Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Mücadele 58:1 – Cumua 62:11

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Mücadele 58:1
  2. Mücadele 58:2
  3. Mücadele 58:3
  4. Mücadele 58:4
  5. Mücadele 58:5
  6. Mücadele 58:6
  7. Mücadele 58:7
  8. Mücadele 58:8
  9. Mücadele 58:9
  10. Mücadele 58:10
  11. Mücadele 58:11
  12. Mücadele 58:12
  13. Mücadele 58:13
  14. Mücadele 58:14
  15. Mücadele 58:15
  16. Mücadele 58:16
  17. Mücadele 58:17
  18. Mücadele 58:18
  19. Mücadele 58:19
  20. Mücadele 58:20
  21. Mücadele 58:21
  22. Mücadele 58:22
  23. Haşr 59:1
  24. Haşr 59:2
  25. Haşr 59:3
  26. Haşr 59:4
  27. Haşr 59:5
  28. Haşr 59:6
  29. Haşr 59:7
  30. Haşr 59:8
  31. Haşr 59:9
  32. Haşr 59:10
  33. Haşr 59:11
  34. Haşr 59:12
  35. Haşr 59:13
  36. Haşr 59:14
  37. Haşr 59:15
  38. Haşr 59:16
  39. Haşr 59:17
  40. Haşr 59:18
  41. Haşr 59:19
  42. Haşr 59:20
  43. Haşr 59:21
  44. Haşr 59:22
  45. Haşr 59:23
  46. Haşr 59:24
  47. Mümtehıne 60:1
  48. Mümtehıne 60:2
  49. Mümtehıne 60:3
  50. Mümtehıne 60:4
  51. Mümtehıne 60:5
  52. Mümtehıne 60:6
  53. Mümtehıne 60:7
  54. Mümtehıne 60:8
  55. Mümtehıne 60:9
  56. Mümtehıne 60:10
  57. Mümtehıne 60:11
  58. Mümtehıne 60:12
  59. Mümtehıne 60:13
  60. Sâff 61:1
  61. Sâff 61:2
  62. Sâff 61:3
  63. Sâff 61:4
  64. Sâff 61:5
  65. Sâff 61:6
  66. Sâff 61:7
  67. Sâff 61:8
  68. Sâff 61:9
  69. Sâff 61:10
  70. Sâff 61:11
  71. Sâff 61:12
  72. Sâff 61:13
  73. Sâff 61:14
  74. Cumua 62:1
  75. Cumua 62:2
  76. Cumua 62:3
  77. Cumua 62:4
  78. Cumua 62:5
  79. Cumua 62:6
  80. Cumua 62:7
  81. Cumua 62:8
  82. Cumua 62:9
  83. Cumua 62:10
  84. Cumua 62:11

Mücadele 58:1

Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir. Tefsircilerden bir grup; bu âyet, Ubâde b. Sâmit'in kardeşi Evs b. Sâmit ve karısı hakkında nâzil oldu, demiştir. Yalnız onlar, kadının ismi konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. İbn Abbâs, adının Havledir. Hz. Âişeden (r.a.) gelen bir rivayete göre ise ismi Cemiledir. Bazıları da adının Havle kelimesinin küçültme (ism-i tasğir) kipi olan Have olduğunu belirtmiştir. Bazı rivayetlerde ifade edildiğine göre, Evs'in kendi eşine yönelik sözünün sebebi şudur: Evs bir gece karısını yatağına çağırmış, fakat o sırada kadın, kocası ile birlikte olması helâl olmayan bir konumda (âdet görme hali) imiş. Bu yüzden kadın gitmemiş ve evden çıkmak istemiş. Bunun üzerine kocası ona, “eğer evden çıkarsan artık sen bana anamın sırtı gibisin” demişti. Buna rağmen kadın evden çıkmış. Sabah olunca kocası, ben artık senin bana haram olduğunu zannediyorum, demiş. Kadın ise vallahi sen benim hakkımda talâk (boşama) kelimesini hiç zikretmedin, diye itiraz etmiş. Bunun üzerine kocası sen Resülullah'a git (s.a.) ve bu durumu kendisine sor, çünkü ben ona böyle bir şeyi sormaktan utanıyorum, demişti. Kadın da Resülullah'ın (s.a.) yanına vardı ve durumu kendisine anlattı. İşte bu âyet onun üzerine nâzil olmuştur". (JBazı EW ' o bk.Süyüti,ed-Dürru'l-mensür, VIIL, 74. rivayetlerde karısına ilk zıhâr yapan kişinin Evs olduğu kaydedilir. Hatta râvi, Evs'in akıl sağlığı biraz bozulmuştu, bu sözü de canının çok sıkkın olduğu bir sırada söylemişti. der. Bunu rivayet eden Muhammed b. Ka'b el-Kurazidir Ancak buradaki “lemem” kelimesi ile Evs'in aklını kaybettiğini kastetmemiş olmalıdır, çünkü aklımı kaybeden kişi karısını boşayacak olsa bile talâk vaki olmaz, Kaldı ki onun, sirt benzetmesi ile yaptığı yemin zıhârdı. Buna göre "onun akıl sağlığı bozulmuştu; cümlesinin yorumu, o aşırı derecede kızmıştı, sanki hiç yumuşak bir hali yoktu, şeklinde olmalıdır, Kadın ve kocası hakkında da farklı rivayetler vardır. Muhammed b. Ka'b gibi bazıları, kadın Resülullah'a (s.a.) geldi ve çocuklarımın babası, amcamın oğlu ve benim en çok sevdiğim kişi olan Evs, bir kelimecik söylemişti; şu Kitab'ı sana indiren Allah adına yemin ederim ki, o bu sözcük ile talâkı kastetmedi; sadece, sen bana annemin sırtı gibisin, diye konuştu, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) cevaben, “senin ona haram olduğunu zannediyorum” buyurdu. Kadın, böyle söyleme ey Allah'ın resülü, o talâk sözcüğünü hiç kullanmadı, diye ısrar etti ise de, Resülullah (s.a.) yine; “senin ona haram olduğunu zannediyorum” buyurdu. Kadın itirazını birkaç kez tekrarladı ise de, Resülullah (s.a.) her seferinde aynı cevabı verdi. Sonra kadın, “Allah'ım! Yaşadığım bu şiddetli sıkıntıyı ve kocamdan ayrılmaktan duyduğum zorluk konusundaki şikâyetimi sana arz ediyorum. Allah'ım; peygamberine bir çözüm yolu indir” diye dua etti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak; Allah işitmiştir meâlindeki âyeti, Altmış fakiri doyurur meâlindeki kısmına kadar indirdi. Kelbi'nin rivayet ettiği bazı haberlere göre kadın Resülullaha geldi ve, ey Allah'ın resülü, kocam Evs b. Sâmit benimle evlendiği sırada, zengin ve büyük aileye sahiptim. Sonra o malımı yedi, gençliğimi de bitirdi. Ben onun yanında ihtiyarladım, ailem öldü gitti, malım-mülküm dağıldı ve zayıf düştüm. Şimdi de beni annesinin sırtına benzetti (zıhâr yemini yaptı), sonra da beni ortada RM bıraktı. Aslında o da pişman oldu, ben de pişman oldum. [ ]Beni tekrar kocamla birleştirecek bir çare var mı ey Allah'ın resülü?' dedi. Resülullah (a.s.) kadına, “Seni boşadı mı?” diye sordu. Kadın hayır, dedi. O zaman Resülullah (s.a.) “Senin durumun hakkında bana bir emir gelmedi, şayet durumunla ilgili bir emir nâzil olursa sana söylerim” buyurdu. Bunun üzerine kadın ellerini göğe doğru kaldırdı ve durumunu açıklayan bir vahyi peygamberine göndermesi için Allah'a yakardı ve niyazda bulundu, oradan çıkıp kocasının yanına gitti. Arkasından Cibril aleyhisselâm bu âyetlerle geldi. ? o bk. Taberi, Tefsir, XXVIII, 6-7. Başka bir rivayette ise olay şöyle anlatılır: Kadın Resülullah'a (s.a.) geldi ve; kocam Evs b. Sâmit, genç, varlıklı ve aile efradımın da hayatta bulunduğu sırada benimle evlenmişti. Nihayet malımı yiyip bitirdiği, gençliğimi tükettiği, yaşımın ilerlediği, gücümün zayıfladığı ve ailemden kimse kalmadığında beni, annesinin sırtına benzetti. Üstelik benim küçük çocuklarım da var. Eğer bunları onun eline bırakırsam zarar görürler, yanıma alsam aç kalırlar, dedi. Hz. Peygamber (s.a.) “Haydi git! Belki de sen kocana haksızlık etmişsin!” dedi. Kadın heyecanla, ey yeryüzünde Allah'ın emini olan Resül, asıl kocam bana haksızlık etti, diye karşılık verdi. Hz. Peygamber (s.a.); “Sen şimdi git, çünkü siz kadınların bazı zayıf tarafları vardır” buyurdu. Buna rağmen kadın Hz. Peygamber'le (s.a.) tartışmaya devam etti. Resülullah'ın kendisiyle ilgilenmediğini ve bir çıkış yolu göstermeyeceğini anlayınca, başını göğe doğru kaldırarak, kocasının kendisine yaptıklarını Allah'a şikâyet etti: Allah'ım! Ben, yeryüzünde senin eminin olan peygamberine geldim, başını kaldırıp bana bir çare göstermedi. Bugün benim ihtiyacıma sen çare ol yâ Rabbi! Zayıflığıma ve çaresizliğime acı! diye dua etti. Kadın daha evine gitmemişti ki Cibril (s.a.) geldi ve, Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir meâlindeki âyeti getirdi. Hz. Peygamber hemen kadının kocası Evs'i çağırdı, kendisine: “Havle'ye reva gördüğün işi yapmanın sebebi neydi ki, Allah onun hakkında vahiy gönderdi?” diye buyurdu. Kadına da haber gönderdi ve bu âyetle onu rahatlattı. Evs, Resülullah'ın sorusuna “şeytanın işi ey Allah'ın resülü” dedi ve “acaba bizi tekrar birleştirecek bir yol var mı? diye sordu. Resülullah “Evet” buyurdu, sonra da onlara kefâret âyetini sonuna kadar okudut. Görüldüğü üzere bu rivayetler arasında farklılıklar vardır. Kurazi'nin TN rivayetinde Hz. Peygamber (a.s.) kadına; “senin kocana haram olduğunu zannediyorum” demiş, başka bir rivayette ise; “senin durumun hakkında bana bir emir gelmedi” buyurmuş. Ancak bu iki rivayeti şöylece uzlaştırmak mümkündür: Senin kocana haram olduğunu zannediyorum; yani Câhiliye devri insanları bunu haram sayıyordu. Buna dayanarak ben de kocana haram olduğunu zannediyorum. Ancak bu konuda henüz bana bir vahiy gelmedi. Şayet bu konuda bir emir nâzil olursa onu sana söylerim. İkinci olarak “mâurâki” lafzı, yani “öyle zannediyorum” meâlindeki cümle, onun haram kılındığını göstermez. Aksine bu, o dönemde insanların haram olduğunu düşünmeleri sebebiyle söylenen zanna dayalı bir beyandı. Dolayısıyla bu ifade ya mevcut uygulamanın kabul edilmesi anlamına gelir veya bu olayda haram kılmanın vahiy yoluyla gerçekleştiği anlamına getir, Buna dayanarak kesin cevap vermeyip sadece kocasından sakınmak gerektiğine işaretle yetinmesi, haram olma ihtimalini göz önüne alan bir ihtiyatı gösterir, En doğrusunu Allah bilir, Bazı fakihler, âyet nâzil olmadan önce zıhârın hükmü konusunda Selef arasındaki ihtilafı da zikretmiştir. İkrime'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Cenâb-ı Hak, zıhâr âyetini gönderene kadar, kadınlar zıhâr yoluyla kocalarına haram sayılırdı, zıhâr âyetten önce talâk kabul edilirdi. Allah Teâlâ bu âyeti göndererek onun talâk değil zıhâr olduğunu hükme bağladı’. Ebü Kılâbe ve diğer bazılarının da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onların Câhiliye dönemindeki talâkları ilâ 1) ve zıhârdı“. İslâmiyet gelince Cenâb-ı Hak, zıhâr ve ilâ konusundaki hükmünü verdi. Zühri'nin de, Câhiliye ehlinin talâkı zıhârdı dediği rivayet edilmiştir. Ebü Hureyre'nin (r.a.) de, Câhiliye ehlinin talâk: zıhârdı, sonra Allah, zıhârı bu ümmet için kefâretini mutlaka ödemek suretiyle kalkan ve haram olmaktan çıkan bir statüye kavuşturduğu bir harama dönüştürdü, dediği nakledilmiştir. Hasan-ı Basri de şöyle demiştir: Zıhâr, talâkın en ağırı ve eşi haram kılmanın son noktasıydı, çünkü erkek karısına zıhâr yaptığında artık ona ebediyen dönemezdi. Em [ ] Gerçeğe en yakın olan şudur ki zıhâr, Câhiliye döneminde talâk sayılsa bile, İslâmda talâk değildir. Hasan-ı Basri'nin söylediği gibi haramlığı gerektiren ve hükmü asla kaldırılmayan bir şey de değildir; çünkü Havle hadisinde, kocasının kendisine: Senin artık bana haram olduğunu zannediyorum, demesine Havle, ‘vallahi sen, benim hakkımda talâk kelimesini söylemedin, karşılığını vermişti. Eğer zıhâr talâk olsaydı Havle de bunu bilirdi. Bunun gibi Havle meseleyi Resülullah'a (s.a.) anlatırken, kocam sen bana annemin sırtı gibisin dedi, diye konuşmuştu. Resülullah (a.s.) da “senin ona haram olduğunu zannediyorum” karşılığını vermişti. Havle ise, böyle söyleme ey Allah'ın resülü, kocam talâk kelimesini kullanmadı, karşılığını vermişti. Bu söze Hz. Peygamber (s.a.), zıhârın da talâktan ibaret olduğuna inanıyorum, şeklinde bir cevap vermemişti. Bu konuda uzun bir hadis rivayetinin içinde geçen başka bir metinde Havle şöyle der: Kocam beni annesinin sırtına benzetti (zıhâr yemini yaptı), sonra da beni ortada bıraktı. Beni tekrar kocamla birleştirecek bir çare yok mu ey Allahın resülü? Resülullah (a.s.), “Kocan seni boşadı mı?” diye sordu. Kadın, hayır, dedi. O zaman Resülullah (a.s.); “senin durumun hakkında bana bir? [bn Kesir, Tefsir, VIH, 63. Taberi, Tefsir, XXVIII, 10. emir gelmedi” buyurdu. Buna göre İslâmiyet'ten sonra ve fakat bu âyet henüz nâzil olmadan önce, şayet zıhâr talâk kabul edilmiş olsaydı Allah'ın elçisi (s.a.), kadına, “kocan seni boşadı mı?” diye sormazdı. Üstelik kadın, kocam beni annesinin sırtına benzetti, dedikten sonra bu soruyu sormuştu. Bu durumda Hz. Peygamber (s.a.); “senin durumunla ilgili bana bir emir gelmedi” demeyecekti ve onun getirdiği şeriatin hükmüne göre zıhâr, mülkiyeti yok eden bir talâk olacaktı. Bu şekilde anlamak daha doğru olsa gerektir. Bu, bizim şu sözümüzü doğrulamaktadır: Havle ve Evs'le ilgili hadiste, onun İslâmda ilk zıhâr yapan kişi olduğu belirtilmektedir; bu durumda bu iş nasıl talâk olabilir? Şayet denilirse ki: Resülullah (s.a.); “senin ona haram olduğunu zannediyorum” dememiş miydi? Zıhârla nikâhı kaldırmayan haramlık, ancak âyetin nüzülünden sonra sabit bir hüküm haline gelmişti. Âyet ise Evs b. Sâmit hakkında, o sözü telaffuz ettikten sonra nâzil olmuştu. Onun maksadı da talâkın doğurduğu haramlıktı. Dolayısıyla bu hüküm, Hz. Peygamber'in (s.a.) şeriatında, zıhâr âyetinin nüzülünden önce de “gayr-ı metluv” vahiy (okunmayan, yani Kur'ân dışı vahiy) ile sabitti, her ne kadar daha önce Câhiliye devri geleneğinde mevcut ise de. İşte bundan dolayı koca, karısına, senin bana haram olduğunu zannediyorum, demişti. Bu söz, belirtilen âyetin nüzülünden önce de onun talâk sayıldığına işaret etmektedir. [§]Buna şöyle cevap verilir: Bu, sizin aleyhinizde bir delil oluşturur. Çün- BEJ kü Resülullah (a.s.); “Senin ona haram olduğunu zannediyorum” sözü ile zıhâr talâk olduğu için onunla nikâhın haram hale geldiğini kastetmiş olsaydı, nasıl olur da onun talâk hükmünde olduğunu bildiği halde aynı söz ve aynı şahıs hakkında zıhârla haramlığına hükmederdi? Sahih bir hadiste belirtildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Evs'i çağırdı, ona kefâret vermesini emretti ve karısı ile arasındaki nikâhı devam ettirdi. Şayet o talâk sayılsaydı ve böyle bir hüküm de mevcut olsaydı, bu hüküm ancak âyetle yürürlükten kaldırılarak (nesh) yerine başka bir hüküm getirilirdi. Bu ise geçmişte olan bir olaya değil, ancak gelecekte gerçekleşecek bir olaya uygulanabilirdi. Dolayısıyla bu, aleyhte bir delildir. Resülullah'ın (s.a.), “Senin ona haram olduğunu zannediyorum” anlamındaki sözü ise belirttiğimiz iki sebep dolayısıyla söylenmiş olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Şayet denilirse ki: Zıhâr kesin olarak talâk sayılmakla birlikte Resülullah (s.a.) o kadın hakkında talâkla hükmetmedi; bilâkis, “senin ona haram olduğunu zannediyorum” diye zanna dayanan bir hüküm verdi. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu söze dayanan hükmü neshedeceğini kendisine bildirmiş ve onu talâktan ayırıp, kadından faydalanmanın haram kılınmasına yönlendirmiş olabilir. Zıhâr âyeti nâzil olana kadar o sözle, kesin bir hüküm vermeyi kastetmemiştir. Buna şöyle cevap verilir: Şayet bu, Allah'ın şeriatında karara bağlanmış mevcut bir hüküm olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.) onu nesheden bir âyet nâzil olmadıkça, neshedileceğini bilse dahi, kendisiyle amel etmekten ve o hükmü uygulamaktan çekinmezdi, çünkü Resülullah nâzil olan hükmü yerine getirmek zorundaydı. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet!” Başka bir âyette de şöyle buyurdu: “Ey resül! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et!” Şayet uygulamanın aksine bir nâsih gelecek olursa, onu geçmiş bir olaya değil, gelecekte vukü bulacak olaya uygulamak gerekir. Bunun doğruluğu daha önce söylediğimiz şu hususa bağlıdır: ( Hakkında belirtilen âyetin nüzülünden önce zıhâra dair İslâm'da herhangi bir hüküm yoktu, Câhiliye devrinde ise zıhârla karı-koca birlikteliği haram sayılıyordu. Söz konusu sebep ortada olup olay da vukü bulunca, Hz. Peygamber (s.a.) onlara ihtiyaten karı-koca ilişkisinden sakınmalarını emretti, tâ ki âyet gelip de olayın hükmünün ne olduğu anlaşılmış olsun. Zira Cenâb-ı Hak -zıhâr yapanın mevcudiyeti henüz bilinmese de- onu uygulamaya ihtiyaç ortaya çıktığında o bilgiye ulaşma imkânı varsa, bununla o hükmü kastetmiş olabilir. Hüküm, onun farz olması konusunda mücmel olarak inen, sonra açıklaması arkadan gelen bir nas gibi ve zâhirinin hilafına açıklaması sonradan gelen ve umüm ifade eden nas gibidir. Bu mesele de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. [Kadının Mücadelesi] Kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü Allah işitmiştir. Yani kadının sözünü ve kocası hakkındaki mücadelesini, kocasının kendisine söylediği “Sen bana annemin sırtı gibisin” sözünden dolayı başına gelen sıkıntılar üzerine çeşitli sorular sorarak Allahın elçisiyle giriştiği mücadelesini Cenâb-ı Hak işitti, Mücadele tartışmak ve karşılıklı konuşmaktır. Kadının kocasına karşı mücadelesi, kocası kendisine, “eğer evden çıkarsan sen bana annemin sırtı gibisin” demesine rağmen evden çıkması, sonra kocasının, “artık senin bana haram olduğunu zannediyorum” demesi üzerine de “vallahi sen talâk kelimesini kullanmadın” diyerek kendini savunmasıdır. Kadının Hz. Peygamber'le mücadelesi ve konuşması ise Resülullah'ın (s.a.) “senin ona haram olduğunu zannediyorum” sözüne karşı, böyle söyleme ey Allah'ın resülü, demesidir. Bu, onların karşılıklı konuşmasıdır (muhâvere). Bazıları 'muhavere sözün tekrar edilmesidir” demiştir. Yani ikisi de birbirine cevap veriyor ve bu cevaplarını da tekrar ediyorlardı. Nitekim Hz. Peygamber “senin ona haram olduğunu zannediyorum” sözünü tekrar ediyor, kadın da “böyle söyleme ey Allah'ın resülü, çünkü o, talâk sözcüğünü hiç kullanmadı” cümlesini tekrar ediyordu. Bu yorum, ilkinden daha uygun gözükmektedir. Allah'a yakınan kadın. Bu meâldeki beyan iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, kadın Resülullah'a (s.a.) yakınmıştı, ama Allah bunu kendi zatına nispet etti. Çünkü kadının maksadı, Jkendisini rahatlatacak bir âyetin, Cenâb-ı BEN Hak'tan resülüne gelmesiydi. İkincisi, kadın şikâyetini Allah'a arz etmiş, O'na yakarışta bulunmuştu. Çünkü Resülullah'ın kendisine söylediği; “senin, kocana haram olduğunu zannediyorum” sözü üzerine başka bir çıkış yolu ve çare bulamamıştı. Bundan dolayı şikâyetini Allah'a arz etmiş, O'na dua etmiş ve yalvarmıştı. Sonunda Allah, o kadın hakkındaki âyeti indirmiş ve rivayetlerde belirtildiği üzere zıhâr için gerekli olan kefâret verildikten sonra karı-kocanın tekrar birleşmelerine izin verildiğini Resül'üne bildirmişti. En doğrusunu Allah bilir. Allah sizin karşılıklı konuşmanızı işitiyordu. Yani kadını işitmesi, şikâyet ettiği sıkıntıdan kurtulma ve çıkış yolunu göstermekle ona icabet etmesidir. Yine Resülullah'n (s.a.) işitmesi de hükmü kendisine karmaşık gelen bu olayı karmaşıklığı gidererek beyan etmesidir. Bazı dilciler “tehâvurakümâ” kelimesine sizin sözleriniz anlamını vermiştir, çünkü tehâvur; iki kişi arasında karşılıklı olarak söylenen sözdür. Evs ile Havle'nin durumu konusunda farklı rivayetler vardır. Bir rivayete göre Resülullah (s.a.) kadını çağırdı ve kendisi hakkında nâzil olan âyeti ona haber verdi. Kurazi'nin hadisinde anlatıldığına göre âyet nâzil olunca, Hz. Peygamber (s.a.) kadının kocası Evs'i çağırıp kendisine, “Bir köle âzat et!” buyurmuş. Evs, âzat edebileceğim bir kölem yok, deyince, “Öyleyse ara vermeden iki ay oruç tut!” buyurmuş. Evs, bir gün oruç tutmaya bile gücüm yetmiyor, ey Allah'ın elçisi, çok zorlanıyorum, ara vermeden iki ay oruç nasıl tutarım? diye karşılık verince, Hz. Peygamber de “Öyleyse altmış fakiri doyur!” buyurmuş. Bunun üzerine Evs, bunu yapabilirim, demiş. Altmış fakiri doyurmuş ve böylece karısını nikâhında tutmuştur. Kelbi'nin naklettiği başka bir rivayete göre, onların birleşmelerine izin veren âyet gelince Resülullah (s.a.) Have'nin kocası Evs b. Sâmit'e haber göndermiş, geldiğinde kendisine, “Yazıklar olsun sana! Seni bu yaptığına ve söylediğine seni sevk eden şey neydi?” diye sormuş. o da, şeytandı, ey Allah'ın elçisi, acaba bizi tekrar birleştirecek bir çare var mıdır? diye karşılık vermiş. Hz. Peygamber de, “var” buyurmuş ve kendisine dört âyeti okumuş. Sonra da, “Bir köle âzat etmeye gücün var mı?” diye sormuş. O da, “vallahi yok, ey Allah'ın elçisi, benim malım az, aile efradım kalabalıktır, köle de pahalıdır, diye karşılık vermiş. Bu sefer, “Peki, ara vermeden iki ay oruç tutabilir misin?” diye sormuş; yine “vallahi tutamam, ey Allah'ın resülü, ben günde bir veya iki defa yemek yemezsem, gözlerim kararıyor, öleceğimi zannediyorum” demiş. “Peki, altmış fakiri doyurabilir misin?” diye sorunca, “vallahi doyuramamı, ey Allalvın resülü, ama sen bana yardım edersen yapabilirim” demiş. [§] Bunun üzerine Resül-i Ekrem, kendisine on beş ölçek erzak vererek yardımcı oldu. Evs, Resülullah'tan on beş ölçek erzakı alarak çıktı ve onu altmış fakire dağıttı. Böylece Allah Teâlâ onu ailesiyle tekrar birleştirdi". Başka bir rivayete göre de bir adam karısına zıhâr yapmıştı ve bundan dolayı oruç tutuyordu. Oruçlu iken karısı ile cinsel ilişkide bulunmuş, hemen Resülullaha (s.a.) gelip durumu anlatmış, Resül-i Ekrem (s.a.) bu yaptığından dolayı onu ayıplamış, sonra da az önce belirtilen kefâretlerden birini vermesini emretmişti. Ancak adam, her kefâret teklifine, “buna gücüm yetmez” karşılığını vermişti. O zaman Resülullah (s.a.) kendisine, falan yerdeki Ebü Zurayk'a gitmesini, ondan bir vesk (200 kg.lık bir ölçek) hurma almasını ve her birine bir ölçek vermek suretiyle hurmayı altmış fakire dağıtmasını, kalanını da ailesine harcamasını emretmişti. Kefâret olarak verilmesi gereken yiyecek konusunda da Evs, bir rivayete göre, “buna gücüm yetmez” demiş, başka bir rivayete göre de, “tamam, bunu yapabilirim” demiş. Diğer bir rivayete göre İse, “yapamam, ancak sen yardım edersen mümkündür” demiş. Bu farklı rivayetlerden anlaşılan odur ki Hz. Peygamber erzakın temini konusunda kendisine yardım edeceğini veya gerekli bütün erzakı vereceğini vâdettikten sonra adam, “tamam şimdi oldu” demiştir. Böylece bu rivayet farklılıkları da uzlaştırılmış olur. En doğrusunu Allah bilir. Bu rivayetler, erzak cinsinden kefâret verilirken buğdaydan yarım sa' verilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Kezâ yarım sâ buğdayın da bir yoksulun günlük yiyeceği olduğuna ve fıtır sadakası için bu miktarın uygun düştüğüne işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir, Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir. Yani sizin konuşmalarınızı işitmekte, durumunuzu ve hakkınızda verilen hükmü görmektedir, o bk. Taberi, Tefsir, XXVII, 5-6; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIIL, 72. --- Dipnotlar: bk. Taberi, Tefsir, XXVIII, 3-10; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VII, 69-75. “Aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma! Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et!”. “Ey Resül! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun”.

Mücadele 58:2

İçinizden karılarına zıhâr yapanların. Bu beyanda geçen “yuzâhırüne” kelimesi bir kırâatte “yezzahherüne” diye okunmuştur. Bu fiilin aslı “yetezehherüne” idi, kural gereği te harfi za harfine idğâm edilip harfe şedde konuldu ve “yezzahherüne” oldu. Bu kelime “yezzâherüne” diye de kırâat edilmiştir. Buna göre de kelimenin aslı “yetezâherüne” iken tâ harfi zâya idğâm edilerek şedde konulunca “yezzâherüne” oldu. [ ] Bu lafız mufâale bâbının muzari olarak (4, YAN 16 diye de kırâat edilmiştir. Kelimenin kırâat tarzında bazı farklılıklar varsa da hepsinin mânası aynıdır. Bir adamın karısına zıhâr yaptığını ifade etmek için (shs bl ÇAMI Ala Gk) kalıpları kullanılabilir, bunların hepsi de aynı anlama gelir; o da, birinin kendi karısına, “sen bana annemin sırtı gibisin” demesidir. İbn Kuteybe" şöyle dedi: “Yuzâhirüne” (5,/alk/) kelimesi, “yuharrimüne” yani haram kılıyorlar demektir; annelerin sırtı gibi mahrem kılıyorlar". Ebü Avsece” de şöyle dedi: “Yuzâhirüne” kelimesi yemin anlamına gelir; bir adamın, karısına, sen bana annemin sırtı gibisin, diyerek yemin etmesidir. Bu kelime “tezâhur” kalıbından “yezzâherüne” diye okunduğunda, yardımlaşıyorlar anlamına gelir. (âh zati), adamlar yardımlaştı demektir, Bütün bunlar âyetin ihtiva ettiği hükümlere dayanan farklı açıklamalardır. En doğrusunu Allah bilir, Asr-ı saadet döneminin bazı topluluklarında zihâr mevcuttu, Bize rivayet edildiğine göre, Evs'in karısı evden çıkmaya niyetlenince, kocasının kendisine, “eğer evden çıkarsan sen bana anamın sirti gibi olursun” diyerek yaptığı zıhâr yemini sayılıyordu. Zıhâr yapanlar meâlindeki âyet de buna işaret etmektedir. “Zıhâr” kelimesi, sirt anlamına gelen “zahr” lafzından türeyen bir isimdir. Müslümanlar kendi aralarinda bu lafzı aym anlamda kullanıyorlardı. “Sen bana annemin sırtı gibisin” cümlesinde de aynı lafız yer almaktadır, Tefsitini yapmakta olduğumuz âyetin zâhirine gelince, zıhâr lafzının, “sen bana annem gibisin” anlamında kullanılmış olması gerekir. Zira âyetin devamında, o kadınlarsa onların anaları değildir. Onların anaları sadece, kendilerin! doğuran kadınlardır diye buyurulmaktadır. Burada “analar” lafzı kullanılmış, anaların sırtı denmemiştir. Buna göre âyetin, anayı kastetmiş olması gerekir. Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni) bunu delil göstererek bir adamın kendi karısına, zıhâr niyeti olmasa bile “sen bana anamı gibisin" demesini zıhâr saymıştır. Ebü Hanife (r.h.) ise haramlığa niyet etmeden, sadece bu sözle zıhâr yapmış sayılmaz, şayet niyet ederse zıhâr olur; çünkü âyet o sözü söyleyen kişi hakkında nâzil olmuştur, delil bulunmadan ona başka bir anlam vermek doğru olmaz, demiştir. 17 (Jİçinizden karılarına zıhâr yapanların karıları asla onların anaları değildir. Yani o kadınlar onların anneleri gibi değildir, çünkü Allah Teâlâ içinizde karılarına zıhâr yapanların karıları diye haber verirken red makamında bu kadınlar asla onların anaları değildir buyurmuştur, yani onlar karılarına, “siz bize karşı annelerimizin sırtı gibisiniz” diyorlardı. Aziz ve Celil olan Allah'ın, o kadınlar, asla onların anaları değildir diye buyurarak, o insanların, karılarına, onlar bizim annelerimiz gibidirler veya annelerimizin sırtı gibidirler, şeklindeki sözü değil 'onlar bizim analarımızdır, şeklindeki sözlerini reddetmektedir. Cenâb-; Hakk'ın, o kadınlar, asla onların anaları değildir meâlindeki beyan ile anneleri gibi değildirler, demek istemiş olması muhtemeldir. Ancak âyet “onların anaları gibi” diye takdir edildiğinde şöyle bir problem ortaya çıkmaktadır: Onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır anlamındaki beyana nasıl anlam verilecektir? Onlar, karıları için kendi annelerine benzetmeyi iddia ediyorlardı. Cenâb-ı Hak ise böyle bir benzetmeyi reddetmiştir. Bu durumda “onları doğuran anneleri” ifadesinin gerçek anlamı nedir? Zaten insanlar bunu biliyor ve annelerini asla inkâr etmiyorlardı, ayrıca karılarının da kendilerinin gerçek anneleri olduğunu iddia etmiyorlardı ki onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır meâlindeki cümle ile bu iddiaları reddedilmiş olsun? Burada başka bir problem de şudur: Allah, Gerçek şu ki onlar çirkin laf ve asılsız bir söz söylüyorlar diye buyurmaktadır. Halbuki onların zahiri sözlerine yalan ne de kötüdür. Çünkü onların, “senin sırtın annemin sırtı gibidir” veya “sen bana annemin sırtı gibisin” yahut da “sen annem gibisin” şeklindeki sözlerinde sadece bir benzetme vardı. Kaldı ki karısı hakikatte annesine de benzeyebilir, çünkü şekil ve yaratılış itibariyle onun sırtı annelerin sırtı gibidir; benzetme ise asla bütünüyle aynı olmayı gerektirmez. Bu durumda onların, karılarını annelerine benzetmeleri nasıl olur da çirkin ve yalan bir söz diye nitelendirilebilir? Başka bir problem de şudur: Cenâb-ı Hak, onları doğuran kadınlardan başka kadınları da onların anneleri diye zikretmektedir. Zira Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in zevceleri ile ilgili olarak; “onun eşleri, müminlerin anneleridir”” buyurmuştur. Keza başkalarının çocuklarını emziren kadınlar için de bu çocukları kendileri doğurmadıkları halde “sizi emziren anneleriniz”" buyurmuştur. (İBaşarı ancak Allah sayesinde mümkündür. Biz şöyle deriz: Onlar -üstlerine vazife olmadığı halde- anneleri hakkında var olan birtakım hak ve hükümleri karıları için de gerekli kılmak istiyorlardı. Onlar kadınları annelere benzetiyorlar, fakat bu teşbihle şekil veya yaratılış benzerliğini kastetmiyor, aksine bununla haramlığı kastediyorlardı. Aslında kadınların haramlığı annelerin haramlığı gibi değildir. Çünkü anne, bir kadın olarak kendisinden cinsel açıdan yararlanılması ebediyen haram olan kadındır. Fakat bir erkeğin annesinin evine girmesi, ona hizmet etmesi, onunla seyahate çıkması mübahtır. Yine ona bakması, dokunması, onu sırtına alması, indirmesi, onunla yalnız kalması ve başbaşa bulunması da mübahtır. Buna karşılık kadın, üç talâkla veya bâin talâkla nikâhtan çıkarıldığı takdirde, artık kocası için bu haklardan hiçbiri caiz olmaz. İki şey arasındaki benzerlik, her ne kadar ikisi arasında bütün noktalarda tam bir eşitliği gerektirmiyorsa da noktalardan birinde tam eşitliği gerekli kılar. Meselâ dünyada bir kişi ilim sahibi olduğunda kendisine âlim denir, Cenâb-ı Hak da âlim diye isimlendirilir, ancak iki ilim (insanın ilmiyle Allah'ın ilmi] arasında her açıdan benzerlik ve eşitlik olmadığı için, burada benzerlik oluşmaz. Şüphesiz Allah Teâlâ bundan çok yücedir. İşte bu da göstermektedir ki zıhâr yapanların eşlerine yönelik saygınlığı annelerine saygınlık gibi olmasını istiyorler; anneleri için birtakım haklar ve hükümler olduğu gibi onlar için de bazı hakları ve hükümleri gerekli görüyorlardı. Böylece annelerine karşı mübah olan bazı davranışlar olduğu gibi, karılarına karşı bazı muameleleri de mübah hale gelsin; annelerine yönelik saygınlık, onlara karşı da olsun. Fakat Cenâb-ı Hak bunu meşru kılmayıp yasakladı ve o kadınlar asla onların anaları değildir diye buyurarak onların böyle demesini reddetti. Yani onların varlığını düşündükleri bu haramlık konusunda karıları anneleri gibi değildirler. Bundan dolayı karılarını, annelerinin haram oluşu gibi haram saymadı. Sonra onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır, diye buyurdu. Yani onların karıları hakkında oluştuğunu düşündükleri haramlığı, ancak kendilerini doğuran annelerine tahsis ettik; onlara ne oluyor ki benim emretmediğim ve meşru görmediğim bir şeyi kendi kafalarından uydurup duruyorlar! Böylece Allah, onların yaptıklarını reddetmiştir. Böylece, gerçek şu ki, onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar, meâlindeki âyetin yorumu da anlaşılmış oldu. Eşleriyle ilgili bu hakların ve hükümlerin kendilerine gerekli olduğunu henüz bildirmeden kendi kafalarından söyledikleri için Cenâb-ı Hak sözlerini yalan diye nitelendirmiştir. (1Yani onlar, kadınlar hakkında bazı hakları, tıpkı anneler hakkında olduğu gibi gerekli görmekle, hükümlerde, haklarda ve haramlıkta kadınları annelerine benzetmekle yalan ve çirkin bir söz söylemiş oluyorlardı. Her ne kadar onların sözleri, teşbihin zâhiri açısından çirkin ve yalan olmasa da... Bu aynen Allah Teâlâ'nın münafıkları nitelerken söylediğine benzemektedir: “Münafıklar sana geldiklerinde, şahitlik ederiz ki sen Allah'ın peyganıberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun peygamberisin, Allah münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir”. Münafıkların söyledikleri görünüşte doğru idi, ancak maksatları başka idi. Söylediklerinden başka şeyleri kalplerinde sakladıkları için Allah onları yalancı diye niteledi. İşte o zıhâr yapanlar da, kendilerine emrolunmayan bir hükmü öngördükleri için Cenâb-ı Hak, onların sözlerini çirkin ve yalan diye niteledi. Münker şeriatın doğru bulmadığı şeydir; “zür” da yalan sözdür. Yüce Allah onlara bunu yasakladı. Kendileri doğurmadıkları halde Hz. Peygamber'in (a.s.) zevcelerine ve süt emziren kadınlara, Cenâb-ı Hakk'ın anaları demesine gelince; bazı âlimler bu âyetin, “sizi emziren anneleriniz” ve “Peygamber'in eşleri müminlerin anneleridir”7 meâlindeki âyetlerden önce gelmiş olması münasebetiyle bunu caiz görürler, Çünkü o zaman sütanneliği hükmü yoktu, sonradan geldi. Bu, o zamana bağlı olarak haber verilmiş demektir. Bu durum, şu âyetteki ifadeye benzer: “De ki: Bana vahyedilende yiyecek kimse için yasaklanmış bir şey bulamıyorum”, O vakit böyle bir hüküm yoktu, ama sonra başka şeylerin de haram kılındığını gördü. İşte anne meselesi de buna benzer. Bu sözün, sütannesi bulunmayan özel bir topluluk veya belli bir kabile için söylenmiş olmasının muhtemel olduğu da ileri sürülmüştür. Bu durumda onların annelerinin sadece kendilerini doğuran kadınlar olduğunun haber verilmesi anlamını taşır. Ancak kabul etmek gerekir ki bu, zorlama bir yorumdur. Çünkü onların anaları, sadece kendilerini doğuran kadınlardır meâlindeki ilâhi beyanın gereği şudur: Onların gerekli gördükleri o haklar ve hükümler, ancak kendilerini doğuran kadınlar hakkında sabittir, anlamına gelir. Yahut da Hz. Peygamber'in (s.a.) zevceleri ve süt yoluyla anne sayılanlar gibi Cenâb-ı Hakk'ın uygun görmesiyle dini bakımdan anne gibi sayılan kadınlar hakkındadır. Halbuki yüce Allah, onların kadınları için bu hakları vermemiş [§]ve onları anne kavramına ilhâk etmemiştir. Dolayısıyla söz konusu kimselerin, bu haklar konusunda eşlerini onlara benzetmeleri çirkin ve asılsızdı. En doğrusunu Allah bilir. Şüphesiz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır cümlesi ise, açık olup herhangi bir açıklamaya ihtiyacı yoktur. giy pin GJ Ogg e gp ye Ozge gi --- Dipnotlar: 9 Ebü Muhammed Abdullah b. Müslim b. Kuteybe ed-Dineveri, yazar ve dilcidir. Bağdat'ta ikamet etmiştir. Çeşitli bilim dallarında pek çok eseri vardır. Konumuzla ilgili olarak Garibi'i-Kurün ve Müşkilü'-Kurân adlı eserleri tanınmıştır. Dedesine nispet edilerek kendisine Kutebi de denilmiştir. 276/889 yılında vefat etti (bk. Nevevi, Tehzibü'l-esmâ ve'lIo bk. İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'i-Kurân, s. 456.? Bu zat, Ebü Avsece Tevbe b. Kuteybe el-Hüceymi en-Nahvi el-A'râbi. Semerkent'ta ikamet ea Edebiyatta Ebü Ubeyde Ma mer b. Müsennâ ekolüne mensuptu. İmam Ebü seyin b. Hâzim el-Müeddib rivayete bm (bk. Ahmed en- Nesefi, el-Kand fi deni “Peygamber onlara kendi canlarından daha evlâdır. O'nun eşleri de müminlerin anaları“Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşin kızları, kız kardeşin kızları ve sizi emziren analarınız size haram kılınmıştır”.

