Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Rahman 55:1 – Hadid 57:29
İçindekiler
- Rahman 55:1
- Rahman 55:2
- Rahman 55:3
- Rahman 55:4
- Rahman 55:5
- Rahman 55:6
- Rahman 55:7
- Rahman 55:8
- Rahman 55:9
- Rahman 55:10
- Rahman 55:11
- Rahman 55:12
- Rahman 55:13
- Rahman 55:14
- Rahman 55:15
- Rahman 55:16
- Rahman 55:17
- Rahman 55:18
- Rahman 55:19
- Rahman 55:20
- Rahman 55:21
- Rahman 55:22
- Rahman 55:23
- Rahman 55:24
- Rahman 55:25
- Rahman 55:26
- Rahman 55:27
- Rahman 55:28
- Rahman 55:29
- Rahman 55:30
- Rahman 55:31
- Rahman 55:32
- Rahman 55:33
- Rahman 55:34
- Rahman 55:35
- Rahman 55:36
- Rahman 55:37
- Rahman 55:38
- Rahman 55:39
- Rahman 55:40
- Rahman 55:41
- Rahman 55:42
- Rahman 55:43
- Rahman 55:44
- Rahman 55:45
- Rahman 55:46
- Rahman 55:47
- Rahman 55:48
- Rahman 55:49
- Rahman 55:50
- Rahman 55:51
- Rahman 55:52
- Rahman 55:53
- Rahman 55:54
- Rahman 55:55
- Rahman 55:56
- Rahman 55:57
- Rahman 55:58
- Rahman 55:59
- Rahman 55:60
- Rahman 55:61
- Rahman 55:62
- Rahman 55:63
- Rahman 55:64
- Rahman 55:65
- Rahman 55:66
- Rahman 55:67
- Rahman 55:68
- Rahman 55:69
- Rahman 55:70
- Rahman 55:71
- Rahman 55:72
- Rahman 55:73
- Rahman 55:74
- Rahman 55:75
- Rahman 55:76
- Rahman 55:77
- Rahman 55:78
- Vakıa 56:1
- Vakıa 56:2
- Vakıa 56:3
- Vakıa 56:4
- Vakıa 56:5
- Vakıa 56:6
- Vakıa 56:7
- Vakıa 56:8
- Vakıa 56:9
- Vakıa 56:10
- Vakıa 56:11
- Vakıa 56:12
- Vakıa 56:13
- Vakıa 56:14
- Vakıa 56:15
- Vakıa 56:16
- Vakıa 56:17
- Vakıa 56:18
- Vakıa 56:19
- Vakıa 56:20
- Vakıa 56:21
- Vakıa 56:22
- Vakıa 56:23
- Vakıa 56:24
- Vakıa 56:25
- Vakıa 56:26
- Vakıa 56:27
- Vakıa 56:28
- Vakıa 56:29
- Vakıa 56:30
- Vakıa 56:31
- Vakıa 56:32
- Vakıa 56:33
- Vakıa 56:34
- Vakıa 56:35
- Vakıa 56:36
- Vakıa 56:37
- Vakıa 56:38
- Vakıa 56:39
- Vakıa 56:40
- Vakıa 56:41
- Vakıa 56:42
- Vakıa 56:43
- Vakıa 56:44
- Vakıa 56:45
- Vakıa 56:46
- Vakıa 56:47
- Vakıa 56:48
- Vakıa 56:49
- Vakıa 56:50
- Vakıa 56:51
- Vakıa 56:52
- Vakıa 56:53
- Vakıa 56:54
- Vakıa 56:55
- Vakıa 56:56
- Vakıa 56:57
- Vakıa 56:58
- Vakıa 56:59
- Vakıa 56:60
- Vakıa 56:61
- Vakıa 56:62
- Vakıa 56:63
- Vakıa 56:64
- Vakıa 56:65
- Vakıa 56:66
- Vakıa 56:67
- Vakıa 56:68
- Vakıa 56:69
- Vakıa 56:70
- Vakıa 56:71
- Vakıa 56:72
- Vakıa 56:73
- Vakıa 56:74
- Vakıa 56:75
- Vakıa 56:76
- Vakıa 56:77
- Vakıa 56:78
- Vakıa 56:79
- Vakıa 56:80
- Vakıa 56:81
- Vakıa 56:82
- Vakıa 56:83
- Vakıa 56:84
- Vakıa 56:85
- Vakıa 56:86
- Vakıa 56:87
- Vakıa 56:88
- Vakıa 56:89
- Vakıa 56:90
- Vakıa 56:91
- Vakıa 56:92
- Vakıa 56:93
- Vakıa 56:94
- Vakıa 56:95
- Vakıa 56:96
- Hadid 57:1
- Hadid 57:2
- Hadid 57:3
- Hadid 57:4
- Hadid 57:5
- Hadid 57:6
- Hadid 57:7
- Hadid 57:8
- Hadid 57:9
- Hadid 57:10
- Hadid 57:11
- Hadid 57:12
- Hadid 57:13
- Hadid 57:14
- Hadid 57:15
- Hadid 57:16
- Hadid 57:17
- Hadid 57:18
- Hadid 57:19
- Hadid 57:20
- Hadid 57:21
- Hadid 57:22
- Hadid 57:23
- Hadid 57:24
- Hadid 57:25
- Hadid 57:26
- Hadid 57:27
- Hadid 57:28
- Hadid 57:29
Rahman 55:1
[Rahmân ismi]
Rahmân kelimesinin rahmet sözcüğünden türeyen “fa'lân” (owu) vezninde bir isim olduğunu şüphesiz Araplar biliyorlardı. Fakat yaratılanlardan hiçbirinin, Rahmân ismini almaya lâyık olacak rahmet derecesine varmaları mümkün değildir. Bundan dolayı Allah, rahmetten türeyen Rahim gibi başka isimler varsa da Rahmân ismini sadece kendine tahsis etmiştir, Rahim ismini ise Allah'tan başkalarına vermek caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Kur'ân'ı Rahmân öğretti. Allah Teâlâ Kur'ânı Rahmân'ın öğrettiğini söylemekte, ama onu kime öğrettiğini belirtmemektedir. Burada şanı yüce olan Allah'ın Kur'ân'ı peygamber efendimize öğrettiğini kastetmiş olması mümkündür. Bu da şöyle açıklanır. Birincisi, Allah, Hz. Peygambere Kur'ânı öğretmesi için Cibril aleyhisselâma emretmiştir, nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Onu, çok güçlü, üstün niteliklerle donatılmış biri (Cibril) öğretti. O, ufkun en yüce noktasındayken asıl şekliyle göründü”, Cibril onu Allah'ın emriyle öğrettiğinden dolayı O, bu öğretme işini kendi zatına nispet etmektedir.
(Jİkincisi, Allah Teâlâ, unutmaması için Kur'ânı Hz. Peygamber'in kalbine yerleştirdiğinden dolayı öğretme işini kendi zatına nispet etmektedir. Nitekim çeşitli âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Sana okutacağız ve sen de unutmayacaksın”, “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir?, “Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça Üçüncüsü, Her ne kadar Kur'ân'ı Resülullah'a (s.a.) Cibril aleyhisselâm öğretmiş ise de onun öğretme fiilini yarattığı için Allah bunu kendine nispet etmektedir.
ZOR ale IU YI İs
Rahman 55:2
[Rahmân ismi]
Rahmân kelimesinin rahmet sözcüğünden türeyen “fa'lân” (owu) vezninde bir isim olduğunu şüphesiz Araplar biliyorlardı. Fakat yaratılanlardan hiçbirinin, Rahmân ismini almaya lâyık olacak rahmet derecesine varmaları mümkün değildir. Bundan dolayı Allah, rahmetten türeyen Rahim gibi başka isimler varsa da Rahmân ismini sadece kendine tahsis etmiştir, Rahim ismini ise Allah'tan başkalarına vermek caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Kur'ân'ı Rahmân öğretti. Allah Teâlâ Kur'ânı Rahmân'ın öğrettiğini söylemekte, ama onu kime öğrettiğini belirtmemektedir. Burada şanı yüce olan Allah'ın Kur'ân'ı peygamber efendimize öğrettiğini kastetmiş olması mümkündür. Bu da şöyle açıklanır. Birincisi, Allah, Hz. Peygambere Kur'ânı öğretmesi için Cibril aleyhisselâma emretmiştir, nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Onu, çok güçlü, üstün niteliklerle donatılmış biri (Cibril) öğretti. O, ufkun en yüce noktasındayken asıl şekliyle göründü”, Cibril onu Allah'ın emriyle öğrettiğinden dolayı O, bu öğretme işini kendi zatına nispet etmektedir.
(Jİkincisi, Allah Teâlâ, unutmaması için Kur'ânı Hz. Peygamber'in kalbine yerleştirdiğinden dolayı öğretme işini kendi zatına nispet etmektedir. Nitekim çeşitli âyetlerde şöyle buyurmaktadır: “Sana okutacağız ve sen de unutmayacaksın”, “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir?, “Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça Üçüncüsü, Her ne kadar Kur'ân'ı Resülullah'a (s.a.) Cibril aleyhisselâm öğretmiş ise de onun öğretme fiilini yarattığı için Allah bunu kendine nispet etmektedir.
ZOR ale IU YI İs
Rahman 55:3
3, “İnsanı O yarattı”
Bazıları İnsanı O yarattı cümlesini, Âdem aleyhisselâmı Allah yarattı diye tefsir ederler. Ona anlama ve anlatmayı öğretti; yani başka bir âyette ifade buyurduğu gibi isimleri öğretti: “Âdeme bütün isimleri öğretti”. Çünkü telkin ve öğretme olmadan isimleri bilmenin yolu yoktur, isimler istidlâl yoluyla bilinen ve idrak edilen bilgiler gibi değildirler. İnsanı o yarattı sözünde, her insanı O yarattı mânası kastedilmiş de olabilir. Beyânı öğretti, yani insanı boş yere yaratmadığının bilinmesi için koyduğu emir ve yasaklarla imtihan edeceği işlerin beyanını öğretti. Bu âyet, her insan deneyip anlayıncaya kadar tanımadığı tatları, renkleri ve lezzeti, yani bilmediği türden, renk ve lezzetin ilmini denediklerinden istidlâl yoluyla öğretti mânasına da gelebilir. Müşahede ettiği nesnelerden istidlâl yoluyla Allah'ın varlığına dair bilgiye ulaşma yolunu öğretti anlamına da gelebilir; çünkü onlar insanın muhtaç ve aciz bir varlık olduğunu, ihtiyaçlar ve olaylarla kuşatıldığını müşahede ettiklerinde kendilerini yaratan, her şeyi bilen ve her şeye kâdir olan bir gücün olduğunu ve onları bu şekilde yarattığını da anlarlar. Beyanı öğretme ifadesinin, Kurânın beyanını öğretme anlamına gelmesi de mümkündür. Bu durumda âyet Resülullaha (s.a.) râcidir, çünkü Kur'ânı ona öğretmiş, dolayısıyla beyanı da ona öğretmiştir. O zaman buradaki beyan, Kurân'ın beyanıdır, insanların [ ihtiyaç duyacakları her şeyi, lehlerinde ve aleyhlerinde olan bilgileri onlara açıklaması için ona beyanı öğKur'ânı Rahmân öğretti” meâlindeki âyette, Hz. Adem'le ilgili olan kısmına da İnsanı O yarattı ve ona (beyanı) anlama ve anlatmayı öğretti meâlindeki âyette işaret edilmektedir ki onun yorumu bizim belirttiğimiz şekildedir. Bazıları şöyle dedi: İnsanı O yarattı, yani Âdem'i O yarattı; Ona (beyanı) anlama ve anlatmayı öğretti, yani dünya ve âhiretin beyanını öğretti. İnsanı O yarattı sözü, her insanı O yarattı ve hepsine Kur'ân'ı öğretti, yani öğrenme gücü verdi mânasına da gelebilir. Ona (beyanı) anlama ve anlatmayı öğretti cümlesi de Kur'ândaki hükümlerin, kuralların ve benzeri bilgilerin beyanına ait hususları öğretti mânasına da gelebilir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Ona beyanı öğretti sözü, ona konuşmayı öğretti mânasına gelir”. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:4
3, “İnsanı O yarattı”
Bazıları İnsanı O yarattı cümlesini, Âdem aleyhisselâmı Allah yarattı diye tefsir ederler. Ona anlama ve anlatmayı öğretti; yani başka bir âyette ifade buyurduğu gibi isimleri öğretti: “Âdeme bütün isimleri öğretti”. Çünkü telkin ve öğretme olmadan isimleri bilmenin yolu yoktur, isimler istidlâl yoluyla bilinen ve idrak edilen bilgiler gibi değildirler. İnsanı o yarattı sözünde, her insanı O yarattı mânası kastedilmiş de olabilir. Beyânı öğretti, yani insanı boş yere yaratmadığının bilinmesi için koyduğu emir ve yasaklarla imtihan edeceği işlerin beyanını öğretti. Bu âyet, her insan deneyip anlayıncaya kadar tanımadığı tatları, renkleri ve lezzeti, yani bilmediği türden, renk ve lezzetin ilmini denediklerinden istidlâl yoluyla öğretti mânasına da gelebilir. Müşahede ettiği nesnelerden istidlâl yoluyla Allah'ın varlığına dair bilgiye ulaşma yolunu öğretti anlamına da gelebilir; çünkü onlar insanın muhtaç ve aciz bir varlık olduğunu, ihtiyaçlar ve olaylarla kuşatıldığını müşahede ettiklerinde kendilerini yaratan, her şeyi bilen ve her şeye kâdir olan bir gücün olduğunu ve onları bu şekilde yarattığını da anlarlar. Beyanı öğretme ifadesinin, Kurânın beyanını öğretme anlamına gelmesi de mümkündür. Bu durumda âyet Resülullaha (s.a.) râcidir, çünkü Kur'ânı ona öğretmiş, dolayısıyla beyanı da ona öğretmiştir. O zaman buradaki beyan, Kurân'ın beyanıdır, insanların [ ihtiyaç duyacakları her şeyi, lehlerinde ve aleyhlerinde olan bilgileri onlara açıklaması için ona beyanı öğKur'ânı Rahmân öğretti” meâlindeki âyette, Hz. Adem'le ilgili olan kısmına da İnsanı O yarattı ve ona (beyanı) anlama ve anlatmayı öğretti meâlindeki âyette işaret edilmektedir ki onun yorumu bizim belirttiğimiz şekildedir. Bazıları şöyle dedi: İnsanı O yarattı, yani Âdem'i O yarattı; Ona (beyanı) anlama ve anlatmayı öğretti, yani dünya ve âhiretin beyanını öğretti. İnsanı O yarattı sözü, her insanı O yarattı ve hepsine Kur'ân'ı öğretti, yani öğrenme gücü verdi mânasına da gelebilir. Ona (beyanı) anlama ve anlatmayı öğretti cümlesi de Kur'ândaki hükümlerin, kuralların ve benzeri bilgilerin beyanına ait hususları öğretti mânasına da gelebilir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Ona beyanı öğretti sözü, ona konuşmayı öğretti mânasına gelir”. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:5
Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, ay ve güneşle vakitlerin sayısı hesap edilir ve zamanlar bilinir, İkincisi, onların doğdukları, battıkları yerler ve seyrettikleri yol hesap edilir, ne kış ve ne de yaz aylarında güzergâhlarını aşmadıkları görülür. Ebü Avsece şöyle dedi: Âyetteki “husbân” lafzı, hesap kelimesinin çoğuludur. İbn Kuteybe de şöyle dedi: “Husbân” yani hesapla ve kendi yörüngelerinde akarlar, sınırlarını aşmazlar, Burada ilâve bir mâna daha vardır ve o da şudur: Allah Teâlâ ayı ve güneşi, canlılardaki gözlerin hakikatinin bilinmesini sağlayan bir özellikte yarattı, onlarda ışık ve parlaklık varetti ve bu sayede görülmeyen nesnelerin ortaya çıkmasını sağladı. Peygamberliği ve insanlardan bazısının diğerlerinden üstün olduğunu inkâr edenlere şöyle denilir: Bazı varlıkların diğerlerinde olmadığı kadar fazla bir görme gücüne ve ışığa sahip olduğunu görüyorsunuz, peki insanlardan bazılarının beyan, ilim ve risâletle diğerlerinden daha üstün olduğunu neden inkâr ediyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
YOL RİNİN)
Rahman 55:6
İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 436. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 436.
[Yıldızların ve Ağaçların Secde Etmeleri]
Bu âyette sözü edilen yıldızlar iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bilinen şekliyle yıldızlardır; eğer âyette kastedilen bu ise o zaman yıldızlar gökyüzünün süsü olmaları itibariyle Allah'a secde etmekte, boyun eğmektedirler, Ağaçlar da yeryüzünün süsleridir. (İkincisi, “Necm” kelimesinden maksat yeryüzünde yetişen ve gövdesi olmayan her türlü bitki, ağaçlardan maksat da gövdesi olan bitkiler olabilir. Allah sanki şunu söylemektedir: Yeryüzünde görülen ve ister gövdesiyle uzayıp dursun ister hiç büyümesin topraktan çıkan her bitki, Allah'a secde etmekte, O'na boyun eğmektedirler. Bunların secde etmesi de farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, yaratılış secdesidir, yani Allah onların yaratılışına bu özelliği koymuştur. Her nesnenin yaratılışında Allah'a secde etmek ve O'nun birliğine şahitlik etme özelliği vardır.
İkincisi, bu cansız varlıkların secdesi, zorunlu olarak Allah'a itaat etmeleri ve O'na boyun eğmeleri anlamındadır. Nitekim Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah göğe ve yere, “İsteyerek veya istemeyerek (varlık sahnesine) gelin! buyurdu. Onlar da “İsteyerek geldik dediler”.
Üçüncüsü, burada secde hakikat anlamında kullanılmış olabilir, Allah bu nesnelerin bünyesine böyle bir özellik koymuştur ve onlar da bu özellik sayesinde sadece Cenâb-ı Hakk'ın bilip başka kimsenin bilemeyeceği şekilde Allah Teâlâ'ya secde etmektedirler. Başka bir âyette de Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız”, Bazıları şöyle dedi: Yıldızların ve ağaçların secdesine, gölgeleriyle temsil getirilmektedir, nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurulur: “Allah'ın yarattığı nesneleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri sağa ve sola dönmekte, Allah'a secde edip yere kapanmaktadır”.
Cansız varlıkların secde ve itaat ettiklerini ifade eden bu ve benzeri âyetler okunduğunda secde etmek gerekmez. Çünkü onlar cansız varlıklardır, bilinen şekliyle secde etmeye uygun değildirler. Onlar zorunlu olarak secde etmekte ve bütün varlıkların secde ettikleri mânasına işaret etmektedir. [ ] Tilàvet secdesi ancak, içinde secde etmeye ehil olan kişilerin secde ettiklerini ifade eden âyetler okunduğunda yapılır. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:7
7. “Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu.” Cenâb-ı Hak burada gerçek anl onu, direksiz olarak yeryüzünd yan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, amda yükseltmeyi kastetmektedir. Yani Allah ak en yukarıda yarattı, yukarıdan da bir nesneye bağlamadan havada tutmaktadır. Göğü böyle yükseltilmiş olarak yarattı, yoksa önce yerde idi de sonra yukarı kaldırmış ve öylece tutmuş değildir. Allah Teâlâ bunu, kudretinin ve kuvvetinin mahlükatın kuvveti gibi olmadığının bilinmesi için söylemektedir. İkincisi, göğü yükseltti, yani canlıların ihtiyaç duydukları rızıklar ve bereketler gökten geldiği için insanlar ihtiyaç duydukları zaman ellerini ve gözlerini göğe doğru kaldırsınlar diye mahlükatın kalbinde göğün değerini ve konumunu yükseltti. En doğrusunu Allah bilir.
Denge ve ölçüyü O koydu. Burada terazi anlamına gelen “mizân” kelimesi, hakikat anlamında, yani insanların eşyayı tarttığı ve her şeyi denk ve aynı ölçüde tuttuğu gerçek terazi mânasında kullanılmış olabilir. Cenâb-ı Hak, emrolundukları işleri eksik yapmanın ve yasaklandıkları sınırın ötesine geçmenin çirkinliğini anlamaları için insanları onunla imtihan etmektedir. Bunun, hükümlerde, konulan kurallarda, tevhit inancında, ulühiyeti ve kulluğu lâyık olandan başkasına yöneltmeye dair konulan ölçü mânasına gelmesi de muhtemeldir, böylece insanlar yaptıkları kusurları bilirler. En doğrusunu Allah bilir. Buradaki “mizân” kelimesinin, yaratılanlar arasında konulan hükümler ve onlara yüklenen sorumluluklar mânasına da gelebilir, bu durumda âyet insanların bu hükümlere vefa göstermeleri, eksik yapmamaları ve ilâhi sınırları aşmamaları anlamına gelir. Mizanın adalet mânasına geldiği de söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Mizandan maksadın üç şey olduğu ifade edilir. Birincisi, nesnelerin iyi veya kötü, güzel veya çirkin olduğunu bilmenin vasıtası olan akıldır. İkincisi, insanlar arasında hak ve hukukun tam olarak verilmesini sağlayan terazidir. Üçüncüsü de dünyada yapılan işlerin cezasını veya sevabını âhirette tam olarak ölçen mizandır. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:8
9. “Ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız diye.
Dengeden sapmayasınız ve eksik tartmayasınız diye. Yani hile yapmayasınız, tarttığınız malı noksan tartmayasınız diye. Olçüyü düzgün tutasınız EE] diye. (JBurada Allah ölçüyü düzgün tutmalarını emretmektedir. Ölçüyü tam yapmak, malı tam olarak tartmak için verilen bir emirdir, eksik tartmayı yasaklamaktadır. Bir işi emretmek, aksini yapmayı yasaklamak demektir. Burada ise Allah tekit etmek amacıyla her ikisini, yani hem tam tartma emrini ve hem de eksik tartma yasağını birlikte belirtmiştir. Yukarıda söylediğimiz gibi bunun da üç mânaya gelmesi mümkündür. Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilir: İbn Abbâs (ra.) şöyle diyordu: Ey mevili topluluğu! Siz, bu ikisiyle emrolundunuz, sizden öncekiler ölçü ve tartı yüzünden helâk edildiler". Ölçüyü düzgün tutasınız meâlindeki âyet hakkında Mücâhid şöyle dedi: Yani terazinin dilini düzgün tutunuz”. İbn Ömer'e (ra.) şöyle denildi: Medineliler ölçü ve tartıyı tam yapmıyorlar. Şu karşılığı verdi: Allah Teâlâ'nin “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” buyruğu onlara bunu yasaklamıyor mu?
Rahman 55:9
9. “Ölçüyü düzgün tutasınız ve eksik tartmayasınız diye.
Dengeden sapmayasınız ve eksik tartmayasınız diye. Yani hile yapmayasınız, tarttığınız malı noksan tartmayasınız diye. Olçüyü düzgün tutasınız EE] diye. (JBurada Allah ölçüyü düzgün tutmalarını emretmektedir. Ölçüyü tam yapmak, malı tam olarak tartmak için verilen bir emirdir, eksik tartmayı yasaklamaktadır. Bir işi emretmek, aksini yapmayı yasaklamak demektir. Burada ise Allah tekit etmek amacıyla her ikisini, yani hem tam tartma emrini ve hem de eksik tartma yasağını birlikte belirtmiştir. Yukarıda söylediğimiz gibi bunun da üç mânaya gelmesi mümkündür. Katâde'nin şöyle dediği rivayet edilir: İbn Abbâs (ra.) şöyle diyordu: Ey mevili topluluğu! Siz, bu ikisiyle emrolundunuz, sizden öncekiler ölçü ve tartı yüzünden helâk edildiler". Ölçüyü düzgün tutasınız meâlindeki âyet hakkında Mücâhid şöyle dedi: Yani terazinin dilini düzgün tutunuz”. İbn Ömer'e (ra.) şöyle denildi: Medineliler ölçü ve tartıyı tam yapmıyorlar. Şu karşılığı verdi: Allah Teâlâ'nin “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” buyruğu onlara bunu yasaklamıyor mu?
Rahman 55:10
Bazıları şöyle dedi: “Enâm” (pvi) kelimesi, can taşıyan her varlık anlamına gelir. Bazıları da bütün yaratılanlar demektir, dedi. Bize göre ise “enâm” burada insanlar mânasında kullanılmıştır. Çünkü Allah yeryüzünü insanlar için yarattığını ve onu önlerine koyduğunu haber vermektedir. Bu hususu, çeşitli âyetlerde meâlen şöyle ifade buyurmuştur: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur”, “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir”,
Rahman 55:11
11. “Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları var?
Cenâb-ı b De insanlara, yeryüzünde onlar için yarattığı nimetleri, meyveleri, çeşit çeşit ürünleri ve onlara rızık olarak verdiği çeşitli hububatı hatırlatmaktadır. Tomurcuklu sözü burada kabuklu anlamına gelir.
Rahman 55:12
112. “Çimlenen taneler ve hoş kokulu bitkiler var” 259 Âyetin metninde geçen “reyhân” kelimesindeki “nun” harfi ötreli ve esreli olarak okunmuştur. Esreli okunduğunda “reyhân” insanların rızık olarak kullandıkları hububat ve meyveler mânasına gelir. “Asf” kelimesi de yaprak demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Sizin için yapraklı taneler ve rızık yarattı. “Reyhân” kelimesi ötreli okunduğunda ise “el-habbu” kelimesine atfederek müpteda olur. Buradaki “asf” ve “reyhân” kelimelerinin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Asf”, arpa, buğday ve benzeri ürünlerin yaprağı demektir. Ona hurma, ekinin ilk çıkan tomurcuğu ve bizzat ekinin kendisi diyenler de vardır. Ancak “asf” kelimesi âyette “elhabbu” kelimesne nispet edilmiştir, çünkü tane ondan var oluyor ve ondan çıkıyor. “Reyhân” hakkında da bazıları şöyle dedi: O, ekinin yeşilliğidir. Reyhâna hoş koku saçan bitki dendiği gibi canlıların rızık olarak yararlandıkları hububat ve meyveler de denilmiştir. İbn Abbâs'ın (r.a.) da hububat tanesi dediği rivayet edilmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Reyhân” rızık demektir; “Allahın reyhanını iste” denilince, Allah'ın rızkını iste anlaşılır”. En doğrusunu Allah bilir.
13. “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Burada hitap, cinlere ve insanlara yapılmıştır. Bu aynı zamanda Resülullah'ın (s.a.) cinlere ve insanlara gönderildiğine de işaret eder. Görmez misin, Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: (Sİ“Ey cin ve insan toplulukları!”8 Şöyle de söylenmiştir: Burada hitap her iki zümreye toptan yapılmış değildir, fakat bizzat her insana ve her cinne yapılmıştır. Meselâ Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurân, s. 437.
yolu bulasınız' dediler””. Burada her iki kesimin de “Yahudi olun ki doğru yolu bulasınız” demeleri mümkün değildir; yahudiler “Yahudi olun ki doğru yolu bulasınız” demişler, hıristiyanlar da “Hiristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” demişlerdi. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Sonra Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? ilâhi kelâmı iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, Rabbinizin yeryüzünü sizin önünüze koymasından, sizin için yarattığı meyvelerden, hurmalardan, hububattan ve benzerlerinden hangi nimetini inkâr edebilirsiniz? Bunların hepsi Allah Teâlâ'dan gelmedi mi? Allah'tan geldiğini bildiğinize göre nasıl olur da bunların şükrünü O'ndan başkasına yaparsınız? İkincisi, Allah'ın nimetlerinden ve lütuflarından hangisini inkâr ediyorsunuz: Tevhidi ve peygamberleri mi, yoksa O'na kulluk yapmayı mı? Hangi nimetini inkâr ediyorsunuz? Cabir b. Abdullah'ın (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gün Resülullah (s.a.) ashabının yanına geldi ve onlara Rahmân süresini başından sonuna kadar okudu. İnsanlar sessizce dinlediler, Sonra buyurdu ki: “Ben cin gecesinde bu süreyi onlara da okudum. Onlar sizden daha güzel karşılık verdiler. Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? ilâhi kelâmını her okuduğumda, ‘Rabb'imizin nimetlerinden hiçbirini inkâr etmeyiz, sana hamdolsun ey Rabb'imiz dediler”, Sonra “O yeryüzünü canlıların altına serdi. Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları var” meâlindeki âyetlerde Allah, verdiği nimetleri, kudretini, tedbir ve idaresini, ilmini ve birliğini hatırlatmaktadır. O'nun nimetleri, yeryüzünü insanlar için yaymış olması, orada çeşitli hububatı, [ ] gövdesiyle ayakta duran meyveleri, yapraklı ürünleri ve hayvanlarının gıdası olan çeşitli bitkileri yaratmış olmasıdır. Allah'ın kudretinin ve hükümranlığının işaretleri de bütün bu meyveleri ve hububatı tomurcukları içerisinde yaratmış olmasıdır, bunları kabuğu ve zarı içinde yaratmaya kimsenin gücü yetmez. Böyle yapması, Allah'ın yaptıklarının ve fiilinin, görülen ve bilinen füllerden tamamen farklı olduğunun, O'nun kudretinin ve fiilinin kulların fiilleri ve kudretiyle mukayese edilemeyeceğinin bilinmesi içindir. Aynı şekilde çocukları anne karnında, civcivi yumurtada ve benzerlerini karanlıklar içinde yaratması da hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığının bilinmesi içindir. Sonra o meyveleri ve hububatı, sıcağa ve soğuğa dayanılamayan bir zamanda tomurcuklar içersinde ve perde gerisinde yaratmakta, son derece güçsüz bir durumda onları o halde tutmakta, güçlenip kuvvetlendikleri zaman da kabuğundan çıkarmaktadır. Bunlar, Allah'ın kulları için yarattığı bir lütuftur ve büyük bir nimettir,
[Âhiret Âleminin ve Risâletin Gerekliliği]
Sonra BU âyet-i kerime, ölümden sonra dirilmeye de iki açıdan işaret etmektedir. Birincisi, bütün bunları yaratmaya kâdir olan, yaratılanları tekrar yaratmaya da kâdirdir. İkincisi, bahsettiği bu nimetleri i için yaratmis olması, sonra insanlardan bir kısmının bunlara şükretmesi, bir kısmının ise nankörlük etmesi, sonra da bu dünyada herkesin eşit durumda olması, başka bir âlemin var olmasını gerektirir, orada herkes yaptığına göre ayırtedilir. Çünkü hikmet, bunların ayırtedilmesini gerektirir.
Bu âyet, imtihanın lüzumuna da işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ'nın bütün bu nimetleri insanlar için yaratmış olması, sonra da onları başıboş bırakması ve verdiği nimetlere karşılık şükür vecibesini yerine getirmelerini istememesi ihtimali yoktur. Sonra şükreden ve inkâr eden de ancak bunu kendilerine birinin tanıtmasıyla bilir, çünkü şükrün ve inkârın miktarı sadece akıl yoluyla bilinemez, mutlaka bunu onlara bildirecek Allah tarafından gelen bir elçiye ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bu âyet aynı zamanda peygamberliğin ispatına da işaret etmektedir.
Sonra bütün bu meyvelerin ve hububatın hiçbir farklılık olmaksızın dogudan batıya kadar her sene içinde ve aynı zamanda çıkarması da Allah'ın ilminin ve tedbirinin ezelî ve zatından dolayı olduğuna işaret etmektedir, çünkü hiçbir şey O'na engel olamamaktadır. [S]Sonra bunun düzenli olarak devam etmesi ve belirttiği gibi yeryüzünün menfaatlerini göklerin menfaati ile birleştirmesi ve hiç kimsenin buna engel olamaması da Allah'ın birliğine işaret eder. Çünkü eğer bunlar çok kişi tarafından yapılmış olsaydı, aynı kanun çerçevesinde devam etmeleri mümkün olmazdı; iki kişi arasındaki ihtilafta olduğu gibi birbirlerine karşı çıkmaları ve birbirlerini engellemeleri kaçınılmazdı. Basariya ulaştıran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
2 Tirmizi, “Tefsir” 155; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, VII, 690.
Rahman 55:13
112. “Çimlenen taneler ve hoş kokulu bitkiler var” 259 Âyetin metninde geçen “reyhân” kelimesindeki “nun” harfi ötreli ve esreli olarak okunmuştur. Esreli okunduğunda “reyhân” insanların rızık olarak kullandıkları hububat ve meyveler mânasına gelir. “Asf” kelimesi de yaprak demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Sizin için yapraklı taneler ve rızık yarattı. “Reyhân” kelimesi ötreli okunduğunda ise “el-habbu” kelimesine atfederek müpteda olur. Buradaki “asf” ve “reyhân” kelimelerinin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Asf”, arpa, buğday ve benzeri ürünlerin yaprağı demektir. Ona hurma, ekinin ilk çıkan tomurcuğu ve bizzat ekinin kendisi diyenler de vardır. Ancak “asf” kelimesi âyette “elhabbu” kelimesne nispet edilmiştir, çünkü tane ondan var oluyor ve ondan çıkıyor. “Reyhân” hakkında da bazıları şöyle dedi: O, ekinin yeşilliğidir. Reyhâna hoş koku saçan bitki dendiği gibi canlıların rızık olarak yararlandıkları hububat ve meyveler de denilmiştir. İbn Abbâs'ın (r.a.) da hububat tanesi dediği rivayet edilmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Reyhân” rızık demektir; “Allahın reyhanını iste” denilince, Allah'ın rızkını iste anlaşılır”. En doğrusunu Allah bilir.
13. “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Burada hitap, cinlere ve insanlara yapılmıştır. Bu aynı zamanda Resülullah'ın (s.a.) cinlere ve insanlara gönderildiğine de işaret eder. Görmez misin, Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: (Sİ“Ey cin ve insan toplulukları!”8 Şöyle de söylenmiştir: Burada hitap her iki zümreye toptan yapılmış değildir, fakat bizzat her insana ve her cinne yapılmıştır. Meselâ Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar, “Yahudi veya hıristiyan olun ki doğru İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi’l-Kurân, s. 437.
yolu bulasınız' dediler””. Burada her iki kesimin de “Yahudi olun ki doğru yolu bulasınız” demeleri mümkün değildir; yahudiler “Yahudi olun ki doğru yolu bulasınız” demişler, hıristiyanlar da “Hiristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” demişlerdi. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Sonra Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? ilâhi kelâmı iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, Rabbinizin yeryüzünü sizin önünüze koymasından, sizin için yarattığı meyvelerden, hurmalardan, hububattan ve benzerlerinden hangi nimetini inkâr edebilirsiniz? Bunların hepsi Allah Teâlâ'dan gelmedi mi? Allah'tan geldiğini bildiğinize göre nasıl olur da bunların şükrünü O'ndan başkasına yaparsınız? İkincisi, Allah'ın nimetlerinden ve lütuflarından hangisini inkâr ediyorsunuz: Tevhidi ve peygamberleri mi, yoksa O'na kulluk yapmayı mı? Hangi nimetini inkâr ediyorsunuz? Cabir b. Abdullah'ın (ra.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gün Resülullah (s.a.) ashabının yanına geldi ve onlara Rahmân süresini başından sonuna kadar okudu. İnsanlar sessizce dinlediler, Sonra buyurdu ki: “Ben cin gecesinde bu süreyi onlara da okudum. Onlar sizden daha güzel karşılık verdiler. Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? ilâhi kelâmını her okuduğumda, ‘Rabb'imizin nimetlerinden hiçbirini inkâr etmeyiz, sana hamdolsun ey Rabb'imiz dediler”, Sonra “O yeryüzünü canlıların altına serdi. Orada meyveler ve tomurcuklu hurma ağaçları var” meâlindeki âyetlerde Allah, verdiği nimetleri, kudretini, tedbir ve idaresini, ilmini ve birliğini hatırlatmaktadır. O'nun nimetleri, yeryüzünü insanlar için yaymış olması, orada çeşitli hububatı, [ ] gövdesiyle ayakta duran meyveleri, yapraklı ürünleri ve hayvanlarının gıdası olan çeşitli bitkileri yaratmış olmasıdır. Allah'ın kudretinin ve hükümranlığının işaretleri de bütün bu meyveleri ve hububatı tomurcukları içerisinde yaratmış olmasıdır, bunları kabuğu ve zarı içinde yaratmaya kimsenin gücü yetmez. Böyle yapması, Allah'ın yaptıklarının ve fiilinin, görülen ve bilinen füllerden tamamen farklı olduğunun, O'nun kudretinin ve fiilinin kulların fiilleri ve kudretiyle mukayese edilemeyeceğinin bilinmesi içindir. Aynı şekilde çocukları anne karnında, civcivi yumurtada ve benzerlerini karanlıklar içinde yaratması da hiçbir şeyin O'na gizli kalmadığının bilinmesi içindir. Sonra o meyveleri ve hububatı, sıcağa ve soğuğa dayanılamayan bir zamanda tomurcuklar içersinde ve perde gerisinde yaratmakta, son derece güçsüz bir durumda onları o halde tutmakta, güçlenip kuvvetlendikleri zaman da kabuğundan çıkarmaktadır. Bunlar, Allah'ın kulları için yarattığı bir lütuftur ve büyük bir nimettir,
[Âhiret Âleminin ve Risâletin Gerekliliği]
Sonra BU âyet-i kerime, ölümden sonra dirilmeye de iki açıdan işaret etmektedir. Birincisi, bütün bunları yaratmaya kâdir olan, yaratılanları tekrar yaratmaya da kâdirdir. İkincisi, bahsettiği bu nimetleri i için yaratmis olması, sonra insanlardan bir kısmının bunlara şükretmesi, bir kısmının ise nankörlük etmesi, sonra da bu dünyada herkesin eşit durumda olması, başka bir âlemin var olmasını gerektirir, orada herkes yaptığına göre ayırtedilir. Çünkü hikmet, bunların ayırtedilmesini gerektirir.
Bu âyet, imtihanın lüzumuna da işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ'nın bütün bu nimetleri insanlar için yaratmış olması, sonra da onları başıboş bırakması ve verdiği nimetlere karşılık şükür vecibesini yerine getirmelerini istememesi ihtimali yoktur. Sonra şükreden ve inkâr eden de ancak bunu kendilerine birinin tanıtmasıyla bilir, çünkü şükrün ve inkârın miktarı sadece akıl yoluyla bilinemez, mutlaka bunu onlara bildirecek Allah tarafından gelen bir elçiye ihtiyaç vardır. Dolayısıyla bu âyet aynı zamanda peygamberliğin ispatına da işaret etmektedir.
Sonra bütün bu meyvelerin ve hububatın hiçbir farklılık olmaksızın dogudan batıya kadar her sene içinde ve aynı zamanda çıkarması da Allah'ın ilminin ve tedbirinin ezelî ve zatından dolayı olduğuna işaret etmektedir, çünkü hiçbir şey O'na engel olamamaktadır. [S]Sonra bunun düzenli olarak devam etmesi ve belirttiği gibi yeryüzünün menfaatlerini göklerin menfaati ile birleştirmesi ve hiç kimsenin buna engel olamaması da Allah'ın birliğine işaret eder. Çünkü eğer bunlar çok kişi tarafından yapılmış olsaydı, aynı kanun çerçevesinde devam etmeleri mümkün olmazdı; iki kişi arasındaki ihtilafta olduğu gibi birbirlerine karşı çıkmaları ve birbirlerini engellemeleri kaçınılmazdı. Basariya ulaştıran sadece Allah'tır.
---
Dipnotlar:
2 Tirmizi, “Tefsir” 155; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensûr, VII, 690.
Rahman 55:14
14. “O, insanı ateşte pişirilmiş toprak kaplar gibi kurutulmuş çamurdan yarattı.” Cenâb-ı Hak, insanın yaratılışının farklı evrelerden geçerek tamamlandığını söylemektedir. Bir yerde şöyle demektedir: “Allah Âdem'i topraktan varetti”2, Buradaki toprak, su karışmayan kuru topraktır. Başka bir yerde ları yapışkan bir çamurdan yarattık””. Bukıvamına gelen topraktır. Bir yerde de şkan bir çamurdan yarattık””. Buradaki o da çamurun kirecin özü gibi Imuş çamurdan yarattık”
meâlen şöyle söylemektedir: “Biz on radaki çamur, su ile karışarak hamur şöyle buyurmaktadır: “Biz onları yapı i “lâzib” kelimesi, yapışkan çamur qemektis bir hale gelmesidir. Allah baska bir yerde Kurutu ei buyuruyor. Bundan maksat da çamurun uzun sure beklemesinden dolayı esmerleşmesi ve durumunun değişmesidir. Burada da meâlen şöyle buyurmaktadır: Allah insanı ateşte pişirilmiş toprak kaplar gibi kurutulmuş çamurdan yarattı. Âyette geçen “salsâl” kelimesi, parmağına vigna ses getiren kap demektir, tıpkı demir yığınlarının ses getirmesi gibi. “Salsâl kelimesi kokmak, bozulmak mânasına da gelir, kuyu kokmaya başlayınca bu fil kullanılır. “Fahhâr” kelimesi de kuruduğu zaman kırılabilen nesne demektir. Ebü Avsece bu kelimeye pişirilmiş toprak diye mâna verdi.
Âyetlerde belirtilen bütün bu farklı durumların aynı insanın yaratılış evreleriyle ilgili olması muhtemeldir: Başlangıçta topraktı, sonra çamur oldu, sonra yapışkan çamur haline geldi, çünkü yapışkan olmak çamurun iyi ve srcak hale geldiğini gösterir. Sonra kurutulmuş çamur haline geldi, uzun süre beklediğinden dolayı şekli değişti ve esmerleşti. Çok şiştiği, büyüdüğü ve dokunduğunda ses çıkardığı için de “salsâl” denilmiştir. Onun ateşte pişirilmiş kaplara benzetilmesi de iki sebepten dolayıdır. Birincisi, kuruduğu ve kırılacak hale geldiğinden dolayıdır. Diğeri de çanaktaki çukur gibi bir karnı olduBundan yahut uzun süre bekleyip çok şiştiğinden dolayıdır. Çünkü pişirilmiş kabın çamuru bu evrelerden geçer. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:15
š
[Cinlerin Yaratilisi]
Burada geçen “Cân” (okt) kelimesinden maksat, cinlerin atasıdır ve tekil bir isimdir, çoğulu cin gelir. Ebü Avsece, “câr” ile cin kastedilmiştir, der. Yalın ateş sözüne bazıları şöyle bir mâna verdi: “Mâric” kelimesi, ateşin dumansız olan saf alevi anlamına gelir. Ateşin alevlendiğini ifade etmek için merace” fiili kullanılır. Buna göre “mâric” dumandan ayrılan ve alevlenip yukarı çıkan ateştir. Ebü Avsece de şöyle dedi: “ da alev anlamına gelir; bir Şey sabit durma denilir. Bazıları “O, birbirine karıştırdı ve bi Mâric” kelimesi burae yıp hareket ettiği zaman “merice” iki denizi birbirine kavuşturdu” meâlindeki âyete de i rleştirdi diye mâna verdiler. Bu durumda cân denilen varlığı, gau ayrılmayan ve dumandan tamamen hali olmayan bir ateşten yaratmıştır. Ebü Ubeyde de şöyle dedi: Yalın ateşten yarattı, yani dumanla karışık bir ateşten yarattı”. “O, iki denizi birbirine kavuşturdu” meâlindeki âyete, denizin birini öbürüne gönderdi diye mâna verenlere göre Cân, odundan ayrılan bir ateşten yaratılmıştır. Aslında bizim bunu bilmeye ihtiyacımız yoktur, fakat bizim Âdem'i topraktan, Cânn' ateşten yaratmasındaki hikmeti ve bunun faydasını bilmeye ihtiyacımız vardır. En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ burada bizi kendi kudretinden haberdar etmektedir; insanı topraktan yaratmaya ve dünyadaki bütün insanları aynı özden çıkarmaya kâdir olan Allahı, hiçbir şeyin aciz bırakması mümkün değildir. Aynı şekilde Cânn'ı ateşten yaratmaya, ondan da soyunu bütün dünyayı dolduracak kadar vücuda getirmeye kâdir olanı, hiçbir şeyin acze düşürmesi mümkün değildir. İnsan türünün bütün filozofları ve cinler bir araya gelseler dahi, Cenâb-ı Hakk'ın insanı ve bu mahlükatı yaratmış olduğu özelliğin mahiyetini idrak edemezler. ( Bunun iki hikmeti vardır. Birincisi, söylediğimiz gibi Allah Teâlâ'nın insanları tekrar yaratmaya kâdir olduğunu göstermesidir. İkincisi de insanları bir halden başka bir hale dönüştürmesi ve birbirinden vücuda getirmesine dair bütün söyledikleri, Allah'ın onları boş yere ve abes olarak yapmadığını göstermesidir. Eğer ölümden sonra dirilmek olmasaydı, o zaman mahlükatı boş yere ve abes olarak yaratmış olurdu. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
GOL US) Yİ SUS
Rahman 55:16
En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Bütün nimetlerin Allah'tan geldiğini inkâr etmediğinize göre O'nun insanları ölümden sonra diriltmeye de kâdir olduğunu nasıl inkâr edersiniz?
2 o Ebü Ubeyde, Mecâzü'-Kurün, Il, 243.
Rahman 55:17
O, iki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'idir. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim”. Bunun açıklamasını daha öce yapmıştık”. İki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'i ifadesiyle “Doğuların ve batıların Rabb'i” cümlesi, her ikisinin, yani ay ve güneşin doğudaki ve batıdaki sınırlarına ve onların emirle doğduklarına ve yine emirle battıklarına da işaret etmektedir. Eğer onlar emirle değil de kendiliklerinden doğup batsalardı, her zaman ve her mekânda doğup batarlar, bir yere ulaştıkları zaman da bir daha geri dönmezler, doğuş ve batış sürelerini de hiçbir zaman azaltıp çoğaltmazlardı. Sonra bütün bunlar, insan için yaratılmış ve insanın istifadesine sunulmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu da söylemektedir: Sizin için yaratılan varlıklar Allah'a sizden daha itaatkâr oldukları, kendileri için tayin edilen sınırları asla tecavüz etmedikleri ve yaratıcısının emirlerini asla çiğnemedikleri halde, size ne oluyor da yaratanınızın emirlerini ve yasaklarını çiğniyorsunuz ve haddinizi aşıyorsunuz?
Bu âyet aynı zamanda, bir şeyi özellikle zikretmenin, diğer şeyleri reddetmek anlamına gelmediğine de işaret etmektedir. Görmez misin ki Allah, özellikle iki doğunun ve iki batının Rabb'i olduğunu söylemektedir, bu cümle o ikisinin arasında bulunan varlıkların Rabb'i olmadığı mânasına gelmez. O aynı zamanda doğuların ve batıların dışında kalan yerlerin de Rabb'i değil midir? En doğrusunu Allah bilir,
Rahman 55:18
O, iki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'idir. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim”. Bunun açıklamasını daha öce yapmıştık”. İki doğunun da Rabb'i iki batının da Rabb'i ifadesiyle “Doğuların ve batıların Rabb'i” cümlesi, her ikisinin, yani ay ve güneşin doğudaki ve batıdaki sınırlarına ve onların emirle doğduklarına ve yine emirle battıklarına da işaret etmektedir. Eğer onlar emirle değil de kendiliklerinden doğup batsalardı, her zaman ve her mekânda doğup batarlar, bir yere ulaştıkları zaman da bir daha geri dönmezler, doğuş ve batış sürelerini de hiçbir zaman azaltıp çoğaltmazlardı. Sonra bütün bunlar, insan için yaratılmış ve insanın istifadesine sunulmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu da söylemektedir: Sizin için yaratılan varlıklar Allah'a sizden daha itaatkâr oldukları, kendileri için tayin edilen sınırları asla tecavüz etmedikleri ve yaratıcısının emirlerini asla çiğnemedikleri halde, size ne oluyor da yaratanınızın emirlerini ve yasaklarını çiğniyorsunuz ve haddinizi aşıyorsunuz?
Bu âyet aynı zamanda, bir şeyi özellikle zikretmenin, diğer şeyleri reddetmek anlamına gelmediğine de işaret etmektedir. Görmez misin ki Allah, özellikle iki doğunun ve iki batının Rabb'i olduğunu söylemektedir, bu cümle o ikisinin arasında bulunan varlıkların Rabb'i olmadığı mânasına gelmez. O aynı zamanda doğuların ve batıların dışında kalan yerlerin de Rabb'i değil midir? En doğrusunu Allah bilir,
Rahman 55:19
19. “O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi” İki denizi birbirine kavuşturdu, yani iki denizi birleştirdi ve karıştırdı. Bu âyete, denizlerden birini diğerine gönderdi mânası da verilmiştir. “Yeltekıyân”
(oki) kelimesi, biri diğerine temas etmektedir mânasına gelir; o iki denizden biri tatlıdır, öbürü de tuzlu, “Yeltekıyân” kelimesine, karşılıklıdırlar mânası da verilmiştir.
DAİ İlya dayi
Rahman 55:20
Aralarında bir engel vardır. Yani iki deniz arasında bir perde, bir engel vardır. Birbirlerine karışmazlar. Denildiki birbirleriyle karışmazlar, bunlardan herbiri birbirlerine karışarak tatlarını kaybetmezler. Suyun tabiatı birbiriyle karışmak olduğu halde Allah, lütfuyla onların birbiriyle karışmasını engellediğini haber verdi. Bunu yapmaya kâdir olan Allah'ı hiçbir şey aciz bırakamaz. Denildiki Birbirlerine karışmazlar, yani Allah'ın kendileri için koyduğu sınırı aşmazlar. Sonra iki denize dair ihtilaf edildi. Bazıları birinin Rum denizi diğerinin Hint denizi olduğunu söylediler. Aralarında engel vardır, yani yaşayanlar vardır. Birbirine karışmazlar, yani birbiriyle karışık hale gelmezler. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. Bazıları bu iki denizden birinin Rum denizi, diğerinin Fars denizi (İran Körfezi) olduğunu söyler, aralarındaki engel de Arap yarımadasıdır. Birinin gök denizi, diğerinin yer denizi olduğu da söylenmiştir. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. Yerden de sular fışkırttık; derken sular önceden belirlenmiş bir iş için birleşti””. Aralarındaki engel de hava ve yer ile yeryüzü sakinleridir. Bu da Allah'tan gelen bir lütuftur.
LES EYİ GL OLE ŞİR LE
Rahman 55:21
Aralarında bir engel vardır. Yani iki deniz arasında bir perde, bir engel vardır. Birbirlerine karışmazlar. Denildiki birbirleriyle karışmazlar, bunlardan herbiri birbirlerine karışarak tatlarını kaybetmezler. Suyun tabiatı birbiriyle karışmak olduğu halde Allah, lütfuyla onların birbiriyle karışmasını engellediğini haber verdi. Bunu yapmaya kâdir olan Allah'ı hiçbir şey aciz bırakamaz. Denildiki Birbirlerine karışmazlar, yani Allah'ın kendileri için koyduğu sınırı aşmazlar. Sonra iki denize dair ihtilaf edildi. Bazıları birinin Rum denizi diğerinin Hint denizi olduğunu söylediler. Aralarında engel vardır, yani yaşayanlar vardır. Birbirine karışmazlar, yani birbiriyle karışık hale gelmezler. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın görüşüdür. Bazıları bu iki denizden birinin Rum denizi, diğerinin Fars denizi (İran Körfezi) olduğunu söyler, aralarındaki engel de Arap yarımadasıdır. Birinin gök denizi, diğerinin yer denizi olduğu da söylenmiştir. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. Yerden de sular fışkırttık; derken sular önceden belirlenmiş bir iş için birleşti””. Aralarındaki engel de hava ve yer ile yeryüzü sakinleridir. Bu da Allah'tan gelen bir lütuftur.
LES EYİ GL OLE ŞİR LE
Rahman 55:22
Onlardan inci ve mercan çıkar. Bazıları şöyle dedi: Âyetin zâhirinde belirtildiği üzere tatlı ve tuzlu her iki denizden de inci ve mercan çıkar. Bazıları da şöyle dedi: Burada her iki denize işaret edilmiş olsa da inci ve mercan suyu tatlı olanından değil, tuzlu olanından çıkar. Böyle her ikisine işaret edilip sade. ce birinin kastedilmesi Arap dili açısından caizdir, nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Burada insanlara ve cinlere hitap edildiği halde cinlerden peygamber gelmemiştir. Bunun örnekleri Kur'ânda çoktur.
(1Buradaki “yahrucu” fiili, “ya” harfi ötreli ve “ra” harfi üstünlü olarak “yuhracu” diye de okunmuştur”, “Yahrucu” diye okunursa, inci ve mercan her ikisine taalluk eder, “Yuhracu” diye okunduğunda ise fiil ikisinin de gayrısıyla ilgili olur. Nitekim bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Şu iki çeşit sudan takınacağınız süs eşyaları çıkarırsınız”. Burada Allah, ondan süs eşyası çıkar dememektedir.
