Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Münafikun 63:1 – Kalem 68:52

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Münafikun 63:1
  2. Münafikun 63:2
  3. Münafikun 63:3
  4. Münafikun 63:4
  5. Münafikun 63:5
  6. Münafikun 63:6
  7. Münafikun 63:7
  8. Münafikun 63:8
  9. Münafikun 63:9
  10. Münafikun 63:10
  11. Münafikun 63:11
  12. Teğabün 64:1
  13. Teğabün 64:2
  14. Teğabün 64:3
  15. Teğabün 64:4
  16. Teğabün 64:5
  17. Teğabün 64:6
  18. Teğabün 64:7
  19. Teğabün 64:8
  20. Teğabün 64:9
  21. Teğabün 64:10
  22. Teğabün 64:11
  23. Teğabün 64:12
  24. Teğabün 64:13
  25. Teğabün 64:14
  26. Teğabün 64:15
  27. Teğabün 64:16
  28. Teğabün 64:17
  29. Teğabün 64:18
  30. Talak 65:1
  31. Talak 65:2
  32. Talak 65:3
  33. Talak 65:4
  34. Talak 65:5
  35. Talak 65:6
  36. Talak 65:7
  37. Talak 65:8
  38. Talak 65:9
  39. Talak 65:10
  40. Talak 65:11
  41. Talak 65:12
  42. Tahrim 66:1
  43. Tahrim 66:2
  44. Tahrim 66:3
  45. Tahrim 66:4
  46. Tahrim 66:5
  47. Tahrim 66:6
  48. Tahrim 66:7
  49. Tahrim 66:8
  50. Tahrim 66:9
  51. Tahrim 66:10
  52. Tahrim 66:11
  53. Tahrim 66:12
  54. Mülk 67:1
  55. Mülk 67:2
  56. Mülk 67:3
  57. Mülk 67:4
  58. Mülk 67:5
  59. Mülk 67:6
  60. Mülk 67:7
  61. Mülk 67:8
  62. Mülk 67:9
  63. Mülk 67:10
  64. Mülk 67:11
  65. Mülk 67:12
  66. Mülk 67:13
  67. Mülk 67:14
  68. Mülk 67:15
  69. Mülk 67:16
  70. Mülk 67:17
  71. Mülk 67:18
  72. Mülk 67:19
  73. Mülk 67:20
  74. Mülk 67:21
  75. Mülk 67:22
  76. Mülk 67:23
  77. Mülk 67:24
  78. Mülk 67:25
  79. Mülk 67:26
  80. Mülk 67:27
  81. Mülk 67:28
  82. Mülk 67:29
  83. Mülk 67:30
  84. Kalem 68:1
  85. Kalem 68:2
  86. Kalem 68:3
  87. Kalem 68:4
  88. Kalem 68:5
  89. Kalem 68:6
  90. Kalem 68:7
  91. Kalem 68:8
  92. Kalem 68:9
  93. Kalem 68:10
  94. Kalem 68:11
  95. Kalem 68:12
  96. Kalem 68:13
  97. Kalem 68:14
  98. Kalem 68:15
  99. Kalem 68:16
  100. Kalem 68:17
  101. Kalem 68:18
  102. Kalem 68:19
  103. Kalem 68:20
  104. Kalem 68:21
  105. Kalem 68:22
  106. Kalem 68:23
  107. Kalem 68:24
  108. Kalem 68:25
  109. Kalem 68:26
  110. Kalem 68:27
  111. Kalem 68:28
  112. Kalem 68:29
  113. Kalem 68:30
  114. Kalem 68:31
  115. Kalem 68:32
  116. Kalem 68:33
  117. Kalem 68:34
  118. Kalem 68:35
  119. Kalem 68:36
  120. Kalem 68:37
  121. Kalem 68:38
  122. Kalem 68:39
  123. Kalem 68:40
  124. Kalem 68:41
  125. Kalem 68:42
  126. Kalem 68:43
  127. Kalem 68:44
  128. Kalem 68:45
  129. Kalem 68:46
  130. Kalem 68:47
  131. Kalem 68:48
  132. Kalem 68:49
  133. Kalem 68:50
  134. Kalem 68:51
  135. Kalem 68:52

Münafikun 63:1

Burada bilinmesi gereken bir şey de, onların, “senin Allah'ın peygam- Şi! beri olduğuna şahitlik ederiz” demeye neden ihtiyaç duyduklarıdır. Pek çok mümin Resülullah'ın (s.a.) yanına gidiyor, ama böyle bir şey demiyordu, münafıklar neden böyle söylemek ihtiyacını duymuştur? En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bunun mânası şudur: Onlar, Allaha ve resülüne karşı hile yapmaya alışkındı, Cenâb-ı Hak bu sözle onları imtihan etmiştir. Muhtemeldir ki onlar alışkanlıklarına uygun davrandılar. Kendilerinin âdeti şöyleydi: Müslümanlarla karşılaştıklarında, “Biz de sizin gibi iman ettik” diyorlardı, müşriklerle karşılaşınca da, “Biz sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz” derlerdi5. Resülullah (s.a.) ile karşılaştıklarında da, her ortamda karakterlerine ve huylarına uygun olan mütat tabiatlarını sergileyerek, “Tanıklık ederiz ki sen Allah'ın elçisisin” diyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Muhalefetlerinin ve yalanlamalarının Resülullaha (s.a.) ulaşmış olmasından korktukları için, kendisiyle karşılaştıklarında, eğer muhalefetleri kendisine ulaşmış ise özür dileme anlamında; şahitlik ederiz ki sen Allah'ın elçisisin demiş olmaları da mümkündür. Yüce Mevla'nın “onlar her gürültüyü kendilerine yönelik sanırlar” buyurduğuna bakmaz mısın? Onlar kalplerinde gizledikleri nifaktan dolayı, Resülullah (s.a.) ile konuşan herkesin kendileri hakkında konuştuklarını zannediyorlardı. İşte yukarıdaki âyet de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, bu şahitlik lafzı yemin mânasına geldiğine göre, âyette “neşhedu billâhi”, yani Allah adına yemin ederiz, demeyip sadece, yani yemin ederiz dediler. Alışılmış olan, bir müminin yemin ettiği zaman Cenâb-ı Hak adına yemin etmesidir. Burada ise sadece yemin ederiz anlamında “neşhedu” demekle yetinilmiştir. Bu husus, “neşhedu” sözü burada, kendisine işaret edilen mânadan dolayı yemin mânasına gelir diyen mezhebimizin delilidir. En doğrusunu Allah bilir. SURA Ja RS EEE LES isi

Münafikun 63:2

Allah yolundan yan çizmişlerdir meâlindeki beyan iki şekilde yorumlanır: Birincisi, Allaha itaatten ve Resül'üne imandan yan çizmişler, yani yüz çevirmişlerdir. İkincisi, zayıf kişileri Resülullah'a (s.a.) iman edip uymaktan engellemişlerdir. Onların yaptıkları ne kadar çirkin! Yani onların küfrü imana tercih ederek âyetlerden ve kesin akli delillerden yüz çevirmeleri ne kadar çirkindir! Bu ilâhi beyan, onların zayıf kişileri ve başkalarını örnek alanları Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme iman etmekten alıkoymaları ne kadar çirkindir, anlamına da gelebilir. EO On Yağa şal lüle İS İİ İZİ LE --- Dipnotlar: Müellif burada “İman edenlerle karşılaşınca, ‘inandık’ derler, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, ‘biz sizinleyiz, biz sadece alay etmekteyiz’ derler” meâlindeki âyete işaret etmektedir.

Münafikun 63:3

3. “Şöyle ki hii Her inandılar ama gerçekte inkår ettiler; bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir; artık anlayıp kavrayamazlar.” Şöyle ki onlar sözde inandılar ama gerçekte inkâr ettiler. Bu beyan iki şekilde yorumlanır: Birincisi, onlar önce dilleriyle iman ettiler, sonra kalpleriyle inkâr ettiler. İkincisi de, burada iman ile küfrün hakikati kastedilmiştir. Şöyle ki onlar Bedir günü müslümanların sayıca az ve zayıf olduklarını görmüşler, sonra bu azlık ve zayıflığa rağmen kalabalık kâfir ordusuna galip gelmelerini müşahede edince Resülullah (s.a.) iman etmişler ve müslümanların hiçbir şekilde mağlup edilemeyeceğini düşünmüşlerdi. Fakat daha sonra müslümanlar Uhud savaşında yenilgiye uğrayıp başlarına belalar gelince inançları sarsıldı, şüpheye düşüp inkâr ettiler. İşte onlar önce inandılar sonra inkâr ettiler meâlindeki beyan, “insanlar içinde kimileri vardır ki Allaha şartlı olarak kulluk eder; öyle ki kendisine bir iyilik denk gelirse bundan pek memnun olur, ama başına bir imtihan sıkıntısı gelse hemen yüz çevirir”? meâlindeki âyetle aynı anlama gelmektedir. Âyetteki “zâlike” işaret sıfatı, onların nifaklarının ve şahitlik ederiz ki sen Allah'ın elçisisin anlamındaki cümlede sözü edilen yeminlerinin sebebinin önce iman edip sonra küfretmeleri olduğunu göstermektedir. Bu âyetteki iman ve küfrün onlar için hakikat mânasında kullanılmamış olması da muhtemeldir. Buna göre onlar, bütün emelleri dünyalık ve zenginlik olan bir milletti. Bu yüzden kimin yanında dünya imkânları varsa onunla beraber olurlardı: Şayet müminlerin yanında görürlerse hemen gidip kendilerinin de mümin olduklarını, kâfirlerin yanında görürlerse onlara gidip kendilerinin de kâfir olduklarını gösteriyorlardı. Yoksa onların hedefi imanın veya küfrün hakikati değildi. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Mühürlenmek (hatm-i kulüb), onların (münafıkların) kalplerinin örtülü ve karanlık olduğundan kinâye olabilir. Buna göre onlar hakikati ve delillerini görmüyorlar demektir. Cenâb-ı Hakk'ın kalpte küfrü bir karanlık olarak yaratması, bu sebeple onların mücizeleri ve delilleri görememiş olmaları mümkündür. Yahut küfrü insanın kalbinde daracık bir sığınak olarak yaratması da ihtimal dâhilindedir, ondan sonra insan, menfaat ve zararını sadece o pencereden görür ve başka ne olursa inkâr eder. İşte mühürlenmenin anlamı budur. Yani onların inkârla uğraşmaları ve sonuç olarak küfrü elde etmeleri sebebiyle Allah kalplerini örtmüş, gerçeği ve delillerini görmelerini perdelemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Artık anlayıp kavrayamazlar. Bu ilâhi beyanın, kalpleri mühürlenmiş olduğu için onlar anlamazlar, aksi takdirde haktan ve mücizelerden yüz çevirmezlerdi anlamına gelmesi muhtemeldir. Zira onlar, kendilerinin hak üzere olduklarını zannediyordu ve bu yüzden başka bir şey anlamıyorlardı. Veya hak üzere olduklarını zannettikleri için Allah Teâlâ söz konusu münafıkların kalplerinin mühürlendiğinin farkında olmadıklarını haber vermiştir. Bu yüzden onların bütün himmetleri ve gayretleri dünyevi menfaatler ve zararlarla sınırlı kaldı. Aslında onlar, Cenâb-ı Hakk'ın dünyadan başka bir âleminin daha olduğunu ve onu ancak amelleriyle elde edebileceklerini anlasalardı, mutlaka dine sarılmak gerektiğini de bilirler, menfaat ve zararını öne almazlardı. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Anlayıp kavrayamazlar, Allah'tan gelen mesajları anlayamazlar, Cenâb-ı Hakk'm onları kul edindiğini, hem kendisine, hem de Resülullah (s.a.) itaat etmelerini ve ona tâbi olmalarını emrettiğini anlamıyorlar, anlamına da gelir. Bu beyan, ayrıca kendilerinin haddi aştıklarını, Allah'ın dünyadan başka bir âleminin daha bulunduğunu ve yaptıklarından dolayı orada hesap soracağını, bütün yaptıklarının bir karşılığının bulunduğunu anlamıyorlar mânasına da gelir. Cenâb-ı Hak burada “bilmiyorlar” demeyip anlayamıyorlar diye buyurdu. Çünkü “anlamak” bir şeyin ancak başka bir şeyle bilinmesidir. Buna göre âyet onların, âhireti dünyanın aracılığıyla bilmediklerini haber vermektedir. İbn Süreyc fıkıh, bir şeyi, benzerini gösteren anlamına dayanarak bilmektir, der. Bize göre fıkıh, bir şeyi, dengi olsun veya olmasın başka bir şeye işaret eden mânasıyla bilmektir. Zira yaratıkları gerçek anlamıyla bilen insanın bu bilgisi, kendisini yaratıcıyı bilmeye de götürür; dünyayı bilenin o bilgisi kendisini âhireti bilmeye götürür, halbuki bunlar birbirlerine denk değildirler. Şunu da belirtmeliyiz ki fıkıh ile ilim gerçekte aynı anlama gelseler de, bir açıdan aralarında fark bulunmaktadır. Çünkü ilim, bir şeyin kişiye tecelli etmesi ve kendisinin onu görmesidir (zuhür). Fıkıh ise bir şeyin başka bir şey vasıtasıyla istidlâl edilerek bilinmesidir. Bundan dolayıdır ki varlıklar kendilerine tecelli ettiği için “Allah Âlimdir” denilir, fakat Allah “fakihtir” denilmez, çünkü O, nesneleri istidlâl yoluyla bilmez. Başarıya ulaştıran sadece Allahtır. “Hikmet” nesneleri ait oldukları yerlere koymaktır. “Kesin bilgi” (ikân) ise ancak sebeplerin ortaya çıkmasından doğar. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak Hakimdir denilir, fakat mükındır (kesin bilgi sahibidir) denilmez. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. ESERİ ya ihmaller GİZİA e Sriram O gas D Aia a Obs} il PAPAGE --- Dipnotlar: € o Ahmed b. Ömer b. Süreycel-Bağdâdi, Ebu'l-Abbâs: Asrının Şâfli fakihidir. Bağdat'ta doğmuş ve orada vefat etmiştir (Zirikli, el-A'lâm, I, 185).

Münafikun 63:4

Onlara şöyle bir baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın insanlara güzel bir görünüş ve meramını güzelce açıklama kabiliyeti verdiği beyan edilmektedir. Kezâ Allah onlara ilim de vermiştir, çünkü güzel bir açıklama ancak ilimle olabilir. Sanki Cenâb-ı Hak, burada onlara nimetler verdiğini, ama onların bu nimetlere şükretmediklerini ve kötülükle karşılık verdiklerini belirtmektedir. Sanki şöyle buyurmaktadır: Onlar, âlemlerin Rabb'inin verdiği nimetlere bile güzel bir karşılık vermediklerine göre, sana karşı nasıl güzel muamele edecekler? Burada biraz da Resülullah'ı (s.a.) teselli etme anlamı vardır; çünkü onların yaptıkları kötülükler ve kendisine uyup itaat etmekten yüz çevirmeleri Resülullah'ı üzmüştü. 175 [ ]Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Yani onlar konuşmaya başlayınca hakkı söyleyeceklerini zannedersin ve o hakkı kabul etmek için sözlerine kulak verirsin. Bu ilâhi beyan, sözlerinden hoşlandığın için onları dinlersin anlamına da gelebilir. Yahut her konuşanı dinleme, kimseyi ayıplamama ve sözlerini tamamlayana kadar sözünü kesmeme huyundan dolayı onları dinlersin. Resülullah, bu durumlarda konuşanın sözleri kabul etmeyi gerektiriyorsa kabul eder, reddetmeyi gerektiren sözleri söyleyeni uyarıp reddederdi. En doğrusunu Allah bilir. Ama onlar sanki bir yere dayanmış kütükler gibidir. Her ne kadar sen onların güzel endamlarını ve meramlarını güzel ifade etmelerini beğensen de kendilerine hakkı, dini ve hikmeti teklif ettiğinde sanki bir yere dayanmış kütük gibi olduklarını görürsün; tıpkı bir kütüğe söylemiş gibi hak onlarda hiçbir tesir meydana getiremez. Burada şu açıdan kütüğün temsil getirilmiş olması da mümkündür: Zâhirde bir yere yaslanmış kütükler, kurumuş ağaç parçalarıdır; onların içine herhangi bir şeyin konulması mümkün değildir. İşte o münafıklar da böyledir; onlar da tıpkı kurumuş odunlar gibi hikmetin, dinin ve hakkın konulacağı bir kalbe sahip değildir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Kurumuş odunlar göze, kulağa ve kalbe sahip olmadıkları gibi o münafıklar da hakkı dinlemek ve onu benimsemek konusunda sağır, dilsiz ve kördürler. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. [ ]Her gürültüyü de kendilerine yönelik sanırlar. Bu ilâhi beyan iki anlama gelebilir. Birincisi, onlar duydukları her sözün, kendilerinin örtülerini yırtacağını ve rezil edeceğini sanıyorlar. Cenâb-ı Hakk'ın, “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar”? buyurduğuna bakmaz mısın? Allah Teâlâ, onların kalplerinde gizledikleri şeyleri ortaya çıkararak gizlilik perdelerini yırtacağını ve kendilerini rezil edeceğini sandıklarını haber vermektedir. Aynı şekilde söz konusu münafıklar, Resülullah (s.a.) ile konuşan insanın da, gizlilik perdelerinin yırtılacağını ve kendilerini rezil edeceğini göze alarak konuşmuş olacağını zannediyorlar. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. İkincisi, muhtemeldir ki bu, onların savaştaki durumlarını göstermektedir. Onlar savaşta bir gürültü duyduklarında, bunun kendilerini helâk edeceğinden korkuyorlardı. Çünkü sınırlı bir çizgide de olsa taraflardan her birine muvafakat ediyorlardı. Bir tarafa muvafakat ettiklerinde karşı tarafla savaşa tutuşmuş, öbür tarafa muvafakat edince de diğer tarafla savaşa tutuşmuş oluyorlardı. İşte bundan dolayı Allah, onların duydukları her gürültünün kendilerini helâk edeceğini sandıklarını haber vermektedir. Bu âyetin, güvenlik içinde olmayı umdukları için Cenâb-ı Hakk'ın, onları sürekli bir korku hali ile cezalandırmış olması ve güven içinde olmalarına izin vermemiş olması anlamına gelmesi de mümkündür. Bu hal ise -az önce söylediğimiz gibi- onların güven içinde olmak umuduyla taraflardan her birine muvafık görünmelerinden dolayı ortaya çıkıyordu. Hülasa onların bütün gayeleri, dinlerden birine bağlılık değil, sadece dünya menfaatidir. Buna da Allah tarafından izin verilmemiştir. İzin verilmediği halde bu yolu benimseyip tercih ettiklerinde onların cezası daimi bir korku halidir: Ya kalplerindekinin ortaya dökülüp rezil olma korkusu, yahut da helâk olma korkusu. En doğrusunu Allah bilir. (JAsıl düşman onlardır, onlardan korun! Bu ilâhi hitap da farklı şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, asıl düşman onlardır, yani, en yakın düşman onlardır, demektir. Yemekte, içmekte ve diğer bütün durumlarda onlardan korun. Çünkü yakınında bulunan bir düşmandan sakınmak uzaktaki düşmandan sakınmaktan daha önemlidir. Diğeri, senin cihat ve savaş gibi gizli tuttugun sırlarına onları haberdar etmekten sakın! Zira onu öğrenirlerse ya tuzak kurup seni helâk ederler, yahut da sırlarını kâfirlere verirler. Öbürü de onların, senin ashabından naklettikleri sözlerini kabul etmekten sakın! Zira onlar ashabını sana karşı tahrik ederler, dolayısıyla ashabının aleyhine söyleyecekleri sözleri kabul etmekten sakın. Allah kahretsin onları! Yani Allah onlara lânet eylesin! Nasıl da haktan yüz çeviriyorlar! Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Biri, sen onların sırlarına muttali olduğunu göstererek deliller ve mücizeler getirdiğin ve bunun vahiyden başka bir şey olmadığı bilindiği halde sana iman ve itaat etmekten ve sana tâbi olmaktan onları engelleyen şey nedir? Diğeri, nasıl da haktan çeviriyorlar, yani münafıklar, kâfirler hiçbir delil ve mücize ortaya koyamadıkları halde o kâfirleri taklit ederek nasıl yalan söylüyorlar? Delillere ve mücizelere bakarak neden sana tâbi olmuyorlar? En doğrusunu Allah bilir. ) İZİ dil Jats Sİ akt Gs Mi Je 13 Gönlün PEY

Münafikun 63:5

Onlara ‘Gelin, Allah'ın resülü sizin için bağışlama dilesin dendiğinde başlarını çevirirler. Bu âyetin zâhiri, bu sözün bütün münafıklara söylendiğini göstermektedir. Cenâb-ı Hakk'ın, “güçlü olan, zayıf olanı oradan çıkaracak” meâlindeki âyeti de böyledir. [Ş]Bu âyetin, münafık Abdullah b. Übey b. Selül hakkında nâzil olduğu rivayet edilmiştir. Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) her cuma günü camide ayağa kalktığında, caminin bir köşesinden Abdullah b. Übey b. Selül da kalkar ve “bu, Allah'ın resülüdür, ona saygı ve tâzim gösterin” dermiş. Sonra bu süre nâzil oldu ama o yine aynı sözü söylemeye devam etmiş. Nihayet Hz. Ömer (r.a.), “otur yerine ey kâfir! Cenâb-ı Hak senin samimiyetsizliğini ortaya çıkardı” demiş. Bunun üzerine o da cuma namazını kılmadan camiden çıkmış, yolda bazı kişilere rastlamış, onlar, cumayı kılmadan neden çıktığını sormuşlar, o da olayı anlatmış. Onlar da kendisine, Resülullah'ın (s.a.) yanına dön, senin için Allah'tan mağfiret dilemesini iste, demişler. O da başını sallamış ve, onun mağfiret dilemesine ihtiyacım yok, demiş". Bu konuda şöyle bir rivayet de nakledilmiştir: O, “Hele Medine'ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak”? sözünü söyledikten sonra Medine'ye girmek isteyince, kendi oğlu onu engelledi ve babasına, “zelil olanın sen, Aziz olanın da Allah'ın resülü olduğunu ikrar etmeden seni Medine'ye sokmam” demiş. Bu haber Resülullah'a (s.a.) ulaşınca, oğluna, babasının yolunu açmasını emretmiş ve “sen, babandan daha çok Abdullah diye isimlendirmeyi hak ediyorsun” buyurmuş. Sonra ona Abdullah adı verildi, halbuki daha önce ismi Hubâb idi. İşte bu iki rivayet, âyetin münafıklardan sadece bir kişi hakkında nâzil olduğunu ifade etmektedir. Fakat âyetin zâhiri, onun bütün münafıklar hakkında nâzil olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre âyet, onların hepsinin inancının böyle olduğunu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak burada, onların hepsinin aynı inancı paylaştıklarını ve âhirete inanmayan bir topluluk olduklarını belirtmektedir. (Jİstiğfar, bağışlanma talebidir; bu ise ancak âhirette tahakkuk eder. Halbuki Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiği şekilde, onların hepsinin itikadının temeli âhirete inanmamaktır. “Güçlü olan, zayıf olanı oradan çıkaracak” meâlindeki âyet de böyledir. Onlar Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine, Muhammedden (s.a.) Vo bk. Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIII, 175. daha üstün bir izzet, zenginlik, şeref ve fazilet verdiğini düşünüyor, bu yüzden onu inkâr ediyorlardı. Sonra, bu âyette Cenâb-ı Hak, münafıklara dünyada vermiş olduğu bütün izzet ve şereflerin yanı sıra, bu nimetlerin hakkını, önemini ve şükrünü bilip de edâ edip etmediklerini denemek için verdiğini bildirmektedir. Fakat onlar bu nimetlere karşı kâfirlerin takındığı kötü davranışı sergilemişlerdir. İşte farklı ilâhi beyanlardan bazı örnekler: “Onlara şöyle baktığında dış görünüşleri sana iyi bir izlenim verir; konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin”" meâlindeki âyet, onlara endam ve meramlarını güzelce ifade edebilme gücü verdiğini göstermektedir. “Onlar, “Resülullah'ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin ki etrafından dağılıp gitsinler” diyenlerdir”, meâlindeki âyet de kendilerine zenginlik verildiğini göstermektedir. “Güçlü olan, zayıf olanı oradan çıkaracak” beyanı ise, onlara izzet ve şerefin verildiğine işaret etmektedir. Bu zikrettiğimiz hususların, zâhirde izzet ve şeref göstergesi olduğu mâlumdur. Cenâb-ı Hak, onların, kendilerine verilen nimetlere şükretmeyi, hakka saygı göstermeyi ve şükrünü edâ etmeyi terkettiklerini haber vermektedir. İşin iç yüzü itibariyle münafıklar her şeye kötü karşılık vermekte son hadde varmışlardı. “Onlar, Resülullah'ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin ki etrafından dağılıp gitsinler? diyenlerdir”7” meâlindeki beyan, kendilerinin infaktan yüz çevirmeleri ve başkalarına da infak etmemelerini emretmeleri cihetiyle cimriliklerinin son sınıra vardığını göstermektedir. Bu, gerçekten son sınıra varan bir cimriliktir. “Onlar bir yere yaslanmış kütükler gibidirler”. Bu beyan da, onların Allahı anmaktan ve verilen öğütleri benimsemekten son derece gaflet içinde olduklarını göstermektedir. Onlara, “Gelin, Allah'ın resülü sizin için bağışlama dilesin dendiğinde başlarını çevirirler meâlindeki ilâhi beyan da münafıkların adalet ve insafı terk ederek Hz. Peygamber'i (s.a.) hafife aldıkNE larına, haksızlığı benimsediklerine ve büyüklenmekte zirveye vardıklarına işaret etmektedir. “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe diyorlar” meâlindeki ilâhi beyan da onların, içlerinin son derece kötü düşüncelerle dolu olduğunu göstermektedir. Münâfıklardan, bütün bu sayılanların meydana gelmesi iki sebebe bağlı olabilir: Biri, bütün bunları kendilerine vermenin Allah'ın görevi olduğunu düşünmeleri; diğeri de Cenâb-ı Hakk'ın bütün bunları, diğer insanlardan üstün oldukları için kendilerine vermiş olduğunu düşünmeleri yüzünden. Bu sebeple onlar kibirleniyor, kendilerini başkalarından üstün görüyor ve Allah'ın resülünü küçümsüyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın söz konusu nimetleri, kendilerini imtihan etmek için vermiş olduğunu, şükrünü edâ etsinler ve hakka saygı göstersinler diye onları kul edindiğini anlamak için düşünmüyorlar, tefekkür etmiyorlardı. İşte “artık onlar anlayıp kavrayamazlar”” meâlindeki âyetin anlamı da budur. Yani bu nimetler hakkında düşünmüyorlar demektir. Resülullah (s.a.) onları, verilen bu nimetler hakkında düşünmeye zorlamasa da, onlar bu konuda tefekkür edip Allah'tan başka bir yaratıcının bulunmadığını ve Cenâb-ı Hakk'ın onları başka insanlardan üstün tutmasının söz konusu olamayacağını düşünselerdi, bundan dolayı yine de Allah'tan mükâfat görürlerdi. Bu sayede de bu nimetlerin, şükrünü edâ edip kulluklarını göstermek için imtihan olarak kendilerine verildiğini anlarlardı. İşte böylece “ilim” ile “fıkıh” arasındaki fark ortaya çıkmış oldu. Konumu düşünmek ve akıl yürütmekten ibaret olan bir husus için anlıyorlar veya anlamıyorlar denilir. Konumu işitmek ve haber almaktan ibaret olan bir husus için ise “ilim” kelimesi kullanılır. Bundan dolayıdır ki izzet, galibiyet ve yardımın söz konusu olduğu yerde “bilmiyorlar” diye buyurulmaktadır. Çünkü Resülullah (s.a.) olmasaydı onlar yardımı ve galibiyeti göremeyeceklerdi. (1Sen onların, büyüklük taslayarak uzaklaştıklarını görürsün. Bu EE ilâhi beyanın biri, sana itaat etmek ve uymaktan uzaklaşıyorlar, diğeri de zayıf insanların sana tâbi olmasını engelliyorlar, anlamında olmak üzere iki şekilde yorumlanması mümkündür. dal a İğ Zak İİ giin i pgs tig --- Dipnotlar: “Asıl güç ve izzet Allah'ındır, resülünündür, müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler”.

Münafikun 63:6

Bağışlanmaları için Allah'a dua etmişsin veya etmemişsin onlar için birdir. Çünkü onlar, yaptıklarını hata ve günah saymıyorlar, hak yolda olduklarını düşünüyorlardı. İkinci olarak söyleyeceğimiz şey, onlar âhirete iman etmiyorlardı. Mağfiret ancak Allah'tan istenir ve bu da âhirette gerçekleşir. Allah onları asla bağışlamayacaktır. Buna göre sen, onlar için mağfiret dilesen de dilemesen de onları bağışlamayacaktır. Söz konusu kişiler nifaklarını ortaya koyduktan sonra Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem artık münafıklar için istiğfarda bulunmadı. Fakat burada söz konusu edilen husus onların önce nifaklarını zuhurundan münâfık olduklarının ortaya çıkmasından meydana gelmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Allah onları asla bağışlamayacaktır ilâhi beyanı iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, onlar nifak üzere bulunup, tövbe etmedikleri müddetçe Allah onları asla bağışlamayacaktır. İkincisi de bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkında olur, Allah onları asla bağışlamayacaktır. Bunun bir benzeri de şu beyanıdır: “İnkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, asla iman etmezler”? Şüphesiz Allah, günaha saplananları doğruya eriştirmez. Bu ilâhi beyan, Cenâb-ı Hakk'ın, insanlara doğru yolu göstermenin ötesindeki bir hidâyete erdirmeye de mâlik olduğunu göstermektedir; çünkü bir şeye mâlik olmayan birinin, “onu yapmayacak” diye tâzimle nitelendirilmesi doğru olmaz. Bir şeye gücü yetmeyenin o şeyi yapmayacağı zaten bilinir. Böyle bir niteleme ancak gücü yettiği halde yapmayan biri için söz konusudur. Dilediği kişi için hidâyet fiilini yaratmaya kâdir ve mâlik değil ise, o “günaha saplananları doğru yola eriştirmez” diye nitelenemez. İşte bu da göstermektedir ki Allah Teâlâ, insantara doğru yolu göstermenin ötesinde bir hidâyete erdirmeye de måliktir, ki o da hidâyete ereceğini bildiği kişiler için onu yaratmasıdır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. ŞJEbü Bekir el-Esam, Şüphesiz Allah, günaha saplananları doğruya eriştirmez, meâlindeki ilâhi beyana, günaha dalmış olmaları sebebiyle Allah onları doğru yola iletmez, diye anlam vermiştir. Mütezile âlimleri ise şöyle demiştir: Yani günah işleyip hak yoldan sapınca onlar “hidâyete ermişler” diye isimlendirilmez. Bu görüşlerin ikisi de muhaldir. Çünkü dalâlette olan birini sapıklığı tercih ettiği için doğru yola iletmek makul değildir. Buna göre âyette sanki ahmaklık yapmaz, denilmektedir. Hak yoldan çıkmış biri için “hidâyete ermiş” diyen kimse de yalancıdır. Buna göre de âyette sanki şöyle denilmektedir: Allah yalan söylemez. Bu durumda âyet, hidâyetin Allah'ın mülkiyetinde olduğunu, insanlara doğru yolu göstermenin ötesinde kullarından dilediğini hidâyete erdireceğini göstermektedir. Açıkladığımız şekilde insanlara doğru yolu göstermenin ötesinde bir hidâyete de mâlik olduğu sabit olunca, bu konuda O'nun meşietinin bulunduğu da ortaya çıkmış olur. Çünkü bir şeye mâlik olanın meşietini ondan çekip almak caiz olmaz. Bundan dolayı biz diyoruz ki, Cenâb-ı Hak kullarından onu seçeceğini ve küfrü hidâyete tercih edeceğini bildiği kişileri dalâlete düşürür. Hidâyeti dalâlete tercih edeceğini bildiği kişileri de hidâyete erdirir; bu tercihinden dolayı onu hidâyete ulaştırır, başarılı kılar ve doğru yola sevk eder. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. iz İN İyi İle a İla Yl Joa naei i a aA dl yla

Münafikun 63:7

7. “Onlar, 'Resülullah'ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin ki etrafından dağılıp gitsinler? diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır; ama münafıklar anlamıyorlar!” Onlar, “Resülullah'ın yanındakilere geçimlik bir şeyler vermeyin ki etrafından dağılıp gitsinler” diyenlerdir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu âyet, onların son derece cimri olduklarını göstermektedir. Dağılıp gitsinler meâlindeki ifade, onların bu nuru söndürmek ve bitirmek istediklerini göstermektedir. Fakat Cenâb-ı Hak, bu dini üstün getirmekten başka bir şeyi uygun görmemiştir. Göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır. Allah münafıkların müminlere infak edip etmeyeceklerini denemek için yerlerin ve göklerin hazinelerini münafıkların önüne serer. Veya zora düştüklerinde sabredip etmeyeceklerini denemek için yerlerin ve göklerin hazinelerini müminlere kısar. Yahut da âyetin müminler için bir müjde olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak, bir müddet sıkıntıdan sonra dünyayı kendilerine genişleteceğini müminlere müjdelemektedir. Bunu da kendilerine çeşitli fetihler nasip ederek, düşmanlarına karşı onlara zafer ve galibiyet lütfederek göstermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Oó Yİ gali i5 CEPAS]

Münafikun 63:8

1918. “Şöyle diyorlar: “Hele Medine'ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak!” Halbuki asıl güç ve izzet Allah'ındır, resülünündür, müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler! Şöyle diyorlar: Hele Medine'ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! Burada sözlükte “üstün olan” anlamına gelen “el-cazzu” GEY!) lafzı çeşitli mânalara gelir. Birincisi, yegâne galip, yegâne kahhâr anlamına gelebilir. Sâd süresindeki “tartışmada bana baskın çıktı”? anlamına gelen “ve “azzeni fi'l-hitâb” (thsi 4 5723) âyeti buna örnektir. İkincisi, en güçlü, en kuvvetli mânasına gelebilir. Mâide süresindeki “kâfirlere karşı güçlü ve kuvvetli” anlamına gelen “eizzetin ale'l-kâfirin” ( Ji pre 35) âyeti de buna örnek teşkil eder. Üçüncüsü, en yüce, en ulu anlamına gelir. Açıklamaya çalıştığımız âyetteki asıl güç ve izzet Allah'ındır, resülünündür, müminlerindir meâlindeki cümle de bunun örneğidir. Şayet en yüce, en ulu anlamı esas alınırsa bu, müminlerin de en yüce ve en ulu kişiler olduklarını, çünkü onların delillere dayanarak hikmete uyduklarını, kâfirlerin ise kendi hevalarına uyduklarını ifade eder. Şayet en galip ve en kahhâr anlamı esas alınırsa bu müminlerin düşmanlarına galip geleceklerini, zafere ulaşacaklarını gösterir. Eğer güç ve kuvvet anlamı esas alınırsa bu da müminlerin öyle olduklarını gösterir, çünkü müminler öyle olmasaydı münafıklar müminlerin yanında olduklarını göstermeye çalışmazlardı. Onlar güç ve kuvvetin müminlerde olduğunu gördüklerinde onlarla beraber, kâfirlerde olduğunu gördüklerinde de onlarla beraber olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Bundan dolayıdır ki o münafık Hele Medine'ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! diyordu. Çünkü Uhud günü güç ve kuvvetin kâfirlerde olduğunu görmüş, onların ebediyen galip geleceklerini zannederek içlerindeki nifakı göstermiştir ve Hele Medine'ye dönelim, o zaman güçlü olan zayıf olanı oradan çıkaracak! demişti. En doğrusunu Allah bilir. EER REPRAN ÁS is Aagi

Münafikun 63:9

Ey iman edenler! Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Bu âyetin muhatapları konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları âyetin münafıklar hakkında nâzil olduğunu söylerken, bazıları da müminler hakkında geldiğini belirtmiştir. Münafıklar hakkında geldiği düşünülürse, sanki şunu söylemektedir: Ey dilleriyle mümin olduğunu söyleyenler! Mallarınız ve çocuklarınız sakın sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın! Şayet müminler hakkında geldiği düşünülürse, sanki şöyle demektedir: Ey gerçekten iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sakın sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın! (SlÂyetteki “zikr”in anlamı konusunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları onun, Kurân anlamına geldiğini söylemiştir. Buna örnek olarak da “Allah size bir zikir indirdi ve bir elçi gönderdi”” âyetini gösterirler; yani Kur'ân ve Peygamber. Bazıları da zikirden maksat, tevhittir derler. Şayet “zikir”den maksadın Kur'ân olduğu düşünülürse, âyet hem münafıklara, hem de müminlere hitap etmektedir. Âyetin münafıklara hitap ettiğini düşündüğümüzde sanki şunu söylemektedir: Mallarınız ve çocuklarınız sizi Kur'ân hakkında düşünmekten ve tefekkür etmekten alıkoymasın! Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur'ânda, onların iç yüzlerini ortaya çıkaran çeşitli işleri açıklamaktadır. Peygamber aleyhisselâm bunları elbette kendi kafasından uydurmamış, ancak vahiy yoluyla bildirmiştir. O, sanki şöyle demektedir: Kur'ânı okuyup düşünürseniz o sizi hakiki imana yöneltecektir. Mal ve evlat sevgisi sizi Kur'ân hakkında düşünmekten alıkoymasın! Zira Kur'ân'ı okur, düşünür ve tefekkürde bulunursanız bu yolla gerçek imanı elde edersiniz. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin müminlere hitap ettiğini düşündüğümüzde ise anlamı şöyle olur: Mallarınız ve çocuklarınız sizi Kur'ândaki âyetler hakkında tefekkürde bulunmaktan alıkoymasın! Çünkü siz şayet, tefekkür ederseniz, Kur'ân ehli olursunuz ve şânınız yücelir. Şayet “zikir” kelimesi ile tevhit kastedilmişse, o zaman âyet bütün insanlara hitap etmektedir. Müminlere gelince, âyet-i kerime sanki onları mal ve çocuk sevgisinden sakındırmaktadır; çünkü aşırı mal ve çocuk sevgisi onları, Allah'ın valıdâniyelini, peygamberlere imanı ve öldükten sonra dirilmeyi unutmaya sevk eder. Bu durumda Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Mal ve evlat kâfirleri oyaladığı gibi sizi de oyalamasın! Böylece âyet müminleri, mal ve evlat sevgisi yüzünden helâke düşmekten sakındırmaktadır. Nitekim “Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten sakının!” meâlindeki âyet de bu anlamdadır. Yani siz kâfirler için hazırlanmış olan ateşe götürecek olan sebeplerden sakının. İşte buradaki âyet de bu anlamdadır. Şayet âyet münafıklar hakkında ise bu takdirde, Allah Teâlâ sanki şöyle buyurmaktadır: Mal ve evlat sevgisi Allah'a hakiki imandan, O'nun vahdâniyetini benimsemekten ve resülüne itaatten sakın sizi alıkoymasın! 185 İŞİBunu yapanlar mutlaka hüsrana uğramışlardır. Bu âyet, öldükten sonra dirilmeyi ve tevhidi inkâr etme konusunda yaptığımız iki yoruma atfedilirse anlamı açıktır. Şayet âyetin müminlere hitap ettiği düşünülürse, o takdirde “hüsrana uğrayanlar” ifadesi, tehdit edilen konuma düşmekten korkmak gerektiği anlamına gelir.

Münafikun 63:10

10. “Her birinize ölüm gelip, Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan da gönüllü yardımlarda bulunsam ve iyi kişilerden olsam” diye yalvarmadan önce size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın.” Size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın. Bu beyanın, “Mallarınız da çocuklarınız da sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın” meâlindeki âyetin bağlantı cümlesi olması mümkündür. Şayet öyle olursanız, bu sizin infak etmenizi engeller anlamına gelir. Allah rızası için harcama yapmaktan çekindiğiniz takdirde mal ve evlat sevginiz artar, neticede de Allah Teâlâ'nın birliğini ve resülüne itaati unutursunuz. Bana azıcık daha süre tanısan. Bazıları şöyle der: Böylesi ilâhi hakları terkettiğinden kendisine yönelen helâki ve azabı görünce geri dönmeyi temenni eder. İbn Abbâs'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Şayet ölüm sırasında iyi bir durum görseydi geri dönmeyi istemezdi”. En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bu âyetin anlamı şudur: O, gönüllü yardımlarda (tasadduk) bulunmak için geri dönmek ister; sadece özel bir bağışta bulunmak için değil, sâlihlerden ve muvahhitlerden olmak için bağışta bulunmak niyetiyle geri dönmek ister. Tevhidi terk eden insana ölüm vakti geldiğinde, o cezayı ve felâketi gördüğü için geri dönmek istiyor denilmesi doğrudur. Bu âyet, eğer mümin ve muvahhit kişilere hitap ediyorsa şu anlama gelir: Onlar bazı küçük günahlar işledikleri, kendilerine güzellikleri kazandıracak şeyleri terkettikleri ve Cenâb-ı Hakk'ın farz kıldığı ibadetlerde kusurlu oldukları için Rablerinden utanır ve geri dönmek isterler. Allah'ın kendisine yüklediği görevleri ve farz kıldığı şeyleri terk ederek Rabb'inin huzuruna gitmekten, şüphesiz ki her mümin utanır, Goksu DE i İZİZE SALLA LAR SİZ

Münafikun 63:11

Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez. İnsanın ecel vakti geldiğinde, Cenâb-ı Hakk'ın onu erteleme ihtimali yoktur. Çünkü erteleyecek olsa Allahın sonradan hatırına gelmesi durumu ortaya çıkar. Olayların seyri konusunda bazı şeyleri sonradan hatırlayan onların câhili demektir. Âlemlerin Rabb'i böyle bir şeyle nitelendirilemez. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. Yani gizli ve açık yaptığınız hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Kastettiği şeyin gerçeğini en iyi bilen Allah'tır ve başarı sadece O'ndandır. FO Ebü Hayyân, el-Bahrü'lkmuhit, VIII, 274.

Teğabün 64:1

Göklerde bulunanlar da yerde bulunanlar da Allah'ı tesbih ediyor. Tesbihin üç anlama geldiği konusu daha önce geçmişti. Egemenlik O'nundur ve hamd O'na mahsustur. Bu cümle iki anlama gelebilir. Birincisi, mülk kelimesi yönetim ve hâkimiyet anlamına gelebilir. İkincisi, egemenlik O'nundur, yani bütün hükümdarların egemenliği O'na aittir. Nitekim başka bir âyette, “De ki ey hükümdarlara ait hükümdarlığın gerçek sahibi olan Allahım!”? buyurulmaktadır. Bu ilâhi beyan, bütün meliklere ait mülkün Allah'a ait olduğunu haber vermektedir. Mülkten istifade eden de ancak Allah'ın lütfu ve ihsanı sayesinde ondan yararlanmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Hamd O'na mahsustur meâlindeki beyan üç şekilde yorumlanabilir. Birincisi, en yüce sıfatları ve en güzel isimleriyle her türlü güzel övgü O'na mahsustur. İkincisi, hamd eden her insanın hamdi O'na mahsustur. O'na ait olan bu hamdin hakikati, O'nun, kullarına olan ihsanı ve lütfu sebebiyledir. (J“el-Hamdu lillâh” ibaresinin anlamı da budur. Yani hamd ve güzel övgüler, bize olan ihsanı ve lütfettiği nimetler sebebiyle Cenâb-ı Hakk'a aittir. Üçüncüsü de hamdin şükür anlamında yorumlanmasıdır, çünkü hamd bazan şükür yerine kullanılır. Süre on sekiz âyettir, Medinede nâzil olmuştur. O'nun her şeye gücü yeter. Bu cümle, “O dilediği her şeyi yapmaya kâdirdir” anlamına gelebilir. Söz konusu beyan Mütezile'nin aleyhine bir delil oluşturur, çünkü Cenâb-ı Hak kendini “Basir ve Alim” (Ali,,-a.1) yani gören ve bilen ve her şeye güç yetiren olmakla övmektedir. Mütezile mensupları Allah'ın “Basir ve Alim” olduğunu kabul etmekte, fakat kullarının fiilleri üzerinde veya kullardan birinin ıslahı konusunda kudret sahibi olmadığını benimsemektedir. Bu ise âyette, Cenâb-ı Hakk'ın kendini övmesine aykırı düşmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Teğabün 64:2

Sizi yaratan O'dur. Ama kiminiz inkâr, kiminiz iman ediyor. Bu âyet, bazılarınız küfrü, bazılarınız da imanı din edinmektedir, diye yorumlanabilir. Bu ise mâsiyet ve tâatin aynı din içinde bir araya gelebileceğine, mâsiyetin insani dininden çıkarmayacağına işaret eder. Çünkü insan mâsiyeti din olarak işlememekte, şehvetin veya gazabın kendisine galip gelmesi yüzünden yapmaktadır. Küfrü veya imanı ise insanın kendisi tercih etmekte, hak olduğunu düşünerek küfrü veya imanı din edinmektedir. Bu âyet, küfürle iman arasında üçüncü bir mertebenin bulunmadığına da işaret etmektedir. Dolayısıyla Mütezile'nin, büyük günah işleyen iman ile küfür arasında bir menzilde bulunur, şeklindeki sözlerinin doğru olmadığını göstermektedir. Cenâb-ı Hak insanları iki kısma ayırmış; bazılarını kâfir, bazılarını da mümin olarak yaratmıştır, bunların arasında üçüncü bir (dini) mertebe koymamıştır; binaenaleyh konulması da doğru değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allahttır. (JBu söylediklerimizin dışında âyet-i kerimede ince bir nükte daha vardır, o da şudur: Dünyada olan herkes hakikatte hem mümin, hem de kâfirdir; Allaha iman eden tâğütu inkâr etmiş, Allah'ı inkâr eden de tâğüta iman etmiştir. Dolayısıyla kiminiz inkâr, kiminiz iman ediyor meâlindeki âyetin buna göre de incelenmesi gerekir. Durum böyle olsa da, bize göre onun anlamı şudur: İman sözcüğü mutlak olarak kullanıldığında, ondan, Cenâb-ı Hakk'a inanmaktan başka bir şey anlaşılmaz. Küfür sözcüğü mutlak olarak kullanılınca, Cenâb-ı Hakk'ı inkâr etmekten başka bir şey anlaşılmaz. Sonuç olarak Kurân-ı Kerim'in lafzı, bazan mâlum ve mâruf olan anlamın dışında bir mânaya da isabetli olarak işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir. Allah Teâlâ, kullarının yapacakları fiilleri ezelde görmüştür. Bazılarının, “Allah bir fiili ancak yapıldığı anda bilir” dedikleri gibi değildir. Bunu söyleyenler şöyle delil getirdiler: Cenâb-ı Hak kullarının fiillerini ezelde görmüştür, diyecek olsak akıl açısından doğru olmayan bir söz olur. Bakmaz mısın ki biz dünyada, kendisine zararlı olacağını bile bile bina yapan veya kendisine düşman olacağını bildiği halde köleyi satın alan birini görmüyoruz? Bunun gibi Cenâb-ı Hak, kendisine düşman olacağını önceden bildiği birini yarattı, denilmesi de doğru olmaz. Bunun cevabı şudur: Dünya hayatı örnek gösterilerek ileri sürülen bu fikirler doğru değildir. Çünkü kulların yaptığı işlerin faydası ve zararı kendilerine aittir, dolayısıyla insanın kendisi için zararlı olacağını bildiği bir fiili gerçekleştirmesi mâkul değildir. Âlemlerin Rabb'ine ise fayda ve zarar ircâ edilemez. Dolayısıyla O'na fayda ve zarar ircâ edilemeyeceğini göstermek için, kendisine düşmanlık yolunu tercih edeceğini bildiği birini yaratması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. [S]Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir. Bu son beyanla birlikte “Alim” ŞEN, “Vekil” ve “Hafiz” lafızları sürekli murakabeyi, muhafazayı, uyanıklığı, teşvik ve korkutmaya dair açıklama yapmayı gerektirmektedir. Çünkü insan, her yaptığı işte kendisinin kontrol edildiğini bilirse dikkatli davranır ve Rabbinin razı olacağı şeylerden başkasını yapmamaya çalışır. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. ao DESİ 455303 kal YENI ola GİS

Teğabün 64:3

Allah gökleri ve yeri hikmetli olarak yarattı. Bu beyanda geçen “hak” kelimesi bir yerde zikredildiğinde, oraya en uygun olan anlamın verilmesi gerektiğini daha önce belirtmiştik; aynı kelime haberler konusunda kullanıldığında onunla doğruluk, hükümler konusunda zikredildiğinde adalet, söylenen sözler konusunda zikredilince de isabet anlamı kastedilir. Allah Teâlâ bu âyette zikrettiği “hak” kelimesi ile hikmet mânasını kastetmiştir. “Sanki O, gökleri ve yeri hikmetle yarattı” buyurmaktadır. Bazı âlimler bu âyetteki “bi'lhakkı” ifadesine “lřl-hakk:” anlamı vermiştir ki o da öldükten sonra dirilmektir; hak için, yani öldükten sonra diriltmek için yarattı anlamını vermişlerdir. Sanki bununla “Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri boş yere değil, kulları için yarattı” anlamını kastederler, Size şekil verdi, şeklinizi güzel yaptı. Dönüş de ancak O'nadır. Bu ilâhi beyan iki anlama gelebilir: Birincisi, “ahsen'e lafzı, en sağlam ve en muhkem anlamına gelir. Bunun da anlamı şudur: Cenâb-ı Hak âdemoğullarının şekillerini kendi vahdâniyetine ve rablığına istidlâl etmek için özel sürette yarattı: Onların yapısına marifetin hakikatini ve Allah'ın vahdâniyetine kendi başlarına istidlâl edebilecek bir özellik koyarak yarattı anlamına gelir. Diğer yaratıkların süretleri ise, içlerindeki marifetin hakikatine ve Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetine kendi başlarına istidlâl edemez, ancak başka vasıtalarla buna istidlâl edebilirler. İşte bundandır ki âdemoğullarının şekilleri en sağlam ve en muhkem şekillerdir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, buradaki güzelliğin güzel görüntü mânasında kullanılmış olmasıdır. Bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: Cenâb-ı Hak âdemoğullarını öyle bir sürette yarattı ki onlar bu süretlerinin diğer yaratıkların süreti gibi olmasını asla istemezler. Böylece onların şekillerinin en güzel görüntülü bir süret olduğu ortaya çıkar. Size şekil verdi, şeklinizi güzel yaptı. En doğrusunu Allah bilir. [ ] Dönüş de ancak O'nadır. Buradaki “dönüş” (mal) kelimesi ile öldükten sonra dirilmek kastedilmiştir. Burada Allah, dönüşü kendi zatına nispet etmiştir; çünkü insanların yaratılmasından maksat ve nihai hedef O'dur. Dönüş de ancak O'nadır meâlindeki beyanda dönüş Allah'a izafe edildiği içindir ki, kimse bundan intikal ve bir mekândan başka bir mekâna varış anlamı çıkarmamıştır. Çünkü bu, iki varlık arasında oluşan bir fiildir; bu konumdaki fiil “mülâkât” (usu), yani karşılaşma ve “ityân”, yani gelmek gibi bir özellik taşır. Buradan intikal mânası anlaşılmayacağına göre, “Rabb'in gelip melekler de saf saf dizildiğinde” meâlindeki ilâhi beyanından da intikal anlamı çıkmaz. --- Dipnotlar: 8 o Burada “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır” meâlindeki âyete işaret edilmekte-

Teğabün 64:4

Göklerde ve yerde olanları bilir, gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı da bilir. Bütün bunları bildiğini haber vermesi, Cenâb-ı Hakk'ın emrettiği ve yasakladığı şeyleri kontrol edip dikkatli olmayı, uyanık bulunmayı ve murakabe etmeyi gerektirir. Burada Allah Teâlâ gizlediğiniz her şeye muttali oldugunu, açıkladıklarınızı da sayıp sizin hesabınıza kaydettiğini haber vermektedir. Binaenaleyh her iki halde de Allah'ın gazabını çekecek şeyleri yapmaktan sakınınız buyurmaktadır. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Âyette geçen “bizâtis-sudür” (3421! ali) ifadesine müfessirler, “kalbinizde olan şeyi de bilir” anlamını vermiştir. Bununla kalplerin de dâhil olduğu insan varlığının kastedilmiş olması muhtemeldir. Her düşünce ve fikir sahibi insana “zâtu'ssadr” (jua c3) denir. Bunun anlamı şudur: Fikir ve tedbir oradan çıkar ve oraya döner. İşte âdemoğulları bu anlamda özel yaratıklardır, bundan dolayı onlar hakkında bu ifade kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

Teğabün 64:5

Daha önce inkâr edip de yaptıklarının cezasını tadanların haberi size ulaşmadı mı? En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bu âyet şöyle anlaşılmalıdır: Daha önce inkâr edenlerin haberleri, onların inkâra ve inada saplandıklarında başlarına nelerin geldiğinin haberi de size ulaştı. Bunun anlamı da şudur: Cenâb-ı Hak onları âhirette karşılaşacakları çeşitli azaplarla ikaz etmiş, fakat onlar öldükten sonra dirilmeye iman etmedikleri için bu öğütleri dinlememiştir. Bu öğütler onlara fayda vermeyince, bu defa, yaşadıkları o isyan hallerinden vazgeçmedikleri takdirde, başlarına gelecek olan cezalarla onları tehdit etmiştir. “Onlar yaptıklarının cezasını tattılar”, yani yaptıklarının cezasını ağır şekilde; yahut da “yaptıklarının âkıbetini tattılar” anlamına gelmesi de muhtemeldir. Onlar için elem verici bir azap daha vardır. Bu beyan, onların dünyada çekmiş oldukları azabın, işledikleri küfrün kefâreti olmadığını haber vermektedir. Dünya azabı ancak küfür halinde iken yaptıkları kötülüklerin karşılığıdır. Böyleleri âhirette küfrün ve şirkin cezasını yine çekeceklerdir. En doğrusunu Allah bilir. beğ LANE ELİ İL öge GESE ŚL Oin EZİN LAANA

Teğabün 64:6

Çünkü onlara peygamberleri açık kanıtlarla gelmişlerdi de onlar, “Bir beşer mi bizi doğru yola çıkaracak?” dediler. Cenâb-ı Hak burada yer verdiği “zâlike” işaret ismi ile sanki şunu söylemektedir: Daha önce geçen ümmetlerin başına gelen o cezaların sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirmiş olmalarına rağmen, bizi bir beşer mi doğru yola götürecekmiş? diye onları reddetmeleridir. Bir beşer mi bizi doğru yola çıkaracak? meâlindeki sözü onlara İblis telkin etmişti. Onlar peygamberlerine karşı çıkıp yalanladıkları zaman, İblis kendilerine şöyle demiştir: Sizin ona itaat etmeye ihtiyacınız olsaydı, içinizde, derecesi ondan daha büyük ve değeri ondan çok olan insanlar vardır; ona bile itaat etmediğinize göre sizin gibi beşer olan birine nasıl itaat edeceksiniz? Bütün bunları şüphesiz inatlarından yapıyorlardı bakmaz mısın? Bilindiği üzere, Allah tarafından gönderildiğini, insanları âciz bırakan delillerle ortaya koyan ve kendisi de insan olan peygamberi tasdik etmenin yerine, beşer sözünü taklit ederek putları mâbut edinmek ve onlara tapmak daha ileri derecede bir taklittir. ( Putlara tapmak konusunda beşeri taklit etmeyi caiz görenler, kendilerini Allah'ın birliğine ve O'na itaate çağıran, yaptıklarının fayda ve zararının da kendilerine döneceğini söyleyen bir peygamberi tasdik etmeyi nasıl caiz görmezler? Ama onlar aklını kullanmayan ahmak insanlardı; içlerindeki ahmakların ve inatlarının peşinden sürüklenip gitmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Onların; “Bu, düpedüz bir büyü!” şeklindeki sözleri de bunun gibidir. Peygamberleri onları âciz bırakan, hatta sihirbazlarını bile benzerini yapmaktan alıkoyan mücizeler getirdikleri halde, buna nasıl büyü diyebiliyorlar? Onlar inada saplandılar ve bu düpedüz bir büyüden başka bir şey değildir, demekten öte inkârlarına bir dayanak bulamadılar. İnkâr etmişler ve ona sırt çevirmişlerdi. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Yani peygamberleri inkâr ettiler ve Allah'a itaatten de, peygamberine itaatten de yüz çevirdiler. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Hiçbir kelâmcıdan bu âyetten başka bir yerde, sözün başlangıcı olarak “istağnallâhu” cümlesi ile başlandığı duyulmamıştır. Ancak haber verme kastedildiğinde “müstağni olma” ifadesini kullanmak caiz olur. Fakat sen söze başlarken, şüpheli ve tereddütlü olan bir şeyde “istağnallâhu” dersen bu caiz olmaz. Bazı müfessirler bu konuda, “Allah isyan edenin isyanına karşılık, itaat edenin itaatine muhtaç değildir” demek suretiyle hata ediyorlar. Zira Cenâb-ı Hak, kullarını umduğu menfaatlere nâil olmak ve korktuğu zararlardan korunmak için itaat ve isyanla imtihan etmiş değildir. Aksine O, bütün bunlardan ezelde zatıyla müstağnidir. En doğrusunu Allah bilir ya, âyette gizli bir ibarenin bulunması da ihtimal dâhilindedir. Buna göre peygamber, onların Cenâb-ı Hakk'a itaatine muhtaç değildir. Yahut buradaki istiğnâ lafzı, Allah Teâlâ'nın ezelde zatıyla müstağni olduğu ve kendisine asla hiçbir ihtiyacın ârız olamayacağı, küfredenin küfrünün O'na zarar getirmeyeceği gibi iman edenin imanının da fayda veremeyeceği, bunların ancak iman ve küfürle imtihan edilen kişiler için söz konusu edildiği anlamında olmak üzere haber verdiği de söylenebilir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, Allah her türlü övgüye lâyıktır. Burada zengin anlamına gelen “Gani” kelimesini daha önce açıklamıştık. “Hamide gelince, bu lafız iki şekilde anlaşılabilir: Biri, zatıyla hamde lâyık olan zât mânasında, çünkü yaptığı iyilikler sebebiyle herkes tarafından hamdedilmeye lâyıktır. [ ] Diğeri de buradaki Hamid (hamd eden) öven anlamındadır. Buna göre Cenâb-ı Hak, yaratıkların iyiliklerini ve fiillerinin güzel neticelerini över; başarmak ve doğru iş yapmak açısından bakıldığında bu fiillerin hakikati ancak O'nun sayesinde vücut bulmaktadır, bu da O'nun sınırsız cömertliğini gösterir.

Teğabün 64:7

İnkârcılar asla... mutlaka diriltileceksiniz... De ki: Rabb'ime yemin ederim ki evet. Bu beyan iki anlama gelebilir: Biri, âyet Resûlullah’a (s.a.) yemin etmeyi öğretmektedir; öldükten sonra dirilmek konusunda verdiği haberleri yeminle pekiştirmesini söylemektedir. Kurân-ı Kerimdeki bütün yeminlerin bu anlama gelmesi mümkündür. Çünkü yemin, mümkün olan bir töhmeti reddetmek için yapılır. Allahın verdiği haberden şüphe edilmez. Peygamber ise, insanlar onun getirdiği delilleri düşünmedikleri ve bu yüzden onların nezdinde nübüvveti ortaya çıkmadığı için verdiği haberler konusunda insanlar kendisini itham edebiliyorlardı. İşte Allah bu yüzden sözlerini pekiştirmek ve onların ithamlarını reddetmek için ona yemin etmeyi öğretmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Diğeri, bu yeminin, kâfirlerin öldükten sonra dirilme olmayacağına dair yaptıkları yemine karşılık olarak yapılmış olması da mümkündür. Cenâb-ı Hakk'ın “Onlar, Allahın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri yaptılar. Aksine bu, Allah'ın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir”!? diye buyurduğunu görmez misin? Bu, Allah'a göre kolaydır. Bu beyan da iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, öldükten sonra diriltme işi Allah için kolaydır, basittir. Onlar toprak haline geldikten sonra dirilme olayını inkâr ediyorlardı. Allah Teâlâ kendilerini diriltip eski hallerine getirmenin, yoktan, yani hiç mevcut değil iken var etmekten -kendi akıllarınca bile- daha kolay olduğunu haber vermektedir. Onlar, Allah'ın kendilerini yoktan yaratmaya Kâdir olduğunu inkâr etmiyorlardı. Böyle iken toprak haline geldikten sonra tekrar diriltmeye Kâdir olduğunu nasıl inkâr ederler? İşte Cenâb-ı Hak, bütün bunların kendisi için kolay oldugunu haber vermektedir. (Jİkinci yorum da şöyledir: Hayır ve şer olarak bütün yaptıklarını hatır- BEJ latmak, gizli ve açık, küçük ve büyük ne yapmışlarsa hepsini kitaplarında tek tek saymak -tâ ki bunları amel defterlerinde görüp hâkimiyetlerini bilsinlerAllah için kolay bir şeydir. SN E İzi sii 33013 a gagy A ios

Teğabün 64:8

8. halde Allaka, peygamberine ve indirdiğimiz o ışığa iman A Yapıp ettiklerinizden Allah tamamen haberdardır.” Allah'a ve peygamberine iman edin. Bu beyanın, önceki âyetin bağlantısı olması mümkündür. Buna göre, Cenâb-ı Hak geçmiş ümmetlerin cezalarını zikrettikten, onların kendisini inkâr etmeleri ve peygamberleri yalanlamaları sebebiyle bu cezalara uğradıklarını hatırlattıktan sonra, onların başına gelen cezalara mâruz kalmamanız için sizler, Allah'a ve resülüne iman edin, buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. İndirdiğimiz o nura meâlindeki beyanla Kur'ân kastedilmiştir. Allahın Kur'âna nur adını vermiş olması mümkündür; çünkü itaat ve mâsiyet, iyilik ve kötülük, iman ve küfür konularında uyulması gereken yolun hakikati onunla görülür. Gündüzün ışığı ile eşyanın hakikati, iyisi ve kötüsü görülebildiği gibi, Kur'ân ile de itaatin faydaları ve isyanın zararları görülür. İşte bundan dolayı Kur'ân nur diye nitelenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Yapıp ettiklerinizden Allah tamamen haberdardır. Allah sizin gizli yaptıklarınızı da açıktan yaptıklarınızı da bilmektedir; öyleyse her iki halde de Allah'ı kalp gözünün önünde bulundurun ve O'nun buyruklarını koruyun. Bu ilâhi beyan, Cenâb-ı Hakk'ın, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını ezelde Oii iğ Sik a Seal AŞİ iğ

Teğabün 64:9

[Toplanma Günü] Toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman; işte o, kayıp ve kazancın (kime ait olduğunun) ortaya çıkacağı zamandır. Hakikatte o gün, toplama ve birbirinden ayırma günüdür. Aynı zamanda hem zarar hem de kazanç günüdür; her ne kadar Allah Teâlâ sadece birini zikretmişse de. Bunun delili de diğer âyetlerde zikrettiği beyanlardır: ( Cenâb-ı Hakk'ın “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”? meâlindeki âyetini görmez misin? Ayrıca açıklamaya çalıştığımız âyetteki zarar günü ifadesinden hemen sonra kim Allah'a iman eder, dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa Allah onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi olarak kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar buyurduğunu görmez misin? Bu da kazanç gününün muhtevasıdır. Ama şanı yüce olan Allah, bunlardan sadece birini zikretmekle yetinmiştir. Sonra, “gabn”, yani aldatma ticarette kullanılan bir tabirdir. Bize göre bu konuda asıl olan şudur: Sağlam bir yaratılışa sahip bulunan herkes mutlaka bir iş yapar, yaptığı iş de hüküm itibariyle mutlaka şu üç şeyden biridir: Ya mübahtır, ya emirdir, ya da yasaktır. Bilindiği üzere mübahı yapan kişi, emri yerine getirmek için mübahla güç kazanmaktadır. Çünkü emri yerine getirebilmek için devamlılık gereklidir, bu da mübah olanı kullanmak ve sebepleriyle uğraşmakla mümkün olur; buna göre mübah sanki emri yerine getirmek için gerekli olan bir güçtür. Bu hususun hakikat ve mahiyeti gerçekte emir veya nehiy diye ikiye ayrılan amellere döner. Herkesçe bilindiği üzere emri yerine getiren insan yasaklandığı şeyi terketmekte, yasağı yapan kişi de emredildiği şeyi terketmektedir. Ticaretin mahiyeti de bir şeyi almak, diğerini de almamaktır. İşte âdemoğullarının amelleri için de “ticaret” kavramı gerçekleşince onlar için ticaret kavramı (tegâbun) kullanılmıştır. (Şu üzerinde yaşadığımız) dünyanın üç adı vardır: Ticaret yeri, ziraat yeri ve gidilecek yol. Ticaretin anlamını açıkladık. Ziraat yeri, yani ekme yeri anlamına gelince; dünyada çalışan her insan geleceği için çalışmaktadır. Geleceği de ya hayırdır, ya da şerdir. Âkıbeti hayır olan herkes hayrı ekmekte, âkıbeti şer olan da şerri ekmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Gidilecek yol anlamına gelince, insanlar bu dünyada ebedi kalmak için değil, şu iki sebeple yaratılmıştır: Mükğfat veya ceza için. Kendisini mükâfata ve cennete götürecek işler yapan herkes, Jsanki cennet yoluna girmiş durumdadır. Buna mukabil kendisini cehenneme götürecek işler yapan da sanki cehennem yoluna girmiş bulunmaktadır. Bundan dolayı dünyaya, “gidilen ve girilen yol” ismi veya niteliği verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, “tegâbun”, yani aldanma ve zarar konusuna gelince, bize göre bunun anlamı şudur: Küfür ehli, aileleri ve malları yüzünden âhiretleri konusunda aldanmaktadır. Çünkü onlar dünyada birbirleriyle yardımlaşıyor, âhirette de böyle yardımlaşacaklarını sanıyorlar. Bunu bulamayıp aksine birbirlerini lânetlemeye başlayınca umduklarını bulamadıkları için aldanmış oldukları ortaya çıkacaktır. Bazıları şöyle demiştir: Her kâfirin cennette bir sarayı, köşkü ve ailesi vardır. Onlar cehenneme gidince cennetteki sarayına ve ailesine mümin el koyacaktır; işte aldanma budur. Ancak bize göre bu görüş doğru değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, kâfirin cennete giremeyeceğini bilmesine rağmen onun için cennette saray kurmuş olma ihtimali yoktur. Böyle bir şeyi ancak geleceği bilemeyen ve abesle uğraşanlar yapar; Allah ise bu türlü niteliklerden münezzehtir. Ancak, şayet bu haber doğru ise" bunun vâd konumunda bulunması mümkündür; yani kâfir şayet müslüman olursa onun için de cennette böyle bir makam vardır. Aynı şekilde müslüman irtidat ederse onun için de cehennemde bir yer vardır. Cenâb-ı Hak, onun âkıbetinin ne olacağını, yani kâfir mi yoksa müslüman mı olacağını ve gideceği yerin de cehennem mi yoksa cennet mi olacağını bilir. Dolayısıyla O'nun hükmü, ilmine ve iradesine dayanmaktadır. Fakat Cenâb-ı Hak olanı, olacağı ve olmayacak olanı, şayet olacak olsa onun nasıl olacağını da bildiği için verdiği haberler de buna göredir. Aksi halde sözünü ettiğimiz anlamlar doğru olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. 198 Cenâb-ı Hak, kıyâmet gününe şundan dolayı da “aldanma günü” adını vermiş olabilir: Dünyanın çarşıları ve insanların mallarını kazandıkları pazarlar vardır. İnsanlar o çarşılarda çalışıyor ve kazançlarını elde ediyorlar. Allah Teâlâ da “Size, elem verici bir azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi?” buyurdu, sonra da “Allah'a ve resülüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihat edersiniz” diyerek kazanç yolunu gösterdi. Başka bir âyette; “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır”6 buyurmuş, başka bir yerde ise “doğruya karşılık sapkınlığı satın alanlar işte onlardır”? buyurmuş, bir başka âyette de “işte onlar, âhiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir” buyurmuştur. Şimdi, dünya ticaret yeri olunca âhiret de kârın taksim edildiği bir yer olur. Bu ticarette kazanç da olur, iflas da olur. Böylece kâr ve zarar, aldanma, fazlalık ve eksiklik meydana gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bir görüşe göre Allah Teâlâ'nın, âhirete “kayıp ve kazanç günü” adını vermesinin sebebi kâr veya zarar edip etmediklerinin dünyada belli olmayışıdır. Daha sonra Cenâb-ı Hak, kazandıran işleri de iflas ettiren işleri de, servete götüren ticareti de, hüsrana götüren ticareti de şöyle açıklamıştır. Kim Allah'a iman eder, dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa Allah onun kötülüklerini örter ve içinde ebedi olarak kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Kâfirler için de “İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar cehennemliktir”” buyurmuştur. Kim Allah'a iman eder ve yararlı işler yaparsa. Yani bütün peygamberlerin getirdiği ölçüler dâhilinde kim Allah'a iman ederse, yaratmak ve emretmenin O'na ait olduğuna inanır, sonra peygamberlere ve öldükten sonra dirilmeye iman ederse, işte Cenâb-ı Hakk'a iman budur. Kim yararlı işler yaparsa. Yani kim Allah'a iman eder ve bu inanç üzere ölünceye kadar yararlı işler yaparsa. --- Dipnotlar: “© Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizden her birinizin biri cennette, diğeri cehennemde olmak üzere iki makamı vardır. İnsan ölür de cehenneme girerse, onun cennetteki makamına cennet ehli vâris olur”.

Teğabün 64:10

İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar. Yani Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini ve kudretini inkâr edenler, âyetlerini yani delillerini veya öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler, onlar cehennemliktir ve orada ebedi olarak kalacaklardır. Ne kötü son!