Mücadele 58:3

[Zahâran Hükmi] Karılarına zıhâr yapıp da sonra dediklerinden dönenlerin, onlarla temas etmeden önce bir köle âzal etmeleri gerekir, Zıhar hükmünün ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ayette geçen dönmek fiilinin yorumu hakkında Tüvüs'tan" gelen iki rivayet vardır. Birine göre, sonra dediklerinden dönenler anlamındaki cümle ile ilişki kastedilmiştir, Buna göre zıhârdan dönüp karısıyla cinsel ilişkide bulunan kimsenin kefâret vermesi gerekir. Bu yorum, âyele aykırı uzak bir ihtimaldir. Çünkü Cenâb-ı Hak, âyetin devamında; karısıyla temas etmeden önce diye buyurmuştur, Onun söylediği ancak 'ilâ'nın hükmüdür; bilindiği üzere “lá yapan kişi ilişkide bulunursa kefâret ödemesi gerekir. Zıhâr'a gelince onun kefâretinin ilişkiden önce ödenmesi gerekir. Tâvüs'lan gelen başka bir rivayete göre zıhâr sözünü söyleyen kişinin kefâret vermesi gerekir; o, kefâret için başka bir şart öngörmez. İmam Miâlik'ten gelen bir rivayete göre, kişi karısına zıhâr yapar sonra onunla birlikte olup nikâhında tutmaya ve beraber olmaya karar verirse, yeminini bozmuş olur ve kefâret ödemesi gerekir. Hatta karısını nikâhında tutma ve beraber olma kararından veya beraber olduktan sonra onu boşasa veya karısı ölse bile yine de kefâret ödemesi gerekir. Eğer kadını elinde tuttuğu halde cinsel ilişkiye girmese ve sonra kadın ölecek olsa, kefâret düşer, boşasa da yine düşer, Fakat daha sonra onunla evlenecek olursa kefâret vermeden ona sahip olamaz, çünkü ona dönmesi, ilişki için onu tutmak anlamına gelir. Hasan-ı Basri, dönmekten maksat, ilişkiye karar vermektir der, ilişkiye karar verince de daha sonra onu bırakmak istese bile kefâret ödemesi gerekir. Osman el-Betti”, karısına zıhâr yapan, İsonra ilişkide bulunmadan onu boşayan kişi hakkında şöyle demiştir: Karısına ister dönsün ister dönmesin onun kefâret ödemesi gerektiğini düşünüyorum. Karısı ölse bile zıhâr ve kefâret hükmü üzerinden düşmez, Kefâret ödemedikçe ona vâris olamaz. İmam Şâfli şöyle der: Dönmekten maksat kadını nikâhında tutmaktır, kefâret bununla vâcip olur. Zıhârın hükmü kadından faydalanmanın haram olmasıdır. Hatta zıhârdan sonra boşaması mümkün olsa, ama boşamayıp kendisiyle ilişkide bulunmak için bir saal bile tutsa, ondan sonra kadın ister yaşasın ister ölsün, kocasının yine de kefâret ödemesi gerekir, Kadının yaşaması durumunda kendisini boşasa veya boşamasa, tekrar karısına dönse veya dönmese de hüküm değişmez. Eğer zahâr yaptıktan hemen sonra hiç ara vermeden karısını boşayacak olsa, kadını nikâhında tutma kararını vermemişse zıhâr geçersiz olur, kefâret de gerekmez. Cenâb-ı Hakk'ın, sonra dediklerinden dönenler meâlindeki âyetini sonra gelen bazı âlimler “ilk söze dönerler, o sözü tekrar ederler” diye yorumlamıştır. Onlara göre bir adam iki defa “sen bana annemin sırtı gibisin” demedikçe zıhâr yapmış sayılmaz. Bize göre ise zıhârın hükmü, kefâret dışında bir şey ile kaldırılamayan süreli bir haramlıktır. Bu görüş İbn Abbâs'tan (r.a.) da nakledilmiştir. O, şöyle demiştir: Bir adam karısına, “sen bana annemin sırtı gibisin” dediğinde kefâret vermedikçe karısı kendisine helâl olmaz. Bize göre bizatihi zıhâr, kefârcti gerektirmez, zıhâr sadece haramlığı gerektirir, başka bir şeyi değil; bu da ancak karısına dönmesi halinde söz konusu olur. Hatta kadın ölecek olsa kefâreti gerektiren şey ortadan kalktığı için -ki o da ilişkinin mübah olmasıdır- erkeğin kefâret ödemesi gerekmez. Kezâ karısını bâin talâkla veya üç talâkla boşayacak olsa yine de kefâret ödemesi gerekmez. Sonra kadın evlenmek yoluyla tekrar kocasına dönecek olsa, ilişkinin mübah hale gelmesi için erkeğin yine kefâret ödemesi gerekir. Bazı âlimlerimize göre, kadının ilk evlilikteki haline dönmesi, ilk evlilik halindeki gibi kendini kocasına helâl kılması ve kendisiyle ilişkinin mübah olması için kefâret gereklidir. Dolayısıyla erkek, karısını kendisine helâl ve mübah kılmak için, ilişkiden önce mutlaka kefâret vermelidir. Bize göre haramlık hükmü ancak kefâretle ortadan kalkar. Kefâret vermek, helâl kılmanın vasıtasıdır. Kummi” de, sonra dediklerinden dönenler meâlindeki âyeti, sözlerinden dönerler, vazgeçerler diye yorumlamıştır. O, Asmaiden? gelen bir rivayeti de buna delil göstermiştir. Buna göre, yanındaki bir bedevi bir bina yapmaya karar verdiğini, sonra da ona döndüğünü söylemiş. JAsmai “bu sözle neyi kastettin?” diye sorunca, bedevi, “ondan vazgeçtiğimi (avdet) ve kararımı feshettiğimi kastettim” diye cevap vermiş. İşte bu da, Cenâb-ı Hakk'ın, sonra dönenler meâlindeki beyanında, onlar haram kıldıklarını tekrar helâl yaparlar, önceki helâl olma halini kastederek kararlarından dönerler, demek istediğine işaret etmektedir. Sonra dediklerinden dönenler beyanının, görünen anlamı söze dönmektir. Bununla söylenmiş olan söz, bu sözle sabit olan hüküm, yani haramlık kastedilmiştir. Sanki şöyle demek istemiştir; Sonra onlar, sözle haram kıldıklarına dönüyor ve onu kendilerine helâl kılıyorlar. Cümlede fiil kullanılarak yapılan işin kastedilmiş olması mümkündür, Nitekim Hz, Peygamber de “hibesinden dönen kusmuğunu yiyen köpek gibidir” buyurmuştur. Burada hibe edilmiş olan şey kastedilmiştir. Cenâb-ı Hak da “kesiti olan şey (yakin) gelinceye kadar Rabbine kulluk buyurmuştur. Buradaki “yakin” kelimesi ile kesin olarak bilinen şey kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir, Eğer denilirse ki; Kefâreti gerektiren dönmek fiili ilişkiyi mübah kılma niyeti, onu kendine helâl edinme kastı ve bu helâlliği ilk helâl konumuna getirme düşüncesi midir, yoksa ilişkiye yönelmek veya bizzat ilişkide bulunmak mıdır? Şayet amaç bunların ilki ise o zaman bizâtihi mübah ve helâl kılma niyeti ile kefâret vermek gerekir demeleri icab eder; nitekim İmam Mâlik (r.h.) ve Hasan-ı Basri (r.h.) böyle demişlerdir. Eğer maksat ilişkide bulunmak ise o zaman ancak ilişkide bulunduktan sonra kefâret vermek gerekir, demeleri icap eder; nitekim bazı âlimler de böyle demişti, fakat bu, hem âyete ve hem de sizin söylediğinize aykırı düşer. Buna şöyle cevap verilir; Bu ifade ile ilişkiyi mübah kılmaya yönelmek ve onu gerçekleştirmek için uğraşmak kastedilmiştir; bu durumda önce kefâret verir, sonra yapacağını yapar. Fakat sadece niyetle ve zıhâr fiilini yapmakla kefâret gerekmez. Çünkü insan zıhâr yaptığında, bu yaptığı şey sebebiyle karısı kendisine haram olur, Eğer kadın bâkire ise ilişkinin hakkını ödemesi gerekir, hatta buna zorlanır. Kadın bâkire değilse ve bir defa bile olsa onunla ilişkide bulunmuşsa, o zaman kişiye, aralarında Allah'ın belirlediği hakkı ona ulaştırması gerekir. Bazı âlimlerimiz, hükmen o da zorlanır, demişlerdir. Eğer ilişkide bulunmaya karar vermişse, cinsel ilişkide bulunmaya girişebilmesi için kefâreti ödemesi gerekir; çünkü kefâret ödemeden ilişkide bulunmak caiz değildir. Bu, tıpkı namaz kılabilmek için abdest almanın gerekli oluşuna benzer; abdest almak başlı başına yapılması gereken bir fariza değil, ama namaz kılmak için abdeste ihtiyaç vardır, İçünkü abdetsiz namaz caiz olmaz. İnsan namaz kılmaya niyetlendiğinde, bu farizayı yerine getirebilmesi için abdesi alması gerekir. Yoksa sadece arzu ettiği için veya sadece abdestini bozduğu için abdest alması gerekmez; hatta namaz vakti girene ve namaz kılmaya kalkana kadar abdest alması da gerekli değildir. Bunun gibi bir kadın, namaz vakti girdikten sonra âdet görecek olsa kendisinden namaz düşer, bu durum abdesti de düşürür. Buna göre bir erkek zıhâr yaptığı karısı ile ilişki hakkını kullanmaya niyetlendiğinde zıhârın şartı olan kefâreti ödemesi gerekir. Kadın ölecek olsa, ilişki imkânı kalmadığı için kefâret de gerekmez. Üç talâkla veya bâin talâkla boşandığında da hüküm aynıdır. Ama daha sonra kadın tekrar kocasına dönecek olsa, kocası kendisiyle cinsel ilişkide bulunacağı zaman söz konusu kefâreti yine vermesi gerekir, çünkü zıhâr, gayenin gerçekleşme ihtimalinden dolayı zihâr geçersiz olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Burada başka bir yorum daha yapılabilir: Karılarına zıhâr yapanlar meâlindeki âyet, onlar Câhiliye döneminde zıhâr yapıyorlardı, anlamında bir haber cümlesidir. Yani o dönemde zıhâr yapıyor, sonra da sözlerinden dönüyorlardı. Buna göre müslüman olduktan sonra da o sözü söyleyecek olurlarsa, âyette belirtilen hüküm uygulanır. Çünkü zıhâr, Câhiliye döneminde bilinen bir uygulamaydı, dolayısıyla müslüman olduktan sonra da aynı sözü söyleyen kişiye söz konusu hüküm uygulanır. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, “Kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir” meâlindeki âyetine benzer. Bu adamın eylemi bir defa yaptığı fiile, ikinci defa ise Allah'ın haram kıldığını helâl yapmaya varır. Şayet helâl kılmak düşüncesiyle ilk yaptığına tekrar dönecek olursa Allah da cezalandırmak suretiyle kendisinden intikam alır. Doğrudan doğruya helâl kılmaya girişirse, Allah da azap ile ondan intikam alır. Nitekim ribâ âyetindeki hüküm de buna benzemektedir: “Artık kime Allah'tan bir öğüt erişir de faizciliği bırakırsa geçmişteki kendisinindir, durumunun takdiri Allaha aittir. Kim de yine faizciliğe dönerse..””, yani kim İslâm'dan önce yaptığı fiile tekrar dönerse... Jİşte zıhâr fiiline tekrar dönmek de böyledir. Bize göre, bu âyetin yorumu böyle olmalıdır. Bu aynen, Cenâb-ı Hakk'ın şu ilâhi beyanına benzer: “Gizli konuşmaları yasaklanan o kimseleri görmüyor musun, yine dönüp yasaklandıkları şeyi yapıyorlar”?, Yani onlar Câhiliye döneminde gizliden gizliye konuşuyorlardı, Cenâb-ı Hak onları bu yaptıklarını tekrar yapmaya dönmelerini yasaklamıştır. İşte zıhâr âyeti de bu şeklide yorumlanabilir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bu yoruma göre, kefâretin gerekliliğine ilişkiye yönelmenin sebep göstermektedir: Hz. Peygamber (s.a.), karısına zıhâr yapan Evse kefâret vermesini emretmişti. Bu kanaate ancak işaret yoluyla varılabilir. Şöyle ki kefârete bağlı olan belirli bir süre haramlık, kefâret ödeyerek kaldırıldığına göre, bu haramlığı kaldıran kişiye haramlığı gerektiren şey, geçmişteki bir sebep değil, o işe teşebbüs etmesidir. Çünkü bir haramlığı kaldıran şey (kefâret) o şeyin haram kılınmasını gerektiren şey (zıhâr) sebebiyle vâcip olmaz. Daha önce abdestten bahsederken, temizliği gideren abdest bozmanın, abdest almayı gerektirmediğini, fakat mükellef olan kişiye temiz olarak namaz kılması farz olunca, namaza durabilmesi için abdest alması gerektiğini, zira abdestsiz namazın kılınamayacağını söylemiştik. İşte kefâret de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. “Dönmek, nikâhında tutmaya karar vermek ve evliliği sürdürmektir” diyen kişinin bu sözü yanlıştır, çünkü Evs b. Sâmit karısına zıhâr yaptığında, Hz. Peygamber (s.a.) ona nikâhı devam ettirmek isteyip istemediğini sormamış, kefâret vermesini emretmişti. Dolayısıyla âyetteki dönme fiilini, nikâhı sürdürmek diye anlamak isabetli değildir; çünkü kadını nikâhında tutmak ona dönmek diye anlaşılamadığı gibi herhangi bir şeyi elde tutmaktan “ona dönmek” anlamı çıkmaz. Bu itibarla böyle bir değerlendirme, kelimenin sözlük anlamına aykırıdır. Bir şeye dönmek, üzerinde bulunduğu duruma dönüş yapmak demektir; dolayısıyla bu hal, dönüş gerçekleşinceye kadar o şeyin yokluğunu ve ortadan kalkmasını gerektirir. Bu ise, o şey için ikinci bir var oluştur. Bu da söylediğimiz gibi, ancak avdetin “helâlliği geri getirme isteği” olarak anlaşılması halinde gerçekleşir, zira helâllik zıhâr sebebiyle ortadan kalmış yerine haramlık gelmiştir. JAvdetin nikâh akdi olarak anlaşılmasına gelince, o zaten devam etmektedir, zıhârla ortadan kalkmamıştır ki nasıl akde geri dönülsün? Burada anlaşılacağı üzere akdindevam etmesi ve kadının nikâh sebebiyle tutulması “avdet” olamaz. Çünkü Cenâb-ı Hak, sonra dönerler diye buyuruyor; bu cümledeki sonra anlamına gelen “sümme” lafzı terâhi, yani gecikme anlamını ifade eder ve bilâhare anlamına gelir. 'Dönme'yi kadını tutmak ve nikâhı devam ettirmek diye anlayanlar, âyete bilahare sözü olmadan söylenen sözün hemen arkasından dönmek anlamını vermiş olurlar, bu ise âyetin zâhirine aykırı düşer. Dönmeyi ilişkiye karar vermek diye yorumlamaya gelince, bunun bir anlamı yoktur. Çünkü her ne kadar bir yasağa niyetlenmek o yasağı işlemeye sebep olduğu için sakıncalı görülse de zıhâr, ilişkiye karar vermeyi değil, ilişkiyi haram kılmaktadır. Dolayısıyla ilk duruma göre, kaçırdığı şeye dönmek araç değil amaç olur. Halbuki niyetin, diğer esasların hükümlerine etkisi yoktur. Görmüyor musun ki, diğer akitlerin ve haram kılmanın, kafada verilen kararla ilişkisi yoktur, binaenaleyh ona itibar edilmez. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.), “Cenâb-ı Hak, bizzat söylemedikleri veya yapmadıkları müddetçe, ümmetimin gönüllerinden geçen düşüncelerini bağışlamıştır”” diye buyurmaktadır. “Dönme'nin, her ne kadar lafzın zâhirinde bulunan anlamın ilk söze dönmesi anlamına gelmesi muhtemel ise de, bunu ilk sözün tekrarı diye anlayanların düşünceleri yanlıştır; çünkü bu, icmâa ve dini esaslara aykırıdır. Selef ve halef âlimlerinin, âyetin bu anlama gelmediği konusunda ittifak etmeleri münasebetiyle icmâa muhaliftir, dolayısıyla o söz icmâın dışına çıkmış olur. Dini esaslara aykırı düşmesine gelince, helâl ve haram kılma keyfiyeti, ancak sözün ilk söylendiği zamanda gerçekleşir, tekrar edildiğinde değil. Alışveriş, nikâh, talâk, köle âzat etme ve icâr konularının hepsinde yöntem budur. Diğer sebeplerde ve tezahürlerde usül, söylenen sözle haram kılmak olduğuna göre bu, haramlığın sözün ikinci defa tekrarı ile değil, ilk söylenmesi ile gerçekleşmiş olduğuna işaret eder. Haramlığı, sebebin tekrarına bağlı görmek diğer usüllere muhalefet etmektir. Bu ilke, Şâfii'nin, [Ş]süt haramlığının bir defa emmekle değil, emmenin birkaç kez tekrarı ile gerçekleşeceği şeklindeki sözünü geçersiz kılar. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Peygamber (s.a.) de, Evse sözünü tekrar edip etmediğini sormadı, kefâret vermesini emretti. Ona bunu sormaması, hükmün, sözün tekrarına bağlı olmadığını gösterir. Şâfii'nin; karısını hiç fasıla vermeden zıhârdan hemen sonra boşayana kefâret gerekmez, eğer bir müddet bekleyip sonra boşayacak olursa, karısına dönse veya dönmese yahut ölse dahi kefâret vermesi gerekir, şeklindeki sözü münferit bir içtihattır. Çünkü Tâvüs, karısını boşar veya nikâhında tutarsa kefâret ödemesi gerekir demiştir. Diğer tâbiiler de kadın ölür veya kocası karısına dönmeden onu boşarsa, kefâret gerekmez demişlerdir. Onlar, zıhârın hemen arkasından hiç fasıla vermeksizin kadını boşamakla bir müddet beklemiş olmayı farklı görmemiştir. Bu durumda Şâfif'nin sözü, Selef âlimlerinin kanaatine terstir ve bu söze itibar edilmez. En doğrusunu Allah bilir. [Zıhâr Kefâretinin Şartları] Karılarıyla temas etmeden önce bir köle âzat etmeleri gerekir. Bu beyanın zâhiri, kefâret vermeden kadınla ilişkiye geçmenin sakıncalı olduğunu göstermektedir, çünkü âyet, ilişkiyi, kefâret verilinceye kadar belirli bir süre için haram kılmıştır. Cinsel ilişkide bulunduğu takdirde, zıhâr da, kefâret de sâkıt olur, Zira bir şarta bağlı olan veya belli bir zamanla sınırlandırılan her şey, bu delile göre o zamanın dolması veya şartın yok edilmesiyle geçerliliğini kaybeder. Burada, ikinci zaman diliminde buna benzer bir şeyin gerekli olduguna dair başka bir işaret de söz konusudur. Ancak karısına zıhâr yapıp sonra onunla cinse! ilişkide bulunan ve ardından Rasülullaha (s.a.) gelip meseleyi soran kişiye, Hz. Peygamber (s.a.), “Allah'a istiğfar et ve bir daha kefâret vermeden bunu yapma!”” diye buyurmuştu. Dolayısıyla biz, cinsel ilişkiden sonraki haramlığın durumunu Sünnet'ten öğrenmekteyiz. En doğrusunu Allah bilir, Bir köle âzat etmek gerekir meâlindeki ilâhi beyan, biri köle anlamına gelen “rakabe” ismine bağlı olmak, diğeri de rakabe hükmünü gerektiren şeye bağlı olmak üzere iki şekilde yorumlanabilir. Şayet rakabe kelimesi ile bizzat rakabe kelimesi kastedilmişse, Jküçük olsun-büyük olsun, kâfir olsunmüslüman olsun, elleri veya ayakları kesik olsun-olmasın, kör olsunolmasın, kısaca ne olursa olsun her nevi kölenin âzat edilmesi caiz olur. Bişr el-Merisi”, bu kanaate sahip olup köle nasıl olursa olsun âzat edilmesi caizdir, demiştir. Fakat eğer bu kelimeden maksat, köle hükmünü gerektiren şey ise, o zaman en küçük bir kusuru olan kölenin âzat edilmesi caiz olmaz. Çünkü köle ve câriyede aslolan kölelik niteliğinin dışında bir noksanlık olursa, bütününde noksan sayılmasıdır. Böyle olunca da onun âzat edilmesi caiz olmaz. Çünkü öylesini âzat eden kişi tam bir köleyi değil, ancak bir kısmını âzat etmiş olur. Elinin kesilmesi gibi köleye ârız olan kısmi bir noksanlığın, tümünün helâk olması gibi değerlendirilmesinin ve böylece kefarete elverişli bulunmamasının delili eli kesik veya gözü kör bir kölenin, sağlıklı iken sahip olduğu değerin yarısına satın alınabilmesidir. Zira eksilen şey hakikatin kölenin yarısı olmasa da daha az bir kısmının zarar görmesiyle kıymet açısından onun yarısının telef olduğu anlamına gelir. Bu durumda en küçük bir noksanlığının varlığı halinde onun âzat edilmesinin caiz olmadığı anlaşılır. Çünkü kölede, kölelik niteliğinin dışında kalan noksanlıklar, onun bütününe ait noksanlık diye hükmolunur. O organlarından herhangi birine karşı işlenen cinayet de bütününe işlenmiş sayılır. Ancak âyet hakkındaki bu iki yorum, doğru değildir. İkinci yorumla ilgili şöyle bir cevap verilebilir: Kölenin bazı organlarındaki noksanlık bütününde eksik olduğu anlamına gelir, düşüncesinde belirtilen bu noksanlık kölenin azadı ile kaldırılmış olur. Her ne kadar köle iken noksan hükmünde olsa da, âzat edilmesi halinde köleliğindeki bu noksanlığının, tam ve kâmil olma hükmüne etkisi olmaz, çünkü o, âzat edilmekle kazanç sağlamış ve sahip olduğu kusur iyileşmiş sayılır. Bu itibarla anlam açısından tam ve sağlıklı bir köle gibi olur. Bu durumda da onun âzat edilmesi sağlıklı bir kölenin azadı gibi caiz olur. JBunun delili de âzat edildikten sonra bir cinayete mâruz kalma- EN sı halinde diyetinden hiçbir şeyin eksilmemesidir, halbuki kölelik döneminde bu durum eksiklik sebebi sayılıyordu. Bu söylenenlerle anlaşılmış olmalıdır ki köle açısından kendisinde hükmi bir noksanlık yoktur. Niteliklerindeki eksiklik sebebiyle oluşan hükmi noksanlık kölelik dönemi boyunca geçerlidir ve kıymetindeki eksiklik de tamamen efendisini ilgilendirir. Eğer köle açısından kendisinde hükmi bir noksanlık olsaydı, bunun hiçbir zaman yok olmaması gerekirdi. Âzat durumunda hükmi noksanlığın ortadan kalkıyor olması, böyle bir kölenin kefâret olarak âzat edilmesinin caiz olduğunu gösterir. Cenâb-ı Hakk'ın farz kıldığı zıhâr kefâretlerinde asıl olan, kişinin işlediği günahlara ve sakıncalı arzularını gidermesine kefâret olması, bu kefâretlerle hissettiği üzüntü ve zarar da, tekrar o hatalara dönmesine engel olmasıdır. Şimdi bizim bu kefâretlere bakmamız gerekir: Şayet insana hiç sıkıntı vermiyor, acı çektirmiyorsa onun kefâret sayılması caiz değildir. Eğer bir miktar sıkıntı veriyor ve acı çektiriyorsa kefâret sayılır. Buna göre kölenin âzat edilmesinde duyulan üzüntü iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, insan, kölenin çeşitli hizmetler görmesi sayesinde elde ettiği bazı menfaatleri kaybettiğini düşündüöünde üzülür ve acı çeker. İkincisi, şu anda ondan faydalanamasa bile ileride fayda göreceğini düşünerek beklenen bu faydayı kaybettiği için üzülür. İşte bu iki yoldan birine sahip olan herkesin, köleyi âzat etmesi ve bu azadının onun suçuna kefâret sayılması caiz olur, aksi halde olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi körün, kötürümün, elleri kesik olan vb. kusurlar taşıyan kölenin kefâret olarak âzat edilmesi caiz değildir. Buradan iki netice çıkar. Biri şudur: Âzat ile kölelik dönemindeki hükmi noksanlık ortadan kalkmış ise de Jza- IEJ ten bu kölenin kefâret olarak âzat edilememesi, eksikliği sebebiyle değil, ancak sahibinin bir bedelle âzat etmiş sayılacağından ötürüdür. Köle bütün organlarıyla kâmil olsa bile onu belli bir bedel karşılığında âzat etmek kefâret için caiz değildir. Bizim, sahibinin bir bedelle âzat etmesi şeklindeki sözümüzün anlamı şudur: Köle aynı haliyle sahibinin elinde kaldığı müddetçe, sahibi onun sıkıntılarını çekecek demektir. Azat etmekle onun sıkıntılarından kurtulmuş oluyor, aynı sıkıntıyı bu sefer müslümanlar yaşamaya başlıyor. İşte bu, kefâret için caiz değildir. İkincisine gelince, bu, (yukarıda sözünü ettiğimiz üzüntü ve zarar) her iki durumda da yoktur. İlkine göre kusurlu bir köleyi âzat etmekle insan, onun hizmetinden mahrum kalmadığı ve yokluğu ile de üzüntü çekmeyeceği için herhangi bir acı duymaz, sıkıntı da çekmez. İkincisine göre onun, gelecekte kendisinden beklenen bir fayda söz konusu değildir ki yokluğuna üzülsün! Kefâret olmamak anlamına gelen bu illet -hizmet ederek sahibine bir fayda sağlaması söz konusu olmadığı, üstelik nafakasının da sahibi üzerinde bir yük olmasına rağmençocuk kölede mevcut değildir ve onun âzadı kefâret olmaya elverişlidir. Biz deriz ki sahibi, küçük kölenin nafakasını, gelecekte ondan fayda beklediği için yüklenmektedir. İnsanlar, ancak gelecekte kendilerinden ve [satılması durumandı) faydalanmak için kız ve erkek küçük çocukları yetiştiriyor ve onlara harcamalar yapıyor. Dolayısıyla böyle bir kölenin âzat edilmesi, bedel karşılığı sayılmaz. Çünkü çocuğun azadında duyuları sıkıntı, büyük kölede olduğu kadar, belki de daha fazladır. Buna göre tek gözü kör olan, ellerinden veya ayaklarından biri kesik olan köleyi âzat etmek de kefâret için caizdir, çünkü böyle bir köle kazanç elde edebilir, efendisi onu âzat etmekle menfaati kaybolacağından dolayı üzülür; efendinin şehvetini tatmin etmesi ve sözünü ettiğimiz bazı eksikliklerini gidermesi ve karşılaması sebebiyle kefâret olması uygundur. En doğrusunu Allah bilir. İmam Şâfiiden nakledildiğine göre o, kefâret için kâfir bir kölenin âzat edilmesini caiz görmemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, adam öldürmenin kefâreti olarak mümin bir köleyi âzat etmeyi emretmesini” bu görüşüne delil gösterir. Zıhâr kefâreti de bunun gibidir, çünkü bunların ikisi de kefârettir, der. 30 [§]Fakat biz şöyle deriz: Bu, onun mezhebinin usülüne göre yanlıştır, çünkü onun mezhebi umüm ifade eden lafzı (âmm) esas alır. Köle lafzı da dünyada var olan her nevi köleyi içine alır. Bize göre burada asıl olan şudur: Cenâb-ı Hak zıhâr kefâreti olarak mümin bir kölenin âzat edilmesini emretmemiştir, adam öldürmenin kefâreti konusundaki buyruğunu, bu konuda da geçerli kılmak caiz değildir. Bunun caiz olmadığının delili de Cenâb-ı Hakk'ın o âyette başka şeyleri de belirtmiş olmasıdır. Yüce Allah, “Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Ancak ölünün ailesi o diyeti bağışlarsa o başka” meâlindeki âyette diyeti de belirtmiştir, fakat adam öldürme âyetinde diyetin belirtilmiş olması ile zıhâr yapan kişinin de diyet ödemesi gerekmez; çünkü zıhâr âyetinde diyetten hiç söz edilmemektedir. Buna göre adam öldürme âyetinde kölenin mümin olmasının şart koşulması, zıhâr âyetinde de aynı şeyin şart olduğu anlamına gelmez. Kur'ân-ı Kerimde buna benzer pek çok örnek vardır. Kefâret konusunda en çok caiz görülmesi gereken şey, kâfir kölenin âzat edilebilmesidir. Çünkü bir müslüman bazan kâfir bir köleyi âzat etmekle, müslüman köleyi âzat etmekten daha çok üzüntü duyabilir. Çünkü onun tabiatı, kâfire iyilik yapmayı müslümana iyilik yapmak gibi hoş karşılamaz. Yukarıda kefâretin, kendi mülkünden çıkarması emredilen şeyi çıkarmak sebebiyle sıkıntı çekmesi için olduğunu söylemiştik. Kur'ân-ı Kerimde onlara da iyilik yapmanın caiz olduğuna işaret eden âyetler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sadakaları açık olarak verirseniz bu ne güzel! Şayet onu yoksullara verirken gizlerseniz bu sizin için daha da hayırlıdır ve sizin bir kısım günahlarınıza kefâret olur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Onları doğru yola iletmek senin üzerine borç değildir” Bunun hemen arkasından da, “Hayır için yaptığınız her harcamanın karşılığını da hiçbir haksızlığa uğramaksızın tam olarak alacaksınız”? diye buyurmaktadır. Bir rivayette zikredildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) ashâbından bazıları, müslüman olmayı kabul etmedikleri için kendi akrabalarına infakta bulunmaktan çekinmişlerdi, işte bu âyet onlar hakkında nâzil olmuştu”. Bu âyet, kâfirlere iyilik yapmanın ve kâfir köleleri âzat etmenin de kefâret yerine geçeceğini açıkça göstermektedir. Kadına temas etmeden önce. Ebü Hanife'ye (r.h.) göre bu âyet, cinsel temas olmadan tamamlanan bir âzat anlamındadır. Ona göre köle azadı, kademeli olan bir iştir, önce kölenin bir kısmını, sonra diğer kısmını âzat etmek mümkündür. Âyette ise, onlara dokunmadan her iki kısmını da bütün olarak âzat etmek şart koşulmaktadır. Hatta bu arada kadına dokunacak olsa âzat etme işine sıfırdan başlaması gerekir. EL EZ AE AŞİ Bis; --- Dipnotlar: © Tâvüs b. Keysân el-Havlâni el-Hemedâni, Ebü Abdurrahman, tåbiilerin büyüklerindendir. Dini ilimlerde derinleşmek, hadis rivayetinde bulunmak, zorluk içinde yaşamak halifelerle sultanlara çekinmeden öğüt vermekle tanınmıştı. Aslen İranlıtdır. Yemende doğdu ve orada yaşadı. 106 yılının hac mevsimi sırasında Müzdelifede veya Minada vefat etmiştir Osman el-Betti, Basrah bir fakihtir. Çiftçi elbisesi ticareti yapardı. Hicri 140 civarında vefat etti. Kendisinden sünen müellifleri rivayet etmiştir. ” Alib. Müsâb. Dâvüd el-Kummi Ebu'l-Hasan, Hanefi fakihidir, hicri 305 yılında vefat etmiştir (bk. İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, 260; Kâtib Çelebi, el-Keşfü'z-zunün, 1, 20; İsmail Paşa el-Bağdadi, Hediyyetü'l-ârifin, I, 675), 2 Abdülmelik b. Kurayb b. Ali b. Asma' el-Bâhili, Ebü Said el-Asmai Arap râvisidir, dil, şiir ve coğrafya ilminin imamlarından biridir. Dedesi Asma'a nispetle el- Asmai diye anılmıştır. Basra'da dünyaya gelmiş ve hicri 216'da orada vefat etmiştir (bk. Zirikli, e!-A'lâm, IV, 162). Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, I, 217; Buhâri, “Hibe”, 13; “Cihâd ve Siyer", 137. oluşu bu delil ile kanıtlanamaz. Burada yalnız zıhârın kefâret ile sınırlı bir süre boyunca haramlığı gerektirdiği açıkça anlaşılır. Zikrettiğimiz hadisler de bunu 3 “Allah geçmişi afletmiştir. Fakat kim bunu yeniden işlerse Allah onun cezasını verir” (el“a İşte bunlar orada devamlı kalmak üzere cehennemliklerdir”. 8 Buhâri,“Talâk,l1; Nesâi, “Talâk” 22. İbn Mâce, “Talâk” 26; Tirmizi, “Talâk” 19. Ebů Abdurrahman Bişr b. Giyâs b. Ebü Kerime Abdurrahman el-Merisi el-Adevi. Mevâliden ve felsefeyi bilen Muftezili fakihlerindendir. Zındıklıkla itham edilmişti. Mürcie'nin kanaatini benimseyen Merisiyye grubunun reisiydi, bu itibarla ona nispet edilmişti. Fıkhı Kadı Ebü Yüsuf'tan öğrenmişti. Cehmiyye'nin görüşünü benimsemiş, Halife Hârünür-Reşid döneminde işkenceye mâruz kalmıştı. Atası Zeyd b. Hattâb'ın azatlısı idi. Babasının Yahudi olduğu da söylenmiştir. Bağdatlı'dır, orada 218 yılında vefat etmiştir. Çeşitli eserleri vardır (Zirikli, e/-A'lâm, II, 55). Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle âzat etmesi ve ölenin ailesine teslim edilecek bir diyet vermesi gereklidir; ancak ölünün ailesi o diyeti bağışlarsa o başka”.

Mücadele 58:4

Buna imkân bulamayan, temas etmeden önce peş peşe iki ay oruç tutar. Yani bu iki ay boyunca kadınla çinsel ilişkiye girmemelidir. Şayet iki ay dolmadan kadınla cinsel ilişkiye girecek olursa, iki ay orucuna yeniden başlamalıdır. Bunun anlamı kefâret süresi boyunca kadına dokunmamaktır. Kefâret tamamlanmadan ne zaman cinsel ilişki fiili gerçekleşirse oruca tekrar sıfırdan başlamak gerekir. Cinsel temastan önce. Ebü Yüsuf'a (r.h.) göre bu, cinsel temas anından önce köleyi âzat eder, orucu da aynen, cinsel temastan önce tutar demektir. O, âyet kefâret vaktini açıklamayı hedeflemiştir. Hatta zıhâr orucu tutarken karısı ile cinsel ilişkide bulunacak olsa, oruca yeniden başlaması gerekmez, kalan günleri tamamlar, çünkü o, vaktini geçirmiştir, dolayısıyla üzerinde kalan borcunu kaza eder. İlişkide bulunduktan sonra o orucun vakti bitmiş, geriye kazası kalmıştır. Tıpkı ramazan orucu gibi onun parçalanması ve devam ettirilmesi caiz olur, Ramazan orucunun tutulma vakti belli olduktan sonra, bu vakti geçirirse kazasını peşpeşe tutması şart değildir, parçalı olarak tutabilir. İşte kefâret orucu da öyledir. Bu husus, köle âzat etme gibi düşünülmez, çünkü ona göre köle âzat etme fiili parçalanma kabul etmez. Otuz fakiri doyurduktan sonra cinsel ilişkide bulunacak olsa, sonra fakirleri doyurmaya sıfırdan başlamak gerekmediği konusunda ihtilaf yoktur. Fakihlerin çoğunluğuna göre, kefâretten önce ilişkide bulunan kişiye tövbe ve istiğfarda bulunmaktan başka bir şey gerekmediğinde de ihtilaf yoktur. Ebü Yüsuf (r.h.) gibi bazılarına göre ise iki kefâret gerekir. Çünkü o, ibadetin bir kısmını zamanında yapmıştır; zamanla sınırlı ibadetin bir kısmını vaktinde yapmak, diğer kısmını ise daha sonra yerine getirmek, tamamını sonradan yerine getirmekten daha uygundur. Fakirleri doyurmak konusu da bu anlamdadır. JEbü Hanife'ye (r.h.) göre zıhâr kefâreti gerektirmez, fakat haramlığı gerektirir ve bu haramlık da ancak kefâretle kaldırılabilir. Dolayısıyla zıhâr yapan kişiye, bu iş için kefâret ödemesi emredilmez, ancak kadından faydalanmak istediğinde, kendisine “kefâret ödemeden ondan faydalanamazsın” denilir. Durum böyle olunca, kişi kefâretin bir kısmını ödese, sonra kadınla cinsel temasta bulunsa, sonra da kefâretin kalan kısmını ödese, temastan sonra ödemiş olduğu kefâret, temastan önceki vaktin kazası olmaz. Bu onun kazası olmayınca, âyetin ancak şu anlama geldiği kabul edilir: Kadınla cinsel temasta bulunmadan önce bir köle âzat edin; ikinci olarak kadına dönmek istediğiniz takdirde peşpeşe iki ay oruç tutun. Bundan dolayıdır ki karısına zıhâr yaptığı halde ilişkide bulunan kişiye Resülullah (s.a.), “Allaha istiğfar et ve bir daha kefâret vermeden bunu yapma!” buyurmuştur. Yoksulu doyurmak konusu da bunun gibidir; insan bir kısmını yedirir, sonra cinsel temasta bulunursa tekrar yedirmesi gerekmez. Zikrettiğimiz ibare ise, yedirmeye sıfırdan başlamasını gerektirmektedir. Fakat yedirmenin tamamlanması daha isabetli (müstahsen) görülmüştür, çünkü yemek işi farklı zamanlarda dağınık olarak yapılır; şayet o anda bir kısmını yedirse, diğer kısmını da bir yıl sonra yedirse her açıdan caiz olur. Ebü Hanife'ye (r.h.) göre köle âzat etmek de bunun gibidir; kölenin bir kısmını o anda, kalan kısmını bir yıl sonra âzat etse caiz olur. Bununla birlikte bu arada temas vukü bulursa, ödemeye yeniden başlamalıdır. Ebü Yüsuf'un (r.h.) âyeti vaktin beyanına hamletmesi doğru değildir, çünkü âyeti bizzat zamana hamlettiğimizde ona bir şey sağlamaz, çünkü o vakti akıl yürüterek bilmek mümkündür. Bu durumda biz zıhârla haramlığın gerektiğini anlar ve bu haramlığın ancak kefâretle kalkacağını bilirsek, o haramı söylemekle helâl olma vakti de ortaya çıkmış olur. ( Talâk ve diğer bütün haramlar konusunda da durum aynıdır; yani haramı kaldırma sebebi yerine getirilmeden haramlık kalkmaz. Eğer âyet, vaktin beyanına ilişkin kabul edilecek olursa, bu da bir şey ifade etmez. Fakat kadınla temas etmek için kefâret merhalesine ve kefâret süresinde de kadınla teması yasaklamasına dair kabul edilirse, yeni bir fayda ve anlam ortaya çıkar. Bu durumda bu yorum, daha isabetli olur. Şimdi âyet-i kerime vaktin beyanının kastedilmediğine de işaret etmektedir. Buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur buyurulmaktadır. Âyet, köle âzat etmeyi ve oruç tutmayı, ilişkiyi bırakmak kaydıyla belirtmekte, fakat yoksula yedirmek konusunda bu kaydı koymamaktadır. Şayet maksat vakti beyan etmek olsaydı, yoksula yedirmek konusunda da ilişkiden önce kaydını belirtmesi gerekirdi. Zira bir tek şey için kefâret konuşulurken, vaktinin farklı değil aynı olması gerekir. Yoksula yedirmek için vaktin belirtmesine gerek yoktur, çünkü köle ve oruç konusunda vaktin belirtilmiş olması, yedirmek konusunda da zikredilmiş olduğu anlamına gelir ve zaten bu, kefâretin çeşitlerinden biridir; birinde vaktin belirtilmiş olması diğerinde de belirtildiği anlamına gelmez. Bunun bir kısmının belirlenen zamanda, diğer kısmının başka zamanda edâ edilmesi, tamamını zamanı dışında edâ etmekten daha uygundur. Biz de deriz ki köle ve oruç konusunda zamanın belirtilmiş olması, yoksula yedirmek konusunda da söylenmiş sayılmasına yetmez. Çünkü beyan nihâi beyan, kifâi beyan ve tafsili beyan olmak üzere üç çeşittir. Kifâi beyan, tek bir şeyin veya az bir şeyin beyanı ile, içtihatla veya benzerlerine kıyasla bütünün anlaşılmasına kâfi gelen beyandır. Bu, kendisine emanet edilen bir anlama işaret eder, o da içtihada ve kıyasa dayanan bir husustur. Nihâi beyana gelince, o tüm detaylarıyla bütünün beyanıdır. O kadar ki o konuda içtihada hiç mahal kalmaz. Tafsili beyan ise çoğunluğu açıklayan, fakat sonuna kadar bütün unsurlarını açıklamayan beyandır. Bu beyanın hükmü açıklanan şeyin dışında kalanlara sirayet etmez. Şayet burada bütünü içine alan emanet bir anlam bulunsaydı birinin ilave edilip diğerinin dışlanmaması gerekirdi. Dolayısıyla burada kifâi değil, tafsili bir beyan söz konusudur, çünkü bir tanesini zikretmekle yetinilmemektedir. Bu, nihâi bir beyan da değildir, çünkü bütünün beyanını yapmamaktadır. Bu itibarla o, belirttiğimiz gibi tafsili bir beyandır, zikri geçen maddelerle sınırlıdır, diğer bütün maddeleri kapsamamaktadır. Eğer âyet, bunu vaktin beyanı için belirtmiş olsaydı hepsine yetecek şekilde sadece biri için belirtmekle yetinirdi. Her biri için aynı şeyin belirtilmesi mübalağa olurdu. Fakat âyetin tafsili beyan anlamında bunu zikretmiş olması, söz konusu oruç ve köle kefâreti sürecinde cinsel temasın yasak kılınması, fakat yoksula yedirmek konusunda bunun zikredilmemesi, temas yasağının vaktini açıklamak için olmadığını göstermektedir. Oruç ve köle kefâreti sürecinde cinsel temasın yasak kılınması, âyetle konulan bir hüküm olduğunu anlıyoruz; bu hükmün başka şeylere uygulanması mâkul değildir. Bunun başka bir örneği de, yerinde görüldüğü üzere, “yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir mümini öldürmeye hakkı olamaz” meâlindeki âyette görülmektedir. Hülâsa bu konuda biri kıyas hakkı, diğeri ihtiyat hakkı olmak üzere iki yol vardır. Kıyas, cinsel temasta bulunmadan önce anlamındaki ifadede belirttiğimiz orucu, cinsel temastan ayırmak ve kefâret sürecinde cinsel teması yasaklamak içindir. Fakat âyet bunu, yoksula yedirmek konusunda değil, köle ve oruç konusunda zikretmiştir. Bu bize âyetin tafsili beyan anlamına geldiğini gösterir. Bu da âyette beyan edilen hükmün o hususa tahsisine, başkasına taşmayacağına delil olur, çünkü akıl, o anlamı kavrama konusunda yeterli değildir. Bu yüzden biz, oruç ve köle azadı süresince temasın âyetle yasaklandığını, hatta onsuz kefâretin de olmayacağını söylüyoruz. Yoksula yedirmek konusunda ise herhangi bir şart görmüyoruz. İhtiyat yoluna gelince, âyetin, vaktin beyanını veya oruç süresince cinsel temastan sakınmayı ifade etmiş olması ihtiyat prensibine de uyulmuş olur. Yoksula yedirmek konusunda ise kıyas esas alınmıştır, çünkü burada temastan söz edilmemektedir. Temas yasağının oruç ve köle azadında belirtilip yoksula yedirmek konusunda belirtilmemiş olması, onun kifâi beyan olmadığını gösterir. Belki de o, tafsili beyandır ve hükmü sadece belirtilen şeyle sınırlıdır, başka bir hususu kapsamaz. En doğrusunu Allah bilir, Ebü Hanife (r.h.), köle Azat etme bölünmeyi kabul eder, yani kişi, kölenin bir kısmını âzat eder, diğer kısmım ise bulunduğu hal üzere bırakır, sonradan başka bir vakitte onu âzat eder, görüşündedir. Âyet-i kerime onun bu görüşünün doğruluğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, temastan önce bir köle âzat etmek gerekir diye buyurmaktadır. ( Yani kefâret öncesinde cinsel ilişkide bulunmadan bir köle âzat etmek gerekir. Şayet kölenin bir kısmını âzat etmek tamamının âzat edilmesini gerekli kılsaydı, cinsel temastan önce meâlindeki cümlesinin anlamı kalmazdı. Zira âzat ediş ancak cinsel ilişkiden önce olur. Cenâb-ı Hak, bu beyanıyla -en doğrusunu Allah bilir ya- kölenin tamamını değil bir kısmını âzat etmişseniz, tamamını âzat etmeden ilişkide bulunmayın demek istemiştir. Bundan dolayıdır ki O, tıpkı oruçta olduğu gibi köle azadında da yeniden başlaması gerekir, demiştir. Bu da köle azadının bölünme kabul ettiğini gösterir. En doğrusunu Allahı bilir. Allah Teâlâ, yukarıda saydıklarımızı zıhârın kefâreti kılmıştır. O'nun zıhârda yalnızca tövbe ve istiğfarı kefâret saymamıasının iki sebebi vardır: Birincisi, şayet Cenâb-ı Hak, zıhârın kefâreti olarak tövbeyi emretmiş olsaydı bunun gerçekleşip gerçekleşmediği anlaşılamazdı. Çünkü bu husus, karı-koca arasındaki bir mesele olduğu için kocanın gerçekten tövbe edip etmediği bilinemezdi. Diğer yandan insan, gerçek anlamda kalben tövbe etmeden, sadece sözle tövbe etmiş olabilir, bu yüzden kadın kocasını itham edebilirdi. Bu sebeple Allah Teâlâ zıhâr durumunda tövbenin, anlaşılabilecek şekilde açık yapılmasını emretmesi, hem o kişi hakkındaki töhmeti ortadan kaldırmak ve hem de kadının kalbini teskin etmek içindir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Allah nikâh yoluyla eşlerin birbirinden faydalanmasını büyük bir nimet olarak lütfetmiştir. Kişinin eşini, kendisine ebediyen haram olan birine benzetmesi korkunç bir iştir. Bu sebeple Allah ona, kendisine zor gelmeyeceği için ikinci veya üçüncü defa işleyebileceği hafif bir şeyi kurtuluş yolu olarak göstermemiştir. Aksine hem onu, hem de başkalarını tıpkı zina vb. suçlarda olduğu gibi gelecekte zıhâr gibi kabahatlerden caydırmak için canını acıtacak ve ona zor gelecek bir kefâret tayin etmiştir. Bir de şu var: Allah Teâlâ, câriye hakkında böyle bir haramlık belirlemedi. Zira câriyenin mülkiyetine sahip olmayı özellikle -her ne kadar mübah kılınmış ise de- onun cinselliğinden yararlanmaya vesile kılmıştır. Aynı şekilde Allah câriyelere de efendilerinden faydalanmak hakkını vermemiştir. Bu yüzden câriyeleri âyette sayılan mahremlere benzetmek büyük bir nimeti inkâr, efendileri tarafından hak iptali ve ayrılık sebebi sayılmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. (JBu konuda şöyle de denilmiştir: Zıhâr, bir toplumun talâkı idi, ancak sonradan kadının cinselliğinden mahrum bırakma şekline dönüştürüldü. Câriyeler için ise talâk hakkı yoktu, onlar için talâk ve cinsellikten mahrum kalma diye bir şey söz konusu değildi. Şayet onlara ait böyle bir şey olsa bu, yukarıda anlatıldığı gibi nikâhla ortadan kalkan bir haramlık gerektiren talâk değil, hiçbir zaman kalkmayan bir haramlığı gerektiren talâk olurdu. Câriyelerin mülkiyetine sahip olmak, onlara nikâh yoluyla sahip olmak anlamına gelmediği için böyle bir haramlık söz konusu değildir. Onlar için söz konusu olan, mahremiyet yoluyla meydana gelen ebedi haramlıktır. Şayet o haramlık asıl ise, mülkiyetine sahip olmak hakkı bâki kalmak kaydıyla onlar da haramlıkta asıl olur. O takdirde geçici haramlığa dönüşen cinsellikten mahrum olma hakkına kavuşurlar. Bu da gösteriyor ki bunun çözüm yolu bizim söylediğimiz şeydir. En doğrusunu Allah bilir. Âyet-i kerime, beyanı tehir etmenin caiz olduğuna da işaret etmektedir. Çünkü söz konusu kişi karısına zıhâr yaptığında, kendisine uygulanacak hükümleri bilmeye şiddetle muhtaçtır. Ama o gibiler hakkında yapılması gerekenin ne olduğu, kendilerine Resülullaha (s.a.) başvurup hükmünü sormalarından sonra nâzil olmuştur. Bu da şunu göstermektedir ki beyanın, bazan hitabın kulağa gelmesinden sonraya tehiri caizdir, hatta böyle olması tercihe lâyıktır, çünkü önce ihtiyaç ortaya çıkmalı ve olayın vuküundan dolayı çözümü için ciddi bir arzu bulunmalıdır; özel bir delili gerektiren genel bir hükmün nüzülü olmamalıdır. Nitekim ilâ ve eşine zina iftirası yapanla ilgili hükümler de olayın vuküundan bir zaman sonra nâzil olmuştur. Bu da bizim söylediğimizi desteklemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hak, adam öldürmenin, zıhârın ve ramazanda oruç bozmanın kefâretinde köle azadına bedel olarak iki ay oruç tutmayı emretmiştir. Yemin kefâretinde ise köle azadına bedel olarak üç gün oruç tutmayı meşrulaştırmıştır. Bunun açıklamasını daha önce yapmıştık”. En doğrusunu Allah bilir. Bu, Allah'a ve resülüne inanmanızı göstermeniz içindir. “el-Vâdıh” (geziyi) müellifi, buradaki “zâlike” işaret edatının, “iman ettiğiniz için emredildiniz ve yasaklandınız” anlamına geldiğini söyler. Fakat bize göre, Bu, Allah'a ve resülüne inanmanızı göstermeniz içindir meâlindeki ifade, [ ]“kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü Allah işitmiştir”” anlamındaki cümlenin bağlantısı (sıla) konumundadır. Allah buyuruyor ki Sizler Allah'a ve resülüne iman ettiğiniz için, aranızda gizli olan şeylerin hükmünü size bildiriyor ve sizi haberdar ediyorum. Yani Allah'ı ve Resül'ünü doğrulamanız ve yaptığınız hiçbir şeyin Allah'a gizli kalmadığını bilmeniz için. Bazıları “zâlike” lafzının; “Allah sizin konuşmanızı işitir”” ifadesine dair olduğunu söylemiştir. Yani Allah'a ve resülüne iman ettiğinizden dolayı, size zor gelen ve haramlıkla imtihan edildiğiniz o şeyden sizi rahatlatmak ve size çıkış yolunu göstermek için. Âyette belirtildiği üzere, sizden o sıkıntıyı gidermek ve çıkış yolunu göstermek için. En doğrusunu Allah bilir. Bazılarına göre “zâlike”, çirkin ve yalan olduğunu Allah'ın size bildirdiği o söylemiş olduğunuz söz anlamına gelir; bunu Allah'a ve resülüne imanınızı göstermenizden dolayı size haber verdi. Buradan, Allah'ın onlara olan lütfundan ve yapmakla imtihan edildikleri o şeyden rahatladıklarından ve çıkış yolunu bulduklarından dolayı O'na şükretmeleri gereği ortaya çıkar. Yapmakla emrolundukları ibadetler de böyledir; onlar şu üç şeyden birinden dolayı ibadetle emrolunmuşlardır: Ya kendilerine lütfedilen nimetlere teşekkür için, ya O'nun emrine teslim olup boyun büktüğünü göstermek için, ya da geçmişteki kusurlarından ve yaptıkları eksikliklerden dolayı Allah'tan af dilemek için. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a ve resülüne imanınızı göstermeniz için meâlindeki ilâhi buyruğun, başka bir anlama gelmesi de mümkündür. Meselâ, bu, tekrar tekrar indirilen âyetlere imanınızı göstermeniz için, yani her zaman ve her saatte Allaha ve resülüne olan imanınızı yeniden canlandırmanız için. Zira insanlarda imanın yenilenmesi ve canlandırılması, yeni ruhsatların ve farzların ortaya çıkarılması için gereklidir. En doğrusunu Allah bilir. İşte bunlar Allah'ın koyduğu kurallarıdır. Yani Allah'ın size farz kıldığı hükümlerdir. Zeccâc, âyetteki “hudüdullah” ibaresine, Allah'ın yasakları ve delilleri, anlamını vermiştir. İnsanları engellediği için kapıcıya (hâcib) “haddâd” denilmiştir. Bize göre, bunlar Allah'ın kurallarıdır meâlindeki ifade, kişiyi başkasının sınırına girmeyi engellemek anlamında olmak üzere Allah'ın engelleri ve yasakları, anlamına gelir. Bâtılın, hakkın sınırına girmesine ve onunla karışmasına engel olur. Âyet, kulların fiillerinin yaratılmış olduğuna da işaret etmektedir, çünkü itaatler anlamına gelen, bunlar Allah'ın kurallarıdır cümlesindeki “hudüd” kelimesi, Allaha izafe edilmiştir. Bununla da kulların fiilleri kastedilmektedir. Bu da kulların bütün fiillerinin Cenâb-ı Hak tarafından yaratılmış olduğunu göstermektedir. Allah Teâlâ bütün fiilleri kendisi yaratmış olmasına rağmen özellikle itaatları kendisine izafe etmesi, bunlara yönelik hürmet etme ve yüceltme amacına mâtuftur. Bu tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın; “Mescidler yalnız Allah'ındır” meâlindeki âyeti gibidir. Bu âyette de camilere hürmet etmek ve onları yüceltmek amacıyla onları kendi zatına nispet etmiştir. Buna göre, “Onun vaktini herkesten gizlemiş olsam da, kıyâmet mutlaka gelecektir?" ilâhi beyanın yorumu da aynı anlama gelir. )Yani ben onun vaktini nerdeyse kendime bile gizli tutuyorum, size nasıl açıklarım? Cenâb-ı Hak, bu izafeti yapmak suretiyle kıyâmet saatini yüceltmekte ve ona hürmet edilmesini isternektedir. Sanki şöyle demektedir: Ben kıyâmet saatini bu seviyede olan yaratıklara bile açıklamadım, size nasıl açıklarım? Yani bunu yapmam. Kâfirleri elem veren bir azap beklemektedir. Yani Allah'ı ve O'nun koyduğu sınırları inkâr edenler için âhirette acıklı bir azap vardır. Çünkü küfrün azabı ancak âhirette daimi ve hiç bitmeyen bir azap şeklinde verilir. Bütün güç ve kudret yüce Allaha aittir. --- Dipnotlar: İbn Mâce, “Talâk”, 26; Tirmizi, “Talâk”, 19. bk. el-Mâide, âyet 89'un tefsiri.

Mücadele 58:5

5. Allaha ve resûlüne karşı Bele daha öncekilerin aşağılandığı gibi aşağılanacaklardır. Halbuki biz apaçık âyetler indirmiştik. Ve kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır” (Hz. Peygamber'e Uyma Zorunluluğu] Allah'a ve resülüne karşı gelenler. Bazı edebiyatçılar buradaki “hâdde” fiiline, insanın kendisini Allah ve Resül'ü'nün (s.a.) emretmiş olduğu yerde değil, başka bir yerde konumlandırmasıdır, diye anlam vermiştir. Böylece o, resülünün (s.a.) bulunduğu yerin dışına çıkmış olur. “Bu, onların Allah'a ve peygamberine karşı gelmelerinden dolayıdır” meâlindeki âyette de aynı şey söz konusudur. Yani onlar, Rasülullah'ın bulunduğu mahalden başka bir yerde dururlar, demektir. Bazıları “haddede” fiili “an” harfi cerri ile kullanılırsa “ondan uzaklaşmak” anlamına gelir, demiştir. Bunlar birbirine yakın anlamlardır. Allah'a ve peygamberine karşı gelenler meâlindeki ifade aslında, onlar Hz. Muhammede (s.a.) gitmesinler, ona tâbi olmasınlar diye insanları engelliyorlar, onları bu yoldan alıkoyuyorlar, demektir. Daha öncekilerin aşağılandığı gibi onlar da aşağılanacaklardır. Buna şöyle bir anlam verilmiştir: Daha öncekiler nasıl mağlup edilmiş ve ihtiyaç duydukları şeye ulaşamadan geri döndürülmüşse, bunlar da mağlup edilecek ve geri döndürülecekler. Şöyle de söylenmiştir: Öncekiler nasıl helâk edilmişse bunlar da helâk edilecektir. Öncekiler nasıl rezil edilmişse, bunlar da rezil edilecek de denilmiştir. Bunların hepsi birbirine yakın anlamlardır. Bu ilâhi beyanda iki ayrı husus karşımıza çıkmaktadır. Birincisi, insanların Resülullah'a (s.a.) tâbi olmalarını engelleyen Mekkeliler veya (ikincisi) tıpkı onlar gibi Medinede de insanların Rasülullah'a (s.a.) uymalarına engel olanlar -çünkü bu süre Medenidir-, daha öncekiler gibi zelil olacaklar. En doğrusunu Allah bilir. ISIHalbuki biz apaçık âyetler indirmiştik. Yani Allah'ın koyduğu sınırları başkalarının koyduğu sınırlardan ayırıp açıklayan veya hakkı bâtıldan ayıran veya resülünün konumunu başkalarının konumundan veya O'na karşı gelenlerle gelmeyenleri ayırdedip açıklayan âyetler indirmiştik. Kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır. Yani kâfirler müminleri küçük düşürdükleri gibi, o kâfirlerin hepsini küçük düşürecek bir azap vardır. o gady Mİ daal ela e en

Mücadele 58:6

O gün Allah onların hepsini diriltecek. Yani öncekileri, sonrakileri, karşı çıkanları, muvafakat edenleri. Yapıp ettiklerini kendilerine haber verecektir. Allah bunları bir bir saymış, onlar ise unutmuşlardır. Yani Allah onların hepsini diriltecek ve hayır-şer türünden bütün yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Aradan uzun zaman geçse de veya miktarı çok fazla olsa da, hatta bizzat kendileri unutmuş olsalar bile Allah onların bütün yaptıklarını tek tek sayar. Bu cümleden tehdit anlamı çıkar. Bu âyet ayrıca risâleti de kanıtlamaktadır; çünkü Hz. Peygamber, Cenâb-ı Hakk'ın inkârcıların unuttukları bütün yaptıklarını haber vermiş, onlar ise yaptıkları hiçbir şeyi unutmadıklarını söyleyerek Resülullah'ı reddetmeyi düşünememişlerdir. Âyet, Hz. Peygamber'in, Allah'ın bildirmesi sayesinde bu durumu bildiğini göstermektedir. Allah her şeye tanıktır. Yani sayılan, saklanan vb. her şeye tanıktır. ala e gir peki çenli Yök Ara A f5 Hal A YL ALİ s b İÇE eh İYİ ALLİ gy ghé ky

Mücadele 58:7

Farkında değil misin? Allah göklerde olanı da yerde olanı da bilmektedir! Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın. Bu hitap, Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme yapılmış ise onun peygamberliğini kanıtlar, çünkü Allah, onların Resülullah (s.a.) ve ashâbına yönelik olarak gizlice hazırladıkları tuzakları, hileleri ve gizli konuşmalarını peygamberine haber vermektedir. JCenâb-ı Hak bütün bunları resülüne bildirmiştir ki resülü bunları Allah sayesinde bildiğini anlasın. İkinci husus da söz konusu âyet resülüne yönelik bir yardım ve zafer müjdesi konumundadır. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Müsiâ ile Hârünüa (a.s.) hitap ettiği gibi; “Allah buyurdu: Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim; işitirim, görürüm””, Yani Firavun'un size söylediklerini ve verdiği cevapları işitirim. Size yönelik herhangi bir kasıtta bulunduğunu görürüm ve size yönelik bir tuzak kurduğu zaman sizden onu def ederim. O'nun Resülullah'a yönelik şu beyanı da bu esasa bağlıdır: Farkında değil misin? Allah göklerde olanı da yerde olanı da bilmektedir! Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın. Onların sana karşı niyetlerinin ne olduğunu ve senin hakkında neleri gizlediklerini Cenâb-ı Hak sana haber verecek, yardım edecek ve seni onların tuzaklarından koruyacaktır. Âyetteki hitabın özel olarak Resülullah (s.a.) değil, her bir kimseye yönelik olması da mümkündür. Bu durumda sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Göklerde ve yerde yaşayanlar henüz yaratılmadan önce oralarda var olan ilginçliklere bakmaz mısın? Göklerdeki, yerdeki ve oralarda yaşayanlardaki ilgi çekici olayları görüyor ve bunları biliyorsan, Allah'ın, onların gizli konuşmalarını bileceğini de bil! Bu ifadeden, hile ve tuzak için yapılan gizli konuşmaların yasak olduğu konusunda bir uyarı anlamı çıkar. Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın; beş kişi yoktur ki altıncıları O olmasın. Bu ilâhi beyanı anlamak için sözün ön kısmına bakmak ve onların yanındadır meâlindeki ifadeye buna göre anlam vermek gerekir; tıpkı “Şüphesiz Allah, takvâ ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır”, “Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır”” meâlindeki âyetlere benzemektedir. [§]Bu tür âyetler, “Cenâb-ı Hak muvaffak kılmak, yar- TN dım etmek ve zafere ulaştırmak için onlarla beraberdir” anlamına gelir. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki onların yanındadır anlamındaki ifade ise, “tuzak kurmayı planlarken, aralarında gizlice konuşurken Allah onlarla beraberdir” demektir. Yani Allah onlarla hazır bulunmakta ve konuşmalarını izlemektedir; sizi onların hile ve tuzaklarından koruyacak ve size yardım edecektir. En doğrusunu Allah bilir. Nihayet kıyâmet günü onlara yapıp ettiklerini bildirecektir. Çünkü Allah her şeyi bilmektedir. Yani onların kurdukları tuzakları ve yaptıkları gizli konuşmaları kıyâmet günü kendilerine haber verecektir. S NN İşi arş OSAIS YL OE) Oai Şiar (İŞE LE İş ay --- Dipnotlar: © “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır” (el- Ankebüt, 29/69).

Mücadele 58:8

Gizli konuşmaktan menedilen o kimseleri görmüyor musun? Yine dönüp yasaklandıkları şeyi yapıyorlar. Burada Resülullah'a (s.a.) hitap edilmekte ve gizli konuşmaları yasaklandığı halde yine o yasaklanan şeyi yapmaya kalkışanları bil, denilmektedir. Bu ifade risâletin kanıtlarına işaret etmektedir; çünkü Allah, onlara yasaklanan şeyi tekrar yaptıklarını haber vermektedir ki bu da gizli planlar kurmaktır. Bilindiği üzere onlar, yasaklanmış olduklar: bu şeyi yapmaya Resülullah'ın (s.a.) ashabının huzurunda iken girişmemiş, aksine onların gıyabında gizlice bunu yapmışlardı. Şu halde âyet, Resülullah'ın bu durumu Allah sayesinde bildiğini göstermektedir. Bu gizli plan kurmanın sebebinin ne olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle demiştir: Yahudilerle Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki bir barış anlaşması vardı. Yahudiler müslümanlardan birini tek başına gördüklerinde onu öldürmek için aralarında gizlice konuşuyorlardı. Müslüman da kendisini öldürmek veya bir kötülük yapmak için konuştuklarını düşünerek korkar ve yolunu değiştirirdi. Resülullah (s.a.) bu durumdan haberdar olunca, yahudilerin gizli konuşmalar yapmalarını yasaklamış, ancak onlar bunu dinlememiş ve yine gizli konuşmalarına devam etmişlerdi. Âyet bunun üzerine nâzil olmuştur”. Bazıları şöyle demiştir: Ashap, Resülullah'ın yanından ayrıldıklarında, bazı yahudilerle münafıklar, sahâbeden birine bakarak aralarında konuşurlarmış, Sahâbi de onların kendisine baktıklarını görünce, herhalde bu adamlar Resülullah'ın (s.a.) askeri birlik içinde sefere gönderdiği akrabalarımın öldürüldüğüne veya öldüğüne dair haber aldılar, diye düşünür ve içini bir endişe kaplarmış. Bu endişe hali, akrabası seferden dönünceye kadar sürermiş”. Fakat bize göre bu ve benzeri konularda susmak daha uygundur. Çünkü bu, onların aleyhine bir delil olarak kullanılmıştır. Belirtilen şeyin aksi de mümkündür, o zaman da haberin yalan olmasını gerektirir. Dolayısıyla susmak daha doğrudur. Sana geldiklerinde de Allah'ın seni selâmlamadığı bir biçimde selâm veriyorlar. Rivayet edildiğine göre onlar, Resülullah'ın (s.a.) yanına geldiklerinde, kendisini “es-Sâmu aleyke ya Muhammed” (4... Lie,12)1), yani canın çıksın, başına belâ yağsın diye selâmlıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.) de onlara aleyküm, yani size de diye karşılık veriyordu. Açıklamaya çalıştığımız bu âyet onun peygamberliğine işaret etmektedir. Çünkü onlar, bu selâm lafzını gizlice söylüyorlardı, fakat Cenâb-ı Hak, onların gizli sözlerine peygamberini muttali kıldı. Üstelik birbirlerine, “Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya! diyorlar meâlindeki ilâhi beyanı da böyledir. Yani onlar, haydi yaptığımız gizli konuşmalardan dolayı Allah bize azap verse ya! diyorlardı. İşte bu âyet Resülullah'ın peygamberliğine işaret etmektedir; çünkü onlar, bu sözü kendi kendilerine gizlice söylemiş, fakat Cenâb-ı Hak, onların kendi içlerinden söylediklerine resülünü muttali kılmıştı. Buradan anlaşılmaktadır ki Resül-i Ekrem bu hususa, Cenâb-ı Hakk'ın bildirmesi sayesinde vâkıf olmuştur. Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya! Bu ilâhi beyan için şöyle bir yorum yapmak mümkündür: Resülullah (s.a.) tarafından onlara yönelik azap tehdidi üzerine bunu söylemiş olmaları mümkündür; çünkü bu, onların kendi içlerinden yaptıkları gizli konuşmalarıydı. Bu azabın gelmesi gecikince, bu sözleri söyleyen kişi peygamber olsaydı şimdiye kadar bize azap edilirdi, diyorlardı. [§]Ne var ki Allah'ın resülü onları azapla tehdit etmiş olsa bile, ne zaman azap edileceklerini belirtmemiştir. Onların görecekleri azap, Onların harcı cehennemdir, işte oraya girecekler; ne kötü bir sondur o! meâlindeki beyanda belirtilen zamandadır. En doğrusunu Allah bilir. Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya! meâlindeki sözü, Resülullah'ın (s.a.), onların selâmlarına ve aleyküm diye mukabele etmesi üzerine söylemiş olmaları da muhtemeldir. Hz. Peygamber'in bu cevabı üzerine onlar, “ve aleyküm” diyerek Muhammed bize beddua etti, şayet o, peygamber olsaydı yaptığı beddua kabul edilirdi, demişlerdir. Ancak gerçek şudur ki Resülullah (s.a.) onlara beddua etmemiş, sadece selâmlarına karşılık vermişti. En doğrusunu Allah bilir. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, IIL, 331. Taberi, Tefsir, XXVIII, 19-21.

Mücadele 58:9

Ey iman edenler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman günah işleme, haksızlık etme ve Peygamber'e karşı gelme hususunda fısıldaşmayın; iyilik ve takvâ hakkında konuşun. Müfessirler bu âyetin münafıkları kastettiğini söylemiştir. Bize göre ise müminlerin, onlar gibi gizlice fısıldaşmalarını yasaklamaya hamledilmesi de mümkündür. Yani ey iman edenler, onlar sizin hakkınızda düşmanlık ve günah işlemek için gizlice konuştukları gibi, siz de onlar hakkında aynı şekilde gizlice konuşmayın. Onların sizin hakkınızda yaptıklarını siz yapmayın, fakat siz onlar hakkında iyilik ve takvâyı konuşabilirsiniz. Bu tıpkı “Mescid-i Harama girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın!” meâlindeki âyete benzemektedir. Cenâb-ı Hak, onlar müminleri Mescid-i Haramdan geri çevirdikleri için, müminlerin onlara saldırmalarını yasaklamakta, bilâkis; “İyilik ve takvâ hususunda yardımlaşın!” buyurarak onlara iyilik ve takvâ üzerine yardımlaşmayı emretmektedir. İşte üzerinde konuştuğumuz âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin, müminlere bu tür davranışları yasaklamak için doğrudan doğruya müminler hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. Bu durumda âyet, “eğer gizli konuşacaksanız, sizi günaha, düşmanlığa, haddi aşmaya ve Hz. Peygamber'in (s.a.) emir ve yasaklarına karşı gelmeye sevk edecek şeyleri konuşmayın” demektir; İyilik ve takvâ hakkında konuşun! [§]Sonra buradaki “el-birru” lafzı muhtemeldir ki her türlü hayrı içine almaktadır. Takvâ ise, daha önce bahsedildiği üzere, insanların kendilerini cehennemden koruyan her şeydir. Huzurunda toplanacağınız Allah'a saygısızlık etmekten sakının. Bu ilâhi beyanın, müminlere ve haşrin varlığını kabul eden kâfirlere hitap etmiş olması mümkündür; çünkü Ehl-i Kitap ile bazı müşrikler öldükten sonra dirilmeyi kabul ediyorlardı. Dehriler ile müşriklerin bir kısmı ise bunu inkâr ediyordu. ÇAL, LİN Geli öğ LİN gasp CI

Mücadele 58:10

O (tür) gizli konuşmalar ancak şeytandandır. Yani onların günah işlemek, düşmanlık etmek ve resüle karşı gelmek konusundaki gizli konuşmaları şeytandandır; yoksa âyetin zâhirine bakıp genel bir hükümle her nevi gizli konuşmaları değil. Dolayısıyla âyet, yasak kılındığını kaydettiğimiz şeyler hakkındaki gizli konuşmayı ifade etmektedir. Sonra, o gizli konuşmalar ancak şeytandandır meâlindeki âyetin, kötülük için gizli konuşmaya başlamak şeytandandır, anlamına gelmesi de mümkündür. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem'i (a.s.) yarattığı zaman İblis meleklere şöyle demişti: Ne dersiniz, eğer o sizden daha üstün tutulursa, siz ne yapacaksınız? Melekler de ona gereken cevabı vermişlerdi. Ancak o şöyle demişti: Şayet ben ona üstün tutulursam kendisini mutlaka helâk edeceğim, ancak o bana üstün tutulursa, kendisine mutlaka düşmanlık yapacağım. Böylece İblis, Hz. Âdem'e (a.s.) kötülükte bulunacağını gizlice dile getirmişti. Buna göre kötülük konusunda gizli konuşmak ilk defa şeytanda görülmüş oluyordu. Bu, müminleri üzmek içindir. Eğer şeytan, üzüntü hallerinde müminleri bozmaya ve Cenâb-ı Hakk'ın emirlerinden uzaklaştırıp yasaklarına sokmaya daha çok muktedir olmasaydı, O gizli konuşmalar şeytandandır. Bu müminleri üzmek içindir meâlindeki âyetin anlamı olmazdı. Bu da göstermektedir ki Şeytan - Allah ona lânet eylesinmüminler üzerinde sevinç ve rahat hallerinden ziyade hüzün ve gazap hallerinde daha muktedirdir. [§]Fakat şeytanın Âdem'i zevk ve lezzetlere çağırmasındaki ve ona birtakım şeyleri temenni ettirmesindeki kastı, onu, kendi gücünün daha etkili olduğu darlık ve zorluk haline düşürmektir. Bundan dolayıdır ki Âdem ile Havva'ya, “Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” demişti. Sözünü ettiği şeyle onları aldatmaya ve bunları temenni ettirmeye çalışmıştı. Onun maksadı başkasına göstermesi haram olan organlarını ortaya çıkarmak, onları sıkıntı ve belaya düşürmekti. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Nihayet ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü”. Cenâb-ı Hak İblis, sözünü ettiğimiz bazı kötülükleri yapma gücünü vermiş, fakat yiyeceği, içeceği, giyeceği vb. şeyleri bozma gücünü vermemiştir. Halbuki bu, öncekinden daha basit bir şeydir ve bunlar pek çoktur. Fakat Allah'ın insanlara bir lütuf ve ihsan olarak, bahşettiği dünya hayatına dair olan bu şeyleri bozma gücünü İblis'e vermemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Oysa o, Allah'ın izni olmadıkça, onlara hiçbir zarar veremez, Yani onlar, hile ve tuzak kurmak için yapmış oldukları gizli konuşmalarla müminlere hiçbir zarar veremezler. En doğrusunu Allah bilir. Müminler ancak ve ancak Allah'a güvenip dayansınlar. Yani müminler, onların kendilerine karşı tasarladıkları hile, tuzak ve helâk etme emellerini yok etme konusunda Allah'a güvensinler. Düşmanlarına karşı yardıma nâil olmak, zafer kazanmak ve her türlü hayırda onlara üstün gelmek konusunda da Allaha güvensinler. Bütün bunlar müminlerin nitelikleridir. Mütezile, bu âyetin uzağında durmaktadır. Onlara göre, müminler de Allah'a tevekkül etmemektedirler. Çünkü Mütezile mensupları, şöyle demektedir: Cenâb-ı Hak, düşmanlarına galip gelmelerini ve onlardan intikam almalarını sağlayacak her türlü yardımı ve zaferi müminlere vermiştir, o kadar ki kendilerine yardım edip destek olacak herhangi bir şey kalmamıştır. Onların bu sözüne göre müminlerin tevekkül etmeleri yoluyla ellerine bir şey geçmez. Çünkü Allah katında onlara destek olacak, yardım edecek bir şey kalmamıştır. [ ]Bu durumda, zikrettiğimiz şeylerden herhangi biri kalmadığına göre tevekkül etmelerinin ne anlamı vardır? Yine Mütezili âlimler diyorlar ki Cenâb-ı Hakk'ın, katında verecek bir şey kalmayıncaya kadar her türlü desteği ve başarıyı vermesi gerekir; hatta bunlardan bir şeyi alıkoyup vermeseydi zulmetmiş olurdu. Sonra da belirttikleri şeyleri onlara verdiği zaman yine de doğru yolu bulamamaları ve başarıya ulaşamamaları mümkündür Halbuki yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah size yardım ederse, artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur”. “Allah'ın doğru yola yönelttiği kişi hidâyete ermiştir”. Bu âyetler de göstermektedir ki, onların iddiaları Kur'âna aykırıdır. Şimdi “en-necvâ” kelimesinin hangi kökten türediği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre, “en-necve” kökünden türemiştir. Bu durumda kelime yüce ve üstün mekân anlamına gelir. Buna göre onlar, kendilerine gelecek birinin görmesi için yüksek bir yerde duruyor, konuşup dağılıyorlardı; veya bu anlama gelen bir muhteva. Bazılarına göre de “tenâci”, “tehâli” (guan) demektir, yani başbaşa kalmaktır. Buna göre ifadesi, demektir; yani başbaşa kaldığınız zaman, zikredilen kötü şeyleri konuşmayın. İbn Kuteybe der ki: Tenâci, istişare etmek anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. LİE ÇARLİ ŞALE Sİ İSSN Zİ po --- Dipnotlar: ? “Derken şeytan şöyle diyerek onun kafasını karıştırdı: Ey Âdem! Sana sonsuzluk ağacının ve son bulmayacak bir hükümranlığın yolunu göstereyim mi?” (Tâhâ, 20/120). o “Nihayet ikisi de o ağaçtan yediler. Bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü, üstlerini cennet yapraklarıyla örtmeye çalıştılar” (Tâhâ, 20/121).