Sonra buradaki inci ve mercânın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: İnci, takının büyük olanı, mercan da inciden küçük olanıdır. Bazıları da bunun aksini söyler, çoğunluk ilk mânayı benimser. İbn Abbâs (r.a.), Hasan-ı Basri, Katâde ve Dahhâk da böyle söylediler”. Ebü Avsece de aynı şeyi söyledi: Mercan, incinin küçük olanıdır, bunun tekili “mercâne” gelir. Şöyle de söylenmiştir: Mercan, özlerin karışımıdır. “Meractü” denince, karıştırdım anlamı kastedilir. Şöyle de denildi: Mercan, cevherin özel bir türüdür ve denizden çıkar. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Gökten yeryüzüne bir damla düştüğünde sedefler açılır ve inci ondan oluşur“, Cenâb-ı Hakk'ın, O ikisinden inci ve mercan çıkar sözünü, ancak şunun için söylediği ifade edilmiştir: İnci tuzlu sudan değil, ancak tatlı sudan çıkar, çünkü tatlı ve tuzlu su birleştiklerinde, tatlı su tuzlu suyu mayalandırır. Nitekim çocuk erkeğin ve kadının birleşmesinden doğar, halbuki onu sadece kadın doğurur. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:23
Onlardan inci ve mercan çıkar. Bazıları şöyle dedi: Âyetin zâhirinde belirtildiği üzere tatlı ve tuzlu her iki denizden de inci ve mercan çıkar. Bazıları da şöyle dedi: Burada her iki denize işaret edilmiş olsa da inci ve mercan suyu tatlı olanından değil, tuzlu olanından çıkar. Böyle her ikisine işaret edilip sade. ce birinin kastedilmesi Arap dili açısından caizdir, nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Burada insanlara ve cinlere hitap edildiği halde cinlerden peygamber gelmemiştir. Bunun örnekleri Kur'ânda çoktur.
(1Buradaki “yahrucu” fiili, “ya” harfi ötreli ve “ra” harfi üstünlü olarak “yuhracu” diye de okunmuştur”, “Yahrucu” diye okunursa, inci ve mercan her ikisine taalluk eder, “Yuhracu” diye okunduğunda ise fiil ikisinin de gayrısıyla ilgili olur. Nitekim bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurulmaktadır: “Şu iki çeşit sudan takınacağınız süs eşyaları çıkarırsınız”. Burada Allah, ondan süs eşyası çıkar dememektedir.
Sonra buradaki inci ve mercânın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: İnci, takının büyük olanı, mercan da inciden küçük olanıdır. Bazıları da bunun aksini söyler, çoğunluk ilk mânayı benimser. İbn Abbâs (r.a.), Hasan-ı Basri, Katâde ve Dahhâk da böyle söylediler”. Ebü Avsece de aynı şeyi söyledi: Mercan, incinin küçük olanıdır, bunun tekili “mercâne” gelir. Şöyle de söylenmiştir: Mercan, özlerin karışımıdır. “Meractü” denince, karıştırdım anlamı kastedilir. Şöyle de denildi: Mercan, cevherin özel bir türüdür ve denizden çıkar. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Gökten yeryüzüne bir damla düştüğünde sedefler açılır ve inci ondan oluşur“, Cenâb-ı Hakk'ın, O ikisinden inci ve mercan çıkar sözünü, ancak şunun için söylediği ifade edilmiştir: İnci tuzlu sudan değil, ancak tatlı sudan çıkar, çünkü tatlı ve tuzlu su birleştiklerinde, tatlı su tuzlu suyu mayalandırır. Nitekim çocuk erkeğin ve kadının birleşmesinden doğar, halbuki onu sadece kadın doğurur. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:24
İbrahim en-Nehai'nin (r.h.) buradaki “münşeât” kelimesini “münşiât” diye okuduğu rivayet edilir”.
Bazıları “münşeât” kelimesini denizin üstünden süzülüp giden diye tefsir ettiler. Bu kelimeyi Hasan-ı Basri'nin “münşeât” diye okuduğu rivayet edilir. Ebü Ubeyde şöyle dedi: Bu kelime “münşeât” diye okunur, onun tefsiri de gemilerin denizde yelkenlerini şişirerek gitmeleridir. Bugün de öyle yapılır. Şöyle de denilmiştir: “Münşcât” yükseltilmiş, yelkeni şişirilmiş demektir, yelkeni şişirilmeyen ise “münşeât” değildir. Buna mahlükat da denildi. “Cevâri” kelimesi de süzülüp giden gemiler demektir. Bayraklar gibi yani gemiler denizde, karadaki dağlar gibidirler. Bununla bizzat bayrakların kastedildiği de söylenmiştir.
Burada sözü edilen bu âyetlerde çeşitli hikmetler ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın kudretini gösteren deliller vardır. Birincisi, denizleri emre âmâde kılmaya ve onların içinde nefis zinetleri yaratmaya, âdemoğluna denizlerdeki rızıkları çıkarmayı, gemiler yapmayı öğreten ve uzak memleketlerdeki faydalara ulaşmak için gemileri denizde yüzdürmeye kâdir olan Allah, insanları ölümden sonra diriltmeye de daha başka şeylere de kâdirdir. İkincisi, deniz dibinde zinetlerin var olduğunu bilmek, gemiler yapmak ve onları denizlerde yürütmek, denizlerin ötesinde uzak beldelerin var olduğunu ve oralarda nelerin bulunduğunu bilmek, ancak peygamberlerin haber vermeleriyle mümkün olmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Size ne oluyor ki, peygamberlerin ve öncekilerin dünyevi menfaatlerinizle ilgili söylediklerini tasdik ediyorsunuz da dine ve âhirete dair vâdlerini ve uyarılarını tasdik etmiyorsunuz? Yahut da Allah şunu söylemektedir: Size ne oluyor ki, Cenâb-ı Hakk'ın sizin için yaratmış olduğu bu nimetlerin O'nun lütfu olduğunu inkâr etmiyorsunuz da peygamberlerin size getirdiklerini inkâr ediyorsunuz?
Sonra, Süzülüp giden gemiler O'nundur cümlesi, Mütezile'nin, kulların fiillerinin yaratılmış olduğunu inkâr etmelerine dair görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Çünkü gemileri âdemoğulları kendi elleriyle yaptıkları halde, bu âyette Allah gemilerin kendine ait olduğunu söylemektedir. Eğer insanların fiillerinde Allah'ın bir dahli olmasaydı, bu gemilerin Allaha değil, insanlara nispet edilmesi gerekirdi. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir, İbrahim en-Nehâi ve Dahhâk'ın bu kelimeyi “münşiât” diye okuduklarını rivayet ederler (Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VII, 698). Hamza da “münşiât” diye okudu. Diğer kırâat imamları ise “münşeât” diye okudular (Ibn Mihràn, el- Mebsüt fi'l-kırââti'laşr, s. 424).
Rahman 55:25
Rabb'inizin nimetlerinden hiçbirini inkâr etmediğinize, onların Allah'tan geldiğini bildiğinize ve Allah'ın dünyevi menfaatlerle ilgili olarak size verdiği haberleri reddetmediğinize göre kanıtlar ve mücizeler getirdikten sonra peygamberlerin verdiği haberleri nasıl inkâr edersiniz?
yala emir ie
Rahman 55:26
26. “Yeryüzünde bulunanların EN fanidir”
27. “Azamet ve kerem sahibi Rabb'inin zatı ise bâki kalır.”
Rahman 55:27
26. “Yeryüzünde bulunanların EN fanidir”
27. “Azamet ve kerem sahibi Rabb'inin zatı ise bâki kalır.”
Rahman 55:28
Bu ilâhi beyanlar çeşitli konulara işaret eder. Birincisi, yeryüzündeki insanların sahip oldukları her türlü mal ve mülk fânidir, Rabbinin mülkü ise ebedidir ve kalıcıdır. İkincisi, yeryüzünde yaşayan herkesin saltanatı veya gücü ve kudreti fânidir, ama Rabb'inin hükümranlığı, kudreti ve rablığı ebedidir; böyle olması da Rabb'inin saltanatının, kudretinin ve hükümranlığının zatından dolayı olduğu bilinsin diyedir. Yeryüzü krallarının ve sultanlarının hükümranlığının aksine onun saltanatı bu yaratıkları sayesinde değildir ki yaratıkların yok olup gitmesi hükümranlığında bir eksiklik ve zayıflık oluştursun. Cenâb-ı Hakk'ın bu sözü, iman etmeyeceklerini, yüce zatını bırakıp taptıkları putlara ibadetten, liderlere ve sultanlara kulluktan ve onlara hizmetten vazgeçmeyeceklerini bildiği kâfirler için söylemiş olması da mümkündür. Sanki şunu söylemektedir: Allahtan başka kendisine ibadet edilen veya hizmet edilen herkes yahut Allah rızâsı için yapılmayan her iş fâni ve gidicidir, ancak Allah'ın rızası için yapılan iş bâkidir. En doğrusunu Allah bilir.
Bâtıniler şöyle derler: Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir sözü, cismani nefis fânidir, ruhani nefis ise bâkidir, ebedidir anlamına gelir. Bu bedenler fâni olup gittikleri zaman, Allah onların salih amellerinden ruhani nefisler yaratır ve onlar ebedi kalır.
Rabb'inin yüzü, Bu be mektir, Allah burada “vech” maktadır. Azamet ve kerem tılanların sorumluluklarına yüceltmek ve bunlara s yan, Allah'ın rızası gözetilerek yapılan her iş de kelimesini rızasından kinâye olarak kullansahibi sözleri de iki mânaya gelir. Birincisi, yaraişaret etmektedir; [S] Allah'n hakkını ve emrini aygı göstermek anlamına gelir. İkincisi, Allah yarattikri yüceltir; dünyada üstün olanı yüceltmek, âhirette de ikrama lâyık olana ikram etmek O'na aittir. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:29
Allah Teâlâ, yer ve gök ehlinin, yaratılanlardan ümitlerini kestikleri zaman kendisine yalvarıp feryat ettiklerini haber vermektedir. Bütün yaratılanların, her türlü durumlarında yalvardıkları kapının kendi kapısı olduğunu, rızkı ve kurtuluşu kendisinden istediklerini söylemektedir. Bu hususu bazı âyetlerde meâlen şöyle dile getirmektedir: “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?”, “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır””, “Bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Burada sözü edilen ilâhi beyanın, “Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir. Azamet ve kerem sahibi Rabb'inin zatı ise bâki kalır” meâlindeki âyetin sılası olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: O'nun yaratması ve işi bâkidir, daimidir, ebedidir, yaratılanların yok olup gitmeleri ile O'nun yaratmasında ve işinde ne noksanlık olur ve ne de hükümranlığında ve mülkünde zayıflık olur. Aksine O'nun, yaratılanların yok olup gitmeleri durumundaki yaratması ve işi, onların ayakta oldukları haldeki ile aynıdır. Bu âyeti bazı müfessirlerin söyledikleri gibi tefsir etmek de mümkündür. Buna göre yahudiler şöyle dediler: Allah Teâlâ cumartesi günü istirahate çekildi, o gün hiçbir karar ve hüküm vermez, emretmez ve hiçbir iş yapmaz. İşte bunun üzerine O her an yaratma halindedir meâlindeki âyet geldi. Yani Allah her an yaratmakta, yok etmekte, diriltmekte ve öldürmektedir.
Bu meselenin aslı şudur: Allah Teâlâ herhangi bir nitelikle nitelendiğinde onunla ezeli olarak nitelenmesi gerekir. Meselâ şöyle denilir; Allah ezelde âlimdir, ezelde kâdirdir, ezelde zatıyla rızık verendir. Fakat bir emir veya yönetme işinden söz edilip bu yaratılanlara nispet edilirse, o durumda zamanın da belirtilmesi gerekir, (Jburadaki zaman da Allah için değil, yaratılanlar içindir. Meselâ şöyle denilir: Allah Teâlâ senin burada oturmanı veya şu vakitte oturmanı ezelden beri bilmektedir. Yani senin şimdi oturacağını, şu anda geleceğini veya şu vakitte geleceğini ezelde bilir. Eğer geçmişteki bir olayla ilgili olarak onu nitelersen vuku bulanı Allah ezelde bilir dersin. Eğer gelecekle ilgili olarak nitelersen şu vakitte şu olayın vuku bulacağını Allah ezelde bilir dersin, Eğer şu an ile ilgili olarak nitelersen şöyle dersin: Şu anda olacakla olanı Allah ezelde bilir. Ve bunun gibi nitelemeler yaparsın. Bunu da yaratılanın ezelde nasıl olduğu konusunda insanların kafasındaki vehmi gidermek için dersin, Buna göre O her an yaratma halindedir meâlindeki âyette Allah, yaratmanın ezelde oluştuğu vehmine düşmemeleri için günü ve zamanı belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
DTE USE) ELİ G2 odali ayl si £
Rahman 55:30
Allah Teâlâ, yer ve gök ehlinin, yaratılanlardan ümitlerini kestikleri zaman kendisine yalvarıp feryat ettiklerini haber vermektedir. Bütün yaratılanların, her türlü durumlarında yalvardıkları kapının kendi kapısı olduğunu, rızkı ve kurtuluşu kendisinden istediklerini söylemektedir. Bu hususu bazı âyetlerde meâlen şöyle dile getirmektedir: “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?”, “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır””, “Bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Burada sözü edilen ilâhi beyanın, “Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir. Azamet ve kerem sahibi Rabb'inin zatı ise bâki kalır” meâlindeki âyetin sılası olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: O'nun yaratması ve işi bâkidir, daimidir, ebedidir, yaratılanların yok olup gitmeleri ile O'nun yaratmasında ve işinde ne noksanlık olur ve ne de hükümranlığında ve mülkünde zayıflık olur. Aksine O'nun, yaratılanların yok olup gitmeleri durumundaki yaratması ve işi, onların ayakta oldukları haldeki ile aynıdır. Bu âyeti bazı müfessirlerin söyledikleri gibi tefsir etmek de mümkündür. Buna göre yahudiler şöyle dediler: Allah Teâlâ cumartesi günü istirahate çekildi, o gün hiçbir karar ve hüküm vermez, emretmez ve hiçbir iş yapmaz. İşte bunun üzerine O her an yaratma halindedir meâlindeki âyet geldi. Yani Allah her an yaratmakta, yok etmekte, diriltmekte ve öldürmektedir.
Bu meselenin aslı şudur: Allah Teâlâ herhangi bir nitelikle nitelendiğinde onunla ezeli olarak nitelenmesi gerekir. Meselâ şöyle denilir; Allah ezelde âlimdir, ezelde kâdirdir, ezelde zatıyla rızık verendir. Fakat bir emir veya yönetme işinden söz edilip bu yaratılanlara nispet edilirse, o durumda zamanın da belirtilmesi gerekir, (Jburadaki zaman da Allah için değil, yaratılanlar içindir. Meselâ şöyle denilir: Allah Teâlâ senin burada oturmanı veya şu vakitte oturmanı ezelden beri bilmektedir. Yani senin şimdi oturacağını, şu anda geleceğini veya şu vakitte geleceğini ezelde bilir. Eğer geçmişteki bir olayla ilgili olarak onu nitelersen vuku bulanı Allah ezelde bilir dersin. Eğer gelecekle ilgili olarak nitelersen şu vakitte şu olayın vuku bulacağını Allah ezelde bilir dersin, Eğer şu an ile ilgili olarak nitelersen şöyle dersin: Şu anda olacakla olanı Allah ezelde bilir. Ve bunun gibi nitelemeler yaparsın. Bunu da yaratılanın ezelde nasıl olduğu konusunda insanların kafasındaki vehmi gidermek için dersin, Buna göre O her an yaratma halindedir meâlindeki âyette Allah, yaratmanın ezelde oluştuğu vehmine düşmemeleri için günü ve zamanı belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
DTE USE) ELİ G2 odali ayl si £
Rahman 55:31
Bu âyette geçen senefruğu” kelimesi, “seyefruğu” diye de okunmuştur. Ebü Ubeyd şöyle dedi: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'ndan ister”? meâlindeki âyette geçen “yeselu” fiili gaip sigasıyla oldušu gibi burada da muzari gaip sigasıyla “seyefruğu” diye okuruz. Zeccâc şöyle dedi: Buradaki “senefruğu” fiili sizin için meşguliyetimizi bitireceğiz anlamına gelmez, senin işine başlayacağım anlamına gelir”. Arap dilinde bunun tehdit anlamına geldiğini sö üzere bir insan diğerine, işim bit Keysâni şöyle dedi: “Ferâğ” ( yleyenler de vardır; tehdit anlamına gelmek ti senin işine başlayacağım der. Ebü Bekir elt!.231) kelimesi, özellikle meşguliyeti sona ermek ettiği veya akıbetinden uyardığı işleri yapmak unu söylemektedir: Sizi uyardığımız yasaklanmış eceğiz Ey sorumluluk yüklenmiş iki varlık!
(1Bize göre eriği kelimesi, meşguliyeti sona ermek değil, işini bitirmek ve tamamlamak mânasına gelir. İnsan evinin inşaatını bitirip işini tamamladığında fulânun ferağa min şuğlihi” (das eği ow), yani falan meşguliyetini bitirdi denilir. Görmez misin ki o, her ne kadar evinin inşaatını bitirdi ise de başka bir işle meşgul olacaktır. Dolayısıyla bu fiil, meşguliyetten tamamen boşalmak anlamına gelmez. Meşguliyetten boşalmak mânasına gelseydi böyle denilmezdi, çünkü biri bitince başka bir şeyle meşgul olmaktadır. Dolayısıyla bu kelime tamamlamak, bitirmek anlamına gelir. Fakat insanların bir şey için çalışmaları ancak onunla meşgul olmaları ile mümkün olduğundan dolayı birbirlerinden duyarak bunu meşguliyetten boşalmak diye anladılar, bu da onların yaptığı işlerden anlaşıldı. Fakat her türlü noksanlıktan münezzeh ve şanı yüce olan Allahı hiçbir fiil ve hiçbir iş meşgul edemez, dolayısıyla buradaki “ferâğ” kelimesini meşguliyetten boşalmak diye anlamak mümkün değildir.
Hatalardan korunma ve başarıya ulaşma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
JON USE) YI
Rahman 55:32
Bu âyette geçen senefruğu” kelimesi, “seyefruğu” diye de okunmuştur. Ebü Ubeyd şöyle dedi: “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'ndan ister”? meâlindeki âyette geçen “yeselu” fiili gaip sigasıyla oldušu gibi burada da muzari gaip sigasıyla “seyefruğu” diye okuruz. Zeccâc şöyle dedi: Buradaki “senefruğu” fiili sizin için meşguliyetimizi bitireceğiz anlamına gelmez, senin işine başlayacağım anlamına gelir”. Arap dilinde bunun tehdit anlamına geldiğini sö üzere bir insan diğerine, işim bit Keysâni şöyle dedi: “Ferâğ” ( yleyenler de vardır; tehdit anlamına gelmek ti senin işine başlayacağım der. Ebü Bekir elt!.231) kelimesi, özellikle meşguliyeti sona ermek ettiği veya akıbetinden uyardığı işleri yapmak unu söylemektedir: Sizi uyardığımız yasaklanmış eceğiz Ey sorumluluk yüklenmiş iki varlık!
(1Bize göre eriği kelimesi, meşguliyeti sona ermek değil, işini bitirmek ve tamamlamak mânasına gelir. İnsan evinin inşaatını bitirip işini tamamladığında fulânun ferağa min şuğlihi” (das eği ow), yani falan meşguliyetini bitirdi denilir. Görmez misin ki o, her ne kadar evinin inşaatını bitirdi ise de başka bir işle meşgul olacaktır. Dolayısıyla bu fiil, meşguliyetten tamamen boşalmak anlamına gelmez. Meşguliyetten boşalmak mânasına gelseydi böyle denilmezdi, çünkü biri bitince başka bir şeyle meşgul olmaktadır. Dolayısıyla bu kelime tamamlamak, bitirmek anlamına gelir. Fakat insanların bir şey için çalışmaları ancak onunla meşgul olmaları ile mümkün olduğundan dolayı birbirlerinden duyarak bunu meşguliyetten boşalmak diye anladılar, bu da onların yaptığı işlerden anlaşıldı. Fakat her türlü noksanlıktan münezzeh ve şanı yüce olan Allahı hiçbir fiil ve hiçbir iş meşgul edemez, dolayısıyla buradaki “ferâğ” kelimesini meşguliyetten boşalmak diye anlamak mümkün değildir.
Hatalardan korunma ve başarıya ulaşma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
JON USE) YI
Rahman 55:33
mânasına gelir. Allah sanki S filler konusunda işinizi bitir
Rahman 55:34
Bu ilâhi beyan, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Eğer size göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçme imkânı verilseydi, ötelere gider ve orada peygamberleri inkâr edenleri bulur ve inkâr etmeleri yüzünden başlarına gelenleri görürdünüz. Ama hemen sonra Allah, Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç olmadıkça geçemezsiniz buyurmaktadır. Yani size ötelere geçme imkânı verilse bile geçemezdiniz, ancak geçecek olsanız hile, orada helâk edilenlerin delillerini açıkça görür ve neden helâk EEE edildiklerini anlardınız. [ ]Bu beyanın mânası, şuna benzemektedir: “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) inkâr edenlerin sonunun nasıl olduğuna bakın!” Cenâb-ı Hak insanlara yeryüzünü dolaşmalarını, helâk edilenlerin kalıntılarına bakmalarını, helâk edilenin neden helâk edildiğini, kurtulanın da ne ile kurtulduğunu düşünmelerini emretmektedir, En doğrusunu Allah bilir, İkincisi, insanların ötelere geçmeklen aciz oldukları mânasına gelir. Yani bu âlemden çıkmaya yahut göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ölelere geçmeye sizin gücünüz yetmez. Şayet bu âlemin sınırlarını aşıp ötelere geçme imkânı size verilse, orada benim hükümranlığımın, delillerimin ve saltanatımın varlığını görürdünüz. Yani nerede olursanız olun benim hükümranlığımdan ve mülkümden çıkmaya sizin kudretiniz yetmez. Aksine nereye giderseniz gidin, nasıl olursanız olun, yine benim hükümranlığım ve mülküm içinde kalırsınız, ölümden ve helâk olmaktan kurtulamazsınız. Nitekim başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara!”
İbn Mesüd'un (ra.) bu âyetle ilgili rivayeti hakkında Dahhâk şöyle dedi: Eceliniz geldi, haydi göklerin ve yerin sınırlarını aşıp ötelere geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç olmadıkça geçemezsiniz. Yani sizi hiç kimse ölümden kurlaramaz, mutlaka öleceksiniz. Yani göklerin ve yerin sınırlarının ötesine geçemezsiniz, geçseniz bile orada da Allahın hükümranlığını ve saltanatını görürsünüz. Yani Allah Teâlâ şunu söylemektedir: Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öleye geçseniz bile ölümden kaçıp kurtulamazsınız, asla benim hükümranlığımın dışına çıkamazsınız, nerede olursanız olun, yine de sizi ölümle çekip alırım. Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “ Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” Bazıları şöyle dedi: Allah Teâlâ haşir sırasında melekleri gönderir, (jonlar da dünyayı kuşatırlar, insanlar da dünyanın farklı köşelerindedirler; köşesinden çıkmaya ne şeytanın, ne insanın ve ne de cinlerin gücü yeter! Çıkacak olsalar bile yine Allah'ın hükümranlığı içinde olurlar. (Tarafımızdan verilmiş) bir güç olmadıkça sözünün, bir delil ol ğ À tir. Katâde, bir hükümranlık e s mânasına geldiği söylenmiş¿Sas ' a diye mâna verdi”. B Teâlâ'nın kudreti olmadıkça dedi. En doğrusunu Allah bilir azıları da Allah
---
Dipnotlar:
“Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mücize getiresin!”.
Rahman 55:35
35. Uzerintze yalın bir ateş alevi ve erimiş bakır gönderilir de kurtulmak için birbirinizle yardımlaşamazsınız”
36. “Artık Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
m şuvâz” (biss) kelimesi “şivâz” diye de okunmuştur, Hasan-ı Basriden ve Mücâhidden “şivâz” diye rivayet edildi. “Nuhâs” ( yeli) kelimesi de “nuhâsün” ve “nuhâsin” diye okunmuştur”. “Nuhâsun” diye okuyan, “şuvâzun” kelimesine atfetmiş olur. “Nuhâsin” diye okuyan da “nârin” kelimesine atfetmiş olur. Sonra “şuvâz” ve “nuhâs” kelimelerinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre “nuhâs”, duman demektir”. Şöyle de denilmiştir: “Şuvâz” ateşin dumansız olan alevi demektir, “nuhâs” da onun dumanıdır. Kelbi şöyle dedi: “Şuvâz” atesin alevidir, “nuhâs” da bakır eriyiğidir, günahkârlara onunla azap edilir. Şöyle de söylenmiştir: “Şuvâz, dumanlı ateştir, 'nuhâs” da bilinen bakırdır, eritilir ve insanların başları üzerinden dökülür. Dahhâk şöyle dedi: “Şuvâz, odunun dumanı değil alevden çıkan dumandır“. “Nuhâs” da tunçtur. Bunu “nuhâsin” diye okuyanlara göre Jâyetin mânası şöyle olur: Ateşten ve dumandan bir alev. “Nuhâsun” diye okuyanlara göre de bakır mânasına gelir. Üzerinize yalın bir ateş alevi ve erimiş bakır gönderilir, yani ateşte erimiş bakır dökülür. Şöyle de denildi: “Nuhâs” kelimesi her iki okuyuş şekline göre de duman mânasına geldiği gibi bakır mânasına da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Birbirinizle yardımlaşamazsınız. Yani bundan kurtulamazsınız. Dünyadaki gibi burada yardım edecek kimse olmayacak mânasına da gelebilir. © Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIL, 701. e C.
Şöyle bir soru sorulursa: Allah Teâlâ ilk âyetlerde bazı nimetlerden söz etti, hemen arkasından da Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? buyurdu. Bu âyetlerde ise nimetlerin anılması bitti, tehdit ifadeleri başladı. Bu tehditlerin arkasından Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? buyurmasının ne faydası var?
Buna şu cevap verilir: Vâdetmekte özendirmek, tehdit etmekte sakındırmak gayesi vardır. İnsan vâdlere arzu duyar, tehditlerden ise korkar, endişe duyar ve tehdit edildiği işlerden sakınmaya gayret gösterir. İşte bu sakınmayı sağlamak da büyük bir nimettir. Vâd ve tehdit ile imtihan tamamlanır, imtihanla da nimetler tamamlanmış olur. İşte bundan dolayı Allah, tehdit ifade eden âyetlerin arkasından da şunu söylemiştir: Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?
Rahman 55:36
35. Uzerintze yalın bir ateş alevi ve erimiş bakır gönderilir de kurtulmak için birbirinizle yardımlaşamazsınız”
36. “Artık Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
m şuvâz” (biss) kelimesi “şivâz” diye de okunmuştur, Hasan-ı Basriden ve Mücâhidden “şivâz” diye rivayet edildi. “Nuhâs” ( yeli) kelimesi de “nuhâsün” ve “nuhâsin” diye okunmuştur”. “Nuhâsun” diye okuyan, “şuvâzun” kelimesine atfetmiş olur. “Nuhâsin” diye okuyan da “nârin” kelimesine atfetmiş olur. Sonra “şuvâz” ve “nuhâs” kelimelerinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre “nuhâs”, duman demektir”. Şöyle de denilmiştir: “Şuvâz” ateşin dumansız olan alevi demektir, “nuhâs” da onun dumanıdır. Kelbi şöyle dedi: “Şuvâz” atesin alevidir, “nuhâs” da bakır eriyiğidir, günahkârlara onunla azap edilir. Şöyle de söylenmiştir: “Şuvâz, dumanlı ateştir, 'nuhâs” da bilinen bakırdır, eritilir ve insanların başları üzerinden dökülür. Dahhâk şöyle dedi: “Şuvâz, odunun dumanı değil alevden çıkan dumandır“. “Nuhâs” da tunçtur. Bunu “nuhâsin” diye okuyanlara göre Jâyetin mânası şöyle olur: Ateşten ve dumandan bir alev. “Nuhâsun” diye okuyanlara göre de bakır mânasına gelir. Üzerinize yalın bir ateş alevi ve erimiş bakır gönderilir, yani ateşte erimiş bakır dökülür. Şöyle de denildi: “Nuhâs” kelimesi her iki okuyuş şekline göre de duman mânasına geldiği gibi bakır mânasına da gelir. En doğrusunu Allah bilir. Birbirinizle yardımlaşamazsınız. Yani bundan kurtulamazsınız. Dünyadaki gibi burada yardım edecek kimse olmayacak mânasına da gelebilir. © Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIL, 701. e C.
Şöyle bir soru sorulursa: Allah Teâlâ ilk âyetlerde bazı nimetlerden söz etti, hemen arkasından da Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? buyurdu. Bu âyetlerde ise nimetlerin anılması bitti, tehdit ifadeleri başladı. Bu tehditlerin arkasından Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? buyurmasının ne faydası var?
Buna şu cevap verilir: Vâdetmekte özendirmek, tehdit etmekte sakındırmak gayesi vardır. İnsan vâdlere arzu duyar, tehditlerden ise korkar, endişe duyar ve tehdit edildiği işlerden sakınmaya gayret gösterir. İşte bu sakınmayı sağlamak da büyük bir nimettir. Vâd ve tehdit ile imtihan tamamlanır, imtihanla da nimetler tamamlanmış olur. İşte bundan dolayı Allah, tehdit ifade eden âyetlerin arkasından da şunu söylemiştir: Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?
Rahman 55:37
Cenâb-ı Hak o günün korkunç halini ifade için bu âlemin değişeceğini söylemektedir. Nitekim başka âyetlerde de göklerin ve yerin tamamen değişeceğini beyan etmektedir: “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek”, “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz”9. Bu konuda başka âyetler de vardır. İlâhi beyanlarda ayrıca dağların da değişeceği belirtilmektedir: “Dağlar parçalanıp toz duman haline gelir”, “Dağlar savrulan kum yığınları halini alır”, “Dağlar atılmış renkli yüne dönüşür”, 275 [ ] Gök gül kırmızısı bir yağ gibi olur. Bazıları şöyle der: Allah çok renkli hale geleceğinden dolayı gökyüzünü gül bahçesine benzetti; baharda renklenir, sonra farklı bir renge dönüşür, daha sonra daha farklı bir renge girer.
Buna pore Allah burada pökyüzünün değbeceğinden ve farklı renklere pire ceğinden söz etmektedir, Bazıları da şöyle dedi; Allah burada göğü, yurmuşak ve zayil bir hale geldiğinden dolayı erimiş yapa benzetmeldedir, nitekim baska bir Ayette de medlen şöyle buyurmukladır; “O pn pökyüzü erimiş maden gibi olur”, Buradaki “null” kelimesi, zeytinyağının tortusu anlamına gelir, Ancak gökyüzünün erimiş yağa benzetilmesi, yarak oluşundan değil, çok renkli hale gelmesinden dolayıdır. Bu yoruma göre Ayet, gökyüzünün yarılına şekline işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir, Şöyle de denildi: Gökyüzü yağ gibi kızarır ve erir, Dünya semasının demirden olduğu rivayet edilmiştir, kıyâmet koptuğunda cehennem ateşinin hararetiyle yeşilden kırmızıya döner, npki ateşte ısıtılan demirin kızarması gibi, Bazıları “Hhån” kelimesinin, yağ anlamındaki “dühn” kelimesinin çoğulu olduğunu söyler. “Dihân'ın kırmızıya çalan esmer mânasına geldiği de belirtilir. En doğrusunu Allah bilir, Söze YI Gló Cno 3; ITSS CARET
Rahman 55:38
Cenâb-ı Hak o günün korkunç halini ifade için bu âlemin değişeceğini söylemektedir. Nitekim başka âyetlerde de göklerin ve yerin tamamen değişeceğini beyan etmektedir: “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek”, “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz”9. Bu konuda başka âyetler de vardır. İlâhi beyanlarda ayrıca dağların da değişeceği belirtilmektedir: “Dağlar parçalanıp toz duman haline gelir”, “Dağlar savrulan kum yığınları halini alır”, “Dağlar atılmış renkli yüne dönüşür”, 275 [ ] Gök gül kırmızısı bir yağ gibi olur. Bazıları şöyle der: Allah çok renkli hale geleceğinden dolayı gökyüzünü gül bahçesine benzetti; baharda renklenir, sonra farklı bir renge dönüşür, daha sonra daha farklı bir renge girer.
Buna pore Allah burada pökyüzünün değbeceğinden ve farklı renklere pire ceğinden söz etmektedir, Bazıları da şöyle dedi; Allah burada göğü, yurmuşak ve zayil bir hale geldiğinden dolayı erimiş yapa benzetmeldedir, nitekim baska bir Ayette de medlen şöyle buyurmukladır; “O pn pökyüzü erimiş maden gibi olur”, Buradaki “null” kelimesi, zeytinyağının tortusu anlamına gelir, Ancak gökyüzünün erimiş yağa benzetilmesi, yarak oluşundan değil, çok renkli hale gelmesinden dolayıdır. Bu yoruma göre Ayet, gökyüzünün yarılına şekline işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir, Şöyle de denildi: Gökyüzü yağ gibi kızarır ve erir, Dünya semasının demirden olduğu rivayet edilmiştir, kıyâmet koptuğunda cehennem ateşinin hararetiyle yeşilden kırmızıya döner, npki ateşte ısıtılan demirin kızarması gibi, Bazıları “Hhån” kelimesinin, yağ anlamındaki “dühn” kelimesinin çoğulu olduğunu söyler. “Dihân'ın kırmızıya çalan esmer mânasına geldiği de belirtilir. En doğrusunu Allah bilir, Söze YI Gló Cno 3; ITSS CARET
Rahman 55:39
39, “İşte o gün insana da cine de günahı hakkında soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır).”
Bu âyetin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Hiçbir cin ve insana başkasının günahı sorulmayacak, herkese ancak kendi günahı sorulacaktır, Başkasını saptıran birine de onun sapmasının hesabı sorulmayacak, ancak saptırana saplırmasının hesabı, sapana da sapmasının hesabı sorulacaktır, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabbimiz! Bizi saptıran şu cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım!” Bazıları şöyle dedi: Kimseye başkasının hesabı sorulmaz, yani cinlere insanların günahı, insanlara da cinlerin günahı sorulmaz. Şöyle mâna verenler de vardır: Öğrenmek ve bilgi sahibi olmak için kimseye soru sorulmaz, yaptıkları işi nasıl” yaptıkları sorulmaz, ama niçin yaptıkları sorulur. [ ] Yani işin kendisini değil delilini sorarlar. Çünkü her din ve mezhebe göre yapılan iş, bir delile dayanır. Bazıları şöyle dedi: Belli bir zamanda sorulmazlar, ama başka zamanda sorulurlar. Bazıları da şöyle demiştir: Kâfirlerin yüzlerinde birtakım alâmetler olacağı için onlara günahları sorulmaz, nitekim Kur'ân-ı Kerimde kâfirlerin yüzlerinin kararması, gözlerinin mavileşmesi gibi birtakım alâmetlerin olacağı ifade edilmektedir, tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Birtakım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüştür”, “Bir gün ki nice yüzler de kararacaktır”', Müminlerin alâmetleri de yine âyetlerde şöyle belirtilmektedir: “O gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır”, “Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada onlar ebedi kalacaklardır?“ Nihayet bazıları da şöyle demiştir: Günaha batmış olanlar hakkında meleklere sorulmaz, çünkü onlar simalarıyla bilinirler.
@ 1596 yollu Eyi Ke SA KİLİ Aaa
Rahman 55:40
39, “İşte o gün insana da cine de günahı hakkında soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır).”
Bu âyetin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Hiçbir cin ve insana başkasının günahı sorulmayacak, herkese ancak kendi günahı sorulacaktır, Başkasını saptıran birine de onun sapmasının hesabı sorulmayacak, ancak saptırana saplırmasının hesabı, sapana da sapmasının hesabı sorulacaktır, Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabbimiz! Bizi saptıran şu cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım!” Bazıları şöyle dedi: Kimseye başkasının hesabı sorulmaz, yani cinlere insanların günahı, insanlara da cinlerin günahı sorulmaz. Şöyle mâna verenler de vardır: Öğrenmek ve bilgi sahibi olmak için kimseye soru sorulmaz, yaptıkları işi nasıl” yaptıkları sorulmaz, ama niçin yaptıkları sorulur. [ ] Yani işin kendisini değil delilini sorarlar. Çünkü her din ve mezhebe göre yapılan iş, bir delile dayanır. Bazıları şöyle dedi: Belli bir zamanda sorulmazlar, ama başka zamanda sorulurlar. Bazıları da şöyle demiştir: Kâfirlerin yüzlerinde birtakım alâmetler olacağı için onlara günahları sorulmaz, nitekim Kur'ân-ı Kerimde kâfirlerin yüzlerinin kararması, gözlerinin mavileşmesi gibi birtakım alâmetlerin olacağı ifade edilmektedir, tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Birtakım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüştür”, “Bir gün ki nice yüzler de kararacaktır”', Müminlerin alâmetleri de yine âyetlerde şöyle belirtilmektedir: “O gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır”, “Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada onlar ebedi kalacaklardır?“ Nihayet bazıları da şöyle demiştir: Günaha batmış olanlar hakkında meleklere sorulmaz, çünkü onlar simalarıyla bilinirler.
@ 1596 yollu Eyi Ke SA KİLİ Aaa
Rahman 55:41
42, “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
[Bohçalanıp Cehenneme Akıtan Günahkârlar]
Günahkârlar simalarından tanınır. Allah Teâlâ yüce kitabında âhirette günahkârların bazı alâmetleri olacağını ve bunlarla tanınacaklarını söylemektedir. Onların yüzlerinin kara olacağını daha önce söylemiştik. Allah Teâlâ başka âyetlerde meâlen şöyle söylemektedir: “İşte o gün korkudan yürekler ağıza gelir. (İnsanların) gözlerine korku çöker”, “Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çeviririz”. En doğrusunu Allah bilir ya, ilk anda onların yüzlerinde korku vardı, sonra toza toprağa bulanmış hale gelir, sonra kararır, sonra da dümdüz hale getirilir. Bu türlü hallerden Allahi sığınırız.
“Ey Ehl-i Kitap! Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden yahut cumartesi yasaklarını çiğneyen kimseleri lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden önce, sizdekini doğrulamak üzere indirdiğimiz kitaba iman edin”.
[6] Perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar. Denildi ki: Kemikleri ve belleri kırılır, ayaklarından ve perçemlerinden tutularak bohçalanır, sonra da cehenneme atılır. Bazıları yöyle dedi: Elleri boyunlarına zincirlenir, sonra perçemlerinden ve ayaklarından bohçalanır, sonra da cehenneme atılırlar, KEİ AN İSİ all 21 oda
Rahman 55:42
42, “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
[Bohçalanıp Cehenneme Akıtan Günahkârlar]
Günahkârlar simalarından tanınır. Allah Teâlâ yüce kitabında âhirette günahkârların bazı alâmetleri olacağını ve bunlarla tanınacaklarını söylemektedir. Onların yüzlerinin kara olacağını daha önce söylemiştik. Allah Teâlâ başka âyetlerde meâlen şöyle söylemektedir: “İşte o gün korkudan yürekler ağıza gelir. (İnsanların) gözlerine korku çöker”, “Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çeviririz”. En doğrusunu Allah bilir ya, ilk anda onların yüzlerinde korku vardı, sonra toza toprağa bulanmış hale gelir, sonra kararır, sonra da dümdüz hale getirilir. Bu türlü hallerden Allahi sığınırız.
“Ey Ehl-i Kitap! Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden yahut cumartesi yasaklarını çiğneyen kimseleri lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden önce, sizdekini doğrulamak üzere indirdiğimiz kitaba iman edin”.
[6] Perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar. Denildi ki: Kemikleri ve belleri kırılır, ayaklarından ve perçemlerinden tutularak bohçalanır, sonra da cehenneme atılır. Bazıları yöyle dedi: Elleri boyunlarına zincirlenir, sonra perçemlerinden ve ayaklarından bohçalanır, sonra da cehenneme atılırlar, KEİ AN İSİ all 21 oda
Rahman 55:43
Yani az önce söylediğimiz şekilde cehenneme atıldıkları zaman kendilerine göyle denilir; Dünyada iken yalan saydığınız cehennem işte bu!
Rahman 55:44
Yani cehennem ateşi ile kaynar su arasında gidip gelirler. Buradaki cehennem kelimesinin, onların yedikleri yemekten, yani ateşten, kaynar suyun da içtikleri içecekten kinâye olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Onlar yiyecekleri ve içecekleri malzemeler arasında gidip gelirler, ne yediklerinden doyarlar, ne de içtiklerinden kanarlar, Aksine her yediklerinde açlıkları daha da artar, her içtiklerinde de susuzlukları artar. “Hamim”, onlar için hazırlanan içecektir. “Á n” kelimesi de sıcaklığı son hadde varan şey demektir.
Rahman 55:45
Bu ilâhi beyanın, tehdit âyetinin arkasından gelmesine, bazıları âhirette onlara şöyle denileceğini söylemiştir: Dünyada iken Rabb'inizin nimetlerinden hangilerini inkâr ediyordunuz? Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek; nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak; bekçileri onlara, İçinizden, size Rabb'inizin âyetlerini okuyup duyuran ve böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran bir elçi gelmedi mi?’ diye soracak”%.
Çe) OĞISS USE EYİ GLA YO EE li i 3
Rahman 55:46
47, “Artik Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Allah Teâlâ, Rabb'inin huzurunda durmaktan insanın korkacağını söylemekte, fakat kimden korkacağını ve korktuğu zaman oradan ayrılıp ayrılmayacağını açıklamamaktadır. Bu korkunun, başka bir âyette belirtildiği gibi Rabb'inin huzurunda bulunmaktan duyulması mümkündür: “Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı cennetin tâ kendisidir””. Buradaki “Nefsine kötü arzuları yasaklayan” sözü, iki mânaya gelir. Birincisi, nefsinin arzu ettiklerini ona vermeye engel olan demektir. İkincisi, nefsinin yasaklanan şeyleri arzu etmesini engelleyen mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin, Rabb'inin huzurunda bulunmanın doğurduğu korku halini açıklamış olması mümkündür. Yani Rabb'inin huzurundan korkan ve bu sebeple günah işleme niyetini terkeden yahut nefsinin arzularını yerine getirmeyen kişi.
Burada ona üç veya dört değil de neden iki cennetin verildiğini, bunun ne gibi faydası olduğunu bilmiyoruz. Müfessirler şöyle dedi: Allah burada iki cennetten söz etmiştir, çünkü cennetler dört tanedir: Adn, firdevs, me'vâ ve naim cenneti. Adn ve naim cennetleri Allah'a yakın olan kişiler, şehitler ve sıddıklar içindir. Diğer iki cennet ise onların altındaki müminlere, kitapları sağdan verilenlere aittir. Bunun şu iki mânaya gelmesi de mümkündür. Birincisi, (Jinsan sağına soluna baktığında sadece kendi cennetini görür, başkalarının cennetini görmez. Yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya baktığında da sadece kendi sahip olduğu yeri görür, başkasını görmez. Dolayısıyla bu âyet, gerçek mânada iki cennet anlamına değil, baktığı zaman gözlerinin sadece kendi mülkünü ve cennetini göreceği mânasına gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, biri kötülükleri terkettiği için, diğeri de güzel işler yaptığı için olmak üzere onun iki cenneti olacaktır, Bu âyet hakkında İbn Kuteybe, Ferrâdan şunu nakleder: Araplar bazan sözün başlarında yahut sözü kestikleri yerlerde, kestiklerine muvafık düşsün diye bir yere iki isim verirler. Buna göre âyetin bittiğine uygun düşmesi için iki cennet denilmiştir, ama maksat tek cennettir. Fakat İbn Kuteybe bu görüşü beğenmedi ve şöyle dedi: Böyle bir söz ancak sözün bittiği yerde söylenir, söz henüz bitmeyince böyle bir söz söylenmez”, En doğrusunu Allah bilir.
Sonra Allah, ölümden sonra dirilmeye Rabb'inin huzurunda durmak anlanında “mukām” ismini verdi, Aynı zamanda O'na dönmek (rüc, varmak (masir), huzura çıkmak (burâz) gibi isimler de verdi. Bunun iki mânası vardır. Birincisi, Allah bu ismi, ölümden sonra dirilmenin bu âlemin sonu olduğu için vermiştir. İkincisi, o gün her şeyin Allahın emrine bağlı olduğu, dünya ve âhirette her şey O'nun tedbir ve yönetiminde bulunduğu ve O'ndan başka hiç kimsede yönetim yetkisi olmadığı herkes tarafından açıkça görüldüğü için bu ismi vermiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” Bu âyette geçen iki cennetin, bazı müfessirlerin söylediği gibi önde gidenler ve şehitler için, “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır”! meâlindeki âyette geçen iki cennetin de amel defterleri sağdan verilenler için olması da mümkündür.
GG) İLİ LEZ I GGE
Rahman 55:47
47, “Artik Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Allah Teâlâ, Rabb'inin huzurunda durmaktan insanın korkacağını söylemekte, fakat kimden korkacağını ve korktuğu zaman oradan ayrılıp ayrılmayacağını açıklamamaktadır. Bu korkunun, başka bir âyette belirtildiği gibi Rabb'inin huzurunda bulunmaktan duyulması mümkündür: “Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı cennetin tâ kendisidir””. Buradaki “Nefsine kötü arzuları yasaklayan” sözü, iki mânaya gelir. Birincisi, nefsinin arzu ettiklerini ona vermeye engel olan demektir. İkincisi, nefsinin yasaklanan şeyleri arzu etmesini engelleyen mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin, Rabb'inin huzurunda bulunmanın doğurduğu korku halini açıklamış olması mümkündür. Yani Rabb'inin huzurundan korkan ve bu sebeple günah işleme niyetini terkeden yahut nefsinin arzularını yerine getirmeyen kişi.
Burada ona üç veya dört değil de neden iki cennetin verildiğini, bunun ne gibi faydası olduğunu bilmiyoruz. Müfessirler şöyle dedi: Allah burada iki cennetten söz etmiştir, çünkü cennetler dört tanedir: Adn, firdevs, me'vâ ve naim cenneti. Adn ve naim cennetleri Allah'a yakın olan kişiler, şehitler ve sıddıklar içindir. Diğer iki cennet ise onların altındaki müminlere, kitapları sağdan verilenlere aittir. Bunun şu iki mânaya gelmesi de mümkündür. Birincisi, (Jinsan sağına soluna baktığında sadece kendi cennetini görür, başkalarının cennetini görmez. Yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya baktığında da sadece kendi sahip olduğu yeri görür, başkasını görmez. Dolayısıyla bu âyet, gerçek mânada iki cennet anlamına değil, baktığı zaman gözlerinin sadece kendi mülkünü ve cennetini göreceği mânasına gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, biri kötülükleri terkettiği için, diğeri de güzel işler yaptığı için olmak üzere onun iki cenneti olacaktır, Bu âyet hakkında İbn Kuteybe, Ferrâdan şunu nakleder: Araplar bazan sözün başlarında yahut sözü kestikleri yerlerde, kestiklerine muvafık düşsün diye bir yere iki isim verirler. Buna göre âyetin bittiğine uygun düşmesi için iki cennet denilmiştir, ama maksat tek cennettir. Fakat İbn Kuteybe bu görüşü beğenmedi ve şöyle dedi: Böyle bir söz ancak sözün bittiği yerde söylenir, söz henüz bitmeyince böyle bir söz söylenmez”, En doğrusunu Allah bilir.
Sonra Allah, ölümden sonra dirilmeye Rabb'inin huzurunda durmak anlanında “mukām” ismini verdi, Aynı zamanda O'na dönmek (rüc, varmak (masir), huzura çıkmak (burâz) gibi isimler de verdi. Bunun iki mânası vardır. Birincisi, Allah bu ismi, ölümden sonra dirilmenin bu âlemin sonu olduğu için vermiştir. İkincisi, o gün her şeyin Allahın emrine bağlı olduğu, dünya ve âhirette her şey O'nun tedbir ve yönetiminde bulunduğu ve O'ndan başka hiç kimsede yönetim yetkisi olmadığı herkes tarafından açıkça görüldüğü için bu ismi vermiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!” Bu âyette geçen iki cennetin, bazı müfessirlerin söylediği gibi önde gidenler ve şehitler için, “Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır”! meâlindeki âyette geçen iki cennetin de amel defterleri sağdan verilenler için olması da mümkündür.
GG) İLİ LEZ I GGE
Rahman 55:48
48. “İkisinde de çeşit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunur.”
49. “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Rahman 55:49
48. “İkisinde de çeşit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunur.”
49. “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Rahman 55:50
Allah Teâlâ sonra her zümreye ait cennetin niteliğini de belirtmektedir; hayırda önde gidenler, sıddıklar ve şehitler için İkisinde de çeşit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunan iki cennet olduğunu söylemektedir. Müfessirlerin gebüyük bir hikmet söz konusu değildir. Fakat bu beyanın fenler, yani sanatlar ve çeşitler mânasına gelmesi mümkündür, yani o iki cennette her çeşit sanat ve fen vardır. Mukâtil? şöyle dedi: Amel defterleri sağdan verilenler için olan iki cennetin “İkisi de yemyeşildir”, Buradaki “müdhâm” kelimesi, yeşilliği çok kuvvetli olduğu için siyaha benzeyen koyu yeşil mânasına gelir. Bu iki cennet, önceki iki cennetten daha düşüktür, çünkü Allah bunları tek bir vasıfla nitelemekte, önceki iki cenneti ise fenler ile nitelemekte, ayrıca o iki cennet hakkında, İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır buyurmaktadır. Amel defterleri sağdan verilenler hakkında da “İkisinde de akan iki su kaynağı bulunur” demektedir. “Nâdıh” kelimesi, akışı belli olmayan su demektir. Önceki âyette akıp giden iki kaynak deniyordu, bu âyetteki “nadh” kelimesi ise akıp giden sudan daha düşük bir akışı ifade eder.
İbn Kuteybe şöyle dedi: “Naddâhatân” kelimesi, yerden damla damla çıkan su demektir”, Cenâb-ı Hak önceki iki cennet hakkında ise meâlen şöyle buyurdu: “İkisinde de her meyveden farklı türler bulunur””, Yani ikisinde de her türlü üründen yahut hangisi olursa olsun her renkten farklı türler vardır. (JAmel defterleri sağdan verilenler hakkında da meâlen şöyle buyurdu: “Her ikisinde türlü meyveler, hurma ve nar var”7”. Burada Allah sınırlı mahiyette gıdaların bulunduğunu, öncekinde ise bu iki cennetin diğerinden daha üstün olduğunun bilinmesi için “İkisinde de her meyveden farklı türler bulunur” buyurarak genellikle her şeyin bulunduğunu söylemektedir. İkisinde de çeşit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunan iki cennet meâlindeki âyetin tanımına göre her birinde tek başına bir hikmet bulunması da mümkündür. Çünkü söylediğimiz gibi ikisinde de her türlü sanat ve her türden nimetler vardır. Bu iki kaynaktan biri, bilinen ve vâdolunan kaynaktır, diğeri de bilmedikleri ve kendilerine vâdedilmeyen kaynaktır.
@Əoú⁄6 KS; YI GESİ Belge
Rahman 55:51
Allah Teâlâ sonra her zümreye ait cennetin niteliğini de belirtmektedir; hayırda önde gidenler, sıddıklar ve şehitler için İkisinde de çeşit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunan iki cennet olduğunu söylemektedir. Müfessirlerin gebüyük bir hikmet söz konusu değildir. Fakat bu beyanın fenler, yani sanatlar ve çeşitler mânasına gelmesi mümkündür, yani o iki cennette her çeşit sanat ve fen vardır. Mukâtil? şöyle dedi: Amel defterleri sağdan verilenler için olan iki cennetin “İkisi de yemyeşildir”, Buradaki “müdhâm” kelimesi, yeşilliği çok kuvvetli olduğu için siyaha benzeyen koyu yeşil mânasına gelir. Bu iki cennet, önceki iki cennetten daha düşüktür, çünkü Allah bunları tek bir vasıfla nitelemekte, önceki iki cenneti ise fenler ile nitelemekte, ayrıca o iki cennet hakkında, İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır buyurmaktadır. Amel defterleri sağdan verilenler hakkında da “İkisinde de akan iki su kaynağı bulunur” demektedir. “Nâdıh” kelimesi, akışı belli olmayan su demektir. Önceki âyette akıp giden iki kaynak deniyordu, bu âyetteki “nadh” kelimesi ise akıp giden sudan daha düşük bir akışı ifade eder.
