eğer onlar üzerinde düşünseler, bakışlarını ve incelemelerini derinleştirselerdi, yemin olmasa bile gerçek olduklarının bilgisine ulaşırlardı. En doğrusunu Allah bilir. [SJAllah Teâlâ, kendisinden başka varlıklar adına yemin etmektedir, an- 164] cak yaratılanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü yaratılanların yemini, yardım dilemek ve yalvarmak anlamındadır. Yardım dileyenin Allah'tan başkasına sığınması ve ondan bir kuvvet talebinde bulunması caiz değildir. Allahtan başkası adına yapılan yeminde hem insanlar ve hem de Allah katında tehlikesi ve değeri bulunsa da Allah tarafından yapılan yemin, tamamen Ye 2 hatırlatma, ikaz ve onlara vâdetmiş olduğu mükâfatı teyit etmek anlamındadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın insanlara yönelik bir hatırlatma, ikaz ve tekit anlamına gelen her varlık ve olaya yemin etmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Kur'ân'da bahsi geçen yeminler, peygamberlerin Allah tarafından insanlara gönderildiklerine dair getirdikleri haberlerin yanı sıra kendilerinin Allah elçisi olduklarını, insanlar eğer yasaklanan fiilleri yaparlarsa başlarına belli bir azabın geleceğine dair söylediklerinin doğru olduğunu ispat etmek içindir. Kâfirler, gönderdiği haberlerde Allahı inkâr etmiş değildirler ki, Allah kendi haberinin doğruluğunu ispat etmek için yemin etsin! Peygamberlerin haberlerinin doğruluğu da ancak mücize göstermek ve deliller getirmekle anlaşılır. Ancak bunlar yeminle tekit edilmekte ve insanlar nazarında önemi ve değeri olan varlık ve olaylardan söz etmekle maksat hâsıl olmaktadır. İnsanların yaptığı yeminler ise zaten doğru olan şeyin aslının ispatı içindir, dolayısıyla onların, kalplerde son derece yüce ve değerli olan bir varlığın adına yemin etmeleri gerekir, bu da Allah Teâlâ'nın isimleri ve sıfatlarıdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ'nın Tür'a andolsun diye yaptığı yeminin, bütün dağlar adına yapılmış olması mümkündür. Çünkü Allah yeryüzünü yaratmış, ahaliyi oraya yerleştirmiş, bu dağları direk gibi dikmiş ve neticede yeryüzü sarsılmadan durur hale gelmiş, böylece insanların ihtiyaçlarını elde etmek için yeryüzünün her tarafına ulaşmak, istediği yerde yerleşmek imkânına kavuşmuş, âyette de belirtildiği gibi yeryüzü insanlar için adeta döşek haline gelmiştir. Herkes orada istediği gibi dolaşmakta, neyi istiyor, nereyi arzu ediyor ve nasıl seviyorsa öyle hareket edebilmektedir. İnsanlar bunu anladıkları zaman, kendilerine verilen nimetin şükrünü eda etmek gerektiğini de anlamaları icap eder. Bunu yapmadıkları zaman da nankörlüklerinin cezasını ve karşılığını görürler. Allah onları böyle korkutmakta ve bu azabın onlara mutlaka geleceğini yemin vasıtasıyla teyit ederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olabilecek yoktur!” Âyette geçen Tür kelimesinin özel bir dağ adı olması muhtemeldir; o, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın Müsâ aleyhisselâm ile konuştuğu ve ona Tevrat'ı verdiği Sinâ dağıdır. Bu dağ, İsrâiloğulları nezdinde çok değerlidir, onun değerini ve faziletini bildikleri için de Allah bu dağ adına yemin ederek söylemektedir: “Andolsun ki Rabb'inin azabı mutlaka gerçekleşecektir” Tür ile özel birtakım dağlar grubunun kastedilmiş olması da mümkündür, bunlar da Allah'ın değişik peygamberlere vahiy indirmiş olduğu dağlardır; nitekim bir rivayette şöyle denilmektedir: Allah Teâlâ Müsâ aleyhisselâma Tür-i Sinâda, İsâ aleyhisselâma Sâürâ dağında, Muhammed aleyhisselâma da Fârân dağında vahyetti. İşte Cenâb-ı Hak bunlar adına yemin ederek o azabın mutlaka gerçekleşeceğini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette, peygamberliğin ispatına dair bir delil vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) vahiy gelen yerleri ve o dağların faziletini haber vermektedir. Bunu bilmek, ancak öncekilerin kitaplarından öğrenmekle mümkündür. İnsanlar çok iyi biliyorlardı ki, Resülullah (s.a) bunu öğrenmek için o kitapları bilen herhangi bir kimseye gidip gelmemiştir. İşte bu durum, Resülullah'ın (sa.), vahiy yerlerini ve o dağların faziletini ancak Allah "Teâlâ'nın öğretmesiyle bildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir, Yazılı kitaba andolsun! Muhtemelen bu yemin, peygamberlere gönderilen bütün kitaplara yapılmaktadır. Çünkü peygamberlerin getirdikleri mücizelerin yanı sıra, yapılması ve sakınılması gereken fiillerin bilgisine, göklerin haberi, ilâhi hükümleri, konulan sınırları ve diğer çeşitli hikmetleri bilmeye bu kitaplar aracılığıyla ulaşılır. [9] n doğrusunu Allah bilir. Bu yeminin, hak olduğunu ve gökten geldiğini müminlerin bildiği Tevrat, İncil ve Zebür diye bilinen belli bazı kitaplara yapılmış olması da muhtemeldir. Yeminin ilâhi kitaplardan özellikle birine, 'Târ'un tefsirinde söylediğimiz gibi insanların benzerini meydana getirmekten aciz kaldığı için değeri yüce olan Kur'ân adına yapılmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerin söylediği gibi âdemoğullarının amellerinin yazıldığı kitaplar adına yapılmış olması da mümkündür, ancak onlar bu kitaplar adına neden yeminin yapılmış olabileceğini belirtmemektedirler, ben de bunun açıklamasını bilmiyorum. Açık sahifelere andolsun! Yani kapalı olmayıp açık olan sayfalar. Burada geçen “rik” kelimesine Ebü Ubeyde sahife, Ebü Avsece de kitap mânası verdi.

Tûr 52:4

4. Beytülma'müra andolsun!” [Beytülma'mür] Muhtemelen burada Cenâb-ı Hakk'ın, mahlükatın ikamet etmeleri, sıcaktan ve soğuktan korunmaları ve güven içinde yaşamaları için varettiği bütün evler kastedilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah size evlerinizi huzur yeri yapti; hayvanlarin derisinden barinaklar yapmanızı sağladı”, O kadar ki herkes, bu meskenlerin faydalarını, Allah Teâlâ'nın verdiği nimetlerin büyüklüğünü ve bunlara şükredilmesi gerektiğini bilir, İşte Allah, bu şükür görevine vefa göstermeyen kişilerin azaba ve cezaya müstahak olduklarını yeminle haber vermektedir. En doğrusunu Allahı bilir. Allah'ın yemin ettiği Beytülma'mürdan maksadın Kâbe olması da muhtemeldir, çünkü o her zaman mâmur bir yapıdır. Cenâb-ı Hak onun şanını ve faziletini bütün insanların kalbinde çok yüce bir konumda tutmuştur; hem müminlerin, hem de kâfirlerin kalplerinde onun değerini yüceltmiştir, hatta Kureyş müşrikleri ve diğer Araplar bile devamlı hac yaparlar, onu ziyarete gelirler ve ona büyük değer verirlerdi. İşte bundan dolayı Allah onun adına yemin etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ebú Ubeyde şöyle dedi: Beytülma'mür, kalabalık ailedir. Müfessirler şöyle dediler: Beytülma'mür göktedir, gök ehli onu ziyaret ve tavaf ederler. Ancak onu müşahede etmedikleri ve o konuda bilgi sahibi olmadıkları için Allah Teâlâ'nın ona yemin etmiş olması uzak ihtimaldir. İnsanların bilmedikleri, görmedikleri ve bilgi sahibi olmadıkları bir mekâna Allah nasıl yemin eder? Ancak şöyle denilebilir: Bu yemin kitap ehline yönelik olarak yapılmıştır, çünkü onlar kitaplarında bunu biliyorlardı. Varlığından haberdar olmayan, görmeyen ve bilgi sahibi olmayanlara yönelik olarak yemin etmesi ise uzak ihtimaldir. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:5

5. “Yükseltilmiş tavana andolsun!” i Yükseltilmiş tavandan maksat, gökyüzüdür, Allah onu yeryüzünden çok uzak olmasına, son derece geniş, kalın ve ağır olmasına rağmen direksiz olarak ve üstten bir bağlantısı olmadan yüksekte tutmaktadır ve insanlar onu aşağıdan görmektedirler. Böyle yapması da başka bir sebepten dolayı değil sadece imtihan için, emir ve yasaklar koyup insanların şükür görevlerini yerine getirmeleri gerektiği bilinsin diyedir. O'nun emirlerine ve yasaklarına aykırı davranan, verdiği nimetlere nankörlük eden ve haramlarını çiğneyen kişi de bahsettiği azaba lâyık olur. En doğrusunu Allah bilir ya, bu aynı zamanda, bahsettiklerimizi yapmaya kâdir olanın, her şeyi yapmaya kâdir olduğu ve hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağı da bilinsin diyedir. Buna göre âyet, Allahın hükümranlığını, kudretini ve azametini ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. PAİN KİN

Tûr 52:6

Edebiyatçılar şöyle dedi: Kaynayan denizden maksat, sıcak sularla dolu denizdir, çünkü şanı yüce olan Allah onu yarattığı günden beri sıcaklır, doludur ve derindir, hiçbir gün durumu değişmemiş, aksine aynı sıcak, tuzlu, dolu, derin ve engin halini korumaktadır. O, suyu bazan azalan bazan çoğalan, bazan sakin sakin akan ama bazan taşıp coşan, bazan çamur akan, bu yüzden çevresinin 1slahına ihtiyaç duyulan ve bunlara benzer hallerle durumu sürekli değişikliğe uğrayan diğer nehirler gibi değildir. Deniz, her zaman aynı konumunu korumaktadır.

Tûr 52:7

Allah Teâlâ, Rabb'inin azabının mutlaka gerçekleşeceğine yemin etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ona engel olabilecek yoktur, yani bu azabı onlardan defedebilecek kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:8

Allah Teâlâ, Rabb'inin azabının mutlaka gerçekleşeceğine yemin etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ona engel olabilecek yoktur, yani bu azabı onlardan defedebilecek kimse yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:9

9-10. 9 gün gök öyle bir sallanıp çalkalanır, dağlar yerinden kopup öyle bir yürür ki!” Allah Teâlâ bu âyette, “Rabb'inin azabı mutlaka gerçekleşecektir”! buyurarak onlara vâdedilen bu azabın geleceği günün dehşetini anlatmaktadır. Âyet-i kerime, bu ümmetin azap vaktinin kıyâmet günü olduğuna da işaret etmektedir, çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Asıl vâdeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır”, En doğrusunu Allah bilir. Âyet aynı zamanda o günün dehşetini ve korkunç halini de tasvir etmektedir, göklerin sallanıp çalkalanacağını, dağların da zikrettiği şekilde kopup yürüyeceğini söylemektedir. Burada sözü edilen gökler ve dağlar, yaratılanların en güçlüsü ve en sağlamıdırlar, ama bunlar bile âyette belirtildiği gibi o günün dehşetinden sallanıp çalkalanacak ve akıp gidecektir. Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın bütün bu âlemi yok edip başka bir âlemi varetmek için yarattığını da göstermektedir, çünkü burada halde hale dönüşen bir değişimden söz etmektedir. Bazan dağların yürütüleceğini ve çalkalanacağını söylemektedir: “(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz”. Gökyüzünün de sallanıp çalkalanacağını haber vermektedir. Bazan yeryüzünün parçalanacağından bahsetmektedir: “Yeryüzü ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!” Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”. Diğer bir âyette de şöyle buyurulur: “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabb'im onları un ufak edip savuracak””. Bu sürede de Dağlar yerinden kopup öyle bir yürür ki! demektedir. Aynı şekilde gökyüzünün ve yeryüzünün de halden hale dönüşeceğini haber vermektedir: “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz”. [ ]Bu ve benzeri âyetler, bu âlemdeki her şeyin değişeceğine ve yok olacağına işaret etmektedir. Nitekim hastalıklar da insanı halden hale çevirmekte ve sonunda ölümüne yol açmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Zam Oii p 4 #

Tûr 52:10

9-10. 9 gün gök öyle bir sallanıp çalkalanır, dağlar yerinden kopup öyle bir yürür ki!” Allah Teâlâ bu âyette, “Rabb'inin azabı mutlaka gerçekleşecektir”! buyurarak onlara vâdedilen bu azabın geleceği günün dehşetini anlatmaktadır. Âyet-i kerime, bu ümmetin azap vaktinin kıyâmet günü olduğuna da işaret etmektedir, çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Asıl vâdeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır”, En doğrusunu Allah bilir. Âyet aynı zamanda o günün dehşetini ve korkunç halini de tasvir etmektedir, göklerin sallanıp çalkalanacağını, dağların da zikrettiği şekilde kopup yürüyeceğini söylemektedir. Burada sözü edilen gökler ve dağlar, yaratılanların en güçlüsü ve en sağlamıdırlar, ama bunlar bile âyette belirtildiği gibi o günün dehşetinden sallanıp çalkalanacak ve akıp gidecektir. Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın bütün bu âlemi yok edip başka bir âlemi varetmek için yarattığını da göstermektedir, çünkü burada halde hale dönüşen bir değişimden söz etmektedir. Bazan dağların yürütüleceğini ve çalkalanacağını söylemektedir: “(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz”. Gökyüzünün de sallanıp çalkalanacağını haber vermektedir. Bazan yeryüzünün parçalanacağından bahsetmektedir: “Yeryüzü ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!” Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”. Diğer bir âyette de şöyle buyurulur: “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabb'im onları un ufak edip savuracak””. Bu sürede de Dağlar yerinden kopup öyle bir yürür ki! demektedir. Aynı şekilde gökyüzünün ve yeryüzünün de halden hale dönüşeceğini haber vermektedir: “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz”. [ ]Bu ve benzeri âyetler, bu âlemdeki her şeyin değişeceğine ve yok olacağına işaret etmektedir. Nitekim hastalıklar da insanı halden hale çevirmekte ve sonunda ölümüne yol açmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Zam Oii p 4 #

Tûr 52:11

11. “İşte o gün vay haline (peygamberin bildirdiklerini) yalan iii Bu âyet Allah'ın elçilerini inkâr edenlerin vay haline mânasına gelebileceği gibi Allah'ın birliğini yahut varlığının delillerini veyahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlerin vay haline mânasına da gelebilir. 12. “Onlar daldıkları bataklıkta oyalanıp duruyorlar.” Burada Allah Teâlâ onların halini, daldıkları bataklıkta oyalanıp durmak diye tasvir etmektedir. Aslında dalmak, bir şeyi aramak, araştırmak demektir. Fakat mutlak mânada dalmak, özellikle bâtıla dalmak anlamına gelir.

Tûr 52:12

11. “İşte o gün vay haline (peygamberin bildirdiklerini) yalan iii Bu âyet Allah'ın elçilerini inkâr edenlerin vay haline mânasına gelebileceği gibi Allah'ın birliğini yahut varlığının delillerini veyahut ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenlerin vay haline mânasına da gelebilir. 12. “Onlar daldıkları bataklıkta oyalanıp duruyorlar.” Burada Allah Teâlâ onların halini, daldıkları bataklıkta oyalanıp durmak diye tasvir etmektedir. Aslında dalmak, bir şeyi aramak, araştırmak demektir. Fakat mutlak mânada dalmak, özellikle bâtıla dalmak anlamına gelir.

Tûr 52:13

Yani yüzleri üzeri sürüklenerek cehenneme atılacaklar. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Bu cümle, özellikle kafa üstü cehenneme atılacaklar demektir",

Tûr 52:14

14, “(Onlara şöyle denecek:) Yalan sayıp durduğunuz ateş işte bu!” Burada gizli bir kelime vardır, onlara sanki şöyle denilir: Dünyada iken yalan sayıp durduğunuz ateş işte bu! En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:15

Dünyada iken onlar, kendilerine getirilen delillere ve kanıtlara, “bunlar sihirdir” demelerinin cevabı olarak âhirette cehenneme atıldıkları zaman onlara şöyle denilecek: Peki bu bir sihir mi? Buradaki Yoksa görmüyor musunuz? [§]sorusu iki şekilde yorumlanır. Birincisi, cehenneme atıldıkları zaman onlara şöyle denilir: Belki de burada size azap edilmemektedir ve bu da ateş değildir, çünkü siz görmüyorsunuz. Nitekim onlar dünyada iken kendilerine getirilen delillere karşı buna benzer sözler söylüyorlardı: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı” derler”, İşte buna karşılık onlara şöyle buyurur: Peki bu bir sihir mi? Yoksa görmüyor musunuz? Yani muhtemelen görmüyorsunuz. İkincisi, Bu sihir mi? Yoksa görmüyor musunuz? sözü onlara dünyada iken söylenmiştir: bunun âhirette başınıza geleceğini görmüyor musunuz? En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:16

9 Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurân, 11, 231. Girin oraya! Artık sabretmişsiniz etmemişsiniz, sizin için farketmez. Bu söz, İblis'in söylediği söze benzemektedir: “Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!”? Sabretmişsiniz etmemişsiniz, sizin için farketmez, yani sabretseniz de sızlansanız da size faydası olmaz. Çünkü sadece yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz, yani bu cezayı kendi yaptıklarınızla hak ettiniz, hak etmediğiniz halde bu cezayı size vermiş değilim.

Tûr 52:17

Bu âyet, onlar cennetlerde ve nimetler içinde olacaklar mânasına gelebileceği gibi içinde nimetler bulunan cennetlerde olacaklar anlamına da gelir. Buna göre “naim” kelimesinin başındaki atıf edatı olan “vav” harfi “ile” mânasındadır, yani nimetlerle dolu cennetlerde olacaklar.

Tûr 52:18

Rab'lerinin verdikleriyle mutluluk bulacaklar. Bazıları bu beyana, nimetlere garkolmuş halde müreffeh olacaklar mânasını verdi. Bazıları da hoşnut edilmiş olacaklar anlamını verdi. Bunların ikisi de aynıdır, çünkü nimetlere boğulan ve müreffeh olan insan, sevinçli, mutlu ve hoşnut olur. Bazıları ise “fâkihine”, nimetlere kavuşan ve bununla mutlu olan insandır, anlamını verdi. Bu İbn Kuteybe'nin sözüdür", Allah Teâlâ burada, Rabb'inin verdikleriyle mutlu olacaklar buyurmakta, Zâriyât süresinde ise “Rab'lerinin kendilerine verdiklerini alacaklar” demektedir. ( “Fâkihin” kelimesini az önce anlattık. Zâriyât taki âyet ise Rablerinin verdiklerini şükürle ve hamd ile alacaklar demektir. En doğrusunu Allah bilir. 5 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 425. Rab'leri onları cehennem azabından da koruyacaktır. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onları, şayet yapacak olurlarsa kendilerini helâke götürecek olan musibetlerden dünyada iken koruyacaktır. Bu tür davranışlardan onları koruduğu zaman, cehennemden de korumuş olur. İkincisi, onları âhirette koruyacak, yani onların dünyada yaptıkları helâk edici amellerini affedecek, bağışlayacak; şayet Allah affetmeseydi, onlar da helâk olur ve aynı azaba uğrarlardı. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:19

19. “(Onlara denecek ki:) Yaptıklarınızın karşılığı olarak âfiyetle yiyin için.” Burada sanki gizli bir kelime var gibidir. Yani cennete sokuldukları ve oradaki makamlarına yerleştiklerinde onlara şöyle denilecek: Yiyin, için! Âyette geçen ve âfiyet anlamına gelen “henten” kelimesi farklı mânalara gelir: Hiçbir sorumluluk korkusu olmadan, istemediğiniz bir işin meydana geleceği endişesi duymadan, bir âfete uğrayacağınız korkusu olmadan yiyin, için! Çünkü bu tür şeyler insanın içini bulandırır. Bu nimetler, sorumluluk korkusu, istemediği bir işin olacağı, âfet ve zarar göreceği korkusu uyandıran dünyadaki yiyecekler gibi değildir. Allah Teâlâ cennette müminlerin içini rahatsız etmeyen, hiçbir endişe içermeyen nimetlerin var olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. 20. “Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak... Ayrıca onları güzel gözlü eşlerle evlendireceğiz.” Allah Teâlâ, müminlerin dünyada iken arzu ettikleri ve canlarının çektiği her şeyin cennette var olduğunu haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: “Sedeflerinde saklı incilere benzeyen genç hizmetçileri etraflarında dönüp dururlar”"5, “Gencecik yaşıt kızlar, içki dolu kadehler...“ “Orada yüksek tahtda insanın hayal ettiği ve arzu ettiği her imkân vardır; Allah bunları insanların bu nimetleri kazanmaya özenmeleri yahut bütün bunların âhirette kendilerine verilmesi için dünyada iken bunların peşinden koşmamaları amacıyla belirtmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın burada âhirette onlara verileceğini haber verdiği dizilmiş koltuklara kurulmak, sevdikleriyle karşılıklı oturmak gibi Kur'ânda haber verilen nimetlerin mahiyetini bilmiyoruz. Onları güzel gözlü eşlerle evlendireceğiz. Burada bulunan “be” harfi zâittir, onlara güzel gözlü eşler vereceğiz demektir. Nitekim şöyle denilir: “Tezevvectü bi-fulâne” filan kadını aldım. Âyetin yorumu buna göredir. DOLŠAK abia 41% a Rİ

Tûr 52:20

19. “(Onlara denecek ki:) Yaptıklarınızın karşılığı olarak âfiyetle yiyin için.” Burada sanki gizli bir kelime var gibidir. Yani cennete sokuldukları ve oradaki makamlarına yerleştiklerinde onlara şöyle denilecek: Yiyin, için! Âyette geçen ve âfiyet anlamına gelen “henten” kelimesi farklı mânalara gelir: Hiçbir sorumluluk korkusu olmadan, istemediğiniz bir işin meydana geleceği endişesi duymadan, bir âfete uğrayacağınız korkusu olmadan yiyin, için! Çünkü bu tür şeyler insanın içini bulandırır. Bu nimetler, sorumluluk korkusu, istemediği bir işin olacağı, âfet ve zarar göreceği korkusu uyandıran dünyadaki yiyecekler gibi değildir. Allah Teâlâ cennette müminlerin içini rahatsız etmeyen, hiçbir endişe içermeyen nimetlerin var olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. 20. “Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak... Ayrıca onları güzel gözlü eşlerle evlendireceğiz.” Allah Teâlâ, müminlerin dünyada iken arzu ettikleri ve canlarının çektiği her şeyin cennette var olduğunu haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: “Sedeflerinde saklı incilere benzeyen genç hizmetçileri etraflarında dönüp dururlar”"5, “Gencecik yaşıt kızlar, içki dolu kadehler...“ “Orada yüksek tahtda insanın hayal ettiği ve arzu ettiği her imkân vardır; Allah bunları insanların bu nimetleri kazanmaya özenmeleri yahut bütün bunların âhirette kendilerine verilmesi için dünyada iken bunların peşinden koşmamaları amacıyla belirtmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın burada âhirette onlara verileceğini haber verdiği dizilmiş koltuklara kurulmak, sevdikleriyle karşılıklı oturmak gibi Kur'ânda haber verilen nimetlerin mahiyetini bilmiyoruz. Onları güzel gözlü eşlerle evlendireceğiz. Burada bulunan “be” harfi zâittir, onlara güzel gözlü eşler vereceğiz demektir. Nitekim şöyle denilir: “Tezevvectü bi-fulâne” filan kadını aldım. Âyetin yorumu buna göredir. DOLŠAK abia 41% a Rİ

Tûr 52:21

[Çocukların Taklidi İmanı] İman eden, soylarından gelenlerin de aynıiman ile kendilerini izledikleri kimselerin yanlarına bu zürriyetlerini katacağız. Bu âyet farklı şekillerde yorumlanmıştır. Birincisi, Ebü Bekir el-Keysâni'9 şöyle dedi: Çocukların amelleri anne ve babalarınkinden az olsa bile onların imanları ve amelleri anne ve babaların imanları derecesine getirilecek. Çünkü dereceler ancak ameller için söz konusudur, dolayısıyla onlar amelde anne ve babaları seviyesinde olmasalar da onların derecesine ilhak edilecekler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Çocuklar taklit yoluyla anne ve babalarından imanı alıp kabul ederler, fakat imanın delillerini ve kanıtlarını araştırmazlar, deliline hiç bakmadan imanı benimserler, bu bakımdan onlar iman konusunda anne ve babalarını taklit edip sadece onlarda gördüğünü alan kimseler olsa bile -her ne kadar tahkiki iman taklidi imandan daha üstün olsa da- yine anne ve babalarına ilhak edilirler. Bazıları da şöyle söyledi: Çocuklar imana erişemeseler ve onun gereğini yapmasalar da yine anne ve babalarının imanlarına ilhak edilirler. En doğrusunu Allah bilir. (SJBununla birlikte kendi amellerinden de bir şey eksiltmeyeceğiz. Ebü Bekir el-Esammın yorumuna göre çocukların amellerinden bir şey eksiltmeyeceğiz, yani çocukların amelleri anne ve babalarının amellerinden az olsa bile, kazanacağı sevap açısından anne ve babalarının amellerinden noksan tutmayacağız, aksine anne ve babalarının amelleri derecesine ulaştırılacaklar, anne ve babalara bol mükâfat verildiği gibi onlara da verilecek. Onun bu yorumu, sözünü ettiğimiz yukarıdaki yorumların doğruya en uzak olanıdır. Diğer yorum ise babalarının amellerinden bir şey eksiltmeyeceğiz demektir, yani onların amelleri anne ve babalarının amelleri seviyesine ulaşmasa"? da amellerinden bir şey eksiltilmeyecektir. Bunu, babalarının sevabından alınıp onlara verileceği zannedilmesin diye söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Herkes kendi yapıp ettiğinin hesabından kendisi sorumlu olacaktır. Bazıları bu âyetin, “Girin oraya! Artık sabretmişsiniz veya etmemişsiniz, sizin için farketmez. Çünkü sadece yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz” meâlindeki âyetin sılası olduğunu söylediler. Herkes kendi yapıp ettiğinin hesabından kendisi sorumlu olacaktır; bu âyet, rehin edilen mal sahibine aittir; onu sağar, biner ve ondan yararlanır, sonra onu rehin verene iade eder diyenlerin iddialarını reddetmektedir. Eğer ona ait olsaydı, rehin olmazdı; çünkü Allah onun rehin, yani mahpus olduğunu haber vermektedir. Rehin, sürekli ipotek konulan maldır. En doğrusunu Allah bilir. hayz İma Ci s göl

Tûr 52:22

22. “Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol veririz.” Daha önce de söylediğimiz gibi buradaki “fâkihe” kelimesinin basindaki, “be” harfi zàittir. Buradaki “emdednâ” (vsat) kelimesi de verilen bu nimetlerin bol ve sürekli olacağını haber vermektedir, yani bunlar hiç son bulmayacak ve azalmayacaktır, bunlar dünyada her zaman bulunmayan meyveler gibi değildir. Canlarının istediği etler cümlesi, arzu ettikleri ve canlarının istediği her türden yiyecekler, istedikleri her yiyeceği bulacaklar mânasına gelir. [ ] Orası, dünyada iken canlarının istediği yiyeceği bulamadıkları, ama BZ istemediği yiyecekleri bulabildikleri gibi olmayacak. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Orada sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak, yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz”, 23. “Orada karşılıklı kadeh alıp verirler, ama o içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye.” Orada karşılıklı kadeh alıp verirler. Yani orada kadehleri birbirlerine verirler, birbirlerinden de alırlar, dünyada olduğu gibi herkesin tek kadehi olmaz. Nitekim rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber eşlerinden biriyle yıkanıyordu, çoğu kez su tasını eşinin ellerinden alıyordu”. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Buradaki kadehten maksat şaraptır. Başkaları da şöyle dedi: O şarap dolu kadehtir, ama içinde şarap olmadığında su kabıdır. O içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye. Buradaki “lağv” ve “tesim” kelimeleri ötreli ve tenvinli okunmuştur. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Âyet, cennette saçmalamanın ve günah işlemenin söz konusu olmayacağını haber vermektedir. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “İçenlere dokunmaz, ondan sarhoş da olmazlar”?. Âyette geçen “lağv” ve “tesim” kelimeleri fethalı (üstün) olarak da okunmuştur”, bu da cennetin saçmalama ve günah işleme gibi fiillerden uzak olduğu anlamına gelir. Bu da reddedilmeyen bir yorumdur. Âyetin mânası şöyledir: Dünyada iken içtikleri zaman insanların saçmalamaları ve günah işlemeleri mutat olduğu gibi bir durum cennette söz konusu olmayacaktır. O içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye sözü cennette bunların helâl kılındığı mânasına gelir denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: “Resülullah (s.a.) guslederken yıkanmaya sağ taraftan başlardı, sağ eliyle suyu döker ve yıkanırdı. Sonra suyu sağ eliyle avret mahalline döker ve sol eliyle yıkardı. Yıkama bitince başından aşağıya su dökerdi” Hz. Âişe (r.a.) devamla dedi ki: “Ben ve Resülullah (s.a.) cünüplükten guslederken aynı kaptan yıkanırdık” (Müslim, “Hayız” ” İbn Kesir, Ebü Amr ve Yâkup üstünlü okudular. İbn Muhaysın, Yezidi ve Hasan-ı Basri de onların kıraatine uydular (Muhammed Fehd Hârüf, el- Müyesser fi'l-kırââti'l-erba' aşere, s.