Mücadele 58:11

11. “Ey iman edenler! Size, bulunduğunuz toplantılarda “Yer açın' dendiğinde yer açın ki Allah da size genişlik versin. “Davranıp kalkın” dendiğinde de kalkın ki Allah içinizden (gerçekten) iman etmiş olanları ve ilme kavuşmuş olanları yüksek derecelere çıkarsın. Yapıp ettiklerinizden Allah tamamen haberdardır.” Ey iman edenler! Size, bulunduğunuz toplantılarda “yer açın” dendiğinde yer açın ki Allah da size genişlik versin. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisine göre, Size yer açın dendiğinde anlamındaki ifade, onlara meclisten geri kalın denilince geri kalırlar, demektir. Davranıp kalkın, dendiğinde de kalkın, yani kalkın, öne geçin. [§]Bu durumda “tefessehü” kelimesine şöyle anlam verilebilir: Mecliste hazır bulunmakta -verilen emri kavrayıp ilmini yapmak değil- ilk olarak dinlemek ve gereğini yapmak gayesi akla gelebilir. Onlara sanki şöyle denilmektedir: İnsanların imamı ve fakihi olacak kişilerin yaklaşabilmeleri için sizler geride kalın. Şayet mecliste hazır bulunmaktan gaye hükmü iyi anlamak ve ilmini yapmak ise bu, imamların yapabileceği bir şeydir. Gayesi sadece dinlemek ve gereğini yapmak olan kişiler ise daha sonra gelir. Önce öne geçmek isteyenlere şöyle denilmektedir: Kalkın veya ön tarafa geçin, tâ ki, sizden sonra meclise gelenler Hz. Peygamber'in (s.a.) sözünü işitsinler. En doğrusunu Allah bilir. İkincisine göre, meclis dar ve küçük olup, ayağa kalkmaksızın sadece hareketle ve yer açmakla başkasına yer vermek mümkün olmadığı zaman, onlara “tefessehü” (yer açın), denilir. Ancak ayağa kalkmakla mümkün olduğunda ise kalkın, öne doğru ilerleyin, denir. Allah da size genişlik versin. Bu ifade ile ilgili çeşitli ihtimaller akla gelebilir. Allah size kabirde veya âhirette yahut da cennette genişlik verir, Allah sizin meclisinize genişlik verir, bundan maksat da kalp genişliği, ilim ve hikmette genişliktir. En doğrusunu Allah bilir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Size, bulunduğunuz toplantılarda “yer açın dendiğinde meâlindeki cümle, savaşta hareket alanınızı geniş tutun, demektir”. Size ‘davranıp kalkın’ dendiğinde de kalkın! Yani düşmana saldırın denilince, onlar hemen saldırırlar”, Katâde buna, “bir hayra veya namaza çağrıldığınızda hemen gidin” anlamını vermiştir”, Başkaları da düşmanla savaşmak, iyiliği emretmek kötülüğü yasaklamak veya ne olursa olsun bir hakka koşmak gibi her türlü hayrı içine alır, demişlerdir, En doğrusunu Allah bilir. Allah içinizden (gerçekten) iman etmiş olanları ve ilme kavuşmuş olanları yüksek derecelere çıkarsın. Cenâb-ı Hak bu âyette iman eden insanları yükselteceğini haber vermektedir. Kendilerine ilim verilen müminleri de, ilmin cihat vb. diğer ibadetlere olan üstünlüğünden dolayı ilim verilmeyenlerden daha üstün derecelere çıkaracağını bildirmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, cihat âyetinde ne buyurduğunu görmez misin? “Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri derece bakımından oturanlardan üstün kildi”, Mücahitlerin derecelerini oturanlardan üstün kıldığı gibi, ilmin diğer şeylere olan üstünlüğü bilinsin diye, kendilerine ilim verilenlerin derecelerini de verilmeyenlerden üstün kılmıştır. Allah Teâlâ'nın şu âyeti de aynı şekildedir: “Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır””. Bazıları şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.), dinde geniş bilgi elde etmeleri için bir grubu kendi yanında tutar, diğer grubu sefere gönderirdi. Onlar seferden döndüklerinde o Mâverdi,en-Nüket ve'l-'uyün, V, 492. Resülullah'tan (s.a.) öğrenen ve dinde geniş bilgi sahibi olanlar, onları uyarırlardı, Şayet bu yorum doğru kabul edilirse, bu âyet, ilmin cihaddan üstün olduğunu gösterir; o kadar ki mücahitler, ilim ehline daha çok muhtaçtır. Bazıları da şöyle demiştir: Dinde derin bilgi elde etmek için her kavimden bir grup öğrenim görmeye gider, sonra geri döndüklerinde insanları uyarırlar. Katâde şöyle söylemiştir: İlim ehlinin üstün bir fazileti ve ilmin de sahibi üzerinde bir hakkı vardır. Hayatıma yemin olsun ki, ey âlim, onun sendeki hakkı daha üstündür. Allah Teâlâ da her fazilet sahibine faziletini verecektir”. Katâde, Size; ‘yer açın denildiğinde meâlindeki cümle hakkında da şöyle demiştir: Onlar, Resülullah'ın (s.a.) huzurunda iken bir kardeşlerinin geldiğini gördüklerinde, meclislerinde ona yer vermek istemezlerdi, bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlara, birbirlerine yer açmalarını emretti”. Mukâtil demiştir ki Bedir Gazvesi'ne katılan ensardan bir grup gelip Hz. Peygamber'e (s.a.) ve yanında bulunanlara selâm vermişler, onlar da selâmı almışlardı. Fakat Resülullah'ın (s.a.) huzurunda onlara yer vermeyi esirgemişler, halkayı da genişletmemişlerdi. [§]Bunun üzerine Resülullah (s.a.), Bedir'e katılmayanlara hitap ederek; “sen kalk, sen de kalk” diye emir buyurdu. Bu olay hakkında münafıklar laf etmişler, âyet bunun üzerine nâzil olmuştur“. En doğrusunu Allah bilir. dl ETE İZE S Giz o eK Kir SANER 3, SİZ YE İRİ iG Gi --- Dipnotlar: bk. Süyüti ed-Dürru'kmensür, VIIL, 82. ” o Taberi, Tefsir, XXVIII, 25.

Mücadele 58:12

w Taberi, Tefsir, XXVIII, 90. Taberi, Tefsir, XXVIII, 26. Taberi, Tefsir, XXVII, 24. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, IIL, 333.

Mücadele 58:13

(Hz. Peygamber'le Özel Görüşmenin Anlamı) Ey iman edenler! Peygamberle özel görüşme yapmak istediğiniz zaman, bu görüşmenizden önce bir sadaka verin. Resülullah'la (a.s.) gizlice konuşmak konusu çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Onunla gizli konuşmak konusunda insanlar farklı kategorilere ayrılır. Bunlardan biri, din konusunda aydınlanmak ve gelen emirleri öğrenmek için olabilir. Diğeri münafıkların yaptığı gibi Hz. Peygamber'le özel olarak konuşmakla başkalarına karşı övünmek, Allah'ın resülü nezdindeki özel konumunu ve üstünlüğünü göstermek isteyebilir. Üçüncü bir grup da, insanlara yalan şeyler işittirmek, duyduklarından daha farklı şeyleri onlara duyurmak isteyebilir. Nitekim Cenâb-ı Hak; “Yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar” buyurmaktadır. Âyette zikredilen şeyi yapan yahudilerdi. Allah'ın resülü ile gizlice konuşmasına dair kaydettiklerimiz farklı yorumlar çerçevesinde olabilir. Şimdi, gizli konuşmadan önce fakirlere sadaka verilmesi emri çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, konuşmadan önce sadaka verilmesi emri, Resülullah'ın değerini yüceltmek, bu sadaka ile onun özel konumunu ortaya çıkarmak ve böylece kendisiyle gizli konuşmaya lâyık hale gelmektir. Bu, tıpkı temizliğin, Cenâb-ı Hakk'a münâcata vesile kılınması gibidir. (Jİkincisi, insanların Allah'ın resülü ile özel olarak konuşmaya lâyık görülmesi sebebiyle, buna teşekkür anlamında sadaka vermeleri emredilmiştir. Üçüncüsü, konuşmadan önce sadaka vermekle emredilmelerinin, onları imtihan etmek ve gerçek durumlarını ortaya koymak amacıyla olması da mümkündür. Tıpkı cihat emrinin, insanların dindeki nifakını ve şüphelerini ortaya koymaya sebep kılınması gibi. İşte bu da öyledir. En doğrusunu Allah bilir. Gizlice konuşmak isteyen insanlara önceden sadaka vermelerinin emredilmesinin, gerçekten Resülullah'a (s.a.) ihtiyacı olanların, özel konuşmalarla onun meşgul edilmesini engellemek anlamına gelmesi mümkündür. Cenâb-ı Hak målt destekte bulunma yoluyla kalplerinin hoşnut edilmesi için onlara, sadaka verilmesini emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sizin için en iyi ve en nezih davranış budur. Yani sadaka vermeniz kalplerinizi, vermemenizden daha çok temizler. Şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir, Bu ilâhi beyanın sadaka verme emrinin fakirler için değil zenginler için olması da muhtemeldir. Çünkü âyette, sadaka verecek bir şey bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir buyurulmaktadır. Özel görüşme yapmadan önce sadaka verecek olmanızdan dolayı korkuya mı kapıldınız? Müfessirlerin geneli buna, “ey zenginler, gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekte cimrilik mi ediyorsunuz?” anlamını vermişlerdir. Madem bunu yapmadınız ve Allah da sizi bağışladı, yani sadaka vermediğiniz halde Allah sizi bağışladı. O halde namazı özenle kılın, zekâtı verin. Yani o sadakayı vermiyorsanız bari mallarınızın zekâtını verin. Müfessirler derler ki bu âyetteki namaz kılma ve zekât verme emri, gizli konuşmadan önce sadaka verilmesi emrini neshetmiştir. Allah'a ve resülüne itaat edin. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. Bu son cümle, bir uyarı ifadesidir. Peygamber'le özel görüşme yapacağınız zaman. Bu ilâhi beyan, haber-i vâhidin kabulüne işaret etmektedir. Çünkü insan, Hz. Peygamber'le (s.a.) gizlice ve tek başına konuşmaktadır, başka kimsenin bundan haberi yoktur. Bu konuşma, hem dinle hem de dünya hayatıyla ilgili olabilir. Şayet kişi, Resülullah'tan işittiklerini başkalarına söylediğinde bu kabul edilmeyecekse, gizli konuşmanın anlamı kalmaz. O, tek başına ve özel olarak konuşmuş da sayılmaz. İşte bu hal, onun başkalarına vermiş olduğu haberin kabul edilmesi gerektiğini gösterir. Bu âyet, aynı zamanda yapılan her gizli konuşmanın, (İşeytanın eseri olmadığını da gösterir. Çünkü Hz. Peygamber sözü edilen kişilerle gizli konuşmuştur. “Gizli konuşmalar ancak şeytandandır” meâlindeki âyet daha önce sözü edilen olaya bağlıdır. Âyette “yed”, yani el kelimesinin belirtilmesinden, onun mutlaka belli organ anlamına geldiği anlaşılmamalıdır. Özel görüşmeden önce meâlindeki âyette yed kelimesi kullanılmıştır, ancak “necvâ” yani topluluğun ne eli ve ne de arası vardır. “Asılsız şey ona önünden yaklaşamaz” cümlesindeki yed kelimesi de böyledir. Bu kelime ile burada bilinen organın kastedilmediğini herkes bilir. “Aksine O'nun eli de açıktır”? meâlindeki ilâhi buyruğunda ve Resülullah'ın “Verilen sadaka Rahmân'ın eline düşer” hadisinde geçen el kelimesinin Allah'a izafe edilmesinden, eğer insanların Allah hakkındaki inançları bozuk değil ve O'nu mahlükata benzetme niyetleri de yoksa, bundan nasıl bilinen organ, yani el anlaşılır? Katâde şöyle dedi: İnsanlar, Resülullah (s.a.) ile özel olarak çok konuşmaya başlamışlardı. Cenâb-ı Hak, peygamberle özel görüşme yapmak istediğiniz zaman bu görüşmenizden önce bir sadaka verin buyruğuyla onlara bunu yasakladı”, Hz. Ali'nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyetin emriyle ilk amel eden kişi benim; şu kadar sadaka vermiştim, daha sonra ruhsat emri nâzil oldu”. YASA GAİN Çal GİNE DİN İN İİ Oiii Hgs eiet --- Dipnotlar: © “Yahudiler hep yalana kulak verirler, sana gelmeyen başka bir kesimi dinler dururlar; kelimeleri konulduğu anlamlarından kaydırıp değiştirirler”. © “Asılsız şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42). “Yahudiler, Allah'ın eli bağlanmış dediler. Asıl kendi elleri bağlanmıştır ve söyledikleri yüzünden lânetlenmişlerdir. Aksine O'nun eli de açıktır, dilediği gibi verir”.

Mücadele 58:14

14, “Allah'ın gazabına uğramış bir toplulukla iş birliği yapanları görüyorsun değil mi? Bunlar ne sizdendir ne onlardan. Bile bile yalan yere yemin de ederler.” [Allah'ın Gazap Ettiği Kişileri Dost Edinmek] Allalvın gazabına uğramış bir toplulukla iş birliği yapanları görüyorsun değil mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Burada Cenâb-ı Hak münafıkların, Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmek suretiyle Resülullah'a (s.a.) karşı takındıkları câhilane tutumlarını belirtir. Üstelik onlar, Cenâb-ı Hakk'ın o topluluğa gazap ettiğini biliyor, ancak zenginliklerine, sahip oldukları refaha ve dünyevi imkânlara tamah ederek kendilerini dost ediniyorlar. Sonra Cenâb-ı Hak şunu da haber veriyor: Onlar sizden degildirler, yani sizin dininizden değildir; siz de onlardan değilsiniz, yani onların dininden değilsiniz. Burada gazap edilen topluluktan maksat yahudtlerdir. Münafıklar, Yahudilerin dünya varlıklarına tamah ederek onları dost edinmişlerdi. )Bile bile yalan yere yemin de ederler, Bu beyanla sanki onlara şöyle denilmektedir: Allah'ın gazap ettiği o topluluğu niçin dost edindiniz? Onlar, yahudileri dost edinmediklerine dair yemin ediyorlar. Allah Teâlâ, onların yalan yere yemin ettiklerini haber vermektedir. Bu âyet, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğinin ispatına ilişkin bir delile işaret etmektedir. Çünkü münafıklar, müminlerden gizli olarak yahudileri dost edinmiş ve yalan yere yemin etmişlerdi. Resülullah (s.a.) onlara, yahudileri dost edindiklerini ve yalan yere yemin ettiklerini haber verdi. Bu durum, Resülullah'ın (s.a.) bunu vahiy yoluyla öğrenmiş olduğunu gösterir. DİLE SUE İl GAZ eği AZ

Mücadele 58:15

Sonra Allah, onların o adamları dost edinmeleri ve yalan yemin etmeleri sebebiyle kendileri için âhirette çetin bir azap hazırladığını haber vermektedir. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Onların yapmakta oldukları gerçekten ne kötüdür! Yani onlar, dünyada yaptıkları şeyler sebebiyle kendilerine kötülük yapmışlardır.

Mücadele 58:16

Onlar yeminlerini kalkan yaptılar. Yani yahudileri dost edinmediklerine dair yaptıkları yemini kalkan edindiler. (İnsanları) Allah'ın yolundan saptırdılar. Muhtemeldir ki burada kendilerini Allah'ın yolundan alıkoymuş olmaları veya zikredildiği şekilde insanları Allahın yolundan engellemiş olmaları kastedilmiştir. Onlara küçük düşürücü bir azap vardır. Yani onlar bu azabın içinde hor-hakir halde olacaklardır. İİİ ELE Sl ge ÇİNİ i ÇİŞİ ÇİZ li

Mücadele 58:17

Malları da evlâtları da Allah'ın azabına karşı kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak. Burada Allah haber vermektedir ki onlar mal yüzünden yahudileri dost edindiler ve müminlerle inatlaştılar; fakat bu mallar kendilerine azap geldiğinde onları Allah'ın azabından kurtaramayacak. ilm İY mma

Mücadele 58:18

Allah Teâlâ, O gün Allah onların hepsini diriltecek, (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler diye buyurarak, onların dünyada size karşı yemin ettikleri gibi âhirette de yemin edeceklerini haber vermekte ve böylece aptallıklarının boyutunu göstermektedir. Bu âyet, Allahın hiç kimseyi kendisine iman etmeye ve tevhidi benimsemeye zorlamadığını da ifade etmektedir. )Çünkü kıyâmetin kopmasından daha büyük bir mücize bulunmamasına rağmen, bu bile onları yalan söylediklerini inkâr etmelerine engel olmamıştır. Fakat Allah, yine de yahudileri imana zorlamamıştır. “Sonra onların mazeretleri, Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşmadık! demekten başka bir şey olmadı” meâlindeki âyet de böyledir. Yani onlar âhirette, biz dünyada Allah'a ortak koşmadık diyecekler. Durum söylediğimiz gibi olunca, “Biz istesek, onlara gökten bir mücize indiririz de, ona boyun eğerler”? meâlindeki ilâhi beyan ile “Eğer onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi” anlamındaki âyet şöyle yorumlanır: Onlar, ancak Allahın dilediği takdirde iman ederler, bunun dışında âyette zikredilen mücizeler gelse de iman etmezler. Ayrıca, aslında Resülullah'ın davet ettiği Kurân, melekleri göndermek, ölüleri diriltmek ve bunları yahudilerin yanlış yolda oldukları hakkında konuşturmaktan daha büyük bir mücizedir. Bütün bunlar mücizenin onları iman etmeye zorlamadığını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir, bis ilgi Pr S3 04.118 G lk iii 7 pli SEL İZİ ÇA ob oil Yi oık2 ni

Mücadele 58:19

19. o onları hâkimiyeti altına alıp kendilerine Allah düşüncesini unutturmuştur. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki kaybedecek olanlar da şeytanın ül ii kelimesinin, ‘onlara galip geldi anlamına geldiğini yene. Mukâtile göre ise ‘onları kuşattı” anlamındadır”, Zeccâc ve İbn Kuteybe buna, ‘onlara hâkim oldu anlamını verirler”, Bütün bunlar netice itibariyle aynı anlama gelir. Şeytan onlara musallat edildi ve o da Allah'a, resülüne ve müminlere düşmanlık yapılmasına dair davetini kabul ettirerek galibiyetini sağladı. Fakat “Şeytanın hâkimiyeti, ancak onu kendilerine veli edinenleredir”” meâlindeki âyette belirtildiği üzere onun hâkimiyeti, kendisini dost edinen kişiler için söz konusudur. İstediği şeyleri yaptıkları ve davetini kabul ettikleri zaman şeytan onlara galip gelir. Şeytan onlara Allah düşüncesini unutturdu. Bu ifadenin, onlara Allah'ın azametini, nimetlerini ve ihsanını veya nimetlerine şükretmeyi unutturdu, anlamına gelmesi muhtemeldir. Onlar şeytanın yandaşlarıdır. Buradaki “hizb” kelimesi, gruplar topluluğu demektir. “Tehazzebü”, “teferrakü” anlamına gelir, yani ayrılıp grup oluşturdular demektir. Buna göre müfessirlerin söylediği gibi şeytanın hizbi onun ordusudur; çünkü onlar önce ayrılıyor, sonra bir araya geliyor ve onun ordusunu oluşturuyor. Bir adamın ordusu demek onun savaşta ve diğer alanlarda kendilerini istediği gibi kullandığı kişiler demektir; bu kişiler, onun fikrine göre hareket ederler. Buna göre o kâfirler, şeytanın ordusunu teşkil etmektedirler. İyi bilin ki kaybedecek olanlar da şeytanın yandaşlarıdır. Çünkü şeytan onlara dünyada bir sürü şeyler temenni ettirmekte, emrine uymaları karşılığında kendilerini çeşitli ümit ve beklenti içine sokmaktadır, fakat onlar bunların hiçbirine ulaşamamaktadır. Âhiret hakkında da dirilmek yoktur, cennet yoktur, cehennem yoktur demektedir. Fakat onlar için öyle bir azap vardır ki, iki dünyalarını da hüsrana çevirecektir.

Mücadele 58:20

20. Allaha ve peygamberine düşmanca davrananlar, işte onlar en büyük zillete uğrayanlar arasında olacaklar!” Bu âyetin son kısmına, “onlar en aşağıdadırlar” anlamı verilmiştir. Bozguna uğrayanlar arasındadır, son seviyede olanlar içindedir şeklinde anlam verenler de olmuştur. “Ama Allahtan korkanlar kıyâmet gününde onlardan üstün olacaklardır” meâlindeki âyete dayanarak bunun âhirette olacağı da söylenmiştir. Dünyada ise onlar zaman zaman galip ve üstün gelebilirler. Bazıları ise, onlar dünyada da âhirette de zelil olacaklar anlamını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. lol 6I EY LES

Mücadele 58:21

Allah “Elbette ben üstün geleceğim, ben ve elçilerin? diye yazmıştır. Yani Allah, elbette ben galip geleceğim diye hükmetmiştir. Bazıları buna, “Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye resülünü doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O'dur”” meâlindeki âyete dayanarak, ( “elbette Muhammed (s.a.) galip gelecektir” ve bunu yapmıştır anlamını vermiştir. Bu ifadeden bütün peygamberlerin kastedilmiş olması da mümkündür; şu ilâhi beyanlarda görüldüğü gibi, Andolsun ki, elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza geçmişte söz vermiştik: Zafere mutlaka onlar ulaşacaklardır. Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacaktır”; “Elbette biz elçilerimize ve inanmış kişilere yardım ederiz. Burada sözü edilen galibiyet iki şekilde gerçekleşebilir: Birincisi, deliller ve belgelerle galibiyettir. Her peygamber, mutlaka delillerle düşmanlarına galip gelmiştir. İkincisi, savaşla galibiyettir; sonuç daima -Allah'ın selâmı üzerlerine olsun- peygamberlere gülecektir, zira âyette peygamber öldürüldü denilmemiştir?, En doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ'nın galibiyeti kendi zatına nispet etmesindeki maksadı, çeşitli yerlerde ifade ettiğimiz üzere, kendi peygamberleri ve kendi dostlarıdır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir. O, zatıyla güçlüdür; her canlı varlığını O'na borçlu olduğu gibi herkes gücünü de O'ndan almaktadır. Yahut bu âyet, O'nun kendi zatıyla güçlü ve galip olduğu, düşmanlarına karşı onlara yardım edeceği ve düşmanlarını kahredeceği konusunda dostlarına müjde vermektedir. of osz KEEK I er PEt p 3 çişi gal pO 3 pleis ts gahs AE İLNİ eli EE li

Mücadele 58:22

22. “Allaha ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Aleka ve peygamberine düşmanlık eden kimselere -babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa- sevgiyle bağlandıklarını göremezsin. İşte Allah bu müminlerin kalplerine imanı nakşetmiş ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları -orada ebedi kalmak üzere- altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'tan yanadırlar; iyi bilinmeli ki kurtuluşa erecek olanlar da Allah'tan yana olanlardır! [Allah ve Peygamber Düşmanlarına Dostluk Göstermek] Allalva ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah'a ve Peygamber'ine düşmanlık eden kimselere sevgiyle bağlandıklarını göremezsin. Tefsircilerin tamamı bu âyetin Hâtıb b. Ebü Beltea hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Çünkü o, 'Hz. Peygamber size saldırmak için hazırlık yapıyor, hemen tedbirinizi alın, diye Mekkelilere bir mektup yazmıştı. Onun Mekkede yaşayan yakınları vardı, bu mektubu da Mekkeliler nezdinde bir itibarının bulunması arzusuyla yazmıştı. Resül-i Ekrem (s.a.) duruma muttali olunca, “neden böyle bir şey yaptın?” diye sormuş, o da az önce kaydettiğimiz gerekçesini söylemişti. İşte âyet, bunun üzerine nâzil olmuştur”, Âyet, müfessirlerin belirttiği gibi bu olay üzerine nâzil olmuşsa, iki yönden Hâtıb'ın berâatine işaret etmiş olmaktadır. Birincisi o, inanmaktan ve Resülullah! (s.a.) tasdik etmekten vazgeçmiş değildir, ondan sonra da asla böyle bir şeye yanaşmamıştır. İkincisi, onun maksadı Mekkelilere dost olmak değildi, onların kalplerine dost olduğu fikrini yerleştirmekti. Aslında o, sadece dostluk fikrini ilka ediyordu. “Onlara sevgi göstererek dost edinmeyin” âyetinde de işaret edildiği üzere, bazan böyle şeyler olur. En doğrusunu Allah bilir. Şayet âyet-i kerime Hâtıb'tan başka kişiler hakkında nâzil olduğu söylenecek olursa, o zaman Cenâb-ı Hakk'a gerçek anlamda iman eden ve imanlarında sebat gösteren müminler hakkında nâzil olmuştur. Zira iman ehli üç gruptur: Birinci grup, imanlarını haykıran ve düşmanlarına karşı savaş meydanlarında vuruşanlardır. İkinci grup, bunu açıklamaya cesaret edemeyen, er meydanına çıkamayan, fakat kendilerinden güçlü olanlara sığınanlardır. Üçüncü grup, mütereddit olanlardır; gizlice kâfirlere dostluk gösteren, ancak açıktan müminlere uyanlardır. Bu durumda Allah'a iman eden bir topluluğu bulamazsın cümlesinin, Cenâb-ı Hakk'a ve âhiret gününe gerçek anlamda iman eden insanların, Allaha ve resülüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin, anlamına gelmesi muhtemeldir. Onlara ancak hakiki imana sahip olmayanlar dost olabilir. Bu durumda âyet, Allah müminlerin kalplerine imanı nakşetmiştir meâlindeki cümlede de ifade edildiği üzere, onların kalplerindeki imanın varlığını haber vermektedir. Yani Allah onların kalplerine imanı yerleştirmiştir, onlar da bundan geri dönmezler, demektir. Bu ifade, imanın mekânının kalp olduğunu da göstermektedir. İbn Mesüd (r.a.) da âyeti, Allah'a ve âhiret gününe iman eden insanlar, Allaha düşman olanlara dost olmazlar, diye yorumlamıştır. Allah, katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Denilmiştir ki Allah onları, kalplerine yerleştirdiği iman nüru ile desteklemiştir. Aziz ve Celil olan Allah, müminleri imanda sabit kıldı; O, şöyle buyurdu: “Allah sağlam sözle iman edenleri sağlam tutar”, “Güzel bir ağaca benzeyen güzel bir söz...” Allah, katından bir ruh ile onları desteklemiştir, meâlindeki cümleye, katından bir rahmetle desteklemiştir, anlamı da verilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak o insanları tavsif ediyor ve âhirette alacakları sevabı şöyle beyan ediyor: [§]Onları -orada ebedi kalmak üzere- altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'tan yanadırlar. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi onlar, Allah'ın ordusudur, O'nun emriyle hareket ederler, O'nun düşmanlarına karşı savaşırlar, O'nun dostlarıyla dost olurlar. İşte bu şekilde onlar Allah'ın askerleri olduklarını gösterirler. İyi bilinmeli ki, kurtuluşa erecek olanlar da Allah'tan yana olanlardır. Denilmiştir ki onlar kurtuluşa ermiş kişilerdir. Bu âyete, onlar Allah'ın nimetleri içinde devamlı kalacaklardır, anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir, dönüş O'nadır, varılacak yer sadece O'nun yanıdır. © — “Allah sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhiret hayatında sağlam “Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel bir sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti” (İbrâhim, 14/24). Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'a inanmayan ve lütfettiği nimetlere nankörlük edenlere karşı ancak O'ndan yardım dileriz. KİNA Ni ŞAN idiz --- Dipnotlar: “Ey iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler” (el-

Haşr 59:1

m Bu âyette yer alan “tesbih” kelimesinin yorumu daha önce geçmişO üstündür, hikmet sahibidir. Üstündür, yani galiptir ve güçlüdür. Şöyle de denilmiştir: Yarattığı varlıklardan her birine zillet ve ihtiyaç unsurunu da koymuştur, O, üstündür. Buradaki hakim lafzının “ihkâm” ve “hikmet” olmak üzere iki anlamı vardır. “Sağlam yapmak” anlamına gelen ihkâm: Allah Teâlâ'nın bütün farklılıklarına ve zıtlıklarına rağmen her şeyi, kendi birliğine şahitlik edecek şekilde yaratmasıdır. Hakim ise nesneleri ait oldukları yerlere koyması ve her şeyi uygun yerde yaratmasıdır. Sonra, bu nesneler ile fiillerin kaynaklandığı kökler üç türdür: Oluşumlar (kiyânât), tabiatlar ve akıllar. Oluşumlar meselâ sperm (nutfe), elverişli maddeyle (kadının yumurtası ile) birleştiğinde insan türü meydana gelir. Kezâ su, onun aracılığıyla her şey hayat bulur ve her şey kendi düzenine girer. Tabiatlar (karakterler), Allah Teâlâ onu insanda yaratmıştır ki, o sayede insanlar güzelliklere ve faydalı şeylere yönelsinler, kötülüklerden ve zararlı şeylerden sakınsınlar. Bir de akıllar, onun vasıtasıyla sonuçlara ulaşsınlar. Şunu da belirtelim ki Cenâb-ı Hak insanlara, bütün bunlardan meydana gelen unsurları da öğretmiştir. Şu halde Allah hakimdir, çünkü sözünü ettiğimiz asılları yaratmış ve kullarına, sayesinde meydana gelecek sebepleri öğretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. ! o Busüre 24 âyettir ve Medinede nâzil olmuştur. 2 o bk. Hadid süresinin ilk âyetinin tefsiri ve eserin sonunda bulunan “Istılahlar” kısmı. (Gi PEYİLATI KUR'AN TERCÜMESİ Hiyat nala bi AU Zİ) EEE aiall GANİ pps Hó by Ger

Haşr 59:2

2. “Ehl-i Kitap'tan inkâr edenleri ilk sürgünde suriye çıkaran Odur. Siz onların çıkacaklarına ihtimal vermemiştiniz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allahu karşı koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah'ın azabı hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi; Allah yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. O halde ibret alın, ey akıl sahipleri! [Ehl-i Kitab'ın Sürgün Edilmesi] Ehl-i Kitaptan inkár edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O'dur. Hasan-ı Basri, burada kastedilen Beni Kurayzadır, demiş’; diğer müfessirlere göre ise Beni Nadir kastedilmiştir ki bu doğruya daha yakındır. Onların yurtlarından çıkarılma fiilini Allah'ın kendi zatına nispet etmesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah “Teâlâ onları yurtlarından çıkmaya zorladığı için çıkarma işini kendisine nispet etmiştir; tıpkı “İnkârcılar onu yurdundan çıkardıklarında...” meâlindeki âyetinde ifade buyurduğu gibi. İkincisi, onların kendi yurtlarından çıkış fiilini yaratan Allah'tır, bu itibarla çıkış O'na nispet edilmiştir. Bir fiilin Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmesinde asıl olan, onu gerçekleştirme ve sebebini yaratma fiilinin O'na atfedilmesinin caiz olmasıdır. Halka nispet edilmesi ise mümkün olmak cihetiyle değil, sadece sebep olmak açısından caizdir. En doğrusunu Allah bilir. İlk sürgün ifadesinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları ilk sürgün onların Şam'a sürülmesi, ikinci sürgün ise kıyâmette haşredilmeleridir, demiştir. Bazıları da şöyle demiştir: İlk sürgün Ehl-i Kitab'ın Arap Yarımadası'ndan çıkarılması, ikinci sürgün ise Hz. Ömer'in onları Suriye'ye göndermesidir.? o Kurtubi, Tefsir, XVIII, 3. Siz onların çıkacaklarına ihtimal vermemiştiniz. Yani ey müminler, siz onların yurtlarından çıkacakları bir tarafa, onları yeneceğinize de ihtimal vermemiştiniz, fakat bu zafer, Allah'ın size olan lütfu ve ihsanıdır. (JOnlar HIR da kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Buradaki zorluk, kâtirlerin, kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını nasıl düşünebildikleridir? Aslında kimsenin böyle bir vehme kapılması ihtimal dâhilinde değildir. -en doğrusunu Allah bilir ya- takat bize göre burada iki ihtimal vardır. Birincisi, onlar zannetmişlerdi ki, Cenâb-ı Hak onlara kuvvet vermiş, sağlam kaleler vermiştir, dolayısıyla kendilerini yurtlarından çıkaracak derecede bir hüküm gerçekleşmez. Çünkü onlar kitap ehliydiler ve tıpkı “biz Allah'ın oğullarıyız ve sevgili kullarıyız dedikleri gibi, kendilerinin Allah katında başkalarından daha önde olduklarını zannediyorlardı. Âyetteki Allah'tan anlamındaki “minellâh” lafzı, “Allah sayesinde, O'nun emriyle” anlamına gelir; tıpkı “Kişinin önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır” meâlindeki âyette olduğu gibi. Buradaki “min emrillâh” (Allahın emrinden) ifadesi “bi-emrillâh” (Allah'ın emriyle) anlamına gelir; yukarıdaki âyet de böyledir. İkincisi, kalelerinin ve kuvvetlerinin, Allah dostlarının onlara galip gelmesinden koruyacağını veya ilâhi dinin içlerinde yayılmasından koruyacağını sanmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. Fakat Allah'ın azabı hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi. Yani Allah, ne mümin ne de kâfirin beklemediği bir şekilde onların kalplerine korku saldı. Çünkü müslümanlar sayı itibariyle kendilerinin az, Ehl-i Kitab'ın çok olması sebebiyle onları yenebileceklerini, perişan edeceklerini hiç sanmıyorlardı. Keza onlar da kendilerinin ve kalelerinin kuvvetine rağmen ezilip yenilgiye uğratılacaklarını düşünmüyorlardı. Fakat neticede Cenâb-ı Hak, kâfirlerin kalplerine korku salmak suretiyle müminlere lütufta bulundu. Bu, yüce Allah'tan müminlere gelen büyük bir lütuftu. En doğrusunu Allah bilir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki yorum şu ilâhi beyanlarda da vardır: “Allah onların evlerini temellerinden sökmüştü””; “Rabb'in gelip melekler Burada hedeflenen ilâhi fiile ait alâmetlerin gelmesidir. Buna göre yapılan işin hakikatinin Allah'a atfedilmesi caizdir, tıpkı “namaz Allah'ın emridir” cümtesinde olduğu gibi; biz biliriz ki namaz Cenâb-ı Hakk'ın bizzat emri değil, emrinin eseridir, Yağmur için de Allah Teâlâ'nın rahmetidir denir, fakat bununla rahmetinin eseridir, anlamı kastedilmektedir. Aynı şekilde yüce Allah'ın hükmünün, tedbirinin ve fiilinin eserleri gelince, ki o Allah'ın azabıdır, filin hakikatinin atfedilmesi tarzında, bunun Allah'a atfedilmesi caiz olur. En doğrusunu Allah bilir. İkinci yorum olarak, şöyle denilebilir: Bütün bu fiiller bir sonuçla bağlantılıdır, bununla o bağlantı kastedilmiş olabilir. O zaman bu fiil ancak mecâzen Allaha atfedilir. Nitekim insanlar da bir fiili yapmak istediklerinde onu kendilerine atfederler. Bunun açıklaması, “Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş, üstlerindeki tavan da tepelerine inmişti”? meâlindeki âyette görülmektedir. Burada asıl maksat o cümleciktir, ki o da; “üstlerindeki tavan tepelerine inmişti”" ifadesidir, İşte Allah'ın azabı hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi. Allah yüreklerine korku düşürdü meâlindeki âyet de böyledir. Bu azaptan maksat Onların yüreklerine korku düşürmesidir. “Rabb'in gelip melekler de saf saf dizildiğinde”1? meâlindeki âyet de buna benzemektedir. “Sonra göğe yöneldi”! anlamındaki âyet de bunun gibidir; yani yeryüzünün ve gökyüzünün faydasına olan şeyleri sağlaması için Allah'ın tedbiri göğe yöneldi, demektir. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncü yorum olarak da şunu söyleriz: Bütün bunlar neticede müşterek anlama gelir. Durum böyle olunca, yaratıklara ait bir iştirak söz konusu olmaksızın fiilin Allaha nispet edilmesi caiz olur. Bakmaz mısın ki, “gece geldi, gündüz gitti” denilmektedir; bundan maksat da onların ortaya çıkmasıdır. 63 [ ]Onlar evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle y1kıyorlardı. Bu ilâhi beyan, savaş ehlinin malları hakkında mülkiyetin müslümanlara ait olduğuna, fakat bunun sadece galibiyetle değil aynı zamanda onları esir almaları gerektiğini göstermektedir. Çünkü Allah Teâlâ, müminlerin onların evlerini tahrip ettiklerini haber vermektedir; dolayısıyla galibiyeti müslümanlara, mülkiyeti kâfirlere atfetmektedir. İşte bu durum, sözünü ettiğimiz şeye işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. İbret alın, ey akıl sahipleri! meâlindeki cümle iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, âyeti müslümanlara yönelik saymamızdır. Yani ey akıl sahibi müslümanlar, ibret alın! Çünkü ibret alırsanız, sizin kuvvetinizin yeterli olmamasına rağmen Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri yurtlarından çıkarmak suretiyle size olan ihsanını anlarsınız. İkincisi, İbret alın, ey akıl sahipleri! anlamındaki ifadeyle Ehl-i Kitab'ın kastedilmiş olması da mümkündür. Bu husus size göstermekte ve anlatmaktadır ki, Peygambere karşı zafer elde etmek için yaptığınız ittifak size hiçbir şey kazandırmamıştır; tıpkı daha önce onların Mekke'ye gidip müşriklerle işbirliği yapmalarının kendilerine bir şey kazandırmadığı gibi. En doğrusunu Allah bilir. Gİ İİ gil İŞİ Egz dl LES Ğİ Yİ; --- Dipnotlar: de saf saf dizildiğinde”; “Onlar, ille de Allah'ın, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini mi bekliyorlar?”. Bu tür âyetlerin şu üç anlamdan biriyle yorumlanması uygun gözükmektedir: JBirinci yorum olarak, şöyle diyebiliriz: MEM

Haşr 59:3

Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, onları bu dünyada yine mutlaka (başka şekilde) cezalandıracaktı. Yani Cenâb-ı Hak, onları dünyada sürgün ve ölümle cezalandıracağını levh-i mahfûzda yazmamış olsaydı, demektir. Âhirette ise onları cehennem azabı beklemektedir. Allah Teâlâ bu sözü, kâfir olarak öleceklerini bildiği kişiler için söylemiştir. Onlardan herhangi birinin müslüman olduğuna dair bir rivayet yoktur. Buna göre âyet, Hz. Peygamber kendiliğinden değil, ilâhi vahye dayanarak bunu haber verdiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

Haşr 59:4

Bu, onların Allah'a ve resülüne karşı gelmelerinden dolayıdır. Bu âyet üç şekilde yorumlanabilir: Birincisi, şöyle dememizdir: Bu, yani âhiretteki bu azap, onların Allaha ve peygamberine karşı çıkmaları sebebiyledir. (Diğeri), senin onlara galip gelmen, (Jonların Allah'a ve peygamberine karşı geldiklerini Allahın bilmesinden dolayıdır. (Öbürü de), onları yurtlarından eden bu sürgün, Allaha ve peygamberine karşı gelmeleri sebebiyledir. “Mu'âdât” anlamı aynı olup düşmanlık anlamına gelir. Kim Allah'a karşı cephe alırsa bilsin ki Allah cezalandırmada çok çetindir. Bu âyette takdim ve tehir ihtimali vardır. Normalde şöyle dememiz gerekir: Cenâb-ı Hakk'ın çetin cezası, Allaha ve peygamberine karşı cephe alanlar içindir. Cümlede bir şeyin gizlenmiş olması da muhtemeldir, sanki şöyle denilmektedir; Şüphesiz ki Allah'a ve peygamberine karşı cephe alanları Allah'ın cezalandırması pek çetindir. AL GALİ (gi, Zİ le Ez ligi dese emi

Haşr 59:5

5. “Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz de kökleri üzerinde ayakla br rakmanız da Allah'ın izniyledir ve bu, yoldan çıkmışların burunlarını sürtmesi içindir.” Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz de kökleri üzerinde ayakta bırakmanız da Allah'ın izniyledir. Rivayet edildiğine göre yahudiler müslümanlara, “siz, Allah kötülük yapmayı sevmez diyorsunuz, hurma ağaçlarını keserek siz kötülük yapıyorsunuz” diye söylemiş". Ancak böyle bir şey, ihtimal dâhilinde gözükmemektedir, çünkü Cenâb-ı Hak bundan önce, “Onlar evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı”5 diye buyurmuştu. Onlar kendi evlerini gönül hoşluğuyla tahrip ediyorlar idiyse, ağaçların kesilmesine razı olmamaları nasıl izah edilebilir? Mâlumdur ki evlerin tahrip edilmesinden sonra artık ondan faydalanmak ümidi kalmamıştır. Fakat hurma ağacını kestikten sonra bilahare ondan faydalanılabilir. Bütün bunlara rağmen şayet o haber doğru ise, bize göre onun yorumu şöyle olmalıdır: Müslümanların, onları ölümle korkutmuş olmaları mümkündür, )bunun üzerine onlar şöyle demiştir: Siz bizi öldürürseniz, bu hurmalar zaten sizin mülkünüz olacak, bu durumda kendi mülkünüzü neden yok ediyorsunuz? “ o Taberi, Tefsir, XXVIII, 43-44. Cenâb-ı Hakk'ın, hurma ağaçlarının kesilmesine izin vermesi de, birkaç şekilde yorumlanabilir: Birincisi, müslümanların onlarla savaşmalarının sebebi, mallarına karşı duydukları arzu değildir, aksine Allaha ve resülüne teslim olmaları ve O'nun dinine boyun eğmeleri içindir. Âyet bu durumu beyan etmektedir. İkincisi, bu malların dokunulmazlığı ancak mal sahiplerinin dokunulmazlığı halinde söz konusudur. Mal sahiplerinin dokunulmazlığı hükmü kendilerinin öldürülmesi ve telef edilmesi mübah kılınınca, malları hakkında ne söyleyebilirsin ki? Üçüncüsü, Aziz ve Celil olan Allah, onlar için sürgünü takdir buyurdu. Bilinmektedir ki sürgün edilmek istenen kişilerin orada kalma ümitlerini kırmak için evlerinin tahrip edilmesi ve ağaçlarının kesilmesi halinde, sürgün daha kolay bir şekilde sineye çekilir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak onların sürgün edilmelerini takdir buyurunca, bu sürgün işini tamamlamak için hurmalarının kesilmesine izin vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Dördüncüsü, söz konusu kimseler, yahudilerin önderleri idi. Tevrat'ın tahrifi ve değiştirilmesi de sadece dünya menfaatini arzu eden o insanlar tarafından gerçekleştirilmişti. Cenâb-ı Hak, bu yüzden onları cezalandırmak ve rezil etmek için ağaçların kesilmesine izin vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın izniyledir. Şayet bu ifadeden maksat bilgi ise o zaman Cenâb-ı Hak, onların durumlarını bildi anlamına gelir. Eğer burada bir bozma söz konusu olsaydı, mutlaka onlara engel olurdu. Şayet emir ise, Cenâb-ı Hak kesilmesini de, bırakılmasını da emretti demek olur. Şayet maksat Allah'ın dilemesi ise o zaman Cenâb-ı Hak, her iki durumu da dilemiş demektir. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “line” kelimesi, hurma ağacının rengi anlamına --- Dipnotlar: gelir!5. Tıpkı azık anlamına gelen “küt” kelimesi için “kite” denildiği gibi. Yoldan çıkmışların burunlarını sürtmesi içindir. Yani fâsıkları sindirmek ve kızdırmak içindir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Side şöyle dedi: Âyet-i kerimede yer alan hurma ağaçlarını kesmeniz cümlesindeki “Tine” kelimesi, acve hurması hariç her çeşit hurma için kullanılır; tekili “Jine'dir. Ebü İshak; renkler anlamına gelir, dedi, tekili de “lüne” gelir. Lam harfinin kesresinden dolayı, (vav yâ'ya dönüşerek) line haline geldi..

Haşr 59:6

Allah'ın, onlardan alıp Resül'üne fey olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz. Bu âyetin, iki sebepten dolayı sonra gelmiş olması ve “Allah'ın, (başka) beldeler halkından alıp resülüne fey olarak verdikleri?” meâlindeki âyetin ise daha önce gelmiş bulunması gerekir. Birincisi, bu âyetin başında atıf edatı olan “vav” harfi kullanılmıştır, “vav”, yemin hariç cümlenin başında kullanılmaz. İkincisi, Allah'ın, onlardan alıp resülüne fey olarak verdikleri anlamındaki beyanı bir kinâye lafzıdır; kinâye ise kendisine atfedilen bir bilgiyi ve ait olduğu bir konuyu gerektirir. Bundan dolayıdır ki biz; bu âyetin sonra, ikinci âyetin ise daha önce gelmiş olması gerekir, demekteyiz. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) mushafında da bu şekildedir. Durum böyle olunca, âyetin zikrettiği gruplara verilmesi gereken ganimetin, sadece humus, yani beşte bir olduğu anlaşılır. Halbuki buradaki Allah'ın, onlardan alıp resülüne fey olarak verdikleri meâlindeki cümle, bütün ganimetlerin verilmesi gerektiğini ifade eder. Verilen bu anlama göre ganimetlerin beşte dördünün gazilere değil Hz. Peygamber'e (s.a.) verilmesi gerekir, çünkü onlar bunun için ne at ve ne de deve koşturmuştur. Âyet ise, onların at ve deve koşturmaları sebebiyle ganimetin beşte dördüne hak kazanacaklarına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Söz konusu âyetlerin takdim-tehir olmaksızın mevcut hali ile okunması durumunda ise, Allah'ın, onlardan alıp ResüPüne fey olarak verdikleri anlamındaki ifadenin, “Onlar evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı”!8 meâlindeki cümlenin bağlantısı olması ihtimali vardır. Şayet böyle olursa, o takdirde atıf harfi olan “vav”ın cümle başına gelmesi ve kinâye lafzın kullanılması isabetli olur. Münafıklar ve müminlerden taklidi imanla inanan zayıf imanlılar, bu ganimeti, onun kendi akrabasına, kendi yanına hicret eden muhacirlere nasıl tahsis ettiğine ve ganimeti kendisine nasıl tercih ettiğine şüphe ile bakarlar diye düşünülebilir. Bunun cevabı şudur: O grupların sorumluluğu, zaten bütün müslümanların üzerinedir, bu ganimet olmasa bile müslümanların, onların ihtiyaçlarını karşılamaları gerekirdi. ( Bilinmektedir ki, onlara kamu malından harcama yapılması, müslümanlara, onların her birine kendi malından harcama yapmasından daha kolay gelir. Bu ifade karşımıza bazı meseleler çıkarmaktadır: Biri şudur: Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, o, diyeti"? divan ehline yüklemişti, çünkü o, yardım konumunda idi. Yardımın da kamuya düştüğü bilinmektedir. Bu hakkın kamu malına dönmesi, onlara kendi mallarından verilmesinden daha kolay gelir. “Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa, eşinizin gittiği kimselere harcadıklarına denk bir şey verin’? meâlindeki âyet de bunun gibidir. O kadına, kocasının malından bir şeyler vererek dârülharbe gitmesine engel olmanın, kamunun görevi olduğu bilinen bir husustur. Allah, o hakkın ödenmesini de kamuya yüklemiştir. Müslümanlar da ganimet elde ettikleri zaman bu, müşriklere galip gelen müslümanın malıdır; dolayısıyla taksim edilmeden kamu malı olarak kaldığı sürece bedelsiz olarak ona iade edilmesi mümkündür. Ancak taksim edilir ve herkesin özel mülkü haline gelirse artık o bedelsiz olarak alınamaz. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Örf ve şeriat açısından olması gereken, Resülullah'ın (s.a.) ihtiyaçlarının ümmetine yüklenmesidir. Örf açısından bakıldığında, başkaları için çalışan her insanın ihtiyacının karşılanması, kendisi için çalışılan kişiye düşer. Şeriat açısından da durum böyledir. Resül-i Ekrem'in (s.a.), lümmetinin dünya ve âhirete dair her şeyleri için çalıştığı bilinmektedir. Durum böyle olunca, kamu malının da Resülullah'a (s.a.) verilmesi gerekir, bundan maksat da feydir (yani savaşmadan alınan ganimet malıdır). Bu söylediklerimiz Hz. Peygamber'in ganimeti kendi şahsına tahsis etmiş bulunması haline aittir. Nasıl olur ki o, ona tahsis edilen ganimeti kendisine ayırmayıp fakirlere ve ihtiyaç sahipleri arasında bölüştürmüştür! Diğer bir husus da şudur: Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.), “ganimetler bana helâl kılındı, halbuki benden önce hiç kimseye helâl değildi” buyurmuştur. Yine, “bana, iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi”! buyurmuştur. Şayet Resülullah (s.a.) ganimeti kendisine tahsis etmiş olsaydı, bu nakillere göre caiz olurdu. Fakat Allah, feyi ona, ihtiyaçlarının karşılanması sorumluluğunun tevdi edildiği müslümanlar arasında dağıtmak üzere verdi. Eğer bu fey olmasaydı, Hz. Peygamber (s.a.) müminlere minnet duymak zorunda kalacaktı, bu minnet olmasın ve ümmetinden herhangi biri kendisine yardım ve iyilik etmiş görüntüsü vermesin diye feyi ona tahsis etti. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir husus da şudur: Cenâb-ı Hak Hz. Peygambere dünya malından bir şey kazanmaya, hatta hayra sarfetmek üzere fazla bir varlığa sahip bulunmaya izin vermemiştir. Buna mukabil faziletler kazanmak ve iyilik yapmak için feyi ona vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. “Bana, iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi” anlamındaki hadis de, Allah'ın, resülüne vermiş olduğu ganimetin ona mahsus olduğuna, istediği gibi kullanabileceğine ve dilediğine dağıtabileceğine işaret etmektedir. Âlimlerimizin, devlet başkanı hakkındaki kanaatine göre savaşçılar başkana bir şey verdiği zaman halkı ona ortak etmelidir. Çünkü başkana yapılan bağış kavmine verilmiş sayılır. Fakat düşmana korku salmak suretiyle Resülullaha gelen hibeyi kendi şahsına tahsis etmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. e ESİM EL Üye EE EİN --- Dipnotlar: o Her çeşit diyete akl denir, bunu yerine getirenlere de âkıle denir (İbn Manzür, Lisånä'l” o Taberâni, el-Mu'cemü'l-kebir, XI, 61, 64; Beyhaki, es-Sünenü'l-kübrâ, II, 608. Meşhur olan rivayet; “...bana, iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi, ganimetler bana helâl kılındı, halbuki benden önce hiçbir kimseye helâl değildi...” şeklindedir.

Haşr 59:7

7. “Allah'ın (başka) beldeler halkından alıp resülüne fey olarak verdikleri, Allaha, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir. Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allaha karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir? (Ganimetlerden Hz. Peygamber'e (s.a.) Düşen Pay] Allah'ın, (başka) beldeler halkından alıp resülüne fey olarak verdikleri. Yani kâfirlerin mallarından Allah'ın resülüne verdiği veya lütfettiği ganimetler. Beldeler halkından meâlindeki ifadeden maksat, ya mallarını ganimet olarak veren beldelerdir, yahut da beldelerin fethi konusunda Resülullah'a (s.a.) verilen bir müjdedir. Yakınlar anlamına gelen “zi'l-kurbâ” sözü hakkında da şöyle denilebilir: Bu âyetten ortaya çıkan görüş Resülullah'ın (s.a.) akrabalarının kastedilmiş olmasıdır. “Bilin ki, ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allaha, peygambere, yakınlara... aittir”? meâlindeki âyete gelince, bu hükme Resülullah'ın (s.a.) yakınları ancak yorum yoluyla dâhil olur. Şöyle ki, yakınlık ifadesinden anlaşılan, âyetteki muhatapların yakınlığıdır. Taksim konusundaki hitabın, ganimete hak kazanan kimselere yönelik olduğu bilinmektedir. Allah'ın, resâlüne fey olarak verdikleri meâlindeki âyetten anlaşılan ise, ancak resülün (a.s.) yakınlarıdır. Akrabanın hissesine gelince; bu konuda âlimlerimize ait iki görüş vardır: Bazıları, aslında bu hak, iki sebepten dolayı akrabadan ancak muhtaç olanlarındır, der. Bu sebeplerin ilki, bu lafzın devamında gelen; yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar anlamındaki cümledir. Bundan maksat, onun muhtaçlara verilmesi olduğuna göre, buradan akrabalardan ihtiyaç sahiplerine harcanması gerektiği anlamı çıkar. Diğer bazıları da şöyle demiştir: Beşte bir, akrabalarına vermek üzere Resülullah'a (s.a.) ait idi, ancak Hz. Peygamber (a.s.) vefat edince bu hak iki sebeple kesildi: Birincisi, Hz. Peygamber'in (a.s.); “biz peygamberler taifesi miras bırakmayız, geride bıraktığımız mallar sadakadır”? buyurmasıdır. İkincisi, onlar bunu sadece Resülullah'ın (s.a.) hakkı olarak görüyorlardı; insanlar vefat ettiklerinde mallarındaki hakları sona erdiği gibi, Hz. Peygamber (s.a.) de vefat edince bu hak sona ermiştir. 70 (JResülullah'ın (s.a.) mirasının vârislerine intikal etmesinin yasaklanmasında iki fayda bulunmaktadır: Birincisi, Resülullah (s.a.) şahsen dünyevi lezzetler ve arzular için çalışmıyordu, sadece Allah rızası için uğraşıyordu. Durum böyle olunca, elindeki malın, bir insanın kölesinin elindeki mal konumunda olması caiz olur; bu mal, her ne kadar zâhirde köleye ait gibi görünse de gerçekte efendisine aittir. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle bir soru akla gelebilir: Neticede bütün mal-mülk Allaha ait değil midir? Buna şu cevap verilir: Evet, ancak şu da var ki, malın Allaha nispet edilmesi bunun özel durumundan dolayıdır; tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, “Allahın devesi” ve “Allah'ın evi”# buyurması gibidir. İkincisi, Resülullah'a (s.a.) ait olan o mal, kıyâmet gününe kadar ona aittir. Bakmaz mısın? onun zevceleri başkalarıyla evlenmekten alıkonulmuştur, kendisinden sonra kimseye helâl değildirler. Hz. Peygamber'in nübüvveti de kendisinden sonra kimseye geçmeyecektir. Buna göre onun mülkünün de vakfedilmesi caiz olur. Vakfedilen şeyin harcama yolunun sadaka olduğu da bilinmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ta ki (servet), içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın. Bu ilâhi beyanın iki anlamı vardır: Birincisi, şayet âyet-i kerime ganimetlerin verilmesi gereken yerleri açıklamasaydı, Resülullaha (s.a.) tahsis edilen beşte bir miktar kendisinden sonraki halifelere ait olurdu, böylece bu mallar sadece zenginler arasında dolaşan bir servet haline gelirdi. İkincisi, eğer bunlar zengin ve fakir herkese dağıtılmış olsaydı zengin kişi bu malı da elde etmekle daha çok dünya malını ele geçirir, fakir ise elde ettiği bu malla sadece şahsının ihtiyaçlarını karşılamış olurdu. İşte bundan dolayı fakirlere dağıtılması emredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle demiştir: “edDületu” insanlar arasında dolaşan şeydir; “ed-devletu” kelimesi ise tekil bir kelime olup onun fiile dönüşmesidir”. (Hz. Peygamber'in Emirlerine Uyma Zorunluluğu] [S] Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Yani Resülullah bu ganimetten size ne verdiyse onu alın ve onun hakkında kötü bir düşünce ve duygu beslemeyin! Size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Bu, yasaklayıcı ve şer'i bir kaçınma değil, sadece yasaklanan şeyden kaçınmaktır; yani o size bu ganimetten neyi yasakladıysa ondan kaçının! Peygamber size ne vermişse onu alın meâlindeki ilâhi beyan, İbn Mesüd (r.a.) mushafına göre” emir vermek diye yorumlanır. Yani size dünya malından neyi vermişse onu alın, neyi yasaklamış ise, yani sizden neyi engellemişse onu çirkin sanmayın. Yahut size neyi vermiş ise meâlindeki ifade, size ne emretmiş ise onu alın, size neyi yasaklamışsa meâlindeki ibare de, size neyi engellemişse ondan sakının anlamına gelir. Fakihlerin büyük çoğunluğunun bu âyeti, “itâ” lafzı ile birlikte emir anlamında delil olarak kullandıklarını görüyoruz. Fakat lafzın zâhiri bunu gerektirmemektedir. Çünkü “itâ, vermek, temlik etmek demektir, tıpkı “zekâtı veriniz” meâlindeki âyette olduğu gibi. Ancak bu âyetin delil olma yönü, Cenâb-ı Hakk'ın bize, Hz. Peygamber'den (s.a.) gelen mâruf ve meşru şeyleri almamızı emretmiş olmasıdır. Bu emirde Resülullah'tan (s.a.) başka kimselerden gelen meşru (ahlâka uygun) olan şeyleri almak da bulunmakla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a.) emirlerine uymak bizim için daha önemli ve daha lâyıktır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir. Bu cümle onun emrine uymanın gereğini desteklemektedir. En doğrusunu Allah bilir. mels 0 x EA geli hr Gil Tal ój eye OY 243 PETER dl öp söyle ein --- Dipnotlar: 3 o Ebü Hureyreden (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Biz peygamberler taifesi miras bırakmayız; geride bıraktığım mallar, işçilerimin ihtiyacından ve eşlerimin nafakasından sonra kalanı sadakadır” (bk. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, o Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Biz, İbrahim'e ve İsmail'e; tavaf edecekler için, kendini ibadete verecekler, rükü ve secde edecekler için evimi temiz tutun diye talimat verdik” buyur o Zeccâcşöyleder: ed-dületü, elden ele dolaşan şeyin adıdır, ed-devletü ise bir halden başka bir hale dönüşme fiilidir.