Teğabün 64:11

11. “Allah'ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur. Kim Allah'a iman ederse Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilmektedir. Allah'ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur meâlindeki cümlede Allah'ın izni anlamına gelen beyanına bazıları Allah'ın emri anlamını vermiştir. Bu, Hasan-ı Basri'nin görüşüdür”, Bazıları Allahın ilmi, bazıları da Allah'ın dilemesi demişlerdir. Bunların her birinin birer yorumu vardır. Allah'ın izni meâlindeki beyana Allah'ın emri anlamını verenler, bu musibetlerin hepsi ilâhi cezalardır diye açıklamışlardır. “Başınıza gelen her musibet, kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”? meâlindeki âyete bakmaz mısın? Bilindiği üzere insanın, kendi elinin yaptığı şeyin karşılığı, kendisi için bir cezadır. Ceza ve azap Allah'ın emri ile gerçekleştiği için Allah'ın izni ifadesi kullanılmıştır, yani Allah'ın emri. Ancak bize göre bu, başkalarının elleriyle işledikleri günahlar yüzünden başlarına gelen musibetlere döner. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın”?? meâlindeki âyet gibidir. Keza “De ki “Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz sonuç ne olursa olsun (bize göre) iki güzellikten biridir. Bizim sizinle ilgili beklentimize gelince, Allah ya katından bir belâ gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir?” ve benzerleri âyetler. Bu tür musibetlerin, Allah'ın emri diye yorumlanması isabetli değildir. Mâverdi, en-Nüket ve'!-'uyün, II, 452; Râzi, Mefâtihu'l-gayb, XXX, 25. Allah'ın izni beyanına Allah'ın ilmi anlamını verenler ise, bu musibetlerde kulların helâk edilmesi vardır diye yorumlamışlardır. Dünyada hiçbir kimse, içinde kölesinin ve hizmetçisinin mahvolacağı bir şeyi bilmek istemez. Aziz ve Celil olan Allah, bu musibetlerin -şayet onlarda kullarının helâki varsa- ancak kendi bilgisi dâhilinde vukü bulacağını, onların helâkinin ise Allah'a hiçbir zarar vermeyeceğini, mülkünü de eksiltmeyeceğini haber vermektedir. [ ]Çünkü bütün noksanlıklardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, yarattığı şeyleri mahlükatın ihtiyaçları için yaratmıştır, dolayısıyla bunların menfaati ve zararı da onlara aittir. Binaenaleyh onların başına gelen musibetlerin Allaha ne faydası, ne de zararı olabilir. Bundan dolayı da zikrettiği gibi gerçekleşmiştir. Allah'ın izni anlamındaki beyana Allah'ın meşieti ve iradesi anlamını verenlerin yorumu da şöyledir; Cenâb-ı Hak hem vâdetmiş, hem de tehditte bulunmuştur. Şüphe yok ki. O, kulları hakkında vaid (tehdit - azap) olarak kastettiği şeyde âdil olmayı ve vâdini de yerine getirmeyi diler. Böyle olunca Allalvın, herkesin yapacağını bildiği şeyi dilemiş olduğu ortaya çıkar. Zira O, cehennemi yaratmış ve onunla insanları tehdit etmiştir. Şayet herkesin itaat etmesini dileseydi, bu durumda, cehennemde yaktığı zaman kendisinden itaat istediği kişiyi yakmış olurdu, bu ise haksızlık kapsamına girerdi. Şayet herkesin isyanını dileseydi, vâdini gerçekleştirip kişiyi cennete koyduğunda onun mükâfatını ait olmadığı yere koymuş olurdu ve hikmetin dışına çıkardı. Sonuç böyle olunca, Allah'ın herkesten, tercih edeceğini ve yapacağını bildiği şeyi dilediği ortaya çıkar, fiilin hikmetle uygun arzetmesi için böyle olması gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allahtır. Biz deriz ki Cenâb-ı Hak “izin” kelimesini Kur'ân'ın çeşitli yerlerinde zikretmiştir. Bunların her birinde bu kelimenin diğerinden farklı bir konumu vardır. Bizim için gerekli olan ise her yere en uygun olan anlamı vermekten ibarettir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a iman ederse, Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Kâinatta müşahede ettiği fevkalâde yönetim sebebiyle Allaha iman eden kimseyi, Cenâb-ı Hak şu sonuca götürür: Kendisini karşılaştığı bela ile imtihan eden yüce varlık, işte kâinatın yönetimini de O kurmuştur. Burada başka bir yorum yapmak da mümkündür. Buna göre şöyle deriz: Yaratma ve emretmenin Allaha ait olduğunu bilerek O'na iman eden kimsenin kalbini huzura kavuşturmuştur. Aynı kişi, Allah'ın buna lâyık olduğunu bilmiş olur ve “İnnâ li'llâh..”” der. Bu, âyet-i kerimeyi “yehde kalbuhu” (R şeklinde okuyana” uygun bir yorumdur. Yani kalbi sükûn bulsun diye. Buradaki lafız “hedee” a) fiilinden gelmektedir, o da sükün bulmak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu lafzın mutlak olarak “hidâyet” anlamında kullanılmış olması da muhtemeldir. Lafız her ne kadar (fiil kalıbında) ihdâs mânasına (yeni bir tür hidâyet vermek) hamledilirse de, ihdâs anlamında olmayıp şöyledir: Onun Cenâb-ı Hakk'a iman etmesi, (Jancak Allah'ın hidâyeti sayesinde mümkün olmuştur. Çünkü imanın önce, hidâyetin sonra gerçekleşmesi caiz değildir. Fakat Allah ona hidâyet verince o da bu hidâyet sayesinde O'na iman etmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetine de uygun düşmektedir: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır””, Bu ilâhi beyan zâhirde ihdâs, yani sonradan olma anlamına gelirse de gerçekte öyle değildir; onlar iman ettiklerinde Allah bu iman sayesinde kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır, demektir; yani imandan sonra çıkarmıştır, dolayısıyla tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin, Allah onun kalbine hidâyet verir, yani ölürken küçük günahlarından tövbesini kabul eder anlamına gelmesi de caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbesini kabul eder”? demektedir. Şöyle de söylenmiştir: Bu lafız dört şekilde okunabilir: Biri, yâ'nın ve bânın üstün olarak harekelenmesiyle “yehdi kalbehu” şeklinde; diğeri yâ'nın ve bâ'nın ötre olarak harekelenmesiyle “yuhde kalbuhu” şeklinde, üçüncüsü yâ'nın üstün, bâ'nın ötre olarak harekelenmesiyle “yehdi kalbuhu? şeklinde, yani doğru yolu bulur anlamında; dördüncüsü de şeklinde, yani sükün bulmak anlamında”. Allah her şeyi bilmektedir. Müşterek isimlerde asıl olan, bunlardan biri Allaha nispet edildiğinde, Allah ile kullar arasındaki farkı göstermek için Allaha nispet edilmesine külliyatı eklemektir. Cenâb-ı Hak için Allah “her şeyi” bilmektedir denilir. Kullar içinse belli çerçevede “falan şunu bilir” denir. Şu da bilinmelidir ki kullar Allahın sayesinde vâkıf olabilirler. “Allah her şeye kâdirdir”? meâlindeki âyet de aynı konumdadır. (lMütezile ise bu konuda, “Allah, varlıkların pek çoğuna kâdir değildir” derler. Sanki onlar kudret lafzına Allah'tan başkalarını da ortak etmektedir. Zira hiçbir yaratık yoktur ki kendisinde bir nebze kudret bulunmuş olmasın! Şayet, Allah bazı şeylere kâdirdir ama bazılarına değildir diyecek olsak O'nu yaratıklarla eşit konuma getirmiş, Allah'ı yaratıklara benzetmiş oluruz. Cenâb-ı Hak, bu tür nitelendirmelerden ulu ve münezzehtir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. BYS LİE GİB AİR OG İŞLİ yak Dl şa biz --- Dipnotlar: İkrime, Amr b. Dinâr, Mâlik b. Dinâr ve Ebü Bekir es-Sıddik âyeti (2i İáp) şeklinde okumuştur. Burada kalb kelimesi fâil olarak merfüdur (İbn Cinni, el-Muhteseb, II, 379; Abdüllatif el- Hatib, Mu cemü'l-kırâât, IX, 491). bk. Abdüllatif el-Hatib, Mucemü'l-kırâât, IX, 490-491.

Teğabün 64:12

Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin. Sizi kul edindiği konularda Allaha itaat edin, O'ndan naklen haber verdiği konularda da Resülullah'a itaat edin. Yahut emrettiği konularda Allah'a itaat edin, sizi davet ettiği konularda da Resülullaha itaat edin. Bunların hepsi aynı şeydir, yalnız kul edinmek müstesnadır, çünkü kul edinmenin peygambere nispet edilmesi caiz değildir. Bunun dışında kalan emretmek, davet etmek, haber vermek gibi lafızların Cenâb-ı Hakk'a da Hz. Peygamber'e de nispet edilmesi caizdir. Sırt çevirirseniz, yani, Hz. Peygamber'in davet ettiği şeyi kabul etmekten ve ona itaatten yüz çevirirseniz, anlamına gelir. Bilin ki elçimizin görevi açık bir tebliğden ibarettir. Şayet ona icâbet etmekten yüz çevirir ve inkâr ederseniz, bunun tebliğde kusur edildiği anlamına gelmeyeceğini beyan etmektedir.

Teğabün 64:13

Allah; O'ndan başka tanrı yoktur. Bu beyanın, daha önce geçen “Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O'nun her şeye gücü yeter”, “Gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı da bilir?” ve “Allah her şeyi bilmektedir”! meâlindeki âyetlerin bağlantıları (sıla cümlesi) konumunda bulunmaları mümkündür. Sonra, buradaki Allah lafzı, O'ndan başka ilâh yoktur ifadesinde geçen niteliklere sahip olan Allah, yani kendisinden başka mâbut bulunmayan Allah demektir. Onların mâbut olarak kabul ettikleri şeyler, daha önce zikredilen bu niteliklere sahip olmadıkları için mâbut sayılmaları mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. (İMüminler de yalnız O'na dayanıp güvensinler. Bu beyan müminlerin dayanıp güveneceği yegâne varlığın Allah olduğunu açıklamaktadır, müminlerin yardımcıları ve dostları az olsa da. Onlar münafıklar ve kâfirler gibi değildir; çünkü onlar, sayılarının ve yardımcılarının az olduğunu gördüklerinde müminlere tâbi olmayı terkettiler. Allah Teâlâ müminlerin onlardan farklı bir niteliğe sahip olduklarını, sayı çokluğuna değil sadece Cenâb-ı Hakk'a güvendiklerini açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Teğabün 64:14

Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının! Bu ilâhi beyan, hakiki düşmanlık mânasına da, düşmanlık fiili anlamına da gelebilir. Şayet hakiki düşmanlık diye yorumlanırsa, âyet iki anlama gelir: Birincisi, açık bir düşmanlık, yani şirk ve küfür düşmanlığı. Bu düşmanlık bir adamın müslüman olup karısının ve çocuğunun kâfir kaldığı zamanda gerçekleşir. Cenâb-ı Hak müminlere, aileleri ve çocukları ile beraber nasıl yaşayacaklarını öğretmekte, onlar kendisini küfre ve şirke çağırdıklarında ise onlara uymaktan sakındırmaktadır. Ama onların sizi davet ettikleri şeyden dolayı işledikleri kusurlarını affeder, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranırsanız, şüphesiz Allah da çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir. Allah Teâlâ, müminlere, müslüman olmamış çocukları ve eşleri ile beraber yaşamaları konusunda affetmeyi ve hoşgörüyü zikrettiği halde müşrik olan anne-baba hakkında böyle söylememekte, “Onlara dünyada iyi davran”? meâlindeki âyetle dünyada onlara iyilikle muamele etmelerini buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bu âyet, kişinin kendi karısı ve çocuğu üzerindeki otoritesini, gücünü ve kudretini geçirebileceği için onlara af ve müsamaha şeklinde kullanmasını emretmektedir. Anne babaya gelince, onlar üzerinde herhangi bir otoritesi, gücü ve kudreti söz konusu değildir; bu yüzden onları af ve müsamaha ile karşılama emrinin anlamı olmaz. Ama her şeye rağmen dünyada onlara iyi muamele etmelerini emretmekte, fakat kötülüğe yönelik sözlerine itaat etmemesi gerektiğini de söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetteki düşmanlığın, münafıkların düşmanlığı gibi gizli bir düşmanlık şeklinde olması da mümkündür. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Siz bilmiyorsunuz, fakat eşleriniz ve çocuklarınız size düşmandır. Binaenaleyh onların gizlice size ihanet ederek helâke düşürmelerinden sakının! )Çünkü düşmanlığını içinde gizleyen birinin yemekte, içmekte ve bütün davranışlarında muhatabını mahvetmesinden emin olunamaz. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ, onların gizli ihanetinden sakının, çünkü farkında olmadan sizi helâke düşürebilirler, buyurmaktadır. Eğer siz onların kötü davranışlarını bağışlar, bundan dolayı kendilerini sorgulamaz ve onlara müsamaha gösterirseniz, bilin ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Münafıklar korkak ve zayıf olmalarına rağmen Cenâb-ı Hakk'ın müminleri onlardan nasıl sakındırdığına bakmaz mısın? Aziz ve Celil olan Allah, “Onlar her gürültüyü kendilerine yönelik sanırlar. Asıl düşman onlardır, onlardan korkun!” buyruğuyla onların gerçek hallerini nasıl ortaya koymaktadır? İşte her ne kadar kendi otoritesi, gücü ve kudreti altında olsalar da, eşler ve çocuklar da böyledir, dolayısıyla onlardan da sakınmak gerekmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin hakiki düşmanlık mânasına değil, düşmanlık fiili anlamına gelmesi de mümkündür. Bu da hayatın alışılmış seyrinde görüldüğü gibi eş ve çocuklar, babaları cimriliğe ve başkalarına yardım etmemeye çağırması şeklinde olur. Babalarının başka insanlara iyilik ve ikramda bulunması onlara ağır gelir ve bunu istemezler. Bu, dış görünüşüyle bir düşmanlık fiilidir. İşte Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette onlara, düşmanlık fiilini izhar eden eşlerine ve çocuklarına nasıl davranması gerektiğini öğretmeyi dilemiş ve insanlara ihsan ve ikramda bulunmaktan vazgeçmek konusundaki isteklerinden sakınmalarını emretmiştir: Şayet onların size yaptıklarını affeder, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranırsanız, şüphesiz Allah da çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir. --- Dipnotlar: 2 o “Eğerannen-baban, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, bu durumda onlara uyma, ama yine de onlara dünyada iyi davran” (Lukmaân, 31/15). o el-Münâfikün,63/4.

Teğabün 64:15

Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır. Burada fitne kelimesi kullanılmıştır; meftün, yani fitneye uğramış kişiden maksat bir şeye delicesine tutkun ve aşık demektir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Mallarınız ve çocuklarınız, sizin aşık olduğunuz şeylerdir. Onlara yönelik sevginiz Cenâb-ı Hak katındaki büyük mükâfatı elde etme isteğinizi terketmenize sevketmesin. Bu âyetin şu anlama gelmesi de muhtemeldir: Allah Teâlâ, eşleri ve çocukları sizin için boş yere değil, onlarla sizi imtihan etmek için yaratmıştır. O, eş ve çocuk sevgisinin yanında emrettiği ve yasakladığı şeyler konusunda kendisine karşı nasıl hareket edeceğinizi görmek için sizi denemektedir. Âyetin sonunda Cenâb-ı Hak büyük mükâfatın Allah'ın EE katında olduğunu haber veriyor. Tâ ki mal ve evlat sevgisinin yanında emir ve yasaklarına uyma konusunda büyük zorluğa tahammül etsinler. Âyet-i kerime için yapılan bu yorum bazı âlimlerin naklettiği şu habere uygun görünmektedir: Mekkeden Medine'ye hicret etmeye niyetlenen bazı müslümanların eşleri ve çocukları babalarına sarılarak, “Allah aşkına bizi bırakmayın, bizi perişan etmeyin” diye yalvarıyorlardı”, Ancak âyetin bu konu için inmediği daha doğru gözükmektedir; çünkü bu âyet Medinede nâzil olmuştur, onların söz konusu fiilleri ise Mekke'de vukü bulmuştur; ancak bunu onlara yazmışlarsa o başka. En doğrusunu Allah bilir.

Teğabün 64:16

O halde gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan sakının. Bazıları bu âyeti, Allaha karşı gereği gibi saygılı olun!” meâlindeki âyetle neshedildiğini söylemişlerdir. Zira yukarıdaki âyette gücü yettiği ölçüde Allah'a saygısızlıktan sakınmalarını, burada ise onun aksini emretmektedir. Ancak bu görüş isabetli değildir; çünkü “Allaha karşı gereği gibi saygılı olun!” meâlindeki âyette, gücünüz yetmeyecek kadar, takatınızın ve gücünüzün ötesinde O'na saygısızlıktan sakının anlamı kastedilmemiştir. Şayet “Allah'a karşı gereği gibi saygılı olun!” cümlesi böyle anlaşılacak olursa, o zaman takatiniz bitse dahi Allah'a saygısızlıktan sakının diye mâna vermek gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı” meâlindeki âyetinde olduğu gibi onlara takatlerini bitirecek derecede sakınmayı emretmiş olurdu. Şayet kendilerini öldürmeleri emredilseydi caiz olurdu ama bununla takatleri sona ererdi. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. Sonra Cenâb-ı Hak müminlere hafifletmiş, kolaylaştırmış ve gücünüz yettiğince Allalva saygısızlıktan sakının, buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Fakat bu âyet olmasaydı biz yine gücümüz yettiği ölçüde sakınacakken, burada Cenâb-ı Hak gücünüz yettiğince Allaha saygısızlıktan sakının cümlesini nasıl kullanmıştır? En doğrusunu Allah bilir ya, ama bu âyet sanki bir müjde vermektedir; “siz sakınmayı hedef alırsanız Allah da size o sakınma gücünü verecektir” demektedir. Bu aynen, “Bizim uğrumuzda cihat edenleri bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”?? meâlindeki ilâhi beyana ve “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa, bunların güzel karşılığına da inanırsa, biz onu işin kolayına yönlendiririz” anlamındaki âyete benzemektedir. (lAçıklamaya çalıştığımız âyet Mütezile mezhebinin aleyhine bir delil PYA oluşturur. Çünkü onlar, güç yetirmek (istitâat) fiilden önce gelir, fâilden ayrıdır ve fiil anında öne geçer, demektedir. Şayet böyle olsaydı, gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan sakının cümlesindeki istitâat, yani güç yetmek olgusu, onlardan yok olurdu. “Bunlara sımsıkı sarıl!”” meâlindeki emir de, “size verdiğimizi sıkı tutun!” anlamındaki buyruk da böyledir. Yani kuvvet onlardan yok olmuştur. Bu durumda kuvvetle almak ve tutmak imkânsızdır. Sözlerimizi teyit eden başka bir âyette de şanı yüce olan Allah “buna gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur” buyurmaktadır. Bu güce yönelik ihtiyaç, aslın bedelini ödemek gerektiğinde ortaya çıkar. Daha önceki bir zamanda gücünün yetmesi ile yetmemesi eşittir. Dinleyin ve itaat edin! Yani Cenâb-ı Hakk'ın ve resülünün size emrettiklerini dinleyin. Buradaki dinleyin anlamındaki “isme'ü” kelimesi, Allah'ın size emrettiklerini, Allah ve resülünün sizi davet ettiği şeyleri kabul edin anlamına da gelir. “Semiallâhu limen hamideh” cümlesindeki “semia” kelimesi de icabet etti anlamına gelir”. Kendi iyiliğinize olmak üzere başkaları için harcayın. Yani size rızık olarak verilenden harcayın ki size hayır getirsin; Allah'ın size emrettiklerini kabul etmeniz ve rızık olarak verdiği şeylerden harcamanız, bundan vazgeçmenizden daha hayırlıdır. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa. Süfyân b. Uyeyne”; buna, kim kendine zulmetmekten korunursa, diye anlam vermiş ve “şuh” zulüm anlamına gelir, demiştir“. Bazıları ise; şuh, içinde hırs bulunan cimriliktir, dedi. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa meâlindeki âyette (Jkorunma işi, korunan insanın ancak Allah'ın lütuf ve keremiyle ken- PZJ disini koruması” mümkün olduğu bilinsin diye, Cenâb-ı Hak kendi zatına nispet etmiştir. Allah Teâlâ'nın “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun!” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Allah, kulların bütün fiilleri ancak Cenâb-ı Hakk'ın tedbiri, tevfiki, yönlendirmesi ve takdiri ile olduğu bilinsin diye “bizi cehennem azabından koru”” ilâhi kelâmıyla onlara, bizi cehennem azabından koru, demelerini nasıl öğretmektedir? En doğrusunu Allah bilir. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa, işte kurtuluşa erecekler onlardır. Bu ilâhi beyan çeşitli hususlara işaret etmektedir. Birincisi, kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa meâlindeki cümlenin fâili belirtilmemiştir. Burada şu husus beyan edilmektedir: Kulunu cimrilikten korumak Allah'ın gücü ve mülkü dâhilindedir, O'nun cimrilikten koruduğu kişi kurtuluşa ermiştir. Nitekim “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur” meâlindeki ilâhi beyanda da Allah'ın yardım ettiği kişinin asla mağlup edilemeyeceğini haber vermektedir. Biz dünyada nefsinin bencilliginden asla korunamayan kişilerin de, hatta bazan korunan kişilerin de felah bulmadıklarının örneklerini görmekteyiz. Allah'ın vâdi bulunmasına, O'nun yegâne galip olduğunu, asla mağlup edilemeyeceğini haber vermesine rağmen düşmanlarıyla cihat eden kişilerin bazan mağlup olduklarını da görmekteyiz. Bu durumda çeşitli ihtimaller akla gelmektedir: Ya iddia ettiği gibi yardım ve zafer Allahın mülkü ve gücü dâhilinde değildir, bu iddiası yalandır; yahut Allah, ona nefsini cimrilikten koruyacak gücünü verdiği halde felaha eremediğine göre verilen bu haber yalandır; yahut da Mütezile'nin ileri sürdüğü Cenâb-ı Hak, nefsinin bencilliğinden koruyacak her şeyi kuluna vermiş, hazinesinde onu nefsinin bencilliğinden koruyacak hiçbir şey kalmamıştır iddiası yalandır. Burada yalanı, Allah'a veya Mütezile'ye nispet etmekten başka çare olmadığına göre, Jâlemlerin Rabb'inden ise Mütezile'nin verdiği haberlerin yalan oldugunu söylemek daha doğrudur, Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın verdiği bütün haberler doğrudur; nefsinin bencilliğinden korumak için kuluna vermediği şeyler, O'nun mülkü ve gücü dâhilinde bulunmaktadır. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. İkincisi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimenin son kısmında “dinin ibadete ve hukuka dair emirlerinin yerine getirilmesi kâfirler için de şarttır” diyen kimsenin bu görünüşünün yanlış olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu âyette mutlak bir ifadeyle nefsinin bencilliğinden korunan ve bu hakların gereğini yerine getiren herkesin felah bulacağını vâdetmektedir. Biz dünyada nefsinin bencilliğinden korunan ve malının hakkını ödeyen, malını insanlara cömertçe dağıtan kâfirlerin var olduğunu, ama yine de kurtuluşa eremediklerini görmekteyiz. Şayet bu haklar onun için de şart olsaydı kurtuluşa ererdi. Şu halde bunları edâ etmek kâfir için şart değildir, ancak kabulü şarttır. En doğrusunu Allah bilir. Aynı âyetin son kısmında büyük günah işleyen birinin, ölünceye kadar ondan tövbe etmese bile kurtulmasının mümkün olduğunu da göstermektedir. Çünkü biz, onun nefsinin bencilliğinden korunduğunu görmekteyiz. Cenâb-ı Hak, nefsinin bencilliğinden korunanın felaha erenler içinde yer alacağını vâdetmektedir. Büyük günah işleyen kişi nefsinin bencilliğinden korununca onun da felaha ereceği ümit edilir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gereği gibi saygılı olun ve ancak müslüman olarak can © Ebü Hureyreden (r.a.) rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İmam semiallâhu limen hamideh dediği zaman, siz de Allâhumme Rabbenâ lekel-hamd’ (saad! WE, 481) deyin. Zira bu sözü, meleklerin sözüne denk düşen kişinin geçmiş günahları bağışlanır”. 8 Süfyân b. Uyeyne b. Meymün el-Hilâli el-Kâfi, Ebü Muhammed; Mekke muhaddisidir. Mevâlidendir. Küfede doğmuş, Mekke'de yaşamış ve orada vefat etmiştir. Güvenilir hadis hafızlarındandı. İlmi geniş, şânı büyüktü. 198/814 yılında vefat etmiştir (Zirikli, e/-Alâm, “ Kurtubi, Tefsir, XVIII, 30; Mâverdi, en-Nüket ve'l-'uyün, V, 507. © Âyetteki “yüka” fiili meçhüldür, fâili mahzuftur, Cenâb-ı Hak'tır. Buna göre mâna şöyle olur: Allah kimi nefsinin cimriliğinden korursa...

Teğabün 64:17

Allah'a güzel bir borç verirseniz O da bunu size fazlasıyla öder ve sizi bağışlar. Bu tür âyetlerden bazı yanlış düşünceler çıkarılmaktadır. Birincisi, “Allah fakirdir, biz zenginiz' diyen yahudilerin düşüncesidir. Onlar Cenâb-ı Hakk'ın “Allah'a (O'nun muhtaç kullarına) güzel bir ödünç verenler” meâlindeki ilâhi beyanı duyduklarında öyle söylemişlerdi. Borç istemek dünyada, insanın borç aldığı o şeye muhtaç olduğu anlamına gelir. “Allah müminlerin mallarını ve canlarını satın almıştır” meâlindeki âyet de böyledir; [S]satın almak, müşterinin ona olan ihtiyacını gösterir. Allah Teâlâ kullarına, “size pek değerli ödül vardır” diyerek onları çalıştırır. Yahudiler yine derler ki başkasını çalıştıran kimse menfaatinin kendisine geleceği için çalıştırır, dolayısıyla onun çalışmasına ihtiyacı var demektir. İşte bu mantığa dayanarak onlar Allah'ın fakir ve muhtaç olduğunu zannetmişlerdir. o “Muhtaçlara yardım eden erkeklere, muhtaçlara yardım eden kadınlara ve Allaha (O'nun muhtaç kullarına) güzel bir ödünç verenlere bu fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir ödül de vardır”. 214 TE'YVİLÂATU'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ (İkincisi,) Mütezile mensupları kulun canının ve malının gerçek mânada kendi mülkü olduğunu, bunun mülkiyeti ve yönetilmesinde Allah'ın hiçbir müdahelesinin bulunmadığını zannetmişler ve şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hak, kullarından borç istemiştir, halbuki dünyada insan kendine ait mülkü borç olarak istemez. Fakat Cenâb-ı Hak insanlardan borç veya satınalma ile talep edince malın gerçekte insanın mülkü olduğunu gösterir. Sözünü ettiğimiz konuda, Mütezile'nin temel görüşünün bundan ibaret olduğunun delili de şudur: Allah Teâlâ bir bedeli olmadan hiçbir kimseye hastalık vermez, hiçbir hayvana da acı çektirmez. Bir şeyi yapmaya, ancak bir bedel ve karşılıkla sahip olan kimse gerçekte ona mâlik değildir. İşte bu gerekçeler Mütezile'ye göre, Allah'ın hakiki mâlik olmadığını, hakiki mülkiyetin kula ait bulunduğunu gösterir. Gerek yahudilerin, gerekse Mütezile'nin bu düşünceleri, “Cenâb-ı Hak kuluna dini için sadece en uygun olan işi yapar” şeklindeki iddialarından faslah) kaynaklanmış olabilir. Buna dayanarak yahudiler, Allah Teâlâ yapması gerekeni mutlaka yapmak zorundadır, şayet yapmazsa zâlim olur, demişlerdir. Karşı bir hakla veya yapmış olduğu bir işle cezalandırılan kimsenin işi hakikatte başkası için yapıldığını gösterir ve bu sebeple kişi cezalandırılır. Bundan dolayı biz diyoruz ki, onların iddiaları aslah (en uygun) teorisine dayanır. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Hakimler, akıl sahibi ve aklından istifade edilen insanlar ise söz konusu âyetleri, Cenâb-ı Hakk'ın nihayetsiz keremi ve sonsuz zenginliği diye yorumlamışlardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, kullarına önce vermekte, sonra bu nimetinin sürekli bir bedelle devam etmesi, yani âhiret mutluluğunu kazanması için ondan verdiğini borç olarak istemektedir. Lütfettiği kişiye lütfunun sürekli olmasını isteyen kimse ise lütufkârlığın son noktasında bulunmaktadır. [ ] Allah kulundan fâni olan canını da, ona ebedi bir hayatı lütfetmek üzere istemektedir; bu ise çok büyük bir cömertliktir. Kölelerine iş veren, kendisini cömert, şerefli ve asil olmakla, sonra onları ebedi bir şerefle mükâfatlandıracağını da vâdederse bu, onun çok büyük bir zengin olduğunu gösterir. İşte bu âyetler Allah Teâlâ'nın çok cömert ve Kerim olduğunu, zenginliğinin sınırının bulunmadığını, kereminin ve cömertliğinin de aklımızın idrak edemeyeceği düzeyde olduğunu göstermektedir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın kereminin ve cömertliğinin sınırsız olduğunu gösteren hususlardan biri de, fakirlerimize ve yakın akrabamıza verdiğimiz sadakalarımızı, kendisine verilen bir borç kabul etmesi ve kulun kendisi için çalışmasına da mükâfat vereceğini, insanın yapmış olduğu her şeyin mutlaka bir karşılığının bulundugunu vâdetmesidir. Hiç şüphe yok ki bu, kerem ve cömertliğin zirve noktasıdır. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Allah'a güzel bir borç verirseniz meâlindeki beyanda geçen “karz” yani borç lafzına bazıları kesip ayırmak diye anlam vermiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak, sanki şöyle buyurmaktadır: Mallarınızdan Allah için güzel bir pay ayırın. Bazıları da “Allah'a güzel bir ödünç verin”? meâlindeki âyetine, “ihtiyacınızdan fazla olan malınızı Cenâb-ı Hakk'a yönelik güzel bir borç olarak fakirlerinize verin ki, Allah da ihtiyacınız olduğunda size bunun karşılığını versin” diye anlam vermişlerdir. Allah da bunu size fazlasıyla öder. Yani dünyada Allah için yaptığınız harcamalarla şereflendiğiniz ve zinetlendiğiniz için Allah bunun sevabını size âhirette kat kat fazlasıyla öder. Allah şükrün karşılığını bol bol verir, cezada ise acele etmez. “Şekür”, yani size verdiği şeyi kendisine ikram etmenizden dolayı Allah size teşekkür etmektedir. “Halim” Allah'ın kendisini hilim ile, yani müsamahalı ve hoşgörülü olmakla nitelemesi demektir. Mütezile'ye göre ise Cenâb-ı Hak için böyle bir nitelik gerçekleşmez. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Bir insan cezayı hak ediyorsa, Allah Teâlâ lütfedip onu tehir edemez. Tehir etmesi halinde ise bu tehiri en uygun (aslah) olduğu için yapmış olur. Kendisine gerekli bulunan bir hakkı ödeyenin ise yumuşak tabiatli olmakla nitelenemeyeceği mâlumdur. Bu itiraza şöyle cevap verilir: Allah zulüm ve haksızlıktan sa- BIN kınır. Hilim, yani yumuşak huyluluk ise hak edene cezayı tehir etmek, vazgeçmek ve onu bağışlamak suretiyle yumuşak davranmaktır, bu durumda onun hilimle nitelenmesi doğru olur. Ama tehir etmesi gerekli olan bir kimse hilimle nitelendirilemez.

Teğabün 64:18

Allah, akıl ve duyularla idrak edilemeyeni de edileni de bilir. Yani insanların fiillerinden meleklere gizli kalanlarını, açık olanlarını da bilir. Yahut insanların bilemediklerini de, görüp bildiklerini de bilir. O üstündür, hikmet sahibidir meâlindeki beyanda geçen “Aziz” lafzı, hiçbir şeyin kendisini âciz bırakamadığı en üstün varlık anlamına gelir. “Hakim” de tedbirinde hiç hata bulunmayan demektir. Kurân-ı Kerimde tekrarlanan üslup ve ifade şudur ki o, kâfirlerin yaratılışını belirttikten sonra Aziz ve Hakim lafızlarını zikreder; tâ ki kâfirlere ait bozgunculuğun, Allah'ın hikmetinde ve tedbirinde bir gevşeklik gerektirmediği, O'nun üstünlüğünü ve otoritesini iptal etmediği bilinsin. Çünkü ifsat edeceğini bildiği halde, başkası için bir şey yapan kimse onun tedbirdeki bilgisizliğini gösterir. Kölesini, kendisini mahvedecek işte çaıştıran kimsenin bu davranışı onun' zelil olduğunu gösterir. Allah Teâlâ'nın, kâfirleri yarattığını belirttikten sonra kendisinin aziz olduğunu söylemesi, onların küfrünün Allah'ın izzetini eksiltmediği bilinsin diyedir. Dolayısıyla bu durumda O'na zillet bulaşmaz, zira kâfirlerin bozgunculuk yapması, O'nu hikmet ve tedbirin dışına çıkarmaz. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.

Talak 65:1

Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın. En doğrusunu Allah bilir ya, burada dolaylı bir ifade olmalıdır. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Ey peygamber! Ümmetine, eşlerinizi boşamak istediğinizde, iddetlerini gözeterek boşayın, diye söyle! Âyetin böyle anlaşılması gerektiğinin delili de, devamındaki hitap cümlesinin kadınları boşayacağınız zaman, iddetlerini gözeterek boşayınız, şeklinde kullanılmış olmasıdır. Yahut da âyet Hz. Peygambere (s.a.) hitap etmekte, fakat ümmeti kastedilmektedir; Kur'ân-ı Kerimde bunun örnekleri çoktur. İddetlerini gözeterek boşayın; Allah Teâlâ, boşamanın, iddet gözetilerek yapılması gerek! o Bu süre Medinede nâzil olmuştur ve on iki âyettir. tiğini emretmekte ve fakat iddet gözeterek boşamanın nasıl olacağını açıklamamaktadır. Âyetin bazı kırâatlerinde iddetlerinin önünde boşayın şeklinde bir zaman tayini yer almaktadır? Bu açıklamanın yapılmamasının sebebi şudur: Resülullah (s.a) onu ashabına açıklamış, onlar da bunu anlamış dolayısıyla Allah Teâlâ âyette açıklamaya yer vermemiştir, yahut da içtihatla anlamaları için bilginin beyanını müminlere havale etmiştir. Sonra, “iddetlerinin önünde” meâlindeki ifade, iddetten önce mânasına geldiği gibi iddetlerinin ön tarafında -ki ondan maksat da hayızdır- anlamına da gelir. (Jİddet müddetinin temizlikle başladığını söyleyenler, “kubu!” kelimesinin “temizliğin başında” anlamından kinâye olduğunu ifade ederler. Bunun, hayızla başladıgını söyleyenler ise, “kubul” lafzına iddetin ön tarafı anlamını verirler ki o da hayızın başıdır. Şimdi bu iki yorumdan hangisinin daha münasip olduğuna bakmamız gerekir. Kocanın, kadınla ilişkide bulunulmadığı bir temizlik müddetinin sonunda boşanması gerektiğinde fakihlerin icmâı vardır. Bu durum, “kubul” kelimesini, iddetin önündeki zaman diye yorumlamanın daha doğru olduğunu göstermektedir. Bu da hayızdır, dolayısıyla hayızla iddete başlamak daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir. Aziz ve Celil olan Allah'ın iddeti sayın emrinden iki şey anlaşılır: Birincisi, iddet süresi içinde uyulması gereken hükümleri ve hakları koruyup yerine getirin. İkincisi, kadınların iddetlerini koruyun, bundan maksat da beklemek zorunda oldukları hayız sayısıdır, bunun az veya çok olmamasıdır. Sonra, Allah Teâlâ'nın bu “sayma” işini kocalara yüklemesinin iki sebebi olabilir: Birincisi, o süre zarfında kadının hakları ve maişetinin kocaların sorumluluğunda bulunmasıdır. İkincisi, iddet süresi içerisinde çocukların korunup güven altına alınmasından doğan faydanın da onlara ait bulunmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. Rabbiniz Allah'a saygısızlıktan sakının. Apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Buradaki onları evlerinden anlamına gelen ifade - Allah kendilerine rahmet eylesinâlimlerimize ait bir görüşün doğruluğunu göstermektedir. Şöyle ki adamın biri, falancının evine girmeyeceğine dair yemin etse, sonra da girse, o kişi orada emanetçi veya kiracı olarak bulunsa bile yeminini bozmuş olur. Bunun delili, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette Cenâb-ı Hakk'ın, evlerin mülkiyeti hakikatte kocalarına ait olduğu halde onu kadına nispet etmesidir. Yüce f Abdürrezzâk, Tefsir, III, 315-316; Süyüti, ed-Dürru’l-mensůr, VIII, 190. Allah'ın “O kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun”? meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Sonra da Cenâb-ı Hak onları evlerinden çıkarmayın buyurmaktadır. Buradaki evlerinden tamlaması ile, kocalarının onları iskân etmiş olduğu ev kastedilmiştir. İşte evin kadına nispet edilmesi sahih olunca, mezhep âlimlerimizin görüşünün sahih olduğu da ortaya çıkmış olur. (Jimam HH Şafii, falancının “meskenine” girmeyeceğine yemin eden, sonra da onun kiracı olarak oturduğu meskene giren kişi hakkında yeminini bozmuş olur demiş; falanın evine (beyt) girmeyeceğim diye yemin eden kimse ise yeminini bozmuş olmaz, demiştir. O, yeminini bozmuş sayılacağına “mesken” lafzı ile delil getirmiştir, çünkü yapılan yemin, içinde oturulan meskenin hakikatidir. Şayet bu durum, onun yemininin bozulmuş sayılacağının delili ise ve o adamın içinde yaşadığı meskene girmekle yemini bozuluyorsa, onun geceyi geçirmiş olduğu eve (beyt) girmesiyle de yemini bozulmuş olmalıdır. Bilinmelidir ki yeminin bozulması meselesi “beyt”, yani ev anlamındaki kelimeye daha yakındır, çünkü Cenâb-ı Hak tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, içinde geceyi emanetçi olarak geçirmiş olsalar da evleri (buyüt) kadınlara nispet etmiştir; fakat bu muhteva “süknâ” kökünde bulunmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça. Burada apaçık anlamına gelen kelime “mubeyyine” diye de, “mubeyyene” diye de okunmuştur. Bazıları buradaki istisnâyı, onları evlerinden çıkarmayın meâlindeki cümleye, bazıları da onlar da çıkmasınlar anlamındaki cümleye bağlar. Bunların her birinin ikişer açıklaması vardır: Birincisi, apaçık bir hayâsızlık yapmış olmadıkça onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar meâlindeki cümleye kadının zina etmesi kastedilmiştir; yani zina ederlerse kendilerine had uygulanması için evden çıkarın! (İkincisi, kocasının aile efradına karşı kötü dil kullanmaları kastedilmiştir. Buna göre de, kötü dil kullanmaları halinde onları evden çıkarın, denilmektedir. İstisnayı onlar da evden çıkmasınlar meâlindeki cümleye bağlayanlar buna “lâkin”, yani fakat mânası verirler. Bu, tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın “Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlik dilenir” meâlindeki âyeti gibihayâsızlık yapmış olmadıkça kendileri de çıkmasınlar, buyurması da bunun gibidir. O, sanki şöyle buyurmuştur: Onlar çıkmasınlar, fakat çıkacak olurlarsa bu hayâsızlıktan olur. Bu durum, buradaki çıkış yasağının intikale değil, bizâtihi çıkma fiiline yönelik olduğuna işaret eder. Diğer bir açıdan âyete bakıldığında, “bir hayâsızlık yapmış olmadıkça evlerinden çıkmasınlar” ifadesi göze çarpar, şayet çıkarlarsa bir hayâsızlığa düşmelerinden korkulur. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Efendisinin izni olmadan evlenen köle zinakârdır”, Bunun anlamı, şayet izinsiz evlenir ve ilişkide bulunursa zina etmiş sayılır şeklindedir. O'nun, evlenerek ilişkide bulunmasından ve bunun da zina sayılabileceğinden korkulduğu için izinsiz evlenmesi yasaklanmıştır, yoksa bizâtihi evlenmenin zina olacağı anlamında değildir. İşte bir hayâsızlık yapmış olmadıkça evlerinden çıkmasınlar meâlindeki beyanda getirilen yasaklama, bizâtihi evden çıkmasına değil, bunun kendisini hayâsızlığa götüren bir vasıta ve yol olmasına yöneliktir. Sonra da Allah Teâlâ burada apaçık anlamına gelen “mubeyyine” lafzını kullanmaktadır. Bu lafzı “mubeyyine” (yâ'nın kesresi ile) diye okuyanlara göre mâna şudur: Kişi kötülüğü düşündüğü zaman onun gerçekten hayasız olduğunu anlar. “Mubeyyene” (yâ'nın fethası ile)” okuyana göre ise onun hayâsız oluşu, deliller ve hüccetlerle apaçıktır, anlamını kasteder. [Allah'ın Koyduğu Sınırlar] Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlarıdır. “Hudüd” engeller, geçilmesi helâl olmayan yasaklar demektir. Buradan hareketle kapıcıya haddâd denilmiştir, çünkü onun koyduğu sınırlar her nevi eşyanın o sınırı geçmesine mani olmaktadır. Haddin gerçek anlamı varılan son nokta, ötesine geçilemeyen sınır demektir. Durum böyle olunca bunu tefsir edecek olan kişi, isterse onu itâat ile mâsiyet veya helâl ile haram arasındaki sınır diye yorumlar, çünkü Cenâb-ı Hak bu âyette çeşitli yasakları zikretmiş ve bütün bunları “sınırlar” diye anmıştır. Kim Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa aslında kendisine yazık etmiş olur. Yani kendine zarar vermiş olur. Bu ilâhi beyanın anlamı şöyle de olabilir: Cenâb-ı Hakk'ın koyduğu sınırı aşan kimse, kendisini, Rabb'inin koymadığı bir mekâna koymuş olur. Zulmün gerçek anlamı, bir şeyi ait olmadığı yere koymaktır. Âyetin diğer bir yorumu da şöyledir: Allah'ın koyduğu engelleri ve yasakları aşan kimse [Ş]kendine zulmetmiş olur. Cenâb-ı Hak, konulan yasakların yol açtığı fayda ve zararlar Allah'a değil imtihan edilenlerin şahsına döneceğini ifade etmektedir. Bilemezsin ki belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir. Yani karısını boşamasın, çünkü boşayacak olursa, belki de Allah, ondan sonra yaptığı şeyden bir pişmanlık veya kadına bir arzu yaratacaktır, bunu bilemez. Burada yasağın bizâtihi talâka işaret ettiği görülmektedir. Talâkın ilâhi hikmet gereği istenmeyen bir şey olduğunu daha önce açıklamıştık. Zira o, Allaha yaklaşma vasıtalarından biri değildir ki onunla Allaha daha yakın olunsun, faydalı bir iş değildir ki onunla daha çok fayda elde edilsin. Bilâkis ondan maksat eğitmek ve kurtuluştur. Tek talâk vermek fazlasına da yeterlidir. Bu âyet sanki bizâtihi talâktan ve birden fazla talâk vermekten sakınmaya işaret etmektedir. Bilemezsin ki belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir. Bu beyanın yorumundan maksat, şayet kadına arzu duymak ve geçmişe dair pişmanlık duymaksa bu, Mütezile'ye ait görüşlerin yanlış olduğunu gösterir. Şöyle ki arzu ve pişmanlık, kullara ait fiillerdendir. Halbuki bilemezsin ki belki Allah bundan sonra yeni bir durum ortaya çıkarıverir, meâlindeki cümlede Allah onu kendi zatına nispet etmektedir. Durum böyle olunca, Cenâb-ı Hakkın, kulların fiillerini bir eylem ve tedbir olarak yarattığı ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. Şâfii âlimleri şöyle demiştir: Onları boşayın anlamındaki “fetallıkühunne” (gayi) sözü, talâkın sayısını değil boşama vaktini ifade eder. Koca, kaç kez talâk verecekse o vakitte verir. Ancak bu görüş doğru değildir; çünkü bu âyet ancak iki şekilde yorumlanırsa doğru olur: Maksat ya talâkın miktarı konusunda insanlar arasında yerleşen anlayıştır, ya da onun hikmeti konusundaki anlayıştır. Onları boşayın meâlindeki beyandan sözünü ettiğimiz iki cihetten de üç talâk mânası çıkmaz. Bir insan başka birine “karımı boşadım” dese, bunun üç talâka işaret etmesi için, onun üç talâka niyet etmiş olması gerektiğine bakmaz mısın? İşte bu da, söz konusu âyetten sayı olarak üç talâkın anlaşılamayacağını gösterir. Meselenin hikmet yönüne gelince; )daha önce de belirt- PIE tiğimiz üzere talâk, Allah'a yaklaşma vasıtalarından biri değildir ki daha yakın olabilmek için daha çok talâk verilmesi istensin; faydalı bir iş değildir ki daha çok fayda görmek için daha çok talâk verilmiş olsun. Ondan maksat sadece terbiye etmek ve kurtuluştur. Buradan da onun ruhsat anlamında meşru görüldüğü sonucu çıkar. Ruhsatların ise bir eylemin çok yapılması ile ilgisi yoktur. Durum böyle olunca, onları iddetlerini gözeterek boşayın meâlindeki cümleden üç kez boşayın anlamı çıkmaz. Talâkın sayısını bildirmek, onun vaktini bildirmekten daha uygundur; çünkü talâk için tayin edilen vaktin geçmesi ona zarar vermez. Fakat şüphe yok ki talâk sayısının fazla yapılması kendisine zarar verir. En doğrusunu Allah bilir. Onları boşayın anlamındaki cümleden üç talâk kastedilmediğinin delillerinden biri de, “Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun”? meâlindeki âyettir. Buna göre, şayet üç talâk kastedilseydi onları nikâhlarında tutmalarının mümkün olmayacağında şüphe yoktur. Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun, anlamındaki ifadenin, daha önce geçen onları boşayın cümledeki talâka işaret ettiği de mâlumdur. Şayet maksat üç talâk olsaydı, onları ya uygun biçimde tutun diye buyurulmasının anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Liy Tsi Ki AAVA Ais h is (693 pry --- Dipnotlar: dir. Yani orada boş söz değil, fakat hoş söz duyarlar. [§]Bu âyette “selâm” Bİ lafzının “lağv” kelimesinden istisnâ edilmesi ihtimali yoktur. Çünkü lağivde selâmet yoktur ki ondan istinâ edilmiş olsun. Allah Teâlâ'nın apaçık bir bk., Abdüllatif el-Hatib, Mu'cemir'l-kırâât, IX, 500. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, IH, 377; Tirmizi, “Nikâh” 21. Âsım, İbn Muhaysın ve Hasandan naklen İbn Kesir ve Ebü Bekir “mubeyyene” yâ'nın fethi ile okumuştur (Abdüllatif el- Hatib, Mu'cemü'!-kırâât, IX, 500).

Talak 65:2

Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın. Bu âyette çeşitli faydalar ile fıkıh ve fıkhi hükümler açısından muhtelif deliller vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın, diye buyurmaktadır. Âyette geçen “mâruf” kelimesi, örfte bir söz türünden olmaktan çok fiil türündendir. Çünkü ancak davranış türünden olarak o kadına iyilik, infak ve benzeri hususlarda güzel muamele yapılmış olur. Bu ise bir fiil türüdür. Öyleyse kadını mâruf şekilde tutmanın hakikati, ancak ona karşı olan davranıştır. Bundan dolayı biz diyoruz ki koca, fiil olarak karısına dönerse, bu rücü sayılır. [ ]Şayet “Cenâb-ı Hak içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun, buyurmadı mı? Söz olmadan sadece fiil yoluyla şahit tutmak nasıl olacak?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hakk'ın şahit tutun buyurması, herkes bilir ki bu iş zaten şahitlerin huzurunda yapılıyorsa, o zaman şahit tutmanın anlamı olmaz. Onlar olayı duyduklarında, ister şahitlik etsinler ister etmesinler, zaten ona şahit olmuşlardır. Durum böyle olunca, bu şahit tutmak emri, daha önce geçen onları uygun biçimde tutun hükmüne dayandığı ortaya çıkar. Bunun ise fiillere uygulanması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Meseleye başka bir açıdan baktığımızda, “alışveriş yaptığınızda şahit tutun” meâlindeki âyette şahit tutulması emredilmesine rağmen şahitsiz yapılan her türlü akit de caizdir. Şahit tutulması şartı akdi kuvvetlendirmek içindir, Hz. Peygamber'in (s.a.) “şahitsiz nikâh olmaz”! buyurduğu gibi bu kuvvetlendirme ancak şahitlerin varlığı ile mümkün olur. Buna göre içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun beyanındaki şahit tutma emri, bu işi şahitsiz olarak yapmanın da doğru olacağını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun. Bu beyan, boşanmak için üç temizlik halinin beklenmesi gerektiğini emreden âyetteki kurü” lafzından kastedilen mânanın" hayız olduğuna da işaret eder. Çünkü buna benzer beyanlar Allah'ın kitabının çeşitli yerlerinde zikredilmiştir: Cenâb-ı Hak bir yerde “kadınlar bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size sorumluluk yoktur”? diye buyurmakta, başka bir yerde de “kadınlar bekleme sürelerini tamamladıklarında, aralarında mâkul ve meşru ölçülerde rızalaştıkları takdirde boşayan kocalarıyla yeniden evlenmelerine engel olmayın” buyurmaktadır. Yukarıdaki âyette de bekleme sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun, diye emredilmiştir. Bu âyetlerin, konuları aynı olsa da lafızlarının anlamları farklıdır. Burada, süreyi doldurmak ifadesi ile ya süreyi tamamlayıp bitirmek ya da bitmeye yaklaşmak kastedilmiştir, şeklindeki iki farklı görüş bulunmaktadır. Süreyi bitirmeye yaklaşmak söz konusu olduğunda, bu görev kocaya düşer. [ާ] Çünkü süre tamamlanmadan önce kadınları tutmak erkeklerin hakkıdır. Erkekler, süre dolmadan kadınlarda hak sahibidirler, ama süre dolduktan sonra hakları biter. İşte buradaki sürelerini doldurduklarında anlamındaki cümle ile süreyi tamamlanmasını değil tamamlamaya yaklaşmak, tamamlamaya yakın zamanı gözetmek kastedildiği sabit olunca, âyetteki “akrâ” kelimesi ile hayızın kastedildiği de anlaşılmış olur. Zira maksat temizlik olsaydı süreyi tamamlamaya yaklaşmanın anlamı kalmazdı, çünkü çok olması açısından temizlik süresinin sonu yoktur. Halbuki hayızın, bilinen bir süresi vardır; onun süresi ya on gündür veya daha azdır. Şayet on gün ise bu sayılarak bilinir, Eğer on günden az ise, kan kesildiği zaman henüz yıkanmadan da kocası karısına dönüş yapabilir. İşte bu, süreyi tamamlamaya yaklaşmaktır. Sözünü ettiğimiz bu husus ise temizlik günleri ile gerçekleşmez. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, Cenâb-ı Hak burada onları uygun biçimde tutun, buyurmaktadır. Buradaki tutmak emri zâhirde, iddet süresi içinde kadının, erkeğin mülkiyetinde olduğunu göstermektedir. Nitekim başka bir âyette, “kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler” buyurmaktadır. Bu beyan, kadını geri alma emrinin uygulanabilmesi için sürenin bulunması gerektiğini göstermektedir. Bu ise, ric'i talâkta ilişkinin haram olduğu görüşünde olan Şâfii'ye delil oluşturur. En doğrusunu Allah bilir ya, ama bize göre bunun mânasını, yahut onlardan uygun biçimde ayrılın, ifadesiyle anlarız. Verilen talâkın varlığından sonra bu ifadenin kullanılması, onunla ayrılığın kastedilmediğini gösterir. Onun anlamı şudur: O kadınları iddetleri sona erene kadar terk edin, sonra onlardan ayrılırsınız. Bu durumda verilen o talâkla bir çeşit ayrılık ortaya çıkmış demektir; şöyle ki iddetleri sona ermesi halinde onlardan ayrılmak hak ve meşru hale gelir ve böylece hemen ayrılma durumu ortaya çıkar. Bu sebeple Onları nikâhınızda tutun emri mülkiyetin devamına, “kocaları onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler” meâlindeki beyan da talâkla oluşan şüphenin kaldırılmasına yönelik olur. [9]Bu anlayış, Cenâb-ı Hakk'ın “Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer geriye kadınlarına dönerlerse, Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir. Boşamaya karar vermiş olurlarsa, şüphe yok ki Allah her şeyi işitir ve bilir” meâlindeki beyanın muhtevasına da uygun düşmektedir. Bu âyette “dönerlerse” anlamına gelen “fey” lafzından maksat rücü etmektir. Bilindiği üzere “ilâ” ile yani eşine yaklaşmamaya yemin etmekle ayrılığın vukü bulmadığı herkesin mâlumudur. Ama sonuç itibariyle ayrılık gerektiren ilâ şu anda da ayrılık şüphesini icap ettirir. Bundan maksat da nikâhın zevâlinin tahakkukudur. Buradaki şüpheyi gidermek için de âyette “fey” lafzı kullanılmıştır. Erkeğin kadını terketmesi fiili, kadına boşama kararı olarak dönmez. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. “Mâtrüf” kelimesine gelince, biri sana bir iş yapar, sen de onu anlayıp güzel kabul edersen o mâruftur, şayet onu reddeder ve kötü görürsen, mâruf değildir; yahut Cenâb-ı Hakk'ın bize bu âyette öğretmiş olduğu müracaât (dönme) ve mufârekât (ayrılma) uygulamalarıdır. Gerçek anlamda mâruf olan kalplerin tatmin olduğu, ruhların huzur ve sükün bulduğu şeydir. İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun. Buradaki içinizden adaletli iki kişi meâlindeki beyan şu demektir: İçimizde fâsıklar da bulunabilir, fakat fısk kişiyi imandan çıkarmaz. Başka bir âyette geçen “rıza göstereceğiniz şahitler”? meâlindeki ifade de bunun gibidir. Yani aramızda bazan razı olunamayacak kişiler de olacaktır; onlardaki razı olunmayan nitelik, kendilerini imandan çıkarmaz. [Şahitlik Allah İcin Yapılmalı] Şahitliği Allah için özenle yerine getirin. Cenâb-ı Hak burada, şahitliği kendi zatına nispet etmekle, yapılan şahitliğin davalı taraflardan birine zarar, diğerine fayda vermesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmiş ve sanki şöyle demiştir: Şahitlik yapanlardan bazıları şahitliğinin fayda sağlayacağı kişinin memnuniyetine veya öfkesine bakmasın, siz bu görevinizi sadece Allah Teâlâ için yapın. (lİşte Allah'a ve âhiret gününe inananlara öğütlenen budur. Öğüt, PZ inansın inanmasın herkese verilir, fakat burada, verilen öğütten istifade edeceği bilinen Allah'a ve âhiret gününe inanan insanlar kastedilmektedir. “Sen ancak zikre uyanı uyarabilirsin”? meâlindeki âyet de aynı anlamdadır. Yani uyarmak, ancak Kur'ân'a uyan insanlara fayda verir. “Onu hakkını vererek okuyanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır” meâlindeki âyet de aynı anlamdadıır. Yani iman edenler, Kur'ân'ı okumaktan faydalanırlar. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette geçen verilen öğüt anlamındaki ifade, önceki âyetlerde geçen talâk, iddet, kadınları evlerinden çıkarmama ve onların nafakasını karşılama konularında verilen emirler anlamına gelir. Bu emirlere uyanlar ve bu âyetlerde getirilen yasaklardan kaçınanlar, ancak Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Daha önce anlattığımıza göre “takvâ” kelimesinin, tek başına zikredildiğinde çeşitli emirleri ve nehiyleri düzenlediğini daha önce açıkladık. “Birr” ve “ihsân” lafızlarıyla birlikte zikredildiğinde ise her biri ayrı mânaya gelir. Bu âyette takvâ kavramı tek başına zikredilmiştir, dolayısıyla bazı emirleri ve nehiyleri düzenlemiş olması muhtemeldir. Şimdi, kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa meâlindeki beyanda açıklanan birtakım sınırlar kastedilmiştir, kim o sınırları ihlal etmezse demektir. Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir, mânasına gelmesi mümkündür. Yahut, kim emrettiği ve nehyettiği konularda Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, şüpheli şeylerden korumak ve haramlardan uzaklaştırmak konusunda Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Bu beyanın hüküm açıklanmayan sınırlarla şüpheli olan sınırlar anlamına gelir. Veya kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa yani, kim emrettiği ve nehyettiği hususlar uygun şekilde gayret ederse, onu hidâyete sevketmek ve gideceği yola iletmek için Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Cenâb-ı Hakk'ın “bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”” buyurduğuna bakmaz mısın? Takvâya sarılan insanın dünya ve âhiret hayırlarına nail olması mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ takvâyı ve onun peşinden gelen çeşitli âyetlerde zikretmiştir: Bir yerde kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir, buyurmuş; başka bir yerde “kim Allah'a saygısızlık- EE tan sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir”, buyurmuş; diğer bir âyette “Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir karşılık verir””, buyurmuş; bir diğerinde “Allah, takvâ ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır””, buyurmuş; yani Cenâb-ı Hak kendisine karşı saygılı davrananlara yardım etmek, destek olmak, başarılı kılmak ve korumak suretiyle onlarla beraber olduğunu beyan etmiştir. Allah'ın yardım ettiği insanı kimse mağlup edemez. O'nun koruduğu birini kimse saptıramaz. İşte insan bu iki özelliğe sahip olursa, dünya ve âhiretin bütün hayırlarına ulaşır. Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa meâlindeki cümle, kim Allah'ın cezasından sakınırsa, dünyada sıkıntıya uğramaktan, ölümün sarhoşluğundan ve sıkıntısından, âhiret sıkıntılarından ve belalarından ona bir çıkış yolu gösterir, anlamına gelmesi de mümkündür. Kezâ kim kazancında ve ticaretinde Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Cenâb-ı Hak şüpheli ve haram olan şeylerden salim olması için ona bir çıkış yolu gösterir, anlamına da gelebilir. Nihayet burada geçen âyetlerde konulan sınırlara uyup kadınlarla arkadaşlık konusunda kendisine emredilen çizgiyi koruyarak kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah onun önem verdiği her iki cihetten de kendisine bir çıkış yolu gösterir, anlamlarına da gelir. Ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Bu cümlenin, kişi, âyette belirtilen sınırları koruduğu zaman belirttiğimiz şekilde mal ve kadın konusunda onu rızıklandırır, anlamına gelmesi mümkündür. Bunun her türlü ticaret ve kazanç yolları anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Çünkü tüccarlar, ticaretlerine kattıkları şüpheli işlemler ve haramlardan dolayı kazanıp mallarını çoğalttıklarını zannederler; bunlardan uzak durdukları takdirde ise aynı şekilde kazanamayacaklarını düşünürler. İşte Cenâb-ı Hak onlara, ticaretlerinde şüpheli ve haram olan şeylerden uzak durdukları takdirde hiç beklemedikleri yerden kendilerine rızık vereceğini haber vermektedir. Bu âyetin, kâfirlere hitap etmiş olması da mümkündür. Çünkü onlar, Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme, iman ettikleri takdirde, rızıklarının eksileceğinden ve sıkıntıya düşeceklerinden korkuyorlardı. )Cenâb-ı Hakk'ın “Biz seninle beraber doğru EH yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız diyorlar”? meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Sanki Allah Teâlâ, İslâm'a girmekle uğrayacaklarını zannettikleri zararlar konusunda onlara güvence vermekte, şayet O'nun birliğine inanır ve peygamberine iman ederlerse, hiç beklemedikleri yerden kendilerine rızık vereceğini ve geçimlerini bollaştıracağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Bu beyan, başına gelen her türlü felâkete karşı Allah'a dayanan ve her nevi belaya karşı O'na teslim olan anlamına gelebilir. “Vekil”, bütün işlerin kendisine havale edildiği kişidir; onun koruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Başına gelen felâketlere karşı Allaha dayanan insana Allah kâfidir, onun işleri Allaha havale edilmiştir. Ona koruyucu, yardımcı ve destekçi olarak Allah kâfidir. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Yani insanların başına geleceğini haber vermiş olduğu hükmünü, vâdini ve tehdidini (vaid) mutlaka yerine getirir. Dilediğini sonuca ulaştırandır meâlindeki beyan, Allah, peygamberine, ümmetinin son nesline kadar tebliğ etmesini emrettiği şeyleri, sanki Resül-i Ekrem onlara tebliğ etmiş gibi boyun eğmelerini sağlayandır, anlamına da gelebilir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Kulların amellerinden her birinin âhirette mutlaka bir ölçüsü ve sevabı vardır. Bize göre ise bunun anlamı şudur; Cenâb-ı Hak, kıyâmet gününe kadar güzel ve çirkin, olmuş ve olacak her şey için ilâhi hikmete bağlı bir ölçü koymuştur. Kulların fiillerine bakmaz mısın; bu fiiller bir zaman ve mekânda ve belki şartlar dâhilinde insanların tedbirinden sâdır oluyor, Cenâb-ı Hak ise o kulun fiilini kendisinin koymuş olduğu ölçüden meydana getirmiş olduğu bilinsin diye o mekânı, o zamanı ve o fiili takdir etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ona hiç beklemediği yerden rızık verir meâlindeki cümlenin başka bir izahı da şöyledir: Cenâb-ı Hak bütün rızkı insanların beklemediği yere koymuş olsaydı da olurdu. Çünkü hakikatte rızık, insanın beslendiği ve güç-kuvvet kazandığı bir şeydir, bu ise bizzat yemek ve içmekle değil yeme ve içme gücünün organlara dağılması ile kazanılır. Bu da ancak Cenâb-ı Hakk'ın lütfu sayesinde gerçekleşmektedir. Buna göre yemek ve içmekle kazanılan kuvvet ancak insanın beklemediği bir şekilde uzuvlara ulaşması ile mümkün olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir. Bu beyanda Allah'a saygısızlıktan sakınmayana, beklemediği yerden rızık vermeyeceği anlamı yoktur. Çünkü biz dünyada, Allaha saygısızlıktan ister sakınan ister sakınmasın niee insana Cendb- Hakk'ın hiç beklemediği yerden ozıklandırdığın görmekteyiz. Şu halde âyetteki tahsisin faydası orada sikti yeyen şeyin dışında kalanı reddetmek değildir. Ama söz konusu tahsisin faydasi gudin: Alalia saygasızlıktan sakınan kişiyi O, hiç beklemediği helâl yollanılan vazıklandırır ve böylesi bundan dolayı asla kınanmaz. Halbuki Allah'tan korkmayanlar için böyle bir durum söz konusu değildir. Yardım istenecek olan indeve Mühür Kim Allah'a dayanıp güyenirse Allah ona yeter. Bu beyan sebeplere başvurmayı terketmeye işaret etmez. Ne var ki Cenâb-ı Hak, insanların birbirlerine sığındıklarını ve birbirlerinden yardım istediklerini görünce Allaha yönelip sığınmalarım emretmiştir. Ayrıca bütün bu sebepleri, rızıklarının kendisine bağlandığı bir ana eksen değil, üzerlerine yüklenen bir imtihan olarak görmelerini emretmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, “Allahın lütfundan nasip arayın”” buyurduğunu görmez misin? O ticaretten bu lütfu anlaması gerektiğini nasıl emetmiştir? Dolayısıyla bütün o çalışmalar, insanların, Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna ulaşması için bir sebeptir. Rızık konusunda gayeye ulaşmanın ve her türlü korkudan emin olmanın ana merkezi Cenâb-ı Hak'tır. En doğrusunu Allah bilir, [İddet Beklemenin Sebebi] Alimler iddet konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları rahimin temizlenmesidir derken, bazıları da kendisiyle maksadın tamamlanmış olduğu nikâhı takip eden bir ibadettir, der, Bu sonuncu görüş, bize göre çeşitli açılardan en doğru olan görüştür. Birincisi, rahimin temizlenmesi, talâktan önce edep ve sünnet açısından gereklidir. Binaenaleyh karısını boşamak isteyen kimse kadının hayız görerek rahminin temiz olduğuna dikkat etmesi ve ondan sonra boşaması gerekir. İddet ise ancak talâktan sonra söz konusu olur. Böylece iddetin, az önce söylediğimiz gibi maksadın tamamlanmış olduğu nikâhın ardından bir ibadet olduğu ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. İkinci bir anlam da şudur: İddetle rahmin temizlenmesi kastedilmiş olsaydı onun tek bir hayız görmesi buna kâfi gelirdi. Burada sayı kullanılınca -halbuki rahmin temizliği için tek hayız yeterlidir- onun ilk yoruma dayandığı anlaşılmış olur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: b o Tirmizi, “Nikâh” 15.? “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okuyanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır”. “Cuma namazı kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasip arayın” (el-