Tûr 52:23

22. “Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol veririz.” Daha önce de söylediğimiz gibi buradaki “fâkihe” kelimesinin basindaki, “be” harfi zàittir. Buradaki “emdednâ” (vsat) kelimesi de verilen bu nimetlerin bol ve sürekli olacağını haber vermektedir, yani bunlar hiç son bulmayacak ve azalmayacaktır, bunlar dünyada her zaman bulunmayan meyveler gibi değildir. Canlarının istediği etler cümlesi, arzu ettikleri ve canlarının istediği her türden yiyecekler, istedikleri her yiyeceği bulacaklar mânasına gelir. [ ] Orası, dünyada iken canlarının istediği yiyeceği bulamadıkları, ama BZ istemediği yiyecekleri bulabildikleri gibi olmayacak. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Orada sizin için canınızın çektiği her şey bulunacak, yine orada umduğunuz her şeyi elde edeceksiniz”, 23. “Orada karşılıklı kadeh alıp verirler, ama o içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye.” Orada karşılıklı kadeh alıp verirler. Yani orada kadehleri birbirlerine verirler, birbirlerinden de alırlar, dünyada olduğu gibi herkesin tek kadehi olmaz. Nitekim rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber eşlerinden biriyle yıkanıyordu, çoğu kez su tasını eşinin ellerinden alıyordu”. Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Buradaki kadehten maksat şaraptır. Başkaları da şöyle dedi: O şarap dolu kadehtir, ama içinde şarap olmadığında su kabıdır. O içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye. Buradaki “lağv” ve “tesim” kelimeleri ötreli ve tenvinli okunmuştur. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Âyet, cennette saçmalamanın ve günah işlemenin söz konusu olmayacağını haber vermektedir. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “İçenlere dokunmaz, ondan sarhoş da olmazlar”?. Âyette geçen “lağv” ve “tesim” kelimeleri fethalı (üstün) olarak da okunmuştur”, bu da cennetin saçmalama ve günah işleme gibi fiillerden uzak olduğu anlamına gelir. Bu da reddedilmeyen bir yorumdur. Âyetin mânası şöyledir: Dünyada iken içtikleri zaman insanların saçmalamaları ve günah işlemeleri mutat olduğu gibi bir durum cennette söz konusu olmayacaktır. O içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye sözü cennette bunların helâl kılındığı mânasına gelir denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: “Resülullah (s.a.) guslederken yıkanmaya sağ taraftan başlardı, sağ eliyle suyu döker ve yıkanırdı. Sonra suyu sağ eliyle avret mahalline döker ve sol eliyle yıkardı. Yıkama bitince başından aşağıya su dökerdi” Hz. Âişe (r.a.) devamla dedi ki: “Ben ve Resülullah (s.a.) cünüplükten guslederken aynı kaptan yıkanırdık” (Müslim, “Hayız” ” İbn Kesir, Ebü Amr ve Yâkup üstünlü okudular. İbn Muhaysın, Yezidi ve Hasan-ı Basri de onların kıraatine uydular (Muhammed Fehd Hârüf, el- Müyesser fi'l-kırââti'l-erba' aşere, s.

Tûr 52:24

Allah, insanların dünyada iken canlarının istediği hizmetçileri, meyveleri, serili halıları, cennette de arzulamalarını sağlıyor. En doğrusunu Allah bilir. Üre Yala, 2 OAK yazi Aé 25 Şiz

Tûr 52:25

Ebü Bekir el-Keysâni şöyle dedi: Yani dünyada iken yapmış oldukları hataların durumunu sorarlar. O, hemen bunun arkasından gelen “Doğrusu biz, daha önce yakınlarımız arasındayken için için bir korku taşımaktaydık (değil mi?)” meâlindeki âyetle bu görüşüne delil getirdi. Sorarlar sözünün, dünyadan sorarlar mânasına geldiği de söylenmiştir. Onların dünyada iken aleyhlerine ve lehlerine yaptıkları işlerden soracakları mânası da bunda var gibidir. Çİ yeli lal 2 a GS GIG

Tûr 52:26

Bu âyet iki şekilde açıklanır. Birincisi, “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun” meâlindeki âyetle aynı mânaya gelir. İkincisi, biz daha önce kendimiz için ve yakınlarımız için endişe ediyorduk, yani yaptığımız kötülükler ve isyanlar yüzünden korkuyorduk. Bu yorumun delili de şu ilâhi beyandır: “Elbette biz bundan önce yalnız O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz ihsanı bol ve çok merhametli olan da yalnız O'dur”?. Yani, en doğrusunu Allah bilir ya, Biz daha önce yakınlarımız arasındayken için için bir korku taşımaktaydık, işlediğimiz kötülüklerden dolayı korkuyorduk, ama “Elbette biz bundan önce yalnız O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz ihsanı bol ve çok merhametli olan da yalnız O'dur” meâlindeki âyette ifade edildiği üzere Allah'ın rahmetini de umuyorduk. Allah Teâlâ çeşitli âyetlerde onları şefkat, korku, arzu ve ümit sahibi olmakla nitelemektedir. Meselâ bazı âyetlerde şöyle buyurdu: “Onlar, korku ve Sonraki âyet. ümit içinde Rab'lerine ibadet ve dua ederler”, “Onlar, umarak ve korkarak bize yalvarırlardı””,

Tûr 52:27

Bu âyet-i kerime, insanları kavurucu azapla cezalandırmanın Allah'ın hakkı olduğuna, fakat lütfu ve keremiyle onları koruduğuna işaret etmektedir. Mütezile'nin dediği gibi onları korumak eğer Allah'ın görevi olsaydı, buradaki lütfuyla muamele sözünün anlamı olmazdı.

Tûr 52:28

Şüphesiz ihsanı bol ve çok merhametli olan da yalnız O'dur. Burada geçen “innehü” kelimesindeki “elif” harfi üstünlü ve esreli olarak da okunmuştur. Esre okunduğunda müptedâ olur” ve Rabb'imiz daima böyledir mânasına gelir. Üstün olunca da şu mânaya gelir: Biz ilk olarak O'na dua ediyorduk, çünkü O ihsanı bol ve çok merhametli olandır; yani böyle olduğu için biz O'na dua ediyorduk. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:29

Yani Allah sana nübüvveti ve Kur'ân'ı lütfetmiştir, dolayısıyla sen ne kâhinsin, ne de mecnun! Bu âyet-i kerime iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, sen Rabb'inin nimetine, cinnet ve kehânet belâsına uğramış birinin vereceği gibi yahut onların senin hakkında söyledikleri biri imiş gibi karşılık vermedin. İkincisi, sen onların söyledikleri cinnet ve sihir gibi hallerden Rabb'inin bk, İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'l-kırâdti'1-'aşr, s. 416. nimeti sayesinde korundun ve âfiyete mazhar oldun. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, onların Hz. Peygamber hakkında, o kâhindir, o mecnundur dediklerine işaret etmektedir. Aynı şekilde gösterilen delillere karşılık vermekten aciz kaldıklarında onları sihir olmakla, önceki ümmetlerin haberlerini kehânetle, peygamberlerin onların liderlerine ve firavunlarına muhalefet etmelerini cinnetle, hoş ve tatlı bir sözü de şiir olmakla itham etmeleri inkârcıların âdetlerindendi. Bütün bunları da insanların kafalarını karıştırmak için yaparlardı. Resülullah'ın (s.a.) böyle olmadığını bilmelerine rağmen onlar bunu âdet edinmişlerdi; çünkü Hz. Peygamber'in bir kâhine veya sihirbaza gitmediğini, Kurânın da şairlerin şiirlerindeki nazım gibi olmadığını biliyorlardı, çünkü kendileri şiir söylemekten aciz olmadıkları halde Kur'ân gibi bir söz söylemekten aciz kalmışlardı.

Tûr 52:30

Sonra onlar, Resülullah'ın (s.a.) getirdiği delillere karşılık vermekten aciz kaldıklarında, Zamanın sillesini yiyeceği günü bekleyelim dediler. Yani yakında onlar bizim dinimize dönecekler dediler. Onlar, Resülullah'ın (s.a.) ashabından zayıf olanlara şöyle diyorlardı: Yakında Muhammed ölecek ve iş bizim elimize geçecek, o zaman siz de bize döneceksiniz. İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyette geçen “raybe'l-menün” ifadesi, yani zamanın hâdiseleri, acıları ve musibetleri demektir. Menün, dehr, zaman anlamına gelirt. Ebü Avsece bu ifadeye, başa gelmesi temenni edilen ve şüphelenilen olaylar diye mâna verdi.

Tûr 52:31

Yani sözünü ettiğiniz o olayları bekleyin, ben de onun sizin hepinizin ya da çoğunuzun başına gelmesini bekliyorum. Resülullah (s.a.) için, “O bir şairdir; zamanın sillesini yiyeceği günü bekliyoruz”? diyenler, Resülullah'ın (s.a.) vefatından önce helâk edildiler, Hz. Peygamber'in başına geleceğini zannettikleri helâk kendi başlarına geldi. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurün, s. 425.

Tûr 52:32

32. “Bunu onlara akılları mı emrediyor yoksa onlar azmış bir topluluk Bunu onlara akılları mı emrediyor? Cenâb-ı Hak tarafından kullanılan soru edatının, olumsuzu ifade edip soruya olumlu cevap vermek mânasına geldiğini daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik. Yani âyet-i kerime, bunu onlara akılları emretmiyor yahut bunu emredende akıl yoktur demektir. İkincisi, âyet, onlar akıllarını beyinsizce kullanmaktadırlar, yani hangi akıl putlara tapmayı emreder [ ]de Allaha kulluktan engeller, mânasına gelir. Yani akıl bunu emretmez. Yoksa onlar azmış bir topluluk mu? Yani bu konuda onlar haddi aşmışlardır. “Tuğyân” (otak!) kelimesi, düşmanlıkta haddi aşmak demektir. 33. “Onu kendisi uydurmuştur, diyorlar öyle mi? Hayır, hayır; inanmak istemiyorlar.” Yani onu senin uydurmadığını onlar da biliyorlar, fakat Allah'ın âyetlerini inkâr etmek için onu senin uydurduğunu söylüyorlar. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Aslında onlar seni inkâr etmiyorlar; fakat o zâlimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar”. Cenâb-ı Hak bu âyette buyuruyor ki: Aslında onlar sana yalancı demiyorlar, seni yalancı olmakla itham etmiyorlar, fakat Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor ve onların asılsız olduğuna inanıyorlar. Buna göre buradaki uydurmuştur sözü, onu senin uydurmadığını biliyorlar, fakat âyetleri reddetmek ve inkâr etmek gerektiğine inanıyorlar, bu yüzden sana uydurmuştur diyorlar mânasına gelir.

Tûr 52:33

32. “Bunu onlara akılları mı emrediyor yoksa onlar azmış bir topluluk Bunu onlara akılları mı emrediyor? Cenâb-ı Hak tarafından kullanılan soru edatının, olumsuzu ifade edip soruya olumlu cevap vermek mânasına geldiğini daha önce çeşitli yerlerde söylemiştik. Yani âyet-i kerime, bunu onlara akılları emretmiyor yahut bunu emredende akıl yoktur demektir. İkincisi, âyet, onlar akıllarını beyinsizce kullanmaktadırlar, yani hangi akıl putlara tapmayı emreder [ ]de Allaha kulluktan engeller, mânasına gelir. Yani akıl bunu emretmez. Yoksa onlar azmış bir topluluk mu? Yani bu konuda onlar haddi aşmışlardır. “Tuğyân” (otak!) kelimesi, düşmanlıkta haddi aşmak demektir. 33. “Onu kendisi uydurmuştur, diyorlar öyle mi? Hayır, hayır; inanmak istemiyorlar.” Yani onu senin uydurmadığını onlar da biliyorlar, fakat Allah'ın âyetlerini inkâr etmek için onu senin uydurduğunu söylüyorlar. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Aslında onlar seni inkâr etmiyorlar; fakat o zâlimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar”. Cenâb-ı Hak bu âyette buyuruyor ki: Aslında onlar sana yalancı demiyorlar, seni yalancı olmakla itham etmiyorlar, fakat Allah'ın âyetlerini inkâr ediyor ve onların asılsız olduğuna inanıyorlar. Buna göre buradaki uydurmuştur sözü, onu senin uydurmadığını biliyorlar, fakat âyetleri reddetmek ve inkâr etmek gerektiğine inanıyorlar, bu yüzden sana uydurmuştur diyorlar mânasına gelir.

Tûr 52:34

Eğer onlar Muhammed aleyhisselâm Allah iftira etmektedir iddialarında doğru söylüyorlarsa, Muhammed'in getirdiği sözün bir benzerini onlar da getirsinler. Buradaki getirsinler sözü zâhirde emir ise de hakikatte emir değildir, çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kendisine böyle bir yalanı ve iftirayı yapmalarını onlara emretmiş olması imkânsızdır. Bu âyet iki şekilde açıklanır. Birincisi, onların, Kurân'ın benzerini yapmaktan aciz oldukları mânasına gelir. İkincisi, Resülullah'ın (s.a.) Allah adına uydurduğu ve O'na iftira ettiğine dair sözlerinden dolayı onları kınamak ve azarlamak mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:35

Müfessirlerin geneli bu âyete, onlar babasız mı yaratıldılar? mânasını verdiler. Ancak babasız yaratılmış olsalar, onların bu sözlerinde büyük bir fayda yoktur, ancak onlar bununla, yaratılışlarını ve neden yaratıldıklarını bilmediklerini kastediyorlar. Aksine onların babaları vardı, babaları onları yetiştirmiş ve kendilerinin yaratıcı değil yaratılmış olduğunu, onlara kendilerini vareden bir yaratıcının bulunduğunu öğretmişlerdi. Öyleyse böyle akılsızca nasıl konuşuyor ve onda ısrar ediyorlar? Bize göre Acaba onlar bir yaratıcı bulunmadan mı yaratıldılar? ilâhi kelâmı, iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onlar amaçsız yaratılmadıklarını biliyorlar, çünkü gayesiz, anlamsız ve hikmetsiz olarak yaratılsalardı, abes olarak ve boş yere yaratılmış olurlardı. Ama onlar oyun olsun diye ve boş yere yaratılmadıklarını kendileri de biliyorlardı. İkincisi, şöyle denilir: Onlar, ister herhangi bir şey olmadan yaratılsınlar, ister topraktan ve sudan yaratılmış olsunlar, ne ile yaratıldılarsa yaratılsın, onları yaratanın kudreti kendi zatından dolayıdır, bunu başkasından elde etmiş değildir, dolayısıyla hiçbir şeyin O'nu aciz bırakması da mümkün değildir. Yoksa yaratıcı kendileri midir? Yani onlar yaratıcı değildirler. Oog YEN olg gäl el

Tûr 52:36

Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar? Yani yerküreyi ve gökleri onların yaratmadığını kendileri de biliyorlar. Hayır hayır! Onlar bir türlü idrak edip inanmıyorlar. Bu cümle iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onlar bu sözleri kesin bilgiye dayanarak söylemiyorlar, aksine zanna dayanarak konuşuyorlar. İkincisi, onlar doğru konuşmuyorlar; buna göre âyet, asla iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği bir kavim hakkında gelmiştir. Eğer bu yorum doğru ise o zaman burada peygamberliğin ispatına dair delil vardır, çünkü Hz. Peygamber bu haberi gayptan vermektedir. İlk yorumu doğru kabul edersek o zaman âyet, onların bütün söyledikleri kesin bilgiye değil zanna dayanmaktadır, bilmeden konuşmaktadırlar mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Tûr 52:37

Yoksa Rabb'inin hazineleri onların yanında mıdır? Yani, “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar?” meâlindeki âyetin tefsirinde, bütün bunları onlar yaratmadılar dediğimiz gibi bu âyet de Rabb'inin hazineleri onların yanında değildir ve her şeye egemen olan da onlar değildir, anlamına gelir. Sonra bu âyet farklı mânalar verilerek de yorumlanabilir, Birincisi, Yoksa Rabb'inin hazineleri onların yanında mıdır? Yani, onların Resülullah'a (s.a.) tâbi olmalarına engel olan, Resülullah'ta (s.a.) olmayıp kendilerinde bulunan bir fayda mıdır ki, bu sebeple onlar peygamberliğe daha lâyık olsunlar? Hayır, onlar buna daha lâyık değildirler! (İkincisi,) onlar gaybın ilmine mi muttali oldular da Resülullah'ın (s.a.) Allaha iftira ettiğini bildiler? Yani onlar gayp ilmine asla muttali değildirler. (Üçüncüsü,) gayp ilmi Resülullah'ta (s.a.) da yoktur, aksine onda sadece şanı yüce olan Rabb'inin kendisine haber verdikleri vardır. Onlarda ise bunların hiçbiri yoktur. Yoksa her şeye egemen olan onlar mı? Yani onlar ne kendilerinin ve ne de başkalarının rızıklarına hükümran kılınmış değildirler. Bazıları şöyle dedi: âyetteki “musaytır” kelimesinden maksat, Rab Teâlâdır. “Seytara fulânun” denince, falanın Rab olduğu anlaşılır. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”, Zeccâc şöyle dedi: “Müsâytır” kelimesi hâkim olan anlamına gelir”, NU Ebü Bekir de şöyle dedi: “Müsâytır”, güçlü olan, galip olan demektir. [ ] Ancak güç ve galibiyet, bazan delillerle kazanılır. Bu âyet, Resülullah'a (s.a.) karşılık verme mânasına da başka anlama da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Önceki âyet. 33 Íbn Kuteybe, Tefsiru šaribi'l-Kurún, s. 426. Zeccâc, Meâni'l-Kurln, V, 66. GÜR İş hiai a L 6. 2 z eği amta

Tûr 52:38

Yoksa onların, üstüne çıkıp göklerdeki haberleri dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Bu cümle iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, onların göklere çıkmak için bir vasıtaları ve güçleri mi var ki, çıkıp gök haberlerini dinlesinler ve Muhammed aleyhisselâmın Allaha iftira ettiğini anlasınlar? İkincisi, Muhammed aleyhisselâmın söyledikleri gibi olduğuna dair onların duydukları bir delil ve kanıt mı var? Şayet, evet var derlerse, o zaman şöyle denilir: Eğer öyleyse, içlerinden dinleyen biri açık bir kanıt getirsin. Yani açık bir delil getirsinler, fakat onlarda böyle bir delil yoktur. En doğrusunu Allah bilir. DİD SİZ CI 2) al

Tûr 52:39

Bu âyet-i kerime, daha önceki âyetler gibi değildir, çünkü önceki âyetler Resülullah (s.a.) ile onlar arasındaki karşılıklı sözlerle ilgili idi. Bu âyet ise doğrudan doğruya Allah ile ilgili olup onların söyledikleri “Melekler Allah'ın kızlarıdır” sözleri hakkındadır. Cenâb-ı Hak, bunu söyleyen insanların şöyle yaptıklarını da haber vermektedir: “Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir”, Allah Teâlâ burada onların, kendilerine nispet edildiğinde öfkelenerek mosmor kesildikleri kız çocuklarını Allaha nispet ederek nasıl beyinsizce davrandıklarını haber vermektedir. Bununla da Resülullah'ın (s.a.) gönlünü teskin etmekte ve onların eziyetlerine karşı sabırlı olmasını telkin etmektedir. Yani onlar benim hakkımda bile bu türlü sözler söylüyorlar, senin hakkında söylediklerine karşı da sabırlı ol! En doğru-

Tûr 52:40

40. “(Resûlüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?” Yani, ey resülüm! Onların sana tâbi olmalarına karşılık kendilerinden ücret istemiyorsun ki, bu yüzden sana tâbi olmasınlar! Allah Teâlâ, onların Resülullahia (s.a.) tâbi olmamak için hiçbir haklı gerekçeleri olmadığını söylemektedir. Tâbi olmamalarının sebebi, sadece inatçılıkları ve kibirleridir. En gine eze e

Tûr 52:41

41. “Yahut gayb bilgisi kendilerinin yanında da onlar (buradan alıp) mı yazıyorlar?” Yoksa gaybın bilgisi onların elindedir de Resülullah'ın (s.a.) Allaha iftira ettiğini bu sayede mi biliyorlar? Hayır, onların elinde böyle bir bilgi yoktur. 42. “Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar inkârcıların kendileridir!” Yani onlar Resülullah'a (s.a.) tuzak kurmak istiyorlar, fakat asıl tuzağa düşecek olan kendileridir. Onların Resülullaha (s.a.) kurmak istedikleri bu tuzak kendilerine dönecektir. Burada Cenâb-ı Hakk'ın haber verdiği tuzak, müfessirlerin söylediklerine göre onların Bedir günü öldürülmeleridir. Ancak bu tuzağın âhirette olması da muhtemeldir.

Tûr 52:42

41. “Yahut gayb bilgisi kendilerinin yanında da onlar (buradan alıp) mı yazıyorlar?” Yoksa gaybın bilgisi onların elindedir de Resülullah'ın (s.a.) Allaha iftira ettiğini bu sayede mi biliyorlar? Hayır, onların elinde böyle bir bilgi yoktur. 42. “Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar inkârcıların kendileridir!” Yani onlar Resülullah'a (s.a.) tuzak kurmak istiyorlar, fakat asıl tuzağa düşecek olan kendileridir. Onların Resülullaha (s.a.) kurmak istedikleri bu tuzak kendilerine dönecektir. Burada Cenâb-ı Hakk'ın haber verdiği tuzak, müfessirlerin söylediklerine göre onların Bedir günü öldürülmeleridir. Ancak bu tuzağın âhirette olması da muhtemeldir.

Tûr 52:43

Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Yani onların Resülullah (s.a.) hakkında ileri sürdükleri iddiaları dile getirmelerini kendilerine emreden tanrıları mı var? Yahut onları Allahın azabından engelleyecek Allah'tan başka tanrıları mı var? Yani onlar için böyle biri yok! Bu âyet, şu mânaya da gelebilir: Onların, Resülullah'ın (s.a.) Allaha iftira ettiği iddiasini kendilerine emreden yahut buna onları muttali kılan başka tanrıları mı var? Onlara bu bilgiyi veren başka bir tanrı yok! Onlardan Allah'ın azabını geri çevirecek kimse de yok! Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, Rabb'inin azabı mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olabilecek yoktur!” Allah Teâlâ sonra, onların ulühiyette kendisine ortak koştukları putlardan kendisini tenzih etmekte, onların ibadete lâyık olmadıklarını söylemektedir: Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan tamamıyla münezzehtir. GİS Mai yüz Ús ZEN ÚS 15 Oo

Tûr 52:44

144. “Gökten bir kütlenin düşmekte olduğunu görseler, yine de ‘Bunlar üst üste yığılmış bulutlar? derler? [Kâfirlerin İnatçılıkları] Allah Teâlâ bu âyette, kâfirlerin liderlerinin ve önderlerinin ne kadar inatçı olduklarını haber vermektedir. Onların söyledikleri her söz, öğrenme amacıyla değil inatçılıklarının eseridir. Cenâb-ı Hak, “Bunu onlara akılları mı emrediyor?” diye başlayıp, “Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrıları mı var?” cümlesine kadar devam eden ilâhi beyanlarda hep o inatçı liderlere deliller getirmektedir. Gökten bir kütlenin düşmekte olduğunu görseler, yine de Bunlar üst üste yığılmış bulutlar” derler meâlindeki âyet de bunu açıklamaktadır. Allah buyuruyor ki: Onlara, kendilerini uyaran ilâhi azabın geldiğini görseler bile, inatçılıklarından ve kibirlerinden, bu buluttur azap değildir, derler. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, yine de inanacak değillerdi”. Bu âyette de onların ne kadar inatçı olduklarını haber vermektedir. Diğer bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kendilerini her yönden kuşatan göğe ve yere bakıp düşünmezler mi? Dilesek onları yerin dibine geçirir veya gökten üzerlerine parçalar qüsürürüz”", Buna rağmen onlar yine de iman etmiyorlar ve inatçılıklarından ve kibirlerinden, Bunlar üst üste yığılmış bulutlardır, diyorlar.

Tûr 52:45

45, “Artık dehşete kapılacakları gün ile yüzyüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak.” Sonra Allah Teâlâ onların asla iman etmeyeceklerini bildiği için, peygamberine, onlardan yüz çevirmesini ve onlarla meşgul olmamasını emretmektedir: Artık dehşete kapılacakları gün ile yüzyüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak. Allah, peygamberine de onların iman etmelerinden ümidini kestirmekte, onların verdikleri eziyetlere karşı kendisine sabırlı olmayı ve onlara karşılık vermemeyi emretmektedir. Onların, o dehşet günü gelmeden, yani ölmeden iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Bu âyetteki “yus'akün” (oyina) kelimesindeki “ye” harfi üstünlü de ötreli de okunmuştur, Üstünlü okuyanlar, “O gün göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek” meâlindeki âyete dayanırlar, buradaki fiil “öldürülecek” diye meçhul şeklinde değil, “ölecek” diye mâlum sigasıyla gelmiştir. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki “sa'ka” (aal) fiilinden maksat da söylediğimiz gibi ölmeleridir. Âyet-i kerime, kendilerine sıkıntılar ve acılar geldiğinde iman etseler bile, o zaman bu imanın onlara faydası olmayacak mânasına da gelebilir, çünkü o, azabı kendilerinden defetme amaçlı imandır. 184 am Tashan planlar o gün kendilerine hiçbir yarar ku cak ve kendilerine yardım eden de olmayacak! Yani onların Resülullah'a (s.a.) kurdukları tuzakların cezası Allah tarafından geldiği gün bu tuzakların kendilerine hiçbir faydası olmayacak. Âyet-i kerime, onların, Allah'ın haber verdiği gibi kendilerine şefaatçi olacakları ve Allaha yaklaştıracakları ümidiyle taptıkları putların, onları Allah'ın azabından kurtarmaya hiç faydası olmayacak, anlamına da gelebilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. wb: ÇE) özeli --- Dipnotlar: bk.İbn Mihrân, el-Mebsût f'l-kırâåti'l-'aşr, s. 417.

Tûr 52:46

45, “Artık dehşete kapılacakları gün ile yüzyüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak.” Sonra Allah Teâlâ onların asla iman etmeyeceklerini bildiği için, peygamberine, onlardan yüz çevirmesini ve onlarla meşgul olmamasını emretmektedir: Artık dehşete kapılacakları gün ile yüzyüze gelinceye kadar onları kendi halleriyle baş başa bırak. Allah, peygamberine de onların iman etmelerinden ümidini kestirmekte, onların verdikleri eziyetlere karşı kendisine sabırlı olmayı ve onlara karşılık vermemeyi emretmektedir. Onların, o dehşet günü gelmeden, yani ölmeden iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Bu âyetteki “yus'akün” (oyina) kelimesindeki “ye” harfi üstünlü de ötreli de okunmuştur, Üstünlü okuyanlar, “O gün göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek” meâlindeki âyete dayanırlar, buradaki fiil “öldürülecek” diye meçhul şeklinde değil, “ölecek” diye mâlum sigasıyla gelmiştir. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki “sa'ka” (aal) fiilinden maksat da söylediğimiz gibi ölmeleridir. Âyet-i kerime, kendilerine sıkıntılar ve acılar geldiğinde iman etseler bile, o zaman bu imanın onlara faydası olmayacak mânasına da gelebilir, çünkü o, azabı kendilerinden defetme amaçlı imandır. 184 am Tashan planlar o gün kendilerine hiçbir yarar ku cak ve kendilerine yardım eden de olmayacak! Yani onların Resülullah'a (s.a.) kurdukları tuzakların cezası Allah tarafından geldiği gün bu tuzakların kendilerine hiçbir faydası olmayacak. Âyet-i kerime, onların, Allah'ın haber verdiği gibi kendilerine şefaatçi olacakları ve Allaha yaklaştıracakları ümidiyle taptıkları putların, onları Allah'ın azabından kurtarmaya hiç faydası olmayacak, anlamına da gelebilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. wb: ÇE) özeli --- Dipnotlar: bk.İbn Mihrân, el-Mebsût f'l-kırâåti'l-'aşr, s. 417.

Tûr 52:47

Şüphesiz o zulmedenlere bundan başka (dünyada başlarına gelecek) bir azap daha var. Müfessirler bu âyeti şöyle tefsir etti: Mekke müşrikleri için cehennem azabından önce başka bir azap daha vardır ve o da Bedir günü kılıçla öldürülmeleridir. Şüphesiz o zulmedenlere sözü, kâfirlere anlamına gelebilir; buna göre o kâfirler için “Dehşete kapılacakları gün ile yüzyüze gelinceye kadar”“ meâlindeki âyette kıyâmet günü geleceği belirtilen azaptan önce dünyada da bir azap vardır, anlamına gelir: Sonra Allah onlar için azaptan başka bir azap buyurmaktadır; yani küfre devam ettikleri sürece sürekli azap içinde olacaklar, korku, zillet ve aşağılanmış halde yaşayacaklar. Bütün bunlar da Allah'ın azabıdır. En doğrusunu Allah bilir, Fakat çoğu bunu bilmez; yani çoğu bildiklerinden yararlanmaz yahut bilgi alma vasıtalarına aldırmadıkları için hakikati bilmezler, onlar üzerinde düşünüp yaptıklarından vazgeçmeye çalışmazlar.