Haşr 59:8

Yoksul muhacirlerin hakkıdır ve bundan sonra gelen âyetlerin yorumu: “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar”? meâlindeki âyet ile “Bunların ardından gelenler” meâlindeki ilâhi beyanlar göstermekteİbn Mesüd'un mushafındaki bilgiyi kaynaklarda tespit etmek mümkün olmamıştır. dir ki söz konusu ganimet onların hakkıdır. Çünkü “bu falancının hakkıdır, / denildiğinde, arkasından “şu hususlar” denilmesi de gerekmektedir. Durum böyle olunca, sözü edilen ganimetlerin sayılan zümrelerin de hakkı olduğu kesinlik kazanır, Cenâb-ı Hakk'ın, o zümreler için gerekli olan hakkı insanlardan gizleme ihtimali de yoktur. Bize göre bu âyetler bu şekilde yorumlanmalıdır. En doğrusunu Allah bilir, Şimdi, Resülullah'a (s.a.) “bunlar kimin için?” diye sorulmuş olması ihtimali de vardır; buna cevaben de Yoksul muhacirlerin hakkıdır diye buyurmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.) şanı yüce olan Rabb'ine ‘bunlar kimin hakkıdır?" diye sormuş olması, cevaben Yoksul muhacirlerin hakkıdır diye buyurulmuş olması da muhtemeldir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki söz konusu edilen ganimetin, fethedilecek beldeler halkının ödenmesi gereken ganimetten ibaret olması da mümkündür. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, Küfe'nin etrafındaki köy ve kasabaları fethettiğinde, Hz. Ali ile İbn Mesüd'a (r.a.), şöyle demiştir: Daha önce sizinle bir konuyu istişare etmiş ve bir daha ihtiyaç duymamıştım. Fakat şu âyeti okuduğumda karşıma çıkan bir hususta sizin fikrinizi almak istiyorum. Ben Yoksul muhacirlerin hakkıdır meâlindeki âyeti okumuş, sonra da, bu mallar sadece bunlar için olmamalı (Jdemiş ve arkasından da “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar” anlamındaki âyeti okumuştum. Sonra, sadece bunlara mahsus olmamalı, diyerek “Bunların ardından gelenler” âyetini de okumuştum”. Rivayet edildiğine göre Bilal, ona “Resülullah'ın (s.a.) Hayber'de askere taksim ettiği gibi sen de onları bize paylaştır” demiş. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb (r.a.), “Allah'ım, beni Bilal ve benzerlerinden koru!” dedikten sonra şöyle devam etmiş: “Eğer onu size taksim edecek olsam, bundan pay almayan İslâm'daki son zümreyi ihmal etmiş olurum””; halbuki Cenâb-ı Hak “Bunların ardından gelenler” beyanıyla, onların da bunlara ortak olduğunu haber vermiştir. Ömer b. Hattâb (r.a.) bu âyetleri okuduğunda, Resülullah'ın (s.a.), Allah'ın tayin ettiği bu haklar o insanlar için olduğu bilinsin diye haber verdiği şeyi hatırlamış olması mümkündür. Yahut da Allah Teâlâ lütfedip ona, Ali b. Ebü Tâlibe (r.a.) ve İbn Mesüd'a ilham etmiştir, çünkü her ikisi de ona aynı şeyi söylemişti. Bundan dolayıdır ki âlimlerimiz şöyle demiştir: Devlet başkanı, savaşanlar bir beldeyi fethettiği zaman, isterse o beldeyi ora halkına taksim eder ve halkını haraçla yükümlü kılar, isterse askere taksim eder. Bu ancak böyle yapılır, çünkü savaştan maksat, şu iki gayeden biridir: Ya İslâm'ın dar alanını genişletmek veya insanların Allah'ın dinine teslim olmaları O'nun emrine boyun eğmeleri ve delillerini düşünmeleri için onların mekânlarını daraltmaktır. İnkârcılara karşı savaşmak onların küfürlerini cezalandırmak için değil, söylediğimiz gayeden dolayıdır. Bu gaye de, onları haraçla yükümlü kılmakla elde edilebilir. Bu sebeple de devlet başkanının takdirine bırakılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Şayet Bilal, Resülullah'ın (s.a.) Hayber'i askere taksim etmesindeki gayesini anlamış olsaydı, onu, Küfe'nin köy ve kasabalarıyla mukayese etmezdi. [§]En doğrusunu Allah bilir ya, Resülullah'ın (a.s.) Hayber'i onlara taksim etmesinin gayesi şudur: Müslümanlar, Hudeybiye'de Kâbe'ye gitmekten engellendikleri zaman, Cenâb-ı Hak onları, başlarına gelen bu belaya karşılık elde edecekleri yakın bir fetihle kendilerini müjdelemişti. Küfe'nin köy ve kasabalarına gelince, orada böyle bir amaç yoktu. Dolayısıyla bunun ona kıyas edilmesi isabetli değildir. En doğrusunu Allah bilir. Yoksul muhacirlerin hakkıdır meâlindeki beyanla, mallarından ve memleketlerinden uzak kaldıkları için geçim sıkıntısı çeken mücahitlerin kastedilmiş olması muhtemeldir. Yani daha önce sözü edilen bu hak, onlarındır. Yurtlarından uzaklaştırılanlar. Onlar gerçekte yurtlarından uzaklaştırılmış değillerdi, sıkıştırılmışlar ve neticede yurtlarından çıkmışlardı. Çıkmalarına onlar sebep oldukları için, bu iş onlara izafe edilmiştir. Nitekim “Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı” ” buyurulmaktadır. Lanet üzerine olsun İblis, Âdem ile Havva'yı cennetten çıkarmış değildi, fakat onları yasak fiili yapmaya teşvik etmiş bulunması sebebiyle ondan sonra orada kalamamışlardı; bu sebeple çıkarma fiili şeytana nispet edilmiştir. Sözünü ettiğimiz bu tür fiiller kullara nispet edildiğinde, bunun anlamı ancak buna sebep olmalarıdır, yoksa onlara nispet edilen bu fiillerin mahiyeti değildir. Bu tür fiillerin Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmesi durumunda ise hakikat ve sebep olmak üzere iki ihtimalden söz edilebilir. Çünkü kul, bir fiil yapıldığı sırada bir başkasını ancak ona sebep olmaya güç verir, bundan başkasına gücü yetiremez. Âlemlerin Rabb'i ise, fiilin işlendiği zaman kulu o fiili yapmaya muktedir kılmaya da kâdirdir. Bundan dolayı diyoruz ki, fiil Cenâb-ı Hakk'a nispet edildiğinde o fiilin hakikatinin kastedilmiş olması da caizdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Yurtlarından ve mallarından meâlindeki ifade, onların yurtlarının Mekke olduğuna, mallarının da Mekkede bulunduğuna işaret etmektedir. Bununla birlikle Mekke'nin fethinden sonra, Resülullah'ın onlara kendi yurtlarından bir şey verdiği ve oradaki mallarından onlara bir şey tazmin ettiği rivayet edilmemiştir. Böyle yapması, savaşanların galip gelerek müslümanların mallarına el koyduklarında, bu malın mülkiyetine sahip olacaklarının bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir, (SJAllah'ın lütfunun peşine düşen. Yani onlar dinleri için hicret etmiş ve mallarından faydalanma imkânını kaybetmişlerdi, kendi mallarından faydalanma imkânını kaybedince rızkı Cenâb-ı Hak'tan diliyorlardı. Allah'ın rizasının peşine düşen. Yani hicret etmeleri dolayısıyla Allah'ın rızasını bekleyenler. Allah'a ve resülüne yardım edenler anlamındaki ifadesi, bu ganimetin, onlardan mücahit olanların hakkı olduğunu gösterir, Allah'a yardım edenler meâlindeki ifadenin iki anlama gelmesi ihtimali vardır; Birincisi, onlar Allah'ın resülüne yardım ediyorlardı; buradaki “Allah” lafzı bağlantı konumundadır (sıla). İkincisi, onlar Allah'ın dinine yardım ediyor ve resülüne (a.s.) itaatte bulunuyorlardı. İşte onlar dosdoğru kimselerdir. Yani dinleri için hicret etmek ve kendilerini Cenâb-ı Hakk'a yaklaştırmak için çalışmak suretiyle gerçek imanı fiilleriyle gösterenler onlardır. . “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır.” [Başkasını Kendine Tercih Etmek] Onlardan önce bu yurda yerleşmiş olanlar. Yani orayı, hem kendilerini, hem de muhacirleri içine alacak derecede geniş bir vatan edinenler ki, bunlar ensardır. Gönülden inanmış olanlar. Yani ensar hicretten önce iman etmişlerdi; böylece muhacirlerin, onların kin ve düşmanlıklarından emin olmalarını ve kötülüklerinden korkmamalarını sağlamış oluyorlardı. Daha önce, yani hicretten önce, Kendilerine göç edip gelenleri severler. Yani Cenâb-ı Hak, kendi sevgisini onların kalplerine koydu, bu sayede muhacirleri kendi vatanlarında misafir ettiler, mallarını da onlara harcadılar. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Yani Resülullah (s.a.) Hayber'i Muhacirler arasında paylaştırıp ensara pay vermeyince, muhacirlere verdiğinden dolayı ensar, kalplerinde hiçbir rahatsızlık duymadı. Cenâb-ı Hak onların kalplerini zenginleştirdiğinden asla bir ihtiyaç ve rahatsızlık duymadılar. [§] Âyette kullanılan “hâcet” kelimesinin, kıskançlık ve kin anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani Allah Teâlâ onların kalplerini temizlemiş, o kadar ki bu sebeple içlerinde hiçbir rahatsızlık duymadılar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Yani onlar, kendi malları konusunda muhacirleri kendilerine tercih ettiler; mallarını onlara sarf etmek konusunda hiç rahatsızlık duymadılar, hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile yine de muhacirleri kendilerine tercih ettiler. [Bencillikten Sakınmak)] Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır. Cenâb-ı Hak insanları, güzel ve faydalı şeyleri sevecek ve bunları elde etmekten mutlu olacak, kötü ve zararlı şeylerden nefret edecek ve onlardan kaçacak bir tabiatta yaratmıştır. Sonra kurtuluşa ermeleri ve sevap kazanmaları için onları, sevdikleri şeylerden infak etmekle ve hoşlanmadıkları şeyleri yapmalarını istemekle imtihan etmiştir. Şunu da belirtelim ki Allah Teâlânın kişiyi cimrilikten koruması iki şekilde olur. Birincisi, Allah'ın kuluna, âhirete dair bilmediği sevaplara sahip olması için sanki bu sevabı görüyormuş gibi bir anlayış vererek ihsanda bulunmasıdır, böylece insan sevdiği şeylerden infak etmekten korkmaz ve bu hal, sanki onun için bir tabiat haline gelir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın onu muvaffak kılması, koruması ve kendisine emir ve yasaklarına saygı göstermesini ilham etmesidir; bu sayede insan nefsini yener ve şahsi isteği aksi yönde olsa da onu Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından sakınmaya sevketmesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, âyette, korumayı kendisine nispet etmesi, hazinesinde, kuluna henüz vermediği bir şeyin kaldığını gösterir, tâ ki ilâhi zatını, kulunu nefsinin cimriliğinden korumakla nitelemiş olsun; şayet bu olmasaydı kulunu cimriliğinden korumak vâdinin bir anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Kurtuluşa erecekler onlardır. Yani ebedi nimetler içinde yaşayacak olanlar onlardır; zira gerçek kurtuluş daima nimet içinde yaşamaktır. --- Dipnotlar: % Beyhaki, es-Sünenü'-kübrâ, VI, 517.

Haşr 59:9

Yoksul muhacirlerin hakkıdır ve bundan sonra gelen âyetlerin yorumu: “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar”? meâlindeki âyet ile “Bunların ardından gelenler” meâlindeki ilâhi beyanlar göstermekteİbn Mesüd'un mushafındaki bilgiyi kaynaklarda tespit etmek mümkün olmamıştır. dir ki söz konusu ganimet onların hakkıdır. Çünkü “bu falancının hakkıdır, / denildiğinde, arkasından “şu hususlar” denilmesi de gerekmektedir. Durum böyle olunca, sözü edilen ganimetlerin sayılan zümrelerin de hakkı olduğu kesinlik kazanır, Cenâb-ı Hakk'ın, o zümreler için gerekli olan hakkı insanlardan gizleme ihtimali de yoktur. Bize göre bu âyetler bu şekilde yorumlanmalıdır. En doğrusunu Allah bilir, Şimdi, Resülullah'a (s.a.) “bunlar kimin için?” diye sorulmuş olması ihtimali de vardır; buna cevaben de Yoksul muhacirlerin hakkıdır diye buyurmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a.) şanı yüce olan Rabb'ine ‘bunlar kimin hakkıdır?" diye sormuş olması, cevaben Yoksul muhacirlerin hakkıdır diye buyurulmuş olması da muhtemeldir. Şunun da belirtilmesi gerekir ki söz konusu edilen ganimetin, fethedilecek beldeler halkının ödenmesi gereken ganimetten ibaret olması da mümkündür. Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, Küfe'nin etrafındaki köy ve kasabaları fethettiğinde, Hz. Ali ile İbn Mesüd'a (r.a.), şöyle demiştir: Daha önce sizinle bir konuyu istişare etmiş ve bir daha ihtiyaç duymamıştım. Fakat şu âyeti okuduğumda karşıma çıkan bir hususta sizin fikrinizi almak istiyorum. Ben Yoksul muhacirlerin hakkıdır meâlindeki âyeti okumuş, sonra da, bu mallar sadece bunlar için olmamalı (Jdemiş ve arkasından da “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar” anlamındaki âyeti okumuştum. Sonra, sadece bunlara mahsus olmamalı, diyerek “Bunların ardından gelenler” âyetini de okumuştum”. Rivayet edildiğine göre Bilal, ona “Resülullah'ın (s.a.) Hayber'de askere taksim ettiği gibi sen de onları bize paylaştır” demiş. Bunun üzerine Ömer b. Hattâb (r.a.), “Allah'ım, beni Bilal ve benzerlerinden koru!” dedikten sonra şöyle devam etmiş: “Eğer onu size taksim edecek olsam, bundan pay almayan İslâm'daki son zümreyi ihmal etmiş olurum””; halbuki Cenâb-ı Hak “Bunların ardından gelenler” beyanıyla, onların da bunlara ortak olduğunu haber vermiştir. Ömer b. Hattâb (r.a.) bu âyetleri okuduğunda, Resülullah'ın (s.a.), Allah'ın tayin ettiği bu haklar o insanlar için olduğu bilinsin diye haber verdiği şeyi hatırlamış olması mümkündür. Yahut da Allah Teâlâ lütfedip ona, Ali b. Ebü Tâlibe (r.a.) ve İbn Mesüd'a ilham etmiştir, çünkü her ikisi de ona aynı şeyi söylemişti. Bundan dolayıdır ki âlimlerimiz şöyle demiştir: Devlet başkanı, savaşanlar bir beldeyi fethettiği zaman, isterse o beldeyi ora halkına taksim eder ve halkını haraçla yükümlü kılar, isterse askere taksim eder. Bu ancak böyle yapılır, çünkü savaştan maksat, şu iki gayeden biridir: Ya İslâm'ın dar alanını genişletmek veya insanların Allah'ın dinine teslim olmaları O'nun emrine boyun eğmeleri ve delillerini düşünmeleri için onların mekânlarını daraltmaktır. İnkârcılara karşı savaşmak onların küfürlerini cezalandırmak için değil, söylediğimiz gayeden dolayıdır. Bu gaye de, onları haraçla yükümlü kılmakla elde edilebilir. Bu sebeple de devlet başkanının takdirine bırakılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Şayet Bilal, Resülullah'ın (s.a.) Hayber'i askere taksim etmesindeki gayesini anlamış olsaydı, onu, Küfe'nin köy ve kasabalarıyla mukayese etmezdi. [§]En doğrusunu Allah bilir ya, Resülullah'ın (a.s.) Hayber'i onlara taksim etmesinin gayesi şudur: Müslümanlar, Hudeybiye'de Kâbe'ye gitmekten engellendikleri zaman, Cenâb-ı Hak onları, başlarına gelen bu belaya karşılık elde edecekleri yakın bir fetihle kendilerini müjdelemişti. Küfe'nin köy ve kasabalarına gelince, orada böyle bir amaç yoktu. Dolayısıyla bunun ona kıyas edilmesi isabetli değildir. En doğrusunu Allah bilir. Yoksul muhacirlerin hakkıdır meâlindeki beyanla, mallarından ve memleketlerinden uzak kaldıkları için geçim sıkıntısı çeken mücahitlerin kastedilmiş olması muhtemeldir. Yani daha önce sözü edilen bu hak, onlarındır. Yurtlarından uzaklaştırılanlar. Onlar gerçekte yurtlarından uzaklaştırılmış değillerdi, sıkıştırılmışlar ve neticede yurtlarından çıkmışlardı. Çıkmalarına onlar sebep oldukları için, bu iş onlara izafe edilmiştir. Nitekim “Şeytan oradan onların ayağını kaydırdı” ” buyurulmaktadır. Lanet üzerine olsun İblis, Âdem ile Havva'yı cennetten çıkarmış değildi, fakat onları yasak fiili yapmaya teşvik etmiş bulunması sebebiyle ondan sonra orada kalamamışlardı; bu sebeple çıkarma fiili şeytana nispet edilmiştir. Sözünü ettiğimiz bu tür fiiller kullara nispet edildiğinde, bunun anlamı ancak buna sebep olmalarıdır, yoksa onlara nispet edilen bu fiillerin mahiyeti değildir. Bu tür fiillerin Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmesi durumunda ise hakikat ve sebep olmak üzere iki ihtimalden söz edilebilir. Çünkü kul, bir fiil yapıldığı sırada bir başkasını ancak ona sebep olmaya güç verir, bundan başkasına gücü yetiremez. Âlemlerin Rabb'i ise, fiilin işlendiği zaman kulu o fiili yapmaya muktedir kılmaya da kâdirdir. Bundan dolayı diyoruz ki, fiil Cenâb-ı Hakk'a nispet edildiğinde o fiilin hakikatinin kastedilmiş olması da caizdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Yurtlarından ve mallarından meâlindeki ifade, onların yurtlarının Mekke olduğuna, mallarının da Mekkede bulunduğuna işaret etmektedir. Bununla birlikle Mekke'nin fethinden sonra, Resülullah'ın onlara kendi yurtlarından bir şey verdiği ve oradaki mallarından onlara bir şey tazmin ettiği rivayet edilmemiştir. Böyle yapması, savaşanların galip gelerek müslümanların mallarına el koyduklarında, bu malın mülkiyetine sahip olacaklarının bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir, (SJAllah'ın lütfunun peşine düşen. Yani onlar dinleri için hicret etmiş ve mallarından faydalanma imkânını kaybetmişlerdi, kendi mallarından faydalanma imkânını kaybedince rızkı Cenâb-ı Hak'tan diliyorlardı. Allah'ın rizasının peşine düşen. Yani hicret etmeleri dolayısıyla Allah'ın rızasını bekleyenler. Allah'a ve resülüne yardım edenler anlamındaki ifadesi, bu ganimetin, onlardan mücahit olanların hakkı olduğunu gösterir, Allah'a yardım edenler meâlindeki ifadenin iki anlama gelmesi ihtimali vardır; Birincisi, onlar Allah'ın resülüne yardım ediyorlardı; buradaki “Allah” lafzı bağlantı konumundadır (sıla). İkincisi, onlar Allah'ın dinine yardım ediyor ve resülüne (a.s.) itaatte bulunuyorlardı. İşte onlar dosdoğru kimselerdir. Yani dinleri için hicret etmek ve kendilerini Cenâb-ı Hakk'a yaklaştırmak için çalışmak suretiyle gerçek imanı fiilleriyle gösterenler onlardır. . “Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır.” [Başkasını Kendine Tercih Etmek] Onlardan önce bu yurda yerleşmiş olanlar. Yani orayı, hem kendilerini, hem de muhacirleri içine alacak derecede geniş bir vatan edinenler ki, bunlar ensardır. Gönülden inanmış olanlar. Yani ensar hicretten önce iman etmişlerdi; böylece muhacirlerin, onların kin ve düşmanlıklarından emin olmalarını ve kötülüklerinden korkmamalarını sağlamış oluyorlardı. Daha önce, yani hicretten önce, Kendilerine göç edip gelenleri severler. Yani Cenâb-ı Hak, kendi sevgisini onların kalplerine koydu, bu sayede muhacirleri kendi vatanlarında misafir ettiler, mallarını da onlara harcadılar. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Yani Resülullah (s.a.) Hayber'i Muhacirler arasında paylaştırıp ensara pay vermeyince, muhacirlere verdiğinden dolayı ensar, kalplerinde hiçbir rahatsızlık duymadı. Cenâb-ı Hak onların kalplerini zenginleştirdiğinden asla bir ihtiyaç ve rahatsızlık duymadılar. [§] Âyette kullanılan “hâcet” kelimesinin, kıskançlık ve kin anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani Allah Teâlâ onların kalplerini temizlemiş, o kadar ki bu sebeple içlerinde hiçbir rahatsızlık duymadılar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Yani onlar, kendi malları konusunda muhacirleri kendilerine tercih ettiler; mallarını onlara sarf etmek konusunda hiç rahatsızlık duymadılar, hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile yine de muhacirleri kendilerine tercih ettiler. [Bencillikten Sakınmak)] Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır. Cenâb-ı Hak insanları, güzel ve faydalı şeyleri sevecek ve bunları elde etmekten mutlu olacak, kötü ve zararlı şeylerden nefret edecek ve onlardan kaçacak bir tabiatta yaratmıştır. Sonra kurtuluşa ermeleri ve sevap kazanmaları için onları, sevdikleri şeylerden infak etmekle ve hoşlanmadıkları şeyleri yapmalarını istemekle imtihan etmiştir. Şunu da belirtelim ki Allah Teâlânın kişiyi cimrilikten koruması iki şekilde olur. Birincisi, Allah'ın kuluna, âhirete dair bilmediği sevaplara sahip olması için sanki bu sevabı görüyormuş gibi bir anlayış vererek ihsanda bulunmasıdır, böylece insan sevdiği şeylerden infak etmekten korkmaz ve bu hal, sanki onun için bir tabiat haline gelir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın onu muvaffak kılması, koruması ve kendisine emir ve yasaklarına saygı göstermesini ilham etmesidir; bu sayede insan nefsini yener ve şahsi isteği aksi yönde olsa da onu Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından sakınmaya sevketmesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, âyette, korumayı kendisine nispet etmesi, hazinesinde, kuluna henüz vermediği bir şeyin kaldığını gösterir, tâ ki ilâhi zatını, kulunu nefsinin cimriliğinden korumakla nitelemiş olsun; şayet bu olmasaydı kulunu cimriliğinden korumak vâdinin bir anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Kurtuluşa erecekler onlardır. Yani ebedi nimetler içinde yaşayacak olanlar onlardır; zira gerçek kurtuluş daima nimet içinde yaşamaktır. --- Dipnotlar: % Beyhaki, es-Sünenü'-kübrâ, VI, 517.

Haşr 59:10

[Ölülere Dua Etmek ve İstiğfarda Bulunmak] Bunların arkasından gelenler de; “Ey Rabb'imiz, bizi bağışla derler. Cenâb-ı Hak, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin ümmetinde, geçmişine dil uzatanların bulunabileceğini kesinlikle bilmektedir, bundan dolayı onlara, atalarına mağfiret dilemelerini emretmiştir. Bu âyette, Râfizilere, Hâricilere ve Mütezile mensuplarına ait sözlerin yanlış olduğunu gösteren işaretler vardır. Şöyle ki, Râfiziler, insanlar hilafeti Ebü Bekir es-Sıddik'a (r.a.) vermekle küfre girmiştir, derler. Hâriciler, Ali b. Ebü Tâlib (r.a.), Muâviye ve arkadaşları ile savaşmakla küfre girmiştir, derler. Mütezile de, savaşta doğruluktan ayrılan kişi imandan çıkmış olur, derler. Şimdi, söz konusu gruplar, işledikleri günahlar zelle türünden küçük hatalar olsa bile, onları tekfir eder veya imandan çıkarırlar. Bu durumda onlar için istiğfarda bulunmanın anlamı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak müşrikler için istiğfarda bulunmayı yasaklamıştır. Cenâb-ı Hak, bu âyette onlar için istiğfara izin verdiğine göre, bu, onların işledikleri günahların kendilerini imandan çıkarmadığını gösterir. Ayrıca âyet, onların arasında kardeşlik bağının var olduğunu da ifade etmektedir; hepimiz bilmekteyiz ki öncekilerle sonrakiler arasındaki kardeşlik, sadece dinde kardeşlik anlamındadır. Şayet onlar mümin olmasalardı kardeşliğin sürmesi anlamsız olurdu. En doğrusunu Allah bilir. Bir de Cenâb-ı Hak, kalplerimizde, iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma! diye buyurmaktadır. Şayet söz konusu grupların yaptıkları kendilerini imandan çıkarmış olsaydı, bu duanın anlamı kalmazdı. Zira müminlerin kalplerinde olması gereken, kâfirlere karşı düşmanlık ve nefrettir. Şanı yüce olan Allah bu âyette, müminlerin kalplerinden nefret ve kıskançlığı gidermek için onlara bu duayı emrettiğine göre, onlar da mümin gruplar içinde yer alır. En doğrusunu Allah bilir. Bir de müminlere atalarına istiğfar etmelerinin emredilmesinde, onlar, şayet Allah'ın lütfu ve bağışlaması olmasaydı ceza görmelerini gerektirecek birtakım günahlar işlemiş olduklarına dair işaret vardır. Her ne kadar bu günah işleyenler yaptıklarını içtihat ederek gerçekleştirmişlerse de bunlara istiğfarda bulunulmasının emredilmesi aynı zamanda her müçtehidin isabet etmediğini bildirme hikmetini de içerir. Kalplerimizde, iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma! Yani düşmanlık bırakma! Muhtemeldir ki burada daha önce yaşayıp göçen müminler kastedilmektedir. Her müminin kastedilmiş olması da mümkündür. (İRabb'imiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin! Rahmet, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına olan lütuf ve ihsanıdır. O'nun şu kelâmına bakmaz mısın: “Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin Allah Teâlâ burada rahmetinin, kendisinden bir hediye ve kullarına bir ihsanı olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. [İstiğfarın Anlamı] Şunu da belirtelim ki yaşarken istiğfar etmenin iki anlamı vardır: Birincisi, mağfireti gerektiren sebebin gelmesini istemektir, ikincisi de, mağfiret gerçeğidir. Ölüm halinde mağfiretin kendisini istemekten başka bir şey yapılamaz. Şânı yüce olan Allah, müminleri öldükten sonra istiğfara davet ettiğinde öldükten sonra istiğfar haline -biraz önce kaydettiğimiz gibi- yöneldiğine göre, bunun gerçek mânada mağfiretten başka bir anlamının bulunmadığı ortaya çıkar. Bu da onların işledikleri günahların kendilerini imandan çıkarmadığını gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hak, büyük günah işleyenlerin mağfiretlerinin mümkün olmadığına hükmetmiş olsaydı, onlar için istiğfar emrini vermesinin bir hikmeti kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Câfer b. Harb” şöyle demiştir: Kalplerimizde, kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma! meâlindeki âyet, onların kalplerinde bir şey bıraktığına işaret etmez. Çünkü birine, “falana bir şey yapma” denince, bundan istediği zaman ona bir şey yapabileceği anlamı çıkmaz. Fakat buna şöyle cevap verilebilir: Cenâb-ı Hak başka bir âyette, onlarda düşmanlık duygusunu koyduğunu gösteren bir ifade mevcuttur. O'nun şu beyanına bakmaz mısın? “Aralarına kıyâmet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk”. Şayet, “onları kendi hallerine bıraktı, kalplerine bir şey koymadı” denilirse şöyle cevap veririz: Âyet, kendileri hiçbir şey yapmadıkları halde Cenâb-ı Hak, onların kalplerinde düşmanlık yarattı anlamına gelmez. Buna göre, Allah Teâlâ bu şeyleri kulun fiil işlediği anda yarattığı sabit olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Mei si Geli çiz iyiyi --- Dipnotlar: ” Ebu'l-Fazl el-Eşec Câfer b. Harb el-Hemedâni el-Bağdadi (6. 236/850 ), Mütezile'nin önemli âlimlerindendir. Kelâm ilmini Basrada Ebu'l-Huzeyl el-Allâf'tan almıştır. Çeşitli eserler telif etmiştir (bk. Zirikli, el-A'lâm, II, 123).

Haşr 59:11

(Hz. Muhammed'in Peygamberliğine İlişkin Delil Şu münafıklık edenleri görüyor musun? Ehl-i Kitap'tan inkârcı yandaşlarına şöyle diyorlar? Bu ilâhi beyan şunu göstermektedir: Allah Teâlâ Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin peygamberliğine dair delilleri münafıkların kendileri üzerinde göstermiştir. JÇünkü onlar bu sözü Ehl-i Kitaba gizlice söylemişlerdi. Böyle bir sözü müminlere açıklamaları ihtimali yoktur. Kâfirlerin bunu müminlerden birine haber vermesi de mümkün değildir. Cenâb-ı Hak, münafıkların neler söylediğini kendisine haber verince, Resülullahın bunu ancak vahiyle ve kendisine gelen âyetle öğrendiği ortaya çıkmıştır. İşte bu, Hz. Peygamber'in (s.a.), onların da peygamberi olduğunun alâmetidir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız meâlindeki ifade iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, onlar bu sözü, savaşta taraftarlarının çok olacağını göstermek için söylemiş olabilirler. İkincisi, bu sözü Ehl-i Kitab'a kendi varsayımları olarak söylemiş olabilirler. Yani Hz. Peygamber (s.a.) onların durumunu bildiğine göre, “kendi arkadaşlarını yurtlarından kovdu” denileceğinden endişe ederek onları Medineden çıkarmayacaktır. Onları çıkaramayacağına göre, Ehl-i Kitab'ı da çıkarmaz ve bunlara savaş açılmaz. Sizin hakkınızda (aleyhinizde) kimseye asla itaat etmeyiz. Yani asla sizin aleyhinize kimseye yardım etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız. Onların Ehl-i Kitaba yardım edeceklerine dair bu vâdi, o müstahkem şehirler hakkında yapmış olmaları muhtemeldir. Nitekim başka bir âyette; “Onların topu birden sizinle, ancak müstahkem yerlerde ve siperler ardında olduklarında savaşırlar”” diye buyurulmaktadır. Sonra Cenâb-ı Hak, eğer onlara yardım ederler ve sonra mağlup olurlarsa, kaçıp gideceklerini, onlara sırtlarını döneceklerini ve bir daha asla yardım etmeyeceklerini haber vermektedir. Allah şahittir ki onlar düpedüz yalancıdırlar buyurmaktadır. Burada şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Allah onların yalanına nasıl şahitlik eder? Yalan, ancak haberlerde söz konusudur. Onların söylemiş oldukları söz ise sadece bir vâddir. Dolayısıyla burada, onlar vâdlerine muhalefet ederler, denilmesi gerekirdi? Hâriciler bu gibi âyetleri, günah işleyen insanın kâfir olduğuna delil gösterirler ve şöyle derler: Cenâb-ı Hakk'a iman eden insan, asla O'na âsi olmayacağına da iman etmiştir. Sonra âsi olursa, bu isyanıyla, imanında yalancı olduğu ortaya çıkar. Bundan dolayı onun küfrüne hükmedilir. [ ]Buna vereceğimiz cevabın biri şöyledir: Münafıkların Ehl-i Kitab'a BN söyledikleri sözler, kendilerinin onların dostu olduklarını haber vermekten ibarettir. Cenâb-ı Hak da onların bu dostluk sözlerinde yalancı olduklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Haşr 59:12

Bu âyet-i kerime iki gruba karşı Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletinin delili bulunmaktadır. Zira âyet, gayba dair bir hususu haber vermektedir. Bu bilgiye, ancak bir bildiren vasıtasıyla ulaşılabilir. Halbuki Resülullah'ın herhangi birine başvurup bu haberi alması veya herhangi bir insandan bir şey öğrenmiş olması mümkün değildir. Henüz vukü bulmadığı halde ileride olacak bir şeyi haber verdiğine göre, onun söylediklerinin risâlet ve vahiy gereği sözler olduğu anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk'ın bu âyetlerle müminlere, Resülullah'ın, kendi âdetleri itibariyle iyilik etmeleri gereken kişilerden neler gördüğünü hatırlatmış olması mümkündür. Zâlim de olsa, nesep veya kabile yoluyla kendilerine yakın olan kişiye yardım etmek ve desteklemek, Arap milletinin âdeti idi. Sonra, Cenâb-ı Hak, Muhammed'i (s.a.), aralarında yetiştiği Kureyşe peygamber olarak gönderdi, ama onlar kendisine düşmanlık gösterdiler, hatta onu öldürmeye yeltendiler. Allah yahudilere, hıristiyanlara ve kitaplarında nitelikleri belirtilen bütün din mensuplarına görünen bir delil yaptı. Onlarsa kendisini, kötülük etmek ve düşmanlık göstermekle karşıladılar. -en doğrusunu Allah bilir ya- bütün bunlar, onun (a.s.) risâletinin insanların yardımıyla değil, Allah'ın yardımı, lütfu ve desteğiyle üstün geldiğinin belgesidir. Yardım istenecek olan yalnızca Allahttır.

Haşr 59:13

Şu bir gerçek ki, yüreklerinde size karşı duydukları korku Allah'a karşı duyduklarından daha şiddetlidir. Bu âyet, onların yüreklerinde hissettikleri gerçek korku anlamına gelebilir, fakat bunun temsili bir ifade olması da mümkündür. Temsili ifade olduğunu düşündüğümüzde, “Sizden olduklarına dair Allaha yemin de ederler, halbuki onlar sizden değildir, fakat onlar korkak bir topluluktur” meâlindeki beyanda mevcut anlam kastedilmiştir. Allah Teâlâ, onların yemin ederek kendilerinin mâzur görülmesini istediklerini haber vermektedir. Onların bu davranışını, insanın kendilerinden korktuğu kişilere karşı yaptığı davranışa benzeterek, onu, içlerindeki korku, diye isimlendirmesi de mümkündür. Bu, “Servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline! O malının kendisini sonsuza kadar yaşatacağını zanneder” meâlindeki âyete benzemektedir; yani malının kendisini ebedi kılacağını zanneden kişinin topladığı gibi varını yoğunu bir araya getirdi. İşte yukarıdaki âyet de bunun gibidir. Âyetin hakikat mânasında olması da mümkündür. Bu durumda farklı yorumlar yapılabilir: Birincisi, onlar her gruba karşı dostluk gösteriyorlardı. Fakat kesinlikle Cenâb-ı Hakk'ın, iki gruptan sadece birinin dostu olduğunu düşünüyorlardı. Bu gruplardan biri kurtulduğunda onlar da kurtulmuş olacaklardı. Bu yoruma göre sanki onlar, sadece müminlerden değil, herkesten korkuyorlardı, fakat Allah'tan korkmuyorlardı; çünkü belirttiğimiz yoruma göre Allaha karşı kendilerini emniyette görüyorlardı. İkincisi, onların sadece müminlerden korkuyor olmaları da mümkündür. Nifak ehli, şu iki sınıftan birine mensuptular: Ya Dehriyyeden iken münafık olmuşlar veya Ehl-i Kitap iken münafık olmuşlardı. Şayet Dehriyye'den idiyseler, onlar yaratıcının varlığını kabul etmedikleri için Cenâb-ı Hak'tan korkmazlar. Kitap ehlinden idiyseler, onlar da; “Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız” diye inandıkları EZA için kendilerini emniyette görüyorlardı. Böylece her iki tarafda Allah korkusu taşımayınca, yerini özellikle müminlerin korkusu aldı. En doğrusunu Allah bilir. Yüreklerinde size karşı duydukları korku Allaka karşı duyduklarından daha şiddetlidir meâlindeki ilâhi kelâmın, çünkü onlar anlayışı kıt bir topluluktur anlamındaki âyetle tefsiri de mümkündür. Burada iki ihtimal vardır: Birincisi, onlar dünyadaki belaların ve nimetlerin, âhiretteki belaların ve nimetlerin hatırlatıcısı olduğunu anlamıyorlardı. Bunların beherinin kendisi için oluşturulduğunu düşünüyorlardı. Bu onların vehmi ve zannı haline gelince, artık Cenâb-ı Hak'tan korkmuyorlardı. İkincisi, onlar anlayışı kıt bir topluluktur anlamındaki cümle, buradaki vâdi ve tehdidi anlamıyorlar, bilâkis onlar, kendilerinden menfaat bekledikleri ve zararlarından korktukları kişilerden korkuyorlar, ama Cenâb-ı Hak'tan korkmuyorlardı, demektir. Burada şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Müslümanlardan kimse yoktur ki onun insanlara karşı duyduğu korku, Cenâb-ı Hakk'a karşı duyulan korkudan fazla olmasın. Çünkü kişinin bir hatasından, başkasının haberdar olması korkusuyla sakındığını, ama kendisi ile Cenâb-ı Hak arasında kalan pek çok hatadan sakınmadığını görüyorsun. Buna iki şekilde cevap verilebilir. Birincisi, insandan korkmanın neticesinde herhangi bir kurtuluş ümidi yoktur, ama Allah'tan korkmanın karşısında, O'nun rahmeti, lütfu ve ihsanının tecelli etme ümidi vardır. Allah'ın rahmet ve faziletinin doğurduğu ümit kişiye, günaha girme cesaretini vermekte ve o günahı işlemektedir. İkincisi, insanın işlediği günaha, başkalarının da ortak olduğunu görünce onlardan korkmuyor. Onun korkusu, kendilerinde iyilik alâmeti ve Cenâb-ı Hakk'ın dinine yardım emaresi bulunan insanlardandır. Durum böyle olunca, kişilerin bizzat yaratılmışlardan değil, Cenâb-ı Hak'tan korktukları ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. LAN İS MKE AD yla Yeşi

Haşr 59:14

Onların topu birden sizinle, ancak müstahkem yerlerde ve siperler ardında olduklarında savaşırlar. Buradaki topu birden anlamındaki sözcükten maksat şudur: Münafıklar ve Ehl-i Kitap, hep birden topluca sizinle savaşamazlar; çünkü münafıklar, Ehl-i Kitab'a yardım etme ve savaşta yanlarında bulunma şeklinde verdikleri sözlerinde durmazlar. Ancak müstahkem yerlerde meâlindeki cümlenin, savaşamamak konumunda bulunması muhtemeldir. Bunun, münafıkların Ehl-i Kitab'a yaptıkları vâdin istisnâsı olması da ihtimal dâhilindedir. Şayet savaşın istisnâsı kabul edilirse, iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, onlar ancak müslümanların kendilerini göremeyeceği şekilde şehirlerde, kalelerde ve siperlerin arkasında savaşabilirler. En doğrusunu Allah bilir. İkinci yoruma gelince, burada da iki ihtimalden söz edilebilir: İlki, onlar Ehl-i Kitab'a “savaşta yardım” diye verdikleri söze vefa göstermezler, ama kendileri müstahkem şehirlere sığınırlar. Cenâb-ı Hakk'ın müslüman kesime, onlar hakkında verdiği habere bakmaz mısın? “Düşman birlikleri tekrar geldiğinde, size ait haberleri uzaktan almak üzere çöllerde dağınık yaşayan bedevilerin arasında bulunmayı arzu ederler”. Bu âyette Allah, onların müslümanlara dostluk gösterisine kalkışacaklarını haber vermektedir, tıpkı savaş çıkıncaya kadar Ehl-i Kitaba dostluk gösterdikleri gibi. Ama savaş çıkınca müslümanlar hakkında haber alabilecekleri yerlere sığınacaklar. Buna göre, bu kişilerin Ehl-i Kitap olmaları mümkündür. İkinci yorum, onlar sizinle savaşamazlar ama müstahkem şehirlere girer ve orada âkıbetin kime güleceğini, kimin zafer elde edeceğini beklerler. Nitekim başka bir âyette bu husus şöyle belirtilmektedir: “Sizi gözetleyip duranlar, eğer size Allah'tan bir zafer nasip olursa, “Sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler kazançlı çıkarsa (bu defa onlara), “Üzerinize kol-kanat gerip müminlerden sizi korumadık mı? derler”, Cenâb-ı Hak, onların neticeyi bekleyeceklerini haber vermektedir. İşte onların müstahkem şehirlere sığınacakları ifadesi bu şekilde yorumlanabilir. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Kendi aralarındaki gerginlik ve çatışma şiddetlidir. Bu ilâhi beyan da iki şekilde yorumlanır: Biri, onların çatışmaları, yani kuvvetleri (S. açık bir düşman görmedikleri müddetçe kendi aralarında şiddetlidir, dememizdir. Diğeri, onların çatışmaları, aralarında savaş devam ettiği sürece şiddetlidir, zira onların içinde kendisine korku salmak gücüyle ikram edilen kimse yoktur, dememizdir. Fakat kendileriyle Hz. Muhammed (s.a.) ve arkadaşlarıyla arasında bir savaş çıktığı zaman, müslümanların içinde kendisine korku salma gücü ikram edilen birinin -ki o peygamberdir- bulunması sebebiyle sinerler. Resül-i Ekremden (a.s.) rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur: “Bana, iki aylık mesafeden düşmana korku salma özelliği ikram edilmiştir” buyurmuştur. Bu kadar uzun bir mesafeden düşmana korku salmakla yardım edilince, elbette yaşadığı şehirdeki münafıklara karşı da bundan mahrum edilmez. Durum bu şekilde ise, âyetin yorumu söylediğimiz gibi olur. En doğrusunu Allah bilir. Sen onları birlik içinde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Çünkü münafıkların bütün arzusu canlarını kurtarmak ve rahata kavuşmaktır. Ehl-i Kitab'ın amacı da, kendi inançlarını korumak ve onu ayakta tutmaya çalışmaktır. İki tarafın arzuları ve maksatları farklı olunca kalpleri de farklılaşır. “Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara ne bunlara!” meâlindeki âyet de kalplerinin ve gayelerinin farklı olduğu anlamındadır. Çünkü onlar aklını iyi kullanamayan kimselerdir. Bu âyetin üç mânaya gelmesi ihtimali vardır. Birincisi, onlar vâdin ve tehdidin hakikatini anlamıyorlar. İkincisi, akıllarını kullanarak faydalı olanı bulamıyorlar. Üçüncüsü, âkıbetin kime güleceğine akıl erdiremiyorlar. Daha önce onların âdetinin, zaferi kimin kazanacağını, âkıbetin kime güleceğini beklemek olduğunu söylemiştik. Akıllarını kullanıp neticeyi kestiremedikleri için de, ne dış görünüşte ne de gerçek âlemlerinde iki taraftan birine toptan dost olamıyorlar. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “© “Bana, iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edilmiştir.. Meşhur olan rivayet; “Bana bir aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi” şeklindedir.

Haşr 59:15

Kendilerinden az öncekilerin durumu gibi: Onlar yaptıklarının cezasını tatmışlardı. Bu ifadenin altında başka bir benzetme gizli olabilir. Sanki Cenâb-ı Hak, o kâfirlerin misali, kendilerinden önce geçenlerin örneği gibidir, buyurmaktadır. Nitekim “İnkârcılara seslenenin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyen hayvana haykıran çobanın durumuna benzer” meâlindeki âyette de bu görülmektedir. Yani Hz. Muhammed'in (s.a.) durumu, sürüsüne söz dinletmeye çalışan çoban gibi, kâfirlerin durumu da sadece sözü işiten hayvan sürüsü gibidir. Buradaki benzetme ve onun mahiyeti üç şekilde açıklanabilir: Birincisi, şöyle denilebilir: Kendi peygamberlerine arkadaşlığı kötü yapan o kâfirlerin durumu daha önce gelen peygamberlere kötülük yapanlar gibidir; onların uğradıkları âkıbeti tatmaları yakındır. İkinci olarak şöyle denilebilir: Hz. Peygamber'i (s.a.) Medineden çıkarmak isteyen Medineli kâfirlerin durumu, Resülullah: (s.a.) Mekkeden çıkaran Mekkeli kâfirler gibi olacaktır; yakında onlar da Mekkeliler'in tattığı esaret ve ölüm acısını tadacaklardır. Medineli kâfirlerin, resülü Medineden çıkarmak istediklerinin delili, “Onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi” meâlindeki âyettir. (Üçüncüsü de] o temsil ile özel bir şehrin veya kabilenin kastedilmiş olmasıdır. Buna göre şöyle diyebiliriz: Beni Kurayza'nın durumu, tıpkı kendilerinden önceki Beni Nadir'in durumu gibi olacaktır; bunlar da onların tattıkları âkıbeti tadacaklardır. En doğrusunu Allah bilir. Onları elem veren bir azap beklemektedir. Bu âyet, onların kâfir olarak öleceklerini haber vermektedir. Aynı zamanda gaybtan haber vermesi itibariyle Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvetine de işaret etmektedir. LEŞ İNİ LAS CE AI YL İĞ lar İLAN ES Oddi Aii

Haşr 59:16

Tıpkı şeytanın durumu gibi: Hani o insana “İnkâr et der; o inkâr edince de, Bilesin ki benim seninle ilgim yok’ der. Münafıklar da böyledirler. Onlar da önce dostluk gösterir, yardım vâdederler, ama savaş çıktığında vazgeçip ilgilerini keserler. [§]Benim seninle ilgim yok meâlindeki sözün âhirette EIA söylenmesi mümkündür. Çünkü bir âyette şöyle buyurulmaktadır, Şeytan şöyle der: “Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Ben daha önce, beni Allaha ortak koşmanızı kabul etmemiştim””. Bu sözün dünyada söylenmiş olması da mümkündür. Nitekim âyette şöyle buyurulmaktadır: “O vakit şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve “Bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım, demişti. Ardından iki güç birbirini görünce hemen dönüş yaptı ve: ‘Şüphesiz benim sizin sorumlulugunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin göremediğinizi görüyorum... dedi”,

Haşr 59:17

Âyetin muhtevası açıktır. FEAE AE R R igg

Haşr 59:18

Ey iman edenler! Allah'a itaatsizlikten sakının! Herkes... baksın. Cenâb-ı Hakk'ın Allalva itaatsizlikten sakının. Bir köle ile efendisi arasındaki ilişkiden söz edildiğinde, mutlaka o ilişkiye dair bir şey zikredilmez. Meselâ; “Allah, takvâ ile hareket edenlerin yanındadır”! meâlindeki âyette, onlara destek olmak ve yardınıcı olmak anlamında kendileriyle beraber olduğu anlatılmaktadır. “Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır”? meâlindeki âyette de, dostluk ve başarılı kılmakta onlarla beraber olduğu anlatılmaktadır. İşte Allah'tan sakının! meâlindeki ilâhi buyruk da böyledir. Çünkü Allah'ın sakınanlarla beraber olduğu müddetçe, insanın yeniden Allah'tan korkması gerekmemektedir. Zira âyetin zâhiri bunu gerektirmektedir. Tıpkı “doğrularla beraber olun” meâlindeki âyette doğruluk konusunda onlar gibi olun denildiği gibi. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede bazı şeylerin söylenmemiş olduğu (ızmâr) ortaya çıkınca, âyete şu mânalardan biri verilmelidir: Ya yüce Allah'ın haklarını zayi etmekten sakının, O'nun sınırlarını aşmaktan ve yıkmaktan sakının, O'nun gazabından sakının, O'na muhalefetten sakının, [ ]yahut da Cenâb-ı Hakk'ın gazabını gerektiren sebeplerden sakının! “Takvâ” kavramı ile O'nun emir ve yasaklarının kastedilmiş olması da muhtemeldir. Çünkü belirttiğimiz üzere “takvâ, yani “sakınma” lafzı mutlak olarak kullanıldığında, bununla Allah'ın emir ve yasakları kastedilir. Emre mukabil zikredilince de Allah'ın haramları ve yasakları akla gelir. En doğrusunu Allah bilir. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın. Bu âyette emredilenleri yapan uhrevi sorumluluklardan kurtulur; çünkü insan, yapacağı bir şeyi meydana getirirken onu yarın için yaptığını kalbine hissettirirse yarın utanacağı veya üzüleceği şeyleri yapmaktan çekinir, aksine sevineceği şeyleri yapar. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin, insanın yarın için hazırladığı şeylere dikkat etmesinin gerektiği anlamına da gelmesi mümkündür. Buna göre insan, yarın için hazırladığı şeylere dikkat etmesi gerektiğini hatırladığında, bu kendisini iki şeyden birine sevk eder; Ya yaptığı kötülüklere tövbe etmeye veya kendisine verilen güzelliklere şükretmeye. Bütün bunlar hayırda artış demektir; yapılması gereken de insanın bu konuda gafil olmamasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bu ilâhi beyan, kişi, yarına neyi göndermek istiyorsa bugün yapacağı fiilleri ona göre ayarlasın anlamına da gelebilir; şayet onun âkıbeti helâke gidecekse ondan sakınır, kurtuluşa götürecekse onu yapar. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! meâlindeki cümle, insanın yarın için hazırladığı şeyler üzerinde düşünmeyi terketmekten sakınması mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Aynı âyetin içinde Allah'a itaatsizlikten sakının anlamındaki cümlenin iki defa tekrar edilmesi, iki ihtimali akla getirmektedir: Birincisi, ilkinde “Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefetten sakının” mânası, ikincisinde “Allah'ın cezasından ve gazabından sakının” mânası kastedilmiş olmasıdır. İkincisi, konuşma sırasında uyarma anlamı taşıyan cümlenin desteklenmesi amacıyla tekrar edilmesi genel bir teâmül olduğundan aynı cümle tekrar edilmiş olabilir. [§]§Tıpkı “Bu size söylenenler, gerçek olmaktan çok çok uzak!” EZ meâlindeki âyette ve “(Ey insan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor; evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor” meâlindeki âyette olduğu gibi. En doğrusunu Allah bilir. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır meâlindeki cümlede ise murakabeye ve fiili işlerken dikkatli olmaya teşvik anlamı vardır. Çünkü bir şeyi yaparken, işlediği günahlara ve yaklaştığı kötülüklere Cenâb-ı Hakk'ın muttali olduğunu bilen kişi, onu yapmaktan sakınır ve ondan uzak durur. Ey iman edenler! Allah'a itaatsizlikten sakının. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! (Evet) Allaha itaatsizlikten sakının; şüphesiz Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. Bu beyan hakkında âlimler şöyle demiştir: Bu âyet dört açıdan uyarı ifade etmektedir. Biri, Allah'a itaatsizlikten sakının anlamındaki cümlede, ikincisi herkes, yarın için ne hazırladığına baksın meâlindeki cümlede, üçüncüsü, Allaha itaatsizlikten sakının meâlindeki cümlede ve dördüncüsü Allah, yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır anlamındaki cümlede. Şimdi, bu tehditler, Ey iman edenler anlamındaki ifadeden sonra gelmekte, dolayısıyla müslümanları muhatap almaktadır; dolayısıyla müminler hakkında kullanılan tehdit ifadeleri, kâfirler hakkında kullanılandan daha fazla olmuştur. Şu kadar var ki Allah Teâlâ müminleri, kâfirler için hazırlamış olduğu şeyden korkutmaktadır, tâ ki kâfirler için hazırlamış olduğu azabı gerektiren fiilleri müminler yapmış olmasın. Bu aynen “kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının” meâlindeki âyette olduğu gibidir. Sonra Cenâb-ı Hak âhireti çabuk geleceği için “yarın, dünyayı da çabuk yok olacağı için “dün” diye nitelemiştir. Tıpkı “biz dünyayı sanki dün yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş hale getiririz” meâlindeki âyette ifade edildiği üzere. Herkes kendi âkıbetini düşünsün diye, Allah Teâlâ bu âyetle müminleri uyarıp öğüt veriyor. İnsan bir şeyi yaparken onu dünya için mi, âhiret için mi yapıyor? Herkes, kendisi boş yere mi, yoksa Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiği gibi büyük bir dâva için mi yaratıldı? Bunları düşünsün diye... --- Dipnotlar: 2 “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz. Kuşkusuz Allah iyilik yapanların yanındadır” (el- Ankebüt, 29/69). 8 o “Eyiman edenler! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun!”.

Haşr 59:19

Allahı unutan ve bu yüzden Allahın da onlara kendilerini unutturdugu kimseler gibi olmayın. Bazı müfessirler onlar Allah'ı unuttular meâlindeki cümleye, Allah için amel etmeyi unuttular anlamını vermiştir. Unutmak (nisyan), terketmek demektir; buna göre, onlar Cenâb-ı Hak için yapılması gerekenleri terkettiler, anlamına gelir. Altah da onlara kendilerini unutturdu. Yani kendilerinin unutması sebebiyle onları rezil etti. Bize göre âyette, bir iş yapıp ondan kendisi için bir fayda beklemeyen hiçbir insan yoktur, anlamı da vardır. Çünkü fayda elde etmek için çalışmayan insan, dünyada o işle fuzuli oyalanmıaktadır. Kâfirler, Cenâb-ı Hakk'ın emrine uymamaları, O'na itaat etmemeleri ve O'nun rızasına uygun iş yapmayı terketmeleri yüzünden Allah için çalışmayı terketmiş olmaları, kendileri için çalışmayı da terketmiş olmaları demekti. Bu itibarla onlar Allah'ı unuttular meâlindeki cümle, Allah için çalışmayı unuttular anlamına gelir. Allah için bir şey yapmaları kendileri için yapmış olmaları demek olur. Buna göre onlar, kendileri için çalışmayı terketmiş oluyorlardı. Sanki onlar kendilerini unuttular ve bu yüzden unutulmuşlardan oldular, denilmektedir. [İnsanlara Ait Fiillerin Yaratılması] Allah da onlara kendilerini unutturdu. Yani Allah Teâlâ, onlarda unutmak ve terketmek fiilini yarattı. Cenâb-ı Hak burada unutmayı seçmiş olmayı onlara, unutturmayı da kendisine nispet etmiş ve o fiili yaratmıştır. Bu, onlarda unutma fiili önceden gerçekleşti de sonra Allah onlara unutturmuş oldu anlamında değildir, bunu onlarda, o fiili ihtiyar ettikleri zamanda yarattı anlamındadır. Bu aynen “Allah ona doğru yolu gösterdi, o da doğru yolu buldu” cümlesine benzer. Yani o doğru yolu istedi, Allah da ona doğru yolu gösterdi. Bütün bunlar, aynı anda olmaktadır. İşte unutmak ve rezil etmek de böyledir. Nasıl ki insan hidâyeti veya küfrü seçtiğinde Allah onun için hidâyeti ve küfrü yarattı ise, insan unutma fiilini seçtiğinde Cenâb-ı Hak da onun için unutma fiilini yaratmıştır. Bunlardan herhangi birinin diğerine göre takdim-tehiri caiz değildir. Allah onlara kendilerini unutturdu anlamındaki cümle, aynen onlar Allah'ı unuttular meâlindeki beyan gibidir. Zira kendilerini anlamındaki söz, onlar Allah'ı unuttular cümlesi içinde de vardır. Çünkü Allah için amel aynı zamanda kendileri için amel demektir. Kendileri için çalışmaları da, rızasını istedikleri Allah için çalışmaktır. Bundan dolayı diyoruz ki iki şeyden her biri, aynı zamanda diğeri içinde de vardır. Burada başka bir ihtimal daha söz konusudur. ( Onlar itaati terkettiklerinde, Cenâb-ı Hak, onların EA ilâhi emri terketmeleri sebebiyle kendilerini de terketmekle cezalandırmış, dolayısıyla onları hayırlara ve itaatlere muvaffak kılmıştır. Bu ise cezaların en ağırıdır. Âyetin şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Allah bu yaptıkları sebebiyle âhirette onları ebedi azap içinde terketmekle cezalandıracaktır. Dünyada yaptıkları şeyler ve Cenâb-ı Hakk'a imanı terketmeleri yüzünden onların cezası budur. Bu iki yorum yukarıda sözü edilen fiilleri yüzünden onların rezil edilmeleriyle de bağlantılıdır. En doğrusunu Allah bilir. İşte onlar gerçekten yoldan çıkmışlardır. Burada geçen “fısk” kelimesi Cenâb-ı Hakk'ın emrinden çıkmak anlamına gelir. aa Égi MELİ İZİN ELİZ JİN MELİ EY

Haşr 59:20

Buradaki “fâizün” (opu) kelimesi “kurtuluşa erenler” anlamına gelir. “Fevz” istediğini elde etmek demektir. Cehennemliklerle cennetlikler bir değildir anlamındaki cümle iki şekilde yorumlanır: Birincisi, dünyada veya âhirette bir olmazlar demektir. (İkincisi, âhirette bir olmazlar demektir. İlkine göre âyet, dünyada aklın ölçülerine göre, cennet ehlinin yaptıkları ile cehennem ehlinin yaptıkları bir değildir, anlamına gelir. Zira cehennem ehlinin yaptıklarını akıl çirkin görür, cennet ehlinin yaptıkları ise, aklın güzel bulduğu işlerdir. Çünkü bunların yaptıklarının delilleri vardır, ama öbürlerinin yaptıklarının delili yoktur. Akıl da delillere dayanan işleri delile dayanmayandan daha güzel görür. Bundan dolayıdır ki sevaba hak kazandıran bir iş gören herkesi akıl güzel görür, cezayı gerektiren bir işi yapanı da akıl çirkin görür, dolayısıyla bunlar eşit değildir. İkinci yoruma göre, cennet ehlinin göreceği karşılık ile cehennem ehlinin göreceği karşılık aynı değildir, çünkü cennette ebedi nimetler, cehennemde ise ebedi şiddet ve intikam vardır; dolayısıyla aynı değildirler. Cenâb-ı Hak bunu, insanlara, onları gafletten vazgeçirmek ve âhirette kendilerine sevap kazandıracak olan yüce Allah'ın rızasına uygun işler yapmaları için hatırlatmaktadır.