Talak 65:3

Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın. Bu âyette çeşitli faydalar ile fıkıh ve fıkhi hükümler açısından muhtelif deliller vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın, diye buyurmaktadır. Âyette geçen “mâruf” kelimesi, örfte bir söz türünden olmaktan çok fiil türündendir. Çünkü ancak davranış türünden olarak o kadına iyilik, infak ve benzeri hususlarda güzel muamele yapılmış olur. Bu ise bir fiil türüdür. Öyleyse kadını mâruf şekilde tutmanın hakikati, ancak ona karşı olan davranıştır. Bundan dolayı biz diyoruz ki koca, fiil olarak karısına dönerse, bu rücü sayılır. [ ]Şayet “Cenâb-ı Hak içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun, buyurmadı mı? Söz olmadan sadece fiil yoluyla şahit tutmak nasıl olacak?” diye bir soru sorulursa buna şu cevap verilir: Cenâb-ı Hakk'ın şahit tutun buyurması, herkes bilir ki bu iş zaten şahitlerin huzurunda yapılıyorsa, o zaman şahit tutmanın anlamı olmaz. Onlar olayı duyduklarında, ister şahitlik etsinler ister etmesinler, zaten ona şahit olmuşlardır. Durum böyle olunca, bu şahit tutmak emri, daha önce geçen onları uygun biçimde tutun hükmüne dayandığı ortaya çıkar. Bunun ise fiillere uygulanması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Meseleye başka bir açıdan baktığımızda, “alışveriş yaptığınızda şahit tutun” meâlindeki âyette şahit tutulması emredilmesine rağmen şahitsiz yapılan her türlü akit de caizdir. Şahit tutulması şartı akdi kuvvetlendirmek içindir, Hz. Peygamber'in (s.a.) “şahitsiz nikâh olmaz”! buyurduğu gibi bu kuvvetlendirme ancak şahitlerin varlığı ile mümkün olur. Buna göre içinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun beyanındaki şahit tutma emri, bu işi şahitsiz olarak yapmanın da doğru olacağını gösterir. En doğrusunu Allah bilir. Sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun. Bu beyan, boşanmak için üç temizlik halinin beklenmesi gerektiğini emreden âyetteki kurü” lafzından kastedilen mânanın" hayız olduğuna da işaret eder. Çünkü buna benzer beyanlar Allah'ın kitabının çeşitli yerlerinde zikredilmiştir: Cenâb-ı Hak bir yerde “kadınlar bekleme sürelerinin sonuna geldiklerinde kendileri hakkında, normal ölçülerde yapıp ettiklerinden size sorumluluk yoktur”? diye buyurmakta, başka bir yerde de “kadınlar bekleme sürelerini tamamladıklarında, aralarında mâkul ve meşru ölçülerde rızalaştıkları takdirde boşayan kocalarıyla yeniden evlenmelerine engel olmayın” buyurmaktadır. Yukarıdaki âyette de bekleme sürelerinin sonuna ulaştıklarında onları uygun biçimde tutun, diye emredilmiştir. Bu âyetlerin, konuları aynı olsa da lafızlarının anlamları farklıdır. Burada, süreyi doldurmak ifadesi ile ya süreyi tamamlayıp bitirmek ya da bitmeye yaklaşmak kastedilmiştir, şeklindeki iki farklı görüş bulunmaktadır. Süreyi bitirmeye yaklaşmak söz konusu olduğunda, bu görev kocaya düşer. [ާ] Çünkü süre tamamlanmadan önce kadınları tutmak erkeklerin hakkıdır. Erkekler, süre dolmadan kadınlarda hak sahibidirler, ama süre dolduktan sonra hakları biter. İşte buradaki sürelerini doldurduklarında anlamındaki cümle ile süreyi tamamlanmasını değil tamamlamaya yaklaşmak, tamamlamaya yakın zamanı gözetmek kastedildiği sabit olunca, âyetteki “akrâ” kelimesi ile hayızın kastedildiği de anlaşılmış olur. Zira maksat temizlik olsaydı süreyi tamamlamaya yaklaşmanın anlamı kalmazdı, çünkü çok olması açısından temizlik süresinin sonu yoktur. Halbuki hayızın, bilinen bir süresi vardır; onun süresi ya on gündür veya daha azdır. Şayet on gün ise bu sayılarak bilinir, Eğer on günden az ise, kan kesildiği zaman henüz yıkanmadan da kocası karısına dönüş yapabilir. İşte bu, süreyi tamamlamaya yaklaşmaktır. Sözünü ettiğimiz bu husus ise temizlik günleri ile gerçekleşmez. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, Cenâb-ı Hak burada onları uygun biçimde tutun, buyurmaktadır. Buradaki tutmak emri zâhirde, iddet süresi içinde kadının, erkeğin mülkiyetinde olduğunu göstermektedir. Nitekim başka bir âyette, “kocaları, onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler” buyurmaktadır. Bu beyan, kadını geri alma emrinin uygulanabilmesi için sürenin bulunması gerektiğini göstermektedir. Bu ise, ric'i talâkta ilişkinin haram olduğu görüşünde olan Şâfii'ye delil oluşturur. En doğrusunu Allah bilir ya, ama bize göre bunun mânasını, yahut onlardan uygun biçimde ayrılın, ifadesiyle anlarız. Verilen talâkın varlığından sonra bu ifadenin kullanılması, onunla ayrılığın kastedilmediğini gösterir. Onun anlamı şudur: O kadınları iddetleri sona erene kadar terk edin, sonra onlardan ayrılırsınız. Bu durumda verilen o talâkla bir çeşit ayrılık ortaya çıkmış demektir; şöyle ki iddetleri sona ermesi halinde onlardan ayrılmak hak ve meşru hale gelir ve böylece hemen ayrılma durumu ortaya çıkar. Bu sebeple Onları nikâhınızda tutun emri mülkiyetin devamına, “kocaları onları kendilerine geri çevirme hususunda başkalarından daha ziyade hak sahibidirler” meâlindeki beyan da talâkla oluşan şüphenin kaldırılmasına yönelik olur. [9]Bu anlayış, Cenâb-ı Hakk'ın “Kadınlarından uzaklaşmaya yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer geriye kadınlarına dönerlerse, Allah çok bağışlayıcıdır, sonsuz rahmet sahibidir. Boşamaya karar vermiş olurlarsa, şüphe yok ki Allah her şeyi işitir ve bilir” meâlindeki beyanın muhtevasına da uygun düşmektedir. Bu âyette “dönerlerse” anlamına gelen “fey” lafzından maksat rücü etmektir. Bilindiği üzere “ilâ” ile yani eşine yaklaşmamaya yemin etmekle ayrılığın vukü bulmadığı herkesin mâlumudur. Ama sonuç itibariyle ayrılık gerektiren ilâ şu anda da ayrılık şüphesini icap ettirir. Bundan maksat da nikâhın zevâlinin tahakkukudur. Buradaki şüpheyi gidermek için de âyette “fey” lafzı kullanılmıştır. Erkeğin kadını terketmesi fiili, kadına boşama kararı olarak dönmez. Açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. “Mâtrüf” kelimesine gelince, biri sana bir iş yapar, sen de onu anlayıp güzel kabul edersen o mâruftur, şayet onu reddeder ve kötü görürsen, mâruf değildir; yahut Cenâb-ı Hakk'ın bize bu âyette öğretmiş olduğu müracaât (dönme) ve mufârekât (ayrılma) uygulamalarıdır. Gerçek anlamda mâruf olan kalplerin tatmin olduğu, ruhların huzur ve sükün bulduğu şeydir. İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun. Buradaki içinizden adaletli iki kişi meâlindeki beyan şu demektir: İçimizde fâsıklar da bulunabilir, fakat fısk kişiyi imandan çıkarmaz. Başka bir âyette geçen “rıza göstereceğiniz şahitler”? meâlindeki ifade de bunun gibidir. Yani aramızda bazan razı olunamayacak kişiler de olacaktır; onlardaki razı olunmayan nitelik, kendilerini imandan çıkarmaz. [Şahitlik Allah İcin Yapılmalı] Şahitliği Allah için özenle yerine getirin. Cenâb-ı Hak burada, şahitliği kendi zatına nispet etmekle, yapılan şahitliğin davalı taraflardan birine zarar, diğerine fayda vermesinin kaçınılmaz olduğunu ifade etmiş ve sanki şöyle demiştir: Şahitlik yapanlardan bazıları şahitliğinin fayda sağlayacağı kişinin memnuniyetine veya öfkesine bakmasın, siz bu görevinizi sadece Allah Teâlâ için yapın. (lİşte Allah'a ve âhiret gününe inananlara öğütlenen budur. Öğüt, PZ inansın inanmasın herkese verilir, fakat burada, verilen öğütten istifade edeceği bilinen Allah'a ve âhiret gününe inanan insanlar kastedilmektedir. “Sen ancak zikre uyanı uyarabilirsin”? meâlindeki âyet de aynı anlamdadır. Yani uyarmak, ancak Kur'ân'a uyan insanlara fayda verir. “Onu hakkını vererek okuyanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır” meâlindeki âyet de aynı anlamdadıır. Yani iman edenler, Kur'ân'ı okumaktan faydalanırlar. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette geçen verilen öğüt anlamındaki ifade, önceki âyetlerde geçen talâk, iddet, kadınları evlerinden çıkarmama ve onların nafakasını karşılama konularında verilen emirler anlamına gelir. Bu emirlere uyanlar ve bu âyetlerde getirilen yasaklardan kaçınanlar, ancak Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Daha önce anlattığımıza göre “takvâ” kelimesinin, tek başına zikredildiğinde çeşitli emirleri ve nehiyleri düzenlediğini daha önce açıkladık. “Birr” ve “ihsân” lafızlarıyla birlikte zikredildiğinde ise her biri ayrı mânaya gelir. Bu âyette takvâ kavramı tek başına zikredilmiştir, dolayısıyla bazı emirleri ve nehiyleri düzenlemiş olması muhtemeldir. Şimdi, kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa meâlindeki beyanda açıklanan birtakım sınırlar kastedilmiştir, kim o sınırları ihlal etmezse demektir. Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir, mânasına gelmesi mümkündür. Yahut, kim emrettiği ve nehyettiği konularda Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, şüpheli şeylerden korumak ve haramlardan uzaklaştırmak konusunda Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Bu beyanın hüküm açıklanmayan sınırlarla şüpheli olan sınırlar anlamına gelir. Veya kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa yani, kim emrettiği ve nehyettiği hususlar uygun şekilde gayret ederse, onu hidâyete sevketmek ve gideceği yola iletmek için Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Cenâb-ı Hakk'ın “bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”” buyurduğuna bakmaz mısın? Takvâya sarılan insanın dünya ve âhiret hayırlarına nail olması mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ takvâyı ve onun peşinden gelen çeşitli âyetlerde zikretmiştir: Bir yerde kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir, buyurmuş; başka bir yerde “kim Allah'a saygısızlık- EE tan sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir”, buyurmuş; diğer bir âyette “Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir karşılık verir””, buyurmuş; bir diğerinde “Allah, takvâ ile hareket edip iyiliği seçenlerin yanındadır””, buyurmuş; yani Cenâb-ı Hak kendisine karşı saygılı davrananlara yardım etmek, destek olmak, başarılı kılmak ve korumak suretiyle onlarla beraber olduğunu beyan etmiştir. Allah'ın yardım ettiği insanı kimse mağlup edemez. O'nun koruduğu birini kimse saptıramaz. İşte insan bu iki özelliğe sahip olursa, dünya ve âhiretin bütün hayırlarına ulaşır. Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa meâlindeki cümle, kim Allah'ın cezasından sakınırsa, dünyada sıkıntıya uğramaktan, ölümün sarhoşluğundan ve sıkıntısından, âhiret sıkıntılarından ve belalarından ona bir çıkış yolu gösterir, anlamına gelmesi de mümkündür. Kezâ kim kazancında ve ticaretinde Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Cenâb-ı Hak şüpheli ve haram olan şeylerden salim olması için ona bir çıkış yolu gösterir, anlamına da gelebilir. Nihayet burada geçen âyetlerde konulan sınırlara uyup kadınlarla arkadaşlık konusunda kendisine emredilen çizgiyi koruyarak kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah onun önem verdiği her iki cihetten de kendisine bir çıkış yolu gösterir, anlamlarına da gelir. Ona hiç beklemediği yerden rızık verir. Bu cümlenin, kişi, âyette belirtilen sınırları koruduğu zaman belirttiğimiz şekilde mal ve kadın konusunda onu rızıklandırır, anlamına gelmesi mümkündür. Bunun her türlü ticaret ve kazanç yolları anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Çünkü tüccarlar, ticaretlerine kattıkları şüpheli işlemler ve haramlardan dolayı kazanıp mallarını çoğalttıklarını zannederler; bunlardan uzak durdukları takdirde ise aynı şekilde kazanamayacaklarını düşünürler. İşte Cenâb-ı Hak onlara, ticaretlerinde şüpheli ve haram olan şeylerden uzak durdukları takdirde hiç beklemedikleri yerden kendilerine rızık vereceğini haber vermektedir. Bu âyetin, kâfirlere hitap etmiş olması da mümkündür. Çünkü onlar, Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme, iman ettikleri takdirde, rızıklarının eksileceğinden ve sıkıntıya düşeceklerinden korkuyorlardı. )Cenâb-ı Hakk'ın “Biz seninle beraber doğru EH yolu izlersek yurdumuzdan sökülüp atılırız diyorlar”? meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Sanki Allah Teâlâ, İslâm'a girmekle uğrayacaklarını zannettikleri zararlar konusunda onlara güvence vermekte, şayet O'nun birliğine inanır ve peygamberine iman ederlerse, hiç beklemedikleri yerden kendilerine rızık vereceğini ve geçimlerini bollaştıracağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Bu beyan, başına gelen her türlü felâkete karşı Allah'a dayanan ve her nevi belaya karşı O'na teslim olan anlamına gelebilir. “Vekil”, bütün işlerin kendisine havale edildiği kişidir; onun koruyan anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna göre Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Başına gelen felâketlere karşı Allaha dayanan insana Allah kâfidir, onun işleri Allaha havale edilmiştir. Ona koruyucu, yardımcı ve destekçi olarak Allah kâfidir. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Yani insanların başına geleceğini haber vermiş olduğu hükmünü, vâdini ve tehdidini (vaid) mutlaka yerine getirir. Dilediğini sonuca ulaştırandır meâlindeki beyan, Allah, peygamberine, ümmetinin son nesline kadar tebliğ etmesini emrettiği şeyleri, sanki Resül-i Ekrem onlara tebliğ etmiş gibi boyun eğmelerini sağlayandır, anlamına da gelebilir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Kulların amellerinden her birinin âhirette mutlaka bir ölçüsü ve sevabı vardır. Bize göre ise bunun anlamı şudur; Cenâb-ı Hak, kıyâmet gününe kadar güzel ve çirkin, olmuş ve olacak her şey için ilâhi hikmete bağlı bir ölçü koymuştur. Kulların fiillerine bakmaz mısın; bu fiiller bir zaman ve mekânda ve belki şartlar dâhilinde insanların tedbirinden sâdır oluyor, Cenâb-ı Hak ise o kulun fiilini kendisinin koymuş olduğu ölçüden meydana getirmiş olduğu bilinsin diye o mekânı, o zamanı ve o fiili takdir etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ona hiç beklemediği yerden rızık verir meâlindeki cümlenin başka bir izahı da şöyledir: Cenâb-ı Hak bütün rızkı insanların beklemediği yere koymuş olsaydı da olurdu. Çünkü hakikatte rızık, insanın beslendiği ve güç-kuvvet kazandığı bir şeydir, bu ise bizzat yemek ve içmekle değil yeme ve içme gücünün organlara dağılması ile kazanılır. Bu da ancak Cenâb-ı Hakk'ın lütfu sayesinde gerçekleşmektedir. Buna göre yemek ve içmekle kazanılan kuvvet ancak insanın beklemediği bir şekilde uzuvlara ulaşması ile mümkün olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah kendisine bir çıkış yolu gösterir. Bu beyanda Allah'a saygısızlıktan sakınmayana, beklemediği yerden rızık vermeyeceği anlamı yoktur. Çünkü biz dünyada, Allaha saygısızlıktan ister sakınan ister sakınmasın niee insana Cendb- Hakk'ın hiç beklemediği yerden ozıklandırdığın görmekteyiz. Şu halde âyetteki tahsisin faydası orada sikti yeyen şeyin dışında kalanı reddetmek değildir. Ama söz konusu tahsisin faydasi gudin: Alalia saygasızlıktan sakınan kişiyi O, hiç beklemediği helâl yollanılan vazıklandırır ve böylesi bundan dolayı asla kınanmaz. Halbuki Allah'tan korkmayanlar için böyle bir durum söz konusu değildir. Yardım istenecek olan indeve Mühür Kim Allah'a dayanıp güyenirse Allah ona yeter. Bu beyan sebeplere başvurmayı terketmeye işaret etmez. Ne var ki Cenâb-ı Hak, insanların birbirlerine sığındıklarını ve birbirlerinden yardım istediklerini görünce Allaha yönelip sığınmalarım emretmiştir. Ayrıca bütün bu sebepleri, rızıklarının kendisine bağlandığı bir ana eksen değil, üzerlerine yüklenen bir imtihan olarak görmelerini emretmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, “Allahın lütfundan nasip arayın”” buyurduğunu görmez misin? O ticaretten bu lütfu anlaması gerektiğini nasıl emetmiştir? Dolayısıyla bütün o çalışmalar, insanların, Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna ulaşması için bir sebeptir. Rızık konusunda gayeye ulaşmanın ve her türlü korkudan emin olmanın ana merkezi Cenâb-ı Hak'tır. En doğrusunu Allah bilir, [İddet Beklemenin Sebebi] Alimler iddet konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları rahimin temizlenmesidir derken, bazıları da kendisiyle maksadın tamamlanmış olduğu nikâhı takip eden bir ibadettir, der, Bu sonuncu görüş, bize göre çeşitli açılardan en doğru olan görüştür. Birincisi, rahimin temizlenmesi, talâktan önce edep ve sünnet açısından gereklidir. Binaenaleyh karısını boşamak isteyen kimse kadının hayız görerek rahminin temiz olduğuna dikkat etmesi ve ondan sonra boşaması gerekir. İddet ise ancak talâktan sonra söz konusu olur. Böylece iddetin, az önce söylediğimiz gibi maksadın tamamlanmış olduğu nikâhın ardından bir ibadet olduğu ortaya çıkar. En doğrusunu Allah bilir. İkinci bir anlam da şudur: İddetle rahmin temizlenmesi kastedilmiş olsaydı onun tek bir hayız görmesi buna kâfi gelirdi. Burada sayı kullanılınca -halbuki rahmin temizliği için tek hayız yeterlidir- onun ilk yoruma dayandığı anlaşılmış olur. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: b o Tirmizi, “Nikâh” 15.? “Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okuyanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır”. “Cuma namazı kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasip arayın” (el-

Talak 65:4

Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar. Bu âyet, “kurü” lafzından maksadın hayız olduğunu göstermektedir. Bize göre usülde aslolan şudur: Bir şey müşterek bir isimle zikredilir, sonra o şey tekrar zikredildiği zaman müşterek isme bedel özel ismiyle beyanda bulunulursa, müşterek isimden maksadın ona bedel olarak zikredilen özel isim olduğu anlaşılır. Cenâb-ı Hakk'ın “yüzünüzü yıkayın”” buyruğuna bakmaz mısın? Yıkamak kelimesi, su ve her çeşit sıvıyı içine alan müşterek bir lafızdır; aynı âyette bu söze bedel olarak zikredilen “eğer su bulamazsanız” beyanı o müşterek sözden maksadın, burada ona bedel olarak belirtilen özel lafız, yani su olduğu anlaşılır. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Tereddüt ederseniz onların bekleme süresi üç aydır. Buradaki tereddüt ederseniz anlamındaki ifade ile hayzın mı, yoksa iddetin mi kastedilmiş olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bize göre buradaki tereddütten maksat kadınların iddetidir. Çünkü tereddütten maksat hayız olsaydı lafzın; o kadınlar tereddüt ederlerse, yani “inirtebne” şeklinde olması gerekirdi. Yahut da “vellâi yeisne” yerine “vellâi irtebne” denilmesi gerekirdi. Âyette erkeklere hitaben tereddüt ederseniz denildiğine göre, bununla hayızdarı kesilen ve küçük yaşta olan kadınlar kastedilmiştir, onların iddet süresi de üç aydır. En doğrusunu Allah bilir. Aslında hakkında tereddüt edilen kadın hayız gördüğünde tereddüt yok olur, iddeti hayızla belli olur ve üç ayla iddetten çıkmış olur. Hayızdan kesilen kadınlarla henüz hayız görmeyen küçükler hakkında tereddüdün yok olmasında hiçbir şüphe duyulmaz, zira onların iddeti üç aydır. İşte bundan dolayıdır ki biz âyetteki tereddüt ifadesi hayızdan kesilen kadınlarla henüz hayız görmeyen küçükler hakkındadır, demekteyiz. Bazı [Hanefi] âlimlerimiz şöyle demiştir: Erkek hayızdan kesilen, küçük olan veya hamile olan karısını sünnete uygun şekilde boşamak istediğinde, onu dilediği zaman boşayabilir, onu sünnete uygun şekilde boşaması için herhangi bir zaman söz konusu değildir. Daha önce “onları iddetlerini gözeterek boşayın” meâlindeki ilâhi beyanının tefsirinde belirttiğimiz üzere bundan maksat “iddetlerinin önünde boşayın” şeklindedir. Hayız görenin iddetinin iki şeyden biri ile gerçekleştiği bilinmektedir: Ya temizlikle ya da hayızla. Kadının iddetini hayız kabul eden kimse onun mukabiline, yani iddetin tahâretle oluşuna itibar etmemiş olur. İddeti temizlik kabul eden de onun mukabilini, yani iddetin hayızla ilgisini hesaba katmamış olur. Durum böyle olunca, burada mutlaka iddetin mukabili olan bir şeyin varlığını düşünmek gerekir. Böylece burada “iddetin önünde” anlamı ortaya çıkar ve bu, tahâret olarak benimsenir. Hayızdan kesilen, küçük olan ve hamile olan kadınlara gelince, onların iddeti üç aydır. Böylelerinin iddetlerine karşılık gelecek gün olarak başka bir şey yoktur. Bundan dolayı diyoruz ki hangi zaman diliminde olursa olsun onlar boşanabilirler. Âdet gören kadınlardan hamile olanların durumu da aynıdır. Bundan dolayıdır ki bize göre, kadının, hayız gördükten sonra gerçekleşen bir ilişkiyi müteâkip boşanmasının yasaklanması, bu ilişkinin kadını hamile bırakabilme ihtimalidir. Böyle bir durumda erkek karısını boşar, sonra de iddet süresinde beliren hamileliğini kabul etmez ise, bu onun için mümkün olmaz. Hayızdan kesilen, küçük olan ve hamile olan kadınlarda ise böyle bir ihtimal hali yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi, iddet meselesi, her ne kadar Allah Teâlâ onu, tefsirini yapmakta olduğumuz âyette bir talâkın arkasından zikretmiş ise de, bununla sanki üç talâk kastedilmiştir. Çünkü buradaki iddet, Bakara süresinde zikredilen “boşanan kadınlar kendi başlarına (evlenmeksizin) üç âdet süresince beklerler”? meâlindeki âyette söz konusu edilen iddettir. Çünkü bu süredeki âyette kısaca “iddeti sayın” buyurmuş, önce lafzı kısaca zikretmiş, sonra açıklamış olmaktadır. Açıklama mücmel olan ifade ile birleştiğinde mâna ve hüküm itibariyle aynı olduğu anlaşılır. Bakara süresindeki o âyette tek talâkla ve üç talâkla boşamaktan söz edildiği mâlumdur. Cenâb-ı Hakk'ın “boşama iki keredir. Her ikisinden sonra ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir”” meâlindeki beyanına bakmaz mısın? Buradaki “veya güzellikle serbest bırakmak gerekir” beyanı üç talâkla boşamayı ifade eder. Mesele söylediğimiz gibi olduğunda da, bir erkeğin hamile karısını sünnete uygun olarak üç talâkla boşayabileceği kesinlik kazanır. En doğrusunu Allah bilir. [Boşanmış Kadının Mesken ve Nafaka Hakkı] “Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar”” meâlindeki âyette çeşitli fıkhi hükümler vardır. Birincisi, “onları evlerinden” anlamındaki ifade, kadınların nikâhlı oldukları dönemde yaşadıkları evlerde kalmaları gerektiğini göstermektedir. Bu da âlimlerimizin “koca, karısını kendi yaşadığı evde kendisi ile birlikte iskân edemez, bilâkis kendisi evi kadına terk eder, gitmek isterse kendisi başka yere gider” şeklindeki görüşüne delil olmaktadır. “O kadınları durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun” meâlindeki âyet de bunu doğrulamaktadır. Bu âyette “min” harf-i cerinin kullanılmış olması, kadını evlerinden birinde iskân etmenin kocanın görevi olduğunu ve iddeti bitinceye kadar kendisinin bu eve giremeyeceğini göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, bize göre “onları evlerinden çıkarmayın” ilâhi buyruğu, kadının, sizin soyunuzu koruyabilmesi için onu evden çıkarmayın anlamına gelir; eğer hamile kalmışsa, başka erkeklerle de ilişkide bulunup nesebin karışmasından korkarak onları evden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar, demektedir. Onların evden çıkarılmalarının veya çıkmalarının yasaklanması bu gerekçeye dayanıyorsa, bundan o kadının nafakasını temin etmenin de gerektiği neticesi çıkar. Çünkü kadın kendi nafakasını, ancak dışarı çıktığında kazanabilir. Kocasının soyunu korumak için evden çıkması yasaklandığına göre, nafakasını kocasından başkasının karşılaması ihtimali de ortadan kalkar. En doğrusunu Allah bilir. (9İHamile olanların bekleme süreleri ise doğum yapmalarıyla sona erer. İbn Mesüd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Benimle şu meselede kim cedelleşirse ben de sonuna kadar onunla cedelleşirim: Hamile kadınların bekleme süreleri anlamındaki ilâhi buyruğu, Bakara süresinde geçen “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri kendi başlarına (evlenmeksizin) dört ay on gün beklerler”? meâlindeki âyetten sonra nâzil olmuştur. Âyet, hamile kadının iddetini doğurmakla belirlemiştir, onun için iki vaktin en uzununu beklemeye gerek yoktur”. Ancak İbn Mesüd (r.a.) cedelleşmeyi göze alıyorsa da Hz. Ali (r.a.) göze almıyor ve şöyle diyor: “İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları eşleri” anlamındaki âyetin, hamile olanların bekleme süreleri meâlindeki âyete dâhil edilmesi doğru değildir”. Çünkü hamile olanlar... meâlindeki cümle sadece talâkın iddeti konusunda kullanılmıştır. Talâkın iddeti ise ölümün iddetini kapsamaz. Binaenaleyh kadın hayızlı olduğu zaman verilen talâkın iddeti ölümün iddetine girmez. Dikkat etmiyor musun, bir erkek hamile olan karısını boşar, sonra kadın iddetini tamamlamadan kocası ölürse, bu kadının ölüm iddeti üç hayız süresine girmez; aksine hayız, ölüm iddetine dâhil olur. Dolayısıyla ona iddet olarak iki vaktin en uzun olanını beklemesi emredilir. Hamile kadının durumu böyledir. Eğer durum karışık ise ihtiyat kabilinden yine iki vaktin en uzun olanını iddet olarak beklemesi emredilir. Çünkü ölüm iddeti, daha önce yapılan bir ilişkiyi gerektirmez. Kocası ilişkide bulunacak durumda olmayan kadınlar için bunun gerekli olduğuna bakmaz mısın? Hamilelik iddeti ve hayız, ancak daha önce yapılan bir ilişkiye dayanır. Ölüm iddeti, hamilelik iddeti cinsinden olmayınca da hamilelik iddetine girmez, ama ihtiyata girer; o da iki vakitten en uzun olanıdır. (1Sonra nafaka temini emrinin hamile kadınlara tahsis edilmesi, hakikatte “onları evlerinden çıkarmayın” anlamına gelen âyetteki muhtevaya dâhil olmayan bir anlam içermesi muhtemeldir. Çünkü daha önce de söylediğimiz gibi, kadının evden çıkarılması kocasının soyunu korumak için yasaklanmıştı. Dokuz ay geçince, artık soyu koruma konumundan çıkmış olmaktadır; bu itibarla nafaka sorumluluğu da dokuz ayın bitiminde sona ermesi gerekirdi. Fakat Cenâb-ı Hak, onun nafakasını bütün zaman dilimlerinde karşılamaya erkekleri teşvik etmiştir: buradaki zaman da, daha önce yapılan ilişkiden dolayı devam etmektedir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ -bize göre- hamilelerin nafakasını karşılamaya teşvik etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüda (r.a.) gelince, ona göre hamile olanların bekleme süreleri anlamına gelen âyet hitabın başlangıcıdır, dolayısıyla kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar ile âdet görmeyenler hakkında tereddüt ederseniz meâlindeki âyete atfedilmez. Çünkü âdet gören kadınlar hakkında tereddüde düşmenin caiz olmadığını biliyoruz. Bundan dolayı âdet görmeyen kadınlar hakkındaki üç ay bekleme süresi, ancak âdet gören kadınların hayız sürelerine binâen konulmuştur. Hamile olan kadın âdet görme ihtimaline sahip olduğundan böylelerinin iddeti konusunda herhangi bir şüpheye mahal kalmaz. Durum böyle olunca söz konusu âyetin başlangıç hitabı olduğu ortaya çıkar, Başlangıç hitabı olunca da bütün iddet sürelerini kapsar. Onun başlangıç hitabı olduğunu gösteren delillerden biri de, Sübey'a bint Hâris el-Eslemiyyeden gelen rivayettir. Bu rivayete göre o, kocasının ölümünden on beş gün sonra doğum yapmış, Resülullah (s.a.) da doğumdan sonra kendisine evlenmesini emretmiştir”, Dört ay on gün geçmediği halde Hz. Peygamber'in (s.a.) ona evlenmeyi mübah kılması, hamile kadının iddetinin, her durumda doğum ile sona ereceğini gösterir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Hamile kadın karnındaki çocuk ikiz ise birini doğurduğunda iddeti sona erer. [§]O, bu konuda doğum yapmalarıdır beyan-ı ilâhiyi delil almakta; âyette “hamlehunne”, yani yükünü denildiğini, “ahmâlehunne”, yani yüklerini denilmediğini söylemektedir”, Ancak onun görüşü iki açıdan doğru değildir. Birincisi, bazı kırâatlarda bu kelime “ahmâlehunne” (gui) diye okunmuştur”. İkincisi, âyette Cenâb-ı Hak yani yüklerini bırakmaları buyurmuş, fakat “yelidne” yani doğurmaları dememiş, böylece yüklerini indirmelerine bağlamıştır. Yük ise, kadının karnında olan her şeyin adıdır. Şayet mesele, Hasan-ı Basri'nin dediği gibi olsaydı hamile kadının iddeti, karnındakinin bir kısmını doğurduğunda (bitmiş) olması gerekirdi. Halbuki Allah Teâlâ onların iddetini, karnında olan şeyleri doğurmaları şeklinde belirlemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir. Takvânın tek başına zikredildiğinde emirleri de yasakları da kapsadığını daha önce söylemiştik, Buna göre kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa meâlindeki beyanda sanki Allah'ın emirlerini terketmekten veya yasaklarını çiğnemekten sakınırsa ona işinde bir kolaylık verir buyurmaktadır. Sonra, ona işinde bir kolaylık verir cümlesinin iki türlü yorumu vardır. Birincisi, Allah bizâtihi takvâ fiilinde ona bir kolaylık verir, yani takvâyı onun için kolaylaştırır. Tıpkı “kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa, bunların güzel karşılığına da inanırsa, biz onu işin kolayına yönlendiririz””, yani ona takvâ ve itaat fiillerini kolaylaştırırız, meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. İkincisi, bunun her davranışla ilgisi olması ihtimalidir; yani kazancında, ticaretinde ve diğer işlerinde haram işlemekten sakınan kimseye Allah Teâlâ helâli kolaylaştırır, şüpheli şeylerden sakınana da mubâhı kolaylaştırır. Ticaretinde Allah'tan korkana Cenâb-ı Hak, kazanacağını umduğu ve beklediği rızkı verir. Diğer bütün işlerde de durum aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Eiki; --- Dipnotlar: 3 o Nesâi, “Talâk” 56; Taberi, Tefsir, XXVIII, 182. Taberi, Tefsir, XXVIII, 183; İbn Kesir, Tefsir, VIII, 175. Buhâri, “Megâzi”, 15; Müslim, “Talâk” 56. Kâsâni, Bedâi'u5-sanâi”, IV, 433; Râzi, Mefâtihu'l-gayb, XXX, 36. Ayrıca bk. Süyüti, edDürru'l-mensür, VIII, 206. Dahhâk bu kelimeyi cemi sigasıyla “ahmâlehunne” diye okumuştur (Ebü Hayyân, el-Bahrü'l-muhit, VIIL 284; Abdüllatif el-Hatib, Mu'cemü”l-kırâât, IX, 505).

Talak 65:5

İşte bu, Allah'ın size indirdiği buyruğudur. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, bu Allah'ın buyruğudur cümlesi ile “bu takvâ Allah'ın size indirdiği buyruğudur” mânasının kastedilmesidir. (İkincisi, bu işaret sıfatı ile (İyukarıda geçen âyetlerde sözü edilen rücü, şahit tutmak, talâk, iddet vb. şeylerin kastedilmiş olmasıdır. Her ne kadar zâhirde haber mânasına gelirse de “bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın size indirdiği buyruklarıdır, bunlara uyun, Rabbinizin bu konulardaki emirlerine tâbi olun” anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir karşılık verir. Bu âyet, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, takvâ kelimesi tek başına zikredildiğinde bütün emir ve nehyi düzenlediğine yönelik bir delildir. “Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Burada da Cenâb-ı Hak, kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa Allah onun kötülüklerini örter, buyurmaktadır. Burada takvâyı, kötülükleri örten bir perde kılmıştır. Şayet takvâ iyiliklerin en üstünü olmasaydı buradaki günahları örter sözünün bir anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. . “O ei Pe uygun olarak kendi iai yerde oturtun ve onların imkânlarını daraltmak yoluyla kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarıni karşılayın. Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin ve aranızda güzelce konuşup anlaşın. Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir” O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun. Âyet-i i kerimenin bu kısmı Abdullah b. Mesüd (r.a.) kırâatinde gaysi RA AS) e ele iaig pia ius şeklindedir". Yani onları kendi oturduğunuz yerde oturtun ve gücünüz ölçüsünde onların nafakasını verin. Hz. Ömer'in (r.a.) kırâatinin böyle olması da mümkündür. Zira onun; biz, doğru mu yalan mı söylediğini bilemediğimiz bir kadının sözüne bakarak Rabb'imizin kitabını ve peygamberimizin sünnetini bırakmayız”, dediğine bakmaz mısın? Sözünü ettiğimiz meselede Kur'ânın hükmünü burada gördük. Sünnete gelince, bu konuda Resülullah'tan (s.a.) bir hadisin işitilmiş olması mümkündür. Yahut Hz. Ömere göre âyetin bu şekilde tilâvet edilmiş olması muhtemeldir, âyetin metni neshedilmiş, ama hükmü bâki kalmış olabilir. İşte bunlardan dolayı, “biz Rabb'imizin kitabını bırakmayız” demiştir. Hz. Ömer'in zina konusundaki şu sözüne bakmaz mısın? Bir zaman gelecek, insanlar, biz Allah'ın kitabında recim âyetini ponnner diyecekler; halbuki biz önceleri Ahzâb süresinde kek ve kadın zina ettiklerinde, Allah'tan bir ceza olarak onları recmedin. Allah Âlûsi, Rûhu’l-meânî, XXVIII, 139; Abdüllatif el-Hatib, Mu'temü’l-kırâåât, IX, 507. azizdir, Hakimdir”, Fakat sonra bu âyetin tilâveti kaldırıldı, hükmü bâki kaldı. Bunun gibi nafaka konusundaki âyetin de tilâveti kaldırılmış, hükmü bâki kalmış olabilir. En doğrusunu Allah bilir. [Sünnetin Kur'ân'ı Neshetmesi] Şimdi, “Biz Rabb'imizin kitabını terketmeyiz” cümlesi ve devamı, kitabın bazan sünnetle neshedilebileceğine işaret etmektedir. Çünkü Hz. Ömer (r.a.), doğru mu yalan mı söylediği bilinmeyen bir kadının sözünü gerekçe göstererek Rabb'inin kitabını terketmeyeceğini söylemiştir. Şayet kitab, bazan sünnetle neshedilmemiş olsaydı, “bir kadının sözüyle biz Rabbimizin kitabını terketmeyiz” sözünün anlamı olmazdı; aksine biz sünnetle Allah'ın kitabını terketmeyiz” demesi gerekirdi. Onun, “doğru mu yalan mı söylediğini bilemediğimiz bir kadının sözüyle biz Rabb'imizin kitabını terketmeyiz” demiş olması, sünnetin bazan Kur'ân’ neshettiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Bekir el-Esaml'ın rivayet ettiğine göre Hz. Ömer, Fâtıma bint Kays'ın hadisini kabul etmeyince, Fâtıma, Mervân dönemine kadar kendi rivayetini terketmiş, Mervân halife olduğunda hadisini yine rivayet etmeye başlamıştı. Durum Mervâna haber verilince kendisini çağırmış, Fâtıma bu hadisi yine rivayet etmiş, Mervân da kendisine Hz. Ömer'in (r.a.) sözü ile karşılık vermiş. Bunun üzerine Fâtıma ona; “Allah'ın kitabı nerede?” diye sormuş, Mervân da ona; O kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki âyetini “gücünüz ölçüsünde onların nafakasını verin” cümlesiyle birlikte okumuş. Fâtıma şöyle cevap vermiştir: “Üç talâkla boşanmış kadın hakkında Allah “onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın” buyurduğu halde, bu âyetin üç talâkla boşanmış kadınlar hakkında olduğuna nasıl ihtimal verilir; oysaki üç talâkla boşanan kadını ise nikâhında tutmanın imkânı yoktur” Bu cevap üzerine Mervân'ın verecek bir cevap bulamamıştır. Fakat Mervân başkalarının anladığı gibi anlasaydı cevap vermekten âciz kalmazdı. Zira bu âyetlerde zikredilen iddetin yeri ancak “boşanan kadınlar, kendi başlarına (evlenmeksizin) üç âdet süresince beklerler” meâlindeki âyettir. Burada ise tek veya üç talâkla boşanmış olması arasında fark yoktur. İddet konusunda zikredilen şeyin yeri öbür âyet olduğu gibi, bu âyette nafaka konusunda zikredilen şey de o âyette zikredilen gibidir. O âyette ise üç veya tek talâkla boşama arasında fark yoktur. Bundan dolayı biz diyoruz ki Cenâb-ı Hakk'ın kitabı, kesin olarak ayrılmış ve üç talâkla boşanmış kadın için nafaka ödenmesi gerektiğine işaret etmektedir, En doğrusunu Allah bilir. Bu, aynı zamanda Şâfiinin aleyhine bir delil oluşturur. Bunu gösteren hususlardan biri de şudur: Eğer hamile iseler doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın meâlindeki âyette infakın zikredilmesi ile barındırmanın gerekliliğine ve yine infakın zikredilmesi ile evden çıkarılmasının vehmine istidlâl edilince -halbuki evde oturtulmaksızın infakın olabileceği de düşünülmüştür- evet, durum böyle olunca evde oturtulmanın zikredilmesi ile infaka istidlâl edilmesi daha münasip görünür. Şu da var ki barındırma olmaksızın infakın gerçekleşmesi de mümkündür. Bu durumda onları oturtun meâlindeki, infakın vücübuna delil olur. Biz burada infak, barındırma ile bağlantılıdır, demekteyiz, çünkü kadını kocasının evinden çıkarması yasaklanıp evinde barındırılması emredilince, infakın emredilmemiş olması ihtimali kalmaz, zira böyle bir durum kadını sıkıntıya sokmak ve hayatını zorlaştırmak olur. Kadının ancak evden çıkmasıyla nafakasını kazanabileceğine bakmaz mısın? Kocanın karısını evinden çıkarması engellendiğine ve kendisinin çıkması da yasaklandığına göre, onun nafakasının zarüreten kocası tarafından karşılanmasından başka yol kalmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. [§] Hamile kadının nafakasının gebeliğine mi, iddetine mi bağlı olduğuna baktığımızda durum hakkında şöyle karar verdik. Şayet nafaka, hamilelik için gerekli olsaydı çocuğunu doğurduğunda, adamın o çocuğun nafakasını ödemesine gerek kalmazdı. Biz bu hükmü, hür bir insanın, efendisinin izni dâhilinde câriyesi ile evlenmesi halinde de görmekteyiz. Câriye doğum yapacak olsa bebeğin nafakası efendisine aittir, Çocuk annenin karnında olduğu müddetçe de nafaka verilmesi gerekir. Kadın hamile olduğu süre içinde kocanın nafaka ödemesi gerektiği hükmü ortaya çıkınca, kadın doğum yaptığında çocuğun nafakası erkeğe ait değilse, hamilenin nafakasının hamilelikten dolayı değil iddetten dolayı verilmesi gerektiği anlaşılır. İddet, gebe kadında da hamilede de aynıdır, dolayısıyla hükmü de aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre asıl olan şudur: Nafaka, ancak daha önce o kadından faydalanmış olmaktan dolayı gereklidir. Erkeğin önceden faydalanmış olmasından dolayı kadın evde barındırılmış ise erkeğe, nafaka vermesi gerekli kılınmıştır. Şayet kadının evde tutulması böyle bir haktan dolayı değilse nafaka da gerekmez. En doğrusunu Allah bilir. O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki ilâhi beyanda nafaka konusu üstü kapalı olarak zikredilmiştir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onları kendi oturduğunuz yerde oturtun ve durumunuza uygun olarak nafakalarını da temin edin. Çünkü eğer nafaka konusunun gizli olmadığını düşünürsek, durumunuza uygun olarak meâlindeki ifadenin bir anlamı kalmazdı. Zira sadece onları oturtun demekle, bununla kadını iskân etmenin, kocasının görevi olduğu zaten anlaşılır. Kadını barındırmakla yükümlü olan erkek, ancak imkânları çerçevesinde bunu yapacaktır; o zaman durumunuza uygun olarak meâlindeki ifade, bilineni tekrar etmekten ibaret kalır. Hal böyle olunca durumunuza uygun olarak anlamındaki beyanda gizlenmiş bir şey var demektir ve ancak onunla birlikte durumunuza uygun olarak meâlindeki cümle doğru bir şekilde anlaşılmış olur. Bu gizlenen şey de nafakadan başka bir şey olamaz. İbn Mesüd'un (ra.) kırâati de böyledir; o âyeti sanki şöyle okuyordu: Sai Ji öz ali 5 yani “durumunuza uygun olarak onların nafakasını karşılayın” Âyetin bu iki kırâati arasında da bir ihtilaf yoktur; sadece biri icmâli, diğeri tefsiri kırâattir, tıpkı “hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin!” meâlindeki âyette olduğu gibi. [9]Bu âyet de “faktaü eydiyehumâ”; yani “sağ ellerini kesin” diye okunmuştur”. Bu kırâatler arasında bir ihtilaf ihtimali yoktur; bilâkis biri icmâli, diğeri tefsiri olmaya hamledilmiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) kırâatinde bu husus lafız olarak sabit değilse en azından haber-i vâhid olarak nakledilmiştir. İbn Mesüd'un (r.a.) rivayetinin -her ne kadar onun Resülullah (s.a.) isnadı haber-i vâhid yoluyla gelse dahi- makbul olduğu bilinmektedir. Zayıf olduğu söylenmesine rağmen Ebü Hureyre'nin (r.a.) rivayeti kabul ediliyorsa; fazileti, takvâsı, Resülullah'la (s.a.) sohbetinin çokluğu ve fıkıhtaki derin bilgisi iledaha üstün olan İbn Mesüd'un (r.a.) rivayetini kabul etmek evlâdır. İbn Mesüd'un kırâatini görmezden gelenin hataya düşmesinden korkulur. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledilen şu habere bakmaz mısın? O, Hz. Peygamber'in (s.a.) ashabına, “kimin kırdatini son kırâat sayıyorsunuz?” diye sormuş, ashâb-ı kirâm da, Zeyd b. Sâbit'in (r.a.) kırâatini, diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle demiştir: Hayır, asla! Çünkü Resülullah (s.a.) her yıl bir defa Kurân arz edilirdi, vefat ettiği sene ise kendisine iki defa arz edilmişti. İşte bu her iki arzda da İbn Mesüd (r.a.) orada bulunuyordu, karşılığını vermişti”. Buna göre İbn Mesüd'un (r.a.) kırâati kırâatlerin sonuncusudur; çünkü o, Resülullaha Kur'ân'ın son defa arz edilişine şahit olmuştur. Buna göre onun kırâatinden yüz çevirmek ve onu görmezden gelmek uygun değildir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un kırâati böyledir (Ferrâ, Meâni'l-Kurün, I, 306; Abdüllatif el-Hatib, Mucemü'l-kırâât, II, 270). Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, I, 275; Hâkim, el-Müstedrek, Il, 250. Onları kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki ilâhi beyan, erkeğin kendi oturduğu evin tamamında değil, bir bölümünde kadını da barındırmasına işaret etmektedir, çünkü “min” harf-i ceri bir parçayı, bir kısmını ifade eder. Onların imkânlarını daraltmak suretiyle kendilerine zarar vermeye kalkışmayın! Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, infak konusunda onlara zorluk çıkarmayın, zira nafakada zorluk çıkarırsanız onlar evden çıkmak zorunda kalırlar. Diğeri, mesken konusunda onlara zorluk çıkarmayın, zira siz, izin almaksızın onların oturduğu eve girer ve bu da onlara sıkıntı verirse, evden çıkmak zorunda kalabilirler. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın. Bu âyetteki emir, kadınların nafakalarını karşılamanın vücübuna bağlı olarak onları evden çıkarmayı yasakladığı gibi, evden çıkarmayı yasaklamasına bağlı olarak nafakalarının temin edilmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Sonra burada nafaka temininin hamilelere tahsis edilmesi, kadının hakikatte “onları çıkarmayın” meâlindeki ilâhi buyruğun kapsamına girmediğine dair bir anlamı akla getirmektedir, Çünkü kadını evden çıkarmanın, kocanın soyunu korumak amacıyla yasaklandığını daha önce söylemiştik. Dokuz ay geçtikten sonra artık soyu korumak diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla dokuz ay sonra nafakanın düşmesi gerekir. Biz bu anlamı daha önce kaydetmiştik”, Ama burada nafakanın hamilelere tahsisinde, En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre şöyle bir fayda bulunmaktadır: Şayet bu âyet olmasaydı hamile kadınlar, Cenâb-ı Hakk'ın onları evlerinden çıkarmayın emrinin ve onlar da çıkmasınlar hükmünün dışında kalırlardı. Çünkü erkekler kadınlara karşı şöyle bir gerekçe getirebilirler: Hamilelerin başka erkeklerle evlenmelerinin haram kılınması eski kocasının hakkı olarak değil, kadının karnındaki çocuğun hakkı olarak hükme bağlanmıştır. Çocuk başkasının olsa bile o kadınla evlenmenin haram kılınmasına bakmaz mısın? Hamile olmayan kadınlara da nafakanın vacip olduğunu söylemiştik, çünkü onlar, kocalarının haklarından dolayı başkaları ile evlenmekten alıkonulmuşlardır. Hamilelerin evde tutulmaları ise kocalarının hakkından dolayı değildir; bu durum, onların nafakasını karşılamaktan muaf tutulmaları konusunda erkekler için bir delil sayılması caiz olabilir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hamileler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını karşılamaya erkekleri teşvik etmiştir. Çünkü bu hamilelik, daha önce o kadından faydalanmanın neticesidir. İşte burada özellikle hamilelerin zikredilmesinin faydası budur. En doğrusunu Allah bilir. (JSizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin. Bu âyet fıkhi deliller açısından çeşitli hükümleri içine almaktadır. Birincisi, Allah onlara karşılığını ödeyin! buyurmaktadır. Bu, süt emzirmenin ücretle yapılacağının delilidir. Koca, karısından ayrıldıktan sonra ondan olma çocuğunu ücret mukabilinde emzirmesini istemesi meşrudur ve kadının ücret alması da helâldir. Fakat nikâh hakkı karşılığında çocuğunu ücretle emzirmesini istemesi caiz değildir, bundan dolayı kadının ücret alması da helâl değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, nikâh hakkı karşılığında çocuğa süt emzirme yerine rızık lafzını kullanmakta; “onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olan (babanın) borcudur”! buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak burada “rızkı” ücret olarak zikretmiş, ona ayrı bir ücret koymamıştır, bu da onun beslenme ve giyim hakkıdır. Bundan dolayı erkeğin nikâhlı eşine süt emzirmesi için ücret ödemesi caiz değildir, çünkü nikâhlı eşi, çocuğu nikâh hakkı mukabilinde emzirmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir. (İkincisi,) burada Allah Teâlâ'nın onlara karşılığını ödeyin! buyurması sütün ücrete tâbi olduğuna delildir. Her ne kadar süt, çocuktan dolayı yaratılmış ise de yine de kadının mülküdür. Şayet öyle olmasaydı kadının mâlik olmadığı bir süt için ücret alması caiz olmazdı. (Üçüncüsü, bu âyet, çocukların emzirilmesi ve nafaka verilmesi görevinin kocaya ait olduğuna da delil oluşturmaktadır. Çocuğu sahiplenmek, yetiştirmek ve kefâlet hakkı ise kadınlara aittir. Böyle olmasaydı, kadına, tam ücret değil ama bir miktar ücret verilirdi. Allah ücretin tamamını vermeyi emrettiğine göre emzirmeyi sağlama görevinin kocaya ait olduğu ortaya çıkar. Kadına da kefâlet ve elinde bulundurmak hakkı verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. (Dördüncüsü, biz eğer sütü çocuğa ait bir mülk, onun için yaratılmış bir ürün sayar ve nafakayı da kendi malından olması kaydıyla anneye ait kılarsak nafaka biter, kadın emzirmekle uğraştığından nafaka kazanmaya fırsat bulamaz, dolayısıyla aç kalır, helâk olur, sütü de kaybolur ve emzirme işi ortadan kalkar. Bu durumda emzirme işinin kadının görevi olduğunu düşünürsek, nafaka olması hasebiyle bu görev ondan düşer. İşte biz de kadının bu görevi bulunmadığına hükmederiz ve ücret alabilmesi için sütün mülkiyetini kadına veririz. En doğrusunu Allah bilir. 239 (İ/Beşincisi, bu âyet, ücretin ancak tam olarak fayda elde edildikten sonra verilmesi gerektiğini de göstermektedir. Çünkü Allah sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin buyurmaktadır. Buna göre ücretin, ancak emzirmeden sonra verilmesi gerekir. Altıncısı, âyetteki “ucürahunne” (gasi), yani ücretlerini anlamına gelen lafzı da emzirmenin ancak daha önce geçmiş olan bir işin kirası olduğunu gösterir. Bundan dolayı âlimlerimiz, ücret ancak iş bittikten sonra verilir, demişlerdir. Aziz ve Celil olan Allalyın aranızda güzelce konuşup anlaşın! buyurmasının da iki izahı vardır. Birincisi, anlaşın, yani kadın zorluk çıkardığı takdirde çocuğu emzirmek konusunu aranızda istişare edin. İkincisi, anlaşın, yani Cenâb-ı Hakk'ın kendisine mârufu emretmeyi takdir ettiği kişinin tavsiyesine göre hareket edin, yani hâkim size, çocuğa mârufla muameleyi emrettiğinde ona uyun. Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir. Yani çocuğu emzirmek konusunda anlaşamazsanız, anne de çocuğu emzirmekten vazgeçerse, o zaman çocuğu emzirmesi için başka bir kadın arayın. Ei Ga Gattis 83, i Ís Şak YAŞA Geia ya --- Dipnotlar: Fâtıma bint Kays şöyle dedi: “Hz. Peygamber (s.a.) döneminde kocam beni üç talâkla boşamıştı. Resülullah ‘bana hitaben sana oturma yeri ve nafaka yoktur” buyurdu” Muğire dedi ki: Ben bunu İbrahime sordum, o da Hz. Ömer şöyle söyledi, diye cevap verdi: Aklında doğru tutabildi mi, yoksa unuttu mu bilemediğimiz bir kadının sözüyle biz Allah'ın kitabını ve Peygamberimiz'in sünnetini terketmeyiz. Hz. Ömer, boşanmış kadına nafaka ve oturma hakkı tanıyordu. © Abdürrezzâk, el-Musannef, VII, 329-330; Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, V, 132; Süyütü, ed9 Fakat Cenâb-ı Hak, bütün hamilelik müddetinde kadının nafakasını karşılamaya teşvik etmiştir. Çünkü kadın, bu süre zarfında, kocasının daha önceki ilişkisinin meyvesini taşımaktadır. Bize göre yüce Allah bundan dolayı hamilelerin nafakasını karşılamayı teşvik etmiştir. En doğrusunu Allah bilir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 241a).

Talak 65:6

İşte bu, Allah'ın size indirdiği buyruğudur. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, bu Allah'ın buyruğudur cümlesi ile “bu takvâ Allah'ın size indirdiği buyruğudur” mânasının kastedilmesidir. (İkincisi, bu işaret sıfatı ile (İyukarıda geçen âyetlerde sözü edilen rücü, şahit tutmak, talâk, iddet vb. şeylerin kastedilmiş olmasıdır. Her ne kadar zâhirde haber mânasına gelirse de “bütün bunlar Cenâb-ı Hakk'ın size indirdiği buyruklarıdır, bunlara uyun, Rabbinizin bu konulardaki emirlerine tâbi olun” anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa Allah onun kötülüklerini örter ve ona büyük bir karşılık verir. Bu âyet, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, takvâ kelimesi tek başına zikredildiğinde bütün emir ve nehyi düzenlediğine yönelik bir delildir. “Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Burada da Cenâb-ı Hak, kim Allah'a saygısızlıktan sakınırsa Allah onun kötülüklerini örter, buyurmaktadır. Burada takvâyı, kötülükleri örten bir perde kılmıştır. Şayet takvâ iyiliklerin en üstünü olmasaydı buradaki günahları örter sözünün bir anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. . “O ei Pe uygun olarak kendi iai yerde oturtun ve onların imkânlarını daraltmak yoluyla kendilerine zarar vermeye kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarıni karşılayın. Sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin ve aranızda güzelce konuşup anlaşın. Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir” O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun. Âyet-i i kerimenin bu kısmı Abdullah b. Mesüd (r.a.) kırâatinde gaysi RA AS) e ele iaig pia ius şeklindedir". Yani onları kendi oturduğunuz yerde oturtun ve gücünüz ölçüsünde onların nafakasını verin. Hz. Ömer'in (r.a.) kırâatinin böyle olması da mümkündür. Zira onun; biz, doğru mu yalan mı söylediğini bilemediğimiz bir kadının sözüne bakarak Rabb'imizin kitabını ve peygamberimizin sünnetini bırakmayız”, dediğine bakmaz mısın? Sözünü ettiğimiz meselede Kur'ânın hükmünü burada gördük. Sünnete gelince, bu konuda Resülullah'tan (s.a.) bir hadisin işitilmiş olması mümkündür. Yahut Hz. Ömere göre âyetin bu şekilde tilâvet edilmiş olması muhtemeldir, âyetin metni neshedilmiş, ama hükmü bâki kalmış olabilir. İşte bunlardan dolayı, “biz Rabb'imizin kitabını bırakmayız” demiştir. Hz. Ömer'in zina konusundaki şu sözüne bakmaz mısın? Bir zaman gelecek, insanlar, biz Allah'ın kitabında recim âyetini ponnner diyecekler; halbuki biz önceleri Ahzâb süresinde kek ve kadın zina ettiklerinde, Allah'tan bir ceza olarak onları recmedin. Allah Âlûsi, Rûhu’l-meânî, XXVIII, 139; Abdüllatif el-Hatib, Mu'temü’l-kırâåât, IX, 507. azizdir, Hakimdir”, Fakat sonra bu âyetin tilâveti kaldırıldı, hükmü bâki kaldı. Bunun gibi nafaka konusundaki âyetin de tilâveti kaldırılmış, hükmü bâki kalmış olabilir. En doğrusunu Allah bilir. [Sünnetin Kur'ân'ı Neshetmesi] Şimdi, “Biz Rabb'imizin kitabını terketmeyiz” cümlesi ve devamı, kitabın bazan sünnetle neshedilebileceğine işaret etmektedir. Çünkü Hz. Ömer (r.a.), doğru mu yalan mı söylediği bilinmeyen bir kadının sözünü gerekçe göstererek Rabb'inin kitabını terketmeyeceğini söylemiştir. Şayet kitab, bazan sünnetle neshedilmemiş olsaydı, “bir kadının sözüyle biz Rabbimizin kitabını terketmeyiz” sözünün anlamı olmazdı; aksine biz sünnetle Allah'ın kitabını terketmeyiz” demesi gerekirdi. Onun, “doğru mu yalan mı söylediğini bilemediğimiz bir kadının sözüyle biz Rabb'imizin kitabını terketmeyiz” demiş olması, sünnetin bazan Kur'ân’ neshettiğine işaret eder. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Bekir el-Esaml'ın rivayet ettiğine göre Hz. Ömer, Fâtıma bint Kays'ın hadisini kabul etmeyince, Fâtıma, Mervân dönemine kadar kendi rivayetini terketmiş, Mervân halife olduğunda hadisini yine rivayet etmeye başlamıştı. Durum Mervâna haber verilince kendisini çağırmış, Fâtıma bu hadisi yine rivayet etmiş, Mervân da kendisine Hz. Ömer'in (r.a.) sözü ile karşılık vermiş. Bunun üzerine Fâtıma ona; “Allah'ın kitabı nerede?” diye sormuş, Mervân da ona; O kadınları kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki âyetini “gücünüz ölçüsünde onların nafakasını verin” cümlesiyle birlikte okumuş. Fâtıma şöyle cevap vermiştir: “Üç talâkla boşanmış kadın hakkında Allah “onları ya uygun biçimde tutun yahut onlardan uygun biçimde ayrılın” buyurduğu halde, bu âyetin üç talâkla boşanmış kadınlar hakkında olduğuna nasıl ihtimal verilir; oysaki üç talâkla boşanan kadını ise nikâhında tutmanın imkânı yoktur” Bu cevap üzerine Mervân'ın verecek bir cevap bulamamıştır. Fakat Mervân başkalarının anladığı gibi anlasaydı cevap vermekten âciz kalmazdı. Zira bu âyetlerde zikredilen iddetin yeri ancak “boşanan kadınlar, kendi başlarına (evlenmeksizin) üç âdet süresince beklerler” meâlindeki âyettir. Burada ise tek veya üç talâkla boşanmış olması arasında fark yoktur. İddet konusunda zikredilen şeyin yeri öbür âyet olduğu gibi, bu âyette nafaka konusunda zikredilen şey de o âyette zikredilen gibidir. O âyette ise üç veya tek talâkla boşama arasında fark yoktur. Bundan dolayı biz diyoruz ki Cenâb-ı Hakk'ın kitabı, kesin olarak ayrılmış ve üç talâkla boşanmış kadın için nafaka ödenmesi gerektiğine işaret etmektedir, En doğrusunu Allah bilir. Bu, aynı zamanda Şâfiinin aleyhine bir delil oluşturur. Bunu gösteren hususlardan biri de şudur: Eğer hamile iseler doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın meâlindeki âyette infakın zikredilmesi ile barındırmanın gerekliliğine ve yine infakın zikredilmesi ile evden çıkarılmasının vehmine istidlâl edilince -halbuki evde oturtulmaksızın infakın olabileceği de düşünülmüştür- evet, durum böyle olunca evde oturtulmanın zikredilmesi ile infaka istidlâl edilmesi daha münasip görünür. Şu da var ki barındırma olmaksızın infakın gerçekleşmesi de mümkündür. Bu durumda onları oturtun meâlindeki, infakın vücübuna delil olur. Biz burada infak, barındırma ile bağlantılıdır, demekteyiz, çünkü kadını kocasının evinden çıkarması yasaklanıp evinde barındırılması emredilince, infakın emredilmemiş olması ihtimali kalmaz, zira böyle bir durum kadını sıkıntıya sokmak ve hayatını zorlaştırmak olur. Kadının ancak evden çıkmasıyla nafakasını kazanabileceğine bakmaz mısın? Kocanın karısını evinden çıkarması engellendiğine ve kendisinin çıkması da yasaklandığına göre, onun nafakasının zarüreten kocası tarafından karşılanmasından başka yol kalmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. [§] Hamile kadının nafakasının gebeliğine mi, iddetine mi bağlı olduğuna baktığımızda durum hakkında şöyle karar verdik. Şayet nafaka, hamilelik için gerekli olsaydı çocuğunu doğurduğunda, adamın o çocuğun nafakasını ödemesine gerek kalmazdı. Biz bu hükmü, hür bir insanın, efendisinin izni dâhilinde câriyesi ile evlenmesi halinde de görmekteyiz. Câriye doğum yapacak olsa bebeğin nafakası efendisine aittir, Çocuk annenin karnında olduğu müddetçe de nafaka verilmesi gerekir. Kadın hamile olduğu süre içinde kocanın nafaka ödemesi gerektiği hükmü ortaya çıkınca, kadın doğum yaptığında çocuğun nafakası erkeğe ait değilse, hamilenin nafakasının hamilelikten dolayı değil iddetten dolayı verilmesi gerektiği anlaşılır. İddet, gebe kadında da hamilede de aynıdır, dolayısıyla hükmü de aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bize göre asıl olan şudur: Nafaka, ancak daha önce o kadından faydalanmış olmaktan dolayı gereklidir. Erkeğin önceden faydalanmış olmasından dolayı kadın evde barındırılmış ise erkeğe, nafaka vermesi gerekli kılınmıştır. Şayet kadının evde tutulması böyle bir haktan dolayı değilse nafaka da gerekmez. En doğrusunu Allah bilir. O kadınları, durumunuza uygun olarak kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki ilâhi beyanda nafaka konusu üstü kapalı olarak zikredilmiştir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Onları kendi oturduğunuz yerde oturtun ve durumunuza uygun olarak nafakalarını da temin edin. Çünkü eğer nafaka konusunun gizli olmadığını düşünürsek, durumunuza uygun olarak meâlindeki ifadenin bir anlamı kalmazdı. Zira sadece onları oturtun demekle, bununla kadını iskân etmenin, kocasının görevi olduğu zaten anlaşılır. Kadını barındırmakla yükümlü olan erkek, ancak imkânları çerçevesinde bunu yapacaktır; o zaman durumunuza uygun olarak meâlindeki ifade, bilineni tekrar etmekten ibaret kalır. Hal böyle olunca durumunuza uygun olarak anlamındaki beyanda gizlenmiş bir şey var demektir ve ancak onunla birlikte durumunuza uygun olarak meâlindeki cümle doğru bir şekilde anlaşılmış olur. Bu gizlenen şey de nafakadan başka bir şey olamaz. İbn Mesüd'un (ra.) kırâati de böyledir; o âyeti sanki şöyle okuyordu: Sai Ji öz ali 5 yani “durumunuza uygun olarak onların nafakasını karşılayın” Âyetin bu iki kırâati arasında da bir ihtilaf yoktur; sadece biri icmâli, diğeri tefsiri kırâattir, tıpkı “hırsızlık eden erkek ve kadının ellerini kesin!” meâlindeki âyette olduğu gibi. [9]Bu âyet de “faktaü eydiyehumâ”; yani “sağ ellerini kesin” diye okunmuştur”. Bu kırâatler arasında bir ihtilaf ihtimali yoktur; bilâkis biri icmâli, diğeri tefsiri olmaya hamledilmiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Abdullah b. Mesüd'un (r.a.) kırâatinde bu husus lafız olarak sabit değilse en azından haber-i vâhid olarak nakledilmiştir. İbn Mesüd'un (r.a.) rivayetinin -her ne kadar onun Resülullah (s.a.) isnadı haber-i vâhid yoluyla gelse dahi- makbul olduğu bilinmektedir. Zayıf olduğu söylenmesine rağmen Ebü Hureyre'nin (r.a.) rivayeti kabul ediliyorsa; fazileti, takvâsı, Resülullah'la (s.a.) sohbetinin çokluğu ve fıkıhtaki derin bilgisi iledaha üstün olan İbn Mesüd'un (r.a.) rivayetini kabul etmek evlâdır. İbn Mesüd'un kırâatini görmezden gelenin hataya düşmesinden korkulur. İbn Abbâs'tan (r.a.) nakledilen şu habere bakmaz mısın? O, Hz. Peygamber'in (s.a.) ashabına, “kimin kırdatini son kırâat sayıyorsunuz?” diye sormuş, ashâb-ı kirâm da, Zeyd b. Sâbit'in (r.a.) kırâatini, diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine İbn Abbâs şöyle demiştir: Hayır, asla! Çünkü Resülullah (s.a.) her yıl bir defa Kurân arz edilirdi, vefat ettiği sene ise kendisine iki defa arz edilmişti. İşte bu her iki arzda da İbn Mesüd (r.a.) orada bulunuyordu, karşılığını vermişti”. Buna göre İbn Mesüd'un (r.a.) kırâati kırâatlerin sonuncusudur; çünkü o, Resülullaha Kur'ân'ın son defa arz edilişine şahit olmuştur. Buna göre onun kırâatinden yüz çevirmek ve onu görmezden gelmek uygun değildir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'un kırâati böyledir (Ferrâ, Meâni'l-Kurün, I, 306; Abdüllatif el-Hatib, Mucemü'l-kırâât, II, 270). Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, I, 275; Hâkim, el-Müstedrek, Il, 250. Onları kendi oturduğunuz yerde oturtun meâlindeki ilâhi beyan, erkeğin kendi oturduğu evin tamamında değil, bir bölümünde kadını da barındırmasına işaret etmektedir, çünkü “min” harf-i ceri bir parçayı, bir kısmını ifade eder. Onların imkânlarını daraltmak suretiyle kendilerine zarar vermeye kalkışmayın! Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi, infak konusunda onlara zorluk çıkarmayın, zira nafakada zorluk çıkarırsanız onlar evden çıkmak zorunda kalırlar. Diğeri, mesken konusunda onlara zorluk çıkarmayın, zira siz, izin almaksızın onların oturduğu eve girer ve bu da onlara sıkıntı verirse, evden çıkmak zorunda kalabilirler. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Eğer hamile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını karşılayın. Bu âyetteki emir, kadınların nafakalarını karşılamanın vücübuna bağlı olarak onları evden çıkarmayı yasakladığı gibi, evden çıkarmayı yasaklamasına bağlı olarak nafakalarının temin edilmesi gerektiğine de işaret etmektedir. Sonra burada nafaka temininin hamilelere tahsis edilmesi, kadının hakikatte “onları çıkarmayın” meâlindeki ilâhi buyruğun kapsamına girmediğine dair bir anlamı akla getirmektedir, Çünkü kadını evden çıkarmanın, kocanın soyunu korumak amacıyla yasaklandığını daha önce söylemiştik. Dokuz ay geçtikten sonra artık soyu korumak diye bir şey kalmaz. Dolayısıyla dokuz ay sonra nafakanın düşmesi gerekir. Biz bu anlamı daha önce kaydetmiştik”, Ama burada nafakanın hamilelere tahsisinde, En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre şöyle bir fayda bulunmaktadır: Şayet bu âyet olmasaydı hamile kadınlar, Cenâb-ı Hakk'ın onları evlerinden çıkarmayın emrinin ve onlar da çıkmasınlar hükmünün dışında kalırlardı. Çünkü erkekler kadınlara karşı şöyle bir gerekçe getirebilirler: Hamilelerin başka erkeklerle evlenmelerinin haram kılınması eski kocasının hakkı olarak değil, kadının karnındaki çocuğun hakkı olarak hükme bağlanmıştır. Çocuk başkasının olsa bile o kadınla evlenmenin haram kılınmasına bakmaz mısın? Hamile olmayan kadınlara da nafakanın vacip olduğunu söylemiştik, çünkü onlar, kocalarının haklarından dolayı başkaları ile evlenmekten alıkonulmuşlardır. Hamilelerin evde tutulmaları ise kocalarının hakkından dolayı değildir; bu durum, onların nafakasını karşılamaktan muaf tutulmaları konusunda erkekler için bir delil sayılması caiz olabilir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, hamileler doğum yapıncaya kadar onların nafakasını karşılamaya erkekleri teşvik etmiştir. Çünkü bu hamilelik, daha önce o kadından faydalanmanın neticesidir. İşte burada özellikle hamilelerin zikredilmesinin faydası budur. En doğrusunu Allah bilir. (JSizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin. Bu âyet fıkhi deliller açısından çeşitli hükümleri içine almaktadır. Birincisi, Allah onlara karşılığını ödeyin! buyurmaktadır. Bu, süt emzirmenin ücretle yapılacağının delilidir. Koca, karısından ayrıldıktan sonra ondan olma çocuğunu ücret mukabilinde emzirmesini istemesi meşrudur ve kadının ücret alması da helâldir. Fakat nikâh hakkı karşılığında çocuğunu ücretle emzirmesini istemesi caiz değildir, bundan dolayı kadının ücret alması da helâl değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, nikâh hakkı karşılığında çocuğa süt emzirme yerine rızık lafzını kullanmakta; “onların normal ölçülerde yiyecek ve giyeceklerini sağlamak da çocuk kendisinden olan (babanın) borcudur”! buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak burada “rızkı” ücret olarak zikretmiş, ona ayrı bir ücret koymamıştır, bu da onun beslenme ve giyim hakkıdır. Bundan dolayı erkeğin nikâhlı eşine süt emzirmesi için ücret ödemesi caiz değildir, çünkü nikâhlı eşi, çocuğu nikâh hakkı mukabilinde emzirmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir. (İkincisi,) burada Allah Teâlâ'nın onlara karşılığını ödeyin! buyurması sütün ücrete tâbi olduğuna delildir. Her ne kadar süt, çocuktan dolayı yaratılmış ise de yine de kadının mülküdür. Şayet öyle olmasaydı kadının mâlik olmadığı bir süt için ücret alması caiz olmazdı. (Üçüncüsü, bu âyet, çocukların emzirilmesi ve nafaka verilmesi görevinin kocaya ait olduğuna da delil oluşturmaktadır. Çocuğu sahiplenmek, yetiştirmek ve kefâlet hakkı ise kadınlara aittir. Böyle olmasaydı, kadına, tam ücret değil ama bir miktar ücret verilirdi. Allah ücretin tamamını vermeyi emrettiğine göre emzirmeyi sağlama görevinin kocaya ait olduğu ortaya çıkar. Kadına da kefâlet ve elinde bulundurmak hakkı verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. (Dördüncüsü, biz eğer sütü çocuğa ait bir mülk, onun için yaratılmış bir ürün sayar ve nafakayı da kendi malından olması kaydıyla anneye ait kılarsak nafaka biter, kadın emzirmekle uğraştığından nafaka kazanmaya fırsat bulamaz, dolayısıyla aç kalır, helâk olur, sütü de kaybolur ve emzirme işi ortadan kalkar. Bu durumda emzirme işinin kadının görevi olduğunu düşünürsek, nafaka olması hasebiyle bu görev ondan düşer. İşte biz de kadının bu görevi bulunmadığına hükmederiz ve ücret alabilmesi için sütün mülkiyetini kadına veririz. En doğrusunu Allah bilir. 239 (İ/Beşincisi, bu âyet, ücretin ancak tam olarak fayda elde edildikten sonra verilmesi gerektiğini de göstermektedir. Çünkü Allah sizin hesabınıza (çocuğunuzu) emzirirlerse onlara karşılığını ödeyin buyurmaktadır. Buna göre ücretin, ancak emzirmeden sonra verilmesi gerekir. Altıncısı, âyetteki “ucürahunne” (gasi), yani ücretlerini anlamına gelen lafzı da emzirmenin ancak daha önce geçmiş olan bir işin kirası olduğunu gösterir. Bundan dolayı âlimlerimiz, ücret ancak iş bittikten sonra verilir, demişlerdir. Aziz ve Celil olan Allalyın aranızda güzelce konuşup anlaşın! buyurmasının da iki izahı vardır. Birincisi, anlaşın, yani kadın zorluk çıkardığı takdirde çocuğu emzirmek konusunu aranızda istişare edin. İkincisi, anlaşın, yani Cenâb-ı Hakk'ın kendisine mârufu emretmeyi takdir ettiği kişinin tavsiyesine göre hareket edin, yani hâkim size, çocuğa mârufla muameleyi emrettiğinde ona uyun. Anlaşmakta zorlanırsanız bu durumda o erkeğin hesabına başka bir kadın emzirecektir. Yani çocuğu emzirmek konusunda anlaşamazsanız, anne de çocuğu emzirmekten vazgeçerse, o zaman çocuğu emzirmesi için başka bir kadın arayın. Ei Ga Gattis 83, i Ís Şak YAŞA Geia ya --- Dipnotlar: Fâtıma bint Kays şöyle dedi: “Hz. Peygamber (s.a.) döneminde kocam beni üç talâkla boşamıştı. Resülullah ‘bana hitaben sana oturma yeri ve nafaka yoktur” buyurdu” Muğire dedi ki: Ben bunu İbrahime sordum, o da Hz. Ömer şöyle söyledi, diye cevap verdi: Aklında doğru tutabildi mi, yoksa unuttu mu bilemediğimiz bir kadının sözüyle biz Allah'ın kitabını ve Peygamberimiz'in sünnetini terketmeyiz. Hz. Ömer, boşanmış kadına nafaka ve oturma hakkı tanıyordu. © Abdürrezzâk, el-Musannef, VII, 329-330; Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, V, 132; Süyütü, ed9 Fakat Cenâb-ı Hak, bütün hamilelik müddetinde kadının nafakasını karşılamaya teşvik etmiştir. Çünkü kadın, bu süre zarfında, kocasının daha önceki ilişkisinin meyvesini taşımaktadır. Bize göre yüce Allah bundan dolayı hamilelerin nafakasını karşılamayı teşvik etmiştir. En doğrusunu Allah bilir (Semerkandi, Şerhu't-Te'vilât, vr. 241a).

Talak 65:7

Varlıklı olan varlığından harcasın. Yani valığı bol olan, nafakayı da bol versin. Rızkı daralmış bulunan, yani maişeti dar olan. Âyetteki “kudira” lafzı geçimi dar olan demektir. Bu kelime “Zünnün kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti” meâlindeki âyet de aynı anlamdadır; yani Yünus, bizim kendisini dara düşüremeyeceğimizi zannetmişti. Kezâ “Kullarından rızkı dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veren Allah'tır”, yani rızkı daraltan Allah'tır, meâlindeki âyette de aynı anlamda kullanılmıştır. Buna göre Allah'ın kendisine verdiği kadarından harcasın meâlindeki beyan da durumu dar olan, dar haline göre nafaka versin, demektir. En doğrusunu Allah bilir, Allah kimseyi kendi verdiğinden fazlasıyla yükümlü tutmaz. Bu beyan, kulların kazanmış olduğu bütün malların, Cenâb-ı Hakk'ın ona verdiği şeylerden oluştuğuna işaret etmektedir. Buna göre, kulların fiillerinde ve kazandıkları mallarda Cenâb-ı Hakk'ın müdahalesi ve tedbiri vardır, demektir. (IŞayet böyle olmasaydı, yani kişinin, O'nun vermediği şeyleri kazanabilme EZA imkânı olsaydı Cenâb-ı Hakk'ın vermediği şeylerle kullarını mükellef tutması caiz olurdu. Allah bir güçlüğün ardından bir kolaylık sağlayacaktır. Bu ilâhi beyan, şayet erkek karısının nafakasını vermekten âciz kalırsa aralarının ayrılmaması gerektiğine delil oluşturur. Çünkü iddet süresinde aralarındaki hukuki bağ tamamen koparılacak olsa, kadın o durumda kendisine nafaka verecek başka bir koca bulamayacak, iddetinin sona ermesini bekleyecektir. Bu sırada bazan kocanın zengin olması da düşünülebilir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın vâdinin, darlıktan sonraki kolaylıkta gerçekleşmesi, kadının kendisine nafaka verecek bir koca bulmasından daha yakın bir ihtimaldir. Çünkü o kadın câriye gibi değildir; efendisi câriyeyi sattığında, câriye kendisine nafaka verecek başka birinin mülkiyetine girer. En doğrusunu Allah bilir. Sonra, Allah bir güçlüğün ardından bir kolaylık sağlayacaktır meâlindeki ilâhi beyan, darlığa düşenler için darlığın arkasından kolaylığın geleceğine dair bütün ümmete Allah'ın bir vâdidir. Âyetin bu kısmının, Resülullah'ın (s.a.) ashabı darlığa ve geçim sıkıntısına düştükleri takdirde Cenâb-ı Hakk'ın onlara hitap etmesi de mümkündür; yani Allah onlara, içinde bulundukları bu darlıktan sonra kolaylığa ulaşacaklarını vâdetmektedir. Nitekim Allah Teâlâ, onlara fetihler nasip ederek ve düşmanlarına karşı yardımda bulunarak bu vâdini gerçekleştirmiş, onları mal-mülk zengini yapmıştı. En doğrusunu Allah bilir. İŞE LEE Ğİ a 8

Talak 65:8

Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice beldeler. Cenâb-ı Hak burada beldeleri azgınlıkla nitelemiştir, halbuki bizzat beldenin azmasının mümkün olmadığı herkesin bildiği bir husustur. Fakat bundan maksat, o belde halkının Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmalarıdır. Bazan bir belde halkından kinâye olarak o belde zikredilip belde halkının kastedilmesi mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette; “içinde bulunduğumuz şehre sor!” buyurmuş, bununla da o şehrin halkını kastetmiştir. Bu da şunu göstermektedir ki bir ifadenin kinâyeli kullanılması, zâhirde yalan gibi görünse de hakikatte yalan sayılmaz. Cenâb-ı Hakk'ın “şu adam benim kardeşimdir, onun doksan dokuz koyunu var” meâlindeki âyetine bakmaz mısın? ( Ortada koyun diye bir şeyin bulunmadığı herkesin mâlumudur. Fakat burada koyun anlamına gelen “na'ce” lafzı ile kadından kinâye yapılmaktadır, böylece sözün doğru olduğu anlaşılmaktadır. Sanki şöyle demektedir: Bu benim kardeşimdir; eğer onun doksan dokuz kadını olsaydı... İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen ve azmak anlamına gelen “utuv” Gaui) lafzı, kibirlenmekte son noktayı ifade eder. Cenâb-ı Hakk'ın, “Gerçek şu ki onlar, içlerinde derin bir kibir duygusu besliyor, azgınlıkta sınır tanımıyorlar” meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Biz onları şiddetli biçimde hesaba çekmişizdir. Bu ilâhi beyan, çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Birincisi, onları hesaba çektik meâlindeki ifade, onlar küfürde, azgınlıkta ve kibirlenmekte o derece ileri gittiler ki şiddetli bir hesaba çekilecek ve kötü bir cezaya mâruz kalacak kişilerden oldular, anlamına gelir. Yahut [ikincisi] Cenâb-ı Hak, kibre ve azgınlığa kapılan geçmiş ümmetlere ilâhi cezanın nasıl gelip şiddetli bir hesaba çekildiklerini düşünmeleri ve ibret almaları için bu ümmete onu hatırlatmaktadır. Veyahut [üçüncüsü] onları hesaba çektik meâindeki cümle, âhirette onları şiddetli bir hesaba çekeceğiz anlamına gelmektedir. Tıpkı “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi, “Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?” meâlindeki âyette olduğu gibi; yani Allah bunu kendisine soracağı zaman... İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin nüzül sebebi konusunda iki yorum vardır: Birincisi, Allah Teâlâ, geçmiş ümmetlerin peygamberlerine inanmayı ve ona tâbi olmayı terkettiklerinde, kibre kapılıp azdıklarında başlarına gelenlerle Muhammed (s.a.) ümmetini ve Mekkeli kâfirleri korkutmaktır. Tâ ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) hemşehrilerinin de içinde bulundukları küfür ve azgınlıktan vazgeçsinler veya hayatın seyrinde böyle bir hale düşmekten sakınsınlar. (İkincisi, Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin kalbini teskin etmek, onun kâfir kavminden gördüğü muameleyi, onların isyanını ve azgınlığını önemsememesi için. Ayrıca önceki peygamberlerin kendi ümmetlerinden gördükleri muameleyi bilmesi için; hatta onların inkârlarının ve büyüklenmelerinin iman etmeleri ümidini yok ettiğine vâkıf olması için; neticede de Cenâb-ı Hakk'ın onlara gönderdiği ceza ve intikamdan haberdar olabilmesi için. [§]Bunun bir imtihan olması da GA mümkündür; şöyleki Allah Teâlâ, resülünü bununla denemiştir; tâ ki onun, muhataplardan iman etmeyenlere şefkatte bulunup helâk edilmeleri için bedduada bulunmadığı bilinmiş olsun. En doğrusunu Allah bilir. ŞOR A iak lal 5 Eos G al J63 caló

Talak 65:9

Böylece yaptıklarının cezasını tatmışlardır. Bu beyan, yaptıklarının ağırlığını, işlerinin karşılığını veya küfürlerinin azabını gördüler, anlamına gelir. İşlerinin sonu tam bir hüsran olmuştur. Bu da, isyanlarının âkıbeti âhirette hüsran olacaktır, demektir. e ea Gal ASE a GIS e BOEG ÜS EN İŞ iL yek oas asi l ERINI

Talak 65:10

Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Şu halde Allah'a karşı gelmekten sakının, ey iman etmiş akıl sahipleri! Allahtan korkun, ey akıl taşıdığını iddia edenler, O'nu ve resülünu inkâr etmekten sakının! Bu âyet, Allah'ın sadece akıl sahiplerine hitap ettiğine ve aklı olmayana hitap etmesinin söz konusu edilemeyeceğini gösterir. Allah size bir uyarı indirdi ve bir elçi gönderdi. Bu ilâhi beyan iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, buradaki “zikir” ve “resül” kelimelerinin aynı kabul edilmesidir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah size zikri indirdi ki ondan maksat da resüldür. Burada zikir kelimesi iki sebepten dolayı kullanılmıştır: Biri, ona tâbi olanın şanı şerefi artar ve zikredilen, şöhrete eren biri olur. Diğeri de peygamber insanlara faydalı ve zararlı olan şeyleri, dinleri ve âkıbetleri için gerekli olan şeyleri hatırlattığı için zikir kelimesi kullanılmıştır. [İkincisi] burada bir muhtevanın dolaylı olarak zikredilme ihtimali de vardır. Buna göre cümle şöyle olabilir: Allah size zikri indirdi ve bir de resül gönderdi. IİO size Allah'ın apaçık âyetlerini okumaktadır. Burada yer alan “mubeyyinât” kelimesindeki yâ esreli ve üstünlü olarak okunmuştur”, “âyât” (sui) kelimesi alâmetler ve deliller anlamına gelir. Mubeyyinât kelimesini esreli olarak okuyana göre helâli ve haramı, Allah'ın emirlerini ve yasaklarını açıklayan anlamına gelir. Kelimeyi üstünlü olarak “mubeyyenât” diye okuyan ise şu mânayı vermektedir: Allah sanki bununla âyetlerini net ve açık olarak göndermiştir; o kadar ki bu âyetleri ve onların özünü düşünüp tefekkür eden kimse onların Allah'tan geldiğini anlar. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye. İman eden herkes karanlıktan aydınlığa çıkmış olur. Durum böyle olunca âyete şu anlamın verilmesi gerekir: “Küfredenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için” Fakat mâziden gelecek zamanın kastedilmiş olduğu düşünülerek “iman edenleri (iman edecekleri) çıkarmak için” anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim “Allah Ey Meryem oğlu İsâ... dedi” meâlindeki âyette, Allah ona âhirette “ey Meryem oğlu İsâ” diyecek anlamı vardır, burada da mâzi fiilinden gelecek zaman anlamı kastedilmektedir. Bu, dilde mümkün olan bir kullanım tarzıdır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet “iman edenleri, imanlarından sonra meydana gelecek olan karanlıklardan aydınlığa çıkaracaktır anlamına da gelebilir”. En doğrusunu Allah bilir. İman edenler meâlindeki ilâhi beyana, Cenâb-ı Hakk'ı tek kabul edenler, O'na saygı gösterenler, O'nu yüceltenler gibi mânaların verildiği de söylenmiştir. O'nu ayıplardan ve kusurlardan münezzeh görenler, kendisinden korktukları ve imanlarından dolayı O'ndan ümitvar olmaları sebebiyle salih ameller yapanlardır. Bu onların imanda salih amel yaptıkları anlamına gelir. Bu “Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış (kesbetmemiş) kimse” meâlindeki âyet ile aynı anlamdadır. )Buradaki kesbin (kazancın) anlamı, az önce söyledigimiz tâzim, tebcil, ümit ve korku gibi imanın kendisinde var olan şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir. Yararlı işler yapanlar meâlindeki cümle ile Cenâb-ı Hakk'ın farz kıldığı şeyleri yerine getirenlerin kastedilmiş olması muhtemeldir. İşte böylece Allah ona gerçekten güzel bir rızık ihsan etmiştir. Bu beyan, ona dünyada itaati, âhirette de sevabı nasip etmiştir, anlamına gelir. Bu, ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru!”! meâlindeki âyetle aynı anlamda birleşir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, imana nail olan insanların, ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde buna kavuştuklarını da göstermektedir. Zira böyle olmasaydı, Allah Teâlâ bununla insana lütfetmiş olmazdı. 24B TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ --- Dipnotlar: 8 Nâfi, İbn Kesir, Ebü Amr ve Ebü Bekir, Âsım'dan; Ebü Câfer, Yâkub, Yezidi, İbn Abbâs ve İbn Hays üstünlü olarak “mubeyyenât” diye, İbn Âmir ve Hafs, Âsım'dan; Hamza, Kisâi, Halef, Ameş, Hasan ve İsâ esreli olarak “mubeyyinât” diye okumuşlardır (Abdüllatif elHatib, Mu'cemü'l-kırâât, IX, 512).