Tûr 52:48

48. “Sen Rabb'inin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın. Her kalktığında Rabb'ini hamd ile tesbih et? Sen Rabb'inin hükmünü sabırla bekle! Bu âyet-i kerime, Resülullah'ın (s.a.) çok zorlu, sıkıntılı ve şiddetli işlerle yükümlü tutulduğuna işaret etmektedir, çünkü Allah sabırla bekle, buyurmaktadır. Sabır emri de ancak zor ve meşakkatli bir iş için kullanılır. Bundan dolayı Allah, Hz. Peygambere şöyle emretmektedir: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret!” Bu âyette de tıpkı diğer peygamber kardeşlerinin yüklendikleri zor işlere sabırla katlandıkları gibi Resülullah'ın (s.a.) da yüklendiği zorluklara karşı sabırlı olmasını emretmektedir. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen sabret; sabır göstermen de Allah'ın ihsanı sayesinde olacaktır”, Cenâb-ı Hak bu âyette ona, eğer sabrederse, bu Allahın kendisini buna muvaffak kılmasıyla olacağını haber vermektedir. Yahut sabrettiği zaman, ancak Allah için sabretmiş olacaktır ve yüklendiği külfeti taşımak da kendisine kolay gelecektir. En doğrusunu Allah bilir. Rabb'inin hükmü sözü, farklı anlamlara gelebilir. Birincisi, bundan maksat, Allah'ın emretmiş oldugu işleri, muhaliflerini öldürmeye kararlı olan firavunlara tebliğ etmektir. Bu, yerine getirilmesi zor bir emirdir, bundan dolayı Allah bu hususta ve onlara tebliğ işinde sabırlı olmasını emretmektedir, İkincisi, maksat, onların eziyetlerine, alaylarına sabretmesi ve onlara karşılık vermemesi emridir. Üçüncüsü, özellikle kendi içinde meydana gelen sıkıntılara, inkâr edilmenin kederine, tevhide ve imana yanaşmamalarından kaynaklanan üzüntü karşısında sabırlı olması emridir. Bütün bunlar da ancak Allah'ın hükmüdür. Kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın. Yani bizim gözümüzün önünde ve bilgimiz altındasın. Eğer âyetteki sabır emri, sözünü ettiğimiz kişilere tebliğ görevini yerine getirmekle ilgili ise o zaman Kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altındasın ilâhi kelâmı, zafer ve yardım vâdi anlamına gelir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Allah seni insanlardan koruyacaktır”. Şayet sabır emri, kâfirlerin yaptıklarına karşılık vermemek yahut kendisiyle Rabb'i arasındaki işleri yerine getirmekle ilgili ise o zaman burada Allah sanki şunu söylemektedir: Onların seni inkâr etmeleri, alaya almaları ve sana eziyet etmeleri bizim bilgimiz dâhilindedir, bu durumu bilmeden sana o görevi yüklemiş değiliz. En doğrusunu Allah bilir. Rabb'ini hamd ile tesbih et! Yaratıklara ait niteliklerden ve lâyık olmadığı nitelemelerden Rabb'ini tenzih et ve O'nu lâyık olduğu şekilde övgü ile an! Her kalktığında; yani yerinden her kalktığında veya uykundan her uyandığında [ ]veyahut maişet temini ve dışarı çıkmak için her kalktığında Rabb'ini hamd ile tesbih et! Eğer bu âyetten maksat, her oturduğun yerden kalktığında hamd ile tesbih etmesi ise bu tesbih Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadiste ifade edilmektedir: “Kim, içinde lüzumsuz konuşmaların çok olduğu bir mecliste oturur da oradan kalkmadan önce “Seni tenzih ederim Allahım!, Sana hamdederim. Şehadet ederim ki senden başka ilâh yoktur. Senden bağışlanma dilerim ve sana tövbe ederim derse, o mecliste işlemiş olduğu hataları bağışlanır”. Eğer âyetten maksat, uykudan kalktığında Rabb'ini hamd ile tesbih etmesi ise bununla namaz kastedilmiş olabilir. Şayet maksat, maişet temini ve dışarı çıkmak için kalktığında Rabb'ini hamd ile tesbih etmesi ise âyet sanki gündüz vakitlerinde dışarı çıktığında Rabb'ini hamd ile tesbih mânasına gelir. Dahhâk, Hz. Ömer'in (ra.) şöyle dediğini rivayet eder: Farz namaza kalktığında, henüz tekbir almadan önce şu sözlerle Rabb'ini hamd ile tesbih et diyerek yukarıda geçen “Seni tenzih ederim Allahım! Sana hamdederim..” duasını sonuna kadar okudu. Yine Dahhâk'ın rivayet ettiğine göre Resülullah (s.a.) namaza başladığında bu âyeti okurdu: “Her kalktığında Rabb'ini hamd ile tesbih et!” Ebü Said ve Hz. Âişe'nin (ra.) rivayet ettiklerine göre de Hz. Peygamber namaza başladığında aynı sözü söylerdi. Her kalktığında sözüne Mücâhid, oturduğun yerden her kalktığında anlamını verdi”, En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: & Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim lüzumsuz konuşmaların çok olduğu bir mecliste oturur da oradan kalkmadan önce şu duâyı okursa, Allah orada otururken işlemiş olduğu hataları bağışlar: Rabb'imiz; seni tesbih eder, sana hamdederim. Senden başka ilâh yoktur. Senden mağfiret dilerim ve tövbemi sana arzederim” (Ahmed b. Hanbel,

Tûr 52:49

Gecenin bir kısmında; yani geceleyin istirahate çekildiğinde Rabb'ini tesbih et. Allah burada sanki şunu söylemektedir: Gece ve gündüz, istirahat ederken de yolda yürürken de her zaman Rabb'ini hamd ile tesbih et! (lYıldızlar çekildiğinde de O'nu tesbih et. Müfessirler bu âyeti şöyle yorumladı: Ondan maksat sabah namazının iki rekât sünnetidir. Allah hepsinden razı olsun, sahâbe ve tâbiilerden böyle rivayet edilmiştir”. İbn Abbâs (r.a.), yıldızlar çekildiğinde sözü ile sabah namazının farzından önceki iki rekât sünnetin, “Secdelerin ardından”! meâlindeki âyette de akşamın farzından sonraki iki rekât sünnetin kastedildiğini merfü olarak rivayet etmiştir”. Eğer bu rivayet sabit ise âyetin tefsiri de budur. Buna göre de âyet, sabah namazını (fecrin doğuşundan öncesine kadar) ertelemenin gerekli olduğuna işaret eder, çünkü yıldızların çekilmesi, ancak onların gitmesi ve kaybolması anlamındadır. Bu da fecrin doğuşunun ilk anında olmaz, ancak ortalık aydınlığında olur. Dolayısıyla bu konuda âyet, bizim görüşümüze dair bir delildir. En doğrusunu Allah bilir. bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VII, 637. 9 Taberi, Câmi''-beyân, XXVII, 53. Tirmizi, “Tefsir” 52.

Necm 53:1

1. “Battığı sırada yıldıza andolsun!” š Denilmiştir ki: Buradaki yıldızdan maksat, bizzat yıldızların kendileridir. Cenâb-ı Hak, Muhammed aleyhisselâmın, kâfirlerin iddia ettikleri gibi asla sapıtmadığını ve yanlış yolda olmadığını yıldızlar üzerine yemin ederek söylemektedir. Bunu Esam söylemektedir. Şöyle de denilmiştir: Buradaki “necm” kelimesinden maksat, Kur'ân'ın parça parça ve peyderpey indirilmesidir; Allah, Kur'ân'ın asla yanlış ve sapkın bir kitap olmadığına yemin etmektedir. Mücâhid şöyle dedi: Allah, batan Süreyya yıldızına yemin etmektedir, Araplar altılı grup halindeki yıldıza Süreyya yıldızı derlerdi!, Ebü Ubeyde de şöyle söyledi: Allah ufukta kayan yıldıza yemin etmektedir. Sanki sadece Süreyya yıldızını kastetmediğini söylemektedir? Eğer ilk yorumu doğru kabul edersek, âyeti şöyle izah ederiz: Allah Teâlâ, mahlükatın kalplerinde yıldızlara dair özel bir yer ve değer yaratmıştır ve insanlar başlarına gelen her şeyi yıldızlara bağlamaktadırlar; gördükleri faydaların ve uğradıkları zararların çok olmasını, bolluğu ve darlığı, başlarına gelen musibetleri ve zorlukları, gidişatın değişmesini hep yıldızlarla irtibatlı görmektedirler. Ayrıca Cenâb-ı Hak yıldızlarda [ ]kibleyi bulmak, yolları ve gidilecek yönleri tayin etmek ve vakitleri öğren- PEY mek gibi sayılması uzun sürecek faydalar da yaratmıştır. İşte bundan dolayı Allah bizzat yıldızların kendisine yahut yıldızları ve onlardaki faydaları yaratana yemin etmektedir ki, Muhammed aleyhisselâm sapıtmamış ve doğru yolu kaybetmemiştir. Şayet yıldızlardan maksat Kur'ân'ın parça parça ve peyderpey indirilmesi ise o zaman Allah, Kur'ân'ı peyderpey indirene yemin etmektedir. ! İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'-Kurân, s. 427.? ibn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 427. Battığı sırada. Yani kayıp kaybolduğu sırada. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Bakın! Yıldızların yerlerine yemin ederim”, Yani onların düştükleri yerlere... Battığı sırada sözünün doğruya en yakın olan mânası yürüyüşüne sürekli devam ettiği sırada, anlamına gelmesidir. Çünkü yıldızlar sürekli olarak yürüyüşlerine devam etmektedirler. Onların yollarına sürekli devam etmelerinde de halkın aradıkları yolları bulmak ve benzerleri gibi pek çok faydaları vardır. Yoksa yıldızların düşmelerinde ve kaybolmalarında fazla bir hikmet yoktur ki, Cenâb-ı Hak ona yemin etmiş olsun! En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:2

Bu âyet-i kerime iki şekilde izah edilir. Birincisi, Kurânın ona inmesinde ve kendisine emredilen işlerde bir sapkınlık yoktur. Çünkü müşrikler onda bir yanlışlık olduğunu iddia ediyorlardı, zira kendilerinin ve atalarının dinine muhalif sözler söylüyordu. İşte bunun üzerine Allah, onda ve emredildiği işlerde bir sapkınlık ve yanlışlık olmadığını söylemektedir. İkincisi, Bu arkadaşınız ne sapıtmış ne de eğri yola gitmiştir, çünkü o sihirbaz ve şair değildir. Onlar, Resülullah'ın (s.a.) şair ve sihirbaz olduğunu iddia ediyorlardı. Allah da hayır o böyle değildir, o sihirle sapıtmamış, şiirle de yanlış yola gitmemiştir, demektedir. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: Şairlere gelince, onlara da yoldan sapmışlar uyarlar”. Aksine Muhammed aleyhisselâm doğru yoldadır ve hidâyet üzeredir. DEE i las

Necm 53:3

3. “Kişisel arzularına göre de konusmamaktadir” 4. “O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir”

Necm 53:4

3. “Kişisel arzularına göre de konusmamaktadir” 4. “O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir”

Necm 53:5

O, kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. Yani o, nefsinin istediği sözleri söylemiyor, aksine sadece kendisine verilen vahyi dile getiriyor. Çünkü Allah, bunun hemen arkasından şunu söylemektedir: O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir. Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti. [ ] Aksi halde Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti cümlesini Allaha nispet etmek de caizdir. Çünkü Allah Teâlâ, “Kur'ân'ı Rahmân öğretti” meâlindeki âyette öğretmeyi kendi zatına nispet etmektedir. Ancak üstün niteliklerle donatılmış biri öğretti meâlindeki âyet, ondan maksadın Allah olmadığını açıklamaktadır. Çünkü Allah'ın, üstün niteliklerle donatılmış biri diye nitelenmesi mümkün değildir. Müfessirlerin de söyledikleri gibi bundan maksat Cibril aleyhisselâmdır. Âyette geçen “kuvà” kelimesi aslında ipler demektir, bundan maksat da güç ve takattır, bunun tekili “kuvvet” gelir. Dolayısıyla âyetteki öğretme işi Cibrile nispet edilmektedir, çünkü Resülullah (s.a.) onu dinlemiş ve Kur'ân'ı ondan almıştı. Sonra Allah, öğretme işini bazan Cibrile, bazan da kendi zatına nispet etmektedir. Cibrile nispet etmesi, Resülullah'ın (s.a.) onu dinlemiş ve Kur'ân'ı ondan almış olmasından dolayıdır. Kendi zatına nispet etmesi de iki şekilde açıklanır. Birincisi, Cibrili gönderen, ona Kur'ân'ı öğretmesini emreden ve Cibrilde öğretme fiilini yaratan Allah olduğu için bunu kendi zatına nispet etmektedir. İkincisi, öğretme sırasında kendisinde ilim meydana gelmesi, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın lütfu sayesinde olduğu için onu kendine nispet etmektedir. Öğrenciler, kendilerinde bilgi meydana gelmesi bakımından farklı durumdadırlar, çünkü her ne kadar öğretme işi onların hepsinde eşit ise de Allah'ın lütfunun eserleri onlarda farklı farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Onu üstün niteliklerle donatılmış biri (Cibril) öğretti. Müfessirler buradaki “zú mirratin” kelimesine, kuvvetli anlamını verdiler. Buna muhkem mânası da verilmiştir. İplerin güçlü olmasından maksat güç ve takat sahibi olmaktır, tekili “kuvvet” gelir. “Mirra” da fitil anlamına gelir. Âyetteki “istevâ” fiili ise Muhammed aleyhisselâm kendisine gelen vahiy için düzgün ve mutedil oldu mânasına gelir. Buna, Cibril aleyhisselâm ona kendi suretinde göründü anlamı verilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber, Cibril'i kendi asli suretinde göstermesini Rabb'inden niyaz etmişti, Cibril de ona kendi asli suretinde göründü ve o da kendisini o şekilde gördü. (SIZ. “O, ufkun en yüce noktasındayken asıl pes göründü” Yani Cibril, ufkun en yüce noktasında iken ona göründü. Ufkun en yüce noktası, göklerin ufku mânasındadır. Ufkun en yüce noktasının meleklerin bulundukları ve oturdukları yer olması da muhtemeldir. Buna göre Allah, Hz. Peygamber'in Cibrili asli suretiyle ve kendi mekânında gördüğünü haber vermektedir. Sözü edilen ufkun, bir rivayette haber verilen ufuk olması da mümkündür. Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Cibril aleyhisselâmı asli suretinde görmeyi arzu etmiş ve ondan kendisini göstermesini istemişti, o da “Ben yeryüzüne sığmam, ama en yüce ufka bak” demiş, Hz. Peygamber de ufka baktığında onu görmüş. Bazı rivayetlerde de Cibril, “Beni asli suretimde görmeye senin gücün yetmez, ancak en yüce ufka bak!” demiş". Hz. Peygamber'e en yüce ufka bakmasının söylenmesi, onun gözlerinin Cibril'i yakından görmeye dayanamayacağından, ancak uzaktan görmeye tahammül edebileceğinden dolayı olabilir. Bir nesnenin ışınları yahut parlaklığı veyahut beyazlığı çok aşırı olduğunda, ilk anda gözün ona yakından bakmaya dayanamadığı, ancak uzaktan bakabildiği insanlar tarafından da bilinen bir husustur Burada yaklaşan, muhtemelen Cibril aleyhisselâmdır, yavaş yavaş yaklaştı, Hz. Peygamber'in bakmaya dayanabileceği bir yere geldi. İnsan, farklı zamanlarda denediğinde nesneleri taşımaya uygun bir tabiatta yaratılmıştır, o kadar ki aynı zaman diliminde ve ilk defa denediğinde onu kaldıramaz; meselâ şiddetli bir soğuğun ardından yavaş yavaş sıcağa girdiğinde ve şiddetli bir sıcaklığın ardından yavaş yavaş soğuğa girdiğinde o duruma alışır, şayet şiddetli bir soğuktan bir anda şiddetli bir sıcağa girecek olsa, insan buna dayanamaz. İşte bunun gibi göz de bir nesneyi ilk gördüğünde ona yakından bakmaya dayanamaz. [ ]Fakat o nesneyi önce uzaktan görmesi, sonra yavaş yavaş yaklaşması halinde ona yakından bakmaya da dayanır. En doğrusunu Allah bilir. Bazı

Necm 53:6

O, kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. Yani o, nefsinin istediği sözleri söylemiyor, aksine sadece kendisine verilen vahyi dile getiriyor. Çünkü Allah, bunun hemen arkasından şunu söylemektedir: O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir. Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti. [ ] Aksi halde Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti cümlesini Allaha nispet etmek de caizdir. Çünkü Allah Teâlâ, “Kur'ân'ı Rahmân öğretti” meâlindeki âyette öğretmeyi kendi zatına nispet etmektedir. Ancak üstün niteliklerle donatılmış biri öğretti meâlindeki âyet, ondan maksadın Allah olmadığını açıklamaktadır. Çünkü Allah'ın, üstün niteliklerle donatılmış biri diye nitelenmesi mümkün değildir. Müfessirlerin de söyledikleri gibi bundan maksat Cibril aleyhisselâmdır. Âyette geçen “kuvà” kelimesi aslında ipler demektir, bundan maksat da güç ve takattır, bunun tekili “kuvvet” gelir. Dolayısıyla âyetteki öğretme işi Cibrile nispet edilmektedir, çünkü Resülullah (s.a.) onu dinlemiş ve Kur'ân'ı ondan almıştı. Sonra Allah, öğretme işini bazan Cibrile, bazan da kendi zatına nispet etmektedir. Cibrile nispet etmesi, Resülullah'ın (s.a.) onu dinlemiş ve Kur'ân'ı ondan almış olmasından dolayıdır. Kendi zatına nispet etmesi de iki şekilde açıklanır. Birincisi, Cibrili gönderen, ona Kur'ân'ı öğretmesini emreden ve Cibrilde öğretme fiilini yaratan Allah olduğu için bunu kendi zatına nispet etmektedir. İkincisi, öğretme sırasında kendisinde ilim meydana gelmesi, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın lütfu sayesinde olduğu için onu kendine nispet etmektedir. Öğrenciler, kendilerinde bilgi meydana gelmesi bakımından farklı durumdadırlar, çünkü her ne kadar öğretme işi onların hepsinde eşit ise de Allah'ın lütfunun eserleri onlarda farklı farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Onu üstün niteliklerle donatılmış biri (Cibril) öğretti. Müfessirler buradaki “zú mirratin” kelimesine, kuvvetli anlamını verdiler. Buna muhkem mânası da verilmiştir. İplerin güçlü olmasından maksat güç ve takat sahibi olmaktır, tekili “kuvvet” gelir. “Mirra” da fitil anlamına gelir. Âyetteki “istevâ” fiili ise Muhammed aleyhisselâm kendisine gelen vahiy için düzgün ve mutedil oldu mânasına gelir. Buna, Cibril aleyhisselâm ona kendi suretinde göründü anlamı verilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber, Cibril'i kendi asli suretinde göstermesini Rabb'inden niyaz etmişti, Cibril de ona kendi asli suretinde göründü ve o da kendisini o şekilde gördü. (SIZ. “O, ufkun en yüce noktasındayken asıl pes göründü” Yani Cibril, ufkun en yüce noktasında iken ona göründü. Ufkun en yüce noktası, göklerin ufku mânasındadır. Ufkun en yüce noktasının meleklerin bulundukları ve oturdukları yer olması da muhtemeldir. Buna göre Allah, Hz. Peygamber'in Cibrili asli suretiyle ve kendi mekânında gördüğünü haber vermektedir. Sözü edilen ufkun, bir rivayette haber verilen ufuk olması da mümkündür. Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Cibril aleyhisselâmı asli suretinde görmeyi arzu etmiş ve ondan kendisini göstermesini istemişti, o da “Ben yeryüzüne sığmam, ama en yüce ufka bak” demiş, Hz. Peygamber de ufka baktığında onu görmüş. Bazı rivayetlerde de Cibril, “Beni asli suretimde görmeye senin gücün yetmez, ancak en yüce ufka bak!” demiş". Hz. Peygamber'e en yüce ufka bakmasının söylenmesi, onun gözlerinin Cibril'i yakından görmeye dayanamayacağından, ancak uzaktan görmeye tahammül edebileceğinden dolayı olabilir. Bir nesnenin ışınları yahut parlaklığı veyahut beyazlığı çok aşırı olduğunda, ilk anda gözün ona yakından bakmaya dayanamadığı, ancak uzaktan bakabildiği insanlar tarafından da bilinen bir husustur Burada yaklaşan, muhtemelen Cibril aleyhisselâmdır, yavaş yavaş yaklaştı, Hz. Peygamber'in bakmaya dayanabileceği bir yere geldi. İnsan, farklı zamanlarda denediğinde nesneleri taşımaya uygun bir tabiatta yaratılmıştır, o kadar ki aynı zaman diliminde ve ilk defa denediğinde onu kaldıramaz; meselâ şiddetli bir soğuğun ardından yavaş yavaş sıcağa girdiğinde ve şiddetli bir sıcaklığın ardından yavaş yavaş soğuğa girdiğinde o duruma alışır, şayet şiddetli bir soğuktan bir anda şiddetli bir sıcağa girecek olsa, insan buna dayanamaz. İşte bunun gibi göz de bir nesneyi ilk gördüğünde ona yakından bakmaya dayanamaz. [ ]Fakat o nesneyi önce uzaktan görmesi, sonra yavaş yavaş yaklaşması halinde ona yakından bakmaya da dayanır. En doğrusunu Allah bilir. Bazı

Necm 53:7

O, kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. Yani o, nefsinin istediği sözleri söylemiyor, aksine sadece kendisine verilen vahyi dile getiriyor. Çünkü Allah, bunun hemen arkasından şunu söylemektedir: O (size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir. Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti. [ ] Aksi halde Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti cümlesini Allaha nispet etmek de caizdir. Çünkü Allah Teâlâ, “Kur'ân'ı Rahmân öğretti” meâlindeki âyette öğretmeyi kendi zatına nispet etmektedir. Ancak üstün niteliklerle donatılmış biri öğretti meâlindeki âyet, ondan maksadın Allah olmadığını açıklamaktadır. Çünkü Allah'ın, üstün niteliklerle donatılmış biri diye nitelenmesi mümkün değildir. Müfessirlerin de söyledikleri gibi bundan maksat Cibril aleyhisselâmdır. Âyette geçen “kuvà” kelimesi aslında ipler demektir, bundan maksat da güç ve takattır, bunun tekili “kuvvet” gelir. Dolayısıyla âyetteki öğretme işi Cibrile nispet edilmektedir, çünkü Resülullah (s.a.) onu dinlemiş ve Kur'ân'ı ondan almıştı. Sonra Allah, öğretme işini bazan Cibrile, bazan da kendi zatına nispet etmektedir. Cibrile nispet etmesi, Resülullah'ın (s.a.) onu dinlemiş ve Kur'ân'ı ondan almış olmasından dolayıdır. Kendi zatına nispet etmesi de iki şekilde açıklanır. Birincisi, Cibrili gönderen, ona Kur'ân'ı öğretmesini emreden ve Cibrilde öğretme fiilini yaratan Allah olduğu için bunu kendi zatına nispet etmektedir. İkincisi, öğretme sırasında kendisinde ilim meydana gelmesi, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah'ın lütfu sayesinde olduğu için onu kendine nispet etmektedir. Öğrenciler, kendilerinde bilgi meydana gelmesi bakımından farklı durumdadırlar, çünkü her ne kadar öğretme işi onların hepsinde eşit ise de Allah'ın lütfunun eserleri onlarda farklı farklıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Onu üstün niteliklerle donatılmış biri (Cibril) öğretti. Müfessirler buradaki “zú mirratin” kelimesine, kuvvetli anlamını verdiler. Buna muhkem mânası da verilmiştir. İplerin güçlü olmasından maksat güç ve takat sahibi olmaktır, tekili “kuvvet” gelir. “Mirra” da fitil anlamına gelir. Âyetteki “istevâ” fiili ise Muhammed aleyhisselâm kendisine gelen vahiy için düzgün ve mutedil oldu mânasına gelir. Buna, Cibril aleyhisselâm ona kendi suretinde göründü anlamı verilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber, Cibril'i kendi asli suretinde göstermesini Rabb'inden niyaz etmişti, Cibril de ona kendi asli suretinde göründü ve o da kendisini o şekilde gördü. (SIZ. “O, ufkun en yüce noktasındayken asıl pes göründü” Yani Cibril, ufkun en yüce noktasında iken ona göründü. Ufkun en yüce noktası, göklerin ufku mânasındadır. Ufkun en yüce noktasının meleklerin bulundukları ve oturdukları yer olması da muhtemeldir. Buna göre Allah, Hz. Peygamber'in Cibrili asli suretiyle ve kendi mekânında gördüğünü haber vermektedir. Sözü edilen ufkun, bir rivayette haber verilen ufuk olması da mümkündür. Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Cibril aleyhisselâmı asli suretinde görmeyi arzu etmiş ve ondan kendisini göstermesini istemişti, o da “Ben yeryüzüne sığmam, ama en yüce ufka bak” demiş, Hz. Peygamber de ufka baktığında onu görmüş. Bazı rivayetlerde de Cibril, “Beni asli suretimde görmeye senin gücün yetmez, ancak en yüce ufka bak!” demiş". Hz. Peygamber'e en yüce ufka bakmasının söylenmesi, onun gözlerinin Cibril'i yakından görmeye dayanamayacağından, ancak uzaktan görmeye tahammül edebileceğinden dolayı olabilir. Bir nesnenin ışınları yahut parlaklığı veyahut beyazlığı çok aşırı olduğunda, ilk anda gözün ona yakından bakmaya dayanamadığı, ancak uzaktan bakabildiği insanlar tarafından da bilinen bir husustur Burada yaklaşan, muhtemelen Cibril aleyhisselâmdır, yavaş yavaş yaklaştı, Hz. Peygamber'in bakmaya dayanabileceği bir yere geldi. İnsan, farklı zamanlarda denediğinde nesneleri taşımaya uygun bir tabiatta yaratılmıştır, o kadar ki aynı zaman diliminde ve ilk defa denediğinde onu kaldıramaz; meselâ şiddetli bir soğuğun ardından yavaş yavaş sıcağa girdiğinde ve şiddetli bir sıcaklığın ardından yavaş yavaş soğuğa girdiğinde o duruma alışır, şayet şiddetli bir soğuktan bir anda şiddetli bir sıcağa girecek olsa, insan buna dayanamaz. İşte bunun gibi göz de bir nesneyi ilk gördüğünde ona yakından bakmaya dayanamaz. [ ]Fakat o nesneyi önce uzaktan görmesi, sonra yavaş yavaş yaklaşması halinde ona yakından bakmaya da dayanır. En doğrusunu Allah bilir. Bazı

Necm 53:8

insanlar ise şöyle dediler: Sonra yaklaştıkça yaklaştı sözünde takdim tehir vardır, yani yaklaşmaya başladı ve yakınında durdu. Çünkü önce yaklaşmaya çalışmak, sonra yakınında durmak gelir. Bazıları da şöyle dedi: Aksine bunun doğrusu, âyetteki gibidir, buradaki “tedelli” ve “dünüv” kelimelerinin her ikisi de aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. göz a lee Gİ İİ 3 yeli EĞİ

Necm 53:9

9. “Öyle ki, iki yay kadar hatta daha yakın oldu” í (Hz. Peygamber Cibrili Gördü] Bu âyetin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “kâb” kelimesi, yayın orta kısmı demektir, yayın iki ucu arasındaki mesafe kirişin iki katı kadardır. Bazıları buna, gerçek anlamda iki yay kadar anlamını verdi. İbn Kuteybe ise iki Arap yayı kadar mânasını verdi”. Ebü Avsece bu kelimeye uzunluk miktarı anlamını verdi. “Kavs” kelimesi ise burada arşın anlamına gelir, yani aralarında iki arşın kadar bir mesafe vardı. İlk mâna benim daha çok hoşuma gidiyor, çünkü Hz. Peygamber'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Sizden birinizin (cennette) yayı yahut kamçısı kadar bir yere sahip olması, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır”. Biz deriz ki: Resülullah'tan (s.a.) uzakta olduğunda net olarak göremediği için, yüzlerden hangisi olursa olsun onun Cibril (s.a.) olmadığına hükmedilir. Çünkü bir şey gözden uzak olduğunda ona ancak içtihatla ve tahminle karar verilir, [ ]gerçek hüviyeti bilinemez. Aynı şekilde ona yaklaşıp dokunur hale geldiğinde de göz onu tam anlamıyla idrak edemez. Fakat uzakla yakın arası normal bir mesafede olduğunda onu tanır ve hüviyetini tam olarak idrak eder. İşte Allah Teâlâ burada, Hz. Peygamber'in Cibril'i tahmin yoluyla değil, tam anlamıyla bildiğini ve hakiki hüviyetiyle idrak ettiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. 7 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 428. Hatta daha yakın oldu. Müfessirler şöyle dedi: Buradaki yahut anlamına gelen “ev” harfi, şüphe ve tereddüt edatıdır. Ancak böyle bir mâna Allah Teâlâ hakkında mümkün değildir. Dolayısıyla bu kelime kesinlik ifade eder, yani aksine daha yakın oldu demektir. Bazıları buna şöyle mâna verdi: Eğer o ikisine baksaydınız, sizin tahmininize ve kanaatinize göre birbirlerine iki yay kadar, hatta daha kısa bir mesafede bulunduğunu düşünürdünüz.

Necm 53:10

Bu ilâhi kelâm iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, âyette takdim tehir vardır; yani Cibril, Allahın kendisine vahyettiğini kulu ve resülü Muhammed aleyhisselâma iletti. İkincisi, şanı yüce olan Allah, Muhammed aleyhisselâma vahyettiği kelâmını, kulu Cibrile iletti.

Necm 53:11

Âyetteki “kezebe” fiili, şeddeli olarak kezzebe şeklinde de okunmuştur, Şeddesiz okunduğunda âyet, gördüğü varlığı kulu yalanlamadı, yani gördüğü gerçekti, mânasına gelir. Ebü Ubeyd” şöyle mâna verdi: O, gördüğü varlık konusunda yalan söylemedi, onun görme olayı doğrudur. Şeddeli okunduğunda ise kalp, gözün gördüğünü yalanlamadı mânasına gelir. Bize göre de gözün gördüğünü kalp reddetmedi demektir. İşin aslı şudur: Kalp, algının anaşılıp korunduğu yerdir, buna göre Allah şöyle demektedir: O, gördüğü şeyi anlayıp aklında muhafaza etti. Yani o bilgiyi bırakmadı ve kaybetmedi. Şöyle de denilmiştir: Kalp, bildiğini yalanlamadı, buradaki görmek fiili, bilgiden kinâyedir. Ancak eğer maksat ilim olsaydı, diğer âyette “Onu (meleği) iniş esnasında bir daha gördü”! denilmezdi. Bir şeyin ikinci defa bilinmesi düşünülemez. Aynı şekilde onun Rabb'ini iki defa gördüğünü belirten rivayette de onu iki defa bildi mânasına gelmez. İşte bu gerçek, görmek fiiline bilmek anlamı vermenin doğru olmadığını gösterir. Bize göre bu meselenin aslı şudur: Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı; yani gözün gördüğü ilâhi âyetleri kalp yalanlamadı. Bunun delili de konuyla ilgili diğer ilâhi beyanlardır: “Hiç kuşkusuz o, Rabb'inin âyetlerinden en büyüğünü görmüştü”, “Onu (meleği) iniş esnasında bir daha gördü”, Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: O, Allah'ın yüceliklerinden bir yüceligi ve emirlerinden birini gördü", Abdullah b, Mesüd'un (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilir: “Resülullah (s.a.) Cibril'i asli suretiyle iki kez gördü” ", Yani kalp, gözün görmüş olduğu Cibril aleyhisselâmı yalanlamadı. Onu, sidre ağacının yanında bir kez daha gördü’s, (Hz. Peygamber'in Rabb'ini Görmesi Meselesi] Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber, Rabb'ini bizzat gözleriyle müşahede ederek gördü. Bu iddia, Allah'ın âhirette görüleceği konusunda kitap ve mütevâtir sünnetle sabit olan vâdine aykırıdır. Çünkü onların iddia ettikleri gibi şayet Hz. Peygamber Allah'ı görmüş olsaydı, O'nun en büyük âyetlerini görmesine ihtiyaç duymazdı. Çünkü âyetleri görmek, ancak bir konunun tahminle bilinmesi halinde ihtiyaç duyulur. Engeller kalkar ve içtihatla (akıl yürüterek) değil de müşahede ile bilinirse, böyle bir ihtiyaç doğmaz, ancak bir rivayette belirtildiği gibi kalbin görmesinden bahsedilebilir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'e, Rabb'ini gördün mü? diye sorulmuş, o da şu cevabı vermiş: “O'nu kalbimle iki defa gördüm” Bazı haberlerde de şöyle dediği nakledilir: “Allah'ı gözümle görmedim, fakat kalbimle iki kez gördüm””. Kalbin görmesini de ilimle tefsir ediyorlar. Fakat yukarıda da söylediğimiz gibi burada da bir problem vardır. Eğer hadis sahih ise doğru olan onun söylediğidir ve bunun tefsir edilmemesini istemiştir. [§] Aynı şekilde “Sonra yaklaştıkça yaklaştı. Öyle ki, iki yay kadar hatta daha yakın oldu” meâlindeki âyetlere, Hz. Peygamber Rabb'ine yaklaştı, mânasını verenler de çok çirkin bir söz söylemişlerdir; Allah'a mekân isnat etmekte ve O'nu yaratılanlara benzetmektedirler. Cenâb-ı Hak, bu türlü iddialardan pek çok yücedir. Bu âyetlerden maksat, yukarıda da söylediğimiz gibi Resülullah (s.a.) ile Cibril'in yakınlaşmasıdır. Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı ve “Andolsun ki onu (meleği) iniş esnasında en sondaki sidre ağacının yanında bir daha gördü...” meâlindeki âyetlerde, Peygamber efendimizin Cibril aleyhisselâmı asli suretinde görmesi, eğer hadis sahih ise Rabb'ini kalbiyle görmesi ve sidretü'l-müntehâya kadar ulaşması gibi diğer yaratılanlardan farklı özelliklerine dikkat çekmektedir. Çünkü diğer peygamberlerden hiçbiri, bu seviyeye ulaşabilmiş değildir. --- Dipnotlar: bk. Hasan-ı Basri, Tefsir, 111, 308; İbn Kesir, Tefsir, VII 425. Tirmizi, “Tefsir” 53. “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı” meâlindeki âyetle ilgili olarak İbn Abbös'ın (ra.) şöyle dediği rivayet edilir: Muhammed aleyhisselâm, Rabb'ini iki defa kalbiyle gördü (Ah-