Haşr 59:21

Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. Âlimler bu âyetin tefsirinde farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet sembolik bir anlamda, yani ikaz ve hatırlatma amacıyla gelmiştir. Onlar bu kanaate şu gerekçe ile vardılar: Araplar bir olayla karşılaştıkları, onu büyük ve şiddetli diye nitelemek istedikleri zaman, kendilerince büyük olan bir şeyle darb-ı mesel getirirlerdi, bununla da o şeyin hakikatini kastetmezlerdi. Tıpkı büyük bir olay karşısında “yerim göğüm karardı” ve “bütün genişliğine rağmen dünya bana dar geldi” cümlelerinde olduğu gibi. Cenâb-ı Hakk'ın Lüt aleyhisselâm hakkındaki, “Lüt onlardan dolayı huzursuz oldu ve ne yapacağını şaşırdı” anlamına gelen beyan da böyledir. Bu sözler Araplar'da bir şeyin hakikatini değil, nihai sınıra vardığını belirtmek için ancak temsili mahiyette söylenirdi. Zira bilindiği üzere dünya olduğu gibi durmakta ve hiç değişmemektedir. Keza kimsenin dünyası da kararmış değildir. Ama onlar, başlarına gelen işin şiddetini göstermek için böyle temsili ifadeler kullanırlardı. İşte Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün meâlindeki ilâhi beyan da bunun gibidir. Yani Cenâb-ı Hak temsili mahiyette olmak üzere, “eğer bu deliller bir dağa indirilmiş olsaydı, dağ bütün sağlamlığına ve gücüne rağmen Cenâb-ı Hakk'a boyun eğer ve O'nun korkusundan çatlardı, ama şu insanlar boyun eğip korkmadıklarına göre kalpleri dağlardan daha katıdır, demektedir. Tıpkı, “kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. Bilindiği üzere taşta, içinden sular fışkırmak vb. faydalar vardır, ama o kâfirlerin kalplerinde hiçbir fayda yoktur, bilâkis çok katıdır, saygı duymaz, ürpermez. Müfessirler; “Neredeyse gökler çatlayacak” meâlindeki âyete de hakikat mânası değil, temsili bir anlam vermiştir. (İBazıları da şöyle demiştir: Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, meâlindeki cümlede fiil hakikat mânasında kullanılmıştır, bundan maksat dağın korkması yarılmasıdır. “Neredeyse gökler çatlayacak” ifadesi de böyledir. Bunun mânası şudur: Eğer bu Kur'ân ve onun hükümleri ile insana yüklenen emanetler dağlara indirilmiş olsaydı, şartlarını yerine getirmek için bunları kendi arzularıyla kabul etme durumunda bulunsaydı korkar, boyun büker ve Allah korkusundan çatlardı. Cenâb-ı Hakk'ın, “Biz emaneti, göklere, yer küreye ve dağlara teklif ettik’ meâlindeki âyette belirttiği üzere, emanetin gereğini yerine getiremeyeceğinden korkarak kabul etmezdi. Biz deriz ki âyetin anlamı şöyledir: Bu Kurândaki emanetleri dağlara indirseydik muhakkak ki onun baş eğerek parça parça olduğunu görürdün, çünkü insan kendisine yüklenen emanetlerin tamamını yerine getirmesi mümkün değildir. Ayrıca emanetleri edâ etmenin mümkün olup olmaması bir tarafa, onların sayısı çok fazladır. Bu yoruma göre parçalanma gerçek anlamda ortaya çıkar: eğer onlar dağa indirilmiş olsaydı dağ bütün sağlamlığına ve kuvvetine rağmen parça parça olurdu. Bu, insanlar için bir ikaz ve hatırlatmadır. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme bir hatırlatmadır, Allah'ın ona ve bütün peygamberlere olan ihsanını hatırlatmaktadır. Şayet Allah'ın peygamberlere yönelik lütfu ve ihsanı olmasaydı hiçbir peygamber bu kitaptaki emanetleri taşıyamaz ve peygamberlik konusunda üzerine yüklenen sorumluluğu yerine getiremezdi. Ama Allah Teâlâ lütufta bulundu ve bütün bunları onlar için kolaylaştırdı. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın, “Doğrusu biz sana taşınması zor bir söz vahyedeceğiz”? meâlindeki buyruğu ile “Andolsun ki Kur'ân'ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu?“ meâlindeki âyete benzemektedir, Cenâb-ı Hak, o ağır işi, onlara kolaylaştırdı. Bu görüşün sahipleri diyorlar ki: Şayet biz bu Kur'ân'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün anlamındaki ilâhi beyan da, ondaki ağır hükümleri ifade etmektedir. Fakat Allah sana lütfetti, ondan öğüt almayı kolaylaştırdı ve hükümlerini, sorumlularına tebliğ etmeye seni muvaffak kıldı. Şöyle diyenler de vardır: Allah Teâlâ Müsâ aleyhisselâma Tevrat'ı indirmek istediğinde, Tevrat kırmızı zebercetten veya kırmızı yakuttan taş bir levhada yazılıydı; meleklere onu götürmelerini emretti, ama melekler onu kaldıramadı. Sonra ondaki her harfi tek tek götürmelerini emretti, buna da güçleri yetmedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onu Müsâya (a.s.) hafifletti ve o da yüklendi. Hiz. İsâ (a.s.) ve Hz. Dâvüd (a.s.) için de aynı şey zikredilir. Sonra Allah, onu peygamberler (s.a.) için hafifletti. Buna göre sanki Allah, Resülullaha (s.a.) şöyle demektedir: Eğer biz bu Kur'ânı bir dağa indirseydik onu şöyle şöyle görürdün. Ama senden önceki peygamberlere hafifletildiği gibi, Kurân da sana hafifletilmiştir. Kelbi bu görüştedir“, Ancak şayet bu haber doğru ise söz konusu ağırlık bizâtihi levhalarda yazılı olan şeylerden dolayı değildir, ondaki emanetlerin vb. şeylerin edası gerektiğinden dolayıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, eğer bu Kur'ân'ı dağlara indirmiş olsaydı, dağın Allah korkusundan baş eğerek parça parça olacağını haber vermektedir. Başka bir âyette de [§]“Biz emaneti yükledik” diye buyurmaktadır. Sonra yeryüzünün yüklenmiş olduğu o levhaları, Hz. Müsâ'nın taşıması da mümkün hale geldi. İşte bazan taşımanın hakikat mânasına, bazan ince levhalara yazılmasına hamledilmesi bakımından Kurân, Tevrat, İncil ve Zebür böyledir. Bu söylenenlerden maksat harfler değildir; o levhalarda bulunan emir, nehiy, emanetin edası ve Allah'tan hakkıyla korkulmasıdır, bizâtihi o levhalar değildir. Bu söylediklerimiz söz konusu âyetin nüzülu konusunda âlimlerin yorumlarıdır. Bana gelince, ben bu âyetin hakiki tefsiri konusunda herhangi bir bilgiye sahip değilim. Şayet âyette bir hatırlatma ve ikaz olmasaydı şöyle derdik: O, mânası gizli olan ve tefsir edilemeyen müteşâbih âyetlerdendir. Fakat hatırlatma ve kırâati kolayımıza gelen âyetlerin şükrünü edâ etme anlamında olduğu için tevile mecbur kaldık. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz cümlesinin anlamı ise açıktır. YAN ŞA GAI ERİN ELE ŞA YİN T ga a ŞA --- Dipnotlar: o “Sonrakalpleriniz yine katılaştı; artık kalpleriniz taş gibi, hatta daha da katıdır” (el-Bakara, “Biz emaneti, göklere, yer küreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisiz© “İbn Abbâs (r.a.) şöyle dedi: Şüphesiz gökyüzü gıcırdadı, ses çıkardı veya Hz. Müsâ (s.a.) zamanında Allah'ın göğe koyduğu levhaların ağırlığı yüzünden gıcırdaması arttı. Allah Teâlâ hemen onun her harfi için bir melek gönderdi, meleğe de ağır geldi, ama Allah onu Müsâ'ya hafifletti. Hz. İsâ'ya da İncil böyle oldu, Hz. Muhammede (a.s.) de Furkan böyle oldu” (İsmail Hakkı Bursevi, Rühu'l-beyân, IX, 451-452). © o Müellif burada “Biz emaneti göklere, yer küreye ve dağlara teklif ettik, ama onlar bunu yüklenmek istemediler, ondan korktular ve onu insan yüklendi. Kuşkusuz insan çok zâlim, çok bilgisizdir” meâlindeki âyete işaret etmektedir.

Haşr 59:22

22. “O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır; duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilir. O Rahmân'dır, Rahim'dir””. Bazı âlimler; âyetteki O zamiri, Allah'ın en üstün isimlerindendir, dediler. Resülullalrın (s.a.) Ehl-i Beytinden biri tarafından rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber “Ey O! Ey O'ndan başka kimse olmayan O!” diye dua ederdi. Bu söz, [Ş]her şey O'nunla olmuştur, diye açıklanabilir. Duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilir meâlindeki cümle hakkında üç yorum yapılmıştır: Birincisi, O, mahlükatın bildiği ve bilmediği her şeyi bilendir. İkincisi, O, olanı ve olacak olanı bilendir. Üçüncüsü de, O, olanı ve onun nasıl olduğunu bütün mahiyetiyle bilendir. O Rahmân'dır, Rahim'dir. Buradaki Rahmân ve Rahim kelimeleri rahmet kökünden türemiş iki isimdir. Bu âyette dört şey beyan edilmektedir. Birincisi, tevhidin beyanıdır. O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır, meâlindeki cümle bunu gösterir. İlâh, mâbudun ismidir, şüphe yok ki mâbudun dışındaki her şey bâtıldır. İkincisi, âyette insanın bütün hallerine Allah'ın muttali olduğu ve onları bildiği ifade edilerek bir ikaz ve sakındırma anlamı taşımaktadır. Duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilir, meâlindeki cümle bunu gösterir. Üçüncüsü, insanların Allah'ın rahmetine özendirilmesi, kendilerine dünyada ve âhirette verilen her şeyin Allah tarafından ihsan edildiği haberi vardır. O Rahmân'dır, Rahim'dir, cümlesi de bunu gösterir. Dördüncüsü de aşağıdaki âyette zikreceğimiz hususlardır: AİLEM Zayi AİN AZİZ A AYLİN eii ig GİS Liz

Haşr 59:23

[Allah'ın İsimleri] O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır; egemenliğin mutlak sahibidir, her türlü eksiklikten uzaktır. Bu âyetteki “el-Melik” kelimesi mülk kökünden gelmiştir. Her şeyin mülkiyeti O'na aittir. O'ndan başka hiç kimse için gerçek anlamda bir mülkiyet söz konusu değildir. Âyetteki “elKuddüs” lafzı hakkında iki görüş vardır. Bazıları şöyle der: Kuddüs, mübarek demektir, bereket de her türlü hayrın ismidir, yani bütün hayırlar O'ndan geliyor, demektir. Ancak lafızda kendisinden her türlü hayrın geldiği zat anlamı olsa da, yine de Cenâb-ı Hak için “ey mübarek!” denilmesi caiz değildir; çünkü Allah'ın isimleri arasında böyle bir ismin rivayet edildiği bilinmemektedir. Allah Teâlâ'nın kendisi için beyan etmediği bir ismi O'na vermektense susmamız isabetli olur. Bundan dolayı “Allah'ın mübarek diye isimlendirilmesi” caiz değildir diyoruz. e ulaştıran sadece Allah'tır. Kuddüs hakkındaki ikinci yorum şöyledir: “el-Kuddüs” temiz demektir. Yani O, inkârcıların (İve kâfirlerin, Allah'ın çocuğu ve ortağı olduğu şeklindeki sözlerinden mükendine Selâm ismini vermiştir, buna mukabil bütün yaratıklar kendilerine âfetlerin gelmesinden kurtulmuş değildir. Bazıları da şöyle demiştir: Müminler O'nun azabından salim olduğu için kendini es-Selâm diye isimlendirmiştir. İlk yorum daha doğru görünmektedir. “el-Mü'min” lafzının yorumunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları bu kelimenin “emân” kökünden geldiğini, buna göre lafzın “müminleri azap görmekten emin kılan anlamına geldiğini, başka hiçbir kimsenin kimseyi O'nun azabından emin kılmasının mümkün olmadığı” anlamına geldiğini söylerler. Bazıları da şöyle der: Bu kelimenin aslı “iman'dır ki bu tasdik anlamına gelir. Sonra, bu da iki şekilde izah edilir: Biri, müminlere vâdettiği cennet sözünü tasdik eden demektir. Diğeri “el-Mü'min” müminlerin kendisini tasdik etmek için söyledikleri sözleri doğrulayandır, onların sözlerini tasdik edendir anlamına gelir. Bir kısmı da O, insanların ellerindeki Kur'ân'ın geleceğe dair verdiği bilgilerin doğruluğunu tasdik ettiğini haber vermek anlamında kendine “el-Musaddık” ismini verdi, demişlerdir. “el-Müheymin” lafzının anlamında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, müheymin emin anlamına, bazıları musallit, yani galip, bazıları da, şahit mânasına gelir demişlerdir. İlk yorumun sahibi, kelimenin aslının “muttemen'den yani güvenilen anlamına geldiğini ileri sürer ve bunun da emanet anlamına geldiğini söyler. Bu yorumun sahibi İbn Kuteybedir“7, Ona göre bu, her söylediği ve her yaptığında güvenilen, zulmetmeyen demektir. “Müheymin'e musallit anlamını verenlere göre, bunun aslı “heymene, yuheyminu” fiilinden gelmektedir, o da (his fis) yani galip gelen, kontrol altına alan demektir. Musallitin anlamı sorulunca galip ve kâhir gibidir, demiştir. Çünkü O, bütün kullarına galiptir, hepsi O'nun mülküdür. Bunu “görüp gözeten” diye tefsir edenlere göre de Müheymin iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, O, kendisinden hiçbir şey gizlenememesi itibariyle kullarının yaptıklarına ve kulların kendilerine de şahittir. İkincisi de resülüne indirdiği vahyin doğruluğuna şahittir; tıpkı şu âyet-i kerimede ifade buyurulduğu gibi: “Sana da, kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik”. Yani ona şahit olmak üzere. Âyetteki el-Aziz sözü da, O'ndan başka var olan her aziz zelildir, anlamına gelir. el-Cebbâr sözü ise, iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, Allah Teâlâ kendisine Cebbâr ismini vermiştir, çünkü O, her kırık şeyi onarmıştır. (İkincisi,] şöyle diyenler de vardır: O, olağanüstü güçlü ve azametli olduğu için kendine Cebbâr ismini vermiştir; O'ndan yani Cenâb-ı Hak'tan başka hiç kimseye bu ismin verilmesi caiz değildir. O, kendisine emsal ve benzerin bulunmasından çok yücedir. el-Mütekebbir lafzı ise yücelik ve azametten gelmektedir. Bu ismin de başkasına verilmesi uygun değildir, çünkü yaratılan varlıklar yaratılış itibariyle birbirine benzer, dolayısıyla birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Eşit olduklarına göre de birinin diğerinden üstün olması mümkün değildir. Bu itibarla bu isim, sadece yüce Allah'a ait bir haktır. Tekebbür, başkalarına üstün olmak demektir. Onda asıl olan tek olmaktır, bu da kendisinin herhangi bir benzerinin bulunmamasıdır. Allah Teâlâ kendi zatına mütekebbir demiştir, çünkü O, zatı itibariyle büyüktür, büyüklüğü başkasından değildir. Bu sebepledir ki Allah'tan başka hiç kimsenin tekebbüre hakkı yoktur, demekteyiz. Çünkü O'nun ne aynısı, ne zıddı, ne de benzeri vardır. Yaratıklara gelince, onların EJ hepsi aynı şekildedirler. [ ] Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan tamamıyla münezzehtir, meâlindeki ilâhi beyan Cenâb-ı Hakk'ı mülhitlerin sözlerinden tenzih etmektedir. Allah bunu da kendisine isim yapmış, meleklere, peygamberlere ve müminlere böyle söylemelerini emretmiştir. Sübhânallah (atots) tesbihi, gerçeğin, kâfirlerin söyledikleri gibi olmasından Allaha sığınırız, demektir. Cenâb-ı Hak kendine Cebbâr diye de isim vermiştir, çünkü O, “Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur” meâlindeki âyette ifade buyurduğu üzere, nesneleri kendi istediği gibi olmaya mecbur kılmıştır. O, eşyayı başkalarının istediği gibi değil, kendi istediği gibi yaratmıştır. Cenâb-ı Hak, dört açıdan üstün ve münezzeh olandır. Birincisi, zulümden, haksızlıktan ve O'na lâyık olmayan her şeyden yüce olmasıdır. İkincisi, istediği gibi tasarrufta bulunmak ve zorlayabilmek gücüne sahip olması itibariyle eşyaya üstün olmasıdır. Yani hiçbir kimse O'nu zorlayamaz, ama O bütün yaratıkları zorlar. Üçüncüsü, her türlü ihtiyaçtan ve âfete mâruz kalmaktan üstün olmasıdır; halbuki O'ndan başka hiçbir kimse bundan kurtulmuş değildir. Dördüncüsü, zâlimlerin O'nun hakkında söyledikleri çocuğu, benzeri, zıddının bulunması gibi sözlerden ve mahlükatın başına gelen her türlü kötülüklerden yüce olmasıdır. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. BESİ Aİ 5 HERA --- Dipnotlar: 8 el-Mâide, 5/48'deki “sí; tagg” ibaresi, onu emniyete aldı, korudu anlamına gelir (İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, 144).

Haşr 59:24

O, takdir ettiği gibi yaratan, canlıları örneği olmadan var eden, biçim ve özellik veren Allah'tır. Buradaki “Hâlik” ve “Bâri” kelimeleri aynı anlama gelir. Berae, yarattı, beriyye (2 de yaratık demektir. Beriyye lafzını insanı topraktan yarattığı için kullandığı da söylenmiştir, çünkü berâ toprak demektir. JBiçim ve özellik veren, “el-Musavvir” her şeye EA süretini veren, onu sahip olduğu şekle koyan anlamına gelir. Tasvir, sınırları açıklamak demektir. İnsanlar “savvertu'l-emre inde fulân” dediklerinde, “işi falanın yanında açıkladım” demek isterler. En güzel isimler O'nundur. En üstün meseller, yani sıfatlar O'na aittir, demektir. Çünkü “mesel” (Jai), bazan “sıfat”, bazan da “teşbih” olmak üzere iki mânaya gelir. Sıfat mânasına gelince, işin hakikatine varmış olur, ama teşbih mânasına gelince hakikate varmış olmaz. En güzel isimler O'nundur meâlindeki cümle, en yüce sıfatlar O'nundur, yani O'ndan başkası bununla isimlendirilemez demektir. Çünkü başka bir şeye nispet edilmeden herhangi birine “rab”, “rahman” ve “mâlik” denilemez. Bu isimleri yalın olarak kullanmaya gelince, onlar şanı yüce olan Allah'tan başkası için kullanılmaz. Bir de şöyle bir ihtimal vardır: İsimleri konusunda kimse O'na benzemez veya kimse bu isimlerde O'na ortak olamaz, bilâkis bunlar sadece O'na mahsustur. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.

Mümtehıne 60:1

[İmanın Sınırı] Ey iman edenler! Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Bu ve benzeri âyetler, “Ey iman edenler! Kendinizi koruyun” meâlindeki âyet gibidir. “Ey iman edenler” ' o Busüre 13 âyettir ve Medinede nâzil olmuştur. ibaresinin zikredildiği bütün âyetler, imanın kendine ait bir sınırı olduğunu gösterir. O, Haşviyye'nin, Mütezile'nin ve hadisçilerin “bütün itâatler imandır” dedikleri gibi değildir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetten anlaşıldığı üzere, söz konusu âyette yer alan ve Allah tarafından yasaklanan fiiller mâsiyet olmakla birlikte “mümin olma vasfı içinde yer almıştır. Şu halde imanın kendine özgü “kalbin tasdikinden ibaret” bir sınırı vardır, diğer salih ameller imana değil dini hükümlerin uygulama alanına dâhildir. En doğrusunu Allah bilir. 102 [ ]“Ey insanlar, Rabb'inize kulluk edin!”? ve bu meâldeki âyetler, gördügümüz insana işaret etmektedir. Nazzâm'ın' dediği gibi, insanın içinde başka bir latif cisim” daha vardır anlamına gelmez. Nâşi'nin! söylediği gibi, insanın içinde basit cevher daha vardır mânasına da gelmez. İşte bu âyet, insanın, onların zannettiği gibi basit bir cevher veya başka bir latif cisim olmadığını göstermektedir. Onlardan her biri bu âyetlerin o mânaya geldiğini düşündüler. Ama söylediğimiz gibi insan, müşâhede ettiğimiz varlıktan ibarettir. En doğrusunu Allah bilir, Umüm veya husus açısından bu tür âyetlerden anlaşılması gereken bir kural da, hitabın zâhiri değil, hikmetin gerektirdiği şey olduğuna da işaret etmiş bulunmasıdır. Metin eğer âmmı gerektirirse umüma, hâssı gerektirirse hususa hamledilir. Bizim söylediğimize işaret eden şey, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin meâlindeki beyandır. Bu âyet, zâhirde umüm ifade etmektedir. Ama hemen arkasından gelen onlara sevgi göstererek meâlindeki cümle, âyetin siyâkında beyan edildiği üzere hususa hamledilmesi gerekir. Zira onlara gizli muhabbet besleyenin bütün müminler değil, sadece belli bir zümre olduğu açıktır. Bununla birlikte hikmet, bu âyetin “mm” kabul edilmesini gerektirir. Çünkü birine, “benim de senin de düşmanın olan kişileri dost edinme” deyince, hikmet gereği bu hitap herkesi kapsar; artık ona düşman olduğunu bildiği kişiyi dost edinEğ mez. (JOnlar, size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar, meâlindeki cümle de böyledir, zâhirde genel hüküm ifade eder. Ama onları yurtlarından bütün kâfirler değil, sadece Mekkeliler çıkarmışlardı. Bu da göstermektedir ki, umüm ifade eden bir sözün zâhiri esas alınmamalı, delilin ve hikmetin gereğine bakılmalıdır. “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah'ı anmaya koşun” meâlindeki âyet de böyledir. Burada özellikle Cuma gününün zikredilmesi sebebiyle sadece o gün camiye koşmak farz kılınmış değildir. Ama Cuma ezanı için iki zikre“, diğer günlerin ezanı için bir zikre koşun; yahut Cuma günü dar zamandaki ezana, yani ilk ezana, diğer günlerde ise ikinci ezana (kamete) koşun anlamındadır. Cuma günü namaza koşmak ancak bu iki mânadan dolayı farz olunca, bu, sözün zâhirinin husus ifade etmediğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyet, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin risâletine de işaret etmektedir. Âyette; gizliden gizliye sevgi göstererek onları dost edinmeyin, buyurulmaktadır. Mâlum olduğu üzere insan sırrını kimseye vermez. Fakat Cenâb-ı Hak, peygamberini o sırdan, kitapla haberdar etmektedir. Bu, onun bu bilgiyi vahiy yoluyla aldığını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin kimler hakkında nâzil olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Hasan el-Basri, münafıklar hakkında nâzil oldu, der. Diğer müfessirlerin geneli, onun Hâtıb b. Ebü Beltea hakkında nâzil olduğu kanaatindedir’. Bu, iki yorumun doğruya en çok benzeyeni ve hakka en yakın olanıdır. İCenâb-ı Hak, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanı- FOX nız olan kimseleri dost edinmeyin, buyurarak kâfirlerin, onlara düşman olduğunu haber vermektedir. Şayet âyet münafıklar hakkında olsaydı, kâfirlerin onlara düşman değil, bilâkis dost olmaları gerekirdi. Dolayısıyla burada kastedilen müminlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, söz konusu günahı işleyen kişiyi, Allahın dostluğundan çıkmadığına da işaret etmektedir. Çünkü Allah Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin, buyurmaktadır. Şayet o günah insanı küfre gölürüp ve imandan çıkarmış olsaydı, kâfirin ona düşman değil dost olması gerekirdi. Zira Cenâb-ı Hak; “Kuşkusuz haktan sapanlar birbirle rinin dostlarıdır” buyurmaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyette Allah, Ey iman edenler! buyurarak, onlara mümin adını vermektedir. Bu fiilin büyük günah olduğunun delili ise şudur: O", Mekkelilere, Resâlullah'ın (s.a.) savaşa hazırlandığını haber vermişti, bununla aynı zamanda onlara Resâlullah'a karşı savaşmaya hazırlanmalarını da emretmiş oluyordu, Resülullah'a karşı savaşa hazırlanma emrini verenin ise büyük günah işleyen biri olduğuna dair hiçbir şüphe yoktur. Buna rağmen Cenâb-ı Hak, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin, meâlindeki buyruğuyla onu müminler zümresine dâhil etmektedir. İşte bu delillerden dolayı, büyük günahın kişiyi küfre sokmadığı ve iman ismini değiştirmediği ortaya çıkmaktadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın, kendisinin de bizim de düşmanımız olan kişileri dost edinmeyi bize yasaklaması, düşmanları dost edinmekte herhangi bir hikmetin bulunmadığını gösterir. Mütezile mensupları, Cenâb-ı Hak bütün kulların iman etmesini dilemiştir kanaatini taşımaktadır. Şimdi, Allah Teâlâ bunu dilediğine göre, Jonların kendisine düşmanlığı tercih edeceklerini bilmesine rağmen yine de kendileriyle dost olmalarını da dilemiş demektir, şeklindeki sözleriyle onlar, sanki Allah'ı hikmetli söz söylemekten çıkarıp âkıbeti görememekle nitelemektedir. Bütün bunlar her türlü kusurdan münezzeh olan Cenâb-ı Hak için caiz olmayan şeylerdir. Mütezile Allah'ı bu şekilde nitelemekle haktan sapmış ve fıska düşmüşlerdir; onların küfre düşmelerinden de endişe edilir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Onlara sevgi göstermek, yani onlara yazdığı mektupla sevgisini göstermek!?, Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik Rabb'iniz Allah'a iman ettiniz diye peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar, cümlesi ile Eğer benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız cümlesinde kastedilen kişilerin, Mekke'den Medine'ye hicret edenler olması muhtemeldir. Bu, iki yorumun doğruya en yakın olanıdır. Çünkü Hâtıb Mekkeden Medine'ye hicret etmiş, âyet de onun hakkında nâzil olmuştur. Bununla müslümanların, Mekke'ye karşı cihada çıkmak isteyişlerinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bunlardan hangisinin doğru olduğunu en iyi bilen Allah'tır. ! Hâtib b. Ebü Beltea'yı kastediyor. 2 Burada Hâtıb b. Ebü Beltea'nın, akrabalarına yazdığı mektup kastedilmektedir. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. Yani sizin Mekkelilere gizlice yazdığınız mektubu Allah çok iyi bilmektedir. Açıkladıklarınızı da en iyi bilenim. Yani ileri sürdüğünüz mazeretlerin mahiyetini de en iyi ben bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa, yani Allah düşmanlarını dost edinirse; bilsin ki doğru yoldan sapmış demektir, yani yaptığının doğruluğuna inanırsa imandan sapmış olur, inanmayıp yapsa da sapmış olur. En doğrusunu Allah bilir. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. Bu ilâhi beyan müminleri gizli ve açık her durumda Allahın gözetlemesi altında bulunduklarını bildirmekte, gizli ile açığı bir araya getirmeleri için O'ndan sakındırmakta ve Mekkeliler'e yazdıkları mektubu resülüne haber verdiği gibi, gizlice yaptıklarından da onu haberdar etmekle korkutmaktadır. [ ]Bu âyetteki en önemli şey, gizli ve açık yaptıkları bütün günahları peygamberine haber vermek suretiyle müminleri isyandan vazgeçirmesi ve bu davranışları yasaklamasıdır. Müminler, Resül-i Ekrem'in açıktan yaptıklarını bildiği gibi gizli yaptıklarını da Allah'ın kendisine bildirmesi yoluyla bildiğine kanaat getirirlerse, bu durum onları gizli ve açık her türlü isyandan vazgeçmeye ve yapmaya davet edildikleri şeyleri yerine getirmeye mecbur eder. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: İbrahim b. Seyyâr b. Hâni’ el-Basri, Ebü İshak en-Nazzâm; Mütezile imamlarındandır. 231/845 yılında vefat etmiştir (Zirikli, e/-A'lâmı, 1, 43). 4 Mâtüridi burada latif cisim ve basit cevher ile ruhu kastetmektedir. Nâşi el-Ekber Ebu'l- Abbâs Abdullah b. Muhammed b. Abdillah el-Enbâri el-Mu'tezili, büyük kelâmcılardan, şairlerin ve nahivcilerin önde gelenlerindendi. Çeşitli eserler kaleme almıştır. 293/906 yılında vefat etmiştir (Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, XIV, 40-41; Zirikli, Muhtemelen müellif “iki zikir” sözü ile iki farzı, yani Cuma namazını ve hutbeyi kastetmektedir.? o bk. Taberi, Tefsir, XVIII, 74-78. “Hâtıb b. Ebü Beltea el-Lahmi, sahabidir.. Hz. Peygamberle (s.a.) birlikte bütün savaşlara katılmıştı. Sahâbe arasında en güçlü ok atandı. Büyük tüccardı. Hz. Peygamber (s.a.), İskenderiye Emiri Mukavkısa yazdığı mektubu onunla göndermişti. Câhiliye döneminde Kureyş'in süvarilerinden ve şairlerindendi”

Mümtehıne 60:2

Onlar sizi bir yakalasalar size yine düşmanca davranırlar, elleriyle ve dilleriyle size kötülük etmeye çalışırlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bu âyet şöyle yorumlanmalıdır: Cenâb-ı Hak, kâfirlerin mallarına olan düşkünlüklerini gören müslümanların, çocuklarını ve mallarını korumak için onlara özendiklerini görünce, onları şöyle ikaz etmiştir: Onların koruma gayOnlar isterler ki sizler de hakkı inkâr edesiniz. Yani onlar, sizin küfre dönmenizi isterler. Bununla birlikte güçleri yeterse yine de sizi öldürürler. Onların size karşı durumu bu olduğuna göre çocuklarınızı ve mallarınızı korumalarına nasıl tamah edersiniz?

Mümtehıne 60:3

Kıyâmet gününde ne yakınlarınızın ne de çocuklarınızın size yararı olabilir; Allah aranızda hükmünü verir. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, kıyâmet günü yakınlarınız ve çocuklarınız bile size hiçbir fayda veremeyeceğine göre o kâfirlerle nasıl dost olursunuz? İkincisi, kıyâmet günü yakınlarınız bile size şefaat edemez ve hiçbir fayda sağlayamaz. Allah aranızda hükmünü verir, meâlindeki cümle de iki şekilde yorumlanabilir: (JBirincisi, sizinle yakınlarınız hakkında hükmü Allah verecektir. Çünkü Cenâb-ı Hak; “O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar”? buyurmuştur. İkincisi, amellerinizin farklılığından dolayı o gün Allah sizinle yakınlarınızı ayırır, herkes amelinin gerektirdiği yere gider. P AS İN osh a Önü Gas Siia ÉI sesa

Mümtehıne 60:4

İbrahim'de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır; onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Bilin ki bizim sizinle ve Allah'ı bırakıp da taptıklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Geçmiş milletlere dair haberlerin verilmesindeki ana gaye, onda bu ümmet için ibretler bulunmasıdır. Geçmiş ümmetlerden mümin olanlar hakkında verilen haberlerden amaç, bu ümmetin müminlerini uyarmak ve diğer ümmetlerin kâfirlerinin müminlere nasıl mukabele ve muhalefet ettiklerini bildirmektir. Geçmiş ümmetlerin kâfirleri hakkında verilen haberlerin de, onların yaptıkları gibi yapmamaları ve onların müstahak görüldükleri cezaya uğramamaları için bu ümmetin kâfirlerini korkutma amacı vardır. O haberlerden peygamberler hakkında olanlar da, mâruz kaldığı şeylerden dolayı peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir. Burada diğer bir ölçü de şudur: Hitap, bazan muhatabın şahsına yönelik olarak hitap edilen şeyi yapmasını sağlamak içindir. Bazan da başkasına verilecek bir uyum sağlama emridir, bu da illede kendisine emir verilmeden gerekeni yapmayan kişiye yöneliktir. Şimdi, Cenâb-ı Hak bu âyette müminlere, İbrahim aleyhisselâma ve onunla beraber olan müminlere uymalarını emretmektedir. Ve bunların kâfirlere yönelik tavırlarını ve onlarla dostluğu terketmeleri gerektiğini haber vermektedir. Sanki O, şöyle buyurmaktadır: Tıpkı İbrahim aleyhisselâmın yaptığı gibi siz de kâfirlerle dostluğu kâfir oldukları müd- EO detçe onlara gizli sevgi beslemeyi bırakın! İbrahim ve ona uyanlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Bilin ki bizim sizinle ve Allah'ı bırakıp da taptıklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Onlar, kendi milletlerine muhalefet etmişler ve onlarla dost olmamışlardı, siz de onlar gibi yapın! Ancak İbrahim'in, babasına “Hiç şüphen olmasın bağışlanman için dua edeceğim, ama Allah'tan sana geleceklere karşı yapabileceğim bir şey de yoktur? demesi başka. Cenâb-ı Hak sanki şöyle söylemektedir: İbrahim'in, babasına söylediği Hiç şüphen olmasın bağışlanman için dua edeceğim meâlindeki sözü müstesna, onları örnek alın! Yani İbrahim (a.s.) müşrik babası için mağfiret istediği gibi, siz de müşrikler için mağfiret istemeyin. Çünkü İbrahim'in, babası için neden mağfiret istediğini sizler bilmiyorsunuz. [Müşrik Yakınlar İçin İstiğfarda Bulunmak] Hz. İbrahim'in, babası için istiğfarda bulunmasının ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir; O (s.a.) babasına, kendisi için istiğfar edeceğine söz vermişti. Bir peygamber olarak bu sözünü yerine getirmenin gerekli olduğunu düşündü, onun istiğfarı işte bundan dolayıdır. Hasan el-Basri şöyle demiş: O, babası müşrikken değil, tövbe ettiği sırada onun için istiğfarda bulunmuştu. Çünkü onun, bir müşrik için istiğfarda bulunmanın helâl olmadığını bilmemesi düşünülemez; bunun helâl olduğuna inanan müslüman ve mümin olmaz. Dolayısıyla o ancak babası müslüman olunca istiğfarda bulunmuştu. Bize göre ise istiğfar bağışlanma talebidir. Cenâb-ı Hak'tan mağfiret iki şekilde gerçekleşebilir: Biri rahmet, lütuf ve ihsan mağfiretidir. İkincisi, kulu bir sebebe muvaffak kılmasıdır ki kul onu gerçekleştirdiğinde Allah Teâlâ onu bağışlar. “Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O çok bağışlayıcıdır” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Yani tahakkuk ettiğinde sizi bağışlayacağı o sebebi isteyin. Bu durumda, o sebebin tahakkuku anlamında Hz. İbrahim'in babası için istiğfarda bulunması caiz olur: Yani o Cenâb-ı Hak'tan, vukü bulduğunda bağışlayacağı sebebin gerçekleşmesine muvaffak kılmasını dilemiştir. Bu doğru bir yorumdur, ama Allah'ın söz konusu sebebi gerçekleştirmeyi nasip etmediğini anlayınca babasından uzaklaştı. En doğrusunu Allah bilir. Allah'tan sana geleceklere karşı yapabileceğim bir şey de yoktur. Yani Allahın azabından hiçbir şeyi senden engelleyemem veya Allah sana hidâyet nasip etmezse ben sana hidâyet veremem anlamına gelir. Cenâb-ı Hakk'ın, “Kuşkusuz sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin, ama Allah dilediğini hidâyete erdirir” buyurduğunu görmez misin? Hz. İbrahim sanki şöyle diyordu: “Allahın seni hidâyete muvaffak kılması için dua etmekten başka, Allah'ın azabından bir şeyi senin için azaltmaya gücüm yetmez” JRabb'imiz! Sadece sana dayanıp güvendik, sana yöneldik. Bu duanın, kâfirlerle anlaşmazlığın ve düşmanlığın ortaya çıktığı sırada yapılmış olması mümkündür, Yani bizim sayımız az, onların sayıları çok olduğunda düşmanlarımıza karşı zafere ulaşmamızda dayanağımız ve sığınağımız sensin, öldüğümüzde de yine sana döneceğiz.

Mümtehıne 60:5

Rabb'imiz! Bizi, inkâr edenler için sınama konusu yapma! Müfessirler bu âyetin üç şekilde yorumlanabileceğini söylemiştir. Birincisi, düşmanlarımızı başımıza musallat etme, ki onlar, kendilerinin hak yolda bizim ise bâtıl yolda olduğumuzu düşünmesinler. İkincisi, onlardan ayrı olarak bize azap gönderme ki onlar kendilerinin hak yolda bizim ise bâtıl yolda bulunduğumuzu zannetmesinler. Üçüncüsü de, dünyayı onlara genişletip bize daraltma ki, onların hak yolda bizim ise bâtıl yolda olduğumuz sonucuna varmasınlar. İkinci yorumu esas alacak olursak âyet, fâsıkların kendilerinin hak yolda olduklarını zannetmemeleri için bu ümmetin âdil fertlerinin Cenâb-ı Hak'tan afiyet istemelerinin vacip olduğu anlamına gelir. Fakat buna, bu ümmetin fâsıkları, içinde bulundukları fıskın sakıncalı olduğunu zaten biliyorlar, diye cevap verilebilir. Kâfirlere gelince, onların içinde küfrü hak din olarak kabul edenler vardır, müminlere üstün geldikleri zaman da onu gerçekten hak din sanırlar. Bu ümmetin fâsıkları ise, fıskın haram ve yasak olduğunu bildiklerinden artık o zanları da kalmamıştı. En doğrusunu Allah bilir. Bizi sınama konusu yapma! beyanındaki “fitneten” kelimesi “azap” anlamındadır. Yani bizi, kâfirlere azap edilme sebebi kılma. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Rabb'imiz! Peygamberlerin aracılığıyla bize vâdettiklerini ver bize!” yani peygamberlerine vâdettiğin ve bize gerekli olan o sebebi bize ver diye yorumlanmıştır. Yukarıdaki âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bizi bağışla ey Rabb'imiz! ( Yani düşmanlarımızı bize Bİ galip getirmeyi hak eden günahlarımızı bağışla! Çünkü kudret ve hikmet sahibi olan sensin. Buradaki “Aziz” kelimesi, düşmanlarından intikam alan anlamına gelir. İSİ gii SATİN ÖZE 35 75

Mümtehıne 60:6

İçinizden Allah'ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar için onlarda hiç şüphe yok ki güzel bir örneklik vardır. Yani İbrahim ve onunla beraber olanlar, sizin için pek güzel örnektirler; onlara uyar ve itaat ederseniz siz de güzel örnek olursunuz. Allah'ın lütfuna ve âhiret gününe umut bağlayanlar için, meâlindeki cümle iki mânaya gelebilir: Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın sevabını ümit edenler için anlamına, ikincisi de öldükten sonra diriltileceğine inananlar için anlamına. Cenâb-ı Hak, kitabında, öldükten sonra dirilme olayını çeşitli şekillerde nitelemiştir. “Her kim Rabb'ine kavuşmayı bekliyorsa” meâlindeki âyette belirtildiği üzere, Allah bazan onu kendi zatına nispet eder, bunun anlamı öldükten sonra dirilmektir. O, bazan da onu başka şekilde tavsif eder. Şayet ondan maksat “sevap” ise, o zaman, ümit eden kişinin hakikatte, davet edildiği ve ümitlendirildiği şeye ulaştıran sebepleri bulmak isteyen kişi olduğunu haber vermektedir. Korkan da hakikatte sakındırıldığı şeyden ve men edildiği yasaklardan kaçınan kişidir. Sebeplerine sarılmadan sadece ümit ve korkuya bağlanan kimse sadece Cenâb-ı Hak'tan temennide bulunmuş olur. Bu söylediklerimizin delili ise şu ilâhi beyandır: “İman edenler, hicret eden ve Allah yolunda savaşanlar, şüphesiz işte bunlar, Allah'ın rahERİN metini umarlar”, )Cenâb-ı Hakk'ın, ümidin mânasını, kendi yolunda cihat eden mücahitler ve kendisine itaat ederek yaşayanlar için nasıl gerçekleştirdiğine bakmaz mısın? En doğrusunu Allah bilir. Âyeti, öldükten sonra dirilmeyi umanlar mânasına aldığımızda da aynı şey söz konusudur. Çünkü insan yasak kılınan şeyden kaçınır ve emredileni yapmaya çalışırsa, kendisinin Allah'ın sevabına ve rahmetine götüren kişilerle dost olduğu, Allah'ın cezasına ve azabına götüren kişilerden de uzak olduğu anlaşılır. Bunu ise öldükten sonra dirilmeye inanan kişiden başkasının yapmayacağı mâlumdur. Çünkü öldükten sonra dirilmeye inanmayan kişi, ancak dünya menfaatinin peşinden koşan kişileri dost edinir ve sadece dünyada kendisine zarar veren kişilerden kaçmış olur, En doğrusunu Allah bilir. Kim yüz çevirirse, meâlindeki cümle ile Allah'ın yapılmasını emrettiği şeylere itaat etmekten yüz çevirmek kastedilmiştir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyıktır, meâlindeki cümle ile de yaratıklara itaat etmekten vazgeçilmesi kastedilmektedir. Bu da, insanlara emrettiği şeylere itaat etmelerine, ihtiyaç duyduğu veya kendisine fayda sağladığı için değil Allah'ın bütün bunlardan müstağni olduğunun bilinmesi içindir. O, bunları sadece insanların ihtiyacı olduğu ve itaatlerinin faydasının da sadece kendilerine döneceğini bildiği için emretmiştir. Âyette yer alan “el-Hamid” lafzının, biri hamd eden, diğeri de hamd edilen olmak üzere iki anlamı vardır. Şayet “hamd edilen” anlamı kastedilirse bu ifade, yaratıklarına verdiği nimetlerden dolayı hamd edilmeye lâyık olan sadece Cenâb-ı Hak'tır, anlamına gelir. Eğer “hamd eden” mânası kast edilirse o zaman, Cenâb-ı Hak, insanların yaptıkları az amele çok mükâfat vermek suretiyle onları övmekte ve teşekkür etmektedir, yahut amelleri sebebiyle onları övmektedir, anlamına gelir. Dolayısıyla Allah, her iki anlam itibariyle de Hamiddir.

Mümtehıne 60:7

Cenâb-ı Hak müminlere, kâfirlere düşman ve muhalif olmalarını, kâfir oldukları müddetçe onlarla dost olmamalarını emretmektedir. Sonra da iman ettikleri takdirde onlarla aramızda bir dostluk kuracağını vâdetmektedir. Bu, bütün insanlar herhangi bir zamanda hangi durumda iseler, Cenâb-ı Hak katında da o durumda kabul edildiğinin en büyük delilidir. Bazı câhillerin, (Jin- HEPA san, herhangi bir zaman diliminde iman etse bile, o kâfir iken de Allah katında mümindir dedikleri gibi değildir. Bu anlayış, Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette beyan ettiği duruma muhaliftir. En doğrusunu Allah bilir. Mütezile mensupları, kendi görüşlerinde inat ederek bu âyetlere muhalefet etmiştir. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, “benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin!” buyurdu; onlarsa kendi mezheplerinden olmayanları kendilerine düşman sayıyorlar. Fakat şüphe yok ki onlar yine de böyleleriyle dostluk yapıyor ve kendileriyle aynı safta duruyorlar. Halbuki Cenâb-ı Hak bunu yasaklamıştı. Onların, âyete muhalif davrandığı şeylerden biri budur. İkincisi de şudur: Allah Teâlâ bizimle onlar arasında bir muhabbet tesis edeceğini vâdetmektedir. Onlarsa, Allah'ın, insanların fiillerinden herhangi birini yaratmaya güç yetiremediğini ileri sürüyorlar. Buna göre Cenâb-ı Hak, muktedir olmadığı bir şeyi vâdetmiştir. Böyle bir hal, Allah'ın yarattıklarından en sefih birine bile lâyık değilken, âlemlerin Rabb'ine nasıl lâyık görülür? İşte bu açıdan onlar âyete inatla karşı çıkmış durumdadır. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncü bir muhalefet noktası da şudur: Her türlü eksiklikten münezzeh olan Cenâb-ı Hak, Allah Kadir'dir meâlindeki beyanıyla kendisini mutlak bir kudretle nitelemiştir. Onlarsa mahlükatın fiillerinden hiçbir şeye gücü yetmez demektedir. Bundan daha açık ve daha önemli muhalefet ne olabilir? En doğrusunu Allah bilir. Gala AİN Çed li Bg ash ğe EŞE gi ile ds iz

Mümtehıne 60:8

Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Bu âyetteki yasağın ve serbesiliğin, “ıksât” kökü ile ilgisi yoktur. (JÇünkü “ıksât” adaletli davranmak demektir. Allah Teâlâ, ister dost olsun ister düşman, kimseye adaletle muamelede bulunmayı yasaklamış değildir. Onun, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun!’ meâlindeki beyanına bakmaz mısın? Allah, düşmana karşı bile adaleti terketmenin helâl olmadığını haber vermektedir. Durum böyle olunca, bu ve diğer yasağın, iyi ilişkiler içinde olmanız anlamındaki ifade ile ilgili olduğu ortaya çıkar. Sonra, açık olarak yasaklanan şeyin dışında kalanların yasak kılınmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Rabb'imiz, Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz buyurmaktadır. Yasak kıldığı şeyler için de; Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar, diye buyurmaktadır. Bilindiği gibi bazan dostluğu caiz olmayan kişilere iyilik yapılması caiz olabilir. Cenâb-ı Hakk'ın; “Anne babana dünyada iyi davran” âyetini görmez misin? Sonra da Allah Teâlâ “benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin!” buyruğuyla kâfirleri dost edinmeyi yasaklamaktadır. İyilik yapmakla dostluğu terketme niteliğinin aynı kişide birleşmesi caiz olunca, kendisiyle dostluk kurulması yasaklanan kişilere iyilik yapmak da caiz olur. En doğrusunu Allah bilir. Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz. Muhtemelen buradaki “yasaklamaz” anlamındaki lafız, “size emreder” anlamındadır. Bunun, “iyilik yapmanıza izin verir” anlamına gelmeside muhtemeldir. Tıpkı “onların ticaretleri kâr etmedi”? meâlindeki âyette olduğu gibi; buradaki “kâr etmedi” mânasındaki beyanı “zarar ettiler” anlamına gelir. Bununla birlikte kazanmayan ticaretin bazan zarar etmemesi de mümkündür. Bu mümkün olunca, ( Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz, meâlindeki âyetin de, bilâkis onlara iyilik etmenizi size emretmektedir anlamına gelmesi de mümkün olur. Bundan, “onlara iyilik yapmanız için size ruhsat vermektedir” mânasının kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette, Cenâb-ı Hakk'ın iyilik yapılmasını emrettiği, fakat dostluğunu yasakladığı kişilerin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Mekkede yaşayan zayıf kişilerdi; bunlar gizlice iman etmiş, müşriklerden korktukları için imanlarını açıklayamamıştı. Cenâb-ı Hak Medinedeki müslümanlara, mektup yazmak suretiyle kendileri için tedbir almalarını emretmiştir. Çünkü Mekkeli müşrikler, Resülullah'ın (s.a.) kendilerine savaş açtığını gördüklerinde, bu zayıf müslümanlara yapacakları kötülüklerden korkulması anlaşılır bir durumdur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, müslümanlara, müşrikler tarafından başlarına geleceğinden korkulan belalardan korunmak amacıyla onlara mektup yazmaları ve böylece çare aramalarını emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet, kendileriyle Resülullah (s.a.) arasında anlaşma bulunan kişiler hakkındadır. Allah müminlere, anlaşmada belirtilen süre içinde yapılan anlaşma şartlarına uyarak o insanlarla iyi ilişkiler içinde bulunmalarını emretmektedir. Bunun yanında kendileriyle savaşan ve ahitlerini bozan kişilerle dost olmalarını da yasaklamaktadır. Diğer bazı müfessirler ise şu açıklamayı yapmıştır: Âyet müşriklerin kadınları ve çocukları hakkındadır. Cenâb-ı Hak, bunlarla savaşmayarak onlara iyilik edilmesini emretmektedir. Kendileriyle savaşan müşrik erkekleri de dost edinmemelerini, bilâkis onlarla savaşmalarını buyurmaktadır. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir, yani inançları açısından kim onları dost edinirse, bu inanç konusunda onlar kendilerine yazık etmişlerdir. Yahut davranışlar açısından kim onları dost edinirse, bu davranışlar konusunda onlar kendilerine yazık etmektedirler; aynen daha önce “şüphesiz o, doğru yoldan sapmış demektir” meâlindeki âyette belirttiğimiz gibi. İRİ AŞ LRE Şal elli Düyek 23 gra ŞT AB EJr 1331 --- Dipnotlar: 2 o “Eğer anne baban seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, bu durumda onlara uyma, ama yine de onlara dünyada iyi davran” (Lukmân,

Mümtehıne 60:9

Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Bu âyetteki yasağın ve serbesiliğin, “ıksât” kökü ile ilgisi yoktur. (JÇünkü “ıksât” adaletli davranmak demektir. Allah Teâlâ, ister dost olsun ister düşman, kimseye adaletle muamelede bulunmayı yasaklamış değildir. Onun, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun!’ meâlindeki beyanına bakmaz mısın? Allah, düşmana karşı bile adaleti terketmenin helâl olmadığını haber vermektedir. Durum böyle olunca, bu ve diğer yasağın, iyi ilişkiler içinde olmanız anlamındaki ifade ile ilgili olduğu ortaya çıkar. Sonra, açık olarak yasaklanan şeyin dışında kalanların yasak kılınmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Rabb'imiz, Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz buyurmaktadır. Yasak kıldığı şeyler için de; Allah ancak, din konusunda sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanlarla dostluk kurmanızı yasaklar, diye buyurmaktadır. Bilindiği gibi bazan dostluğu caiz olmayan kişilere iyilik yapılması caiz olabilir. Cenâb-ı Hakk'ın; “Anne babana dünyada iyi davran” âyetini görmez misin? Sonra da Allah Teâlâ “benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin!” buyruğuyla kâfirleri dost edinmeyi yasaklamaktadır. İyilik yapmakla dostluğu terketme niteliğinin aynı kişide birleşmesi caiz olunca, kendisiyle dostluk kurulması yasaklanan kişilere iyilik yapmak da caiz olur. En doğrusunu Allah bilir. Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz. Muhtemelen buradaki “yasaklamaz” anlamındaki lafız, “size emreder” anlamındadır. Bunun, “iyilik yapmanıza izin verir” anlamına gelmeside muhtemeldir. Tıpkı “onların ticaretleri kâr etmedi”? meâlindeki âyette olduğu gibi; buradaki “kâr etmedi” mânasındaki beyanı “zarar ettiler” anlamına gelir. Bununla birlikte kazanmayan ticaretin bazan zarar etmemesi de mümkündür. Bu mümkün olunca, ( Allah, din konusunda sizinle savaşmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı yasaklamaz, meâlindeki âyetin de, bilâkis onlara iyilik etmenizi size emretmektedir anlamına gelmesi de mümkün olur. Bundan, “onlara iyilik yapmanız için size ruhsat vermektedir” mânasının kastedilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette, Cenâb-ı Hakk'ın iyilik yapılmasını emrettiği, fakat dostluğunu yasakladığı kişilerin kimler olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onlar Mekkede yaşayan zayıf kişilerdi; bunlar gizlice iman etmiş, müşriklerden korktukları için imanlarını açıklayamamıştı. Cenâb-ı Hak Medinedeki müslümanlara, mektup yazmak suretiyle kendileri için tedbir almalarını emretmiştir. Çünkü Mekkeli müşrikler, Resülullah'ın (s.a.) kendilerine savaş açtığını gördüklerinde, bu zayıf müslümanlara yapacakları kötülüklerden korkulması anlaşılır bir durumdur. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, müslümanlara, müşrikler tarafından başlarına geleceğinden korkulan belalardan korunmak amacıyla onlara mektup yazmaları ve böylece çare aramalarını emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet, kendileriyle Resülullah (s.a.) arasında anlaşma bulunan kişiler hakkındadır. Allah müminlere, anlaşmada belirtilen süre içinde yapılan anlaşma şartlarına uyarak o insanlarla iyi ilişkiler içinde bulunmalarını emretmektedir. Bunun yanında kendileriyle savaşan ve ahitlerini bozan kişilerle dost olmalarını da yasaklamaktadır. Diğer bazı müfessirler ise şu açıklamayı yapmıştır: Âyet müşriklerin kadınları ve çocukları hakkındadır. Cenâb-ı Hak, bunlarla savaşmayarak onlara iyilik edilmesini emretmektedir. Kendileriyle savaşan müşrik erkekleri de dost edinmemelerini, bilâkis onlarla savaşmalarını buyurmaktadır. Kim onlarla dost olursa işte bunlar kendilerine yazık etmişlerdir, yani inançları açısından kim onları dost edinirse, bu inanç konusunda onlar kendilerine yazık etmişlerdir. Yahut davranışlar açısından kim onları dost edinirse, bu davranışlar konusunda onlar kendilerine yazık etmektedirler; aynen daha önce “şüphesiz o, doğru yoldan sapmış demektir” meâlindeki âyette belirttiğimiz gibi. İRİ AŞ LRE Şal elli Düyek 23 gra ŞT AB EJr 1331 --- Dipnotlar: 2 o “Eğer anne baban seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, bu durumda onlara uyma, ama yine de onlara dünyada iyi davran” (Lukmân,