İbn Kuteybe şöyle dedi: “Naddâhatân” kelimesi, yerden damla damla çıkan su demektir”, Cenâb-ı Hak önceki iki cennet hakkında ise meâlen şöyle buyurdu: “İkisinde de her meyveden farklı türler bulunur””, Yani ikisinde de her türlü üründen yahut hangisi olursa olsun her renkten farklı türler vardır. (JAmel defterleri sağdan verilenler hakkında da meâlen şöyle buyurdu: “Her ikisinde türlü meyveler, hurma ve nar var”7”. Burada Allah sınırlı mahiyette gıdaların bulunduğunu, öncekinde ise bu iki cennetin diğerinden daha üstün olduğunun bilinmesi için “İkisinde de her meyveden farklı türler bulunur” buyurarak genellikle her şeyin bulunduğunu söylemektedir. İkisinde de çeşit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunan iki cennet meâlindeki âyetin tanımına göre her birinde tek başına bir hikmet bulunması da mümkündür. Çünkü söylediğimiz gibi ikisinde de her türlü sanat ve her türden nimetler vardır. Bu iki kaynaktan biri, bilinen ve vâdolunan kaynaktır, diğeri de bilmedikleri ve kendilerine vâdedilmeyen kaynaktır.
@Əoú⁄6 KS; YI GESİ Belge
Rahman 55:52
” bn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurüân, s. 443.
Rahman 55:53
Yani bozulmayan ve tadı değişmeyen farklı tür ve renkte meyveler vardır. Dünyadaki meyvelerin rengi ancak bozulunca değişir, fakat bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak, hiç bozulmadan renklerinin değiştiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir, Bazıları şöyle dedi: Allah Teâlâ buradaki “zevcân” kelimesinin, meyvelerden çift mânasında zikretmiştir, çünkü insanların kalpleri çiftlerden birini hatırlar, Allah da onların nefislerine ikincisini temenni ettirir, diğeri de Cenâb-ı Hakk'ın kullarına olan lütfu ve ikramıdır; insanların hiç akıllarına gelmediği, gözleriyle görmediği ve hayalleri bile ulaşmadığı halde, Allah kendisinin lütfu olarak onlara ikram eder, Bazıları da şöyle dedi: Bu âyetlerde gaye, cennet ehlinin cennetteki durumunu açıklamak değildir, fakat “sâbikün” zümresinden olanların, amel defterleri sağdan verilenlere olan üstünlüklerini göstermektir; bunlara verilen nimetlerin iki katı onlara verilecek demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:54
Ferrâ şöyle dedi: “Bitâne” ve “zıhâra” (iç ve dış) kelimelerinin aynı şeyden ve aynı cihetten olmaları mümkündür, ancak burada insanların bedenlerine temas eden cihete )“bitâne” diğerine de “zıhâra” dedi. Tıpkı gökyüzü gibi; meleklerin devamındaki cihet, onların için “bitâne”, bizim için “zıhâra'dır. Bizim devamımızdaki cihet de onlar için “zıhâra” bizim için “bitâne'dir. Aynı şekilde insanın hemen bitişiğinde olan her şey onun için “bitâne”, bitişiğinde olmayan şey de “zıhâra'dır. Meselâ, gökyüzünün bizim gördüğümüz tarafı için, bu göğün sırtı mânasında “zahrus-semâ” denilir, diğer tarafa da göğün içi anlamında “batnü's-semâ” denilir”, En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe buna karşı çıkar ve der ki: Allah burada “bitâne”yi zikretti ve onun atlasla dokunduğunu söyledi, fakat “zıhâra”yı zikretmedi. İnsanlar arasında yaygın olan ise döşeklerinin dışının (zıhâranın) içinden (bitâneden) daha nefis, içinin ise dışından daha düşük olmasıdır. Buna göre burada “bitâne”nin belirtilmesi ve onun atlastan yapıldığından söz edilmesi, onun dış yüzünün (zıhârasının) içinden (bitâneden) daha değerli ve daha nefis olduğuna işaret eder”, Ancak Ferrâ'nın söylediği doğrudur, İbn Kuteybe'nin söylediği ise insanların dünyada nesnelerin dış görünüşünü iç taraftan daha güzel yaptıklarının ifadesidir, çünkü insanların güçleri içini ve dışını aynı mükemmellikte ve aynı nefâsette yapmaya yetmemektedir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ise hazineleri tükenmez, dolayısıyla istediği her şeyi istediği şekilde yapar. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Size onların iç tarafları haber verildi, ya dış tarafları nasıldır acaba?”
Âyetteki “istebrak” kelimesi hakkında da farklı görüşler vardır; kalın ipek anlamına gelir dendiği gibi ipeğin ince olanıdır da denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Biz ise onun ne olduğu ve nasıl olduğu konusunda yorum yapmıyoruz, ancak şunu biliyoruz: O, müminlere Rab'leri tarafından vâdedilen bir giysidir ve insanların canlarının çok istediği bir giysidir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. Cenâb-ı Hakk'ın bunu, hayırlarda önde gidenler, yaptıkları itaat ve hayırları önemsiz gördüklerinden dolayı kendilerini Rablerinin vâdinden uzak görenler, Allah için yapmaları gereken amellerde, O'nun emir ve yasaklarına uymakta kusur işledikleri korkusu yüreklerine sinmiş olanlar için söylemiş olması mümkündür. Size vâdedilen Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. [§] Müfessirler şöyle dedi: Yani o meyvelerin ağaçları size yakındır, insan elini uzatarak istediği gibi ondan alır. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, o iki cennet uzak olsalar da meyveleri yakındır mânasında söylemiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Cenâ” (gez) fiili taşıdı anlamına gelir, ağaç meyvelerden yükünü aldığı ve yükü olgunlaştığı zaman bu fiil kullanılır.
DAŞ Mig m Oralarda eşinden başkasına bakmayan kadınlar vardır ki onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.”
---
Dipnotlar:
89 bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, s. 442. "o Taberi, Câmi'u'-beyân, XXVII, 193; Süyüti, ed-Dürru'T-mensür, VII, 709.
Rahman 55:55
Ferrâ şöyle dedi: “Bitâne” ve “zıhâra” (iç ve dış) kelimelerinin aynı şeyden ve aynı cihetten olmaları mümkündür, ancak burada insanların bedenlerine temas eden cihete )“bitâne” diğerine de “zıhâra” dedi. Tıpkı gökyüzü gibi; meleklerin devamındaki cihet, onların için “bitâne”, bizim için “zıhâra'dır. Bizim devamımızdaki cihet de onlar için “zıhâra” bizim için “bitâne'dir. Aynı şekilde insanın hemen bitişiğinde olan her şey onun için “bitâne”, bitişiğinde olmayan şey de “zıhâra'dır. Meselâ, gökyüzünün bizim gördüğümüz tarafı için, bu göğün sırtı mânasında “zahrus-semâ” denilir, diğer tarafa da göğün içi anlamında “batnü's-semâ” denilir”, En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe buna karşı çıkar ve der ki: Allah burada “bitâne”yi zikretti ve onun atlasla dokunduğunu söyledi, fakat “zıhâra”yı zikretmedi. İnsanlar arasında yaygın olan ise döşeklerinin dışının (zıhâranın) içinden (bitâneden) daha nefis, içinin ise dışından daha düşük olmasıdır. Buna göre burada “bitâne”nin belirtilmesi ve onun atlastan yapıldığından söz edilmesi, onun dış yüzünün (zıhârasının) içinden (bitâneden) daha değerli ve daha nefis olduğuna işaret eder”, Ancak Ferrâ'nın söylediği doğrudur, İbn Kuteybe'nin söylediği ise insanların dünyada nesnelerin dış görünüşünü iç taraftan daha güzel yaptıklarının ifadesidir, çünkü insanların güçleri içini ve dışını aynı mükemmellikte ve aynı nefâsette yapmaya yetmemektedir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ise hazineleri tükenmez, dolayısıyla istediği her şeyi istediği şekilde yapar. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Size onların iç tarafları haber verildi, ya dış tarafları nasıldır acaba?”
Âyetteki “istebrak” kelimesi hakkında da farklı görüşler vardır; kalın ipek anlamına gelir dendiği gibi ipeğin ince olanıdır da denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Biz ise onun ne olduğu ve nasıl olduğu konusunda yorum yapmıyoruz, ancak şunu biliyoruz: O, müminlere Rab'leri tarafından vâdedilen bir giysidir ve insanların canlarının çok istediği bir giysidir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. Cenâb-ı Hakk'ın bunu, hayırlarda önde gidenler, yaptıkları itaat ve hayırları önemsiz gördüklerinden dolayı kendilerini Rablerinin vâdinden uzak görenler, Allah için yapmaları gereken amellerde, O'nun emir ve yasaklarına uymakta kusur işledikleri korkusu yüreklerine sinmiş olanlar için söylemiş olması mümkündür. Size vâdedilen Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. [§] Müfessirler şöyle dedi: Yani o meyvelerin ağaçları size yakındır, insan elini uzatarak istediği gibi ondan alır. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, o iki cennet uzak olsalar da meyveleri yakındır mânasında söylemiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Cenâ” (gez) fiili taşıdı anlamına gelir, ağaç meyvelerden yükünü aldığı ve yükü olgunlaştığı zaman bu fiil kullanılır.
DAŞ Mig m Oralarda eşinden başkasına bakmayan kadınlar vardır ki onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.”
---
Dipnotlar:
89 bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, s. 442. "o Taberi, Câmi'u'-beyân, XXVII, 193; Süyüti, ed-Dürru'T-mensür, VII, 709.
Rahman 55:56
Ferrâ şöyle dedi: “Bitâne” ve “zıhâra” (iç ve dış) kelimelerinin aynı şeyden ve aynı cihetten olmaları mümkündür, ancak burada insanların bedenlerine temas eden cihete )“bitâne” diğerine de “zıhâra” dedi. Tıpkı gökyüzü gibi; meleklerin devamındaki cihet, onların için “bitâne”, bizim için “zıhâra'dır. Bizim devamımızdaki cihet de onlar için “zıhâra” bizim için “bitâne'dir. Aynı şekilde insanın hemen bitişiğinde olan her şey onun için “bitâne”, bitişiğinde olmayan şey de “zıhâra'dır. Meselâ, gökyüzünün bizim gördüğümüz tarafı için, bu göğün sırtı mânasında “zahrus-semâ” denilir, diğer tarafa da göğün içi anlamında “batnü's-semâ” denilir”, En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe buna karşı çıkar ve der ki: Allah burada “bitâne”yi zikretti ve onun atlasla dokunduğunu söyledi, fakat “zıhâra”yı zikretmedi. İnsanlar arasında yaygın olan ise döşeklerinin dışının (zıhâranın) içinden (bitâneden) daha nefis, içinin ise dışından daha düşük olmasıdır. Buna göre burada “bitâne”nin belirtilmesi ve onun atlastan yapıldığından söz edilmesi, onun dış yüzünün (zıhârasının) içinden (bitâneden) daha değerli ve daha nefis olduğuna işaret eder”, Ancak Ferrâ'nın söylediği doğrudur, İbn Kuteybe'nin söylediği ise insanların dünyada nesnelerin dış görünüşünü iç taraftan daha güzel yaptıklarının ifadesidir, çünkü insanların güçleri içini ve dışını aynı mükemmellikte ve aynı nefâsette yapmaya yetmemektedir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ise hazineleri tükenmez, dolayısıyla istediği her şeyi istediği şekilde yapar. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Size onların iç tarafları haber verildi, ya dış tarafları nasıldır acaba?”
Âyetteki “istebrak” kelimesi hakkında da farklı görüşler vardır; kalın ipek anlamına gelir dendiği gibi ipeğin ince olanıdır da denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Biz ise onun ne olduğu ve nasıl olduğu konusunda yorum yapmıyoruz, ancak şunu biliyoruz: O, müminlere Rab'leri tarafından vâdedilen bir giysidir ve insanların canlarının çok istediği bir giysidir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. Cenâb-ı Hakk'ın bunu, hayırlarda önde gidenler, yaptıkları itaat ve hayırları önemsiz gördüklerinden dolayı kendilerini Rablerinin vâdinden uzak görenler, Allah için yapmaları gereken amellerde, O'nun emir ve yasaklarına uymakta kusur işledikleri korkusu yüreklerine sinmiş olanlar için söylemiş olması mümkündür. Size vâdedilen Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. [§] Müfessirler şöyle dedi: Yani o meyvelerin ağaçları size yakındır, insan elini uzatarak istediği gibi ondan alır. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, o iki cennet uzak olsalar da meyveleri yakındır mânasında söylemiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Cenâ” (gez) fiili taşıdı anlamına gelir, ağaç meyvelerden yükünü aldığı ve yükü olgunlaştığı zaman bu fiil kullanılır.
DAŞ Mig m Oralarda eşinden başkasına bakmayan kadınlar vardır ki onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.”
---
Dipnotlar:
89 bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, s. 442. "o Taberi, Câmi'u'-beyân, XXVII, 193; Süyüti, ed-Dürru'T-mensür, VII, 709.
Rahman 55:57
Oralarda eşinden başkasına bakmayan kadınlar vardır; yani gözleri eşlerinden başkasını görmeyen ve onları arzulamayan kadınlar vardır. Başka bir âyette de “Otağlarına kapanmış hüriler var” buyurmuştur. Allah Teâlâ bunu, dindarların kıskanç olduklarından, eşlerinin kendilerinden başkasına bakmalarını ve başkalarının da onlara bakmasını istemediklerinden dolayı söylemektedir. Bu iki âyette Allah o kadınların, kocalarından başkasına bakmadıklarını, başkalarının da onlara bakmadıklarını haber vermektedir, onları otağlarına kapanmış olmakla nitelemektedir.
Daha önce onlara ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur. Buradaki “yetmishunne” kelimesi, “yetmushunne” diye de okunmuştur”. Ferrâ bu kelimeye dokunmak diye mâna verdi; tamese fiili, nikâh yoluyla yaklaşmak demektir!, Müfessirler şöyle dedi: [ ]Daha önce onlarla ne bir cin ve ne de bir insan ilişkide bulunmuştur. Bu kelimeye Ebü Avsece, onlara kimse dokunmamıştır diye mâna verdi. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Lem yetmishunne” (gizel; 1) kelimesi bize göre çocukların yetiştirildiği gibi onları kimse yetiştirmedi, cinlerin çocuklara dokunup hallerini ifsat ettikleri gibi onlara bir cin de dokunmadı demektir”. Aksine onlar Allah Teâlâ'nın nitelediği gibidir: “Şüphesiz biz onları yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir”
Rahman 55:58
59, “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Müfessirler şöyle der: Allah onları saf ve temiz olmalarıyla yakuta, beyaz tenli olmalarıyla da mercana benzetmektedir. Bu husus, onların dediği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:59
59, “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Müfessirler şöyle der: Allah onları saf ve temiz olmalarıyla yakuta, beyaz tenli olmalarıyla da mercana benzetmektedir. Bu husus, onların dediği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:60
Denildi ki: Onların dünyada iken yaptıkları iyiliğin karşılığı olarak kendilerine âhirette öyle bir iyilik verilecektir. Yani insanın dünyada iken yaptığı güzel bir işin karşılığı olarak kendisine âhirette güzel bir lütufta bulunulacaktır, ondan maksat da cennettir. Ancak bunun diğer bir yorumu daha doğru gibidir; yani Allah Teâlâ'nın dünyada insanlara verdiği nimetlerle yaptığı iyiliğin karşılığı, ancak O'na şükretmekle ve bunların O'ndan geldiğini kabul etmekle Allah'a ihsanda bulunmaktır, yani güzel işler yapmaktır; bundan maksat da Allaha şükretmek ve verdiklerini güzelce kabul etmektir. Çünkü hiç kimse, Allah Teâlâ'nın dünyadaki iyiliklerinin karşılığını âhirette almayı hak etmiş değildir, insanlara verilen mükâfat onların hak etmeleri sayesinde değil, Allah'ın lütfu ve ihsanı sayesindedir. İyiliğin karşılığı sözü, Allah'ın verdiği nimetlere dünyada iyilikle sahip çıkanın karşılığı mânasına da gelebilir, işte bunun karşılığı ancak işte böyle iyiliktir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Yüsuf ve Muhammed (b. Hasan] (Allah ikisine de rahmet etsin), cinlerin de insanlar gibi sevap kazandıklarına bu âyetle istidlâlde bulunurlar. Çünkü sürenin başından sonuna kadar hitap cinlerle insanlara yapılmaktadır: “Ey cin ve insan toplulukları!””, )“Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur”, Bu âyetlere göre cinlerle insanlar våd ve uyarıda müşterek konumdadırlar. Ancak Ebü Hanife (r.h.), cinler için sevap yoktur der. O, âyetlerde sözü edilen meyveler ve bayraklı gemiler” gibi nimetlerin ekserisinin insanlar için olduğuna, bunlarda cinlerin nasibi bulunmadığına dayanarak bu kanaate varmıştır. Buna göre bahsedilen sevap, insanlar için hakkıyla sevap, cinler için ise göz hakkı anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu konuyu başka yerde açıklamıştık.
GILIS US EYİ GEY EE Kes a3
Rahman 55:61
Denildi ki: Onların dünyada iken yaptıkları iyiliğin karşılığı olarak kendilerine âhirette öyle bir iyilik verilecektir. Yani insanın dünyada iken yaptığı güzel bir işin karşılığı olarak kendisine âhirette güzel bir lütufta bulunulacaktır, ondan maksat da cennettir. Ancak bunun diğer bir yorumu daha doğru gibidir; yani Allah Teâlâ'nın dünyada insanlara verdiği nimetlerle yaptığı iyiliğin karşılığı, ancak O'na şükretmekle ve bunların O'ndan geldiğini kabul etmekle Allah'a ihsanda bulunmaktır, yani güzel işler yapmaktır; bundan maksat da Allaha şükretmek ve verdiklerini güzelce kabul etmektir. Çünkü hiç kimse, Allah Teâlâ'nın dünyadaki iyiliklerinin karşılığını âhirette almayı hak etmiş değildir, insanlara verilen mükâfat onların hak etmeleri sayesinde değil, Allah'ın lütfu ve ihsanı sayesindedir. İyiliğin karşılığı sözü, Allah'ın verdiği nimetlere dünyada iyilikle sahip çıkanın karşılığı mânasına da gelebilir, işte bunun karşılığı ancak işte böyle iyiliktir. En doğrusunu Allah bilir.
Ebü Yüsuf ve Muhammed (b. Hasan] (Allah ikisine de rahmet etsin), cinlerin de insanlar gibi sevap kazandıklarına bu âyetle istidlâlde bulunurlar. Çünkü sürenin başından sonuna kadar hitap cinlerle insanlara yapılmaktadır: “Ey cin ve insan toplulukları!””, )“Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur”, Bu âyetlere göre cinlerle insanlar våd ve uyarıda müşterek konumdadırlar. Ancak Ebü Hanife (r.h.), cinler için sevap yoktur der. O, âyetlerde sözü edilen meyveler ve bayraklı gemiler” gibi nimetlerin ekserisinin insanlar için olduğuna, bunlarda cinlerin nasibi bulunmadığına dayanarak bu kanaate varmıştır. Buna göre bahsedilen sevap, insanlar için hakkıyla sevap, cinler için ise göz hakkı anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu konuyu başka yerde açıklamıştık.
GILIS US EYİ GEY EE Kes a3
Rahman 55:62
Daha önce geçen iki cennet”, eğer hayırda önde gidenler ve sıddıklar için ise buradaki iki cennet de bazı müfessirlerin söyledikleri gibi amel defterleri sağ taraflarından verilenler, yani hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir. Bu ikisinden başka ifadesinin, fazilette, değerde ve konumu itibariyle “ashâbü'l-yemin'den daha üstün olanlar için iki cennet daha vardır mânasına gelmesi de mümkündür. Her ne kadar her zümre için iki cennetin var olduğu belirtiliyorsa da Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır meâlindeki âyet, fazilet ve değer itibariyle değil, yeri ve mekânı itibariyle iki cennet daha vardır mânasına da gelir. Allah Teâlâ sanki şunu söylemektedir: Hangi taraftan bakarlarsa baksınlar, gözleri kendi cennetlerini görecektir; ister üstten ister alttan, ister sağdan ister soldan baksınlar, hep cennetlerin ortasında olacaklar, yerlerini değiştirmeye ihtiyaç duymayacaklar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Oradan hiç ayrılmak istemezler”, GoIS KS; EYİ GL Gl
Rahman 55:63
Daha önce geçen iki cennet”, eğer hayırda önde gidenler ve sıddıklar için ise buradaki iki cennet de bazı müfessirlerin söyledikleri gibi amel defterleri sağ taraflarından verilenler, yani hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir. Bu ikisinden başka ifadesinin, fazilette, değerde ve konumu itibariyle “ashâbü'l-yemin'den daha üstün olanlar için iki cennet daha vardır mânasına gelmesi de mümkündür. Her ne kadar her zümre için iki cennetin var olduğu belirtiliyorsa da Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır meâlindeki âyet, fazilet ve değer itibariyle değil, yeri ve mekânı itibariyle iki cennet daha vardır mânasına da gelir. Allah Teâlâ sanki şunu söylemektedir: Hangi taraftan bakarlarsa baksınlar, gözleri kendi cennetlerini görecektir; ister üstten ister alttan, ister sağdan ister soldan baksınlar, hep cennetlerin ortasında olacaklar, yerlerini değiştirmeye ihtiyaç duymayacaklar. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Oradan hiç ayrılmak istemezler”, GoIS KS; EYİ GL Gl
Rahman 55:64
“Müdhâmmetân” (otsai) kelimesinin, siyaha çalan koyu yeşil anlamına geldiğini daha önce söylemiştik”. Cenâb-ı Hak yukarıda “İkisinde de çeşit çesit ve emsalsiz nimetler bulunur” diye nitelediği o iki cennetten farklı olarak burada bu nitelemeyi yapmaktadır.
Rahman 55:65
“Müdhâmmetân” (otsai) kelimesinin, siyaha çalan koyu yeşil anlamına geldiğini daha önce söylemiştik”. Cenâb-ı Hak yukarıda “İkisinde de çeşit çesit ve emsalsiz nimetler bulunur” diye nitelediği o iki cennetten farklı olarak burada bu nitelemeyi yapmaktadır.
Rahman 55:66
bk. er.Rahmân, 55/50 nolu âyetin tefsiri.
hyg TEILAT L-UR'AM TERCÜMESİ Bu iki nehrin hızlı akan nehirler olmadığını daha önce söylemiştik”, Aynı konu Bera b, Azib'ten de rivayet edileniştir: “Aynâni tecriyan” Ls pes) "Akap giden iki kaynak” sözüyle ifade edilen nehir, “Aynâni naddâhatân” (J guska) “Gürül gürül akan iki su kaynağı” cümlesiyle ifade edilen nehirden daha üstündür”, Denildi kiz Bu âyette “naddâhatan” (Asst) diye tesniye kullanlmaytır, çünkü onlar cennet ehli için hayır ve bereket getirirler, Su ve çeşitli meyveler getirdiği için böyle denildiği de söylenmiştir. Enes b. MâliK'in (ra.) söyle dediği rivayet edilir; Nehirler ahirette misk ve anber taşırlar, tıpkı su kuşu dünyada, ev sahiplerinin evlerine su taşıdığı gibi”,
Rahman 55:67
bk. er.Rahmân, 55/50 nolu âyetin tefsiri.
hyg TEILAT L-UR'AM TERCÜMESİ Bu iki nehrin hızlı akan nehirler olmadığını daha önce söylemiştik”, Aynı konu Bera b, Azib'ten de rivayet edileniştir: “Aynâni tecriyan” Ls pes) "Akap giden iki kaynak” sözüyle ifade edilen nehir, “Aynâni naddâhatân” (J guska) “Gürül gürül akan iki su kaynağı” cümlesiyle ifade edilen nehirden daha üstündür”, Denildi kiz Bu âyette “naddâhatan” (Asst) diye tesniye kullanlmaytır, çünkü onlar cennet ehli için hayır ve bereket getirirler, Su ve çeşitli meyveler getirdiği için böyle denildiği de söylenmiştir. Enes b. MâliK'in (ra.) söyle dediği rivayet edilir; Nehirler ahirette misk ve anber taşırlar, tıpkı su kuşu dünyada, ev sahiplerinin evlerine su taşıdığı gibi”,
Rahman 55:68
69, “Artık Rabl'inlzin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
yayı insanlar, Eb Hanife'nin (r.h.), meyve yemeyeceğine yemin eden birinin nar yemesi halinde yemininin bozulmayacağı görüşüne bu âyeti delil gösterirler, Ebü Hanife bu âyete dayanarak narın [5 ]ve taze hurmanın meyve olmadıklarını, çünkü bu ikisinin âyette “meyveler” anlamına gelen “fakihe” öf) kelimesine atfedildiğini söylemektedir. Hiçbir kelime kendine atfedilmez, ancak başka bir kelimeye atfedilir. Bu, âyetin zahiri ifadesidir. Ancak her ne kadar meyve cinsinin bir türü ise de onun ayrıca belirtilmesi tâzim amacıyJa da olabilir. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Her kim Allaha, meleklerine, peygamberlerine, Cibrile ve Mikâile düşman ise bilsin ki Allah da inkârcıların düşmanıdır”.
Rahman 55:69
69, “Artık Rabl'inlzin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
yayı insanlar, Eb Hanife'nin (r.h.), meyve yemeyeceğine yemin eden birinin nar yemesi halinde yemininin bozulmayacağı görüşüne bu âyeti delil gösterirler, Ebü Hanife bu âyete dayanarak narın [5 ]ve taze hurmanın meyve olmadıklarını, çünkü bu ikisinin âyette “meyveler” anlamına gelen “fakihe” öf) kelimesine atfedildiğini söylemektedir. Hiçbir kelime kendine atfedilmez, ancak başka bir kelimeye atfedilir. Bu, âyetin zahiri ifadesidir. Ancak her ne kadar meyve cinsinin bir türü ise de onun ayrıca belirtilmesi tâzim amacıyJa da olabilir. Nitekim Allah bir âyette şöyle buyurmuştur: “Her kim Allaha, meleklerine, peygamberlerine, Cibrile ve Mikâile düşman ise bilsin ki Allah da inkârcıların düşmanıdır”.
Rahman 55:70
Denildi ki; Bu âyetten maksat, onların huylarının ve yüzlerinin güzel olduğunu belirtmektir, Buradaki “hayrât” kelimesinin tekili “hayyeratun”
Gs) e “hayratun” 672) gelir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Her mümin için huyu ve yüzü güzel bir kadın vardır ve her kadın için de bir saray vardır”,
Rahman 55:71
Denildi ki; Bu âyetten maksat, onların huylarının ve yüzlerinin güzel olduğunu belirtmektir, Buradaki “hayrât” kelimesinin tekili “hayyeratun”
Gs) e “hayratun” 672) gelir. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Her mümin için huyu ve yüzü güzel bir kadın vardır ve her kadın için de bir saray vardır”,
Rahman 55:72
ç
Denildi ki: Otağında bekleyen ve dışarı çıkmayan hüriler. Yukarıda söylediğimiz gibi bunun aslı, onların otağlarında saklanmaları ve eşlerinden başka kimsenin kendilerini görememesidir. “Oralarda eşinden başkasına bakmayan kadınlar vardır” meâlindeki âyet de gözlerini kaldırıp kocalarından başkasına bakmazlar ve başka birini arzulamazlar demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:73
ç
Denildi ki: Otağında bekleyen ve dışarı çıkmayan hüriler. Yukarıda söylediğimiz gibi bunun aslı, onların otağlarında saklanmaları ve eşlerinden başka kimsenin kendilerini görememesidir. “Oralarda eşinden başkasına bakmayan kadınlar vardır” meâlindeki âyet de gözlerini kaldırıp kocalarından başkasına bakmazlar ve başka birini arzulamazlar demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Rahman 55:74
74. “Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.”
75. “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Rahman 55:75
74. “Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur.”
75. “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Rahman 55:76
Hârikulâde güzel döşemeler üzerinde yeşil yastıklara yaslanmışlardır. Kırâat imamları buradaki refref kelimesini elifsiz olarak bu şekilde okudular. [S]Asim el-Cahderi'nin buradaki iki kelimeyi “rafârife” ve “abâkıriyye” diye okuduğu rivayet edilir", “Refref” kelimesinin oturulan yer veya yerler mânasına geldiği söylenmiştir". Yeşil bahçe, çadır ve yaygının, döşeğin sarkan kısmı mânalarına geldiği de söylenmiştir. 'Abkari” kelimesinin de değerli halı anlamına geldiği söylenmiştir'2. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Abkari”, sık dokunmuş yaygılar demektir'”. Yere serilen her yaygıya “abkari” dendiği de söylenmiştir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece de şöyle dediler: “Abkari” kelimesi Kur'ân dışında ipekten yapılan elbise anlamında kullanılır, “Abkar” bir yer adıdır ve oraya nispet edilir'©,
Rahman 55:77
Hârikulâde güzel döşemeler üzerinde yeşil yastıklara yaslanmışlardır. Kırâat imamları buradaki refref kelimesini elifsiz olarak bu şekilde okudular. [S]Asim el-Cahderi'nin buradaki iki kelimeyi “rafârife” ve “abâkıriyye” diye okuduğu rivayet edilir", “Refref” kelimesinin oturulan yer veya yerler mânasına geldiği söylenmiştir". Yeşil bahçe, çadır ve yaygının, döşeğin sarkan kısmı mânalarına geldiği de söylenmiştir. 'Abkari” kelimesinin de değerli halı anlamına geldiği söylenmiştir'2. Ebü Ubeyde şöyle dedi: “Abkari”, sık dokunmuş yaygılar demektir'”. Yere serilen her yaygıya “abkari” dendiği de söylenmiştir. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece de şöyle dediler: “Abkari” kelimesi Kur'ân dışında ipekten yapılan elbise anlamında kullanılır, “Abkar” bir yer adıdır ve oraya nispet edilir'©,
Rahman 55:78
Ebü Bekir el-Esam bu âyete şöyle mâna verdi: Rabb'inin ismi, başkasının bu isme lâyık olmayacak derecede yücedir. Azamet sahibi; yani yaratılanların kendisini yüceltmelerine lâyık olan ve O'dan başkasına bu ismi veremeyecekleri derecede ulu olandır. Kerem sahibi; yani kendisine çocuk, ortak ve benzeri şeylerin isnat edilmesine lâyık olmayan demektir.
Bu sürede Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? meâlindeki âyetin sıkça tekrar edilmesinin faydası konusunda şunlar söylenmiştir: Allah'ın birliğine işaret konusunda göklerde ve yerde bulunan nimetlerden hangisini inkâr edebilirsiniz? Kendilerini Allah'ın yarattığına, peygamberleri O'nun gönderdiğine ve onların Allah'tan getirdiklerine gökler de yer de şahitlik etmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu, göklerde ve yerde olan her nesnenin, maldan, yiyecek ve içecekten daha faydalı olduğu mânasına gelir. [ ]Bu, bir insanın başka birini kınamasına ve azarlamasına benzemektedir: Sen aç değil miydin, seni ben doyurdum, bunu inkâr mı ediyorsun? Sen susamış değil miydin, sana ben su verdim, bunu inkâr mı ediyorsun? Sen çıplak değil miydin, seni ben giydirdim, bunu inkâr mı ediyorsun? Bu ve buna benzer sözleri söylemesi gibidir. Bu âyetin tekrar edilmesinde bundan başka faydaların olması da mümkündür. Meselâ âyet öğüt ve nasihat anlamına gelir, öğüt ve nasihatta esas olan da kalplere daha iyi yerleşsin ve daha çabuk kabul edilsin diye tekrar edilmesidir. En doğrusunu Allah bilir, 101 Mukatil b. Süleyman, Tefsir, HI, 273. 12. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, II, 273. 18 İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurün, s. 444. (4 o Ebü Ubeyde, Mecâzü'l-Kurân, Il, 246. 165 o bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 444.
Vakıa 56:1
1. Büyük olay gerçekleştiği zaman;”
[Vâkıa Kelimesinin Anlamı]
Doğrudan böyle bir hitapla söze başlanması uygun değildir, buna göre âyet, belirtilmeyen bir soru ve hitabın cevabıdır. Muhtemelen müminler kendi aralarında âhirette verileceği vâdedilen güzellikleri konuşuyorlardı, o sırada kâfirler onlara soruyor: Bu güzellikler size ne zaman verilecek? Onlar da Büyük olay gerçekleştiği zaman cevabını veriyorlar. Nitekim insan birine, şu iş ne zaman olacak, diye sorduğunda, karşısındaki ona, şu iş olduğunda diye cevap verir. Dolayısıyla bu ifade, sorulan sorunun cevabıdır. Kur'ânda bu şekilde geçen bütün âyetler böyle yorumlanır. Meselâ “Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığı zaman” meâlindeki âyet de böyledir. Buradaki “vâkıa” kelimesini şöyle yorumlamak mümkündür: Sevap ve ceza günü geldiğinde; dolayısıyla buradaki “vâkıa” kelimesi sevap ve cezadan kinâyedir. “Vâkıa” kelimesinin, kıyâmet, saat ve benzerleri gibi ölümden sonra dirilme gününün ismi olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:2
2. “Artık onun vukuunu yalan sayacak kimse kalmayacaktır.” 292 Bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: O, dönüşü ve geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gündür. “Ona yükledi, o da yalanlamadı” denilince, dönmedi mânasına gelir. Bazıları da şöyle mâna verdi: O haktır, yalan değildir. Bazıları ise şöyle dedi: Onun vukuunu kimse yalanlayamaz, o insanların dünyada gözleriyle gördükleri ve mücize olduğunu bildikleri halde yalanladıkları mücizeler gibi değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de ‘Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı! derler”. Buna benzer âyetlerde buyurulduğu üzere onlar, mücize olduğunu bildikleri halde onu inkâr ediyorlardı. Allah Teâlâ şunu söylemektedir: Onlar kıyâmeti gördükleri zaman onu ikrar ve tasdik ederler, inkâr etmezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım, diye feryat ederler”?. Bunun gibi başka ilâhi beyanlar da vardır. Artık onun vukuunu yalan sayacak kimse kalmayacaktır cümlesinin, onun vukuunu ve mutlaka gerçekleşeceğini bildiren haberler yalan değildir, aksine doğrudur mânasına gelmesi de muhtemeldir.
3. “O, alçaltır, yükseltir.”
[Hâfida ve Râfia Kelimelerinin Anlamı]
Bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: O alçaltır, yani yakını işittirir; yükseltir, yani uzağı işittirir. Bu yorumun sahibi şunu ilave eder: “Vâkıa” kelimesi sayha anlamına gelir, o sayha da “hâfida” (zast) ve “râfia'dır. Bazıları da şöyle dedi: “Hâfida”, cehennemdeki insanları alçaltır, “râfia” da cennetteki insanları yüceltir mânasına gelir. “Hâfida” kelimesinin, halka karşı büyüklenenleri, ululuk taslayanları ve onları reddedenleri alçaltır, râfia kelimesinin de halka mütevazi davrananları, onlara rehberlik yapanları ve onları kabul edenleri yüceltir mânasına gelmesi de mümkündür. Şöyle de denilmiştir: Hâfida, cehennemlikleri cehennemde alçaltır demektir, nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler”!. “Râfia” da cennetlikleri yükseltir demektir, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar doğruluğun hâkim olduğu bir ortamdadırlar”, “İman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele!”
---
Dipnotlar:
2 “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler: Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu!” (el- Kamer, “Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmak kenarlarındadır. Doğruluğun hâkim olduğu bir ortamda, gücüne sınır olmayan bir hükümdarın huzurundadırlar”.
Vakıa 56:3
2. “Artık onun vukuunu yalan sayacak kimse kalmayacaktır.” 292 Bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: O, dönüşü ve geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gündür. “Ona yükledi, o da yalanlamadı” denilince, dönmedi mânasına gelir. Bazıları da şöyle mâna verdi: O haktır, yalan değildir. Bazıları ise şöyle dedi: Onun vukuunu kimse yalanlayamaz, o insanların dünyada gözleriyle gördükleri ve mücize olduğunu bildikleri halde yalanladıkları mücizeler gibi değildir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de ‘Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı! derler”. Buna benzer âyetlerde buyurulduğu üzere onlar, mücize olduğunu bildikleri halde onu inkâr ediyorlardı. Allah Teâlâ şunu söylemektedir: Onlar kıyâmeti gördükleri zaman onu ikrar ve tasdik ederler, inkâr etmezler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabbimiz! Bizi çıkar da yapmış olduklarımızdan tamamen başka, rızana uygun işler yapalım, diye feryat ederler”?. Bunun gibi başka ilâhi beyanlar da vardır. Artık onun vukuunu yalan sayacak kimse kalmayacaktır cümlesinin, onun vukuunu ve mutlaka gerçekleşeceğini bildiren haberler yalan değildir, aksine doğrudur mânasına gelmesi de muhtemeldir.
3. “O, alçaltır, yükseltir.”
[Hâfida ve Râfia Kelimelerinin Anlamı]
Bazıları bu âyete şöyle mâna verdi: O alçaltır, yani yakını işittirir; yükseltir, yani uzağı işittirir. Bu yorumun sahibi şunu ilave eder: “Vâkıa” kelimesi sayha anlamına gelir, o sayha da “hâfida” (zast) ve “râfia'dır. Bazıları da şöyle dedi: “Hâfida”, cehennemdeki insanları alçaltır, “râfia” da cennetteki insanları yüceltir mânasına gelir. “Hâfida” kelimesinin, halka karşı büyüklenenleri, ululuk taslayanları ve onları reddedenleri alçaltır, râfia kelimesinin de halka mütevazi davrananları, onlara rehberlik yapanları ve onları kabul edenleri yüceltir mânasına gelmesi de mümkündür. Şöyle de denilmiştir: Hâfida, cehennemlikleri cehennemde alçaltır demektir, nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler”!. “Râfia” da cennetlikleri yükseltir demektir, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar doğruluğun hâkim olduğu bir ortamdadırlar”, “İman edenlerin Allah katında değerli bir yeri bulunduğunu müjdele!”
---
Dipnotlar:
2 “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler: Tadın bakalım cehennemin dokunuşunu!” (el- Kamer, “Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmak kenarlarındadır. Doğruluğun hâkim olduğu bir ortamda, gücüne sınır olmayan bir hükümdarın huzurundadırlar”.
Vakıa 56:4
Bu ilâhi beyan da bir soru üzerine söylenmiştir. Sanki kâfirler kıyâmetin vasfını ve onun mutlaka vuku bulacağını müminlerden duyduklarında “ne zaman vuku bulacak” diye sormuşlar, işte bunun üzerine de Yer şiddetle sarsıldığı zaman cevabı gelmişti. Bu, “Yer o dehşetli sarsıntısıyla sarsıldığı zaman” meâlindeki âyet gibidir; yer şiddetle sarsılır ve içindekileri dışarı atar.
Vakıa 56:5
5. “Dağlar parçalandığı;” Denildi ki: Dağlar paramparça olur, saçılmış toz haline gelir. “Besse” fiili Araplarda un yahut unu yağ ile karıştırarak sevik bulamacı haline getirmek mânasında kullanılır. Hasan-ı Basri bu âyete, dağlar yürütülür diye mâna verdi".
6. “Toz duman haline geldiği;”
Denildi ki: “Hebâ” kelimesi, ateş söndüğü zaman kor parçalarının üzerinde biriken toz zerrelerine denir. “Münbessen” de dağılmış demektir. Bu âyete, dağılıp uçuşan toz parçaları diye mâna verilmiştir. Atın tırnaklarından yayılan tozlar mânasına geldiği de söylenmiştir. Tahtaların arasından sızan güneşte görülen toz zerrecikleri anlamı da verilmiştir. Hâsılı bu âyet, o günün ne kadar zorlu ve korkunç olduğunu haber vermektedir. Son derece sağlam olmalarına ve Allah Teâlâ'ya itaat etmelerine rağmen dağlara böyle yapılırsa, dağlardan daha zayıf olan ve üstelik Allah'ı inkâr edip O'na isyan eden sizin haliniz ne olur ey âdemoğlu?! En doğrusunu Allah bilir.
I GELİ MELİ O RELS] s
Vakıa 56:6
5. “Dağlar parçalandığı;” Denildi ki: Dağlar paramparça olur, saçılmış toz haline gelir. “Besse” fiili Araplarda un yahut unu yağ ile karıştırarak sevik bulamacı haline getirmek mânasında kullanılır. Hasan-ı Basri bu âyete, dağlar yürütülür diye mâna verdi".
6. “Toz duman haline geldiği;”
Denildi ki: “Hebâ” kelimesi, ateş söndüğü zaman kor parçalarının üzerinde biriken toz zerrelerine denir. “Münbessen” de dağılmış demektir. Bu âyete, dağılıp uçuşan toz parçaları diye mâna verilmiştir. Atın tırnaklarından yayılan tozlar mânasına geldiği de söylenmiştir. Tahtaların arasından sızan güneşte görülen toz zerrecikleri anlamı da verilmiştir. Hâsılı bu âyet, o günün ne kadar zorlu ve korkunç olduğunu haber vermektedir. Son derece sağlam olmalarına ve Allah Teâlâ'ya itaat etmelerine rağmen dağlara böyle yapılırsa, dağlardan daha zayıf olan ve üstelik Allah'ı inkâr edip O'na isyan eden sizin haliniz ne olur ey âdemoğlu?! En doğrusunu Allah bilir.
I GELİ MELİ O RELS] s
Vakıa 56:7
S. “Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere!”
Vakıa 56:8
S. “Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere!”
Vakıa 56:9
[Ashâb-ı Yemin ve Ashâb-ı Şimâl]
Sizler üç gruba ayrıldığınız zaman; bu üç grubun kimler olduğu hemen devamındaki âyetlerde açıklanmaktadır. Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Diğeri amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Öbürü de önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar. Âyette sözü edilen üç sınıfın, inkâr edenler, güzel davrananlar ve hayırda önde gidenler olduğu da söylenmiştir.
Amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Bu âyet iki şekilde açıklanır. Birincisi, “meymene” kelimesi hayır ve bereket mânasına gelir, “meşeme” de uğursuz ve hayırsız mânasına gelir. Dolaysıyla amel defterleri sağdan verilenler hayırlı insanlar, soldan verilenler de hayırsız insanlardır demektir. İkincisi, temiz insanlar oldukları için onlara sağcılar diye isim verilmiştir, çünkü “meymene” kelimesi temiz olanlar mânasında da kullanılır. Kâfirlere de solcular denilmiştir, çünkü onlar kirlidirler, sol el de pis işler için kullanılır. Buna göre “Kitabı sağ tarafından verilenler” meâlindeki âyette, onların hesabının kolay olacağı ifade edilmektedir, çünkü onların kitaplarında temiz ve hayırlı işler bulunmaktadır. Kâfirlerin kitaplarında ise çirkin işler bulunduğu için sol taraflarından verilecektir. Şöyle de söylenmiştir: Sağcılar ve solcular ismi, şu âyetlerden dolayı verilmiştir:
Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir””, “Kime de kitabi arkasindan verilirse., "u Böylece kime kitabı sağ tarafından verilirse o sağcılardan olur, kitabı sol taraftan verilen de solculardan olur. (JÖnde BEJ olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar meâlindeki âyet de yine iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, hayırda önde olanlar, her türlü hayırda insanların önüne geçenler demektir. İkincisi, Allah'ın ve resülünün davetlerini hemen ve herkesten önce kabul edenler anlamına gelir.
[İnsanların Üç Gruba Ayrılması]
Muhtemeldir ki buradaki hitap, öncekiler ve sonrakiler de dâhil olmak üzere bütün insanlara yapılmıştır. Böylece bütün insanların üç gruba ayrıldığı ifade edilmiş olmaktadır: Hayırda öne geçenler, sağcılar ve solcular (amel defterleri sağdan ve soldan verilenler). Bu âyet-i kerimenin özellikle Muhammed (s.a.) ümmetine hitap etmiş olması da mümkündür; bu ümmetin içerisinde hayırda öne geçenler vardır, sağcılar vardır, onlar deliller ve âyetler üzerinde düşünen insanlardır. Ayrıca solcular da vardır, onlar da inkâr edenlerdir.
Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağından verilenlere! Bu ilâhi beyan, onlara ikram edilen nimetlerden dolayı Resülullah (s.a.) için taaccüb anlamına gelir. Yahut Cenâb-ı Hakk'ın onlara verdiği nimetlerin büyüklüğünden dolayı onlar için tâzim anlamına gelir. Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler! meâlindeki âyet de yine aynı şekilde onların başına gelen hallerden dolayı taaccüb veya tâzim mânasına gelir. Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar meâlindeki âyet de aynıdır. Meselâ şöyle denilir: Falan adam, onun işi de ne iştir! Hâline ve durumuna tâzim için de şöyle denir: Falan var ya, falan! İşte bu âyet de öyledir.
[Küfür Tek Millettir]
Sizler üç grup idiniz. Bu beyan, küfrü tek millet kabul eden [Hanefi] âlimlerimizin görüşüne delildir. Çünkü Allah Teâlâ, aralarındaki mezhep ve din farklılığına rağmen kâfirleri tek bir grup saymış, müslümanları ise iki gruba ayırmıştır. Böylece hepsini üç grupta toplamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:10
[Ashâb-ı Yemin ve Ashâb-ı Şimâl]
Sizler üç gruba ayrıldığınız zaman; bu üç grubun kimler olduğu hemen devamındaki âyetlerde açıklanmaktadır. Biri, amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Diğeri amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Öbürü de önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar. Âyette sözü edilen üç sınıfın, inkâr edenler, güzel davrananlar ve hayırda önde gidenler olduğu da söylenmiştir.
Amel defteri sağından verilenlerdir; ne mutlu o sağından verilenlere! Amel defteri solundan verilenlerdir; ne bedbaht o solundan verilenler! Bu âyet iki şekilde açıklanır. Birincisi, “meymene” kelimesi hayır ve bereket mânasına gelir, “meşeme” de uğursuz ve hayırsız mânasına gelir. Dolaysıyla amel defterleri sağdan verilenler hayırlı insanlar, soldan verilenler de hayırsız insanlardır demektir. İkincisi, temiz insanlar oldukları için onlara sağcılar diye isim verilmiştir, çünkü “meymene” kelimesi temiz olanlar mânasında da kullanılır. Kâfirlere de solcular denilmiştir, çünkü onlar kirlidirler, sol el de pis işler için kullanılır. Buna göre “Kitabı sağ tarafından verilenler” meâlindeki âyette, onların hesabının kolay olacağı ifade edilmektedir, çünkü onların kitaplarında temiz ve hayırlı işler bulunmaktadır. Kâfirlerin kitaplarında ise çirkin işler bulunduğu için sol taraflarından verilecektir. Şöyle de söylenmiştir: Sağcılar ve solcular ismi, şu âyetlerden dolayı verilmiştir:
Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir””, “Kime de kitabi arkasindan verilirse., "u Böylece kime kitabı sağ tarafından verilirse o sağcılardan olur, kitabı sol taraftan verilen de solculardan olur. (JÖnde BEJ olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar meâlindeki âyet de yine iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, hayırda önde olanlar, her türlü hayırda insanların önüne geçenler demektir. İkincisi, Allah'ın ve resülünün davetlerini hemen ve herkesten önce kabul edenler anlamına gelir.
[İnsanların Üç Gruba Ayrılması]
Muhtemeldir ki buradaki hitap, öncekiler ve sonrakiler de dâhil olmak üzere bütün insanlara yapılmıştır. Böylece bütün insanların üç gruba ayrıldığı ifade edilmiş olmaktadır: Hayırda öne geçenler, sağcılar ve solcular (amel defterleri sağdan ve soldan verilenler). Bu âyet-i kerimenin özellikle Muhammed (s.a.) ümmetine hitap etmiş olması da mümkündür; bu ümmetin içerisinde hayırda öne geçenler vardır, sağcılar vardır, onlar deliller ve âyetler üzerinde düşünen insanlardır. Ayrıca solcular da vardır, onlar da inkâr edenlerdir.
Amel defteri sağından verilenler; ne mutlu o sağından verilenlere! Bu ilâhi beyan, onlara ikram edilen nimetlerden dolayı Resülullah (s.a.) için taaccüb anlamına gelir. Yahut Cenâb-ı Hakk'ın onlara verdiği nimetlerin büyüklüğünden dolayı onlar için tâzim anlamına gelir. Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler! meâlindeki âyet de yine aynı şekilde onların başına gelen hallerden dolayı taaccüb veya tâzim mânasına gelir. Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar meâlindeki âyet de aynıdır. Meselâ şöyle denilir: Falan adam, onun işi de ne iştir! Hâline ve durumuna tâzim için de şöyle denir: Falan var ya, falan! İşte bu âyet de öyledir.
[Küfür Tek Millettir]
Sizler üç grup idiniz. Bu beyan, küfrü tek millet kabul eden [Hanefi] âlimlerimizin görüşüne delildir. Çünkü Allah Teâlâ, aralarındaki mezhep ve din farklılığına rağmen kâfirleri tek bir grup saymış, müslümanları ise iki gruba ayırmıştır. Böylece hepsini üç grupta toplamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:11
Onların Allah'a yakın olmakla nitelenmesi, muhtemelen dünyada iken hayırda önde gidenlerden oldukları içindir. Hayırda ma ilâhi ui kabul. de önde olduklarından dolayı âhirette makamlar ve ikramlarla Allah'a yakın olanlar anlamına da gelebilir. Öne geçmek onların fiili, Allaha yakın olmak ise Cenâb-ı Hak'tan gelen bir lütuf ve ikramdır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:12
Bütün cennetler nimettir, çünkü içi nimetlerle doludur. Allah Teâlâ neye, nasıl isterse öyle isim verme hakkına sahip olduğu için cennetlerden birine naim cenneti, diğerine adn cenneti, öbürüne firdevs, ötekine de me'vâ cenneti adını vermiştir.
GEY da İİİ IYI gal
Vakıa 56:13
Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Çoğu önce gelip geçmişlerden sözü ile Resülullah! (s.a.) gören ve ona yakın olan insanlar kastedilmiştir. Birazı da sonrakilerden cümlesi ile de bu ümmetten Resülullah'ı (s.a.) görmeyen, onunla sohbet edemeyen ve onun zamanına yetişemeyen insanlar kastedilmiştir. Allaha yakın olanlardan birazı sonrakilerdendir. Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanların en hayırlısı benim çağdaşlarımdır, sonra onların arkasından gelenler, sonra da onların arkasından gelenlerdir”. Ayrıca “İçinizden fetihten önce harcayan ve savaşanlar ötekilerle bir değildir” meâlindeki âyet de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Çoğu önce gelip geçmişlerden. Yani önceki ümmetler arasında iman edenlerden bir grup. Birazı da sonrakilerden sözü de bu ümmetten olanlar anlamına gelir. Buna göre bu ümmetten iman edenler ile önceki ümmetlerden iman edenler bir araya gelse, bunlar onlardan daha az olurlar. [S] Ayni şekilde önceki ümmetlerden hayırda önde giderek Allah'a yakın olanlar da bu ümmetin hayırda önde giderek Allah'a yakın olanlarından daha çok olması da muhtemeldir. Çünkü bütün peygamberler, önceki ümmetler arasından çıkmıştır.
Müfessirler şöyle derler: Bu iki âyet geldiği zaman Resülullah'ın (s.a.) ashabı, bizden çok az kişi cennete girecek diyerek çok üzüldüler. Bunun üzerine “Onların bir kısmı öncekilerdendir, bir kısmı da sonrakilerdendir”" meâlindeki âyetler geldi. Fakat böyle bir ihtimal olmaz, çünkü bu bir haberdir, haberlerde ise nesih caiz değildir, halbuki onların yaptıkları bu açıklama neshe işaret etmektedir. Dolayısıyla âyetin yorumu bizim söylediğimiz gibidir. “Onların bir kısmı öncekilerdendir, bir kısmı da sonrakilerdendir”!5 meâlindeki âyetlerin, öncekilerden ve sonrakilerden ashâb-ı yemin olanların hepsi için söylenmiş olması mümkündür; yani öncekilerden büyük bir cemaat, sonrakilerden de büyük bir cemaat. Âyette geçen öncekilerin ve sonrakilerin, hepsinin bu ümmetten olmaları da muhtemeldir. Öncekilerin geçmiş ümmetlerden, sonrakilerin ise bu ümmetten olmaları da mümkündür, bunlardan maksat da mümin olanlardır. Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden meâlindeki âyetlerin, özellikle Allah'a yakın olanlar (mukarrebün) hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:14
Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Çoğu önce gelip geçmişlerden sözü ile Resülullah! (s.a.) gören ve ona yakın olan insanlar kastedilmiştir. Birazı da sonrakilerden cümlesi ile de bu ümmetten Resülullah'ı (s.a.) görmeyen, onunla sohbet edemeyen ve onun zamanına yetişemeyen insanlar kastedilmiştir. Allaha yakın olanlardan birazı sonrakilerdendir. Resülullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İnsanların en hayırlısı benim çağdaşlarımdır, sonra onların arkasından gelenler, sonra da onların arkasından gelenlerdir”. Ayrıca “İçinizden fetihten önce harcayan ve savaşanlar ötekilerle bir değildir” meâlindeki âyet de bunu teyit etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Çoğu önce gelip geçmişlerden. Yani önceki ümmetler arasında iman edenlerden bir grup. Birazı da sonrakilerden sözü de bu ümmetten olanlar anlamına gelir. Buna göre bu ümmetten iman edenler ile önceki ümmetlerden iman edenler bir araya gelse, bunlar onlardan daha az olurlar. [S] Ayni şekilde önceki ümmetlerden hayırda önde giderek Allah'a yakın olanlar da bu ümmetin hayırda önde giderek Allah'a yakın olanlarından daha çok olması da muhtemeldir. Çünkü bütün peygamberler, önceki ümmetler arasından çıkmıştır.