Talak 65:11

Allah onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır. Şu halde Allah'a karşı gelmekten sakının, ey iman etmiş akıl sahipleri! Allahtan korkun, ey akıl taşıdığını iddia edenler, O'nu ve resülünu inkâr etmekten sakının! Bu âyet, Allah'ın sadece akıl sahiplerine hitap ettiğine ve aklı olmayana hitap etmesinin söz konusu edilemeyeceğini gösterir. Allah size bir uyarı indirdi ve bir elçi gönderdi. Bu ilâhi beyan iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, buradaki “zikir” ve “resül” kelimelerinin aynı kabul edilmesidir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah size zikri indirdi ki ondan maksat da resüldür. Burada zikir kelimesi iki sebepten dolayı kullanılmıştır: Biri, ona tâbi olanın şanı şerefi artar ve zikredilen, şöhrete eren biri olur. Diğeri de peygamber insanlara faydalı ve zararlı olan şeyleri, dinleri ve âkıbetleri için gerekli olan şeyleri hatırlattığı için zikir kelimesi kullanılmıştır. [İkincisi] burada bir muhtevanın dolaylı olarak zikredilme ihtimali de vardır. Buna göre cümle şöyle olabilir: Allah size zikri indirdi ve bir de resül gönderdi. IİO size Allah'ın apaçık âyetlerini okumaktadır. Burada yer alan “mubeyyinât” kelimesindeki yâ esreli ve üstünlü olarak okunmuştur”, “âyât” (sui) kelimesi alâmetler ve deliller anlamına gelir. Mubeyyinât kelimesini esreli olarak okuyana göre helâli ve haramı, Allah'ın emirlerini ve yasaklarını açıklayan anlamına gelir. Kelimeyi üstünlü olarak “mubeyyenât” diye okuyan ise şu mânayı vermektedir: Allah sanki bununla âyetlerini net ve açık olarak göndermiştir; o kadar ki bu âyetleri ve onların özünü düşünüp tefekkür eden kimse onların Allah'tan geldiğini anlar. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye. İman eden herkes karanlıktan aydınlığa çıkmış olur. Durum böyle olunca âyete şu anlamın verilmesi gerekir: “Küfredenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için” Fakat mâziden gelecek zamanın kastedilmiş olduğu düşünülerek “iman edenleri (iman edecekleri) çıkarmak için” anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim “Allah Ey Meryem oğlu İsâ... dedi” meâlindeki âyette, Allah ona âhirette “ey Meryem oğlu İsâ” diyecek anlamı vardır, burada da mâzi fiilinden gelecek zaman anlamı kastedilmektedir. Bu, dilde mümkün olan bir kullanım tarzıdır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet “iman edenleri, imanlarından sonra meydana gelecek olan karanlıklardan aydınlığa çıkaracaktır anlamına da gelebilir”. En doğrusunu Allah bilir. İman edenler meâlindeki ilâhi beyana, Cenâb-ı Hakk'ı tek kabul edenler, O'na saygı gösterenler, O'nu yüceltenler gibi mânaların verildiği de söylenmiştir. O'nu ayıplardan ve kusurlardan münezzeh görenler, kendisinden korktukları ve imanlarından dolayı O'ndan ümitvar olmaları sebebiyle salih ameller yapanlardır. Bu onların imanda salih amel yaptıkları anlamına gelir. Bu “Yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış (kesbetmemiş) kimse” meâlindeki âyet ile aynı anlamdadır. )Buradaki kesbin (kazancın) anlamı, az önce söyledigimiz tâzim, tebcil, ümit ve korku gibi imanın kendisinde var olan şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir. Yararlı işler yapanlar meâlindeki cümle ile Cenâb-ı Hakk'ın farz kıldığı şeyleri yerine getirenlerin kastedilmiş olması muhtemeldir. İşte böylece Allah ona gerçekten güzel bir rızık ihsan etmiştir. Bu beyan, ona dünyada itaati, âhirette de sevabı nasip etmiştir, anlamına gelir. Bu, ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru!”! meâlindeki âyetle aynı anlamda birleşir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, imana nail olan insanların, ancak Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde buna kavuştuklarını da göstermektedir. Zira böyle olmasaydı, Allah Teâlâ bununla insana lütfetmiş olmazdı. 24B TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ --- Dipnotlar: 8 Nâfi, İbn Kesir, Ebü Amr ve Ebü Bekir, Âsım'dan; Ebü Câfer, Yâkub, Yezidi, İbn Abbâs ve İbn Hays üstünlü olarak “mubeyyenât” diye, İbn Âmir ve Hafs, Âsım'dan; Hamza, Kisâi, Halef, Ameş, Hasan ve İsâ esreli olarak “mubeyyinât” diye okumuşlardır (Abdüllatif elHatib, Mu'cemü'l-kırâât, IX, 512).

Talak 65:12

Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yaratan Allah'tır. Buradaki yerden de onların benzerlerini meâlindeki beyanın açıklamasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları yani onların benzerlerini tamlamasıyla, göklerin üst üste tabakalardan oluştuğu gibi yeryüzünün de öyle tabakalardan oluştuğunu söyler. Bazıları da ile “yedi deniz” meâlindeki âyette geçtiği gibi yedi adanın kastedildiğini ileri sürer; Allah bu şekilde yedi de ada yaratmıştır, der. Bir kısmı ise şöyle der: Allah Teâlâ dünya semâsının sınırına kadar müşâhede ettiğimiz bu yeryüzünü yarattı, bu semânın arkasında da altı gök daha yarattı. En doğrusunu Allah bilir. Aslında bunların mahiyetini, şeklini ve sayısını bilmemize ihtiyaç da yoktur, çünkü onu bilmenin buradaki hükümle ilgili bir tarafı yoktur. En doğrusunu Allah bilir. O'nun buyruğu gelip, bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir. Bu beyanın iki türlü açıklaması vardır. Birincisi, vahiy bunların arasından iner demektir; Cenâb-ı Hakk'ın göndermiş olduğu ilâhi kitaplar ve peygamberler bunların arasındadır. Bunun anlamı şudur: Yüce Allah, peygamberlerin, kitapların ve vahyin getirdiği sınamaların sadece Muhammed (s.a.) ümmetine mahsus olmadığını, bilâkis göklerde ve yerde bulunan herkesin aynı şekilde sınandığını belirtmiştir. (SJİkincisi, Onun buyruğu gelip, bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir. Bu beyan ile yaratılışı kastetmektedir. Bunun izahı da şöyledir: Göklerde ve yerde her an mutlaka Cenâb-ı Hakk'ın yarattığı bir oluş veya O'nun var ettiği bir yenilik söz konusudur. “Biz, bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz “ol? demekten ibarettir, o da hemen oluverir” meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir. O'nun buyruğu gelip, bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir beyanındaki “emr” kelimesi ile yaratma işinin kastedilmiş olması mümkündür; anlamı da az önce söylediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın gücünün her şeye yettiğini bilesiniz diye. Yani göklerin ve yerin yaratılışını ve onlarda cereyan eden idare ve planlamayı düşünesiniz, Allah'ın kudretinin ne dereceye vardığını ve bunun da kendi zati kudreti olduğunu, hiçbir şeyin O'nu âciz bırakamayacağını anlayasınız, yahut bu idare ve planlamanın, kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir bilene ait olduğunu anlayasınız diye. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın gücünün her şeye yettiğini bilesiniz diye. Bu beyanın çeşitli anlamlara ihtimali vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak, yaratıklarından her fâilin fiilini yaratmaya Kâdir'dir. Bunun açıklaması da şöyledir: Cenâb-ı Hak yedi göğü yaratan Allah'tır cümlesiyle, göklerin ve yerlerin yaratılışını en iyi bilenin kendisi olduğunu belirtmiştir. Arkasından gelen Allah'ın gücünün her şeye yettiğini bilesiniz diye meâlindeki cümle de, göklerin ve yerlerin yaratılışının dışındaki şeylerin durumlarının da böyle olması zorunludur, anlamına gelmektedir. İşte bu, Allah'ın, her yaratığın fiilini yaratmaya Kâdir olduğuna işaret eder. Bir de şu var: O'nun kudreti ve tedbiri, bütün büyüklüğü ve ihtişamıyla gökleri ve yerleri bile kapsadığına ve insanın gökleri ve yerleri planlayıp idare etme gücü bulunmadığına göre, Allah'ın kudretinin ve tedbirinin, beşerin tedbirini içine alması çok daha gereklidir; bundan maksat da beşerin fiilleridir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır. Bunun diğer bir açıklaması da şöyle yapılabilir: Allah'ın gücünün her şeye yettiğini bilesiniz diye meâlindeki beyan, Allah'ın vâdettiği ve uyardığı şeyleri yapmaya Kâdir olduğunu yahut kulların faydasına ve zararına olan her şeyi yapmaya güç yetirdiğini bilesiniz diye, demektir. (1Mütezile mensupları ise Cenâb-ı Hak, bir sineğin ve daha büyük bir şeyin fiilini yapmaya muktedir değildir, bütün hazinelerini harcasa bile yaratıklarından herhangi birinin durumunu düzeltmeye de Kâdir değildir; şayet birinin durumu düzelmişse ancak kendisi düzeltmiş, bozulmuşsa ancak kendisi bozmuştur, der. Bu iddia, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini her şeye Kâdir olmakla nitelemesine aykırıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye, anlamındaki beyanından, O'nun ilmi en küçük şeyi dahi dışarda bırakmaz; fiil, hal ve başka herhangi bir şey O'na gizli kalmaz, mânası kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Tahrim 66:1

[Allah'ın Helâl Kıldığını Haram Saymak] Ey peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun? Bu âyet, zâhirde dehşet verici olup Allah'ın helâl kıldığı bir hususu Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin kendine haram kılmasını kınamaktadır. Fakat Allahın helâl kıldığı bir şeyi Resülullah'ın haram kıldığını söyleyen kimse, kötü bir iddiada bulunmuş olur; buna gerçekten inanacak olursa kâfir olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın helâl kıldığı şeyi haram sayan kimse küfre düşer. Bunu Resülullahın yaptığına inanan da kâfir olur. Ebü Bekir el-Esam şöyle der: Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın helâl kıldığı bir şeyi hiç kimsenin haram kılamayacağına dair bir delil oluşturur, çünkü Cenâb-ı Hak, resülüne bile bunu yasaklamıştır. Ama bize göre mesele ne Ebü Bekir el-Esam'ın zannettiği gibidir, ne de ondan önce bazı câhillerin “Resülullah Allah'ın helâl kıldığı şeyi haram kıldı” şeklinde ileri sürdükleri vehimleri gibidir. Resül-ı Ekrem (s.a.) hakkında böyle bir vehme sahip olan kişi Hz. Peygamber'in küfre düştüğüne hükmetmiş demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, bize göre bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmak, helâl olan şeyin haram olduğuna ve O'nun mutlak olarak haram kıldığı şeyin helâl olduğuna inanmak demektir. Allah'ın helâl kıldığı şeyin haram olduğuna inanan böyle kimsenin kâfir olduğuna hükmolunur. Resülullah (s.a.), Allah'ın helâl kıldığını aslında haram saymamıştır; çünkü o, câriyesi ile ilişkide bulunmanın kendisine haram kılındığını düşünmemiş, sadece ondan cinsel açısından faydalanmayacağına yemin etmiştir. Yemin sebebiyle meydana gelen haramlık, her ne kadar bir kadının talâk ve benzeri sebeplerle meydana gelen haramlık gibi sebeplere bağlı ise de, âdemoğlunun fiili olarak görülmez. O ancak kulların sebeplere tevessül etmeleri sonucunda diğer hükümler gibi Allah tarafından meydana getirilen bir haramlık durumudur. Aslında yeminle fiilin kendisinin haramlığı oluşmaz. Zira bu tür konularda haram kılınan şey, Cenâb-ı Hakk'ın saygı gösterilmesini gerekli gördüğü şeyi, yapılan yemin sebebiyle terketmektir. Bu ise helâli haram, haramı helâl saymak değildir. Yahut tahrimden maksat, helâl olduğuna inandığı halde insanın kendine onu yasaklamasıdır; onun böyle yapması bizzat o şeyi haram saydığı anlamına gelmez. İnsan bazan herhangi bir maksada binâen bir helâli yapmaktan çekinebilir. Bu aynen “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik”? meâlindeki âyet gibidir. Bu âyetteki “harremnâ”, yani haram kıldık lafzı, o sütü emmenin haram kılındığı anlamına gelmediği gibi, bunun dini bir haram olduğu mânasına da gelmez; çünkü çocuk, helâl-haram hükmüne muhatap olmaya ehil değildir. Dolayısıyla bundan maksat o çocuğun, annesinden başka bir kadından süt emmekten çekinmesidir. İşte bu âyette de durum aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, Resülullah (s.a.), eşlerine güzel muamele ile, onlara karşı şefkatli ve merhametli davranmakla görevliydi. Onun güzel muaşeret ve sohbet tarzı, Allah'ın kendisine helâl kıldığı şeylerden ve mübah kıldığı lezzetlerden faydalanmaktan bile uzak duruyordu. Bunu da eşlerinin rızasını kazanmak ve onlar: hoşnut etmek için yapıyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak Ey peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun? diye buyurdu. Yani eşlerine karşı olan şefkatin ve güzel muamelen, Allah'ın sana helâl kıldığı şeylerden faydalanmaktan yüz çevirecek boyuta ulaşmasın! Böyle olunca söz konusu ilâhi hitap, Resülullah'a yasak getirmemekte ve yaptığı bir hatadan dolayı onu azarlamamakta, aksine eşlerine güzel muamele konusunda onun yükünü hafifletmektedir. Bu tıpkı “Onlar (kâfirler) için üzülerek kendini helâk etme” meâlindeki âyete benzemektedir. İmandan yüz çeviren o insanlara karşı Resülullaltın (s.a.) şefkati o dereceye varmıştı ki, nerdeyse kendisini helâk edecekti. İşte, “onlar için üzülerek kendini helâk etme!” meâlindeki buyruğu, onun yükünü hafifletmek anlamındadır. Yine “ölçüsüzce eli açık da olma”! meâlindeki âyet de böyledir. Bu ilâhi beyan, cömertliği son sınıra vardırmayı yasaklıyor değildir, fakat cömertlik yaparken israf boyutuna varma, demek suretiyle onun yükünü hafifletmektedir. Çünkü cömertliği son sınıra vardırırsan, kendin için ve ailen için elinde bir şey kalmayacak, başkalarını kendine tercih etmiş olacaksın. İşte, Allah'ın sana helâl kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun? meâlindeki ilâhi beyan da yasak anlamında değildir, eşleriyle güzel geçinmek konusundaki yükünü hafifletmek amacına yöneliktir. En doğrusunu Allah bilir. Şimdi, buradaki haram kılmanın sebebi konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, Hz. Hafsa'nın kendi ailesini ziyarete gittiği ve Resülullah'ın (s.a.) da onun evinde bulunduğu bir sırada İbrahim'in annesi olan kıbti Mâriye'nin eve geldiği ve orada Resülullah (s.a.) ile ilişkide bulunduğu, ikisi birlikte yatarlarken Hafsa'nın (r.a.) da eve geldiği, onları yatakta görünce tekrar ailesine dönüp geceyi orada geçirdiğine ilişkin olayı gösterirler. Bu rivayetin sonunda Hafsa'nın Hz. Peygamber'e şöyle dediği kaydedilir: Bana bir saygı göstermek gereği duymadın ve benim hakkımı tanımadın. Resülullah da ona, “bu olayı gizli tut, ben Mâriye'yi kendime haram ediyorum” karşılığını vermiştir. İşte yukarıdaki âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. Bazıları o günün Hz. Âişe'nin nöbet günü olduğunu, Hafsa'nın Resülullah'ı ve câriyesi Mâriye'yi birlikte gördüğünü, Hz. Peygamber'in (s.a.) ona bu olayı gizli tutmasını emrettiğini, [ ]fakat Hafsa'nın gidip Âişe'ye (r.a.) anlattığını, bunun üzerine Âişe'nin kızdığını, Hz. Peygamber'in de câriyeyi kendisine haram kıldığını ve âyetin bunun üzerine geldiğini söyler“. İkrime şöyle der: Bu âyet, Ümmü Şüreyk adındaki bir kadın hakkında nâzil olmuştur; kadın kendisini Hz. Peygambere (s.a.) hibe etmiş’, ama Resülullah eşlerinin gönüllerini hoş tutmak için onu kabul etmemişti. Âyet de bunun üzerine gelmiştir!. En doğrusunu Allah bilir. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, III, 376; Taberi, Tefsir, XXVIII, 199-200. Taberi, Tefsir, XXVIII, 200. Bazıları da şöyle demiştir: Hz. Peygamber'in kendine haram kıldığı şey bal idi; Resülullah (s.a.) eşlerinden birinin yanında bal şerbeti içmişti. Sonra diğer eşlerinden biri, kumasına, “Hz. Peygamber senin yanına geldiğinde, ona ‘sendeki bu meşe ağacı şırası kokusu nedir? diye sor, dedi. O da Resülullah'a bunu söyleyince, Resül-i Ekrem balı kendine haram etmiş. Âyet bu münasebetle gelmiştir?. Şunu belirtmeliyiz ki bugün bizim, onun kendisine haram kıldığı şeyin sebebini bilme imkânımız yoktur. Hz. Peygamber'in (s.a.) kendine haram kıldığı şeyin ne olduğunu bilmeye de ihtiyaç yoktur. Fakat şunu biliyoruz ki burada cereyan eden olay kendisi ile zevcesi arasında vukü bulmuştur. Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Yani senin geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak bütün günahlarını bağışlayıcıdır. Ve Cenâb-ı Hak, kendisinin izni olmadan teşebbüs ettiğin yeminden dolayı seni cezalandırmayacak kadar merhametlidir. Yahut senin için ve tövbe edip bir daha benzeri bir şeyi yapmazlarsa iki eşin için de Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. Veya aile geçimi konusunda senin yükünü hafifletmesi ve kendine yüklediğin yükü sana yüklememesi itibariyle Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. --- Dipnotlar: ? o “Biz önceden onun, başka sütanneleri kabul etmesini engellemiştik. Bunun üzerine ablası; “Sizin adınıza onun bakımını üstlenecek, üzerine titreyecek bir aile bulayım mı?” dedi” (elMüellif Mâtüridi, burada “Kendisini reygambere mehirsiz olarak bağışlayan mümin kadını sana helâl kıldık” meâlindeki âyete işaret etmektedir. o Sa'lebi, el-Kesf ve’l-beyân, IX, 344.

Tahrim 66:2

Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır. Bazı âlimler bu âyetin yeni bir hitap oluşturduğunu ve Resülullah'tan (s.a.) başka kimselere yöneldiğini söyler. Çünkü Resülullah'ın geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedildiğini, binaenaleyh onun günahının bağışlanması için kefârete gerek bulunmadığını söyler, Fakat biz şöyle deriz: Her ne kadar bu konum, Resülullah (s.a.) için mevcut ise de hem kendisi hem de ümmet şeriat hükümlerine göre sorumlu durumdadır. Buna göre onun geçmiş ve gelecek hataları tövbe etmesi, kefâret vermesi ve benzeri yollarla bağışlanır. Bu durumda Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır meâlindeki beyan Resülullah'ı da, ümmetini de kapsar. Şunu da belirtmeliyiz ki Hz. Peygamber, kendisine helâl olduğuna inanmakla birlikte câriyeyi kendisine haram kılmak istemesi -yemin etmesi değil- yani ondan faydalanmaktan vazgeçmesi de caizdir. Cenâb-ı Hak da bunu yemin saymıştır. Buna göre de bir şeyi kendine haram kılmak yemine götürmektedir. Bu sebeple âlimlerimiz -Allah kendilerine rahmet eylesin- şöyle demiştir: Bir kimse karısına, yemin niyeti olmadan ‘sen bana haramsın' dese, o yemin sayılır. Yani böylesi yemin konumunda edebi bir ifade kullanmıştır. [Yemin ve Kefâret)] Genel olarak müslümanların kırâat ettikleri şekliyle: Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır meâlindeki ilâhi beyan, bazı kırâatlerde “Allah size yeminlerinizin kefâretini vermeyi farz kılmıştır” şeklindedir". Bu farz kılınışın açıklaması da şöyledir: Önceki ümmetlere yemini bozma izni verilmemiş, kefâret verilse bile yemin edilen şey helâl kılınmamıştı. Cenâb-ı Hakk'ın “Eline bir demet bitki sapı alıp onunla vur, yeminini bozma” buyruğuna bakmaz mısın? Allah (Hz. Eyyüb'un) yeminini bozmasına izin vermedi, fakat vurmayı mübah kıldı. Sonra O, kefâret vererek yemini bozmayı bu ümmete helâl kıldı. Helâl kılmak, bazan kefârete, bazan da bozarak kendi kendine çözülmesine nispet edilmiştir. [ ]Allah size meşru kılmıştır. Yani size genişlik vermiştir ve yeminlerinizi bozmanızı helâl kılmıştır. Buna göre, “size yazdı” meâlindeki “ketebe leküm” RA 236) veya “size farz kıldı” anlamına gelen “farada leküm” GŠ 27) ifadelerinin kullanıldığı her yerde genişlik ve mübahlık vardır. Benzer cümlelerde “leküm” Çİ) yerine “aleyküm” Giz) zamiri kullanıldığında ise farz ve gereklilik anlamı vardır. Cenâb-ı Hak bir âyette “aleyküm” zamirini kullanarak şöyle buyurmuştur: “Size oruç yazıldı”. Başka bir âyette yine aynı zamiri kullanarak “birinize ölüm yaklaştığında vasiyette bulunmak, size yazıldı” buyurmuştur. Farz ifade eden her yerde durum böyledir. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de “leküm” zamirini kullanarak şöyle buyurdu: “Allahın sizin için (vatan olarak) yazdığı kutsal topraklara girin”, Bu âyet, Allah sizin oraya girmenizi mübah kıldı, anlamına gelir. Allah sizin yardımcınızdır. Yani kefâret ve diğer şeylerle sizi imtihan eden Allah sizin en yakın yardımcınızdır. Veya size yardım etmesi ve onları sizden defetmesi itibariyle en yakın yardımcınızdır. O, bilendir, hikmet sahi10 Râzi, Mefåâtîhu’l-gayb, XXX, 43. bidir. Yani Allah sizin için gerekli olanları bilendir veya amaçlarınızı bilendir, yahut gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilendir yahut da olanları ve olacak şeyleri bilendir. Allah'ın hikmet sahibi olması O'nun tedbir ve idaresinde hata yapmaması demektir. Yahut sizin yeminlerinizi bozmanızla ilgili hükmünde hikmet sahibidir. En doğrusunu Allah bilir, Sonra, “alim” lafzında, sürekli bir murakabe ve muhafaza ile insanın yaptığı bütün işlerde ve söylediği bütün sözlerde dikkatli ve uyanık olmaya davet anlamı da vardır. “Hakim” lafzında da Cenâb-ı Hakk'ın hükmüne teslimiyete çağrı anlamı vardır; çünkü Hakim olan, herkes için ancak hikmetli ve faydalı olan şeye hükmeder. Buna inanan insanın, o hükümde hikmetin varlığını bilsin veya bilmesin, O'nun hükmüne teslim olması gerekir. Kadınlara Karşı Güzel Davranmanın Gerekliliği) Bütün bunlardan sonra meselenin aslı şudur: Resülullahın (s.a.) dokuz kadınla evlenmesi mübah kılınmış, fakat onlarla iyi geçinmesi ve gönüllerini hoş tutması kendisine emredilmişti. Bilindiği üzere kişinin dört kadını idare etmesi ve her biriyle güzel geçinmesi zor iştir. Öylesi eşlerinden her birinin gönlünü hoş tutamamaktan dolayı mâzur görülürken, dokuz kadınla imtihan edilen kişi bunu nasıl yapabilir? Şüphe yok ki kadınlar konusunda Resülullah'ın mâruz kaldığı bu sıkıntı, başka insanlarınkinden çok daha zordu. Bununla birlikte ona, huyları ve arzuları farklı olan insanlara da en güzel bir şekilde davranması emredilmişti. [§]Ne var ki Cenâb-ı Hak onu, sözünü ettiğimiz şeyle imtihan ettiğinde, kendisine bu sıkıntıyı hafifletecek ve herkese güzel muamele etmesini kolaylaştıracak olan güzel ahlâk ve hoşnut edici bir tabiat da vermiştir. Ayrıca kadınların haklarını koruma ve hepsini memnun etme gücünü de vermişti; o kadar ki güzel davranması ve onları hoşnut etme gayreti, kendisinin azarlanmasına yol açacak bir seviyeye ulaşmıştı. Onun İslâm'da gösterdiği gayreti, kendisine “suratını astı, yüzünü çevirdi” denilecek kadar sıkı bir takip noktasına varmış, buna mukabil onun ümmetine olan şefkati ve merhameti kendisine “onlar için üzülerek kendini helâk etme” diye teselli edecek ve “sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin” diye övülecek bir seviyeye varmıştı. Onun ahlâkının zirve noktası ahlâkının nefsi kuvvetlerini geçmişti, o kadar ki neredeyse bu uğurda kendini helâk edecek noktaya varmıştı. Sonra, dokuz kadının haklarını korumak ve onları hoşnut etmek konusundaki gayreti, onun peygamberliğine ve risâletine delil sayılacak hale gelmişti. Zira insanlar fazla yemek ve gıdalanmak sayesinde cinsel ilişki güçlerini artırırlar, sonra da fazla yiyecek ve lezzetli şeyler bulduklarında dört kadının hukukuna vefa göstermek konusunda gönülsüz davranırlar. Fakat Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem dünyada, yiyecek ve içecek ihtiyacında asgari düzeyle yetinmeyi tercih edip zâhidâne yaşamış, bununla birlikte onların haklarını gözetmekte tam bir başarı göstermiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki o, zikrettiğimiz bu seviyeye birtakım sebepler ve çarelerle değil, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği güç ve kudretle ulaşmıştır. Bir de şu var: Resülullah'ın eşleri de, Hz. Peygamber'e vefalı davranmak, ona saygı göstermek ve hürmette bulunmakla imtihan edilmiştir. Onların bu imtihanı diğer kadınların kocalarına karşı göstermekle yükümlü tutulduğu imtihandan daha ağırdı. Çünkü kadın, kocasının tek eşi olduğunda bile, sesini onun sesinden yüksek tutmaktan nadiren kendini tutabilir, ya kocasının başka eşleri de varsa hali nice olur? Bir de onlar seslerini Resülullah'ın (s.a.) sesinden daha yukarıya çıkarırlarsa, ) Cenâb-ı Hakk'ın “seslerinizi peygamberin sesinin üstüne çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider” diye buyurduğu üzere, bu durum onların amellerinin boşa gitmesine yol açardı. Allah Teâlâ, onların gönüllerini ferahlatmadan ve bu külfeti taşımak için kalplerini genişletmeden onların böyle ağır bir yükle ve büyük bir sıkıntı ile imtihan edilmesi caiz olmazdı. a) Şimdiye kadar anlattıklarımızdan sonra, bize yüklenen o imtihan zikrettiğimiz o iki imtihandan daha ağırdır. Çünkü biz, âyetin ihtiva ettiği şeyleri bilmek ve buna inanmakla imtihan edildik. O da “Ey peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun?” buyruğudur. Burada imtihandan bize düşen husus, ilâhi emri, Resülullaha (s.a.) herhangi bir eksiklik getirmeyecek şekilde yorumlamamızdır, ancak o takdirde kınanmaktan kurtulmuş oluruz. Söz konusu âyetin, az önce söylediğimiz gibi Resülullah'ın yükünü hafifletmek anlamına alınması mümkündür. O takdirde âyet, zâhirde yasaklama konumunda görünse de o anlamda değil, yükünü hafifletme mânasında bir emir olduğu anlaşılır. Şayet olay Mâriye ile ilgili ise, âyetin Mâriye'nin konumuna yönelik bir sitem veya bir uyarı özelliği taşıyabilir. Çünkü Resülullah'a (s.a.) Mâriye'yi elinde tutmasına izin verilmekle birlikte evlendirilip koca zevkini tatmasına davet edilmeyince, kendisi, şehvetini teskin etmek için Resülullah'a başvurabilirdi. Şu da var ki Resülullah'ın (s.a.) onu kendine haram kılması, kadının hakkını ortadan kaldırmaz. Çünkü cariyenin aynı kişiye ait eşler arasında cinsel ilişki programında herhangi bir payı yoktur ki Resülullah'a bundan dolayı bir sitem gelmiş olsun. Ancak Mâriye'nin, Hz. Peygambere yönelik bir arzusu söz konusu ise, haram kılmakla onun arzusunu kesmektedir. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram kılıyorsun? diye buyurmuştur". Yani Allah Teâlâ, cinsel ihtiyacını karşılamayı sana helâl kıldığı halde, o ihtiyacını karşılamaktan niye kendini engelliyorsun? [§]Bu durumda âyetteki sitem iki şeyin en hayırlı olanını yapmaya çağrı anlamındadır. O iki şeyin en hayırlısı da, fıtri ve tabii arzunun önünü kesmek değil, bunları meşru şekilde karşılamaktır; her ne kadar bunu karşılamak câriye için bir hak değilse de. En doğrusunu Allah bilir. b) Bizim için ikinci imtihan konusu, annelerimize nispet etmekten gönlümüzün hoşlanmadığı bir şeyi Resülullah'ın (s.a.) zevcelerine de nispet etmemektir. Çünkü bizim üzerimizde onların annelik hakları vardır. Şayet onların yaptıklarıyla kusur işlemediklerine dair bir izah yolu bulabilirsek bunu yaparız. Bulamazsak onlara gerekli olan saygı ve tâzimi terketmekten ve kendilerini karşı kusur işlemekten korkarak susarız. “Bunu işittiğiniz zaman mümin erkek ve mümin kadınların birbiri hakkında hüsnüzan beslemeleri gerekmez miydi?” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Buna göre her mümin, Resülullah'ın (s.a.) zevcelerine karşı ancak hüsnüzan beslemek, onların yaptıkları şeyler için hayır düşünmek ve onlara saygı ve tâzim nazarıyla bakmak zorundadır. Cenâb-ı Hak yine, “Fesübhânallâh! Bu apaçık bir iftiradır’ deseydiniz ya!” buyurmaktadır. Bu, onların bizim üzerimizdeki hakları olduğuna göre, onların hataları için şöyledir, böyledir diye konuşmamız gerekmez. Onların hatalarının bizim aklımıza gelenin dışında olduğu zannedilir endişesiyle de şöyledir, böyledir diye konuşmamız gerekmez. Zira bu durumda onlar hakkında sözlerimizi büyütmüş olur ve bundan dolayı büyük bir azaba mâruz kalırız. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde ifade buyurduğu gibi: “Eğer dünyada ve âhirette Allah'ın lütfu ve rahmeti hep sizinle olmasaydı, içine daldığınız bu günah yüzünden size büyük bir azap gelecekti “Bu, büyük bir iftiradır”? beyanı hakkında şöyle konuşanlar olabilir: Resülullah'ın (s.a.) eşleri mâsum olmadıkları ve onların itham edildikleri o şeyi yapmış olmaları mümkün olduğu halde, bu nasıl büyük bir iftira olur? Bunun cevabı şöyledir: Onun eşleri, gizli veya açık bir hataya düştükleri takdirde Cenâb-ı Hak bunu hemen peygamberine (s.a.) haber verecek bir konumda bulunuyorlardı. Onlardan biri Resülullah'ın (s.a.) bir sırrını başka birine ifşa ettiğinde, Allah Teâlâ'nın bunu hemen peygamberine (s.a.) haber verdiğini görmez misin? Resül-i Ekrem'in eşleri bu kadarcık bir kusuru bile gizleyemediklerine göre, vukü bulacak olsa zina gibi bir fiili nasıl gizleyebilirlerdi? Şayet onların itham edildiği zina fiili vukü bulmuş olsaydı, Cenâb-ı Hak, insanların diline düşmeden önce bunu resülüne mutlaka bildirirdi. Böyle bir şey bildirilmediğine göre bu durum, onların itham edildikleri o söylentiden uzak oldukları ve aynı zamanda o ithamı yapan kişinin yalan söyleyip iftirada bulunduğu anlamına gelir. Bu âyet, Resülullah'ın (s.a.), Allah'tan izin almadan içtihatla amel etmesinin caiz olduğunu göstermektedir; çünkü önceden izin almış olsaydı âyetteki sitem ifadesinin olmaması gerekirdi. Sonra, daha önce söylediğimiz gibi onun içtihatla iş görmekten çekinmesine yol açan küçük bir kusur (zelle) yapmış olmasından dolayı değil, aile hayatında kendine fazla bir iş yüklemiş olması sebebiyle siteme mâruz kalmıştır. Sonra, bu meselede aslolan şudur: Erkeğin eşleri için yapmış olduğu gün ayırma programında, câriyelerin herhangi bir hakkı yoktur; hür kadınlar için yapılan gün taksiminin onlar için de yapılması ve bunun kendileri için yerine getirilmesi gereken bir hak olması söz konusu değildir. Câriyeyi elinde tutmasına ve onu evlendirmemesine de izin verilmiştir. Hz. Peygamber'in, câriyesini evlendirmemekle birlikte kendisinin, onun cinsel arzusunu yerine getirmemesi caiz değildir. Bir de şu var: Resülullah câriyesinin cinsel arzusunu, diğer hanımlarına ayırdığı günlerde pekâlâ yerine getirebilir. Sonra da bazı hanımlarına bu işi bildirmiştir; tâ ki onlar bu işi bildikten sonra da bilmeden önce de takınacakları tavır aynıdır. Ayrıca Resülullah'ın eşleri şunu da bilmelidir ki Hz. Peygamber ileri derecede saygı göstermek, hissedecekleri kıskançlık sebebiyle kendilerini Resülullah'ı asık suratla karşılama ve ona yan gözle bakma gibi kötü bir davranışa sevketmemelidir. Çünkü Hz. Peygamber'in, sözü edilen câriyeye gidişi hanımlarına karşı herhangi bir haksızlık meydana getirmiyordu. Zaten Resülullah (s.a.) aynı gece içinde bütün hanımlarıyla buluşma gücüne sahipti. Cenâb-ı Hakk'ın ona, eşlerinin bilmediği bir şekilde câriyesinin şehvetini teskin etmesini ve onunla birlikte olmasını ikram etmiş olması da mümkündür. Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin bal yemekten vazgeçmesi konusunda söylenenlere gelince, bu da ibtimallerden biridir, fakat Mâriye ile birlikte olmaktan vazgeçmesi daha galip bir ihtimaldir. Çünkü Resülullah bal yemeyi arzu ettiği için eşlerinin hoşlanmamak konumuna düşmeleri ihtimali yoktur. Dolayısıyla burada câriyesinden faydalanmasının eşlerini rahatsız etmiş olması ve bundan dolayı âyette geçen “sizin kalpleriniz eğrildi”? ifadesini hak edecek konuma düşmüş olmaları muhtemeldir, ibi İİB ala yak A A e Oi hji GİBİ 2 --- Dipnotlar: 21 “O kulağınıza geldiğinde, ‘bunu konuşmak bize yakışmaz, fesübhânallâh, bu apaçık bir iftiradır deseydiniz ya!”.

Tahrim 66:3

3. “Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sordu. “Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi’ diye cevap verdi.” Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarmıştı. Buradaki eşi o sözü başkalarına aktarmıştı meâlindeki beyan, Hz. Peygamber'in (s.a.) ona gizlice söylediği sözü saklamasını istediğini göstermektedir. Eşine sır olarak verdiği o sözün ne olduğunu bilmek bizim için gerekli değildir. Bu âyet aynı zamanda eşinin o sırrı arkadaşına ifşa ettiğini, Resülullah'ın (s.a.), ancak Cenâb-ı Hakk'ın kendisine bildirmesiyle öğrendiğine de işaret etmektedir. Allah bu durumu peygambere açıklayınca meâlindeki cümle bunu göstermektedir. Peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti, meâlindeki beyanda yer alan “arrafe” kelimesi, şeddeli olarak da şeddesiz olarak da okunmuştur”. “Arrafe” diye şeddeli okuyanlara göre âyetin İbn Mihrân, el-Mebsůt fi kırââti'l-aşr, 440; İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi kırâdti'l-aşr, 11, 290. mânası şöyle olur: Resülullah (s.a.), eşine sır olarak verdiği ve onun ifsa ettigi o sözün bir kısmını kendisine bildirmiş, bir kısmını bildirmemişti. Çünkü onun maksadı, eşinin ifşa etmiş olduğu o sırrı haber vermek değil, sadece sirrını açıkladığına, arkadaşına ifşa ettiğine dikkat çekmekti. Bunu da böyle bir şeyi bir daha yapmaması için kendisini uyarmak kabilinden yapmıştı. Olayın bir kısmını bilen, tamamından da haberdardır, demektir; bu durumda da. yın tamamını açıklamaya ihtiyaç yoktu. Bazı rivayetlerde Resülullah'ır eşine; “Sana tenbih etmemiş miydim?” dediği ve sustuğu nakledilir. Bu olay Hz. Peygamber'in risâletine delil oluştur. [§]Bu âyet onları, Resülullah'a (s.z.) açıklamaktan utandıkları böyle şeyleri gizlice yapmaktan da engellemektedir, çünkü onlar böyle yaparlarsa mutlaka Allah onu peygamberine haber verecek ve o da, gizlice yaptıklarından haberdar olacaktır. Kelimeyi “arafe” diye şeddesiz okuyana göre ise ceza ve karşılık anlamına gelir. Yani bir kısmını bilmesi, sırrın ifşa edildiğini gösteren diğer kısmını bildiğini de göstermeye yeter, diğer kısmını da söylemesine gerek yoktur, demektir. Bir adam diğerine, “o benim hakkımı bildi, ben de onun hakkını bildim” veya “sen benim hakkımı bildin” demesi senin hakkını bileceğim, yani hakkını vereceğim anlamına gelir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hafsa'yı bir talâkla boşamıştı. Bunun üzerine Cibril geldi ve ona; “Eşine dön! Çünkü o çok oruç tutan, çok ibadet eden biridir ve o senin cennette de eşindir” demişti”. Yaptığı bazı hetalar sebebiyle Hz. Peygamber'in (s.a.) onu boşamış, olması mümkündür. Bazı âlimler bu iki kırâatten birini diğerine tercih eder ve öbüründen vüz çevirir. Bu, doğru olmayan bir şeydir; çünkü karşılık ve tarif anlamlarının her ikisi de mevcuttur, Cenâb-ı Hak, bu iki şeyi de tek bir âyetin içinde toplamış, fakat gramer kuralı yoluyla aralarını ayırmıştır. Bu durumda kimse bu iki kırâatten birini diğerine tercih etmemelidir. Bu, Hz. Müsâ (s.a.) kıssasında zikredilen “Çok iyi biliyorsun ki bunları ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi” meâlindeki âyete benzemektedir. Bu sözü, Hz. Müsâ (s.a.) Firavun'a söylemektedir. Bunu Hz. Müsâ (s.a.) da, Firavun da biliyordu. Burada iki husus bir arava getirilmişti. Cenâb-ı Hak bu âyette iki şeyi birleştirmiş oluvordu. Dolayısıyla bir insanın iki vecihten birini okuyup diğerinden vazgeçmesi helâl değildir. “Rabbimiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır”? meâlindeki âyet de böyledir. úis 05 Jeç153 şeklinde kırâat edilen bu âyet, “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” anlamına gelecek tarzda “Rabbenâ bâ'ade beyne esfârinâ” (Lİ 385 jey şeklinde de okunmuştur”. “Bâid beyne esfârine” diye okuyan, âyeti dua mânasına, “bâ'ade” diye okuyan da haber verme mânasına hamletmiş olur. [ ] Böylece âyette dua anlamı ile haber verme mânası birleşmiş olmaktadır. Bunlardan birini diğerine tercih etmeye kimsenin hakkı yoktur. Bunun gibi “arrafe ba'dahu” âyetinde, “arafe badahu” mânasının da var olduğuna hükmolunur, En doğrusunu Allah bilir. Bu âyette geçen “Alim ve Habir” lafızlarını daha önce açıklamıştık. Bu iki kelimede kişiyi murakabeye ve uyanık olmaya davet etme özelliği bulunmaktadır. us a Kalip giall Ia er kiza

Tahrim 66:4

İkiniz de Allah'a tevbe ederseniz, (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğrilmişti. Bu ifade, ifşa edilen sözün Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem iki eşi arasında meydana geldiğini gösterir. Resülullah onlardan birine bir sır vermiş ve onu başkasına söylemesini yasaklamıştı, ama o hemen ifşa etmişti. Ancak biz bu sözün ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak biz onu bilmesek de, eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz, meâlindeki cümleye bakınca, bu onların azarlanmayı ve tövbeye davet edilmeyi gerektiren bir şey yaptıklarını gösterir. Sonra biz, “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun cezası ikiye katlanır” meâlindeki âyetle, Cenâb-ı Hakk'ın, onların cezasını başkalarının cezasının iki katına çıkardığını anlıyoruz. Bu da, benzeri hataların pekâlâ affedileceği, bu hata için zevcelerinin tövbe etmelerinin gerektiğini gösterir. Şimdi, eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz meâlindeki cümlede şart edatı olan “in” kelimesinin hazfedilmesi gereken zâit bir edat olması mümkündür. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: “İkiniz de Allaha tövbe edin, çünkü ikinizin de kalbi eğrilmiştir” Âyetin burasında durulur, sonra eğer peygambere karşı bir dayanışma içine girecek olursanız, diye yeniden başlanır. Söz konusu şart edatının zâit olmaması da mümkündür, bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: Allah'a tövbe ederseniz çok iyi olur. Yoksa bilin ki herkesten önce onun dostu ve koruyucusu Allah, Cibril ve iyi müminlerdir. Bu durumda şartın cevap cümlesi gizlenmiş olur. Sözü edilen iki eşin yaptıklarının cezası, Hz. Peygamber'in onları boşamasıdır. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: İkiniz de Allah'a tövbe ederseniz çok iyi olur, aksi takdirde Resülullah sizi boşayacak. Bu durumda boşanmanın kendilerine çok ağır gelecek derecede, Resülullah'ın (s.a.) onlara sevdirildiği ve bu boşamanın, onların yaptıklarının cezası olduğu anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir. İkinizin de kalbi eğrildi meâlindeki cümle, kalpleriniz, Resülullah'ın üzerinizdeki hakkından saptı demektir; Resülullah'ın hakkı büyük bir haktır, bu konuda en küçük hata bile azarlanmayı gerektirir. Peygamber'e karşı bir dayanışma içine girecek olursanız. Bu ilâhi EW beyan, zâhirde bir azarlamadır. İkiniz Allah'a tövbe ederseniz meâlindeki cümlede olduğu gibi, burada da o iki kadını muhatap alarak ona karşı ikiniz bir dayanışma içine girecek olursanız, anlamına gelecek şekilde “ve in tezâhertümâ aleyhi” denilmesi gerekirdi. Şöyle de denmiştir: İkiniz Allah'a tevbe ederseniz beyanı, lafız olarak her ne kadar muhatap şeklinde ise de azarlamayı kastederek “ikisi tövbe eder ve dönerlerse” şeklinde de anlaşılabilir. Ama doğru olan, “ve in tezâherâ” lafzının muhatap sigasıyla “ve in tetezâherâ” mânasına gelmesidir. En doğrusunu Allah bilir. Onun dostu ve koruyucusu Allah'tır, meâlindeki cümlede durulup, Allah'tan başkasının onun dostu ve yardımcısı olduğu vehmine yol açmaması için, Cibril, iyi müminler ve bunların ardından melekler onun yardımcısıdır, diye anlaşılması gerekir. Zira korkutmakta bu daha beliğ bir üsluptur. Aslında bunlardan sadece bir tanesi bile Resülullah'ın (s.a.) zevcelerini korkutmaya yeterdi. Hz. Peygamber'e muhalefet ettikleri takdirde, onların cezalandırılması konusunda “onun cezası ikiye katlanır”” meâlindeki âyet de kâfi idi. Mükellefi eğitmek için yapılan mübalağada asıl olan, eğitilen kişinin sınırları korumasına yardımcı olmasıdır. Cezanın uygulanması konusunda da nefsin eğitilmesinde kişiye yardımcı olması esastır, böylece nefsinin kendisini çağırdığı şeylerden kendini koruması mümkün olur. İyi müminler. Buradaki iyi müminlerden maksadın Hz. Ebü Bekir ve Hz. Ömer olduğu söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) Hafsa'yı boşayınca, Hz. Ömer (r.a.) kızı Hafsa'nın yanına gitmiş ve ona, “eğer Cenâb-ı Hak Ömer'in ailesinde bir hayır görseydi, Resülullah (s.a.) seni boşamazdı” demişti. Ardından Cibril Resülullah'a gelerek eşi Hafsa'ya dönüş yapmasını karısına emretmiş, onun çok oruç tutan, çok ibadet eden bir kadın olduğunu hatırlatmıştı”?. Muhtemeldir ki Hafsa (r.a.), kendi nöbet günü dışındaki zamanlarda gündüzleri oruçla, geceyi de ibadetle geçiriyordu ve Resülullah (s.a.) bundan haberdar olmuyordu, Cibril gelip bunu kendisine bildirmişti. (JEbü Ümâmeden rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İyi müminler Ebü Bekir (ra.) ile Ömer'dir””. Şöyle de denilmiştir: İyi müminler, nebiler ve resüllerdir. Hasan)-ı Basri 'nin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: İyi müminler, içinde nifak gizlemeyen ve görünürde de fısk işlemeyendir. Sonra bütün müminleri bu kategoriye katmayıp bazı kişileri iyi müminler diye tahsis etmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bütün müminleri bu kategoriye soksaydı, Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı birbirlerine arka çıkan iki eşini de dâhil etmesi gerekirdi, çünkü kalbin eğrilmesi insanı müminler kategorisinin dışına çıkarmaz. Hasan-ı Basri'nin bu sözü de din konusunda destek makamında zikretti. Buna göre iyi müminler din konusunda yardım ve destek veren insanlardır. O KAS vi obb EĞ ağa

Tahrim 66:5

Eğer sizi boşayacak olursa Rabb'i ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan eşler verebilir. Mütezile, Allah onları daha iyisi ile değiştiremez, der. Çünkü onlara göre Allah, bir insana hayır getirmeye kâdir değildir, dolayısıyla eşini de değiştiremez. Yine onların iddiasına göre Allah, bir erkeğin eşini başka birine eş yapmaya muktedir değildir. Bu konudaki irade ve seçim sadece evlenecek olan erkeğe ve kadına aittir, bu fiil onların fonksiyonudur. Bize göre ise Allah Teâlâ, dilediği kişi için dilediği bir konuda hayır yaratmaya kâdirdir. Kadınlardan birini dilediği bir erkeğe eş yapmaya da muktedirdir. Bu âyet de bizim söylediklerimizin doğruluğuna tanıklık etmekte, Mütezile'nin sözlerini de reddetmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak “yubdilehu” lafzı ile değiştirmeyi kendi zatına nispet etmiştir. Onların iddiasına göre ise Allah, vâdettiğini yerine getirmeye de muktedir değildir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerime, Resülullah için, boşamanın ve bir kadının yerine başka bir kadın almanın mübah olduğunu göstermektedir. “Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz, kadınları başka eşlerle değiştirmen helâl olmaz” meâlindeki âyette ise, birinin yerine başka bir kadın almak yasaklanmaktadır. [§]“Başka kadınlarla evlenmen helâl olmaz” meâlindeki âyetin daha önce, Eğer sizi boşayacak olursa meâlindeki buyruğun ise daha sonra gelmiş olması mümkündür. Bu durumda önce gelen âyet, bu âyetle neshedilmiş olur. Bunun doğruluğunu gösteren hususlardan biri, Hz. Âişeden (r.a.) rivayet edilen şu sözdür: Kadınlar kendisine helâl kılınmadan Resülullah (s.a.) bu dünyadan ayrılmamıştır”. Bu rivayet de başka bir kadınla evlenmesini yasaklayan âyetin önce, mübah kılan âyetin ise sonra nâzil olduğunu gösterir. Bu durumda âyetler arasındaki çelişkiyi kaldırmak için iki âyet arasında neshin varlığına hükmedilir. Âyetteki talâk lafzı ile eşini değiştirmeyi kastettiğini düşünecek olursak, bunu yasaklamasının sebebinin, güzelliği hoşuna giden biriyle değiştirmekle alakalı olması mümkündür. Nitekim “güzellikleri hoşuna gitse bile“ diye buyurulmaktadır. Eğer buradaki talâktan amaç değiştirmek idiyse, bu kendisine yasaklanmıştır. Ama talâkla değiştirmeyi değil, kendisine karşı kurulan bir ittifakı cezalandırmayı kastetmişse, o zaman Cenâb-ı Hakk'ın boşanmış kadınlardan daha hayırlı olanla değiştirmesi mübah olur. Dolayısıyla Allah eğer sizi boşayacak olursa, Rabb'i ona... verebilir meâlindeki cümlede geçen boşama ile talâkı değil, değiştirmeyi kastetmektedir. Böylece iki âyet arasındaki çelişki ortadan kalkmış olur. Rivayet edildiğine ” o Taberi, Tefsir, XXII, 40. göre Übey b. Kâb, Resülullah'a (s.a.) bir kadını başka bir kadınla değiştirmesi helâl kılındı mı? diye sorulmuş, o da, evet, demiş. Bunun üzerine kendisine “Bundan sonra sana kadınlar helâl olmaz, onları başka eşlerle değiştirmen de helâl olmaz” meâlindeki âyet sorulmuş, o da bu, belirlenenlerin dışında kalanlara mahsustur, cevabını vermiş. O tıpkı “amca kızlarını, hala kızlarını, dayı kızlarını, teyze kızlarını, kendini peygambere mehirsiz olarak bağışlar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir kadını -ki sonuncusu diger müminlere değil, zatına mahsustur- sana helâl kıldık” meâlindeki âyette yer aldığı gibidir. Burada Cenâb-ı Hak, amcanın ve dayının kızlarını, ayrıca yabancı kadınları zikretmiş, haram kılınan diğer kadınlardan sakınması gerektiğini belirtmiştir. Burada, akrabalarından mahrem olanlarla evlenmesinin Resülullah'a yasaklandığı açıklanmaktadır. Aynı şey başka insanlara da yasaklanmıştı. Çünkü burada bir şüphe söz konusudur, dört kadından fazla almak helâl olunca, acaba yakın akrabadan mahrem olan biriyle evlenmek de helâl miydi? Âyet bu şüpheyi yok etmektedir”. (JSizden daha iyi olan. Bu beyana gelince, bununla kendi şahıslarında daha iyi değil, Resülullaha (s.a.) karşı onlardan daha iyi olacak kadınlar kastedilmiş olmalıdır. Çünkü âyetin sonunda Allah'a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden kadınlardan söz edilmektedir. Hz. Peygamber'in zevceleri de Allah'a teslimiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden kadınlardı. Cibrilin Resülullah'a söylediği “Hafsa'ya dön, çünkü o çok oruç tutan ve çok ibadet eden bir kadındır” sözüne bakmaz mısın?” Bu âyetin sonundaki Cenâb-ı Hakk'ın dul ve bâkire eşler meâlindeki beyanı da bunu desteklemektedir. Bu iki sıfat onun eşlerinde de mevcuttu. Bu durumda âyetin anlamı bizim söylediğimiz gibi olmalıdır. Diğer kadınların güzelliği, asâleti ve diğer hususlar açısından şahsen bunlardan daha iyi olmaları da mümkündür. Ya da Resülullaha (s.a.) muhalefetten kaçınmaları ve ona karşı birbirleriyle yardımlaşma yoluna gitmemeleri açısından daha iyi olabilirler. Bu durumda bunlar, Resülullaha muhalefet ettikleri ve ona karşı birbirleriyle yardımlaştıkları takdirde, onlardan daha aşağı bir konuma düşerler. Ama muhalefetten vazgeçerler ve daha önce yaptıklarından da tövbe ederlerse, onlar da diğer kadınlarla eşit duruma gelirler. © o Taberi, Tefsir, XXVIII, 168; Süyüti, ed-Dürru'-mensür, VIII, 189. [İman ve İslâm'ın Mânası] Müslüman kadınlar ve mümin kadınlar. “İslâm” ile “iman”ın aynı mânaya geldiğinden hareketle, neticede her müslümanın mümin olduğunu daha önce söylemiştik. Çünkü İslâm, kişinin, bütün varlığı Allah Teâlâ'ya ait kılması, başka hiçbir kimseyi O'na ortak kılmamasıdır. İman ise tasdik etmektir; yani Cenâb-ı Hakk'ın her şeyin Rabb'i olduğunu tasdik etmektir. Sen, Cenâb-ı Hakk'ın her şeyin Rabb'i olduğunu tasdik ettiğinde bütün varlığın sadece Allaha ait olduğunu da teslim etmiş olur, yahut her şeyin kendi özüyle Cenâb-ı Hakk'ın rablığına şahit olduğunu benimsemiş olursun. Buna göre iman ve İslâm lafızlarının her biri, diğerinin ihtiva ettiği anlamı da içermiş bulunur. Bu iki lafızdan biri diğerinden ayrı zikredildiğinde, bununla diğer lafzın da zikredilmiş olduğu kabul edilir. İkisi birlikte zikredildiğinde ise biri bir anlama, diğeri de başka bir mânaya yorumlanır. Bu, daha önce takvâ konusunda söylediğimize benzemektedir; takvâ tek başına zikredildiğinde iyilikgüzellik mânasına geliyordu; çünkü takvâ helâk edici şeylerden sakınmaktı. Helâk edici şeylerden sakınmak da iyilikleri kazanmakla mümkün olur. Takvâ keli- EZ mesi ihsanla birlikte zikredilirse küfürden sakınmak, ihsan ise hayırlı fiiller yapmak anlamına alınır. Hz. Peygamber'in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Komşusu kötülüğünden emin olmayan kişi mümin değildir”. Başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların selâmette kaldığı kişidir”2. Bu örneklerde iman kelimesi ile İslâm kelimesi farklı muhtevalarla anlatılmış gibi görünse de neticede her ikisi aynı şeydir; çünkü insanlar komşularının kötülüğünden emin olduklarında onun elinden ve dilinden de selâmette kalırlar. İçtenlikle itaat eden ifadesinin itaatkâr kadınlar anlamıda olduğunu, ayrıca gecelerini namazla ihya eden kadınlar mânasına geldiği de belirtilmiştir. Bu ikinci anlam daha uygun gözükmektedir, çünkü bundan sonra “sâihât” (ovs) kelimesi kullanılmaktadır, bu lafız da oruç tutan kadınlar anlamına gelir. Bir cümlede gündüzleri oruç tutan kadınların zikredilmesi, “kânitât” (vtu) kelimesinin de gece ibadet eden kadınlar mânasına tevil edilmesine uygun düşmektedir; böylece gece ve gündüzün ibadetle ihyâsı gerçekleşmiş olmaktadır. Cibril aleyhisselâmın Hafsa'yı (r.a.) nitelerken kullandığı “savvâmetun kavvâmetun” yani “gündüzleri çok oruç tutan, geceleri çok namaz kılan” anlamındaki kelimeleri de bunu desteklemektedir. Resülullaha (s.a.) amellerin en faziletlisinin hangisi olduğu sorulduğunda şu cevabı verdiği rivayet edilmiştir: “Kunütu uzun olan””, bundan maksat gece namazlarıdır. Âyetteki “tâibât” kelimesi, günah işlemekte ısrar etmeyen, bilâkis bir hata işlediklerinde hemen tövbe ve yalvarışla Allah'a sığınan kadınlar demektir. “Âbidât” kelimesi için Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Nafile ibadetleri yerine getirmeyen kimseye âbid denilmez. Buna göre o kadınlar hem farzları edâ ediyor, hem de nâfile ibadetlerde bulunuyorlar demektir. İbn Abbâs'ın şöyle dediği nakledilir: Kur'ânda zikredilen bütün ibadet kelimeleri tevhit anlamına gelir”. Bu durumda “âbidât” kelimesi, muvahhit kadınlar demek olur. Muvahhit varlıkları yaratanın tek olduğunu, eşi ortağı bulunmadığını tasdik eden kişi demektir. Buna göre 'âbid'in muvahhit anlamına gelmesi mümkündür; çünkü o sadece Cenâb-ı Hak için amel etmekte ve ibadetinde O'na hiç kimseyi ortak kılmamaktadır. Dolayısıyla burada fiili bir tevhit anlamı vardır. Bu durumda biri sözle, diğeri de fiil ve davranışla olmak üzere iki tür tevhidin varlığı ortaya çıkmaktadır. Âbidin, farzları edâ eden kişi anlamına geldiği de söylenmiştir. Âyette yer alan “sâihât” kelimesi, yeryüzünde azıksız dolaşan insan demektir. Kendisini yemekten tuttuğu için oruç tutan kişiye “sâih” denmiştir. Dolayısıyla “sâihât), oruç tutan kadınlar anlamına gelir. Allah Teâlâ “Seyyibât-ebkâr”, yani dul ve bâkire kadınlar ifadesi ile dul ve bâkire kadınlar yaratacağını kastetmemiştir. Bu ilâhi beyanın anlamı, onların yerine bu nitelikteki kadınları eş olarak vereceğini buyurmuştur. Cenâb-ı Hak burada, dul ve bâkire lafızları birlikte kullanmıştır; çünkü dul kadınlar daha az arzu edilir ve insan tabiati onlardan uzak durur. Bu yüzden Resülullah (s.a.) verdiği lütfun beyanı sırasında iki kelimeyi bir arada zikretmiştir. Bununla da insanların sadece bâkire kızları aramamalarını, onlarla evlendikleri gibi dullarla da evlenmelerini kastetmiştir. En doğrusunu Allah bilir. SAZ ZN Oylar Y sas bie Kl iz vi --- Dipnotlar: “o Ahmed b. Hanbel, e/-Müsned, Il, 288; Buhâri, “Edeb” 29. 32 Ahmedb. Hanbel, el-Müsned, Il, 379; Nesâi, “İman, 8. © Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IIL, 302, 314; Müslim, “Salâtü'l-müsâfirin” 164-165. “© Semerkandi, Bahru'l-ulüm, 1, 353; Kurtubi, Tefsir, XVIII, 193.

Tahrim 66:6

Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun! Bu âyetin, nefislerinizin sizi davet ettiği şeylerden kendinizi koruyun, anlamına gelmesi muhtemeldir; çünkü nefis onlara kötülüğü emreder ve onu işlemeye çağırır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır, onlardan sakının!” Âyette geçen kendinizi koruyun meâlindeki ifadenin, uyduğunuz takdirde sizi cehenneme sokacak yoldan nefsinizi koruyun, anlamına gelmesi mümkündür. [ ]Keza ailenizi de o yoldan koruyun. Bu koruma ise iyi amelle olur; çünkü amel, sahibini cennete götüren amel ve cehenneme götüren amel olmak üzere iki kısımdır. Buna göre koruma işi amellere yöneliktir, ilk anlama göre ise nefse yöneliktir. Kendinizi koruyun meâlindeki beyanın hüsrana ve helâke uğramaktan kurtuluş sebeplerine sarılarak kendinizi kurtarın anlamına gelmesi de mümkündür. Ailenizi koruyun beyanı da, kendilerini cehennemden kurtaracak olan yolları öğreterek onları koruyun, demek olur. Mücâhid şöyle demiştir: Siz kendinizi, aileniz de kendisini cehennemden koruyun. Cenâb-ı Hak, bize bu korunmanın yolunu da öğretmiştir: “Ey Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru!” Kendi kuvvetimiz ve çarelerimizle maksadımıza ulaşamayacağımızı bildiği için, Allah Teâlâ, lütfu ve keremiyle bizi cehennemden koruması için yalvararak ve katındaki cezadan korkarak O'na sığınmaya bizi zorlamaktadır. [Cehennemin Şiddeti] Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş. Bu, cehennemin şiddetini niteleme sadedinde bir mübalağa ifadesidir; cehennemin şiddetinin insanları, hatta taşları bile yakıt haline getirecek seviyeye ulaştığını haber vermektedir. Dünyada insanlar ve taşlar yakıt olmazlar, çünkü ateş insana sarıldığında onu yakar ve geride bir şey bırakmaz, dolayısıyla insanlar yakıt da olmazlar. Ateş taşa sarıldığında da onu parçalar, darmadağın eder. Buna göre ilâhi beyan, insanları cehennemden uzaklaştırmak için etkili bir ifade kullanmaktadır. Âyetteki taş ifadesiyle, insanların Allah'ı bırakıp tanrı diye diktikleri, kendilerine yardım etmesi ve azaptan koruması için ibadet ettikleri taşların (putların) kastedil6. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.” Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun! Bu âyetin, nefislerinizin sizi davet ettiği şeylerden kendinizi koruyun, anlamına gelmesi muhtemeldir; çünkü nefis onlara kötülüğü emreder ve onu işlemeye çağırır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır, onlardan sakının!” Âyette geçen kendinizi koruyun meâlindeki ifadenin, uyduğunuz takdirde sizi cehenneme sokacak yoldan nefsinizi koruyun, anlamına gelmesi mümkündür. [ ]Keza ailenizi de o yoldan koruyun. Bu koruma ise iyi amelle olur; çünkü amel, sahibini cennete götüren amel ve cehenneme götüren amel olmak üzere iki kısımdır. Buna göre koruma işi amellere yöneliktir, ilk anlama göre ise nefse yöneliktir. Kendinizi koruyun meâlindeki beyanın hüsrana ve helâke uğramaktan kurtuluş sebeplerine sarılarak kendinizi kurtarın anlamına gelmesi de mümkündür. Ailenizi koruyun beyanı da, kendilerini cehennemden kurtaracak olan yolları öğreterek onları koruyun, demek olur. Mücâhid şöyle demiştir: Siz kendinizi, aileniz de kendisini cehennemden koruyun. Cenâb-ı Hak, bize bu korunmanın yolunu da öğretmiştir: “Ey Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru!” Kendi kuvvetimiz ve çarelerimizle maksadımıza ulaşamayacağımızı bildiği için, Allah Teâlâ, lütfu ve keremiyle bizi cehennemden koruması için yalvararak ve katındaki cezadan korkarak O'na sığınmaya bizi zorlamaktadır. [Cehennemin Şiddeti] Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş. Bu, cehennemin şiddetini niteleme sadedinde bir mübalağa ifadesidir; cehennemin şiddetinin insanları, hatta taşları bile yakıt haline getirecek seviyeye ulaştığını haber vermektedir. Dünyada insanlar ve taşlar yakıt olmazlar, çünkü ateş insana sarıldığında onu yakar ve geride bir şey bırakmaz, dolayısıyla insanlar yakıt da olmazlar. Ateş taşa sarıldığında da onu parçalar, darmadağın eder. Buna göre ilâhi beyan, insanları cehennemden uzaklaştırmak için etkili bir ifade kullanmaktadır. Âyetteki taş ifadesiyle, insanların Allah'ı bırakıp tanrı diye diktikleri, kendilerine yardım etmesi ve azaptan koruması için ibadet ettikleri taşların (putların) kastedilmiş olması da mümkündür. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler”. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır; “Onlar, kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler. Hayır, hayır! O putlar onların ibadetini tanımayacak ve kendilerine düşman olacaklar”, Yani onlar bu taşların kendilerini kurtaracaklarını ümit ediyorlardı, ama tam tersi olacak ve onların azap görmelerine yol açacak. 267 (JOnun başında acımasız, güçlü melekler vardır. Muhtemeldir ki bu, cehennemin başındaki meleklerin çok güçlü ve acımasız olarak yaratıldığını nitelemektedir. Onların, kâfirlere ve Cenâb-ı Hakk'ın düşmanlarına karşı şiddetli, fakat dostlarına karşı merhametli olacakları anlamına gelmesi de mümkündür. Cenâb-ı Hakk'ın emredileni yerine getiren melekler diye beyan ettigine bakmaz mısın? Burada onların şiddet göstermelerini, kendilerine verilen emre bağlamaktadır. Nitekim başka bir âyette de “Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler” diye buyurulmaktadır. Bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hak onları, kâfirlere şiddet göstermekle, müminlere ise merhametli olmakla nitelemiştir. Meleklerin âhirette de böyle olmaları mümkündür. Bu ifade, meleklerin âhirette de emir ve nehiy ile mükellef tutulduklarını göstermektedir. Çünkü rahmet melekleri, cennetlikleri hediyeler ve ikramlarla karşılamak, azap melekleri ise cehennem ehline azap etmek, onlara şiddet göstermek ve sert davranmakla görevlendirilmiştir. Bu iki grup melekten her biri, zikrettiğimiz şeylerle emredilince bu görevlerini terketmeleri yasaklanmış durumdadır. Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun anlamındaki beyan ile “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılıkla Allah'a tövbe edin” meâlindeki âyet hakkında Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu âyetler, namaz kılanları korkutmanın lüzumunu ifade etmektedir. Çünkü bunlarla Cenâb-ı Hak namaz kılanların günahlarının bağışlanması için cehennemden sakınmanın ve tövbe etmenin lüzumunu bildirmektedir. Şayet onlar için bu tehdit (vaid) gerekli olmasaydı, sakınmaya ihtiyaç duymazlardı. Bu yorum, hem Ebü Bekir el-Esam'ın hem de Mütezile'nin, sözü asıl amacından çarpıttıklarını göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun buyruğuyla müminleri uyarmakta, “İçtenlikle ve kararlılıkla Allah'a tövbe edin” meâlindeki âyette ise namaz kılanları zikretmemiş ve onları bu tehdit dairesine almamıştır. Fakat Ebü Bekir el-Esam ve Mütezile âlimleri, Allah'ın kendilerini uyarı kapsamına aldığı müminleri kesip koparıyorlar ve bunu Kur'ân'da zikredilmeyen ve tehdit kapsamına alınmayan kişileri ilzâm ediyorlar. Bu ise kitabı çarpıtmak ve maksadı ters çevirmektir. İBir de şu var: İnsan imanı sebebiyle ehl-i salât sayılmıştır, şayet imanı olmasaydı ehl-i salât da olmayacaktı. Onlar âyetteki tehdide ehl-i salâtı dâhil ettiklerinde ehl-i imanı da oraya koymuş bulunurlar, bu durumda bizimle onlar arasında kötü ahlâktan başka bir fark kalmamaktadır. Aksi takdirde ehl-i imanı bu tehditten çevirip ehl-i salâtı o tehdide ilhak etmenin anlamı kalmaz, çünkü ehl-i salât da ehl-i imandır. Sonra onlara göre iman ehli, ancak imandan çıktıkları zaman bu tehdide müstahak olurlar. Biz, ehl-i iman hakkında zikredilen tehdidin mahiyetine dair şunları söyleriz: Onların, imana sahip oldukları sırada da bu uyarıya mâruz kalması ve günahları sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın onları cezalandırması mümkündür. Bu korkutmanın onlara, imandan çıktıkları zamanda söz konusu edilmesi de muhtemeldir. Halbuki onlar korkutmanın iki ihtimalden birini alıyor, onu diğerinin üzerine koyuyorlar. Biz ise imandan çıktıkları zaman onlara bu korkutmayı gerekli görüyoruz, daha sonra imanından çıkmadıkça ortada tehdit de kalmaz. Buna göre biz, âyetlerin zâhirinin gerektirdiği hükümlere onlardan daha sıkı bağlı kalmış oluyoruz. Geniş kapsamlı olan hüküm bizim aleyhimize değil, onların aleyhine delildir. En doğrusunu Allah bilir.