Necm 53:12

İbn Mesüd (r.a.) ve İbn Abbâs'ın (ra.) bu âyeti elifsiz ve “ta” harfi üstünlü olarak “efetemrünehü” diye okudukları rivayet edilmiştir”. O zaman âyet, inkâr mı ediyorsunuz? anlamına gelir. Hasan-ı Basri'nin de “efetumârünehü” diye okuduğu rivayet edilmiştir; bu da onunla mücadele mi ediyorsunuz? mânasına gelir. Şüreyh'ten de böyle rivayet edilmiştir”. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Öncelikle âyetin inkâr anlamına gelecek şekilde okunması gerekir, çünkü müşriklerin inkâr tabiatında oldukları semâvi haberlerde de belirtilmektedir. Bu, mücadele ve tartışmadan daha büyük bir meseledir. [ ] Denildi ki: “Efetemrünehü” kelimesi, gördüğünden onu şüpheye mi düşürüyorsunuz? mânasına gelir. Ebü Bekir el-Esam da şöyle dedi: Bu kelimenin elifsiz okunması doğru değildir, ancak elifli olarak okunması ve onunla mücadele mi ediyorsunuz? diye yorumlanması gerekir, Biz de deriz ki: Bu kelimeye inkâr mânası verilmesi ve bu mânaya gelecek şekilde okunması mümkündür. Onun gördüğü şeye karşı mücadele mi ediyorsunuz? diye yorumlanmıa ihtimali yoktur. Çünkü onların mücadeleleri gördüğü varlık hakkında değildi, gördüğüne dair verdiği haber hakkında idi. Verilen haberi yalanlamak mümkündür ve onlar işte bu konuda mücadele ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Kıraât imamlarından Hamza, Kisâi, Yâkup ve Halef efetemrünehü diye okudular, diğer

Necm 53:13

13. “Andolsun ki onu (meleği) iniş esnasında bir daha. Hz. Peygamber'in gördüğü varlığın ne olduğu hakkındaki ihtilafa yukarıda temas etmiştik. En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:14

[Sidretü'l-müntehâ] Denilmiştir ki: Cenâb-ı Hak oraya sidre adını verdi, çünkü yaratıklara ait bilgi orada son bulur, kimse onu geçemez. Şöyle de denildi: Yaratılanların kerâmetleri oraya ulaşınca durur, ondan öteye geçemezler. Sidrenin bir ağaç olduğu da söylenmiştir ve bu konuda İbn Abbâs'ın (r.a.) naklettiği merfü bir haberde Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini rivayet ederler: “Ben, Cibril aleyhisselâmı sidretü'l-müntehânın yanında gördüm, şu kadar şu kadar kanadı vardı”. Şehitlerin ruhları oraya kadar ulaştığı için sidretü'l-müntehâ denildiği de söylenmiştir. Resülullah'ın (s.a.) Cibril aleyhisselâmı yeryüzünden ilk defa sidretü'l-müntehâda görmüş olması mümkündür, bu da ya gözlerinden perdenin kaldırılmasıyla, ya da gözlerine fazla bir kuvvet verilmesiyle mümkün olmuştur. Sonra kendisi sidretü'l-müntehâya çıkarıldığında onu orada bir kez daha görmüştür. En doğrusunu Allah bilir. Ook) EE Gis

Necm 53:15

5115. “Ki onun yanında huzur içinde kalınacak cennet vardır” 198 Burada geçen cennet kelimesindeki cim harfi üstünlü ve esreli olarak okunmuştur. Sâd b. Ebü Vakkas'a (r.a.), falan bu âyeti esreli olarak “cinnetü mevâ” diye okuyor denildiğinde, öyle değil, “Cennetullah'tır, yani Allah'ın cenneti diyerek üstün okumuş. Ameş, Hz. Âişe'nin (r.a.) şöyle söylediğini rivayet eder: Kim “cinnetü'l-me'vâ” diye okursa, Allah onu örter. Ebu”l- Âliye'den rivayet edilmiştir: Bu konu İbn Abbâs'a (r.a.) soruldu, o da bana dönerek, bunu nasıl okuyorsun yâ Ebel-Âliye? diye sordu. Ben de cennetümevâ diye okudum. Bunun üzerine İbn Abbâs (r.a.), doğru okudun, bunun benzeri başka bir âyette de böyle geçmektedir: “Onları bekleyen, huzur içinde kalacakları cennetler vardır””, Hasan-ı Basri âyeti, “cennetü'l-me'vâ” diye okudu ve şöyle dedi: Orası cennetlerden biridir, İsrâ hadisi bunu doğrulamaktadır, orası Resülullaha (s.a.) gösterildi ve içeri girmesine izin verildi. Âyet-i kerime, orasının müminlerin kaldıkları gökteki bir cennet olduğuna işaret etmektedir. 16. “O an sidreyi bürüyen bürümüştü” Mütessirlerin geneli şöyle der: Onu altından bir döşek bürümüştü. Merfü bir haberde de böyle rivayet edilmiştir: “Ben onun üzerinde altından bir döşek gördüm"”, Fakat biz, sidreyi bürüyenin ne olduğu konusunda bir yorum yapmıyoruz, tevatür yoluyla gelen mütevâtir bir hadis olmadıkça, onu Allah'ın müphem bıraktığı gibi biz de müphem bırakıyoruz. En doğrusunu Allah bilir, ES (SiSidreyi bürüyen bürümüştü. Bazıları bunu, Allahın emriyle bürüyen şey sidreyi bürümüştü diye tefsir ederler. Bu konuda Enes b. Mâlik'ten (ra.) de Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini rivayet ederler: “Sidretü -müntehâya ulaştuğımda, onun yapraklarının fil kulakları gibi olduğunu gördüm. Meyvelerinin de testiler gibi iri iri olduğunu gördüm. Allah'ın emriyle, o sidreyi bürüyen şey bürüyünce, hali değişti...” diyerek yakut haline geldiğini söyledi”. Eğer bu rivayet sahih ise o zaman sidrenin bir ağaç olduğu anlaşılır, çünkü onun yapraklarından ve Allah'ın emrinin onu bürümesinden söz edilmektedir. İbn Abbâs (r.a.), Sidreyi bürüyen bürümüştü cümlesini, onu melekler bürüdü diye tefsir etti”, En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:16

5115. “Ki onun yanında huzur içinde kalınacak cennet vardır” 198 Burada geçen cennet kelimesindeki cim harfi üstünlü ve esreli olarak okunmuştur. Sâd b. Ebü Vakkas'a (r.a.), falan bu âyeti esreli olarak “cinnetü mevâ” diye okuyor denildiğinde, öyle değil, “Cennetullah'tır, yani Allah'ın cenneti diyerek üstün okumuş. Ameş, Hz. Âişe'nin (r.a.) şöyle söylediğini rivayet eder: Kim “cinnetü'l-me'vâ” diye okursa, Allah onu örter. Ebu”l- Âliye'den rivayet edilmiştir: Bu konu İbn Abbâs'a (r.a.) soruldu, o da bana dönerek, bunu nasıl okuyorsun yâ Ebel-Âliye? diye sordu. Ben de cennetümevâ diye okudum. Bunun üzerine İbn Abbâs (r.a.), doğru okudun, bunun benzeri başka bir âyette de böyle geçmektedir: “Onları bekleyen, huzur içinde kalacakları cennetler vardır””, Hasan-ı Basri âyeti, “cennetü'l-me'vâ” diye okudu ve şöyle dedi: Orası cennetlerden biridir, İsrâ hadisi bunu doğrulamaktadır, orası Resülullaha (s.a.) gösterildi ve içeri girmesine izin verildi. Âyet-i kerime, orasının müminlerin kaldıkları gökteki bir cennet olduğuna işaret etmektedir. 16. “O an sidreyi bürüyen bürümüştü” Mütessirlerin geneli şöyle der: Onu altından bir döşek bürümüştü. Merfü bir haberde de böyle rivayet edilmiştir: “Ben onun üzerinde altından bir döşek gördüm"”, Fakat biz, sidreyi bürüyenin ne olduğu konusunda bir yorum yapmıyoruz, tevatür yoluyla gelen mütevâtir bir hadis olmadıkça, onu Allah'ın müphem bıraktığı gibi biz de müphem bırakıyoruz. En doğrusunu Allah bilir, ES (SiSidreyi bürüyen bürümüştü. Bazıları bunu, Allahın emriyle bürüyen şey sidreyi bürümüştü diye tefsir ederler. Bu konuda Enes b. Mâlik'ten (ra.) de Resülullah'ın (s.a.) şöyle söylediğini rivayet ederler: “Sidretü -müntehâya ulaştuğımda, onun yapraklarının fil kulakları gibi olduğunu gördüm. Meyvelerinin de testiler gibi iri iri olduğunu gördüm. Allah'ın emriyle, o sidreyi bürüyen şey bürüyünce, hali değişti...” diyerek yakut haline geldiğini söyledi”. Eğer bu rivayet sahih ise o zaman sidrenin bir ağaç olduğu anlaşılır, çünkü onun yapraklarından ve Allah'ın emrinin onu bürümesinden söz edilmektedir. İbn Abbâs (r.a.), Sidreyi bürüyen bürümüştü cümlesini, onu melekler bürüdü diye tefsir etti”, En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:17

5 Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VII, 651. Ebü Bekir el-Esam bu âyeti şöyle tefsir etti: Göz, kendisine emredilen yaratıldığı sınırın gerisinde kalmadı. “Mâ tağâ” ( abu) kelimesine de sınırı geçmedi diye mâna verdi. “Mâ zâğe” fiili, göz kaymadı, sağa sola dönmedi mânasına gelebilir. “Mâ tağâ” fiili de sınırı geçmedi demektir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Mâ zâğeİ-besar”, göz kaymadı demektir. Mâ tağâ fiili, yükselmek mânasından gelir, su yükseldiğinde “tağa'l-mâu” denir; coşmak, haddi aşmak demektir.

Necm 53:18

Burada sözü edilen Allah'ın âyetlerinden en büyüğü ifadesinden maksadın, muhtemelen Cibril aleyhisselâmı asli suretiyle görmüş olmasıdır. Nitekim Abdullah b. Mesüddan (r.a.) böyle rivayet edilmiştir: “O, Cibril'i asli suretiyle iki kez gördü””. Bu rivayet, âyetin tefsiridir. Bundan başka yorumların yapılması da mümkündür, ancak biz yapmıyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:19

19-20. “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lâf'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât1?” 21. “Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi?”

Necm 53:20

19-20. “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lâf'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât1?” 21. “Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi?”

Necm 53:21

19-20. “Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lâf'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât1?” 21. “Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi?”

Necm 53:22

Gördünüz değil mi (aciz durumdaki) Lát", Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menâtı? Buradaki âyetlerin tefsiri farklı konularla ilgilidir. Yoksa Üçüncüsü olan diğerini, Menât'ı cümlesindeki ve Erkek çocuklar size de kız çocuklar O'na öyle mi? meâlindeki âyette bulunan soruların cevabı burada yoktur. İlk yorum olarak şöyle denebilir: Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Sizin tapmış olduğunuz Lát, Üzzâ ve Menit adlı putlar, kız çocuklarını Allaha ayırdığını, erkek çocukları size bıraktığını ve meleklerin de Allahın kızları olduğunu mu haber verdiler? Bunları size onlar mı söyledi, bu bilgiyi onlardan mı aldınız? Öyle değilse, siz peygamberlere ve kitaplara inanmadığınız halde bu bilgiyi kimden aldınız? Bu bilgiyi putlardan almadıklarını o insanların bizzat kendileri de biliyorlardı. İşte burada Allah onlara beyinsizce davrandıklarını hatırlatmaktadır. İkincisi, Allah Teâlâ Gördünüz değil mi Lât', Üzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât'ı? meâlindeki âyette şunu söylemektedir: Allah'ı bırakıp taptığınız, kız çocuklarını Allah'a, erkekleri de kendinize nispet ettiğiniz ve ilâh adını verdiğiniz putları görüyorsunuz değil mi? Sonra Allah bu sorunun cevabını vermemekte, onların putlarla ilgilidurumlarını, onları bu davranışa kimin sevkettiğini ve bu bilgiyi kimden aldıklarını söylememektedir. Fakat hemen arkasından şunu söylemektedir: “Bunlar sizin ve atalarınızın putlara taktığı boş isimlerden ibarettir. Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir”? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Sizin onlara tanrı adını vermeniz ve erkek çocukları kendinize, kızları Allah'a nispet etmeniz, hiçbir delile dayanmamaktadır. Bu konuda elinizde hiçbir kanıt yoktur. Bunlar, delil ve kanıt olmadan sizin ve atalarınızın uydurduğu boş isimlerden ibarettir. Bunlar sadece nefis arzusu ve zanna dayanan kuruntulardır. Üçüncüsü, Gördünüz değil mi Lât'ı, Uzz&'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât'ı? Allah'ın size vermiş olduğu nimetlere karşı Allah'tan başkasına şükretmenizi size bunlar mı söyledi? Cenâb-ı Hakk'ın “Allah dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder”?” meâlindeki âyette Allah'ın lütfu olduğunu haber verdiği kız çocuklarını kabul etmemenizi, Allah'ın lütfunu reddetmenizi, kızları canlı canlı toprağa gömerek çiğnemenizi, size nimetler ihsan edenden başkasına kulluk yapmanızı ve Jerkek çocuklarını kendinize, kızları Allah'a diye taksim etmenizi onlar mı söyledi? Sonra Allah bunun yanlış olduğunu şöyle ifade buyurmaktadır: Ama o takdirde bu insafsızca bir taksim! Yani haksız ve zâlimce bir taksim! Yani sizin, verilen nimetlere şükretme görevini nimetleri verenden başkasına tevcih etmeniz, lâyık olmayana ibadet etmeniz ve Allahın lütfunu reddetmeniz çok zâlimce bir tutumdur. İşte bu âyetler bu şekilde yorumlanabilir. Başka türlü âyetlerin zâhiri mânaları, yorumları ve sorunun cevapları bilinemez Sonra Mücâhid ve diğerleri Lât kelimesindeki “ta” harfini şeddeli okudular”. Onun, tanrılarına hizmet eden, tanrılar için un ve zeytinağı ile sevik aşı hazırlayan ve bunu onlara yediren bir erkek ismi olduğunu söylediler. İbnü'l© İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi'l-kırââti'l-'aşr, II, 283. Cevzâ, İbn Abbâs'tan (r.a.) şunu rivayet eder: O, hacca gelenler için sevik aşı hazırlayan bir adamdı”. “Ta” harfini şeddesiz okuyanlar da onun Uzzà ve Menât gibi putun kendi ismi olduğunu söylediler. Neticede bunlar, insanların taptıkları putlardı. Bu âyetin tefsirinde Katâde şöyle dedi: Lât Tâif'te, Uzzâ Batn-ı Nahlede, Menât da Kudeyd'de idi, İbn Kuteybe, Bu insafsızca bir taksim cümlesindeki “dizâ” kelimesinin aslının “duyzâ” olduğunu, bunun “fu'lâ” vezninden geldiğini, ortadaki “ya” harfinden dolayı “dat” harfinin harekesinin kesreye dönüştüğünü, sıfatlarda ise “fila” diye bir veznin olmadığını söyledi”. Ebü Avsece şöyle dedi: “Dizâ” kelimesi, insafsız anlamına gelir. “Dayz” fiili aslında zulmetmek demektir. Ebü Ubeyde de nakıs, kusurlu diye mâna verdi”, [Ğarânik Olayı] (JBazıları şöyle dediler: Hz. Peygamber, Gördünüz değil mi Lât'ı, Uzzâ'yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât1? meâlindeki âyeti okuyunca, şeytan Peygamber'imizin diline şu sözleri de koydu: “Bunlar (bu üç put) ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır. Böyleleri unutulmaz”. Bazıları burada “ulu kuğular” diye tercüme ettiğimiz “el-ğarâniku'l-ulâ” (45! Ai kali) lafzından maksadın melekler olduğunu söyler, bazıları da “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” meâlindeki âyette ifade edildiği üzere insanların şefaat edecekleri ümidiyle taptıkları putlardır der. Ancak Hz. Peygamber'in böyle bir sözü söylemesi yahut şeytanın onun diline böyle bir sözü koymuş olma ihtimali yoktur. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık””. Şayet şeytanın, Hz. Peygamber'in diline bazı sözleri koyması mümkün olsaydı, onun Allah'a iftira etmesi düşünülebilirdi, ama böyle bir olay, imkân ve ihtimal dâhilinde değildir. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar”, Eğer bu caiz olsaydı. Allahın onun diline yalanı söyletmesi de caiz olurdu, dolayısıyla onun verdiği hükümden rahatsızlık duyanın da kâfir olmaması gerekirdi Bütün bunlar, bazılarının ileri sürdüğü o iddianın aslı olmadığını gösterir, Eğer bu rivayet sabitse, Hz. Peygamber'in dili o sözleri söylemiş yahut diline o sözleri gerçekten koymuş ise şöyle tefsir edilir: Bu üçü ulu kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır cümlesi, müşriklerin kendi kanaatlerini ve inançlarını ifade eder, onlara göre böyledirler demektir, Nitekim Hz. Müsâ'nın da yahudilerin tanrı diye taptıkları buzağı hakkında şöyle dediği âyette belirtilmektedir: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak!”” Yani senin nazarında tanrı olan şuna bir bak! Yoksa Hz. Müsâ'nın buzağıya tanrı demesi ihtimali asla yoktur. Allah Teâlâ başka bir âyette de; “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı” buyurmaktadır. Yani Hz. İbrâhim, müşrikler tarafından tanrı kabul edilen nesnelerin yanına vardı. Bir başka âyette de şöyle buyurur: “Benim ortaklarım olduğunu iddia ettiğiniz tanrılar şimdi nerede?”“ Burada da Allah onlar için benim ortaklarım demektedir. Biz bütün bunları Hac süresinde, “Senden önce hiçbir resül ve nebi göndermedik ki, o bir temennide bulunduğunda şeytan ille de onun arzularına bir şeyler katmaya kalkışmasın. Fakat Allah şeytanın katmaya çalıştığını iptal eder”? meâlindeki âyetin tefsirinde zikrettik. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Buhâri, “Tefsir” 53. bk. Firâzâbâdi, Tenviru'l-mikbâs, s. 844; Taberâni, el-Mu'cemü”i-kebir, XI, 394; Süyüti, edDürru'l-mensür, VII, 653. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'i-Kurün, s. 428. Ebü Ubeyde, Mecâzü-Kurün, II, 237. bk. el-Hac, 22/53 âyetin tefsiri. Ayrıca bk. Taberi, Câmi'w)-beyân, XVII, 187-188; Âlüsi,

Necm 53:23

[Zanlara ve Kişisel Kuruntulara Uymanın Sakıncaları] Allah onlara öyle bir yetki ve güç vermemiştir. Yani Allah, putları tanrı diye isimlendirmeniz, onlara tapmanız ve erkek çocukları kendinize, kızları Allaha nispet etmenize dair size hiçbir delil ve kanıt indirmemiştir. Bunlar ancak nefis arzusu ve zannın eseridir. Nitekim âyet de bunu ifade etmektedir: Onlar (putperestler) sadece kuruntularına uyuyorlar. Meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylemeleri yahut putlar için “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”" demeleri veyahut putları tanrı diye isimlendirmeleri ve atalarının hak üzere olduklarını zannetmeleri, sadece kendi kişisel kuruntularından ibarettir. Onlar, mensup oldukları dinin hak din olduğuna Cenâb-ı Hakk'ın istediklerini yapmakta kendilerini serbest bırakmasını ve helâk etmemesini delil gösterdiler. Eğer bâtıl yolda olsalardı, bu halde serbest bırakılmamaları gerektiğini söylediler. Yine buna dayanarak Allah'ın kendilerinden razı olduğunu ve böyle yapmalarını onlara Allah'ın emrettiğini ileri sürdüler. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurur: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler”, Bu, onların Allah Teâlâ hakkındaki kuruntularından başka bir şey değildir. Kişisel arzularına uyuyorlar. Yani onlar, kendi arzularına uyuyorlar. Nefis ancak önünde bulunan faydalı ve zararlı nesneleri ve fiilleri tanır, göremediğini, gaipte olanı ise bilemez; bunu bilmek ancak tefekkür ve düşünmekle mümkün olur. Nefis onu bilemez, çünkü düşünmekten ve tefekkür etmekten hoşlanmaz, zorlukları ve kendisine ağır gelecek işlere girmeyi sevmez. En doğrusunu Allah bilir. Oysa şimdi onlara Rab'lerinden bir yol gösterici gelmiş bulunmaktadır. Yani Rablerinden onlara, eğer düşünüp tefekkür etselerdi mutlaka doğru yolu bulacaklarını ve eğer hakka ve doğru yola uyarlarsa mutlaka Allah'ı tanıyacaklarını söyleyen bir rehber gelmiştir.

Necm 53:24

İnsan arzu ettiği her şeye sahip olabilir mi ki? Yani insanın arzu ettiği her şeye sahip olması mümkün değildir. Onların arzuları da mutemelen taptıkları putların kendilerine şefaatçi olmalarıdır. Yahut erkek çocukları kendilerine kızları Allah Teâlâ'ya diye taksim etmeleri veyahut putları ilâh diye isimlendirmeleri ve onları tanrı edinmeleri veyahut da böyle yapmalarını onlara Allah'ın emrettiği ve Allah'ın kendilerinden ve yaptıklarından razı olduğunu ileri sürdükleri kuruntuları ve bunlara benzer diğer arzularıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: İnsan arzu ettiği her şeye sahip olamaz, buna ancak Cenâb-ı Hakk'ın dünyada ve âhirette kendisine vermesi sayesinde sahip olabilir. İşte bundan dolayı Allah, Âhiret de Allah'ındır, dünya da diye buyurmaktadır.

Necm 53:25

İnsan arzu ettiği her şeye sahip olabilir mi ki? Yani insanın arzu ettiği her şeye sahip olması mümkün değildir. Onların arzuları da mutemelen taptıkları putların kendilerine şefaatçi olmalarıdır. Yahut erkek çocukları kendilerine kızları Allah Teâlâ'ya diye taksim etmeleri veyahut putları ilâh diye isimlendirmeleri ve onları tanrı edinmeleri veyahut da böyle yapmalarını onlara Allah'ın emrettiği ve Allah'ın kendilerinden ve yaptıklarından razı olduğunu ileri sürdükleri kuruntuları ve bunlara benzer diğer arzularıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: İnsan arzu ettiği her şeye sahip olamaz, buna ancak Cenâb-ı Hakk'ın dünyada ve âhirette kendisine vermesi sayesinde sahip olabilir. İşte bundan dolayı Allah, Âhiret de Allah'ındır, dünya da diye buyurmaktadır.

Necm 53:26

Bu âyet iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, şefaat hakkına sahip nice melek vardır ki, onların bile şefaati fayda vermez, eğer şefaat edecek olsa yukarıda sözü edildiği gibi Allah'ın dilediğine ve razı olduklarına şefaat eder. İkincisi, göklerde nice melekler vardır ki, şefaatlerinin onlara faydası yoktur, onlar sadece Allah'ın şefaat edilmesini dilediği ve razı olduğu kişilere şefaat ederler, Başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurur: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”, Yani şefaatçilerde bile onlara fayda verecek bir şefaat yoktur. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Âhirette onlar ancak, dünyada iken şefaat ettikleri ve kendilerine mağfiret diledikleri kişilere şefaat ederler. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Melekler yerdekilerin bağışlanmasını diliyorlar”, Başka bir âyette de şöyle buyurur: “Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! Rabb'imiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden olup da iyi yolda bulunanları kendilerine vâdettiğin adn cennetlerine kabul buyur””. Bunların tefsirini daha önce yapmıştık.

Necm 53:27

27. “Ahirete inanmayanlar meleklere dişi varlıkların isimlerini veriyorÂhirete inanmayanların hepsi meleklere dişi varlıkların isimlerini vermiyordu, aksine sadece bir grup bunu yapıyordu. Ama Allah, zâhirde bunu onların bütününe nispet etmiştir, çünkü meleklere dişi varlıkların isimlerini verenler kalabalık bir cemaat idi. Sanki âyetin mânası şöyledir: Âhirete inanmayanlardan bir cemaat, meleklere dişi varlıkların isimlerini veriyorlar. En doğrusunu Allah bilir. Bütünü belirtip bazısını murat etmek dilde caizdir, Kurân-ı Kerimde bunun örnekleri çoktur. En doğrusunu Allah bilir. 28. “Oysa onların bu konuda bir bildikleri yok; sadece zanna uyuyorlar. Zan ise asla gerçek bilginin yerini tutamaz.” Oysa onların bu konuda bir bildikleri yoktur. Yani meleklere dişi varlıkların isimlerini vermeye dair onların herhangi bir şey bildikleri yoktur. Çünkü dişiyi ve erkeği tanımanın iki yolu vardır. Birincisi müşahededir, bizzat görür ve erkek mi dişi mi olduğunu anlar. Ama onlar melekleri görmediler ki, onların dişi olduklarını nerden bilecekler! İkincisi, mücizelerle desteklenen peygamber haberidir. Fakat onlar peygamberlere de inanmıyorlar. Onlar istidlâlde bulunmayı da bilmezler. Bilgi elde etmenin üç yolu işte bu söylediklerimizdir. Durum söylediğimiz gibi olunca, onların bu konudaki sözlerinin bilgiye dayanmadığı, sadece kişisel kuruntulara dayandığı anlaşılır. Nitekim Allah Teâlâ da şöyle buyurdu: Onlar sadece zanna uyuyorlar. Yani onlar, söylemiş oldukları bu sözlerinde sadece zanna tâbi oluyorlar. Onların zanlarının dayanağını da söylemiştik. Allah, onların zanlarının hiçbir şekilde hakkın yerini tutmayacağını haber vermektedir. Bu da iki mânaya gelir. Birincisi, onların ileri sürdükleri zanları, kendilerini hakka tâbi olmak sorumluluğundan kurtarmaz. İkincisi, onların dünyada iken ileri sürdükleri zanları, âhirette başlarına gelecek olan azaba faydası olmaz.

Necm 53:28

27. “Ahirete inanmayanlar meleklere dişi varlıkların isimlerini veriyorÂhirete inanmayanların hepsi meleklere dişi varlıkların isimlerini vermiyordu, aksine sadece bir grup bunu yapıyordu. Ama Allah, zâhirde bunu onların bütününe nispet etmiştir, çünkü meleklere dişi varlıkların isimlerini verenler kalabalık bir cemaat idi. Sanki âyetin mânası şöyledir: Âhirete inanmayanlardan bir cemaat, meleklere dişi varlıkların isimlerini veriyorlar. En doğrusunu Allah bilir. Bütünü belirtip bazısını murat etmek dilde caizdir, Kurân-ı Kerimde bunun örnekleri çoktur. En doğrusunu Allah bilir. 28. “Oysa onların bu konuda bir bildikleri yok; sadece zanna uyuyorlar. Zan ise asla gerçek bilginin yerini tutamaz.” Oysa onların bu konuda bir bildikleri yoktur. Yani meleklere dişi varlıkların isimlerini vermeye dair onların herhangi bir şey bildikleri yoktur. Çünkü dişiyi ve erkeği tanımanın iki yolu vardır. Birincisi müşahededir, bizzat görür ve erkek mi dişi mi olduğunu anlar. Ama onlar melekleri görmediler ki, onların dişi olduklarını nerden bilecekler! İkincisi, mücizelerle desteklenen peygamber haberidir. Fakat onlar peygamberlere de inanmıyorlar. Onlar istidlâlde bulunmayı da bilmezler. Bilgi elde etmenin üç yolu işte bu söylediklerimizdir. Durum söylediğimiz gibi olunca, onların bu konudaki sözlerinin bilgiye dayanmadığı, sadece kişisel kuruntulara dayandığı anlaşılır. Nitekim Allah Teâlâ da şöyle buyurdu: Onlar sadece zanna uyuyorlar. Yani onlar, söylemiş oldukları bu sözlerinde sadece zanna tâbi oluyorlar. Onların zanlarının dayanağını da söylemiştik. Allah, onların zanlarının hiçbir şekilde hakkın yerini tutmayacağını haber vermektedir. Bu da iki mânaya gelir. Birincisi, onların ileri sürdükleri zanları, kendilerini hakka tâbi olmak sorumluluğundan kurtarmaz. İkincisi, onların dünyada iken ileri sürdükleri zanları, âhirette başlarına gelecek olan azaba faydası olmaz.

Necm 53:29

O halde bizi anmaktan yüz çeviren kişilerden sen de yüz çevir. Bu âyet iki mânaya gelir. Birincisi, onlara karşılık vermemek mânasına gelir, yani onların yaptıklarına ve verdikleri eziyetlere karşılık verme. İkincisi, onların iman etmelerinden ümit kesmek anlamına gelir, yani artık onlarla uğraşma, çünkü onlar ebediyen iman etmeyecekler. Bu durumda âyet, Allah Teâlâ'nın asla iman etmeyeceklerini bildiği özel bir kavim hakkındadır. Dünya hayatından başka arzusu olmayan kişilerden de yüz çevir. Muhtemelen onlar âhirete inanmıyorlardı, bu yüzden yaptıkları iyi işleri de sadece dünya hayatını düşünerek yapıyorlardı. Onlar sadaka veriyorlar, sıla-i rahim yapıyorlardı, ama bunları sadece dünya hayatını düşünerek yapıyorlardı. Âyet-i kerimede geçen irade fiilinin, amelden kinâye olması caizdir. Buna göre Dünya hayatından başka arzusu olmayan cümlesi, kafasında âhiret fikri olmadan amel eden mânasına gelir. Cenâb-ı Hak onların, âhiret için değil sadece dünya için çalıştıklarını haber vermektedir. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye diledigimiz imkânları veririz; sonra da onu cehenneme göndeririz; oraya kınanmış ve kovulmuş olarak girer. Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir”.