Müfessirler şöyle derler: Bu iki âyet geldiği zaman Resülullah'ın (s.a.) ashabı, bizden çok az kişi cennete girecek diyerek çok üzüldüler. Bunun üzerine “Onların bir kısmı öncekilerdendir, bir kısmı da sonrakilerdendir”" meâlindeki âyetler geldi. Fakat böyle bir ihtimal olmaz, çünkü bu bir haberdir, haberlerde ise nesih caiz değildir, halbuki onların yaptıkları bu açıklama neshe işaret etmektedir. Dolayısıyla âyetin yorumu bizim söylediğimiz gibidir. “Onların bir kısmı öncekilerdendir, bir kısmı da sonrakilerdendir”!5 meâlindeki âyetlerin, öncekilerden ve sonrakilerden ashâb-ı yemin olanların hepsi için söylenmiş olması mümkündür; yani öncekilerden büyük bir cemaat, sonrakilerden de büyük bir cemaat. Âyette geçen öncekilerin ve sonrakilerin, hepsinin bu ümmetten olmaları da muhtemeldir. Öncekilerin geçmiş ümmetlerden, sonrakilerin ise bu ümmetten olmaları da mümkündür, bunlardan maksat da mümin olanlardır. Çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerden meâlindeki âyetlerin, özellikle Allah'a yakın olanlar (mukarrebün) hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:15
15. “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.” Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Onlar, sıra sıra dizilmiş koltuklar üzerindedirler”5, Koltuklar dünyada da sıra sıra dizilirler, fakat mücevheratla işlenmezler. Cenâb-ı Hak, âhirette koltukların dünyadaki gibi birbirinden ayrı ve parçalı olmadığını, aksine birbirine bağlı olduğunu haber vermektedir.
5116. “Karşılıklı olarak üstüne oturup kurulmuşlardır.” 298 Yani onlar mücevheratla işlenmiş ve sıra sıra dizilmiş koltuklara kurulurlar. Karşılıklı otururlar. Yani birbirlerinin ensesine değil yüzüne bakarlar, dünyadaki meclislerde olduğu gibi birbirlerine yüz çevirmezler ve birbirlerini horlamazlar, Allah, onların âhirette dünyadaki durumlarından farklı halde olacaklarını, hiçbir şekilde birbirlerini üzmeyeceklerini haber vermektedir.
Vakıa 56:16
15. “Mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.” Allah Teâlâ başka bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Onlar, sıra sıra dizilmiş koltuklar üzerindedirler”5, Koltuklar dünyada da sıra sıra dizilirler, fakat mücevheratla işlenmezler. Cenâb-ı Hak, âhirette koltukların dünyadaki gibi birbirinden ayrı ve parçalı olmadığını, aksine birbirine bağlı olduğunu haber vermektedir.
5116. “Karşılıklı olarak üstüne oturup kurulmuşlardır.” 298 Yani onlar mücevheratla işlenmiş ve sıra sıra dizilmiş koltuklara kurulurlar. Karşılıklı otururlar. Yani birbirlerinin ensesine değil yüzüne bakarlar, dünyadaki meclislerde olduğu gibi birbirlerine yüz çevirmezler ve birbirlerini horlamazlar, Allah, onların âhirette dünyadaki durumlarından farklı halde olacaklarını, hiçbir şekilde birbirlerini üzmeyeceklerini haber vermektedir.
Vakıa 56:17
Bu âyette cennetliklere, saygın olma ve çevrelerinde genç hizmetçilerin dolaşması gibi dünyada iken arzu ettikleri her şeyin verileceği ifade edilmektedir. Aynı şekilde koltuklar, ipek döşekler ve benzeri dünyada iken canlarının istediği ev eşyası da verilecektir. Sonra cennette doğum olayı olmadığı halde âyet “vildân'dan, yani gençlerden söz etmektedir. Bu kelime iki mânada yorumlanır. Birincisi, o gençler cennette doğmamışlar ise de sonsuza dek genç hüviyetinde olacaklar. (İkincisi,) onlar cennette değil dünyada doğdukları için kendilerine “vildân” denilmiştir, doğma olayı dünyada gerçekleşmiştir, ama sonsuza dek kalacaklardır, çünkü cennet ehli de sonsuza dek hayatta kalacaktır. “Muhalled” (sina) kelimesine bazıları zinetlerle süslenmiş diye mâna verdi. “Halede” küpe demektir, çoğulu “hılede” gelir. Bazıları da sonsuya dek kalmak fiilinden geldiğini söyler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Orada ebedi kalacaklar”7. Bu kelimeye bileziklerle süslenmişlerdir mânası da verilmiştir.
Vakıa 56:18
18. “Kaynaktan doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle””
“Ekvâb” kelimesi, kulpu olmayan baş tarafı yuvarlak testiler demektir. “Ebârik” de kulpu ve ucunda suyun çıkış hortumu olan ibrikler anlamına gelir. “Ekvâb” kelimesinden maksadın insanların içmek için kullandıkları kadehler olması da caizdir. [ ]Çünkü dünyada içkicilerin ibrikleri ve kadehleri olur, ibriklerden kadehlere boşaltırlar, içeceklerini ibriklerden değil kadehlerden içerler. İşte onlara cennette de bunlar vâdedilmiştir. Kaynaktan doldurulmuş kâseler. Âyetin metninde geçen “kes” kelirnesi, içecek dolu kadeh anlamına gelir. “Main” kelimesine gelince, bazıları şöyle dedi: O, suyun açıktan akması ve gözle de görülmesi halidir, Çünkü dünya ehli, gözleriyle gördükleri içecekleri içmekten hoşlanır, işte cennet ehline de aynı şey vâdedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:19
Buradaki “yunzifün” kelimesi “yunzefün” diye de okunmuştur". Yani şarap dünyada insanların başlarını ağrıttığı gibi cennet şarabı onların başlarını ağrıtmaz. “Yunzifün” diye okunduğunda şarapları bitmez anlamına gelir. “Yunzefün” okunduğunda ise sarhoş olmazlar demektir. Dünyada insanın şaraptan aklını kaybetmesi, başının ağrıması ve şarabının bitmesi gibi âfetlerden hiçbirine cennet ehli mâruz kalmaz.
Cennetin bütün meyveleri beğenilir, ama burada bu kelimenin iki anlamı olabilir. Birincisi, cennetin bütün meyveleri insanların beğenecekleri şekildedir. İkincisi, meyveler tek bir tür ve tek bir renkte değil, muhtelif tür ve renktedirler, insanlar hangi tür ve rengi beğenirler, canları ister ve severlerse onu alırlar.
Vakıa 56:20
Cennet ehli yedikleri yiyecekleri, ihtiyaçtan dolayı değil arzu ettikleri, canları istediği için yerler. Arzu ve istekle yenilen yiyecek de insana lezzet ve-
Vakıa 56:21
Cennet ehli yedikleri yiyecekleri, ihtiyaçtan dolayı değil arzu ettikleri, canları istediği için yerler. Arzu ve istekle yenilen yiyecek de insana lezzet ve-
Vakıa 56:22
Güzel gözlü hürilerin incilere benzetilmesi, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, inci ve yakuttan daha saf hiçbir nesne yoktur; güzel gözlü hüriler de saf, temiz ve beyaz tenli olduklarından dolayı incilere benzetilmiş olabilir. Yoksa cennette vâdedilen hürilerin incilere benzetilmesinin ne anlamı olur? İkincisi, inci ve yakutun Araplar'da fazla bir değeri ve önemi vardı, hemen akla gelecek o ölçüde değerli başka bir nesne yoktur; işte o değere sahip başka bir nesne akla gelmediğinden dolayı onları incilere benzetmiştir. Bu husus, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşüp parçalanan ve kuşların kapıştığı nesnelerden farksızdır””, Allah'a ortak koşmak çok daha büyük bir suç olduğu halde Cenâb-ı Hak onu gökten düşüp parçalanan nesnelere benzetmektedir. Fakat onların gözünde yedinci kat gökten düşmekten daha büyük ve daha imkânsız bir olay yoktu. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:23
Güzel gözlü hürilerin incilere benzetilmesi, iki şekilde yorumlanır. Birincisi, inci ve yakuttan daha saf hiçbir nesne yoktur; güzel gözlü hüriler de saf, temiz ve beyaz tenli olduklarından dolayı incilere benzetilmiş olabilir. Yoksa cennette vâdedilen hürilerin incilere benzetilmesinin ne anlamı olur? İkincisi, inci ve yakutun Araplar'da fazla bir değeri ve önemi vardı, hemen akla gelecek o ölçüde değerli başka bir nesne yoktur; işte o değere sahip başka bir nesne akla gelmediğinden dolayı onları incilere benzetmiştir. Bu husus, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Allah'a ortak koşan kişi, gökten düşüp parçalanan ve kuşların kapıştığı nesnelerden farksızdır””, Allah'a ortak koşmak çok daha büyük bir suç olduğu halde Cenâb-ı Hak onu gökten düşüp parçalanan nesnelere benzetmektedir. Fakat onların gözünde yedinci kat gökten düşmekten daha büyük ve daha imkânsız bir olay yoktu. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:24
[İnsanın Kendisi İçin Yaptığını Allah Kendine Yapılmış Gibi Ödüllendirmektedir]
Allah Teâlâ, kulların her yaptığının bir karşılığı olduğunu söylemektedir. İnsanlar her işi hakikatte kendileri için yapmış olsalar da sanki yaptıkları işleri Allah için yapmışlar gibi Cenâb-ı Hak kullarına lütfunu ve keremini sergilemektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz ”'. Cenâb-ı Hak, kendi canlarını ve mallarını satın almaları konusunda da”, “Allaha güzel bir ödünç verenlere bu fazlasıyla ödenecektir”” meâlindeki âyette de aynı hususu vurgulamaktadır. Her ne kadar insanların canları ve malları Allah'ın mülkü olsa da Cenâb-ı Hak onların yaptıklarını kendisi için yapılmış saymaktadır. Allah Teâlâ, kullarının canları ve malları sanki kendisinin değilmiş gibi onlara lütufta ve ikramda bulunmaktadır. Buna göre insanlar kendileri için çalışıyor olsalar ve yaptıklarının faydasını kendileri görseler de Cenâb-ı Hak sanki bunları kendisi için yapıyorlarmış gibi her yaptıklarının bir karşılığı olduğunu söylemekte, lütfu ve keremiyle oni güzelliklerle mükâfatlandıracağını ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:25
[Cennet Şarabı]
Bu âyet de cennet ehlinin şaraplarının niteliği ile ilgilidir. Yani cennette, dünyadaki şaraplar gibi aklını kaybetmek, boş konuşmak, hezeyanda bulunmak ve benzeri âfetler yoktur. İnsanlar dünyada içki içtikleri zaman bu türlü sözleri dillerine dolarlar ve kendilerini günaha sokacak davranışlarda bulunurlar. İnsanlar dünyada içecek maddelerini arzu ettiklerinden dolayı Allah Teâlâ onlara cennette her türlü içeceğin bulunduğunu söylemekte ve arzu ettikleri içecekleri onlara vâdetmektedir, ancak bunun için dünyada iken haram kılınan içeceklerden kaçınmalarını emretmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:26
Bu ilâhî beyan iki mânaya gelir. Birincisi, sadece yukarıda sözü edilen her türlü Afetlerden sâlim olduklarına dair bir söz işitirler. İkincisi, orada birbirlerini Allah'ın selâmı ile selâmlarlar. Cenâb-ı Hak başka bir âyette bunu ifade etmektedir: “Orada selâmla karşılanacaklardır””,
Vakıa 56:27
Buradaki “ashâbü'l-yemin” daha önce söylediğimiz gibi müminlerdir. Burada “sidr” ve “muz” ağacından niçin bahsedildiğine dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle der: Cenâb-ı Hak, Allaha yakın olanların “ashâbü'l-yemin”den daha faziletli olduklarını göstermek için bundan söz etmiştir, çünkü Allah'a yakın olanlar konusunda şöyle buyurmuştur: “Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; işte onlar nimetlerle dolu cennetlerde Allaha en yakın olanlardır”. Sonra burada “ashâbü'l-yemin'in, Allah'a yakın olanlardan daha düşük konumda olduklarının bilinmesi için onları belirtmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Bir Arap kavmi bunlardan faydalanıyordu, çünkü onların meyveleri vardı, ancak dikenli olduğu için sevilmiyordu. Bunun üzerine Allah onlar için cennette dikensiz ve eziyetsiz elde edebilecekleri, arzu edilen meyveli ağaçların bulunduğunu haber vermiştir. Cenâb-ı Hak onlara cennet şarabını ve şarabın dünyadaki âfetlerinden salim olacaklarını vâdettiği gibi “sidr” ağacından eziyetsiz yararlanacaklarını söylemesi de caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Meyve yüklü muz ağaçları... Bazıları şöyle dedi: “Salkım salkım meyvesiyle göğe uzanan hurma ağaçları”! meâlindeki âyette buyurduğu gibi bu âyette de meyveleri salkım salkım olmuş muz ağaçlarını murat etmektedir. Allah burada aynı kelimeyi bir yerde fail vezninde “nadid”, diğerinde mef'ül vezninde “mendüd” (5 sax.) belirtmiştir, dilde bu türlü kullanımlar caizdir. “Talh” (çak) kelimesi de muz demektir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (r.a.), bir adamın bu âyeti “talhin mendüd” diye okuduğunu işitmiş, bunun üzerine, talh da ne oluyor, o “tal'in meridüd'dur demiş. Kendisine, onu değiştirelim mi? diye sorulunca şöyle demiş: Bugün mushaf değiştirilmez”. Bu rivayet de yukarıdaki yorumu teyit etmektedir. Ebü Muâz şöyle dedi: “Talh', Araplar'da çok fazla dalları olan büyük bir ağacın adıdır, te27 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 234.
kili “talha aih) gelir. Ayetteki “mahdüd” (yanı) kelimesi, dikenleri kesilmiş anlamına gelir, cennette böyle dikensiz olarak yaratılmıştır. Hz. Peygamber de aym fiili kullanarak Harem bölgesindeki ağaçlar için şöyle demiştir: “Harenvin dikeni kesilmez, ağacı budanmaz”,
Vakıa 56:28
Buradaki “ashâbü'l-yemin” daha önce söylediğimiz gibi müminlerdir. Burada “sidr” ve “muz” ağacından niçin bahsedildiğine dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle der: Cenâb-ı Hak, Allaha yakın olanların “ashâbü'l-yemin”den daha faziletli olduklarını göstermek için bundan söz etmiştir, çünkü Allah'a yakın olanlar konusunda şöyle buyurmuştur: “Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; işte onlar nimetlerle dolu cennetlerde Allaha en yakın olanlardır”. Sonra burada “ashâbü'l-yemin'in, Allah'a yakın olanlardan daha düşük konumda olduklarının bilinmesi için onları belirtmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Bir Arap kavmi bunlardan faydalanıyordu, çünkü onların meyveleri vardı, ancak dikenli olduğu için sevilmiyordu. Bunun üzerine Allah onlar için cennette dikensiz ve eziyetsiz elde edebilecekleri, arzu edilen meyveli ağaçların bulunduğunu haber vermiştir. Cenâb-ı Hak onlara cennet şarabını ve şarabın dünyadaki âfetlerinden salim olacaklarını vâdettiği gibi “sidr” ağacından eziyetsiz yararlanacaklarını söylemesi de caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Meyve yüklü muz ağaçları... Bazıları şöyle dedi: “Salkım salkım meyvesiyle göğe uzanan hurma ağaçları”! meâlindeki âyette buyurduğu gibi bu âyette de meyveleri salkım salkım olmuş muz ağaçlarını murat etmektedir. Allah burada aynı kelimeyi bir yerde fail vezninde “nadid”, diğerinde mef'ül vezninde “mendüd” (5 sax.) belirtmiştir, dilde bu türlü kullanımlar caizdir. “Talh” (çak) kelimesi de muz demektir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (r.a.), bir adamın bu âyeti “talhin mendüd” diye okuduğunu işitmiş, bunun üzerine, talh da ne oluyor, o “tal'in meridüd'dur demiş. Kendisine, onu değiştirelim mi? diye sorulunca şöyle demiş: Bugün mushaf değiştirilmez”. Bu rivayet de yukarıdaki yorumu teyit etmektedir. Ebü Muâz şöyle dedi: “Talh', Araplar'da çok fazla dalları olan büyük bir ağacın adıdır, te27 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 234.
kili “talha aih) gelir. Ayetteki “mahdüd” (yanı) kelimesi, dikenleri kesilmiş anlamına gelir, cennette böyle dikensiz olarak yaratılmıştır. Hz. Peygamber de aym fiili kullanarak Harem bölgesindeki ağaçlar için şöyle demiştir: “Harenvin dikeni kesilmez, ağacı budanmaz”,
Vakıa 56:29
Buradaki “ashâbü'l-yemin” daha önce söylediğimiz gibi müminlerdir. Burada “sidr” ve “muz” ağacından niçin bahsedildiğine dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle der: Cenâb-ı Hak, Allaha yakın olanların “ashâbü'l-yemin”den daha faziletli olduklarını göstermek için bundan söz etmiştir, çünkü Allah'a yakın olanlar konusunda şöyle buyurmuştur: “Önde olanlar; (erdem, amel ve ödülde) önde olanlar; işte onlar nimetlerle dolu cennetlerde Allaha en yakın olanlardır”. Sonra burada “ashâbü'l-yemin'in, Allah'a yakın olanlardan daha düşük konumda olduklarının bilinmesi için onları belirtmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Bir Arap kavmi bunlardan faydalanıyordu, çünkü onların meyveleri vardı, ancak dikenli olduğu için sevilmiyordu. Bunun üzerine Allah onlar için cennette dikensiz ve eziyetsiz elde edebilecekleri, arzu edilen meyveli ağaçların bulunduğunu haber vermiştir. Cenâb-ı Hak onlara cennet şarabını ve şarabın dünyadaki âfetlerinden salim olacaklarını vâdettiği gibi “sidr” ağacından eziyetsiz yararlanacaklarını söylemesi de caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Meyve yüklü muz ağaçları... Bazıları şöyle dedi: “Salkım salkım meyvesiyle göğe uzanan hurma ağaçları”! meâlindeki âyette buyurduğu gibi bu âyette de meyveleri salkım salkım olmuş muz ağaçlarını murat etmektedir. Allah burada aynı kelimeyi bir yerde fail vezninde “nadid”, diğerinde mef'ül vezninde “mendüd” (5 sax.) belirtmiştir, dilde bu türlü kullanımlar caizdir. “Talh” (çak) kelimesi de muz demektir. Rivayet edildiğine göre Hz. Ali (r.a.), bir adamın bu âyeti “talhin mendüd” diye okuduğunu işitmiş, bunun üzerine, talh da ne oluyor, o “tal'in meridüd'dur demiş. Kendisine, onu değiştirelim mi? diye sorulunca şöyle demiş: Bugün mushaf değiştirilmez”. Bu rivayet de yukarıdaki yorumu teyit etmektedir. Ebü Muâz şöyle dedi: “Talh', Araplar'da çok fazla dalları olan büyük bir ağacın adıdır, te27 Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 234.
kili “talha aih) gelir. Ayetteki “mahdüd” (yanı) kelimesi, dikenleri kesilmiş anlamına gelir, cennette böyle dikensiz olarak yaratılmıştır. Hz. Peygamber de aym fiili kullanarak Harem bölgesindeki ağaçlar için şöyle demiştir: “Harenvin dikeni kesilmez, ağacı budanmaz”,
Vakıa 56:30
30, “Kesintisiz gölgeler altında;” j Allah Teâlâ cenneti, sıcaklığı rahatsız eden güneş ve sıkıntı verici soğuk olmamakla, aksine gölgelik olmakla nitelemektedir. Gölge latif bir özellik taşır, rahatsız edici değildir, insan vücuduna da ağır gelen bir özelliği yoktur, aksine vücudun hararetine uygun ve hafif bir niteliktedir. Denildi ki: “Memdüd” kelimesi kesintisiz anlamına gelir, çünkü orada güneş yoktur ki gölgeyi ortadan kaldırsın, Bu dünyada gölgenin varlığı güneşle bilinmektedir, âhirette ise gölge kesintisiz bir şekilde devam etmektedir.
31. “Çağlayanların kenarında;”
Bu beyana, kesilmeden akan su mânası verilmiştir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”, Ebü Avsece buna dökülen su anlamı verdi. Sanki ilk mâna daha doğru gibidir, yani o sürekli akmaktadır, dünya suları gibi değildir. Ancak dökmek mânasıyla yukarıdan aşağıya düşmesi kastedilir, bu hal ise dünyada hoşa giden manzaralardandır. Bu âyetin, ashâbü'l-yemin hakkında söylenmiş olması mümkündür. “Bir su kaynağı ki Allahın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler”” ilâhi beyanı ve “O içkinin karışımı tesnimden, yani Allaha yakın olanların içecekleri bir kaynaktandır”” meâlindeki âyet Allaha yakın olanlar hakkındadır. Aynı şekilde “Zemininden ırmaklar akan cennetler” meâlindeki âyet de yine Allaha yakın olanlarla ilgilidir. Onlar illiyyin makamındadırlar, ırmaklar ise altlarından akar. Ashâbü'l-yemin için ise ırmaklar yukarıdan dökülmez, çünkü onlar makam itibariyle öbürlerinden aşağı seviyededir. En doğrusunu Allah bilir.
” Íbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 448.
Vakıa 56:31
30, “Kesintisiz gölgeler altında;” j Allah Teâlâ cenneti, sıcaklığı rahatsız eden güneş ve sıkıntı verici soğuk olmamakla, aksine gölgelik olmakla nitelemektedir. Gölge latif bir özellik taşır, rahatsız edici değildir, insan vücuduna da ağır gelen bir özelliği yoktur, aksine vücudun hararetine uygun ve hafif bir niteliktedir. Denildi ki: “Memdüd” kelimesi kesintisiz anlamına gelir, çünkü orada güneş yoktur ki gölgeyi ortadan kaldırsın, Bu dünyada gölgenin varlığı güneşle bilinmektedir, âhirette ise gölge kesintisiz bir şekilde devam etmektedir.
31. “Çağlayanların kenarında;”
Bu beyana, kesilmeden akan su mânası verilmiştir. Bu, İbn Kuteybe'nin sözüdür”, Ebü Avsece buna dökülen su anlamı verdi. Sanki ilk mâna daha doğru gibidir, yani o sürekli akmaktadır, dünya suları gibi değildir. Ancak dökmek mânasıyla yukarıdan aşağıya düşmesi kastedilir, bu hal ise dünyada hoşa giden manzaralardandır. Bu âyetin, ashâbü'l-yemin hakkında söylenmiş olması mümkündür. “Bir su kaynağı ki Allahın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler”” ilâhi beyanı ve “O içkinin karışımı tesnimden, yani Allaha yakın olanların içecekleri bir kaynaktandır”” meâlindeki âyet Allaha yakın olanlar hakkındadır. Aynı şekilde “Zemininden ırmaklar akan cennetler” meâlindeki âyet de yine Allaha yakın olanlarla ilgilidir. Onlar illiyyin makamındadırlar, ırmaklar ise altlarından akar. Ashâbü'l-yemin için ise ırmaklar yukarıdan dökülmez, çünkü onlar makam itibariyle öbürlerinden aşağı seviyededir. En doğrusunu Allah bilir.
” Íbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurün, s. 448.
Vakıa 56:32
[Cennetin Meyveleri]
Cennetin meyveleri, dünya meyveleri gibi bitip tükenmez. Allah cennette meyvelerin hiçbir zaman tükenmeyeceğini haber vermektedir, her koparılıp kesildiğinde, hemen yenisi gelir, [ ]hem de olgunlaşmak için zamana ihtiyaç duymadan yemeye uygun kıvamda gelir. Dünyadaki gibi meyve çıktığı zamandan olgunlaşacağı zamana kadar beklemeye; olgunlaşıp alındıktan sonra da yeni bir ürünün oluşmasına kadar ara vermeye ihtiyaç duyulmaz. “Lâ memnüatin” (tey Y) kelimesi, hiçbir âfete uğramaz mânasına gelir; dünyadaki meyveler gibi yenmesi engellenmez, çünkü âfet gelecek olursa yenmesi de engellenmiş olur. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dediler: “Lâ maktüatin” ibaresi, dünyada insanların birbirlerine mani oldukları gibi kimseye engel konulmaz mânasına gelir.
Vakıa 56:33
[Cennetin Meyveleri]
Cennetin meyveleri, dünya meyveleri gibi bitip tükenmez. Allah cennette meyvelerin hiçbir zaman tükenmeyeceğini haber vermektedir, her koparılıp kesildiğinde, hemen yenisi gelir, [ ]hem de olgunlaşmak için zamana ihtiyaç duymadan yemeye uygun kıvamda gelir. Dünyadaki gibi meyve çıktığı zamandan olgunlaşacağı zamana kadar beklemeye; olgunlaşıp alındıktan sonra da yeni bir ürünün oluşmasına kadar ara vermeye ihtiyaç duyulmaz. “Lâ memnüatin” (tey Y) kelimesi, hiçbir âfete uğramaz mânasına gelir; dünyadaki meyveler gibi yenmesi engellenmez, çünkü âfet gelecek olursa yenmesi de engellenmiş olur. İbn Kuteybe ve Ebü Avsece şöyle dediler: “Lâ maktüatin” ibaresi, dünyada insanların birbirlerine mani oldukları gibi kimseye engel konulmaz mânasına gelir.
Vakıa 56:34
34. “Kabartılmış döşekler üzerinde (olacaklar).” Yani değeri ve kıymeti yüksek döşekler yahut kendileri kabartılıp kalınlaştırılmış döşekler üzerinde olacaklar. Bu ifade, “Göğü O yükseltti” meâlindeki âyet hakkında söylediğimiz mânada kullanılmıştır. Kabartılmış döşekler üzerinde meâlindeki âyetten maksat kadınlardır. Şöyle denilir: “İmraetün ferişun”
(mpi al), “nisâun furuşun”.
FSI SAĞLASIĞI
Vakıa 56:35
[Cennetliklerin Eşleri]
Ebü Bekir el-Esam ve diğerleri şöyle dediler: Bu âyet, “Güzel gözlü hüriler; saklı inciler misali” meâlindeki âyetin sılasıdır. Allah Teâlâ sanki bunu, o âyetlerin hemen peşinde söylemiş gibidir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Cenâb-ı Hakkin, “Kabartılmış döşekler üzerinde” meålindeki âyetten sonra Şüphesiz m7 onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır meâlindeki âyeti getirmesi, kabartılmış döşekler ifadesinin kadınlardan kinâye olduğunu gösterir, çünkü onlar yatakları kabartırlar, ISJÂyetteki “furuş” kelimesinin E tekili eriş” gelir. Deve çiftleşmeyi arzu ettiği zaman “istefreşeti'n-nâle” (a eti) denilir. Bu âyetin, “Güzel gözlü hüriler; saklı inciler misali” meâlindeki âyetin sılası olması daha doğru gibidir. Çünkü Allah, güzel gözlü hüriler cümlesini, oturdukları koltuklar ve zevcelerden bahseden âyetten sonra getirmiştir, öyle olmasaydı onları burada belirtmesinin bir mânası olmazdı. Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Yani onlar dünya kadınları gibi değildirler, onları başlangıçta kendilerinden istifade edilecek hüviyete yarattık. Bu aynen meyvelerin niteliği ile ilgili olarak hakkında, onlar bitip tükenmez ve yasaklanmaz dediğimiz gibidir; yani o meyveler dünya meyveleri gibi değildir, ilk çıktığı anda da yenilebilecek özelliktedir.
Vakıa 56:36
36-37. “Onları bâkire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır.”
38. “Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir.”
Vakıa 56:37
36-37. “Onları bâkire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır.”
38. “Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir.”
Vakıa 56:38
36-37. “Onları bâkire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır.”
38. “Bütün bunlar, hakkın ve erdemin yanında olanlar içindir.”
Vakıa 56:39
Onları bâkire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Denildi ki: Onları böyle yarattık ve ebediyen bu halde olacaklar. Bekâretleri gittiğinde tekrar gelecek ve sonsuza kadar aynı çekicilik özelliğinde olacaklar, çünkü onlar böyle yaratılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire Kilmisizdir”” meâlindeki âyete müfessirlerin geneli şöyle bir mâna verdiler: Biz dul ve bâkirelerden meydana gelen dünya kadınlarını, dünyadaki yaratılıştan farklı olarak yeniden yaratacağız, dünyada onlar ihtiyar ve dul iken Biz onları bâkire kılacağız. Eğer rivayet sahih ise Hz. Peygamber'in “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır” meâlindeki âyet hakkında, “Yani dulları ve bâkireleri yepyeni bir yaratılışla yaratacağız” dediği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlere göre de Resülullah (s.a.) “İhtiyar cennete giremez” buyurmuş, sonra da şu âyeti okumuştur: “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire kılmışızdır””, Bu âyetin, “Güzel gözlü hüriler” meâlindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenlere göre de onlar dünya kadınları değildirler. En doğrusunu Allah bilir.
Onları eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kıldık. Âyetin metninde geçen “uruben” (Lje) kelimesi “urben” diye de okunmuştur. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Biz onu, iki sebepten dolayı “uruben” diye okuruz. Birincisi, büyük ve kıymetli mânasına geldiği için; ikincisi de Arapça dil kuralına daha uygun düştüğü için, ve “şükür” örneklerinde olduğu gibi. Diğer bir kırâat da “râ” harfinin cezimli okunmasıdır. Bu kelimeye, kocalarına âşık kadınlar mânası da verilmiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Arüb” güler yüzlü demektir. İbn Kuteybe de kocasına sevgiyle bağlı mânasını verdi”. Kocasına güzellikle ve tatlı sözle yaklaşan kadınlar anlamı da verilmiştir. Ona Mekkeliler'in “aribe”, Medineliler'in “ganice”, Iraklıların da “şekile” dedikleri rivayet edilmiştir. Said b. Cübeyr şöyle dedi: “Uruben” kelimesi, “dabe'ât” arzulu kadınlar mânasına gelir, yani kocasına şehvetle yaklaşan kadın demektir. Eşleşmeyi arzulayan dişi deveye de “dabia” denilir. Âyetteki “etrâb” kelimesi ise akran, aynı yaşta olanlar mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tirb” ve “lide” kelimeleri aynı mânaya gelir; bunun FarsçaSı “hemzâd'dır ve aynı yaşta olanlar demektir, Bunun aslı şudur: Onlar yeniden yaratılmışlardır, doğum söz konusu değildir, bundan dolayı büyüklük küçüklük de yoktur, dünyada yaşça büyük küçük oldukları gibi değildirler. Onlar âhirette birbirlerine denk yaştadırlar.
Onların bir kısımı sonrakilerdendir. Bu âyetin iki mânaya geldiğini daha önce söylemiştik. İbn Abbâs'tan (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilir; “Onların ikisi de (öncekiler de sonrakiler de) benim ümmetimdendir”?, “Çoğu öncegelipgeçmişlerden;birazıdasonrakilerdendir” meâlindeki âyet de aynı anlama gelir.
Ibn Kesir, Tefsir, VIII, 9; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensůûr, VIII, 15.
“4 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 449. Taberi, Câmi'u'mbeyân, XXVII, 249; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIII, 19.
GULEN MEZ GLA EZİZ (5147. “Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler!”
[Ashâb-ı Şimâl]
Allah Teâlâ daha önce ashâb-ı yemini de bunun gibi taaccüb ifadesiyle belirtmişti; onlara yaptığı ikramları ve verdiği çeşit çeşit nimetleri haber vermişti. Bunun arkasından ashâb-ı şimâli de anıyor ve “İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler” meâlindeki âyetle onlara azabı ve horlanmayı hazırladığını bildiriyor. Ayrıca sürenin baş tarafında da “ashâbü'l-meymene” ile “ashâbü'l-meşeme"yi zikretmiş, fakat onların sevabından ve azabından söz etmemişti. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: “Meymene” ve “meşeme” kelimeleri, onların hallerine delâlet etmektedir, çünkü “meymenet” sözcüğü hayırlı, mübarek ve uğurlu olmak mânasına gelen “yümn” kelimesinden gelmektedir. “Meşemet” sözcüğü de hayırsız ve uğursuz olmak anlamına gelen “şü'm” kökünden gelmektedir. Dolayısıyla sözü edilen bu iki kelime, bunların sahip oldukları güzelliklerle onların uğradıkları felâketler mânasını da içermektedir. Ancak “yemin” ve “şimâl” (sağ ve sol) kelimeleri aynı mânayı ifade etmediklerinden dolayı Cenâb-ı Hak burada her zümrenin aldığı karşılığı ayrıca belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:40
Onları bâkire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Denildi ki: Onları böyle yarattık ve ebediyen bu halde olacaklar. Bekâretleri gittiğinde tekrar gelecek ve sonsuza kadar aynı çekicilik özelliğinde olacaklar, çünkü onlar böyle yaratılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire Kilmisizdir”” meâlindeki âyete müfessirlerin geneli şöyle bir mâna verdiler: Biz dul ve bâkirelerden meydana gelen dünya kadınlarını, dünyadaki yaratılıştan farklı olarak yeniden yaratacağız, dünyada onlar ihtiyar ve dul iken Biz onları bâkire kılacağız. Eğer rivayet sahih ise Hz. Peygamber'in “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır” meâlindeki âyet hakkında, “Yani dulları ve bâkireleri yepyeni bir yaratılışla yaratacağız” dediği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlere göre de Resülullah (s.a.) “İhtiyar cennete giremez” buyurmuş, sonra da şu âyeti okumuştur: “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire kılmışızdır””, Bu âyetin, “Güzel gözlü hüriler” meâlindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenlere göre de onlar dünya kadınları değildirler. En doğrusunu Allah bilir.
Onları eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kıldık. Âyetin metninde geçen “uruben” (Lje) kelimesi “urben” diye de okunmuştur. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Biz onu, iki sebepten dolayı “uruben” diye okuruz. Birincisi, büyük ve kıymetli mânasına geldiği için; ikincisi de Arapça dil kuralına daha uygun düştüğü için, ve “şükür” örneklerinde olduğu gibi. Diğer bir kırâat da “râ” harfinin cezimli okunmasıdır. Bu kelimeye, kocalarına âşık kadınlar mânası da verilmiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Arüb” güler yüzlü demektir. İbn Kuteybe de kocasına sevgiyle bağlı mânasını verdi”. Kocasına güzellikle ve tatlı sözle yaklaşan kadınlar anlamı da verilmiştir. Ona Mekkeliler'in “aribe”, Medineliler'in “ganice”, Iraklıların da “şekile” dedikleri rivayet edilmiştir. Said b. Cübeyr şöyle dedi: “Uruben” kelimesi, “dabe'ât” arzulu kadınlar mânasına gelir, yani kocasına şehvetle yaklaşan kadın demektir. Eşleşmeyi arzulayan dişi deveye de “dabia” denilir. Âyetteki “etrâb” kelimesi ise akran, aynı yaşta olanlar mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tirb” ve “lide” kelimeleri aynı mânaya gelir; bunun FarsçaSı “hemzâd'dır ve aynı yaşta olanlar demektir, Bunun aslı şudur: Onlar yeniden yaratılmışlardır, doğum söz konusu değildir, bundan dolayı büyüklük küçüklük de yoktur, dünyada yaşça büyük küçük oldukları gibi değildirler. Onlar âhirette birbirlerine denk yaştadırlar.
Onların bir kısımı sonrakilerdendir. Bu âyetin iki mânaya geldiğini daha önce söylemiştik. İbn Abbâs'tan (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilir; “Onların ikisi de (öncekiler de sonrakiler de) benim ümmetimdendir”?, “Çoğu öncegelipgeçmişlerden;birazıdasonrakilerdendir” meâlindeki âyet de aynı anlama gelir.
Ibn Kesir, Tefsir, VIII, 9; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensůûr, VIII, 15.
“4 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 449. Taberi, Câmi'u'mbeyân, XXVII, 249; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIII, 19.
GULEN MEZ GLA EZİZ (5147. “Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler!”
[Ashâb-ı Şimâl]
Allah Teâlâ daha önce ashâb-ı yemini de bunun gibi taaccüb ifadesiyle belirtmişti; onlara yaptığı ikramları ve verdiği çeşit çeşit nimetleri haber vermişti. Bunun arkasından ashâb-ı şimâli de anıyor ve “İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler” meâlindeki âyetle onlara azabı ve horlanmayı hazırladığını bildiriyor. Ayrıca sürenin baş tarafında da “ashâbü'l-meymene” ile “ashâbü'l-meşeme"yi zikretmiş, fakat onların sevabından ve azabından söz etmemişti. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: “Meymene” ve “meşeme” kelimeleri, onların hallerine delâlet etmektedir, çünkü “meymenet” sözcüğü hayırlı, mübarek ve uğurlu olmak mânasına gelen “yümn” kelimesinden gelmektedir. “Meşemet” sözcüğü de hayırsız ve uğursuz olmak anlamına gelen “şü'm” kökünden gelmektedir. Dolayısıyla sözü edilen bu iki kelime, bunların sahip oldukları güzelliklerle onların uğradıkları felâketler mânasını da içermektedir. Ancak “yemin” ve “şimâl” (sağ ve sol) kelimeleri aynı mânayı ifade etmediklerinden dolayı Cenâb-ı Hak burada her zümrenin aldığı karşılığı ayrıca belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:41
Onları bâkire, eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kılmışızdır. Denildi ki: Onları böyle yarattık ve ebediyen bu halde olacaklar. Bekâretleri gittiğinde tekrar gelecek ve sonsuza kadar aynı çekicilik özelliğinde olacaklar, çünkü onlar böyle yaratılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire Kilmisizdir”” meâlindeki âyete müfessirlerin geneli şöyle bir mâna verdiler: Biz dul ve bâkirelerden meydana gelen dünya kadınlarını, dünyadaki yaratılıştan farklı olarak yeniden yaratacağız, dünyada onlar ihtiyar ve dul iken Biz onları bâkire kılacağız. Eğer rivayet sahih ise Hz. Peygamber'in “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır” meâlindeki âyet hakkında, “Yani dulları ve bâkireleri yepyeni bir yaratılışla yaratacağız” dediği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetlere göre de Resülullah (s.a.) “İhtiyar cennete giremez” buyurmuş, sonra da şu âyeti okumuştur: “Şüphesiz biz onları (eşlerini) yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır. Onları bâkire kılmışızdır””, Bu âyetin, “Güzel gözlü hüriler” meâlindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenlere göre de onlar dünya kadınları değildirler. En doğrusunu Allah bilir.
Onları eşlerine sevgiyle bağlı ve yaşıt kıldık. Âyetin metninde geçen “uruben” (Lje) kelimesi “urben” diye de okunmuştur. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Biz onu, iki sebepten dolayı “uruben” diye okuruz. Birincisi, büyük ve kıymetli mânasına geldiği için; ikincisi de Arapça dil kuralına daha uygun düştüğü için, ve “şükür” örneklerinde olduğu gibi. Diğer bir kırâat da “râ” harfinin cezimli okunmasıdır. Bu kelimeye, kocalarına âşık kadınlar mânası da verilmiştir. Ebü Avsece şöyle dedi: “Arüb” güler yüzlü demektir. İbn Kuteybe de kocasına sevgiyle bağlı mânasını verdi”. Kocasına güzellikle ve tatlı sözle yaklaşan kadınlar anlamı da verilmiştir. Ona Mekkeliler'in “aribe”, Medineliler'in “ganice”, Iraklıların da “şekile” dedikleri rivayet edilmiştir. Said b. Cübeyr şöyle dedi: “Uruben” kelimesi, “dabe'ât” arzulu kadınlar mânasına gelir, yani kocasına şehvetle yaklaşan kadın demektir. Eşleşmeyi arzulayan dişi deveye de “dabia” denilir. Âyetteki “etrâb” kelimesi ise akran, aynı yaşta olanlar mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Tirb” ve “lide” kelimeleri aynı mânaya gelir; bunun FarsçaSı “hemzâd'dır ve aynı yaşta olanlar demektir, Bunun aslı şudur: Onlar yeniden yaratılmışlardır, doğum söz konusu değildir, bundan dolayı büyüklük küçüklük de yoktur, dünyada yaşça büyük küçük oldukları gibi değildirler. Onlar âhirette birbirlerine denk yaştadırlar.
Onların bir kısımı sonrakilerdendir. Bu âyetin iki mânaya geldiğini daha önce söylemiştik. İbn Abbâs'tan (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle söylediği rivayet edilir; “Onların ikisi de (öncekiler de sonrakiler de) benim ümmetimdendir”?, “Çoğu öncegelipgeçmişlerden;birazıdasonrakilerdendir” meâlindeki âyet de aynı anlama gelir.
Ibn Kesir, Tefsir, VIII, 9; Süyûtî, ed-Dürru’l-mensůûr, VIII, 15.
“4 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 449. Taberi, Câmi'u'mbeyân, XXVII, 249; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIII, 19.
GULEN MEZ GLA EZİZ (5147. “Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler!”
[Ashâb-ı Şimâl]
Allah Teâlâ daha önce ashâb-ı yemini de bunun gibi taaccüb ifadesiyle belirtmişti; onlara yaptığı ikramları ve verdiği çeşit çeşit nimetleri haber vermişti. Bunun arkasından ashâb-ı şimâli de anıyor ve “İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler” meâlindeki âyetle onlara azabı ve horlanmayı hazırladığını bildiriyor. Ayrıca sürenin baş tarafında da “ashâbü'l-meymene” ile “ashâbü'l-meşeme"yi zikretmiş, fakat onların sevabından ve azabından söz etmemişti. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: “Meymene” ve “meşeme” kelimeleri, onların hallerine delâlet etmektedir, çünkü “meymenet” sözcüğü hayırlı, mübarek ve uğurlu olmak mânasına gelen “yümn” kelimesinden gelmektedir. “Meşemet” sözcüğü de hayırsız ve uğursuz olmak anlamına gelen “şü'm” kökünden gelmektedir. Dolayısıyla sözü edilen bu iki kelime, bunların sahip oldukları güzelliklerle onların uğradıkları felâketler mânasını da içermektedir. Ancak “yemin” ve “şimâl” (sağ ve sol) kelimeleri aynı mânayı ifade etmediklerinden dolayı Cenâb-ı Hak burada her zümrenin aldığı karşılığı ayrıca belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:42
42. “İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler.” Denildi ki: “Semüm” kelimesi, cehennemin kaynaması, “hamim” kelimesi de sıcaklığın son hadde varması mânasına gelir. “Semüm” kelimesine cehennemin harareti, soğuk rüzgâr ve sıcak rüzgâr mânası da verilmiştir. Bunun aslı şudur: Cehennem ehline “semüm” dokunduğunda, onların susuzluğu şiddetlenir, bunun üzerine susuzluklarını dindirip gidereceği ümidiyle “hamim'den içerler, fakat bu onların duydukları susuzluklarını daha çok arttırmaktan başka bir işe yaramaz. En doğrusunu Allah bilir.
“ Sonraki âyet.
Vakıa 56:43
“Yahmüm” kelimesinin simsiyah duman anlamına geldiği söylenmiştir. Bazıları “yahmümr “hamim” kökünden gelir dedi. Ebü Bekir e!-Esam şöyle dedi: Onlar buhardan bir gölgenin içindedirler, dumanı buhar haline getirmiştir. Sonra burada sözü edilen ve gölge anlamına gelen “zil” kelimesi, (ŞJmuhtemelen şu âyetlerde belirtilen gölgedir: “Şu üç bölüklü bir gölgeye doğru yol alın”, “Onların üstünde ateşten gölgeler olacak”“. Onun ateşten duvarlar mânasına geldiği de söylenmiştir.
Vakıa 56:44
Serin değildir, çünkü cehennem ateşinden gelmektedir; rahatlatıcı da değildir, çünkü onları rahatlatmak için değil hor ve hakir kılmak için gönderilmiştir. Hasan-ı Basri ve Katâde şöyle bir mâna verdiler: Konakladıkları yer serin değildir, görüntüsü de rahatlatıcı değildir”.
Vakıa 56:45
Yani onlara böyle bir ceza verilmiştir, çünkü onlar dünyada iken şöyle diyorlardı: “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız”. Bu sözü onların halkı ve alt kesimi değil, sefahate dalmış şımarıkları söylemişti, çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz””.
Vakıa 56:46
[Günahta Israr Etmek]
Bu ilâhi beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Onlar o en büyük günahta ısrar ediyorlardı, o da şirk inancını benimsemektir. Buradaki en büyük günahın şirk dışındaki büyük günahlarda ısrar etmek, onları yapmaya devam etmek mânasına geldiği de söylenmiştir. Bazılari da şöyle dedi: Israr ediyorlardı, yani yemin ediyorlar, sonra yeminleri boşa çıkıyordu, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar, Allah'ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler. Aksine bu, Allah'ın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir, fakat insanların çoğu bilmez””. Yani onlar, Allah'ın insanları tekrar diriltmeyeceğine dair yemin ediyorlardı, fakat Allah Teâlâ dirilteceğini haber veriyor ve onların bu yeminleri boşa çıkıyordu. İnkârcıların yeminlerinin şu âyet-i kerimede ifade edilen sözlerine ilişkin olması da mümkündür: “Kendilerine bir mücize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler”. [ ]Su âyette ifade edilen yemin de olabilir: “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi”. Uyarıcı geldi, fakat onlar yine doğru yola gelmediler. Mücizeler de geldi, onlara da inanmadılar. Dolayısıyla yeminleri hep boşa çıkmıştır. Onlar tekrar diriltilmeyeceklerine dair yemin ettiklerinde, daha yeminlerini tamamladıkları sırada “hânis” olmuşlar, yani yeminlerini bozmuşlardı, çünkü ondan ümitlerini kesmişlerdi. Bu âyet Hanefi mezhebine mensup âlimlerimizin, mutlaka gökyüzüne dokunacağına dair yemin eden birinin, yeminini bitirdiğinde hânis olacağına, yani yeminini bozmuş sayılacağına dair görüşlerinin doğruluğuna işaret etmektedir.
Vakıa 56:47
48. “Üstelik gelip geçmiş atalarımız da mı?” Onlar bu sözü alay etmek ve tekrar dirilmenin imkânsız olduğunu belirtmek amacıyla söylüyorlardı. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak onlara şu cevabı vermektedir:
Vakıa 56:48
48. “Üstelik gelip geçmiş atalarımız da mı?” Onlar bu sözü alay etmek ve tekrar dirilmenin imkânsız olduğunu belirtmek amacıyla söylüyorlardı. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak onlara şu cevabı vermektedir:
Vakıa 56:49
48. “Üstelik gelip geçmiş atalarımız da mı?” Onlar bu sözü alay etmek ve tekrar dirilmenin imkânsız olduğunu belirtmek amacıyla söylüyorlardı. Görmez misin ki, Cenâb-ı Hak onlara şu cevabı vermektedir:
Vakıa 56:50
Hem öncekiler, hem sonrakiler ifadesi iki şekilde yorumlanır. Birincisi, yaratılışta önce olanlarla sonra olanları bir araya getirir. Yani önce yaratılanlarla sonra yaratılanların arasını birleştirir, çünkü sonrakileri öncekilerin arkasından yaratmıştır, yoksa bir araya getirilecekler dediği vakitte yaratılmış değildirler, çünkü sonrakiler daha sonra yaratılmışlardır. İkincisi, onlar bilinen bir günün belli bir vaktinde toplanmak üzere yeryüzünde, yani kabirlerde bir araya getirilirler.
GELSİN Gİ ipi
Vakıa 56:51
Yani, ey yoldan sapan ve Allah'ın birliğine, peygamberlerine ve ölümden sonra dirilmeye işaret eden âyetlerini inkâr edenler!
İçöz: ino
Vakıa 56:52
[Zakkum Ağacı]
Allah Teâlâ, inkârcıların mutlaka zakkum ağacından yiyeceklerini haber vermektedir, O'nun verdiği haber aynen gerçekleşecektir. Sonra zakkum ağacı hakkında da şöyle buyurmuştur: “O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir”. Bu âyetin tefsirini ilgili yerde yapmıştık.
Vakıa 56:53
Cenâb-ı Hak, onların yedikleri ve içtikleri şeylerle mutlaka karınlarını dolduracaklarını, ama zakkum ve benzeri yiyeceklerden yemelerinin açlıklarını gidermeyeceğini haber vermektedir. İçtikleri kaynar su da onların susuzluklarını gidermeyecek, aksine açlıkları ve susuzlukları daha da artacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:54
Denildi ki: “Him” kelimesi hasta deve anlamına gelir; deve karnını dolduruncaya kadar su içer, fakat hasta olduğundan dolayı asla suya kanmaz. İşte cehennem ehli de böyledirler, midelerini dolduruncaya kadar yerler içerler, fakat bu onların ne açlıklarını ne de susuzluklarını giderir! En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de söylenmiştir: “Him” kelimesi, yeryüzünde başıboş dolaşan ve günlerce su bulamayan deve demektir, sonra suyu bulur, onunla midesini doldurur, nerdeyse çatlayacak hale gelir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın sözüdür.
Vakıa 56:55
Denildi ki: “Him” kelimesi hasta deve anlamına gelir; deve karnını dolduruncaya kadar su içer, fakat hasta olduğundan dolayı asla suya kanmaz. İşte cehennem ehli de böyledirler, midelerini dolduruncaya kadar yerler içerler, fakat bu onların ne açlıklarını ne de susuzluklarını giderir! En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de söylenmiştir: “Him” kelimesi, yeryüzünde başıboş dolaşan ve günlerce su bulamayan deve demektir, sonra suyu bulur, onunla midesini doldurur, nerdeyse çatlayacak hale gelir. Bu, Ebü Bekir el-Esamm'ın sözüdür.
Vakıa 56:56
156. “İşte hesap gününde onların ağırlanması böyle olacak!” 311 Yani hesap günü onların gıdaları ve rızıkları, sözü edilen bu yiyecek ve içeceklerdir.
57. “Sizi biz yarattık; artık inansanıza!”
Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Başlangıçta sizleri bizim yarattığımıza dair benim ve peygamberlerimin söylediklerini tasdik ediyorsunuz da sizi yeniden yaratacağımıza dair benim ve peygamberlerimin söylediklerini neden tasdik etmiyorsunuz? Çünkü ilk defa yaratmak, onu tekrar yaratmaktan daha büyük bir hayreti gerektirir. Nitekim Allah “Bu O'nun için pek kolaydır”: buyurmaktadır. İkincisi, sizi annelerinizin karnında üç karanlığın içinde yaratan”, sonra sizi bir halden başka bir hale çeviren Allah'ı ve ayrıca peygamberlerini tasdik ettiğinize göre Cenâb-ı Hakk'ın sizi boş yere ve nihai akıbeti olmayan bir amaçla yaratmasının ihtimal dâhilinde olmadığını anlarsınız. İşte bu, tekrar yaratmanın delilidir. Eğer böyle olmasaydı, sizi yaratması ve halden hale çevirmesi abes olurdu. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:57
156. “İşte hesap gününde onların ağırlanması böyle olacak!” 311 Yani hesap günü onların gıdaları ve rızıkları, sözü edilen bu yiyecek ve içeceklerdir.
57. “Sizi biz yarattık; artık inansanıza!”