Tahrim 66:7

Ey inkâr edenler! Bugün bahane üretmeyin! Bu âyet, şayet onların bir mazereti olsaydı onun kabul edilmesini reddetmez. Onların özür dilemeleri, yaptıkları şeylerden dolayı pişman olup Allah'a dönmeleri ve tövbe etmelerinden ibarettir. Ne var ki, o gün tövbenin kabul edilme zamanı değildir, çünkü o vakit, kendilerine hâkim ve sahip olamayacakları bir zamandır; dolayısıyla böyle bir dönemde ne iman kabul edilir, ne de amel! Siz sadece yapmış olduklarınızın cezasını çekiyorsunuz. Yani kötü ameliniz size azabı gerektirmektedir, dolayısıyla bize bir menfaat geleceği için veya başkalarının günahlarını yüklendiğiniz için değil, kendi yaptıklarınız sebebiyle ceza göreceksiniz. Bu azap, ilâhi hikmette kötü olan amelleriniz sebebiyledir. [Müşrik Çocuklarının Âhirette Ceza Görmemesi] Bu âyet, müşrik çocuklarının azap görmeyeceğine işaret etmektedir. Çünkü onların ceza görmelerini gerektirecek bir amelleri yoktur. Babalarının günahları yüzünden azap görmeleri ise caiz değildir, zira Cenâb-ı Hak herkesin -başkalarının değil- kendi ameli yüzünden ceza göreceğini haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Aİ iyi izl H g ENA yz DREAN

Tahrim 66:8

[Büyük Günah ve Tevbe] Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah'a tövbe edin. Bu ilâhi beyan, iman niteliği taşıyan kişilerin tövbe etmelerinin gerekli olduğunu göstermektedir. Çünkü, Allah Teâlâ, kendilerini mümin olarak zikrettikten sonra onları tövbeye davet etmekte ve günahlarının tövbe ile bağışlanacağını haber vermektedir. Mütezile mezhebine göre ise, müminler büyük günahlardan kaçındıkları takdirde işledikleri küçük günahları affedilecektir, dolayısıyla bunlar için tövbeye gerek yoktur. Bu durumda onlara göre bu âyet, büyük günah işleyenlere hitap etmektedir, fakat onların anlayışına göre büyük günah insanı imandan çıkarır. Halbuki Cenâb-ı Hak bu âyette, onlarda iman niteliinin var olduğunu söylemektedir. Binaenaleyh söz konusu niteliği onlardan kaldıran kimse, Kur'ân'ın açık beyanına muhalefet etmiş olur. Şayet âyetin küçük günahlar hakkında olduğunu ileri sürecek olurlarsa, Cenâb-ı Hakk'ın küçük günahlardan dolayı da azap edeceğine bizzat bu âyet işaret etmektedir; dolayısıyla muhtaç oldukları tövbe ve mağfiret talebi gerçekleşmedikçe onlar bağışlanmayacaktır. Cenâb-ı Hak, başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Ey müminler! Hepiniz Allaha tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz”. Burada ya müminlere küçük günahlardan da tövbe etmeleri emredilmiştir; bu durumda âyet tövbe ihtiyacı duyulan bir konumda iken bunların bağışlanmayacağına işaret etmektedir; yahut da âyet büyük günahlardan tövbe etmelerini emretmektedir; o zaman da âyet büyük günah işleyen müminlerin hâlâ iman niteliğini taşıdıklarını gösterir. Allah Teâlâ aynı mahiyette olmak üzere şöyle buyurmuştur: “Kendi günahın için, erkek ve kadın müminler için Allah'tan af dile!”™, Şayet Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin bu istiğfarı küçük günahlardan ise, küçük günahın kendiliğinden bağışlanmayacağı ortaya çıkar, çünkü bağışlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Eğer bu durum Mütezile'nin zannettiği gibi olsaydı, o zaman Resülullah'ın mağfiret talebi, âlemlerin Rabb'i ile alay ediyor anlamına gelirdi, çünkü O'ndan mâlik olmadığı bir şeyi istemiş olacaktı. Bu ise duyulur âlemde Allah ile alay etmek demektir ve istenilen şeyi hafife almaktır. Şayet buradaki istiğfar emri büyük günahlar hakkında ise, o zaman da âyet büyük günah işleyen müminlerin hâlâ mümin olduklarını ve imâlarında sebat gösterdiklerini kanıtlar, çünkü Allah Teâlâ söz konusu âyette “mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahları için” demektedir. Bu âyetteki “nasühan” kelimesi fethalı olarak da, “nusühan” diye zammeli olarak da okunmuştur”. Zammeli okunduğunda kelime mastar olur, fethalı okunduğunda da tövbenin sıfatı olur. Fiil kiplerinden feül vezni emirde mübalağa anlamına gelir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Samimiyeti son sınıra varan bir tövbe ile tövbe edin! Samimiyette mübalağa kişinin, tövbesinde samimi olmasıyla gerçekleşir. Doğru olmanın göstergesi de, yaptığı şeyden kalben pişman olması, tekrar yapmamaya kesin karar vermesi, işlediği günahlardan elini çekmesi, diliyle Allah'tan bağışlanma dilemesi ve vücudunu günahlardan zevk alırken kullandığı gibi, 5 bk İbn Manzür, Lisânil-‘Arab, “ga” md. bütün bedenini günahlardan el çekmek ve pişman olmakta da kullanmasıdır. İşte samimiyette mübalağa böyle olur. Umulur ki Rabb'iniz kötülüklerinizi örter. Yani tövbe vesilesiyle. Bu ilâhi beyan bazı kötülüklerin ancak tövbe ile bazılarının da büyük günahlardan sakınmakla bağışlanacağını açıklamaktadır. “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, küçük günahlarınızı örteriz”™ meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir. Âyet, Mütezile'nin iddia ettiği gibi büyük günahlardan sakınmakla bütün günahlarınızı örteriz, demek değildir. Sizi, altından ırmaklar akan cennetlerine koyar meâlindeki beyan daha önce açıklanmıştı. [Kıyâmet Günü Allah Müminleri Utandırmayacak)] O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Bu âyet, Mütezile'nin iddialarıyla ilgisi vardır. Onlar şöyle diyor: Cenâb-ı Hak burada, peygamberi ve müminleri utandırmayacağını haber vermektedir. Utandırmak azapla olur; dolayısıyla burada müminlere azap etmeyeceğini vâdetmektedir. Şayet büyük günah işleyenler mümin ise onlara azap edileceğinden korkulmaz, çünkü Allah müminlere azap etmeyeceğini vâdetmektedir. Halbuki siz “onların azaba uğramasından korkulur”, böylece onların mümin olmadıkları ortaya çıkmıştır, diyorsunuz, [ ] Fakat biz şöyle diyoruz: Bu konu, onların hasımlarını ilzâm etmek istedikleri cihetten kendilerini susturmaktadır. Çünkü bu âyette Cenâb-ı Hakk'ın iman edenleri utandırmayacağı vâdedilmektedir. Onlar ise kebâir işleyenlerin iman edenlerden olduklarını, fakat büyük günah işledikten sonra artık mümin sayılmadıklarını iddia etmektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet, müminlerden utandırmanın yok edileceğini söylememektedir; zira âyet Y;y iŞ LİN vi gi şeklinde değil, 14 g.513 şeklindedir. Onlar ise âyette iman eden kimselere gelindiğinde sözü keserek “ihzâ”, yani utandırmak kelimesini müminlerden ayırmaktadır. Dolayısıyla biz değil onlar bu âyetle de susturulmuş haldedir. Şunu da belirtmek gerekir ki buradaki “nebi” kelimesinde vakfedilmesi bize göre de doğrudur. Bu durumda âyet, “Allah, peygamberin yaptığı şefaati reddetmek veya kendisine azap etmek şeklinde bir muameleye tabi tutarak onu utandıracak değildir” anlamına gelir. Buna göre onunla aynı imanı paylaşanlar meâlindeki cümle gramer açısından konu (mübtedâ), onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatır anlamındaki cümle de yüklem (haber) olur. Bu, aynen “ilimde yüksek pâyeye erişenler; ‘Ona inandık derler” meâlindeki âyet gibidir. Yahut da konumuz olan ilâhi beyan “Hz. Peygamber'in (s.a.) şefaat etmesinden sonra Allah müminleri utandırmayacaktır” anlamına gelmektedir. Buradaki utandırmak muhtemelen rezillik anlamına gelir. Bu durumda “Allah kıyâmet gününde onları kâfirlerin önünde rezil ve mahcup etmeyecektir” demek olur. Şöyle de denilebilir: “Kâfirlerin göremeyecekleri şekilde onlara azap etmesi caiz olur” Âyetteki “hızy” kelimesi, rezillik ve örtünün yırtılması demektir. Allah lütuf ve keremiyle müminlere bu muameleyi yapmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatır. Yani yürürken nurları önlerinden gider, hesap sırasında da sağ taraflarında durur. Çünkü onlar, içinde nur ve hayır bulunan amel defterlerini sağ taraflarından alacaklar. Yahut adımlarını koydukları yerde nurları önlerinde ve sağ tarafa gider; çünkü onların yolları sağ taraftadır, sol tarafları ise kâfirlerin yoludur. Şöyle derler: Rabb'imiz! Nurumuzu arttır eksiltme. Bu sözü, münafıkların nurlarının söndürüldüğü sırada, kendi nurlarının da söndürüleceği korkusuyla söylemiş olmaları muhtemeldir. Yahut da nurlarının ışığı zayıflayınca böyle diyecekler, nurlarının tamamlanmasını isteyecekler. En doğrusunu Allah bilir. Hus çile BİRŞ gaji dale 2.

Tahrim 66:9

919. “Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihat et, onlara sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir ve bu ne kötü bir sondur! Ey Peygamber... cihat et. Şöyle denilmiştir: Kâfirlere karşı cihat et kılıçla; münafıklara karşı cihat et, yani dini cezaları uygulayarak. Çünkü münafıklar had cezasını gerektiren günahları işleyen insanlardır, had cezası onlar hakkında gelmiştir. Resülullah'ın ashabı ise had cezasını gerektiren büyük günahlardan korunmuştur. Kâfirlere ve münafıklara karşı cihat et! Bâtıniler (Şiiler) şöyle demiştir: Kâfirlere ve münafıklara karşı savaşarak cihat et, dolayısıyla o, her iki grupla savaşmakla emrolunmuştur. Fakat o, kâfirlere karşı savaşmakla uğraştığı için münafıklara karşı savaşmaya vakit bulamamış, onlarla savaşmayı Hz. Ali (r.a.) üzerine almıştı. Rivayet edildiğine göre Resülullah (s.a.), Hz. Ali'yi ayakkabısını tamir ederken görmüş ve ashabına şöyle demiştir: “Biz nasıl vahiy uğruna savaşıyorsak ayakkabısının tamircisi de tevil uğrunda savaşacaktır”, Hz. Ali'nin tevile dayanarak (tevil uğrunda) savaşmasından maksat münafıklarla savaşmasıdır. Şayet bu savaşma meselesi onların dediği gibi ise, Hz. Ali (r.a.) değil, Hz. Ebü Bekir (r.a.) münafıklarla savaşmıştır. Çünkü rivayete göre Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemin vefatından sonra Araplar irtidat etmiş, bu yüzden Ebü Bekir (r.a.) onlarla savaşmıştır. Onların irtidat edişleri, imanlarında samimi olmadıklarını, aksine münafık olduklarını gösterir; zira imanlarında samimi olsalardı, İslâm'dan dönmezlerdi. Hz. Ali'nin (ra.) savaştığı kişilere gelince, onlar münafık olmayıp Hz. Aliden (r.a.) Cenâb-ı Hakk'ın kitabıyla hükmetmesini istiyorlardı. Münafık, şahsen Allah'ın hükmüyle amel etmeyi izhar eden, ama içinde o hükmün aksini gizleyen adamdır; o, kimseyi Cenâb-ı Hakk'ın hükmüyle amel etmeye davet etmez. Hz. Ali'nin savaştığı kişilerde ise bu özellik yoktu, fakat Ebü Bekir'in (r.a.) savaştığı kişilerde vardı. (SİResülullah'ın (s.a.) cihadı, kâfirlerin ve münafıkların kalplerini delillerle etkilemek ve bu yolla onların İslânya girmelerini sağlamak şeklinde idi; bu da bazan kılıçla, bazan da dil ile olmuştur. Kılıç yoluyla onlara delil göstermesi, söylediğimiz gibi, düşmanlarının güçlerinin çokluğuna ve Resülullah'ın (s.a.) askerlerinin azlığına rağmen onlara galip gelmesidir. Bu durum, kendisine Allah tarafından yardım edildiğini ve hak yolda olduğunu onlara gösteriyor ve kendilerini Allah Teâlâ ya iman etmeye sevk ediyordu. Böyle olunca, kâfirlere ve münafıklara karşı cihat et beyanı delille onları zorlamak anlamına gelir. Onun muhatapları, şayet güven içinde ise, onlara yönelik cihat söz ile delil getirmek şeklinde olur. Savaş meydanında iseler bunun cihadı, kendileriyle savaşmak şeklinde olur. Münafıklardan kâfirlere katılan ve onları savunanlar da olmuştur. “Size ne oluyor da münafıklar hakkında ikiye bölünüyorsunuz?”7 meâlindeki âyete bakmaz mısın? Resül-i Ekrem, onlardan kâfirlere katılanlara karşı onların yanında savaşmış, katılmayanlara karşı da delillerle mücadele etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Onlara sert davran! Yani onlara karşı şiddetli ol! Onlara karşı şiddetli olmak akıllarını eleştirmek ve içyüzlerini ortaya koymakla olur. Bu da onların nifak içinde olduklarını kendilerine göstermektir. Onların varacağı yer cehennemdir ve bu ne kötü bir sondur! Bu cümlenin açıklaması daha önce yapılmıştı. (Hz. Peygamber'in Diğer Peygamberlere Üstünlüğü / Tafdili) Ey Peygamber! Kâfirlere karşı cihat et! beyanı, Peygamber'imizin (s.a.) daha önce gelip geçen nebilere ve resüllere olan faziletine işaret etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Müsâ'yı Tevrat'ta “ey Müsâ!”, Hz. İsâ'yı İncil'de “ey İsâ!” diye zikretmiş, Hz. Âdem'e de “ey Âdem!” diye hitap etmiştir. Bizim peygamberimiz hariç her peygambere kendi ismiyle hitap etmiştir. Peygamberimize ise “ey nebi!”s, “ey resül!” diye niteliğiyle hitap etmiştir. O, nübüvvet ve risâlet nitelikleriyle, üstün bir fazilete hak kazanmıştır. Hülâsa Allah Teâlâ, peygamberimizi (s.a.) fazilet adıyla zikretmiş ve onunla hitap etmiş, fakat diğer peygamberleri şahsi isimleriyle anmıştır. --- Dipnotlar: “ Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, HI, 33, 82; Hâkim, el-Müstedrek, Ul, 132.

Tahrim 66:10

5110. SANER, inkâr edenlere Nuh'un karısı ile Lüt'un karısını misal vermektedir: Onlar kullarımızdan iki erdemli kişinin nikâhı altındaydılar ama kocalarının davasına hiyânet ettiler. Dolayısıyla kocaları da Allah'tan gelen cezaya karşı onları koruyamadı ve kendilerine, “Haydi, diğer girenlerle birlikte girin bakalım ateşe!” dendi.” (Hz. Nühvun ve Hz. Lüt'un Eşleri] Allah, inkâr edenlere Nüh'un karısı ile Lüt'un karısını misal vermektedir: Onlar kullarımızdan iki erdemli kişinin nikâhı altındaydılar. Bu misalin, Resülullah'a (s.a.) akrabalık itibariyle yakınlığı bulunan kâfirlerin durumuna örnek gösterilmiş olması mümkündür. Onlar, şayet mesele Muhammed'in (s.a.) söylediği gibi ise, âhirette ondan şefaat bekliyorlardı, çünkü kendisinin bütün yaratıklara olan şefkat ve merhametini biliyorlardı. Böyle iken o, kendi akrabalarının helâke sürüklendiklerini gördüğü halde onlara şefkat ve merhamet göstermekten nasıl kaçınabilirdi? İşte âyet onlara Hz. Nuh ile Hz. Lüt'un eşlerini örnek göstermiş, bunların Nuh ile Lüt arasındaki yakınlığı dile getirmiş, bu örneği de onların Resülullah (s.a.) ile olan akrabalığa aldanmamaları için vermiştir. Bu âyetin, İslâm'ın ilk dönemlerinde, babaların çocuklarından ve çocukların babalarından ayrı olarak tek başlarına İslâm'a girdikleri dönemde gelmiş olması da muhtemeldir. Bu durumda buradaki örnek, İslâm'a giren babalarına veya çocuklarına uymayarak küfürde kalmaya devam eden insanların durumları ile ilgili olur ve onlara sanki şunu ifade eder: Aralarında babalık veya evlatlık yakınlığı bulunan kişilerden birinin İslâma girmiş olması, küfürde kalanlara hiçbir fayda getirmeyecektir. Çünkü bir insanın kendi karısına olan şefkat ve merhameti, sözünü ettiğimiz akrabalarına olan şefkatinden daha fazladır, karısına ve akrabalarına olan yakınlığı da bunun gibidir. Nasıl ki kocaları Nuh'un (s.a.) ve Lüt'un (s.a.) müslümanlığı o iki kadına hiç fayda vermedi ise, babalarının veya çocuklarının müslüman oluşları da küfürde kalanlara hiç fayda vermeyecektir. Bu misalin, münafıkların durumlarını göstermesi de mümkündür; onlar müminlerin yanında olduklarını söylüyor, ama İslâm'a muhalif olmayı kalplerinde gizliyorlardı. İşte âyet, onların hakikatte muhalif oldukları takdirde dinde müminlerin yanında olduklarını söylemelerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını haber vermektedir; tıpkı Nuh'un (s.a.) ve Lütun (s.a.) eşlerinin, kalben muhalif oldukları halde kocalarının yanında olduklarını söylemelerinin kendilerine herhangi bir fayda sağlamadığı gibi. En doğrusunu Allah bilir. 275 [ ]Ebů Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu âyet, salih kişinin iyiliğinin kötü niyetli kişiye fayda sağlamayacağını göstermektedir; zira Nuh (s.a.) ile Lüt'un (s.a.) salih kişiler olmaları, şahsen kötü olan eşlerine hiçbir fayda sağlamamıştı. O bu sözle büyük günah işleyenlere şefaat edilmeyeceğini kastetmektedir. Ancak mesele onun dediği gibi değildir; çünkü bu misal günahkâr müminler için değil kâfirler için getirilmiştir. Âyette “Allah günah işleyenlere misal verdi” denilmemektedir, dolayısıyla o iddianın bu âyetle alakası yoktur. Sonra, salih birinin iyiliğinin, kâfire fayda vermese de kötü niyetli kişiye fayda verdiğinin örneklerini dünyada görmekteyiz. Meselâ bir insanın kötü bir karısı olur, kocası iyi ve salih biri olursa onun durumundan dolayı kadın pek çok kötülüğü işlemekten çekinir. Keza ebeveyninin salih kişiler olması da dünyada çocuğa fayda sağlar; anne ve babası makbul kişiler oldukları için çocuk onlardan çekinerek pek çok yasaklanmış şeyden kaçar. Böylece ebeveynin iyi kişiler olması çocuğa, kocanın sâlih olması da karısına fayda sağlamış olur. Salih kişilerin iyiliklerinin kötülere âhirette de fayda sağlaması mümkündür. Kâfire gelince, o, ebeveyninin veya yaratıklardan herhangi birinin konumuna rağmen gerçeğe karşı olmaktan geri durmamıştır; dolayısıyla ebeveyninin müslüman ve salih kişiler olmaları dünyada ona fayda getirmez, âhirette de fayda vermez. En doğrusunu Allah bilir. Onlar kocalarının davasına hıyanet ettiler. Dolayısıyla kocaları da Allah'tan gelen cezaya karşı onları koruyamadı ve kendilerine, “Haydi, diğer girenlerle birlikte girin bakalım ateşe! dendi. Yani bu iki kadın kocalarına dinde hainlik ettiler. Bazıları, Nuh'un (s.a.) karısının yaptığı hainliğin, kocasının delirdiğini kavmine haber vermesi, Lüt'un (s.a.) karısının yaptığı hainliğin de kocasının misafirlerini Lüt'un (s.a.) kavmine haber vermesi olarak yorumlamıştır. Şayet bu doğru ise sonuç ilk anlama döner. Çünkü o iki kadından her birini haber verdiği şeyi yapmaya sevk eden şey, dinde kocalarına muhalif olmaları ve o kavimlerle inkârda muvafık olmalarıdır. Ama tevatür yoluyla gelen bir delil olmadan bu rivayetin delil olarak gösterilmesi uygun olmaz. Bazıları o iki kadının zina ettiklerini ve hainliklerinin zinadan ibaret olduğunu ileri sürerler. Bu iddianın da doğruluğu kanıtlanmış değildir, çünkü peygamberler her türlü hayasızlıktan, ayıptan korunmuş insanlardır. Halbuki erkek, karısının ve akrabalarının zina etmesinden dolayı ayıplanır. Bu iddia, onların çocuklarını da şüphe altında bırakır. Bu hususlar, bu yorumun doğru olmadığını gösterir. Dolayısıyla onların kocalarına hainlik yaptıkları gerçeğini yorum yapmadan kabullenmemiz gerekir. Kesin tevatürle gelen bir delil olmadan da bu tür iddiaları ileri sürmemek lazımdır. gil 3 EİĞ İN g İZA al Gill SEZ AN 753 Gel eza

Tahrim 66:11

[Firavun'un Karısı] Allah, iman edenlere de Firavun'un karısını misal vermektedir. Burada bu misalin verilmesinin sebebi, kâfirlerin idaresinde baskı altında bulunan insanların Cenâb-ı Hakka iman etmekten geri kalmalarından dolayı mâzur sayılmayacaklarını bildirmektir. Şöyle ki Firavun'un karısı, kocasının baskısı altında, her türlü zulüm ve haksızlığın ortasında bulunuyordu, fakat bu durum, onun Cenâb-ı Hakk'a iman etmesine ve resâlü Müsâ aleyhisselâmı tasdik etmesine engel olmamıştı. İkincisi, Firavun'un karısı kocasından ve aralarında bulunduğu insanlardan, Cenâb-ı Hakk'ı inkâr etmek dışında başka bir şey duymamıştı. Sonra Allah Teâlâ ona ilham lütfetti ve o da bu sayede iman etti. Nuh aleyhisselâmın karısı ise, Hz. Nuh'un nikâhı altındaydı ( onun, şanı yüce olan Rabb'ine itaat ve ibadetten başka bir şey yaptığını görmemişti. Ama Nuh'un imanı ve ibadeti eşine hiçbir fayda vermemişti. İşte Allah bu örneği, bir insanın müslüman olmasının başka hiç kimseye fayda getirmeyeceği, kâfir olmasının da kimseye zarar vermeyeceği bilinsin diye vermiştir. İnsan ancak şahsen kendi yaptıklarıyla mümin veya kâfir olur. O: “Rabb'im” demişti, “Yüce katında, cennette benim için bir ev yap: Firavun'un karısı, benim için cennette bir ev yap meâlindeki sözünü, kocasının ve diğer insanların ev yaptıklarını bildiği için söylememişti. O bu sözü “benim için bir ev yarat” anlamında söylemişti. “Biz ona ruhumuzdan üfledik”© meâlindeki âyeti de kimse, insanların bir şeye üflemek şeklinde anladığı gibi anlamamış, yaratmak ve yoktan var etmek şeklinde düşünmüştür. Müşebbihe'ye ne oluyor ki, “sonra Allah göğe yöneldi”: anlamındaki ilâhi beyan ile “Allah arşa istivâ etti”? meâlindeki âyette geçen “istivâ” lafzının yaratma fiiline de nispet edildiğini anlayamıyorlar? Eğer onların itikatları zayıf ve yaratıcılarına karşı cehâletleri olmasaydı, böyle düşünmezlerdi. Şimdi, kişi için aslolan, yaratılmışlar arasında müşterek fiillerin isimlerinden biri Cenâb-ı Hakk'a nispet edildiği zaman, onu Allaha ait fiillerin isimleri olarak düşünmesidir. Bunlardan belli bir isim kullanıldığında, bunun anlamı müşterek ismin kastedildiğidir. Cenâb-ı Hakk'ın fiiline mahsus isim ise “yaratmak'tır. Zira kimse, yaratıklardan birine yaratıcı (hâlik) ismini veremez. Dolayısıyla Firavun'un karısının benim için cennette bir ev yap sözünü “benim için yarat” diye anlamak gerekir. “Biz, ona ruhumuzdan üfledik”“ meâlindeki beyanı da yaratmak ve yoktan var etmek şeklinde anlamak gerekir. Müşterek isimlerin, Allah'ın isimleriyle karşılaştırılması yaratıklara ait isimlerin O'nun isimleri vasıtasıyla anlaşılması gerektiğini açıklayan husus şu ilâhi beyandır: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur”. Bu- ZA nun anlamı “sizin karada ve denizde gezmenizi yaratan O'dur” şeklindedir. Diğer örnekler olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur. “Yaşatan da öldüren de Odur”, yani ölmeyi ve dirilmeyi yaratan Odur. “Allah dilediğini saptırır”, yani onda sapıklığı yaratır. “Allah dilediğini doğru yola iletir”, yani onun hidâyetini yaratır. Bu türlü fiilleri söylediğimiz mânaya yoranlar, bütün şüphelerden ve şeytanın vesvesesinden kurtulur, teşbihten de, yani Allah'ı insana benzetmekten de. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bu âyet Firavun'un karısının âhirete ve öldükten sonra dirilmeye de iman ettiğini göstermektedir. Onun, öldükten sonra dirilme ve hesaba çekilme bilgisine telkin ile veya çeşitli kanıtlar üzerinde düşünüp tefekkürde bulunmak suretiyle ulaşmış olması muhtemeldir. Müfessirler onun bu sözü, Firavun'un kendisine işkence ettiği sırada söylediğini belirtmektedir. Yine onlar bu işkencenin niteliği konusunda farklı görüşler ileri sürerler. Bu gibi durumlarda doğru olan, önceki kitaplarda beyan edilene artırma veya eksiltme yapma endişesiyle susmamız ve birtakım yorumlarla uğraşmamamızdır. Bu tür haberler, Ehl-i Kitab'ın kendi kitaplarında zikredilen bilgilere uygun düştüğünü gördüklerinden, onlara karşı Peygamberimiz'in (s.a.) nübüvvetine delil kılınmıştır. Bu haberlerde fazlalık veya eksiklik gördüklerinde, Hz. Peygamber'in (s.a.) risâletinin doğruluğu konusunda laf etmek imkânını bulurlar. Bu sebeple sözü edilen konuların detayına girmeyi terk edip gündeme getirmemek gerekli olmuştur. Hasan-ı Basri ve diğer bazı âlimlerden şöyle bir rivayet nakledilmiştir: Her mümin ve kâfir için mutlaka cennette bir ev yapılmıştır. Kişi şayet müslüman olarak ölürse cennetteki evine yerleşir, kâfir olarak ölürse ona başkaları vâris olur“, Ancak bu mümkün değildir, çünkü Allah Teâlâ, ( kâfir olarak öleceğini bildiği biri için oturamayacağı bir bina nasıl yapar? Dünyada oturamayacağını bildiği bir evi yapan insan, bu işinden ötürü abesle iştigal etmiş olur. Cenâb-ı Hak, abes şeyler yapmakla nitelenmekten münezzehtir. O, “beni Firavun'dan ve yaptıklarından kurtar ve beni zâlimler topluluğundan da selâmete çıkar!” demişti. Yani beni Firavun'un kötülüklerinden, zulmünden ve amelinden, yani küfürden koru. Kadının beni Firavun'dan koru sözü kendi şahsına, diğeri de ameline dair olmak üzere iki hususa işaret eder. Beni zâlimler topluluğundan kurtar! anlamındaki söz ise, onun kendi kavmine yöneliktir. Onlar, kendisinin Cenâb-ı Hakk'a ibadet etmesine engel oldukları için hepsinden kurtulmak istemişti. Şahsen onların civarında bulunmaktan korkuyordu ve kendisini güven içinde görmüyordu, kendilerinden de çekiniyordu. Rabb'ine ibadet etme imkânına kavuşmak için onlardan kurtulmak istiyordu. ye ad CIAS GEY ELİ İN öyle ERİ aaas

Tahrim 66:12

İmrân kızı Meryem'i de (misal vermiştir): O iffetini çok iyi korumuştu. Burada Allah, Hz. Meryem'in iffetini koruduğunu haber vermektedir; o bunu bazı tedbirlere başvurarak gerçekleştirmiştir. İnsanlar kendisini, kendisi de insanları görmesin diye araya bir perde çekmiş ve böylece iffetini korumuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Mümin erkeklere söyle; gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar!”, Onlar gözlerini namahremden koruduklarında iffetlerini de korumuş olurlar. Tesettür gözleri namahreme dikmemeye, gözleri nâmahreme dikmemek de iffeti korumaya vesiledir. Allah başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yaptı ve seni bütün dünyadaki kadınlara üstün kıldı”. Cenâb-ı Hakk'ın Meryem'i tertemiz yapması onu fuhuştan ve zinadan korumasıdır. Allah Teâlâ, ilk âyette zinadan korumayı Meryem'e burada tertemiz yapmayı ise kendi zatına nispet etmiştir. İffetini korumayı ona nispet etmesinin sebebi, az önce açıkladığımız gibi, iffeti korumaya vesile olan zinadan sakınma yollarına başvurması ve bu külfeti yüklenmesidir. [§] Onun tertemiz olmasını, Allah'ın kendi zatına izafe etmesi ise bunun vukü bulup oluşmasının ancak kendisiyle gerçekleşmesidir. Bu, insanların bütün fiillerinde mutlaka Cenâb-ı Hakk'ın yaratıcılığının ve tedbirinin söz konusu olduğunu gösterir. Biz, ona ruhumuzdan üfledik. Yani biz onun sayesinde şekillerin ve bedenlerin yaşayabileceği şeyi yarattık. Buradaki “fihi” zamiri Hz. İsâ'yı işaret eder. Diğer bir âyette ise “Biz ona ruhumuzdan üfledik”” buyurulmaktadır. Buradaki “fihâ” ( zamiri müennestir ve Hz. İsânın (s.a.) nefsine işaret etmektedir, nefis kelimesi ise müennestir?. Buradaki “üfleme” şeklindeki teşbih, ruh bedende yaratıldığında bütün bedene yayılmasından dolayıdır, tıpkı rüzgâr gibi, bir yere üflendiğinde her tarafa yayılır. Yahut buradaki “üfleme” teşbihi, rüzgâr gibi üflendiği şeye süratle girmesinden dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. O, Rabb'inin sözlerini tasdik etti. Buradaki sözler anlamına gelen “kelimât”tan maksat, Hz. Meryem'i müjdeleyen kelimeler olabilir, şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsâ Mesih'tir”?, “Ey Meryem! Rabb'ine ibadet et”, “Ey Meryem! Allah seni seçti” ve “ hurma ağacını kendine doğru silkele”75. Meryem bütün bu sözlerin Allah'tan geldiğini ve şeytanın kendisine bir şey söylemediğini tasdik etmişti. Yahut o, Rabb'inin sözlerini tasdik etti anlamındaki beyan ile Rabb'inin delilleri ve burhanları kastedilmiş olabilir; tıpkı “Allah, sözleriyle gerçeği ortaya çıkarır””, yani delilleri ve kanıtlarıyla meâlindeki âyette ifade edildiği gibi. Sonra, buradaki delillerden maksat, öldükten sonra dirilme delilleri veya peygamberlik delilleri yahut da vahdâniyet delilleri olabilir. Bir de o, Rabb'inin sözlerini tasdik etti, meâlindeki beyandan kasıt, kendisiyle kötülüklerden Allaha sığınılan sözler olabilir. Bu durumda Meryem, bahis konusu o sözlerle Allaha sığınanları koruyacağını tasdik etmiştir, demektir. En doğrusunu Allah bilir. EN IJO, Rabb'inin kitaplarını tasdik etti. Buradaki “kitapları” anlamına gelen “ve kütübihi” PE kelimesi müfred olarak “kitâbihi” şeklinde de okunmuştur”, Meryem'in bir kitabı tasdik etmesi bütün kitapları tasdik etmesi demektir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın kitaplarından birine inanan kimse, diğer ilâhi kitaplara da inanmış sayılır, çünkü bu birbiriyle uyumludur. Allah'ın kitaplarına inanan biri, dolaylı olarak O'nun bütün kitaplarına inanmış demektir. Buradan şu anlaşılmaktadır ki bir kitaba iman etmek diğer kitaplara da iman etmektir. Âyetteki bu iki kırâatten her biri, diğerinin mânasını gerektirmektedir. Zira “kitâbihi” sözü ile İncil kastedilirse, kitapları sözüyle de İncil ve Cenâb-ı Hak tarafından gönderilmiş olan diğer kitaplar anlaşılır. O içtenlikle itaat edenlerdendi. Buradaki “kânitin” kelimesi ile namaz kılanlardandı anlamının kastedildiği söylenmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, başka bir âyet-i kerimede “Ey Meryem! Rabb'ine ibadet et, secdeye kapan, huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil”? buyurmaktadır. Bu, namazın tasvirinden ibarettir. Meryem bu emre uymuş ve içtenlikle itaat edenlerden olmuştur. Bu kelimenin, Rabb'ine itaat eden anlamına geldiği de söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir. ” o Ebü Amr ve Hafs Âsım ile Yâkup'tan naklen cemi olarak “ve kütübihi” diye okumuştur. Diğer kırâat imamları ise müfred olarak “ve kitâbihi” diye okumuşlardır (İbn Mihrân, elMebsüt fi'1-kırâdti'l-aşr, 440; İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi”-kırââti'l-aşr, 11, 290). 283

Mülk 67:1

Mutlak hükümranlık elinde olan Allah aşkındır, cömerttir. Buradaki “tebâreke” kelimesinin yüce olmak, ulu olmak anlamına geldiği söylenmiştir. Tefâul kalıbından gelen bu kelime bereket kökünden türemiştir. Bereket ise her türlü kusurdan ve ayıptan sâlim olmaktan kinâyedir. Aziz ve Celil olan Allah “gökten bereketli yağmurlar indirdik”? buyurmaktadır. Yani içinde bulanıklık ve pislik bulunmayan, hiçbir hastalık ve kusur taşımayan temiz su anlamına gelir. Buna göre âyetteki “tebâreke” kelimesi, benzeri ve dengi bulunmaktan yüce, inkârcıların söylediklerinden ve kendisine nispet edilen her türlü ayıp ve âfetlerden çok yüce olan demektir. Mutlak hükümranlık elinde olan. Yani her türlü mülkün mülkiyeti kendisine ait olan. Nitekim başka bir âyette, “De ki: Ey mülkün gerçek sahibi olan Allahım!” buyurmaktadır; yani mülk kendisine ait olan Allah. Cenâb-ı Hak buradaki “mâlik” kelimesi yerine yukarıdaki âyette el anlamına gelen “yed” kelimesini zikretmiştir. Sonuç olarak şanı yüce olan Allah, mülkün mülkiyetine sahip olmak ve mâlikin bizzat kendisi olduğunu söylemekle kendisini övmektedir. Mütezile âlimleri, kâfirlere ait mülkün mülkiyetinin Allaha ait olren kimseyi görmedin mi!” meâlindeki âyet hakkında da, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine mülk verdiği kişinin İbrahim aleyhisselâm olduğunu söylemektedir, âyelleki zamirin İbrahim'le tartışan kişiye değil, bizzat Hz. İbrahime gittigini iddia etmektedir, Kâfire ait mülkün mülkiyeti Allah'ın elinde olmayınca, yukarıda sözünü ettiğimiz Allah'ın bununla öyünmesi de anlamsız kalır, zira mülkün tamamı değil sadece bir kısmı O'nun elinde bulunmuş olur. Başka bir âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çekip alırsın”, Bu âyet bağlamında Mütezilenin iddiasına baktığımızda mülk Allah'ın istemediği kişilerin dinde bulunur, çünkü Allah mülkü kâfire vermek istemez, buna rağmen kâfirlerin elinde mülk bulunur. Aslında onların, “Allah kâfire mülk vermez” diye kesip almamaları, bunun yerine şöyle demeleri gerekirdi: Şayet kâfirlere mülk vermesi kendilerini ıslah edecekse verir, kötülüğe sevk edecekse vermez. Çünkü onların mezhebine göre Cenâb-ı Hak kulu hakkında, ancak dünyada ve âhirette en faydalı olacak şeyi yapar. Bu, onların itikatlarının özetidir, Sonra, onlar bir şeyin faydalı olan yönünü de bilmiyorlar. Çünkü onlar; her ne kadar faydalı olan yönünü bilemesek de, lânetlenen İblis'in vakti mâlum olan güne kadar” hayatta bırakılması, buna mukabil hangi açıdan faydalı olduğunu bilemesek de nebilerin ve resüllerin (s.a.) ömürlerinin sona ermesi de faydalıdır, diyorlar. Burada Mütezile mensupları, meseleyi kesin bir tarzda olumsuza bağlamaktansa şöyle demeliydiler: Mülkü vermek kendilerine fayda sağlayacaksa vermemezlik yapamaz; şayet kötülük getirecekse bu defa da vermemesi gerekir. (İŞimdi, “mulk” (Lus) geniş anlam içeren ve umüm ifade eden bir isimdir; idare, otorite ve yönetimi de kapsar. “Mulk” ise bir şeyin mülkiyetinin mâlikine mahsus olması, onun izni olmadan o şeyden hiçbir şeyin alınamaması demektir. İnsan bazan mâlik olur ama melik olmaz, bazan da melik olur fakat mâlik olamaz. Bu iki kelimeden her biri diğerinin gerektirdiği mânanın dışındaki bir muhtevayı gerektirir. Hükümranlık elinde olan meâlindeki ifade, yeryüzündeki her melikin mülkü O'nun elindedir anlamına da gelir, Çünkü Allah, onun mülkünü dilerse devam ettirir, dilerse ondan çekip alır. Dünya âleminde her melikin sahip olduğu mülk hakikatte Cenâb-ı Hakk'a aittir. O'nun her şeye gücü yeter. Burada Cenâb-ı Hak kendisini, dilediği her şeye güç yetirmekle övmektedir. Bu aynı zamanda O'nun Rab olmasının da bir niteliğidir. Fakat Mütezile, O'nun pek çok şeye kâdir olmadığını iddia etmektedir. Çünkü onlar mâdümu, yani mevcut olmayanı da “şey” olarak kabul ediyorlar ve bir şeyin şey oluşu (var oluşu) Cenâb-ı Hakk'ın yaratmasıyla değil kendiliğindendir diyorlar. Sadece onun zuhürunu Cenâb-ı Hakk'a ait kılıyorlar. Durum böyle olunca Allah Teâlâ varlıkları yaratmaya güç yetirememektedir. Onlar, aynı zamanda kulların fiillerini yaratmasını ve o fiiller üzerindeki kudretini de reddediyorlar. Ayrıca şöyle diyorlar: Kulun kudretinin Allah'ın elinde olması halinde, Allah kullarından birini hidâyete muktedir kıldığı zaman, kudret elinden çıkmış olur, o zaman da bu kudret zati değil ele geçirilmiş bir kudret niteliğini taşır. Buna bağlı olarak Mütezile, varlıkların pek çoğu üzerinde Allah'ın kudretinin bulunmadığı neticesini çıkarıyor. Böylece Allah'ın her şeye değil, sadece bir kısmına kâdir olduğu ortaya çıkar. Allah, zâlimlerin kendisi hakkında ileri sürdükleri iddialardan pek yücedir. SAZ KE İLİ Sİ SAİR A EİN ZİZ ili --- Dipnotlar: € o İmam Mâtüridi (r.h.) burada “(İblis:) ‘Rabb'im! Öyleyse, insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver’ dedi. Allah: “Vakti (katımızda) bilinen bir güne kadar mühlet verilmiş olanlardansın' buyurdu” âyetine işaret etmektedir (el-Hicr, 15/36-38. Ayrıca bk.

Mülk 67:2

[Hayat ve Ölüm] Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Ölümü yarattı, meâlindeki beyan sizi ölü iken, yani yok iken nutfe, aleka (aşılanmış yumurta) ve bir et parçası şeklinde yarattı, sonra da denemek için size hayat verdi, demektir. Başkaları da şöyle demiştir: Ölümü yarattı, sonrasında yaptıklarınızın karşılığını vermek için; hayatı yarattı, onunla sizi denemek için derler. Buna da “Biz, kimlerin daha güzel davranış sergileyeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık” meâlindeki âyeti delil gösterirler. Burada Allah Teâlâ imtihanı, yeryüzünde kendilerini yaratmış olduğu hale bağladı ki o hayat halidir. Sonra da, “biz oradaki her şeyi mutlaka kupkuru bir toprak yapacağız” meâlindeki beyanıyla imtihanın ardından onları kupkuru bir toprak parçası haline getireceğini haber verdi. (İBize göre ise Allah Teâlâ hayat ve ölümün her ikisini de imtihan için yaratmıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak ölümü, canlıların hiç istemediği ve son derece nefret ettiği, hayatı da canlıların çok arzu ettiği ve son derece haz duyduğu bir şey olarak yarattı, yani istenen ve korkulan şeyle imtihan. Görülüyor ki hayatı yaratmakta bir imtihan sebebi bulunduğu gibi ölümü yaratmakta da bir imtihan sebebi vardır. Buna göre Cenâb-ı Hak ölümü ve hayatı yarattı meâlindeki beyan ile sanki şunu söylemektedir: Ölümü korkutucu, hayatı da arzu edilen bir olgu olarak yarattı. Hanginizin davranışça daha iyi olacağını denemek için. Yani hanginizin kötülükten daha çok korktuğunu ve hayrı daha çok arzu ettiğini sınamak için. Şu var ki ölüm, hiç kimsenin kaçıp kurtulamayacağı bir âkıbettir, yaratılan hiçbir canlının ondan kurtulması mümkün değildir. Hayat da öyledir; her ne kadar hayat canlılara en sevimli gelen şeylerden biri ise de, insanın ne talebiyle ve ne de göstereceği çaba ve gayretiyle onun artmasının sağlanması mümkündür. Bu durumda hayat insana ebedi hayatı arzu ettirir ki o da âhiret nimetidir. Ölüm de insanı ebedi ölümden korkutur; ebedi ölüm de sonu gelmeyen ebedi azaptır. Tıpkı yüce Allah'ın “ona her taraftan ölüm gelecek, ama ölmeyecektir” meâlindeki âyetinde buyurduğu gibi; yani onun elemleri ve acıları hiç bitmeyecek, bilâkis bu acılar içinde ebedi kalacaktır. Ölüm ebedi azaptan korkutmaya, hayat da ebedi mutluluğu istemeye vesile olduğu sabit olunca, hayat kendi benzerine teşvik edici olur, insan da buna ulaşmak için gayret gösterir. Aynı şeyi öldükten sonra dirilmek için de söylemek gerekir. Zira ebedi mutluluğu isteyen insan bu isteğine ancak öldükten sonra dirilmekle ulaşır. Öbürü de ebedi azaba ancak öldükten sonra dirilmekle mâruz kalır. )Bu söylenenlere ek olarak öldükten sonra dirilmenin de gerekliliği ortaya çıkar. Çünkü arzulu olan kimse istediğine ancak öldükten sonra dirilmekle, öbürü de devamlı azaba yine öldükten sonra dirilmekle ulaşır. Meselenin bu noktasında risâlet ve nübüvvetin gerekliliği ortaya çıkar. Çünkü sevap vâdedilene karşı insandaki arzu ve azaptan doğan korkunun her ikisi duyular ötesidir. Bu sebeple bunları ortaya çıkaracak ve kendilerinden haber verecek peygambere ihtiyaç duyulmuştur. Bunun için de bunları haber verecek ve bunun bilgisini sağlayacak bir peygambere ihtiyaç vardır. Hanginizin davranışça daha iyi olacağını denemek için. Bu beyanda asıl olan şudur: Kişinin ameli rağbetinin ve rehbetinin, yani çok arzu ettiği ve çok endişe ettiği şeyin güzel olmasıyla gerçekleşir, amelinin kötü olması da ancak arzusu ve korkusunun kötü olmasına bağlı olur. Cenâb-ı Hak hayatı ve ölümü, MÜLK GÜNES 249 insan bu konuda düşünsün ve ibret alan diye yarat, Binaenaleyh rapbeti ve korkusu güzel olanm ameli de güzel olur, Bu iki şeyi düştünmeyenin ve ibret almayanın ameli kötü olur, Mülâsa, hayat ve ölüm korkutucu ve sevindirici ol sunlar diye yaratılmıştır. Dünya ve içindekiler de âhiret yolunu göstersin diye yaratılmıştır. Kulak işitmeye, göz de görmeye götürür, Onların ac ve kederi ahiretin acılarına, nimeti de âhiret nimetlerine İşaret eder, En doğrusunu Allah bilir. Manginizin davranışça daha iyi olacağını denemek için meâlindeki beyanda, bunun karşıtı olan “hanginizin daha kötü davranacağı” ifadesi de gizlidir; birbirinin karşıtı olan bu iki cümleden birinin belirtilmesiyle yetinilmiştir. En doğrusunu Allah bilir, Şayet biri, “Cenâb-ı Hak sizi sınamak için meâlindeki beyanda geçen “ibtilâ'yı, yani sınamayı nasıl kendine izafe elti? Dünyada ibtilâ gizli olanı açığa çıkarmak ve gaip olanı huzura getirmek için kullanılır. Halbuki Allah "Teâlâ'ya hiçbir şey gizli kalmaz ve O'nun ilminin dışında bulunmaz. Böyle iken ibtilâ O'na nasıl nispet edilebilir?” diye bir soru sorarsa buna şöyle cevap veririz: (Birincisi, ibtilâ gerçekte bir şeyin, sayesinde ortaya çıktığı şeyden kinâyedir. Dolayısıyla ibtilâ, yani imtihan -bu işi yapan tarafından zâhir olsa da- her şeyin zuhüruna vesile olan şeyden kinayedir. Bu, istidrac ve mekrin Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmesine benzer, Söz konusu iki husus Allah'ta bulunmakla birlikte kendisinden zuhur edecek anlamına gelmez. )Dünya hayatında düşmanına hile yapman ona iyilikte bulunmandır. Böylece o, düşmanlığı bıraktığın kanaatine varır ve ona gösterdiğin iyiliğe aldanır. Sonra onu, kendisini güvende hissettiği ve anlayamayacağı yönden yakalarsın. Bu, hilenin dünyadaki anlamıdır. Cenâb-ı Hakk'ın da düşmanlarına ihsanda bulunduğu görülür, o insanlar da bu nimetlerle gururlanıp aldanır, kendilerinde, Allah'ın dostlarından oldukları kanaati yerleşir. Fakat sonra hiç beklemedikleri yerden azaba mâruz kalırlar. Böylece Allah Teâlâda mekrin anlamı bulunmuş olur, her ne kadar hile yapmakla düşmanlarına iyilikle bulunduğu anlamı kastedilmese de. İkincisi, dünyada başkasına emir veren kimse bunu kendisine gelecek faydası için verir; kişiye bir şeyi yasaklayan kimse, ancak ondan zarar görmesin diye yasaklar. Cenâb-ı Hak ise bir şeyi emrettiği veya yasakladığında, bunu kendi zatına bir fayda elde edeceği veya bir zararı kendinden defedeceği için yapmaz; ancak fayda ve zararı insanlara dokunacağı için onlara emirler verir ve yasaklar çıkarır. İşte kendisine yönelik hiçbir fayda ve zararı olmadığı halde zatına emir ve yasak nispet edilmiştir. İşte Allah Teâlâ, sınanan kişiye düşmanlığı ve dostluğu ortaya çıksın diye kullarını böylece sınamaktadır; her ne kadar kendisi imtihandan müstağni ise de bu sınamayı kendi zatına nispet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. Bu beyan, Cenâb-ı Hakk'ın bizi, herhangi bir menfaat için veya kendisine gelecek bir iş veya defetmek istediği bir zillet için sınamadığına; ancak güzel işler yaptığı zaman sınanan kişinin elde edeceği bir izzet ve şeref için, onun günahlarının bağışlanması ve örtülmesi için sınadığına işaret etmektedir, (İçünkü O, zatı itibariyle mutlak galiptir. O Aziz'dir, yani kötü işler yapan ve kendisine düşmanlık gösteren kişiden intikam almaya kadirdir. O Gafür'dur, yani, güzel işler yapanın günahlarını örtendir, onun günahlarını örter ve gerçekleştirdiği güzel amelle kendisini mükâfatlandırır. En doğrusunu Allah bilir.

Mülk 67:3

[Göklerin Yaratılışı] Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O'dur. Burada yedi gök tabakasının zikredilmesi, peygamberlerin getirdikleri haberleri tasdik etmenin gerekli olduğunu gösterir, çünkü göklerin yedi tabaka olduğu ancak ilâhi bir haber vasıtasıyla bilinebilir. İlk âyet peygamberliği ispat etmekte, bu âyet de peygamberlerin getirdikleri haberleri tasdik etmenin gereğini ortaya koymaktadır. Bu yedi gök hükmü peygamberlerin sözleriyle sabit olunca gökler hakkında bizim de, her ne kadar göremesek de onlar yedi tabakadır dememiz gerekir. Yedi göğü birbiriyle tam uygunluk içinde yaratan O'dur. Bu beyan gök ehlinden hangisinin davranışça daha iyi olacağını denemek için, anlamına gelebilir. Çünkü O, gökleri ve yeri boş yere yaratmadığını açıklamaktadır", Sonra gökler bizzat kendileri imtihan edilemezler, ancak göklerin ehli (orada bulunanlar) imtihan edilebilir. Burada “gökler”in zikredilmesi gökler ehlinin kastedildiği anlamına gelir. Yerlerin zikredilmesi ile de yeryüzü ehlinin kastedildiği anlamına gelir. İşte, yeryüzünün zikredilmesiyle yeryüzü ehli, göklerin zikredilmesiyle de göklerin ehli kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [Vahdâniyetin Delili] İŞİRahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Rahmân'ın yarattığına bak, orada herhangi bir uyumsuzluk ve bozukluk görecek misin? Eğer orada bir bozukluk görürsen, birden fazla kişinin onu idare ettiğini düşünebilirsin. Şayet onda bir uyumsuzluk görürsen, onu vücuda getirende akılsızlık düşünebilirsin. Sen göklerde bir bozukluk ve çatlak gördüğünde orada birbirine engel olan ve birbirini uzaklaştıranların varlığını düşünebilirsin. Birbirine engel olan ve uzaklaştırmaya çalışanların varlığı, oradakilerin sayısının çokluğuna işaret eder, zira birbirine karşı koyma ve birbirini engelleme ancak birkaç etkileyicinin varlığı halinde mümkün olur; çünkü bunun yaptığı şeyi öbürü yıkar, ötekinin yıktığı şeyi de diğeri yapar. Bu durumda da çatışma meydana gelir. Ama orada bozukluk ve çatlak değil, bitişik ve bir bütün halinde olduğunu gördüğünde bu durum onu yapanın vahdâniyetini, gücünü ve kudretini gösterir. Uyumsuzluk akılsızlığı ve hikmetsizliği, uyumsuzluğun bulunmaması ise hikmeti ve onu yapıp idare edenin şâyân-ı hayret olduğunu gösterir. Dolayısıyla bozukluk ve uyumsuzluğun yaratılmaması O'nun hikmetinin varlığını, vahdâniyeti ve öldükten sonra dirilmeyi de kabul etmeyi gerekli kılar. Öldükten sonra dirilmeyi kabul etmemek, hikmetin yokluğunu iddia etmek anlamına gelir. Burada ise deneme ve sınamanın gerekliliği söz konusudur, çünkü yaratıcının birden fazla olduğu düşünüldüğünde, imtihan edilen kişi amelinin yok olmaması için hangisinin galip geleceği belli olana kadar hiçbir davranış ortaya koymaz. Yahut da o yaratıcılardan her biri kendi otoritesini yerleştirmek ve idaresini hâkim kılmak için uğraşacağından insanları sınamak için vakit bulamaz. Cenâb-ı Hakk'ın, “Allah'la beraber başka bir tanrı voktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilirdi” buyurduguna bakmaz mısın? Bu âyet şöyle açıklanmıştır: Her biri kendi yarattığı bölümle ilgileneceği için mutlaka bir pürüz ve bozukluk ortaya çıkardı, çünkü birinin yaratmış olduğu şey öbürünün yarattığından farklı nitelikte olur. Hülâsa uyumsuzluğun bulunmaması şanı yüce olan yaratıcının birliğini gösterir. Rahmân'ın yaratışında uyumsuzluk. Bu beyan hakkında şöyle de denilmiştir: Yüce Rabb'in vahdâniyetine işaret etmesi veya hikmet ve maslahatın onu gerektirmesi itibariyle bütün yaratıklar, sözünü ettiğimiz uyumsuzluktan salim olmaları anlamında müşterektirler. Bununla yaratılmışların kendi varlıkları arasında uyumsuzluğun bulunmadığı anlamı kastedilmemiştir. Çünkü göklerle yerler arasında da, hayatla ölüm arasında da aykırılık vardır. Ancak göğün menfaatleri yeryüzünün menfaatlerine bağlıdır, yeryüzü sakinlerinin menfaatleri de yeryüzüne bağlıdır; onların geçimi ve ayakta kalması yeryüzünden çıkacak nimetlere dayanmaktadır. Bütün bunlar, O'nun birliğini, hikmetini ve idaresinin güzelliğini gösterir. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin halde sana dönecektir. Bununla insanın, yüzündeki gözünü çevirmesi veya kalp gözünü çevirmesi, yahut da ilkinde yüzündeki gözünü, ikincisinde kalp gözünü çevirip bakması kastedilmiş olabilir. Kalp gözünü çevirip bakması daha galip bir ihtimaldir. Çünkü Cenâb-ı Hak, daha önce kişinin yüzündeki gözüyle göklere ve yerlere bakmasını emretmiş ve bu bakıştan sonra aralarında bir uyumsuzluk ve bozukluğun bulunmadığını söylemişti. Şimdi ise sözünü ettiğimiz anlamları kavrayabilmesi için kalp gözüyle dönüp tekrar bakmaya davet etmiştir. Bu aynen şu ilâhi beyanlara benzemektedir: “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) yalan sayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!” “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” şneâlindeki âyetlere benzemektedir. Burada ayaklarıyla yeryüzünü dolaşmaları kastedilmemiştir, insanlar orada daha önce zaten dolaşmışlardı. Burada kastedilen şudur: Onlar kendilerinden önce peygamberleri yalanlayan insanların âkıbetlerini düşünmediler mi; onlar ne sebeple helâk edilmişlerdi, neden dolayı cezalandırılmışlar ve kökleri kurutulmuştu? Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir de bak! Bazıları şöyle demiştir: Buradaki “tekrar tekrar” meâlindeki beyan, bir sayı belirlenmesi anlamında değil, “tekrar tekrar bak” mânasından kinâyedir. Sanki Cenâb-ı Hak insana, Rahmân'ın yarattığına her zaman bakarak ibret almasını emretmektedir. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam bu kanaattedir!, “Kerrateyn” kelimesi, farklı zamanlarda olmak kaydıyla iki kere bak anlamına da gelebilir; ilki geceleyin, ikincisi gündüz olmak üzere iki kere bak. Çünkü o, geceleyin başka mücizeleri, gündüz başka harikaları görecektir. Bütün bunlar O'nun vahdâniyetinin, akıl ermez hikmetinin, üstün kudret ve saltanatının delilidir. Yahut ilk bakış yüzdeki göz ile, ikinci bakış kalp gözü ile yapılır. Çünkü insan ilk seferinde yüzündeki gözü ile baktığında oradaki acaiplikleri görecek ve gördüğünü kalbine işaretleyecek, sonra onun pekişmesi ve yerleşmesi için ikinci kez kalp gözüyle bakacaktır. Âyette yer alan iki bakışın da yüzdeki göz ile yapılmış olması da mümkündür; zira ilk bakışla her şeyi göremez, ilkinde göremediği şeyleri idrak etmek için bir daha bakar. Âyetteki “hâsien” lafzı hakir ve âciz kalmış, Allah'ın saltanatının mahiyetini idrâk etmekten, O'nun azametini ve yüceliğini kavramaktan âciz kalmış anlamına gelir. “Hasir” lafzı da, Allah'ın hikmetinin ulaştığı seviyeyi ve otoritesinin kapsadığı alanı idrakten kesilmiş mânasına gelir. Şimdi, tercih edildiğine göre bu hitapla öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler kastedilmiştir. Zira zâhirde muhatap Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise de gerçekte öyle olmamalıdır. Çünkü zâhire göre Hz. Peygamber, Cenâb-ı Hakk'ın yarattıklarına bakmayı kastetmiş, tâ ki O'nun azametini, gücünü, akıl almaz hikmetini ve etkin idaresinin inceliğini anlamış olsun. Ne var ki bütün bunların bilgisi hiç şüphesiz Resülullah'ta vardı, bunları anlamak için zikredilen şeylere bakmaya ihtiyacı yoktu. Şu halde buradaki beyan, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere yöneltilmiş, onların Allahın gücünü ve idaresinin inceliğini anlamaları, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını ve O'nun kudretinin beşer kudreti ile mukayese edilemeyeceğini kavramaları için belirtilen şeylere bakmaları emredilmiştir. Onlar öldükten sonra dirilmeyi, her şeyi kendi güçleriyle takdir ederek inkâr ediyorlardı. Âyette zikredilen o şeylere baktıklarında ve akıllarının almadığı incelikleri, hikmetleri ve takatlerinin ulaşamadığı kudreti gördüklerinde, bu onların kafalarındaki tereddütleri ortadan kaldırır, öldükten sonra dirilme konusunda içine düştükleri şüpheleri yok eder ve onları buna inanmaya sevk eder. İsmail Hakkı Bursevi, Rühu'l-beyân, X, 79. GÖ yali olie i u IEIS eb --- Dipnotlar: 1 Müellif burada Cenâb-ı Hakk'ın “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık” meâlindeki âyetine işaret etmektedir (Sâd, 38/27). n “Allah asla çocuk edinmemiştir; O'nunla beraber başka bir tanrı da voktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah, o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münez-

Mülk 67:4

[Göklerin Yaratılışı] Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O'dur. Burada yedi gök tabakasının zikredilmesi, peygamberlerin getirdikleri haberleri tasdik etmenin gerekli olduğunu gösterir, çünkü göklerin yedi tabaka olduğu ancak ilâhi bir haber vasıtasıyla bilinebilir. İlk âyet peygamberliği ispat etmekte, bu âyet de peygamberlerin getirdikleri haberleri tasdik etmenin gereğini ortaya koymaktadır. Bu yedi gök hükmü peygamberlerin sözleriyle sabit olunca gökler hakkında bizim de, her ne kadar göremesek de onlar yedi tabakadır dememiz gerekir. Yedi göğü birbiriyle tam uygunluk içinde yaratan O'dur. Bu beyan gök ehlinden hangisinin davranışça daha iyi olacağını denemek için, anlamına gelebilir. Çünkü O, gökleri ve yeri boş yere yaratmadığını açıklamaktadır", Sonra gökler bizzat kendileri imtihan edilemezler, ancak göklerin ehli (orada bulunanlar) imtihan edilebilir. Burada “gökler”in zikredilmesi gökler ehlinin kastedildiği anlamına gelir. Yerlerin zikredilmesi ile de yeryüzü ehlinin kastedildiği anlamına gelir. İşte, yeryüzünün zikredilmesiyle yeryüzü ehli, göklerin zikredilmesiyle de göklerin ehli kastedilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [Vahdâniyetin Delili] İŞİRahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Rahmân'ın yarattığına bak, orada herhangi bir uyumsuzluk ve bozukluk görecek misin? Eğer orada bir bozukluk görürsen, birden fazla kişinin onu idare ettiğini düşünebilirsin. Şayet onda bir uyumsuzluk görürsen, onu vücuda getirende akılsızlık düşünebilirsin. Sen göklerde bir bozukluk ve çatlak gördüğünde orada birbirine engel olan ve birbirini uzaklaştıranların varlığını düşünebilirsin. Birbirine engel olan ve uzaklaştırmaya çalışanların varlığı, oradakilerin sayısının çokluğuna işaret eder, zira birbirine karşı koyma ve birbirini engelleme ancak birkaç etkileyicinin varlığı halinde mümkün olur; çünkü bunun yaptığı şeyi öbürü yıkar, ötekinin yıktığı şeyi de diğeri yapar. Bu durumda da çatışma meydana gelir. Ama orada bozukluk ve çatlak değil, bitişik ve bir bütün halinde olduğunu gördüğünde bu durum onu yapanın vahdâniyetini, gücünü ve kudretini gösterir. Uyumsuzluk akılsızlığı ve hikmetsizliği, uyumsuzluğun bulunmaması ise hikmeti ve onu yapıp idare edenin şâyân-ı hayret olduğunu gösterir. Dolayısıyla bozukluk ve uyumsuzluğun yaratılmaması O'nun hikmetinin varlığını, vahdâniyeti ve öldükten sonra dirilmeyi de kabul etmeyi gerekli kılar. Öldükten sonra dirilmeyi kabul etmemek, hikmetin yokluğunu iddia etmek anlamına gelir. Burada ise deneme ve sınamanın gerekliliği söz konusudur, çünkü yaratıcının birden fazla olduğu düşünüldüğünde, imtihan edilen kişi amelinin yok olmaması için hangisinin galip geleceği belli olana kadar hiçbir davranış ortaya koymaz. Yahut da o yaratıcılardan her biri kendi otoritesini yerleştirmek ve idaresini hâkim kılmak için uğraşacağından insanları sınamak için vakit bulamaz. Cenâb-ı Hakk'ın, “Allah'la beraber başka bir tanrı voktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilirdi” buyurduguna bakmaz mısın? Bu âyet şöyle açıklanmıştır: Her biri kendi yarattığı bölümle ilgileneceği için mutlaka bir pürüz ve bozukluk ortaya çıkardı, çünkü birinin yaratmış olduğu şey öbürünün yarattığından farklı nitelikte olur. Hülâsa uyumsuzluğun bulunmaması şanı yüce olan yaratıcının birliğini gösterir. Rahmân'ın yaratışında uyumsuzluk. Bu beyan hakkında şöyle de denilmiştir: Yüce Rabb'in vahdâniyetine işaret etmesi veya hikmet ve maslahatın onu gerektirmesi itibariyle bütün yaratıklar, sözünü ettiğimiz uyumsuzluktan salim olmaları anlamında müşterektirler. Bununla yaratılmışların kendi varlıkları arasında uyumsuzluğun bulunmadığı anlamı kastedilmemiştir. Çünkü göklerle yerler arasında da, hayatla ölüm arasında da aykırılık vardır. Ancak göğün menfaatleri yeryüzünün menfaatlerine bağlıdır, yeryüzü sakinlerinin menfaatleri de yeryüzüne bağlıdır; onların geçimi ve ayakta kalması yeryüzünden çıkacak nimetlere dayanmaktadır. Bütün bunlar, O'nun birliğini, hikmetini ve idaresinin güzelliğini gösterir. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin halde sana dönecektir. Bununla insanın, yüzündeki gözünü çevirmesi veya kalp gözünü çevirmesi, yahut da ilkinde yüzündeki gözünü, ikincisinde kalp gözünü çevirip bakması kastedilmiş olabilir. Kalp gözünü çevirip bakması daha galip bir ihtimaldir. Çünkü Cenâb-ı Hak, daha önce kişinin yüzündeki gözüyle göklere ve yerlere bakmasını emretmiş ve bu bakıştan sonra aralarında bir uyumsuzluk ve bozukluğun bulunmadığını söylemişti. Şimdi ise sözünü ettiğimiz anlamları kavrayabilmesi için kalp gözüyle dönüp tekrar bakmaya davet etmiştir. Bu aynen şu ilâhi beyanlara benzemektedir: “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra (hakikati) yalan sayanların sonunun nasıl olduğuna bakın!” “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” şneâlindeki âyetlere benzemektedir. Burada ayaklarıyla yeryüzünü dolaşmaları kastedilmemiştir, insanlar orada daha önce zaten dolaşmışlardı. Burada kastedilen şudur: Onlar kendilerinden önce peygamberleri yalanlayan insanların âkıbetlerini düşünmediler mi; onlar ne sebeple helâk edilmişlerdi, neden dolayı cezalandırılmışlar ve kökleri kurutulmuştu? Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir de bak! Bazıları şöyle demiştir: Buradaki “tekrar tekrar” meâlindeki beyan, bir sayı belirlenmesi anlamında değil, “tekrar tekrar bak” mânasından kinâyedir. Sanki Cenâb-ı Hak insana, Rahmân'ın yarattığına her zaman bakarak ibret almasını emretmektedir. Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esam bu kanaattedir!, “Kerrateyn” kelimesi, farklı zamanlarda olmak kaydıyla iki kere bak anlamına da gelebilir; ilki geceleyin, ikincisi gündüz olmak üzere iki kere bak. Çünkü o, geceleyin başka mücizeleri, gündüz başka harikaları görecektir. Bütün bunlar O'nun vahdâniyetinin, akıl ermez hikmetinin, üstün kudret ve saltanatının delilidir. Yahut ilk bakış yüzdeki göz ile, ikinci bakış kalp gözü ile yapılır. Çünkü insan ilk seferinde yüzündeki gözü ile baktığında oradaki acaiplikleri görecek ve gördüğünü kalbine işaretleyecek, sonra onun pekişmesi ve yerleşmesi için ikinci kez kalp gözüyle bakacaktır. Âyette yer alan iki bakışın da yüzdeki göz ile yapılmış olması da mümkündür; zira ilk bakışla her şeyi göremez, ilkinde göremediği şeyleri idrak etmek için bir daha bakar. Âyetteki “hâsien” lafzı hakir ve âciz kalmış, Allah'ın saltanatının mahiyetini idrâk etmekten, O'nun azametini ve yüceliğini kavramaktan âciz kalmış anlamına gelir. “Hasir” lafzı da, Allah'ın hikmetinin ulaştığı seviyeyi ve otoritesinin kapsadığı alanı idrakten kesilmiş mânasına gelir. Şimdi, tercih edildiğine göre bu hitapla öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler kastedilmiştir. Zira zâhirde muhatap Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise de gerçekte öyle olmamalıdır. Çünkü zâhire göre Hz. Peygamber, Cenâb-ı Hakk'ın yarattıklarına bakmayı kastetmiş, tâ ki O'nun azametini, gücünü, akıl almaz hikmetini ve etkin idaresinin inceliğini anlamış olsun. Ne var ki bütün bunların bilgisi hiç şüphesiz Resülullah'ta vardı, bunları anlamak için zikredilen şeylere bakmaya ihtiyacı yoktu. Şu halde buradaki beyan, öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere yöneltilmiş, onların Allahın gücünü ve idaresinin inceliğini anlamaları, hiçbir şeyin O'nu aciz bırakamayacağını ve O'nun kudretinin beşer kudreti ile mukayese edilemeyeceğini kavramaları için belirtilen şeylere bakmaları emredilmiştir. Onlar öldükten sonra dirilmeyi, her şeyi kendi güçleriyle takdir ederek inkâr ediyorlardı. Âyette zikredilen o şeylere baktıklarında ve akıllarının almadığı incelikleri, hikmetleri ve takatlerinin ulaşamadığı kudreti gördüklerinde, bu onların kafalarındaki tereddütleri ortadan kaldırır, öldükten sonra dirilme konusunda içine düştükleri şüpheleri yok eder ve onları buna inanmaya sevk eder. İsmail Hakkı Bursevi, Rühu'l-beyân, X, 79. GÖ yali olie i u IEIS eb --- Dipnotlar: 1 Müellif burada Cenâb-ı Hakk'ın “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık” meâlindeki âyetine işaret etmektedir (Sâd, 38/27). n “Allah asla çocuk edinmemiştir; O'nunla beraber başka bir tanrı da voktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah, o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münez-

Mülk 67:5

Gerçek şu ki biz yakın göğü kandillerle süsledik. Allah Teâlâ burada, imtihan edilen muhataplara en yakın gök olması münasebetiyle ona yakın gök adını verdi, yoksa ikinci göğün âhiret seması olduğu için değil. Bu sözümüzün doğruluğunu gösteren delil de dünyanın mukabilinin âhiret olmamasıdır; bilâkis âhiretin mukabili “ülâ”, dünyanın mukabili de “kusvâ” (s annı)dır. İşte bu, ikinci semânın âhiret semâsı olmadığını gösterir. Âyetteki “mesâbih” kelimesi de yıldızlar anlamına gelir. Cenâb-ı Hak burada kullarına, insanlar için yıldızlarda yarattığı büyük nimetleri hatırlatmaktadır. Allah onlarda üç çeşit nimet yaratmıştır. Birincisi, “Andolsun, biz ona güzel bir görünüm verdik” meâlindeki âyette ifade buyurduğu gibi, seyredenler için gökyüzünün güzel bir manzara arzetmesidir. Bakanlar için bu güzel manzara, ancak yeryüzünün güzel manzarası gidip gece karanlığı çöktüğünde ortaya çıkar. Böylece Allah yeryüzünde yarattığı güzel manzaranın yerini gökte yarattığı güzel manzara ile değiştirmiştir. Bu manzarayı diğerlerinden daha üstün kılmıştır, çünkü diğerleri ancak kendisine yaklaşıldığında güzelliği belli olur. Bir de Allah Teâlâ, bu manzarayı uzaktan bakıldığında güzelliği görülecek şekle koymuştur. İşte bu, onun, yeryüzünün güzel manzarasından daha üstün olduğunu gösterir. İkinci nimet, “O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratmıştır” meâlindeki âyette zikrettiği şeydir. Cenâb-ı Hak yıldızları, oluşacak karanlıklardan çıkış yolunu gösteren bir rehber kılmıştır; bu sayede insan karanlıktaki tehlikelere düşmekten kurtulur. Üçüncü nimet, bunlarla şeytanların taşlanmasını sağladık, meâlindeki beyanında zikrettiği şeydir. Yıldızları, şeytanları taşlama vasıtası kılmasında, insanların kafalarındaki karışıklığı giderme ve onları karanlık fiillerden aydınlığa çıkarma amacı vardır. Şöyle ki şeytanlar göğe yükseliyor ve gök ehlinin kendi aralarında konuştukları dünya ehline dair haberleri duymaya çalışıyor, (Slonların konuşmalarını kulak hırsızlığı yaparak almaya uğraşıyor, sonra bunları yeryüzü ehline getirir ve kendilerinden bir sürü yalan katarak onların kafalarına yerleştiriyordu. Böylece insanların kafalarını karıştırıyor ve bunlarla onları Cenâb-ı Hakk'ın yolundan saptırıyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, şeytanların kulak hırsızlığı yapmalarını önlemek için gökyüzünü muhafızlarla ve alev parçalarıyla doldurmuştur. Bununla haberlerin, yalandan korunmuş olan Resülullah (s.a.) vasıtasıyla yeryüzü ehline ulaşmasını sağlamıştır. Böylece hem o haberler şüphe ve karışıklıktan korunmuş, hem de insanlar karanlıklara düşmekten kurtulmuştur. Yıldızların dünyaya en yakın bulunan gökte bir zinet olarak yerleştirilmesinde, gök ehlinin de imtihan edilmesi ve tıpkı yeryüzü ehli için olduğu gibi hangisinin daha güzel işler yapacağı konusunda onların da sınanması söz konusudur. Cenâb-ı Hakk'ın, yeryüzü ehli hakkında söylediği şu âyete bakmaz mısın? “Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık”. Burada yüce Allah, o zinetin imtihan için yapıldığını haber vermektedir. Onlara alevli ateş azabını hazırladık. Bu âyete göre şeytanlar, yıldızlara yerleştirilen ateşlerle azap edilseler bile gökten yapılan taşlama, onları hak ettikleri ebedi azabı görmekten kurtarmaz; aksine diğer şeytanlar ve kâfirler için hazırladığı gibi onlar için de alevli bir ateş azabını hazırlamıştır. GG) all Şişi ÇE İZ eği li all

Mülk 67:6

Orası ne kötü bir varış yeri. Buradaki “masir” kelimesi yol anlamına gelir. Yani kendisini alevli ateş azabına götüren yol, ne kötü bir yoldur.