Necm 53:30

İşte bildikleri bu kadardır. Yani bildikleri âhirete inanmamak ve onun için çalışmamaktır. Bazıları bu cümleye şu anlamı verdi: Onların bilgi itibariyle görüşlerinin vardığı nokta şudur: Melekler Allah'ın kızlarıdır ve kendilerine şefaat edecekler. Şüphesiz kendi yolundan sapanı en iyi bilen Rabb'indir, doğru yolu bulanı da en iyi bilen O'dur. Böyle bir söz, ancak o kâfirlerin Resülullah (s.a.) ve ashabı ile tartışmaları üzerine söylenebilir. Sanki o kâfirler şöyle diyorlardı: Doğru yolda olan biziz, sizler ise sapıttınız! İşte bunun üzerine Allah buyurdu ki: “Bizi anmaktan yüz çeviren kişilerden sen de yüz çevir”. Şüphesiz kendi yolundan sapanı en iyi bilen Rabb'indir, doğru yolu bulanı da en iyi bilen O'dur. Yani Rabb'in, kendi yolundan sapan kişiyi bilir ve bu sapmasının cezasını âhirette ona verir. O, doğru yolu bulanı da bilir ve ona da bunun mükâfatını verir. En doğrusunu Allah bilir. İZİ İİİ EİN a yaa: ALİYE gel yiz hs

Necm 53:31

Bu âyet de iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, Cenâb-ı Hak, Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır buyurmaktadır. Yani Allah'ın, sizin ibadetinize ihtiyacı yoktur, O'nun size emirler vermesi ve yasaklar koyması kendi menfaati için değil, ancak amellerinizle sizi mükâfatlandırmak içindir. İkincisi, Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır, yani göklerde ve yeryüzünde yaşayanları, ancak emir ve yasaklarıyla imtihan etmek için, sonra da kötülük yapanlara kötülüklerinin cezasını vermek, iyilik yapanlara da iyiliklerinin mükâfatını vermek için yaratmıştır. Eğer o kâfirlerin söyledikleri gibi tekrar dirilmek ve yaptıklarının karşılığını görmek olmasaydı, göktekileri ve yerdekileri abes olarak ve boş yere yaratmış olurdu. Hikmet, iyilik yapanlarla kötülük işleyenlerin ayırtedilmesini gerektirir, fakat bu dünyada her ikisi de eşit durumdadır; işte bu durum onların ayırtedileceği başka bir âlemin var olduğuna işaret eder. Sonra kötülük işleyenlerin cezalarını dünyada da âhirette de çekmeleri mümkündür; dünyadaki cezaları kahruperişan olmak, helâk olmak ve hezimete uğramaktır, âhiretteki cezaları da cehennem ateşidir. İyilerin dünyadaki mükâfatları ise zafere ulaşmak, âhiretteki mükâfatları da cennettir.

Necm 53:32

(“Lemem”in Mahiyeti] Allah Teâlâ, güzel iş yapanları daha güzeline ulaşmakla nitelemektedir, bu güzel işten maksat da tevhit inancını benimsemektir. Şöyle buyurmaktadır: Allah, iyilik yapanları, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanları daha güzeliyle ödüllendirecektir. Buradaki büyük günahlardan maksat, muhtemelen büyük günah olduğunu herkesin bildiği fiillerdir. Çirkin işlerden maksat da çirkin olduğunu herkesin bildiği fiillerdir. Buna göre âyette geçen “lemem” kelimesinin, o büyük günah ve çirkin işlerden sayılan fiillerden olması gerekir. Çünkü Allah “lemem'i onlardan istisna etmektedir, dolayısıyla bunun da onların cinsinden olması icabeder. Fakat Allah, insanların gaflete düşerek, yanılarak, şehevi baskı neticesinde ve benzeri sebeplerle yapmış olabileceklerinden dolayı “lemem”i onlardan istisna etmekte ve onu bağışladığını söylemektedir. âyetin tefsirine uygun düşen bir yorumdur. Müfessirler şöyle dedi: Büyük günah ve çirkin fiil, karşılığında dünyada had cezası, âhirette de cehennem azabı konulmuş olan fiillerdir. “Lemem” ise dünyada had cezası, âhirette de cehennem azabı konulmayan işlerdir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: “Gözün zinası bakmaktır, dudakların zinası öpmektir, ellerin zinası tutmaktır, ayakların zinası gitmektir, artık çinsel organ bu zinaları ya doğrular ya da yalanlar; eğer o da işlevini görürse zina fiili gerçekleşmiş olur, aksi halde lemem olarak kalır”, Başka bir rivayette de “Eğer cinsel w One geçerse zina yapılmış olur, geri kalırsa lemem olur” dedi. İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilir: Lememte, Ebü Hureyre'nin (r.a.) Restlullah'tan (s.a.) rivayet etmiş olduğu şu hadisten daha çok benzeyen bir şey görmedim: “Şüphesiz Allah Teâlâ âdemoğluna zinadan nasibini yazmıştır ve bu yazı mutlaka gerçekleşecektir. Gözlerin zinası bakmaktır, dilin zinası konuşmaktır, nefsin zinası istemesi ve arzu etmesidir; artık cinsel organ bütün bunları ya gerçekleştirir ya da reddeder”, Ebü Hureyre'nin de şöyle dediği rivayet edilir: Lemem, bakmak, göz kırpmak, öpmek ve dokunmaktır??. Onun, lemem nikâhtır dediği de rivayet edilmiştir. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir; Lemem, Câhiliye dönemine aittir, nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “İki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir”, Yine İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Lemem, kadına sarılmaktır", [§]Şöyle de söylenmiştir: Lemem, fiile azmetmeden sadece nefsin dilemesi açısından hatayı işlemek için duyulan istektir. Şöyle de denildi: Lemem, bizzat girişmeden bir işe yaklaşmaktır. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle diyordu: ELIS dn ep yi 7 LİE yali geli yali 5 Allah'ım! Eğer sen bağışlarsan, her şeyi bağışlarsın, Senin hangi kulun hata işlemez ki!" “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız” meâlindeki âyete dayanarak “lemem”in küçük günahlar olduğu da söylenmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Lemem, günahların küçük olanlarıdır, fazla ileri gitmeden ve derinliğine dalmadan bir şeyle ilgilenmek anlamındaki “elemme” kökünden gelir”. Bazıları şöyle dedi: Lemem, dünya cezası ile âhiret cezası arasında kalan iştir. Bu, İbn Abbâs'ın (r.a.) sözüdür”. Bu mâna da muhtemeldir, ancak yukarıdaki ilk yorum daha uygundur. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Lemem, insanın tövbe ettiği günahtır, insan ondan tövbe ettiği zaman, Allah da o suça ceza vermekten vazgeçer. O, lememi, yukarıdaki büyük günahlar ve çirkin işler arasına katmaktadır, fakat şunu söylemektedir: Yalnızca insanın yanılarak, gaflete düşerek, şehevi baskı ile ve Rabb'inin bağışlayacağı hüsnü zannına dayanarak işlemiş olduğu günahlardan tövbe ettiği yahut tövbe edip bağışlandığı takdirde Allah Teâlâ onu (lememi) büyük günahlardan ve çirkin işlerden istisna etmektedir. Müfessirlerin yorumlarına göre ise lemem, büyük günahların ve çirkin işlerin dışında kalan fiillerdir. 210 [ ]Büyük günahların ve çirkin işlerin, Allah Teâlâ'nın aşağıdaki beyanlarında sözünü ettiği şirk ve çirkin fiiller olması mümkündür: “Onlar çirkin bir iş yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler”, “Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O'ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O'na rağmen haram da saymazdık”“. Buna göre lemem, şirkin dışında kalan günahlardır; bunlar da Allah'ın dilemesine bağlıdır, Cenâb-ı Hak dilerse bağışlar, dilerse azap eder. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar”! Şüphesiz Rabb'inin bağışlaması çok geniştir. Sizi topraktan yarattığı zamanki halinizi en iyi bilen O'dur. Yani sizi, sizin halinizi, yanılarak ve gaflete düşerek işlediğiniz hataları bilir ve bunları, yani “lemem'i bağışlar. Ebü Bekir'in sözüne göre Şüphesiz Rabb'inin bağışlaması çok geniştir ilâhi kelâmı, günahına tövbe edenler için Rabb'inin bağışlaması geniştir ve O, sizin tövbe ettiğinizi de çok iyi bilmektedir, anlamına gelir. Bize göre ise söylediğimiz gibi tövbe etsin etmesin Allah'ın bağışlaması, dilediği kişiler için geniştir. Buradaki bağışlamadan maksat örtmek ise âyet dünyada mümin ve kâfir olan herkesi kapsar. Eğer maksat onlardan vazgeçmek ise o zaman sadece müminlerle ilgilidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sizi en iyi bilen O'dur. Bize göre bu cümlenin mânası şudur: O, sizin yaprında cenin olarak bulunuşunuzu da en iyi bilen O 'dur. O kadar ki ütün filozoflar bir aray ur. O kadar ki, sayet bü r. a gelseler, sizin anne karnında cenin olarak bulunduğunuz sıradaki insanın gerçek mânasını idrak edemezler, hatta ellerin, gözlerin ve diğer organların gerçek mahiyetini de idrak edemezler. JSonra bu âyette Allah bizi toprağa nispet etmektedir: Sizi topraktan yarattı demektedir. Bu cümleye iki anlam verilir. Ya, aslımızı topraktan yarattığı mânasına gelir, nitekim başka bir âyette “O, sizi topraktan yarattı”? buyurmaktadır. Yahut rızkımızı topraktan yarattığı anlamına gelir, nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Yeryüzünde besinlerini uygun ölçülerle yarattı”, Çünkü topraktan çıkan bu gıda ve rızık olmadan bizim ayakta durmamız mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Şu halde kendinizi temize çıkarmayın! Âyetin zâhiri, tezkiyeyi, yani kendini temize çıkarmayı yasaklamaktadır. Başka bir âyet ise tezkiyeyi emretmekte ve buna teşvik etmektedir: “Peygamber sizi arıtıp temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor”. Ancak tezkiyeyi emreden âyet, nefislerini ıslah etmeyi ve fiilen arıtıp temizlemeyi emretmektedir. Tezkiyeyi yasaklayan âyet ise tezkiye ile nefislerinin arınmış olduğunu, salaha ve takvâya erdiklerini, aklandıklarını düşünmelerini yasaklamaktadır. Muhtemelen bu, gerçek anlamda bir tezkiye de değildir, çünkü onlarda tezkiye edilmeye uygun olmayan ve aklanmakla nitelenemeyecek bozukluklar bulunabilir. En doğrusunu Allah bilir. Buna şöyle bir soru sorulursa: Allah Teâlâ bizi tezkiyeden menettiğine göre bizim mümin ve müslüman olduğumuzu söylememize nasıl cevaz veriyor? Çünkü bu sözler de övgü ve tezkiye anlamına gelmektedir. Buna şöyle cevap verilir: Biz daha başlangıçta “Allaha iman ettik deyin!” ve “müslüman olun!” meâlindeki âyetlerle iman etmek ve müslüman olmakla emrolunduk. Başlangıçta “Biz salihleriz, müttakileriz” gibi sözlerle salaha ermekle emrolunmadık. Bu durumda imandan sarf-ı nazar etmememiz, fakat diğer konulardan ve itaatlerden uzak durmamız caiz olur. İkincisi, bizzat imanın kendisinde tezkiye söz konusu değildir, çünkü her din mensubu mutlaka bir şeye inanır ve başka bir şeyi de inkâr eder. Nitekim Allah şöyle buyuru“ “Azap size gelip çatmadan önce Rabb BH yor: “Kim sahte tanrıları reddeder de Allaha inanırsa...” ISİKurân-ı Kerim, onların da şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız, dediler”, “Onlar putlara ve bâtıla iman ediyorlar””, Takvânın ve ıslah halinin bizzat kendilerinde tezkiye vardır. Kendinizi temize çıkarmayın! Yani kendi dindaşlarınızı ve mezhebinizi temize çıkarmayın! Bu durum, insanlar arasında yaygın bir anlayıştır; salih ve müttaki olduklarını bilmese bile herkes kendi mezhebinin mensuplarını tezkiye eder. Buna karşılık kötü olduklarını ve zemmedilmeleri gerektiğini bilmese de başka mezhebin mensuplarını yerer. Dolayısıyla âyetin bu mânaya gelmesi de mümkündür. Fakat söylediğimiz gibi âyetin, herkesin kendi nefsini temize çıkarmaya çalışmasını yasaklamış olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Kimin günahtan sakındığını en iyi bilen O'dur. Yani Cenâb-ı Hakk'ın haramlarından ve yasaklarından sakınanları en iyi bilen Allah'tır. Bu cümlenin küfürden ve Allaha ortak koşmaktan sakınanlar mânasına gelmesi de muhtemeldir. --- Dipnotlar: © — Abdürrezzâk es-Sanlâni, Tefsiru'-Kurün, IIL, 257; Süyüti, ed-Dürru'T-mensür, VII, 655. 3 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Il, 276, 379; Buhâri, “İsti'zân” 12, “Kader” 9; Müslim, Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXVII, 87; İbn Kesir, Tefsir, VII, 436. 3 o Taberi, Câmi'w'l-beyân, XXVII, 89. 5 bk. İbn Manzür, Lisânü'/-Arab, “lemem” md. 97 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 429. 58 Pirüzâbâdi, Tenviru'İ-mikbâs, s. 846; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 90. tıklarınızı, yanılarak ve gaflete düşerek işlediğiniz günahları en iyi bilendir. Yahut sizin durumlarınızı, işlediklerinizi ve sizden meydana gelen her fiili en iyi bilendir. Sizi topraktan yarattığı zamanki halinizi ve annelerinizin karınladım göremezsiniz”. inize yönelip O'na teslim olun; sonra kimseden yar-

Necm 53:33

Bu âyet iki anlama gelir. Birincisi, kâfirlerin büyüklerinden ve ileri gelenlerinden Yüz çeviren kişiyi gördün mü? O, iman ehlinin zayıflarına, Muhammed aleyhisselâma imandan ve onu tasdik etmekten vazgeçmeleri ve kendisini yalanlamaları için malından az bir miktarını verir. Âyetteki “ekdâ” kelimesi, aynı zamanda onlardan kesti mânasına gelir. İbn Kuteybe böyle dedi. “Ekdâ” fiili, kuyu kazılan yerin sert ve katı olması anlamındaki “küdye'den gelmektedir, toprağın sertliğinden dolayı kazan kişi kazmaktan ve kuyuyu tamamlamaktan ümidini keser. Bir şey istediği halde ona ulaşamayan yahut veren fakat tamamlamayan herkes için böyle denilir”. Ebü Avsece, “ekdâ” fiiline cimri olmak diye mâna verdi. 7 bn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 429. S3 Şİİ gis pera

Necm 53:34

Bu âyet iki anlama gelir. Birincisi, kâfirlerin büyüklerinden ve ileri gelenlerinden Yüz çeviren kişiyi gördün mü? O, iman ehlinin zayıflarına, Muhammed aleyhisselâma imandan ve onu tasdik etmekten vazgeçmeleri ve kendisini yalanlamaları için malından az bir miktarını verir. Âyetteki “ekdâ” kelimesi, aynı zamanda onlardan kesti mânasına gelir. İbn Kuteybe böyle dedi. “Ekdâ” fiili, kuyu kazılan yerin sert ve katı olması anlamındaki “küdye'den gelmektedir, toprağın sertliğinden dolayı kazan kişi kazmaktan ve kuyuyu tamamlamaktan ümidini keser. Bir şey istediği halde ona ulaşamayan yahut veren fakat tamamlamayan herkes için böyle denilir”. Ebü Avsece, “ekdâ” fiiline cimri olmak diye mâna verdi. 7 bn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 429. S3 Şİİ gis pera

Necm 53:35

35, “Gaybın bilgisine sahip de onunla mı görüyor?” En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Gaybın bilgisi onun elinde midir ki, Muha emrediyor, ondan yüz çevirmeye izin veri yor? Yani gaybın bilgisi onun elinde de kitaplara inanmıyorlar. Halbuki ilmi el kitaplardır. Hak burada şunu söylemektedir: mmed aleyhisselâmı inkâr etmeyi yor ve onu inkâr edene mal veriğildir, çünkü onlar peygamberlere ve de etmenin vasıtaları peygamberler ve DSİ 22 İŞİ

Necm 53:36

o Bu âyetler, sanki öncekilerden koparılmış gibidir. O inkârcılar kendi tâbilerine diyorlar ki: Sizin zulmünüzü ve yalanınızı biz üstümüze alıyoruz, Muhammede (s.a.) gitmeyin ve onu tasdik etmeyin. Nitekim Allah başka bir âyette, onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim””, İşte bunun üzerine Allah meâlen şöyle buyurdu: Yoksa Müsâ'nın ve ahde vefa örneği İbrahim'in sahifelerinde bulunan şu hususlardan haberi yok mu: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez”?. Yani onların sahifelerinde biz, “Hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceğini” beyan ettik. Emrolunduğu vahyi tebliğ etmiş olduğundan dolayı Hz. İbrahime ahde vefa örneği denildiği söylenmiştir. Kuşluk vakti dört rekât namaz kıldığından dolayı böyle denildiği de söylenmiştir. Nitekim Resülullah'tan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet ederler: “Vefa örneği nedir, bilir misiniz?” En doğrusunu Allah ve resülü bilir, dediler” Dört rekât namaz kılmakta vefa gösterendir””?, Eğer bu rivayet sabitse, başka bir yoruma gerek kalmaz. Bunun aslı, Hz. İbrahim'in emrolunduğu şeye vefâ göstermesidir.

Necm 53:37

o Bu âyetler, sanki öncekilerden koparılmış gibidir. O inkârcılar kendi tâbilerine diyorlar ki: Sizin zulmünüzü ve yalanınızı biz üstümüze alıyoruz, Muhammede (s.a.) gitmeyin ve onu tasdik etmeyin. Nitekim Allah başka bir âyette, onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Gelin bizim yolumuza uyun, günahınızı biz yüklenelim””, İşte bunun üzerine Allah meâlen şöyle buyurdu: Yoksa Müsâ'nın ve ahde vefa örneği İbrahim'in sahifelerinde bulunan şu hususlardan haberi yok mu: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez”?. Yani onların sahifelerinde biz, “Hiçbir günahkârın başkasının günahını yüklenmeyeceğini” beyan ettik. Emrolunduğu vahyi tebliğ etmiş olduğundan dolayı Hz. İbrahime ahde vefa örneği denildiği söylenmiştir. Kuşluk vakti dört rekât namaz kıldığından dolayı böyle denildiği de söylenmiştir. Nitekim Resülullah'tan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet ederler: “Vefa örneği nedir, bilir misiniz?” En doğrusunu Allah ve resülü bilir, dediler” Dört rekât namaz kılmakta vefa gösterendir””?, Eğer bu rivayet sabitse, başka bir yoruma gerek kalmaz. Bunun aslı, Hz. İbrahim'in emrolunduğu şeye vefâ göstermesidir.

Necm 53:38

Bu ölçü, bütün kitaplarda, Hz. İbrahim'in ve Hz. Müsânın sahifelerinde ve diğer kitaplarda aynen vardır; hiç kimseye başka birinin günahı yüklenmez, herkes sadece kendi günahını taşır. İbn Abbâs'ın (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kimse başkasının günahından muâheze edilmez”. Amr b. Üveys şöyle dedi: Câhiliye döneminde, bu âyet gelinceye kadar, insan başkasının günahıyla da muâheze edilirdi”.

Necm 53:39

39. “İnsan ancak m sonucunu elde eder? Bu âyet sanki insan ancak çalıştığının karşılığını alır, şanı yüce olan Allah ise lütfu ve keremiyle ona sevap verir ve çalıştığından da fazlasını ikram eder, mânasına gelmektedir. Nitekim başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurur: “Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır””. İnsanların hiçbir gayret göstermediği küçük işler için de Allah lütfuyla bazan sevap yazar. Kötülüğün karşılığı ise ancak ona denk bir cezadır, çünkü âyette “Ancak dengiyle cezalandırılır” buyurulmaktadır. Bu âyette kullanılan ve insanın lehinde anlamına gelen “lehü” zamirinin, aleyhinde mânasına gelecek şekilde “aleyhi” diye kullanılması mümkündür. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”. Burada, kendi aleyhinize kötülük etmiş olursunuz mânasına gelmek üzere “leh” zamiri kullanılmıştır. Açıklamaya çalıştığımız âyetin, haklarında “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” meâlindeki âyetin nâzil olduğu kâfirler hakkında gelmiş olması muhtemeldir. Allah buyuruyor ki: O insan için sadece kendi gayretinin karşılığı vardır.

Necm 53:40

s zaman edatı olan “sevfe” kelimesi Allah tarafından kullanıldığında, tıpkı “lealle” ve “asâ” edatlarında olduğu gibi muhakkak gerçekleşecektir anlamına gelir. Dolayısıyla âyetteki görülecektir anlamındaki “yurâ” fiili, ins l an yaptığının karşılığını mutlaka görecektir mânasına gelir. IYİ EZİN ze e

Necm 53:41

Ahirette verilen ceza, iyi olsun kötü olsun yapılan şeyin tam karşılığıdır, onda eksiklik söz konusu değildir. Bu hükmün kâfirler hakkında olması da muhtemeldir, buna göre kâfir şirkin ve işlediği bütün kötülüklerin cezasını görecektir. Mümine gelince, onun kötülükleri bağışlanır ve hayırlarının mükâfatını görür. Nitekim Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “İşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vâddir”?. Çar) çel) İİ Ol

Necm 53:42

5142. “En sonunda yalnız Rabb'ine varılacaktır.” 215 Cenâb-ı Hak âhirete, varılacak son yer (müntehâ), gidilecek mekân (masir), dönüş yeri (rücü ) gibi isimler vermiştir. Âyet, sonunda Rabb'inin cezasına varır mânasına da gelebilir. 43. “Güldüren de O'dur, ağlatan da.” Allah Teâlâ, insanların canlarını, hallerini ve fiillerini yaratmaktaki kudretini ve hükümranlığını muhtelif âyetlerde açıklamaktadır. İnsanın varlığı üzerindeki kudretini meâlen şöyle açıklıyor: “Sizi topraktan yarattığı zamanki halinizi de annelerinizin karınlarında cenin olarak bulunuşunuzu da en iyi bilen O'dur”, İnsanların halleri konusundaki kudretini de şu âyetlerde meâlen şöyle açıklamaktadır: “Çok veren de O'dur, az veren de”. “Öldüren de Odur, yaşatan da”. İnsanın fiilleri üzerindeki kudretini de burada açıklamaktadır; Güldüren de O'dur, ağlatan da. Allah Teâlâ, insanlar kendisini hiçbir varlığın aciz bırakamayacağını bilsinler diye muhtelif âyetlerde kudretini ve hükümranlığını beyan etmektedir. Sonra Güldüren de O'dur, ağlatan da ilâhi kelâmı iki anlama gelir. Birincisi, bu cümlede kinâye ve istiâre vardır; Allah gülmeyi sevinç ve mutluluktan, ağlamayı da hüzün ve kederden kinâye yapmıştır. Bu durum insanlar arasında da bilinen bir husustur; insanlar çok sevindiklerinde gülerler, çok üzüldükleri zaman da ağlarlar. İkincisi, âyetteki gülme ve ağlama fülleri hakiki mânada kullanılmıştır, bu da iki şekilde açıklanır. Birincisi, Allah onları gülecek ve ağlayacak tabiatta yaratmıştır. İkincisi, insanlardaki gülme ve ağlama fiillerini yaratan Allah'tır. Bize göre bu, iki yorumun en uygun olanıdır.

Necm 53:43

5142. “En sonunda yalnız Rabb'ine varılacaktır.” 215 Cenâb-ı Hak âhirete, varılacak son yer (müntehâ), gidilecek mekân (masir), dönüş yeri (rücü ) gibi isimler vermiştir. Âyet, sonunda Rabb'inin cezasına varır mânasına da gelebilir. 43. “Güldüren de O'dur, ağlatan da.” Allah Teâlâ, insanların canlarını, hallerini ve fiillerini yaratmaktaki kudretini ve hükümranlığını muhtelif âyetlerde açıklamaktadır. İnsanın varlığı üzerindeki kudretini meâlen şöyle açıklıyor: “Sizi topraktan yarattığı zamanki halinizi de annelerinizin karınlarında cenin olarak bulunuşunuzu da en iyi bilen O'dur”, İnsanların halleri konusundaki kudretini de şu âyetlerde meâlen şöyle açıklamaktadır: “Çok veren de O'dur, az veren de”. “Öldüren de Odur, yaşatan da”. İnsanın fiilleri üzerindeki kudretini de burada açıklamaktadır; Güldüren de O'dur, ağlatan da. Allah Teâlâ, insanlar kendisini hiçbir varlığın aciz bırakamayacağını bilsinler diye muhtelif âyetlerde kudretini ve hükümranlığını beyan etmektedir. Sonra Güldüren de O'dur, ağlatan da ilâhi kelâmı iki anlama gelir. Birincisi, bu cümlede kinâye ve istiâre vardır; Allah gülmeyi sevinç ve mutluluktan, ağlamayı da hüzün ve kederden kinâye yapmıştır. Bu durum insanlar arasında da bilinen bir husustur; insanlar çok sevindiklerinde gülerler, çok üzüldükleri zaman da ağlarlar. İkincisi, âyetteki gülme ve ağlama fülleri hakiki mânada kullanılmıştır, bu da iki şekilde açıklanır. Birincisi, Allah onları gülecek ve ağlayacak tabiatta yaratmıştır. İkincisi, insanlardaki gülme ve ağlama fiillerini yaratan Allah'tır. Bize göre bu, iki yorumun en uygun olanıdır.

Necm 53:44

Bu âyet, iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah insanı ölecek ve yaşayacak özellikte yaratmıştır. İkincisi, insanlar ruhlarının bedenlerinden çıkarılması ile ölürler, ruhlarının bedenlerine girdirilmesiyle dirilirler. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ölümü ve hayatı yaratan O'dur”, “Sizi yaratan ve size rızık veren; ardından hayatınızı sona erdirecek, sonra size tekrar can verecek olan Allahtır”, Burada muhtemelen insanları dünyada öldürmesi, âhirette ise diriltmesi kastedilmektedir. Bu meselenin aslı, bütün bunları insanlarda yaratanın Allah olduğudur.

Necm 53:45

Buradaki zevc kelimesi birbirine benzer mânasına geldiği gibi farklı şekilde mânasına da gelir. Yani erkek ve kadın her ne kadar birbirinin zıddı olsalar da şekil açısından benzerdirler. Erkek ve kadın birbirinin karşıtı ve zıddı varlıklardır anlamına da gelir. Allah burada şunu söylemektedir: Allah erkek ve kadını, birbirleriyle evlenmeleri için benzer şekilde yahut birbirinden farklı özellikte yarattı. En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:46

Esam şöyle dedi: Bu âyet, fışkırıp atılmayan suyun mezi olduğuna işaret eder, ancak şehvetle fışkırırsa meni olur. Şehvetle çıkmayan su ise mezidir ve ondan dolayı gusletmek gerekmez. En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:47

Yani hikmetin gereği olan öbür yaratma da O'na aittir, çünkü eğer öbür yaratma olmasaydı ilk yaratma abes, anlamsız ve hikmete aykırı olurdu. Yahut şöyle deriz: Allah, ilk yaratma kudretine sahip olduğu gibi öbür yaratma kudretine de sahip olduğunun bilinmesi için bunu söylemektedir. Çünkü kâfirler ilk yaratmayı ve Allah'ın bu yaratmadaki kudretini kabul ediyorlar, fakat öbürünü inkâr ediyorlardı. Cenâb-ı Hak ise her iki yaratmaya da kâdir olduğunu haber vermektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Necm 53:48

Buradaki “ağnâ” fiili, insanlara bol bol verdi mânasına gelir. “Akna” fiili ise onların elde ettikleri hizmetçiler ve diğer nimetleri onlara vermek demektir. Dolayısıyla “ağnâ” fiili, insanı çeşitli mallarla zengin etmek, aknâ fiili de edindikleri hizmetçileri ve ihtiyaç duydukları diğer imkânları zorlukla edinmelerini sağlamak anlamına gelir. Kendisine hizmetçi verilmesi, insan için ihtiyaçtan fazladır, ama zenginlik göstergesi değildir. Bu durum, hizmetçisi olana zekât verilmesini caiz gören mezhebimizin içtihadının doğru olduğuna işaret eder. “Ağnâ” fiili, ihtiyacı olmayan şeyleri vermek, “aknâ” fiili ise verdiğiyle kişiyi ikna ve razı etmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Bunun aksi de söylenmiştir, yani “ağnâ” razı etti, “akna” hizmetçi verdi demektir. Bu iki kelimeye İbn Abbâs'ın (r.a.), bol ve çok verdi mânasını verdiği rivayet edilmiştir. Atâ şöyle dedi: Ey âdemoğlu! Bol veren de O'dur, az veren de! Yani hizmetçi veren de O'dur. İbn Kuteybe de şöyle dedi: Bu kelime “kınye” (iza) mastarından gelir ve elde edilen mal demektir. Ebü Avsece ise şöyle dedi: O, “kunuvv” mastarından gelir ve ona kazandığı malı verdi demektir. GİS, 3 ga alg

Necm 53:49

Denilmiştir ki: Şi'râ, bazı Araplar'ın taptığı bir yıldız adıdır. Sanki onlar, bu yıldızdaki güzelliğin ve ihtişamın, onun Allah katındaki değerinden ve öneminden kaynaklandığını, Jinsanların yaptıklarının ona gittiğini zannediyorlardı ve bu yüzden ona tapıyorlardı. Onların kendilerini Allah Teâlâ'ya ibadete lâyık görmedikleri için, onunla Allah'a yaklaşacakları ümidiyle Allah'ın dışında olan o yıldıza tapıyor olmaları da muhtemeldir. Nitekim insan sultana yaklaşamayınca, onun dışındaki yakınlarına hizmet ederek sultana ulaşmaya çalışır. Ancak bu yorum doğru değildir, çünkü insanın sultanla irtibatı olanlara hizmet etmesi, daha önce onlara hizmet etmesinin yasak olduğuna dair bir emir almadığından ve bu konuda bir izin de bulunmadığından dolayıdır. Fakat Allah Teâlâ onlara, sadece kendisine ibadet etmelerini emretmiş ve başkasına ibadet etmelerini yasaklamıştır. Dolayısıyla sadece Allah'a ibadet etmeleri emredildikten ve O'ndan başkasına ibadet etmeleri yasaklarndıktan sonra, artık başkasına ibadet etmeleri caiz olmaz. Dolayısıyla Allah burada, onların Şi'râ ve benzeri yıldızlara tapmalarıyla beyinsizce davrandıklarını hatırlatmakta ve şunu söylemektedir: Şi'râ yıldızının Rabb'ine kulluk yapın, çünkü ondaki güzelliği ve ihtişamı yaratan O'dur, dolayısıyla ibadetinizi de O'na yapın! INI Ala Ğİ;

Necm 53:50

Buradaki “Aden” kelimesi tenvinli okunduğu gibi tenvinsiz ve sonra gelen lâm harfi şeddeli olarak da okunmuştur#“, Bu âyet-i kerime daha önceki âyetler gibi değildir, Allah bunu, onların yaptıklarından vazgeçmeleri için Âd © o Süyüti, ed-Dürru'-mensür, VII, 664. kavmini helâk ettiğini hatırlatmaktadır. Âd kavmi sizden daha güçlü -kuvvetli, sayıca daha kalabalık ve mal-mülk itibariyle de daha zengin oldukları halde yaptıklarından vazgeçmeyip Allah Teâlâ'nın öğütlerini dinlemedikleri zaman onları helâk etmişti. Ey Mekkeliler, onlara yaptığını size de yapar. Yah derece kuvvetli olmalarına rağmen siz de verilen öğütleri dinlemezseniz, Allah ut Allah Âd kavmini helâk etti, onlar son Allah'ın azabını defedemediler, ya sizin haliniz nice olur ey Mekkeliler? Âyetteki eski Âd ifadesinin işaret et dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları iki tane Âd kavmi ol aleyhisselâmın kavmi olan Âd, bunlar eski Âdidır ve lerdir. Eski Fars (İranlılar) dedi: Eski Âd, diğer ümme tiği anlama duğunu söyledi; biri Hüd kasırga ile helâk edilmişzamanında başka bir Âd daha vardır. Bazıları şöyle ilerden önce helâk edilenlerdir, Mekkeliler ve onlar ise diğer Âddır.