Bu âyet-i kerime iki şekilde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Başlangıçta sizleri bizim yarattığımıza dair benim ve peygamberlerimin söylediklerini tasdik ediyorsunuz da sizi yeniden yaratacağımıza dair benim ve peygamberlerimin söylediklerini neden tasdik etmiyorsunuz? Çünkü ilk defa yaratmak, onu tekrar yaratmaktan daha büyük bir hayreti gerektirir. Nitekim Allah “Bu O'nun için pek kolaydır”: buyurmaktadır. İkincisi, sizi annelerinizin karnında üç karanlığın içinde yaratan”, sonra sizi bir halden başka bir hale çeviren Allah'ı ve ayrıca peygamberlerini tasdik ettiğinize göre Cenâb-ı Hakk'ın sizi boş yere ve nihai akıbeti olmayan bir amaçla yaratmasının ihtimal dâhilinde olmadığını anlarsınız. İşte bu, tekrar yaratmanın delilidir. Eğer böyle olmasaydı, sizi yaratması ve halden hale çevirmesi abes olurdu. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:58
Onlar, akıttıkları spermi ve kendilerini kendilerinin yaratmadığını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Akıttığınız spermi, kendinizi ve sahip olduğunuz varlıkları kendinizin yaratmadığını ikrar ediyor, sizi ve bütün bunları yaratanın Allah olduğunu, O'nun her şeyin gerçek mâliki olduğunu biliyorsunuz; ( bütün bunları bildiğinize, temyiz gücüne sahip olduğunuza ve aklınızın da diğer yaratıklardan daha kâmil olduğuna göre siz kendi nefsinizi yaratma gücüne sahip değilseniz, sizden daha alt seviyede olanların kendilerini yaratmaya ve belirtilen varlıkları yaratma gücüne sahip olmamaları daha mantıklıdır. İşte bu durum, Allah Teâlâ'nın bütün bunların yaratıcısı olduğunu gösterir. Öyleyse nasıl olur da O'ndan başkasına ibadet eder ve ulühiyet vasfını O'ndan başkasına verirsiniz?
YOL Su Leş SİLEN di cl. Aranızda ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez.”
[Ölüm, Dünya Hayatının Değişmez Gerçeğidir]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan farklı mânalara gelir. Birincisi, sizi ve sözünü ettiği varlıkları Allah yarattığına, sonra aranızda ölümü takdir ettiğine ve siz de Allaha dost ve düşman konumunda olduğunuza, Allah'ın da dünyada dost ile düşmanı eşit tuttuğuna, halbuki onların ayırtedilmesi gerektiğine göre bu durum, onların ayırtedileceği başka bir âlemin var olduğuna işaret eder.
İkincisi, Allah ölümü hemen ve gelecekte olacak şekilde takdir etti, yani hepinizin ölümünü tek bir vakitte takdir etmedi, aksine bazınız için hemen, bazınız için daha sonra olacak şekilde takdir etti. Ayrıca şunun ömrünü diğerinden daha uzun takdir etmiştir. Şöyle de denilmiştir: Aranızda ölümü biz takdir ettik, yani aziz olanınızla zelil olanınız, üstün olanınızla alt seviyede olanınız hakkında ölüm olayını eşit kıldık, hiç kimse kendisini ondan kurtaramazZ. Bundan başka ve daha uygun olan bir ihtimal da şudur: Cenâb-ı Hak aranızda ölümü takdir ettiğine ve hiçbirinizin de ölümden hoşlanmadığı halde ondan yakanızı kurtaramadığınıza göre bu durum başka bir gücün varlığına işaret eder, Kahhâr ve Kâdir olan bir gücün varlığına! Öyleyse O'nun var oldugunu kabul etmek, O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmek gerekir.
[Öldürülen İnsan Kendi Eceliyle Mi Ölmüştür?]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan, öldürülen kişi kendi eceliyle ölmemiştir diyen Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, insanlar arasında ölümü kendisinin takdir ettiğini söylemektedir. Onlara göre ise başkası tarafından öldürülen biri Allah'ın takdiriyle ve kendi eceliyle ölmemiştir. [ ]Halbuki Allah ölümü kendisinin takdir ettiğini haber veriyor, bu konuda asla Allahın önüne geçilmez: Bizim önümüze asla geçilemez! Eğer Mütezile'nin, öldürülen kişi eceli gelmeden ölmüştür iddiası doğru kabul edilirse, onlar şunu demek istiyorlar: Onun için ölüm takdir edilmedi, katil o takdirin önüne geçti, Allah'ın tayin etmiş olduğu ecelin yerine gelmesine, belirlenen o vakte ulaşmasına engel oldu. Böylece onlar, herkesin belirlenen eceline ulaşacağına dair verdiği haberde Cenâb-ı Hakk'ı yalancılıkla itham etmiş olmaktadırlar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Sizi benzerlerinizle değiştirmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez! Yani sizi emsallerinizle değiştirme işinde bize asla galip gelinemez. Yahut Allah şunu söylemektedir: Sizi emsallerinizle değiştirmekte hiçbir varlık bizi acze düşüremez. Ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Sizi maymun, domuz ve benzeri kötü ve çirkin suretlere çevirme (mesh) kudretimizin önüne asla geçilemez. Şöyle de denmiştir: Hangi şekilde dilerse öyle yaratır. Bu, ilk yoruma yakın bir ifadedir. Bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz cümlesi, beşeri ilmin ve filozofların görüşlerinin ulaşamadığı üç karanlık içinde sizi varetmemiz”/ mânasına da gelebilir. İşte bu güce sahip olan Allahın ölüleri diriltmekten ve daha başka dilediği işleri yapmaktan aciz olması muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:59
Onlar, akıttıkları spermi ve kendilerini kendilerinin yaratmadığını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Akıttığınız spermi, kendinizi ve sahip olduğunuz varlıkları kendinizin yaratmadığını ikrar ediyor, sizi ve bütün bunları yaratanın Allah olduğunu, O'nun her şeyin gerçek mâliki olduğunu biliyorsunuz; ( bütün bunları bildiğinize, temyiz gücüne sahip olduğunuza ve aklınızın da diğer yaratıklardan daha kâmil olduğuna göre siz kendi nefsinizi yaratma gücüne sahip değilseniz, sizden daha alt seviyede olanların kendilerini yaratmaya ve belirtilen varlıkları yaratma gücüne sahip olmamaları daha mantıklıdır. İşte bu durum, Allah Teâlâ'nın bütün bunların yaratıcısı olduğunu gösterir. Öyleyse nasıl olur da O'ndan başkasına ibadet eder ve ulühiyet vasfını O'ndan başkasına verirsiniz?
YOL Su Leş SİLEN di cl. Aranızda ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez.”
[Ölüm, Dünya Hayatının Değişmez Gerçeğidir]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan farklı mânalara gelir. Birincisi, sizi ve sözünü ettiği varlıkları Allah yarattığına, sonra aranızda ölümü takdir ettiğine ve siz de Allaha dost ve düşman konumunda olduğunuza, Allah'ın da dünyada dost ile düşmanı eşit tuttuğuna, halbuki onların ayırtedilmesi gerektiğine göre bu durum, onların ayırtedileceği başka bir âlemin var olduğuna işaret eder.
İkincisi, Allah ölümü hemen ve gelecekte olacak şekilde takdir etti, yani hepinizin ölümünü tek bir vakitte takdir etmedi, aksine bazınız için hemen, bazınız için daha sonra olacak şekilde takdir etti. Ayrıca şunun ömrünü diğerinden daha uzun takdir etmiştir. Şöyle de denilmiştir: Aranızda ölümü biz takdir ettik, yani aziz olanınızla zelil olanınız, üstün olanınızla alt seviyede olanınız hakkında ölüm olayını eşit kıldık, hiç kimse kendisini ondan kurtaramazZ. Bundan başka ve daha uygun olan bir ihtimal da şudur: Cenâb-ı Hak aranızda ölümü takdir ettiğine ve hiçbirinizin de ölümden hoşlanmadığı halde ondan yakanızı kurtaramadığınıza göre bu durum başka bir gücün varlığına işaret eder, Kahhâr ve Kâdir olan bir gücün varlığına! Öyleyse O'nun var oldugunu kabul etmek, O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmek gerekir.
[Öldürülen İnsan Kendi Eceliyle Mi Ölmüştür?]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan, öldürülen kişi kendi eceliyle ölmemiştir diyen Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, insanlar arasında ölümü kendisinin takdir ettiğini söylemektedir. Onlara göre ise başkası tarafından öldürülen biri Allah'ın takdiriyle ve kendi eceliyle ölmemiştir. [ ]Halbuki Allah ölümü kendisinin takdir ettiğini haber veriyor, bu konuda asla Allahın önüne geçilmez: Bizim önümüze asla geçilemez! Eğer Mütezile'nin, öldürülen kişi eceli gelmeden ölmüştür iddiası doğru kabul edilirse, onlar şunu demek istiyorlar: Onun için ölüm takdir edilmedi, katil o takdirin önüne geçti, Allah'ın tayin etmiş olduğu ecelin yerine gelmesine, belirlenen o vakte ulaşmasına engel oldu. Böylece onlar, herkesin belirlenen eceline ulaşacağına dair verdiği haberde Cenâb-ı Hakk'ı yalancılıkla itham etmiş olmaktadırlar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Sizi benzerlerinizle değiştirmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez! Yani sizi emsallerinizle değiştirme işinde bize asla galip gelinemez. Yahut Allah şunu söylemektedir: Sizi emsallerinizle değiştirmekte hiçbir varlık bizi acze düşüremez. Ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Sizi maymun, domuz ve benzeri kötü ve çirkin suretlere çevirme (mesh) kudretimizin önüne asla geçilemez. Şöyle de denmiştir: Hangi şekilde dilerse öyle yaratır. Bu, ilk yoruma yakın bir ifadedir. Bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz cümlesi, beşeri ilmin ve filozofların görüşlerinin ulaşamadığı üç karanlık içinde sizi varetmemiz”/ mânasına da gelebilir. İşte bu güce sahip olan Allahın ölüleri diriltmekten ve daha başka dilediği işleri yapmaktan aciz olması muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:60
Onlar, akıttıkları spermi ve kendilerini kendilerinin yaratmadığını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Akıttığınız spermi, kendinizi ve sahip olduğunuz varlıkları kendinizin yaratmadığını ikrar ediyor, sizi ve bütün bunları yaratanın Allah olduğunu, O'nun her şeyin gerçek mâliki olduğunu biliyorsunuz; ( bütün bunları bildiğinize, temyiz gücüne sahip olduğunuza ve aklınızın da diğer yaratıklardan daha kâmil olduğuna göre siz kendi nefsinizi yaratma gücüne sahip değilseniz, sizden daha alt seviyede olanların kendilerini yaratmaya ve belirtilen varlıkları yaratma gücüne sahip olmamaları daha mantıklıdır. İşte bu durum, Allah Teâlâ'nın bütün bunların yaratıcısı olduğunu gösterir. Öyleyse nasıl olur da O'ndan başkasına ibadet eder ve ulühiyet vasfını O'ndan başkasına verirsiniz?
YOL Su Leş SİLEN di cl. Aranızda ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez.”
[Ölüm, Dünya Hayatının Değişmez Gerçeğidir]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan farklı mânalara gelir. Birincisi, sizi ve sözünü ettiği varlıkları Allah yarattığına, sonra aranızda ölümü takdir ettiğine ve siz de Allaha dost ve düşman konumunda olduğunuza, Allah'ın da dünyada dost ile düşmanı eşit tuttuğuna, halbuki onların ayırtedilmesi gerektiğine göre bu durum, onların ayırtedileceği başka bir âlemin var olduğuna işaret eder.
İkincisi, Allah ölümü hemen ve gelecekte olacak şekilde takdir etti, yani hepinizin ölümünü tek bir vakitte takdir etmedi, aksine bazınız için hemen, bazınız için daha sonra olacak şekilde takdir etti. Ayrıca şunun ömrünü diğerinden daha uzun takdir etmiştir. Şöyle de denilmiştir: Aranızda ölümü biz takdir ettik, yani aziz olanınızla zelil olanınız, üstün olanınızla alt seviyede olanınız hakkında ölüm olayını eşit kıldık, hiç kimse kendisini ondan kurtaramazZ. Bundan başka ve daha uygun olan bir ihtimal da şudur: Cenâb-ı Hak aranızda ölümü takdir ettiğine ve hiçbirinizin de ölümden hoşlanmadığı halde ondan yakanızı kurtaramadığınıza göre bu durum başka bir gücün varlığına işaret eder, Kahhâr ve Kâdir olan bir gücün varlığına! Öyleyse O'nun var oldugunu kabul etmek, O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmek gerekir.
[Öldürülen İnsan Kendi Eceliyle Mi Ölmüştür?]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan, öldürülen kişi kendi eceliyle ölmemiştir diyen Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, insanlar arasında ölümü kendisinin takdir ettiğini söylemektedir. Onlara göre ise başkası tarafından öldürülen biri Allah'ın takdiriyle ve kendi eceliyle ölmemiştir. [ ]Halbuki Allah ölümü kendisinin takdir ettiğini haber veriyor, bu konuda asla Allahın önüne geçilmez: Bizim önümüze asla geçilemez! Eğer Mütezile'nin, öldürülen kişi eceli gelmeden ölmüştür iddiası doğru kabul edilirse, onlar şunu demek istiyorlar: Onun için ölüm takdir edilmedi, katil o takdirin önüne geçti, Allah'ın tayin etmiş olduğu ecelin yerine gelmesine, belirlenen o vakte ulaşmasına engel oldu. Böylece onlar, herkesin belirlenen eceline ulaşacağına dair verdiği haberde Cenâb-ı Hakk'ı yalancılıkla itham etmiş olmaktadırlar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Sizi benzerlerinizle değiştirmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez! Yani sizi emsallerinizle değiştirme işinde bize asla galip gelinemez. Yahut Allah şunu söylemektedir: Sizi emsallerinizle değiştirmekte hiçbir varlık bizi acze düşüremez. Ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Sizi maymun, domuz ve benzeri kötü ve çirkin suretlere çevirme (mesh) kudretimizin önüne asla geçilemez. Şöyle de denmiştir: Hangi şekilde dilerse öyle yaratır. Bu, ilk yoruma yakın bir ifadedir. Bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz cümlesi, beşeri ilmin ve filozofların görüşlerinin ulaşamadığı üç karanlık içinde sizi varetmemiz”/ mânasına da gelebilir. İşte bu güce sahip olan Allahın ölüleri diriltmekten ve daha başka dilediği işleri yapmaktan aciz olması muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:61
Onlar, akıttıkları spermi ve kendilerini kendilerinin yaratmadığını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Akıttığınız spermi, kendinizi ve sahip olduğunuz varlıkları kendinizin yaratmadığını ikrar ediyor, sizi ve bütün bunları yaratanın Allah olduğunu, O'nun her şeyin gerçek mâliki olduğunu biliyorsunuz; ( bütün bunları bildiğinize, temyiz gücüne sahip olduğunuza ve aklınızın da diğer yaratıklardan daha kâmil olduğuna göre siz kendi nefsinizi yaratma gücüne sahip değilseniz, sizden daha alt seviyede olanların kendilerini yaratmaya ve belirtilen varlıkları yaratma gücüne sahip olmamaları daha mantıklıdır. İşte bu durum, Allah Teâlâ'nın bütün bunların yaratıcısı olduğunu gösterir. Öyleyse nasıl olur da O'ndan başkasına ibadet eder ve ulühiyet vasfını O'ndan başkasına verirsiniz?
YOL Su Leş SİLEN di cl. Aranızda ölümü biz takdir ettik; sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez.”
[Ölüm, Dünya Hayatının Değişmez Gerçeğidir]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan farklı mânalara gelir. Birincisi, sizi ve sözünü ettiği varlıkları Allah yarattığına, sonra aranızda ölümü takdir ettiğine ve siz de Allaha dost ve düşman konumunda olduğunuza, Allah'ın da dünyada dost ile düşmanı eşit tuttuğuna, halbuki onların ayırtedilmesi gerektiğine göre bu durum, onların ayırtedileceği başka bir âlemin var olduğuna işaret eder.
İkincisi, Allah ölümü hemen ve gelecekte olacak şekilde takdir etti, yani hepinizin ölümünü tek bir vakitte takdir etmedi, aksine bazınız için hemen, bazınız için daha sonra olacak şekilde takdir etti. Ayrıca şunun ömrünü diğerinden daha uzun takdir etmiştir. Şöyle de denilmiştir: Aranızda ölümü biz takdir ettik, yani aziz olanınızla zelil olanınız, üstün olanınızla alt seviyede olanınız hakkında ölüm olayını eşit kıldık, hiç kimse kendisini ondan kurtaramazZ. Bundan başka ve daha uygun olan bir ihtimal da şudur: Cenâb-ı Hak aranızda ölümü takdir ettiğine ve hiçbirinizin de ölümden hoşlanmadığı halde ondan yakanızı kurtaramadığınıza göre bu durum başka bir gücün varlığına işaret eder, Kahhâr ve Kâdir olan bir gücün varlığına! Öyleyse O'nun var oldugunu kabul etmek, O'nun emir ve yasaklarına boyun eğmek gerekir.
[Öldürülen İnsan Kendi Eceliyle Mi Ölmüştür?]
Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu beyan, öldürülen kişi kendi eceliyle ölmemiştir diyen Mütezile'nin iddialarını reddetmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, insanlar arasında ölümü kendisinin takdir ettiğini söylemektedir. Onlara göre ise başkası tarafından öldürülen biri Allah'ın takdiriyle ve kendi eceliyle ölmemiştir. [ ]Halbuki Allah ölümü kendisinin takdir ettiğini haber veriyor, bu konuda asla Allahın önüne geçilmez: Bizim önümüze asla geçilemez! Eğer Mütezile'nin, öldürülen kişi eceli gelmeden ölmüştür iddiası doğru kabul edilirse, onlar şunu demek istiyorlar: Onun için ölüm takdir edilmedi, katil o takdirin önüne geçti, Allah'ın tayin etmiş olduğu ecelin yerine gelmesine, belirlenen o vakte ulaşmasına engel oldu. Böylece onlar, herkesin belirlenen eceline ulaşacağına dair verdiği haberde Cenâb-ı Hakk'ı yalancılıkla itham etmiş olmaktadırlar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Sizi benzerlerinizle değiştirmemiz hususunda bizim önümüze asla geçilemez! Yani sizi emsallerinizle değiştirme işinde bize asla galip gelinemez. Yahut Allah şunu söylemektedir: Sizi emsallerinizle değiştirmekte hiçbir varlık bizi acze düşüremez. Ve bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz hususunda. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Sizi maymun, domuz ve benzeri kötü ve çirkin suretlere çevirme (mesh) kudretimizin önüne asla geçilemez. Şöyle de denmiştir: Hangi şekilde dilerse öyle yaratır. Bu, ilk yoruma yakın bir ifadedir. Bilemeyeceğiniz bir şekilde sizi yeniden varetmemiz cümlesi, beşeri ilmin ve filozofların görüşlerinin ulaşamadığı üç karanlık içinde sizi varetmemiz”/ mânasına da gelebilir. İşte bu güce sahip olan Allahın ölüleri diriltmekten ve daha başka dilediği işleri yapmaktan aciz olması muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:62
62. “Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret alsanıHiç kuskusuz ilk yaratilisinizi biliyorsunuz. Daha önce söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk'ın sizi ilk defa örneğiniz olmadan yarattığını biliyorsunuz, O'nun sizi tekrar yaratmaktan aciz olma ihtimali yoktur, [ ]çünkü ikinci defa yaratması ilk yaratması gibidir, hatta sizin kanaatinize göre de ikincisi daha basit ve daha kolaydır. Öyleyse düşünüp ibret alsanıza! Bu cümle de daha önce söylediğimiz mânaya gelir: Allah'ın birliğini ve rablığını düşünüp ibret alsanıza! Yahut O'nun yeniden yaratmaya kâdir olduğunu düşünsenize! Veyahut size vermiş olduğu bunca nimetlere karşı şükredilmeye lâyık olanın Allah olduğunu düşünsenize! Veyahut da Allah'ın nimetlerini ve ihsanın: düşünüp ibret alsanıza! Bazıları şöyle der: Buradaki ilk yaratılıştan maksat Âdem'in yaratılmasıdır. Yani siz, onun bir aslı ve örneği olmadan yaratıldığını biliyorsunuz, bunu yapmaya kâdir olan diğerini yaratmaya da kâdirdir. Sizin vehminizi takdire ise daha çok kâdirdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
63. “Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü?”
Vakıa 56:63
62. “Hiç kuşkusuz ilk yaratılışınızı biliyorsunuz; düşünüp ibret alsanıHiç kuskusuz ilk yaratilisinizi biliyorsunuz. Daha önce söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk'ın sizi ilk defa örneğiniz olmadan yarattığını biliyorsunuz, O'nun sizi tekrar yaratmaktan aciz olma ihtimali yoktur, [ ]çünkü ikinci defa yaratması ilk yaratması gibidir, hatta sizin kanaatinize göre de ikincisi daha basit ve daha kolaydır. Öyleyse düşünüp ibret alsanıza! Bu cümle de daha önce söylediğimiz mânaya gelir: Allah'ın birliğini ve rablığını düşünüp ibret alsanıza! Yahut O'nun yeniden yaratmaya kâdir olduğunu düşünsenize! Veyahut size vermiş olduğu bunca nimetlere karşı şükredilmeye lâyık olanın Allah olduğunu düşünsenize! Veyahut da Allah'ın nimetlerini ve ihsanın: düşünüp ibret alsanıza! Bazıları şöyle der: Buradaki ilk yaratılıştan maksat Âdem'in yaratılmasıdır. Yani siz, onun bir aslı ve örneği olmadan yaratıldığını biliyorsunuz, bunu yapmaya kâdir olan diğerini yaratmaya da kâdirdir. Sizin vehminizi takdire ise daha çok kâdirdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
63. “Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü?”
Vakıa 56:64
64. “Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz miyiz bitiren?” Bu ilâhi beyan iki mânaya gelebilir. Birincisi, az önce geçen “Akıttığınız meniyi düşündünüz meâlindeki âyetin sılası olması mümkündür. Allah sanki şunu söylemektedir: Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü? Onun ekinini siz mi yaratıyorsunuz yoksa biz mi yaratıyoruz? Dolayısıyla yukarıdaki âyette zikrettiğimizle aynı anlama gelir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü? Yani ürünün yetişmesini sağlayan o bitirme işini siz mi yarattınız, yoksa onu yetiştiren biz miyiz?
Bu âyete müfessirler şöyle mâna verdiler: O tohumun ekinini siz mi yetiştiriyorsunuz, yoksa biz mi yetiştiriyoruz? Bunun aslı bizim söylediğimiz gibidir.
Vakıa 56:65
Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik. Yani kupkuru bir ota dönüştürürdük. Ebü Avsece, onu paramparça yapardık diye mâna verdi. Cenâb-ı Hak burada, onlara vermiş olduğu nimetleri belirtiyor ve şöyle buyuruyor: Onu sağlam bırakıp faydalanılacak hale getiren Allah'tır. Eğer dileseydi onu (Slyararlanılması mümkün olmayan hale getirirdi. Yahut Allah burada kudretini haber vermekte, onları yetiştirmeye de helâk etmeye de kâdir olduğunu söylemektedir. Böyle olunca da yaratmaya da yeniden yaratmaya da kâdirdir anlamına gelir.
Şaşırır kalırdınız. Buna hayret ederdiniz anlamı da pişman olurdunuz mânası da verilmiştir. Bu kelime Ukl kabilesinde kullanılır”. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Yani nimetlenir ve lezzet alırsınız, demektir. Nitekim bir adam diğerine şöyle der: Senin malını alsam ya da ele geçirsem, zengin olurdum yahut ihtiyaçtan kurtulurdum. Ancak bu söylenir mi söylenmez mi bilmiyoruz. Eğer söyleniyor olsaydı, o zaman şöyle takdir edilir: Sanki bahsettiği şeyi her zaman hatırlatmaktan haz duyuyor. Çünkü insanın malı gidince, haz duyan ve nimetlenen biri gibi devamlı onu anar. Şaşırır kalırdınız sözüne, İbn Abbâs'm (r.a.) birbirinizi kınardınız mânasını verdiği rivayet edilir, İbn Mesüd'un (r.a.) mushafında buradaki “fezaltüm” kelimesi “feziltüm” şeklindedir. Bu kelime geceler değil, sadece gündüzler için kullanılır.
Vakıa 56:66
67. “Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık (derdiniz)?
Çok zarara uğradık derdiniz. Âyetteki “muğramün” kelimesinin işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. “O'nun azabı bitip tükenme bilmez” meâlindeki âyete dayanarak bunun azap edildik anlamına geldiği söylen miştir. Biz kötülüğe düşerek yerildik anlamı da verilmiştir. [S] Ancak “gurm” kelimesinin mânası açıktır; malında hüsrana uğrayan veya malını kaybeden insan, başkasına muhtaç olduğu için “gurm” konumuna düşmüştür, yani zarara uğramış ve mahvolmuştur. İşin aslı şudur: En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Eğer Allah ektiğiniz tohumu çer çöp haline getirip ondan yararlanamasaydınız şöyle derdiniz: Biz çok zarara uğradık. Sonra Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık (derdiniz) meâlindeki âyette geçen “mahrüm'” kelimesine, kendisinden mal engellenen yahut yararlanmasına mani olunan anlamı verilmiştir. Bazıları da sınırlandık diye mâna verdi. Kendilerinden esirgendi anlamı da verilmiştir. Ancak “mahrum” kelimesinin mânası açıktır, yoruma ihtiyacı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
UA is İŞİN EARE]
Vakıa 56:67
67. “Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık (derdiniz)?
Çok zarara uğradık derdiniz. Âyetteki “muğramün” kelimesinin işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. “O'nun azabı bitip tükenme bilmez” meâlindeki âyete dayanarak bunun azap edildik anlamına geldiği söylen miştir. Biz kötülüğe düşerek yerildik anlamı da verilmiştir. [S] Ancak “gurm” kelimesinin mânası açıktır; malında hüsrana uğrayan veya malını kaybeden insan, başkasına muhtaç olduğu için “gurm” konumuna düşmüştür, yani zarara uğramış ve mahvolmuştur. İşin aslı şudur: En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Eğer Allah ektiğiniz tohumu çer çöp haline getirip ondan yararlanamasaydınız şöyle derdiniz: Biz çok zarara uğradık. Sonra Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık (derdiniz) meâlindeki âyette geçen “mahrüm'” kelimesine, kendisinden mal engellenen yahut yararlanmasına mani olunan anlamı verilmiştir. Bazıları da sınırlandık diye mâna verdi. Kendilerinden esirgendi anlamı da verilmiştir. Ancak “mahrum” kelimesinin mânası açıktır, yoruma ihtiyacı yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
UA is İŞİN EARE]
Vakıa 56:68
69, “Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren?”
Vakıa 56:69
69, “Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren?”
Vakıa 56:70
70. Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şikretmeli değil misiniz?”
çelik suyu düşündünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren? Allah Teàl insanlara verdiği nimetleri h kimseyi ayakla bırakmayan Aà, içmeleri için tatlı su indirdiğini söyleyerek atırlatıyor, dileseydi onu canları helâk eden ve I acı ve tuzlu bir su haline getirebileceğini haber veriyor. Başka bir âyette de (toprağa ekilen tohum için] “Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşırır kalırdınız” buyuruyor. Böylece su, insanlara gıda olmaktan çıkardı. Ancak Allah lütfuyla ve rahmetiyle suyu gıda ve içecek hale getirdi, bundan dolayı âyetin sonunda Şükretmeli değil misiniz? buyuruyor. Yani Allahın vermiş olduğu nimetlere şükretsenize! Sonra bu âyetler, Mütezile'nin, kulların fiillerine dair iddiasını reddetmektedir. Çünkü Allah “Akıttığınız meniyi düşündünüz mü? Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa biz miyiz yaratan?” buyurmaktadır. Meni getirmek, kulun fiilidir, çünkü meniyi fışkırtan kuldur. Fakat Allah “Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa biz mi?” buyurarak meniyi kendisinin yarattığını haber vermektedir. Toprağı sürmek ve tohum ekmek de kulların fiilidir, fakat Allah onları yaratanın kendisi olduğunu bildirmektedir.
[Mütezile ve Aslah İddiası]
[ ]“Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik”! meâlindeki âyetle, Dileseydik onu tuzlu yapardık ilâhi kelâmı da Mütezile'nin en uygun (aslah) olanı yaratmak Allaha vaciptir iddiasını reddetmektedir. Çünkü Allah “Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik” ve Dileseydik onu tuzlu yapardık buyurmaktadır. Bu durumda bahsettiği işi yapmaması, ya kullar için en uygun (aslah) olanı yapmadı anlamına gelir, çünkü dileseydi onu şöyle yapardı buyuruyor, ama öyle yapmıyor, bu durumda aslah olanı yapmadı demektir. Yahut da suyun böyle yaratılması kulları için aslah olandır. Bu durumda sanki şöyle söylemektedir: Allah dileseydi hak ve âdil olanı zulme çevirirdi. Cenâb-ı Hak zulmetmeyi dileseydi mutlaka zulmederdi demek ise asla caiz değildir. Hangi mâna verilirse verilsin bu âyetler Mütezile'nin iddiasını çürütmektedir. Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren? cümlesinde geçen “müzn” kelimesinin mânasında ihtilaf edilmiştir. Müfessirlerin geneli ve edebiyatçılar, bunun bulut anlamına geldiğini söylediler. Ebâ Bekir el-Esam, “müz” tatlı sudur dedi. Buna göre âyetteki “min” harf-i cerri sıladır, sanki şunu söylemektedir: Tatlı suyu siz mi indirdiniz? Fakat zâhir olan, müfessirlerin ve edebiyatçıların söyledikleridir, çünkü su buluttan inmektedir. Hn doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:71
Âyetin metninde geçen “türün” (osp) fiiline bazıları ateşi parlatmak, bazıları da yakmak mânasını verdiler. Bu fiil, ateş çıkarmak ve aydınlatmak mânasında da kullanılır.
Vakıa 56:72
Denildi ki: Buradaki ağaçtan maksat, ateş için kullanılan ve yakılan odundur. Ondan maksadın, ucunda ateş bulunan meşale olduğu da söylenmiştir. İlk yorum daha doğrudur. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:73
Biz onu işaret kıldık. Bazı müfessirler şöyle mâna verdi: Biz onu büyük ateş için, yani âhiretteki ateş için bir işaret kıldık. Şöyle mâna verilmesi de mümkündür: Biz bu mevcut nimetleri, vâdedilen nimetler için bir işaret kıldık. Yahut dünyada çekilen bu zorlukları ve belâları, uyarılmış oldukları âhiretteki zorluklar için işaret kıldık. En doğrusunu Allah bilir. Çöl yolcularına nimet kıldık. Bazı müfessirler buna yolculara nimet yaptık anlamı verdiler. Yolcular mene çün geçen yolculara tahsis ettiler. Bu, Ibn Kuteybe'nin sözüdür”, Mukvin kelimesine, faydalananlar mânası da verilmiştir. Ebü Avsece buna, azığı olmayan kimse mânasını verdi. Kimsenin yaşamadığı ıssız yere düşen kimse mânası da verilmiştir. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Yanında azığı olmayan kişinin ateşe, azığı olandan daha çok ihtiyacı olduğu kanaatinde değilim, aksine azığı olan kişinin ateşe daha çok ihtiyacı vardır. Güçlü ve sağlam biniti olan kişi için de “raculun mukvin” (u KEEN denilir.
Vakıa 56:74
Biz onu işaret kıldık. Bazı müfessirler şöyle mâna verdi: Biz onu büyük ateş için, yani âhiretteki ateş için bir işaret kıldık. Şöyle mâna verilmesi de mümkündür: Biz bu mevcut nimetleri, vâdedilen nimetler için bir işaret kıldık. Yahut dünyada çekilen bu zorlukları ve belâları, uyarılmış oldukları âhiretteki zorluklar için işaret kıldık. En doğrusunu Allah bilir. Çöl yolcularına nimet kıldık. Bazı müfessirler buna yolculara nimet yaptık anlamı verdiler. Yolcular mene çün geçen yolculara tahsis ettiler. Bu, Ibn Kuteybe'nin sözüdür”, Mukvin kelimesine, faydalananlar mânası da verilmiştir. Ebü Avsece buna, azığı olmayan kimse mânasını verdi. Kimsenin yaşamadığı ıssız yere düşen kimse mânası da verilmiştir. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Yanında azığı olmayan kişinin ateşe, azığı olandan daha çok ihtiyacı olduğu kanaatinde değilim, aksine azığı olan kişinin ateşe daha çok ihtiyacı vardır. Güçlü ve sağlam biniti olan kişi için de “raculun mukvin” (u KEEN denilir.
Vakıa 56:75
š 319
İbn Mesüd (r.a.) ve İbrahim en-Nehafnin“ bu âyeti tekil sigasıyla “bimevkii'n-nücüm” diye okudukları rivayet edilmiştir”. Hasan-ı Basri, “mevâkıi” diye çoğul sigasıyla okudu“, Ebü Ubeyd de bunu benimsedi. Bazı müfessirler bunu Kur'ân'ın iniş yerleri, bazıları da yıldızların batma ve düşme yerleri diye yorumladılar. Hangi yorum olursa olsun, âyeti çoğul sigasıyla okumak daha uygundur. Sonra “felâ uksimu” kelimesi hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Lâ” edatı burada sıladır, sanki şöyle denilmektedir: “Uksimu bi-mevâkı'i'n-nücüm” (çil 52, i), yani yıldızların yerlerine yemin ederim. Böyle ifadeler dilde caizdir, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dolayısıyla bu “l?” edatı tekit mânasına gelmek üzere sıladır ve zâittir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “l” edatı zâit değildir, Allah onu, kâfirler tarafından söylenen bir sözü reddetmek ve onların tartışmalarını defetmek için koymuştur. Fakat onun ne olduğu kendi aralarında mâruf olduğu için belirtmemekte, “felâ” sözüyle onu reddetmekte, sonra yemin ederim diye söze başlamaktadır. Sanki şöyle demektedir: Yıldızların yerlerine yemin ederek başlıyorum.
6 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 451. “ O, Ebü İmrân (Ebü Ammâr) İbrahim b. Yezid b. el-Esved el-Küfi en-Nehaidir. Fakih Sonra yıldızların yerleri konusunda yukarıda sözünü ettiğimiz iki yorum hakkında da ihtilaf edilmiştir. (Birincisi,) bazıları şöyle dedi: Yıldızların yerleri sözünden maksat, Kur'ân'ın parçalar halinde indirilmiş olduğu yerlerdir, bunun delili de hemen arkasından gelen âyettir: “Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur'àndir. (Aslı) korunmuş bir kitaptadır”?, İkincisi, buradaki yıldızlardan maksat bazılarının söylediği gibi belli yıldızlardır. Sonra gerçekten maksat bilinen şekliyle yıldızlar ise o zaman âyet farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, kalplerde ve insanlar nazarında yıldızların ve bulundukları yerin azametinden ve değerinin büyüklüğünden dolayı bu kelime kullanılmıştır, hatta bazı mülhitler âlemi yıldızların idare ettiği inancındadırlar. (İkincisi,) yol bulmak, yağmurun ve suyun bol olacağını anlamak, zamanı ve vakti bilmek gibi halka sayılamayacak derecede çok faydası olduğundan dolayı belirtilmiştir. [ ] [Üçüncüsü,] yıldızların yerleri sözünden maksat, yıldızların düştükleri yerlerdir. Bu da yıldızların Allah'a ne kadar kuvvetle itaat ettiklerini ve Cenâb-ı Hakk'ın onları yaratılanların istifadesine sunduğunu ifade eder; çünkü yıldızlar bir gün veya bir gecede beşyüz yıllık yol katetme gücüne sahiptirler, böyle bir güce, mesafeleri en çabuk kateden ve hedefine en çabuk ulaşan kanatlılardan ve canlılardan herhangi birinin sahip olması düşünülemez. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bütün müfessirler, yıldızlar adına Allah tarafından yemin edildiğini söylemektedirler. Bu yeminin peygamber aleyhisselâm tarafından yapılmış olması da mümkündür, Cenâb-ı Hak da bu gibi nesnelerin Rabb'i adına yemin etmesi gerektiğini peygamberine öğretmek için o yemini kendi zatına nispet etmiştir. Aynı şekilde peygamberlerden başkalarına da bu gibi nesnelerin Rabb'i adına yemin etmelerini öğretmektedir. Çünkü onlarla Allah arasında yemin etmeyi gerektirecek herhangi bir tartışma geçmiş değildir. Dolayısıyla buradaki yemin, inkâr edenlere ve tartışanlara, haberi teyit etmek için yapılmıştır, ancak bu tartışma insanlarla peygamberler arasında geçmiştir. “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki”” meâlindeki âyet de böyledir; doğuların ve batıların Rabb'ine yemin edilmesi caizdir, ancak bu yemin Allah tarafından değil peygamber (s.a.) tarafından yapılmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın bizzat kendisinin yemin ederek “Doğuların Rabb'i adına yemin ederim” demesi ihtimal dâhilinde değildir, âyetin zâhiri yemin edenin peygamber (s.a.) olduğunu göstermektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonraki âyetler.
İSİBazıları şöyle der; Kurânda belirtilen birtakım nesneler adına yapılan EN yeminler aslında o yemin yapılmasa bile o nesnelerin kendileri yemindeki tekit ve teyit etme månasını ifade ederler. Çünkü yeminlerin çoğu, ancak ölümden sonra dirilmek, tevhit, peygamberliği ispat ve benzeri hususları ifade etmek için yapılmaktadır., İşte bahsi geçen nesneler adına yemin yapılmasa bile, yemin etmeyi gerektiren mânayı ifade ederler, çünkü o nesnelerde ölümden sonra dirilmeye, tevhide ve risâletin ispatına işaret eden özellikler vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Vakıa 56:76
š 319
İbn Mesüd (r.a.) ve İbrahim en-Nehafnin“ bu âyeti tekil sigasıyla “bimevkii'n-nücüm” diye okudukları rivayet edilmiştir”. Hasan-ı Basri, “mevâkıi” diye çoğul sigasıyla okudu“, Ebü Ubeyd de bunu benimsedi. Bazı müfessirler bunu Kur'ân'ın iniş yerleri, bazıları da yıldızların batma ve düşme yerleri diye yorumladılar. Hangi yorum olursa olsun, âyeti çoğul sigasıyla okumak daha uygundur. Sonra “felâ uksimu” kelimesi hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Lâ” edatı burada sıladır, sanki şöyle denilmektedir: “Uksimu bi-mevâkı'i'n-nücüm” (çil 52, i), yani yıldızların yerlerine yemin ederim. Böyle ifadeler dilde caizdir, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Seni secde etmekten alıkoyan nedir?” Dolayısıyla bu “l?” edatı tekit mânasına gelmek üzere sıladır ve zâittir. Bazıları şöyle dedi: Buradaki “l” edatı zâit değildir, Allah onu, kâfirler tarafından söylenen bir sözü reddetmek ve onların tartışmalarını defetmek için koymuştur. Fakat onun ne olduğu kendi aralarında mâruf olduğu için belirtmemekte, “felâ” sözüyle onu reddetmekte, sonra yemin ederim diye söze başlamaktadır. Sanki şöyle demektedir: Yıldızların yerlerine yemin ederek başlıyorum.
6 İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurân, s. 451. “ O, Ebü İmrân (Ebü Ammâr) İbrahim b. Yezid b. el-Esved el-Küfi en-Nehaidir. Fakih Sonra yıldızların yerleri konusunda yukarıda sözünü ettiğimiz iki yorum hakkında da ihtilaf edilmiştir. (Birincisi,) bazıları şöyle dedi: Yıldızların yerleri sözünden maksat, Kur'ân'ın parçalar halinde indirilmiş olduğu yerlerdir, bunun delili de hemen arkasından gelen âyettir: “Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur'àndir. (Aslı) korunmuş bir kitaptadır”?, İkincisi, buradaki yıldızlardan maksat bazılarının söylediği gibi belli yıldızlardır. Sonra gerçekten maksat bilinen şekliyle yıldızlar ise o zaman âyet farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, kalplerde ve insanlar nazarında yıldızların ve bulundukları yerin azametinden ve değerinin büyüklüğünden dolayı bu kelime kullanılmıştır, hatta bazı mülhitler âlemi yıldızların idare ettiği inancındadırlar. (İkincisi,) yol bulmak, yağmurun ve suyun bol olacağını anlamak, zamanı ve vakti bilmek gibi halka sayılamayacak derecede çok faydası olduğundan dolayı belirtilmiştir. [ ] [Üçüncüsü,] yıldızların yerleri sözünden maksat, yıldızların düştükleri yerlerdir. Bu da yıldızların Allah'a ne kadar kuvvetle itaat ettiklerini ve Cenâb-ı Hakk'ın onları yaratılanların istifadesine sunduğunu ifade eder; çünkü yıldızlar bir gün veya bir gecede beşyüz yıllık yol katetme gücüne sahiptirler, böyle bir güce, mesafeleri en çabuk kateden ve hedefine en çabuk ulaşan kanatlılardan ve canlılardan herhangi birinin sahip olması düşünülemez. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bütün müfessirler, yıldızlar adına Allah tarafından yemin edildiğini söylemektedirler. Bu yeminin peygamber aleyhisselâm tarafından yapılmış olması da mümkündür, Cenâb-ı Hak da bu gibi nesnelerin Rabb'i adına yemin etmesi gerektiğini peygamberine öğretmek için o yemini kendi zatına nispet etmiştir. Aynı şekilde peygamberlerden başkalarına da bu gibi nesnelerin Rabb'i adına yemin etmelerini öğretmektedir. Çünkü onlarla Allah arasında yemin etmeyi gerektirecek herhangi bir tartışma geçmiş değildir. Dolayısıyla buradaki yemin, inkâr edenlere ve tartışanlara, haberi teyit etmek için yapılmıştır, ancak bu tartışma insanlarla peygamberler arasında geçmiştir. “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki”” meâlindeki âyet de böyledir; doğuların ve batıların Rabb'ine yemin edilmesi caizdir, ancak bu yemin Allah tarafından değil peygamber (s.a.) tarafından yapılmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın bizzat kendisinin yemin ederek “Doğuların Rabb'i adına yemin ederim” demesi ihtimal dâhilinde değildir, âyetin zâhiri yemin edenin peygamber (s.a.) olduğunu göstermektedir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonraki âyetler.
İSİBazıları şöyle der; Kurânda belirtilen birtakım nesneler adına yapılan EN yeminler aslında o yemin yapılmasa bile o nesnelerin kendileri yemindeki tekit ve teyit etme månasını ifade ederler. Çünkü yeminlerin çoğu, ancak ölümden sonra dirilmek, tevhit, peygamberliği ispat ve benzeri hususları ifade etmek için yapılmaktadır., İşte bahsi geçen nesneler adına yemin yapılmasa bile, yemin etmeyi gerektiren mânayı ifade ederler, çünkü o nesnelerde ölümden sonra dirilmeye, tevhide ve risâletin ispatına işaret eden özellikler vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Vakıa 56:77
77. “Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kurün'duir” Bu âyetin Kurân üzerine yemin etmek anlamına geldiğini söyleyenlere göre bu mâna gayet açıktır. Cenâb-ı Hak, Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur'ândır buyurmaktadır, yani Kur'ân'a ve onu âyetler halinde ve değişik zamanlarda indirene yemin ederim ki, o çok yücedir. Bilinen yıldızlar adına yemin mânasında yorumlayanlara göre Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur'ân'dır meâlindeki âyet, sözün başlangıcını ifade eder. Sonra Kurân'ın “kerim”, yani yüce olarak nitelenmesi, farklı mânalarda yorumlanır. Birincisi, dünyevi ve uhrevi ihtiyaçlara cevap vermesi açısından yüce olmakla nitelenmiştir. “Kerim” kelimesi örfte, kendini halkın ihtiyaçlarını karşılamaya adayan adam mânasına gelir. (İkincisi, Kur'ân'a tâbi olan yüce ve şerefli olacağı için Allah onu yüce olmakla nitelemiştir. (Üçüncüsü, Allah katında yücedir ve üstündür, bundan dolayı Allah onu kerim olmakla nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
78. “(Aslı) korunmuş bir kitaptadır.” Müfessirler bu âyeti, levh-i mahfüzdadır diye yorumladılar. Allah burada Kurâna gizlenmiş demektedir, çünkü Kur'ân Allah katındadır ve yaratılanlardan gizlenmiştir.
Vakıa 56:78
77. “Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kurün'duir” Bu âyetin Kurân üzerine yemin etmek anlamına geldiğini söyleyenlere göre bu mâna gayet açıktır. Cenâb-ı Hak, Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur'ândır buyurmaktadır, yani Kur'ân'a ve onu âyetler halinde ve değişik zamanlarda indirene yemin ederim ki, o çok yücedir. Bilinen yıldızlar adına yemin mânasında yorumlayanlara göre Kuşkusuz o, değeri çok yüce Kur'ân'dır meâlindeki âyet, sözün başlangıcını ifade eder. Sonra Kurân'ın “kerim”, yani yüce olarak nitelenmesi, farklı mânalarda yorumlanır. Birincisi, dünyevi ve uhrevi ihtiyaçlara cevap vermesi açısından yüce olmakla nitelenmiştir. “Kerim” kelimesi örfte, kendini halkın ihtiyaçlarını karşılamaya adayan adam mânasına gelir. (İkincisi, Kur'ân'a tâbi olan yüce ve şerefli olacağı için Allah onu yüce olmakla nitelemiştir. (Üçüncüsü, Allah katında yücedir ve üstündür, bundan dolayı Allah onu kerim olmakla nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
78. “(Aslı) korunmuş bir kitaptadır.” Müfessirler bu âyeti, levh-i mahfüzdadır diye yorumladılar. Allah burada Kurâna gizlenmiş demektedir, çünkü Kur'ân Allah katındadır ve yaratılanlardan gizlenmiştir.
Vakıa 56:79
Bazıları burada meleklerin kastedildiğini, çünkü Kur'ân'ın onlar marifetiyle indirildiğini söyler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Seçkin ve erdemli elçilerin aracılığıyla”. ( Onlar, hatalardan ve günahlardan temizlenmişlerdir. Allah Teâlâ, Kurân değiştirmeye ve tahrife uğramadığından insanların emin olmaları için böyle söylemektedir. Hemen arkasından da O, âlemlerin Rabb'inden indirilmiştir buyurmaktadır. Yani Kur'ân, onu değiştürecek, tebdil ve tahrife uğratacak kimselerden gizlenmiştir ve Ona ancak (günahlardan) tertemiz olanlar dokunabilir. Çünkü tahrif günahtır, Kur'ân ise âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Bu husus şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibidir: “Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir”, “Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti”. Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı gökten güvenilir birinin indirdiğini haber vermektedir, dolayısıyla onu değiştirip tahrif etmesi söz konusu olamaz. Üstelik onu indiren Cibril çok güçlüdür, ne insanların ve ne de cinlerin Kur'ân'ı onun elinden alıp tahrif etmeye güçleri yetmez. Sonra Allah Teâlâ, “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz”” meâlindeki âyetle bu konuyu tamamlamakta, onun korunmasını yaratılanlardan birine bırakmamakta, kendi uhdesine almaktadır. Böylece Kur'ân, her türlü değiştirme ve tahrife uğramaktan korunmuş olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:80
Bazıları burada meleklerin kastedildiğini, çünkü Kur'ân'ın onlar marifetiyle indirildiğini söyler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Seçkin ve erdemli elçilerin aracılığıyla”. ( Onlar, hatalardan ve günahlardan temizlenmişlerdir. Allah Teâlâ, Kurân değiştirmeye ve tahrife uğramadığından insanların emin olmaları için böyle söylemektedir. Hemen arkasından da O, âlemlerin Rabb'inden indirilmiştir buyurmaktadır. Yani Kur'ân, onu değiştürecek, tebdil ve tahrife uğratacak kimselerden gizlenmiştir ve Ona ancak (günahlardan) tertemiz olanlar dokunabilir. Çünkü tahrif günahtır, Kur'ân ise âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. Bu husus şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibidir: “Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir”, “Onu, çok güçlü biri (Cibril) öğretti”. Cenâb-ı Hak Kur'ân'ı gökten güvenilir birinin indirdiğini haber vermektedir, dolayısıyla onu değiştirip tahrif etmesi söz konusu olamaz. Üstelik onu indiren Cibril çok güçlüdür, ne insanların ve ne de cinlerin Kur'ân'ı onun elinden alıp tahrif etmeye güçleri yetmez. Sonra Allah Teâlâ, “Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı kuşkusuz biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz”” meâlindeki âyetle bu konuyu tamamlamakta, onun korunmasını yaratılanlardan birine bırakmamakta, kendi uhdesine almaktadır. Böylece Kur'ân, her türlü değiştirme ve tahrife uğramaktan korunmuş olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:81
Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz? Bazıları bu âyete, siz Kurân’ mı inkâr ediyorsunuz diye mâna vermiştir.
[Rızık Şükretmeyi Gerektirir]
Size verilen rızka inkâr etmekle mı karşılık veriyorsunuz? Yani siz, bu Kur'ân'ı dinin hayatı ve dayanağı, bedenlerin ve ruhların gıdası ve dayanağı kılan Allah Teâlâ'yı mı inkâr ediyorsunuz? Onlar her ikisini de yani dinin ve bedenlerin hayatını birlikte inkâr etmişlerdir. Sonra Allah burada rızkı inkâr ce rini söylemesi, birkaç mânaya gelir. Birincisi, bazı müfessirlerin söylediklerine göre onlar, bizi falan yıldız rızıklandırdı, diyorlar ve rızıklarını o yıldıza bağlıyorlardı. Ancak (SJonlar, bizi falan yıldız rızıklandırdı sözleriy- EZŠ le, rızık verme fiilini bizzat o yıldıza bağlamayı kastediyorlarsa, o zaman müneccimlerin “Yıldızlar, âlemi yöneten ve rızıklarını verendir” sözleriyle aynı anlama gelir. Onlar bu sözleriyle Allah'a âlemi yönetme hakkı tanımıyorlardı. Fakat rızkı Allah Teâlâ'ya nispet edenler şöyle diyorlardı: Allah bizi şu yıldız sayesinde rızıklandırdı. Bu sözde ise Allah'ı inkâr söz konusu değildir. O yıldızı ancak, Allah'ın rızıklandırma vesilelerinden biri olarak belirtmişlerdir. Rızkı özel bir sebebe bağlayan da böyledir. Allah şu şu vesilerle bizi rızıklandırdı demek ise caizdir. Bazıları şöyle dedi: Size verilen rızka yalanlamayla mı karşılık veriyorsunuz? Yani inkâr etmeyi nimetin şükrü mü sayıyorsunuz? Bunu Ebü Ubeyde söyledi”, Onların rızkı inkâr etmesi, ulühiyeti kendilerine rızkı verenden başkasına, ibadeti de buna lâyık olandan başkasına yöneltmeleri anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
[Müdahene ve Müdârât]
Size verilen rızka inkâr etmekle mi karşılık veriyorsunuz? ilâhi buyruğuna Hasan-ı Basri şöyle mâna verdi: Allah'ın kitabından, inkâr etmekten başka bir rızık kazanamayan millet ne kötü pay almıştır!” O, sizin Kur'ândan nasibiniz sadece inkâr etmektir diyor ve bu âyeti, Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz? meâlindeki önceki âyete bağlıyor. Ebü Bekir el-Esam, Size verilen rızka inkâr etmekle mi karşılık veriyorsunuz? meâlindeki âyeti şöyle yorumladı: Bu, Allah Teâlâ'nın babalarınıza değil size tahsis ettiği ve kendisiyle babalarınızı değil sizi rızıklandırdığı Kur'ândır. Ama siz, Allah'ın özellikle size tahsis ettiği ve lütfettiği bu rızkı inkâr ediyorsunuz. Bu mânaya benzer bir âyette Allah meâlen şöyle buyurdu: “Sizin de atalarınızın da bilemediğiniz bilgiler (Kur'ân'da) size öğretilmiştir”? Önceki âyette geçen “müdhin” kelimesine de şöyle mâna verdi: Bu kelime, muvafık görünüp gerekli olan delili defetmek için çare arıyor ve onu reddediyor demektir. Yahut buna benzer bir mânaya gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ebú Muâz şöyle dedi: “Müdâhene” kelimesi hile yapmak anlamına gelir, “if âI” ve “mufâale” bâbından kullanıldığında da aynı mânaya gelir. “Müdâhene” (ialuli) ve “müdârât” kelimeleri arasındaki fark şudur: “Müdâhene”, canının İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 452. 7” Süyüti ed-Dürru'l-mensür, VIII, 30.
tediği bir şeye ulaşmak için hile yapmak demektir. “Müdârât” da hakkının kendisine verilmesi ve dinine dokunulmaması için yumuşak davranmak, idare etmek anlamına gelir. Yoksa bu iki kelime zâhirde aynı mânaya gelirler. İkisi de yumuşak davranmak, kanatlarını indirmek demektir. Ancak aralarında, az önce bahsettiğimiz mâna farkı vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:82
Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz? Bazıları bu âyete, siz Kurân’ mı inkâr ediyorsunuz diye mâna vermiştir.