Mülk 67:7

7. “Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler? Âyetteki “şehik” kelimesi, çirkin ses demektir. Buradaki “ona ait uğultuyu işitirler” beyanı hakkında bazı âlimler “cehenneme ait uğultu” demişler, bazıları da uğultunun cehennemdekilere ait olduğunu söylemişlerdir. “Rabb'inin emrine karşı direnen nice memleket halkı” meâlindeki âyette olduğu gibi, bazan mekânın zikri ile o mekânda bulunanların kastedilmiş olması mümkündür. Bize göre ikisi de mümkündür. Bunun mahiyetini bilmeye de ihtiyaç yoktur, çünkü bilmeyenden çıkan çirkin ses onu bilenden çıkan ses gibidir; binaenaleyh ses çıkarma fiilini, sesin mahiyetini bilene nispet etmek bilmeyene nispet etmekten evlâ değildir. Âyetteki “tefür” kelimesi, kaynar anlamına gelir. Aslında ateş kendi kendine kaynamaz, ancak içine bir şeyin atılmasıyla kaynar. Bu, onların yiyecek ve içeceklerinin de ateşte olduğunu gösterir, ateş, onların yiyecek ve içeceklerini kaynatır. x yer ne iyii a geni si

Mülk 67:8

8. “Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Oraya her bir grup atildıkça, muhafızları onlara, 'Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” 9. “Şöyle cevap verirler: “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı (peygamber) gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham etmiş ve Allah hiçbir şey göndermemiştir; siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz” demiştik.” [Cehennemin Öfkesi] Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Bu beyanın cehennem bekçilerinden kinâye olması mümkün olduğu gibi cehennemin niteliği olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak cehennemde ve dilediği ölülerde azametini ve şanını gösterecek özellikler var etmesi mümkündür; bu sayede cehennem Allah adına O'nun düşmanlarına karşı öyle bir öfke sergiler ki neredeyse çatlayacak! Allah'ın dostlarına karşı ise selâmet yolu olur. Burada cehennemin öfkesinden söz edilmesinde şöyle bir hatırlatma da var: Allah dostlarının, O'nun düşmanlarına karşı tıpkı cehennemin öfkelenmesi gibi öfkelenmeleri Cenâb-ı Hakk'ın bu kullar üzerindeki haklarındandır. Hatta cehennemin, böyle bir işle görevlendirilmesi bize nispetle aklen daha uzak bir durumdur [Bu davranış cehennemden öncebizden beklenir). Halbuki onun, Allah'ın düşmanlarına karşı olan öfkesi o derece ileri boyuttadır ki neredeyse öfkesinden çatlayacaktır. O halde, Allah'ın dostları kendilerinde bu vasfı barındırmaya daha lâyıktır. Cenâb-ı Hak, Resülullah'la beraber olanları, Allah düşmanlarına karşı takındıkları şiddetli tavır sebebiyle övmektedir: “Muhammed Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı serttirler” buyurmaktadır. Başka bir âyette de “onlar müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı vakarlıdırlar”” buyurmaktadır. Bundan dolayı bu niteliğe sahip olmak her mümin için gereklidir. Burada başka bir hikmet daha var, kıyâmet günü cehennemlikler “biz bu durumu bilmiyorduk” demesinler diye Allah Teâlâ cehennemin, içine gireceklere yönelik şiddetini kendilerine hatırlatmaktadır?, Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Yani sizi böyle bir günle karşı karşıya gelmekle uyaran. Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, bir uyarıcı (peygamber) gelmişti. Bu, onların âkıbetlerinin sonunu ve hallerinin neticesini haber vermektedir. Bunun üzerine onlar, hemen yalan yemine başvurur ve “Onların mazeretleri, Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” derler”2. Yalan yere yaptıkları yeminlerin dünyada kendilerine fayda sağladığı gibi âhirette de fayda sağlayacağını ümit ederler. Fakat cehenneme atıldıklarında yeminlerinin kendilerinden azabı kaldıramayacağını anlarlar, bu defa kendilerini azaptan kurtaracağı ümidiyle itiraf etmeye ve doğruyu söylemeye başlarlar; evet bize bir uyarıcı gelmişti, derler, o bizi böyle bir güne kavuşacağımızdan korkutuyordu. Ama biz yalanladık; uyarıcıların bizlere söylediklerini yalan saydık. Bizi korkuttuğunuz şeylerden hiçbirini Allah göndermemiştir, dedik. Siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! Bu beyanı onlara cehennem bekçilerinin söylemiş olması muhtemeldir. Yahut siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! sözü dünyada kendilerine yapılan bir hitaptır. ÇÖ Eli Gas LAL Sİ --- Dipnotlar: Burada müellif şu âyete işaret etmektedir: “Rabb'in âdemoğullarından -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? “Evet öyle! Tanıklık ederiz' dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, ‘bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz”.

Mülk 67:9

8. “Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Oraya her bir grup atildıkça, muhafızları onlara, 'Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorarlar.” 9. “Şöyle cevap verirler: “Evet, doğrusu bize bir uyarıcı (peygamber) gelmişti; fakat biz onu yalancılıkla itham etmiş ve Allah hiçbir şey göndermemiştir; siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz” demiştik.” [Cehennemin Öfkesi] Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak! Bu beyanın cehennem bekçilerinden kinâye olması mümkün olduğu gibi cehennemin niteliği olması da muhtemeldir. Cenâb-ı Hak cehennemde ve dilediği ölülerde azametini ve şanını gösterecek özellikler var etmesi mümkündür; bu sayede cehennem Allah adına O'nun düşmanlarına karşı öyle bir öfke sergiler ki neredeyse çatlayacak! Allah'ın dostlarına karşı ise selâmet yolu olur. Burada cehennemin öfkesinden söz edilmesinde şöyle bir hatırlatma da var: Allah dostlarının, O'nun düşmanlarına karşı tıpkı cehennemin öfkelenmesi gibi öfkelenmeleri Cenâb-ı Hakk'ın bu kullar üzerindeki haklarındandır. Hatta cehennemin, böyle bir işle görevlendirilmesi bize nispetle aklen daha uzak bir durumdur [Bu davranış cehennemden öncebizden beklenir). Halbuki onun, Allah'ın düşmanlarına karşı olan öfkesi o derece ileri boyuttadır ki neredeyse öfkesinden çatlayacaktır. O halde, Allah'ın dostları kendilerinde bu vasfı barındırmaya daha lâyıktır. Cenâb-ı Hak, Resülullah'la beraber olanları, Allah düşmanlarına karşı takındıkları şiddetli tavır sebebiyle övmektedir: “Muhammed Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı serttirler” buyurmaktadır. Başka bir âyette de “onlar müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı vakarlıdırlar”” buyurmaktadır. Bundan dolayı bu niteliğe sahip olmak her mümin için gereklidir. Burada başka bir hikmet daha var, kıyâmet günü cehennemlikler “biz bu durumu bilmiyorduk” demesinler diye Allah Teâlâ cehennemin, içine gireceklere yönelik şiddetini kendilerine hatırlatmaktadır?, Oraya her bir grup atıldıkça, muhafızları onlara, “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Yani sizi böyle bir günle karşı karşıya gelmekle uyaran. Onlar şöyle cevap verirler: Evet, doğrusu bize, bir uyarıcı (peygamber) gelmişti. Bu, onların âkıbetlerinin sonunu ve hallerinin neticesini haber vermektedir. Bunun üzerine onlar, hemen yalan yemine başvurur ve “Onların mazeretleri, Rabbimiz Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” derler”2. Yalan yere yaptıkları yeminlerin dünyada kendilerine fayda sağladığı gibi âhirette de fayda sağlayacağını ümit ederler. Fakat cehenneme atıldıklarında yeminlerinin kendilerinden azabı kaldıramayacağını anlarlar, bu defa kendilerini azaptan kurtaracağı ümidiyle itiraf etmeye ve doğruyu söylemeye başlarlar; evet bize bir uyarıcı gelmişti, derler, o bizi böyle bir güne kavuşacağımızdan korkutuyordu. Ama biz yalanladık; uyarıcıların bizlere söylediklerini yalan saydık. Bizi korkuttuğunuz şeylerden hiçbirini Allah göndermemiştir, dedik. Siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! Bu beyanı onlara cehennem bekçilerinin söylemiş olması muhtemeldir. Yahut siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz! sözü dünyada kendilerine yapılan bir hitaptır. ÇÖ Eli Gas LAL Sİ --- Dipnotlar: Burada müellif şu âyete işaret etmektedir: “Rabb'in âdemoğullarından -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabb'iniz değil miyim? “Evet öyle! Tanıklık ederiz' dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, ‘bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz”.

Mülk 67:10

Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık. Bir önceki âyette geçen “evet bize bir uyarıcı gelmişti” beyanı, onların kulak verdiklerini ve akıllarının da olduğunu itiraf etme konumundadır. Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık. Bu beyan ise işitmenin gerçekleşmediği ve akıllarının da bulunmadığı anlamına gelmez. [ ] Çünkü işittiklerini ve akıllarının da olduğunu ikrar etmişlerdi. Buradaki ifade ise onların işittiklerinden faydalanmaktan ve akıllarını kullanmaktan geri durduklarını ifade etmektedir. Çünkü işitilen şeyden faydalanmak ona göre haraket etmektir, akıldan faydalanmak anlaşılan şeyi yerine getirmektir. Onlar duydukları şeylerin gereğini yapmadılar, akıllarının erdiği şeyleri de yerine getirmediler. Bazıları da şöyle demiştir: Şu anda olduğu gibi dünyada kulak vermiş olsaydık, yahut şu anda olduğu gibi dünyada aklımızı kullansaydık, şu alevli cehennemin mahkumları arasında bulunmazdık. Ancak bu izah uygun değildir, çünkü âhiret yurdu işittirme ve anlatma yurdu değildir. Âyetin doğru yorumu bizim söylediğimiz gibi olmasıdır. En doğrusunu Allah bilir. “Pm bend hamle ii la

Mülk 67:11

O alevli ateşin... mahrumdurlar. Bu âyetteki “suhkan” kelimesi, beddua anlamında olmak üzere “uzak olsun” mânasına gelir. “Suhk”un cehennemde bir vadi ismi olduğu da söylenmiştir.

Mülk 67:12

Görmedikleri halde Rablerinden korkanlar. Bu ilâhi beyanın, azabı hiç görmedikleri halde Rablerinin azabından korkanlar anlamına gelmesi muhtemeldir. Müslümanlar görmedikleri halde Allah'ın azabından korkarlar, ama kâfirler bizzat görmedikçe ondan korkmazlar. Görmeden Rablerinden korkanlar meâlindeki ifade, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine azap etmesinden korkanlar yahut da kendilerini korkuttuğu şeyler konusunda O'ndan korkanlar anlamına da gelebilir. Şunu belirtmek gerekir, Mütezile hariç, öldükten sonra dirilmeye iman eden her mümin Cenâb-ı Hak'tan korkar, yalnız bu korkunun mahiyeti konusunda farklı durumda bulunurlar. [Haşyet Yahut Korku ve Ümit Duygusu] Bu âyette yer alan ve korku anlamına gelen “haşyet” kelimesi ümit ve korkuyu gerektirir; ancak o, her biri tek yönlü muhteva taşıyan ve güven anlamına gelen “emn” ve “iyâs” yani ümitsizlik gibi değildir. Haşyet, sözünü ettiğimiz anlamı taşıyınca, mümin olan herkesin Cenâb-ı Hakk'ın azabından korkması kaçınılmaz olur; çünkü mümin, Allah Teâlâ'nın sayısız nimetlerine mazhar olduğu halde kendisinin bu nimetlerin gereğini yerine getirmekten gafildir. Bu nimetlerin gereklerinden biri, Cenâb-ı Hakk'a şükretmektir. Aslında her mümin, şükrünü yerine getirmesinde kusurlu olduğunu bilir; ama Allah'ın rahmetinin genişliğini, O'nun çok lütufkâr, çok affedici ve çok bağışlayıcı olduğunu bildiği için O'nun rahmetini ümit eder. Ne var ki söz konusu bu korku ve endişede müminlerin durumları farklı farklıdır. Gafletini iyi düşünen kimse cezasından korkar, az düşünenin korkusu da az olur; böylelerinin farklılığı düşünmelerine göre ayrıcalık arzeder. O, bütün insanların korktuğu ölüme benzer; herkes ölümün mutlaka kendisini bulacağını bilir, fakat ona karşı herkesin konumu birbirinden farklıdır. Bazıları ölümü çok hatırlar, onun dikkati ve korkusu daha fazla olur, bazıları da çok az hatırlar, böylesinin korkusu ise az olur. Buna şöyle bir itiraz yapılabilir: Ümit eden ve isteyen kişi, korkan ve kaçan insan olduğu halde her müminin hem korkan, hem de ümit eden kişi olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Bir şey ümit eden her insan, ona ancak bazı ameller ve sebepler vasıtasıyla ulaşacağını bilir ve ümit ettiği şeye ulaşmak için o amelleri, gücünün yettiği ölçüde dikkatle yerine getirmeye çalışır. Onları yapmadığı takdirde gerçekte ümit eden değil, sadece temenni eden biri olur. Benzer şekilde, gerçekten korkan ve kaçmadığı takdirde korktuğu şeyin başına geleceğini bilen kişi korktuğu şeyden şiddetle kaçar. Bir de birçok müminin, kendilerini emellerine ulaştıracak amellerinde kusurlu olduklarını ve korkulan şeylerden şiddetle kaçmadıklarını da görürsün. Peki, bütün müminleri -pek çoğunda bu nitelik gerçekleşmediği halde- korku ve ümitle nasıl nitelersiniz? Soru sahibi ileri sürdüğü görüşün doğruluğuna şu ilâhi beyanlarla da delil getirmiştir: “İman edenler, hicret eden ve Allah yolunda savaşanlar, şüphesiz işte bunlar Allah'ın rahmetini umarlar”, Burada Allah'ın rahmetini ümit eden, O'na itaate azimle devam eden kişidir. Yine Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler”, Denildi ki, Ey Allah'ın resülü, bunlar zina edenler ve hırsızlık yapanlar mıdır? [ ]“Bilàkis onlar oruç tutanlar, namaz kılanlar ve kalpleri ürperenlerdir” buyurdu”. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Ancak Allah rızasına ulaşmış olanlar müstesna. Onlar Allah korkusundan titrerler”, Bu iddiaya şöyle cevap verilebilir: Mümin, kendi ameliyle ilâhi cezadan ve azaptan tam anlamıyla kurtulacağını düşünmez. Zaten, yaptığı amelde bazı kusurları bulunduğunda böyle bir düşünce, onun ümit ve korkusunun yanlışlığını ortaya koyar, O, kurtuluşunun ancak Allah Teâlâ'nın affı ile mümkün olacağını bekler, O'nun keremini ve cömertliğini umar. Bundan dolayıdır ki ameldeki kusurlar ümit ve korku duygusunu iptal etmez. Bu, onun Mu'tezili görüşe ve Hâriciler'in iddialarına uymaması halindeki durumdur. Fakat ümit ve korku içinde bulunan insan, bu iki mezhepten birine bağlı ise onun ameldeki kusuru, ümit ve korkusunun bozukluğunu gösterir. Çünkü onlardan her biri, kendisi için bizzat amelinden başka bir şefaatçi kabul etmemektedir; o, ameli ile kurtulur veya helâk olur. Böylesi amel yoluyla talepte bulunmaya gayret göstermez ve yine amel yoluyla korkudan kaçmaya önem vermeyince demek ki o, uman değil temenni eden biridir ve sonuç olarak gerçek mânada korku taşıyan bir kimse değildir. Bu durum da onun, hakikatte korku taşımadığını ortaya çıkarır. Sonra, Mütezile mensupları, aslında Allahtan korkmuyor ve O'nun rahmetini ümit etmiyor. Çünkü onların anlayışına göre, kul büyük bir günah işlediği takdirde, Cenâb-ı Hakk'ın ona azap etmemesi veya bağışlaması mümkün değildir; büyük günahtan sakındığı takdirde ise, küçük günahlar işlese bile bağışlanma hakkı vardır, Cenâb-ı Hakk'ın bundan dolayı ona azap etmesi söz konusu değildir. Hz. Âişeden rivayet edilmiştir, kendisi şöyle demiş: Ey Allah'ın resülü, “Verdiklerini Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler” meâlindeki âyetten maksat zina eden, hırsızlık yapan ve içki içen midir? Hz. Peygamber (s.a.) şu cevabı vermiştir: “Hayır ey Ebü Bekir'in kızı! (Veya ey Sıddik'ın kızı!) Maksat oruç tutan, sadaka veren ve namaz kılan, fakat bunların kabul edilmeyeceğinden korkan insandır” (Ahmed b. 2. “Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (bildiklerini de bilmediklerini de) bilir. Bu kanaati taşıyan bir insan, Allahın rahmetini ummaz ve azabından korkmaz. Aslında kişinin azaba mâruz kalacağı zelle -fiilen işlemiş olmasa bile- onun fiili sayılır, fakat Mütezile'ye göre bundan dolayı azaba mâruz bırakılmaz ve kurtulmuş olur. Dolayısıyla onun ümidi ve kurtuluşu, Cenâb-ı Hakkın rahmetine ve lütfuna değil sadece kendi ameline bağlıdır. Allah Teâlâ, kitabında müminleri böyle nitelememiştir. [ ] Ayrıca korkarak ve ümit ederek, EW umarak ve çekinerek kendisine dua edenleri övmektedir”, Mütezile mensuplarının iddiası ise, kimse umarak ve çekinerek, korkarak ve arzu ederek dua etmez. Çünkü büyük günah işleyen biri, kendisini bağışlaması için Cenâb-ı Hakk'a dua ettiğinde ancak kendisine haksızlık yapılması için dua etmiş olur, zira Allahın onu bağışlaması ve kendisine azap uygulamaması mümkün değildir. Bu durumda onun mağfiret talebiyle dua etmesi “bana haksızlık yap” anlamına gelir ki bu, büyük bir suçtur. Küçük günah işleyenin Allah'tan bağışlanma talebi ise kendisine haksızlık yapmamasını istemektir. Çünkü onun görüşüne göre Cenâb-ı Hak, küçük günah işleyenlere azap etmez, şayet azap edecek olursa haksızlık yapmış olur. Rabb'inin haksızlık yapmasından emin olmayıp bunu yapmasından korkan kimse Rabb'ini gerçek mânada bilmemiş demektir. Kendisine haksızlık yapması için Allah'a dua eden insan ise ahmaklık yapması için O'na dua etmiş olur, halbuki ahmaklığın ilâh olması mümkün değildir. Dolayısıyla Mütezile'ye göre umarak ve çekinerek dua eden kişi övgüye değer bir şey yapmamış olur ve kendisi de bundan dolayı övgüye lâyık görülmez. Onları hem bir bağışlanma hem de büyük bir ödül beklemektedir. Yani Cenâb-ı Hak'tan ümit eden ve korkan kimse için hem günahlarının bağışlanması hem de büyük bir mükâfat vardır, o da cennettir. OAI bla AN yg gl ei ölen! --- Dipnotlar: Onlar Allah'ın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler ve Allah korkusundan titrer-

Mülk 67:13

Bu âyet sanki tehdit konumunda bulunmaktadır. Buna göre Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: O, içinde göğüslerin de bulunduğu bütün nefisleri, kalplerinin neleri gizleyip saklayıp yerleştirdiklerini ve gözlediklerini, ayrıca yerleştirdiklerinden hangilerinden haber verdiklerini bilir. Âyette geçen ve göğüs anlamına gelen “sadr” kelimesi kalbin mekânını ifade eder, ona sadr yani göğüs denilmiştir; [Ş]çünkü bütün fikirler oradan ortaya çıkar. Allah Teâlâ içinde göğüslerin de bulunduğu bütün nefisleri, onlardan ortaya çıkan fikirleri bilir ve orada gizlenen sırları da.

Mülk 67:14

Yaratan hiç bilmez olur mu? Müslümanlara göre bu âyetin açıklaması şudur: İnsanların gizledikleri ve açıkladıkları şeyleri yaratan bilmez olur mu hiç? Âyetteki “men” yaratıklara değil Cenâb-ı Hakk'a yönelik olarak kullanılmıştır. Sanki O, “hâlik bilmez mi?” buyurmaktadır. O, bütün inceliklerin farkındadır ve her şeyden haberdardır. Bu ilâhi beyanda sözlerin, fiillerin ve kötülüğün yaratılmışlığının ispatı vardır. Dolayısıyla kulların fiillerinin yaratılmışlığı konusunda bizim için Mütezile'ye karşı bir delil olmuştur. Câfer b. Harb ve Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Bu âyetteki “men” kelimesi Cenâb-ı Hakk'a râci (ait) değil, yaratılanlara râcidir. Allah Teâlâ kendi ismini gizleyerek sanki şöyle buyurmaktadır: Allah yaratanı bilmez mi? Bu yorumla onlar yaratmanın fiillerle alâkasını kesmektedirler, çünkü bu durumda “men” fiillere ve sözlere değil, şahıslara yönelik olarak kullanılmaktadır. Bu, yanlış bir yorumdur, çünkü âyet-i kerime tehdit konumunda bulunmaktadır. Şayet buradaki “men” şahıslara yönelik olsaydı, tehdit bağlamı ortadan kalkardı, çünkü şahısların yaratılmasında ve Cenâb-ı Hakk'ın o şahısları bilmesinde, onların yaptığı fiilleri bilmesi hükmü bulunmadığı gibi, şahısların yaratılmasında yapacakları işlere ait bir tehdidin lüzumu da bulunmamaktadır. Bir de şu var: Kulun gizlediği ve açıkladığı şeyleri yaratan Cenâb-ı Hak değilse, onların ameline delil göstermesi de söz konusu değildir. Zira başkasının yaptığı şeyi bilmemek bazan caiz ise de, başkasının fiilini öbürleri için delil göstermek caiz değildir. Mütezile'nin, insanları yaratmanın içinde onların fiillerini de yaratma zorunluluğu yoktur dediği gibi, şahısları yaratmayı bilmekte, onların gizlediği ve açıkladığı şeyleri bilmek hükmü bulunmamaktadır. Bilindiği üzere tercümesini yapmakta olduğumuz âyet, insanların gizlediği ve açıkladığı şeylerin ispatına ilişkindir. Çünkü yaratan bilmez olur mu? meâlindeki beyan, “Sözünüzü ister gizleyin isterse açığa vurun; unutmayın ki O, kalplerin içindekini bilmektedir” meâlindeki âyetin hemen ardından gelmektedir. Buna göre bu âyet, “O sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız her şeyi bilmektedir” anlamına gelir. Buna göre Allah'ın yaratması, insanların gizledikleri ve açıkladıkları şeyleri içine almaktadır. (IŞunu da belirtmek gerekir ki İslâm âlimleri bazı konularda ihtilâfa düşmekle birlikte tabiat ve zaruret çerçevesinde meydana gelen her şeyin, Cenâb-ı Hak tarafından yaratıldığında ittifak etmişlerdir. Ancak kulun kesbi ile meydana gelen fiiller konusunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazı âlimler bunu da Allah'ın yarattığını söyler ki onlar hidâyet ehlidirler, bazıları da yaratma sözünden kaçınır. Şunu da belirtmek gerekir ki insanın elini kullanması, ancak elde, bu işin üstesinden gelme tabiatının yaratılması halinde mümkün olur. Onun tabiatında bu nitelik konulmamışsa kullanılması mümkün olmaz. Zira kişi, eliyle bir şeyi görmek veya işitmek istediğinde bunu yapamaz. Dolayısıyla insan elini tutma, alma ve selâm verme gibi tabiatında yaratılan işlerde ancak kullanabilir. Durum böyle olunca eliyle yaptığı şeylerin, gözüyle gördüğü şeylerin ve kulaklarıyla işittiği şeylerin de yaratılmış olduğu ortaya çıkar. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. O, bütün inceliklerin farkındadır ve her şeyden haberdardır. O, Latif'tir, yani, her şeyi yönetmekte en ince teferruatı da hesaba katandır. Zira insanın dili, kişi onu kullandığında kendisinden sözün çıkacağı şekilde düzenlenmiştir. Şayet biri, dilin konuşmaya elverişli hale gelişini öğrenmek istese başaramaz. Yine Cenâb-ı Hak insanın kalbini, oraya akseden hayalleri şekillendirip diliyle ifade etmeye elverişli kıldı; yine onu sırları ve kendisine tevdi edilen emanetleri koruyabilecek özellikte yarattı. Öyle ki bütün insanlar kalbin, sırları şekillendiren, koruyan ve kaynak oluşturan bu özelliklerini öğrenmek isteseler buna vâkıf olamazlardı. “Latif” lafzının, “büyük ve küçük hiçbir şey, bilgisinin dışında olmayan” anlamına geldiği de söylenmiştir. Kullarına iyilikte bulunan ve nimetler lütfeden anlamı da verilmiştir. “Habir”, kullarının ihtiyaçları ve menfaatlerinden haberdar olan demektir. IASS GSE alya I S Yİ Ja sil ga

Mülk 67:15

15. “Yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O'dur. Üzerinde dolaşın ve Allaltvın rızkından yiyip için; (ama unutmayın ki) dönüş yalnız Allah'adır. Yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O'dur. Üzerinde dolaşın. Bu beyanın içinde yer alan yerin üzerinde dolaşın! meâlindeki ifade, her ne kadar zâhirde emir ise de, hakikatte yürümek için verilen bir emir değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, cümle şöyle açıklanabilir: ( Üzerinde yürüyebilmeniz ve rızkından yiyebilmeniz için yeryüzünü size boyun eğdiren O'dur. Yeryüzünün boş yere yaratılmış olması mümkün değildir. Yarattığı şeylere karşı, sorumluluğunuzu yerine getirip getirmediğinizi sormak için mutlaka tekrar O'na döneceksiniz. İnsan dünyada herhangi bir sebeple birine kullanması için bir mal verdiğinde, bir süre sonra ona dönmesi gerekir ki malı izin verdiği yerde kullanıp kullanmadığını sorsun. Allah, dünyayı boş yere yaratmadığına ve her şeyi ancak imtihan için var ettiğine göre, kendilerini sınayıp imtihan ettiği şeylerden Allah'a haber vermeleri için insanlar mutlaka O'na sevkedilecektir. Bu âyetin, “hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur” ve “yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O'dur”? meâlindeki âyetlerin bağlantısı (sıla cümlesi) olma ihtimali vardır. Allah Teâlâ, bütün bunları ve burada yaşayanları imtihan etmek için yaratmıştır. Buna göre yeryüzünü de insanları imtihan etmek için kullanılışlı yaratmıştır. Bu âyetin, “Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin” meâlindeki âyetin bağlantısı olma ihtimali de vardır. Bu âyette Cenâb-ı Hak gökyüzünde herhangi bir uyumsuzluk ve bozukluğun olup olmadığını görmesi için insanın, göklere tekrar tekrar bakmasını emretmiştir. Tâ ki orada herhangi bir bozukluk ve uyumsuzluk göremeyince yüce Rabb'in vahdâniyeti, kudreti, gücü ve hikmeti insanın anlayışında yer bulmuş olsun. Ayrıca herhangi bir bozukluk ve uyumsuzluğun bulunup bulunmadığını görmeleri için dünyanın etrafında (omuzlarında) seyahat etmelerini onlara emretmiştir. Yeryüzünde de herhangi bir kusur göremeyince burada sözünü ettiğimiz hikmetlerin tamamı onların nazarında da hâkim bir kanaat haline gelmiş olur. İşte bütün bunlar, yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O'dur meâlindeki ilâhi buyrukta yer almaktadır. Cenâb-ı Hak, ayrıca yeryüzünü yaratışındaki ince tedbirini, yaratıklarına verdiği nimetlerin büyüklüğünü de onlara hatırlatmışlar. Şöyle ki O, )Jdilediklere yerlere giderek rızıklarını temin etmelerini planlamış ve rızıklarını orada hazırlamıştır. Yeryüzünü onlar için kullanışlı hale getirmesinin ve diledikleri yere gidip oradan kazandıklarını istedikleri şekilde çıkarmalarının hikmetsiz ve amaçsız olması mümkün değildir. Aksine kendilerine verdiği nimetlerin şükrünü ödemelerini mutlaka talep edecektir. ajo a "

Mülk 67:16

Bu âyet-i kerime öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerle bir nevi tartışma konumundadır. [Birincisi,] En doğrusunu Allah bilir, fakat burada O, sanki şöyle demektedir: Siz öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiniz. Peki -dost ile düşman, itaat edenle isyan eden arasındaki farkı anlayabildiğinize göre- dünyada başlarınızın üzerinden veya ayaklarınızın altından gelebilecek ilâhi azaptan nasıl emin olabiliyorsunuz? Yahut şöyle diyelim: Siz, peygamberini yalanlamanız ve O'ndan başkasına kulluğu tercih etmeniz sebebiyle Allah'a isyan edip düşman olduğunuzda henüz dünyada bulunuyorken ilâhi azabın üzerinize inmesinden nasıl emin olabilirsiniz? Üstelik âhireti inkâr ettiğiniz için azabınızın oraya ertelenmesi de söz konusu değildir. Âyetteki emin misiniz? sorusu “kesinlikle emin oldunuz” anlamındadır. İkincisi, dünyadaki imtihanın karşılığı âhirette görüleceğine göre, siz öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederek nasıl Cenâb-ı Hakk'ın azabından emin olabiliyorsunuz? Böyleleri, imtihanın sadece dünyada olduğuna inanıyorlardı; zira dünyada kendisine bol nimetler verilen kimse amelinden dolayı verildiğini, dünyada darlık verilen insanın da, ancak kötü ameli sebebiyle darlık cezasına uğratıldığını söylüyorlardı. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şöyle buyurduğu gibi: “İnsana gelince, Rabb'i ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, ‘Rabb'im bana ikram etti der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise “Rabb'im beni önemsemedi' der”, Onlar dünyada gördükleri darlık ve bolluğun, yaptıklarının karşılığı olduğunu düşünüyorlardı; böylece dünyada imtihan gerçeğini benimsiyorlardı. İmtihan, ümit ve korkuya yönelik olur. Siz, gökten üzerinize rızkın yağmasını, geçiminizin yeryüzünden çıkarılmasını ve onunla rızıklanmayı da ümit ediyorsunuz. [§]Peki, gökten ve yerden menfaat yağacağını ümit ediyorsunuz da Allah'ın azabının üzerinize gökten veya yerden gelivereceğinden nasıl korkmazsınız? Üçüncüsü, sizden önce yaşayan ve peygamberleri inkâr eden insanların nasıl azap edildiklerine ve köklerinin nasıl kurutulduğuna dair haberler size geldiği halde, yine de peygamberi reddedip inkâra kalkışıyorsunuz. Onların bir kısmı gökten yağan taşlarla helâk edilmişti, bazıları da yerin batmasıyla toprağa gömülmüştü. Peki, Allah'ın onlara indirdiği azabı size de indirmesinden nasıl emin olabiliyorsunuz? Siz ki yalanlamaları yüzünden helâk edilenlerin yaptıklarını siz de yapıyor, onların işlediklerini siz de işliyorsunuz? Gökte olan anlamındaki beyanla, Cenâb-ı Hak kendi zatını kastetmiş ve kendisinin göklerin de ilâhı olduğunu haber vermiştir. Söz konusu âyet, yeryüzünde kendisinden başka bir ilâhın var olduğunu ve kendisinin yeryüzünün ilâhı sayılmadığını belirtmemekte, aksine hem yerin hem de göğün ilâhı oldugunu haber vermektedir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetine benzemektedir: “Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın!” Bu ilâhi beyan, iki kişi gizli konuştuklarında Allah, onların üçüncüleri değildir anlamına gelmez. Göktekinden emin mi oldunuz? Yani, hiç kimsenin mülk ve saltanatının göklere ulaştığını göremediğiniz halde, gökte olanın mülkünden ve saltanatından nasıl emin oldunuz ve gücünden nasıl emin olabiliyorsunuz, anlamına gelebilir. Saltanatı dünyanın ötesine geçmeyen krallardan birinin gücünden korkarak ona düşmanlığa cesaret edemediğiniz halde, mülkü ve saltanatı göklere kadar ulaşana düşman olmaktan kendinizi nasıl güvende görebiliyorsunuz? Mülkü ve saltanatı, zikrettiğimiz seviyeye varanın azabından nasıl emin olabiliyorsunuz? Bir de bakarsınız yeryüzü alt üst olmuş. Şöyle denilmiştir: Yeryüzünün esfel-i sâfiline kadar sürekli yere batması kastedilmiştir. İnsanları daha önce bulundukları hale göre yerin dibine batırır ve dağlar dikilmeden önce onları yerin üstünde sarsar, mânası da verilmiştir.

Mülk 67:17

Yahut gökte... emin misiniz? “Hâsıb” kelimesi taş anlamına gelir. Uyarılarımın ne demek olduğunu yakında anlayacaksınız! Yani sizi azapla korkutan uyarılarımın haklı olduğunu, iddia ettiğiniz gibi yalan çıkmayacağını yakında anlayacaksınız. Yahut azap başınıza geldiğinde sizi korkuttuğum şeyin ne olduğunu anlayacaksınız. SİS ASE Şi ya gi DİS iş

Mülk 67:18

18. “Onlardan öncekiler de (gerçekleri) yalan saymışlardı; ama verdiğim ceza da nasıl olmuştu? Allah Teâlâ bu âyette onlara, kendilerinden önce ki peygamberleri yalancı sayan insanların hâlini ve onların başlarına gelen azabı hatırlatmakta; bunu da şimdiki muhatapların yalanlamaktan vazgeçmeleri için yapmaktadır. Tâ ki öncekilere inen azap bunlara da inmesin. Sonra da ama verdiğim ceza nasıl olmuştu? buyurmaktadır. Yani onlara gönderdiğim ceza nasıldı, onu şiddetli veya haklı bulmamışlar mıydı? YSK ğa İZ aylar ram © pr TEG KEA]

Mülk 67:19

Üstlerinde kanatlarını aça kapaya uçan kuşları hiç görmediler mi? Onları (havada) Rahmân'dan başkası tutmuyor. Şöyle denilmiştir: Tek tek hareket etmeden kanatlarıyla süzülen kuşları havada tutan Allah Teâlâdan başkası değildir, onları her iki halde de, yani kanatlarını kapatmalarını da açmalarını da sağlayan Allah'tır. Başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor. Kuşkusuz bunda inanan bir topluluk için ibretler vardır”. Bu âyette yer alan “cev” kelimesi hava demektir. Yine bu son âyette, inanan bir topluluk için bunda ibretler vardır, meâlindeki beyan müminlerin kâfirlere gösterebilecekleri ibretler vardır anlamındadır. Bütün mücizelerin durumu böyledir. Mücizeler, müminler ve Allah dostları tarafından kâfirlere ve Allah düşmanlarına ibret almaları için gösterebilecekleri şeylerdir. Çünkü ibret alınacak âyetler kâfirlere ancak resüller, nebiler ve Allah dostlarının diliyle ulaştırılır. Dolayısıyla ibret alınacak âyetler, müminlerin kâfirlere karşı delil olarak kullanmaları içindir. 307 Hava, yer ve gök gibi üzerinde bulunan eşyayı tutan bir mekân değildir; yer ve gök, mevcüdâlın üzerinde duracağı ve yaratıkların istikrar bulacağı bir mekân olacak nitelikte yaratılmıştır. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak lütuf ve keremiyle kuşu uçarken ve kanatlarını çırparken havada tutmaktadır. Ağırlığına ve bir mekânda durmak ihtiyacına rağmen kuşu havada tutan ve onu başka şeylerin duramadığı yerde durduran güç, dilediği her şeyi yapmaya da kâdirdir. Şu da var ki bu âyette, kuşların fiillerinde kendi iradesine uygun tarzda yaratma ve idare etmenin Cenâb-ı Hakk'a ait olduğuna dair işaretler de vardır. Çünkü kuşta yaratılan fiil uçtuğunda uçuş, kanatlarını kapattığında da duruştan ibarettir. Bunun yanında Allah Teâlâ, tutma ve diğer fiilleri kendi zatına nispet etmiştir. Câfer b. Harbın, “onları (boşlukta) Allahtan başkası tutmuyor” meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Âyette geçen ve tutmak anlamına gelen “imsâk” kelimesi, öğretmekten kinâyedir ve sadece bundan ibarettir. Çünkü tutmak fiili bazan öğretmek fiili yerine kullanılır. Birine ok atmayı öğreten insan, “oku atıncaya kadar elini tuttum” der, bununla da ona ok atmayı öğretmeyi ben üstüme aldım, anlamını kasteder. Buna göre “onları (boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor” meâlindeki ilâhi beyan, uçuş vaktinde onlara uçmayı da, kanatlarını kapatmayı da Allah'tan başkası öğretmiyor anlamına gelir. Bu anlayışa şöyle cevap verilir: “Oku atıncaya kadar onun elini tuttum” diyen kişinin sözü, okçu okunu atmak istediği sırada onun elini fiilen tuttuğu takdirde doğru olur. Fakat o sırada onda tutma fiili görülmezse -ona ok atmayı kendisi öğretmiş olsa bile- “onun elini tuttum” demesi doğru olmaz. Bakmaz mısın; birine terziliği öğreten, hatta bir elbise diktirerek ona terziliği gösteren insan, ona terziliği öğretmiş olmasına rağmen hocasının, o elbiseyi ben diktim, demesi doğru olmaz. Kezâ kişi bir bina yapar da, sonra ustası, ona bina yapmayı ben öğrettim demeyi kastederek ve bina yapma işini kendi şahsına nispet ederek “onu ben yaptım” derse bu doğru olmaz. Bu söylenenler doğru olmayınca, tutmak fiilinin de bu mânada Cenâb-ı Hakka nispet edilmesi doğru olmaz, çünkü öğretme dışında O'na ait başka bir fiil yoktur. Şayet sadece öğretme bakımından bir fiilin Allah'a nispet edilmesi mümkün olsaydı zât-ı ilâhiyyeye terzilik, bina yapma ve kumaş dokuma fiillerinin de ona nispet edilmesi ve kendisine terzi, inşaatçı ve dokumacı denilmesi gerekirdi, çünkü bunları öğreten O'dur. Sözünü ettiğimiz bu fiilleri, insanlara kendisi öğrettiği halde, O'na nispet etmek doğru olmayınca, sadece öğretmiş olması cihetiyle “tutmak” (imsâk) fiilini de O'na nispet etmek doğru olmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Câfer b. Harb, kullara ait fiilleri Cenâb-ı Hakka nispet etmemek konusunda da bu âyetle istidlâlde bulunmuş ve şöyle demiştir: Allah Teâlâ “kuşların uçmasını da, kanatlarını kapatmayı da Allah'tan başkası yaratmadı” dememiş, sadece onları (boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor buyurmuştur. Buna göre onları havada tutmakta O'nun bir tesiri yoktur. Burada, tutmak fiilinin kendine nispet edilmesinin, az önce açıkladığımız ifade tarzına dayandığı ortaya çıkmıştır. Bunun cevabı şudur: Müslümanlar “onları (boşlukta) Allahtan başkası tutmuyor” meâlindeki âyetle, onların uçmasını ve kanatlarını açıp kapatmasını da Allahtan başkası yaratmadı, şeklinde anlamıştır. Çünkü bu, yaratma fiilini zikretmeye bağlı olarak belirtilmesi gereken bir husustur. Durum böyle olunca yaratma fiilini kendine nispet etmesiyle tutma fiilini nispet etmesi arasında fark kalmaz. Bir de şu var: Allah Teâlâ tutma fiili yerine yaratma fiilini kullanmış olsaydı, Câfer'in tutma fiilini tevil ettiği gibi yaratmak tiilini de tevil etmesi kendisi için mümkün olurdu ve şöyle derdi: Onların uçma fiilini yarattı sözü, onlara uçmalarını öğretti ve uçma vasıtaları konusunda onlara güç verdi demektir. Bu takdirde, Cenâb-ı Hak için -Câfer'in deyişine göre- herhangi bir şeyi yaratıp meydana getirme fiili imkân dâhiline girmezdi. [İnsanlara Ait Fiillerin Yaratılması] (SJŞunu da belirtmek gerekir ki Kur'ân-ı Kerimde yer alan âyetler beş şeve öldükten sonra diriltmeyi gerektirmez. Bize göre Cenâb-ı Hak, öldükten sonra diriltme kudretini ispat etme konusunda ilk yaratmasındaki kudretini delil göstermiş ve şöyle buyurmuştur: “İnsan, kendisini bir nutfeden yarattıŞımızı görmez “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden Odur ve bu O'nun için pek kolaydır”. Bu âyetlerde Allah Teâlâ kudretini ispat etme konusunda ilk yaratmayı tekrar yaratmasına delil göstermiştir. Mütezile'ye göre ise bu tür âyetlerde tekrar yaratmayı ispat eden bir delil yoktur. Çünkü onlar, mahlükatı ilk defa yaratanın Cenâb-ı Hak olduğunu kabul etmekle birlikte O'nun, fiilleri yaratmasını kabul etmezler. Onlara göre şahısları yaratma kudretinin ispatı -her ne kadar fiilleri yaratmak şahısları yaratmaktan daha basit ise de- fiilleri yaratmaya da kâdir olduğunu göstermez. Allah Teâlâ, biraz önce geçen âyetlerde ilkin yaratmayı -tekrar yaratmaya delil olması için- nasıl bir tekitle zikrettiği ortadadır, hem de tekrar yaratma ilk yaratmadan daha basit kalmasına rağmen! Şu var ki kulların gerçekleştirdiği fiillerde ilâhi yaratma ve yönetme izleri öldükten sonraki diriltme fiilinden daha açıktır. Meselâ bazı fiilleri yapanın maksadının, ondan haz almak ve faydalanmak olduğu bilinmesine rağmen sen bu fiillerin, sahibini üzdüğünü, yorduğunu ve acı verdiğini de görürsün. Bu da şunu göstermektedir ki bu fiillerde kendilerinin dışında bir yaratma ve yönetme söz konusudur ki neticesi böyle olmuştur. Bir de şu var: Kulların bazı fiillerinde hayallerinin ulaşamadığı ve akıllarının ermediği haller bulunabilir; çünkü bazan bir fiil, bazan hayallerin tahmin edemediği ve akılların erişemediği çevre, mekân ve zamanı gerektirebilir. Bu da kulun fiilinde başkası tarafından bir yaratma ve yönetmenin bulunduğunu gösterir. Ayrıca şu da var: Kulun fiili güzel veya çirkin olur, fakat o işi yapan kişinin bilgisi güzel ve çirkin olma sınırına ulaşamaz. Güzellik öyle bir noktada biter ki ikinci defa o seviyeye varmak istese varamaz. Bütün bu söylediklerimiz, kulların bütün fiillerinin oluştukları halleriyle kendilerine ait olmadığını gösterir. Buna rağmen Mütezile mensupları fiillerin yaratılma açısından Allaha ait olduğunu inkâr ettiler ve öldükten sonra dirilme alâmetlerinden hiçbir şey ortaya çıkmamış ve bu konuda herhangi bir tedbir de bulunmamıştır. Böylece öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirler, fiilleri yaratmayı inkâr eden Mütezile mensuplarından daha mâzur hale gelmiştir. Onlara göre ilk defa yaratma kudreti, öldükten sonra yeniden inşa ve yok olduktan sonra tekrar var etme kudretini zorunlu kılmaz. Sonuç olarak Mütezile mensuplarına göre Cenâb-ı Hakk'ın indirdiği âyetlerde, öldükten sonra dirilmenin ispatını gösteren bir şey yoktur. Kur'ân âyetlerine dair gayelerin ikincisi, nesneleri sadece kendisinin yaratmasını ve her şeyi tek başına var etmesini vahdâniyetinin kanıtlanması ve delili kılmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın, “Onlar Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular?” ” buyruğuna ve “Allah ile beraber başka bir tanrı yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilirdi” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Mütezile'ye göre ise, Allah Teâlâ nesneleri yaratmakta tek başına değildir, aksine onların çoğu Cenâb-ı Hak ile değil kullar tarafından var edilmiştir. Allah Teâlâ nesneleri yaratmakta tek başına olmayınca bu bakış açısıyla yaratıcıyı ve Rabb'in birliğini anlamaya istidlâl edilmesi de ortadan kalkar. Buna göre onların nazarında, Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetini ispat etmeye delil kıldığı âyet, buna delil oluşturuyor. Üçüncüsü, Allah'ın hikmetini ispat etme sadedinde zikredilen âyetler. Cenâb-ı Hak gökleri, yerleri ve diğer şeyleri yaratmasını da hikmetinin delili kılmıştır. Biz, göklerin ve yerlerin bir arada olduklarını müşahede etmek sayesinde yaratıldıklarını anlıyoruz. Bitişik oluş onlarda sonradan meydana gelmiştir. Daima sonradan olanla bir arada bulunan şeyin kendisi de yaratılmıştır. Her yaratılanın mutlaka bir yaratanı vardır, şayet böyle olmasaydı bizler onu bilemez ve göklerle yerlerin yaratılmışlığı nezdimizde ortaya çıkmazdı. Mütezileye göre ise birleştirme ve ayırma (cem ve tefrik) yaratmayı göstermez, çünkü gücü bulunan herkes nesneleri hem birleştirir hem de ayırır. Toplamak ve dağıtmak, onlara göre toplayan ve dağıtanın, tabiattaki işleyiş çerçevesinde (tevellüt) gerçekleşen fiilidir. Gücü sağlam olan kimse, kuvvetli şeyleri bir araya getirebilir. Gücü zayıf olan ise gücü oranında nesneleri toplar. [ ] Durum böyle olunca, Mütezile'ye göre Cenâb-ı Hakk'ın gökleri ve yerleri yarattığı hususu, yaratıklar nezdinde bilinemez. Zira onların yaratılması, ancak zikrettiğimiz yönüyle bilinmektedir. Bu ise Allah Teâlânın etkisi olmadan gerçekleşebilecek şeylerden biridir. Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri yaratmak konusunda meleklerinden birine güç ve kuvvet vermiş olabilir. Böyle olunca da, söylediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk'ın onları yaratmış olduğu ortaya çıkmaz. Bu durumda da gökleri, yerleri ve diğer şeyleri yaratmanın, O'nun hikmetine, kudretine ve vahdâniyetine delil gösterilmesi yanlış olur. Halbuki Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmayı, zikrettiğimiz hususa delil kılmıştır. İkinci olarak Cenâb-ı Hak nesneleri sağlam yaratmasını, hikmetinin alâmeti saymıştır. Halbuki bazan ona dayanmadan da nesneler sağlam olabilir, Şu da var ki Allah Teâlâ, sağlam kildığı şeylerden başkalarını, sağlamlaştırıcıdan ayıracak özel bir alâmet koymamıştır. Bu durumda sağlamlaştıran O'nun hikmetine delil olmamıştır, aksine aczinin ve zayıflığının delili görünmüştür. Çünkü Allah sayesinde mi, başkası sayesinde mi sağlam olduğu ayırımına sahip olmamıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki hikmet, bir şeyi ait olduğu en uygun yere koymak ve ona ait olanı olmayanından ayırmaktır. Fakat Mütezile şöyle der: Cenâb-ı Hak kâfire de iman etme gücünü vermiş, hazinesinde insanı imana götüren vesilelerden hiçbirini bırakmamıştır, fakat bu gücü insana, onun iman etmeyeceğini bildiği halde vermiştir. Bu iddia, dünyada görülen en büyük cehâlet ve en açık beyinsizlik örneğidir. Çünkü bir insan, kanallar ve yollar açmak suretiyle bir araziyi sular ve imar eder, sonra da o arazide hiçbir şeyin yetişmeyeceğini bildiği halde tohum ekerse, bu onun beyinsizliğini ve cehâletini gösterir, Akılsız bir varlığın ise ilâh ve hikmet sahibi olması söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur”. Mütezile'ye göre ise hayatı da, ölümü de başkası yaratır. Çünkü herkes kabul eder ki öldürülen biri artık ölmüştür. Mütezile mensupları ise onun ölümünde Cenâb-ı Hakk'ın bir dahli olmadığını iddia eder ve öldürülen kimse ecelinden önce ölmüştür derler. Öldürmeye Allah'tan başkasının gücü etkin olduğuna göre, bazı vasıtalarla yaşatmakta da başkalarının gücü söz konusudur; meselâ [ ]insan araziyi sulayıp ekmektedir, onun sulaması toprağı diriltmek konumundadır. Onların iddiasına göre Allah, hayatı ve ölümü sadece kendisi yaratmamıştır, eşyayı yaratma konusunda başkaları kendisine ortaktır. Böyle olunca onlara göre Cenâb-ı Hakk'ın kendisini, eşyayı yaratan diye övmesi de yanlış olur. Dördüncüsü, Allah Teâlâ yaratıkların fiillerini bilmesini, o fiilleri yaratmasına delil kılmıştır. O da “yaratan bilmez olur mu?”“ meâlindeki âyettir. Mütezile mensupları ise Allahın, kullara ait fiilleri yarattığını benimsememiştir. Allah kulların fiillerini yaratmıyorsa, o fiiller konusunda da bilgisi yok demektir. Bu konuda Allah'ın bildiğini ispat eden âyetler, onlara göre sabit değildir. Bu ise ilâhi haberi yalanlamaktır. Allah böyle iddialardan çok yücedir. Beşincisi, Allah Teâlâ kendine “muhsin ve mun'im yani iyilik yapan ve nimet veren ismini vermiştir, iyilik yapmasını ve nimetler vermesini de âyetlerle ispat etmiş, bunu insanlara delil olarak göstermiştir. Kullarına vermiş olduğu her nimet, Mütezile'ye göre, onların Allah'a karşı kazandıkları haklardı. Böyle olunca, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına verdiği nimetler, vermek zorunda olduğu borcunu ödemesi demektir. Üzerinde bulunan hakkı sahibine veren biri ona lütfetmiş ve ihsan etmiş sayılmaz, sadece borcunu ödemiş olur. Böylece Allah Teâlânın nimetler verdiğini ispat eden âyetler, onlara göre bunu ispat etmemektedir. Cenâb-ı Hak, zâlimlerin iddialarından çok yücedir. Şüphesiz O her şeyi görmektedir. Yani küçük veya büyük, gizli veya açık olsun, başka şeylerle karışmış veya karışmamış olsun her şeyi görmektedir; O, gördüğü şeyi belirlediği vakte kadar ulaştırmakta ve ona takdir ettiğini kendisine lütfetmektedir. Yahut Allah Teâlâ, kulların, olan ve olacak olan fiillerini görmektedir; çünkü O, insanların fiillerinden bahseden ve “sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; unutmayın ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. Yaratan bilmez olur anlamına gelen âyetlerden sonra bunu söylemektedir. Sonra, şüphesiz O her şeyi görmektedir, meâlindeki beyanında özendirme, korkutma vardır; murakaba (gözetleme), uyanıklık ve dikkat vardır. “O her şeyi gözetendir”” ve “O, her şeyi hakkıyla bilendir”? meâlindeki âyetler de böyledir. Çünkü yaptığı her şeyi bilen, her şeyi tesbit ve kontrol eden birinin başında gözetleyici olarak bulunduğunu kabul eden kimse sadece övgüye ve memnuniyete lâyık olan işleri yapar. --- Dipnotlar: ” “Semanın boşluğunda buyruk altına sokulmuş kuşları görmüyorlar mı? Onları (boşlukta) Allah'tan başkası tutmuyor”. yin ispatı için zikredilmiştir: Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın öldükten sonraki diriltme kudretini ispat etmektir. Mütezile'ye göre ise âyetler bu kudreti ispat etmez “Onlar Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar?”. “Allah asla çocuk edinmemiştir. O'nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi takdirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı. Doğrusu Allah o müşriklerin yakıştırdıkları şeylerden münez-

Mülk 67:20

Peki, Rahmân'a karşı size yardım edecek askerleriniz kimler? Bu âyet-i kerime “Göktekinin sizi yerin dibine batırmayacağından emin misiniz? Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin) misiniz?”“ meâlindeki âyetlerin bağlantısıdır, yani sıla cümlesidir. Allah sizi yere batırdığı veya üzerinize gökten taşlar yağdırdığı zaman, Rahmân olan Allah'a karşı size yardım edecek askerleriniz kimlerdir? Burada bir takdim ve tehirin olması da mümkündür. O takdirde anlamı şöyle olur: Rahmân olan Allah'ın azabı başınıza geldiğinde ona karşı size yardım edecek olan askerleriniz kimlerdir? Yahut da “Başınıza gelen azaptan sizi kurtaracak olan Allah'tan başka askerleriniz kimlerdir?” Burada askerler anlamına gelen “cünd” kelimesi ile onların, Allah'tan başka taptıkları ilâhların kastedilmiş olması da muhtemeldir; onlar bu ilâhlara, kendilerine yardım etsinler, itibar ve güç sağlasınlar diye tapıyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar, kendilerine bir itibar ve güç vesilesi olsun diye Allah'tan başka tanrılar edindiler”, Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Onlar, yardım göreceklerini umarak Allah'tan başka tanrılar edindiler”, Aslında onlar bu ilâhlarının kendilerine yardım edemeyeceklerini, zilletten kurtarıp itibar kazandıramayacaklarını biliyorlardı, çünkü başlarına bela ve zillet geldiğinde Cenâb-ı Hakk'a sığınıyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır”. Puta tapanlar da, kendilerine itibar kazandıramayacaklarını ve yardım edemeyeceklerini bildikleri için ilâhlarına sığınmıyorlardı. Bu âyet-i kerimede Allah Teâlâ puta tapanlara, korku halinde vukü bulacak felâketi güven halinde hatırlatmıştır. Tâ ki onlar putlara tapmaktan vazgeçip herkesin Rabb'ine yönelip ibadette bulunsunlar. Böylece O, seçkin ve avam tabakasından kendilerine gelecek kötülük, korku ve acıları onlardan uzaklaştırsın ve zillete düştüklerinde kendilerini yüceltsin. İnkârcılar ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadırlar. Yani onlar, ilâhlarının kendilerinden hiçbir kötülüğü defedemeyeceğini ve onlara itibar kazandıramayacağını bildikleri halde yine de itibar ve yardım görmek için onlara tapmakla gaflet içinde bulunmaktadır.

Mülk 67:21

Allah lütfettiği rızkı kesiverse. İnkârcılar rızkı göklerden ve yerden bekliyorlardı. Bunun için Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah size gökten yağmur göndermese ve yeryüzünü sizin için müsait hale getirmese, size kim rızık verebilir? Aslında onlar, Cenâb-ı Hak'tan başka kendilerine rızık verecek kimsenin bulunmadığını biliyorlardı, çünkü kıtlık ve kuraklık belasına mâruz kaldıklarında Allaha sığınıyor, O'ndan rızık istiyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak, nankörlük etmeyip şükretmeleri için ve bu vesile ile rızkı daha da bollaştırmak için, onlara verdiği nimetin büyüklüğünü bolluk dönemlerinde hatırlatmaktadır. Hayır, onlar azgınlıkta ve haktan sapıp uzaklaşmakta ısrar ediyorlar. “Utuv” kökünden gelen “âti” azgın, ileri derecede ahmak demektir. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Onlar hakkı kabul etmemekte direnmişler, azgınlık göstermişler ve isyanlarına devam etmişlerdir. Evet onlar iyiden iyiye düşünmemişler, Cenâb-ı Hakk'ı dikkate almamışlar ve O'na şükretmemişlerdir. Aksine bütün bunları kabul etmekten kaçınmışlardır. Rahmân'a karşı şu size yardım edecek askerleriniz kimlerdir? beyanı ile size rızık verebilecek olan kimdir? meâlindeki beyan üç mânaya gelir: Birincisi korkutmak ve ürkütmek, ikincisi uyarmak, hatırlatma ve akıllarının hafifliğine dikkat çekme, üçüncüsü de kâfirlere karşı Resülullah'a (s.a.) yardım ve onlara yönelik bedduasının kabulünü müjdeleme. Uyarma, hatırlatma ve akıllarının hafifliğine dikkat çekme hususuna yönelik olarak onların dünyada kendilerine yardım edecek, itibar kazandıracak ve sayelerinde rızık elde edecekler diye putlara tapan bir millet olduklarını daha önce söylemiştik. Çünkü onlar öldükten sonra dirilmeye inanmıyorlardı ki bu sebeple kendilerine âhirette itibar kazandırır ve yardım eder diye putlara tapmış olsunlar; onlar isteklerini sadece dünya için yapıyordu. Yine onlar dünyada bir şiddet ve korkuya mâruz kaldıklarında hemen dua ve niyâzla Cenâb-ı Hakk'a sığınıyorlardı. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde, Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Bu durumlarda onlar putlarına sığınmıyorlardı. Peki, putlarının kendilerine yardım edemeyeceğini, Allah'ın azabından hiçbir şeyi kaldıramayacağını bildikleri halde, ilâhi bir bela geldiğinde nasıl olur da putlarını yardımcı güç kabul ederler? İşte bundan dolayı söz konusu ilâhi beyanda, onların ahmakça hayaller taşıdıklarına işaret edilmekte ve uyarıda bulunulmaktadır. Tâ ki bu uyarı kendilerini Allah'tan başkasına kulluk etmekten alıkoysun ve kendilerine gelen zorlukları kaldırmaya güç yetiren Allah'a ibadette bulunsunlar. “ Bir önceki âyet. 315 JÂyetteki korkutma unsuruna gelince, bunun onlara, zorluklarla ve darlıkla imtihan edildiklerinde söylenmiş olması mümkündür. Bu ilâhi beyan onlara şöyle demektedir: Haydi, ilâhlarınızdan yardım isteyin, onlardan rızık talep edin! Bakalım size rızık verebilecekler, üzerinizdeki zilleti kaldırabilecekler ve size yardım edebilecekler mi? Tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerimede Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine yardım etme ve duasına icabette bulunma meyanında bir müjdenin bulunması da mümkündür. Çünkü Hz. Peygambere sonraki zamanda yardım edilmiş, Mekke'nin fethi sırasında onlara galip gelmiştir. Ama Mekke müşrikleri için zafer mümkün olmamış, aksine onlar yenilgiye ve ezilmeye mâruz kalmış, Resülullah ise galibiyeti ve düşmana üstün gelmeyi elde etmiştir. Müşrikler ise Resülullah'ın (s.a.) bedduası ile kıtlık ve kuraklığa mâruz kaldılar, Neticede Allah'ın Peygamber'ine (s.a.) teslim oldular, boyun eğdiler ve ona yalvardılar; o da bolluk vermesi için dua etti, nihayet Cenâb-ı Hak kıtlığı kaldırdı. İZ bya ats Gal slal 3 é SG ka a

Mülk 67:22

[Âhiret Âleminin Gerekliliği] Bu âyet-i kerimede hatırlatma, uyarma, korkutma, dehşete sevketme ve üzerinde bulundukları halin aksine, bir durum tespiti vardır. Allah Teâlâ yol anlamına gelen “sırât” kavramını düzgün yürüyenler için zikretmiş, fakat yüz üstü sürünenler için bunu kullanmamıştır. Burada üstü kapalı bir ifade var. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Yüz üstü kapanarak yolun dışında yürüyen mi daha kolay hedefine varır, yoksa yol üzerinde doğru düzgün yürüyen mi? Burada bir hatırlatma ve uyarmanın yanı sıra onların akıllarının aşağılanması söz konusu edilmektedir. Çünkü imanı tercih eden ve o yola girenler kesin deliller ve rehberlerle yola girmiş, küfrü tercih edenler ise hiçbir delil olmadan o yolu tercih etmiştir. Onların şaşkınlıkları ve beyinsizlikleri, kendilerini küfrü benimsemeye ve onu din edinmeye sevketmiştir. Dünya yaşantısını ve körlüğü hidâyete ve doğru yola tercih eden kimse akılsız bir tiptir. Bundan dolayı âyette Yüz üstü sürünen mi hedefe daha iyi ulaşır? meâlindeki ilâhi beyanının şu anlama gelmesi mümkündür: [§]O mu daha doğru yoldadır, yoksa düzgün bir yolda düzgün şekilde yürüyen mi? Aslında bu cümlenin hakkı şöyle denilmesidir: Düzgün yolda yürüyen, doğru yoldan ayrılıp eğri büğrü yolları tercih edenden daha kolay hedefine ulaşır. Âyetin ilk yorumunda korkutma, hatırlatma ve uyarmanın hepsi vardır, ikinci yorumunda ise hatırlatma ve uyarı bulunmaktadır. Bizim az önce söylediğimiz, o iki grubun, yani müslümanların ve kâfirlerin üzerinde bulundukları halin aksine bir durum tesbiti vardır tarzındaki sözümüze gelince, onlar kendilerinin doğru yolda diğerlerinin dalâlette olduğunu ileri sürerler. İki gruptan birinin dalâlette olduğu iddiaları birleşince, orada dalâletin karşılığının hidâyetin karşılığından, dosta verilecek karşılığın düşmana verilecek karşılıktan farklı bir şey olması gerektiği de ortaya çıkar. Sonra, dünyada tam mânasıyla Allah dostuna mükâfat, düşmanına da ceza verilmemektedir. Şu halde onlara yaptıklarının karşılığının verilmesi için mutlaka başka bir âlemin varlığının zorunlu olduğu ortaya çıkar. Böylece onların zikrettikleri şeyde, öldükten sonra dirilmeyi kabul ve tasdik etmenin gerekli olduğu anlaşılır. Burada anlattıklarımız, o iki gruba, üzerinde bulundukları halin aksini anlatır. Yüzüstü kapanarak yolun dışında yürüyen kişi, gözleri görmeyen bir kör ve yürümeye gücü yetmeyen bir kötürümdür. Doğru bir yolda düzgün şekilde yürüyen ise kendisini yoldan alıkoyacak ne bir körlüğü vardır, ne de bir hastalığı. Bu durumda yüz üstü sürünen kör olan adamdır, doğru bir yolda düzgün yürüyen de işiten ve gören adamdır. Bu durumda âyet Hüd süresindeki âyetle aynı anlama gelmektedir: “Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu?”

Mülk 67:23

Bu âyet-i kerime şu ilâhi beyanların bağlantısı (sılası) konumundadır: “Ölümü ve hayatı yaratan O'dur”, “yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O'dur”; “yeryüzünü sizin için kullanışlı hale getiren O'dur”. Şimdi, bu âyet-i kerimede yaratmanın (inşâ) zikredilmesinde, ayrıca kulaktan, (Jgözden ve kalpten bahsedilmesinde Allah'ın kudretini, saltanatını, ilmini, hikmetini, nimetlerini ve her türlü benzer ve emsâlden yüce oluşunu hatırlatmak vardır, Kuvveti, saltanatı, ilmi ve hikmeti hatırlatmanın sebebi bu âyetin tefsirinde anlatılacak, ayrıca Mürselât“ ve Târık” sürelerinde zikredilecektir. Cenâb-ı Hakk'ın yardımı ve tevfiki ile burada da ondan bir nebze bahsedeceBiz deriz ki: Cenâb-ı Hak bizleri insan eli, bilgisi, hikmeti ve gücünün ulaşamayacağı en karanlık bir mekânda ve en dar bir yerde yaratmıştır. Şu bir gerçek ki beşer bilgisi, karanlıklara nüfuz edemez, onların hikmetlerini kavrayamaz. Bir de Allah Teâlâ, insanı o karanlıklarda dilediği şekilde yaratmış, gücünü ve tedbirini o şeyin üzerinde icra etmiştir; tâ ki gizli olan şeyler hakkındaki ilminin, açık olan şeyler hakkındaki ilmi gibi olduğu bilinsin, insanlar O'ndan hiçbir şeyin gizli kalmayacağın anlasın ve onları gizledikleri ve açıkladıkları her şeyde bunu düşünmeye davet etsin. Belirttiğimiz bu hususlar, Allah'ın kuvveti, ilmi ve kudretinin beşerin gücü, ilmi ve kudreti ile ölçülemeyeceği sonucunu da gerektirir. Burada ayrıca öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin, bu konuda hissettikleri şüpheler de aydınlarmakta ve iyi düşündükleri takdirde bunlar, o kişiyi imana sevketmektedir. Ayrıca hikmeti, söylediğimiz seviyeye ulaşan Cenâb-ı Hakk'ın insanları boş yere yaratmasının, onları herhangi bir hitaba ve yasağa uğramadan başıboş terketmesinin de mümkün olmadığını bilmiş olsunlar. Cenâb-ı Hakk'ın benzeri ve denginin olmamasını açıklamaya gelince, Allah Teâlânın insanları en karanlık ve en dar bir mekânda (rahimde) yaratması olayında şu husus ortaya çıkar ki kendi fiiline ait eserlerin bulunduğu mekânda bizzat bulunmakla nitelenmesi mümkün değildir. Çünkü O, Amr annesinin karnında yarattığı zaman, aynı anda Zeyd'i de annesinin karnında yaratmakta, [ ]yine ehil ve yırtıcı hayvanların yanı sıra kadınların karınlarında da canlılar yaratmaktadır. Yine aynı anda Âdem'in kızlarının karınlarında yaratmakta, yeryüzünde bitkiler meydana getirmektedir. Şayet Allah Teâlâ, fiili yaptığı mekânda bulunmakla nitelenmiş olsaydı, şunu yaratmaya başladığı anda yeryüzünün diğer bir köşesinde birbirinin benzeri varlıkları yaratamazdı. Bu, O'nun yapacağı fiilin, meydana gelince o yerde bulunmasını gerektirmediğini gösterir. O, ancak Cenâb-ı Hakk'ın, “Biz, bir şeyi dilediğimizde sözümüz 'Ol" demekten ibarettir, o da hemen oluverir” meâlindeki âyetinde buyurduğu gibi gerçekleşmiştir. Diğer fâillerin durumu ise sadece fiilin meydana geldiği mekânda bulunmalarıyla mümkün olur. İşte sözünü ettiğimiz bu durum, yaratmada O'nun denginin bulunmadığını gösterir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın her türlü denk ve benzerlerden yüce olmasını gerektirir. Bu âyette aynı zamanda Allah'ın yaratıklarına olan nimet ve ihsanı da hatırlatılmaktadır. Âyette, şimdiye kadar anlatılanların hemen ardından ne az şükrediyorsunuz! buyurmasına bakmaz mısın? Şayet nimet veren ve lütfeden olmasaydı, insanlardan şükür görevini yerine getirmelerini istemezdi. Nimetin açıklamasına gelince; Allah Teâlâ, insanı o karanlık mekânda vücuda getirdi, onu her türlü âfetten ve rahatsız edici şeylerden korudu. O yerde onu dilediği gıdalarla besledi, bakışlardan sakladı ve gözlerden gizledi. Çünkü o, hoşlanılmayan ve tiksinilen bir mahaldedir; bu tiksintiyi ve nâhoş görünümü temizleyip ve ortadan kaldırmak mümkün değildir. Cenâb-ı Hak insan türüne çeşitli bilgilere ve ihtiyaçlara ulaşabilmesi için kulak, göz ve kalp yaratmıştır. İşte bütün bunlardan dolayı insanların (Allaha yönelik) şükürlerini yerine getirmeleri gerekir. Bu söylediklerimizde Mütezile'nin iddialarını geçersiz kılan hususlar vardır. Şöyle ki onlara göre, Cenâb-ı Hak şayet insanları görülen tarzın dışında yaratmış olsaydı, zulmetmiş durumunda bulunurdu. Çünkü onlara göre Allah Teâlâ, insanlara aslah olandan, yani en uygun olandan başkasını yaratmaz. Slİnsanların yaratılışı aslah olunca - O'nun görevi aslah olanı yapmaktıryapması gerekeni yapmış olur. Yapması gerekeni yapan ile bu iş kendisine yapılan arasında minnet borcu diye bir şey söz konusu olmaz. Şu halde ortada minnet borcu diye bir şey bulunmadığı gibi şükrü gerektiren bir nimetin varlığından da söz edilmez. Size işitme duyusu, gözler ve kalpler veren O'dur. Yani Allah, gıyabınızda ve uzağınızdaki şeyleri duymanız için size işitme duyusu verdi ki onunla bilesiniz. Önünüzdeki eşyayı görebilmeniz için de size göz verdi, o sayede sizin için faydalı veya zararlı, pis veya temiz olanı tanıyasınız. Yine O, size kalp verdi ki onunla da nesnelerin mahiyetini, işlerin iç yüzünü ve sonuçlarını, helâl veya haramı olanlarını bilesiniz. Allah Teâlâ verdiği nimetler içinde bu üç şeyi zikretti, çünkü bunlar sayesinde çeşitli bilgilere ulaşmaya ve nesneleri tanımaya imkân bulunur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Sizler hiçbir şey bilmez durumdayken Allah, sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi”. Bu ilâhi beyanın anlamı şudur: Allah bunları sizin için, doğru yolu bulasınız ve onlarla çeşitli bilgilere ulaşasınız diye yaratmıştır. Böylece bilgiye ve hikmete, maslahat ve menfaate bunlarla ulaşılabileceği ortaya çıkmış oldu. Bundan dolayıdır ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptıklarından sorumludur”. Şayet varlıkların ve olan bitenin bilgisine bunlarla ulaşılamasaydı, insanlar özellikle bunlardan sorumlu tutulmazdı. --- Dipnotlar: “Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı? Onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik. Ölçüleri biz koyduk; ne de güzel ölçmüşüzdür!”. 5 o “İnsanneden yaratıldığına bir baksın! O, atılan bir sudan yaratıldı. O su bel ve göğüs kafesi arasından çıkar”.