Necm 53:51

51. “Semüd'u da öyle. Hem de geriye bir şey bırakmadan!” 219 Yani aynı şekilde Semüd kavmini de helâk etti. Geriye bir şey bırakmadan cümlesine bazıları, köklerini kazıdı ve onlardan hiç kimse kalmadı anlamını verdi. Yani nebilerin ve resüllerin soylarını devam ettirdiği gibi onların soylarını devam ettirmedi. Yahut peygamberlerin ve tâbilerinin eserlerini ebediyete kadar yaşatmış, fakat onların hayır eserlerinden de hiçbir şey geride bırakmamıştır. En doğrusunu Allah bilir, GALİBİ ŞANSI 51 465 52. “Bunlardan da önce Nuh kavmini. Çünkü onlar çok zâlim ve çok azgın idiler.” Yani onlar en çirkin zulmü ve en azgın fiilleri işliyorlardı. Çünkü Nuh aleyhisselâm onları “Bin yıldan elli yıl daha az bir süre”” boyunca Allah'ın birliği inancına çağırmış, fakat Allah Teâlâ'nın “Benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı” meâlindeki âyette buyurduğu gibi bu çağrı onların sadece nefretini ve kibrini arttırmıştı.

Necm 53:52

51. “Semüd'u da öyle. Hem de geriye bir şey bırakmadan!” 219 Yani aynı şekilde Semüd kavmini de helâk etti. Geriye bir şey bırakmadan cümlesine bazıları, köklerini kazıdı ve onlardan hiç kimse kalmadı anlamını verdi. Yani nebilerin ve resüllerin soylarını devam ettirdiği gibi onların soylarını devam ettirmedi. Yahut peygamberlerin ve tâbilerinin eserlerini ebediyete kadar yaşatmış, fakat onların hayır eserlerinden de hiçbir şey geride bırakmamıştır. En doğrusunu Allah bilir, GALİBİ ŞANSI 51 465 52. “Bunlardan da önce Nuh kavmini. Çünkü onlar çok zâlim ve çok azgın idiler.” Yani onlar en çirkin zulmü ve en azgın fiilleri işliyorlardı. Çünkü Nuh aleyhisselâm onları “Bin yıldan elli yıl daha az bir süre”” boyunca Allah'ın birliği inancına çağırmış, fakat Allah Teâlâ'nın “Benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı” meâlindeki âyette buyurduğu gibi bu çağrı onların sadece nefretini ve kibrini arttırmıştı.

Necm 53:53

“Mü'tefikât”ın, Lüt aleyhisselâmın gönderildiği köyler olduğu söylenmiştir. Allah o bölge halkını da helâk etmiştir. “Ehvâ” kelimesinin, cehenneme sevketti mânasına geldiği söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Cibril aleyhisselâm o bölgeyi göğe kaldırıp yere çarptı. Dolayısıyla “ehvâ” kelimesi, gökten yere vurdu anlamına gelir”.

Necm 53:54

Denildi ki: Onları, üzerlerine yağdırdığı taşlara gömdü, sonra da orayı dümdüz etti. Şöyle de söylendi: Onların yolcularını ve gıyapta olanlarını da taşa gömdü. 'Mütefike” kelimesinin iftira ve yalan anlamına gelen “ifk” kelimesinden geldiği söylenmiştir, buna göre inkâr edenler, iftira edenler demektir. )Bunun ters çevrilmiş anlamına geldiği de söylenmiştir, buna göre de altı üstüne getirilmiş demektir. “Gaşşâhâ” kelimesi, Lüt aleyhisselâmın köylerini azapla örttü demektir, nitekim onlardan önce de Âd kavmini ve Nuh'un kavmini de azapla örtmüştü. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Mü'tefike” kelimesi, “mahsüfe” anlamına gelir, yani aklı zayıflamış demektir”. Bu âyetin ve “Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”” meâlindeki âyetin zâhiri mânası müşkildir. Çünkü Allah burada nimetlerden söz etmektedir, onlar şayet Rabb'inin nimetlerini bilmiş olsalardı O'nu inkâr etmezler ve şüphe duymazlardı. Ancak burada takdim tehir olduğu ve gizli bir © o Taberi, Câmi'u'i-beyân, XXVII, 104. x” bn Kuteybe, TefSiru garibi'l-Kurlün, s. 430.? o Ebü Ubeyde, Mecâzü’l-Kurân, 11, 239. kelime bulunduğu şeklinde bir yoruma ihtiyaç vardır. Allah sanki şunu söylemektedir: Rabb'inizin bizzat gördüğünüz ve müşahede ettiğiniz nimetlerinden hangisinden şüphe edebilirsiniz? Aynı şekilde bizzat ikrar etmiş olduğunuz Rabb'inizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? Yahut şöyle diyebiliriz: Rabbinizin nimetlerinden ve lütuflarından hangisinden şüphe edebilirsiniz? Öyleyse Muhammed aleyhisselâma lütfettiğini nasıl inkâr edersiniz? Yahut Rabbinizin nimetlerine şükretmeyi, O'ndan başkasına nasıl yaparsınız? Veyahut buradaki nimetlerden maksat, delillerdir, o zaman şunu söylemektedir: Salavatların en üstünü kendisine olsun, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini, Rabb'inin delillerinden hangisine dayanarak inkâr ediyorsun yahut ondan şüphe duyuyorsun? Yani onun peygamberliğini inkâr etmek veya reddetmek için elinde bir delil yok!

Necm 53:55

Denildi ki: Onları, üzerlerine yağdırdığı taşlara gömdü, sonra da orayı dümdüz etti. Şöyle de söylendi: Onların yolcularını ve gıyapta olanlarını da taşa gömdü. 'Mütefike” kelimesinin iftira ve yalan anlamına gelen “ifk” kelimesinden geldiği söylenmiştir, buna göre inkâr edenler, iftira edenler demektir. )Bunun ters çevrilmiş anlamına geldiği de söylenmiştir, buna göre de altı üstüne getirilmiş demektir. “Gaşşâhâ” kelimesi, Lüt aleyhisselâmın köylerini azapla örttü demektir, nitekim onlardan önce de Âd kavmini ve Nuh'un kavmini de azapla örtmüştü. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Mü'tefike” kelimesi, “mahsüfe” anlamına gelir, yani aklı zayıflamış demektir”. Bu âyetin ve “Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”” meâlindeki âyetin zâhiri mânası müşkildir. Çünkü Allah burada nimetlerden söz etmektedir, onlar şayet Rabb'inin nimetlerini bilmiş olsalardı O'nu inkâr etmezler ve şüphe duymazlardı. Ancak burada takdim tehir olduğu ve gizli bir © o Taberi, Câmi'u'i-beyân, XXVII, 104. x” bn Kuteybe, TefSiru garibi'l-Kurlün, s. 430.? o Ebü Ubeyde, Mecâzü’l-Kurân, 11, 239. kelime bulunduğu şeklinde bir yoruma ihtiyaç vardır. Allah sanki şunu söylemektedir: Rabb'inizin bizzat gördüğünüz ve müşahede ettiğiniz nimetlerinden hangisinden şüphe edebilirsiniz? Aynı şekilde bizzat ikrar etmiş olduğunuz Rabb'inizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? Yahut şöyle diyebiliriz: Rabbinizin nimetlerinden ve lütuflarından hangisinden şüphe edebilirsiniz? Öyleyse Muhammed aleyhisselâma lütfettiğini nasıl inkâr edersiniz? Yahut Rabbinizin nimetlerine şükretmeyi, O'ndan başkasına nasıl yaparsınız? Veyahut buradaki nimetlerden maksat, delillerdir, o zaman şunu söylemektedir: Salavatların en üstünü kendisine olsun, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini, Rabb'inin delillerinden hangisine dayanarak inkâr ediyorsun yahut ondan şüphe duyuyorsun? Yani onun peygamberliğini inkâr etmek veya reddetmek için elinde bir delil yok!

Necm 53:56

Yani Muhammed aleyhisselâmın ikaz ettiği ve size haber verdiği bu uyarılar, daha önceki peygamberlerin kavimlerine haber verdikleri ve onları uyardıkları sözlerdir. Bu durumda bu âyet, [ ]daha önce geçen “Eski Âd Em kavmini helâk eden de O'dur”” meâlindeki âyetin sılası olur. Şöyle de söylenmiştir: Bu uyarıcıdır, yani Muhammed aleyhisselâm ilk uyarıcılardandır, yani ilk resüllerdendir. Bu yorumun tamamı şudur: Bu, daha öncekiler gibi insan türünden bir uyarıcıdır. Şöyle de denilmiştir: Bu uyarıcı Muhammed aleyhisselâm, uyarıcı olacağı levh-i mahfüzda yazılı olanlardandır. En doğrusunu Allah bilir.

Necm 53:57

Yani kıyâmet yaklaştı. Cenâb-ı Hak kıyâmete çeşitli isimler vermiştir. Baa kıyâmet demiştir. Burada da kıyâmet yaratızan “âzife”, bazan sâat, bazan d sâat kelimesi de aynı mânaya gelir. lanlara yakın olduğu için âzife demiştir,

Necm 53:58

Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın kıyâmetle ve kıyâmetin kopmasıyla ilgili kimseye bilgi vermediğine işaret etmektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allahtır”, Bu iki âyete en küçük alâka ile bağlı olan Bâtınilerdir, çünkü onlar şöyle diyorlar: Âhiret halen vardır, ancak gizlenmiş ve örtülmüştür, bu cisimlerin ve bedenlerin yok olmasıyla ortaya çıkar ve görünür. Bu görüşlerine de şu ilâhi beyanları delil gösteriyorlar: “Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allahtır”. Onu Allah'tan başka ortaya çıkaracak yoktur. Diyorlar ki: Âyette geçen ve açığa çıkarmak anlamına gelen “tecelli” ve “keşf” kelimeleri, ancak var ve sabit olan bir nesne ve olay için kullanılırlar, o nesne ve olay de örtülerin kaldırılmasıyla ortaya çıkar. Allah onu ancak başlangıçta, yaratılış sırasında örtmüştü. Fakat bize göre “tecelli” ve “keşf” kelimeleri, yaratmanın başlangıcı hakkında ve yaratma sırasında da gizli ve saklı bir işi ve olayı ortaya çıkarmak için de kullanılır. Durum böyle olunca onların bu âyetleri delil göstermeleri bâtıl olur. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurdu: “O, gizliyi ve açığı bilendir”. Buna göre Allah, yaratılanlardan gizli olanları da bilir, açıkta ve görünür olanları da bilir. Olacak olanları da bilir, halen var olanları da bilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Necm 53:59

Onlar iki noktada hayret ediyorlardı; birincisi peygamberlerin insanlar arasından seçilmesine, nitekim Allah meâlen şöyle buyurdu: “Kâfirler, içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar””. İkincisi de ölüp gittikten ve çürüyüp toprak olduktan sonra dirilmeye hayret ediyorlardı. Cenâb-ı Hak bu konuda da meâlen şöyle buyurdu: “Eğer şaşacağın bir şey varsa o da onların, “Biz toprak olduğumuz zaman gerçekten yeniden mi yaratılacakmışız” demeleridir”. Buradaki gülüyorsunuz anlamına gelen “tedhaküne” kelimesi, gerçekten gülmek mânasında değildir, alay etmekten yahut sevinmekten kinâyedir. Yani siz bulunduğunuz duruma seviniyorsunuz demektir. Ağlamıyorsunuz anlamına gelen “lâ tebküne” fiili de gerçekten ağlamak mânasına gelmez, aksine o da üzüntüden kinâyedir. Yani yaptığınız aşırılıklara ve kötü muameleye ağlamıyorsunuz da gülüyorsunuz, öyle mi?

Necm 53:60

Onlar iki noktada hayret ediyorlardı; birincisi peygamberlerin insanlar arasından seçilmesine, nitekim Allah meâlen şöyle buyurdu: “Kâfirler, içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar””. İkincisi de ölüp gittikten ve çürüyüp toprak olduktan sonra dirilmeye hayret ediyorlardı. Cenâb-ı Hak bu konuda da meâlen şöyle buyurdu: “Eğer şaşacağın bir şey varsa o da onların, “Biz toprak olduğumuz zaman gerçekten yeniden mi yaratılacakmışız” demeleridir”. Buradaki gülüyorsunuz anlamına gelen “tedhaküne” kelimesi, gerçekten gülmek mânasında değildir, alay etmekten yahut sevinmekten kinâyedir. Yani siz bulunduğunuz duruma seviniyorsunuz demektir. Ağlamıyorsunuz anlamına gelen “lâ tebküne” fiili de gerçekten ağlamak mânasına gelmez, aksine o da üzüntüden kinâyedir. Yani yaptığınız aşırılıklara ve kötü muameleye ağlamıyorsunuz da gülüyorsunuz, öyle mi?

Necm 53:61

“Sâmidün” (osut) kelimesine İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle mâna verdiği rivayet edilmiştir: Eğleniyorlar ve haktan yüz çeviriyorlar. Hasan-ı Basri ve Said b. Cübeyr, gaflet içindeler anlamını verdiler Şöyle de denilmiştir: “Sâmidün” kelimesi, üzülüyorlar mânasına gelir, Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine üzülüyorlar ve ona indirilen âyetlere kızıyorlar. Bu âyet hakkında İkrime, İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediğini rivayet eder: Bu kelime Yemen dilinde şarkı anlamına gelir, Yemenli; bize şarkı söyle mânasında “üsmüd lenâ” derdi. Müşrikler Kur'ân sesi duyduklarında şarkı söylemeye başlarlar ve eğlenirlerdi. Gi gel 4 bel MEE

Necm 53:62

Yani Allaha boyun eğin ve O'na teslim olun! Çünkü tilâvet sırasında namaz secdeleri dışında verilen secde emri, Allah'tan sakınmak ve O'na teslim olmak mânasına gelir. Buradaki secde emri de Resülullah'tan (s.a.), sahâbe ve tâbiilerden rivayet edilen hadislere göre tilâvet içindir. Esved'in, İbn Mesüd'dan (r.a.) rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber Necm süresini okudu ve hemen secdeye gitti, Kureyşli bir ihtiyar dışında yanındaki herkes de ona uyarak secdeye gittiler. İhtiyar, yerden bir avuç çakıl taşını alıp alnına götürmekle yetindi!©, Ebü Hureyre ve Muttalib b. Ebü Vedâa'nın rivayet ettiklerine göre de Resülullah (s.a.) Necm süresini okuduğunda secde yaptı"9!, Ömer ve Osman da bu süreyi okuduklarında secde yaptılar". Hz. Ali'nin (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Secdenin gerekli olduğu yerler dörttür: Secde, Fussılet, Necm ve Alak súreleri!%. Zeyd b. Sâbit'ten (r.a.) rivayet edildiğine göre de Resülullah (s.a.) bu süreyi okumuş, ama secde yapmamış'”, Muhtemelen bu tilâvet, secde yapılması mekruh olan bir zamanda yapılmıştı. Bu rivayet, bir fiilin naklidir, genele şâmil bir hüküm değildir. Murat ettiği mânanın hakikatini en iyi bilen Allah'tır. Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur, sadece O'ndan yardım dileriz. 2 Abdürrezzâk es-Sanlâni, el-Musannef, I1, 339; İbn Ebü Şeybe, el-Musannef, 1, 460. Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, II, 446; Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XX, 128. 1 Buhâri, “Sücüdü'l-Kur'ân” 6; Müslim, “Mesâcid” 106.

Kamer 54:1

[Ayın Yarılması] Bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: Kıyâmetin vakti yaklaştı, ayın yarılma vakti de yaklaştı. Burada takdim tehir bulunduğu da söylenmiştir: Vakit yaklaştı, “Onlar bir mücize görseler hemen yüz çevirirler”, hatta ayın yarıldığını görseler bile... Bu iki yoruma göre ayın yarılması henüz olmadı, daha sonra, gelecekte kıyâmet koparken olacak demektir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. O, Ay yarıldı cümlesine, kıyâmet koparken ay yarılacak anlamını verdi. Çünkü eğer Resülullah (s.a.) döneminde ay yarılmış olsaydı, herkes bilir, kimseye gizli kalmazdı. Eğer insanlar onu görmüş olsalardı, bunun tevatürle nakledilmesi gerekirdi. Çünkü bu, hayrete şayan bir durumdur, insan da hayrete şayan olan olayları konuşup yaymaya meyilli tabiatta yaratılmıştır. Müfessirlerin geneline göre ise ayın yarılması gerçekleşmiştir ve bu olay Resülullah'ın (s.a.) mücizelerinden biridir. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.) ile beraber Minada idik, birden ayın yarıldığını gördük, bir parçası dağın arkasına geçmişti. Bunun üzerine Resülullah (s.a.) “Şahit olun, şahit olun!” buyurdu’. (Slİbn Mesüd'un (r.a.) dışında, Allah heppa sinden razı olsun Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbâs, Enes b. Mâlik, Huzeyfe, Cübeyr b. Mut'ım gibi sahâbe-i kirâmdan bir cemaatın da ayın yarıldığını gördükleri rivayet edilir’. Ebü Bekir el-Esammlın, şayet ay yarılmış olsaydı herkes görürdü, kimseye gizli kalmazdı, sözüne şöyle cevap verilir: Görüldü ve birden çok sahâbi de gördüklerini söyledikleri rivayet edildi. Bu konudaki ' oo Sonrakiâyet. hadis de hâsdan âmma dönüşerek tevatür derecesine ulaşmış, bu mesele müslümanlar arasında yayılmış, o kadar ki bu hadisi duymayan çok az kişi kalmıştır. Kitabın zâhiri de bunu söylemektedir. Ancak kitabın söylemediği sözü korumakta tekellüf gösterilir, lafzın hakikati ile amel etmek ise vaciptir. Bazıları şöyle dedi: Allah Teâlâ'nın bir çeşit idare ve yönetimle ve kendisinden gelen bir lütuf olarak çevre halkının onu görmesini bulutlarla engellemiş olması yahut bazı işlerle onları meşgul ederek görmekten alıkoyması mümkündür. Cenâb-ı Hak, çevredeki bazı karıştırıcıların onu kendisinin yaptığını iddia etmemesi ve Hz. Peygamber'in peygamberlik davasının yalana dayandığını ileri sürmemesi için böyle yapmış olabilir. Allah Teâlâ'nın onu, mücizeyi açıkça söyleyecek kişiler hariç çevre halkından gizlemiş olması da muhtemeldir, nitekim kâfirler onu gizlemişler, ashâb-ı kirâm ise görmüşler ve nakletmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Vakit yaklaştı, Allah Teâlâ burada sanki şunu söylemektedir: İnsanların cezalandırılacağı gün yahut herkesin ortaya çıkacağı gün veyahut herkesin hesaba çekileceği gün olan kıyâmet yaklaştı. Şöyle bir soru sorulursa: Hz. Peygamber'in orta parmakla işaret parmağını göstererek [ ]“Ben ve kıyâmet şöyle (beraber) gönderildim” buyurduğu rivayet edilmedi mi? Resülullah (s.a.) vefat etti, ama kıyâmet kopmadı. Buna şöyle cevap verilir: Muhtemelen Hz. Peygamber'in maksadı, nübüvvet ve risâletin kendisiyle mühürlendiğini, getirdiği hükümlerin ve şeriatin kıyâmete kadar bâki olduğunu göstermekti. Onun şeriatının kıyâmete kadar bâki kalması, kendisinin bâki kalması gibidir. Dolayısıyla sanki şunu söylemiştir: Benim şeriatim ve kıyâmet, şöyle beraberdir. Şöyle bir yorum da yapılabilir: Nübüvvet ve risâlet Hz. Peygamber'le mühürlenince, onun peygamber olarak gönderilmesi kıyâmet için bir alâmet ve işaret olur. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Bilin ki, o kıyâmete ait bir bilgidir. Sakın ondan şüphe etmeyin”, Bu da az önceki Hz. Peygamber'in kıyâmet için bir alâmet ve işaret olarak gönderildiği yorumunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Enes ve diğer sahâbilerin rivayetine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ben ve kıyâmet şöyle (beraber) gönderildim” Bu sırada Hz. Peygamber orta parmakla işaret parmağını yummuştu.

Kamer 54:2

2. “Onlar bir müciz DE o e görseler hemen yüz çevirip, ‘Bu öteden beri bilinen bir sihir! derler, [İman Yolundaki Engel: İnatçılık] Onlar bir mûcize görseler hemen yüz çevirirler. Cenâb-ı Hak burada müşriklerin ne kadar inatçı olduklarını ifade etmektedir, bir mücize görseler bile kabul etmeyip hemen yüz çevirirler. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, şayet onlara istedikleri bir mücize gelecek olsa bile hemen yüz çevirecekler, bundan dolayı Allah o mücizeyi onlara göstermemektedir. Çünkü insanların isteği üzerine gelen mücizeyi şayet kabul etmezlerse hepsinin helâk edilmesi Allah'ın kanunudur. Bu husus Allah'ın kanunu olduğuna ve Cenâb-ı Hak bu ümmetin cezasını kıyâmete kadar erteleyeceğini vâdettiğine, hemen azap etmekten onları muaf tuttuğuna göre teklif ettikleri o mücizeleri onlara göstermemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Burada yüz çevirecekleri belirtilen mücizelerin hissi mücizeler olması da muhtemeldir, çünkü Resülullah'ın (s.a.) getirdiği mücizelerin hepsi veya ekserisi akli ve haberi mücizelerdir. İşte hissi mücizelerden bile yüz çevireceklerini söyleyerek onların ne kadar beyinsizce davrandıklarını ve ne kadar inatçı olduklarını haber vermektedir. Allah Teâlâ muhtelif âyetlerde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi”, “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de “Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı” derler”. [ ]Bu öteden beri bilinen bir sihir! derler. Bu cümlenin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Öteden beri bilinen bir sihir, yani geçmiş peygamberler de buna benzer sihirler getirmişlerdi. Bazıları da şöyle dedi: Buradaki “müstemir” kelimesi, kuvvetli demektir, “mirra” kökünden gelmektedir, o da kuvvet anlamına gelir. “Mirra "nin aslı öldürmektir. Bazıları “müstemir” kelimesine gelip geçici, yok olan, kalıcı olmayan diye mâna verdi. OH yl la laz Iyi

Kamer 54:3

Hep yalan saydılar ve kişisel arzularına uydular; muhtemelen burada kastedilen Resülullah'ı (s.a.) ve onun peygamberliğine delil getirdiği mücizeleri inkâr etmeleridir. Allah'ın birliğini inkâr etmeleri da kastedilmiş olabilir, Kişisel arzularına uydular; Cenâb-ı Hak burada onların, sözünü ettiği mücizeleri ancak kendi kişisel arzularına uyarak inkâr ettiklerini, hiçbir delile ve kanıta dayanmadıklarını haber vermektedir. Oysa her iş yerli yerindedir. Yani her iş, sahibine göredir, sahibi hayırlı ise işi de hayırlı, kötü ise işi de kötüdür. Her işin istikrarlı olduğu, sahibi ile istikrar bulduğu mânasına da gelebilir. Bazıları şöyle dedi: Her işin ve her fiilin oluş hakikatı vardır, dünyada olmuşsa görülecektir, âhirette olmuşsa bilinecektir.

Kamer 54:4

4. “Andolsun ki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler gel 5. “Eksiksiz bir hikmet! Ama uyarılar fayda vermiyor” Andolsun ki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler geldi; eksiksiz bir hikmet! Bu âyetteki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler geldi cümlesi ile kastedilen, muhtemelen tam bir hikmet olan Kur'ân'ın gelmiş olmasıdır. Bu cümlenin, o haberlerde tam bir hikmet vardır mânasına gelmesi de mümkündür. Sonra içinde insanları yaptıklarından vazgeçirecek olan ve tam bir hikmet barındıran bu haberler, bu sürede yer verilen Âd ve Semüd kavmi ile Lüt, Nuh ve Müsâ aleyhisselâmın kavimleri hakkındaki haberlerdir. Onlara bu kavimlerin haberleri geldi ve onlar da bunların başına gelen azabı ve helâk edilişlerini, niçin helâk edildiklerini bildiler; onlar peygamberleri inkâr etmeleri yüzünden helâk edilmişlerdi. İşte bu haberler, onların yaptıklarını yapmaktan sakınmaları ve onlarla aynı akıbete uğramamaları için geldi. Dolayısıyla bunda tam bir hikmet vardır. Âyette geçen “bâliğa” kelimesi, bir şeyin son noktası mânasındadır, “Fulânun bâleğa fi'l-ilmi” ifadesi, filan ilimde zirveye ulaştı anlamına gelir. 229 (Jibn Kuteybe şöyle dedi: “Müzdecer” kelimesi, ibretlik olay demektir, Ebü Avsece ise vazgeçiren mânasına gelir dedi. bn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüm, s. 431, Ama uyarılar fayda vermiyor. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir; İçinde insanları yaptıklarından vazgeçirecek uyarıcı haberlerin bulunduğu kitap onlara geldi, ama bu haberler bile onları yaptıklarından vazgeçirmedi ve bir fayda vermedi. Uyarılar onlara nereden ve nasıl fayda verecek? Yani bu haberler onlara fayda vermeyecek. Buradaki uyarılar kelimesi ile iki mâna kastedilmektedir. Birincisi, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun peygamberlerdir. Ayetteki “nüzür” sözcüğü, nezir” ( çizi) kelimesinin çoğuludur. İkincisi, bu uyarıyı sağlayacak olan haberlerdir, peygamberler insanları bu haberlerle uyardılar ve bunlarla sakındırdılar. Ama peygamberin sözü onlara fayda vermedi. Peygamberleri inkâr etmeleri ve onlara tâbi olmamaları sebebiyle inkârcıların başlarına gelen azabı haber veren bu kıssalardaki azabın onların başına gelmiş olması, kendilerini hiç korkutmadı. En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:5

4. “Andolsun ki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler gel 5. “Eksiksiz bir hikmet! Ama uyarılar fayda vermiyor” Andolsun ki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler geldi; eksiksiz bir hikmet! Bu âyetteki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler geldi cümlesi ile kastedilen, muhtemelen tam bir hikmet olan Kur'ân'ın gelmiş olmasıdır. Bu cümlenin, o haberlerde tam bir hikmet vardır mânasına gelmesi de mümkündür. Sonra içinde insanları yaptıklarından vazgeçirecek olan ve tam bir hikmet barındıran bu haberler, bu sürede yer verilen Âd ve Semüd kavmi ile Lüt, Nuh ve Müsâ aleyhisselâmın kavimleri hakkındaki haberlerdir. Onlara bu kavimlerin haberleri geldi ve onlar da bunların başına gelen azabı ve helâk edilişlerini, niçin helâk edildiklerini bildiler; onlar peygamberleri inkâr etmeleri yüzünden helâk edilmişlerdi. İşte bu haberler, onların yaptıklarını yapmaktan sakınmaları ve onlarla aynı akıbete uğramamaları için geldi. Dolayısıyla bunda tam bir hikmet vardır. Âyette geçen “bâliğa” kelimesi, bir şeyin son noktası mânasındadır, “Fulânun bâleğa fi'l-ilmi” ifadesi, filan ilimde zirveye ulaştı anlamına gelir. 229 (Jibn Kuteybe şöyle dedi: “Müzdecer” kelimesi, ibretlik olay demektir, Ebü Avsece ise vazgeçiren mânasına gelir dedi. bn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüm, s. 431, Ama uyarılar fayda vermiyor. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir; İçinde insanları yaptıklarından vazgeçirecek uyarıcı haberlerin bulunduğu kitap onlara geldi, ama bu haberler bile onları yaptıklarından vazgeçirmedi ve bir fayda vermedi. Uyarılar onlara nereden ve nasıl fayda verecek? Yani bu haberler onlara fayda vermeyecek. Buradaki uyarılar kelimesi ile iki mâna kastedilmektedir. Birincisi, Allah'ın selâmı üzerlerine olsun peygamberlerdir. Ayetteki “nüzür” sözcüğü, nezir” ( çizi) kelimesinin çoğuludur. İkincisi, bu uyarıyı sağlayacak olan haberlerdir, peygamberler insanları bu haberlerle uyardılar ve bunlarla sakındırdılar. Ama peygamberin sözü onlara fayda vermedi. Peygamberleri inkâr etmeleri ve onlara tâbi olmamaları sebebiyle inkârcıların başlarına gelen azabı haber veren bu kıssalardaki azabın onların başına gelmiş olması, kendilerini hiç korkutmadı. En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:6

Öyleyse sen de onlardan yüz çevir. Bu cümle farklı mânalarda yorumlanabilir. Birincisi, onlardan yüz çevir, yani yaptıkları kötülüklere karşılık verme. İkincisi, onlarla savaşma ve onlara karşı cihada çıkma. Şayet bu yorum doğru ise o zaman burada müfessirlerin söyledikleri nesih var demektir. Eğer ilk yorum doğru ise o zaman nesih ihtimali yoktur. Üçüncüsü, onlarla meşgul olma, çünkü onlar iman etmeyecekler. Bu yoruma göre âyet, asla iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği bir kavimle ilgilidir. Allah Teâlâ burada, onların iman edeceklerine dair Resûlullahın (s.a.) ümidini bitirmektedir. [ ]Çagırıcının görülmedik bilinmedik bir şeye çağırdığı günde. Yani son derece korkunç ve dehşetli bir kıyâmetin kopuşuna çağırdığı günde... Dünyada iken inkâr ettikleri kıyâmete çağırdığı günde mânasına da gelebilir, bundan maksat da kıyâmet günüdür, onlar bunu âhirette ikrar edecekler.

Kamer 54:7

Gözlerini korku bürümüş halde; buradaki “huşşean” kelimesi “hâşian” (uat) diye de okunmuştur”. Bu kırâat İbn Abbâs'tan (ra.) da rivayet edilmiştir. İbn Mesüd'un (r.a.) kırâati de bunu doğrular mahiyettedir: “Hâşiaten ebsâruhum” (çayla! inst)". Allah Teâlâ onların dünyada iken kibirlenip büyüklenmelerine karşılık âhirette boynunu bükmüş zavallılar gibi olacaklarını, ayrıca dünyada inkâr etmiş oldukları kıyâmeti tasdik ve ikrar edeceklerini ve dünyada iken reddettikleri davetçiye âhirette koşarak gideceklerini haber vermekte, “O çağırıcıya koşarlar”"' buyurmaktadır. Kabirlerinden çıkıp etrafa yayılmış çekirgeler gibi koşarlar. Buradaki çekirge benzetmesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah onları çekirgelere benzetmektedir, çünkü şaşkın haldedirler, nereden geldiklerini ve nereye gideceklerini bilmemektedirler; tıpkı nereden gelip nereye gideceğini bilmeyen çekirgeler gibidirler. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurmaktadır: “İnsanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin”. İkincisi, Allah onları çok kalabalık oldukları, izdiham halinde bulundukları için çekirgeye benzetmiştir, çünkü herkes tek celsede haşrolacaktır. En doğrusunu Allah bilir. S tsa I aaa.