Mümtehıne 60:10

Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde. Bize göre bu âyetin mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- mümin olduklarını söyleyen kadınlar demektir. Onları sınayın! meâlindeki beyan, şayet imanın hakikati anlamında kullanılmış olsaydı, bu sözün söylenmesi gerekmezdi. Allah sınamayı emrettiğine göre, size mümin kadınlar geldiklerinde meâlindeki cümle, başta belirttiğimiz şekilde yorumlanır. Bunun bir örneği de, “Kalbi imanla dolu olduğu halde, baskı altında kalanın durumu müstesna, kim kalbini inkâra açarsa” meâlindeki âyettir. Bunun anlamı, kalbi imanla dolu olduğu halde kim küfür kelimesini kullanırsa, demektir. İşte yukarıdaki âyetin de zikredilen mânaya gelmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler bu sınamanın şeklini de açıklamışlardır. Buna göre onlar, kendilerini vatanlarından çıkaran şeyin kocalarına duydukları nefretleri olmadığına dair Allah adına yemin ederler. Veya kendi vatanlarından başka yerlere gitmek amacı taşımadıklarına, sadece İslâm'ı arzu ettiklerine dair yemin ederler. Ancak bu, geçersiz bir yorumdur. Çünkü bir kadın müslüman olunca, dinin gereği olarak kâfir kocasından nefret etmesi onun en tabii hakkıdır. Tıpkı “Siz bir tek Allah'a iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. Şeriatin ve dinin hükmü onların bu yaptıklarını gerektirdiği halde, iddia edildiği gibi onların bununla imtihan edilmeleri nasıl caiz olur? ( Bundan dolayı biz di- EE yoruz ki, bazı müfessirlerin, bu sınamanın şekli konusunda yaptıkları yorum doğru değildir. Onların imtihana tabi tutulmalarının iki şekilde yorumlanması mümkündür: Birincisi, onlardan imanın ne olduğunu söylemeleri istenir. Şayet imanın hakikatini söylerlerse mümin oldukları anlaşılır. İkincisi, “hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek...” meâlindeki âyette olduğu gibi, diğer mümin kadınlara iman konusunda teklif edilen şeyler onlara da teklif edilir. Bütün bunları kabul ederlerse imtihanı başarmış sayılırlar. En doğrusunu Allah bilir. Onların imanlarını Allah daha iyi bilir. Bu âyet, o kadınları sınamanın müminlerin mükellef tutulduğu şey ile, yani zâhirde imandan anladıkları şey ile yapılacağına, imanın hakikatini ise ancak âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın bildiğine işaret etmektedir. Bu husus, ilmin, amel ilmi ve şehâdet ilmi diye ikiye ayrıldığını da gösterir. Amel ilmi, insanların görünen olgulara dair bildikleri ve gereğini yaptıkları bilgidir. Şehâdet ilmi ise, kendisiyle Allah adına hüküm verilmesi caiz olan nakli-vahyi bilgidir. Buna ancak Allah'ın nas olarak ya kitapta, ya da Resülullah'tan (s.a.) gelen mütevatir sünnette bildirmesiyle ulaşılabilir. Amel ilmi haber-i vâhid, kıyas ve benzerleri gibi içtihat yapmanın caiz olduğu alana dairdir. Eğer o kadınların mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin. Rivayet edildiğine göre Resülullah Hudeybiyede Kureyş müşrikleriyle; Mekkelilerden Hz. Peygamber'e (s.a.) gelen olursa onlara iade edilmek, fakat Resülullah'ın (s.a.) ashabından Mekke'ye dönen olursa onların yanında kalmak vb. şartlarla barış antlaşması yapmıştı. Hz. Peygamber, Hudeybiyede iken bunları yazdırmıştı. Anlaşmanın yazması bittiği anda Sübey'a bint Hâris el-Eslemiyye adlı bir kadın müslüman olarak gelmişti. Hemen ardından kadının kocası Resülullaha (s.a.) başvurdu; Ey Allah'ın resülü, karımı bana geri ver, çünkü sen bunu anlaşma maddesi olarak koydun, henüz yazının mürekkebi de kurumamıştır, dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsaBEŞ nız, onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki âyeti gönderdi”. [ ] Cenâb-ı Hak, bu kadınlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmaz, buyurarak, o kadınları kâfir kocalarına vermeyin diye emretmektedir. Âyet, aynı zamanda mümin kadının kâfir erkekle, kâfir erkeğin de mümin kadınla nikâhlanamayacağını haber vermektedir. Ebü Hayyân, el-Bahrü’l-muhit, VIIL, 256. Onların (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin. Cenâb-ı Hak bu âyette, karısına yaptığı harcamayı kâfir kocasına verin buyurmaktadır. Müşriklerle müslümanlar arasında yapılan anlaşmaya göre, Mekkeli kadınlardan biri mümin olarak Medine'ye gidecek olursa kâfirlere iade edilmeyecek, ama kadına verdikleri mehir kocalarına ödenecekti. Müslüman kadınlardan biri irtidat ederek Mekke'ye dönecek olsa, Medinelilere iade edilmeyecek, fakat böylelerine yapılan harcamalar kocalarına ödenecekti. Bilindiği gibi biri kadına verdiği mehiri alıyor, öbürü de kadına mehirden başka yaptığı harcamayı alıyordu. Yalnız ondan, -daha önce verdiğimiz örneklerde işaret ettiğimiz gibi- vermiş olduğu şeyin cinsinden alınırdı. Bundan dolayı âlimlerimiz şöyle demiştir: Gayr-i müslimler, müslüman tüccardan ticaret vergisi aldıkları için müslümanlar da savaşçı tüccarlardan aynı vergiyi alır. Malı kendisinden alan başkası da olsa, ancak malın kendi cinsinden alınırdı. Buna göre biz de deriz ki bir sıkıntı, iyi ve kötü kişiye eşit şekilde gelebilir. Âdemoğlunun mâruz kaldığı sıkıntıların, onun kazandığı günah ve kötülüklerin cezası olmaması mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, kulunu ilk olarak bu dünyada imtihan eder. Âhirette ise hiç kimse başkasının yaptığından hesaba çekilmez ve cezalandırılmaz, aksine herkes kendi yaptığının karşılığını görür; kötülük yapmışsa kötülük, iyilik yapmışsa iyilik görür. En doğrusunu Allah bilir. Mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur. Yüce Allah bu âyette, mehirlerini verdiğiniz zaman o kadınlarla sizin, yani müslümanların evlenmelerinde bir günah yoktur buyurmaktadır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) kızı Zeynep, kocasından önce müslüman olmuştu. Kocası daha sonra müslüman olunca Hz. Peygaber kızını ilk nikâhı ile kocasına verdi. Bu olay, [§]Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın EH meâlindeki âyet nâzil olmadan önce. Bu âyet-i kerime nâzil olduktan sonra, artık bir koca müslüman olup İslâm diyarına hicret edince karısı ile arasındaki nikâh bağı koptu”. Aynı şekilde kadın hicret edip kocası geride kaldığı zaman da durum aynıdır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın meâlindeki ilâhi buyruk hakkında bazıları, yani kâfir kadınların nikâh akdini tutmayın anlamına gelir, demiştir. Buna göre kimin Mekke'de kâfir bir karısı olursa, o kâfir kadın asla iade edilmez, çünkü o artık onun karısı değildir, aralarındaki nikâh bağı kopmuştur. Bazıları şöyle der: Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın meâlindeki cümle, kâfir kocanın nikâh bağı (ismeti) sebebiyle muhacir hanımlarla evlenmekten geri durmamanız konusunda bizi ikaz etmektedir. Bu yorumda ismet menetmek anlamındadır. “Kevâfir” kelimesinin erkekler için kullanılması caizdir. Burada da âyetin zâhiri, “kevâfir”in erkekler anlamında olduğunu göstermektedir, söz konusu olduğu için. En doğrusunu Allah bilir. Siz harcadığınızı (verdiğiniz mehiri) isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler. Allah buyuruyor ki: Şayet müslüman bir kadın Mekke kâfirlerine gidecek olursa, onun mehirini Mekkeliler'den isteyin ve kadının kocasına verin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Eğer Mekkeli bir kadın hicret edip sizin yanınıza gelecek olursa, onun müşrik kocasının kendisine vermiş olduğu mehiri geri verin. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) ile Mekkeliler arasında yapılan anlaşmanın gereği idi. Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Yani müslümanlarla Mekkeli kâfirler arasında yapılan anlaşmada, mehiri birbirlerine iade etmek konusunda Allahın hükmü budur. Allah hakkıyla bilmektedir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yani müslümanlarla anlaşmalı kişiler arasında sözünü ettiğimiz konulardaki hükmü bilendir. Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa. Şayet mümin bir kadın, aranızda herhangi bir anlaşma olmayan ve savaşan Mekke kâfirlerine katılırsa, aranızda da o kadının müslüman bir kocası bulunursa. (Tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa. Yani elinize ganimet malı geçerse. Eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına EIJ denk bir şey verin. [ ] Ganimet henüz taksim edilmeden önce, kadına ödenen mehiri onun müslüman kocasına verin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Allahın size emrettiği bu konuda O'na karşı gelmekten sakının. Sizler, O'na inanıyorsunuz. O'nu tasdik ediyorsunuz; öyleyse ödemenizi eksik yapmayın. En doğrusunu Allah bilir. Bu, Mesrük'tan (r.h.) gelen rivayettir; Zülhri'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslümanların, müşriklere kaçan müslüman kadının mehirini onlardan istemeleri, kâfirlerin de müslüman olarak bize gelen kadınlarının mehirini müslümanlardan istemeleri Allah'ın hükümlerindendir. Müminler, Cenâb-ı Hakk'ın hükmünü kabul ve ikrar etmişler, müşriklerse bunu kabul etmeye yanaşmamışlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir şey verin! meâlindeki âyetini indirdi”. Cenâb-ı Hak müslümanlara, evli ve müslüman bir kadın eğer kâfirlere gidecek olursa, kocasının ona vermiş olduğu mehiri ellerindeki maldan kendisine ödemelerini, onlardan müslüman olarak bize gelen muhacir bir kadının mehirini de müşriklere ödemelerini emretmektedir. Ellerinde mal kalmamışsa, onu savaşanlara ödemesi gerekir; ey savaşçılar, elde ettiğiniz ganimetten bunu ödeyin! En doğrusunu Allah bilir ya, bunun aslı şöyle olmalıdır: Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçarsa... Eşlerinize harcadığınız mali imkân elinizden gider, sonra da düşmanlarınıza galip gelerek ganimet kazanırsanız, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir pay verin, kendilerinin yaptıkları harcama kadarını onlara ödeyin! Âyette sanki şöyle denilmektedir: Sizin onlara giden kadınlarınıza yaptığınız harcamayı onlardan isteyin. İstediğiniz halde onlar kaybettiğiniz miktarı size vermezlerse, o zaman daha sonra onlarla savaşır ve galip gelerek ganimet elde ederseniz, eşlerine yaptığı harcamadan dolayı uğradığı zararı kocasına ödeyin! Bil ki bu âyet, çeşitli hükümler içermektedir. Bunların ilki içtihadın ve zâhiri ilimle amelin caiz olduğudur. Allah onların imanlarını daha iyi bilmekle beraber, siz de onları sınayın! Eğer mümin olduklarını anlarsanız, meâlindeki ilâhi beyan, içtihat ve imtihan yoluyla anlarsanız, demektir. Onları kâfirlere iade etmeyin, hükmü de zâhiri bilgiye dayanan bir hükümdür. Bu hükümle amel etmenin caiz olduğuna işaret eder. (lİkincisi, ister dârülislâmda ister dârülharpte olsun, aynı memlekette eşlerden biri müslüman olduğu zaman, bizzat müslüman olmasıyla veya başka bir yere katılmasıyla karı-kocanın ayrılmaları gerekir mi? Bişr el- Merisi, başka bir yere katılmasıyla hemen ayrılık gerçekleşir, demiştir. Şâfii, eğer kadınla gerdek vukü bulmuşsa üç hayız görmeden ayrılık olmaz, gerdek vukü bulmamışsa hemen ayrılırlar. Bizim [Hanefi] âlimleri de şöyle demiştir: Onlar dârülharpte olup eşlerden biri müslüman olmuşsa kadın üç hayız görmeden ayrılık vukü bulmaz. Şayet dârülislâmda ve zimmi iseler, eşlerden biri müslüman olduğunda, devlet başkanı diğer eşe müslüman olmasını teklif etmeden ayrılık vukü bulmaz; teklif ettiğinde kabul ederse ne âlâ, etmezse onları ayırır. Bişr, Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde, -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle berabersiz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere iade etmeyin. Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz, meâlindeki âyetin zâhiri anlamıyla o kanaate varmıştır. Onlardan birinin diğerine helâl olmadığını söylemiş, buna başka bir şey ilave etmemiştir. o Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'gayb, XXIX, 306. Bizim [Hanefi] âlimleri (r.h.) ise âyeti delil kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde, onları sınayın, meâlindeki âyetten dolayı, ayrılık sadece İslâm'a girmekle olmaz. Şayet sadece imanla ayrılık vukü bulsaydı imtihanın anlam: olmazdı. Onların kocalarına haram sayılmalarının, ancak sınama ile mümkün olacağı zikredildiğine göre sadece imanla ayrılığın meydana gelmeyeceği sabit olmuştur. Bunun bir örneği de, “Zina eden erkek, ancak zinakâr veya müşrik kadınla evlenir, zina eden kadın da ancak zinakâr ve müşrik erkekle evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır”” meâlindeki âyettir. Sonra Cenâb-ı Hak, “Eşlerine zina suçlamasında bulunanlar...” diye buyurmuştur. Eğer zina etmesi, kadının kendisine haram olmasını gerektirseydi erkek, karısına zina etmek suçlamasında bulunmazdı. Bilâkis karısına, sen zina ettin, dediği zaman sanki ona, seninle benim aramda nikâh yoktur, demiş olurdu. Eşlerine zina suçlamasında bulunanlar anlamındaki ifadesiyle kocanın karısına zina isnadında bulunduğu sabit olunca, Sİzina etmesi sebebiyle kadının kendisine haram olmasını gerektirmediği de ortaya çıkmış olur. Sırf iman etmek de böyledir; eğer o, kadını kocasına haram kılsaydı, imtihan etmenin anlamı kalmazdı. İman ettiğini bizzat söyledikten sonra yine de iman konusunda imtihan edilmesi emredildiğine göre, sadece imanla kocasına haram olmayacağı sabit olur, mutlaka ona başka bir şeyin daha eklenmesi gerekir. Buradan anlaşılmaktadır ki âyetin zâhiri ile amel etmek mümkün değildir, çünkü söz konusu âyet mutlak mânada hüküm çıkarmaya elverişli değildir. En doğrusunu Allah bilir. İkinci delil de şudur: Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin ashabından, önce erkekler müslüman olmuş, hanımları ise daha sonra İslâm'a girmişlerdi. Onlardan herhangi birinin nikâhını yeniden kıydığına dair herhangi bir rivayet yoktur. Eşlerden birinin sadece İslâm'a girmesiyle ayrılık vukü bulsaydı, Allah Resül'ü'nün (s.a.) ashabı öncelikle nikâhlarını yenilerdi. Şayet, “onların hep birlikte İslâm'a girmiş olması mümkündür” denilirse biz de deriz ki: Bu, âdet, örf ve hayatın yürüyüşü açısından mümkün olmayan bir şeydir, onlar birlikte İslâm'a girmek isteselerdi bile bu, fiilen gerçekleşmezdi. Binaenaleyh onlardan birinin, eşinden önce İslâm'a girmiş olması kaçınılmazdır; bunun yanında herhangi birinin nikâhını yenilediği de rivayet edilmemiştir. Bu durumda sadece İslâm'a girmekle ayrılığın gerçekleşmeyeceği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, ashâb-ı kirâmdan (r.a.) memleket farklılığı ile sebeplerin farkllığına dair herhangi bir şey rivayet edilmemiştir. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiğine göre karı-koca dârülharpte olduklarında, kadın üç hayız görünceye kadar nikâhlı kalırlardı. Hz. Ali'den (r.a.) de, hicret boyunca nikâhlı kalacakları rivayet edilmiştir. Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre de karı-koca dârülislâmda iken eşlerden biri müslüman olursa, devlet başkanı diğerine müslüman olmayı teklif edinceye kadar nikâhlı kalmaya devam ederler. Bütün bunlar şunu göstermektedir ki birinin sadece İslâm'a girmesiyle ayrılık vukü bulmaz, mutlaka ona başka bir şeyin daha eklenmesi gerekir. Bu konuda biraz önce nakledilenlerden başka, kimseden farklı bir rivayet sabit değildir. Bu durumda bu noktada icmâ gerçekleşmiştir. İşte [Hanefi] âlimlerimiz de bundan dolayı onların bu kanaatlerine katılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. [ ] Dördüncüsü, eşlerden biri dârülislâma hicret eder, diğeri dedârülharpte EE kalırsa, bize göre aralarında ayrılık vukü bulur. Şâfii'ye göre ise memleket farklılığı ile ayrılık oluşmaz. Çünkü, der, müslüman oraya güven ve emniyetle girebiliyorsa, hanımının nikâhı bozulmaz. Harbi de bizim yanımıza güvenle gelebiliyorsa eşi ile arasında ayrılık vukü bulmaz. Karı-koca dârülharpte birlikte müslüman olur da, sonra biri dârülislâma giderse yine ayrılık vukü bulmaz. Buradan anlaşılmaktadır ki, ayrılığın gerçekleşmesi için memleket farklılığına itibar edilemez. Ancak bize göre memleket farklılığının anlamı bu söylenenler değildir. Onun anlamı, ister müslüman olsun ister zimmi, eşlerden birinin dârülislâm ehlinden, diğerinin ise dârülharp ehlinden harbi bir kâfir olmasıdır. Bunların ikisi de müslüman oldukları takdirde, biri “dârülharp”te diğeri “dârülislâm'da yaşasa bile, her ikisi de aynı belde halkından sayılır. Bizim bu söylediğimize, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette çeşitli açıdan işaret vardır. Bunlardan biri, siz de onların mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki beyandır. [Din] farklılığına rağmen evlilik akdi devam ediyor olsaydı, o kadına eş olarak kendi kocası, o adama da kendi karısı başkalarından daha lâyık olurdu. Bu durumda kadının kâfir kocaya dönmesini yasaklamanın anlamı kalmazdı. Aziz ve Celil olan Allah yine, bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz, buyurmaktadır. Bu ifade, hicret eden kadınlarla kocalarını birbirlerine haram kılmaktadır. Birbirlerine helâl olmadıkları bir konumda, nikâhın devamı tasavvur edilemez. Yahut bunun anlamı, onların birbirlerinden faydalanmalarının haram kılınmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, onlara (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin, diye buyurması da bunun başka bir delilidir. Allah, o kadının mehirini kocasına iade etmeyi emretmektedir. Eğer karı-kocalık akdi devanı ediyor olsaydı kocanın söz konusu mehiri geri almaya hakkı olamazdı. Çünkü onun, kadının hem bedenine, hem de onun bedeline sahip olması caiz değildir. Allah yine, mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur, buyurmaktadır. Şayet ilk kocası ile olan nikâhı devam ediyor olsaydı “dârülislâm'da bir müslümanın onunla evlenmesi caiz olmazdı. Yine Cenâb-ı Hak, kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, buyurarak kâfir kocanın nikâh bağı sebebiyle muhacir kadınlarla evlenmekten geri durmayı biz müslümanlara yasaklamaktadır. Bütün bunlar, haramlığın (din) farklılığına bağlı olduğunu göstermektedir. Belirttiğimiz görüşlere dair diğer bir akli delil şudur: Bir kadın esir alındığında, kocasıyla nikâh akdinin bozulduğu konusunda âlimler icmâ etmiştir, tâ ki bu sayede esir alan kişinin, gerekli temizlik müddetinden sonra onunla cinsel ilişkiye girebilmesi helâl olabilir. Kadının İslâm'a girmesiyle nikâh akdinin sona ermesine gelince, fakihlerin çoğunluğu kadının sadece İslâm'a girmesiyle -ilk kocasıyla gerdeğe girdikten sonra olmak ve İslâm'a girmeye başka bir şeyin eklenmemesi ve kadını esir alanın mülkiyetine geçmesi hariç, mülkiyetin nikâha mani olmadığı da mâlumdur, kocasıyla olan evliliğinin bitmeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Câriye statüsünde olanlara ilk defa nikâh akdi yapılmasının caiz olduğuna bakmaz mısın? Bundan dolayı câriye, satıldığı zaman satın alanın mülkü haline gelse de nikâh akdi sona ermez. Şu husus da gözden kaçmamalıdır: Bir adam ölür ve geride nikâhlı bir câriye bırakırsa, onun mülkiyeti ölen adamın varisine geçer, nikâhı da ortadan kalkmaz. Bu iki durumda ayrılık meydana gelmediğine göre geride sadece ayrı beldede bulunma meselesi kalmıştır. İşte bu hal, esir alınan kadınlar için ayrılık sebebinin farklı beldelerde bulunmak olduğunu gösterir. Bu farklılık muhacir kadınlar için de söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir, İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan (r.a.) gelen bir rivayete göre o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.), kendi kızı Zeynebii yıllar sonra, kocası Ebu'l-Âs b. Rebie ilk nikâhıyla geri vermişti. Zeyneb, kocasını müşrik olarak Mekkede bırakmış, kendisi Medine'ye hicret etmişti. Sonra Resülullah onu ilk nikâhıyla kocasına geri vermişti. Bunu delil göstererek bazıları farklı beldelerde bulunmanın ayrılık gerektirmediğini ileri sürmüştür”, Biz onlara deriz ki söz konusu rivayeti bu konuda delil göstermek çeşitli açılardan doğru değildir. Bunlardan biri şudur: Hz. Peygamber (s.a.) kızını, ona, altı yıl sonra ilk nikâhıyla vermişti. Bir kadının üç hayız dönemini geçirdikten sonra ilk nikâh akdiyle tekrar kocasına verilemeyeceği konusunda fakihler arasında ihtilaf yoktur. Altı yıllık bir sürede sadece üç hayızın gerçekleşmiş olmasının mümkün olmadığı da bilinmektedir. Bu durumda bu konuda söz konusu rivayet delil olamaz. İkincisi, İkrime, kocasından önce İslâm'a giren bir yahudi kadın hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.), “o kendi nefsine herkesten daha çok mülkiyet sahibidir” dediğini rivayet eder. Bu rivayet, İbn Abbâs'ın da kadının İslâma girmesiyle ayrılık vuküa geldiği görüşünde olduğunu gösterir”. Râvi rivayet ettiği şeyin aksiyle amel ettiği zaman, bu onun neshedildiğini gösterir. Çünkü onun, Resülullah'a muhalefet etme ihtimali yoktur. (lÜçüncüsü, Amr b. Şuayb'ın babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), kızı Zeyneb'i Ebu'l-Âs'a ikinci bir nikâhla vermişti”. Buna göre bu iki rivayet arasında aykırılık ortaya çıkmıştır, bu da ilk rivayetin delil olarak kullanılmasını geçersiz kılar. Eğer bir tercih yapılacak olursa; ilk rivayette sadece kocası müslüman olduktan sonra Zeyneb'in kendisine verildiği haber verilmekte, ancak ikinci bir nikâhın yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir. Amr b. Şuayb'ın rivayetinde ise Ebu'l-Âs'ın müslüman olması üzerine, aralarında ikinci bir nikâh akdinin yapıldığı haber verilmektedir. Bu durumda bu rivayet, ilkinden daha çok tercihe şâyandır. Çünkü ilk rivayet sadece meselenin zâhirini haber vermektedir. İkinci rivayette ise râvi, bildiği bir olayı haber vermektedir. Rivayetler arasında buna benzer başka tercihlerimiz de olmuştu. İbn Abbâs'ın, Hz. Peygamber (s.a.) ihramlı iken Meymüne ile evlenmişti hadisini, Yezid b. Esam'ın, helâl (ihramsız) iken onunla evlenmişti, rivayetine tercih etmiştik. Çünkü İbn Abbâs'ın (r.a.) naklettiği hadis, olayın cereyan şeklini haber vermekte, diğeri ise ilk halin zâhirinden bahsetmektedir. Kocası hür iken kendisini âzat ettiğini söyleyen Berire“ hadisi de böyledir. Başka bir rivayette de kocasının o sırada köle olduğu belirtilir. Bu rivayetlerden ilki, diğerine tercih edilir, çünkü hadisenin oluş tarzını haber vermektedir, diğeri ise durumun (detayını değil) zâhirini ifade etmektedir. Dolayısıyla ilki tercihe şayandır. İşte söz konusu ettiğimiz meseledeki rivayetler de böyledir”. o Cassâs, Ahkâmü'l-Kurün, V, 331. Dördüncüsü, Ebü Hanife'ye (r.a.) göre hicret eden kadın için iddet yoktur, İmâmeyne” göre ise vardır. Söz konusu âyel çeşitli yönlerden Ebü Hanife için delil oluşturur. Aziz ve Celil olan Allah, eğer mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, diye buyurarak muhacir kadınların ilk kocalarına iadesini yasaklamıştır. Şayel onlar için iddet söz konusu olsaydı kocasının, kendisini geri çevirmesi ve iddet süresini orada geçirmesi gerekirdi. Cenâb-ı Hakk'ın “o kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun” diye buyurduğunu görmez misin? [§]İddetleri devam ettiği sürece onları kendi evlerinde bulundurmalarını Allah, kocalarına nasıl emrediyor? Onları kâfirlere iade elmeyin, meâlindeki âyete gelince, bu da onlar için iddet olmadığını göslerir. Bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur, meâlindeki beyan böyledir. Allah, iddeti hiç söz konusu etmeden mutlak olarak onların evlenmelerini mübah kılmaktadır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, meâlindeki âyet de böyledir. Şayet iddet gerekli olsaydı, Allah Teâlâ'nın “o kadınlar üzerinde hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur” hükmü gereği nikâhın da devam ediyor olması gerekirdi. Allah'ın, iddeti kocanın hakkı olarak nasıl belirlediğine bakmaz mısın? Kocanın, hanımı üzerinde bir hakkı olduğu kabul edilince kadın onun nikâhındadır, demektir. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, meâlindeki âyet nikâh bağının koptuğunu ifade eder. Nikâhın varlığı iddeti gerektirdiğine ve Allah da nikâhı yok saydığına göre, biz de o kadının nikâh bağını kestik ve kadını iddet beklemekten de kurtardık. En doğrusunu Allah bilir. Bir de şu var: Fakihler, bir kadın esir alındığında ayrılık meydana gelir ve iddet düşer hükmünde icmâ etmişlerdir. Birinin mülkiyetine sahip olmak, iddeti düşürme (bozma) bebebi değildir, fakat iddeti bozma sebebidir. Esir olma hali ile hicret etmesi halinde kadından iddet düşer, ama sadece esirlik iddeti düşürme sebebi değildir, burada iddeti düşüren memleket farklılığıdır. En doğrusunu Allah bilir. Beşincisi, bu âyet göstermektedir ki insanların Kur'ândaki bir hükümle amel etmeyi terketmeleri onun neshedildiğine işaret edebilir. Zira onlara (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin, ve siz harcadığınızı (verdiğiniz mehiri) isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler, anlamına gelen beyanındaki hüküm hakkında kitap ve sünnette bir emir olmadığı halde terk edilmiştir, yani insanlar onun terkinde icmâ ettikleri için terk edilmiştir. Bu 3 İmâmeynileİmam Ebü Yüsuf ve İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni kastedilmiştir. ve “kalpleri kazanılacak olanlar” meâlindeki âyette geçen ifadeler, örf hükmünde özel bir anlam için var olmuş, fakat sonra bu mâna ortadan kalkmıştır. Mânası aklen anlaşılmayan konulara gelince bunlar hakkında kitaba göre amel etmek gerekir, insanların uygulamaması ile bunlar terk edilemez, Onların terki konusunda icmâ da oluşamaz, kaldı ki böyle bir icmâ da gerçekleşmiş değildir. Bazı âlimlerimiz şöyle demiştir: Bu âyet “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin”? meâlindeki âyetle ve Resülullah'ın (s.a.) “kendi rızasıyla olmadıkça müslümanın malı (nı almak) müslümana haramdır” meâlindeki hadisiyle neshedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [ŞlAltıncısı, Siz harcadıklarınızı isteyin, onlar da harcadıklarını iste- sinler meâlindeki ilâhi buyruk, Allahın hüküm itibariyle bizim malımız ile karşı tarafın mallarını eşit tuttuğuna işaret etmektedir. Şu da var ki düşmana galip geldiğimizde savaşanların mallarını alıp kendi mülkiyetimize geçirmemiz konusunda, keza onlar galip geldiklerinde bizim mallarımızı kendi mülkiyetlerine geçirmeleri konusunda da icmâ oluşmuştur. Kadınların, mümin ve muhacir olarak bize geldiklerindeki haramlık hükmü, insanlar hakkındaki hükümlerin farklılığını göstermektedir. Buna göre onlardan her birinin hicret etmiş olduğu kendi memleketinde bıraktığı mallar, ganimet sayılır. Çünkü Mekke fethedildiği zaman Resülullah'ın (s.a.) ashabından herhangi birinin, Medine'ye gittiklerinde geride bıraktıkları mallarını araştırmaya giriştiği rivayet edilmemiştir. Bu mallar mutlaka ya miras kalmıştır, ya da kaydettiğimiz üzere ganimet sayılmıştır. Müslümanlar ile kâfirler arasında miras ahkâmının uygulanmadığı da mâlumdur. Miras yolu ortadan kalktığına göre geriye sadece ganimet yolu kalmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Yedincisi, Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor, meâlindeki ilâhi beyan düşmanlar arasında bile adaletle hükmedilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu aynen, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun!” meâlindeki buyruk ve “Mescid-i Haram'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın!” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Cenâb-ı Hak burada, siz harcadıklarınızı isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler, diye buyurarak, bizim malımızla onların malını eşit görmüştür, bu da adaletin gereğidir. Sanki o şöyle buyurmaktadır: Düşmanlarınızla aranızdaki meselelerde adalete uymanızı, Allah size emretmektedir; Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Onların, düşmanlık duygusunun sizi adaleti terketmeye sevketmediğini bilmeleri, kendilerini uzlaşmaya ve merhamete sevketmiştir. Ayrıca onlar, arzularınızı terk eder, adalete ve eşitliğe uyarsanız, bu duygunun kendinizden değil Cenâb-ı Hak'tan kaynaklandığını da bilmişlerdir. İşte bu davranış onları İslâm'a teşvik etmektedir. Sanki Allah şöyle demektedir: Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği ve bir sebep haline getirdiği bu adalet, düşmanlarınızı İslâm'a teşvik etmekte ve anlaşmaya sevketmektedir. Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. ( Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yani Allah, adalet ve eşitlik konusunda verdiği emri bilir. Hüküm ve hikmet sahibidir. Tedbirde herhangi bir hataya düşmez. Bütün bunlar insanlar arasında adaletin gerekli olduğunu gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [İrtidat Eden Kadınlar Öldürülmez)] Sekizincisi, bu âyet dinden dönen (mürted) kadınların öldürülmeyeceğine de işaret etmektedir. Eğer mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki emir şunu göstermektedir ki kadınların mümin olduklarını anlayamazlarsa, aralarındaki anlaşma gereği onları kâfirlere iade etmeleri gerekir. İman ettiklerini söyledikleri halde kâfirlere iade edilmeleri, dinden döndükleri (irtidat) anlamına gelir. Şayet dinden dönen (mürted) bir kadının öldürülmesi gerekli olsaydı, yanlarında imanını izhar eden o kadını kâfirlere vermeyip öldürmeleri gerekirdi. Söylediğimiz gibi, mürted olduklarını bildikleri halde kadınları kâfirlere teslim ettiklerine göre, dinden dönen kadının öldürülmemesi gerektiği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Şİ a YAR EMİK 2 --- Dipnotlar: İbn Kesir, Tefsir, VIII, 119. 5 Tefsiru İbn Kesir, VIII, 119. Berire, müminlerin annesi Hz. Âişe'nin azatlısıdır (bk. İbn Abdülber, el-İstiâb, 876; İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 50). ” o Tahâvi, Şerhu Medni'-âsâr, III, 82. © “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar”. © Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 72.

Mümtehıne 60:11

Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde. Bize göre bu âyetin mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- mümin olduklarını söyleyen kadınlar demektir. Onları sınayın! meâlindeki beyan, şayet imanın hakikati anlamında kullanılmış olsaydı, bu sözün söylenmesi gerekmezdi. Allah sınamayı emrettiğine göre, size mümin kadınlar geldiklerinde meâlindeki cümle, başta belirttiğimiz şekilde yorumlanır. Bunun bir örneği de, “Kalbi imanla dolu olduğu halde, baskı altında kalanın durumu müstesna, kim kalbini inkâra açarsa” meâlindeki âyettir. Bunun anlamı, kalbi imanla dolu olduğu halde kim küfür kelimesini kullanırsa, demektir. İşte yukarıdaki âyetin de zikredilen mânaya gelmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirler bu sınamanın şeklini de açıklamışlardır. Buna göre onlar, kendilerini vatanlarından çıkaran şeyin kocalarına duydukları nefretleri olmadığına dair Allah adına yemin ederler. Veya kendi vatanlarından başka yerlere gitmek amacı taşımadıklarına, sadece İslâm'ı arzu ettiklerine dair yemin ederler. Ancak bu, geçersiz bir yorumdur. Çünkü bir kadın müslüman olunca, dinin gereği olarak kâfir kocasından nefret etmesi onun en tabii hakkıdır. Tıpkı “Siz bir tek Allah'a iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. Şeriatin ve dinin hükmü onların bu yaptıklarını gerektirdiği halde, iddia edildiği gibi onların bununla imtihan edilmeleri nasıl caiz olur? ( Bundan dolayı biz di- EE yoruz ki, bazı müfessirlerin, bu sınamanın şekli konusunda yaptıkları yorum doğru değildir. Onların imtihana tabi tutulmalarının iki şekilde yorumlanması mümkündür: Birincisi, onlardan imanın ne olduğunu söylemeleri istenir. Şayet imanın hakikatini söylerlerse mümin oldukları anlaşılır. İkincisi, “hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek...” meâlindeki âyette olduğu gibi, diğer mümin kadınlara iman konusunda teklif edilen şeyler onlara da teklif edilir. Bütün bunları kabul ederlerse imtihanı başarmış sayılırlar. En doğrusunu Allah bilir. Onların imanlarını Allah daha iyi bilir. Bu âyet, o kadınları sınamanın müminlerin mükellef tutulduğu şey ile, yani zâhirde imandan anladıkları şey ile yapılacağına, imanın hakikatini ise ancak âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın bildiğine işaret etmektedir. Bu husus, ilmin, amel ilmi ve şehâdet ilmi diye ikiye ayrıldığını da gösterir. Amel ilmi, insanların görünen olgulara dair bildikleri ve gereğini yaptıkları bilgidir. Şehâdet ilmi ise, kendisiyle Allah adına hüküm verilmesi caiz olan nakli-vahyi bilgidir. Buna ancak Allah'ın nas olarak ya kitapta, ya da Resülullah'tan (s.a.) gelen mütevatir sünnette bildirmesiyle ulaşılabilir. Amel ilmi haber-i vâhid, kıyas ve benzerleri gibi içtihat yapmanın caiz olduğu alana dairdir. Eğer o kadınların mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin. Rivayet edildiğine göre Resülullah Hudeybiyede Kureyş müşrikleriyle; Mekkelilerden Hz. Peygamber'e (s.a.) gelen olursa onlara iade edilmek, fakat Resülullah'ın (s.a.) ashabından Mekke'ye dönen olursa onların yanında kalmak vb. şartlarla barış antlaşması yapmıştı. Hz. Peygamber, Hudeybiyede iken bunları yazdırmıştı. Anlaşmanın yazması bittiği anda Sübey'a bint Hâris el-Eslemiyye adlı bir kadın müslüman olarak gelmişti. Hemen ardından kadının kocası Resülullaha (s.a.) başvurdu; Ey Allah'ın resülü, karımı bana geri ver, çünkü sen bunu anlaşma maddesi olarak koydun, henüz yazının mürekkebi de kurumamıştır, dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Ey iman edenler! Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle beraber- siz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsaBEŞ nız, onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki âyeti gönderdi”. [ ] Cenâb-ı Hak, bu kadınlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmaz, buyurarak, o kadınları kâfir kocalarına vermeyin diye emretmektedir. Âyet, aynı zamanda mümin kadının kâfir erkekle, kâfir erkeğin de mümin kadınla nikâhlanamayacağını haber vermektedir. Ebü Hayyân, el-Bahrü’l-muhit, VIIL, 256. Onların (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin. Cenâb-ı Hak bu âyette, karısına yaptığı harcamayı kâfir kocasına verin buyurmaktadır. Müşriklerle müslümanlar arasında yapılan anlaşmaya göre, Mekkeli kadınlardan biri mümin olarak Medine'ye gidecek olursa kâfirlere iade edilmeyecek, ama kadına verdikleri mehir kocalarına ödenecekti. Müslüman kadınlardan biri irtidat ederek Mekke'ye dönecek olsa, Medinelilere iade edilmeyecek, fakat böylelerine yapılan harcamalar kocalarına ödenecekti. Bilindiği gibi biri kadına verdiği mehiri alıyor, öbürü de kadına mehirden başka yaptığı harcamayı alıyordu. Yalnız ondan, -daha önce verdiğimiz örneklerde işaret ettiğimiz gibi- vermiş olduğu şeyin cinsinden alınırdı. Bundan dolayı âlimlerimiz şöyle demiştir: Gayr-i müslimler, müslüman tüccardan ticaret vergisi aldıkları için müslümanlar da savaşçı tüccarlardan aynı vergiyi alır. Malı kendisinden alan başkası da olsa, ancak malın kendi cinsinden alınırdı. Buna göre biz de deriz ki bir sıkıntı, iyi ve kötü kişiye eşit şekilde gelebilir. Âdemoğlunun mâruz kaldığı sıkıntıların, onun kazandığı günah ve kötülüklerin cezası olmaması mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, kulunu ilk olarak bu dünyada imtihan eder. Âhirette ise hiç kimse başkasının yaptığından hesaba çekilmez ve cezalandırılmaz, aksine herkes kendi yaptığının karşılığını görür; kötülük yapmışsa kötülük, iyilik yapmışsa iyilik görür. En doğrusunu Allah bilir. Mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur. Yüce Allah bu âyette, mehirlerini verdiğiniz zaman o kadınlarla sizin, yani müslümanların evlenmelerinde bir günah yoktur buyurmaktadır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın. İbn Abbâs'tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah'ın (s.a.) kızı Zeynep, kocasından önce müslüman olmuştu. Kocası daha sonra müslüman olunca Hz. Peygaber kızını ilk nikâhı ile kocasına verdi. Bu olay, [§]Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın EH meâlindeki âyet nâzil olmadan önce. Bu âyet-i kerime nâzil olduktan sonra, artık bir koca müslüman olup İslâm diyarına hicret edince karısı ile arasındaki nikâh bağı koptu”. Aynı şekilde kadın hicret edip kocası geride kaldığı zaman da durum aynıdır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın meâlindeki ilâhi buyruk hakkında bazıları, yani kâfir kadınların nikâh akdini tutmayın anlamına gelir, demiştir. Buna göre kimin Mekke'de kâfir bir karısı olursa, o kâfir kadın asla iade edilmez, çünkü o artık onun karısı değildir, aralarındaki nikâh bağı kopmuştur. Bazıları şöyle der: Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın meâlindeki cümle, kâfir kocanın nikâh bağı (ismeti) sebebiyle muhacir hanımlarla evlenmekten geri durmamanız konusunda bizi ikaz etmektedir. Bu yorumda ismet menetmek anlamındadır. “Kevâfir” kelimesinin erkekler için kullanılması caizdir. Burada da âyetin zâhiri, “kevâfir”in erkekler anlamında olduğunu göstermektedir, söz konusu olduğu için. En doğrusunu Allah bilir. Siz harcadığınızı (verdiğiniz mehiri) isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler. Allah buyuruyor ki: Şayet müslüman bir kadın Mekke kâfirlerine gidecek olursa, onun mehirini Mekkeliler'den isteyin ve kadının kocasına verin. Onlar da harcadıklarını istesinler. Eğer Mekkeli bir kadın hicret edip sizin yanınıza gelecek olursa, onun müşrik kocasının kendisine vermiş olduğu mehiri geri verin. Bu, Hz. Peygamber (s.a.) ile Mekkeliler arasında yapılan anlaşmanın gereği idi. Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Yani müslümanlarla Mekkeli kâfirler arasında yapılan anlaşmada, mehiri birbirlerine iade etmek konusunda Allahın hükmü budur. Allah hakkıyla bilmektedir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yani müslümanlarla anlaşmalı kişiler arasında sözünü ettiğimiz konulardaki hükmü bilendir. Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa. Şayet mümin bir kadın, aranızda herhangi bir anlaşma olmayan ve savaşan Mekke kâfirlerine katılırsa, aranızda da o kadının müslüman bir kocası bulunursa. (Tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa. Yani elinize ganimet malı geçerse. Eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına EIJ denk bir şey verin. [ ] Ganimet henüz taksim edilmeden önce, kadına ödenen mehiri onun müslüman kocasına verin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Allahın size emrettiği bu konuda O'na karşı gelmekten sakının. Sizler, O'na inanıyorsunuz. O'nu tasdik ediyorsunuz; öyleyse ödemenizi eksik yapmayın. En doğrusunu Allah bilir. Bu, Mesrük'tan (r.h.) gelen rivayettir; Zülhri'nin de şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslümanların, müşriklere kaçan müslüman kadının mehirini onlardan istemeleri, kâfirlerin de müslüman olarak bize gelen kadınlarının mehirini müslümanlardan istemeleri Allah'ın hükümlerindendir. Müminler, Cenâb-ı Hakk'ın hükmünü kabul ve ikrar etmişler, müşriklerse bunu kabul etmeye yanaşmamışlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, böylece (tazminat ödemek için) sıra size gelmiş olursa, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir şey verin! meâlindeki âyetini indirdi”. Cenâb-ı Hak müslümanlara, evli ve müslüman bir kadın eğer kâfirlere gidecek olursa, kocasının ona vermiş olduğu mehiri ellerindeki maldan kendisine ödemelerini, onlardan müslüman olarak bize gelen muhacir bir kadının mehirini de müşriklere ödemelerini emretmektedir. Ellerinde mal kalmamışsa, onu savaşanlara ödemesi gerekir; ey savaşçılar, elde ettiğiniz ganimetten bunu ödeyin! En doğrusunu Allah bilir ya, bunun aslı şöyle olmalıdır: Şayet eşlerinizden biri kâfirlere kaçarsa... Eşlerinize harcadığınız mali imkân elinizden gider, sonra da düşmanlarınıza galip gelerek ganimet kazanırsanız, eşleri gitmiş olanlara harcadıklarına denk bir pay verin, kendilerinin yaptıkları harcama kadarını onlara ödeyin! Âyette sanki şöyle denilmektedir: Sizin onlara giden kadınlarınıza yaptığınız harcamayı onlardan isteyin. İstediğiniz halde onlar kaybettiğiniz miktarı size vermezlerse, o zaman daha sonra onlarla savaşır ve galip gelerek ganimet elde ederseniz, eşlerine yaptığı harcamadan dolayı uğradığı zararı kocasına ödeyin! Bil ki bu âyet, çeşitli hükümler içermektedir. Bunların ilki içtihadın ve zâhiri ilimle amelin caiz olduğudur. Allah onların imanlarını daha iyi bilmekle beraber, siz de onları sınayın! Eğer mümin olduklarını anlarsanız, meâlindeki ilâhi beyan, içtihat ve imtihan yoluyla anlarsanız, demektir. Onları kâfirlere iade etmeyin, hükmü de zâhiri bilgiye dayanan bir hükümdür. Bu hükümle amel etmenin caiz olduğuna işaret eder. (lİkincisi, ister dârülislâmda ister dârülharpte olsun, aynı memlekette eşlerden biri müslüman olduğu zaman, bizzat müslüman olmasıyla veya başka bir yere katılmasıyla karı-kocanın ayrılmaları gerekir mi? Bişr el- Merisi, başka bir yere katılmasıyla hemen ayrılık gerçekleşir, demiştir. Şâfii, eğer kadınla gerdek vukü bulmuşsa üç hayız görmeden ayrılık olmaz, gerdek vukü bulmamışsa hemen ayrılırlar. Bizim [Hanefi] âlimleri de şöyle demiştir: Onlar dârülharpte olup eşlerden biri müslüman olmuşsa kadın üç hayız görmeden ayrılık vukü bulmaz. Şayet dârülislâmda ve zimmi iseler, eşlerden biri müslüman olduğunda, devlet başkanı diğer eşe müslüman olmasını teklif etmeden ayrılık vukü bulmaz; teklif ettiğinde kabul ederse ne âlâ, etmezse onları ayırır. Bişr, Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde, -onların imanlarını Allah daha iyi bilmekle berabersiz onları sınayın. Eğer mümin olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere iade etmeyin. Bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz, meâlindeki âyetin zâhiri anlamıyla o kanaate varmıştır. Onlardan birinin diğerine helâl olmadığını söylemiş, buna başka bir şey ilave etmemiştir. o Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu'gayb, XXIX, 306. Bizim [Hanefi] âlimleri (r.h.) ise âyeti delil kabul etmiş ve şöyle demişlerdir: Mümin kadınlar göç ederek size geldiklerinde, onları sınayın, meâlindeki âyetten dolayı, ayrılık sadece İslâm'a girmekle olmaz. Şayet sadece imanla ayrılık vukü bulsaydı imtihanın anlam: olmazdı. Onların kocalarına haram sayılmalarının, ancak sınama ile mümkün olacağı zikredildiğine göre sadece imanla ayrılığın meydana gelmeyeceği sabit olmuştur. Bunun bir örneği de, “Zina eden erkek, ancak zinakâr veya müşrik kadınla evlenir, zina eden kadın da ancak zinakâr ve müşrik erkekle evlenir. Bu, müminlere haram kılınmıştır”” meâlindeki âyettir. Sonra Cenâb-ı Hak, “Eşlerine zina suçlamasında bulunanlar...” diye buyurmuştur. Eğer zina etmesi, kadının kendisine haram olmasını gerektirseydi erkek, karısına zina etmek suçlamasında bulunmazdı. Bilâkis karısına, sen zina ettin, dediği zaman sanki ona, seninle benim aramda nikâh yoktur, demiş olurdu. Eşlerine zina suçlamasında bulunanlar anlamındaki ifadesiyle kocanın karısına zina isnadında bulunduğu sabit olunca, Sİzina etmesi sebebiyle kadının kendisine haram olmasını gerektirmediği de ortaya çıkmış olur. Sırf iman etmek de böyledir; eğer o, kadını kocasına haram kılsaydı, imtihan etmenin anlamı kalmazdı. İman ettiğini bizzat söyledikten sonra yine de iman konusunda imtihan edilmesi emredildiğine göre, sadece imanla kocasına haram olmayacağı sabit olur, mutlaka ona başka bir şeyin daha eklenmesi gerekir. Buradan anlaşılmaktadır ki âyetin zâhiri ile amel etmek mümkün değildir, çünkü söz konusu âyet mutlak mânada hüküm çıkarmaya elverişli değildir. En doğrusunu Allah bilir. İkinci delil de şudur: Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin ashabından, önce erkekler müslüman olmuş, hanımları ise daha sonra İslâm'a girmişlerdi. Onlardan herhangi birinin nikâhını yeniden kıydığına dair herhangi bir rivayet yoktur. Eşlerden birinin sadece İslâm'a girmesiyle ayrılık vukü bulsaydı, Allah Resül'ü'nün (s.a.) ashabı öncelikle nikâhlarını yenilerdi. Şayet, “onların hep birlikte İslâm'a girmiş olması mümkündür” denilirse biz de deriz ki: Bu, âdet, örf ve hayatın yürüyüşü açısından mümkün olmayan bir şeydir, onlar birlikte İslâm'a girmek isteselerdi bile bu, fiilen gerçekleşmezdi. Binaenaleyh onlardan birinin, eşinden önce İslâm'a girmiş olması kaçınılmazdır; bunun yanında herhangi birinin nikâhını yenilediği de rivayet edilmemiştir. Bu durumda sadece İslâm'a girmekle ayrılığın gerçekleşmeyeceği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, ashâb-ı kirâmdan (r.a.) memleket farklılığı ile sebeplerin farkllığına dair herhangi bir şey rivayet edilmemiştir. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledildiğine göre karı-koca dârülharpte olduklarında, kadın üç hayız görünceye kadar nikâhlı kalırlardı. Hz. Ali'den (r.a.) de, hicret boyunca nikâhlı kalacakları rivayet edilmiştir. Hz. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre de karı-koca dârülislâmda iken eşlerden biri müslüman olursa, devlet başkanı diğerine müslüman olmayı teklif edinceye kadar nikâhlı kalmaya devam ederler. Bütün bunlar şunu göstermektedir ki birinin sadece İslâm'a girmesiyle ayrılık vukü bulmaz, mutlaka ona başka bir şeyin daha eklenmesi gerekir. Bu konuda biraz önce nakledilenlerden başka, kimseden farklı bir rivayet sabit değildir. Bu durumda bu noktada icmâ gerçekleşmiştir. İşte [Hanefi] âlimlerimiz de bundan dolayı onların bu kanaatlerine katılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. [ ] Dördüncüsü, eşlerden biri dârülislâma hicret eder, diğeri dedârülharpte EE kalırsa, bize göre aralarında ayrılık vukü bulur. Şâfii'ye göre ise memleket farklılığı ile ayrılık oluşmaz. Çünkü, der, müslüman oraya güven ve emniyetle girebiliyorsa, hanımının nikâhı bozulmaz. Harbi de bizim yanımıza güvenle gelebiliyorsa eşi ile arasında ayrılık vukü bulmaz. Karı-koca dârülharpte birlikte müslüman olur da, sonra biri dârülislâma giderse yine ayrılık vukü bulmaz. Buradan anlaşılmaktadır ki, ayrılığın gerçekleşmesi için memleket farklılığına itibar edilemez. Ancak bize göre memleket farklılığının anlamı bu söylenenler değildir. Onun anlamı, ister müslüman olsun ister zimmi, eşlerden birinin dârülislâm ehlinden, diğerinin ise dârülharp ehlinden harbi bir kâfir olmasıdır. Bunların ikisi de müslüman oldukları takdirde, biri “dârülharp”te diğeri “dârülislâm'da yaşasa bile, her ikisi de aynı belde halkından sayılır. Bizim bu söylediğimize, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette çeşitli açıdan işaret vardır. Bunlardan biri, siz de onların mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki beyandır. [Din] farklılığına rağmen evlilik akdi devam ediyor olsaydı, o kadına eş olarak kendi kocası, o adama da kendi karısı başkalarından daha lâyık olurdu. Bu durumda kadının kâfir kocaya dönmesini yasaklamanın anlamı kalmazdı. Aziz ve Celil olan Allah yine, bunlar onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmaz, buyurmaktadır. Bu ifade, hicret eden kadınlarla kocalarını birbirlerine haram kılmaktadır. Birbirlerine helâl olmadıkları bir konumda, nikâhın devamı tasavvur edilemez. Yahut bunun anlamı, onların birbirlerinden faydalanmalarının haram kılınmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, onlara (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin, diye buyurması da bunun başka bir delilidir. Allah, o kadının mehirini kocasına iade etmeyi emretmektedir. Eğer karı-kocalık akdi devanı ediyor olsaydı kocanın söz konusu mehiri geri almaya hakkı olamazdı. Çünkü onun, kadının hem bedenine, hem de onun bedeline sahip olması caiz değildir. Allah yine, mehirlerini ödediğiniz takdirde bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur, buyurmaktadır. Şayet ilk kocası ile olan nikâhı devam ediyor olsaydı “dârülislâm'da bir müslümanın onunla evlenmesi caiz olmazdı. Yine Cenâb-ı Hak, kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, buyurarak kâfir kocanın nikâh bağı sebebiyle muhacir kadınlarla evlenmekten geri durmayı biz müslümanlara yasaklamaktadır. Bütün bunlar, haramlığın (din) farklılığına bağlı olduğunu göstermektedir. Belirttiğimiz görüşlere dair diğer bir akli delil şudur: Bir kadın esir alındığında, kocasıyla nikâh akdinin bozulduğu konusunda âlimler icmâ etmiştir, tâ ki bu sayede esir alan kişinin, gerekli temizlik müddetinden sonra onunla cinsel ilişkiye girebilmesi helâl olabilir. Kadının İslâm'a girmesiyle nikâh akdinin sona ermesine gelince, fakihlerin çoğunluğu kadının sadece İslâm'a girmesiyle -ilk kocasıyla gerdeğe girdikten sonra olmak ve İslâm'a girmeye başka bir şeyin eklenmemesi ve kadını esir alanın mülkiyetine geçmesi hariç, mülkiyetin nikâha mani olmadığı da mâlumdur, kocasıyla olan evliliğinin bitmeyeceğinde ittifak etmişlerdir. Câriye statüsünde olanlara ilk defa nikâh akdi yapılmasının caiz olduğuna bakmaz mısın? Bundan dolayı câriye, satıldığı zaman satın alanın mülkü haline gelse de nikâh akdi sona ermez. Şu husus da gözden kaçmamalıdır: Bir adam ölür ve geride nikâhlı bir câriye bırakırsa, onun mülkiyeti ölen adamın varisine geçer, nikâhı da ortadan kalkmaz. Bu iki durumda ayrılık meydana gelmediğine göre geride sadece ayrı beldede bulunma meselesi kalmıştır. İşte bu hal, esir alınan kadınlar için ayrılık sebebinin farklı beldelerde bulunmak olduğunu gösterir. Bu farklılık muhacir kadınlar için de söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir, İkrime vasıtasıyla İbn Abbâs'tan (r.a.) gelen bir rivayete göre o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.), kendi kızı Zeynebii yıllar sonra, kocası Ebu'l-Âs b. Rebie ilk nikâhıyla geri vermişti. Zeyneb, kocasını müşrik olarak Mekkede bırakmış, kendisi Medine'ye hicret etmişti. Sonra Resülullah onu ilk nikâhıyla kocasına geri vermişti. Bunu delil göstererek bazıları farklı beldelerde bulunmanın ayrılık gerektirmediğini ileri sürmüştür”, Biz onlara deriz ki söz konusu rivayeti bu konuda delil göstermek çeşitli açılardan doğru değildir. Bunlardan biri şudur: Hz. Peygamber (s.a.) kızını, ona, altı yıl sonra ilk nikâhıyla vermişti. Bir kadının üç hayız dönemini geçirdikten sonra ilk nikâh akdiyle tekrar kocasına verilemeyeceği konusunda fakihler arasında ihtilaf yoktur. Altı yıllık bir sürede sadece üç hayızın gerçekleşmiş olmasının mümkün olmadığı da bilinmektedir. Bu durumda bu konuda söz konusu rivayet delil olamaz. İkincisi, İkrime, kocasından önce İslâm'a giren bir yahudi kadın hakkında İbn Abbâs'ın (r.a.), “o kendi nefsine herkesten daha çok mülkiyet sahibidir” dediğini rivayet eder. Bu rivayet, İbn Abbâs'ın da kadının İslâma girmesiyle ayrılık vuküa geldiği görüşünde olduğunu gösterir”. Râvi rivayet ettiği şeyin aksiyle amel ettiği zaman, bu onun neshedildiğini gösterir. Çünkü onun, Resülullah'a muhalefet etme ihtimali yoktur. (lÜçüncüsü, Amr b. Şuayb'ın babası vasıtasıyla dedesinden rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.), kızı Zeyneb'i Ebu'l-Âs'a ikinci bir nikâhla vermişti”. Buna göre bu iki rivayet arasında aykırılık ortaya çıkmıştır, bu da ilk rivayetin delil olarak kullanılmasını geçersiz kılar. Eğer bir tercih yapılacak olursa; ilk rivayette sadece kocası müslüman olduktan sonra Zeyneb'in kendisine verildiği haber verilmekte, ancak ikinci bir nikâhın yapılıp yapılmadığı bilinmemektedir. Amr b. Şuayb'ın rivayetinde ise Ebu'l-Âs'ın müslüman olması üzerine, aralarında ikinci bir nikâh akdinin yapıldığı haber verilmektedir. Bu durumda bu rivayet, ilkinden daha çok tercihe şâyandır. Çünkü ilk rivayet sadece meselenin zâhirini haber vermektedir. İkinci rivayette ise râvi, bildiği bir olayı haber vermektedir. Rivayetler arasında buna benzer başka tercihlerimiz de olmuştu. İbn Abbâs'ın, Hz. Peygamber (s.a.) ihramlı iken Meymüne ile evlenmişti hadisini, Yezid b. Esam'ın, helâl (ihramsız) iken onunla evlenmişti, rivayetine tercih etmiştik. Çünkü İbn Abbâs'ın (r.a.) naklettiği hadis, olayın cereyan şeklini haber vermekte, diğeri ise ilk halin zâhirinden bahsetmektedir. Kocası hür iken kendisini âzat ettiğini söyleyen Berire“ hadisi de böyledir. Başka bir rivayette de kocasının o sırada köle olduğu belirtilir. Bu rivayetlerden ilki, diğerine tercih edilir, çünkü hadisenin oluş tarzını haber vermektedir, diğeri ise durumun (detayını değil) zâhirini ifade etmektedir. Dolayısıyla ilki tercihe şayandır. İşte söz konusu ettiğimiz meseledeki rivayetler de böyledir”. o Cassâs, Ahkâmü'l-Kurün, V, 331. Dördüncüsü, Ebü Hanife'ye (r.a.) göre hicret eden kadın için iddet yoktur, İmâmeyne” göre ise vardır. Söz konusu âyel çeşitli yönlerden Ebü Hanife için delil oluşturur. Aziz ve Celil olan Allah, eğer mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, diye buyurarak muhacir kadınların ilk kocalarına iadesini yasaklamıştır. Şayel onlar için iddet söz konusu olsaydı kocasının, kendisini geri çevirmesi ve iddet süresini orada geçirmesi gerekirdi. Cenâb-ı Hakk'ın “o kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun” diye buyurduğunu görmez misin? [§]İddetleri devam ettiği sürece onları kendi evlerinde bulundurmalarını Allah, kocalarına nasıl emrediyor? Onları kâfirlere iade elmeyin, meâlindeki âyete gelince, bu da onlar için iddet olmadığını göslerir. Bu kadınlarla evlenmenizde sakınca yoktur, meâlindeki beyan böyledir. Allah, iddeti hiç söz konusu etmeden mutlak olarak onların evlenmelerini mübah kılmaktadır. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, meâlindeki âyet de böyledir. Şayet iddet gerekli olsaydı, Allah Teâlâ'nın “o kadınlar üzerinde hesaplayıp bekleteceğiniz bir iddet hakkınız yoktur” hükmü gereği nikâhın da devam ediyor olması gerekirdi. Allah'ın, iddeti kocanın hakkı olarak nasıl belirlediğine bakmaz mısın? Kocanın, hanımı üzerinde bir hakkı olduğu kabul edilince kadın onun nikâhındadır, demektir. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın, meâlindeki âyet nikâh bağının koptuğunu ifade eder. Nikâhın varlığı iddeti gerektirdiğine ve Allah da nikâhı yok saydığına göre, biz de o kadının nikâh bağını kestik ve kadını iddet beklemekten de kurtardık. En doğrusunu Allah bilir. Bir de şu var: Fakihler, bir kadın esir alındığında ayrılık meydana gelir ve iddet düşer hükmünde icmâ etmişlerdir. Birinin mülkiyetine sahip olmak, iddeti düşürme (bozma) bebebi değildir, fakat iddeti bozma sebebidir. Esir olma hali ile hicret etmesi halinde kadından iddet düşer, ama sadece esirlik iddeti düşürme sebebi değildir, burada iddeti düşüren memleket farklılığıdır. En doğrusunu Allah bilir. Beşincisi, bu âyet göstermektedir ki insanların Kur'ândaki bir hükümle amel etmeyi terketmeleri onun neshedildiğine işaret edebilir. Zira onlara (kocalarına) harcadıklarını (mehirleri) geri verin, ve siz harcadığınızı (verdiğiniz mehiri) isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler, anlamına gelen beyanındaki hüküm hakkında kitap ve sünnette bir emir olmadığı halde terk edilmiştir, yani insanlar onun terkinde icmâ ettikleri için terk edilmiştir. Bu 3 İmâmeynileİmam Ebü Yüsuf ve İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybâni kastedilmiştir. ve “kalpleri kazanılacak olanlar” meâlindeki âyette geçen ifadeler, örf hükmünde özel bir anlam için var olmuş, fakat sonra bu mâna ortadan kalkmıştır. Mânası aklen anlaşılmayan konulara gelince bunlar hakkında kitaba göre amel etmek gerekir, insanların uygulamaması ile bunlar terk edilemez, Onların terki konusunda icmâ da oluşamaz, kaldı ki böyle bir icmâ da gerçekleşmiş değildir. Bazı âlimlerimiz şöyle demiştir: Bu âyet “Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, aranızda mallarınızı haksızlıkla yemeyin”? meâlindeki âyetle ve Resülullah'ın (s.a.) “kendi rızasıyla olmadıkça müslümanın malı (nı almak) müslümana haramdır” meâlindeki hadisiyle neshedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [ŞlAltıncısı, Siz harcadıklarınızı isteyin, onlar da harcadıklarını iste- sinler meâlindeki ilâhi buyruk, Allahın hüküm itibariyle bizim malımız ile karşı tarafın mallarını eşit tuttuğuna işaret etmektedir. Şu da var ki düşmana galip geldiğimizde savaşanların mallarını alıp kendi mülkiyetimize geçirmemiz konusunda, keza onlar galip geldiklerinde bizim mallarımızı kendi mülkiyetlerine geçirmeleri konusunda da icmâ oluşmuştur. Kadınların, mümin ve muhacir olarak bize geldiklerindeki haramlık hükmü, insanlar hakkındaki hükümlerin farklılığını göstermektedir. Buna göre onlardan her birinin hicret etmiş olduğu kendi memleketinde bıraktığı mallar, ganimet sayılır. Çünkü Mekke fethedildiği zaman Resülullah'ın (s.a.) ashabından herhangi birinin, Medine'ye gittiklerinde geride bıraktıkları mallarını araştırmaya giriştiği rivayet edilmemiştir. Bu mallar mutlaka ya miras kalmıştır, ya da kaydettiğimiz üzere ganimet sayılmıştır. Müslümanlar ile kâfirler arasında miras ahkâmının uygulanmadığı da mâlumdur. Miras yolu ortadan kalktığına göre geriye sadece ganimet yolu kalmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Yedincisi, Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor, meâlindeki ilâhi beyan düşmanlar arasında bile adaletle hükmedilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu aynen, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun!” meâlindeki buyruk ve “Mescid-i Haram'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın!” meâlindeki ilâhi beyan gibidir. Cenâb-ı Hak burada, siz harcadıklarınızı isteyin, onlar da harcadıklarını istesinler, diye buyurarak, bizim malımızla onların malını eşit görmüştür, bu da adaletin gereğidir. Sanki o şöyle buyurmaktadır: Düşmanlarınızla aranızdaki meselelerde adalete uymanızı, Allah size emretmektedir; Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. Onların, düşmanlık duygusunun sizi adaleti terketmeye sevketmediğini bilmeleri, kendilerini uzlaşmaya ve merhamete sevketmiştir. Ayrıca onlar, arzularınızı terk eder, adalete ve eşitliğe uyarsanız, bu duygunun kendinizden değil Cenâb-ı Hak'tan kaynaklandığını da bilmişlerdir. İşte bu davranış onları İslâm'a teşvik etmektedir. Sanki Allah şöyle demektedir: Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği ve bir sebep haline getirdiği bu adalet, düşmanlarınızı İslâm'a teşvik etmekte ve anlaşmaya sevketmektedir. Allah'ın hükmü işte budur. Aranızda hükmünü böyle veriyor. ( Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yani Allah, adalet ve eşitlik konusunda verdiği emri bilir. Hüküm ve hikmet sahibidir. Tedbirde herhangi bir hataya düşmez. Bütün bunlar insanlar arasında adaletin gerekli olduğunu gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [İrtidat Eden Kadınlar Öldürülmez)] Sekizincisi, bu âyet dinden dönen (mürted) kadınların öldürülmeyeceğine de işaret etmektedir. Eğer mümin olduklarını anlarsanız onları kâfirlere iade etmeyin, meâlindeki emir şunu göstermektedir ki kadınların mümin olduklarını anlayamazlarsa, aralarındaki anlaşma gereği onları kâfirlere iade etmeleri gerekir. İman ettiklerini söyledikleri halde kâfirlere iade edilmeleri, dinden döndükleri (irtidat) anlamına gelir. Şayet dinden dönen (mürted) bir kadının öldürülmesi gerekli olsaydı, yanlarında imanını izhar eden o kadını kâfirlere vermeyip öldürmeleri gerekirdi. Söylediğimiz gibi, mürted olduklarını bildikleri halde kadınları kâfirlere teslim ettiklerine göre, dinden dönen kadının öldürülmemesi gerektiği ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Şİ a YAR EMİK 2 --- Dipnotlar: İbn Kesir, Tefsir, VIII, 119. 5 Tefsiru İbn Kesir, VIII, 119. Berire, müminlerin annesi Hz. Âişe'nin azatlısıdır (bk. İbn Abdülber, el-İstiâb, 876; İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 50). ” o Tahâvi, Şerhu Medni'-âsâr, III, 82. © “Sadakalar (zekât gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, âzat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar”. © Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 72.