Mülk 67:24

Cenâb-ı Hak, bu âyette iki haberi toplamıştır. Biri, hakkında tartışma konusu yapılan şeydir, O'nun huzuruna gelip toplanacaksınız. Bazı kâfirler öldükten sonra dirilmeyi ve haşri inkâr ederler. [§]İkincisi, hakkında hiçbir tartışma yapılmayan husustur: Sizi yeryüzünde çoğaltıp yayan O'dur. Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimelerde ilk yaratışı, âhiretteki tekrar yaratmaya kâdir olduğunun delili kılmıştır; “İnsan, Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” diyor. De ki: Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek””; “Varlığı ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır”. Allah Teâlâ, ilk yaratmayı onu tekrarlamaya delil kılınca, insanların da onunla istidlâl etmeleri gerekir. O, burada her ne kadar delil olarak değil, ilki ve sonu bir arada zikretme konumunda onlardan bahsetmemişse de bu üslupta istidlâl etme durumu da bulunmaktadır. Aziz ve Celil olan Allah'ın kullandığı yeryüzünde anlamına gelen “fi'lard” ifadesinde şu hususa işaret edilmektedir: Cenâb-ı Hak, insan türünü yeryüzünde yaratmıştır; tâ ki bir kısmı diğerinin dünyaya gelişini görsün ve kendilerinin önceden şu anda bulundukları gibi olmadıklarını anlasınlar. Aksine şu anda bulundukları hale gelinceye kadar aşılanmış yumurta, pıhtılaşmış kan ve bebek evrelerini geçirdiklerini bilsinler. Onlar ilk yaratma işini bu şekilde anlarlarsa bu, onlarda, Allah'ın tekrar yaratma kudretine dair bilgisini de zorunlu kılar. Başka bir yoruma göre yeryüzünde meâlindeki ifadesi, “Sizi yarattı ve yeryüzünde sizin için meskenler meydana getirdi, faydalanmanız için yeryüzünü size yaydı ve onu toplanma yeri kıldı” anlamına gelir. Bu durumda da söz konusu ifadede ilâhi nimet, kudret ve saltanatı hatırlatma bulunmaktadır. Âyette geçen “zeraeküm” (esi 33) fiili “sizi tek bir asıldan çoğalttı” anlamına gelir. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu âyet-i kerimede ifade buyurduğu gibi: “Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Odur”", Bilindiği üzere bütünüyle varlığın tek bir nefis içinde olması söz konusu değildir. Öyleyse tek bir nefisten diğer nefisleri yaratmaya güç yetiren Allah Teâlâ daha önce var olanı tekrar yaratmaya da kâdirdir. Gİ geo ERSS PAJ EE e

Mülk 67:25

Onların bu sözü, Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellemle alay etmek ve onu hafife almak konumundadır. Her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah, peygamberine hikmetli kişilere yakışır tarzda onlara cevap vermesini emretmiş, onların kendisini hafife almaları sebebiyle kendilerini misliyle cezalandırmasına izin vermemiş ve şöyle buyurmuştur:

Mülk 67:26

Resülullah inkârcılara, kendisinin ancak Allahın emrettiğini açıkladığını ve O'nun ancak kendisine indirip tebliğ etmesini emrettiği şeylerle uyardığını onlara açıklamaktadır. Bu âyette Hz. Peygamber'in (s.a.) nübüvvetinin delili ve risâletinin kanıtı vardır. Şayet o, inkârcıların iddia ettiği gibi peygamber olmasaydı ve her şeyi kendi tarafından uydursaydı, bunu ancak yalanı ve yanlışı ortaya çıkmayacak bir zaman dilimine bağlardı; o da hayatının devam edemeyeceği bir zamana havale etmekten ibarettir. Bunu yapmamış ve şöyle demiştir: O bilgi, yalnız Allah'a mahsustur, ben ise sadece açık bir uyarıcıyım. İşte bu, onun peygamberliğini ve elçi olarak görevine bir ilave yapması veya kendiliğinden bir şey eklemesinin mümkün olmadığını göstermektedir. Tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın, “Suratını astı, yüzünü çevirdi”? meâlindeki âyetinde buyurduğu gibi; burada da onun elçiliği aynı açıdan ortaya çıkmaktadır. O sürede de buna inşallah temas edeceğiz. Ben ise sadece açık bir uyarıcıyım. Yani, uyarmada, emredildiğim şeyin üzerine bir ilavede bulunamam. R a a Hes ogiaren air sill lie 5 S Gill oI a FIERTE Ul

Mülk 67:27

Ama onu yakından gördükleri zaman, inkâr edenlerin yüzleri kara çıkacak. Buradaki onu gördükleri zaman meâlindeki ifade vâdedildikleri Şeh gördükleri zaman anlamına gelebilir. “Zülfeten” kelimesi “yakın” ve “yakından” anlamına gelir. Kelime, o günün dehşet ve şiddet halini ifade ettiği için müennes kullanılmıştır. Onu gördükleri zaman meâlindeki beyan da o günden kinâyedir. Bu fiil âyette müzekker olarak zikredilmiştir, çünkü gün anlamına gelen “el-yevm” kelimesi müzekkerdir. Buna karşılık “zülfeten” kelimesi müennes olarak zikredilmiştir, çünkü bu kelime o günün dehşetlerinden kinâyedir. “Zülfeten” kelimesine şöyle bir anlam da verilebilir: İnsanlar vâdedildikleri o dehşet ve şiddet vaktinin yaklaştığını gördüklerinde, bugün onu uzak görüyorlar ise de o zaman gerçekten kendilerine yakın olduğunu anlarlar. ( şu âyetlere benzemektedir: “Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada) sadece bir akşam vakti veya onun kuşluğu kadar kaldıklarını sanırlar”. “Keşke zâlimler -azapla yüzyüze geldikleri zaman anlayacakları gibi- şimdi de bütün kuvvetin Allaha ait olduğunu anlasalardı”, İşte o günün dehşetini ve şiddetini gördükleri zaman, Resülullah'ın (s.a.) kendilerine, geleceğini haber vererek tehdit ettiği zamanın gerçekten yakın olduğunu anlarlar. İnkâr edenlerin yüzleri kara çıkacak. “Siet” kelimesi “sâe'den gelir. Bu da yüzlerinin rengi değişerek çirkin olması anlamına gelir. İşte sizin isteyip durduğunuz budur, denilecektir. Ebü Bekir elEsam şöyle demiştir: Buradaki “teddeüne” kelimesi, “İşte odur yetimi itip kakan” meâlindeki âyette ve “O gün cehennem ateşine itile kakıla götürülecek” anlamındaki ilâhi buyruğunda olduğu gibi engellemek ve defetmek istediğiniz şey anlamına gelir. Bu mesele onun dediği gibi değildir. Şayet engellemek ve defetmek anlamı kastedilmiş olsaydı, “teddeüne” fiilinde olduğu gibi “dal” harfinin değil, “yetimi itip kakan” meâlindeki âyette olduğu gibi “ayın” harfinin şeddeli olması gerekirdi, nitekim delil gösterilen âyette “ayın” harfi şeddelidir. “Ayın” harfi değil de “dal” harfi şeddeli yapıldığında kelimenin “ed-de'u” dan değil “el-iddiâ” dan türediği anlaşılır, çünkü bu kelimede dâl şeddelidir. En doğrusunu Allah bilir ya, fakat sizin isteyip durduğunuz budur! meâlindeki beyan, Resülullah'ı (s.a.) yalanladığınız, verdiği haberin yalan olduğunu iddia ettiğiniz gün işte bu gündür, diye açıklanabilir. Teddeüne fiilinin, “ted'üne” yani “davet edip istediğiniz gün” anlamına gelmesi de mümkündür“, “İzzekera” fiili “zekera” mânasında, “ihtebera” fiili de “habera” mânasında kullanıldığı gibi “iddia” kelimesi de bazan “davet” mânasında kullanılır.

Mülk 67:28

Bu âyet, Cenâb-ı Hakk'ın hikmetinde, küfür dışında hatalar işleyen insanları bağışlama, küfrü benimseyenleri de cezalandırma ve böylesini cezadan affetmeme iradesinin var olduğunu göstermektedir. [§]Çünkü Allah, beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de bizi esirgese de, diye buyurmaktadır; burada Allah Teâlâ helâk, rahmet ve mağfiret iradesini ortaya koymaktadır. Yine O, hatalara mübtelâ olan kişiyi ve beraberindekileri de ya helâk eder veya esirger. Yine Cenâb-ı Hak, benzer şekilde şöyle buyurmuştur: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başkasını, dilediği kimseler için bağışlar” buyurmaktadır. Allah Teâlâ küfürden sakınanlar için mağfiret iradesini ve kendisine şirk koşanları cezalandırmak hükmünü kendi zatına nispet etmektedir. Bu söylediğimizin gerekli olduğuna işaret eden hususlardan biri şudur: Küfür kendiliğinden kötü ve çirkin bir şeydir; içinde akılsızlık bulunduğundan onun haram edilmemesi ve serbest bırakılması ihtimali yoktur, zira kendi şahsına söven biri beyinsizin tekidir. Bundan dolayıdır ki ondan cezayı kaldırmak ve kendisini affetmek hikmetle bağdaşmaz. Yahut da küfür mübah olmaya ve cezasının kaldırılmasına ihtimal bulunan bir şey olmadığından, bagışlanmaya ve cezasının kaldırılması muhtemel değildir. Diğer haramlara ait yasağın kaldırılması ise mümkündür. Bir de şu var; Kâfir, Cenâb-ı Hakk'a düşmanlığı ve nimetlere karşı nankörlüğü tercih etmiştir. İslâm'a inanan kişi ise O'na dost olmayı tercih etmiştir. Hikmet, dost ile düşmanı ayırmayı gerektirir. Kâfirin bağışlanması ve iyilikle mükâfatlandırılması dost ile düşmanın eşit tutulması anlamına gelir. Bunda ise hikmetin, yok edilmesi söz konusudur. Şunu da belirtmek gerekir ki kâfir kendine göre hak ve doğru yoldadır, başkaları yanlış yolda ve dalâlettedir ve o, azaba mâruz kalmayacaktır. Allah'ın kâfirlerden bahseden şu âyeti senin için bir delil oluşturur: “Onlar; ‘biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla azaba uğratılacaklar biz olamayız dediler”. Allah Teâlâ, öylesine af nimetini ulaştırdığı ve ihsanını bol bol verdiği takdirde bu, onun nazarında sınırı aşmak ve bağışlamak yerine geçmiyor, aksine kendisinin iyilik edilmesine hak kazandığı için bu lütufkârlığa erişmiş ve geçmişte affı hak etmeyi gerektiren işler göründüğünden buna mazhar olduğunu sanmış olur. [ ]Durum böyle olunca, bu, ihsanın ve affın ortadan kalkması ve nimetin bâtıl olmasına yol açar. Şu halde hikmet kâfirin affını gerektirmez, çünkü olmaması gereken yere konulmuş olur. Günah işlemiş bulunan müslümanlara gelince, onlar hatalar ve günahlar işlediklerini, bu sebeple azaba müstahak olduklarını ve cezayı hak ettiklerini bilmektedirler. Allah Teâlâ, onları affedince, onlar O'nun lütfu sayesinde bu affa mazhar olduklarını bilirler, böylece ihsan ait olduğu yere konulmuş olur. Dünyada, oyalama ve tuzak kurma kastı olmaksızın düşmanına iyilik yapan kimse, ondan korktuğu için yapanın bu davranışı ona boyun eğme konumunda bulunur. Allah Teâlâ, inkârı sebebiyle kâfiri cezalandırmayıp hiç sorgulamadan ona iyilikte bulunsa, O'nun bu affı ve iyiliği korku ve boyun eğme anlamına gelir. Cenâb-ı Hak ise bu iki türlü nitelikten pek çok yücedir. Dolayısıyla hikmet, kâfire uygulanacak azabın ebedi olmasını ve affedilmemesini gerektirir. En doğrusunu Allah bilir. De ki: Beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de bizi esirgese de. Bu ilâhi beyan, Cenâb-ı Hakk'ın küçük günahlara da azap edebileceğini gösterir. Çünkü Resülullah (s.a.) ve ondan önceki peygamberler büyük günah işlemekten korunmuşlardır. Onların büyük günah işlemeleri ve bundan dolayı helâk edilmeleri mümkün değildir. Buna göre peygamberler helâk edilseler, bu, küçük günahları yüzünden olur. Şayet Cenâb-ı Hak için küçük günah işleyenleri cezalandırması söz konusu olmasaydı, bundan dolayı Hz. Peygamber'i ve beraberindekileri helâk etmesi haksızlık ve zulüm olurdu. Cenâb-ı Hak, haksızlıkla nitelendirilmekten münezzehtir. O, şöyle buyurmuştur: “Allah senin geçmiş gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır”. Allah Teâlâ küçük günahlarından dolayı kimseye azap etmeyecek olsaydı, Resülullah'ın, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlaması sebebiyle Allaha karşı minnet borcu altında kalmış bulunmazdı. (lAslında söylenmesi gereken şey şudur: Büyük günahı işlemeleri sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın, Hâriciler'in ve Mütezile'nin tamamını bağışlaması caiz değildir. Sözünü ettiğimiz o bağışlanma ümidi diğer müslümanlar için söz konusudur. Çünkü onlar, Cenâb-ı Hakk'ın büyük günah işleyenleri bağışlaması ve affı onlara kadar uzatması caiz değildir, bilâkis öylelerini ilelebet cehennemde yakması gerekir, diyorlar. Bu iki mezhep mensuplarının müslümanlar hakkındaki hükmü böyle olduğuna göre, Cenâb-ı Hak, şayet onları bağışlar ve kendilerine affı lütfederse, onlar işledikleri günahların büyük değil küçük olduğuna hükmederler, çünkü onlara göre Allah'ın büyük günahları affetmesi caiz değildir. Şu halde buradaki af, ait olduğu yerde kullanılmamış, iyilik de yapılması gereken yerde yapılmamış demektir. İslâm'ı benimseyen diğer gruplara gelince, onlar daima Cenâb-ı Hakk'ın affını ve engin rahmetini umuyorlar; Allah onlara mağfiretle lütufta bulunursa bu mağfiret, olması gereken yere konulmuş olur ve iyiliğin zâyi olması söz konusu değildir. Cenâb-ı Hak zâlimlerin söylediklerinden pek çok yücedir. De ki: Beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de. Yani onlara şöyle de: Şayet Allah beni ve beraberimdekileri geçmişte yaptığımız hatalar ve günahlar sebebiyle helâk etse veya geçmişteki imanımız, O'nun emirlerine boyun eğmemiz ve kendisine itaat etmemiz sebebiyle bizi esirgese de, peki söyler misiniz, inkârcıları kim kurtaracaktır? Yani geçmişte Rab'lerine karşı yaptıkları güzel bir iş bulunmadığı için merhamet edilme ümidi olmayan ve bağışlanmayı hak edecek bir itâatleri de bulunmayan kâfirleri Allah'ın azabından hangi şey kurtaracak? Yahut Allah'ın azabı kendilerine gelecek olsa, onları kim kurtaracak? Hz. Peygamber'e sanki şöyle denilmiştir: Bu gerçeği onlara söyle, çünkü onlar, kendilerini elem verici azaptan kurtaracak ümidiyle putlara tapıyorlardı. Ve Allah şöyle buyurur: O putlar kendilerini elem verici azaptan kurtaramayacaktır. En doğrusunu Allah bilir. ü“Eİ' PAY ez

Mülk 67:29

De ki: O, Rahmân'dır, biz O'na iman etmişizdir. Bu ilâhi beyanın şu anlama gelmesi muhtemeldir: Ölümü ve hayatı yaratan, birbiriyle âhenkli yedi göğü var eden, yeryüzünü size boyun eğdiren, gizliyi ve âşikâreyi bilen, o çok esirgeyici Allah'tır. Dolayısıyla burada gökleri ve yeri, ölümü ve hayatı, kulların ve kuşların fiillerini yaratan şanı yüce ve çok esirgeyici olan Allah'tır. Aziz ve Celil olan Allah'ın biz O'na iman ettik meâlindeki beyanı, sözünü ettiğimiz şeyleri yaratana iman ettik; O'nun benzeri ve denginin bulunmasından yüce olduğuna, her türlü ayıp ve kusurdan beri olduğuna inandık, anlamına gelir. Bu âyetteki “O” anlamına gelen “huve” kelimesi, İhlâs süresinde bahsedeceğimiz üzere Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden biri olabilir. Bu durumda buradaki huve ve Rahmân esmâ-i hüsnâdan iki isim olur. Biz, O'na güvenip dayanmışızdır. Muhtemeldir ki müşrikler çeşitli yollarla Resülullahı (s.a.) korkutuyorlardı. Bunun üzerine, kendisine biz O'na güvenip dayandık, demesi emredilmiştir. Yani O'na güvendik, bizi sizin şerrinizden koruyacak ve size karşı bize yardımcı olacak olan O'dur. Kimin düpedüz bir sapkınlık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız! Muhtemeldir ki müşrikler Hz. Peygamber'i (s.a.) dalâlete nispet etmiş, kendilerinin ise doğru yolda olduklarını ileri sürmüşlerdir. Kimin doğru yolda, kimin dalâlette olduğunu anlamak için Allah'ın âyetlerine bakınamışlardır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak kimin düpedüz bir sapkınlık içinde olduğunu yakında anlayacaksınız!, buyurmuştur; yani Cenâb-ı Hakk'ın azabı geldiğinde, bu da ölüm sırasında veya âhirette gerçekleşecektir.

Mülk 67:30

Buâyet, “Allah lütfettiği rızkı kesiverse, size rızık verebilecek olan kimdir?” meâlindeki âyetin bağlantısıdır. Burada da aynı şekilde suyunuz çekiliverse, size akarsuyu kim getirebilir? buyurmaktadır. Âyetteki “main” kelimesi, gözün farkedip gördüğü su demektir. En doğrusunu Allah bilir,

Kalem 68:1

“Nün” harfinin {eyi konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları bunun “balık” olduğunu söylemişlerdir. Cenâb-ı Hakk'ın “Zünnün'u da (Yünus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti”? meâlindeki beyanında olduğu gibi; Allah Teâlâ burada Yünus aleyhisselâmı “nün'a nispet etmiştir ki o, balık demektir. Cenâb-ı Hakk'ın “Kendisini balık (balina) ağzına aldı. Doğrusu o (bundan önce) kınanacak bir iş yapmıştı”? meâlindeki ilâhi beyanı görmez misin? Bazıları “nün”un mürekkep hokkası olduğunu söylemiştir. Böylesinin yaptığı bu tevil, âyetin ifade akışına uygun düşmektedir, çünkü yüce Allah âyet-i kerimede kalem ve onunla yazılanları zikretmiştir, geride başka bir şey kalmamıştır. “Nûn”un hokka olarak yorumlanması, onda bu mânaya işaret eden bir mânanın bulunmasından değil, ifadenin akışına uygun olmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları bunun Farsça “eknün küm” terkibinden, Arapça'laştırıldığını ve “dilediğini yap” anlamına geldiğini söylemiştir. İnsan başkasından ümidini kestiğinde ona “dilediğini yap” der. [ ]Bazi müfessirler de “nün” harfinin hurüf-i mukattaadan olduğunu söy- BEM lemiştir, kastedilen mâna da bu olsa gerektir, çünkü âyette kalem ve ardından onunla yazılan şey zikredilmiştir. Şüphe yok ki alfabenin harfleri kalemle yazılır ve satırlara dökülür. Netice olarak Allah Teâlâ, bu harfleri icat etmek, kalemi ve onunla yazılacak mürekkebi yaratmak süretiyle ' — Kalem süresi Mekki olup 52 âyettir. muazzam sanatını haber vermiştir. Çünkü bunlarla hikmetin bilgisine ve din ile dünya için gerekli olan her şeye ulaşılır. Bazı müfessirler ise Arapça alfabe harflerinden her birini, ya Allah'ın güzel isimlerinden biri veya O'nun isimlerinden birinin ilk harfi saymıştır. Ashâb-ı kirâmdan bazılarının da böyle söylediği rivayet edilmiştir. Eğer “nün” Cenâb-ı Hakk'ın isimlerinden bir isim ise onun üzerine yapılan yemin Allah Teâlâ'nın adı üstüne yapılmış bir yemin olur. Şayet bunun dışında zikrettiğimiz diğer yorumlardan biri ise bu durumda yemin, insanların ve maslahatlarının ana dayanağı üzerine yapılmış bir yemin olur. Biz daha önce yeminin hedeflenen şeyi pekiştirmek için yapıldığını söylemiştik'. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Zünnün'u da (Yünus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı” (el-

Kalem 68:2

Yukarıda yeminle vurgusu yapılan husus işte budur. Cenâb-ı Hak, Sen -Rabb'inin lütfu sayesinde- asla deli değilsin muhtevasına yemin etmiştir. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde yorumlanabilir: Birincisi, “Rabb'inin nimeti seni mecnün olmaktan korumuştur” Cenâb-ı Hak, “Allah'ın sana verdiği nimetler sayesinde sen deli değilsin” ifadesiyle Resül-i Ekremde delilik bulunmadığını belirtmiştir. Bu cümle “Allaha hamdolsun ki sen deli değilsin” demek gibidir, böylece onun deli olmadığı vurgulanmak istenir. İkincisi, “Sen nimete aldanıp da lehine ve aleyhine olan şeylere göre davranmaktan alıkoyduğu biri değilsin”. Nimetle deli olan nimetin yoldan çıkardığı ve kıyâmete azık hazırlamaktan alıkoyduğu kimsedir. Yahut da sen Rabb'inin nimetlerinden gafil değilsin, aksine onları hatırlamakta ve onlardan dolayı Allah Teâlâ'ya şükretmektesin. Deli, nimetten gafil olan ve onun şükrünü eda etmekten yüz çeviren kimsedir. [ ]Óte yandan kâfirler, Resülullah'ı deliliğe nispet ediyorlardı. Bu ya vahyin ağırlığından dolayı kendinden geçtiği ya da bedenini ve ruhunu tehlikeye attığı içindi. Çünkü o, yeryüzünde hiçbir kimse ile aynı düşünmüyordu, bunların arasında zorbalar ve firavunlar da vardı ve düşman olarak onların karşısında dikilmişti. Gücünün yetmediği kimselere muhalefet eden ve onların karşılarına düşman olarak dikilen kimse, bu dünyada deli kabul edilir. Allah Teâlâ her iki gruba da cevap vermiştir. Birinci gruba “De ki: ‘Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok”, Yani onun deli olduğunu nasıl söylersiniz! O, vahiy aldığı sırada yaşadığı kendinden geçmişlik halinden sıyrıldıktan sonra, size öyle hikmetler ve öğütler getiriyor ki insan ve cin filozofları benzerlerini getirmekten acizdir, delilerin alâmetlerinden olmadığı gibi, delilik halinde öğrenilecek şeyler de değildir. Çünkü deli, o kendinden geçme halinden ayıldıklarında öyle şeyler söyler ki bunlara aldıran da olmaz, değer veren de. Allah Teâlâ ikinci cevabını, nefsini ve canını tehlikeye attığı için onun deli olduğunu söyleyene vermiş ve şöyle beyan buyurmuştur: “O, ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimsedir”. Böylece Resülullah'ı, ruhunu ve bedenini tehlikeye atmaya sevkeden şeyin tebliğ ve uyarma görevi olduğunu haber vermiştir. O, kendisine emredileni hayatına mal olma tehlikesi taşısa bile yerine getirmektedir. Allah Teâlâ'ya hamdolsun ki firavunlar onu öldürmeye de, tuzak kurmaya da imkân bulamadılar. Aksine Cenâb-ı Hak, peygamberini onlara karşı muzaffer kıldı da firavunları öldürdü ve hilelerini boyunlarına doladı. Böylece onların deli olduğu sonucunu çıkardıkları nokta, Resül-i Ekrem'in (a.s.) peygamberliğinin bir kanıtı ve risâletinin bir delili haline geldi. Hidâyete erdiren sadece Allah'tır.

Kalem 68:3

Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah Teâlâ sana eziyet verecek bir minnette bulunmaz, ancak rahmet ve onurlandırma yoluyla iyilikte bulunur. Eziyet veren minnet Allah Teâlâ'nın şu beyanında olduğu gibidir: “Ey iman edenler! Malınızı başa kakmak ve incitmek süretiyle boşa çıkarmayın”!. Kimse sana eziyet verecek bir minnete sahip değildir. Bazıları “ayгa memnün” ifadesinin “kesintisiz” anlamında ET olduğunu söylemiştir. Yani senin mükâfatın yaptığın işlerle değerlendirilmez ki ameller kadar mükâfat verilsin, ameller kesilince mükâfat da kesilip yok olsun. Aksine senin ödülün, senin üzerine akar durur. Arap kelâmında denilir, yani mânası “ipi kestim” Bazıları ise “ayгa memnün” ifadesinin “hesapsız” anlamına geldiğini söylemiştir, yani biz sana verdiğimiz nimetleri sayıp hesap etmeyiz ki hesabın bitmesi ile onlar da bitsin.

Kalem 68:4

(Resülullah'ın (a.s.) Üstün Ahlâkı) Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin. Resül-i Ekrem'in üstün ahlâkı, Kur'ândır, yani onun ahlâkı, Kur'ân'ın onda gerçekleştirdiği terbiyedir. Şu ilâhi beyanlarda buyurulduğu gibi: “Kolaylığı seç, iyi olanı emret, cahillere aldırma!””; “Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav”, “Müminlere karşı alçak gönüllü ol”". Onun af yolunu tutması, iyiliği emretmesi, cahillerden yüz çevirmesi, kötülüğü iyilikle savması ve müminlere tevazu kanatlarını germesi, büyük ahlâk cümlesindendir. O, bütün bu vasıflarla Kur'ân'ın terbiyesi sayesinde bezendi. En doğrusunu Allah bilir. Bazı âlimler de şöyle demiştir: Üstün ahlâk İslâmdır. İslâm ise teslim olmak ve Allah'ın emrine boyun eğmektir. Şüphe yok ki Resül-i Ekrem, buna teslim olmuş, insanlar onun elinden, dilinden ve bütün eziyet türlerinden esenliğe kavuşmuşlardır. İşte bu, ahlâkın en büyüklerindendir. Resülullah'ın (a.s.) üstün ahlâka sahip olması şu esaslara dayanır. O, hem Allah'ın düşmanları, hem de dostları ve yardımcıları ile belli bir ilişkiyi sürdürmekle yükümlü tutulmuştur. Bunun yanında dünyayı reddetmek ve ondan el etek çekmekle; büyük, küçük, âlim, cahil olan, insanlar ve cinlere belli şekillerde davranmakla yükümlü tutulmuş, kendi hanımlarına karşı da münasip ölçülerle muamelede bulunmakla mükellef kılınmıştır. İşte bunca değişik insan ve cin grupları ile ilişki içinde olmakla yükümlü tutulan bir kimse, bunları ancak büyük bir ahlâka sahip olması halinde yapabilirdi. Bundan dolayı Allah Teâlâ, söz konusu muameleleri yürütmeye tahammül etmesi ve onlarla güzel bir şede buyurmuştur: “Nerdeyse kendini helâk edeceksin”; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. Hz. Peygamber'i bu sıkıntı ve büyük külfetleri göğüslemeye sevkeden şey, ahlâkının güzelliği, merhamet ve şefkatinin fazlahğıdır. Onun ahlâkının üstünlüğü kendisini, nefsâni güçlerine baskın gelmesinde gösterir. Ahlâkı kendisine o derece galip gelmişti ki, bu ahlâkı taşımakta aciz kalmış ve neredeyse helâk olacak raddeye gelmişti. Onun dışındaki insanların ahlâkları nefsâni güçleri karşısında aciz kalmış, nefisleri ahlâklarının kat kat ötesine geçmiş ve ahlâkları nefislerini dizginlemekte aciz kalmıştı. Bu zikrettiğimiz durum, üstün ahlâkta en son noktadır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür. --- Dipnotlar: kilde geçinebilsi için kendisine büyük bir ahlâk lütfetmiştir. [ ] Hatta O, üstün ahlâkına karşılık şu âyetlerde kınanmıştır: “Allah seni affetti de niçin onlara izin verdin?””; “Ey Peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram KШyoгѕип?"", Ayrıca Cenâb-ı Hak şöyle © “İyiliklekötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” 2 “Allah seni affetti de doğru söyleyenler sence belli olmadan ve kimlerin yalancı olduğunu bilmeden niçin onlara izin verdin?”.

Kalem 68:5

Câfer b. Harb şöyle demiştir: Âyette yer alan “el-meftân” kelimesini “sapkınlığına vurgun, hatasını beğenen ve cehaletine aşık olan” şeklinde açıklamıştır. Hasan-ı Basri ise, “el-meftün, şeytanın kendisiyle beraber olduğu kimsedir” demiştir. “el-meftün” kendisinde fitne olan kimsedir” de denilmiştir. Nitekim “5 Jax yo” denir, “aklı yoktur” mânası kastedilir”, Bazıları da şöyle demiştir: “Meftün” “kendisine azap uygulanmış” demektir, “O gün onlar ateşle sinanacaklar!”!š meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi, “azap edilirler” demektir. Âyet-i kerime Hasan-ı Basri'nin zikrettiği şekilde yorumlanacak olursa Allah Teâlâ şöyle demiş olmaktadır: “Hanginize azap edileceğini ve hanginizin sapık olduğunu bileceksiniz” Aynı âyet, “el-meftün” kelimesinin “fitne” kökünden geldiğini söyleyenlere göre ise “Hanginizin aldanmış olduğunu bileceksiniz” anlamına gelir. Bu âyeti, münafıkların, Hz. Peygamber'in iddia ettiği risâlet konusunda kendisini aldattığı mânasına da almaları mümkündür; bu durumda onlar Resül-i Ekrem'in aldandığını ve başkalarını da aldattığını zannederler; tıpkı münafıkların şöyle deyişi gibi: “Allah ve resülünün vâdleri, bizleri aldatmaktan ibaretmiş”” demeleri gibi. (JBize göre bu ilâhi beyanın tefsiri konusunda zorlamalara gitmeye gerek yoktur. Zira Allah Teâlâ “Aranızda hanginizin aklı bozuk olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler” buyurmaktadır. O, bu beyanını, hakkında münakaşa çıkmasına sebep olan şeye cevap olarak zikretmiştir. Münafıklar, Resülullah'ın (a.s.) “aklının bozuk” olduğunu iddia etmekteydiler, o da kendilerinin akıllarının bozuk olduğunu hatırlatıyordu. İşte bu âyet, “sen de göreceksin, onlar da görecekler” ifadesiyle aralarındaki tartışmaya cevap olarak gelmiştir. Münafıkların iddiaları, birkaç açıdan meydana geliyordu. Bazan Resül-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellemin sihirbaz olduğunu, bazan mecnun, bazan sapıtmış, bazan aklının bozuk olduğunu ve başka iddialarda bulunuyorlardı. Âyetin bu ithamlara cevap olarak nâzil olduğu kesinleştiğine göre şunu belirtmeliyiz ki tartışmaya yol açan şeyin ne olduğu bilinmeden cevabın da neyin cevabı olduğu bilinemez. En doğrusunu Allah bilir. Sanki tartışma dalâlet ve hidâyet üzerine meydana gelmiştir. Onlar, kendilerinin hidâyet üzere, Allah'a daha lâyık ve Resülullah'tan daha yakın olduklarını iddia ediyordu, Hz. Peygamber de onların dalâlette olduklarını, kendisinin ise hidâyet ve hak din üzere bulunduğunu iddia ediyordu. “el-Meftün” kelimesinin hemen ardından şu gelen âyette dalâletin ve hidâyetin zikredilmesi bunu göstermektedir.

Kalem 68:6

Câfer b. Harb şöyle demiştir: Âyette yer alan “el-meftân” kelimesini “sapkınlığına vurgun, hatasını beğenen ve cehaletine aşık olan” şeklinde açıklamıştır. Hasan-ı Basri ise, “el-meftün, şeytanın kendisiyle beraber olduğu kimsedir” demiştir. “el-meftün” kendisinde fitne olan kimsedir” de denilmiştir. Nitekim “5 Jax yo” denir, “aklı yoktur” mânası kastedilir”, Bazıları da şöyle demiştir: “Meftün” “kendisine azap uygulanmış” demektir, “O gün onlar ateşle sinanacaklar!”!š meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi, “azap edilirler” demektir. Âyet-i kerime Hasan-ı Basri'nin zikrettiği şekilde yorumlanacak olursa Allah Teâlâ şöyle demiş olmaktadır: “Hanginize azap edileceğini ve hanginizin sapık olduğunu bileceksiniz” Aynı âyet, “el-meftün” kelimesinin “fitne” kökünden geldiğini söyleyenlere göre ise “Hanginizin aldanmış olduğunu bileceksiniz” anlamına gelir. Bu âyeti, münafıkların, Hz. Peygamber'in iddia ettiği risâlet konusunda kendisini aldattığı mânasına da almaları mümkündür; bu durumda onlar Resül-i Ekrem'in aldandığını ve başkalarını da aldattığını zannederler; tıpkı münafıkların şöyle deyişi gibi: “Allah ve resülünün vâdleri, bizleri aldatmaktan ibaretmiş”” demeleri gibi. (JBize göre bu ilâhi beyanın tefsiri konusunda zorlamalara gitmeye gerek yoktur. Zira Allah Teâlâ “Aranızda hanginizin aklı bozuk olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler” buyurmaktadır. O, bu beyanını, hakkında münakaşa çıkmasına sebep olan şeye cevap olarak zikretmiştir. Münafıklar, Resülullah'ın (a.s.) “aklının bozuk” olduğunu iddia etmekteydiler, o da kendilerinin akıllarının bozuk olduğunu hatırlatıyordu. İşte bu âyet, “sen de göreceksin, onlar da görecekler” ifadesiyle aralarındaki tartışmaya cevap olarak gelmiştir. Münafıkların iddiaları, birkaç açıdan meydana geliyordu. Bazan Resül-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellemin sihirbaz olduğunu, bazan mecnun, bazan sapıtmış, bazan aklının bozuk olduğunu ve başka iddialarda bulunuyorlardı. Âyetin bu ithamlara cevap olarak nâzil olduğu kesinleştiğine göre şunu belirtmeliyiz ki tartışmaya yol açan şeyin ne olduğu bilinmeden cevabın da neyin cevabı olduğu bilinemez. En doğrusunu Allah bilir. Sanki tartışma dalâlet ve hidâyet üzerine meydana gelmiştir. Onlar, kendilerinin hidâyet üzere, Allah'a daha lâyık ve Resülullah'tan daha yakın olduklarını iddia ediyordu, Hz. Peygamber de onların dalâlette olduklarını, kendisinin ise hidâyet ve hak din üzere bulunduğunu iddia ediyordu. “el-Meftün” kelimesinin hemen ardından şu gelen âyette dalâletin ve hidâyetin zikredilmesi bunu göstermektedir.

Kalem 68:7

7. “Doğrusu, yolundan sapan kimseyi en iyi bilen Rabb'indir; hidâyete erenleri de en iyi bilen Odur." Sanki bu âyetler, cevaplanması gereken hususlara Allah Teâlâ tarafından Hz. Peygamber adına cevap olarak indirilmiş gibidir. Fakat Cenâb-ı Hak, peygamberine onların söylediklerinin üzerinde durmama ve kendilerine cevap yetiştirmekle meşgul olmama yükümlülüğü getirdiği için, “en iyi bilen Rabbindir” ifadesi ile onun adına cevap vermeyi bizzat kendisi üstlenmiştir: En iyl bilen Rabb'indir, yani sizler biliyorsunuz ki Rabb'iniz yolundan sapan klınseyl en iyl bilendir, hidâyete erenleri de en iyi bilen O'dur. İşte bunu size açıklayacağız,

Kalem 68:8

8. “Su halde, seni yalancılıkla itham edenlere boyun eğme! 2 Aziz ve Celil olan Allah başka bir âyette ise “Onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre boyun eğme”” buyurmuştur. “Şu halde, seni yalancılıkla itham edenlere boyun eğme!” meâlindeki beyanda, Allah Teâlâ tarafından tasdik edenlere itaat etmesi şeklinde Resülullah'a (a.s.) verilmiş bir emir yoktur. Çünkü kendisini doğrulayıp iman eden kimsenin Resülullah'ın önüne gelip, peygamberin herhangi bir şeyi kendisi emretmesi, yasaklaması ve kendisine itaat etmeye çağırması mümkün değildir. Bunun yerine kişi Resülullah'ın emir ve yasağına bakar, emrini yerine getirir ve davet ettiği hususlarda ona itaat eder. Resül-i Ekrem'i inkâr edene gelince, onu kendisine itaat etmeye davet eder. Allah Teâlâ yalancılıkla itham edene itaatı yasaklarken özellikle “mükezzib” kavramını kullanmıştır, çünkü itaate çağırmak, tasdik eden sebebiyle değil yalancılıkla itham eden sebebiyle yapılır. Nitekim, Şu halde, seni yalancılıkla itham edenlere boyun eğme! meâlindeki ilâhi buyruk tasdik edene itaati emretmeyi içermez. Bu âyet-i kerimenin ifadesi, Cenâb-ı Hakk'ın “Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın”! meâlindeki beyanına benzer. Bu ifadeden kişinin fakirlik korkusu olmadığı takdirde çocuklarını öldürebileceği hükmü çıkmaz. Şu kadar ki Allah Teâlâ, özellikle “fakirlik korkusu” durumunu zikretmiştir, çünkü insanları çocuklarını öldürmeye sevkeden bu durumdu, yoksa fakirlikten emin olduklarında onları öldürmeye yeltenir değillerdi. Bu husus, bir şeyin özellikle zikredilmiş olmasını, onun bulunmadığı durumda aksi hükmün geçerli olduğuna delil sayanlara ait düşüncenin bâtıl olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. “Yalancılıkla itham edenler” Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerini, veya birliğini, yahut peygamberlerini yada öldükten sonra dirilmeyi yalan sayanlardır. Bu ilâhi beyanın İslâmiyet'in ilk dönemlerine ait olması mümkündür; zira kendisine sağlayacakları mali imkânlar sayesinde onlara uyum sağlayacağını umuyorlardı. Dolayısıyla âyetteki yasaklama bu zamanla ilgili olabilir. Ancak Resül-i Ekrem'in İslâm dinindeki kararlılığı ve Allah'ın emrine bağlılığı ortaya çıktıktan sonra artık onlara itaat etme ihtimali veya endişesi kalmamıştır ki “Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret; onlardan hiçbir günahkara yahut nanköre boyun bundan menedilmiş olsun. Onların Resülullah'ı (a.s.) davet etmelerinin, bir sonraki âyette zikredilecek “İsterler ki sen tâviz veresin, onlar da tâviz versinler” meâlindeki durumla ilgili olması da mümkündür. Âyet metninde geçen “müdâhene” sözde yumuşaklık ve gevşeklik anlamındadır. [ yandan Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem onların ilâhları hakkında kötü şeyler söyler, bu ilâhlara ibadet etmelerini akılsızlık sayar, akıllı olmadıklarını ve cahillik ettiklerini ifade ederdi. Onlarsa kendisinde tenkit edecek bir nokta bulamıyorlardı. Bu sebeple onu, bazan yalancılığa, bazan akılsızlığa, bazan da sihirbazlığa nispet ederlerdi; onu gördüklerinde de alaya alırlardı. Evet Resülullah'ın kendilerini akılsızlığa nispet etmesi ve putlarını eleştirmesine mukabil onlar da sözü edilen hususlarla kendisini eleştiriyordu; ne var ki müşrikler Resül-i Ekrem'in yalancı, sihirbaz ve kâhin olmadığını da biliyorlardı. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına bakmaz mısın; “(Resülüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar” yüce Allah bu beyanında onların Hz. Peygamber'i bir yalanını yakaladıkları için yalancı saymadıklarını, aksine kendisini güvenilir ve dürüst olarak tanıdıklarını, ondan gerçek dışı hiçbir şeye vâkıf olmadıklarını haber vermektedir; şu halde kendilerini yalanlamaya ve alaya almaya sevkeden asıl unsurun ilâhları hakkında kötü şeyler söylemesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “İnkâr edenler seni gördükleri zaman, -Rahmân'ın kitabını inkâr edenlerin tâ kendileri olarakİlâhlarınızı diline dolayan bu mu? diye mutlaka alay ederler”” buyrulmaktadır. Dolayısıyla onların bu hareketleri Resülullah'ın (a.s.) yaptığına karşılık vermek içindi.

Kalem 68:9

9, “İsterler ki, sen tâviz veresin, onlar da tâviz versinler.” Allah Teâlâ'nın bu âyeti -inşallah- şu anlamdadır: Şayet sen onların ilâhları hakkında kötü söylemeyi ve akıllılarını hafif saymayı bırakırsan, onlar da sana ceki âyetin mânası şöyle olur: Seni yalancılıkla itham edenlere tâviz vermene yönelik davetlerinde itaat etme. Onlar sana tâviz verseler hak yola girmiş olurlar, bunu terkettiklerinde ise kabul etmeleri gereken hakkı terketmiş olurlar. Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise onlara tâviz verse, hak yoldan çıkmış olur. Zaten bu yüzden tâviz vermesi yasaklanmıştır. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: İsterler ki sen tâviz veresin, onlar da tâviz versinler [ ]yani isterler ki, “sen din olarak benimsediğini bırakasın onlar da dinlerini bıraksınlar” Ama bu doğru değildir, çünkü Hz. Peygamber dinini bıraktığı takdirde kâfir olur, onlar dinlerini bıraktıklarında müslüman olurlar. Dolayısıyla tâvize davet etmelerine ve bunu istemelerine sebep olan aralarındaki farklılık devam edip gider. Çİ çer geç EV

Kalem 68:10

Olur olmaz yemin eden, aşağılık kimselere sakın boyun eğme. Bu âyetlerin Mekke toplumunda itibarlı belirli bir şahsa işaret ettiği ve o kişinin de Velid b. Muğire el-Mahzümi” olduğu söylenmiştir. Ancak belli bir şahsa işaret edildiğinde Arapçada “herkes” anlamına gelen lafzı kullanılıp da Alabildiğine yemin eden, aşağılık kimselere sakın boyun eğme denilmez; “alabildiğine yemin eden ve aşağılık olan” ifadesi tek kişiden başkası değildir. Bu sebeple âyetin mânası, “Bu adama ve bu vasıfların bulunduğu hiç kimseye sakın boyun eğme!” şeklindedir. Öte yandan kişinin Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr şeklinde anılması, yaşanan âlemde yerme ve sövme kabilinden bir ifadedir. Çünkü kişinin işlediği hayasızlık ve kötülüklerle anılması onu yermek ve sövmek demektir, Allah ve resülü ise bir insana sövmeyecek kadar yücedir. Netice olarak âyet, Velid b. Muğire'nin hayâsızlıklarını ortaya koymak için değil, onun benzerlerine tâbi olmayı engellemek ve bunu yapanı azarlamak içindir. Velid b. Muğire, kâfirlerin elebaşılarından ve dünyalık imkânları geniş olanlarından birisiydi. Dolayısıyla insanlar, Velid'in Allah yolundan alıkoyma konusunda yaptığı davette kendisine tâbi oluyor ve boyun eğiyorlardı. Allah Teâlâ insanları böylelerine uymaktan uzak kılmak için bu hususları zikretmiş ve açıklamıştır. Çünkü bu özelliklere sahip olan bir kimseye aklı başında olan hiçbir kimsenin nefsi tâbi olmaz ve fıtratı da böylesine itaat etmenin yükünü çekmez. Böylece insanları Allah yolundan alıkoyamaz. Onun zikredilen ayıplarla tanıtılması, insanları ona itaat etmekten alıkoyar. [ ]Netice olarak söz konusu hususlar, yerme ve sövmeden herhangi bir fayda sağlamak için değil, bu yönün ortaya konulması için zikredilmiştir. Benzer şekilde Ebü Leheb'in de helâk, hüsran ve yaptığı hayâsızlıklarla anılması, insanları ona tâbi olmaktan sakındırmak amacına yönelikti. Ayrıca bu âyette Tebbet süresinde -inşallahaçıklayacağımız üzere Hz. Muhammed'in (a.s.) nübüvvetine delil vardır. Âyet metninde geçen “mehin” kelimesi, “zâf”” anlamına gelen “mehânet”, “mihne” ve “vehn” kökünden türemiştir. Daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr kimseler. Daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lif götürüp getiren, sürekli olarak iyiliği engelleyen, saldırgan ve günahkâr” oldukları için aşağılık olmayı hak etmiş olabilirler. Bunların tamamı mehin kelimesinin tefsiri olur. Şayet böyle ise mehin burada “mehânet” kökünden türemiş olur. Şunu da belirtmek gerekir ki Resülullah'ın (a.s.) bu vasıflara sahip olan birisine itaat etmesi ve kalbinin ona meyletmesinden endişe edilmesi mümkün değildir. Her ne kadar burada ona işaret edilse de yasaklık başka bir amaç içindir. Olur olmaz yemin eden, aşağılık beyanının, sözün tamamı olması mümkündür. Bu durumda daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren cümlesi yeni bir ifadenin başlangıcı olur. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, her saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert kimseye itaat etme! “Hemz” kelimesinin açıklaması - Allah'ın izniyle- Hümeze süresinin tefsirinde yapılacaktır. “Durmadan lâf götürüp getiren” kardeşleri birbirinden ayırmaya çalışan ve aralarını bozan kimsedir. “İyiliği hep engelleyen” için bazıları şöyle demiştir: O dışarıdan yanına gelen insanları Resülullah'a tâbi olmaktan alıkoyarak “O, sapık ve saptırıcıdır” diyen kişidir. Bu sebeple onun için “İyiliği hep engelleyen” ifadesi kullanılmıştır. Bazıları, oğlunun Resülullah'ın (a.s.) meclisine gidip gelmesini engelliyordu demişlerdir. Onun iyiliği engellemesi, malı üzerinde vacip olan hakları eda etmekten kaçınması anlamına da gelebilir. Mu'ted, Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyen ya da kendi nefsine zulmeden kimse, “esim” ise kendisini günaha sokan fiilleri işleyen demektir. --- Dipnotlar: “Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr kimselere sakın boyun eğme” meâlindeki beyan hakkında Ferrâ şu açıklamayı yapmıştır: Burada “el-mehin” günahkâr demektir. Ebü İshak ise kelimenin “el-mehâne” kökünden “fail” kalıbında bir kelime olduğunu ve mânasının “azlık” anlamına geldiğini belirtmiştir. Ebü İshak açıklamalarına devamla kelimenin buradaki anlamının “Görüş ve bir şeyi diğerinden ayırma gücünde (temyiz) olan azlık” olduğunu belirtmiştir. “Raculün mehin” “az ve zayıf sudan yaratılmış adam “ demektir. “el-Vehn” iş, durum ve kemik vb. şeylerde zâf anlamına gelir demiştir.

Kalem 68:11

Olur olmaz yemin eden, aşağılık kimselere sakın boyun eğme. Bu âyetlerin Mekke toplumunda itibarlı belirli bir şahsa işaret ettiği ve o kişinin de Velid b. Muğire el-Mahzümi” olduğu söylenmiştir. Ancak belli bir şahsa işaret edildiğinde Arapçada “herkes” anlamına gelen lafzı kullanılıp da Alabildiğine yemin eden, aşağılık kimselere sakın boyun eğme denilmez; “alabildiğine yemin eden ve aşağılık olan” ifadesi tek kişiden başkası değildir. Bu sebeple âyetin mânası, “Bu adama ve bu vasıfların bulunduğu hiç kimseye sakın boyun eğme!” şeklindedir. Öte yandan kişinin Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr şeklinde anılması, yaşanan âlemde yerme ve sövme kabilinden bir ifadedir. Çünkü kişinin işlediği hayasızlık ve kötülüklerle anılması onu yermek ve sövmek demektir, Allah ve resülü ise bir insana sövmeyecek kadar yücedir. Netice olarak âyet, Velid b. Muğire'nin hayâsızlıklarını ortaya koymak için değil, onun benzerlerine tâbi olmayı engellemek ve bunu yapanı azarlamak içindir. Velid b. Muğire, kâfirlerin elebaşılarından ve dünyalık imkânları geniş olanlarından birisiydi. Dolayısıyla insanlar, Velid'in Allah yolundan alıkoyma konusunda yaptığı davette kendisine tâbi oluyor ve boyun eğiyorlardı. Allah Teâlâ insanları böylelerine uymaktan uzak kılmak için bu hususları zikretmiş ve açıklamıştır. Çünkü bu özelliklere sahip olan bir kimseye aklı başında olan hiçbir kimsenin nefsi tâbi olmaz ve fıtratı da böylesine itaat etmenin yükünü çekmez. Böylece insanları Allah yolundan alıkoyamaz. Onun zikredilen ayıplarla tanıtılması, insanları ona itaat etmekten alıkoyar. [ ]Netice olarak söz konusu hususlar, yerme ve sövmeden herhangi bir fayda sağlamak için değil, bu yönün ortaya konulması için zikredilmiştir. Benzer şekilde Ebü Leheb'in de helâk, hüsran ve yaptığı hayâsızlıklarla anılması, insanları ona tâbi olmaktan sakındırmak amacına yönelikti. Ayrıca bu âyette Tebbet süresinde -inşallahaçıklayacağımız üzere Hz. Muhammed'in (a.s.) nübüvvetine delil vardır. Âyet metninde geçen “mehin” kelimesi, “zâf”” anlamına gelen “mehânet”, “mihne” ve “vehn” kökünden türemiştir. Daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr kimseler. Daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lif götürüp getiren, sürekli olarak iyiliği engelleyen, saldırgan ve günahkâr” oldukları için aşağılık olmayı hak etmiş olabilirler. Bunların tamamı mehin kelimesinin tefsiri olur. Şayet böyle ise mehin burada “mehânet” kökünden türemiş olur. Şunu da belirtmek gerekir ki Resülullah'ın (a.s.) bu vasıflara sahip olan birisine itaat etmesi ve kalbinin ona meyletmesinden endişe edilmesi mümkün değildir. Her ne kadar burada ona işaret edilse de yasaklık başka bir amaç içindir. Olur olmaz yemin eden, aşağılık beyanının, sözün tamamı olması mümkündür. Bu durumda daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren cümlesi yeni bir ifadenin başlangıcı olur. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, her saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert kimseye itaat etme! “Hemz” kelimesinin açıklaması - Allah'ın izniyle- Hümeze süresinin tefsirinde yapılacaktır. “Durmadan lâf götürüp getiren” kardeşleri birbirinden ayırmaya çalışan ve aralarını bozan kimsedir. “İyiliği hep engelleyen” için bazıları şöyle demiştir: O dışarıdan yanına gelen insanları Resülullah'a tâbi olmaktan alıkoyarak “O, sapık ve saptırıcıdır” diyen kişidir. Bu sebeple onun için “İyiliği hep engelleyen” ifadesi kullanılmıştır. Bazıları, oğlunun Resülullah'ın (a.s.) meclisine gidip gelmesini engelliyordu demişlerdir. Onun iyiliği engellemesi, malı üzerinde vacip olan hakları eda etmekten kaçınması anlamına da gelebilir. Mu'ted, Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyen ya da kendi nefsine zulmeden kimse, “esim” ise kendisini günaha sokan fiilleri işleyen demektir. --- Dipnotlar: “Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr kimselere sakın boyun eğme” meâlindeki beyan hakkında Ferrâ şu açıklamayı yapmıştır: Burada “el-mehin” günahkâr demektir. Ebü İshak ise kelimenin “el-mehâne” kökünden “fail” kalıbında bir kelime olduğunu ve mânasının “azlık” anlamına geldiğini belirtmiştir. Ebü İshak açıklamalarına devamla kelimenin buradaki anlamının “Görüş ve bir şeyi diğerinden ayırma gücünde (temyiz) olan azlık” olduğunu belirtmiştir. “Raculün mehin” “az ve zayıf sudan yaratılmış adam “ demektir. “el-Vehn” iş, durum ve kemik vb. şeylerde zâf anlamına gelir demiştir.

Kalem 68:12

Olur olmaz yemin eden, aşağılık kimselere sakın boyun eğme. Bu âyetlerin Mekke toplumunda itibarlı belirli bir şahsa işaret ettiği ve o kişinin de Velid b. Muğire el-Mahzümi” olduğu söylenmiştir. Ancak belli bir şahsa işaret edildiğinde Arapçada “herkes” anlamına gelen lafzı kullanılıp da Alabildiğine yemin eden, aşağılık kimselere sakın boyun eğme denilmez; “alabildiğine yemin eden ve aşağılık olan” ifadesi tek kişiden başkası değildir. Bu sebeple âyetin mânası, “Bu adama ve bu vasıfların bulunduğu hiç kimseye sakın boyun eğme!” şeklindedir. Öte yandan kişinin Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr şeklinde anılması, yaşanan âlemde yerme ve sövme kabilinden bir ifadedir. Çünkü kişinin işlediği hayasızlık ve kötülüklerle anılması onu yermek ve sövmek demektir, Allah ve resülü ise bir insana sövmeyecek kadar yücedir. Netice olarak âyet, Velid b. Muğire'nin hayâsızlıklarını ortaya koymak için değil, onun benzerlerine tâbi olmayı engellemek ve bunu yapanı azarlamak içindir. Velid b. Muğire, kâfirlerin elebaşılarından ve dünyalık imkânları geniş olanlarından birisiydi. Dolayısıyla insanlar, Velid'in Allah yolundan alıkoyma konusunda yaptığı davette kendisine tâbi oluyor ve boyun eğiyorlardı. Allah Teâlâ insanları böylelerine uymaktan uzak kılmak için bu hususları zikretmiş ve açıklamıştır. Çünkü bu özelliklere sahip olan bir kimseye aklı başında olan hiçbir kimsenin nefsi tâbi olmaz ve fıtratı da böylesine itaat etmenin yükünü çekmez. Böylece insanları Allah yolundan alıkoyamaz. Onun zikredilen ayıplarla tanıtılması, insanları ona itaat etmekten alıkoyar. [ ]Netice olarak söz konusu hususlar, yerme ve sövmeden herhangi bir fayda sağlamak için değil, bu yönün ortaya konulması için zikredilmiştir. Benzer şekilde Ebü Leheb'in de helâk, hüsran ve yaptığı hayâsızlıklarla anılması, insanları ona tâbi olmaktan sakındırmak amacına yönelikti. Ayrıca bu âyette Tebbet süresinde -inşallahaçıklayacağımız üzere Hz. Muhammed'in (a.s.) nübüvvetine delil vardır. Âyet metninde geçen “mehin” kelimesi, “zâf”” anlamına gelen “mehânet”, “mihne” ve “vehn” kökünden türemiştir. Daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr kimseler. Daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lif götürüp getiren, sürekli olarak iyiliği engelleyen, saldırgan ve günahkâr” oldukları için aşağılık olmayı hak etmiş olabilirler. Bunların tamamı mehin kelimesinin tefsiri olur. Şayet böyle ise mehin burada “mehânet” kökünden türemiş olur. Şunu da belirtmek gerekir ki Resülullah'ın (a.s.) bu vasıflara sahip olan birisine itaat etmesi ve kalbinin ona meyletmesinden endişe edilmesi mümkün değildir. Her ne kadar burada ona işaret edilse de yasaklık başka bir amaç içindir. Olur olmaz yemin eden, aşağılık beyanının, sözün tamamı olması mümkündür. Bu durumda daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren cümlesi yeni bir ifadenin başlangıcı olur. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, her saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert kimseye itaat etme! “Hemz” kelimesinin açıklaması - Allah'ın izniyle- Hümeze süresinin tefsirinde yapılacaktır. “Durmadan lâf götürüp getiren” kardeşleri birbirinden ayırmaya çalışan ve aralarını bozan kimsedir. “İyiliği hep engelleyen” için bazıları şöyle demiştir: O dışarıdan yanına gelen insanları Resülullah'a tâbi olmaktan alıkoyarak “O, sapık ve saptırıcıdır” diyen kişidir. Bu sebeple onun için “İyiliği hep engelleyen” ifadesi kullanılmıştır. Bazıları, oğlunun Resülullah'ın (a.s.) meclisine gidip gelmesini engelliyordu demişlerdir. Onun iyiliği engellemesi, malı üzerinde vacip olan hakları eda etmekten kaçınması anlamına da gelebilir. Mu'ted, Allah'ın koyduğu sınırları çiğneyen ya da kendi nefsine zulmeden kimse, “esim” ise kendisini günaha sokan fiilleri işleyen demektir. --- Dipnotlar: “Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr kimselere sakın boyun eğme” meâlindeki beyan hakkında Ferrâ şu açıklamayı yapmıştır: Burada “el-mehin” günahkâr demektir. Ebü İshak ise kelimenin “el-mehâne” kökünden “fail” kalıbında bir kelime olduğunu ve mânasının “azlık” anlamına geldiğini belirtmiştir. Ebü İshak açıklamalarına devamla kelimenin buradaki anlamının “Görüş ve bir şeyi diğerinden ayırma gücünde (temyiz) olan azlık” olduğunu belirtmiştir. “Raculün mehin” “az ve zayıf sudan yaratılmış adam “ demektir. “el-Vehn” iş, durum ve kemik vb. şeylerde zâf anlamına gelir demiştir.

Kalem 68:13

Bu âyette yer alan kaba, sert, aşırı katı kalpli, çok zâlim anlamındadır. Bunun hayasız, âdi karakterli kimse olduğu da söylenmiştir. Mücâhid, utul kelimesinin insanlara çok sert davranan çok kötü anlamında olduğunu söylemiştir. Bir rivayete göre Hz. Peygamber (a.s.) “Cevvâz, ca'zari, utul ve zenim olan kimse cennete giremez” deyince müslümanlardan birisi “Yâ Resülallah! Cevvâz, ca'zari, utul ve zenim ne demektir?” diye sormuş, Resülullah (a.s.) da şöyle cevap vermiştir: “Cevvâz, malı istif edip kimseye vermeyendir. Onu, alev alev yanan, derileri kavurup soyan cehennem ateşi çağırır”, Ca'zari, kaba ve katı kalpli olandır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Sen onlara sırf Allah'ın lütfu sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi”? buyurmuştur. “Utul”, güçlü kuvvetli, karnı geniş, sağlığı yerinde, çok yiyen ve çok içen, yiyecek ve içecek darlığı çekmeyen ve insanlara çok zulmedendir. “Zenim” Resülullah (a.s.) Meâric süresinin 15 ilâ 18. âyetlerine atıf yapmaktadır: “Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Haktan yüz çevirip uzaklaşmak isteyeni ve mal toplayıp üstüne oturanı kendine çağırır” (elTE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ ise nesepsiz, bir topluluğa eklenen ve onların nesebine katılan kimsedir””. Bu açıklamalarına şairin şu sözlerini delil getirmişlerdir: [ ]Zenim, babası kim bilinmeyendir Annesi iffetsiz ve soysuz olandır Başka birisi de şöyle demiştir: Zenim, insanlar arasında fazlalık olarak bilinir Et kabına ayakların eklendiği gibi” Bazıları (Velid b. Muğire el-Mahzümi'nin) “kulağının kökünde yarık bulunup onunla bilindiğini, söylemiştir. Âlimlerin bir kısmı da zenim kötülükte simge olan kişidir görüşünü ileri sürmüştür. Burada şöyle bir soru ileri sürülebilir: ‘Utul kelimesinin yorumu hadiste zikredilen, zenimin anlamı da babasız gayrimeşru çocuk veya zikredilen alâmet olduğuna ve kişinin bu sıfatlarda herhangi bir dahli de bulunmadığına göre nasıl olur da söz konusu vasıflarla ayıplanır? Kişi kendisinin rolü olmayan niteliklerle değil, sadece yaptıklarıyla ayıplanır. Bu soruya iki açıdan cevap verilir. Birincisi, zikredilen ayıplar, anılan şahsın bizzat kendisinde bulunduğu için değil, insanları ona tâbi olmaktan alıkoymak için zikredilmiştir. Çünkü insanların asli yapısı, zikri geçen ayıpları taşıyan ve bunun yanında “utul zenim” olan kimseye tâbi olmaktan kaçınır. Dolayısıyla onun ayıplanmasının faydası, bizâtihi o kişiyi ayıplamak değil, bunun üzerine bina edilen zikrettiğimiz hikmetlerdir. İkincisi ise ilgili şahsın aslının zikredilmesi, kötü fiillerinin kinâye yoluyla anlatımıdır. Böylelikle aslın kötü olmasının, insanı kötü fiilleri yapmaya davet ettiği, aslın iyi, güzel ve temiz olmasının da insanı güzel ahlâka ve razı olunan fiillere davet ettiğinin bilinmesi amaçlanmıştır.

Kalem 68:14

Serveti ve çocukları var diye. Bu âyet, ona tâbi olanların, serveti ve çocuklarının çokluğundan dolayı tâbi olduklarını haber vermektedir. Bunun sebebi, insanda mal çokluğunun halkın kalbini ona hürmet etmeye sevkeden şeylerden birisi olmasındandır. Zayıf insanların kalplerinin malından dolayı ona meyletmemesi için, onun ayıp ve kötülükleri zikredilmiştir. Netice olarak Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Bu kişi, Cenâb-ı Hakk'ın bu vasıflarla nitelediği bir insan olduğu halde nasıl olup da ona tâbi olmaktadırlar. Cenâb-ı Hak, daha sonra şu ifadelerle o kişinin Resülullah'a (a.s.) yaptığı muameleyi haber vermektedir.

Kalem 68:15

der? Âyetin ifadesi görünürde genel ise de Allah Teâlâ bununla umum kastetmemiştir. Çünkü “Öncekilerin masalları!” ifadesi bütün âyetler için değil, sadece geçmiş ümmetlerin haberlerinin anlatıldığı âyetler içindir. Peygamberliğin ispatına, tevhide ve öldükten sonra dirilmeye delâlet eden âyetler kişiye okunduğunda ise, O'nun bu konular hakkındaki beyanı Müddessir süresinde kâfirin sözü olarak naklettiği şu söz gibidir: “Bu Kur'ân olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değildir”, Âyet, kesin olarak bilinmedikçe, genellik ifade eden ibarenin zâhirine inanmanın gerekli olmadığının delilildir. En doğrusunu Allah bilir.

Kalem 68:16

Âyetin “Ona kendisinden ayrılmayacak bir leke vuracağız” anlamına geldiği söylenmiştir”?. Söz konusu damganın, her görenin bilmesi ve hatırlaması, onunla (Velid b. Muğire) arkadaşlık yapmaktan kaçınması için dünyada iken vurulması mümkündür. Bu açıdan söz konusu durum onun için bir “leke” haline gelir. Dolayısıyla bu ifade, Resülullah'ı (a.s.) sıkıntıya sokmasının şiddeti ve ona verdiği eziyetin büyüklüğünden dolayı cezalandırma şekline getirilmiştir. Bunun âhirette olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak, onun cezasını artırmak için, kıyâmet günü burnuna, onu diğerlerinden ayıracak ve tanıtacak bir işaret koyabilir. Tıpkı faiz yiyenlere kıyâmet gününde tanınacakları bir işaret koyması gibi: “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar”, Cenâb-ı Hakk'ın özellikle kâfirlerin arasında burnunu (yok edercesine) damgalaması da mümkündür, böylece O, burunsuz olarak haşredilir. Çünkü diğer kâfirlerin kıyâmet günü dilsiz fakat kör ve sağır olarak haşredilecekleri zikredilmiş”, burunları hakkında bir şey belirtilmemiştir. Dolayısıyla söz konusu kişinin burunsuz olarak haşredilmesi mümkündür. Bu ise çirkinlikte en ileri durumdur. En doğrusunu Allah bilir. Kpa 23 üre rim aşağ

Kalem 68:17

17-18, “Şüphesiz biz, vaktiyle “bahçe sahipleri'ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani o bahçe sahipleri, bir kayıt koymaksızın sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi.” Şüphesiz biz, vaktiyle “bahçe sahipleri'ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi; bahçe sahipleri yoksullara iyilik yapmakla imtihan edildikleri gibi, Mekkeliler de Resülullah'a (a.s.) tâbi olanlara iyilik yapmakla imtihan edilmiştir. Daha sonra Allah Teâlâ, bahçe sahipleri yoksullara iyilik yapmaktan kaçındıkları ve bu emri yerine getirmekten geri durdukları için adı geçen belâyı hak ettiklerini haber vermektedir”. Yine O, Mekkelilere, Muhammed aleyhisselâma tâbi olanlara iyilik yapmadıkları takdirde, bahçe sahiplerinin başına gelenin kendilerinin de başına da geleceğini belirtmiştir. Nitekim Mekkeliler, yardım etmekten kaçınmışlar [ ]ve Hz. Yüsuf dönemindeki gibi yıllarca leş ve pislik yemeye mecbur olacak kadar kıtlık belâsına mâruz kalmışlardır”, Öte yandan bahçe sahiplerine âfet dokunduğunu kesin olarak anlayınca (tövbe edip) Allah'a yönelmişler ve kötülüklerini terketmişlerdi. Allah Teâlâ da onların tövbelerini kabul ederek belâyı kaldırmıştı. Mekkeliler ise haddi aşmaya devam ederek tövbe etmemişlerdir. Yüce Allah da dünyada onları Bedir'de öldürmek süretiyle intikam almış, âhirette de kendilerine azap verecektir. Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Cenâb-ı Hakk'ın Mekkelilere şeref verip yüceltmesinin ve insanların yüzünü kendilerine çevirmesinin ardından kendilerini Resülullah'ı yüceltmeleri ve ona hürmet etmeleri yoluyla imtihana tâbi tutmuştur. Fakat onlar Resül-i Ekreme karşı iyi davranmayınca 5 Devam eden âyetlere bakınız. akıbetleri zikrettiğimiz şekilde oldu. Yine O, bahçe sahiplerine bolluk vermiş ve ellerindeki nimetleri başkalarıyla paylaşmalarını isteyerek kendilerini bu bollukla imtihan etmişti. Onlar söz konusu paylaşımı yapmayınca kendilerine verilen nimet alınmak süretiyle cezalandırılmış, Mekkeliler de izzetleri alınmak, açlık ve korkuya mâruz bırakılmak süretiyle cezalandırılmıştır”. En doğrusunu Allah bilir. Sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi. “Musbihin”, yani sabaha nispet edilen vaktin başlangıcı. İşaret edilen vakit gecenin sonudur, tıpkı akşamın ilk vakti için “mümsin” denilmesi gibi. Durum böyle olunca mahsul toplama geceleyin olmaktadır. Şu ilâhi beyana bakmaz mısın: “Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın”, Onlar gece bittikten sonra fakirleri oradan menedemiyorlardı. [Yeminlerde İnşallah Demenin Hükmü] (Allah izin verirse gibi) bir kayıt koymaksızın. Yani “inşallah demediler” şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca “Sübhânallah demediler” mânasını verenler de olmuştur. Bu ilâhi beyanın mânası bu ikincisi ise tesbihin (sübhânallah), istisna (inşallah) anlamında kullanılmış olduğu anlaşılır. Tesbih terkibinin (Jistisna anlamını ifade etmesi mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmede de, O'na yönelik olarak istisnada bulunmakta da tenzih anlamı vardır. Zira onda (istisnada) Allah Teâlâ'nın dönüştüren ve değiştiren olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca bahçe sahipleri yeminleriyle, kendilerini isyana sokacak bir amacı kastetmişlerdir. Onların (yeminle) hedefledikleri şey mâsiyetti ve inşallah demeyi (istisna) terkettikleri için de azarlanmışlardır. Burada Cenâb-ı Hakk'ın, kötü fiilleri tercih edeceğini bildiği kimsenin o fiilini dilediğine yönelik delil bulunmaktadır. Çünkü O, kötü fiilleri dilemekle vasıflandırılmamış olsaydı inşallah demeyi terketmelerinden dolayı onları sorumlu tutmasının bir anlamı kalmazdı. Çünkü “inşallah” demenin, yüce Allah'ın vasıflanmasının mümkün olmadığı bir konuyla ilgili kullanılması mümkün değildir. Görmez misin ki “Allah dilerse caiz olur, dilemezse olmaz; dilerse sapar, dilemezse sapmaz; dilerse yer, dilemezse yemez” şeklinde beyanlarda bulunmak isabetli değildir. Yine Cenâb-ı Hak, sapkınlığı tercih edeceğini bildiği kimseyi saptırmakla nitelendirilmezse, inşallah demeyi terkeden kimselerin kınaması da caiz olmaz ve burada inşallah demenin bir konumu bulunmazdı. Burada söz konusu edilen hususların doğruluğuna şu ilâhi beyan delil oluşturmaktadır. “Allah kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir”. Netice olarak Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiğimiz kimseleri saptırmayı dilediği gerçeği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ayrıca istisna âyetinde “yaratma” fiili ile, “yaratılan”ın başka başka olduğuna da delili vardır. Çünkü Allah Teâlâ'nın “saptırmak”la nitelendirilmesi mümkünken “sapıklık” (dalâl) ile vasıflandırılması imkân dâhilinde bulunmamaktadır, her ne kadar “saptırmak” O'nun yaratmasıyla meydana gelmişse de. Yine “yaşatan” ve “öldüren” şeklinde nitelendirilmesi mümkünken sapmakla nitelenmesi doğru değildir. Netice olarak ölümü ve hayatı yaratan kendisi olduğu halde “O, dilerse yaşar, dilerse de ölür” denilmesi doğru değildir. [Yeminle İlgili Hükümler] Yemin ettiklerinde ifadesinde neyin üzerine yemin ettikleri açıklanmamıştır. Şayet Allah'tan başkasına etmişlerse, burada Allah'tan başkası adına yemin edilebileceği açıklanması var demektir. Yeminleri Allah'a ise, bu durumda da zamanla kayıtlı olan yemin konusunda Ebü Hanife'ye karşı Ebü Yüsuf'u (r.a.) destekleyen bir delil ortaya çıkar. Zira üzerine yemin edilen şeyin zamanından önce ortadan kalkması, yemini düşürmez. [ ] AKѕiпe o hal üzere devam eder ve vakti geçtiğinde de yemin edene, yemininden dönenin (hânis) hükmü gerekir. Çünkü bahçe sahiplerinin hasat etmek için üzerine yemin ettikleri mahsul, toplanma zamanı gelmeden önce helâk olmuştu. Şayet mahsulün yok olmasıyla yeminleri düşseydi inşallah demeye ihtiyaçları olmazdı, çünkü inşallah demeye (istisna) olan ihtiyaç, yeminden döndükleri için doбacaк kefareti düşürmek içindir. Şayet mahsulün ortadan kalkması, yemini ve yeminden dönmenin kefaretini düşürseydi, inşallah demeye ihtiyaçları olmazdı. İstisnayı terkettikleri için kınanmış olmaları, -muvakkat da olsa- inşallah demedikleri takdirde kefaretin gerektiğine işaret etmektedir. İmam Ebü Hanife'ye (r.a.) göre ise yemin Allaha yapıldığı takdirde, üzerine yemin edilen şeyin yok olmasıyla yemin düşer. Fakat ibadet ve taat kapsamında bir şey üzerine yapılan adakları düşürmez. Âyet-i kerimede bahçe sahiplerinin yeminlerinin Allah adına mı (yoksa başka bir şey üstüne mi) olduğu açıklanmamıştır. Yeminlerinin bir ibadet üzerine (adak) yapılmış olması da mümkündür ve adaklarına bağlı kalma sorumluluğunun devam etmesi mümkündür. Şu da var ki onlar, mâsiyeti kastederek inşallah demeyi terkettikleri için Allah Teâlâ tarafından azarlanmışlardır, zira inşallah şeklindeki istisna kesin kararlılığı (azimet) düşürür. Çünkü mâsiyete azmeden ve yemin ederken “inşallah” diyen birisi, salt bunu söylemekle günaha girmez, mâsiyete de azmetmiş olmaz. Ancak Ebü Hanife, belli bir zamanla kayıtlı olan yemin mâsiyet olan bir şey üzerine yapıldığı takdirde mâsiyet olmaktan çıkmaz. Zikrettiğimiz şekilde azarlamanın istisnanın terkedilmesinden dolayı olduğunu gösteren şey ise, bununla ilgili ne haberlerde ne de Kitap'ta onlardan birisine kefaret vermesinin emredildiğine dair bir şeyin de zikredilmiş olmamasıdır. Şayet yeminden dönmüş olma gerçekleşmiş olsaydı inşallah demeyi (istisna) terketmelerinden dolayı kınandıkları gibi kefareti terkettikleri için de kınanırlardı. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Mesrük, Abdullah'tan naklederek şöyle demiştir: “Kureyş Hz. Peygambere isyan edince, Resülullah (a.s.) onlara beddua ederek Hz. Yüsuf dönemindeki (kıtlık) yıllarına mâruz kalmalarını dilemiştir. Bunun üzerine Mekke halkı öyle bir kıtlık ve sıkıntı içine düştüler ki kemik yemeye başladılar. Sıkıntıdan, bir adam göğe bakar ve kendisi ile gök arasında bir duman varmış gibi görürdü. Cenâb-ı Hak “Göğün, bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle, acı veren bir azaptır” âyetlerini indirdi. Abdullah sözlerine devamla insanların Resülullah'a (a.s.) gelerek şöyle dediklerini aktarır: “Ey Allah'ın resülü, Mudar için Allah'tan yağmur iste, onlar helâk oldu” O “Mudar için mi? Sen cüretlisin” dedi. Sonra yağmur duası yaptı ve yağmur yağdı. Bunun üzerine “Kuşkusuz siz de eski halinize döneceksiniz” âyeti nazil oldu. Bolluk gelince tekrar eski bolluk anındaki hallerine döndüler. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah “Amansız bir şekilde yakaladığımız gün, yaptıklarının cezasını hakkıyla vereceğiz” meâlindeki âyetini indirdi. Abdullah o günün Bedir günü olduğunu söylemiştir. Y o Burada şu âyet-i kerimeye işaret vardır: “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir, güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti; Allah da onlara, yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı”