Kamer 54:8

O çağırıcıya doğru koşarlar. Buradaki “muhtıin” (pake) kelimesine müfessirler, koşarlar anlamını verdiler, Katâde, kastederler, yönelirler, diye mâna verdi", Mücâhid şöyle dedi: Bu kelime akmak anlamına gelir”. Farsça “püy reften” demektir. İBazıları şöyle mâna verdi: Başlarını kaldırıp bakarlar. Bu, Kelbi'nin sözüdür", Ebü Avsece de şu anlamı verdi: Boyunlarını uzatıp koşarlar, Bu kelimenin, sürekli çağırıcıya bakmak mânasına geldiği de söylenmiştir. İnkârcılar, “Bu, gerçekten zor bir gün” derler. Allah Teâlâ başka bir D de om şeyi söylemektedir: “Süra üflendiği zaman; işte o gün zorlu bir gündür. İnkârcılar için hiç de kolay olmayan bir gündür”, Goz İŞ GUE Bİ 424512

Kamer 54:9

9. “Bunlardan önce Nuh'un kavmi de (peygamberlerini) yalancılıkla itham etmişti. O kulumuzu yalancı saydılar, “Delinin biri! dediler ve o görevinden alıkondu.” Bunlardan önce Nuh'un kavmi de (peygamberlerini) yalancılıkla itham etmişti. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Senin kavminden önce Nüh aleyhisselâmın kavmi de onu inkâr etmişler ve kendisine eziyet yapmışlardı, ama o yine de insanların kendisini inkâr etmelerine, çeşitli eziyetler yapmalarına sabretti, Allah tarafından kendisine, onların helâk edilmeleri için beddua etmesine izin verilmeden beddua etmedi. İnsanların inkâr etmelerine ve eziyet yapmalarına karşı sen de sabır göster! Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi (ülü’lazm) peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret””. Şöyle bir soru sorulursa: Bu konudaki hükümler tekrar edilmediği halde Kurânda bu haberlerin tekrar edilmesinin hikmeti nedir? Buna şöyle cevap verilir: Bu haberler ve kıssalar, ancak risâleti, tevhidi ve ölümden sonra dirilmeyi ispat etmek için Mekkeli ve benzeri inkârcılara delil olarak gelmiştir. Çünkü onlar, bütün bunları inkâr ediyorlar, inatçılık yapıyorlar ve büyükleniyorlardı. Onların içinde doğru yolun gösterilmesini isteyenler de vardı. Sözünü ettiğimiz kişilere ve benzerlerine karşı delillerin sürekli tekrar edilmesi de gereklidir, çünkü bir zaman reddetmiş olsalar da belki başka bir zamanda kabul ederler, ilk anda kalpleri yumuşamasa da belki başka bir seferinde yumuşar. Doğru yolu bulmak isteyenlere verilen öğütlerden ders alınması için de onların tekrar edilmesi gerekir, çünkü insanın durumu degiştikçe öğütlerin etkisi de değişir. Öğütlerin tekrar edilmesinin, buna karşılık hükümlerin kısa tutulmasının faydalarına daha önce temas etmiştik", En doğrusunu Allah bilir. [Peygamberlerin Beddua Etmesi] Şöyle bir itiraz ileri sürülürse: Nuh aleyhisselâm, kavminin helâk edilmesi için beddua etmişti. [ ]Buna şu cevap verilir: Evet, ama Hz. Nuh, kavminin iman etmelerinden tamamen ümidini kestiği ve kendisine “Nuh'a vahyolundu ki, kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak”"” denildiği zaman beddua etmişti. Halbuki Resülullah (s.a.) kavminin genelinin iman etmelerinden ümit kesmemişti, ancak sadece bazı kişilerin iman etmelerinden ümidini kesmişti, bunlar da asla iman etmeyeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği kimselerdir, kavminin bütünü değildir. İşte bundan dolayı Allah onlara beddua edilmesine izin vermedi. En doğrusunu Allah bilir. O kulumuzu yalancı saydılar. Ya kendisinin Allah'ın elçisi olduğu iddiasını reddettiler, ya da onun davet etmiş olduğu tevhit inancını ve şükrü yalnızca dengi bulunmayan ve Kahhâr olan Allaha yapmak gerektiğine dair davetinde onu yalancılıkla itham ettiler. Delinin biri, dediler. Yani onlar, kendi tâbilerine, o delinin biridir, dediler. Ve o görevinden alıkondu. Yani Nuh aleyhisselâm görevinden alıkondu, çünkü onlar millete, o delinin biridir diyerek ona tâbi olmalarını engellediler ve Nuh'u görevinden alıkoydular. Onların bu sözü, halkın ona tâbi olmasını engellemiştir, bu yolla Nuh aleyhisselâm ile kavmi arasına engel konulmuş, böylece kavmi de ondan engellenmişti. Bazıları şöyle dedi: Onlar Nuh aleyhisselâma engel oldular, yani peygamber olduğuna dair getirdiği mücizeleri göstermesine engel oldular. En doğrusunu Allah bilir. Gİ raki ü PEP del

Kamer 54:10

10. “Bunun üzerine Nuh, Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!” diye Rabb'ine yalvardı.” Yani beyinsizlere, onların büyüklenmelerine ve çeşitli eziyetlerine yenildim. Çünkü onun delillerle yenilmesi ihtimal dâhilinde değildir. Onlara karşı kuluna yardımını esirgeme! 11. “Hemen göğün kap ılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmıra açtık.

Kamer 54:11

10. “Bunun üzerine Nuh, Artık yenik düştüm; yardımını esirgeme!” diye Rabb'ine yalvardı.” Yani beyinsizlere, onların büyüklenmelerine ve çeşitli eziyetlerine yenildim. Çünkü onun delillerle yenilmesi ihtimal dâhilinde değildir. Onlara karşı kuluna yardımını esirgeme! 11. “Hemen göğün kap ılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmıra açtık.

Kamer 54:12

[Nuh Tüfanı] rken sular önceden belirlenmiş bir iş Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. Buradaki göğün kapılarını açtık sözü, muhtemelen üst taraftan kapıları açtık demektir, çünkü senin üstünde gök vardır. Bunun yerle gök arasında olduğu nakledilen "görülmeyen bir deniz” olması da muhtemeldir. [ ] Yerden de sular fışkırttık, yani yerden kaynaklar fışkırttık. Burada Allah sanki şunu söylemektedir: Yukarıdan sular indirdik, aşağıdan da sular fışkırttık. Hemen göğün kapılarını açtık sözü, gerçekten gök kapılarını açıp oradan su indirmesi mânasına da gelebilir, Allah Teâlâ'nın dilediği kişilere dilediği şekilde sular göndermesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Bardaktan boşanırcasına inen, yani bardaktan boşanırcasına dökülen sular indirdik. “Münhemir” kelimesine Ebü Ubeyde, hızlı dökülen ve çok fazla olan su anlamını verdi. İnsan çok ve çabuk konuştuğunda da aynı fiil kullanılır”. Ebü Avsece şöyle dedi: Bu cümle göğün çok fazla yağmur yağdırması anlamına gelir. Derken sular önceden belirlenmiş bir iş için birleşti. Burada Allah iki suyu birden; gökten inen su ile yerden çıkan su tesadüfen değil, bir takdir ve tedbir neticesinde birleşti. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak aynı kelimeyi kullanarak şöyle buyurur: “Sonra mukadder olduğu üzere buraya geldin, ey Müsâ!” Yani Allahın takdiri olmadan değil, aksine O'nun takdiri ve tedbiri üzerine buraya geldin. İbn Mesüd (r.a.) tesniye sigasıyla “felteka'l-mâân” (oteli, lü) diye okudu. “alâ emrin kad kudir” cümlesine bazıları, onların boŞulmaları için takdir edilen su anlamını verdi, çünkü onlar inkârcı idiler. Bazıları da buna, yarısı yeryüzünün kaynaklarından, yarısı da gökten inenlerden olmak üzere yeterli miktarda su mânasını verdi. Bu ibarenin aslı söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:13

234 2 bn Kuteybe, Tefsiru ğarîbi’l-Kurän, s. 431. Hafsa'nın (r.a.) mushafında bu cümle, onu ve zürriyetini tahtalar ve ahşap çivilerle yapılmış gemide taşıdık anlamına gelecek şekilde “ve hamelnâhu ve zürriyyetehü alâ zâli elvâhin ve düsür” (yes zil li le 253 elek) diye okundu. Allah burada tahtadan yapılmış ifadesini kullandı, başka bir âyette de gemi anlamına gelen “sefine” dedi: “Onları ve nesillerini yüklü gemide taşımamız kendileri için açık bir kanıttır”. Bu durumda “tahtadan yapılmış” sözü, gemi lafzının tefsiridir. Eğer Allah daha önce gemi lafzını kullanmasaydı, tahtadan yapılmış ifadesinin gemi anlamına geldiği anlaşılmazdı. Çünkü “tahtadan yapılmış” sözü, direkler ve benzeri başka mânalara da gelir. Fakat söylediğimiz gibi o, “sefine” lafzının tefsiridir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetteki “düsür” kelimesinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna, gemi yapmak için tahtaları birbirine bağlayan ahşap çiviler mânasını verdi. Bazıları, geminin eğri kalaslarıdır, dedi. Bazıları da geminin ön kısmıdır dedi. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Ondan maksat gemidir, çünkü ön taraftan hareketle suyu yarmaktadır?, Ebü Muâz şöyle dedi: “Düsür” kelimesinin müfredi “disâr” gelir. Gemide taşıdık; bu yapılan nesneye gemi adının verilmesi, kullara ait fiillerin Allah Teâlâ tarafından yaratılmış olduğuna işaret eder. Çünkü insanlar o gemiye bindiler, sonra Allah bununla onları taşıdığını haber vermektedir. Aynı şekilde bir araya getirilen tahta ve kalaslara da gemi denilmez, gemi ancak kullar tarafından icat edilip yapılan özel bir mâmulün ismidir. İşte bu durum gösteriyorki kulların fiillerinde Allah'ın yaratması vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Kamer 54:14

Gözetim ve korumamız altında. Yani bizim takdirimiz ve korumamızla akıp gidiyordu. Kendisine inanılmamış olan o kulumuza bir mükâfat olmak üzere. Yani Nuh aleyhisselâmı ve ona inananları taşımak ve onları bogulmaktan kurtarmak, kavmi tarafından inkâr edilen o kişilere bir mükâfat idi. [ ] Müfessirlerin geneli şöyle dediler: O, kavmi tarafından inkâr edilen ve iman edilmeyen Nuh aleyhisselâm için mükâfatı. Mücâhid bu cümleye su an2 Taberi, Câmi'u'-beyân, XXVII, 124. lamı verdi: Allah'a inanılmamasının bir cezası olarak. Yani Allah Teâlâ'ya inanmadıkları için onların cezası tüfanda bo i “Küfre” ( 2 gulmak olmuştur”. Ebü Muâz şöyle dedi: Buradaki küfira” kelimesi bazıları tarafından mâlum olarak “kefera” diye okunmuştur”, Bu kırâate göre âyetin anlamı şöyle olur: Nuh'un kavminden helâk edilenler, Allah Teâlâ'yı yahut Nuh aleyhisselâmı inkâr ettikleri için ceza olarak helâk edilmişlerdir. GU Jë S, GESS sal

Kamer 54:15

15. “Andolsun, bunu bir ibret levhası olarak bıraktık; ibret alacak yok (Hz. Nuh'un Gemisi] Andolsun, bunu bir ibret levhası olarak bıraktık. Bu cümle iki mânaya gelir. Birincisi, sonra gelen insanlar için ibret olmak üzere biz Nuh aleyhisselâmın gemisini uzun müddet ortada bıraktık. Katâde böyle der ve şunu ilave eder: Allah Teâlâ Nuh aleyhisselâmın gemisini, bizden önceki ümmetlerin görmeleri için Elcezirede Bâkırdâ dağında” açıkta ve sağlam bıraktı. Ondan sonra yapılan nice gemiler ise çürüyüp yok oldu”. Bazıları şöyle bir anlam verdi: Biz o geminin kalıntılarını ve onunla ilgili haberleri sonrakiler için bir ibret levhası olarak bıraktık. Bu gemi ile ilgili haberler sonraki ümmetlerin hepsine ulaşmıştır ve herkes kurtulanın nasıl kurtulduğunu, helâk olanın da ne sebeple helâk olduğunu bilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. ` İbret alacak yok mu? Esved şöyle rivayet eder: Abdullah b. Mesüd'a (r.a.) dedim ki: Buradaki kelime “müddekir” midir, yoksa “müzekkir” midir? Dedi ki: Resülullah (s.a.) bana dal harfi ile müddekir şeklinde okuttu”. (JEbü Ubeyde şöyle dedi: Arapçada bu kelimenin aslı “müztekir” şeklindedir ve iftiâl bâbından “müfteilun” veznindendir. “Ta” harfi ile “zal” harfi bir araya geldiğinde, kural gereği idğam yapılır ve “zal” harfi “ta” harfine idğam o Taberi, Câmi'wl-beyân, XXVII, 125. edilir, sonra o da “dal” harfine dönüştürülür”. Başka bir âyette geçen “iddehara” fiili de böyledir; bunun aslı da “iztehara'dır. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyete şöyle bir mâna da verilir: Onların başına gelen belâlardan ibret ve ders alarak onların yaptıklarından sakınan yok mu? Katâde bunu şöyle tefsir etti: Hayır isteyen yok mu, kendisine yardım edilsin?”

Kamer 54:16

Bu âyet-i kerime iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, peygamberlerimin onları uyardıkları ve fakat onların inkâr ettikleri azabım hak ve doğru değil miymiş? Burada uyarılarım diye tercüme ettiğimiz “nüzüri” kelimesi ile rusuli, yani uyarıcı peygamberlerim kastedilmiştir. İkincisi, azabımın ne kadar şiddetli olduğunu görmediler mi? Uyarılarım anlamına gelen “nüzüri” kelimesi, yapılan uyarıların neticesini ifade eder, ondan maksat da uyarılanlara gönderilen azaptır. Bu yoruma göre uyarılar, uyarma vasıtası anlamına gelir. Nitekim bir âyette şöyle buyurulur: “Rabb'imizin vâdi mutlaka yerine getirilir”. Yani vâdedilen azap yerine getirilir demektir, yoksa vâdin kendisi yerine getirilmez, çünkü vâdetmek ezeli bir sıfattır.

Kamer 54:17

Bu âyet de farklı mânalara gelir. Birincisi, Andolsun ki Kur'ân'ı düşünülsün diye kolaylaştırdık; yani biz Kur'ân'ı ezberlemek için kolaylaştırdık; onu küçük-büyük, kâfir-mümin herkesin ezberleyebileceği hale getirdik ve herkesi onu korumakla sorumlu tuttuk. İkincisi, Allah'ın nimetlerinden ve Allah'ın kulları üzerindeki haklarından unuttuklarını hatırlamaları için ve ayrıca Allah'ın buyruklarını tasdik eden veya inkâr eden önceki ümmetlere ait haberleri hatırlamaları için onu kolaylaştırdık. (JÜçüncüsü, bu âyetin sadece Resülullah'a (s.a.) mahsus olması da muhtemeldir, yani biz Kurânın hepsini ezberlemesi ve ezberden okuyabilmesi için Resülullah (s.a.) kolaylaştırdık. O kadar ki, Kur'ândan bir şeyi hatırlamak istediği her zaman ve her saatte onu hatırlardı. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir”, “Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir” ”, “Sana okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın”, Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı unutmayacağına dair Resülullaha (s.a.) güvence vermiş ve onu kendisine kolaylaştırmayı lütfetmiştir. Düşünecek yok mu? En doğrusunu Allah bilir ya, yukarıdaki ilk yorumuna göre bu cümleye şöyle bir anlam veririz: Allah Kur'ân'ı ezberlemeyi kolaylaştırmış ise de onu ezberlemek için göndermemiştir, fakat onu içindekilerinden ders ve öğüt almak için göndermiştir; ondan öğüt alacak kimse yok mu? Âyetin yukarıda geçen ikinci yorumuna göre de şunu deriz: Bu ifade emir anlamına gelir, yani onun içinde yer alan haberleri düşünün ve onlardan öğüt alın! En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:18

[Âd Kavminin Helâki] Allah Teâlâ burada önceki ümmetlerin haberlerine, onların peygamberlere kötü muamele etmeleri, onları yalanlamaları ve inatçılıkları yüzünden başlarına gelen belâlara işaret etmektedir. Bu âyet, “Andolsun ki onlara tuttukları yoldan vazgeçirecek nice haberler geldi” meâlindeki âyetin sılasıdır. Dolayısıyla bu âyet, daha önce belirttiğimiz iki şekilde tefsir edilir. Oz — eği b yere Bus şel GLa UI

Kamer 54:19

Onların üzerine şiddetli bir kasırga gönderdik. Bazıları bu kasırganın soğuk, bazıları da şiddetli olduğunu söyledi. Bitmek bilmeyen o kara günde, yani onlara gönderilen azap günlerce devam etti, Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle söyledi: “Allah o kasırgayı ardarda yedi gece, sekiz gün onların üzerine gönderdi”, Âyetteki “müstemir” ( ax.) kelimesinin, büyük küçük herkesi alıp götüren, hiç kimseyi hayatta bırakmayıp hepsini helâk eden anlamına geldiği de söylenmiştir.

Kamer 54:20

Bazıları şöyle dediler: Kasırga şiddetlendiği zaman insanlar birbirlerine şöyle seslendiler: Evlere! Evlere! Herkes evine girdi, arkalarından kasırga da eve girdi ve onları evlerinden dışarıya fırlattı ve herkesi avluya attı. İşte âyetteki “tenziu” fiili bu anlama gelmektedir. Bazıları da şöyle dedi: Kasırga insanları eklemlerinden çekip koparıyor ve onları sökülmüş hurma kütükleri gibi fırlatıyordu. Çünkü onlar, yaratılmışların en uzun boyluları idi. Rivayet edildiğine göre onlardan her birinin boyu altmış zirâa” ulaşıyordu, ki dalları kesilmedikçe hurma ağacının boyu bu kadar yükseğe ulaşmıyordu. Buradaki sökülmüş hurma kütükleri gibi benzetmesinin, eklemlerinden koparıldıktan sonraki halleri ile ilgili olması mümkündür. Ebü Avsece şöyle dedi: “Munkair” kelimesi, kesilmiş, düşmüş anlamına gelir. Bazıları da şöyle dedi: Allah onları, uzun boylu oldukları için hurma kütüklerine benzetti. Ancak söylediğimiz gibi bu benzetme eklemleri koparıldıktan sonra yapılmıştır. Hafsanın (ra.) mushafında âyet, “tenzi'u'n-nâse 'alâ a'kâbihim” şeklindedir.

Kamer 54:21

21. “Azabım ve uyarılarım nasılmış bir bakın 22. “Andolsun ki Kurân, düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu?” Bu iki âyet, daha önce kaydettiğimiz gibi iki şekilde yorumlanır. JAIL 55 EGIS

Kamer 54:22

21. “Azabım ve uyarılarım nasılmış bir bakın 22. “Andolsun ki Kurân, düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu?” Bu iki âyet, daha önce kaydettiğimiz gibi iki şekilde yorumlanır. JAIL 55 EGIS

Kamer 54:23

Bu âyet de daha önce belirttiğimiz gibi iki mânaya gelir. Birincisi, “nüzür” kelimesi ile insanları Allah Teâlâ'ya imana davet eden peygamberler kastedilmiş olabilir. İkincisi, Semüd kavmi yalanladı sözü, peygamberlerin, başlarına geleceğini haber verdiği uyarının vukuunu inkâr ettiler anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:24

Dediler ki: İçimizden tek başına bir beşere mi uyacağız? Kâfirlerin büyükleri ve reisleri, İçimizden tek başına bir beşere mi uyacağız diyerek halkın kafasını karıştırıyorlardı. Mekkeliler de Resülullah'a (s.a.) aynı şeyi söylemişlerdi: “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın”, “Bu da olsa olsa sizin gibi sıradan bir insan... Sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir. Sizin gibi sıradan bir insana uyacak olursanız o zaman herhalde kaybedenlerden olursunuz””, Aslında onların bu sözleri kendisiyle çelişmektedir, çünkü onlar halkı kendileri gibi bir insana tâbi olmayı yasaklıyorlar, ama daha önceki atalarına uymaya, onların yolundan gitmeye davet ediyorlardı. Ataları da onlar gibi sıradan insanlardı, üstelik atalarının ellerinde hiçbir delil ve kanıt da bulunmuyordu, fakat peygamberlerin delilleri ve mücizeleri vardı. İşte bu açıdan onların sözleri kendi içinde çelişkilidir ve fasittir. Doğruya ulaştıran sadece Allahtır. O takdirde doğru yoldan sapmış olur, yanarız. Bazıları şöyle dedi: Âyetin metninde geçen “suur” kelimesi, cinnet anlamına gelir. Buna göre bu beyan eğer bizim gibi sıradan bir insana uyarsak, doğru yoldan sapmış ve delirmiş oluruz anlamına gelir. Kelime ateşin yanıp kızarması mânasından alınmıştır. Şöyle denilir: Deve alevlendi, yani sevinçten sanki delirdi. Bazıları, âyetteki “dalâl” ve “suur” kelimelerinin aynı mânaya geldiğini söyler, Âyetin, dünyada doğru yoldan şaşarız, âhirette de yanarız mânasına gelmesi de muhtemeldir. “Suur”, “seir” kelimesinden gelir, o da ateş demektir. En doğrusunu Allah bilir. BİS es ale Sİ ga

Kamer 54:25

25. “İlâhi mesaj içimizden ona mı gönderilmiş? Hayır o, yalancının, küstahın biri İlâhi mesaj içimizden ona mı gönderilmiş? Bu sözü Mekkeliler'in Resülullah (s.a.) için söylemiş olmaları muhtemeldir, nitekim Allah onlardan naklen şunu söylemektedir: “İlâhi uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi”, Bu yoruma göre buradaki “zikr” ( Sali) kelimesinden maksat, Kur'ândır. Bu sözü Semüd kavminin Salih aleyhisselâm için söylemiş olması da mümkündür. Çünkü buradaki kıssa, Hz. Salih ile ilgilidir. Bu yorum, daha isabetli gözükmektedir. Kâfirler, peygamberlerin diğer insanlardan üstün olduklarını, onların Allah elçisi olduklarını ve kendilerine kitap indirildiğini inkâr ediyorlardı, sonra da kendilerinin peygamberlerden daha üstün olduklarını iddia ediyorlardı: [ ] Ya mallarının fazlalığından, ya soyları ve nesepleri itibariyle ya da reis olmaları ve sözlerinin geçerli sayılması sebebiyle, peygamberlerin ise geçmişte bir statü sahibi olmadıkları ve herhangi bir önemli iş de yapmadıkları için onlardan daha üstün olduklarını düşünüyorlardı, Onların, geçmişte bir konum sahibi olmadıkları ve herhangi bir iş de yapmadıkları için Allahın elçisi vasfına sahip peygamberlerden daha üstün olduklarını iddia etmeye hakları yoktu. Çünkü peygamberlik Allah'ın lütfudur, onu dilediğine verir. En doğrusunu Allah bilir. Hayır o, yalancının, küstahın biri! Kırâat imamıları buradaki kelimeyi “el-eşir” diye okumuşlar, ancak Mücâhid'in “el-eşur” diye okuduşımarık anlamına geldiği söylendi, tıpkı “h ' ‘hirli e š azir” Gis) ve hazer ( ee kelime i gibi; kibirli, kendini beğenmiş demektir. ez) EİN

Kamer 54:26

Buradaki “se-ya'lemüne” yala.) fiili “Se-talemüne” (opa) diye de okunmuştur”, “Yallemüne” diye okuyanlar, müteakip âyetteki mak için” sözünü delil gösterirler; burada “sizi” zamiri değil, “onları” anlamına gelen gaip z “ya'lemüne” fiilinin de gaip olması gerekir. “ “Onları sınaanlamına gelen muhatap amiri kullanılmıştır, bu bakımdan Talemüne” diye muhatap sigasıyla okuyanlar da hitabın Resülullah (s.a.) tarafından kâfirlere yapıldığını belirtirler; yani azap başınıza geldiğinde yalancı ve küstah kimmiş, ben miyim, yoksa siz misiniz öğreneceksiniz. Bu durumda âyet, inkârcıları tehdit anlamı taşır.

Kamer 54:27

Şüphesiz biz dişi deveyi onları sınamak için göndermiş bulunuyoruz. Allah, Salih peygamberin ümmetini dişi deve ile sınamaktadır, bu deveyi onlara bedava ve rastgele vermiş değildir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Onları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik”, “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”. [ ]Simdi sen onların ne yapacağını izle ve sabret. Yani şimdi EW sen gözle; devenin veriliş maksadını inkâr edecekler mi yoksa onu kesecekler mi? Buradaki onları izle sözü, Resülullahia (s.a.), Mekkeliler'i izlemesi için verilen bir emir olması da muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Göğün bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle”, Sabret emri de onların verdikleri eziyete sabret, yap© İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'-kırââti'l-'aşr, s. 421. tıklarına karşılık verme yahut peygamberlik görevini tebliğ işine sabırla devam et anlamına gelir.

Kamer 54:28

[Salih Peygamberin Devesi] Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Devenin bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir”. Bu âyette çeşitli faydalar ve deliller vardır. Birincisi, o deve, diğer develerden farklı olarak çok büyüktü, o kadar ki diğer develerin ve sahiplerinin suya ihtiyaç duyduğu kadarına o ihtiyaç duyardı, bundan dolayı onunla diğer develer arasında su içme zamanı taksim edilmişti. (İkincisi, bu âyetteki suyun taksim edildiğine dair açıklama, suyu taksim etmekte bir sakınca bulunmadığına işaret eder. Nitekim Allah “Belli bir günün içme hakkı da sizindir” buyurmaktadır. Bundan maksat da su almak için günlerin taksimidir. Her hissenin sahibi (suyun) başına gelsin. Yani her hissenin sahibi kendisine ayrılan günde suyun başına gelsin, diğeri gelmesin. Üçüncüsü, burada, o deve her ne kadar Allahın bir mücizesi ve âyeti olsa ve diğer develer büyüklük bakımından ve yeme-içme miktarı açısından ondan farklı olsalar da yine de onun Allah'ın mücizesi olmayan diğer develer gibi yediği ve içtiği ifade edilmektedir. (Dördüncüsü, Allah bu deve ile o insanlar arasında suyu taksim etti, ama yemini taksim etmedi, çünkü her iki taraf da yani deve de insanlar da suya aynı derecede muhtaç idiler, yaşamak için hepsinin suya ihtiyaçları vardı. Otları da onunla diğer hayvanlar arasında taksime gerek görmedi, çünkü ot boldu, taksime gerek yoktu. Suya gelince, o bölgede su azdı, insanlar kuyulardan faydalanıyorlardı, bu sebeple suyu aralarında taksim etti. En doğrusunu Allah bilir. Beşincisi, Sular az olduğu zaman taksime tâbi tutulur; bir gün devenindir, belli bir günün içme hakkı da insanlarındır. (Altıncısı,) su bir kaynak olsa da menfaatin paylaştırılması gibidir, kullanımı günlere göre taksim edilir. 242 (İBir de onlara, suyun aralarında paylaşımlı olacağını bildir. Burada hitap Salih peygambere yapılmıştır, Allah ona suyun kendileriyle deve arasında paylaşımlı olacağını kavmine bildirmesini emretmektedir. Burada hitabın Resülullaha (s.a.) yapılmış olması da mümkündür; buna göre ona, suyun inanlarla deve arasında paylaşımlı olduğunu haber vermesini emretmektedir. En doğrusunu Allah bilir. ÇE) yin eee pol

Kamer 54:29

Burada Allah, deveyi kesme işini onlardan sadece birine nispet etmektedir, başka bir âyette ise bu fiili hepsine nispet etmiştir: “Derken, o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler, böylece Rab'lerinin emrinden dışarı çıktılar”, Başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar deveyi kestiler, ama yaptıklarına pişman oldular”, Bu âyetlerde birinde kesme fiilinin bir kişi tarafından, diğerlerinde herkes tarafından yapıldığı ifade edilmektedir, bu bakımdan zâhirde âyetler arasında çelişki olduğu anlaşılmaktadır. Bir başka açıdan da âyetler arasında yine çelişki görülmektedir. Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyuruyor: “Onlar Rab'lerinin emrinden dışarı çıktılar ve ‘Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir!” dediler”, Başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar yaptıklarına pişman oldular”, Burada Allah pişmanlıktan söz etmektedir, pişmanlık ise Allah'ın emrinin dışına çıkmanın aksine bir durumdur. Ancak biz deriz ki: Âyetler arasında ne çelişki vardır, ne de ihtilaf! Sadece şartların ve zamanın farklılığı vardır. “Onlar Rablerinin emrinden dışarı çıktılar” sözü, kendilerine azap gelmeden önceki durumla alakalıdır. “Yaptıklarına pişman oldular” meâlindeki âyet de onlara azap geldikten sonraki hali ifade etmektedir. Bu ifadeler aynı hale ve aynı zaman dilimine ait olsaydı ancak çelişkiden söz edilebilirdi. Deveyi kesme olayı da aynıdır; hakikatte onu bir kişi kesmiştir, fakat herkes onu kesmeye yardım ettikleri için Allah o fiili herkese nispet etmektedir. Yahut bir kişi deveyi yaralamış, diğerleri de hep birlikte kesip parçalamışlardır. Bu durum da âyetler

Kamer 54:30

Müfessirler bu âyete şu anlamı verdiler: Onlar, uyarıldıkları şeyin gerçek olduğunu görmediler mi? Daha önce söylediğimiz gibi bazıları da şöyle dedi: Onlar benim azabımın ve peygamberlerimin hak olduğunu şimdi görmediler mi? EE € e kei lez İLİĞİ

Kamer 54:31

Üzerlerine tek bir ses yolladık; yani onlara sadece tek bir ses kadar azap yolladık. Allah Teâlâ burada azabın ne kadar süratli gelip onların başına çöktügünü haber vermektedir. Cenâb-ı Hakk'ın onlara gerçekten bir ses göndermesi ve bu sesin onları helâk edip hayvan ağılındaki kuru çalılar haline getirmiş olması da mümkündür: Onlar hayvan ağılındaki (çiğnenip ufalanmış) kuru çalılar gibi oluverdiler. Buradaki “heşim” kelimesinin çürüyüp ufalanan kemikler anlamına geldiği söylenmiştir. Yıkılan duvardan yayılan tozlar gibi bir nesne mânası da verilmiştir. “Heşim” kelimesinin aslı kırılmak anlamına gelir; buna göre âyet, onlar kırılıp parçalanan ve bir yerde biriktirilen nesneler haline geldiler demektir. Âyetteki “muhtazır” kelimesi, “muhtazar” diye de okunmuştur”. Hasan-ı Basri'nin “muhtazar” diye okuduğu rivayet edilmiştir. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Bu kelime, ağıla giren insan mânasına gelmek üzere “muhtazır” diye okundu. Ebü Avsece şöyle dedi: “Heşim”, çürümüş ağaç anlamına gelir, “muhtazar” da ağıl yapılan malzeme demektir, İbn Kuteybe de şöyle dedi: “Heşim', kuruyup dağılan ot, “muhtazır” koyun ahırının sahibi olan kişi, “muhtazar” ise ağılın kendisi demektir.