Mümtehıne 60:12

[Hicret ve Biat] Ey Peygamber! Mümin kadınlar sana biat etmeye geldiklerinde. Biat ve hicret, Hz. Peygamber (s.a.) döneminde yapılması farz olan işlerdendi; her ikisi bugün de farz hükmünü alır. Hicret, Mekkeden Medine'ye yapılıyordu. Çünkü Mekkelilerden biri müslüman olduğunda, şayet Mekke'de kalırsa kâfirler arasında dini hayatının bozulabileceğinden korkuyordu. Ayrıca onun, dinini ve ahkâmını bilmeye de ihtiyacı vardı. Ancak bugün itibariyle Mekkeden Medine'ye hicretin gereği kalmamıştır. Ama dârülharpte yaşayan bir kâfir müslüman olur da kâfirler arasında yaşamaya devam edecek olursa ve dini hayatının bozulacağından korkarsa, İdinini emniyete almak ve hükümlerini öğrenebilmek için oradan İslâm ülkesine hicret etmesi farz olur. Biata gelince, onun kadınlar hakkındaki anlamı, onları İslâm'a özendirmesidir. Erkekler hakkındaki anlamı ise kâfirleri İslâm'a yönlendirmesidir. Şöyleki biat eden kadınlara, güzel ahlâk ilkeleri ve güzel davranışlar emredildiğinde ve kâfir kadınlar da İslâm'ın, güzellikleri emreden bir din olduğunu anladıklarında, bu onları müslüman olmaya özendirir. Erkeklere de aynı şey, Hz. Peygamber'le (s.a.) birlikte cihat ve zafer kazanmak açısından emredilir, bu da İslâm'ın başarısını ve ortaya çıkmasını sağlar. Bu iki amaca sahip çıkmak bugün de her müslüman için farzdır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları... hususunda sana biat etmeye geldiklerinde. Âyetin bu kısmı, hem itikadı hem de muamelâtı içine almaktadır. Hırsızlık yapmamak. Bu yasak, her türlü kamu malına ve bütün ibadetlere hiyânet etmemek hükmünü de kapsar. Zira “hırsızların en büyüğü, namazından çalandır” buyurulmuştur”, Zina etmemek. Bu beyanla, gerçek anlamda zina kastedilmiş, gerçek zina ile birlikte ona götüren yolların kastedilmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Resülullah'tan (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: “Eller zina eder, gözler zina eder, ayaklar zina eder; cinsel organ da bunu ya gerçekleştirir, ya vazgeçer”. Elleriyle ayakları arasında bir iftira düzüp getirmemek. Bu ilâhi beyanın söz gezdirmeyi, yani birinin lafını dostuna götürmeyi ve böylece dostluğu bitirmeye sebep teşkil etmeyi yasaklamış olması muhtemeldir. )Yahut zina sonucu sahip olduğunu bildiği bir çocuğu, kocasının çocuklarına katmasını yasaklamaktadır. İbn Abbâs'tan (r.a.) böyle rivayet edilmiştir. Akla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmemek. Bu beyanın, emirden kinâye olması muhtemeldir, Çünkü âyet önce yasaklara ve meşru olmayan şeylere temas etti, sonra akla uygun hiçbir konuda sana karşı gelmemek, diye buyurdu. Sanki kadınlara, bu yasaklanan şeylerden uzak durmayı ve Hz. Peygamber'in (s.a.) emrine uymayı emretmektedir. Cenâb-ı Hakk'ın “Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir, iyiliği teşvik eder, kötülükten alıkoyarlar” buyurduğunu görmez misin? Onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah'tan bağışlama dile. Cenâb-ı Hak hicret eden kadınlar hakkında söylediği gibi burada “onları sınayın” buyurmadı. Bize göre bunun iki anlamı vardır. Birincisi, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacakları, hırsızlık yapmayacakları, zina etmeyecekleri, çocuklarını öldürmeyecekleri, meâlindeki beyanıyla Allah Teâlâ, sınamanın mahiyetini zaten söylemiş oluyordu, tekrar sınamadan söz etmeye gerek yoktur. İkincisi, hicret eden kadınlar savaş ülkesinden geliyorlardı, dini bilmiyorlardı, onun için imtihana ihtiyaç duyuldu. Fakat bu kadınlar İslâm ülkesinde yaşıyorlardı, dinin ana ilkelerini biliyorlardı, bundan dolayı onları sınamaya ihtiyaç duyulmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. Bu ilâhi kelâm, büyük günahların insanı imandan çıkarmadığının delilidir. Çünkü bağışlanma talebinin, bu sınırlara uymayan kişi için yapılacağı mâlumdur. Eğer yasaklara uymamak insanı imandan çıkarsaydı, Allah Teâlâ peygamberine, o kadınlar için mağfiret dilemesini emretmezdi. İstiğfar, günahların bağışlanması (mağfiret) talebidir. Bağışlanması mümkün olmayan biri için Allah'tan mağfiret dilemek de muhaldir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi, büyük günahları işlemek, sahibini imandan çıkarmaz. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Hırsızlık açısından insanların en kötüsü, namazından çalan adamdır” Dediler ki: Ey Allah'ın resülü, insan kendi namazından nasıl çalar? “Rüküunu ve secdesini tam yapmamakla” buyurdu. Veya “Rükü ve secdede sırtını düz tutmamakla” buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, III, 56; V, 110). © “Elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek” meâlindeki âyet hakkında İbn Abbâsın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kocalarından olmayan çocuklarını onlara katmasınlar (Taberi, Tefsir, XXVIII, 98.)

Mümtehıne 60:13

Ey iman edenler! Allahın kendilerine gazap ettiği kavmi dost edinmeyin. Bu meâldeki âyetin yahudiler hakkında gelmiş olması mümkündür, çünkü Allah Teâlâ, onlara gazap etmişti. Aziz ve Celil olan Allah sanki bize, kendisinin gazap ettiği kişilere gazap etmemizi, JO'nun düşman olduğu kişilere düşman olmamızı ve O'nun dost olduklarına da dost olmamızı emretmektedir. İnkârcıların kabirlerde yatanlardan (onların dirileceklerinden) ümit kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir, meâlindeki beyanın iki yorumu vardır. Biri, yahudiler peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin Tevrat'ta haber verilen niteliklerini değiştirmişler ve tahrif etmişlerdi. Cenâb-ı Hak, onların âhirette Allah'ın sevabından ümitlerini kestiklerini Tevrat'ta belirtmişti, tıpkı inkârcıların kabirlerde yatanlardan ümitlerini kestikleri gibi. Yani tekrar dirilmelerinden ümit kestikleri gibi. Diğeri de kabirlerdeki kâfirler Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden ümit kestikleri gibi, onlar da Allah'ın rahmetinden ümit kesmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Sâff 61:1

Göklerde bulunanlar da yerde bulunanlar da Allah'ı tesbih etmektedir. Cenâb-ı Hak burada “sebbeha”, başka yerde “yusebbihu” buyurmuştur; tâ ki O'nu zikredenin yaptığı tesbihin kesintisiz olduğu bilinsin. Sebbeha, olan tesbihi, yusebbihu sonsuza kadar devam eden tesbihi ifade eder. Bu ilâhi beyanda inatçı kâfirlerin akılsız durumuna düşürülmesi anlamı vardır. Şöyle ki dünyada tesbih ve övgü, ancak tesbih edilen ve övülen kişiye yönelik olur, çünkü övgüye lâyık olandan başkası övülmez, noksanlıklardan münezzeh olmaya lâyık olandan başkası takdis edilmez. Tesbih eden kişinin takdisi ve övgüsü Allaha boyun eğmek ve O'na yaklaşmak anlamına gelir, bu da onun şerefini ve üstünlüğünü artırır. Aziz ve Celil olan Allah, sanki o insanın Cenâb-ı Hakk'a boyun eğdiğini ve teslim olduğunu haber vermektedir. Bu da ona şeref ve güzellik kazandırmakta, dolayısıyla Allah'a yaklaşmasını sağlamaktadır. Yalnız kâfirler müstesnadır, çünkü onlar -ondaki şeref, fazilet ve güzellikle birlikte- Cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmeyi terketmişlerdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. [§]Bu âyet-i kerime bir başka açıdan onların akl- EA sızlıklarına da işaret etmiş olabilir. O da şudur; Cenâb-ı Hakk'ın mahlükattan olup kâfirlerin tesbihine ihtiyaç kalmazdı. Cenâb-ı Hak, onlardan da onların tesbihinden de zaten müstağni olduğu halde, onlar tesbihi terkettiler. Onu da sadece akılsızlıklarından dolayı yapmışlardır. En doğrusunu Allah bilir. O Aziz'dir. Bu lafız, O'nun zatı itibariyle yüce ve üstün olduğunu ifade eder; kâfirlerin tesbihi terketmeleri, O'nu zelil etmez. O Hakimi'dir. Yani birbirine zıt varlıklarda bile kendi rablığının alâmetini ve vahdâniyetinin delilini koyması itibariyle üstün hikmet sahibidir. DİLEN GOJ ligi ill GIG

Sâff 61:2

[Verilen Sözde Durmamak] Bazıları şöyle demiştir: Bu âyet, savaşla ilgili olarak münafıklar hakkında nâzil olmuştur. Onlar önce savaşı temenni etmişler, fakat Allah Teâlâ kendilerine savaşı emredince, “Rabb'imiz! Savaşı bize niçin yazdın?”? demişlerdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da; Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? meâlindeki âyeti indirdi; yani neden yerine getiremeyeceğiniz vâdlerde bulunursunuz? Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet, yine savaşla ilgili olarak bazı müminler hakkında nâzil olmuştur; âyette takdim tehir vardır. Şöyle ki onlar, Cenâb-ı Hakk'ın en çok sevdiği amelleri yapmak istiyorlardı, O da “Ey iman edenler! Size elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?™ meâlindeki âyet ile “Bilin ki Allah, kendi yolunda sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş halde çarpışanları sever” anlamındaki âyeti indirdi. Fakat bu sefer müminler sözlerinde durmadılar. O zaman Cenâb-ı Hak da Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? meâlindeki âyeti indirdi. [ ]Bu âyetin bütün müminler hakkında gelmiş olması da mümkündür, Çünkü her mümin, imanı sebebiyle Cenâb-ı Hakk'a itaat etmek, O'na teslim olmak ve boyun eğmek konusundaki vâdine vefa göstermesi gerektiğine inanır. Vâdine vefa göstermediği zaman da, yaptığı her hatanın kendisini bu âyetin kapsamına sokacağından korkulur. Aslında müminlerden hiçbiri bütün vâdine vefa gösteremez. Bu durumda ona düşen görev bu vefasızlığından dolayı gönülden tövbe etmektir. GOL uiga Sl ii üz Baz 75

Sâff 61:3

3. mas şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” Allah katında çok çirkin bir davranıştır. Buradaki “makt” lafzı nefret ve kin anlamına gelir. Allah'ın buğzuna müstahak olan kişi hiç şüphesiz azaba uğrar. Ama bu âyetin, vâdine vefa göstermeyi terketmenin helâl olduğuna inanan ve Cenâb-ı Hakk'ın yasakladığı şeyleri helâl sayan kişilerin, hiç şüphesiz O'nun gazabına ve intikamına müstahak olacakları anlamına gelmiş olması da muhtemeldir. İnancında samimi, fakat fiillerinde hataları olan insanın yaptığı günahların gruplandırılması gerekir; kişinin bunların mertebesine ve derecesine göre korku yaşaması icap eder. En doğrusunu Allah bilir. İL EE İD Öğle gl doğ diği

Sâff 61:4

Bu ilâhi beyan, savaşmak için tek başına cenk meydanına atılan kişiyi Allah'ın sevmediği anlamına gelmez. Çünkü savaş meydanına çıkan insanın cihadı ve savaşı daha zordur. Şöyle ki şayet o, birliğin içinde safta bulunursa, savaş sırasında yanındakiler kendisine yardım eder. Dolayısıyla safın içinde olduğunda can güvenliği daha fazladır. Fakat savaş meydanına çıkan insan tek başınadır, yardımcısı yoktur. Şayet rakibini yenerse ne âlâ, aksi takdirde kendisi helâk olacaktır; böylesinin can korkusu daha fazladır; sıkıntıyı daha çok yaşaması da kaçınılmaz bir durumdur. Cenâb-ı Hakk'ın, bu âyette, müminlerin birbirlerine yardım etmeleri ve hepsinin tek bir sözde birleşmesi için savaşın mahiyetini öğretmeyi kastetmesi de mümkündür. Çünkü onlar parçalanırsa, düşünceleri de parçalanır, bu durumda hezimete uğramalarından ve cepheden kaçmalarından korkulur. Buna mukabil fikirleri ve sözleri aynı, düşmana sal[S]Sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş. Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ bu örneği, gösterilen sebat için vermiştir. Yani sağlam ve sıkı bir şekilde saf bağlarsanız, küçük bir darbe ile yıkılmayan kenetlenmiş bir duvar gibi sabit ve istikrar halinde olursunuz. Bazıları da şöyle yorumlamıştır: Allah bu misali, onların aynı gayede birleşmeleri ve birbirlerine yardımcı olmaları için vermiştir. Bu iki husus birbirine benzerdir; onlar sabit ve kararlı olduklarında birbirlerine yardım eder ve aynı hedefte birleşirler. Ana gaye tek olunca, bu durum sebat etmeye daha çok sevk eder ve gayeye yaklaştırır. Bundan dolayı diyoruz ki sözü edilen her iki hususun kastedilmiş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette Cenâb-ı Hakk'a nispet edilen “muhabbet” kavramı iki anlama gelebilir: Biri, insanlardan razı olmak, diğeri de yaptıkları şeylerden dolayı onları övmek. GAİN eag Ý iş çöl al EIS 15 İZ SİN al

Sâff 61:5

5. “Hani Müsâ kavmine şöyle demişti: Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz?” Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez.” Hani Müsâ kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsunuz?” Bu meâldeki âyetin iki şekilde anlaşılması mümkündür. Birincisi, onlar Hz. Müsâya (a.s.) yaptıkları şeyin eziyet olduğunu bilmeden kendi aralarında yapmaya alıştıkları davranışları kendilerine bildirmek ve bunlardan dolayı onları ikaz etmektir. Tıpkı Resül-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında, “Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın, sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider” buyurduğu gibi. Onlar, yaptıkları o muameleyi Müsâ'ya (a.s.) eziyet olarak saymıyorlar ve eziyet olduğunu bilmiyorlardı. Allah Teâlâ, onların bundan vazgeçmeleri için bunun, Müsâ'yı üzdüğünü kendilerine haber vermektedir. İkincisi, yaptıklarının Hz. Müsâyı (a.s.) incittiğini bilmiş olmaları mümkündür. Fakat onlar inat ettiler ve ona karşı kibirlendiler. [§]O da bu yaptıklarını şu sözlerle haber EA veriyor: Allah'ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde neden beni incitiyorsunuz? Krallara ait elçilerin saygı ve itibar görme hakları olduğunu bildiğiniz halde, âlemlerinin Rabb'inin elçisine o hakkı neden tanımıyorsunuz? Müsâ aleyhisselâm onların kendisini incittiklerini, kendilerini kendilerine şikâyet ederek haber vermektedir. Âyette sözü edilen eziyetin ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Müsâ (a.s.) üst elbisesini kaldırarak dolaşmazdı, bu yüzden insanlar onun vücudunda bir âfet, kötü bir şey vardır, diye kendisini üzecek şeyler söylüyorlardı. Bazıları ise şöyle bir görüş ileri sürmüştür: Müsâ (a.s.), kardeşi Hârün'la birlikte dağa gitmişti; Hârün o dağda vefat etti. Bunun üzerine insanlar, “Müsâ kardeşini öldürdü” diyerek kendisini incitmişlerdi. Bazıları da şöyle demiştir: Onlar Müsâ'ya (a.s.), “Bize Allah'ı apaçık göster”, “Onlara [puta tapanlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap!” ve “Biz bir tek yiyeceğe dayanamayacağız” diyerek kendisini incitmişlerdi. Ancak açıklamaya çalıştığımız âyette, bu yorumlara bizzat işaret edilen herhangi bir açıklama yoktur. İlk yoruma baktığımızda; onlar Müsâ'yı (a.s.) bilmeden incittiler, ancak sözlerinin Müsâ'yı incittiğini ise bilmiyorlardı, dolayısıyla bu üç yorumdan herhangi biri ona hamledilemez, diye cevap verilmiştir. İkinci yorum da aynıdır. Üçüncü yorumun ise ona hamledilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Tefsirini yapmaya çalıştığımız ve Hz. Müsâyı konu edinen âyeti, Resülullah (s.a.) hakkında düşündüğümüzde iki husus karşımıza çıkar: Biri, İsrâiloğullarının Resülullah'ı (s.a.) da incitmiş olmaları mümkündür; Cenâb-ı Hak Resülullah'ın sabretmesi ve kalbinin sükün bulması için Müsâ'nın (a.s.) durumunu zikrederek onların, Müsâyı da incittiklerini haber vermektedir. Diğeri de, Resül-i Ekremii inciteceğinden korkulan fiilleri irtikâp etmekten ashâb-ı kirâmı sakındırmak için bu olayı ikaz anlamında zikretmiş olması ihtimalidir. En doğrusunu Allah bilir. 136 (JOnlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Bu âyet iki anlama gelir: Birincisi, Allah onların kalplerini eğriltti, dememizdir, yani onların kalplerinde eğrilme filini yarattı demektir. (İkincisi), Allah onları terketti, kendi nefisleri ile başbaşa bıraktı. Mütezile mensupları, bize “Allah ancak emrine karşı gelenleri saptırır” meâlindeki âyeti delil göstererek şöyle demiştir: Allah, fiska düştükten sonra insanı saptırdığını söylemektedir, halbuki siz, hidâyet üzere iken saptırır diyorsunuz. Biz deriz ki: Bu tutum, konuyu ciddiye almamaktır. Bizim dediğimiz şudur: Cenâb-ı Hak onu, tercih gücüne sahip olduğu sırada sapıklığa, ihtiyarı elinde iken günaha yönlendirmiştir. Durum böyle olunca Mütezilenin ileri sürdüğü sakınca ortaya çıkmaz. Bununla birlikte onlar diyorlar ki insan kendisi saptıktan sonra Cenâb-ı Hak da ceza olarak onu sapıklıkta bırakır, hidâyet bulduktan sonra da mükâfat olarak onun hidâyetini artırır. Bu görüş, doğru değildir. Çünkü biz dünyada imandan sonra küfre giren, küfürden sonra imana gelen insanların varlığını görüyoruz. Kişi, iman ettikten sonra küfre döndüğünde bu, geçmişteki imanından dolayı Cenâb-ı Hakk'ın sevap olarak hidâyetini artırması gereken bir zaman dilimidir. Küfre girdiğinde de sanki Cenâb-ı Hakk'ın hidâyeti, onun küfre girmesine sebep olmuştur. Veya insan küfürden sonra imana geldiğinde, bu onun küfründen dolayı cezalandırılması gereken bir dönemdir. Cenâb-ı Hakk'ın onu geçmişteki küfründen ötürü cezalandırması sanki imana gelmesine vesile olmuştur. Bu çok çirkin bir sözdür. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez. Yani Allah Teâlâ onların zulmü ve küfrü seçtiklerini, bundan tövbe etmeyeceklerini, kendilerini ondan kurtaramayacaklarını ve hidâyete eremeyeceklerini bilmektedir. Onlardan tövbe edeceğini ve müslüman olacağını bildiklerine de hidâyet vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 10 Anlaşılıyor ki İmam Mâtüridi (r.h.), ikinci yorumla “Müsâ kardeşini öldürdü” sözünü, üçüncü yorumla da çeşitli isteklerde bulunarak dilleriyle Müsâ'yı incitmelerini kastetmektedir.

Sâff 61:6

Meryem oğlu İsâ... doğrulamak için. Doğrulayıcı. Bu söz çeşitli ihtimalleri akla getirir. Biri, Hz. İsâ'nın (a.s.) şöyle demiş olmasıdır: Ben size onun Tevrat'ta zikredilen niteliklerini getirdim. (Diğer bir ihtimal de şu mânaya gelmesidir: Peygamberlerin geçmiş kitapları tasdik etmeleri gerektiği ve bütün peygamberlerin kendi ümmetlerine de bunu zorunlu kıldıkları bilinsin diye Tevrat'ı ve Cenâb-ı Hakk'ın kitaplarını doğrulayanı size haber veriyorum. [Başka bir ihtimal de şudur: Doğrulayıcı, yani Tevrat'ta da size emredildiği üzere Allah Teâlâ'ya ibadet edip birliğine inanmanızı emredici. Tâ ki bütün peygamberlerin aynı dini getirdikleri, hepsi de Rahmân'ın birliğine inanmaya ve O'na kulluk yapmaya çağırdıkları bilinsin diye. Peygamberlerin getirdiği dinlerdeki muamelâta ilişkin hükümlere gelince bunların farklı olması mümkündür; bu, dinlerin de farklı olduğu anlamına gelmez. Çünkü şer'i (yani muamelâta ilişkin) hükümler bir peygamber döneminde farklı olabilir, oysa peygamberin getirdiği (ilâhi) din değişmez. Bütün peygamberler böyledir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim. Yani benim Tevrat'ı tasdik ettiğim gibi kendisi de beni tasdik eden peygamberi müjdelemek için. Sanki ona, onun ismi nedir? diye sorulmuş, o da ismi Ahmeddir, cevabını vermiştir. Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince. Bazıları onlara delil getirenin Hz. İsâ, bazıları da Hz. Muhammed (s.a.) olduğunu söylemiştir. Şüphe yok ki ikisi de deliller getirmiştir. Buradaki kanıtlar, getirdiği vahyin Allah'tan geldiğini açıklayan deliller demektir. Buna karşı onlar; Bu (kanıtlar) besbelli bir büyü dediler, veya açık bir sihirbaz” dediler. Onların bu sözü kime karşı söylediği ihtilaflı bir konudur. Bazıları Hz. İsâ'ya, bazıları da Hz. Muhammede karşı söylediği kanaatini belirtmiştir. Gerçek olan her ikisine karşı söylemiş olmalarıdır. Bu sözü, küfrün önde gelen liderlerinin zayıf kişilere söylemiş olmaları ihtimali de vardır. Çünkü onlar, işi ciddiye almamak ve hakkı bâtıl gibi göstermek için peygamberleri sihre nispet etmekten başka bir çare bulamıyorlardı. Bu âyet göstermektedir ki, Hz. İsâ İsrâiloğullarına kar136 (1Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Bu âyet iki anlama gelir: Birincisi, Allah onların kalplerini eğriltti, dememizdir, yani onların kalplerinde eğrilme filini yarattı demektir. (İkincisi), Allah onları terketti, kendi nefisleri ile başbaşa bıraktı. Mütezile mensupları, bize “Allah ancak emrine karşı gelenleri saptırır” meâlindeki âyeti delil göstererek şöyle demiştir: Allah, ftska düştükten sonra insanı saptırdığını söylemektedir, halbuki siz, hidâyet üzere iken saptırır diyorsunuz. Biz deriz ki: Bu tutum, konuyu ciddiye almamaktır. Bizim dediğimiz şudur: Cenâb-ı Hak onu, tercih gücüne sahip olduğu sirada sapıklığa, ihtiyarı elinde iken günaha yönlendirmiştir. Durum böyle olunca Mütezile'nin ileri sürdüğü sakınca ortaya çıkmaz. Bununla birlikte onlar diyorlar ki insan kendisi saptıktan sonra Cenâb-ı Hak da ceza olarak onu sapıklıkta bırakır, hidâyet bulduktan sonra da mükâfat olarak onun hidâyetini artırır. Bu görüş, doğru değildir. Çünkü biz dünyada imandan sonra küfre giren, küfürden sonra imana gelen insanların varlığını görüyoruz. Kişi, iman ettikten sonra küfre döndüğünde bu, geçmişteki imanından dolayı Cenâb-ı Hakk'ın sevap olarak hidâyetini artırması gereken bir zaman dilimidir. Küfre girdiğinde de sanki Cenâb-ı Hakk'ın hidâyeti, onun küfre girmesine sebep olmuştur. Veya insan küfürden sonra imana geldiğinde, bu onun küfründen dolayı cezalandırılması gereken bir dönemdir. Cenâb-ı Hakk'ın onu geçmişteki küfründen ötürü cezalandırması sanki imana gelmesine vesile olmuştur. Bu çok çirkin bir sözdür. Allah günaha saplananları doğruya eriştirmez. Yani Allah Teâlâ onların zulmü ve küfrü seçtiklerini, bundan tövbe etmeyeceklerini, kendilerini ondan kurtaramayacaklarını ve hidâyete eremeyeceklerini bilmektedir. Onlardan tövbe edeceğini ve müslüman olacağını bildiklerine de hidâyet vermektedir. En doğrusunu Allah bilir, SİLA Jas les iz EA el İİİ) 6. “Meryem oğlu İsâ da şöyle demişti: ‘Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince, “Bu (kanıtlar) besbelli bir büyü!” dediler.” Meryem oğlu İsâ... doğrulamak için. Doğrulayıcı. Bu söz çeşitli ihtimalleri akla getirir. Biri, Hz. İsâ'nın (a.s.) şöyle demiş olmasıdır: Ben size onun Tevrat'ta zikredilen niteliklerini getirdim. [Diğer bir ihtimal de şu mânaya gelmesidir:) Peygamberlerin geçmiş kitapları tasdik etmeleri gerektiği ve bütün peygamberlerin kendi ümmetlerine de bunu zorunlu kıldıkları bilinsin diye Tevrat'ı ve Cenâb-ı Hakk'ın kitaplarını doğrulayanı size haber veriyorum. [Başka bir ihtimal de şudur: Doğrulayıcı, yani Tevrat'ta da size emredildiği üzere Allah Teâlâya ibadet edip birliğine inanmanızı emredici. Tâ ki bütün peygamberlerin aynı dini getirdikleri, hepsi de Rahmân'ın birliğine inanmaya ve O'na kulluk yapmaya çağırdıkları bilinsin diye. Peygamberlerin getirdiği dinlerdeki muamelâta ilişkin hükümlere gelince bunların farklı olması mümkündür; bu, dinlerin de farklı olduğu anlamına gelmez. Çünkü şer'i (yani muamelâta ilişkin) hükümler bir peygamber döneminde farklı olabilir, oysa peygamberin getirdiği (ilâhi) din değişmez. Bütün peygamberler böyledir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim. Yani benim Tevrat'ı tasdik ettiğim gibi kendisi de beni tasdik eden peygamberi müjdelemek için. Sanki ona, onun ismi nedir? diye sorulmuş, o da ismi Ahmeddir, cevabını vermiştir. Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince. Bazıları onlara delil getirenin Hz. İsâ, bazıları da Hz. Muhammed (s.a.) olduğunu söylemiştir. Şüphe yok ki ikisi de deliller getirmiştir. Buradaki kanıtlar, getirdiği vahyin Allah'tan geldiğini açıklayan deliller demektir. Buna karşı onlar; Bu (kanıtlar) besbelli bir büyü dediler, veya açık bir sihirbaz” dediler. Onların bu sözü kime karşı söylediği ihtilaflı bir konudur. Bazıları Hz. İsâ'ya, bazıları da Hz. Muhammede karşı söylediği kanaatini belirtmiştir. Gerçek olan her ikisine karşı söylemiş olmalarıdır. Bu sözü, küfrün önde gelen liderlerinin zayıf kişilere söylemiş olmaları ihtimali de vardır. Çünkü onlar, işi ciddiye almamak ve hakkı bâtıl gibi göstermek için peygamberleri sihre nispet etmekten başka bir çare bulamıyorlardı. Bu âyet göstermektedir ki, Hz. İsâ İsrâiloğullarına karşı çıkılmaz mücizeler getirmiştir, onlar ise bunları sihre nispet etmiş, ve “bu bir sihirdir, biz de sihiri bilmeyiz” demiştir. Aslında peygamberlerin getirdikleri sihir olsaydı, bu onların aleyhine delil olurdu. Çünkü İsrâiloğulları, peygamberlerin sihirbazlara gitmediklerini, onlardan ders almadıklarını ve kendi başlarına bu sanatı öğrenmeleri de mümkün olmadığını biliyorlardı. Bundan dolayı eğer getirdikleri sihir olsaydı, bu inkâr eden İsrâiloğullarının aleyhine delil olurdu. Zira İsrâiloğulları sözünü ettiğimiz bu durumu biliyorlardı. Ama Cenâb-ı Hak, Hz. İsâyı sihirden tenzih etti ve onu temize çıkardı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İYİ İL EZA DSİ EĞ yn gl yaş Ol eri SAğ Yl --- Dipnotlar: 2 o Hamza ve Kisâi bu âyeti, “o açık bir sihirbazdır” anlamına gelecek şekilde “sâhirun mübin” şeklinde, diğer kırâat imamları ise “sihrun” şeklinde okumuşlardır (İbn Zencele, Huccetü'l-kırâât, 707). 1? o Hamza ve Kisâi bu âyeti, “o açık bir sihirbazdır” anlamına gelecek şekilde “sâhirun mübin” şeklinde, diğer kırâat imamları ise “sihrun” şeklinde okumuşlardır (İbn Zencele, Huccetü 1-kırâât, 707).

Sâff 61:7

Allah hakkında asılsız şeyler yakıştırmaya çalışandan daha büyük haksızlığı kim yapabilir? Yani Allaha bile iftira edecek boyuta varan asılsız şeyleri yakıştıran insandan daha kötü ve daha çirkin bir zulmü kim yapabilir? Onlar, sahip oldukları nimet ve imkânları ancak Allahın lütfu sayesinde elde ettiklerini bilmelerine rağmen, yine de Allahı inkâr ediyor, Allah ve resülü hakkında yalan söylüyorlar. Yahut bu âyet, Allaha karşı yalan uyduran kimseden daha büyük haksızlık yapan biri yoktur anlamına gelir. Daha büyük haksızlığı kim yapabilir? meâlindeki beyan, soru cümlesidir. Cenâb-ı Hakk'ın ise kimseye soru sormadığı bilinmektedir. Şayet böyle bir soru varsa, istifham anlamına gelen bütün cümlelerde yapılması gereken, âlemlerin Rabb'inin sözünün ne anlama geldiğini anlamak için, kendisi bir soru soracak olsaydı onun cevabının ne olacağına bakmaktır. Bu tür soru sorulan kişinin cevabından anlaşılan, ancak şöyle demesidir: Cenâb-ı Hak İslâm'ın selâmet yurduna çağırdığı ve bütün varlıkları insan için sâlim kıldığı halde, yine de Allah'a asılsız şeyler yakıştırmaya çalışandan daha büyük haksızlığı yapacak kimse yoktur. İnsan, sahip olduğu bütün nimetleri Cenâb-ı Hak sayesinde elde ettiği şuurunu taşır ve bütün nesnelerin de Allaha ait olduğunu bilirse, bile bile Allah hakkında asılsız şeyleri nasıl uydurur? Bunları bildiği halde yine de Allah hakkında asılsız şeyler uydurandan daha büyük haksızlığı kimse yapamaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Sâff 61:8

Allah'ın nuru. Yani Allah'ın kitabı veya Allah'ın resülleri kastedilmektedir. Ağızlarıyla. Yani ağızlarıyla bu sihirdir demekten başka onların hiçbir delili yoktur, bu nura karşı ileri sürdükleri şeylerin de anlamı yoktur. [Allah'ın Nuru] Allah nurunu muhakkak tamamlayacak. Bu ilâhi beyan çeşitli şekillerde açıklanabilir: Birincisi delillerle ve belgelerle tamamlayacak. İkincisi bu dinin mensuplarına yardım etmek ve onları galip getirmek suretiyle tamamlayacak. Üçüncüsü de her yerde yayıp göstermek suretiyle tamamlayacaktır. Şayet yardım ve galibiyet anlamını verecek olursak, tarihte bu durum gerçekleşmiştir. (lÖyle ki müşrikler korku içinde, müslümanlar ise güven içinde olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın, “Allah'ın vâdi gelinceye kadar yaptıklarından dolayı inkâr edenler, ya kendileri felâkete uğrayıp duracaklar veya felâket onların yurtlarının yakınına inecektir” meâlindeki âyete ve Hz. Peygamberden rivayet edilen hadise bakmaz mısın? “Bana iki aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi”4, Şayet Cenâb-ı Hakk'ın, nurunu deliller ve belgelerle tamamlayacağı düşünülürse bu da gerçekleşmiştir. Çünkü insanlar, onun gibi bir şeyi vücuda getirmeleri bir tarafa, ona benzer bir şey yapmaktan da âciz kalmıştır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, nurunu yardım ve galibiyetle olduğu gibi deliller ve belgelerle de tamamlamıştır. Şayet maksat, İslâm'ın bütün dünyaya hâkim olması ise, bunun gerçekleşmesi de umulur. Rivayet edildiğine göre Hz. İsâ (s.a.) nüzül edince, yeryüzünde İslâmdan başka bir din kalmayacaktır’. Sonra, Allah nurunu tamamlayacaktır meâlindeki beyan, sanki onda bir miktar bulanıklık vardı da Allah onu temizleyip parlattı anlamında değil, önce söylediğimiz mânadadır. Buna göre “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim”! meâlindeki âyetin, daha önce eksikti de dini hükümler koyarak onu kemâle erdirdi şeklinde anlaşılması gerekmez. Bunu ve yukarıda “Allah nurunu tamamlayacaktır” meâlindeki âyeti açıklarken söylediğimiz şekilde, koyduğu hükümlerle dini galip kıldı, diye anlamak gerekir. En doğrusunu Allah bilir. İnkârcılar hoşlanmasa da. Cenâb-ı Hak dinin üstünlüğünden söz edince “müşrikler istemese de”, diye buyurdu. Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve nimetleri olan Hz. Peygamber ile kitabı inkâr etmişlerdi; Allah Teâlâ da inkârcılar hoşlanmasa da, diye buyurdu. Tevhidi reddeden müşrikler için de; müşrikler istemeseler de, diye buyurdu. En doğrusunu Allah bilir. gi GİB özel DAİ yaşa 025 siiig Gif Al FES --- Dipnotlar: © Taberâni, el-Mutemü'l-kebir, XI, 61, 64; Beyhaki, es-Sünenül-kübrå, II, 608. Meşhur bir rivayet de “Bana bir aylık mesafeden düşmana korku salmakla yardım edildi” şeklindedir. Beyhaki, es-Sünenü’l-kübrå, IX, 303-304; Kurtubi, el-Câmi‘ li-ahkâåmi’l-Kurân, XVIII, 86.

Sâff 61:9

[Hak Din] Resülünü, doğru yol rehberi olarak gönderen. Yani insanlar peygambere uysalardı doğru yolu bulurlardı. Hak din ile meâlindeki beyan üç şekilde anlaşılabilir: Birincisi, buradaki hak kelimesi Cenâb-ı Hak'tan kinayedir, sanki O, “Allah'ın dini” demektedir. (Jİkincisi, tefsiri yapacak kişinin, hak kelimesini dinin sıfatı yerine koymasıdır, sanki diğer dinler arasında hak olan yegâne din, demektedir. Üçüncüsü de herkesin kabul etmesini ve boyun eğmesini hak eden din, demektir. En doğrusunu Allah bilir. Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye. Bu beyan iki şekilde izah edilebilir. Biri, bu dine ihtiyaç duyulan her olayda resülünü üstün kılması için. Buna göre söz konusu olaylar hakkında, ondan gelen açıklamaların vahiy olduğunu ve Cenâb-ı Hakk'ın, onu üstün kılmak için gönderdiğini beyan etmektedir. Diğeri de bu dini bütün mekânlarda üstün kılmak için göndermiş olması ihtimalidir. “Din” Cenâb-ı Hakk'a teslim olmak ve boyun eğmek demektir. Dolayısıyla dinin hakikati, bütün varlıkların kendisine teslim olmasıdır. 7 o Busürenin bundan sonra gelen âyeti. [Kullara Ait Fiiller] Müşrikler istemeseler de. Bu beyan, “Mütezile istemese de” demeyi de gerektirir. Çünkü O'nun nurunun tamamlanması delillerle, zafer ve galibiyetle veya onu bütün mekânlarda üstün kılmakla gerçekleşecekse, bu ancak kulların fiilleriyle olur. Sonra Allah onu kendi zatına nispet etmiştir. Bu da kulların fiilleri konusunda Cenâb-ı Hakk'ın etkisi ve yaratması bulunduğunu kanıtlar. Kulların bütün fiilleri Allah tarafından yaratılmıştır; hiçbir şey O'nun tedbiri ve dilemesinin dışına çıkamaz. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Arr b yi AEN 1 Goals ELE LİE; RAS jigs í

Sâff 61:10

[Allaha ve Resülüne İman] Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a ve resülüne iman edersiniz. Allaha iman etmek; O'nun bir ve tek olduğuna, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan yegâne ilâh olduğuna, doğmadığına, doğurmadığına ve kendisine denk hiçbir varlığın bulunmadığına inanmak? demektir. Aynı zamanda yaratma ve emretmenin de O'na ait olduğuna inanmaktır. O'nun Kâdir olup hiçbir şeyin kendisini âciz bırakamayacağına, Alim olup hiçbir şeyin O'ndan gizlenemeyeceğine, Hakim olup bütün çeşitleriyle yarattığı varlıkların zorluk-kolaylık, karanlık-aydınlık, hastalık-sıhhat hallerinde de hikmetinin dışında kalmadığına inanmaktır. O, Seneviyye'nin dediği gibi karanlığı, kötülüğü ve çirkinliği yaratan, aydınlığı yaratandan ayrı bir ilâh değildir. [§]Bilâkis karanlık, aydınlık, kolaylık, zorluk, sağlık ve hastalık bir tarafa âlemdeki her şeyi O'nun yarattığını bilmektir. Mecüsiler'in dediği gibi Cenâb-ı Hak, gaflete dalmış ve kendisinden şeytan doğmuş değildir; bilâkis O, hiçbir şeyden gafil değildir ve hiçbir şey O'na giz3 o Muhtemelen müellif bununla İhlâs süresine işaret etmektedir. li değildir. Hıristiyanların O'nu yaratılmışa benzeterek çocuğunun olmasını caiz görmeleri gibi de değildir. Kaderiyye'nin, Allah kötülüğü, hastalığı ve acıyı yaratmaya kâdir değildir iddiaları da geçerli değildir. Mütezile'nin, kulların fiilinde O'nun dahli ve tedbiri yoktur, dedikleri gibi de değildir. Aksine O, Alimdir; her şeyi bütün detaylarıyla bilmektedir; Kâdirdir, her şeyi yapmaya gücü yetendir. Yaratılmış her şeyin üstünde bir yüceliğe sahiptir. Her türlü âfet, ihtiyaç ve ayıptan münezzehtir, Bize göre Allah'a iman, işte bu şekilde olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Peygambere iman etmek, Resülullah'ın (s.a.) getirdiği şeylerin hak ve doğru olduğuna inanmaktır. Allah yolunda cihat edersiniz. Bu beyan biri, Cenâb-ı Hakk'ın düşmanlarıyla savaşırsınız anlamında, diğeri de Allaha itaat ve O'nun istediği kulluk görevlerini yapmaya gayret gösterirsiniz, anlamında olmak üzere iki şekilde anlaşılabilir. Cihat dört şekilde yapılır: Biri Allah'ın düşmanlarıyla savaşmak ve O'na itaat için bütün gayretini göstermek suretiyle Allah yolunda cihattır. Diğeri nefsini yenmek, onun lezzet ve şehvet ihtirasına engel olmak, kendisini helâke düşüreceğini ve alçaltacağını bildiği arzularına gem vurmak suretiyle, insanın kendi nefsiyle cihat etmesidir. Üçüncüsü insanlara karşı hırs ve tamahı terketmek, onlara şefkat ve merhamet göstermek, bütün ümitlerini onlara bağlamamak ve onlardan korkmamaktır. Dördüncüsü de dünyayı, âhireti için azık edinmek veya yaşamı için bir vasıta olarak görmek, ondan âhiretine zarar verecek hiçbir şeyi almamak suretiyle dünyaya karşı cihat etmesidir. Bütün bunlara, Allah yolunda cihat adını vermek doğrudur. [S] Şunu da belirtelim ki bu âyet üç şeyi daha tanzim etmektedir. Birincisi, Cenâb-ı Hak, “ey iman edenler” dedikten sonra, onlara tekrar imanı nasıl emretmektedir? İkincisi, Allah'a ve resülüne iman etmiş, ama neticede her şey cihada bağlandığı halde Allah yolunda cihat etmemiş olanın kurtulması nasıl ümit edilir? Üçüncüsü Allaha ve resülüne iman ettiği ve Allah yolunda cihat yaptığı halde, büyük günah işleyen birinin, âyette sizi elem verici bir azaptan kurtaracak diye buyrulmakla, onun azaba uğramasından niçin korkulur? ilk maddeye şöyle cevap verilebilir: Bu âyette kastedilen kişiler, muhtemelen münafıklardır. Buna göre ey iman edenler ifadesi, zâhirde iman edenler anlamına gelir. Sizi elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a iman edersiniz, Yani kalplerinizle de tasdik edersiniz. Bu âyetin Ehl-i Kitap hakkında gelmiş olması da mümkündür. Buna göre Aziz ve Celil olan Allah ey iman edenler meâlindeki sözüyle, geçmiş kitaplara iman edenleri kastetmiştir; onlara “Allah'a, Hz. Muhammede ve bu kitaba da iman edin” buyurmaktadır. Bu husus, âyetin kâfirler hakkında gelmiş olması itibariyledir. Müminler hakkında geldiği düşünülürse, zaten iman ettikleri halde Allah'ın, onlara tekrar imanı emretmiş olması, imanda sebat veya imanda ziyadelik yahut da imanda gerçek bir yenileme anlamındadır. Çünkü hayatın devam eden seyrinde imana üç isim verilir: Artma, devam etme ve yenileme. Cenâb-ı Hak, bunu kitabında bir seferinde artma ve pekiştirme adıyla, “... Bu, iman etmiş olanların imanlarını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler” meâlindeki âyette; bir seferinde sebat ve sağlamlık adıyla, “Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar”” meâlindeki âyette; bir seferinde de iman adıyla, “Ey iman edenler! Allah'a... iman edin”? meâlindeki âyette zikretmiştir. Bu şekildeki artma ve sebat (devam etme) Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfudur. Ziyadelik ve sebat, devam eden bir fiil için kullanılan iki isimdir. İman fiili ise bitip tamamlanan bir şeyi ifade eder. Fakat biten bir şeyi devamlı kılması da Cenâb-ı Hakk'ın lütfu kabul edilebilir. Dolayısıyla bu fiil, ziyadelik ve sebat mânasına yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Hayatın seyrinde yenilenme mânasına hamledilmesi de doğrudur. Şöyle ki insan yaşadığı her zaman diliminde küfürden menedilmiştir, insan iman getirdiği anda küfrü sona ermiş olur. Böylece onun imanı, yenilenmiş hükmü kazanır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a ve resülüne iman edersiniz, Allah yolunda cihat edersiniz, meâlindeki ilâhi beyanla Allah Teâlâ, itikadı da kastetmiş olabilir. Maksat bu ise ve insan da inanılması emredilen bu şeylere inanır, fakat fiilen onları yapmazsa yine de onun kurtuluş hakkında bir ümidi olur. En doğrusunu Allah bilir. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. Yani size emretmiş olduğu Allaha ve resülüne iman etmek ve O'nun yolunda cihat etmek, sizin için kendi hevânıza uymanızdan çok daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. Yani eğer açıkça bilirseniz, bunun sizin için daha hayırlı olduğunu da anlarsınız. Bununla, “eğer bildiklerinizden faydalanırsanız, bu sizin için daha hayırlı olur” anlamı da kastedilmiş olabilir. --- Dipnotlar: ? “Ne zaman bir süre indirilirse, içlerinde, “bu hanginizin imanını artırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanlarını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler”.

Sâff 61:11

[Allaha ve Resülüne İman] Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a ve resülüne iman edersiniz. Allaha iman etmek; O'nun bir ve tek olduğuna, hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan yegâne ilâh olduğuna, doğmadığına, doğurmadığına ve kendisine denk hiçbir varlığın bulunmadığına inanmak? demektir. Aynı zamanda yaratma ve emretmenin de O'na ait olduğuna inanmaktır. O'nun Kâdir olup hiçbir şeyin kendisini âciz bırakamayacağına, Alim olup hiçbir şeyin O'ndan gizlenemeyeceğine, Hakim olup bütün çeşitleriyle yarattığı varlıkların zorluk-kolaylık, karanlık-aydınlık, hastalık-sıhhat hallerinde de hikmetinin dışında kalmadığına inanmaktır. O, Seneviyye'nin dediği gibi karanlığı, kötülüğü ve çirkinliği yaratan, aydınlığı yaratandan ayrı bir ilâh değildir. [§]Bilâkis karanlık, aydınlık, kolaylık, zorluk, sağlık ve hastalık bir tarafa âlemdeki her şeyi O'nun yarattığını bilmektir. Mecüsiler'in dediği gibi Cenâb-ı Hak, gaflete dalmış ve kendisinden şeytan doğmuş değildir; bilâkis O, hiçbir şeyden gafil değildir ve hiçbir şey O'na giz3 o Muhtemelen müellif bununla İhlâs süresine işaret etmektedir. li değildir. Hıristiyanların O'nu yaratılmışa benzeterek çocuğunun olmasını caiz görmeleri gibi de değildir. Kaderiyye'nin, Allah kötülüğü, hastalığı ve acıyı yaratmaya kâdir değildir iddiaları da geçerli değildir. Mütezile'nin, kulların fiilinde O'nun dahli ve tedbiri yoktur, dedikleri gibi de değildir. Aksine O, Alimdir; her şeyi bütün detaylarıyla bilmektedir; Kâdirdir, her şeyi yapmaya gücü yetendir. Yaratılmış her şeyin üstünde bir yüceliğe sahiptir. Her türlü âfet, ihtiyaç ve ayıptan münezzehtir, Bize göre Allah'a iman, işte bu şekilde olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Peygambere iman etmek, Resülullah'ın (s.a.) getirdiği şeylerin hak ve doğru olduğuna inanmaktır. Allah yolunda cihat edersiniz. Bu beyan biri, Cenâb-ı Hakk'ın düşmanlarıyla savaşırsınız anlamında, diğeri de Allaha itaat ve O'nun istediği kulluk görevlerini yapmaya gayret gösterirsiniz, anlamında olmak üzere iki şekilde anlaşılabilir. Cihat dört şekilde yapılır: Biri Allah'ın düşmanlarıyla savaşmak ve O'na itaat için bütün gayretini göstermek suretiyle Allah yolunda cihattır. Diğeri nefsini yenmek, onun lezzet ve şehvet ihtirasına engel olmak, kendisini helâke düşüreceğini ve alçaltacağını bildiği arzularına gem vurmak suretiyle, insanın kendi nefsiyle cihat etmesidir. Üçüncüsü insanlara karşı hırs ve tamahı terketmek, onlara şefkat ve merhamet göstermek, bütün ümitlerini onlara bağlamamak ve onlardan korkmamaktır. Dördüncüsü de dünyayı, âhireti için azık edinmek veya yaşamı için bir vasıta olarak görmek, ondan âhiretine zarar verecek hiçbir şeyi almamak suretiyle dünyaya karşı cihat etmesidir. Bütün bunlara, Allah yolunda cihat adını vermek doğrudur. [S] Şunu da belirtelim ki bu âyet üç şeyi daha tanzim etmektedir. Birincisi, Cenâb-ı Hak, “ey iman edenler” dedikten sonra, onlara tekrar imanı nasıl emretmektedir? İkincisi, Allah'a ve resülüne iman etmiş, ama neticede her şey cihada bağlandığı halde Allah yolunda cihat etmemiş olanın kurtulması nasıl ümit edilir? Üçüncüsü Allaha ve resülüne iman ettiği ve Allah yolunda cihat yaptığı halde, büyük günah işleyen birinin, âyette sizi elem verici bir azaptan kurtaracak diye buyrulmakla, onun azaba uğramasından niçin korkulur? ilk maddeye şöyle cevap verilebilir: Bu âyette kastedilen kişiler, muhtemelen münafıklardır. Buna göre ey iman edenler ifadesi, zâhirde iman edenler anlamına gelir. Sizi elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a iman edersiniz, Yani kalplerinizle de tasdik edersiniz. Bu âyetin Ehl-i Kitap hakkında gelmiş olması da mümkündür. Buna göre Aziz ve Celil olan Allah ey iman edenler meâlindeki sözüyle, geçmiş kitaplara iman edenleri kastetmiştir; onlara “Allah'a, Hz. Muhammede ve bu kitaba da iman edin” buyurmaktadır. Bu husus, âyetin kâfirler hakkında gelmiş olması itibariyledir. Müminler hakkında geldiği düşünülürse, zaten iman ettikleri halde Allah'ın, onlara tekrar imanı emretmiş olması, imanda sebat veya imanda ziyadelik yahut da imanda gerçek bir yenileme anlamındadır. Çünkü hayatın devam eden seyrinde imana üç isim verilir: Artma, devam etme ve yenileme. Cenâb-ı Hak, bunu kitabında bir seferinde artma ve pekiştirme adıyla, “... Bu, iman etmiş olanların imanlarını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler” meâlindeki âyette; bir seferinde sebat ve sağlamlık adıyla, “Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar”” meâlindeki âyette; bir seferinde de iman adıyla, “Ey iman edenler! Allah'a... iman edin”? meâlindeki âyette zikretmiştir. Bu şekildeki artma ve sebat (devam etme) Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfudur. Ziyadelik ve sebat, devam eden bir fiil için kullanılan iki isimdir. İman fiili ise bitip tamamlanan bir şeyi ifade eder. Fakat biten bir şeyi devamlı kılması da Cenâb-ı Hakk'ın lütfu kabul edilebilir. Dolayısıyla bu fiil, ziyadelik ve sebat mânasına yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Hayatın seyrinde yenilenme mânasına hamledilmesi de doğrudur. Şöyle ki insan yaşadığı her zaman diliminde küfürden menedilmiştir, insan iman getirdiği anda küfrü sona ermiş olur. Böylece onun imanı, yenilenmiş hükmü kazanır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'a ve resülüne iman edersiniz, Allah yolunda cihat edersiniz, meâlindeki ilâhi beyanla Allah Teâlâ, itikadı da kastetmiş olabilir. Maksat bu ise ve insan da inanılması emredilen bu şeylere inanır, fakat fiilen onları yapmazsa yine de onun kurtuluş hakkında bir ümidi olur. En doğrusunu Allah bilir. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. Yani size emretmiş olduğu Allaha ve resülüne iman etmek ve O'nun yolunda cihat etmek, sizin için kendi hevânıza uymanızdan çok daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz. Yani eğer açıkça bilirseniz, bunun sizin için daha hayırlı olduğunu da anlarsınız. Bununla, “eğer bildiklerinizden faydalanırsanız, bu sizin için daha hayırlı olur” anlamı da kastedilmiş olabilir. --- Dipnotlar: ? “Ne zaman bir süre indirilirse, içlerinde, “bu hanginizin imanını artırdı ki? diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanlarını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler”.

Sâff 61:12

O sizin günahlarınızı bağışlar. Yani o ticareti yapmakla Allah sizi bağışlayacaktır. Sizi altından ırmaklar akan cennetlere, adn cennetleri içindeki güzel köşklere koyar. Cenâb-ı Hak bu âyette terkini emrettiği şeyleri terketmeye müminleri özendirmesi muhtemeldir. Allah onlara meskenlerini terketmeyi, mallarını infak etmeyi ve canlarıyla cihat etmeyi emretmektedir. Sonra da bunları yaptıkları takdirde onlara, kaybettikleri şeylerden daha hayırlısını vereceğini haber vermektedir. Meskenlerini terketmelerinin karşılığında Adn cennetlerindeki güzel meskenleri, infak ettikleri mallarına karşılık ebedi nimetleri, hayatlatından ve canlarından kaybettiklerine karşılık da bâki ve ebedi bir hayatı vereceğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. İşte büyük kurtuluş budur. Yani her dem sürecek olan sevap, işte o büyük kurtuluştur.