Kalem 68:18

17-18, “Şüphesiz biz, vaktiyle “bahçe sahipleri'ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Hani o bahçe sahipleri, bir kayıt koymaksızın sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi.” Şüphesiz biz, vaktiyle “bahçe sahipleri'ne belâ verdiğimiz gibi, onlara da belâ verdik. Bu ilâhi beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi; bahçe sahipleri yoksullara iyilik yapmakla imtihan edildikleri gibi, Mekkeliler de Resülullah'a (a.s.) tâbi olanlara iyilik yapmakla imtihan edilmiştir. Daha sonra Allah Teâlâ, bahçe sahipleri yoksullara iyilik yapmaktan kaçındıkları ve bu emri yerine getirmekten geri durdukları için adı geçen belâyı hak ettiklerini haber vermektedir”. Yine O, Mekkelilere, Muhammed aleyhisselâma tâbi olanlara iyilik yapmadıkları takdirde, bahçe sahiplerinin başına gelenin kendilerinin de başına da geleceğini belirtmiştir. Nitekim Mekkeliler, yardım etmekten kaçınmışlar [ ]ve Hz. Yüsuf dönemindeki gibi yıllarca leş ve pislik yemeye mecbur olacak kadar kıtlık belâsına mâruz kalmışlardır”, Öte yandan bahçe sahiplerine âfet dokunduğunu kesin olarak anlayınca (tövbe edip) Allah'a yönelmişler ve kötülüklerini terketmişlerdi. Allah Teâlâ da onların tövbelerini kabul ederek belâyı kaldırmıştı. Mekkeliler ise haddi aşmaya devam ederek tövbe etmemişlerdir. Yüce Allah da dünyada onları Bedir'de öldürmek süretiyle intikam almış, âhirette de kendilerine azap verecektir. Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Cenâb-ı Hakk'ın Mekkelilere şeref verip yüceltmesinin ve insanların yüzünü kendilerine çevirmesinin ardından kendilerini Resülullah'ı yüceltmeleri ve ona hürmet etmeleri yoluyla imtihana tâbi tutmuştur. Fakat onlar Resül-i Ekreme karşı iyi davranmayınca 5 Devam eden âyetlere bakınız. akıbetleri zikrettiğimiz şekilde oldu. Yine O, bahçe sahiplerine bolluk vermiş ve ellerindeki nimetleri başkalarıyla paylaşmalarını isteyerek kendilerini bu bollukla imtihan etmişti. Onlar söz konusu paylaşımı yapmayınca kendilerine verilen nimet alınmak süretiyle cezalandırılmış, Mekkeliler de izzetleri alınmak, açlık ve korkuya mâruz bırakılmak süretiyle cezalandırılmıştır”. En doğrusunu Allah bilir. Sabah erkenden bahçenin mahsulünü kesinlikle devşireceklerine yemin etmişlerdi. “Musbihin”, yani sabaha nispet edilen vaktin başlangıcı. İşaret edilen vakit gecenin sonudur, tıpkı akşamın ilk vakti için “mümsin” denilmesi gibi. Durum böyle olunca mahsul toplama geceleyin olmaktadır. Şu ilâhi beyana bakmaz mısın: “Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın”, Onlar gece bittikten sonra fakirleri oradan menedemiyorlardı. [Yeminlerde İnşallah Demenin Hükmü] (Allah izin verirse gibi) bir kayıt koymaksızın. Yani “inşallah demediler” şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca “Sübhânallah demediler” mânasını verenler de olmuştur. Bu ilâhi beyanın mânası bu ikincisi ise tesbihin (sübhânallah), istisna (inşallah) anlamında kullanılmış olduğu anlaşılır. Tesbih terkibinin (Jistisna anlamını ifade etmesi mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ı tesbih etmede de, O'na yönelik olarak istisnada bulunmakta da tenzih anlamı vardır. Zira onda (istisnada) Allah Teâlâ'nın dönüştüren ve değiştiren olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca bahçe sahipleri yeminleriyle, kendilerini isyana sokacak bir amacı kastetmişlerdir. Onların (yeminle) hedefledikleri şey mâsiyetti ve inşallah demeyi (istisna) terkettikleri için de azarlanmışlardır. Burada Cenâb-ı Hakk'ın, kötü fiilleri tercih edeceğini bildiği kimsenin o fiilini dilediğine yönelik delil bulunmaktadır. Çünkü O, kötü fiilleri dilemekle vasıflandırılmamış olsaydı inşallah demeyi terketmelerinden dolayı onları sorumlu tutmasının bir anlamı kalmazdı. Çünkü “inşallah” demenin, yüce Allah'ın vasıflanmasının mümkün olmadığı bir konuyla ilgili kullanılması mümkün değildir. Görmez misin ki “Allah dilerse caiz olur, dilemezse olmaz; dilerse sapar, dilemezse sapmaz; dilerse yer, dilemezse yemez” şeklinde beyanlarda bulunmak isabetli değildir. Yine Cenâb-ı Hak, sapkınlığı tercih edeceğini bildiği kimseyi saptırmakla nitelendirilmezse, inşallah demeyi terkeden kimselerin kınaması da caiz olmaz ve burada inşallah demenin bir konumu bulunmazdı. Burada söz konusu edilen hususların doğruluğuna şu ilâhi beyan delil oluşturmaktadır. “Allah kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi de doğru yola iletir”. Netice olarak Cenâb-ı Hakk'ın zikrettiğimiz kimseleri saptırmayı dilediği gerçeği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ayrıca istisna âyetinde “yaratma” fiili ile, “yaratılan”ın başka başka olduğuna da delili vardır. Çünkü Allah Teâlâ'nın “saptırmak”la nitelendirilmesi mümkünken “sapıklık” (dalâl) ile vasıflandırılması imkân dâhilinde bulunmamaktadır, her ne kadar “saptırmak” O'nun yaratmasıyla meydana gelmişse de. Yine “yaşatan” ve “öldüren” şeklinde nitelendirilmesi mümkünken sapmakla nitelenmesi doğru değildir. Netice olarak ölümü ve hayatı yaratan kendisi olduğu halde “O, dilerse yaşar, dilerse de ölür” denilmesi doğru değildir. [Yeminle İlgili Hükümler] Yemin ettiklerinde ifadesinde neyin üzerine yemin ettikleri açıklanmamıştır. Şayet Allah'tan başkasına etmişlerse, burada Allah'tan başkası adına yemin edilebileceği açıklanması var demektir. Yeminleri Allah'a ise, bu durumda da zamanla kayıtlı olan yemin konusunda Ebü Hanife'ye karşı Ebü Yüsuf'u (r.a.) destekleyen bir delil ortaya çıkar. Zira üzerine yemin edilen şeyin zamanından önce ortadan kalkması, yemini düşürmez. [ ] AKѕiпe o hal üzere devam eder ve vakti geçtiğinde de yemin edene, yemininden dönenin (hânis) hükmü gerekir. Çünkü bahçe sahiplerinin hasat etmek için üzerine yemin ettikleri mahsul, toplanma zamanı gelmeden önce helâk olmuştu. Şayet mahsulün yok olmasıyla yeminleri düşseydi inşallah demeye ihtiyaçları olmazdı, çünkü inşallah demeye (istisna) olan ihtiyaç, yeminden döndükleri için doбacaк kefareti düşürmek içindir. Şayet mahsulün ortadan kalkması, yemini ve yeminden dönmenin kefaretini düşürseydi, inşallah demeye ihtiyaçları olmazdı. İstisnayı terkettikleri için kınanmış olmaları, -muvakkat da olsa- inşallah demedikleri takdirde kefaretin gerektiğine işaret etmektedir. İmam Ebü Hanife'ye (r.a.) göre ise yemin Allaha yapıldığı takdirde, üzerine yemin edilen şeyin yok olmasıyla yemin düşer. Fakat ibadet ve taat kapsamında bir şey üzerine yapılan adakları düşürmez. Âyet-i kerimede bahçe sahiplerinin yeminlerinin Allah adına mı (yoksa başka bir şey üstüne mi) olduğu açıklanmamıştır. Yeminlerinin bir ibadet üzerine (adak) yapılmış olması da mümkündür ve adaklarına bağlı kalma sorumluluğunun devam etmesi mümkündür. Şu da var ki onlar, mâsiyeti kastederek inşallah demeyi terkettikleri için Allah Teâlâ tarafından azarlanmışlardır, zira inşallah şeklindeki istisna kesin kararlılığı (azimet) düşürür. Çünkü mâsiyete azmeden ve yemin ederken “inşallah” diyen birisi, salt bunu söylemekle günaha girmez, mâsiyete de azmetmiş olmaz. Ancak Ebü Hanife, belli bir zamanla kayıtlı olan yemin mâsiyet olan bir şey üzerine yapıldığı takdirde mâsiyet olmaktan çıkmaz. Zikrettiğimiz şekilde azarlamanın istisnanın terkedilmesinden dolayı olduğunu gösteren şey ise, bununla ilgili ne haberlerde ne de Kitap'ta onlardan birisine kefaret vermesinin emredildiğine dair bir şeyin de zikredilmiş olmamasıdır. Şayet yeminden dönmüş olma gerçekleşmiş olsaydı inşallah demeyi (istisna) terketmelerinden dolayı kınandıkları gibi kefareti terkettikleri için de kınanırlardı. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: Mesrük, Abdullah'tan naklederek şöyle demiştir: “Kureyş Hz. Peygambere isyan edince, Resülullah (a.s.) onlara beddua ederek Hz. Yüsuf dönemindeki (kıtlık) yıllarına mâruz kalmalarını dilemiştir. Bunun üzerine Mekke halkı öyle bir kıtlık ve sıkıntı içine düştüler ki kemik yemeye başladılar. Sıkıntıdan, bir adam göğe bakar ve kendisi ile gök arasında bir duman varmış gibi görürdü. Cenâb-ı Hak “Göğün, bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle, acı veren bir azaptır” âyetlerini indirdi. Abdullah sözlerine devamla insanların Resülullah'a (a.s.) gelerek şöyle dediklerini aktarır: “Ey Allah'ın resülü, Mudar için Allah'tan yağmur iste, onlar helâk oldu” O “Mudar için mi? Sen cüretlisin” dedi. Sonra yağmur duası yaptı ve yağmur yağdı. Bunun üzerine “Kuşkusuz siz de eski halinize döneceksiniz” âyeti nazil oldu. Bolluk gelince tekrar eski bolluk anındaki hallerine döndüler. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah “Amansız bir şekilde yakaladığımız gün, yaptıklarının cezasını hakkıyla vereceğiz” meâlindeki âyetini indirdi. Abdullah o günün Bedir günü olduğunu söylemiştir. Y o Burada şu âyet-i kerimeye işaret vardır: “Allah şöyle bir şehri örnek veriyor: Bu şehir, güvenlikli ve huzurluydu; her yerden oraya bol rızık geliyordu. Derken ahalisi Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etti; Allah da onlara, yapıp ettikleri yüzünden genel bir açlık ve korku felâketini tattırdı”

Kalem 68:19

Rabb'in tarafından gelen kuşatıcı bir âfetin “Rabb'inin azabı” olduğu söylenmiştir, kendilerine gece geldiği için “kuşatıcı bir âfet (tâif)” diye ifade edilmiştir, çünkü geceleyin gelen her şey “kuşatıcı bir âfet”tir.

Kalem 68:20

Yani bahçe kesilmiş gibi oldu. Oysa ki bahçeyi kesmek için sabahleyin harekete geçtiler.

Kalem 68:21

21. “Sabahleyin birbirlerine şöyle seslendiler:” 22. “Eğer devşirecekseniz erkenden tarlanızın başına gidin”

Kalem 68:22

21. “Sabahleyin birbirlerine şöyle seslendiler:” 22. “Eğer devşirecekseniz erkenden tarlanızın başına gidin”

Kalem 68:23

Derken yola koyuldular, birbirlerine şöyle fısıldıyorlardı. “Yetehâfetüne”, “kendi aralarında fısıldaşıyorlardı” demektir. Fısıldaşmaları, fakirler farketmesin diye birbirlerinden hızlı yürümelerini veya fakirlerin uyandıkları vakit gelmeden evlerinden çıkıp ve aceleyle yürümelerini istemek amacına yönelik olabilir.

Kalem 68:24

Derken yola koyuldular, birbirlerine şöyle fısıldıyorlardı. “Yetehâfetüne”, “kendi aralarında fısıldaşıyorlardı” demektir. Fısıldaşmaları, fakirler farketmesin diye birbirlerinden hızlı yürümelerini veya fakirlerin uyandıkları vakit gelmeden evlerinden çıkıp ve aceleyle yürümelerini istemek amacına yönelik olabilir.

Kalem 68:25

Bazıları onlara ait bahçenin “Hard” diye anıldığını söylemişlerdir. “Kendi aralarında planladıkları bir işi yapmak üzere gittiler” mânasını verenler de olmuştur. Zeccâc “hard” kelimesinin üç anlamı olduğunu belirtmiştir: Birincisi, kastetmektir. Kastetme mânasına delil olarak şairin şu beytini göstermiştir. “Allah'ın emrinden olan bir sel yöneldi/mahsul vermiş bir bahçeye doğru”. [ ] Yani “bahçeye yönelerek gittiler” demek olur. İkincisi, menetmektir. İçinde bulunan yılın bereketi gidip kıtlık olduğunda “Bu sene menetti, yani bir şey vermedi” denir. Üçüncüsü ise gazap etmektir. Buna göre mâna “Fakirlere kızarak güçleri yetecekmiş gibi erkenden gittiler” şeklinde olur”, ifadesi de “kendi benliklerinde buna kâdir olarak” anlamındadır”, Bu âyet-i kerimede, kudretin fiilden önce bulunduğuna yönelik delilin yer aldığı söylenebilir. Çünkü Allah Teâlâ onların fiilden önce kudret sahibi olduklarını belirtmiştir. Ancak bu kudret, fiillerin kudreti değil, sebep ve hallerin kudretidir.

Kalem 68:26

Bahçeyi gördüklerinde ise “herhalde yanlış yere gelmişiz” dediler. Yani yolumuzu şaşırmışız. Bahçe sahiplerine göre yollarını şaşırdıkları için mahsullerine ulaşamamışlar. Daha sonra yollarını şaşırmadıklarını, ancak işledikleri suçtan ötürü ürünlerin bereketinden mahrum bırakıldıklarını anladılar. Yaptıklarını hatırladılar, buna pişman oldular, boyun eğerek Cenâb-ı Hak'a yöneldiler, O da tövbelerini kabul etti. Buna göre “Şüphesiz biz vaktiyle bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara da belâ verdik” âyeti bu anlamda olabilir: [9]Yaпi “biz bahçe sahiplerine belâ verdik, onlar hatırlayıp tövbe ettiler ve böylece azapları kaldırıldı. Mekkeliler ise tövbe etmediler, bu sebeple de onlara Bedir gününün azabı geldi; tıpkı “Rab'lerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da bulunmuyorlar” anlamındaki ilâhi beyanda olduğu gibi.

Kalem 68:27

Bahçeyi gördüklerinde ise “herhalde yanlış yere gelmişiz” dediler. Yani yolumuzu şaşırmışız. Bahçe sahiplerine göre yollarını şaşırdıkları için mahsullerine ulaşamamışlar. Daha sonra yollarını şaşırmadıklarını, ancak işledikleri suçtan ötürü ürünlerin bereketinden mahrum bırakıldıklarını anladılar. Yaptıklarını hatırladılar, buna pişman oldular, boyun eğerek Cenâb-ı Hak'a yöneldiler, O da tövbelerini kabul etti. Buna göre “Şüphesiz biz vaktiyle bahçe sahiplerine belâ verdiğimiz gibi onlara da belâ verdik” âyeti bu anlamda olabilir: [9]Yaпi “biz bahçe sahiplerine belâ verdik, onlar hatırlayıp tövbe ettiler ve böylece azapları kaldırıldı. Mekkeliler ise tövbe etmediler, bu sebeple de onlara Bedir gününün azabı geldi; tıpkı “Rab'lerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da bulunmuyorlar” anlamındaki ilâhi beyanda olduğu gibi.

Kalem 68:28

İçlerinde aklı başında biri şöyle dedi, yani onların en mutedil olanı. Ben size “Allah'ın yüceliğini dile getirmelisiniz! dememiş miydim? Bunun mânası şöyle olabilir: “Sabah namazını kıldıktan sonra çıksaydınız ya!” Âyetin “İnşallah” demek süretiyle istisna yapsaydınız ya!” anlamına gelmesi de mümkündür. Daha önce istisnada tesbih anlamının da bulunduğunu belirtmiştik; çünkü tesbihte, bütün işlerin Allah'ın dilemesiyle (meşiet) meydana geldiğini ve başkasının değil, sadece O'nun değiştirip dönüştüren olduğunu ikrar etme söz konusudur.

Kalem 68:29

Rabb'imizin şanı yücedir dediler meâlindeki ifade, onların Allah Teâlâ'yı bir kabul ettiklerini ve O'nu noksanlıklardan uzak tuttuklarını gösterir. Doğrusu biz haksızlık etmişiz cümlesi ise işledikleri günahları itiraf ettiklerini ve Allaha dönüş yaptıklarını gösterir. Tövbelerinin tamamı ise şu ilâhi beyandadır:

Kalem 68:30

Müfessirler şöyle demiştir; Ardından birbirlerini kınamaya başladılar, yani biri diğerine yönelip “sen mahsulü geceleyin toplamamızı istedin”, diğeri de ona “bu, senin yaptığın işti” demek suretiyle birbirlerini kinadılar. Ancak şu tevil, hiçbir anlamı olmayan bir yorumdur. Çünkü böyle bir ifade, her birinin kendi şahsını işlenen günahtan uzak tutmasını gerektirir. Halbuki daha önce “Rabb'imizin şanı yücedir. Doğrusu biz haksızlık etmişiz” ve “Yazıklar olsun bize! dediler, Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” ifadesi ile günahlarını ikrar ettikleri daha önce geçmişti. Ayrıca nasıl oluyor da “Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” ifadesiyle de itiraf ettikleri günahlarından kendilerini aklamaya çalışmaktadırlar? Bu anlamsız bir yorumdur. Aksine “Ardından birbirlerini kınamaya başladılar” beyanının anlamı -en doğrusunu Allah bilir- onlardan her birisinin kendi kendine pişmanlık duyduğu, ya da her birinin kendi nefsine pişmanlıkla yöneldiği şeklindedir. Ancak bu şekildeki bir yorum “Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” âyetine uygun düşer. “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” meâlindeki beyan, tövbenin tam olarak yapıldığını gösterir. Burada yaptıklarından dolayı üç şekilde pişmanlık duydukları anlaşılmaktadır: Biri, kendilerini zulüm ile nitelemeleri, ikincisi kınamaları, üçüncüsü ise azgınlıkla nitelemeleridir.

Kalem 68:31

Müfessirler şöyle demiştir; Ardından birbirlerini kınamaya başladılar, yani biri diğerine yönelip “sen mahsulü geceleyin toplamamızı istedin”, diğeri de ona “bu, senin yaptığın işti” demek suretiyle birbirlerini kinadılar. Ancak şu tevil, hiçbir anlamı olmayan bir yorumdur. Çünkü böyle bir ifade, her birinin kendi şahsını işlenen günahtan uzak tutmasını gerektirir. Halbuki daha önce “Rabb'imizin şanı yücedir. Doğrusu biz haksızlık etmişiz” ve “Yazıklar olsun bize! dediler, Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” ifadesi ile günahlarını ikrar ettikleri daha önce geçmişti. Ayrıca nasıl oluyor da “Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” ifadesiyle de itiraf ettikleri günahlarından kendilerini aklamaya çalışmaktadırlar? Bu anlamsız bir yorumdur. Aksine “Ardından birbirlerini kınamaya başladılar” beyanının anlamı -en doğrusunu Allah bilir- onlardan her birisinin kendi kendine pişmanlık duyduğu, ya da her birinin kendi nefsine pişmanlıkla yöneldiği şeklindedir. Ancak bu şekildeki bir yorum “Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” âyetine uygun düşer. “Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azmış ve sapmıştık!” meâlindeki beyan, tövbenin tam olarak yapıldığını gösterir. Burada yaptıklarından dolayı üç şekilde pişmanlık duydukları anlaşılmaktadır: Biri, kendilerini zulüm ile nitelemeleri, ikincisi kınamaları, üçüncüsü ise azgınlıkla nitelemeleridir.

Kalem 68:32

32. Rabb'imiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Biz artık Rabb'imizden bunu diliyoruz.” Belki, Rabb'imiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Bu beyan, “Rabb'imize tövbe ettiğimiz ve O'na yöneldiğimiz takdirde, bundan daha hayırlısını bize verir” anlamındadır. Çünkü günahlarında ısrar ettikleri takdirde daha hayırlısının olması mümkün değildir. Zaten işledikleri günahlardan ötürü ürünlerin bereketinden mahrum bırakıldıklarını itiraf etmişlerdir. Dolayısıyla bu âyetin anlamı zikrettiğimiz şekilde olur. Bu beklentinin âhirete yönelik olması da ihtimal dâhilindedir. Bu durumda “Tövbe ettiğimiz ve O'na yöneldigimiz takdirde Belki, Rabb'imiz âhirette bize bunun yerine daha iyisini verir demiş olurlar. En doğrusunu Allah bilir. Biz artık Rabbimizden bunu diliyoruz beyanı, “Rabb'imizin katında bulunan iyilik ve lütufları diliyoruz” veya “Rabb'imizin günahlarından tövbe edenlere vâdettiklerini diliyoruz” anlamındadır.

Kalem 68:33

33. “İşte ceza budur. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi! İşte ceza budur. Yüce Allah sanki Mekkeliler hitap etmekte ve dünyadaki azabın en güvende veya en gafil oldukları bir anda başlarına geleceğini belirtmektedir. Tıpkı bahçe sahiplerinin söz konusu mahsulü devşireceklerinden ve bunu kaybetmeyeceklerinden emin oldukları bir anda bahçelerinin ve ürünlerinin yok olması gibi. (SJÂhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi! Bu âyet, 28 azabı bilmeyen ve ona iman etmeyenlerin başlarına da geleceğine işaret etmektedir. Çünkü onlar, âhiretteki azaba iman etmiyor ve onu bilmiyorlardı. Cenâb-ı Hak, -her ne kadar bilmiyorlarsa da- onlara azabı getirmiş ve bilmemelerini mazeret olarak kabul etmemiştir. Çünkü karşılarına öyle bir vesile dikilmiştir ki üzerinde düşündükleri takdirde âhirette azap olduğunu bilirler ve ikna olurlar. Bu durum, cehaletinden dolayı bile olsa tevhide ve Allah'a iman etmeyenlerin geçerli bir mazeretlerinin olmadığının delilidir. Ancak söz konusu cehalet, yaratılıştan gelen bir cehaletse, bu başkadır. Çünkü bu durumda cehalete götüren şey, kişinin bilgiye ulaşmaktaki yetersizliğidir. Şayet öğretecek birini bulmaktaki bu yetersizlik olmasaydı, kendisine yaratıcının varlığı ve Cenâb-ı Hakk'ın birliğine dair bilgiyi gösterecek birisini bulurdu.

Kalem 68:34

Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için Rab'leri katında nimetlerle dolu cennetler vardır. Âyetin beyanı, takvâya, yani İslâm'a sarılanlara teşvik ifade etmektedir.

Kalem 68:35

Öyle ya, emrimize boyun eğenleri, o günahkârlar gibi mi tutacağız? beyanı “Allah'tan başka her şeyi, Allah'a ait kılan ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayan kimseyi, günah işleyip Allah için olması gereken her şeyi gerek ibadet ve gerekse isimlendirmede Allaha ortak koşan kimse gibi mi tutacağız?” anlamındadır. Ya da âyeti şöyle anlarız: Cenâb-ı Hak, müminlerin dostu, günahkârların da düşmanı olduğunu açıklamakta ve şöyle demektedir: “Düşmanlarım, dostlarımı kendileriyle bir tutacağımı ve ikisini aynı seviyede mi kabul edeceğimi iddia ediyorlar? Bunu yapmayız. Zira bunda hikmeti gözetmeme vardır. Çünkü hikmet, dost düşmanı birbirinden ayırmayı gerektirir. İkisini bir tutmada ise hikmet kaybolur” 29 Size ne oluyor da dostumu düşmanımın seviyesine ya da düşmanımı dostumun mertebesine çıkaracağımı iddia ediyorsunuz? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? Ya da “Verdiğiniz hükmü herhangi bir kitap getirmediği veya hiçbir akıl böyle söylemediği halde bu hükmü size verdiren nedir? Bunu nasıl umuyorsunuz?” Yahut “Ne oluyor da Rabbinizin haksızlık yapacağına hükmediyorsunuz?” Çünkü kıymet ve değer yurdunda (âhiret) dost ile düşmanı bir tutmak haksızlıktır. Öyle ya, emrimize boyun eğenleri, o günahkârlar gibi mi tutacağız? Bu âyetin iki gruba cevap olması uygundur: Yeniden dirilmeyi inkâr edenler ve âhirette kendilerine ikram edilecek nimetler konusunda müminlere ortak olacaklarını iddia edenler. Yeniden dirilmeyi inkâr edenlere karşı bu âyetle şöyle delil getirilir: Akıl, dost ile düşman ve şükreden ile nankörün birbirinden ayırt edilmesini gerektirir. Yeniden dirilmeyi inkâr ettiğiniz takdirde, Allah Teâlâ'nın boyun eğen ile günahkârı, mümin ile kâfiri, dost ile düşmanı bir tutacağını iddia etmiş olursunuz. Bunu yapan kimse akılsızdır ve hikmet sahibi olmasi uygun değildir. Yeniden dirilmeyi inkâr etmede akılsızlığı hayata geçirme ve haksızlığı kabul etme durumu söz konusudur. Çünkü dost ile düşmana aynı karşılığı (ceza) vermek haksızlıktır. (Dünyada Allah Dostlarıyla Düşmanları Neden Meşakkat ve Nimet Açısından Birdir?) Diğer hususu, yani dünyadaki menfaat ve sıkıntılarda, lezzet, şiddet ve belâlarda (Allah dostlarıyla düşmanlarının arasındaki) eşitliği gerekçe göstererek âhirette de böyle olacağını iddia edenlere gelince; onlara şöyle cevap verilir: Dünya, dost ile düşmanın, mümin ile kâfirin ortaya çıktığı“, âhiret ise dostluk ve düşmanlığın karşılığını bulduğu yurttur. [§] Dolayısıyla dostluk ve düşmanlığın ortaya çıktığı dünya yurdunda Allah dostlarıyla düşmanlarının aynı lezzeti ve belâyı tatmaları mümkün olmaktadır. Ancak cezanın gerçekleşeceği âhiret yurdunda bu iki grubun aynı olmaları mümkün değildir. Zira ceza, daha önce yapılmış olan dostluk ve düşmanlık içindir. Hikmet, her ikisine verilecek karşılığın birbirinden ayırt edilmesini gerektirir. Buna göre hikmetin gözetilmemiş olacağından dolayı boyun eğenin günahkârla aynı muameleye tâbi tutulması mümkün değildir. (Dünyada) imtihan açısından, ikisinin imtihanının da ayrı olmasını gerektiren bir sebep bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu açıdan ikisi arasında bir eşitlik (ittifak) bulunabilir. Ayrıca dünya imtihan yurdu olduğundan dolayı, şayet dünyada ikisi arasında bir ayırım olursa o zaman imtihan, sınırının dışına çıkar. Şunu söyledik: Allah dostlarıyla düşmanlarının dünyada aynı olmamalarını beklemek, imtihanı tanımının dışına çıkarmaktır. Çünkü imtihan korku ile ümit ve teşvik ile korkutma esasına dayanır. Şayet dünyada dost ile düşman ayırt edilirse ve dosta genişlik düşmana darlık verilirse, dostluk zorunlu olarak tercih edilir. Zira düşmanlığı tercih ettiği takdirde sıkıntı verileceğini ve derhal azaba uğrayacağını bilen birisi, bu tutumunu hemen terkeder ve dostluğa yönelir. Bu durumda da imtihan ortadan kalkar. Buna bağlı olarak hikmetin devam etmesi için, imtihan yurdunda dost ile düşmanın bir tutulması mümkün, âhirette ise mümkün değildir. Çünkü âhiret, ceza yurdudur ve akıl, ikisinin alacağı karşılık arasında ayırım olmasını gerektirir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Size ne oluyor! Hakimlerin en hakiminin akılsız olduğunu iddia ederek ne biçim hüküm veriyorsunuz? Çünkü O'nun karşılık vermede dost ile düşmanı bir tutacağını iddia ediyorsunuz. Oysa bu akılsızlığın (sefeh) zirvesidir? Ya da “Hâkimlerin hâkimi ve âdillerin en âdilinin, haksızlık edeceğine nasıl hükmediyorsunuz?” Çünkü ikisini bir tutmak haksız olduğu halde, ikram yurdunda iki grubu bir tutacağını iddia ediyorsunuz. Halbuki onlar Allahın hâkimlerin en hâkimi olduğunu ikrar ediyorlardı. --- Dipnotlar: © o Yazma metinde olmamasına rağmen tahkike yerleştirilen “y”yı dikkate alırsak mâna “dostluk ve düşmanlığın ortaya çıkmadığı yurttur” şeklinde olur. Metin her iki mânaya da muhtemeldir (Çeviren).

Kalem 68:36

Öyle ya, emrimize boyun eğenleri, o günahkârlar gibi mi tutacağız? beyanı “Allah'tan başka her şeyi, Allah'a ait kılan ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayan kimseyi, günah işleyip Allah için olması gereken her şeyi gerek ibadet ve gerekse isimlendirmede Allaha ortak koşan kimse gibi mi tutacağız?” anlamındadır. Ya da âyeti şöyle anlarız: Cenâb-ı Hak, müminlerin dostu, günahkârların da düşmanı olduğunu açıklamakta ve şöyle demektedir: “Düşmanlarım, dostlarımı kendileriyle bir tutacağımı ve ikisini aynı seviyede mi kabul edeceğimi iddia ediyorlar? Bunu yapmayız. Zira bunda hikmeti gözetmeme vardır. Çünkü hikmet, dost düşmanı birbirinden ayırmayı gerektirir. İkisini bir tutmada ise hikmet kaybolur” 29 Size ne oluyor da dostumu düşmanımın seviyesine ya da düşmanımı dostumun mertebesine çıkaracağımı iddia ediyorsunuz? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? Ya da “Verdiğiniz hükmü herhangi bir kitap getirmediği veya hiçbir akıl böyle söylemediği halde bu hükmü size verdiren nedir? Bunu nasıl umuyorsunuz?” Yahut “Ne oluyor da Rabbinizin haksızlık yapacağına hükmediyorsunuz?” Çünkü kıymet ve değer yurdunda (âhiret) dost ile düşmanı bir tutmak haksızlıktır. Öyle ya, emrimize boyun eğenleri, o günahkârlar gibi mi tutacağız? Bu âyetin iki gruba cevap olması uygundur: Yeniden dirilmeyi inkâr edenler ve âhirette kendilerine ikram edilecek nimetler konusunda müminlere ortak olacaklarını iddia edenler. Yeniden dirilmeyi inkâr edenlere karşı bu âyetle şöyle delil getirilir: Akıl, dost ile düşman ve şükreden ile nankörün birbirinden ayırt edilmesini gerektirir. Yeniden dirilmeyi inkâr ettiğiniz takdirde, Allah Teâlâ'nın boyun eğen ile günahkârı, mümin ile kâfiri, dost ile düşmanı bir tutacağını iddia etmiş olursunuz. Bunu yapan kimse akılsızdır ve hikmet sahibi olmasi uygun değildir. Yeniden dirilmeyi inkâr etmede akılsızlığı hayata geçirme ve haksızlığı kabul etme durumu söz konusudur. Çünkü dost ile düşmana aynı karşılığı (ceza) vermek haksızlıktır. (Dünyada Allah Dostlarıyla Düşmanları Neden Meşakkat ve Nimet Açısından Birdir?) Diğer hususu, yani dünyadaki menfaat ve sıkıntılarda, lezzet, şiddet ve belâlarda (Allah dostlarıyla düşmanlarının arasındaki) eşitliği gerekçe göstererek âhirette de böyle olacağını iddia edenlere gelince; onlara şöyle cevap verilir: Dünya, dost ile düşmanın, mümin ile kâfirin ortaya çıktığı“, âhiret ise dostluk ve düşmanlığın karşılığını bulduğu yurttur. [§] Dolayısıyla dostluk ve düşmanlığın ortaya çıktığı dünya yurdunda Allah dostlarıyla düşmanlarının aynı lezzeti ve belâyı tatmaları mümkün olmaktadır. Ancak cezanın gerçekleşeceği âhiret yurdunda bu iki grubun aynı olmaları mümkün değildir. Zira ceza, daha önce yapılmış olan dostluk ve düşmanlık içindir. Hikmet, her ikisine verilecek karşılığın birbirinden ayırt edilmesini gerektirir. Buna göre hikmetin gözetilmemiş olacağından dolayı boyun eğenin günahkârla aynı muameleye tâbi tutulması mümkün değildir. (Dünyada) imtihan açısından, ikisinin imtihanının da ayrı olmasını gerektiren bir sebep bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu açıdan ikisi arasında bir eşitlik (ittifak) bulunabilir. Ayrıca dünya imtihan yurdu olduğundan dolayı, şayet dünyada ikisi arasında bir ayırım olursa o zaman imtihan, sınırının dışına çıkar. Şunu söyledik: Allah dostlarıyla düşmanlarının dünyada aynı olmamalarını beklemek, imtihanı tanımının dışına çıkarmaktır. Çünkü imtihan korku ile ümit ve teşvik ile korkutma esasına dayanır. Şayet dünyada dost ile düşman ayırt edilirse ve dosta genişlik düşmana darlık verilirse, dostluk zorunlu olarak tercih edilir. Zira düşmanlığı tercih ettiği takdirde sıkıntı verileceğini ve derhal azaba uğrayacağını bilen birisi, bu tutumunu hemen terkeder ve dostluğa yönelir. Bu durumda da imtihan ortadan kalkar. Buna bağlı olarak hikmetin devam etmesi için, imtihan yurdunda dost ile düşmanın bir tutulması mümkün, âhirette ise mümkün değildir. Çünkü âhiret, ceza yurdudur ve akıl, ikisinin alacağı karşılık arasında ayırım olmasını gerektirir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Size ne oluyor! Hakimlerin en hakiminin akılsız olduğunu iddia ederek ne biçim hüküm veriyorsunuz? Çünkü O'nun karşılık vermede dost ile düşmanı bir tutacağını iddia ediyorsunuz. Oysa bu akılsızlığın (sefeh) zirvesidir? Ya da “Hâkimlerin hâkimi ve âdillerin en âdilinin, haksızlık edeceğine nasıl hükmediyorsunuz?” Çünkü ikisini bir tutmak haksız olduğu halde, ikram yurdunda iki grubu bir tutacağını iddia ediyorsunuz. Halbuki onlar Allahın hâkimlerin en hâkimi olduğunu ikrar ediyorlardı. --- Dipnotlar: © o Yazma metinde olmamasına rağmen tahkike yerleştirilen “y”yı dikkate alırsak mâna “dostluk ve düşmanlığın ortaya çıkmadığı yurttur” şeklinde olur. Metin her iki mânaya da muhtemeldir (Çeviren).

Kalem 68:37

Yoksa elinizde okuduğunuz bir kitap var da. Allah Teâlâ, öncelikle onlarla hikmetin gereğine göre tartışmaktadır. Şöylesine: Sizler biliyorsunuz ki hikmet bu iki zümrenin birbirinden ayrı tutulmasını gerektirir. Şayet siz her iki zümrenin bir tutulmasının hikmete uygun olduğunu iddia ediyorsanız hikmetin onları birbirinden ayırmayı gerektirdiğini biliyorsunuz. Eğer bunun bir kitapta olduğunu iddia ediyorsanız, size Allah Teâlâ'nın katından hangi kitap geldi de sizinle dostlarını bir tutmayı gerektirdi? Hangi elçi, âhiret nimetleri açısından dostlarla bir tutulacağınızı haber verdi? Daha sonra Allah Teâlâ tartışmayı kitap üzerinde yürütmektedir. Oysa Arap müşrikleri, [ ]ne kitaba ne de peygambere iman ediyorlardı. Şayet bunlara iman etselerdi “Bizim bir kitabımız var, onu okuduk ve zikrettiklerimizi, iddia ettiklerimizi onda gördük, bir peygamber de bize bunu haber verdi” diyebilirlerdi. Ancak onlar, bunlara iman etmedikleri için Cenâb-ı Hakkın zikrettiği bu yöntem onlara karşı bağlayıcı bir delil olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Orada, dilediğinizin sizin olacağı mı yazılı? Yani “Söz konusu kitapta dilediklerinizin sizin olacağı haberini mi buluyorsunuz?”

Kalem 68:38

Yoksa elinizde okuduğunuz bir kitap var da. Allah Teâlâ, öncelikle onlarla hikmetin gereğine göre tartışmaktadır. Şöylesine: Sizler biliyorsunuz ki hikmet bu iki zümrenin birbirinden ayrı tutulmasını gerektirir. Şayet siz her iki zümrenin bir tutulmasının hikmete uygun olduğunu iddia ediyorsanız hikmetin onları birbirinden ayırmayı gerektirdiğini biliyorsunuz. Eğer bunun bir kitapta olduğunu iddia ediyorsanız, size Allah Teâlâ'nın katından hangi kitap geldi de sizinle dostlarını bir tutmayı gerektirdi? Hangi elçi, âhiret nimetleri açısından dostlarla bir tutulacağınızı haber verdi? Daha sonra Allah Teâlâ tartışmayı kitap üzerinde yürütmektedir. Oysa Arap müşrikleri, [ ]ne kitaba ne de peygambere iman ediyorlardı. Şayet bunlara iman etselerdi “Bizim bir kitabımız var, onu okuduk ve zikrettiklerimizi, iddia ettiklerimizi onda gördük, bir peygamber de bize bunu haber verdi” diyebilirlerdi. Ancak onlar, bunlara iman etmedikleri için Cenâb-ı Hakkın zikrettiği bu yöntem onlara karşı bağlayıcı bir delil olmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Orada, dilediğinizin sizin olacağı mı yazılı? Yani “Söz konusu kitapta dilediklerinizin sizin olacağı haberini mi buluyorsunuz?”

Kalem 68:39

Yoksa “Ne hüküm verirseniz o mutlaka sizindir? diye tarafımızdan lehinize verilmiş kıyâmet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var? Bu beyan da aynı şekilde önceki ifadeyle irtibatlıdır. Yani “Allah'ın hüküm verdiğiniz gibi yapacağına dair yemin ettiğini mi gördünüz?” Bu beyan “Yoksa Allah'ın size böyle buyurduğuna şahit mi oldunuz?” meâlindeki beyan gibidir. Allah Teâlâ bu âyette öncelikle onlara bir kıyas yapmakta ve “De ki, “O, bunlardan iki erkeği mi iki dişiyi mi haram kıldı?” diye sormaktadır. Kıyas ve akıl yoluyla söylediklerini ispat edemedikleri zaman “Yoksa Allah'ın size böyle buyurduğuna şahit mi oldunuz?” şeklinde delil getirmektedir. Onlar buna şahit olmadıklarını ve iddia ettiklerinin de anılan yöntemin dışında ispatının mümkün olmadığını biliyorlardı. İddialarının hiçbirini ispat edemeyince, iddialarının geçersiz olduğunu anlamış oldular. Burada da durum aynıdır: Cenâb-ı Hak, kendilerinden hikmet, kitap veya müşahede yöntemiyle delil getirmelerini istemektedir. Bu yöntemlerden hiçbiriyle iddialarını ispatlamayadıklarına göre, hangi açıdan Allah Teâlâ'nın bunu yapacağına şahitlik etmektedirler. “Eymânun bâliğa”, “tekitli yeminler” ya da “Allah'tan size ulaşmış sözler” anlamındadır.

Kalem 68:40

40. “Sor onlara: İçlerinden kim buna kefil Sor onlara: İçlerinden kim buna kefil oluyor? Onlar, bütün bunlara rağmen, kendilerine tanıklık edecek hiçbir delil olmadığı halde davalarını inatla sürdürmektedirler. O halde onlara soruver: Kefilleri kimdir, yani durumun onların iddia ettiği gibi olduğuna kim kefildir? Gİ EA, SİLİS LELE eğer

Kalem 68:41

Yoksa onların (kendilerine akıl veren) ortakları mı var? Doğru söylüyorlarsa, haydi getirsinler ortaklarını! Yani onların kıyâmet günü kendilerine şefaat edecek ortakları mı var? Bazıları ise âyete şöyle mâna vermişlerdir: “Yoksa onların yanlarında kitap bulunan şahitleri var da durumun kendilerinin dediği gibi olduğuna şahitlik mi ediyorlar?”

Kalem 68:42

Paçalar sıvandığı gün. Yani, korku ve şiddetle tehdit edilen gün açığa çıktığı gün. Âyet metninde geçen “es-sâk” kelimesi şiddet anlamındadır. Bu kelimeye “es-sâk” denilmesi, insanların şiddetlerinin bacaklarında belirmesi dolayısıyladır. Çünkü yükleri onlarla taşırlar. Bu nedenle yüce Allah “bacak” anlamındaki “såk” kelimesini zikretmiş bununla kinâye yoluyla “şiddet”i kastetmiştir. Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: İnsanlar bir sıkıntı ve belâya mâruz kaldıklarında paçalarını sıvarlar. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, bacakları zikretmiş kinâye yoluyla şiddeti kastetmiştir. Yoksa bacak kelimesiyle, gerçek bacak kastedilmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. [Secdeye Çağrılmanın Anlamı] Secdeye çağrılırlar. Buradaki davet, yaşadıkları halin davet etmesi olabileceği gibi emir daveti de olabilir. Yaşanan halin daveti şöyle olur: İnsanların başlarına şiddetli bir durum geldiğinde ve daraldıklarında korkup secdeye kapanmak gibi bir âdetleri vardır. Onların başına gelen hal ve şiddetin de bu şekilde onları secdeye davet etmesi mümkündür. Secdeye yönelirler ama yapamazlar. Buna göre “Secdeye çağrılırlar” meâlindeki ifade, içerisinde bulundukları hal, onları secdeye davet eder şeklinde olur ki halin daveti budur. Secde etmelerinin emredilmesi ve bu şekilde imtihan edilmeleri de mümkündür. Şayet yorum, davetin emir daveti olduğu şeklinde yapılırsa bunun kıyâmet günü gerçekleşmesi muhtemeldir. Ölüm anında olması da mümkündür. Şayet halin daveti ise bu, ölüm anındadır. [ ] Ayтica secdenin emredilmesi iki şekilde olabilir: Biri gerçekten bu fiilin kendisi olabilir. Diğeri ise teslim olma ve boyun eğme şeklinde olabilir. Kur'ânda zikredilen ve bizzat secdenin kastedildiği her secde âyetinin okunmasında secde etmek vacip değildir. Teslim olma ve boyun eğme kastedilen her secde âyetinde ise secde etmek vaciptir. Şayet secde kâfirler hakkında kullanılıyorsa, bu inanç açısından boyun eğme anlamında olup, secde fiilinin kendisi kastedilmez. Müslümanlara gelince, onlar inanç itibariyle teslim olduklarından onların fiil yönünden teslim olmaları gerekir. Söz konusu durumun, şiddet ve korkular bizzat müşahede edilince Allaha teslim olma ve boyun eğme anlamına gelmesi de mümkündür ki bu anda boyun eğmeleri kabul edilmeyecektir. Çünkü orası imtihan yurdu değil, amellere karşılık verme yurdudur. İkincisine gelince secde, nefsi istenilen doğrultuda itaat ederek feda etmektir. Kişi ölüme yaklaştığında ise nefsini feda etmesi değil, ruhunu vermesi istemez. Tıpkı Resülullah'ın (a.s.) şöyle buyurduğu gibi “Kim Allah'la karşılaşmaktan hoşlanmazsa Allah da onunla karşılaşmak istemez; kim de Allah'la karşılaşmak isterse Allah da onunla karşılaşmak ister” Resülullah'a (a.s.) bu durum sorulduğunda “Bu, ölüm anındadır” cevabını vermiştir”. Kişi ölümden sonra başına gelecek olan ve hoşlanmadığı şeyleri görünce ruhunun alınmasını istemez. Şayet “secdeye çağrılırlar” meâlindeki beyan, ölüm anında ise “ama bunu yapamazlar” anlamındaki beyan da bu anlamda olur. Mümin ise kendisi için hazırlanan ikramları görünce, bu ikramlara ulaşmak için ruhunun süratli bir şekilde alınmasını ister. Şayet söz konusu emir, dirilmeden sonra verilecekse ve secdeden de gerçek anlamda secde kastediliyorsa, dünyada iken secde ile imtihan edilmeleri Allah'a ulaşacak bir menfaat veya O'nun bir ihtiyacı olduğu için değil, [ ]kendileri için olduğunu hatırlatmak amacına mâtuftur. Zira imtihan, Allah'ın erişeceği bir menfaat için olsaydı kıyâmette secde etmelerine engel olunmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Kelâmcıların çoğu şöyle demişlerdir: Allah Teâlânın dirilmeden sonra onları secde ile imtihan etmesi mümkün değildir. Çünkü orası imtihan yurdu değildir. Secde emri, azarlama anlamına gelir. Câfer b. Harb da emrin, bu şekilde azarlama anlamında olduğunu iddia etmiştir. Bir kimse zengin olup malı elinden gittiğinde ve zengin iken zekâtını vermemiş, haccını yapmamış ise “Şimdi haccını yap ve şimdi zekâtını ver!” denilir. Bununla onun söz konusu fiili yapması kastedilmez, hatırlatma ve azarlama kastedilir. Kelâmcıların bu söyledikleri mümkün olabilir. Bizim zikrettiğimiz şekillerde de secde ile imtihan edilmeleri mümkündür. Bu da imtihan edilenlere, secdelerinin menfaatinin Cenâb-ı Hakk'a değil, kendilerine döneceğinin gösterilmesidir. Aziz ve Celil olan Allah'ın ama bunu yapamazlar meâlindeki beyanın, hal ve sebeplere güç yetirme anlamındaki istitâatın bulunmamasına ilişkin olması mümkündür. Ya da başlarına gelen meşguliyet ve korkudan dolayı bunu yapamamaları anlamında da olabilir. --- Dipnotlar: istenir. Şayet Allah'ı inkâr etmiş ise çekilip alındığı takdirde gideceği yerin azap olduğunu bildiğinden, ruhunu vermek zor ve sıkıntılı olur. Bunu kesinlikle

Kalem 68:43

Halbuki onlar, yapabilecek durumda iken de secdeye çağrılmışlardı. Bu beyandan, farzların uzuvların sağlıklı olmaları halinde farz olduğu sonucu çıkmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

Kalem 68:44

Sen bu sözü yalan sayanı bana bırak! Bu beyanda geçen söz anlamındaki “hadis”, Kur'ân olabilir. Bununla yeniden dirilmenin kastedilmiş olması da mümkündür, hatta bu daha kuvvetli bir ihtimaldir. [ ]Biz onları bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş azaba doğru çekeceğiz ifadesine gelince; İbn Kuteybe şöyle demiştir: “İstidrâc, Allah Teâlâ'nın onları helâke aşama aşama yaklaştırmasıdır”. “Yavaş yavaş azaba doğru çekeceğiz” ifadesinin nimet verme ve mühlet vermek süretiyle bu nimetin şükrünü unutturma olduğu, bundan dolayı azap ve helâkin üzerlerine yağacağı anlamında olduğu da söylenmiştir.

Kalem 68:45

[Allah'ın Hilesi ve Tuzağı] Onlara mühlet veriyorum; ama benim planım çok sağlamdır. Esasen “keyd”, ve “istidrâc” kelimeleri aynı anlama gelir. Ortak anlam, Cenâb-ı Hakk'ın kişiyi güven içinde olduğu halden alması ve helâke sürüklemesidir. Kelime, insanlar hakkında kınanacakları bir tarzda kullanılır. Söz konusu fiiller, Allah Teâlâ'ya zatına ait bir isim olmamak kaydıyla izafe edilir. Çünkü O'nun mâkir (hile yapan), kâid (tuzak kuran) ve müstedric (derece derece helâke yaklaştıran) olarak isimlendirilmesi caiz değildir. Gerçekte bu ceza, bir “tuzak, hile” değildir. Ancak bazan cezaya verilmesine sebep olan fiilin ismi verilebilir. Tıpkı ceza kötülük olmadığı halde, “kötülüğün cezasına kötülük” bk, İbn Kuteybe, Tevilü müşkili'-Kurân, s. 166. denilmesi gibi. Ve aynı şekilde haddi aşmanın cezasına haddi aşmak denildiği gibi. İşte bunun gibi hile ve tuzağın cezasına da gerçekte hile olmadığı halde, hile ve tuzak denilmiştir. Yahut şöyle deriz: Hile yapan ve tuzak kuran bunu dostu ve yakını için yaptığı zaman yerilir, fakat düşmanı için hile yapıp tuzak kurarsa, bunda bir sakınca görülmez ve bunu yapan zem de edilmez. Allah'a izafe edilen hile ve tuzak ise dostlarına değil, düşmanlarının başlarına gelecektir. Dolayısıyla bu tabirde Allah hakkında hoş görülmeyecek bir mâna söz konusu olmaz. Ayrıca aslolan fiile bakılmasıdır: Allah'a nispet edilmesi hakikat anlamında mıdır yoksa mecaz anlamında mı? Eğer mecaz anlamında ise bu kelime Allah Teâlâ'ya isim olarak verilmez. Çünkü Allaha; “kâtib”, yani yazan “nâfihü rûk”, yani ruh üfleyen, [ ] “kà3id”, yani hile yapan ve “mâkir”, yani tuzak kuran denilmesi caiz değildir. Çünkü bu fiiller gerçek anlamda O'ndan zuhur etmez. Fakat gerçek mânayı ifade etmek için yaptığı fiillerin O'na isim olarak nispet edilmesi yanlış olmaz. Çünkü biz O'nu “munim”, yani nimet veren, “mufdıl” (Jaai), yani lütufta bulunan, “hâlik”, yani yaratan ve “rahmân”, yani rahmet eden olarak isim vermemiz doğru olur. Zira O, “inâm”, yani nimet verme, “ifdâl”, yani lütfetme ve “halk”, yani yaratma fiilleri gerçek mânada O'ndan sadır olur. “Metin” kelimesi güçlü ve sabit anlamındadır. “Benim planım çok sağlamdır” ifadesi ise, “dostlarımın lehinde düşmanlarımın ise aleyhinde kurduğum tuzak kesindir” anlamındadır. Fakat onun kurduğu tuzak, düşmanın tuzağı ve hilesi gibi değildir. Zira düşmanın hilesi, şeytanın hilesi ve tuzağı sayesindedir. Şeytanın hilesi ve tuzağı ise zayıftır”. Allaha nispet edilen hile ve tuzak gerçektir, gerçek ise güçlüdür, kesindir ve onu defedecek bir şey de --- Dipnotlar: yoktur. Şeytanın hilesi ve tuzağı ise bâtıldır ve bâtıl için istikrar söz konusu değildir. Aksine o, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanda belirtildiği gibidir: “Kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan”, Müellif “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dâva uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır” beyanına işaret etmektedir. “Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır”

Kalem 68:46

Yoksa, sanki sen onlardan bir ücret istiyorsun da bunun ağırlığı altında kalmaktan nu çekiniyorlar. Aslında peygamberler (a.s.), insanları akıl ve fitratin kabullenmekte zorlanacağı inanç ve davranışlara davet etmemişlerdir, Aksine akıl ve fıtratın rahat ve kolayca benimseyeceği esaslara davet etmişlerdir. Çünkü onlar birden fazla ilâha ibadet ederlerken, peygamberler Allah'ın birliğine inanmaya ve ibadet etmeye davet etmişlerdir. Bir tek ilâha ibadet etmek, birden fazla ilâhlara ibadet etmekten daha kolaydır. Aynı şekilde onları doğruluk ve yüce ahlâki değerlere uymaya davet etmişlerdir, bunları kabul etmek de kolaydır. Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: “Yoksa onlara bir ücret yükledin de bu onlara ağır geldiği için mi gerçekte kabul etmek kolay olduğu halde senin davetini kabul etmediler?” Bu durumda ifade, onların akıllarının zayıf olduğunu vurgulamak anlamına gelir,

Kalem 68:47

Yahut gayp bilgisine sahipler de oradan mı alıp yazıyorlar? Bu cümle, birkaç anlama gelebilir: Bunlardan biri, onların gayp bilgileri mi var ki bununla müslümanları mücrimlerle bir tutacağımızı iddia etmektedirler? Onların veya geçmişlerinin yanında gaybın bilgisi yazılı da onu kitaplarında bulup sonradan gelenlere öğrettiler de bununla mı sana hasım oluyorlar? Sonra onlar ne kitaba ne de peygamberlere iman eden bir kavimdir. O halde kendilerine verdiğin haberler konusunda nasıl sana hasım olup seni yalanlamaktadırlar? Halbuki yalancılıkla itham etmek, ancak aksini ispat eden bir bilgi ile yapılabilir ve sözünü ettiğimiz iki durumdan biriyle teyit edilir. Ya da bu âyet, “Biz onlara sadece, bizi Allaha daha çok yaklaştırsınlar diye ve bize şefaatçi olsunlar diye ibadet ediyoruz" diye beyan ettikleri zanlarına karşı delil getirmek için nâzil olmuştur. Onları, bu iddiayı ileri sürmeye sevkeden nedir? Yoksa onların bir gayp bilgisi var da oradan mı alıp yazıyorlar? Yahut da söz konusu topluluk, dünyevi varlık itibariyle Allah'ın dinini ve O'nun ilâh olduğunu ikrar etmeye kendilerini zorlayıp mecbur ettiler. Üzerlerine aldıkları bu yükümlülük, onları Allahı yücelten davranışları ve insanların Allah'a kendileriyle şükrettikleri amelleri yapmaya mecbur eder. Söz konusu ameller ise ancak Allah Teâlânın peygamberleri (a.s.) aracılığıyla bilinir. Böylece kendilerine gayp bilgisini öğretecek birisine muhtaç olduklarını öğrendiler. Öyle ise Resülullaha (a.s.) muhtaç oldukları halde neden onun davetine icabet etmiyorlar? Yoksa onların gayp bilgileri var da onunla mı Resülullaha (a.s.) muhtaç olmaktan kurtuluyorlar?

Kalem 68:48

[Peygamberlere Özel Hükümler] Rabb'inin hükmüne sabret! Cenâb-ı Hakk'ın peygamberler hakkındaki hükmü üçtür: Birisi, kendilerine izin verilmedikçe, kavimlerinin verdikleri eziyetler şiddetli bile olsa helâk olmaları için beddua etmemeleridir. İkincisi, başlarına şiddetli belâlar gelse bile Allah'ın izni olmaksızın kavimlerinden ayrılmamalarıdır. Üçüncüsü, hayatlarından endişe etseler bile tebliğ görevinden geri kalmamalarıdır. Bunun dışında onların yapmaları gereken iki şey daha vardır: Birincisi, onlara sadece Allah için buğzetmelerinin emredilmiş olması. İkincisi, kavimleri kendilerine eziyet ettiklerinde kendileri için üzülmemeleridir. Aksine kavimlerine olan şefkatlerinden peygamberlerini yalanladıkları için hak ettikleri azaptan dolayı kavimlerinin durumuna üzülmeleridir. İşte bu, Rabb'inin hükmüdür. Rabb'inin hükmüne sabret! meâlindeki cümlenin şu mânaya gelmesi muhtemeldir: Yaptıklarından dolayı onları cezalandırma ve onlar için acele etme, bilakis Rabb'inin onlar hakkında hükmettiği azabı sabırla bekle! Balığın yoldaşı (Yünus peygamber) gibi olma. Hani o, öfkeli olarak seslenmişti. Bu beyan, iki anlama gelebilir. Bunlardan biri şudur: Denildi ki: Hz. Yünus (a.s.) helâk olmaları için beddua ederek kavmine seslenmişti. Ancak bize göre kavmine yaptığı beddua gerçekleşmedi. “Zünnünu (Yünus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmişti”? meâlindeki beyanda belirtildiği üzere sadece kavmine kızmış ve onlardan ayrılmıştı. Ama kavminden ayrılmamalıydı. Dolayısıyla Allah Teâlâ Resülullah'a (a.s.) şöyle diyor: Rabb'inin kavminden ayrılmaman konusunda verdiği hükme sabret! Allah Teâlâdan kendisine izin verilmeden kavminden ayrılan Balığın yoldaşı gibi olma! (Jİkincisi ise Hz. Yünus (a.s.), kavminin eziyetlerine sabretmedi, aksine onlardan ayrıldı ve balığın kendisini yutması olayı ile karşı karşıya kaldı. Sonra kendisini balığın karnından kurtarması için Allah Teâlâ'ya duaya yöneldi. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'e (a.s.) şöyle buyuruyor: Kavminle beraber olmaya sabret ve balık yoldaşı gibi olma! Çünkü o, kavmine sabretmedi ve anılan durum başına geldi. Öyle ki karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım”? diye yalvardı. Onun başına gelenler senin başına da gelebilir. Hz. Yünus'un (a.s.) balığın karnında iken dua etmesi sebebiyle kınanması ve azarlanması mümkün değildir. Çünkü bu, başına gelen bir azaptır. Kişinin azaba sabretmesi gerekmez. Aksine bunun kaldırılması için Allah'a yalvarması gerekir. Kınanması ise sadece kavminden ayrılması ve onlarla birlikte olmaya sabretmemesi yüzündendir.

Kalem 68:49

Rabb'inin lütfu imdadına yetişmeseydi o mutlaka kınanmayı hak etmiş olarak “Rabb'inin nimeti, onu tövbeye, kendine dönmeye muvaffak kılması ve tövbesini kabul etmesidir. Halbuki tövbesini kabul etmeyebilirdi. Çünkü o, söz konusu darlığı yaşayıp şiddete mâruz kaldığında ve Allah Teâlâ'nın cezası kendisini çepeçevre kuşattıktan sonra tövbe etmişti. Halbuki azap ve sıkıntı geldikten sonra tövbeyi kabul etmemek O'nun hikmetlerindendir. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanını görmez misin? “Dehşetli cezamızı gördüklerinde; Allah'ın birliğine inandık. O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz derler”. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”'1. Cenâb-ı Hak onun tövbesini kabul etmesinde Allah'ın büyük bir nimeti vardır. Issız bir sahaya atılacaktı. “Issız bir saha” ıssız mekân demektir. Şayet Allah onun tövbesini kabul etmeseydi, yeniden dirilme gününe kadar balığın karnında kalırdı. Ve kınanmış olarak 1ssız bir sahaya atılırdı. Ancak Cenâb-ı Hak tövbesini kabul ederek ona lütufta bulunmuştur. “Sağlığı bozulmuş olarak onu 1512 bir kıyıya bırakılmasını sağladık” meâlindeki beyanda belirtildiği üzere tövbesini kabul etmek suretiyle kendisine lütufta bulunmuştur. “Mutlaka kınanmayı hak etmiş olarak 1ssız bir sahaya atılacaktı” meâlindeki beyan, “atılmakla cezalandırılmış olsaydı” anlamındadır. Ancak tövbesi kabul edildikten sonra ıssız bir sahaya atıldığı için kınanmamıştır. [ ]Aziz ve Celil olan Allah'ın Rabb'inin lütfu imdadına yetişmeseydi beyanının Arapça aslında geçen “nimet” üç yöndendi: Biri zelleyi hatırlatmaktı. Bu balığın yutması ile oldu. Çünkü kavminden ayrılmasının zelle olmadığını düşünüyordu. Çünkü kavmi dinde kendisine düşmandı. Onların ellerinden kurtulmak, dinini şerlerinden korumak ve ağızlarından Cenâb-ı Hakk'a dair kötü bir söz duymamak için ayrılmıştı. İkincisi, onları terketmesi, kendilerini korkutmak ve tehdit etmek için olabilir. Zira Allah onlara azabı indirmeyi dilemedikçe peygamberleri kavimlerini terketmiyordu. Bu, içinde bulundukları durumu terketmeye ve onları Cenâb-ı Hak'tan korkmaya davet eden vasıtalardan biridir. Üçüncüsü ise başkalarını bir tehdit ile korkutan kimsenin, onları hidâyete davet etmesi isabetli ve övgüye değerdir. Çünkü onlardan ayrılması, kendilerini İslâm'a davet eden unsurdur. Onlar da müslüman oldular. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bu defa onlar iman ettiler, biz de kendilerini belirli bir vakte kadar nimetlerimizle yaşattık”. Saydığımız şekillerden biri yüzünden kavmini terkedenin bu ayrılışı zelle sayılmaz. Aksine bu, onun en faziletli hasletlerinden biri sayılır. Ancak buna rağmen Hz. Yünus (a.s.) kınanmıştır. Çünkü eziyetleri şiddetlense bile peygamberler, Allahtan izin gelmedikçe kendi kendilerine kavimlerini terkedemezler. Onun bu ayrılması ise izinsiz idi. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Hz. Yünus'a göre söz konusu ayrılma, zelle değildi. “Bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti”” meâlindeki beyanı okuyanlar onun bu ayrılığı zelle kabul etmediğini anlar. Âyette geçen “len nakdira aleyhi” “kudretimizin kendisine yetmeyeceğini” meâlindeki cümle “onu daraltmayacağımızı” anlamında yorumlanmıştır. Buna “CezalandırmayacağımıETИ 71” anlamı verenler de olmuştur. Ona göre bu ayrılma [ ]bir zelle değildi, aksi takdirde bu şekilde zannetmezdi. Balığın onu yutması ve yaşadığı sıkıntılardan yaptığı hareketin zelle olduğunu anladı. Zellenin hatırlatılması da nimetlerden biridir. Sözünü ettiğimiz ikinci ve üçüncü nimetler ise Cenâb-ı Hakk'ın onu tövbeye muvaffak kılması ve tövbesini kabul etmekle ona ikramda bulunmasıdır. Allah Teâlâ'nın hükümlerinden biri de azabına uğramış ve azabın kuşattığı kimsenin tövbesini kabul etmemektir. Oysa Hz. Yünus, Cenâb-ı Hakk'ın azabı gelip bu azabı bizzat gördükten sonra korkuyla tövbe etmişti. Cenâb-ı Hakk'ın bu hükmünün, müminler hakkında değil de kâfirler hakkında olması da mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Daha önceden inanmamış yahut inancı sayesinde bir iyilik yapmamış kimseye, Rabb'inden bazı alâmetler geldiği gün, iman etmesi fayda vermez”. Bu beyanda, Rabb'inin alâmetleri gelmeden önce iman eden veya iman ettikten sonra inancı sayesinde bir iyilik yapmış olan kimseye, imanının bu vakitte fayda sağlayacağına dair bir işaret vardır. Cenâb-ı Hak kâfirler hakkında ise “Dehşetli cezamızı gördüklerinde; “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz putları şimdi reddetmekteyiz' derler. Artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir”” ifadesini kullanmaktadır. Bu beyanda sözü edilen hüküm O'nun müşrikler hakkındaki hükmüdür. Yüce Allah bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çattığında “Ben şimdi tövbe ettim diyenler ile kâfir olarak ölenler için kabul edilecek tövbe yoktur”, Yüce Allah müminler hakkında ise şöyle buyurmuştur: “Allah'ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden pişmanlık getirenlerin tövbesidir”“!. Sonuç olarak bahsettiğimiz hükmün müminler hakkında değil, kâfirler hakkında olduğu kesinleşmiş oldu. Akıl da bunu kanıtlar. Şöyleki: Mümin bir hata ettiğinde veya büyük günah işlediğinde, bunun bir hata ve günah olduğunu bilir. O, yaptığının bir hata ve günah olduğuna dikkat çeken âyetleri ispat etmeye ihtiyaç duymaz. Bundan önce olduğu gibi, bu durumda da onun tövbesinin kabul edilmesi mümkündür. Kâfire gelince, ona göre daha önce yaptıkları hata ve günah değildir. Bu nedenle kendisini gaflet uykusundan uyaracak ve yaptıklarının günah olduğunu kendisine hatırlatacak bir delile ihtiyaç duyar. [ ]Basina azap ve şiddet geldiği zaman düşünmesini ve akıl yürütmesini engeller. Dolayısıyla imanı kesin ve yakin derecesinde olmaz. Olmayınca da fayda vermez. İkincisi o, şiddeti ve azabı kendisinden gidermek için tövbeye sığınır, azap ondan kaldırılırsa tövbeye devam etmez. Tıpkı Allah Teâlâ'nın meâlen şöyle buyurduğu gibi: “Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir”. [Yünus Peygamberin Kavminin İmanı] Burada şöyle bir soru sorulabilir: Yünus'un (a.s.) kavmi azabın kesin olarak başlarına geleceğini anladıktan sonra iman ettiler ve bu iman kendilerine fayda verdi. Buna ne dersiniz? Buna iki açıdan cevap verilebilir: Birincisi, onların azaplarının (henüz) görülen ve müşahede edilen (türden) değil, kendilerine azabın geleceğine dair vaid olması mümkündür. [İkincisi ise] Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine imkân verilmiş olsaydı imanlarında sadık olacaklarını biliyor olması ve gerçekten iman ettiklerinden dolayı azabı onlardan kaldırmış olması da mümkündür. Başkaları ise azabın kaldırılması için korkuyla imana yöneliyor daha sonra tekrar küfrüne dönüyordu. Bu yüzden imanı kabul edilmemiştir. Allah Teâlâ'nın, azaba uğradıktan sonra hiçbir kimsenin tövbesini kabul etmemek, ancak müminler için bir nimet ve lütuf olarak kabul etmek, dünyayı dine tercih eden kâfirlere lütufta bulunmamak gibi bir hükmünün olması da mümkündür. [Mütezile'ye Göre Tövbe] Mütezile'ye göre Allah'ın ne herhangi bir kula, ne de herhangi bir müslümana bir nimeti söz konusu değildir. Zira Mütezile'nin görüşlerinden biri de şudur: Allah Teâlâ, bir kâfirin bin yıl sonra bile olsa iman edeceğini bilirse, müslüman olmadan önce onu öldürmez, onu tövbe etmeye muvaffak kılması ve onun tövbesini kabul etmesi gerekir. Şayet bunların tamamı kulun yüce Allah üzerindeki hakkıysa, tövbesini kabul ederek kula nimet vermiş olmaz. Çünkü üzerindeki hakkı ifa eden ve onu sahibine veren kimse, bu hareketiyle o kişiye lütufta bulunmuş olmaz. Dolayısıyla “Rabb'inin lütfu imdadına yetişmeseydi” sözünün herhangi bir anlamı olmaz. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: “Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Eğer dürüst olacaksanız, asıl Allah sizin için iman yolunu açarak O size lütufta bulunmuştur”. Şayet hidâyete erdirmek O'na vacip olsaydı, kullara yapılan iyiliğe karşı Allaha minnet borcu olmazdı. --- Dipnotlar: M o “Dehşetli cezamızı gördüklerinde; “Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz' derler. Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah'ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır”. 55 “Eger o, Allah'ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyâmete kadar balığın karnında kalacaktı. Sağlığı bozulmuş olarak onu 1ssız bir kıyıya bırakılmasını sağladık; üstüne (gölge yapması için) kabak türünden bir bitki bitirdik”. 7 “Zünnünu da (Yünus) zikret! Hani öfkeli bir halde geçip gitmiş, bizim kudretimizin kendisine yetmeyeceğini zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim diye yalvardı”. “İşte Allah bunların tövbesini kabul eder”.

Kalem 68:50

Aziz ve Celil olan Allah'ın fakat Rabb'i onu seçti meâlindeki beyan, onu tercih edip elçilik için seçti anlamındadır. O'nun “Bir defa daha onu yüz bin ya da daha fazla kişiye elçi olarak gönderdik” meâlindeki beyana bakanlar bunu anlarlar. Salihlerden eyledi cümlesi, elçi olarak gönderilen bütün peygamberlerin âhiretteki vasfidir5.

Kalem 68:51

51. “O inkârcılar Kur án" işittikleri zaman, seni gözleriyle devireceklermiş gibi bakar, “Şüphe yok o bir delidir’ derler.” [Göz Değmesi - Nazar Etme] O inkârcılar Kur'ân'ı işittikleri zaman, seni gözleriyle devireceklermiş gibi bakar. Bazıları “gözleriyle devirme”nin gerçek mânada olduğunu söylemiştir. Bu ifade, şerefli ve saygın kimselere göz değdiren” kötü bakışlı ve âfet inmesine sebep olan özel kimselerle ilgilidir diye yorumlanmıştır. Ancak Cenâb-ı Hak, peygamberini lütfuyla bundan korumuş ve ona nazar etmeye imkân bulmamışlardır. Bu beyanda, söz konusu kâfirlere yönelik olarak Resül-i Ekrem'in elçiliğinin ikrarı ve nübüvvetine dair bir delil vardır. Biri şöyle bir soru sorabilir: Müşrikler Resülullah (a.s.) deli saymakta ve onun deli olduğunu söylemekteydiler. Delilere nazar değmez; aksine şerefli, akıllı, fikri ve akli olgunluğa sahip olan kimselere nazar değer. Resülullah'ın (a.s.) deli olmadığını kabul etmediler ki! O'na neden nazar değdirmeye kalksınlar? Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: Müşrikler her ne kadar Hz. Peygamber'i deliler arasında saymakta iseler de ondan şaşırtıcı derecede güzel bir söz işitmekteydiler. İşittikleri bu güzel öğüt, Kur'ândı. Kendisine böylesi söz ve şeref verilen bir kimseye haset edilirdi ve onlar da bundan dolayı ona nazar etmeye çalışıyorlardı. Ancak tuzakları ona zarar vermedi ve hileleri tutmadı. İşte bu durum, onun Allah'ın elçisi olduğuna dair dikkatlerinin çekilmesini gerektirdi. Bazıları ise göz değmeyi gerçek mânada değil, temsili anlamına yorumlayarak şöyle demişlerdir: Sana olan kin ve düşmanlıklarından dolayı “O inkârcılar, seni gözleriyle devireceklermiş gibi bakar” Bu durumda bu beyan temsili anlatımla “Falan kişi, bana beni öldürecekmiş gibi baktı” ifadesine benzer. “Le yüzliküneke bi ebsârihim” 3) cümlesi, “seni düşürecekler ve yere sereceklermiş gibi” anlamındadır. [ ] Aziz ve Celil olan Allah'ın “Zikri EF işittikleri zaman” anlamındaki cümlede geçen “zikir”den kastedilen Kur'ândır. Yüce Allahın Şüphe yok o bir delidir derler beyanına gelince, inkârcıların hangi sebeple Resül-i Ekrem'i delilikle nitelediklerini anlattık ve iddialarını çürüten, kafalarındaki şüphe ve tereddütleri giderecek şeyleri belirttik”.

Kalem 68:52

Oysa Kur'ân, âlemler için öğütten başka bir şey değildir. Bu âyette geçen “zikr”in Kur'ân olması mümkündür. Söz konusu kelimeyle Resülullah'ın (a.s.) kastedilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Çünkü her ikisi daha önce birlikte anılmıştır. Sebebine gelince; gerek Kur'ân, gerek Resülullah (a.s.) birer zikirdirler. İnsanlara haklarını ve vecibelerini, akıbetlerinin nereye varacağını hatırlatmakta; yapılması ve sakınılması gereken şeyleri belirtmektedirler. En doğrusunu Allah bilir. “el-Melik” ve “el-Vehhâb” olan Allah Teâlâ'nın yardımıyla bu sürenin tefsiri bitti. © Busürenin ikinci âyetinin tefsirine bakılmalıdır.