Kamer 54:32

32. “Andolsun ki Kurân” düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu?” o İbnCinni,el-Myhteseb,Il, 350. Yani, onların unuttukları, gaflete dü maları için kendilerine Kur'ân kolaylaştırdık. Yahut gaflete dalıp unuttukları delilleri ve mücizeleri hatırlamaları için Kur'ân'ı kolaylaştırdık”, [ ] Veyahut EZA unutmuş oldukları geçmiş ümmetlerin haberlerini ve onların peygamberleri inkâr etmeleri ve inatla karşı çıkmaları üzerine başlarına gelen belâları hatırlamaları için Kur'ân'ı kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu? ştükleri Allah'ın nimetlerini hatırla-

Kamer 54:33

Yani onlar, peygamberleri yahut başlarına gelecekler konusunda yapılan uyarıları yalanladılar.

Kamer 54:34

İLüt Kavminin Helâki Biz de üzerlerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Ancak Lüt ailesi hariç tutuldu. Başka bir âyet-i kerimede “Yurtlarının altını üstüne getirdik” buyurulduğu üzere, bu âyeti o köylerin içindekilerle birlikte altının üstüne getirildiği mânasında tefsir edenlere göre Allah, o bölge halkından olup başka yerlerde bulunanlara bir kasırga göndermiş ve hepsini helâk etmişti. Bu durumda burada gizli bir kelime var demektir, Allah sanki şunu söylemektedir: Biz, içindekilerle birlikte o bölgenin altını üstüne getirdik, oralı olup bölgenin dışında olanlara da bir kasırga gönderdik. Ancak Lüt ailesini hariç tuttuk. Böylece âyetteki iki istisnaya da doğru mâna verilmiş olur, tıpkı şu âyetteki istisna gibi olur: “İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki 'enâm denen hayvanlar sizin için helâl Íbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 434. von TE'VİLATU'LKUR'AN TERCÜMESİ kallinsa" Burada Allah sanki şöyle söylemektedir; En'âm denen hayvanlar ve av hayvanları size helâl kılınmıştır, yalnız avlanmayı helâl saymamanız ve size bildirilenlerin dışında olmamak şartıyla, En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerimeyi, o beldenin alı üstüne getirildi, sonra onlara bir kasırga gönderildi diye tefsir edenlere göre de istisnaya doğru mâna verilmiş olur, onların helâk edilmeleri iki emirle gerçekleşmiş sayılır. Gi ailesinin istisna edilerek kurtarilması, bunlardan biridir. Diğeri de LO ailesinin onların ikisinden de kurtarılmasıdır. En doğrusunu Allah bilir, Onları katımızdan bir lütuf olarak seher vakti kurtardık. Yani seher vaktinde onlara azabın ulaşmasına engel olduk. Bu âyet, onlardan azabın engellenmesi suretiyle kurtulduklarına işaret etmektedir, yoksa onların kurtulmaları seher vaktinde oldu demek değildir. Şükredenleri işte böyle ödüllendiririz. Bu cümle iki şekilde tefsir edilir, Birincisi, onların helâk edilmeleri, Låt ve ailesine Allah tarafından verilen bir nimet idi, bunun şükrü de Allah'a yapılır. Bu, onların şükretmelerinin mükâfatıdır. İNitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyuruyor: “Kendisine inanılmamış olan o kulumuza bir mükâfat olmak üzere”. Bu âyelle işarel edilen, onların helâk edilmeleri ve boğulmaları, Nuh aleyhisselâmı inkâr elmeleri yüzündendi ve onların helâk edilmeleri, Hz. Nuh için bir nimet idi. İkincisi, Mz. Nuh'un ve onunla beraber olanların kurtulmaları, yanındakiler için bir nimetti, çünkü Allah'ın azabı gelince inkâr etsin etmesin herkesi helâk eder. Görmez misin ki Allah, hiç günahları olmayan küçük çocukları ve hayvanları da helâk etmiştir. Dünyada ilâhi kanun böyle olunca, Nuh'un yanındakilerin hayatta kalmaları, Allah tarafından onlar için bir lütuftu, yoksa Nuba inanmayanların dışında herkesin kurtulmayı hak etmesi söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. OA us GERİ PEENI

Kamer 54:35

İLüt Kavminin Helâki Biz de üzerlerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Ancak Lüt ailesi hariç tutuldu. Başka bir âyet-i kerimede “Yurtlarının altını üstüne getirdik” buyurulduğu üzere, bu âyeti o köylerin içindekilerle birlikte altının üstüne getirildiği mânasında tefsir edenlere göre Allah, o bölge halkından olup başka yerlerde bulunanlara bir kasırga göndermiş ve hepsini helâk etmişti. Bu durumda burada gizli bir kelime var demektir, Allah sanki şunu söylemektedir: Biz, içindekilerle birlikte o bölgenin altını üstüne getirdik, oralı olup bölgenin dışında olanlara da bir kasırga gönderdik. Ancak Lüt ailesini hariç tuttuk. Böylece âyetteki iki istisnaya da doğru mâna verilmiş olur, tıpkı şu âyetteki istisna gibi olur: “İhramda bulunduğunuz sırada avlanmayı helâl saymamanız şartıyla, size bildirilecek olanlar dışındaki 'enâm denen hayvanlar sizin için helâl Íbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 434. von TE'VİLATU'LKUR'AN TERCÜMESİ kallinsa" Burada Allah sanki şöyle söylemektedir; En'âm denen hayvanlar ve av hayvanları size helâl kılınmıştır, yalnız avlanmayı helâl saymamanız ve size bildirilenlerin dışında olmamak şartıyla, En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerimeyi, o beldenin alı üstüne getirildi, sonra onlara bir kasırga gönderildi diye tefsir edenlere göre de istisnaya doğru mâna verilmiş olur, onların helâk edilmeleri iki emirle gerçekleşmiş sayılır. Gi ailesinin istisna edilerek kurtarilması, bunlardan biridir. Diğeri de LO ailesinin onların ikisinden de kurtarılmasıdır. En doğrusunu Allah bilir, Onları katımızdan bir lütuf olarak seher vakti kurtardık. Yani seher vaktinde onlara azabın ulaşmasına engel olduk. Bu âyet, onlardan azabın engellenmesi suretiyle kurtulduklarına işaret etmektedir, yoksa onların kurtulmaları seher vaktinde oldu demek değildir. Şükredenleri işte böyle ödüllendiririz. Bu cümle iki şekilde tefsir edilir, Birincisi, onların helâk edilmeleri, Låt ve ailesine Allah tarafından verilen bir nimet idi, bunun şükrü de Allah'a yapılır. Bu, onların şükretmelerinin mükâfatıdır. İNitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyuruyor: “Kendisine inanılmamış olan o kulumuza bir mükâfat olmak üzere”. Bu âyelle işarel edilen, onların helâk edilmeleri ve boğulmaları, Nuh aleyhisselâmı inkâr elmeleri yüzündendi ve onların helâk edilmeleri, Hz. Nuh için bir nimet idi. İkincisi, Mz. Nuh'un ve onunla beraber olanların kurtulmaları, yanındakiler için bir nimetti, çünkü Allah'ın azabı gelince inkâr etsin etmesin herkesi helâk eder. Görmez misin ki Allah, hiç günahları olmayan küçük çocukları ve hayvanları da helâk etmiştir. Dünyada ilâhi kanun böyle olunca, Nuh'un yanındakilerin hayatta kalmaları, Allah tarafından onlar için bir lütuftu, yoksa Nuba inanmayanların dışında herkesin kurtulmayı hak etmesi söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. OA us GERİ PEENI

Kamer 54:36

Buradaki “betaşnâ” kelimesi, aldık, kuvvetle yakaladık demektir. “Nüzür” kelimesi de daha önce söylediğimiz gibi iki mânaya gelir. Birincisi, Hz. Lütun onların geleceği konusunda dılar. İkincisi, uyarıcıları, yani peygamberle sunu Allah bilir. yaptığı uyarıları şüphe ile karşılari şüphe ile karşıladılar. Ey doğru-

Kamer 54:37

37. “Üstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçÜstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Yani misafirlerle aralarindan çekilmesini istediler. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; rivayet edildiğine göre Cibril aleyhisselâm kanatlarıyla onların gözlerine dokundu ve hemen kör oldular. Sonra da onlara şöyle dendi: Tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları! 38. “Ve nihayet bir sabah erkenden kalıcı bir azap onları yakalayıverdi” Yani onları, sabah erken vakitte o kalıcı azap yakalayıverdi. Kalıcı azap, onlara gelen ve hemen gitmeyip kalmaya devam eden ve neticede hepsini helâk eden azaptır. Gözlerin kör edilmesi olayı ise daha önce tamamlanmıştı.

Kamer 54:38

37. “Üstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçÜstelik onun misafirleriyle ilgili çirkin bir talepte bulundular. Yani misafirlerle aralarindan çekilmesini istediler. Biz de gözlerini silme kör ediverdik; rivayet edildiğine göre Cibril aleyhisselâm kanatlarıyla onların gözlerine dokundu ve hemen kör oldular. Sonra da onlara şöyle dendi: Tadın bakalım azabımı ve uyardığım sonuçları! 38. “Ve nihayet bir sabah erkenden kalıcı bir azap onları yakalayıverdi” Yani onları, sabah erken vakitte o kalıcı azap yakalayıverdi. Kalıcı azap, onlara gelen ve hemen gitmeyip kalmaya devam eden ve neticede hepsini helâk eden azaptır. Gözlerin kör edilmesi olayı ise daha önce tamamlanmıştı.

Kamer 54:39

246 Uyarılar sözü burada yapılan uyarıların sonuçları anlamına gelmektedir.

Kamer 54:40

246 Uyarılar sözü burada yapılan uyarıların sonuçları anlamına gelmektedir.

Kamer 54:41

Buradaki uyarılar sözü ile muhtemelen, Hz. Müsâ ve Hz. Hârun tarafından Firavun'a yapılan uyarılar kastedilmektedir, bu uyarılar iki kişi tarafından yapıldığı halde âyette çoğul sigası kullanılmıştır. Buradaki uyarılardan maksadın, onlara gelen çeşitli azaplar olması da muhtemeldir; bu durumda uyarıdan maksat uyarının sonuçlarıdır.

Kamer 54:42

Ama onlar bütün delillerimizi yalan saydılar. Muhtemelen onlar, Hz. Müsâ'nın kendilerine getirmiş olduğu ulühiyet ve vahdâniyetin bütün delillerini ve peygamber olduğunun delillerini reddetmişlerdi. Bunun, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine ve ulühiyetine işaret eden yaratmaya dair bütün deliller mânasına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü lânetli Firavun, ulühiyetin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu, halbuki âlemde mevcut bütün varlık ve olaylar Allah Teâlâ'nın ulühiyetine işaret ediyordu. İşte Firavun ulühiyetin kendisine ait olduğunu iddia edip kavmi de onu doğrulayınca, Allah Teâlâ'nın ulühiyetine ve birliğine şahit eden her şeyin şehadetini inkâr etmiş oluyorlardı. Biz de onları üstün ve güçlü olana yaraşır biçimde kıskıvrak yakaladık. Yani üstün ve güçlü olanın zelil ve alçak olanı yakalaması gibi galibin mağlubu, kudretlinin acizi, kahhârın kahredileni yakalaması gibi. En doğrusunu Allah bilir. BİN ERİĞİ YE gisi “Şimdi söyleyin bakalım (ey putperestler), sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi; yoksa sizin için kitaplarda bir kurtuluş hükmü mü var?” Şimdi söyleyin bakalım (ey putperestler), sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Ey Mekkeliler! Allah'ın azabı geldiğinde o azabı defetmek ve galip gelmek konusunda sizin kâfirleriniz, )sizden öncekilerden daha mı güçlüdür? Yani sizin kâfirleriniz onlardan daha güçlü değildir, aksine onlar daha güçlü ve daha kalabalık idiler. Buna rağmen azap geldiğinde, azabı defetmeye ve galip gelmeye onlarin güçleri yetmedi. Ey Mekkeliler! Siz onlardan daha zayıfsınız ve sayıca da daha azsınız, Allah'ın azabı geldiğinde onu defedip zafere ulaşmaya sizin hiçbir şekilde gücünüz yetmez. Yoksa sizin için kitaplarda bir kurtuluş hükmü mü var? Yani azap geldiğinde onu kendinizden defetmeye kâdir olacağınız konusunda kitaplarda bir hüküm bulunmamaktadır. Yahut şunu söylemektedir: Azap geldiğinde onun size dokunmayacağı konusunda kitaplarda bir hüküm yoktur.

Kamer 54:43

Ama onlar bütün delillerimizi yalan saydılar. Muhtemelen onlar, Hz. Müsâ'nın kendilerine getirmiş olduğu ulühiyet ve vahdâniyetin bütün delillerini ve peygamber olduğunun delillerini reddetmişlerdi. Bunun, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine ve ulühiyetine işaret eden yaratmaya dair bütün deliller mânasına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü lânetli Firavun, ulühiyetin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu, halbuki âlemde mevcut bütün varlık ve olaylar Allah Teâlâ'nın ulühiyetine işaret ediyordu. İşte Firavun ulühiyetin kendisine ait olduğunu iddia edip kavmi de onu doğrulayınca, Allah Teâlâ'nın ulühiyetine ve birliğine şahit eden her şeyin şehadetini inkâr etmiş oluyorlardı. Biz de onları üstün ve güçlü olana yaraşır biçimde kıskıvrak yakaladık. Yani üstün ve güçlü olanın zelil ve alçak olanı yakalaması gibi galibin mağlubu, kudretlinin acizi, kahhârın kahredileni yakalaması gibi. En doğrusunu Allah bilir. BİN ERİĞİ YE gisi “Şimdi söyleyin bakalım (ey putperestler), sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi; yoksa sizin için kitaplarda bir kurtuluş hükmü mü var?” Şimdi söyleyin bakalım (ey putperestler), sizin inkârcılarınız şu anılanlardan daha mı iyi? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Ey Mekkeliler! Allah'ın azabı geldiğinde o azabı defetmek ve galip gelmek konusunda sizin kâfirleriniz, )sizden öncekilerden daha mı güçlüdür? Yani sizin kâfirleriniz onlardan daha güçlü değildir, aksine onlar daha güçlü ve daha kalabalık idiler. Buna rağmen azap geldiğinde, azabı defetmeye ve galip gelmeye onlarin güçleri yetmedi. Ey Mekkeliler! Siz onlardan daha zayıfsınız ve sayıca da daha azsınız, Allah'ın azabı geldiğinde onu defedip zafere ulaşmaya sizin hiçbir şekilde gücünüz yetmez. Yoksa sizin için kitaplarda bir kurtuluş hükmü mü var? Yani azap geldiğinde onu kendinizden defetmeye kâdir olacağınız konusunda kitaplarda bir hüküm bulunmamaktadır. Yahut şunu söylemektedir: Azap geldiğinde onun size dokunmayacağı konusunda kitaplarda bir hüküm yoktur.

Kamer 54:44

Yani siz, biz yenilmez bir topluluğuz diyorsunuz, sizin topluluğunuzun mağlup edilemeyeceğini söylüyorsunuz. Buradaki üç âyet, azabı defetmekle ilgilidir. Yani onların azabı kendilerinden defedecek güçleri yoktur, galip gelmelerini sağlayacak bir toplulukları da yoktur. Azabı defetmek ve zafer kazanmak meselesinde onların kâfirleri, öncekilerden daha hayırlı da değildirler. En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:45

Yakında o topluluk da yenilecek ve arkalarını dönüp kaçacaklar. Bu âyette iki konuda delil vardır. Birincisi, Allah onların topluluğunun yenileceğini ve arkalarını dönüp kaçacaklarını haber vermektedir. Haber verdiği gibi de olmuştur. Müfessirler bu âyet hakkında şöyle dediler: Ondan maksat Bedir'deki müşrik topluluğudur, o topluluğun yenileceğini ve arkalarını dönüp kaçacaklarını haber vermektedir. Netice, Resülullah'ın (s.a.) haber verdiği gibi olmuştur. JBu, Hz. Peygamber'in bu bilgiyi Allah'tan aldığına işaret eder. BA İkincisi, onların helâk edileceği ve köklerinin kurutulacağı zaman dilimi dünya hayatında değil kıyâmettedir. Delili de bu âyet-i kerimedir: Asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır. Bu da onun haber verdiği gibi olacaktır. Bunda aynı zamanda peygamberliğin ispatına dair delil vardır. En doğrusunu Allah bilir. Daha dehşetli ve daha acıdır. vani daha büvük ve daha şiddetlidir. (e AŞİL iğ liği

Kamer 54:46

Yakında o topluluk da yenilecek ve arkalarını dönüp kaçacaklar. Bu âyette iki konuda delil vardır. Birincisi, Allah onların topluluğunun yenileceğini ve arkalarını dönüp kaçacaklarını haber vermektedir. Haber verdiği gibi de olmuştur. Müfessirler bu âyet hakkında şöyle dediler: Ondan maksat Bedir'deki müşrik topluluğudur, o topluluğun yenileceğini ve arkalarını dönüp kaçacaklarını haber vermektedir. Netice, Resülullah'ın (s.a.) haber verdiği gibi olmuştur. JBu, Hz. Peygamber'in bu bilgiyi Allah'tan aldığına işaret eder. BA İkincisi, onların helâk edileceği ve köklerinin kurutulacağı zaman dilimi dünya hayatında değil kıyâmettedir. Delili de bu âyet-i kerimedir: Asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır. Bu da onun haber verdiği gibi olacaktır. Bunda aynı zamanda peygamberliğin ispatına dair delil vardır. En doğrusunu Allah bilir. Daha dehşetli ve daha acıdır. vani daha büvük ve daha şiddetlidir. (e AŞİL iğ liği

Kamer 54:47

Buradaki doğru yoldan sapmış sözü dünya ile, kendilerini yakmış sözü de âhiretle ilgilidir. Doğru yoldan sapmış sözü helâk edilmeleri, kendilerini yakmış sözü de şaşkın, aklını kaybetmiş ve ne yapacağını bilemez halde oldukları mânasına da gelebilir. Allah Teâlâ başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “O takdirde doğru yoldan sapmış olur, yanarız”.

Kamer 54:48

O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler. Cenâb-ı Hak sanki Hz. Peygamber'e şunu söylemektedir: Onlara de ki: Bulundukları hal üzere hayatları sona erdiği takdirde O gün yüzüstü ateşe sürüklenecekler. Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu! Yani onlara cehennemin azabını tadın denilecek. Burada geçen “sekar” kelimesi, cehennemin isimlerinden biridir. Bu durumda sanki cümlede gizli bir kelime var gibidir, yani onlara cehennemin azabını tadın denilir. En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:49

Bu âyet-i kerime iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, âyette takdim tehir vardır, “innâ haleknâ külle şey'in bi-kader yani biz her şeyi belli bir ölçüye göre yarattık. Böyle düşünüldüğü zaman âyet, “O her şeyin yaratıcısıdır” meâlindeki âyetle aynı mânaya gelir. O da nesnelerin bütününü yaratmanın ispat edilmesi demektir. İkincisi, cümlenin zâhiri esas alındığında, biz yarattığımız her nesneyi belli bir ölçüye göre yarattık mânasına gelir. Bu mâna esas alınırsa, nesnelerin bütününü yaratmanın ispatı değil, ancak yarattığı varlığı belli bir ölçüye göre yarattığının ispatı mânasına gelir. JMütezile 249) bu yorumu benimser. Bize göre âyetin esas anlamı ilk yorumdur: Biz her şeyi belli bir ölçüye göre yarattık. Tıpkı “O her şeyin yaratıcısıdır” meâlindeki âyet gibi. Şöyle mâna verilmesi de mümkündür: Biz her şeyi belli bir ölçüde ve sınırda yarattık ve her şey mutlaka o ölçüye ve o sınıra varır. Bizim yaratmamız yaptığı işin ölçüsünü ve ulaşacağı sınırı bilmeyen yaratıkların işleri gibi değildir. Yaratılanlardan hiçbirinin yaptığı iş, Allah'ın takdirinin seviyesine ulaşamaz. Cenâb-ı Hak, yaptığı işin, başkalarının yaptıklarının aksine, kendisinin koyduğu ölçüye uygun olduğunu haber vermektedir. Bu da O'nun yegâne yaratıcı olduğuna işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Kamer 54:50

50. “Ve bizim buyruğumuz tektir, göz açıp kapayıncaya kadar olup biter. Bizim buyruğumuz tektir. Yaratma hakkındaki buyruk iki mânaya gelir. Biri, iş ve fiildir, diğeri de başkasına sorumluluk emridir. Buna göre Bizim buyruğumuz tektir sözü, ancak fiil emri mânasına gelir. Allah, bunun kendisi için kolay olduğunu haber vermektedir. Yani bir şeyin olması ve varedilmesi O'nun için çok kolaydır, hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz ve meşgul edemez. Buna göre Allah'ın emri ve yaratması, O'nun kendi işidir. Buradaki tektir sözü, her ne kadar hesap bahis konusu olduğunda bir sayısından başlanır ise de burada sayı itibariyle bir tanedir anlamına gelmez, ancak yaratmada tek ve yegâne olduğu anlamına gelir. Meselâ, falan zamanının biriciğidir denildiğinde, sayı itibariyle bir tane olduğu mânasına gelmez, çünkü onun gibileri pek çoktur, ancak onun yaptığı şeylerde emsali yoktur, yegânedir anlamına gelir. Buna göre bu âyette Allah Teâlâ'nın kendisini tek olmakla nitelemesi, ilâhlıkta ve rablıkta tek ve yegâne olduğu anlamına gelir. Emrini tek olarak nitelemesi de O'nun yaptığı işin başkalarının yaptıklarına benzemediği, yaptıklarının emsalsiz olduğu ve onları yapmanın kendisi için son derece kolay olduğu, onları yapmak için herhangi bir zamana, âlete ve başka şeylere ihtiyacı olmadığı anlamına gelir. [§]Görmez misin ki, Allah Teâlâ göz açıp kapayıncaya kadar olup EE n kendisi için çok basit ve kolay oldukapamak kimseye ağır gelmez. Bu ilk n kendisini meşgul etmediğini ları meşgul etmektedir. biter buyuruyor. Bu âyetle Allah, o işleri gunu haber vermektedir, çünkü göz açıp yorumdur. İkincisi, Allah bu âyette hiçbir şeyi haber vermektedir, çünkü insanların bazı işleri on Müfessirler bu âyeti kıyâmetle ilgili görürler. Nitekim kıyâmetle ilgili âyette Allah meâlen şöyle buyurur: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. Bu yorumun isabetli olması da ihtimal dâhilindedir, Buna göre Allah, âhiret işinin dünya işlerine göre takdir edilemeyeceğini; birbirini takip etmenin, arkaya doğru sıra olmanın ve bir halden başka bir hale dönüşmenin söz konusu olmadığını, âhiret işinin tek bir anda tamamlanacağını haber vermektedir.

Kamer 54:51

51. “Andolsun biz sizin nice benzerlerinizi helâk ettik. Düşünecek yok Buradaki “eşyâaküm” kelimesi, iki anlama gelir. Birincisi, peygamberleri inkâr etmekteki kardeşleriniz ve dindaşlarınız mânasına gelir. Oyleyse düşünün, ey Mekkeliler! Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmeniz yüzünden siz de helâk olmayasınız! İkincisi, siz de biliyorsunuz ki biz, sizin nice benzerlerinizi helâk ettik, bunu düşünen, öğüt alan ve bundan ders çıkaran yok mu? Âyet-i kerimenin, biz sizin cinsinizi helâk ettik mânasına gelmesi de mümkündür. Hikmet sahibi, yarattığını öldürmek ve yok etmek için yaratmaz, öyleyse bilin ki sizi belli bir akıbet için yaratmıştır. Bu âyette ölümden sonra dirilmeye dair delil vardır, ancak inkârcıların akılları ve anlayışları bunu idrak edemez. En doğrusunu Allah bilir. 52. “Yaptıkları her şey defterlerde kayıtlıdır.” Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların yalanlamaları, inatla direnmeleri ve yaptıkları her şey, onlardan önce kitaplarda kaydedilmiştir. Yani Allah, insanların yapacakları işleri ve fiillerini bilerek onları yaratmış ve onlara peygamberler göndermiştir. Bu gerçek, Allah bir varlık ve olayı o varlık ve olay haline gelmedikçe, o şey olmadıkça bilemez, (Sİçünkü eğer bilseydi, peygamberleri yalanlayacaklarını ve emirlerine aykırı hareket edeceklerini bildiği halde onlara peygamber göndermez, emirler vermez ve yasaklar koymazdı, diyenlerin iddialarını reddetmektedir. Âyet onları reddetmekte ve Allah'ın olmuş ve olacak olan bütün varlık ve olayları (vuku bulmadan önce) bildiğini açıklamaktadır. İnsanların inkâr edeceklerini ve emirlerine aykırı hareket edeceklerini bilmesine rağmen Allah'ın onlara peygamber göndermesinin sebebini daha önce açıklamıştık, bunun faydasının ve zararının Allah'a değil insanlara yönelik olduğunu söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Onlar, meleklerin yazdıkları kitaplarda yazılıdır ve kıyâmet günü onu okumaları emredilecektir. Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!”“! Çe ahi iie 3

Kamer 54:52

51. “Andolsun biz sizin nice benzerlerinizi helâk ettik. Düşünecek yok Buradaki “eşyâaküm” kelimesi, iki anlama gelir. Birincisi, peygamberleri inkâr etmekteki kardeşleriniz ve dindaşlarınız mânasına gelir. Oyleyse düşünün, ey Mekkeliler! Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmeniz yüzünden siz de helâk olmayasınız! İkincisi, siz de biliyorsunuz ki biz, sizin nice benzerlerinizi helâk ettik, bunu düşünen, öğüt alan ve bundan ders çıkaran yok mu? Âyet-i kerimenin, biz sizin cinsinizi helâk ettik mânasına gelmesi de mümkündür. Hikmet sahibi, yarattığını öldürmek ve yok etmek için yaratmaz, öyleyse bilin ki sizi belli bir akıbet için yaratmıştır. Bu âyette ölümden sonra dirilmeye dair delil vardır, ancak inkârcıların akılları ve anlayışları bunu idrak edemez. En doğrusunu Allah bilir. 52. “Yaptıkları her şey defterlerde kayıtlıdır.” Bu âyet de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların yalanlamaları, inatla direnmeleri ve yaptıkları her şey, onlardan önce kitaplarda kaydedilmiştir. Yani Allah, insanların yapacakları işleri ve fiillerini bilerek onları yaratmış ve onlara peygamberler göndermiştir. Bu gerçek, Allah bir varlık ve olayı o varlık ve olay haline gelmedikçe, o şey olmadıkça bilemez, (Sİçünkü eğer bilseydi, peygamberleri yalanlayacaklarını ve emirlerine aykırı hareket edeceklerini bildiği halde onlara peygamber göndermez, emirler vermez ve yasaklar koymazdı, diyenlerin iddialarını reddetmektedir. Âyet onları reddetmekte ve Allah'ın olmuş ve olacak olan bütün varlık ve olayları (vuku bulmadan önce) bildiğini açıklamaktadır. İnsanların inkâr edeceklerini ve emirlerine aykırı hareket edeceklerini bilmesine rağmen Allah'ın onlara peygamber göndermesinin sebebini daha önce açıklamıştık, bunun faydasının ve zararının Allah'a değil insanlara yönelik olduğunu söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Onlar, meleklerin yazdıkları kitaplarda yazılıdır ve kıyâmet günü onu okumaları emredilecektir. Nitekim Allah başka bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!”“! Çe ahi iie 3

Kamer 54:53

Bu âyet de önceki gibi iki mânaya gelir. Birincisi, yazılmıştır, yani onlardan önce kitaplarda yazılmıştır. (İkincisi, hafaza meleklerine okunan kitaplarda yazılmıştır. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurdu: “O hiçbir söz söylemez ki yanında çok dikkatli bir gözetleyici olmasın!”

Kamer 54:54

Allah Teâlâ, kâfirler hakkında söylediklerine karşılık olarak takvâ sahipleri hakkında böyle söylemektedir. Kâfirler hakkında şöyle diyordu: “Şu bir gerçek ki günaha batmış olanlar, doğru yoldan sapmış ve kendilerini yakmışlardır. O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler: Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu!”©, “Günaha batıp kalmış olanlar kuşkusuz cehennem azabında devamlı kalacaklar, azapları hafifletilmeyecek ve (kurtuluştan) ümit kesip susacaklar!” Yukarıdaki âyette geçen “neher” kelimesinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Onun gündüz anlamına gelen “nehâr” kelimesinden geldiği söylenmiştir, buna göre onlar aydınlıkta, ışıklar altında ve mutluluk içindedirler mânasına gelir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. Ferrâ bu kelimeye genişlik anlamını verdi, Müfessirler ise nehirler diye mâna verdiler.

Kamer 54:55

Doğruluğun hâkim olduğu bir ortamda, yani vâdedilenin doğrulandığı bir yerde. Bu cümle sanki rahatlıktan ve mutluluktan kinâyedir. Başka bir âyette Allah meâlen şöyle buyurur: “Onlar için konak olarak firdevs cennetleri vardır”, Allah, müttakilerin bu cennetlerde istirahat edeceklerini, orada keyif süreceklerini ve oradan asla ayrılmayacaklarını haber vermektedir. Bu, Allah'ın inkârcılar için söylemiş olduğu “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler: Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu!”” ve “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim!” halinin, ayrıca “Rabb'imiz! Bizi buradan çıkar” diyerek cehennemden çıkarması için yalvaracakları durumun aksine bir hali göstermektedir. Allah onların ebedi olarak zorluk, şiddet ve belâ içinde yaşayacaklarını, hatta hiçbir yerde devamlı kalamayacaklarını haber vermektedir. Buna göre “Onların Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele”? meâlindeki âyet, onlar için Rab'leri katında vâdedilenin doğrulandığı yer mânasına gelir. Yani onların ayakları orada sabit kalacak. Bu durumda âyet orada sebat etmekten kinâyedir. Gücüne sınır olmayan bir hükümdarın huzurundadırlar. İnsan, lütuf ve hayır içinde olduğu zaman, onun bu hali Allaha nispet edilir; meselâ “Allah yolunda” ve “Allah'ın orduları” denilir. Aynı şekilde faziletli ve hayırlı olan mekânlar da Allah'a nispet edilerek ifade edilir; meselâ, “Allah'ın evi” ve “Allah'ın mescitleri” denilir. Çünkü oralar Allah'a (mânen) yakın ve faziletli mekânlardır. İşte buna göre Gücüne sınır olmayan bir hükümdarın huzu6 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 435. rundadırlar ilâhi kelâmı da Cenâb-ı Hak kendisine nispet ederek onların faziletli, hayırlı ve Allah'a yakın konumlarda oturacaklarını ifade etmektedir. Burada Allah bir mekânın veya makamın tavsifini yapmamakta, aksine bütün mekânları tutanın ve bütün zamanları yaratanın kendisi olduğunu söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.