[Rızık Şükretmeyi Gerektirir]
Size verilen rızka inkâr etmekle mı karşılık veriyorsunuz? Yani siz, bu Kur'ân'ı dinin hayatı ve dayanağı, bedenlerin ve ruhların gıdası ve dayanağı kılan Allah Teâlâ'yı mı inkâr ediyorsunuz? Onlar her ikisini de yani dinin ve bedenlerin hayatını birlikte inkâr etmişlerdir. Sonra Allah burada rızkı inkâr ce rini söylemesi, birkaç mânaya gelir. Birincisi, bazı müfessirlerin söylediklerine göre onlar, bizi falan yıldız rızıklandırdı, diyorlar ve rızıklarını o yıldıza bağlıyorlardı. Ancak (SJonlar, bizi falan yıldız rızıklandırdı sözleriy- EZŠ le, rızık verme fiilini bizzat o yıldıza bağlamayı kastediyorlarsa, o zaman müneccimlerin “Yıldızlar, âlemi yöneten ve rızıklarını verendir” sözleriyle aynı anlama gelir. Onlar bu sözleriyle Allah'a âlemi yönetme hakkı tanımıyorlardı. Fakat rızkı Allah Teâlâ'ya nispet edenler şöyle diyorlardı: Allah bizi şu yıldız sayesinde rızıklandırdı. Bu sözde ise Allah'ı inkâr söz konusu değildir. O yıldızı ancak, Allah'ın rızıklandırma vesilelerinden biri olarak belirtmişlerdir. Rızkı özel bir sebebe bağlayan da böyledir. Allah şu şu vesilerle bizi rızıklandırdı demek ise caizdir. Bazıları şöyle dedi: Size verilen rızka yalanlamayla mı karşılık veriyorsunuz? Yani inkâr etmeyi nimetin şükrü mü sayıyorsunuz? Bunu Ebü Ubeyde söyledi”, Onların rızkı inkâr etmesi, ulühiyeti kendilerine rızkı verenden başkasına, ibadeti de buna lâyık olandan başkasına yöneltmeleri anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
[Müdahene ve Müdârât]
Size verilen rızka inkâr etmekle mi karşılık veriyorsunuz? ilâhi buyruğuna Hasan-ı Basri şöyle mâna verdi: Allah'ın kitabından, inkâr etmekten başka bir rızık kazanamayan millet ne kötü pay almıştır!” O, sizin Kur'ândan nasibiniz sadece inkâr etmektir diyor ve bu âyeti, Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz? meâlindeki önceki âyete bağlıyor. Ebü Bekir el-Esam, Size verilen rızka inkâr etmekle mi karşılık veriyorsunuz? meâlindeki âyeti şöyle yorumladı: Bu, Allah Teâlâ'nın babalarınıza değil size tahsis ettiği ve kendisiyle babalarınızı değil sizi rızıklandırdığı Kur'ândır. Ama siz, Allah'ın özellikle size tahsis ettiği ve lütfettiği bu rızkı inkâr ediyorsunuz. Bu mânaya benzer bir âyette Allah meâlen şöyle buyurdu: “Sizin de atalarınızın da bilemediğiniz bilgiler (Kur'ân'da) size öğretilmiştir”? Önceki âyette geçen “müdhin” kelimesine de şöyle mâna verdi: Bu kelime, muvafık görünüp gerekli olan delili defetmek için çare arıyor ve onu reddediyor demektir. Yahut buna benzer bir mânaya gelmektedir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ebú Muâz şöyle dedi: “Müdâhene” kelimesi hile yapmak anlamına gelir, “if âI” ve “mufâale” bâbından kullanıldığında da aynı mânaya gelir. “Müdâhene” (ialuli) ve “müdârât” kelimeleri arasındaki fark şudur: “Müdâhene”, canının İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 452. 7” Süyüti ed-Dürru'l-mensür, VIII, 30.
tediği bir şeye ulaşmak için hile yapmak demektir. “Müdârât” da hakkının kendisine verilmesi ve dinine dokunulmaması için yumuşak davranmak, idare etmek anlamına gelir. Yoksa bu iki kelime zâhirde aynı mânaya gelirler. İkisi de yumuşak davranmak, kanatlarını indirmek demektir. Ancak aralarında, az önce bahsettiğimiz mâna farkı vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:83
84, “İşte o zaman siz (çaresiz) bakar durursunuz.”
Bu ilâhi beyanların daha önce geçen âyetlerle hiç alakası yoktur. Ancak kâfirlerin sözlerini belirten “Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi”” meâlindeki âyetin sılası gibidir, En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin iddianıza göre onlar sizin yanınızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi, öyle mi? Peki, sizin yanınızda oldukları zaman can boğaza gelip dayandığında onu geri çevirsenize! “Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi” diyerek ileri sürdüğünüz iddianızda eğer doğru söylüyorsanız, onların canlarını bedenlerine döndürsenize! Bu âyetin böyle tefsir edilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
O zaman siz (çaresiz) bakar durursunuz. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bakarsınız, yani ruhunun ne zaman çıkacağını beklersiniz. Ruhunu geri döndürmeye gücünüz yetmez, sadece çıkacağı zamanı beklersiniz. İkincisi, buradaki fiil, gerçekten bakmak mânasına gelir, yani siz o zaman benim hükümranlığıma bakar, kudretimi görürsünüz. Şöyle de denilmiştir. Bu kelime, beklemek fiilinden gelmektedir, yani size ölümün gelmesini beklersiniz demektir. Bu, bizim söylediğimiz gibidir. Bu âyetin şöyle tefsir edilmesi de mümkündür: [§]Onlar, sıkıntıya düştüklerinde kendilerine yardım ederler ümidiyle putlara tapıyorlardı. Ancak kendilerine ölüm geldiği zaman sıkıntıya düşüp çaresiz kalıyorlardı, çünkü onlara göre ölümden sonra dirilmek yoktu. Allah şöyle demektedir: Can boğaza dayandığı zaman taptığınız putlar size yardım etseler ve ruhları bulundukları yere tekrar geri döndürseler ya! Eğer bunu yapmaya güçleri yetmiyorsa, onlara nasıl tapıyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:84
84, “İşte o zaman siz (çaresiz) bakar durursunuz.”
Bu ilâhi beyanların daha önce geçen âyetlerle hiç alakası yoktur. Ancak kâfirlerin sözlerini belirten “Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi”” meâlindeki âyetin sılası gibidir, En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Sizin iddianıza göre onlar sizin yanınızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi, öyle mi? Peki, sizin yanınızda oldukları zaman can boğaza gelip dayandığında onu geri çevirsenize! “Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi” diyerek ileri sürdüğünüz iddianızda eğer doğru söylüyorsanız, onların canlarını bedenlerine döndürsenize! Bu âyetin böyle tefsir edilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
O zaman siz (çaresiz) bakar durursunuz. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bakarsınız, yani ruhunun ne zaman çıkacağını beklersiniz. Ruhunu geri döndürmeye gücünüz yetmez, sadece çıkacağı zamanı beklersiniz. İkincisi, buradaki fiil, gerçekten bakmak mânasına gelir, yani siz o zaman benim hükümranlığıma bakar, kudretimi görürsünüz. Şöyle de denilmiştir. Bu kelime, beklemek fiilinden gelmektedir, yani size ölümün gelmesini beklersiniz demektir. Bu, bizim söylediğimiz gibidir. Bu âyetin şöyle tefsir edilmesi de mümkündür: [§]Onlar, sıkıntıya düştüklerinde kendilerine yardım ederler ümidiyle putlara tapıyorlardı. Ancak kendilerine ölüm geldiği zaman sıkıntıya düşüp çaresiz kalıyorlardı, çünkü onlara göre ölümden sonra dirilmek yoktu. Allah şöyle demektedir: Can boğaza dayandığı zaman taptığınız putlar size yardım etseler ve ruhları bulundukları yere tekrar geri döndürseler ya! Eğer bunu yapmaya güçleri yetmiyorsa, onlara nasıl tapıyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Vakıa 56:85
Bazı müfessirler şöyle dedi: Biz ona sizden yakınız, yani o sırada meleklerim ve elçilerim ona sizden daha yakındırlar, ama siz melekleri göremezsiniz. Meleklerin gelip onun başına musallat olmalarından ve yapmaları gerekeni Allah'ın emriyle yaptıklarından dolayı Cenâb-ı Hak bu işi kendi zatına nispet etmektedir. Şöyle de söylenmiştir: Yani o sırada biz, ona karşı sizden daha yakınız ve onu azaba uğratmaya lâyığız, çünkü o sırada insan hatasını görmekte ve hak ile bâtıl ortaya çıkmaktadır. Fakat siz göremezsiniz, yani siz bilemezsiniz. En doğrusunu Allah bilir.
ER ALEA e KNER b
Vakıa 56:86
87. “Haydi onu (hayatı) geri döndürün, sözünüzde doğruysanız!
Bazıları şöyle dedi: Mademki kimsenin hâkimiyeti altında değilsiniz, yani iddia ettiğiniz gibi eğer Allahın hâkimiyeti altında değilseniz ruhları geri çevirin de görelim! Eğer kimsenin hâkimiyeti altında olmadığınız iddianızda doğru söylüyorsanız, ruhları ait oldukları bedenlere döndürün! Eğer kimsenin hâkimiyeti altında değilseniz, hâkimiyet sizin elinizde demektir. [ ]Cünkü insan ya kendisi kendine mâliktir, ya da başkasının hâkimiyeti altındadır; eğer başkasının hâkimiyetinde değilseniz kendiniz kendinize mâliksiniz, dolayısıyla ruhları geri çevirmeye de kâdirsiniz demektir. Bunu yapamıyorsanız, o zaman başkasının hâkimiyeti altındasınız demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: “Gayra medinin” sözü, hesaba çekilmeyecekler, ceza görmeyecekler, yeniden diriltilmeyecekler demektir. Nitekim, inandığın dine göre karşılık görürsün, denilir. Din kelimesi hesap mânasında döndürün. Ama ruhları bedenlere (enfüs) döndürmeye sizin gücünüz yetmez. (İkincisi,J ilk yaratılıştaki hikmetin görülmesi için ilk yaratılışı ikinci yaratılışın dışında başka bir yaratılış haline getirin, tâ ki ilk yaratılışın hikmeti ortaya çıksın. En doğrusunu Allah bilir.
Gr Dye DİA
Vakıa 56:87
87. “Haydi onu (hayatı) geri döndürün, sözünüzde doğruysanız!
Bazıları şöyle dedi: Mademki kimsenin hâkimiyeti altında değilsiniz, yani iddia ettiğiniz gibi eğer Allahın hâkimiyeti altında değilseniz ruhları geri çevirin de görelim! Eğer kimsenin hâkimiyeti altında olmadığınız iddianızda doğru söylüyorsanız, ruhları ait oldukları bedenlere döndürün! Eğer kimsenin hâkimiyeti altında değilseniz, hâkimiyet sizin elinizde demektir. [ ]Cünkü insan ya kendisi kendine mâliktir, ya da başkasının hâkimiyeti altındadır; eğer başkasının hâkimiyetinde değilseniz kendiniz kendinize mâliksiniz, dolayısıyla ruhları geri çevirmeye de kâdirsiniz demektir. Bunu yapamıyorsanız, o zaman başkasının hâkimiyeti altındasınız demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları şöyle dedi: “Gayra medinin” sözü, hesaba çekilmeyecekler, ceza görmeyecekler, yeniden diriltilmeyecekler demektir. Nitekim, inandığın dine göre karşılık görürsün, denilir. Din kelimesi hesap mânasında döndürün. Ama ruhları bedenlere (enfüs) döndürmeye sizin gücünüz yetmez. (İkincisi,J ilk yaratılıştaki hikmetin görülmesi için ilk yaratılışı ikinci yaratılışın dışında başka bir yaratılış haline getirin, tâ ki ilk yaratılışın hikmeti ortaya çıksın. En doğrusunu Allah bilir.
Gr Dye DİA
Vakıa 56:88
88. “Şayet o, Allaha 1 gi lm! ise;”
89. “Ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır.”
Vakıa 56:89
88. “Şayet o, Allaha 1 gi lm! ise;”
89. “Ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır.”
Vakıa 56:90
92, “Ama yoldan sapmış inkârcılardan ise”
Vakıa 56:91
92, “Ama yoldan sapmış inkârcılardan ise”
Vakıa 56:92
92, “Ama yoldan sapmış inkârcılardan ise”
Vakıa 56:93
93-94, “Onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı cehennem ateşi beklemektedir!”
[Allah'a Yakın Olanların Mükâfatı]
Şayet o, Allah'a yakın olanlardan ise; ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır. Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! Burada sözü edilen bu durumların zamanı ve onların kimler hakkında söylendiğine dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bu onlara ölüm sırasında söylenecektir, bu sözlerle (Jonlar için cennetin hazırlandığı müjdesi verilmektedir. Bazıları şöyle dedi: Bu sözler, ancak müminler cennete, kâfirler de cehenneme girdikleri sırada söylenecektir. Nitekim âyetin devamında da şöyle buyurulmaktadır: Eğer yoldan sapmış inkârcılardan ise; onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı cehennem ateşi beklemektedir! Bunun müminlere cennette, Resülullahın (s.a.) huzurunda söylenmesi de mümkündür. Müminler dünyada iken Resülullahtın (s.a.) yanında oldukları gibi Cenâb-ı Hak onları cennette de Resülullah'ın (s.a.) yanında ve yakınında olmakla nitelemektedir.
sleek iken hayırda önde gidenler de onun yanında ve kendisine diğer müminlerden daha yakın olacaklar, Buna göre dünyada iken hakkı kabulde önde gidenler, âhirette ona daha yakın olacaklar. Ona huzur ve güzel nasip vardır; zl bu onlarla, onlar da bununla haşir neşir olur, yalnızlıklarını giderirler, dünyada oldukları gibi burada da birbirlerinden ayrılmazlar. Diğer müminlere ise tıpkı dünyada yaptıkları gibi çeşitli zamanlarda selâm verilir: Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! O, bahsettiğimiz iki cihetten dolayı daha yakın konumdadır. Yukarıda söylendiği gibi müminlerin ve kâfirlerin ölüm anında bu sözlerle müjdelenmeleri de mümkündür. Müminler hakkındaki müjde şudur; Şayet o, Allah'a yakın olanlardan ise; ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır. Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! Kâfirler hakkındaki müjde de şöyledir: Eğer yoldan sapmış inkârcılardan ise; onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı cehennem ateşi beklemektedir! Bu sözlerin onlara, cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdikten sonra söylenmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır meâlindeki âyetin kırâatinde ve yorumunda ihtilaf edilmiştir. Kırâatindeki ihtilaftan maksat şudur: Rivayet edildiğine göre Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: Resülullah (s.a.) bu âyeti ferühun ve rayhânun” diye okurdu”, Hasan-ı Basri'nin de böyle okuduğu rivayet edilir". (1Dahhâk'ın ise “ravh” diye okuduŞu rivayet edilir”. Bütün kırâat imamları da böyle okudular. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Eğer ümmetin ihtilafı nahoş bir şey olmasaydı, ben de “ferühun” diye okurdum, ama kırâat imamlarından böyle okuyan birini bilmiyorum. İnsanlardan ayrılıp tek başına kalmaktan da hoşlanmıyorum. Kaldı ki, Allah Teâlâ da Muhammed (s.a.) ümmetini dalâlette birleştirmez”. Âyetin tefsirine gelince; “ferühun” diye ötreli okunduğunda Hasan-ı Basri şu mânayı verir: “Rah” rahmet demektir, “rayhân” da iki rahmet mânasına gelir". Ebü Ubeyde de ötreli okunduğunda hayat ve beka mânasına gelir dedi". Dahhâk ise “feravhun” diye üstünlü okunduğunda; “ravh” istirahat, “rayhân” da rızık mânasına gelir dedi”, Bazıları şöyle dedi: “Ravh” kelimesi, nimetin sürekliliğinden ve bolluktan kinâyedir; “falan ravh içindedir” denince, bolluk ve nimetler içindedir anlaşılır. “Rayhân” da şereften ve üstün konumda olmaktan kinâyedir. Allah katındaki üstün değerinden ve şerefinden dolayı, “falan reyhânidir” denilir, Bazıları, “ravh” rahatlıktır, “rayhân” da cennetteki rızıktır dedi, Bazıları da şöyle söyledi: Ötreli olarak “râh” diye okunduğunda rahmet mânasına, “ravh” diye üstünlü okununca da rahatlık mânasına gelir. Biz deriz ki: Her ikisi de caizdir, üstünlü ve ötreli (ravh ve rüh) okunduğunda da rahmet mânasına gelir, çünkü Allah başka bir âyette bu kelimeyi “ravh” diye üstünlü getirerek şöyle buyurdu: “İnkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez?” Buradaki “ravh” kelimesi, rahmet kökünden gelmektedir. Başka bir yerde de “râh” diye ötreli getirerek şöyle buyurdu: “Allah onları katından bir rah ile desteklemiştir”, Yani bir rahmet ile desteklemiştir. Cenâb-ı Hak bu âyetlerde mukarrebündan (AllalYa yakın) olanların cennette Allah'ın rahmeti ve nimeti içinde olacaklarını haber vermektedir, En doğrusunu Allah bilir.
Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! Yukarıda söylediğimiz gibi amel defterleri sağdan verilenler muhtemelen Resülullah'a (s.a.) selâm verecekler ve birbirlerini de selâmlayacaklar. [ ]Selàm sana! Yani her türlü âfetlerden ve eaen selâmete erdin. İbn Mesüd'un (ra. ) kıraatine göre bu âyet şöyledir: “Fe selâmun inneke min ashabi'l-yemin ' (o ARİ ge; Selâm sana! Sen amel defteri sağdan verilenlerdensin. Eğer bu rivayet sahih ise o zaman bu müjde onlara ölüm sırasında verilecek demektir, En doğrusunu Allah bilir. Melekler onlara selâm verirler de denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, VI, 64; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIIL, 36; İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fil-kırââti'lasr, II, 286. Taberi, Câmi'uI-beyân, XXVII, 275; İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'l-kırââti'l-'aşr, s. 428. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 275; İbn Mihrân, el-Mebsüt fi1-kırdâti'l-'aşr, s. 428. Hz. Peygamber'den “Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez” meâlinde merfü bir hadis rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 396; İbn Mâce, “Fiten” 8; Aclüni, Süyüti, ed-Dürru'l-mensúr, VIII, 37.
Vakıa 56:94
93-94, “Onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı cehennem ateşi beklemektedir!”
[Allah'a Yakın Olanların Mükâfatı]
Şayet o, Allah'a yakın olanlardan ise; ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır. Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! Burada sözü edilen bu durumların zamanı ve onların kimler hakkında söylendiğine dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bu onlara ölüm sırasında söylenecektir, bu sözlerle (Jonlar için cennetin hazırlandığı müjdesi verilmektedir. Bazıları şöyle dedi: Bu sözler, ancak müminler cennete, kâfirler de cehenneme girdikleri sırada söylenecektir. Nitekim âyetin devamında da şöyle buyurulmaktadır: Eğer yoldan sapmış inkârcılardan ise; onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı cehennem ateşi beklemektedir! Bunun müminlere cennette, Resülullahın (s.a.) huzurunda söylenmesi de mümkündür. Müminler dünyada iken Resülullahtın (s.a.) yanında oldukları gibi Cenâb-ı Hak onları cennette de Resülullah'ın (s.a.) yanında ve yakınında olmakla nitelemektedir.
sleek iken hayırda önde gidenler de onun yanında ve kendisine diğer müminlerden daha yakın olacaklar, Buna göre dünyada iken hakkı kabulde önde gidenler, âhirette ona daha yakın olacaklar. Ona huzur ve güzel nasip vardır; zl bu onlarla, onlar da bununla haşir neşir olur, yalnızlıklarını giderirler, dünyada oldukları gibi burada da birbirlerinden ayrılmazlar. Diğer müminlere ise tıpkı dünyada yaptıkları gibi çeşitli zamanlarda selâm verilir: Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! O, bahsettiğimiz iki cihetten dolayı daha yakın konumdadır. Yukarıda söylendiği gibi müminlerin ve kâfirlerin ölüm anında bu sözlerle müjdelenmeleri de mümkündür. Müminler hakkındaki müjde şudur; Şayet o, Allah'a yakın olanlardan ise; ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır. Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! Kâfirler hakkındaki müjde de şöyledir: Eğer yoldan sapmış inkârcılardan ise; onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı cehennem ateşi beklemektedir! Bu sözlerin onlara, cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girdikten sonra söylenmiş olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Ona huzur, güzel nasip ve nimetlerle dolu cennet vardır meâlindeki âyetin kırâatinde ve yorumunda ihtilaf edilmiştir. Kırâatindeki ihtilaftan maksat şudur: Rivayet edildiğine göre Hz. Âişe (r.a.) şöyle dedi: Resülullah (s.a.) bu âyeti ferühun ve rayhânun” diye okurdu”, Hasan-ı Basri'nin de böyle okuduğu rivayet edilir". (1Dahhâk'ın ise “ravh” diye okuduŞu rivayet edilir”. Bütün kırâat imamları da böyle okudular. Ebü Ubeyd şöyle dedi: Eğer ümmetin ihtilafı nahoş bir şey olmasaydı, ben de “ferühun” diye okurdum, ama kırâat imamlarından böyle okuyan birini bilmiyorum. İnsanlardan ayrılıp tek başına kalmaktan da hoşlanmıyorum. Kaldı ki, Allah Teâlâ da Muhammed (s.a.) ümmetini dalâlette birleştirmez”. Âyetin tefsirine gelince; “ferühun” diye ötreli okunduğunda Hasan-ı Basri şu mânayı verir: “Rah” rahmet demektir, “rayhân” da iki rahmet mânasına gelir". Ebü Ubeyde de ötreli okunduğunda hayat ve beka mânasına gelir dedi". Dahhâk ise “feravhun” diye üstünlü okunduğunda; “ravh” istirahat, “rayhân” da rızık mânasına gelir dedi”, Bazıları şöyle dedi: “Ravh” kelimesi, nimetin sürekliliğinden ve bolluktan kinâyedir; “falan ravh içindedir” denince, bolluk ve nimetler içindedir anlaşılır. “Rayhân” da şereften ve üstün konumda olmaktan kinâyedir. Allah katındaki üstün değerinden ve şerefinden dolayı, “falan reyhânidir” denilir, Bazıları, “ravh” rahatlıktır, “rayhân” da cennetteki rızıktır dedi, Bazıları da şöyle söyledi: Ötreli olarak “râh” diye okunduğunda rahmet mânasına, “ravh” diye üstünlü okununca da rahatlık mânasına gelir. Biz deriz ki: Her ikisi de caizdir, üstünlü ve ötreli (ravh ve rüh) okunduğunda da rahmet mânasına gelir, çünkü Allah başka bir âyette bu kelimeyi “ravh” diye üstünlü getirerek şöyle buyurdu: “İnkâr edenlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez?” Buradaki “ravh” kelimesi, rahmet kökünden gelmektedir. Başka bir yerde de “râh” diye ötreli getirerek şöyle buyurdu: “Allah onları katından bir rah ile desteklemiştir”, Yani bir rahmet ile desteklemiştir. Cenâb-ı Hak bu âyetlerde mukarrebündan (AllalYa yakın) olanların cennette Allah'ın rahmeti ve nimeti içinde olacaklarını haber vermektedir, En doğrusunu Allah bilir.
Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! Yukarıda söylediğimiz gibi amel defterleri sağdan verilenler muhtemelen Resülullah'a (s.a.) selâm verecekler ve birbirlerini de selâmlayacaklar. [ ]Selàm sana! Yani her türlü âfetlerden ve eaen selâmete erdin. İbn Mesüd'un (ra. ) kıraatine göre bu âyet şöyledir: “Fe selâmun inneke min ashabi'l-yemin ' (o ARİ ge; Selâm sana! Sen amel defteri sağdan verilenlerdensin. Eğer bu rivayet sahih ise o zaman bu müjde onlara ölüm sırasında verilecek demektir, En doğrusunu Allah bilir. Melekler onlara selâm verirler de denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, VI, 64; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIIL, 36; İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fil-kırââti'lasr, II, 286. Taberi, Câmi'uI-beyân, XXVII, 275; İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'l-kırââti'l-'aşr, s. 428. Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 275; İbn Mihrân, el-Mebsüt fi1-kırdâti'l-'aşr, s. 428. Hz. Peygamber'den “Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez” meâlinde merfü bir hadis rivayet edilmiştir (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 396; İbn Mâce, “Fiten” 8; Aclüni, Süyüti, ed-Dürru'l-mensúr, VIII, 37.
Vakıa 56:95
Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Şüphesiz ki Allah'a yakın olanlar, amel defterleri sağdan verilenler ve inkârcılar için bu söylediklerimizin hepsi gerçegin tâ kendisidir. Yani bunların mutlaka gerçekleşeceğinde şüphe yoktur. Böy© Ebü Ubeyde, Mecdzü'E.Kurün, I, 253. Taberi, Cdmi'wl-beydn, XXVII, 276; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIII, 37.
le bir söz, belirtilen ve tavsif edilen olayların mutlaka gerçekleşeceğini tekit etmek mânasına gelir, Ey doğrusunu Allah bilir,
Vakıa 56:96
96. “Öyleyse ulu Rabb'inin ismini tesbihi et” i En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Rabb'ini, başkasına verilmesi caiz olmayan bir isimle tesbih et! Yani Allah'ın çocuk sahibi olduğu, ortağı bulunduğu ve kendisinden başka tanrıların var olduğu gibi dinsizlerin söyledikleri bütün sözlerden Allah Teâlâyı tenzih et!
Doğruya ulaşmaya muvaffak kılan sadece Allah'tır, sadece O'ndan yardım dileriz.
Hadid 57:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla, I. “Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'ı tesbih etmektedir. O üstündür, her yaptığında hikmet vardır.”
(Tesbih kelimesinin Anlamı] Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'ı tesbih etmektedir. Bu âyetin “sebbeha lillâhi ve sebbehallâhe” diye okunması caizdir. Nitekim “sekera lillâhi ve şekerallâhe”, “nesaha lillâhi ve nesahallâhe” diye de söylenir. Bu iki farklı okunuşun mânası da zâhirde farklı, ama bâtında aynı olur. Çünkü tesbih kelimesi, bir şeyi birine tahsis etmek, tenzih etmek ve aklamak mânasına gelir. Ne zaman bu fiil Allah Teâlâ'ya nispet edilirse, “sebbehallâhe” denilir ve fiil tamamen Allah'a ait kılınır, mânası da şöyle olur: Yaratılanlara ait bütün vasıflardan Allah'ı tenzih etti ve akladı, O'nu mahlükata benzemekten halâs eyledi. “Sebbeha lillâhi” denilince de fiil yaratılan nesnelere ait kılınır ve şöyle mâna verilir: Bütün nesneleri Allaha has kıldı ve nesneleri O'ndan başkasına ait kılmaktan akladı. İnsan, her şeyin Allah'a ait olduğunu söylediği zaman, her şeyin mâliki Allah'tır, herkes O'nun kuludur, O'nun hâkimiyeti altında bulunanlar kendisine itaatle boyun eğmişlerdir, demiş olur. Böylece Allah'ı zengin olmakla, hiçbir şeye muhtaç olmamakla nitelemiş ve O'nu hâkimiyeti altında bulunanlara ve mahlükata benzemekten aklamış olur. Bu açıdan bakıldığında, her iki okuyuş, zâhirde farklı olsa da aynı mânaya gelirler. [ ]Nitekim İslâm ve iman lafızlarının da zâhirde farklı, fakat bâtında aynı mânaya geldiklerini daha önce söylemiştik. İslâm, bütün yaratıkların eksiksiz olarak ve samimi bir şekilde Allaha ait olduğunun benimsenmesidir; iman da her konuda Cenâb-ı Hakk'ın rablığını tasdik etmek demektir. İnsan, yaratmak ve emir vermekte rablığın Allah Teâlâ'ya ait oldugunu tasdik ettiği zaman yaratıkların da bütünüyle O'na ait olduğunu benimsemiş olur. Mahlükatın tamamen Allah'a ait olduğunu benimsediği zaman da O'nun rablığını tasdik etmiş olur. Böylece zâhirde bu iki kelimenin anlamları farklı olsa da aynı mânada birleşmiş olurlar. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Burada sözü edilen tesbih kelimesi, muhtemelen yaratılış itibariyle tesbih anlamına gelir. Yani her şey yaratılışı itibariyle Allah'ın birliğine ve ulühiyetine şahitlik ederler demektir. Bu mâna, mümin olsun kâfir olsun herkesi ve diğer varlıkların hilkatini de içine alır. Bu lafzın göklerde ve yerde imtihan edilenlere mahsus kılınması da muhtemeldir, o zaman özel tesbih anlamına gelir, yani isteyerek dille tesbih edenler demek olur. Bunun, can taşıyan her varlıkla ilgili olması da muhtemeldir, o zaman da Allah o varlıklarda, ne onun ve ne de başkasının bilemeyeceği tarzda gizli bir tesbih şekli yaratmıştır anlamına gelir. Bu da sadece Allah'ın bildirmesiyle bilinir. En doğrusunu Allah bilir.
(Aziz ve Hakim Kelimelerinin Anlamı O üstündür, her yaptığında hikmet vardır. Bu ilâhi beyan, farklı mânalara yorumlanır. Birincisi, O Aziz'dir, yani yaratıkları fakir ve kendisine muhtaç yaratmıştır. Hakim'dir, yani her şeyi sağlam ve mükemmel olarak yaratandır. (İkincisi, O Aziz'dir, yani Kahhâr'dır ve mutlak galiptir; Hakim'dir, yani her şeyi hakikatine göre bilmektedir. (Üçüncüsü, O Aziz'dir, yani her şeyin sahibi ve hükümdarânıdır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah, mülkün gerçek sahibidir”, Hakim'dir, yani her şeyi yerli yerinde yapmıştır.
Hadid 57:2
Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur. Bu ilâhi beyanın, “O üstündür, her yaptığında hikmet vardır”? meâlindeki âyetin sılası olması mümkündür. Hem hayat verir hem öldürür sözü de şuna hayat vermek öbürünü öldürmek yahut dilediğine hayat vermek dilediğini öldürmek gücüne sahiptir anlamına gelir, Çünkü O i Re ditediġini yaşatmaya ve dilediğini öldürmeye muktedirdir. O'nun her se ani ye gücü yeter, Yani öldürmeye, diriltmeye ve başka her şeye kâdirdir, 3.70, Evvel ve Ahir, Zahir ve Batın'lır. O her şeyi bilir.”
[Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın Kelimelerinin Anlamı ve Bâtıniyye İddiaları]
Qy Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtn'dır. Bâtıniyye mensupları şöyle der: O pa veldis ilk var edilendir; Âhir'dir, ikinci var edilendir anlamına gelir. O Zâhir dir, yani konuşandır, ondan maksat da Resülullah'tır (s.a.). O Bâtın'dır, yani tefsir edendir. Onlar şunu söylüyorlar: İlk varedilen ikinci varedilene destek olur ve onun yardımıyla ikinci varedilen bu âlemi ve insanları yaratır. Çünkü onlar ikinci varedilenin bu âlemi ilk varedilenin yardımıyla idare ettiğini ve onun yardımıyla insanları yarattığını söylüyorlar. Zâhir olan, yani konuşan da şeriatleri uygulayandır. Bâtın olan da tefsir edendir, yani nâtık olanın (konuşanın), yani Resülullalın (s.a.) uyguladığı şeriatleri açıklayandır, Onlar Allah Teâlâ'yı evvel, âhir, zâhir ve bâtın olmakla nitelemiyorlar, bu türlü niteliklerle Allah'ı nitelemenin caiz olmadığını söylüyorlar, çünkü onlara göre evvel olmak âhir olmayı, zâhir olmak da bâtın olmayı ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla bu dünyada bu vasıflardan her biri diğerini iptal etmektedir.
Bizim cevabımız şudur: Sizin ilk ve ikinci yaratılan, nâtık olan ve bâtın olana dair söylediğiniz sözlerin, daha önce ilgili olan yerde söylediğimiz gibi” hiçbirinin aslı ve anlamı yoktur. Bize göre O, Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın'dır meâlindeki âyet, tevhidi ifade etmektedir: Yani Allah zatıyla evveldir, zatıyla âhirdir, zatıyla zâhirdir ve zatıyla bâtındır. Allah Teâlâ bunu, [S]kendisinin evvel olmasının başkasının evvel olması gibi kendisinin âhir olmasının başkasının âhir olması gibi anlaşılmaması için söylemektedir. Aynı şekilde O'nun zâhir olması başkasının zâhir olması gibi O'nun bâtın olması da başkasının bâtın olması gibi anlaşılmamalıdır. Çünkü duyusal âlemde evvel olanın ahiri, âhir olanın da evveli olmaz; aynı şekilde zâhir olanın bâtını, bâtın olanın da zâhiri yoktur. Çünkü bu vasıflardan her biri duyusal âlemde diğeriyle çelişir ve onu iptal eder, Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu nitelikleri ancak kendi zatına ait olarak belirtmiştir; bu da kendisinin evvel olmasının nesnelerin evveliyatı gibi kendisinin âhir olmasının da nesnelerin âhir olmaları gibi anlaşılmasın diyedir. Zahir ve bâtın oluşu da aynıdır. Nitekim Allah kendisinin “Azim” ve latif” olduğunu söylemektedir. Dünyada bu niteliklerden her biri diğeriyle çelişir ve onu iptal eder; azim olan latif olmaz, latif olan da azim olmaz. Bu da Allah'ın azametinin (yüceliğinin) diğerlerinin azameti gibi O'nun latif olmasının da diğerlerinin latif olmaları gibi anlaşılmaması içindir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu kelimelere bazıları şöyle bir mâna verdiler: O Evvel'dir, yani başlangıcı yoktur; Âhir'dir, yani sonu yoktur; Zâhir'dir, yani galiptir ve Kahhârdır, hiçbir şey O'nu mağlup edemez; Bâtın'dır, yani hiç kimse O'nu zihinlerde canlandıramaz. Bazıları da şöyle bir mâna verdi: O Evvel'dir, yani nesnelerden önce var olandır; Âhir'dir, yani nesnelerden sonra da var olacak olandır; Zâhir'dir, yani varlığı deliller ve alâmetlerle açıktır; Bâtın'dır, yani zihinler O'nu canlandıramaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır, Go içli 2 İş AZEM GİZ sil 2
---
Dipnotlar:
1 "Deki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen her şeye kâdirsin” (Âl-i İmrân, 3/26). Önceki âyet. bk. el- A'râf, 7/54 nolu âyetin tefsiri.
Hadid 57:3
Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur. Bu ilâhi beyanın, “O üstündür, her yaptığında hikmet vardır”? meâlindeki âyetin sılası olması mümkündür. Hem hayat verir hem öldürür sözü de şuna hayat vermek öbürünü öldürmek yahut dilediğine hayat vermek dilediğini öldürmek gücüne sahiptir anlamına gelir, Çünkü O i Re ditediġini yaşatmaya ve dilediğini öldürmeye muktedirdir. O'nun her se ani ye gücü yeter, Yani öldürmeye, diriltmeye ve başka her şeye kâdirdir, 3.70, Evvel ve Ahir, Zahir ve Batın'lır. O her şeyi bilir.”
[Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın Kelimelerinin Anlamı ve Bâtıniyye İddiaları]
Qy Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtn'dır. Bâtıniyye mensupları şöyle der: O pa veldis ilk var edilendir; Âhir'dir, ikinci var edilendir anlamına gelir. O Zâhir dir, yani konuşandır, ondan maksat da Resülullah'tır (s.a.). O Bâtın'dır, yani tefsir edendir. Onlar şunu söylüyorlar: İlk varedilen ikinci varedilene destek olur ve onun yardımıyla ikinci varedilen bu âlemi ve insanları yaratır. Çünkü onlar ikinci varedilenin bu âlemi ilk varedilenin yardımıyla idare ettiğini ve onun yardımıyla insanları yarattığını söylüyorlar. Zâhir olan, yani konuşan da şeriatleri uygulayandır. Bâtın olan da tefsir edendir, yani nâtık olanın (konuşanın), yani Resülullalın (s.a.) uyguladığı şeriatleri açıklayandır, Onlar Allah Teâlâ'yı evvel, âhir, zâhir ve bâtın olmakla nitelemiyorlar, bu türlü niteliklerle Allah'ı nitelemenin caiz olmadığını söylüyorlar, çünkü onlara göre evvel olmak âhir olmayı, zâhir olmak da bâtın olmayı ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla bu dünyada bu vasıflardan her biri diğerini iptal etmektedir.
Bizim cevabımız şudur: Sizin ilk ve ikinci yaratılan, nâtık olan ve bâtın olana dair söylediğiniz sözlerin, daha önce ilgili olan yerde söylediğimiz gibi” hiçbirinin aslı ve anlamı yoktur. Bize göre O, Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtın'dır meâlindeki âyet, tevhidi ifade etmektedir: Yani Allah zatıyla evveldir, zatıyla âhirdir, zatıyla zâhirdir ve zatıyla bâtındır. Allah Teâlâ bunu, [S]kendisinin evvel olmasının başkasının evvel olması gibi kendisinin âhir olmasının başkasının âhir olması gibi anlaşılmaması için söylemektedir. Aynı şekilde O'nun zâhir olması başkasının zâhir olması gibi O'nun bâtın olması da başkasının bâtın olması gibi anlaşılmamalıdır. Çünkü duyusal âlemde evvel olanın ahiri, âhir olanın da evveli olmaz; aynı şekilde zâhir olanın bâtını, bâtın olanın da zâhiri yoktur. Çünkü bu vasıflardan her biri duyusal âlemde diğeriyle çelişir ve onu iptal eder, Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bu nitelikleri ancak kendi zatına ait olarak belirtmiştir; bu da kendisinin evvel olmasının nesnelerin evveliyatı gibi kendisinin âhir olmasının da nesnelerin âhir olmaları gibi anlaşılmasın diyedir. Zahir ve bâtın oluşu da aynıdır. Nitekim Allah kendisinin “Azim” ve latif” olduğunu söylemektedir. Dünyada bu niteliklerden her biri diğeriyle çelişir ve onu iptal eder; azim olan latif olmaz, latif olan da azim olmaz. Bu da Allah'ın azametinin (yüceliğinin) diğerlerinin azameti gibi O'nun latif olmasının da diğerlerinin latif olmaları gibi anlaşılmaması içindir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu kelimelere bazıları şöyle bir mâna verdiler: O Evvel'dir, yani başlangıcı yoktur; Âhir'dir, yani sonu yoktur; Zâhir'dir, yani galiptir ve Kahhârdır, hiçbir şey O'nu mağlup edemez; Bâtın'dır, yani hiç kimse O'nu zihinlerde canlandıramaz. Bazıları da şöyle bir mâna verdi: O Evvel'dir, yani nesnelerden önce var olandır; Âhir'dir, yani nesnelerden sonra da var olacak olandır; Zâhir'dir, yani varlığı deliller ve alâmetlerle açıktır; Bâtın'dır, yani zihinler O'nu canlandıramaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır, Go içli 2 İş AZEM GİZ sil 2
---
Dipnotlar:
1 "Deki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltirsin, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Hiç kuşku yok sen her şeye kâdirsin” (Âl-i İmrân, 3/26). Önceki âyet. bk. el- A'râf, 7/54 nolu âyetin tefsiri.
Hadid 57:4
[Âlemin Altı Günde Yaratılması]
Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden O'dur. Eğer gökleri, yeri ve aralarındaki her şeyi altı günde yarattı cümlesinden maksat bugün dünyada yaşadığımız altı gün ise o zaman yaratma işi cuma günü tamamlanmış demektir. Ancak bu, ebediyete kadar gelecek olan her şeyi o günlerde yarattı mânasına gelmez, o günlerde nesnelerin özlerini ve asıllarını yarattı demektir. Bu yoruma göre Sonra arşa istivâ etti cümlesi, [ ] Allahın emri tam olarak hâkim oldu ve imtihan edilen varlıkları, yani insanı yarattı mânasına gelir. Çünkü bütün varlıkların yaratılmasından maksat insandır, âlemde var HADİD GÜRESİ 359 olan nesnelerin hepsi insanlar için yaratılmıştır. Gökleri, yeri ve aralarındaki her şeyl altı günde yarattı cümlesi ile, başka bir âyette ifade buyurduğu plbi eğer dünya günleriyle her biri bin sene olan gün kastedilmişse, o zaman gökleri, yeri ve aralarında bulunan varlıkları yarattı ifadesi, nesneleri, onların varlığını ve onlardan doğacak olanları yarattı mânasına gelir, yani bütününü ifade eder, Bu yoruma göre de Sonra arşa istivâ etti cümlesi, ölümden sonra dirilmek mânasına gelir, Alemde yarattığını yaratma ve varetme işi ölüleri diriltmekle tamam oldu, Şayet ölüleri diriltmek olmasaydı bu ilk âlemi yaratmanın hikmeti de olmazdı, Dolayısıyla bu âlemi yaratmaktan maksat, ölümden sonra insanları diriltmektir, ancak bu yolla âlemin yaratılmasının hikmeti ortaya çıkar. Böylece iş de tamam olur, Sonra buradaki arş kelimesinin yorumunun mülk olması muhtemeldir; yani imtihan edilecek olanları yaratmasıyla yahut da az önce söylediğimiz gibi ölümden sonra insanları diriltmekle Allah'ın mülkü tamam olur. Veyahut Sonra arşa İstivâ etti sözü ile Cenâb-ı Hakk'm kastettiği mânayı tefsir etmeyiz. Çünkü “O'nu bilen birine (yine kendisine) sor” meâlindeki âyette buyurduğu gibi Cenâb-ı Hakk'ın bu sözle kastettiği mâna bilinemez. Zira burada, onu bilen birine sorduğunu değil, bilen birine sormasını emretmektedir. Dolayısıyla bunun tefsiri hakkında da bir şey duyulmamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Bu ilâhi kelâm iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, toprağa giren yağmuru ve diğer ekilenleri, onun çokça inmesini ve bu sayede topraktan çıkan nebatları ve diğer bitkileri, gökten inen ve oraya yükselen pek çok şeyi daha bildiğini söylemektedir. Yani bunların çokluğu ve yoğunluğu Allaha karışık gelmez ve hiçbir şey O'ndan gizlenemez. İkincisi, ağırlıklarına ve yoğunluklarına rağmen göklere yükselen ve onlardan inen, yere giren ve ondan çıkan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz, Allah onlara giren çıkan her şeyi kuşatır. Bu da hiçbir şeyin Allah'tan gizlenemediği, saklanamadığı ve hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamadığı bilinsin diyedir. En doğrusunu Allah bilir.
[S]Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Bu ilâhi beyan de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Sizinle beraberdir, yani sizi ve yaptıklarınızı bilmektedir, sizi kuşatmıştır ve korumaktadır. İkincisi, Sizinle beraberdir sözüne, durumun değişimine göre farklı mânalar verilir, yani Allah şunu söylüyor: Eğer Allah'ı sever ve O'na boyun eğip itaat ederseniz, Allah yardımıyla ve düşmanlarınıza karşı desteğiyle sizin yanınızda olur. Ama eğer O'ndan yüz çevirir ve inatla karşı durursanız, hükümranlığı ile ve intikam almasıyla yanınızda olur. En doğrusunu Allah bilir.
Allah yaptıklarınızı görmektedir. Bazı müfessirler buna şu anlamı verdi: Nerede olursanız olun Allah'ın ilmi, hükümranlığı ve kudreti sizin yanınızdadır. Daha önce de söylediğimiz gibi bunun aslı şudur: Şanı yüce olan Allah, kendisiyle beraber yaratılan biri anılmadan ve yanına başka kimse eklenmeden ezeli sıfatlarla anılınca şöyle denilir: Herhangi bir zamanla, mekânla kayıtlı olmadan ve hiçbir şeyle sınırlamadan, Allah her zaman ve mekânda âlimdir, kâdirdir ve hâliktır. Fakat Allah, yaratılanlardan bir şeyle birlikte anıldığı zaman, yaratılanların hallerinden olan zaman ve mekân kayıtlarıyla birlikte zikredilir. Burada belirtilen zaman, mekân ve haller, Allah'ın değil yaratılanların vasfı olur ve mahlükun ezeli olduğu vehminden sakınmak için şöyle denilir: Yaratılanları, var oldukları zaman bilmektedir, âlemi var olduğu zaman yaratmıştır. Buna göre “Sizi deneyeceğiz ki, içinizden cihat edenleri ve zorluklara göğüs gerenleri ortaya çıkaralım”, “Allah, görmedikleri halde kendisinden korkanları ortaya çıkarması için”, “Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardım edecekleri ortaya çıkaracaktır”, “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız "! ve “Muhakkak ki Allah, gerçekten iman edenleri de bilir, inanmış gibi görünenleri de bilir”? meâlindeki âyetlerle bu mânada sayılamayacak kadar çok olan âyetler de yaratılanların durumlarına göre anlaşılması gerektiğini ifade ederler. İşte Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir sözü de bu mânaya gelir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir,
Hadid 57:5
ie ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur. Birine bir mülkün a i mesi, ancak onda meşietinin, emrinin ve egemenliğinin geçerli olmasıyla mümkün olur, Buna göre Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur meâlindeki âyete, Allah'ın meşieti ve egemenliği göklerde, yerde ve her ikisinde yaşayanlar üzerinde hâkimdir, onlar üzerinde hükümranlık Allaha aittir mânasını vermek de mümkün olur. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Bu âyetin, göklerin ve yerin hazineleri Allaha aittir, dilediğine verir, diledigini mahrum bırakır diye yorumlanması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Bütün işlerin dönüp varacağı merci ancak Allah'tır; yani işlerin idaresi, ihdas etmek, varetmek, vermek, bol bol ikram etmek, vermemek ve mahrum bırakmak, bütün bunların yönetim ve idaresi yaratılanların elinde değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bütün işlerin dönüp varacağı merci ancak Allah'tır cümlesinin, imtihan edilenlerin işlerine ait âhiretteki hesap, sual, sevap, ceza ve benzeri her işlemin varacağı merci ancak Allah'tır mânasına gelmesi de caizdir. En doğrusunu Allah bilir,
Hadid 57:6
[Geceyi Gündüze, Gündüzü Geceye Çevirmek]
Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. Bir şeyi bir şeye katmak, onun içine sokmak ve sokulduğu yerde bırakmaktır. Bu, bilinen bir husustur. Ancak burada sözü edilen “bunu ötekine, ötekini buna katmak” ifadesi, Allah gecenin sınırını gündüz halinin ortaya çıkması, gündüzün sınırını da gece halinin ortaya çıkması şeklinde belirlediğinden birini sokulduğu yerde bırakmak değil, birini öbürüyle yok etmek mânasına gelir. Buna göre âyet farklı hususlara işaret eder. Birincisi, bu, her şeyi bilen bir zatın işi olduğunu gösterir, bunların idaresi sadece O'na aittir. Bunlar, çok kişinin fiili ve yönetimi değildir. Eğer çok kişinin fiili olsaydı, var olduğu andan itibaren ebediyetlere kadar aynı kanun ve tek bir yönetim tarzında devam etmezdi, aksine tıpkı yeryüzündeki hükümdarların yönetimlerinde görüldüğü gibi birbirini engellemeler ve birbirine üstün gelmeler olurdu, her biri diğerinin yaptığına engel olur, onun yaptığını değiştirir (Sİve onun yönetim tarzına uymazdı. Nitekim Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır: “Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrilar bulunsaydı kesinlikle yerin göğün düzeni bozulurdu””, “O takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı”. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu âyet, aynı zamanda ölümden sonra dirilmeye de işaret etmektedir; bu da gündüzün izleri kaybolduktan sonra hemen peşinden geceyi getirmesi ve gecenin izleri kaybolduğunda da hemen arkasından gündüzü getirmesidir.
O kalplerde olanı çok iyi bilir. Müfessirler şöyle mâna verdi: Allah kalplerde olan her şeyi bilir. Bu cümlenin, kalbi olanların, yani kalp ve yönetim gücüne sahip olan insanların içinde olanları bilir mânasına gelmesi de mümkündür. Çünkü “sudür” kelimesi, ancak yönetim ve temyiz gücüne sahip olanlar için kullanılır, bundan maksat da insandır. En doğrusunu Allah bilir.
Hadid 57:7
7, “Allaha ve resülüne iman edin; O'nun size emanet olarak verdiklerinden, başkaları için de harcayın. İçinizden iman edip böyle harcamada bulunanlara büyük mükâfat vardır.”
[Allah'a ve Resülüne İman]
Allah'a ve resülüne iman edin. Allaha iman, O'nu her şeyin Rabb'i olarak kabul etmek, yaratmak ve emretmenin O'na ait olduğuna inanmaktır. Resülüne iman da onun Allah'tan getirdiği her bilgiyi tasdik etmek, her sözü ve her fiili doğrulamak, onun doğruyu ve hakkı söylediğine inanmak ve onun kendisi tarafından değil Allah'ın emir ve yasaklamasıyla emredip yasak koydugunu bilmektir. İşte Allaha ve resülüne iman budur. O'nun size emanet olarak verdiklerinden, başkaları için de harcayın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu söylemektedir: Allah'ın, öncekilerden alıp size emanet olarak verdiği mallardan infak edin, Çünkü insanlar bu mallar konusunda birbirlerine halef-selef durumundadırlar. Allah Teâlâ sanki şunu söylüyor: Cenâb-ı Hakk'ın sizi halef kıldığı öncekilerin malından, sonrakiler size halef olmadan ve gecikmeden infak edin. Sizden öncekilerin infakı terkettikleri gibi siz de öncekilere halef olarak sahip olduğunuz mallardan infakı terketmeyin. Çini bu mal, sizin yaptığınız gibi infakı terketmek için değil, aksine sadece infak etmek ve ondan yararlanmak için yaratılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
[Allah Yolunda İnfak]
ISJİçinizden iman edip böyle harcamada bulunanlara büyük mükâfat vardır. Yani Allah'a iman edip malını infak edenlere büyük mükâfat vardır. Burada Cenâb-ı Hakk'ın vâdetmiş olduğu büyük mükâfat, insanların hak ederek aldıkları karşılık değildir, Allah'ın lütfu ve ihsanıdır. Çünkü mal Allah'ındır, insanlar da O'nun kullarıdır. Kulun, efendisi üzerinde ücret alma hakkı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Gİ ğer S OL sila İZİ
Hadid 57:8
Peygamber Rabb'inize iman etmeniz için size çağrıda bulunup dururken ne diye O'na iman etmezsiniz? Lafzi anlamı itibariyle bu âyette bir çelişki vardır. Çünkü Allah, Peygamber sizi çağırıp dururken neden Allah'a iman etmiyorsunuz buyurmaktadır. Eğer onlar Allaha iman etmemiş iseler, Allah'ı ve peygamberi nasıl ikrar ediyorlar ve onun Allah'ın elçisi olduğunu nasıl tasdik ediyorlar? Çünkü elçiyi tasdik, onu göndereni de tasdik etmek demektir. Halbuki onlar Allah'a iman etmemişler, öyleyse peygamberi nasıl tasdik ediyorlar? Bu durumda bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Neden Allah'a iman etmiyorsunuz, yani Allahın kudretine, tekrar yaratmasına, ölümden sonra diriltmesine neden inanmıyorsunuz? Üstelik size peygamber de gelmiş ve sizi çağırıp duruyor, size Allah'ın kudretini ve tekrar diriltme gücüne sahip olduğunu gösteren deliller de getirmiş; böyleyken neden Allah'ın kudretine inanmıyorsunuz? Âyetin bu mânaya gelmesi mümkündür, çünkü Mekkeliler farklı gruplar halinde idiler; kimisi Dehriyye'den idi, kimisi müşrikti, bir kısmı da tevhidi ikrar ediyor, fakat tekrar dirilmeyi inkâr ediyordu. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Allah şunu söylüyor: Peygamber, sizi davet edip dururken ve size mazeretinizi ortadan kaldıran, şüphelerinizi gideren deliller ve mücizeler getirdiği halde Allah'a imanı terketmek konusunda başka hangi mazeretiniz var? İmandan yüz çevirmenizde mazeretiniz nedir? Size ne oluyor da Allah'a iman etmiyorsunuz?
Allah'ın İnsanlardan Söz Alması) 340 [ ]O da sizden kesin söz almıştı. Daha önce söylediğimiz gibi Allah tarafından alınan sözün mahiyeti farklı mânalara gelir. Birincisi, Allah, o sözü peygamberlerin diliyle almıştır, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Allah İsrâiloğulları'ndan söz almış ve onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım”, Bu mânada başka âyetler de vardır.