Sâff 61:13

Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah'ın yardımı ve yakın bir fetih! Sanki Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Allah'ın sizi yönlendirdiği bu ticaret ile sözünü ettiği o mükâfatları âhirette size verecektir. Ama burada hoşunuza gidecek başka bir şey daha vardır: Dünyada düşmanlarınıza karşı Allah'tan yardım ve beldelerin fethi. Müminleri bu iki şeyle müjdele! Cenâb-ı Hak onlar için bunu da gerçekleştirmiştir. eye Ze İĞ SAN SLÍ S Şal İliği MİLAS 5533 Sİ E ELİ GAZA

Sâff 61:14

14. “Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu İsâ da havârilerine, Allaha giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” diye sorduğunda havâriler, Allah'ın yardımcıları biziz” demişlerdi. Sonra İsrâiloğulları'ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı. Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler.” [Allah'ın Yardımcıları] Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Bu, insanın kalbine şüphe düşüren bir kelâmdır. Cenâb-ı Hak Allah'ın yardımcıları olun nasıl der? Cenâb-ı Hak korkmaz ki başkasından yardım istesin! Fakat bu şüpheyi kalpten atmanın yolu şudur: Bu âyet ve “Allaha güzel bir borç verin”? meâlindeki âyet aynı anlamdadır. Biz bunu daha önce” şöyle açıklamıştık: Cenâb-ı Hak, onların sıla-i rahim yapmalarını ve fukaraya sadaka vermelerini, kendi zatından bir kerem, fazilet ve lütuf olarak kendisine verilen borç saymaktadır. İşte aynen bunun gibi, kendi dinine veya peygamberine yardım edenleri de kendi yüce zatına yardım etmiş saymaktadır. “Eğer siz Allah'a yardım ederseniz Allah da size yardım eder” meâlindeki âyet de böyledir. [§]Bunun anlamı şudur: Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder. Yahut siz Allah'ın resülüne yardım ederseniz veya hakka yardım ederseniz Allah da size yardım eder. Bunun hangisinin kastedildiğini en iyi bilen Allah'tır. Bütün bunlarla, sizin dininize yaptığınız yardımı Allah için, O'nun rızası için yapın mânasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. “Allaha güzel bir borç verin” meâlindeki âyet ile de onu Allah için, Allah'ın Kerim olan rızası için verin mânasına gelir. Bu âyette, anlamın düzgün bir şekilde ortaya çıkabilmesi ve Cenâb-ı Hakk'ın Meryem oğlu İsâ da havârilerine... dediği gibi anlamındaki beyanın yerini bulması için ya baş tarafta veya sonda gizli kalan bir şeyler olmalıdır. Meryem oğlu İsâ&'nın havârilerine söylediği gibi. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İman edenlere de ki: Meryem oğlu İsâ'nın havârilerine, Allaha giden yolda benim yardımcılarım kimdir? dediği gibi, siz de Allah'ın yardımcıları olun!” Yahut burada gizlenen mâna icabet hakkındadır. Yani Allah'ın ve resülünün davetine icabet edin ve O'na yardımcı olun! Tıpkı Hz. İsâ ümmetinin Allah'ın yardımcıları biziz dedikleri gibi. “Havâriler” dinlerini her türlü şüpheden arındıran, tertemiz eyleyen insanlar demektir”. Onlar Hz. İsâ'nın en hayırlı ve ona en yakın olan kimselerdir; zira İsâ onları Allah'ın dinine davet edince hemen kabul edip iman etmişler ve dinlerini de her türlü şüphe, âfet ve ayıptan arındırmışlardı. Sonra İsrâiloğulları'ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı. Bunun, Hz. İsâ (a.s.) yaşarken, havârilerin kendisine tâbi oldukları sırada vukü bulmuş olması muhtemeldir. Hz. İsâ aleyhisselâm kavmini Allah'ın dinine çağırmış, ama onların bir kısmı inanmış, bir kısmı inkâra sapmıştı, Biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik. İnkâr edenlere karşı inananları delillerle, hüccetlerle destekledik. [§]Böylece onlar üstün geldiler. Yani düşmanlarına kesin delillerle ve kanıtlarla üstün geldiler. Bu olayın Hz. İsânın (a.s.) vefatından sonra, onun mahiyeti hakkında ihtilaf ettiklerinde vukü bulmuş olması da muhtemeldir. Bazıları o, Allah'tır, bazıları da Allah'ın oğludur, dediler. Bu sebeple bir zümre onu inkâr etmiş, diğer zümre de ona iman etmişti. Aralarında savaş çıktığında da biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik; böylece onlar düşmanlarına karşı yardıma mazhar oldular ve bu sayede zafere ulaştılar. En doğrusunu Allah bilir, dönüş ve varış sadece O'nadır”. o Havvera fiili, yıkayıp temizlemek, yönünü değiştirmek demektir. Havâriler, Hz. İsâ'nın yardımcılarıdır. Onların çamaşırcı (kassârin) oldukları da, avcı (sayyâdin) oldukları da söylenmiştir. Bazı âlimler şöyle demiştir: “Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” (el- Ahzâb, 33/33) meâlindeki âyette işaret edildiği gibi, onlar insanların nefislerini temizledikleri ve dinlerine faydalı oldukları için kendilerine havâri ismi verilmişti. Onlara ancak teşbih ve temsil anlamında çamaşırcı (kassâr) denilmiştir. Bundan onların uzman olmadıkları için hakikatleri bilmeyen kişiler oldukları anlaşılır, bu yüzden onlara halk arasında bilinen böyle bir isim verilmiştir. Onlara insanların gönüllerini avlayıp şaşkınlıktan kurtardıkları ve onları gerçeğe sevkettiklerinden dolayı da avcı (sayyâd) denmiştir. Allah'a hamdolsun, O'nun verdiği başarı ile bu sürenin tefsiri de bitti; âlemlerin Rabb'i olan Allah'a hamdolsun. Resülü Muhammede (s.a.) ve onun temiz ailesine salât ve selâm olsun. Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'a inanmayan ve lütfettiği nimetlere nankörlük edenlere karşı ancak O'ndan yardım dileriz. --- Dipnotlar: “Namazı kılın, zekâtı ödeyin, Allaha güzel bir borç verin.”. Ayrıca bk. el-Bakara, 245. âyetin tefsiri. bk. el-Bakara, 245. âyetin tefsiri. “Ey iman edenler! Eğer siz Allaha yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır” (Muhammed, 47/7).

Cumua 62:1

“Göklerde bulunanlar da yerde bulunanlar da Allah'ı tesbih ediyor. Cenâb-ı Hak sürenin başındaki ilk cümleyi “yusebbihullâhe” değil “yusebbihu lillâhi” ifadesiyle başlamıştır. Halbuki insanlar arasında alışılan, bu tesbih lafzının elifli olarak “sübhânallâh, sübhâne rabbiye'l-azim” şeklinde kullanılmasıdır. Bu ilâhi beyanın dilde mutad olan kullanışına göre şeklinde olması gen rindi Ancak bu fiilin “şekerehu” ve “şekere lehu”, “nasahahu” ve “nasaha lehu” lafızlarında olduğu gibi, mefülünü doğrudan alması veya lam harf-i cerri ile alması da caizdir. Tesbih üç şekilde olabilir: Birincisi hilkatin (yaratılışın) tesbihidir. Şöyle ki sen her bir varlığa, kendisine özgü olarak baktığında, onun temel kuruluşu ve yaratılışı seni, Cenâb-ı Hakk'ın birliğine, O'nun her şeyden yüce, her türlü ayıptan ve âfetten beri olduğu sonucuna götürür. İşte bu, her varlığın tesbihidir. l Bu süre Medinede nâzil olmuştur ve 11 âyettir. 148 İlİkincisi, marifet (bilgi) tesbihidir. Bu da şöyledir: Cenâb-ı Hak, kendisinin bilinmesi ve aklımız ermese bile her şeyden münezzeh oluşunun anlaşılması için, lütlederek hakikat bilgisini her şeye yerleştirmiştir. Yüce Mevlânın; “O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihini anlayamazsınız”? buyurmasına bakmaz mısın? Ancak söz konusu bilgi bizde, bir tür hayatın meydana getirilmesiyle gerçekleşir. Zira hayatsız bilgi oluşmaz. Üçüncüsü, zaruret ve telkin tesbihidir. Bu da şöyle olur: Cenâb-ı Hak, bir cevherde hakikat bilgisi olmadan tesbihi var eder; tıpkı Hz. Müsânın (a.s.) asâsında mücizesini ve ulühiyet alâmetini gerçekleştirdiği, ayrıca gemi tesbihin hakikatini bilmese de gemiyi suyun üzerinde yürüttüğü gibi. İşte bu, her varlığın tesbihidir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetteki Melik ismi ile bütün sultanların mülkünün O'nun olduğu veya mülkün hakikatte O'na ait bulunduğu kastedilmiştir. Kuddüs ise iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, her türlü ayıptan, âfetten ve ihtiyaçtan veya başkasına gelebilecek hallerden arınmış anlamında. İkincisi de mübarek, yani her türlü hayır ve berekete kendisiyle ulaşılan anlamında. Bu mübarek İafzında her türlü kusurdan beri olmak anlamı ile bereket anlamı bir araya getirilebilir, Çünkü sen, birini mübarek olmakla niteleğinde onu her türlü ayıptan beri olmakla da vasıflandırmış olursun, aynı zamanda her türlü hayır ve bereketi de ona nispet etmiş olursun. Nitekim bir hadiste, “Sübhânallâh” (ai ola) mizanın yarısını, “el-hamdu lillâh” da mizanın tamamını doldurur, buyurulmuştur”. Bize göre buradaki “sübhânallâh” lafzı Allah'ın ayıplardan beri olduğu mânasını, “elhamdu lillâh” da ayıplardan münezzeh olmak mânası ile bütün nimetleri O'na izafe etmek mânasını düzenlemektedir. İşte bu iki anlam birleştiği zaman, mizanı doldurması caiz olur. “Sübhânallâh” lafzını sadece EE ayıplardan arınmış olmaya ait kılınır ve ona başka bir anlam daha eklenmezse, mizanın yarısı boş kalır. En doğrusunu Allah bilir. “Ey kavmim! Allah'ın size (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin” meâlindeki âyetin tefsirinde de aynı farklılık söz konusudur. el-Aziz, el-Hakim, Aziz galip, kâhir veya hiçbir şeyin kendisini âciz bırakamadığı üstün güç mânasına gelir. Bu lafzın, zelilin zıddı anlamında kullanılmış olması da muhtemeldir. Zelil, her çeşit fakirliği, ihtiyacı ve zayıflığı içine alır; Aziz lafzı, zelilin zıddı ve mukabili olduğuna göre onun da her nevi şerefi, üstünlüğü, hiçbir şeye muhtaç olmamayı ve kuvveti içine alması gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Âlimler Hakim lafzı hakkında şöyle demiştir: Bu lafız, her şeyi, ait olduğu yere koyan anlamına gelir. Cenâb-ı Hak varlıkları ait oldukları yerlere koyması itibariyle Hakimdir. Diğer yaratıklar ise nesneleri Cenâb-ı Hakk'ın tayin ettiği yerlere koyduklarında hakim olurlar. Hakim lafzı aynı zamanda tedbirinde hata bulunmayan anlamına da gelir; “musib”in anlamı da aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. GI i je E eği EIE RRA --- Dipnotlar: el-Mâide, 5/21. Ayrıca Tâhâ 20/12 âyetiyle de karşılaştırınız.

Cumua 62:2

[Ümmi Peygamber] Üm:milere kendi içlerinden bir elçi gönderen O'dur. Ehl-i Kitap, Cenâb-ı Hakk'ın, Muhammedi (s.a.) bu ümmetin sadece ümmilerine peygamber olarak gönderdiğini söylemiş ve bu âyeti de delil göstermişlerdir. Onlar âyeti, ümmilere özgü kılmışlar, dolayısıyla kendilerine peygamber gönderilen zümrenin ümmiler olduğunu, buna göre başka insanların bu hükmün dışında kalması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Biz deriz ki bu âyetin zâhirinden, zikredilen zümrenin dışında kalanların yok sayılması anlaşılmamalıdır, aksine âyetin zâhirinden, onları dışarda bırakmadığını anlamak gerekir. Aslında bir zümrenin özellikle zikredilmesi, diğerlerini dışarıda bırakmaz. Çünkü âyetin sadece zikredilene tahsis edilip başkalarının yok sayılması, insanı doğru ve helâl olmayan bir kanaate götürür. Cenâb-ı Hakk'ın, “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor, ne de onu sağ elinle yazabiliyordun” ilâhi beyanına bakmaz mısın? Bu ifadeden, o, sağ eliyle yazmadığına göre sol eliyle yazmıştır anlamı çıkmaz. ( Keza sen okur değildin meâlindeki cümle, kitap yanında okunuyordu anlamına gelmez. Bütün bunların anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Allah ümmi olan peygamberini, hikmeti ve mahiyetini bilmeyen ümmilere gönderdi. Bunu da onun peygamberliğinin alâmeti ve delili kıldı. Çünkü o ümmi olunca yazmayı da kitap okumayı da bilmez, buna rağmen onun, telif ve tanzim edilmiş, ayrıca Ehl-i Kitab'ın ellerindeki kitaba uygun bulunan bir kitabı getirmiş olması, bunun ancak vahiy yoluyla gelen bir bilgi olduğunu, kendi kafasından uydurmadığını gösterir. En doğrusunu Allahı bilir. Resül-i Ekrem'in bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğinin delili, “Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik” meâlindeki âyettir. Kendisinden rivayet edilen bir hadiste de Hz. Peygamber (s.a.); “ben kızıla da siyaha da peygamber gönderildim”, yani insanlara da cinlere de peygamber gönderildim, buyurmuştur. O, bir zümreyi Allaha itaate ve kulluk yapmaya davet etmek için gönderildiğine, bunun yanında başka zümrelere başka peygamberler gönderilmediğine göre, bundan onlara da peygamber olarak gönderildiği anlamı çıkar. Çünkü kendilerine ayrıca peygamber gönderilmeyen zümreler de, Rahmân itaat, O'nun emir ve yasaklarına riayet etmek için gerekli bilgiye -tıpkı peygamber gönderilmiş olan zümrenin ihtiyacı kadar- muhaçtır. Bu durumda onun bütün insanlara peygamber gönderilmiş olması gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Ümmilere kendi içlerinden bir elçi gönderdi. Bu beyanının mânası şudur: Allah onu (s.a.) Allaha kulluk yapmayı ve kitap okumayı bilmeyen, hatta putlara tapınmayı adet haline getiren ümmi bir millete gönderdi. Ümmilerin tanımı konusunda, “onlar kitaplara iman etmeyenlerdir” denilmiştir. Tıpkı “Ehl-i Kitaba ve ümmilere, “Siz de Allaha teslim oldunuz mu? meâlindeki âyette buyurulduğu gibi. Sanki onu kitaplara iman etmeyen bir kavme gönderen O'dur, demektedir. Ancak bu yorum isabetli değildir; çünkü Cenâb-ı Hak, “onlar ellerindeki Tevrat'ta ve İncil'de (niteliklerini) yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar”? beyanıyla peygamberine “ümmi” niteliği vermiştir. Zira içlerinde okuma yazma bilen çok az kişi bulunsa da, onlar büyük çoğunluk itibariyle okuma yazma bilmezlerdi. Bundan dolayı Hz. Peygambere (s.a.) de ümmi özelliğini nispet etmiştir, zira o da okuma yazma bilmiyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Sen bundan önce ne bir kitap okuyabiliyor, ne de onu kendi elinle yazabiliyordun” buyurmuştur. (9JBunu ERİ ifade eder mahiyette rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.), eliyle işaret ederek" “Ay şu kadardır” buyurmuş ve şöyle devam etmiştir: “Biz ümmi bir milletiz; ne hesap biliriz, ne de okuma yazma!” Zeccâc şöyle demiştir: Ümmi okuma yazmayı iyi yapamayan, öğrenmeyen, anasından doğduğu gibi kalan kişidir; annesinden doğduğu zamandaki haline nispet edilerek ümmi denilmiştir, çünkü okuma yazma, doğumla değil, ancak tahsille öğrenilir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberliği bir ümmiye vermesinin hikmeti, bunun peygamber olduğunun bilinmesine vesile ve nübüvvetine alâmet olması içindir. Çünkü okuma yazma bilmeyen ve tahsil için herhangi birinden ders almayan birinin kendi kafasından bir şeyler söylemesi mümkün değildir. Sonra, edebi üslübu ve güzel telifinden dolayı bütün hükemâyı hikmetine, bütün okur-yazarları da bilgisine muhtaç kılan bir kitabın, ancak vahiy ve risâlet yoluyla elde edilebileceği bilinsin diye onu ümmi olarak göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Onlara Allah'ın âyetlerini okuyan. Âyet alâmet ve delil demektir. Allah Teâlâ sanki onlara şöyle demektedir: Kitapta risâletini açıklayan ve nübüvvetini gösteren delilleri okuyan bir peygamber. Buradaki “âyetler” lafzının helâller, haramlar vb. anlamına gelmesi de mümkündür; yahut hakkı ortaya çıkaran deliller mânasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir. Onları temizleyip arındıran: Bazıları bu lafzı, onları ıslah eden, yani kendilerini tertemiz yapacak şeylere tâbi olmaya çağıran peygamber, diye açıklamışlardır. Onları arındıran, yani onları şirk pisliğinden, kötü ahlâktan, kötü söz ve davranışlardan arındıran anlamına gelmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. ) Onlara kitabı ve hikmeti öğreten, meâlindeki cümlenin anlamında ihtilaf edilmiştir. Hasan el-Basri, burada kitap ve hikmet diye ikili olarak zikredilen şeyden maksat bir şeydir, demiş. Ebü Bekir el-Esam ise, kitap ile okunan âyetler, hikmet ile de farzlar kastedilmiştir, demiştir. Bazıları da onlara şöyle mâna vermiştir: Hikmetten maksat sünnettir, çünkü o insanlara Allah'ın âyetlerini okuyor ama aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'ın kendisine lütuf ve ilhamı ile veya vahiy yoluyla gelen sünnetini de onlara öğretiyordu. Bazıları hikmete, kendisiyle amel edilen doğru söz anlamını vermiştir. Bir kısmı da kitap nas olarak okunan âyetlerdir, hikmet ise bu âyetlere yüklenen ince anlamlardır, demişlerdir. Bunlardan hangisinin isabetli olduğunu en iyi bilen Allah'tır. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapkınlık içindeydiler. Yani onlar, kitap ve hikmetten mahrum olarak açık bir sapıklık içindeydiler. Çünkü müşriktiler, putlara kulluk yapıyorlardı, ellerinde kitapları yoktu, hikmetten de yoksundular. Bu âyetin, şirkten ve putlara tapmalarından dolayı sapıklık içindeydiler anlamına gelmiş olması da mümkündür; sonra Resül-i Ekrem (s.a.) onları tevhit inancına ve putlara tapma adetlerini terketmeye davet etti. Onlara kitabı ve hikmeti öğretecek. Bu beyanda Cenâb-ı Hakk'ın, ümmi, câhil ve sefih oldukları halde onları arındırıp temizleyerek âlim yaptığını belirtmesi, Hz. Peygamber'in (s.a.) getirdiği dinin hak din olduğuna ve diğer dinlere olan üstünlüğüne işaret eden bir mücizedir, çünkü diğer din mensupları böyle değildi. Bu aynı zamanda diğer insanları da âlim ve hakim olmaya teşvik etmektedir. Onlara öğretiyor. Bu beyanda belirtilen öğretimin bu ta'limin, Cenâb-ı Hakk'ın lütfu olarak onlar câhil iken âlim, sefih iken hakim, putlara tapınma bataklığında bocalarken arındırıp tertemiz hale getirmesi sebebiyle O'nun tarafından gerçekleştirilmiş olması da muhtemeldir. (IŞimdi, bu fiillerden Allaha izafe edilenler, onların gerçek varlığına, Hz. Peygambere (s.a.) nispet edilenler de sebeplere hamledilir. Yoksa Cenâb-ı Hakk'ın birine ders vererek onu âlim yapması mümkün değildir. O'nun öğretmesi, istediği mahalde ilmi yaratması anlamındadır. O'nun istemiş ve yaratmış olduğu şey de mutlaka gerçekleşir. Beşerin öğretmesine gelince, kişi o yolla bir şey öğrenemez; çünkü onun öğretmesi sebep ve vasıta olmanın ötesine geçemez, çünkü onun yaratmaya ve icad etmeye kudreti yoktur. Böyle olunca da onun öğretmesinin sadece bir sebep ve vasıta olduğu ortaya çıkar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: “Biz seni başka değil, ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak bütün insanlara gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmek istemiyorlar” (Sebe) 34/28). % Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 304; IV, 416; V, 147; Müslim, “Mesâcid ve Mevâdı'u's-

Cumua 62:3

Henüz kendilerine katılmamış bulunan daha başkaları. Buradaki “âharine” kelimesini mecrür kabul edersek, bu âyeti “ümmilere kendi içlerinden bir elçi gönderen de O'dur” meâlindeki âyete bağlamış oluruz. Buna göre âyet, Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletinin kıyâmete kadar süreceğini haber vermektedir. Şayet âyeti mansub kabul edersek o zaman da “onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi” meâlindeki âyete (bir önceki âyet) bağlamış oluruz. Bu durumda da o insanlar içinde olduğu gibi “diğerlerinden” de âlimler, takvâ sahibi kişliler ve hakimlerin çıkacağı müjdesi verilmektedir. Bazıları şöyle demiştir: Bu âyetin münafıklar hakkında gelmiş olması mümkündür. O zaman da âyet, “ümmilere elçi gönderen O'dur; bu sayede onlar zâhirde de bâtında da gerçekten âlim, hakim ve mümin olacaklar” anlamına gelir. Bu durumda, zâhirde o ümmilerden olan diğerleri, bâtında onlara katılmamışlardır. İlk yorum daha isabetli ve doğruya daha yakındır. O, Azizdir. Çünkü beşer türünün her birine, bir parça zillet eseri ve kendisine muhtaç olma hali koymuştur. O, Hakim'dir. Bütün emirlerinde Hakimdir, çünkü hikmetle emretmektedir. Yahut tedbirinde Hakimdir, çünkü kendi vahdâniyetini ve tedbirini gösteren alâmetleri bütün yaratıklara koymuştur. Yahut da takdirinde Hakimdir; çünkü aydınlık-karanlık, gece-gündüz gibi birbirine aykırı olan şeyler yaratmış, her şeyi ait olduğu yere koymuş, karanlığı aydınlıkla, aydınlığı karanlıkla, geceyi gündüzle, gündüzü gece ile karıştırmamıştır.

Cumua 62:4

Bu, Allah'ın lütfudur. Buradaki lütufla (fazl) nübüvvet ve risâleti kastetmektedir. Onu dilediğine verir. Yani beşer türünden nübüvvete ve risâlete lâyık olanları yaratır. Yahut kitaptan ve hikmetten oluşan o lütuf Allaha ait olup dilediğine verir. Bu âyet, Mütezile'nin sözlerinin doğru olmadığını göstermektedir. Çünkü onlar, Allah kendi lütfuyla kimseye bir şey vermez, aksine bunu yapması kendisi için gereklidir, diyorlar. Şayet bu, Allah'ın yapması gereken bir şey ise fiilen onu yerine getirmesi de gereklidir. Evet, yapması üzerine gerekli olan bir şeyi yerine getiren kimse faziletle nitelenemez. Halbuki Cenâb-ı Hak kendini “fazl” ile, yani lütufla nitelemiştir. İşte bu, Mütezile'nin sözlerinin doğru olmadığını gösterir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Allah büyük lütuf sahibidir. Yani dünyada insanlar cehâlet içinde iken onlara kitap ve hikmet göndermekle büyük lütufta bulunmuştur. O'nun bu lütfunu âhirette göstermesi de muhtemeldir. Buna göre Allah insanlara amellerine karşılık kendisinden bir lütuf olarak cenneti vererek onları mükğfatlandıracaktır. Âyetteki büyük (azim) sıfatı, daim ve ebedi anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.

Cumua 62:5

Tevrat'la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, Bu âyet, değişik şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, âyetin amelden kinâye olmasıdır. Yani onlar Tevrat'taki hükümlerle yükümlü tutulmuşlardı, ama onunla amel etmediler. İkincisi, onun hakkını vermeyenler, yani onun ahkâmıyla amel etmeleri emredilen kişilere bunu uygulamadılar; zira onu tahrif ederek değiştirmişlerdir. Veyahut -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyle de yorumlanabilir: Onlar Tevrat'ı yalanladılar, onu inatla ve yalanlamakla karşıladılar, kendisinden faydalanmadılar, Bu yüzden onlar, Cenâb-ı Hakk'ın onların durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer, meâlindeki cümlede ifade buyurduğu gibi, sırtında kitap taşıyan, ama o kitapların kadrini ve değerini bilmeyen eşeklere benzerler. Çünkü onlar her ne kadar Tevrat'ı biliyor idiyseler de, ona lâyık olduğu saygıyı göstermemeleri ve içindeki hükümleri yalanlamaları sebebiyle (Jsanki onun kadrini ve değerini bilmeyen bir konuma düşmüşlerdir, Bundan dolayı onlar eşeklere benzetilmektedir; çünkü eşek de ciltler dolusu kitabı sırtında taşıdığı halde, o kitapların kadrini ve değerini bilmez. Bu sonuncu yorum doğruya daha yakındır; çünkü âyetin ileri kısmında Allah'ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! diye buyurulmaktadır. Buna göre âyetin baş tarafında da “yalanlama” anlamı kastedilmiş olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Mâlumdur ki bu yalanlama ve tahrif, onların ileri gelenleri ve reisleri tarafından yapılmaktaydı. Onlar Tevrat'ı yalanladıklarında Allah bu yalanlamalarını ve Tevrat'ın kadrini bilmediklerini haber vererek, zayıf insanları onlara tâbi olmaktan vazgeçirmeyi dilemiştir. Bu bakımdan reislerinin, kendilerine uymaya lâyık olmayan kişiler durumunda bulunduklarını açıklamıştır. Bu âyet aynı zamanda müslümanlara da Allah'ın kitabını ve onun hükümleriyle amel etmeyi hafife almayı yasaklamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Bu ilâhi beyana iki anlam verilebilir. Biri şudur: Onların yalanlamalarının, Allah'a bile yalan isnat edecek dereceye varmış olması, ne kötü bir niteliktir! Yalan söyleyen kişi, örf açısından kötülükle nitelenen biridir. Onların yalanlamalarının, Allah'a bile yalan isnadına vardığı zaman, bu onların kötülükte son noktaya vadıklarını ifade eder. Sanki şöyle denilmektedir: Allaha yalan isnat edenlerin vasfı, kötülük ve çirkinliğin son noktasında bulunur. Diğeri de âyette şöyle denilmek istenmiş olabileceğidir: Cenâb-ı Hak, müşrikleri en çirkin ve en kötü misallerle, müminleri ise en güzel ve en temiz örneklerle zikretmiştir. Buradaki misal, yani Cenâb-ı Hakk'ın, âyetlerini yalanlayanlar için yaptığı benzetme kötü ve çirkin davranışlara yönelik bir benzetme anlamındadır. Sonra, bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın çirkin ile güzel, pis ile temizi birlikte yarattığına da işaret etmektedir. Ne kötü kavim! meâlindeki ifade bunu gösterir. Allah bu benzetme ile yaratmış olduğu o insanlara kötü ismini vermektedir. İşte bu, pis ile temiz olanı ve güzel ile çirkin olanı Cenâb-ı Hakk'ın yarattığını gösterir. Halbuki Mütezile'ye göre Allah sadece güzel olanı yaratır. Bu sebeple âyet, onların aleyhine bir delil oluşturur. Allah, zâlimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz. Bu beyan iki şekilde yorumlanır. Biri, onlar tercih zamanında zulmü ve fıskı tercih ettikleri için zâlimleri doğru yola çıkarmaz. Diğeri, onlar âyetlere haksızlık yaptıkları, onlara karşı büyüklendikleri ve inatla karşı koydukları için o insanları doğru yola iletmez. Fakat cehâletinden dolayı zulmeden yahut câhilliğinden isyana düşen, fakat sonra doğru yolu bulmak isteyen kişileri ise doğru yola iletir. En doğrusunu Allah bilir. a b amel edi lop” e SA Oó- Gele Sİ PAE pọ

Cumua 62:6

Aziz ve Celil olan Allah başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “(Onlara), Şayet Allah katında, âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım”. Burada Allah'ın dostu olan kişiye âhiret yurdunun verileceği beyan edilmektedir. Kendisine âhiret yurdu verilen kişi de, Allahın dostlarındadır. Onun her ikisine de birlikte nail olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, yaygınlık kazanan meydan okuma (lânetleşme) konusunda anlaşılması gereken şey, onun ancak inat ve direnmenin son hadde vardığı bir tartışma olduğudur. Sanki bütün deliller önlerine konduğu halde yine de kabul etmediler, bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlara meydan okumayı teklif etmiştir, fakat yahudiler ve hıristiyanlar buna yanaşmamıştır. Onların kitaplarında tartışmanın son sınırı olan meydan okuma konusu yer almış ve kim meydan okursa, haklı olmaması halinde kendisine azap ve lânetin geleceğinin belirtilmiş olması mümkündür. Bundan dolayı onlar, meydan okumaktan kaçınmışlardı. Müşrik Araplar'a gelince, onlar ilâhi bir kitaba sahip olmadıkları için meydan okumanın hükmünü bilmiyorlardı ve bu sebeple meydan okumuşlardı. Rivayet edildiğine göre Ebü Cehil, “Allahım! Bizim sana en sevgili olanımıza, misafire en çok ikram edenimize ve akrabaya en çok sıla yapanımıza yardım eyle!” diye dua etmişti. )Cenâb-ı Hak da peygamberine yardım etti, Ebü Cehil Hz. Peygamber'e (s.a.) meydan okumuştu, çünkü o kitap sahibi biri değildi. Yahudiler ve hıristiyanlarsa Ehl-i Kitap oldukları ve o kitapta yazılı bulunan meydan okumanın hükmünü bildikleri için bu işe girişmemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. OĞLU EĞ yea EZİZ Erer

Cumua 62:7

Ama onlar daha önceden yapıp ettikleri yüzünden asla ölümü istemeyeceklerdir. Bu âyet, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin nübüvvetine işaret etmektedir. Çünkü Resülullah (s.a.) bu sözü kendiliğinden söylemiş olsaydı, onlar onun yalanını meydana çıkarmak için hemen ölümü temenni etmeye koşarlardı. Ama kendilerinin, onu asla temenni etmeyecekleri haber verildiğine ve gerçekten de bunu temenni etmediklerine göre, Hz. Peygamber (s.a.) bu sözü ancak vahye dayanarak söylemiş olmalıdır. Onlar da bu durumu bildikleri için helâk olmaktan korkarak ölümü temenni etmekten kaçınmışlardı, zira temenni edecek olsalar öleceklerdi. En doğrusunu Allah bilir. Daha önceden yapıp ettikleri yüzünden. Yani Tevrat'ı ve İncil'i tahrif ettikleri için. Çünkü hıristiyanların, “biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız”" şeklindeki sözleri İncil'de yoktu. Yahudilerin “Yahudiler hariç hiç kimse cennete giremeyecek”” şeklindeki sözleri de Tevrat'ta yer almıyordu. Fakat onlar ilâhi kitapları değiştirip tahrif etmişlerdi. İşte onlar daha önce kitabı değiştirip orada tahrifte bulunduklarından ve Hz. Muhammed'in (s.a.) niteliklerine dair belirtilen hususları değiştirmeleri sebebiyle ölümü temenni edemediler. Allah, zâlimleri çok iyi bilmektedir. Yani onların âyetlere karşı yaptıkları haksızlıkları, inatlarını ve büyüklenmelerini çok iyi bilmektedir. OSAA İS G SESS GÉ ZAİN G

Cumua 62:8

Şöyle söyle: Biliniz ki, kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm, muhakkak gelip size çatacaktır. Yani önceden Tevrat'ı ve İncil'i tahrif ederek yaptıklarınız sebebiyle kendisinden kaçtığınız ölüm mutlaka gelip sizi bulacaktır, kaçmanız işe yaramayacaktır. Burada Allah Teâlânın korkup “hadi, kaçıp durduğunuz ölüme dönüş yapın” gibi bir hatırlatması vardır. Sonra akıl HEY ve duyularla idrak edilemeyeni de edileni de bilen Allah'a döndürüleceksiniz. Yani Tevrat ve İncil'den değiştirdiklerinizden halkın bildiği tahrifatı da, Hz. Muhammed'in (s.a.) nitelikleri vb. konularda halktan gizlediğiniz tahrifatı da bilen Allah'a döndürüleceksiniz. Yahut Hz. Muhammed'i (s.a.) yalanlamak gibi içinizde sakladığınız ve gizlediğiniz şeyleri de, halkın ve zayıf kişilerin ona tâbi olmasını engellemek için açıktan yaptıklarınızı da bilen Allaha döndürüleceksiniz. O da size yapıp etmiş olduklarınızı bildirecektir. Ya kıyâmet günü amel defterinizi okuyarak alenen veya iyilik ise iyilikle, kötülük ise kötülükle karşılık vermek suretiyle yaptıklarınızın ne olduğunu size bildirecektir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. e İNE Ls LİNES S

Cumua 62:9

Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah'ı anmaya koşun. Buradaki koşma, iki anlama gelebilir. Birincisi, size emredilen amellere sarılın ve onları yerine getirin. İkincisi, yürüyerek ve koşarak gidin, Çünkü “sa'y” kelimesi yürümekle beraber kullanıldığında koşmak anlamına gelir. Amellerle birlikte kullanıldığında ise onları ihmal etmemek ve hemen yerine getirmek demektir. Bu âyetteki “sa y'den maksat şayet koşmak ise âyet, uyarmak ve sıkıştırmak anlamına gelir. Hemen devamında alışverişi bırakın! buyurulmasına bakmaz mısın? Yürürken de alışveriş yapmak mümkün iken alışverişi bırakmayı neden emretmektedir? “Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Burada bir fariza yerine getirildikten sonra, onun edası konusunda hiçbir şey söylemeden yeryüzüne dagılmayı nasıl emretmektedir? Eğer maksat teşvik olsaydı ona koşarak gitmeyi emrederdi. )Bütün bunlar bu âyetin uyarma ve sıkıştırma anlamı taşıdığını gösterir. Hz. Peygamber'in (s.a.) “Namaza giderken yürüyerek gidin, koşarak gitmeyin; sâkin ve vaküir olmalısınız, namaza yetiştiğiniz kadarını cemaatle kıln, kaçırdığınız rekâtları da tamamlayın!” meâlindeki hadiste buyurulduğu üzere diğer farz namazlarda koşmak mendup değildir. Söylediğimiz darlıktan dolayı koşmak cuma namazına tahsis edilmiş, diğer namazlarda ise genişlik olduğu için yürümek tavsiye edilmiştir. Ancak buradaki koşmaktan maksadın da onu edâya karar vermek, bunun için hazırlanmak ve acele etmek olduğu anlaşılmaktadır. Âyetteki “sa'y” lafzı bu alamda kullanılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak diğer bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kim âhireti ister ve bir mümin olarak âyetlerdeki “sa'y” kelimesi ile Allah, sadece ameli, çalışmayı kastetmiştir. Allah kendilerinden razı olsun Hz. Ömer, İbn Mesüd, Übey ve İbnu'z-Zübeyr'in bu âyeti diye, yani Allah'ın zikrine gidin anlamına gelecek şekilde okudukları da rivayet edilmiştir”. Hatta Abdullah (b. Mesüd şöyle demiştir: Eğer bu âyetin kırâati “fesav” şeklinde olsaydı üstümdeki hırkam düşecek olsa bile koşarak giderdim, bu lafzın hakkını zâyi edeceğimden korkarak hırkama dönüp bakmazdım bile”. İşte bütün bunlar, ilk yorumdan maksadın koşmak ve yürümekten önce o farizayı edâ etmeye karar vermek ve onu derhal yerine getirmek olduğunu göstermektedir. Bu anlayış, diğer namazlar için koşmanın müstahap olmamasına da uygun düşmektedir. Zira namaza giderken sekinet ve vakar halinde olmayı emreden hadis mutlaktır, hadiste cuma namazı ile diğer namazları ayıran bir şey yoktur. Cumaya normal yürüyüş hali ile gitmek gerektiğinde fakihlerin icmâı vardır. En doğrusunu Allah bilir. Alışverişi bırakın. Bazı âlimler bu âyete dayanarak cuma vaktinde alışveriş yapmanın caiz olmadığını söylemişlerdir. Bize göre alışveriş caizdir, ama mekruhtur. Onun caiz olduğunun delili de, bu âyetteki yasağın alışveriş mekânı için değil, Cuma mekânı için gelmiş olmasıdır. Dolayısıyla buradaki fasit olma, alışveriş için değil, sadece Cuma için söz konusudur. Zira insan namazda iken alışveriş yapacak olsa, namazı fasit olur, yoksa namaz alışverişi bozmaz. Bize göre asıl olan şudur: [§]Başka bir şey yüzünden yasaklanan her akitte, bu ya- EĞİ saktan dolayı bir noksanlık meydana geldiğinde, bu yasak akit için değil, sadece o başka şey için söz konusudur. Buna benzer bir konu için Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İhramlı kişi evlenemez, evlendirilemez”?. Burada nikâhın yasaklanması ihram durumunda bulunduğu içindir, yoksa nikâh için değil. Bundan dolayı biz şöyle deriz: İhramlı kişinin nikâhı caizdir, ancak bu nikâhın akabinde ihramlı iken cinsel ilişkide bulunursa haccı fasit olur. Çünkü buradaki yasak akdin kendisi için değildir, dolayısıyla akit fasit olmaz, çünkü yasak o akit için değildir. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi Cenâb-ı Hakk'ın “Cumaya koşun, cuma için koşun” demeyip Allah'ın zikrine koşun buyurması, zikrin cumadan önce olduğuna, onu dinlemenin ve ona gitmenin gerektiğine işaret etmektedir. Bu, hutbenin de farz olduğunu gösterir. Allah'ın zikri anlamındaki ifadede geçen “zikir'den maksadın hutbe olduğu sabit olunca, sonra da bu zikre gitmek ve onu dinlemek için alışverişi terketmek emredildiğine göre, hutbe sırasında konuşmanın mekruh olduğu anlaşılır, hatta ima9 o İbn Cinni, el-Muhteseb, II, 375. mın hutbeye çıkışı sırasında konuşmak da mekruhtur; çünkü o sırada alışveriş de mekruhtur. Alışveriş bir konuşmadır, dolayısıyla her çeşit konuşma da mekruhtur, İşte bu durum Ebü Hanife'nin (r.h.), “imam hutbeye çıktığı andan itibaren namaz bitene kadar susmak gerekir” şeklindeki görüşünün doğrulugunu gösterir. Bu konuda Hz. Peygamberden (s.a.) şu hadis rivayet edilmiştir: “İnsan cumaya gelir, istediği kadar namaz kılar, sonra imam hutbeye çıktığı andan itibaren namaz bitene kadar süküt ederse, bu onun için o cuma ile gelecek cuma arasındaki hatalarına ve ondan sonra üç günlük hatalarına kefâret olur”, (Jİmam hutbeye çıktığı andan itibaren namaz bitene kadar susmak gerektiğine göre, o sırada konuşmanın mekruh olduğu anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet-i kerime şu iddia sahiplerini de reddetmektedir: Namaz ancak vaktin sonunda farz kılınmıştır, dolayısıyla vaktin başında farzı edâ eden kimse ancak nâfile kılmış sayılır. Çünkü Allah ona namaza koşmayı emretti ve namazı da ona ezan okunduğunda farz kıldı. İlk vakitte farz kılınmasına rağmen namazın o vakte kadar tehiri, imam için hazırlanma ve kolaylaştırma anlamına geldiği mâlumdur. Biraz önce söylediklerimiz, böylelerinin iddialarını çürütmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Bundan daha çirkin olanı onların şu sözleridir: Namazlar kâfirlere küfür halinde olduklarında farz kılınmış, müslümanlara ise nâfile kılınmıştır. Bununla birlikte onlar; bu ümmetten hiç kimse bir farzı edâ etmiş değildir, iddiasında da bulunmuşlardır. Zira vaktinin çıkacağından korktuğu için kimsenin namazın edâsında gecikme yaptığı söylenmemiştir. Bu çok çirkin bir iddiadır, sahibinin derhal bu ve benzeri sözlerden tövbe etmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyet, camiye iki fersah [yaklaşık 12 uzakta oturan kişiye cuma namazının farz olmadığını da gösterir, çünkü âyet, namaza ezandan sonra koşmayı emretmektedir. Ezandan sonra iki fersahlık bir mesafeden yola çıkarak namaza yetişmenin mümkün olmadığı herkesin mâlumudur. Buna göre cuma, daha yakın yerde, şehrin sınırları dâhilinde oturanlara farzdır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, alışverişin yasaklanması cuma günü ile sınırlıdır. Mesrük ve diğer bazı âlimlerden rivayet edildiğine göre bu zaman dilimi de zevâl vakti ile imamın cumayı bitirdiği vakit arasıdır. Mücâhid ve Zühri ise, Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında ifadesinin zâhirine dayanarak alışverişin ezandan sonra yasak olduğunu söylemişlerdir”, İlk görüş daha doğru gözükmektedir, Çünkü cumaya gelmek ancak vaktin girmesiyle farz olur ki o da ezan geç okunsa bile zeval vaktidir. Zira zeval vaktinden önce okunan ezan muteber değildir, varlığı ile yokluğu eşittir. --- Dipnotlar: 23 Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilmiştir: “Cumaya üç kişi gelir: Biri gelir ve gereksiz konuşur, onun cumadan nasibi bundan ibarettir. Diğeri dua ile gelir, Aziz ve Celil olan Allaha dua eder; Allah dilerse böylesine verir, dilerse vermez. Öbürü de camiye gelir, susar, müslümanın omuzlarına basarak ilerlemez, kimseye eziyet vermez; işte bu adamın o günden gelecek cumaya kadar ve ayrıca üç gün daha ilave edilerek bu sürede yaptığı hatalarına kefâret olur. Çünkü Cenâb-ı Hak, ‘kim bir iyilik yaparsa ona on misli mükâfat verilecektir” buyurmuştur” (Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, II, 214; Ebü Dâvüd, “es-Salât”,

Cumua 62:10

Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasip arayın. Bu ilâhi beyan, dış görünüşü açısından emir konumunda bulunmaktadır. Ancak bize göre mübahlık anlamına gelir. Çünkü söz konusu emir, bir yasağın hemen arkasından gelmektedir. Âlimlerin icmâ ettiği temel ilke, bir yasağın arkasından gelen her emirin mübah anlamına geldiği şeklindedir. Yasağın arkasından gelmeyen emir ise halin gereğine göre verilecek karara bağlıdır. Şayet bulunduğu hal, onun farz olmasını gerektiriyorsa farzdır; vacip olmasını gerektiriyorsa vaciptir, mendüp anlamını gerektiriyorsa mendüptur. Bir yasağın arkasından gelen her emrin mübah anlamına geldiğinin delili, “ihramdan çıkınca avlanabilirsiniz buyruğu ile, “kadınlar aybaşı halinden temizlendiklerinde, onlara Allah'ın emrettiği şekilde yaklaşın” meâlindeki âyetlerdir. Bu âyetlerdeki emirler, terki caiz olmayan kesin bir emir anlamında değildir, aksine avlanmanın mübah hale geldiğini ifade etmektedir, yani isterseniz avlanabilirsiniz demektir. İkinci âyet de aynı anlamdadır; isterseniz hanımlarınıza yaklaşabilirsiniz. Namaz kılındı mı yeryüzüne dağılın emri de aynı anlamda ve konumdadır. Durum böyle olunca, âyet sanki şunu ifade etmektedir: Ezanı okunan namaz tamamlanınca, isterseniz ve arzu ederseniz yeryüzüne dağılabilirseniz. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. 2 o Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIII, 163-164. Allah'ın lütfundan nasip arayın. Bu beyanla, ticaret yapma ve kazanç elde etme kastedilmiştir. Alışveriş, sanki ilâhi lütuf için düzenlenir. Allah'ın lütfundan nasip arayın meâlindeki cümle ile ticarete izin vermekte ve onu serbest bırakmaktadır. Yasakladığı şeyler için de, ( “alışverişi bırakın”” buyurmaktadır. Şayet söz konusu iki âyet alışveriş anlamına gelse de; zira “Allah'ın lütfundan nasip aramayı bırakın” demesi güzel olmazdı. Bir de “Allah'ın lütfundan nasip aramak” ifadesi, alışverişi ve başka şeyleri de içine alır. Buna göre “Allah'ın lütfundan nasip aramayın” denilmesi doğru olmaz. Dolayısıyla burada, özel bir yasağı dile getirmek için “alışverişi bırakın” diye buyurmuştur. Alışverişin serbest bırakılmasına ve buna izin verilmesine gelince, bu, hem alışveriş hem de diğer şeyler için geçerli olur; bu sebeple Allah'ın lütfundan nasip arayın, diye buyurmuştur. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Allah'ı daima çok anın. Bu ilâhi beyan iki anlama gelebilir: Birincisi, dillerinizle ve kalplerinizle Allah'ı çok zikredin. İkincisi, içinde Allah'ın zikri tahakkuk edecek olan itâatlere yönelmekle Allah'ı zikredin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz. Bu beyan da farklı şekillerde anlaşılabilir. Birincisi, kurtuluş ümidi anlamına gelir. İkincisi, kurtuluşa ermeniz için demektir. Üçüncüsü de, bu söylenenleri yaptığı zaman kurtuluşun gerçekleşeceğinin kesin olduğu anlamına gelmesidir. Zira âlimler, Allaha nispet edildiğinde “lealle” ve “asâ” kelimelerinin gereklilik ifade ettiğini söylemişlerdir.

Cumua 62:11

Fakat onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelip seni ayakta bırakıverdiler. Ticaret ve eğlence gerçekte görülemezler, görülen sadece eğlenen ve ticaret yapandır. Ancak âyette görme fiili, eğlencenin eğlenen kişiye olan yakınlığından ve ticaretin de tüccara olan yakınlığından dolayı kullanılmıştır. Bu tıpkı “Allah'ın kelâmını duymasına fırsat vermek için” meâlindeki âyet ve “ben falancının sözünü işittim” denilmesi gibidir. Hakikatte o, sözü işitmiş değildir; bir kelâm, ancak sayesinde sözün anlaşıldığı bir sesin varlığı ile duyulmuş olur. Ancak burada işitme lafzının mutlak olarak zikredilmesi kelâm ile işitmenin yakınlığından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, bu âyetin mânası, -en doğrusunu Allah bilir ya- bizâtihi görmek değildir. Bize göre onun anlamı bilmektir. Sanki Cenâb-ı Hak onlar “bildiklerinde” buyurmuştur. Çünkü onlar bizzat ticaretin kendisini görmüyorlardı, fakat ticaretin varlığına dair haber onlara ulaşmış ve onlar da bunu bilmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Ona yönelirler. Burada Allah Teâlâ “ona” diye tekil zamiri kullanmış, HIZI “o ikisine” diye ikili zamir kullanmamıştır; halbuki âyette eğlence ve ticaret diye iki şey zikretmişti; burada ise her ikisinden kinâye olarak ikincisini katmadan sadece birine işaret buyurmuştur. Aslında ifadelerde böyle şeyler caizdir, nitekim bir âyette, “Altın ve gümüşü biriktirip onu Allah yolunda harcamayanlar”” buyurmakta, daha önce zikredileni de içine alan bir kinâye ile yetinmekte ve “o ikisini harcamayanlar” buyurmaktadır. Başka bir âyette de “Sabır ve namazla Allahtan yardım isteyin. Şüphesiz o, Allah'a huşü ile boyun eğenlerden başkasına ağır gelir” buyurmaktadır. Buradaki kinâye ifadesi (zamir), âyette geçen sabır ve namaz ikilisine değil, sadece birine râcidir. Açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. Onların camiden çıkmalarından maksatları eğlence değil ticaretti. Fakat onlar, bu “eğlence” ile kendilerine kazandırılacak şeyleri de biliyorlardı. İşte bu anlamda buna eğlence denilmesi caiz olur, fakat asıl maksat ticaretti. “Onu Allah yolunda harcamayanlar” meâlindeki âyet de böyledir. Her ne kadar infaktan maksat altın ve gümüşün her ikisiyse de örfte gümüşün infakı daha kolay ve daha basit olduğu için âyetteki zamir ona atfedilmiştir. İnfaktan asıl maksat fukaraya sarf edilmesidir. Burada da durum öyledir. Bize göre bu âyette zamirin sadece namaza irca edilmesinin anlamı, namazın yahudilere ağır geliyor olmasıydı. Zira başlangıçta kıble Beytülmakdis'ti, sonra Kâbe'ye döndürülünce Kâbe'ye yönelerek namaz kılmak kâfirlere zor geldi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Bu, onlara elbette ağır gelecektir”. Yani Kâbe'ye karşı namaz kılmak ağır gelecektir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet, “Ashâb-ı kirâmın, kendi değerinin yüceliğine ve Resülullah'a saygı göstermelerine rağmen, hutbede iken onu bırakıp eğlenceye ve ticarete gitmeleri nasıl mümkün olur? Diğer bir soru da şudur: Âmâ olan birisi mescide girdiğinde kuyuya düşmüş, ashap da ona gülmüştü (Bu nasıl açıklanır?)”, diye bir soru sorulursa buna İşöyle cevap verilir: O günlerde söz konusu insanlar İslânvla yeni tanışmışlardı, ayrıca onlar halkın ayak takımı ve câhil kesimi idi; hatibin ve kendilerine okunan hutbenin konumunu bilmiyorlardı. Dışarıda ise menfaat bekledikleri bir ticaret vardı, şayet hemen ona gitmezlerse ellerinden kaçabilirdi. Onlar, sadece hutbenin ve hatibin konumunu bilmedikleri için camiden çıkmışlardı. Bir de onlar ashabın önde gelenleri değildi, hatta hutbenin ve hatibin hakkını anlayabilmeleri için ileri gelen ashapla arkadaşlık etmiş de değildiler. Bu yüzden onlardan bu hata ortaya çıktı. Bu seviyede bulunan benzeri insanlardan benzer şeyler nadir görülen hususlar değildir. Allah hepsinden razı olsun, ashabın ileri gelenlerinden ve âlimlerinden ise hiçbir kimse camiden çıkmamıştı. Gülme olayı da bunun gibidir; gülenin câhil ve ayak takımından olması mümkündür. Onlar ashabın ileri gelenleri ve asilleri değildi. O seviyedeki insanların ise buna benzer davranışlar sergilemeleri yadırganmaz. En doğrusunu Allah bilir. Hz. Peygamber'in (s.a.), onların camiden çıkmalarını engellememesi ise iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, hutbe sırasında konuşmak haram kılınmıştı, bundan dolayı onlara engel olamadı. İkincisi, onların çok süratle çıkmış olmaları, Hz. Peygamber'in (s.a.) yasağını duymamış olmaları veya onların duymayacağını bildiği için Resülullah'ın (s.a.) engel olmaya tevessül etmemesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) namazdan sonra içeride kalanları saydı, onların on iki kişi olduğunu gördü. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Eğer sonuncunuz da öncekilere katılsaydı, vâdiyi -yani Medine'yi- ateş kaplardı”. Bu rivayet, cuma namazının kırk kişiden daha az cemaatle de kılınması gerektiğini göstermektedir, çünkü Hz. Peygamber (s.a.) on iki kişilik bir cemaate cuma namazı kıldırmıştı. En doğrusunu Allah bilir. 166 [S]Seni ayakta bırakıverdiler. Bu ifade, hutbenin ayakta okunmasının gerektiğine delildir. De ki: Allah'ın nezdinde olan, eğlenceden de ticaretten de üstündür. Bu ilâhi buyruk olmasa bile Allah'ın yanında bulunan şeyin eğlenceden ve ticaretten daha hayırlı olduğu bilinirdi. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Bütün dünya ticaret alanıdır, orada yaşayan insanlar da, ister dünya ticareti için olsun ister âhiret ticareti için olsun, bir nevi tüccardırlar. Zira itaat ve ibadet de netice itibariyle ticaret gibidir, insan onunla âhiret menfaatini kazanmaktadır. Dünya ticareti ile de dünya menfaatini kazanır. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Kendisine itaat etmek suretiyle Allahın yanında elde edilecek olan ticaret ve âhiret menfaatleri eğlenceden ve dünya menfaatlerinin elde edileceği ticaretten daha üstündür. En doğrusunu Allah bilir. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Allah'tan korkun, çünkü siz Allah'tan korktuğunuz zaman, rızık ve diğer menfaatleri kazanırsınız. Dünya ticareti ile sadece dünya menfaatleri elde edilir. Cenâb-ı Hakk'ın “Kim Allaha saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir. Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir” buyurduğunu görmez misin? Başka bir âyette de “Allah onun kötülüklerini örter” buyurmaktadır. Buna göre Allah'a saygısızlıktan sakınıldığında, bundan rızık, işlerde kolaylık ve günahların bağışlanması sağlanır. Ticaretle ise sadece dünya menfaatleri elde edilir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, bu âyette müminleri, bütün menfaatleri elde etmenin yolu olan takvâya teşvik etmekte, bunun için de Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında kalmaları gerektiğini buyurarak sizin rağbetiniz, kendinize bütün menfaatleri kazandıracak olan şeylere yönelik olmalıdır. Şayet Allah'tan sakınır ve Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında kalırsanız, bu, eğlenceden ve size sadece bir menfaat sağlayacak olan ticaretten daha hayırlıdır. En doğrusunu Allah bilir. (JAllah, rızık verenlerin en hayırlısıdır. Bu beyan, insanlara başka bir rızık veren de vardır, ama onların en hayırlı olanı Allahtır anlamına gelmez. Fakat bu âyetin ve “Yaratanların en güzeli olan Allah” anlamındaki beyanla “Sen hâkimler hâkimisin” meâlindeki âyetin anlamı şudur: Eğer [faraza] başka bir rızık veren, başka bir yaratan ve başka bir hükmeden olsaydı yine en hayırlı rızık veren, en güzel yaratan ve en âdil hükmeden Allah olurdu. Çünkü O, sadece adaletle hükmeder, her yarattığı şeyde de mutlaka hikmet vardır. İşte Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır meâlindeki cümle de böyledir. Rızık vermek, yaratmak ve hükmetmenin, mecâzen kullara nispet edilmesi de mümkündür. Bundan dolayı sizi rızıklandıranların en hayırlısı Allah'tır, buyurulmuştur. Zira O'ndan başka rızık veren ancak Allah'ın yarattığı rızkı verebilir, ancak O'nun hükmüyle âdil olabilir, ancak O'nun muvaffak kılması ve doğru yolu göstermesiyle bir şey yapabilir. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır diye buyurdu, buradaki rızık verenler anlamındaki beyanla, O'nun rızkından insanlara rızıklandıranları işaret etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'a inanmayan ve lütfettiği nimetlere nankörlük edenlere karşı ancak O'ndan yardım dileriz. L. RA sana geldiklerinde, ‘Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin” derler. Senin hiç kuşkusuz kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler” Münafıklar sana geldiklerinde, “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin' derler. Buradaki tanıklık ederiz anlamındaki sözcüğün yorumunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları buna “neşhedu”, yani yemin ederiz anlamını vermiştir. Bazıları da şahitlik yapma mânasını vermiştir. Bu lafzı yemin anlamına yorumlayanlar, “onlar yeminlerini kalkan edindiler”? meâlindeki âyeti delil gösterirler. Şahitlik yapmak mânasına hamledenler de âyeti şeklindeki kırâati esas almıştır. Buna göre âyetin anlamı onlar imanlarını kalkan edindiler şeklindedir, yani tasdik etmelerini?. Bu âyet tek kırâatle değil iki şekilde de okunmuştur. Her iki lafızla kırâat edildiği için iki anlam da mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir. Münafıklar sana geldiklerinde, “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin derler. Aslında Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme münafıkların tamamı değil sadece bir kısmı gelmişti. Tanıklık ederiz anlamındaki lafzı da böyledir; bazı yorumlara göre bu lafız, “nuksimu”, yani yemin ederiz demektir. Yemin ise tebaanın ve ayak takımın değil, reislerin ve önderlerin fiilidir. Bu da söz konusu fiili, münafıkların ancak bir kısmının işlediğini gösterir. Ama Cenâb-ı Hak, o bir kısmı, “bütün” konumundaki lafızla ifade etmiştir. Bundan anlaşılmaktadır ki zâhirde umüm ifade eden her lafız o isme dâhil olan herkesi kapsamaz. Bu durumda lafzın zâhir ve hakikat anlamına bakılmalıdır; umümileştirmeyi gerektiriyorsa umüma hamledilir, tahsisi gerektiriyorsa da tahsis edilir. En doğrusunu Allah bilir. Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler. Burada şöyle bir problem vardır: Münafıklar sadece tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin, demişlerdi; onların bu sözlerinin doğru olduğu bilindiği halde nasıl olur da Allah onların yalancı olduklarına şahitlik yapmaktadır? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şu olmalıdır: Söz konusu kimseler Resülullah'ın (s.a.) bulunmadığı yerlerde kendisini yalanlamışlar ve ona muhalefet etmişlerdir, fakat Resülullah'ın (s.a.) onların bu hallerine muttali olduğunu da düşünmüşlerdir. Bunun üzerine Resül-i Ekreme gelip tanıklık ederiz ki sen Allah'ın elçisisin diyerek özür dilemekte, bizim söylediğimiz sözler konusunda sana gelen haberler doğru değildir, biz öyle bir şey söylemedik demektedirler. İşte Cenâb-ı Hak onların söylemediklerini iddia ettikleri sözlerde yalancı olduklarını haber vermektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, “Onlar söylemediklerine dair Allah adına yemin ediyorlar. Oysa inkârcılık içeren sözü elbette söylediler” meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Âyete şöyle de anlam verilebilir: Onlar, dillerimizle söylediğimiz gibi kalplerimizle de senin Allah'ın resülü olduğuna şahitlik ederiz demişlerdi. Cenâb-ı Hak da münafıklar kesinlikle yalan söylemektedirler diye buyurarak onların, kalplerindeki imanın varlığına şahitlik etmelerinde yalancı olduklarını haber vermiştir. Tanıklık ederiz anlamındaki sözcük, biz senin peygamberliğini kalben biliyoruz anlamına da gelebilir. Buna göre de, peygamberliğini kalben bildiklerini söyledikleri o söz hakkında Cenâb-ı Hak, Allah tanıklık eder ki münafıklar kesinlikle yalan söylemekte olduklarını haber vermektedir. Konuya âyetler ve deliller açısından bakıldığında, Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletini elbette onların da bilmeleri gerekirdi. Fakat onlar küçümsemek için ve inat olsun diye bu bilgi yollarına gözlerini kapatmışlardı, böylece söz konusu bilgi, gerçek bir cehâlet haline gelmişti. Bir de onlar içlerinden bunu bildiklerini söylediler, ama Allah, onların Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletini bildikleri yönündeki sözlerinde yalancı olduklarını haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 “Biz bu yöneldiğin kıbleyi özellikle resüle uyanlarla sırt çevirenleri açıkça ayırt edelim diye belirledik. Bu, Allah'ın hidâyet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelelecektir” o Enesb. Malik'in rivayet ettiğine göre, bir âmâ kuyuya düşmüş, Resülullah'ın (s.a.) arkasındaki insanlar da bu duruma gülmüşlerdi. Resül-i Ekrem gülenlere abdesti ve namazı iade etmelerini emretmişti (Dârekutni, es-Sünen, 1, 162). o Abdürrezzâk, Tefsirü’l-Kurân, III, 310; Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, HI, 361. “Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir karşılık verir”. Bu süre Mekke'de nâzil olmuştur ve on bir âyettir. Medinede nâzil olduğu da söylenmiştir. Íbn Cinni, el-Muhteseb, II, 377; Abdüllatif el-Hatib, Mu'cemü'l-kırâât, IX, 467.