İkincisi, söz almaktan maksat, Allah Teâlâ'nın onların hilkatinde varetmiş olduğu vahdâniyeti kabul etme temayülüdür. Üçüncüsü, Allah insanlara akıl ve anlayış verdiğinde, lehlerinde ve aleyhlerinde olan şeyleri temyiz etme gücünü lütfettiğinde, bu nitelikteki yaratıkları ihmal edeceğinin ve onları başıboş bırakacağının ihtimal dâhilinde olmadığına dair sözleşme yapmıştı. (Dördüncüsü, bazı müfessirlerin söylediği gibi Âdem aleyhisselâmın dölünden onları çıkarıp kendilerinden söz almasıdır. İlk yorum, doğruya daha yakındır. Peygamber Rabbinize iman etmeniz için çağrıda bulunup dururken ne diye O'na iman etmezsiniz? Bu âyetin Allaha inanan ve Hz. Muhammed (s.a.) gelmeden önce onun peygamberliğine de inanan Ehl-i Kitap hakkında gelmiş olması mümkündür. Fakat onlar Muhammed aleyhisselâm gelince onu inkâr ettiler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Allah'ın sizden söz almışken ve sizin de inandığınız peygamber Rabb'inize iman etmeniz için çağrıda bulunup dururken ne diye O'na iman etmezsiniz? En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin münafıklar hakkında gelmiş olması da muhtemeldir; onlar ilk bakışta inanmış görünüyorlar, fakat hakikatte inanmıyorlardı. Allah buyuruyor ki: Peygamber sizi Rabb'inize hakiki bir imanla inanmaya çağırıp dururken, sizler neden Allaha gerçekten inanmıyorsunuz? Bu husus, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Size Allah'ın âyetleri okunup dururken, üstelik EZH Resülullah da aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız?”! Yani Allahı ve resülünü inkâr ederek onlara imanı terketmenizde mazeretiniz yoktur. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allahı bilir.
Bir şeye inanmaktaysanız; bu cümle eğer âyetlere ve delillere inanıyorsanız mânasına gelir, Yahut Cenâb-ı Hak bunu şart mânasında değil, tekit mânasında söylemektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Boşanan kadınlar Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz”, Çünkü o kadınlar mümin olduklarını ilan etmişlerdi, artık rahimlerinde olanı gizlemeleri onlara helâl değildir.
Hadid 57:9
Kuluna apaçık âyetler indiren O'dur, Buradaki “âyât” kelimesi hakikatte alâmetler demektir, fakat deliller diye tefsir edilmiştir. Çünkü âyetler, Allah'tan gelen delillerdir, yaratılanların uydurdukları sözler değildir. Âyetteki “beyyinât” kelimesi apaçık anlamına gelir; yani onların insanlardan değil Allah tarafından geldiği apaçıktır. Yahut “beyyinât” kelimesi, Allah'ın emri ve yasağı, insanların lehlerinde ve aleyhlerinde olan işler ile yapmaları ve yapmamaları gereken işler mânasına gelir, bunlar apaçık belirtilmiştir.
Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için; burada Allahın aydınlığa çıkarma işini kendi zatına nispet etmesinin iki mânası vardır. Birincisi, buradaki fiil gerçekten çıkarmak mânasına gelmektedir, bundan maksat da onları iman etmeye muvaffak kılması, günahtan koruması ve kendilerine yardım etmesidir; bu sayede onlar bahsedilen küfürden çıkıp imana girmişlerdir. İkincisi, bu fiil gerçekten çıkarmak mânasına değil, onlara iman etmeyi emretmek ve imana davet etmek anlamına gelir. Nitekim Allah burada, Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için buyurmaktadır. Gerçekten çıkarmak mânasının bir benzeri de Bakara süresinde geçmektedir: “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”, [ ]Buna göre çıkarma fiilinin Allah'a nispet edilmesinin iki mânası vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın onları hidâyete ulaşmaya muvaffak kılması ve onlar için hidâyet fiilini yaratmasıdır. İkincisi, onları hidâyete çağırması ve onu beyan etmesidir. En doğrusunu Allah bilir.
Kuşkusuz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Bu cümleye şöyle mâna verilmesi mümkündür: Karanlıklardan aydınlığa çıkanlara Allah çok şefkatli ve çok merhametlidir. Buna göre âyet, özellikle müminlere hitap etmektedir. Ancak buradaki şefkat ve rahmetin herkese yönelik olması da mümkündür, çünkü Allah, Size (hepinize) karşı çok şefkatli, çok merhametlidir buyurmaktadır. Her ne kadar peygamber ve kitap göndermese bile Allah Teâlânın birliğini ve rablığını anlamaya dair aklınızda yeterli deliller olsa da size karşı çok şefkatli ve çok merhametli olduğu için yine de peygamber ve kitap göndermiştir. Davet edildikleri imana daha çabuk ulaşmaları, içlerindeki şüpheleri ve mazeretleri daha kolay defetmeleri için Cenâb-ı Hak lütfuyla ve rahmetiyle onlara peygamberler ve kitaplar göndermiştir. En doğrusunu Allah
Hadid 57:10
[Allah Yolunda Harcama Yapmak]
Göklerin ve yerin tamamı zaten Allah'a ait olduğu halde ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, müfessirler şöyle dediler: Cenâb-ı Hak “Yeryüzü ve onun üzerindekiler sonunda yalnız bize kalır ve hepsi bize dönerler”” buyurduğu gibi bütün yaratılanlar yok olacak, sadece Allah bâki kalacak mânasına gelir. Buna göre Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz cümlesi, mülkünüz elinizden gitmeden, her şey miras olarak Allaha kalmadan neden Allah yolunda infak etmiyorsunuz? demektir. Göklerin ve yerin tamamı zaten Allah'a aittir cümlesinde, insanların birbirlerine vâris olmalarının Allah'a nispet edilmesi, herkesin Allah'ın kölesi ve câriyesi olduğu anlamındadır, çünkü kölenin malı da efendisinindir. Buna göre Allah sanki şunu söylemektedir: Malınız miras olarak başkasının eline geçmeden neden kendiniz için, menfaatini sizin kazanmanız için infak etmiyorsunuz? En doğrusunu Allah bilir.
[Mekke'nin Fethinden Önce İman Edenlerle Sonrakilerin Durumu]
[S]İçinizden fetihten önce harcayan ve savaşanlar ötekilerle bir değildir. Onların derecesi, daha sonra harcayan ve savaşanlardan üstündür. Bazıları, bunlar ötekilerle bir değildir ifadesine, içinizden fetihten önce iman edenler diğerleriyle bir değildir anlamına gelir, çünkü fetihten önce iman edenler için helâk olmak ve çeşitli işkencelere mâruz kalmak korkusu vardı. O tarihte kâfirler galip durumda olduğundan Mekke'nin fethinden önce iman edenlerle fetihten sonra iman edenler eşit değildirler. Resülullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu meâldeki hadis de bu mânayı doğrulamaktadır: “Eğer Ebü Bekir'in imanı onların imanıyla tartılacak olsa, Ebü Bekir'in imanı ağır gelirdi”. Çünkü Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) imanı, müslüman olanlar üzerinde korkunun hâkim olduğu bir zamanda gerçekleşmişti. Yahut onun iman etmesiyle pek çok kişi imana geldiği içindir, çünkü Ebü Bekir (r.a.) onların reisi idi. Fetihten önce Allah yolunda yapılan infak da fetihten sonra yapılandan daha değerli ve sevabı daha büyüktür, çünkü o infak Resülullah (s.a.) ve ona tâbi olanlara güç veriyordu. Yahut fetihten sonra yapılan infak, zekât ve ganimet gibi birtakım menfaatler elde etmek amacıyla yapıldığından, fetihten önceki infak daha önemliydi; fetihten önce yapılan infakta bu düşüncelerin hiçbiri yoktu, hiçbir karşılık beklemeden ihlasla yapılmıştı, bir menfaat arzusu da taşımıyordu. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle de söylenmiştir: Bu âyete göre hicret edenle etmeyen de aynı değildir, fetihten sonra hicret de yoktur, çünkü Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “O günden sonra hicret yoktur, ancak cihat ve niyet vardır”.
Bununla birlikte Allah her birine en güzel olanı vâdetmiştir. Yani Allah her iki gruba da şunu vâdetmiştir: Fetihten önce ve sonra infak edene cenneti ve güzel mükâfatı vâdetmiştir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bu âyet, Hudeybiye fethi hakkında gelmiştir. [§]Hz. Peygamber'e soruldu: O fetih midir, yâ Resülallah? “Evet, hem de büyük fetihtir” buyurdu”, Katâde ise âyette Mekke fethi kastedilmektedir, dedi”. En doğrusunu Allah bilir. Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır. Bu cümlede hem korkutma, hem de sevindirme mânası vardır; yani Allah yaptıklarınızdan korkmanız gereken şeyleri de sevinmeniz gereken şeyleri de bilir.
---
Dipnotlar:
2 İbn Adi, el-Kâmil, V, 335. Bu ifadeyi Beyhaki, Şuabü'l-imanda Hz. Ömer'in sözü olarak rivayet eder (bk. Aclüni, Keşfü'1-hafâ, II, 234).
Hadid 57:11
[Allah'a Borç Vermek]
Şanı yüce olan Allah'ın, mülklerinin, mallarının ve canlarının hakikati kendisine ait olan birinin muamelesi gibi değil, keremiyle ve cömertliğiyle kullarına, hiç hakkı olmayan, canları ve malları üzerinde hiçbir mülkiyeti bulunmayan birinin muâmelesi gibi muâmele ettiğini, meselâ kullarından borç aldığını”, onların canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldığını” ve yaptıkları amellere karşı ücret (mükâfat) verdiğini daha önce söylemiştik. İnsanlar Allah'ın kullarıdır, kendileri için çalışıyorlar, ama sanki Allah için çalışıyor gibidirler. Kendileri için ihtiyaç anında kullanmak üzere yaptıkları birikimlere Allah borç adını vermektedir. Ebedi hayatı ve bitip tükenmeyen nimetleri kazanıyorlar, bunlardan da bizzat kendileri yararlanıyorlar. Dünyada hiç kimse, kendi malını bir bedel karşılığında başkasından borç alması ve sonra da buna mukabil ona ücret (mükâfat) vermesi söz konusu değildir.
Yaratılanların âdetlerinde, t uygulamalar yoktur. Ama kışır şekilde muamele e abiatlarında ve birbirleriyle davranışlarında böyle Allah kullarına, kendi keremine ve cömertliğine yamekte ve onların kendileri için kazandıklarına da kat kat mükâfat vereceğini vâdetmektedir. İnsanların ihtiyaç anında kendileri için kullanmak üzere yaptıkları birikimlere Cenâb-ı Hakk'ın borç adını vermesi, fakirlere ve cennet ehline verdiklerini başlarına kakmamaları gerektiğinden dolayı olabilir; [S]çünkü yüce Allah, insanların tabiatında başa kakma huyunun bulunduğunu bilmektedir. Yahut ihtiyaç zamanına kadar hırsızlıktan, gasptan ve benzeri sebeplerle telef olma korkusundan onları korumak külfetinden kurtarmak için bu ismi vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ayrıca ona pek değerli bir ödül de vardır meâlindeki âyete müfessirler, pek güzel bir ödül vardır mânasını verdiler. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın o ödüle “kerim” adını vermesi, muhtemelen ona sahip olan kişinin kerim olduğundan yahut insanlara karşı böyle olması beklendiği ve umulduğundan dolayıdır. Dünyada kerim, kendisinden her türlü hayır ve iyiliğin beklendiği kişiye denir. En doğrusunu Allah bilir,
Hadid 57:12
[Mahşerde Müminlerin Nurları]
O gün mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının (kendileriyle beraber) önlerinde ve sağ yanlarında yürümekte olduğunu görürsün. Buradaki nurları ile yürür sözünün, âhirette kendilerine verilen kitaplarıyla beraber yürürler mânasına gelmesi mümkündür. Çünkü Allah'a yakın olanların ve hayırda önde gidenlerin kitapları ön taraflarından kendilerine verilir, diger müminlerin kitapları ise sağ taraflarından verilir. Müşriklerin kitapları da arka taraflarından verilir. Hafsa'nın (r.a.) mushafında “bi eymânihim” kelimesinin “fi eymânihim” diye okunması da bu mânayı teyit etmektedir.
Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kitabı sağ tarafından verilen kimse”, Âyette kastedilenin, dünyada iken sahip oldukları imanlarının ve dinlerinin nuru olması da mümkündür. Nurlarının, gittikleri yoldan kinâye olması da muhtemeldir: Hayırda önde gidenler önlerini görürler, kitapları sağdan verilenler de dünyada iken gittikleri yol üzeredirler. Müşriklere sol taraflarından, münafıklara da arka taraflarından kitapları verilir. Âyetteki “bi eymânihim” ifadesinin, hayır ve bereketten kinâye olması da muhtemeldir, çünkü “eymân” (oll) kelimesi hayır ve berekete ulaşmak mânasına da gelir, bundan dolayı böyle söylemiştir. Müfessirlerin söyledikleri gibi nurları yükseltilir ve onun aydınlığında yürürler mânasına da gelebilir.
Bugün size müjde var; altından ırmaklar akan cennetlerde ebedi kalacaksınız (denir). Bu söz onlara ancak cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girmeden önce söylenir. Âyette sözü edilen müminlerin yanlarında nur bulunduğu ifadesi, bunun cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girmeden önce olduğuna işaret eder. İşte en büyük murada ermek budur. Çünkü ondan sonra artık helâk olmak, yorulmak ve nimetlerin son bulması söz konusu değildir.
O gün mümin erkekleri ve mümin kadınları görürsün. Bu beyan, sadece o görecek, ondan başka kimse görmeyecek anlamında değildir, aksine onu bütün müminler görürler. Böylece tahsise işaret eden bir ifadeyi sadece bir olayla sınırlandıran ve diğerleri hakkında hükmü yok sayan kişinin iddiası boşa çıkar, Katâde şöyle dedi: Bize, Hz. Peygamber'in şöyle söylediği rivayet edildi: “Müminlerden bazılarının nurları, Medineden Adene ve Sana'ya kadar olan bölgeyi aydınlatır. Bazılarının nuru ise daha kısadır, ancak ayaklarının bulunduğu yeri aydınlatır. Müminlerin amellerine göre makamları vardır”
Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre de Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuş: “Çocuğu bülüğa ermeden ölenlerin nurları önlerindedir””, EE ELİNİ İZİ ge AMELİ Oyasi! İzağ 63 HES pa İNİ SES arl JS SO ör ü I. e münafık erkekler ve münafık kadınlar inan edenlere şöyle ai 5? e l; i bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Şöyle denecek: Geriye dönün de başka bir nur arayın? Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır.”
[Âhirette Nur Arayacak Olan Münafıklar]
O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Bazıları bu âyetteki “unzurünâ” fiilindeki elif harfini vaslederek okumuş, bazıları da elif-i maktüa olarak “enzırünâ” diye okumustur. Bizi bekleyin de yetisip nurunuzdan bir parça alalim cümlesini bütün olarak okumuş, bazıları ise “unzurnâ” fiilinden sonrasını keserek okumuşlardır”, [ ]Ebú Ubeyd şöyle dedi: Bu fiilin vasıl hemzesi ile okunması bizim daha çok hoşumuza gider. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetteki “unzurnâ” fiiline, bizi bekleyin, diye mâna verilir. “Nazartu fulânen enzuruhü”, yani falana baktım ve onu bekliyorum denilir. Diğer kırâat ise geri bırakmak mânasına gelir: İnsan birini geri bıraktığı zaman, “enzartü fulânen unzıruhü” (zei us 2:83, yani falancıyı geri bıraktım, ona bakıyorum der. Burada geri bırakmak mânasını vermenin bir anlamı olduğunu bilmiyorum. Ebü Avsece şöyle dedi: “Nazara” fiili hem sülasi kökünde, hem de “if'âl” bâbında beklemek mânasına gelir. Bu âyet-i kerime, münafıkların müminlerden uzak olacaklarına ve onların nurundan yararlanamayacaklarına, fakat o nuru uzaktan göreceklerine işaret etmektedir. Çünkü şöyle diyecekler: Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Eğer onlara yakın olsalardı yahut nurlarından yararlanmaları mümkün olsaydı, beklemelerini ve nurlarından bir parça almayı istemezlerdi.
En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle denecek: Geriye dönün de başka bir nur arayın! Cenâb-ı Hakk'ın, “Asıl onlarla alay eden Allah'tır” meâlindeki âyete dayanarak, bazıları bu âyetin, müminlerin onlarla alay edecekleri mânasına geldiğini söyler. İşte âyette ifade edilen alay etmekten maksat, Geriye dönün de başka bir nur arayın! sözüdür. “Asıl onlarla alay eden Allahtır” meâlindeki âyet hakkında biz şöyle deriz: Allah, onların Resülullah (s.a.) ve müminlerle alay etmelerinin cezasını kendilerine verecektir. Geriye dönün ifadesinin, arkaya dönüp nur aramak mânasına gelen bir emir değil, kınama ve ayıplama anlamına gelmesi de mümkündür. Yani nur, ancak bundan başka bir günde ve bu günden önce aranmalıydı, bu gün aranmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Aralarına çekildiBi söylenen duvarın Arâf süresinde sözü edilen perdeler olması mümkündür: “İki taraf arasında bir perde ve a'râf üzerinde de herkesi simalarından taniyan adamlar vardır”, Duvar, cehennem ehli ile cennet ehli arasındaki perdelerdir, cehennemliklerin müminlerin nurlarından faydalanmamaları için aralarına bu perdeler çekilir.
Duvarın bir kapısı vardır, onun iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Buradaki kapı lafzının gerçek anlamda kapı değil, yol ve geçitten kinâye olması mümkündür. Allah şöyle buyuruyor: O, gidiş yoludur, o yola giren rahmete ulaşır, dışında kalan da azaba varır. Onun cehennemden cennete açılan bir kapı olması da mümkündür, cennettekiler cehennem ehlinin başlarına gelen azabı görürler, cehennemdekiler de cennet ehlinin sahip oldukları nimetleri görürler, böylece hasretleri ve pişmanlıkları daha da artar. Yahut kapıdan değil de perdelerden ve duvardan söz edilen arâftan birbirlerine muttali olurlar. Bu şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Sonra dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”?. Muttali olmak zâhirde, üstten ve yukarıdaki bir mekândan aşağıya bakmak demektir,
---
Dipnotlar:
7 Abdürrezzâk es-San'àni, Tefsîru'l-Kurän, II, 57; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 289; Süyüti, 2 Sadece Hamza, kati elifi ile enzirünâ diye okumuş, diğer kırâat imamları ise vasıl elifi olarak okumuşlardır (İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'l-kırdâti'l-aşr, s. 429; İbnü'l-Cezeri, en-Neşr
Hadid 57:13
[Mahşerde Müminlerin Nurları]
O gün mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının (kendileriyle beraber) önlerinde ve sağ yanlarında yürümekte olduğunu görürsün. Buradaki nurları ile yürür sözünün, âhirette kendilerine verilen kitaplarıyla beraber yürürler mânasına gelmesi mümkündür. Çünkü Allah'a yakın olanların ve hayırda önde gidenlerin kitapları ön taraflarından kendilerine verilir, diger müminlerin kitapları ise sağ taraflarından verilir. Müşriklerin kitapları da arka taraflarından verilir. Hafsa'nın (r.a.) mushafında “bi eymânihim” kelimesinin “fi eymânihim” diye okunması da bu mânayı teyit etmektedir.
Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Kitabı sağ tarafından verilen kimse”, Âyette kastedilenin, dünyada iken sahip oldukları imanlarının ve dinlerinin nuru olması da mümkündür. Nurlarının, gittikleri yoldan kinâye olması da muhtemeldir: Hayırda önde gidenler önlerini görürler, kitapları sağdan verilenler de dünyada iken gittikleri yol üzeredirler. Müşriklere sol taraflarından, münafıklara da arka taraflarından kitapları verilir. Âyetteki “bi eymânihim” ifadesinin, hayır ve bereketten kinâye olması da muhtemeldir, çünkü “eymân” (oll) kelimesi hayır ve berekete ulaşmak mânasına da gelir, bundan dolayı böyle söylemiştir. Müfessirlerin söyledikleri gibi nurları yükseltilir ve onun aydınlığında yürürler mânasına da gelebilir.
Bugün size müjde var; altından ırmaklar akan cennetlerde ebedi kalacaksınız (denir). Bu söz onlara ancak cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girmeden önce söylenir. Âyette sözü edilen müminlerin yanlarında nur bulunduğu ifadesi, bunun cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girmeden önce olduğuna işaret eder. İşte en büyük murada ermek budur. Çünkü ondan sonra artık helâk olmak, yorulmak ve nimetlerin son bulması söz konusu değildir.
O gün mümin erkekleri ve mümin kadınları görürsün. Bu beyan, sadece o görecek, ondan başka kimse görmeyecek anlamında değildir, aksine onu bütün müminler görürler. Böylece tahsise işaret eden bir ifadeyi sadece bir olayla sınırlandıran ve diğerleri hakkında hükmü yok sayan kişinin iddiası boşa çıkar, Katâde şöyle dedi: Bize, Hz. Peygamber'in şöyle söylediği rivayet edildi: “Müminlerden bazılarının nurları, Medineden Adene ve Sana'ya kadar olan bölgeyi aydınlatır. Bazılarının nuru ise daha kısadır, ancak ayaklarının bulunduğu yeri aydınlatır. Müminlerin amellerine göre makamları vardır”
Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre de Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuş: “Çocuğu bülüğa ermeden ölenlerin nurları önlerindedir””, EE ELİNİ İZİ ge AMELİ Oyasi! İzağ 63 HES pa İNİ SES arl JS SO ör ü I. e münafık erkekler ve münafık kadınlar inan edenlere şöyle ai 5? e l; i bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Şöyle denecek: Geriye dönün de başka bir nur arayın? Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır.”
[Âhirette Nur Arayacak Olan Münafıklar]
O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Bazıları bu âyetteki “unzurünâ” fiilindeki elif harfini vaslederek okumuş, bazıları da elif-i maktüa olarak “enzırünâ” diye okumustur. Bizi bekleyin de yetisip nurunuzdan bir parça alalim cümlesini bütün olarak okumuş, bazıları ise “unzurnâ” fiilinden sonrasını keserek okumuşlardır”, [ ]Ebú Ubeyd şöyle dedi: Bu fiilin vasıl hemzesi ile okunması bizim daha çok hoşumuza gider. En doğrusunu Allah bilir ya, âyetteki “unzurnâ” fiiline, bizi bekleyin, diye mâna verilir. “Nazartu fulânen enzuruhü”, yani falana baktım ve onu bekliyorum denilir. Diğer kırâat ise geri bırakmak mânasına gelir: İnsan birini geri bıraktığı zaman, “enzartü fulânen unzıruhü” (zei us 2:83, yani falancıyı geri bıraktım, ona bakıyorum der. Burada geri bırakmak mânasını vermenin bir anlamı olduğunu bilmiyorum. Ebü Avsece şöyle dedi: “Nazara” fiili hem sülasi kökünde, hem de “if'âl” bâbında beklemek mânasına gelir. Bu âyet-i kerime, münafıkların müminlerden uzak olacaklarına ve onların nurundan yararlanamayacaklarına, fakat o nuru uzaktan göreceklerine işaret etmektedir. Çünkü şöyle diyecekler: Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım. Eğer onlara yakın olsalardı yahut nurlarından yararlanmaları mümkün olsaydı, beklemelerini ve nurlarından bir parça almayı istemezlerdi.
En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle denecek: Geriye dönün de başka bir nur arayın! Cenâb-ı Hakk'ın, “Asıl onlarla alay eden Allah'tır” meâlindeki âyete dayanarak, bazıları bu âyetin, müminlerin onlarla alay edecekleri mânasına geldiğini söyler. İşte âyette ifade edilen alay etmekten maksat, Geriye dönün de başka bir nur arayın! sözüdür. “Asıl onlarla alay eden Allahtır” meâlindeki âyet hakkında biz şöyle deriz: Allah, onların Resülullah (s.a.) ve müminlerle alay etmelerinin cezasını kendilerine verecektir. Geriye dönün ifadesinin, arkaya dönüp nur aramak mânasına gelen bir emir değil, kınama ve ayıplama anlamına gelmesi de mümkündür. Yani nur, ancak bundan başka bir günde ve bu günden önce aranmalıydı, bu gün aranmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Aralarına çekildiBi söylenen duvarın Arâf süresinde sözü edilen perdeler olması mümkündür: “İki taraf arasında bir perde ve a'râf üzerinde de herkesi simalarından taniyan adamlar vardır”, Duvar, cehennem ehli ile cennet ehli arasındaki perdelerdir, cehennemliklerin müminlerin nurlarından faydalanmamaları için aralarına bu perdeler çekilir.
Duvarın bir kapısı vardır, onun iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Buradaki kapı lafzının gerçek anlamda kapı değil, yol ve geçitten kinâye olması mümkündür. Allah şöyle buyuruyor: O, gidiş yoludur, o yola giren rahmete ulaşır, dışında kalan da azaba varır. Onun cehennemden cennete açılan bir kapı olması da mümkündür, cennettekiler cehennem ehlinin başlarına gelen azabı görürler, cehennemdekiler de cennet ehlinin sahip oldukları nimetleri görürler, böylece hasretleri ve pişmanlıkları daha da artar. Yahut kapıdan değil de perdelerden ve duvardan söz edilen arâftan birbirlerine muttali olurlar. Bu şu ilâhi beyanda belirtilmiştir: “Sonra dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”?. Muttali olmak zâhirde, üstten ve yukarıdaki bir mekândan aşağıya bakmak demektir,
---
Dipnotlar:
7 Abdürrezzâk es-San'àni, Tefsîru'l-Kurän, II, 57; Taberi, Câmi'u'l-beyân, XXVII, 289; Süyüti, 2 Sadece Hamza, kati elifi ile enzirünâ diye okumuş, diğer kırâat imamları ise vasıl elifi olarak okumuşlardır (İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'l-kırdâti'l-aşr, s. 429; İbnü'l-Cezeri, en-Neşr
Hadid 57:14
14. “Münafıklar onlara, “Sizinle beraber değil Mİ diye seslenirler. Onlar, 'Evet öyleydi' derler, ama siz başınızı belâya kendiniz soktunuz, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan ötürü o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu”
Sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Yani münafıklar müminlere, Biz de sizinle beraber değil miydik? diye seslenirler. Onlar da Evet öyleydi, derler. Onların, Biz sizinle beraber değil miydik? demeleri, muhtemelen dünyada iken müslümanları aldattıkları gibi o gün de aldatacakları arzusunun ifadesidir. Allah Teâlâ, “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler” meâlindeki âyette, onların dünyada iken de âhireti inkâr ettiklerini haber vermekte, sonra da onların yeminlerinde yalan söylediklerini bildirmektedir. İşte buna göre onların Biz de sizinle beraber değil miydik? diye seslenmeleri, münafıkların müminleri aldatma gayretinden başka bir şey değildir. ( Buradaki mesele, müminlerin Evet öyleydi demeleridir. Müminler onların kendileriyle beraber olmadıklarını bildikleri halde nasıl olur da Evet öyleydi, diyebilirler? Biz deriz ki: Müminlerin cevabı, onların hitabını ve muradını bilip anladıkları mânasına gelebilir, bundan dolayı öyle cevap vermişlerdir. Yahut onların Evet öyleydi demeleri, evet siz bizimle beraber olduğunuzu söylüyordunuz, fakat bizimle beraber değildiniz mânasına gelir. Veyahut onlar hakikatte değil zâhirde kendilerini öyle gösterdiklerinden dolayı bu cevabı vermişlerdir.
Ama siz başınızı belâya kendiniz soktunuz. Bu ilâhi beyan, farklı mânalara gelir. Birincisi, size menfaat verene dönme işinde kendinizi kendiniz sıkıntıya soktunuz. Yani kendinizi sıkıntıya soktunuz da menfaatin ve elde edilecek hedefin bulunduğu yere kendinizi yönelttiniz. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir”. İbn Kuteybe, Başınızı belâya kendiniz soktunuz meâlindeki âyete, kendinizi günaha soktunuz mânasını verdi”, Fırsat kolladınız. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, işlerin sonunu beklediniz ve ona göre tavır takındınız. İkincisi, Resülullah (s.a.) yakında ölecek yahut İslâm'dan tekrar kâfirlerin dinine dönecek diye beklediniz. Hep şüphe içinde oldunuz, yani şüphenizi ve tereddüdünüzü giderecek deliller getirse bile sürekli kuşku duydunuz. Kuruntularınız sizi oyaladı; burada kuruntu anlamına gelen “emâni” kelimesi iki şekilde yorumlanmıştır.
Birincisi, söylediğimiz gibi onlar kazanacakları menfaatlerin peşine düşüyorlar anlamına gelir, nasıl oluyor da gayelerini buna tâbi kılıyorlar? İkincisi, onların, Resülullah'ın (s.a.) ölümünü [ ]veya helâkini yahut kendi dinlerine dönmesini temenni etmeleri anlamındadır. Nihayet Allah'ın emri gelip çattı; yani helâk emri yahut kıyâmet günü gelip çattı. O aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu; yani şeytan sizi aldatıp Allah'ın dininden çevirdi.
JEI G IAS pill Ga YI Si iğ Yal
---
Dipnotlar:
3 “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileriİbn Kuteybe, Tevilü müşkili'l-Kurân, s. 473.
Hadid 57:15
Bugün artık ne sizden ne de açıkça inkâr edenlerden bir fidye kabul edilir. Bu âyetteki “yu'hazü” fiili, “tu'hazü” diye de okunmuştur, kırâat imamlarının çoğu “yu'hazü” diye okudular”, her ikisi de aynı mânaya gelir. Yani o gün onlar için fidye kabul edilmez, onlar için fidye olması ve onun kabul edilmesi asla söz konusu değildir. Yahut Allah bunu temsil olarak söylemiştir: Yani faraza onların verecek fidyesi olsa bile kabul edilmez. Böylece Allah, âhiret şartlarının dünyadakinden farklı olduğunu haber vermektedir. Çünkü dünyada belâyı defetmek için çare olarak bazan fidye verilir, bazan da aracılar kullanılır. Varacağınız yer ateştir; yani cehenneme gideceksiniz. Size yaraşan odur; yani sizin için uygun ve lâyık olan yer cehennemdir. Ne kötü bir gidiş! Yani oraya gitmek ne kötü bir akıbettir!
[Mütezile ve Büyük Günah Meselesi]
Bu âyet, Mütezile'nin, büyük günah işleyenler ebedi olarak cehennemdedir iddiasını çürütmektedir. Çünkü Allah insanları üç gruba ayırdı ve onlar için üç menzil yarattı: Münafıklar, açıkça kâfir olanlar ve müminler; cehennemi kâfirlerin ve münafıkların yeri kıldı ve orayı o ikisinden başkasının menzili yapmadı. Büyük günah işleyen mümin, onlara göre de ne münafıktır, ne de kâfir! Aynı şekilde Allah insanları bir başka açıdan üç kısma ayırmıştır: Hayırda önde gidenler, ashâb-ı yemin ve ashâb-ı şimâl, Ashâb-ı şimâl, inkâr eden kâfirlerdir. Büyük günah işleyenler ise onlara göre de inkâr edenler sınıle e misin ki Allah Teâlâ Vâkıa süresinin sonunda şöyle yi ME i Şayet o, Allah'a yakın olanlardan ise; ona huzur, güzel nasip ‘olu cennet vardır. Eğer amel defteri sağından verilenlerden ise (ona şöyle denir:) Selâm sana ey hakkın ve erdemin yanında olmuş kişi! Ama yoldan sapmış inkârcılardan ise onu da kaynar sudan bir ziyafet ve atılacağı aaa ateşi beklemektedir!” Cenâb-ı Hak cenneti Allah'a yakın olanlar ile ashâb-ı yemin için yarattı, cehennemi de başkalarına değil sadece inkâr edenlere has kıldı. Cehennemi inkâr edenlerden başkaları için de varettiğini düşünenler, bahsettiğimiz âyetlerin zâhirine muhalefet etmektedirler.
Hadid 57:16
İman edenlerin, Allah'ı anmak ve vahyedilen gerçeği düşünmekten dolayi kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Bu âyetteki “nezele” kelimesi şeddeli olarak “nezzele” diye de okunmuştur”, Fiili şeddeli okuyanlar daha önceden geçen Allah'ı anmak sözüne, şeddesiz okuyanlar da daha sonraki “hak” kelimesine bağlamış olurlar. Sonra bu âyet farklı şekilde yorumlanabilir. Birincisi, müfessirler şöyle dediler: Bu âyet iman ettiğini açıklayan fakat içinde küfrü gizleyen münafıklar hakkında gelmiştir. Zamanı gelmedi mi? Yani iman ettiğini açıklayanların ve müminlere uyduklarını söyleyenlerin zamanı geldi. Allah'ı anmaktan dolayı kalpleri heyecanla ürperir; yani Allah'ı andıkları zaman kalpleri ürperir. Vahyedilen gerçeği düşünürler; yani kendilerine Kur'ân okunduğu zaman üzerinde düşünürler. Yani bunlardan dolayı kalpleri yumuşayıp Allah'a iman etmelerinin zamanı hâlâ gelmedi mi? Çünkü onlar Resülullah'ın (s.a.) başına belâların gelmesini bekliyorlar Nàñi ve Hafs şeddesiz olarak nezele diye, diğer diye okudular (İbn Mihrân, el-Mebsüt fi't-kırâdti'- aşr, s. 430).
kırâat imamları ise şeddeli olarak nezzele ve onun helâk olmasını arzu ediyorlardı. Allah Teâlâ müminleri bu korkudan emin kılmış { ]ve onların, Resülullah'ın (s.a.) başına gelmesini bekledikleri belâlardan ümitlerini kestirmiş ve şöyle buyurmuştur: Zâhiren İman edenlerin, Allah'ı anmaktan dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Kur'ân'ı okuyup üzerinde düşünmekten dolayı kalplerinin yumuşayıp Allah'a gerçekten iman etmeleri zamanı gelmedi mi? En doğrusunu Allah bilir, Hemen bunun devamında gelen, Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar meâlindeki âyet de bu yorumu teyit etmektedir. Yani aradan uzun zaman geçtiği için kitaplara bakmayı terketmiş, kalpleri katılaşmış ve hayatlarını dalâlet içinde sürdürmüş olan öncekiler gibi olmayın.
İkincisi, âyetin, Resülullah (s.a.) henüz peygamber gönderilmeden önce ona inanan Ehl-i Kitap hakkında olması da muhtemeldir. Allah şöyle buyuruyor: Muhammed aleyhisselâm peygamber gönderilmeden önce ona İman edenlerin Allah'ı anmaktan, yani kendi kitaplarını okumaktan ve vahyedilen gerçeği, yani Kur'ân'ı düşünmekten dolayı kalplerinin heyecanla ürpererek kendi kitaplarında niteliklerini buldukları için iman ettikleri peygamber geldiğinde ona inanmalarının zamanı gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilen kimseler gibi olmasınlar. Yani siz, daha önce kendilerine kitap verilen, üzerlerinden uzun zaman geçtiği, yani kitaplarına hiç bakmadan aradan uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaşmış olan kimseler gibi olmayın! En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü, bu âyetin, Allaha ve resülüne hakkıyla iman etmiş olan müminlerle ilgili olması da muhtemeldir. Buna göre âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, İman edenlerin kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi? Yani düşünmek ve tefekkürde bulunmak suretiyle Allah'ı anmak zamanı gelmiştir, bu davranışları onların kalplerini heyecanla ürpertmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler”, Cenâb-ı Hak müminleri (JAllah anıldığında yürekleri titremekle, imanları artmakla, düşünmekle, tefekkürde bulunmakla ve Allah'ın buyruklarını tam olarak anlamak ve bilmekle nitelemektedir. İkincisi, iman edenlerin, şehevi arzularına ve dünyevi beklentilerine son verip Allahı anmaktan kalplerinin heyecanla ürpermek zamanı gelmedi mi? Yani zamanı gelmiştir. Onlar daha önce kendilerine kitap verilen kimseler gibi olmasınlar, Yani Allah'ın kitabından ve O'nu anmaktan gafi olmayın, daha önce kendilerine kitap verilenlerin kitapları üzerinde düşünüp tefekkürde bulunmayı terkettikleri gibi siz de Allah'ın kitabı üzerinde düşünüp tefekkürde bulunmayı terketmeyin! Onlar bu sebeple gaflete düştüler ve kalpleri katılaştı. Siz de onlar gibi yapmayın ki, sizin kalpleriniz de onlarınki gibi katılaşmasın! ağ i Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır. Yani kendilerine kitap verilenlerden birçoğu, kitapları üzerinde düşünmeyi terkettikleri için yoldan çıktılar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır cümlesi, onların çoğu inatçıdırlar, az kısmı da mukallittir mânasına da gelebilir. Allah Teâlâ başka bir âyette “Onların çoğu gerçeği sevmiyorlar”, yani onlar inatçıdırlar buyurmaktadır. Bunlar da halkın reisleri ve yöneticileridir, Allahın elçilerine karşı büyüklenmişler ve inatla kendilerine karşı çıkmışlardı. Ancak onlardan az bir kısmı da peygamberlere tâbi olmuştu ve onları taklit ediyorlardı.
Hadid 57:17
Bilin ki Allah, ölmüş toprağa yeniden hayat verir. Cenâb-ı Hak bunu, ölmüş toprağa yeniden hayat verdiğini onlar bilmedikleri için söylemiş değildir, aksine bunu onlar da biliyorlardı. Fakat Allah Teâlâ bunu, tıpkı Resülullah'a (s.a.) “Bil ki, Allah'tan başka tanrı yoktur”, yani Aziz ve Celil olan Allah'ın rablığmı ve birliğini her saat ve her an kalbine hissettir düsturunu hatırlattığı gibi onlara da bu gerçeği hatırlatmaktadır. Buna göre Bilin ki Allah, ölmüş toprağa yeniden hayat verir ilâhi kelâmı, Allah'ın ulühiyetini ve rablığını her an ve her saat kalplerinize hissettirin, sadece O'na ibadet edin, lâyık olmadığı niteliklerden ve yaratılanlara ait vasıflardan O'nu tenzih edin ve aklayın mânasına gelir. Çünkü O'nun ölmüş toprağa bile yeniden hayat verdiğini biliyorsunuz, sizleri çeşitli yollarla imtihan edeceğini de bilin! Çünkü sözünü ettiği varlıklara boş ve faydasız yere hayat vermesi ve sizi tamamen başıboş bırakmış olması ihtimali yoktur. Yahut şöyle deriz: Allah Teâlâ'nın ölmüş toprağa yeniden hayat verdiğini siz de biliyorsunuz ve O'nun yeniden hayat verdiği topraktan faydalanmayı arzu ediyorsunuz, o nimetleri elde etmeye çalışıyorsunuz; öyleyse ebedi hayatta sürekli nimetlere ve bereketlere kavuşmak için de çalışın. Veyahut şöyle söyleriz: Allah Teâlâ'nın ölmüş toprağa yeniden hayat vermeye kâdir olduğunu bildiğiniz gibi sizleri de ölümden sonra yeniden diriltmeye kâdir olduğunu da bilin!
Şüphesiz biz, düşünesiniz diye delilleri bir bir açıklamışızdır. Belki anlamına gelen “lealle” edatının, Allah Teâlâ tarafından kullanıldığında gereklilik mânasına geldiğini daha önce söylemiştik. Ancak burada ummak, olmasını beklemek anlamına gelir; akıl yoluyla âyetleri bilip üzerinde düşündükleri ve tefekkür ettikleri zaman onların Allah'ın âyetleri olduğunu anlamalarını beklemek, ümit etmek demektir. Yahut “lealle” kelimesi, beklemek ve ummak değil de gereklilik anlamına geldiğini düşünürsek, o zaman özel olarak bazı kişileri işaret ettiği mânasına gelir. Bu kişiler de akıllarını kullanarak bunların Allah'ın âyetleri olduğunu anlayacaklarını ve onlara iman edeceklerini Cenâb-ı Hakk'ın bildiği kimselerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Hadid 57:18
Muhtaçlara yardım eden erkekler ve muhtaçlara yardım eden kadınlar; bu cümledeki “sad” ve “dal” harfleri şeddeli de okunmuş, sadece “sad” harfi şeddesiz olarak da okunmuştur”. Şeddeli okuyan, kelimenin “tasadduk” kelimesinden geldiğini düşünmektedir; yani bunun aslı “mutesaddikin” ve “mutesaddikâ (vuian) şeklindedir, fakat “ta harfi “sad” harfine idğam edildiği için, tıpkı “müzzemmil” ve “müddessir” kelimelerinde olduğu gibi “mussaddikin” ve “mussaddikât” olmuştur, Übey b, Kâb'ın (ra.) rivayeti de bunu teyit etmektedir, Jnitekim Übey “© İbn Kesir ve Âsım'dan naklen Ebü Bekir, musaddikin ve musaddikât diye “sad” harfini şeddesiz okumuşlardır. Diğer kırâat imamları ise mussaddikin ve mussaddikât diye şeddeli okudular (İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'l-kırdâti'l-aşr, s. 430).
bunu “ta” harfi ile “"mutesaddikin” os ve mutesaddikát” diye “Buke limeleri şeddesiz okuyanlar da ds diye okumuştur", Bu ke anlamında olduğunu düşünürler, Allah bir ödünç verenlere bu fazlasıyla ödül de vardır meâlindeki (riai) kökünden geldiğini ve iman 'a (O'nun muhtaç kullarına) gözel asij ödenecektir, Ayrıca onlara pek değerli bir ayetin tefsirini daha önce yapınıştık,
Hadid 57:19
19. "Allaha ve peygamberlerine (böyle) iman edenler, var ya, işte ønlar sıddıklar ve şahitlerdir ve Rableri katındadırlar, Mükâfatları ve nurları (âhirette) onları beklemektedir. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler.”
[Sıddıkın Mahiyeti]
Allah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler, var ya, işte onlar sıddıktırlar. Cenâb-ı Hak burada müminlere sıddık adını vermektedir. Sıddık, ancak çok tasdik eden biri için söylenir. Her ne kadar yaptığı tasdik tek bir esastan ibaret isi de her mümin bu esas altında çok şeyi tasdik eder, Meselâ insan Allah'ı tasdik ettiği zaman peygamberlerini ve onların Allah Teâlâ'dan haber verdikleri haberleri de onların davet ettikleri inanç ve hükümlerin doğruluğunu ve Allah'tan insanlara tebliğ ettikleri vahiyleri de tasdik etmiş olur. Bütün yaratıklar yaratılışlarında var olan özellikleriyle, müminler de kendi iradeleriyle, müşahede ettikleri vahiyleri, Allah'ın birliğine ve ulühiyetine şahit olduğunu tasdik ederler, Dolayısıyla her ne kadar az söz dile getirilse bile, müminin tasdik ettiği esaslar çok fazladır. Nitekim biz, Ebü Hanife'nin (r.h.), tesbih veya tehlil ile hutbenin caiz olduğu görüşünü söyleriz; çünkü tesbih veya tehlil, küçük bir kelâmdır, fakat bunlar tefsir edilse ve açıklansa çok uzun bir hutbe olur, En doğrusunu Allah bilir.
İbn Zencele, Huccetü'l-kirddt, s. 701. Ni Şöyle bir itiraz ileri sürülürse: Ebü Bekir (radıyallahu anh), sıddık ismiyle İslâm ümmetinin diğer fertlerinden üstün kılındı, bu durumda müminlerden herhangi biri bu ismi almaya lâyık olduğu zaman bu fazilet sadece ona mahsus kalmaz.
Buna şu cevap verilir: Hz. Ebü Bekir'in (r.a.) sıddık diye isimlendirilmesi ve bu özelliğiyle diğer sahâbilerden ve müminlerden ayrı özel bir konumda olması, bu niteliğiyle diğerlerinden farklı olduğu anlamındadır. Diğer müminlerin sıddik diye isimlendirilmeleri ise onların yeryüzündeki diğer insanlardan farklı olduğu mânasına gelir. Ancak bir karşılaştırma yapılınca tiz. Ebü Bekir, Resülullah (s.a.) ve diğer peygamberlerle karşılaştırılması hariç olmak üzere, bu niteliğiyle diğer müminlerden ayrı özel bir konuma sahiptir. [ ]Íste onun fazileti bu mânadadır, fazileti karşılaştırma yapılınca ortaya çıkar. Bu vasfın özel olarak Hz. Ebü Bekir'e verilmesi, hem itikat ve hem de muamelât açısından olabilir, diğer müminler ise sadece itikat açısından sıddık diye isimlendirilir. Bu iki niteliğe birlikte sahip olan da sadece birine sahip olandan daha faziletlidir.
[Şahitler Kimlerdir]
Şahitler Rableri katındadırlar. İnsanlardan bazıları bu ifadeyi, Onlar sıddıktırlar sözünden ayırıp farklı bir cümle başı yaparlar, bazıları da her ikisini aynı cümle içinde görürler, Bu ikisini ayıranlara göre buradaki “şühedâ” kelimesinden maksat peygamberlerdir, delil olarak da şu âyeti gösterirler: “Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit tuttuğumuz zaman halleri nice olacak!” Sonra Allah onlara mükâfatlarını ve nurlarını vereceğini haber vermektedir. Her ikisini, yani sıddıkları ve şehitleri aynı cümleye bağlayanlar ise insanlara müminlerin şahitlik edeceklerini belirtirler. Onların delili de şu meâldeki âyettir: “Siz insanlara şahit olun, peygamber de size şahit olsun”. Onlar, müminlerin diğer ümmetlere karşı şahitlik edeceklerini dile getirirler. En doğrusunu Allah bilir.
Mütezile mensupları bu âyetin zâhirine dayanarak zorlama bir yorum yapar ve şöyle derler: Allah Teâlâ mutlak olarak müminleri belirttiğinde hemen arkasından onlara vâdettiği cömerilikleri ve büyük mükâfatı da zikreder. Ancak onları günahlarıyla birlikte andığı zaman, hemen arkasından tehdit ifadelerini de kullanır. İşte Mütezile, günahı işleyen müminlerin peşinden tehdit ifadesini kullanmasını, onun imand an çıkmış olduğuna delil gösterir. Ancak buradan onlara böyle bir delil çıkm j az, çünkü Allah müminler için bahsettiği cömertliklere mukabil kâfirler i için de cehennemi zikretmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Ere. li Tas İ- '
---
Dipnotlar:
“ “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık”.
Hadid 57:20
[Dünya Hayatı Oyun ve Eğlencedir]
Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir. Bu ve benzeri âyetlerin zâhirinde, sapkınlara büyük bir eleştiri vardır. Çünkü onlar şöyle diyorlar: [§]Eğer dünya hayatı oyun ve eğlence ise ve mademki O'ndan başka yaratıcı yok, öyleyse neden Allah onu oyun ve eğlence olarak yarattı? Bu yorumda onların eleştirisi ve aşağıdaki bazı âyetlerle de çelişki iddiası karşımıza çıkmaktadır: “Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri oynayıp eğlenmek için yaratmadık””, “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık”. Burada da dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir buyurmaktadır.
[Âhiret Hayatı Gereklidir]
Biz deriz ki: Bu âyet, farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, âyette gizli bir kelime ile birlikte takdim ve tehir de vardır. Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmuştur: Bilin ki dünya hayatının, gösterişinin, övüncünün, mal ve evlat çokluğunun, oyununun ve eğlencesinin misali, yani insanların dünyada gösteriş için süslenmeleri, mal ve evlat ile övünmeleri, oynayıp eğlenmeleri, tıpkı kâfirlerin/ çiftçilerin hoşuna giden nebatatı yetiştiren yağmur gibidir. Sonra sözü edilen bu işlerin hiçbirinden yararlanılmaz. İşte dünya hayatı da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, sizin zannınıza ve anlayışınıza göre dünya hayatından sonra başka bir hayat yoktur, ölümden sonra dirilmek de yoktur, dünya boş yere ve anlamsız olarak yaratılmıştır. Çünkü onların zannına göre dünya sadece ve özellikle yok olması için yaratılmıştır. Sadece yıkmak için muhkem bir bina yapmak hikmet değildir, abestir ve anlamsız bir gayrettir. Cenâb-ı Hak bu hususu meâlen şöyle beyan etmiştir: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”, Onların zanları, ölümden sonra dirilmek ve dünya hayatından sonra başka bir hayat olmadığıdır. Onların bu zanlarına göre dünyanın yaratılması da oyun ve eğlenceden başka bir anlam taşımaz. Tevhit ehline göre ise dünya hayatı hikmettir, haktır ve doğrudur. Sapkınlara göre de anlamsız bir gayrettir ve boştur, Allah Teâlâ onların iddialarını şöyle reddetmektedir: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (SI(Üçüncüsü,) Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir meâlindeki âyetin, dünya hayatı şayet âhiret hayatı ile karşılaştırılacak olsa bir oyun ve eğlenceden ibarettir mânasına gelmesi de mümkündür. Çünkü dünya yakında yok olacak, sona erecek ve zeval bulacaktır, âhiret ise sürekli ve ebedidir: “Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için âhiret daha hayırlıdır”, Çünkü âhiret bâki, dünya fânidir, Dünya hayatı, özellikle dünya için oyun ve eğlenceden ibarettir; yani dünya hayalını sadece ve özellikle dünya için yaşayana göre oyun ve eğlencedir, fakat dünya hayatını âhiret için bir azık ve oraya ulaşmaya vesile sayanlara göre oyun değildir. O, Allah'ın dediği gibidir: “Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine A naam isabet edip onu helâk eden kavurucu bir rüzgârdır”?. Kİ çay İla için yapılan harcamaların kavurucu bir rüzgârın savurduğu eleri gibi olduğunu haber vermektedir. Fakat dünyada âhiret için yagi ez için de şunu söylemektedir: “Mallarını Allah yolunda harcaLi ornegi, her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi adet başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir”, En doğrusunu Allah bilir.
n N nn bitirdikleri kâfirleri imrendirir. Burada şöyle Cenâb-ı Hak nl NN ns iman ehlinin de hoşuna gittiği halde iŞ n sadece kâfirleri imrendirdiğini söylemektedir? Cevaben deriz ki: O bitkilerin dış görünüşü ve onların güzel görüntüleri kâfirlerin hoşuna gider, çünkü onlar o bitkilerin neleri içerdiğini, nihai hedefte onda ne gibi menfaatler yaratıldığını düşünmezler, sadece dış görüntüsüne bakarlar. Müminler ise nihai hedefte onlarda yaratılan faydaları düşünerek imrenirler, onlar bitkilerin sadece dış görüntüsüne bakmazlar. Bu aynen, Cenâb-ı Hakk'ın kâfirlerin yaptıkları harcamanın, halkın ekinine isabet edip onu helâk eden kavurucu bir rüzgâra benzetmesi gibidir, [ ]çünkü onlar yaptıkları harcamadan başka hiçbir şeyi gaye edinmediler. Allah, iman ehlinin harcamasını da toprağa atılan bir tohum tanesine benzetmektedir: “Her başağında yüz tanenin bulunduğu yedi başak çıkaran bir tohum tanesi gibidir”, Çünkü onlar yaptıkları harcamayı, sadece harcamak için yapmıyorlar, nihai akıbeti de düşünerek yapıyorlar. Âyetteki kâfirler anlamına gelen “küffâr” kelimesi ile çiftçilerin kastedilmiş olması da muhtemeldir, nitekim bazı edebiyatçılar “Çiftçileri sevindirmek için” meâlindeki âyete dayanarak bu âyeti de öyle tefsir ettiler. Bu yoruma göre âyet sadece kâfirleri değil herkesi içine alır. En doğrusunu Allah bilir.
Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yani dünyayı oyun ve eğlence zanneden, mal ve evlat çokluğunu âhiret için azık değil övünme vesilesi sayan kişiler için âhirette çetin bir azap vardır. Allah'ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Yani dünya hayatını âhiret için basamak yapan, aklını kullanarak Allah'ın beyan ettiği âyetler üzerinde düşünüp tefekkür eden ve her şeyi bulunması gere5 “Tevrat'ta onlar için yapılan b sevindirmek üzere filiz verir, Onlar (müminler) yüzünden kâfirl enzetme budur. İncildeki misalleri ise bir ekindir: Çiftçileri onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur. er öfkeden kahrolsunlar diye (böyle olmuştur)” (elken yere koyan müminler için de Allah'ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır, En doğrusunu Allah bilir. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir. Bu cümle de yukarıda Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir meâlindeki kaydettiğimiz yorumlarla aynı mânaya gelir,
[Dünya Sevgisi Nasıl Olmalıdır?]
Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir meâlindeki âyetin yorumu şöyledir: Dünya hayatı ve onu kendisi için sevmek, ona yaratılış gayesine göre yaklaşmak hikmettir, haktır, mutluluktur, aldatıcı bir iş değildir. Fakat dünyayı başkası için sevmek, ona yaratılış amacından başka bir amaçla yaklaşmak aldatıcıdır, oyundur ve eğlencedir. Çünkü bir şeyi çok seven insan, ona sahip olmak, onu saklamak, kaybetmekten sakınmak, ihtiyaç anında ve fakir düştüğünde kullanmak üzere onu korumak ister, Buna göre dünyayı kendisi için toplayan, onu kendisi için seven ve onu kendisine izin verildiği ve emrolunduğu şekilde kullanan insan, dünyayı âhiret için azık edinmiş ve ebediyete ulaşmak için onu vasıta kılmış olur. Bunu bildiği zaman da Allah katında muhtaç düştüğü günde kullanmak üzere ondan çok yararlanmaya çalışır. İşte dünyayı bu amaçla seven ve ona sarılan için dünya aldatıcı bir meta değildir, [ ]oyun ve eğlence de değildir, aksine sevinç ve mutluluk vesilesidir. Fakat dünyayı başkası için isteyen, onu yaratılış gayesinin aksine kullanan biri için dünya aldatıcıdır, oyundur ve eğlencedir. Buna göre Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir meâlindeki âyet, dünyayı tercih eden ve ona sarılanlar hakkındadır. Allah Teâlâ dünyadaki bütün nimetleri bizim için yaratmıştır. Şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O'dur”, “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak sizin emrinize vermiştir””, Dolayısıyla bütün bunlara, hafife almak ve önemsememek gözüyle değil, saygı ve önemle bakmak gerekir. Görmez misin ki, dünyadaki sultanlardan herhangi biri, birine ikramda bulunsa ve bir hediye verse, sonra onun verdiği hediyeyi küçümsediğini bilse, hediyesini hemen geri alır ve onu tahkir eder. İşte Allah Teâlâ'nın nimetlerini de hor görmek ve küçümsemekle değil, saygı ve yüceltmekle kabul etmek gerekir. Biri dünya nimetlerine özenir, onları Allah katinde kullanmak üzere toplar. Diğeri de arak Allah'ın hakkını yerine İnsanlar iki çeşittir: da azık yapmak ve ihtiyaç duyduğu gün Allaha ibadette kusur işlerim, dünya ile meşgul ol 'etiremem, dünya benim v A; ak oi un) 1 benim yapmam gerekeni gerçekleştirmeme engel olur, benim için en güzel örnek ol: š a Me Q: örnek olan Resülullah'ın (s.a.) emrettiklerine riayet etmemi 'ngeller korkus inva ni w.. eng rkusuyla dünya nimetlerine ilgi duymaz ve dünyayı terkeder.
i İplinyayı ve Cenâb-ı Hakk'ın orada yarattığı nimetleri küçümseyerek ve önemsiz görerek terkeden insan cahilin tekidir, Allah Teâlâ'nın nimetlerini küçümsemektedir, dünyanın ve içindeki nimetlerin kendisi için yaratıldığından gafildir. By şekilde dünyayı dünya için talep etmek yerilmiştir. Dünyayı kendisi için ve âhirete azık olsun diye talep etmek ve bundan dolayı dünyaya sarılmamak ise övülmüştür. En doğrusunu Allah bilir. “Dünya sevgisi her hatanın başıdır”” meâlindeki hadis de bu mânadadır, Dünyayı başkası için ve yaratılış gayesinin dışında seven biri için dünya her hatanın başıdır. Fakat onu kendisi için ve âhirete azık olsun diye seven kişi için dünya her iyilik ve itaatin başıdır. En doğrusunu Allah bilir.
rii Pap Gar L. yi o CERAS; 5 #
Hadid 57:21
[Hayırda Yarışmak]
Rabbinizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Allah Teâlâ şunu söylemektedir: Rabb'inizin bağışlamasına nail olmak ve cennetine erişebilmek için aranızda yarışın, mal toplamaya ve çocuklarınızı çoğaltmaya değil! Küfür ehli dünyada mal toplamak, servet ve evlat çokluğuyla övünmekte yarışıyorlar, iman ehline de siz de Allah'ın bağışlamasına nail olmak ve cennetine erişebilmek için yarışın diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, Rabb'iniz tarafından bağışlanmanızı gerektiren amellerinizle ecelinizi geçmeye çalışın, eceliniz bağışlanmanızı gerektiren amellerinizi geçmesin mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
[Cennetin Genişliği]
Genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete koşun. Burada Allah, cennetin genişliğini belirtmektedir, çünkü bir şeyin eni, ancak o şeyin genişliğini gösterir. Allah Teâlâ başka âyetlerde de cennetin genişliğini ifade buyurmaktadır: “Bitip tükenmeyen ve yasaklanmayan bol meyveler arasında..””, “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır”. Bu meâldeki âyetlerde de Cenâb-ı Hak cennetin genişliğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra cennetin eninin göklerle yerin genişliği gibi olduğunun belirtilmesi, sınırlama anlamında değildir, gerçekten cennetin eninin göklerle yerin eni kadar olduğu mânasına gelmez. İnsanların hayal dünyalarında ondan daha geniş bir yer olmadığı için böyle söylenmektedir. Bu husus, şu ilâhi beyan gibidir: “Onlar gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır... Gökler ve yer durdukça onlar da orada kesintisiz bir lütuf olarak ebedi kalacaklardır”"'. Bu âyetlerde Allah göklerle yerin devamlılığına işaret etmektedir, çünkü zihinlerde onlardan daha kalıcı ve daha sürekli bir şey yoktur; halbuki hakikatte gökler de yer de fânidir. Genişliği gökle yerin genişliği gibidir cümlesi, gökle yer bütün olarak onlar için cennet olur mânasına da gelebilir. Sonra Allah cenneti geniş olmakla, cehennemi de dar olmakla niteledi ve meâlen şöyle buyurdu: “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atılınca oracıkta yok olmayı isterler”2. Azap yeri yapılan cehennemin geniş olması, azap edilene fayda vermez, bu yüzden cehennem daraltıldı, her türlü ihtiyacın karşılandığı cennetin geniş olması ise insana zevk verir, onu mutlu eder ve fayda sağlar, bundan dolayı da cennet geniş yapıldı. En doğrusunu Allah bilir.
Cennet, Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmıştır. Allah Teâlâ'ya iman etmek, O'nun birliğine ve ulühiyetine şahitlik eden her delili tasdik etmektir. Peygamberlerine iman ise onların Allah'tan getirdikleri haberleri tasdik etmektir. Bunları tasdik ettiği halde büyük günah işleyen herkes, yine de mümindir. Buna Mütezile karşı çıkmaktadır.
Bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Bu âyet-i kerime, Cenâb-ı Hakk'ın kuluna vermiş olduğu sevabın, kendisinin lütfu olduğuna işaret etmektedir. Allah'ın insanlara yaptığı lütuf ve verdiği nimetlere karşı, insan kulluk fiillerini çok yapsa bile bu, Allah'ın verdiği en küçük bir nimetin şükrüne dahi karşılık olmaz. Hele bir de insan uzun yaşarsa, sadece amelleriyle mükâfata ve sevaba nasıl hak kazanır? Ancak Allah Teâlâ, lütfu ve merhametiyle o ameller için sevap ve mükâfat takdir buyurmuştur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
CT) een 481 sola sol 3.
Hadid 57:22
[Olayların Vuku Bulmadan Yazılması]
Cenâb-ı Hak bütün vukuatı kitapta yazdığını söylemektedir, hem de o olaylar olmadan, yani onları yaratmadan önce yazdı. Çünkü yaratılmadan önce o olayların bizzat kendilerinin kitapta olması ihtimali yoktur. Âyet, o olayların gerçekleşeceğine dair bilginin kitapta bulunduğuna işaret etmektedir. Meselâ Allah “Kur'ânda lânetlenen ağaç” buyurmaktadır, bu, o ağacın kendisinin Kur'ânda yer aldığı anlamına gelmez, (Jancak onun adını Kur'ânda belirttiği mânasına gelir. Bu mânada rivayet edilen bir hadiste Resülullah (s.a.), düşman toprağına Kurân'la gidilmesini yasakladı“. Yani Hz. Peygamber, Kur'ân âyetlerinin yazıldığı sayfalarla düşman toprağına gidilmesini yasakladı, yoksa sayfalarda yazılı olan Kur'ân'ın bizzat kendisini yasaklamış değildir. İşte âyette belirtilen vukuat da bu mânadadır, dolayısıyla bu ifade hakikat değil mecazdır. En doğrusunu Allah bilir. Onu yaratmadan önce sözünün işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları buna o olayları yaratmadan önce, anlamını vermiş; bazıları da o insanları ve o yeri yaratmadan önce mânasını vermiştir. İlk mâna daha doğrudur.
Kuşkusuz bu Allah'a göre kolaydır. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, insanların mallarına ve canlarına çok fazla musibet getirmek Allah için kolaydır, O'na zor gelmez. Allah yeryüzü hükümdarları gibi değildir; yeryüzü yöneticilerinin ordularına ve hizmetçilerine gelen musibetler, reislerine de ağır gelir, çünkü onlar orduları ve hizmetçileriyle ayakta durmaktadırlar, onların kendilerine faydaları vardır. Allah Teâlâ burada, bütün mahlükatın varlığını devam ettirmesinde kendisine yönelik bir fayda olmadığı gibi hepsinin yok olup gitmesinde de bundan kendisine gelecek bir zarar olmadığını haber vermektedir. İşte bundan dolayı her şey kendisine kolay gelmektedir.
İkincisi, henüz var olmayanı, sonradan yaratılacak olanı yazmak ve var olmayan bir şeyi bilmek Allah için kolaydır ve basittir. Buna göre de Allah, vakti geldiğinde var olacak olan olayları ezelde bildiğini, bunun kendisi için zor olmadığını, bir şeyi henüz var olmadan ve ortaya çıkmadan önce bilmek yaratılanlar için zor olduğu halde bunun kendisi için hiçbir zorluk teşkil etmediğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
[Kullara Ait Fiillerin Yaratılmış Olması Meselesi]
Âyet-i kerime, kullara ait fiillerin yaratıldığına işaret etmektedir. Çünkü âyette geçen “musibet” kelimesi, yaratılanların başına gelen ve kendilerinin etkisi bulunan filler için kullanıldığı gibi kendilerinin hiç etkisi olmadan başlarına gelen olaylar için de kullanılır. Sonra Allah Teâlâ onları yaratmayı mutlak bir ifadeyle kendi zatına nispet etmektedir: Biz onu yaratmadan önce. İşte bu, kulların fiillerini Allah'ın yarattığını ifade eder. Görmez misin ki Allah Teâlâ, yaratılanların eliyle gerçekleşen fiillere de musibet adını vermektedir: “Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz, sonuç ne olursa olsun (bize göre) iki güzellikten biridir. Bizim sizinle ilgili beklentimize gelince, Allah ya katından bir musibet gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir”. [ ] Baska bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın”“, Mütezile âlimleri ise şöyle der: Yaratılanların hiç etkisi olmayan işlerde, başımıza şöyle bir musibet geldi denilir, fakat yaratılanların dahli bulunan işler için musibete uğratıldık denilir. Ancak bu ifade yanlıştır, çünkü başına gelen her musibet için, sen musibete uğratıldın denilmesi mümkündür. Musibete sen düşsen de gene sana isabet etmiştir. Çünkü sana bir musibet geldiğinde, sen musibete uğratılmışsın demektir. Bu dilde türlü ifadelerin kullanılması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Hadid 57:23
23. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O'nun size verdikleriyle şımare ai diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez?”
[Kaybettiğine Üzülmek, Bulduğuna Sevinmek]
Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O'nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Cenâb-ı Hak insanların yaratılışına, kaybettiği nimetler ve mâruz kaldığı zorluk ve belâ için üzülmek ve hayıflanmak, elde ettiği nimetler için de rahatlamak, sevinmek ve mutlu olmak tabiatını koymuştur. Bunlar, insanların tabiatlarına yerleştirilmiştir.
Buna göre âyet-i kerimenin, insanın kaybettiği nimetlere üzülmesini ve elde ettiği bir kazançla da sevinip şımarmasını yasaklaması farklı şekillerde yorumlanır. Birincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, O, şunu söylemektedir: Kaybettiklerinize fazlaca üzülüp kederlenmeyin, çünkü bu sizi Allah'tan şikâyetçi olmaya götürür. O'nun size verdikleriyle şımarmayın; yani fazlaca sevinip Şımarıklık yapmayın, çünkü bu sizi isyana ve düşmanlığa sevkeder. Buna benzer bir ifade rivayet edilen bir hadiste de geçmektedir: “Unutturan fakirlikten ve azdıran zenginlikten Allah'a sığınırım”9. En doğrusunu Allah bilir.
(SJİkincisi, kaybettiğiniz nimetlere üzülüp kederlenerek kendinizi meşgul etmeyin, çünkü kat kat fazlasını da kaybedebilirsiniz, yani sabrettikleri takdirde Cenâb-ı Hakk'ın vereceğini vâdettiği sevabı kaybedebilirsiniz. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” “İşte Rab'lerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır”. Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Musibetlere karşı göstereceğiniz feryat ve sabırsızlık, Allah'ın vâdettiği lütuflardan, rahmetten ve doğru yola ulaşmaktan sizi alıkoymasın! Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Musibet sırasında feryat etmek, iki belâdan daha büyüktür. Allah Teâlâ aynı zamanda şunu da söylemektedir: Allah'ın verdiği nimetlerden dolayı aşırı sevinç ve a.) bize namaz kıldırdığı her seferinde mutlaka bize eni rezil edecek her türlü işten sana sığınırım. Bana iim, Beni oyalayacak her türlü emelden sana sığını1. Beni azgınlığa sevkedecek z-zevdid, X, 145. Ayrıca bk.
© o Enes(ra.) anlatıyor: Resülullah'ın (s. dönüp şunu söylemiştir: “Allahım! B üzüntü verecek arkadaştan sana sığın rım, Bana seni unutturacak her nevi fakirlikten sana sığınırın her türlü zenginlikten de sana sığınırım” (Heysemi, Mecma'u Serahsi, e/-Mebsüt, XXX, 282).
mutluluk, sizi şükürden alıkoymasın ki daha fazlasını kaybetmeyesiniz! Çünkü Cenâb-ı Hak, şükrettiği takdirde kuluna daha fazla vereceğini vâdetmiştir; “Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim”. En doğrusunu Allah bilir, Kaybettiklerinize üzülmeyiniz, fakat neden kaybettiğinizi anlamak için işlediğiniz günahlara bakınız. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”, İşte bundan dolayı Kaybettiklerinize üzülmeyin, fakat Allahın huzurunda yaptığınız aşırılıklara bakın ve onlardan vazgeçin. Bundan dolayı Allah aynı zamanda O'nun size verdikleriyle şumarmayın, fakat Allah'ın size olan lütfuna ve ihsanına bakın buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah Teâlâ'nın Kaybettiklerinize üzülmeyin ve O'nun size verdikleriyle şımarmayın buyurması, O'nun sizi imtihan ettiği ve denediği olaylara bakın mânasına da gelebilir. Çünkü Allah insanları bazan zorluklarla ve belâlarla sınamakta ve onlara bütün bunlara sabretmelerini emretmektedir. Bazan da bolluk ve rahatlıkla sınamakta ve onlara şükretmelerini emretmektedir. Dolayısıyla eğer nimetleri kaybeder ve belâya düşerseniz feryat etmeyin, sabir gösterin; şayet nimetler elde ederseniz O'na şükredin ve şımarmayın, çünkü şımarıklık insanı azgınlığa ve taşkınlığa götürür.
366 Yahut Allah şunu söylemektedir: Kaybettiklerinize üzülmeyin, çünkü sizden alınan servet hakikatte sizin değil başkasınındı; elinde başkasının malı bulunan biri, sahibi gelip onu aldığı zaman, bundan dolayı üzülmesi gerekmez. O'nun size verdikleriyle şımarmayın, çünkü Allah'ın size vermiş olduğu mal ve imkânlar hakikatte size değil başkasına ait olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
O'nun size verdikleriyle şımarmayın. Buradaki “âtâküm” (Sui) fiili “etâküm” diye de okunmuştur”. “Âtâküm” diye okuyanlar, fiilin faili olarak Allah'ı göstermiş, “etâküm” diye okuyanlar da fâil olarak o şeyi göstermiş olmaktadırlar. İkinci grup delil olarak kaybettikleriniz ifadesini gösterirler; Cenâb-ı Hak burada Allahın size kaybettirdikleri “efâteküm” fiilini degil, sizin kaybettikleriniz “fâteküm” fiilini kullanmıştır.
Sonra, Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz diye cümlesi farklı şekillerde tefsir edilir. Birincisi, belâlar çoğu kere insanların elinden gelir, Allah da kaybettiklerinize üzülmeyin buyuruyor. Belâların insanların elinden gelmiş olmasını, insanlar düşmanlığa ve kindarlığa hamletmesinler, bu halin Allah tarafından onların kaderlerine yazıldığını düşünsünler diye bunu söylemektedir. Aynı şekilde insanların eliyle verdiği nimetlerin de insanların lütfu olduğunu düşünmesinler, çünkü bu onları Allaha şükür borcunu ödemekten alıkoyar, fakat bu nimetlerin Allah Teâlâ'nın lütfu ve ihsanı olduğunu düşünsünler ve O'na şükretsinler, İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın üzülmeyi yasaklaması, sevinmeyi emretmesi anlamına da gelir. Yani kaybettiklerinize üzülmeyin, fakat kaybetmiş olabileceğinize sevinin, çünkü insanlar hiç kaybetmeselerdi, bu onları Allah'ın hukukunu ödemekten ve üzerlerindeki farzları yerine getirmekten ahkordu. En doğrusunu Allah bilir.
Şımarmayın! Bu ifade de üzülmeyi emretmek anlamına gelir. Cenâb-ı Hak bazan bir şeyi belirtir, fakat onun aksini murat eder. Meselâ, “Onların ticaretleri kâr etmedi”” buyurmaktadır, burada maksat, onların ticaretlerinin kaybetmiş olduğunu belirtmektir. Allahın nimetlerini almak konusu da iki şekilde yorumlanır. )Birincisi, bu nimetleri güzel bir kabul ile almak, yani nimetleri verene saygı göstermek ve şükretmek. Çünkü böylece Allah onu, insanların ellerindeki nimetlere göz dikmekten müstağni kılmış, başkalarına muhtaç olmaktan korumuştur. Bu ise nimetlerin en büyüğüdür.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın bu nimetleri imtihan ve istidraç olarak vermiş olabileceğinden korkar. Çünkü varlık, çoğu kez fitne ve belâya sebep olur yahut insanı üzerine düşeni yapmaktan alıkor. İnsanın kaybettiği nimetler de yine aynı iki mânaya gelir; kaybettikleri de imtihan ve denemek amacıyla elinden alınmış olabilir yahut üzerindeki farzları ve ibadetleri yerine getirsin diye alınmış olabilir, çünkü bu nimetler ona mani oluyordu. Özülmesi de yine iki yönlüdür. Birincisi, kaybettiği şey belki de onu insanların elindekine muhtaç kılar, çünkü o insanlardan daha zengindi. Diğeri de belki bu, onun aşırılığının cezalandırılmasıdır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”!, En doğrusunu Allah bilir, Sonra Allah Teâlâ O'nun size verdikleriyle şımarmayın buyurarak, insanların sahip oldukları nimetleri kendi zatına nispet etmekte, fakat kaybettiklerini kendine nispet etmemektedir. Bu husus, başka bir ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir””. Daha önce de söylediğimiz gibi onların kaybettikleri nimetler, kendi yaptıkları günahlar ve kendilerinden kaynaklanan sebepler yüzündendir. En doğrusunu Allah bilir.
[Allah Kibirtenenleri ve Nankörleri Sevmez]
Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez. Fakat bunun aksini sever. Kendini beğenen, kibirlenen kişi demektir, Allah ise kibirliyi degil mütevazi olanları sever. Böbürlenen ise Allah'ın vermiş olduğu nimetlerle insanlara karşı övünen kişi demektir. [S] Allah ise şükreden kulunu sever, kendisine insanlara verdiğinden daha fazla nimet verilmesine şükredenleri sever, Bütün bunların nankörlerin niteliği olması mümkündür. Allah sanki şunu söylemektedir: Cenâb-ı Hak hiçbir nankörü sevmez. Tıpkı çok sabreden ve çok şükredenleri sevdiğini söylemesi gibi”, Yani Allah mümini sever, çünkü mümin belâlara karşı çok sabreden, Allah'ın verdiği nimetlere karşı da çok şükreden insandır. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
6 “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”. Sadece Ebü Amr buradaki fiili etâküm diye, diğer kırâat imamları ise âtâküm diye okumuşlardır (İbn Mihrân, e/-Mebsüt fi'l-kırâdti'l'aşr, s. 430).
Hadid 57:24
[Mal ve İlimde Cimrilik]
Onlar kendileri cimrilik yaptıkları gibi insanlara da cimrilik telkin ederler. Bu âyet-i kerimenin, “Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez” meâlindeki âyetin sılası olması muhtemeldir, onun tefsiri mahiyetindedir. Bunun bağımsız bir âyet olması da mümkündür, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Böylece (kavminden) inkâra sapanlar hakkında Rabb'inin verdiği, “Onlar; i ii adede PN; Busana la Arşı a. ab larini hamd ig tesbih İşte buradaki âyet de böyledir. Onla A I Ae DA 55 I le ar kendileri cimrilik yaptıkları gibi insanlara da cimrilik telkin ederler meâlindeki âyette geçen cimrilikte k muhtemelen başka bir âyette işaret edi ili eli me a s: i saret edilen cimriliktir: “Onlara, Allah'in size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın” dendiğinde, inkârcılar müminlere derler ki: Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!”?? Onlar müminlere infak etmekte yahut büyüklük ve liderlik kendilerinde kalsın diye halka infak etmekte cimrilik yaptılar. Bazı müfessirlerin söylediği gibi bu âyetin Ehl-i Kitab'ın reisleri hakkında gelmiş olması da mümkündür; onlar kitaplarında yer alan Muhammed aleyhisselâmın niteliklerini açıklamakta cimrilik yapmışlar, kendi emsallerinden de bunu gizlemelerini istemişlerdi.
[ ]Kim yüz çevirirse bilsin ki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O her türlü övgüye lâyıktır. Yani kim bundan yüz çevirirse bilsin ki, Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve O her türlü övgüye lâyıktır. Buradaki “ganiyyun” kelimesi, Allah'ın sizin ibadetinize ve sizi davet etmiş olduğu işleri yapmanıza ihtiyacı yoktur anlamına gelir, çünkü Allah sizi davet etmiş olduğu işleri yapmanıza kendisinin ihtiyacı olduğu için sizi davet etmemiştir, çünkü O zatından dolayı zengindir, O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. “Hamid” kelimesi de yaptıklarıyla övgüye lâyıktır mânasına gelir; yani sizin Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini reddeceğinizi bilmesi, O'nun fiilini övgüye lâyık olmaktan çıkarmaz. Düşmanlarına karşı olan fiilleri de övgüye lâyık olmanın dışına çıkmaz. En doğrusunu Allah bilir. LİR DESİN ğa BİZİZ LİL İZ) Zİ 32
Hadid 57:25
25. “Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik, beraberlerinde kitap ve adalet terazisini de indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar, Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Böylece Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardımı edecekleri ortaya çıkaracaktır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür."
Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik. Bu âyet iki mânaya gelir. Birincisi, biz onları, kendilerinin Allah'in elçileri olduklarını açıklayan delillerle ve getirdikleri açık kanıtların da Allah tarafından gönderildiğini, bunların kendi uydurmaları olmadığını, çünkü Kur'ân'a benzer bir uydurma yapmanın insanın gücü dâhilinde olmadığını gösteren kanıtlarla gönderdik. İkincisi, peygamberlerin verdikleri haberlerde doğru söylediklerini ve hükümlerinde âdil olduklarını beyan eden kanıtlarla yahut insanların lehlerinde ve aleyhlerinde olan şeyleri açıklamak üzere gönderdik.
Beraberlerinde kitap ve adalet terazisini de indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar. Allah baska bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Hak ve hakikat içerikli kitabı ve o sayede ölçü ve dengeyi gönderen Allah'tır”, Buradaki “mizân” kelimesi, bilinen terazidir; onunla insanlar arasındaki haklar tam olarak verilir, insanlar arasında malların hukuku ve sınırları onunla korunur. Eğer âyetteki “mizân” kelimesinden maksat bu ise o zaman Allah Teâlâ sanki şunu söylemektedir: Beraberlerinde kitap indirdik, yani dinin ve sınırlarının sayesinde korunduğu kitabı indirdik. Mizanı indirdik, yani malların hukukunu koruyan, kimseye hakkını fazla ve az olarak vermeyen teraziyi indirdik. En doğrusunu Allah bilir. )Mizan ile hikmetin kastedilmiş olması da mümkündür, çünkü Allah hikmeti hemen kitabın arkasında belirtmektedir, tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Rabb'in ona kitabı ve hikmeti öğretecek”!. En doğrusunu Allah bilir ya, O, sanki şunu söylemektedir: Biz onların beraberinde kitabı ve hikmeti indirdik. Hikmetle de fiillerin ve sözlerin sınırları korunur, hikmet insanların âdil davranmalarını sağlayan unsurdur. Yahut hikmet, Cenâb-ı Hakk'ın kitabına tevdi ettiği bilgiler ve anlamlardır. “Rabb'in ona kitabı ve hikmeti öğretecek”? meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basri, ikisi birbirinin aynıdır (Kur'ân hikmettir, hikmet Kur'ândır) dedi.
İnsanlar hakkaniyete uygun davransınlar cümlesi de iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, söylediği gibi kitabı ve mizanı, insanlar adalete uygun davransınlar diye indirdi. Kitabı ve mizanı indirip her şeyin sınırını belirleyerek insanları âdil davranmaya zorladı, İkincisi, dünyada adaleti hâkim kılmak için onları indirdi. Eğer âyette adaleti hâkim kılmak kastedilmişse, o zaman Ayet insanların özel bir kesimine hitap ediyor demektir. Şayet zorlamak mânası kastedilmişse, o zaman herkese hitap ediyor demektir. Bu husus, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattını””, Burada eğer ibadetin kendisi kastedilmişse, âyet sadece insanların bir kesimine hitap ediyor demektir. Fakat “Sırf bana kulluk etsinler” sözü, onlara emredeyim ve bazı işleri yapmaya zorlayayım mânası kastedilmişse, o zaman âyet insanların bütününe hitap eder. Çünkü Allah onlara emirler vermek ve bazı işleri yapmaya zorlamak için yaratmıştır, gerçekten de emirler vermiş ve bazı şeyleri yapmalarını da istemiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Allah Teâlâ burada, diğer nesnelere göre daha güçlü bir madde olduğu için özellikle demirden bahsetmiştir. Eziyet ve zarar konusunda diğer maddelerde ona benzer özellikler olsa da demir saplanır, onunla delinir, dövülür ve savaşta kullanılır. Bu bakımdan iki sebeple onlardan ayrılır. [ ]Birincisi, başka maddeler de benzeri neticeler vermiş olsa bile demir, zafere ulaşmak, iş bitirmek ve kesip yaralamakta (bir silâh olarak) en yeterli bir maddedir. Bundan dolayıdır ki insanlar onu savaş aleti olarak kullanırlar, çünkü demir çok güçlü bir maddedir, İkincisi, düşmandan korunmak için zırh yapmaya da son derece uygundur, zira Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik ki savaş darbelerinden sizi korusun”, İşte bundan dolayı Allah özellikle demirden bahsetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Onda insanlar için yararlar vardır. Allah Teâlâ başka maddelerde olmayan faydaları demirde yaratmıştır; onunla korunaklar yapılır, başka maddelerle yapılması muhtemel olmayan mestler ve diğer nesneler dikilir. Aynı şekilde çebir de gördün ki, içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar” meâlindeki âyette ve benzerlerinde ifade buyurduğu gibi insanları imtihan etmekte de demirin kullanılmaya müsait bir özelliği vardır; savaş farz kılındığında kimin gerçek imana sahip olduğu, kimin şüphe ve nifak halinde olduğu onunla ortaya çıkar. Doğru söyleyenle yalan konuşan savaşta belli olur, bu da ancak demir sayesinde ortaya çıkar. İmtihan konusunda da maişetle ilgili faydalarda da ancak onunla netice alınır, bundan dolayı Allah özellikle ondan bahsetmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Müfessirler şöyle dedi: Allah gökten örs, sağlam taş ile kerpeten ve çekiç indirdi. Bize göre ise bu gibi nesnelerin gerçek anlamda gökten inmesi söz konusu değildir. Allah Teâlâ'nın biz demiri indirdik buyurması, onu biz yarattık anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Hayvanlardan sizin için sekiz eş indirdi”, Burada da indirdi sizin için yarattı demektir. “Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik” meâlindeki âyet de bu mânadadır. Cenâb-ı Hakk'ın gökten elbise indirmediği bilinen bir gerçektir, dolayısıyla bu âyet de sizin için elbise yarattı mânasına gelir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir.
[Allah'a Yardım Etmenin Anlamı]
(İBöylece Allah, kendisine ve peygamberlerine yardım edenleri ortaya çıkaracaktır. Buradaki kendisine yardım eden sözünden maksat, muhtemelen dinine yardım edendir. Yahut Cenâb-ı Hak Muhammed aleyhisselâma ve diğer peygamberlere yapılan yardımı kendine yapılmış saymaktadır. Sonra peygamberlere yardımdan maksat da onların kavimlerine tebliğ etmekle emrolundukları vahiyleri tebliğde kendilerine yardım etmeleri ve destek olmalarıdır. Allah'ın dinine yardim da onu insanlara göstermek, inananları müdafaa etmek ve onlara yardımcı olmaktır. Bu, muhtemel bir mânadır. “Siz Allaha yardım ederseniz O da size yardım eder” meâlindeki âyet de bunu teyit eder. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın, yardımı kendi zatına yapılmış saymasından maksat da muhtemelen insanların bizzat kendilerine ve dinlerine yardım etmesidir, çünkü insanlar bundan faydalanmaktadırlar, onlar için bu fayda ve o yardım hâsıl olmaktadır. Fakat Allah, lütfu ve keremiyle buna kendine yardım ismini vermiş ve onu kendi zatına yapılan yardım diye kabul etmiştir. İnsanlar, yaptıklarını kendileri için ve sevap kazanmak amacıyla yapıyor, Allah da onlara mükâfat vereceğini söylüyor, böylece onlar kendileri faydalandıkları ve verilen mükâfata kendilerinin ihtiyacı olduğu halde, sanki onu Allah için yapmış olmaktadırlar. Buna göre O, insanların kendileri için yaptıklarına “Allaha yardım” adını verebilir, Hakikatte ise bu, onların kendilerine yaptıkları yardımdır; “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur”” meâlindeki âyette buyurulduğu üzere onlara ve herkese yardım eden sadece Allah'tır. Nitekim bu âyette, Allah onlara yardım ederse kendisinden başka hiç kimsenin onları yencmeyeceğini haber vermektedir. Allah onları perişan edecek olursa, yine O'ndan başka kimse onlara yardım edemez. En doğrusunu Allah bilir. Allah, kendisine ve peygamberlerine yardım edenleri ortaya çıkaracaktır, Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, yardım edeceğini bildiği kişinin yardım ettiğini görmesi için, gıyaben bildiğinin gerçekleştiğini bilmesi için mânasına gelir. Çünkü Allah görülenleri (şehâdet âlemini) de görülmeyenleri (gayp âlemini) de bilmektedir. O'nun ilmi görünür hale geldiği zaman, buradaki değişiklik ilme değil mâluma ait olur. İkincisi, Allah burada bilmek fiili ile bilinen olayı murat etmiştir, böyle kullanımlar dilde mümkündür; Allah ilmi ve fiili belirtmiş, bilineni ve yapılanı kastetmiştir. Meselâ, namaz Allah'ın emridir, denilir. Yani Allah'ın emri ile kılınır, çünkü bizâtihi namazın kendisi O'nun emri olmaz.
[S]Süphesiz Allah güçlüdür, üstündür. Allah Teâlâ bunu, savaşı ve yardımı kendi ihtiyacı için emretmediğinin bilinmesi için söylemektedir. İnsanların yardım ve destek konusunda gayret göstermelerini istemesi de kendisi için değildir. İnsanların bunları yapmaları ile Allah güç ve kudret kazanmaz. Çünkü O, zatından dolayı güçlü ve zatından dolayı üstün olduğunu haber vermektedir, Fakat Allah'ın bunları emretmesi ve insanların gayret göstermelerini istemesi, ancak onların bizzat kendilerine yardım etmeleri ve güç kazanmaları içindir. En doğrusunu Allah bilir.
Ohh hi ye kp iri SİN
---
Dipnotlar:
şitli mesleklerde, ticarette, ziraatte ve bina yapımı gibi işlerde de insanlar ancak demirle ihtiyaçlarını karşılarlar. Cenâb-ı Hakk'ın “Onlara savaş farz kılınınca ” “Allah size yardim ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur; eğer sizi yardımsız bırakırsa O'ndan sonra size kim yardım edebilir?” (Al-i İmrân, 3/160).
Hadid 57:26
Andolsun Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönderdik, onların soyundan gelenlere de peygamberlik ve kitap verdik. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada Nuh'u ve İbrahim'i, peygamberliği ve kitabı onların soyuna lütfettiğini haber vermek için anmıştır. Yoksa Cenâb-ı Hak, “Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik” meâlindeki âyette bütün peygamberlerden söz etmiştir. “Biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik” cümlesine Nuh ve İbrahim aleyhisselâm da girerler. Sonra onlardan, yani onların kavminden bazılarının doğru yolu bulduklarını, ama çoğunun yoldan çıktıklarını söylemektedir: Onlardan doğru yolu bulanlar olduğu gibi birçoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e, onların kavminde peygamberine tâbi olup doğru yolu bulanlar olduğu gibi peygamberine tâbi olmayıp Allah'ın emrinden çıkan ve doğru yoldan sapan kişilerin de bulunduğunu haber vermektedir. Bununla da tıpkı senin kavmin gibi önceki ümmetlerden peygamberlerine uyanların da karşı çıkanların da bulunduğunu söyleyerek Resülullaha (s.a.) sabrı telkin etmekte ve kalbine sükünet vermektedir. Yani ilk inkâr edilen ve inatla sözleri ilk reddedilen peygamber sen değilsin. Doğru yola ulaştıran sadece Allah'tır.
TETAP E gil çeşi e Glass j yi es; dil oby Ea i els KES G 62358 52;
Hadid 57:27
27. “Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu İsâ'yı da gönderdik, ona İncil'i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışl fardi, ama buna hakkıyla riay iz de içTİM agi 1akkıyla riayet etmediler. Biz de iç dır ükâfatların; verdik, ama çokları yoldan çıkmışlarPn R Taas izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Burada an, Nuh ve İbrahim aleyhisselâmın soyuna peygamberliği ve kitabı koydugamberler gönderdiğini haber vermektedir, Öniği ve kitabı onların soyuna tevdi ettiğini söylemiş, onların soylarından ıdan peygamberler gönderdiğini söylememişti. [ ]Burada ise onların soyuna peygamberlik verdiğini de söylemektedir. Yani biz, bir peygamberin izinden başka bir peygamberi gönderdik ve onları birbirine tâbi kıl1 arkalarından Meryem oğlu İsâ'yı gönderdiğini söylemektedir, çünkü Hz. İsâ, İshak aleyhisselâmın soyundandır. Onun arkasından da Hz. İsmail'in soyundan gelen Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Müfessirler, “kaffeynâ” fiiline tâbi kıldık mânasını verdiler; “kaffeytü fulânen” denilince, onu tayin ettim ve ona isim verdim denilmiş olur. Bu fiil sülâsi, if'âl ve iftiâl bâblarından kullanıldığında “ona uydum” mânasına gelir.
İsâ'ya uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Allah Teâlâ peygamberlere tâbi olanları ve onlara iman edenleri kendi aralarında şefkatli ve merhametli olmakla nitelemektedir. Bu husus başka bir beyanda belirtildiği gibidir: “Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”, “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahmân onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır”, Diğer bazı beyanlarda da şöyle buyuruyor: “Muhammed ile beraber olanlar kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler”?, “Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı vakarlıdırlar”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır. Bunun sebebi de onları tek bir şeyin bir araya getirmesidir, o da tevhit inancı ve İslâm dinidir.
Şöyle bir soru sorulursa: Müslümanları bir arada toplayan sebepler ortada iken aralarındaki bu düşmanlık ve kindarlık nasıl meydana geldi? Hatta Hâriciler ve Mütezile gibi kesimler birbirlerinin kanını dökmeyi nasıl helâl görmeye başladılar?
Buna şu cevap verilir: Müslümanları bir arada toplayan sebepler ortada olduğu halde, aralarındaki bu durumla ilgili olarak ancak şu söylenebilir; Kur'anda bahsedilen o şefkat ve merhamet, Allah Teâlâ'nın lütfu ile vücut þulmuştu, Fakat bilâhare o lütuf kalktı ve müslümanlar arasında olan oldu, Yahut şöyle deriz: İşledikleri büyük günahlar yüzünden müslümanları kâfir göster. mek için Hâriciler kendi kafalarından birtakım fikirler uydurdular ve onlarla savaşı ve kıtali meşru gördüler. Mütezile de büyük günah işleyenlere fâsık ve fâcir dedi [ ]ve onları imanla küfür arasında bir yere konumlandırdı. Başkalarına kâfir veya fâsık diyen, hiç şüpbesiz onların arasına düşmanlık ve kindarlık sokmuş olur. Her ne kadar bizi bir arada tutan sebepler var olsa da aramızda meydana gelen düşmanlık, büyük günah yüzünden onların bizi fâsık, fâcir ve kafir ilan etmeleri yüzündendir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik. Rivayet edildiğine göre Hz. İsâ ile Muhammed aleyhisselâm arasındaki fetret döneminde İsrâiloğulları'nın başındaki krallar Tevrat” ve İncil'i tahrif edip değiştirmişlerdi, fakat Hz. İsâ'ya iman eden ve kitaplardaki hükümlerle amel eden bir grup insan kalmıştı. Krallar, insanların onlara uymalarını önlemek ve kendi mezheplerine döndürmek için onları öldürmeye azmetmişlerdi. Bunun üzerine onlar insanların bulunduğu ortamdan kaçtılar ve bunlardan kendilerini kurtarmak ümidiyle manastırlarda ibadete çekildiler. İşte onların icat ettikleri ruhbanlığı biz emretmemiştik meâlindeki âyet bunu ifade etmektedir. Yani onlara ruhbanlığı biz farz kılmadık ve ruhbanlık yapmalarını biz emretmedik. Fakat Allah'ın rızasının ruhbanlıkta olduğunu düşünerek Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak arzusuyla ruhbanlığı kendileri uydurdular, bu yüzden hepsine farz kılındı. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat buna hakkıyla riayet etmediler. Cenâb-ı Hak onların, kendilerine farz kılınmayan bir şey uydurduklarını haber vermekte, ama sonra buna da hakkıyla riayet etmediklerini söylemekte, kendilerinin uydurdukları ruhbanlığa kendileri riayet etmedikleri için onları kınamaktadır. Bu âyet, kendilerine farz kılınmayan namaz, oruç ve benzeri ibadetlerle Allaha yaklaşma yolunu açan, ama sonra buna vefa göstermeyen ve devam ettirmeyen birinin de aynı kınamaya mâruz olacağına işaret etmektedir, Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır. Allah Teâlâ, iman eden ve imanlarında sebat gösterenlere mükâfatlarını vereceğini haber vermekte, ama çoklarının yoldan çıktıklarını, yani kâfir olduklarını da söylemektedir. İbn Mesüd'un kırâatinde de âyet bu şekildedir: Onların çoğu kâfir olmuştur, Rivayet edildiğine göre onlardan bir kısmı manastırlarda ibadete çekildikten sonra ruhbanlık kendilerine ağır gelmiş, bu yüzden vazgeçmişler ve geri dönüp kralların dinine girmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
(Jİbn Kuteybe şöyle dedi: Âyette geçen “rahbâniyye” (ista,) kelimesi, EI korktukları için ibadete çekilmek mânasına gelir. “İbtedeühâ” (u sax!) fiili de daha önce yapılmamış olan bir şeyi yapmak demektir. Bidat kökünden gelen bu fil, if'âl, tef'il ve iftiâl bâbından da aynı mânada kullanılır. “Rahbâniyye” kelimesinin, rehbet kökünden mebni bir isim olduğu da söylenmiştir, ibadette aşırılık mânasına gelir. Cenâb-ı Hak, “Dininizde aşırı gitmeyin” meâlindeki âyetle bunu yasaklamıştır. Allah'ın dini, aşırı gitmekle geri kalmak arasında orta yerdedir, denilmiştir. Onlara bunu biz yazmadık, yani böyle yapmalarını biz emretmedik. En doğrusunu Allah bilir.
Hadid 57:28
Ey iman edenler! Allah'a saygısızlıktan sakının ve resülüne iman edin. Bazı müfessirler bu âyete şöyle mâna verdi: Ey Meryem oğlu İsâ'ya iman edenler! Muhammed aleyhisselâma da iman edin! Ancak bu görüş zayıftır, çünkü Hz. İsâ'ya iman eden, Muhammed aleyhisselâma da diğer peygamberlere de iman etmiştir, çünkü peygamberlerden birine iman etmek hepsine iman etmeyi gerektirir”. Ey iman edenler meâlindeki âyetin yorumu şöyledir: Herhangi bir işarette bulunmadan ve açıklama yapmadan bütün peygamberlere iman edenler, Allah'ın elçisi Muhammed aleyhisselâma iman edin diye tefsir edilmesi ise ona işaret edilmesi esasına dayanır. Herhangi birine işarette bulunmaksızın bütün peygamberlere iman etmek kolay bir yoldur. Ancak buna Muhammed aleyhisselâma iman mânasını vermek ve peygamberlerden birine işarette bulunmak işi zorlaştırır. Çünkü kendisine işaret edilene iman edilince, onun emrine ve yasağına uymak da gerekli hale gelir, onun dost olduklarına dost olması ve onun düşman olduklarına düşman olması, kendi oğlu, babası ve dedesi olsa bile onun emir ve yasaklarına muhalefet eden ve ona tâbi olmaktan yüz çeviren herkese karşı olması da şart olur. Artık o, kendisi için insanların en sevgilisi, en yakını ve en çok itaat edilmesi gerekeni olur. Bu, kendisine işaret edilmesi durumunda Hz. Peygamber'e iman edenin davranış tarzıdır ki yapılması hayli zor ve ağırdır. [§] Fakat âyetin bütün peygamberleri işaret ettiği düşünüldüğünde, bu iş kolaydır, çünkü o zaman ancak her doğru söyleyeni tasdik ve her yalan söyleyeni reddetmek gerektiği mânasına gelir. Aslında bütün insanlar da doğru söyleyeni tasdik ve yalan söyleyeni reddetmek gerektiğine inanırlar, İşte âyeti bütün peygamberlere hamletmenin bundan başka bir mânası yoktur. Fakat belli biri tayin edilince, imtihan edilmeyi gerektirir, münafıkların nifakı ile hakiki müminlerin gerçekliği o zaman ortaya çıkar. Şu âyet-i kerime de bunu ifade etmektedir: “Yoksa kalplerinde bozukluk bulunanlar, içlerindeki kini Allah'ın asla açığa çıkarmayacağını mı hesapladılar? İstersek şüphesiz onları sana gösteririz”. İşte kendisine işaret edildiği üzere Hz. Peygamber'le birlikte sefere çıkmakla ve cihada gitmekle emrolundukları zaman onların münafıklıkları ortaya çıktı. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Onların içinde öyleleri var ki, Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz’ diye Allaha söz vermişlerdi. Ama Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı”, Onlar bütünüyle eğer Allah, lütfundan kendilerine şunu verirlerse mutlaka hayır yolunda harcayacaklarına söz vermişlerdi. Ama istedikleri kendilerine verilip hayır için harcamaları emredilince, işaret edilen o şeyi yapmaktan yüz çevirdiler, Buna göre Ey iman edenler sözünün, bütün peygamberlere iman edenler Anasına gelmesi mümkündür. En yakınları olsa bile kendisine muhalefet eden ve yüz çevirenlere düşman olmak gerektiğinden ve bunun da zor olduğundan dolayı, ey bütün peygamberlere iman edenler, kendisine işaret edilen peygambere de iman edin denilmiştir. Ashâb-ı kirâm, Resülullah'a (s.a.) iman ettikleri zaman kendi yakınlarına ve akrabalarına böyle davrandılar. Onların nazarında Resülullah (s.a.) kendi canlarından, babalarından ve çocuklarından daha sevgili idi. Resülullah'a (s.a.) muhalefet eden ve ona uymaktan kaçınanları düşman bildiler, Bunda ise büyük bir işaret vardır. Resülullah (s.a.) ilk ortaya çıktığında kendisine iman edenlerin imanı, bundan dolayı daha sonra iman edenlerden çok daha üstün ve değerlidir. Bütün güç ve kudret Allah aittir.
[Amellere Verilen İki Kat Mükâtfat]
Size rahmetinden iki kat verecektir, Yani sizin için iki kat mükâfat gereklidir: Biri bütün peygamberlere toptan iman ettiğiniz için, diğeri de işaret edilen ve ismi verilen peygambere iman ettiğiniz için. Cenâb-ı Hak burada rahmetinden iki kat buyurmakta, başka bir âyette ise “Sabretmelerinden ötürü onlara mükâfatları iki defa verilecektir” demektedir. Buradaki “kifleyni”, yani iki kat ifadesi, iki defa demektir; “iki defa” sözü de iki kat anlamına gelir, bu iki kelimeden biri diğerinin tefsiri gibidir. Sonra Allah burada onlara “kendi rahmetinden mükâfat” vereceğini söylemekte, diğer âyette ise mutlak olarak “mükâfat vereceğini” bildirmektedir. Daha önce söylediğimiz gibi bu da onların yaptıkları ameller için bahsedilen mükâfatın, kendilerinin hakkı olduğu değil, Allah'ın lütfunun ve rahmetinin eseri olduğu bilinsin diyedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra âyette belirtilen iki kere mükâfattan maksat, biri dünyada verilen, diğeri de âhirette verilecek olan mükâfat olması da muhtemeldir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır”, “Onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun!” En doğrusunu Allah bilir. “İki kere mükâfat” sözünün, âhirette verilecek olan mükâfat anlamına gelmesi de mümkündür; buna göre “iki kere” veya “iki kat” sözü, iki misli mükğfat verilecek demektir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlara fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir ödül de vardır”. İki kat sözüne müfessirler de iki misli mükâfat diye mâna verdiler. Bazıları iki hisse, iki pay dedi. Allah Teâlâ'nın ona “kifl” adını vermesi, onu taahhüt ettiginden dolayı olabilir. Görmez misin ki, falam tekeffül edene “zelkifl” adı verilmiştir. Buna göre ona kill denmesi de caizdir, çünkü onu Allah tekeffül etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lütfedecek. Bu âyet iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, nur kelimesi, görülmekten ve açık olmaktan kinâyedir. Yürümek de emirlerden kinâyedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah size yolu gösterecek ve emirleri açıklayacak, bu sayede sizden şüpheleri giderecektir. Böylece yürümek emirlerden, nur da görmekten kinâye olur. En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ölü iken diriltiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu?”!% Yani onun gibi olamaz. Dolayısıyla söylediğimiz gibi bu âyet, sarih olmayan bir kinâyedir. İkincisi, gerçekten yürüme iradesi ve hakiki nur kastedilmiştir, bu da âhirette olacaktır. Tıpkı şu âyet-i kerimede ifade buyurulduğu gibi: [ ] “Onlarin nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: Rabb'imiz! Nurumuzu artur eksiltme ve bizi bağışla”. Müfessirler, buradaki nurdan maksadın Kur'ân olduğunu söylemişlerdir. Yani Allah size, doğru yola götürecek olan Kur'ân'ı vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sizi bağışlayacak. “Gufrân” kelimesi örtmek anlamına gelir. Allah sanki şunu söylemektedir: Allah yaptığınız kötülükleri örtecek ve size onu unutturacak. Çünkü kötülüklerin belirtilmesi, nimetlerin zevkini bulandırır ve insanları Rab'lerinden utanmaya sevkeder. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir, Yani müminlere merhametle muamele buyurur ve onları ebedi olarak cennetinde tutar.
SİA Jis ia eet 6628 ELI Ju çağ AU
---
Dipnotlar:
“Yoksa kalplerinde çürüklük bulunanlar, içlerindeki kini Allah'ın asla açığa çıkarmayacağını mı hesapladılar? İstersek şüphesiz onları sana gösteririz de yüzlerindeki işaretlerden kendilerini tanırsın. Kuşkusuz konuşma tarzlarından sen onları bileceksin. Allah bütün yaptıklarınızı bilir” (Muhammed, 47/29-30).
Hadid 57:29
eme x. iel bilsinler. Müfessirler ile dilciler, buradaki “lâ” olanların bilmesi ii e ölem MPİ inler, söy ee ne ii lum Gn ab i harfinin cümlede zâit olmasının ve düşü anasına geldiğini hikmet ehli ve fukaha bilir. Meselâ Allah şöyle buyurmuştur: “Senden fetva isterler. De ki: “Yanılmanız için Allah size açıklama Papap s Halbuki Allah bize yanılmamız için açıklama yapmaz, in duyu bilmemiz ve cono yolu Balmain lama yp eli, burada “lâ” harfinin düştüğünü ve âyetin “yanılmamayoz Mel TAL geldiğini bilir, Buna göre açıklamaya çalıştığımız âyetteki li-ellâ yaleme” ibaresindeki “lá” harfi zâittir; bilmesinler değil, bilsinler mânasına gelir, yani Ehl-i Kitap Allah'ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını bilsinler. Sonra Allah'ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını bilsinler, Bu beyan, onların önceden hiçbir söz söylemedikleri ve bir şey demedikleri halde bu âyetin geldiği mânasına gelmez. Fakat on- EE) ların ne dediğini bilmiyoruz, zira bu âyet onlara cevap olarak gelmiştir. Ancak verilen bu cevaptan, onların ne söylediğine yakın bazı sözler söyleyebiliriz, o da şudur: Onlar Ehl-i Kitap idi, yani kitap bilgisine sahip insanlardı, bundan dolayı kendilerini başkalarından üstün görüyor ve başkalarında olmayan bazı özelliklerin kendilerinde bulunduğunu düşünüyorlardı. Allah Teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı onlara ve bütün insanlara peygamber olarak gönderip kendisine kitabı da indirince, Hz. Peygamber onların gözünde de güvenilir biri olduğu, ona indirdiği kitapta da kendi kitaplarında olan bilgileri yazdığı, dolayısıyla ona tâbi olmalarını, boyun eğmelerini ve itaat etmelerini emrettiği, ayrıca ona ve ona indirilen kitaba herkesin her şeyden çok muhtaç oldukları halde, Allah'ın ona olan lütfunu ve ihsanını inkâr etmişlerdi. İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: Ehl-i Kitap'tan olanlar, Allah'ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını ve bütün lütfun Allah'ın elinde olup onu dilediğine verdiğini bilsinler, Yani lütfunu dilediğine vermek, dilediğine vermemek gücü Allaha aittir, onların elinde değildir.
[Allah'ın Meşieti, Lütfu ve Mütezile]
Ehl-i Kitap'tan olanlar, Allah'ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını bilsinler. Bu beyan, Mütezile'nin iddiasını reddetmektedir, onlar şöyle diyorlar: Allah Teâlâ her insana, bütün lütfuna ve ihsanına ulaşma gücünü vermiştir. Halbuki bu âyette Cenâb-ı Hak, insanların, Allah'ın lütfu üzerinde hiçbir güçlerinin olmadığını haber vermektedir. Mütezile ise aksine onların buna güçleri vardır, der. Bu, âyetin açık hükmüne aykırıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Bütün lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir. Bu cümle de başka bir açıdan Mütezile'nin iddiasını geçersiz kılmaktadır: Allah, (dilemenin) kendi hakkı olan meşiette (irade) bir lütuf ve adalet olduğunu söylemekte, şöyle buyurmaktadır: Bütün lütuf Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir, Cenâb-ı Hak hakkı adalet ve zulüm olan meşieti zikretmedi, aksine bu konuda sözü mutlak olarak söyledi ve şöyle buyurdu: “Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez“, “Allah asla kulları için zulmü istemez”, [ ]“Süphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez”, “Gerçek şu ki Allah insanlara zerrece kötülük etmez”', Bu meâlde benzeri başka âyetler de vardır. Bunlarda Allah Teâlâ hidâyet fiilinin, doğru yola ulaştırdığı kişilere kendisinden bir lütuf olduğunun, saptırmasının da adalet olduğunun bilinmesi için kendisinden hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmayacağını söylemektedir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, “Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete erdirir”? buyurmaktadır. Yani hidâyeti ve doğru yolu bulan, ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde bulmuş, doğru yoldan sapan da Allah'ın adaleti neticesinde sapmıştır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ, “Asıl Allah sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur”! buyurmaktadır. Hidâyete ulaştıran sadece Allah'tır, doğru yolu bulmak ve başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.